Kadın erkliğinden kansız, darbesiz ve çatışmasız uzun bir evrim sonucu arındırılmıştır. Bu durumu kavrayabilmemiz için tarihin derinliklerine bir göz gezdirmemiz şarttır.
Devletsiz, ailesiz, özel mülkiyetsiz ve sınıfsız o ilkel çağın bitiminden bu yana bin yıllar geçti. Antropologların sosyal bilimlere kazandırdığı verilerle kadınlar da yitik özgeçmişlerine kavuştular. Artık tarihin insanlığın belleğinde bıraktığı iz, babasını öldürdüğü için annesini öldüren Orest’ın yargılandığı duruşma değildir. Burada küçük bir hatırlatma yerinde olacaktır. Orest, Miken kralı Agamennon ile Klytemnestra’nın oğludur. Agemennon, Truva savaşına giderken, rüzgarı güçlendirmesi için rüzgar tanrıçası Artemis’e yalvarır. Tanrıça, kızını işaret eder. Agamennon kızını kurban etmeye karar verir, karısı buna şiddetle karşı çıkar. Agamennon onu dinlemez, tam kızını öldürecekken, tanrıça Klytemnestra’ya acır ve kurban etmesi için dişi bir geyik yollar. Kocasına karşı siniri hiçbir zaman geçmeyen Klytemnestra, 12 sene sonra, kocası savaştan döndüğünde, ilk önce güler yüzle karşılamış, sonra onu banyodayken baltayla öldürmüştür. Bu sahnelere tanık olan Orest evden kaçar ve yıllar sonra dönerek annesini öldürür. Apollon ve Athene tarafından yargılanan Orest beraat etmiştir. Bir insanın o döneme kadar kendi kanından birini öldürmesi suç sayılırken, bu olayla toplumsal ilişkileri düzenleyen kurallar alt-üst olmuş ve Orest’ın şahsında “babalık hukuku” “analık hukuku” üzerinde tarihsel bir zafer kazanmıştır.
Engels, bu durumun tahlilini, “Analık hukukunun çökmesi kadın cinsinin dünya tarihindeki yenilgisiydi. Erkek evde de yönetimi ele alıyor, kadın aşağılanıyor, uzaklaştırılıyor, erkeğin arzularının kölesi ve yalnızca çocuk yetiştirme aracı oluyordu” sözleriyle yapıyor.
Efsanenin denk düştüğü tarihlerde insanoğlu özel mülkiyeti keşfediyor. Bir dönem tüm ihtiyaçlarını hep birlikte karşılayıp birlikte tüketirken, doğanın yaşanılan şartlardaki sınırlılığı ile insanların doyumsuzlukları, güvenlik arayışları ile ellerinin yetersiz kaldığı yerde yeni aletler ve silahlar icat etmeye yöneliyorlardı.
İnsan, her zaman doğanın kendi üzerindeki hakimiyetinden, bu hakimiyetin doğurduğu korku ve güvensizlikten kurtulmak istemiştir. Bunun için onu işlemiş dönüştürmüş ve egemenlik altına almıştır. Topraktan çanak çömlek yapmayı, demiri bulup işlemeyi, madenleri kullanım malzemesi haline getirmeyi, basit üretim aletleri yapmayı öğrenmiştir. Yapılacak işlerin çoğalmasıyla, herkesin her şeyi yapıp yapamayacağı anlaşılmış ve üretenlerin işleri de birbirinden ayrılmıştır. Herkesin her şeyi yapamadığı bu ortamda da değişim, yani alış-veriş doğmuştur.
Üretim tarzlarının el emeğine dayandığı bu ilkel aşamada, her gün daha çok insan emeği talep ediliyordu. Toplum, böylelikle, emeğiyle bütün zenginlikleri üreten ama bunlara sahip olmayan insanlar ve hiçbir şey üretmeden her şeye sahip olan insanlar arasında kutuplaşıyordu. Özel mülkiyetin doğuşuyla miras kurumu da ortaya çıktı ve aile işte bu aşamada şekillendi. Toplumsal ilk iş bölümüyle üretim aletlerine, hayvan sürülerine sahip olan erkek, bunca şeyi sadece kendi çocuklarına bırakmak istedi. Bu durum, akrabalık ilişkilerinin tekrar gözden geçirilmesine neden oldu. Önceki toplumsal örgütlenmeye göre çocuklar anne soyundan sayılırken, bu durumla çocuk baba soyundan sayılamaya başlandı. Erkeğin mallarını kendi öz çocuğuna ve karısına bırakmak istemesi, “karı-koca ailesi”ni doğurdu.
Binlerce yıl öncesinden başlayarak çizmek istediğim bu ailenin oluşum tablosu, bugünkü “karı-koca ailesi”nin öncesiz ve sonrasız bir karakterinin olmadığı, tarihin bir yerinde sınıfsal zıtlaşmalarla ortaya çıktığı, bu zıtlaşmaların egemen sınıf lehine sürdürülmesi ve her gün yeniden üretilmesi için aile kurumunun gerekli olduğu teşhisine varmak için şarttı.
Aile kurumu, kadının ezilmesi ve sömürülmesinin olanağıdır. Kadın, toplumsal üretimden aileye hapsedilerek yalıtılır, ev işleri, aile fertlerine duyulan sevgi gibi işlenip, kadınların bu ideolojik barikatı aşarak durumlarının bilincine varmaları zorlaştırılır.
