MGSB’nin yenilenmesi ve siyasetin yeniden yapılandırılması

Haziran ayındaki MGK toplantısının gündemi olmasına rağmen, uzlaşma sağlanamadığı için gürüşülmeden ertelenen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB), 24 Ekim günü yapılan MGK toplantısında onaylandı.
Türkiye’de siyaseti etkileyen ve birçok bakımdan da şekillendiren en önemli belgelerden birinin “Kırmızı Kitap” ya da “Gizli Anayasa” diye de anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olduğu biliniyor. Gizli tutulan bu belge, iç ve dış koşullar bakımından, ülkeyi, uzun ya da kısa vadede ilgilendirdiği düşünülen değişimlere bağlı olarak güncelleniyor. Her ne kadar Anayasa gibi hukuksal bağlayıcılığı olan bir metin olmasa da, Anayasa’nın darbelerle değiştirildiği ya da uygulamada gerek duyulduğu oranda geçersizleştirildiği siyasal tarihimizde, onun daha etkin, daha ötesinde, kararlaştırıcı bir yaptırım gücüne sahip olduğunu biliyoruz. “Gizli Anayasa” gibi tanımlamalar da buradan geliyor.
“Gizli Anayasa”da yapılan son güncelleme, hemen bir gün sonra basına sızdırıldı ve Türkiye’nin en büyük medya grubu tarafından manşete taşındı.

“AŞIRI SAĞ”A GÖREV BİÇEN BİR BELGE
Konuyla ilgili haberde, “aşırı sağ”ın artık tehdit sayılmadığı, bununla birlikte, “dini motifler kullanan terör örgütleri” ifadesiyle El Kaide’nin belgeye girdiği belirtiliyor. Yine aynı habere göre, “bölücü terör” ile “aşırı sol”un Türkiye’de eşit düzeyde iç tehit unsurları olduğu vurgulanıyor. Belgede, Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarmasının “Casus belli” (Savaş nedeni) olarak kaldığı, bunun da, Yunanistan Parlamentosu’nun daha önce aldığı Türkiye karşıtı üç soykırım (Ermeni, Pontus, Küçükasya) kararından kaynaklandığı vurgulanıyor. (Hürriyet, 26 Ekim 2005)
“İç güvenlik tehditlerine karşı ordunun kullanılması, gerekli görüldüğü zamanlarda tehditlerin ortadan kaldırılması için idareyi de ele alması” ile ilgili bölüm de yeni belgede yer aldı. Ayrıca, Fırat ve Dicle’nin suları da “stratejik bir unsur” olarak şu ifadelerle yer buldu: “AB ile tam üyelik olmadan Fırat ve Dicle ile sınır aşan akarsular üzerinde eşit egemenlik ve eşit paylaşım kabul edilemez.”
Haberin yeraldığı gazetenin başyazarı Oktay Ekşi, aynı gün köşesinde, 8 AB ülkesinde de MGK gibi organların yeraldığını ve onların da MGSB türü karar aldığını yazdı. Ekşi, bunun yanında, bu belgenin “Gizli Anayasa” gibi ifadelerle anılmasının ise doğru olmadığını öne sürdü. Ekşi’nin yazısı, gazetesinin manşetini AB standartları bakımından meşrulaştırmaya çalışan, hem kendileri aracılığıyla sızdırılan belge ile gerekli mesajı veren, hem de onu belirli bir dengeye oturtmaya çalışan içerikteydi.
MGSB ile ilgili aydınlatıcı bir kurumsal açıklama ise yapılmadı. MGK’nın internet sitesinde, 15 Temmuz 1974 tarihinden bu yana yapılan bütün MGK toplantılarının sonuç bildirgeleri yer alıyor, ancak “Gizli Anayasa” diye anılan bu belge bulunmuyor. 24 Ekim 2005 tarihli toplantının sonuç bildirgesinde konuyla ilgili sadece şu cümle var: “C. Ayrıca, yeni milli güvenlik siyaseti belgesi uygun bulunarak bu konudaki tavsiye kararının bakanlar kuruluna bildirilmesine karar verilmiştir.” (www.mgk.gov.tr)
İçeriğine yer verilmeyen yeni belge ile ilgili ipucu sayılabilecek ifadeler ise, daha önceki A ve B maddeleri altında yer alıyor:
“A. Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlama tarihi olan 03 ekim 2005′ e uzanan süreç ile sonraki gelişmelerin bir değerlendirmesi yapılmış; yeni bir aşamaya girilmiş olan bu dönemde, ülkemizin ab’ ye üyelik istenç ve kararlılığı yinelenerek, görüşmelerde ulusal yararlarımızın gözetilmesinin önemi vurgulanmış;
B. Su kaynaklarımızın etkin kullanılması amacıyla; tarım alanlarının sulanması, şehirlerin ve sanayinin su gereksiniminin karşılanması, hidroelektrik üretiminde teknik ve ekonomik potansiyelin tümünün 2023 yılına kadar kullanılması için alınması gereken önlemlerle sınır aşan sular üzerindeki barajların bir an önce tamamlanması üzerinde durulmuş;…”
MGK’nın kendi sitesindeki haliyle aktardığımız bölümde yer alan, AB üyeliğinin “ulusal çıkarlara zarar vermeyen” bir savunulması ile Türkiye’nin su potansiyeli konusundaki stratejik vurgu, “iç ve dış tehdit”lerle mücadele bakımından iplerin gerildiği bir döneme girildiğinin işaretlerini oluşturuyor.
MGK’nın sitesinde bu belgeyi ülkenin çıkarları gereği açıklamanın mümkün olmadığı savunuluyor ve “Gizli Anayasa” gibi vurgularla basında yer almasının da hukuki dayanaktan yoksun olduğu savunuluyor.
MGK’nın internet sitesinde “Sıkça sorulan sorular” başlığıyla yeralan bölümdeki sorular ve yanıtlar, ulusal ve uluslararası kamuoyunun bilgisi dahilinde toplanan bir kurumun, verili Anayasal düzenle çelişen teammülleri savunur pozisyonda olmasının yaratacağı sıkıntılar da hesaba katılarak oluşturulduğu için, bu gerçek bilinerek okunmalıdır. Ancak, verili Anayasal düzenin tank sesiyle uyanılarak değiştirildiği bir ülkede, MGK gibi kurumlar lağvedilmedikleri sürece, yasa ile gerçek arasındaki mesafenin güçler dengesi ile doldurulduğunu unutmamak gerekiyor.
28 Şubat sürecinde MGK toplantılarının etkin üyelerinden biri olan Oramiral Güven Erkaya’nın, asker, diplomat ve emekli büyükelçi Taner Boytak’a, Batı Çalışma Grubu ile ilgili söylediği şu sözler, MGSB’nin devlet idaresi içinde tuttuğu yer bakımından da fikir verir nitelikte: “28 Şubat sürecinde irtica hareketleri çok artmıştı. Bunun için güvenilir bir istihbarat çalışmasına ihtiyaç vardı. MİT’in vereceği bilgilerle yetinemezdik.” TSK’ya yetki veren kanunlar içinde böyle bir kuruluşun adı geçmiyordu, yani BÇG yasadışı bir oluşumdu, ama dava açacak adamın aklından zoru olmalıydı. (Aktaran Yaşar Gören, Oyun Bitti, Demirellerin Doğuşu, Yükselişi ve Çöküşü, Ozan Yayıncılık, Nisan 2005, sayfa 173)
Kaldı ki, BÇG, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi bakımından, dönemsel bir politik organizasyon olmaktan öte bir değer taşımıyor. MGSB, onun gibi bir dizi kurumu içinde barındıran hakim politikaları belirliyor ve ona kaynaklık ediyor.
Yasal kurumlar tarafından kamuoyuna hiçbir dönem açıklanmayan bu belgenin neleri içerdiğine ilişkin detaylı bilgi ise, www.yesil.org isimli sitede yer alıyor. Adını Susurluk sürecinde kontrgerilla örgütlenmesi içinde en çok öne çıkan simalardan birinden alan ve kendisini “Anadolu evladı Yeşil kadar diri ve gerçek” biçiminde tanımlayan bu sitede, “Kırmızı Kitap” şu beş başlık altında ince ayrıntalarına kadar yer alıyor:
“Birinci Bölüm: Genel Esaslar
İkinci Bölüm: İç Tehdit Unsurları ve İç Güvenlîği Etkileyen Diğer Faktörlerin Değerlendirilmesi
Üçüncü Bölüm : İç Güvenlik Stratejisi 
Dördüncü Bölüm : İç Güvenlik Yönetiminin Etkinleştirilmesi ve Teşkilatlanma 
Beşinci Bölüm: Diğer Hususlar”
MGSB’nin yeni hali henüz bu sitede yer almasa da, sitede, yeni belgede değiştiği değil, korunduğu biçiminde yeralan bölümlerle ilgili ayrıntılar, Mersin’deki bayrak krizinden birçok ilde yaşanan linç girişimlerine, Ermeni Konferansı girişimine karşı gelişitirilen yasakçı yaklaşımdan AB görüşmeleri sırasında “stratejik” ilan edilen konularda takınılan tutumlara kadar ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.
Ayrıca ordunun iç güvenlikte kullanılmasına yönelik yeni düzenlemenin izlerini, bir önceki MGSB’de, iç güvenliğin etkinleştirilmesi ile ilgili bölümde görmek mümkün. “Terör örgütü”nün siyasallaşmasına karşı önlem bahanesiyle iç güvenlik tedbirlerinin artırılmasına ilişkin vurgular; Eskişehir’de görülen Uğur Kaymaz davasında polislerin terör estirmelerinin, örgütlü bir biçimde mahkeme önüne getirilen kitlenin provokasyon girişiminde bulunmasına rağmen polisten himaye görmesinin, söz konusu ildeki yerel amirlerin kişisel keyfiyeti olmadığını da açıklar niteliktedir. Ordu’da çocuklara işkenceden başlayarak, Hrant Dink’e açılan davaya, Orhan Pamuk olayında gösterilen tepkiye kadar bir dizi gelişmede, devletin kritik merkezlerini ve medyadaki meşrulaştırıcıları harekete geçirici olan motifler, yine bu belgenin içeriğinde kendisini hissettirmektedir.
Bunun yanında, MERNİS projesi gibi, Türkiye’de yaşayan herkesin kimlik bilgilerini içeren düzenlemeler de, yine “iç güvenlik”le ilgili düzenlemeler kapsamında, “Kırmızı kitap”ta yansımaktadır.
Dolayısıyla aslında, yasal bir yaptırım gücü taşımadığı, ancak “tavsiye” niteliğinde sayılabileceği öne sürülen MGSB; devlet uygulamalarını, devlet ile halk arasındaki ilişkileri düzenleyen bir etkiye ve güce sahiptir.
Önümüzdeki dönem açısından “ordunun da iç güvenlikte kullanılması” ve “aşırı sağın” tehdit olmaktan çıkarılmasının anlamı da, faşist militanların kullanıldığı provokasyonlara yol verilmesinden, onların tıkandığı noktada askeri güçle desteklenmelerine kadar uzanmaktadır.
Politikada, “tehdit” olarak görülen güçlerle görülmeyen güçler arasında yapılan bir sınıflandırma, tehdit olarak görülmeyen güce dayanarak, “tehdit”i bertaraf etme esasına dayanır. MGSB, yeni haliyle, “dinci ve bölücü terör” ile “aşırı sol”u hedefe koyarken, kendisini, MHP’nin fikriyatına uygun bir mevziye oturtmuştur.
Bu tercih, hem Türkiye’nin Ortadoğu’da dahil edildiği “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”ni hesaba katan, hem de onun içinde Türkiye burjuvazisinin en gerici kanadının “güvenlik” endişelerini yansıtan bir içeriktedir. ABD politikalarına bağlı hareket etme esasına dayalı olan bu anlayış, kendi pozisyonunu bölgesel rakipleri karşısında zayıflatmayan, onun duyarlılıklarını da dikkate alan bir AB’ye üye olmaya açıktır. Dolayısıyla Türkiye’deki “güvenlik” ve “demokrasi” terazisini de bu esasa oturtmaktadır.
Son birkaç aydır ülke içinde yaşanan şoven kışkırtmalar, linç girişimleriyle birlikte değerlendirildiğinde, özellikle Kürt sorunu üzerinden yaratılan kutuplaşma, geleneksel bürokrasi ve asker merkezli siyaset bakımından, devlet erkinin yeniden yapılandırılmasında temel oluşturmaktadır.
Kürtlerin Irak’ta kazandıkları yeni pozisyon ve devletleşme süreci, Türkiye’de generaller başta olmak üzere, siyasetinin merkezine güvenliği alan burjuvazi açısından, yeni bir sürecin işaretidir. Artık kendisinin “terör” olarak adlandırıp mücadele ettiği güç, kendisinin de bağlı olduğu emperyalist merkezler tarafından devletleşebilecek kadar “meşrulaştırılınca”, daha ciddi bir “tehdit” haline almaktadır.
Kürt sorununu hiçbir dönem demokratikleşerek çözmeye açık olmamış olan Türkiye egemenleri bakımından, bu yeni süreç, “terörle” silahlı mücadele yöntemini aşıp, doğrudan siyasal alanın “güvenlik” politikaları tarafından düzenlenmesini gündeme getirmektedir.
11 Eylül sonrası ABD’nin başını çektiği ve AB’nin de bir ucundan dahil olduğu “güvenlik” politikaları, Türkiye gericiliğine büyük bir dayanak sunmaktadır. Burjuvazinin geleneksel işbirlikçi kesiminin temel stratejileri ve politikalarını yansıtan MGSB, yeni haliyle, başını AKP Hükümeti’nin çektiği diğer işbirlikçi kesimi de kendi politikalarına doğru dizginlemektedir.
Şu an MGK’da yansıyan askeri ve siyasi iradenin her iki kesimi de dışa bağımlı politikalara dayanmakta, öyle bir gelenekten gelmekte ve Türkiye’ye de öyle bir gelecek öngörmektedir, ancak aralarındaki çelişki noktaları, devletin yönünü tayin etmek bakımından bir çatışmaya da yol açmaktadır.
Erdoğan’ın başını çektiği AKP, Turgut Özal liderliğindeki ANAP kadar olmasa da, Genelkurmay merkezli siyaset karşısında, ABD’nin Kürt siyasetine daha açık durabilmekte, bu da, içerideki hakim kanatlar arasında bir çatışmaya yol açmaktadır. 3 Ekim’de gerçekleşen AB sürecini ele alışta da, Genelkurmay merkezli siyasetin benzer kaygıları dizginleyici ve belirleyici olmuştur.

