Ankara’nın holding bankalarını ‘devletleştirme’ operasyonu

Kılavuzu IMF olanın gündemi ne üretim ne istihdam ne de yatırım olur. 1999 sonundan beri sistemin krizinin bankacılığı kurtarmakla aşılacağı formülüne göre politikalar izlene-geldi, ama ifade edilen sonuca ulaşılamadı. IMF’li politikaların dört yıllık uygulamasının ardından ekonominin ve dolayısıyla kişi başına düşen ulusal gelirin de, 2004’te ancak 2000 düzeyinde kalacak olması ve 1998’in bile gerisinde kalması; öncelikle izlenen politikanın karakterini ve krizin boyutunu ortaya koymaktadır. 2001’de ekonomi, 2000’e göre tam 51 milyar dolar küçülerek 150 milyar dolar düzeyine geriledi. Dış borçlar toplamı da 120 milyar dolar. Her şey ortada.
Politika tercihi; IMF’nin kefaletiyle dış borçların öncelikle ödenmesi ve spekülatif sermayenin konumunu güçlendirmek yerine, üretim, yatırım ve istihdam yönünde yapılmadığı sürece daha nice yıllar kaybedilecektir. Çünkü küresel sermayenin ağababası ABD’de küresel sermayenin örnek kuruluşu Enron’un iflası, ‘al gülüm-ver gülüm kapitalizmi’nin ipliğini pazara çıkarmıştır. Rüşvet ağı, ABD Temsilciler Meclisi ve Beyaz Saray’ın şerifi Bush ile yardımcısına kadar ulaşmış ve Enron’un rüşvet kayıt defterinde isimler tek tek sıralanmıştır.
1950’lerin Başbakanı Menderes’in tabiriyle ‘küçük Amerika’ Türkiye’de ‘al gülüm-ver gülüm kapitalizminde neler sahnelendiğinin bizzat yaşayan şahidiyiz. En son örnek, geçen Şubat ayı içinde Meclis’te yaşandı. Bayındırlık ve İskân Bakanlığındaki rüşvet ağı nedeniyle istifa etmek zorunda kalan eski bakanın Meclis’te soruşturulmasıyla ilgili önerge, öncekiler gibi reddedildi ve Koray Aydın da, Mehmet Ağar, Tansu Çiller, Sedat Bucak gibi ‘dokunulmazlık kalesi’ne sığındı.
Son bankacılık yasası ile dokunulmazlık kalesine sığınanlar daha da arttı. Kamu bankaları ve bankacılık üst kurulu üyelerine, doğrudan yasa güvencesi ile dokunulmazlık zırhı giydirildi. Bakan Derviş’in bu düzenlemeyi “kötü niyetli olmayan bankacıları korumak ve işlerini canla başla yapmalarını sağlamak” amacına bağlayarak gerekçelendirmesi, her şeyi ortaya koymaktadır.
Dokunulmazlık kalesinin en önemli silahı, medyadaki kalemşorları aracılığıyla sür dürülen cephesel psikolojik savaştır. Analizlerini üçkâğıt ekonomisi faiz-borsa döviz’e göre yapan piyasa kalpazanları da, sanki unutmuş oldukları bir şeyi birden bire hatırlamışlar gibi, Derviş’in açıklamasına uygun siper aldılar. Buna göre senaryolar yazılmaya ve dillendirilmeye başlandı: Ya devlet bankalara ortak olacak ya da kriz yeniden gelecek!
Bu kaçıncı ’40 katır mı, 40 satır mı’ zulmü…
19. stand-by anlaşması olarak nitelendirilen para politikaları iki eksende belirginleştirildi; 1- Devlet bankaları özelleştirilecek, 2-Özel sermayeli (holding) bankalara devlet sermaye koyarak ortak olacak. Piyasa kalpazanları böylesine ikiyüzlü ve düzenbazdırlar. Kendi işlerine geldiğinde laf kalabalığı ve teknik bazı ifadelerle, mevcutlarını koruma telaşına düşüyorlar.
“Piyasa ekonomisi” tanımlamasında, yine piyasanın, bu gibi sorunların yaşanması halinde bilinen çözüm mekanizmaları vardır. Bu da, bankaların ya ortaklar bulması ya hisselerini tam olarak satması veyahut iflas etmesidir. Bugüne kadar devlet, iflas noktasına gelen bankaları Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devrederek, yani devletleştirerek, tasfiye sürecine soktu. Daha ödenecekler hariç, bir yılda fon bankalarına 18 milyar doları aşan bir para aktarıldı; ama batık banka sahiplerinin konumunda herhangi bir değişiklik olmazken, devlete fatura edilen zararla ilgili tahsilât için göstermeliğin dışında herhangi bir girişim yapılmadı. İşte Çağlar, davul-zurnayla karşılandı, havasında geziyor, tozuyor!
Bugün bu yöntemden vazgeçilerek, tasfiye etmeden ortak olmak isteniyor. Böylece “piyasa ekonomisi” tanımlamasının, aslında, ne olduğunun bir sahnesi daha oynanmaya çalışılıyor.
Böylece, Kasım 2000 krizi sonrasında, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun 18 Ocak 2001 tarihli açıklamasıyla, bankaların özellikle yurtdışı kredi borçları ve bilânço dışı yükümlülükleri için, tasarruf mevduatı dışında bilânço dışı garanti, taahhüt ve teminat mektubu gibi işlemlere devlet garantisinin getirilmesinden bir yıl sonra, devletin bizzat bankalara sermayesiyle ortak olması öneriliyor.
Yıllarca devlet bankalarının sistemdeki payının büyüklüğünden şikâyet edildi ve özel sermayeli bankaların payının artmasına yönelik politikalar özellikle izlendi. Aralık 2001 tarihli Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu verilerine göre, özel sermayeli bankaların payı, aktif toplamında yüzde 53,6 (kamu bankaların payı yüzde 27,2), kredilerde yüzde 67,2 ve mevduatta yüzde 56,6 olarak gerçekleşti.
Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür: Sistemde devlet bankaların payının azaldığı, holdinglerin para piyasalarındaki uzantısı bankaların etkinliğinin büyüdüğü ve tekelleşme arttığı oranda, devletin şu ya da bu biçimde sisteme verdiği kaynak da arttı (Tablo–1). Piyasa ekonomisi diye diye, devletin hem sisteme garanti vermesi hem de sermaye katılımıyla ortak olması, ‘al gülüm-ver gülüm kapitalizmi’nin Ankara versiyonundan başka bir şey değildir.

Tablo–1
Sistemde yoğunlaşma
5 büyük banka payı. % olarak
Aralık 2000        Haziran 2001           Eylül 2001
Aktiflerde payı        47,8            41,8            47,6   
Kredilerde payı    42,1            41,9            44,8
Mevduatta payı    51,3            48,7            53,5

Kaynak: BDDK

Sistemin 50 katrilyon lira civarında olan bugünkü bankacılık operasyonu, aslında ekonomideki en büyük kara deliğin, ileri sürüldüğü gibi, sosyal güvenlik sübvansiyonu ya da KİT’ler veya tarımsal desteklemeler olmadığını bir kez daha gösterdi. Sosyal nitelikli ödeneğe ve refahı artırmaya yönelik harcamaya, yatırıma kuruş bulamayan Ankara için, söz konusu bankalar olduğunda, akan sular duruyor.

BANKALARIN 14,7 MİLYAR DOLAR DIŞ BORCU VAR
Uluslararası piyasalardan sağlanan borçların tahsil edilmesinin yetkilisi, global çek-senet tahsilatçısı IMF’nin yaklaşımı da aynı Tüm politikalarını piyasa ve özelleştirme esasına göre oluşturmasına rağmen, o da, yine ‘piyasa ekonomisi’ gereği devletleştirmeyi önerebiliyor. Bu da, IMF’nin (dolayısıyla, muhasebecilik ve tahsilâtçılığını yaptığı uluslararası sermayenin) çıkarına ne geliyorsa, onu önerip desteklediğini göstermektedir.
IMF icra Direktörü Willy Kiekens, TCMB eski Başkanı Gazi Erçel’e yaptığı açıklamada, dış borç ödemesini durduran ülkenin ekonomisinin bozulacağını ifade ettikten sonra, Türkiye’deki özel sermaye bankalarıyla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor: “Bankaların ödeme gücü ile ilgili en ufak şüpheyi ortadan kaldırmak için, Türk bankaları sermaye yeterliliği kurallarını mutlaka yerine getirmelidirler.” (Dünya Gazetesi eki, 19–20 Ocak 2002)
2001 Eylül itibariyle (BDDK Aralık raporu), özel sermayeli bankaların yurtdışı bankalarına olan borçlarının toplamı, 14 milyar 708 milyon dolardır. Bankalara devletin sermaye koyarak ortak olmasının gerekçeleri arasında, sanıyoruz, ilk sırada, bu yurtdışı bankaların alacakları geliyor. Bu alacaklıların bir kısmının da, parasını yurtdışında tutan yerli sermayedarlar olması, sahnelenen oyunu ortaya koymaktadır. Hatta bu alacaklıların önemli bir kısmı da, içerideki parasını dışarıya kaçıran sermayedarlardır.
İşte tüm laf cambazlığı bunun için yapılıyor. “Elin adamı” alacağını garantiye bağlamanın peşinde. Yerli işbirlikçileri de, bunu, kutsal bir emir gibi sunuyor.

1989’DA ‘SICAK PARA’ MODELİ
Bankalar, yıllardır faiz ve döviz arbitrajına göre oluşturup izledikleri spekülatif kazancı esas olan politika nedeniyle, öncelikli işlevleri olması gereken reel sektöre kredi verme fonksiyonunu ikinci plana attılar. Bankaların bu yönelimi, 1989 yılında yürürlüğe giren 32 sayılı ‘konvertibiliteye geçiş’ kararı sonrasında öncelikli politika haline getirildi. Bu kararla, Türkiye’ye sermaye giriş ve çıkışı serbest bırakıldı. Bunun reel sektöre yatırım için yabancı sermaye girişini artıracağı ve böylece döviz gelir gider dengesini olumlu yönde etkileyeceği ifade edildi. Ama sermaye hareketleri esas olarak portföy yatırımlarında yoğunlaşınca, yaşanılanla ifade edilen bir biriyle örtüşmedi.
“Sıcak para” hareketlerine imkân veren bu kararla, bankalar da, dışardan sağladıkları kaynağı devletin iç borçlanma senetlerinde değerlendirdiler. Yabancı para birimleri karşısında değerlenen Türk Lirası politikasıyla, reel faiz politikası izlendi.
Paradan para kazanma ilişkileri güçlendirildi… Spekülatif sermaye, sistem içinde öncelikli konuma getirilerek, sürekli palazlandırıldı…
Piyasa ekonomisini güçlendirme adına yürürlüğe konulan 1989 kararları; bir yandan döviz gelir gider dengesi sürekli açık veren Türkiye’nin ekonomik sorunlarını artırırken, diğer yandan da ekonomik politikaları faiz-döviz ikilemine soktu ve ayrıca Merkez Bankası’nın manevra alanını sınırlandırdı. Bu da, ekonomideki yapısal sorunları daha da artırdı. 1990’lı yıllarda bir yıl büyüyen ekonomi, diğer bir yıl ciddi oranda küçüldü, enflasyon ise yüzde 70 civarında gerçekleşti.
Özellikle uluslararası spekülatif sermaye istediği gibi ‘at oynattı’ ve bunun sonucunda, esas olarak oluşturulan rantiye tipi sermaye birikimi modeli çerçevesinde, reel sektör diye tanımlanan sanayi sektörü de kârlılığını asıl faaliyeti dışından, ‘diğer faaliyet gelirleri’nden sağladı. İstanbul Sanayi Odası 500 Büyük Sanayi Kuruluşu araştırmasına göre (2000 yılı itibariyle), 1999 yılı öncesinde yüzde 100’ün altında kalan diğer faaliyet gelirlerinin, dönem kârındaki payı 1999’da yüzde 219 ve 2000’de ise yüzde 114,4 olarak gerçekleşti.
Ayrıca, resmi para birimi Türk Lirası yerine yabanca para birimlerinin kullanımının artmasıyla, dolarizasyon olarak nitelendirilen TL’den bir kaçış yaşandı ve bu da Merkez Bankası’nın para politikasındaki etkinliğini sınırlandırdı. Ekonomide dolara endeksli bir yapılanım arttıkça, sistemin krizi de derinleşti. Bu, önemli oranda sıcak paranın yarattığı bir sonuçtu. Yıllar sonrasında ekonomi bürokrasisinin Merkez Bankası Başkanı ile birlikte önde gelen iki liderinden biri olan Hazine Müsteşarı Faik Öztrak’ın, “Artık sıcak parayla büyüme bitti” (Milliyet ve Radikal, 15 Şubat 2002) demek zorunda kalması, iflasın itirafından başka bir şey değildir.
Sıcak para politikasıyla TL alanı gerilerken, dolar alanı hızla genişledi. Holding bankalarının, Eylül 2000’de, aktiflerde yabancı para cinsinden kalemlerin yüzde 44,4 olan payı, bir yıl sonrasında (Eylül 2001’de) tam yüzde 55,1’e yükseldi ve reel olarak TL cinsinden varlıklar yüzde 16,2 oranında gerilerken, yabancı para cinsinden varlıklar yüzde 28,6 oranında arttı (BDDK verileri). Bu, Şubat devalüasyonuna rağmen artan dolarizasyonun en somut göstergesidir. Bu artış, esas olarak, kredilerde TL kredilerin payının gerilemesinde yaşandı.

ÜÇLÜ CEPHE VE ÇAĞLAR’LA BİLGİN’E TAHLİYE
Dışardan sıcak para girişi sağlayan bankaların zamanla hem açık pozisyonu arttı, hem de geçen yılın Şubat ayında olduğu gibi, döviz kurundaki ani hareketlenmeden dış ticaret dengesi, sermaye yapısı ve kambiyo kârları da olumsuz yönde etkilendi. 1994 Nisan ve 2001 Şubat devalüasyonu sonrasında, birçok banka fona devredilirken bir kısmı da tasfiye edildi.
Sıcak para modeliyle birlikte, sisteme hâkim olan holding bankalarının kendi grup şirketlerine aktardığı kredileri tahsil edememesine bağlı olarak, holding bankacılığı krizinin tüm sisteme egemen olmasıyla; bankalar önce fona alındı ve bugün de devlet sermaye koyarak ortak olacak.
Cavit Çağlar’ın İnterbank’ının ve Dinç Bilgin’in Etibank’ının tasfiye edilmesine rağmen, Bilgin ve Çağlar’ın grup yapısının halen korunması ve alacakların tahsil edilmemiş olması, yargılamanın da nasıl ilerlediğini gözler önüne sermesi bakımından önemlidir. Hatta ilgili yasanın ‘katrilyonları götürmek’ için bir çetenin olmasının da gerekmediği yönünde değiştirilmesiyle, Çağlar ve Bilgin’in Kartal Hastanesi’nden tahliye edilmesi, Ankara’nın rengini ortaya koyuyor. Daha öncesi de var. Yakın dönemde, 1980’li yıllarda, altın kaçakçılığı ve hayali ihracat yapan kaçakçılar da, Özal’ın ‘ekonomik suça ekonomik ceza’ içerikli yasal değişikliğiyle ödüllendirilmişti.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu verilerine göre, Etibank’ın, bünyesindeki İnterbank’la birlikte, 30 Kasım 2001 itibariyle birikmiş zararı 4,5 katrilyon lira (3 milyar 7 milyon 686 bin dolar). Açıklanmamasına karşın, bugüne kadar yapılan tahsilâtınsa çok düşük düzeyde kaldığı kolaylıkla tahmin edilebilir. Çünkü fondaki 19 bankayla ilgili tahsilât toplamının 1 katrilyonun altında kaldığı hatırlanırsa, Etibank’tan ne kadar tahsilât yapıldığını daha net olarak anlamak mümkün olacaktır.
Holdinglerin para piyasasındaki uzantıları olan bankalar, bu palazlanmada sermaye gruplarına sermaye aktarımının aracı oldu. Para piyasalarındaki bu durum, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Engin Akçakoca tarafından da itiraf edildi: “Bankacılık sistemi, Türkiye’de 50 yıldır aile ve holding sahipliği üzerine kurulu.” (Milliyet, 1 Ocak 2002). Aynı Akçakoca’nın, holding şirketlerine aktarılan kredilerin tahsil edilememesiyle yaşanan krizi göz ardı etmesi de, itirafa rağmen gerçek niyetleri ortaya koyuyor. Demek ki, aynı aile ya da holding görüntüsünde aslında “çete”yi kurtaracaklar.
Ankara’nın icraatı ortada. Bugüne kadar bankaları riskli duruma getirenlerle ilgili herhangi bir şeyin yapılmamış olması ya da ancak göstermelik bazı adımların atılması ama hiçbir sonuç alınamaması, sistemde bir politikacı, bürokrasi ve holding bankaları (tekeller) cepheleşmesinin varlığını gözler önüne seriyor. Bu alanda girift ilişkileriyle bir iç içe geçme yaşanıyor. Cephe, ne olursa olsun kelle vermiyor, çetesini koruyor.

RANTİYEYE VERGİ KIYAĞI
Sıcak para modelinin oluşturduğu sistem gereği, paradan para kazanma politikasına öncelik verildiği için, devletin sürekli artan finansman açığına rağmen, bu alandaki kazanç hiçbir zaman vergilendirilmedi. Açık, borçla karşılandı; böylece, özel kapitaliste sermaye transferi yapıldı.
Devletin yatırım için 4 katrilyon 139 trilyon lira ayırdığı 2001 yılı bütçesinde, iç borç faizi olarak ise, 37 katrilyon 494 trilyon 301 milyar lira ödendi. Bu ödemeye karşın yapılan vergi kesintisi sadece 515 milyar liradır. Yani devletin, anapara hariç, iç borç faizi olarak yaptığı her 100 bin liralık ödemeye karşılık, aldığı vergi, sadece 1,37 liradır.
Asgari ücretten yüzde 15 vergi alan Ankara’nın, iç borç kâğıtlarını sattığı rantiyeden 100 binde 1,37 oranında vergi olması, sisteminin niteliğini tartışmasız olarak ortaya koyuyor.
İşte, bugün devletin kaynaklarının rantiyeye aktarılması üzerinde oluşturulan modelin yaşadığı kriz, yine, devletin bankalara sermaye aktarımıyla aşılmaya çalışılıyor.

İSTANBUL YAKLAŞIMI VE ‘SÜPER PATRONLAR’ LOBİSİ
Reel sektörde egemen durumda olan tekeller ve sözcülerinin de, aynı kaptan yedikleri için, küçük ve orta ölçekli sermayenin aksine, bu “küçüklerle” ilişkilerini gözetmenin yanında bir dizi artı kolaylıklar talep etmekten kaynaklı ve bazen gürültü halini alan sesler çıkarmanın ötesinde bir tavrı olmuyor. Ödenmeyen ve ödenemeyen kredilerle ilgili yaşanan sorunları çözmek amacıyla bankacılarla bir araya gelen reel sektör temsilcilerin, bugün bankalara kaynak aktarımına sessiz kalmaları da bu yüzden olsa gerek.
Çünkü adına “İstanbul Yaklaşımı” denilen toplantılar sonucunda açıklanan karar, devletin holding bankalarına sermaye koyması oldu.
Öncesinde hep ifade edilen, sorunlu kredilere çözüm bulmak ve belli bir ödeme programı tespit etmekti. Bu niyetle yapılan toplantılar sonrasında, paradan para kazanma sisteminde kazanan yine holding bankaları somutunda bankacılık lobisi ve kuşkusuz tekeller oldu. Devletin, sermaye koyarak yöneldiği ortaklıkla, holding bankalarının sermayesinin güçlendirilmesi amaçlanıyor (Tablo.2).

Tablo-2
Sermaye Yeterlilik Rasyosu
(Yüzde Oran)

Eylül 2000    Eylül 2001
Kamu Bankaları        7,9        26,9
Özel Sermayeli        16,6        10,9
Fon Bankaları            -241,7        13,4
Yabancı Bankalar        19,9        25,7
Kalkınma ve Yatırım        32,2        31,3
Sektör                7,7        15,9

Kaynak: BDDK

Yasayı onaylaması için, Ecevit ve Derviş tarafından Cumhurbaşkanı Sezer’e IMF hatırlatmaları bile yapıldı… Hatta yasanın Meclis’te görüşülmesi de, olağan durumun ötesinde gerçekleştirildi…
Bakan Derviş, sürekli tehdit savurdu: Bankalar operasyonu olmazsa, yeni bir kriz gelir. (Sabah, 8 Ocak 2002) Ardından gerçek ses geldi, IMF Avrupa Bölümü Başkanı M. Deppler, “Bankalara destek olunmalı” dedi. (AA, Washington, 14 Ocak 2002) Washington ziyaretinde Ecevit de, IMF Başkanı Köhler’e gerekenin yapılacağı güvencesini verdi. (16 Ocak 2002).
Bankacılık lobisinin gerekçeleri, 1- Krizle sermaye eridi, 2- Takipteki alacaklar arttı, 3-Aktif yapısı bozuldu, şeklindeydi. Operasyonun, krizin sarmal etkisini asgariye indirmek için de gerekli olduğu hemen ekleniyordu. Bunun anlamı, gerek sanayi ve ticaret, gerekse medyada etkinliğe sahip holding bankacılığının sistemle özleştirilme çabasıydı. Böylelikle holding bankacılığı ve çıkarları, tüm ülke ekonomisi ve halkının çıkarlarıyla özdeşleştiriliyor, aslında dayatılıyordu.
Gerçekte bu, sermaye cephesinde, TÜSİAD’daki ‘süper patronlar’ lobisi (Yurtbank eski sahibi Ali Balkaner, ’18 aileli bir lobi’den bahsetmiş ve bazı bilgiler vermişti, mahkemede; -HaberTürk, 22 Ocak 2001-) olarak bilinenlerin konumunu daha da güçlendirmekten başka bir şey değildir. Açıklandığı kadarıyla lobi, sürekli ortak hareket etme eğiliminde oldu. Bu lobi, en son, TOBB’un ev sahipliğinde. Kasım 2001’de bir araya geldi. Bilindiği kadarıyla 7. kez bir araya geldiler. Lobinin has elamanı Sakıp Sabancı niyetlerini özetledi: “Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak reçetelerin en iyisini bulmaya çalışıyoruz. (Sabah, 23 Kasım 2001) Yerine göre Sabancı’nın da “farklı” ses çıkarması, iç çelişkilerinin yanı sıra görünüşü kurtarma tutumunu yansıtıyor. Sabancı Holding’in Akbank Genel Müdürü Zafer Kurtul, “Patron değil bankalar kurtarılsın” (Hürriyet, 4 Ocak 2002) derken, Doğuş Holding’in Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen de, “Bazı bankalar kazandıkları paraları bankaya koymayıp, başka faaliyetlere aktardılar” (Sabah, 24 Ocak 2002) tespitinde bulundu.
Lobinin içindeki farklılıklara rağmen, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, reel sektör için bulunmayan kaynağın, hemen bankalar için bulunmasını ilk başta eleştirdiyse de (Dünya, 31 Aralık 2002), sonradan memnun olduklarını açıkladı. (Radikal, 12 Ocak 2002) Önemli olan, küçük ve orta ölçekli sermaye değil, tekellerdi ve onlar açısından, “reel sektör-finans sektörü” çekişmesi üzerine koparılan fırtına, ayrıntıdaki çıkar farklılıklarına bile ilişkin değildi, nasıl olsa tümü “diğer faaliyet gelirlerinin yüksekliğiyle finansal politikalardan bugüne kadar yararlana geldikleri gibi operasyondan da kârlı çıkacaklardı.

60 KATRİLYONLUK MALİYET
Her fırsatta “şeffaflık” üzerinde duran Bakan Derviş ve bürokrat kadrosu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’ndaki bankaların maliyetiyle ilgili, en son Ağustos 2001 itibariyle açıklama yaptı. Ondan sonra, artık ağızlarını bıçak açmaz oldu. Bu nedenle, Ağustos’tan bugüne durmadan artan bankaların gerek dönem gerekse birikmiş zararlarına bağlı olarak, aktarılan kaynağın da arttığını ifade etmek, hiç de abartma olmayacaktır.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu verilerine göre, Ağustos itibariyle “fon bankaları”na aktarılan devlet kaynağı toplamı, 18 katrilyon 517 trilyon liradır. Eylül itibariyle bu bankaların dönem zararı, 6 katrilyon 172 trilyon lira ve birikmiş zarar toplamı (kasım itibariyle) ise, 8 katrilyon 555 trilyon liradır. En iyimser tahminle 30 katrilyonu bulan bir maliyet ortaya çıkıyor.
Devlet bankaları, holdinglere ya da onların bankalarına dolaylı veya doğrudan kaynak aktarımına karşın tahsilât yapamazken, bir başka kamu kuruluşu faaliyeti nedeniyle oluşan “görev zararları” da bir başka bankacılık operasyonu maliyet kalemi olarak sunuldu. Sayıştay raporlarıyla (Sayıştay 2000 Mali Raporu, sayfa 126) tespit edildiği gibi, yüzde 300’lere varan faiz oranı nedeniyle, görev zararı hızla arttırıldı, işte böylesi faiz politikası sonucunda, BDDK verilerine göre, 2000 yılı sonunda 2,9 katrilyon olan görev zararı toplamı, 2001’in Mayıs ayı sonunda 25 katrilyon 955 trilyon liraya yükseldi. Bu hesap da, kapatıldı.
Bu haliyle, fon bankalarının sürekli artan maliyetiyle birlikte, fon ve devlet bankalarının operasyonel maliyeti, en iyimser tahminle 50 katrilyon lirayı aşıyor. Buna, bir de, holding banklarına, ifade edildiği kadarıyla, aktarılacak 7–8 katrilyonluk ek kaynağın da eklenmesi halinde, toplam bankacılık operasyonu maliyeti, 60 katrilyon lirayı bulacaktır.
Ekonominin yüzde 10 küçüldüğü koşullarda, bankalara 60 katrilyonun aktarılması, ‘al gülüm-ver gülüm kapitalizmin’ niteliğini net olarak ortaya koymaktadır.

