Kot Kumlama Atölyelerinde Çalışan İşçiler Ve Silikozis Hastalığı – Beyazlayan Kotlar, Kararan Hayatlar

Davutpaşa’da meydana gelen patlama ve Tuzla Tersaneler havzasında meydana gelen işçi ölümleriyle beraber, kısa dönemler de olsa, medyada\kamuoyunda yer bulan iş güvenliği konusu, vahim bir şekilde karşımızda durmakta… 29 işçinin hayatını kaybettiği patlama, dönem dönem 15-20 günde 1’i bulan istatistiklerle karşımıza çıkan iş kazaları\cinayetleri, bunların haricinde yıllardır, metal iş kolunda, madenlerde, tekstil atölyelerinde vb. sektörlerde ortaya çıkan onlarca-yüzlerce olayı da eklersek, vaziyet gerçekten ürkütücü.
Sunumumuzda, bu alanlardan bağımsız olarak, bir sektörde meydana gelen ölümleri inceleyeceğiz. Konumuz, kot kumlama atölyeleri ve burada çalışan işçilerin yakalandığı silikozis hastalığı… Bu kadar çok meslek hastalığı ve iş cinayetleri varken, özel olarak bu konuyu seçmemin sebebi, diğerlerinden ayıran çok önemli bir özelliğinin bulunması… “Önlenebilirlik durumu.” Önemli olan husus, bu atölyelerde tek bir güvenlik önlemi var: Çalışmamak…

SİLİKOZİS HASTALIĞINI TANIYALIM
Silikozis tehdidi altındaki meslek gurupları:

  • Taş ocakları,
  • Kuvars değirmenleri,
  • Kum püskürtme işleri,
  • Madenciler,
  • Tünel kazıcıları,
  • Dökümcüler
  • Cam sanayi,
  • Seramik

Silikozis nedir?
Silikozis hastalığı, döküm kumu hazırlama, cam ve seramik malzemesi hazırlama, taş kırma, öğütme, tünel kazma, madencilik, kumlama, taşlama sırasında açığa çıkan kristal silikaya uzun süreli maruziyet sonucu oluşur.
Genellikle maden işçilerinin yakalandığı bir hastalık olarak bilinen silikozisin, tekstil sektöründe ortaya çıkması ise, kot kumlama atölyelerinde oldu. Silikozis, kotların beyazlatılması, eskitilmiş görünüm verilmesi için, kumun kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işleminin sonucu silika kristaline yoğun maruziyetle oluşan ölümcül bir hastalıktır… Yani silikozis yeni bir hastalık değil. Genellikle madenci hastalığı olarak bilinen; ancak son dönemde kot kumlama atölyelerinde çalışan işçilerde ortaya çıkmış bir hastalıktır. Ancak silikozisin kot kumlama sektöründe, diğer sektörlere oranla yayılımı ise, ürkütücü bir vaziyette…

KOT KUMLAMANIN FARKI
Bugüne kadar bilinen silikozis hastalığı, minimum 10 senelik bir çalışma sonucu ortaya çıkan, yavaş seyirli bir hastalık… Fakat söz konusu kot kumlama atölyeleri ise, bu süre git gide kısalmakta, 7-8 ay çalışan işçilerde dahi ortaya çıkmakta… Yani maden vb. sektörlerde uzun bir süre sonucu ortaya çıkan, işçilerin genellikle emeklilik dönemine rastlayan bu hastalığın, 20’li yaşlarına ulaşmamış işçilerde dahi ortaya çıktığı görülmekte…

SİLİKOZİS ÖNLENEBİLİR Mİ?
Evet, silikozis %100 önlenebilir bir hastalıktır. İleri düzeyde maskeler ve kapsamlı mühendislik önlemleriyle silikozis TAMAMEN önlenebilir. Üretim, ya tamamen kapalı alanlarda, kolların dışarıdan robot-yapay kol gibi bir mekanizma içinden kullanıldığı sistemlerde yapılmalı ya da astronot kıyafetlerine benzer dışarıdan havalandırılan ya da hava tüpleri kullanılan tüm vücudu örten özel giysiler giyilmeli, aynı zamanda kumlama yapılan alandan toz yayılması engellenmelidir.
Ama değil özel kıyafetler, en basit ağız maskeleri bile zoraki tedarik edilmiş kot taşlama işçileri, yoğun toza uzun saatler boyu maruz kalmaktalar… Silikozis önlenebiliyorsa, “neden tek iş güvenliği çalışmamak” sorusunun yanıtı ise basit.
Çünkü bu önlemler, maddi külfeti bir yana, geniş-kapsamlı mühendislik önlemleriyle mümkün olabilir. Bu da teknolojik altyapı isteyen bir eylemdir. Eğer bu önlemler alınarak iş yapılırsa, zaten bu atölyelere gerek dahi kalmazdı.
Kot kumlama atölyelerinin Türkiye’de bu kadar yaygın olması, Avrupa’da yasak olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de yasal engel olmaması, kot ihracatının büyüklüğü sebebiyle göz yumulması, bu kot atölyelerinin türemesine sebep olmuştur. Sadece Türkiye değil, Suriye, Bangladeş, Hindistan gibi ucuz iş gücüne sahip birçok ülkede bu atölyeler mevcut…
Görüldüğü üzere, atölyelerinin asıl amacı zaten minimum maliyetle –bedeli insan hayatı dahi olsa– üretimi gerçekleştirmek olduğu için, teknolojik altyapı eksikliği ve önlemler sonucu ortaya çıkan bilançonun iktisadi cazibesizliği, bu önlemleri aldırtmayacaktır, nitekim aldırtmamaktadır. Eğer bu önlemler alınacaksa, zaten bu işi bu atölyelerde yapmaya gerek duyulmazdı.

SİLİKOZİSİN TEDAVİSİ
Silikozis, tedavisi olan, ama aslında olmayan bir hastalıktır. Tek kurtuluşu akciğer naklidir Akciğer nakli de Türkiye’de yapılmamaktadır. Sadece Viyana’da mümkün olan bu naklin, sigortası dahi olmayan bir işçinin Viyana’da tedavi olması imkansız olduğundan, bir patronun, işverenin veya bu maddi külfeti karşılayabilecek bir kişinin de kolay kolay silikozis hastalığına yakalanmayacağını varsayarsak, tedavisi yoktur…

KOT KUMLAMA ATÖLYELERİ
Kot kumlama atölyeleri, İstanbul’un GOP, Halkalı, İkitelli, Esenyurt, Yenibosna gibi birçok semtinde faaliyet gösteren, kaçak-denetimsiz-sağlıksız çalışma koşulları altında çok büyük kârlar eden atölyelerdir. Hiçbir koruyucu önlem, maske, özel kıyafet bulunmamasının yanında, değerli saf kumun uçuşup ziyan olmaması için havalandırması olmayan bu atölyelerde, çalışanlar genellikle 20’li yaşlardaki “gurbetçi” gençlerdir. Mavi, Colins, Leke, Levi’s gibi büyük firmalar taşeronlar üzerinden kotlarını bu atölyelerde beyazlatmaktadır.
Kumlama yönteminin Avrupa’da yasaklanmasının ardından, bu atölyeler, Türkiye, Suriye, Bangladeş gibi ucuz iş gücüne ve yasal engel bulunmayan ülkelerde türemiştir. İşverenler, kârlılığı yüksek olduğu ve düzenli denetimi olmadığı için, 4-5 metrekarelik merdiven altı atölyelerde beyazlatma eylemini yaptırtmaktadırlar.
Silikozisin, tekstil sektöründe neden daha hızlı yayıldığını, atölyeleri işlerken göreceğimizi söylemiştik. Şimdi bu ölüm atölyeleriyle silikozisin hızla yayılma sebepleri arasındaki bağı inceleyelim.

TEKSTİL SEKTÖRÜNDE GÖRÜLEN SİLİKOZİSİN DİĞER SEKTÖRLERE GÖRE DAHA ÇABUK YAYILMA SEBEPLERİ
* Bu sebeplerden bir tanesi, bu atölyelerin kaçak-merdiven altı diye tabir ettiğimiz, denetlenmeyen yerler olması…
* Bir diğer sebep, çalışmak için İstanbul’a gelen ve kalacak yerleri olmadığı için, gündüz atölyede çalışıp, gece paravanın arkasında uyuyan işçilerin silika kristaline maruziyetlerinin neredeyse 24 saati bulması.
* Koruyucu önlemlerden yoksun bir şekilde çalışılması… Mühendislik önlemleri, maske vb. yokluğu.
* Daha önce de belirtildiği üzere, silikozisin hızla yayılma sebeplerinden biri de, silika kumunun değerli olmasından kaynaklı, hiçbir şekilde havalandırma olmamasıdır.
* NIOSH tarafından sekiz saat içinde solunmasına izin verilen silika kristali düzeyi 0.05 mg/m3’dür. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları bölümünün araştırması sırasında yapılan ortam ölçümlerinde elde edilen seviye, izin verilebilir değerin 300 katıdır.
* Dolayısıyla normalin çok üstü maruziyet, 20-30 yılda görülebilen bir hastalığın, birkaç ay içerisinde dahi görülebilmesine olanak sağlamaktadır…
* Sosyal güvenceleri olmayan işçilerin, rutin akciğer kontrolleri bir yana, en basit sağlık şikayetlerinde dahi doktora gidememeleri…

SİLİKOZİSİN BİLANÇOSU
Çalışma Bakanlığı’nın tahminlerine göre, şimdiye kadar 5-10 bin tekstil işçisi bu işte çalıştırılmış. 2-3 ay gibi çok kısa sürelerde de olsa bu işi yapan binlerce işçi, soludukları tozun yoğunluğu nedeniyle hastalık tehdidi altında yaşıyor. Hasta işçilerin birçoğu, silikozis daha önce bu işkolunda görülmemiş bir hastalık olduğu için, yanlış teşhis mağduru. Yanlış teşhis konmuş ya da doktora gitmemiş işçilerin bir kısmı, hastalıklarının nedenini bilmediğinden, aynı iş koşullarında çalışmaya devam ediyor.
Hastalığı teşhis edilmemiş ya da yanlış teşhis edilmiş işçiler nedeniyle silikozis hastası işçilerin sayısı tam olarak bilinemiyor, ancak binlercesinin hasta olduğu tahmin ediliyor.
Ayrıca bunlar sadece İstanbul’daki kayıtlı rakamlar, ancak durum İstanbul’la sınırlı değil. Sinop, Tokat, Bingöl, Siirt, Erzurum, Yozgat, Zonguldak ve Çorum’da da kot taşlama sonucu akciğerleri iflas edip memleketlerine dönen çok sayıda işçi var. Sadece Bingöl’ün Karlıova ilçesinin 300 haneli Taşlıcay Köyü’nde neredeyse her evde bir silikozis hastası var. Aynı şekilde Yozgat’ın Çekerek ilçesine bağlı bir köyünde, 26 kişi 87 yılında geldikleri İstanbul’da silikozis hastalığına yakalandı. Sinop, Tokat, Bingöl, Siirt, Erzurum, Yozgat, Çorum, Batman, Bitlis ve Diyarbakır’ı da sayarsak, durumun vahameti daha da artmakta.
Ayrıca, net olmayan bu sayılara dahil edilmeyen önemli bir faktör daha var. Kaçak göçmen işçiler… belli bir dönem çalışıp ülkesine dönen bu işçilerin ölüm haberleri de gelmekte.
Romen, Moldovalı, Azeri birçok kaçak işçinin akıbetleri de belli değil. (Ölüm haberi gelenlerin dışında.) Özetle, tıp fakülteleri istatistikleri, hastane verileri, kaçak göçmenler, yanlış teşhis, ciğerleri zarar gördüğü için memleketine dönen işçiler vb. sebeplerle silikozis tam tespit edilemese de, resmi rakamların çok çok üzerinde olduğunu söylüyor.
Çalışma Bakanlığı’nın tahminlerine göre, şimdiye kadar 10 bin civarında işçi, bu işte çalışmış. Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi’nin 7 Temmuz 2008 tarihli açıklamasına göre, Türkiye’de kot taşlamaya bağlı ilk vaka, 2004’te ortaya çıkmıştır. Şu ana kadar 300 işçi silikozis tanısı almış, onlarca işçi de yaşamını yitirmiştir. Bu veriye karşı bir veriyle devam edelim:
Erzurum Atatürk Üniversitesi Göğüs Hastalıkları bölümü tarafından bölgede gerçekleştirilen çalışmada, daha önce kot kumlama işi yapmış 145 kişinin incelenmesi sırasında 77 kişide (yüzde 53) silikozis saptanmıştır. Bu istatistikle ortaya çıkan korkunç sonuç, en az 5 bin işçinin silikozis hastası olduğunu gösteriyor…

KATLİAMLARIN SORUMLULARI
İlk etapta bu katliamların sorumlusu, işçilerin iş güvenliklerini sağlama yükümlülüklerini, taşeron(lar) aracılıyla yerine getirmeyen büyük kot firmaları, bu katliamların aktörleridir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve hükümetler, sorumluluklarını yerine getirmemişlerdir… Sosyal güvenlik hakkı, Anayasa’nın 49 ve 60. maddeleri ile güvence altına alınmış en temel insan haklarından biridir. Bu durumda devletin tüm yasal tedbirleri almakla yükümlü olduğu açıkça belirtilmişken, kot işçileri sosyal güvencelerinden yoksun ve sigortasız çalıştırılmışlardır.
Şu an bu hastalığın pençesinde olan işçiler de, yeşil kartın sınırlı sağlık hizmetleriyle, yine sigortasız bir şekilde tedaviye muhtaç bırakılmaktadır. Olaylardaki sorumsuzluğu bir yana, hâlâ daha sorumluluklarını yerine getirmeyen Bakanlık, kot atölyelerinin “kayıt dışı olmasını sebep göstererek”, işçilerden, bu kot atölyelerinde çalıştıklarını belgelemelerini istemektedir. Bu da, meslek tespit davalarıyla, günümüz hukuk sisteminin verdiği hantallıkla yıllar süren bir iştir.
11 Şubat 2005 tarihli Radikal gazetesine verdiği demeçte, “Türkiye’nin dünyada kot devi olması”yla övünen ve 2004 kot ihracatının 2.2 milyar dolar olduğunu belirten Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen, 2005 yılı hedefini, 200 milyon insana kot giydirmek olarak açıklamıştır. 200 milyon insanın kot giymesini sağlayacak insanların mevcut siyasal düzende mükafatı ise, görüldüğü üzere ölümdür.
Davutpaşa’daki ihmaller sonucu 29 işçinin canına mal olan patlama, Tuzla cehenneminde artık rutinleşen, neredeyse “ayda bir”, “20 günde 1” gibi absürt istatistiklerle önümüze sunulan iş cinayetleri, 3-5 bin civarında işçiyi tedavisi olmayan ölümcül bir hastalığın pençesine atıp, onları kaderine terk eden bu atölyeler, aynı ortak paydadan türemiş, insanlık dışı bir sistemin parçasıdır.
Kâr etme amacı dışında bir amaç gütmeyen ve bu amaç uğruna insan hayatına dahi zerre kadar değer vermeyen kapitalizmin ölüm çarkı, tüm dünyadaki iş cinayetlerinin baş sorumlusudur.

KOT İŞÇİLERİNİN TALEPLERİ
Tüm dünyada kumlanmış kotların üretimi ve satışı yasaklanmalıdır! Türkiye’de de uluslararası rekabet nedeniyle sessiz kalan hükümet, derhal kot kumlama yolu ile yapılan yıpratma işini yapan atölyelere yaptırım uygulamalı, bu yöntemle çalışmaya devam eden işyerlerini kapatmalıdır!
Kot kumlama, küçük merdiven altı atölyelerin işi gibi yansıtılmaya çalışılmaktadır; ama bu atölyeler büyük firmalar için çalışmaktadır. Bu şirketler, Levi’s, Leke, Colins, Mavi, Dolce Gabbana, Adil Işık, gibi büyük kot markalarıdır. Hasta işçilerin maddi-manevi bütün zararları kendilerinden temin edilmelidir..
Sağlık Bakanlığı, bu işte çalışmış olan herkes için ücretsiz silikozis taraması yapmalıdır. Kot kumlama işinde çalışmış bütün işçilerin, sosyal güvencesi olsun olmasın, sağlık kontrollerinin ve tedavilerinin ücretsiz yapılması sağlanmalıdır. Hasta olduğu tespit edilen işçilerin, dava süreçleri beklenmeden, hemen sosyal güvenceden ve sosyal yardımlardan yararlanmaları sağlanmalıdır.
Çok sayıda hasta işçi ya da vefat eden işçilerin yakınları ödenmesi gereken harçları karşılayamadıklarından, haklarını aramak için dava açamamaktadır. Adalet Bakanlığı, bu durumdaki işçilerin veya işçi yakınlarının haklarını aramalarının önünü derhal açmalıdır.
Gerekli denetimleri yapmayan, bu cinayetlere göz yuman, bütün ilgili kurumlar, yetkilileri ve müfettişleri hesap vermelidir.

“Ne mutlu o yoksullara ki, öteki dünya onlarındır, er ya da geç bu dünya da onların olacaktır.” (Frederich Engels)

Kaynak:
* www.kotiscileri.org
* www.kottaslama.org
* evrensel gazetesi
* radikal gazetesi
* www.metinakgün.com

Konfeksiyon Sektöründe Kadın Emeğine Genel Bir Bakış Balgat Tekstil Havzasında Bir Araştırma

TÜRKİYE’DE KADIN İSTİHDAMININ SEKTÖREL DAĞILIMI
OECD 2006 istihdam raporuna göre, Türkiye, yüzde 26,5 seviyesinde olan kadınların işgücüne katılma oranı ile 30 OECD ülkesi içinde ‘en kötü’ durumda olan ülke olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’de, 2006 yılında, kentlerdeki toplam işgücü sayısı 14.882.000 iken, bunun yalnızca 3.243.000’i kadındır. Kadınlar daha çok kırda iş gücüne dâhil olurken, göç gibi etkenlerle kentlere gelen kadınlar, kırdaki gibi iş gücüne dâhil olmamaktadır. 1995 ve 2006 yılları arasında, kırda işgücüne katılım oranı, %49,3’den 2006’da %33’e düşmüştür. Bu on bir yıllık süre içinde, kentlerde ise, iş gücüne katılım oranı, %17,1 den yalnızca %19,9 a yükselmiştir. Kentlerdeki yükseliş, kırdaki düşüşün oransal olarak çok altındadır. Bu yüzden kadınların iş gücü dışına çıktıkları söylenebilir. 1995 – 2006 yılları arasında tarım sektöründeki azalış çok büyük oranlarda olurken, sanayideki istihdam artışı sınırlı kalmıştır. Türkiye’de yıllardır çözülemeyen kadınların iş gücüne katılma sorununun, 2007 yılında, TÜİK’in verilerine göre devam ettiğini görüyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2007 yılı Ocak dönemi verileri incelendiğinde, kadınların işgücüne katılma oranı, Türkiye genelinde yüzde 24 olarak görülüyor. Yani hemen her dört kadından sadece biri işgücüne katılıyor. Bu verilerin tam olarak gerçek tabloyu yansıtmadığını belirtmemiz gerekir. Tarımda çalışan kadınlar ücretsiz aile işçisi olarak çalışırken, kadınların bazı kayıt dışı sektörlerde istihdam edildiğini unutmamak gerekir. Bu oranlar, TÜİK verilerine yansımamaktadır.
Kentlerdeki kadın istihdamının en fazla olduğu sektör, hizmetler sektörüdür. İmalat sektöründe ise, son on yılda, kadın istihdamı bakımından sınırlı bir artış olmuştur. İmalat sektöründe kadınların hangi iş kollarında çalıştıklarına dair TÜİK’in yaptığı bir çalışma bulunmamaktadır.

Tekstil ve Konfeksiyonun yeri

SSK’nın verilerine göre, kadınların en fazla istihdam edildikleri işkollarında başını “Tekstil ve Konfeksiyon” çekmektedir. Tekstil ve konfeksiyon, aynı zamanda kayıt dışı istihdamın da en yoğun olduğu iş koludur. İmalat sanayinde çalışan kadın işçilerin %34’ü konfeksiyon ve deri eşya işkolunda çalışmakta, tekstilde ise %17.6’sı istihdam edilmektedir. SSK’ya kayıtlı 595.158 kadın işçinin 271.686’sı tekstil ve konfeksiyonda, 202.636’sı sadece konfeksiyonda çalışmaktadır. Bu durum da göstermektedir ki, kadın istihdamında birinciliği tekstil ve konfeksiyon almaktadır. Tekstil ve konfeksiyon sektörü, DTM (Devlet ve Ticaret Müsteşarlığı) ve DİE (Devlet İstatistik Enstitüsü) verilerine göre, GSMH içerisinde %11, imalat sanayi üretiminde %18,7, toplam istihdamda % 11’lik paya sahiptir. Türkiye, bu verilerle, sadece yurt içinde başarılar göstermemiş, başarılarını, tekstilde dünya 10.’su olarak, konfeksiyonda ise dünya 4.’sü olarak devam ettirmiştir. TEKSİF’in verilerine göre, sektörde 2.000.000 kayıt dışı çalışan vardır. Bu da, yaklaşık olarak sektörün %80’ine denk düşmektedir. Tahmini olarak, bu rakamın yarısı kadın işçilerden oluşmaktadır. 1940’ta kurulan sendika, 18. Genel Kurulu’nu tamamlamıştır. Sümerbank’ın özelleştirilmesiyle üye sayısını hızla kaybeden sendika, 2008’de 10.000 üyeye sahiptir. Krizden dolayı; örgütlü işçilerden 3.000’i işten atılmış, 2500’ü ücretsiz izine çıkarılmıştır.

KONFEKSİYONDA KADIN EMEĞİNİN TERCİH EDİLMESİ
Konfeksiyon sektörü, ülke ekonomisinde önemli bir yerde durmakta ve kadın istihdamının da en yoğun olarak görüldüğü alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Şimdi neden kadın emeğinin tercih edildiğini inceleyeceğiz. Türkiye’de rekabet gücü yüksek sektörlerin başında konfeksiyon sektörü gelmektedir. Bugün dışsatımda en büyük payı alan bu sektör, rekabet gücünü artırmak için maliyetlerini azaltmak zorundadır. Maliyet hesaplarında % 30-40’lık paya sahip olan işçilik ücretleri, ucuz iş gücüne talebi artırmaktadır. Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabında, tekstil işçileri için söylediği, “Kol etkinliği, güç harcama, makinelerin kullanılmasıyla su ve buhar gücüne aktarıldığı ölçüde daha az erkeğin istihdamına gereksinim olur; kadınlar aslında daha ucuza çalıştıkları ve bu iş dallarında daha iyi çalıştıkları için onlar istihdam edilir” sözleri hâlâ geçerlidir. Bugün de, teknolojik gelişmelere rağmen emek yoğun karakterini koruyan konfeksiyon sektöründe, kadın, hâlâ ucuz işgücü olarak görülmektedir. Kadınların ucuz iş gücü olarak değerlendirilmelerinin arkasında yatan iki sebep vardır. Bunlardan birincisi, kadınların fiziksel yapısıdır. Kadınların doğurganlık özelliği, aybaşı günlerinde verimliliklerinin düşeceği ön yargısı, onların daha az ücretle istihdam edilmelerine neden olmaktadır. İkinci sebep ise, ataerkil toplumda kadınların toplumsal rolleriyle ilgilidir. Kadınlara yönelik yapılmış araştırmaların çoğunda, kadınların erkeklerden daha az ücretle çalıştığı ortaya çıkmıştır. Erkekler, aile için ekmek parası kazanan işçi olarak kabul edildiğinden, onun aldığı ücret, aileyi geçindiren ücret olarak görülmektedir. Kadının aldığı ücret ise, aile geçimine katkı sağlayan ücret olarak görüldüğü için, daha düşük olabilmektedir. Kadınların ucuz işgücü olmaları yanında, onlara uygun görülen toplumsal özellikler de, sektörün kadın emeğine olan yoğun talebinde etkilidir. Yapılan araştırmalarda ve bizim de Balgat Tekstil Havzasında yaptığımız alan araştırmasında, işverenler, genellikle kadınları dikiş işine daha yatkın, düzenli, titiz, uyumlu, istekli, sabırlı, ince fikirli, estetiğe önem verdiklerini düşündükleri için, bu sektörde istihdam edilmeye daha uygun olduklarını belirttiler. İşverenlerin söylediklerinden de anlaşılacağı gibi, kadınlar, esnek, sosyal güvencesiz, izin kullanmadan, zor koşullar altında çalıştırılmaya ses çıkarmamaktadır. Konfeksiyonda işçi kadınlar, sosyal yaşamları olmadan, beceri gerektiren işlerde istihdam edilmekte; bu yüzden tercih edilmektedirler. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, temizleme, model çıkarma, dikiş gibi işlere kadınların eli daha yatkındır. Ayrıca konfeksiyon, son derece monoton işlerin yapıldığı ve formel eğitimin zorunlu olmadığı bir sektördür. Erkeklere oranla kadınlar, bu tür işlerde daha çok tercih edilir.

KADINLAR NEDEN KONFEKSİYONU TERCİH EDİYOR?
Yapılan araştırmalarda ve bizim de Balgat Tekstil Havzasında yaptığımız alan araştırmasında, kadınlara, “sizce kadınlar için hangi meslekler uygundur?” diye sorduğumuzda, genelde devlet memurluğu, öğretmenlik gibi kendi işlerine kıyasla daha düzenli ve garantili mesleklerin kadınlar için daha uygun olduğunu düşündüklerini belirttiler. “Peki siz neden konfeksiyon sektöründe çalışıyorsunuz?” diye sorduğumuzda ise, genelde, “elime yatkın”, “zamanında dikiş nakış kursuna gitmiştim”, “küçüklükten beri dikişe meraklıyım” ya da “bilmiyorum” gibi yanıtlar aldık. Konfeksiyonda çalışan kadın profilinin genel olarak kırdan kente göç etmiş ve tek maaşla geçinemeyen ailelere sahip bireylerden oluştuğunu düşünürsek, kadınların, kendi ekonomik özgürlüklerini kazanmaktan ziyade aile geçimine katkıda bulunmak amacıyla işgücüne katıldıklarını söyleyebiliriz. Bununla birlikte, kadınlar, toplum ve aileleri tarafından “kadın işi” olarak görülen dikiş işine ve dolayısıyla konfeksiyon sektörüne yönlendirilmişlerdir. Dolayısıyla aldığımız cevaplar da göstermektedir ki, kadınlar, kendilerine uygun görülen toplumsal rollerinin dışında meslek tercihi yapamamakta, bu yüzden konfeksiyona yönelmektedirler. Ayrıca yaşlılık, çocuklu olma, ailenin izin vermemesi gibi çeşitli nedenlerle dışarıda iş bulma olanağı sınırlı olan kadınlar için, konfeksiyon sektörü evde çalışabilme olanağı sağladığı için de, kadınlar tarafından tercih edilme nedeni olmaktadır.

KONFEKSİYONDA ÜRETİM ÖRGÜTLENİŞİ VE KAYIT DIŞI ÇALIŞTIRMA
Konfeksiyonda üretim örgütlenmesi çok çeşitlilik göstermektedir. Konfeksiyon sektöründe yaygın olarak görülen üretim şekilleri fason ve taşeronluk uygulamalarıdır. Fason üretim, biri diğerine göre ekonomik üstünlüğe sahip iki firma arasındaki ilişki sonucu, küçük firmanın, büyük firma için, anlaştıkları türde, miktarda ve kalitede sürekli olacak şekilde üretim yapması ve bu üretimi anlaştıkları tarihte teslim etmesidir. Daha önce atölyelerde işçi olarak çalışmış ve o işte ustalaşmış, firmalarla fason ilişki bağlantısı kurmuş, deneyimli işçiler veya ana firma sahiplerinin akrabaları kendileri için 15–20 makineden oluşan atölyeler açıyor. Atölyeler, genelde çevre, çöküntü semtler dediğimiz semtlerdeki merdiven altı, sağlıksız yerlerde açılıyor. Çoğunluğunun imar iskânı bile yok.
Diğer yandan taşeron ise, “işletmenin faaliyet alanının tamamen dışında, özel uzmanlık gerektiren bir işin görülmesi olarak işletmeler için oldukça da yararlı bir uygulama” biçiminde başlamıştır. Ancak, günümüzde, asıl işlere yardımcı işlerden başka, asıl üretim alanlarına da alt işveren uygulamaları girmiştir. Aynı fabrikada aynı işi yapan iki işçi farklı kurumlara bağlı olarak çalıştırılabilmekte, farklı maaş ve sosyal güvenlik uygulamaları ile karşı karşıya kalabilmektedir. Konfeksiyon sektöründe taşeron işçi çalıştırma ve fason dışındaki bir diğer üretim biçimi ise, evde çalıştırmadır. Ana firma, genelde makine gerektirmeyen, yoğunlukla el becerisi isteyen iplik temizliği, nakış ve aksesuar gibi işleri evde çalıştırdığı kadınlara yaptırmaktadır. İşveren, böylece hem sigorta, vergi gibi maliyetlerden kurtulmakta, hem de çalışanların tüm haklarını elinden almaktadır. Evde çalıştırma yoluyla sadece işveren değil, devlet de üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemekte, geleceği oluşturacak yeni kuşakların bakımı ve yetiştirilmesi görevini aile  içindeki kadına devretmektedir. Böylece aile içindeki kadın, aslında bütün bir toplumun ve devletin görevi olan hem insan soyunun hem de iş gücünün yeniden üretimindeki temel rolü tek başına üstlenmektedir.*** Evde çalıştırmanın bir başka boyutu ise, kadınların sınıf bilinçlerinin oluşmaması ya da bir araya gelip hak arama mücadelesi verememeleridir.
Konfeksiyon sektöründe önemli olgulardan biri de, kayıt dışı çalıştırmadır. Türkiye’de kayıt dışı çalıştırmanın en yoğun olduğu sektörlerden biri konfeksiyondur. Sektörde, %80’e varan oranda, 2 milyonu aşkın kayıt dışı çalışan olduğu tahmin edilmektedir.  Kayıt dışı çalıştırma ile işverenler ve fason üreticiler vergi vermeme, faturasız mal satma ve sigorta primi ödememe gibi uygulamalarla iş gücünü % 40 oranında daha ucuza çalışmaktadırlar.**** Bir diğer ilginç nokta ise, bazı fason firmaların kendilerinin dahi kayıt dışı olmalarıdır. Özellikle kriz dönemlerinde artan işsizlik baskısı işçilerin gelecek kaygısının önüne geçmekte ve onları kayıt dışı çalışmaya mecbur bırakmaktadır.
Yukarıda bahsettiğimiz üretim örgütlenişi ve kayıt dışı çalıştırma ile işverenler, bir yandan maliyetlerini düşürüp kârlarını artırırken, öte yandan işçilerin sendikalaşmalarını engellemektedirler. Özellikle fason firmalarda çalışan kadınlar, işyerlerinde maaş alamama, sigortaların ödenmemesi gibi nedenlerle sık iş değiştiriyorlar. Ayrıca fason firmalarda çalışan sayısı ana firmalara göre daha az ya da çalışanlar işverenin akrabalarından oluşuyor. Bu nedenlerden dolayı, fasonlarda sendikalaşma oldukça güçleşmektedir. Kendisi kayıtsız olan veya kayıt dışı işçi çalıştıran fasonlarda işçilerin sosyal güvencesi olmadığı için, bir sendikaya üye olmaları da mümkün değildir. Taşeron işçi çalıştıran ana firmada ise, kayıtlı işçiler sendikalaşabilseler bile, taşeron işçiler sendika üyesi olamıyorlar. Evde çalıştırılan kadınların da herhangi bir sosyal güvencesi olmadığı ve sınıf bilinci taşımadıkları için sendikalı olmaları mümkün olmuyor.
Balgat tekstil havzasında yaptığımız alan araştırmasında gördük ki, sendikasızlaşmanın bir başka boyutu ise, sendikaların bu alanda yeterli çalışma yürütmemeleridir. Sektörde en çok üyeye sahip Tekstil, Örme ve Giyim İşçileri Sendikası’nın (TEKSİF) Balgat’ta örgütlü olduğu tek bir atölye bulunmamakta ve sendikanın adı dahi bölgede bilinmemektedir. Bu durumun sebebini TEKSİF yetkililerine sorduğumuzda, “Bu alanda örgütlenmek çok zor” yanıtını aldık.

