Yugoslavya’da iç-savaş ve milliyetçilik

Yıllardır revizyonist diktatörlüklere kronik baş ağrıları çektiren milliyetçi ulusal hareketler, bütünlüğü zorla sağlanan gövdeleri parçalanma sınırına getirdi. Sovyetler Birliği’nde, Merkezi Rusya’yı çevreleyen kenar bölgelerdeki uluslar çemberi, farklı düzeylerde talep ve eğilimler taşıyan milliyetçi hareketlere ve çatışmalara sahne oldu. Daha batıdaki her bir revizyonist ülke de boyutu ulusal bileşiminde taşıdığı çeşitlilik oranıyla belirlenen milliyetçi hareketlerden kendini kurtaramadı. Yugoslavya ise, Hırvat ve Sloven milliyetçi hareketlerinin federal devletle çatışmasının iç savaşa dönüşmesiyle üzerinde silahlı bir iç savaşın cereyan ettiği sıcak bölge oldu; şiddetlenerek ve hafifleyerek süren iç savaş bütün dünya ajanslarında ve yazılı basının manşetlerinde kendine bir yer buldu.
Milliyetçi hareket, propaganda örgüsü barış, bütünleşme, demokrasi ve özgürlük gibi güzel sözcüklerden oluşan emperyalist “yeni dünya düzeni”nin çehresinde kara çıbanlar gibi belirdi, içine girildiği söylenen “çatışmasız” dünya görüntüsünü bozan en önemli olayların arasında yer aldı.
20. yüzyılın son on yılına girilirken, küçük ulus milliyetçiliği niçin bu denli önem kazandı? Uluslararası güç dengeleri üzerinde niçin bu denli etkiye sahip ve eski sosyalist ya da öyle bilinen ülkeler bu kadar yıldan sonra niçin ulusalcılığın üzerinde boy verdiği toprak oldu? Kuşkusuz bütün bu soruların cevabı bu yazının kapsamına sığmayacak kadar boyutludur. Biz bu yazıda kendimizi daha çok Yugoslavya’yla ve buradan doğan bazı sorulara cevap aramakla sınırlayacağız.

Yugoslavya’daki İç savaş, “Özyönetimci” kapitalizmin ve zorla birlik politikasının sonucudur
Geçen Haziran ayından bu yana Yugoslavya’da bir iç savaş sürüyor. “Özyönetimci sosyalizm” adı altında uygulanan kapitalizmin sınıfsal ve ulusal farklılık ve çelişmeleri derinleştirmesine paralel olarak yükselen milliyetçi hareketler, Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlık ilanının ardından sıcak bir savaşa dönüştü. Zaman zaman şiddetlenerek, zaman zaman duraklayarak devam eden iç savaşın bir tarafında Hırvatistan ve Slovenya’daki milliyetçi hareketler, diğer tarafında Sırpların temsil ettiği federal hükümet güçleri var. On yıllardır emperyalizm tarafından sosyalizme karşı saldırının bir üssü olarak kullanılan Yugoslavya, kendini milliyetçilik olarak ortaya koyan hareketler karşısında bölünme ile yüz yüze geldi, iç savaş, ortaya çıkan ulusal ayrılık eğilimlerinin zorla bastırılmasının zorunlu bir sonucu. Kuşkusuz uluslar sorununun Yugoslavya’ya kazandırdığı bu kanlı görüntünün nedeni, hiç bir zaman sosyalist olmamış Yugoslav yöneticilerinin kapitalist uygulamaları, bu uygulama ve pratiğin “ulusal” gerçekleşme biçimi olan şovenizmdir. Fakat Yugoslavya’nın karakteristiği,” bu ülkenin burjuva politikaların kolayca ulusal çatışmalara yol açabileceği tarihten gelen bir dizi ekonomik ve siyasal özelliğe sahip olmasıdır.
Gözlerimizi Yugoslavya üzerinde şöyle bir gezdirdiğimizde, en başta, yüzölçümü bakımından Türkiye’nin üçte birinden küçük olan bu ülkede oldukça zengin bir uluslar ve dinler mozaiğiyle karşılaşırız. Bu topraklar üzerinde yaşayan ve sayıları ona yaklaşan sayısızca ulus ve azınlığın, egemenlikleri altında yaşadıkları farklı imparatorlukların etkileriyle şekillenen farklı kültürel ye dinsel özellikler tabloyu daha da karmaşıklaştırır. Feodal gelenek ve kültürün önemli ölçüde etkisi altında kalan bu ülkede dinsel farklılıklar uluslar arasındaki düşmanlığı körükleyen bir etkendir. Hıristiyanlığın Katolik ve Ortodoks mezhepleri ve İslam dini ulusların farklı dinleri durumundadır.
Yugoslavya’nın üzerinde yenildiği Balkanlar, yüzyıllar boyunca sömürgeciliğin ve emperyalizmin paylaşım bölgelerinden biri oldu. Avusturya-Macaristan, Osmanlılar ve diğer büyük sömürgeci devletler tarafından işgal edilen Balkanlar, emperyalizm döneminde de emperyalistlerin çıkarlarının çatıştığı bir bölge olma özelliğini korudu. Emperyalizmin kışkırtıp derinleştirdiği ulusal ayrılık ve çatışmalar, bu halkları denetim altında tutmanın önemli bir aracı olarak kullanıldı, özellikle Sup gericileri, bazı imtiyazlar karşılığında diğer halklara saldırtıldı. Devlet sınırlarının tayininde ulusal toplulukların varlığı hiç bir şekilde hesaba katılmaksızın, emperyalist statünün devamı başlıca belirleyici ilke oldu. Aynı ulusun/halkın bireyleri farklı farklı devletler içinde yaşamaya zorlandı. Emperyalistlerin Ortadoğu’ya hâkim olmak için ele geçirilmesi gereken ilk mevzi olarak gördükleri Balkanlar, kapladığı coğrafi alanın boyutlarım aşan bir öneme sahiptir. Bütün bu özelliklerinden dolayı geçmişte ve bugün emperyalistlerin ele geçirmek ve elde tutmak için hiç bir saldırı ve entrikadan sakınmayacağı bir bölgedir Balkanlar.
Geçmişte sömürgecilerin ve 20. yüzyılla birlikte emperyalistlerin ekonomik ve askeri amaçlarla sınır tayinini ve halklar ve uluslar arasındaki her türden, ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel ayrılık ve çelişkileri kışkırtmaları sonucunda Balkanlarda ve özellikle Yugoslavya’da oluşan bu karmaşık tablo, Yugoslavya’daki ulusal sorunları sürekli canlı tutan ve sorunların kışkırtmalara açık hale gelmesini koşullayan en önemli etkenlerden biridir.
Kökleri tarihin derinliklerine uzanan ulusal düşmanlıkların dinsel, kültürel ve siyasi farklılık ve çelişkilerle beslendiği, nispeten dar bir alanda oldukça bol ulusal çeşitliliğin yaşandığı Yugoslavya’da ulusal sorunun çözümü ancak gerçek sosyalist politika ve için ciddi adımlar uygulamalarla mümkündü. Fakat sosyalizm adına “özyönetim”e bulanmış bir kapitalizm uygulayan Yugoslav revizyonistleri ulusal sorunu çözmek bir yana, ulusal farklılıkları derinleştiren, uluslar üzerinden baskıyı eksik etmeyen politikalarıyla sorunları daha da boyutlandırdılar ve Yugoslavya ayrılık isteyen ulusalcı hareketlerle bölünme noktasına geldi.
Ulusal sorunun köklü çözümüne yönelik adımların atılması, Yugoslav revizyonistlerinin uyguladığı ve bütün anti-Marksistlerden övgü alan özyönetim sisteminin tabiatına aykırıydı. Kapitalist sistemin dışına çıkılmaksızın sorunun çözümü için köklü adımların atılması olanaksızdır.