Bu aşamada şuna değinmek gerek ki, erkek egemen sistemle birlikte ayrımcılığa, baskıya, aşağılanmaya uğrayan kadın gerçeğine rağmen, sınıflı toplumların tarihinin hiçbir döneminde kadın cinsine eşit olarak uygulanan bir eşitsizlik söz konusu olmadı. Yani ezilen toplumun emekçi kadınlarıyla ezen toplumun burjuva kadınları bu eşitsizlikten aynı oranda etkilenmedi.
Günümüzden bir örnek vermek istiyorum: Emine Arslan ve Emine Erdoğan. Her ikisi de türbanlı, her ikisi de kadın ve anneler. Yalnız aralarında önemli bir fark var. Birisi Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan, diğeri 268 gündür dirençle yürüttüğü sendikal mücadele ile herkesin takdirini toplayan Emine Arslan. Bu iki Emine’nin yolu Desa Deri’de kesişti. Emine Erdoğan Desa’dan giyinip şık olmaya çalışırken, Emine Arslan, çocuklarının karnını doyurmak için Desa’da kürk, kaban, mont üretiyordu, şimdi de sendikalı olarak geri dönmek için mücadele veriyor. Emine Arslan işten atılmadan önce 486 TL ücret aldıyordu. DESA’da satılan malların fiyatlarına baktığınızda: “Yarım kürkler 1500 ile 2 bin TL arasında, deri montlar 800 ile 1000 TL arasında…” Emine Arslan, bir ay çalıştıktan sonra Desa’nın hangi ürünlerini alabilir? Kemer 300 TL, ayakkabı 350 TL, cüzdan 400 TL. Arslan, eğer bir ay boyunca başka hiçbir yere para harcamazsa, Desa’nın ancak bu ürünlerini alabiliyor. Emine Erdoğan ve Hayrünnisa Gül, birçok kez geçmiş Emine Arslan’ın yanından, bir selamı bile çok görerek.
Arslan, “Yazın birkaç kez Emine Erdoğan ile Hayrünnisa Gül gelip buradan alışveriş yaptılar. Buradan geçtiler ama beni görmezden geldiler. Desa’nın girişinde önlüklü, yanında dövizler var, ‘Bu burada niçin duruyor’ deyip yanıma gelmediler. Bir bayan olarak halimi hatırımı sormadılar. Sendika anayasal haktır, işçiler kullansın diye, Başbakan söylüyor, ama bu söylenenler kağıt üzerinde kalıyor. Bu hakkı kullananlar işten atılıyor, devleti yönetenler de, eşleri de görmezden geliniyor” diyor. Sanırım Emine ablanın bu sözleri iki Emine arasındaki farkı yeterince ortaya koyuyor.
Direnişte geçirdiği günler de kolay geçmedi Arslan’ın. Gözaltına alındı, kaldırım işgal cezası ödedi, kaldırımda kamu malına zarar verdiği gerekçesiyle zabıta tarafından kovulmaya çalışıldı, hor görüldü… “Senin ne işin ver burada, git evinde bulaşık çamaşır yıka, yemek yap” sözünü duydu polisten ve tepkisini hiç geciktirmeden verdi: “Eğer karşınızda bir erkek olsa git başka yerde iş bul diyeceksiniz. Ben bayan olduğum için evine git diyorsunuz.”
Baskılar boyun eğdiremedi, daha dik durdu. “Direnişimi de yaparım yemeğimi de. Çalışan bayanların hepsi bunu yapmak zorunda kalıyor zaten” dedi. Ve Emine Arslan onurlu mücadelesini sürdürmekte…
“Senin ne işin ver burada, git evinde bulaşık çamaşır yıka, yemek yap” bu sözden devam etmek istiyorum. Emine Arslan ve diğer tüm emekçi kadınlara biçilen rol bu. Çünkü kadının fiziki ve fikri hürriyetine sahip olması; ekonomik özgürlüğünü eline alması ve hayatının temini için diğer cinse bağlı olmaması anlamına gelir. Kapitalistler ise, pazarda varlıklarını sürdürmek için, artı-değer elde ettiği işçinin yerini dolduracak olanın, yani çocuklarının gereksinimlerini karşılayacak şekilde kadının toplumdaki yerini önceden biçimlendirmiştir. Emek gücünün yeni nesillerinin üretilmesi, yani çocuğun doğumundaki biyolojik rolünden gelişimine tüm sorumluluk kadının üzerine bırakılır. Bu da, kadının ev kölesi haline gelmesi, yaşamının çocuklarının ihtiyacına göre şekillenmesi anlamına geliyor. Ertesi günkü çalışması için işçiyi hazırlayan, gerekirse büyükanne ve babaların bakımını üstlenen yine kadındır. İşte bu yüzden, burjuva ailesi ve kadının yuvasının işlevi kapitalizm için vazgeçilmezdir. Kadının iş yaşamından dışlanılmaya çalışılmasının asıl nedeni de budur.
