CHP’nin Yenisi ve Anamuhalefet Meselesi

Tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmaması ve Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesiyle başlayan yemin krizinin önemli aktörlerinden birisiydi CHP. Millet iradesi naralarının gırla gittiği bir dönemde halkın on binlerce oyla seçtiği milletvekillerinin görevlerini yapamaz durumda tutulmaları halkın tepkisini çekmişti. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunun Meclis boykotu CHP’yi yemin etmeme eylemine zorlarken, MHP’yi siyaseten etkisiz bir unsur haline getirdi. Ancak tutarsızlığı, sözünün arkasında duramaz hali ve “tükürdüğünü yalaması”, CHP’yi bir kez daha AKP karşısında etkisiz bir parti pozisyonuna sürükledi. CHP’nin bu hal ve tutumu, onun gerçek bir ana muhalefet olma rolünü bir kez daha sorgulanır hale getirdi.

22 Mayıs 2010 tarihinde yapılan 33. Olağan CHP Kurultayı’ndan hemen önce Genel Başkan Deniz Baykal’ın bir kaset skandalıyla düşürülüp yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi CHP’de yeni bir dönemin başlangıcı olarak ilan edilmişti. Halkın sorunlarına değinmeyen, tek gündemi şeriat korkuluğu üzerinden Kemalist laiklik vurgusu olan elitist CHP, yerini halkın yoksulluk, işsizlik, çalışma yaşamına dair sorunlarına değinen, müzmin “laikçi” muhalif rolünden çıkarak, halkın değerlerine saygı duyan CHP’ye bırakmıştı. Böyle söyleniyordu.

Mesela aile sigortası; bu değişimin temel argümanlarındandı. Asgari ücretin altında geliri olan ailelere, asgari ücrete tamamlanacak şekilde nakit yardım yapılması öngörülüyordu. Son yıllarda küreselleşmenin bazı sonuçlarına önlem olarak, kimi reformist-küreselleşmeci sol çevreler ve Dünya Bankası gibi bazı emperyalist kurumlar, nakit gelir desteği ya da bunun daha geniş kapsamlı uygulaması olarak “vatandaşlık geliri” gibi bazı uygulamaları öneriyordu.

Hatta çalışma yaşamındaki esneklik uygulamalarından birisi olan taşeronlaştırmanın kamu sektöründe kaldırılması gibi vaatleri de vardı CHP’nin. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki taşeronların belediye şirketlerinin kapsamına alınması, bu vaadin ciddiyetinin göstergesi olarak sunuldu. Kürt sorununda da CHP türü bir açılım yapılmış, Hakkari’de, Diyarbakır’da yapılan mitinglerde Kürtlerin sempatisini kazanabilecek bazı söylemler araya sıkıştırılmıştı. Halkın sorunlarına daha yakından ilgileniliyor görüntüsü amaçlanmış, buna “yeni CHP” vurgusuyla inandırıcılık katılmak istenmişti.

CHP seçmenlerinin Baykal’ın başarısızlığa mahkum “taş kafa” muhalefet tarzına öfkesi ve tepkisi Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinin temel dinamiğiydi. CHP’nin yeni olup olmamasından çok, Baykal’a yönelik antipatinin ve Kılıçdaroğlu’nun gelişinin geçmiş başarısızlıkları kapatacağı propagandası ancak geçmişe bir fermuar çekip yeniyi ilan etmekle olabilirdi. Böyle de yapıldı, ancak sonuç beklendiği gibi olmadı.

Masaya önce yüzde 30, sonra yüzde 40’la oturan CHP’nin yenisi, yüzde 30’un altını başarısızlık ilan edip, yüzde 26’lık oy oranıyla kendi kazdığı kuyuya kendisi düştü. Oy oranını arttırmasına rağmen, bunca yenilik nakaratının karşılığını bulmadığı açığa çıktı. AKP’nin eskisi CHP’nin yenisine yetti. Burjuva siyaset arenasının içinde süregelen kavgada AKP ve CHP’nin sınıfsal dayanaklarında fazla fark olmasa da, AKP’nin oylarını arttırması ve CHP’nin seçimlerde hedeflediği oy miktarının epeyce altında kalmasında bazı faktörler etkili olmuştur. Bu faktörlerin toplamı ve bloğun etkisi; CHP’nin, Mecliste AKP’den sonra en fazla milletvekiline sahip olmasına rağmen, gerçek bir ana muhalefet partisi olma özelliğini ortadan kaldırmıştır. Daha önce böyle bir niteliği var mıydı? Bunu burada tartışacak değiliz. Meselemiz, CHP’nin seçimlerdeki başarısızlığı ve gerçek bir muhalefet odağı olmadığı, yeni dönemde bu görevin Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğuna düştüğüdür. Bunun sebeplerinden dikkat çekici bazıları şöyle sıralanabilir:

1.        CHP, AKP’NİN “DEMOKRASİ” MİNDERİNDE GÜREŞMİŞTİR

Burjuva demokrasisinin en önemli özelliği yığınların demokrasi dışında bırakılması, yönetim erkinin seçim dolayımıyla sermayenin temsilcileri arasında paylaştırılmasıdır. Seçimler, sermaye partilerinin iktidarı kurulabilecekse anlamlı, değilse gereksizdir. Dahası demokrasi, esas olarak halkın oy verme ve sözde kendi temsilcilerini seçme, seçilmişlerin dört sene boyunca halk adına gereğini yapma pratiğine indirgenmiştir. Demokrasi mücadelesinin daha köklü bir geleneğe sahip olduğu kimi ülkelerde bunu aşan yanları olsa da, burjuva demokrasisinin temel özelliği halkın yönetim organlarının dışında bırakılması, ekonomik ve sosyal eşitsizliklere dayanarak (yasal eşitlik olsa bile –ki Türkiye’de bu da yoktur–) fiili siyasal eşitsizliklerin oluşturulmasıdır.

Siyaseti Meclis’le tanımlamak, Meclis’le sınırlamak, Meclis’in dışında halkın mücadelesini gereksiz, tahrik edici, provokasyon unsuru saymak Türkiye’de egemen demokrasi algısının önemli bir bileşenedir. Bu burjuva gerici anlayışa göre; Kürt hareketi eğer gerçekten demokrat olacaksa, halkın mücadelesini, tepkisini, eylem ve gösterilerini bir kenara bırakmalı, Meclis’te faaliyetlerini sürdürmeli, hatta Meclis’in tüzük ve yönetmeliklerinin dışına da çıkmamalıdır. Meclis’in dışında yapılacak her şey demokrasi dışıdır. Başbakanın yaptığı bir açıklama Diyarbakır’da protesto edilirse, halk sokağa çıkar, yürüyüş yaparsa “provokasyondur, terör örgütünün işidir”, öğrenciler parasız eğitim ister, eylem yaparsa “illegal örgütlerin faaliyetidir”. Seçimler ve Meclis sınırlarının dışında ne olursa demokrasiye karşı ve aykırıdır.

CHP, tıpkı AKP gibi; demokrasiyi halk yığınlarının dışında, onun bizzat yönetim işlevine katılmasının çeşitli “demokratik” biçimlerle engellenmesi olarak algıladığı için AKP’nin güçlü olduğu bir alana, yani Meclis’in sınırları içinde “mücadeleye” teslim olmuştur. Bu sınırı bir kez kabul edince, millet iradesini seçimlerde liderlerin belirlediği milletvekillerinin seçilmesiyle oluşturulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin faaliyetlerine indirgeyince, millet iradesinin temsilcisi kaçınılmaz olarak AKP olup çıkmıştır.

CHP demokrasiyi böyle anlayınca, halk iktidarı ve millet iradesi Meclis’le, Meclis içindeki siyasetle sınırlı olunca, 2007 seçimlerinde yüzde 47 alan AKP zaten millet iradesinin temsilcisi oluyor. Dolayısıyla CHP, demokrasiyi AKP’nin anladığı gibi yorumlayarak, gerçek bir alternatif olarak ortaya çıkamadığı gibi AKP’nin güçlü olduğu bir zeminde siyasal arenaya dahil oluyor. ‘Rakibinin minderinde güreşen’ CHP, kolayca el enseye gelip tuş oluyor.

Burjuva demokrasisi anlayışının tek bir biçimi yoktur. Benzer türevleri vardır. Ancak hepsinin ortak yanı halk yığınlarının siyasal yönetime katılmasının engellenmesidir. Bununla birlikte burjuva demokratların bir kısmı bireysel ve toplumsal bazı hakları tanır, bunların uygulanmasını burjuva toplumun devamının bir gereği olarak kabul eder. Burada tartışmayacağımız çeşitli nedenlerle Türkiye siyasal rejiminde böyle bir demokrasi anlayışı egemen olmamış, kurumsallaşmamıştır. CHP türü demokratizm ise, tıpkı AKP’ninki gibi, demokrasi düşmanlığıdır. Bireysel ve toplumsal hakların büyük bir kısmını savunmaktan acizdir. Bu nedenle AKP’nin anti-demokratik uygulamaları karşısında ciddi bir muhalefet olamamıştır. Örneğin Başbakan Erdoğan kesin bir dille “anadilde eğitimle bana gelmeyin” dediğinde, CHP bunun karşısında tek bir kelime söyleyemediği gibi, geri bir mevziden “bireysel hak” savunması bile yapamamıştır.

Ergenekon tutuklamaları sürecinde, CHP bu davaların kontrgerilla, çete örgütlenmeleri, faili meçhul cinayetler, Kürt halkına yönelik saldırıların teşhir edilmesi ve sorumluların yargılanması talebiyle ilerletilmesi yerine, Baykalcı Ergenekon avukatlığı çizgisini devam ettirmiştir. Darbelerden, askeri yönetimlerden mağdur olmuş, devletin “derin” faaliyetlerinden rahatsız milyonlarca insanı karşısına alarak, geçmişin üzerini örten bir anti-demokratizmin temsilcisi olmuştur. AKP’nin Ergenekon davaları sürecini sonuca bağlamayan ve onu göstermelik bir demokrasiciliğe indirgeyen yaklaşımı karşısında, CHP’nin yenisi, tıpkı eskisi gibi avukatlığa soyunmuş, Ergenekon tutuklularını milletvekili adayı göstermeye kadar yol almıştır.

CHP, burjuva demokrasisi açısından bile kabul edilemeyecek bir demokrasi anlayışıyla, başka bir deyişle demokrasi düşmanlığıyla, AKP’nin mevzisinde kalmış, anti-demokratik uygulamalar karşısında ne bireysel ne de toplumsal hakları savunamamıştır. CHP’nin bu tutumu, AKP’nin tüm demokrasi düşmanı yaklaşımına rağmen kendisini demokrasi şampiyonu ilan etmesini kolaylaştırmış, CHP, yenisi de dahil, demokrasi karşıtı konumunu sürdürmüştür.

2. KÜRT SORUNUNA GELENEKSEL BAKIŞ

CHP’nin yenisinde, eski Kürt politikasında bazı tutarsızlıkların ötesinde bir yenilik bulmak mümkün değildir. Kürt sorununun, Kürt halkının ulusal kimliği ve hakların tanınmasıyla çözülmesini değil, asıl olarak askeri operasyonlar, savaş ve baskıyla çözümsüzlüğün devamını savunmuştur. Kürt sorunu ekonomik geri kalmışlığın sonucu olarak tarif edilmiş, bir halkın yok sayılması, dili ve kültürünün baskı altına alınması görmezden gelinmiştir.

AKP’nin “demokratik açılım” ile Kürt sorununu çözme konusunda verdiği vaatler, Kürt halkının önemli bir kısmı üzerinde etkili olmuştur. AKP’nin giderek milliyetçi bir söylemi öne çıkartması, “tek dil”, “tek millet” baskısı bu umutları azaltıp Kürt ulusal hareketine yönelimi arttırsa da, Kürt halkı üzerindeki etkisi yok sayılamaz. Son dönemdeki “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunları vardır” yaklaşımına rağmen, AKP’nin Kürt sorununu çözmeyecek olsa bile çözme vaadinin, CHP’nin Kürt sorununu ekonomik soruna indirgeyen, savaş ve operasyonları kutsayan yaklaşımından çok daha etkili olduğu söylenebilir.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’si bu durumu kırmak için bir iki umutsuz adım atmıştı. Örneğin Dersim’de “genel af”tan bahsetmişti. Barış için genel affın gerekli olduğunu söylemişti. Ancak, üstünden saatler geçmişken, “genel af” ifadesinin yanlış anlaşıldığı, genel af denilenin genel af olmadığı uzun uzun açıklandı. Kürt halkının birazcık sempatisini kazanacak bir söylem bile kabullenilemedi.

CHP’nin Hakkari mitinginde kürsüden özerklik sözü veren Kılıçdaroğlu, yine benzer şekilde çark etti. Mitinge katılanların coşkuyla karşıladığı özerklik vaadi, mitingden sonra yeniden tanımlandı. Söylenenin kitlelerin alkışını almayı amaçlayan, içi boş bir vaat olduğu ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu’nun CHP’sini yeni yapması beklenen birkaç iddia da, ifade edilmesinden birkaç saat sonra geri alındı.

Ülkenin en mücadeleci ve dinamik kesimi olarak Kürt halkı, CHP’nin bu inkarcı tutumunu elbette benimseyemezdi. Özgürlük mücadelesi veren Kürt halkının ve Kürt ulusal hareketini doğrudan desteklemeyen Kürtlerin kendi dil ve kültürleri konusunda bu kadar duyarsız, net bir şey söylemekten aciz CHP’yi bölgede yüzde bir-ikiye mahkum etmesi kaçınılmazdı.

3. İNANDIRICILIK SORUNU

AKP ülkenin temel sorunlarını gündeme getirmiş, ancak bu gündemleştirme istismar ve halkı yedekleme çabasından öteye gitmemiştir. Kürt açılımı, Alevi çalıştayları akla ilk gelen örneklerdendir. AKP, bu projelerle Kürtlerin taleplerini karşılamaktan çok, Kürt siyasal hareketini tasfiyeyi, Alevilerin isteklerine yanıt vermektense, muhalif Alevi hareketini parçalamayı hedeflemiştir. Ekonomik ve sosyal problemler karşısındaki yaklaşımı ise, genel olarak ekonomik büyüme rakamlarının “baş döndürücülüğüyle”, yoksulluk ve işsizliği savsaklamak olmuştur.

CHP, AKP’nin hegemonyasını oluşturmaya çalıştığı, ama beceremediği bu sorunların dışında, özellikle seçim döneminde ekonomik ve sosyal sorunları gündemine almıştır. En önemli vaatlerinden birisi olarak, özellikle çalışan üyesi olmayan ailelere yönelik Aile Sigortası projesini açıklamıştır. Ülkenin en dikkat çekilen sorunlarından birisi olarak işsizliğe yönelik böyle bir çözüm, işsizlik sorununu çözmeyi değil, onu istismar ederek ötelemeyi önermektedir. Buna rağmen yığınların önemli bir sorununu gündeme getiriyor ve kendince bir çözüm önerisi sunuyordu.

Yine emekli maaşlarının düşüklüğü, çeşitli kurumlardan emekliler arasındaki eşitsizlikler, sayısı on milyona yakın emeklinin büyük bir kısmını ilgilendiren bir konuydu. Kılıçdaroğlu bunları gündemine aldı, mitinglerinde bol bol gönderme yaptı. Keza kamuda taşeronluğun kaldırılması da, özellikle taşeron belediye işçileri için önemli bir talepti. Çiftçilerin taban fiyatlarına ilişkin talepleri de mitinglerin diğer bir gündemiydi. Bütün bunları gündeme getirmesi, CHP’nin belki bir yeniliği sayılabilir.

Ancak sınıflar ve partiler arasındaki ilişkiyi doğru kurmak gerekir. CHP gibi bir sermaye partisi halkın yaşam ve çalışma koşullarına dair sorunları dile getiriyorsa, bunda, taleplerin yakıcı hale gelmesi, yığınların bu konuda belli bir mücadele ve ilgi düzeyine ulaşmasının etkisi vardır (bu mutlak bir zorunluluk değildir). Diğer yandan CHP’nin çözüm önerileri sermayeyi karşısına alan bir yaklaşım sunmadığından, sermayenin diğer taleplerini karşılayacak bir durumda sermayeyi hiç rahatsız etmeyebilir. Sermaye medyasının bu konudaki rahatlığı bunun bir örneğidir. Zaten, Dünya Bankası gibi emperyalist kurumlar halkın işsizlik ve ağır yaşam koşullarına karşı ayaklanmasına önlem olarak nakit gelir desteği gibi sosyal yardım paketlerini hükümetlere önermektedir.

Buna rağmen CHP’nin söylemleri halkın dikkatini çekebilir, sorunlarına bir çözüm olarak görülebilirdi. Ancak, bu vaatler kabul görmedi. Çünkü, CHP’nin tarzında bir inandırıcılık sorunu vardır. CHP “Allah bir” dese Müslüman düşünür. Bunda CHP’nin politika tarzı, yığınlardan uzaklığı, geleneksel Cumhuriyet elitinin küçümseyici, halkı sadece oy deposu olarak gören yaklaşımının etkisi vardır. Dahası, 12 Eylül darbesi de dahil darbecilere karşı net bir tutum alamaması, askerle olağandışı pratik ve duygusal ilişkisi ve halkın değerlerine yabancı olması da etkilidir. Diğer yandan parti içi bölünmüşlük, iktidar kavgaları, birinin söylediğini diğerinin yalanlaması da, CHP’nin güvenilirliğini bir kez daha sorgulanır hale getirmektedir. Sonuç olarak, CHP, halkın sorunlarının bir kısmını gündeme almasına rağmen, onun halk düşmanı geçmişi ve bugünü, beklediği oyu almasını engellemiştir.

4. SÖZÜNÜN ARKASINDA DURAMAMA

Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinin yeniliği nedir diye aranırsa, yeni bir politik hattan çok ortaya bazı sloganların atılıp geri çekilmesinden bahsedilebilir. Söz konusu olan, CHP’nin sınıfsal mevzisini değiştirmesi değil elbette. Ancak, aynı sınıfsal mevzi içinde köklü bir burjuva söylem değişiminden de bahsetmek mümkün değil. Buna rağmen, şunu da kabul etmek gerekir ki; CHP geleneksel “sınıfsız kaynaşmış kitle” yaklaşımını terk etmemekle birlikte, “kaynaşmış kitle” içinde ekonomik ve sosyal sorunların olabileceğini kabul etmiştir. Bahsedilen teorik-felsefi bir tartışma-çıkarsama değil, tamamen pragmatik bir yaklaşımla kitlelerin ilgisini ve dikkatini çekebilmektir.

Bu da, kitleler nezdinde, bugün söylediğini yarın geri çeken, sözünün arkasında duramayan bir CHP modeli çizmekte, CHP kendine oy veren kesimlerden de tepkiler almaktadır. Son olarak tutuklu vekillerin serbest bırakılmasıyla ilgili kesin olarak yemin etmeyeceğini açıklayan CHP, vekiller serbest bırakılmadan ve AKP bu konuda ciddiye alınacak bir çaba göstermeden geri adım atmış, Erdoğan’ın bozuk saat misali ifadesiyle “tükürdüğünü yalamıştır”.