Yugoslavya hiç bir zaman sosyalist olmadı
Bugünkü Yugoslavya’nın önceli, 1918 yılı sonunda kurulan Sırbistan-Hırvatistan-Slovenya Krallığı’dır. Devlet sınırları içinde yaşayan diğer ulusal toplulukların (Karadağlılar, Arnavutlar, Makedonlar ve Türkler) ulusal varlığı kabul edilmezken devleti oluşturan üç ulus arasında ise Sırp egemen sınıflarının diğerleri aleyhine belirgin bir ağırlığı hissediliyordu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Balkan ve Yugoslavya halklarının işgalci Hitler faşizmine karşı verdikleri kahramanca mücadeleler sonucunda Hitler’ciler bozguna uğradı ve Yugoslavya halkı önemli demokratik kazanımlar elde etli.
Komünist adı taşıyan Tito-Rankoviç ekibi, adım adım bu demokratik kazanımları emperyalist gericiliğe sattı. Sosyalizmin topraklarını genişleterek emperyalist dünya karşısında bir blok oluşturması, dünya halkları nezdinde büyük bir saygınlığa sahip olması ve Yugoslavya halkı ve Komünist Parti içinde sosyalizme ve SSCB’ye duyulan derin saygı, Tito’yu sosyalizme ve SSCB’ye bağlı görünmeye zorladı. Fakat revizyonist yöneticiler bir yandan da daha savaş içinde geliştirdikleri emperyalistlerle uzlaşmayı “özyönetim”le tamamladılar. Dış politikada “bağlantısızlık” olarak ifade edilen gerçekte Anglo-Amerikan emperyalizmine bağımlılık politikasına, iç politikada “yeni” bir sosyalizm modeli olarak sunulan özyönetimcilik eşlik etti. Her işletmedeki işçilerin doğruca yönetime katıldıkları bir görünüm verilmeye çalışılan özyönetim sistemi, tüm burjuva sosyalistlerinin savunduğu, sosyalist merkezi planlama yerine kapitalist serbest pazarı koyan, mayasını kar hırsının oluşturduğu, işletme yöneticilerinin bürokratik burjuvaziyi oluşturduğu kapitalist bir modeldir.
Dış politikadaki ayağı “bağlantısızlık” olan özyönetim modelinin günümüze kadar gelen uygulamaları ve bu uygulamaların ekonomik ve toplumsal gösterge ve sonuçları, modelin tanıdık kapitalist niteliğini tüm çıplaklığıyla sergilemiştir. En başta 1949 yılından başlayarak “yardım” ve “borç” adı allında akan emperyalist sermaye, Yugoslavya’yı emperyalist dünya pazarının bir parçası haline getirmiştir. Yabancı emperyalist kuruluşlara Yugoslavya içindeki firmalara yan yana ortaklık hakkı tanınmış, ülke gırtlağına kadar dış borca gömülmüş, dış ticaret açığı olağanüstü büyümüştür. Örneğin 1954-56’da 12 milyar 805 milyon Dinar olan dış ticaret açığı, 1958’ten sonraki dönemde 47 milyar 984 milyon Dinar olmuştur. Bu ilişkilere denk gelen diplomatik-politik biçim emperyalizmin sosyalizme karşı saldırı üssü olmaktı.
Bolca özyönetimden söz edilirken ekonomik yaşamda özyönetim topluluklarının rolü sürekli azalırken devletin ve bankaların rolü artıyordu, bu alanlardaki faaliyet parti, devlet bürokratları ve özyönetim işletmelerinin yöneticilerinin tekelindeydi. Bu gerçeği Tito bile 1979’da İşletmelerin özerkliği yöneticilerin özerkliğine dönüşlü ifadesiyle itiraf ediyordu. Süreç ilerledikçe anti-faşist savaşın kazanından ortadan kalkıyor, toplumsal ve siyasal örgütlenmelerdeki işçi oranı önemsizleşiyordu. Partinin bileşimindeki işçi oram 18 yılda % 47,8’den % 7,4’e düştü. Boşluğun bürokratlar tarafından doldurulduğunu söylemeye gerek yok.
Dış borç batağı, dış ticaret açığı, enflasyon, işsizlik ve dışarıya işgücü akını, yoksullaşma gibi olgularla Yugoslavya sıradan kapitalist bir ülkenin tipik bir resmi gibidir. Diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi Yugoslavya’da da kapitalizmin özünün toplumsal dışa vuruşunun bu açık belirtileri yığınları ayağa kaldırmadan edemezdi. Nitekim emekçi sınıfların ve baskı altında tutulan ulusların kapitalist uygulamalara karşı eylemleri son on yılların sürekli bir olgusu oldu. 1958’den başlayarak giderek yayılan işçi grevleri, 1968’de öğrencilerin çatışmaya dönüşen gösterileri ve ulusal çalışmalar…

Milliyetçiliğin yükselişi ve iç savaş
Yugoslavya, bütün revizyonistlerin Tito’nun itibarını iade ederek burjuva rüştlerini ispatladıkları bir okul oldu. Yugoslavya’da ulusal sorunun şiddetlenerek silahlı çalışmalara dönüşmesi karşısında, birçok akım sorunun Tito dönemindeki tarihsel köklerini gizleme çabası içinde. Bazıları şimdiki çatışmaları Gorbaçov’la başlayan milliyetçi canlanmaya dayandırırken, aralarında Perinçek-SP’nin de bulunduğu bazıları da Tito dönemini halkların kardeşçe yaşadıkları bir dönem olarak göstermeye çalışıyorlar.
Şüphesiz son yıllarda yaşanan ve sosyalizmin ağır yaralar aldığı uluslararası önemdeki bir dizi değişimin, Gorbaçovculuğun, diğer olumsuz şeylerin yanı sıra milliyetçiliği de büyüttüğü tartışılmaz bir gerçektir. Fakat özellikle Yugoslavya açısından bu faktöre Yugoslavya’da süregelen ulusal sorunu kızıştırmaktan daha fazla bir önem atfedilmemelidir. On yıllardır içten içe süren kaynaşma uygun uluslararası koşullar altında dışarı vurmuştur. Ulusal baskı ve eşitsizliklerden kaynaklanan sorunlar Yugoslavya federasyonunun bütün tarihi boyunca, ama özellikle 1960’tan sonra çanakçı bir sorun olmuştur.
Yugoslavya, kuruluşundan başlayarak, öncesinin kendine devrettiği ulusal sorunları bazı değişikliklerle koruma ve giderek ulusal ayrılıkları derinleştirmeyi, Sırp şovenizmini büyütmeyi kendine temel politika yapmıştır.
Anti-faşist savaşın kazananlarının resmileştirilmesi olan altı cumhuriyetten oluşan federasyon içinde Sırp egemenliği hiç bir zaman yok olmamış, Sırbistan’ın gelişimi diğer ulusların yoksullaşması pahasına gerçekleşmiştir. Devlet kademelerinde çoğunlukla bürokratik Sırp burjuvazisi konumlandırılmış, dış ticaret ve bankacılık da Sırp kökenli bürokratların egemenliğinde olmuştur.
Yugoslavya’da ulusal sorunun sıcak çatışmalara dönüştüğü başlıca ulusal topluluklar, Hırvatistan, Slovenya ve Kosova’dır. Bu uluslardan ilk ikisinin federasyonun en zengin bölgeleri olması, Kosova’nın ise en yoksul ulusal topluluğu oluşturması dikkat çekicidir. Bu durum, ulusal çatışmaların derinleşen bölgesel farklılıklarla sürekli beslendiğinin bir göstergesi olarak düşünülmelidir.

ADAM BAŞINA ULUSAL GELİR ENDEKSLERİ
(Yugoslavya Genel Ortalaması: 100)
1947     1952     1957     1962     1964     1976
Slovenya        175,3    186,7    181,5    198,5    198,3    201,7
Hırvatistan        107,2    116,4    120,3    121,3    118,3    124,3
Voyvodina        108,8    89,3    109,2    103,4    110,8    116,6
Sırbistan        95,6    92,3    94,5    96,0    96,2    98,3
(tek başına)       
Karadağ        70,8    63,6    64,3    66,3    75,5    70,3
Bosna-Hersek        82,9    87,6    74,2    72,7    70,2    64,2
Makedonya        62,0    59,3    60,0    57,1    74,2    68,1
Kosova        52,6    49,3    42,5    34,0    36,2    32,2   
(Not: Bu bölümdeki rakamlar için bkz: Alpaslan Işıklı, KURAMLAR BOYUNCA ÖZYÖNETİM ve Yugoslavya Deneyi, Alan Yayıncılık, 1983, sf. 138)