“TÜRK SOLU” İSTENİYOR
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde “aşırı sol”un tehdit oluşturduğuna dair vurgu da, yine söz konusu belgeye rengini veren generallerin diğer kaygılarıyla birlikte ele alınmalıdır. Bugün açısından en “aşırı sol”, “bölücü teröre destek veren” soldur. Devlet dilindeki ifadesi böyle olan bu politikayı, Kürt sorununda resmi çizgi ile mücadele eden “sol” olarak tanımlayabiliriz. “Sol”, bugün, büyük oranda, Kürt sorununa gösterdiği yakınlık oranında “aşırıya” kaçmış sayılmakta ve buradan hareketle, aslında “Türk solu” dayatması yapılmaktadır.
Bugün marjinal bir noktadan Genelkurmay’ı göreve çağırma üzerine kurulu provokatif bir politikayı savunan ve aslında politik bir çevre olarak anılmayı hak edecek bir sosyal tabana bile dayanmayan “Kızıl Elma”cı “Türk solu”, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin yeni haline en uygun “sol”dur.
MGSB’nin yeni hali, dönem dönem sokağa yansıyan kutuplaşmaları tetikleyecek özellikler taşımakta, “aşırı sağ”ı tehdit hanesinden çıkararak, provokasyonlara da kol kanat germektedir.
“Milli” yanı Türkiye’nin önünü açacak bir içerikte değil, siyasal tarihimizde yaşanmış olan bir dizi örnekten de anlaşılacağı gibi, faşizan karekterde olan bu anlayış, “güvenliği” de, bu gerici politikanın bir parçası olarak öngörmektedir.
Belgeden anlaşılmaktadır ki, işçi sınıfı ve emekçiler, sistemi ve patronları zor durumda bırakan direniş ve grevlerinde, MGSB’ye dayanan “önlemleri” karşılarında bulacaklardır. Bu gerici politikanın üniversitelere kadar uzanan etkiler göstermesi de muhtemel, hatta kaçınılmazdır. Yanı sıra, kitle örgütleri de, bu politikayla çeliştikleri noktada hışma uğrayacaklar, İHD’ye yönelik operasyonda görüldüğü gibi, hedefe konulacaklardır.
Sistemin çelik çekirdeğinin anayasası olan MGSB’nin tamamen tarih olması, ancak onun gerici sınıf karakteri görülerek ve ona karşı işçi ve emekçi sınıfların birliği örülerek mümkün olabilir. Merkezinde işçi sınıfının bulunduğu bir demokrasi hakim kılındığında, böylesi yasadışı belgeler de tarih olacaktır. İşçi ve emekçilerin, Kürt ezilenlerinin çıkarlarını esas alan, onlara dayanan bir demokrasiye doğru atılan her adım, MGSB politikalarını da gerileten bir adımdır.

Kutu-1
MGK’nın sitesinde “Sıkça Sorulan Sorular” başlıklı bölümden

Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenlik siyasetinin yazılı olduğu bir belge var mıdır? İçeriği nasıldır? Nasıl hazırlanır?
Türkiye Cumhuriyeti’nin milli güvenlik siyaseti Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nde yer almaktadır. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi; Türkiye Cumhuriyeti’nin milli menfaatleri ve milli hedefleri, milli hedeflere ulaşılması için takip edilecek iç ve dış güvenlik ile savunma siyasetlerine ilişkin esasları kapsayan bir Bakanlar Kurulu dokümanıdır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği tarafından ilgili bakanlıklar, kurum ve kuruluşlar ile koordineli olarak hazırlanır ve taslak olarak Milli Güvenlik Kurulu’na sunulur. Milli Güvenlik Kurulu tarafından uygun görüldüğünde onay için Bakanlar Kurulu’na gönderilir. Bakanlar Kurulu onayladığı takdirde taslak belge “Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi” ismini alır ve yürürlüğe girer. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesinin uygulanmasından Bakanlar Kurulu sorumludur.

4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’ni incelemek veya Belgenin içeriği hakkında bilgi edinmek mümkün müdür?
Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, GİZLİ gizlilik derecesine sahip olduğundan Belge’nin incelenmesi veya içeriği hakkında bilgi edinilmesi 4982 sayılı Kanun’un 16. maddesi gereği mümkün olmamaktadır.

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi basında iddia edildiği gibi “Devletin Gizli Anayasası” veya “Derin Anayasa” mıdır?
(1) Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, Anayasa’nın 118. maddesine göre hükümetler tarafından
belirlenen, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve güvenliği ile Türk Milleti’nin refahına ilişkin izlenecek milli güvenlik siyasetinin esaslarını içeren en üst düzeydeki bir çerçeve dokümanıdır. Dolayısıyla, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, bir Bakanlar Kurulu dokümanıdır.
(2) Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve mevcut yasalara uygun olarak hazırlandığından, iddia edildiği gibi devletin ikinci bir anayasası olması veya mevcut Anayasa’ya aykırı olması düşünülemez.
Diğer taraftan, Anayasa normlar hiyerarşisinin en üstündedir ve kanunlar anayasaya, tüzük ve yönetmelikler de kanuna aykırı olamaz. Bakanlar Kurulu kararları, yönetmelik düzeyinde bir idari işlem olarak kabul edilmektedir. O halde, MGK’nın Bakanlar Kurulu’na tavsiyesi sonucu Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan MGSB’nin, diğer Bakanlar Kurulu kararları gibi normlar hiyerarşisine uygun bir doküman olması da tartışma götürmez bir gerçekliktir. Bu nedenle, MGSB’ye anayasa benzeri bir üstünlük ve değişmezlik atfedilmesi şeklinde basında yer alan değerlendirmelerin hukuki temeli bulunmamaktadır.

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi niçin GİZLİ gizlilik derecelidir? Diğer ülkelerde de güvenliğe ilişkin belgeler GİZLİ gizlilik dereceli midir?
Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve güvenliği ile milletin refahına yönelik tehditlere karşı izlenecek siyasetin açık olmasının, gerek iç gerekse dış kamuoyunda yaratacağı sakıncalar nedeniyle, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin GİZLİ gizlilik dereceli olması gereklidir.
Diğer ülkelerde de (ABD hariç) güvenliğe ilişkin siyaset ve strateji belgeleri GİZLİ gizlilik dereceli olup benzeri nedenlerle kamuoyuna açıklanmamaktadır.

Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin güncelleştirmesi için belirlenmiş bir süre var mıdır? Belge’nin güncelleştirilmesi ihtiyacı kimin tarafından tespit edilir?
Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin güncelleştirilmesi için belirlenmiş bir süre yoktur. Milli Güvenlik Kurulu tarafından ulusal, bölgesel ve küresel güvenlik ortamındaki değişiklikler ile milli güvenlik siyasetinin uygulama sonuçları çerçevesinde Türkiye’nin milli güvenlik ihtiyaçları değerlendirilerek Belge’nin güncelleştirilmesine ihtiyaç olduğu hükümete tavsiye edilmektedir.

Milli Menfaat nedir ?
Devletin bekası ve güvenliği ile milletin refahını sağlamak için ulaşılması ve korunması gereken amaçlardır.

Beka nedir ?
Bir devletin toprak bütünlüğünü, ahdi hukukunu ve anayasal düzenini iç ve dış tehditlere karşı koruması suretiyle hayatiyetini devam ettirmesidir.

Milli Hedef nedir ?
Elde edilmesi halinde milli menfaatlere ulaşmayı sağlayan sonuçlardır.

Milli Güç nedir?
Bir devletin milli menfaatlerini sağlamak ve milli hedeflerini elde etmek için kullanabileceği ekonomik, askeri, siyasi, insan gücü, coğrafi, sosyo-kültürel, psiko-sosyal ve bilimsel-teknolojik gibi güçlerden oluşan maddi ve manevi unsurların toplamıdır.

İç Tehdit nedir?
Kökü ve kışkırtıcı kaynakları içeride ve/veya dışarıda olan, yurt içinde açık veya gizli olarak yürütülen Devletin anayasal düzeni, ülkenin bölünmez bütünlüğü ile milletin refahına yönelik örgütlü suç ve şiddet hareketlerini de kapsayan bir tehlike algılamasıdır.

Dış Tehdit nedir?
Diğer bir ülkenin veya uluslararası terör örgütlerinin niyetlerinin, olanak ve yetenekleri ile
hareketlerinin, asimetrik tehdidi de kapsayan değerlendirilmesine dayanan tehlike algılamasıdır.

Potansiyel Tehdit nedir?
Olanak ve yetenekleri mevcut olup, halihazırda düşmanca niyeti olmayan veya düşmanca niyete sahip olmakla birlikte olanak ve yeteneklerini henüz geliştirmekte olan ülkeler ve uluslararası terör örgütleri ile yurt içindeki iç tehdit unsurları için tanımlanan, tehdide göre daha düşük dereceli tehlike algılamasıdır.

Siyasi Tehdit nedir?
Bir devletin, belirli bir amaca ulaşmak için sahip olduğu siyasi avantajlardan faydalanarak; diğer bir devletin zayıf noktalarından veya iki devlet arasındaki sorunlardan istifade ile anlaşmazlıkları kendi lehine çözme niyetidir.

Risk nedir?
Bir ülkenin milli menfaatlerinin veya milli stratejilerinin maruz kaldığı değerlendirilen tehlikelerdir. Devletin güvenliğine ve istikrarına karşı yaratılabilecek bu riskler, muhatabı olan ülkeler içinde veya çevresinde olabileceği gibi dışında/uzağında da oluşabilir.

Asimetrik Tehdit nedir?
Yarattığı ani ve hazırlıksız durum nedeni ile ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerinde istikrarsızlıklarına neden olan, düşük seviyede kuvvet ve teknoloji kullanarak etkin olmayı amaçlayan tehdit algılamasıdır.

Milli Strateji nedir?
Milli güvenlik siyasetinin uygulanması ve milli hedeflere ulaşılması maksadıyla; milli güç unsurlarının hazırlanması, yönlendirilmesi, geliştirilmesi ve kullanılmasına ait hareket tarzları ve alınacak tedbirleri kapsar.
Milli stratejiye ilişkin belgeler; Genelkurmay Başkanlığı, Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları tarafından kendi görev alanlarına yönelik olarak hazırlanır. (Dış Güvenlik Stratejisi, İç Güvenlik Stratejisi, Milli Askeri Strateji, Milli Eğitim Stratejisi vb.)

