hangi “sol”?

Öncesinde üzerine tartışılmıyor değildi; ama son birkaç aydır “sol”a ilişkin sıkı bir “tartışma” sürüyor. Ergenekon soruşturması, iddianame ve davası, “sol” tartışmasının zemini kılındı.

Bu kez tartışmanın ayırt edici bir yanı var.

Eskiden “sol”, dışından açılan kampanyalar bir yana, kendi içinde/arasında tartışırdı. “Sol”un dışından “sol”a yöneltilmiş “ok”lar, tartışma/eleştiri kapsamında olmaktan öte saldırı/suçlama içerikli olurdu. Yakın tarihte ilk kez, kontrolü dışına çıktığında, İ. İnönü “haytalar” diyerek suçlamayı başlatmış, sonra düzen parti/akımlarından “aşırı uçlar” denerek dışlanmaya çalışılmıştı devrimciler. Bu kapsamda yürütülen “kökü dışarda” edebiyatı, 12 Martçıların “eşkiya” ve “anarşist” suçlamasıyla genişlemiş, “Marksist-Leninist düzen kurmayı hedefleme” noktasına varan dışlamacılık üzerinden –bugün içeriği az-çok değişerek kullanılsa da– en son “terörist”e kadar gelinmişti. Çok bilinen uluslararası örnekse, sosyalizme yöneltilmiş yok etmeye yönelik kampanyanın tartışmacı/propagandif bileşeni ve tam bir kara çalma olan “soğuk savaş” saldırganlığıydı.

Şimdi yine “sol” kendi içinde tartışmaya devam ediyor; ancak bugün “sol”, eskiden dışından ve yok etmeyi hedefleyen kampanyaların aracı olarak “sol”a yöneltilen suçlamaların benzerinin hedefi kılınma durumunda.

“Sol”a yönelik bugünkü kampanyanın dünkülerden farkı, görünüşte “solun içinden” ve genellikle “sol” sayılanlarca, “sol” ve “solu yenileme” adına başlatılmış ve yürütülüyor olması ve genişletilmesinin de aynı eksende gerçekleşmesindedir.

Sınıf ve güç ilişkileriyle ilişkili nedenleri bu yazının konusu değil, ancak günümüzde “sol”a yönelik kampanyanın yürütücüleri, 12 Mart ya da 12 Eylülcüler ve onların örneğin –eski deyimle “göbekçi”– Metin Toker türünden radyo-TV program yapıcıları değil. Eski faşist ideolog-propagandist Taha Akyol hiç değil. Şimdi, neoliberal propaganda yürüten, liberalizm şampiyonu görünümüne bürünmüş T. Akyol’un bile “böyle bir sol partiye ben de oy veririm” dediği “yeni bir sol”un organizasyonu ya da sosyalizmin etkisizleştirilmesi lehine bilimsel sosyalizmin, Marksizmin mahkumiyetini amaçlayan bir kampanya gündemde.

Ve bu anti-Marksist, sosyalizm düşmanı kampanya, kendi aralarında organize olmamış görüntü veren, ancak organize oluşlarının ayırtedici özelliği bireysellik ve örgütsüzlük görüntüsü ve sırtlarını dayadıkları ya da asıl organize edici gücün dişinden tırnağına örgütlülüğü olan bir “sol” iddialı çevre tarafından sürdürülüyor. Kimisinin “solculuk”la bağlantılı referansı babasının yanı sıra romanlarında işlediği bireysel (genel ya da cinsel vb.) özgürlükçülüğü.. “Tek kişilik ordu”luğa yücelttiği bireyselliği son birkaç yıldır aklına gelen, örneğin 12 Mart ya da 12 Eylül günlerinde –şimdi birkaç yol arkadaşıyla liderliğini yapmaya yöneldiği– Kemalizm eleştirmenliği hiç aklına gelmemiş ve ağzını açıp konuyla ilgili tek laf etmemiş, günümüzdeyse bireysel ve grupsal hak savunuculuğu övünmesi yaparken –savunmak bir yana– emeğin haklarına saldıran kimisinin referansı, ancak hükümete bağlı komisyonlara sığabilen türden, “alt kimlikler”, “alt kültürler” parantezleriyle birey/grup haklarına gönderme yapan Dünya Bankası dokümanlarında öngörülen bir özgürlükçülük.. Kimisi, eski referansı darbe destekçiliği ve beklenticiliği ile malul Maoculuğunun yerine Carr, Bloch vb. türü savunucularıyla teorik temelini açıklamaya soyunduğu liberalizmi geçirme uğraşındaki bir “diktatörük düşmanı” ve “demokrasi aşığı”.. Kimisiyse “eski solcu” olduğunu bile kabullenmeyen, Marx’tan da alıntı yapan bir Marksizm yorumcusu ve akıl vericisi, dününü ve bugününü “demokratizm” vurguculuğuyla tanımlayan ve dün de “demokratik olmayan” “sol kalıplar”ı reddedişiyle övünen bir “yeni solcu”…

Kısacası güncel “sol tartışması” “içeriden” açılmış görüntüsüyle ve “sol” adına, zaman zaman Marx referans gösterilerek, “sol şöyle olmalıdır” ya da “böyle olmamalıdır” biçimi ve net anti-Marksist içeriğiyle yürütülüyor.

NEDİR “SOL”?

Öncelikle açıklığa kavuşturulması zorunlu olan, şu her çekilen yere uzama haliyle tanımlanan “sol” kavramıdır. Nedir sol, “sol”la kastedilen ne tür bir şeydir? Özellikle belirginleşmesi istenmeyen ve üzerinde yozlaştırıcı tartışma yürütmek isteyene geniş bir hareket alanı sağlayan “sol”dan anlaşılan somutluk yok mudur? M. Belge örneğin, kimi zaman, muğlak “sol” kavramı yerine geçmek üzere “sosyalizm” kavramını da kullanmaktadır. Öyleyse “sosyalizm”den murat edilen nedir?

“Sol” örneğin, bilimsel sosyalizmin kurucularına ait bir kavram değildir ve sosyalizmi de, bilimsel sosyalizmi de önceler, önce doğmuştur.

“Sol”un sınıf mücadeleleri ya da daha geniş anlamıyla tarihin literatürüne girişi Fransız Devrimi’yledir. 1789 Devrimi’nin ardından kurulan “meclis”te feodal aristokrasinin üzerine gitme ve devrimi ileri taşıma yanlıları bu “meclis”in “sol”unda oturdukları için, bir belirtici kolaylık olarak, “sol” ve “solcular” olarak nitelenmişler; aristokrasi ile uzlaşma yandaşlığı yapıp devrimin ilerletilmesinden yana olmayanlara ise, “sağ”da oturdukları için “sağ” ya da “sağcı” denmiştir.

“Sol”un bir tanımlayıcı olarak doğuşu buraya dayanmaktadır ve ilerlemeden yana olup olmamayı belirtmektedir. Buradan, her tarihsel dönemde belirttiği tutumun farklılığı bir yana tutumun içeriğinin de daima tartışmalı olduğu kendiliğinden anlaşılabilir. Evet, ilerlemeden yana olmak.. Ama hangi “ölçü”de, ne kadar? İlericiliğin içeriğini dolduranın ne olduğu ve olacağı sorusu ve yanıtı, kuşkusuz ilerlemeden yana olmanın niteliğini de verecektir. Bu sorun, her tarihsel koşulda, özellikle farklı sınıfsal niteliklere sahip ve belirli sınıflar/tabakalar ve çıkarlarında dayanağını bulan birden fazla ideolojik-politik eğilimin olabilirliği değil, olduğu ve olacağı dikkate alındığında, ayrıntılı yanıtlara ihtiyaç duyurmadan edemez.

Örnek vermek gerekirse… Ortaçağa özgü dinsel örgütlenme, dünyanın açıklanmasında, devletin yönetilmesinde dayanaklarını dinde ve dinsel değerlerde arama, din siyaseti; modernite, burjuva dünya görüşü ve siyasallığıyla, Cumhuriyetçilik, demokrasi vb. ile karşılaştırıldığında, geride kalandır, sağcılıktır. Peki, “sol” ve “solculuk”, öyleyse, Cumhuriyetçilik ve demokratlıkla mı tanımlanmalıdır? Ya da bugün topluma dayatılan bölünme ekseni, doğru ve geçerli mi kabul edilmelidir? Din siyaseti, devletin dinsel örgütlenmesi karşısında din ve devlet işlerinin ayrılması olarak laiklik, “sol” ve “solculuk”un tanımını mı verecektir?