Sadece tutuklu vekiller konusunda değil, CHP hangi konuda halkın ilgisini çekebilecek bir girişimde bulunsa çark etmiş, geri basmıştır. Genel af konusunda böyledir, özerklik konusunda böyledir. CHP için dün dündür, bugün bugün. Dün söylediğinin önemi yoktur, bugün rahatlıkla tersini söyleyebilmektedir. Böyle bir tarzın da hem dediğinin arkasında durmak, sözünün eri olmak gibi değerleri olan, hem vaatlerde ciddiyet, inandırıcılık arayan halk yığınlarında etkili olması beklenemez. CHP’nin seçim başarısızlığının nedenlerinden birisi de budur.

5. AKP’NİN “İCRAATÇILIĞI” VE CHP’NİN LAFAZANLIĞI

Seçimlere hazırlanırken AKP’nin en önemli argümanlarından birisi “icraatçılığı” ve “iş bitiriciliği” ise, CHP’nin dezavantajı alternatif çözümler üretemeyen müzmin muhalif hali ve inandırıcı olmayan vaatleriydi. AKP, bütün seçim sürecini, çarpıtılmış ve ezilen sınıfların durumu gizleyen genel istatisksel veriler ve esas itibarıyla belediyecilik icraatlarının propagandasıyla geçirdi dense çok da yanlış olmaz. Halkın doğrudan gözlemleyebileceği icraatlar, halkın temel sorunlarının bir kenara bırakılmasını gizleyebilmiştir. Dahası halkın temel sorunları siyasetin dışında ve genel olarak piyasanın etkinliğinde konular olarak ele alınmış, hükümetin elinde olan meseleler ise yollar, hastaneler vb. inşa faaliyetlerine indirgenmiştir.

Örneğin yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, çalışma yaşamındaki kuralsızlık ve keyfilik, kısacası halkın günlük yaşamını etkileyen sorun ve sıkıntılarıyla hükümet politikaları arasında yeterli bir ilişki kurulamamıştır. Ekonomik sorunlarla siyasal iktidar arasındaki ilişki çözülememiş, AKP günlük yaşamsal sorunlar ile iktidar arasındaki bağı gözlerden saklamayı becermiştir. İşsizlik gündeme geldiğinde, AKP bunu dünyanın tamamında çözülememiş bir sorun olarak tanımlamış, inişli-çıkışlı rakamlarla kriz-başarı ikilemini dayatmıştır. Yoksulluğu ise, düzensiz ve bir hak olarak tanımlanamayan, genellikle seçim öncesine denk gelen sosyal yardım uygulamalarıyla istismar etmiş, böylece yoksulluğun teşhirini ve küçük yardımları seçim propagandasının malzemesi yapmıştır.

Ekonomi politikası ve siyaset, halkın yaşamsal sorunlarından uzaklaştırılarak, daha çok belediyeci icraatlar olarak nitelenebilecek bir takım görsel yapılaşmalar ve kapitalist sistemin ve ticari serbestleşmesinin ihtiyaçlarını karşılamaya dönük düzenlemelerle sınırlandı. Örneğin büyük park alanları, mahallelerde çocuk parkı, çevre düzenlemeleri, piknik ve mesire alanları, büyük köprüler, cafcaflı havuz-şelaleler gibi göze hoş gelen inşa faaliyetleri, genel bir gözle bakıldığında ilgi çekiciydi. Keza çokça övülen duble yollar, hava alanları sayısı ve uçak taşımacılığındaki gelişmeler, internet ve bilgisayar kullanımındaki artış gibi çağın ve teknolojik düzeyin gerektirdiği gelişmeler de, bizzat AKP’nin başarı ve icraatı olarak kabul ettirilmiştir.

İşçinin, örneğin, fabrikada patronun baskısına öfke duyar ve onun uygulamalarına karşı kin beslerken AKP oy vermesi, yaşam ve siyaset, ekonomi ve siyaset arasındaki bağın kurulamaması (sınıf partisinin bu bağı kurmayı sağlayacak propaganda ve ajitasyonu önemlidir), CHP’nin de bu bağı kurmaktan uzak genel geçer söylemleri ve soyut-laikçi propagandası, AKP’nin ekmeğine yağ sürmüştür. Çünkü AKP’nin yaptığı yol, köprü, çevre düzenlemeleri zemininde değil (elbette bu konuda halkın öncelikleri ve bunların nasıl yapıldığı, nasıl bir taşeron ve sermaye aktarım mekanizması kurulduğu teşhir edilmelidir), halkın günlük çalışma ve yaşam koşullarının siyasal iktidarla bağının kurulmasıyla gerçek bir muhalefet örgütlenebilir. Elbette böyle bir muhalefet yalnızca AKP’nin değil bir bütün olarak sermayenin ve onun bir aracı olarak devlet aygıtının sınıfsal niteliğinin teşhirini, buna karşı bir mücadeleyi öngörür ki, “herkes için CHP”nin sınıfsal karakteri buna uygun değildir.

Durum bu olunca, CHP de, tıpkı AKP gibi, sermayeyi karşısına alması gereken meselelerde söz söylemekten uzak duracaksa, CHP gibi lafazan bir parti yerine AKP gibi icraatçı görünümü kuvvetli olan bir parti daha makbul oluyor. İşçi ve emekçilerin önemli bir kısmı da, AKP ve CHP arasında bir tercihe zorlandığında, çalışma ve yaşam koşullarında köklü bir iyileştirmeyi gündeme getirmeyen iki partiden “istikrar” vurgusu da yapan, icraatçı AKP’yi tercih ediyor.

ANA MUHALEFET BOŞLUĞU VE BLOK

CHP seçimlerde yüzde 26 oranında oy alıp 135 milletvekili çıkarması nedeniyle Meclis’te ikinci büyük parti, dolayısıyla resmi olarak ana muhalefet partisidir. Ancak CHP, ekonomik programı, ülkenin temel sorunlarına yaklaşımı, demokrasi anlayışı ve geleneksel siyaset tarzıyla AKP’de ifadesini bulan sermaye iktidarının karşısında az çok ciddiye alınacak bir muhalefet odağı olamamaktadır. Örneğin CHP’nin ekonomi politikası, işçi sınıfı ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarına dair perspektifi AKP’ninkinden farklı değildir. Kürt sorunu ve laiklik konusunda AKP’den ileri ve halkın taleplerini karşılayacak, yığınların desteğini alacak bir yaklaşım geliştirmemektedir. Bu anlamda CHP, AKP’den ciddi bir kopuşu sağlamadığı gibi, her önemli meselede özü itibarıyla AKP’yle birleşmektedir. Libya’ya müdahale için çıkarılan tezkere konusunda AKP, CHP ve MHP’nin anlaşması, emperyalizm ve sermayenin çıkarları söz konusu olduğunda bu partiler arasında hiçbir farkın kalmadığının göstergesidir.

12 Haziran seçimleri sonrasında, CHP’nin yenisiyle AKP arasında ciddi bir fark kalmadığı gibi, halkın acil talep ve sorunlarının yanında geçmeyen, istismarın ötesinde bir mücadele hattı örgütlemekten aciz CHP’nin ana muhalefet partisi olması beklenemez. Kürt halkının, emekçilerin, Alevilerin, çevreciler ve kadınların taleplerini gerçek anlamda içeren, bir yönüyle bu talep sahiplerinin dinamik mücadelesini bünyesinde barındıran, bu anlamda emperyalizm ve sermayenin saldırılarına karşı gerçek bir direnişi örgütleyebilecek tek güç Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğudur. Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz yeni dönemin gerçek ana muhalefet partisi blok olacaktır.

hasan cemal’in son kitabı: türkiye’nin asker sorunu “askeri vesayet”e karşı burjuva liberalizminin kaçınılmaz sonu!

Hasan Cemal Milliyet gazetesinin yazarlarından. Yazarın son kitabı “Türkiye’de Asker Sorunu”. Kitabın alt başlığı “Ey Asker Siyasete Karışma!”. Adından da anlaşılabileceği üzere, kitabın konusu, Türkiye’de siyaset ve ordu ilişkisi. Yazarın daha önce yayınlanmış yedi kitabı daha var. Konusu, yine asker ve siyaset ilişkisi. Yazar, hem Milliyet gazetesinde köşesindeki yazılarında hem de yazmış olduğu sekiz kitabında aynı konuyu ele alıyor.

Hasan Cemal, burjuva siyaset dünyası ve bürokrasiyle sıkı ilişkileri olan bir gazeteci. Cumhuriyet gazetesi ve asker ilişkisinin sorgulandığı  bir dönemde yayınlanan “Cumhuriyeti Çok Sevmiştim” ve “Kürtler” kitaplarıyla son dönemde dikkatleri üzerine çekmişti. Son kitabı da yine basından beklenen ilgiyi gördü.

Ordu, asker, siyaset, sivilleşme, Kemalizm, laiklik, üniter devlet vb. kavramların yerli yersiz gündeme getirildiği bir dönemde, Hasan Cemal’in kitabı elbette kendine bir yer buluyor. Kitapta, demokrasi, askeri vesayetin son bulması, askerin siyasetten elini çekmesi vb. her demokratın savunacağı, savunulması görev adledilebilecek talepler dile getiriliyor. Aslında yazar, kitabın başından sonuna kadar, askerin siyasete müdahalesini eleştiriyor. Askere gereğinden fazla taviz veren sivil siyasetçileri eleştiriyor. Şöyle bir bakıldığında; Hasan Cemal demokrasi mücadelesini destekliyormuş gibi gözüküyor.

Orduya kızıyor, ama orduya “kızmanın”, ordunun (militarizmin) üzerinde yükseldiği toplumsal koşulları değiştirme fikri ve mücadelesi ile birleşmesi gerektiğini kabul etmiyor. Ordunun ve onun yönetici kademesinin demokrasi düşmanı olduğunu görüyor, ama gerçek bir demokrasinin nasıl sağlanabileceğini anlamak istemiyor. Anlaması için gerekli entelektüel çabayı bir yana bırakırsak, bağlı olduğu tekelci burjuva gericiliğinin sınıfsal mevziinin de buna uygun olmadığını kolayca görebiliriz. Şimdi, Hasan Cemal’in son kitabındaki görüşlerini daha yakından ele alalım.

HASAN CEMAL’E GÖRE ASKER SORUNU

Hasan Cemal, kitabının başında neden asker sorununu ele aldığını şöyle açıklıyor:

Türkiye’nin birçok sorunu var.

Kürt sorunu, din ve laiklik sorunu, Alevi sorunu, başörtüsü-türban sorunu, Ermeni meselesi, tarihle yüzleşme sorunu, ‘yalanda yaşamak’ meselesi, kadın-erkek eşitliği sorunu, sosyal adalet meselesi, Kıbrıs, yargı ve hukuk devleti sorunu…

Liste uzatılabilir.

Bunların tümü bir gerçeğin, Türkiye’deki genel ‘demokrasi sorunu’nun değişik yüzleridir, hepsinin birbiriyle ilintileri vardır. Ama ben konuyu yalınlaştırmak istedim ve kitabının adını koyarken bunlardan birini üst başlığa çektim:

Türkiye’nin asker sorunu!

Türkiye’deki asker sorununu ise şöyle ifade ediyor:

Temel konularımıza ilişkin tanımları bu ülkede asker yaptı, kriterleri asker koydu, onları siyasal sisteme dikte etti. Ve bu kriterler, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin resmi ezberini oluşturdu. Asker, bu ‘kriterler’in ihlal edildiğine, bu kriterlerin çok partili rejim içinde korunamayacağına ne zaman kanaat getirse kılıcını meydana attı.

Askerin ‘kurtarıcılığı’ budur.

Rejime ilişkin ‘asker vesayeti’ budur.

Hasan Cemal’in ülkenin birçok sorununa değinip bütün bu sorunları askerin siyasete müdahalesi ile açıklamaya çalışan yaklaşımı, görünüşte bazı doğruları ifade etse de, buzdağının görünen yüzünü açıklamaktan ileri gidemiyor.

Evet, burjuva demokrasisi açısından “literatürde” askerin siyasete müdahalesi hoş görülmez. Faşizmin egemenliğini yaşamış İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerde, burjuva demokrasisine geçiş sürecinde, eski alışkanlıkla siyasete müdahale anlamı taşıyacak açıklamalar yapan yüksek rütbeli askerler görevlerinden alınmış yahut emekliye sevk edilmişlerdir. Hasan Cemal, Türkiye’de de benzer bir sürecin yaşanmasını istiyor.

Türkiye’de burjuva anlamında dahi “demokrasi”den söz edilemez. Devletin kuruluş  sürecinden başlayarak ordu ayrıcalıklı bir devlet kurumu olarak zaten politikanın merkezinde durmuştur. Burjuva propagandası  aksini ileri sürmesine karşın, ordunun konumu sermaye hakimiyetinin ihtiyaçlarıyla doğrudan ilgilidir. Sözde en demokratik burjuva devletlerinde de şekli işleyiş farklılıklarına karşın, ordu, sermaye iktidarını koruma gücü olarak içerde ve uluslararası alanda savaşlar dahil-ki politikanın silahla sürdürülmesidir-her yöntemi zaten kullanmaktadır. “Sivil”ler, ordu üst yönetimi ve genel kurmay karargahıyla amaç ve hedefler bakımından büyük sermaye ve emperyalistlerin çıkarları temelinde birlikte hareket etmektedir. Yani “sivil” iktidarlar ve ordu yönetim kademesi arasında tekelci kapitalizmi koruma anlamında bir farklılık bulunmamakta; tekelci burjuva hakimiyetinin askeri ve sivil temsilcileri temsilcileri ve koruyucuları olarak ortaklaşmaktadır.

Ordunun siyasete müdahalesinde, Türkiye’de yıllardır çözülmemiş ve kangren haline gelmiş temel sorunlar belirleyicidir. Örneğin Kürt sorununda siyasal çözüm yerine askeri yöntemlerin tercih edilmesi, ordunun siyasete müdahalesinin önünü açıyor. Yahut gerçek anlamda laik bir devlet yapısının kurumsallaşmamış olması, üstüne vazife olmasa da, askerin siyasete müdahalesini koşulluyor. Keza Ermeni meselesi, Alevi sorunu, Dersim katliamı tartışmaları vb. çözülmeyen konular, hep askeri rahatsız eden, onu siyasetin içine çeken gündemler. İşçi sınıfı ve emekçilerin taleplerini dile getirmeleri, mücadelelerinin yükselmesi, kapitalizm dışında bir alternatif arayışına girmesi ise -tam da görevi icabı- tekelci burjuva egemenliğinin ihtiyaçları doğrultusunda ordunun siyasete müdahalesini koşulluyor.

Burada, karşılıklı  bir etkileşimden söz etmek mümkün. Hem siyasetin bu sorunlar üzerinden şekillendirilip emekçileri ve halkı bölme ve kışkırtma vesilesi yapılması ve askerin siyasete müdahaleye kışkırtılması, hem de askerin gelenekselleşmiş tavrı ve yaklaşımıyla siyasi sorunların çözümsüzlüğünü dayatması.

Ancak Hasan Cemal sorunu ortaya koyarken, öyle bir tablo çiziyor ki; asker siyasete müdahale etmese, ne Kürt sorunu, ne laiklik sorunu, ne Ermeni meselesi, ne de aş-iş sorunu kalacak. Demokrasinin önündeki en büyük engel asker, o engel biraz baskı altına alınsa, birkaç üst düzey asker emekli edilse, darbe planları yapanlar yargılansa, biraz da, oldu olacak, asker-siyaset ilişkisini düzenleyecek yasal değişiklikler yapılsa, Türkiye “Birleşmiş Milletler’in hayat kalitesi merdivenlerini koşar adım çıkacak”, demokrasiye doyacak!

Hele bir “asker sorunu” çözülsün, gerisi gelecek Hasan Cemal’e göre!

Ya tekelci burjuvazinin gericiliği? İşçilerin sendikal, sosyal, siyasal hakları bir yana en basit ekonomik haklarına bile tahammül edememesi? Aş  sorunu, iş sorunu? Sendikalar yasasındaki yasaklar? En basit işçi sorunun bile aylarca mahkemelerde çözümsüzlüğe sürüklenmesi.

Tekelci burjuvazinin yanı sıra ABD emperyalizminin demokrasinin gereği olan ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını, halkların bağımsızlığını ayaklar altına alması. ABD’nin bölge planları çerçevesinde halklar arasındaki önyargıları kullanıp düşmanlık tohumları ekmesi, çatışmaları kışkırtması, ulusal baskı ve sömürüyü dayatması. Demokrasi adına yaptığı işgallere Türkiye’yi ortak etmesi…

İşçi ve emekçi düşmanı politikaları bir kenara koyalım. Bunlara sonraki bölümlerde değineceğiz.

Ordunun siyasete müdahalesi önemli. Buna karşı işçi sınıfı, emekçiler, kent ve kırın yoksulları, ordunun siyasete müdahalesinin söz konusu olmadığı, ancak bununla da sınırlı kalmayan gerçek bir demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi örgütlemelidirler. Buraya kadar tamam. Ancak ordu kendinden menkul, toplumdan soyut bir kurum mu? Ordu, siyasi ve ekonomik yönetim aygıtlarını elinde tutan, iletişim araçları ve kaynaklarıyla toplumu yönlendirme olanaklarına sahip olan tekelci burjuva gericiliğinden bağımsız mı? Ülkenin temel meseleleri yalnızca askerin siyasete müdahalesi, askerin darbeci anlayışından mı kaynaklanıyor? ABD emperyalizmi, işbirlikçiler, egemen güçler bu sorunu çözecek de, ordu mu engel oluyor?

Hasan Cemal’in kendisine dert olduğunu iddia ettiği “demokrasi” açısından bile, sorun, askeri çok çok aşmıyor mu?

Aşıyor, aşıyor aşmasına da, böyle olunca, mesele Hasan Cemal’in de boyunu aşıyor. Çünkü Hasan Cemal, ordunun siyasete müdahalesinin, egemen sınıflar arasında sürdürülen kavgada “demokrat” olanların “vesayetçi” olanlara üstünlük sağlamasıyla ortadan kalkacağını düşünüyor. Emekçilerin, ezilenlerin, bir bütün olarak geniş halk kesimlerinin demokrasi mücadelesi Hasan Cemal için gündem değil. Orduya karşı, ama işbirlikçi tekelci burjuvazinin sivil politikasının yanında. ABD’nin oraya buraya “götürdüğü”, Türkiye’de modelleştirmek istediği sözde demokrasinin yanında. Ordunun siyasete müdahalesine karşı, ama ABD’nin ve işbirlikçi-gerici burjuvazinin siyasete “müdahale”sine karşı değil.