www.yesil.org’da yayımlanan “Kırmızı Kitap”tan bölümler

2. İÇ TEHDİT UNSURLARI
a. Bölücü Faaliyetler
Ülkemizin maruz kaldığı Bölücü-Kürtçü faaliyetler (200) yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu süreç; aşiret isyanları, Meşrutiyet Dönemi dernekleşme, Cumhuriyet Dönemi isyanları, 1970 Sonrası terörist faaliyetler olarak tasnif etmek mümkündür.
Kendi dinamiklerinin yanında, ağırlıklı olarak bölgemizde çıkarı olan çeşitli dış güçlerin destek ve tahriklerinin önemli rol oynadığı Kürtçülük, desteğini aldığı dış güçlerin bölgesel politikalarında bir taktik malzeme olarak kullanılmış ve kullanılmaya devam edilmektedir.
İdeolojileri farklı olmakla birlikte, bölücü örgütlerin amacı; öncelikle ülkemiz toprakları içerisinde, bilahare Irak, İran ve Suriye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak bulunduğu bölgelerde sözde Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı kurmaktır.
Günümüz itibariyle, ülkemiz bütünlüğü aleyhine aktif olarak faaliyet göstermeye çalışan terör örgütü PKK haricindeki diğer bölücü-bölgeci örgütler, bugün için ülkemizi bölme anlamında bir tehdit gücü olmamakla birlikte, zaman zaman kendi aralarında oluşturdukları ittifaklar nedeniyle, faaliyetlerinin yakinen izlenmesinde yarar vardır. Bu nedenle bölücü terörle mücadele çalışmaları, bölücü faaliyetlerin odağı haline gelen, iç ve dış kamuoyunda bölücülüğün tek temsilcisi gibi algılanan PKK terör örgütüne yönelmiş durumdadır…..
İçişleri Bakanlığı Merkezi yasal Strateji ve fiziki yapılanmasını tamamlayarak İç Güvenlik Değerlendirme Kurulu’nun sekreterya görevini üstlenmelidir.
İç güvenlik hizmeti bölünmez bir bütündür. Dış güvenlik alanında olduğu gibi iç güvenlik hizmetlerinde de etkinliğin sağlanması için tek elden stratejiler belirlenmesi, plan ve programların yapılması ve uygulamaların da eşgüdüm içinde yürütülmesi bir zorunluluktur. Hizmet alanının niteliğine göre, yine dış güvenlik hizmetlerinde olduğu gibi, farklı örgütsel yapılar kurulabilir. Ancak bu örgütsel yapılar üzerinde ve arasında yeterli ve etkili düzeyde tek elden yönetim ve koordinasyon sağlanması şarttır.
Ancak İç güvenlik alanında parçalı bir yapı söz konusudur. İç güvenlik ile ilgili görev yapan kuruluşların bazıları (MASAK, Gümrük Muhafaza), iç güvenlik hizmetinden sorumlu olan İçişleri Bakanlığı bünyesi dışında yapılanmıştır. Bu farklı örgütsel yapı ve bağlılık ilişkileri, iç güvenlikte birtakım sorunları da beraberinde getirmektedir.
Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde iç güvenlik mevzuatının ve yapılanmasının, Ulusal Programda öngörülen hedefler doğrultusunda düzenlenmesi amacıyla; İçişleri Bakanlığı Merkez teşkilatı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliği arasında oluşturulacak işbirliği ile mevcut yasalar ve teşkilat yapıları AB mevzuatı ile uyumlu hale getirilmelidir.
Bu sebeple bütüncül ve etkili bir iç güvenlik yönetimi sağlamak üzere, kısa, orta ve uzun vadeli bir takvim çerçevesinde yeniden yapılandırılmalıdır. Bu hedef doğrultusunda;
– Emniyet ve asayiş hizmetlerinin yönetimi ve koordinasyonundan ülke genelinde İçişleri Bakanlığı, mahalli bazda ise mülki idare amirleri sorumlu olup, aksi yönde düzenlemeler kaldırılmalıdır.
– Gümrük Muhafaza Genel Müdürlüğü ve Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK) İçişleri Bakanlığına bağlanmalıdır.
– Mernis projesi (Merkezi Nüfus Sistemi), ülke genelinde ivedilikle hayata geçirilmeli, kimlik bildirme kanununun uygulanması sağlanmalıdır.
– Emniyet teşkilatı bulunmayan ilçe merkezleri ve belediyelerde, kademeli olarak ilçe merkezlerinden başlamak üzere Emniyet Teşkilatı kurulmalıdır….”
(17) PKK’nın son dönemde legalleşme faaliyetlerinin önemli bir bölümünü, müstakil Kürt kültürünün oluşturulması/ispatlanması çalışmaları oluşturmaktadır. Buna karşın Kürt orijinli vatandaşlarımız ile tek ve ortak bir kültürün mensubu olduğumuzu ortaya koyacak pek çok arkeolojik, tarihsel, bilimsel, sosyolojik ve kültürel veriler değerlendirilerek, elde edilecek sonuçlar çeşitli etkinlik ve çalışmalarla uygun bir şekilde kamuoyu bilgisine sunulmalıdır. Başta üniversitelerimiz olmak üzere, araştırma kuruluşlarımız bu konuda gereken duyarlılığı göstermeli, bölge halkının ve tarafsız yabancı bilim adamlarının da desteğiyle etkin ve mevcut kuşkuları giderici çalışmalar yapılmalıdır.”

Özel harpçiler ve düğmesine basılan ‘Çılgın Türkler’

Türkiye’de Susurluk eylemlerinin yaşandığı süreç, devletin çekirdeğinde “emniyet sübabı” rolü oynayan özel örgütlenmelerin, kontrgerilla kurumsallaşmalarının hedefe konulduğu bir dönemdi. Son dönemlerinde mahalle aralarına kadar yayılma eğilimi gösteren bu eylemler, devletin çatısında bu konuda yaşanan çatışma ile de kesişiyor; ve İtalya’da Gladio ile yaşanan hesaplaşma sürecinin, “Türk Gladiosu” açısından, Susurluk ile birlikte yaşanmaya başlandığına dair yorumlar yapılıyordu. Daha sonra gelinen yer, bu türden yorumların içinde aşırı beklentici olanların abartılı noktalara vardıklarını göstermiş olsa da, o sürecin, Türkiye’de halihazırda faaliyet gösteren Özel Harp Dairesi’ni bağrında barındıran Genelkurmay açısından ciddi bir sorgulamayı davet etmiş olduğu da yadsınamaz. Mehmet Ali Ağca’nın, verili burjuva hukuk kuralları açısından bile tartışmalı bir biçimde serbest bırakılmasının ardından, kendini açığa vuran tepki sırasında da bu görülmüştür. Ağca’nın Abdi İpekçi’nin katili olmasının sağladığı “meşruiyet” zeminiyle, İpekçi’nin bir dönem yayın yönetmeni olarak görev yaptığı basın grubu başta olmak üzere, Susurluk sürecinde, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” yazılı tam sayfa ilanlar vererek tavır almış olan gazeteler, tekrar “derin devleti” sorgulamaya dönük yayınlar yaptılar. Bu yayınlar içinde, Özel Harp Dairesi, yeniden, kontrgerilla örgütlenmesinin çekirdek örgütü olarak, bir ucundan tartışılmaya başlanmıştı.
Genelkurmay Başkanlığı tarafından, Özel Harp Dairesi’nin Genelkurmay bünyesinde yasal bir örgütlenme olduğu, “derin devlet” ya da “kontrgerilla” ile ilişkilendirilmesinin doğru olmadığı, bu kurumun hiçbir karanlık olaya katılmadığı öne sürüldü. Genelkurmay açıklamasında bu tür yayınlar yapan yayın organları da, “kastı aşmak” ile suçlandı. Genelkurmay’ın bu tavrı, Özel Harp Dairesi’nin Genelkurmay tarafından açıktan ilk sahiplenilişi değildi. Özel Harp Dairesi’nin, NATO’ya üyelik süreci ile birlikte, “Komünizmle mücadele” stratejisinin temel bir unsuru olarak örgütlendiği biliniyordu ve yer yer bu kurum, 6-7 Eylül olaylarının düzenleyicisi olmak gibi haberlerle gündeme gelirdi. Türkiye’de Kontrgerilla örgütlenmesinin çekirdek kurumu olarak bilinen bu kurumun varlığı ve Genelkurmay bünyesindeki pozisyonuna dair bilgiye rağmen, bu konudaki tavır, o anki toplumsal ve siyasal mücadelenin güç dengelerine bağlı olarak kendisini gösterirdi. Bu kuruma açıktan yönelinmediği sürece, gizli ve gayri-meşru yapısı ile anılan bu kuruma dair Genelkurmay tarafından da sık sık açıklama yapılmaz, güçler dengesi nedeniyle bu konudaki hesaplaşmanın adeta ertelendiği varsayılır; açık bir hesaplaşmaya girişilmediği sürece de, kontrgerillanın çekirdeği sayılan bir kurumu kamuoyu önünde açıktan savunmak durumunda olmak Genelkurmay açısından pek tercih edilecek bir durum olmazdı.
Peki, varlığı “komünizme mücadele” üzerinde şekillenen bu kurum, NATO tarafından “tehdit” olarak görülecek düzeyde bir komünizm varlığı ile karşı karşıya olunmadığı bir dönemde niye hâlâ vardı? Bugün bu soruya yanıt içeren gelişmeler yaşanıyor; ancak ona gelmeden önce, yine bu soruya yanıt oluşturacak bir gelişme için, bundan 16 yıl öncesine gidelim.
3 Aralık 1990 günü, Özel Harp Dairesi’nin bağlı olduğu Genelkurmay Başkanlığı Harekat Başkanı Korgeneral Doğan Bayazıt ve Ö.H.D’nin Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz, Ankara’da basına bir brifing veriyorlar. Doğan Bayazıt, birifingde, Ö.H.D’nin sivil uzantısı konusundaki soruları açıklıkla yanıtlamıyor, ancak Ö.H.D’nin bir süreden beri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kullanıldığını söylüyordu.
Bu brifing, basında şu başlıkla yer almıştı: “Özel Harp Dairesi Doğu’da kullanılıyor.” (4 Aralık 1990, Hürriyet)
Ve yine 2006 yılının, verili hukuk kuralları bile alt-üst edilerek, Mehmet Ali Ağca ve Turan Çevik gibi gladio, hayali ihracatçı, uyuşturucu kaçakçısı olarak bilinen kişilere, çetelere özgürlük getiren bir yıl olarak başlatılması, tek tek kendinden menkul olaylar olarak görülemez. Özel Harp Dairesi’nin Başkanlığı’nı yapmış olan Eski Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Kemal Yamak’ın Doğan Kitap’tan yayımlanan, “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” kitabı, hem zamanlama hem de içeriği bakımından, içinden geçilen süreci de açıklar niteliktedir. Yamak kitabında, Özel Harp’in parlamentodaki bütün partilerde varolan, hatta köylere kadar uzanan bir örgütlünme olduğunu öne sürüyor ve yer yer bu kurumla karşı karşıya gelmiş bulunan eski başbakanlardan Bülent Ecevit ile de hesaplaşıyor. Kemal Yamak bu çıkışında yalnız bırakılmadı. “Sağ kolu” olarak kabul edilen ve Özel Harp Dairesi’nin de 2 yıl başkanlığını yapmış olan emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, Özel Harp Dairesi’nde her meslek ve siyasi gruptan insan olduğunu söyledi. Teşkilatta çok sayıda Kürt, Laz ve Çerkez’in görev yaptığını belirten Yirmibeşoğlu, “Doğu ve Güneydoğuluların buraya alınmalarında asla tereddüt edilmemiştir. Onlarla iftihar ediyoruz” dedi. ( 4 Ocak 2006, Hürriyet)    

