Kamu çalışanlarının sendikal mücadelesinin bazı yönleri

Son yıllarda kamu çalışanlarının mücadelesi oldukça yüksek bir gelişme seyri izliyor. (Son yıllarda bu alanda yürütülen mücadele içinde “kamu çalışanları” adlandırması memur adlandırması yerine daha çok kullanılmaya başlandı. “Memur” sözcüğünün uyandırdığı imaj, mücadele içindeki memurun memurluğunu tartışılır hale getirse de, bu kategori içinde olanların çok büyük çoğunluğunun devlet memuru olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu yüzden de biz bu yazı boyunca “memur” ya da “kamu çalışanları” sözcüğünü aynı anlamda kullanacağız.) Hükümet ve gericiliğin tüm baskılarına karşın kamu çalışanları kendi sendikalarını kurarak mücadelede bir adım daha attılar.
“Emre itaat”in simgesi olarak bütün dünyada atasözlerine, vecizelere konu olan memurlar, yukarıdan gelen emir ve tehditlere boyun eğmeyerek grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı için yürüttükleri mücadelede çeşitli türden eylemlerle seslerini duyurdular. Geçtiğimiz Temmuz ayının başında da, belli başlı kentlerden, başkent ve memur şehri olarak bilinen Ankara’ya gelen memurlar, polis ve hükümetin aldığı tüm önlemlere karşın Ankara’nın en kalabalık caddelerinde hakları için yürüdüler, sloganlarını haykırdılar.
Kamu çalışanlarının mücadelesinin yükselip yaygınlaşması gerek mücadelenin geçmişi, gerekse içeriği üstüne tartışmaları da yoğunlaştırmış bulunuyor. Bir yandan hükümetin sendikaları daha baştan boğma taktiklerine karşı mücadele veren kamu çalışanları bir yandan da sendikalarının nasıl sendikalar olması gerektiği, hangi mücadele anlayışıyla yaklaşılırsa tüm kitleyi kucaklayacak bir nitelik kazanacağı üstünde tartışıyorlar.
Tartışılan pek çok konu var: hâlihazırda kurulmuş olan memur sendikalarının (aynı işkolunda olanların) birleştirilmesi, bunların kitleselliğinin sağlanması, birim örgütlerinin yaratılması, üst yönetimlerin tabanı temsil edecek ve mücadeleyi omuzlayacak biçimde yeniden oluşturulması vb gibi. Hiç kuşkusuz ki, bütün bunlar gerçek sorunlar ve tartışıldıkça da daha iyi anlaşılıp çözümlenme yoluna girecekler. Ama biz burada bu gündelik sorunlardan çok, tartışılan bir başka konuya değineceğiz: Kamu çalışanı, ya da memur adı verilen kategorinin işçi sınıfıyla olan farkı ve benzerlikleri, bu fark ve benzerlikten kaynaklanan sendikal mücadelenin hedefleri. Ama öncelikle memurun ne olduğu, tarihsel bakımdan bu kategorinin nasıl biçimlendiği üstünde kısacada olsa durmakta yarar görüyoruz.

Toplumsal sınıflar bakımından memurun yeri ve sınıflar mücadelesi içindeki konumu
Sınıfların, dolayısıyla devletin ortaya çıkmasından başlayarak memurlar da toplumsal bir kategori olarak ortaya çıkmışlardır.
Köleci devletin mali, idari, adli ve askeri bürokrasisi hemen bütünüyle memurlardan oluşuyordu. Ve halkın karşısına devlet adına memurlar çıkıyordu. Belki başta, bir kral, bir imparator ya da bir tiran bulunuyordu, ama devletin sürekliliğini ve işlerliğini sağlayanlar, bugün olduğu gibi o gün de çeşitli kademeden memurlardı.
Feodal çağda, kimi askeri ve adli görevleri memur olmayan soylular üstlenmiş olmasına karşın, durum pek değişik değildi. Devlet işleri dar bir memur kadrosu tarafından yerine getiriliyor, memurlar egemen sınıfın hizmetkârı, egemen sınıfın egemenliğinin doğrudan aracı olarak işlev yapıyorlardı.