Maalesef demokratlık bununla sınırlı olunca, yeterli olmayabiliyor! Bozuk bir saatin günde iki kere doğruyu göstermesi gibi, bazen doğru söyleniyor. Hatta Türkiye gibi demokrasinin mumla arandığı bir ülkede, ordunun siyasete müdahalesine karşı olmak, “Evliya Çelebi” misali, günde 3-4 kez doğruyu gösterdiği oluyor. Ama her dakika, her saniye yanlış göstermekten, emekçileri ve demokrasi güçlerini, halktan yana aydınları yanlış yönlendirme çabasından geri durmuyor.

AKP’YE KOŞULSUZ DESTEK!

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden başlamak üzere, özellikle 2009 yılına kadar, günlüklere yansıdığı biçimiyle, darbe planları, MİT-JİTEM “kapışması”, medya üzerinden “beşinci kol”  faaliyetleri, karşılıklı açıklamalar, hatta 27 Nisan e-muhtarıyla gündeme gelen ordu-AKP arasındaki gerginlik uzun bir süre gündemi meşgul etti, dönem dönem uzlaşmalara rağmen etmeye devam ediyor. Öyle ki, kimi zaman CHP ordunun siyasi alandaki temsilciliğini üstlendi, kimi zaman da herhangi bir araca ihtiyaç duymaksızın ordu, kendi siyasi fikirlerini kamuoyuna, hatta hükümete sundu.

Ülke gündemi Genelkurmay-AKP çatışmasına indirgendi. Genelkurmay, AKP’yi, laikliği tehdit eden bir güç olarak ele alıp açıklamalar yaptı; statükocu çevrelerin AKP ülkeyi bölüyor mesajlarına alttan alta destek verdi. Siyaset, siyasi partilerin, son tahlilde farklı sınıf ve katmanların karşılıklı mevzilerini güçlendirme ve mevzi kazanma mücadelesi olmaktan çıkıp ordu ve AKP arasındaki mücadele gibi yansıtıldı.

Böyle olunca, burjuva demokratlarının, egemen sınıflardan demokrasi bekleyen liberallerin, küreselleşmeci uyumcuların, yapısal reformcuların saflaşmadaki yeri ordu ve geleneksel anlayışa karşı “yenilikçi AKP”nin yanı oldu. Hasan Cemal de, AKP’ye fazlasıyla güvendi, değer verdi:

Bu satırların yazıldığı 2010 yılı Mart ayında demokrasinin halleriyle ilgili olarak iyimserliğe açılan pencerelerin çoğaldığı söylenebilirdi. Bu açıdan Ak Parti iktidarının bu umut verici gelişmelerin arkasına koyduğu siyasal irade ve yargı ile idare içindeki ‘demokrat oyuncular’ın yürekli hamlelerinin oynadığı olumlu rolün altı hiç kuşkusuz çizilmeliydi.

Özellikle 2007’de ağır ağır işlemeye başlayan Ergenekon süreci ve 2009 ile 2010 başındaki gelişmeler, Türkiye’nin de asker sorununun, bir başka deyişle ‘vesayet sistemi’nin çözülebileceğine, bu ülkenin daha çok demokrasi ve hukuka açılabileceğine ilişkin sinyalleri çoğalttı.

Ergenekon davasının gidişatı, ülkenin karanlık tarihinin açığa çıkarılması bir yana, AKP’ye yönelik 2003-2004 yıllarında hazırlanan darbe planlarında en ileriden görev alan, simgeleşmiş isimlerin yargılanmasıyla sınırlı kalmıştır. Darbe planları AKP tarafından daha önceden bilinmesine rağmen, ne askerler görevlerinden alınmış, ne de birçok karanlık organizasyonda yer aldığı bilinen isimler cezalandırılmıştır. Kürt illerinde işlenen binlerce faili meçhul cinayetin faiileri, köy yakanlar, halka işkence edenler, suikastlerle, provokasyonlarla insanlık suçu işleyenlerin yargılanması söz konusu bile değildir. Hatta öyle bir gidişat var ki; Ergenekon davası, AKP karşıtı darbe planlarına karışanlara bile dokunmadan, Cumhuriyet mitingi örgütleyicileriyle sınırlı kalmıştır.

Bu nedenle, Ergenekon dava süreci, demokrasi güçleri açısından birçok olanağı barındırmakla birlikte, “AKP ile ordu” arasındaki çatışmanın AKP lehine desteklenecek bir unsuru olarak kaldığı sürece ne karanlık güçlerin açığa çıkarılmasına dönüşebilecek ne de demokrasiye ilişkin “sinyalleri” çoğaltabilecektir.

Hasan Cemal’in hatası, Ergenekon davasını önemsemesi yahut “askeri vesayet” tartışmalarının gündemde oluşunu olumlu bulması değil. Hatası; Ergenekon Davası’nın karanlık güçlerin deşifresine doğru ilerlemesi, kontrgerilla örgütlenmelerin lağvedilmesini, demokrasi ve özgürlükleri tarihsel olarak ilerici niteliğini çoktan kaybetmiş tekelci burjuva gericilikten ve onun siyasal alandaki sözcüsü AKP’den umutla beklemesidir. Bu da, genelde liberalizmin demokrasiyi burjuvaziden beklemesidir ki; Hasan Cemal, bunu, işbirlikçi tekelci burjuva gericiliğinden beklemektedir. Bu nedenle, Hasan Cemal’in “umutları”nı bir kenara koyarsak, bu, ya hayalcilik ya da emekçileri ve geniş halk yığınlarını egemen sınıflar arasındaki çatışmada AKP’ye yedeklemeye çalışmaktır.

KÜRT SORUNU VE ORDU!

Hasan Cemal’e göre, AKP Kürt sorununu çözecek, ama ordu izin vermediğinden, sürekli engeller çıkardığından çözemiyor. Öyle ki, Hasan Cemal’e göre, Turgut Özal ordu baskısı olmasa Kürt sorununu çözecek, Süleyman Demirel Kürt realitesini tanıyacak, Tansu Çiller de çözüm için adımlar atacaktı. Sivil siyasetçiler şu veya bu oranda Kürt gerçeğini görmüşler, adım atmak istemişler, ancak asker izin vermemiş.

Elbette siyasetçilerin, en gerideki siyasal partiler ve sözcülerinin dahi Kürt sorununda ordu yönetim kademelerinin söyleyeceğinden farklı sözleri olmuştur, buna ordunun baskısı ve kırmızı çizgileri engel olmuştur, olabilir, hâlâ da olmaktadır. Ancak Kürt sorununu asker sorununa indirgemek, genel olarak ulusal sorunu, özel olarak da Kürt sorununu anlamamak demektir.

Hasan Cemal’e göre, siviller Kürt sorununu çözecek, ama “asker korkusu”ndan çözemiyor. AKP’nin attığı “cesur adımlar” ise, Hasan Cemal’e umut veriyor. Hasan Cemal, yine, bütün kurgusunu sivil-asker çelişkisi üzerine kuruyor. Askere karşı sivil olanı, AKP’yi destekliyor. “AKP Kürt sorununu çözecekti ama…” diyor.

Hasan Cemal Kürt sorununun çözümünü istiyor. Bu, iyi bir şey. Binlerce insanın yaşamını kaybetmesi, bir halkın en temel haklarının yok sayılması, inkar edilmesine karşı çıkmak önemli. Ancak bunları entelektüel olarak savunurken, muhatabıyla değil de muhatabını dışarıda bırakan bir çözümü savunmak, başka bir deyişle, askere karşı çıkmak adına sorgusuz sualsiz AKP’nin kucağına oturmak, sorunun çözümüne katkı sunmuyor.

Hasan Cemal’in sivil siyaset dediği, AKP’nin ‘adı var kendi yok’ Kürt açılımını yapması bile, demokrasi mücadelesinin, ancak Hasan Cemal’in anladığı biçimde Turgut Özalların, Süleyman Demirellerin yahut AKP’lilerin değil, ezilen Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin mücadelesinin etkisiyledir.

ABD’nin Ortadoğu’da Türkiye’ye biçtiği ABD’nin stretejik ortağı olan model ülke olma misyonu da, Kürt sorununda geleneksel politikanın değiştirilmesini, PKK’nin tasfiyesini dayatıyordu. Açılımda bu gibi uluslararası faktörler de olmasına rağmen, Kürt halkının mücadelesini göz ardı etmek, su katılmamış liberallerin bile aklına gelemiyor.

Son süreçte yaşananlar, Başbakan ve muhalefet liderinin siperde poz vermesi, Kürt sorununda ayrılığın ‘siperde ayakta durmak ve oturmak’ noktasına indirgenmesi, Kürt siyasetçilerin tutuklanması, BDP üzerindeki baskılar, operasyonların artması, Kürt sorununa dair AKP’nin ve genel olarak tekelci burjuva gericiliğinin çözümünü göstermektedir. Yani AKP’nin Kürt sorununu çözme gibi bir niyeti olmadığı gibi, bazı küçük “taviz”lerle Kürt halkının yedeklenmesi ve PKK’nın tasfiye edilmesini amaçlıyor. Bu basit ve açık gerçeklere rağmen, demokrasi deyince milyonları kapsayan halk yığınlarını ve Kürt halkını göremeyen Hasan Cemal’in siyasi ufku, AKP’den ötesini seçemiyor. İşbirlikçi burjuvazinin sınırlarını aşamayan Hasan Cemal, seçeneksizliği içinde, okurlarına tek seçenek bırakıyor: Kürt sorununu çözmeyen, hem de iktidar olmasına rağmen çözmeyen, siperlere çıkıp operasyon üzerine operasyon düzenleyen AKP…

ABD’CİLİK!

Hasan Cemal, küreselleşmenin, değişen dünyanın sözde gerçeklerine uyum sağlamış bir yazar. Kendisinin değişiminden bahsederken, eski bir darbe yanlısından bir demokrata evrimini anlatıyor. Şimdi ise mükemmel bir “demokrat”.

Öyle bir demokrat ki, Kürt sorununun çözülmesini istiyor. Hatta Ermeni, Alevi, başörtüsü, laiklik vb. tüm demokrasi sorunlarının çözülmesini, askerin siyasete müdahale etmemesini istiyor. Türkiye’de bu sorunların çözülmesini engelleyen kurum olarak orduyu görüyor ve ordunun müdahalesinin sorunları içinden çıkılmaz hale getirdiğini söylüyor.

Hasan Cemal yine “güzel” söylüyor:

Ben, AB’ye olduğu gibi ABD’ye de sırtını dönmesinin bu ülkenin çıkarına olduğu düşüncesinde değilim.

ABD’ye yüzünü  dönmekten, yüz yüze ilişkileri devam ettirmekten yana. Neden? ABD, yıllardır Kürt sorununda çözümsüzlüğü onaylamadı mı? Onayladı… Türkiye’yi yöneten egemen güçler ABD’nin hizmetinde olmadı mı? Oldu…

Diğer yandan ABD, dünyadaki en gerici diktatörlükleri sırf kendisiyle uyum içinde olduğundan desteklemedi mi? Hatta Hasan Cemal’in sempatiyle baktığı Allende’yi, yine Hasan Cemal’in kuşkusuz hoşlanmadığı Pinochet bir darbe ile devirirken ABD’nin kontrolünde değil miydi? Darbeci diktatör, Şili ekonomisini Chicago Üniversitesinde eğitim görmüş, ülke ekonomisini ABD’ye açan, neo-liberal iktisatçılara teslim etmedi mi?

On yıllardır, ABD, dünyanın en ücra köşelerinde ulusal ve dinsel ayrılıkları  körükleyip halkları birbirine düşürüp egemenliğini sürdürmeye uğraşmadı mı?

“Demokrat” Hasan Cemal, Türkiye’nin ABD’ye sırtını dönmesini istemiyor. Bağımsız, sorunlarını çözen, emperyalist hesapların dışında duran, halkının taleplerini yine halkçı bir demokrasiyle tesis eden bir ülke istemiyor. ABD’nin emperyalist planlarına dahil bir Türkiye öneriyor okurlarına. Böylesi demokratlık düşman başına!

DEMOKRASİNİN GEREĞİ OLARAK ÖNERİLEN NEO-LİBERAL BARBARLIK!

Hasan Cemal, burjuvazinin kıblesini kıble edindiği için, her alanda anayolcu burjuva kuramları  kayıtsız şartsız desteklemekten imtina etmiyor. Siyaset alanında demokrasiyi, ama tekelci burjuvazinin, emperyalist ABD’nin hesaplarına uyacak ve mümkünse onların tesis edeceği bir demokrasiyi savunurken, burjuva siyaset biliminin “asker-sivil” çelişmesinden hareket ediyor.

İktisadi alanda da, siyasi görüşleriyle paralel olarak neo-klasik iktisadın temel tezlerini, tekelci burjuvazinin pratik ihtiyaçlarını cevap veren neo-liberal programı hararetle savunuyor. En azından 2008 yılında patlak veren uluslararası krizle birlikte sorgulaması gereken neo-liberalizmin aş ve iş sorununu çözeceği, yoksulluk ve işsizliği azaltacağı ezberini değiştirebilirdi. En azından altına bir belirsizlik yahut “ihtimal” notu koyabilirdi. Ama hayır! Hasan Cemal, yaşam ne kadar gerçekleri dayatırsa dayatsın, “kitap”ta yazan neo-klasik iktisadın ilkelerinden taviz veremez:

Ben, ekonomide dışa açılmayla yabancı sermaye olmadan, özelleştirmeler olmadan, kısacası serbest rekabete dayalı Pazar ekonomisi olmadan, Türkiye’de aş ve iş sorununun çözülemeyeceği kanısındayım.

İşte Hasan Cemal’in demokrasi karşıtlığının maddi temeli! Cemal gibi liberallerin demokrasisi bu emperyalist sömürü, baskı ve bağımlılığı içerir. Tekellerin demokrasisine denk düşer, orada emekçilere ancak işsizlik, yoksulluk, sosyal hak kaybı düşer. Mücadele yasakcılığı, emekçilerin örgütlenmesine barikat düşer. Dolayısıyla da onların savundukları “demokrasi” demokrasi değildir! Cemal gibilerinin liberal “demokratlığı”nın karakteri tam da bunların savunusunu merkeze almıştır. Onların demokratlığı zaten bu kadar olacaktır.

30 yıldır  “dışa açılan”, özelleştirilen Türkiye’de ne aş sorunu ne de iş sorunu çözülmüştür. Çözülmek bir yana özelleştirmelerle, pazar ekonomisi uygulamalarıyla daha ağırlaşmıştır. Serbest rekabete dayalı dış ticaretle tarım ve hayvancılıkla uğraşan küçük köylülük yıkılmış, küçük üretici “iktisadi kuramlarla” proleterleştirilmiştir. Sadece Türkiye’de değil, IMF’nin acı hapını yutan tüm ülkelerde yoksulluk ve işsizlik alabildiğine artmıştır. Dünya ölçüsünde gelir dağılımındaki eşitsizlik, açlık ve yetersiz beslenme insanlığın önemli bir kısmını tehdit eder boyuta gelmiştir. Dışa açılma, özelleştirmeler; uluslararası tekeller dışında kimseye yaramamış, serbest rekabetin ve “Yeni Dünya Düzeni”nin vaat ettiği “refahın adil dağılımı” boş bir propaganda argümanı olarak kalmıştır.

Hasan Cemal bu gerçeklerin neresinde?

Bütün bu açık gerçeklere rağmen, Hasan Cemal, 2010’un Martında, 2000’li yılların başındaki özelleştirme programları için “Türkiye ekonomide yılan hikayesine dönmüş yapısal reformlarını nihayet yapabilecek bir raya oturuyordu” diyebiliyor.

Çünkü Hasan Cemal, “kitabı” ve sınıfı gereği umudunu emperyalist burjuvazinin yönelimlerine, bu yönelimlere Türkiye’nin uyum sağlamasına bağlamıştır. Küreselleşme “gerçeğine” ve sürecine katılım sağlamayı, bunun için ne var ne yoksa özelleştirmeyi, yabancı sermayenin gelmesi için kapıları sonuna kadar açmayı, sermayenin teşvik edilmesi için, adını koymadan, her türlü gerekirliğin yaşama geçirilmesini istiyor. Böylece işçi ve emekçiler değil, ama Hasan Cemal’in gözlem alanına kolayca girebilen sermaye grupları daha da büyüyecek, dolar milyarderleri arasına katılan Türkiyeli burjuvaların sayısı birkaç kat artabilecektir.

Özelleştirmelerin, esnekleşmenin, pazar ekonomisinin gereklerinden birisi de, işçilerin ne kadar kazanılmış hakkı varsa ortadan kaldırılmasıdır. Bu haklar ortadan kalksın ki, yabancı sermaye kendi ülkesini bırakıp Türkiye’ye gelsin. Kâr etsin!

Taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, düşük ücret, ağır çalışma koşulları, meslek hastalıkları vb. bütün sorunlar, asker sorununun dışında olduğu için, Hasan Cemal’in ilgi alanına girmiyor. Ancak neo-liberal politikalara uyum sağlamayı tavsiye etmekten, halkın iş ve aş sorununun çözümünü de bu uyumun içinde göstermekten de kendini alamıyor.

Hasan Cemal, bunun, asker-sivil çelişkisi temelinde teorisini de yapıyor: Asker AB’ye karşı, asker özelleştirmeye karşı, asker serbest ticarete, küreselleşmeye, globalleşmeye, “çağdaş dünyanın” istediği ne varsa, hepsine karşı. Öyleyse askere karşı, Hasan Cemal de, bunların hepsini savunuyor. Ya emekçiler, hem askere hem de yoksullaşmaya karşı olsa, neo-liberal programın yıkımlarına dur diyecek olsa!

Hasan Cemal’e göre, bu, Türkiye’nin önünü kapatmak isteyen güçlerin işi.

Hasan Cemal, günümüz Türkiye’sinde değil sanki! Ordu, özelleştirmeden, neo-liberal politikalardan yana değilmiş gibi bir tablo sunuyor!

Oysa örneğin 24 Ocak 1980 neo-liberal programının uygulanmasını sağlayan, 12 Eylül darbesiyle burjuvazinin hizmetindeki ordudur. Darbe sonrasında iktidarda uzun yıllar kalan ANAP Hükümeti, 24 Ocak kararlarını uyguladı. Ordu, neo-liberal programa karşı olmak bir yana onun uygulanmasını güvenceye alan darbeyi gerçekleştirdi. ABD’nin “çocukları” darbenin aktörleriydi.  Bugün açısından da, Hasan Cemal’in, ordunun neo-liberal uygulamalara karşı olup olmadığını test etmesi için, en azından askeri işletmelerde uygulanan taşeronlaştırmaya bakması yeterli. Hasan Cemal ordunun “hakkı”nı yemesin! Ordu, ABD’nin gerek siyasi gerek iktisadi ihtiyaç ve yönelimlerine uyum sağlamakta, emperyalist hesap ve planların aracı olmakta Hasan Cemal’in sandığından çok daha yeteneklidir.