BİR ÖZEL HARPÇİ’NİN YÜKSELİŞİ
Yirmibeşoğlu’nun “kariyeri” onun sözlerinin nereye oturduğuna da ışık tuttuğu için, bu konuda kısa bir hatırlatma da yapılabilir. 50’lerin başında, Çankırı Gerilla Okulu’nda, “Turancılık davası”ndan beraat ettikten sonra gönderildiği ABD’den yeni dönen “gerilla öğretmeni” Yüzbaşı Alparslan Türkeş’in “çok sevdiği öğrencisi” oldu. 1955’te, 6-7 Eylül olayları sırasında, Özel Harp Dairesi’nin atası sayılan Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevliydi. Gazeteci Fatih Güllapoğlu’na (“Tanksız Topsuz Harekat”, Tekin Y., 1991) söylediği şu sözler hiç unutulmadı: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” Yirmibeşoğlu, bir başka görüşmede (Aksiyon, 31.03.2001), “Ben orada garip bir üsteğmendim” derken, sözlerini şöyle “düzeltti”: “Savaşta, düşmanın işgal ettiği bölgelerde bazı olaylar yaratılır ve düşman yaratmış gibi gösterilir. (…) Halkı düşmana karşı galeyana getirmek(tir amaç)… Belki Güneydoğu’da da oluyor bunlar, yanlış olarak…”
NATO’nun, CIA desteğiyle, İtalya’dan başlayarak, tüm Avrupa’da komünizme karşı kontrgerilla faaliyeti yürütecek birimleri, yani Gladio’yu kurduğu Soğuk Savaş yıllarında, Yirmibeşoğlu, NATO eğitimi için Napoli’ye gitti. Dönüşte, “Türk kontrgerillasının doğum yeri” olarak bilinen Kıbrıs’a tayin oldu. 63 olaylarını orada yaşadı. “Oradaki Türkleri teşkilatlandırdı”. 1964’te Belçika’daki NATO karargahında Nükleer Silahlar Şubesi’ndeydi. Herkesin iki yıl görev yaptığı bu gizli birimde beş yıl çalıştı. Dönüşte Özel Harp Dairesi Kurmay Başkanlığı’na atandı. Üç sene sonra da, Daire’nin başına geçti. İşte, Başbakan Ecevit, Özel Harp Dairesi’nden o aşamada “tesadüfen” haberdar oldu. 1974’te, “Daire” için örtülü ödenekten para istenince, daha önce adını bile duymadığı bu resmi kurum hakkında derhal brifing istedi. Başbakanlık konutundaki brifingi veren, Özel Harp Dairesi’nin Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu idi. Ecevit, o günden sonra, Özel Harp’i denetim altına almaya çalışırken, Yirmibeşoğlu daha önemli bir göreve, NATO İstihbarat Başkanlığı’na tayin edildi. 1978’e kadar burada kaldı. Dönüşte tümen komutanı olarak Sarıkamış’a atandı. Ecevit’le yolları orada bir kez daha kesişti. 1978’de, Ecevit, başbakan olarak Sarıkamış’a gittiğinde, Tümgeneral Yirmibeşoğlu, Orduevi’nde kendisine ve eşine yemek verdi. Ecevit, Komutan’dan Özel Harp’le ilgili bilgi almaya çalıştı. (B. Ecevit, “Karşı Anılar”, DSP, 1991, s. 43) “Daire”ye bağlı sivil örgütte görev alanlardan bazılarının olaylarda yer aldığından kuşkuluydu.
Yirmibeşoğlu “Kuşkularınız yersiz” deyince, Ecevit şunu sordu: “Farz-ı muhal, buradaki MHP il başkanı, aynı zamanda Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri olamaz mı?” Yirmibeşoğlu samimiyetle doğruladı bunu: “Evet, öyledir ama kendisi çok güvenilir, vatansever bir arkadaşımızdır.” 12 Eylül döneminde, Yirmibeşoğlu Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanı’dır. 1982-83 arası Milli Savunma Bakanlığı’nda Müsteşar Yardımcısı… 1983’te Ankara Sıkıyönetim Komutanı… 1984-86 arası Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı… 1986-88 arası yine Sarıkamış’ta, 2. Ordu Komutanı.1988-90 arası Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri. Özal, Öztorun’un yerine Torumtay’ı getirerek, Üruğ’un “2000 planları”nın önünü keserken, Yirmibeşoğlu “Üruğcu” olarak tanınıyordu. (Bkz: “Bay Pipo”, Soner Yalçın-Doğan Yurdakul, Doğan K., 1999. s. 431)
Belki de bu şöhreti, onun tırmanışını durdurdu. 1990’da, kadrosuzluktan emekliye sevk edildi. Nasıl Ecevit, kendisine karşı düzenlenen Çiğli suikastının ardında kontrgerillayı aramışsa, Özal da, kendi suikastçısının ardındaki “örgüt”ü aramıştı. Afyonlu işadamı Kemal Horzum’dan kuşkulanıyordu. Horzum, Emlakbank’ı dolandırmakla suçlanıyordu. Banka bünyesinde Horzum’u soruşturan komisyona, suikast işiyle de ilgilenmelerini söyledi. Komisyon üyeleri, hem suikastçı Kartal Demirağ’ın, hem Horzum’un memleketi olan Afyon’a gitti. Orada ne bulduklarını, komisyon üyesi Uğur Tönük, daha sonra TBMM’de kurulan Horzum Araştırma Komisyonu’na şöyle anlattı: “Afyon Dazkırı’da, 1974-77 seneleri arasında, Ege’de meydana gelen sol hareketleri önlemek için bir kontrgerilla teşkilatı kurulduğunu, Kartal Demirağ’ın da bu teşkilatın yetişmiş bir elemanı olduğunu tespit ettik.” Demirağ özel kamplarda emekli askerlerce eğitilmişti. “Her şeyi vatanımız için yaptık” diyor, MİT’le ilişkisi olduğunu söylüyordu. Komisyon, soruşturmayı derinleştirince, Özal’ı vuran silahın Demirağ’a Kongre salonunda polisler tarafından verildiği yönünde duyumlar aldı. Afyon’daki teşkilatın üzerine gitmeye karar verdiler. İşte tam o aşamada, Tönük, Ortaköy’de bir villaya davet edildi. MİT görevlisi olduklarını sandığı üç görevli kendisine “Bu tahkikatı kesin” dedi. Bir generalin adını verdiler ve “Paşa kararınızı bekliyor” dediler. Tönük soruşturmadan çekildi. Tönük, kendisini tehdit edenlerin adını verdiği generali açıklayacağı anda, Özal odadaki büyük ekran televizyonun uzaktan kumandasına uzanmış ve sesi sonuna kadar açmış. Sonra da Tönük, Paşa’nın ismini Özal’ın kulağına fısıldamış: “Sabri Yirmibeşoğlu!”
“Olacak iş mi?” Yirmibeşoğlu, o dönem MGK Genel Sekreteri idi. Görev süresi 1 yıl uzatılsa, Kara Kuvvetleri Komutanı olabilecek, oradan Genelkurmay Başkanlığı’na tırmanabilecekti. Ama  Özal’a adı fısıldandıktan 1 yıl sonra emekliye sevk edildi.
Bugün aynı Yirmibeşoğlu, Kemal Yamak’ın kitabı üzerine başlayan tartışmalarda, Özel Harp Dairesi elemanlarını “vatansever gençler” olarak meşrulaştırmak için yeniden sahne aldı.
Yirmibeşoğlu’nun kariyerinin bu özet öyküsü bile, Türkiye’de, gladio örgtülenmesinin ne kadar etkin olduğunu çıplak bir biçimde gözler önüne seriyor.
Özal Başbakandı, yani egemen sınıfların iktidardaki güç dengeleri içinde önemli bir pozisyonda bulunuyordu ve ona yapılan suikast kulağına fısıldandı. Ama Doğan Bayazıt’ın, 1990 yılındaki brifingte Doğu’da faaliyet gösterdiğini açıkladığı Özel Harp Dairesi’nin bu görev alanında yaşanan yüzlerce faili meçhulün hiçbiri için şu ana kadar kulaklara fısıldanan bir şey yok. Onlar devlet sırrı kapsamında.
Ve bugün bu kurumun hâlâ varolması, onu savunmak için eski Başkanları’nın kitaplar yazması hangi güncel dengelerin ürünü? Bu sorunun yanıtı araştırılırken akıllara gelen manzaralardan bir tanesi, ülkeyi derin bir kamplaşmaya sürükleyen, Mersin’de geçtiğimiz yıl düzenlenen Newroz kutlamaları sırasındaki “bayrak provokasyonu”dur kuşkusuz. Çocukların eline o bayrağı tutuşturan ve hala kimliği gizli tutulan kişi, Özel Harp ile ilgili tartışmalar ışığında daha bir netlik kazanıyor. Ancak ondan bir hafta önce yapılmış bir açıklama da Mersin Newrozu’na nasıl gelildiği konusunda fikir verir nitelikte.

BÜYÜKANIT’IN SÖZLERİ “İŞARET FİŞEĞİ” OLDU
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın “Irak’ta söz hakkımız yok. Irak politikamız yok. Biz 1999’daki terörle mücadele etme gücünün gerisindeyiz. Bu konuda bizimle gerekenleri konuşan olmadı” sözleri, Mersin Newrozu’ndan bir hafta önce, 15.03.2005 günü söylenmişti. Büyükanıt bu açıklamasında, “Terör örgütünün Türkiye içindeki silahlı varlığı 1999’da Öcalan’ın yakalandığı seviyeye çıktı” demiş “Terör örgütü üyelerinin sayısı 1999’daki rakama ulaşırken, biz 1999’daki mücadele gücünün gerisindeyiz. Bu çok tehlikeli bir durum” ifadelerini kullanmıştı.
Büyükanıt’ın bu açıklaması, günümüze kadar gelen gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde, görülecektir ki, tam bir “Çılgın Türkler”i harekete geçirme açıklamasıdır. Mersin’de yaşananlar ve daha “aşırı sağ”ın Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ndeki “tehdit” unsurları arasından çıkarılması, Şemdinli’de halka kurşun çıkan üniformalıların yakayı ele verdiği JİTEM olayı, son olarak da Ağca’nın gayri-meşru bir tarzda, adeta kaçırılırcasına cezaevinden çıkarılması.
Tüm bu gelişmeler, birbirini destekleyen ve adeta tetikleyen niteliktedir. Aralarındaki örgütlü bağ, gerçekleşmelerindeki “emir-komuta” sürecinden de bağımsız olarak, bu olaylar dizgesine dışarıdan bakıldığında, kamuoyunun baskısı sonucu Başbakan Erdoğan’ın “Kürt realitesini tanıyorum” demesinin ardından, Turgut Özal’ın benzer sözleri söylediği dönemden sonra yaşananlara benzer olaylar sahnelenmektedir. Ve Ağca’nın bırakılması, Şemdinli olayının İçişleri Bakanlığı Başmüfettişlerinin raporu ile örtülmek istenmesi, olayla ilişkisi açık seçik ortada olan çavuşun bırakılması, Kürt sorunu ile ilgili çözüm tartışmalarını yine “terör baskısı” ile gerileten, derin ilişkileri öne çıkaran gelişmelerdir. Bunlara ek olarak, DTP’ye yönelik olarak başlatılan kuşatılma harekatı da bunu tamamlar niteliktedir.
TBMM üyelerine ve devlet erkanına Kürtçe yılbaşı mesajı gönderdiği gerekçesiyle Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında dava açılmasının istenmesi, yine Baydemir ve 55 DTP’li Belediye Başkanı’nın ROJ TV’nin kapatılmaması için Danimarka Başbakanı’na gönderdikleri mektup nedeniyle dava kıskacına alınmaları ve 72 kişiyi “partiden atın” diyen Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok tarafından DTP’ye uyarıda bulunulması… Tüm bunlar, “terörle mücadele” konseptinin devrede tutulmak istenmesi ve bu politikaya kumanda eden derin güçlerin direnişe geçmesinin işaretleridir.
Bunun yanında, TÜSİAD içinde örgütlü burjuvazinin bir kesiminin ve onun inisiyatifindeki yayın organlarının, Susurluk sürecindeki noktanın biraz daha gerisinden girdikleri çatışmanın bir sonucu olarak da Musa Anter cinayetinin Hürriyet tarafından manşete taşınarak takip edilmesi gösterilebilir.
Ancak açıktır ki, Türkiye’de kontrgerilla örgütlenmesi ancak güçlü bir halk muhalefeti ile alt edilebilir, tarihe gömülebilir. Onun dışında, çeşitli nedenlerle burjuvazinin kendi iç çatışması biçiminde gelişen süreçler, Susurluk sürecinde görüldüğü gibi, bir süre sonra başka bir noktada bir dengeye oturarak sönümlenmektedir. Ortak bir sınıf karekteri taşıyanlar arasında böylesi bir dengenin kuruluyor olmasından daha doğal bir şey de olamaz. Tam da bu nedenle, bu konuda en tutarlı karşı koyuşu işçi sınıfının örgütlü gücü etrafında birleşik bir halk muhalefeti gösterebilir. Özel Harp’in zulmunü üzerinde en çok hisseden Kürt yoksulları, ilericileri, demokratları ve devrimcileri de kuşkusuz bu sürecin önemli bir potansiyel dinamiği durumundadır. Bu konuda girişilecek ortak bir mücadele, Kürt sorunun demokratik ve halkçı bir tarzda çözülmesinin de anahtarlarından birisidir.

Bir gazetecinin kendi ‘Berlin Duvarı’ile savaşı

Gazeteci Hasan Cemal’in, geçtiğimiz ay yayımlanan “Cumhuriyet Gazetesi’ndeki iç savaşın perde arkası – Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” başlıklı kitabı, herhalde geçtiğimiz ayın en çok tartışılan kitabıydı. Tartışmanın farklı biçimlerle bundan sonra da sürmesi muhtemel. Bunun birkaç nedenden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Öncelikle, kitap, mesleki bir tartışmayı ya da bir gazetecinin mesleki serüvenin bir dönemini, tamamen ideolojik ve politik bir tartışmanın içine oturtuyor.

Kitaba dair çeşitli medya organlarında yapılan tartışmalarda, Cumhuriyet gazetesine sahip olan ailenin, gazetenin yazarlarının, yöneticilerinin kişisel özelliklerine dair bolca ayrıntı bulunması da değerlendirme konusu yapıldı. Bunlar da, kuşkusuz kitap içinde epey bir yer tutuyor. Ancak, kitapta söz konusu edilen kişisel bilgilerin neredeyse tamamına yakını, Hasan Cemal’in eski yol arkadaşlarıyla giriştiği mesleki ve politik hesaplaşmanın bir unsuru olarak gündeme geliyor ya da öyle bir noktaya bağlanıyor. Ağırlıklı olarak İlhan Selçuk’a ve Hasan Cemal’in yazı işleri ekibinde yeralmış olan Kerem Çalışkan’ın tabiriyle, “Şeker abiler”i oluşturan, Ali Sirmen, Uğur Mumcu, Oktay Akbal vb.’lerine yöneltilen kişisel eleştiriler de, sonuçta “muhafazakarlıkla” hesaplaşma adına, ideolojik politik bir temele oturtuluyor. Çekişmeler, didişmeler hep böylesi bir çerçeve içinde seyrediyor.

Hatta bu didişme, aynı çerçevede, Hasan Cemal Cumhuriyet’ten ayrıldıktan yıllar sonra bile, onun için devam ediyor. Örneğin Hasan Cemal, 11 yılını yönetici konumda olmak üzere, 18 yılını geçirdiği Cumhuriyet’ten ayrıldıktan yıllar sonra, dışarıdan şu tahlili yapıyor: “İlhan Selçuk hiç değişmedi. 30 Aralık 2004’te, Cumhuriyet’teki ‘Pencere’ köşesinin başlığı şöyleydi: ‘Lenin haklı çıktı..’ İşte belki Cumhuriyet’teki kavga, İlhan Selçuk’un bu sözünde düğümleniyordu.” (s. 145) Selçuk’un bu yazısı, Hasan Cemal’in Cumhuriyet’ten ayrılışından 12 yıl sonra yayımlanmış bir yazı.

Türkiye’de, neo-liberal ekonomi politikalarını savunan sermaye politikacılarının birçoğu, özelleştirme konusunda biraz rezervli davranarak “devletçiliği” savunanları, “Eski sosyalist ülkelerin bile terk ettiği şeyleri savunuyorsunuz” diyerek eleştirmişti. Hatta piyasa ilişkilerinin Türkiye’de hiçbir engelle karşılaşmadan uygulanmasını isteyenlerin, “tek sosyalist ülke Türkiye kaldı” diyerek, eleştirilerini dillendirdikleri de biliniyor. Hasan Cemal’in, eski gazetesi Cumuriyet’e ve onun etkin kalemlerine ilişkin tepkisi de aynı mantığa dayanıyor özünde.

