Uğur Dündar aileyi kurtarıyor!

Geçtiğimiz günlerde, televizyonun birinci kanalında, klasik Uğur Dündar şovlarından biri olan “Tele-Vizyon” programı yayınlandı, TRT kurumunun şimdiye dek en küçük politik esintiye göre ardı ardına değişen bütün yönetim kadrolarıyla birlikte çalışabilme “yeteneğini” kendine özgü siyasi kıvraklığıyla başarabilmiş olan, kimi zaman sosyal-demokrat, kimi zaman milliyetçi muhafazakâr, kimi zaman ANAP usulü liberal olmayı, adeta bunlar arasında hiçbir çelişki olmadığını göstermek istercesine becerebilen bu yayıncının altına imza attığı programların niteliği, artık uyanık izleyici için çok bilinmeyen bir şey değil.
O, habercilik deyince, “özerk” TRT’nin kendisine sunduğu olanaklardan sonuna kadar yararlanıp gizli kamera komploları kurarak, kişilerin özel hayatlarını insafsızca didikleyerek, polisiye yöntemler uygulayarak hatta ardına polis timleri takıp gezerek sansasyonlar yaratmayı anlar. Yüzüne zoom yapılmış kameradan ekrana gelen görüntüde, dudaklarını eğip bükerek, ağlamaklı ses tonuyla, hani neredeyse bir erkeğin yaşardı yaşanacak gözlerini izleyicinin gözlerine kenetleyerek, kendisinin de bir parçası olduğu düzenin pislikleri içinde debelenen ve bu pislikleri eylemleriyle yeniden üreten, hayatını trajediler olarak yaşayan sinik ve ezik insanların üzerine oturup, düşünsel cüceliğinin devlet desteğiyle zafer kazanmasının keyfini çıkarır.
Anmadan geçmeyelim, “Tele-Vizyon”da, Uğur Dündar’a, geçmişte Yeni Gündem’de çalıştığı sıralarda, orta sayfaya “marjinal” kesimlerden görünümler yazan, Çingenelerin, Çerkeslerin, eşcinsellerin, lezbiyenlerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadri bilinmemiş “entel”lerin ve değişik alt kültür gruplarının problemlerini eğlenceli ve renkli bir dille anlatan Osman Balcıgil eşlik ediyor. Ama Balcıgil, geçmişte takındığı biraz hümanist, biraz demokrat ve biraz uçuk tavrını, TRT kurumunun kendisine verdiği bürokrat gözlükleri ve koyu renkli kravatlarla takas etmiş. “Marjinal” kesimlerin ve insanların dostu gibi görünmekten çoktan vazgeçmiş; şimdi artık eline geçirdiği çuvaldızla, kapitalizmin düşürdüğü insanların yaralarını deşip kanatmaktan ve üzerine gericiliğin tuzunu ekmekten özel bir zevk duyar hale gelmiş.
Bu kez gizli kameralar bir kadının üzerinde odaklandı. Bu kadın, kendisini filme alan kameradan habersiz olarak, bir kaç ay önce evlilik dışı doğurduğu çocuğunu üç milyon lira karşılığında, kendisine bir çocuk alıcısı sıfatıyla yaklaşan Osman Balcıgil’e satıyor! (Osman Balcıgil, hemen oracıkta kendi hazırladığı “kontrat”’ta, “satmak” kelimesinin özellikle geçmesi için ısrar ederken, kadıncağız bunu kabul etmiyor: ” verdi diye yazın!”‘) Tam o anda, TV’nin suçüstü ekibi, kamuoyunun gözleri önünde bu “suçlu ana”yı kıskıvrak yakalıyor. Araya bir didaktik yabancılaştırma efekti olarak giren Uğur Dündar’ın konuşmalarından, özetle şu sonuç çıkıyordu: “İşte bu kadın, yeni doğmuş günahsız bir bebeği, kendi öz evladını bir anlık zevki için peydahladıktan sora sokağa atıyor, hayır daha kötüsü, parayla satıyor. Bu kadın herkesin vicdanında linç edilmelidir. Bütün kötülüklerin asıl sebebi bunun gibi insanlardır.”
Ekranda dökülen gözyaşlarının arkasında, bir çocuğun parayla satılmasının yol açtığı insanca bir parça duygu arayanlar yanılırlar. Bir kadının kendi çocuğunu satmak zorunda kalışının nedenleri üzerinde durmak hiç işlerine gelmediği için, programı hazırlayanlar, o üzerine toz kondurulmayan “analık içgüdüsünün” har kadında bulunacağını iddia eden ataerkil ve dinsel ideolojinin, burjuva önyargıların iflasını herkesin gözü önünde gerçekten büyük bir cesaret ve onurla “ben bu çocuğu istemiyorum ve bundan rahatsızlık duymuyorum” diyerek kanıtlayan kadının karşısına, ancak ve ancak kamuoyunun şartlanmış öfkesini dikebildiler. Asıl sorun buradadır: “Çocuğunu satan kadın”, her kadının doğal ve biyolojik bir uzantısı sayılan ve bir kadınlık salgısıymış gibi gösterilen ve adına “annelik içgüdüsü” denilen şeyin, bir kadını denetim altına alacak, istenilen yönde disipline edecek ve bağımlılığım bakmak zorunda olduğu çocuklar aracılığıyla yeniden üretecek güce sahip olmadığını göstermiştir. Bu, şimdiye kadar özel bir politikayla örülmüş olan kadınlık mistiğinin çözülüşüdür.