Kapitalist devlet her şeyden önce feodal devletin bürokrasisini devralırken kaçınılmaz olarak bu bürokrasinin elamanları olan memurları da devraldı. Kendi egemenliğini sürdürmek için devlet cihazını yeniden organize ederken memuru da yeniden biçimlendirerek kendi hizmetkârı durumuna getirdi. Burjuva devlet mekanizmasının ana kurumlan olan asker ve sivil bürokrasi doğrudan maaşlı memurlara dayanan bir mekanizma olarak biçimlendi. Üstelik feodal devletten farklı olarak kapitalizm en üst makamlarda bile “gönüllü” ya da “soydan gelen” görevleri de bir yana iterek devletini en tepeden en aşağıya maaşlı, profesyonel hizmetkârlarından oluşan bir mekanizmaya dönüştürdü. Köleci ve feodal çağın memurlarından farklı (Köleci ve feodal çağda da devlet memurları çoğunlukla hizmetleri karşılığı bir gelir elde ediyorlardı, ama bu gelir her zaman doğrudan devletten maaş alma biçiminde olmuyor; tersine, bazı imtiyazlar, rüşvet, yapılan işten elde edilen gelirin bir bölümü vb. biçiminde oluyordu.) olarak kapitalist devletin memuru sadece devletin kendisine verdiği görevi yerine getirdiği için para alan, maddi yaşamı bu görevi yerine getirmesine bağlanmış kişi haline geldi.
Kapitalist devlet, sadece memuru yasalarla belirlenmiş bir statü ve maaşa bağlamakla kalmadı, eski toplum biçimlerinde nihayet, askerlik, adalet, maliye, idari işlerle sınırlı memurluk görevlerini genişletip çeşitlendirdi. Fabrika yöneticisi ve deneticilerinden genel eğitim ve sağlığa, ulaşıma kadar çok çeşidi alanlarda memurlar istihdam etmek zorunda kaldı. Özellikle sanayi devriminden sonra devlet bürokrasisi hızla genişlemeye başladı. Binlerce kişinin çalıştığı fabrikalarda burjuvazi yönelim ve denetim için bir memur ordusunu da işe almak zorunda kaldı. Gerçi fabrikadaki yönetim ve denelim görevlileri devlet memuru değillerdi ama yaptıkları iş ve yaşantıları göz önüne alındığında onlar işçilerden çok patrona yakınlıklarıyla belirleniyorlar, devlet bürokrasisinin toplum karşısındaki görevini onlar işletmeler düzeyinde yerine getiriyorlardı. Bu yünden do bugün, kapitalist İsletmelerin yönetici ve denetçileri gibi o günün yönetici ve denetçileri de birer “memur”dular.
Burjuvazi, feodalizmin ağır işleyen, formalitelere boğulmuş bürokrasisini eleştirerek iktidarı ele geçirmişti, ama kendisi de daha geniş ve hantal bir bürokrasi yaratmaktan geri duramadı.
Kapitalist için bürokrasinin büyümesi, memurların sayılarının artmasının anlamı el koyduğu artı-değerin daha çok miktarının memurlara maaş olarak verilmesidir. Bu yüzdende burjuvazi için memurların sayısını asgariye indirmek her zaman islenir bir şey olmuştur. Bu ise, burjuva sınıfının egemenlik aracı olan devletin büyüyüp etkinliğinin artmasıyla çelişik bir düşüncedir. Ve devletin baskıcı, denetleyici gücüyle onun mekanizmalarında yer alanların sayısı arasında (özel durumlar dışında) doğrudan bir ilişki vardır.
Liberal ekonomiciler, kapitalizmin devrimci çağında devletin ekonomiye müdahaleleri ve çeşitli harcamalar için arlı değerden belirli bir payın devlete aktarılmasına karşı çıkıyorlardı. Bu bireysel kapitalizm savunucularının şikâyetlerine karşın, henüz o yıllarda, burjuva devletin bürokrasisi, bugünle kıyaslandığında son derece sınırlıydı. Bürokrasinin boyutu ekonomik işletmeler ve savunma, adalet, askeri, güvenlik, idare vb. gibi bakaç zorunlu alanla sınırlıydı. Ancak 19. yüzyılın sonlarından başlayarak iki gelişme devletin etkinlik alanlarının gelişmesini zorladı: Bunlardan birincisi, ekonomide tekellerin ortaya çıkması ve kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi; bu durum ekonomik, askeri, idari bakımdan kapitalist devletin devasa bir mekanizmaya dönüşmesini zorunlu kıldı. İkincisi ise, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilerin devrimci mücadelesinin yan ürünü olarak ortaya çıkan toplumsal ilerlemenin getirdiği sağlık, eğitim-öğretim, ulaşım, iletişim hizmetleri, enerji gibi alanların genelleşerek, topluma bir devlet hizmeti olarak gitmesinin zorunluluğu, devlet hizmetlerinin, buna bağlı olarak da memur kadrosunun genişlemesine yol açtı.
