Dünyada ve ülkemizde itildikleri konum ve yüz yüze geldikleri sorunlar, emekçi kadınların harekete geçme koşullarını da olgunlaştırıyor.
Emperyalizm ve işbirlikçi hükümetler, gerici sistemin tüm araçlarıyla, kadınları kuşatarak, sömürü çarklarının arasında kaybederek, çalışma ve sosyal yaşamın dışına iterek, burjuvazinin dayanağı haline getirmeye çalışıyor. Ancak diğer yandan tüm bu baskılar ve sömürü mekanizmasının çelişkileri, giderek emekçi kadınlar açısından daha görünür olmaya başladı ve doğal olarak da kadın kitlelerinin mücadeleye daha etkin bir biçimde katılımını hızlandırdı.
Geçtiğimiz aylarda kendi ülkemizde yaşanan gelişmeler bu nesnel duruma örnek verilebilir.
29 Aralık’ta, Bursa’da, yatak fabrikasında çıkan yangın sonucu 5 kadın işçinin yanarak can vermesi, bir yandan hepimizi yürekten üzerken, diğer yandan sisteme olan öfkemizi biledi. Patronların kâr hırsını ve kadın işçilerin çalışma koşullarını gözler önüne sererek; kölelik koşullarında çalıştırılmanın son bulması, iş güvenliği ve sigorta taleplerinin özellikle 8 Mart eylemlerinde daha yüksek sesle dillendirilmesine neden oldu.
Benzer şekilde, tüm dünyada kadınların giderek daha fazla sömürü, yoksulluk ve şiddete maruz kalması, emekçi kadınların uyanması, harekete geçmesi, emeğin saflarında emperyalizme ve gericiliğe karşı örgütlenmesinin olanaklarını da arttırıyor. Bu olanakların işçi sınıfının ve emekçi kadın hareketinin ileri kesimlerine, sınıfın partisine yüklediği görevler üzerine eğilmeden önce, içinde bulunduğumuz nesnel durumu gözden geçirmekte fayda var.
KADINLAR YOKSULLAŞIYOR YOKSULLUK KADINLAŞIYOR
Dünyadaki işlerin yüzde 60’ını yapan kadınlar, toplam gelirin yüzde 10’una, dünya üzerindeki malvarlığının yüzde 1’ine sahipler… Tek başına bu rakamlar bile, “küreselleşme” denen şeyin ya da neo-liberal kapitalist saldırganlığın kadın emeğini ne kadar değersizleştirdiğini göstermeye yetiyor. 16 yıllık Tekel işçisi Halise Tüzün “Kendimi bildim bileli çalışıyorum” diyor, Evrensel Gazetesi’ndeki röportajında. Kadınlar, yüz yıllardır, çok küçük yaşlardan ölene dek her türlü işi yaparak, aslında yaşamı üretiyorlar; ancak karşılığında aldıkları, işsizlik, yoksulluk, aşağılanma, baskı ve şiddetten başka bir şey değil. Yeryüzündeki mutlak yoksulluk sınırındaki 1,5 milyar kişinin yüzde 70’ini kadınlar oluşturuyor.
Kadınların her zaman daha az ücret alması, üzerlerindeki artı değer sömürüsünün bu denli fazla olması, kadın-erkek eşitliğinde alınması gereken mesafeyle açıklanabilir mi? Bu durumda, burjuvazinin kadın özgürlüğü konusundaki samimiyetsizliğini, kadınları yoksullukta bile erkeklerle eşitlemeye yanaşmamasını görmezden gelebilir miyiz?