Başka bir alan olarak, faşist, gerici, din siyaseti yapan burjuva iktidarların insan haklarını çiğnemesi bir veridir. İnsanı ve haklarını savunmanın bir demokrasi savunusu olarak ilericilik unsuru olduğu tartışmasızdır. Ama en azından birden fazla humanizm türü olduğu ortadadır ve “sol” ve “solculuk”un insan hakçılığı ile tanımlanması bir sorun oluşturacaktır. “Sol” insan hakçılığı mıdır?

Ya da “sol” örneğin laisizm üzerinden tanımlandığında veya böyle tanımlayanlar karşısında “laik” olan, ama insan hakları savunuculuğu yapmayana ne denecektir? Tersine, insan hakları savunucuları laik-şariatçı ayrımı yapmadıklarında veya türban takma hakkını da savunduklarında “sol” tanımı kapsamında nasıl değerlendirilecekler ya da tanım ne hal alacaktır? Ya da “sol” tartıştırıcılarını ilgilendirmek üzere, “darbeciliğe ve çeteciliğe karşı” demokratizm adına, din istismarcılığının ötesinde, çağımızda gericiliğin kalesi emperyalizm işbirlikçiliğinin (ve tekellerin) sözcülüğünü yaptığı ortada olan AKP destekçiliği, “sol” ve “solculuk” olarak tanımlanabilir mi; tanımlanırsa, bu, “sol”un ilerlemeden yana oluşunu tartışmalı kılmaz mı ya da dolaysızca “sol” kavramının muğlaklığını belirtmiş olmaz mı? Örnekler uzatılabilir… “Sol” tanımının muğlaklık giderici olmadığı anlaşılırdır.

Ancak zaten “sol” tartışması açarken tercih edilen de muğlaklıktır. Muğlaklık ardında “iş görmek” –tutum budur.

İŞÇİ SINIFI, MARKSİZM VE “SOL”

Marksizmin teorik zaferi ve özellikle Lenin’in katkılarıyla birlikte, “sol” tanımı, zaman zaman “extreme left/aşırı sol” olarak da kullanılarak, “çocukluk hastalığı”nı belirtmiştir. Bir diğer belirttiğiyse sınıf dışılıktır.

Ancak Türkiye’de, özellikle devrimci hareketin sınıf-dışı gelişim süreçlerinden geçmesi ve buradan gelen kalıntıların hala oldukça güçlü oluşu yanında bunu da koşullayan etkenlerden olan Kemalizm ve “üst tabaka devrimciliği”nin etkisi, yine buralardan gelen son on yılların gerçeği çok sayıda ilerici, devrimci fraksiyonun varlığı ve tümünü birlikte tanımlama ihtiyacının genellemeleri zorlaması, genel olarak “sol”, “Türkiye solu”, “Türkiye sol hareketi” gibi tanımlar ve yaygın olarak kullanılmalarının nedeni olmuştur.

Gerek sosyalist hareketin 1920’de ilk kez örgütlenmesi, gerekse ’60’larda yaptığı atakta Kemalizmle içli dışlılığı ve ondan etkilenmesi, ondan “üsttenciliği”, “yukarıdancılığı” aynı anlama gelmek üzere sınıf-dışılığı miras almasına ya da tersinden bu özellikleriyle Kemalizmle yanaşık düzen yürüyüşüne, ama onunla hesaplaşamamasına götürmüştür. Bu durum anlaşılmaz değildir, ancak ’60’ların devrimci hareketinden çıkarılan dersler ve özellikle ’70’lerde işçi sınıfıyla birleşme eğiliminin gücüyle aşılabilmiştir; ama hala sınıf dışında çok sayıda fraksiyonlar halinde örgütlenmiş ilerici, devrimci hareketin genel yönünü vermemektedir. Üstelik Kemalizmle kimi açık kimi örtük az-çok hesaplaşma çoğu durumda gerçek bir hesaplaşma olmamış, sınıfla birleşerek yürütülemediğinde, liberal, özgürlükçü-liberter, demokratizmle sınırlı, bazan Troçkist, Maocu vb. etkilenmeler altında genel burjuva ufkunu aşamamıştır. Bu da anlaşılmaz değildir; çünkü “sol” fraksiyonlar, önünde sonunda, başta sınıf-dışılıkları olmak üzere, sahip oldukları ideolojik tutumları, projeci program kavrayışları, politik mücadeleye yaklaşımları ve ona ilişkin öngörüleri, çevreler olarak örgütlenmeleri gibi pek çok nedenle ve bu yaklaşım ve tutumlarında yansımak üzere farklı sınıf ve tabakaların çıkar ve eğilimlerini ifade etme durumunda olmuşlardır. “Sol” kavram ya da tanımı da, hem dünya görüşü ve öğreti, hem de politika ve örgütlenmede birbirlerinden ciddi farklara sahip, bu farklılıkları –yığınsal bir temsiliyet ifade etmese bile– sınıf (ve tabaka) farklılıklarından gelen eğilimlerin bir aradalığını belirtmektedir. Kuşkusuz kullanana göre tanımı ya da vurgulanan yönü değişmekte; ancak belirgin olarak sınıf-dışı ve genellikle sınıf (ve halk) adına yüceltilmiş değer, erdem ve amaçlar “sol” kavramı bakımından kararlaştırıcı sayılmaktadır.

Eşitlik ve özgürlük yanlılığı, emek yanlılığı, demokratlık, yobazlık karşıtlığı, cumhuriyetçilik, hak savunuculuğu, insan hakçılık, kadın haklarını ve çevreyi sahiplenme vb. “sol” değerler olarak varsayılmanın ötesinde “sol”un tanımlayıcısı kabul edilmektedir. Söylendiği gibi, vurguların değişkenliği ya da bir “değer”in diğeriyle çelişmesi durumundaki kaçınılmaz tercih farklılıkları, her şeye rağmen, bu genel “sol” kavrayışı kapsamında anlaşılmaktadır. Ancak sorun bununla kalmamaktadır: Burjuva ve proleter demokrasisinin nitelikçe farklılığı ve farklı sınıf iktidarlarını varsayması örneğinde olduğu gibi, nitelik farklılığı, eşitlik ve özgürlük, insan, çevre, kadın… vb. hakçılığı, cumhuriyetçilik, laisizm vb. tüm değerler bakımından da belirleyicidir. Burjuva bir kategori olarak hukuk karşısında eşitlik mi, gerçekleşme koşullarıyla birlikte toplumsal eşitlik, öyleyse sınıf farklılıklarının giderilmesi ve farklı sınıfların varlık koşullarında görünüşte eşitlik davası yerine sınıfların kaldırılması olarak “eşitlik”mi? Yine siyasal özgürlüklerle sınırlanma mı, gerçekleşme koşullarıyla birlikte toplumsal özgürlükler mi, özgürlük sorununun toplumsal bir sorun olmaktan çıkarılmasının amaçlanması mı? Diğerleri gibi “yobazlık karşıtlığı” ve cumhuriyetçiliğin de, sınıflarüstü içerikleriyle, tarihsel Türk “üst tabaka devrimciliği”nin “yukarıdan”lığının ürünü değerler olarak tartışmalılığı, en azından güncel siyasal tartışmalar kapsamında ortadadır. “Türban” karşısında farklı tavırlar, AKP ile koalisyon ya da düşmanlık ilişkisi, laikçilik ya da laisizmin ayakları üzerine oturtulma ihtiyacı, “2. Cumhuriyetçilik” vb., bu “değerler”in, birleştirici değil, ayırıcı olduğunu ya da olabileceğini gösteriyor olmalıdır. Ya da “emek yanlılığı”? Bu, genel olarak “sol”un bir özelliği sayılır. Ancak “emek yanlılığı”, sermaye ile emek arasındaki karşıtlıkta uzlaştırıcı işleviyle sınıf işbirliğini öngören sosyal demokrasinin “sermaye yanlılığı”nı örtmek üzere öne sürdüğü bir “değer” ya da sıfat olmaktan başka ne olabilir ki? Emeğin, işçi sınıfının (ve emekçilerin) kendisinin hakları, hareketi ve kurtuluşu ile “emek yanlılığı”nın iki nitelikçe farklı kategori olduğu herhalde tartışmasızdır.