Kriz dönemlerinde kitlesel olarak iş yaşamına atılan kadınlar, görece iyi dönemlerde ev kadınlığı, analık vasıfları gibi ideolojik konularda bombardıman altında tutulur ve asıl sorumluluk alanı olarak görülen evine geri döndürülür. Kadınlardan el altında bulunan yedek iş gücü olarak yararlanılmaktadır. Bu nedenle de, kadın emek gücünün bedeli düşüktür. Kadın emeği, sürekliliği olmayan iş gücü olarak görülürken, asıl emek erkek emeğidir. Bu nedenledir ki, kadınların kurtuluşları için verecekleri savaşım, kapitalizme karşı verecekleri savaşımdan ayrılamaz.
Tarihsel sürece baktığımızda, toplumun iki yarısı arasında tam bir hak eşitliğinin sağlanmasının yolu ilk kez 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği’nde açılmıştır. Kadının kurtuluşu yolundaki en ileri ve somut örnek, Sovyet kadınlarının hak kazanımlarını incelemek önemlidir. Sosyalizm, kadın sorununu stratejik bir sorun olarak değerlendirir. Ekim Devrimi’nin çıkardığı ilk yasalardan biri kadın ve aileye ilişkindi; baskı ve sömürü ilişkisinin yaşandığı en küçük birim olarak değerlendirilen burjuva ailesindeki özel mülkiyet ilişkileri yıkılmadıkça, kadın sorunun çözülemeyeceğini biliyordu. Bu nedenle, işe, yasal eşitsizlikleri ortadan kaldırarak başlandı. 1917 Ekim Devrimi, dünya tarihinde ilk defa ve bir çırpıda kadınları aşağılayan ve onları ikinci sınıf insan gören tüm gerici yasaları tarihin çöplüğüne attı. Boşanma kolaylaştırıldı. Gönüllü birlikteliğe dayanmayan tüm bağlar köleleştirici ve baskıcıydı çünkü. Evlilikler, şaşalı törenler, basit bir işlem haline geldi. Eşler isterse kendi soyadlarını kullanabiliyorlardı. Çocuklar ise, ister evlilik içi, ister evlilik dışı olsun, eşit haklara sahip oluyorlardı. 1926’da yeni bir aile yasası çıkarıldı. Buna göre, kadınların, iş bulma, maddi yaşam koşullarını iyileştirme gibi olanakları bulunuyordu. Çalışan kadın, hamile kaldığında, doğum öncesi ve sonrası toplam 16 hafta ücreti kesilmeden izinli sayılıyordu. Ana ve çocuklu kadınları koruma konusunda özel yasalar vardı.
Kadının yasalar önünde eşit sayılması, kadının kurtuluşu yolunda atılan önemli bir adımdır. Fakat tek başına yasa önünde eşitlik, kadının kurtuluşu anlamına gelmez. Gerçek kurtuluş için kadınlar üretime geçmeli, ekonomik politik-kültürel faaliyetlerinde en ön saflarında olmalarının da olanakları yaratılmalıydı. Bunun için sosyalizm, emekçi kadını ev köleliğinden kurtarıp, özel ev işlerini toplumsallaştırdı. Merkezi çamaşırhaneler, mutfaklar, kreşler, oyun alanları kentte ve kırsalda örgütlendi. Bu basit ve sıradan adımların atılmasıyla, kadının, o zamana dek erkek işi olarak tanımlanan tüm alanlara ve mesleklere girişini de olanaklı kıldı. Sosyalizmde kadınların yasa önündeki eşitliği –yasama, yargı organlarını seçip onlara seçilmesi, orduda, ekonomik yaşamda, devlet yönetiminde görev alabilmesi–, bunları yapabilecek potansiyele sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Yüzlerce yıllık feodal geleneklerin, dinsel önyargı ve ezilmişliğin verdiği özgüvensizliğin de yıkılması gerekiyordu. Kadınca düşünüş tarzı, kadınca değerler sistemi bilincinde tümüyle yıkılmadan, en ileri yasalar bile çıkmış olsa, kadının erkekle eşit bir birey olarak yaşamda yerini alması sağlanamazdı. Kağıt üzerinde yazılanları pratiğe aktarmak için olağanüstü bir seferberlik, örgütlenme ve özendirme faaliyeti yürütüldü.
Kadın sorununun nihai çözümü, sosyalist inşanın genel akış sürecine de bırakılamaz yalnızca. Gerçekleşmesi için özel, bilinçli, sistemli ve sürekli bir çaba gerekir. Bu sorunun üstesinden gelmede, maddi alt yapının sağlamlaştırılıp güçlendirilmesi, gerici önyargılar, gelenek ve göreneklere karşı savaş, cehaletin kökünden kazınması… iç içe geçen ve birbirini etkileyen, değiştiren ve dönüştüren süreçlerdir. Bunların yanında, uzun vadeli bilinçlendirme politikaları sürdürülmeli, kadınlar, bulundukları her alanda örgütlü bir mücadelenin parçası olabilmelidirler. Emekçi kadınlar, ellerini ayaklarını bağlayan aptallaştırıcı ev işlerinin tutsağı olmaktan kurtulduğunda, gücünün ve potansiyellerinin farkına varacak, üretime ve yönetime tüm gücüyle katılacak, kararlarını özgür biçimde hayata geçirecek, insan olmanın, kadın olmanın güzelliklerini hiçbir şartlanmaya, zorunluluğa bağlı olmadan yaşayacaktır. İşte bu süreç, kadının önündeki kurtuluş yolunu aydınlatacaktır.