Burada şunu hemen belirtelim ki; kapitalist devletin çeşitli toplumsal hizmet alanlarına el almasının nedeni onun “sosyalleşmesi”, emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamayı kendisine görev edinme isteğinden değildir. Tersine, onu buna zorlayan, her şeyden önce toplumsal gelişmedir. Ekonomik-toplumsal gelişme öyle bir aşamaya gelmişti ki; yığınların en temel ihtiyaçlarını karşılamayan bir devletin “çağdaşlığından”, “gerekliliğinden” söz edilemezdi. Devlet ancak bu toplumsal hizmet alanlarında kendisini duyurduğu ölçüde varlığına toplumsal “meşruiyet” kazandırabilirdi. Kısacası burjuva devlet, yığınlar gözünde gereksiz ve asalak bir kurum olduğu gerçeğini saklamak zorundaydı. Bunu da ancak toplumsal kimi hizmetleri (eğitim, sağlık, iletişim, vb.) üstlenerek yapabilirdi. Öte yandan emekçiler burjuvaziye karşı kesintisiz bir mücadele içindeydi, burjuva düzeninin baskıcı, sömürücü, adaletsiz niteliğine karşı çıkarak kendi düzenleri için mücadele ediyorlardı. Bu durum burjuvaziyi onu kimi toplumsal reformlar için zorlayan başlıca etkenlerden birisi olarak ortaya çıkmıştı.
Toplumsal gelişmenin zorladığı devlet hizmetlerinin artması, buna bağlı olarak devlet bürokrasisinin büyümesi ve memur sayısının işçilerin sayısıyla yarışan bir artış göstermesi memurların durumunda da değişikliklere yol açtı: Geçmişte tümüyle egemen sınıfın beslemesi, onun kırıntılarıyla emekçilere göre oldukça iyi bir yaşam süren memurlar, sayılarının hızla artmasıyla bu seçkin statülerini yitirdiler. Gerçi üst bürokrasi diyeceğimiz küçük bir kesimi (devlet makinasının kilit noktalarını bunlar tutuyorlar) gelir ve statü olarak hala seçkin özellikler taşımakladır, ama geniş memur yığınları işçi ve öteki emekçilerle aşağı yukarı aynı ekonomik yaşam koşulları içindedir. Bu durum gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ya da geri ülkelere doğru gidildikçe daha açık görülmekte, memurların alt tabakasıyla işçi ve diğer emekçi sınıfların maddi yaşam koşulları birbirine iyice yaklaşmaktadır.
İşçi sınıfının mücadelesinin bir sonucu olarak sınıfın maddi yasam koşullarının iyileşmesi ve memurların eski durumlarına göre statü düşüşüne uğramasından kalkan kimi revizyonist ve reformcu teorisyenler, anık memurların bu alt ve orta tabakalarının da işçi sayılacağı, bu yünden da işçi sınıfı denince eskisi gibi salt üretimde doğrudan yer alan, değer yaratan ya da değer dolaşımında yer alan emekçileri değil, memurları, mühendis, öğretmen, doktor, sağlıkçı vb. de işçi saymak gerekliğini iddia etmektedirler. Kaba bir bakışla bu tez doğru görünürse de, işçi sınıfı ile diğer sınıfları ayıran tek kıstas onun maddi yaşam koşullarının düzeyi değil, onun üretim sürecindeki konumudur. Onu kapitalist düzene her noktada karşıt konuma ilen sadece yaşadığı nispeten kötü koşullar değil, yarattığı değere el konulması, bir başka söyleyişle sermaye sınıfı, yani burjuvazi tarafından sömürülmesidir.
Kapitalist sistemde değer yaratılan iki sektör vardır: Tarım ve sanayi; Bütün diğer alanlardaki yatırım ve harcamalar için kullanılan kaynaklar bu iki alanda yaratılan değerden başka bir şey değildir. Bu yüzden de, devletin kendi memurlarına verdiği maaşın kaynağı da el konulan artık değerdir. Burjuvazi el koyduğu artık değerin bir bölümünü kendi devletinin etkinliğini sağlayan memurlarına verir, vermek zorunda kalır. Bu durum işçi ile memuru ayıran maddi temeli oluşturur. İşçi değerin asıl yaratıcısı olarak sömürülen iken, memur verdiği hizmet karşılığında artı değerden kendisine pay verilen konumdadır. Yani memur sömürülen değil, belki hizmeti karşılığında yeterince tatmin edilmeyen, hizmeti ucuza kapatılandır.
Bizim ülkemizdeki durum göz önüne alındığında; gerçekte durum başka ülkelerden çok farklı olmamasına karşın, yasal düzenlemede, kol emeği ağırlıklı işte çalışan pek çok kişi memur (hastanelerin ve eğitim kurumlarının temizlikçileri, makinistler, vb) sayılırken, gerçekte bir memur gibi çalışanlar da birçok yerde işçi sayılmaktadır Kuşkusuz bu gerçeği değiştirmez. Sadece yasaların yanlış tanımlamalar yaptığını gösterir. Yani bir kişi ya da hizmet grubu SSK’lı diye işçi sayılamayacağı gibi, 657 sayılı devlet personel yasasına bağlı çalışıyor diye de memur sayılamaz.