Kapitalistler, kârlarını arttırabilmek için, kadını ikinci sınıf gören ataerkil sistem ve onun ürettiği toplumsal ilişkilerden sonuna dek yararlanmakla kalmayıp, kendisi için hayati olan bu eşitsizliği yeniden üretmektedir. Çünkü kadınlara ucuz işgücü olarak ihtiyacı vardır ve bunu sağlayan her durumun devamı için çalışır. Örneğin kadınların ev işleri, çocuk bakımı gibi toplumsal rollerini üstlenmeye devam etmesi, kapitalist açısından, emekçinin ertesi güne hazırlanmasının bedavaya getirilmesidir. Türkiye’de 12 milyon ev emekçisi kadın, bu şekilde, işgücünün tamamen dışında sayılmaktadır. Yine ülkemizde çalışan kadınların yarısı, aile işletmelerinde ücretsiz olarak çalıştırılmaktadır. Geriye kalan yarısının emeği de aileye ek gelir olarak görüldüğü için, patronların ihtiyacı olduğunda çağırıp, istediğinde ilk işten çıkardığı kadın işçiler, erkek sınıf kardeşlerine göre daha az ücrete kolayca razı edilmektedir. Hatta sermaye, kadın emeğini kayıt altına bile almamaktadır: TÜİK Hane Halkı İşgücü Anketi’ne göre, kadınların yüzde 71.2’si kayıt dışı çalıştırılmaktadır, yani sosyal güvenlikten yoksundur. Kayıt dışı sektör de, kadınların sanayiden eve iş alma, temizliğe gitme, çocuk ve hasta bakma, konfeksiyonda çalışma, evde yemek, örgü, dantel, dikiş yapma gibi kadınlık rollerinin devamı kabul edilen işlerden oluşuyor.
Kapitalistlerin evli ve çocuklu kadınlar yerine çocuksuz ya da bekar kadınları tercih etmeleri, hatta işe alırken evlenmeyi düşünüp düşünmediklerini sormaları veya belirli bir süre için çocuk yapmayacaklarına dair taahhütname imzalatmaları, kadınları, hızla bu tür işlere yöneltmektedir. Evlilik ve doğum, kadın işçilerin işten ayrılma nedenlerinin yüzde 70’ini oluşturuyor.
Bu tablo, ülkemizde emekçi kadınlar açısından iki temel talebi açığa çıkardı. İlki; sigortalı ve normal mesai saatleri içinde bir iş. İkincisi de, çalışma yaşamına katılabilmek için, kreşler ve bakımevleri. İş isterken, ücretinden ziyade sigorta ve mesai saatinin öne çıkması, bir yandan kadın emeğini değersizleştiren piyasa koşullarının dayatmasından kaynaklanırken, diğer yandan ve buna rağmen, kadınlar açısından, ailesine karşı sorumluluklarını da sürdürebileceği bir iş ve sosyal güvencenin ne kadar ihtiyaç olduğuna işaret ediyor.
HER BİÇİMİYLE ŞİDDETİN HEDEFİNDEKİ KADINLAR
İşsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik, kadına yönelik şiddeti katmerleştiriyor. Bursa’daki yangın, şiddetin kaynağına ve derecesine işaret ediyor. Çalışma yaşamında şiddet doğrudan emeğine el koyma, yok sayma, insan hayatını değersizleştirme biçiminde şekillenirken, aynı zamanda, ev içinde ve toplumsal alanda fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet biçimiyle ve eş, baba, akrabalar eliyle uygulanıyor.
Türkiye’de kadına yönelik şiddet, en az dünya genelindeki rakamlar kadar ürkütücü boyutlarda. Kadınların yüzde 65’i bir şekilde şiddete maruz kalıyor, şiddetin yüzde 95’i aile içinde yaşanıyor. Erkeklerin yüzde 45’i, kadının kendisine itaat etmemesi durumunda dövme hakkı olduğuna inanırken, kadınların yüzde 40’ı, kocalarının dövmesini kabulleniyor, yüzde 63’ü, şiddetin gerekçesi olacağını düşünüyor.
Kimi çevreler, kadına yönelik şiddeti yalnızca zihinsel bir problem olarak ele alıyor. Dolayısıyla da, erkeklerin eğitilmesini şiddeti durdurmak için yeterli görüyor, işi, beyin nakli yaptırmaları gerektiğini söyleyecek kadar ifrada vardırıyorlar. Uluslararası Af Örgütü’nün konuyla ilgili kampanyası çerçevesinde futbolcuların sahaya kadına yönelik şiddete son pankartlarıyla çıkarılması da, bu yaklaşımın bir sonucu.