Hasankeyf Katledilmesin
İsmini nereden aldığı halen tartışılan ve Ortadoğu tarihçileri tarafından HISN KEYFA olarak bilinen HASANKEYF, eski tarih ve medeniyetlere beşiklik etmiştir. Hasankeyf, Mezopotamya bölgesinde, Dicle Nehri’nin doğu kıyısında, kuzeyde Raman dağı ve güneyde Midyat dağları arasında, şimdiki Batman ilinin ilçesi konumundadır. Hasankeyf’te görüldüğü söylenen eski Yunan, Roma ve Arap uygarlıklarına ait paraların bulunması göz önüne alındığında, Hasankeyf’in en azından eski Yunan döneminde kurulmuş olması gerekir. Hasankeyf’e, Milat’tan sonraki asırlarda, Bizanslılar, Sasaniler, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Artuklular, Eyyübiler ve Osmanlı hakim olmuştur. Yani Hasankeyf, bu bilgiler ışığında, yaklaşık olarak 12 bin yıllık bir tarihe sahiptir.
HASANKEYF’DE KURULMASI PLANLANAN BARAJIN ÖZELLİKLERİ
Ilı Su Barajı, GAP çerçevesinde inşası planlanan 22 barajdan birisidir. DSİ 1954 yılında projeyi hazırlamaya başlayıp, 1982’de tamamladı. Planlanan barajın temelden yüksekliği 138 metre, maksimum su kotu 526,82 metre, toplam gövde hacmi ise 11 milyar metre küp. Barajın üreteceği enerji miktarı 3.8 kw/saat. Bu verilerden yola çıkılarak yapılan değerlendirmelerde baraj %35 verimle çalışacak. Proje bu haliyle incelendiğinde, baraj, aynı kapasitedeki barajların yarısının da altında enerji üretecek. Bu baraj, tamamlanması durumunda, hidroelektrik santraller içinde en düşük verimli barajlardan biri olacak. En iyimser yaklaşımla ömrü 50 yıl sürecek ve %35 gibi düşük verimle çalışacak olan baraj, 1996 yılında yap-işlet-devret modeliyle ihaleye çıkarıldı. Ancak düşük verim, yüksek maliyet nedeniyle taliplisi çıkmadı. Proje uzun dönem ortada kaldı. Daha sonra dış kredi arayışına girildi. 20 Mart 1997 de, Bakanlar Kurulu projeyi uluslararası ihaleye açtı. Projeyi alan İsveçli konsorsiyum SULZER HRDO şirketi, ilk kredisini İsveç hükümetinden aldı. Yalnız İsveç hükümetinin uluslararası gözlem heyeti şartını Türkiye reddettiği için, aynı yıl, ihaleden kredisini çekti. Bunun ardından İngiliz şirketi de ihaleden çekildi. 2004 yılında hükümet yeni bir konsorsiyum oluşturdu. Bu konsorsiyumda Türkiye’den NUROL, ÇELİKLER, CENGİZ; Avusturya’dan ANRİTZ, Almanya’dan ZEBLİN, İsviçre’den ise ALSTOM şirketleri yer aldı. R. Tayyip Erdoğan, 2003 ve 2004’de verdiği sözleri unutarak, barajın temelini attı.
Proje, ÇED mevzuatına tabi değil. Ilısu projesinin başlangıcı 1993’den önce olduğu için ÇED mevzuatına tabi tutulmadı. Dolayısıyla çevreye ve insana vereceği zarar görmezden gelindi. Hükümetin baraj yapımı için tüm yolları denemesi yaklaşık 50 yıl sürdü ve bu da, en fazla Hasankeyflileri etkiledi. 50 yıldır Hasankeyf sakinleri yıkım korkusuyla yaşıyor. Adeta ölümü bekleyen insanlar gibi… Yoksul ve işsiz Hasankeyfli için, baraj, ellerinde son kalan evlerinin, birkaç dönüm tarlalarının yok olması anlamını taşıyor. Yaşlısından gencine, çocuğundan kadınına kadar herkes barajı istemediklerini dile getiriyor. Baraj, kimine göre tek başına aç kalma, kimine göre topraklarını kaybetme, kimine göre ise uzak şehirlere göç demek… Ve soruyorlar; hangi para bu toprakların karşılığı olabilir. Öyle ki, hükümetin yetkili organları, ilçeyi taşıma kararı alma sürecine, ne ilçe sakinleri ne de yerel yönetimi dahil etti. İlçe sakinleri ve mevcut belediye Hasankeyf’i korumak için son ana kadar mücadele edeceklerini söylüyor ve ekliyorlar; “bu sadece bizim davamız değil tüm insanlığın davasıdır.” Bu proje ile birlikte on binlerce insana göç yolu görünüyor. Barajla, Hasankeyf ilçe merkezinin yanı sıra 95’i köy, 104’ü mezra olmak üzere, toplam 200 yerleşim yerinin tamamı veya bir bölümü sular altında kalacak. Baraj karşıtı mücadeleyi 71 kurum ile yürüten Hasankeyf’i yaşatma bileşenleri, Ilısu barajının bir faciaya yol açacağını belirtiyorlar. Hasankeyfi Yaşatma Derneği’nin koordinatörü olan sosyolog DİREN ÖZKAN, bu yaşam koşullarının özellikle kadın ve çocuklar üzerinde yaratacağı etkiye dikkat çekiyor. Bunun yanında bu insanları büyük şehirlerde çekilmez sorunlar bekliyor. Kenti tanımayan kadının dört duvar arasına kapanma ihtimali çok yüksek. Kadınlar kentteki sosyal yaşama neredeyse hiç katılamayacaklar. Çocuklar, hiç bilmedikleri kente ayak uydurmaya çalışırken, ekonomik sorunlar nedeniyle iş hayatına girmek zorunda kalacaklar. Küçük yaşta iş yaşamına katılacak çocuklar, her türlü sorunla karşı karşıya kalacak. Bunlar, daha çok uyuşturucu bağımlılığı, hırsızlık vb. durumlardır. Göç etmek zorunda kalan bu nüfusun sadece tarım ve hayvancılıkla uğraştığı göz önünde bulundurulduğunda, iş iyice çığrından çıkacağa benziyor.