HOLDİNG BANKALARININ DÖVİZ VURGUNU
Bankacılık sektörünün, devlete, dolayısıyla halka yansıtılan faturası (sermaye ortaklığıyla birlikteki maliyeti), sadece bu 60 katrilyonla da sınırlı değil. Bankaların döviz varlıklarının döviz yükümlülüklerini karşılamaması nedeniyle, devlet, hem dövize endeksli ve döviz cinsinden borçlanma kasıtları ihraç etti, hem de bankaların elindeki 9,3 katrilyonluk iç borçlanma senetlerini, Haziran 2001’de -dolar çok daha pahalıyken- 1 milyon 160 bin liralık dolar kurundan dövize endeksli kâğıtlarla değiştirdi.
Aslında bu takas operasyonunda kurun 960 lira olarak belirlendiği ve bunun sonucunda Ankara’nın elbirliğiyle bankalara 1,6 katrilyonluk takas vurgunu sağlandığı (Yeni Şafak, 9 Aralık 2001) iddiası da, bugüne kadar politik ve bürokratik kurmaylar tarafından görmezden gelindi ve yanıtlanmadı.
Takasın sonucu olarak bankaların açık pozisyonu geriledi, sektörün toplam pozisyon açığı geçen yılın Eylül ayında 1,9 milyar dolar düzeyine indi.
1990’lı yılların ikinci yarısında açık pozisyon hızla artmıştı. Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, 1997 yılında 5 milyar dolar olan açık pozisyon, 2000’in sonunda 17,3 milyar dolara yükseldi. Ancak takas operasyonuyla 2001 Haziran ayında 2 milyar 417 milyon dolara geriledi ve bu Eylül’de de 1 milyar 932 milyon dolar oldu.
Holding bankalarının açık pozisyonu da sistemin geneline benzer bir gelişme gösterdi. 1997’de 4,5 milyar dolar olan holding bankalarının açık pozisyonu, 2000’in sonunda 11,5 milyar dolar, Haziran 2001’de 2,1 milyar dolar ve Eylül ayında da 907 milyon dolar olarak gerçekleşti.
Devlet, takasla holding bankalarını dövizle besledi. Dolar kurunun altında yapılan satışla bu bankalara kaynak aktardığı gibi, onların, doların yükselişinin yol açacağı zararlarını üslenmiş oldu.

1,4 KATRİLYONLUK TAKİPTEKİ ALACAKLAR
Holding bankalarının Eylül 2001’de kredileri toplamı 29 katrilyon 493 trilyon olup, bunun aktiflerdeki payı yüzde 32,4’tür. (BDDK verileri) Fakat bu oran, daha bir yıl öncesinde yüzde 36,4’tü. Aynı dönemde mevduatın pasiflerdeki payı 14 puanlık artışla yüzde 65,6’ya yükselirken, krediler payı 4 puan geriledi. Oysa bağlı menkul kıymetler payı, 6,7 puanlık artışla yüzde 13,7’ye yükseldi.
Kredilerin banka plasmanlarında çok da öncelikli olmadığını ortaya koyan bu BDDK verilerine göre, takipteki alacaklar toplamı ise, hızla artarak, 553,3 trilyon liradan 1 katrilyon 439 trilyon liraya çıktı. 29,5 katrilyonluk holding bankaları kredilerinin 1,4 katrilyonunu (yüzde 4,7’sini) takipteki alacakları oluşturuyor.
Reel sektöre kredi açılması amacına bağlayarak kredilerin tahsilinde sorunlar yaşandığını iddia edenlerin dedikleri doğru olsa bile, bu takipteki alacaklar miktarının (1,4 katrilyon), 7–8 katrilyonluk sermaye aktarımı neden gerekli kıldığını izah etmede yetersiz kalıyor.
Holding bankalarının, bankalar arası para piyasası işlemlerinden alacakları da, Eylül ayı itibariyle, son bir yılda, yüzde 526,6 gibi hızlı bir artışla, 4,8 katrilyona fırladı. TL cinsinden bankalar arası piyasa işlemlerinden alacakları 47,7 trilyondan 2,1 katrilyona, döviz cinsinden alacakları da 719,6 trilyondan 2,7 katrilyona yükseldi.
Belki de devlet, bankaların bir birinden bu alacaklarını karşılamak için, sermaye koyup ortak olacak. Krediler de gerekçe gösteriliyor.
Sistemin kredilendirdiği şirket yapısı da düşünmeye değer. Kredi dağılımında da tekelcilik var. Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün “Halk Bankası’nın batan kredilerinin yüzde 71 ‘i 81 şirkete ait” (Dünya, 5 Aralık 2001) açıklamasıyla Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu Başkanı Vural Akışık’ın “Türkiye’de toplam kredilerin yüzde 40’ını 1200 şirket alıyor” (Dünya, 11 Ocak 2002) açıklaması, kredi dağılımındaki mevcut durumu ortaya koyması ve kimin desteklendiğini netleştirmesi bakımından önemlidir.

11 HOLDİNGİN BANKASINA DEVLET ORTAKLIĞI
Bakan Derviş, TRT 1’deki konuşmasında, dalgalı kurla kambiyo politikasını düzelttiklerini ve sıranın bankacılık sektörüne geldiğini açıkladı (5 Ocak 2002). Sistemle ilgili durum böyle özetlense de, holding bankalarının kendi grubuna kredi vermesiyle ilgili tartışmayı Bakan Derviş’in hem de yanlış bir şekilde başlatması, tartışmayı gölgelemekten başka bir şey değildir. Derviş, grup şirketine kredi vermenin suç olmadığına dikkat çekerek, “Bankaların grup şirketlerine açtıkları kredilerle ilgili geçmişte sınırlama yoktu. Biz yüzde 25 sınır getirdik” dedi. (TRT 1’deki konuşması, aktaran Hürriyet, 6 Ocak 2002)
Derviş’in kafası mı karışık, yoksa kendisini izleyenlerinkini mi karıştırmak istiyor ikilemi bir yana, grup şirketlerine verilecek kredi miktarı sınırlamasıyla ilgili hüküm, 1999 yılında IMF’nin talimatıyla yapılan bankalar kanunundaki değişiklikle kaldırıldı. Son çıkarılan yasada da her hangi bir sınırlama yok. Ancak sınırlanmayla ilgili açıklama yetkisinin, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nda (BDDK) olduğu iddia ediliyor.
Bankacılık yasasında yapılan değişiklikle, sistem payı yüzde 1’in üzerinde olan bankalara, devlet, sermaye desteği vererek ortak olacak. Buna göre, sektördeki payı yüzde 1’i aşan 11 holding bankasının (Garanti Bankası, Osmanlı Bankası’yla ve OYAK Grubuna satılan Sümerbank da, Oyakbank’la, 2001 Eylül ayında birleşmemiş olsa da bugün birleşen ikişer bankadır) ödenmiş sermayeleri toplamı 4 katrilyon 285 trilyon liradır. (Tablo-3)

Tablo-3
Destek Alabilecek Konumdaki 11 Banka

Aktif toplamı     Sistemdeki payı    Grubu (holdingi)
Garanti-Osmanlı        15814        9,3            Doğuş
İş Bankası            14550        8,6            İş Bankası
Akbank            14489        8,5            Sabancı
Yapı ve Kredi            13241        7,8            Çukurova
Pamukbank            8652        5,1            Çukurova
Koçbank            4794        2,8            Koç
Finansbank            3565        2,1            Finans
Oyakbank-Sümerbank    2807        1,6            Oyak
Dışbank            1948        1,1            Doğan
İmar Bankası            1730        1,0            Uzanlar
T. Ekonomi Bankası        1619        1,0            Çolakoğlu
TOPLAM            83209        48,9

Kaynak: BDDK

Karikatürize edecek olursak, medyadan, sanayiye ve finansa kadar büyük oranda bir yoğunlaşmaya sahip olan bu 11 bankanın kredi batağının grup içi ve grup dışı kredilendirme faaliyetinden olduğu varsayılırsa, bu bankalara devletin sermaye vermesi, aslında “süper patronları” koruma faaliyetinden başka bir şey olmayacaktır. Bankaların alacakları sermayenin yüzde 60’ını reel sektöre kredi olarak verecek olmaları ilkesi de, kuşkusuz kredilerin yine grubun şirketlerine verilmesini engelleyecek bir hüküm oluşturmuyor. Bunu engelleyecek bir karşı hüküm bulunmuyor.
Ayrıca, BDDK peş peşe yönetmenlikler yayımlıyor, ama devletin hisse karşılığında verdiği parayı almasının garantisi de yok. Sermaye verildi, Irak’a bir saldırı düzenlendi ya da 19 Şubat gibi bir olay yaşandı diyelim, ardından, önceden verilen parayı almak için, yeni kaynak vermenin de gündeme gelmesi çok muhtemeldir.
Bu 11 banka arasında olan Dışbank (Yönetim Kurulu Murahhas Azası Tayfun Bayazıt, Radikal, 23 Ocak 2002) ve İş Bankası’nın (Genel Müdürü Ersin Özince, Finansal Forum, 28 Ocak 2002) sermaye rasyosunun yüzde 10’un üzerinde olduğu dikkate alınırsa, bugünden 5 milyar dolarlık ek bir kaynağın ifade edilmesi, bir oyun oynandığını gösteriyor. Uzanlar’ın devre dışı bırakıldığı süper patronlar lobisinde ismi olup da, bu 11 banka arasında yer almayan sadece dünün bankacısı ve bugünün Finansbank sermayedarı Hüsnü Özyeğin var.
Yasanın zoraki onaylanmasının ardından, BDDK’nın yönetmeliklerle ilgili yaptığı çalışmanın sürdüğü bu sırada, bankacılık lobisi, medyadaki maşa kalemleriyle, hiçbir bankanın kredi almayacağı propagandasına start verdi. Bunun kredi koşullarını etkilemek için yapıldığı düşünülebilir; yoksa bu yasa çıkarılmak için niye bu kadar gayret gösterilsindi! Tasarının Meclis’teki görüşme tutanakları da, hükümet partilerinden milletvekillerin ne denli cansiperane çalıştıklarını ortaya koyuyor.
Devletin sermaye koyacağı bankalarla ilgili tutumunun bağımsız denetim kuruluşlarının denetimlerine göre belirlenecek olması da, denetim işini baştan savsaklamadan başka bir şey değildir. Düne kadar denetim konusunda bir numara olan Arthur Andersen’in gerçek yüzü, ABD’deki enerji devi Enron’un iflasıyla ortaya çıktı.
Ayrıca batak 19 bankanın her birinin mali tablolarını yine bu tür denetim kuruluşları yapmış ve raporlar hazırlamıştı. Bankalar battı, ama denetim firmalarıyla ilgili herhangi bir işlem yapılamadı. Öte yandan, Derviş, hâlâ oluşturduğu bu denetim modelinin bankacılığı şeffaf hale getireceğini belirtirken (TRT 1,5 Ocak 2002), bugüne kadar sistemin şeffaf olmadığını itiraf etmiş oluyordu.

DEVLET, SİSTEMİN YÜZDE 72’SİNE KEFİL
Devlet, bankacılık sektörünün yüzde 72’sine kefil. Bilânço dışı işlemler dâhil 282,5 katrilyonluk sistemin, 203,4 katrilyonuna devlet garanti vermiş bulunuyor ve bunun da adı, “piyasa ekonomisine uygun bankacılık oluyor. Halka, emekçilere küçük kaynakların ayrılmasına bile popülizm diyerek karşı çıkanlar, böylesi devlet garantörlüğü karşısında hem kör hem de sağır.
Yeni yasal düzenlemeyle, artık devletin holding bankalarına sermaye koyarak ortak olması sağlanacak, böylece sistem tamamen devletleştirilmiş olacak. Oysa diğer yandan, devletçiliğin verimsizliği ve neden olduğu zararlar propagandasıyla kamu bankalarının özelleştirilmesi gündemde. Devletin, sistemdeki operasyonun maliyetini üstlenmesi sağlanırken, batıklarla ilgili işlemlerin hep cek’li ya da cak’lı olması, sistemdeki açmazı ortaya koymaktadır.
“Piyasalar tedirgin”, “piyasalar beklemede”, “piyasalar rahatsız” gibi söylemlerle, faiz-dolar-borsa’dan oluşan üçkâğıt ekonomisinde tam bir piyasa terörü estiriliyor. Yılbaşında aniden gündeme getirilen ve hemen çıkarılan bankacılık yasasıyla, devletin holding bankalarına sermaye vermesinin üç gerekçesini:
1- Özellikle dışardan alınan borçların ödenmesi,
2- Grup içi ve dışına verilen kredinin riskini devletin üstlenmesi,
3- Devletin verdiği kredinin yüzde 60’ının reel sektöre verilecek olması hükmüyle yine grup şirketlerine yeni kredi imkânı sağlanması, oluşturmaktadır.
Hatta bankanın grup şirketinden tahsil edemediği kredileri, sermaye olarak nitelendirip iştirak payının daha da arttırılmasına yönelik düzenlemeler yapılacağı iddia edilmektedir.
Kredi alma koşullarına uyan 11 bankanın hepsi de birer holding bankası. Bu holding bankaları, medyadan, sanayiye ve finansa kadar Türkiye’de önemli oranda bir yoğunlaşmaya ulaşmış, süper patronlar grubunun kalbi durumundadır. (Tablo. 4)

Tablo-4
Sanayi de medya da onların

Medya        Sanayi
Doğan Grubu            +++        +
Sabancı Holding        –        +++
Koç Holding            –        +++
Doğuş Holding        +        ++
Oyak Grubu            –        +++
Uzanlar Grubu            +++        +
Çukurova Holding        +++        +++
SONUÇ            +++        +++

Kaynak: BDDK

19. stand-by anlaşması niyet mektubuna göre, devletin holding bankalarına ortak olmasını öngörürken, bir yandan da özellikle kamu bankalarında şube ve personel tasfiyesi sürecektir. Mavi yakalı kıyımın yanı sıra tam bir beyaz yakalı kıyımı da yaşanmaktadır. BDDK verilerine göre, Aralık 2000-Aralık 2001 döneminde devlet bankalarından 13 bin 616 banka çalışanı işten çıkarıldı ve 96 şube de kapatıldı.
Holding bankalarına ortak olacak devletin Haziran 2001’e kadar kendi bankalarının 800 şubesini daha kapatma planını (IMF’ye verilen mektupta yazıldı) yürürlüğe koyması, özelleştirmeci ve devletleştirmeci Ankara’nın devletçi liberalizminin karakteristik bir özelliğidir.

Spekülatif sermaye krizi ve holding bankaları

Bankacılık sisteminin yaşadığı krizden, kulağa hoş gelen ‘yeniden yapılanmayla’ çıkılması amaçlanıyor. Kim için, kime göre yapılanma?
Gündemdeki yapılanma programı, bazı bankaların tasfiyesi, bazılarının da devlet kaynağı aktarılarak kurtarılmasıyla sağlanacak… Her iki yöntemde fatura, özelinde banka çalışanlarına ve genelinde emekçi halka kesilecek… Bankacılar kitlesel boyutta işten çıkarılacak, şubeler, hatta bankalar kapatılacak…
88 yıllık Türk Ticaret Bankası ve 75 yıllık Emlak Bankası’nın kapısına kilit vuruldu ve holding bankaları da iç borç takasıyla kurtarıldı…
Devlet Bakanı Kemal Derviş’in imzasıyla Uluslararası Para Fonu’na (IMF) verilen niyet mektubunda, her ne kadar ‘reel ekonomi’ ya da ‘güçlü ekonomi’ tanımlamaları yapılsa da, programın esasını para politikaları, daha doğrusu özel sermayeli ticaret bankalarını ‘ayağa kaldırmak’ oluşturuyor.
Devlet bankalarının bir an önce özelleştirilmesi amacıyla, idari ve faaliyetleriyle ilgili yeni kararlar peşi sıra alındı. Özellikle devlet bankalarının ‘görev zararı’ gibi bir anlamda ‘bilânço oyunlarını’ da içeren yöntemlerle ve özel sermayeli bankalara kaynak aktarımıyla, bankaların gözden çıkarılmasının ön çalışması denilecek uygulamalar sonucunda, devlet bankaları bir nevi psikolojik savaş yöntemiyle ekonominin ‘kamburu’ olarak gösterildi.
Ekonominin dolara endeksli yapılanımı arttıkça, sistemin krizi de derinleşti…
ABD Doları’na göbekten bağlı ekonomide, özellikle ‘paradan para kazanmak’ olarak tanımlanacak ‘kumarhane kapitalizmi’ güçlendi, üretken sermaye işlemleri ve sanayi işletmeciliği geri planda kaldı; gün spekülatif sermayenin günü…
Üretimde tıkanıklık yaşanırken ekonomide, kişi başına ulusal gelir de, 1990 sonrasında 3 bin dolara demir attı… 1990’da 2 bin 682 dolar olan kişi başına ulusal gelir, 1993’te 3 bin 56 dolara yükseldi, ama Çiller’in de ‘başarısıyla’ 1994’te 2 bin 161 dolara indi; ancak 1997’de 3 bin doları aştı (3.105 dolar); 1998’de 3 bin 247 dolara kadar çıktı ve 1999’da tekrar 2 bin 880 dolara geriledi, 2000’de nihayet 3 bin 60 dolara ulaşabildi ama hâlâ 1993 yılı düzeyinde; 2001’de küçülmenin yüzde 5 dolayında olacağı varsayımı dikkate alındığında, 2001’de yine 2 bin dolarlara belki de 1990’ların başı bir seviyeye inecek.
1990–2000 döneminde ekonomide bu denli krizli bir dönemin yaşandığı ve kişi başına ulusal gelirin 3 bin doları aşamadığı bir dönemin ardından, hâlâ ‘piyasalar piyasalar’ diyenler, genelde burjuvazinin özelde ise bankalar lobisinin birer propagandistidirler…
Kişi başına ulusal gelirde böylesi bir durgunluğun yaşandığı bu yıllarda büyüme ortalama olarak yüzde 3 civarında gerçekleşti, ama reel faiz tam yüzde 32 gibi (Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, sayfa 2) dünyanın hiçbir ekonomisinin kaldıramayacağı düzeyde oluştu ve deniz bitti… Ekonominin böylesi yüksek faiz afyonuna bağımlılığının artmasının sonucunda bugün, bütçenin vergi gelirleri sırf borç faizine bile yetmiyor.
Bu, genelde kapitalizmin, özelde spekülatif sermayenin bir mucizesidir…
Bütçenin faize ve dolayısıyla borç verenlere ipoteklendiği bu dönemde, devlet bankalarının sektördeki (aktif, kredi ve mevduat açılarından) payı ciddi oranda küçülürken, özel sermayeli yani holding bankalarının payının sürekli büyümesi bir tesadüf olmasa gerek.
Bunlar, aynı zamanda kapitalizmin krizinin de önemli bir yönüne işaret ediyor. Bu, aslında kumarhane kapitalizminin derinleştirdiği bir krizdir, para piyasaları özelinde ise holding bankacılığı krizidir.
Bakan Derviş’in şekerciliğin, tütüncülüğün bitirilmesi ve Telekom’a yönetici atanması gibi ‘tapusal’ bedeller karşılığında dışardan bulabildiği borcun 15 milyar doları geçtiği bir sırada, devletleştirilen holding bankalarına bir kalemde tam 12 milyar dolar aktarılması (Engin Akçakoca, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı, Hürriyet, 10 Mayıs 2001), krizin gerçek adresine işaret ediyor. Aktarma hâlâ devam ediyor; dipsiz bir kuyu…
Fona devredilmeyen holding bankalarına da Derviş ‘icadı’ takasla kaynak aktarıldı…
Türkiye Bankalar Birliği’nin, Bankalarımız 2000 raporu incelendiğinde, sektörün bu yapısal sorunlarını görmek mümkündür.
İktisat Bankası (15 Mart 2001) ve Ulusal Bank (28 Şubat 2001) bu yılın başında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredildiği için, Türkiye Bankalar Birliği’nin, batık bankalarla ilgili verileri sadece 11 bankayı ve 2000 yılını kapsamaktadır. İktisat Bankası geçen yılda 874 trilyon 81 milyar lira, Ulusal Bank da 94 trilyon 297 milyar lira zarar etti. Bu durumda fondaki bankaların zararları toplamı 4 katrilyon 278 trilyon 305 milyar liradır. Ayrıca aktifleri ve diğer verileri de buna göre değişmektedir. (Bkz. tablo 1)

SEKTÖRE BATIK BANKA DARBESİ – Tablo-1
(2000 – trilyon TL; döviz açığı, milyon dolar)

Kamu         Özel         Yabancı     Fon
Bankaları     Bankalar    Bankalar     Bankaları     Sektör
Aktif            35705        49434        5645        8862        104283
Kredi            9221        18644        366        2224        34213   
Mevduat        27606        29792        2217        8827        68442
Net Kar/Zarar        -177        529        34        -3310        -2709
Batık Kredi        1153        1138        28        1569        3940
Döviz Açığı        -652        -11474        -1532        -3960        -17301
AÇIKLAMA        Kalkınma ve yatırım bankaları hariç

‘PARADAN PARA KAZANMA’ KAPİTALİZMİ
1980 sonrası 24 Ocak ekonomisi ve 12 Eylül siyasetiyle, sermayenin ‘yeniden’ yapılandırılmasına yönelik politikalar izlendi… İdeologlar tarafından bunun gerekçesi de “dünyada şunlar yaşanıyor, Ankara bunun dışında kalamaz” şeklinde özetlendi.
1 Temmuz 1980’de faiz oranlan serbest bırakıldı. 2 Mayıs 1981’de kurlarda günlük ayarlama sistemine geçildi. ANAP’ın hükümet olmasının haftasında, 29 Aralık 1983’te alınan kararlarla kambiyo rejiminde serbestleşme dönemi başladı. 8–9 Ağustos 1989’da 32 sayılı kararnameyle sermaye hareketlerinde serbestleşme dönemi başlatıldı. TL’nin de konvertibl bir para olduğu açıklandı. Fakat tercih edilen TL değil, dolardı.
Artık TL’nin erimesi, engellenemez oldu; sıcak para politikasıyla günlük istikrar nutukları atıldı. Böylece kurdaki hareketlenme, piyasalardaki özellikle spekülatif hareketlerin etkinliğinde bugüne kadar süregeldi. Bunun sonucu olarak, 1989’da 2 bin 120 lira olan 1 doların değeri, 1995’te 45 bin 705 liraya, 2000’de de 676 bine ve 22 Haziran 2001’de de 1 milyon 285 bin liraya yükseldi.
Kambiyo piyasasındaki serbestleşme ve konvertibiliteye geçişle, kriz derinleşti, büyümenin istikrarsız özelliği daha da arttı, enflasyon dizginlenemez oldu. Son 20 yılda önceki dönemlere kıyasla yıllık ortalama, hem enflasyon daha da arttı hem de büyüme oranı küçüldü (Özgürlük Dünyası, s. 109, Mart-Nisan 2001, sayfa 15). 1960’tan 1980’lere kadar yıllık ortalama yüzde 6’ya yakın düzeyde gerçekleşen büyüme oranı, 1980 sonrasında yüzde 4’ün altında kaldı. Yıllık ortalama, 1960–70 döneminde yüzde 5,5’i geçen enflasyon oranı, 1970-’80 döneminde yüzde 25 düzeyinde gerçekleşti. Daha sonraki dönemde ise bu oran, yüzde 65’i aştı.
Üretimin tıkandığı bir ekonomik yapıda, sermaye transferinin bir aracı olarak fiyat politikalarına öncelik verildi. 1990’larda, 1940’ın ilk yarısındaki, yani İkinci Dünya Savaşı enflasyon ve küçülme oranı rekorları yenilendi.
Döviz, para ve sermaye piyasalarını ‘oluşturmaya ve güçlendirmeye’ yönelik politikaların sonucunda, finans sermayesi olarak spekülatif sermaye, sistem içinde sanayi, ticaret sermayesinin önüne geçip her geçen gün palazlanarak ilerledi.
Paradan para kazanma ilişkileri güçlendirildi…
Düne kadar sanayi, ticaret ve finans alanında görülen yerli ve yabancı sermaye işbirliği, tamamen spekülatif alanı da kapsadı. Böylesi bir işbirliğinin sonucunda, Merkez Bankası ve Hazine’nin kontrol edebileceği büyüklüğün üzerinde spekülatif amaçlı likidite oluştu.
Türkiye’nin gayri safi milli hâsılasının (GSMH-ulusal gelir) 124 katrilyon 406 trilyon lira olduğu 2000 yılında, borsadaki hisselerin işlem hacmi ve özel sektörün diğer menkul kıymetler işlem hacmi 111,9 katrilyon, bono-tahvil piyasası işlem hacmi tam 1.005 (yani, bin beş) katrilyon 669,9 trilyon ve repo piyasası işlem hacmi 554,1 katrilyon olup, toplamı 1.671 (bin altı yüz yetmiş bir) katrilyon 732,1 trilyon lirayı aştı. Merkez Bankası verilerine göre, 2000 yılı Merkez Bankası döviz ve efektif işlem hacmi 179 milyar 924 milyon dolar (Merkez Bankası, Yıllık Rapor 2000, sayfa 91). Buna, yarısı kadar sokakta döviz büfelerindeki işlemler de eklendiğinde toplam, 269,9 milyar dolara, ortalama kurdan 165 katrilyon 794,5 trilyona yaklaştı. Böylece 2000 yılında spekülatif sermayenin, ‘at oynattığı’ piyasaların toplamı 1.837 (yani bin sekiz yüz otuz yedi) katrilyon 526,6 trilyona ulaştı.
124,4 katrilyonluk bir değerin yaratıldığı ekonomide, spekülatif sermayenin (tahmini) işlem hacmi 1.837,5 (bin sekiz yüz otuz yedi buçuk) katrilyon liradır. Reel değerin yaratılmadığı piyasaların hacmi, reel ekonomiden 14,77 misli daha büyüktür. Bu oran, ekonominin küçüldüğü 1999 yılında 18,35’ti. 1995–2000 döneminde bu oran artış kaydetti. Dünya ölçeğinde Türkiye’deki oran küçük olabilir, ama Türkiye ekonomisi de uluslararası platformda çok da büyük değildir. Ekonominin bugünkü potansiyeli, bunun bile tahribatı altında kaldığı içindir ki, spekülatif sermaye hareketleri, Kasım ve Şubat krizlerinde önemli bir rol oynamıştır… Ufukta yeni sinyaller de yok değil, kriz üretmekte hayli gayretli bir ‘sermaye birikimi yapısı’ var… (Bkz. tablo 2)

MALİ PİYASALAR VE ULUSAL GELİR – Tablo-2
(1995 – 2000; trilyon TL)

Özel Sektör     Kamu                 Döviz ve              Ulusal
Kıymetleri     Kıymetleri      Repo         Efektif         Toplam (A)     Gelir (B)     (A/B)
1995    2.2673,9    22.247,6    5.782,0    –        30.703,5    7.855,0    3,61
1996    3.456,4    73.980,1    18.340,0    –        95.776,5    14.978,0    6,39
1997    9.284,7    185.792,8    58.192,0    –        253.269,5    29.393,0    8,62
1998    18.173,8    298.585,0    97.278,0    24.571,3    438.608,1    53.518,0    8,20
1999    37.070,2    1.085.422,4    250.724,0    63.370,5    1.436.587,1    78.283,0    18,35
2000    111.941.2    1.005.669,9    554.121,0    165.794,5    1.837.526,6    124.406,0    14,77
(Özel sektör ve kamu kıymetleri: Hisse senedi, tahvil, bono, ve diğer menkul kıymetler.
Döviz ve efektif piyasası, Merkez Bankasının bankalararası verileri ile bu yapı dışında büfelerdeki işlemin, Merkez Banka işlemin %50’si kadar olacağı varsayımla toplam hesaplandı. Kaynak; SPK, IMKB ve TCMB.)

