Marksizm’in, dünyada ’60’ların, Türkiye’de ise ’70’lerin ortalarından beri, kendisine bağlayarak kullandığı sosyalizmin biçimsel kalıntılarının da giderek tasfiyeye uğrayıp geçersizleştiği, kapitalizmin restorasyonunun gerçekleştirildiği ülkeler olarak çözümleyip tanımladığı burjuva revizyonist egemenlik sistemleri, çelişik doğaları gereği tutunamayıp çökmüşlerdi. Kendisi de sosyalizmin bozulup yozlaşmış başlıca biçimlerinden olan ve üretim ilişkisi olarak ve ekonomik yasalarıyla önünü sere serpe açtığı kapitalizmin (dış ilişkilerinde ise emperyalizmin) gelişmesinden güç alan ve ona dayanan egemenlik sistemi olarak revizyonizm, sonunda, kendisini ortaya çıkarıp var eden koşulları yok eden (bütün kalıntı biçimlerine varıncaya kadar her alanda sosyalizmi tasfiye eden) gelişme sürecinin ilerleyişiyle gereksizleşti. Kapitalizm lehine sosyalizmi ekonomik, siyasal, kültürel, ideolojik yaşamın bütün alanlarında geçersizleştirirken kendi mezarını da kazıyordu. Henüz; tam ege menliğini ve kendi ihtiyaçlarını gereğince karşılayacak asli biçimlerini dayatacak kadar olgunlaşmamış ve kalıntı sosyalist biçimler çerçevesinde gelişmekte olan kapitalizm sürecine denk düşen, kendisi de bu kalıntı siyasal ideolojik örgütsel biçimlerden olan ve kapitalizmin restorasyonunu bu örgütsel yönetsel kabuk içine sıkıştırmaya çalışan revizyonist sistemin, “kendi çocuğu” olan restorasyonun gelişmesinin belirli bir evresinde, yalnızca yetersizleşmesi değil gereksizleşmesi kaçınılmazdı. Kapitalistleşen ekonomi, dar gelmeye başlayan revizyonist kabuğa başkaldıracaktı. Öyle oldu. Başkaldırı, daha Kruşçev döneminde başladı. Brejnev döneminde güçlendi ve yaygınlaştı; giderek tam bir tıkanmaya dönüştü. Tarım krizlerinde, kuyruklarda ortaya çıktı önce. Sonra sanayi sektöründe görüldü tıkanma. Üretim, durmakla kalmadı, gerileme eğilimine girdi. Piyasa ekonomisi geliştikçe, merkezi planlamayı, bütün bir dev merkezi örgütü işlemez kılmaya, sarsmaya başladı. Kâr kaygısı ve piyasa düzenleyici oldukça, siyasal ve ekonomik merkezi örgüt, ancak piyasa ve gelişmesi lehinde müdahale edebilir oldu. Merkezsizleşme eğilimi ekonomiden gelerek güç kazandıkça, kendi ihtiyaçlarını dayattı. Revizyonizm, tarihsel olarak kapitalizmden komünizme geçiş koşullarında kapitalizmin unsurlarının direnişi ve güçlenmesi üzerinden ortaya çıkan, onlara dayanan ve onları geliştiren egemenliğin bu biçimi, ya belki yeni düzenlemelerle varlığını sürdürmek üzere, yolunu kendisinin açıp ürettiği gelişmenin karşısında direnecekti. Bu, Romanya’da Çavuşesku tarafından denendi ve çıkar yol olmadığı görüldü. Çin’deyse, biçimsel olarak da sosyalizmin kalıntıları üzerinde yükselmemiş özel bir burjuva egemenlik biçimi olarak, yeni düzenlemelerle şimdilik ayakta kalmayı başarabildi.
Ya da revizyonizm, yerini, kapitalizmin, onun ihtiyaçlarını karşılayacak asli örgüt biçimlerinin almasına bırakmak üzere “yumuşak geçiş”e yönelecekti. Bu durumda, eski revizyonist yöneticiler, teknokratlar, “sosyalist” biçimli devlet kapitalizminin egemenleri, “yeni” kapitalist örgütün yönetici ve patronları olma şansını yakalayabilirlerdi. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov ve diğer ülkelerde başkaları bu yolu tuttular. Başlangıçta utangaçça, adını tam vermeden savunmaya yöneldikleri kapitalizmin ihtiyaçlarını, piyasanın genel-geçer kılınmasını, borsayı, özel bankaları, genel olarak özel mülkiyeti vb. -perestroyka-, giderek açıkça, genel bir “demokratizm” söylemiyle öncü parti fikrinin reddi, yalnız Stalin’e değil Lenin ve Marx’a da küfür ve bütün sosyalist sembollerin karalanıp değiştirilmesi, politik çoğulculuk, merkezisizleştirme, parlamento vb. unsurlarıyla biçimsel olarak da kapitalist egemenlik sisteminin savunulmasıyla birleştirdiler.
Ve bir “devir” kapandı. Revizyonist sistem çöktü.
Marksizm, bu süreci başından sonuna gözlemci olarak izlemekle yetinmedi; niteliğini ve varacağı yeri gösterdi, eleştirdi ve dışında ve karşısında yer aldı. Başlangıcından itibaren, içine girilen kapitalizmin restorasyonu çeşitli yönleriyle ortaya kondu. Kapitalizmin unsurlarının gelişmesinin yolunu açan Libermann reformları türünden piyasaya işlerlik kazandırma yönelimleri eleştiri konusu edildi. Gorbaçov’un sürece son noktayı koyma yönündeki yaklaşım ve tutumları açığa çıkarıldı.
Son Gorbaçov saldırısına gelinceye kadar, modern revizyonistler bir yana, Türkiye’de sol, revizyonizmden genel bir etkilenme içinde olmak, onu sosyalizmin bir türü varsaymak ve Marksizm’i “sosyalizm içi” bir “şekillenme”ye düşmanlıkla suçlamakla birlikte, sorunun pek de farkında değildi. Görece içine kapanıktı. “Türkiye’nin sorunları”na eğilik milliyetçi bir tutum içindeydi. Yüzeysel bir yaklaşıma sahipti ve kulaktan dolma konuşuyordu. Sovyetler Birliği ve diğer eski revizyonist ülkelerin kapitalizm yönelimlerini göremiyor, Marksizm’in bu yöndeki eleştirilerini “Çin yanlılığı”, “AEP’çilik” vb.ne tahvil ediyordu. Marksizm’den öğrenmeyi bir türlü kabullenmese de, yüzeysel bir devrimci zemin üzerinde kalabiliyordu. Revizyonizmden etkilenişi; sosyalizm adına piyasa savunusu, kapitalizm yanlılığı, liberalizm ve gelişkin reformculuk gibi uç noktalara varmayabiliyordu.
Bugün durum değişmiştir. Şimdi, birkaç istisnayla, iyi ya da kötü sosyalizm türü varsayılan revizyonist egemenlik biçiminin yerinde yeller esmektedir. Revizyonist sistem, Rusya ve bütün bir Doğu Avrupa’da çökmüştür. Kapitalist restorasyoncu çökertici unsurların başında gelen emperyalizmin, yalnızca ekonomik ve siyasal değil ideolojik egemenliği de, çürümüşlüğü ve kofluğuna, gediklerine ve kendisine karşı işleyen uzlaşmaz karşıtlıklar üzerine kurulu nesnelliğine, buradan giderek güç kaybetmeye başlamasına karşın, zafer çığlıkları arasında dev bir etki gücü kazanmıştır. Bu durum, revizyonizmin çöküşünün yarattığı panik ve ürküntüyle de güçlendirilerek, özellikle yalpalamaya yatkın ara unsurlar ve daha da çok aydınlar arasında boyun eğici bir eğilimin gelişmesinin zeminini oluşturmuştur.
Böyle bir zeminde, Türkiye’de sol içinde “nasıl bir sosyalizm” sorusu ortaya atılmış ve son birkaç yıldır, bu soruya bağlı olarak, geçmişte gündeme getirilmemiş “piyasa sosyalizmi” tartışmaları da başlatılmıştır. Tartışma, “sosyalizm” sözcüğünden bıkıp “sosyalist” örgütü de feshederek açıktan kapitalizme sığınanların dışında kalan eski revizyonistlerin yanı sıra, 12 Eylül’ün siyasal ve ideolojik baskısına dayanamayarak kendini inkâra yönelen Dev Yol gibi grupları da içine çekmiştir. Revizyonizmin çöküşünün yarattığı moral bozukluğunun yanında emperyalist ideolojik baskı, sosyalizme, onun gelişme süreçleri, yasaları ve olabilirliğine inançsızlığı teşvik etmiş, çöken revizyonist ülkelerin deneyleri olumlu örnekler sunmasa da sosyalizmin liberalize edilmesiyle kapitalizme iltihaka doğru bir eğilime yol açmış; 12 Eylül karşısında dirençsizliğin neden olduğu devrim ve devrimcilikten kopuş yönelimiyse, bu eğilimi beslemiştir.
TARİH İÇİNDE “PİYASA SOSYALİZMİ”
Türkiye’de “nasıl bir sosyalizm” sorusunun sorulup tartışılması, kuşkusuz yeni ve revizyonizmin çöküşü sonrasına özgü değildir.
“Nasıl bir sosyalizm” sorusu, emperyalizm ve sermayenin baskısı karşısında tutunamayıp savrulmaya yönelen her sapkın akım tarafından sorulmadan edilemeyen bir soru olmuştur. Örneğin, Şefik Hüsnü, bu soruyu çeşitli dönemlerde sürekli sormuş ve her dönem, özü aynı kalmakla birlikte değişik biçimlerde yanıtlamıştır. Ancak Türkiye’de, sorunun, açık ya da utangaçça “piyasa sosyalizmi” biçimindeki yanıtı, son yıllarda belirmiştir.
Bu noktaya gelinceye kadar, Sovyet modern revizyonizmi yanlıları olsun Maocular ve benzerleri olsun, sapkın akımlar, kuşkusuz “nasıl bir sosyalizm” sorusunu sorup, onu, sosyalizm ötesi çeşitli biçimlerde yanıtlamaktan kaçınmamışlardır. Üstelik verilen yanıtlar, merkezi plan fikri ve pratiği karşısında sosyalizmin çarpıtılmasını da içermezlik etmemiştir. Dahası, “öz-yönetim” yanlısı fikirler, sosyalizmde “maddi teşvik”in imtiyazlar ve kârın savunulmasına kadar vardırılması, kendine yeterli Çin köy komünleri ve “kapitalizmin sosyalizmle bütünleşmesi” gibi tezler, adı konmadan “piyasa sosyalizmi”nin tezleri olarak da ileri sürülmüştür. Ama işte, kulaktan dolmalık ve etkilenmenin ötesinde, teori alanında da sosyalizmin yetersizliği, hatta uygulanamazlığı, sosyalizm olmaktan teorik olarak da bütünüyle çıkarılmak üzere piyasalandırılmasının gerekliliği, son yıllarda savunucu bulan türden görüşlerdir.
Türkiye’de kendisini yeni yeni “piyasa sosyalizmi” olarak tanımlamaya başlayan görüşler, aslında fikir miraslarını, bir yanıyla, sonradan Bernstein tarafından da devlet tekelciliğine bağlanarak savunulan, Marksizm’in teorik zaferi öncesi sosyalizm akımlarından Lassalle’cılığın, Louis Blanc’ın kapitalizmin sosyalizasyonu yaklaşımlarından alıyorlar. Bu, başka saplantılarının yanında, II. Enternasyonal’i çöküşe götüren, sonradan da Kautsky ve benzerleri tarafından “ultra emperyalizm” zemininde savunulmaya devam edilen, reformlar aracılığıyla gerçekleşecek burjuva “sosyal devlet” anlayışıdır. “Kapitalizmin sosyalizasyonu” ya da “sosyal kapitalizm”, “sosyal devlet”, II. Enternasyonal çıkışlı olarak, sonradan bütün bir sosyal demokrasinin isçi sınıfı ve sosyalizm düşmanı programının temellerinden birini oluşturmuştur. Tekelcileşen kapitalizmin, zaten özellikle demiryolları, posta hizmetleri, giderek elektrik şebekeleri ve dağıtımı gibi, özel şirketlerin kolaylıkla altından kalkamayacağı yatırımları gereksinen dalları kamu yatırımları halinde devlet mülkiyetine geçirişini, onun sosyalleşmesi olarak anlayan sosyal demokrasi, sözde hem “sosyalist”ti hem de “sosyalizmi” kapitalizm ve piyasa ekonomisi koşullarında gerçekleştirme çabasındaydı. Tek sorunu, hükümetlere katılma ve “işçi denetimi” vb. yollarla piyasaya uygun müdahalelerin yapılabilmesi ve kapitalizmin denetlenmesi olarak belirmekteydi. Kautsky şöyle yazmıştı: “… Yığın grevinin rolü, hiçbir zaman devlet iktidarını yıkmak değil, ama yalnızca hükümeti belli bir sorun üzerinde ödünlere hazırlamak, ya da proletaryaya düşman bir hükümet yerine, proletaryanın gereksinimlerini karşılamaya çalışan bir hükümet geçirmek olabilir.” (1)
Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasına girişilmesi ve NEP sonrası, tarımda kolektifleştirmeyle birlikte planlı ekonomiye geçilmesi (üretimin merkezi plan uyarınca düzenlenmesi), yanına burjuvazinin doğrudan saldırılarının da katıldığı sapkınlığın başka biçimlerinin ortaya çıkmasının gerekçesini sağladı. Öngördüğü kapitalizmin sosyalizasyonu ile birlikte sosyal demokrasi, sistem-içi bir akım olarak kapitalizme entegre olmuştu. Ve kapitalizmin sosyalizasyonu tezi, kapitalizm koşullarına özgü bir yaltaklanma ve oportünizmi ifade ediyordu. Gerçi, proletarya diktatörlüğü ve sosyalizm karşısında burjuva demokrasisi ve kapitalizmin savunulması olarak hâlâ işlevsel kılınmaya çalışılıyordu. Ancak, sosyalizme yönelttiği yıkıcı suçlamalarla onun geçersizliğinin kanıtlanma çabası olarak da, varlık nedenini genişletme yönelimine girdi: “Proletarya diktatörlüğü demokratik değildi”, “Blankicilikti”, “SSCB’de halk üzerinde diktatörlük vardı”, “sosyalizmde bürokrasi ve memurlardan vazgeçilemezdi” ve “sosyalizm de ancak çeşitli mülkiyet biçimlerinin birliği olarak var olabilirdi”, “piyasa ekonomisinden kaçınılamazdı” vb. vb. Daha Ekim Devrimi öncesinde Bolşevizm’e saldırırken Kautsky, “nasıl bir sosyalizm” sorusunun yanıtını aramakta ve geçiş dönemlerini değil ama sosyalist toplumu söz konusu ederek şöyle düşünmekteydi:
“Sosyalist toplumda çok çeşitli işletme biçimleri bir arada bulunabilirler: bürokratik, trade-unioncu (sendikalist) kooperatif, bireysel… örneğin, demiryolları gibi, bürokratik bir örgütten vazgeçemeyecek işletmeler vardır. Burada demokratik örgütlenme şu görünüme bürünebilir: işçiler, çalışma rejimini düzenlemek ve bürokratik aygıtın işleyişini denetlemekle görevli bir tür parlamento oluşturacak delegelerini seçebilirler. Bazı işletmeler işçi sendikalarına verilebilirler; bazıları da kooperasyon ilkesine dayanabilirler.” (2)
Burada ortaya konmuş, sosyalist toplumun toplumsal mülkiyet yerine farklı mülkiyet ve işletme biçimlerini ve bu farklılığın kaçınılmazlıkla meta üretim ve değişimini, piyasanın ve aynı kaçınılmazlıkla maddi kazançlar ve kârın düzenleyiciliğini içereceği ya da gereksineceği şeklindeki görüşleri, yine bürokrasinin gerekliliğiyle birlikte, günümüz “piyasa sosyalizmi” yanlılarının ağzından işiteceğiz. Yine, planlamayı da olanaklı kılmak üzere kolektivizme karşı, küçük üretim ve piyasanın zorunluluğu ve sözde zorla kolektivizme “ikna etme”nin olanaksızlığı üzerine Kautsky’nin şu sözlerini de günümüz “sosyal” piyasa yanlılarının ağzından dinleyeceğiz: “Şimdiye kadar hiçbir yerde küçük köylüler, teorik inançların etkisi altında kolektif tarımı kabul etmemişlerdir.” (3)
Ekim Devrimi’nden bir süre sonrasına kadar, sosyalizme yönelik eleştiriler, hâlâ “kapitalizmin sosyalizasyonu” temel fikrinden kalkınmaktadır: Hükümete katılmak ve işçi denetimi sağlamak yeterlidir, burjuvazi üzerinde bir diktatörlük ve kapitalizmin tasfiyesine yönelmek kesinlikle gereksizdir; zaten sosyalizm, farklı mülkiyet biçimlerinin birliğidir. Bu durumda, devrim, devirmek ve diktatörlük, hem gereksiz hem de kötü bulunmaktadır.
Sosyalizmin ciddi başarılar kazanarak belirli bir gelişme sağlamasından, sanayiden sonra tarımda kolektifleştirmenin başlaması ve planlı üretime geçilmesinden sonraysa, cepheden ve yıkıcı, retçi saldırının pek bir işe yaramadığı görülerek, eleştirilerin özü değişmeden kalmakla birlikte, biçiminde farklılaşma ortaya çıkmıştır. Artık sosyalizmin, piyasanın yol göstericiliği ve düzenleyiciliği olmadan istikrarlı bir ekonomik gelişmeyi sağlayamayacağı, piyasa yerine planı geçirmenin ve kaynakların ya da emeğin dağılımının merkezi planla rasyonellikle gerçekleşmesinin olanaklı olmadığı üzerine eleştiriler gündeme gelmiştir.
Bu tür ilk saldırı, bekleneceği gibi, burjuva iktisatçılardan gelmiştir. Ardından benzer fikirleri ileri süren Prof. Hayek gibi “Avusturya okulu”na mensup Prof. Mises, 1932’de yayınladığı, İngilizceye “Sosyalizm” olarak çevrilen kitabında, sosyalist planlamanın olanaksızlığını, sosyalist bir ekonomide planlamanın kaynakların rasyonel bir tahsisini sağlama gücünde olamayacağını, kaynakların rasyonel tahsisi için üretim araçlarının özel mülkiyetinin zorunlu olduğunu ve kaynakların etkin dağılımının ancak piyasada gerçekleşebileceğini iddia etti.
Ardından Polonyalı Oscar Lange’ın Mises’e övgüleri ve onun iddialarını sözde karşılamak üzere geliştirdiği fikirleri sökün etti. II. Dünya Savaşı sırasında ABD üniversitelerinde dersler verdikten sonra, Hindistan’ın Beş Yıllık Kalkınma Planı denetmenliğini, ’57–59 yıllarında Birleşmiş Milletler Ekonomi Komisyonu başkanlığı yaparak Polonya Başbakan Yardımcılığı ve iktisadi Planlama Başkanlığı’na gelen Lange, Mises’ten pek etkilenmiş ve “piyasa sosyalizmi”nin kuramcılığı ve kuruculuğuna yönelmişti. Lange, “Sosyalizmin Ekonomi Teorisi” adlı kitabına şu cümlelerle başladı:
“Sosyalistlerin, … Profesör Mises’e minnettarlık duymaları için pek çok neden vardır. Onun güçlü saldırısı sonucudur ki, sosyalistler uyanmış ve sosyalist ekonomide kaynakların tahsisinde rehberlik etmek için yeterli bir ekonomi muhasebesi sistemine olan ihtiyacı kavramaya başlamışlardır… Profesör Hayek’in belirttiği gibi, ‘sosyalist ekonominin temel sorununu tartışmalarda artık ihmal edilemeyecek bir biçimde ilk kez formüle etme şerefi’ Profesör Mises’e aittir.” (4)
“Sosyalist ekonominin temel sorunumu, yıllardır bu ekonominin inşasında görev almış sosyalistler (iktisatçı ya da siyasetçiler) değil, ama onların da önünü açmak üzere bir burjuva iktisatçısının bulup formüle etmesi ve bu formülasyonun da, “etkin talebin piyasa ve fiyatlar dolambacıyla belirmesi”nin kaçınılmazlığıyla sosyalizm ve merkezi planlamanın olanaksızlığını ileri sürmekten ibaret olması, herhalde ilginç olmalı ve başlı başına, Lange’in yönelimi hakkında bir fikir vermelidir.