BERLİN DUVARININ ÇÖKÜŞÜ HASAN CEMAL İÇİN MİLAT

Peki, Hasan Cemal, İlhan Selçuk ve Cumhuriyet’in diğer bazı yazarlarıyla neden anlaşamamıştı? Kitabında, bu sorunun yanıtını şöyle veriyor Cemal:

Uğur Mumcu, DYP-ANAP Koalisyonu’na karşı çıkarken, TÜSİAD’ı eleştiriyor, ekonomik konularda her zamanki kafa karışıklığını, ‘IMF patentli ekonomilerin militarizasyonu modeli’ diye sergiledikten sonra, bu modelin iş ve sermaye çevreleri tarafından Türkiye’ye DYP-ANAP Koalisyonu’yla dikte edilmek istendiğini söylüyordu. Uğur’a göre bu koalisyon, ‘TÜSİAD hükümeti’nden başka bir şey değildi. İlhan Selçuk’a göreyse, bu hükümet modelini Babıali’de savunanlar önemli firmaların faksları haline dönüşüyorlardı.

Bana bu usluptan gına gelmişti. Ben de Osman Ulugay’dan farklı düşünüyordum. Fakat gerekçelerim bizim yazarlardan farklıydı. Ayrıca TÜSİAD’ı, iş dünyasını, ‘Türkiye’nin düşmanı’ olarak görmüyordum. Demokrasinin ayrılmaz parçası olan ‘sivil toplum’ kuruluşlarının ön saflarında gelen bir kuruluştu.

İşadamları ‘sınıf düşmanları’ değildi! Pazar ekonomisi değil, devletçilik ya da ‘komuta ekonomisi’ydi bir işe yaramayan. Berlin Duvarı’nın yıkılması, komünist partilerin ve Sovyetler Birliği’nin tarih olma yönündeki serüvenleri de bu ekonomilerin, totaliter rejimlerin iflasını kanıtlamıştı. ‘İç ve dış sermaye çevreleri’ gibi öcüler yaratmanın artık zaman tünelinde kalmış olan, kalması gereken bir anlayış olduğunu düşünüyordum uzun zamandır. Berlin Duvarı’nın çöküşüyle birlikte siyasette ‘sınıfsal’ bakış açılarının da çöktüğüne inanıyordum. İşte bu nedenle anlaşamıyordum başta İlhan Selçuk olmak üzere yazarlarımızla…” (s. 465)

Kitabın başka bir yerinde ise şöyle diyor: “İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Uğur Mumcu ‘Pazar ekonomisi’ sözü kulaklarına çalınınca cin çarpmışa dönebilirlerdi…” (s. 117)

Aynı sınıfsal bakış açısı farklılaşması, Hasan Cemal’in, Cumhuriyet’in kurucu ekibiyle arasındaki diğer tüm –kopuşmayı koşullayan– konulara da yansıyor. Örneğin, “demokrasi” temel başlığı altında toplanabilecek konulardaki farklılaşma da, aynı “Soğuk Savaş” dönemi çatışmasının izlerini taşıyor, onun etkisinde biçimleniyor.

Bu farklılaşmayı en iyi anlatan bölümlerden birisi de, Karl Popper’e dair. Sözü burada yine Hasan Cemal’e bırakalım: “Şahin Alpay Cumhuriyet’in haftalık ‘Siyaset 84’ ekinin 10 Aralık sayısında iki tam sayfayı Karl Popper’e ayırmıştı. 20. yüzyılın en büyük siyaset ve bilim felsefecilerinden Popper’i ben de yeni öğreniyordum. Faşizm olsun, komünizm olsun totalitarizme karşı felsefi planda yüzyılın az sayıdaki en etkili demokrasi ve ‘açık toplum’ savaşçılarından biriydi.

Ama İlhan Selçuk’a göre ‘karşı devrimci’ydi. Bu nedenle kıyamet kopmuştu aramızda. Cumhuriyet’te ‘karşı devrimci sızıntılar’ vardı. Adını açıkça koymuyordu, ama bunların başında Şahin Alpay geliyordu. Ve ben, genel yayın müdürü olarak bu ‘sızıntılar’ konusunda görevimi layıkıyla yapmıyordum.” (s. 141)

KARL POPPER’IN “AÇIK TOPLUM”U ARAYI AÇIYOR

Aslında gerek Şahin Alpay, gerekse de Hasan Cemal, Karl Popper’i epey geç keşfetmişlerdi. Cumhuriyet’teki ideolojik ayrışmayı su yüzüne çıkartan görüşlerini, Popper, 1945 yılında basılan “Açık Toplum ve Düşmanları” başlıklı kitabında dile getirmişti. Kitabın, Türkçede ilk basımı 1967 yılına dayanıyor. Kitabın çevirmeni olan Mete Tunçay, Popper’i bu kitaptaki görüşleri nedeniyle “liberalliğin partizanlığı”nı yapan bir polemikçi olarak nitelendirmişti.

“Açık” ya da “liberal” toplum anlayışının önde gelen savunucularından biri olan Popper, 1945’de yayınlamış olduğu “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı kitabında, Nazizm ile komünizmi, “totalitarizm” üst başlığı altında, birlikte hedefe koyar.

Popper’in bu görüşlerinin yaygınlık kazanmasında, Nazi Almanyası’na karşı ABD’nin “liberal dünya”nın hakim gücü haline geldiği sürecin sağladığı rüzgar etkili olmuştur.

Batı kapitalizmi içinde üstünlüğü ele geçirdikten sonra, kendisini “Hür Dünya”nın temsilcisi olarak ilan eden ABD, “açık toplum” bayrağını, sadece Nazizme değil, aynı zamanda demogojik bir biçimde sosyalist bloloğa karşı da yükseltmiş bir emperyalist güçtür.

Popper’in görüşlerinin Türkiye’de gündeme gelmesi de, böylesi bir konjenktürel rüzgarın desteği ile olmuş, Türkiye’nin kendi içsel çelişkileri de bunu beslemiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da çok uzun bir süre tek parti yönetimi altında yaşamış olan Türkiye’de, “totaliterizm”in baskısından muzdarip olan kesimler için, Popper önemli bir isim olmuştur. İslami çevreler içindeki birçok yazarın Popper’i olumlu biçimde kaynak göstermesi de aynı nedenledir.

Türkiye’de, geçmişinde şu ya da bu renkte solcu bir geçmişi bulunanların, bu geçmişle yaşadıkları ayrışmalar sırasında, kendilerine, uluslararası planda düşünsel ve politik dayanaklar aramış oldukları biliniyor. İşte Popper, tam bu yönüyle, Hasan Cemal ve Şahin Alpay gibi isimler için, bir anlamda, geçmişleri ile bugünleri arasında bir köprü olmuştur. Bugün o köprünün bir ucunda Fethullan Gülen, diğer ucunda da, Popper’in “Açık Toplum” görüşünü kendisine klavuz edinen uluslararası spekülatör Soros bulunmaktadır. Soros tarafından finanse edilen ve onun desteklediği güçlerce Rusya’nın “arka bahçesi”nde gerçekleştirilen “turuncu devrim”lerin fikir babası da, aslında felsefi planda Karl Popper’dir. Bu açıdan, şu rahatlıkla söylenebilir ki, Soros, sağladığı finansmanla Popper’in düşüncelerini bugün yeniden canlandırmıştır.

Gazeteci Can Dündar, Soros ile yaptığı görüşmeyi aktarırken, şöyle demişti:

Popper’le tanışma: Savaştan sonra Ruslar gelmiş ve George, 14-16 yaşlarında komünizm tecrübesini yaşamış. Baba Soros, Naziler gibi, Rusların da özgürlük getirmeyeceğini erken görmüş. Demir Perde inmeden Londra’ya taşınmışlar. George, 17 yaşında Londra’da prestijli London School of Economics’e girmiş ve orada hayatını kökten değiştirecek filozofun öğrencisi olmuş: Karl Popper…

Popper, ‘Açık Toplum ve Düşmanları’ kitabında ‘Aklımızı kullanıp hem güvenliği hem özgürlüğü sağlamanın bir yolunu bulmalıyız’ diyordu. Bu felsefe, Soros’u derinden etkiledi: ‘Okulda onun kitaplarının ve Açık Toplum felsefesinin etkisi altına girdim. Bu felsefe başarıma büyük katkı yaptı. İşin komik yanı, bunlardan hem para kazanmakta hem o parayı harcamakta yararlandım”. (12 Mayıs 2005, Milliyet)

CUMHURİYET-HASAN CEMAL KAPIŞMASI,
DEVLETÇİLİKLE-ÖZELLEŞTİRMECİLİĞİN SAVAŞI

Aslında, Cumhuriyet’te, Hasan Cemal dönemi ile birlikte yaşanan çatışma ve değişim süreci, dünyanın ve o dünya içinde Türkiye’nin yaşadığı çatışma ve değişimin küçük bir profilini sunuyor.

Peki bu çatışmanın sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor? Cumhuriyet’in kurucu kadroları ile Hasan Cemal, Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Osman Ulagay, Okan Gönensin gibi “reformcu” kadroları arasındaki çatışma, aslında “devletçilik ile özelleştirmecilik” arasındaki çatışmaydı, bunun ideolojik plandaki karşılığı ise, “statükoculukla” “açık toplumculuk” arasındaki çatışma gibiydi. Cumhuriyet gazetesinin İlhan Selçuk gibi kurucu kadrolarının, Kürt sorunundan Kıbrıs sorununa kadar, temel demokratikleşme konularındaki “devletçi” yaklaşımlarına karşı, Hasan Cemal ve arkadaşları “piyasa demokrasisi”ni savunuyorlardı. Piyasacılıkla “devletçilik” arasındaki çatışmada, günlük gelişmeleri algılama biçimi arasındaki farklılaşmalar, Cumhuriyet binasında, o gelişmelere dair değerlendirmelerin yapıldığı yazıişleri masasına da yansıdı; yazarlar katındaki tartışmalara da, Nadir Nadi’nin odasındaki tartışmalara da.

Bu çelişkilerin Hasan Cemal’in kitabına nasıl yansıdığına dair onlarca örnek verilebilir. Bunlardan bir tanesi şöyle: “Bir keresinde, hiç unutmuyorum, konumuz Polonya’ydı. General Jaruzelski, Mokova’nın desteğinde ‘askeri darbe’ yapmıştı ‘işçi sınıfına’ karşı. Dayanışma Sendikası’nın yükselen muhalefetinden kurtulmak için Polonya’da olağanüstü hal ilan etmiş, rejim muhaliflerini toplayıp hapse atmıştı. Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de Mokova yanlılarının kafası karışıktı. Alaylı bir dille ‘Yahu bu Polonya’da işçi sınıfı iktidarda değil miydi’ diye sorduğumuzda, verecek çok fazla yanıtları olmazdı. Çünkü ‘işçi sınıfı’nın iktidarda olduğu bir ülkede bir sendika, Dayanışma da nereden çıkıyordu. Grevler, iş bırakmalar da ne oluyordu? Hele hele askerin darbe yapması, olağanüstü hal ilan etmesi de ne demekti?… Bizim eski tüfeklerin ezberleri bozulmuştu! Açıklayamıyorlardı olup biteni… Bir akşamüstü bu konuda İlhan Selçuk’u benim odamda fena sıkıştırmıştık. Yazılacak bir ‘Olayların ardındaki Gerçek’in çerçevesini birlikte çizmeye çalışmıştık. Okay Gönensin’i, Osman Ulagay’ı, Ümit Kıvanç’ı anımsıyorum. Neşeli bir muhabbetti. Sonunda İlhan abinin gülerek ‘Yeter artık bir sarmaya aldığınız. Neredeyse çarmıha gereceksiniz’ deyip gittiğini anımsıyorum.” (s.116-117)

Hasan Cemal ve daha sonra kendisiyle birlikte kopacak olan liberal ekibin derdi de, yukarıya alıntılanan bölümden de anlaşılacağı gibi, sosyalizm lehine bir sonuç çıkarmak değil, onun açıklarını aramak ve “duvarların yıkılmaya başladığı” gerçeğine “şeker abileri”ni ikna etmekti.

BİR NEO-CON’UN “MUHAFAZAKAR”LIKLA SAVAŞI

Ve bu çelişki, kitapta da ayrıntılarına yer verildiği gibi, Osman Ulagay’ın açık piyasa ekonomisi savunusu içeren yazılarının, İlhan Selçuk, Ali Sirmen gibi isimler tarafından, gazetenin varlığını tehdit eden, dengelerini bozan bir içerikte görülüp müdahale edilmesine kadar, değişik biçimlerde sürdü. Bu müdahale de, gazeteden, önce İlhan Selçuk ve ekibinin ayrılması, daha sonra da, yüz binin üzerindeki tirajın 40 binlere kadar düşmesinin ardından, Hasan Cemal’in artık yenildiğini kabul edip çekilerek, Cumhuriyet’teki hikayesini sonlardırmasına kadar sürdü.