BALGAT TEKSTİL HAVZASINDA YAPTIĞIMIZ ALAN ARAŞTIRMASI VE GÖZLEMLERİMİZ
Balgat tekstil havzasında 150 civarında tekstil firması bulunmakta ve tam olarak bilinmemekle beraber 20.000 civarında işçi istihdam edilmektedir. Dörtel, Desen, Ekol, Seçil, Modailgi gibi büyük firmaların yanında çok sayıda tabelalı veya tabelasız fason üretim yapan atölyeler bulunmaktadır. Ana firmalar, genelde alt katları mağaza olarak kullanılan ve iş merkezi görünümünde yüksek katlı binalardır. Üst katlarında atölyelerin olduğu ve buralarda üretim yapıldığı, siyah camlı olmaları nedeniyle ilk bakışta anlaşılmamaktadır. Fason üretim yerleri ise, genelde apartmanların ve firmaların alt katlarında oldukları için, aynı durum buralar için de geçerlidir. Sadece işe giriş ve çıkış saatlerinde firmaların içinde üretim yapıldığı anlaşılmaktadır.
Kadın işçilerle yaptığımız görüşmelerin ayrıntılarına geçmeden önce, alanda karşılaştığımız güçlüklerden bahsetmek istiyoruz. Öncelikle okulumuzdan aldığımız izin kâğıdımız olmasına rağmen, bazı firmaların (Desen, EKOL, SEMENTA) kapısından bile giremedik ya da bir yetkili ile görüşemedik. İçeri alındığımızda ise, işçilerin dikkatini dağıtacağımız gerekçesiyle, mesai saatleri içinde görüşme yapamayacağımız, ancak mola vakitlerinde gelirsek görüşebileceğimiz söylendi. Mola vakitlerinde işyerlerine gittiğimizde ise, şeflerin gözetiminde ve onların belirlediği işçilerle görüşme yapmak durumunda kaldığımız için, çok sağlıklı yanıtlar alamadık. Bu nedenle, genelde iş çıkışlarında işçilerin evlerine giderek görüşmelerimizi yapmaya çalıştık.
Balgat’ta yaptığımız alan araştırmamızın amacı profil çıkarmaktan ziyade eğilim belirleme olduğu için, çok sayıda işçi ile kısa görüşme yerine az sayıda işçi ile uzun görüşme yapmayı tercih ettik. Seçil, EKOL, Plaka, MODAİLGİ ana firmalarından sekiz işçi ve iki fason atölyesinden iki işçi olmak üzere, toplam on kadın işçi ile evlerinde görüşme yaptık. Görüşmelerimizde, kadın işçilerin sınıf bilinçlerini, sendikalaşmaya bakış açılarını ve bu olguların kriz döneminde değişip değişmediğini gözlemlemeye çalıştık. Öncelikle ana firmada ve fasonda çalışan kadın işçilere çalışma koşullarının nasıl olduğunu sorduk. İlk başta hepsi iyi olduğunu söylerken, görüşme ilerledikçe sorunlarını anlatmaya başladılar. Balgat’ta bulunan konfeksiyon firmaları, günde 10–12 saat arasında üretim yapıyor. Kadınların bu yönüyle 8 saatlik iş günü uygulamasından habersiz olduklarını, haberdarlarsa da, buna bir tepki göstermediklerini öğrendik. Ayrıca bazı ana firmalar ve fason firmalarda Cumartesi günleri üretime devam edilirken, işçilere mesai ücreti verilmediği söylendi. Ana firmalarda kameralar ile işçilerin sürekli gözetim altında tutulduklarını, bu yüzden kendilerini rahatsız hissettiklerini öğrendik. Ayrıca kadın işçiler, şeflerin neredeyse tamamının erkek olmasından dolayı, bazı özel şikâyetlerini paylaşamadıklarını söylediler. Özetle, ana firma ve fasonlarda sıkça karşılaşılan sorunları, uzun saatler çalışma, mesai ücreti alamama ya da az alma, gözetim altında tutulma, şeflerin erkek olması olarak sıralayabiliriz. Fason firmalarda ise, çalışma mekânından kaynaklanan sağlıksız koşulları da belirtmek gerekir. Genelde merdiven altında bulunan fason firmalarda, soğuk mekânlarda havalandırma sistemi bulunmuyor, çok dar alanlarda fazla sayıda işçi çalışıyor, iş güvenliği önlemleri yok, sürekli şefin gözetimi altında bulunuyorlar. Buna karşılık ana firmalarda koşulların nispeten daha iyi olduğu söylenebilir. Ardından kadınlara, işyerindeki çalışma arkadaşlarıyla ilişkilerinin nasıl olduğunu sorduk. Genelde samimi ilişkiler kuramadıklarını, bunu isteseler dahi, hem işin yoğunluğundan dolayı zaman bulamadıklarını, hem de dedikodular yüzünden arkadaşlık ilişkisi kuramadıklarını söylediler. Çalışma koşulları ve iş arkadaşlarıyla ilişkilerini öğrendikten sonra, idari personel ya da farklı nedenlerle çalışma yaşamında karşılarına çıkan sorunlara karşı neler yaptıklarını öğrenmek istedik. Maaş alamama, zamların verilmemesi, izinlerde sıkıntı çıkması ya da doğum, hamilelik gibi dönemlerde yapılan muameleler ile ilgili sorunlarda, kadınlar, genellikle diğer işçilerle birlikte hareket etmeyip, bireysel olarak tepkilerini gösteriyorlar. Ayrıca bazı firmaların akraba ve tanıdıklarını istihdama yönelik politikalarından dolayı, buralarda çalışan işçilerin haksızlıklara tepki göstermeyi bir ‘ayıp’ olarak gördükleri söylenebilir. İşçilerin tavrında dikkatimizi çeken bir diğer önemli nokta ise, kendilerinin asıl üretici olduklarının farkında olmamaları ve patronları, onlara adeta iyilik yapan insanlar olarak görmeleridir. İşverenlerden ve kendilerinden bahsederken sınıf temelli bir ayrıştırmaya gitmeyip, duygusal kavramlaştırma yaptıklarını gözlemledik. Özellikle kriz dolayısıyla zam alamamalarını, işten çıkarma yerine patronun bulduğu bir çözüm yolu olarak benimsemekte ve rahatsızlık duymamaktadırlar. Krizin asıl sorumlusunu devlet ve hükümet olarak görmekte, ancak sermaye ve hükümetin ilişkisini görmezden gelerek, patronların asıl mağdur olduğunu düşünmektedirler. Çalışma hayatındaki sorunlara bireysel çözüm aramaları, iş arkadaşlarıyla sınıfsal bir bağ kuramamaları ve emek-sermaye çelişkisini adlandıramamaları nedeniyle, Balgat’ta görüşme yaptığımız kadın işçilerin sınıf bilinçlerinin gelişkin olmadığını söyleyebiliriz.
Kadınların işçilik deneyimlerini ve işverenlerle ilişkilerini dinledikten sonra, onlara “Sendikalı mısınız?” sorusunu sorduk. Aldığımız cevaplar, “Hayır, Hiç düşünmedim, Bilmiyorum, Gerek duymadım” şeklindeydi. Yalnızca fason firmada sosyal güvencesiz çalışan bir kadın işçiden, “Değilim, ama olmak isterdim” yanıtını aldık. “Gerek duymadım” diyenler, zaten haklarını aldıklarını belirttiler, fakat genelde sekiz saatlik iş günü, kreş hakkı, doğum izni gibi haklarının ya farkında değillerdi ya da çevrelerinde böyle deneyimler yaşanmadığı için, bu hakları elde etmeye yönelik talepte bulunmuyorlardı. Ayrıca sınıf bilinçlerinin gelişkin olmamasına sebep olan olguları, sendikalara mesafeli durmalarının da sebepleri olarak sıralayabiliriz. “TEKSİF’ i biliyor musunuz?” sorusuna ise, hiçbir kadın işçiden olumlu yanıt almadık. Hiçbiri daha önce duymamıştı. Böylece sunumumuz içinde bahsettiğimiz, TEKSİF’in bu alana yönelik bir çalışmasının olmadığını görmüş olduk.
Sendikalarla ilgili sorularımızı yönelttikten sonra, ekonomik krize ilişkin, krizden nasıl etkilendikleri, krizi nasıl yorumladıkları ve krizle birlikte örgütlü veya örgütsüz mücadeleye nasıl baktıklarını öğrenmeye yönelik sorular sorduk. “Ekonomik krizden sonra çalışma koşullarınızda bir değişiklik oldu mu?” diye sorduğumuzda, bazı firmaların üretim miktarını azalttıklarını ve işten çıkarma yaptıklarını, bazı firmaların ise sürümden kazanmak amacıyla üretimi artırdıklarını ve işçileri daha esnek çalıştırdıklarını öğrendik. Ücretlerinde bir değişiklik olup olmadığını sorduğumuzda ise, maaşlarında bir değişiklik olmadığını, fakat zam alamadıklarını söylediler. “Buna karşı bir tepki gösterdiniz mi?” sorusuna ise, “hayır, işten çıkarılmaktansa az da olsa bir maaş almak daha iyidir” gibi yanıtlar aldık. Böylece işsiz kalma korkusunun işçileri her şeye razı olmaya itmekte olduğunu gözlemledik. Krizle birlikte bir milyon tekstil işçisinin işten çıkarıldığını belirtip, bu konuda kendi geleceklerini nasıl gördüklerini sorduk, genelde “olabilir, belli olmaz, yarın bir gün bizim de başımıza gelebilir” şeklinde kaderci yanıtlar aldık. Bu belirsizliğin işverenler tarafından yaratıldığını ve kullanıldığını düşünmekteyiz. İşten çıkarılma tehdidi altında işçiler “düşük performans”lı olmamak için daha fazla çalışıyor ve daha fazla sömürülüyorlar. Çünkü işçilerden aldığımız cevaplara göre, işverenler, ilk önce düşük performans gösteren ve ses çıkaran, yani kendileri için tehdit olabilecek işçileri işten çıkarıyorlar. Ayrıca işverenlerin işçiler üzerinde yarattığı “kriz dışardan geldi, sorumlusu biz değiliz, bu yüzden bu krizi hep birlikte çok çalışarak atlatacağız” algısı, işçilere daha fazla çalışma sorumluluğu yüklemektedir. Bu algı ile birlikte aslında firma sahiplerinin kâr düzeninin yarattığı krizin yükü işçilere çıkarılmak istenmektedir. Ardından işçilere “kriz dolayısıyla işten çıkarılma, maaşın verilmemesi veya zam alamama gibi durumlarda hak arama eylemleri olsa katılır mısınız?” diye sorduğumuzda, bir işçi dışında hepsinden olumlu yanıt aldık. Hatta çevrelerindekileri de katılmaları konusunda teşvik edebilecekleri ve iki işçiden de böyle bir oluşumda öncü olabilecekleri yanıtını aldık. “Peki, böyle bir hak arama mücadelesi sendika aracılığıyla olsa destek verir misiniz?” diye sorduğumuzda ise, tereddütlü olmakla birlikte genellikle olumlu yanıt aldık. Böylece gözlemlerimizin başında değindiğimiz “Balgat’taki kadın işçilerin sınıf bilinçlerinin gelişkin olmadığı” olgusunun, yapılacak bir örgütlü çalışma ile sınıfsal bir mücadeleye evrilebileceğini, ancak böyle bir çalışma yapılmadığında ise, örgütsüz toplumsal eylemlere katılma eğilimlerinin yüksek olduğunu gözlemledik.
Sonuç olarak, Balgat Tekstil Havzasında yaptığımız alan araştırmasında, görüşme yaptığımız kadın konfeksiyon işçilerinin sınıf bilinçlerini, sendikal mücadeleye bakış açılarını ve ekonomik kriz ile birlikte değişen eğilimlerini gözlemlemeye çalıştık. İşçilerin kadın olmasından kaynaklı, ucuz iş gücü olarak değerlendirildiğini ve toplumsal özellikleri yüzünden sektörde tercih edildiklerini söylemiştik. Ayrıca konfeksiyon sektörünün dağınık örgütlenmesi nedeniyle sendikal mücadelenin yürütülmesinin önündeki engelleri de anlatmıştık. Balgat’ta yapılan görüşmelerden çıkardığımız sonuçla birlikte kadın konfeksiyon işçilerinin yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı sınıf bilinçlerinin gelişkin olmadığını da, sendikal mücadeleden çeşitli nedenlerle uzak durduklarına eklemek gerekir. Ancak, ekonomik kriz dönemlerinde işçilerin birlikte hareket etme eğilimi güçlenirken, bu durum dışarıdan gelecek örgütlü müdahale ile sendikal bir mücadeleye dönüştürülebilir.

EK
Sektörde yürütülecek mücadele, kadın işçilerin kreş hakkı, doğum ve süt izinleri, 8 saatlik iş günü, eşit işe eşit ücret ve özellikle kayıt dışı çalıştırılmama, sigortaların düzenli yatırılması gibi temel taleplerin propagandası çevresinde başlamalıdır. Balgat’ta çalışan kadın işçiler, Ankara’nın çeşitli yerlerinden işyerlerine servislerle getirilmektedir. Mamak, Keçiören ve Sincan’da oturan işçi sayısı fazladır, özellikle bu semtlerde servis duraklarında bildiri ve gazete dağıtımı yoluyla aydınlatma faaliyeti yürütülmeli ve semtlerde gazete aboneliği yoluyla işçilere ulaşılmalıdır. Kriz döneminde işçilerde oluşan her şeye razı olma algısının değiştirilmesi ve sermayenin krizinin teşhir edilmesi gerekmektedir. Ancak Balgat’ta özellikle fason atölyelerde işçi sayısı az olduğu için yapılacak çalışmalar son derece dikkatli yürütülmelidir. Ayrıca kayıt dışı atölyelerin Çalışma Bakanlığı’na şikâyet edilmesi ve takibinin yapılması gerekmektedir. Sektörde çalışma yapan TEKSİF’in bir an önce bölgede ‘Sendikalı olmak anayasal haktır’ şiarıyla çalışmaya başlayıp, işçilerin güvenini kazanması ve örgütlenme faaliyetlerine başlaması zorunludur. Kısacası, bu bölgede emek ve demokrasi güçleri tarafından yürütülecek bir çalışma sonuçsuz kalmayacaktır.

Toksöz, G. Türkiye’de Kadın İstihdamının Durumu (ILO, 2006)’ndan yararlanılmıştır.

*5–7 Mart 2009 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde 7.si düzenlenen Türkiye Üniversite Öğrencileri Bağımsız İktisat Kongresi’nde yaptığımız sunumun metnidir.

**Emel Demir- ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü 2. Sınıf
Burcu Yılmaz – ODTÜ İktisat Bölümü 2. Sınıf

*** DİSK/AR Raporu Devlette ve Toplumda Kadının Yeri, 1999

**** TEKSİF, Türk Tekstil-Konfeksiyon Sektörünün Sorunları ve Çözüm Önerilerine İlişkin Görüşlerimiz, 2008

Kriz, Mühendisler Ve Teknikemek

ABD finans piyasalarında başlayıp burjuva ideologların “reel sektörü etkilemez” propagandasını yerle bir ederek üretim sektörüne de yayılan kriz, tekellere aktarılan milyarlarca doları, işten atılan yüz binlerce işçiyi, tüketim maddelerine yapılan olağandışı zamları arkasında bırakarak ilerliyor. Alınan “önlemler”, benzer önlemleri almayı giderek zorlaştırıyor. Dün tekellere milyarlarca dolar aktarılırken, bugün bunu yapmak daha zor, yarın daha da zor olacak. Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında krizin nedenleri, sonuçları, gelişmesine dair öngörüler, halk hareketinin önüne sunduğu olanaklar ve olasılıklar işlendi, ortaya konuldu.
ABD finans sektörünün çöküşü, imalat sektöründeki durgunlaşma, pazarın daralması, uzun yıllardır devam eden –ancak sömürge ülkelere yapılan yatırımlar ve yeni yatırım alanlarının açılmasıyla tersine çevrilmeye çalışılan– kâr oranlarının düşmesi sonuçlarını elbette gösterecekti. Türkiye’de üretim rekorları kıran vergi rekortmenleri –diğer bir deyişle kâr rekortmenleri– arasına giren şirketlerde toplu işten çıkartmalar, yine büyük tekeller karşısında krizin etkisiyle elindeki küçük mülkünü de kaybetme noktasına gelen küçük üreticiler, krizden doğrudan etkilenmediği düşünülen, ancak tüketim maddelerine ve bizzat yaşamsal ihtiyaçlara getirilen zamlarla reel ücretlerin hızla düşmesi, kağıt/nakit para yerine ikame edilen kredi alışverişleriyle şişirilen piyasaların ve tüketicilerin giderek “iflas” noktasına gelmesi; yaşanan krizin, süreç ilerledikçe gelişebilecek göstergelerinden.
Kriz tüm toplumsal sınıf ve tabaları şu veya bu şekilde etkilerken, bir takım ayrıcalıklara sahip olduğu düşünülen “beyaz yakalı”, ancak büyük kısmı giderek işçi sınıfının yaşam koşullarına yaklaşan, yönünü ve kaderini işçi sınıfıyla birleştirmek zorunda kalan mühendisleri, teknik elemanları da etkilemeden edemezdi. Yazımızın konusu; krizin ücretli mühendisler üzerindeki etkileri, hem emekçi hem de teknik ve bilimsel bilgi birikimiyle şu veya bu oranda buluşmuş aydın olarak mimar-mühendislerin sınıf mücadelesine katılımının önemi ve mimarlık-mühendislik dergisi Teknikemek olacaktır.

KRİZ VE MÜHENDİSLER…
Krizle beraber ülkemizde binlerce işçi işten çıkartılıp ücretsiz izne gönderilir, toplusözleşme görüşmelerinde sıfır zam dayatması yapılarak ölümü gösterip hastalığa razı edilmeye çalışılır, esnek çalışma uygulamalarıyla fazla mesai ücretleri gasp edilip daha yoğun sömürü koşulları dayatılırken, tüm bunların sanayide ve hizmet sektöründe çalışan ücretli mühendisleri etkilememesi beklenemez. İşçi sınıfı ve emekçilere dönük saldırılar ve hak gasplarıyla, sermayenin emek gücünden azami oranda fayda sağlaması ve sömürü oranının yükseltilmesi amaçlanırken, mühendisler de bu uygulamalardan nasibini almadan edemezdi. Hatta birçok işyerinde, işçiler ile sermaye arasında bir aracı rolü biçilerek1 esnek çalışma, fazla mesai ücretlerinin gasp edilmesi, işgününün işyeri dışında da devam ettirilmesi, düşük ücret, iş güvencesizliği, sendikasızlaşma vb. saldırıların başta ücretli mühendisler üzerinde yaşama geçirildiği söylenebilir.
Mühendislerin, teknik elemanların, işyerlerinde işçilere verilen ücretlerden daha yüksek ücretle çalıştırılarak ve yetki verilerek, işçilerin “üzerinde” bir konumda olmaları sağlanmış; kendilerini işçilerin dışında, dahası üstünde görmeleri sağlanarak, işçi sınıfı mücadelesinin dışında kalmaları istenmiştir. Mühendisler, aynı zamanda, emeğin sömürü oranının arttırılmasının yol ve yöntemlerini belirlemekle, emek gücünü kiralayarak geçimini sağlamakla beraber emek gücünü kiralayan emekçilerin sömürü oranını arttırmakla görevlendirilmek istenmiştir, istenmektedir.
Bunlarla beraber, üretim ve üretimin planlanması sürecinde çalışan ücretli mühendisler, üretim sürecindeki konumları itibarıyla emekçi sınıfların bir parçası durumundadır ve emekçi sınıflara yönelik saldırılardan da nasiplerine düşeni almaktadır. Kriz, tüm emekçiler için çalışma ve yaşam koşullarını ağırlaştırırken, mühendislerin de benzer uygulamalarla karşı karşıya kalmalarına neden olmuştur. Emekçi mühendisler, işyerlerindeki mali daralma, üretim daralması, pazar payının düşmesi, piyasalardaki durgunluk vb. gerekçelerle kriz sürecinde işten çıkarılmalar ve ücretsiz izinlerle karşı karşıya kalmışlar, doğrudan işten çıkarmaların olmadığı işyerlerinde ücret artışı olmadan, hatta daha düşük ücretle çalışmaya zorlanmışlardır. Kriz sürecinde yaratılan psikolojik baskı ortamıyla mühendislerin iş yoğunluğu daha da arttırılmış, fazla mesailer “zor durumdaki işyerleri” için “vefa borcu” olarak nitelendirilip normal bir durum haline getirilmiş, iş güvencesinin olmaması ve sendikasızlığın yarattığı işsizlik tedirginliği daha fazla hak gaspını beraberinde getirmiştir.
SMM olarak nitelendirilen, küçük hizmet üreticisi olarak değerlendirilebilecek serbest çalışan mühendislerin2 de, kriz sürecinde üretimdeki azalma, odaların yasal düzenlemeleriyle elde ettikleri bazı hak ve kazanımların geçersizleşmeye başlaması, yapılan hizmet karşılığında ödemelerin alınamaması ve mühendislik hizmet üretiminde yaşanan tekelleşmenin etkisiyle giderek emekçi sınıfların mücadele ve talepleriyle birleşmesinin koşulları oluşmaktadır.

ÜLKE SORUNLARI VE MÜHENDİSLER…
Kriz, krizin ağırlaşan etkisi, yaşanan hak gaspları ve saldırılar, ücretli-emekçi mühendislerin de bu saldırılardan payını düşeni alması, tüm bunlarla beraber sermayenin ülkenin çeşitli sorunlarına dair getirmeye çalıştığı “paket” ‘çözümler’, bilimsel-teknik alanda kendi stratejisiyle birleşmiş bilim insanları ve teknik elemanlar aracılığıyla bu projeleri halka kabul ettirmeye çalışması; bilim insanlarına ve emekçi mühendislere düşen görev ve sorumluluğu da arttırıyor.
Bu sorumluluk; nükleer santral ihalesi, enerji politikasında nükleer enerjinin çözüm olarak gösterilmesi, temiz su kaynaklarının özelleştirilmesi, Ankara Belediyesi tarafından halka temiz su yerine “kirliliği azaltılmış” suyun verilmesi, kentsel dönüşüm projeleriyle rantın ve kârın sermayeye aktarılması vb. proje ve uygulamalara karşı halk yığınlarının kendi geleceğine sahip çıkma mücadelesinin programına ve bu alanda verilecek ideolojik mücadeleye bilimsel ve teknik bilgi birikimiyle katkı sunmayı gerektirir.
Küresel ısınma sorunu, sanayi tesislerinin çevreye verdikleri zarar ve gerekli önlemlerin alınmaması, yerleşim yerlerine baz istasyonlarının kurulması, internet sitelerine uygulanan sansür, büyük kentlerde yaşanan trafik sorununun giderek çözümsüz hale gelmesi vb. meseleler halk hareketinin gündem ve talepleri olmakta, halkçı bir perspektifle beraber –bilimsel, teknik alanı ilgilendirdiğinden– mühendislik yaklaşımını da gerektirmektedir.
Tek tek ele alındığında, kentsel dönüşümden nükleer santrallere, işçi sağlığı ve iş güvenliği yasa tasarılarıyla taşeronlaştırılmaya çalışılan iş güvenliği mühendisliğinden sağlıklı bir çevre ve kent yaşamına kadar tüm bu konular, gündeme geldiği yerlerde, hatta ulusal ve uluslararası platformda önemli mücadele dinamiklerini oluşturmaktadır.
Örneğin çevre sorunu, bundan 30 yıl öncesiyle kıyaslandığında, çok daha yakıcı ve somut bir mücadele talebi olarak kendini göstermektedir. Yahut ulaşım sorunu, küresel ısınma vb…
Bütün bu gelişme ve değişmeler, sınıf hareketinin önüne çözülmesi gereken yeni sorun ve görevleri de koymuş, kapitalizme karşı verilecek mücadelede işçi sınıfının yanında yer alabilecek kesimleri, mücadelenin program ve ihtiyacını genişletmiş, bu yönleriyle bilim insanları ve bilimsel-teknik bilgi birikimine sahip mimar-mühendislerin mücadeleye katkılarını daha önemli bir noktaya getirmiştir.

EMEKÇİ MÜHENDİSLERİN ÖRGÜTLENMESİ VE TMMOB
İşçi sınıfı ve etrafında diğer emekçi sınıf ve tabakaların örgütlenmesinin bir parçası olarak değerlendirilmediği sürece, mühendislerin örgütlenmesi boş ve anlamsız bir sivil toplum propagandasının ötesine geçmeyecektir. Mühendislik mesleği, tek başına bir sınıf kimliği vermez. Emeği ile geçinen emekçi-ücretli mühendisler olduğu gibi, üretim araçlarının sahibi konumundaki sermaye sahibi mühendisler de vardır. Emekçi mühendislerin örgütlenmesi ve haklarını koruması, emekçi sınıfların mücadelesiyle mücadelelerini birleştirmeleri, patron ve ücretli mühendislerin birlik anlayışı ile gerçekleşemez. Emekçi mühendislerin talepleri, yaşanan krizin dayattığı koşulların da etkisiyle, işçi sınıfının talepleriyle giderek birleşmekte, sendikal örgütlenmenin zorunluluğu kendini giderek daha fazla dayatmakta ve –mühendis olanı da dahil– sermayeye karşı bir yön almaktadır. Bu nedenle, ücretli-emekçi mühendislerin endüstride ve hizmet sektöründe işçi sınıfıyla birleşmesinin, ortak sendikalarda örgütlenmesinin, mevcut örgütlü sendikalara katılmasının olanakları giderek artmaktadır.3
Sorunu, işçi sınıfı hareketinin, sınıflar mücadelesinin dışında ele almak, tek başına mühendislerin sendikalara üye olup-olmama, hak gasplarına karşı çıkıp-çıkmama meselesi olarak görmek yanlış olur. Emekçi-ücretli mühendislerin sendikalaşması, sınıf mücadelesinin seyrinden bağımsız değildir. Ancak emekçi mühendisler yüzünü işçi sınıfına dönüp, emekçilerle birleşmek üzere sendikal ve siyasal mücadeleye katılmadıkça, gerçek anlamda kurtulmaları, teknik bilgi ve emeklerini emekçilerden yana değerlendirmeleri mümkün olamayacaktır.
Emekçi mühendislere yönelik çalışmanın örgütsel bir temeli de mevcuttur. 300 binin üzerinde üyesiyle TMMOB, mimar ve mühendislerin yaklaşık yarısını bünyesinde toplamış bulunmaktadır. TMMOB’nin üyeleriyle kurduğu ilişkinin düzeyi, anlayışı vb. bir yana konulduğunda, emekçi mühendislerin sınıf hareketiyle birleşebilmesi için önemli örgütlülüklerden birisi olduğu somut bir gerçekliktir. Bu nedenle, emekçi mühendisler arasındaki çalışma, aynı zamanda TMMOB’nde emekçi mühendis kimliğinin ağırlık kazanması için yürütülecek bir çalışmadır. TMMOB’nin sınıf hareketiyle birleşmesi, içindeki burjuva liberal, bürokratik etkilerden arındırılıp tutarlı demokrat ve anti-emperyalist bir mevziiye kazanılması küçümsenemeyecek derecede önemlidir.