Bütün insan ilişkilerini metalaştıran, alışveriş konusu haline getiren, insan emeğini ve kadın cinselliğini para karşılığında satın almaya, kiralamaya alışmış burjuvazinin, politikasını yaygınlaştırmanın bir aracı olarak kullandığı TV ekranlarında, bütün o yapış yapış duygusallık gösterisinin arkasında, ailenin çözülmesi “tehlikesi” karşısında duyulan panik vardır. Bu yüzden, her biri evlilik içinde çocuk doğurmuş oldukları kesin olan ve asla çocuklarını satmayacaklarını ve bir annenin öz çocuğuna bunu yapamayacağını söyleyen kadınlar, aile kurumu dışında çocuk sahibi olmayı göze almış veya buna zorunlu kalmış kadının karşısına dikilir. Yasal annelerin sahte ve arzulanan rahatlığı önünde, gayrı meşru annelik mahkûm edilir.
Suçüstü yakalanan kadın üç kez hata yapmıştır: Birincisi; ya bir sevgi ilişkisi veya kaba bir erkeğin saldırganlığı nedeniyle cinselliğini evlilik dışında yaşamıştır, ki bu ancak kimsenin görüp bilmemesi koşuluyla katlanılacak bir durumdur. İkincisi; bu ilişkiden bir çocuk doğurmayı göze almıştır; ama bu da, evlilik dışında girilen ilişkinin bedeli, kadının deyimiyle “komşuların yüzüne bakamamakla” ödendiği sürece, ibret verici ve hizaya getirici bir olay olarak değer kazanır. Fakat üçüncüsü, yani çocuğun “anası” tarafından istenmeyerek bir başkasına satılması, işte bu kadarı fazladır! Kimsenin, kurulmuş ve “yolunda giden” bir düzeni kişisel eylemiyle de olsa, tehdit etmesine izin verilemez! Ataerkil ideoloji, kadının manevi görünüşünü “cinsel temizlik” ve “cinsel erdem” olarak belirler ve burjuvazinin düzeninin, kadının cinsel saflığına ihtiyacı vardır! Cinselliğin yasal evlilik dışında yaşanabilmesi, bu düzenin en önemli dayanağı olan ailenin gerçek bir tehdit altına girdiğini gösterir.
Türkiye’de aile, devletin son yıllarda özel ve güncel bir aile politikası oluşturmasına neden olacak kadar sarsıntı geçirmektedir. Duygular, içgüdüler ve sevgiler, aile içinde bir arada olması, birbirinin bakımından sorumlu tutulması gereken insanları, birlikte tutmaya yetmemekledir. Yoksulluktan çocuklarını satmak zorunda kalan insanlar, kız çocuklarını para karşılığında erkenden evlenmeye zorlayan ana-babalar, karısının ya da kızının fuhuş yapmasına göz yuman, hatta teşvik eden aile büyükleri gün geçtikçe çoğalmaktadır. Bütün ahlaki ilkeler ve erdemler, sefaletin buz gibi duvarına çarpıp kırılıyorlar. Ama Dündar ve onlar gibilerinin programlarında analık ve babalık sevgilerini yoksulluk nedeniyle parayla değiştirmek zorunda kalan bu çaresiz insanların öykülerine yer yoktur.
Bu programlarda insanlara timsah gözyaşları döktürme kolaylığından vazgeçip, olayların apaçık ve can acıtıcı nedenlerini ortaya koymaya kalkışmanın, burjuvazinin düzenine ve devletine karşı kuşku, güvensizlik ve isyan duyguları üretmek anlamına geleceğini onlar da bilirler. Dört bir yandan kuşatılmış, hem bir cinsel saldırı hem de cinsel baskı altında tutulan çaresiz kadınları, “yeterli annelik içgüdüsüne sahip olmadıkları” için “canavar” diye suçlamak, ailenin stabilitesini korumak için, onların tutabileceği en kolay yoldur. Varsın sefalet bazılarının evini dağıtsın, varsın aile düşmanı komünistler burjuva ailenin köklerini açığa çıkarmaya devam etsinler; çöken çatının allına hemen yerleştirilecek bir kadınlık erdemi, bunu denetleyecek bir kamuoyu, köksüz, sulandırılmış bir içgüdü hemen bulunuverir! Bazı kadınların kişisel öyküleri, onları acımasızca teşhir ederek zaten kararmış hayatlarını iyice çekilmez hale getirmek pahasına, aileyi ayakta tutmak gibi bir kutsal görevde kullanılabilir! Evlilik dışında cinselliklerini yaşamak isteyen, aile kurumu dışında çocuk sahibi olmayı düşünen kadınlar, bunun nelere mal olacağını, ne gibi bedeller ödemeye hazırlanmaları gerektiğini öğrensinler!
Uğur Dündar’ın programının, bir kaç yıldır TRT’nin “milliyetçi- mukaddesatçı aile” kurumu yaratmak amacıyla yaptığı ideolojik bombardımanın genel çerçevesi içinde düşünüldüğünde, bütün diğer programları tamamlayan ve onlarla sistemli bir bütünlük oluşturan özel bir yönü vardır. Bu yüzden, geçen yıl yayımlanmış ve bayağılıklarla bezenmiş olan “Yuva” dizisinde, küçük çocuğunun yüzüne esaslı bir tokat indiren babanın (Tamer Yiğit) olumlanması ve ailedeki şiddete bu yolla küçük bir övgünün gönderilmesiyle, çocuğunu salan anneye şiddetli lanetler yağdırılması arasında niteliksel bir fark yoktur. Yine, bir yerli yapım dizi filmde anne ve babaların kimin yanında kalacağı konusunda karar vermek için bir araya gelen beşkardeşin hiçbirinin ekonomik sorunlar ya da başka nedenlerle buna yanaşmıyor olmalarının eleştirisi, izleyiciler yine yapış yapış duygusallıklara sürüklenerek yapılıyordu. Oysa kendilerini yanlarına almaya yanaşmayan çocukları için onlar revani bile yapmışlardı! Saçını süpürge ederek onları büyüten fedakâr anne (Nisa Serezli) ve müşfik ve sürekli ağlamaklı baba (Münir Özkul), ah ne yazık ki, hak ettikleri ilgi ve özeni göremezler!