Cumhuriyet’in temsil ettiği devletçi “demokrasi” ve liberal ve devletçi kırması bir ekonomi anlayışı ile Hasan Cemal’in çatışması bugün de devam ediyor. Kitabında birkaç kez “tımarhane” olarak andığı Cumhuriyet’te, bugün hâlâ, onu “deli eden şeyler” sürüyor. Aslında bakılırsa, Hasan Cemal’in yayın yönetmenliği döneminde, Cumhuriyet’in kurucu ekibiyle onun ekibi arasında yaşanan ve Hasan Cemal’in “sınıfsal” olarak nitelediği ayrışma, bugün aynı noktada da değil. Örneğin hakkında en çok şaibe olan işadamlarından biri, Gürbüz Çapan, bugün Cumhuriyet’te köşe yazıyor. Ama tüm bunlara rağmen, Cumhuriyet gazetesi, bugün de, Cumhuriyet rejiminin verili statükosunu en çok temsil eden günlük biri gazete olarak, bir ölçüde ayak bağı olarak görülüyor. En azından Hasan Cemal’in dünyasında bu böyle.

Hasan Cemal’in, İlhan Selçuk ve yakınındakileri “Kızıl Elmacı” olarak nitelendirip taraftar toplama arayışı da, ancak siyasete liberal rüzgârların etkisinden bakan kesimler nezdinde etkili olabilecek nitelikte. Çünkü İlhan Selçuk ve ekibinin içine düştükleri “Kızıl Elmacılık” kadar, Hasan Cemal’in de, “küresel jandarma”ların toplantısı olan Bilderberg’in 2004’te düzenlenmiş toplantısına katılmış olmak gibi bir “sicili” var. Yani Hasan Cemal, “küresel kızıl elmacı”ların rüzgarını arkasına alarak, “yerel kızıl elmacı”larla çatışmaya girmiş oluyor bu yönüyle. Dolayısıyla, bu açıdan da, iler tutar yanı bulunmuyor.

Hasan Cemal’in Cumhuriyet’çilerle savaşını bir neo-muhafazakarın, “muhafazakar”lıkla savaşı olarak değerlendirmek gerekir. Nasıl ki, Bush ve çetesinden oluşan Beyaz Saray’ın neo-con’ları Ortadoğu’daki “statükoyu” değiştirmek için büyük bir saldırı dalgası başlatmış ve bunu da “Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi” olarak sunuyorsa, Hasan Cemal’in Cumhuriyet gazetesi üzerinden girmiş olduğu polemik de, sonuçta aynı emperyalist ilişkilere bağlanıyor. Kitabında Uğur Mumcu ile kendisi arasındaki farkı tanımlamak için, o “Anti-Amerikancı idi, ben değildim” diyen Hasan Cemal, kendi liberal ekibiyle Cumhuriyet’in geleneksel kadroları arasındaki çatışmayı anlatırken, Turgut Özal’ın uyguladığı piyasa ekonomisi programına karşı yaklaşımdaki farklılığa da uzun uzun yer veriyor. Özal çizgisi ile Türkiye’nin sürüklendiği “değişim rüzgarı”, Hasan Cemal ve ekibi için adeta bir “devrim” niteliğinde. Bu programa yelken açmak Cumhuriyet’i Cumhuriyet olmaktan tamamen çıkraacağı için de, ister istemez onun ekibiyle geleneksel Cumhuriyet kadroları arasında sık sık çatışma gündeme geliyor.

Sonuç olarak, Hasan Cemal bu kitabında, kendi “Berlin duvarı” ile savaşıyor. Bir neo-con ruhuyla giriştiği ve demagojik bir söylemle “demokrasi” mücadelesi olarak yutturmaya çalıştığı bu hesaplaşmada, attığı her adımla, emperyalizmin neo-con çetesinin planlarını güçlendirmeye hizmet ediyor. Ancak tüm çabalarına karşın bu “hizmet”, onun açısından bir “hezimet”ten daha fazla bir sonuç da vermiyor.

“Derin Devlet” Tartışmasında Yaşanan Derin Yapılanma

Türkiye’de askerin siyasal ve toplumsal kurumlar üzerindeki tarihsel belirleyici rolün politik güçler açısından doğurduğu temel sonuçlardan birisi, yol alabilmek için askere yaslanmayı politika düzeyine yükseltmek ise, bir diğeri de, askerin ağırlığının ancak başka bir egemen güce dayanarak kırılabileceğine olan inançtır. Bu güç de, uzunca bir süredir TÜSİAD-AB ve onların programı olarak algılanmaktadır. Danıştay’a yapılan saldırıdan Eryaman’daki Atabeyler operasyonuna kadar uzanan gelişmeler, bu gerçeği bir kez daha açığa çıkardı.

“Kızıl elma”cı cenahın Danıştay’a saldırının arkasında “laik cumhuriyeti” hedef alan “hükümetin arka bahçesindeki güçler”i görmesi ve yüzbaşı rütbeli özel harp mensuplarının askeri mühimmat ile yakalandıkları Eryaman’daki Atabeyler operasyonunu da, Emniyet içindeki hükümet destekli Fethullahçı kadrolaşmanın TSK’ya karşı giriştiği bir operasyon olarak ele alması şaşırtıcı değil. “Kızıl elma”cı cenahın, Danıştay’a yapılan saldırıya, sıradan bir adli cinayeti araştırırken gereken delil toplama titizliği ile bile yaklaşmamasında da garipsenecek bir şey yok. Bu cenahın, operasyon hazırlığı içindeyken yakalanan Atabeyler grubunu bir çete oluşumu olarak değerlendirmemesi de aynı yaklaşımdan kaynaklanıyor. Bu cenah, TSK ile hükümet arasında yaşanabilecek bir kapışmayı analiz edip ona göre kendi politikasını üretecek bağımsız bir politik cenah olmadığı, dahası kendisini bu kapışmanın taraflarından biri (TSK tarafında) olarak gördüğü için, bundan sonraki gelişmelere de aynı kutbun bir siyasi aktörü olarak bakmaya devam edecek.

“Kızıl elmacı” cenahın, oluşan gerilim hattında kendisine yol açabilmek için, bundan sonra da, hükümeti iyice köşeye sıkıştırıp kendisine yol açabilmek hesabıyla, TSK’yı daha fazla siyasal sürecin içine çekmeye yönelmesi önümüzdeki sürecin muhtemel gelişmelerindendir. Hatta bu cenahın, yer yer TSK’yı siyasete daha aktif ve sürekli müdahale etmeye kışkırtan, bunun için “derin” provokasyonları da meşru gören bir tutumla hareket edebileceği rahatlıkla söylenebilir. Bu arada, Eryaman operasyonunda, gerçekten, iddia edildiği gibi, emniyet içinde örgütlü ve etkin bir konumda bulunan Fethullahçı grup da etkili olmuş olabilir. Olayın bu yanı kuşkusuz açığa çıkartılması gereken önemde bir noktadır; ancak Atabeyler operasyonunu gerçekleştirmiş olan grup gerçekten böyle bir grup olsa bile, bu, operasyon hazırlığı içindeyken ciddi bir askeri mühimmatla yakalanan özel harp mensuplarını gözardı etmeyi gerektirmez. Bu, sadece, devletin çatısında yaşanan kapışmanın içinde yer alan politik oluşumların daha net analiz edilebilmesini kolaylaştırır.

 

TÜSİAD VE ÇEVRESİNDEKİ GÜÇLERİN SÜRECE YAKLAŞIMI

TÜSİAD-AB programını savunanlar bakımından ise, bu gerilim hattının, siyasal sistemin geleneksel bağlarından kurtarılması ve “piyasa demokrasisi”nin gereklerinin daha ileri bir noktadan yaşama geçirilmesinin bir fırsatı olarak değerlendirilmek istenmesi, bu sürecin bir diğer temel özelliği durumunda.

TÜSİAD’ın bu süreçte birkaç kez yaptığı “kriz” uyarıları, gerilim ve kutuplaşma politikalarını piyasaların ve Türkiye ekonomisinin kaldıramayacağına dile getirmesi, büyük burjuvazinin çıkarları bakımından yapılmış bir “balans ayarı”ydı. Erken seçime de karşı çıkan TÜSİAD’ın bu açıklamaları medyada daha çok hükümete uyarı yönüyle gündeme gelmiş olsa da, aslında, geleneksel kutuplaşmalar üzerinden siyaset yapan askeri erke de dolaylı bir “balans ayarı” yapılmaya çalışıldığı söylenebilir.

Ancak TÜSİAD cephesindeki güçler, bunu, şu ana kadarki tecrübelerinin ışığında yaptılar. Yani, daha sonra geri adım atmak durumunda kalmayacakları yöntemler ve üsluplarla. Bunun daha net anlaşılabilmesi için, TÜSİAD’ın, 1997 yılının Ocak ayında yayımladığı “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı rapor ve sonrasındaki gelişmeler hatırlanabilir. Bu raporda, TSK’nın siyasetteki rolünü ve MGK’nın yapısını ciddi bir biçimde tartışmaya açmış olan TÜSİAD, liberal solun da desteğini almış, ancak generallerden gelen tepki üzerine fren yapmak durumunda kalmıştı. Son on yıldır ise, TÜSİAD’ın, askerin pozisyonuna dair değişiklik arayışlarını, zamana yayılmış adımlarla ve daha farklı bir üslupla yaşama geçirmeye çalıştığı söylenebilir.

Bu açıdan, TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı’nın “piyasaları olumsuz etkileyerek istikrarsızlığa yol açacağı” içerikli uyarısının açık ucu hükümete, kapalı ucu da TSK’ya yönelirken, bunu daha açıktan dile getirmiş olanlar ise, Türkiye’nin en çok tirajlı gazetelerinin Bilderberg görmüş yazarları oldu.

Örneğin Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever, “Manzara-i umumiye” başlığı ile yayımlanan köşe yazısında şöyle diyor:

1) Hemen her gün ortaya yeni bir çete çıkıyor. Çetelerin ne yapmayı hedeflediği bir türlü tam anlaşılamıyor; ama hepsinde iki ortak özellik var:

i) Üyeleri arasında muhakkak emekli/muvazzaf askerler var.

ii) Emirlerinde TSK’dan çalındığı söylenen silah/mühimmat var.

Her zaman TSK’nın yanında duran Cumhuriyet Gazetesi’ne bile TSK bombaları atılmış.” (Hürriyet, 6 Haziran 2006) TÜSİAD’ın uyarılarına özellikle dikkat çeken Ülsever, yazısını şu cümlelerle noktalıyor:

Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete!

Üstelik, alametin şoförü de yok!”

Medya dünyamızın bir diğer Bilderberg görmüş yazarı Hasan Cemal de, “Huzursuz eden sorular” üst başlığı altında 3 gün arka arkaya (6-7-8 Haziran 2006) yazdığı yazılarla aynı tutumu daha ayrıntılı dillendirdi.

Ben asker düşmanı mıyım? Hayır.” diyen Cemal, “Yazın bir kenara: Askeri eleştirmek asker düşmanlığı değildir” dediği bu yazılarda, askerin siyasete müdahalesinden Kürt sorunundaki yaklaşımına kadar uzanan geniş bir cephede, adeta TÜSİAD’ın 1997 tarihinde yayımlanan ve askerin tepkisi üzerine frenlenen “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı raporda dile getirilen tezler çerçevesinde uzun uzun yazdı. Türkiye’nin Batılılaşma serüveni içinde ordunun olumlu roller üstlendiğini, ancak bugüne kadar süregelen bir dizi olumsuzluğu da askerin tutumunun beslediğini savunan yazar, kendince bunları sıraladıktan sonra, AKP’yi de, türban kutuplaşması bakımından, TÜSİAD Başkanı Sabancı’nın dile getirdiği üslupla eleştirmeyi ihmal etmedi. PKK’yi bugüne kadar açık bir dille eleştirmiş olduğunu hatırlatan Hasan Cemal, Sabancı’nın ifade ettiği perspektifle eleştirilerini ve “huzursuzlukları”nı dile getirdikten sonra, son noktayı da şu sözlerle koydu:

Kimsenin kimseyi düşman gibi görerek, düşman yerine koyarak siyah-beyaz siyaset yapmasını istemiyorum.

Türkiye bundan çok çekti.

Ben de çok sıkıldım, kaç kez aynı filmi seyretmekten…

Onun için yarından itibaren bir ay süreyle ‘siyaset penceresi’ni kapatıp başka şeyler yazmaya çalışacağım.

Neyi mi? Futbolu, Almanya’dan Dünya Kupası’nı…

Cüneyt Ülsever ve Hasan Cemal’in yazılarının hem içerik hem de zamanlama açısından birbirini tamamlaması ve TÜSİAD yönetiminin “uyarılarıyla” da birleşmesi organik bir ilişkiyi çağrıştırsa da, buradaki programatik düzeydeki birlik daha önemlidir.

Hasan Cemal’in 3 gün süren siyasi eleştirilerini, bir yaşam tarzının, kendisini sıkan ve baskılayan güçlere karşı eleştirisi ile noktalaması da anlamlıdır. Bu tavrı ile hem hükümete hem de generallere bir anlamda “Keyif kaçırıyorsunuz, değişin artık!” demiş olan Hasan Cemal, bunu, artık dünyanın en büyük güçleriyle oturup kalkmış olmanın, dolayısıyla “yerel”liği aşmış olmanın öz güveni ile de söylüyor(!)