Dolayısıyla kavram ve değerlerden hareketle tanımlamalar, maddi toplumsal gerçeklerin tanımlayıcılığı karşısında güçsüz ve dağılmaya mahkumdurlar, ancak muğlaklığı belirtebilirler ve genelleme olarak ileri sürülmüş “sol” tanımını geçersizleştirirler.

Marksizm ise, kavram ya da değerlerden hareket edişten farklı olarak, maddi gerçekten, toplumlar ve toplum bilim sözkonusu olduğunda maddi toplumsal gerçekten, dolayısıyla genel bir “sol” kavramlaştırmasına imkan tanımayan, özel olarak işgücünün de değişim değerine sahip bir meta olduğu değerler değişimi ve artı-değere el konulması üzerine kurulu bir özel mülkiyet sistemi olarak kapitalizmin (ve uzlaşmaz karşıtlığının), kapitalist toplumun çözümlenmesinden hareket eder. İşçi sınıfı (ve eylemi), kapitalizmin ürünü ve üzerine kurulu olduğu karşıtlığın sosyal görünümünün bir yönü olarak, buradan anlamlanır. Sosyalist eylem işçi sınıfının eylemi ve sosyalist toplum da, gelişen kapitalizmin ön koşullarını olgunlaştırmadan edemeyeceği, iç karşıtlığının kaçınılmazlıkla yıkılışına götürdüğü kapitalist toplumun yerini alacak toplum olarak, yine buradan anlam kazanır. Bütün kavramlar, değer ve erdem ya da erdemsizlikler, türev olarak buradan türerler ve kapitalizm ve burjuvazinin değer ve erdemleriyle sosyalizm ve işçi sınıfınınkiler, karşıtlık halinde buradan şekillenirler.

Dolayısıyla can vericisi/kaynaklık edicisi bir dizi değer ya da erdemle genel geçer “sol” yerine kapitalizm karşıtlığı ve kapitalizmin devrimci ürünü ve mezar kazıcısı olarak işçi sınıfının davası, dünya görüşü ve eylemi olarak sosyalizm (sosyalist hareket), tercih edilmesi gereken değil, nesnel olarak zorunlu tanımlayıcı temeli vermek durumundadır.

Bu durumda, genellemeci “sol” kavramının bir aradalığı, ama bu nedenle muğlaklığı içinde ifade ettiği, kapitalizmin yokoluşa götürdüğü ya da ürettiği, ancak öyle ya da böyle kapsadığı farklı sınıf ve tabakaların davası, dünya görüşü ve eylemi olarak, farklı ilerici (ya da gerici) eğilimler, kuşkusuz yok sayılmayacaklar, ama bu kez, açıklıkla, herhangi bir muğlaklığa yol açmadan tanımlanabileceklerdir. Küçük burjuva sosyalizmi, burjuva sosyalizmi ya da liberalizmi, sosyal demokrasi, hatta feodal, kilise ya da İslam sosyalizmine varıncaya kadar.. Ayırtedici özelliklerinin farklı sınıf (ve tabaka) çıkarlarını yansıtmak ve ilericilik ya da gericiliklerinin kapitalizm ve toplumsal ilerleme aşamaları karşısındaki pozisyonları olduğu bilinerek…

MUĞLAKLIK ARDINDA SALDIRI MARKSİZME

Doğrudan Marksizme saldırı yöneltmek kolay değildir. Hele bütün gelişmelerin kapitalist küreselleşme masalının fiyaskosunu açıkça ortaya sermekte ve dolayısıyla Marksizmin itibarının yeniden yükselmekte olduğu koşullarda az-çok başarılı doğrudan bir saldırı iyice zordur. Bu, yenilgi yıllarının kafa karıştırıcılığı ve moral bozuculuğuna, kafa karışıklığının hala sürmesine karşın böyledir. Öyleyse muğlaklıktan medet ummanın anlaşılmayacak yanı yoktur ki, Marksizme yöneltilmiş saldırıların ortak özelliğinin bu olduğu bile ileri sürülebilir.

Son “sol” tartışmalarını açanların, örneğin M. Belge ve A. İnsel’in, H. Berktay ve B. Oran’ın, hatta Marksizmle hiç ilgisi olmamasına karşın A. Altan’ın “sol” üzerine ve “sol” kavramını hareket noktası edinerek tartışırken, kendilerinin sosyalistlik ve Marksistliklerinden söz açmaları, hele Marx’ın öğreti ve çözümlemelerini –sanki benimsiyormuş gibi– çekiştirerek söz konusu etmeleri, ancak bu kapsamda anlaşılabilir.

A. Altan örneğin, sanki karşısına almıyor ve saldırı konusu edinmiyormuş görüntüsüyle, Marx’ı, Marksizmi ve öğretinin temellerini tartışmaktadır. “Solculuk ve dindarlık zavallılık mıdır?” başlıklı 28 Haziran tarihli Taraf’taki makalesinde, “Marxism, hayatın nasıl değiştiğini merak eder. Solculuk, bu anlamda bir ‘değişim bilimi’ olma iddiasındadır. Biraz ‘basitleştirilmiş’ bir anlatımı tercih ederek söylersek, Marxism’e göre hayatımızı değiştiren ‘üretirken kullandığımız aletlerdir.’” derken, “sol” ya da “solculuk”tan Marksizmi anlar gibidir, ikisini birbirinin yerine kullanmakta ve sanki yanlış konuşmuyormuş gibi görünmektedir. Eh, Marksizm, onun bir bileşeni olan diyalektik dolayısıyla “değişim bilimi” olarak tanımlanamaz değildir. Ancak Marksizm hem aynı zamanda tarihsel maddeciliktir hem de koşullarıyla bağlı olmayan, karşıtların birliği ve mücadelesine dayanmayan, niceliğin niteliğe dönüşmediği, dolayısıyla bilimsel olmayan bir genel “değişim bilimi” kuşkusuz değildir. Ama A. Altan diline bir “değişim” dolamış, reklam spotlarına kadar düşen ve toplumsal değişim bakımından üretici güçlerle üretim ilişkilerinin karşıtlığının ürünü olmayan türden, bağıntılı olmayan bir “değişim”i Marksizme atfetmekte, buradan Marksizm dediği “sol”u yeniden tanımlamaya girişmektedir:

Toplumun yapısı ve ‘sınıflar’ kullanılan aletlere göre değişir… Sol felsefe, değişimin özünü açıklamaya uğraşırken, sol politika ‘aletlerin’ mülkiyeti konusunda ‘mülksüzleri’ tutarak tavır alır.

Cahillik ya da bilmezden gelmeyle Marksizm bir kez felsefi olarak genel bir “değişim bilimi”ne indirgenip, aletler ve ondan da önce üretken insanın başlıca unsuru olduğu üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileriyle çelişme ve çatışması, bu ilişkilerce önünün açılması ya da engellenmesi içinde ele alınmadığı ve bizzat kapitalist üretim ilişkilerinin değişmesi, gelişmesinin önünü kestiği üretici güçlerin yeni bir toplumsal devrime yol açmak üzere bu ilişkilere başkaldırması olarak anlaşılmadığında, Marksist felsefeyle politika birbirinden koparılıp karşı karşıya konulur. Ama böyle yapıldığında işler ne kadar kolaylaşmaktadır!

‘Aletlerin’ mülkiyeti konusunda ‘mülksüzleri’ tutarak tavır” alma olarak Marksist politikanın, ancak, özü “değişim” olan felsefesiyle çelişerek değişmeden kalabileceğini söyleyen Altan, öyleyse mülksüzleri tutan politikanın da değişmesi zorunluluğunu ileri sürmektedir!

Ama aletlerin gelişmesi, teknolojik ilerlemeler, emeğin ve üretimin toplumsallaşmasından başka bir şey değildir. Makinelerin ve makine yapan makinelerin gelişmesi, bireysel emeği yerinden etmeden ve emek ve üretim süreçlerini giderek toplumsallaştırmadan edemez.