Lange, Mises’in iddialarının başka herhangi birine değil, ama yalnızca, sosyalizmde “ekonomi muhasebesi” ya da ekonomik hesaplamaların olanaksızlığına ilişkin olanına itiraz etmektedir. Etkin talep, kaynakların ya da emeğin uygun şekilde dağılımı, verimlilik vb. açısından, bu kez muhasebesi tutulacak fiyatların, yine arz-talebe göre ve “deneme-hata” yoluyla, yine aslında piyasada gerçekleşecek olmasını sorun edinmeyen Lange, bunun üretim araçlarının özel mülkiyet konusu olmadığı koşullarda olabilirliğini savunmaktadır. Onda, ne emekçilerin ihtiyaçlarının giderek yükselen bir trendle karşılanabilmesini garanti altına almak üzere, belirli bir anda talebi düşük olsa ya da hiç talep edilmese de, örneğin bir yıllık “deneme-hata” açısından tümüyle verimsiz görünse de, girişilmesi zorunlu yatırımları karşılamak üzere arz-talep “dengesi”nin yıllık olarak göstermesi olanaksız ek fon ve onun piyasa dışı yönlendirilmesine yer vardır, ne de üretim araçları üretiminin ihtiyaçlara göre planlanmasına. Ona göre, tamamen piyasa kavramlarıyla konuşarak “sermaye” ya da “sermaye birikimi” olarak nitelendirdiği üretimin genişletilmesi için ayrılması gereken fonlar kısa vade açısından gereksizdir: “Kısa vadede sermaye miktarı değişmez kabul edilir ve faiz haddi basitçe sermaye talebinin varolan sermayeye eşitliği koşulundan hareket ederek saptanır… Bununla birlikte uzun vadede birikim yoluyla sermaye miktarı artırılabilir… Sermaye birikimi oranının ‘devletçe’ saptanmasındaki keyfilik, açıkça sermaye birikimi oranına ilişkin kararın, (tüketicilerin değil de) Merkezi Planlama Kurulu’nun zamana göre optimum gelir akımını nasıl değerlendirdiğine yansıttığı anlamındadır. Kuşkusuz, bu keyfiliğin tüketicilerin refah düzeyinde bir düşme meydana getireceği öne sürülebilir. Bu güçlükse tümden sermaye birikimini kişilerin tasarruflarına bırakmakla yenilebilir. Fakat bu yöntem sosyalist toplumun örgütleşme biçimiyle kolay bağdaştırılamaz.” (5)
Uzun vadede üretimin genişlemesi için ek fon ayrılabiliyor; ama bu fonun, toplumsal ürünün bu en önemli bölümünün yönetilmesinin, özel mülkiyet denmeye dil varmasa da, özel kişisel tasarrufa bırakılması, en iyisi olabiliyor.
Arz-talep ilişkisi çerçevesinde fiyatlandırılma ise ona göre özetle şöyle:
“… fiyat teriminin iki anlamı vardır. Bu terim ya basit anlamdaki fiyat niteliğindedir; bu takdirde pazarda iki malın birbiriyle mübadele oranını gösterir; ya da bu terim genel anlamda kullanılmaktadır ve ‘karşılığında alternatiflerin önerildiği şartlardır’.” (6)
“Kaynakların tahsisi için ancak ikinci (yani geniş) anlamdaki fiyatların göz önünde tutulması zorunluluktur…” (sf. 53) “Kamu mülkiyetindeki sermaye ve doğal kaynaklar için Merkezi Planlama Kurulu’nca bir fiyat saptanmalıdır. Şu şartla ki, bu kaynaklar bu fiyatı ‘ödeyebilen’ ya da tercihan bu fiyatı ‘hesaplarına geçiren’ endüstri kollarına yöneltilebilsin. Bu durum tüketici tercihlerinin izlenmesinin sonucudur.” (sf. 68) Kaynakların bilinçli yöneltilmesi yerine bu “tüketici tercihlerine” ya da talebe veya piyasaya görelikle, örneğin yeni bir hidroelektrik santralının gereksineceği dev yatırımın kaynak fiyatlarının “ödenemeyeceği” ya da “hesaba geçirilemeyeceği” kolaylıkla tahmin edilebilir. Oysa planlama gerçekse, emekçilerin belki yüzyıllık enerji ihtiyacını karşılayacak böyle bir yatırımın günlük ya da en çok yıllık deneme-hata üzerine kurulu talep ve piyasa dalgalanmalarının ötesinde ve üstünde gerçekleştirilmesi zorunlu değil midir? “… Sosyalist ekonomide yönetmenler, verecekleri kararlarla elbette fiyatları etkileyebilirler ve etkileyeceklerdir de.” (sf, 69) “Merkezi Planlama Kurulu gelişi güzel seçilmiş belli bir fiyat bileşimiyle işe başlamış olsun. Kamu mülkiyetindeki üretimin ve üretken kaynakların yönetmenlerinin tüm kararları ve keza emek arz eden bireylerin tüm kararları bu fiyatlara dayanarak verilir. Bu kararlara göre her mal için talep ve arz miktarı saptanır. Bir mala ait talep miktarı o malın arz miktarına eşit değilse, malın fiyatı değiştirilmelidir. Talep miktarı arzı aşıyorsa fiyat yükseltilmeli, aksi halde düşürülmelidir. Böylece Merkezi Planlama Kurulu yeni kararlara dayanak teşkil edecek olan yeni bir fiyat bileşimi saptamakta, bu da yeni bir talep ve arz bileşiminin doğmasına yol açmaktadır. Bu deneme-hata süreci sonunda denge fiyatları belirlenmiş olur.” (sf. 74)
Ve itiraf: “Sosyalist ekonomide denge fiyatlarının belirlenmesine ilişkin bu incelememiz, fiyatların belirlenmesi sürecinin rekabetçi pazardaki yönteme geniş ölçüde benzemekte olduğunu gösteriyor.” (sf. 71)
Giderek, sosyalizm ve planlı ekonomi eleştiricileriyle bu ekonominin başındaki -piyasa lehine “reformlar”a yönelen- sözde yürütücüler aynılaşmak da üzere (Oto Şik ve Kosigin gibi), zaman zaman cephe gerisinden, zaman zaman da cepheden, dozaj farklılıklarıyla, bazen niyet açıkça ortaya konarak bazen de üstü örtülerek ileri sürülen görüşleriyle, “piyasa sosyalizmi” okulu, ilerlemesini sürdürdü. ’50’li yılların sonuyla ’60’lı yıllarda revizyonist ülkelerde baş gösteren piyasanın kuruluşu lehindeki ekonomik reformlar ve kapitalizmin restorasyonuna, “sosyalist” iktisat ve planlamaya ilişkin tezleriyle “hayat” veren, bu okul oldu. Polonyalı Wlodzimierz Brus, Rus Liberman, bizzat Gorbaçov’un kendisi ve danışmanı Aganbegyan, bu akımın önde gelen savunucuları arasında yer aldılar. Brejnev dönemiyle birlikte adı duyulmuş tüm Sovyet ileri gelenleri, bürokrasinin başlıca temsilcileri olmalarına ve “merkez”in imtiyazlarını korumaya çalışmalarına karşın, dozaj ayarlamalarının ötesinde, aslında, hep bu akımın taraftarları arasında yer aldılar. Bir kez kapitalizmin restorasyonuna giriştiklerinde attıkları her adım, aldıkları en merkeziyetçi kararlar bile, ekonominin aşırı merkezi bürokratik örgütlenmesiyle çelişmeye düşmüş kapitalizm ve dolayısıyla piyasa ekonomisi lehine çalıştı. Siyasetin yanı sıra ekonomide de merkeziyetçilikten yana ağırlık koyan bu sonuncuların konumu -ayrı bir tartışma konusu olmak üzere- bir yana, “piyasa sosyalizmi” okulu ve taraftarları, doğrudan burjuva dürtü ve özlemlerle dolu olarak, dışardan emperyalizmin tarihte eşi görülmemiş baskısı, içerdeyse kapitalizmin kalıntılarının direnişine boyun eğerek/sözcülüğünü yaparak, Kautsky ile başlayan sosyal demokrat gelenekten farklı bir yolda yürüdü. Hareket ettiği ve tartıştığı zemin farklıydı. Sosyal demokrasi açıktan kapitalizm yanlısıydı ve doğrudan proletarya diktatörlüğüne ve bütün olarak sosyalizme saldırmaktaydı. “Piyasa sosyalizmi” ise, proletarya diktatörlüğü ve sosyalist ekonomi koşullarında kendi rolünü oynamaya soyunmuştu. Proletarya diktatörlüğünü, sosyalizmi, üretim araçlarının sosyalizasyonunu reddetmez görünüyordu. Ama kapitalizmden komünizme geçişte plan ve piyasaya ilişkin Marksist tezleri reddederek, Marksizm’i geçersizleştirmeye ve sosyalist inşayı sekteye uğratmaya yönelikti. Kapitalizmin restorasyonunun gündeme geldiği koşullarda, revizyonist ülkelerdeki bu gelişmeyi ekonomik yönden teorileştirmeye girişerek piyasa ekonomisine dönüşü, kapitalizmin ihyasını amaçlıyordu. Deyim yerindeyse, bu akım, revizyonist ülkelerde kapitalist restorasyonun “öncü müfrezesi” olarak işlev kazandı.
’80’lerin sonu ve ’90’lara kadar Türkiye’de bu akımın açık savunucularına pek rastlanmadığını söylemek yanlış olmaz. Sovyet yanlısı modern revizyonistler, uzun yıllar Türkiye’de “iktidar” peşinde koştular. Gerçi peşinde oldukları, Sovyet yanlısı bir hükümetti, ancak Sovyet yayılmasının unsurları olarak, amaçlarının mubah kıldığı herkese her türden mavi boncuğu dağıtmalarına, kapitalizmi aklamalarına vb. rağmen, özel olarak “piyasa sosyalizminin savunulmasını üstlenmemişlerdi. Bu ihtiyaç, onlar için henüz doğmamıştı. Gorbaçov’la birlikte doğdu, ama pek çabuk efendisiz kalıp açmaza düştüler ve antikalar müzesine, tarihin çöp sepetine doğru yol aldılar.
“Evlerine gitmeyip” siyaset oynamayı uygun görenler açısındansa, benzer konumlara savrulan eskinin devrimcileriyle birlikte, oluşan yeni koşullara uyum sorunu ortaya çıktı. Başta söylendiği gibi, revizyonist sistem çökmüştü. Bunu, “sosyalizmin çöktüğü” ve Marksizm’in “iflas ettiği” şeklinde anlama eğilimindeydiler. Yıllardır revizyonizmi Marksizm ve sosyalizm bilip anlamışlar, öyle şekillenmişlerdi. Burjuvazi saldırıyor, uluslararası sermaye, emperyalizm üst perdeden zafer ve egemenlik türküleri söylüyordu. Sosyalizmin emekçi kitleler nezdinde “inandırıcılığını yitirdiğini” düşünüp açıklıyorlardı, ama aslında kendilerinin sosyalizme inançları kalmamıştı. Sınıfsal konum ve özlemleriyse zaten hiç de sosyalizmle bağdaşmıyordu. Koşullar, geleceğe ve kendilerine güvensiz aydınların (ve aydın gruplaşmalarının) kapitalizme iltihakını davet ediyordu. Sınıfta kaldıkları sınavlarda kendilerine güvenlerini yitirmelerinin ötesinde, proletarya ve emekçi kitlelerine hiç güvenleri yoktu. Daveti kabul ettiler; kapitalizme iltihaka yöneldiler. Devrimci olunmadan, devrim istemeden ve onun için uğraş vermeden “sosyalistlik”, kapitalizm koşullarında, bu koşullara uyum sağlayarak “sosyalistlik” yolu olarak “piyasa sosyalizmine yöneldiler. “Piyasa sosyalizmini “tartışma”larının gündemine aldılar. Daha “atak” olanlar ya da burjuva görüşlerini daha örtük olmayan şekilde savunma “cesareti” gösterenler, “piyasa sosyalizmini benimsediklerini açıkladılar. Böylelikle devrim ve iktidar sorunundan daha rahat kaçılabilecekti. Kimi “iktidar imkânsıza yakın zordur” diyordu, kimiyse “iktidar sorunu”nu çalışanların “doğrudan demokrasisi”nin gerçekleşmesine devir-teslim yoluyla bu zorluktan kurtulmaya çalışıyor ya da “iktidar” sözcüğünün ağızlara alınmaktan korkulduğu “muhalefet meclisleri” öngörüyordu. “Piyasa sosyalizmi”, anlaşılan “iktidar sorunu”nu da metalaştırmış, alınır-satılır, devredilir, kurtulunur kılmıştı.
TÜRKİYE’DE “PİYASA SOSYALİZMİ”
Türkiye’de “piyasa sosyalizmi”, bu akımın revizyonist ülkelerde ortaya çıkışından farklı amaç ve vurgularla şekillenmek durumundaydı. Revizyonist ülkelerde kapitalist restorasyonun ve piyasa ekonomisine dönüşün bir unsuru, bu yöndeki gelişmenin formülcü ve savunucusu durumundaki “piyasa sosyalizmi”, Türkiye’ye biçim değişikliğiyle yansımak zorundaydı. Piyasa kabullenilecekti, ancak piyasaya dönüş hareket noktası edinilemezdi, Türkiye’de zaten piyasa koşulları geçerliydi. Kapitalizmin restorasyonu amaçlanamazdı Türkiye’de, çünkü burada zaten kapitalizm egemendi. “Piyasa sosyalizmi”, revizyonist ülkelerde sosyalizmden kapitalizme ve piyasaya doğru bir gelişmenin “vurucu gücü” olmuşken, Türkiye’de zaten geçerli olan piyasa ekonomisi ve kapitalizmin kabullenilmesiyle sözde sosyalizmin savunulmasını birleştirerek, görünüşte kapitalizmden “sosyalizme doğru” bir gelişmenin teori ve pratiğini yapmak üzere şekillenecekti. Piyasa ekonomisine dayanan kapitalist bir ülke olarak Türkiye’nin nesnel durumunun yanı sıra, söylemde hâlâ “sosyalizm”in dile getirilişinden medet uman ama kapitalizme iltihak ederek düşkünleşmiş aydınların öznelliği bir arada, bunu koşullandırmaktaydı. Hem piyasa ekonomisi savunularak kapitalizm içinde kalınacak, böylelikle “belalar”dan uzak durularak düşkünleşmiş iltihakçı aydın konumuna uygun davranılmış olunacak; hem de bunun “sosyalizm” adına yapıldığını ileri sürenler kendilerini tatmin edecekler, yanı sıra belki de birilerini hâlâ aldatabileceklerini tasarlayacaklardı.
Ancak nesnel (ve öznel) şekillenişiyle, revizyonist ülkelerde oluşmuş “piyasa sosyalizmini niteleyen tezlerden sosyal demokrasiye, onun kapitalizmin sosyalizasyonu, işçi-emekçi denetimi yoluyla “sosyal kapitalizm” ve “sosyal devlet” tezlerine doğru bir kayışın ortaya çıkacak olması kaçınılmazdı. Aslında bu ikisi, kuşku yok ki, aynı öze sahipti: piyasa ekonomisi (ve kapitalizmin) kabulünün “sosyalizm” sözcükleriyle birleştirilmesi. Hangi tarihsel koşullarda ne amaçla ortaya çıkmış ve hangi tezlerle ne tür bir sürecin unsuru olmuş olursa olsun, sosyalizmle (doğal ki onun lafzıyla) piyasa ekonomisinin öngörülen her türden bireşiminin tek bir anlamı vardı: “sosyal kapitalizm”. Kapitalizm sosyalize edilirdi ya da sosyalizm kapitalize edilirdi. Şu koşullarda şu, ya da bu koşullarda bu; sonuç ya da öz aynı; sosyal bulamaçlı, sosyal bir biçim kazandırılmış kapitalizm. Demiryolları, posta hizmetleri, otoyollar, elektrik şebekesi gibi alanlarda yatırımların kamu mülkiyetinde (devlet elinde) olduğu kapitalizm. Aynı özün şu ya da bu biçimiyle şekillenmesi, tezlere özgünlüklerini verecekti.
Türkiye’de “piyasa sosyalizmi”, sosyal demokrasi ve onun kapitalizmin sosyalizasyonu tezine yakınlık olarak şekilleniyor. Belki bir boşluğu doldurmaya hazırlanıyor. Eski, “sosyal” yardım ve hizmetleri savunma ve sosyal devlet ilkesini benimseme konumunda tutunamayan, özelleştirmeci ideolojik dalgayla iyice liberalizme kayan sosyal demokrasinin açtığı boşluk, önemli bir yer tutuyor mu? Bu görülecek.
Türkiye’de “piyasa sosyalizminin başka savunucuları ve “tartışmacılarına haksızlık etmek niyetinde değiliz kesinlikle. Başka bir nedenle değil ama sadece cesaretli açıklamaları dolayısıyla örnek olarak verilmeyi hak eden Sadun Aren’in görüşleri üzerinde durmak, Türkiye’de “piyasa sosyalizmi”nin konumunu aydınlatıcı olacaktır.
Sonradan tartışmaları kitaplaştıran Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nca düzenlenen “Plan, Piyasa ve Sosyalizm” konulu panele katılan S. Aren şu görüşü ileri sürüyor:
“… Ya evimize gideriz yahut da partilere gireriz, eğer çok meraklıysak siyaset yapmaya. Ama sosyalizm olabilir diyorsak, yeni bir yol bulmalıyız. Yeni bir yol bulmazsak olmaz. O yeni yol ne olabilir? O yeni yol bir kere sosyalizmi piyasa ekonomisi içinde gerçekleştirebilecek bir yol olmalıdır. Zaten başka bir alternatif yok.” (7)
Başka alternatifi olmadığını da ileri sürerek “sosyalizmin” piyasa ekonomisi içinde, yani bugünkü sistem içinde gerçekleştirilmesi… “Yeni yol” bu. Bunun yenilikle ilgisi yok; çok eski bir yol bu. Sosyalizmle ilgisi ise hiç yok; eskiden beri hiç olmadı.
Dev Yol’cu tartışmacılarca da paylaşılan “sosyalizmin fiili bir döneminin kapandığı”, sosyalizmin ya da en azından bugüne kadar sosyalizm olarak uygulanmış ne varsa “iflas ettiğine ilişkin saptamayı burada da görüyoruz. “Eve gitmeyi” önleyecek kadar neden kalmışsa, o zaman “olabilir” ya da ileriki bölümlerde göreceğimiz şekilde, Alec Nove’nin tanımladığı gibi, “uygulanabilir” bir “sosyalizm” arayışına çıkmak zorunlu olacak! Dev Yol’cu tartışmacılar, bunu, “İstişare Konuşmaları”nın sunuşunda, “Şimdi, yeni bir döneme geçerken eski geleneksel sosyalizm anlayışlarının köklü ve devrimci bir eleştirisi gerekli” şeklinde ifade etmişlerdi. Onlar da “inandırıcı” ve kuşkusuz “olabilir”, “uygulanabilir” bir sosyalizm arayışındaydılar; konuları bu amaca uygun seçerek paneller düzenliyor, toplantılar yapıp tartışıyorlardı.
S. Aren, aynı A. Nove gibi (yalnızca, onun revizyonist ülkeleri piyasa ilişkileri ve kapitalizm içine çekme amacıyla farklılaşarak), “olabilirlik” ve “uygulanabilirlik”in “sosyalizmi piyasa ekonomisi içinde gerçekleştirebilecek bir yol” aramaktan geçtiğini açıkça ilan ediyordu.
Piyasa ekonomisi ile ne sosyalist planlamanın ne de sosyalizmin bağdaşabilir olduğunu, sorunu ekonomi teorisi açısından tartışırken göreceğiz. Ama daha başından, piyasa ekonomisi ile sosyalizmin ancak birbirini yok etmek üzere yan yana gelebilecek, birbirlerini dışlayan türden kategoriler olduğu belirtilmelidir. (Bu, yine görüleceği gibi, sosyalizmin, merkezi planlamanın, belirli tarihsel dönemde sınırlandırılmış piyasa ilişkilerine tahammül etmek, onları zorunlu olarak kullanmak ve ama değer yasasının etki alanıyla birlikte meta üretimi ve değişiminin zorunlu saydığı piyasanın işleyişi ve etki alanını sürekli olarak sınırlandırarak azaltmak ve sonunda yok etmek zorunda olduğunu yadsımak anlamına gelmez.)
Piyasa ilişkileri, kapitalizmden komünizme geçiş döneminde işleyişi ve etki alanı sürekli sınırlanıp daralması zorunlu, ama bir çırpıda yok edilemeyecek meta üretimi ve değişiminin kaçınılmaz bir gereği olarak ele alınabilecekken, bu, sosyalizmin piyasa ekonomisi koşullarında gerçekleşebilirliğinin ileri sürülmesiyle eş anlamlı değildir.