Tarihten gelen, bölgeler arası farklılık hiç bir şekilde ortadan kaldırılmadığı gibi açı giderek genişlemiştir. Bölgeler arasındaki gelir dağılımındaki ve yatırımlardaki farklılık bir yandan işleyen kapitalizmin yasalarıyla derinleşmiş ama öle yandan izlenen politikalar da bunu teşvik etmiştir. Aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi ulusal gelirden kişi başına düşen pay Slovenya ve Hırvatistan gibi nispeten zengin ulusal bölgelerde sürekli artarken, Bosna-Hersek, Makedonya ve Kosova’da ya azalmış ya da düşük seviyede seyretmeye devam etmiştir. Yugoslavya’daki en zengin ve en yoksul bölge arasında gelir dağılımındaki farklılık 1947’de üç kattan azken, 1976’da altı kat olmuştur.
Bölgeler arasındaki bu farklılığın korunması ve derinleştirilmesine örnek olarak yapılan yatırımların bölgelere göre gösterdiği farklılık da gösterilebilir. “Planlı” dönem olarak nitelendirilen 1947-1963 yıllan arasında Slovenya’ya yapılan yatırım, Kosova’ya yapılan yatırımın üç katı (kişi başına düşen miktar hesabıyla) olmuştur. Denebilir ki, aralarında büyük ekonomik gelişme farkları gösteren çok bölgeli bir ülke için ekonomik gelişmedeki ve gelir dağılımındaki bu farklılığın bir çırpıda ortadan kaldırılması beklenemez. Elbette. Fakat Yugoslavya’da farklılık hiç bir şekilde azalmamış, aradaki fark giderek büyümüş ve buna kültürel yatırımlardaki, siyasal alandaki eşitsizlikler eşlik etmiştir. 1971 yılı itibariyle Yugoslavya’da okuma yazma bilmeyenlerin oranı Kosova’da % 31,5, Bosna-Hersek’te % 23,2, Hırvatistan’da % 9’dur.
Lenin ve Stalin döneminde SSCB, Yugoslavya ile kıyaslanmayacak ölçüde derin ekonomik gelişme farklılığına sahip bölgeleri Çarlık Rusyası’ndan devraldığı halde, ulusal bölgeler arasındaki ekonomik, siyasi ve kültürel farklılıkları geri bölgelere verilen ekonomik yardım, üretim sürecinin tüm bölgelere yayılması vb. politikasıyla büyük ölçüde azaltmıştır. Batı kapitalizmine yakın bir gelişmişlik seviyesine sahip bölgeler ile Orta Asya’nın ortaçağ ilişkilerini sürdüren kabile toplulukları arasındaki uçurum sosyalist uygulamalarla önemsiz duruma getirilmiştir. Sosyalizm geri bölgeleri sadece tahıl ya da hammadde deposu olarak görmedi. 1958-61 döneminde SSCB’nin gelişmeleri maddi üretim bakımından en yüksek ve en düşük bölgeleri arasındaki fark 2,4’tür. En gelişmişin ikinci en geri bölgeye oranı ise 1,7’dir. Fakat böyle bir politika, kendini pazar ekonomisinin kollarına alan Yugoslav sisteminin doğasına aykırıdır. Çünkü orda kapitalizmin ayrılıkları derinleştiren, eşitsiz yasaları işler. Ayrıca bu durum politik düzeyde de ifade edilir. Sözde bölgeler arası farklılıkları azaltmak üzere kurulan Merkezi Fon sadece Sırbistan’ın durumunu korumak için kullanılmış, işlevsizleşmiş ve bu uygulamaya 1974’de son verilmiştir.
Elbette ki Büyük Sırp burjuvazisinin ulusal ayrılıkları koruyan, ulusal çelişkileri derinleştiren ve kendi kapitalist doğasından kaynaklanan bu uygulamaları ulusal gruplara karşı uygulanan ulusal baskıyla at başı gitmiştir. Yugoslav gericiliği içinde hâkim kanadı oluşturan Sırp şovenizminin sosyalist adı altındaki ilk tezahürüne Yugoslavya’nın Arnavutluk’a karşı tavrında rastlıyoruz. Daha milli kurtuluş savaşı yıllarında Tito ekibi, Arnavutluk’un bağımsız bir devlet olarak varlığına son vermek ve Yugoslavya’nın bir eyaleti yapmak için çeşitli entrikalara girmişti. Ama ulusal baskı politikasının en belirgin örneği Yugoslav gericiliğinin Kosova sorunundaki tutumunda dile gelir.
Yugoslavya içinde esas ağırlığı Kosova’da olmak üzere iki-buçuk milyon Arnavut yaşarken, Yugoslav gericiliği Arnavutları yok saymış, onlara cumhuriyet hakkı vermediği gibi kendi dillerinde eğitim haklarını bile gasp etmiştir. Kurtuluştan sonra Arnavutların yaşadığı topraklar değişik cumhuriyetlere taksim edildi, ağır vergi yükü getirildi ve dillerinde öğrenim hakkı da tanınmadı. Sayısızca sert çatışmadan sonra 1974 yılında kısmi bir özerklik kazanıldı. Sonraki yıllarda bu özerklik de tartışılır hale geldi, Kosova’daki en son kanlı çarpışmaların tarihi 1989’dur.
Kosova kadar ağır bir ulusal baskı altında yaşamasalar da diğer cumhuriyetler de ulusal baskı ve ayrıcalık politikasının hedefi oldular. ‘60’lı yıllar değişik amaçlar taşıyan milliyetçi akımların doğup geliştiği bir on yıl oldu. Yoksul uluslar yoksulluklarına isyan eder ve merkezi fondan kendilerine daha fazla kaynak aktarılmasını talep ederlerken Hırvat ve Slovenler gibi “zengin” uluslar ekonomik kudretlerinin yelerince devlet yönetimine yansımamasına, Sırbistan’ın devletin olanaklarından özellikle banka ve dış ticaret sistemine hâkim olmalarına tepki duyuyorlardı. 1968 Çekoslovakya olaylarının ardından Hırvatistan’ın bağımsızlığı daha yüksek sesle savunulur bir talep haline geldi.
Fakat tüm bu milliyetçi talepler karşısında Sırp burjuvazisinin tavrı merkezi yapıyı zorla korumak, diğer uluslar aleyhine ordu, bürokrasi, bankacılık ve dış ticaret gibi önemli alanlarda Sırp egemenliğini pekiştirmek oldu.
Geçmişten devralınan ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel eşitsizliklerin burjuva-revizyonist politikalarla korunması, bizzat kapitalist sistemin doğurduğu ulusalcılığın yine aynı burjuvazi tarafından zorla bastırılmasının sonucu olarak Yugoslavya, artık çeşitli milliyetçi patlamaların yaşandığı bir barut fıçısıdır.
Taraflardan her birinin kendi çözümünü kabul ettirmek için silahların konuşturulduğu Hırvatistan ve Slovenya’da bağımsızlık talebinin özünde burjuvazinin kendi ulusal pazarına tümüyle sahip olma amacı var. Federasyonun en gelişmiş iki cumhuriyeti, tüm normlarıyla Balı kapitalizmi ile bütünleşmekten yanadırlar. Sosyalist biçimlerin atılmasında da bu ulusların burjuvaları önemli bir harekete geçirici güç oldular.
Merkezi yapının gelişmelerini köstekleyen bir yapı olduğunu düşünen, ekonomik kudretlerin karşılık, Sırp burjuvazisinin siyasal olarak sahip olduğu ayrıcalıklardan hoşnutsuzluk duyan Sloven ve Hırvat burjuvazisi bugün dalgalandırdığı ulusal bayrak altında toplumun emekçi kesimlerini de toplamış bulunuyor. Ve henüz işçi, emekçi yığınların kendi bağımsız talepleriyle siyasal eyleme katılmaları söz konusu değil. Sup ve Hırvat burjuvazisi, emekçi yığınların bağımsız eylemini engellemek için milis güçlerini etkisizleştirmeye ve onları daha çok cumhuriyet ordusu içinde eritmeye çalışıyor.
Bu iki “zengin” ulus dışında diğer ulusların şimdilik eyleme dönüşmüş bir hareketleri söz konusu değil. 1960 ile 1989 yılları arasında yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlanan Kosova’daki Arnavutların ayaklanmaları 1989’un Şubat ve Mart’ındaki olayların ardından aldığı ağır yenilginin yaralarının ne zaman sarılacağı ve eyleme dönüşeceğini kestirmek zor. Zengin maden yataklarına sahip ama coğrafyası tarıma yeterince elverişli olmayan Kosova, Yugoslavya’nın en yoksul bölgesi ve bu bölgedeki ulusal hareket daha çok halkın değişim talebinin ulusal dışa vurumu. Esas olarak ağır ulusal baskıyı ve kötü yaşam koşullarını hedefleyen bu hareket diğerlerine kıyasla daha çok “halkçı” bir özellik gösteriyor ve bu ulusun üst tabakaları ve özellikle dinci kesimler esas olarak Sırp gericiliği ile uzlaşmayı seçiyor.
Hırvatistan ve Slovenya’nın ardından diğer ulusal toplulukların da değişik ulusal taleplerle yalan bir zamanda sahneye çıkabileceği, bugünkü tablo ve Sırp burjuvazisinin politikaları göz önüne alındığında, rahatça söylenebilir. Dünya çapında milliyetçiliğin yükselişinin ve özellikle SB’deki milliyetçi hareketlerin kızıştırıcı etkisini de hesaba katmak gerekiyor.
Uluslar arasındaki düşmanlık ve çelişkileri her yolla kışkırtan Amerikan ve İngiliz emperyalistleri, bugün, Yugoslavya’nın birliğini korumaktan yana tavır koyuyor. Bu arada oradaki egemenliğini daha da kökleştirmek için her yolu da deniyor. Yeni bir süper güç olmaya hazırlanan Alman emperyalizmi, Amerika’ya kafa kaldırışının da ifadesi olarak Hırvat ve Slovenlerin ayrılığını savunuyor. Bir yandan milliyetçi hareketleri kışkırtmak, ama öte yandan egemenlikleri altındaki devletlerin birliğini zorla da olsa korumak emperyalist politikanın açmazına işarettir. Aynı dertlerden muzdarip SB ise, kötü bir örnek olacağı korkusuyla Yugoslavya’nın birliğini, kendi birliğinin de güvencesi olarak görüyor.