İşgücününün de değişime girmesiyle değişim değerleri üretiminin genelleşmesi, artı-değere el konulması sistemi olarak kapitalizmde, bir yandan mülkiyet, tekelleşme ve rakiplerin birbirlerini iflasa itmesi ve yutmasıyla daha az sayıda elde birikirken, gözlerimizin önünde emek ve üretim süreçleri giderek daha fazla toplumsallaşır. Öyle ki, giderek daha az sayıda elde toplanan mülkiyetin özel niteliği ile emeğin ve üretimin durmaksızın toplumsallaşması kapitalizmin uzlaşmaz karşıtlığını oluşturur. Bizzat mülkiyetin özel niteliği, değişme durumunda olan aletlerle birlikte, ama ondan da önde gelmek üzere (çünkü aletler de onun tarafından üretilmiş cansız emektir), üretken insan, kapitalizmde toplumsallaşmış emek ya da onun sosyal görünümü olarak işçi sınıfından başka bir şey olmayan üretici güçlerin gelişmesini (dolayısıyla aletlerin de değişmesini) engelleyen başlıca “kabuk”u oluşturur.

Dolayısıyla işçi sınıfı, Marksist politikanın “aletlerin mülkiyeti konusunda” tarafını “tutma”yı tercih ettiği bir sınıf değil, kapitalizmin doğrudan ürünü ve onun üzerine kurulu olduğu uzlaşmaz karşıtlığın değiştirici yönü ve unsuru olarak, başlıca, tarihin materyalist yorumuna dayanarak ve artı-değerin keşfiyle bu karşıtlığın çözümlemesini yapan Marksist felsefenin, ancak kendisinin dünya görüşü ve eylem kılavuzu olabileceği, özel mülkiyet ilişkilerine son vermeye tarihsel bakımdan çağrılmış bir sınıftır.

Marksist politika ve toplumların tarihsel gelişmesini ve kapitalist toplumun olanaklı tek “değişme” yolunu açıklayan Marksizmin (Marksist felsefe), birincisi ikincisinin sonucu olmayan, biri diğeriyle bağlantısız ve ayrı kanallara sahip, çelişme halinde iki farklı kategori olmadıkları kuşkusuzdur.

A. Altan, genel bir “değişim felsefesi” olarak Marksist felsefesini olumlar görünürken, “aletlerin mülkiyeti konusunda taraf tutuculuk” olarak “Marksist” politikanın ancak eskiden doğru olduğunu söylemektedir. Ona göre, “Çünkü mülk sahipleri, sahip oldukları avantajları kaybetmek istemediklerinden durumun ‘muhafaza’ edilmesini sağlamaya uğraşırlar, ‘mülksüzler’ ise ezilmekten kurtulmak için şartların değişmesini zorlarlar”dı. Oysa artık tarih hükmünü icra etmiş, Marksizmin de felsefesini yaptığı “değişim” gerçekleşmiş; “kapitalizmin tutucu yapısı” değişmiş, “kapitalistler de yapısal bir dönüşüm”den* geçmişlerdir!

Ve madem ki der, “Marxism, sonunda ‘mülkün’, ‘sınıfın’ ve ‘devletin’ olmadığı bir yapının oluşacağını öngörür”, bunlar, kapitalizm ve kapitalistlerin değişmesiyle şimdiden olmakta olduğuna göre, “müksüzlerin” tarafını tutan Marksist poltika da değişmelidir! Burada, tercih konusu tutum alışlardan biri ve “sol politika” olarak sunulan “Marksist” politika, ama kuşkusuz felsefesi, tarih yorumu, politik öğretileri birbirinin karşısına konulamayacak Marksizm, “değişim felsefesi” adına ve el çabukluğuyla, tüm devrimci özünden soyundurularak, “değiştiği” iddia edilen kapitalizmin sınırları içine sıkıştırılıvermektedir! Marksizmden geriye kalan, yalnızca bir “değişim” edebiyatı ve kapitalizm övgüsü olmaktadır. A. Altan’a düşen, işçisiz ve kapitalizm karşıtı olmayan bir Marksizm önermektir:

Hayat neredeyse tümüyle değişmekte. Bütün kavramlar farklılaşıyor. Sınıf yapıları değişiyor. İşçi sınıfı sahneden çekiliyor. Ki bu gelişme insanlık tarihinin belki de en övünülecek, en büyük aşaması. Pek de uzak olmayan bir gelecekte insanlar, üretime bedenleriyle katılmayacaklar. Aletleri, aletler yapacak. Bu, insanlık için büyük bir gelişme ama ‘sol’ kesim için karanlık bir gecede ‘kutup yıldızını’ kaybetmek gibi rotayı şaşırtan bir sonuç veriyor. Teorisini büyük ölçüde ‘işçi sınıfı’ üzerine kurmuş bir ideoloji, işçi sınıfı yok olunca ne yapacak?

Kaygı ya da hayıflanma değil tabii Altan’ınki. Görünüşü kurtarmaya bile kalkışmıyor, alternatifi ve önerisi net:

Her şeyin değiştiği bir çağda elbette sol da değişecek, bir kısmı geçmişin değerlerini ve sınıflarını savunmayı sürdürerek geçmişin ve tutuculuğun bir parçası haline gelecek.

Bir kısmı da ‘globalizmin’ enternasyonalist anlayışına sahip çıkacak, sınıfsız, devletsiz bir yapıya ulaşılmasını destekleyecek.

Bu iki ‘soldan’ birini seçmek isteyenler, solun ‘tarifi icabı’ daima ‘ileriden, değişimden’ yana olması gerektiğini düşünmek zorundalar herhalde.” Gele gele, içi boş bir “ilerlemeden, değişimden yana” “sol” edebiyatına geldik.

Artık “sol”un ilerlemeden yana olmasından da vaz geçilebilir ya da el çabukluğuyla, kapitalizmin 19. yüzyılda, tekel öncesi dönemde kalmış ilericiliği hala geçerliymiş gibi, kendi kendini “değiştiren” sahte değişimciliği, “sınıfsız, devletsiz bir yapıya” yönelik bir “değişim” ve “ilerleme” masalı, globalizmin yalnızca işçi sınıfı değil tüm dünya halkları üzerine çöken gericiliğinin örtüsü olarak pazarlanarak, “ilerlemeden yana olma” adına tekelci kapitalist gericiliği benimseyip, ona yedeklenmesi de öngörülebilir!

A. Altan, on milyondan fazla işçinin çoğu izbe işyerlerinde asgari ücretin bile altında ücretle ve hiçbir sosyal hakka sahip olmadan çalıştırıldığı Türkiye’de ve o değiştiğini iddia ettiği kapitalist dünyanın en belli başlı metropollerinde özel mülkiyetin dev işletmelerinin, banka, sigorta ve yatırım şirketlerinin çöktüğü, el değiştirdiği ya da kapitalist devletlerce kurtarıldığı kapitalizmin derinleşen krizi koşullarında, yalnızca bunların bile bütün açmazlarıyla kapitalizmin kapitalizm olarak karşımızda durduğunu kanıtladığı günümüzde, ancak kapitalist özel mülkiyetin ketlerinden kurtulduğunda insanlığın önüne açılacak ufuk çizgisinin –olmayacak bir dua olarak– kapitalizm çerçevesinde çoktan aşılmış olduğuna inanılmasını isteyerek, tartışmacılığına soyunduğu “sol”u ve “solcular”ı, kapitalizmi benimseyerek onun savunuculuğunu yapacak bir “Marksizmi” geliştirmeye ya da doğrusu geçersizliğini ilan ettiği Marksizm yerine gerici bir düzen solculuğuna çağırıyor.

İstiyor ki, ortalığa dökülen bunca yolsuzluk, rüşvetçilik ve skandalın kapitalist özel mülkiyet sistemiyle ilişkisiz olduğuna inanılsın! İstiyor ki bir buçuk asırlık dev Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers’ın çöküşüyle 24 bin “çalışanı”nın işsiz kalışı kapitalizmin değiştiğine ve “sınıfsız” bir yapıya ulaşmakta olduğuna yorulsun! İstiyor ki, en büyük Amerikan sigorta tekeli AIG, Amerikan Merkez Bankası tarafından 85 milyar dolarla fonlanırken, bunun, boğazından, vergilerinden karşılanmış olması Amerikan işçi sınıfının ortadan kalkmış ya da kalkmakta olduğunun belirtisi sayılsın, devletin AIG hisselerinin yüzde 80’nine el koymuş olmasıysa kapitalizmin “devletsiz bir yapı” oluşturmakta olduğunun delili olarak kabul edilsin! Üstelik, istiyor ki, yine Amerikan Merkez Bankası banka ve şirket kurtarmak üzere 800 milyar dolarlık fon kurup, bunu tahvil vb. yoluyla elinde döviz rezervleri birikmiş örneğin petrol üreticisi ülkeler ya da başta Çin olmak üzere Asya “kaplanları”ndan borçlanarak karşılamaya yönelerek Amerikan işçilerinin ötesinde başka ülkelerin işçileri ve halklarının sırtından çıkarmaya/sırtına yıkmaya giriştiğinde, bu, kapitalizmin “değişmesi”, işsizleşmesi ve mülkiyetin yayılmasına bağlansın! Ya da tüm gelişmiş kapitalist ülkelerin Merkez Bankaları aynı amaçla o “kutsal” piyasaya müdahaleye başladıklarında… Uzatmaya gerek yok.