Aile içindeki bireylerin birbirlerinin bakımını sağlamaları yetmemektedir. Burjuvazi, yaşlı anne ve babaların geçiminden, özel bir harcama, ek bir artı-değer kaybı yaratmasın diye, kendi devletini bağışık tutar. Yaşlıların bakımı “hayırlı evlatların” istekliliğine ve iyi niyetlerine havale edilir. Çekirdek ailenin kendisi yeterince sorunlar yaşıyorken, milliyetçi- mukaddesatçı aile anlayışına uygun olarak geniş ve kalabalık ailelerin kurulması özendirilir.
Ailenin geçirdiği sarsıntı karşısında duyulan telaş o kadar yoğundur ki, anne, baba ve çocuklar arasındaki duygular iki de bir karıştırılıp, küllerin arasındaki ateş canlandırılmaya çalışılır. Kısacık “Dikkat” ve “1 Dakika” programlarında, “bugün annenize telefon ettiniz mi?” diye acıklı acıklı sorular sorulur.
Hepsi bir araya gelerek belirli bir politikanın sürdürülmesine tutarlı bir katkı sağlayan bu programların tümünde insan ilişkileri, bayağılıklar sınırında tutulur. “Kutsal” aile kurumu, her seferinde değişik açılardan bakılarak yeniden tanımlanıp kurulur. Hepsinin bildirisi aynı içeriği taşır. Konularındaki basitlik, konuşmalardaki yüzeysellik, uyandırdıkları arabesk duyarlıklar, ortak noktalarıdır. Uğur Dündar’ın programı ise, bütün bunlara özel bir tarzda katkı sağlayan ama bayağılıkta genel çizginin üzerine çıkmayan bir programdır. Bir kadını harcayarak kurtarmaya çalıştığı aile kurumu daha ne kadar ayakla kalır bilinmez ama, ömrünün geri kalan süresini biraz da Dündar’ın önünde secdeye yatmasına borçlu olacağı açıktır.

Kasım 1991

KİTAP: Nisan Tezleri, Ekim Devrimi

Lenin’in 1917 Şubat ve Ekim ayları arasında Rusya’da yaşanan devrimci sürecin bütün özelliklerini ve değişen sosyal ve siyasal koşullar karşısında devrimin öncüsü proletarya partisinin taktiklerini ele alarak incelediği ve siyasal devrim teorisine en büyük katkılarını gerçekleştirdiği yazıları, NİSAN TEZLERİ VE EKİM DEVRİMİ başlığı altında sonradan tek bir kitapta toplanmıştır.
“Nisan Tezleri”, 1905 Devrimi sırasında formüle edilen “işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü”, “kesintisiz devrim” ve “demokratik devrimden sosyalizme geçiş” gibi temel sorunlara ilişkin Leninist tezlerin derinleştirilmesi ve somut koşullara uyarlanmasını ifade eder. Fakat Nisan Tezleri’nin asıl önemi, bütün bu tezlere ve tezlerin ardında yatan tartışmaların sonuçlarına, artık kesin bir politik ve pratik içerik kazandırılmış olmasındadır.
Rusya’da, 1905 sonrasında, devrimin yolu, sınıfların konumu, işçi sınıfı ile diğer emekçi sınıflar arasındaki ilişkiler ve ittifaklar, bu ittifakların kurumlar düzeyinde ifadesi gibi problemler, gerek Bolşevik Partisi içinde, gerekse Lenin’in temsil ettiği akımla diğer siyasi partiler arasında birçok tartışmanın içeriğini teşkil etmiş ve Marksist devrim teorisinin en önemli gelişmeleri kaydetmesinin temelini oluşturmuştur.
Lenin, 1905 yılında, “Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği” başlığı altında, o zaman Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin oportünist kanadını oluşturan Menşeviklerin 1905 Devrimi karşısındaki taktiklerini eleştirmiş ve Menşeviklerle aynı bakış açısına sahip olan ve Rusya’daki gelişmelere de kendi ülkelerinde ve bütün Avrupa’da devrimin sorunlarına da oportünist ve uzlaşmacı bir tarzda yaklaşan uluslararası sosyal demokrat hareketin sağ kanadının taktiklerini de gözler önüne sermişti. Lenin, bu eserinde, burjuva karakterde gelişen bir devrimde, Marksist taktiğin ne olmasına ilişkin temel görüşlerini geliştirirken, burjuva devrim ile sosyalist devrim arasındaki farklılıkları ve demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş sürecinde işçi partisinin taktiklerin ne olması gerektiğini göstermişti. Lenin’in kısaca “İki Taktik” olarak anılan bu çalışmasında ileri sürülen başlıca tezler şöylece özetlenebilir:
1) Demokratik devrimde proletarya, bu devrimin öncüsü olmalıdır. Proletaryanın önderlik etmediği bir demokratik devrimin, sonuna kadar götürülmesi imkânı yoktur. Burjuvazi, devrim dönemi boyunca peşine taktığı işçi ve köylü kitlelerini, kendi hedeflerine ulaştıktan sonra terk edecek ve kendi programını, işçi ve köylülerin aleyhine olarak uygulayacaktır. Bu yüzden, bir demokratik devrimde gerek demokratik hedeflerin sonuna kadar gerçekleştirilmesi, gerekse o noktada kalmayarak sosyalizme kadar ilerlenebilmesi için proletaryanın her alandaki öncülüğünün gerçekleşmesi şarttır. Bu devrimden doğacak iktidarın biçimi ise, işçilerin ve köylülerin demokratik devrimci diktatörlüğü olacaktır. Bu, sosyalist devrim aşamasındaki proletaryanın devrimci diktatörlüğünden farklı bir biçimdir.