Sosyalizm, başlıca üretim araçlarının toplumsallaştırılarak özel mülkiyet konusu olmaktan çıkarılmasını ön-gerektirir. Toprak ve hammadde kaynakları da içinde olmak üzere üretim araçlarının toplumsallaştırılması olmaksızın sosyalizmden söz edilemez. Burada birbirini tamamlayan iki tez önemlidir ki, “uygulanabilirlikleri” kanıtlanmıştır:
1. Üretim araçlarının toplumsallaştırması, yani mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, kapitalizmin tasfiyesine girişmek demektir ve kapitalistlerin ekonomik egemenliklerini yıkmak üzere siyasal egemenliklerinin devrilmesini, iktidar sorununun proletaryanın egemen sınıf halinde örgütlenmesi olarak çözümlenmesini kaçınılmazlıkla gereksinir.
Engels’in Anti-Dühring’te, meta üretimi ve değişimi ve onun genelleşmesi olarak kapitalizmi, uzlaşmaz karşıtlıkları içinde tabi tuttuğu özet değerlendirmenin vardığı nokta bilinir: “Proletarya devlet erkliğini ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyeti durumuna dönüştürür… Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak göründüğü ilk eylem, -üretim araçlarına toplum olarak el konması,- aynı zamanda onun devlete özgü son eylemidir de.” (8)
2. Sosyalizm, meta üretimini ve piyasayı, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlendiği ve üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı koşullarda, bu iki (ve bunlara bağlı olarak üçüncüsü, emek ürünlerine el konuşunun olanaksızlaşması) nedenle işleyişi ve etkisi sınırlandırılmış haliyle kendi hizmetine koşamayacağı iddia edilemez. Ancak piyasa ekonomisi, gerek basit meta üretim ve değişiminin, gerekse meta üretimi ve değişiminin işgücünün metalaşmasını da kapsayarak genelleştiği kapitalizmin örgütlenişi olarak, meta üretimi ve kapitalist üretimin gerçekleşmesinin örgütlenmesi olarak, üretim araçlarının özel mülkiyetini varsayar. Piyasa ekonomisinde üretim araçları özel mülkiyet konusudur, değiştirilebilir, alınır-satılır mallardandır; piyasa ekonomisi, tam da bu ve bütün diğer emek ürünlerinin birbirleriyle değişim sürecinde değerlenmesi ve üretimin piyasa aracılığıyla gerçekleşmesinin örgütüdür. Hem proletaryanın egemen sınıf örgütlenmesiyle (başka türlü proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi anlamsızlaşır) hem de üretim araçları mülkiyetinin toplumsal karakteri ile çelişir.
Sadun Aren bu noktada, koşulların dönekleştiriciliği ve soyunduğu piyasa “sosyalistliği”nin güçlüğüne ilişkin şunları söylüyor:
“… Sosyalizm denildiği zaman üretim araçlarının kamulaştırılması, topluma mal edilmesi ve bunların planla yönetilmesini anlayan bizler için ki ben de öyle sürdürdüm uzun süre, çünkü sosyalizm üretim araçlarının kamulaştırılması ve merkezi plan demektir, şimdi böyle söylemeden, plan yapmadan sosyalist olmak, yeni yollar aramak güç. Bunu kabul ediyorum. Ban da çok güçlük çektim.” (9)
Güçlük devam edecektir! Ve şimdi, “yeni yol” olarak sunulan ve örneğin Dev Yol’cular tarafından hâlâ arandığı söylenen yolun, ta Kautsky’ye ve hatta Bernstein’e kadar giden bir eskiliğin yolu olduğu açığa çıkmaktadır. Kapitalizmin kendi yasalarınca gelişmesinin özellikle büyük yatırım alanlarında devletin ekonomiye müdahalesine ve bazı büyük üretim dallarının kamulaştırılmasına götürdüğünden hareketle, kapitalizm koşullarında, piyasa ekonomisi çerçevesinde sosyalleşmenin olanaklı olduğu ve savunulması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. “Sosyalizm” olarak tanımlanan ve piyasa koşullarında “gerçekleşebilir” oluşundan giderek “piyasa sosyalizmi” olarak nitelenen bu sosyalleşmenin iktidar alanında kökten bir alt üst oluş yaşanmasını gereksinmediği açıktır. Ve olanca hümanizmiyle Aren, bu noktaya sarılmaktadır. İktidar değişikliği gerektirmeyen bir “sosyalizm” türü tam da aradığı şeydir.
Oysa iktidar sorununu, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesini ve üretim araçlarını toplumsallaştırması zorunluluğunu herkesin gözüne sokacak şekilde belirgin kılan, tamamen bu gelişmenin kendisidir. Kapitalizm koşullarında sosyalleşme ya da kamu mülkiyetine eğilimin nedeni nedir? Bu, yalnızca emek de içinde olmak üzere üretici güçlerin, üretimin kendisinin giderek artan toplumsal karakteriyle emeğin ürünlerinin mülk edinilmesinin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişmenin bir sonucu değil midir? Emeğin ve üretimin giderek yükselen toplumsallaşma derecesinin, giderek artan bir güçle üretici güçlerin sermaye niteliklerinden kurtularak toplumsal üretici güçler olma niteliklerinin gerçek bir tanınmasına götürmekte oluşunun kanıtlanması değil midir? Üretici güçlerin kendi toplumsal niteliklerinin tanınmasını dayatmasından başka, kapitalizm koşullarında sosyalleşmenin izahı olabilir mi? Konuyu, piyasa sosyalizmi savunucularının önde gelenlerinden İskoç Alec Nove ile tartışırken, geniş olarak ele alacağız.
Ama S. Aren, işin kolayına kaçarken, tam da sosyalistliğin kıstaslarından ikisine karşı sesini yükseltmektedir: iktidara el koyma ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması. Çıkış noktası, iktidarı almanın imkânsız ya da imkânsız denecek kadar zor olduğudur. Kafasında, iktidara yürümenin, ancak, o iflah olmaz parlamenter yolu vardır. Şöyle der:
“Biz SBP adı altında bir grup sosyalist seçimlere girdik. 70–80 bin oy aldık. Yunanistan’da çok şanlı bir komünist partisi vardır. Biliyorsunuz, İç Savaş yapabilmiştir, vatanı kurtarmıştır, yüzde 4,5 oy aldı en son seçimlerde. Fransa’da gene çok değerli, halkın nazarında son derece saygın, faşizme karşı mücadele etmiş bir parti vardır. Şimdi yüzde 6-7-8 civarında oy almaktadır. Portekizliler de öyledir. O da galiba yüzde 12 civarındadır. Demek ki böyle iktidara gelmek biraz zor. İmkânsız dememek için zor diyorum. Peki nasıl? Ben geleceğim, sizin mallarınızı ve üretim araçlarını elinizden alacağım ve ben yöneteceğim bu memleketi dediğinizde vermiyor bu arkadaşlar. Biz yönetiyoruz, böylesi daha iyi diyorlar. Ellerinde de imkânlar var tabii vermemek için.” (10)
İktidarı almanın “imkânsızlığı”, planın olabilirliğine karşı itirazının ve piyasa sosyalizmini öngörmesinin başlıca gerekçesi Aren’in. İkinci bir gerekçesi daha var; planlı ekonomide halk şeker istediğinde ona pekmez verilebilirmiş! Oysa Aren, şeker-pekmez tercihini kendi yapmak istiyor. (Bu kıytırık gerekçenin sosyalizme ve ekonominin planlı gelişmesine nasıl bir kapitalist mantıkla karşı çıkmak olduğunu göreceğiz. Sorun, kuşkusuz, planlı ekonomide şeker-pekmez tercihinin yapılamazlığı değil, tercihlerin, öncelikleriyle yerli yerine oturtulması ve her şeye sahip olabilmek ve bütün tercihleri yapabilmek için, doğru saptanmış önceliklerle planlı ekonominin gelişmesi ve sosyalizmin inşası doğrultusunda ilerlemektir.) Bu açıdan da sıkıntılı, “(iktidarı) şayet ele geçirebilirseniz ki Sovyetlerde, diğer Avrupa ülkelerinde falan da oldu, o zaman da bizim anladığımız anlamda sosyalizmi kuramıyorsunuz.” (sf.6) diyor. Kısacası, şeker-pekmez tercihi tüketiciler açısından ancak piyasa koşullarında “özgürce” yapılabileceği için(!) de, Aren, planlı ekonomi yerine piyasa sosyalizmi istiyor; ama onu şaşkınlığa yönelten temel sorun, iktidar sorunu. Hep buna vurgu yapıyor. Kapitalistleri kastederek “vermiyor, bu arkadaşlar” diyor. Burjuvazi iktidarı vermeyince, “yeni yol” olarak, sosyalizmi, piyasa içinde gerçekleştirmek kalıyor beyimize! Sosyalizmi ve sosyalistlik iddiasını hiç utanmadan öylesine sıradan bir laf durumuna düşürüyor ki, zavallılaşıyor ve çok açık konuşuyor: ” … Bütünüyle iktidar olabilmek mümkün değildir. Mümkün olmadığına göre merkezi plan da yapmak mümkün değil. O halde biz bugünkü toplum içinde sosyalizmi yapmaya çalışacağız.” (sf. 7)
Bu siyasal densizlikle sosyalizm ve sosyalistlik iddiası birlikte tasarlanabilir mi? Ama bu S. Aren, bugün ciddi ciddi sosyalistlik iddiasında bulunan bir partinin başında bulunabiliyor. Demek ki densizliği sosyalistlik olarak gören bir dizi insan var! Ama Aren’in kafasındaki açık. O, kapitalizmin sosyalizasyonunu öngörüyor. Sağlık, eğitim vb. fonlarına sahip, sosyal sigorta vb. olanakları geniş, sosyal devlet ilkesini uygulayan bir kapitalizm. Oysa bu, kapitalizmin kendi eğilimidir. Bakmayın şimdi özelleştirmenin ideolojik atılım halinde oluşuna. Nedenleri var. Ve bütün budanmalara karşın, hâlâ, hemen bütün ülkelerinde kapitalizmin böyle bir yönü var. Ama Aren’i de anlamak gerekiyor. Kapitalizmin bütün partilerinin özelleştirmeci oldukları koşullarda, siyasal toplumsal ilişkilerdeki olası değişiklikler karşısında, sermaye, sosyal kapitalizm yanlısı bir partiye ve onunla koalisyona ihtiyaç duyabilir. Devrime oynamaktan (!) “yorulmuş” Aren, şimdi buna mı oynuyor? Öyle görünüyor. Muhtemel koalisyon ortaklığının düşünü görüyor: “Böyle bir gün adamlar, eh artık ne yapalım, siz bu işleri yürütün dedikleri zaman, çalışan insanların mutlaka bir planlı ekonomi yapmaları gerekmez.” (sf.8) Onlar verirse “iktidarı”, yani sizi bir hükümet ortaklığına çağırırlarsa, kuşkusuz bunu, açıklar vermeye başlamış sistemi, kapitalizmi sağlamlaştırmanız için yaparlar. Bu durumda, doğal ki, sizin de “sosyalizmi” “bugünkü toplum içinde yapacağınızı” açıklamış olmanız ve böyle yapmaya yönelmeniz gerekir.
Peki, “bugünkü toplum içinde”, yani piyasa ve kapitalizm koşullarında “sosyalizm” ya da sosyal kapitalizm nasıl “yapılacak”? Madem iktidar ele geçirilemiyor, diye düşünüyor Aren, o zaman, önemli olan bugünkü toplum içinde yönetebilmektir sonucuna varıyor: “Demek ki asıl mesele bugünkü toplum içinde yönetimi ele geçirmektir. Ele geçirmek tabirini bile biraz konspiratif buluyorum. Gerektiğinde yönetime katılmaya çalışmak…” (sf. 7) “Bütünüyle iktidar olabilmek mümkün değil”, o zaman iktidara ortak olmak, yönetime katılmak olanağı kalıyor geriye ve Aren bunu olumluyor. Bunun iki yolu var. Hükümete katılmak, koalisyon ortağı olmak ve işyerlerinde vb. yönetime katılmak. Bu, sosyal demokrat tezlere geri dönüştür. Bütün toplumsal siyasal pratiğiyle şimdiye kadar hep kapitalizmi olumlamış, onun içinde var olmuş, ona iltihak halinde bulunmuş Aren, laf olarak, yalan-yanlış da olsa sosyalizmi savunur görünürdü. Şimdi artık siyasal ideolojisiyle de sosyalizmi terk etmekte ve kapitalizme iltihak etmektedir. İşte Aren’in, eski sosyal demokrat kapitalizmin sosyalizasyonu programı:
“… Çalışan insanların yönetime katılmasını hızlandıracağız. Kooperatifleri geliştireceğiz, yaygınlaştıracağız, hastanelerde, kütüphanelerde, okullarda, fabrikalarda çalışan insanların, hatta daha doğrusu bilgili insanların yönetime katılmasını sağlayacağız. Böyle böyle sosyalizme gidilecek diyoruz… Biz yönetimi etkilemeye çalışacağız. Yönetime mümkün olduğu kadar çok girmeye çalışacağız. ” (sf.28)
Sosyalizm, dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelerden kapitalizme iltihak yönünde etkilenmiş (ve zaten önceden de kapitalizmden koptuğu söylenemeyecek olan) S. Aren tarafından üretim araçlarının kamulaştırılması ve merkezi plan olmadan “olabilir” bir şey olarak hayal edilebilir. Hayal kurmanın sonu yoktur! Düşünce ve kurgu ya da hayal açısından bugün piyasa ekonomisi kuralları pek işlemiyor ve serbest dolaşımları engelleniyor olsa da, kapitalizm yanlısı hayallere piyasada yer vardır! Ama bu hayallerin piyasada değerleneceğini sanmak yine bir başka hayaldir. Hayal, bir şekilde gerçekliğe bağlanmadan, bir gereksiz emek ürünü olarak, kullanım değeri olmayan bir “nesne” olarak, onun değişim değeri de ancak kocaman bir sıfıra eşitlenebilir. S. Aren’in başına gelecek ve daha bugünden gelmekte olan budur.
Sosyalizm, doğrudan, kapitalizmin içinden çıkılmaz karşıtlıklarının zorunlu ürünüyse, yalnızca olsa iyi olur diye hayal edilip istenen bir düş ürünü değilse ki öyledir, üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve merkezi planlamayı olmazsa olmaz kaçınılmazlıkla gereksinir. Sosyalizmi dayatan ne istek ne de niyettir. O, toplumsal tarihsel gelişmenin, uzlaşmaz karşıtlıklarıyla kapitalizmin olgunlaşması (çürümesi) koşullarında zorunlu olarak tutturduğu doğrultudur; sosyalizm, kapitalizmin nesnel olarak zorunlu sonucudur.
PİYASA SOSYALİZMİ HAYALCİLİĞİ YA DA EKONOMİNİN PLANLI GELİŞMESİNİN NESNEL ZORUNLULUĞU
Eski sosyalist ülkelerde kapitalist restorasyon belirli bir mesafe kat edip içinden çıkılmaz problemlerle ve giderek tıkanmayla karşılaşmaya başladığında, piyasa sosyalizmi savunuculuğunun da moda haline gelmeye başladığı görüldü. Önce, revizyonist sistemi kurtarmaya yönelik piyasacı reformlar yaygınlaştı, sonra “kurtarıcılık” adına, açıkça sosyalizmi kapitalizmle, planı piyasayla birleştirme savunuculuğuna geçildi.
Gerekli olan planla piyasanın “senteziydi!
Sentezci piyasa sosyalizmi, planlamanın olanaksızlığına ilişkin gerekçe ve görüşleriyle öngördükleri modellerin çeşitliliği içinde değişik kişilerce değişik biçimler altında savunuldu. Sentezci yaklaşım değişmeden kaldı, ama savunuş biçimlerinde çeşitlilik korundu.
Deli saçmalamalarını, ayrıntılarına kadar, bütün bu çeşitliliği içinde bir makalede ele almanın olanaksızlığı ortadadır. Çeşitliliği, tek bir deli saçmalaması ortak paydasında toparlamak ve ayrıntılara da piyasa sosyalizminin belirli bir savunusu ekseninde inmek üzere, saçmalamanın seçkin temsilcisi Alec Nove ve onun “Uygulanabilir Bir Sosyalizmin İktisadı”nın eleştirisini esas alacağız. Bunu yaparken pek bir kaybımız olmayacak; çünkü en başta “sentez” fikri, bütün piyasa sosyalizmi savunucularını birleştiren ana fikirdir.
Gerçi, eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu ilerledikçe ve artık yozlaşmış planla piyasanın sentezleştirilmesinin para etmediği ortaya çıktıkça, deli saçmalamasının başlıca temsilcilerinden olan Macar Kornai, Çek Oto Şik ve Polanyalı W. Brus gibileri, yaptıklarının saçmalamak olduğunu görerek, ilginç görüşlerinde ayak diremekten ve sentezcilik yoluyla sosyalizm ve planın “kurtarılması” tutumundan vazgeçmişler ve doğrudan piyasa ve kapitalizm savunucuları arasına katılmışlardır. Başlı başına bu bile, piyasa sosyalizmi denen şeyin bir saçmalık olduğunu göstermektedir. Piyasa sosyalizminin, kuşkusuz plan ve sosyalizmi “kurtarmak” değil ama kapitalist restorasyonun teorik olarak yolunu açmak üzere savunulduğunu ve işlevini tamamladığında, yani restorasyonun ilerlemesi, artık sentez yerine doğrudan ve yalnızca piyasayı gereksinir olduğunda bir yana atıldığını, revizyonist ülkelerin pratiği ve buna bağlı olarak sentezci düşünsel sürecin gelişmesi açık olarak ortaya koymaktadır. Sentez fikri, sosyalizmden kapitalizme geçişin belirli bir olgunluk döneminin üst yapısında kendisine yer bulan geçişsel, bu sürecin çelişkilerini yansıtmak üzere kendi içinde çelişkili, uyumlu ve dengeli olmayan bir fikirdir. Fikir adına ileri sürülmesi densizlik olan bir saçmalık yığıntısıdır.
“Sentez”! Ve tez, planlı gelişme; anti tez ise, piyasa! Sentez, piyasa sosyalizmi oluyor! Fikir ileri sürmek adına, nesnelliğin böyle bir çarpıtılışına kolay tanık olunamaz. Toplumların gerçek hareket yasaları ve toplumsal tarihin materyalist incelenişi, hem iddianın çarpıklığını, tam bir hayal ürünü ya da deli saçmalaması olduğunu, hem de sorunun tam tersine konulabileceğini kanıtlıyor. Tez: piyasa. Anti tez: planlı gelişme. Sentez: Sosyalizm. Şimdi bunu görelim.
EKONOMİNİN PLANLI GELİŞİMİ NESNEL BİR YASADIR
Nove, kitabında, aynı Sadun Aren’in genel tutumuyla yaptığı gibi, hem liberalizmi hem de komünizmi, onun ilk evresi olarak sosyalizmi ve sosyalizmin zorunlu planlı ekonomik gelişme yasasını eleştirir. “… bana öyle geliyor ki, liberal kapitalizmin temel varsayımları doğruluğunu yitirmektedir.” (11) der, ama hemen ardından da ekler: “Batı’da şimdiki sistem, Marx’ın çözümlediği laissez-faire kapitalizminden hayli farklıdır.” (sf.28) “Sadece kârı düşünen toplumlar parçalanır.” (sf.27) der, ama bugünkü kapitalizmin sadece kârı düşünmediği fikrindedir. Kapitalizm değişmiştir, bir dizi sosyal harcamaların yanı sıra devlet mülkiyetinde ve sübvanse edilen birçok büyük yatırıma sahiptir; buraları “kamu yararına” varsayar. Yine de liberalizm ve kapitalizmin kusurları yok değildir, ama sosyalizmin de kusurları vardır;
“Ağır ve sıkıcı metinlerin yazarları, çözümlemelerini, kusursuz rekabet, kusursuz piyasalar ve kusursuz bilgiden oluşan; ilk başta ortaya atılan aksiyom ve tanımların gerçek yaşamın bütün sorunlarını gündemden kaldırdığı bir ‘dünya’ya hapsederler. Doğallıkla sosyalistler böyle modellere pek hoşgörüyle bakmazlar. Ama onların yerine, her şeyi bilen ‘demokratik’ plancıların toplumun yararı adına gerekli her şeyi sağladığı, bu plancıların karşılaşacakları (önceden kestirilebilir) güçlüklerin yok sayıldığı, özgül ve (aynı ölçüde gerçek dışı) bir model geçirmemeleri gerekir. Peter Wiles’in deyişini kullanırsak, kusursuz rekabet ve kusursuz hesaplama yalnızca kusursuz olmakta birbirlerine benzerler ve aynı ölçüde gerçeklerden uzaktırlar.” (sf. 28–29)
Yazar, daha kitabının ilk sayfalarında “sentez” fikrini böylece ortaya koymuş olmaktadır. Ne liberalizm ne sosyalizm, ne rekabet ve piyasanın kusursuzluğu ne de planlamanın! Gerekli olan, piyasa ve planlamanın sentezidir! Bu, “uygulanabilir sosyalizm” ya da piyasa sosyalizmi olmaktadır.