Bilinçli proletaryanın tutumu her şart altında milliyetçi hareketleri desteklemek olamaz
Proletaryanın bilinçli öncüsü, genel olarak büyük devletten yanadır. Büyük devlet, milliyetleri farklı proleter kitlelerinin arasındaki ulusal duvarları yıkar, onları bir sınıfın üyeleri olarak yığınlar halinde bir araya toplar, proletaryaya kapitalizme karşı mücadelesinde bir çok olanaklar sağlar. Proletaryanın büyük devletten yana olması, bu devlet içindeki ulusların baskı altında tutulmasını meşru göreceği, zorla birliği savunacağı anlamına gelmez. Proletarya, ulusal baskının da en kararlı muhalifidir. Ezilen ulusun ayrılma hakkını en kararlı şekilde savunur. Bu hakkın savunulmasını, bu hakkın her kullanılış biçimini desteklemek olarak yorumlamak da proletaryaya yabancı bir anlayıştır. Proletarya, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında, proleter hareketin yanı sıra, emperyalizme karşı yeni bir cephe açan, bu cephenin bileşeni olan ulusal hareketleri destekler ancak. Bu türden hareketler, proleter hareketin yedek gücüdür.
Bu bakımdan, ulusal harekelin desteklenmesi konusunda, proletaryanın emperyalist sisteme karşı mücadelesine güç katması, son tahlilde proletaryanın anti-kapitalist mücadelesine olanak sağlaması belirleyici bir destek koşuludur. Unutmamak gerekir ki, ulusal hareket, sınıflar arasındaki çelişkilerin ulusal bir bayrak altında örtüldüğü sınırlı bir mücadeledir. Ulusal hareket, sadece ulusal bir hareket olarak kaldıkça, kapitalist sistem içinde yeni bir düzenleme ile sonuçlanabilir. Onun önemini tayin eden şey, daha çok kendisi dışındaki güçlerle ilişki biçimidir. Afgan Emiri’nin ya da Kemalistlerin ulusal hareketlerini asıl önemli kılan, bu hareketlerin, sosyalizmin ölüm kalım savaşı verdiği emperyalizme karşı yeni bir cephe açmalarıydı. Ulusal hareketi desteklerken, proletarya, “soyut olarak değil, dünya ölçüsünde” işçi hareketi ile ilişkisine, iradesinden bağımsız nesnel ilişkisine bakar.
Burada, iki düşman cephenin, proletarya ve halklar cephesi ile emperyalist cephenin güçlerinin durumu ve mevzilenişi önem kazanır.
Bugün dünya tablosuna baktığımızda;
20. yüzyılın ilk yarısında büyük bir kabarış gösteren sosyalist işçi dalgası geriye çekilmiştir. Başta SSCB olmak üzere eski sosyalist ülkelerde Kruşçev dönemiyle başlayan kapitalizme dönüş süreci, bütün sosyalist ülkeleri içine alarak sosyalist biçimlerin terk edilmesiyle tamamlanmıştır. Bu elverişli koşullar altında atağa geçen emperyalist burjuvazi, “yeni dünya düzeni” adını verdiği çok yönlü saldırıyla bütün muhalefet hareketlerine kendi rengini vermeye çalışmakla, sosyalizmin aldığı yaralar sonucunda muhalefet hareketlerin akışının yeni düzen içinde kalması sağlanabilmekledir. Sosyalizmin, ağır ideolojik bombardıman altında kötü bir örnek olarak, tarihsel bir sapma olarak genel kabul görmesi, kısaca sosyalizme akışın kanallarının tüm olumsuz koşullar ve burjuvazinin saldırılarıyla tıkanmış olması, değişiklik isteyen ve “eskisi gibi yaşamak istemeyen” yığınların eyleminin açık kanallara, sosyalist içerik taşımaması bakımından burjuva özgürlük ve ulusalcılık kanalına akıtılmasına olanak sağlamaktadır.
Her iki hareket de proletaryanın damgasını taşımadıkları, işçi harekeline doğru akmadıkları sürece sistem içinde kalmaya mahkûmdur.
1917 Ekim Devrimini izleyen dönemde bütün dünyada çoğu sosyalist yönelim taşıyan işçi ve halk ayaklanmaları dönemin temel belirleyici akış yönüydü. Burjuva önderlik altında da olsa ayağa kalkan ezilen uluslar, kendilerini sosyalizmin yanında buluyor, iyi niyetle ya da pragmatik bir yaklaşımla kendilerini “sosyalist” olarak adlandırıyorlardı. Bu hareketler sosyalizme akışı güçlendiren, emperyalist sistemi darbeleyen ve çelişkilerini derinleştiren hareketlerdi.
Fakat günümüze baktığımızda, çoğu ulusal hareketlerin emperyalist sistem içinde sözde bir bağımsızlık en çok özerk bir statü talep ettikleri rahatlıkla görülebilir. Ulusal mücadele adı verilen şey, sınıf farklılıklarının ulusal bir potada belirli bir ölçüye kadar önemsizleştiği bir durum yaratır.
Dönemin ayırt edici özelliği, milliyetçi hareketlerin dünyanın dengelerini önemli ölçüde belirler duruma gelmiş olmasıdır. Ortadoğu, SSCB, Balkanlar gibi önemli kaynaşma bölgelerinde güç dengeleri, odağında ulusal sorunların yer aldığı bir eksende belirlenmektedir.
Bu anlatılanlar ulusal hareketin proleter devrimin yedeği olduğu genel düşüncesiyle çelişmez. Elbette ki ulusal hareket, proleter devrimin yedeğidir. Fakat söz konusu ulusal hareketler, emperyalizme darbe vuran ve gerileten hareketledir. Bu doğru, ulusal sorunun mutlak bir sorun olmadığı, her zaman genel demokratik mücadelenin, sosyalist mücadelenin çıkarlarına tabi olduğu doğrusuyla birlikte düşünülmelidir.
Baskıcı merkezi devletten kopuş, eğer emperyalizme darbe vurmuyorsa, işçi hareketini güçlendirmiyorsa, proletarya açısından desteklenmeye layık hareketler olamaz. Bugün SSCB ve Yugoslavya’da patlayan ulusal hareketler, batılı emperyalistlerin revizyonist diktatörlükleri sıkıştırmak, daha çok tavize zorlamak için kullandıkları hareketler durumundadır. Ayrılma talebinin genel olarak haklılığı ya da zorla birliğe karşı çıkılması, proletaryanın mücadelesini güçlendirmeyen kopuşların destekleneceği anlamına gelmez. Kimden kopulduğu kadar kimle birleşildiği de önemlidir. Bugün Sırp burjuvazisinin zorla birlik politikasına elbette karşı çıkılmalıdır ama buradan Batı emperyalizmine bağlı, kendi pazarını emperyalizmle bölüşen Sloven ve Hırvat burjuvazisini desteklemek gibi bir sonuç çıkmaz. Proletarya ancak emperyalist zinciri zayıflattığı ve hareketin işçi-köylü devrimini güçlendirdiği durumda milliyetçi hareketleri destekler.

Eylül 1991

Burjuva eşitçiliği sahte eşitçiliktir

Boğaziçi Üniversitesi yabancı diller Okulu Öğretim görevlisi Dr. Lale Aytaman’ın 6 Temmuz’da, Muğla İli Valiliği’ne atanmasına ilişkin bakanlık kararı, hemen tüm haberleşme araçlarınca şaşaalı heyecanlar eşliğinde, anında kamuoyuna duyuruldu ve neredeyse M. Yılmaz hükümetinin sözde haktanırlığının ve değerbilirliğinin “tartışılmaz göstergesi”, cumhuriyet tarihinin olağanüstü haberi düzeyine çıkarılarak yorumlandı. Türkiye’nin “ilk kadın valisi”ne ilişkin karar, yıllardır bu tür bir haber beklentisi içinde olan kadın kulaklarına “doruktan gelen armağan” nitelemesiyle ulaştırıldı. Başta TRT olmak üzere bu alanda faaliyet gösteren basın organları, haberi daha da dallandırıp budaklandırmak için ellerinden gelen çabayı esirgemediler. Söz konusu karar, Türkiye’deki kadın-erkek eşitliğinin “uygulamada eksik kalan yanının tamamlanması” anlayışıyla yeniden kurgulandı, cinsler eşitliği konusunda birçok değerlendirme yapıldı.
Burjuva cephesinden yansıtılmak istenen görüntü, ayrımsız her sınıf ve toplumsal tabakadan kadın gözlerini ANAP ipliğiyle büyülemeye ve yürekleri fethe yöneldi.
Gittikçe artan işkence, siyasal cinayet ve zorbalık, açlık ve işsizlik, acı ve gözyaşı, hızla tırmanan siyasal ve cinsel fuhuş, faşizmle at başı giden maddi-manevi yaşamdaki çöküş, valilik makamına oturacak bir kişinin cinsiyetine indirgenerek perdelenmeye çalışıldı. Sahne yüzeyini kaplayan görüntünün dört yanından fışkıran kan, gözyaşı ve isyana karşın yapay yollarla olaylaştırılan haber, en “yetkili” ağızlardan, burjuva renk çeşitlemesi içinde sunularak, dolar kültürüyle mayalanmış duyarlıklarla boyanıp, bezendi. Bugünkü resmi bayraktarlığını ANAP’ın “anası” ve cumhurbaşkanının eşi sıfatıyla Semra Özal’ın yaptığı burjuva feminizminin cins ayrımına karşın sahte öfkesini ödüllendirmenin bir aracı olarak, burjuva yüreklerin köksüz kırgınlığına koltuk dolusu su serpti. Kadın hak ve özgürlükleri, sarasına getirilerek, S. Özal ve O’nun faşist partisinde odaklaştırılmak istendi.
Bütün faaliyetinin temeline cins ayrımcılığını koyan, soysuzlukta, gelmiş geçmiş hükümetlere taş çıkartan ANAP hükümetinin Dr. Lale Aytaman’a ilişkin kararı, ayrımsız tüm burjuva avuçlar tarafından şaşılası bir hararetle alkışlandı. Politika, sanat ve basın dünyasından, üniversite ve hukukçulardan tanınmış kadın kişilikler, kapıldıkları sevinç coşkunluğunu sakınmışız bir duygululukla ifade etmeye özen gösterdiler. Hatta aralarından bazıları, bugüne kadar kadınlara tıkanmış devlet yönelim yolunun sözde eşitlikçi köşk kadını parmağı sayesinde açıldığını ve öyle kalacağını iyimserlikle iddia etti.
Ama hiçbiri, burjuva toplumun yüzkarası, bütün burjuva hükümetlerin alnının utanç verici kara damgasına dokunup, şu soruları sormaya yanaşmadı.
Matilda Manukyanlara sonuna kadar açık olan yollar Lale Aytamanlar için, niçin ve zorbalıkla tıkanmıştı? Matilda Manukyanlılar “vatana, millete hizmette kusursuz yeteneklerini sunuyorlardı.”da, Lale Aytamanlar mı bu “yeteneklerin icrai-sanatını” engelliyorlardı.
İçişleri bakanının ağzından iddia edildiği gibi “Türk kadınına verilen değer” Manukyan İşletmelerinde kullanıla kullanıla posası çıkmış erkek makina artıklarını kendine eş seçmek yazgısıyla baş başa kalmak mıydı kadına verilen değer?”
Aile içinde erkeğe “üstün cins”, kadına” aşağı cins” statüsü veren Nazi ideolojisi çağırışındı aile yasası maddelerini yürürlükten kattırmamak için, devlet otoritesini var gücüyle kadınlara dayamak mıydı kadına verilen değer?
Ya da, devlet kolluk kuvvetlerinin eline düşen kadının can ve uz güvenliğinin büsbütün ortadan kalkması mıydı; yoksa kontrgerilla cellatlarınca katledilen evlatlar, eşler, nişanlılar, sevgililer, arkadaş ve kardeşlerin parçalanmış cesetlerini, sonsuzca susmuş yüreklerini kucaklamak mıydı kadına verilen değer?
Faşist barbarlığın her çeşit saldırısı karşısında topun ağzında ilk olmak mıydı?
Kendi ülkesinde, anayurt topraklarında, işte, yolculukta, evde ve sokakta, günün her saatinde şoven erkek işgal ordusunun sonu gelmez küstahlıklarıyla karşılaşmak ya da bu tür saldırgan eğilimlerin kışkırtılmasına devlet eliyle öncülük etmek miydi kadına verilen değer?
Kadın emeğinin yarattığı tüm değerlerin üzerine basa basa yükselen basamakları çıkmak, yönetim mekanizmalarını silah ve copla işgal etmek miydi kadına verilen değer?
Kadının kızlık zarını devlet tekeline almak, erkeğin her türlü seksüel faaliyetine sınırsız güvence vermek miydi kadına verilen değer?