Popüler ve kültürel göndermeleri bakımından ayrı bir analiz konusu da olabilecek bu üslubun sahibinin, öğrencilik yıllarını, Türkiye’de, askeri siyasete müdahale etmeye kışkırtma geleneğinin içinde özel bir yeri olan YÖN’de geçirmiş olması da tarihin ironisi olsa gerek. Cemal’in, daha sonra, “Kimse kızmasın kendimi yazdım” adlı kitabında, kendi tarihindeki YÖN’cü, cuntacı etkilerle “hesaplaştığı”, bu açıdan mesleki hesaplaşmasını da “Cumhuriyet’i çok sevmiştim” adlı kitabı ile taçlandırdığı (!) biliniyor.

Ancak tüm bunlara rağmen, Cemal’in de bir temsilcisi olduğu bu tutum, Şemdinli’den bu yana –zaman dilimi, Mersin’de önceki yıl yapılan Newroz kutlamasındaki bayrak provokasyonuna, generallerin yetkilerinin artırılmasını isteyen açıklamalarına kadar da uzatılmalıdır– geçen süreçte, CHP’den İP’e kadar uzanan çeşitli politik odak ve kesimlerin hükümeti köşeye sıkıştırmak adına takındıkları şoven statükocu tutum yanında daha demokratik bir tutum olarak algılanmaya müsaittir. Bu açıdan bakıldığında, aslında TÜSİAD’ın ve onun programını savunanların, ülkenin çeşitli yerlerinde patlayan bombalar arasında yaşanan gerilimin sonuçlarını sistemin uzun vadeli çıkarları açısından değerlendiren adımlar attıklarını söylemek mümkündür. Bir yandan provokatif saldırılar ve eylemlerle, ülke siyasetini, cumhurbaşkanlığı seçimlerini, kendi çıkarları bakımından değiştirip düzenlemek isteyen “derin” müdahaleler, öte yandan da, bu süreci, kutuplaşmanın iki ana odağında duran AKP hükümeti ve Genelkurmay’ı, kendi programı bakımından yeniden yapılandırmanın manivelasına dönüştürmeye çalışan TÜSİAD’çı-AB’ci güçler. Toplamında çeşitli türden burjuva parti ve kurumlarından oluşan bu güçlerin çatışmasının içeriğini ve düzeyini doğru değerlendirmemek, iki taraftan birine eklemlenmeyi de beraberinde getirecektir.

 

ASKER VE TÜSİAD KONUSUNDA YAŞANAN YALPALAMA

Türkiye siyasal yaşamı, kendisini “sol”da tanımlayan güçlerin her iki yönde de yalpalamalarına tanıklık etmiştir.

Askeri, “devrimci” bir “öncü güç” olarak görmüş olan Mihri Belli’nin başını çektiği Milli Demokratik Devrim geleneği ve savunduğu sınıflarüstü ordu teorisinin bir sonucu olarak gazetesinde, 12 Mart darbesini “Ordu kılıcını attı” başlığı ile savunan Hikmet Kıvılcımlı geleneği, bu yalpalanmalara en çarpıcı örneklerdendir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın ordu teorisini geçmişte en çok “eleştiren”lerden biri de Doğu Perinçek’tir. Perinçek, “Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisi’nin Eleştirisi” başlığıyla ilk olarak 1975 yılında 58 sayfalık bir broşür kalınlığında Aydınlık yayımlarından çıkmış olan bu eleştirilerini, daha sonra, “Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet” (Kaynak Yayınları, iki baskı, 1986-87) başlığıyla daha da detaylandırılmış kalın bir kitap olarak yayımlamıştır.

Doğu Perinçek’in “28 Şubat ve Ordu” (Kaynak Yayınları, 2000) adlı kitabı ise, onun Kıvılcımlı şahsında daha önce “mahkum ettiği” sınıflarüstü burjuva ordu teorisine terfi dönemini simgelemektedir.

Perinçek’in cunta destekçiliğine dayalı güç olma arayışı yanında, cuntacı etkileri tasfiye adına TÜSİAD’a destek verenlerin bileşimini görmek bakımından da, TÜSİAD yayımları arasından çıkan “Türkiye’de Demokratik Standartların Yükseltilmesi-Tartışmalar ve Son Gelişmeler”(1999) adlı kitap bir kaynak oluşturmaktadır.

Örneğin bu kaynakta şöyle denilmektedir: “Solda yer alan partilerden ÖDP, HADEP ile Demokrasi ve Barış Partisi temsilci ve sözcüleri TDP (Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri) hakkında olumlu bir tavır içinde olduklarını açıkladılar. ÖDP Genel Başkan Yardımcısı S. Oluç, işyerinde demokrasi sorununun ele alınmamış olmasını bir zaaf olarak nitelendirdi.” (sf. 33)

Görüldüğü gibi, “işyerinde demokrasi” sorunu da çözülse, bazı solcularımız için, Türkiye’nin patronlar örgütünün “demokrasi” programından ayrışmak için esasta bir neden kalmayacak.

Tüm bunlar, kendi programını kendisi örgütleyemeyen, hem kendisine hem de işçi sınıfı ve emekçilere bu bakımdan yeterince güven duymayan politik tutumların göstergeleridir.

Ve bugün de, belirli noktalarda çatışır görünen TÜSİAD programı ile Genelkurmay ve çevresindeki öbeklenen güçlerde temsilini bulanların programı savunan güçler, Kürt sorununda bir “terör” çizgisi çekmekte hemfikir durumdadır. Ayrışılan nokta, bu çizginin, Kürt sorununu belirli esnemelerle sistem içinde çözülebilecek bir sorun olarak görmek ile Kürt sorununu “terör” sorununa indirgemek arasında nereye çekileceği konusundadır.

Cumhuriyet’in bugüne kadar çözemediği diğer bir temel sorun olan “laiklik” konusunda da, bugün kutuplaşan taraflar, aslında, bu sorununun kaynağı durumundadırlar. Türkiye’de dinin devlet düzeyinde kurumsallaşması, ABD’nin Soğuk Savaş politikalarının bir uzantısı olarak benimsenen “Sovyetler’i ‘yeşil kuşak’la çevreleme” stratejisinden bağımsız değerlendirilemez. “Komünizm tehdidi”nden korunmanın yolunu İslamı öne çıkarmak ve Türk-İslamcı militanları öne sürmekte gören askeriyle, siviliyle Türkiye burjuvazisinin değişik kanatları, 28 Şubat günlerinde olduğu gibi, bugün de, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, bu noktada kutuplaşmış durumdalar.

Türkiye’de –bugün artık bayağılaştırılmış olan– biçimlere takılmış, halkçı olmayan ve laikliği bir “devlet dini” düzeyine yükselten ve biçimler üzerinden de olsa, din ve dinciliğin etkisi karşısında radikal bir pozisyon tutan laikçilik anlayışı eskidir ve ortaya çıkışı Kurtuluş Savaşı günlerine kadar gider. Kökleri eskidir ve kalıntıları bugüne de sarkmıştır, ama gelişmesi sürecinde, “laikçilik” ciddi bir deformasyona da uğramış, “yeşil kuşak kuşatması” döneminde önemsiz görülemeyecek bir farklılaşmaya uğramıştır. Türkiye’nin NATO’ya giriş süreci, bu güdümlü ve bayağılaşmış laiklik anlayışını da benimseme süreci olmuştur. ABD’nin belirlediği “Yeşil kuşak” projesinden, bugün, geline geline, yine ABD’nin belirlediği “Ilımlı İslam” projesine gelinmiştir. Dolayısıyla tutarlı bir laiklik anlayışının diğer bir ucunun antiemparyalist bir programa bağlanması da bir zorunluluktur.

Türkiye’nin bağlı bulunduğu ilişkiler ve içinde yaşadığı bölgede yaşanan sıcak gelişmeler dikkate alındığında da, görülecektir ki, emperyalizmle mücadelenin üzerinden atlayan hiçbir politik gücün tutarlı bir laiklik anlayışını savunması mümkün değildir.

Laikliğin ve Kürt sorunun kutuplaştırıcı politik motifler olarak ele alınmasından kurtulmak, ancak bundan çıkarı olmayan güçler bakımından ve bu güçlerin yönettiği bir Türkiye ile mümkün olabilir.

Geçmişte İslamcı militanları komünistlerin üzerine süren Özel Harp Dairesi’nin, bugün Çankaya’ya laik bir cumhurbaşkanının seçilmesi amacıyla yapılan nokta atışlarının içinde değişik unsurlarıyla yer alması, NATO ordusunun bir kurumu olmanın doğal çelişkisidir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana hala çözülmeyen ve her dönem başka bir biçimde düğümlenen temel sorunların kaynağında, hakim sınıfların çıkar ve politikaları bulunmaktadır. Çözüm de, ancak ezilen emekçi sınıfların kendi güçlerinin birliği etrafında gerçekleşebilir. Bu, elbette, burjuva fraksiyonların kendi aralarında yaşanan çatışmalara kayıtsız kalınması gerektiği anlamına gelmez. Ancak bu fraksiyonlardan herhangi birine dolgu olmadan, o çatışmalardan ve çelişkilerden faydalanmak, önünü görebilmek ve kendi çözümünü, kendi iktidarını örgütleyebilmek, bu doğrultuda mücadele yürütebilmek, ancak ezilen sınıfların kendi programları etrafında mümkündür.

Şemdinli davasında iki astsubayın suçu sabit görülerek 39 yıl 5’er ay hapis cezasına mahkum edilmiş olmaları, askerin içinde olduğu “derin devlet” tartışmalarında yaşanan bu yalpalamaya karşı da bir yanıt anlamına gelmektedir.

Şemdinli olayının arkasındaki güçlerin açığa çıkarılması için çabalayan Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın görevden alınmasında, Başbakan Erdoğan’ın, “sonuna kadar gideceğiz, kayırmacılık yapılmayacak” sözünü Genelkurmay’ın baskısı üzerine çabuk unutarak, Sarıkaya’yı kurban vermesi de, Şemdinli soruşturmasını TSK’ya karşı bir “darbe girişimi” olarak sunan statükocu ve şoven CHP ile çok sayıda üst düzey yargı mensubunun takındığı tutum da etkili olmuştu. Ve, Şemdinli davasının görüldüğü Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, “gözdağı” anlamına gelen bu gelişmeye rağmen, sanık astsubayları ağır hapis cezalarına mahkum etmesi, öncelikle onları suçüstü yakalaşan Şemdinli halkının başarısıdır. Şemdinli halkının onları suçüstü yakalayarak yargıya teslim etmesi gibi bir gelişme söz konusu olmasaydı, bu olayın da, bölge illerinde yaşanan benzer başka olaylar gibi, çoktan üzeri örtülerek kapatılacaktı. Şemdinli halkının bu cesur ve kararlı tutumuna ek olarak, ülkenin çeşitli illerinde “Şemdinli Ankara’dır, İstanbul’dur, bütün Türkiye’dir” diyerek adil bir yargılama talep eden emek ve demokrasi güçlerinin tavrı da, bu davanın takibi bakımından etkili olmuştur. Kesinlikle lokal bir olay olarak görülüp geçiştirilemeyecek olan bu sonuç, TÜSİAD’ın “demokratikleşme perspektifleri”nden çok daha öğreticidir. Halka güvenmek ve ona dayanmak, bu bilinçle, emekçi halk yığınlarını Kürt sorununun ve ülkenin temel demokratikleşme sorunlarının çözümü mücadelesine kazanmak mümkündür.

Şemdinli’de patlayan bombalarla tırmanışa geçen ve bir kördüğüme dönüştürülen sürecin düğümü yine bir ölçüde Şemdinli’de çözülmüştür. Arkasının getirilmesi de, bu net ve kararlı tutumunun devamının getirilmesiyle mümkün olabilir ancak.

Emperyalizme, Siyonizme ve Şovenizme Karşı Büyük Ortadoğu Barışı

Emperyalizmin, “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” kapsamında, Ortadoğu’da giderek derinleştirdiği işgal süreci, İsrail’in Filistin ve Lübnan’a yönelik saldırılarıyla birlikte daha da boyutlanmış bulunuyor. ABD, Irak’a işgal sürecinde istediği düzeyde peşine takmakta zorlandığı Batının güçlü ülkelerini, Lübnan’a “Barış gücü” göndermek bahanesiyle, önemli ölçüde ikna etmiş görünüyor. Emperyalistler arası rekabet ve çıkar çatışmasının daha sonra bu süreci başka noktalara doğru evirme ihtimali varsa da, BM şemsiyesi altında Lübnan’a “barış gücü” göndermek konusunda varılan emperyalist konsensus, Ortadoğu ateşi içindeki dış parmakların sayısının düne göre artmış olduğunu gösteriyor. İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki katliamlarına rağmen, asıl olarak İsrail’in “güvenliği”nin sağlanması görevine soyunan sözde “barış gücü”ne Türkiye’nin asker göndermesi konusundaki emperyalist dayatmalar da, düne göre daha yoğunlaşmış durumda. 1 Mart tezkeresinin Meclis’ten geçmemesi nedeniyle ABD’nin kendisine verdiği eski desteği çekme tehdidinde bulunduğu Başbakan Erdoğan ve AKP kurmayları asker gönderme konusundaki niyetlerini açıktan ifade ederken, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, bunun alt yapısını hazırlamak üzere, Ortadoğu’da bir dizi temaslarda bulundu.