19. yüzyılın sonlarından başlayarak memurların sayılarının olağanüstü artması onların sınıflar mücadelesi içindeki yerlerinde de önemli bir değişikliğe yol açtı. Burjuva devletinin yasalarının uygulayıcısı, bunun sonucu olarak da her türden ilericiliğin karşısında yer alan, burjuvazinin kırıntılarıyla beslenen memurun yerini, kendisine yeni bir statü arayan; emekçilerden yana olmanın kendi toplumsal konumunu güçlendireceğinin farkına varan memurun almasına yol açtı. İşçi sınıfı ulusal ve uluslararası planda memurların hak mücadelesini destekledi. Bu gelişmelerin sonucunda birçok ülkede, daha doğrusu Türkiye, Hindistan, Honduras, Kolombiya, Mısır, Filipinler, Srilanka, Suriye, Uruguay gibi bir kaç ülke dışında hemen bütün dünya ülkelerinde memurlar sendikalarda örgütlendiler. Diğerleri de, bizim ülkemizde olduğu gibi, bugün de mücadelelerini sürdürüyorlar.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde memurların ekonomik ve sosyal statüleri bizim gibi ülkelere göre çok daha yüksektir ve bu durum onların işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıfların mücadeleleriyle birleşmelerini güçleştirici bir unsurdur. Ama bizim gibi, maddi yaşam koşullarının çok daha geri, işçi sınıfının sendikal mücadelesinin yüksek olduğu yıllarda memur maaşlarının ortalama işçi ücretinin bile çok allına düştüğü ülkelerde, memurların varolan duruma başkaldırma, öteki muhalif güçlerle birleşme eğilimi güçlenmektedir.

Türkiye’de memur mücadelesi
Türkiye’de memurların mücadelesi Avrupa ülkelerine göre çok yenidir. Her şeyden önce Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğundan pek çok diğer şeyi alırken memurlarını ve “kapı kulluğu”nu da devralmıştır. Özellikle de yoksul yığınlar, karşılarında baskıcı devlet gücü olarak jandarma, tahsildar, kentlerdeki memur tabakasını bulmuştur. Memurlarda adeta bu görüntüyü yerleştirmek istercesine devletçi bir tulumla yoksul halka tepeden bakmayı ahlak ilkesi edinmişler, baskı, tehdit ve rüşvet gibi yollarla emekçilerin ezilip sindirilmesinin gönüllü hizmetkârları olmuşlardır. Memur devletle eşit görünen bir statüdedir ve halkın en çok korkup çekindiği, aynı zamanda en çok gıpta etliği kişidir. Köy ve kasabaların ağaları, kızlarını orta dereceden bir memurla evlendirmenin kendilerine güç kazandıracağını düşünürlerdi bu yıllarda.
Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak, devletin gerçek sahibi burjuvazi öne çıktıkça, bir avuç yüksek bürokrasi dışındaki devlet memurları kendi toplumsal yetini görmeye başlamış, 1960’lardan itibaren de öğretmenler başta olmak üzere çeşitli memur kesimleri örgütlenme ve mücadele içine girmişlerdir,
1961 Anayasası 46. maddesi memurlara sendikalaşma hakkı tanımasına karşın, 624 sayılı Devlet personel Yasası (1965) ile memura grev ve toplu sözleşme yasaklanarak sendikal mücadele engellenmiştir. Ama bu engele karşın 407 adet memur sendikası kurulmuştur. Bu dönem kurulan memur sendikalarının başlıcaları şunlardı: İLK-SEN, TEK-SEN, TÖS, TÜRK-PER-SEN, TÜRK-PER-SEN Konfederasyonu, Devlet Teşekkül ve Teşebbüsleri Personel sendikaları vb. vb. Ne var ki, bu sendikalardan TÖS dışındakiler seslerini duyuracak bir büyüklük ve eylem çizgisine yaklaşamadıklarından varlıkları sözden ibaret kalmıştır.
1971’de, 12 Mart darbesinden sonra, yapılan Anayasa değişikliği ile memurların sendikalaşması yasaklanmıştır. Ancak bu sefer de işkolu ve işyeri düzeyinde çok sayıda dernek kuruldu: Türk-Per-Der, TÖB-DER, TÜTED, TÜM-DER, TÜS-DER, T. Ziraatçılar Derneği, Veteriner Hekimler Derneği, Genel Der, İm-Der, Pol-Der, Tüm Sağlık-Der, Sağlık-Der vb. Pek çok demek ve yasa dışı memur grupları oluştu. Sınıf mücadelesinin yükselişine paralel olarak on binlerce memur çeşitli eylemlerle “grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı” ve demokrasi talepleriyle mücadeleye girdiler. Reformcu ve revizyonistlerin mücadeleyi geri çekme çabalarına karşın çoğu yerde pek çok memur (200-300 bin) bu örgütlenmeler içinde yer aldı. Hiç kuşkusuz bu büyük bir killeydi, ama mücadeleye doğru bir önderlik götürülemediğinden, mücadelenin dernek mücadelesine indirgenmesi ve salt ekonomik bir çizgide seyretmesi nedeniyle bu örgütlenmelerden istenilen verim alınamadı. Grupçuluk, dernekçilik, ekonomizm ve reformizm memur mücadelesi içinde parçalayıcı ve mücadeleyi zayıflatıcı bir rol oynadı.