TEKNİKEMEK
Emekçi mühendislerin sınıf mücadelesine katkısı niceliklerini aşan ölçüde olacaktır. Aydın, onurlu bilim insanlarının ve emekçi mühendislerin, sınıf mücadelesinin önündeki “21. yy’ın sorunları” olarak tarif edilen, ancak kapitalizmin iki yüzyılı aşan gelişiminin insanlığa ve doğaya dönük tahribatlarının birikimi olan sorunlara dönük bilim ve tekniğe dayanan, ve bilimi halk yığınlarının çıkarları doğrultusunda kullanan yaklaşımları önemli ve anlamlıdır. Burjuva bilim dünyasına karşı bilimsel-teknik alanda verilecek mücadele, sınıf mücadelesinin üç temel alanından biri olan ideolojik mücadelenin bir parçasıdır. Yalnızca ideolojik mücadele olmanın da ötesinde, doğrudan günlük yaşamı ilgilendiren sorunlarla ilgilidir. Çevre, ulaşım, ekolojik denge, su, enerji, kent, tarım, planlama, üretim, gıda vb. birçok alanda ilerici güçlerin bir araya gelmesi ve bilim-teknik alanındaki mücadelenin daha örgütlü bir şekilde yürütülmesi, aynı zamanda bir araya gelememiş emekçi mühendislerin sınıf hareketi etrafında birleştirilmesini amaçlayan Teknikemek dergisi, bir süredir yayın hayatına devam etmektedir.  
2009’un önemli gündemlerinden birisi olan “su sorunu”yla ilgili söylenecek çok şey olmasına rağmen, Teknikemek’in 5. Dünya Su Forumu’na yönelik yayını konuyla ilgilenen farklı çevreleri bir araya getirmiş ve halkçı bir perspektif sunmuştur. Keza çok şey söylenmiş olan Nükleer Enerji tartışmalarında, “çevreci”, “yeşilci”, reformist yahut “reel” politikacı ve “enerji arz sorununu” temel alan yaklaşımlara karşı sosyalist bir yaklaşımla enerji ve çevre sorununa sosyalizmin yaklaşımını –başlangıç düzeyinde olsa da– ortaya koymuştur. Bunu yaparken, konuyla ilgili olan demokrat ve ilerici çevrelerin yazı ve düşüncelerini, bilimsel katkılarını da almayı ihmal etmemiştir.
Teknikemek; emperyalist tekellerin suyun özelleştirilmesi politikaları, nükleer santrallerin enerji sorununun çözümü olarak dayatılması, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin taşeron iş güvenliği şirketlerine devredilmesi, sanayi tesislerinin çevre ve halk sağlığını tehdit etmesi, teknolojinin emekçilerin hayatını kolaylaştırmaktan öte onlara karşı silaha dönüştürülmesi, küresel ısınma-buzulların erimesiyle dünyanın geleceğinin tehlikeye girmesi, genetiği değiştirilmiş organizmalar, tarımda kimyasal kirlenme vb. birçok konuda yaşanan sorunların bilimsel ve teknik yönüyle incelenmesi; dolayısıyla bu sorunların kapitalist-emperyalist sistemden bağımsız olmadığının teşhiri ve mimar-mühendislere kendi alanlarını da kapsayan tek çözümün sosyalizm olduğunu göstererek, teknik alandaki burjuva etkilere karşı ideolojik mücadeleyi yürütmeyi hedeflemektedir. Mühendislik hizmetlerinin piyasaya açılması, mühendislerin taşeronlaştırılması, düşük ücret ve esnek çalışma uygulamalarıyla çalışma ve yaşam koşullarının giderek dayanılmaz hale getirilmesine, odaların burjuva-liberal ve uzlaşmacı ‘sol’ anlayışlarla yozlaştırılmasına karşı emekçi-mimar mühendislerin bir mücadele aracı olma amacındadır.
Son olarak, belirtilmelidir ki, TMMOB içerisindeki demokrat mevzilerin korunması, liberal ve bağımlılık yanlısı etkilere karşı mücadele edilmesi, oda yönetimlerindeki liberal, uzlaşmacı, emperyalizmin saldırıları karşısında yeterince tutarlı bir duruş sergileyemeyen, odaları piyasa açarak gelirlerini “yükseltmeyi” amaçlayan, sermaye ile ilişkilerinde alabildiğine rahat liberal-sol anlayışın yerine devrimci, demokrat ve anti-emperyalist bir anlayışın getirilmesi, ancak emek hareketinden mühendislerin ısrarlı-istikrarlı çalışması ve Teknikemek’i amacına uygun bir şekilde değerlendirmesiyle mümkün olabilir. Emekçi mühendislerin sınıf hareketine katılmasıyla niceliklerinin üzerinde katkı sağlayacakları kesindir.

  1. Bahsi geçen mühendisler, işyerlerinde idari yönetici veya işyerinin bizzat sahibi durumdaki mühendisler değildir.
  2. Büyük taahhüt işleri yapıp, emek-gücünü sömüren firma sahibi mühendisleri bunun dışında tutmak gerekir.
  3. Bünyesinde büyük oranda mühendis barındıran IBM emekçilerinin Tez Koop-İş sendikasında örgütlenmesi, mühendislerin işyeri temsilcisi olması, “beyaz yakalı” eylemleri olarak anılan Plaza Eylemleri, mühendislerin henüz küçük bir kitlesinin olsa da sendikalaşma ve hak alma mücadelesine diğer emekçi sınıflarla birleşerek girme eğilimlerini göstermesi bakımından önemlidir.

Tuzla’da Taşeronluk

Tuzlada çalışan 30 bin işçiden sadece 3 bini kadrolu. Bir gemi yapımında farklı zamanlarda 2000 bine yakın işçi çalışıyor. Ve yönetim kademesi dışındaki tüm çalışanlar taşerona bağlı. Taşeronlaştırma kimi zaman öyle pervasızca yapılıyor ki, işçi ve patron arasına kimi zaman 5 veya 6 taşeron girebiliyor. Bu sistem yüzünden, işçi parasını çoğu zaman alamıyor. Alamadığında da, parasını istemek için muhatap bulamıyor. Taşeron çoğu zaman ortadan kaybolmuş oluyor. İşçi patronun kim olduğunu ise zaten bilmiyor.
Tuzla tersanelerinde ortalama ayda bir işçi can veriyor. Makine parkına yapılan devasa yatırımlarla karsılaştırıldığında, çok küçük maliyetli işyeri güvenliğini sağlamaya yönelik tedbirlerle önlenebilecek olan bu kazalarda, işçiler hayatlarını kaybetmeye devam ediyor.
Tersane işçilerinin çabasıyla Gis-Bir hastanesi kuruldu. Tersaneler bölgesindeki hastane, ancak kazalar dışında, sadece düzenli ödenek ayıran işyerlerinin işçilerine hizmet veriyor. 30 bin kişilik hastanede, 20 bin tersane işçisi sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Sigortalı işçi sayısı 20 bin gözüküyor, ama sıklıkla giriş-çıkış yaptırdıkları için örneğin 3 yıl çalışan bir tersane işçisinin toplamda 6 ayı yatırılmış gözüküyor.
Limter-İş’in verilerine göre, Tuzla Tersanesi’nde çalışan 15 bin civarında işçinin, sadece yüzde 10’u kadrolu olarak çalışıyor. Limter-İş’e üye bin 186, Dok-Gemi-İş’e bağlı 300 civarında sendikalı işçi bulunuyor. Yani bahsettiğim alanda işçilerin %90’nı taşeron olarak çalışmakta.
Taşeronlaşma; mal ve hizmet üretiminin, bölünerek, bir ana firmaya bağlı çalışan bir veya birden fazla alt firma tarafından yapılmasıdır. Burada bağlılık, ana firma ve alt firma arasında yapılan sözleşmenin sınırı çerçevesindedir.
Özelde, Tuzla tersanesinde taşeronlaşmaya neden ihtiyaç duyulduğuna biraz daha yakından bakacak olursak…
Taşeronluğun sanayiye girmesi çok uzun bir geçmişe sahip değildir. Bilindiği kadarıyla, Türkiye’de ilk taşeronluk uygulamaları 1970’li yıllarda ortaya çıkmıştır.
Taşeronluğun sanayiye girmesinde işçiler ve sendikaların da önemli payı vardır. Bilindiği gibi, sanayinin gelişmeye başladığı ilk yıllarda işçilerin nitelikliliği ve iş organizasyonu çok yetersizdi. Genellikle hangi işin kimin tarafından yapılması önemli bir fark getirmiyordu. İşçiler, verilen talimatlar çerçevesinde, işyerindeki tüm işleri yapmakla yükümlüydü. Ancak bazı işler hem çok ağırdı, hem de iş-meslek öğrenme, mesleğinde gelişme kaygısındaki işçiler için aşağılayıcıydı. Bunların en başında yükleme-boşaltma işi geliyordu. İşçiler bu işi hamallık olarak görüyorlardı. İşte bu durum, işçilerin de ısrarıyla, sendikal bir talebe dönüştü. Yükleme-boşaltma işlerinin çok sık periyotlarla gündeme geldiği işyerlerinde ise, bu işler taşerona devredildi.
Bu arada 12 Eylül darbesi yapıldı, sendikaların faaliyetleri ve etkinliği yasaklandı, sınırlandı. Bu dönemde özellikle yeni sanayiye giren işverenler, sendikasız, örgütsüz, hak talep etmekten yoksun işçi çalıştırmanın tüm nimetlerinden yararlandılar. 1989–1990 yılına gelindiğinde ise, sendikalar kamuoyu desteğini de alarak, kararlı bir mücadeleye girdiler ve başarılı sözleşmeler gerçekleştirdiler. Ancak bazı işverenler, çok ucuz iş gücü avantajının ortadan kalkmasını kabul edemediler. Sonuçta taşeronluk sistemi sanayiye monte edildi.
Taşeronlaşmanın yaygın ve planlı biçimde uygulamaya sokulmasındaki başlıca hedeflerden biri, çok sayıda işçinin çalıştığı iş yerlerinde üretimin parçalanmasıdır. Böylece öncelikle işçilerin örgütlenme imkânının ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Örgütlenme ve hak arama imkânından yoksun kalan işçiler, düşük maaşlarla ve sigortasız çalıştırılmakta, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinden mahrum kalmaktadırlar.
Tersane sahiplerinin üretim örgütlenmesinde tercih edip destekledikleri bu bölünmüşlük ve esneklik, aynı zamanda rekabet aracılığıyla diğer taşeron firmaları da kendilerine bağımlı kılmak için bir avantaja dönüşmektedir.
Türkiye’deki özel sektör ticari-gemi inşa kapasitesinin %95’i, Tuzla tersaneler bölgesindeki 45 tersaneye aittir. Öyle ki, Tuzla tersaneleri 2007 yılında, 2011 yılına kadar sipariş kabul etmeyeceklerini söylemişlerdi.
Artan siparişleri yetiştirme kaygısı ile işin hızlanmasının ve üretim teknikleri ve teknolojisindeki ilerlemelerin çalışma sürecini olumsuz şekilde etkilemesi karsısında, emeğin giderek bu hıza ayak uyduracak esnekliğe “koşturulması”, sektördeki büyümenin sürdürebilirliği ve insan hayatı konusunda ciddi endişelere yol açmaktadır. SSK verilerine göre, Türkiye ekonomisinin yükselme dönemleriyle ölümlü iş kazalarının arttığı dönemler örtüşmektedir. Ekonomik büyümenin İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı’nda yapısal bir düzelmeye yol açmadığı anlaşılabiliyor. Her ne kadar verilen kayıtlı iş kazası sayıları, istihdamın parçalanmış ve kayıt-dışı yapısına paralel olarak sınırlı bir bilgi verse de, bir eğilimi göstermesi açısından önemli. Kriz yılları olan 2001’den itibaren ölümlü iş kazalarında düşüş, makro iktisadi büyüme ve refah yılları olarak tanımlanan 2005’lerden itibaren ciddi bir artış gözlemliyoruz. 2006 senesi, iş kazası geçiren işçi sayısının bir sene içerisinde 1096’dan 1601’e çıkması açısından, öncelikle incelenmesi gereken bir sene olarak göze çarpmakta. Bu çarpıcı artış, Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki son ölümlü is kazalarına verilen ilk tepkilerden biri olan “işçiler eğitimsiz, o yüzden kazalar artıyor” açıklamasının da yanlışlığını gösteriyor. “İşçilerin genel eğitimsizliği” yerine, “nemaları paylaşılmayan genel ekonomik büyümenin” iş kazaları bağlamında irdelenmesi gerekliliği, istatistiklerde açıkça görülmektedir.
Taşeron işçinin sendikalarda örgütlenmesinin önünde yasal bir engel yok gibi gözüküyor. Ancak bir sendikanın fabrikada örgütlenmesinin önünde, bölünmüş onlarca taşeron firma zaten fiili bir engel. Sendikalaşmak isteyen işçilerin, bağlı oldukları taşeron firmanın tersanelerdeki toplam işçilerin sayısını bilmeleri ve %51’inde örgütlemeleri gerekmektedir. Taşeron bir firmada 20 işçi çalıştırırken, aynı taşeron başka bir ana firmada 5 işçi çalıştırmaktadır. Doğal olarak işçileri yan yana getirme zorluğu ortaya çıkmaktadır.
Diğer taraftan, ana firma ile taşeronlar büyük oranda anlaşmış olduklarından, işçiler sendikaya üye oldukları anda taşeron firma işten çıkartıyor. Zaten taşeron işçisi güvencesiz çalıştığı için kolayca işten çıkartılabilmektedir. Eğer taşeron firmada ciddi bir sendikal örgütlenme varsa, ana firma, sendikal çalışmayı duyduğu an taşeronun iş hakkını fesh edebiliyor. İşi olmayan bir işçinin de, sanırım, sendikaya ihtiyacı yoktur. Hiçbir güvencesi olmayan taşeron işçi, zaten işten atılmaktan korkmaktadır. Bu sebeple de sendikaya üye olmamaktadır. Kadrolu işçi ile taşeron işçi arasındaki ücret farkları, sadece farklı yaşam koşullarına sahip olmaları anlamına gelmiyor, taşeron işçi ile kadrolu işçi arasındaki bu fark, onları düşmanlaştırma ve bölme işlevini de görüyor.
Taşeron işçilere kadrolu işçilerin sahip çıkıp, sendikal mücadelelerine yardım etmeleri olanaklı olsa da, gerek aralarındaki düşmanlaşma, gerekse kadroluların yapmak istemediği ağır ve pis işleri taşeronların yapması, kadroluların destek vermemelerinin temel nedenidir.
Bir sendika toplu sözleşme yapabilmek için, o iş kolunda %10’luk bir örgütlenme yapmak zorundadır. Toplu sözleşme masasına oturulamadığı sürece de, işçiler, sendikaya üye olduklarında bir şey değişmeyeceğini düşünerek, sendikadan uzak duruyorlar. Çünkü sendikanın henüz toplu sözleşme yetkisi yoktur.
Taşeronluk gerçekten işçilerin sadece örgütlemesini engellemiyor, bütün sosyal haklarını, tatil günlerini, maaşlarını ve işçilerin iş güvenlik tedbirlerini hiçe saymaktadır. Tuzla tersanelerinde kriz gerekçesiyle Kasım ayından bu yana yirmi bin işçi işten çıkarılmıştır. Taşeronların, işçileri yevmiyeli çalıştırmaları, ayın 30 günü içerisinde istediği zaman işe çağıran, istediği zaman bir süre çalışma diyen bir çalışma şeklini yaygınlaştırmıştır. Ya da taşeron işçilerin çalıştıkları ana firmaları değiştirilerek, işçileri tek bir işletmeye bağlı  çalıştırmayarak, doğal olarak da işçilerin örgütsüz ve hak arama mücadelelerinde yalnız kalmalarını sağlıyorlar.
Taşeronluk konusunda daha geniş kapsamlı çalışmaların yapılması da zorunludur. Ancak her şeye rağmen taşeronluk, çalışma yaşamını, sendikaları, endüstri ilişkilerini, ulusal ekonomiyi ve toplumsal yaşamı kemirmeye devam ediyor. Bu nedenlerle taşeronluğun bir an önce ortadan kaldırılabilmesi için işçilerin ve sendikaların çok kararlı bir mücadeleyi göze almaları kaçınılmazdır.
Hiçbir işçi, sendikacı ve kurum olarak sendika, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyebilecek durumda değil. Çünkü taşeronluk öncelikle tüm işçileri ve sendikaları tehdit ediyor.
Sendikalar taşeronluğun ortadan kaldırılması mücadelesini örgütleyip başarmadıkça, mevcut üyelerini taşeronluğa karşı koruyabilmesi de zorlaşacaktır.
Kaldı ki, tarihsel olarak sendikaların temel amacı tüm işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek olmuştur.

KAYHAN GEYİK: Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi,  Sosyoloji Bölümü

Sunum

Kapitalist kriz, tüm dünyada, işçi sınıfı ve emekçi kesimleri vurduğu kadar eğitim alanını da tahrip ediyor ve gençliği de geleceksizliğe sürüklüyor. Emperyalist kapitalizm; eğitim ve sağlık alanındaki kazanımlarda hızla kesintilere giderken, sosyal haklar bir bir gasp ediliyor. “Küresel krize karşı tasarruf önlemleri” ya da “Yeni Sosyal Reform” başlıkları altında uygulamaya konan saldırı biçimleriyle gençliğin geleceği tehdit altına sokuluyor.
Kasım 2008’den başlayarak Avrupa ülkeleri merkezli gelişen gençlik eylemlerinin Aralık ve Ocak aylarını da içine alarak dalgalar halinde büyümesi bu yüzdendi. Üniversiteler, ilk ve ortaöğrenim kurumlarında baş gösteren boykotlar, işgaller devasa mitinglerle gelişirken, tüm dünyada gençler “kriz kapitalizm gelecek bizimdir” diyerek yeni bir sistem arayışını da tartışmaya başladılar.
Türkiye gençliği de, diğer ülke halkları ve gençliği gibi, kapitalist krizden ciddi boyutlarda etkileniyor. Merkezi düzeyde ve birleşik bir hareket olarak ortaya çıkamasa da, ülkenin her yanında lokal eylemler, boykotlar ve hak arayış gösterileri kendini gösteriyor. İşte tam da böylesi bir dönemde, iktisat ve sosyoloji öğrencilerinin düzenledikleri ulusal öğrenci kongreleri oldukça dikkat çekici sunumlara ve tartışmalara ev sahipliği yaptı. Dergimizin bu sayısında, biri İzmir Dokuz Eylül, diğeri Ege Üniversitesi’nde geçtiğimiz aylarda düzenlenen bu iki kongrede sunulan yüzlerce tebliğ arasından bize ulaşan beş tebliği okurlarımıza sunuyoruz.

Yeni NATO ve Rusya

“Yeni NATO’nun perde arkası” başlıklı yazımızda, NATO’nun “stratejik konsepti”nde değişiklikleri gerekli kılan bazı gelişmelere ve bunların nedenlerine dikkat çekmeye çalışmıştık. Bu yazımızda, olup bitenleri Rusya ve Doğu Avrupa boyutuyla birlikte ele almaya çalışacağız.

EGEMENLİK BOŞLUK KALDIRMAZ
ABD emperyalizmi açısından, NATO’nun “stratejik konsepti”ni yenileme girişimi, uluslararası ekonomik-politik gelişmelere gösterilen bir reaksiyon idiyse, bu reaksiyonu acil kılan ana nedenlerden birisi de, Rusya’nın, başta Avrupa olmak üzere Avrasya bölgesinde son bir iki yılda kaydetmeye başladığı bazı başarılı adımlarıydı şüphesiz.
Belki bundan önce, ABD-Rusya ilişkisinin bir özelliğini burada vurgulamamız yararlı olacaktır: Rusya ve daha öncesinde Sovyetler Birliği (SB), ABD açısından, geçtiğimiz yüzyıldan beri, çok özel bir konuma sahip olmuştur. Rusya’nın (ve SB’nin) durumu, geçtiğimiz yüzyılın parlayan ve palazlanan emperyalizmi ABD için, bir yerde, dünyaya hükmetme derecesinin göstergesi olmuştur. İster uluslararası işçi sınıfının ve sosyalizmin kalesi olarak, isterse yeni bir emperyalist mihrak olarak, SB ve Rusya’nın geçirdiği tüm tarihsel evreler, ABD emperyalizmi açısından, bu devasa ülkenin somut halinin, kendi dünya egemenliğinin düzeyinin göstergesi olarak özelliğini esasta değiştirmemiştir. Nitekim SB’nin çöküşüyle, ABD’nin dünyanın tek efendisi pozlarına bürünmesinin örtüşmesi de, bu iki ülke arasındaki ilişkinin ABD açısından özelliğinin en açık bir göstergesiydi.
ABD, sadece çöken SB karşısında “ebedi zaferini” ilan etmedi, aynı zamanda, “yeni” Rusya’yı da, muz cumhuriyetlerinden alışık olduğu bir tarzda, ele geçirmeye çalıştı. Doğu Blok’un çöken ve çöktürülen ülkelerinde, Batı Avrupa’nın diğer emperyalist devletleriyle birlikte tezgahladığı yağmayı, Rusya’da da örgütlemeye çalıştı. Fakat, bilindiği gibi, bu yağma, zirvesindeyken, ters tepti. Ve devlet aygıtı içinden bu yağmaya tepki duyan kesimlerle (Putin ve ekibi), yeni burjuvazinin böylesi bir ülkede “kompradorluğu” kabullenmeyen bazı milliyetçi çevrelerinin gerçekleştirdiği ortak koordinasyonuyla, uzun soluklu bir karşı direniş başlatıldı. Denilebilir ki, Rusya’nın devlet olarak bu “ayağa kalkışı”, aynı zamanda, ABD’nin zaferinin zirvesindeyken aldığı ilk ciddi mevzi yenilgisiydi de!
Putinli yılların, yeni Rusya’nın toparlanma yılları olarak gerçekleşmesi, ABD’nin bütün bir Avrasya’yı kapsayan egemenlik stratejisinin (Irak ve Afganistan bu genel stratejinin önemli unsurlarından bazılarıydı sadece) altını oyan temel gelişmelerden biri olarak görülmelidir. İlginçtir: ABD’nin zaferinin nihai göstergesi (SB’nin çöküşü), bir adım sonrasında, gerileme sürecinin ilk göstergesine (Rusya’nın “ayağa kalkışı”) dönüşmüştür.
ABD-Rusya ilişkisinin belirtilen özelliğinden şu sonuç da çıkmaktadır: ABD açısından Rusya,  diğer Batılı emperyalist güçlerle ilişkisinde, kendi sözünün geçerliliğinin de bir göstergesidir. Bu güçleri Rusya’ya karşı birleştirmek veya birleştirememek son derece önemli bir veridir burada.
Peki, somut durum nedir bu açıdan? ABD’nin bugün, Almanya, Fransa, İtalya gibi, Batılı emperyalist güçleri kendi önderliği altında Rusya’ya karşı birleştiremediği ortadadır. Ve daha çarpıcı olan şudur ki, ABD, kendi önderliğini şart koşmadığında dahi bunu gerçekleştirmekten uzaktır!
Bush’un kaş göz yararak başaramadığı bu saflaşmayı, Obama ABD’si denemeye bile yeltenmemiştir. Bu yönüyle, ABD açısından, NATO’nun yenilenmek istenen stratejik konseptinin Rusya boyutunda öngörülen, kıta Avrupa’sının Batılı büyük güçlerinin Rusya ile birleşmesinin engellenmesidir (ve elbette aynı zamanda, böylelikle, Rusya’nın ister Kafkaslarda, isterse Doğu Avrupa’daki nüfuzunu artırmasının önüne geçmektir). Daha doğrusu, Obama ABD’sinin yeni NATO konseptiyle aynı zamanda hedeflediği budur. Bu hedefin, Bush’un çabalarından çok daha gerçekçi olduğunu aşağıda daha net göreceğiz.

RUSYA’DAN RASYONEL ARGÜMANLAR
Geçtiğimiz yılın Haziran ayında, yani dünya ekonomik krizinin, kendisini ABD dışında henüz doğrudan ve keskin bir biçimde hissettirmediği bir dönemde, Rusya’nın yeni devlet başkanı Dmitri Medwedew, Batı Avrupalılara ilginç bir öneride bulundu. 4 Haziran’da Berlin’e ilk ziyaretini gerçekleştiren Medwedew, “Avrupa güvenliğine ilişkin hukuki bakımdan bağlayıcı bir sözleşmenin hazırlanması” gerekliliği üzerinde durdu. Ona göre, bu belgeyle, “en önemli güvenlik kurumları yeni bir mimaride bağlanabilir”di. Başka bir deyişle, Rusya’nın devlet başkanı, “yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi”ni önermekteydi. Ve bunu, Avrupa’nın merkez ülkesi Almanya’da açıklamaktaydı!
Gerekçeleri de ilginçti. Ona göre, “Batı, geçmişin ideolojilerinin etkisi altında”ydı. Mevcut kurumsal güvenlik mimarisi, hâlâ bloklar arası çatışma mantığına dayanmaktaydı. Ve NATO, “modern riskleri” karşılamamaktaydı.
Medwedew bu konuşmayı yaparken, henüz Bush ABD başkanıydı ve NATO’nun strateji değişikliğine gitmesi gerekliliği, ilgili çevrelerde, henüz kabaca dillendirilmekteydi. Bu gelişmeleri de gözeterek, Medwedew, şu düşüncesini Alman kamuoyuna açıkladı: “Dünya politikası giderek çok yönlü karakterini ortaya koyduğundan, Birleşmiş Milletleri (BM), uluslararası işbirliğin başka formatlarıyla gereksiz kılma çabaları vahim sonuçlara yol açacaktır.”
Medwedew, Batı Avrupalılara, yeni bir pakt önerisinde bulunmaktaydı. Bu pakt ama, BM Beyannamesi’nin ilkeleri üzerinde yükselen “bölgesel bir pakt” olmalıydı! Bütün Avrupa’yı kapsayan bir zirveyle, böyle bir paktın belgesi üzerinde çalışılabilirdi. Önemli olan şuydu: Bütün devletler, bu zirveye, şu veya bu blokun veya gruplaşmaların üyeleri olarak değil, tersine ulusal yapılar olarak katılmalıydı. Hareket noktası, ideolojik motiflerle çarpıtılmamış saf ulusal çıkarlar olmalıydı!
Rusya’nın bu çıkışı, somut uygulanabilirliğinden ziyade, Batı Avrupalılara açtığı perspektif açısından önemliydi. Bu perspektifte Rusya, adeta ‘kral çıplak’ demekteydi: Mevcut güvenlik kurumlarınız tarih olmuş, yenisinin inşası kaçınılmaz, ama bunu eski dönemin kurumlarıyla yapamazsınız, hele Rusyasız bir Avrupa güvenliği asla anlamlı olamaz!
Başka bir deyişle: ABD Başkan Yardımcısı Biden’nın 2009’un Şubatı’nda Münih Güvenlik Konferansı’nda, ABD’nin dünyaya, ama dünyanın da ABD’ye ihtiyaç duyduğunu belirtmesinden çok önce, Rusya, Avrupa’ya; Rusya Avrupasız, ama Avrupa da Rusyasız yapamaz demişti!
Medwedew, bu konuşmasında, Rusya’nın karşıya alınmaması gereken bir güç olduğunu söylemedi sadece, aynı zamanda özel bir talepte de bulundu: Rusya ile Avrupa arasında en önemli tartışma konularına ilişkin görüşmelerde, “bir molaya ihtiyaç var” dedi. “Başlangıç için bir soluk alma molası vermek ve dönüp ister Kosova, ister NATO genişlemesi veya isterse roket savunma sistemi konusunda, nerede bulunduğumuza bakmak fena olmayacaktır.”  Medwedew’e göre, bu, tek yönlü eylemleri kışkırtan “şeytan çemberini” kırmak açısından da bir gereklilikti. “Rusya’nın bugünün dünyasında kaos ve belirsizliğe ihtiyacı yoktur. Bu denli pervasızca korunması gereken çıkarlarımız yoktur” dedi.
Dikkat çekicidir ki, Medwedew’in bu konuşmasının üzerinden iki ay bile geçmeden, Gürcistan bilinen askeri macerasını gerçekleştirdi! Bush ABD’si, adeta, maşası üzerinden ‘al sana mola!’ demiş oldu! Gürcistan’ın hüsranla sonuçlanan bu macerası, başka şeylerin yanı sıra, ABD’nin; Batı Avrupa ile Rusya’nın yakınlaşması ve stratejik bir işbirliğine yönelmesi düşünce ve önerileri hakkında ne tür bir tavır içerisinde olacağının bir işaretiydi. Mola isteyen Rusya’yı eyleme geçmeye mecbur kılmak suretiyle, hem Batılı Avrupalıların Rusya ile işbirliklerinin koşullarını zorlaştırmış ve hem de Doğu Avrupa’nın bazı ülkelerinde “Rus ayısı”na karşı olan korku ve kaygıları tazelemiştir. Anımsanacağı gibi, iki hedefine de ulaşmıştı: AB-Rusya partnerlik ilişkileri dondurulmuş ve roket savunması sözleşmesinde, yeni ABD yönetimini beklemek isteyen Polonya ve Çek Cumhuriyeti masaya oturtulmuştu!
Peki Rusya? Bilindiği gibi, Rusya da ABD’nin restini görmüştü. Ama sadece bu kadarıyla yetinmemişti. Medwedew, savaşın ardından Avrupalılara dönük şu açıklamayı yapmıştı: “Kafkasya’daki bu savaş, Avrupa için yeni bir güvenlik modelinin geliştirilmesinin ne kadar gerekli olduğunu ortaya koymuştur”!
Şöyle ki, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısı, “mevcut güvenlik mimarisinin yetersizliğini gözler önüne sermiştir”. Yani ‘Avrupa, içinde hareket ettiğin güvenlik yapısı, seni savaş ve barış konusunda tayin edici kılmıyor’ demeye getirmişti! Medwedew, bu açıklamasında, ayrıca Rus dış politikasının şu beş ilkesini de herkesin anlayabileceği bir dilde ifade etmişti:
“Birincisi; Rusya milletler hukukunun tüm normlarına bağlıdır.
İkincisi; Rusya, dünyanın çok kutuplu olduğundan yola çıkar. Tek bir devletin belirleyiciliği, isterse bu ABD gibi büyük bir devlet olsun, kabul edilemezdir.
Üçüncüsü; Rusya tüm devletlerle iyi ilişkiler kurmayı amaçlar.
Dördüncüsü; Rusya, yurtdışındaki yurttaş ve şirketleri için her zaman koruyucu güç olarak devrede olur.
Beşincisi; Rusya sadece komşu ülkelerde değil, tersine, dünyanın her yerinde kendi çıkarlarını savunur.”
Kısacası, Rus jeo-stratejistlerce “tarihin coğrafik ekseni” olarak tanımlanan Rusya, “hodri meydan!”demiş oldu!