“Sol”a çıkarılan çağrı, kendisini “değiştirmekte” olan kapitalizmin tasfiyesini ve işçi sınıfının kurtuluşunun nesnel bakımdan olanaklı tek yolu olan sosyalizmi amaçlamaktan vazgeçerek yalnızca Marksizmi bir yana bırakmak değil, ama geleneksel ilerlemeciliğini de bir yana bırakıp kapitalist gericiliğe eklemlenerek gericileşmektir.

MARKSİZME KÜRESELLEŞMECİ SALDIRI

A. Altan’ın Marksizme yönelttiği saldırı küreselleşme çıkışlıydı. Sovyetler Birliği’nin çöküşü –ve SB’yi çöküşe götüren rekabetin beslediği teknolojik ilerleme– ardından “değişen” kapitalizmin temel özelliği “mülksüz, sınıfsız, devletsiz bir yapının oluşması”na götüren küreselleşmeydi ona göre ve “sol”, ya bu “değişimi” görmezden gelip geçmişe takılıp kalacak ve tutuculaşacak ya da değişime ayak uydurup “‘globalizmin’ enternasyonalist anlayışına sahip çıkacak, sınıfsız, devletsiz bir yapıya ulaşılmasını destekleyecek”ti. Marx, bunun ancak kapitalizmin ve kalıntılarıyla birlikte özel mülkiyetin tasfiyesine bağlı olarak gerçekleşeceğini açıklamıştı; ama o, Marksizmin öngörüsünün de bu yönde olduğu iddiasıyla, “sol”u, kapitalizmi, özellikle “küreselleşme”yi desteklemeye çağırıyordu. Küreselleşme “insanlık tarihinin belki de en övünülecek, en büyük aşaması”ydı! Kuşkusuz ilerlemeydi, ileriye, geleceğe doğru gelişmeydi! Nasıl desteklenemezdi!

Küçük bir problem var olmaya devam ediyordu oysa: Evet, “küreselleşme” ya da “globalizm” de enternasyonalistti, uluslarasılaşmacıydı; ama kapitalist nitelikliydi; üstelik bu, kapitalizmin, yalnızca 21. yüzyılda ortaya çıkan yeni bir eğilimi de değildi, 19. yüzyılda dünya pazarını fethe çıktığından beri kapitalizmin ulusal eğilimin yanında ikinci başlıca eğilimini oluşturuyordu. 20. yüzyıla gelirken mal (meta) ihracının yanında ihraç edilen sermaye de uluslararasılaşmıştı. Üzerinde konuşulan da buydu, sermayenin uluslarasılaşması, kapitalist uluslararasılaşma ya da tek tek ülkelerin ekonomilerinin kapitalist dünya ekonomisine entegrasyonu. Marx’ın öngördüğü ve kendi zamanından başlayarak işçi sınıfı ve hareketinin uluslararası birliği olarak gerçekleşen enternasyonalizm, kapitalizme ve sermaye egemenliğine karşı mücadelenin ürünüydü ve “sınıfsız, devletsiz bir yapı” ancak kapitalizmin yıkıntısı üzerinden ortaya çıkabilirdi. Çünkü kapitalizm, evet uluslararasılaşma eğilimindeydi, ama, hem sermaye birikiminin tek kaynağı artı-değerdi, sermaye sahipliğinin dayanağı işçi sınıfının sömürülmesiydi, hem de kapitalizm tek tek mülk sahipleri olan fabrikatörler, bankacılar vb.’nin ölesiye rekabeti üzerine kuruluydu.

İşçi sınıfının (ve emekçilerin) sömürüsü olmadan kapitalizm varolamazdı, dolayısıyla kapitalizmde “sınıfsızlık” olanaksızdı. Kapitalizm, ancak durmaksızın sosyalizme çağrı çıkararak sınıfsızlığın ön koşullarının hazırlayıcısı olabilirdi. “Devletsizlik” de, son el koyma ve devletleştirmelerle bölgesel vb. savaşların bir kez daha gösterdiği gibi, “ulusal” farklılıklar ya da kelimenin gerçek anlamıyla emperyalist çıkarlar peşinde devletler olarak birbirleriyle çatışan emperyalist kapitalizmde yine olanaksızdı. Dolayısıyla kapitalist enternasyonalizm ya da “küreselleşme”, farklı “ulusal” pazarlara dayanarak gelişen kapitalistler, kapitalist grupları olarak tekeller ve devletlerinin, tüm uluslararasılaşma eğilimine rağmen, gözlerimizin önünde cereyan eden ve giderek şiddetlenen birbirleriyle rekabet ve çatışmaları nedeniyle olduğu kadar, birikiminin kaynağı artı-değere el koyma olan sermaye ve egemenliğinin sömürecek (ve mülk edindiği ürünleri satacak) işçiye olan olmazsa olmaz ihtiyacı nedeniyle de, ancak bir burjuva ütopyası olabilirdi. Marksizmin ise ütopyayla işi hiç olmamıştı.

Öte yandan kapitalist enternasyonalizm ya da “küreselleşme”, bu övgüsü yapılan zamane olgusu, herhangi türden kapitalist, örneğin siyasette liberalizmi isteyen, “bırakın yapsınlar” ya da serbest rekabetçi kapitalist bir olgu değildi. Kapitalizmin en üst ve son aşamasına, tekelci kapitalizme, emperyalizme özgüydü. “Sınıfsız ve devletsiz bir yapı”ya götürmekte olduğu ileri sürülen kapitalizm, 21. yüzyılın, günümüzün tekelci kapitalizmiydi. Kısacası emperyalizmdi.

Gerçi Baskın Oran, 3 Ağustos 2008 tarihli ve “Susurluk’taki “Sol”a ne oldu” başlıklı Radikal İki’deki makalesinde, “tam bağımsızlık” ve “anti-emperyalizm” kavramlarına ilişkin olarak, “…farkında bile değiller ki ‘solcu’ olmak için kullandıkları bu iki kavramın ikisi de Marksizm’le ilgisiz. Siz hiç Marx’ta bu kavramları duydunuz mu? 1919-21 arası Kurtuluş Savaşı dönemini saymazsanız, bunlar 60’larda Türkiye’de sol’un yükselmeye başlamasıyla gündeme gelen ve bendeniz dahil olmak üzere sürüyle Kemalist’in kendine ‘solcu’ demesini sağlayan kavramlar.” diyordu. “Bağımsızlık” kavramı bir yana, daha uzun yaşama şansı bulan Engels ömrünün sonuna doğru henüz doğumuna tanıklık ettiği tekeller üzerine bir değerlendirme yapmasına karşın, yaşadığı dönemde henüz tekeller ve emperyalizm olgusu ortaya çıkmayan Marx’ta, emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele kavramının olmadığı bir gerçektir. Tekel ve tekelci kapitalizmi inceleme ve anti-emperyalist mücadele çağrısı, kapitalizmin tekelci aşamasında Marksizmi geliştiren Lenin’e aittir.

Yine gerçi, B. Oran, 2007 seçimlerin ardından Birgün’deki röportajında, “Marksizm’e evet, Leninizm’e hayır” demişti; ama yine de bu iki kavramın, “Kemalist milliyetçilik”le ilişkili ve Türkiye’ye özgü olmayıp, evrensel kavramlar olduğu kesindi.

B. Oran, köleci antik Roma emperyalizmi ile kapitalist emperyalizmi aynı şey (işgalcilik, ilhak eğilimi) sayarak, emperyalizmi salt siyasal bir olguya indirgiyordu: “…küreselleşme sonucu tam bağımsızlık artık tam bir şehir efsanesi… Antiemperyalizm’in kullanılışı ise tam bir cehalet örneği. Emperyalizm sadece devlet’in niteliğidir ve ancak askerî işgal veya işgal tehdidiyle olur. …‘ABD de emperyalist, AB de emperyalist diyenler ‘muasır medeniyet’i ittiklerinin farkında bile değil. Dahası, ABD emperyalizmini en azından Orta Doğu’da tekel sahibi kıldıklarının farkında değil. Siyaseten Türkiye’yi AB desteğinden yoksun kıldıklarının farkında değil.