Piyasanın ve rekabetin kârsız olabileceği ve planlı üretimle bağdaşabileceği fikri, piyasa sosyalizminin ana fikridir.
Benzer fikri, sosyalizmi Türkiye’de piyasaya düşürmeye girişen S. Aren de öne sürmektedir. İkisi de saçmalamakta olmasına rağmen, biri İskoç diğeri Türk iki profesörden ikincisinin entelektüel olarak çok daha az geliştiği, ileri sürdüğü. görüşlerin saçmalık katsayısında görülüyor: “…piyasa ekonomisi kapitalizme pek uygun gelmemiştir. Çünkü kapitalizmde yine tüketici vardır, ancak üretici tüketiciye pek yakın etki gösterecek durumda değildir. Mesela fabrikaların müdürleri tam üretici sayılmazlar, üretim araçlarının sahipleri değildirler. Yani kârı gördüğü yerde hemen tepki gösterip üretim yapmak ve kârsız olduğu yerde hemen üretimi kısmak şeklinde işleyen piyasa mekanizması kapitalizmde işlemeyebilir. Çünkü ilk tepki göstermesi gereken fabrikanın müdürüdür ve umurunda değildir kâr edip etmemek. O maaşını düşünür vs. Onun için piyasa ekonomisi denilen şey kapitalizme özgü değildir… Kapitalizm buna uygun bir yapı değil.” (12)
Gerçeğin bu kadar yakından kavranışı olur! Piyasanın meta üretimine özgü olduğu, meta üretimi ile birlikte ortaya çıktığı doğrusu, yalana bu kadar tahvil edilebilir. Müdürler! Burjuvaların, müdürlerinden çekmediği yok, öyle anlaşılıyor. Kâra tepki göstermeyen müdürün müdürlüğü kalırmış gibi! Üstelik yalnız müdürleri değil, burjuvazinin kendisi de üretici bir sınıf oluştururmuş gibi! Bütün sorun, üreticiler başkalarıyken (işçiler), mülk edinmenin özel karakterde oluşu değilmiş gibi. Ve sanki işgücünü de metalaştırarak, kapitalizm, meta üretimini ve piyasayı evrenselleştirmemiş gibi. Bir kez kapitalizme iltihak edilmeye görülsün, kapitalizmi aklamak üzere bin dereden su getirilir. Ama biraz da incelik gerekir, yeterince kapitalizm olumlayıcısı olabilmek için. Başka türlü, aldatıcılıkta kısmi bir başarı bile olanaksızdır.
Her neyse, Sadun bey de, piyasa ile kapitalizmin ve kârın bağlantısını el çabukluğu ile koparır.
Aren’de deli saçması örnekler boldur. Birisi de şudur: “Piyasa ekonomisi, işlemesi için üretim araçlarında özel mülkiyeti gerektirmez.” (13)
Sosyalizmde de piyasa ekonomisi olur demek istiyor, ama ne pahasına! Gerçek bir kategoriyi, hayalhanesinde dönüştürerek. Gerçek bir kategori olmaktan çıkararak.
Belirtmiştik, geniş olarak da ele alacağız. Sosyalizm koşullarında, isteğe bağlı olarak onu ortadan kaldırmak olanaksız olduğundan piyasaya katlanmak ve sınırlanmış haliyle piyasadan yararlanmak gerekecektir; ama sosyalizmde piyasa ekonomisi de olanaksızdır. Piyasa ekonomisi özel mülkiyete kopmazca bağlıdır.
Yalnız bu da değil. Piyasa ekonomisinin, özel mülkiyet ile birlikte ortadan kalkışı ve yerini üretimin ve ekonominin önceden saptanmış bir plana uygun olarak orantılı gelişmesine bırakması, insan iradesine bağlı olmayan nesnel bir zorunluluk, toplumsal gelişmenin bir yasasıdır. İnsan iradesi, göreceğiz, insanın kendi efendisi olmasına giden yolu kolaylaştırmak üzere, bu zorunlulukla uyumlu bir rol oynayabilir ya da gelişmenin tarihsel akışına karşı bir rol oynayarak geciktirici olabilir.
Görülüyor ki, sorun, karmakarışık hale sokularak, deli saçmasına çevriliyor. Meta üretimiyle, piyasayla, kârla kapitalizmin bağlantısı koparılıyor, bunlar, sosyalizme de “uygulanabilir” kategorilere dönüştürülüyor. Bu, bir tür sübjektif idealizmdir; isteklerini, gerçeklerin yerine koymaktır, hayal kurmaktır.
Ve Nove iddia ediyor: “Marx’ın sosyalizminin ütopyacı olduğuna inanıyorum.” (14)
Nedeni şöyle:
” ‘Bolluk’ varsay ılırsa, fırsat maliyeti dışlanır, çünkü birbirini dışlayan tercihler yapma gereği kalmaz. Kişisel çıkar düşüncesinden uzak, ‘zeki, son derece akılcı, toplumsallaşmış, insancıl’ ‘yeni insan’ın herhangi bir özendiriciye gerek duymayacağı varsayılırsa, disiplin ve motivasyon sorunları da gündemden çıkar. Herkesin açıkça görülebilen bir genel yararla kolayca özdeşlik kuracağı varsayılırsa, genel ve kısmi çıkarlar arasındaki uyuşmazlıklar ve karmaşık merkezileşme/âdemi merkezileşme sorunları yok sayılabilir. Toplumdaki insanlar üretilmesi gerekeni ve her türlü ürünü üretip yararlanmanın doğru yolunu ex ante (önceden) görebilirse, ex post (sonradan) doğrulamaya gerek kalmaz; kullanım değeriyle değişim değeri arasında değişim ilişkileri ve pazar aracılığıyla kurulan dolaylı ve yetersiz bağlantı, insanların kullanım için üretime dönük doğrudan ve bilinçli kararlarıyla değiştirilebilir. ‘Zeki’ ve çok-amaçlı insanoğlu, işbölümünü aşmış olacaktır.” (15)
Hareket noktası, kapitalizmin kendi uzlaşmaz karşıtlıklarının onu sonuna götürmediği; özel mülkiyetin prangalarından kurtulmuş üretici güçlerin, kendi toplumsal -ve devrimci- niteliklerinin bu açıkça tanınması durumunda dev bir artış göstermesinin ve “bütün kolektif zenginlik kaynakları(nın) gürül gürül fışkır(masının)”, yani “bolluk” ve “bolluk toplumu”nun olanaksız olduğudur. Ona göre, bu, temel “ütopik” “varsayım”dır. Diğer varsayımlar, bu “ütopik” varsayım üzerinde yükselmektedir. Üretim ve ekonominin planlı gelişmesi de, bu nedenle olabilir bir şey değil diye düşünmektedir: “Bolluk” ütopik olduğundan planlı gelişme de ütopiktir! “Bolluk” varsayılabilirse, planlı gelişme de varsayılabilir; ama “göreli kıtlıkla, “olabilir” ya da “uygulanabilir” değildir! Marksizm’i, “ütopik” bir bolluk toplumunda uygulanabilecek planı, bolluktan önce ve ona ulaşmak üzere (sosyalizmde) öngörmek dolayımıyla ütopyacılığı sürdürmekle suçlar.
Ve yerine, kendi “uygulanabilir” piyasacı “sosyalizmini koymak üzere, komünizme ve dolayısıyla ona gidişin planlı örgütlenmesi olan sosyalizme “son darbeci vurur: “Marx’ın romantik imgeleminin ürünü olan ‘ideal toplum’un salt gerçek dışı olmakla kalmadığı… (16)
Ütopik olan, Marx değil, sosyalizmi pi-yasalı olarak tasarlayabilen, tasarladığı bu “şey”e sosyalizm adı verebilen, bu “tasarı toplumu”nun hem kâr, rekabet ve piyasaya hem de ihtiyaçların “özgürce” karşılanması ve bunun için kaynakların “akılcı” dağılımına dayanabileceğini kurgulayan Nove ve Aren gibileridir. Bunlar, kendi “bilinçleri”ni, hayal ve tasarımlarını, kuşkusuz kapitalizm ve burjuvazi yararına, rekabet, piyasa ve kâr yararına, gerçek dünya ve onun (toplumun) nesnel hareket yasaları yerine geçiren sübjektif idealistlerdir.
Konuya bir başka idealist yaklaşım sahipleri de Troçkistlerdir. Bunlar, Stalin’in Marksist-Leninist tez ve uygulamalarının yeminli düşmanlarıdır ve bütün kötülüklerin kaynağı olarak “Stalin bürokrasisi”ni görme saplantısındadırlar. “Bürokrasi” düşmanlıkları, kapitalizme karşı mücadele ve burjuvaziyi (iktidarını) devirme sürecinde olduğu gibi kapitalizmden komünizme geçişte (proletarya diktatörlüğü, ekonominin planlı gelişmesi ve sosyalist inşa) sürecinde de yol gösterici olduğu kadar nesnel olarak da kaçınılmaz olan bilinçli azınlık düşmanlığı olarak şekillenmiştir. Kapitalizmden komünizme planlı ekonomiye dayalı geçiş döneminde, parti olarak örgütlenmiş sınıfın ileri unsurlarına (yalnızca sınıfın geri kitlesine değil bütün emekçi kitlelere kopmaz bağlarla bağlı ve sınıfın parçası), bilinçli azınlığa, saplantılı olarak hiçbir rol tanımazlar. Bu tanımayışı, bir din mertebesine yükseltirler. Her ağızlarını açtıklarında, Stalin, parti, “bürokrasi” küfürleri saçarlar. Dinsel bir huşu içinde kötülüklerin kaynağı ilan ettikleri bilinçli azınlık yerine doğrudan kitleleri, geriliği, bilinçsizlik durumunu geçirirler. Bilinçliliğe, yalnızca tarihsel gelişmenin yasalarının değil ekonomik gelişmenin yasalarının -ve kuşkusuz hâlâ kapitalizmin ve kapitalizmin unsurlarının giderilmesine yönelik politik bir mücadele olarak yürütülmek durumunda olan sınıf mücadelesinin- gereklerini karşılamak üzere, bilimsel çözümlemelere ihtiyaç gösteren ekonominin planlı gelişmesi ve planı, kitlelere ve kendiliğindenliğe teslim ederler. (Birden fazla parti ve politik çoğulculuğu öngörmeleri, bu durumu değiştirmez, tersine doğrular. Bir kez bilinçli azınlıkla kitleler arasındaki doğru ilişkiye saldırılmıştır. Geriye kalan şudur: Parlamenter yarış benzeri bir yarışla partilerden biri ve programı kitleler tarafından tercih edilecektir.) Troçkist şef Mandel, bunu, “işçilerin eklemlenmiş özyönetimini öngörerek yapar. Türkiye’de aynı yaklaşımın savunucuları yok değildir. Birisi (Saruhan Oluç), benzer bir “özyönetim” anlayışı ortaya koyar ve şöyle der: “… Bir bilinçli azınlık örgütünün ya da partisinin bu işi (ekonominin planlı gelişimini yönetmek işi-ÖD) becerebileceğini düşünmüyorum.” (17)
Bu bir “aksiyom”dur; her şeyi belirler. “Mutlak fikir”dir. Troçkizm, “demokratik plan” söylemiyle, bir başka idealizme, objektif idealizme düşer.
Ekonominin planlı gelişiminin neden nesnel bir zorunluluk olduğuna geçelim.
META ÜRETİMİ, ÜRETİM ANARŞİSİ VE PİYASA
Marx, Kapital’e metanın tahliliyle başlar. Kapitalist üretimin ve onun biçiminin bütün özellikleri, onun “hücre”sini oluşturan meta ve üretimi içinde içerilmiştir, çünkü.
Piyasanın ortaya çıkışı, dolaysızca metanın ortaya çıkışına bağlıdır. Çünkü ürün üreticisi tarafından tüketilmek üzere üretildiğinde meta haline gelmez.
Üreticilerin kendi tüketimleri için üretim yaptıkları kapalı ekonomide (doğal ekonomi) üretim ya da köleci ve feodal efendiler için yapılan üretim meta üretimi değildir. Ama ilkel toplumda rastlantısal olarak ortaya çıkan meta, kölecilikten itibaren ve feodalitede daha bir yaygınlık kazanmak üzere, kendi basit üretim aletlerine sahip özgür üreticilerin (küçük üreticiler) kendi ihtiyaçlarının üstündeki ürünlerini, kendi başka ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarının ürünleriyle değiştirmek üzere üretmeye başlamasıyla ekonomik yaşamın temel bir verisi olmuştur. Doğal işbölümünün üretimin temelini oluşturduğu her yerde, bu işbölümü, ürünlerin meta niteliği kazanmasına götürür. Örneğin hayvancılık yapan, ürünlerinin bir bölümünü tarımcılık yapanla ya da zanaatçıyla değiştirmek ve böylece bireysel ihtiyaçlarını karşılayabilmek durumuna kavuşur. Meta üretimi değişim için üretimdir; ürünlerin meta olabilmesi, değişimi öngörür. “Bir ürünün meta olabilmesi için, kullanım değeri olacağı başka bir kimseye, değişim yoluyla devredilmesi gerekir.” (18)
İşte bu değişimin mekanizması piyasadır. Ürünlerin, burada meta olmak üzere, alıcılar açısından bir yararlılık (kullanım değeri) oluşturmaları yetmez. Yararlılık mutlaka gerekmekle birlikte, metalar, birbirleriyle, üretimlerinde toplumsal bakımdan gerekli emek miktarları ölçüsüyle değiştirilebilirler. Değer yasası, meta üretim ve değişimini yöneten yasadır. Bu yasa, rolünü piyasa aracılığıyla oynar. Piyasada değerler (değişim değerleri), herkes bilinmeyen bir pazar için bilinmeyen miktarlarda ürettiği ve bazı ürünler çok bazıları da az üretildiği için, arz-talebe göre oluşan fiyat dalgalanmalarının birer ortalaması olarak belirir. Ve sonuçta kimi satıcı ürününü kârla, kimisi de zararla satmış olur. Bir dahaki üretimini, satıcı, gerek tür gerekse miktar olarak, değer yasasının işlevsel olduğu piyasa tarafından ex post (sonradan) ortaya konan sonuçları dikkate alarak (“piyasa sinyallerine tepki vererek”) yapacaktır. Ama bu, bütün satıcılar için geçerlidir ve piyasa sinyallerine tepkiyle üretim, bu kez bir başka fiyat dalgalanmasının nedeni olur. Dalgalanma sürer gider. Ve hep yeni bir ortalama oluşur. Değer yasasının bu “cilvesi” kaçınılmazdır. Piyasa “cilve” demektir.
Nedeni açıktır. Meta üretimi, kaynakların, en başta canlı emeğin dağılımının, piyasada üretim-sonrası belirlenişiyle gerçekleşir. Metalar, milyonlarca küçük üreticinin varlık koşullarında, önceden düzenlenmesi olanaksız olan bir plan uyarınca değil, bilinmeyen bir pazar için bilinmeyen miktarlarda üretilir. Meta üretimi anarşik niteliktedir. Pazara belirli bir üründen ne kadar gelip gelmeyeceği, satıcılar açısından ürünlerin alıcılarının gerçek ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamayacağı, ürünlerin ne kadarının ne fiyatla satılacağı, hatta satılıp satılamayacağı ve satıcıların giderlerini kurtarıp kurtarmayacağı bilinmeden, değişim için yapılan üretim, her satıcının alıcının emek ürünleri üzerinden kazanç (kâr) sağlamaya çalıştığı meta üretiminin bu anarşik niteliği, meta üretimine dayanan ve onu genelleştiren kapitalizm koşullarında daha bir yıkıcı hal alır. Ama toplum, bu üretim anarşisi içinde, dengesizliğe yuvarlanıp dağılıp gitmez. Her meta üreticisi, değişim yoluyla belirli bir ihtiyacı karşılamak üzere kullanım değerleri üretir ve bu ihtiyaçların miktarı nicel olarak değişirken, bu ikisi arasında, dalgalanma aracılığıyla bir ortalama olarak da tutturulsa belirli bir orantıyı kendiliğinden sistemleştiren bir iç bağlantı vardır. Değer yasası, emek dağılımını, hangi ürünün ne kadar üretilmesi gerektiğini ex post belirler. Bu, belirlenim, toplumsal bağın varlığını sürdüren tek biçimi olan değişim alanında, piyasada gerçekleşir. Engels, anarşiye karşın ve ona yine kendisi tarafından kabul ettirilen ve rekabeti düzenleyen değer yasasının bu bağı kuruşunu şöyle ifade ediyor:
“Ama bütün öbür üretim biçimleri gibi, meta üretiminin de özgün, içkin, kendinden ayrılmaz yasaları vardır ve bu yasalar, anarşiye karşın, ona, onun tarafından zorla kabul ettirilirler. Bu yasalar kendilerini, toplumsal bağın varlığım sürdüren tek biçimi olan değişimde gösterir ve bireysel üreticiler karşısında rekabetin zorlayıcı yasaları olarak etkili olurlar. Yani bu yasalar, başlangıçta, bu üreticiler tarafından bilinmeyen yasalardır ve önce, onların, bu yasaları uzun bir deney aracılığıyla öğrenmeleri gerekir. Öyleyse bu yasalar, kendilerini, üreticiler olmaksızın ve üreticilere karşı, onların üretim biçimlerinin körü körüne işleyen doğal yasaları olarak kabul ettirirler. Ürün, üreticilere egemen olur.” (19)
Değişim için üretim, meta üretimi ve değer yasasının işleyişi, eskiden yalnız kendi tüketimi için üretim yapan özgür üreticinin ürünü karşısındaki egemenliği ve bağımsızlığını yitirmesine, ürününe esir olmasına götürmüştür.
S. Aren gibi kimileri, piyasanın, dolayısıyla değer yasasının meta üretimine özgü olduğunu, ama kapitalizme pek uygun düşmediğini söyler. Nove gibi kimileriyse piyasa mekanizmasını sosyalizme yamamaya çalışır. Marx ise şöyle yazar:
“Toplumsal emek zamanının, metaların değerlerinin belirlenmesinde kesin rol oynadığı belirli biçim, kuşkusuz, ücretli-emek olarak emeğin biçimi ve üretim araçlarının sermaye olarak buna tekabül eden biçimi ile bağlı haldedir ve ancak bu temele dayanarak, meta üretimi, genel üretim biçimi haline gelir.” (20)
Değişim için olduğu ölçüde küçük üretim, basit meta üretimi, tarihsel olarak kapitalizmden önce gelir. Meta üreticileri, küçük köylüler, zanaatçılar, kendi gelişkin olmayan üretim araçlarının sahipleriydiler. Bireysel emeklerine dayanırlar ve bireysel üretim yaparlardı. Kendi özel üretim araçlarına sahip özel üreticilerin ürettikleri ürünler, özel görünürlerdi. Kendi emek ürünlerinin, küçük üreticilerin kendileri tarafından mülk edinilmesi bile gerekmezdi. Bir mülkiyet tartışması doğmazdı, ürünler, kendiliğinden üreticinin kendisinin olurdu. Ürünlerin mülkiyeti bireysel emeğe dayanırdı.
Ama emek ve üretim tamamen kişisel olmakla birlikte, ürünlerin meta haline gelmeleri, üreticinin kendi tüketimi için değil, başkaları için, toplumsal tüketim için üretilmelerini gerektirdiğinden, üreticilerinin istek ve iradelerinden bağımsız olarak, toplumsal ürünler olurlar. Emek ve üretim toplumsal bir karakter kazanır. Bunu sağlayan, emek ve ürünlerine, üretime toplumsal bir nitelik veren, yalnızca değişimdir. Emek, emek ürünleri ve bizzat üretimin kendisi, değişim aracılığı ve piyasa yoluyla toplumsallaşır. Özel üreticiler, kişisel emekleriyle özel ürünler üretmelerine karşın, birbirleriyle toplumsal bir ilişki içine girer, bir toplum oluştururlar. Bunun sağlayıcısı, piyasadır.