Piyasa tapıcı ekonomistlerin yorumu da, piyasalar ‘Kâbe’sine göre oluyor. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda hisselerin ortalama fiyatının yüzde 485,6 oranında artması, yani hisselerin yüzde 485,6 kazandırması piyasaların önemli bir tepkisi olarak değerlendirildiği 1999 yılında, ekonominin yüzde 6,1 oranında küçülmesi ise görmezden gelindi; küçülen ekonomide, borsanın nereden kazandırdığı kulak arkasına atıldı. Bunlar için varsa da yoksa da, paradan para kazanmak, üretim, istihdam ve yatırım, göz ardı edilmesi gereken unsurlar. Bunun içindir ki, akşama kadar televizyonlarda saatlik, hatta dakikalık ekonomi lafı yapanların tek derdi, borsa, döviz ve faiz üçgeni…
Yani mal ve hizmet piyasası, yine sistemin adlandırmasıyla emek piyasasını göz ardı edenler, döviz, para ve hisse senedi piyasalarını esas aldı. Çünkü spekülatif sermayenin bu piyasaları yükselen değerler olarak öne çıkarıldı.
Döviz piyasasının sistemdeki rolü özellikle sıcak para olarak bilinen kısa vadeli yabancı sermayenin girişiyle artırıldı.
TL’nin tahtı da sarsıldı; döviz, tasarruf aracı olmada TC’nin resmi para birimi TL’yi bile solladı. 1990’da 100 liralık TL tasarruf mevduatına karşın, 69,2 lira döviz mevduatı vardı. Bu miktar, 2000 yılında 155,5 liraya yükseldi. Yani 10 yılda tasarruf aracı olmada ABD Doları, resmi para TL’nin yerini aldı. 1990 yılında 22,5 trilyon lira olan döviz tevdiat hesabı, 1.240 misli artarak geçen yılda 27,9 katrilyona yükseldi, aynı dönemde tasarruf mevduatı ise 549,1 misli büyüyerek 32,6 trilyondan ancak 17,9 katrilyona çıktı.
Ayrıca Hazine’nin garantisiyle özellikle bankaların dışarıdan borçlanmasıyla ve sıcak paranın da bono, hisse senedi ve döviz piyasasında işlemler yapmasıyla, döviz piyasasının rolü daha arttı. Bankaların döviz varlıklarının, döviz yükümlülüklerini karşılayamaması, yani döviz pozisyonu açığı nedeniyle, döviz piyasasında ani gelişmelerin bir nedeni de bankalardır. 19 Şubat’ta da böylesi bir talep yaşandı. Ve arkasından izlediğimiz ve yaşadığımız ‘sahneler oynandı’…
Döviz gelirlerinin yetersizliği nedeniyle, sıcak paranın zaman zaman ani yurtdışına çıkış yapmasıyla, ekonomi sık aralıklarla dalgalandı… Bu, sadece döviz piyasasıyla sınırlı kalmayarak, para ve sermaye piyasasına da yansıdı…
Sıcak para çıkışından kaynaklanan krizi yaşayan Malezya, dövize (sıcak paraya) belli bir süre ülkede kalma zorunluluğu getirilmesi gibi sınırlamaları içeren politikaları uyguladı (Fatih Özatay ve Güven Sak, Radikale dizi ve Ekorehber, 30 Mart 2001). Malezya’nın önemli gelişmeler sağladığı da ifade ediliyor. Türkiye’de sıcak para sahiplerinin ve içerdeki işbirlikçilerinin öne sürdüğü ‘piyasalara müdahale yapılamaz’ politikası nedeniyle, Malezya’nın sınırlamaya yönelik politikası görmezden gelindi.
Spekülatif sermayenin, döviz gelirlerinin yetersizliği nedeniyle bu piyasada kolayca hareketlenmeye neden olabildiğini, en yakın Kasım ve Şubat kriziyle görme imkânı bulduk.
Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Akın İzmirlioğlu da, sermayenin spekülatif hareketleriyle ve sıcak para politikasıyla krizler arasındaki bağlantıya dikkat çekmek zorunda kaldı (4 Mayıs 2001 tarihli açıklaması). Nihayet. Fakat Malezya benzeri bir politikayı önerme cesareti de gösteremedi.
Merkez Bankası başkan yardımcılığına atanan Fatih Özatay, bu göreve başlamadan bir gün öncesinde Radikal’deki köşesinde bir dizi makale yazmaya başladı ve makalesini numaralandırdı, ama ataması nedeniyle yarım kaldı. Özatay, bu makalesinde döviz piyasasında belirli sınırlamalara gidilmesi gereği üzerinde durdu (Radikal, 16 Mayıs 2001). Bakalım, bürokrat oldu, söylediğini yapabilecek mi? Öncelikle sıcak para denetlenmeli…
Reel sektör temsilcileri de faizden, repodan kazanmayı tatlı bulunca, bu alanın sermayedarlarıyla yaşanılan çelişki, ancak krizde spekülatif sermayenin rolü ortaya çıktıkça sesini yükseltmeye başladı.
Sermayenin ve sermayedarın sanayi, finans, ticari veya “spekülatif” ayrımı, mekanik olarak anlaşılmamalı. Çünkü bilinen holdinglerin bu alanın her biriyle doğrudan ilişkisi vardır.
Borsada işlemlerin hâlâ hamiline yapılması, spekülatif sermaye gelirinin vergilendirilmemesi, sistemin bir ekonomi politikasıdır. Asgari ücretli yüzde 15 vergi ödüyor, ya bonodan ve borsadan trilyonları götürenlerse, kuruş ödemeyeceklerdir: “2000”de banka faizi, döviz tevdiat hesabı ve repo geliri olanlar, tutarı ne olursa olsun beyan etmeyecekler ve vergi de ödemeyecekler… Mevcut yasaya göre 2000 yılında, borsadan 10 milyar, 100 milyar, hatta 1 trilyon lira ve daha fazla kazanç sağlayanlar da vergi ödemeyeceklerdir.” (Prof. Dr. Şükrü Kızılot, Sabah, 7 Mart 2001)
Krize karşın, spekülatif sermayenin kazançlarının bugünkü koşullarda bile vergilendirilememesi, bu alanın etkini bankalar lobisinin ne kadar güçlü olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.

SİLAHSIZ SOYGUN: HORTUMLAMA
Soygunun bilinen tanımlamasına uygun olarak yapılanı silahlı olanıdır. Kapitalizm, emek gücünü ‘özgürleştirmesi’ ve feodalizmin ekonomi dışı zorunu ortadan kaldırması gibi, soygunda da benzer bir değişimi gerçekleştirdi.
Artık 21’inci yüzyıl dünyasında soygun, politik ve bürokratik kurmayların el birliğiyle silahsız olarak yapılıyor.
Ekonomi literatürüne Ankara’nın katkısı olarak geçecek olan ‘hortumlama’ silahsız yapılan bir soygun türüdür…
Önce her bir holdinge birer banka kurduruldu, arkasından içinin boşaltılması işleminin tamamlanmasıyla bu bankalar devletleştirilerek, operasyon tamamlandı.
Bugün ise, bankacılık sisteminde, holding bankalarının devletleştirilmesiyle yaşanılan krizi, devlet bankalarının görev zararıyla perdelemeye yönelik bir psikolojik harekât yaşanıyor. 1 Temmuz’da kapatılacak olan Türkbank hariç, devletleştirilen 12 bankanın hepsi de holding bankalarıdır. 2000 yılı zararı 4,3 katrilyona yaklaştı.
1990’lı yıllarda, sistemde devlet bankalarının sektörel payı azalırken, holding bankalarının payıysa arttı. Böylesi yapısal bir değişimin sonucu olarak, holding bankalarının silahsız olarak soyulmasına, yani hortumlanmasına bağlı olarak sistemde, hem bankaların içinin boşaltılması ve devlet bankaları kaynaklarına el konulması, hem de öz sermayelerinin yetersizliği gibi nedenlerle sektörde bir holding bankacılığı krizi yaşanıyor.
Bu krizin sektörü etkileme boyutuna göre, 1990’lı yılların ikinci yansından itibaren kârlılığı hızla azaldığı, fondaki bankalar nedeniyle zarar arttığı için geçen yılın sonunda sektörün dönemsel zararı 2 katrilyona yaklaştı.
Bu artış, bir anlamda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu yönetiminde olan holding bankalarından kaynaklanıyor, içinin boşaltılması sonucudur ki, bu bankalar devletleştirildi.
Bir yandan devlet bankalarının özelleştirilmesi her fırsatta tekrar edilirken, diğer yandan holding bankaları devletleştiriliyor; sistemin paradoksu…
Bankalar Kanunu’nun gerek parça parça gerekse bütün olarak sık sık değiştirilmesinin -1999 Haziran ayından bugüne önce tüm bankalar kanunu değiştirildi, arkasından iki kere daha birçok maddesi değiştirildi ve bugün tümden değiştirilmesinin yeniden gündemde tutulmasının- paylaşım kavgasıyla doğrudan ilişkisi olsa gerek. Yoksa bu bir tesadüfle ya da bilmezlikle açıklanamaz.
Koçbank Yönetim Kurulu Başkanı Burhan Karaçam’ın -1990’lı yıllarda Yapı ve Kredi Bankası Genel Müdürü- sistemi içerden iyi bilen birisi olarak, yapılan yasal düzenlemelerin sorunların çözümünü sağlamayacağı iddiasında bulunurken, isim vererek ‘holding bankacılığı’ üzerinde durması dikkat çekicidir (Hürriyet, 3 Haziran 2001).
Holding bankacılığı buhranı olarak bankacılık sistemin yaşadığı kriz, kamu bankalarına havale edilmek isteniyor. Kamu bankalarının görev zararını sistemdeki ana sorun olarak göstermekle, kriz perdelenmeye çalışılıyor. (Özgürlük Dünyası, s. 109, Mart-Nisan 2001, sayfa 27–28) Bundan, devlet bankalarının sorunsuzluğu anlaşılmamalıdır.
Elbette bankacılık sisteminin krizi, devlet kapitalizminden de soyutlanamaz…
Bir yandan devletleştirmeler krizi derinleştirirken, diğer yandan da bankacılık sektörü devletleştirildi… Sektörün tüm yükümlülükleri devlet tarafından üstlenildi. Böylece devlet kapitalizminin etkinliği genişletildi… Sistemdeki böylesi bir durumu maskelemek isteyenlerin, çözüm denildiğinde akıllarına ilk gelen, devlet bankaların hemen elden çıkarılması oluyor. Bakan Derviş’le bu muratlarına ereceklermiş gibi görünüyor…
Sayıştay’ın 2000 Yılı Mali Raporu, görev zararında yaşanılan gerçeği ortaya koyuyor. Görev zararına piyasa rayicinin birkaç misli üzerinde yüzde 300’e varan oranda faiz uygulanması nedeniyle, 1993 yılının 315 milyon doları, 1997’de yapılan 712 milyon dolarlık ödemeye rağmen, 1999’da tam 11 milyar dolara ulaştı. Aynı faiz oranının uygulanması halinde, bu miktar 2002’de 34 milyar dolar olacak. Rakamsal şişkinlik devlet bankalarının zararını arttırıyor. Bu da, devlet bankalarının hedef tahtasına kolaylıkla konulmasını sağlıyor.
Bugün holding bankaları en resmi ağızdan, Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Şükrü Binay tarafından şöyle yorumlandı: “Özel bankalar kurumsallaşmayı sağlamalılar. Eğer bunu yapamazlarsa, dışardan banka ithal ederiz. Bundan da utanmam” (İstanbul’da Finans Dünyası Dergisi toplantısı, 14 Haziran 2001; Dünya, 15 Haziran 2001). Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Ali İhsan Karacan da, (öncesinde Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı idi) ertesi gün yanıt verdi: “Önce Merkez Bankası ithal et” (Dünya, 16 Haziran 2001).
En iyisi, her ikisinin kurumlarından kurtulmak!

“KKTC’DE 40 MİLYAR DOLAR AKLANIYOR”
Holding bankalarının içini boşaltanlar, politik ve bürokratik kurmayların da desteğiyle değişik yöntemler uyguladı. Bunlardan birisi off-shore bankası kurmaktı.
Bu uygulamada KKTC, bir nevi pilot bölge seçildi…
Devletleştirilen her banka ve hatta kayıt-dışı işlemlerde sağlanan parayı aklamayı amaçlayanlar, KKTC’de birer off-shore banka kurdu. 33 özel makam arabası olan Denktaş da [Sabah, 27 Temmuz 2000), yıllardır değişmeyen lider konumunda olup, off-shore’un kaymağı yağlı geldiği için sesini çıkarmadı…
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Civelek’in, Denktaş’ın KKTC’sinde para piyasalarına yönelik yaptığı değerlendirme çok dikkat çekici. Civelek, kumar turizmiyle KKTC’de aklanan paranın 40 milyar dolar olduğunu ve bu paranın kaynağının da eroin ve uyuşturucu olduğunu iddia etti. KKTC’de 80 bankanın 44 tanesinin off-shore bankası olduğunu ve mevduat toplamının da 800 milyon dolar olduğunu hatırlatan Civelek, işte bu off-shore bankaların bulunmasını da kara-paranın varlığına bağladı. [Dünya, 27 Haziran 2000). Bu tür ekonomik ilişkilerle olsa gerek Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in mafya merkezi olarak tanımlandı (Dr. Cengiz Aktar, Radikal 14 Kasım 2000).
Yavru bu haldeyse…
Türkiye ile ilgili yapılan yorumlar da, KKTC’den farksız. “Uyuşturucuya polis yol veriyor. 100 milyar dolarlık uyuşturucu 25 yıldır böyle geçer” (MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici, Radikal, 12 Haziran 2000).
“Eroin sıkıyönetimlerle yerleşti. Eroinle ilgili konuşanlar öldürüldü hep. Uğur Mumcu, Susurluk’a giden yolun uyuşturucuyla döşendiğini görmüştü ki onu da götürdüler… Eroin bürokrasiyi satın alıyor… Interpol Şefi, ‘İstanbul polisine verdiğimiz bilgi kaçakçılara gidiyor’ dedi” (Prof. Dr. Doğu Ergil, Radikal, 19 Haziran 2000).
Susurluk Davası sanığı Yaşar Öz, ABD’ye uyuşturucu ihraç ettiği gerekçesiyle 15 yıl ceza aldı. Öz, ifadesinde, “Ağar’ın benden ricaları oldu” dedi. (Cumhuriyet, 20 Haziran 2000)
KKTC Bankalar Birliği Başkanı C. Yenal Musannif da, sürekli gündemde olan kara-para aklama faaliyetiyle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Aslında kara-para aklama yeri KKTC değil, TC’dir” (Dünya, 13 Kasım 2000).
TC’nin yardımlarıyla ekonomik faaliyetini sürdüren KKTC’de 1997–1999 arasında 580 milyon dolar yardıma rağmen, bankalar krizi yaşandı. (Milliyet, 7 Ocak 2000). KKTC’nin batık banka tartışması, KKTC’nin ikilisi Denktaş-Eroğlu’nun kapışmasına neden oldu [Hürriyet, 24 Eylül 2000). KKTC’de banka sahibi Denktaş’ın dünürü (bugünkü Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’ın kayınbabası) batık bankacı Salih Boyacı, geçen yılın eylül ortasında bankacılık krizi nedeniyle TC’nin gönderdiği 25 milyon doların 12,5 milyon dolarını da bir hafta içinde ‘hiç’ etti [Yeni Binyıl, 28 Eylül 2000; Sabah 26 Eylül 2000).
Önce Güney Kıbrıs’a oradan Romanya’ya kaçan batık KKTC’li bankacı Elmas Güzelyurt, kendisinin ‘Rum pasaportunun’ olduğunun hatırlatılması üzerine, KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu’nun da ‘Rum pasaportunun’ olduğunu söyledi [Hürriyet, 25 Eylül 2000).
KKTC’deki batık banka vurgununu 150 trilyon lira olarak açıklayan KKTC Başbakanı Eroğlu, para piyasalarıyla ilgili durumu şöyle özetliyordu: 1992 yılından beri bankalar denetlenmedi ve KKTC Merkez Bankası Başkanı da bilgi gizledi, bizleri yeterince bilgilendirmedi (Dünya, 13 Kasım 2000).
Kayıt-dışı harcama bir nevi devlet politikasıdır. Kayıt-dışı harcama yine TC’nin bir organı olan Sayıştay tarafından bizzat tespit edildi ve raporlaştırıldı. 1971–2000 döneminde kayıt-dışı bütçe giderleri toplamı 116 milyar doları aştı. Yani 116 milyar dolarlık harcama, devletin bilinen denetim mekanizması dışında yapıldı. (Sayıştay, 2000 Mali Yılı Raporu, sayfa, 12) 1999 yılında tespit edilen kayıt-dışı harcama toplamı 610 trilyon olup, bunun 217 trilyonu Milli Savunma Bakanlığı, 32 trilyonu Emniyet Genel Müdürlüğü, 360 milyarı da Ulaştırma Bakanlığı gibi kurumlar tarafından yapılmıştır. (Sayıştay temsilcisi, Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda konuştu, 16 Kasım 2000).
Kayıt-dışı ekonomik faaliyetlerin arttığı dönemde ‘çıktı’ vurguncuların olması, holding bankalarının palazlanması bir tesadüf değildir. KKTC sevgisinde böylesi bir faktörün olduğunu, açıklamalardan çıkarmak mümkündür.

FİNANS SERMAYESİ İHRACI
1990’lı yıllarda bankalar, bir biçimde giren parayı, sistem içine çekmek amacıyla gündeme gelen off-shore bankaların yanı sıra, yurtdışında daha öncesinden beri var olan temsilcilik ve şube açma ağını bizzat banka kurarak daha da güçlendirdi. Sermaye ihracında bulundular.
Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, bankaların yurtdışında 101 tane şube ve temsilcisi var. Ülkeler sıralamasında 43 şube ve temsilcilikle Almanya başı çekiyor. Bunu 13’le KKTC, 8’le Bahreyn, 6’şar taneyle İngiltere ve Malta, 4’le ABD, 3’er taneyle Hollanda, Belçika, İsviçre, Rusya, 2’şer taneyle Fransa ve Lüksemburg, 1’er taneyle Avusturya, Çin, Gürcistan, İran, Makedonya izledi.
Şube ve temsilciliği olan bankalar arasında Ziraat Bankası da ilk sırayı alıyor.
Bankaların yurtdışında toplam 89 tane mali iştiraki ya da bağlı ortaklığı var. Bu ülkeler arasında KKTC, Kazakistan, Özbekistan, Almanya, Azerbaycan, Bosna, Hollanda, İrlanda, İzlanda, Romanya, Bulgaristan, Fransa, İsviçre, Rusya, Malta, Cayman Adaları, Lüksemburg, Avusturya, İngiltere var.
Garanti Bankası’nın 9, Ziraat Bankası ve Demirbank’ın 7, Finansbank’ın 6, Osmanlı Bankası’nın 5; Vakıflar Bankası ile Yapı Kredi Bankası’nın 4’er; Kentbank, Koçbank, Şekerbank, Dışbank, Körfezbank ve Halk Bankası’nın 3’er tane; Akbank, Alternatif Bank, İş Bankası, iktisat Bankası, Bank Ekspres, TEB, Oyakbank, Sümerbank, Yaşarbank ve Emlak Bankası’nın 2’şer tane; Pamukbank, GSD Yatırım Bankası, Okan Yatırım Bankası, Tekstilbank, Toprakbank, Egebank, Esbank, Bayındırbank ve EGS Bank’ın 1’er tane iştiraki ya da ortaklığı var.
Kayıt-dışı paraları aklama ekonomik faaliyetinin bir gereği olarak, içerdeki ve dışarıdaki mali kanallar kullanıldı.
Etibank’ı batırmak ‘iddiasıyla’ tutuklanan Sabah Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’in New York Bank Off-Shore, kredi listesi bu anlamda çok önemlidir. [HaberTürk, 23 Mart 2001; Haberatak, 6 Nisan 2001).