Elbette, aile içi şiddetin en azından azaltılması açısından, eğitimin, eşlerin birbirini anlamasının önemini yok saymıyoruz. Ancak zora, eşitsiz güç ilişkilerine ve baskıya dayanan ve kadın üzerindeki şiddetin asıl sorumlusu olan sistemi hedef almadan ne kadar başarılı olunabilir?
İşsizlik, yoksulluk, kadının ekonomik olarak bağımlı hale getirilmesiyle birlikte, ataerkil sistemin, toplumsal yapı, gelenekler eliyle kadınları evlenmeye ve şiddete rağmen evliliği sürdürmeye zorlaması, aile içi şiddeti koşullayan etkenler arasında. Ancak şu da bir gerçek ki, aile içi şiddetin bu ürkütücü boyutları, hem üzerinde daha derinlikli incelemeyi, kadınları daha fazla dinleyip anlamayı, hem de şiddete karşı yükseltilen her çığlığın yanında olmayı, en küçük çabayı desteklemeyi gerekli kılıyor. Bunu yaparken gözetilmesi gereken, mızrağın sivri ucunun sistemin karnına batırılarak, kadın kitlelerinin kurtuluşunun sınıfsız, sömürüsüz, şiddetsiz bir dünya için birleşmekte olduğunun unutulmaması.
SAVAŞ, YOKSULLUK VE FEODAL CENDEREDE DİRENEN KÜRT KADINI
Bölgede yıllardır süren şiddet ortamı, baskı ve yasaklar, üç kat ezilen Kürt kadınlarının barış, özgürlük ve demokrasi için sokağa çıkmasına ve mücadele içinde feodalizme ve katı geleneklere karşı da savaşmasına zemin hazırladı. Bu ilerleme, onu, kadın hareketinin en önemli dinamiklerinden biri haline getirdi. Geçtiğimiz 8 Mart eylemlerinde de olduğu gibi, Kürt kadınları, kitleler halinde, mücadelenin en ön safında yer almaya devam ediyor.
Ancak özellikle Batman’da yaşanan intiharlar da gösteriyor ki; yıllarca süren savaş ortamı ve hâlâ süren anti demokratik uygulamalar, göç ve ekonomik sorunların yanı sıra, aile içi ve toplumsal baskıların sürmesi de, Kürt kadınlarına ağır bedeller ödetmeye devam ediyor.
Tunceli Kadın Platformu’nun 8 Mart sürecinde düzenlediği paneldeki “Biz artık evlat acısı çekmek istemiyoruz” feryadı, Tunceli’de kadınların önemli bir bölümünün depresyon ilaçları kullanıyor olması, kapitalist baskı ve zorun, inkar ve asimilasyon politikalarının sonuçlarını yansıtıyor.