BÜKEMEDİĞİN ELİ … SIKACAKSIN!
Denilebilir ki, kriz yükü giderek ağırlaşan ABD’nin yaptığı da bu oldu: bükemediği eli, öpmediyse de, “dostane” bir şekilde sıkmayı yeğledi. Yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Rus mevkidaşına yaptığı “reset düğmesi” hediyesi tam da bu anlamı taşıyordu. Aynı şekilde Obama’nın, Prag’daki “atom silahlarından arındırılmış bir dünya” muştusu…. Yeni “diyalog dönemi”, yukarda belirtilen hamle ve kapışmaların ardından gelmişti. Ve daha önemlisi; ABD’nin zayıflığından doğmuştu.
Bununla birlikte, ilişkilerde “yeniden başlat” düğmesine basmak akıllıca bir davranıştı. Batı Avrupalılar; ABD’nin, yeni NATO konseptiyle, onları eşit bir düzeyde muhatap alacağını açıklamasına karşın, Rusya ile işbirliği ve yakınlaşma seçeneğinden vazgeçmeyeceklerini bildireceklerdi. Bunu en açık bir şekilde, Fransa Devlet Başkanı Sarkozy dillendirdi. Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasında, lafı Rusya’ya getirerek şunları söylemişti:
“Olup bitenin adını koyalım: AB ile Rusya arasındaki güvensizlik artıyor… Güven yeniden tesis edilmelidir. Üstüme düşen sorumluluğu almak istiyorum, alacağım da. Bugünün Rusya’sının AB ve NATO için askeri bir tehdit oluşturduğuna inanmıyorum… NATO ve AB için ana riskin, Rusya tarafınca gerçekleştirilecek askeri bir saldırı olduğuna inanmıyorum…
Kaldı ki, bu dünyanın sayısız sorunları karşısında, bizim teknoloji ve sermayeye ve Rusya’nın da enerjiye sahip olduğu koşullarda, Rusya ile Avrupa arasında bir çatışmanın çıkması oldukça zayıf bir ihtimaldir. Şu da açık olsun ki, Fransa, hiç şüphesiz, Rus gazına en az bağımlı olan Avrupa ülkesidir. Fransa, atom gücü sayesinde enerji alanında bağımsızdır. Yani, burada söylediklerimin, ne zayıflık, ne korku, ne de herhangi bir çıkar ile ilgisi vardır. Söylediklerim, durumun sadece bir okunuş biçimidir…
Rusya AB ile işbirliğini sürdürmelidir ve ben burada da sorumluluğumu üstleniyorum: Düşünceme göre, buradaki hedeflerden birisi, günün birinde, AB ile Rusya arasında ortak bir ekonomik ve insani alanı yaratmamızdır. Bizler, Alman ve Fransızlar olarak, birbirimizle savaşı ortak bir ekonomik ve insani alanı yaratmak suretiyle noktalamadık mı? Alman ve Fransızlar için doğru olan ve işleyen bir şey, neden Rusya ve AB için de iyi olmasın ki?
… Bence, Başkan Medwedew’in dedikleri ciddiye alınmalıdır. Pan-Avrupa güvenliği konseptinin altında neyi anladığı kendisine sorulmalı ve ortaklaşa bu konu üzerinde görüşülmelidir… Ekonomik ve insani alandan sonra, bir güvenlik alanı yaratmamız iyi olacaktır.”
Henüz birkaç ay öncesinde Ukrayna-Rusya arasındaki gaz krizinin ve öte yandan Gürcistan krizinin yaşanmasına karşın, AB’nin lider ülkeleri; Rusya ile yakın işbirliği ve diyalogdan vazgeçilemeyeceğini vurgulamakta. Bu olgu, ABD’nin Avrupa’daki pozisyonu bakımından son derece önemli bir değişime tekabül etmektedir. ABD, son 60 yılda, Avrupa’daki varlığını, özellikle Rusya’dan (SB) doğan tehdit ile gerekçelendirmiş ve meşrulaştırmıştır. Bugün, Batı Avrupa’nın çekirdek ülkeleri (Almanya ve Fransa), böyle bir tehdit görmüyoruz demektedirler!
İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan ve ABD’nin Batı’nın tek lider ülkesi olmasıyla karakterize olan uluslararası politik düzen, böylelikle, en ileri düzeyde geliştiği Batı Avrupa’da da belirleyiciliğini yitirmiş bulunmaktadır. ABD, SB’nin çökmesinin ardından, Batı liderliğini, dünyanın tek liderliğine dönüştürmeye çalışmış, ancak bu çabaları arzulanan sonuçları getirmediği gibi, Avrupa’daki liderliğinin de temelleri kalmamıştır.
Sarkozy’nin konuşmasında geçen “Pan-Avrupa” kavramı da dikkate değerdir. “Pan”; bütün, tüm, kapsayıcı demek, yani “Pan-Avrupa”, anlam itibariyle, “Büyük Avrupa” demektir. Bu durumda, konsept; Doğu ve Batı ayrımının kalktığı, Rusya’nın da içinde olduğu “Büyük Avrupa”dır. Medwedew’in önerisi de zaten Avrupa’ya bu “vizyonu” sunmaktadır. Rusya, esasta Fransa ve Almanya’ya, AB’ni dağıt demiyor, ancak özellikle bütün Avrupa’yı kapsayacak yeni bir “güvenlik yapısı”nı oluşturmak bakımından, ne AB’nin askeri kurumlarının, ne de NATO’nun yeterli olacağına işaret ediyor! Ve bütün Avrupa’yı kapsayacak bu “yeni güvenlik mimarisi”nde, Avrupa’nın bütün ülkeleri “şu veya bu blokun veya gruplaşmaların üyeleri olarak değil, tersine ulusal yapılar olarak katılmalı”dır vurgusunu yapıyor. İlginç ve önümüzdeki sürecin ne tür seçenekleri olgunlaştırabileceğini anlamak bakımından önemli bir vurgu bu.
Mevcut durumdan bakıldığında, bu vurgudaki şart kabul edilmediğinde, böylesi bir yapının oluşması için Rusya’nın AB ve NATO’ya alınması gerekirdi. Bu durumda, her ikisi de (AB ve NATO) kendileri olmaktan çıkardı. Dolayısıyla bu mümkün gözükmüyor. Tersi durumda ama, yani Rusya’nın şartı kabul edildiğinde de, hemen hemen aynı sonuca gelinmiş olunacaktır: Yeniden ayakları üzerinde dikilmiş bir Rusya karşısında, tek tek ulusal yapılar olarak bir Almanya veya Fransa’nın olanakları baştan sınırlanmıştır; AB veya NATO’da bulunmaktan doğan avantajlar bu platformda etkili olamayacaktır.
Aslında, burada kendisini şimdiden hissettiren, sadece NATO’nun değil (bunun “kimlik krizi” ortada!), AB’nin de sınırlarına ulaştığıdır. Görünen o ki, AB’ni ilginç bir kader bekliyor: Bu emperyalist kurum, önce genişlemesiyle derinleşmesi arasındaki diyalektik ilişkinin kaynaklık ettiği açmazlarla yüz yüze geldi. Şimdi ise, bu iç açmazlarının, çevre ve dünya koşullarındaki değişimlerle birlikte, dış açmazlarla doğrudan birleşip şekillendiğini görüyor. AB, bu andan itibaren tüm kapılarını kapatsa dahi, “gönenç ve barışın kalesi” olarak bulunduğu coğrafyada kopan ve kopacak olan fırtınalardan kendisini koruyup rotasında ilerleyemeyecektir. Zira, AB’ni, bildik haliyle olanaklı kılan dünya koşulları hızla altüst olmaktadır. Eninde sonunda Rusya’ya daha da açılmak, daha yakın işbirliğine yönelmek zorundadır. Bunu yaptığında, yani “günün birinde, AB ile Rusya arasında ortak bir ekonomik ve insani alan” yaratıldığında ve bununla birlikte “bir güvenlik alanı” da oluşturulduğunda, bu alandakinin, bilinen AB olduğunu söylemek için bin şahit gerekecektir!
Bugünden ama net gözüken, NATO’nun doğuya genişlemesinin artık olmayacağı, olacaksa bile, bunun Almanya ve Fransa’nın onayıyla olmayacağıdır. Bir Rus stratejistinin de belirttiği gibi, Doğu Avrupalı ülkelerin NATO üyeliği, sadece Rusya’yı kuşatma değil, aynı zamanda nüfuz alanı belirlemesi ve ilanıdır. Eğer NATO’nun 5. Maddesi (birine yapılan saldırının tümüne yapılmış sayılması) hâlâ ittifakın ana ilkesi ise, bu yorum yanlış değildir. Gerek ABD’nin Avrasya stratejisinde yöntem değişikliğine gitmesi ve gerekse AB’nin Rusya karşısında belirtilen ve giderek belirginleşen pozisyonu, yeni NATO konseptinde altı çizilen Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliği meselesinin şantaj ve pazarlık malzemesinden öteye bir anlam taşımayacağına işaret etmektedir (mutlak olmamakla birlikte, aynı şey, ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde konuşlandırmayı planladığı roket savunma sistemi için de geçerlidir).

DOĞU AVRUPA’NIN HAZİN KADERİ
Jeo-politikçilerin diliyle belirtecek olursak, Avrupa’da son 20 yılda büyük (politik) tektonik kaymalar gerçekleşmiştir. İki Almanya, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran “iki kampın” sınır ve cephe ülkesiyken, şimdi, birleşmiş Almanya olarak, eski pozisyonunu, Avrupa’nın orta-merkez ülkesi konumunu kazanmıştır. Fakat 1989’da durum henüz bu değildi. Almanya birleşmiş, ama doğusu “istikrarsız komşularla” doluydu. Bu yönüyle Almanya, yine bir tür sınır ve cephe ülkesiydi. Batı’nın doğu sınırını oluşturmamak ve yine o eski orta-merkez ülke olabilmek için, Batı’nın doğuya kayması gerekirdi! Almanya, son birkaç yıl öncesine kadar, gerek AB ve gerekse NATO içinde “doğuya genişleme”yi hararetle savunmuştur. “İttifakın sınır çizgileri” Avrupa’nın doğu ve güneydoğusuna kaymalıydı ki, Almanya “alansal derinlik” kazanabilsindi! Kazandı da. Ama, bu sürecin daha da ilerletilmemesi gerektiğini de gördü. Rusya’nın çekim alanına çok yaklaşılmıştı. ABD ise, NATO’nun doğuya genişlemesi politikasını, başka bir amaçla, öncelikle de kendisinin Avrasya’yı ele geçirme stratejisinin bir parçası olarak sürdürmekteydi. Böylelikle, farklı amaç ve ihtiyaçlardan da olsa, transatlantik içinde bu konuda oluşan birliğin de sonuna gelinmiş oldu.
Gördük ki, “yeni NATO konsepti”, aynı zamanda, ABD’nin, Rusya’nın “yeni Avrupa güvenlik mimarisi” önerisine verdiği bir yanıt özelliğini taşımakta. Ruslar, bu yeni “mimari”ye ABD’yi de dahil etmiş olmalarına karşın, ABD’den gelen yanıt olumsuzdu. Yine de, bu iki “güvenlik mimarisi”,birbirleriyle kıyaslandığında, birinin nostaljik (ABD’nin “yeni NATO”su), diğerinin ise gelecekçi izlenim bıraktığı söylenmelidir. ABD’nin nostaljisi ortada, fakat Rusya’nın önerisi neden gelecekçi? Avrupa tarihinde; Almanya-Fransa-Rusya ittifakı hiçbir zaman olmamıştır. Birine karşı diğer ikisinin ittifaklaşmaları olmuştur, ama üçünün ittifakı asla. Öneri bu yönüyle, “gelenekten sapma”yı ifade ediyor: yerleşik şekillenmeleri esas almıyor, bunların ötesinde, geleceğe dönük, daha doğrusu gelecekte gerçekleşebilecek gelişme ve olanaklara açık ve bunları kapsayacak bir esneklikte. “Demir Perde”, “Batı’nın baş düşmanı”, “yayılmacı Rusya” vb. vb., “soğuk savaş”ın bilinen klişelerine artık sığdırılamayan, başka bir Rusya, Avrupai bir Rusya olarak sunuyor kendisini. İddia mevzisi bakımından, Avrupa karşısındaki pozisyonunu, bir yerde, 1917 Ekim Devrimi öncesinin Büyük Rusya’sıymış gibi belirliyor. Elbette, Çarlık Rusya’sının değil, Avrupa ile ortak değerleri ve tarihini öne çıkaran modern Rusya’nın iddiasıyla!
Rusya ile AB arasında 2007 itibariyle toplam hacmi 233 milyar avro olan bir ticaret gerçekleşmiştir; bu rakam 2003’de sadece 85 milyar avroydu. 2007’de Rusya’nın ihracatının yüzde 57’si AB’ne ve AB ihracatının da yüzde 6,2’si Rusya’ya gidiyordu. Rusya’daki tüm yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 75’i –bu, 2007’de 17 milyar avro ediyordu– AB’ne üye ülkelerce yapılmaktaydı. Şurası tartışmasızdır ki, AB’nin, özellikle de Almanya’nın, Rusya’nın enerjisine ve sunduğu geniş pazar ve yatırım olanaklarına büyük ihtiyacı var. Aynı şekilde de ama, hızla ağır sanayisini yenilemek ve salt hammadde ihracatçısı pozisyonuna düşmemek için, Rusya’nın da, AB’nin ileri ülkelerindeki teknolojiye gereksinimi bulunmaktadır. Kısacası, bu işbirliğinin gelişme potansiyeli tartışmasızdır ve özellikle ABD menşeli, bu gidişatı sekteye uğratma amaçlı hamleler artık eskisi kadar oyalayıcı olamayacaktır.
Hiç şüphesiz, Rusya da krizle darbe yedi. Kriz, Rusya’yı esas olarak iki yönden zorlamakta: Birincisi; yurtdışındaki kredi kaynakların kuruması ve ülkedeki sermayenin Batı’nın ana merkezlerine hızla geri çekilişi nedeniyle, Rus mali sisteminin sarsılması. İkincisi; Rusya’nın ihraç ettiği hammaddelerde yaşanan fiyat düşüşleri ve bu maddelere olan talebin gerilemesi nedeniyle, üretimin gerilemesi; ve dolayısıyla da döviz ve vergi gelirlerinin azalması. (Birincisinden doğan tehlike alınan tedbirlerle büyük oranda bertaraf edilmiş görünüyor. Ancak ikincisinin neden olduğu sorunlar devam ediyor.) Fakat Putin’in de dikkat çektiği gibi, Rusya bu krizle, yeniden güçlendiği bir dönemde karşılaştı.
Gelgelelim, Medwedew’in önerisi, alışık olduğumuz ve bilinegelen karşısında ne denli uçuk kaçsa da, bu öneri dillendirilmiş ve orta yerde durmaktadır. Obama’nın “yeni NATO”su, bu önerinin kulak ardı edilmesine yetmedi! Ve belirtmek gerekir ki, bu gerçek, ABD’den bile çok, Doğu Avrupa’nın ABD’ye umut bağlamış devletlerinin eteğinin tutuşmasına yol açmıştır.
Doğu Avrupa ülkeleri, baştan sona ve kelimenin tüm anlamlarıyla, ciddi bir depresyona sürükleniyorlar: Açık kapitalist ilişkiler içinde geçen ilk 20 yıl hüsranla sonuçlandı! Denilebilir ki, dünyanın hiçbir bölgesi 2007-2008 krizinden manevi bakımdan bu bölge kadar sarsılmamıştır (ekonomik büyük sarsıntının yanı sıra!). Büyük illüzyonu, büyük dezillüzyon (hayal kırıklığı) izlemiş, birinci ikinciye dönüşmüştür! Batı doğuya kaydırıldı, ama bugün Doğu, Batı’da olmadığını acı acı hissetmektedir. Bu ülkeler, geçen her gün, “iki arada bir derede” kaldıklarını görmektedirler. Peş peşe hükümetlerin düştüğü bu bölgede, istikrar kavramı, ancak istikrarlı istikrarsızlık olarak hayat bulmaktadır. Ve bu ülkelerin işbirlikçi üst sınıf ve yönetimleri, ‘ganimetin kaderi sahibini de etkiler’ gerçeğini, politikalarının umudu haline getirmişlerdir. Bu, bir taraftan, hemen hemen hiçbir bağımsız hareketin mümkün olmadığının kabulüdür. Ama diğer taraftan da, Batı Avrupa’nın, esasta da Almanya’nın, yumuşak karnının, kapattığını sandığı Doğu Avrupa’da yeniden açıldığının göstergesidir.
Uzun sözün kısası; çökmekte olan eski uluslararası düzeni, orasından burasından düzelterek yeniden işlevli kılma hamleleriyle, bu düzenin sınır ve çerçevelerini esas almayan yeni bir uluslararası ilişkiler düzenini oluşturma çabalarının iç içe geçtiği bir dönemden geçiyoruz. Böylesi tarihsel dönemlerin bir özelliği; atılan her adımın, kaydedilen her gelişmenin, kendi karşıt faktörlerini olağandışı bir hızla ortaya çıkartarak gerçekleşmesidir. Dolayısıyla, izlenen taktikler de çok kısa ömürlü olabilmekte ve çabuk değişime uğramaktadırlar. Ve daha önemlisi, bütün bunların, her bir ülke ve bölgedeki sınıflararası mücadelenin koşulları ve ilişkileri içinde cereyan ettiğini de unutmamak gerekir. Dolayısıyla, kimin planı, düzeni, “vizyonu” hayat bulur, kim geleceğe ne kadar damgasını vurur; bütün bunlar, salt bu yazıda belirtilenlere bakılarak yanıtlanabilecek sorular değildir.
Fakat, günümüzde, büyük ve iddia sahibi emperyalist devletler arasında, kartların yeniden karıştırıldığı, dengelerin yeniden oluşturulduğu tartışmasızdır.

Cilalı “Yeni Dünya Düzeni” Devri

Türkiye Mart ayını, yerel seçimler etrafında yoğun bir iç politika gündemi ile geride bıraktı. Nisan ayının ilk haftasında ise, bir yandan 29 Mart yerel seçimlerinin sonuçları tartışılırken, diğer yandan G -20 Zirvesi, NATO toplantısı ve ABD’nin yeni Başkanı Barak Hüseyin Obama’nın Türkiye ziyareti nedeni ile dış politika ağırlıklı tartışmalar, değerlendirmeler gündeme damgasını vurdu.
Türkiye’nin çeşitli alanlardan önde gelen burjuva ideologları, yerel seçimlerin sonuçlarının ardından çıkan tabloyu, hükümet partisi AKP ve karşısındaki rakip sistem partileri açısından değerlendirip, sonuçlar çıkarmaya çalışırken, daha tam bir mutabakata varamadan, G -20 zirvesi, NATO’nun 60. yıl toplantıları ve ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti çerçevesinde “yeniden kurulan Dünya ve Türkiye’nin konumu” tartışmalarına daldılar. Öyle görünüyor ki, önümüzdeki günlerde ekonomiden iç ve dış politikaya kadar geniş bir yelpazede yaşanan bu tartışmalar, olayların gelişmesine göre farklı öncelikler kazanarak devam edecek.
Biz de, bu yazı kapsamında, elden geldikçe bu tartışmaların temel iddialarını, geçmişle bağları içinde ele alıp irdelemeye çalışacağız.

***
Dünya ve Türkiye halkları, “Yeni Dünya Düzeni” iddialarına 80’li yılların sonu ve 90’lı yılların başında tanık olmaya başladı. O yıllarda, başta G – 7 (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Kanada ve Japonya) ve ardından Rusya’nın katılımıyla G – 8 ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerin devlet ve hükümet temsilcilerinin bir araya geldiği toplantılarda, dünya kamuoyunun karşısına geçip “barış, kardeşlik, eşitlik ve ortak çıkarlara dayalı uluslararası ittifak temelinde yeni bir dünya düzeninin kurulmaya başladığı” mesajlarını vermek neredeyse bir moda haline gelmişti.
Kurulmaya başlandığı iddia ve ilan olunan “Yeni Dünya Düzeni”, esas olarak Sovyetler Birliği (SB)’nin yıkılışı ve eski Sovyet cumhuriyetlerinin, uluslararası kapitalist-emperyalist sisteme tam entegrasyonuna dayandırılıyordu. 90’lı yılların ilk çeyreğinden o güne kadar dünya halklarının yaşadığı bütün yıkımlar; yoksulluk, eşitsizlikler, adaletsizlikler, sömürü ve baskılar, savaşlar, ne varsa her şey, kapitalizm karşısında alternatif sistem olan sosyalizmin dünyanın yaklaşık üçte birine hükmetmesine bağlanıyordu. Kapitalist-emperyalist sistem ve sosyalizm (ve halk demokrasisi ile yönetilen ülkeler) arasında bölünmüş olan dünya, “soğuk savaşın ve iki kutupluluğun egemen olduğu dünya” olarak adlandırılıyor, SB’nin çöküşüyle de bu dönemin ilişkilerinin şekillendirdiği dünyanın sonuna gelindiği söyleniyordu. Hatta hızını alamayan kimi burjuva ideologlar, bu tarihsel dönemi daha da gerilere götürüyor, Avrupa’da bir “hayalet”in (komünizm hayaleti) dolaşmaya başladığı bin 800’lü yıllara kadar gidiyorlardı.
Kurulmaya başlandığı iddia ve ilan olunun “Yeni Dünya Düzeni”, “kapitalist sistemin, insanlığın bugüne kadar kurabildiği tek ileri ve gerçekçi sistem olduğu, sosyalizmin yenilgisi ile birlikte tarihin sonuna gelindiği, ‘soğuk savaş’ın sona ermesi ile tek kutuplu bir dünyanın hakim olacağı, insanlık açısından ‘yeni bir altın çağ’ın başladığı, bu çağın globalleşme ve küreselleşme çağı olduğu, kapitalizm ve onun egemen sınıfı olan burjuvazinin artık dünyayı refaha ve barışa götüreceği vb.” bir dizi süslü, etkili ve umut vadeden ideolojik-politik propagandayı esas alıyordu.
Sosyalizmin, kapitalist-emperyalist sistem karşısında almış olduğu geçici yenilgi ve SB’nin çöküşü, o günün koşullarında, “Yeni Dünya Düzeni” adı altında sürdürülen ideolojik-politik propagandaya somut bir dayanak oluşturuyordu. Bu propaganda karşısında durmaya çalışan, itiraz eden, sosyalizmin başta işçi sınıfı olmak üzere insanlığa kazandırdığı büyük değerleri hatırlatan herkes, “geçmişte kalmış ve geçmişi özleyen dinozorlar” olarak mahkum edilmek isteniyordu.
Bu rüzgarı arkasına alan uluslararası sermaye ve işbirlikçileri, G-8 ülkeleri de dahil olmak üzere, bütün dünyada işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halkların elde ettiği birçok ekonomik, sosyal, demokratik, siyasal hakları tırpanlamaya başladı. Sosyalizmin yenilgisi ile zincirlerinden boşanmış emperyalist güçler, SB ve halk demokrasisi ülkelerin çöküşüyle birlikte ortaya çıkan yeni pazarlar başta olmak üzere, dünyanın birçok bölgesinde yeniden paylaşım ve yeni bir sermaye birikimi yolunda hızla ilerlemeye başladılar.
İçine girilen bu dönemin ardından günümüze kadar gelen yaklaşık çeyrek asırlık dönemin, işçi sınıfı ve ezilen halklar başta olmak üzere, bütün insanlığa nasıl bir kayıp, yıkım ve acılara mal olduğunu sıralamaya kalksak sayfalar ve ciltler dolusu bir suçlar dosyasıyla yüz yüze kalacağımızı söylemek bir abartı olmayacaktır. Ancak yazımızın amacının bu olmadığını ve böyle bir döküm açısından oldukça dar kalacağını belirtip, geride bıraktığımız yaklaşık çeyrek asırlık dönemin ana iddialarının özetini hatırlatmakla yetineceğiz.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, artık bu iddiaların çöktüğünü, iddia sahiplerinin bile kabul ettiği bir tablodur. Ama şimdi onlar, geride bıraktığımız bu dönemi hatırlamak istemezcesine, yeniden dünya halklarının karşısına çıkıp, “asıl Yeni Dünya Düzeni’nin şimdi kurulmaya başladığını” ilan ve iddia etmektedirler. Bugüne kadar yaşananların ise bir geçiş süreci olarak görülmesi gerektiğini söylemektedirler. Bir dönemin geride kalmasının öyle hemen olup bitecek bir şey olmadığını, “soğuk savaş dönemi ve iki kutuplu dünyanın” damgasını vurduğu ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal ilişkilerin öyle bir çırpıda yok olup, yerlerini yenilerinin almasının zaten zor olduğunun görüldüğünü söyleyip, dünyanın esas olarak şimdi “Yeni Dünya Düzeni”nin kurulduğu bir “yeni” sürece girdiğini propaganda etmektedirler.
Elbette bunun yeni bir sahtekarlık olduğunu, başta işçi sınıfını olmak üzere bütün dünya halklarını aldatmak için yeni bir oyun olduğunu söyleyip, işi kestirmeden bitirebiliriz. Ancak olup bitenlere baktığımızda, işçi sınıfı ve bütün dünya halklarını tehdit eden yeni bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini daha yakından görmek anlamlı olacaktır. Çünkü o zaman göreceğiz ki, dün sadece pembe hayaller ve umut dolu vaatlerle dünya halklarının ömründen çeyrek asırlık bir dönemi çalanlar, şimdilerde, bir yandan aynı süslü sözleri söyleyerek, ama düne göre daha gerçekçi görünmeye çalışarak, geleceğimize ipotek koymaya ve hırsızlıklarına yeni yıllar eklemeye karar vermiş durumdalar.

ULUSLARARASI EKONOMİK KRİZİN YARATTIĞI YAKINLAŞMA
ABD’de başlayan ve 2007-2008 yılına damgasını vuran uluslararası ekonomik kriz karşısında alınacak tedbirler konusunda, başta ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa olmak üzere, kapitalist-emperyalist sistemin önde gelen ülkeleri birçok kez bir araya geldiler ve ortak bir çözüm planı üzerinde tartıştılar. Ancak 2009 yılının Nisan ayının ilk haftasında toplanan G-20 zirvesine kadar yapılan hemen hemen bütün uluslararası toplantılardan bir türlü istenilen uzlaşma yakalanamadı. Bırakın krize karşı ortak bir müdahale programını, bir araya gelinen her uluslararası platform, ayrışmaların, çelişkilerin ve çatışmaların öne çıktığı tartışmalara sahne oluyor ve dağılıyordu. Geriye, “herkes başının çaresine baksın, kendini kurtarmanın yolunu arasın”dan başka bir seçenek kalmıyordu.
Diğer taraftan ise, başta ABD olmak üzere, adı geçen ülkeler ve Avrupa Birliği (AB)’nin önde gelen diğer ülkeleri, krizin etkisini durdurmak üzere bir dizi müdahale paketleriyle çöküşü engellemeye çalışıyordu. Yüzlerce milyar dolar ve avroluk çözüm-müdahale paketleri kâr etmiyor; uluslararası emperyalist sistemin bel kemiği kabul edilen finans kuruluşları, bankalar, sigorta ve yatırım şirketleri birbiri ardına iflas ediyordu. Sistemin çöküş sürecine müdahale konusunda atılabilen tek adım ise, yıllardır kapitalist sistemin her derde deva olarak öne sürdüğü “serbest piyasa-pazar ekonomisi”nin bildik bütün kurallarını tersyüz eden “devletleştirme”, hazine ve merkez bankaları aracılığıyla şirketlere el koymak oluyordu.
Ancak bütün bu hamleler-müdahaleler, hem yaşanan uluslararası ekonomik krizin önüne geçemiyor, hem de son çeyrek asırlık dönem boyunca uluslararası kapitalist sistemin kutsal ilan ettiği “Yeni Dünya Düzeni”nin neo liberal ekonomik alt yapısını, ona ait bütün tezleri tuzla buz ediyordu. Artık uluslararası krizin aldığı boyut öyle bir noktaya gelmişti ki, 80’li yılların ortalarından itibaren neo liberalizmin olmazsa olmaz politikası olarak kabul edilen özelleştirme politikalarıyla uluslararası tekellere yapılan sermaye transferinin onlarca katı bir devletleştirme, birkaç ay gibi kısa bir süre içerisinde gerçekleşmişti. Yeter ki, yaşanan krizin önü alınabilsin ve sistemin çöküşü durdurabilsin, onlar; uluslararası kapitalist sistemin patronları, serbest piyasa-pazar ekonomisi, “bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler” liberalizmi konusunda atıp tuttukları her şeyi yalayıp yutmaya hazırdılar ve buna da yapmaya başlamışlardı. Fakat kötü gidişat bir türlü engellenemiyordu.
Bu tablo karşısında, 2007-2008 yılı ve hatta 2009’un ilk aylarında sağlanamayan uluslararası ekonomik krize karşı ortak müdahale-program ve uzlaşma arayışları konusunda ilk somut adım G-20 zirvesinde atılabildi. Kriz karşısında o güne kadar yaşanan sarsılma, dağılma ve “uzaklaşma”nın yerini, yakınlaşma ve uzlaşma mesajları aldı.
G -20 zirvesini değerlendiren liderlerden İngiltere Başbakanı Gordon Brown, düzenlediği basın toplantısında “Yeni bir dünya düzeninin doğmakta olduğunu” söyledi ve “Yeni bir uluslararası işbirliği dönemine giriyoruz” dedi. Zirve yapılana kadar kriz karşısında uluslararası düzeyde oluşturulacak yeni ekonomik canlandırma paketlerine karşı çıkan Fransa ve Almanya’nın liderleri bile, durumdan memnun olduklarını açıkladılar. Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy, zirvenin sonuçlarından duyduğu memnuniyeti, “Sonuçlar umduğumuzdan çok daha iyi” sözleriyle ifade ederken, Almanya Başbakanı Angela Merkel, “Tarihi bir uzlaşmaya varıldı” diyerek düşüncelerini özetliyordu. ABD’nin çiçeği burnunda Başkanı Barack Obama ise, G-20 toplantısının ardından yaptığı açıklamada, zirvede varılan anlaşmanın, “Global ekonomik toparlanma yolunda bir dönüm noktası olduğunu, ekonomik büyümeyi sağlamak ve krizin bir kere daha olmasını önlemek için atılan adımların emsalsiz olduğunu ve global ekonominin daralmakta olduğu bir dönemde yapılan bir günlük zirvenin verimli ve aynı zamanda tarihi olduğunu” vurguluyordu.
İngiltere’nin Başkenti Londra’da toplanan, dünya ekonomisinin yaklaşık % 90’ını oluşturan 20 ülkenin (bunların içerisinde Türkiye’de var) liderlerini bir araya getiren ve temel gündem maddesi “Yaşanan uluslararası kriz karşısında ne yapılacağı” sorusuna somut bir yanıt vermek olan G–20 zirvesinde varılan ve adına “tarihi uzlaşma” denilen uzlaşmanın temel olarak neleri içerdiğine yazımızın ilerleyen bölümünde değineceğiz. Ancak buna geçmeden önce, sözü edilen tarihi uzlaşmada ABD’nin ve onun yeni Başkanı Barack Obama’nın şahsında dile gelen ABD burjuvazisinin yeni politik yaklaşımının rolüne ana hatlarıyla değinmekte yarar var.