12 Eylül süreci ise, memurları işçilere karşı kışkırtan bir propagandayla başladı. İşçi ücretlerinin memur ücretlerinden daha yüksek olmasını cunta, işçi ücretlerini aşağı çekmenin gerekçesi olarak kullanırken, memur maaşlarını işçilere göre daha yüksek tutarak “memurun toplumsal statüsünü” değiştirmeyi, daha doğrusu memuru devleün sadık kölesi haline getirmeyi amaçladı. Ama cuntanın olanakları; birincisi, memur mücadelesinin geçmiş mirası ve devrimci demokrat düşüncenin memurlar içinde az çok yaygınlaşmış olması, ikincisi ve en önemlisi ise, bütçe olanakları ile sınırlıydı. Memurlar, sürgün, işten el çektirme, güvenlik soruşturması, zorbalıkla bir kaç yıl susturuldu, ama memurların sosyal statüsü fazlaca değiştirilmediğinden; bir süre sonra, memurlar içindeki hoşnutsuzluk, mücadele ve yığınsal örgütlenmelere doğru gelişti.
1980 sonrası baskı ve terör döneminde memurlar da çok çekmişlerdi, ama geçmiş mücadele mirasından da çok şey öğrenmişlerdi. Nitekim 1980’lerin ortalarında yeniden örgütlenmeye yönelindiğinde eski yanlışlar önemli ölçüde aşılmış olarak işe başlandı. Çeşidi kamu çalışanı sendikaların içindeki memur sayısı 1970’lerdeki kadar kalabalık değildi, ama istemler memur kitleleri içinde ses bulmuş olduğundan, mücadelenin oturduğu zemin geçmişe göre çok daha sağlamdı. Bu yüzden de memur sendikaları, daha yasallaşmadan bir meşruiyet kazandılar. Valiliklerin kapatmaları memurların daha kalabalık kitleler halinde gösterilere başvurmasını engellemediği gibi, sendikalara karşı ilgiyi daha da arttırdı. Bugün yasal karışıklık sürmektedir; ama memurlar için ne yapılacağı hangi yolun yürüneceği açıktır. Gelişmeler, sendikalaşma alanında memurların geri dönülmez bir adım attıklarını göstermektedir.

Memur sendikalarının bugünkü durumu ve işlevleri
Ülkemizde memur ya da kamu çalışanı olarak sendikalaşacak konumda 1,5 milyon dolayında emekçi vardır. Son bir kaç yıldır, eğilim, belediye, sağlık, tarım iş kolları başla olmak üzere değişik iş kollarından kamu çalışanları, önce sendikal platformlar oluşturup işyerleri düzeyinde çeşitli türden eylemler içinde örgütlenmişler, bu mücadeleler içinde EĞİT-SEN, TÜM-BEL-SEN, TÜM SAĞLIK-SEN, TARIM-SEN gibi sendikalar, daha şimdiden, on binlerce kamu çalışanını çatıları altına toplamış durumdadırlar.
Kamu çalışanlarının 1970’li yıllardaki örgütlenme düzeyine bakıldığında, bugünkü örgütlü emekçi sayısı 1970’lerin çok gerisindedir; ama örgütlenme isteğinin bugün daha derinden hissedildiği, eylemlerin o günkülerden daha etkili olduğu da gerçeğin diğer bir yanıdır. Hükümet ve polisin tüm engellemelerine karşın bugün mücadelenin sürüyor olması, sendikaların, sendikal çalışmanın, resmen faaliyetin engellendiği koşullarda da fiilen sürüyor olması, mücadelenin geniş kamu çalışanları kitlesiyle en azından gönül bağlarının doğduğunun açık göstergesidir.
Evet, kamu çalışanları sendikalaşmaya karşı yakın bir ilgi göstermektedir; ama bu örgütlenme açısından problemlerin çözümlendiği anlamına gelmez. Tersine bugün bu sendikaların önündeki en büyük engel henüz yeterince kitleselleşememiş olmalarıdır. Bu başarılamadıkça da “grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı”nın elde edilmesi ya hayaldir, ya da hükümet ve reformcuların her türden saptırmasına açık bir istem olarak kalmaya mahkûmdur. Bugün bu sendikalar için baş görev kitleselleşmek, yüz binlerce memuru çatıları altında toplamaktır. Bu yapıldığı ölçüde karşılaşılan sorunların çözümü için sağlam bir zemin edinilmiş olacaktır.