2) Çarlığın devrilmesi ve demokratik bir cumhuriyetin kurulması için tutulacak yol, halkın ayaklanmasından başka bir şey olamaz. Çarlık rejiminin kendi içi evrimini beklemek, onun çıkaracağı kararnamelerle demokratik seçimlerin yapılabileceğini ve bundan sonra da çarlığın kendisini bir cumhuriyete dönüştüreceğini ummak ve böylece halkın bir ayaklanmaya hazırlanmasından vazgeçmek, cumhuriyet hedefinden vazgeçmekle eşanlamlıdır.
3) Diğer bütün siyasal partiler, çarlığın devrilmesi ve cumhuriyetin kurulması hedefiyle kendisini sınırlarlarken, Lenin, Bolşevik partisini, özellikle çarlığın devrilmesinden sonraki süreç bakımından uyarmaktadır. Buna göre, cumhuriyetin kurulması için yapılabilecek her şey yapılmalı, ama devrimin demokratik aşamada tıkanıp kalmaması için de, devrimci hareket, kesintisiz olarak devrimi sosyalizme yöneltmek için savaşmalıdır.
1905 Devriminin sonuçları, bu tezlerin ne kadar yerinde, uyanların ne kadar hayati olduğunu göstermişti.
“İki Taktik”le ileri sürüten tezler, yalnızca pratik değeri bakımından değil, teoriye olan katkıları bakımından da büyük önem taşıyordu. Bu tezler, Marksist devrim ve sınıf mücadelesi teorilerinin Rusya’nın tarihsel koşullarına uyarlanmasından öte, özellikle yeterli kapitalist gelişme düzeyine gelmemiş bütün ülkelerde, devrimin karşılaşabileceği sorunlar için de genel ve temel çözüm yollarını içeriyordu. Fakat Rusya için asıl önemi, bu tezlerin, soyut teorik bir tartışmanın unsurları olarak değil, doğrudan doğruya politik taktikler olarak ileri sürülmüş olmasından geliyordu.
1905 Devriminin yenilgisinden 1917 Şubatına kadar geçen dönem boyunca, bu tezler ve burada ifade edilen taktikler, Rusya’nın bu dönem boyunca demokratik devrim aşamasında kalmış olmasının sonucu olarak, Bolşevik partisinin her alandaki mücadelesine yön vermeye devam ettiler. Ancak, Lenin, 1917 Şubat devrimini izleyen günlerde, Rusya’da sınıf mücadelesinin gelişme özelliklerini ve bu mücadele içinde büyük bir ilerleme gösteren proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyini değerlendirerek, 1905 devrimiyle 1917’nin ilk aylarındaki devrimci durumun özellikleri arasındaki farkı da ortaya koyan bir taktik çizgiyi, siyasi bir programla birlikte geliştirmeye başlamıştı. Henüz, İsviçre’den Rusya’ya dönmeden önce, Rusya’daki durumu, siyasi iktidarın işçi sınıfı ellinde alabileceği biçimleri ve bunun tarihsel köklerini ve bu hedefe ulaşabilmenin araçlarını inceleyerek, sonradan “UZAKTAN MEKTUPLAR” adıyla yayınlanacak olan çalışmaları kaleme aldı.
“UZAKTAN MEKTUPLAR”, devrimin gelişme özelliklerinin, ilk kez Rusya’da bir sosyalist devrimi olanaklı kıldığını göstermekte ve bu devrimde proletaryanın iktidarının örgütlenme sorunlarına değinmektedir. Bu yazılarında Lenin, sürecin, devrimin yığınların eylemiyle geliştiği ve önceden yapılmış planlarla pratik sorunlar arasındaki mesafenin açılarak ilerlediği bir noktasında, güncel taktiklerin yaklaşmakta olan iktidar hedefi açısından yeniden saptanması gerektiğine dikkat çekti. Bu mektupların, “Nisan Tezleri”nde ileri sürülecek program ve taktiklerin habercisi olduğu görülmektedir.