ABD’NİN “YENİLGİSİ” ÜZERİNE KURULAN BİR UZLAŞMA
İngiltere Başbakanı Gordon Brown, “Yeni Dünya Düzeni”nin yaklaşık çeyrek asır önce ilan edildiğinden haberi olmasa (!) gerek ki, zirveyi değerlendirirken, “yeni bir uluslararası işbirliği dönemine girildiği”nden ve bu işbirliği döneminde “yeni bir dünya düzeninin doğmakta olduğu”ndan, yeni bir şeymiş gibi bahsediyor. Biraz esprili bir biçimde böyle de söyleyebiliriz. Ancak, ABD’nin özellikle son on yıllık işgal ve savaş politikalarının bir numaralı ortağı olmuş bir emperyalist devletin başbakanının bundan haberdar olmadığı düşünülemez. Belli ki, İngiltere Başbakanı, hem eski “yeni dünya düzeni”ni ve onun içerisinde dünyayı kana bulayan bir numaralı ortağı ABD’nin rolünü, hem de Barack Obama’nın başkanlığı’ndaki ABD’nin yeniden ve yeniden ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni”ni ve onun içindeki rolünü iyi biliyor.
2008’in sonları ve 2009’un başından bu yana, başta bir numaralı müttefiki olan İngiltere olmak üzere, AB üyesi ülkeler ve bütün dünya, ABD’nin dünyanın son 10 yılına damgasını vuran, 2. Bush dönemi olarak da adlandırılan ve “Uluslararası teröre karşı uluslararası mücadele” adı altında özetlenen politikalarının yarattığı tepkiyi ve bu tepkinin üzerine ABD burjuvazisinin Barack Obama ile birlikte yeni bir dönemi başlattığını konuşuyor ve tartışıyor.
Bütün bu tartışmalar ve çıkarılan sonuçlar, esas olarak ABD’nin son on yıllık politikalarının, emperyalist kapitalist sistem ve onun geleceği açısından kötü sonuçlar verdiğinin görüldüğü üzerinde yoğunlaşıyor. Daha seçim kampanyalarından başlayarak, Başkan seçilip görevi devralmasından bu yana geçen kısa süre içerisinde, Barack Obama, bütün açıklamaları ve politik mesajlarında, artık bu dönemin kapandığına dair vurgularını öne çıkardı ve çıkarmaya da devam ediyor. Obama’nın bu tutumu, ABD burjuvazisinin bir anlamda son on yıllık süreçte izlenen politikaların yenilgiyle sonuçlandığını kabul etmesinin bir göstergesi olarak yorumlanıyor.
Hatırlanacağı gibi, 11 Eylül saldırısının ardından, kendisine bütün dünyanın gözünde “haklı ve meşru bir gerekçe bulduğunu” düşünen ABD burjuvazisi ve George Bush yönetimi, “uluslararası teröre karşı uluslararası mücadele” iddiasıyla, “bizimle olmayan terörün yanındadır” diyerek, Irak’ın işgali ve İran ile Suriye’nin savaşla tehdit edilmesiyle zirveye çıkan bir işgal ve yayılma sürecini başlatmıştı. Bu süreçte ABD burjuvazisinin esas yaklaşımı, “kendi çıkarlarının merkezinde olduğu politikaların her ne pahasına olursa olsun hayata geçirilmesi ve bunun için her tür aracın kullanılması” olarak özetlenebilecek bir yaklaşım olmuştu.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) adı verilen ve asıl hedefi Ortadoğu’nun zengin petrol ve enerji kaynaklarının denetlenmesi ve el konulması olan politikaların yaşama geçirilmesi için yola çıkılmıştı. Başta bu projelerin kapsadığı ülkeler olmak üzere, bölgede kendi çıkarlarıyla uyuşmayan bütün ülkeleri, özellikle de Rusya’yı da içine alan bir açık tehdit ve savaş politikasıyla hareket ediyordu.
ABD burjuvazisi ve Bush yönetiminin bu yaklaşımının yön verdiği baskı, savaş ve işgal politikaları, sadece doğrudan hedef aldığı ülkelerde değil, genel olarak bütün dünya halklarında ve giderek artan oranda ABD halkı içerisinde de büyük bir tepki ve öfkeyle karşılanmıştı. Öyle ki, bütün dünyada ABD karşıtlığı sürekli artarak, yaygın ve kitlesel gösterilere neden oluyordu. Dahası ABD’nin bu politikaları, başta Almanya ve Fransa olmak üzere, 80’lerin sonunda “Yeni Dünya Düzeni”ni birlikte ilan ettiği diğer emperyalist devletler tarafından da tepkiyle karşılanıyor ve onaylanmıyordu. Bush dönemi boyunca ABD burjuvazisi, bu tepkileri yatıştırmaktan çok, daha da artıran tutumlar izliyordu. Özellikle Irak’ın işgali konusunda hem Birleşmiş Milletler (BM) hem de AB’nin bırakın onayını almayı, onları açıkça tanımayan bir tutum sergiliyordu. BM’nin artık işlevini yitirdiğini, AB’nin bölündüğünü ve AB diye bir birliğin kalmadığını (O günlerde Türkiye’ye yönelik, AB üyeliği için uğraşmanın anlamsız olduğunu, AB’yi dağıttığını ve ortak bir geleceğinin kalmadığını ilan etmeye kadar varan açıklamalar hatırlanacaktır), NATO’nun ne isterse onu yapması gerektiğini söylüyordu.
ABD’nin yeni Başkanı Barack Obama ise, daha seçim kampanyalarından başlayarak, ABD’nin bu politikalarının tıkandığını, kendisinin iktidara gelmesi ile birlikte bu döneme son vereceğini öne çıkaran bir yaklaşım sergiliyordu. Barış, uzlaşma, kardeşlik, ortak çıkarlar etrafında bir politikanın ABD’nin gerçek politikası olduğunu ve kendisinin bu politikaları uygulamak üzere Başkanlığa aday olduğunu söylüyor, hem ABD halkına hem de bütün dünyaya bu çerçevede mesajlar veriyordu. Obama’nın şahsında dile gelen ABD burjuvazisinin bu politik yaklaşımı, başta diğer emperyalist devletler olmak üzere, hemen bütün dünya devletleri tarafından açık veya gizli olarak Obama’nın desteklenmesini beraberinde getirirken, onun seçilmesiyle ABD’de ve bütün dünyada yeni bir dönemin başlayacak olmasının da işareti olarak değerlendiriliyordu. Öyle bir noktaya varmıştı ki, bütün dinler ve halkların Obama’nın şahsında kendisiyle bir benzerlik kurması adeta bir moda haline gelmişti. Bu etki ve yarattığı beklentiler, Obama’nın seçilmesiyle birlikte daha da somutluk kazandı.
Elbette Obama’nın seçilmesi ile birlikte ABD burjuvazisi, emperyalist çıkarlarından, hedeflerinden vazgeçmiş ve onları bir tarafa itmiş değil. Ancak görünen o ki, yukarıda bir cümle ile özetlediğimiz Bush yönetimi döneminde ABD burjuvazisinin politik yaklaşımının yerini, Obama döneminde, “kendi çıkarlarının ve politikalarının herkesin çıkarına olduğunu söyle, göster ve bu politikaları herkesin sahiplenmesi gerektiğini, onun için de birlikte yaşama geçirilmesi için herkesin çalışması gerektiğini, herkesin de bu sürece kattığı kadarıyla payına düşeceğini alacağını ortaya koyarak ilerle” yaklaşımı almış durumda.
Gerek G – 20 zirvesinde, gerek NATO’nun kuruluşunun 60. yılı vesilesi ile düzenlenen toplantılarda, başta ABD Başkanı Obama olmak üzere, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın liderlerinin “tarihi kararlar ve tarihi uzlaşma” diye adlandırdıkları ve yeniden “Yeni Dünya Düzeni”nin kurulmaya başladığını ilan ettikleri buluşma noktasının merkezinde, şimdilik, bu yaklaşımın hepsi tarafından kabul edilmiş olması gerçeği yatıyor demek yanlış olmayacaktır. Ancak bu, uzlaşmanın, uluslararası emperyalist sistemin bütün güç merkezleri tarafından kabul edildiği anlamına gelmiyor. Uzlaşma, esas olarak, Batılı emperyalistler arasında varılan bir uzlaşmadır. G – 20 içerisinde en eski ittifak olan G – 7 ülkelerinin bir uzlaşmasıdır. Bu açıdan bakıldığında da, “eski” “Yeni dünya düzeni”nin ilan edildiği 80’li yılların sonunda verilen uzlaşma fotoğrafı kadar da kapsayıcı değildir. Esas olarak Çin ve Rusya bunun dışında kalmış durumdadır. Batılı emperyalistler arasındaki bu yeni uzlaşma, esas olarak da, Rusya’nın karşısında bir uzlaşma olarak görülmektedir.
ABD burjuvazisinin özellikle Ortadoğu, Kafkaslar ve Asya’daki yakın ve uzak emperyalist çıkarlarından vazgeçmediği ve geçemeyeceği, hedeflerinin hâlâ diri olduğu düşünüldüğünde, içine girildiği söylenen yeni dönemin ne kadar süreceği de ayrıca tartışılır bir durumdur. ABD burjuvazisi açısından bu yeni dönemin, özellikle son on yıllık dönemin ardından bir soluklanma, yeniden güç toplama ve tekrar gündeme geleceği kuvvetle muhtemel olan bir yeni saldırganlığın zemininin oluşturulacağı bir dönem olacağını söylemek de bir kehanet olmayacaktır.

G – 20 ZİRVESİNİN GÖSTERDİKLERİ
Sonuncusu Londra’da toplanan ve bir sonrakinin ise önümüzdeki sonbaharda Japonya’da toplanacağı açıklanan G – 20 zirvesinin ardından yeniden ilan edilen “yeni” “Yeni Dünya Düzeni”nin zirve öncesindeki dayanaklarını, ABD burjuvazisinin bu yeni tutumuyla birlikte düşünmek gerekir. Bu G-20 zirvesinde, 2007-2008’e damgasını vuran ve bu yıllar içerisinde ortak hareket zemini bulamadan dağılan uluslararası toplantılardan farklı bir sonucun çıkmış olmasında da bunun etkisinin yattığını belirtmeliyiz. Zirvenin sonuçları üzerinden ortaya çıkan tablo ise, varılan uzlaşmanın ekonomik altyapısı, içeriği açısından önemli ipuçları vermektedir.

1 – IMF, DB, DTÖ’nün etkinliği artırılacak: Zirvede alınan kararların dikkat çeken birinci yönü, birkaç yıllık bir aradan sonra, IMF, Dünya Bankası (DB) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’nün, uluslararası emperyalist sistem açısından oynadıkları rolün yenilenmesi ve artırılması olmuştur. Zirveye katılan ülkeler, bu konuda yeniden bir mutabakat açıklamışlardır. Buna göre, IMF’nin bütçesi 750 milyar dolar, DB tarafından denetlenen bölgesel kalkınma bankalarının bütçesi 100 milyar dolar, Dünya Ticaret Örgütü’nün bütçesi ise 250 milyar dolar artırılacak. Toplamda 1,1 trilyon dolarlık bu paketin, ekonomiyi küresel düzeyde canlandırmayı hedeflediği ve 2010 yılının sonuna kadar bu miktarın 5 trilyon dolara çıkmasının hedeflendiği de, açıklanan kararlar arasında yer alıyor. Ayrıca, hükümetlerin ekonominin canlandırılması için bugüne kadar piyasaları desteklemek üzere açıkladıkları paketlerin daha büyüklerine ihtiyaç olduğu ve bu konuda herkesin üzerine düşeni yapması gerektiği de, alınan kararlar arasında yer alıyor.
Sözü edilen 1,1 trilyon dolarlık kaynağın nereden bulunacağı konusunda ise iki somut dayanak gösteriliyor; bunlardan birincisi, zirveye katılan ülkelerin yapacağı katkılar, ikincisi ise, IMF’in piyasalardan gerçekleştireceği borçlanmalar. İşte tam da bu noktada, varılan uzlaşmanın, merkezinde uluslararası kapitalist-emperyalist sistemin bulunduğu ekonomik krizin faturasının, genelde bağımlı, sömürge ve yeni sömürge ülkelere, özelde ise işçi sınıfına ve yoksul emekçi halklara yıkılacağı açıkça ifade edilmiş oluyor. Başta IMF olmak üzere, adı geçen kuruluşların önderliğinde bugüne kadar hiçbir bağımlı ülkenin ekonomisinin düzlüğe çıkmadığı, aksine daha büyük yıkımlara yol açıldığı gerçeği, bırakalım bizleri, bu kurumlarda başkanlık ve üst düzey yöneticilik yapmış ve emekli olmuş, hatta bugün de aktif görevde olan uzmanlar tarafından bile itiraf edilen bir gerçek durumdadır.
IMF’nin rolünün bazı yönleri ile yeniden tanımlanıp artırıldığı zirvede dikkat çeken kararlardan birisi de, ülkelerin kriz karşısında aldıkları bütün tedbirlerin ve zirvenin kararlarının uygulanmasının denetiminin IMF tarafından yapılacak olmasıdır. Burada amaç, sadece sömürge ve yeni sömürge ülkelerin değil, Çin ve Rusya gibi ülkelerin ekonomik politikalarının da IMF tarafından izlenip, denetlenmesi konusunda zorlayıcı olunmasıdır.

2 – Korumacılığa hayır, kalkınmacılığa evet: Zirvenin önemli mesajları ve kararlarının diğerlerini de bu başlık altında toparlayabiliriz. Yaşanan kriz karşısında tek tek ülkelerin merkez bankalarının geleneksel olmayan önlemleri de alabilecekleri konusunda fikir birliğine varılmış durumda. Bu kapsamda uluslararası ekonominin canlandırılması ve kalkınma için, finans kuruluşlarının, bankaların, yatırım ve sigorta şirketlerinin denetlenmesi ve gereken müdahalelerin yapılması da yer alıyor. Atılacak her tür adımın ve yapılacak müdahalelerin ise, IMF ve DB tarafından değerlendirilip, rapor edilip, denetleneceği vurgulanıyor.
Burada esas olarak dikkat çeken, ekonominin uluslararası denetiminin IMF, DB ve DTÖ tarafından merkezden ve eskisinden daha sıkı yapılacağının ortaya konmasıdır. Yaşanan ekonomik kriz karşısında kalkınma amaçlı bu yaklaşımın zorunlu olduğu ortaya konmaktadır. Bugüne kadar “mutlak” ilan edilen serbest piyasa-pazar ekonomisinin çöküşünün bütünüyle olmasa da kısman kabulünü içeren bu tutum, Batılı emperyalistlerin denetiminde bir “devlet kapitalizmi”nin işaretlerini vermektedir. Dünya ekonomisinin yaklaşık % 90’ını oluşturan ülkelerin ekonomileri, esas olarak Batılı emperyalist devletler tarafından, IMF, DB ve DTÖ tarafından denetlenecektir. Eğer inanırsak veya inanırsanız, her zamanki gibi bunun nedeni ve amacı da bütün herkesin içinde olduğu ve giderek daha fazla su almaya ve batma tehlikesi artamaya başlayan küresel ekonomi gemisinin kurtarılması; yoksul ülkelerden başlayarak “yeni bir kalkınma süreci”nin sağlanmasıdır.
Ancak bu yaklaşım kati suretle korumacılığı kapsamayacaktır. Zirvenin sonuç bildirisinde, bu, özel olarak vurgulanmaktadır. Sonuç bildirisinde, “yatırım ve ticaretin önüne yeni engeller çıkarılmasına izin verilmeyeceği”, “korumacılık yönünde adımlar atıldığı gözlendiği takdirde, Dünya Ticaret Örgütü’nün ve diğer uluslararası organizasyonların bu durumu incelemesi çağrısında bulunulacağı”nın altı çizilmektedir.
Sonuç bildirisinde yer alan bu yaklaşım da, 1,1 trilyonluk kaynak konusunda olduğu gibi, yaşanan uluslararası ekonomik krizin faturasının kimlere çıkarılacağını göstermesi açısından çarpıcıdır. Dahası böylece, bugüne kadar mutlak ve kutsal ilan edilen ve her derde deva olarak dünya halklarının önüne sürülen “serbest piyasa-Pazar ekonomisi”nin yeni çerçevesi de çizilmiş oluyor. Batılı emperyalist devletlerin ve uluslararası tekellerin işine geldiği kadar müdahale ve denetim, yine onların işine geldiği gibi bir “serbest piyasa-pazar ekonomisi” tarif ediliyor.
Zirvenin sonuçlarının hemen ardından aldığı vazifeye uygun olarak ilk çalışmasını yapan IMF, Nisan ayının sonuna doğru, G – 20 üyesi ülkelerin 2009 ve 2010 yılına ilişkin büyüme, işsizlik ve enflasyon rakamlarını açıklayarak, karanlık gidişata “ışık” tutmaya başladı! Açıkladığı rakamlar bu açıdan oldukça çarpıcı. “ABD ekonomisi bu yıl % 2.8 daralacak, 2010’da büyüme olmayacak. İşsizlik oranı ise, bu yıl % 8.9, 2010 yılında ise % 10.1 olacak. Almanya ekonomisi bu yıl % 5.6 daralacak, işsizlik oranı ise 2009’da % 9, 2010’da % 10.8 olacak. İngiltere ekonomisi bu yıl % 4.1 daralacak, işsizlik oranı 2009’da % 7.4, 2010 yılında ise % 9.2 olacak. Rusya ekonomisi bu yıl % 6, Türkiye ekonomisi ise % 5.1 daralacak. Çin ve Hindistan’da ise büyüme oranları yavaşlayacak. (Ayrıntılar IMF’in resmi sitesinden öğrenilebilir).” Bu oranların iyi niyetli tahminlere dayandığını ayrıca belirtmek gerekiyor.
Yazımızın buraya kadarki bölümünde genel hatlarıyla ele almaya çalıştığımız yönleriyle bile bakıldığında, eski “Yeni Dünya Düzeni”nin çöküşü üzerine kurulan yeni “Yeni Dünya Düzeni”nin nasıl bir düzen olacağı konusunda somut ipuçlarını görmek mümkün. Ayrıca, sağlanan “tarihi uzlaşma”nın ne kadar süreceği konusunda da belirli kanaatler oluşturmak mümkün. Ancak asıl olan, pembe hayaller ve umutlar içeren süslü sözler sarf edilse de, en azından yakın gelecekte, hem emperyalist ülkelerin işçi sınıfları ve emekçileri açısından, hem de sömürge ve yeni sömürge ülkelerin işçi sınıfı ve yoksul halkları açısından karanlık bir “Yeni Dünya Düzeni” ile karşı karşıya olduğumuzdur. Yine de haklarını yemeyelim, çeyrek asır önce ilan ettiklerine oranla, bu kez daha gerçekçi ve açık sözlü olduklarını teslim edelim!
Uluslararası kapitalist sistemin patronlarının sloganı oldukça açık ve anlaşılır: “Eski ‘Yeni Dünya Düzeni’ çöktü, yaşasın yeni ‘Yeni Dünya Düzeni’”

ABD BAŞKANI OBAMA’NIN TÜRKİYE ZİYARETİ
Bir tarafta G -20 zirvesinde ve ardından NATO toplantısından çıkan sonuçlar (bu konuda ayrıntılı değerlendirmeler Ahmet Cengiz imzası ile dergimizin geçen sayısında ve bu sayısında yer almaktadır) ve varılan uzlaşma tartışılıp değerlendirirken, hemen ardından gelen günlerde Türkiye’nin gündemine damgasını vuran bir başka konu ise, ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinde ve TBMM’de yapmış olduğu konuşmada verdiği mesajlar oldu.
İlan edilen yeni “Yeni Dünya Düzeni” içerisinde Türkiye’nin konumu ve ABD-Türkiye ilişkilerinde girilen yeni dönem konusunun yine dergimizin geçen sayısında İ. Çaralan ve Y. Akdağ imzalı yazılarda ele alındığı biliniyor. Biz ise, bu yazımızda sadece Obama’nın Türkiye’ye yaptığı ziyarette söyledikleriyle bundan yaklaşık 10 yıl önce bir başka ABD Başkanı Bill Clinton’un Türkiye ziyareti sırasındaki açıklamaları ve TBMM’de yaptığı konuşma arasındaki olağanüstü benzerliğe dikkat çekerek yazımızı tamamlayacağız.
Bill Clinton’ın ABD Başkanı olarak Türkiye’ye geldiği dönemde sermaye medyasının köşe başlarını tutmuş kalemlerin büyük çoğunluğu. 10 yıl sonra Obama’nın ziyareti döneminde de durdukları yerde duruyorlardı. Hem yaptıkları pespaye ve magazin yorumlarıyla hem de “yüksek dış politika” analizleriyle o kadar birbirlerine benziyorlar ki, merak edenlere mutlaka küçük bir arşiv taraması yaparak durumu görmelerini öneririz. Nasıl durmuşlar, nasıl bakmışlar, vücut dilleriyle nasıl da büyük mesajlar vermişler, birisi depremzede bebeği kucağına alıp burnunu okşayarak, diğeri üniversiteli gençlerle arkadaş gibi konuşarak, nasıl bir örnek “dünya lideri” olduklarını göstermişler vb. vb. – olağan şaklabanlıkları mutlaka karşılaştırmalısınız.
Elbette, gerek Bill Clinton’un ziyareti döneminde gerekse Barack Obama’nın ziyareti sürecinde verilen mesajlar ve bu mesajlar üzerine yazılıp çizilenler, bu magazin hafiflikleriyle sınırlı ele alınıp geçiştirilemez. Her iki ABD başkanının ziyaretlerinde ve hatta kendisi gelip söylemese de, Türkiye’den giden devlet ve hükümet temsilcileri ve elçileri aracılığıyla George W. Bush döneminde söylenenler de, Türkiye’nin ve bölgenin geleceği açısından ciddi sonuçlar doğuran ve doğuracak olan politikaları ortaya koymaktadır. Ancak özellikle Clinton ve Obama’nın dile getirdiği ABD politikaları içerisinde Türkiye’ye biçilen rol, Türkiye’nin başta Ortadoğu olmak üzere, bulunduğu bölgede “aktif bir rol oynaması” ve “bölgenin lider ülkesi-bölgesel gücü olmayı hak etmesi”ne gelip düğümleniyor. Hatta her iki ABD başkanının mesajlarında da dikkatle ve özenle, bu rolün birileri tarafından verilmediği, aksine Türkiye’nin tarihsel bağları itibariyle ve bugünkü ekonomik ve siyasal gücü nedeni ile bunu yapması gerektiği öne çıkarılıyor.
Yine dikkatle ve özenle üzerinde durulan bir diğer yön, Obama Türkiye’ye gelene kadar “stratejik ittifak” olarak adlandırılan ABD-Türkiye ilişkilerinin genel çerçevesinin “model ortaklık” olarak yeniden tanımlanmasıyla ifade ediliyor. Her iki “demokrat başkan”ın da, Türkiye’ye biçilen rolü “patronun taşeronuna verdiği bir görev-sorumluluk” olarak adlandırılmamasına gösterdiği özel titizlik, elbette ki gözlerden kaçmıyor. Ancak kullanılan diplomatik üslup, hem Türkiye’nin devlet ve hükümet temsilcilerini, hem de sermaye medyasının kalem erbabını mest etmeye yetiyor.
Türkiye’yi yönetenler ve sözcüleri, ortaya konan diplomatik üsluptan da aldıkları destekle, “bölgede aktif bir dış politika izleme, bölgesel güç olma ve bölgenin lider devleti olma” isimleri altında özetlenen dış politikalarını, kendilerinin bir icadı, politikası veya stratejisi olarak kamuoyuna sunuyorlar. Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı (yerel seçimlerden sonra hükümette beklenen kabine değişikliği hazırlıklarında adı yeni dışişleri Bakanı olarak da geçiyor) Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye, dünyada esen güçlü rüzgarı arkasına alarak kendisine bir dış politika stratejisi çiziyor” şeklindeki sözleri, bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir. Davutoğlu’nun örnek sözleri elbette bunlarla sınırlı değil.
Obama’nın Türkiye’yi ziyaretinden kısa bir süre önce ABD’ye giderek temaslarda bulunan Davutoğlu, “Türkiye ile ABD’nin önünde altın bir işbirliği dönemi olduğunu” belirterek, “coğrafi ve tarihi derinliğe sahip olan Türkiye’nin stratejik derinliğe de sahip olması gerektiğini” vurguluyor. Davutoğlu, buradan kalkarak, 2003 yılından beri Türkiye’nin dış politikasını beş ilke çerçevesinde şekillendirdiklerini söylüyor: “Güvenlik ve özgürlük arasında yeni bir dengenin kurulması, komşularla sıfır sorunlu ilişkilerin geliştirilmesi, proaktif diplomasi, küresel güçlerle uyumlu ilişkilerin geliştirilmesi ve uluslararası kurumlarda daha çok temsil edilmek.”
Bil Clinton’un ve Barack Obama’nın söylediklerinin yanına Ahmet Davutoğlu’nun söylediklerini de koyarak okuyacak olursak, iki sonuca varabiliriz. Birincisi; Türkiye’nin dış politikasının, yeniden ilan edilen ‘Yeni Dünya Düzeni’ içerisinde kendisine biçilen rolü eksiksiz oynama konusunda ABD ile açık bir uyum içerisinde olduğudur. Türkiye’nin geleceğini, bu rolü eksiksiz oynamadaki başarılarına bağlamaktadırlar. İkincisi ise; Türkiye’yi yönetenler ve Davutoğlu, en büyük meziyetlerini, daha büyük patron söylemeden, onun genel ve bölgesel çıkarlarını en ileriden görüp, kavrayarak ona uygun adımlar atmak ve böylelikle onun takdirini ve desteğini yeniden ve yeniden kazanmak.
Türkiye’yi yönetenler yakın ve uzak çıkarlarını böyle bir dış politikada görüyor olabilirler. Ancak yaklaşık çeyrek asırlık bir dönemi kapsayan eski “Yeni Dünya Düzeni” dönemi boyunca yaşayarak gördük ki, ne Türkiye’de ne de bölge ülkelerinde yaşayan halkların bundan bir çıkarı ya da kazancı yoktur. Tıpkı, yeni ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni”nde olduğu gibi.

KUTU, KUTU, KUTU ….
CLİNTON’UN 10 YIL ÖNCE TBMM’DE YAPTIĞI KONUŞMADAN NOTLAR
“20. Yüzyılı anlamak için, Türkiye`nin tarihi, bir anahtardır.”
“Ancak ben inanıyorum ki, Türkiye’nin geleceği önümüzdeki bin yılın ilk yüzyılının şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır.”
“Atatürk`ün yaptıklarının çoğunu Batılı güçlerden destek almadan, hatta onların muhalefeti karşısında, onlar Türkiye`yi parçalamaya çalışırken yaptığını hatırladıkça kendisinin büyüklüğünü bir kez daha anlıyor ve etkileniyorum.”
“Ancak bunlara rağmen Türkiye’yi içine kapamayıp dünyaya açtığını göz önüne alınca büyüklüğü daha da artıyor.”
“50 yılı aşkın süredir müttefikliğimiz zamana karşı kuvvetli durmuş, Kore’den Kosova’ya kadar bütün imtihanları geçmiştir.”
“Bütün Amerikalılar adına yarım yüzyıllık dostluk, güven ve saygıdan dolayı sizlere teşekkür ediyorum.”
“Beraber yaratmak istediğimiz gelecek, Türkiye’nin evindeki demokrasiyi derinleştirmesi ile başlıyor. Bu ilerlemeyi Türk insanından daha fazla kimse istemez.”
“İnsan hakları evrensel beyannamesi’nin söz verdiklerini yapabilmek için yapılacak çok şeyler var. Bu ilerleme, yeni yüzyıla girerken Türkiye’nin inancının ve başarısının en büyük göstergesi olacak.”
“Bu insanların hepsinin, Türkiye’nin güçlü, laik, geleneklerine saygılı, geçmişinden gurur duyan ama Avrupa’nın tam bir parçası olan bir ülke haline gelmesinden çıkarları var.”
“Amerika’nın, Avrupa’nın veya herhangi birinin sizin geleceğinize yön verme hakkı yoktur.”
“Türkiye’nin bu yüzyılda yarattıkları, insanların kendilerine daha güzel bir gelecek hazırlama yolunda yapabileceklerinin canlı bir örneğidir.”

OBAMA’NIN CLİNTON’DAN 10 YIL SONRA TBMM’DE YAPTIĞI KONUŞMADAN NOTLAR
“Bugün Meclis’te konuştuğum için onur duyuyorum. Ülkelerimiz arasındaki dostluğu ve müttefikliği derinleştirmeyi amaçlıyorum. Türkiye ABD’nin önemli bir müttefiki ve Avrupalı bir ülkedir.”
“Atatürk’ün mezarını ziyaret ettim. Kendisinin bıraktığı en büyük miras Türkiye Cumhuriyeti’dir. Tabii ki bu günlere kolay ulaşılmadı. Ama Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu ve hem ABD’nin hem de dünyanın saygınlığını kazandı. Bunu da Türkiye kendi gücüyle yaptı.”
“Türkiye’nin demokrasisi, sizin kendi başarınızdır. Bu, size hiçbir şekilde bir dış güç tarafından diretilmedi.”
“Türkiye, hem geçmişinin başarılarından güç aldı, hem de her nesil Türklerin çabalarıyla güçlendi, ileriye doğru yol aldı.”
“21. yüzyılda ABD Türkiye’nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir. Türkiye önemli bir müttefik ve ortaktır. Türkiye Avrupa’ya sadece boğaz üzerindeki köprülerle bağlı değil. Koparılmaz bağlar var.”
“150 yıldır devam eden dostluğu ve müttefikliği sürdürmek için buradayım.”
“Kore’den Kosova’ya, Afganistan’a beraber çalıştık. Yine birlikte çalışarak güçlükleri çözmeliyiz. Geleceğe ve hedeflerimize birlikte ulaşmalıyız.”
“Türkiye’nin büyüklüğü her şeyin merkezinde olmasında yatıyor. Türkiye, bölündüğümüz değil, bir araya geldiğimiz bir yer.”
“Tabii ki Türkiye’nin de kendi sorumlulukları var. Sizler bu anlamda önemli reformlar gerçekleştirdiniz.”

