1 Mayıs’ı, 1 Mayıs sonrasına taşımak

Bu yıl, işçi sınıfının Birlik, Dayanışma ve Mücadele Gününün, işçi sınıfının tek uluslararası (enternasyonal) bayramının 111. yıldönümünü kutluyoruz.
111 yıldan beri dünyanın bütün işçileri, bazen şu bazen bu ülkede somutlaşan, ama tüm dünya işçilerinin duygularını temsil eden gösterilerle, sınıfın idealleriyle günlük taleplerini birleştirip sermayenin ve hükümetlerinin karşısına çıkmaktadırlar.
İşçiler; her 1 Mayıs günü, sanayi kentlerinin varoşlarından kapitalistlerin kâşanelerine ya da yaldızlı vitrinlerine mekânlık yapan kent merkezlerine yürüyerek kapitalist sömürüye olan öfkelerini dile getirmektedirler.
Kapitalist baskı ve sömürüden ebediyen kurtulma düşüncesini paylaşmak, birliklerinden doğan gücü birbirine sıkıca kenetlenen ellerinde hissederek ve son zafer için aralarındaki dayanışma ve mücadele azmini yenileyerek, aynı heyecan ve aynı duygularla, gelecek güzel günlere olan inançlarını 111 yıldır her 1 Mayıs’ta dosta düşmana ilan ediyorlar.
Tarihte, bir ulus, bir halk, bir sınıf için önemli olan olayların (dini, siyasi, sosyal bir olay olabilir) yıldönümleri, en azından o tarihsel olay, o toplum tarafından tümüyle “aşılıp” sadece bir “geçmiş” oluncaya kadar kutlanması geleneği hemen bütün toplumlarda vardır. Bu kutlama günlerini bazıları bölgesel ve ulusal sınırlarla kısıtlı (kurtuluş günleri, ulusal bayramlar vs.) iken bazıları ise bütün bir dinin yayıldığı ülkeleri ve bölgeleri (dini bayramlar, kandiller, yortular vs.), bazıları da bütün dünyayı kapsayan bir genişliğe (yeni yıl kutlamaları, 1 Mayıs, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü, Paris Komünü’nün Yıldönümü vb.) sahiptir.
Bu kutlamaların önemli bir kısmı, özellikle “resmi kutlama” kategorisine girenler, rutin ve mistik bir içerik kazanmışlar; “her yıl” rutin bir biçimde kutlanmaktadırlar. Bazı kutlamalar ise; her gün yeniden canlanıp anlamlanan bir içerikle kutlanmaya devam etmektedir. İşte 1 Mayıs, az sayıdaki bu ikinci kategoriye dâhil günlerden biridir.

ÜRETİM VE HİZMET BİRİMLERİNDEN ALANLARA!
Ama elbette 1 Mayıs kutlamaları da, her çevrede ve her ülkede farklı biçimler alabilmektedir. 1 Mayıs pek çok çevrede ve ülkede “rutin törenlerle”, mistik bir içerik kazandırılarak kutlanmaktadır. Bu yüzden de; 1 Mayıs için, “kutlama günleri içinde en çok rutinleştirilen ve mistik bir zarfa hapsedilen bir gün olmuştur” dersek önemli bir gerçeği ifade etmiş oluruz. Çünkü sınıflar mücadelesinin az çok durgun bir seyir izlediği dönemlerde ya da işçi hareketi içinde reformculuğun, uzlaşmacılığın egemenliğinin arttığı dönemlerde, “rutinleşen”, geçmiş bir tarihteki kahramanlıkları anlatan bir üslubun egemen olduğu kutlamaların genelleşmesi sıkça görülmüştür. Ama hareketin temposunun yükselmesiyle, “birlik”, “mücadele” ve “dayanışma” kavramlarında ifade bulan içerik, 1 Mayıs’ın temsil ettiği değerler mistik-nostaljik zarfı parçalayarak kutlamalara hakim olmuş, kendi nitelikleri ile yeniden dirilmiştir; bu 111 yıllık tarihin bir özelliğidir. Şöyle ki:
Sınıfın birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak 1 Mayıs; bir yandan burjuvazi öte yandan burjuvazinin sınıf içindeki uzantıları, reformcular, sendikal bürokrasi ve çeşitli burjuva unsurlar tarafından bir törene dönüştürülmeye çalışılmış, bugün de bu çalışmalar her araçla ve her vesileyle yeniden gündeme getirilmektedir. Örneğin Türkiye’deki sendikal bürokrasi, hemen her 1 Mayıs öncesinde; “Bu yıl da 1 Mayıs’ı kırlarda kutlayıp kavga değil kardeşlik değerlerini öne çıkarsak daha iyi olmaz mı?”, “Salonda kutlamak daha iyi değil mi; meydanda gürültülü sloganlardan ne anlaşılıyor?” gibi “masum” bir söylemle, nabız yoklar. Çoğu zaman işçilerin homurtuları karşısında bu önerisinden cayıp meydanlara çıksa da; bulduğu ilk fırsatta da salona kapanır. Son 10 yıl içinde bunun pek çok örneği görüldü. Tabii, 1 Mayıs gününü “bahar bayramı” ilan ederek saptırma çabalan, “bahar bayramı” olarak bile kutlanmasının yasaklanması, kanlı provokasyonlarla, tutuklamalarla, ölümlerle ilerledi, 1 Mayıs’ın Türkiye’deki tarihi.
Burjuvazi, 1 Mayıs’la ve elbette simgelediği işçi sınıfının “birlik, mücadele ve dayanışma” değerleriyle uğraşmaya, bu değerleri yok etme çabalarına hiçbir zaman ara vermedi. Bu yüzden de sadece Türkiye gibi ülkelerde değil, bütün kapitalist dünyada sermaye ve hükümetleri, onun güvenlik güçleri; 1 Mayıs’ın yasaklanması ya da çarpık bir içerikle kutlanması için elinden geleni yaptı, yapmaya devam ediyor. Bu yüzden de 1 Mayıslar; işçilerin dikkatinin başka konulara yöneldiği, işçi hareketinin üstündeki burjuva, reformcu etkilerin artmasına paralel olarak kutlamaların birer karnavala dönüşmesi ya da rutin törenlerle oldubittiye getirilmesi taktiği hep gündemde oldu. Sermaye ve doğrudan burjuva çevrelerin müdahalelerinin yetmediği noktada “sol”, sınıf dışı siyasi çevre ve grupların müdahaleleri ile 1 Mayıslar, sınıftan kopuk, “devrimciler”in kutladığı bir güne, “komünistler”in, “sosyalistler”in bayramına dönüştürüldü. Bu tür “sol”, sözde sosyalist gruplar; çoğu zaman 1 Mayıs’ın, sınıfın uluslararası bir dayanışma günü olmasından kalkıp, “baskıdan ve sömürüden kurtuluş” idealini, nihai amaçlarını öne çıkararak, onu sınıfın günlük mücadelesinin dışına çekerek, günlük mücadele taktikleri tarafından “kirletmeden” kutlamak için rutinleştirmişlerdir. Öyle ki; keskin sosyalist kimi siyasi çevrelerin, bir 1 Mayıs’ta bastıkları “klasik” bir bildiriyi, yıllarca dağıttıkları, bunu da kendileri için, eskimeyecek bir bildiri yazacak kadar uzak görüşlülüklerinin bir başarısı olarak övünç kaynağı yaptıkları bir gerçektir. Çünkü bu çevrelere göre 1 Mayıs, sınıfın uzak geleceğe dair “kutsal ideallerinin simgesi”dir ve öylece de kalmalı, her yıl da bu simge özelliği ile kutlanmalıdır. Öyle olunca da; bugün o uzak geleceğin, baskısız ve sömürüşüz dünya idealinin çok gerisinde talepler için mücadele eden işçi sınıfının 1 Mayıs’ı kutlaması elbette beklenemez. Bu yüzden de son 10 yıl içinde çeşitli “sol” gruplar, işçilerin kendi talepleriyle alanları doldurmasını, “reformcu 1 Mayıs kutlaması” olarak ilan ettiler. Kendileri ise “devrimci 1 Mayıs kutlaması” adı altında alanlarda provokatif nitelikli eylemler yapmaya çalıştılar. İşçilerin girdiği alanlara girmeyi bile reddederek, devrimcilik tasladılar. Bu çizgi, son yarım yüzyılda gelişmiş kapitalist ülkelerin yığınlarla bağları kopmuş ya da hiç bağ kuramamış “anarşist”, “otonom” grupları ile kendisini sınıfın yerine geçiren, çoğunluğu sınıf dışı unsurlardan oluşan “sol” çevrelerin çizgisi olarak biçimlenmiştir.
1 Mayıs’ın tipik “rutin” kutlamalarının örneklerinden birisi de Japonya’dır. Her 1 Mayıs’ta Japonya’da 3–4 milyon işçi, sendikaların çağrısıyla bir meydanda toplanıp sendika liderlerinin mesajlarını dinledikten sonra, “bir dini görevi yerine getirmiş olmanın iç huzuru”yla alanı terk etmektedir. Ertesi gün ise kutlamalar sadece haber bültenlerinde rutin haberler bölümünde yer almanın ötesinde bir anlama sahip olamamaktadır.
Türkiye’de ise, 1 Mayıs kutlamalarında, bir zamanlar iş, “İlla da Taksim” diyenlerle, “salonda” kutlamacılar tarafından sınıftan kopuk 1 Mayıs kutlamalarına kadar varmışsa da; Türkiye’de bir yanıyla 1 Mayıs’ın bir “meşruiyet” ve “yasallık” sorununun olması, ama daha çok da sınıfın talepleri ve sınıfın ileri kesimlerinin bu eğilimlere yüz vermeyen bir tutum takınıp alanlarda kutlamada ısrarlı olmaları nedeniyle “İşçi Bayramı”nı işçiden ayrı kutlama girişimleri, hem “saloncular”ın hem de “Taksimci”lerin akamete uğramasıyla sonuçlanmıştır. Nitekim son yıllarda iki taraf da “ısrar”ından vazgeçerek, daha doğrusu ısrarlarını “bir başka bahara bırakmak zorunda kalarak”, alanlara çıkmak, sınıfın talepleriyle 1 Mayıs ideallerinin, birleştiği kutlamalara “katlanmak” zorunda kalmışlardır.
Ancak şu da bir gerçek ki; sendikal bürokrasinin baskısı sonucu işçilerin 1 Mayıs kutlamalarına katılımının giderek düşmesi, öte yandan sınıf partisi başta olmak üzere, çeşitli siyasi çevrelerin, genellikle emekçi semtlerinden kalkıp gelen “kendi kitleleri”yle (partinin yakın çevresi) sınırlı bir katılımı esas alan (işçi katılımının sendikacılar tarafından sağlanması gerektiğini benimseyen yanlış düşünce) tutumları, bir başka türden “mistisizmi”, bir başka türden “rutinliği” 1 Mayıs kutlamalarına bulaştırmış bulunmaktadır. Nitekim sınıf partisi, her yıl biraz daha çok hissedilen bu zaafa işaret ederek, 1 Mayıs 2000 kutlamalarının biçimini, “FABRİKALARDAN, HİZMET KURUMLARINDAN ALANLARA!” sloganıyla ifade ederek, 1 Mayıs’ın kendi anlam ve içeriğine uygun kutlanması için yeni bir adım atmıştır.

HEP KÜLLERİNDEN DOĞMAYI BAŞARMIŞ BİR BAYRAM: 1 MAYIS!
Bir yandan burjuvazi, öte yandan da burjuvazinin işçi sınıfı içindeki uzantılarının “rutin” ve “mistik” bir içeriğe mahkûm etmek için yaptıkları onca manevra ve gayretkeşliğe karşın 1 Mayıs, her seferinde yeniden içine hapsedilmek istendiği duvarları yıkarak, temsil ettiği idealler ve tarihsel misyonu bakımdan hak ettiği pozisyonu kazanmıştır. Çünkü 1 Mayıs, hemen bütün tarihi boyunca, sınıfın en aktüel ama en yakıcı talepleri üstünden yükselmiştir. “Birlik”, “mücadele”, “dayanışma” bu taleplerin elde edilmesinin dayanağı olarak, her yeni adımda yeniden tarif edilerek, sınıfın daha geniş kesimlerine mal edilmesi amaçlanmış, işçi sınıfı enternasyonalizmi, baskısız, sınıfsız ve sömürüşüz bir dünya isteği bu aktüel taleplerin taçlandırılması olarak simgelenmiş, 1 Mayıs etkinlikleri ve gösterilerinde yerini almıştır.
Örneğin daha doğuşundan itibaren 1 Mayıs’ın, 8 saatlik işgünü (önce 10 saatlik işgünü) talebi gibi, bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde aktüel ve en temel talepler üstünden yükselmiş olması ve bu taleplerin ülkeden ülkeye değişse de hemen bütün dünyada uzunca bir zaman aktüalitesini korumuş olması, 1 Mayıs’ın hep yeni ve canlı bir bayram olmasında önemli bir etkendir.
20. yüzyılın başından itibaren çeşitlenen ve genelleşen işçi talepleri her ülkedeki işçi mücadelelerini renklendirirken, 1 Mayısların bu taleplerin yaygınlaşmasının aracı olarak değerlendirilmesi, 1 Mayıs’ın, sadece gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde de yaygınlaşmasını getirmiş; aynı zamanda bu süreç, ulusal kurtuluş mücadelelerinin, bağımsızlık ve demokrasi mücadeleleriyle ilgili taleplerin, emperyalizme karşı mücadelelerin taleplerinin de 1 Mayıs’ın aktüel talepleri arasına katılmasının vesilesi olmuştur.
Ve elbette bu süreç, devrimci ve demokrat güçlerle, köylülük ve işçi sınıfı dışındaki emekçi kesimlerle işçi sınıfının birliği açısından bir rol oynamasının yanı sıra, sömürge ve yarı sömürgelerdeki işçi sınıfları ile emperyalist ülkelerin işçileri arasında birliğin sağlanmasının da köprüsü, vesilesi yapmıştır 1 Mayısları ve kutlamaları.
Nitekim 1970’li yıllarda, Türkiye’deki 1 Mayısların, aynı zamanda işçi sınıfı merkezli büyük anti-emperyalist gösteriler ve demokrasi talepleri ile işçi sınıfının güncel taleplerinin ortaklaşa haykırıldığı kutlamalar olarak şekillenmesi, bu kutlamalara yeni bir enerji katmıştır. Son 10 yıldır ise 1 Mayıslar; en azından genel olarak Kürt ve Türk işçilerin birliğinin öne çıktığı, Kürt sorununun çözümünün her milliyetten işçilerin, emekçilerin ortak mücadelesinin eseri olacağı fikrinin işçi ve emekçi yığınlar içinde yaygınlaştığı, işçi sınıfı enternasyonalizminin bu çerçevede yeniden yorumlanıp tartışılmasının vesilesi olmuştur. Bu özellikler aynı zamanda 1 Mayıs’ın bugün kazandığı içeriği ve içeriğin geliştirilmesi gereken yönlerini işaret etmesi bakımından önemlidir. Nitekim sınıf partisi, 1 Mayıs 2000 kutlamalarının “ülke çapında, (kutlamanın yapılabileceği her yerde) özüne ve tarihsel misyonuna uygun olarak yapılması için” yaptığı çağrıda iki noktaya dikkat çekmiştir.
Parti bu çağrısında öncelikle, işçi sınıfının sorunlarının özelleştirme ekseninde ele alınmasına, tüm diğer işçi sorunların (iş güvencesi, esnek çalışma, sendikasızlaştırma, sendikal yasaların demokratikleştirilmesi, IMF bütçesi vb.) özelleştirmeye karşı mücadele ile birleştirilmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Bu talebi 2000 1 Mayısı için öne çıkarırken, sorunun öteki yüzü olan demokratikleşme ile ilgili talepleri de gelinen süreçte, Kürt sorununun çözümü, Kürt ve Türk işçilerin birliği sorunu olarak ele alan yaklaşıma vurgu yaparak, 1 Mayıs vesilesi ile de enternasyonalizm sorununun en yakıcı ve ertelenemez yanının Kürt ve Türk işçilerin birliği, eşit ve kardeşçe bir birlik için taleplerin öne çıkarılması olarak ele almıştır.
Başka bir söyleyişle, 2000 1 Mayısı, işçi sınıfının uluslararası birliğinin simgesi olması özelliğinin görünür bir şekilde ortaya konmasına son derece uygun imkânlar sunmaktadır. Kürt sorununun çözümü konusunda, hem Kürt milliyetçisi çevrelerin iflas ederek sistemle ve gericilikle uzlaşma çizgisine çekilmiş olması, hem de egemen sınıfların 70 yıllık zorlamalarının bir sonuç vermeyeceğinin anlaşılmış olması Türk ve Kürt kökenli işçiler ve emekçiler arasında sorunun çözümü için yeni arayışları güçlendirmiştir. Bu arayışların Kürt milliyetçisi ve Türk liberal burjuva çevreleri tarafından da “demokratik cumhuriyet” çözümü arkasına alınma çabalarına karşın emekçiler arasında; asıl öne çıkan sorunun çözümünün “Türk ve Kürt emekçilerin birliği”nden geçtiği anlayışının daha çok yaygınlaşması (Örneğin 1 Mayıs öncesinde Diyarbakır’daki işçi sendikaları şubelerinin yöneticileri ile Evrensel’de yapılan söyleşiler ve haberler) enternasyonalist dayanışma bakımından son derece önemli bir dayanak olarak ortaya çıkmıştır. Elbette bu durum OHAL’in kaldırılması ve bölgede durumun normalleştirilmesinden, köylerinden kovulanların güven içinde geri dönmesinin sağlanması, sürgünden, baskılardan, savaştan zarar gören köylülere tazminat ödenmesi, bölgede olağanüstü önlemlere son verilmesi, halkın acılarına sahip çıkılması gibi taleplerin gündeme getirilmesi, bu taleplerin Türk kökenli işçiler tarafından sınıfın talepleri arasına alınması, 1 Mayıs’ın, bu taleplerin, sınıfın ve diğer emekçi sınıfların arasında yayılması için vesile yapılmasını önemli kılmaktadır.
Bu aktüel talepler savunulmadan işçi sınıfının 1 Mayıs’ın simgelediği, baskısız, sömürüşüz, sınıfsız bir dünya, insanın insanı sömürmediği bir insanlık toplumu çağrısı laftan ibaret kalacaktır; bu 1 Mayıs’ın anlam ve içeriğini doğru anlayan herkes için tartışılmaz bir gerçektir.
Kısacası; 1 Mayıs 2000’e girerken, öncesindeki gelişmeler, önceki 1 Mayıslar için dikkat çekilen rutinleşme, işçilerin değil “solcuların”, “devrimcilerin” 1 Mayıs’ı yapılma yönündeki eğilimlerini caydıran, tersine 1 Mayıs’ın anlamına uygun bir kitlesellik ve taleplerin öne çıktığı bir gün olarak kutlanma imkânlarının arttığını göstermektedir.
Şöyle ki;
Özelleştirmeden sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesine, ücretlerin düşürülmesinden iş yasalarının değiştirilmesine kadar çok geniş bir alanda süren IMF destekli sermayenin saldırı programı, işçiler ve emekçilerin ileri kesimleri tarafından doğru algılanmaya ve bu algılamaya paralel olarak da tepkiyle karşılanmaya başlanmıştır. Özellikle işçi sınıfının örgütlü kesimleri tepkilerini çeşitli biçimlerde çoğu zaman da sendikal bürokrasinin arkadan hançerlemelerine karşın ifade etmekten geri durmamaktadır. Özelleştirme karşıtı işçi eylemleri, TİS’lerin tıkanmasına tepki gösteren belediye işçileri ve özel sektördeki başlıca işkollarındaki işçilerin tepkileri ve kamu emekçilerinin ücret ve grevli toplusözleşmeli sendikal hak mücadelesiyle birleşmektedir. Eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlerin paralı hale getirilme süreci hızla ilerlemekte, halk yığınları her gün daha çok sağlıksızlığa ve eğitimsizliğe mahkûm hale getirilmektedir. Kent ve kır emekçileri sermaye-hükümet-IMF politikalarının hedefi olduklarını derinden hissetmeye başlamış bulunmaktadır. “Tarım reformu”nun köye ilk yansımaları; köylerde “toplu hacizler”, üreticilerin gelirlerinin düşmesi, ürünün elde kalması (patates başta olmak üzere) olmuştur. Bankaların, hükümet ve IMF politikalarının kıskacındaki köylüler, “Biz de bir pankarta taleplerimizi yazıp 1 Mayıs’a katılacağız ama bu sefer de köylü komünist oldu diyecekler” (14 Nisan tarihli Evrensel) diye, hem çelişkilerini hem de kaçınılmaz olarak gidecekleri yönü ifade etmektedirler.