Ilısu barajının sorunlarından en fazla etkilenecek kentlerin başında Batman geliyor. Türkiye’nin en genç kenti olan Batman’ın çatışmalar ve petrol nedeniyle nüfusu 450 bine ulaşmış durumda. Yoğun göçün yol açtığı ekonomik ve sosyal sorunlar ile adeta boğuşan kent toprakları sular altında kalacak. On binlerce insanın ilk tercihi olacağından, çok büyük sorunlara gebe. Çoğunluğu köylerde yaşayan ve tarım, hayvancılık dışında hiçbir mesleği bulunmayan Ilısu mağdurlarının göçü ile yaşanacak çarpık kentleşme, göç edenlerin kente entegre olamamaktan kaynaklanan intiharlara varan sosyal problemleri açığa çıkıyor. Peki, baraja harcanacak para ile Batman, Diyarbakır, Siirt gibi illerde tarım ve hayvancılığı geliştirilebilmek, ekonomiyi iyileştirebilmek gibi bir seçenekler varken, bunlar neden görmezden geliniyor? İnsanın aklına ister istemez projenin siyasi amaçlı olduğu geliyor. Bunun yanında Ilısu barajına karşı olanları “bölücü” diye nitelendiren Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, bu projenin nasıl bir amacı olduğunu gözler önüne seriyor. “Bölücü” nitelendirmesine göre, birçok aydın, sivil toplum kuruluşu ve milyonlarca insan “bölücü” oluyor.
Bunlarla da bitmiyor. Hasankeyf’ Koruma Derneği’ni kurmak için uzun ve sancılı bir dönem geçiriliyor. Gerekli olan 7 üyeyi toplayabilmek hiç de kolay olmamış. Her yedinci kişiyi bulduklarında ya tehdit ediliyor ya da kovuşturmalar nedeniyle geri çekiliyor. Bunun yanında defalarca tüzük yazdırılmak zorunda bırakılıyor. Neyse ki, şimdi yüzlerce dernek, sivil toplum örgütü Hasankeyf yıkılmasın diye ellerinden geleni yapıyor. Ve yaptıkları eylem ve değişik tepkiler sonucu, bu projeyi destekleyen ve kredi veren birçok ülkeyi vazgeçirmeyi başardılar.
Şimdi de Hasankeyf’i katledecek olan baraj ekosistemi nasıl etkileyecek? Kısaca bir göz atalım:
Barajla birlikte 170 km uzunluğundaki nehir kıyı ekosistemi geri dönülmez şekilde yok olacak. Üzerinde yapılacak barajlar nedeniyle vadi ve ekosistemi yok olan Fırat Nehri’nden sonra;
-
Dicle Nehri, Güneydoğu Anadolu bölgesinin son nehri ve ekosistem, barajla birlikte buradaki kritik doğal yaşam geri dönüşü olmayacak şekilde bozulacak.
-
Nem oranının yükselmesi yine işlenmemiş evsel ve hayvansal atıkların durağan baraj gölüne karışması sonucu astım, bronşit, sıtma vb. hastalıkların yanı sıra hepatit A, tifo, amipli dizanteri gibi hastalıklara da yol açacaktır.
-
Yerleşim alanlarındaki su seviyesi yükselecek ve zeminde göçükler artacak, olası depremlerde büyük facialar yaşanacak.