Kitlesellik bugün başlıca sorundur, ama aynı zamanda kitleselliğin hangi ilkeler doğrultusunda olacağı da bir sorundur ve memurlar bugün, bu sorunu da doğru bir biçimde çözmek durumundadırlar. Aksi halde işçi sınıfımızın başındaki sarı sendikacılık ve sendika ağalığı belası memurlar içinde kaçınılmaz olacaktır.
Bugüne kadarki memur mücadelesi göstermiştir ki; memurları birleştirebilecek tek yol aktif bir kitle mücadelesi çizgisidir. Ricacı, yasalara teslim olmuş, bakanlıklar ve üst bürokrasiyle girişilecek uzlaşmalar ve görüşmeler sonucu elde edilebilecek hiç bir şey yoktur. Bu yüzden de memurlar ancak kendi güçlerini birleştirip ortaya koydukları ölçüde mücadeleyi ilerletebilecekler, mücadele ilerlediği ölçüde de geniş yığınlarla birleşebileceklerdir. Bu çizgi daha şimdiden memur sendikalarına da sendika ağalığı ve sendika bürokrasisinin taktiklerini politikalarını bulaştırmak isteyen reformcularla devrimci sendikacılık anlayışını ayrıştırmıştır. Komplocu tarzda kurulan sonu “İŞ”le biten memur sendikalarının başındaki reformcu sendika bürokratları, hükümetten icazet bekleme politikasının kendilerine esas alarak memurların geleneksel mücadeleci çizgilerini inkâr ederek, “memur tipi” bir sendikacılığı yerleştirmeye çalışmaktadırlar.
Sınıf sendikacılığı programı, en radikal devrimci demokrat bir programdan iki özelliği ile ayrılır. Birincisi, bütün sınıfları ortadan kaldırarak sınıfsız topluma giden yolu açma, ikincisi ise; katıksız bir enternasyonalizmle. Aynı ilkeler sınıf sendikacılığının bel kemiğini meydana getirir.
Demek ki; bugün kamu çalışanlarının sendikaları iki başlıca işlevi yerine getirmekle karşı karşıyadır: geniş kamu emekçilerini sendikaların çatıları altına toplayarak sendikaların etkinliklerini anırmak ve devrimci sendikal ilkeler temelinde, kitle mücadelesi üstünde yükselen, bir sendikacılık anlayışının geleneğini yerleştirmek.

Memur sendikaları ve ilkeleri
Ülkemizde en yaygın hastalıklardan birisi de her reçetenin her hastalığa iyi geleceği biçimindeki kalıpçı yaklaşımdır. Bu yaklaşımın son örneğini,1970’lerde DİSK’in TKP’li ağalarınca, sınıf sendikacılığını sulandırmak için öne sürülen “sınıf ve kitle sendikacılığı” etiketinin hemen memur sendikalarına yapıştırılmasında görüyoruz. (“Sınıf ve kitle sendikacılığı” kavramının içeriğini daha önce “kitle örgütleri”yle ilgili olarak yayımladığımız yazının ikinci bölümünde eleştirdiğimiz için burada kavramı ayrıca eleştirmeyeceğiz. Bak: Özgürlük Dünyası, Sayı: 21, s.46,47)
“Sınıf ve kitle sendikacılığı” kavramının içeriği çarpık olduğundan, işçi sendikalarına uymadığı gibi memur sendikalarına da uygun düşmez. Ancak bu kavramı kullananlar, onu sınıf sendikası anlamında kullandıklarından, burada sınıf sendikacılığı ilkelerinin memur sendikalarına uygunluğu üstünde duracağız.
Her şeyden önce sınıf sendikacılığı programı işçi sınıfının tarihsel-toplumsal misyonundan, sınıfsız toplumu kurma yükümlülüğünden doğar. Bu yüzden de sınıf sendikacılığının ilkeleri doğrudan proletaryanın öz partisinin azami programından yansır. Konumuz açısından bu program, en radikal devrimci demokrat bir programdan iki özelliği ile ayrılır. Birincisi, bütün sınıfları ortadan kaldırarak sınıfsız topluma giden yolu açma, ikincisi ise; katıksız bir enternasyonalizmle. Aynı ilkeler sınıf sendikacılığının bel kemiğini meydana getirir. Ücretli kölelik sistemine tümden son vermeyi amaçlamak ve bütün sorunlara yaklaşımda proletaryanın uluslar-arası çıkarlarını gözetmek; sorunlara ulusal değil uluslararası bir perspektiften yaklaşmak. Bunlar, sınıf sendikacılığım diğer bütün sendikacılık eğilimlerinden ayıran temel ilkelerdir.