Bu toplumsal ilişki, piyasa ilişkisidir, insanlar arasında meta ilişkisi olarak görünür; üreticiler hâlâ tamamen ürünlerine esir olmamışlarsa, bu iki nedenden dolayıdır. Üreticiler sadece değişim için üretmedikleri (kendi tüketimleri için de ürettikleri) ve bu toplumsal ilişkiler genelleşip evrensel bir özellik kazanmadığı ölçüde, insanlar birbirleriyle, başka engelleri bir yana, ürün, yani meta aracılığıyla olmayan insani ilişkilere sahip olabilirler. Bu durumda, henüz herkesin gözlerinin içinde dolar işareti parlamamakta, insanlar ilişkilerini dolar esası üzerinden yürütmemektedir. Ya da meta ilişkileri geliştiği ölçüde, ürün, üreticisine, emeğe egemen olmakta, insanlar arasındaki ilişki meta ilişkisi halini almaktadır.
Bunu bütünüyle sağlayan, meta üretiminin genelleşmesi ve dünya ölçeğinde egemen olmasına götüren kapitalizmdir.
Kapitalizm, bireysel emeğe dayalı üreticiler toplumunun içinde boy verdi. Ticari sermaye, önce basit elbirliği, ardından manifaktür ve sonra fabrika içinde, küçük üretimin dağınık, ilkel ve dar üretim araçlarını bir araya toplayıp, örgütlenmesini değiştirip geliştirerek sanayi sermayesi haline geldi. Bu süreç, emeğin değişim dolayımıyla toplumsallığının, artık bizzat üretim süreci içinde gerçekleşmesi anlamına geldi. Burjuvazi, gelişmesi sürecinde, bireysel üretim araçlarını, kişisel olmaktan çıkarıp insan toplulukları tarafından kullanılan toplumsal üretim araçları haline soktu. Üretim araçlarının ve üretimin toplumsal nitelik kazanması, onların toplumun malı haline gelmesine yol açmadı. Tersine toplumsal üretim meta üretimini artırma ve yaygınlaştırmanın aracı oldu. Bu süreç, önceden meta durumunda olmayan işgücünün metalaşmasını şart koşmuştu. Meta üretimi, işgücünün de meta oluşunu kapsayarak genelleşti. Ama artık toplumsal olarak üretim yapan üreticiler, emekleri ve emeklerinin ürünleri karşısında tamamen yabancı hale geldiler. Bütün insan ilişkileri metalaştı, meta fetiş haline geldi.
Emeğin ve üretim araçlarıyla birlikte üretimin toplumsallaşması, gelip meta üretiminin üzerine oturmuştu. En başta emek olmak üzere üretim araçları ve bizzat üretimin kendisi toplumsallaşmıştı. Ama emek ürünlerine (birikmiş emekten başka bir şey olmayan makine ve aletler de içinde olmak üzere) hâlâ bireysel kalmışlar gibi davranıldı. Sanki hâlâ, üretici kendi özel araçlarıyla kişisel emek harcayarak yarattığı kendi ürününe sahip çıkıyormuş gibi, üretim araçlarının sahipleri ürünlere sahip çıkmaya devam ettiler. Tek farkla ki, emek harcayıp üretenin konumu değişmiş, üreten artık ürününe sahip çıkamaz olmuştu. Eskiden kendi ürününe sahip çıkan iş araçları sahibi, bundan böyle, ürün başkasının emek ürünü olmasına rağmen, onu, mülk edinir oldu.
“… Bundan böyle toplumsal olarak yaratılan ürünler, üretim araçlarını gerçekten kullanan ve gerçekten üreten kimseler tarafından değil, ama kapitalist tarafından temellük edildiler. Üretim araçları ve üretim, özsel olarak toplumsal duruma geldi; ama bireylerin, herkesin kendi öz ürününe sahip olduğu ve pazara taşıdığı özel üretimini ön-gerektiren bir temellük biçimine bağlı tutuldular. Üretim biçimi, onun önkoşulunu ortadan kaldırdığı halde, bu temellük biçimine bağımlı kılındı. Yeni üretim biçimine kapitalist niteliğini veren bu çelişkide, daha o zamandan günümüzün büyük çatışması tohum durumunda yatar. Yeni üretim biçimi, bütün önemli üretim kesimlerinde ve ekonomik bakımdan önemli bütün ülkelerde egemen bir duruma geldiği ve bunun sonucu bireysel üretimi önemsiz kalıntılar durumuna indirgeyecek denli yerinden ettiği ölçüde, toplumsal üretim ile kapitalist temellük arasındaki uyuşmazlığın da o ölçüde kabaca ortaya çıktığı görülüyordu.” (21)
Kapitalizm, emeği ve üretim araçlarının tümünü toplumsallaştırmış, ürün tamamen toplumsal bir üretimin sonucu olmuştur. Ama hem meta üretimine özgü olan ürünlerin özel mülk edinme biçimi devam eder hem de üretim anarşisi ve değer yasasının belirleyiciliği. Emeğin (kaynakların) dağılımı piyasa aracılığıyla ex post -fiyat dalgalanmalarına bağlı olarak- gerçekleşir. Çünkü emeğin ve üretimin toplumsallaşmasına rağmen, kapitalizmde üretici güçlerin toplumsal niteliği tanınmaz; canlı emek olan ürünler (ve birikmiş emek olan üretim araçları), özel ürünler olarak, yine bilinmeyen bir pazar için bilinmeyen miktarlarda üretilme durumunda kalırlar. Üretimin toplumsallaşmasıyla üretimdeki anarşi yalnızca gelişir. Değer yasasıysa, işgücü dâhil, egemenliği altına almadığı hiçbir şey kalmamacasına hükümranlığını ilan eder; etki alanı, meta üretiminin genelleşmesine bağlı olarak evrenselleşir.
Marx, piyasanın kendisine özgü olduğu kapitalizmde üretim anarşisi ve değer yasası üzerine şunları yazmıştır:
“1) ürünün meta olarak ve 2) metaın, sermayenin ürünü olarak niteliği, bütün dolaşım ilişkilerini, yani ürünlerin geçmek zorunda oldukları ve içerisinde belirli toplumsal niteliklere büründükleri belirli toplumsal süreci zaten belirlemiş olur; gene bu, üretim araçlarının, kendi ürünlerinin değerini genişlettikleri ve ya geçim ya da üretim araçlarına yeniden çevrildikleri belirli ilişkilerin de saptanmış olduğunu belirtir. Ama bunun dışında bile, değerin tüm belirlenmesi ve toplam üretimin değerler tarafından düzenlenmesi meta olarak ürünün ya da, kapitalist biçimde üretilen meta olarak metaın yukarıda sözü edilen iki özelliğinden doğar. Değerin bu tamamen özgül biçiminde emek, bir yandan sırf toplumsal emek olarak egemen durumdadır; öte yandan da, bu toplumsal emeğin dağılımı, ürünlerinin karşılıklı bütünlenmesi ve değişimi, toplumsal mekanizma içerisine sokulması ve onun boyunduruğu altına girmesi, bireysel kapitalistlerin rastlantıya bağlı ve birbirleriyle çelişkili davranışlarına bırakılmıştır. Bu bireysel kapitalistler, birbirlerinin karşısına yalnızca meta sahipleri olarak çıktıkları ve herkes, malını elden geldiğince pahalıya satmak peşinde olduğu için (görünüşte, üretimin düzenlenmesinde bile sırf kendi özgür iradesiyle hareket etmektedir), iç yasa, ancak bunların rekabeti, birbirleri üzerindeki karşılıklı baskıları yoluyla etkisini göstermekte, böylece de sapmalar birbirlerini yok etmektedir. Ancak bireysel aracılar karşısında bir iç yasa olarak, değer yasası, etkisini burada gösterir ve rastlantısal dalgalanmalar ortasında üretimin toplumsal dengesini sürdürür.”(22)
Burada şu genellemeyi yapmak gerekiyor: Kapitalizm, meta üretiminin genelleşmesidir ve onun bütün yasa ve mekanizmaları kapitalizmde etkindir; üstelik meta üretiminin yayılarak “…kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkmasıyla birlikte o zamana değin uyuklayan meta üretimi yasaları da, daha açık ve daha güçlü bir biçimde eyleme geç(erler).” (23)
Örneğin, üretimin anarşik niteliği, kapitalist üretimin ortaya çıkmadığı meta üretimi koşullarında, ancak değişim biçimi dolayımıyla toplumsal bir nitelik kazanan bireysel emeğe dayanan bireysel üretim zemininde yansırken, kapitalizmde doğrudan ve geniş ölçüde toplumsal üretim zemininde işlevselleşir. Bu, üretim anarşisinin daha da şiddetlenmesi anlamına gelir. Bireysel emeğe dayalı üretime göre toplumsallaşmış emeğe dayalı toplumsal üretimin ürünlerinin mülk edilişinin özel biçimiyle çelişkisi derinleşmiştir.
Değer yasası, artı-değer yasasında özel ifadesini bulur. İşgücü metaının hareketini de kapsayarak genelleşir. Sonuçları daha bir yıkıcı olur. Basit meta üretimi koşullarında, piyasanın beklentilerine yanıt vermediği bireysel üreticiler zarara katlanmak, iflasa sürüklenmek tehdidiyle yüz yüzeyken, kapitalizmde iflasa sürüklenme durumunda olan bütün bir fabrika, belki bir ya da birkaç üretim dalı olur. Devrevi krizler baş gösterir; dev üretici güçlerin tahribine yol açarlar vb. Rekabet, doğal olarak kızışır. Ürünlerin ve dolayısıyla gerçekleşme durumunda oldukları piyasanın üretici üzerindeki köleleştirici etkisi artar.
Ama bir şey kesindir. Piyasa, küçük meta üretiminden daha da çok kapitalizme özgüdür; bu, onun meta üretimi koşullarının ürünü olmasıyla çelişmez; meta üretimine dayanan, ama artık değişim değeri üretmekle bile değil doğrudan artı-değer üretimiyle koşullanan kapitalizmde, üretim anarşisinin gelişmesiyle birlikte keskinleşen rekabet yasasının etkisi altında piyasa, üretimin ve emeğin dağılımının belirleyicisi olur.
Önceden belirlenmiş bir plana göre fabrikada yapılan toplumsal üretim ve toplum çapında anarşik üretim
Meta üretimi doğal, kendiliğinden işbölümü temelinde gelişir. Her üretici, emeğin hiçbir planlı örgütlenişine dayanmadan, kişisel ya da aile emeğine dayalı olarak ve başkasının yardımcı emeği istisna oluşturmak üzere, ama bu son durumda bile, ürünü, tamamen, harcadığı bireysel emeğin sonucu olacak biçimde üretir. Küçük üretimde, basit meta üretiminde kendiliğinden geliş vardır ve üretim aşamasında, doğal işbölümü dışında emek ve üretimin hiçbir planlanmış toplumsal örgütlenmesi görülmez. Üretim araçları ilkel ve basittir, istense bile, emeğin toplumsal örgütlenişine uygun değildir.
Ama üretici güçler geliştikçe, onun en devrimci yönünü oluşturan üretim araçları yenilendikçe, meta üreticisi toplum, bir yenilenmeye tanıklık eder. Etmiştir. Marx, Kapitalin 1. Cildinin “Nispi Artı-Değer Üretimi” başlıklı 4. kısmında sırasıyla (genel bir aşama oluşturmasa da) elbirliği ve ardından manifaktür ve fabrikaya geçiş aracılığıyla, önce üretimin dağınık araçlarını (üretim aletleri ve emek olarak) bir araya toplayarak ve sonra genişletip geliştirerek burjuvazi ve kapitalizmin oynadığı devrimci role işaret eder. Bireysel üretim araçlarını, belirli mekânlarda bir araya toplanmış üreticiler (işçiler -gerçi, bir araya toplanan üreticiler, fabrikaya geçiş sürecinde yavaş yavaş işçileşmişlerdir) tarafından, önceden planlanmış bir işbölümüne dayanarak birlikte kullanılacak toplumsal üretim araçlarına dönüştüren burjuvazi, onların, üretime ciddi bir atılım veren üretici güçler haline gelmelerinin yolunu açmıştır. Ama bununla, plansız doğal işbölümüne dayalı bireysel üretimin yerini almak üzere, önce onun yanında, manifaktür ve fabrikada örgütlendiği biçimiyle önceden tasarlanmış belirli planlı bir işbölümü ve bu işbölümüne dayanan toplumsal üretim, meta üreticisi toplumun bağrına bir hançer gibi saplanmış oldu. Sonuç biliniyor: Kapitalizm çok geçmeden egemenliğini ilan etti, bütün meta üretimini kendisine bağladı. Bu, aynı zamanda bireysel üretimin hemen bütün alanlarda birbiri ardına yenilgiye uğratılıp tarih sahnesinin dışına itilmekte olduğu sürecin başlangıcı oldu. Artık karasaban neredeyse Türkiye’de bile kalmamıştır ve küçük üretim en dayanıklı olduğu tarımda bile kapitalist üretim karşısında teslim bayrağını çekmiştir.
Yukarıda üzerinde durulan kapitalizmde üretim anarşisinin artışı ve rekabetin şiddetlenmesiyle piyasanın emek dağılımını belirleyişinin acımasızlaşmasının somut ifadesi ya da üzerinde yükseldiği zemin olan noktaya geldik. Bu zemin, kapitalist üretimin önceden saptanmış bir plana dayanan işbölümü temelinde fabrikadaki örgütlenmesi ve toplumsal emek ve üretimin bu örgütlenişinin, -ürünlerin özel kapitalist tarzda mülk edinilmesinden kaynaklanarak- toplumun bütününde süre-giden üretim anarşisi ile çelişerek varoluşuyla oluşmuştur.
Konumuzu oluşturan plan ve piyasa açısından önemli olan, toplumsal üretimin fabrikadaki örgütlenişinin, üretimin ve ekonominin gelişme yönünü göstermek üzere planlı oluşuyla, emeğin bu planlı örgütlenişinin üretim anarşisinin tam karşıtı olmasıdır.
Ama gelişmenin diyalektiği öyledir ki, emeğin fabrikadaki bu planlı örgütlenişi, kapitalizm koşullarında, toplumsal üretim anarşisini artıran başlıca araç olur. Çünkü üretim ve emek toplumsallaşmasına rağmen, ürünler hâlâ özel olarak mülk edinilmektedir. Ve emeğin ve üretimin toplumsallaşmasındaki ilerleme, mülk edinmenin özel karakteri değişmedikçe, onunla giderek daha sert bir uyuşmazlığa neden olmaktadır. Uyuşmazlık şu nedenle artmaktadır ki, “…manifaktürdeki işbölümü, toplumsal işbölümü üzerinde etkili olur ve onu hem geliştirir, hem de çoğaltır. İş aletlerinin farklılaşması ile birlikte, bu aletleri üreten sanayiler gitgide daha farklılaşmış hale gelir.” (24) Manifaktürdeki planlı işbölümü, toplumsal işbölümünü çoğaltıcı, yeni sanayiler doğurucu rol oynar. Ancak üretim yalnızca fabrika içinde örgütlüdür ve planla yapılır; toplumun bütününde ise, hâlâ, doğa yasası türünden teslim alıcı bir etki yapan olanca şiddetiyle kör rekabet yasası geçerlidir ve toplumsal işbölümünün çoğalması, bu rekabetin koşullarını artırıcı ve şiddetini güçlendirici etki yapar, üretim anarşisini doruğuna ulaştırır. Tek tek fabrikaların sahipleri kapitalistler, fabrikalarında emeğin toplumsallaşmasına belirli bir şekilde uygun düşen planlı işbölümüne dayanan toplumsal bir üretim örgütlemektedirler; ama bu tek tek kapitalistler kâr kaygısıyla birbirleriyle hayvanca savaşmaktadırlar. Bu savaş, değer yasasının belirleyici egemenliği altında yürümektedir. Artık değer yasası daha bir yıkıcılıkla işler. Piyasanın egemenliği altında olan ama onu sarsacak güçler birikmiştir.
Marx, Kapital’de bu soruna değinir:
“Toplumdaki işbölümü, çeşitli sanayi kollarının ürünlerinin satın alınması ve satışı ile doğduğu halde, bir atölyedeki parça işlemler arasındaki bağlantı, çeşitli işçilerin emek-güçlerini, bunları ortak emek gücü olarak çalıştıracak bir kapitaliste satışları ile meydana gelir. İşyerinde işbölümü, üretim araçlarının tek bir kapitalistin elinde toplanması anlamını taşır; toplumda işbölümü ise bunların, bağımsız birçok meta üreticisi arasında dağılması anlamını içerir. İşyerinde orantılığın tunç yasası, belli görevlere belli sayıda işçinin ayrılmasını zorunlu kılar, oysa işyeri dışında, toplumda, üreticiler ile üretim araçlarının çeşitli sanayi kolları arasındaki dağılımında rastlantılar ve keyfilik büyük bir rol oynar. Çeşitli üretim alanlarının, aralarında bir denge kurulması için sürekli bir eğilim gösterdikleri doğrudur: çünkü bir yandan, her meta üreticisi, belirli bir toplumsal gereksinmeyi karşılamak için bir kullanım değeri üretmek durumunda iken ve bu gereksinmelerin büyüklüğü nicel olarak değişirken, gene de, bunların arasındaki orantıyı uygun bir sistem haline getiren bir iç bağ vardır ve bu sistem kendiliğinden doğup gelişir; öte yandan, metaların değer yasası, toplumun elinde mevcut emek zamanından ne kadarını özel bir meta türü için harcayabileceğini sonal olarak (ex post -ÖD) belirler. Ama çeşitli üretim alanlarının denge durumuna gelme yolunda gösterdiği bu sürekli eğilim, ancak bu dengenin durmadan bozulmasına karşı bir tepki biçiminde kendini gösterir. Bir işyerinde, işbölümünün dayandığı a priori (önsel, ex ante -ÖD) sistem, düzenli olarak yürüdüğü halde, toplumdaki işbölümünün de, doğanın zorladığı, üreticilerin yasa tanımayan keyfiliklerini denetleyen ve pazar fiyatlarının baro-metrik dalgalanmalarında kendini belli eden a posteriori (ex post -ÖD) bir sistem halini alır. İşyerinde işbölümü, kapitaliste ait bir işleyişin yalnızca bir parçasından başka bir şey olmayan insanlar üzerinde onun tartışma götürmez otoritesi demektir. Toplumdaki işbölümü ise, rekabetin otoritesinden başka otorite, karşılıklı çıkarların yarattığı baskıdan başka zorlayıcı bir güç tanımayan bağımsız meta üreticilerini temasa getirir; tıpkı hayvanlar âleminde herkesin herkese karşı savaşının az çok her türün varoluş koşullarım sürdürmesi gibi. İşçiyi, yaşamı boyunca tek bir parça işleme bağlayan ve onu tümüyle sermayenin boyunduruğu altına sokan işyerindeki işbölümünü, üretkenliği artıran emeğin bir örgütlenmesi olarak göklere çıkaran burjuva kafası -ki bu aynı burjuva kafası, üretim sürecinin toplumsal bir denetim ve düzen altına alınması yolundaki bilinçli her girişimi, mülkiyet hakkı, özgürlük ve bireysel kapitalistin sınırsız gücü gibi kutsal şeylerin çiğnenmesi olarak yerin dibine batırmaktadır. Fabrika sisteminin tutkulu savunucularının, toplumsal emeğin genel bir örgütlenmesine karşı, böyle bir şeyin bütün toplumu muazzam bir fabrikaya dönüştüreceğini öne sürmekten öteye bir şey bulup söylememeleri, çok ilginç bir durumdur.” (25)
Marx’ın bu pasajında, belki de bu yazının bütünüyle söylenmek istenen her şey söylenmiş bulunmaktadır.
Tek tek her kapitalist işyerinde emeğin tam bir planlı dağılımı ve örgütlenmesi vardır, emeğin dağılımını orantılığın ya da planlılığın tunçtan yasası belirler. İşler fabrikada önceden (ex ante) planlanmış olarak düzen içinde yürür ve orada planlayıcı bir otorite vardır. Toplumda ise tam bir anarşi hüküm sürer. Değer yasası, piyasa dalgalanmaları aracılığıyla emek dağılım oranlarını sonradan (ex post) belirler.