Zırvalamaktan kaçınılacaksa, kapitalist emperyalizm, her şeyden önce tekel demekti. Tekelci kapitalizm, mali sermaye egemenliğiydi. Kuşkusuz ki, emperyalizm işgal eğilimiyle tanımlanamazdı ve ekonomik bir içeriğe sahipti. Tekeller ve mali sermaye egemenliğinin doğal sonucu ve onlarla birlikte emperyalizmi tanımlayan, sermaye ihracı ve dünyanın mali sermaye ağları içine çekilerek, ekonomik olarak ele geçirilerek paylaşılmasıydı. Dünyanın işgaller vb. yollarla toprak olarak da ele geçirilmesi ve paylaşılması, emperyalizmin yalnızca tamamlayıcı bir belirtisiydi.

Emperyalizmin, günümüze kadar gerici burjuva liberallerinin çokça yaptığı gibi, sadece siyasal zorbalığa ve işgal eğilimine indirgenmesi (ve iyimser bir deyişle, anti-emperyalist mücadelenin ancak işgale karşı bir mücadele olabileceğinin varsayılması), uluslararası kapsamı bakımından, kuşku yok ki, onun “küreselleşme” adı takılan ekonomik içeriğinin olumlanması ile ilgilidir. Oran, buradan gelerek, işgal türü bir siyasal dayatma ve dikteye dayanmadığını düşündüğü AB-Türkiye ilişkilerini de överek, Türkiye bakımından AB “desteği”ni de olumlamaktadır: AB eşittir “muasır medeniyet”tir!

Mantığı olağanüstüdür: AB’ye emperyalist diyenlerin “ABD emperyalizmini en azından Orta Doğu’da tekel sahibi kıldıklarının farkında” olmadıklarını söylerken, Oran, aslında kendini ele vermektedir. ABD emperyalizmini tekel sahibi olmaktan çıkaracak gücün de tekelci bir güç olabileceği, mantığın doğal ürünüdür çünkü.

Ama bu “medeniyet”, tekellerin, mali sermaye egemenliğinin medeniyetidir. Uluslararası ilişkileri, tekelci ekonomik ilişkilerdir, Türkiye ekonomisi gibi ekonomileri mali sermaye ağları içinde köleleştirmeye, tekel kârını gerçekleştirmeye, pazarları ve hammadde kaynaklarını yağmalamaya, ekonomik olarak ele geçirmeye dayalıdır. Bu, Türkiye AB üyesi olmasa bile, AB ile Türkiye arasında imzalanan Gümrük Birliği Antlaşmasıyla hüküm altına alınan bir süreçtir. Ve “küreselleşme” olarak övülen, bu köleleştirilmedir. “Küreselleşme” ya da kapitalist enternasyonalizm yanlılığı, emperyalizm övgüsünden başka bir şey değildir. Bu nedenle, Oran gibi “sol” tartışmacıları, “küreselleşme koşullarında bir şehir efsanesi” saydıkları “tam bağımsızlık” ve “cehalet” dedikleri “anti-emperyalizm” kavramları ve pratiğine karşı çıkarlarken, tekellerin yağma ve talanını, “sıcak para” soygunu türünden belalarına tanık olduğumuz mali sermaye ağları içinde debelenmeyi, Türkiye ekonomisinin emperyalist kapitalist dünya ekonomisine entegrasyonuyla mali sermaye egemenliğine bağlanmasını olumluyor ve tekellere ve kapitalist emperyalizme karşı çıkan Marksist-Leninist “sol”a saldırarak, kendisine tekelci kapitalizmi çerçeve edinmiş gerici liberal bir “sol” istiyorlar.

Başlığı kapatmadan, söylenmeli ki, “küreselleşme” adı takılıp gerekçe edinilerek, “sol”a emperyalist kapitalizme köleliğin aracısı olma çağrısı yapılan kapitalist uluslararasılaşmanın tek olumlu yönü, tek tek ülkelerin sömürülen ve sömürenler olarak bölünmesinin yanına dünyanın da sömürülüp yağmalananlar ve sömürüp yağmalayanlar olarak bölünmesini ekleyerek, gelişen kapitalizmin son aşaması olan tekelci kapitalizmin bu başlıca iki bölünmesini ve bunlara yol açan temel karşıtlığı olan kapitalist mülk edinmenin özel niteliği ile emeğin ve üretimin toplumsallaşması arasındaki karşıtlığı derinleştirerek sosyalizmin ön koşullarını olgunlaştırması ve kapitalizmin yıkılmasını yakınlaştırmasıdır.

MARKSİZME “DEMOKRATİZM” SALDIRISI

Ergenekon soruşturması dolayısıyla “demokrasi” tartışması yürütülürken, hiç ilgisi yokken, saldırının, Stalin ve proletarya diktatörlüğünü söz konusu edilerek geliştirilmesi, net olarak göstermektedir ki, “dert”, “üzüm yemek” bile değildir, “bağcı” dövülmek istenmektedir. Saldırı doğrudan Marksizme yöneltilmektedir. Sorun, basitçe “darbe ve demokrasi” değildir, darbe ve çete tartışması vesile edilip Marksizme saldırılarak, “sol”a çeki düzen verilmek istenmektedir.

Ancak Marksizme demokratik olmadığı ve demokratikleşmesi gerektiği yönünde yöneltilen saldırı yeni değildir. Bu saldırı, özellikle “soğuk savaş” argümanı olarak Stalin ve “diktatörlüğü” üzerinden geliştirilmiş ve “diktatörlük” kavramı üzerinde oynanıp kavramın belirttiği içeriği ve sınıf niteliği gizlenerek, genel bir “totalitarizm” suçlamasıyla, Stalin’in hatta Hitler’le özdeşliği iddiası bile ileri sürülmüştür. Ardından, –Kautsky ve benzerlerinin önceden yöneltilmiş suçlamaları bir yana bırakılırsa– onun önceli olarak Lenin ve Leninizme sıra gelmiştir. Yalnızca –aktardığımız görüşleriyle– B. Oran değil, “sol” tartışmacılarının genel karakteri Lenin ve Leninizm karşıtlığıdır; çünkü asıl suçlanan “proletarya diktatörlüğü”, onu fikir olarak ortaya atan Marx’a değil, geliştiren ve hayata geçiren Lenin’e bağlanmaktadır. Üstelik “demir disiplinli” demokratik merkeziyetçi parti de onun eseridir.

Gerçi “sosyalizmin 150 yıllık teorik mirasının elbirliğiyle, canıgönülden revizyonu süreci idare edilemedi”ğinden yakınan H. Berktay, Marx da dahil, genel olarak Marksizme reddiye çıkarmaktaydı, ama, yine de, onun da vurgu yaptığı Lenin ve Stalin’di. 1990’ların sonunda Polonya dışişleri bakanlığı yapmış olan revizyonist gelenekten tarihçi B. Geremek’in ölümü üzerine kaleme aldığı makale örneğin, Lenin, Stalin ve proletarya diktatörlüğü suçlamasıydı. “Demokrasi” savunması adı altında “solu demokratikleştirme”, burjuvalaştırma saldırısı için, Berktay, saldırması gereken yeri iyi biliyordu.