1 MAYIS, ÖNCESİ VE SONRASIYLA BİR BÜTÜNDÜR!
Son aylardaki gelişmelere yakından bakıldığında; başta işçiler olmak üzere bütün emekçi sınıflar; kendi hakları için (Ki bu talepler aslında aynı saldırı merkezine yönelik bir mücadeleyle elde edilebilir olduğundan, aralarında bir cephe olma, oluşturma bilinci de hızla gelişmektedir) alanlara çıkmakta; bu tutumun bir devamı olarak da ülke çapında ve çeşitli sanayi ve hizmet merkezlerinde merkezi ve yerel emek platformları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu platformlar kendiliğindenliğin ve henüz yeterince siyasallaşmamış olmanın zaaflarını taşısa da; sermayeye karşı mücadele için önemli dayanaklar olarak bir işlev yerine getirebilecekleri de görülmektedir.
İşçi sınıfı hareketi ve aynı düzeyde olmasa da diğer emekçi sınıfların hareketi, talepler ve mücadeleye atılma konuları değişse de kendi içinde bir iç bağlantısı, bu anlamda bir devamlılık gösterir. Bu devamlılık, sadece eylemlerin içsel bağı olarak değil örgüt biçimleri bakımdan da gözlenir. Yani bir mücadele döneminde ortaya çıkan örgüt biçimleri bir başka dönemde az çok biçim değiştirse de devamlılık arz ederler. Örneğin sendika şube platformları, 1989 Bahar Eylemleri sürecinde ortaya çıkmış ama sonraki yıllarda hareketin temposuna göre etkinliği azalıp çoğalsa da, katılım ve işleyişinde değişiklikler olsa da var olmaya devam etmiştir. Ya da özelleştirmeye karşı mücadelenin doğuracağı organlar türünden işçi örgütleri de, örneğin bir TİS döneminde belki önemli biçim ve içerik değiştirerek, ama eski deney ve otoritesini bugüne katarak bir devamlılık gösterirler.
1 Mayıs, kuşkusuz, sınıfın ileri kesimlerini hareketi geçirmesi bakımından çok önemlidir ve ortaya çıkan işçi, emekçi örgütlerinde bir canlanmayı da beraberinde getirmektedir. Nitekim gerek şubeler platformları, gerek emek platformu, gerekse temsilciler düzeyinde ortaya çıkan platformlar ve son aylarda belirtileri ortaya çıkan işyerlerinde, sanayi merkezlerinde ortaya çıkan temsilci kurulları 1 Mayıs’la birlikte bir canlanma içine girmiştir. Dolayısıyla; süreç iyi değerlendirilmeli, 1 Mayıs sadece işçilerin hareketlenmesi ve sermayeye tepkisel bir yanıt olarak değil, aynı zamanda işçi emekçi örgütlerinin yaygınlaşması, yığınlar içine nüfuz etmesi, ortaya çıkan örgüt biçimlerinin meşruiyetinin artırılması ve etkinlik alanının genişletilmesinde de son derece geniş imkânlar sunmaktadır. Ama önemli olan bu imkânın gerçeğe dönüşmesi, özellikle de örgütler arasındaki “devamlılık” bağının iyi gözlenerek, bu örgütlerin 1 Mayıs’tan sonra da TİS’ler, özelleştirmeye karşı mücadele ve iş güvencesi ve diğer talepler için yapılacak mücadelelerde olumlu rol oynaması için bilinçle çalışmak gerekmektedir.
Kısacası; 2000 1 Mayısı öncesinde işçiler ve emekçiler, 1 Mayıs’ta kendi taleplerini haykırabilecek, 1 Mayıs’ın işçiler kendi aralarında olduğu kadar diğer emekçi sınıflarla birliğinin gereğine ve imkânlarına da dikkat çekecek dayanaklara sahip bulunmaktadırlar.
Kuşkusuz 1 Mayıs kutlamalarının yapılacağı son gün, yani 1 Mayıs günü; elbette çok değişik kutlama biçimlerine sahne olacaktır. Sadece işyerinde yemek saatinde bir bildiri okumaktan gün boyu iş durdurup 1 Mayıs alanındaki gösterilere katılmaya kadar değişik biçimler gündeme gelecektir. Ve bunlardan hiçbirisi “kötü” ya da “geri” diye reddedilemez. Tersine doğru olan, her yerde aynı biçimi egemen kılmak değil, her yerde koşullara en uygun ve olabilecek, “en ileri” biçimde eylemler ortaya koymaktır.
Demek ki; 1 Mayıs, temsil ettiği simgeler ve uyandırdığı etki ile sınıf partisinin unsurlarına, sınıftan yana sendikacılara, ileri işçi kesimlerine son derece önemli görevler yüklemektedir. Bu görevler sadece 1 Mayıs’ın görkemiyle, kitleselliği ile sermayeye sınıfın gücünü ve kararlılığını göstermesi ile sınırlı değildir. Tersine, 1 Mayıs’ın ortaya çıkardığı duyarlılığın doğru değerlendirilerek 1 Mayıs’tan sonra da bu gelişmelerin sınıfın, emekçilerin mücadelesine dayanak teşkil etmesidir. Ancak o zaman 1 Mayıs’ı adına layık bir biçimde kutladığımızı söyleyebiliriz.

Mart 2000

Yeniden yapılandırma ve cumhurbaşkanlığı seçimi

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türkiye’nin siyasal tarihi boyunca, sancılı gelişmelere sahne olduğu ve askerlerin çoğu zaman bu sürece ağırlıklarını koydukları biliniyordu. Ancak, ABD ve AB ülkelerinin iltifatına fazlasıyla mazhar olmuş, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kurumların sık sık memnuniyetlerini belirttikleri, ülke içindeki büyük sermaye örgütlerinin takdirle karşıladıkları ve birçoğunun da cumhuriyet döneminin en “uyumlu”, en “istikrarlı” koalisyonu ilan ettikleri bir hükümetin cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle böylesine bir ‘kriz’ noktasına gelmesi birçok çevre açısından sürpriz bir gelişme oldu. Kimileri de, seçilecek olanın eni sonu Anayasal açıdan ‘sorumsuz’ bir cumhurbaşkanı olduğunu düşünüyordu ve böyle düşünenler, bu düşünce tarzlarının doğal bir sonucu olarak aylardır süren bunca gürültüyü sermaye medyasının moda deyimiyle “Türkiye’de bir uzlaşma kültürü olmamasına” bağladılar.

KENDİLİĞİNDENLİĞE İZİN VERİLMEYEN BİR DÖNEM VE BİR SEÇİM
Ancak siyasi süreçleri en doğal dönemlerde bile tek tek bireylerin ya da kurumların iradeleriyle açıklamak nasıl sonu yanılgıya varacak bilimdışı bir yaklaşımsa, olağanüstü dönemlerde böyle açıklamak bilimin yerine tamamen idealizmi geçirmek olur.
Normal dönemlerde bile ülke içindeki siyasi dengelerin seyrini kendi doğal mecrasına bırakmayan büyük sermaye örgütleri, hâkim güçler ve onların bağlı olduğu uluslararası emperyalist kurum ve devletlerin, şu an Türkiye’nin içinde bulunduğu yeniden yapılandırma döneminde olup bitene sessiz kalıp, cumhurbaşkanlığının belirlenmesini TBMM’nin iradesine bırakması düşülemezdi. Yeniden yapılandırma dönemleri, siyasi gidişatın köklü bir tahkimini öngördüğü için, böylesi dönemler, kendiliğindenliğe de hiçbir şekilde izin verilmeyen dönemlerdir. O zaman, yüklenen dönemsel misyonları açısından kritik ve önemli bir konumda bulunan cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaşanan gürültünün, art arda gelen tehdit ve şantajların nedenini anlamak için dönemin özelliklerini de öncelikle göz önünde bulundurmak gerekir.
1980’lerin ikinci yarısından, 1990’ların ikinci yarısına kadar geçen dönem, emekçi sınıfların mücadelesi açısından önemli bir derlenip toparlanma, yeniden örgütlenme ve güçlenme dönemi oldu. 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı tahribat ve dayattığı örgütsüzlüğün aşıldığı bu dönemde, emekçiler hükümet düşüren eylemler gerçekleştirdiler.
Ardından gelen 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi, Türkiye’de IMF ve Dünya Bankası programlarıyla hayata geçirmeye çalıştığı yağma ve talan politikaları için emperyalizmin aradığı “istikrarın” kaybının önüne geçmeye dönük bir müdahale olarak gündeme geldi.

TÜRKİYE’NİN “İSTİKRARI”, EMPERYALİZMİN BÖLGESEL “İSTİKRARI”NIN DA SİGORTASI
Türkiye’nin uluslararası emperyalist sermayeye sınırsız açılması için kapıda bekleyen özelleştirme, uluslararası tahkim, sosyal güvenliğin tasfiyesi, MAI, MIGA gibi emperyalist politikaların hayata geçirilebilmesi için öncelikle, emekçi sınıfları baskı altında tutacak, esnek çalışma eşliğinde sendikasızlaştıracak bir “istikrarın” sağlanması gerekiyordu ve 28 Şubat müdahalesine kadarki süreç bu planların hayata geçirilmesi bakımından elverişsiz bulunuyordu. Toplumun “ilerici” güç ve kurumlarını, işçi konfederasyonlarının yönetimlerini, yüksek yargı kurumlarını ve üniversiteleri “laik/anti-laik” kamplaşması etrafında harekete geçiren 28 Şubat generalleri böylelikle sistemin yıpranmış kurumlarını yeniden yapılandırıp tahkim ederek emperyalist sermayenin ihtiyaç duyduğu “istikrar” için yolu düzlemeye girişmiş oldular. Türkiye-İsrail-ABD askeri stratejik ortaklığı gibi ABD’nin bölgesel yeni savunma konseptinin gerektirdiği iç dizayn da, generallerinin öncülük ettiği hareketle sağlanmaya çalışıldı.
Ayrıca bu dönem, ABD Başkanı Bill Clinton’ın da Türkiye ziyareti öncesinde söylediği gibi Türkiye’ye Ortadoğu’dan Kafkaslar’a kadar bir dizi kritik bölgede özel bir misyon yüklenen bir dönemdi. Türkiye egemenleri, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte ABD’nin Rusya’yı Rus toprağına hapsetme politikasının gönüllü bir neferi olmakta son 50 yıllık deneyimleriyle önemli maharetler gösterdiler.
Ortadoğu’daki komşularıyla ilişkilerini bozmayı göze alarak Irak’a karşı gerçekleştirilen ABD saldırısında hem üslerini kullandıran hem de savaş uçaklarıyla fiili destek veren Türkiye egemenleri, ABD ve AB egemenlerinin Balkanlar’da Yugoslavya’ya karşı giriştikleri saldırıya da fiili destek verdiler. Şu an Çankaya’da son günlerini yaşayan Demirel’in cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca sıkça tekrarladığı “Türkiye bir dünya devletidir ve bölgesinin de en önemli güçlerinden birisidir” sözleri, aslında Türkiye yönetenlerinin üstlendiği gönüllü uşaklık politikasındaki kararlılığın da bir ifadesidir.
Ortadoğu’dan Balkanlar’a, oradan Kafkaslar’a kadar dünyanın “enerji ve petrol cenneti” olarak görülen kritik bölgelerde emperyalizmin gönüllü sıçrama tahtası olmaya soyunan, bundan kendini ihya edecek kadar bir nema sağlayacağını uman Türkiye yönetenleri için en önemli ihtiyaçsa, emekçi halka karşı sistemi güçlü tutacak bir “istikrardır.”
Bu başta ABD olmak üzere, Türkiye üzerindeki bölgesel çıkarları onunla çakışan AB egemenleri için de temel bir ihtiyaçtır. Yani emperyalizmin bölgesel çıkarlarının sağlanmasının aracı ve düzenleyicisi olabilecek bir Türkiye’nin öncelikle kendi içindeki “istikrarı” sağlam tutması gerekir. Türkiye’nin işbirlikçi sermaye örgütleri dışında ABD’nin de açıktan desteklediği 28 Şubat askeri müdahalesi, emperyalizmin bölgesel yeniden yapılandırma zincirinin Türkiye’deki halkası işlevini gördü.

TEHDİT, RÜŞVET VE ŞANTAJ
IMF’nin yıllardır dayattığı “özelleştirme” bu yeniden yapılandırma sürecinde Anayasa’ya girdi. Sosyal güvenliğin tasfiyesini öngören yasal değişiklikler ile uluslararası sermayenin önündeki engelleri kaldıracak Tahkim’le ilgili düzenlemeler yine bu süreçte kurumsallaştı. Ülkenin cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirdiği en önemli proje olan GAP’ta ABD’ye serbest ticaret bölgesi statüsünün verilmesi yine aynı sürecin bir parçası olarak gündeme geldi. Enerjiden iletişime kadar bir dizi stratejik alanın emperyalizmin talanına açılması da aynı şekilde bu “istikrarın” bir sonucudur. Tüm bunlar yapılırken emekçilerin ücretlerinin bile IMF tarafından belirlendiğine tanık olundu.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gündeme gelmesiyle gerek ABD ve IMF’nin, gerekse onların ekonomik ve politik hedeflerinin ülke içindeki işbirlikçiliğini yapan büyük sermaye örgütlerinin öncelikli kaygılarının “istikrarın” bozulması tehlikesi olduğunu belirtmeleri tüm bunlardan kaynaklanıyordu. Yukarıda sözü edilen ilişkileri yürütmek açısından çoğu zaman iktidardaki DSP- MHP-ANAP hükümetinden daha ileri maharetler gösteren ve bir yarı başkan gibi davranan Demirel’in görev süresinin uzatılması için ortaya atılan 5+5 değişikliğinin sağlanması için, milletvekillerine ömür boyu kıyak emeklilik sağlayan yasa değişikliği ile FP’nin kapatılmasını zorlaştıracak değişikliğin gündeme getirilmesi boşuna değildi. Emperyalizmin ve onun ülke içindeki işbirlikçilerinin ihtiyaç duydukları “istikrar”ın sağlanması için milletvekillerinden üst düzey yargı mensuplarına kadar devletin tepesini “rüşvete” bağlayan üçlü paket önerisi de bizzat “dürüst” imajlı politikacı Başbakan Ecevit eliyle gündeme getirildi. TBMM Genel Kurulu’ndaki ilk tur görüşmelerinde bu üçlü paket üstünde gerekli uzlaşma sağlanamayınca, Türkiye’deki çıkarlarını “istikrarın” bozulmamasına bağlayan IMF gibi kuruluşlar hükümetin bozulması ihtimalinden kaygı duyduklarını belirttiler.
ABD’nin görevini tamamlayarak ülkesine dönmeye hazırlanan Ankara Büyükelçisi Mark Parris, bir büyükelçiden çok sömürge valisi edasıyla, varolan hükümetin kurulmasını gerekli kılan koşulların devam ettiğini belirtti ve ülkesi açısından bu hükümetteki uzlaşmanın önemine işaret etti. Türkiye’ye verilecek dış kredide belirleyici etkiye sahip uluslararası düzeyde etkin kredi notu kuruluşları, hükümetin cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle bozulması durumunda “istikrarın” da bozulabileceğini ve bunun Türkiye’ye yabancı sermaye akışını olumsuz yönde etkileyeceğini açıkladılar.
Başbakan ve DSP Lideri Bülent Ecevit de tüm bu kurumların hislerine tercüman olarak, ikinci oylama öncesi ortağı ANAP’ı “istikrarı” bozmakla suçladı ve TBMM’deki ikinci tur oylamasının hükümetin geleceğini de etkileyebileceğini söyleyerek tehditler savurdu. Bununla da kalmayan Ecevit, görevini uzatmak için çırpınıp durduğu Demirel’in ifadeleriyle “rutin dışına” çıkarak TBMM kürsüsünden milletvekillerine oylarını açık kullanmaları çağrısında bulundu ve bunu yaparken Anayasayı ihlal etmekle kalmadı, baro başkanını da sözlerini çarpıtarak kendisine şahit gösterdi.