SONUÇ YERİNE

Hasan Cemal, tüm toplumsal yapı ve ilişkileri asker-sivil ilişkileri temelinde ele alıyor ve açıklamaya çalışıyor. Kapitalizm de yok kitabında Cemal’in, tekeller de, burjuva devlet de. Egemenlik burjuvazinin değil, generallerin elinde. Generaller, kapitalist ilişkilerden, kapitalizmden bağımsızlar. Burjuva devletin kurumu değil ordu ve generaller de kendisinden menkul bir devleti yönetiyor. Şu generaller ve “vesayetleri” olmasa, “siviller”ortalığı güllük gülüstanlık yapacaklar! Çünkü Cemal’e göre bütün sorun ya da sorunun “anası”, “kötü” ve her olumsuzluğun kaynağı askerlerle, karşılarındaki, karşılarında olduğu için, doğal olarak “iyi” ve olumlu olan “siviller” arasındaki çekişmede yatıyor.

Askeri zihniyetten ve İttihatçı gelenekten arınmış sivil siyasetin Kürt sorunu, Ermeni meselesi, laiklik, türban, Türkiye’nin karanlık geçmişi vb. temel meseleleri çözeceğini iddia ediyor H. Cemal. Bu kapitalistler, bu emperyalizme bağlı, onları davet eden, bu daveti Cemal’in de olumladığı tekelci kapitalistler, bu emekçiler ve halkın karşısında konumlu, emekçilerle halkın sırtında tepinen tekelci gericilik, onların sivil adamları, sözcü ve temsilcileri, sadece sivil oldukları için bu sorunları nasıl çözerler diye hiç düşünmüyor bile. Bugüne kadar sorunların çözümü yoluna girmeyenin, çıkarlarını burada görmeyenin askeri ve siviliyle tekelci gericilik olduğunun üzerini örtüyor. Varsa yoksa askerler! Peki o sivil Erdoğan siperlerde ne arıyor? Çiçek mi topluyor? Açılım dediği şeyi tasfiye ve savaşla özdeşleştiren ya da birlikte uygulamaya girişen asker mi sivil mi?

İşbirlikçi büyük burjuvazi, onun siyasal ve iktisadi gerici politikaları, Kürt halkı  üzerindeki baskı, inkar ve asimilasyon politikasının askeri ve sivil yanı, yani Türkiye işçi sınıfına, emekçilere ve özel olarak Kürt halkına yönelik düşmanca uygulamalarını Hasan Cemal göz göre göre göz ardı ediyor. Hasan Cemal, burjuvazi ve işçi sınıfı, emperyalizm ve ezilen halklar arasındaki mücadele ve çatışmayı göz ardı ediyor, yerine her şeye kadir, burjuva liberal sivil toplumculuğu koyuyor.

Halkı, emekçileri ve özel olarak okurlarını emperyalizmin güdümünde, onun Ortadoğu’daki politikalarına uyum sağlamış, neo-liberal uygulamaların tek geçer akçe olduğu bir ülkeye davet ediyor. Yani sivil olsun da emekçilerin hali ne olursa olsun!

Bu “sivil”  “iyi niyet”, iyi şeylerin yolunu göstermiyor. Çünkü, emekçilerin ve halkların işbirlikçi egemen sınıfların emek düşmanı  politikalarına, inkar ve asimilasyon politikalarına karşı mücadelesi olmadan, askerin siyasete müdahalesi engellenemez. Halkı ve onun mücadelesini önemsemeyen, AKP’nin en ufak manevrasını ayakta alkışlayan Hasan Cemal, demokrasi güçlerinin mücadelesinden uzak durmayı, AKP’ye ise kul köle olmayı öneriyor. Hasan Cemal’in burjuva liberal sivilleşme programı, halk hareketine ve onun taleplerine bağlanmadığı için liberal bir ütopya olmaya mahkum oluyor.

marksist iktisat teorisi ve özgürlükler

 

GİRİŞ

İktisat teorileri, toplumun ekonomik yapısını tahlil etmek iddiasındadırlar.

Doğru veya yanlış yönleriyle bir tahlil gerçekleştirilir.

Merkantilistlere göre değerin yaratıcısı ticaret, fizyokratlara göre topraktı. Bunlar aşıldı. İktisat ve bilim tarihinde geçilmesi gereken bu aşamalar bugün çok gerilerde kaldı.

Geçmişte kaldı, ama ihtiyaçlar ve fikirler, (bu fikirlerin zemini olan) sınıflar mücadelesi, eski teorileri yeni biçimleri ve argümanlarıyla karşımıza çıkarıyor.

Emeği üretim faktör girdilerinden birisi olarak ele alan, diğer üretim faktörleriyle aynı kefeye koyan, dahası önemsiz, geçmiş olan, geçmişini tüketen ama geleceği olmayan bir olgu olarak gören teoriler, iktisatçısından tarihçisine, akademisyeninden politikacısına kadar, kimi zaman mutlulukla, kimi zaman utangaçça savunuluyor. ‘Artık emek belirleyici değil’, ‘emek olmadan üretim çok uzakta değil’, ‘emek değer yaratan tek etken değil’ vb. görüşler, spesifik örneklerle giydirilerek yaygınlaştırılıyor.

Tartışma sadece iktisadi alanla sınırlı kalamazdı. Eğer “küreselleşen dünya”da emek değersizleşiyorsa, önemini kaybediyorsa, emekçiler için bunca lakırdı gereksizdir! İşçi sınıfı zaten yok olmaktadır! Yok olan bir sınıf için bunca patırtı çıkarmak, onun haklarını savunmak, hele hele onun iktidarını amaçlamak anlamsız, dahası aptalcadır!

İşte “aptallıktan” zerre kadar etkilenmemiş burjuva iktisatçı, tarihçi, sosyolog vb. bilimsel akademik şakşakçı, gelecekte işçi sınıfına yer olmadığını, kapitalizmin tek mantıklı, daha doğrusu “insan doğası”na uygun ve olabilir yol olduğunu ilan ettiler.

Tartışma, gelecek üzerine bir polemik değil, tam da günümüzle ilgili ideolojik bir hesaplaşmadır. İşçi sınıfı ve emekçiler yok olacaksa, toplumsal ağırlığını kaybedip yerini robotlara ve otomasyona bırakacaksa, emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarına ne gerek var! Piyasanın görünmez eli gerekeni zaten yapar.

Marksizm, emeğe, emekçiye en büyük değeri verir. Marksizme göre, değeri, tarihi ve toplumu yaratan emektir. Aynı emek, tarih boyunca ezilen, köleleştirilendir.

Özgürlük, emeğin özgürlüğü ve insanlığın özgürlüğü, Marksist iktisat öğretisinin sebebi değil sonucudur. Ancak kaçınılmaz bir sonucudur. Burjuva bakış açısının sınırlamalarından kurtulan iktisatçı için, ekonomik tahlil sonucu emeğin rolü ortaya çıktığında ve ekonomik hareketin nesnel yasalarına vakıf olunduğunda, emeğin hakları ve özgürlüğü en temel meseleler olarak ortaya çıkar.

Marksist iktisadın özgürlüğü ve demokrasiyi dışladığı tezi, temelini burjuva propagandasından almaktadır. Gerçekçi ve bilimsel değildir.

Ekonomik ve siyasal özgürlükler, sosyalist iktisat ile gerçek anlamda hayat bulur.

 

FRANSIZ DEVRİMİ VE ÖZGÜRLÜKLER

İnsanlığın özgürlük ve demokrasiye ilerleyişinde attığı en büyük adımlardan birisi olarak bilinir Fransız Devrimi. Tartışmaya açıktır. En büyük adım mıdır? Nasıl bir özgürlük, kim için özgürlüktür?

Kim için özgürlük olduğu sorusunu şimdilik bir yana bırakalım. Fransız Devrimi, burjuvazinin önderliğinde halkın mutlakıyeti, feodal aristokrasinin egemenliğini yıktığı bir devrimdir. İnsanlık tarihini pürü pak anlaşmalar ve uzlaşmalar tarihi olarak göstermek isteyenlere de en iyi cevaplardan biridir.

Devrimin çocuklarından birisi, 28 Ağustos 1789’de ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesidir. Birkaç yıl sonra Kadın Hakları Beyannamesi ilan edilmiştir.

İnsan hakları beyannamesine göre, insanın doğuştan gelen bir takım hak ve özgürlükleri vardır. Bu hak ve özgürlüklerin sınırı ise, diğer insanların hak ve özgürlükleridir. Buna göre tüm insanlar eşittir, egemenlik ulusa dayanır.. vb. vb. Fransız devrimi böylece insanlığa özgürlük ve demokrasiyi getirmişti. Ne özgürlük, ne özgürlük…

 

ÖZGÜRLÜKLER VE DEMOKRASİ

İnsanlık, tarihi boyunca, eşitlik ve özgürlüğün egemen olduğu bir toplum ve gelecek tasarısına sahip olmuştur. Thomas Moore ‘Ütopya’sında bir özgürlükler ülkesi tasarlamıştır. Fransız Devrimi’nin burjuva karakterinin aydınların gözünde netleşmesi, ona bağlanan umutlarında kırılmasına neden olmuştur. Fransız Devrimi’nin gerçek anlamda eşitlik, özgürlük ve kardeşlikle sonuçlanmadığını gören aydınlar, vahşi kapitalizme alternatifler bulma çabasına girmişlerdir.

Yoksulluğun olmadığı, insanca çalışma ve yaşam koşullarının olduğu, eşitlik ve özgürlüğün egemen olduğu bir dünya tasarladılar. Tasarladıkları dünyanın mantıksal eksikliklerini gidermeye çalıştılar. Birkaçı da, bunu koloniler halinde yaşama geçirme girişiminde bulundu. Nedense sonuç alınamadı! Ütopik sosyalistler ütopyalarıyla beraber hayatın gerçekliğine yenildiler. Ama saygıyla anılmayı da hak ettiler.

Özgürlük ve eşitliğin gerçekleşebilmesi için gerçekliğe dayanmak gerektiği anlayamadılar. Nedir bu gerçeklik? Sunumun amacı da zaten bu gerçekliğin teşhiridir.

 

EKONOMİK TEMEL VE ÖZGÜRLÜKLER

Önce bir teorik çerçeve koymamız gerekiyor.

Toplumbilimle uğraşıyorsak, gerçeğe ulaşmak için toplumsal gerçeği temel almak zorundayız. Tek tek insan düşüncesinden bağımsız, tek tek insan yaşamına bağlı olmayan toplumsal gerçeklik… Burjuva sosyolojisi ile bilimsel sosyoloji arasındaki fark da burada yatar. Tartışmamızın ideolojik felsefi temeli bu olacaktır…

İktisat ve özgürlük başlığını seçtiysek, olguları gerçeklikle ve bunun bir parçası olarak iktisatla bağlantısı içerisinde ele alacağımıza dair sözleşmeyi imzalamış oluyoruz.

Doğa karşısında bilgisiz, olguları açıklama yeteneğine sahip olmayan bir toplum özgür olamaz. Doğanın tutsağı durumundadır. Toplum doğayı açıkladıkça, doğaya hakim olmaya başladıkça, bilim ve tekniğini geliştirdikçe, doğa karşısında boyun eğen bir köle olmaktan çıkar; yine doğaya bağlı, ancak onun karşısında bilgisiz, edilgen bir bağlılıktan arınmış ve onu ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme yeteneğine sahip bir özne olarak ortaya çıkar.

İnsanlığın tarihini özgürlüğe doğru ilerleyiş olarak adlandırabiliriz. Ancak bir şartla: Bugün özgür olduğumuz yanılsamasına kapılmadan, gelecekte özgürlüğün geleceği bilinciyle…

İnsanlığın yürüyüşü devam ediyor… Devrimler ve değişimlerle devam ediyor. Kim diyebilir ki, 200 yıl önceki dünyayla bugünkü dünya aynıdır. Hatta 10 yıl öncekiyle. Yine kim diyebilir ki, 200 yıl sonraki dünyayla bugünkü aynı olacaktır. Hatta 10 yıl sonrakiyle…

Sınırlı/burjuva anlamda özgürlüklerin ortaya çıkışı burjuva/demokratik devrimlere dayanır. Burjuva demokratik devrimlerle demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük vb. kavramlar, gerçekleşip gerçekleşmedikleri ya da nasıl yaşam buldukları bir yana, siyasal yaşamın bir parçası olmuşlardır. Fransız Devrimi gerçek anlamda eşitlik, özgürlük, kardeşliği getirmemiştir demiştik… Evet, doğru; gerçek eşitliği değil, ama feodal soyluluğu ortadan kaldırarak, yasalar önünde hukuki eşitliği getirmiştir. Sömürü ve adaletsizlikleriyle gerçek anlamda kardeşliği getirmemiştir, ama ülke içindeki feodal sınırlamaları ortadan kaldırarak ulusal bütünleşmeyi sağlamış, burjuva kardeşliği getirmiştir. Özgürlükse hiç sormayın…

Burjuva anlamıyla eşitlik, özgürlük ve demokrasinin yaşam bulması için elbette maddi-nesnel zeminin oluşması şarttır. Örneğin feodal üretim biçiminde burjuva özgürlüklerin yaşam bulması imkansızdır. Keza köleci düzende de. Burjuva özgürlüklerin ve demokrasinin yaşam bulması için tarihin kapitalizme adımını atması şarttı. Ancak gerçek anlamda eşitlik, özgürlük ve demokrasi için kapitalist ekonomik temel ise uygun düşmüyordu.

Karşımızda, ekonomik temel ve özgürlük arasındaki tarihsel çözümsüzlük ve çözüm arayışları hala büyük bir soru olarak duruyor?

Çık çıkabilirsen işin içinden… Özgürlüğü sağla bakalım; her yanda eşitsizlik ve adaletsizlik koca bir duvar gibi dururken… “Ne duruyorsun, at kendini denize” türküsünü söylemenin ötesine geç bakalım, ya da türküde söyleneni özgürlük sanmanın…

Burjuvazi iki yüzyılı aşkın bir zamandır bu türkünün ötesinde geçmeye çalışıyor, ama başaramıyor. Kendi propagandasıyla bir süre sonra kendini bile ikna edemediğinden, yeni arayışlara giriyor. Yeni bir tarifle karşımıza çıkıyor. Modernizmi ‘post’alıyor, onu bunu ‘neo’luyor; amma velakin bir sonuç alamıyor. Etkisiz olduğunu söylemiyorum; ancak yarattığı paradigmada debelenip durmasından bahsediyorum.

İki koca cilt arz-talep eğrilerinin incelemesini yaparken, bize ‘arz-talep dengedeyse metanın fiyatını belirleyen nedir’ sorusunu unutturmaya çalışan ‘bilim adamlarımızın’ kırmızı çizgilerini aşacağımızdan, şimdiden, kusurlarımız af ola.

Adam Simith, David Ricordo ve diğer büyük ekonomistler burjuva ekonomi-politik okulunu kurmuşlar. Sağ olsunlar… Sağ olsunlar, çünkü bilimsel ekonomi-politiğin yolunu açtılar; Alman felsefesi, Fransız sosyalizmiyle beraber, Marksizmin üç hayat ‘damarından’ biri oldular.

Ekonomik temel o kadar belirleyicidir ki, biraz dalgınlıkla, bizi, kaba bir materyalizme, iradenin rolünü inkara, karşılıklı diyalektiği soyutta değil ama güncel yaşamda atlamaya götürebilir.

Burjuva ekonomi-politikçilerin de zaman zaman kabul etmek zorunda kaldıkları bir gerçekliği tekrar etmekte fayda var. Toplumsal sistem, işleyiş, adına ne dersek diyelim; üretimin nasıl ve kimin yönetiminde gerçekleştiğine bağlıdır. Üretim araçları kime aittir? Temel sorulardan birisi budur. Buradan ilerleyelim. Bunun sağlaması; sizlerin, söylediklerimi toplumsal pratik içinde değerlendirmesine bağlıdır.

Üretim araçlarının sahipleri sermaye değildir. Sermaye sahipleridir. Çünkü iktisatta sermaye derken, üretim araçları, hammadde vb. üretim ögeleri kastediliyor. Üretim araçlarına sahip olan sermaye sahipleri, üretim araçlarına sahip olmayan toplumun kalan üyelerini, üretim sürecinde bir ücret karşılığında dahil eder. Üretim araçlarının sahipliği iki sınıfa yol açtı bile. Bir, üretim araçlarının sahibi olan sermaye sahipleri; iki, üretim araçlarına sahip olmayan işçi sınıfı ve emekçiler… Bir adım daha atalım; burjuva sınıfı, üretilen toplam ürünün büyük bir kısmını, “üretim araçlarının sahibi” olma sıfatıyla, kâr olarak cebe indirir. Çalışan işçi ve emekçilerse, üretilen ürünün küçük bir kısmını ücret olarak alırlar. Üretim araçlarının sahipliği toplumsal sınıfları belirlediği kadar, toplumsal paylaşımı, toplumsal gelir dağılımını da belirledi. Bahsettiğimiz, bir toplumsal sisteminin basitçe görünümüdür. Üretime egemen olan, toplumsal zenginlikten aslan payını alan burjuva sınıfı, devlet, polis, asker vb. devlet kurumlarını, aslan payını onaylayan, genişleten kurumlar olarak, yeniden ve yeniden üretir. Eeee, her sistem de kendi kültürünü yaratır.

 

KAPİTALİZMİN BİRİNCİ AŞAMASI VE ÖZGÜRLÜKLER

Kapitalizmin birinci aşaması veya serbest rekabetçi dönem, –kuşkusuz daha öncesinden başlayarak– 18. yy’ın sonunda feodal üretimin ortadan kalktığı, kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiği vb., burjuvazinin ilerici barutunu tamamen tüketmemiş olduğu 20. yy’ın başlarına kadar süren dönemdir. Bu dönemde, burjuvazi henüz tekelleşmemiştir, çeşitli üretim dallarında birçok şirket yarışmakta, rekabet etmektedir.

Yarışma, rekabet, güçlü olanın yenmesi, güçsüz olanın yenilmesi, ama sonuçta herkesin yatırım yapabilmesi, yarışa katılabilmesi… İşte kapitalizmin sınırsızca vaat ettiği özgürlük… Burjuvazi bir yandan feodalizme karşı savaşır, bir yandan da onunla emekçilere karşı uzlaşırken, serbest rekabetçi kapitalizm temelinde çeşitli tonajlarda siyasal demokrasiyi hayata geçirmiştir. Serbest rekabetçi kapitalizm siyasal demokrasiyi koşullamıştır.

 

TELEKCİ KAPİTALİZM VE ÖZGÜRLÜKLER

Kapitalizmin ikinci aşamasında, sermaye, on yıllar süren rekabet sonucunda dünya ölçüsünde tekelleşmiş, burjuvazi ilerici barutunu tüketmiştir.

Artık kapitalizmin birinci aşamasındaki tekellerin olmadığı serbest rekabet döneminden bahsedemeyiz. Tekeller, ekonomide ağırlıklarını hissettirmektedir. Küçük bir sermaye sahibinin uluslararası boyutlarda bir tekelle baş etmesi, serbest rekabetin yüce kanunlarının uygulanması söz konusu değildir, olamaz. Serbest rekabet değil, tekellerin egemenliği ve tekeller arası rekabet söz konusudur.