Ulusal mücadelenin ön safındaki konumunu koruyan Kürt kadını, kadın olarak özgürleşmesinin de kaldırım taşlarını dizerek, ilerliyor. 8 Mart eylem ve etkinliklerinin “mutfağı” olan platformlarda, Kürt kadın hareketinin temsilcilerinin aldığı tutumlar ve yaşanan tartışmalar, bu ilerlemenin yeni bir aşamaya geldiğine işaret ediyor. Bu platformlarda kadın örgütlerinin ve feminist yapılanmaların konumu, ayrıca irdelenmesi gereken bir konu. Ancak son birkaç yıldaki gelişmeler gösteriyor ki, Kürt kadın hareketi, ulusal mücadelenin seyriyle de ilgili olarak, kendisine akacak mecra aramaktadır. Kadın, emekçi ve yoksul olmasından kaynaklı talepleri de öne çıkmaya başlamıştır, ve bunları ifade edeceği kanallar, dışarıdan (ya da yukarıdan) müdahalelere açık haldedir. Kürt kadın hareketindeki feminizm etkisinin gün geçtikçe daha belirgin hale gelmekte olduğu açıktır. Bu etkilenmenin, kadın kitlelerinin kendiliğinden hareketinin bir getirisi değil, daha çok, ‘yukarıda’ kurulan ilişkilerin yansıması olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Kürt kadınlarının, kadın olarak özgürleşmesi için de mücadeleye girişmesi elbette olumlanmalıdır; ancak feminizmle kurulan bağın Kürt kadın kitleleri arasında yayılmak ve belki de egemen hale getirilmek istenmesi eğilimi, gerçekleşme şansı ve ne kadar başarılabileceğinden bağımsız olarak, hem ulusal taleplerin hem de sınıfsal mücadelenin üzerinin örtülmesi tehlikesini barındırmaktadır. Emek hareketinin, sınıf partisi ve ideolojisinin kurduğu ilişkilerin düzeyi ve yaygınlığının bu tehlikenin bertaraf edilmesindeki belirleyiciliğini göz ardı etmemeliyiz.
8 MART EYLEM VE ETKİNLİKLERİNİN İŞARET ETTİKLERİ
Dünyada ve ülkede kadınların ezilmişliği, aşağılanması, kadın özgürlüğüyle kapitalizm arasındaki çelişkiler daha fazla açığa çıktıkça, kadınlar, içinde bulundukları durumu daha net çizmeye ve taleplerini ifade etmeye başlıyorlar.
Bu yılki 8 Mart eylem ve etkinliklerinin yaygınlığı, en küçük çağrımıza verilen olumlu yanıtlar, etkinliklerde kadınların kendini ifade etme isteği, kadınların mücadeleye katılmasının koşullarının olgunluğuna işaret ediyor. Neredeyse her yerde etkinliklerin Bursa’da yanarak ölen kadın işçilere adanması, tüm kesimlerden kadınların kölelik koşullarında çalıştırılmaya karşı tek yumruk olması, kadın cinayetlerinde katledilen kadınların feryadını yüreğinde hissetmesi, kadınlar arasındaki dayanışma duygularının geliştiğini gösteriyor. Bununla birlikte, burjuvazinin yaşamın her alanındaki kuşatması devam ediyor.
Sigortalı ve normal mesai saatleriyle bir iş, kreş ve bakımevleri, şiddetin son bulması, kadınların çalışma ve sosyal yaşama katılımının önündeki tüm engellerin kaldırılması gibi talepler daha net bir biçimde ifade edilirken, bu taleplerin gerçekleşmesi, yaşamlarının değişmesi, güzelleşmesi konusunda, kadınlar umutsuz olmasa da, hâlâ cesaretsiz. Toplumun en örgütsüz kesimi olması ve eğitimden, sanattan, birlik ve dayanışmadan yoksun bırakılmasının etkilerini kırmak için ne kadar çok teşvik ve ilgiye de ihtiyacı olduğu ortaya çıkıyor.
Örneğin Ankara’da sınıf partisinin düzenlediği ev toplantılarının tamamında konuşulan genel sağlık sigortası yasasının getireceklerini öğrendikçe, gelecekleri için kaygılanıyorlar, ama saldırıyı durdurma konusunda kendilerini zayıf görüyorlar. Kendilerini, dünyadaki işlerin yüzde 60’ını yapan kadınlar olarak değil, toplam gelirin yüzde 1’ine sahip kadınlar olarak görüyorlar.
Onlarla arada bir görüşerek emekçi kadınların dertleri ve sıkıntıları karşısında bir talepler manzumesi sunmak ya da düzenlenen kimi etkinliklere genel çağrılar yapmak, kadınların örgütlenmesinin önündeki engelleri aşan türden bir çalışma değil.