“Nisan Tezlerinde ileri sürülen taktikler ve program, çok önemli iki tespite dayanmaktadır. Bunlardan birincisi, demokratik devrim programı olarak önceden ilan edilmiş hedeflere, herhangi bir yasal biçim altında değil, bizzat kitlelerin eylemiyle, fiilen ulaşılmış olması ve bu hedeflerin yaşanan devrimci ortam içinde aşılmış olmasıdır. Demokratik devrimin başlıca hedeflerinden birisi olan ve bir sosyalist devrime geçiş için önkoşul olarak görülen siyasal demokrasi, işçi sınıfı ve köylülüğün somut ve hukuki bir biçim kazanmış iktidarı doğmadan, ama onların doğrudan silahlı eylemi ve ayaklanması sonucunda oluşan sokak iktidarlarının eseri olarak gerçekleşmişti. Böylece, “İki Taktik”te siyasal iktidarın bir kurum olarak gerçekleşmesine bağlı olarak ele alınmış olan demokratik devrimin başlıca hedefleri, bu anda, pratik ve yaşanan bir gerçeklik olarak fakat o zaman öngörülenden farklı bir biçim altında ele geçirilmişti. Lenin’in bu tespiti, “Nisan Tezlerinde “eski Bolşevikler” olarak anılan bir grup tarafından kolay kolay anlaşılamadı. Bu grup, hala eski formüle uygun olarak demokratik cumhuriyetin kurumsal bir biçim altında gerçekleşmesini, demokratik devrimin ekonomik programının uygulanmasını ve ondan sonra demokratik devrimden sosyalist devrime geçilmesini önermeye devam ediyorlardı. Bu noktada Lenin, “iki Taktikle öne sürdüğü tezlerle çelişmeksizin, ama onların gerçekleşmesinin değişik biçimine işaret ederek, yeni sosyalist devrim perspektifini ortaya koydu.
“Nisan Tezleri”nin dayandığı diğer önemli tespit, daha önce bir partiler koalisyonu, ya da en azından partiler arasında gerçekleşecek bir ittifak olarak düşünülen ve Rusya’nın siyasi hayatında daima bu biçim altında düşünülmüş bulunan, gene “eski Bolşevikler” tarafından hala o haliyle anlaşılmaya devam eden işçi köylü ittifakına ilişkin sorunun yeni bir biçim altında ele alınmasıydı. Lenin, somut koşullarda işçi köylü ittifakının, bir sınıf ilişkisi biçimi olarak öne sürüyordu.
Lenin, yaşanan gerçekliği esas alarak yaptığı çözümlemede, proletaryanın devrimdeki öncü rolünün, onun eriştiği bilinç ve örgütlenme düzeyi dolayısıyla fiilen gerçekleştiğini gösteriyor, bunun sonucunda da, demokratik bir işçi köylü hükümetinin eski düşünülen biçimi yerine, koşullara uygun olan Sovyet İktidarı formülünü öneriyordu. Bu bakış açısına göre, Sovyet örgütü, tartışılan iki temel sorunu birden çözen pratik bir proleter inisiyatif değeri kazanıyordu. Öyle ki, Sovyet, hem işçi köylü ittifakının en somut ve dolaysız (herhangi bir temsili araca, önceden tespit edilmiş bir yasaya ihtiyaç duymaksızın) gerçekleşmesiydi, hem de, örgütlenmenin başlıca dayanağını oluşturan etkin proleter öğe dolayısıyla, demokratik devrimden sosyalist devrime kesintisiz olarak geçmek” için temel bir araçtı. Sovyet’in bu yapısı, eski demokratik devrim programının öngördüğü siyasal biçimin yerine, bir sosyalist devrim programını ve onun araçlarından birisi olan “Sovyet İktidarını” ortaya koymaya elverişliydi.
Lenin, bu temel halkayı, yani Sovyet örgütlenmesinin devrimin gelişmesinde oynadığı rolü kavrayarak, Rusya’ya döner dönmez, “Bugünkü Devrimde Proletaryanın Görevleri” başlığı altında topladığı ve “Nisan Tezleri” adıyla anılan on tezini ileri sürdü. Bu tezler, o anda, demokratik bir diktatörlüğün bir kurum olarak değil ama bir sınıf hegemonyası biçiminde zaten gerçekleşmiş olduğu görüşüne dayanıyordu. Bunlar, özetle şöyleydi: 1) “Devrimci Savunmacılık”ın reddi. 2) İktidarın burjuvaziden proletarya ve köylülüğün en yoksul kesimlerine geçirilmesi, 3) Geçici Hükümet’in desteklenmesine son verilmesi, 4) Bütün İktidarın İşçi Temsilcileri Sovyet’ine devredilmesi için propagandanın sürdürülmesi, 5) Tüm ülkede, parlamenter cumhuriyete son verilerek, polis, ordu ve bürokrasinin ortadan kaldırılması, 6) Tüm çiftliklere el konulması ve tüm toprakların millileştirilmesi, 7) Tüm bankaların tek bir ulusal bankada birleştirilmesi, 8) Derhal sosyalizmin getirilmesi değil, toplumsal üretim ve dağıtımın işçi Temsilcileri Sovyet’inin denetimine sokulması, 9) Parti Kongresinin toplanması, parti programını değiştirilmesi ve devlet ve asgari program üzerine olan bölümlerin değiştirilmesi, 10) Yeni bir enternasyonalin toplanması.
Bu tezlere karşılık olarak, Bolşevik Partisinin resmi organı olan Pravda’nın yazı kurulu, tezlerin yayınlandığı sayıya, “Lenin’in genel şeması, burjuva demokratik devrimin tamamlandığı ve sosyalist devrime geçişi önerdiği için bizce kabul edilemez” şeklinde bir not koydu. Tezlerin parti içinde tartışılması sürecinde Lenin, başlangıçtaki tepkileri gidermeyi ve parti çoğunluğunu ikna etmeyi başardı. Özellikle, tezlerin geçici hükümete ilişkin maddesi, kitlelerin devrimci hareketinin önündeki çok önemli bir engelin kaldırılmasına işaret ediyordu ve pratik olarak, bu madde tam anlamıyla kitlelerin talebine cevap veriyordu. 20 Nisan’da, Petersburg’da “Kahrolsun Geçici hükümet”, “Kahrolsun savaş” sloganlarıyla büyük gösteriler düzenlendi. Sonraki gelişmeler, savaş ve geçici hükümet sorunlarıyla, Sovyet iktidarı sloganı arasında Lenin tarafından kurulan bağıntının büyük tarihsel öneme sahip olduğunu gösterdi. Tezlerin parti içindeki muhaliflerine ve Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerin karalamalarına karşılık, Lenin, işçi sınıfının büyük kitlesinden çok olumlu bir cevap almıştı.