2. Dünya Savaşı öncesi “sosyal demokratları sosyal faşist sayarak karşısına alması” ve “anlaşmaya uyacağına güvenerek” Hitler’le saldırmazlık paktı imzalaması dolayısıyla Stalin’e “kiminle ittifak yapacağını, kimi karşısına alacağını bilememe”*, çünkü “demokrasi”yi ölçüt olarak benimsememe suçlaması yönelten M. Belge de, aynı bilgelikte. Demokrasi ile ilişkisinin “sol” açısından tayin edici olduğu iddiasında: “…bir sol çizginin faşizme doğru savrulma ihtimalini önleyecek en sağlam garanti, o çizginin demokrasiyle ve siyasi liberalizmle kurduğu ilişkidir.**

Aynı şeyi B. Oran, daha iddialı biçimde ve “Nedir Sol?” başlıklı bölümde üzerinde durulan her yana çekilebilir, “insan hakçı”, tekellerin mi kimin olduğu belirsiz genel bir “demokrasi” “savucusu” “solculuk” vurgusu yaparken ileri sürmektedir: “Türkiye’de iki kavram fena halde kaydı: ‘ilerici’ ve ‘solcu’. Şu anda benim için bu iki kavramın tek bir doğru anlamı var: ‘DEMOKRAT’. Kim insan haklarını savunuyorsa, kim demokrasinin arkasında samimiyetle duruyorsa, benim için ilerici ve solcu odur. Umurumda değildir ideolojisi. Umurumda değildir başka konularda ne dediği, ne yaptığı; insan hakları ve demokrasi savunuculuğuyla çelişmediği sürece.*

Stalin, Lenin ve “revizyonu” ihtiyaç olduğu düşünülen Marx ve Marksizm suçlamasının dayanağı olarak ileri sürülen “diktatörlük” ve karşıtı olduğu iddiasıyla yandaşlığı vurgulanan “demokrasi”, aslında aynı madalyonunun iki yüzüdür. Olanaksızlığı üzerinde durduğumuz kapitalizmin sınıfsızlaştığı iddia edilse de, aynı olgunun görünümleri olarak, ikisi de sınıfsız değildir. Bir devlet biçimi olan demokrasi, ya burjuva ya da proleter demokrasidir; ama devletin biçimi olarak demokrasi ve dolayısıyla devlet ihtiyaç olmaktan çıkmadıkça, yani henüz baskı altında tutulacak sınıflar ya da kalıntıları oldukça, ancak bir diktatörlük olabilir. Ordusu , polisi ve sair zor aygıtlarıyla devlet, biçimi demokratik ya da değil, bir diktatörlük örgütlenmesi olmadan edemez. Ya küçük bir azınlığı oluşturan burjuvazinin çoğunluğu oluşturan işçi ve emekçiler üzerinde diktatörlüğü ki, bu, burjuva demokrasisidir; bu demokrasi, yalnızca burjuvalar içindir. Ya da çoğunluğu oluşturanların azınlık olan burjuvazi üzerinde diktatörlüğü ki, bu demokrasi de, proletarya diktatörlüğü ya da sosyalist demokrasidir ve işçi ve emekçiler içindir.

Özetle “diktatörlük” olmayan bir devlet ve “herkes için demokrasi” ham hayaldir. Bu hayal, başta Marx olmak üzere, hiçbir Marksist tarafından yüceltilmediğinden, “demokrasi” adına Marksizme saldırılmaktadır. Kimin demokrasisi adına? Kuşkusuz burjuvazinin! Hem de tekelci burjuvazinin!

Bu söylenenler, Türkiye gibi siyasal demokrasinin henüz kazanılamadığı, dolayısıyla biçimsel (burjuva) demokrasisinin bile görüntüler ve güdüklükler ötesinde yaşama geçmemiş olduğu ülkelerde burjuva karakterde demokrasi (hukuk karşısında eşitlik, siyasal özgürlükler vb.) için mücadele edilmeyeceği anlamına, kuşkusuz gelmez.

Ama şu anlama gelir ki, örneğin Türkiye’de, siyasal demokrasi (burjuva karakterli demokrasi) mücadelesi, burjuvaziye bırakılamayacak, hele bu mücadelenin hedefi durumundaki tekelci burjuvaziye hiç emanet edilemeyecek bir mücadele olarak, halkçı içeriğiyle ele alınıp yürütülmediğinde, demokrasi mücadelesi olmaktan çıkacak ve tekelci gericiliğin halk üzerindeki zorbalığının yüceltilmesi oyununa dönüşecektir.

“Sol” tartışmasının yürütülme zemini ele alalım. Darbeciliğe ve çetelere karşı mücadele. Bu mücadele şüphesiz bir ihtiyaçtır. İşçi ve emekçilerin, halkın iktidar mücadelesine bağlanmayan ve “sol” tartışmacılarınca önerildiği şekilde, AKP ile darbeci-çeteci ulusalcı-kızılelmacıların aralarındaki bir mücadele olarak yürüdüğünü ve bu mücadelede AKP’nin desteklendiğini düşünelim. Ne olacaktır? Türkiye siyasal demokrasiye mi gark olacaktır? Örneğin Bayar-Menderes, orduyu kendilerine bağlamışlardı ya da Özal genelkurmay başkanını istifa ettirmişti. Menderes ülkeyi demokratikleştirdi mi yoksa “tahkikat komisyonu” kurmaya ve “diktatörlük”e mi yöneldi? AKP, şimdiden net bir uzlaşmaya yönelmiş görünmektedir. Bu tutum mu siyasal demokrasiyi getirecektir? Ya da uzlaşma tutumunu değiştirip, militarist eğilimleri kontrol altına almayı başardığında mı ülke demokratikleşecektir? Örnek olarak bugün Almanya’da ordu hükümetin kontrolündedir, ABD’de de böyledir. Ama Almanya hemen tamamen polis devletidir; ABD’yse, nüfusa oranla en yüksek cezaevi doluluk oranına sahip olan ülkedir. Üstelik AKP, henüz yalnızca hükümetken bile örneğin 1 Mayıs terörünü estirmiş ve sadece dini Bayramları kutlama yanlısı olduğunu belli etmiştir. Bir AKP “demokrasisi”nde işçilerin demokrasiden yararlanacak olmaları nasıl ileri sürülebilir? Şimdi sendikalaşamayan, ilk girişimlerinde işten atılan işçilerin AKP “demokrasisi”nde sendikal özgürlüklerine sahip olacaklarına nasıl inanılabilir? Ya da henüz kendisi “demokrasi” eksiğinden yakınan AKP, Alevilere din dersi zorunluluğunu dayatırken, Kızılelmacı darbecileri tasfiye ettiğinde, bu zorunluluğu kaldıracak mıdır, buna inanılabilir mi?

AKP’nin, diyelim, darbeciliğin tehdidini aşıp iktidar ipini tümüyle eline geçirdiğinde, demokrasiyi tehdit etmiş olan çeteleri kendi emrinde kullanmaması düşünülebilir mi? Kontrgerillanın, hiç değilse Sovyetler Birliği döneminde, bütün Avrupa ülkelerinde bulunduğu ve işlevsel olduğu orta çıktı. AKP “Avrupa demokrasisi”ni bile gölgede bırakarak, tam tasfiyeye mi gidecektir? Örneğin bugün demokratik haklarını tanımadığı Kürtler karşısında yararlandığı Kontrgerilladan silahlı Kürt muhalefetine karşı “yararlanmayacak” mıdır? Ötesinde, bugünden savunduğu ve uyguladığı özellikle GOP’ta Amerikan emperyalizmine taşeronluğu esas alan “haysiyetli ve aktif” dış politika, militarizm ve içeride ve dışarıda çetelerin/Kontrgerillanın aktivitesi olmaksızın uygulanabilir mi? Ya da emperyalizme işbirlikçiliğin tüm bu ihtiyaçları, militarizm ve çeteleri, demokrasinin ayaklar altında çiğnenmesini, tıpkı bugün olduğu gibi, zorunlu kılmayacak mı? Ve ülke içinde sermaye egemenliğinin sürdürülmesi, Kürt ya da başka ciddi muhalif güçlerin talepleri kabul edilerek, hak tanımazlık ve zor olmadan, militarizm ve çeteler olmadan nasıl mümkün olacak? Herhalde açık ki, halk iktidara gelmeden ve halkın talepleri karşılanmadan, çeteler ve darbecilerle ilgili ileri sürülenler ne olursa olsun, AKP’nin desteklenmesi için hangi gerekçe ileri sürülürse sürülsün, çetesiz ve darbecisiz, temel özgürlüklerin geçerli olacağı bir siyasal demokrasi olanaklı değildir. Ama “demokrasi” kılıcı sallanarak Marksizme dayatılmaya çalışılan da, bu olanaksızlığa aracılığı benimseyerek ve tekellerin “demokrasi” adı takılan zorbalığı önünde diz çökerek liberalize olmaktır.

SALDIRI NEDEN MARKSİZME?

Saldırı neden Marksizme yöneltiliyor? Bugün için Marksizm çok mu güçlü ve büyük bir tehlike?

Neden, ortadadır.

“Sol” tartışmacıları “küreselleşme” övgüsü yaparak atıp tutmaktadırlar, ama ileri sürdükleri görüşlere kendileri bile inanmamaktadırlar.