DOLARİZASYON AÇMAZI
Bugünkü ekonomik ilişkide sistemin esas para birimi döviz ve özellikle dolardır. ABD’nin kendi parası olan doları ihraç etmesinin hiçbir maliyeti yok, ama dünyada hâkimiyetinin ispatlanması anlamında önemli bir imkândır. Dünya parası düzeyinde doların işlem görmesi, dış ekonomik ilişkilerde ABD lehine olanaklar sağlıyor. Kaynağa gerek duyması halinde ABD, Türkiye’deki gibi para matbuatını sık sık çalıştırmasa dahi faizi biraz yükseltmesi halinde hemen çekim merkezi olabilmektedir; ya da tersi bir operasyon da yapılabilmektedir.
Mali piyasalarda “spekülatif amaçlı” finansal işlemlerin artmasıyla, dünyada dolar işlem hacmi şişiyor ve bunun yarattığı sorunlar da sürekli artıyor. Dünya kumarhane kapitalizmi işlem hacminin günlük 1,5 trilyon dolar ve yıllık da 550 trilyon dolar gibi bir şişkinliğe ulaşmasına karşın dünya reel ticareti yani ihracatı ve ithalatı toplamıysa 12–15 trilyon dolardır. Dünya reel ticaret hacmi, kumarhane kapitalizmi tarafından en fazla 10 günde gerçekleştirilen bir işlem hacmidir. Kumarhane kapitalizminin bu şişkinliği, kapitalizmin kendi kendinin kurdu olduğu değerlendirmesine imkân veriyor.
Dünya kumarhane kapitalizminin Türkiye masasında ne gibi zarların atıldığının hem yaşayanı hem de şahidiyiz…
Sıcak para politikasının bir gereği olarak dışardan döviz borçlanıp bunu içerde TL’ye çeviren bankaların mali yapılarında döviz yükümlülüklerinin artmasından ve döviz varlıklarının azalmasından doğan döviz açığı, sistemi zorlar bir miktara ulaştı.
Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, 2000 yılında aktifleri toplamı 148,3 milyar dolar olan ticari bankaların döviz açığı, 17 milyar dolardır. Yani bu bankaların döviz borçlan, döviz varlıklarından 17 milyar dolar daha fazladır. Oysa bu miktar 1999’da 13,1 milyar dolardı. Buna göre, sistemin döviz açığı 2000 yılında tam 4 milyar dolar artmıştır. Birkaç 100 milyon dolarlık ‘ani’ işleme karşı duyarlı olan piyasada, bu denli açığın faturası, finansal etken olarak Kasım ve Şubat krizlerinde kendisini açığa vurdu…
Kalkınma ve yatırım bankalarının döviz varlıklarının, borçlarından daha fazla olması nedeniyle sistemin açığı 17 milyar dolardır. Ticari bankaların toplam döviz açığı, 1999’a göre 4,3 milyar dolar artarak 17,6 milyar dolara çıktı. 17,6 milyar dolarda devlet bankalarının payı 652 milyon dolar, özel sermayeli ticaret bankalarınınki 11,5 milyar dolar, batık bankalarınki 3,9 milyar dolar ve yabancı bankaların da 1,5 milyar dolardır.
Tüm bunlar, sistemin döviz pozisyonu açığının özel sermayeli ticari bankalardan kaynaklandığını gösteriyor. Sistemin döviz açığı sorunu, aslında özel sermayeli ticari bankaların sorunudur.
İç borç senetlerin dövize endeksli tahvile dönüştürülmesi yani takas yapılması bu anlamda sistem için çok önemlidir.
2001 ve 2002 vadeli iç borç senetlerinin vadelerinin uzatılmasıyla ilgili yapılan takasın (aslında bir konsolidasyondur), yeniden gündeme geleceği ufak ufak dillendirilmeye başlandı. Bugünkü net 8 milyar doları aşan takas, aslında holding bankaların döviz açığını önemli oranda azaltmaya ve ek olarak da kârlılıklarını artırmaya yönelik bir operasyondur. Batmayanlara yönelik bir harekâttır…
Londra piyasasında (Libor) yüzde 3,9 ve yurtiçi bankalarda yüzde 7-8 olan doların yıllık faizi, takasta yüzde 15’e yaklaştı. Yani dolara yıllık yüzde 7–8 faiz veren bir banka, elindeki iç borç senetlerini yıllık yüzde 15 dolar faiziyle sattı. Dolar faizindeki bu denli uçurumun İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı Ömer Dinçkök’ün de dikkatini çekmesi (İSO toplantısı, 20 Haziran 2001), soygunun boyutu açısından çok önemlidir. Oysa Bakan Derviş, bir gün öncesinde (19 Haziran’da) TÜSİAD üyelerine takasın başarılı olduğunu anlatmış ve alkışlanmıştı.
TL faiz yükünü dolar faiz yüküne dönüştürmenin adı olan takas, batmayan bankaları rahatlatmanın ve devletten holding bankalarına kaynak aktarmanın adıdır.
Bankacılık sisteminde döviz cinsinden aktiflerin, yani varlıkların, döviz cinsinden pasiflere, yani yükümlüklere oranı, 1990–2000 döneminde devlet bankaları dışında, hem sektörel olarak hem de holding ile yabancı banka gruplarında sürekli azaldı. (Bkz. tablo 3) 1990’larda her 100 dolarlık yükümlülüğe karşın devlet bankalarında 83,5 dolar olan varlıklar miktarı, holding bankalarında ise 88,7 dolardı. 2000’e gelindiğinde devlet bankalarındaki varlık miktarı 93,8 dolara çıkarken, holding bankalarındaysa 74,2 dolara geriledi.
Döviz cinsinden likit varlıkların, döviz cinsinden pasiflere oranı da, devlet ve yabancı bankalarda çok hareketli bir gelişme göstermezken, holding bankalarında tersine bir durum yaşandı ve sürekli geriledi.
Döviz cinsinden aktif ile likit aktif değerlerin, döviz cinsinden pasiflere oranının azalması, döviz yükümlülüklerin, döviz varlıklardan daha hızlı arttığını ortaya koyuyor. Tersi durumda da, varlıkların daha İnalı arttığı anlama geliyor. Bunun sonucunda, gerek sektörün gerekse banka gruplarının döviz pozisyon açığı daha net olarak anlaşılıyor. Böylece döviz piyasasında esas olarak holding bankalarından bir talebin yaşandığı ortaya çıkıyor.
Bankacılık sisteminin nazım hesaplarında da döviz cinsinden hesapların payı, TL cinsinden hesaplara kıyasla büyüktür. Aktif ve nazım hesabı yani sektörün gayri nakdi krediler de dâhil toplamı 209,4 katrilyondur. Bunun 105,1 katrilyonu gayri nakdi krediler, yani bilânço dışı işlemlerdir. Aktiflerinde yabancı para işlemlerinin yüzde 32,2 olan payı, nazım hesaplarında yüzde 62’dir. Bu oran genel toplamdaysa yüzde 49’a yaklaştı.
Sistemde döviz cinsinden işlemlerin etkin olması, 19 Şubat’ta başlayıp 22 Şubat’ta netleşen ‘son’ krizin niteliğini daha iyi anlamamızı ortaya koyuyor.

DEVLETLEŞTİRİLEN ‘ÖZEL’ BANKACILIK
Özel sermayenin en dinamik sektörü olarak gösterilen bankacılık sistemi, tam da internet çağında özel sermayeye yapılan tüm güzellemelere rağmen, devletleştirilen bir sistemdir. Kamu bankalarının özelleştirilmesini isteyenlerin kulağı çınlasın…

DÖVİZ CİNSİNDEN AKTİFLERİN DÖVİZ CİNSİNE PASİFLERE ORANI – Tablo-3
(yüzde)
1990     1991     1992      1993     1994     1995     1996    1997    1998    1999     2000
Sektör                    88,1       90,0       86,8       84,6       96,5    90,6       93,6       89,6       84,9       79,4     76,0
Kamu bankaları     83,5       88,1       89,0        89,9     101,6   95,7     101,8     102,1    97,8       99,2     93,8
Özel bankalar           88,7        89,8        85,1        83,1       94,9       87,9        90,3        86,1        82,6         82,2     74,2
Fon bankaları                  –     –      –      –     –       –      –      –     36,5         23,0     53,2
Yabancı bankalar       87.7       86,7     86,9     82,3    90,6     77,2       81,5     70,7     78,7         75,4    72,6
Açıklama: Bankalar Birliği

Devletleştirme sadece, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun el koyduğu 12 holding bankasından (Türkbank’la, 13 oluyor; 2000’de el konulan banka sayısı 11’di, sonradan 13’e yükseldi) ibaret değildir. Devletleştirme sadece, devlet bankası olan Sümerbank’ın ve Etibank’ın yeniden devletleştirilmesiyle sınırlı değildir.
Sistemin tüm yükümlülüklerine devlet garantisinin verilmesi anlamında bir devletleştirme vardır. Yani davul devletin omzunda, tokmak da özel sermayenin elindedir; özel girişimciliği övenlere ve her derdin devası piyasa diyenlere bu ayıp yeter…
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından çok sınırlı düzeyde tasarruf mevduatına getirilen sigorta güvencesi, Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Tansu Çiller’in Başbakan olduğunun yılı dolmadan 1994 Nisan kriziyle tüm tasarruf mevduatını kapsayacak şekilde genişletildi. Yani Çiller’le tüm tasarruf mevduatına devlet güvencesi getirildi. Bankalar battı, ama mevduatı devlet ödedi. Batıranın da yanına kâr kaldığı için. 1994’ten bugüne 13 banka battı.
Ecevit de, Çiller’den geri kalmadı. Kasım 2000 krizi sonrasında döviz alacaklarını garantiye almak isteyen yabancı finansörlerin IMF kanalıyla gayreti sonucunda, getirilen hükümler ‘ulusalcı’ Ecevit tarafından kabul edildi…
Aralık ayında IMF’ye verilen niyet mektubunda ifade edilen yeni güvencenin boyutlarını, bu yılın başında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (18 Ocak 2001) açıkladı. Bununla ilgili kanunî düzenleme yapılması gerektiği, bu güvencenin hukuki bir temelinin olmadığı iddiası da tartışılıyor. Bu hukuki tartışma bir yana, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) belirlediği güvencenin kapsamı şu:
Garanti, Bankalar Kanunu’nun BDDK ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na verdiği yetkiler çerçevesinde, TMSF tarafından sağlanır. Bu garanti, kayıtlı bilanço dışı yükümlülükler de dahil olmak üzere Türkiye’de kurulmuş mevduat bankalarının ve bu bankaların bilançolarında hesapları konsolide edilen yurtdışı şubelerinin yükümlülüklerini kapsamaktadır. Garanti, bankaların Fon’a devriyle işlerlik kazanacaktır. Gerekli kaynak hükümet tarafından sağlanacaktır. Suça konu teşkil eden uygulamalar kapsam dışındadır. Devralman bankanın tüm yükümlülükleri garanti kapsamında bulunmaktadır.
Buna göre, 2000 yılı tasarruf mevduatı 17 katrilyon 947 trilyon 802 milyar lira, döviz tevdiat hesabı (hepsinin tasarruf mevduatı niteliğinde olduğu varsayımıyla) 27 katrilyon 908 trilyon 64 milyar lira, sistemin tüm bilânço dışı işlemleri de 105 katrilyon 147 milyar lira olup, toplamı 151 katrilyon 2 trilyon 976 milyar liradır. Bankacılık sistemin aktif toplamıysa 104 katrilyon 283 trilyon 106 milyar liradır. Sektörün aktifleri ve bilânço dışı toplamıysa 209 katrilyon 430 trilyon 216 milyar liradır. Buna göre sistemin yüzde 72,1’i devlet garantisindedir. Yani bankacılık sisteminde her 100 liralık yükümlülüğün tam 72,1 lirasına devlet kefildir. (Bkz. tablo 4)

SİSTEME DEVLET ŞEMSİYESİ – Tablo-4
(2000 – milyar TL; yüzde)
Tasarruf mevduatı                 17.947.802
Döviz tevdiat hesabı                 27.908.064
Bilânço dışı yüküm./nazım hesapları         105.147.110
Toplam (A)                     151.002.976
Aktif toplamı/bilânço                 104.283.106
Nazım hesapları+aktifler (B)             209.430.216
Garanti oranı (A/B)                 72,1

“Yok, mu batıran!”
Bankanın yükümlülüğü, yurtiçi ve yurtdışı kurum ya da kişilere karşı olabilir. Döviz tevdiat hesabı, bir döviz yükümlülüğüdür. Bilânço dışı yani nazım hesaplar olarak bilinen teminat mektubu, banka kabulleri, repo işlemleri, garanti ve kefaletler gibi bankanın kefil olduğu işlemlerde, döviz yükümlülüğü payı Türk Lirası’ndan çok daha fazladır. Geçen yıl itibariyle nazım hesaplarında TL’nin payı yüzde 38 iken, dövizin payı yüzde 62’dir. Devletin nazım hesaplara da kefil olması, aslında, döviz yükümlülükten doğan karardır. Çünkü yabancı finansör, IMF gibi kurumların da etkisiyle alacağının garanti kapsamına alınmasını sağlıyor. İçerdeki işbirlikçileri de bundan mahrum kalmıyor, doğal olarak onlar da yararlanıyorlar.
Piyasanın sihrinden ve özel sektörün hür teşebbüsçü ruhundan bahsedenler, sistemin bu denli devletleştirilmesinin hiç mi hiç analizini yapmıyorlar.
Ekonominin en çok piyasa kurallarının işlerlik kazandığı sektör olarak tanımlanan para piyasasında, devlet şemsiyesi altında özel sektör bankacılık oyunu oynuyor.
Ne kapitalizm ama!

FAİZİ, ‘BÜYÜK HESAPLAR’ GÖTÜRÜYOR
Para piyasalarını güçlendirmek adına, yüksek faizin ‘icat’ gibi sunulduğu 1980’li yıllarda tasarrufu artırmak ve dolayısıyla yatırımları finanse etmek için bunun bir zorunluluk olduğu özellikle 24 Ocak+12 Eylül modelinin sivili Özal tarafından hep dillendirildi.
Bugüne kadar da Özal’ı aratmadan hep uygulandı…
Geçen yılki tasarruf mevduatı toplamı 17,9 katrilyon lira olup, bu tam 48 milyon 645 bin 534 hesaba aittir.
Tasarruf mevduatı belli dilimlere bölündüğünde ve bunun da hesap payı bulunduğunda küçüklerin tasarruf edeceği ve faizinden önemli gelir sağlayacağı tezinin, sadece bir iddia olduğu bir kez daha anlaşıldı.
Mevduat tutarı 50 milyon liranın altında olan hesapların mevduat toplamındaki payı yüzde 1,26’dır. Ama bunların hesap toplamındaki payı ise tam yüzde 81,42’dir. Yani her 100 tasarruf hesabından 81,42 tanesinin, her 100 liralık mevduattaki payı sadece 1,26 liradır. Hesabı 100 milyar liranın üzerinde olanların mevduattaki payı yüzde 23,94 olup, bunun hesaptaki payı ise yüzde 0,02’dir. Buna göre 10 bin hesapta 2’sinin tasarruf mevduatı hesabı 100 milyar liranın üzerindedir.
Tasarruf mevduatı hesabın yüzde 81,4’ü mevduatın yüzde 1,26’sına sahip olurken, mevduatın yüzde 23,94’ü ise hesabın yüzde 0,02’sine aittir.
Bu tablo, yüksek faiz politikası ve faiz gelirinden vergi alınmaması siyasetinin karakterini net olarak ortaya koyuyor. Bu bir. İkincisi, tasarruf mevduatına getirilen güvencenin kiminin için güvence olduğunu da gözler önüne seriyor. (Bkz. Tablo 5)

TASARRUF MEVDUATI KİME KAZANDIRIYOR? – Tablo-5
(2000 – yüzde)
Mevduat Payı         Hesap Payı
0-50 milyon TL            1,26             81,42
50 milyon 1-250 milyon TL        3,06            8,55
250 Milyon 1-1 milyar TL        8,42            5,70
1 milyar 1-5 milyar TL            18,61            3,46
5 milyar 1-25 milyar TL        25,98            0,73
25 milyar 1-100 milyar TL        18,73            0,12
100 milyar 1 TL ve yukarısı        23,94            0,02

5 BANKA TEKELCİĞİ
Beş büyük bankanın (2000 yılı itibariyle beş büyük; Ziraat Bankası, Halk Bankası, İş Bankası, Yapı Kredi ve Akbank’tır; fakat holding bankası anlamında buna, Garanti Bankası ve Pamukbank eklenebilir) sektörün aktifteki, mevduattaki ve kredilerdeki payı itibariyle sistemdeki yoğunlaşmanın sektörde etkin konumda olduğu anlaşıldı.
Beş bankanın aktiflerdeki, kredi ve mevduattaki payı itibariyle yapılan araştırmada, 1990–1995 ve 1995–2000 dönemi itibariyle, ticari bankaların artış kaydettiği 1995 sonrasında da beş büyük banka, yüzde 50’lerde olan payını korumuştur.
5 büyük bankanın 1990’da aktiflerde yüzde 54 olan payı 1995’te yüzde 48’e indi. Mevduattaki payı 6 puan gerileyerek yüzde 53 ve kredilerdeki payı da 7 puan inerek yüzde 50 oldu. 1998’de aktiflerde yüzde 44 olan 5 büyük bankanın payı, mevduatlarda yüzde 49 ve kredilerde ise yüzde 40 olarak gerçekleşti. 2000 yılında sırasıyla 5 büyük bankanın payı aktiflerde yüzde 48, mevduatta yüzde 51 ve kredilerde ise yüzde 42 olarak hesaplandı.
Bu veriler 5 büyük bankanın sistemi etkileyecek bir tekelci hâkimiyete sahip olduğunu ortaya koyuyor. Demek ki, sistemde bu 5 büyük bankanın istemlerine en azından uzun vadeli ters bir gelişmenin yaşanamayacağını düşünmek gerekiyor. Sistemde çok banka var diyenlerin, sistemdeki bu yoğunlaşmanın üzerinde durmamaları çok anlamlı olsa gerek.
Sistemdeki bu denli yoğunlaşma, bankalar lobisinin istediğini Ankara’dan kolaylıkla almasına imkân veriyor. Asgari ücretlinin vergilendiği bir dönemde, borsa ve repo gelirlerinin vergilendirilmemesi, bu lobinin gücünü gözler önüne seriyor.

SİSTEMDE HOLDİNG EGEMENLİĞİ
1990’lı yıllarda sisteme hem bir yandan çok banka girdi, hem de bir yandan birçok banka çıktı. Sektörden çıkan daha açık bir deyişle batan bankaların niye böyle bir mali yapıda olduklarıyla ilgili gerekli araştırmayı yaptığımızda, grubun ya da holdingin bir bankasının olduğunu tespit ediyoruz.
Sistemde içi boşaltıldığı için devletleştirilen 13 bankanın (İktisat Bankası ve Ulusal Bank, bu yılda fona devredildi) dışında 27 tane özel sermayeli ticari banka var. Tarım birliklerin Tarişbank’ı, şeker kooperatiflerin Şekerbank’ı ile Turkish Bank hariç, geriye kalan 24 bankanın her biri veya birkaçı birlikte birer holdinge veya gruba ait.
Doğuş Holding’in üç (Garanti, Osmanlı, Körfezbank), Çukurova’nın iki (Yapı Kredi ve Pamukbank), Rumeli Holding’in iki (İmarbank ve Adabank), Fiba Holding’in iki (Fiba Bank ve Finansbank) bankası var. Bu durumda sektörde 9 bankaya 4 grup, geriye kalan 17 bankaya da 17 grup olmak üzere bankacılık sistemine tam 21 holding hâkimdir.
Holding veya bir grup, ticari ilişkilerde gerekli olan teminat mektubunu kolayca sağlamak, devletin iç borçlanma senetlerini almak ve bir diğer bankayla anlaşıp karşılıklı kredi kullanmak amacıyla bir bankaya sahip olmak istiyor. Bankanın sahibi olduğu holdinge vereceği kredi ve teminat mektubu gibi finansal imkânlarla ilgili kanunda var olan sınırlamalar da, diğer bankalarla sağlanan ilişkilerle kolaylıkla aşılmaktadır. Nitekim batık bankalardaki birçok kredi ilişkisinin, karşılıklı birbirine fonlamayla sağlandığı tespit edildi. Yanı sıra off-shore bankaları kurarak, kayıt-dışı ekonomik faaliyetin kolaylıkla sistem içine sokulmasını sağlamak bir diğer önemli ‘sistemsel’ imkândır.
Bankaların sermaye yapıları itibariyle Sabancı, Doğuş ve Çukurova holdingleriyle İş Bankası hareket birliği yaptığında, sistemde isteyip de yapamayacakları bir şey olduğu söylemek mümkün değildir.
Çünkü bu 4 sermaye grubunun sistemdeki payı, sistemi etkileyecek büyüklüktedir. Bu grupların sektörel aktiflerindeki payı yüzde 35,7, mevduattaki payı yüzde 32,2 ve kredilerdeki payı yüzde 42,4’tür. Bu oran özellikle devlet bankaları çıkarıldıktan sonra hesaplandığında, önemli miktarda artmaktadır. Örneğin sistemin aktif toplamı 104,3 katrilyon, devlet bankaları hariç olduğunda da 68,6 katrilyona iniyor. 68,6 katrilyonda bu grupların payı yüzde 54,3’tür. Oysa tüm sistemde bu oran yüzde 35,7 idi.
Bu yapılanımdan dolayıdır ki, bankalar lobisi güçlü lobiler arasında olup, bugüne kadar isteyip de yapamadıkları bir şey yoktur. Bankaların batıp, bunun da politik ve bürokratik kurmay heyetin gayretiyle halka fatura edilmesi, bu lobinin gücünü ortaya koyan önemli bir diğer göstergedir. Batıkların yükümlülüklerini devlet üstleniyor, batmayanlar için de Derviş icadı takas gibi politikalar izleniyor.

“ÇOK BANKA VAR” YALANI
Sektörle ilgili bir değerlendirme yapıldığında iki unsur üzerinde duruluyor: 1. Sistem çok büyük değil, orta çaplı bir Avrupa bankası kadar, 2. Çok banka olduğu için etkinlik de o denli güçlü olamıyor.
Sistemin küçüklüğünü öne sürüp, Avrupa’da bir banka kadar olduğunu iddia edenler ya cahiller ya da çok gevezeler. Bu denli mukayeseli ekonomi bilgisine sahip olanların, Türkiye ekonomisinin Avrupa’nın çokuluslu bir şirketi büyüklüğünde olduğunu da bilmeleri gerekiyor. O halde, böylesi bir ekonomi ‘geyiği’ niye yapılıyor.
Diğeri, çok bankanın faaliyet gösterdiği iddiası da, bir başka ekonomi geyiğidir. Bu iddianın sahipleri, bildikleri tek ve ana ekonomi kanununu, piyasanın sektörde gerekli düzenlemeyi yapacağını, böylece hizmetin en iyi şekilde verilmesini ve kârın maksimize edilmesini sağlayacağını kendi isimlerinden daha çok tekrar ederler. Madem piyasa düzenleyecekse, bu kadar laf cambazlığı niye, bu bir. İki, piyasa kendi temizlenmesini yapacak ve bazılarının da sistemden çıkmasına neden olacaksa, bu kadar telaş niye!
Burjuvazinin ekonomi politiği adına bile artık söylediklerinin bu denli anlamsızlaşmış olması, hem krizin boyutunu hem de sistemin ne denli sürdürülemez çelişkiler içinde bulunduğunu ortaya koyuyor olsa gerek.
1990 yılında Merkez Bankası hariç 66 olan banka sayısı, 1995’te 68’e ve 2000 yılında 79’a yükseldi. İzin veren kim? Politik ve bürokratik kadrolar. İzin alma gayreti gösteren kim? Sermayedarlar. Çünkü holding bankacılığının nimetlerini biliyorlar.
1995 ile 2000 yılını karşılaştırırsak, mevduat toplama ve kredi verme gibi işlemleri yapan ticari banka sayısı 55’ten 61’e, mevduat toplamayıp bulduğu kredilerle yatırımları finanse eden kalkınma ve yatırım bankası sayısı da 13’ten 18’e yükseldi. Banka sayısı tartışmasında özellikle ticari bankaların dikkate alınması gerekiyor. Çünkü 2000 yılı 155 milyar dolarlık sistem büyüklüğünde ticari bankaların payı yüzde 95,7’dir. Bu banka grubunda devlet bankası sayısı 5’ten 4’e indi ve özel sermayeli banka sayısı da, fondaki banka sayısının 13’e yükselmesi ve yeni kurulanların da olması nedeniyle 32’den 27’ye indi. Geriye kalanlar da yabancı bankalardır.
Sistemde banka çoktur iddiası, aslında holding bankacılığını gizlemenin ve sektörde tekelleşmeyi desteklemenin perdesidir.