Nisanla ekim ayları arasında, gerek işçi sınıfının çeşitli örgüt biçimlerinin (fabrika komiteleri, işçi milisleri vb.) geliştirmesi bakımından, gerekse savaşa ve geçici hükümete karşı mücadele bakımından Bolşevikler büyük gelişme kaydettiler. Yaz aylarında, gericiliğin baskısı Bolşevik partisini tekrar illegal konuma sürükledi ve Lenin, parti tarafından Finlandiya’ya kaçırıldı. Burada kaleme aldığı yazılarda, devrim için barışçı geçiş imkânlarının tükendiğini ve tek yol olarak silahlı ayaklanmanın kaldığını belirtti. Ne var ki, Bolşevik partisi ve Sovyet örgütlenmesi henüz böyle bir yola başvurabilecek kadar güçlü değildi. Rus ordusunun cephedeki bozgunu, savaşın getirdiği yıkım ve yoksulluk, gerici baskıları yoğunlaştırmış bulunan hükümetin durumunu gittikçe kötüleştiriyor ve başta Bolşevikler olmak üzere bütün demokratik ve devrimci siyasi akımların güçlenmesine yol açıyordu. Ağustos 1917’ye kadar, yalnızca küçük bir halk desteğine sahip olan Bolşevikler, bu tarihten sonra hızla gelişmeye, özellikle de sanayi bölgelerindeki işçi kitleleri arasında yayılmaya, üye sayısını arttırmaya başladı. Menşeviklerin ya da Sosyalist Devrimcilerin etkisi altındaki pek çok sendikada, fabrika komitesinde, şehir ve kır yönetim organlarında, kooperatif seçimlerinde, Bolşevikler çoğunluk elde ettiler. Sonbahara doğru bu gelişmeler, Bolşevik partisinin siyasal programının etkili bir biçimde kitlelere ulaşmasını ve diğer partilerin programlarıyla açık bir kıyaslamanın yapılabilmesini kolaylaştırdı. Sosyalist Devrimcilerden önemli bir sol kanat ayrılarak Bolşeviklerle birlikte hareket etmeye ve Menşevikler Sovyet organlarındaki etkinliklerini yitirmeye başladılar.
Bu gelişmeler karşısında Lenin, Finlandiya’dan, Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’ne, Petersburg ve Moskova komitelerine, “Bolşevikler iktidarı Almalıdır” ve “Marksizm ve Ayaklanma” başlıklı iki mektup yazdı. Mektuplarda Lenin, işçi kitleleriyle Bolşevik partisi arasında gelişen ilişkileri ve genel siyasi durumu tahlil ederek, ayaklanma için artık biçimsel bir çoğunluğun beklenmesinin yanlış olduğuna işaret ediyordu. Ayaklanmanın hazırlanması için Bolşevik grupların fabrikalara ve kışlalara gönderilmesini öneriyordu. Ancak Bolşevik Partisi Merkez Komitesi, tümüyle bu öneriye karşı çıktı. Bunun üzerine Lenin, yazılarının geciktirilerek yayınlanmasının, kendisinin susturulmak ve emekliye ayrılmasını beklemek anlamına geldiğini belirterek, “Partinin ve parti kongresinin tabanında kampanya yürütme özgürlüğümü saklı tutarak istifa ediyorum” şeklinde bir yeni mektup yazdı. Finlandiya’dan dönerek söylediği tarzda çalışmaya başladı. Sonunda, Parti Merkez Komitesi, 10 Ekim’de, Lenin’in görüşleri doğrultusunda, “silahlı ayaklanmanın kaçınılmaz olduğunu ve zamanının geldiğini” kabul eden bir kararı onayladı.
“Nisan Tezleri Ve Ekim Devrimi” başlıklı derleme, bütün bu gelişmeleri, yani 1917 Şubat devrimi ile Büyük Ekim Sosyalist Devrimi arasındaki dönemde, Lenin’in üstün siyasal ileri görüşlülüğünü, teorik dehasını ve bir ihtilal örgütleyicisi olarak taşıdığı eşsiz değeri belgeleyen yazı ve mektupları içermektedir. Özellikle onun Merkez Komitesinin ayaklanma fikri karşısındaki ikircikli tutumuna karşı açtığı savaş ve inatçı mücadelenin belgeleri, bugün de her devrimci için büyük eğitici önem taşımaktadır. Onun, devrim anını tespit etmekteki büyük ihtilalci öngörüsünün simgesi olan bu belgeler, ya zamanı gelmeden ileri fırlayan, ya da zamanı geldiği halde eli titreyen, taktiklerde gerekli değişiklikleri yapmak konusunda tutucu davranan ve somut koşullarla programlar arasındaki ilişkiyi donmuş olarak gören her türden oportüniste karşı değerini korumaya devam ediyor.

Kasım 1991

Etiyopya Devrimi’nde Kadınlar kitabının yazarı Jenny Hammond: “Etiyopya devrimi bir halk hareketiydi”

Etiyopya Devrimi’nde Kadınlar adlı kitabı ile tanıdığımız İngiliz yazar, Jenny Hammond; geçtiğimiz günlerde Türkiye’deydi ve Bilar’da Etiyopya Devrimi üzerine dialı-video filmli bir söyleşi yaptı. 1986’da Etiyopya Halk Kurtuluş Cephesi’nin çağrısı üzerine Etiyopya’ya giden Jenny Hammond gözlemlerini daha sonra kitaplaştırmanın yanı sıra belgesel video çekimleri yaptı.