ABD’NİN VE GENELKURMAY’IN ‘İLGİSİ’!
Tüm bunlara rağmen Demirel yeniden cumhurbaşkanı seçtirilemeyince IMF’nin ve ABD Büyükelçisi Parris’in buyurduğu gibi yeni cumhurbaşkanını seçerken hükümeti dağıtmama kaygısı ön plana çıktı. Emekçi sınıfların derlenip toparlanma sinyalleri verdikleri bir dönemde dağılma korkusunu yaşayan hükümetin ayakta tutulması için burjuva medyanın manşetleri günlerce “istikrar bozulur” tehditleriyle doldu.
Emekçi yığınlarda, kendilerine karşı olan ve ülkenin hem bugününe hem de geleceğine kasteden bir “istikrarın”, tüm ülke ve halk için gerekli olduğu düşüncesi yaratılmaya çalışıldı. Demirel formülünün devreden çıkmasıyla birlikte, yeni cumhurbaşkanının kim olacağına ilişkin arayış süreci de tam em en “Kriz Yönetimi” ruhuyla hareket edilen, ortamı germe ve tehdit yollarının sıkça kullanıldığı bir süreç olarak yaşandı.
Genelkurmay Başkanlığı’nın bir gazetenin haberine yanıt bahanesiyle “Biz bu işte varız” diyerek devreye girmesi de “cumhur”u yani halkı, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tamamen saf dışı bırakan bir yöntemin hâkim olmasını kolaylaştırdı. Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu ile görüşen Ecevit, cumhurbaşkanının herhangi biri olamayacağını “Küresel dünyaya uygun” bir isim olması gerektiğini öne sürdü ve bu ismin belirlenmesi için halkın katılımının da sağlanacağını demokratik tartışma ortamının önünü kapatmak için de elinden geleni yaptı.
Koalisyon liderleri zirvesinde ortaya atılan isimlerden hangisinin cumhurbaşkanı seçileceğini şimdiden söylemek olanaklı değil. Aslında çok gerekli de değil. Çünkü isim belli olmasa da tarif yeterince açık. Seçilecek cumhurbaşkanı Ecevit’in, devletin en tepesinin görüşü olarak ima ettiği gibi herhangi biri değil, “küresel dünyaya uygun” biri olacak.
“Küresel” emperyalist dünyanın Türkiye’ye dayattığı yeniden yapılandırma projesini kumanda eden MGK’ya başkanlık edecek bir ismin belirlenmesinin kendiliğinden bir sürece bırakılması zaten beklenemezdi. Bu ismin belirlenmesinde yaşanan yoğun gerilim de, sürecin temsil ettiği emperyalist çıkarların yoğunluğundan kaynaklanıyor. Ancak, 1 Mayıs’a girerken emekçilerin saflarında giderek artan bir derlenip toparlanmanın gözlenmesi, emperyalist gericiliğin ve onun programını uygulayanların ihtiyaç duyduğu “istikrarın” kolayca sağlanamayacağının da işareti sayılabilir.
Siyasette kendiliğindenliğe hiçbir şekilde tahammül göstermeyen yeniden yapılandırmacıların yolunu kapatmak da kuşkusuz, emekçi saflarındaki büyümenin istikrara kavuşması ve bunun için de kendiliğindenliğe hiçbir şekilde tahammül gösterilmemesi ile mümkün olacaktır.

Mayıs 2000

Kongre kararlarını sunarken 2. genel kongre kararları ve parti içi yaşam

Emeğin Partisi, 2. Genel Kongresi’ni 5 Mart 2000 günü gerçekleştirdi. Ancak, 5 Mart günü yapılan kongre bir sonuçtu. Gerçekte ise kongre faaliyeti daha Aralık 1999’da başlamış, bütün parti birimlerinden başlayarak ilçe ve il örgütleri kendi kongrelerini yaparak 2. Genel Kongre’ye gelmişlerdi. Ve elbette bu alt organların kongrelerinde ilçe ve il yönetimleri seçilirken, aynı zamanda birimlerde, il ve ilçelerde, bu alanların özelliğine göre partinin programı ve hedefleri ışığında özgün kararlar alınmış, bu kararlar birimlerden başlayarak ilçe ve illere, oradan da genel kongreye taşınmıştı. Kongre sürecine genel olarak bakıldığında; birimlerden başlayarak gelişen süreçte, her bir kongre çalışmasının içsel bağının kararlar aracılığı ile gerçekleştiğini, birimlerden başlayarak ülke çapma taşınan “kongre kararlarının” aslında kongre yapma fikrinin esası olduğunu söyleyebiliriz. Birimden başlayarak genel kongreye kadar tüm kongre faaliyetinin içsel bağı, bu parti organlarının aldığı kararlarda somutlaşmıştır. Partinin “birim”de, ilçede, ilde ve nihayet ülke çapında yürüteceği çalışma, sınıflar mücadelesine müdahale için kullanacağı araçlar, ajitasyon ve propagandadan parti içi yaşantıya kadar izleyeceği pratik mücadele çizgisi tartışılıp günün ihtiyaçlarına göre ama partinin programı ve 1. Genel Kongre’nin kararları doğrultusunda, işte; “EMEP 2. Genel Kongre Kararları” olarak vücut bulmuştur. Partilerin yaşamlarında kongreler hiç kuşkusuz ki önemli bir faaliyettir. Gerçi partilerin tüzükleri gereği, genel kongreler iki yılda bir yapılan “rutin” bir faaliyet gibi görünürse de aslında gerçek bir kongre, “rutin” bir faaliyetten öte anlam taşır ve çalışmanın derli toplu bir eleştirisi ve geleceğe dair faaliyetin yeniden düzenlenmesidir. Bu yüzden “yasalar gereği”, bir “zorunluluk” olarak görünse de sınıf partisinin kongresi için iki yıl oldukça uzun bir zamandır.
Parti ve genel olarak Türkiye’deki parti kültüründen gelen çağrışımlar göz önüne alındığında, bir partinin kongresinde yapılan en önemli işin “seçim”ler olduğu sanılır. Hele burjuva siyaset dünyasını izliyorsanız; kongrenin parti içindeki kliklerden birisinin ötekilere üstünlüğünü kabul ettirdiği bir arena olduğunu söylerseniz kongrenin bütününü tanımlamış olursunuz. Ve genellikle kongrede yenilen kliğin, yeniden parti yönetimini ele geçirinceye kadar parti aleyhine çalışan bir hareket olarak örgütlendiği neredeyse tüm düzen partilerinin herkes tarafından meşru da görülen bir gerçeğidir. Dahası burjuva düzen partilerinin kongrelerinde, sadece yapılan seçimler kalıcıdır. O da sonunda “resmiyet” arz ettiği için bir kalıcılık taşırlar. Onun dışında ne partinin başkanı ve yöneticilerinin konuşmaları ne de şu ya da bu kliğin önerisiyle alınan kararlar, verilen önergeler önemlidir. Daha doğrusu bunlar, genellikle kongre akşamı unutulur ve kazananlar, kazanmış olmanın kendilerine tanıdığını düşündükleri “hakla”, her şeyi, kongre delegelerinin çoğunluğunun ne dediğine çok bakmadan, yeniden düzenlerler. “Muhalifler” de aynı anlayışa sahip olduğu için bu “kararlar”ın ne olduğu üstünde bir daha durmazlar.
Ama işçi sınıfı ve onun partisi için kongreler tamamen farklı bir anlam taşır. Çünkü burjuva partilerinin aksine, partinin yönetimine, üst yönetim organlarına kimin, kimlerin geleceği, kongreden beklenen atılımlar içinde en sonda olanlardandır. Elbette partinin en iyi unsurlarının yönetimlere seçilmesi, partinin ileri atılımı, yığınsallaşması ve sınıf hareketinin ihtiyaçları bakımından önemlidir. Ama yönetime gelenlerin bileşiminde değişiklik olması ciddi bir partide mücadelenin seyrinde belirleyici olamaz. Çünkü işçi partilerinde esas olan kongrelerin kimleri nereye seçtiğinden çok, hangi kararları aldığı ve mücadeleye yön verecek, ona atılım sağlayacak hangi yolu gösterdiğidir. Çünkü kongre, aldığı kararlarla partinin izleyeceği mücadele çizgisini belirler. Seçimler bu kararların kimler tarafından yürütüleceğini belirlemesi bakımından önem kazanır. Bu yanıyla da işçi partisi, bütün düzen partilerinden farklıdır. Kaldı ki ancak doğru kararlar alan bir parti genel kongresi aynı zamanda kadro sorununda da, son tahlilde kadroların doğru görevlendirilmesi olan, yönetimlerin her kademede doğru kişilerle oluşturulmasını başarabilir.

PARTİ HİYERARŞİSİ VE KONGRE KARARLARI
Bir parti için “anayasa”, partinin programıdır. Dolayısıyla partinin hiçbir kararı, hiçbir eylemi partinin programıyla çelişemez. Bir kereliğine bile bu metin ihlal edilemez. Çünkü program, dünya ve ülkenin, en azından uzunca bir süre etkili olacak sosyoekonomik ilişkiler ve ilişkilerin ifadesi olan çelişmelerinin tahlili üstüne kurulur; bu yüzden de ancak bir toplumsal devrim yoluyla başlıca çelişmelerin durumunda bir değişiklik olmasıyla (bu çelişmelerin en azından birkaçının aşılarak, diğerlerinin de birbirleri karşısındaki durumlarının değişmesiyle) programın esası da değişir. Aksi halde, şu ya da bu maddede ihtiyaca göre kimi değişiklikler olsa da; bir süreç boyunca programın ana doğrultusu, başka bir söyleyişle programın özüne ilişkin maddeler değişmeden kalır.
Yani partinin programı, dünya ve ülkedeki sınıflar mücadelesinin tahlili üstüne oturan belirli bir dönem boyunca da esası değişmeden kalan partinin temel belgesidir. Bu nedenle partinin programı, üyelerin etrafında birleştiği en temel ilkelerin toplamıdır.
İşte partinin temel belgesi, bütün üyelerin üstünde birleştiği ana metin olması nedeniyledir ki; parti değerleri hiyerarşisinin en tepesinde “partinin programı” vardır. Ve tabii parti programının içeriğinin örgütsel ifadesi olan “partinin biçimi”ni, organlar ve üyelerinin ilişkisini belirleyen “partinin tüzüğü” de bir başka biçimde partinin programıyla aynı düzeyde bir “temel belge”dir. Dahası bu yazı içinde, “partinin programı” derken bu programın örgütsel ifadesi olan tüzük ilkelerini de içinde var sayacağız.
Partinin en üst organı ise, partinin bütününü temsil eden ve genel yönetim kurulu ve genel başkan dâhil bütün üst organların, yönetimlerin seçildiği “parti genel kongresi”dir. Tüzük ve program da son tahlilde partinin genel kongresi tarafından onaylanır ve yukarıda belirtildiği gibi, bu temel parti belgeleri de genel kongrede şu ya da bu yönde değiştirilebilir. Demek ki, partinin en üst kurulu “genel kongre”dir. Dolayısıyla genel kongrenin aldığı kararların partinin diğer kurumlarından daha farklı bir pozisyonu olmalıdır ve vardır.
Partinin en üst organı olarak kongre kararları, parti örgütlerinin ve tüm parti üyelerinin uyması gereken kararlardır. Yani bir dahaki kongreye kadar bütün parti örgütlerinin ve bütün parti üyelerinin uyması gereken kararlardır bunlar. Bir başka söyleyişle; kongrenin aldığı kararlar, bir sonraki kongreye kadar parti programının o döneme dair özgülleşmiş ifadesidir. Dolayısıyla kongre kararları, partinin programından sonra en önemli bağlayıcı belgelerdir. Bu haliyle kongre kararları, bağlayıcılık sıralamasında programdan sonra en üstteki kademede yer alırlar.
Partinin en üst kurulu olan ve kongrede seçilen partinin genel yönetim kurulu ve genel başkanı; aslında, genel kongre tarafından, kongrenin kararları doğrultusunda partiyi, bir dahaki kongreye kadar yönetmekle yükümlendirilmiş parti organlarıdır. Dolayısıyla genel yönetim kurulu ve genel başkan, genel kongrenin kararlarına aykırı, onunla çelişen kararlar alamaz, genel kongrenin kararlarını yok sayıp görmezden gelemezler. Demek ki; gündelik mücadele içinde en üst parti organları olan genel yönetim ve genel başkanlık kurullarının kararları ve eylemleri, partinin programı ve genel kongrenin kararları tarafından sınırlanır.
Hiç tartışmasız, il ve ilçe yönetimleri, partinin birim örgütleri ve birer birer üyeler de aynı biçimde bu kararlara aykırı davranamazlar, bu kararları yok sayıp görmezden gelemezler. Eğer kararlara uygun davranmazlarsa, “parti suçu” işlemiş olurlar.
Tabii ki, il ve ilçe yönetimleri genel yönetim kurulu kararlarına, partinin merkez organları tarafından çıkarılan genelge ve direktifler, genel başkanın direktif ve çağrıları, parti merkezinden yapılan açıklamalar, görevli parti üyelerinin “parti adına” yaptıkları çağrılar tüm parti örgütlerinin uyması gereken kurallardır.
Eğer yukardan aşağı sıralayacak olursak; program, genel kongre kararları, genel yönetim kurulunun kararları ve direktifleri ile genel başkanın direktif ve çağrıları, partinin diğer merkez organlarının direktif ve çağrıları ile partinin merkez organları tarafından çıkarılan genelgeler, yönetmelikler ve tabii parti merkezi adına çağrı, açıklamalar yapmakla yükümlendirilmiş parti yöneticilerinin çağrıları, basına yaptıkları açıklamalar tüm parti üyeleri tarafından dikkate alınıp, partinin kendilerine verdiği görev olarak değerlendirilmelidir. Bu karar ve direktiflerin her biri parti hiyerarşisi içinde kendisinden önce yer alan organların, yönetim mekanizmalarının kararlarına aykırı olamazlar. Demek ki genel kongre kararları, partinin programından sonra en önemli parti belgeleridir.
Dergimizin bu sayısında yer alan Emeğin Partisi’nin 5 Mart 2000 günü yapılan 2. Genel Kongresi’nde alınan kararlar da bu açıdan son derece önemlidir. Bu yüzden de bu sayımızda bu kararları örnek olarak yayınlamayı uygun gördük.
Çünkü metinlerden ve konularına göre bölümlenmesinden de anlaşılacağı gibi; bu kararlar, başlıca konularda, demokrasi sorunundan kültüre, çevre sorunundan sendikal sorunlara kadar her konuda, partinin 3. Genel Kongresi’ne kadar faaliyetinin hedeflerini ve doğrultusunu belirlemektedir. Dolayısıyla da kararlar EMEP’in merkez organlarından birim örgütlerine kadar her parti organı için uygulanması gereken birer direktif mahiyetindedir. Önemleri de onların parti çalışması bakımından böylesi önemli bir pozisyonda olmasından gelmektedir.