BARAJIN TEHDİT EDECEĞİ CANLI TÜRLERİ
Dicle Üniversite’sinin yakın zamanda buradaki araştırmalarında 123 kuş türü gözlemlendi. Olumsuz etkilenecek canlı türlerinden bazıları ise; Büyük kız kuşu, alaca yalıçapkını, tavşancıl, kızıl akbaba, çizgili sırtlan, bataklık kırlangıcı ve Fırat kaplumbağası…
HASANKEYF’TE KAZI ÇALIŞMALARI
Hasankeyf’te kazı çalışmaları 1986 yılında Çanakkale Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Oluş Arık başkanlığında başlatıldı. Ve günümüze kadar çok sayıda eser ortaya çıkartıldı. Çıkartılan eserlerin bazıları şöyle:
Üç ayrı üniversite (külliye), iki medrese, hamam, yamaç külliyesi, Kasımiye adı verilen dokuz köşk ve bir tane ilim ve ticaret merkezi, kazılar sonucu gün yüzüne çıktı. Bu da şunu gösteriyor ki, bugünkü Hasankeyf’in altında bir antik şehir yatıyor. Hasankeyf’te kazı çalışmalarını yürüten Dr. Arık’ın en büyük şikayeti ise, yetkililerin bu kazıya çok isteksiz yaklaşmaları. Ancak Hasankeyf adının giderek ulusal ve uluslararası alanda duyulması ile birlikte, devlet yetkilileri de bu işe ilgi göstermek zorunda kalmışlar, bu defa da, bu işi bir an evvel bitirip baraj projesini hayata geçirmek istemektedirler. Sırf bu yüzden Dr. Arık, vali zoru ile kazının kendisinden alınarak başka birine verildiğini belirtiyor.
HASANKEYF TAŞINABİLİR Mİ?
8 Temmuz 2005 tarihinde, Kültür ve Turizm, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı, GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı ile Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu Ankara’daki toplantılarında tartışmalı bir karara imza attılar. Bu kararla Hasankeyf sular altında kalacak, yalnız birkaç eserle birlikte ilçe tasfiye edilecekti. Ama bu toplantıya Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu’ndan sadece iki üyenin katılması, bu kararın yasal açıdan geçerli olmadığını kanıtlıyor. Bu kararın geçerli olabilmesi için bütün üyelerin katılmış olması gerekirdi.
Hasankeyf’i taşıma hususu uzmanlara sorulduğunda, Prof. Dr. Zeynep Ahunbey taşımayı “Vandalizm” olarak değerlendiriyor. Taşımanın mümkün olmayacağını ifade ediyor, ısrar edilmesi durumunda büyük tahribatların oluşacağını belirtiyor. Bazı eserlerin taşınmasının Hasankeyf’i taşımak anlamına gelmediğini belirtiyor. Bu konuda uzman olan ve olmayanların ortak fikrine göre ise, eserlerin bulunduğu çevre taşınmayacak, eserler bambaşka bir ortama gidecek. Hasankeyf’in Dicle ile ilişkisi olduğunu belirtiyorlar. Yeni yerin eski yerle hiçbir alakası bulunmuyor. Köprüyü ölü sular üstüne kurmak, sadece çocukların kandırılabileceği bir görüntü sağlayacak. Böyle bir taşınma yöntemine dünyada rastlanmıyor. Hadi birkaç eser taşıdınız. Kızlar Camii, köşkleri, külliyeleri ve en önemlisi oradaki binlerce mağarayı nasıl taşıyacaksınız? Bu noktada taşıma işlemi tam bir palavra olarak karşımıza çıkmaktadır. Afganistan’da Taliban’ın başa geçmesi ile tarihi Buda Heykeli’ni yıkması ve yine Suudi Arabistan’da Türklere ait kalan tek yapı ECYAD Kalesi’nin yerle bir edilmesini herkes medyadan izlemişti. Bu yapılan tarihi katliamlarını izleyen herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Tarihi Hasankeyf’in sular altında bırakılarak katledilmek istenmesinin Taliban ya da Suudilerin yaptığı tarihi katliamdan bir farkı olacak mıdır?
Türkiye’nin daha önce kültür doğa tarihi ile ilgili imzaladığı bazı sözleşmelerse şunlardır:
– 1952’de, Avrupa Kültür Antlaşması (Paris Antlaşması)
– 1981 yılında Dünya Kültürel ve Doğa Mirasını Koruma Antlaşması (Granada Sözleşmesi)
– 1999’da arkeolojik mirasın korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi
Ve daha birçok sözleşme…
Türkiye, bu sözleşmeler ve benzerlerine imza atarak yükümlülükleri yerine getirme taahhüdünde bulunmuştur. Fakat uyguladığı projeler sözleşmeleri hiçe saymaktadır.
Yine de bu yükümlülüklerini yerine getirmez, buralara baraj yapılması istenirse söylenecek tek söz kalıyor:
HASANKEYF’İME DOKUNMA, DOKUNDURTMA!!!
* Anadolu Üniversitesi
Gençlik Buluşması 2009
Bu yıl gerçekleştireceğimiz gençlik kampının teması “kriz kapitalizmin, gelecek bizimdir” şeklinde açıklandı.
Kamp, 22–30 Ağustos 2009 tarihleri arasında Balıkesir-Gönen’de bulunan Birleşik Metal İş Sendikası’na ait Kemal Türkler tesislerinde gerçekleştirilecek.
Burjuvazinin, sosyalizmin geçici yenilgisi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması ile şımarık çocuk edasıyla ilan ettiği ‘refah dolu, krizsiz, savaşsız dünya’ masalının kofluğu patlak veren ekonomik kriz ile birlikte bir kez daha apaçık ortaya serildi.
“Küreselleşen dünya” ve “serbest piyasa ekonomisi” tarafından kutsanmış burjuva ideologların “savaşların yaşanmadığı, uyum içinde ve bolluk dolu dünya” argümanlarının, ileri sürülmelerinin hemen ardından yaşanan, emperyalist güçlerin pazar ve etki alanı mücadeleleriyle, savaşlarla ve dünya emekçilerin kazanılmış haklarına dönük saldırılarıyla ‘ölü doğduğu’ ve gevezelikten ibaret olduğu kısa süre içinde görüldü.