Kadına verilmiş hak mı, gasp edilmiş hak mı?
Kadın erkek eşitliğinden sıkça öz edildiği, gerek teoride gerekse pratikte yandaşları ile karşıtları arasındaki çatışmaların su yüzüne çıkıp keskinleşme sürecine girmeye başladığı bir sırada Dr. Lale Aytaman’ın valilikle görevlendirilmesi, hükümetin seçim hesapları ve ele güne karşı vitrin kaygısına düşmesi bir yana, kimi inkârcıların, soysuzların ve dalkavukların ileri sürdüğü gibi kadınlara verilmiş bir hak olarak değerlendirilemez. Kadının bağışlanmış haklar ve özgürlüklerinden değil, tersine gasp edilmiş haklar ve özgürlüklerinden söz edilebilir. Ulusal uyanış döneminde canla başla savaşılarak kazanılmış hak ve özgürlüklerin, ataerkil devlet aygıtı, ataerkil kültür ve uygarlık savunucularının gaspından kurtulamadığından söz edilir.
Despot Osmanlı toplumunun bağnaz ataerkil karakterinden bunalmış Osmanlı kadını, cumhuriyet öncesi ilerici hareketlerine kayıtsız kalmadığı gibi, ulusal bağımsızlık savaşının ışığını görmekte de gecikmedi. Kendi kaderinin halkın kaderinden ayrılmaz olduğuna inanarak bu savaşa tereddüt etmeden katıldı ve destekledi. Kentin ve köyün ilerici, yurtsever kadınları özgürlük ve ulusal bağımsızlık ruhu ile gücünü birleştirip harekete geçen Türkiye’nin bütün onurlu kadınları, daha 1919 yılında elde silah, erkeklerle omuz omuza, emperyalist işgalcilere karşı kahramanca savaşarak haklarının belgesini kanlarıyla yazdılar. Yüzlerce kadın bu savaşta şehit düştü; binlercesi yaralandı ya da açlık, doktorsuzluk, ilaçsızlık ve bakımsızlık yüzünden yaşamını yitirdi. Geride kalanlar ise, savaşın yıkıntılarını onarmak, toprağı yeşertip canlandırmak, ocağı tüttürmek, kentte ve köyde ülkenin yüzünü değiştirmek için canını dişine takıp işe koyuldu.
Kazanılmış zaferlerin toprağında fışkıracak yeni yaşam için umutlu ve iyimserdiler; gelişme ve ilerleme için her zamankinden daha fazla istekliydiler. Geçmişin zincirlerinden kurtulmak tutkusuyla çalışıp savaştılar. Ama gericilik her yerde yollarını kesti. Kazanımları pekiştirmek için her nereye adım attılarsa düşmanca saldırılarla karşılaştılar. Tarihten devraldığı bütün paslı silahlarını kullanan burjuva-feodal gericilik, büyük özverilerle açılmış yolu karartmaya çalıştı; kadının kişilik ve onurunu hunharca çiğnemede tereddüt etmedi. İstanbul’daki Türk Ocağı’nda aile yasasının görüşülmesi amacıyla düzenlenen kadın toplantısında (1924) konuşan Hikmet Arif Hanım “erkeğin bu hükmedici tavrını” içtenlikle vurgulayarak, cesaretle kınar, çok sayıdaki konuşmacıdan bir kadın, öğretmen Azize Hanım, şovenizm bağnazlığına saplanan erkekteki faşizan üstün cins psikolojisin şu sözlerle açıklar: “Erkeklerin kadınlara reva gördüğü tiranlık ise, uzun zamandan beri alışkanlığın verdiği bir güce dönüşmüştür ve erdem maskesine sığınarak kendini göstermektedir”. (1)
Bu saptanımın üzerinden altmış yedi yıl geçti. Ama hala toplumu, özellikle de kadını kemiren, istenmez bir olgu olarak güncelliğini koruyor; yenilgiye uğratılması için yaşamın her alanında verilecek kesenkes savaşımı gereksiniyor.
Kadın hakları ve özgürlükleri yolunda bugün bulunulan yasallaşmış yer, ulusal bağımsızlık savaşımızın şanlı kadınlarından bize kalan 72 yıllık mirastır; silahla, kalemle kazanılmış bir miras. Onu, ne NATO’cu generallerden ne ABD ve öteki emperyalist devletlerin elçiliklerinden ne de TÜSİAD’dan bağış alarak almadık!
Ülke topraklarının emperyalist devletlerin ekonomik ve askeri faaliyetlerine, kıyım ve cinayet örgütlerinin iştahlarına açan yerli burjuvazinin sahte yurtseverliğiyle, aynı hamurdan yoğrulmuş sahte eşitlikçiliğiyle, tarihimizin bu onurlu dönemini ne belleklerde gölgeleyebilir ne de unutturabilir!
Emperyalist yağma ve saldırganlık, faşist zulüm ve demagoji, kapitalist baskı ve sömürü, dinsel zorbalık ve kulluk, geçmişte olduğu gibi bugün de kadın haklarının, özgürlük ve bağımsızlığının can düşmanıdır.
Faşist buyrukların ihlal edildiği her yerde oluk oluk kadın kanı akıyor; kentte, köyde, ovada ve dağlarda… Trakya’da, Anadolu’da, Kürdistan’da. Ulusal ve toplumsal kurtuluş için; siyasal, kültürel, ideolojik, ekonomik ve cinsel kurtuluş için savaşıp uğraş vermeye yönelen kadınlar, özgür yönelimlerinden dolayı ataerkil fanatizmin kudurmuş silahlarıyla karşılaşıyorlar. Kadının kullanmaya kalkıştığı her demokratik hak, gerçekleştirmek istediği her devrimci özlem, demokrasi yoksunu aile, toplum ve devlet üçgeninin kıskacında boğuluyor, kişilik ve yeteneğini geliştirmek isteyen her emekçi kadın, arkaik taşlarla örülmüş kalın duvarları buluyor önünde.
Dinsel gericilikle iç içe geçen faşist propaganda dünyamın her yerinde, (zaman aşımına karşın benzerlikler) gösteriyor, kadının toplumdaki yerinin mutfak ve çocuk odası olduğunu ileri sürmüştü. Goebbels:
“Kinder, kirche, küchen”. Yani “kadın, kızan, kazan.” (2) Faşist metres Claretta Petacci’nin efendisi Mussolini’de. “Kadın boyun eğmelidir, modern toplumda kadının gerçek yeri, geçmişte olduğu gibi aile ocağıdır” (3) buyurmuştur İtalyan kadınlarına; ve faşist korporasyona katılmayı reddeden işçi kadınların gövdelerini asitle yaktırmıştı.
İnsanlığa karşı işledikleri ağır suçlar nedeniyle dünya halklarının gözünde, insanlığın vicdanında mahkûm olup lanetlenmiş bu faşist diktatörlerin adlarını anmaya cesaret edemedikleri için yoğurdu üfleyerek yiyen irili ufaklı günümüz faşistleri ise, aynı dili farklı sözcüklerle konuşuyorlar. Erkek devlet, erkek hükümet, erkek parti, erkekler meclisi…
-Kadına özgürlük gerekiyorsa sınırını biz çizeriz! Zorunlu hale gelmişse kadını vali bile yaparız; kadın seçmenlerin oylarını gereksiniyoruz çünkü.
-Vatanı ve milleti esenliğe çıkaracak tek güç biziz! Bu uğurda Türkiye’yi Bush’un masasına meze diye sunarız.
-Erkeklik, önce karşı çıkanları silahsızlandırıp güçten düşürmek, sonra savaş açmaktır. .
-Erkeklik hükmedebilmektir, hükmedene yandaş olmaktır, güçsüzü ezmek ve itaat ettirmektir. Zulmedilmeden erkeklik duyumsanamaz.
-Erkeklik, Kore’de ABD hesabına komünistlerle vuruşmak, Bağdat’a İncirlik’ten bombardıman uçakları kaldırmak, yoksul Kürt köylüsüne tehditle dışkı yedirmektir.
-Erkeklik, Manukyan işletmelerine ortak olmak, flört eden erkeği baş tacı edip aynı şeyi yapan kadını fahişe ilan etmektir. Nasıl ki erkek çizmesinin duyulmadığı aile aileden sayılmazsa, erkek yumruğunun gürlemediği, erkek copunun kafa yarıp göz çıkarmadığı devlet de devlet değildir.
-Erkeklik, ilk anti-emperyalist savaşı veren orduyu NATO’ya güdümlemektir.
-Erkeklik, Hitleri yere seren Kızılordu başkomutanı, sosyalizmin kurucusu Stalin’e ezeli düşmanlık gülmektir.
-Sokağa çıkmak edepsizliktir, çünkü bu hak bizim!
-Erkeklik, ineği ineğe besletip sütünü sağmaktır.
-Erkeklik yazılı yazısız yasaları olan tartışılmaz bir otoritedir.
Ama biz, bütün kadınlara saygıda kusur etmeyiz, yeter ki haddini bilip erkek sözü dinlesin. Onun sayemizde kadı, kaymakam olup, gölgemizde barınmasına göz yumarız.
-Erkeklik, potansiyel ırz düşmanlığıdır; kurbanlar ise zavallı günahkarlar.
Cinsler eşitsizliği temelinde gelişen ataerkil kültürü seve seve miras edinip sürdürücülüğünü yapan burjuvazinin İslamcı ve faşist ideolojilerle içerilmiş erkeklik anlayışını simgeleyen bu zihniyet hangi insan hak ve özgürlükleriyle, hangi demokratik kurumla bağdaşabilir? Kendi ideolojik kaynağının uzantıları dışında hangi ilerici atılımlara yönelebilir? İnsan erkeği sahtesinden ayırma bilincine, duyarlığına ve demokratik kültür olgunluğuna erişememiş yandaşlarının gerici faşist psikolojisini kamçılama rolünden başka, hangi devrimci-demokrat sağduyuda olumlu yankı bulabilir?