Öte yandan “memurlar” dendiğinde, aralarında çok farklı gelir ve toplumsal statü farkı olan bir kategoriden söz edilir. (T.C. Personel yasası 60 ayrı ücret basamağı ile memurları sınıflandırmıştır). Kapıcıdan bakanlık müsteşarına kadar, genelkurmay başkanına kadar herkes memurdur. Bu uç noktaları, makamlarından ayrıca güç alanları bir yana bıraksak bile, sadece memur olmaktan gelen konumlarıyla ayrı ücret ve statü farklılıkları son derece fazladır. Ancak bugün, memur olarak sorunları olan kesim, 1,5 milyonluk memur kitlesinin % 80’inden fazlasını oluşturan bir kitledir ki; sendikaların asıl birleştirmesi, taleplerini göz önüne alması gereken kesim bunlardır. (Bu yazı boyunca “memur” dediğimizde hep bu % 80’i aşan çoğunluktan söz ettik. Yüksek bürokrasiyi, subay ve polisleri burada sözünü ettiğimiz “memur” mücadelesinin dışında tutuyoruz. Ülkemizdeki 1,5 milyonu aşkın memurun sadece 220 bin kadarı az çok imtiyazlı bir dereceler olan 1-4 derecelerden maaş alırken; geri kalan 1,3 milyon memur, bugün işçilerin ortalama ücretlerinin altında bir maaşa tekabül eden 5-15 derecelerden maaş almaktadır.) Çünkü üst kesimlerin bugünkü düzenle zaman zaman çelişmeleri olsa da bunlar kapitalizmin koşulları altında çözümlenebilecek çelişmelerdir.
Şu gerçeği burada vurgulanmalıyız: Kapitalist ülkelerde, yaşama koşulları proletaryaya ne kadar yakın olursa olsun memurlar küçük burjuvazinin bir kategorisi olup, düzen tarafından ezilip baskı altında tutulsalar da kapitalizmle her noktada uzlaşmaz bir karşıtlık içinde değillerdir. Kapitalizmin kendilerini ezen, hizmetlerini ucuza kapatan “kötü yanlarına” karşıdırlar. Bu yüzden de bu kategori için sosyalizm, nesnel olarak, kaçınılmaz, bir zorunluluk değildir.
Memurlar, küçük burjuvazinin bir kategorisidir. Ama kapitalist baskı ve tekelci sömürünün bugünkü boyutlarında memurların en geniş kesimlerinin çıkartan işçi sınıfının çıkartan ile birleşmiş olup, kapitalizmin ortadan kaldırılması geniş memur yığınlarının (üst bürokrasi dışında) çıkarlarıyla çalışmaz. Bu yüzden de bugün memur sendikacılığı sınıf sendikacılığı ile her noktada tam olarak çakışmasa bile kapitalizmin ortadan kaldırılması ilkesinde çelişmez. Bu haliyle de bugün kamu emekçilerinin toplayacak sendikalar, sıradan demokrat sendikacılığın ötesine geçmek, sosyalizm için mücadeleyi benimsemekle karşı karşıyadırlar. Nasıl ki düzenle çelişmelerinin artması, yaşam koşullarının kötüleşmesi onları proletaryaya katmazsa, sosyalizm istemiyle çelişmeyen bir sendikacılık çizgisi izlemeleri de bu sendikaları sınıf sendikası düzeyine getirmez. Kısacası, sendikalar içinde etkin olan memur kitlesinin emek yanı ağır olduğu ölçüde bu sendikalar sınıf sendikacılığı çizgisine yaklaşacaklar, düzenle bağlantısı fazla kesimlerin etkinliği arttığı ölçüde de ondan uzaklaşacaklardır.
Elbette ki bu sendikaların sınıf sendikacılığına yaklaşan bir programları olması istenir bir şeydir ve sendikaların işlevlerini yerine getirmesi için de bu zorunluluktur. Ama pratikle sendikanın, kendisinin üyelerini birer birer bağlayan (parti gibi) bir programı olmaz. Tersine sendikaya girmek isteyen herkes sendikanın üyesi olabilir. Dahası her memurun sendikanın üyesi olması istenir bir şeydir, öte yandan memurlar da değişik burjuva partilerin, sendikacılık akımlarının etkisi altındadır. Bu yüzden de memur yığınları, aynı sendika içinde bile olsa, değişik programlar etrafında yoğunlaşırlar ve bu programlardan hangisi ya da hangilerinin ittifakı yönetime gelmişse, sendikanın yönelişini o belirler. Kısacası son tahlilde sendikanın ve mücadelenin çizgisini belirleyecek olan yığınları hangi programın etkisi allında olacağıdır. Eğer Marksist memurların savunduğu sendikacılık ilkeleri egemen olursa mücadele devrimci, sınıf mücadeleci, işçi sınıfı harekeliyle ve onun partisinin çizgisiyle bağlantılı bir doğrultu izleyecektir. Yok, eğer reformcu memurların programı ağır basarsa mücadele düzen sınırları içine hapsedilmiş bir veya bir kaç burjuva partisinin siyasi yönlendiriciliğinde olacaktır.