Jenny Hammond kendini şöyle anlattı: “İngiltere’de çok yoksul bir kesim vardır. Bu yoksulluk gizlenmiştir. Ben bu yoksul kesimin içinden gelen altı çocuklu bir ailenin tek okuyan ferdiyim. 1968’de Amerika’ya bir araştırma için gitmiştim. Zencilerin yoksulluğu üzerine sorduğum sorular karşısında bana ‘Sen böyle sorular sorduğuna göre komünistsin’ dediler. Politikaya olan ilgim de o dönem başladı. 1983’e kadar üniversitede öğretim üyeliği yapıyordum. Ama bu beni kişisel olarak tatmin etmiyordu. Bizim ülkemizde çok uzman vardır. Her konuda çok bilgilidirler. Ama politikadan çok korkarlar.”
Jenny Hammond Etiyopya Devrimine nasıl ilgi duyduğunu da şöyle anlattı. “O günlerde televizyonda açlık ve kuraklıktan dolayı ölen insanlar gördüm. Etiyopyalıydı bu insanlar. Kuraklığı anlarım, doğal bir olaydır, Ama açlık politiktir. Açlığın mutlaka politik sebepleri vardır. ‘Nasıl bir siyaset yapılıyor ki bu insanlar açlıktan ölüyor?’ diye düşündüm ve ‘ÖNCE ÜÇÜNCÜ DÜNYA’ isimli araştırma örgülünde çalışmaya başladım. Etiyopya’daki olayları araştırırken, kuzeyde Tigre’de bir sessizliğin olduğunu fark ettim. Dünya basınında ve televizyonlarında bu konuyla ilgili hiçbir haber yoktu. Hiç bahsedilmiyordu ve bilinmiyordu. Etiyopya’da irili ufaklı 70’den fazla etnik ulusal grup vardı. Üç önemli grubun hareketlerinin liderleriyle görüştüm ve İngiltere’yi dolaşarak Etiyopya üzerine seminerler vermeye başladım.”
1986’da Tigre Halk kurtuluş Cephesi (TPLF) kendisine şu çağrıyı yaptı: “Gel ve gözlerinle gör” Jenny Hammond Etiyopya’ya gitti. İlk gözlemini şöyle aktardı: “Tigre’de halk ile devrimciler tek vücut olmuşlardı. Oysa devrimin ilk başladığı 1975 yılında bir avuç devrimci öğrencinin başlattığı gerilla hareketi cephe kurulduktan sonra halk hareketine dönüşlü. Bu gerçekten bir halk devrimi ve bir halk hareketiydi.”
Jenny Hammond devrimin daha sonraki yıllarda gelişimini de şöyle anlattı: “Adis Ababa Hükümeti 1974’te devrildikten sonra gelen Derg Hükümeti kendilerine Marksist- Leninist diyordu. Ama Marksist -Leninist değillerdi. SB tarafındım destekleniyordu ve silah yardımı alıyorlardı. Derg Hükümeti ile halk arasında büyük bir uçurum vardı. Tigre halkı üzerine uçaklardan bomba atılıyordu ve arkasından helikopterler insanları silahla tarıyorlardı. Ben bunu gözlerimle gördüm. İnsanlar ve köyler topluca yok ediliyordu, jenosit politikası uygulanıyordu. Kurtarılmış bölgelerin etrafında geniş bir alana mayın döşeniyor ve buralarda oynayan çocukların çoğu ya ölüyor ya da sakat kalıyordu. Derg askerleri girdikleri köylerde tüm erkekleri gerillalara yardım etliği gerekçesiyle, hemen kurşuna diziyordu. Etiyopya, kuzeyde Tigre, ortada Amhara, güneyde Oromo olmak üzere üç önemli etnik grup vardı. Genel olarak egemen ulus Amhara ulusuydu ve Derg yönetimi de Amhara halkının hükümetiydi. Bunların Derg yönetimine karşı mücadelesi çok ilkel silahlarla yürütülüyordu. Oradaki mücadeleyi hiç kimse bilmiyor ve yardım etmiyordu. Üç bölgenin devrimci hareketi birleşerek 1988 Mayıs’ında Etiyopya Devrimci Demokratik Halk Cephesi kurulduktan sonra güçlenerek halk savaşını başlattılar. Cephe hareketi başlamadan önce sadece Tigre’de kurtarılmış bölgeler vardı. Tigre hareketinin önderleri egemen Amhara ulusunu değil, yönetimdeki Derg Hükümetini hedef aldılar ve diğer ulusların özgürlük hareketini tek cephe altında birleştirdiler. Cephe hareketi başladıktan sonra devrimci hareket tüm bölgelerde halk savaşına dönüştü.
Diğer yandan eğitim çalışmaları yapılıyordu sürekli… Önceleri eğitim kadroları çok yetersizdi. Bu okullarda hem silah eğitimi, hem teorik(M-L) ve hem de kolektif olarak sorunlarım nasıl çözecekleri tartışmaları yapılıyordu. Devrimden önce, Etiyopya topraklarında çalışan köylüler, ürünün 3/4’ünü toprak sahiplerine vermek zorundaydılar. Kalan ürünün 1/4’ü ise Derg hükümetine peşin vergi olarak ödenmek zorundaydı. Halkın yoksulluğunun ve açlığın esas nedeni buydu.”