YIĞINLARA YÖNELİK FAALİYETİN VE İÇ YAŞAMIN YÖNLENDİRİCİSİ OLARAK GENEL KONGRE KARARLARI
Genel kongre kararlarının bu ölçüde genel ve bütün parti örgütleri ve parti üyeleri için bağlayıcı bir nitelikte olması, elbette ki bu “kararlar”ın, partinin hem yığınlara yönelik çalışmasında hem de “iç yaşantısı”nda belirleyici bir öneme sahip olmasını da birlikte getirmektedir.
Ancak somuta ilişkin söyleneceklerin daha anlaşılır olması için burada şunu belirtmek gerekir: Elbette ki, genel kongre kararları bütün parti örgütlerini bağlar. Ancak, kongre sürecinde “kararlar” sadece genel kongrede alınmaz. Tersine her ilçe ve il örgütünün kongrelerinde de kararlar alınmakta; bu kararlar o ilçe ve il örgütünün bir dahaki kongresine kadar o ilçe ve il örgütünü, örgüte bağlı üyeleri “bağlayıcı” özellik taşımaktadır. (Son tahlilde, özel kimi alanlar dışında genel kongre kararları da, ilçe ve il kongrelerinde alınan kararların bir sentezi, aritmetik olmayan toplamı olarak düşünülebilir. Bu yüzden de genel kongre kararlarıyla il ve ilçe örgütlerinin kararlarının çelişmesi, pratikte pek görülmez) Bu yüzden de özellikle illerin ve ilçelerin çalışma programlarından söz ederlerken il ve ilçelerin kongrelerinin de kararları olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim EMEP’in 2. Genel Kongresi’ne gelen süreç içinde pek çok ilçe ve il kongresi yapılmış, bu ilçe ve iller, hatta bazı birimler kendi çalışma alanlarının yerel özelliklerine dikkat çeken, çalışmanın yerelleşmesi için kendilerine yol gösterecek kararlar almışlardır ve elbette bu kararların bir dahaki kongreye kadar çalışma programlarının şekillenmesinde etkili olacağına da kuşku yoktur.
Ancak şu da bir gerçektir ki, genel kongre, bütün bu birim, ilçe ve il kongrelerinin bir devamı ve aynı zamanda da sonuçlandığı son aşama olarak, bütün örgüt için bağlayıcıdır ve dolayısıyla da, ilçe ve il kongrelerinin kararları da bu genel kongrenin kararlarıyla çelişemez. Eğer çelişen varsa, elbette ki genel kongre kararları geçerlidir.
Söylenenlerin daha iyi anlaşılması için; sayfalarımızda “genel kongre kararlan örneği” olarak yayınladığımız; “EMEP 2. Genel Kongresi Kararları”na gelen süreç ve kararların somut anlamı üstünde kısaca da olsa durmakta yarar var.
1) İster genel kongre kararları olsun, ister yerel kongre kararları olsun; bütün bir toplumsal dönüşüm sürecinin ifadesi olan parti programının örneğin bir dahaki kongreye kadar geçecek olan 2–3 yıllık sürece göre özgünleştirilmesi, bir başka söyleyişle, bölgelere ve ülkeye göre somutlaştırılmasıdır. Genel kongre kararları 2–3 yıllık zaman dilimi içinde parti programının ülke sathına göre yorumlanmasıyken, ilçe ve il kongreleri de parti programı doğrultusunda, kendi yerel özelliklerini de gözeterek, partinin programının yığınlara mal olması için hemen hayata geçirecekleri kadar “somut” “kararlar” almışlardır. Dolayısıyla kongre kararları, öncelikle partinin yığınlarla buluşmasının önündeki engelleri kaldıran, partinin söylediklerinin yığınlarca anlaşılmasını kolaylaştıran, mücadelenin günlük sorunlarının çözümüne ışık tutan belirlemelerdir. Bu nedenle de partinin kitleselleşmesi, işçi ve emekçi sınıfların içine nüfuz etmesinin birinci koşulu da partinin “kongre kararları” doğrultusunda bir çalışma yapmasıyla doğrudan bağlantılıdır.
Nitekim EMEP 2. Genel Kongresi, EMEP’in, Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir ülke olması için mücadeleyi esas alan programını, özelleştirmenin ve uluslararası sermayenin dünya hegemonyası için bugün kazandığı pozisyon ve aralarındaki çelişmelerin öne çıkan yanları, demokratikleşme mücadelesinin işçi sınıfı ve emekçilerle pratik olarak da bağlanması, ülke kaynaklarının yağmalanmasında sermayenin elde ettiği pozisyon, sanayi ve tarımın sürüklendiği açmaz, işçi sınıfı hareketinin ilerlemesinin pratik dayanakları gibi pek çok günlük mücadele imkânını dikkate alarak partinin ülke çapında, uluslararası alanda ve illerdeki faaliyetlerini yenilemeye girişmiştir. İşte faaliyeti yenilemenin nedeni ve dayanağı; “kongre kararları”dır.
2) Kongre kararının gündelik çalışmada belirleyici olması, aynı zamanda parti örgütlerinin birimlerden genel yönetimlere kadar bütün örgütler arasındaki ilişkinin pratik durumunu da belirlemesi demektir. “Partinin iç eğitimi”, “görev koyma, görevin yapılmasının organizasyonu ve denetimi”ni kapsayan süreç, aslında kongre kararlarının ne ölçüde uygulanıyor olmasının değerlendirildiği süreçtir dersek bir abartı yapılmış olmaz. Yukarıdaki yaklaşım esas alındığında;
a) Partinin, iki kongresi arasında, kongre tarafından, partiyi yönetmekle yükümlendirilerek seçilen genel başkan ve genel yönetim kurulu ile bu kurumlara bağlı bütün “büro”, “çalışma grubu” gibi organları kendi programlarını, EMEP’in 2. Genel Kongre Kararları doğrultusunda yapacaklardır.
b) EMEP’in bütün ilçe ve il örgütleri ile onlara bağlı büro, çalışma grupları ve değişik birimlerdeki örgütleri çalışma programlarında 2. Genel Kongre Kararları’nı ana kılavuz olarak alacak, yerel kongre kararlarını da “2. Genel Kongre Kararları” ışığında yorumlayacaklardır. Ancak il ve ilçeler ile birimlerdeki parti grupları, genel kongre kararları kadar, kendi kongrelerinin aldığı ve yerel özelliklere dikkat çeken kararları da önemseyecek, ciddi bir yerel çalışmanın “yerel motifler”in çalışmada yer almasıyla orantılı olduğu gerçeğini gözden kaçırmayacaklardır.
c) Genel kongre ve yerel kongrelerin kararlarının kavratılması, anlam ve içeriklerinin açıklanması ve her üye için birer kılavuz haline gelmeleri için parti içi eğitimde özel olarak ele alınıp incelenmesi gerekmektedir. Partinin yöneticileri ve ileri unsurlar, bu kararların kavratılması için özel olarak çaba sarf etmeden kararların beklenen yararı sağlaması, çalışmaya rengini vermesi pek olası değildir; özellikle Türkiye’deki egemen parti kültürünün ve de gündelik çalışma alışkanlığının henüz yerleşmemiş olması göz önünde bulundurulursa.
d) Parti örgütlerinin ve partililerin görevlerinin belirlenmesinde ana dayanak elbette ki bu kararlardır ve bu durum bilinçle ele alındığı ölçüde parti örgütlerimizin görevlerini belirlemesinde daha inisiyatifli ve ortak bir iradeye bağlanma konusunda daha duyarlı olacakları ortadadır.
e) Parti merkezi, il ve ilçe yönetimleri ve partinin görevlileri; partinin kendi “yetki” alanındaki çalışmalarını bu “kararlara uygunluk” açısından denetleyeceklerdir. Ya da tersi, parti üyeleri, partinin alt yönetimleri üst yönetimlerin faaliyetini yine “kararlara uygunluk” açısından denetleyecektir. Böylece, “kararlar” partinin aşağıdan yukarı” ve “yukardan aşağı” denetiminde de ana kriter rolü oynar hale gelecektir. Demek ki; genel kongre kararları (elbette yerel alanda da yanı sıra yerel kongre kararları), partinin yığınlara ya da yığınlara yönelik faaliyetin öteki yüzü olan kendi içine yönelik faaliyeti için ana yönelişi ortaya koyan pratik çalışmanın ana dayanağını oluşturan parti belgeleridir. Bu yüzden de bu ciddiyetle ele alınıp incelenmesi, doğru, ülke çapında birleşmiş bir parti faaliyeti için hayati öneme sahiptir. EMEP 2. Genel Kongresi’nin kararlarının parti örgütleri tarafından ciddi olarak incelenmesi bu gerçeği çok çarpıcı bir biçimde gösterecektir.

(Bir işçi sınıfı partisinde “faaliyet” ve “denetim” elbette ki “hak” ve “yetki” kavramları ile sınırlı değildir. Bu yüzden de, bu konuda yazılacak her yazı, ister istemez sorunu mekanikleştirmekte ve aynı anlama gelmek üzere sınırlamaktadır. Dolayısıyla yukarıdaki açıklamalar da böyle bir “sınırlılıkla” maluldür. Çünkü bir işçi partisinin ana ilkeleri, organlar ve partiler arasındaki ilişki kültürü, karşılıklı dayanışma, yardımlaşma ve dostluk, ortak bir amaç etrafında birleşmiş olmaktan gelen, nicel ölçüyle ifade edilemeyecek değerler tarafından belirlenir. Bu yüzden de, bu ilişkiler kültürü, mekanik bir “eğitim”, “denetim” ve “görev koyma” çemberine sıkıştırılamaz. Ya da bir işçi partisinde, insanlar ve örgütün çeşitli organları birbirini “kararlara nasıl aykırı davranılıyor” ya da “davranıp davranmama” kontrolü gibi bir amaçla denetlemezler. Tersine, açıkça ortaya konmuş görevlerin yapılması için partinin tümünün, büyük bir ciddiyet ve kararlılıkla davranacağı “var sayılır” ve bu kolektif davranış içinde aykırı davrananlar, çalışmanın kendi seyri içinde seçilir. Kuşkusuz ki, EMEP’te de varılmak istenen böyle bir hedeftir ve “denetim”in kapsamı, “görevlerin” ne ölçüde “yapıldığı”, kuralların ihlal edilip edilmediğini sorgulamaya daraltılamaz.
Aslolan işin yapılması sürecinde “yardımcı olmak”, yapılan işin sonucunda ortaya çıkan başarı ve başarısızlıktan ders çıkarmak, bu dersi partinin bütününe mal etmektir. Yukarıdaki yazı, böyle ideal bir “parti içi yaşam”a ulaşmak için “maddi dayanakları işaret etmesi” bakımından önemlidir. Yoksa bu alanda, gerek Özgürlük Dünyası’nın çeşitli sayılarında gerekse EMEP’in değerlendirmelerini toparlayan genelge ve çeşitli dokümanlarda bu sorunun çeşitli yanlarına oldukça geniş bir biçimde değinilmiştir.)

KARARLAR:

EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE EDİLMEDEN DEMOKRATİKLEŞME SAĞLANAMAZ
Türkiye’de gerçekleştirilen AGİT Toplantısı ve Türkiye’nin AB aday üyeliğine kabulü, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesine ilişkin eski burjuva uzlaşmacı eğilimlerin yükselişine yeni bir hız verdi. Emperyalizm ve gericiliğin yedeğinde demokratikleşme havası yayan liberal çevreler, genişleme eğilimi gösterdi.
Emperyalistler ve burjuva gericiliğin belirli kanat ve gruplarının demokrasi yandaşlığı ve demokratik tutumlar geliştirdiklerine ilişkin görüşler, gerek dünya gerekse Türkiye sınıf mücadelesi pratiğinde öteden beri ortaya atılmış ve küçümsenmeyecek tahribatlara neden olmuştur. Türkiye’de egemenlerin belirli kesimlerine bel bağlama ve bu kesimlerin yedeğinde bağımsızlık, demokrasi ve hatta sosyalizm mücadelesi yürütülebileceği iddiaları uzun yıllar geçerlik kazanmıştı.
Son yıllarda uluslararası burjuvazinin “yeni dünya düzeni” ve “küreselleşme” propagandacıları ve ideologları, “sosyalizmin öldüğü” iddiası ile birlikte geri ülkeler için “düşük yoğunluklu demokrasi” tezini ileri sürmüş ve Amerikan emperyalizminin bu ülkelerde artık az çok demokratik rejimleri desteklemeye başladığını ilan etmişlerdi. Şimdi AB ve AGİT normlarıyla Kopenhag Kriterleri’nin Türkiye’nin demokratikleşmesinde açtığı ufukların övgüsü yapılıyor.
Öcalan’ın yakalanması ve Kürt milliyetçiliğinin tam tıkanışı, emperyalizm ve gericilikten demokrasi beklenticiliğini körükleyici bir etken olmuştur. “Sosyalizm öldü” iddiasının altında ezilme, işçi ve emekçilere güvensizlik ve 12 Eylül’de alınan yenilginin ardından emperyalizm ve gericilikle mücadeleye cesaret edememe; soyut demokratizme dayanan, düzen İçi sözde sol çözüm ve “yeni sosyalizm” arayışlarına yol açan ikinci etkeni sağlamıştır.
Hiçbir emperyalist ve gerici mihrakın demokrasi eğilimi taşımadığı ve taşımayacağı, çağımızda tekellerin gericiliğin asıl kaynağını oluşturduğu gerçeğinden hareketle Kongremiz,
1- Emperyalizm ve gericilikten demokrasi beklemenin tamamen hayal ve ezilenleri aldatmaya yönelik olduğuna,
2- ABD ve AB başta olmak üzere genel olarak emperyalizme karşı mücadelenin yükseltilmesi zorunluluğuna,
3- Anti-emperyalist mücadele olmadan hiçbir demokratikleşmenin sağlanamayacağına,
4- Bu mücadelenin tüm ulusal değerleri dolar ve euro ile çoktan değişen burjuva gericilere bırakılamayacağına,
5- Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin asıl gücünün işçi ve emekçiler olabileceğine dikkat çekerek,
6- Bu nedenle işçi ve emekçilerin anti-emperyalist taleplerle mücadeleye çekilmesi için aydınlatma faaliyetine girişilmesini karar altına almıştır.

AVRUPA BİRLİĞİ, ULUSLARARASI TEKELLERİN GERİCİ VE SALDIRGAN KOALİSYONUDUR
Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) aday üyeliğine kabul edilmesinin ardından, sermaye ve hükümet başta olmak üzere, liberali, solcusu, milliyetçisi, muhafazakârı, bütün siyasi çevreler tarafından bir “demokrasi gelecek” rüzgârı estiriliyor. Bu rüzgâr, emekçi kesimler ve gençlik içinde önemli bir etki yaratmıştır ve bu yönüyle de demokrasi mücadelesinin bugünü ve geleceğini olumsuz etkilemektedir.
Partimiz bu durumdan yola çıkarak, Avrupa Birliği’nin gerçek yüzünün geniş emekçi halk kitlelerine ve gençlik yığınlarına kavratılması, onların AB’nin uluslararası tekellerin gerici ve saldırgan bir koalisyonu olduğunu görebilmeleri için yaygın ve ikna edici bir aydınlatma faaliyeti yürütülmesine özel önem vermektedir. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesi konusunda büyük bir yanılgının arkasından sürüklenmesine izin verilemez.
Avrupa Birliği’nin her derde deva olacağı temelinde yaratılan yanılgı, Avrupa ülkelerindeki kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklere duyulan özlemi kendisine dayanak yapmaktadır. Avrupa ülkelerindeki yaşam standartlarının ve sosyal hakların, Türkiye gibi yarı sömürge ülkelerden daha ileri düzeyde olduğu bir gerçektir. Ancak bunun AB üyesi ülkelerin egemen sınıfları tarafından halka bahşedilmiş bir lütuf olmadığı da bir gerçektir. Bu eksende AB’ye ilişkin yürütülecek aydınlatma faaliyetinde belirleyici olan iki temel husus vardır.
Birincisi; AB üyesi ülkelerdeki haklar ve özgürlükler, Avrupalı emekçilerin 18. yüzyıldan bu yana yürüttükleri ve ağır bedeller ödedikleri mücadeleler sonucunda, AB’nin iplerini elinde tutan uluslararası tekellerin istemeye istemeye vermek zorunda kaldıkları tavizler sonucu elde edilmiştir. Sosyalizmin dünya halkları nezdindeki büyük prestiji de bu hakların kazanılmasında belirleyici bir rol oynamıştır.
İkincisi; bugün AB üyesi ülkelerin hükümetleri, uluslararası tekellerin çıkarları doğrultusunda bu kazanılmış hakları gasp etmek için emek düşmanı politikaları yürürlüğe koymaktadır. Partimizin AB üyeliğine karşı çıkması ve önümüzdeki dönemde bu iki temel noktadan yola çıkarak kongremiz, işçi, emekçi yığınların ve gençliğin AB’ye karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi içerisine çekilmesi için çalışmalarımızı daha da hızlandırmayı, güçlendirmeyi ve yaygınlaştırmayı karar altına almıştır.

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN EMEKÇİLERİN BİRLEŞİK MÜCADELESİNİN ÖRGÜTLENMESİ ÜZERİNE KARAR
Kürt sorunu, son 15 yıl içinde uluslararası bir boyut kazandı. ABD başta olmak üzere emperyalist ülkeler, bölgeye ilişkin hegemonya hesaplarında bu sorunu özellikle değerlendirdiler. Türkiye’nin hemen tüm komşularının da bir biçimde bulaşmış olduğu Kürt sorunu, emperyalistler, bölge gericiliği ve Türkiye arasında sürdürülen şantaj ve tehdit diplomasisinin önemli bir unsuru haline getirildi.
Gelinen noktada, Kürt milliyetçi çevrelerinin ve “Yeni Dünya Düzeni” solcularının Kürt sorununa ilişkin yaklaşımlarının yanlışlığı ve yukarıda ortaya konan eksende önerdikleri çözüm yolunun Kürtleri yeni çıkmazlara sürüklediği açıktır. Dolayısıyla, Türkiye egemen sınıflarına nefes aldırma ve olanak sunma olarak değerlendirilebilecek “Demokratik Cumhuriyet” ve Avrupa Birliği’nden medet umma yaklaşımı da Kürt sorununa çözüm olmaktan uzaktır.
Partimiz, Kürt sorununun çözümü için mücadeleyi, emek ile sermaye, yoksul ve topraksız köylülerle toprak ağaları, emperyalizm ile halkların kardeşliği arasındaki çelişki ve mücadele ekseninde ele aldı. Bölgedeki çalışmalarını bu temelde yürüttü. Partimizin, sorunun çözümüne ilişkin ortaya koyduğu emek eksenli yaklaşımın pratikte yaşam bulmasının koşulları bugün daha da olgunlaşmıştır.
Öte yandan, GAP’la birlikte yaşanan süreç, gelinen noktada toprak sorununun bir özgürlük sorunu olarak ele alınmasını zorunlu kılmakta ve GAP’ın bölge halkının çıkarlarına hizmet etmesinin yolu emperyalizme karşı mücadele etmekten geçmektedir.
Bu doğrultuda kongremiz,
1- Önümüzdeki dönemde, Kürt sorununun eşit haklar temelinde çözümü için Türk ve Kürt emekçilerin ortak mücadele bilinçlerinin ve inisiyatiflerinin ilerletilmesi için başta Türk işçi ve emekçileri arasında olmak üzere yaygın bir aydınlatma faaliyetinin yürütülmesini,
2- Kürt sorununun, sendikalar ve kitle örgütlerinin oluşturduğu ortak platformların temel mücadele gündemlerinden biri haline getirilmesine çalışılmasını,
3- OHAL’in kaldırılması, bölgede yaşamın normalleştirilmesi, siyasi faaliyet yürütme ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, emek ve demokrasi örgütlerine yönelik baskılara son verilmesi vb. talepler ekseninde düzenlediğimiz etkinliklerin önümüzdeki süreçte de artarak sürdürülmesini karar altına alır.