Planlı üretim, kapitalizm koşullarında onun çelişik bir yönü, temel bir dinamiği olarak ortaya çıkmış; ama temelini özel mülkiyet ilişkilerinin oluşturduğu bizzat bu koşulların kendisi tarafından değer yasasının etkisine ve piyasaya bağlanmıştır. Ve işin “tersliği”, değer yasası ve piyasa dalgalanmaları, kapitalistler arasındaki kör rekabeti körükledikçe, kâr kaygısıyla kapitalistler, daha ucuza mal etmeye, maliyet fiyatlarını düşürmeye ve bunun temel yolu olarak da emek üretkenliğini artırmaya zorlanırlar. Emek üretkenliği ise, yalnızca bir türlü artar: emek ve üretimin toplumsal örgütleniş düzeyini yükselterek, üretim araçlarını, makine kullanımını artırarak. Bu, kapitalizm koşullarında nüfus fazlasına, birçok işçinin işinden olması ve bir işsizler ordusunun oluşmasına yol açar; ama emeğin toplumsal örgütlenmesini yükselten yeni üretici güçlerin geliştirilmesini de zorunlu kılar. Bunlar, daha toplumsal üretici güçlerdir. Emek dağılımı ve üretimin planlanmasının daha da ilerletilmesine yol açan araçlardır. Değer yasası ve piyasanın rekabet yoluyla zorlaması, emek içinde olmak üzere üretici güçlerin ve sonuç olarak üretimin oranlılık (planlılık) ve gelişme düzeyinin yükselmesi yolunda etkide bulunur. Bu, kapitalizmin kendi çelişmesi içinde hareket etmesi, kendisi için ama kendisine karşı işlemesi, kendi yetersizliğini ifade etmesi ve kendi sonunun dinamiğini kendi bağrında taşıması demektir.
Üretim ve emeğin dağılımının planlanması, tek bir fabrikada olanaklı olmakla kalmayıp yaşamın gerçek bir verisiyse, neden bütün bir toplum çapında gerçekleşenlesin? Neden toplumsal üretim tek bir fabrika üretimine ve toplum tek bir fabrika gibi çalışan bir makineye dönüşmesin? (Marx burjuva kafasının, fabrika sisteminin tutkulu savunuculuğuyla toplumun “muazzam bir fabrikaya dönüşmesi” çelişmesiyle malûl olduğunu söylerken haksız mıydı?) Kapitalizm, bunun için çok dar bir çerçeve oluşturmakla birlikte, rekabetin kör yasaları, onu, sadece üretimi yoğunlaştırmaya ve emek ve üretimin planlanma düzeyini yükseltmeye değil, üretimi merkezileştirmeye ve planlama alanını genişletmeye de zorlamaktadır.
Çözüm, kuşkusuz, kendisini, üretimin bireysel fabrikadaki planlı örgütlenmesiyle tüm toplum içindeki üretim anarşisi olarak yeniden üreten, toplumsal üretim ile mülk edinmenin özel kapitalist karakteri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın giderilmesindedir. Kapitalist toplum, kendi uzlaşmaz karşıtlıkları içinde, Nove’nin Marx’a yönelik “ütopyacı” suçlamasını geçersizleştirmek üzere bu yönde evrilmektedir. Ama bu evrimi içinde, üretici güçlerin artan toplumsal niteliklerinin kendisini dayatmasının gereklerini de, kapitalizm içinde olanaklı olduğu kadarıyla, yerine getirmezlik edememektedir.
Üretici güçlerin toplumsal niteliklerinin tanınmasını dayatması ya da kapitalizmde emek dağılımının ve üretimin planlanması
Kapitalist üretimin anarşik gelişmesi, kapitalisti, fabrikasında üretimi durmaksızın artırmaya ve maliyet fiyatlarını durmaksızın düşürmeye, bunun için sanayiye makine uygulanımını ve üretim gücünü gittikçe artan ölçüde yükseltmeye zorlar. Ama mülk edinmenin özel kapitalist biçimi koşullarında pazarın gelişmesi, üretici güçlerin artan gelişmesini karşılamaya elverişli olmaz, üretimin genişlemesi ile birlikte gitmez. Bu, insanlar kendi bedensel ve kültürel ihtiyaçlarına sahip olmadıklarından, var olmak ve gelişmek için tüketim zorunluluğunda olmadıklarından değil; ama tam da kapitalist üretim, onların ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretim olmayıp sermaye birikimini sağlamak üzere artı-değer üretimi olduğundan ve yalnızca bunu gözettiğinden (kâr amacıyla üretim), gerçek üreticileri tüketemez duruma sürükler. Alım güçlerini sürekli düşürür.
Küçük üreticiyi gitgide proleter durumuna, proleterleri de sokağa atılmaya ve sefalete sürükleyen, bizzat üretim anarşisinin kendisi, onun, metaların değerlenmesini, zorunlu olarak, fiyatların dalgalanmasının ortalamasını sağlayacak piyasaya bırakmış olmasıdır. Anarşik niteliğe sahip üretimin zorunlu ve kaçınılmaz düzenleyicisi değer yasası ve piyasanın buyurduğu rekabet, kapitalisti, ürünlerin üretimi için toplumsal bakımdan gerekli emek zamanını kısaltmaya iter; ama artı-değeri artırmak için üretim olan kapitalist üretimde, makineleşme, işçinin çalışma zamanını kısaltma ve çalışmasını kolaylaştırmanın değil, tek tek metaların içinde cisimleşmiş emek miktarı ve zamanını azaltmanın aracı olur. Makina gittikçe daha çok canlı emeğin yerini alır, gittikçe daha çok işçi işinden olur. Yedek bir sanayi ordusu oluşur, işsizliğin baskısı altında, iş bulabilenler, daha az ücret karşılığı çalışmaya razı edilir; gerçek ücretler, düşme eğilimine girer, işçi ve ailesinin çalışmasını kolaylaştırma ve emek zamanını kısaltmanın aracı olan, işçinin öz ürünü makine ve makineli üretim, işçinin işsizlik ve sefaletinin kaynağına dönüşmüştür.
Ama bununla, kapitalizm kendi kuyusunu kazar. İşçinin, yalnız işçinin de değil, iflasa sürüklenerek işçileşmeye itilen küçük üreticilerin alım güçlerinin düşmesi, büyüyen üretici güçler ve artan üretiminin ihtiyaçlarını sağlamak üzere yeni pazarlar için dünyanın talanına çıkan ve birbirlerinin boğazına sarılan makinelerin sahiplerini, karşılıklı rekabet dalaşı içindeki tek tek kapitalistlerin mülkiyetinde olmakla somutlanan sermayeyi, pazarın daralmasıyla karşı karşıya bırakmıştır. (Pazar, yalnızca son tüketici olan işçilerin alım güçlerinin düşmesiyle değil, buradan kaynaklanarak, birbirinin pazarı durumundaki kapitalist sektörlerin kendi aralarındaki değişim açısından da daralır.) Üretici güçler hızla gelişir, üretim artar, piyasa meta ile dolar: “bolluk”, daha kapitalizm koşullarında ortaya çıkmıştır. Ama ortalıkta, yeterli alım gücüne sahip yeterince alıcı yoktur. Kapitalizm “bolluk içinde kıtlık” olarak görünür.
Değişim, gerçekleşemez olur ve durur. Değişimin ardından üretim durur. Önce düşük kapasiteyle üretim ve ardından tam durma. Çöküntü. Toplumsal üretici güçler kendilerini köstekleyen üretim biçiminin kabuğuna sığmamış, başkaldırmıştır. Ama başkaldırı, öncelikle, değişim biçiminin üretim biçimine başkaldırısı olarak başlamıştır. Bunalım patlak vermiştir.
Ürünlerin piyasada, değerlenmesine dayanan ve insanların ihtiyaçlarının, -gerçek ihtiyaçları olarak değil, ancak, artı-değer üretiminin gerçekleşmesini ve kapitalistlerin kendileri sırtlarından özel mülk üzerine özel mülk yığmasını olanaklı kılacak biçimde-, gerçek ihtiyaçlarına karşı ve eksik olarak gerçekleştiği piyasada belirdiği değişim biçimi, bütün bir emeği üretim süreci içine, ama toplumsallaştırdığı üretim araçlarıyla gerçekleşen toplumsal üretim süreci içine çeken ve fakat bununla uzlaşmaz bir karşıtlık halinde, ürünlerin özel kapitalist biçimde mülk edinilmesine dayanan üretim biçimine karşı ayaklanmıştır. Bu, kapitalist üretim biçiminin, üretimin gelişerek sürmesi karşısında yeteneksizliğinin kanıtlanmasıdır. Bu, ayaklanmanın ilk baş gösterdiği, özel mülkiyet koşullarının zorunlu ürünü piyasanın, meta değişimi biçiminin, üretim araçları ve emeğin toplumsallaşmasına dayalı ve kendisi tarafından kösteklenmese hızla gelişecek (ve kösteklenmesine rağmen canlanma dönemlerinde hızla gelişen) üretimin bu gelişmesi karşısında, ilk bu nalımın patlak verdiği 1825’ten beri, yeteneksiz hale geldiğinin kanıtlanmasıdır.
Bu durum, bir başka gerçeğin daha kanıtlanmasıdır: Kendi yarattığı toplumsal üretici güçlerin baskısı altında çalışamaz hale gelen bütün bir kapitalist mekanizma, üretim anarşisiyle, artı-değer üretimi, değer yasası ve rekabetiyle, piyasasıyla, yerini, üretici güçlerin toplumsal niteliğine uygun düşecek ve onun hızlı gelişimini olanaklı kılacak bir başka mekanizmaya bırakmalıdır. Bu, emeğin (kaynakların) dağılımının ve üretimin gelişmesinin önceden belirlenmiş bir plana (orantılılığa, “orantılılığın tunç yasasına”) göre örgütlenip gerçekleşmesine elverişli bir mekanizma olmalıdır. Sosyalist mekanizma, ancak böyle bir mekanizma olabilir. Deli saçmalaması bir “sentez” olan piyasalı sosyalizm, kapitalizmin bütün öğelerinin kaçınılmaz olarak işlevsel olduğu piyasa mekanizmasına dayanan “sosyalizm”, tatsız bir kurgu olmanın ötesinde, ne üretici güçlerin ihtiyaçlarına karşılık düşebilir ne de emeğin dağılımı ve üretimin kapitalizmde kendisini dayatan planlı örgütlenme ve gelişme ihtiyacına. Bütün bu ihtiyaçları, kurgu değil, kapitalist gelişmenin zorunlu kıldığı ve dayandığı (ama mülk edinmenin özel kapitalist karakteriyle karşıtlık durumunda bulunan) toplumsal üretici güçleri serbest bırakacak, onların orantılı-planlı dağılımının örgütü olan sosyalist bir mekanizma karşılayabilir. Böylece, “bolluk içinde kıtlık”, yerini, her geçen gün insan ihtiyaçlarının daha tam bir karşılanmasını sağlayacak gerçek bir bolluğa doğru gidişe bırakacaktır.
Nove’nin Marx’a yönelttiği “ütopist” suçlamasına karşın uzlaşmaz karşıtlıkları içindeki kapitalist gerçeklik, bunu göstermektedir.
Kapitalist üretim biçiminde, üretim araçları, önce sermaye durumuna dönüşmeden, artı-değer üretimine koşulmadan, başka bir deyişle sömürünün aracı olmadan üretimin aracı olmaz. Para sermaye, üretken sermayeye, o da, meta sermayeye dönüşecek ve meta olarak değişim alanına, piyasaya çıkacaktır. Kapitalist özel mülkiyet koşullarında, üretim araçlarının etkin olabilmesinin önkoşulu, önce sermayeye dönüşmesidir. Bu, normal koşullarda gerçekleşir. Ama üretim araçlarının üretim biçimine başkaldırdığı bunalım dönemlerinde olanaksızlasın Üretim biçimi, artık dev üretici güçlerle baş edemez, onları sermayeye dönüştüremez olur. Toplumsal üretici güçler, kapitalist üretim biçimi için çok büyük olmuştur.
İşten çıkarmalarla iyice şişen dev bir işsizler ordusu atıl ve sefil halde bir kenarda bekler; işgücü metaya dönüştürülememektedir. Üretim araçları, aletler ve makineler atıl halde bekler, artı-değer üretimini olanaklı kılmak üzere sermayeye dönüştürülememektedirler. Tüketim maddeleri yığılır; ama onları tüketecek işçinin işgücü sermayeye dönüştürülemediği için, tüketilmeden kalır.
Üretim için gerekli her şey, üretim araçları, hazır işgücü, tüketim maddeleri “bolluk” içinde yığılmıştır. Bizzat bu “bolluk” onların sermaye durumuna dönüşmelerini engeller. Dolayısıyla, üretimin gelişmesi, hem de “bolluk”u gerçek bir bolluğa çevirmek üzere gelişmesi, üretici güçlerin sermayeye dönüştürülme zorunluluğunun giderilmesini dayatır. Üretim araçlarıyla işgücünün üretimin durmaksızın gelişmesini sağlamak üzere birbirine bağlanması, bu zorunluluğun giderilmesini gerektirir.
Birbirini takip eden kapitalizmin devrevi bunalımlarında yaşadıkları, bilincine varsınlar ya da varmasınlar, kapitalistleri, üretici güçlerin toplumsal karakterine uyumlanmaya götürür. Engels’in dediği gibi, “…kapitalist üretim biçimi, bu üretici güçleri yönetmekteki yeteneksizliğini anlamış bulunmaktadır.” (26)
Buradaki “anlamak”, kuşkusuz, çelişkinin belirginleşmesi ve yön verici olması anlamındadır. Böylelikle, nesnel çelişmenin, kapitalizmin gelişmesini etkilemezlik edemeyeceği belirtilmiş olmaktadır.
Kaldığı yerden devamla, Engels, asıl olarak, sözü edilen zorunluluğunun belirginleşmesi koşullarında, kapitalizmin gelişmesini de etkileyecek, kapitalist zıtlıkların nesnel “çağrısı”na, toplumsal üretici güçlerin kösteğinden kurtulmasının nesnel zorunluluğuna vurgu yapmaktadır:
“Öte yandan, bu üretici güçlerin kendileri de, artan bir güç ile çelişkinin ortadan kaldırılmasına, sermaye niteliklerinden kurtulmalarına, toplumsal üretici güçler olma niteliklerinin gerçek tanınmasına götürmektedirler.” (27)
Bu gerçek tanınma, kuşku yok, üretici güçler üzerindeki sermaye boyunduruğunun kaldırılmasını gerektirir. Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını, böylelikle mülkiyet ilişkilerinin toplumsal üretici güçlerle uyum içine sokulmasını ve gelişmenin dinamiği haline getirilmelerini şart koşar.
Ama üretici güçlerin toplumsal niteliklerinin tanınmasını dayatması, hemen “mutlu son”u getirmez. Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesinin olanaklı hale gelebilmesi için, birinci olarak, bu nesnel dayatmanın olgunlaşması zorunludur. Kendisini tam bir zorunlulukla dayatması şarttır. Örneğin, ilki 1825’de görülen bir dizi bunalımı, kapitalizm, kendisini sistem içi düzenlemelerle onararak ve ama gelişerek atlatabilmiştir. Bu, kapitalizmin, henüz, ulaşma durumunda olduğu yeni pazar olanakları bulunduğundan mümkün olabilmiş; meta üretiminin evrenselleşmesine götürmüş olan kapitalizm, kıta Avrupası’nın bir dizi ülkesinde görülen birkaç bunalımını, dünya pazarlarındaki yayılmasıyla alt edebilmiştir. Bir kez dünya pazarı bütünüyle fethedildikten sonra, artık, kapitalizmin bunalımı da evrenselleşmiş, yeni pazarlara yönelerek krizi aşabilme olanakları tükenmiştir. Özellikle dünyanın ekonomik paylaşımının tamamlanmış olmasına dayanan ve tekelleri doğurmuş kapitalizmde, üretici güçlerin toplumsal niteliklerinin tanınmasını nesnel olarak dayatması, tam olgunluk düzeyine ulaşmıştır. Sosyalizm, 1870’lerin sonundan itibaren nesnel olarak olanaklıdır.
İkincisi, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, kuşkusuz, sosyalist üretici güçlerin temelini oluşturan işçi sınıfının, nesnel dayatmayı tarihsel olarak gerçekleştirmeye çağrılmış proletaryanın, bu nesnel dayatmanın öznel olarak (bilinç, örgüt ve mücadele düzeyi olarak) farkında olmasına, yani dayatmanın sübjektif açıdan olanaklı oluşuna bağlıdır ki, bu sorun konumuz dışıdır.
Ama şu söylenmelidir: Kapitalizm, üretici güçlerin toplumsallaşmasının kendi gerçek niteliğinin tanınmasını nesnel olarak dayatması ve bu dayatmanın nesnel olgunlaşmasıyla, toplumsal üretimin önceden belirlenmiş planla örgütlenmesi ve gelişmesine ve piyasaya değil kuşkusuz, ama plana dayalı sosyalizme zorunlu olarak götürmektedir. Deli saçması “sentezcilik”in iddialarının tersine, bu gidiş, bir “ütopya” değil, ama “sentez”i ütopya kılan bir nesnel zorunluluktur.
Ama Engels’in belirttiği gibi, üretici güçlerin kendi gerçek niteliklerinin tanınmasını dayatmasının kapitalizmin gelişmesi üzerinde de bir etkisi olmuş; kapitalistler, bu dayatmayı görmezden gelememişlerdir. Sonradan siyasal-stratejik faktörlerle de beslenen (örneğin, işçi ve emekçilerin mücadelelerinin bir sonucu ve Sovyetler Birliği karşısında bir yarış unsuru olarak ve işçilerin sosyalizmden etkilenmelerinin önünü kesebilmek için sistemin “iyilikleri” sergilenmek üzere “sosyal devlet” ilkesine başvurulması gibi) üretici güçlerin toplumsal niteliklerinin tanınması yolundaki gelişmeler, tamamen nesnel ekonomik çıkışlıdır.
Üretici güçlerin dayatması, kapitalizmi, tek tek fabrikaların ötesinde emeğin dağılımını ve üretimin gelişimini planlamaya götürmüştür. Bu dayatma, “…kapitalistler sınıfının kendisini, onlara gitgide, hiç değilse kapitalist ilişki içinde olanaklı olduğu ölçüde, toplumsal üretici güçler olarak davranmaya zorlar” diyen Engels, şöyle devam eder:
“Sanayinin canlanma dönemi… toplumsallaşmanın, o çeşitli hisse senetli şirket türlerinde karşımıza çıkan biçimine götürür. Bu üretim ve ulaştırma araçlarından çoğu, daha ilk anda, demiryolları gibi, öylesine büyüktürler ki, bütün öbür kapitalist işletme türlerini dıştalarlar. Ama gelişmenin belli bir derecesinde, bu biçim de artık yetmez; üretimin düzenlenmesi ereğine sahip bir birlik olan ‘tröst’ biçiminde birleşirler; üretilecek toplam niceliği belirler, bunu aralarında dağıtır ve böylece önceden saptanmış satış fiyatını zorla elde ederler. Ama bu tröstler, işlerin kötü gitmeye başlamasının ilk döneminde dağıldıklarından, bununla daha yoğun bir toplumsallaşmaya götürürler: tüm sanayi kolu, tek bir büyük hisse senetli şirket durumuna dönüşür, iç rekabet, yerini bu tek şirketin tekeline bırakır…
“Tröstlerde, serbest rekabet tekel durumuna dönüşür, kapitalist toplumun plansız üretimi, yaklaşan sosyalist toplumun planlı üretimi karşısında, teslim bayrağını çeker. İlk anda, kuşkusuz, kapitalistler yararına. Ama burada sömürü öyle elle tutulur bir duruma gelir ki, yıkılması gerekir. Tröstler tarafından yönetilen bir üretime, bütünün küçük kupon biriktiricileri tarafından bu derece utanmazcasına sömürülmesine katlanacak bir halk yoktur.
“Ne olursa olsun, tröstlerle ya da tröstlersiz, sonunda kapitalist toplumun resmi temsilcisinin, devletin, üretimin yönetimini eline alması gerekir… Ancak üretim ve ulaştırma araçları gerçekten hisse senetli şirketler tarafından yönetilemeyecek kadar büyük oldukları, bunun sonucu devletleştirme, ekonomik bir zorunluluk durumuna geldiği durumda, ancak bu durumda, hatta bu işi yapan bugünkü devlet de olsa, devletleştirme, ekonomik bir ilerleme anlamına, tüm üretici güçlere toplum tarafından el konulmasına ön-gelen yeni bir aşamaya erişildiği anlamına gelir.” (28)
Engels, tröstlerle planlı üretimin ilişkisini Erfurt Programı’nı eleştirirken de kurar: “Anonim şirketlerin kapitalist üretimi, artık özel üretimden çıkan ve çok sayıda ortaklar hesabına yapılan bir üretimdir. Ve eğer anonim şirketlerden koca sanayi dallarını boyundurukları altına alan ve tekeller kuran tröstlere geçersek, o zaman bu, sadece özel üretimin sonu demek değildir, aynı zamanda plansızlığın da sona ermesi demektir.” (29)
Önce tekil fabrikada, sonra hisse senetli şirketler, tekeller ve tröstlerde ve en son da devlet tarafından planlı üretim. Bunlar, kapitalizm koşullarında gerçekleşmektedir.