Sahte adalet terazisini bir kefesinde insandan başka her şey olmayı bağıra çağıra onayladığım ilan eden böylesine bir erkeklik oluşmuşken var olduğu iddia edilen, kadın-erkek eşitliği nerede dengelenmektedir? Bağrına taş basmış milyonların dinmeyen sızılarında mı? Erkeğe ulusun temsilcisi, kadına ise erkek uyruğundaki bilinmeyen gezegen mültecisi statüsü veren kişiliksizleştirme hukukunda mı? Yoksa hakları erkeklere, ödevleri kadınlara veren bir toplumsal düzeni benimsemeyip karşı-ses olmayı seçen kadınların götürüldükleri kontrgerilla merkezlerinde mi?
Ülke nüfusunun anti-faşist bilincinde, eyleminde ve ahlak kültüründe mahkûm olmuş ataerkil kimliğin meşruiyeti yoktur! Bu konuda resmi ya da gayrı resmi ağızlar ne derse desin, kadın kişiliğinin dizginlerini elde tutmaya kalkışan erkek zihniyetinin hiçbir hükmü yoktur.
Kadınlar bu zihnin Bastillerini, tarihte ilk kez 1789 Fransa’sında topa tuttular. 1917 Ekim’inin Rusya’sında, bir yüzünde cinsler eşitliği diğerinde sosyalizm yazan bayrağı yepyeni ellerle göndere çektiler. 1919’un Türkiye’sinde ise bircilerinde anayurt, ötekinde eşitlik meşalesi, cepheden cepheye koştular; emperyalizme karşı girişilen savaşta tereddüde kapılanları cesarete teşvik ederek bu ülkenin sahibi olduklarını bir kez daha dünya önünde doğruladılar. (Bu kadınlardan biri de, Osmaniye ilçesine bağlı Kaypak nahiyesinin Raziyeler köyü’nden Rahmiye Hanımdır. Atılgan karakterinden dolayı “uçarı” anlamına gelen, Tayyar Rahmiye lakabı verilen Rahmiye Hanım, müfrezesiyle birlikte Hasahbayli civarındaki Fransız kuvvetlerine karşı savaşmıştır. Çekingenlik gösteren arkadaşlarına “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerlerde sürünüp saklanmaktan utanmıyor musunuz?” diyerek, arkadaşlarını cesaretlendirmiş, Fransız karargâhına saldırı sırasında alnından vurulmuştur.)
Eşitsizlik, özgürlüksüzlük, baskı ve zulüm yaşamı yakıp kavuruyorsa kadınlar susamaz! Kadın-erkek eşitsizliğine karşı tutuşan haksever tepki, ataerkil ikiyüzlü yatıştırmalarla söndürülemez. Eski, köhne dünyanın ataerkil alıntıları üzerinde restore edilmek istenen sahte eşitlik, ataerkil zulmün boyunduruğundan kurtulmaya yönelen kadınları ne ikna edebilir ne de durdurabilir.
Kadın hak ve özgürlükleri savaşımının son on bir yıldır aldığı büyük yara, başta 12 Eylül generalleri olmak üzere, ANAP’ın elleriyle açılıp kangrenleştirildi. Şeriat bayrağı, laiklik karşıtı gösteriler, din eğitiminin kurumlaştırılması, kadınların İslam kurallarınca yönlendirilmesi ve ailenin faşistleştirilmesi çabaları; Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok’un alçakça katli, 163. maddenin kaldırılması, devrimci-demokrat kadınların bireysel ve kitlesel faaliyetlerinin faşist hedefler için poligon olarak seçilmesi vb. türden eylemler ANAP hükümetinin damgasını taşıyor.
Bilinen bütün bu gerekçeler ortadayken, bir kadın valinin ardına sığınmak sizin görünmeye çalışan ANAP’ın ne kendisini ne de kendinden önceki erkek hükümetlerin kadın haklarına karşı işledikleri suçlardan dolayı yüzünü ağartamaz. Ülke nüfusunun yarısını oluşturan kadınların tüm devlet yönetim organlarındaki temsil hakkının % 50 olması ise bir diğer koşul. Bir çiçekle yaz gelmez. Bütün valiler içinde kadın vali sayısı % 50’yi bulmadan “bir eksiklik giderildi” diyemeyiz. Diyenlerse öteden beri kadınlara karşı uygulana-gelen adaletsizliğin bayraktarlığına soyunan erkek yardakçısı olarak nitelenmeyi hak eder. Önce Kürtçeyi yasaklayıp ardından konuşma serbestliği getiren kararı “demokratik bir karar” diyerek alkışlayanların konumuna düşer. Meşruiyeti olan bir hakkı gasp eden elle, serbest bırakan el aynı gövdeye aitse, tutuklanan hakkın savcılığını ve zindan bekçiliğini kim üstlendi?
Kentte ve köyde, ücretli ve ücretsiz çalışan bütün kadınlar için yarı açık cezaevi haline getirilen Türkiye’de gardiyan kadınlara şöyle sesleniyor:
-“Ey kadınlar! Değerli kadınlarımız! Aranızdan biri daha serbest bırakıldı. Yine beni seçin ki sıra size de gelsin!” Kadınların bu çağrıya yanıtı, ömrünü, gelmeyecek olan sırasını beklemeye adamak değil, hapishanenin duvarlarını yıkmak, çitlerini aşmak, burjuva erkek partilere oy vermemek olacaktır. Bu tutum onu, cinsler eşitsizliğine karşı ilk büyük protestosunun olası kitlesel sürecini yaratma olanaklarına götürecektir. Burjuva-feodal ideolojiden her kopuş kadının tam kurtuluş yolunun ilerdeki süreçleri için atılmış küçümsenmez bir adımdır. Böylelikle kadın kendi kurtuluşunun öz dilini, öz sesini tanıma ve bulma ortamını sağlayabilir.
Erkekle eşitlik isteyen kadının yolu, ataerkil dünya içinde şekillenen ve ona yaslanan burjuva partilerini ve tüm ataerkil ölçüleri protestodan geçer. Yaşamın her alanında, özelde burjuva sınıfın genelde bütün bir erkek cinsin çıkarlarını merkeze koyan bütün gerici yasalar, kalıplaşmış kurallar ve geleneklere yaslanarak, kadınların sömürü ve baskıya karşı direnişlerini ezme ve sindirmeye yönelen her eylem ve zihniyetle savaşımdan geçer; “saldırganlar, ancak kendilerine karşı savaşılarak teşhir ve tecrit edilebilirler.” (4) boyun eğerek ya da diplomatik uzlaşmalarla değil.
Erkekle eşitlik isleyen kadının dili, doğruca cinsler eşitliğine giden devrim ve sosyalizmin dilidir. Eşitlik isteyen kadının uğraşı, burjuva dünya ve yönetsel iktidar organlarına gasp edilmiş kadın haklarını kurtarma, iyileştirme, özgürleştirme ve cinsler eşitliğinin tek gerçek toplumsal alanı olan sosyalist topraklara ulaştırma uğraşıdır. Sosyalist dönüşümlerle geliştirilme, zenginleştirme ve devrimcileştirilmeyi gereksinen kadın hak ve özgürlüklerine yaşam hakkı ve güvencesi veren toplum sosyalist toplumdur.
Sosyalist demokrasiyi yadsıyan her türlü burjuva vaat, öğüt ve yolun kadını çıkmaza götürdüğü tarihsel bir gerçekliktir. Nerede sosyalizm düşmanlığı azmışsa kadın hak ve özgürlüğüne düşmanlık bilenmiş, nerede sosyalizm yolundan sapılmışsa kadının tam kurtuluş yolu kesintiye uğratılarak durdurulmuştur. Birincisine bütün gerici faşist-diktatörlüklerle tekelci burjuva demokrasileri, ikincisine ise eski sosyalist ülkeler en açık örneklerdir. Bu tarihsel olguların da doğruladığı gibi devrim ve sosyalizm yolu savunulmadan cinslerin tam eşitliği, cinsler eşitliği savunulmadan devrim ve sosyalizm yolu savunulamaz.
Bu nedenle resmi burjuva feminizmi ve her renkten açık ya da gizli destekçisinin kapitalist yolu, emekçi kadının kurtuluşlarının yolu olamaz. “… Çünkü kapitalizmin var olduğu her yerde, toprak, işletme ve fabrikaların özel mülkiyetinin korunduğu her yerde, sermayenin iktidarının olduğu gibi tutulduğu her yerde erkeklerin ayrıcalıkları yürürlükte kalır. (5) Bu yüzden, erkeğin ayrıcalıklı konumunun onayından geçen burjuva feminizmi sahte feminizmdir; öngördüğü eşitlik, burjuva kadının burjuva erkeğe eşitliğiyle sınırlıdır; emekçi kadınları dışlar. Türkiye’de ise bugüne kadar bu bile gerçekleşmemiştir. Azınlıktaki burjuva kadınlar kastı, devlet yönetim mekanizmalarında kendi sınıfının erkeklerine eşit oranda söz ve karar yetkisine sahip olamamıştır. Onun bugünkü uğraşı doğrudan ANAP aracılığıyla ve aldatıcı imajlarla, sözde bütün kadınların hak eşitliği olarak gösterilmesinden başka bir anlam taşımıyor. Angela Davis’in de işaret ettiği gibi “günümüzde faşizmi, ırkçılığı, politik ve ekonomik baskıları, nükleer tehlikeyi ve kadınlara karşı baskıyı birbirinden ayrı şeyler olarak göremeyiz. Bunların tümüne karşı militan bir tavırla karşı koymadıkça, hiç birinde ayrı ayrı tek tek başarıya ulaşılamaz.” (6)