SENDİKALARDA MÜCADELECİ TUTUMUN HÂKİM KILINMASI HAKKINDA KARAR
Sendikalar, işçi sınıfı ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele örgütleridir. Emekçilerin haklarının gasp edilmesine karşı çıkmak, yeni haklar elde etmeleri için çalışmak ve mücadele etmek, sendikaların ve sendikacıların görevi ve sorumluluğudur. Ancak ülkemizde işçi sendikalarının genel merkez ve konfederasyon yöneticileri açısından, devletin ve patronların isteklerine uygun, uzlaşmacı bir sendikacılık anlayışı, büyük oranda sendikal harekete hâkim durumdadır. Bu hâkimiyeti kırmayı hedefleyen sınıftan yana sendikacılar ve sınıf bilinçli işçi önderleri, işçi hareketi ve sendikal örgütlenme açısından önemli ve hayati bir mücadele vermektedirler.
Türkiye’de hâlâ milyonlarca işçi sigortasız ve sendikasız çalıştırılmakta; çalışan İşçi sayısı içerisinde onda bir düzeyine düşmüş olan sendikalaşma oranı, her gün daha da gerilemekte ve sendikal örgütlenme bitirilmek istenmektedir. Dolayısıyla, emek ile sermaye arasındaki çatışma ve mücadele, sendikal alanda da sürmektedir.
Kamu emekçileri alanındaki sendikal örgütlenme ise fiili ve meşru bir mücadele üzerinde yükselmiş ve bu doğrultuda yol almıştır. Ancak gelinen noktada, devletin de katkısıyla kamu emekçileri alanına da bürokratik, uzlaşmacı sendikacılığın hâkim kılınması doğrultusunda küçümsenemeyecek adımlar atılmıştır ve kamu emekçileri bu tehlikeyle yüz yüzedir.
Partimiz her iki alanda da, sendikal örgütlenmenin, sendikacılığın tanımına uygun olarak kurumlaşması için çaba sarf etmektedir. Bu doğrultuda;
1- Uzlaşmacı, bürokratik sendikacılığın hâkimiyetinin kırılması; bunun için sendika yönetimlerine sınıftan yana, mücadeleci sendikacıların getirilmesi, bu nitelikteki adayların desteklenmesi ve bürokratik, uzlaşmacı sendikacılığa karşı yoğun bir teşhir ve aydınlatma faaliyetinin parti örgütlerimiz tarafından yürütülmesini,
2- Birçok işkolunda, işçilerin sendikalı olmaları için çalışma yürütülmesi; sendika hakkı için direniş ve eylemler gerçekleştiren işçilerin desteklenmesini,
3- 1475 Sayılı İş Yasası, 1821–1822 Sayılı Toplusözleşme, Grev ve Lokavt Yasası vb. sendikal örgütlenme ve iş yaşamına ilişkin yasaların demokratikleştirilmesi talebinin, emek hareketinin temel taleplerinden biri haline getirilmesi için çaba verilmesini,
4- Sendikaların tüzüklerinde yer alan ve işçiyle, sendikacı arasında büyük uçurumlar yaratan hükümler, profesyonel sendikacıların aldığı ücretler vb. bürokratik sendikacılığı teşvik eden maddelerin kaldırılması için mücadele edilmesini,
5- Gerek işçi sendikalarında ve gerekse kongre sürecine giren kamu emekçileri sendikalarında, mücadeleci bir sendikacılık anlayışının hâkim kılınması için parti örgütlerimizin özel bir çalışma yürütmesini karar altına alır.

YEREL SENDİKAL PLATFORMLAR VE EMEK PLATFORMU’NUN ÖRGÜTLENMESİ VE ÇALIŞMALARI HAKKINDA KARAR
Sermaye ve hükümetin saldırılarının emekçilerin birleşik mücadelesiyle püskürtülmesinde, hak gasplarının durdurulması ve yeni hak kazanımlarının elde edilmesinde ve sendika bürokrasisinin ayak oyunlarının boşa çıkarılmasında sendikaların, şubelerin ve temsilcilerin katılımıyla yerel platformlar oluşturmalarının önemi yadsınamaz. Partimiz 1. Genel Kongre’den bu yana çalışmalarında, bu gerçeğin bilinciyle mücadele yürütmüştür.
Sosyal güvenliğin tasfiyesi ve mezarda emekliliğe karşı, emekçilerin mücadelesinin içinden ve üzerinden doğan Emek Platformu’nu da aynı yaklaşımla ele almış ve Emek Platformu’nun her düzeyde örgütlenmesini desteklemiştir.
Bu doğrultuda kongremiz,
1- Patron örgütlerinin ve hükümetin emek düşmanı politikaları ve artarak süren saldırıları karşısında da, var olan yerel platformların güçlendirilmesi ve işlevli kılınması; var olmayan yerlerde, örgütlenmeleri için çaba sarf edilmesi; sendikasız işyerlerinin ve sanayi sitelerinde çalışan genç işçilerin de uygun koşullar yaratılarak bu platformlarda temsil edilmelerinin sağlanmasını;
2- Konfederasyon farkı gözetmeksizin Emek Platformu’nun yerel ayaklarının yeniden örgütlenmesi ve çalıştırılması için parti örgütlerimizin ısrarlı bir çalışma yürütmesini;
3- Oluşturulacak yerel sendika platformlarının, şube yöneticileri düzeyinde gerçekleştirilemediği koşullarda, mücadeleci, sınıftan yana sendika şubelerinin yöneticileri ile işyeri temsilcilerinin katılımıyla örgütlenmesini;
4- Büyük kentlerde oluşturulan yerel platformların, işyeri temsilcileri ve fabrikalar düzeyinde komiteleşmesinin sağlanmasını;
5- İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’nun (İİSŞP) almış olduğu kararlar doğrultusundaki çalışmaların bütün illerde başlatılması yönünde özel bir mücadele yürütülmesini karar altına alır.

TARIM VE KÖYLÜ SORUNU ÜZERİNE KARAR
Milyonlarca emekçi ailesinin geçim kaynağını oluşturan ve Türkiye’nin geçmiş yıllarda en büyük sektörlerinden olan tarım; bugün artık can çekişmektedir. Türkiye tarımı bu noktaya elbette kendiliğinden değil, yıllarca uygulanan bilinçli tarım politikaları sayesinde getirildi.
1948’lerden sonra başlayan ABD’nin dayattığı politikalar, günümüze kadar katmerleşerek devam etti. Özellikle 1951’de imzalanan GATT (en geniş anlamıyla dünya ticaretinin serbestleşmesi ilkesi) anlaşmasıyla emperyalistlerin güdümüne girilmiş oldu. 1970’li yıllarda devam eden uygulamalar, 1980’de 24 Ocak ekonomik kararları, 1986’da ithalatın desteklenmesi, 1994’te 5 Nisan ekonomik kararlarıyla tarım sektörü iyice batma noktasına getirildi. Bazıları devletin tarım politikası olmadığından söz eder. Tartışma bu eksende yürütülür. Oysa var olmayan, ulusal bir tarım politikasıdır. Yıllardır bilinçli bir şekilde uygulanan ise IMF ve Dünya Bankası’nın politikalarıdır. 57. Hükümet döneminde bu saldırı politikaları pervasızca uygulanmaya devam ediyor.
“Tarımsal reform ve tarımda yeniden yapılanma programı” diye kamuoyuna sunulan tasarı, kesinlikle reform değil, tarımın yeniden çökertilmesi programıdır. Tarımda özelleştirmenin hızlanarak devam etmesini, sübvansiyonun kaldırılmasını, doğrudan gelir destekleme sistemine geçilmesini, ithalattaki sınırların kaldırılmasını amaçlamaktadır.
SEK, EBK, Yem Sanayi gibi tarımsal kuruluşların özelleştirilmesiyle başlayan uygulamaların, DPT programına göre ÇAYKUR ve Şeker fabrikalarının özelleştirilmeleriyle devam edeceği görülebilmektedir. Sübvansiyon, Türkiye’de % 5’lere düşerken AB ülkelerinde % 39, ABD’de % 38’dir. Doğrudan Gelir Destekleme Sistemi ise, tarımda desteğin çekilmesi sırasında bir geçiş modelidir. Asıl amacı, destekleme politikalarının tamamen kaldırılması ve tarım satış kooperatiflerinin tasfiyesidir. Tariş, Çukobirlik, Antbirlik, Fiskobirlik, Trakyabirlik gibi KİT’ler ile TEKEL ve TMO devreden çıktığında, piyasa, yalnızca tüccarın ve çokuluslu şirketlerin elinde kalacaktır.
Bugün tarım girdilerinin (gübre, tohum, ilaç, mazot, traktör) sürekli zam görmesi, ürün maliyetini artırırken üreticinin ürünü, maliyetin altında alınmaktadır. Ülke nüfusunun %42,5’ini istihdam eden bu sektörde yoksullaşma alabildiğine artarken, ekilemeyen topraklar çoğalmakta, tarıma bağlı sanayiye de darbe vurulmaktadır. AB ve ABD’nin istediği de budur. Çünkü 65 milyon nüfusuyla Türkiye, onlar İçin iyi bir pazardır. Günümüzdeki bütün bu sorunların kaynağı uluslararası sermaye, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıdır. Bu yüzden Türkiye’de tarım sorunu, emperyalizme karşı mücadele ile çok açık bir biçimde iç içe geçmiş ve ona bağlanmıştır. Ulusal tarım politikası emperyalizm ile çelişir. Mevcut partilerin hiçbiri emperyalizme karşı olan tarım politikaları ortaya koyamazlar. Bu nedenle, bu politikaları ortaya koymak, savunmak, ulusal sanayi programına bağlamak, bugün partimize düşmektedir. Partimiz, köylü ve toprak sorununun çözümü ile emperyalizme karşı mücadelenin birleştirilmesini bu alanda yakalanacak temel halka olarak belirlemiştir. Bu anlayışla;
1- Üreticinin doğrudan söz sahibi olduğu, tarım politikaları üzerinde söz söyleyebilen, fikir üretip onların belirlenmesinde dolaysız bir rol oynayan, taban fiyatlarını belirleyen ve en geniş üreticiyi, onların talep ve çıkarları üzerinde bir araya getirebilen üretici birlikleri oluşturulmalıdır. Bunlar tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanların haklarını koruma ve emperyalist talana direnme temelinde meşru mücadele örgütleri olmalıdır,
2- IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı politikalara son verilmeli, bu alanda yapılan ikili anlaşmalar (GATT, DTÖ, AT ve ABD ile yapılan anlaşmalar) iptal edilmelidir,
3- Türkiye tarımını yok edecek gümrük birliği anlaşması feshedilmeli ve AB’ye girilmemelidir,
4- Tarım ve hayvancılık sektöründeki özelleştirme çalışmaları öteki tüm sektördekilerle birlikte durdurulmalı, yapılanlar iptal edilmelidir,
5- Tarım ürünleri ithalatına son verilmeli, İthalata ayrılan kaynaklar üretimi ve kaliteyi artıracak yatırımlara yönelinmelidir,
6- Tarımda kota uygulamasına son verilmelidir (Tütün ve pancar gibi ürünlerde dayatılan kota uygulamaları),
7- Yabancı sigara tekellerinin faaliyetleri ve TEKEL üzerinde özelleştirilme çalışmaları ve bazı fabrika kapatmaları derhal durdurulmalıdır,
8- Türkiye’de toprak mülkiyeti eşitsiz yapılmıştır, adil bir toprak reformu için mücadele edilmelidir,
9- GAP’ın, yerli ve yabancı tekellerin yağma alanları olarak kullanılması önlenmelidir. Bölgede köylülüğün yararına toprak reformu ve adil düzenlemeler yapılmalıdır,
10- Canlı hayvan ve et ithalatı yasaklanmalı, ucuz krediler ve bilimsel çalışmalarla hayvancılık desteklenmelidir,
11- Değişik bölgelere değişik amaçlı tarım işletmeleri genel müdürlükleri kurulmalı (TİGEM). Bilimsel araştırma ve desteklemelerle bunlar, sektörün bölgedeki merkezi olmalı, işletmelerin yönetimine üretici temsilciler seçimle gelmeli, yöneticilerin görevden alınma yetkisi de üreticilerde olmalıdır,
12- Üreticilere yeterli tarım araçları ve ucuz krediler sağlanmalıdır,
13- Taban fiyatlarını üreticiler, birlikler kanalıyla kendileri belirlemeli, ödemeler peşin yapılmalıdır,
14- Tüccarın egemenliğinde olan tarım borsaları, tarımda desteğin tamamen çekilmesi demek olan DGD (Doğrudan Gelir Desteği) uygulamadan kaldırılmalıdır,
15- Ziraat Bankası üreticiye yeterli, ucuz ve kolay kredi vermeli; bankanın özelleştirilmesi çalışmaları durdurulmalıdır.
16- Üreticinin kötü hava koşulları nedeniyle uğradığı zararlar devlet tarafından karşılanmalıdır.

PARTİ PROGRAMININ YENİDEN DÜZENLENMESİ ÜZERİNE KARAR
Parti programının, aşağıda içerikleri belirtilen konularda yapılacak eklerle, bazı konulara vurgu yapılmak ve günümüzün ihtiyaçlarını da net olarak karşılamak üzere geliştirilmesini ve programın bu eklerle birlikte düzenlenen yeni şeklinin kabul edilmiştir. Değişiklik konuları:
1- “Birinci Bölüm”ün sonuna, “sosyalizmin geçersizleştiği” ya da ” ‘yeni’ sosyalizm arayışlarına ihtiyaç olduğu” iddiaları karşısında, kapitalizmin çürümüşlüğü, sosyalizmin kaçınılmazlığı ve insanlığın kurtuluşunun tek yolu olduğuna ilişkin ek,
2- “İkinci Bölüm”e;
a) Emperyalizmin bağımsızlık ve demokrasinin başlıca düşmanı olduğuna ve bugünkü küreselleşme saldırısının belli başlı yönlerine ilişkin ek,
b) Küreselleşme saldırganlığının uluslararası burjuvazinin istisnasız bütün akımlarının genel eğilimi ve NATO, AGİT, AB, IMF, DTÖ, MAI, MIGA gibi emperyalist kuruluşlar ve anlaşmaların bu saldırganlığın araçları ve işbirlikçi egemenlerin ise bu saldırganlığın aleti ve suç ortağı olduğuna ilişkin ek,
c) AB ya da herhangi bir emperyalizm odağından demokrasi ya da ulusal hakların onaylanmasına dair beklentilerin yalnızca bir hayal olduğu ve işçi ve emekçilerin emperyalizmi ve gericiliği hedefleyen mücadelesinin bağımsızlık ye (demokrasiyi kazanmanın tek yolu olduğuna ilişkin ek,
3- “Beşinci Bölüm”ün l. Maddesine emperyalizm ve gericilik üzerine beklentiler yayarak işçi sınıfı ve emekçileri bölen, dolayısıyla sermaye egemenliğini güçlendiren uzlaşmacı parti ve grupların mahkûm edilmesine ilişkin ek,
4- “Beşinci Bölüm”ün “II. Maddesinin özel olarak enternasyonalizme ilişkin olarak yeniden düzenlenmesi
5- “Beşinci Bölüm”ün “III. Madde” olan eski “II. Maddesi”ne, fabrika ve işyerlerinde parti örgütlenmesinin bir işçi partisi olmanın koşulu olduğuna ilişkin ek,
6- “Beşinci Bölüm”ün eski “III. Maddesi”nin “IV. Madde” olması,
7- “Altıncı Bölüm”ün “vaatçi bir parti” görüntüsü veren “Demokratik halk iktidarı aşağıda belirtilen önlemleri alacaktır” biçimiyle yazılan taleplerin, “EMEP, işçi ve emekçileri ve ezilen milyonları aşağıdaki talepler için mücadeleye çağırır” biçiminde düzenlenmesi ve taleplerin yazımının da buna uygunlaştırılması.

PARTİ TÜZÜĞÜNE EKLER YAPILMASINA İLİŞKİN KARAR
Partimizin günümüzde ulaştığı örgütlenme düzeyi göz önüne alınarak, Parti Tüzüğü’ne aşağıdaki eklerin yapılmasını karar altına alınmıştır. Bu kararlar;
1- Partinin bir çevre örgütlenmesi olarak kavranması eğiliminin tamamen mahkûm edilmesini de kapsayarak, “bir parti görevi üstlenmeyi kabul etme” koşulunun eklenmesi ve organ çalışmasına dayalı bir parti örgütlenmesine vurgu yapılmasıyla, parti üyeliği tanımının bir üst düzeyde yenilenmesi ve Madde 4’ün buna uygun olarak düzenlenmesi,
2-Aynı yaklaşımla, “üyelerin görevlerini” tanımlayan Madde 7’nin yeniden düzenlenmesi; üyelik koşulları arasında sayılmayan “bir parti organında çalışma”nın, üyenin görevi olarak konması;
3- Partinin yönetilmesini kolaylaştırmak üzere 18. Madde’de GYK üyesi sayısının 45’e yükseltilmesi,
4- İl Yönetim Kurulu’na ilişkin 23. Madde ile İlçe Yönetim Kurulu’na ilişkin 27. Madde’ye bu iki organın kendi içlerinden il ve İlçe Sekreterlerini seçmeleridir.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE ENTERNASYONAL MÜCADELE ÜZERİNE KARAR
Nitelik olarak uluslararası karakter taşıyan dünya kapitalizmine karşı mücadele ve işçi sınıfının kurtuluşu davasının, işçi hareketinin uluslararası bir hareket olarak örgütlenmesini zorunlu kıldığı biliniyor.
Kapitalist emperyalizmin uluslararasılaşma eğiliminin kazandığı boyutlar ve AB, NAFTA gibi tekelci birliklerle DTÖ, IMF, Dünya Bankası gibi emperyalist kurumlar odağında, bütün ülkeleri içine alarak gelişen ilişkiler, işçi sınıfı ve emekçilerin uluslararası birliğinin önemini de artırmaktadır.
Emperyalizm ve özellikle AB’ye İlişkin yayılan hayaller, anti-emperyalist mücadelenin ülke içinde yükseltilmesinin önemini olduğu kadar, uluslararası alanda antiemperyalist birliklerin oluşturulması için çabaların önemini bir kat daha artırmıştır.
Üstelik Türkiye’nin ortasında yer aldığı, bir ucu Orta Asya’ya uzanan Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu bölgesinin, en başta enerji koridorunu da kapsaması nedeniyle, bugün her zamankinden daha büyük değer kazanması; Partimizin uluslararası alanda ve özellikle sözü edilen bölgede anti-emperyalist birlikler oluşturulması yönünde yürütmesi gereken çalışmaların önemini büyütmektedir. Bu nedenle kongremiz;
1- Dünya*ve özellikle bölge çapında, işçi sınıfı ve emekçilerin sendikal, politik ve ideolojik mücadelesinin birleştirilmesi yönünde çaba sarf edilmesini,
2- Sosyalist karakterde birliklerin geliştirilmesi yanında, mücadeleci sendikacılığın ilerletilmesi ve ilerici demokratik birliklerin oluşturulması için bütün olanakların kullanılmasını,
3- ABD ve AB’ye karşı ortak mücadele platformları yaratılmasını,
4- Bölgesel çapta anti-emperyalist bir cephe kuruluşunun desteklenmesini karar altına alır.