Kitlesel işten atmaların yaşandığı, milyonlarca işçinin işsiz kaldığı, çalışmaya devam edenlerin çok daha zor koşullarda çalıştığı, her geçen gün yoksulluğun ve açlığın artığı günümüz ‘yeni dünyası’; bugün, gençlere gelecek, iş veya eğitim sunmaktan uzak… Kriz, kapitalizmin dökülmekte olan parıltılı ambalajlarını paramparça etti!
Hâlihazırda milyonlarca genç işsizin olduğu ülkede, krizle birlikte işten atılanlar da eklendiğinde, devasa bir işsizlik tablosu çıkıyor ortaya.
Sendikasız-sigortasız çalışmanın dayatıldığı, çıkarılan yasalarla her türlü sosyal hakkın budandığı ve milyonlarca gencin geleceğinin ipotek altına alındığı; liselerde katkı paralarıyla eğitimin yükünün emekçi ailelere ve gençlere yıkıldığı, elemeci sınavlarla üniversite kapılarının gençlerin yüzüne kapandığı, okul giderlerinin, kantin fiyatlarının tavana vurduğu; üniversitelerde burslara el konulduğu, harçların zamlandığı, ulaşım, barınma gibi temel ihtiyaçların üniversitelilerce karşılanamaz hale geldiği karanlık bir tablo bu.
Krizin etkileriyle işsizlik ve yoksulluğun her geçen gün arttığı, geleceksizliğin geniş gençlik yığınlarını huzursuz ettiği, eğitimin piyasaya endeksli içeriği ve ‘gelecek kurgusuyla’ neredeyse hiçbir genci tatmin etmediği ülkede; krizin etkilerine karşı mücadelenin fabrikalarda, okullarda ve semtlerde adımlarının atıldığı görülse de, talepler ve sorunlar etrafında gelişen birleşik bir gençlik mücadelesinin gereken düzeyde olmadığı biliniyor. Gençlik Bulaşmamız, kapitalist krizin etkilerine karşı biriken öfkenin örgütlenmesi ve birleştirilmesi için önemli bir platformdur.
GEÇMİŞ DENEYİMLER VE 2009
2009 Gençlik Buluşması; kapitalist krizin etkilerine karşı iş ve gelecek talebinin, bireyciliğe karşı kolektivizmin, eğitimin özelleştirilmesine ve piyasaya devredilmesine karşı parasız eğitim hakkının, ders müfredatlarına doldurulan Ortaçağ Skolâstik düşüncesini aratmayan safsatalara karşı bilimin savunulduğu; iş, eğitim, gelecek talebini hayatın her alanında örgütlemenin ve geniş gençlik yığınlarına mal etmenin bir olanağı olarak görüldüğünde gerçek anlamını bulmuş olacak.
Daha önce gerçekleştirilen birçok kampın ortaya çıkardığı çeşitli deneyimler var. Bunlardan en önemlisi, 1998’de gerçekleştirilen Dünya Gençlerinin Bergama Buluşması. Tüm kamplar çeşitli deneyimler bıraksa da, Bergama kampının önümüzdeki kampın ele alınışında örnek alınması ve ders çıkarılması gereken birçok yönü bulunmakta. Siyanürlü altına karşı Bergama köylülerinin giriştiği mücadeleyle birleşmesi ve bu yönüyle özgün bir örnek oluşu bir yana bırakılırsa, kampa katılan ve kampı örgütleyen gençlerin hayatın her alanından kendi tartışmalarını, sorunlarını, sosyal-kültürel çalışmalarını vs. kampa taşımaları, Bergama kampının hem zenginliğini hem de kitleselliğini veren önemli bir özelliği olarak görülmeli.
Son yıllarda gerçekleştirilen birkaç kampın kitlesellik ve içerik bakımından düzeyinin düşük olması, 2009 Gençlik Buluşması’nın güçlü geçmesi açısından tartışmaya değer sonuçlar ortaya koyuyor.
Kampların Emek Gençliği’nin platformuna uygun şekilde ele alınması, yani; öğrenci örgütleri, kol ve kulüpler, öğrenci konseyleri, gençlik dernekleri, yöre dernekleri vb. gençliğin öz örgütlerinin kampın örgütlenmesinde ve içeriğinin belirlenmesinde inisiyatif alarak çalışmaya dâhil edilmesi büyük önem taşıyor.
Kampın; Emek Gençleri’nin ve yakın çevre ilişkilerinin katıldığı bir buluşma olmaktan çıkması böyle mümkün olacaktır. Kamp çalışmasını; yaz ayları geldiğinde ve rutin bir periyot içinde ele almaktansa, krizle beraber artan işsizliğe, yoksulluğa karşı politik bir çalışma ve olanak olarak değerlendirmek gerekmektedir. Kamp süresi yaklaştığında başlanan ve kampa az çok bir katılım sağlamaya dönük bir çalışmanın, gerek kamp gerekse de kamp sonrası için çalışmamız bakımından çok fazla şey biriktirmediği ve böyle ele alındığında kampımızın kitlesellikten uzak olacağı anlaşılacaktır.