DİPNOTLAR:
(1) Dr. Bernard Caponal, Kemalizm’de ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını (1919), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı 1982
(2) M. A. Maccıocchı, Faşizmin Analizi, Payel Yayınları.
(3) Aynı eser.
(4) Enver Hoca, Ortadoğu Üzerine Düşünceler, Evrensel Basım Yayın, 1990
(5) Kadın ve Marksizm, Marks, Engels, Lenin, Stalin, Öncü Kitabevi, 1979
(6) Zeynep Oral, Kadın Olmak, Milliyet Yayınları.

Eylül 1991

Fuçik’ten İmran’a; Ölümsüzleşen yaşam

Gazeteci, edebiyat eleştirmeni ve komünist bir önder olan Çekoslovakyalı devrimci Julius Fuçik, faşizme karşı Marksizm-Leninizm’in yorulmaz bir savaşçısı olarak mücadele ederken bu fırtınalı güç günlerde Gestapo tarafından tutuklandığı pankrast zindanında “Darağacından Notlar” adlı kitabını kaleme aldı.
Kitapta Fuçik’in sayısız işkencelerden geçip Gestapo tarafından katledilişine kadar olan zaman dilimi içindeki serüvenine; sayısız öğretici deneyi içeren sade dili ve derin gözlem gücüyle yüklü edebi anlatımı eşlik eder. Bütün bunları vurgulamak açısından kitabı hem Fuçik’in anlatımına hem de olaylar dizgesine bağlı kalarak anlatmak doğru olacaktır.
İllegalite kurallarının bir dikkatsizlikle çiğnenmesinden dolayı Fuçik ve arkadaşları Gestapo’nun eline düşerler. İşkence öncesi tutsakların bekleme salonu Petçek binasında herkes kendi işkence sırasını bekler. Tutsaklardan birinin ‘sinema’ adını taktığı bu yerde birazdan sayısız sahneler belirecektir. Yoldaşlık ve sadakati olduğu gibi ihaneti de içeren sayısız sahneler…
Fuçik’in sorgusu polisin o klasik teranesiyle başlar:
-Bak gördün mü, biz her şeyi biliyoruz; başla ötmeye.
Fuçik’se şu karşılığı verir:
-Her şeyi biliyorsan sana niye daha fazlasını anlatayım. Yaşamımı boşa harcamadım, sonunu da rezil edecek değilim.
Sorgunun sonu Fuçik’in ölümle yaşam arasında gelgitlerin sıkça tekrarlandığı bedeninin soğuk hücreye atılmasıyla aralanır. Yoldaş yakınlığı; bu soğuk hücrede işkenceden bitkin düşmüş Fuçik ile Pesek Baba arasında kuruluverir. Pesek Baba bir anneninkinden daha yumuşak daha şefkatlice bakar Fuçik’e. Beyaz ıslak kompres beziyle ölünün her gelişinden onu ürkütüp kayırır, geceler boyu uykusuz Fuçik’in nefesini dinler. Bu yakınlıktır yaraları temizleyen, yaralardan akan irinin çıkardığı korkunç kokudan bir an olsun yüzünü buruşturmayan yine bu yoldaşça inceliktir. Uzun boylu aramaya gerek yok, parti yoldaşlığı işkenceden bitkin düşmüş tutsağın güç toplaması için tabaklarındaki et kırıntılarını kıymık kıymık bir araya getirip ona yediren tutsakların yoldaşça yakınlığıdır. Fuçik’e göre “Kanayan birçok yarası vardır bu kardeşliğin ama yenilmez bir kardeşliktir. Onun desteği olmaksızın alın yazınız olan bu yükün onda birini çekemezsiniz. Ne siz ne bir başkası”
Julius Fuçik’in kitabının “tipler, profiller” adlı bölümünde “küçük büyük ama gerçek, yaşanmış karakterler bunlar, figüranlar değil” diyerek anlattığı unutulmaz tiplerden biri de Lida’dır.
Fuçik Lida’yı tanıdığında o cıvıl cıvıl, gençliğin bütün enerjisi ve kendine özgü taşkınlığını taşıyan genç bir kızdı. Kısa sürede hızla gelişen Lida devrim ve sosyalizm saflarına katıldı. Bu enerji bilinçli dinamizmiyle birleşti. Zamanla o neşeli bir parça kaygusuzluk, Lida’da yerini sorunları enine boyuna tartan genç bir insanın neşesine bıraktı.
Alabildiğine delişmen, yerinde duramayan Lida partiye kabul edildiğinin akşamı hayli sessizdir.
“Lida bu gece sessizdi. Evin yakınlarında bir tarladan geçerken birden durdu ve düşen kar taneciklerinin yere konduğunun işitilebileceği bir sessizlikle usulcacık şöyle dedi:
-Biliyorum, bugün yaşamımın en önemli günü artık yalnızca kendime ait değilim. Bundan sonra ne olursa olsun seni düş kırıklığına uğratmayacağıma söz veriyorum.”
Ve Lida yaşamı boyunca o gece verdiği söze bağlı kaldı. Sevgilisi Mirek çözülüp kendisini Gestapoya teslim ettiğinde dahi umutsuzluğa kapılmadı. Çünkü ondaki bilinç yüzeyde kalmamış, bilgi bilinç düzeyine çıkarak sosyalizme olan inançta maddeleşmişti. Bu sağlam bir kişilikle de bütünleşince “Lida en çetin kavgalardan yüzünün akıyla” çıktı.
Fuçik, partiye sadakatin tanıklığını kaleme alırken aynı zamanda benzetmelerinden güçlülükle de anlatımının doruğuna çıkıyordu. Hem partiye olan inanç hem de onu temsilen öğretmeni olan Fuçik’e sarsılmaz bağlılık bu duygu ve düşünce bütünlüğü Fuçik’in o sade içten anlatımında berraklaşır. Darağacından Notlar taşıdığı önemli politik içerikle hem tarihsel bir belge hem de zengin bir hayal gücünün eseri olan edebi bir yapıttır. Özellikle içerdiği zengin deneylere, gelecek kuşaklara aktarılacak değerli eğitsel mesajlara karşın estetik olarak zayıf birçok eser arasında bu kitap edebi değeriyle de sıyrılan önemli bir örnektir.
Fuçik’in dostlarından bir diğeri de Jelinek’ler çiftidir. Joseps bir tramvay biletçisi, Marie ise bir hizmetçidir. Marie’nin son mesajı şuydu; “Dışarıdakilere benim için üzülmemelerini ve başıma gelenlerden yıkılmamalarını söyleyin. Ben bir militan olarak görevimi yaptım ve aynı şekilde ölüyorum.” Fuçik’se Marie’yi, bu değerli yoldaşını son yolculuğuna şu sözlerle uğurlar. “O yalnızca bir hizmetçiydi ve yüzyıllar önce iletilen o yiğitçe mesajı bilmiyordu:
-Yolcu, Lakedemonya’lılara yasalar gereğince öldüğümüzü söyle!”
Kitap okunup bittiğinde beyninizin dumanı hala tüten düşünce kıvrımlarında Fuçik’in direnişi yükselir. Faşizmin doludizgin at koşturduğu, cesetlerin üst üste yığıldığı Pankrast’ta Fuçik komünizme duyduğu inancı bir an olsun bile yitirmez; umutludur hala. Acaba çok mu iyimserdir Fuçik? Oysaki “İyimserlik yalanlara dayanmaz, dayanamaz, iyimserlik gerçeklere dayanmalıdır. Savaşın tek bir yolla bitebileceğim gören bir iyimserlik yaşayabilir” ancak.