HER TÜR BURJUVA İDEOLOJİK AKIMA KARŞI TEORİK MÜCADELENİN ÖNEMİ ÜZERİNE KARAR
Burjuvazi, halkı yönetmede egemen propaganda tarzı olarak gerçeği altüst etmeyi, yalanı ve yanlış bilinçlendirmeyi kurumlaştırmıştır. Her tür sapkın burjuva ideolojik akım, milyonlarca ve milyarlarca emekçinin, dünyaya egemen olan bugünkü sömürü ve baskı sistemini, modernlik, çağdaşlık, bilimin ve teknolojinin belirlediği bir zorunluluk olarak kabul etmesini istemektedir.
Bunun için trilyonlarca lira harcıyor, bütün bir eğitim sistemiyle, dini kurumlar medya ve diğer devasa ideolojik aygıtlarla toplumu kuşatıyor, aydınları, bilim insanlarını, gazetecileri satın almaya çalışıyor ve bunu büyük oranda da gerçekleştiriyor. Burjuvazi için en büyük bilim insanı ve entelektüel, siyaha beyaz, kötüye iyi, yalana doğru demeyi ve dedirtmeyi beceren kişidir. Burjuvazinin uluslararası düzeyde takındığı bu tutumun gelip bağlandığı yer ise, “Kapitalizmin geçerli ve ebedi tek sistem olduğu, sosyalizmin ise bir daha yaşanmayacağı” safsatasına bütün dünya emekçilerinin inanmasını sağlamaktır.
Partimiz, burjuvazinin bu kuşatmasına karşı, bilimsel, teorik temelde bir mücadelenin yükseltilmesine özel önem vermelidir.
Gerçeğin üzerindeki sis perdesinin kaldırılması, işçi sınıfı ve emekçilerin tek kurtuluş umudu olan sosyalizmin, bilimsel, teorik alanda da her tür burjuva ideolojiye karşı üstünlüğünün ortaya konulması doğrultusunda çalışmalar yapılması, bilimsel sosyalizm teorisinin İşçi, emekçi sınıflar ve gençlik içerisinde yaygınlaştırılması için çaba sarf edilmesi ertelenemez bir görev olarak partimizin önünde durmaktadır. Bu başarıldığında ve işçisiyle, emekçisiyle, genciyle, sömürülen ve ezilen milyonlar bilimsel sosyalizm fikri etrafında birleştiğinde mücadele zafere ulaşacaktır.
Bu doğrultuda 2. Genel Kongremiz, her renkten burjuva ideolojisine karşı doğa bilimleri, ekonomi ve sosyal bilimler, kültür ve sanat alanında teorik bir mücadele yürütme konusunda yeni bir sürecin başlatılmasını Partimizin önüne görev olarak koymaktadır.

EMEKÇİ KADINLARIN MÜCADELE VE ÖRGÜTLENMESİ ÜZERİNE KARAR
Emekçi kadınların, özel mülkiyet ve sınıflı toplumların ürünü olan sömürü ve çifte baskı altında olan yaşamları, emperyalizmin dünya halkları ve ülkemiz emekçilerine dayattığı bağımlılık ve ağırlaşan ekonomik saldırılarıyla daha çekilmez hale gelmiştir. Tekel kârları için esnek çalışma, evde üretim ve özellikle gıda, tekstil vb. iş kollarında, tarım alanında ucuz emek gücü olarak örgütsüz kadın ve çocuk emeği yoğun bir sömürüye tabi tutuluyor. Emekçi sınıfın bir parçası olan emekçi kadınlar ve çocuklar, emperyalist-kapitalist sömürünün sonuçlarından en fazla etkilenen unsurlar olmaktadır.
Öte yandan emekçi kadın kitleleri, aydınlanıp örgütlendikleri koşullarda özveri, kararlılık ve cesaretle toplumsal mücadelelere katılmaktan geri durmamıştır. Grev ve direnişlerde, kamu emekçilerinin ve Bergama köylülerinin mücadelelerinde, kayıplar ve faşist cinayetlere karşı nefretini haykırmak için mücadeleye atılan on binlerce kadın bu gerçeği bir kez daha kanıtlamıştır.
Emekçi kadınların bilincini çarpıtıp, enerjisini sömüren faşist gerici, feminist ve her türden burjuva akımlara karşı mücadele etmek, emekçi kadınların gerçek kurtuluşları için iş, ekmek, özgürlük talepleri etrafında, anti-emperyalist mücadele temelinde örgütlenmesi bir görevdir.
Partimiz, emekçi kadınların yaşam ve çalışma koşularının iyileştirilmesi, eşitlik ve özgürlük taleplerinin en samimi savunucusudur Emekçi kadın kitlelerinin örgütlenmesi sorununu kendi sorunu olarak ele almaktadır.
Bu nedenle kongremiz;
Semt, fabrika, atölye, hizmet kurumları, sendika, meslek ve diğer kitle örgütleri içinde ev kadınları ve evde parça-başı iş üreten kadınlar içinde aydınlatma ve örgütlenme çalışması yürütmek; emekçi kadınların kendi alanlarındaki somut yaşam ve çalışma koşulları ile siyasal ve sosyal hakları için birimlerden başlamak üzere kadın gruplarında örgütlenmesi ve ortaya çıkan bu grupların ilçeler düzeyinde yerel kadın örgütlerinde birleştirilmesi temel hedefimizdir. Bu hedefin bütün birim, ilçe ve il örgütlerimizin günlük politik çalışmalarının bir yönü olarak ele alınmasını;
Kadın kollarına olanak tanıyan yasa değişikliğinin, ayrı bir hiyerarşi içinde partili kadınların kadın kolları içinde örgütlenmesine değil; partisiz emekçi kadın kitleleri içinde yürütülecek aydınlanma, örgütlenme çalışmalarının birim, ilçe ve il organlarımızın faaliyeti içinde değerlendirilmesi ve yönlendirilmesine hizmet edecek şekilde ele alınmasını;
En geniş emekçi kadın kitlelerinin örgütlenmesine hizmet edecek şekilde ve hareketin bir sonucu olarak emekçi kadınların dernek, birlik vb. temelinde örgütlenme çalışmalarına yardımcı olmak, içinde yer almak ve bu örgütlerin emekçi hareketiyle birleşmesi için çaba harcanmasını;
Bununla birlikte ilçe örgütlerimiz tarafından, bütün birim ve alanlarda yürütülecek bu çalışma için görevlendirme yapmanın gerekliliğinin göz ardı edilmemesini;
Böyle bir emekçi tarzı ve azimli, inatçı bir çalışmayla emekçi kadınların kitlesel hareketinin ilerletilmesi için mücadele edilmesini karar altına alır.

CEZAEVLERİ VE GENEL AF KONUSUNDA KARAR
Siyasi iktidarlar yürüttükleri baskı ve sömürü politikalarına karşı çıkan muhaliflerin önemli bir kısmını göstermelik yargılamalarla cezaevlerine doldurmuştur.
Yine, mevcut sistemin aç ve çaresiz bıraktığı bilinçsiz yoksul insanlar, suç işlemeye itilmiş, yoksulluğa ve işsizliğe çare bulunmak yerine, bu insanların cezaevlerine doldurulması çözüm yollarından biri olarak tercih edilmiştir.
Şu anda ülkemizde, cezaevlerinde 10 bini siyasi olmak üzere 70 bin tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Yani, ülkemizde yetişkin her 500 kişiden biri cezaevindedir.
İktidarlar adli mahpusları cezaevlerindeki mafya ve suç örgütlerinin ellerine terk etmiş, cezaevlerinin uyuşturucu ticaretinin yapıldığı, yeni suçların işlenmesi için mahpusların çete elemanı olarak eğitildiği yerler olmasına göz yummuştur.
Siyasi mahpuslara yönelik uygulama ise daha farklıdır. İktidarlar cezaevlerindeki siyasi mahpusların düşüncelerinden vazgeçmesi, devlete biat etmesi ve itirafçılaşması için özel bir politika yürütmektedir. Siyasi mahpusların bu politikaya direnmesini önlemek için de bugüne kadar yürüttüğü şiddet politikasının yanı sıra hücre tipi cezaevi politikasını gündeme getirmiştir.
Hücre tipi cezaevlerinde, siyasi mahpuslar tek kişilik hücrelere konarak direnişlerinin bastırılması ve bunların tek tek teslim alınması planlanmaktadır. Tek kişilik hücrelere doldurulan siyasi mahpuslar teslim alınamazsa da fiziki ve ruhsal olarak çökertilmek istenmektedir. Bu nedenle;
1- Partimiz cezaevlerinde uygulamaya konulan hücre tipi cezaevi politikasına karşı çıkmalıdır,
2- Siyasi düşünceleri ve eylemleri nedeniyle cezaevlerine doldurulmuş siyasi tutuklu ve hükümlüler başta olmak üzere, bir avuç işkenceci ve halk düşmanı dışındaki bütün mahpuslar için genel af talebiyle bir mücadele örgütlenmelidir,
3- Partimiz, hücre tipi cezaevi politikasının boşa çıkarılması ve genel af için mücadeleyi gündemine almalı ve bu mücadelenin örgütlenmesi için pratik adımlar atmalıdır.

KÜLTÜR EMPERYALİZMİNE KARŞI MÜCADELE ÜZERİNE KARAR
Emperyalist kültür, demokratik geleneklere, mücadele etme gücünü ve eğilimini ifade eden bütün kültürel halk değerlerine karşıdır.
Emperyalizm, halkın mücadeleci tarihi boyunca yarattığı ulusal değerlere karşı yağmacı, yok edici bir etki taşıdığı için, aynı zamanda ‘kültür emperyalizmi’ olarak da adlandırılabilecek bir özellik göstermektedir.
ABD ve Avrupa emperyalizminin kültür alanındaki bu etkisine karşı işçi ve emekçi sınıfların belli başlı iki silahı vardır: Emperyalizmin kültürel saldırısına karşı birinci silah, işçi ve emekçilerin dolaysız olarak kendi hak ve çıkarları için mücadeleyi yükseltmesidir. Bu mücadele, emperyalizmin kültürel etkisini de sınırlayacak, durduracak ve geriletmeye başlayacaktır. Bu da işçi emekçi hareketi ile ilgisini kesmiş aydınların bir bölümünü yeniden halkın saflarına kazandıracaktır. İkinci silah ise, ideolojik, felsefi, edebi ve sanatsal alanlarda, işçi ve emekçilerin mücadelesine bağlanmış eleştirel ve yaratıcı bir etkinlik olarak, direnme ve mücadele etme kararlılığını ve cesaretini yükselten sanat ve edebiyatın geliştirilmesidir.
Bu gerçeklerin ışığında partimiz;
1- Emperyalizmin nesnel, maddi varlığına ve saldırılarına karşı işçi ve emekçi kitleleri mücadele için örgütlerken, bu mücadelenin içinden yeni bir kültürün unsurlarının doğması için gerekli koşulları da yaratmaya çalışacaktır;
2- Kültür ve sanat alanında emperyalist etkileri açığa çıkaran, eleştiren ve sözü edilen etkileri kıran bir çalışmanın geliştirilmesi için halktan, emekten yana, devrimci sanat ve edebiyatı destekleyecektir;
3- Emperyalizmin unutturmak istediği demokratik ve devrimci değerlere sahip çıkacak, bunların halkın belleğinde taze tutulmalarına özen gösterecektir;
4- Özellikle ABD emperyalizminin saldırısı altındaki sinema sanatının sorunlarına özel bir ilgi gösterecek, bu konudaki kısıtlayıcı yasaların kaldırılması, tekelci baskının kırılması için çalışacaktır;
5- ABD İle rekabet içinde ve onun kadar saldırgan olan Avrupa emperyalizminin siyasal ve ideolojik etkisinin kültür ve sanat alanındaki sonuçlarına karşı ayrı bir uyanıklık gösterecektir.

KÜLTÜR, SANAT, EDEBİYAT VE BİLİMİN ÖZGÜRLEŞMESİNE DAİR KARAR
Ülkemizde insan hak ve özgürlüklerinin en önemlileri olan yaşama hakkı, örgütlenme hakkı, düşünme ve düşüncesini ifade özgürlüğü sürekli kısıtlamalarla karşı karşıyadır. Düşünme ve düşünceyi ifade özgürlüğünün sınırlanması ve kısıtlanması; bilimin, edebiyatın, sanatın, kısacası kültürün engellenmesi anlamına gelir. Bu engelleme, ne yazık ki eğitim kurumlarının koşullarını bile oluşturur durumdadır. İlköğretimde Talim ve Terbiye Kurulu’nun denetiminden geçmemiş kitapların, öğrencinin üzerinde bulunması bile suçtur. Bu kitapların ders kitabı olması da yasaklı olmalarını engellemez. Özgür düşünme yolu, ilköğretimden başlayıp üniversiteye kadar her aşamada engellenmeye çalışılmaktadır.
Bu durumda partimiz;
1- Kültür, sanat, edebiyat ve bilime gerçek özgürlüğünün kazandırılabilmesi için, düşünce ve anlatım özgürlüklerini kısıtlayan anti-demokratik yasalarla ilgili bakanlıkların, hükümetlerin bu konudaki yasakçı yönergelerine karşı sürekli olarak savaşım verecek,
2- Bilim ve kültür emekçilerinin bilim, sanat ve kültür özgürlüğü için verdikleri çabaya destek olacak,
3- Üniversitelerde YÖK yasaları ile engel olunmaya çalışılan bilimsel çalışmaların özgürce yapılabilmesi için verilen mücadeleye destek olacaktır.

EĞİTİM VE ÖĞRETİMİN EŞİT VE PARASIZ OLMASI ÜZERİNE KARAR
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre ilk ve orta öğretim, parasız olarak her kesimi kapsamalıdır. Yine İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yüksek öğretimin de olabildiğince parasız hale getirilmesini ve her kesimi kapsamasını belirtir. Anayasa’da bile bunlar böyledir. Bugün eğitim öğretim paralı hale getirilmek istenmekte ve özelleştirilmektedir. Bu uygulama yüksek öğretimde daha yaygın olmakla birlikte ilk ve orta öğretimde de “katkı payı”, “kayıt parası” gibi adlarla yürürlüğe konmuştur.
Bu durum yoksul kesimin, emekçi sınıfların eğitim ve öğretimden yararlanmalarını daha başlangıcında engellemektedir.
Böylece egemen sınıflar, özellikle yoksul kesim ve emekçi sınıfların geleceğini baskı altına alarak, ülke yönetiminde söz sahibi olmalarını engellemek İstemektedir. Bu durumda;
1- İlköğretimdeki katkı payı, orta ve yüksek öğretimdeki harç vb. uygulamalara karşı savaşım veren, bu savaşımlardan dolayı çeşitli biçimlerde cezalandırılan eğitim emekçilerine, öğrencilere ve velilere destek olunmalıdır,
2- Eğitim öğretim kurumlarında “özerkleştirme” adıyla yapılan her türlü özelleştirmeye karşı çıkılmalıdır,
3- Eğitim ve öğretimin parasız ve eşit hale getirilmesine çalışılmalıdır,
4- Koşulların elverişsizliği yüzünden eğitim öğretim görme olanağı bulamamış emekçiler ve emekçi çocukları için yaygın eğitim ve öğretim programlarının düzenlenmesine çalışılmalıdır.

DOĞAYI DA SÖMÜREN VE TAHRİP EDEN KAPİTALİZME KARŞI ANTİ-EMPERYALİST TEMELDE BİR ÇEVRE MÜCADELESİ YÜRÜTÜLMESİ ÜZERİNE KARAR
Kapitalizm sadece insan emeğini sömürmekle kalmamakta, doğayı ve çevreyi de sömürüp, tahrip etmektedir. Kapitalizmin ve uluslararası tekellerin aşırı kâr üzerine kurulu üretim mantığı, popüler deyimle “ekolojik dengenin” altüst oluşunun temel nedenidir. Doğayı insanın hizmetine sunmanın değil, servet biriktirmenin ve maddi zenginliklerin artırılmasının hammaddesi olarak gören kapitalizm ve uluslararası tekeller, dünyanın dört bir yanına zehir saçmaktan çekinmemektedir. Uluslararası emperyalist tekellerin dünya insanlığına Çernobil’den sonraki en büyük “armağanı”, Tuna’nın bir kolu olan Tizsa nehrine karışarak birçok Balkan ülkesinin topraklarına akan “siyanür” olmuştur.
Yıllardır ülkemizde, siyanürlü altın aramak ve nükleer santraller kurmak için her tür hukuksuzluğa başvurarak kampanyalar yürüten çok uluslu tekeller ve onların işbirlikçileri, halkımıza, doğaya ve çevreye yönelik saldırılarını tahkim, MAI, MIGA vb. uluslararası anlaşmalarla sürdürmektedir. Memleketin en verimli arazileri, Koç, Sabancı vd. rant ve kâr avcılarına yağmalatılmaktadır.
Doğanın sömürülüp talan edilmesine, sivil inisiyatifçi itaatsizlikle sınırlı bir çevrecilikle karşı konulması yanıltıcıdır ve sonuç alıcı değildir. Yürütülecek mücadelenin yönünü, Bergama köylüsü göstermiştir: Anti-emperyalist, bağımsız Türkiye mücadelesi. Ancak böyle bir mücadele ile uluslararası tekellerin ve onların işbirlikçilerinin insan ve çevre sağlığına ipotek koymaya yönelik girişimleri durdurulabilir. Siyanür ve nükleer ölüme karşı yaşamı savunmanın sonuç alıcı ve gerçekçi başka bir yolu yoktur. Bu gerçeğin geniş halk yığınları tarafından kavranmasının olanakları bugün daha da artmıştır.
Bu bilinçle bütün parti örgütlerimizin, işçi sınıfı, emekçiler ve gençlik içerisinde antiemperyalist bir çevre bilinci yaratması amacıyla yaygın bir aydınlatma faaliyeti yürütmesinin, Bergama köylüsüyle olduğu gibi, Akkuyu halkıyla da omuz omuza vererek, uluslararası tekellerin ve işbirlikçilerinin Türkiye topraklarından sökülüp atılması için örgütlü bir mücadele verilmesi görevi, kongremiz tarafından parti örgütlerimizin önüne konulmuştur.