“DEVLET BANKALARI HÂKİM” Mİ?
Kâbe’si piyasa olanların, dillerinde pelesenk ettikleri bir yalan da şu: “Sektöre, devlet bankaları hâkimdir.”
Veriler tersini yüzlerine vurmasına karşın, bu yalanı yine de tekrar etmekten geri kalmıyorlar. Bankalar sisteminin krizinden devlet bankalarını soyutlamak mümkün değildir, ama özel sermayeli bankaların kamu kaynaklarını politik ve bürokratik kadrolarla birlikte hortumlamalarına rağmen mali sorunları da bilinmektedir. Bu sorunların, geri planda kalması amacıyla, piyasada devlet bankaların etkinliğinden kaynaklanan sorunların yaşandığı, hatta krizin nedeni olduğu hep tekrarlanır.
1980’li yıllara kadar devlet bankalarının var olan etkinliği, sonrasında tersine dönmüştür. Fakat devlet bankalarının konumuyla ilgili bu yargı değiştirilmemiştir.
1990–2000 döneminde sektörün aktif toplamında devlet/kamu bankalarının payı sürekli azalarak yüzde 44,8’den yüzde 34,2’ye indi. 1990–1997 döneminde özel sermayeli bankaların payı yüzde 43,5’ten yüzde 55,4’e yükseldi. Fondaki batık bankaların yüzde 8,5’e ulaşan payı nedeniyle, özel sermayeli bankaların payı, yüzde 47,4’e geriledi. Yabancı bankaların payıysa, yüzde 2,9’dan yüzde 5,4’e çıktı. (Bkz. tablo 6)

AKTİF TOPLAMININ BANKA GRUPLARINA GÖRE DAĞILIMI – Tablo-6
(yüzde)
1990     1991     1992     1993     1994     1995     1996     1997     1998     1999     2000
Kamu bankaları         44,8       42,4       43,1       36,9       39,6       37,7       38,3       34,6       34,9     34,9     34,2
Özel bankalar        43,5       45,9       46,0       52,3       49,2       52,0       52,7       55,4       53,3     49,5     47,4
Fon bankaları               –    –    –    –    –    –    –   –    2,6     5,6     8,5
Yabancı bankalar         2,9         3,1         3,7         3,8         3,0         2,9         3,0        4,7         4,4     5,2     5,4

Devlet bankalarının kredi toplamında yüzde 45,4’ten yüzde 27’ye gerileyen payı, mevduatta da yüzde 48,6’dan yüzde 40,3’e indi. Özel sermayeli ve yabancı sermayeli bankaların payıysa, sürekli arttı. 2000 yılı itibariyle özel sermayeli bankaların kredilerde yüzde 54,5 olan payı mevduatta yüzde 43,5 olarak bulundu. Sırasıyla fon bankaların yüzde 6,4 ve 12,9 olan payı, yabancı bankalardaysa yüzde 2,8 ve yüzde 3,2 oldu. (Bkz. tablo 7 ve Tablo 8)

KREDİ TOPLAMININ BANKA GRUPLARINA GÖRE DAĞILIMI – Tablo-7
(yüzde)
1990 1991  1992  1993  1994 1995  1996  1997  1998 1999 2000
Kamu bankaları    45,4  43,3   42,4   35,5   38,1   39,2   35,1   34,7   29,1 28,2 27,0
Özel bankalar       39,8   41,7   43,7   51,2   47,8   47,9   53,3   54,4   57,6 55,1 54,5
Fon bankaları           ——–    1,7 3,5 6,5
Yabancı bankalar    2,9    3,2    3,0    2,8    1,8    1,9    1,8    2,7    2,9 2,9 2,8

MEVDUAT TOPLAMININ BANKA GRUPLARINA GÖRE DAĞILIMI – Tablo-8
(yüzde)
1990    1991    1992    1993    1994    1995    1996    1997     1998    1999    2000
Kamu bankaları         48,6       46,3       49,7       43,6       43,9       43,3       44,1       39,9       40,7       39,8     40,3
Özel bankalar           49,2       51,7       48,6       54,9       54,2       54,0       53,4       56,4       52,4        6,4     43,5
Fon bankaları               –    –    –    –    –    –    –    –    4,3    11,1     12,9
Yabancı bankalar        2,2        2,0        1,7         1,6        1,9        2,7        2,5        3,4        2,7        2,7     3,2
Fon bankalarının kredi payının küçük olmasına karşın mevduat payının büyüklüğü, batırılan kaynağın büyüklüğünü ortaya koymaktadır.

KAPİTALİZMİN DEVLETİ, ÖZELİ BESLİYOR
1990’lı yıllarda devlet bankaları, ikili bir etkileşim içindeydi. Bir yandan derinleşen krizden çok etkileniyor, diğer yandan da kaynağının özel sermaye bankalarına ya da firmalarına bürokratik ve politik kadrolar tarafından aktarılmasından kaynaklanan sorunları yaşıyordu.
Piyasanın etkin olduğu bir ekonomik sistemi yaratmak amacıyla izlenen ekonomi politikanın paradoksu, devlet bankaları iflas ettirilirken, diğer yandan da bankacılık sisteminin getirilen garantiyle devletleştirilmesiydi; yani holding bankaları, batıkları dışında da devlet şemsiyesi altında nefes alır verir oldu.
Bankanın faaliyetinin finansmanında nereden ne kadar kaynak sağladığını göstermesi açısından öz sermaye ve kârın, aktife oranı çok önemlidir. Bu oran, ‘bankanın faaliyetin finansmanı için ne kadar öz kaynak, ne kadar yabancı kaynak kullanıyor?’ sorusuna yanıt vermektedir.
1990’lı yılların başında sektörde yüzde 89,9 olan aktiflerin finansmanında yabancı kaynakların payı, devlet bankalarında yüzde 91,8, holding bankalarında yüzde 88,5 ve yabancı bankalarda da yüzde 89,3 oldu. Özellikle 1994 krizi sonrasında devlet bankalarının yapısı hızla bozuldu. Çünkü 1993’te devlet bankalarında yüzde 91,2 olan bu oran, holding bankalarında yüzde 90,5 olarak hesaplandı. 2000 yılına gelindiğinde bu oran, sektörde yüzde 92,7, devlet bankalarında yüzde 96,9, holding bankalarında yüzde 86, batık bankalarda yüzde 123,2, yabancı bankalarda yüzde 90,4 olarak gerçekleşti. Aktifin finansmanında öz-kaynak (ve kârı) payı sektör genelinde ve kamu bankalarında azalırken, özel bankalarda hafif artış kaydetti. (Bkz. tablo 9)

AKTİFİN FİNANSMANINDA ÖZKAYNAK PAYI – Tablo-9
(yüzde)
1990     1991     1992     1993     1994     1995     1996     1997     1998     1999     2000
Sektör            10,1    9,6    8,6     9,3     8,4    8,9    8,9    9,4    8,9    5,9    7,3
Kamu bankaları    8,2    7,1    6,3     8,8     5,9    5,1    4,7    6,0    4,2    4,1    3,1
Özel bankalar    11,5    11,2    10,0     9,5     10,4    11,7    11,3    10,9    12,8    12,9    14,0
Fon bankaları    –    –    –     –     –    –    –    –    -30,5    -62,7    -23,2
Yabancı bankalar    10,7    14,6    13,3     11,2     18,6    14,5    14,2    10,8    12,9    12,6    9,6

1990’lı yıllar holding bankalarının hızla yaygınlaştığı ve krizin ödenmeyen kredilerle devlet bankalarına fatura edildiği bir dönem olarak yaşandı. Daha öncesinde de İstanbul Bankası’nın, Hisarbank’ın, TÖBANK’ın batmasında da fatura yine devlet bankasına kesilmişti. Çünkü bu bankalar Ziraat Bankası bünyesine katılmıştı. Ziraat Bankası, bir nevi banka çöplüğü olup, sektörden dökülenleri topluyordu… Bunların maliyeti unutulmamalı.
Devlet bankalarının görev zararıyla ilgili iddiaların da, holding bankalarına yapılan hortumlamayı perdelemenin bir aracından başka bir şey olmadığı, Sayıştay raporundan kolayca anlaşılmaktadır.
Fondaki batık bankalara mayıs ayı başına kadar aktarılan 12 milyar doların, bugün ne kadar olduğuyla ilgili bir açıklama yapılmadı, ama bu dipsiz bir kuyu. Diğer holding bankalarına takasla yapılan transfer de önemli bir kaynak aktarımını oluşturuyor.
Batık bankaların maliyeti yıllar sonra da ortaya çıkabiliyor. 1994 krizi sırasında faaliyetlerine son verilen TYT Bank, Marmarabank ve Impexbank mudilerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, 1994–1995 yıllarında bugünün değeriyle tam 1,7 milyar dolar ödedi. Ama bu bankaların aleyhlerine açılan davalar zamanaşımı nedeniyle 15 Ocak 200Tde düştü (Zülfikar Doğan, Milliyet, 17 Ocak 2001). Banka sahipleri aleyhinde davalar açıldı, ama bir kuruş bile tahsil edilemeden, davalar bitti.
Osmanlı’nın 1850’li yıllar sonrası ve TC’nin 78 yıllık para piyasaları deneyiminin ardından ancak geçen mayıs ayında Bankalar Kanunu’nda yapılan değişiklikle, banka sahiplerinden batırdığı paranın tahsil edilmesini sağlayan hükümler getirildi.
Günaydın…
Bazı hukukçular buna bile gerek olmadan mevcut mevzuata göre bile yapılacağını iddia ediyordu, ama uygulama bu yönde olmadı.
Devlet bankasının, holding bankasına iç borçlanma senetleriyle değil, kredisiyle önemli bir kaynak aktardığının bir örneği de Vakıf Bank’tan. Fazilet Partisi Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak, (Flash TV, 3 Haziran 2001; Melik Aşık, Milliyet, 5 Haziran 2001) anlatıyor:
“Son 10 yılda bazı işadamları özel banka kurmaları için teşvik edildi. İşte bu kurdurulan bankalardan biri, geçenlerde Vakıf Bank’a başvurdu ve yüzde 70’le 14 trilyon kredi aldı. Parayı çektiği gün Hazine’ye gitti, o parayla, yüzde 130 faizle, vergisi-mergisi olmayan Hazine bonosu satın aldı. Böylece devletin parasını devlete satarak, bir işlemle 10 trilyonun üzerinde para kazandı.”
Vakıflar Bankası yönetimi, mayıs ayı sonuna doğru personeline gönderdiği yazıda, personel çıkarmamak amacıyla, maaşların yarım olarak ödeneceğini açıkladı. Banka, kendi personelinden esirgediğini, holding bankasına cömertçe vermişti. İşte bu, piyasa ekonomisi…

VARLIKLARIN YAPISI DEĞİŞTİ
1990’lı yıllardaki politikanın da etkisiyle, gerek sektörde gerekse diğer banka gruplarında varlıkların yapısı krediler payının azalması yönünde değişti. Bankaların topladıkları kaynağı ekonomik faaliyeti kredilendirmek yerine daha değişik alanlarda plase etmesinin sorunları yaşandı.
Özellikle devletin iç borçlanmayla faaliyetine gerekli kaynağı sağlaması anlamında, rant ekonomisi güçlendi ve bankalar hatta sanayi kuruluşları da, ellerindeki fonları devlete borç olarak vermeyi tercih etti. Böylesi bir saadet zincirinin halkaları da ince olduğundan, kopunca bugün sorunlar ortaya çıktı finans sisteminde.
Genel olarak 1990’lı yılların başında yüzde 47 düzeyinde olan aktifte kredilerin payı, 2000 yılına gelindiğinde sektörde yüzde 32,8’e, devlet bankalarında yüzde 25,8’e, holding bankalarında yüzde 37,7’ye, yabancı bankalarda ise yüzde 17,1’e indi. (Bkz. tablo 10)

AKTİFTE KREDİLER PAYI AZALDI – Tablo-10
(yüzde)
1990    1991    1992    1993     1994     1995     1996     1997      1998     1999     2000
Sektör            47,0    43,9    41,8    41,4    39,1    42,5    43,1    45,5    38,3    30,1    32,8
Kamu bankaları    47,6    44,8    41,1    39,9    37,6    44,2    39,5    45,6    31,9    24,3    25,8
Özel bankalar        43,0    39,8    39,8    40,5    38,0    39,1    43,6    44,7    41,4    33,5    37,7
Fon bankaları        –    –    –    –    –    –    –    –    24,8    18,5    25,1
Yabancı bankalar    47,1       44,0       34,5       30,9      23,8       27,9       25,3       26,3    25,6    16,5    17,1

Batık bankaların (2000 yılı verileri 11 batık bankayı kapsamaktadır, çünkü 2’sine bu yılın başında el kondu) dikkate alınması halinde, özel sektörün konumunda aleyhte bir durum yaşanmaktadır.
Donuk varlıkların ya da menkul değerlerin aktiflerdeki payı, aktifin yapısını daha iyi anlamaya imkân vermektedir. Donuk kredilerin aktifteki payı, devlet bankalarında yüzde 10 düzeyinde kalırken, holding bankalarında son üç yılda hızla artarak yüzde 18,9’a kadar yükseldi. Böylece banka kaynaklarının, kredilendirmenin dışında diğer alanlarda plase edildiği anlaşılıyor.
Takipteki kredilerin krediler toplamındaki payı da, sistemde ve tüm banka gruplarında hızla arttı. Sektörde yüzde 4,2’den yüzde 11,5’e, devlet bankalarında yüzde 5,7’den yüzde 12,5’e, holding bankalarında yüzde 2,6’dan yüzde 6,1’e yükselirken, yabancı bankalardaysa yüzde 3,4’ten yüzde 2,9’a indi. (Bkz. tablo 11)

KREDİ TOPLAMINDA BATIK KREDİLER PAYI – Tablo-11

1990    1991    1992    1993     1994     1995     1996     1997      1998     1999     2000
Sektör            4,2    4,9    3,4    3,1    4,1    2,8    2,0    2,1    7,2    10,7    11,5
Kamu bankaları    5,7    7,2    4,1    4,5    4,0    3,0    2,4    2,8    5,6    10,0    12,5
Özel bankalar        2,6    2,7    2,3    1,8    2,6    1i8    1,6    2,0    2,4    3,6    6,1
Fon bankaları        –    –    –    –    –    –    –    –    233,2    162,8    70,6
Yabancı bankalar    3,4    2,4    2,9    2,9    11,1    3,1    2,4    1,3    1,3    2,7    2,9

Fondaki batık bankalarda ise yüzde 70,6 oldu. Fon bankalarının özel durumu ve devlet bankalarından alınıp verilmeyen kredinin payı da dikkate alınmalıdır.
Varlıklarda kredi payının azalması ve diğer yandan tahsil edilecek kredilerin artması, finans sisteminin bugünkü krizinin bir başka göstergesidir.

TATLI KÂR DEVRİ ‘BİTTİ’ Mİ?
1990Tı yılların yüksek faiz ve düşük döviz kuru aracılığıyla sıcak parayı teşvik etme politikalarının yarattığı saadet zinciri, 1999 yılma kadar sürdü. Bankalar reel faizin yüzde 32 olduğu dönemde, devlet iç borçlanmasını finanse etti. Elbette bankalar özelinde hâlâ yüksek kârlılığını sürdürenler vardır. Ama sistem son iki yıldır, bilânçosunu zararla kapattı.
1999’da 305,6 trilyon lira olan sistemin net zararı, geçen yılda tam 2,7 katrilyonu aştı. Banka grupları açısından 2000 yılı itibariyle devlet bankalarının 117,4 trilyon olan net dönem zararı, fondaki batık bankalarda tam 3,3 katrilyon lira oldu. Devlet bankalarının 1999’da net kârı ise 284 trilyonu aşmıştı ve batık bankaların net dönem zararıysa 2,5 katrilyonun üzerindeydi.
1999 ve 2000 yılları itibariyle özel sermayeli bankaların net kârı 1,5 katrilyon ve 528,9 trilyon lira, yabancı bankalarınsa 221,2 trilyon ve 34 trilyon olarak gerçekleşti.
Finans sisteminde kârlılık krize de bağlı olarak dikkat çeken oranda gerilediği için, artık sektörel olarak 1990’lı yılların başındaki tatlı kârların yerini ‘zarar’ aldı. Bu, bir yönüyle mali piyasalardaki krizin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Bunun sonucunda sektörel olarak yüzde -(eksi)72,8 olan net kârın, öz kaynağa oranı, yani öz kaynak kârlılığı oranı (ki bu oran, öz kaynağın ne kadar kârlı kullanıldığını gösterir), banka grupları itibariyle, devlet bankalarında – 20,6, özel bankalarda yüzde 12,5 ve yabancı bankalarda yüzde 11,1 oldu. Bu oran, batık bankalarda ise yüzde 139,9 oldu. Batık bankalardaki oranın (+) yani pozitif çıkması, bu bankaların öz kaynağının zararını karşılamadığı ve (-) yani eksi değerde olduğu içindir.
1990–2000 dönemi itibariyle devlet bankaları dışında diğer özel sermayeli ve yabancı bankalar için 1999 yılı dâhil hep yüksek düzeyde gerçekleşen öz kaynak kârlılığı oranı, geçen yılda hızla düşüş kaydetti. (Bkz. tablo 12)

BANKA GRUPLARI OZKAYNAK KARLILIĞI – Tablo-12
(yüzde)
1990     1991      1992    1993    1994     1995     1996     1997    1998     1999     2000
Sektör            36,0       32,8        42,9       54,7       34,0       55,7       64,3       54,1       44,9     -14,9     -72,8
Kamu bankaları    33,4       11,9        49,8       57,9        -1,2        4,0       22,1       17,9       20,0     48,2     -20,6
Özel bankalar        42,0    47,3       40,6     56,5    53,7    77,3    80,0    69,6    70,8    65,2    12,5
Fon bankaları         –    –    –    –    –    –    –    –    234,8     179,2     139,9
Yabancı bankalar     45,6       83,1     101,8   73,9     171,1   93,0       78,8       98,5     106,7     124,2   11,1
Açıklama; Oran, net kârın öz-kaynağa bölünmesiyle hesaplandı. Zarar eden fon bankaların öz-kaynağı da negatif değerde olduğu için oran, pozitif değerde çok büyüktür.

Sistemi kârdan zarara yönelten birinci neden, devletleştirilen bankalardır. Bir diğeri de devlet bankalarıdır. Ne dikkat çekicidir ki, devlet bankalarının 1999’da yüzde 48,2 olan öz kaynak kârlılığı oranı, geçen yılda yüzde – 20,6 olarak gerçekleşti.
Bankaların “eski” asli görevi olan kredilendirme ve mevduat toplamanın gelir tablosuna yansıması, ana kalem itibariyle, kredi faiz geliri ve mevduat faiz gideridir. Faiz gelirinin, giderine oranı, gelirlerin ne denli gideri karşıladığını göstermesi açısından önemlidir. 1990–2000 döneminde bu oran, devlet bankaları için en düşük düzeyde ve özel sermayeli ile yabancı bankalarda yüksek düzeyde gerçekleşti.
Türkiye Bankalar Birliği’nin raporunda kârlılık performansı (Rapor, sayfa, 1–12), “1996yılından sonra başlayan kötüleşme, fondaki bankalar tarafından açıklanan zararlar nedeniyle hızlanarak sürmüştür” şeklinde değerlendiriliyor.
Bankalar Birliği de, fona devredilen hortumlanan holding bankalarının sektörel zararın oluşmasında en önemli ekten olduğuna dikkat çekiyor.
Sistemde bazı bankaların devletleştirilmesinin ötesinde, faaliyet gösteriyor olanların da devletin güvenlik şemsiyesi altında olması, krizin dışa yansımasından başka bir şey değildir.
Bunun önemli bir diğer göstergesi de, faaliyetini yarattığı kaynakla finanse edememesi, zararın öz kaynağını eritiyor olmasıdır.

“BEYAZ YAKALILARIN İŞSİZLİĞİ
Emek gücünü daha çok fikri faaliyetinde yoğunlaştıranlar olarak tanımlanan “beyaz yakalılar”ın işsizliği kitleselleşecek; özellikle bankacılık sektöründe tasfiye kararları bir bir alınıyor…
“Mavi yakalılar”, işçiler zaten böylesi bir süreci hep yaşar oldu…
Sektörde, 2000 yılında 7 bin 837 şubede toplam 170 bin 401 kişi istihdam edildi. Devlet bankalarında 2 bin 834 olan şube sayısı, özel bankalarda 3 bin 783, batık bankalarda bin 73 ve yabancı bankalarda 117 oldu. 70 bin 191 kişi devlet bankalarında, 70 bin 954 kişi özel bankalarda, 19 bin 895’i fondaki bankalarda ve 3 bin 805 kişi de yabancı bankalarda çalışıyor.
Devlet Bakanı Kemal Derviş’in IMF programının esasını bankacılık sektöründe izlenecek politikalar oluşturuyor, ama bunun neti, şube kapatmak, hatta o da yetmedi, banka kapatmak ya da tasfiye etmek ve çalışanları işten çıkartmak oluyor. Sadece bu mu? Hayır, buğday için “bulamadığı” birkaç yüz trilyonu katrilyonlar olarak bankalara rahatlıkla aktarabiliyor.
1913’te kurulan Türk Ticaret Bankası, 1 Temmuz’da kapatılıyor…
Şube kapatma öncelikle fondaki bankalardan başladı ve bunun Emlakbank ile devam edeceği, IMF programında belirtiliyor. Emlak Bankası’nın 405 şubesi ve 10 bin çalışanı var. Banka, Ziraat Bankası ile birleştirilecek ve şubeleri kapatılacak. Emlak Bankası ile fondaki bankaların istihdam toplamı 30 bine yaklaşıyor.
Kapitalizmde “beyaz” ve “mavi yakalıların kaçınılmaz kaderi: İşsizlik, açlık…

SONUÇ YERİNE
– Genel olarak mevcut kapitalist sistemin krizi, bankacılık sisteminin kriziyle, devlet bankalarından kaynaklanan bir “devlet kapitalizmi” ve holding bankacılığının kriziyle daha da derinleşmektedir.
– Milli parası TL olan, ama dolara endeksli ekonominin kriz girdabında; Kasım, Şubat krizleri ve…
– Özellikle finansal piyasalara hakim olan spekülatif sermayeden kaynaklanan kriz, tüm ekonomiyi etkilemektedir.
– Bankalar lobisinin etkisiyle, Kâbe’si piyasa olanlar, krizi perdelemeye çalışıyor.
– Sistemde özel sermayeli bankaların devletleştirilmesine neden olan sorunlardan dolayı, sektörün kârlılığı düşmüş, geçen yıl da zarar etmiştir.
– Devlet bankalarının kaynakları, özel sermayeyi takviye etmek amacıyla kullanılmıştır.
– Sektöre holding bankaları hakimdir.
– Devlet bankalarının, kamburu görev zararları olmayıp, özel sektöre verdikleri tahsil edilemeyen ahbap-çavuş kredileridir. Çünkü görev zararlarına yüzde 300 uygulanan faizin sonucunda kağıt üzerinde böylesi bir artış sağlanmıştır.
– Krizin faturası, yine emekçiye kesiliyor. Bir yandan özlük ve sosyal haklar kısıtlandı, bir yanda da banka çalışanları kitlesel olarak işten çıkarılıyor.

Temmuz 2001

EK: 1
PİYASA FETİŞİZMİ VE ‘PİYASALAR’ LOBİSİ
Spekülatif sermaye lobisi, bugün aslında ‘piyasalar böyle istiyor’ ya da ‘böyle yapılırsa piyasalar memnun olur, aksine piyasalar tepki duyar’ gibi yorumlarıyla sahnede.
Piyasaya öylesi ulvi bir paye veriliyor ki, ‘Kâbe’ olduğuna dikkat çekiliyor… Piyasanın gerektiğinde kullarını sevindirdiği, gerektiğinde de cezalandırdığı bir kalemde ya da bir lafta hemen ‘kutsal’ bir yorumla, ‘görevlileri’ tarafından aktarılıyor… Akşama kadar ‘piyasalar lafının bini bir para’…
Buğday fiyatının açıklandığının ertesinde borsanın düşmesi, doların ve faizin fırlamasının nedeni olarak yorumlar dökülmeye başladı: Piyasalarda buğday tepkisi, piyasalarda buğday krizi, piyasalarda buğday darbesi gibi… Belli merkezler sayesinde bu tarz yorumlar etkin kılınıyor ve kamuoyu da yönlendiriliyor…
Özellikle borsa yorumcuları, aynı kalıba göre konuşuyor ve yönlendiriyorlar… Akşam yatıyoruz, sabahleyin kalktığımızda, Arjantin’in ya da Papua Yeni Gine’nin İstanbul borsasını etkilediğini işitiyoruz…
Dr. Öztin Akgüç, Türkiye’nin önemli finansal analizcilerindendir ve bu tarz değerlendirmelerle ilgili ifadesi şöyledir: “Bazı bankaların aracı kurumların denetiminde bulunan televizyon kanallarında mali piyasalar konusunda yanlı, yönlendirici yorumlar, özür dilerim, geyik muhabbetleri yapılmaktadır… İşlevi olmayan bu piyasaların tepkileri diye yorumlar yapmanın, piyasalar çöktü filan gibi değerlendirmelerin anlamı yoktur.” (Cumhuriyet, 10 Haziran 2001).
Ekonomist Prof. Dr. Ahmet insel: “Piyasa, çoğu televizyonda gördüğümüz ekonomistlerin sıkça öptükleri bir ikonadır. Bu iman tazelemek için fena halde gereklidir… Bunlar, her dinde olduğu gibi, bazı simgeleri fetişleştirerek, kutsallaştırmaktadırlar. ‘Pazar’ veya ‘piyasa’, bu mezhebin fetişleştirdiği temel kavramdır… Somut olarak ortada piyasa diye bir aktör, bir özne yoktur… Sanal alandır piyasa veya piyasalar.” (Radikal İki, 8 Nisan 2001).
Ve bir örnek…
Krizin bu niteliği, güçlü bir lobi faaliyetiyle maskeleniyor. Öyle ki, 30 katrilyon lirayı aşkın adı ‘ek bütçe’, aslında aynı yılda ‘ikinci bir bütçe’ niteliğinde olan bütçenin, Meclis’te ilgili komisyona sunulduğu gün, güya gazeteci olarak CNN Türk’te ek bütçe haberini veren Erdal Sağlam, döktürüyor: “30 katrilyonluk bütçenin 24,5 katrilyonu faiz ödemeleri ve bankalar için kullanılacak. Geriye kalan 5,5 katrilyon da personel ve diğer harcamalar için ayrıldı. Önemli olan bu 5,5 katrilyonun finansmanı; aslında 24,5 katrilyon önemli değil. Asıl önemli olan 5,5 katrilyonun nasıl karşılanacağıdır.” (11 Haziran 2001, saat, 09.45)
Bu kadar olur, bütçe açığının esas olarak faiz ödemelerinden kaynaklandığını gizlemek için, personel ve diğer harcamalar üzerinde duruluyor. Bu örnek, lobinin açık faaliyetidir.