Yeri gelmişken şunu belirtelim ki, memur sendikalarının siyaset dışı olması, salt memurların gündelik sorunlarıyla ilgilenmesiyle sınırlı bir sendikacılık anlayışı, bugün Türk-İş’in savunduğu çizgide bir memur sendikacılığı olacaktır. Tersine sendika açıkça işçi sınıfı ve onun partisinin çizgisinde yürüdüğü ölçüde en geniş memur kesimlerinin de özlemlerini tam karşılamış olacaktır. Bu yüzden de geçmişin grup çekişmelerinin kötü mirasından kalkarak siyaset dışı sendikacılığı savunmak sarı sendikacılık çizgisine düşmekle eş anlamlıdır.
Bugün, bu kuruluş ve örgütlenme aşamasında, memur sendikalarının, hangi talepler için ve hangi politik platformda bulunması gerektiğinin tartışılması, mücadelenin devrimci bir platformda yürümesinin, memur yığınlarının bu mücadeleci platforma çekilmesinin önemi elbette büyüktür. Ama daha da önemlisi memur yığınlarının devrimci politikaya kazanılmasıdır. Bu ise memurlar içinde yürütülecek sistemli bir ajitasyon ve örgütlenme faaliyeti ile gerçekleştirilebilir. Burada asıl görev Marksist, Marksizm yanlısı memurlara düşmektedir. Düzenin ekonomik ve siyasi açmazlarının ajitasyonunun yanı sıra, sosyalizmin propagandası, memurların kurtuluşu ile işçi sınıfının kurtuluşu arasındaki yakın bağ, bir bütün olarak emekçilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesi, bu mücadelenin gerekliliği memur yığınları içinde yaygınlaştığı ölçüde sendikanın mücadelesi de radikal devrimci bir çizgide sürebilecektir. Ama çalışma, bugün sık sık yapıldığı gibi, salt sendika çalışmasına indirgenirse, istersek kendimize sınıf sendikacılığı programını esas aldığımızı söyleyelim, sonunda varılacak yer sendikalizm olur. Bugün memur sendikacılığı iki tehlikeyi içinde barındırmakladır: Bunlardan birincisi, salt ekonomik mücadelenin alanına saplanıp kalmak. Grupçuluk, sekterlik, slogancılık vb. gibi geçmişin yanılgılarına tepki memur yığınları, özellikle geçmişte sola yakın bulunmuş kesimlerde, politikaya ilgisizliği kışkırtıcı bir etken olarak bugün de vardır. Bu eğilim kendisini, ileri memurlar arasında politik bakımdan tavırsız görünme ya da politik tutumunu saklama, değişik siyasi eğilimler arasında tanışmalar açılmasından kaçınma eğilimi olarak kendisini açığa vurmaktadır ki; bu günümüz koşullarında sonuçları daha da kötü olan bir tutumdur. İkinci tehlikeli eğilim ise; eski demek alışkanlığı ile sendikaların az çok siyasi olarak uyanmış memur kesimleriyle sınırlı kalmasına yol açacak tulumlardır. TİS hakkı olmadığı koşullarda, memurların sendikalara biraz hor bakacakları göz önüne alınırsa, bugün sendika içinde ve yönetiminde olan memurların da, sendika dışındakilere karşı hor bakması, onları küçümsemesi beklenmez değildir.
Açıktır ki bütün bu ve daha başka olumsuzlukların önlenmesi, sendikaların sağlıklı bir gelişim, devrimci bir mücadele çizgisi izlemelerinin baş koşulu ileri memurların doğru bir sendikacılık anlayışıyla sorunlara yaklaşmasından, sendikanın bütün memurların sendikası olduğu, aynı zamanda yığınlarla özgürlük ve demokrasi mücadelesi arasında bir iletişim merkezi olduğu bilinciyle hareket ettikleri ölçüde memur sendikaları adlarına layık olan kitle örgütleri olma yolunda ilerleyeceklerdir. Devrimci, demokrat memurların içinde yer aldığı memur sendikaları, bugün bütün hata ve zaaflarına karşın, genellikle doğru bir yöneliş içindedirler ve bunlara yığınların ilgisi de oldukça yüksektir. Bu sağlam zemin doğru değerlendirildiği ölçüde memur sendikalarının gerçek sendikalar olmasını hükümet ve gericiliğin barikatları da engelleyemez.

Eylül 1991

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