Mayıs 2000

Kürt hareketinin karşı karşıya bulunduğu tehditler ve ulusal eşitlik için mücadele

Kürt sorunu, Türkiye’nin ekonomik, politik, askeri ve diğer sorunlarının söz konusu edildiği hemen tüm toplantı ve tartışmalarda, şu ya da bu yanıyla ana gündem maddelerinden biri olmaya devam ediyor. Kürtlere yönelik baskı politikasının devamı nedeniyle, sorun, Türkiye gericiliğinin en önemli açmazlarından biri durumunda. Türkiye’nin ve Kürtlerin yaşadıkları toprakların stratejik önemi nedeniyle de uluslararası ve bölgesel düzeyde politikaların bir unsurunu oluşturuyor. İçeride işçi ve halk hareketinin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, bu sorunların devrimci çözümü için zorunlu olan emekçi hareketinin bağımsız gelişimi ve burjuva ve emperyalist saldırılara karşı mücadelenin izleyeceği rota bakımından da “Kürtlerin durumu” büyük bir öneme sahip.
Ancak, son aylarda ve özellikle Türkiye’nin AB’ye “aday üyeliğine” kabulü sonrasında, bu sorunun saptırılması üzerinden Kürt yoksullarının aldatılması, işçi- emekçi hareketinin ezilmesi, beklentiye sürüklenmesi ve bağımsız gelişiminin engellenmesi yönündeki gerici çabalar yoğunluk kazandı. İster dolaysız biçimde burjuva kampınca sürdürülen girişimler, isterse “Kürtlerin taleplerini savunma” iddiasıyla halkın istemlerinin burjuvazi yararına istismar edilmesiyle olsun, bu girişimlerin yoğunluk kazanmasının tek ve dönemsel nedeni, Kürt reformcu-milliyetçi hareketinin, içinde bulunduğu açmaza daha fazla dayanamayarak, “silahlı mücadele”yi bıraktığını, işbirlikçi burjuvazi ve emperyalistlerle birlikte “sorunu çözeceklerini” ilan etmesidir.
Kürt sorunu, şimdi hem burjuvazi ve devlet, hem de Kürt burjuva reformistleri tarafından, Kürt işçi ve emekçileriyle tüm milliyetlerden Türkiye emekçilerine karşı ve sorunun istismarı temelinde daha etkin biçimde kullanılmak isteniyor. Türkiye gericiliği, halk kitlelerine yönelik propagandada, devletin gücünü öne çıkararak, mücadeleyle hiçbir sorunun çözülemeyeceği fikrine, “bölücü terör hareketinin on beş yıllık silahlı eylemleri”nin sonuçları üzerinden inandırıcılık kazandırmaya çalışıyor, Kürtlerin varlığı ve haklarının reddi politikasında ısrarla, bölgede ekonomik ve kimi sosyal-kültürel sorunların iyileştirilmesiyle sorunun gündemden kalkacağı propagandası yürütüyor, Kürt sorununu PKK sorunu kapsamına çekerek, sorunun ekonomik, sosyal-siyasal ve kültürel boyutlarının üzerini örtüyor, bu gerici politikayı güçlendirmek üzere, son yirmi yılda yoğunluk kazanmış saldırı politikasının halk üzerindeki olumsuz etkilerinden yararlanmak istiyor.
Kürt ve Türk reformcu ve liberal çevreleri de, sorunun çözümünün ABD ve AB üyesi ülkelerin inisiyatifi ve girişimine bağlı hale geldiğini ileri sürerek, dünyada önemli değişimlerin meydana geldiğini, Türkiye’nin AB’ye aday üyeliğiyle “Batı demokrasisi normlarının Türkiye’de de uygulanacağını, ülkenin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünün olanaklı hale geldiğini ve artık silahla, mücadeleyle bir yere varılamayacağının anlaşıldığını” propaganda ediyorlar. Yeni olmayan ve “küreselleşme” demagojisi kapsamında zaten yürütülen bu propaganda, Türkiye’nin AB “aday üyeliği”ne alınması kararı ve PKK’nin Batı emperyalistleri ve Türkiye gericiliğiyle işbirliği politikasını açıktan ilan ederek, sistemle ilişkilerini yenileme ve geliştirme yolunda daha ileri adımlar atmasıyla yoğunluk kazandı.
Bu gelişmelerin, Kürt emekçileri başta olmak üzere Türkiye’nin tüm milliyetlerinden işçi ve emekçilerini ve emekçi hareketini şu ya da bu biçimde tehdit ettiği kuşkusuzdur. Ekonomik-sosyal gelişme burjuvazi ve gericiliğin politikalarını geçersiz kılacak maddi güçlerin birikimini artırır ve açmazlarını derinleştirirken, burjuvazi, buna karşı güçlerini seferber ederek, halkın içinde bulunduğu dağınıklık, bilinç ve örgütlenme düzeyinin geriliği, baskı ve saldırıların yol açtığı de-moralizasyon vb. gibi etkenleri kullanma yoluyla, emekçi mücadelesinin gelişimini engellemeye çalışıyor. Burjuva, küçük burjuva reformcu ve liberal kesimler ise Kürtlerin taleplerini en geri düzeye çekerek, işbirlikçi gericiliğin politikalarına güç veriyorlar.
Halk kitlelerinin mücadelesini ilerletecek bir tutumda ısrar, bu nedenle bugün çok daha fazla önem kazanmıştır. Sorunun doğru ele alınışı, Kürtlerin taleplerinin kararlılıkla savunulması, mücadelenin geliştirilmesi için araç ve mevzilerin verimli biçimde kullanılması, vb. sorunun, yukarıda değinilen yanlarıyla daha geniş biçimde ele alınmasını zorunlu kılıyor.

KÜRT SORUNU BÜTÜN SINIFLARIN POLİTİK GÜNDEMİNDE ÖNEMLİ BİR YER TUTUYOR
Kürt varlığının reddedilmesi ve Kürtlerin baskıyla ulusal haklarından yoksun tutulmalarından kaynaklanan Kürt sorunu, işbirlikçi Türkiye gericiliğinin en önemli açmazlarından biri olmaya devam ediyor. Kürt sorununun ülkede, bölgede ve bir yanıyla da uluslararası alanda “gündemdeki sorun” olması, toplumsal temele ve sosyal sınıf dayanağına sahip, sosyal-siyasal sorunların yok sayılarak, baskı ve zorla gündemden düşürülmesinin olanaklı olmadığını gösteriyor. Bütün diğer toplumsal sorunları olduğu gibi, bu sorunu da her sınıf ve kesim kendi çıkarları ve dünya görüşü doğrultusunda, yakın ve uzak hedeflerine bağlı olarak gündemine alıyor, ya da almak zorunda kalıyor.
İşbirlikçi Türkiye gericiliği, Kürt varlığını ve Kürtlerin haklarını inkâr politikasını sürdürüyor, eşitlik talebine cevap veriyor ve Kürt toplumunun bağımsız gelişmesine emperyalist burjuvaziyle birlikte müdahaleye devam ediyor. Temel politikası baskı ve inkâr.
Kürt İşçi ve emekçileri ise, burjuvazinin inkâra ve baskıya dayalı politikasının bir an önce son bulmasını istiyorlar. Bunun kendiliğinden, egemen sınıfların demokratik hakları tanıması ya da emperyalist gericiliğin girişimiyle gerçekleşmeyeceğini onlarca yıllık süreç içinde öğrendiler. Kürt gericiliğinin ve Kürt burjuva reformcu kesimlerinin bugüne kadar izledikleri çizgi Kürtlere en küçük bir hak kazandırmadı. Bu kesimler bugün de, sözde sorunun çözümü için çeşitli taktikler geliştiriyorlar. Türk gericiliği ve emperyalistlerle ilişkilerini bir biçimde yenileyerek, emekçi sınıflar karşısındaki konumlarını güçlendirmeye de hizmet eden bu “siyasal taktik”lerin Kürtlerin özgürlüğüne değil, bağımlılık ilişkilerinin güçlenmesine hizmet ettiği daha fazla açıklık kazanmış bulunuyor. Kapitalist gelişme, başka sonuçlarının yanı sıra ulusal baskı ve eşitsizliğe karşı uyanışa ivme kazanmıştır. Kürt emekçi sınıflarının ulusal taleplerle kendi sınıf taleplerini birleştirerek mücadele alanına çıkmalarının olanakları daha fazla genişlemiştir. Kanla bastırılmış olmalarına karşın, Kürt “başkaldırıları” toplumsal bir etki, gözden geçirilmesi zorunlu bir miras ve direniş düşüncesi de bıraktılar. Sorun, bütün toplumsal sınıfların gündeminde önemli bir yer tutmaya devam ediyor. Kürt emekçileri bütün bunlardan öğrenecek, çıkarılan sonuçlardan yararlanarak örgütlenme ve mücadelelerini sürdüreceklerdir.

KÜRT HAREKETİ, İÇ VE ULUSLARARASI GELİŞMELERE BAĞLI BİR DEĞİŞİM İÇİNDEDİR
Kapitalist gelişme ve ezilen halkların emperyalizm ve emperyalist sömürgecilikten kurtuluş hareketinin ivme kazanması Kürt uyanışını teşvik etmekle birlikte, emperyalizme bağımlı kapitalizmin Türkiye topraklarındaki gelişimi ve feodalizmin çözülmesinin Kürt toplumu bakımından daha sancılı ve geriden gelen bir seyir izlemesi, Kürt uluslaşması ve Kürtlerin hak eşitliği talebiyle harekete geçmesinin nispeten geç bir zamanda gündeme gelmesini ya da daha sancılı yaşanmasını nedenleyen etkenler arasındaydı. Bağımlılık, parçalı ve kapalı ekonomik durum ve aşiret, örgütlenmesinin ağırlık taşıdığı toplumsal yapı, hareketi geriliğe ve istikrarsızlığa mahkûm hale getiriyordu. Bu durum, 1920–1937 yılları arasında ortaya çıkan tüm Kürt “başkaldırılarını doğrudan etkiledi. İç toplumsal dinamiklerin bağımsız gelişmesinin mali sermaye ve emperyalizm engeline takıldığı, feodal parçalı ve kapalı ekonomik yapının, aşiret ve mezhep temelindeki bölünmüşlüğün ulusal hareketi daha baştan sakatladığı koşullarda ortaya çıkan feodal burjuva önderlikli hareketler, bu etkenler altında yenilgiyle sonuçlandılar.
Ancak söz konusu ekonomik-sosyal “nesnellik” bununla sınırlı değildi. Kapitalizmin tekelci aşamaya evrildiği, sermayenin ve ticaretin uluslararasılaştığı ve tek tek ülkelerin ekonomisinin emperyalist dünya ekonomisi zincirine bağlandığı koşullarda ulusal sorunun emperyalist baskı ve sömürgecilikten kurtuluş sorununa genişlemesi, siyasal bağımsızlığını elde etmede geç kalmış ulusları yeni engellerle karşı karşıya getiriyordu. Çok uluslu ve bağımlı ülkelerde kapitalizmin “ağır aksak” gelişimi, sosyal sınıfların oluşumu ve ulusal hareketin toplumsal dayanaklarının olgunlaşmasını olumsuz yönde etkiliyor, burjuva ulusallığının sınırlarının daralmasına da yol açıyordu. Mali sermaye egemenliği koşullarında burjuvazinin tarihin akışı ve proletarya (ve emekçi kitleler) hareketi karşısında gericileşmesi, geri ulusların üst sınıflarının emperyalist gericilikle işbirliği içine girmeleri, ulusal baskıdan kurtuluş sorununu giderek artan oranda emekçilerin sorunu haline getirdi.
Tek tek ülke ekonomilerinin emperyalist ekonomik zincirin halkalarına dönüştükleri koşullarda, Kürt toprakları bu gelişmenin dışında kalamazdı. İç ve dış etkenlere bağlı ekonomik-toplumsal değişim Kürt toplumunun kapalı yapısının darbe yemesine, bu alanın kapitalist pazara eklenmesine, kapitalist ilişkilerin giderek artan oranda hâkim hale gelmesine; bunun sonucu olarak Kürt burjuvazisi ve Kürt işçi sınıfının artan belirginlikte oluşmasına yol açtı. Bu gelişme son otuz-kırk yıllık süreçte hız kazandı. Devlet işletmelerinin yanı sıra küçük ve orta boy sanayi işletmelerinin sayısı arttı, tarım sektöründe pazara dönük üretim oran olarak daha fazla büyüdü. Tekel, Çimento, Şeker fabrikaları ve Sümerbank işletmelerinin yanı sıra Tekstil alanında nispeten büyük işletmeler kuruldu. Keban ve Karakaya başta olmak üzere baraj inşaatları ve elektrik santrallerinin kuruluşu, kapitalist ilişkinin kır emekçisinin yaşamına nüfus etmesinde bir başka biçimde rol oynadı. Köylü vergi ve “salma”nın; jandarma ve tahsildar baskısının yanı sıra, ağa topraklarında üretim sürecine giren traktör, biçer döver gibi araçları tanıdı; kapitalizmin köy ekonomisini çözmesiyle köylü nüfusun bir bölümü angarya çalışmanın yanında ücretli emek sömürüsünün hedefi haline de geldi.
Kırdan kente nüfus akışı hız kazandı, işçi sayısı artarken, köylünün kentle ilişkileri gelişti. Kentlerdeki ekonomik, sosyal ve siyasal gelişme Kürt köylüsünün ilgi alanına girdi. Sosyal gelişme ve değişim kent emekçilerinin yanı sıra kır emekçilerini de etki altına aldı. GAP’ın uygulanmaya başlanması, barajlar ve hidroelektrik santralleriyle birlikte sulama alanının genişletilmesine yönelik sulama kanallarının inşası, Harran gibi geniş bir alanda verimli tarımsal üretimi ve tarım ürünlerinin yanı sıra pamuk ve tütün gibi sanayiye dönük ürünlerin üretimini olanaklı kıldı.
Ekonomik-sosyal alandaki bu değişim, inkâr ve imhaya dayalı gerici politikanın uygulanmasını zorlaştırıp, işbirlikçi gericiliğin açmazını artırmasının yanı sıra, Kürt hareketinin gelişim seyrini de etkiledi. Kapalı ve parçalı ekonomik yapının yol açtığı zaaflardan, aşiret yapısının ve mezhep çelişkilerinin “ayak bağları”ndan artan oranda kurtulan hareket, deyiş yerindeyse daha tam bir ulusal hareket haline geldi. Hepsinden önemlisi de Kürt işçi ve emekçilerinin Kürt hareketini etkileme gücü ve hareketin bundan sonraki gelişme sürecindeki işlevi arttı.
Bu durum, Kürt hareketinde Kürt burjuva, burjuva feodal ve küçük burjuva çevrelerinin hareketi sürükleme olanaklarını sınırlamakta, burjuva ulusallığının dar çerçevesini kırmasının koşullarını olgunlaştırmaktadır. Kırdan kente nüfus akışı, GAP alanının üretime açılması, kapitalist işletmelerin ve büyük işletme sayısının artışı, Kürt hareketinin sosyal sınıf dayanaklarının emekçilerden yana ağırlık kazanmasını sağlamakta; işçi ve kent ve kır yoksulları kitlesinin büyümesiyle sermayeye karşı mücadele olanağı artmakta, bunun sınıf dayanağı güçlenmekte bu gelişme özgürlük mücadelesinin işçi-emekçi devrimine genişlemesi ve ekonomik kurtuluş mücadelesine bağlanması için uygun bir zemin yaratmaktadır. Yani nesnel koşullar, sınıf kutuplaşmasının netleşmesi ve çelişkilerinin keskinleşmesi, burjuva reformist vaazlarda önerildiği gibi, gerici sınıflardan ve emperyalistlerden beklenti içine girmeyi ve onlarla uzlaşmayı değil, temel siyasal-ulusal talepleri kararlılıkla savunarak gericiliğe karşı mücadeleyi yükseltmeyi gerektirmektedir. Bunu yapacak ve Kürt mücadelesinde bundan böyle esas sözü söyleyecek olan Kürt işçi ve emekçileri olacaktır.

KÜRT BURJUVAZİSİNİN HAREKETİ ULUSLARARASI GERİCİLİĞİN YEDEĞİNE ÇEKME ÇABASI
Toplumsal değişimin ve Kürt hareketinde emekçi sınıfların etkisinin artmasının farkında olan Kürt burjuva sınıfları, bu gelişme önünde boyun eğmek bir yana, hareketi kendi çıkarları yönünde yönlendirme ve bunun üzerinden Türk gericiliği ve emperyalist burjuvaziyle ilişkilerini yenileme çabalarını artardılar. Kürt gericiliği, işbirlikçi tutumunu sürdürmekte, burjuva reformist ve liberal Kürt parti ve çevreleri de, süreci izleyerek, Kürt hareketindeki yorgunluk ve bıkkınlıktan yararlanmaya çalışmakta, hemen hiçbir temel ulusal-demokratik talebi içermeyen “barış” talebiyle işbirlikçi gericiliğin platformuna zarar vermeyecek bir zemin üzerinde hareket etmektedirler.
Kürt burjuva, küçük burjuva politik çevreleri halktan ve halkın mücadelesinden umudu kesmiş, yönlerini batılı büyük devletlerin burjuvazisine dönmüşlerdir. Türk burjuva liberalleri ve reformistleriyle birlikte, Batılı emperyalistlerin ve uluslararası sermayenin Kürt sorununu çözmesini, Türkiye’nin demokratik bir siyasal rejime kavuşmasını sağlama beklentisi içindedirler ve halk kitlelerine de bu beklentinin propagandasını yapmaktadırlar.
İnkâr ve imha politikasıyla ekonomik saldırıların devlete, düzen kurumları ve partilerine güvensizliğe sürüklediği Kürt emekçilerini yeniden sisteme ve devlete bağlayan ve emperyalist gericilikten beklenti içinde olmaya sürükleyen bir politik platform üzerinde hareket etmekte, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin ulusal-siyasal ve demokratik talepler için mücadelesini gereksiz ve yararsız saymakta, halkların en azgın düşmanlarına demokrat payesi vermekte ve emperyalistleri ezilen halkların ve emekçilerin dostu ve “hami”si ilan etmektedirler.
Emperyalist burjuvazinin gerici özelliğini yitirdiği, rekabet ve çatışmanın yerini işbirliği ve uzlaşmanın aldığı, sınıf ilişkilerinin ve çelişkilerinin değişime uğradığı, devrimlerin ve halkların devrimci kalkışmasının “tarihte kaldığı”, insan haklarının tekelci burjuvazi dâhil bütün kesimler için öncelik kazandığı, kapitalistlerin toplumsal refah ve mutluluk için çalıştıkları vb. görüşler, bu anlayışa kaynaklık ediyor. Kapitalizmin çelişkilerinin ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının üzerini örterek, koşullardaki değişimi emekçi hareketinin olanakları ve girişkenliği açısından değil, burjuvazinin güç ve olanakları açısından değerlendiriyor, tekelci burjuvaziyle işbirliği politikalarını ve kapitalist emperyalizm ve işbirlikçi sınıflar önünde boyun eğme tutumunu haklı çıkarmaya çalışıyorlar.