Irak’a Türk askeri gönderilmesinin oylandığı ve reddedildiği 1 Mart tezkeresi sırasında, Irak’a asker göndermenin Türkiye’nin çıkarına olacağını savunan çevreler, Lübnan’a asker gönderme konusunda da aynı gönüllü işbirlikçilik tutumunu sürdürüyorlar. Devletin zirvesinde bir bölünmeye yol açan ve etkileri çeşitli kurumlar ile aydın kesimler arasında da görünen konu ise, yurtdışına asker göndermekten çok, nereye asker gönderileceği ile ilgili. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Lübnan’a asker gönderilmesini açıktan eleştirirken, asıl önemli olanın Türkiye’nin “kendi terörle mücadelesi” olduğuna vurgu yapmış olması, bunun tipik bir göstergesiydi. Bir yanıyla bakıldığında, Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkan halk kesimlerinin, emek ve demokrasiden yana örgütlerin, aydınların talepleriyle çakışır gibi görünen bu tutum, “terörle mücadele” bahanesiyle Kandil’e operasyon düzenleme isteği ve Irak’ın kuzeyinde hak iddia etme gibi yönleri bakımından ise, bir barış politikası niteliği taşımaktan tamamen uzaktır.

Türkiye yönetenlerinin, kendi “terörle mücadele” programlarına açık destek verdiği oranda ABD’ye karşı Türkiye’de varolan tepkinin değişebileceğini sıkça söyledikleri biliniyor. Türkiye’de gerek sivil gerekse askeri erkin temsilcilerinin, Washington’da değişik tarihlerde yaptıkları ziyaretler sırasında bunu dillendirdikleri basına yansımıştı. Cumhurbaşkanı Sezer’in, hükümet ile ayrıştığı ve karşı karşıya geldiği nokta da, bu konudaki “pazarlık” konusunda hükümeti daha liberal görmesinden kaynaklanmaktadır. Kürt sorununu bir “terör sorunu”na indirgeme ve sorunun kaynağını sınır ötesine asker göndermekte görme konusunda AKP Hükümeti ile Sezer arasında temelde bir ayrışma bulunmuyor; ancak hükümetin, ABD’nin taleplerine yaklaşımda Sezer’e göre daha aceleci davranması, devletin zirvesindeki gerilimi artırıyor.

Bunun yansımaları başka alanlarda da görülebiliyor. Örneğin Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay, Cumhurbaşkanı Sezer’in hükümeti Lübnan’a asker göndermek konusundaki aceleciliği nedeniyle eleştirdiği konuşmasından daha önce yayımlanan “Kerkük’e Sus… Lübnan’a Koş… başlıklı yazısında, bu mantığın özelliklerini sergiliyor. Balbay şöyle diyor:

ABD’nin işgale girdiği yere, huzur girmez!

Kaldı ki, ABD, ne olursa olsun Irak’ta söz sahibi yapmayacağını Türkiye’ye baştan söylemişti. Şu anda Irak’ta, özellikle kuzeyinde meydana gelen gelişmelerin, ABD’nin kontrolü dışında geliştiğini düşünmek aptallık olur.

ABD, Türkiye’yi Irak üzerinden akla gelebilecek her türlü yöntemle rahatsız edip istediği noktaya getirme hedefini de güdüyor olabilir. Bunlar ayrı yazı konuları. Ancak, Kerkük’te Kürtlerin şehrin nüfusuyla oynamasına hiç ses çıkarmayan Türkiye’nin Lübnan’da rol için çırpınması akla mantığa sığmaz, sığsa sığsa AKP anlayışına sığar!” (Cumhuriyet, 22 Ağustos 2006)

Susurluk’un baş aktörlerinden Mehmet Ağar’ın “Sizce derin devlet nedir?” sorusuna verdiği şu yanıt, Balbay’ın yaklaşımı ile alt alta konularak değerlendirilebilir: “Türk devleti en son Musul ve Kerkük’ten geri çekildi. O günden sonra da bir daha geri çekilmeme iradesi teşekkül etti. Biz bu iradeye Derin Devlet diyoruz. Derin Devlet, devletin derinliklerinde değil, milletin şuurundadır.” (Milliyet, 15 Aralık 2002)

MHP’nin de dahil olduğu bir dizi siyasi gücün yaklaşımı da, “Türkiye Lübnan’dan önce Kandil’e asker göndermeli” biçiminde özetlenebilecek bir özelliğe sahip. CHP, DSP ve ANAP’ın, Lübnan asker gönderme konusunda hükümeti eleştiren Cumhurbaşkanı Sezer’in yaptığı kıyaslamalara destek verirken düştükleri nokta da aynı.

 

“DERİN BARIŞ”

Ortadoğu’da ABD’nin işgallerine ve İsrail’in Filistin ile Lübnan’a yönelik saldırılarına karşı çıkarak “barışı” savunanlar içinde de, bu eğilim küçümsenmeyecek bir ağırlığa sahip. Türkiye’nin iç barışını sağlamanın gereklerini göremeyen ve Kürt sorununu çözmenin yolunun sınır ötesi operasyondan geçtiğini savunanların, Lübnan’a asker göndermeyi bile, ancak böyle bir noktada uluslararası destek görme koşuluna bağlamaları, onların barış adına söyledikleri ve savunduklarını da boşa düşürmektedir. Türkiye’nin Kandil’e operasyon düzenlemesine, Kerkük’te irade sahibi olmasına destek verilmesi koşulunda Lübnan’a asker göndermekten çekinmeyecek olan bu kesimlerin barış anlayışları da “derin barış” anlayışıdır ve tamamen gerici bir içerik taşımaktadır.

Bu, cumhuriyet aydınlanmasının içinde doğup gelişen “cumhuriyet solculuğu”nun da temel açmazlarının başında gelmektedir. Cumhuriyet’in kuruluşunda Türklerle birlikte bedel ödemiş olan Kürtlerin taleplerine olumlu yaklaşmanın cumhuriyeti “böleceği” paranoyasından kurtulamayan bu tür solculuk, Türkiye’nin iç barışının önündeki en önemli engellerden de biridir.

Devletin zirvesinden, kendisini “sosyalist” olarak adlandıran yapılara kadar, geniş bir alanda etkisini sürdüren bu anlayışın sahipleri, tam da bu nedenle, hiçbir dönem tutarlı bir barış savunuculuğu yapamamaktadır.

Türkiye’de Kürt sorununun köklerinin PKK eylemi ile sınırlanamayacak kadar gerilere gittiği açıktır ve sorunun çözümünün kaynaklarını da “sınır ötesi”nde aramak yerine, Türkiye’deki yönetme tarzı ve egemenlik sisteminin köklerinde aramak gerekmektedir.

Genelkurmay Başkanlığı görevini Orgeneral Hilmi Özkök’ten devralan Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini devir teslim töreninde yaptığı açıklamalar, bu açıdan yeni bir sertlik dönemine daha girileceğinin işaretini vermektedir.

Türkiye’nin “üniter” yapısına yaptığı vurgu ve “özgürlük ve insan hakları ideallerinin arkasına saklanılmasına izin vermeyeceğiz”, “hesaplaşacağız” yollu açıklamaları, Büyükanıt döneminin, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü yolundaki çabaların devletin “üniter” yapısına bir tehdit sayılacağını göstermektedir. Genelkurmay’ın bu yöndeki baskılaması “sağ” ve “sol” milliyetçilerin “kızıl elma” çizgisindeki ortaklıklarının zemini güçlendirirken, barışçıl çözümü savunanlar içindeki tutarlılıktan yoksul kesimleri de baskılayarak, muhtemelen daha sağa çekecek bir etki yapabilecektir.

Tam da bu nedenle, Lübnan’a asker göndermeye karşı Türkiye’de sokağa çıkarak tepki gösterenlerin, Türkiye’nin demokratikleştirilmesiyle Kürt sorununun demokratik ve halkçı tarzda çözümünü içselleştirmeleri yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Türkiye’de ve Ortadoğu’da barışın tesisini savunmak, emperyalizme ve şovenizme karşı mücadeleyi birleştirmekten geçmektedir. Türkiye’de barışı savunmadan, Kürtlerin bu konudaki taleplerini anlamadan, Ortadoğu’da Filistin ve Lübnan halkını anlayabilmek, onların barış talebini tutarlı bir biçimde savunabilmek de mümkün değildir.

Aynı şekilde, Kürt sorununda barışı savunurken, Ortadoğu’nun diğer ezilen halklarının İsrail ve ABD’den gördükleri zulme gözlerini kapamak, kayıtsız ve tepkisiz kalmak da, Ortadoğu’da gerçek ve kalıcı bir barışın gerekleri açısından kabul edilemezdir. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl tarzda çözümünü savunurken, Filistin ve Lübnan halkının verdiği mücadeleye de destek olmak, onunla dayanışma içinde bulunmak, emperyalizme karşı  direnişlerinde onları yalnız bırakmamak, tutarlı bir barış savunuculuğu bakımından vazgeçilemezdir.

 

BÜYÜK ORTADOĞU BARIŞI

Önceleri “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) olarak adlandırılan ve bir süredir de “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” (GOP) olarak anılan proje, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki varlığını, bütün etnik ve mezhepsel çelişkilerden yararlanarak dayatması üzerine kuruludur. Ve bu projenin devamı da, bu çelişkilerin çözülmesine değil, sürekli canlı kalmasına/tutulmasına dayanmaktadır. Şii-Sunni, Arap-Kürt, Türk-Kürt, Türk-Arap gibi etnik ve mezhepsel karşı karşıya gelişler, bir yandan bu uluslara ve mezheplere mensup halkları güçsüz düşürürken, bir yandan da GOP’un etki alanına daha fazla itmektedir.

Tam da bu nedenle, Ortadoğu’da kalıcı bir barış, ancak, Ortadoğu’nun emekçi halklarının omuzlarında yükselebilir. Emperyalist dayatmalara karşı Ortadoğu’nun emekçi halklarının birliğine ve mücadelesine dayanacak olan böyle bir barış, emperyalistlerin halklar arasına nifak sormak, birine karşı diğerini yedeklemek ve harekete geçirmek üzerine kurulu hesaplarını da boşa çıkartacaktır.

Türkiye böylesi bir mücadele açısından, Ortadoğu’nun diğer ülkelerine kıyasla daha fazla olanağa sahip bir ülkedir. Türk ve Kürt emekçilerin ortak yaşam kültürü ve mücadele birliği konusundaki deneyimleri küçümsenmeyecek düzeydedir. Bunun yanında, Irak’ın işgali sırasında ABD’ye en mesafeli duran Kürtlerin Türkiye Kürtleri olduğu da bilinmektedir.

Bundan sonra önemli olan, bu tutumun, bir ileri aşamaya sıçrayarak, Ortadoğu halkları açısından örnek oluşturabilecek bir hatta dönüşebilmesidir.

Ortadoğu’da emperyalizmin ve Siyonizmin işgali derinleşirken, bu durum, emperyalizme ve Siyonizme karşı Ortadoğu halklarının öfke ve direniş ruhunu da kamçılamaktadır. Ancak açıktır ki, emperyalizme ve Siyonizme karşı direniş ruhu, bölgenin diğer gericiliklerine karşı mücadele ile de birleşmeden, ilerici ve demokratik bir içerik kazanamaz.

Türkiye’den Ortadoğu’nun diğer ülkelerine kadar uzanan geniş Ortadoğu coğrafyasında, bölgenin gerici diktatörlükleri, emperyalizmle birlikte halkların başının belası durumundadır ve barış mücadelelerinin önünde de ciddi bir tehdittir.

Sadece ABD ve İsrail’e karşı çıkıp, Türkiye’de Kürtlerin mücadelesine kayıtsız kalmak, nasıl ki barıştan yana demokratik bir tutum değilse, Kürt sorununun çözümü için Türkiye’nin gerici egemenleri ile mücadele edip, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’nun diğer halklarını ezen tutumuna ve Türkiye’nin emperyalizme bu yönde destek vermesine kayıtsız kalmak da, bir o kadar kabul edilemezdir.

Ortadoğu’nun en güçlü ülkelerinden biri olan ve Ortadoğu’daki diğer komşu ülkelerini de etkileme potansiyeli bulunan Türkiye’de barış savunucuları, Lübnan’a asker göndermeyi engellemeye çalışırken, Kürt sorununun demokratik bir tarzda çözümü yolunda devrimci bir iradeyi ortaya koymak durumundadır. Emperyalizme boyun eğmeyen ve kendi temel sorunlarını çözmüş olan bir Türkiye, Ortadoğu’da komşu halkların emperyalizmden bağımsız mücadelesi konusunda da ciddi bir moral kaynağı olacaktır.

Belki bu, kısa vadede gerçekleşmeyecek bir hedef olarak görülebilir. Ancak bunun mücadelesini sürekli kılmak da, hem Türkiye’nin, hem de Ortadoğu’nun geleceği bakımından devrimci ve değiştirici bir çaba olacaktır. Dünya tarihi boyunca büyük dönüşümler, büyük devrimler, uzun mücadelelerin sonucu olmuştur. Dolayısıyla Ortadoğu’da halkların bayramı olacak büyük barışı kazanmanın yolu da, bu mücadelenin devrimci bir kararlılıkla sürdürülmesinden geçmektedir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