Asıl mesele, iktidar hedefine sıkı sıkıya bağlı, ama öncelikle kendi mahallesi ve işyerindeki kadınlarla en acil talepleri etrafında birlik ve dayanışmayı örmesini sağlayacak yardımı sunabilmek. Kimi zaman “partiye getirmek” diye ifade edilen partili mücadeleye kazanmak konusunda yaşanan sıkıntıların kaynağında da, çalışmayı kavrayış sorunu yatıyor. Kadınların parti saflarına katılması, ona, partili kadınlarla daha sık görüşmekten öte şeyler ifade etmelidir. Kendi etrafındaki kadınlarla ve giderek ülke düzeyinde kadınlarla ve emek mücadelesiyle birleşmesini, ortak mücadele bilinci geliştirmesini, hak alıcı bir gelişkinliğe ulaşmasını hedeflemek, daha uzak bir hedef gibi görünse de, tam tersine, en temel derdi için bugün harekete geçmeyi salık vermektedir.
8 Mart sürecinde ülke düzeyinde toplantılarda, şenliklerde, panellerde yüz yüze geldiğimiz binlerce kadınla bağımızı ileri bir aşamaya taşımanın yolu, onlarla günlük bir bağ kurmak –ki bunun en temel aracının günlük gazete olduğu/olacağı bilinmez değil– kendi mahallesinde, işyerinde, yaşamının içinde doğal örgütlenmelere çağırmaktır. En yakınındakiyle kurduğu bu birlik ve dayanışma, yerel taleplerin ortaya çıkması ve onlar uğruna mücadelenin kadınları birleştirmesine, örgütlülüğün gücünü kimi taleplerini kazanarak görmesine, duygu ve düşüncelerine değer verilen, geliştiği, insiyatif ve cesaret kazandığı bir çalışmaya hizmet etmelidir. Sermayeden bağımsız, anti emperyalist nitelikte örgütlenmeler, yani bağımsız kadın örgütlenmesi, ancak böyle bir çalışmayla mümkün olabilir. Ajitasyon ve propagandamızın içeriği de böylece daha yerel ve zengin hale gelecektir.
Örneğin evde parça başı iş yapan, temizliğe giden kadınların oranı azımsanmayacak kadar çoktur. AKP hükümetinin kadına yaklaşımı ve politikaları da, kadınların eve kapatılarak ülke ekonomisine katkıda bulunmasını öngörmektedir. Kadın istihdamı zirvesinde, Çalışma Bakanı’nın, patronlar için ucuz işgücü, sigorta ve diğer maliyetlerden kurtulma anlamında eve iş vermeyi, fason üretimi, kadınların ülke kalkınmasına katkısı olarak öne çıkarması, bunun bir yansımasıdır. Hem kadınların ucuz emeği üzerinden ceplerini dolduracaklar, hem de kadınlar evden dışarı çıkmayacak, hakkını aramayacak. Bir taşla iki kuş.
Peki biz, yoksulluğunu bir nebze olsun gidermek, aileyi ayakta tutmak için gece gündüz dikiş diken, dantel ören, temizliğe giden kadınların örgütsüzlüğü, dağınıklığı nedeniyle emeğinin bu kadar değersizleşmesi karşısında nasıl bir çaba içinde olmalıyız? Hükümetten ve yerel yönetimlerden meslek edindirme kurslarıyla birlikte, aynı zamanda bir “imdat sibobu” olarak, ürettiklerini de aracılar olmadan pazarlayabilecekleri olanaklar istemek, kadınların kendi aralarındaki birliği mahallede kurmaya başlamalarının aracı olabilir.
Benzer şekilde yüz yüze geldiğimiz pek çok kadın, çalışsın ya da çalışmasın, çocukların eğitimi ve aralarındaki iletişimle ilgili problemler yaşadığını ifade etmektedir. Çocukların eğitimlerini desteklemek ve anne işteyken sokakta bırakmamak amacıyla, okul çağındaki çocukların yardımcı öğretmenlerle ders çalıştığı etüd merkezleri, gençlik merkezleri; okullarda yaşanan şiddet olayları, bıçaklanmalar, uyuşturucu ve çeteleşmenin yaygınlaşması göz önüne alındığında, giderek ihtiyaç haline gelmektedir.