Doğanın Diyalektiği Ve Evrim Teorisi

FIRAT ÇARALAN

Sov­yet Hü­kü­me­ti top­lu­ma bi­lim­den çok bi­lim­sel ba­kış açı­sı­nı öğ­ret­me­ye ça­lış­mak­ta­dır. Sov­yet yurt­ta­şı­nın özel­lik­le de genç ku­şa­ğın gün­lük ya­şa­mı­nı be­lir­le­me­ye baş­la­yan iş­te bu ba­kış açı­sı­dır. Ül­ke­miz­de [İn­gil­te­re’de] bi­li­min­sa­nı­nı otur­du­ğu semt­te­ki ma­nav­dan ayı­ran de­rin uçu­rum SSCB’de hız­la or­ta­dan kalk­mak­ta­dır.
(J. D. Bernal)

Hollywood, Ortaçağ’ın kurt adamlar, vampirler, ruhlar, cinler ve büyücülerle dolu dünyasını sinema ekranlarına taşırken, bu alanın büyülü dünyasından bolca ekmek yedi. Filmlere konu olan Tanrı’nın bu lanetli yaratıkları, Ortaçağ kurumlarının bilime ve akılcı düşünceye karşı verdiği savaşımın askerleri durumundaydı. Her muhalif düşünce, bu simgesel yaratık ve kişiliklerden birine benzetilerek, cezalandırılabilirdi. Aynı zamanda da, bu yaratıklar, Tanrı düşüncesinin tersten bir olumlamasıdır. Son dönem filmlerine baktığımızda ise, geçtiğimiz 150 yılın önemli teorilerinden “evrim kuramı”nın bu filmlere konu edinildiğini görebiliriz. Bu, Hollywood açısından ‘yaratık’ filmlerine olan ilgiyi yeniden arttırmak için iyi bir fırsat. Çünkü klasik “kurt adam” ya da “yaşayan ölüler” film serilerini monotonluktan kurtarmak, ona bir değişim geçirtmek için elde olan tek teori bu. Ruhlar aleminin imdadına evrim teorisinin yetişeceğine kim inanırdı!
Ruhlar, periler ve cinler alemi ile uğraşan, sadece Hollywood değil. Falcılık ve büyücülük gibi, akıl dışılığın bu en ilkel biçimlerinin de karaborsada epeyce alıcısı var. Bu, ev sohbetlerinde bir sohbet konusu olmaktan öte, piyasanın gözde ‘meslekleri’nden biri durumunda. Örneğin Türkiye’nin entelektüel merkezlerinden Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde, 5 liraya hem kahve içip, hem de falınıza baktırmak için epeyce mekan var. Edebiyat dünyası açısından da benzer bir durum söz konusu. Özellikle gençlik içinde, hatta daha küçük yaşlarda başlayan; fantastik, macera ve kurgu olana ilginin, doğaüstü güçlere doğru kaydığını söyleyebiliriz.
Ruhlar aleminin ‘gizemli’ dünyası, etki alanını bilim dünyasında da gösterir. Konumuz açısından ilginç bir örnek, evrim teorisini Charles Darwin ile eş zamanlı olarak bulan Alfred Russel Wallace’nin başından geçmiş. Bu örneği Friedrich Engels Doğanın Diyalektiği1 adlı çalışmasında ayrıntılarıyla birlikte verir.

WALLACE VE RUHLAR ALEMİ
Ünlü bir hayvan ve bitki bilimci olan Wallece’i ruhlar alemine kaydıran neydi? Bilimsel bir merakın kurbanı mıydı? Engels, böyle olmadığını, Wallace’in başına gelenlerin dönemin birçok bilim insanının da başına geldiğini söylüyor. Mekanik fiziğin kurucusu Isac Newton, Talyum elementini ve radyometreyi bulan William Crookes ve birçok tanınmış bilim insanı, ruhlar alemi ile bir türden ilişkiye geçmiştir.  Ortaçağın en gözde ‘meslekleri’ olarak medyumluk, büyücülük ve falcılığın yükselişte olduğu bu dönem, aynı zamanda, ilk sosyalistlerin2 materyalist fikirleri yaydığı, işçi sınıfını bu fikirler etrafında bir araya getirdiği bir dönemdir. Bilimsel sosyalizm ve diyalektik materyalizme doğru giden yolda İngiltere emekçileri ve aydınları ilk adımları atmaktadır. İngiltere ekonomisinin gelişkin düzeyi, İngiliz burjuvazisi ve işçi sınıfı arasındaki sınıf savaşımları, bilim dünyasını ve entelektüel yaşamı da şekillendirmektedir. Bu dönemin burjuva ekonomisi ve eğilimlerinin Charles Darwin’in evrim teorisini nasıl etkilediğini daha sonra ele alacağız. Ama öncelikle bilim ve büyücülük arasındaki çelişkili durumu aydınlatmamız gerekecek. 19. yüzyılda bu çelişkinin temel kaynağını, Engels, deneyi kutsayıp teoriyi küçümseyen bilim anlayışının (görgücülük) bir sonucu olarak yorumlar. Sonraki dönemler açısından da, görgücülük, geleneksel bilim anlayışının derinlerine kadar nüfus etmiştir. Ve günümüzün bilim anlayışını şekillendirmektedir. İş bölümünün sınırlayıcı etkisinin disiplinler arasında yarattığı teorik boşluk, görgücülüğün diğer bir kaynağı ve pratik yansımasıdır. Ama nihayetinde görgücülüğün kendisi de bir ‘teori’dir. Ve burjuva dünyasının ön yargılarının, korkularının, kendi geçmişinden kaçışının dışa vurumudur. Bu durumu daha iyi anlayabilmek ve biraz da evrim teorisine doğru yol almak için tarihi daha geriden başlatmamız gerekecek.

BİLİMDE İLK DÖNEM
Nasıl ki Yunan felsefesinin o büyük düşünsel zenginliği köle emeği üzerinde şekillenmişse, burjuva devrimleri çağı da, bin yıllık karanlık Ortaçağ’daki gelişmelerin bir sonucudur. Engels, burjuva devrimler çağını hazırlayan Ortaçağ’daki bu gelişmeleri şöyle sıralıyor: “Avrupa’da uygarlık alanının genişlemesi, orada uzun ömürlü, yaşama şansı olan ulusların yanyana oluşması, son olarak 14. ve 15. yüzyılın büyük teknik ilerlemeleri…”3
Ortaçağ’da büyük burjuva devrimlerine açılan kapı bu koşullar içinde şekillendi. 15. yüzyılda tüm Avrupa’yı sarsan ve Luther’in kişiliğinde somutlanan büyük köylü ayaklanmaları, İngiltere’de daha az kansız ve uzlaşma içinde geçen burjuva devrimi ve son olarak Fransa’da devrimi sonuna kadar götürme isteği ve cesaretiyle ortaya çıkan burjuvazinin en yiğit evlatları…
Gerçek anlamda bilim de, burjuvazinin feodalizme karşı verdiği bu savaşım içinde doğdu, büyüdü ve serpildi. Bu dönem içinde Yunan felsefesinin zengin düşünsel mirası ile ‘yeniden’ tanışıldı. Arap bilim ve tekniğinin dağınık yapısı, Batı için başlanacak ilk noktalardan biri durumundaydı. Ama doğa üzerine bilgi henüz çok yetersizdi ve bilgi hızlı bir şekilde toplanmalıydı. Coğrafi geziler, canlılar üzerinde yapılan anatomik çalışmalar, yeni minerallerin keşfi, mekanik hareketin incelenmesi ve buna paralel olarak matematikteki gelişmeler, bu çağın bilimsel karakterini özetler. Elde biriken malzeme boldu, ama henüz işlenmemişti. Coğrafi gezilerde yeni kıtalar keşfedilmiş, daha önce kimsenin gitmediği yerlere ayak basılmıştı. Ama kıta tektoniği hakkında henüz bir şey bilinmiyordu. Ve kıtaların, ilk nasıl oluşmuşlarsa, hâlâ o biçimde var oldukları sanılıyordu. Karşılaştırmalı anatomi ve fizyoloji ile birçok canlının yapısı hakkında bilgi toplanmıştı, ancak canlıların hep aynı şekilde varolduğu düşüncesi yaygındı. Newton, herhangi bir yaratıcıya gerek duymadan, fiziğin genel hareket kanunlarını ortaya koymuştu. Tanrıya düşen, saati kurmasıydı; gerisi kendi halinde hareketine devam edebilirdi. Ama bu hareket, tarihsel bir gelişimi içinde barındırmaktan çok, belli bir sınırlılıkta hareketi belirtiyordu. İşte bilimdeki bu genel durum, düşünce dünyasının da sınırlarını çiziyordu. Varolan her şey bugünkü biçimiyle algılanıyordu, durağan ve değişmezdi.
Bu dönem, kendine özgü bir aydın ve entelektüel kuşağı da oluşturdu. En az 4-5 yabancı dil bilen, bilimin birçok alanı ile ilgili, bütün dünyayı gezme arzusunu içinde barındıran burjuvazinin bilim ve coğrafi atılımlarına denk düşen bir aydın kuşağı.. Siyasi görüşleri, dine bakışları, eleştiri yöntemleri farklı olsa da, bu aydın kuşağının genel özelliği bu şekilde anlatılabilir. Engels, “Doğanın Diyalektiği” adlı çalışmasında bu dönemi daha ayrıntılı bir şekilde anlatır ve iş bölümünün sınırlayıcı etkisinin bu dönemde olmadığını söyler. Ve aynı çalışmada, bu döneme noktayı vuran önemli bilimsel gelişmelerden bahseder.
Yer bilimi ve jeolojik kazılar, katman bilgisini geliştirmişti. Yapılan çalışmalarda, farklı jeolojik zamanlara ilişkin bilgiler toplanmış ve bu kazılarda bugün hiç rastlanmayan canlı türlerine rastlanmıştı. Bu çalışmalar, üzerinde yaşadığımız dünyanın kendine özgü bir tarihinin olduğunu ortaya koydu.
Hücrenin keşfi, tüm canlıların en küçük ortak yapısının bulunması, karşılaştırmalı anatomi ve fizyolojinin sınırlarını genişletti.
Enerjinin dönüşümü ve korunumu ilkesi, tüm fiziğe yeni bir yön verdi. Mekanik fizik, yerini sürekli bir değişim ve dönüşüme bıraktı.
Kimyadaki gelişmeler, varolanın anlaşılmasından öte, yeni mineral ve bileşiklerin kimyasal yöntemlerle oluşturulabileceği bir aşamaya geldi.
Evrim kuramı, tüm canlı yaşamını, kendi tarihselliği içinde herhangi bir yaratıcıya, doğaüstü güce gerek bırakmadan açıkladı. Bugünkü canlıların nasıl oluştuğuna ve bunun mekanizmasına ışık tuttu.
İşte bilimdeki bu gelişmeler, o güne kadarki değişmezlik fikri ile tanımladığımız doğa anlayışını yıktı. Deneye ve gözleme dayalı bilimin verileri, bir tarih ve değişim fikri ile teorize edildi. Artık Ortaçağ’ın ruhlarına, perilerine gerek kalmadan, her şey kendi doğası ve tarihselliği içinde anlaşılabilir olmuştu. Ve sonraki yüzyılların da şekillenişi, bu bilimsel birikim üzerinden gelişmiştir. Bu bilimsel gelişmeler, tüm doğayı, canlılar da dahil, bütünlüklü bir şekilde bir varoluş ve yok oluş içinde ele alan diyalektik materyalizmin bilim alanındaki kanıtlanması oldu. Aynı şekilde, tersten söyleyecek olursak, diyalektik materyalizm, bu gelişmelerin teorik bir ifadesidir.

GÖRGÜCÜLÜK VE DİYALEKTİK MATERYALİZM
19. yüzyılda, bilimdeki gelişmelere büyük toplumsal hareketler eşlik ediyordu. Bilim, teorik düzeyde, doğa anlayışında bir bütünlük oluşturmuştu. Ama burjuva devletler, işçi hareketleri karşısında yıkıma doğru gidiyordu. Bilimsel ilerlemenin tek yöntemi olan materyalizm, toplumsal hareketler için tehlikeli bir “hastalık”tı. Onun bu yaşamdan kopartılması gerekiyordu ve bunun teorik ifadesi görgücülük (pozitivizm) oldu. Bilimsel gelişmelere paralel olarak, materyalizm, kendi gelişimi içinde, Marx ve Engels’in kişiliklerinde diyalektik materyalizm olarak işçi sınıfının biricik teorisi haline geldi. Çünkü diyalektik, hem toplusal olayların hem de doğa olaylarının gelişim yasalarını bütünlüklü bir biçimde ortaya koyuyordu. Ve burjuvaziye kendi sonunu işaret ediyordu.
Kısacası görgücülükse, bu çağda bilimsel değil, sınıfsal bir tutumun ifadesidir. Bilim ve teknik gelişmeliydi, ama toplumsal hayattan kopartılarak. Çünkü olgular arasındaki bağlar kurmak, insanları tehlikeli fikirlere sürükleyebilirdi. Burjuvazi bu çağda dine yine sarıldı, büyücülük ve falcılık, toplumun alt tabakaları için uygun bir dünya görüşü olarak yaygınlaştırıldı. İnsanlara inanacakları bir şeyler lazımdı ve bu, kesinlikle materyalizm olamazdı. Sadece yoksul emekçi tabakalar değil, bilim insanları da, görgücü düşünce tarzı ile, ruhlar aleminin kurbanı oldu. Böylece Ortaçağ’ın en karanlık güçleri, hem toplumsal alanda, hem de bilim dünyasında kendisine önemli bir yer edinebilmişti. Öyleyse bilim, kapitalistin çıkarları etrafında etkin, ama toplumsal yaşam ve bu yaşamdaki rolü üzerinden baktığımızda edilgen bir rol üstlenir. İşte evrim teorisini Darwin ile eş zamanlı olarak bulan Wallace’nin ruhlar alemine girişi ve başına gelenler, bu toplumsal gelişmelerin ilginç bir örneğidir.
Aslına bakılırsa, Wallace, insan beynini, özel bir tasarımın ürünü olarak, doğal açıklamasının dışında bırakmıştır. Burada da, burjuva dünyasının başka bir karakterini görürüz. Steven Jay Gould, bu durumu “Darwin ve Sonrası”4 adlı çalışmasında, Engels’in “İnsandan Maymuna Geçişte Emeğin Rolü” başlıklı makalesi üzerinden irdeler. Ve bu makalenin düşünsel önemini, burjuva darkafalığını açığa çıkardığını söyleyerek dile getirir. Bilim alanında pratik bilgiyi yücelten ve teoriyi küçümseyen burjuva bilim anlayışı, toplumsal alanda ise, pratik emeği küçümseme eğilimindedir. İnsanı ya da insan beynini tüm bir doğal sürecin dışında bırakan, ona doğaüstü bir anlam veren bu düşünce tarzı, sınıfsal bir yaklaşımdır. Pratik emek sürecinin hiçbir aşamasında yer almayan, kendini bu üretim sürecinin egemeni olarak, onun üstünde bir yere koyan burjuvanın kibiridir, burada görülen. Wallace, görgücülüğün olduğu kadar, bu kibirin de kurbanı olmuştur. Darwin ise, insanı, kendi doğal açıklamasının bir parçası olarak görür. İnsan beynine doğaüstü bir açıklama getirmez. Ama bunu “Türlerin Kökeni” kitabında açık açık söylemekten çekinir. “İnsanın kökenine ışık tutacaktır” gibi bir ifadeyle bu sorunu geleceğe bırakır.

TÜRLERİN KÖKENİ VE DİYALEKTİK
Darwin, Beagle gemisi ile 5 yıl sürecek olan yolculuğa çıktığında, dünyadaki vaziyet kabaca böyleydi. Ve Darwin, bu toplumsal gelişmelerden soyutlanarak düşünülemez. Gezi süresince topladığı örnekler, yaptığı gözlemler ve gezi sonrası yaptığı çalışmalar sonucu ulaştığı evrim kuramı, kendi dünya görüşünü de içinde barındırır. Onun teorisinin eksik ve yanlış sonuçlarını değerlendirirken, bu durumu da göz önüne almalıyız. Engels, Doğanın Diyalektiği’nde, Darwin’in evrim kuramını, diyalektiğin yasalarının süzgecinden geçirir. Evrim kuramı üzerinde yürüyen bugünkü tartışmaları, teorinin eksik ve geliştirilmeye gereksinimi olduğu yönlerini büyük bir başarı ile tahlil eder. Bu, diyalektik yöntemin bilimsel gelişmelere sıkı bir şekilde uygulanışıdır. Darwin’in evrim teorisini kabaca olsa tarif etmek, diyalektiğin bu kuramın geliştirilmesinde oynayacağı rolü daha iyi anlamamızı sağlayabilir.
Darwin, bugünkü canlıların, ortak bir atadan, milyonlarca yıl süren bir evrim sonucu geliştiğini söylüyordu. Jeolojik kazılar sonucu, Kambriyen çağ (550 milyon yıl öncesi) olarak adlandırılan bir dönemde çok hücreli canlıların ‘aniden’ ortaya çıkışı ve büyük canlı çeşitliliğinin bulunması, Darwin’in o günkü bilgilerle açıklayamayacağı bir gelişmeydi. Bilimsel gelişmeler Darwin’i sınırlıyordu, ama onu sınırlayan daha önemli bir etken vardı: İdeoloji. Onun dünya görüşünde, İngiltere burjuvazisinin eğilimlerine denk düşen ideolojik bir yön bulunuyordu. Bu görüşte, ani sıçramalara, yıkım ve yeni oluşumlara yer yoktu. Süreç, başlangıçtan yukarıya doğru düz bir çizgi olarak ele alınıyordu. Kambriyen çağ, bu düşünce açısından bir muammadır ve yaratılışçılara alan açmaktadır. Bugün de, yaratılışçıların saldırılarının merkezlerinden biri durumundadır. Tarihsel süreci bir yıkım ve oluşum içinde ele alan diyalektik yöntem ise, teorik olarak böylesi bir boşluğa yer bırakmaz. Sorunu bilimin gelişme sınırları içinde bırakır.
Darwin’in, kuramına bir mekanizma da bulması gerekiyordu. Canlılar, tek hücreli canlılardan bugünkü çok hücreli karmaşık yapıdaki canlılara, hangi mekanizmalarla değişim geçiriyordu ve buradaki itici güç neydi? Darwin’in açıklaması, o günkü bilgilerle uyumlu, anlaşılır ve tamamen doğaldı. Bu mekanizmaya ilişkin genel olarak şunlar söylenebilir: Canlılar hayatta kalabilecek olandan daha fazla yavru yaparlar. Değişen çevre koşullarına en uygun olanlar hayatta kalır ve bu özelliklerini yavru bireylere aktarırlar. Darwin’in fikirlerini Lamarkçılıktan ayırmak için, buna şunu eklemek gerekir. Organizmalar üzerindeki değişiklikler rastgele olmalıdır. Yani evrim, rastlantı ve gerekliliğin bir bileşimidir. Değişiklik düzeyinde şans, seçilimin işleyişinde gereklilik. Burada, diyalektik bir yasanın canlı dünyasındaki uygulanışını görürüz. İşte “Türlerin Kökeni” kitabı bu önemli gözlemlerin üzerinde yükselir.

BİR SOHBET VE BİR YANILGI
ÇAPA Tıp Fakültesi’nde bir profesörle evrim üzerine yapılan sohbette, profesör Nâzım Hikmet’in şiirinden yaptığı bir alıntıyı ve evrim kuramını bir araya getirdi. Nâzım’ın çok kullanılan dizelerinden “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” sözünü örnek verdi. Eğer Nâzım Darwin’in evrim kuramını bilseydi, bu şiiri başka türlü yazardı dedi. Ve ormanda kardeşlik değil, bir savaşımı görürdü diyerek, sözlerini tamamladı.
Nâzım Hikmet’in evrim kuramına ilişkin bilgisi konumuzun dışında, ama hocanın söyledikleri irdelenmeye değer. Evet, ormanda bir savaşım var. Çok bilinen söylemle, bir varolma savaşımı. En güçlünün hayatta kalabildiği, güçsüzlerin ve uygun olmayanların ise, bu savaşımda yok olduğu bir orman akla daha yatkın. Darwin de, evrim kuramında böylesi bir savaşımdan bahseder ve evrimin itici gücünü bu savaşta bulur. Ama ondaki bu görüş, çağının vahşi kapitalist sömürüsünün teorisine yansıması biçimindedir. Engels’in Darwin’in evrim kuramına eleştirisi de, bu noktada odaklanır. Doğanın Diyalektiği adlı çalışmasında ayrıntılı olarak verir:
“Varolma savaşımı ile ilgili tüm Darwin teorisi… burjuva ekonomisinin rekabet teorisini, ayrıca Malthus’un nüfus teorisini toplumdan canlı doğaya aktarmaktan başka bir şey değildir. Bu marifetin tamamlanmasından sonra (bunun kayıtsız şartsız haklı olduğu, özellikle Malthus’un teorileri bakımından henüz çok kuşkuludur), bu teorileri doğa tarihinden alıp tekrar toplum tarihine aktarmak çok kolaydır ve böylece bu iddiaların toplumun ölümsüz doğal yasası olduğunu tanıtlandığını ileri sürmek çok daha fazla bir bönlüktür.”
Engels’in Darwin’in hatası üzerine söyledikleri, canlıların değişim geçirme mekanizmasını varolma savaşımı gibi tek yanlı bir teoriyle genelleştirmesi olduğu üzerinedir. Darwin, burada, canlı evrimine ilişkin yüzlerce farklı seçeneği dışlar. Ama Engels, bu durumun, Anti Dühring adlı çalışmasında, her büyük buluş yapan bilim insanın başına gelebilecek bir durum olduğunu söyler. Engels’in Darwin’in evrim kuramına ilişkin bu değerlendirmesi, günümüz evrim tartışmalarına ışık tutmaktadır. Bu, diyalektik düşünce tarzının parlak bir örneğidir. Evet, doğada bir savaşım var. Ve bunun canlı evrimi üzerindeki etkisi inkar edilemez. Ancak bu, etkenlerden sadece bir tanesidir. Günümüz evrim tartışmaları da, bu konu üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Evrensel Basım Yayın tarafından basılan “Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi”5 kitabından bir örnekle durumu daha iyi anlayabiliriz. Biyolojiye diyalektik yöntemle bakan bilim insanlarının evrim kuramına ilişkin eleştirileri, Engels’in bu düşüncelerinin yeni bilimsel gelişmelerin ışığında bir devamı niteliğindedir. Örneğin, University College London’da sinir bilim profesörü olan Steven Rose şunları söylemektedir:
“Şimdiye kadar seçilim biriminin doğasını, seçilimin kendi doğasını ele almaksızın ortaya koydum. Darwinci denklemin basit Maltusçu versiyonunda işaret ettiğim gibi, az olan kaynaklar için olan rekabetle seçilim, Darwin’in kendisinin de çok iyi gördüğü gibi, evrimsel değişimin yalnızca kısmi bir mekanizması olabilir; buna, seksüel seçilim ve akraba seçilimi, kurucu etkisiyle seçilim, popülasyonların yeni çevrelere doğru genişlemesi ya da Darwin’in ispinozları gibi potansiyel ekolojik nişler, Kettlewell’in güvelerindeki gibi seçici avlanma ile popülasyon ve türlerin birlikte evrimi –seçilim hangi seviyede olursa olsun– eklenmelidir. Dahası, tek genler ve ekosistemler arasındaki hiyerarşinin verilen herhangi bir seviyesindeki seçilim, otomatik olarak diğer seviyelerdeki seçilim ve evrimsel değişimi göstermez. Canlı sistemlerinde böyle sıkı eşleşmeleri gereksiz hale getiren esneklik ve bolluk bulunmaktadır.”6
Engels’in “Doğanın Diyalektiği” kitabında gördüğümüz evrim kuramına ilişkin eleştirisi, 150 yıl sonra bugün, “Dünü ve Bugünüyle Evrim Terosisi” kitabında yeni bilimsel gelişmelerin ışığında çok daha zengin bir biçimde ortaya konulmaktadır. Ve diyalektiğin doğa yasalarına uygulanışının güzel bir örneğidir.

GÜNÜMÜZ EVRİM TARTIŞMALARI
Bugünkü evrim tartışmaları, bilimin değerlerini savunanlar ile gerici burjuvazi ve her türden ideolojik temsilcisi arasında süren ve Ortaçağ’ın en karanlık güçlerine karşı yürüyen bir savaşın ortasında yapılmaktadır. AKP’nin bilime yönelik ideolojik saldırıları, TÜBİTAK’ta ve üniversitelerde gördüğümüz gibi, kadrolaşma faaliyeti ile birlikte yürümektedir. Büyücülük, falcılık gibi her türden akıl dışı Ortaçağ yaratıları AKP’nin açtığı platformda etkilerini daha da güçlendirmektedir. Bilim, bütün bir Ortaçağ fikirleri ve yaklaşımlarıyla sınırlandırılmak istenmek, bilim üreten kurumların özerkliği iğdiş edilmektedir. Piyasaya açılan eğitim kurumları bilimle uğraşan genç kuşakları belirsiz bir geleceğe mahkum ettiği oranda, bu fikirlerin gelişimi için de uygun bir zemin hazırlamaktadır. Teoriyi küçümseyen bilim anlayışının da, siyasal alanda AKP’nin etki alanını güçlendirmekte olduğu kuşkusuzdur.
Bu nedenle, 150 yıl sonra bugün; bilimin değerlerini savunmak, burjuva gericiliği ve özel olarak yürütmeyi elinde bulunduran AKP karşısında oluşabilecek en geniş cephenin örülmesiyle mümkündür. Ve diyalektik materyalizmi savunanlar, bu cephenin sağlam ve tutarlı ilerlemesinin biricik güvencesidir.

  1. doğanın diyalektiği ve evrim teorisi
  2. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın, Aralık 2006
  3. Ludwig Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ekim 2006, sf: 28
  4. TÜBİTAK yayınları
  5. Bilim ve Düşünce Kitap Dizisi, sayı: 5
  6. “Ultra-Darwinizm’in Ötesinde”, Prof. Steven Rose – University College London, sinir bilim profesörü

 

Yardım Değil Sosyal Güvenlik

Yerel seçimler döneminde AKP’nin Tunceli’de beyaz eşya dağıtması, devletin, bir süredir bu parti ve hükümeti tarafından yaygın bir deyimle “sadaka devlet”e dönüştürülmesinin en göze çarpan kanıtlarından biridir. AKP, özellikle doğal gazın birim fiyatına aşamalı olarak yüzde yüz oranında zam yaptıktan sonra ortaya çıkan ısınma sorununu, yoksul bölgelere kömür dağıtarak çözmeye çalıştığı kış ayları boyunca da, sadaka dağıttığı gerekçesiyle eleştirilmişti. AKP’nin dağıttığı yardımların bütçeye maliyeti o kadar yüksektir ki, kamu olanaklarını kendi parti çıkarı için kullanıyor olması, kamuoyunda, çözdüğünü iddia ettiği huzursuzluktan daha büyük bir huzursuzluğun kaynağı olmuştur.
Seçimlere birkaç ay kala, önceki genel seçimlerde alınan oyu yükseltmek, DTP ve CHP’nin elindeki belediyeleri ele geçirmek için devlet olanakları harcanarak halka rüşvet dağıtılması, seçimlere katılan partiler açısından, hem bir adalet hem de etik tartışması başlattı. Ancak AKP’nin yardımları, seçim döneminde yoğunlaşmış ve açıkça oy kazanmaya yönelik olsa da, bunun sadece seçim gibi olağanüstü bir dönemin atlatılmasını amaçladığını, onunla sınırlı kalacağını ve kaldığını söylemek mümkün değildir. Siyasi rekabetin yoğunlaştığı dönemde, yardım dağıtımı, susuz köylere çamaşır makinesi, elektriksiz köye buzdolabı dağıtmak gibi karikatürize edilmiş bir biçim alsa da, yardımlar, aslında bizim ülkemizde bir sosyal politika olarak görülmeye çoktan başlamıştır ve zaten AKP de, yardım dağıtmaya son birkaç aydır soyunmuş değildir. Bu parti, iktidara geldiğinden beri yerel teşkilatları, partili yerel yönetimler ve mülki amirlikler aracılığıyla yardım dağıtmayı sürdürmüş; erzak dağıtımından para yardımına kadar, okullara kılık kıyafet sevkiyatından sıcak yemek servisine kadar gözle görülür bir faaliyet içinde olmuştur.
Eko News’te çıkan bir haberde yer alan şu rakamlar durumu özetler: 2003-2008 yılları arasında (Mayıs) dağıtılan kömür miktarı, toplam değeri 1 milyar 86 milyon 958 bin YTL’yi bulan 7.5 milyon tondur. İçişleri Bakanı Atalay, 2003-2007 arasında ihtiyaç sahibi ailelere dağıtılan 5 milyon 862 bin 722 ton kömürün Hazine’ye maliyetinin yaklaşık 1 milyar 8 milyon YTL olduğunu açıklamıştı. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığıyla 2003 yılında, 2 milyon 644 bin 784 kişiye, 35 milyon YTL, 2004 yılında 55 milyon YTL, 2005 yılında 90 milyon YTL; 2006 yılında 150 milyon YTL, 2007 yılında ise, 1 milyon 882 bin 234 kişiye 90 milyon 932 bin 337 YTL’lik kaynak ihtiyaç sahiplerine aktarılmıştır. 2008’in ilk 5 ayında yapılan yiyecek yardımı miktarı ise, 26 milyon 429 bin YTL’yi bulmuştur.
Şartlı Nakit Transfer sağlık yardımı kapsamında, okul çağı öncesi çocuklarının düzenli sağlık kontrollerini yaptıramayan ailelere ve anne adaylarına, ödemeler doğrudan annelere yapılmak üzere düzenli sağlık yardımı yapılmıştır. Bu kapsamda, ihtiyaç sahiplerine, 2005 yılında 784.860 YTL kaynak aktarılmıştır. 2008 Mayıs ayı itibariyle ise, 34.596 anne adayına 263.917 YTL kaynak aktarılmıştır.
2007–2008 eğitim dönemi başında Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan, 70 milyon YTL kaynak, dar gelirli ailelerin ilk ve orta öğretimde okuyan çocuklarının önlük, çanta ve kırtasiye gibi okul ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla ihtiyaç sahibi ailelere dağıtıldı. İşsizliğin ve yoksulluğun belirgin olarak yaşandığı yerlerde, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından işletilen 51 aşevi ile 33.412 yurttaşa sıcak yemek verilmektedir.  Valilikler tarafından yapılan barınma yardımları ise, toplamda 6 milyon 467 bin 450 YTL’ye ulaştı. Bu yardımlar, ayni ve nakdi olmak üzere toplam 18 bin 108 kişiye yapıldı.
Buraya sadece bir kısmını aldığımız rakamlara ve tarihlere bakılırsa, AKP’nin, hükümete geldiğinden bu yana yardımlar için ciddi bir kaynak kullandığı ve bir yardım dağıtım ağı ördüğü görülüyor. Bu, işsizliğin giderek arttığı, yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun giderek genişlediği ülkemizde, AKP’nin yoksullar arasında niçin sempatiyle karşılanır olduğunu, yoksulların AKP için neden bir oy potansiyeli oluşturduğunu da az çok açıklar niteliktedir. Yardım alanların gözünde, AKP, şimdiye dek hiçbir partinin yapmadığı oranda yoksulları gözeten, onları açlıktan kurtaran, sağlık sorunları söz konusu olduğunda onları çaresiz bırakmayan bir partidir. AKP, kurduğu yardım ağları ve vakıflar, yandaş sivil toplum örgütleri ve tarikatlar aracılığıyla güçlenmiş cemaat ilişkilerinin de mimarı olarak görülmüş, bu yoksul kitleleri, cemaatlerin sosyal ilişkileri içinde yalnız bırakmayan bir parti izlenimi verebilmiştir.
Büyük bir çoğunluk için AKP’nin kurduğu sosyal yardım düzeni, bu partinin temsil ettiği muhafazakâr ve dini dünya görüşüyle ilişkilidir. Siyasal İslam’ın temsilciliğine soyunmuş bu parti, dinin ebedileştirdiği eski kırsal toplumun cemaat esasına dayalı toplumsal düzenini esas almış gibidir. Yerel parti organları, bu cemaatlerin işleyişini düzenler; bölgelerinde yaşayan sakinlerin ekonomik ve sosyal durumlarını ev ev, kapı kapı tayin edebilir. Merkezi hükümetle yerel yerleşimlerin ilişkisi, yerel örgütlerin aktardığı bilgilere göre düzenlenir. Yardıma muhtaç ihtiyaç sahiplerinin bilgisi tek tek yerel yönetimler tarafından toplanır, yardımlar da yine aynı kaynaklar tarafından dağıtılır. Yerel yönetimle yerel sakinler arasında kurulmuş olan bu ilişki, cemaat toplumlarına özgü sosyal dayanışmanın koşullarından biridir. İslam dinine göre, bu dayanışma, aynı zamanda, sınıflar arasındaki çelişkilerin yerel potansiyellere dayanarak hafifletilmesini sağlar. Fitre, zekat ve sadaka adı altında, hali vakti yerinde olanların yoksullara aktardıkları kaynaklar, Müslümanların, “komşusu açken uyuyamayan” bir kitle olarak ideolojik bakımdan şekillenmiş varlığını öngörür. Bu şekillenme, yoksulluğun yarattığı risklerin; açlığın, hastalıkların, suçun ve sosyal isyanların da önleyicisidir bir bakıma. İslami toplumsal örgütlenme düzeninde, varsılların yoksullara sağladığı destek görünüşte son derece insanidir. Henüz sosyal politikaların merkezi bir uygulama haline gelmesinin mümkün olmadığı; herkesin herkesi tanıdığı, toplumun az çok homojen olduğu pre modern toplumlarda, böyle bir cemaat dayanışması gerçekten de öyledir.
AKP, işte, genel olarak, İslam’ın cemaat dayanışması esasına dayalı bu toplumsal örgütlenme modelini esas alır. Modern öncesi sosyal ilişkilerin kalıntılarının hâlâ sürdüğü bir ülkenin yurttaşlarının epey bir kısmına bu ilişkiler hiç yabancı gelmediği ve cemaat dayanışmasının çözülmesinden, doğal olarak gelip geçen eski partileri sorumlu tuttukları için, AKP prim yapmıştır.
Aslında gerçek, hiç de göründüğü gibi değildir. AKP’nin izlediği sosyal politikaların bu topraklarda bir uygulanabilme zemini bulabilmesi, ne tek başına böyle bir zeminin varlığıyla, ne de AKP’nin, dünya konjonktüründen bağımsız becerisiyle açıklanamaz.
28 Şubat darbesiyle iktidardan düşürülen Doğru Yol ve Refah Partisi hükümetinin hemen arkasından kurulan AKP, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da egemen kılmak istediği “ılımlı İslam” düzeninin bir “proje partisi” olarak doğduğundan bu yana, neoliberal politikalarla siyasal İslam’ın “uygun” bir sentezini yapmayı denedi. Dolayısıyla “küreselleşme” sürecinde, sermaye birikiminin ve dağılımının önündeki her türden iktisadi, hukuki, ideolojik ve sosyal engeli bertaraf etme esasına dayalı neoliberalizasyonun en uygun araçlarından biri olarak, bu yolla şekillenebildi. Sosyal politikaların yerine düzensiz yardımların geçirilmesinin, örgütlü modern bir toplumun yerine dayanışma esasına dayalı arkaik, cemaat tipi sosyal örgütlenmelerin canlandırılmasının AKP’nin neoliberal bir proje partisi olmasıyla ilişkisi vardır ve bu partinin şekillenmesi, “Yeni Dünya Düzeni”nin öngörülmüş kriterleriyle uyum içindedir.
Bu dergide defalarca tekrarlanmış olmasına karşın, AKP’nin “yardımsever” bir parti olarak ortaya çıkmasının iktisadi ve sosyal nedenlerini bir kez daha, tarihsel bir arka planla açıklamakta yarar var.