Tek tek özgürlükler, toplamda, siyasal demokrasinin parçalarıdır.

Ekonomik temel, yani iktisat ile özgürlükler arasındaki ilişkiyi kurma zamanı geldi.

Kısaca özgürlüklerden bahsetmekte fayda var:

Özgürlükler denince akla;

a.        Siyasal hak ve özgürlükler

b.        Ekonomik haklar

c.        Sosyal haklar

d.        Ulusal hak ve özgürlükler

e.        Laiklik

f.         Kadın hakları

g.        Diğer haklar… gelir.

 

a. Siyasal hak ve özgürlükler

Kapitalizm temelinde, üretim araçlarına küçük bir mülk sahibi sınıfın sahip olduğu, toplumun diğer kesimlerinin üretim araçları mülkiyetinden soyutlandığı toplumlarda, toplumsal egemenlik ve bunun ifadesi olan devlet iktidarı ya da siyasi egemenlik, sermaye sahiplerinin hakkı olmuştur. Siyasal özgürlükler sorunu, ancak böyle bir siyasal egemenlik ve kuşatılmışlık sistemi içinde gündeme gelebilir.

Böyle olunca, siyasal hak ve özgürlükler, ancak egemenlerin ihtiyaç ve projelerine zarar vermediği sürece geçerli olabiliyor.

Siyasal hak ve özgürlükler derken, seçme ve seçilebilme, siyasal parti kurma, düşüncelerini özgürce açıklayabilme, örgütlenme vb. özgürlüklerden bahsediyoruz.

Bunların yaşam bulması, ancak tam bir eşitlik ve adaletle mümkündür. Bir yanda multi-milyarderler, bir yanda günlük geçim derdine düşmüş emekçi, siyasal yaşama katılmak ve ülkeyi yönetmek için seçme-seçilme özgürlüğünden nasıl eşit bir şekilde yararlanabilir? Zengin aday, medya ve propaganda araçları, çevresine topladığı insan gücü ve devletin desteğiyle seçime katılırken nasıl bir eşitlikten bahsedilebilir. Seçimlerde burjuva partilerinden onu ya da bunu seçmenin ötesinde bir seçenek sunulmadığında, adını doğru koymak lazım; kapitalizmde emekçiler için seçme ve seçilme özgürlüğünden bahsedilemez.

Tarih örneklerle doludur. Emekçiler kendi hak ve çıkarlarını koruyacak, en azından bu yönde adımlar atabilecek partileri seçtiklerinde, darbelerin düzenlendiği, askeri diktatörlüklerin kurulduğu bilinmektedir. 1973 Şili Darbesi, 11 Eylül 1973‘te sosyalist başkan Salvador Allende‘nin devrilip General Pinochet‘in iktidara geldiği askeri darbedir. ABD‘nin onayı ve desteği ile yapılan bu darbeyle, dünyanın seçimle başa gelmiş ilk sosyalist hükümeti devrilmiş ve yerine 17 yıl sürecek bir diktatörlük kurulmuştur.

 

b.        Ekonomik/sosyal hak ve özgürlükler

Ekonomik/sosyal hak ve özgürlüklerle, çalışma yaşamındaki haklar, gelir dağılımı, çalışma yaşamında yönetime katılabilme, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb. haklar akla gelir. En kısa geçilebilecek olan, herhalde budur. Kapitalizmin yarattığı sınıfsal bölünme, yoksulluk ve işsizliği bu kadar yaygınlaştırmışken; neo-liberal saldırı politikaları dünyanın her yanında uygulanırken, ekonomik ve sosyal hakların kapitalizm altında ne kadar işleyebileceğini, ne kadar güvence altında olduğunu uzun uzadıya tartışmak gereksizdir.

 

c. Ulusal hak ve özgürlükler

Kapitalizm kendi iktidarını sürdürmek için milliyetçiliği, küreselleşmeciliği vb. yerel ve uluslararası kapitalizmi temel alan tüm akım ve eğilimleri kullanır. Milliyetçilik, ulusal egemenlik ise, emperyalizm çağında, (hangi ad ve biçim altında olursa olsun) egemen olan biçimdir. Çünkü emperyalizm ulusal baskı ve sömürüye dayanır. Ulusal hak ve özgürlüklerin gasp edilmesi üzerine kurulmuştur. Latin Amerika, Asya ve Afrika’da onlarca ulus emperyalizm tarafından sömürülmekte, bütün bağımsızlık ve ulusal hak görünümlerine rağmen ulusal haklarından yararlanamamaktadır. Hele ulusal baskı siyaseti dil, kültür ve kimlik inkarına vardırıldığında, sorun daha da büyük bir yara halini almaktadır. Ülkemizdeki Kürt sorunu gibi.

Emperyalizm ulusal hak ve özgürlüklere düşmandır. Ulusal hak ve özgürlükler, ancak emperyalizme karşı mücadeleyle, emperyalizmin inkarıyla hayata geçebilir.

 

d. Laiklik

Burjuva devrimlerin ilk sonuçlarından birisi, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olmuştur. Feodal mutlakiyet, kendi egemenliğini tanrının yeryüzündeki egemenliğine bağladığından, yeryüzündeki dini de kendi egemenliğinin bir aracı olarak kullandığından, feodalizme karşı mücadele, dinin devlet işlerinden ayrılmasını zorunlu kılmıştır. Ancak feodalizme karşı savaşan burjuvazi, iktidara geldikten sonra, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır.

Kendi çıkarlarının ifadesi olan dini yaymak, egemen kılmak için çabalamış, kendi çıkarlarıyla çelişen dinleri ise sapkınlık ilan etmiştir. Gerektiği zaman dini reforme etmiş, diğer dinleri de kendi çıkarlarına uyum sağlamaya yönlendirmiştir. Böyle olunca iktisadi çıkarların bir parçası olarak, dinler arası mücadele, medeniyetler savaşı veya dinler arası diyaloglar gündeme gelmiştir. Burjuvazi, bilim dışı görüşlerin önüne kesmek bir yana, onun destekleyicisi olmuştur. Dünyanın yaratıldığı üzerinde teoriler, evrim teorisinin inkarı, bilimin yerine post-modern bilinemezciliğin konulması, dini kurumların toplum yaşamında etkin bir rol oynaması, dinin siyasetin elinde bir oyuncak haline gelmesi, burjuvazinin laiklikten giderek uzaklaştığını göstermektedir.

 

e. Kadın hakları

Kapitalizmde kadınlar, ucuz işgücü ve cinsel meta olarak, burjuvazinin vaat ettiği ‘özgürlük’e kavuşmuşlardır. Kâr dürtüsü ve sömürü kültürüyle işleyen kapitalizmin beslediği erkek egemen kültür, kadınların ikinci sınıf vatandaş sayılması, daha düşük ücretle çalıştırılması, eve hapsedilmesi vb. sorunlar, kapitalizmin yüz yıllardır çözemediği, tersine beslediği sorunlardır. Kapitalist ekonomik temel üzerinde kadınların gerçek anlamda (yasalarla sınırlı olmayan) eşitlik ve özgürlüğü safsatadır. Kadın sorunun çözümü ve kadının özgürlüğü, ancak sömürünün ortadan kalkması ve kâr dürtüsünün sona ermesiyle, kadının cinsel meta olmaktan çıkarılması, ataerkil kültürün son kalıntılarının silinmesiyle mümkündür.

 

SONUÇ

Marksist iktisatta, özgürlükler, yalnızca teorinin gereği ve yansıması olarak ortaya çıkmaz. Marx ve Engels’in iyi niyeti ve insancıllığından dolayı eşitlik ve özgürlük ilkeleri ortaya atılmaz. Saint-Simon, Forier, Owen için, bu, belki geçerlidir. Onlar için eşitlik ve özgürlük ahlaki bir unsurdur.

Marx ve Engels’i ütopik sosyalistlerden ve burjuva iktisatçılardan ayıran en temel şey, dünyayı kendi felsefelerine göre değil, felsefelerini gerçekliğe göre sistematize etmeleridir. Gerçeklik neyi gösteriyor, kapitalist ekonomi nasıl işliyor, nereye doğru ilerliyor? Sorun burada başlıyor, belki de başladığı yerde bitiyor. Çünkü özgürlük ve demokrasiye nereden bakacağımız sorusunun cevabı da aynı yerde.

Burjuva iktisatçıları kapitalizmin bazı olgularını doğru bir şekilde ortaya koydular. Örneğin emek-değer teorisi, Marx’ın değil, Ricardo’nundur. (Marx ondaki tutarsızlıkları atmış ve teoriyi bilimsel temellere oturtup geliştirmiştir). Ancak Ricardo burjuva ön yargılarından kurtulamadığı için, artı-değer sömürüsünü görmemiştir. Adam Simith bütün tespitlerini kapitalizmin sonsuza kadar varolacak ve değişmeyecek bir sistem olduğu öngörüsüne dayandırmıştır. İktisadi çalışmalarda, önyargı ve burjuva sınırlamalar aşılmadıkça gerçekliğe ulaşılamaz. Neden kapitalizm aşılmaz. Yüzyıllar önce, kölelik değişmez deniyordu. Feodal soyluluk tanrının yer yüzündeki iradesiydi! Hepsi ortadan kalktı. Hem de dönemin filozofları, ekonomistleri değişmez demelerine rağmen. Değişti, değişiyor; kapitalizm de değişecek, yerini başka bir ekonomik sisteme bırakacak…

Demokrasi ve özgürlükler kapitalizmin sınırları çerçevesinde gerçek anlamda hayat bulamaz. Bu yüzden, kapitalizmin doğuşundan bugüne demokrasi, insan hakları ve özgürlükler yakıcı ihtiyaçlar olma özelliklerini koruyorlar. İnsan hakları beyannamesinin yazılı olarak sunulması, bugün hukuki olarak kabul edilmesi yeterli değildir. Demokrasi ve özgürlükleri işlemez hale getiren kapitalizm, yani eşitsizlik, adaletsizlik ve sömürü mevcut olduğu sürece, insan haklarının evrenselliğinden ve geçerliliğinden bahsetmek mümkün değildir.

İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükler, ancak eşitliğin ve adaletin hüküm sürdüğü, savaşların ve sömürünün olmadığı bir toplumda mümkün olabilir. Bu da, artı-değer sömürüsünün, üretim araçları üzerinde, dolayısıyla toplum üzerinde bir avuç sermaye sahibinin tahakkümünün ortadan kalktığı bir toplumda mümkündür.

Marks ve Engels’e göre, sosyalizm, kapitalizmin gelişmesinin kaçınılmaz sonucudur. Tarihin engellenemez ilerleyişidir. Bu nedenle, özgürlük ve demokrasi iyi niyet meselesi değil, tarihin insan iradesiyle bütünleşmiş, onu etkileyen ve ondan etkilenen kaçınılmaz sonucudur. İnsanlık tarihi, demokrasi ve özgürlüğe, eşitlik ve kardeşliğe bir yürüyüştür. Umut buradadır, ahlak geleceğin dünyasındadır. Ama bu dünya bir hayal dünyası değil, kapitalizmin bilimsel eleştirisi temelinde, toplumun nesnel yasalarının bilinciyle inşa edilmiş bir teoridir. Teorinin bilimsel bir netlik kazanması da, bilim adamlarının işi olduğu kadar, halk yığınlarının günlük pratikleriyle onanması işidir. Yaklaşık 150 yıldır Marksizm ve Marksist İktisat teorisi onanıyor; onu daha da geliştirmek bizlere, uygulamak da işçi sınıfı ve emekçilere, safını sömürüsüz bir dünyada belirlemiş aydınlara düşüyor.

1908 devrimi: ‘sınıfsız’ devrimden liberal stratejik ‘esintiler’e

1908 devrimi: ‘sınıfsız’ devrimden liberal stratejik ‘esintiler’e

ARİF KOŞAR

 

23 Temmuz 1908, Sultan II. Abdulhamit’in kendisine karşı yürütülen muhalefetin baskısıyla Kanun-i Esasi’yi yürürlüğe koyduğu tarihtir. Resmi literatürde II. Meşrutiyet ve Hürriyet İlanı olarak geçer. 23 Temmuz, Türkiye’de, 1935 yılına dek Hürriyet Bayramı olarak kutlanmıştır.

Bugün kutlanır veya kutlanmaz; savunulur ya da savunulmaz; 1908 devrimi ve bu tarihten sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki’nin ülkemiz siyasi hayatı ve geleneği açısından önemi yadsınamaz. Dahası, geleneği, değişimleri ve bıraktıklarıyla tarihimizde bir gerçeklik olarak durmakta; ‘mesai’ harcanmayı hak etmektedir.

1908 Devrimi’nin yüzüncü yılını bitirmekteyiz. Yüzüncü yılı dolayısıyla 1908 devrimi üzerinden İttihatçılık-Kemalizm, otoriterlik-darbecilik-demokratlık bağlamında çokça tartışıldı. Üzerine çok şey söylendi, çok şey yazıldı.

Liberal solun, küreselleşmenin ihtiyaçlarına cevap veren, eski ‘takıntılarını’ aşan, darbeci eğilimlerden tümüyle arınmış bir “sol” yaratma yolundaki çabası, ister istemez, 1908 Devrimi’yle de buluşuyor. 1908 Devrimi deyince, liberal solun aklına İttihat ve Terakki iktidarı, yani İttihatçılık geliyor. İttihatçılık deyince de bugünkü darbeciler.

Tarihi, sınıf mücadelesinin dışında, soyut bir demokrasi-otoriterlik çekişmesi gibi yorumlayınca; demokrasinin rafa kaldırılması, bizzat kapitalizmin ihtiyaçlarından, emperyalizmin dizginlerinden boşanmış saldırganlığından değil, faşist eğilimlere sahip askerlerin, bürokratların, ‘darbecilerin’ kendini bilmez bencilliğinden, ‘güç sahibi olma’ psikolojisinden ve (biraz da bilimsellik “katma adına”) darbeci gelenekten kaynaklanıyor.

Yazımızın konusu, “asker-sivil zümre” egemenliği, bürokratik diktatörlük, “askeri vesayet rejimi” vb. tespitlerle sınıflar arası mücadeleyi hesaba katmadan toplumu yorumlayıp teşhisler koyan idealizmin eleştirisi değil. Yalnızca, –ancak yine bununla bağlantılı olarak– tarihi sınıflar üstü bir anlayışla darbecilik ve otoriterlik sorunsalı üzerinden yorumlayarak, tarihi olarak Türkiye’yi burjuvazinin egemen olmadığı (tersine ezildiği) bir toplum olarak tarif eden ve bu kapsamda 1908’i ülkemizde darbeciliğin, darbeci geleneğin ilk halkası olarak damgalayan liberal solculuğun idealizminin eleştirisidir.

***

Taraf gazetesinin sözcülüğünü yaptığı liberal, sözde darbe karşıtı akım ve anlayışlar; esas mücadele edilmesi gerekenin askeri darbe tehlikesi olduğunu, buna karşı gerekirse AKP dahil herkesle ittifak yapılabileceğini söyleyip, ‘gerçek sol’a da bu platformu dayatırken; 1908’i darbeciliğin başlangıcına koyup, günümüz darbecilerini de İttihatçılıkla tanımlıyorlar.

Liberal ‘solcu’lara göre, devleti demokratik olmaktan uzaklaştıran, “normal”den alıkoyan, “1908’den beri ordunun siyasete egemen olması” ve “devleti elinde tutan asker sivil bürokratik mekanizma”dır.[1] Bu anlayışa göre, ‘1908 darbesi’nden Cumhuriyetin kuruluşuna ve günümüze dek ordunun, askeri-sivil bürokrasinin egemenliği söz konudur; siyasal partilerin iktidarı yalnızca ordunun ve bürokrasinin izin verdiği alan içerisinde bir yürütmeden ibarettir. Bugünkü mücadelenin temelini oluşturan da, ‘İttihatçılık’ ve darbecilikle ‘normal’ ve ‘sivil toplum’ arasındaki çelişkidir.

Küreselleşmenin ihtiyaçlarına cevap veren, değişen koşulları ‘gören’ ‘yeni’ ‘sol’un politik çizgisini meşrulaştırmak için tarihin sübjektif bir yorumunu yapmak kaçınılmaz oluyor. Bu yorum içerisinde 1908 önemli bir yer tutuyor. Ve 1908’e düşen de bir “İttihatçı darbesi” oluyor.

Tarih, karşıt güçler arasındaki bir mücadele, Engels’in deyimiyle “sınıflar mücadelesi tarihi” olarak ele alınmaz, 1908 de bu kapsamda değerlendirilmezse, 1908 Devrimi’nden anlaşılan “ordu içinde iyi örgütlenmiş bir grup subayın iktidarı ele geçirme hamlesi” olmaktan öte gidemez.[2]

Liberal ‘sol’un tarihte ve sosyal bilimlerde sebep-sonuç, belirleyici-etken, nesnel-öznel dengesi yoktur. Olayları, olayı isteyen grubun eylemi olarak açıklamak aslında açıklamamak demektir; ancak bu, sıkça kullanılan bir yöntemdir. Tarih biliminde idealizmin çeşitli versiyonlarını kılavuz edinen liberaller içinse, bu, temel bir yöntemdir. Öyle ki; 1908 devrimi “devleti kurtarmak isteyen bir grup subayın darbeci hareketi” olarak yorumlanabilirse, 1789 Devrimi, hürriyet isteyen Jakobenlerin isyanı, 1917 Sovyet devrimi Bolşeviklerin darbesi, 1980 darbesi de darbecilerin ‘darbesi’ olarak yorumlanabilir. Ki yapılan tam da budur. Toplumun, toplumsal işleyişin, toplumsal yasalar, üretici güçler ve üretim ilişkileriyle çelişkisi, bu temelde yükselen siyasal, kültürel, hukuki ve bir bütün olarak manevi hayatın ele alınmasıyla açıklanması yoktur. Çözüm basittir; iktidar, güç, “doğu toplumlarına özgü otokrasi” vb. hırslar, bu gibi hırs sahiplerinin oluşturduğu gelenek darbe yapar, demokrasiyi ortadan kaldırır!

 

1908 “BURJUVA” DEVRİMİ

Feodal üstyapı üretici güçlerin gelişmesinin önünde ne kadar engel teşkil ederse etsin, kapitalizm, az ya da çok, yavaş veya hızlı bir şekilde ekonomik temele girer ve yayılır. Bu da tüm çelişkilerine ve gerici-feodal kurumlara rağmen bazı reform ve önlemleri zorunlu kılar. Burjuvazi ve burjuva fikirler az ya da çok gelişir; toplumsal aktör olmak için mücadele eder. Bu, Fransa ve İngiltere için ne kadar geçerliyse, Osmanlı gibi doğu toplumları için –daha geç ve daha yavaş olmak kaydıyla– bir o kadar geçerlidir.[3]

Osmanlı topraklarında da gelişen, gelişme mücadelesi veren burjuvazinin, dünyadaki kapitalist dalga ve modern devletlerdeki burjuva düzenlemelerin de etkisiyle, kendi topraklarında egemen olmak, gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmak üzere iktidara sahip olmak, en azından ona yön vermek istemesi kaçınılmazdı. Eşitlik, kardeşlik, özgürlük vb. kavramlar ise, burjuvazinin ekonomik ve politik hedeflerinin argümanları olarak işlev görecekti.