Üretim araçlarına toplum tarafından el konulmasını ve bunun için kuşkusuz, el koyacakların iktidarını dayatan, bizzat, önceden planlanmış üretime yol açan üretici güçlerin, kendi toplumsal niteliklerinin gerçek bir tanınmasını zorlamaları ve kapitalizmin de, kapitalizm içinde olanaklı olduğu ölçüde, bundan kaçınamayıp, bu tanımayı kapitalistçe gerçekleştirmeye ve planlı üretime yönelmeye, nesnel olarak, kendi yasalarının işleyişi sonucu mecbur kalmasıdır.
Üretici güçlerin toplumsal niteliklerini, kendi usulünce de olsa tanıyan kapitalizmin yanında, dev bir örgüt ve kolektif kapitalist olarak, ekonomiye en son müdahale eden/edecek olan onun resmi temsilcisi modern devletin ve kamulaştırmalarının kapitalist niteliği üzerinde duran Engels devam ediyor:
“(Devlet- ÖD), üretici güçleri ne denli çok kendi mülkiyetine geçirirse, o denli çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o denli çok sömürür. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmamış, tersine doruğuna götürülmüştür. Ama bu doruğa vardıktan sonra tersine döner. Üretici güçler üzerindeki devlet mülkiyeti, çatışmanın çözümü değildir, ama biçimsel çareyi, çözümü yakalama biçimini içinde saklar.
“Bu çözüm, ancak, modern üretici güçlerin toplumsal niteliğinin gerçekten kabul edilmesine, bunun sonucu üretim, temellük ve değişim biçiminin, üretim araçlarının toplumsal niteliğiyle uyum durumuna getirilmesine dayanabilir. Ve bu da, ancak, toplum kendi yönetiminden başka her yönetim için çok büyük bir duruma gelmiş bulunan üretici güçlere açıkça ve içtenlikle el koyduğu zaman olabilir…” (30)
Gittikçe toplumsallaşan üretici güçlerle -yine toplumsallık düzeyi artarak gelişen-üretimin dayatmasıyla emeğin planlı dağılımına ve üretimin önceden belirlenmiş (tröstlerde olduğu gibi, üretim miktarını, bunun firmalara göre dağılımını, satış fiyatlarını belirleyerek) plana göre yapılmasına geçen kapitalizm, sosyalist üretimin planlı gelişmesinin yalnızca olanaklı olduğunun değil zorunluluğunun da verisini sunmaktadır.
SSCB şahsında sosyalizmde planlı üretimin başarılarını gözden geçirdiğimizde, bu olanaklılık ve zorunluluğun bir başka verisini de görmüş olacağız.
Bir başka veriyi ise, olumsuzun olumlaması olarak, tekil planlılıkların karşısında toplum çapında plansızlığı, üretim anarşisi, belirleyici değer yasası ve piyasasıyla kapitalizmin çıkmazı sunmaktadır. Bir işsizler ordusunu sürekli üretim dışı tutuşuyla, bunalımlarında dev boyutlar kazanan savurganlık ve yıkımıyla, kapitalistlerin ve siyasal temsilcilerinin lüksünün oluşturduğu (Sabancıların milyarlık düğünleri vb.) bir diğer savurganlık türüyle, kapitalizmin devasa emek ve üretim güçlerini heder edişi, hem piyasa ekonomisinin çıkmazını hem de kapitalist zincirlerinden kurtulacak üretici güçlerin planlanmaya eğilimlerini ve planlı kullanıldıklarında gösterecekleri hızlı gelişmeyi bugünden ortaya koymaktadır.
ZORUNLU GİDİŞ: BOLLUK TOPLUMU OLAN KOMÜNİZM
Alec Nove’nin planlı ekonominin olanaksızlığını ileri sürerken temel bir gerekçesi, bolluğun ütopik bir şey olduğu, hiçbir zaman ulaşılamayacağı ve göreli kıtlığın kaçınılmazlığına ilişkindir. İnsan ihtiyaçları sınırsızken kaynakların sınırlı olduğunu ileri sürer. Sorunu, sınırlı olan kaynakların dağılımına indirgemekte; planlamanın bollukta olanaklı olsa bile, kaynakların sınırlılığı koşullarında olanaksızlığına ve mutlaka piyasanın düzenleyiciliğiyle tamamlanması gereğine varmaktadır. Alt gerekçeleri üzerinde durulup yanıtlanacak; ama temel gerekçesi, planlı gelişimin tasarlanmasının bolluğu varsaydığı, bolluk fikrinin ise ütopik olduğudur. “En azından göreli kıtlığın varlığını sürdüreceği olasılığından hareketle çeşitli sonuçlara varılması…” (31) gereğine vurgu yapar.
Nove, “Ben kendi ‘uygulanabilir sosyalizm’ tanımımın içine, bir kuşağın ömür süresi içinde -diyelim gelecek elli yılda- tasarlanabilir olması düşüncesini almayı isterim; ‘tasarlanabilir’ derken de, asın, ütopyacı ya da zorlama varsayımlarla oyalanmamayı kastediyorum. ” (32) diye yazmaktadır. Lenin de içinde olmak üzere “Marksistler komünizmi, kesinlikle uzak bir düş gibi değil; burada kullanılan anlamında ‘uygulanabilir’, erişilebilir bir gerçeklik olarak gördüler. ” diye eklemektedir. Oysa ona göre komünizm yalnızca bir düştür.
Bir kere Nove’nin Marx’a atfettiği üretimin planlı gelişiminin bolluğu varsaydığı, bunun da bir düşün peşinde koşmak anlamına geldiği yönündeki suçlaması, Gotha Programının Eleştirisi’nde bizzat Marx tarafından yalanlanmaktadır. Marx, eleştirisinde, komünizmi pek de yakın bir geleceğin sorunu olarak görmemekte, ama toplumsal gelişmenin kesinlikle ona yönelik olduğunu göstererek, komünizme, bir geçiş evresinden (komünizmin birinci evresi) gidilerek varılacağını belirtmektedir. Marx’a göre, bu birinci evresinde komünist toplum, “… Kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş olan bir komünist toplum değildir, tersine, kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekliyle bir komünist toplumdur, dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur.” (33)
Aslında olmaz bir sentez peşindeki Nove, sayıklamaları içinde, Marx’ın “komünizm, hemen şimdi”(!) gibi bir ütopik yaklaşımının olmadığını da söylemekte; ama bu kez de Marx’ı, uygulanabilir ve erişilebilir olmayan (herhalde bir insan ömrü süresince) bir ütopya peşinde olmakla suçlamada karar kılmaktadır: “Gotha Programının Eleştirisi’nin ‘sosyalizm’inde komünizme varış, uzunca bir yol olarak çizilir.” (34)
Aslında, Nove’nin kararlı olduğu tek şey, Marx’ın planlı üretimi öngörürken ütopyacı olduğu ve bir miktar planlama gerekli olsa da, sosyalizmin piyasa mekanizmasıyla var olması gerektiğidir.
Ne komünizm bir ütopyadır ne de planlı üretim. Planlı üretimin ütopya olmadığını gördük. Şimdi komünizme, bolluk toplumuna gelelim.
Daha köleciliğe ilk geçişle birlikte, sınıfsız, sömürüşüz, baskısız bir toplum olarak ilkel komünal topluma, o “insanlığın eski altın çağı”na, geçmişe dönüş özlemi ezilen insanların hayallerini süslemeye başladı. Ezilen insanlar, bu düşü uzun süre, ortaçağın karanlık yıllarında da görmeye devam ettiler. Gelecek, henüz onlara sömürü ve baskıdan kurtuluşu vaat etmiyordu. Kurtuluşu, ancak eskide, “geçmiş altın çağ”a dönüşte arayabilirlerdi. Üretici güçlerin olağanüstü darlığı ve azgelişmişliğinin kaçınılmaz bir sonucuydu bu.
Kapitalizmin tarih sahnesine çıkışından bu yana, daha henüz ilk belirtileri görülmeye başlandığında, çoğu, ideolojik olarak ortaçağ dinciliğinin etkisi altında mezhepçi şekillenmelerle, burjuva gelişmelere denk düşen, daha çok köylü ve zanaatkârlara dayanan yeni tür özlemlere tanık olunmaya başlandı. Bunlar, bir yandan, sömürü ve baskıya karşı özlemlerle belirsiz bir biçimde üretim araçlarına el konulması fikrini içeren geleceğe ilişkin düşler olarak kurgulanıyor; ama bir yandan da, hâlâ, geleceğin, kuşaktan kuşağa aktarılmış geçmiş “altın çağ”da aranması düşünün izlerini taşıyordu. Hâlâ üretici güçler belirli bir gelişme düzeyine ulaşamamış, insanlar, sömürüşüz gelecek tasarımları yapabilir duruma gelmemişlerdi. En son ütopik sosyalistler, hele onlardan Fourier, kapitalist toplumun neredeyse tam bir suçlamasına ulaştıklarında, üretici güçler belirli bir düzeyi tutturmuş, kapitalizmin kötülükleri ortaya çıkmış; ama henüz yerine konulacak olanı gösterecek bir olgunluğa ulaşmamıştı. Daha da çok, aynı olgunsuzluğu göstermek üzere, bilimler, bu arada ekonomi politik yeterince gelişmemişti. Ütopyacılar, geleceğin düşü olarak sosyalizmi kurdular, onu istediler ve hatta ilginç uygulamalara da giriştiler. Ama onu yalnızca düşünsel düzeyde tasarladılar. Nesnel bir zorunluluk olarak tasarlamalarına yetecek veriler birikmemişti. Ne ilk kez 1831 Lyon ayaklanmasında olduğu gibi işçi sınıfı dönüştürücü güç olarak kendisini ortaya koymuştu ve ne de kapitalist birikimin sırrı artı-değerin keşfiyle çözülmüş ve kapitalist toplumun hareket yasaları bilinebilir olmuştu. Bundan sonra, önceden yalnızca düşü kurulan sosyalizm, bilimsel temellerine oturdu ve nesnel zorunluluk olarak kavranmaya başlandı.
Ama bu nesnel zorunluluk kavrayışı kadar, zorunluluğun kendisi de, ancak, gerçekleşmesinin somut koşulları ortaya çıktıktan sonra olanaklı olabilirdi. Sömürü ve zorbalığa duyulan öfkenin kökleri, erken kölecilik dönemine dek uzanmakla birlikte, ezilenlerin ve temsilcilerinin kafasında oluşmaya başlayan sınıfların ve sömürünün kaldırılması, bunun için üretim araçlarına el konulması fikri, kendisini mümkün kılacak, dolayısıyla fikir olarak da olgunlaşmasına yol açacak bir dizi sonuçlarıyla birlikte yeni ekonomik koşulların ortaya çıkmasını gerektirdi. Bu koşulları, yukarıda uzlaşmaz karşıtlıkları içinde anlatılan kapitalist gelişme sağladı. Üretici güçlerin ulaştığı gelişme düzeyinde, çoktandır, sınıfların kaldırılmasına girişilebilir olmuştur. Sosyalizm, çoktandır uygulanabilir nesnel öncüllerine sahiptir. Söz Engels’in:
“Toplumun sömüren bir sınıfla sömürülen bir sınıf, egemen bir sınıf ile ezilen bir sınıf biçimindeki bölünüşü, üretimin geçmişteki güçsüz gelişmesinin zorunlu bir sonucu idi. Toplam toplumsal emek, ancak herkesin kıtı kıtına yaşaması için zorunlu olanı çok az aşan bir verim sağladığı sürece, yani emek, toplum üyelerinin büyük bir çoğunluğunun bütün ya da hemen hemen bütün zamanım gerektirdiği sürece, toplum, zorunlu olarak, sınıflara bölünür…
“Ama eğer buna göre, sınıflara bölünmenin belli bir tarihsel yasallığı varsa, o bu yasallığa, ancak belli bir zaman için, ancak belli toplumsal koşullar içinde sahiptir. Sınıflar biçiminde bölünme, üretimin yetersizliğine dayanıyordu; modern üretici güçlerin tam bir gelişmesi ile silinip süpürülecektir. Ve gerçekten, toplumsal sınıfların ortadan kaldırılması, yalnızca şu ya da bu belirli egemen sınıfın değil, ama genel olarak bir sınıfın varlığının, öyleyse sınıflar ayrılığının ta kendisinin bir çağ dışılık durumuna geldiği tarihsel bir gelişme derecesini ön-gerektirir. Yani üretimin gelişmesinde, üretim araçları ve ürünlerin ve bunun sonucu, siyasal egemenlik, kültür tekeli ve entelektüel yönetimin özel bir toplumsal sınıf tarafından temellükünün, yalnızca bir gereksizlik durumuna değil, ama ekonomik, siyasal ve entelektüel açıdan, bir gelişme engeli durumuna da geldiği bir yükseklik derecesini gerektirir. Şimdi bu noktaya ulaşılmıştır.” (35)
Yalnızca bir sömürücü sınıfın değil, “sınıflar ayrılığının ta kendisinin” ortadan kalkması. Bu ancak, toplumun sınıflara bölünmesinin altında yatan işbölümü yasasının işlevini yitirmesiyle olanaklıdır. Sınıfların ortadan kalkışı, insanların işbölümünün kölesi oluşlarının son bularak kendilerinin efendileri haline gelmeleriyle el ele gider. Bu ikisiyle el ele giden bir başka şeyse, üretici güçlerin yüksek bir gelişme düzeyine ulaşmasıyla bolluğun yakalanmasıdır. Sınıfsızlık, işbölümüne boyun eğmenin son bulması (ve onunla birlikte emeğin yalnızca bir geçim aracı olmaktan çıkıp kendisi için yaşamsal ihtiyaç ve zevk aracı haline gelmesi) ve bolluk -bu üçü, bir dördüncüsü olan, devletin, baskı altında tutulacak kimsenin kalmamasıyla, gereksizleşerek sönmesiyle birlikte, komünist toplumun göstergeleridir. Ne sınıflar kalkmadan bolluk gerçekleşir, ne de bolluk gerçekleşmeden sınıflar ve devlet ortadan kalkar ve çalışma bir ihtiyaç olarak belirir. (Engels’in, “şimdi bu noktaya ulaşılmıştır” demesi, bir sorun olarak görünmektedir!)
Bu olanakların, birer ütopya olarak kalmayıp gerçekleşmesinin tek bir önkoşulu vardır: Üretici güçlerin toplumsal niteliklerinin gerçek bir tanınması, yani toplumsallaştırması. Onların bu koşulla gösterecekleri kesintisiz gelişme ve üretimin, kapitalizm koşullarında hayal bile edilemeyecek, genişlemesi.
Gördüğümüz gibi, gerçek niteliklerinin tanınmasını da toplumsal üretici güçlerin kendileri dayatırlar. Söz yine Engels’in:
“Üretim araçlarının genişleme gücü, kapitalist üretim biçiminin kendisine vurduğu zincirleri parçalar. Onun bu zincirlerden kurtuluşu, üretici güçlerin, durmadan daha hızlı bir düzenle artan kesintisiz bir gelişmesi ve bunun sonucu, üretimin kendisinin pratik olarak sınırsız bir artışı için gerekli tek koşuldur… Toplumsal üretim araçlarıyla, toplumun bütün üyelerine yalnız maddesel bakımdan adamakıllı yeterli ve gün günden zenginleşen bir yaşam değil, ama onlara fizik ve entelektüel yeteneklerinin tam bir özgür gelişim ve kullanımını da güvence altına alan bir yaşam sağlama olanağı, bugün ilk kez olarak var, ama var.” (36)
Evet, bolluk toplumuna gidiş nesnel bir zorunluluk olarak belirmektedir. Kösteklerinden kurtulmuş üretici güçlerin gittikçe artan bir hızla gösterecekleri sınırsız gelişme ve bunu, olanak bulabildikleri ölçüde, daha kapitalist üretim biçimiyle bağlıyken göstermiş olmaları, bolluğun, sadece ulaşılabilir olmakla kalmadığını, aynı zamanda nesnel bir zorunlulukla davet edildiğini kanıtlamaktadır.
Dünyada gerçekleşen ilk sosyalist devrim, kösteklerinden kurtulan üretici güçlerin dev atılımı ve üretimin hızla gelişmesini yalnızca kanıtladı:
“1929–1937 döneminde, SSCB’deki sanayi üretiminin yıllık büyüme temposu ortalama olarak yaklaşık % 20’yi buluyordu; bu ortalama aynı dönemde kapitalist ülkelerde % 0,3 tutuyordu. (Kriz dönemiydi denirse: -ÖD) SSCB’de sanayinin büyüme temposu, en önemli kapitalist ülkelerin gelişmelerinin en iyi dönemlerindeki sanayilerinin büyüme temposunu birkaç kat aşıyordu. Örneğin ABD’nin sanayi üretiminin ortalama yıllık büyümesi 1890-1895’de % 8,2, 1895-1900’de % 5,2, 1900-1905’de % 2,6 ve 1905-1910’da % 3,6 tutuyordu.” (37)
Sanayiye ayrılan fonların (yatırımların) büyümesine ilişkin rakamlar, toplumsallaştırılan ve planlı bir şekilde dağıtılan üretici güçlerin dev ve kesintisiz gelişmesini göstermek açısından ciddi kanıtlar sunuyor:
“1937 yılında (2. beş yıllık planın son yılı- ÖD), tüm sanayinin üretim yatırım fonları (işletme binaları ve teçhizatlar, makineler ve donanımlar), 1928 düzeyinin 5,5 katı ve üretim araçları sanayisi 7 katından fazlasına ulaştı… İlk iki beş yıllık plan sırasında yeni kurulan ve yeni donanan işletmeler, daha 1937 yılında, tüm üretimin % 80’ini teslim ettiler.” (38)
9 yılda sanayiye ayrılan fonlar 5,5 kat, üretim araçları sanayisine ayrılan fonlar ise 7 kattan fazla büyüyor. Kösteklerinden kurtulmuş üretici güçlerin, planlı kullanıldıklarında gösterdikleri bu hızlı gelişme ve bu gelişmeye toplumun ayırdığı fonların devasa büyümesi, sosyalist ülkenin kapitalist ülkelerin en iyi dönemlerinde sağladıkları büyüme temposunu birkaç kat aşması, yeterli kanıtlardır.
Bir sorun kalıyor. Engels, aktardığımız son iki pasajında da komünizmi, bolluk toplumunu tanımlamakta ve ama üretici güçlerin, bunun gerektirdiği gelişme derecesine “şimdi” ulaştığını (“Şimdi bu noktaya ulaşılmıştır”) ve komünizmle gerçekleşebilecek gelişkin bir yaşam olanağının “bugün” olduğunu (“bugün ilk kez olarak var, ama var”) söylemektedir. Hatta şu pasajında Engels, neredeyse tam bir ütopya tablosu çizer:
“Üretim araçlarına toplum tarafından el konulması ile meta üretimi ve bunun sonucu, ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretimdeki anarşi yerine, bilinçli planlı örgüt geçer. Bireysel yaşama savaşımı son bulur. Böylece, ilk kez olarak, insan, belli bir anlamda, hayvanlar dünyasından kesinlikle ayrılır, hayvansal yaşama koşullarından, gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer… İnsanlığın zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçrayışıdır bu.” (39)
Engels, üretim araçları toplumsallaştırılır toplumsallaştırılmaz bolluğun ve özgürlüğün dünyasının kurulmuş olacağını mı söylemektedir? Kuşkusuz, hayır.
Anti-Dühring’in bu bölümünün başlığı/Teorik Bilgiler”dir ve Engels, bu bölümde kapitalizmin çöküşünün kaçınılmazlığını, onun uzlaşmaz karşıtlıkları içinde ve alternatifini ortaya koyarak genel planda ve teorik olarak incelemektedir. İlgisi bu noktadadır ve kapitalizmden komünizme somut geçişin sorunlarıyla ilgilenmemektedir. Kapitalizm ve onun uzlaşmaz karşıtlıklarının kaçınılmaz kıldığı komünizm -konuyu ele alışı bununla sınırlıdır. Ve kuşkusuz, kapitalizmden komünizme geçiş somut bir sorundur, bir dizi özgün problemi vardır; ayrıca incelenmeyi gerektirir.