EK: 2
PAYİTAHT ANKARA SEMALARINDAN BİR SES: ‘TL’NİZİ ABD DOLARINA ÇEVİRİNİZ’
Ankara semalarında yankılanan ses: “Liranızı, dövize çevirin efendim.”
Yalnızca 100 Türk büyüğünün kulağının duyabileceği bu ses ne zaman mı yankılanıyor?
16 Şubat 2001, günlerden Cuma ve saat: 10.45.
Yer: Ankara.
TC’nin bürokratları görev başında…
Mekân: Bir kamu bankasının genel müdürünün özel kalemi…
Genel müdür telefonda konuşuyor ve dört misafiri de dinliyor: “Efendim, saygılar. Dolarda kıpraşma var. Bankamızın Şişli Şubesi’ne bir zahmet gidip, TL hesabınızı dövize çeviriniz… Efendim, İ.K. beyefendiye de bir zahmet haber veriniz… Saygılar efendim.” (Şakir Süter, Akşam, 14 Nisan 2001)
Genel müdür, aynı amaçla kısa sürede 10’u aşkın görüşme yapıyor.
Genel müdür, konukları da unutmuyor, onlara da hesaplarını dövize çevirme nasihatinde bulunuyor. Müdür hayli öngörülü ki, bu söylevlerinden 5 gün sonra yüzde 50’yi aşkın devalüasyon oluyor.
Böylece asil Türk büyükleri de götürüyor…

EK: 3
BÜROKRASİDEN HOLDİNG BANKACILIĞINA TRANSFER
Bankaların her türlü denetimini yapan yeminli murakıplar, Hazine Müsteşarlığı bünyesinde faaliyet gösteriyor. Bugün 48 murakıp, 29 tane de murakıp yardımcısı var.
Bankacılık sektöründe önemli bir istihdam biçimini de bu murakıplar oluşturuyor. Murakıplıktan bankacılığa transfer kendi içinde soruları da taşıyan bir geçiş. Çünkü bugünün bankacısı dünün murakıbı ya da bugünün murakıbı yarının bankacısı…
Yasada murakıplar ve üst düzey yöneticilerin özel sektöre geçişinin, görevden ayrıldıktan bir süre sonra yapılması gerektiği hükmü var. Bu hükme uymadan özel sektörde çalışanları, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, suç işlemekle itham etti ve 12 kişinin isimlerini açıkladı (Akit, 21 Kasım 2000; Dünya, 21 Kasım 2000).
Listeden bazı isimler Bayram Eser (Bankalar Yeminli Murakıplar Kurulu Başkanlığından Yurtbank Genel Müdür Yardımcılığına), Mustafa Kiralı (Bankalar Yeminli Murakıplar Kurulu Başkanlığından Yurtbank’a), Tevfik Altınok (Hazine Müsteşarlığımdan Koçbank Yönetim Kurulu Başkanlığına, bugün de Fondaki Bankalar Yönetim Kurulu Başkanı), Yener Dinçmen (Hazine Müsteşarlığından Toprakbank Yönetim Kurulu Başkanlığına)…
Bayram Eser’in Yurtbank’da 1998 ve 1999 yıllarında Yönetim Kurulu’na geçmezden önceki görevi, Yurtbank’ı denetlemekti.
Yurtbank, batık banka, devletleştirildi… Bugün ismi de kalmadı…
Murakıplıktan ayrılıp bankacı olan bazı İsimler: Cemil Özdemir, Altan Tatlışen, Caner Ersoy, Nadir Topçuoğlu, İsmail Emen, Ali Canip Özardalı, İsmail Canseven…
İsmail Hakkı Karakaya. kendine has bir diğer örnek…
Etibank’ın, Cavit çağlar’ın ipek Holding’ine ve Dinç Bilgin’in Medya Holding’ine satılması sırasında Özelleştirme idaresi Başkanı. Etibank’ın satışına onay verildikten sonra İsmail Hakkı Karakaya, Etibank’a Genel Müdür oluyor (Milliyet, 30 Ekim 2000). Etibank’ın satışına imza atan Devlet Bakanı Güneş Taner de, bir süre sonra Medya Holding Yönetim Kurulu’nda çalışmaya başlıyor…
Ohhh… Al gülüm ver gülüm kapitalizmi!

EK: 4
MERKEZ BANKASI BAŞKANI GAZİ ERÇEL, 52 MİLYARINI 83 MİLYAR YAPTI
Her fırsatta fedakârlık yapılması gereği üzerinde duran politik ve bürokratik kurmay heyetin üyelerinin, fiili durumdaysa tam aksi bir davranış içinde olduklarını biliyoruz. Aynen demokrasi aşığı olduklarını söylemeleri gibi…
Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, 20 Şubat 2001’de televizyon kanallarını gezerek hep açıklama yapıyor: “Kur politikası değişmeyecek. Programdan taviz yok.”
22 Şubat’ta dalgalı kura geçiliyor. Erçel, bu sefer de dalgalı kurla ilgili değerlendirmelerde bulunuyor.
Türkiye ekonomi politikasının bürokratik heyetinin başı olan Erçel, 22 Şubat’a kadar süren sabit kurda kalacağız söylemine karşın, Halk Bankası’ndaki 52 milyar liralık hesabını dolara çeviriyor. (Yeni Şafak, 9 Nisan 2001)
Ne zaman?
19 Şubat 2001’de.
Yani TL’den sorumlu Banka Başkanı durumdaki Erçel, kur politikası değiştirilmeden 48 saat önce dolara dönüyor.
Ve açıklıyor Erçel: “Devalüasyonu bilmem mümkün değil” (Dünya, 11 Nisan 2001). Anlat anlat heyecanlı oluyor…

EK: 5
BUNLARIN FEDAKÂRLIK VE…
Ecevit’in MGK toplantısından çıkıp demeç krizini sürdürdüğü gün Erçel hesabını dolara çeviriyor, ama söylemi değişmiyor.
Nisan başı itibariyle Erçel, Şubatta 52 milyar lirasını dolara çevirdiği için dişinden tırnağından artırdığı tasarrufunu 83 milyara çıkardı.
Ne isabetli karar ama!
Erçel yalnız değil.
Emekli Orgeneral Çevik Bir de, Halk Bankası İstanbul Şişli Şubesi’ndeki 60 milyar lirasını (Yeni Şafak, 21 Nisan 2001) ve Ziraat Bankası eski Genel Müdürü Osman Tunaboylu (Yeni Şafak, 16 ve 20 Nisan 2001; Habertürk, 15 Nisan 2001; Radikal, 16 Nisan 2001; Hürriyet, 17 Nisan 2001) da hesabını dolara çevirenlerden…
Asil Türk büyükleri, paranın ışığını görür!

EK: 6
‘IMF’NİN TÜRKİYE LABORATUARI’
Zimbabve’de bir seminer düzenlenir. Bir katılımcı da ABD’Ii eski bir Dünya Bankası uzmanıdır. Zimbabve’deki Dünya Bankası’nın başlattığı döviz politikasından bahsederken, ilginç bir ‘deney’ olduğunu söyler. Zimbabveli dinleyici, haykırır: “Bir ülkeye laboratuar olarak bakıyorsunuz ve ‘deney’ yaparak oynuyorsunuz.” (Seminerin diğer konuğu Prof. Dr. Korkut Boratav yazıyor, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Ağustos 1995).
Boratav’ın 1990’lı yılların başı için yazdığı, bugünün Türkiye’si için de geçerli. Yıllar geçse de IMF değişmiyor.
Hazine eski Müsteşarı ve Garanti Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Mahfi Eğilmez de, Dünya Bankası uzmanı gibi Türkiye’deki deneye dikkat çekti (Radikal, 5 Haziran 2001).
Dalgalı kurun mucidi 1MF Başkan Yardımcısı Stanley Fischer’in makalesinde, esnek ve sabit döviz kuru arasındaki politikanın başarılı olamadığını yazdığını belirten Eğilmez, ‘denemenin’ başarılı olamaması halinde bir makalenin daha yazılacağına dikkat çekti.

Krizde reel ve mali sektör çelişkisi

Reel sektör adına gündemde yer almak isteyen sanayi ve ticari sermaye temsilcileri, yine önceliği finans sermayesine kaptırdı. 19 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkan Başbakan Ecevit’in ‘titrek’ anlatımına bile dayanamayan ekonomik sistemin en çürük kısmının bankalar olduğu, Ankara’dan Washington’a kadar koro halinde tekrar edildi. Böylece öncelik sırasının yine değişmeyeceği ortaya çıktı.
Finans sermayesi odaklı politikaların izlenmesine rağmen, bir gerçek daha resmi olarak itiraf edildi: Bankacılık sisteminin durumu çok ciddi. “Kayık, su alıyor” demeye kalmadan, İktisat Bankası da, sabah saat 5 Şafak Operasyonu’yla fona devredildi. Durum öylesine ciddi ki, kurtarıcı olarak ABD’den ithal edilen Kemal Derviş bile, Amerika’dan Ankara’ya geldiğinin ertesi gününde bankacılık sektörünün sorunlarına dikkat çekti. Mesih Derviş’in Ankara’da ısınma turları yaptığı sırada, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Zekeriya Temizel istifa edip, Almanya’ya gitti.
Kasım krizi sonrasında Başbakan Ecevit, tasarruf mevduatına 1994 yılından beri uygulanan garantinin, bankalar tarafından kullanılan yurtiçi ve yurtdışı tüm kredileri de kapsayacağını açıkladı. Ecevit’e ya anlatılamamıştı, ya anlayamamıştı. Onun için devletin yeni garanti yükünün kapsamı ocak ayı başında yeniden belirlenirken, Ecevit’e göre kapsam biraz daraltıldı. Ecevit, bunun üzerinde durmadı.
Böylece devlet, bankacılık sistemine kefil oldu. Geçen yılın eylül ayı itibariyle bilânço dışı işlemler dâhil bankacılık sektörünün 306 milyar 488 milyon dolar olan toplamının, devlet, döviz tevdiat hesabının (hepsinin tasarruf mevduatı olduğu varsayımı) dikkate alınması halinde, sistemin tam 228 milyar 616 milyon dolarını garanti şemsiyesi altına aldı. Yani devlet, bankaların yüzde 74,6’lık riskini üstlendi. Özelleştirmenin bayraktarlığının yapıldığı ve IMF’nin programının uygulandığı bir dönemde sistem tümden devletleştirildi.
Ne kapitalizm ama!
Bu konumda, devlet bankalarını batak göstermenin bir tekniği olan ‘görev zararları’ üzerinde durmanın hiç de ciddiye alınır bir yanı yoktur.
Bankacılık sistemine getirilen bu garantinin mali yükünün yanında, ‘devede kulak kalır’ misali tarımsal destekleme gibi bazı politikaların piyasa ekonomisine ters olduğunu her fırsatta iddia edenler, yine söyleyecek bir laf buldular.
‘Piyasa tapıcı’ ekonomistler, devlet garantisinin bir sektöre bu denli verilmesinin senaryosunu da hemen hazırlayıp, filmi çekmeye başladı. Başta devlet bankaları sistemin kamburu olup, bu sorun tümden çözülemezse, bu filimin bitmeyeceğini iddia ettiler. Filmde mevcut egemen hukukun bile işletilip, özellikle hortumlatan politikacı ile bürokratların ve hortumlayan sermayedarların ‘yargılanması’ sahnesi çekilmediği için, yine eğlencelik bir şeyler bulup, piyasaya seyirlik bir şeyler sundular.
Çalışma kapasitesi olan 23 milyon emek gücü sahibinin en iyimser tahminle yüzde 20’sinin yani 4,5 milyon kişinin yine bu piyasa ekonomisinin bir sonucu olarak işsiz kalması, sistemin ‘demokratik’ tanımlamasıyla ilgili tüm perdeyi yırtıyor. Sistemin adı da, demokrasiymiş; evet, bir işsizin özgürlüğü, ne olabilirse!

DEVİR RANTİYE DEVRİ
Mevcut ekonomik ve siyasal sistemdeki politikaların öz olarak emek karşıtı olmalarına karşın, her dönemin kendine has önceliği var. İzlenen ekonomi politika, tüm sermayedarların sermayesine sermaye katmayı amaçlıyor, ama birilerine çok daha fazla katmayı hedefliyor olabilir.
Gerçekler ayrıntıda gizlidir, doğru: ana hatlarıyla olsa da tartışmak gerekiyor.
Son 40 yıllık dönem sanayileşme ve büyüme açısından kabaca incelendiğinde, ‘piyasa tapıcıların’ büyük gelişmelerin sağlandığı bir dönem olarak nitelendirilen son 10’lu yılın gerçek niteliği ortaya çıkıyor.
Bugünkü Kemal Derviş gibi Dünya Bankası eğitimli olan Turgut Özal’ın 12 Eylül hükümetinde ekonomi politikanın tek patronu olarak görev almasından sonra, 1983 seçimlerinde hükümeti kurması sırasındaki iddiası, yüzde 20’ler civarında olan enflasyonu en çok iki-üç yıl sonra, tek haneli rakamlara indirmekti. Bu iddia, 1980’lerdeki ANAP döneminden sonra, 1990’larda Demirel-İnönü, Çiller-Karayalçın ve 28 Şubat post-modern hükümetleri tarafından da gündeme getirildi.
Son üç yılın çiçeği burnunda başbakanı Ecevit’in hatırı kalır mı? O da, Özal’ın izinde; Enflasyon tek haneli rakama indirilecek…
Enflasyonun tek haneli olması hoş bir seda… Hükümet olanların kuyruklu yalanı.
1960 sonrası, 10 yıllık dönemler itibariyle yıllık ortalama enflasyon oranı ve büyüme açısından incelendiğinde, 1980 öncesinin, 1980’ler sonrasına kıyasla daha ‘başarılı’ olduğu sonucunu çıkarmak mümkün.
Yıllık ortalama olarak enflasyon 1960’lara göre 1990’larda tam 13 misli artarken, ekonominin büyüme performansı, fiyat artışları kadar zıplamasa da, aynı düzeyi bile koruyamadı; yüzde 5,6’dan yüzde 3,9’a indi. (Bkz. TABLO 1)

ENFLASYON ARTTI, BÜYÜME AZALDI – Tablo-1
(1960–2000; yüzde olarak)
Enflasyon     Büyüme
1960-69     5,8         5,6
1970-79    26,6         5,8
1980-89     50,2         4,3
1990-99     77,2         3,9
2000         39,0        –
AÇIKLAMA- Enflasyon: Tüketici fiyatları, yılsonu oranları. Büyüme: Küçülmeler (-) olarak dikkate alındı. Aritmetik ortalamayla hesaplandı.
Kaynak: DİE. 1960–69 enflasyonu için Ticaret Bakanlığı TÜFE (1938:100).

1980 sonrası 20 yılın ilk 10 yılı ve devamı olarak ele alındığında, 9’uncu Cumhurbaşkanı Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in mucidi olduğu hayali ihracat, 1980’lerdeki ihracata dönük sanayileşmenin ana politikasıydı. Hem bu politikanın hem de getirilen teşviklerin de etkisiyle 1980’lerde 4,1 misli olan ihracattaki artış oranı, 1990’larda 2,2 misli olarak gerçekleşti. Sadece dışarıya mal satımında değil, dışarıdan getirip satmada da önemli artışlar kaydedildi; başta yabancı sigara satımı olmak üzere, muzundan peynirine kadar tüm malın ithalatına serbestlik getirildi. Çikita muzuyla böyle tanıştık, Kars veya Edirne peynirinin yerini Bulgar peyniri aldı, daha pek çok ithal tüketim malı evlerimize girdi. 1980’lerde Özallı yıllarda bu politikalardan en çok, tüketimin kamçılanmasına bağlı olarak ticari sermaye yararlandı. Ticari sermayenin etkin olduğu bu dönemde 1960’lara kıyasla enflasyon artarken, büyümede benzer bir performans yakalanamadı.
1989’da Özal’ın Türk Lirası’nın konvertibiliteye geçişini sağlayan politikasıyla, dümene finans sermayedarları geçti.
Rant ekonomisinin politikaları etkin kılındı.
Döviz piyasasının etkinliği sıcak para ile artırılırken, TL, bono ve repo piyasalarıyla spekülatif amaçlı sermayenin, sistemdeki konumu güçlendi. Rantiyenin beslendiği bu 1990’lı yıllarda ortalama yıllık enflasyon yüzde 77,2’ye yükselirken, büyüme de yüzde 3,9’a geriledi.
Tek bir alanda/sektörde faaliyet gösteren işletmeler açısından, merkezi olarak Ankara tarafından sermayenin belli bir kısmına öncelik veren politikanın ya da politikaların izlenmesi, bu tür işletmelerin sorunlarının artmasına, hatta iflasına neden olabilir.
Fakat bünyesinde sanayi, ticaret ve finans sektörleriyle ilgili faaliyet gösteren firma ya da firmaları olan Koç, Sabancı. Doğuş gibi az sayıdaki holdingler açısından durumlarında esasa ilişkin bir değişiklik olmuyor. Günlük deyişle, bunların, her dönemde tuzu kurudur. Çünkü Ankara’nın önceliği, her durumda bu grupların bünyesine uygun ‘gıdayı’ veriyor… Bunun sonucudur ki, Türkiye’nin küçüldüğü dönemlerde, bu gibi belli bazı holdingler ya da gruplar büyümelerini sürdürmüşlerdir.

‘RANTİYELEŞEN’ SANAYİ
Rant ekonomisi, yani yüksek reel faiz ve düşük kur politikası, devlet kaynaklarının özel sermayeye aktarımının politikası olarak uygulandı. Reel faizin cazibesi yatırımları olumsuz yönde etkiledi. Devletin borçlanması ile yüksek reel faizi garanti etmesi, önde gelen sanayi kuruluşlarını da, üretim yerine faizden kazanmaya yöneltti.
Sanayi de, reel faizin tadını öylesine tattı ki, üretimden çok faizden kazanır oldu.
İstanbul Sanayi Odası tarafından yapılan 500 Büyük Sanayi Kuruluşu araştırmasında, Türkiye’nin kârlılık performansı incelendi. Bono ve repodan sağlanan yüksek reel faizden elde edilen kazancın, net bilânço kârına oranı, 1985–1999 döneminde sürekli arttı. 1985’te yüzde 24,1 olan bu oran, 1990’da yüzde 33,3’e, 1995’te yüzde 46,5’e ve 1998’de yüzde 87,7’ye ve 1999’da da yüzde 219,0’a yükseldi. Her 100 liralık net kâra karşılık 1985’te 24,1 lira olan bono ve repo kazancı, 1999’da tam 219 liraya çıktı. Yani 1999’da diğer gelirler olmasa, 500 büyük sanayi firması zarar ediyor olacak. 1999 yılında 500 büyük sanayi firmasının net bilânço kârı 720 trilyon 406 milyar lira olurken, bono ve repodan sağlanan gelirler ise 1 katrilyon 577 trilyon 329 milyara ulaştı. Bu da, sanayi firmasının bile kârlılığını yüksek reel faize borçlu olduğunun ifadesidir. (Bkz. TABLO 2)

SANAYİ FAİZ ‘ZENGİNİ’ – Tablo-2
(Diğer gelirlerin, net bilânço kârına oranı; yüzde)
1985        24,1
1986        30,8
1987        17,9
1988        25,4
1989        31,0
1990        33,3
1991        51,1
1992        38,9
1993        40,7
1994        54,6
1995        46,5
1996        52,9
1997        52,7
1998        87,7
1999        219,0
KAYNAK: İSO 500 Büyük Sanayi Kuruluşu.

“Üretme, faizden kazan” politikası, sanayide 1970’lerin ortalarına kadar sağlanan ‘gelişmeyi’ de frenledi.
Bilgisayar kullanımından ve ihracatta sanayinin payı şu oldu gibi oranlardan hareketle imalat sanayisinde yapısal değişimin sağlandığı Özalcıların sıklıkla öne sürdüğü bir iddiaydı.
Aklımıza bilgisayarlar, yollardaki arabalar gibi günlük hayatımızda kullandığımız araçlar gelebilir. Ama bunlar sanayide yapısal değişimin sağlandığının göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
İstanbul Sanayi Odası’nın 500 Büyük Sanayi Kuruluşu 1999 araştırmasındaki (sayfa 39; yine İSO yayını, İstatistiklerle İSO’ya bağlı kuruluşlarda değerlendirmeler, 1990, sayfa 13–16) tespiti şu: “Alt sektörler itibariyle 500 büyük kuruluşta, imalat sanayisinde faaliyet gösteren kuruluşların yarattıkları katma değerlerin dağılımı, Türkiye imalat sanayi katma değer dağılımına paralel görülmektedir. 1982 yılından 1999 yılına kadar 18 yıllık bir dönem içinde katma değerlerin alt sektörler itibariyle dağılımında kayda değer bir değişme görülmemektedir. 18 yıllık uzun bir dönemde Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede imalat sanayisinde yapısal bir değişmenin görülmemesi, Türkiye’nin istenen ölçüde sanayileşememesinin nedenini ortaya koymaktadır. Bu durum, Türkiye ekonomisinde 1970’li yılların ortasından bu yana değişmemiştir.”
Yani imalat sanayisinde yaratılan katma değer ile sanayide tüketim, ara ve yatırım malı dağılımı açısından incelendiğinde, yapısal bir değişme olmamıştır.
Bunun bir nedeni, özellikle imalat sanayisinde yatırımın yapılmaması, diğer bir nedeni de yüksek enflasyondur. Bir başka deyişle, sanayide yatırım yapmama ve enflasyonu kronikleştiren ekonomi politikanın izlenmesi sonucu olarak, sanayide ‘yapısal değişme’ süreci 1970’li yılların ortalarından itibaren sürdürülememiştir; 24 Ocak ve 12 Eylül’ün rant ekonomisi barikatıyla.

RANTİYEYE DEVLET KEPÇESİYLE
Devlet giderlerinin yapısını analiz edince, politik ve bürokratik kurmay heyetin nerelere öncelik verdiğini ve nereye para transfer ettiğini görebiliyoruz. 1980–2000 dönemi tam 20 yıl konsolide bütçe harcamalarının dağılımı, bugünün ekonomik krizini anlamamız açısından da önemlidir (Bkz TABLO 3):

BÜTÇEYE FAİZ İPOTEĞİ – Tablo-3
(Bütçe Harcamalarının Dağılımı: Yüzde)
Personel       Faiz         Yatırım        Diğer cari
1980    30,5        2,9        16,2        12,6
1981    24,8        4,9        18,8        14,3   
1982    26,1        5,4        18,9        14,7
1983    23,0        8,1        16,2        13,7
1984    21,6        11,6        16,2        13,2
1985    19,6        12,5        17,1        12,6
1986    22,1        15,5        21,3        14,6
1987    23,4.        17,3        18,7        12,1
1988    23,6.        23,2        16,6        11,2
1989    32,3.        21,2        15,0        10,6
1990    38,7.        20,4        14,5        10,2
1991    37,2.        18,5        14,4        8,5
1992    42,4.        18,2        13,2        9,1
1993    34,9.        24,0        10,9        7,2
1994    30,4        33,2        8,1        8,2
1995    29,4        33,7        5,4        8,3
1996    24,7        38,0        6,0        7,8
1997    25,9        28,5        7,4        8,8
1998    24,8        39,6        4,4        8,4
1999    24,6        38,2         5,5        8,0
2000    21,4        43,8         5,3        1,7
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı.