Bir burjuva hareket olarak Jön Türk hareketi, yeni gelişmekte olan burjuvazinin siyasal hedeflerini ifade ediyor; feodal gericilikle –çelişkili ve tutarsız olmakla beraber– mücadele ediyordu. Muhalif gazetelerde II. Abdülhamit’in kurduğu istibdat rejiminin ‘millet’in iradesini yok saydığı, kurulacak bir meclisle Osmanlı ‘vatan’ındaki herkesin kendisini ifade edebileceği ve böylece birliğin sağlanabileceği öngörülüyordu. Bunun ötesinde bir program mevcut olmamakla birlikte, halk yığınlarının öfke ve tepkisini yedeklemek için Balkanlar’da ve Anadolu’da örgütlenme ve propaganda çalışmaları yürütülüyordu.

İstibdada karşı yükselen tepki, liberallerin öne sürdüğü üzere ordudaki subayların maaş alamamaktan kaynaklı tepkisine indirgenemez. Yahut devleti kurtarmak üzere harekete geçen genç subayların coşkulu fedailiklerine. Bu tepki, feodal toplumun belli bir aşamasında, gelişmeye başlayan ticari ilişkilerin, ilkel sermaye birikiminin, kapitalizmin Batı ülkelerinin de etkisiyle hızlanan gelişmesinin yarattığı değişim ve değişen sınıf güç denge ve ilişkilerinin etkisi göz ardı edilerek açıklanamaz. Feodal iktidara karşı elde silah savaşmaya götüren, şu veya bu “yüce fikir”[4] olmaktan öte, burjuvazinin ekonomik ve politik olarak gelişmesi, bu doğrultuda yığınları kendi politik hedeflerine kanalize edebilmesidir.

Saltanat içerisinde yapılan bir sadrazam değişikliğini veya padişah değişimine yol açan bir saray darbesini aşan da, bu sınıfsal talep ve hedeflerle güç kazanan ve belirlenen hareketin, iktidarın sınıfsal bileşiminde yarattığı değişimdir. 1908 Devrimi’yle burjuvazi iktidarda söz sahibi olmuş, en azından feodalite ile iktidarı paylaşmıştır. Mutlakıyet yerini meşruti monarşiye, feodal iktidar yerini feodalite ile bağlarını koparamamış burjuva, başka bir deyişle feodalite ile burjuvazinin iktidarına bırakmıştır. Bu iktidarla beraber feodal devlet yapısında hızlı aşınmaların da önü açılmış, kapitalist yasa ve işleyişler etkinliğini arttırmış, kapitalizmin gelişmesi için –kimi ‘zor’ ve baskıyı içeren– ekonomik ve siyasal önlemler alınmıştır.

Bu değişim bir mücadele ve güç işidir. Nasıl ki, İngiliz Magna-Cartası –safça bir “demokratikleşme hareketi” olmanın ötesinde– burjuvazi ve feodalite arasındaki çıkar farklılıklarını ve mücadeleyi yansıtıyorsa, Fransız İhtilali bu mücadelenin radikal biçimlerde hayata geçmesiyse, 1908 Devrimi de, farklı koşullar ve zaman diliminde, ancak yine burjuvazi –ve burjuvazi tarafından yedeklenen yığınlar– ile feodalite arasındaki mücadeleyi yansıtıyor. Ki, bu içerik, bu içeriğin sonucu iktidardaki nitelik değişimi, 1908’i “darbe”nin ötesine götüren kanalları açıyor, monarşi anayasal monarşiye dönüşüyor.

 

1908 DEVRİMİ’Nİ KOŞULLAYAN SİYASAL ATMOSFER

1908 Devrimi; 1900’lü yılların başından itibaren halk yığınlarının feodal baskı ve sömürüye, yaşamı dayanılmaz kılan vergilere, saltanatın emperyalistlerin oyuncağı haline gelmesine karşı yükselen tepkisinin birikimi ve sonucudur. Özellikle Balkanlar’daki halkların feodal zorbalığa karşı yükselen ulusal bağımsızlık hareketleri, padişahın yetkisinin anayasa ile kısıtlanmasını savunan demokratik yönelimler, halkın kötüleşen yaşam koşullarına karşı yükselen tepkisiyle birleştiğinde saltanatı oldukça zor durumda bırakacak bir halk muhalefeti gelişiyordu. Yalnızca Balkanlar’da değil Anadolu’nun birçok yöresinde, artan vergilere karşı ayaklanmalar patlak veriyor; istibdada karşı eylemler hızla artıyordu.

1903 yılında koyundan alınan verginin “Hayvanat-ı Ehliye Rüsumu” adı altında tüm ehli hayvanlardan vergi alınması şekilde genişletilmesi ve bütün ülkede gelir düzeyine göre alınacak olan “Şahsi vergi” isimli vergi kalemleri halk tarafından tepkiyle karşılanmış ve bu nedenle uygulanmaları ertelenmişti. 1906 yılı başında bu vergilerin toplanması gündeme gelince, ülkenin birçok yerinde vergilere karşı ayaklanmalar çıktı. Halk yığınlarının içinde mayalanan öfkeyi göstermesi bakımından, 1903-1907 yılları arasında Kahire’de yayınlanan bir Türk gazetesindeki mektupta yeralan ifadeler önemlidir:

Vergi-i şahsi diye bir şey çıkardılar. Adalet yerinmeden zenginden ne alıyorlarsa fakirden de onu almaya başladılar. Halbuki talimat-ı mahsusasında bizler ile eshab-ı servet (servet sahipleri) tefrik edilmiştir (ayrılmıştır). Hükümet bunu kaale almıyor. Ustaya da 35 kuruş her bulunan çırağa da 35 kuruş vaz ediyor. Eşraf-ı memleket hep, imamet (imamlık) ve hitabet tezvir diye kendilerini bu vergiden istisna ettiriyorlar. Bunu adalet kabul eder mi? Beldemizin en büyük taciri zat-ı vilayetpenahidir. Verginin kısm-ı azamı (büyük kısmı) ondan alınmalıdır. Hal böyle iken kendisi asla para vermiyor. Biz de vermeyeceğiz.[5]

Zaten ağır olan vergi yükü halkın yaşamını çekilmez kılıyordu. Vergiler bir de yerel yöneticilerin zulmü ve keyfi uygulamaları ile birleşince halkın sırtındaki yük daha da artıyordu:

O dönemde köylüler üzerinden alınan en önemli vergi, yasal olarak ürünün yüzde 12,5’undan ibaret olan aşar vergisiydi. Bundan başka toprak parçasının değerinin yüzde 0,4’ü oranında topraktan vergi alınmaktaydı. Keçi ve koyun başına 5 kuruş, domuzlardan ise değerinin yüzde 5’i ile yüzde 15’i arasında değişen hayvan vergisi alınıyordu. Yol vergisi (15 yaşından itibaren herkes 4 gün yol yapım ve onarımında çalışmak veya 16 kuruş ödemek zorundaydı), otlak vergisi ve bunlardan başka tütün, tuz vs. gibi dolaylı vergiler de vardı. Özellikle iltizama verme yoluyla tahsil edilen aşar ağır bir vergiydi. Mültezimler, çok büyük ölçüde yolsuzluk yapıyor, sonuçta yüzde 12,5’luk yasal ölçünün dışına çıkılarak köylüden yüzde 30-40 arasında vergi alınıyordu.[6]

Getirilmek istenen vergilere karşı Erzurum’da iki büyük isyan çıkmıştır. 1906 Şubat’ında toplanan vergilerin mahalli ihtiyaçlar yerine İstanbul’a gönderilmesi ve yerel yöneticiler tarafından çarçur edilmesine, zaten ağır olan vergi yükünün yeni vergilerle ağırlaşmasına karşı gelişen, başını varlıklı tacirlerin çektiği halk hareketi isyana dönüştü. Halkın tepkisini o dönemde Erzurum Yusufeli kazasında kaymakamlık yapan Nedim Ulusalkul şöyle tarif ediyor:

Kaymakamı bulunduğum Erzurum vilayetinin Yusufeli kazasında, hacı E… adını taşıyan mütegallib (zorba) bir şahıs, her sene devlet aşarını hiç bahsına iltizam etmekte, fakat ahaliden birkaç mislini almak ve karşı gelenleri türlü iftiralarla cezalara mahkum ettirmek suretiyle, kazayı sürekli dayanılmaz bir zulüm ateşi içinde baştan başa yakıp kavurmakta idi. Bu kudreti de, merkezi vilayetteki akrabasından bulunan bir iki mütegallib şahıstan almakta ve büyük kazancından o şahıslara da hisseler ayırmakta idi… Bir taraftan, Yusufeli’nde bu zulümlerle boğuşurken, diğer taraftan bir kanunla ihdas edilen hayvanat-ı ehliye vergisinin tahsili vazifesi ile karşılaşmış idim. Geçimleri yarı yarıya bu hayvanat ile temin eden Erzurum halkına ise bu vergi şüphesiz kaldırılması mümkünsüz ağır bir yük teşkil ettiği için, zahiren affını taleb namı altında, Erzurum ileri gelenleri, ciheti askeriye ile de, aldıkları müzaheret (yardım etme) vaadine istinad ile birleşmişlerdi. Neticesi olarak, yüzlerce halk hemen her gün telgrafhane önünde toplanarak saray ve babıâliye, hayvanat-ı ehliye vergisinden şikayet telgrafları yağdırmaya başlamışlardı.

İsyanı yatıştıramayan, ordunun hayırhah tutumu nedeniyle de bastıramayan hükümet, valinin görevden alınmasını ve vergilerin ertelenmesini kabul etmek zorunda kaldı. Ancak yeni gelen vali 1906 sonbaharında Şubat isyanına karışanları tutuklamaya başlayınca, yeni bir isyan patlak verdi. İsyana –Şubat 1906’da olduğu gibi– Müslüman Türkler ve Hıristiyan Ermeniler kitleler halinde katıldı ve ortak mücadele verdi.[7] İsyanı örgütleyen, Erzurum yerelinde kurulan Canveren isimli bir Jön Türk örgütüydü. İsyan, giderek vergileri ve yerel yönetimi aşan bir boyuta ulaşıp, merkezi hükümeti hedef aldı. İsyan, 1907 Mart ayında isyancıların taleplerinin bir kısmının kabul edilmesi ve hükümet güçleri tarafından bastırılmasıyla son buldu. Ancak bölgede isyanlar 1908’e kadar devam etti. Bu sırada, İzmir, Samsun, Kastamonu, Bitlis, Musul, Van, Diyarbakır, Sinop ve Trabzon’da da tepkiler, isyanlar ve istibdat karşıtı propaganda yükseliyordu.

Ezilen uluslar da, yükselen siyasal atmosfere ulusal örgütlerinde toplanarak katkıda bulunuyorlardı. Ermeni, Bulgar, Sırp, Makedon, Arnavut ve Arap milliyetçileri, Osmanlı’nın feodal-ulusal baskı ve zorla bir arada tutma politikalarına karşı kendi ulusal devletlerini kurmak için mücadele veriyorlardı. Özellikle Ermeni, Bulgar, Makedon milliyetçileri, Osmanlı hükümetini zor durumda bırakacak şekilde güçleniyor ve eylemlerini arttırıyordu.

19. yy’ın başlarından itibaren sayıları artan kapitalist işletmelerde çalışan işçi sınıfı, imparatorluğun ekonomik durumunun bozulmasıyla daha kötü koşullarla karşı karşıya kaldı. Uzun saatler düşük ücretlerle çalışan, dahası çalıştıktan sonra aylarca ücretlerini dahi alamayan işçiler, 1908 yılını ülke çapında grevlerle karşıladı.

Feodal ataerkil ilişkiler içerisinde söz sahibi olamayan kadınlar, Jön Türk örgütlerinde doğrudan bulunmasalar ve etkinlikleri çok sınırlı da olsa, eşitlik talebiyle 1908 öncesi yükselen siyasal atmosfere katkı sunuyorlardı.

Kafaları çokça karıştıran bir olgu da, özellikle Balkanlar’da bulunan Osmanlı ordularındaki siyasal kaynaşmadır. Orduda subayların maaşlarını düzgün alamaması, kötü koşullarda görev yapmak zorunda kalmaları, rüşvet, adaletsizlik, adam kayırma, ezilen ulusların milliyetçi hareketleriyle yüz yüze gelme, bu bölgede konumlanan ordulardaki Jön Türk propagandasını ve etkinliğini arttıran etkenler oldular. Böylece ordu içindeki subaylar 1908 devriminde küçümsenmeyecek derecede önemli bir rol oynadılar.

1908 Devrimi’ni etkileyen dış etkenler de mevcuttu. Fransız Devrimi’nin başlattığı “hürriyetçi” dalga Osmanlı aydınlarını etkisi altına almıştı. 1948 devrimleri ve 1871 Paris Komünü, Jön Türk hareketinin gelişmesinde (önceli olan Yeni Osmanlılar üzerinde) etkili olmuştu. Ancak asıl dikkate alınması gereken etkenlerden birisi, 1905 yılında Rusya’da feodal Çarlık rejimine karşı halk yığınlarının büyük ayaklanmasıydı. Bu ayaklanma bastırılmasına rağmen, Çarlık, göstermelik de olsa bir Duma meydana getirmek zorunda kalmıştı. Osmanlı aydınlarının gözü de buradaydı. Rus Devrimi’nin yarattığı rüzgâr Jön Türkleri de etkilemiş, halkın “hürriyet” talebini yükseltmişti.

1908 Devrimi, halk yığınlarının değişim isteğini ifade ediyordu. 1908’in siyasal atmosferinin hazırlanmasında Anadolu’da ve Balkanlar’da yükselen halk tepkisi ve dönem dönem patlak veren isyanlar belirleyiciydi. 1908’in Hürriyet kahramanı olarak adlandırılan Resneli Niyazi ve Enver Paşa, tam da böyle bir atmosfere yaslanarak dağa çıkıp saltanata ültimatom verdiler.

Nesnel temel, kapitalizmin Osmanlı topraklarına girmesi, genç burjuvazinin ekonomik ve politik ihtiyaçları ile düzende değişiklik sağlama ihtiyacı, yani kapitalist ilişkilerin gelişmeye başlaması ile eski feodal üstyapı kurumlarının bu gelişmenin önünde engel durumuna gelmesiyse; öznel temel de, ezilen ulus hareketlerinin, dinsel azınlık hareketlerinin ve yaşam koşullarına, vergilere karşı genel halk tepkisinin yükselmesi ve bu yükselişi iyi değerlendiren İttihat ve Terakki örgütünün varlığı idi.

 

ÜST TABAKA DEVRİMİ

Ezilen ulus hareketlerinin varlığı, İttihat ve Terakki’nin ezilen ulus hareketleriyle –en azından bir kısmıyla– kurduğu ilişki, halkın vergilere karşı tepkisi, işçilerin hak alma mücadeleleri, elbette, 1908’i Fransız devrimi gibi kökten ve radikal bir burjuva devrim haline getirmeye yetmiyordu. 1908, talepleri, sloganları benzeşmekle beraber, devrime sınıfların katılımı, ekonomik ve siyasi hedeflerin kapsamı bakımından önemli farklılıklar içeriyordu.

Mesela, Fransız devriminde alt tabaka burjuvazi ve küçük burjuvazi ağırlıklı olarak devrime katılmış, kendi ekonomik ve politik taleplerini egemen kılmış, böylece feodalite ile radikal bir kopuşun nesnel temellerini sağlamıştır. Sağlamıştır, çünkü feodalizmin bağrında, onunla karşıtlık halinde gelişen ve henüz işçi ve emekçilerin muhalefetiyle de karşılaşmamış, sonrasında dünya kapitalizminin gelişimine (İngiliz burjuvazisiyle beraber) önderlik edebilecek güçlü bir burjuvaziye sahiptir. Fransız devrimi de, bu burjuvazinin önderliğinde ve geniş halk yığınlarının senyörlerin ve kilisenin topraklarına el konulması, ülke içindeki sınırların kaldırılması, soylu ayrıcalıklarının lağvedilmesi, cumhuriyet ve hukuksal eşitlik hedefiyle gerçekleştirilmiştir.

1908’de Meşrutiyet’in Manastır’da fiili olarak kurulması ve Balkanlar’da hükümetin inisiyatifini tamamen kaybetmesi Saray’ı elbette güç durumda bırakmıştır. Ancak 1908 Devrimi, buna rağmen halk yığınlarının yaygın bir ayaklanma ile iktidarı devirmesi, bir halk ayaklanması sonucunda iktidarın el değiştirmesi veya burjuvazinin halk ayaklanmasını yedekleyerek iktidarı alması şeklinde gerçekleşmemiştir. Saraya yönelik –kuşkusuz bir dizi isyan ve yerel ayaklanmanın da oluşmasını etkilediği– baskıların artması ile Saray’ın kendi iktidarını devam ettirmek adına geri adım atmasıyla, uzlaşma ile, yani asıl olarak “aşağıdan” bir ‘halk devrimi’ olmaksızın, bir üst tabaka burjuva devrim olarak gerçekleşmiştir. Lenin “halk devrimi” kavramını tartıştığı Devlet ve Devrim adlı eserinde 1908 devrimiyle ilgili şöyle der:

Örnek olarak 20. Yüzyıl devrimleri alınırsa, Portekiz ve Türk devrimlerini [1908 devrimi kastediliyor -ç.] burjuva devrimleri olarak kabul etmek besbelli kaçınılmaz bir şey olacaktır. Ama bu devrimlerin her ikisi de ‘halk’ devrimi değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler içinde görünmezler.[8]

“Halkın geniş çoğunluğu”  “bağımsız ve hissedilir bir biçimde” bu devrimlere katılmamış, başta Balkanlar olmak üzere Anadolu’nun bazı bölgelerinde yükselen halk hareketi burjuva devriminin organik bir parçası olamamış; zaten 1908 Devrimi –kuşkusuz en başta önderliği– de bu hareketleri kapsamak gibi bir hedefe sahip olmamıştır. Bu nedenle, Lenin’in de belirttiği gibi, 1908 Devrimi bir halk devrimi olmayıp üst tabaka burjuva devrimidir.