Kampımız ve kampımızın teması, hayatın her alanında gençliğin sorunlarına, taleplerine, özlemlerine uyarlanabilecek bir kapsayıcılığa sahiptir. Örneğin geçtiğimiz aylarda gerçekleştirilen İktisat ve Sosyoloji kongreleri krizin ciddi biçimde tartışıldığı ve krize ilişkin birçok sunumun gerçekleştirildiği çalışmalar olmuştur. Ancak, kampımızın teması tam da İktisat kongresi vb. kongrelerin tartışmalarına denk düşse de, kampımız, bu ve bunun gibi çeşitli etkinliklerde gereken biçimde işlenmemiştir. Bu örnek, son yıllarda gerçekleştirdiğimiz kampların zayıflık nedenlerinden birini işret etmesiyle önemlidir. Bugün hala çeşitli kongreleri oluşturan bileşimle ilişkilerimiz bulunmaktadır. Yine önümüzdeki aylarda çeşitli öğrenci kongreleri gerçekleşecektir. O halde; çeşitli kongre ve etkinliklerde yer alan binlerce gençle beraber kampımızı örgütlemek için önümüzde hiçbir engel yoktur. Kaldı ki bu kongreler geçliğin kitlesel olarak birleştiği, sorguladığı, ürettiği bu tarz faaliyetlerden yalnızca biridir.
Kampa; katılacak sanatçıların, yapılacak atölye ve panellerin, programın önceden hazır olduğu bir sekiz gün gibi bakmaktansa; kampa hazırlanırken edebiyat, müzik vs. atölyeler oluşturmak, atölyelerde kampın programına katkı sunmak için çalışmalar yapmak, etrafımızdaki çeşitli gençlik grupları (müzik, tiyatro toplulukları, kollar, kulüpler vs.) ile bu sayede ilişkiler geliştirmek kampımızın kitlesel geçmesinin de garantisi olacaktır.
Krizden etkilenmeyen, krizin sonuçlarını tartışmayan, gelecek kaygısı duymayan genç var mıdır? İşte, kamp çalışmamızın genişliğini ve içeriğini belirleyecek olan, bu sorunun cevabıdır.
Kamp çalışmalarını yürütmek üzere her il ve ilçede kamp komiteleri oluşturulabilir ve bu çoğu bakımdan gereklidir. Ancak kamp komitesi veya ‘kamptan sorumlu’ biri olsun ya da olmasın, diyelim ki; krizle birlikte işten çıkarılmış üniversite öğrencileriyle, kahveleri dolduran işsiz gençlerle, katkı paralarıyla boğuşan liselilerle kampımızı tartışmak, hedeflerimiz anlatmak, materyallerimizi götürmek esas olandır.
Kampımıza, her yıl olduğu gibi, bu yıl da, tanınan müzik grupları, tiyatro sanatçıları, yazar ve şairler katılacaktır. Elbette bu, kampımızın çeşitli gençlik çevrelerinde daha çok ilgi ve merak uyandırmasını sağlayacaktır. Bu yıl halk televizyonunun da etkisiyle kampımıza aydın ve sanatçı katılımının ortalamanın üstünde olacağına dair işaretlerde vardır. Ancak tüm Emek Gençliği örgütlerinin kampa kendi programını oluşturarak gelmesi ve bu programı oluştururken, örneğin; atölyeler kurarak, etkinlikler düzenleyerek onlarca gençle yüz yüze gelmesi daha önemli ve başat olandır.
Kamp çalışmamız için her ile ve ilçeye gönderilmek üzere kamp tanıtım videoları, geçtiğimiz kampları ve yapacağımız kampı anlatan kamp dosyaları hazırlanmaktadır. Binlerce afiş ve broşür ise dağıtılmıştır. Bu yıl kampımızı çok zengin bir tanıtım yaparak örgütlemek için çok büyük imkânlar mevcuttur. Kamp için düzenlenen etkinliklerin, yürütülen tartışmaların halk televizyonunda ve gazetede yer alması, kamp çalışmamızı zenginleştirecek örneklerin çabucak çeşitli biçimlerde gerçekleştirilmesini sağlayacaktır.
SONUÇ OLARAK
Gençlik buluşmamızın bu yıl Birleşik Metal İş’e bağlı Kemal Türkler Tesisleri’nde gerçekleştirilmesi, krizin etkilerinin her geçen gün derinleştiği bir dönemde başka bir anlam taşımaktadır. Kemal Türkler, işçi sınıfının mücadeleci önderlerinden bir tanesidir. Kampımız genç işçilerin, geleceğini işçi sınıfının geleceğine bağlamış genç aydınların, üniversitelilerin, liselilerin; kapitalizme ve kapitalist krizin etkilerine karşı mücadelesinde büyük bir anlam ve önem taşımaktadır. Kampımızı içerik bakımından zengin ve mümkün olabildiğince kitlesel gerçekleştirebilmek bizim elimizdedir!
22–30 Ağustos’ta Balıkesir-Gönen’de “kriz kapitalizmin, gelecek bizimdir” diye haykırmak için; iş, eğitim, bilim ve özgürlük için; kendi geleceğimizi örgütlemek için harekete geçelim!