CEMAAT TOPLULUKLARINDAN MODERN TOPLUMA
Feodalizmi yıkarak iktidara gelen kapitalizm kırsal ekonomiyi parçalamış, eski küçük üreticileri topraklarından koparmış ve onları emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmayan proleterler haline getirmişti. Kırsal ekonominin toplumsal düzeninden kopmuş emekçiler için henüz hiçbir sosyal önlem alınmamıştı. Bu emekçilerin büyük bir kısmı toplu pazarlık imkanlarının oluşmadığı o koşullarda, fabrikalarda çok düşük ücretlerle istihdam edildiler. Bir o kadar kısmı ise, kaderlerine terk edildi. Hırsızlığın, soygunların, dilenciliğin ve öteki suçların en yaygın olduğu bu dönemde, yöneticilerin suçla mücadele etmek için kullandığı tek sosyal yol, işsiz güçsüzlerin, serseri kabul edilen bu takımın yerleşim bölgelerinden zorla dışarı çıkarılması, hapishanelere tıkılması ve şiddet uygulanmasıydı. 16. yüzyılda, 8. Henry zamanında, sadece İngiltere’de, 12 bin hırsızın idam edildiği söylenir. Bir işe girememiş olanların durumu buyken, çalışanların da hiçbir güvencesi yoktu. Dışarıda o kadar çok işsiz vardı ki, emek piyasasındaki “serbest rekabet” yüzünden ücretler geçinmeye yetmediği gibi, her an işten atılma tehdidi söz konusuydu. Bu dönemde, dini kurumların kendi cemaatleri için oluşturduğu sosyal yardım ağları, yoksulluk sorununun sosyal risklerinin azaltılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yine aynı yüzyılda, Avrupa’da kent nüfuslarının yüzde 10’luk bir diliminin yardımla yaşamaya çalıştığı bilinir. Nüfusun oldukça hatırı sayılır bir bölümünün yoksulluk sınırının altında yaşadığı bu koşullarda, Darül-Aceze gibi kurumlar da kurulmuştur, ama çalışabilir durumda olan nüfus bile yoksulluktan kurtulamadığı için, bu kurumlar, bu önemli sosyal sorunu ortadan kaldıramamıştır doğal olarak.
Çalışmayan kitlelerin suçtan uzak tutulmasının ve onları disipline etmenin yolunun zor kullanmak olmadığı; yoksullukla mücadele etmekte merkezi yönetimlerin sorumluluğu üstlenmesi gerektiği anlayışı kabul görünceye kadar, köprülerin altından bir hayli su aktı. Hem emekçilerin mücadeleleri, hem dini kurumlar, hem de liberal burjuvaların görmekten kaçınamadıkları sonuçlarla bağıntılı muhakemeleri, yoksullukla mücadeleyi önemli bir konu olarak devletlerin önüne koydu. O dönem bir takım reformlar da yapıldı.
Ama bu süreç düz bir çizgi olarak ilerlemez; hem çalışabilir durumda olanların, hem de o sırada çalışmıyor olsalar da yedek işçi ordusu olarak kapitalist üretime bağlı olanların disipline edilmiş toplumsal güçler olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için alınan önlemler zigzaglar çizer. Reformlarla sunulan haklar bir sonraki reformla etkisizleştirilir, sonra yine, sınıflar arasındaki güçler ilişkisine bağlı olarak yeniden kabul edilir. Bu reformların ruhunu oluşturan asıl ilke, yoksulların, zengin vatandaşlar, kiliseler ve çeşitli yardım kuruluşları tarafından korunup gözetilmesiyle ilgilidir. Dolayısıyla yoksulların sadaka ve yardım kurumlarının ve kişilerin üstlendiği sorumluluk dışında güvenebilecekleri düzenli ve sürekli bir sosyal güvenceleri, kapitalizmin ortaya çıkmasından sonraki birkaç yüzyıl söz konusu olamamıştır.
Türkiye’nin geçmişi de Avrupa’nınkinden çok farklı değildir. Yoksulluk, yine yardım ve sadaka işleyişinin çözeceği bir konu olarak görülür. Doğal olarak sorunun merkezi bir çözümü öngörülmemiş, tersine toplumsal dayanışmanın konusu olarak görülmüştür. Osmanlı’da, kentlerde vakıfların ve tarikatların açtıkları aşevleri gibi yardım kurumları ya da hayır sever varsılların yardımları, yoksulun gününü kurtarmaya dönüktür. Bu arada, kentlerde meslek loncaları arasındaki dayanışma, Osmanlı toplumundaki, modern dayanışma örneklerine en yakın modellerden biridir.
Esnaf loncaları, oluşturdukları bir tür sigorta olan “orta” ve “teavün” sandıkları aracılığıyla üyeleri arasındaki cemaat dayanışmasını korumaya çalışmışlardır.
Köy topluluklarında ise, yoksulluk bir imece sorunu olarak görülür; sosyal güvenlik ve yoksulluk sorunu topluluk içinde çözülmeye çalışılır. Sistem, ideolojik olarak da, varsılın yoksulu gözetmesini teşvik eder. Müslüman inanışına uygun olarak, sevap kazanmak ve hayır işlemek isteyen hemen herkesin seferber olduğu bir dayanışma ağı kendiliğinden oluşmuştur. Henüz kapitalistleşmemiş, nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı bir toplumda, yoksulluk, aslında bu durumu görmek istemeyen merkezi iktidarın gözünden de gizlenebilir niteliktedir. Kentlerdeki yoksulluk için ise, feodal “sivil toplum” kırdaki gibi etkili olamamıştır.
Dünya yüzünde sosyal güvenliğin merkezi iktidarın bir sorunu olarak ele alındığı ve ona uygun adımların atıldığı ilk yer, Bismarck dönemi Almanya’sıdır.
19’uncu yüzyılın ortalarına kadar genel oy hakkı talebiyle örgütlenen İngiliz emekçi sınıflarının Chartist hareketi döneminde, sosyal güvenlik ile ilgili pek çok talepler ileri sürülmesine karşın, ancak bundan 30-40 yıl sonra, Almanya’da iktidara gelen Bismarck, sosyal güvenlikle ilgili yasalar çıkarabilmiştir. Bismarck, hastalık, iş kazası, yaşlılık ve engellilik sigortalarını kabul etmiş, böylece ilk kez bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmuştur. Bismarck’ı takiben başka ülkelerde de yoksulluk yasaları denilen yasalar çıkarılmış, kısmen, sosyal güvenlik sistemine özgü düzenlemeler yapılmışsa da, bu girişimlerin hâlâ sistematik olduğunu söylemek zordur. Bunun gerçekleşmesi bir sonraki yüzyıla kalacaktır.
Bir sonraki yüzyılda, Rusya’da patlayan Ekim Devrimi, kapitalizmin ilk ülkelerinde zaten uzun bir sınıf mücadelesi geleneği oluşturmuş, uzun bir örgütlenme deneyiminden geçmiş olan işçi sınıfları açısından şimdiye kadar sürdürdükleri mücadelelerin nihai hedefinin ne olacağını açık seçik gösteriyordu. Bu, elbette, burjuvazi için de, emekçilerin örgütlü eyleminin ülkeyi nerelere kadar götürebileceğini ve kendi sınıf iktidarlarının muhtemel kaderini nasıl tehdit ettiğini gösteren bir deneyimdi de. Hem krizlerle sarsıla sarsıla ilerlese de, yüzlerce yıllık sermaye birikiminin ulaştığı düzey, hem de emekçi sınıfların kentlerde örgütlü bir güç olarak yerleşik hale gelmiş olması, üretimin çeşitlenmesi, teknolojinin ve ulaşımın gelişmesi, hem de canlı üretici güçlerin sınıf mücadeleleri boyunca ve aracılığıyla niteliğindeki değişimler vb. gibi etkenler, yoksulluk, işsizlik ve çalışmayı engelleyen fiziki koşulların kaybı gibi durumlarda yurttaşların güvence altına alınması sorununun çözümünü acil bir konu durumuna getirdi. Avrupa ülkelerinde ve ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde, sosyal güvenlik ve sosyal güvenliğin belirli ölçülerde kurumlaştırılması anlamına gelen “sosyal devlet”, özellikle Sovyetler Birliği’nin sunduğu işçi iktidarı örneğinin izlenmesi tehlikesi ve kapitalist ülkelyerdeki işçi ve sosyalist hareketin gücünün, en başta Avrupa burjuvazisini tavizler politikası izlemeye yöneltmesinin bir ürünü olarak, ciddi bir gündem olarak kendini dayattı. “Sosyal devlet”le ilgili girişimler, 2. Savaş öncesinde gündeme gelmiş olsa da, asıl kurumlaşması 2. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiş; kapitalizmin hayatiyetini koruyabilmek üzere, işçi ve emekçilere verilen tavizler olarak sosyal güvenlik ve yardımların geçerli olduğu bu toplumsal uygulama, sanki toplumun tüm katmanlarının “refahı” gözetiliyor ve gerçekleşiyormuş gibi “refah toplumu” olarak adlandırılmıştır.
Ünlü iktisatçı Keynes’in kapitalizmin doğasına içkin krizlerden kaçınabilmek için talebin düzenlenmesi gerektiği tezi, “sosyal devlet”in veya “refah toplumu”nun esasını oluşturur. Gerçekten de “Refah toplumu” döneminde, artı değerden önemlice bir bölüm, sosyal hizmetlerin sunumuna ve bunları satın alacak olan kitlelerin olanaklarını geliştirmek için aktarılır. Emekçilerin vergilerinden ve sosyal güvenlik primlerinden oluşturulan ortak havuz, toplumsal kolektif tüketimin hizmetine sunulur.
“Sosyal devlet”in 70’li yıllara doğru en gelişkin olduğu haline bakarak, bu sistemin burjuvazi tarafından aynen o gelişmiş haliyle tasarlandığını düşünmek, yanlış olacaktır. Çünkü o zamanki şeklini alıncaya kadar, “sosyal devlet” hem pratik olarak, hem de kavramsal olarak aşamalardan geçmiş ve hiçbir zaman statik bir bütünlük olmamıştır. Bunda, emekçi sınıfların hem kendi ülkelerinde kazanımları için verdikleri mücadelenin, hem de uluslararası düzeyde sürdürülen mücadelelerin payı vardır.
Bunu şöyle açıklamak mümkün: Kendisi de bir meta olan emek gücünün yeniden üretiminin koşulları toplumsal gelişmeye bağlı olarak değişir. Yeniden üretim, emekçinin kullandığı geçim araçlarının asgari düzeyde temin edilmesini şart koşar. Toplumsal koşullara bağlı olarak değişen de, işte bu asgari düzeydir. Emekçilerin sosyal ve ailevi hayatlarındaki değişimler, kültürel olanaklardan yararlanabilme düzeyinin hem fiziksel hem de zihinsel olarak artması, aile bireylerinin ihtiyaçlarının çeşitlenmesi, teknolojik gelişmelere bağlı olarak gündelik tüketim araçlarının çeşitlenmesi, asgari sınırı sürekli yukarı doğru hareket halinde tutar. Emekçi kitlelerini günün zorunlu kıldığı ihtiyaçları karşılanmış olarak kontrol altında tutabilmek için, burjuvazinin, asgari sınırın hareketliliğini göz önünde bulundurması gerekir. Ama çoğunlukla, bu, sınıflar açısından çatışmalı bir süreçtir. İşçi sınıfı, kendi yeniden üretimi için ihtiyaç duyduğu şeyleri belirlerken, burjuvazi bu sınırı sürekli olarak geriye çekmek ister. “Refah toplumu” dönemi boyunca da böyle olmuştur. Ancak işçi sınıfının kitlesel meslek örgütleri ve politik örgütlerinin varlığı koşullarında, emekçi kadın taleplerinin güçlenmesi ve uluslararası durumun özellikleri bakımından sınıfın yaptırım gücü, refah toplumun başlangıçtaki hedeflerini zorlamıştır.
Örneğin; “Refah toplumu” başlangıçta erkek emekçiyi esas alır. Buna göre erkek emekçiye ödenen ücretin, bakmakla yükümlü olduğu ailesinin geçimini de sağlaması öngörülmüştür. Dolayısıyla kadınlar ve çocuklar, esasen aile üyeleri olarak erkeğe bağımlıdırlar. Emek gücünün yeniden üretiminde bakım işlerini üstlenmek yoluyla önemli bir rol oynayan kadının geçimi buna bağlıdır. Fakat bu durum, elbette bir “refah toplumu” prototipi olarak görülmelidir. Yoksa “refah toplumları” boyunca çok sayıda kadının istihdamı gerçekleşmiş, sosyal politikalar kadının bireysel varlığını gözetecek biçimde yeniden düzenlenmek durumunda kalmıştır. Özellikle boşanmış, bekar ve çalışmayan annelerin geçimi, işsiz kadınlara işsizlik sigortasının sağlanması, çalışan kadınların üstündeki bakım yüklerinin azaltılmasına ilişkin bir dizi kazanım elde edilmiştir.
Sınıfın sendikal örgütlülüğünün ve emekçi kadınların kendi hakları ile ilgili duyarlılık ve taleplerinin artması, hem emekçi ailesinin, hem de emek gücünün yeniden üretim maliyetini artırmış; kültürel, sosyal, teknolojik gelişmeye ve sınıfların mevzilenmesinde emekçi sınıfların konumuna bağlı olarak nitelik de kazanmıştır. Bu durum, emekçi ailesine ödenen sosyal ücreti de artırmıştır. Bütün yurttaşlara, çalışsın ya da çalışmasın, parasız sağlık ve eğitim olanağı, çalışan kadınların çocukları için kreş, kadına ve erkeğe ücretli doğum izni, yaşlılar için bakım evleri ve destekleri, emeklilik ücreti, işsizlik sigortası, gençler, çocuklar ve yaşlılar için indirimli toplu taşıma, sosyal konutların yapılması, gençler için eğitim fonları ve meslek kursları, okul ve işyerlerinde bedava öğle yemeği, ücretli yıllık izin ve hafta sonu tatili vb. gibi emekçi ailesinin hayatını kolaylaştıran kazanımlar elde edilebilmiştir. Sendikalı işçi sayısının bugüne oranla daha fazla olması, sosyal haklar konusunda sendikaların inisiyatif gösterebilmesi ve işçi sınıfının daha fazla politize olmuş olması, bu olanağı sağlayabilmiştir. İngiltere gibi ülkelerde, kişinin çalışıp çalışmamasına bağlı olmadan, bütün sosyal haklara ulaşabilme olanağı, yurttaşlık kriterine tabi tutulmuştur. Yani sosyal haklar, emekçinin çalıştığı süre içinde prim ödemiş olmasına veya ödüyor olmasına bağlı kılınmamıştır. Ama bazı ülkelerde, sosyal güvenlik, emekçinin ödediği prime endekslenmiştir. Dolayısıyla “refah toplumları” için tek bir ölçü ve modelin olduğu söylenemez. Bu değişkenliği, o ülkenin sermaye birikiminin düzeyi ve içerdeki sınıflar mücadelesinde edinilmiş mevziler ve toplu sözleşme pazarlık süreçlerinin işleyişi belirlemektedir.
Kısacası, emekçilerin sosyal güvence ve güvenlik elde ettikleri “refah toplumu” dönemi, sınıfın tarih içinde en örgütlü olduğu zamana, dünya yüzündeki sınıf ve demokrasi mücadelelerinin en güçlü olduğu zamana tekabül eder. Türkiye emekçileri için de, böyle bir dönem, kazanımların arttığı, örgütlü emekçi sınıfların inisiyatifinin gelişmesine ve uluslararası durumun elverişliliğine bağlı olarak kısmi bir “refah” içinde yaşadığı bir dönemdir. Ama Türkiye’de işler, “refah toplumu” ülkelerinde olduğu gibi pek öyle yolunda da gidememiş, Türkiye işçi sınıfı, “bir tutum bal için bir çuval keçi boynuzuyla uğraşmak” zorunda kalmış, o “bir tutam bal”ı da her zaman elde edememiştir.

TÜRKİYE’DE SOSYAL GÜVENLİK
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu yıllardan İkinci Savaş sonrasına kadar, savaşlar nedeniyle bir hayli düşmüş nüfusu, ayni nedenle erkek sayısı azaldığı için korunmasız kalmış kadın nüfusunun çokluğuyla karakterize ve halkının ezici bir çoğunluğu köylerde yaşayan bir ülkeyken, 1940’lı yıllara gelindiğinde, bu durum yavaş yavaş değişmeye başlar. Nüfus artışında da küçük oynamalar dikkati çeker. 1950’lerden itibaren, bu değişim büyük bir hız kazanacaktır. 1927’de 24.2 milyon olan şehirli nüfus, 1940’ta yüzde 24.4’e ancak yükselirken, 1950 ile 1960 arasındaki şehirleşme oranı yüzde 32’lere tırmanır. 1950’lere gelinceye kadar, sosyal destekler, ağırlıklı olarak köylü nüfusla ilgili bir sorun olarak görülmüştür. Üretici köylünün ürününü destekleme alımlarının yapılması, zirai kredilerin yürürlüğe girmesi, kalkınma politikaları doğrultusunda gerçekleşmiştir, ama bu şekilde kırsal nüfusun yoksulluğunun önlenebileceği ve sermaye birikimine kırsal destek sağlanacağı umulmuştur.
1950’li yıllarda, kırsal üretime hem bir pazar hem de istihdram olanağı sağlayabileceği düşünülerek başlamış sanayi hamlesine bağlı kentleşmenin gelişmesi, yoğun bir iç göçü de gündeme getirdi. Demografik tabloların kent lehine yavaş yavaş değiştiği bu koşullarda, fabrikalara çalışmak için gelen işçi kitleleri, daha önce bu yoğunlukta gündeme gelmeyen bir sosyal güvenlik sorununu da gündeme getirdi. Kuşkusuz bunda en önemli etken, yukarıda söz ettiğimiz uluslararası koşullardır. Dünya emekçilerinin kendi ülkelerindeki kazanımları, Sovyetler Birliği’nin savaştan muzaffer olarak çıkması, sınıf ilişkilerinin, ülkelere ve yerel ölçeklere bağlı kalmaksızın, yeni bir dünya düzeni bağlamında yeniden düzenlenmesini gerektiriyordu ve Türkiye de, hem gelişmekte olan bir kapitalist ülke olarak, hem de stratejik konumu nedeniyle, bu sürecin dışında kalamazdı. Ancak yüzlerce yıllık sömürgeciliğin mirasını hâlâ tüketmemiş olan emperyalist devletlerde olduğu gibi, Türkiye’de güçlü bir sermaye birikimi oluşmamıştı. İşçi sınıfı mücadelesinin de, bu ülkelerdeki kardeşleri gibi uzun bir geçmişi yoktu. Dolayısıyla kırdan kente göç etmiş büyük emekçi yığınlarıyla ilgili sosyal politikalar, bu nedenle, hiçbir zaman gelişmiş ülkelerdeki hedefleri içeremedi. Devletin bu sorunu son derece gecekonducu bir zihniyetle; derme çatma, ekleme yöntemlerle çözmeye çalıştığı söylenebilir.
Fabrika çevrelerine, kentlerin eteklerine gelip yerleşen göçmen işçi kitlesinin barınma, sağlık, eğitim, alt yapı gibi ihtiyaçları konusunda, devlet, başından sonuna gözünü kapatmayı tercih etti. Kendi kendine bulduğu arazinin üzerine, alelacele bir konut yapıp başını sokan emekçi, aslında devletin ve yerel yönetimlerin üstlenmesi gereken emek gücünün yeniden üretimi sorumluluğunu, tamamen üstüne almış oluyordu. Böylece, kentin eteklerinde, altyapısız, elektriksiz, okulsuz gecekondu mahalleleri büyümeye başladı. Göç edenler, kendi konut sorunlarını çözmüş oluyorlar, böylece sosyal bir devlet için önemli bir yük oluşturabilecek konut meselesi de kendiliğinden halledilmiş oluyordu.
Ayrıca kırdan kente göç eden bu kitlenin köy ile bağlarının kesilmemesi de elzemdi. Çok düşük ücretlerle çalışan, buna rağmen hem aile geçindirmek zorunda kalan, hem de köyüne bir miktar para göndermeye çalışan işçinin ayakta durabilmesi için, köyden gelecek nevale katkısının önemi büyüktü. Öte yandan, sürmekte olan göç sırasında yeni gelenler için gerekli olan ağırlama, konaklama, bakım, iş bulma, işsizlik döneminde destek çıkma gibi “sosyal hizmet” niteliğindeki yükümlülükler de, gecekonduya önceden yerleşmiş akraba veya hısım ailelerin üzerine atılmıştı. Köyden gelenler, kente önceden yerleşmiş kendi köylülerinin evlerine yerleştiler; daha sonra gelenler de onların yanına.
İnsani ilişkilerin çok önemli olduğu kırsal ilişkilerin korunması, işçilerin modern bir işçi sınıfının ihtiyacı olan sendikal örgütlenmeler aracılığıyla hak arama bilinci edinmesinin önüne de barikat kurmuş oluyor ve böylece burjuvazi için sosyal riskleri önemli ölçüde ortadan kaldırıyordu. Çünkü kimsenin yoksulluk yüzünden kendini çaresiz hissedemeyeceği bir sosyal ortam, akraba, cemaat, tanışlık ilişkilerine havale edilerek var edilmeye çalışılıyordu.
Önemli ölçüde emeklilik maaşını garanti altına almayı ve sağlık sorunlarını çözmeyi hedefleyen ilk sosyal sigortalar kurumunun kuruluşu 1945 yılına rastlar. O zamanki adı “İşçi Sigortaları Kurumu” olan yapı, 1964 yılında, 506 sayılı Kanun ile “Sosyal Sigortalar Kurumu–SSK” olarak değiştirildi. İkinci büyük sosyal sigorta kurumu, 1950 tarihinde, 5434 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu” ile kurulan “T.C. Emekli Sandığı”dır. Üçüncü sigorta kurumu ise, 1971 tarihinde 1479 sayılı “Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu–BAĞKUR” ile oluşturulmuştur. En son olarak, 1983 tarihinde, SSK tarafından uygulanmak üzere 2925 sayılı “Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu”, BağKur tarafından uygulanmak üzere de 2926 sayılı “Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu” oluşturularak, sosyal sigortanın teşkilatlanması tamamlanmıştır.
Görünürde herkesin sosyal güvenlik çatısı altında toplanması süreci de tamamlanmıştır. Ama gerçekler bunu yansıtmaz. Sosyal sigortalar, işçi sınıfının tamamını kapsayamamış; özellikle küçük işletmelerde, geçici işlerde çalışan işçiler, sigorta konusunda gönülsüz ve denetimsiz işverenler marifetiyle kapsam dışı bırakılabilmiştir. Kırsal cemaat ilişkilerinin sürmekte olması, zaten düşük ücretlerden yapılacak prim kesintilerinin yoksulluğu derinleştireceği korkusu ve geniş aile tipi toplumsal birimlerin işsiz ve yaşlıların bakımını üstleniyor oluşu, sigortayı gereksizleştiren faktörler haline gelmiştir.
Kadın iş gücünün durumu ise daha vahimdir. Esas işgücü olarak erkek belirlendiği için, kadının bakımı, geçimi ve sosyal güvenliği, kocasına veya babasına bağımlıdır. Bu yüzden, kadın, çalışıyor olsa bile, sosyal güvenceden en yoksun kesimi oluşturur. İstatistiklerde işgücü olarak geçmez. Asli toplumsal görevi, devletin veya yerel yönetimlerin görev olarak görmekten başından beri kaçındığı, bakım işlerini üstlenmesidir. Çocukların ve evin bakımı, yaşlı nüfusun ve hastaların bakımı, kadının görevidir. Kısacası, mevcut ve sonraki kuşak emek gücünün bakım yoluyla yeniden üretimi, yedek sanayi ordusunun ve de üretimden düşmüş işgücünün de bakım yükü, kadının sırtına yüklenmiştir. Karşılığında kazanabildiği ise, az çok karın tokluğu, bir lokma-bir hırka ve yakını erkek işgücü vesilesiyle hastalandığında ücretsiz bakım hakkıdır.
Görülüyor ki, emekçi ailesi, sistemin, etki ve sorumluluk alanı geniş sosyal güvenlik kurumu olarak işletilmektedir. 60’lı yıllardan sonra artan işçi mücadeleleri, toplu sözleşme sisteminin işletilmeye başlanması, 70’li yıllardaki politizasyon, emekçinin, hakları ve sorumlulukları konusundaki görüşünü az çok değiştirmiş ve kuşkusuz, bu durum, genel olarak kazanılmış hakların çerçevesini de genişletmiştir. Sermaye birikiminin de elverdiği ölçüde, kamu işletmelerinde çalışan işçilerin bir bölümü, lojman, eğitim yardımı, çocuk parası, ücretli yıllık izin, iki gün ücretli hafta sonu tatili, erzak, yakacak ve giysi yardımı, yılın belli dönemlerinde çift maaş uygulaması gibi haklar kazanabilmiştir. Bu hakları elde etmiş işçi kesimi, genel işçi nüfusu içinde çok büyük bir kesimi oluşturmaz; ancak Türkiye’de “sosyal devlet”in sınırları bu kesimden itibaren çizilmiş olduğu için, “Türkiye tipi refah toplumu”nun niteliği için tayin edici örneklerden sayılabilir.
Bütün dünyada olduğu gibi, 73’te başlayan kriz, Türkiye’de de sosyal hakların kısıtlanmasını gündeme getirdi. Sermayenin kâr oranlarındaki düşüş, sosyal güvenlik için ayrılan artı değer payını, burjuvazi için rahatsızlık verici hale getirmiştir. Türkiye’de sosyal güvenliğe, eğitime ve sağlığa ayrılan pay, Avrupa’daki devletlerin sosyal harcamalara ayırdığı meblağla kıyaslanamaz olmasına karşın, bizde de sosyal harcamaların bir külfet olarak görülmesine başlandı. Ancak sosyal kısıntılara başlanması için, 1980’de, IMF direktifiyle 24 Ocak kararlarının alınması ve bu kararların uygulanabilmesi için de, işçi sınıfının kontrol altında tutulmasını kolaylaştıracak, sendikaların inisiyatifini köreltecek ve sınıfı müttefiklerinden koparacak askeri darbenin yapılması gerekecekti.
80’ler sonrası, bütün dünyada emekçi sınıflara büyük bir savaşın açıldığı, işçi sınıfının önceki mevzilerinden adım adım sökülmeye başlandığı süreçtir. İngiltere’de Theatcher hükümetinin kelle vergisi uygulamasına başlaması, buna karşı çıkan toplumsal muhalefetin şiddetle susturulması, maden işçilerinin direnişinin bastırılması, 80’li yıllardaki saldırıların başlangıcını oluşturur. Sonrası, çorap söküğü gibi gelmiştir.