O çok kurak ve “verimsiz”, Derg yönetiminin ilkel feodal yapısı altındaki topraklarda açlık çekilirken, Tigre’de kurtarılmış bölgelerde sebze, portakal, limon gibi meyveler yetiştirilmeye başlandı. Cephe savaşımı güçlendikçe, alınan esirlere düşman muamelesi yapılmayarak onlar cepheye kazanılıyordu ve onların teknik bilgileri de eklenince savaşım gücü giderek artıyordu. Cephane gücü de dolayısıyla artıyordu. Tüm cephelerde genişleyerek artan savaş, Mayıs 1991’de Derg hükümetinin devrilmesiyle sonuçlandı. 1975 ‘de 10 üniversite öğrencisiyle başlayan devrimci hareket 16 yıldan sonra zafere ulaştı.
Jenny Hammond, kadınların Etiyopya devrimindeki yerine özel olarak değindi. 1989 yılında Etiyopya Halk Kurtuluş Cephesi’nin çıkardığı kararname ile kadınlara halk konseylerine seçilme hakkı, eğitim, sağlık, annelik, evlilik sorunları özel olarak kadınlara yönelik uygulamalar getirildi. Eskiden kadınlar tarlaya çıkma hakkına bile sahip değillerdi. Kadınlara saban kullanma hakkı tanındı. Cephe militanlarının öncülük yaptığı kadın toplantılarında bütün kadınlara söz ve karar hakkı verilerek, eğitimlerine özel önem verildi. Bu eğitimin içinde silah eğitimi de vardı. Kadın erkek ayrımına son veren yasalar çıkartıldı. Etiyopya’da Kadınların kurtuluşu ve erkeklerle eşit haklara sahip olmaları da bu devrimci savaşım süreci içinde gerçekleşti.     Etiyopya’daki devrimci mücadeleyi ve bu mücadelenin toplumsal yaşamda oluşturduğu değişiklikleri titiz bir çalışmayla belgeleyen Hammond’ın kamerasından izlediğimiz sahneler bu gerçeği açıkça gözler önüne seriyordu. Örneğin TPLF liderlerinden bir kadın, bir konsey toplantısında bir taraftan çocuğunu emzirirken, diğer yandan ülkesinin geleceği üzerine, devrim üzerine konuşuyordu. Ülkedeki yoksulluğun getirdiği çaresizlikten dolayı fahişelik yapmak zorunda kalan kadınların çoğu TPLF hareketinin en disiplinli ve ön sallardaki militanları durumundaydı.
Jenny Hammond İngiltere’nin yoksul bir mahallesinde doğdu, Amerika’da “komünist” olarak tanımlandı.1983 yılında, yaşadığı hayattan koparak Etiyopya’da hayatını devrimle birleştirdi. Kitabında Etiyopya Devrimi’nin anlamını şu sözlerle dile getiriyor: “Bu devrim, Tigre halkı için sadece iki açlık sürecinden sonra yeni bir yaşamı devam ettirebilme umudu değil, aynı zamanda insanın onurunu ve insan değerini farklı bir şekilde anlayan bir toplumun kurulmasıydı.” Devrimin batılılar için önemine de şu sözlerle değiniyor: “Tigre devrimi biz Batılılar için neden önemli olsun? Uzaklardaki insanların deneyim ve mücadeleleri neden ilgimizi çeksin? Neden insanları acı ve düşlerini kendimizde de bulup destekliyoruz? Bu kitap özdeşleşmeyle başlayan bir süreçle ilgilidir. Çoğu, kitapla yer almasa bile, benim kişisel birikimimin ufkunu genişletti. Tarihi araştırıp, anlatılan derlerken, ülkelerindeki politik değişimi zorlayan Etiyopyalı öğrencilerin çabalarına katıldım. Kızıl Terör’de yitirdikleri çocuklarının cesetleri başında yas tutmaları yasaklanan annelerle birlikte ağladım. Özdeşleşme kişiyi yeni ufuklara yöneltmedikçe yanıltıcıdır. Tarihi tersine çeviremezsiniz ya da Britanya’da kimse, yüzyıllardan beri baskı gören Tigre halkının deneyimlerinin yükünü taşıyamaz. Yapmamız gereken Etiyopya, Nikaragua, Şili ve Namibya halklarının mücadelelerini desteklemektir. Ama bu destek sadece maddi boyutta kalmamalı, aynı zamanda bildiklerimizi yayma, daha hakça haber ve yorum ölçütleri isteme ve kendi düzenimizin onların boyun eğmesine katkıda bulunmasına karşı çıkmakla olmalıdır. Bizim Tigreliler için neler yapabileceklerimizden daha önemlisi onların bizim için neler yapabilecekleridir. Onlardan kapsam ve strateji farklılıklarının dışında temel devrimci ilkelerini, mücadelenin anlamını; bilgiye erişimi olan insanların, sadece bir kesimin değil de tüm bir toplumun çıkarlarını anlayıp onlar için çabalayabileceklerini; kendi toplumsal ve politik düzenimizi kendi çabalarımızla değiştirmenin olanaklı olduğunu öğrenebiliriz”
Jenny Hammond şimdi Türkiye’nin doğu ve güneydoğusuna doğru bir yolculuğa çıkıyor. Gözlemlerini belki bir başka kitapta okuyacağız, bir başka söyleşide konuşacağız. Hammond Etiyopya’da yakaladığı devrimin ışığıyla şimdi daha da aydınlanacak!

Kasım 1991

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