Julius Fuçik öldüğünde 40 yaşındaydı. Ardında Lida gibi binlerce inançlı genç komünist sayısız kültürel ve siyasi inceleme yazıları bıraktı. Birde “bir tek benle yitip gitmez her şey” diye haykıran bir inanç. 50 yıl sonra bu kez bir başka özgürlük savaşçısı genç işçi İMRAN AYDIN gerçeğin mayasını ören aynı inançla haykırıyordu zindanlarda: “Faşizme Ölüm Halka Hürriyet”. Kimdir İMRAN AYDIN? Site gençliğinin komünist önderi. 12 Eylül geldiğinde genç bir komünistti, o karanlık günlerde, partiye inançsızlığın diz boyu olduğu, faaliyetin kesintiye uğradığı günlerde İmran yorulmaz bir inanç ve kararlılıkla bir sürü genç çırağı örgütledi. Hareketin geniş yığınları kucaklayarak yükseldiği günlerde devrimci olmak kolaydı. Ancak 12 Eylül kasırgası devrimci hareketi geçici de olsa yenilgiye uğrattığında, bu kasırga devrimi gelip geçici bir heves gibi benimseyen devrimin geçici yol arkadaşlarını önüne kattı. Geriye İMRAN gibi kararlı unsurlar kaldı, güç günlerde dahi çalışan.
Gün ışığında alevin öyle olağanüstülüğü yok, ya gece karanlığında? İMRAN AYDIN 12 Eylül’ün o koyu zifiri karanlığında genç çıraklara kurtuluş yolunu gösteren bir özgürlük aleviydi. Partisini yeniden bulduğunda ‘87’de yaşanan toparlanma sürecine büyük bir çalışkanlıkla omuz verdi. Bu süreçte yaşanan hatalara karşı tutumu ise son derece gerçekçiydi. “Partimiz bünyesinde taşıdığı hata ve zaafları aşabilecek dinamizme sahiptir” derken aynı iyimser gerçeklikten hareket ediyordu. Bu hataların bir kısmını ‘87 yılıyla başlayan toparlanma sürecinin doğal ama aşılması gereken eksikleri olarak görürken, bir kısmını da partiyi çürüten, kaynağını troçkizm ve liberalizmde bulan hatalar olarak belirledi. Proletaryanın çelikten partisini tehdit eden gevşekliklere ve bu türden hatalara takındığı tutucu ‘ortodoksça’ bir tutumken, bir yandan da genç komünist öğrencilerin (belli bir özveri ve çabayı içermesine karşın) sosyalizmi kavrayıştaki eksiklik, deneyimsizlik gibi hatalarına takındığı eğitici hoşgörü tutumu ise O’nun komünist esnekliğini ifade eder. İMRAN AYDIN, JULIUS FUÇİK gibiler devrimi gerçekleştirme sanatını icra eden partinin mütevazı işçileri, gerçek sanatçılarıydı. Stalin’in, gerçek birer parti işçisi olabilmek gerektiğinden söz ederken kast ettiğiyle, Kalinin’in yaratıcılıktan kastı işte budur. Bu gerçek parti işçileri ki devrim yolunda mücadelenin kaçınılmaz zorluklarına sebatkârca katlandılar. Sızlanmadan mücadele etmeyi partiye bir lütuf değil görevleri olarak benimsediler. Parti yaşantısı, partililik bir komüniste hedefe giden yolda yalnızca ve yalnızca zorluklar vaat eder.
Partili olmayı toplumda şerefli bir yer edinmek olarak anlayan, varolan hatalardan sürekli şikâyet eden ancak müdahaleci davranmayan, görevini de katlanılması zor bir işi yaparcasına bir ruhla gerçekleştirenler imar’ın tam zıddı olan bir tip çizerler. İMRAN AYDIN ise partinin yönetici kadrosunda bulunmasına karşın en ufak bir eksiklikte dahi sıradan genç komünistlerle bizzat konuşan, sorunlara her yönüyle eğilip çözümleme yönünde çalışan eşsiz bir sanatçıydı. Sorunu çözmek için sorunu yerinde incelemeye dayalı ve elbette ki hummalı bir koşuşturmacayı içeren bu yöntem partiyi çürüten bürokrasi hastalığını da yenmeye yöneliktir. İMRAN AYDIN partiyi yaşatan canlı ruhun, Leninist Partinin militan tipinin, partideki yeni insanın temsilcisi! Parti, devrim ve sosyalizme, Marksizm’le donanmış bilgisini ve devrimci çalışmanın yaratıcı ürünü olan ruhunu koyan İMRAN gibi komünistlerin omuzlarında yükselecek ve parti ruhu hep yaşayacak.
İnsanları büyük yapan olaylar arasındaki zorunlu iç çelişkileri kavramaları, dünyayı değiştiren tarihsel eylemidir. İmran’da bu büyük insanlardan biri; tüm bu özellikleriyle İMRAN devrimci sanatçının yaratacağı tarzda işleyeceği eserin konusu olmalı. Bunun ötesinde gerçeği besleyen ayrıntılarla taçlandırılmalı bir sanat eseri. İmran yazılırken tutkuları, özlemleri, sevdası insana özgü sıradan ne varsa kısaca insanlıklarıyla anlatılmalı. Bu sıradanlık kötü, niteliksiz bir sıradanlık değil, her insanda bulunması gerektiği bakımından bir sıradanlıktır. İnsanüstü değil insancı, böyle olduğundan da güzel ve anlamlı. Fuçik’in şakacı bir insan olduğu söylenebilir. Baksanıza O sopa yerken dahi kendisiyle eğlenme gücünü bulabiliyor. “Derken ilk sopa darbesi iniyor, ikincisi, üçüncüsü saysam mı. Boş ver oğlum, böyle istatistikleri bildirebileceğim hiç bir yer yok”
İMRAN AYDIN’sa gülüşünde bile ölçülülük sezilen ağırbaşlı sevecen insan!
Site araştırmasının yazarı aydın işçi!
İMRAN AYDIN bir sevgili, bir evlat bir kardeş!
İMRAN AYDIN destanı henüz yazılmamış komünist!
Portren öylesine güçlü kazılı ki yüreğimize. Katledildiğin gün aktı gözyaşları. Oysaki akıttıklarımız acı ve öfkeden örülü ruhumuzdaki fırtınanın yalnızca yüzeydeki buharıydı. Bunu bilerek şöyle sesleniyordu Fuçik, ölüm yolculuğuna çıkmadan dostlarına “Gözyaşlarının, ıstırabın acı kırıntılarını silip süpüreceğini sanıyorsanız bir süre ağlayın ama yazık oldu demeyin”
Ulusları farklı ancak yazgıları devrime adanmış ortak bu iki insan Fuçik’le İmran, onlar ki çağımızın Prometheus’ları, özgürlük ateşini insanlığın eline tutuşturdular. Son nefeslerinde, tükenmez bir soluk olan sosyalizme can verdiler. İmran, Sinan, Elif, Fuçik ve daha niceleri hepsi gür bir koro oluşturarak aktılar sosyalizmin o coşkun ırmağına. Şimdi ırmak akarken çağıldayarak, sayısız kahramanın türküsünü söyler; kısa, anlamlı, öğretici biraz da içli bir türküdür bu, savrulur rüzgâra.

Eylül 1991

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