“Sınıfsız, devletsiz” bir geleceğe doğru yürümekte olduğu ve bugünden “barış, demokrasi, refah içinde, krizsiz bir sanayi ötesi topluma” dönüşerek “değişmiş bir kapitalizm”in ilanı olarak, önce “Yeni Dünya Düzeni” ve ardından ileri sürülen “küreselleşme” edebiyatı, “piyasanın üstünlüğü” masalıyla birlikte fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Küreselleşme, tek tek ülkelere, özelleştirmelerle işsizlik, sağlık ve eğitim başta olmak üzere hizmetlerin piyasalaştırılmasıyla eğitimsizlik, geleceksizlik, hastane kapılarında sürünme, uluslararası sermaye akışının önündeki engellerin kaldırılması ve sömürünün yoğunlaştırılmasıyla ücretlerde düşüş, emeğin esnekleştirilmesi, taşeronlaştırma, kazanılmış hakların gaspının genelleşmesi gibi belalar açmaktan başka bir şey yapmamıştır. Vaat edilen “refah”a ulaşılması bir yana, işsizlik, yoksulluk ve sefaletin yaygınlaşmasıyla, kapitalist küreselleşme propagandacılarının ve bizzat küreselleşmeci kapitalizmin refaha ulaşmanın yolu olmadığı giderek daha geniş kesimler tarafından yaşanılarak anlaşılmaktadır.

“Barış” vaadinden, dünyayı çepeçevre kaplayan savaşların yayılmasıyla çoktan çark edilmiştir. Yugoslavya paramparça edilmiştir. Afganistan, Irak işgal, İran’sa savaş tehdidi altındadır. Savaş, Kafkasya’ya sıçramıştır, Boğazlar sorunu tekrar doğmaktadır. Rusya, ABD’nin karşısına dikilmiştir.

“Piyasanın üstünlüğü” ve “krizsiz kapitalizmin” boş bir hülya olduğu, son yılların giderek derinleşme eğilimindeki –ve üstelik kapitalizmin merkez üssü ABD’de patlak veren– kriz ve bu krizin önünü alma çabalarında, herkesin gözü önüne serilmektedir. Kapitalizmin çürümüşlük, çöküntü ve geleceksizlik olduğu geniş kesimler tarafından anlaşılır olurken, ikiyüzlülüğü, krize dönük devlet müdahaleleriyle belirginleşmektedir. Geniş emekçi kitlelerin, başlarına işsizlik, esneklik, sefalet, açlık vb. belalarını sardıran özelleştirmeleri kendisine reva görürken, dev sermaye şirketleri ve holdingleri kurtarmaya yönelik milyarlarca dolarlık müdahale ve destekler, el koyma ve devletleştirmelere girişen kapitalizmin ikiyüzlülüğünü açıkça görebileceği gelişmeler hızlanmıştır. Öyle ki, “devletin küçültülmesi”ni ve “serbest piyasa”yı temel ilke edinmiş, durmadan propaganda eden küreselleşmeci sözcü ve propagandacılar, bütün iddialarını geçersizleştirerek, ekonomiye devlet müdahalesini davet etmeye ve belli başlı büyük emperyalist kapitalist devletler bunu gerçekleştirmeye çoktan başlamışlardır. Oysa iddiaları, piyasanın düzenleyiciliği ve kurtarıcılığıydı. Refah içindeki krizsiz kapitalist küreselleşmeye “serbest piyasa” götürecekti!

Geniş halk kitlelerini bir dönem yedeklemeye yaramış küreselleşmeci iddia ve vaatlerin aslında hiçbir inanılırlıklarının olmadığının bizzat bu kitlelerce anlaşılmasının olanakları özellikle son ayların gelişmeleriyle ciddi biçimde genişlerken, yine aynı kitlelerin, olumsuz sonuçlarını yaşayarak, kapitalizmin hiçbir ihtiyaçlarını karşılayamadığını/karşılayamayacağını giderek daha fazla ve açıkça anlamalarının önündeki engeller yıkılmaktadır. Can telaşına düşmüş ideolog ve sözcülerinin kendileri, iddia edegeldikleri aldatıcı ve hayali nitelikleriyle küreselleşme ve kapitalizmi savunamaz duruma sıkışmışlardır. Küreselleşme savunucularının arasından Keynesyen önlem önerileri geliştirenler çoktan çıkmıştır ve sıra, “acaba Marx haklı mıydı?” sorusunun dile getirilmesine gelip dayanmıştır.

Tüm bunlar, “piyasanın üstünlüğü”ne yol açarak “öldüğü” iddia edilen sosyalizmin, işçi sınıfının kurtuluşunun kendi birlik ve mücadelesinin eseri olacağını ortaya koyarak kapitalizme karşı mücadele çağrısı yapan Marksizmin, öğreti ve gerçekçi çözümleriyle, geniş emekçi kitlelerin, yeniden ilgi odağı haline gelmesinin koşullarını vermektedir. Kapitalizmin çürümesinin, sömürülen kitlelerin günlük yaşamlarını derinden etkileyerek, gözler önünde olması kadar, herkesin yaşayıp görebildiği son derece pratik gelişmelerin, egemen burjuvazi, iktisatçı ve politik sözcülerinin tüm iddia ve vaatlerinin sahteliğini ortaya koymasının kapitalist düzen dışı ve karşıtı tepki, arayış, eğilim ve hareketlenmeleri teşvik etmesinde şaşılacak hiçbir şey olamaz. Bu tepki, arayış ve hareketlenmelerin, ne denli zayıflatılmış ve “öldüğü” ileri sürülmüş olursa olsun, üstelik işçi sınıfı kuşaklarının tecrübelerinden de biriktirilmiş tek açıklayıcısı ve toplanma merkezi vardır: Proleter sosyalizmi olarak Marksizm. Kapitalistlerle ideolog ve sözcüleri, bal gibi bilmektedirler ki, tüm gelişmelerin, belirtileri görülmekte olan yeni bir yükselişinin koşullarını olgunlaştırmakta olduğu sömürülen yığınların hareketinin Marksist hareketle birleşmesinden doğalı yoktur. Bugün henüz “potansiyel” tehdit durumunda olmasının önemi yoktur, tek ciddi tehlikenin Marksizm olduğunun bilinciyle Marksizme saldırı düzenlenmekte, kafa karışıklığı ve kapitalizme bağlanma teşvik edilmekte, “bizim” fonlanmış liberal de bu saldırıya katkıda bulunmaktadırlar.

Kendileri de inanmayarak “işçi sınıfı yok olmaktadır” demektedirler, ama Türkiye’de on milyonu aşan nüfusuyla ciddiye alınmazlık edilemeyecek bir işçi sınıfı olduğunu bilmekte ve hareketinin gelişmesi ve Marksizmle birleşerek kendi bağımsız yolunu tutması ihtimalinden ölesiye korkmaktadırlar. Üstelik Türkiye’nin devrimci damarının da farkındadırlar: Marksist hareketin dayanağının işçi sınıfı olduğu kadar; yakın tarihin devrimci anti-emperyalist demokratik hareketinden beslendiğini de bilmektedirler. Bilmektedirler ki, Türkiye’de adı “Deniz” konulmuş en az bir milyon genç yaşamaktadır. Bu nedenle, “bağımsızlık” davası ve anti-emperyalist mücadeleciliği karalamaya özen göstermektedirler.

Ancak “korkunun ecele faydası yoktur”!


* “Bu varsayım, ilk söylendiğinde doğruydu. Kapitalizm, değişimin önündeki engeldi. Ama, işçi sınıfının en azından teorik olarak Sovyetler Birliği’nde iktidara gelmesi, proletarya-burjuvazi çatışmasının devletler ve bloklar düzeyinde sürdürülmesi, bir rekabetin ortaya çıkması, bu rekabette ön almak ve galip gelmek isteyen kapitalizmin ‘tutucu’ yapısını değiştirdi. Uzay yarışının yaşanması teknolojiyi geliştirdi, işçi sınıfına gerek kalmadı, Sovyetler çöktü ama kapitalistler de yapısal bir dönüşümden geçtiler.” (Taraf, “Sol ve Globalizm, 29.08.08)

* Bkz. M. Belge, Taraf, “Sınıf mücadelesi”, 27.07.08

** Bkz. M. Belge, Taraf, “Sol ve Ergenekon, 19.07.08

* İstanbul indymedia, “Bendenizin oyu ve AKP”, tarihi 07.10.2005 olarak veriliyor.

 

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