MODERN TOPLUMDAN CEMAATLERE
“Doğu Bloku” duvarının çöküşünden sonra tek kutuplu hale gelen ve kapitalizmin tek sistem olarak zaferini ilan ettiği 1989 yılından sonra dünya coğrafyasının yeniden paylaşımı gündeme geldi. Bu süreçte, özellikle eski Sovyetler Birliği topraklarında sınırlar değişti, ABD, Irak ve Afganistan’ı işgal etti ve DTÖ, G-7 ve G-8 gibi uluslararası zirvelerde ve IMF ve Dünya Bankası oturumlarında, dünya kaynaklarının nasıl el değiştirileceği üç aşağı beş yukarı karara bağlandı. Dünyanın yeniden paylaşımı, hiç kuşkusuz sadece coğrafi sınırlar üzerindeki egemenliklerin, nüfuz alanlarının yeniden gözden geçirilmesi, el değiştirmesi ve yeniden kurulması anlamına gelmiyordu; yeniden paylaşım, aynı zamanda, dünya işçi sınıfının sırtından elde edilmiş artı değerin de yeniden nasıl bir paylaşıma tabi tutulacağına bir karar vermek anlamına geliyordu. Bunun için de, iki ana sınıfın karşılıklı mevzilerinin yeniden biçimlenmesi şarttı.
Küreselleşmeye, sermayenin yeryüzündeki engelsiz dolaşım olanaklarının önündeki mevcut sınırlarının ortadan kaldırılarak, dünyanın, tek bir gücün; sermayenin kayıtsız şartsız egemenlik alanı haline gelmesi anlamı yüklenmiştir. Sermayenin karşısındaki sınıfın; dünya emekçilerinin kazanılmış haklarını kendi devletlerine karşı korumak, yenilerini elde etmek ve yaşam alanlarını güçlendirmek için oluşturdukları bütün mücadeleci örgütler ve zaten kazanılmış hakların kendisi, sermayenin sınırsız birikiminin önünde engel görülür. Bu yüzden, birkaç on yıldır, hem iş koşullarının yeniden düzenlenmesi (esnek çalışma, tam zamanında üretim, taşeronlaştırma, üretimin mekânsal parçalanması vb.), hem de işçi sınıfının ideolojik donanımının zayıflatılması yoluyla mücadeleci emek örgütleri epey kan kaybeder hale getirilmiştir.
Şimdi, devletlerin sırtlarında yük olarak gördükleri sosyal yükümlülükler, çoktan beri birer birer terk ediliyor. Kurumsallaştırılmış sosyal haklar ortadan kalkıyor ve o kurumlar yavaş yavaş yıkılıyor. Türkiye’de birkaç yıl önce çıkan iş yasası ve geçen yıl çıkan ve sonuçlarını yakın zaman içinde iyice can yakıcı biçimde görecek olduğumuz Sosyal Güvenlik Yasası (SSGSS), bizim ülkemiz için de bu kurumsallaşmış olanakların yasal bakımdan iptali anlamına geliyor. Kalkınma politikaları kapsamında vaktiyle kurulmuş, sosyal hizmetlerin merkezden perifere taşınması amaçlı köy hizmetleri, DSİ, İller Bankası, Karayolları vb. gibi kurumların zayıflatılması, bazılarının kapatılması kararı da buna eklenirse, emekçilerin kendi kaderlerine terk edildiği söylenebilir. Yerel yönetimler tarafından sübvanse edilen sosyal hizmetlerin, şimdi bu hizmet sektörüne el atmış tekeller için tek taraflı rekabete yol açtığı için, DTÖ ve MAI tarafından tasfiye edilmeye çalışılması da, aynı kalemde değerlendirilebilir.
Devletler de, artık tekellerin göz diktiği sosyal hizmet sağlayıcılığı işinde “haksız rekabetin” düzenleyicileri olmayı çok kârlı bulmadıklarından, temel hizmetleri ve sosyal güvenlik kurumlarını sırtlarından atarak küçülmeyi bir hedef haline getirdiler.
Devlet, artık çalışamayacak durumda olan, emek piyasasından hastalık ya da yaşlılık nedeniyle çekilmek zorunda kalan emek gücünün sorumluluğunu, bu emek gücünün çocukluktan başlayarak eğitiminin, sağlıklı yetişmesinin yükünü taşımayı da  istemiyor. Bunları sırtına yüklediği emekçi kadınların sosyal güvenliğini güvence altına almaya da çok hevesli görünmüyor. Sosyal hizmetler, bir emekçi ailesi için az çok kolay ulaşılır bir kamu hizmeti olmaktan çıkarak, satın alınması giderek güçleşen metalar haline geldi. Emekçi ailesinin, özellikle de kadınların, içinden geçilen tarihsel dönemin bütün yükünü üstlenecek biçimde konumlandırılması, bu yeniden paylaşım sürecinin en önemli görüngülerindendir. Fakat ne emekçiler ne de aileleri, bu yükü kaldırabilecek durumda değildir. Dünya Bankası’nın kendi verilerine göre, son on yılda, yoksulluk daha önce olmadığı ölçüde artmış, günde 2 doların altında yaşamak zorunda kalan nüfus çoğalmıştır; bu rakamların içinde, kadın yoksulluğunun oranı korkutucu boyutlardadır.
Yoksulluğun bu boyutlara ulaşması, tahmin edileceği gibi, bir örgüt disiplininden yoksunlaşmış kitlelerin gözükara ve yıkıcı tahribatlar için hazır hale gelmesini kolaylaştıran objektif koşullardandır. Çalışırken bile yoksulluk sınırında yaşayan emekçiler, geçici işsizler, iş arama umudunu yitirmiş kronik işsizler, şimdi, sistem için her zamankinden daha büyük bir tehlike haline gelmiştir. Kapitalizm, bu dönemde, örgütsel silahlarından ve geçim kaynaklarından uzaklaştırılmış, eğitimsizleştirilmiş emekçi kitlesi yaratarak, kendisini, barbar bir mezar kazıcısı ile yüzyüze bırakacak bir paradoksa düşmekten kendisini alamadığı için, şimdi, bu sorun, devasa bir boyutta önüne dikiliyor. DB, BM vb. örgütler, dünya yoksulluğuyla nasıl baş edileceği konusunda sayısız raporlar yazıyor, yazdırıyorlar.
Bütün bu hayhuyun içinden büyük bir buluş olarak çıka çıka da yoksullara sosyal yardımlar çıktı. Devletin, ekonomik işlerden, hizmet sektörünü ve tarımı finanse etmekten elini çekerek küçülmesi; bütün bu alanlardaki üretimin serbest piyasaya ve serbest rekatebe bırakılması fikrinin burjuvazinin en parlak fikirlerinden biri olduğu bu koşullarda, devletin “küçülerek” üstünden attığı sosyal güvenliğin maliyeti, yeniden cemaat ilişkilerine ve “Sivil Toplum Kuruluşları”na havale edildi. 1999 yılında, bizzat DB bunu formüle ederek, emek piyasası reformunu gündeme getirmişti. Ama bundan çok önce, daha duvar yıkılalı 2 yıl olmuşken, OECD’nin 1981 tarihini taşıyan ve “Refah Devletinin Krizi” başlığı taşıyan raporunda da, sosyal politikaların ekonomik büyüme önünde engel teşkil ettiği vurgulanmıştır. OECD’nin 1994 raporunda ise, sosyal politikaların tasfiyesinin yol açtığı sorunlara değinilerek, önceki metin düzeltilmeye çalışılmış ve şöyle denilmiştir: “Küreselleşmenin etkilerinden biri sosyal koruma için talebin artması olabilir… Reform için daha işe yarar bir tasarı, küreselleşmenin bir miktar sosyal koruma ihtiyacını ortaya çıkardığını kabul etmelidir.” (OECD, 1999: 137, aktaran Ayşe Buğra, Çağlar Keyder, Sosyal Politika Yazıları, s. 119, İletişim yayınları.)
Bu, ortaya çıkan sosyal koruma ihtiyacının finansmanı konusunda, DB ve IMF’nin elbette bir önerisi ve yaptırımı olacaktır: “Yardımın makroekonomik politikalar, yoksulluğun azaltılması ve iyi yönetişim uygulamaları alanlarındaki  performansın değerlendirilmesi temelinde yoksul ülkelere gitmesi etrafında oluşan yeni konsensüs…” (Agy. 129) Buradan anlaşıldığı gibi, yoksullukla mücadele etmek için kuracakları yönetişim aygıtları, devletlerin kredilendirilmesinde öncelikli ölçü haline gelmiş ve performans kriterlerine bağlanmıştır.
Bu “tavsiyelerin” bizim gibi ülkelerde verdiği sonuçlar, son on yıldır rahatlıkla izlenebilir. Toplumun en yoksullarının hedef kitle olarak seçildiği girişimci haline getirme projeleri kapsamında DB fonları dağıtılmış, emekçiler, ellerine geçen mikro kredilerle birer girişimci olmaya zorlanmış ve borçlandırılmıştır. Aynı amaçla özellikle Güneydoğu’da kadın odaklı projeler oluşturulmuş, DB ve AB fonları kullanan “sivil toplum örgütleri” aracılığıyla okul çocuklarının eğitimi, bebeklerin sağlığı konusunda yardımlar yapılmıştır. AKP hükümeti, performans kriterlerine göre geçer not almış olmalı ki, bu konuda bir hayli bonkör davranabileceği biçimde kredi kaynaklarına rahatlıkla ulaşabildiği görülüyor. Seçim dönemlerinde yoğunlaştırılan dağıtımların geri dönüşü ise yüksek oy oranı olmuştur.
AKP hükümetinin DB ve IMF ile işbirliği içinde dağıttığı sosyal yardım desteklerinin yanı sıra finans kurumlarının asıl gözdesi olan “sivil toplum kuruluşları”nın sosyal güvenlik riskini azaltma konusunda yaptıkları da, bu tabloyu kuşkusuz renklendirir! AKP ile ilişkili taşeron bir “sivil toplum kuruluşu” olan Deniz Feneri’nin yoksullara yardım dağıtmak için topladığı paralarla yaptığı yolsuzlukların elinde patlaması, AKP hükümetinin, yaptırımlarına tabi olduğu finans kurumlarını da aldattığının göstergesidir.
Bu dönemde, Deniz Feneri’ne benzer birçok sözde “sivil toplum kuruluşu” oluşturulmuş, çok sayıda “kâr amacı gütmeyen” (!) vakıf kurulmuştur. Asıl önemlisi de, AKP döneminde daha güçlenen tarikat ve cemaat örgütlerinin, finans kuruluşlarının murad ettiği “sivil toplum”un işlevlerini yerine getirecek biçimde yeniden yapılanmasıdır. Emekçilerin, kendi aileleriyle kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceği, gelecek konusunda, çocukların sağlığı ve eğitimi konusunda endişe duymalarını önleyecek kurumlar hiç olmadığı, varolanlar işlevsizleştiği için, bu İslami “sivil toplum kuruluşları” yapayalnız ve dayanaksız bırakılan emekçiler için bir seçenek olmak üzere palazlanmıştır. Bu kurumlar aracılığıyla dağıtılan aşın, sağlanan yatağın, sıcak bir döşeğin yoksulun yoksulu için de ne denli kurtarıcı olduğu tartışılamaz. Eğitim, emeklilik, ulaşım, sosyal destek gibi konularda hükümet müdahalelerinin ticaret engelleri, tarifeler ve öteki korumacı engellerle aynı etkilere sahip olduğunu düşünen uluslararası sermaye ve onun direktiflerine uyan devletler için de öyle.
AKP, neoliberal bir proje partisi olarak, uluslararası sermayenin çıkarlarına, dünyanın yeniden paylaşımı hedeflerine uygun şekillendirilmiş, bu konudaki performansına dayalı olarak da ödüllendirilmiştir. Bütün bu süreçleri bilmeyen yoksul ve eğitimsiz emekçiler, vakıflar, cemaatler ve bizzat AKP’nin yerel yönetimleri eliyle bir yandan yoksulluklarının kader olduğuna inandırılırken, diğer yandan da bir kap sıcak yemek için bu partiye şükreder hale düşmüşlerdir. Bu partiye, “Müslümanın halinden anlayan Müslüman bir parti” diye oy verenler, AKP’nin, en çok kendisine oy veren emekçilere düşman olduğunu; bir tas çorba vermeden önce, önlerindeki bir kazan yemeği çektiğinin henüz farkında değiller. Geçtiğimiz ay yayınlanan TÜİK verilerine göre, Türkiye’deki 17 milyon hanenin 2.5 milyonu yardım alıyor. Yardım alanların çoğunun aylık geliri 450 lira ve altında. 1.5 milyon aile akraba, komşu ve benzeri yakınların yardımıyla hayatını sürüdürüyor. 800 bini, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan yardım alıyor ve yardım alanların yüzde 21’i belediyelerden destek gördü. Türkiye İşçi Emeklileri Derneği Ankara Şubesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonucuna göre ise, işçi emeklilerinin yüzde 83’ü,  Bağkur emeklilerinin de yüzde 99’u açlık sınırının altında aylık alıyor. (Veriler: Evrensel, 22 Nisan 2009)
Bu veriler gösteriyor ki, AKP hükümeti eliyle kapitalizm, bu ülke nüfusunun hayli büyük bir kısmını “komşunun külüne muhtaç” hale getirmiş, emeklilik yaşını mezara kadar uzattığı yaşlılarını açlık sınırının altına itelemiştir. Sonra da, “bir tas sıcak çorba”yla, yoksullaşan halkın şükran duygularını oya tahvil etmeyi becermiştir. Dünya halklarının sömürüsünden elde edilen IMF ve DB kaynakları da, bu konudaki performansından ötürü AKP’ye akıtılmaktadır.
Sonuç olarak; emekçilerin, emeklilerin, emekli olamayan işçi sınıfının, kadınların ve çocukların bu denli muhtaç hale getirilmesinden sorumlu olan kapitalizm, sosyal güvenlik gibi bir konunun devlete yük oluşturmadığı birkaç yüzyıl önceki vahşi dönemine çoktan geri dönmüştür. Emekçiler ise, kazandıkları hakların ellerinden alınmasıyla, iki yüz yıldır verdikleri mücadelenin neredeyse başlangıç noktasına doğru itilmektedir. Dünya işçi sınıfının sosyal güvenlik ve sosyal hakları için verdikleri mücadeleler, bu geriye gidişe dur demek için bu yüzden son derece önemlidir.

Nato Bir Savaş Ve Terör Aygıtıdır

Kuzey Atlantik İttifakı NATO, bundan 60 sene önce, başını Amerika Birleşik Devletleri’nin çektiği Batılı kapitalist ittifakın sosyalist Sovyetler Birliği’ne ve Doğu Bloku’nun halk demokrasilerine karşı kuşatma, taciz, saldırı ve savaş örgütü olarak kuruldu.
Batılı kapitalist ittifak, IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlarla ekonomik alanda, çeşitli bölgesel örgütlerle politik planda yeni bir savaş düzenine geçtiği gibi, askeri alanda da NATO’yu oluşturarak sistemini tahkim etmiştir. NATO, sanılanın ve iddia edilenin aksine, Sovyetlerden gelen tehdide karşılık olarak değil, bizzat tehdit amaçlı olarak ve Varşova Paktı’ndan tam 6 sene önce kurulmuştur.
Bir taraftan Sovyetler Birliği’ni ve halk demokrasisi ülkelerini askeri bakımdan kuşatma, taciz etme ve gerektiğinde zor yoluyla yıkmayı hedeflerken, bir taraftan da Batılı kapitalist ülkelerin kendi içlerindeki muhalefeti de ezmenin aygıtıdır.
Hemen hemen tüm NATO üyesi ülkelerde gizli olarak kurulan ve bazılarında bugün hala varlığını devam ettiren Gladio (Kontrgerilla) örgütlenmesi, bunun en somut kanıtıdır. Tüm Avrupa ülkelerinde işçi ve halk muhalefetinin gelişmesini önlemek üzere provokasyonlar, sabotajlar, cinayetler ve hükümet darbeleri örgütleyen güçler, eylemlerini NATO ve ABD korumasında gerçekleştirdiler.
1949 yılında 12 ülke tarafından sözde “bölgesel bir savunma örgütü” olarak kurulan NATO, hemen ardından gerçekleştirdiği genişlemelerle 16 ülkenin üye olduğu bir örgüte dönüşmüş, SB ve Doğu Bloku’nun yıkılmasından sonra, oradan gelenlerin bir bölümünü de içine alarak, 26 ülkenin üye olduğu “global” bir örgüte dönüşmüştür.
1999 yılında NATO’nun 50. yılı dolayısıyla düzenlenen zirvede kabul edilen “21 yüzyıl için stratejik konsept” belgesinde, NATO’nun “global askeri bir örgüt” olduğu açıkça ifade edilmiştir. Böylece elli yıllık yalan meydana çıkmış, bu örgütün bir hedefinin olduğu (sosyalizm ve SB), Birleşmiş Milletler’in kuruluşundaki ilkelere aykırı oluştuğu ve bölgesel bir savunma teşkilatı olmayıp saldırgan olduğu, deşifre olmuştur.
NATO bugün, 1.5 trilyon avro bütçesiyle, 22 bin çalışanı ve her an emre hazır 60 bin kişilik ordusuyla ve konsept değişikliğinden itibaren kendi alanı dışında operasyon ve müdahaleler örgütleyen (Afganistan, eski Yugoslavya, Somali ve dolaylı olarak Irak, Sudan vb.) dev bir savaş makinası ve kapitalistlerin global savaşının askeri koludur.
NATO’nun bugün değişik ülkelere dağılmış onlarca askeri üste yüzlerce nükleer bomba ve başlığı, kimyasal, biyolojik ve konvansiyonel yıkım silahları vardır. Ve sürekli genişlemek, dünyanın her yanında kendi düzenini zorbalık yoluyla hakim kılmak niyetindedir.
Bugün dünyayı sarsmakta olan ve giderek derinleşen mali, ekonomik ve sosyal kriz, tüm dünyada gerginlikleri arttırmakta, militarizme yöneliş ve savaş tehlikesini gündeme getirmektedir.
2007 yılı itibarıyla dünyada toplam askeri harcamaların miktarı 1 trilyon 335 milyar dolara çıkmış bulunuyor.
Bu kadar yıkım silahının depolarda çürümek üzere biriktirilmediği bellidir. Nitekim, ekonomik krizden savaş yoluyla çıkma fikri ciddi olarak tartışılabilmektedir. NATO’nun 60. yılı dolayısıyla büyük emperyalist güçlerin düzenledikleri zirvede de bunlar konuşulacak, Doğu’ya doğru genişleme, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanlarının yerleştirilmesi ele alınacak, işçilere, halklara, ezilen uluslara ve rakip emperyalist güçlere karşı yeni saldırı planları yapılacaktır.
Biz, Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı olarak, bütün ülkelerin işçi ve emekçilerini, NATO’nun 60. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen tüm karşı etkinliklere ve Fransa’nın Strasbourg şehrinde 4 Nisan 2009 tarihinde yapılacak ortak gösteriye katılmaya çağırıyoruz.

– Silahlanma ve savaş harcamaları durdurulmalı, bütçeler halkın ve gençliğin ihtiyaçlarına ayrılmalıdır.
– Askeri üsler sökülmeli, dünya nükleer silahlardan arındırılmalıdır.
– Değişik ülkelerde bulunan işgalci NATO güçleri geri çekilmelidir.
– Saldırgan bir savaş ve terör örgütü olan NATO dağıtılmalıdır!

Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı

nato ve türkiye*
Türkiye, 1952’de NATO’ya üye oldu. Gerekçe, “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü”nün kurucu antlaşmasının 3., 4., ve 5. maddelerine uygundu: ortak savunma için yeteneklerini geliştirecek, toprak bütünlüğü, bağımsızlık ve güvenliği tehlikeye düştüğünde ya da saldırıya uğradığında, NATO’nun “ortak savunması”ndan yararlanacaktı. Kitleleri aldatmaya yönelik sinsi bir taktik ve iddiaydı bu.
Adnan Menderes hükümeti, Kore Savaşı’nda ABD ve Güney Kore’nin yanında savaşmak üzere 5000 kişilik askeri güç göndererek NATO üyeliği konusundaki isteğini ortaya koymuştu. Türkiye yöneticileri, Kore’deki “fedakarlıkları”nı NATO üyeliği için dayanak olarak kullandılar. Sadakatlerini kanıtlamışlardı. 17 Ekim 1951 tarihli bir protokol ile Türkiye ve Yunanistan’ın “Kuzey Atlantik Antlaşması”na katılmaları onaylandı. Türkiye, 18 Şubat 1952’de NATO’ya resmen üye oldu. Yedi ay sonra (8 Eylül 1952’de), İzmir’de Müttefik Kara Kuvvetleri Karargahı (LANDSOUTHEAST) kurularak, başına ABD’li bir korgeneral getirildi. 1954’te Fransız, İngiliz ve İtalyan askerleriyle üs güçlendirildi. Türkiye tarafından 10 Mart 1954’te imzalanan “NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi”yle ABD’nin Türkiye topraklarında askeri tesisler ve üsler kurması ve askeri güç bulundurulması kabul edildi. 1966’da, NATO’ya ait “tesisler”nin sayısı 112’ye çıkarıldı. Sayı yıllar geçtikçe arttı. NATO denetimindeki üslere, Türk yöneticilerinin NATO ve ABD komutasından izinsiz girmeleri yasaktı. 1976’da imzalanan “ABD-Türkiye Savunma ve İşbirliği Anlaşması”yla İncirlik, Kargaburun ve diğer bazı üslerin NATO adına ABD tarafından kullanılması garantiye bağlandı. 1980’de 12 Eylül askeri yönetimi tarafından imzalanan “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması”yla 12 askeri üssün NATO adına ABD tarafından 5 yıl süreyle kullanılmasına karar verildi. Süre aşıldı, ancak anlaşma, ABD’nin istekleri yönünde yürürlükte kalmaya bugün de devam ediyor.
Türkiye topraklarındaki NATO ve ABD üsleri süreç içinde sayısal olarak arttırıldı ve teknik yönden güçlendirildiler. Bu üslerin en önemlilerinin başında Adana’daki İncirlik Hava Üssü gelir. İncirlik, ABD Hava Kuvvetleri 39. Ana Jet Üssü olarak kullanılıyor. Bölge ülkelerine saldırıların ve Irak-Afganistan işgalinin Türkiye topraklarındaki karargahıdır. İzmir Çiğli’de bulunan İzmir Hava Üssü, NATO’nun Türkiye’deki en eski üssüdür. ABD hava kuvvetlerine (USAFE) bağlı bu üste 42 bombardıman uçağı ve askeri personel bulunmaktadır. Üs’te I-HAWK ve Roland füze sistemleri konuşlandırılmıştır. 11 Ağustos 2004’te LANDSOUTHEAST karargâhı Napoli’den İzmir’e taşınmış, 1 Ocak 2006’da da ABD 16. hava filosu, Almanya’nın Ramstein hava üssünden buraya yerleştirilmiştir. Türkiye topraklarındaki çok sayıdaki üslerin diğer bazıları şunlardır: Şile üssü, Stinger füzelerinin fırlatılması amaçlı kullanılıyor. Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı, NATO’ya ait AWACS’ların bulunduğu üstür. Balıkesir 9. Hava Jet Üssü’nde “Vault” füze rampaları (6 adet) bulunmaktadır. Bunun dışında; Muğla Aksaz Deniz Üssü, Ankara-Ahlatlıbel, Amasya-Merzifon, Bartın, Çanakkale, Diyarbakır-Pirinçlik, Eskişehir, İzmir-Bornova, İzmit, Kütahya, Lüleburgaz, Sivas-Şarkışla, İskenderun, Ordu-Perşembe, Rize-Pazar, Erzurum ve Mardin’de NATO’ya bağlı Birleştirilmiş Hava Harekat Merkezleri (CAOC6) bulunmaktadır.
NATO’nun, İkinci Dünya Savaşı ve sonrası koşulların ve ABD’nin başını çektiği Batılı büyük güçlerin askeri politikalarının ürünü olması, Türkiye’nin NATO üyeliğinin koşullarını ve çerçevesini belirledi. NATO üyeliği bağımlılık koşullarını ağırlaştırdı, Türkiye’nin üyeliği NATO’nun etki ve askeri faaliyet sahasını Sovyetler Birliği’nin sınırlarına kadar genişletirken, komşuları tarafından Türkiye NATO’nun ve ABD’nin ileri bir karakolu olarak görüldü ve bölge ülkelerinin ilişkileri giderek gerginleşti. NATO’nun Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni ve Doğu Avrupa’daki halk demokrasisi ülkelerini askeri hedef saydığı dönemlerde, Türkiye, Sosyalist Sovyetler Birliği’nin kapitalist güçler tarafından kuşatılmasında İran Şahlığıyla birlikte iki önemli gücünden biri oldu. NATO Güneydoğu Karargahı’nın İzmir’de konuşlanması Türkiye’ye verilen rolün bir göstergesiydi. ABD, NATO aracıyla Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de konvansiyonel ve nükleer askeri varlığını garanti etti. NATO üyeliği, ABD başta olmak üzere Batılı büyük güçlerin politikalarının taşeronluğu anlamına geliyordu. 1960-61’de patlak veren ABD-SSCB “füze krizi” sırasında ABD’nin atom füzelerinin Adana’daki İncirlik üssüne yerleştirildiği ortaya çıktı. Türkiye, “NATO üyeliğinin gerekleri” adına Balkanlarda, Ortadoğu ve Kafkasya’daki “tarihi ve kültürel ilişkileri”ni Amerikan stratejisinin hizmetine sundu. Bu bölge ve ülkelerde işbirlikçi güçlerin hakim olması için çaba gösterdi. İslam inancını ve “Türk kültürü”nü bu amaçla istismar etti. Yugoslavya’da, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan, Arnavutluk’ta gizli-açık lobi faaliyetleri yürüttü. Yugoslavya’nın parçalanmasında, Balkan ülkeleri ve Doğu Avrupa’da Amerikan işbirlikçisi güçlerin yönetimi ele geçirmelerinde rol aldı. Balkanlar’da ve Kafkasya’da “Türklük ve İslamlık” propagandasıyla özel bir görev üstlendi. Azerbaycan başta olmak üzere çeşitli ülkelerde darbe tezgahlamaya kalkıştı. Bosna-Hersek, Kosova, Somali’ye asker gönderdi. NATO üyesi olma gerekçesiyle asker bulundurduğu ülkelerin sayısı bugün 23’e çıkmış durumda. NATO üyeliği, Türkiye’nin Irak ve Afganistan işgallerinde ABD-İngiliz ordularına karargah hizmetinin en önemli gerekçesi ve dayanağı oldu. Devlet ve hükümet yöneticileri, Afganistan’a asker göndermeyi NATO üyeliğinin gerekleriyle izah ettiler. NATO’nun Türkiye’deki varlığı ve Türkiye’nin NATO üyeliği, ülkede ve bölgede gericiliğin güç kazanmasının, askeri darbelerin, içerde ve bölge ülkeleri arasında gerginlik ve çatışmaların artmasını getirdi. Halk muhalefetinin gelişmesini önleme ve bastırma, işbirlikçi güçleri egemen durumda tutma amaçlı sabotaj, cinayet, darbe vb. örgütleyen güçler, NATO ve ABD korumasında eylemlerini sürdürdüler. NATO bünyesinde ve ABD-İngiliz gizli servislerinin denetiminde kurulan Glaido örgütlenmelerinin bir türü olan Türk Kontrgerillası, bir devlet örgütlenmesi olarak, 60 yıla yakın süredir faaliyet halindedir.
Bugün Türkiye’nin bağımsızlığı ve demokratik bir ülke haline gelmesinin önündeki en önemli engellerden biri de NATO ve Türkiye’nin bu askeri saldırı örgütüne üyeliğinin devam etmesidir. Türkiye, hem NATO üyeliği aracıyla hem de ABD ile askeri işbirliği anlaşmalarıyla adeta zincirli bulunmaktadır. Bu zincirlerin koparılması, NATO’dan çıkmayı, ABD başta olmak üzere emperyalistlerle imzalanmış ikili ve çok yönlü tüm işbirliği anlaşmalarının iptalini, Türkiye’de NATO ve Amerikan üslerinin sökülüp atılmasını, Türkiye toprakları üzerindeki Amerikan nükleer-biyolojik vs silah ve cephaneliğinin imha edilmesini gerektirmektedir. Türkiyeli ileri işçi ve emekçiler, Türk-Kürt ulusu ve tüm milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçilerinin devrimci sınıf partisi, ilerici Türkiye aydınları bunun için mücadele etmektedirler. Bu mücadele 1960’lı yıllardan başlayarak sürmüştür ve bugün de devam etmektedir. 2004’te İstanbul’da düzenlenen NATO Zirvesi güçlü protestolarla karşılandı. Türkiye’nin NATO üyeliği ve ABD ile askeri anlaşmalar çerçevesinde zorunlu tutulduğu politikaların son bulması, Balkanlar’dan Ortadoğu ve Kafkasya’ya kadar geniş bir bölgede, Amerikan emperyalist stratejisinin darbe yemesi, bölge ülkeleri arasında dostluk ilişkilerinin geliştirilmesi ve halkların kardeşçe yaşamaları önündeki büyük bir engelin aşılması ve halkların bağımsızlık, demokrasi mücadelesinin güç kazanması anlamına da gelmektedir. Bu mücadele, bu yönüyle de bugün çok daha önem kazanmıştır. Bunun içindir ki, NATO’nun 60. kuruluş yılı ve Türkiye’nin üyeliğinin 57. yılı olan 2009, bu askeri saldırı örgütünden çıkış ve ona karşı mücadele yılı olarak ilan edilmiştir. Güçlü protestolar örgütlenecek, paneller, bilgilendirme toplantılarıyla halk kitlelerinin aydınlatılmasına çalışılacak ve NATO ve ABD üslerinin kapatılması için mücadele yükseltilecektir.

Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’nın NATO’nun 60. yıldönümü dolayısıyla yayınladığı bildiri metnidir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