1. Rantiyeye aktarılan kaynak payı, yüzde 2,9’lardan 1990’dan itibaren hızla artarak geçen yıl tam yüzde 43,8’e çıktı. 1994 krizi sonrasında bütçedeki en büyük kalemi iç ve dış borçlara ödenen faizler oluşturdu. Bu gidişle çok değil beş yıl sonra, bütçe ancak faizleri ödemeye yetecek. Faizler öylesine hızlı arttı ki, 1991’de faiz ödemelerinin vergi gelirlerinde yüzde 30,7 olan payı, 1995’te yüzde 53,1’e, 1999’da yüzde 77,1’e yükseldi. Yani bütçenin vergi gelirlerini, sadece faiz ödemeleri alıp götürüyor; nerede kamu çalışanlarının ücreti, nerede yatırım. Zaten faiz ödemelerindeki bu hızlı artış, çok çok 4 yıl sonrasında sadece vergi gelirini değil, konsolide bütçe gelirlerini alıp götürecek bir miktara ulaşacaktı.
2. Personel ödeneklerinin oranı da, faiz paylarının aksine azaldı. Yüzde 30’lardan yüzde 20’lere geriledi. Özellikle 1994 krizine kadar bütçede en çok paya sahip olan personel harcamaları payı, bu yıldan itibaren bu konumu faiz harcamalarına kaptırdı.
3. Silah alımlarının bütçeleştirildiği ‘diğer cari harcamalar’ payı da özellikle Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun kurulduğu 1987 yılından itibaren belli bir azalma kaydetti. 1987’ye kadar yüzde 14’lere kadar çıkan diğer cari harcamaların payı, bu yıldan sonra gerileyerek, tek haneli rakama kadar indi. Silah alımında konsolide bütçedeki ‘diğer cari’ dışında, a) Savunma Sanayi Destekleme Fonu, b) ABD ve Almanya gibi ülkelerden alınan hibeler ile yardımlar, c) Yurtdışından sağlanan krediler kullanılmaktadır. Onun için ‘diğer cari’nin payının azalması, silahlanmaya ayrılan kaynağın azalmış olduğu anlamına gelmez.
Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Akın İzmirlioğlu, 16 yılda savaşa yapılan harcamanın 200 milyar dolar olduğunu açıkladı (Hürriyet, 27 Ağustos 2000). İzmirlioğlu’nun, herhangi bir kurumun sorumlusu değil; Türkiye’de ekonomik verileri toparlayan ve planları yapan bir kuruluşun yetkilisi olarak yaptığı açıklama çok önemlidir.
4. Personel ödenekleri payının azalmasının yanı sıra, payı sürekli gerileyen bir diğer kalem de devlet yatırımlarıdır. Son 20 yılda konsolide bütçede yatırımlar payı yüzde 18’lerden yüzde 5,3’e indi.
Son 20 yılın konsolide bütçesinde özellikle yatırımlar ve personel ödenekleri payı azalırken, faiz harcamalarının payı arttı. 1980’de personelle yatırımların yüzde 46,7 olan payı, 1990’da 53,2’ye yükseldi ve 2000’de ise yüzde 26,7’ye düştü.
Bütçede yatırımlar payının azalması, genel olarak tüm yatırımları olumsuz yönde etkilediği için özel ve kamu yatırımları toplamında 1987’de devletin yüzde 41,8 olan payı, 1990’da yüzde 32,9’a, 1997’de yüzde 23,1’e indi ve 1999’da ise depremin de etkisiyle ancak yüzde 28,5’e yükseldi.
Devletin harcamalarını karşılamada, vergi ve kurumların kârları dışındaki en önemli kalemi borçlanmadır.
Harcamaların esas olarak başta silahlanma ve yolsuzlukla özel sektöre kaynak aktarımından kaynaklanması nedeniyle, vergi gelirlerinin yetersiz olmasından dolayı borçlanıldı. 1980’de sadece 336 milyar lira, 1990’da 20 trilyon 901 milyar lira olan iç borç toplamı, geçen yılın sonunda 36 katrilyon 421 trilyona yükseldi. 1980–1990 döneminde 62,2 misli artan iç borçlar toplamı, 1990–2000 döneminde tam 1742,5 misli büyüdü. Aynı dönemler itibariyle dış borç, 3,1 misli ve 2,2 misli arttı. Geçen yılın eylül ayı itibariyle dış borçlar toplamı, 107 milyar dolara yaklaştı. İç ve dış borcun toplamının milli gelire oranı da, 1980–2000 (eylül döneminde), yüzde 29,1’den yüzde 107,3’e yükseldi. Bu, yüksek faizin ekonomide ne denli afyon etkisi yaptığını gösteriyor. (Bkz. TABLO 4)

İÇ VE DIŞ BORÇ HIZLA ARTTI – Tablo-4
(1980-2000: Milyon Dolar)
Toplam Dış Borç
(Kısa Vadeli)        İç Borç        Toplam Borç
1980    15734 (2505)        4158        19892
1985    25600 (4759)        8961        34621   
1990    49035 (9500)        8019        57054
1995    73278 (15701)        29462        102710
1997    84891 (17994)        31449        116340
1999    101781 (23472)    51131        152912   
2000    106932 (26531)    48950        155882
AÇIKLAMA: 2000 yılı: Eylül sonu. İç borç, TL’den Dolar’a çevrilirken yılsonu kur dikkate alındı. 2000’den Eylül sonu dış borç toplamı yanı sıra kısa vadeli olanlar paranteze alındı.
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı

Rant ekonomisinin gereği olarak yüksek reel faizle borçlanma sonucu, sıcak paranın girişi ve ekonomide yarattığı sorun da arttı. Böylesi bir borçlanma politikasının sonucunda, çok az bir kesimin kollandığı ve desteklendiği bir ekonomi politika izlendi; bunun için sanayi bile rantiyeleşti, yüksek faiz politikası nedeniyle. Sanayide repo gelirlerin, net kâra oranı önemli bir yekûn tutması, kimin kollandığını gözler önüne seriyor.

TRİLYONLUK RANTA VERGİ YOK
Rantiye, politik ve bürokratik kurmay heyetinin özel politikalarıyla öylesine teşvik edildi ki, milyarlık ya da yüzlerce milyarlık da gelir elde etse yine vergi vermiyor. Hatta trilyonluk borsa ve Hazine bonosu faiz gelirine de vergi yok. Asgari ücretlinin bile yüzde 15 vergilendirildiği günümüzde, spekülatif sermayenin trilyonluk artığının vergilendirilmemesi, sistemin karakterini tartışmasız olarak ortaya koyuyor.
Mal ve hizmet alımında Sabancı’nın da bir asgari ücretlinin de aynı oranda ödediği dolaylı verilerin payı, sürekli arttı. 1990’lı yılların başında yüzde 47,8 olan dolaylı vergilerin vergi gelirlerindeki payı, geçen yılda yüzde 59,1’e yükseldi. Hem borçlanmanın hem de dolaylı verginin artması, ne denli müflis bir politikanın izlendiğini ortaya koyuyor.
Her konuda vergi üstüne vergi yükleyen devlet, rantiyenin trilyonluk gelirini bile muaf tutuyor. Maliyeci Prof. Dr. Şükrü Kızılot, ilgili mevzuat gereği, 2000’de banka faizi, döviz tevdiat hesabı, repo geliri olanların tutarı ne olursa olsun beyan etmeyeceklerini ve vergi de ödemeyeceklerini açıkladı (Sabah, 18 ve 19 Ekim, 2000; Sabah 7 Mart 2001). Kızılot, mevcut yasanın içeriğini şöyle özetledi: “Mevzuata göre, 2000 yılında, borsadan 10 milyar, 100 milyar hatta 1 trilyon lira ve daha fazla kazanç sağlayanlar vergi ödemeyecekler.”
Türkiye, rantiyenin vergi cenneti, emekçinin de vergi cehennemi!

‘SUSURLUK’UN MASONİK TEŞKİLATI
Sermayenin, emek karşısında cephesel bir bütünlüğü vardır. Ama gerek desteklediği politik gücün iktidar olmasında, gerekse soygundan büyük pay kapmada sermaye parçalanmış konumdadır.
Türkiye’de sermayedarın kendi aralarındaki ilişkileri ve iktidarı etkileme kanalları itibariyle yapılan araştırmalar sınırlıdır. Fakat batık Yurtbank sahibi Ali Balkaner’in, polisteki ifşaatı, sermayedarın belli fonksiyonlarını anlamamızı netleştirdi.
Sümerbank’ın özelleştirilmesi ve Türkbank’ın özelleştirilme ihalesi süreci Nesim Malki’den Hayyam Garipoğlu’na, Korkmaz Yiğit’ten Alaattin Çakıcı’ya, Erol Evcil’e ve Mesut Yılmaz’a, Güneş Taner’e ilişkiler yumağı da… Sermayedarın, mevzuatın izin verdiği TÜSİAD, TOBB gibi örgütlenmenin yanı sıra, bu denli açık olmadan belli bir ‘masonik’ teşkilatlanma içerisinde olduğunu, belli ilişkilerden/faaliyetlerden çıkarmak mümkündür. İşte bu yapılanma, bankadan bir ihaleye ya da özelleştirmeye ve politikaya kadar bir tavır bütünlüğü yaşatmayı amaçlamaktadır.
Susurluk… Emniyet-mebus-uyuşturucu üçgeni ve devlet çetesi…
Böylesi bir yapılanma, kendisini besleyeceği kaynağı mali ve reel sektörden ya doğrudan ya da ifade edilen ‘masonik’ teşkilata havale ediyor… Susurluk raporlarında, bu tür teşkilatlara dikkat çekilmektedir…
Sistemin yasamadan yürütmeye kadar tüm faaliyetlerinin nabız atışı, politik ve bürokratik yapıyla yakın ya da doğrudan kurulan temasla izlenmektedir…
Nabız atışının, özellikle ekonomik artığın paylaşımında çok daha kolaylıkla kontrolü sağlanabilmektedir. Yüzde 10 komisyon, şu projenin onayı ya da faaliyet izninin kopartılması gibi fonksiyonlar, bizzat sistemin belli bir işlevselliği gereği olarak hayat bulmaktadır.
Kendi varlığı hakkında bilgi edinmemizi kolaylaştırmak için, ilkokula bile özel şoförlü Mercedes arabayla gittiğini sıklıkla hatırlatan Ali Balkaner, polisteki ifadesinde, masonik teşkilatı hakkında bilgi veriyor:
“Biz 18 aileyiz. Hepimizin bağlı olduğu bir başkanımız var. 18 büyük aile bir havuz teşkil ettik. Tüm ekonomi bunların elinde toplanıyor. İstanbul Menkul Kıymetler Borsasını manipüle eden kişi bizim bağlı olduğumuz başkanımızdır. Çok güçlü bir yapıya sahibiz. Başkanımız Tokyo Borsası’nda 800 milyon dolar kaybetti, bana mısın demedi.” (Güler Kömürcü, HaberTürk sitesi, 22 Ocak 2001)
Bu ‘aile’ teşkilatı, kendi besleme medya maşasını da yaratıyor; maaşlı gazetecilerle. Balkaner, medyadaki bağlantıları hakkında da döktürüyor…
Sistemde kişi, belli bir ‘bağlılık çizgisi’ üstüne çıktığı zaman, bu türden dar ve geniş yapılanmalarla her zaman için korunabiliyor, bazen de çökertilebiliniyor.
Balkaner ne ki, Sabancı, Koç, Toprak ve diğerleri…
Sistemde bu tür teşkilatlarla, ‘çıkarın bölünmez bütünlüğü’ adına faaliyet gösteren enflasyon lobisi, devalüasyon lobisi, özelleştirme lobisi ya da sırf kamu ihalelerinden vurgunu esas alan yolsuzluk lobisi gibi lobiler de, bu tür teşkilatlarla bütünleşiyor. Dönemsel olarak, belli lobiler diğerlerine göre daha etkin olabiliyor; bağlı olduğu teşkilatı da.
Bir şirket görüntüsüyle ANAP, bu konuda çok net bir örneği oluşturuyor.
Emekçilerin mücadelesinin konumu göz ardı edilmeden; devletin, biçimsel konumunda 12 Eylül ya da bugünkü parlamenter sistemin ekonomi politikasında, sermayenin belli bir türünün etkin olmasını, bu teşkilatların faaliyetlerinden soyutlamayız.
Döviz politikasında sabit kurdan dalgalı kura geçişin öyküsü de, sistem ve sermayedar ilişkisi ve lobicilik faaliyetini de netleştirmektedir.
Türkiye’nin dalgalı kura geçiş kararı, önce emperyalist ülkelerin oluşturduğu G-7’lerin İspanya’daki toplantısında ve daha sonra da G-7’nin de içinde yer aldığı G-20’lerin İstanbul toplantısında alındı; bu karar da yürürlüğe kondu (Milliyet, 23 Şubat 2001; Hürriyet, 25 Şubat 2001). Faiz zıpladığı ve dövizin fırladığı sırada, gecelik 600 trilyon borçlanan Emlak Bankası ve 2–2,5 katrilyon borçlanan Ziraat ile Halk bankalarına (Devlet Bakanı Faruk Bal, NTV, 3 Mart 2001, basın toplantısı) Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, “Piyasaya girmeyin, biz sizi fonlayacağız” dedi. Erçel sözünü yerine getirmeyince, olan oldu. (Radikal, 26 Şubat 2001) Aynı Erçel, krizi, “kamu bankalarının yükümlülüklerini yerine getirmemesinden kaynaklandı” şeklinde de tanımladı (26 Şubat, bir televizyon kanalı; 27 Şubat, HaberTürk sitesi).
Merkez Bankası eski başkanı Yaman Törüner de, Erçel’in bu tür uygulamalarına değindi ve yanlış olduğunu ifade etti (Kanal D, 26 Şubat, F. Altaylı’nın programı).
Sonuç: 21 Şubat Çarşamba günü vurgunu; tam 3,2 milyar dolar (Radikal, 23 Şubat 2001). Ve vurgun operasyonu devam etti…
Hazine Müsteşarı ve Merkez Bankası Başkanı istifa etti; bu kervana Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Zekeriya Temizel de katıldı, ama politik cephede istifa yöntemi kullanılmadı. Ecevit, hükümet olmada kararlı olduklarını ifade etti ve 15 Mart’ta grup toplantısında Derviş öncesinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı yapan Recep Önal’a başarılı çalışmalarından dolayı teşekkür etti. Ecevit literatüründe başarı, emekçinin her türlü talebinin bastırılması ve vurguncunun ihya edilmesidir; yaptıkları gibi.
Bu da, hem sistemin tıkanıklığını hem de lobici güçlerin direncini ortaya koyuyor. 28 Şubat, MGK darbesi sürecinde ‘açık’ parlamento tasfiye edildiği için Ecevit, her koşulda hükümet olmasının zorunluluğunu öne sürüyor.
Havanın bu denli puslu olduğu sırada, 27 Şubat’ta Kemal Derviş’in ismi birdenbire gündeme getiriliyor ve 1 Mart’ta Ankara’ya geliyor ve 2 Mart’ta bakan oluyor. IMF destekli ‘ulusal program’ hazırlıyor vs…
TÜSİAD, 22 Şubat’ta yaptığı açıklamada, bugün Derviş’te somutlanan görevlendirmeyi esas alan bir bakanlığın kurulmasını önerdi. Ve haftası dolmadan bakanlık kuruldu; ne tesadüf değil mi?
Anadolu’daki sermayedarların ve örgütlerinin duruşunun, İstanbul sermayesi teşkilatı olarak bilinen TÜSİAD’tan farklı konumda olması da dikkate alınmalıdır.
Kısaca hatırlattığım bu unsurlar dikkate alındığında, 21 Şubat Kara Çarşambası enflasyon ve devalüasyon lobisi ile uluslararası sermayenin bir operasyonu olarak gündeme geldiğini gösteriyor. Zaten kriz, Ecevit’e de itiraf ettirdi; MGK’da Sezer’in kendisini azarladığını söylediği toplantıyı göz ardı ederek, ekonomideki sorunların yaşanabileceğini, var olan sorunun patlamış olduğunu ifade etti (Gazeteler, 23 Şubat 2001). Dövizdeki dalgalanma, Ecevit’i de dalgalandırdı…

HORTUMLU HOLDİNG BANKACILIĞI
Böylesi lobi operasyonlarının etkin olduğu koşullarda, finans piyasası yapısının mevcudu anlamamızı kolaylaştıracağı kanısındayım.
Sanayi ve ticaret sermayesinde belli bir düzeyde yoğunluğa ulaşan gruplar, finans piyasasına da yatırım yaptı. 1970’lerde var olmaya başlayan holding bankacılığı, 1990’lı yıllarda sektöre hâkim oldu. Rant ekonomisiyle birlikte bir nitelik daha kazandı, hortumlama da bankacılık faaliyetleri arasında yer aldı.
Holding bankacılığının etkin olduğu bu dönemde, bankacılık sisteminde iki büyük vurgun yaşandı. Birisi 1994’te, diğeri de son iki yıldır yaşanıyor. Bugün Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen banka sayısı 13’e ulaştı.
1994’teki krizde TYT Bank, Marmarabank ve Impexbank tasfiye edildi. Davanın geçen ay zaman aşımına uğraması nedeniyle, sahipleri de cezadan kurtardı. Buna, hortumlamanın ödüllendirilmesi denir.
Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, bugün sektörde 80 banka var, bu çok fazla deniyor. Bu sayı, kalkınma ve yatırım bankalarını da kapsıyor. 4 tanesi devletin olmak üzere toplam 61 ticaret bankasının 13 tanesi Fon’da, 17 tanesi de yabancı sermayeli olup, özel sermayeli banka sayısı 27’dir. Yani sektörde 27 tane özel sermayeli ticari/mevduat bankası vardır ki sayıya Tarişbank, Şekerbank ve İş Bankası gibi ‘özel’ konumdaki bankalar da dâhildir. Tarişbank ve Şekerbank hariç 27 bankanın 21 tanesi belli bir holdingindir.
Holding bankaları, tüm leasing, faktoring ve aracı kurum gibi tüm firmalarıyla para ve sermaye piyasasında faaliyet gösteriyor. Bu da, piyasada belli bir grup ve grupların etkinliğine kolaylıkla imkân sağlıyor.
Piyasa tapıma ekonomistleri bir yandan belli bankanın yönetiminde görev alarak ya da danışman olarak, bunların çok kazanmalarına hizmet ederken, diğer yandan da özellikle devlet bankalarının özelleştirmelerini sihirli bir formül olarak sunuyorlar.
Diğer yandan özelleştirilen ya da bürokratik ve politik kurmay heyetin izin vermesiyle faaliyet gösteren bankalar, ana sermayedarın hortumlaması sonucunda devletleştirildi. Bugün devletleştirilen tam 13 banka var; hem de buna özelleştirilen Sümerbank ve Etibank da dâhil. Devletleştirilen 13 bankanın, 12 tanesi holding bankası idi.
Holding bankalarının önemli bir finans kaynağı da devlet bankalarından aktarılan kredilerdir.
El konulan 12 bankanın ‘hortumlama’ maliyetinin 20 milyar dolar olduğu ifade ediliyor. Çünkü ortada somut açıklanan resmi bir veri yok. Batık banka sahipleriyle ilgili yargılama süreci de, grubunun siyasi gücüne göre işliyor. Çağlar yurtdışında, Dinç Bilgin rahat…

HOLDİNG BANKALARI ‘ÖZELLEŞTİRİLSİN’
Sektörde holding bankacılığının artmasına bağlı olarak, sistemin devletleştirilmesi de benzer yönde gelişme gösterdi.
Para ve döviz piyasalarıyla ilgili falcılık yaparak ‘para kazanmayı’ ve sadece bu ko-‘ nu üzerinde konuşmayı ekonomi politika olarak iddia edenler, kamu bankalarının görev zararı üzerinde dururken, nedense tüm bankacılık sektörünün bir anlamda devletleştirilmesini görmezden geliyorlar. Çünkü, söylenecek laf yok; tüm finans sermayesinin faaliyet alanı yani bankacılık sistemi devletin şemsiyesi altına girdi; tokmak holding patronlarında, davul da devletin boynunda ve Ecevit de, başbakan…
Sistemde holding bankacılığının ektin olduğu dikkate alınırsa, holding / devlet ilişkisi ve holdinglerin de ne konumda olduğu böylece daha net olarak açıklığa kavuşuyor. Devlet, geçen ocak ayma kadar sadece tasarruf mevduatına uygulanan garantinin kapsamı, tüm nazım hesapları ve fondaki bankaların yurtdışından yapılan borçlanmaları kapsayacak şekilde genişletti.
Yani holding bankalarının pasifteki, mevduat sahibine, fondaki bankaların yurtdışındaki alacaklıya ve nazım hesaplarında kullandırdığı teminat mektubu ile taahhütlere devlet kefil oluyor, varlıkları da sermayedara kalıyor. Aslında bilançonun pasifine yani bankanın yükümlülüklerine kefil olan devlet, aktifini varlıklarını da alarak kontrol etse sorun bitmiş olacak, ama pasifi veren aktifi vermiyor.
Türkiye Bankalar Birliği’nin 2000 yılı eylül dönemi verilerine göre, döviz (tüm mevduatın tasarruf mevduatı olması varsayımı) ve Türk Lirası tasarruf mevduatının toplamı 66 milyar 216 milyon dolar olup buna 162 milyar 400 milyon dolarlık nazım hesaplan da eklendiğinde, sistemin 228 milyar 616 milyon dolarına devlet kefil oluyor. Buna göre, nazım hesaplar dahil sistemin büyüklüğü 306 milyar 488 milyon dolar olup, bunun yüzde 74,6’sı devlet güvence-sindedir. Bunun da adı, bankacılık oluyor.
İşte devlet bankalarını görüp, holding bankalarının bu durumunu görmeyenler, sorunu perdeleyip, kamu bankalarının tasfiyesini sorunun ana kaynağı olarak gösteriyorlar; peki, holdinglerin devletleştirilen bankaları ne olacak? O zaman önce bu bankalar, özelleştirilsin! Ne komik değil mi? Gündemde özel bankaların özelleştirilmesi var.

“DEVLET BANKALARI 30 HOLDİNGE ESİR”
Holding bankalarının özelleştirilmesi gereği gündemdeyken, devlet bankaları üzerinde durarak sorun yine vurguncu iktisatçılar tarafından perdeleniyor. Devlet bankası kaynaklarının özel bankalara ve firmalara ‘peşkeş’ çekilmesi, iktidar olmanın politikası olarak sunuluyor.
Profesyonel bankacı İsmet Alver, devlet bankalarının hortumlanması ve hortumlatılmasının, sistemin bütünlüğü içinde yapıldığına dikkat çekti. Alver, 37 yıllık bankacı. Ziraat Bankası’nda Zirai Krediler Müdürlüğü ile Genel Müdür Yardımcılığı, Halk Bankası ve Vakıflar Bankası Genel Müdürlüğü yapan Alver, holding devlet bankası ilişkisini şöyle özetledi: “Uzun yıllar kamu bankalarında yöneticilik yapmış biri olarak söylüyorum, kamu bankalarının aktifleri 30 kurum ve grup tarafından işgal edilmiştir. 30 gruba verdikleri paranın tamamını değil, yüzde 20’sini azaltın deseniz, azaltamazlar. Bu gruplar, bu bankaların temin ettikleri paraları ödeme endişesi taşımıyorlar. Bu endişeyi banka yönetimleri taşıyor.” (Dünya, 14 Eylül 2000)
Vakıf Bank ile Emlak Bankası’nın eski genel müdürlerinin, geçen yılın kasım ayına kadar el konulan bankalarla ilgili yaptıkları değerlendirmede, şu ifadeler yer aldı: “El konulan (27 Ekim’de Etibank ve Bank Kapital’e el konulmuştu) bankaların sahipleri devlet bankalarından verilen kredilerle desteklendi. Kamu bankaları siyasilerin isteği doğrultusunda belirli gruplar üzerinde yoğunlaştı. Bunlar zaten yıllardan beri Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında yer aldı. Bu grupların bir kısmı bu batan bankaların sahipleri olmuştur. Bunlar yıllardır süren olaylardır.” (Dünya, 1 Kasım 2000)
Bugün devlet bankalarıyla ilgili olarak ifade edilenler, bu tespitlerle hiç de uyumlu değil.
Demek ki, sanayi, ticaret ve finans sermayesine yatırım yapan çok az sayıdaki grup, aynı zamanda devlet bankalarının da batakçıları, ama sistemin işleyişiyle bu gerçek perdeleniyor. Devlet bankalarının özelleştirilmesine, bu grupların da karşı çıktığını düşünmek hiç de hayal değil.