Ancak bir halk devrimi, tabandan gelen ayaklanmayla yükselen bir burjuva devrim olmaması, 1908’in bir darbe olduğu anlamına da gelmez. Ancak üst tabaka devrimi olmanın sancıları, çelişki ve tutarsızlıklarını içinde barındırır. 1908 Devrimi’yle iktidara gelen, ona önderlik eden feodal burjuvazinin örgütü olan İttihat ve Terakki, halk yığınlarının taleplerini ilerletmek, iktidara geldiğinde halk hareketinin gücüyle talepleri yaşama geçirmek bir yana halk hareketi karşısında üstenci, sorunları halkın dışında ele alıp çözümleyen, hatta giderek, yükselen halk hareketine karşı savaşan, onu bastıran bir rol oynamıştır.

Bir üst tabaka örgütü olan İttihat ve Terakki, tam da bu nedenle, darbeciliğe yol açan, üstten kotarıcı, halk hareketine kuşkuyla yaklaşan eğilimlere sahipti. Dahası Ahmet Rıza ile birlikte İttihat ve Terakki’ye yarı-bilinçli, yarı-kendiliğinden pozitivist felsefe egemen olmuştu. Pozitivist İttihatçı anlayış, halk yığınlarının devrimci hareketine kuşkuyla yaklaşıyor, onu düzen ve ilerlemeyi bozan bir olgu olarak görüyor, halkın bizzat kendini yönetmesi yerine bilime hakim, bilgiye sahip ayrıcalıklı bir azınlığın yönetimi ve bu azınlığın halkı eğitmesiyle düzen ve ilerlemenin sağlanacağını, böyle “akıllı idareciler”in varlığıyla Osmanlı bütünlüğünün korunacağını düşünüyordu.

Ancak buna rağmen İttihat ve Terakki yine de bir devrim örgütü olarak doğuyor, halk yığınlarının taleplerini formüle ediyor ve arkasına istibdat karşıtı halk muhalefetini alarak II. Meşrutiyetin ilanına önderlik ediyordu. Padişaha isyan edip dağa çıkan İttihatçı Resneli Niyazi, Enver Paşa vb. Hürriyet Kahramanı ilan ediliyor ve halk tarafından coşkuyla karşılanıyordu.

1908 sonrası doğrudan iktidara gelmeyen ancak iktidarı denetimi altına alan İttihat ve Terakki, halk hareketine karşı üstenci ve düşmanca bir tavır almış, grevleri yasaklamış, basın ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldırmış, muhaliflerine karşı kanlı bir terör uygulamasına girişmiştir. Komitacı bir anlayışla, aslında çok da farklı şeyler söylemeyen muhalifler ‘vatan haini’ olarak damgalanmış, suikastlarla öldürülmüşlerdir. İktidarı kontrol altında tutarken, fedailerin eylemleri ve tehditleri önemli bir işlev üstlenmiş, gerektiğinde bu fedailerle iktidar doğrudan ele alınmıştır.[9]

Ancak mesele, İttihat ve Terakki’nin darbeciliği besleyen, komitacı eğilimlere sahip olup olmadığı değildir. Elbette, İttihatçılarda böyle eğilimler vardır. Liberallerin 1908 ve İttihatçılarda gördükleri, yalnızca bu darbeci, otoriter ve anti-demokratik eğilimlerdir. Ancak, bütün bunlar, yukarıda değindiğimiz feodal gericiliğin baskı ve tahakkümünden kaynaklı yükselen halk hareketi ve saltanat ve mutlak monarşiyle dönem dönem radikal silahlı mücadelelerle kendini gösteren ve buna burjuvazinin önderlik etmesiyle gerçekleşen devrimi basit bir darbeye indirgemez. İttihatçıların 1908 devrimine kadar ilerici ve demokratik bir mücadele içerisinde oldukları, yine aynı özellikleri taşıyan bir devrime önderlik ettikleri, darbeci eğilimlerinin eğilim olarak kaldığı gerçeğini değiştirmez.[10]

Dahası günümüz darbecilerinin İttihatçılık ve Kemalizmle suçlanması da doğru değildir. Ne Kemalizm ne de İttihatçılık başlangıcından sonuna değişmez olmamış, farklı koşullarda farklı biçim ve içerikler kazanmıştır.

Örneğin günümüz darbeciliğinin, ülkemizdeki İttihatçı gelenekle ilgisi yok mudur? Şüphesiz vardır. Günümüz darbecilerinin Türkçü ve ırkçı görüşlerinin yahut Türkiye’deki milliyetçiliğin İttihatçılıkla ilgisi yok mudur? Vardır, tersini kolay kolay kimse inkar edemez. Ancak her şeyin bir başı, gelişmesi ve sonu vardır. İttihatçılık, daha doğru bir ifadeyle İttihat ve Terakki örgütü kurulduğunda Türkçü değil Osmanlıcıydı[11]. Tüm Osmanlı milletlerinin birliğini savunuyor; Türk milliyetçiliği dahil tüm milliyetçiliklerin bu birliğe zarar vereceğini öngörüyordu. İçinde Türkçü, hatta İslam birliğini savunan eğilimler de vardı. Bu eğilimler, İttihatçılardaki Osmanlıcı genel çizgiyi değiştirmiyor, ancak geleceğe dair işaretler veriyordu. Örneğin 1908 Devrimi sonrası farklı uluslardan ve dinlerden insanlar bir araya gelmiş, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler, Türkler, Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar, Makedonlar ve diğer uluslar kucaklaşmış, ortak kutlamalar düzenlemişlerdir.

1908 Devrimi, liberallerin tanımladıkları gibi, Türkçü bir darbe, İttihatçılar da Türkçü değildiler.[12] Günümüz darbecilerinin de, Türkçü milliyetçilikleri üzerinden, 1908 Devrimi’ne katılan İttihatçılarla eşitlenmesi doğru değildir.

Benzer şekilde, İttihatçılarda her zaman darbeciliğe yol açacak eğilimler mevcuttu. Ancak 1908’in devrimci atmosferi içinde, İttihatçılar, halk yığınlarının istibdat karşıtı tepkisini yedekleyerek ve devrimin en örgütlü gücü olarak ona önderlik ettiler. Darbeci eğilimleri, devrimin genişlemesini, halk yığınlarının devrimci hareketinin ilerlemesini engelleyici bir rol oynamıştır, ama devrimi “darbe”ye çevirmemiştir. Devrim, İttihatçıların ötesindedir, onların eğilimleriyle belirlenemeyecek kadar nesnel bir gerçeklik ve tarihin devindirici gücüdür. Günümüz darbecilerinin de 1908 devrimini gerçekleştiren İttihatçılıkla suçlanması çocukluk olmasa bile liberal mayhoşluktur.[13] Günümüz darbecileri, –sınıf niteliklerinin farklılığı bir yana bırakılırsa– 1908’i çoktan arkasında bırakmış olan ve Alman işbirlikçiliğine sürüklenerek Osmanlı’yı da Almanya’nın peşinden savaşa sürükleyen iktidara çöreklenmiş Enver Paşa’ya benzerler. Ama henüz 1908’e koşan, hürriyet için mücadele eden ve mutlakiyete karşı dağa çıkan Enver Paşa’ya hiç benzemezler.

Peki, liberallerin darbecileri İttihatçılıkla suçlamalarının, 1908’i, hatta 1923’ü birer darbe olarak adlandırmalarının sebebi nedir? Nedir bu 100 yıl öncesinin düşmanlığı?

Liberallerin asıl derdi, darbe ve darbeciler değil. Her türlü devrim ve devrimcilere düşmandırlar. Liberallere göre, küreselleşmeye uyum sağlamış, değişen koşulları kavramış, burjuvaziyle anlaşma ve uzlaşma içinde yaşamayı kabul etmiş “yeni sol”; emperyalizm “takıntı”sından vazgeçecek, düzeni, liberal piyasayı etkileyecek her türlü düzensizliğe ve halk hareketine karşı çıkacak; böylece demokrasimiz alabildiğine gelişecektir. Böyle bir anlayışta, bırakalım sosyalist devrimi, emperyalizme karşı verilecek mücadeleye yahut demokratik bir mücadeleye dahi yer yoktur. Lafın doğrusu devrime yer yoktur.

Liberal solun kavgası devrimledir, devrim fikriyledir. Bu yüzden 1908’e karşıdır, bu yüzden 1923’e karşıdır; onları darbecilikle suçlamaktan yanadır; ağacı orman olarak yorumlamaya, öznellikteki eğilimleri nesnelliğe boca etmeye açıktır. Kemalizm’le kavgası, liberal yönelimleriyle, burjuva diktatörlüğü kurmasından değil, cılız da olsa anti-emperyalist ve devrimci yönüyledir.

Tarihten devrimi çıkarmak için, devrimi ve devrimde yer almış her şeyi baştan sona yok saymaktır liberalin derdi. Böyle olunca 1908 de, İttihatçılık da, Kemalizm de yalnızca darbecilik sayılmaktadır!

 

1908 DEVRİMİ VE SONRASI[14]

Her burjuva devriminin özelliğidir gericiliğe, karşı devrime dönüşmesi. Sosyalizmle taçlandırılmayan her burjuva/demokratik/anti-emperyalist devrim, sınıfsal niteliği gereği, emekçiler üzerinde bir diktatörlüğe varır. Hatta devriminin hedefleri ve özlemleri olan burjuva reformları bile tam anlamıyla yaşama geçiremez. Tutarlı bir demokratik ve anti-emperyalist devrim ancak işçi sınıfının önderliğinde ve sosyalizme yol alarak gerçekleşebilir. Diğer alternatifler, önünde sonunda emperyalizme ve gericiliğe bel bağlanmaya götürür.

En ‘radikal’ ve kökten olarak nitelendirilen Fransız burjuva devrimi dahi, içindeki radikal unsurları tasfiye edip uzlaşmacı bir döneme girmiş, kapitalizm sınırlarında kalındığı sürece özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganlarının yalnızca burjuvazi için gerçekleşebileceğini göstermiştir. Emekçi halka düşen ise, baskı ve sömürü olmuştur. İşçi sınıfının önderliğinde gerçekleşmediği sürece, bu, burjuva devriminin kaçınılmaz sonucudur.

1908 Devrimi’nin –bir burjuva devrimi olması dolayısıyla– iktidara getirdiği İttihat ve Terakki, işçi sınıfı ve emekçilere sırtını dönmekte gecikmedi. 1908 Devrimi’nden sonra yükselen işçi hareketlerini ve grevleri engellemek, yeni hükümetin ilk icraatlarından birisi oldu. 1908 Devrimi’nin öncesinde ezilen uluslarla kurulan –sıkıntılı ve pragmatik de olsa– diyalog, yerini giderek ezilen uluslara karşı düşmanlığa bıraktı. Emperyalizme, özellikle Alman emperyalizmine bağımlılık, Osmanlı’nın sonunu getirecek derecede arttı.

İttihat ve Terakki, 1908 Devrimi’nden önce Fransız Devrimi’nin ideallerini sloganlaştırırken, devrimden sonra bu ideallere karşı savaştı. Nesnel koşullar ve örgütün konumu değiştikçe, 1908 öncesi ilerici misyon, yerini gericiliğe bıraktı. Burjuva devrimi olmaktan, hele tepeden, uzlaşma yoluyla meşrutiyetin getirilmesinden kaynaklı, radikal burjuva demokratik reformların gerçekleşmesi bir yana, sınırlı, uzlaşmacı ve ılımlı reformlar, halkların baskı altına alınması, toplu sürgünlerle katledilmesi, muhalefetin yasaklanması, feodalizmle uzlaşma ve Alman emperyalizmiyle girilen işbirliği ilişkisi ile gerilerde bırakıldı. 1908 Devrimi’nin yarattığı atmosfer, geçici de olsa basın özgürlüğünü, işçi ve emekçilerin grevlerini, hatta kadınların eylemlerini gündeme getirip, padişahın yetkilerinin azaltılmasını sağlasa da, kitlelerden uzaklaşan, muhalifleri katleden, emperyalizmle yakınlaşıp gericilikle işbirliği yapan İttihat ve Terakki iktidarıyla son nefesini verdi.

 

1908 ÜZERİNE SONSÖZ

Tarihi kendi duyarlılıklarına göre yeniden yazan liberal tarih yazını için, 1908 Devrimi, ordunun iktidara müdahalesinden ibarettir. Bu anlayışta, sınıfın, ezilen halkların ve yığınların mücadelesi, gericiliğe karşı ayaklanması yoktur. İttihat ve Terakki’nin ilerici, farklı uluslardan halkları birleştiren –en azından birleştirmeye çalışan– demokratik mücadelesi yoktur. Bu mücadele, ancak ikincil, arızi ve ‘büyük adamların’ düşüncelerini destekleyici olgular olarak görülür. Buna göre; 1908 Devrimi de, feodalizmle bağlarını koparamamış burjuvazinin kendi ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda halk yığınlarının zayıf ve örgütsüz eylemlerini kendi siyasal hedeflerine kanalize etmesiyle gerçekleşen bir devrim değil, ordunun, ordu içinde örgütlenmiş komplocu/komitacı İttihat ve Terakki örgütünün iktidara gelme hamlesidir. Sınıflar üstüdür; niteliğini, sınıfsallıktan değil, komitacılıktan, orduculuktan, askeri bürokratlık ve militarist anlayıştan alır. Böylece, 1908’den Cumhuriyete ve günümüze kalan da, burjuvazinin diktatörlüğü değil, askeri bürokratik diktatörlük, egemen olan da, sınıf olarak burjuvazi değil, ordunun denetiminde askeri-sivil bürokrasi; solculara düşen ise, bu askeri, bürokratik, İttihatçı geleneği –‘kimle olursa olsun’, gerekirse işbirlikçi tekelci burjuvaziyle, onun AKP türü partileriyle– tasfiye etmek olur.

Aslında, liberaller, çokça eleştirdikleri resmi tarih yazınıyla, sınıflar mücadelesini reddederek buluşurlar. Tezlerinin kökü aynıdır; idealist tarih anlayışına dayanır. İkisi de, 1908 Devrimi’ni sınıflar üstü[15] ordu eylemi olarak görür. Ancak liberal solcular ordunun eylemini kötülerken, resmi tarihçiler 1908’i ordunun devrimci-ilerici misyonu olarak kabul ederler. Liberal solcular askeri-sivil zümreyi otoriterlikle, militaristlikle suçlarken, resmi tarihçiler askeri sivil zümreye devrimcilik, halkçılık payesi biçerler. Tespit aynıdır; sınıflar üstü yönetim anlayışı, sınıflar üstü iktidar; sadece ortak tespitten hareketle farklı yorumlar yapılır.

Liberal sol tarih yazıcılığının temel tezleri, tarihi sınıf mücadeleleri tarihi olarak değil, bürokratların, sınıflardan –‘özne’den– kopuk fikirlerin mücadelesinin tarihi olarak yorumlamaya dayanmaktadır. Bu liberal anlayışa göre, tarih; karşıt sınıfların mücadelesine değil, dönemsel karşıt fikirlerin mücadelesine, öne çıkan bireylerin ve örgütlerin öznel hedef ve görüşlerinin münakaşasına dayanmakta; tarih de böylesine yürümektedir!

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önderliğini yaptığı 1908 Devrimi, ülkemiz topraklarında gerçekleşen bir –liberallerin çok korktukları– devrimdir. Esas olarak halk yığınlarının mücadelesini kapsayamaması, aşağıdan büyük bir dalga ile ilerletilmemesi eksikliğidir, üst tabaka devrimi olmasının kaçınılmazlığıdır; ancak 1908, iktisadi ve siyasal yönleriyle bir devrimdir. Günümüz darbecilerin böyle bir İttihatçılıkla ilgisi yoktur, olamaz. Darbecilerin “İttihatçılığı” 1908 Devrimi sonrasında, karşı-devrimin yürütücülüğünü üstlenen bir İttihatçılıktır olsa olsa. Liberaller, İttihatçılığı, toptan karşı devrimci, toptan darbeci ilan ederken, lafzından dahi ürktükleri devrimi –darbeye indirgeyerek– hafızalardan silmeye, tarihi devrimsiz olarak yazmaya çalışıyorlar.

Bu yaklaşımla sözde hedef alınan, –sınıflar mücadelesinin dışında bırakılan– otoriter, askeri, bürokratik anlayış ve bu anlayışlardan beslenen, yaklaşım sahiplerine göre “askeri vesayet rejimi”, “askeri bürokratik diktatörlük” olarak adlandırılabilen Kemalist askeri-siyasal tutum ve etkin durumdaki anlayışlardır. Mesele sınıf mücadelesinin dışında ele alınınca; mücadele veya değişim dinamiklerinin de sınıf mücadelesinin dışında, fikir dünyasında, fikirlerin münakaşasında, sınıflardan bağımsız olarak sürdürülen kutuplaşmada aranması olağandır. Böylece idealist tarih yazımından beslenen liberal-sivil toplumcu siyasal yaklaşımlar için, “askeri, bürokratik egemenliğe karşı mücadele”de AKP ile açıktan veya el altından ittifak da kaçınılmaz ve problem oluşturmaz oluyor.

 


[1] http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1084

[2] Resmi tarihçilerin de söylediği budur. Buna göre; ordu içinde örgütlenmiş bir grup vatansever subay, devletin kötü gidişatı karşısında vatanı kurtarmak için halk desteğini de arkasına alıp “hürriyet” idaresini getirir.

[3] Doğu toplumlarında sermaye birikiminin özel ellerde toplanması ve kapitalizmin gelişmesinin, Batı toplumlarına göre daha geç olmasının elbette ekonomik ve tarihsel sebepleri vardır. Bu ayrı bir tartışmanın konusunu oluşturmaktadır.

[4] “Devleti kurtarmak”, “vatanı korumak” vb fikirler İttihatçıların öznel dünyalarında önemli birer mihenk taşıydı.

[5] “Kastamonu’da Hareket-i İhtilalkarane”, Kahire, 8 Mart 1906, Sayı: 121, içinde: Kars, Belgelerle 1908 Devrimi Öncesi Anadolu, s. 64.

[6] Prof. Dr. Coşkun Can Aktan, Araş. Gör. Dilek Dileyici, Araş. Gör. Özgür Saraç; Osmanlı Tarihinde Vergi İsyanları, http://www.canaktan.org/canaktan_personal/canaktan-arastirmalari/maliye-tarihi/osmanli-isyan.pdf

[7] Tutuklananlar arasında Müslümanlar olduğu gibi Ermeniler de bulunuyordu. Hareket, Ermeni ve Müslümanları yerel ve merkezi yönetime karşı isyanda buluşturmuştu.

[8] Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yayınları

[9] 1913 Babıali baskınıyla İttihat ve Terakki, iktidarı bizzat ele almıştır.

[10] Halk hareketini örgütler yaratmaz. Halk hareketinin önüne koyduğu hedefler ve sloganlar da keyfiyetin icrası olmaktan ziyade nesnelliğin yansımasıdır. 1908 Devrimi, onu yaratan nesnellik; bu yazının başından beri vurguladığımız sınıf mücadelesinin sonucu olarak değişen iktidar yapısı ve ekonomik yönelimlerle göz önünde bulundurulduğunda, öznelliğin bazı eğilimleri üzerinden darbe olarak adlandırılamaz.