Bu soruna Gotha Programının eleştirisinde değinilmiştir. Burada, Marx’ın, geçiş dönemine, komünist toplumun birinci evresine (sosyalizm olarak tanımlanmaya alışılmıştır), “kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekliyle bir komünist toplum”a ilişkin analizi yer alır (Bkz. sf. 27-29) ve komünist toplumun iki evresi, ayırt edici nitelikleriyle birbirinden ayrılır. (Bu iki evreyi, kuşkusuz, Engels de, örneğin Bebel’e yazdığı Gotha Programını eleştiren mektubunda, devlete ilişkin söyledikleriyle, birbirinden ayırmıştır: “… Proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, o bunu, özgürlük için değil, hasımlarını alt etmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten söz edilmesi mümkün olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır. ” (40) Özgürlük dünyası ile “proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu süreç”, bağlantılı ama ayrılarak konmaktadır.) İkinci evreyi, Marx, yukarıda Engels’in tanımladığı gibi tanımlar:
“Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireylerin işbölümüne ve onunla birlikte kafa emeğiyle kol emeği arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman; emek, sadece bir geçim aracı değil, ama kendisi birinci hayati gereksinme haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmeleriyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynaklan gürül gürül fışkırdığı zaman, ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları kesin olarak aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üstüne şunu yazabilecektir: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!” (41)
Ortada bir ütopya ya da yanlış bir yaklaşım yoktur. Ne Marx’ın ne de Engels’in. Çelişik kapitalist gerçekliğin, kaskatı bir nesnellikle ve dinamikleri tahlil edilip gösterilerek, genel olarak tanımlanmasını olanaklı ve zorunlu kıldığı, komünist toplumdur bu. Bolluk toplumu.
Ve bu toplumun kuruluşunun ilk adımı üretici güçlerin gerçek niteliklerinin tanınmasını olanaklı kılmak üzere özel mülkiyete son verilmesi amacıyla proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi ve devletin üretim araçlarına toplum adına el koymasıysa, nesnel gereği de, emeğin dağılımı ve üretimin önceden belirlenmiş bir plana göre örgütlenmesidir.
Son olarak, Nove’nin Lenin’e yönelttiği, komünizmi, kendi “bir insan ömrü süresinde” “uygulanabilir sosyalizm”i gibi “hemen erişilebilir” bir şey olarak tasarlayarak ütopyacılık yapmak suçlamasına benzer suçlamalara karşı, devlet sorununu incelerken, Lenin’in verdiği yanıtını görelim.
“… Mülksüzleştirme” der Lenin, “üretim güçlerinde büyük bir gelişmeyi olanaklı hale getirecektir.” ve devam eder:
“Ve kapitalizmin daha şimdiden bu gelişmeyi ne kadar engellediğini ve şu anda erişilmiş bulunan çağcıl teknik sayesinde ne büyük bir gelişme sağlanabileceğini gördükten sonra, kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinin toplumdaki üretim güçlerinde zorunlu olarak büyük bir gelişme sonucunu vereceğini mutlak bir kesinlikle ileri sürme hakkına sahip bulunuyoruz. Ama bu gelişmenin hızı ne olacak, işbölümünün son bulmasına, kafa ve kol emeği arasındaki karşıtlığın ortadan kalkmasına, ‘çalışmanın ilk dirimsel gereksinim’ durumuna dönüşümüne ne zaman ulaşılacak; işte bunu bilmiyoruz ve bilemeyiz de.
“Bundan ötürü, bu sürecin süresini, komünizmin üst evresinin gelişme hızına bağlılığını belirterek ve bu sönmenin mühlet ya da somut biçimleri sorununu tamamen askıda bırakarak, devletin kaçınılmaz sönmesinden başka bir şeyden söz etme hakkına sahip bulunmuyoruz. Çünkü bu tür sorunları çözmemizi sağlayabilecek veriler yoktur.” (42)
Ve yöneltilen “ütopyacılık” suçlamasının nedenlerini çözümleyerek karşı saldırıya geçer. “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesini gerçekleştirecek, emeğin bunu sağlayacak kadar üretken olacağı bir bolluk toplumu olarak, komünizmin üst evresinin bir tablosunu çizdikten sonra şöyle der:
“Burjuva açıdan, böylesine bir toplumsal rejimi ‘ütopyanın dik alası’ gözüyle görmek ve her yurttaşa, çalışmasına hiç bakmaksızın, toplumdan istediği kadar yer mantarı, otomobil, piyano vb. alma hakkı vaat eden sosyalistlerle alay etmek kolaydır. Bugün de, burjuva ‘âlim’lerin çoğu bu gibi alaylarla yetinir, böylece bilgisizliklerini ve kapitalizmin çıkarcı savunucusu anlayışlarını ortaya koyarlar.
“Bilgisizliklerini ortaya koyarlar; çünkü komünizmin üst evresinin gerçekleşeceğini ‘vaat etmek’ hiçbir sosyalistin aklına gelmemiştir…
“Burjuva ideologlar… tarafından kapitalizmin çıkarcı savunusu, uzak bir gelecek üzerindeki tartışmalar ve boş sözlerle, bugünkü siyasanın ivedi güncel sorununu: kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi ve bütün yurttaşların tek bir büyük kartelin, yani tüm devletin emekçi ve görevlileri haline dönüşümü ve tüm bu kartelin her işinin, gerçekten demokratik bir devlete, İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri Devletine bağlanması sorununu el çabukluğuna getirmeye dayanır.
“Gerçekte, bir bilgiç profesör, … sağduyuya aykırı ütopyalardan, Bolşeviklerin demagojik vaatlerinden, sosyalizmi ‘yerleştirme’nin olanaksızlığından söz ettikleri zaman, komünizmin, genel olarak onu ‘yerleştirmek’ olanaksız olduğu için, kimsenin hiçbir zaman ‘yerleştirme’yi ne vaat ettiği hatta ne de tasarladığı bu üst aşama ya da evrenin ta kedisini düşünürler.” (43)
Lenin, tam da “bizim” bilgiç profesörün, Nove’nin çözümlenmesini yapmıyor mu? Lenin’in komünizmin üst evresini, Nove’nin iddiasının tersine, “uzak bir gelecek”in sorunu olarak kavradığı ve asıl sorununun, ona ulaşmanın ihtiyaçları olduğu anlaşılıyor. Bu, mülksüzleştirme ve ekonominin planlı gelişmesini yürütmek üzere, “tek bir büyük kartel”in kurulması sorunudur. Bilgiç profesör ise, yine, üst evreye gönderme yaparak ilk evreyi ve ihtiyaçlarını el çabukluğuna getirmektedir. Lenin dönemindeki meslektaşlarından farkı, Sovyet iktidarının varlık koşullarında (’50’lerin sonlarından başlayarak Sovyet devletinin burjuva devlete dönüşmesine kadarki süre için konuşuyoruz), şimdi, göstere göstere el çabukluğuna getirmek ve bu işi, bu kez kuruluşun engellenmesini değil ama yıkılışın örgütlenmesini sağlamaya yönelik olmak üzere, yapmaktır. (Bu, Nove’nin Stalin dönemine ilişkin değerlendirmelerinin oturduğu fonksiyonel zemini gösterir. Sonrası için ise, O, sosyalizmin biçimsel unsurlarının da -yozlaştırılmış planın vb.- giderilip kapitalizmin restorasyonunun tamamlanmasına yönelik olarak el çabukluğu yapmaktadır.)
Lenin’in yanıtlarıyla birlikte, tam da geçiş dönemine geldik.
KAYNAKLARIN GÖRELİ KITLIĞI VE ZORUNLU GEÇİŞ DÖNEMİ OLARAK PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ
Lenin’in, komünizmin ilk evresinde, sorunu, “… Bütün yurttaşların tek bir büyük ‘kartel’in, yani tüm devletin emekçi ve görevlileri haline dönüşümü ve tüm bu kartelin her işinin gerçekten demokratik bir devlete, İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri Devletine bağlanması” olarak koyduğunu gördük.
“Tek bir büyük kartel”. (Troçky ve Trokçkizmle, bütün temel sorunlara yaklaşımda tam bir zıtlık içinde olan Lenin, bu alanda da, “özgür üreticilerin eklemlenmiş özyönetimi” Troçkist ucubesiyle tamamen karşıtlık halindedir; bu konuyu ele alacağız.) Bu, mülksüzleştirmenin zorunlu sonucu ve emek dağılımının ve üretimin planlı gelişmesinin zorunlu bir gereğidir.
Komünizmin üst evresi, sınıfsızlıktır, bolluktur; ama devletsizliktir de. Engels, bu evrede, “Kişilerin hükümeti, yerini, şeylerin idaresi ve üretim işlemlerinin yönetimine bırakır.” (44) der. Üretim, kuşkusuz, hâlâ planlı bir şekilde yönetilecektir; ama bu, “Sovyetler devletine bağlanmış tek bir büyük kartel” nedir?
Mülksüzleştirmeyle, hemen, “herkesten yeteneğine göre ve herkese ihtiyacına göre” toplumuna varılamayacağı biliniyor. Kapitalist toplumun komünist topluma dönüşmesi gerekmektedir. Kapitalizm, komünizmin öncüllerini yaratmaktadır; ama ne olursa olsun, ona hemen, bir çırpıda dönüşmesinin olanaklarını biriktirmesi mümkün olmamaktadır. Kapitalist üretim biçimi, üretici güçlerin gelişmesini önledikçe ve önlediği için, olmayacaktır. O halde, kapitalizmden komünizme bir geçiş dönemi, komünist toplumun, henüz, kapitalizmden devraldığı kusur ve sakatlıkları üzerinde taşıyacağı, etkileri sınırlandırılmış ve düzenleyici fonksiyonları giderilmiş (ya da kalıntılar halinde süren) çeşitli kapitalist unsur ve kategorilerin, genellikle biçimsel olarak, varlıklarını sürdüreceği, kendine özgü temeller üzerinde değil ama kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekliyle bir komünist toplum olarak belireceği bir toplumsal süreç gereklidir. Bu, geçiş süreci, anlaşılacağı gibi, komünizmin unsur ve kategorileriyle kapitalizmin unsur ve kategorileri arasında bir çatışma süreci de olacaktır. Komünizmin üst evresinin gerçekleşebilmesi için, üretici güçlerin kesintisiz gelişmesinin yanında ve onu da olanaklı kılmak üzere, kapitalizmin unsur ve kategorilerinin etkilerinin sürekli sınırlandırılarak giderilmeleri ve kapitalizmin kalıntılarının bütünüyle temizlenmesi gerekecektir. Proletarya, çoğu kez gerekli olacağı gibi, başlangıçta kapitalizme ve sonra kalıntıları, unsurları ve kategorilerine karşı, onları sınırlayıp gidermek üzere dişe diş bir savaş vermedikçe, üst evreye ulaşmak bir yana, bu hedefe ulaşmak üzere ilerlemek bile olanaklı olmayacak; durulduğu anda ise, düşülecektir: kapitalist restorasyon. Bu, kapitalizmin restorasyonu tehlikesinin sürdüğü süreçtir de.
Lenin, Marx’la ütopya arasındaki ilişkiye de değinerek şöyle der:
“Marx’ın tüm teorisi, evrim teorisinin en tutarlı, en tam, en düşünülmüş ve özlü biçimiyle, çağdaş kapitalizme uygulanmasıdır. Öyleyse, Marx’ın, bu teoriyi kapitalizmin yakın batkısına olduğu gibi, gelecekteki komünizmin gelecekteki evrimine de uygulanma sorununu düşünmek zorunda kalmasında anlaşılmayacak bir şey yoktur.
“Gelecekteki komünizmin gelecekteki evrimi sorunu, hangi verilere dayanarak konulabilir?
“Komünizmin kapitalizmden doğduğu, tarihsel olarak kapitalizmden itibaren geliştiği, kapitalizm tarafından oluşturulan bir toplumsal gücün etkisinden sonuçlandığı olgusuna dayanarak. Marx’ta bir ütopyalar türetme, bilinemeyecek bir şey üzerine boş şeyler tasarlama girişiminin izi bile bulunmaz. Marx, komünizm sorununu, bir doğa bilimcinin, örneğin kökeni ve değişikliklerinin yönü bilinen yeni bir biyolojik türün evrim sorununu koyacağı gibi koyar…..
“Bütün evrim teorisi tarafından ve genellikle bilim tarafından şaşmaz bir biçimde ortaya konan ilk nokta -ütopyacıların unutmuş bulundukları ve sosyalist devrimden korkan oportünistlerin bugün unuttukları nokta-, tarihsel bakımdan, hiç kuşkusuz, kapitalizmden komünizme özel bir geçiş aşamasının ya da evresinin var olması gerektiğidir.” (45)
Bugünkü unutuş, A. Nove’nin unutuşu, unutma koşullarının farklılaşması dolayısıyla, özel bir unutuş türü olarak, bilerek ve isteyerek muğlaklaştırma, geçiş döneminin gerekliliğini bu yolla yadsımadır. Onun unutması, unutturma çabasında belirir; komünizmi ütopya olarak yadsır (unutur), bu durumda geçiş aşaması derdinden de kurtulmuş (unutmuş) olur. O, tersine bir geçiş aşamasının gayreti içindedir.”Sosyalizm”den kapitalizme geçiş! Bu aşamanın adıysa, “piyasa sosyalizmi” ya da “uygulanabilir sosyalizm”dir. Uygulanamaz olan her şey unutulmalıdır, diye düşünür.
Lenin, kaldığı yerde, Gotha Programının Eleştirisi’ne atıfta bulunur. Orada Marx şöyle söyler:
“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrim yoluyla geçiş dönemi yer alır. Buna bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (Gotha.., sf.41)
Bu geçiş dönemi, zorunludur; çünkü komünizm kendine özgü temeller üzerinde doğmaz, kapitalizmin uzlaşmaz karşıtlıklarının ürünü olarak, onun bağrından çıkıp gelir.
Henüz üretici güçler, bolluk için yeterince gelişkin değildir. Ve geçiş dönemi, göreli kıtlığın toplumu olur. Bütün unsurları, bütün kalıntıları ve sonuçlarıyla kapitalizmin tam tasfiyesi sağlanmadan, hatta bunun ötesinde, örneğin kol emeği ile kafa emeği arasındaki bütün farklılıkların yok olacağı şekilde işbölümü sona ermeden ve çalışma yaşamsal ihtiyaç ve zevk haline yükselmeden, göreli kıtlığın giderilmesi ve bolluk, dolayısıyla komünizmin üst evresi olanaksızdır. Bunun için emek üretkenliğinin artışı ve üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Baştan kaldırılmış özel mülkiyetin yanında, giderek kalıntı değer yasası da, kendisini var eden kapitalizmin diğer unsur ve kalıntılarıyla birlikte başlıca engel haline gelir ve süreç içinde giderilmesi gerekir. Ama bu koşullarda, göreli kıtlığın kaçınılmazlığı ve ancak yavaş yavaş yok olmaya gideceği anlaşılır bir şeydir. Ve bu koşullarda, henüz bölüşüm, “emeğe göre”dir.
Bütün bu süreç, temel olarak, üç fonksiyonun yerine getirilmesine dayanır. Bunlar, komünizmin üst evresine geçicin dinamikleridir.
1) Kapitalizmin kalıntılarını temizleyerek ilerleyen, emeğin önceden belirlenmiş bir plana göre dağıtıldığı ve üretimin planlı geliştiği komünizmin ekonomik ilerleyişi- sosyalist inşa.
2) Proletarya diktatörlüğü devletinin, kapitalizmin kalıntı ve unsurlarının direnişi ve kapitalist restorasyon tehlikesine karşı ve ekonomik inşanın ilerletilmesi için kullanılması ve devletin sönmeye gitmek üzere güçlendirilmesi.
3) Ortalama insanın yerini, emeğinin ve kendi gelişmesinin efendisi, kolektif emeğin bilincinde, bedensel ve entelektüel olarak gelişme olanağı bulmuş ve teknik ve bilimsel olarak eğitilmiş, yeteneklerine göre çalışan yeni insanın yaratılması.
Bu fonksiyonlarıyla, geçiş süreci, Troçkist şarlatanlığın bütün çarpıtma çabalarına karşın, proletaryanın, sınıf diktatörlüğünün yönetici gücü Marksist-Leninist partisinin yönlendiriciliğiyle ilerleyebilir. Partinin kendisi de, bütün “bürokrasi” çığırtkanlıklarına karşın, yöneten-yönetilen (kol emeği-kafa emeği) farklılığının nesnel koşullarıyla birlikte bütünüyle yok oluşuna bağlı olarak, devletin sönümlendiği süreçte (çığırtkanlar, devleti de parti gibi, henüz koşulları doğmadan ve çok önceden isteğe dayalı olarak “sönümlendirme” anlayışındadır, göreceğiz), sönümlenir.
***
Şimdi, artık, kapitalizmden komünizme geçiş döneminin, proletarya diktatörlüğü döneminin politik ekonomisi ve planla sosyalizm ilişkisi üzerinde somut olarak tartışma noktasına gelmiş bulunuyoruz. Önümüzdeki sayıda, başlıca A. Nove ve Troçkistlerle (başlıca, E. Mandel) tartışarak ve sosyalist Sovyetler Birliği’ndeki somut uygulamalarıyla sosyalist ekonomide (komünizmin birinci evresinde) üretimin planlı gelişmesi ve sorunları üzerinde duracağız.
Ağustos-Eylül 1995
DİPNOTLAR
(1) Bkz. Devlet ve İhtilal, aktaran Lenin, Bilim ve Sosyalizm Yay. 8. Baskı, Mart 1994, sf. 130
(2) Kautsky, Age, sf. 120
(3) Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky, aktaran Lenin, B. Ve Sosyalizm Yay. 1. Baskı, Şub.1969, sf.200
(4) Lange, Sosy. Ekonomi Teorisi, Ataç Kitabevi, 1. Baskı, sf 49(5) Agy. Sf. 73-74
(5) Agy. Sf. 73-74
(6) Agy. Sf. 51
(7) S. Aren, Plan, Piyasa ve Sosyalizm, Alan Yay., 1. baskı, Ocak 1995, sf.7
(8) F. Engels, Anti-Dühring, Sol Yay. 2. Baskı, Mart 1977, sf. 443-444
(9) S. Aren, Plan, Piyasa ve Sosyalizm, sf.8
(10) S. Aren.Agy, sf. 5-6
(11) Uygulanabilir Bir Sosyalizmin İktisadı, Belge Yay., 1. baskı, Mart 1991, sf.15
(12) S. Aren, Plan, Piyasa ve Sosyalizm, sf. 3
(13) S. Aren Agy. Sf. 8
(14) A. Nove, Uygulanabilir Bir Sosyalizm İktisadı, sf. 9 (15) A. Nove, Agy. Sf. 31
(15) A. Nove, Agy, sf. 31(15) A. Nove, Agy, sf. 31
(16) A. Nove, Agy, sf. 41
(17) S. Oluç, Plan, Piyasa ve Sosyalizm, sf. 22
(18) K. Marx, Kapital, C. 1, Sol Yay., 2. baskı, Mart 1978, sf.55
(19) F. Engels, Agy. Sf. 432
(20) K. Marx, Kapital, C. 3, Sol Yay. 1. Baskı, Ağustos 1978, sf. 920
(21) F. Engels, Age, sf. 43
(22) Kapital C. 3, sf. 918
(23) Anti-Dühring, sf. 433
(24) Marx, Kapital C. 1, sf. 367
(25) Kapital, C. 1, sf. 370(22) Kapital, C. 3, sf. 918(
(26) Anti-Dühring, sf. 438
(27) Age, sf 438, vurgular Engels’in
(28) Anti-Dühring, sf. 439-440 abç
(29) Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, sf. 99
(30) Age, sf 441
(31) Uygulanabilir Sosy., sf. 46
(32) Agy, sf. 33
(33) Gotha ve Erfurt Prog. Eleştirisi, sf. 29
(34) Nove, Age, sf. 33
(35) Anti-Dühring, sf. 445
(36) Age, sf.446
(37) SSCB Ekonomi Enstitüsü Bilimler Akademisi, Politik Ekonomi Ders Kitabı, İnter Yay. C.2, sf. 45
(38) Agy, sf.51
(39) Anti-Dühring, sf. 447
(40) Age, sf. 55
(41) Age, sf.31
(42) Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay. 8. Baskı, sf. 106
(43) Age, sf. 107-108
(44) Anti-Dühring, sf.44
(45) Devlet ve İhtilal, sf. 94-95