TEKELCİ ‘TALAN’
Sistem, para ve döviz piyasalarında spekülatif sermayenin daha da etkinleşmesine yönelik politikaları izlerken, sanayide tekelci piyasa yapısıyla reel sektöre de ”buranın ağası sensin, istediğin fiyata sat” imkanı yaratmıştır. Burada reel sektör, tümden sektördeki sermayedarlar “ağa” olarak nitelendirilmemiş, kendi alanında etkin olanların bu ortamda kalıcı olmaları sağlanmıştır. Böylece mevcut sistem, reel ve mali sektörün kendi bütünlüğü içinde var olmasını desteklemiştir.
İmalat sanayisinin alt sektörlerinde tekelci piyasanın etkin olmasına karşın, piyasada ‘rekabeti’ sağlamakla görevli olan Rekabet Kurumu da bir şey yapamamaktadır. Kurum başkanının, bu duruma dikkat çeken bazı açıklamaları, sadece nutuk olarak kalmıştır. Ki, piyasanın tekelci olması ve fiyatın da talebe karşı elastik olmaması, enflasyonun niye bu kadar devam ettiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Fiyatı belirlemede tekelin söz sahibi olması, enflasyonun niye çeyrek asırdır sürdüğünü açıklığa kavuşturmaktadır.
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün en son yaptığı “İmalat Sanayisinde Yoğunlaşma-1997” araştırmasına göre, 123 alt sektörün yüzde 58’inde (yani 71 tanesinde) yüksek derecede (yani pazar payı yüzde 50’nin üzerinde) yoğunlaşmanın yani tekelleşmenin (4 firmanın pazar payı itibariyle) olduğu tespit edildi. 123 sektörün 18’inde yüzde 30’un altında kalan (rekabet yoğun) yoğunlaşma oranı, 34’ünde yüzde 30–50 (orta derece; rekabet var gibi); 27’sinde yüzde 50–70 (yüksek derecede; rekabetin adı var) ve 44’ünde de yüzde 70–100 (çok yüksek derecede; rekabet yok gibi) arasında değişiyor.
Enflasyonun çeyrek asırlık tarihi tartışılırken, bu durumun da dikkate alınması gerekiyor. Çünkü tekel, fiyatı artırarak, üretimi düşürerek kârlılığını koruma imkânına sahiptir.
Devletin kefilliğinde var oları holding bankacılığı ve sanayideki tekelleşme, sistemin karakterini ortaya koyuyor.
Tekelleşmenin böylesine etkin olduğu günümüzde, enflasyonu talebi kısarak düşürmeden ne gibi sonucun alındığını yaşıyoruz. Sanayinin en önemli sorununun talep yetersizliği olarak tespit edilmesi, öne sürülen iddiaları tuzla buz ediyor.
Üretimde maliyetlerin azaltılması gündeme geldiğinde, ilk dikkate alınan kalemi işçi ücreti ve maliyeti oluşturuyor. Bu klasikleşen bir sermayedar tavrı. Hatta gündemde olan iş güvencesiyle ilgili yasa tasarısının varlığı, sanayiyi yok edebilecek bir eğilim olarak değerlendiren sermayedarlar ve meslek kuruluşları, MHP eskisi bugünün ANAP’lısı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan’ı sanayi düşmanı olarak ilan etti.
Bugünün ekonomik verileri, işçilik unsurlarının sürekli olarak birinci öncelikli hedef gösterilmesini yalanlıyor. Bu aynı zamanda, ekonomik krizin kaynağının nasıl perdelendiğini ortaya koyuyor.
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün sanayide kapasiteyi tam olarak kullanamama nedenleriyle ilgili yaptığı araştırmaya göre, sanayinin tam kapasiteyle üretim yapamamasının en büyük nedeni, talep yetersizliğidir. 1995 yılının 1’inci çeyreğinde yüzde 52,5 olan talep yetersizliğinin payı, 1997’nin 1’inci çeyreğinde yüzde 62,2’ye, 1998’in 4’üncü çeyreğinde yüzde 66,8’e,1999’un 3’üncü çeyreğinde yüzde 64,8’e ve 2000’in 4’üncü çeyreğinde 75,7’ye yükseldi. Talep yetersizliğinde iç talep yetersizliğinin payı, dış talebe göre yaklaşık 3,2 misli daha büyük. Talep yetersizliğini, hammadde yetersizliği, finansman ve işçilikten kaynaklanan sorunlar izliyor. Enerji de en geride kalan sorun. İşçi sorunlarının payının bu denli küçüklüğüne rağmen, yalana devam ediliyor. (Bkz. TABLO 5)
Sanayide tekelleşme ve talep yetersizliği nedeniyle kapasiteyi kullanamama, krizin karakterini de netleştiriyor.

BÜYÜK SORUN TALEP YETERSİZLİĞİ – Tablo-5
(Kapasite kullanamama nedenleri: yüzde)
Talep         Hammadde     İşçi         Mali         Enerji
Yetersizliği    Yetersizliği    Sorunları    Sorunlar    Sorunları    Diğer
1995/1     72,0        7,4        2,5        5,2        –        12,9
1996/1     62,8        4,8        2,1        3,6        –        26,7
1997/1     62,2        5,8        3,1        6,0        1,1        21,6
1997/4     67,1        6,8        3,8        5,5        1,6        15,1
1998/1     57,8        5,7        3,5        4,0        1,3        27,9
1998/4     66,8        4,0        3,2        4,4        1,0        20,6
1999/1     76,4        4,1        2,7        2,5        0,5        13,7
1999/4     62,9        4,9        2,8        6,8        1,1        21,4
2000/1     58,4        12,5        1,7        5,1        0,5        21,8
2000/4        65,7        6,1        2,9        4,6        1,3        19,5
AÇIKLAMA: Yılın birinci ve dördüncü üçer aylık dönem itibariyle. Kaynak: DİE.

ANKARA’DA YOLSUZLUK İKTİDARI
Mali sektördeki holding bankacılığı ve sanayideki tekelleşme sistemde yolsuzluğu etkinleştirdi. Hatta bir nevi ekonomi politika olarak hayat buldu. Bu anlamda yolsuzluk, sistemle özdeşleşti.
Devlet bankaları kaynaklarını talan etmenin ekonomi politikasıdır, yolsuzluk. Batık bankalara verilen milyarlarca dolarlık mevduatın akıbetini sormamakla, görev zararı yaygarasıyla, yolsuzluk teşvik ediliyor.
Her politik ve kurmay heyet, yolsuzluğa karşı olduğunu iddia ederek, onu besledi.
Adli düzeyde araştırılanlardan hiçbir sonucun alınamaması da, lobinin gücünü gözler önüne seriyor. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bir yeğeni hayali ihracatçı, diğeri batık bankacı, ağabeyi… Maliye Bakanı Sümer Oral’ın kayınbiraderi naylon fatura mucidi Orhan Aslıtürk, Londra’da zevcesi Gülay Hanımla yaşıyor… Yine bir diğer bakan, sosyal maskeli Ecevit’in yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Egebank davası sanığı… Birbiri hakkında Yüce Divan’da yargılanmayı sağlayacak araştırma önergesi veren Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller, Meclis’te anlaşarak önergelerinin yalan olduğu kararına vararak birbirini akladı gibi…
36 yılını bürokrasinin çeşitli kademelerinde çalışarak geçiren Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu Başkanı Abdullah Arslan’ın anlatımları, yolsuzluğun, sistemin bir politikası olduğunu anlamayı sağlıyor (Anadolu Ajansı, 22 Ocak 2001; basın, 23 Ocak 2001). Sistemin ‘kamunun rant, teşvik, ihale ve kredi dağıtması’ üzerine kurulu olduğunu ve bunun da yolsuzluğu beslediğini açıklayan Arslan, gümrük idaresinin tamamen denetimsiz olduğunu söyledi. Siyasilerin ve bürokratların dokunulmazlığının da yolsuzlukları yaygınlaştırdığını iddia etti. Arslan, bankaların iş işten geçtikten sonra denetlendiğine dikkat çekti.
Türkiye Kalkınma Bankası eski genel müdürü Özal Baysal, Demirel-Erdal İnönü dönemindeki faaliyetinden bankayı 80,4 milyar liralık zarara uğrattığı gerekçesiyle verilen cezanın 1 milyon liracık ağır para olması (Hürriyet, 7 Temmuz 2000), sistem, lobi, Susurluk’un teşkilat boyutunu gözler önüne seriyor. Verilen cezanın ertelenmesi de, ayrı bir…
Etibank’ın özelleştirme ve devletleştirme süreci de, yolsuzluğun sistematik boyutunu ortaya koyuyor.
Etibank, 1997’de 180 milyon dolara satıldı. Ardından devletleştirildi.
Tekrar 150 milyon dolara Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar’a yani Medya Holding ve Nergis Holding’e satıldı. Cavit Çağlar’ın İnterbank’ına 7 Ocak 1999’da el konulmasından önce, Çağlar, elindeki hisselerini Medya Holding’e sattı. Ne tesadüf!
Tarih, 27 Ekim 2000, Etibank tekrar devletleştirildi.
Etibank’ın ikinci kez özelleştirilmesi girişimi, sermayedar, politikacı ve bürokrat ilişkisinin somut bir ifadesidir. Çağlar, Etibank’ı almak istediğinde, İnterbank’ın durumu ‘kötü’ olduğunu gösteren raporu, bir süre sonra ‘iyidire’ dönüyor ve satış işlemi yapılıyor. Satışa imza atanlardan biri de Zekeriya Temizel. Diğer imzacılar da, Bülent Ecevit, Güneş Taner, Işın Çelebi, Yalım Erez ve Özelleştirme İdaresi Başkanı İsmail Hakkı Karakaya. (Hürriyet, 13 Kasım 2000; Milliyet, 14 ve 15 Kasım 2000; Yeni Şafak, 6 Kasım 2000).
Karakaya, satış işlemi tamamlandıktan sonra Etibank’a genel müdür oluyor (Milliyet, 30 Ekim 2000). Ve Güneş Taner de, Medya Holding Yönetim Kurulu Üyesi olur. Taner, Etibank’a el konulmadan kısa bir süre önce de bu görevinden istifa eder.
Bu da ne tesadüf ama?
Bankalar operasyonuyla, sivil bürokratların yanı sıra emekli paşaların da bankacı olduğunu öğrendik.
Etibank’ın bir yönetim kurulu üyesi de, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Emekli Oramiral Vural Bayazıt’tır; yurtdışına çıkış yasağı konulan görevlilerden. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral Muhuttin Fisunoğlu, Sümerbank Yönetim Kurulu Üyesi, o da yasaklı. Yine Eski MİT Müsteşarı ve Jandarma Genel Komutanı Emekli Orgeneral Teoman Koman da İnterbank Yönetim Kurul Üyesi, o da yasaklı.
Fisunoğlu, ne yaptığı hakkında, politik militerlik konusunda danışmanlık olduğunu ifade ederek, “Pişmanım” diyor (Milliyet, 25 Aralık 1999). Koman, Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu’na gidip ifade vermemişti, demek ki, bankada işleri yoğundu.
Askeri bürokrasiye haksızlık etmeyelim, siviller de bürokrasiden ayrılır ayrılmaz kapağı özel sektöre atıyor. 15 Mart’ta yönetimine el konulan İktisat Bankası Yönetim Kurulunun bir üyesi de, eski Hazine Müsteşar Yardımcısı Cüneyt Sel, yine eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez de Garanti Bankası Yönetim Kurulu Üyesi. Eski Merkez Bankası Başkanı Rüştü Saraçoğlu da, Egebank Yönetim Kurulu Başkanı olduğu iddiasını yalanlıyor. Listeyi uzatmak mümkün. Özel sektörün kadro ihtiyacını dünün sivil ve asker bürokratlarından karşılıyor olmasının, belli bazı avantajları olsa gerek; sermayedar vurgunun kokusunu iyi alır!
İktisat Bankası’na el konmadan önce, 19 Şubat krizinin ertesinde Ankara’ya koşanlardan biri de İktisat Bankası sahibi Erol Aksoy’du. Yalnız değildi, yanında ekonominin bugünkü başarıya ulaşmasında katkısı olanlardan eski bakan Güneş Taner ve Turkcell’in ve Yapı Kredi’nin patronu Mehmet Emin Karamehmet vardı. Mesut Yılmazla görüşmelerinin nedeni Ecevit’le Sezer’i barıştırmak değildi, onların derdi başkaydı, ticaretti. Aksoy’un CİNE 5’inin Karamehmet’e satılmasının pazarlığı, Yılmaz’ın şahitliğinde yapıldı; ama olmadı. Böylece de İktisat Bankası gitti. (Evrensel, 27 Şubat 2001; Milliyet, 16 Mart 2001). Yılmaz ve ANAP’ı, Türkbank’ın Korkmaz Yiğit’e satımında da başbakan olarak hayli katkısı olmuştu, sonra Türkbank’a el kondu. Yiğit cezaevinde, Yılmaz da Başbakan Yardımcısı.

‘GÖREV ZARARI’ YAYGARASI
Bankacılık sektörü tartışılırken, gündeme getirilen sorunlardan bir tanesi de devlet bankalarının içinde bulunduğu mali durumdur. Devlet bankalarından sorumlu olarak bakan, başbakan, genel müdür ya da bir başka statüde yetkili olarak görev yapan politik ve bürokratik kadrolar tarafından, bankacılık faaliyeti özel çıkarlarının esas alınması gayesiyle yerine getirildiği için bu anlamda sorunların neler olduğu biliniyor.
İktisadi literatüre hortumlama olarak sunulan yöntem, bugünkü ekonomik ve politik sistemin bir hediyesidir.
Götür götürebildiğin kadar…
Halk, Vakıflar, Emlak ve Ziraat bankalarını hortumlayanlar ve hortumlatanlar, görev zararında tam bir cephe halinde saldırıyor.
Yine de çatlaklar var ki, bal tutan parmağını yalar misali yalamayanın verdiği enerjiyle, tüm özelleştirme ‘gayreti’ bir söylem olarak kalıyor.
Devlet bankalarının, hortumlanmanın yanı sıra gündeme getirilen bir sorunu da, mali bünyelerini sarsan görev zararıdır. Batık bankaların 15 milyar doları aşan maliyetini göz ardı ederek, devlet bankalarının 20 milyar civarında iddia edilen görev zararının sistemin baş sorunu olduğu hep gündeme getirilerken, hortumlama aklanıyor, yine tarımsal destekleme yapılan çiftçiler ya da SSK gibi kurumlar hedef alınıyor.
Sayıştay’ın 2000 Yılı Mali Raporu’na göre (sayfa 126), 1996’da 842 trilyon lira olan görev zararları toplamı, üç yıl sonrasında 1999’da tam 15,4 misti artarak 13 katrilyonu aştı. Bunun sonucu olarak görev zararının milli gelire oranı da yüzde 7’den yüzde 17’ye yükseldi.
Nasıl bir yöntem belirlenmiştir ki, üç yılda 15,4 misli artıyor?
Finansman sıkıntısı çeken bir devlet kurumunun ödemelerini ya da giderlerini Hazinenin karşılayamaması nedeniyle, Ziraat Bankası gibi devlet bankalarının bu finansman yükünü üstlenmesi, yani devlet bankasının bir başka kuruma borç vermesi ve bunun ödenememesi nedeniyle doğan zarardır, görev zararı.
İşte bu zarara, Sayıştay raporunda yazıldığı gibi piyasa rayicinin kat be kat üstünde faiz uygulanınca bu zarar da, yukarıdaki örnekte olduğu gibi üç yılda tam 15,4 misli artabiliyor. Böylece bu bankalar da daha kolaylıkla gündeme getirilip, hedef gösteriliyor.
Yine aynı raporda (sayfa 130–131), Ziraat Bankası’nın 1993 ve 1994 yıllarında üreticilere verdiği 315 milyon dolar (1997’de Hazine tarafından 712 milyon dolar yapılan ödemeye karşılık), 1999 yılında tam 11 milyar dolara ulaşmıştır. Bu gidiş sürerse, bu 1993’ün 315 milyon doları, 202’de tam 34 milyar dolara yükselecek.
Sonra da, para piyasasının goygoycu profesörlerinin sözcülüğünü yaptığı bu harekâtta, 1. Görev zararı büyüyen devlet bankası, 2. Görev zararın doğmasına neden olan hizmet ya da mal alımı (tarımsal destekleme gibi) hedef alınıyor.
Hatta 18 Aralık 2000 tarihli IMF’ye verilen mektubun 57’inci maddesinde, 2001 yılında görev zararı gecikme faizi, Hazine bonosu ve devlet tahvili faizinin Ziraat Bankası için 1,33 ve Halk Bankası için de 1,60 çarpı kadar olacaktır, taahhüdü yer alıyor. Bu şu anlama gelir, Halk Bankası görev zararı için uygulayacağı faiz oranı, piyasada bono ve tahvil için gerçekleşen faizden yüzde 60 daha fazla olacaktır; Ziraat Bankası için de yüzde 33 daha fazla.
İmza atan bakan olarak Recep Önal ve Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, işte bu kadar, müflis tüccar konumdadır.
Görev zararı, devlet bankacılığının finans sermayesi lehine tasfiye edilmesinin bir kibar yöntemidir.

IMF İLE 174 MADDELİK KONTRAT
1999 Aralık ayından beri yürürlüğe konulan program nedeniyle, Uluslararası Para Fonu’na (IMF) tam beş tane mektup yazıldı. Mektuplarda selamlardan sonra, toplam 174 taahhüt maddesi kaleme alındı. Mektuplara, üretim, yatırım ve istihdam sözcük olarak dahi giremezken, bağlılıkları belirtir tarzda “istediklerinizi yapacağız” ifadesi etkin kılındı.
Mektuplarda, partilere ve hatta partililere bile açıklanmayan taahhütler verildi, iki imzayla. Yürütmenin kendi uygulamalarının dışında, yasamanın da bu taahhütlere uygun bir çalışma programını hayata geçireceği vaadinde bulunuldu. Gereği de yapıldı.
Mektupta belirtildiği üzere, enerjide özelleştirmeyi yaygınlaştırmak amacıyla çıkarılan kanunla, öyle bir sistem kurulacak ki, devlet elektriği 10 cent’e alıp, 4,5–5 cent’e satacak (Dünya, 10 Mart 2001).
İmzacılar: Devlet Bakanı Recep Önal ve Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel. Erçel istifa etti, öbürü de hâlâ bakan.

ANKARA ÇIKARTMASI
Rant ekonomisinin etkinliği nedeniyle sorunlarını Ankara’ya iletmekte başarısız olduğuna karar veren reel sektör sermayedarları, çareyi bir zirvede aradı. Ve istenilen de gerçekleşti.
8 Şubat’ta zirve yapıldı. Zirvede, reel sektör yalnız bırakılmadı, finans sektörü sermayedarların temsilcileri de yer aldı. Böylece reel ve mali sektör sermayedarlarının temsilcileri, politik ve bürokratik heyetle bir araya geldi. Daha sonra seramikçiler de benzer bir şekilde Ankara’ya çıkartma yaptı. Diğer sektörlerde de benzer hazırlıkların olduğu bir sırada, Ankara’da olan oldu, ekonomik program ‘daha fazla titremeye tahammül edemedi’, bir günde çöktü.
Ecevit’in dediği gibi, ne istikrarlı ve güçlü ekonomi(ymiş)!
Zirveye, reel sektörü temsilen; bilinen ismiyle patronlar kulübü TÜSİAD, sanayi ve tüccarların TOBB’u, esnaf ve sanatkarların TESK’i , ihracatçıların TİM’i ve İTHİB’i, çiftçilerin TZOB’u, tekstilcilerin TİS’i, tüm sektörlerin TİSK’i, denizcilerin DTO’su gibi çatı örgütlerin yanı sıra, Kayseri Sanayi Odası Başkanı, Ankara Sanayi Odası Başkanı gibi bazı odalardan ve kuruluşlardan da katılan oldu. Zirve katılımcıları, kendi sektörleri hakkında bilgi verirken, ürkütücü boyutta iflasların yaşandığına ve bankalara kredi borçlarını ödeyemediklerine dikkat çekti.
Ama bünyesinde 300 bin üyesi olan İstanbul Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yıldırım davet edilmedi. Hem TOBB seçimlerinde Başkan Fuat Miras’a karşı aday olduğu ve hem de Ecevit’i eleştirdiği için Yıldırım, toplantıya katılma hakkına sahip olamadı. Bu da, reel sektörün kendi iç çelişkisinin bir sonucu olarak gerçekleşti. Yıldırım da, bu yönde açıklamalarda bulundu, zirveyi şöyle değerlendirdi: “Türk ekonomisi katledildi, cenazesine cemaat aranıyor.” (Dünya, 9 Şubat 2001)
Yıldırım hatta bazen eleştiri dozunu hayli artırdı: “IMF’nin her dediği yapılıyor. Hükümet, bizim uyarılarımızı dikkate almıyor… Yapısal sorunlar göz ardı ediliyor. İhracatı ve üretimi göz ardı etmeye kimsenin hakkı yoktur.” (Dünya, 2 ve 5 Şubat 2001) MÜSİAD Başkanı Ali
Bayramoğlu da, “Adı zirve, inşallah zırva” olmaz diye açıklamada bulundu. Bayramoğlu, kaynakların reel sektörde kullanılmasını isteyerek, Ankara’nın gücünün azaltılmasına dikkat çekti (Dünya, 9 ve 2 Şubat 2001).
Zirvede, finans sermayesini temsilen tüm bankaların üyesi olduğu Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ile İş Bankası, Akbank, Garanti Bankası, Yapı Kredi Bankası, Koçbank ve bazı devlet bankalarının genel müdürleri katıldı.
Sektörel raporların yanı sıra, bankalar-reel sektör arasında yaşanılan sorunlar üzerinde durulduğu açıklandı. Hatta Ankara’da resmi kurmay heyeti olmadan da bu tip zirvelerin yapılmasının önemine değinildi.
Ecevit de, 11 gün sonrasını yalanlar bir şekilde zirveyi, “İş dünyasının programa desteği tam” olarak değerlendirdi.
Ankara’ya böylesi bir zirve çıkartmasının ardından, Ecevit’in de gayretiyle fitili ateşlenen krizle birlikte bankaların, yüzde 40–50 faizle verdiği kredi faizi oranını yüzde 2000’lere yükselttiğini tebliğ etmesi, önümüzdeki dönemde reel ve mali sektör çelişkisinin mahkemelere ve değişik ilişki ortamlarına taşınacağını gösteriyor.
Mevcut ekonomik ve politik sistem somutunda, bu, bir yönüyle kredi alanının ve bir yönüyle de kredi verenin batmasıdır!
Bizce sakıncası yoktur.

Mart-Nisan 2001

EK- 1
TELEKOM’DA ÖZELLEŞTİRME LOBİSİNİN ZAFERİ
Kâr eden ve özel olarak batırılması amaçlanan politikanın izlenmesi halinde zarar etmesi mümkün olan Telekom’un özelleştirilmesi, özelleştirme lobisi tarafından namus meseli haline getirildi. Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminden beri hep gündemde.
IMF’ye verilen kontrat içerikli mektuplarda da gündeme geldi, Telekom’un özelleştirilmesi.
22 Haziran 2000 tarihinde verilen mektubun 17’inci maddesinde, Telekom’un yüzde 20’sinin özelleştirilmesiyle ilgili plan açıklandı. Daha sonra ne olduysa başını Özelleştirme İdaresi’nin çektiği lobi, bunun böyle satışının mümkün olamayacağına yönelik bir propagandaya başladı. Lobinin istediği gibi satış olmadı. Tartışmalar, oranın küçük olması ve talebin olmaması üzerine, 18 Aralık 2000 tarihli mektubun 35’inci maddesinde, yine gündeme getirildi. Oran yüzde 33,5’e çıkarıldı ve blok alış yapana da yönetimde söz hakkı vermeyi (yüzde 51) öngören bir hileli oyun da hazırlandı. Yine, planlanan gerçekleşmedi. Yüzde 33,5’ini satıp, yönetimde yüzde 51 paya sahip olmasının mümkün olmayacağı gerekçesiyle, özelleştirilecek miktarın daha arttırılması öneriliyor. Hatta utanmadan, Prof. Dr. Asaf Savaş Akat gibiler de (NTV programı, 14 Mart 2001, saat: 19.00) alacak olana devletin üstüne 2–3 milyar dolar gibi para vermesini de ileri sürdü.
Lobi, baştan beri daha fazla payın satılmasını önerdi; bugün, o noktaya gelindi.

EK- 2
“HÜKÜMET, FİNANSI DİNLİYOR”
Bankalar somutunda finans sermayesine yönelik eleştiriler pek sık olmasa da gündeme geliyor. Türkiye Tekstil Sanayi İşverenleri Sendikası Başkanı Halit Narin, bugüne yönelik yaptığı değerlendirmede, esas sorumlunun finans sektörü olduğunu iddia etti {Kanal 7, akşam ana haberi, 21 Şubat 2001).
IMF’nin kararlarında üretimin, reel sektörün olmadığına dikkat çeken Narin, şöyle devam etti: “Hükümet, finansı dinliyor. Bu ekonomik modelde kazanan üç kesim vardır: 1) Kayıt-dışı faaliyet gösterenler (ki bunların ekonomideki büyüklüğü, kayıtlının 3’te 1’i kadardır); 2) finansçılar, repocular ve 3) bizzat üretim yapmayanlar. Bu üç kesim dışındakiler bence kaybediyor. Artık politikalarda para ile oynanmasın, üretimle ilgilenilsin.”
12 Eylül sonrasında zafer kazanmış bir ‘komutan’ edasıyla, 1960–1980 dönemini dikkate alarak, “20 yıl biz ağladık, onlar güldü; artık, onlar ağlayacak, biz güleceğiz” diyen Narin, bu sefer de emek-sermaye çelişkisiyle ilgili olmayıp, bizzat sermayenin kendi içindeki çelişkiye yönelik değerlendirmede bulunuyor.

EK- 3
“BANKALAR TEFECİLİK YAPİYOR”
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Fuat Miras, finans / hükümet ilişkisi ötesinde, bankacıların faaliyetini değerlendirdi, yapılanın tefecilik olduğuna işaret etti. 27 Kasım’da 14 ay vadeli tahvil ihalesinde yüzde 41,90 olan bileşik faiz oranı, 5 Ocak’taki 6 ay vadeli bono ihalesinde yüzde 67,47’ye zıpladı. Bu seviye daha sonraki dönemde korundu.
19 Şubat’taki ‘post-modern kriz’ ertesinde 21 Şubat’taki 1 aylık bono ihalesinde faizin yüzde 144,23’e yükselmesini yorumlayan Miras, enflasyon lobisinin bir operasyonuna dikkat çekti: “Gelişigüzel bankacılık var ve bizim bankacılığın tefecilikten farkı yok. Faizleri onlar yükseltti. Enflasyon lobisi kazandı, biz kaybettik. Hâlâ devlet bankalarının üzerine kara bulutlar gibi çöken özel bankalar, gecelik faizleri katladığı sürece Türkiye’de bankacılık yaşayamaz. Sektörde vizyon yapılması lazım. Bankacı olanların sistemde kalması lazım. Mevduat topluyorlar. Kendi şirketlerine kredi veriyorlar, diğer şirketleri ise öldürmeye çalışıyorlar. Türkiye bu sistemi düzeltmezse daha çok ‘Kara Çarşambalar’ yaşar, bundan da hiç kimse kurtulamaz.” (Star, 8 Mart 2001)

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