Bu çalışmalar içerisinde, mahallesindeki, evindeki sorunun kaynağının sermayenin ülke ve dünya ölçeğindeki saldırısı olduğunu görmesi ve bunlara karşı mücadele etmesi, propagandamızın içeriğine ve derinliğine bağlıdır. Parasız eğitim, parasız sağlık, güvenli bir gelecek için yaptığımız genel çağrılara verilen cevaplarla, yaşama alanlarımızın en küçük biriminden başlayarak, örgütlenmiş kadınların vereceği cevap da farklı olacaktır. Emekçi mahallelerindeki parti çalışmasının gelişmesi, parti grupları oluşturmak, herhangi bir talep etrafında mücadele komiteleri kurmak, emekçi kadınlar arasında yürüttüğümüz böyle bir çalışmayla daha mümkün olacaktır.
Geçmiş yıllara oranla, yerel örgütlerimizin kadın kitleleri içinde çalışma yürütme, uyanışa geçen kadınların çalışmaya dahil edilmesi konusundaki ilgisinin ve çabasının arttığı görülmez değil. EMEP 4. Kongresi’nin tespitlerini de doğrular biçimde, emekçi kadınlar arasındaki çalışmanın sorumluluğunu üstlenen ve kadın kitleleri içinde var olma çabasına girişen hiçbir örgütümüzün çağrıları yanıtsız kalmadı. 8 Mart’ın ardından, bugün henüz sınırlı da olsa edindiğimiz mevzileri ilgisizliğe ve istikrarsızlığa terk etmemek, en temel görevlerimizden biri.
8 Mart sürecinde yapılan ev toplantıları ve etkinliklerin yaygınlığı ve sayısı ile gazeteye yansıyanların sayısı arasında çok ciddi bir fark var. Edindiğimiz mevzileri korumanın, ilerletmenin yolunun, kadınlar arasında günlük bir gazete dağıtımını örgütlemek olduğu kadar, kadınların, duygularını, düşüncelerini, kazanımlarını, yaptıklarını, yapmak istediklerini, yollarını bu gazetenin sayfalarında bulabilmesi olduğunu unutmamalıyız. Bu nedenle, sınıf partisinin her düzeydeki örgütü, birikmekte olan deneyimler ışığında, kadın kitleleri içindeki çalışmasını, günlük gazete dağıtımı, okutulması ve yazılması temelinde yenilemelidir.
Sendikaların emekçi kadınların sorunlarına ve örgütlenmesine olan ilgisinin birkaç istisna dışında zayıflığı aşikardır. Hem işçi sendikaları hem de kamu emekçileri sendikalarında, sınıftan yana, mücadeleci sendikacılara düşen görev, işyerlerinden başlayarak kadınların sorunlarına eğilecek, kadınların emek hareketine ve sendikal mücadeleye katılımının önündeki engelleri kaldıracak bir çalışmanın hayata geçirilmesidir. Bu çalışmanın sürükleyicisi olması gereken sınıf bilinçli kadınların görevlendirilmesi ve desteklenmesi, parti örgütlerimizin görevidir.
Çorlu’da bir kadın işçinin “Biz hayatı eşlerimizle paylaşıyoruz, ama eşlerimizle evdeki sorumlulukları paylaşamıyoruz. Oysa bir çift güzel söz de yeter” sözleri, kadınların, özellikle eşlerinden teşvik ve yardım beklediğinin göstergesidir. Erkek sınıf kardeşlerimiz, eve, ev işlerine hapsedilen ve mücadeleye katılmayan her kadının burjuvazinin dayanağı olmaya, kendisinin değil, kendisiyle birlikte kapitalizmin kölesi olmaya devam edeceğinin bilincine vardıkça, emekçi kadınların ekmek ve gül yürüyüşü hızlanacaktır. Bu yürüyüş hızlandıkça da, savaşsız, sömürüsüz bir dünya ve sosyalizm mücadelesine güç verecektir.