[11] Kurucuları, Dr. İshak Sukûtî, Dr. Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Şerafettin Mağdumî’den hiçbiri Türk değildi.

[12] 1908 Devrimi’nden sonra İTC içindeki Türkçü eğilimler güçlenmiş, özellikle ezilen ulusların Osmanlı’dan tek tek kopmasıyla Türkçülük giderek egemen duruma gelmiştir.

[13] Günümüz darbecilerinin elbette İttihatçı gelenekle ilgisi vardır. Ancak belirttiğimiz, 1908’i gerçekleştiren İttihatçılıkla ilgilerinin bulunmamasıdır.

[14] Başlık ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte, konunun anlaşılması açısından değiniyoruz.

[15] 1908 devrimi öncesindeki halk isyanlarını, işçi sınıfı ve ezilen ulusların eylemlerini, burjuvazinin hamlelerini sınıf mücadelesinin bir parçası olarak değerlendirmek yerine tarihi çizen bürokratların veya örgütlerin destek aldığı ikincil olaylar olarak görürler; böyle demeseler de tezlerinin özünü oluşturan böyle bir yaklaşımdır.

Kriz, Mühendisler Ve Teknikemek

ABD finans piyasalarında başlayıp burjuva ideologların “reel sektörü etkilemez” propagandasını yerle bir ederek üretim sektörüne de yayılan kriz, tekellere aktarılan milyarlarca doları, işten atılan yüz binlerce işçiyi, tüketim maddelerine yapılan olağandışı zamları arkasında bırakarak ilerliyor. Alınan “önlemler”, benzer önlemleri almayı giderek zorlaştırıyor. Dün tekellere milyarlarca dolar aktarılırken, bugün bunu yapmak daha zor, yarın daha da zor olacak. Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında krizin nedenleri, sonuçları, gelişmesine dair öngörüler, halk hareketinin önüne sunduğu olanaklar ve olasılıklar işlendi, ortaya konuldu.
ABD finans sektörünün çöküşü, imalat sektöründeki durgunlaşma, pazarın daralması, uzun yıllardır devam eden –ancak sömürge ülkelere yapılan yatırımlar ve yeni yatırım alanlarının açılmasıyla tersine çevrilmeye çalışılan– kâr oranlarının düşmesi sonuçlarını elbette gösterecekti. Türkiye’de üretim rekorları kıran vergi rekortmenleri –diğer bir deyişle kâr rekortmenleri– arasına giren şirketlerde toplu işten çıkartmalar, yine büyük tekeller karşısında krizin etkisiyle elindeki küçük mülkünü de kaybetme noktasına gelen küçük üreticiler, krizden doğrudan etkilenmediği düşünülen, ancak tüketim maddelerine ve bizzat yaşamsal ihtiyaçlara getirilen zamlarla reel ücretlerin hızla düşmesi, kağıt/nakit para yerine ikame edilen kredi alışverişleriyle şişirilen piyasaların ve tüketicilerin giderek “iflas” noktasına gelmesi; yaşanan krizin, süreç ilerledikçe gelişebilecek göstergelerinden.
Kriz tüm toplumsal sınıf ve tabaları şu veya bu şekilde etkilerken, bir takım ayrıcalıklara sahip olduğu düşünülen “beyaz yakalı”, ancak büyük kısmı giderek işçi sınıfının yaşam koşullarına yaklaşan, yönünü ve kaderini işçi sınıfıyla birleştirmek zorunda kalan mühendisleri, teknik elemanları da etkilemeden edemezdi. Yazımızın konusu; krizin ücretli mühendisler üzerindeki etkileri, hem emekçi hem de teknik ve bilimsel bilgi birikimiyle şu veya bu oranda buluşmuş aydın olarak mimar-mühendislerin sınıf mücadelesine katılımının önemi ve mimarlık-mühendislik dergisi Teknikemek olacaktır.

KRİZ VE MÜHENDİSLER…
Krizle beraber ülkemizde binlerce işçi işten çıkartılıp ücretsiz izne gönderilir, toplusözleşme görüşmelerinde sıfır zam dayatması yapılarak ölümü gösterip hastalığa razı edilmeye çalışılır, esnek çalışma uygulamalarıyla fazla mesai ücretleri gasp edilip daha yoğun sömürü koşulları dayatılırken, tüm bunların sanayide ve hizmet sektöründe çalışan ücretli mühendisleri etkilememesi beklenemez. İşçi sınıfı ve emekçilere dönük saldırılar ve hak gasplarıyla, sermayenin emek gücünden azami oranda fayda sağlaması ve sömürü oranının yükseltilmesi amaçlanırken, mühendisler de bu uygulamalardan nasibini almadan edemezdi. Hatta birçok işyerinde, işçiler ile sermaye arasında bir aracı rolü biçilerek1 esnek çalışma, fazla mesai ücretlerinin gasp edilmesi, işgününün işyeri dışında da devam ettirilmesi, düşük ücret, iş güvencesizliği, sendikasızlaşma vb. saldırıların başta ücretli mühendisler üzerinde yaşama geçirildiği söylenebilir.
Mühendislerin, teknik elemanların, işyerlerinde işçilere verilen ücretlerden daha yüksek ücretle çalıştırılarak ve yetki verilerek, işçilerin “üzerinde” bir konumda olmaları sağlanmış; kendilerini işçilerin dışında, dahası üstünde görmeleri sağlanarak, işçi sınıfı mücadelesinin dışında kalmaları istenmiştir. Mühendisler, aynı zamanda, emeğin sömürü oranının arttırılmasının yol ve yöntemlerini belirlemekle, emek gücünü kiralayarak geçimini sağlamakla beraber emek gücünü kiralayan emekçilerin sömürü oranını arttırmakla görevlendirilmek istenmiştir, istenmektedir.
Bunlarla beraber, üretim ve üretimin planlanması sürecinde çalışan ücretli mühendisler, üretim sürecindeki konumları itibarıyla emekçi sınıfların bir parçası durumundadır ve emekçi sınıflara yönelik saldırılardan da nasiplerine düşeni almaktadır. Kriz, tüm emekçiler için çalışma ve yaşam koşullarını ağırlaştırırken, mühendislerin de benzer uygulamalarla karşı karşıya kalmalarına neden olmuştur. Emekçi mühendisler, işyerlerindeki mali daralma, üretim daralması, pazar payının düşmesi, piyasalardaki durgunluk vb. gerekçelerle kriz sürecinde işten çıkarılmalar ve ücretsiz izinlerle karşı karşıya kalmışlar, doğrudan işten çıkarmaların olmadığı işyerlerinde ücret artışı olmadan, hatta daha düşük ücretle çalışmaya zorlanmışlardır. Kriz sürecinde yaratılan psikolojik baskı ortamıyla mühendislerin iş yoğunluğu daha da arttırılmış, fazla mesailer “zor durumdaki işyerleri” için “vefa borcu” olarak nitelendirilip normal bir durum haline getirilmiş, iş güvencesinin olmaması ve sendikasızlığın yarattığı işsizlik tedirginliği daha fazla hak gaspını beraberinde getirmiştir.
SMM olarak nitelendirilen, küçük hizmet üreticisi olarak değerlendirilebilecek serbest çalışan mühendislerin2 de, kriz sürecinde üretimdeki azalma, odaların yasal düzenlemeleriyle elde ettikleri bazı hak ve kazanımların geçersizleşmeye başlaması, yapılan hizmet karşılığında ödemelerin alınamaması ve mühendislik hizmet üretiminde yaşanan tekelleşmenin etkisiyle giderek emekçi sınıfların mücadele ve talepleriyle birleşmesinin koşulları oluşmaktadır.

ÜLKE SORUNLARI VE MÜHENDİSLER…
Kriz, krizin ağırlaşan etkisi, yaşanan hak gaspları ve saldırılar, ücretli-emekçi mühendislerin de bu saldırılardan payını düşeni alması, tüm bunlarla beraber sermayenin ülkenin çeşitli sorunlarına dair getirmeye çalıştığı “paket” ‘çözümler’, bilimsel-teknik alanda kendi stratejisiyle birleşmiş bilim insanları ve teknik elemanlar aracılığıyla bu projeleri halka kabul ettirmeye çalışması; bilim insanlarına ve emekçi mühendislere düşen görev ve sorumluluğu da arttırıyor.
Bu sorumluluk; nükleer santral ihalesi, enerji politikasında nükleer enerjinin çözüm olarak gösterilmesi, temiz su kaynaklarının özelleştirilmesi, Ankara Belediyesi tarafından halka temiz su yerine “kirliliği azaltılmış” suyun verilmesi, kentsel dönüşüm projeleriyle rantın ve kârın sermayeye aktarılması vb. proje ve uygulamalara karşı halk yığınlarının kendi geleceğine sahip çıkma mücadelesinin programına ve bu alanda verilecek ideolojik mücadeleye bilimsel ve teknik bilgi birikimiyle katkı sunmayı gerektirir.
Küresel ısınma sorunu, sanayi tesislerinin çevreye verdikleri zarar ve gerekli önlemlerin alınmaması, yerleşim yerlerine baz istasyonlarının kurulması, internet sitelerine uygulanan sansür, büyük kentlerde yaşanan trafik sorununun giderek çözümsüz hale gelmesi vb. meseleler halk hareketinin gündem ve talepleri olmakta, halkçı bir perspektifle beraber –bilimsel, teknik alanı ilgilendirdiğinden– mühendislik yaklaşımını da gerektirmektedir.
Tek tek ele alındığında, kentsel dönüşümden nükleer santrallere, işçi sağlığı ve iş güvenliği yasa tasarılarıyla taşeronlaştırılmaya çalışılan iş güvenliği mühendisliğinden sağlıklı bir çevre ve kent yaşamına kadar tüm bu konular, gündeme geldiği yerlerde, hatta ulusal ve uluslararası platformda önemli mücadele dinamiklerini oluşturmaktadır.
Örneğin çevre sorunu, bundan 30 yıl öncesiyle kıyaslandığında, çok daha yakıcı ve somut bir mücadele talebi olarak kendini göstermektedir. Yahut ulaşım sorunu, küresel ısınma vb…
Bütün bu gelişme ve değişmeler, sınıf hareketinin önüne çözülmesi gereken yeni sorun ve görevleri de koymuş, kapitalizme karşı verilecek mücadelede işçi sınıfının yanında yer alabilecek kesimleri, mücadelenin program ve ihtiyacını genişletmiş, bu yönleriyle bilim insanları ve bilimsel-teknik bilgi birikimine sahip mimar-mühendislerin mücadeleye katkılarını daha önemli bir noktaya getirmiştir.

EMEKÇİ MÜHENDİSLERİN ÖRGÜTLENMESİ VE TMMOB
İşçi sınıfı ve etrafında diğer emekçi sınıf ve tabakaların örgütlenmesinin bir parçası olarak değerlendirilmediği sürece, mühendislerin örgütlenmesi boş ve anlamsız bir sivil toplum propagandasının ötesine geçmeyecektir. Mühendislik mesleği, tek başına bir sınıf kimliği vermez. Emeği ile geçinen emekçi-ücretli mühendisler olduğu gibi, üretim araçlarının sahibi konumundaki sermaye sahibi mühendisler de vardır. Emekçi mühendislerin örgütlenmesi ve haklarını koruması, emekçi sınıfların mücadelesiyle mücadelelerini birleştirmeleri, patron ve ücretli mühendislerin birlik anlayışı ile gerçekleşemez. Emekçi mühendislerin talepleri, yaşanan krizin dayattığı koşulların da etkisiyle, işçi sınıfının talepleriyle giderek birleşmekte, sendikal örgütlenmenin zorunluluğu kendini giderek daha fazla dayatmakta ve –mühendis olanı da dahil– sermayeye karşı bir yön almaktadır. Bu nedenle, ücretli-emekçi mühendislerin endüstride ve hizmet sektöründe işçi sınıfıyla birleşmesinin, ortak sendikalarda örgütlenmesinin, mevcut örgütlü sendikalara katılmasının olanakları giderek artmaktadır.3
Sorunu, işçi sınıfı hareketinin, sınıflar mücadelesinin dışında ele almak, tek başına mühendislerin sendikalara üye olup-olmama, hak gasplarına karşı çıkıp-çıkmama meselesi olarak görmek yanlış olur. Emekçi-ücretli mühendislerin sendikalaşması, sınıf mücadelesinin seyrinden bağımsız değildir. Ancak emekçi mühendisler yüzünü işçi sınıfına dönüp, emekçilerle birleşmek üzere sendikal ve siyasal mücadeleye katılmadıkça, gerçek anlamda kurtulmaları, teknik bilgi ve emeklerini emekçilerden yana değerlendirmeleri mümkün olamayacaktır.
Emekçi mühendislere yönelik çalışmanın örgütsel bir temeli de mevcuttur. 300 binin üzerinde üyesiyle TMMOB, mimar ve mühendislerin yaklaşık yarısını bünyesinde toplamış bulunmaktadır. TMMOB’nin üyeleriyle kurduğu ilişkinin düzeyi, anlayışı vb. bir yana konulduğunda, emekçi mühendislerin sınıf hareketiyle birleşebilmesi için önemli örgütlülüklerden birisi olduğu somut bir gerçekliktir. Bu nedenle, emekçi mühendisler arasındaki çalışma, aynı zamanda TMMOB’nde emekçi mühendis kimliğinin ağırlık kazanması için yürütülecek bir çalışmadır. TMMOB’nin sınıf hareketiyle birleşmesi, içindeki burjuva liberal, bürokratik etkilerden arındırılıp tutarlı demokrat ve anti-emperyalist bir mevziiye kazanılması küçümsenemeyecek derecede önemlidir.

TEKNİKEMEK
Emekçi mühendislerin sınıf mücadelesine katkısı niceliklerini aşan ölçüde olacaktır. Aydın, onurlu bilim insanlarının ve emekçi mühendislerin, sınıf mücadelesinin önündeki “21. yy’ın sorunları” olarak tarif edilen, ancak kapitalizmin iki yüzyılı aşan gelişiminin insanlığa ve doğaya dönük tahribatlarının birikimi olan sorunlara dönük bilim ve tekniğe dayanan, ve bilimi halk yığınlarının çıkarları doğrultusunda kullanan yaklaşımları önemli ve anlamlıdır. Burjuva bilim dünyasına karşı bilimsel-teknik alanda verilecek mücadele, sınıf mücadelesinin üç temel alanından biri olan ideolojik mücadelenin bir parçasıdır. Yalnızca ideolojik mücadele olmanın da ötesinde, doğrudan günlük yaşamı ilgilendiren sorunlarla ilgilidir. Çevre, ulaşım, ekolojik denge, su, enerji, kent, tarım, planlama, üretim, gıda vb. birçok alanda ilerici güçlerin bir araya gelmesi ve bilim-teknik alanındaki mücadelenin daha örgütlü bir şekilde yürütülmesi, aynı zamanda bir araya gelememiş emekçi mühendislerin sınıf hareketi etrafında birleştirilmesini amaçlayan Teknikemek dergisi, bir süredir yayın hayatına devam etmektedir.  
2009’un önemli gündemlerinden birisi olan “su sorunu”yla ilgili söylenecek çok şey olmasına rağmen, Teknikemek’in 5. Dünya Su Forumu’na yönelik yayını konuyla ilgilenen farklı çevreleri bir araya getirmiş ve halkçı bir perspektif sunmuştur. Keza çok şey söylenmiş olan Nükleer Enerji tartışmalarında, “çevreci”, “yeşilci”, reformist yahut “reel” politikacı ve “enerji arz sorununu” temel alan yaklaşımlara karşı sosyalist bir yaklaşımla enerji ve çevre sorununa sosyalizmin yaklaşımını –başlangıç düzeyinde olsa da– ortaya koymuştur. Bunu yaparken, konuyla ilgili olan demokrat ve ilerici çevrelerin yazı ve düşüncelerini, bilimsel katkılarını da almayı ihmal etmemiştir.
Teknikemek; emperyalist tekellerin suyun özelleştirilmesi politikaları, nükleer santrallerin enerji sorununun çözümü olarak dayatılması, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin taşeron iş güvenliği şirketlerine devredilmesi, sanayi tesislerinin çevre ve halk sağlığını tehdit etmesi, teknolojinin emekçilerin hayatını kolaylaştırmaktan öte onlara karşı silaha dönüştürülmesi, küresel ısınma-buzulların erimesiyle dünyanın geleceğinin tehlikeye girmesi, genetiği değiştirilmiş organizmalar, tarımda kimyasal kirlenme vb. birçok konuda yaşanan sorunların bilimsel ve teknik yönüyle incelenmesi; dolayısıyla bu sorunların kapitalist-emperyalist sistemden bağımsız olmadığının teşhiri ve mimar-mühendislere kendi alanlarını da kapsayan tek çözümün sosyalizm olduğunu göstererek, teknik alandaki burjuva etkilere karşı ideolojik mücadeleyi yürütmeyi hedeflemektedir. Mühendislik hizmetlerinin piyasaya açılması, mühendislerin taşeronlaştırılması, düşük ücret ve esnek çalışma uygulamalarıyla çalışma ve yaşam koşullarının giderek dayanılmaz hale getirilmesine, odaların burjuva-liberal ve uzlaşmacı ‘sol’ anlayışlarla yozlaştırılmasına karşı emekçi-mimar mühendislerin bir mücadele aracı olma amacındadır.
Son olarak, belirtilmelidir ki, TMMOB içerisindeki demokrat mevzilerin korunması, liberal ve bağımlılık yanlısı etkilere karşı mücadele edilmesi, oda yönetimlerindeki liberal, uzlaşmacı, emperyalizmin saldırıları karşısında yeterince tutarlı bir duruş sergileyemeyen, odaları piyasa açarak gelirlerini “yükseltmeyi” amaçlayan, sermaye ile ilişkilerinde alabildiğine rahat liberal-sol anlayışın yerine devrimci, demokrat ve anti-emperyalist bir anlayışın getirilmesi, ancak emek hareketinden mühendislerin ısrarlı-istikrarlı çalışması ve Teknikemek’i amacına uygun bir şekilde değerlendirmesiyle mümkün olabilir. Emekçi mühendislerin sınıf hareketine katılmasıyla niceliklerinin üzerinde katkı sağlayacakları kesindir.

  1. Bahsi geçen mühendisler, işyerlerinde idari yönetici veya işyerinin bizzat sahibi durumdaki mühendisler değildir.
  2. Büyük taahhüt işleri yapıp, emek-gücünü sömüren firma sahibi mühendisleri bunun dışında tutmak gerekir.
  3. Bünyesinde büyük oranda mühendis barındıran IBM emekçilerinin Tez Koop-İş sendikasında örgütlenmesi, mühendislerin işyeri temsilcisi olması, “beyaz yakalı” eylemleri olarak anılan Plaza Eylemleri, mühendislerin henüz küçük bir kitlesinin olsa da sendikalaşma ve hak alma mücadelesine diğer emekçi sınıflarla birleşerek girme eğilimlerini göstermesi bakımından önemlidir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