İNKÂR VE BASKI POLİTİKASINDA ISRAR SORUNU DAHA DA AĞIRLAŞTIRIYOR
Çokuluslu bir imparatorluğun yıkıntıları üzerinde ve emperyalist paylaşıma hedef olmuş topraklarda, sömürgeciliğe karşı verilmiş kurtuluş savaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, diğer sorunlarının yanı sıra, daha kuruluşundan itibaren, Kürtlerin eşitlik talebiyle karşı karşıya kaldı. Burjuva feodal Türk gericiliği, emperyalizmle bağlarını güçlendirip işbirlikçiliği geliştirdikçe Kürtler üzerindeki baskı da yoğunluk kazandı. Kürtlerin ulusal hak talebi ve bu doğrultudaki girişimler, Türkiye’yi emperyalist büyük devletlerarasındaki rekabetin gelişme seyrine bağlı olarak İngiliz-Fransız, Alman ve ABD emperyalizminin çıkarlarına bağlamaktan ve biçimsel bir siyasal bağımsızlık görüntüsü ardında yeni sömürgeci bağımlılığı kabullenip emperyalist burjuvaziye hizmetten geri kalmayan işbirlikçiler tarafından “emperyalizmin oyunu”, “bölücülük” ve “vatan hainliği” olarak damgalanıp mahkûm edildi. On yıllar boyu devam eden inkâr politikası, baskı, sürgün ve yasaklarla desteklendi, Kürt isyanlarının “elebaşları” için darağaçları kuruldu, zora dayalı sürgünlerle toplu yer değiştirmeler sağlandı, Türk nüfus içine serpiştirerek ve dil ve kültür yasaklamalarıyla asimile etmeyi gerçekleştirmek üzere mecbur-i iskân yasaları uygulandı.
Bu süreç, dünyada önemli toplumsal-siyasal ve ekonomik değişimlerin, devrimler ve karşı saldırıların, büyük bunalım ve savaşların yaşandığı bir süreçti. Burjuvazi-proletarya; kapitalizm-sosyalizm; ezilen halklar-emperyalizm çatışması pratik bir sorun haline gelmişti. Türkiye gericiliğinin halk kitlelerine karşı ve Kürtlere yönelik politikasının en önemli etkenlerinden biriydi bu. Burjuvazi, işçi sınıfı hareketinin bağımsız gelişmesi ve sosyalizme yönelmesini ve Kürtlerin ezilen halkların bağımsızlık hareketi yolunda yürümesini engellemek amacıyla, emperyalizmle işbirliğini geliştirmenin yanı sıra feodal gericilikle de ittifak kurdu ve onunla ezilen sınıfların hareketine karşı işbirlikçi gerici bir blok oluşturdu. Kürt toplumunun kapalı yapısının, ekonomik-toplumsal koşullardaki değişimin etkisiyle çözülmesi ve giderek belirginleşen bir biçimde sömüren-sömürülen; ezen ve ezilen sınıf ilişkilerinin öne çıkmasına bağlı olarak, bu gerici sınıf ittifakı ve birliği giderek pekişti. Ancak, Kürtlere yönelik ulusal baskı ve inkâr politikasının Kürt burjuva, burjuva feodal çevrelerinin belirli kesimlerini de şu ya da bu ölçüde hedeflemesi, gerici bloğu içten içe tehdit ediyordu. 1920–37 Kürt başkaldırılarında Kürt aydınlarıyla birlikte bir kısım aşiret yöneticisi ve “şeyh”lerin etkin rol oynaması, sonraki olaylar sırasında da bazı aşiret ağalarının -ki bunlar genellikle ekonomik-siyasi gücü daha zayıf olanlardı- devlet politikasına karşı tutum almaları, imha amaçlı operasyonların hedefine girmelerine neden oldu. Türk gericiliği, Kürt aşiret ağalarının en irileriyle işbirliğine girerek, diğerlerinin ekonomik ve sosyal etkinliğine darbe vurmayı, Kürt hareketini etkisizleştirmenin gereklerinden biri saydı.
Türkiye egemen sınıfları, onca olay, gelişme ve başkaldırılara, on binlerce insanın ölümüne, ekonomik tahribata -sadece son on beş yılda yüz milyar dolar saldırı amaçlı operasyonlarda harcandığı açıklandı- karşın, bu politikayı sürdürme çabasında. Ancak onun çözümsüzlüğü daha da artmıştır. Kürt politikasını eski tarz sürdürmesi artık daha zordur. Kürt uyanışının ulaştığı düzey, Kürt emekçilerinin ulusal-siyasal ve ekonomik talepleri birleştirmede olduğu gibi, Türkiye’nin diğer milliyetlerden emekçileriyle birlikte hareket etme konusunda da daha ileri bir bilinç düzeyine ulaşmaları ve bölgesel ve uluslararası gelişmeler baskı politikasının uzun süre ve olduğu gibi sürdürülmesini zorlaştırıyor. İşbirlikçi burjuvazi, devleti ve kurumlarını yeniden yapılandırma operasyonu kapsamında mevzilerini güçlendirmesinin ve bölgede ABD taşeronluğunun gereklerini layıkıyla yerine getirmesinin Kürt sorunu kaynaklı istikrarsızlığın bir biçimde aşılmasına da bağlı olduğunu daha açık biçimde görüyor. Batılı emperyalist burjuvazinin bölgedeki çıkarları ve politikalarına aykırı düşmeyecek sistem içi sözde bir çözümle sorunu geriye atmayı bir biçimde başarırsa, bölgede ve sorunla ilgili diğer bölge ülkeleri karşısında avantajlı konuma geleceğinin de farkındadır. Kürt sorununu geriye atmış ve Kürt gericiliğiyle ittifakını yeniden yapılandırma kapsamında yenilemiş işbirlikçi gericiliğin, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası” politikasını daha pervasız ve saldırgan bir tarzda uygulamaktan kaçınmayacağı kesindir. Kürt burjuva liberal ve işbirlikçi çevrelerinin “daha büyük ve genişleyen bir Türkiye politikası”na güç verme tutumunu, Amerikan emperyalizminin bölge taşeronluğu politikasıyla çelişmeyecek biçimde, koşullara göre ve belli bir süreçte değerlendirme Türkiye egemen sınıflarının da yararınadır.

ULUSAL KURTULUŞ İÇİN EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE ZORUNLULUĞU
Kürt sorunu, bölgeyle şu ya da bu biçimde ilgili olan hemen tüm emperyalist ülkelerin burjuvazisi bakımından da “güncel ve önemli bir sorun”! Kürtlerin yaşadıkları toprakların dünyanın en önemli stratejik bölgelerinden birinde ve Hazar petrolleriyle doğalgaz kaynaklarının bulunduğu Kafkas bölgesinin yanı başında yer alması, bölgenin ekonomik, politik ve askeri rekabetin en önemli alanlarından biri olması, Kürt sorununun emperyalist gericiliğin gündemine girmesinin başlıca nedenini oluşturmaktadır. Hammadde kaynaklarıyla ticaret yollarının denetimi İçin yürütülen rekabetin, bölgenin tüm önemli politik sorun ve gelişmelerini mücadele alanına çekmesi, Kürt topraklarının, dünya kara ve deniz ticaret yollarının Afrika ve Asya’ya uzandığı ve petrol başta olmak üzere hammadde kaynakları bakımından zengin olan bir bölgede bulunması ve Kürt sorununun hâlâ çözümsüz kalmaya devam etmesi, çıkar dalaşı içindeki tüm güçleri bu soruna ilgi göstermeye ve gelişmeleri çıkarları yönünde etkilemeye yöneltmektedir. Sermayenin uluslararası hareketinin tekelci rekabeti kızıştırması; yoğunlaşma ve merkezileşmede kat edilen büyük mesafe nedeniyle çıkar çatışmasının günümüzde daha saldırgan ve amansız biçimler alması, mali sermayenin etkinlik alanına girmeyen toprak parçası ve ucuz işgücü alanının hemen hiç kalmaması, Amerikan emperyalizminin hegemonyası altındaki Türkiye’nin, bulunduğu bölgedeki it dalaşında taşıdığı önem, emperyalist devletlerin Kürt sorununa ilgilerini artırmaktadır. ABD, İngiltere, Almanya, Rusya başta olmak üzere, hegemonya mücadelesine katılan büyük güçlerden her biri, bölge sorunlarını ve bunların en önemlilerinden biri olan Kürt sorununu, kendi çıkarları yönünde ve rakip emperyalistlerin önüne geçme, rekabette üstün gelme ve bölgeye hâkim olma hedefiyle kullanma çabasındadır.
Kürt sorununun aynı zamanda bir Ortadoğu ve bölge sorunu olması, sorunun doğrudan muhatabı durumundaki ülkelerin hâkim sınıflarını ve bölgede hegemonya mücadelesi yürüten büyük emperyalist devletleri, soruna müdahale yöntemlerini yenilemeye yöneltmektedir. ABD başta olmak üzere Batılı büyük devletler, bölge ülkeleri üzerinde etkinlik sağlamak ya da var olan etkinliklerini pekiştirmek üzere sömürgeci politikayı yeni biçim ve yöntemlerle sürdürürlerken, Ortadoğu, Körfez bölgesi ve Kafkasya’nın istikrarsız durumu, “dış müdahale”yi daha da kolaylaştırmaktadır.
Yeni olmayan bu gerici ve emperyalist “ilgi” ve müdahale, içinde bulunduğumuz dönemde, artan hâkimiyet alanları mücadelesine bağlı olarak yoğunluk kazanmıştır. Bu müdahalenin halkların yararına olmadığı ise, bugüne dek yaşanan tüm uluslararası olaylarda kanıtlanmıştır. Emperyalist burjuvazi, “sorun çözme” adına girdiği ya da müdahale ettiği geri ülkelerde, halkların tüm kaynaklarına el atmakta, ekonomik, siyasi ve askeri baskıyla bu ülke halklarını kendine bağlamakta, onlar üzerindeki baskıyı daha sistemli hale getirmektedir. Bağımlı-sömürge ya da ezilen halkların ulusal özgürlüğe kavuşmalarının, emperyalist müdahaleyle gerçekleşebilir olduğu düşüncesi, gerici bir burjuva düşüncesidir ve ezilen halklara en küçük bir yararı yoktur. Böyle olduğunu kavramak için, geçmiş örnekler bir yana, Amerikan emperyalizminin yeni sömürgeci politika doğrultusunda yakın dönemde Asya, Afrika ve Latin Amerika’da gelişen ulusal kurtuluş mücadelelerine müdahalelerine bakmak, Yugoslavya’nın parçalanması, Sırp-Boşnak, Sırp-Arnavut halklarının birbirlerine kırdırtmasında emperyalistlerin rolünü göz önüne getirmek, Nikaragua, Salvador, Filistin örneklerini anımsamak yeterlidir. Emperyalist burjuvazi, kurtuluş hareketlerini kuşatmaya almakta, görüşmeler ve “diplomatik ilişkiler” aracılığıyla ehlileştirip kendine bağlamaya çalışmakta, işgücü sömürüsünü yoğunlaştırmakta, ulusal hareketin ya da emekçilerin devrimci girişimlerinin çıkarlarına zarar verme potansiyeli ve tehlikesi taşıdığı durumlarda, doğrudan askerî yok etme operasyonlarından kaçınmamaktadır. Burjuvazi ve emperyalist devletler açışından, ulusal kurtuluş hareketleri, işçi sınıfı öncülüğünde ve tüm halkın burjuvazi ve emperyalizme karşı başkaldırısı temelinde gelişip bir işçi-emekçi devrimine genişleme tehlikesi içermedikleri yani sistem için gerçek bir tehlike teşkil etmedikleri sürece, sistem içinde bir biçimde “yer bulabilmekte”dirler. Emperyalistler, kurtuluş hareketlerini imha etme ve uslandırma politikası izlemekle birlikte; bu hareketlerin işçi-emekçi devrimine doğru genişlemesini engelleme ve kimi “ulusal-siyasal” reformlarla egemenlik sahası içinde tutmayı da ihmal etmemektedirler.
Halklara acı, kan ve gözyaşından başka bir şey vermeyen, askeri müdahalede bulundukları topraklarda yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, altyapı tesislerini, fabrika ve santralleri, yani ekonominin tüm temel dayanak noktalarını tahrip etmekten geri kalmayan emperyalist yağmacıların Kosova’yı harabeye çevirmeleri, emperyalist müdahalenin nasıl bir şey olduğunu göstermesi bakımından ibret vericidir.
Bütün bunlara karşın, Kürt burjuva liberalleri, ABD başta olmak üzere, emperyalist devletlerin Kürt sorununa müdahalesini Kürt emekçilerinin yararına göstermeye çalışmaktadırlar. Bu gerici tutum, onca fedakârlıklar pahasına yıllara yayılan mücadelenin somut bir kazanımla sonuçlanmamasının yol açtığı ve 20 yıla yakın süredir devam eden saldırıların neden olduğu yorgunluk ve bıkkın ruh halinin istismarı üzerinden güçlendirilmeye çalışılıyor. Kürt burjuva reformcu ve liberal çevreleri, emperyalist Yeni Dünya Düzeni teorisyenlerinin yolunda yürüyerek, Kürt halk kitlelerine, mücadeleyle bir yere varılamayacağını, “on beş yıllık silahlı direnişin bunu kanıtladığını” propaganda ediyor; Kürt sorunu dâhil tüm toplumsal sorunların emperyalist büyük devletlerin ve onların denetimindeki uluslararası kuruluşların inisiyatifi ve girişimiyle çözülebileceğini söylüyorlar.
Kürt reformcu burjuvazisi ve milliyetçi Kürt örgütlerinin emperyalist burjuvazinin dünyaya hâkim olmaktan başka bir şey ifade etmeyen müdahalelerini destekleme, ABD emperyalizminin “girişimlerini ve atacağı adımları sonuna kadar destekleyeceklerini” ilan etme politikasına, Kürt ulusunun ve Kürt emekçilerinin çıkarları yön vermiyor. Bu yukarıda belirtildi. Emperyalistlerin ve ABD’nin “yapacağı girişim”, örneğin Irak Kürdistan’ında Kürt gericiliği üzerinden Kürt hareketiyle oynamaları ve Filistin’de Arafat grubunun, İsrail Siyonistlerinin daha önce kendi polis gücüyle sağladıkları “güvenlik” görevini üstlenerek kendi halkını polis zoruyla denetim altına alması gibi sonuçlar doğurmakta, ancak halk yararına bir gelişmeye yol açmamaktadır.
Kaldı ki, emperyalizm Kürt halkı için salt bir “dış tehdit” gücü de değildir. Kürt emekçileri artık dolaylı ve dolaysız emperyalist baskı ve sömürüyü bir arada yaşıyorlar. Kürt işçi ve emekçileri, bugün emperyalist burjuvazi ve uluslararası tekellerle daha dolaysız biçimde karşı karşıya gelmişlerdir. Emperyalist sermayenin Türkiye ve bölgedeki varlığının bir diğer sonucu, Kürtlerin bugünkü hak yoksunluğunun ve Kürtlere yönelik politikanın en önemli sorumlularından biri olan emperyalist burjuvazinin, soruna müdahale olanaklarının genişlemesidir. Buradan Kürt emekçileri için yeni hak olanakları, yaşamlarının iyileştirilmesi yönünde baskı yapacak bir güç çıkmıyor. Emperyalist sermaye girişi, dolaysız üretici faaliyet durumunda bile, bazı yeni işyerlerinin açılması ve istihdam anlamı taşısa da, bunun Kürt emekçilerinin daha fazla sömürülmesi, tarım dâhil ekonominin bazı temel sektörlerinin çökertilmesi ve ileri doğru gelişebilecek halk hareketinin engellenmesi yönünde daha fazla baskı ve militarist engelin oluşturulması pahasına olacağı ve olduğu kesindir. Emperyalist hâkimiyet ve ihraç olunan sermayenin bağımlı ülkelerde genişleyen yeniden üretimi, mali sermayenin bağımlı halkların yaşamının her alanını etki altına alması demektir. Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı ve uluslararası sermayenin Kürt toprakları dâhil Türkiye pazarındaki faaliyetinin hükümetler eliyle uluslararası tekeller ve emperyalist büyük devletler yararına yapılmış düzenlemeler ve özelleştirme sonucu yoğunluk kazanması, emperyalist sömürgeciliğin Kürtler için daha da dolaysız hale gelmesi demektir. Türkiye işbirlikçi burjuvazisinin Amerikan emperyalizmiyle geliştirdiği uşaklık ilişkisi, Amerikan çıkarlarının bölgedeki taşeronluğunu üstlenmesi ve buna bağlı olarak ülkenin tüm alanlarını ve kaynaklarını emperyalist sömürüye sonuna kadar açması, GAP’ın uygulama alanının uluslararası tekellere parsellenmesi ve özelleştirmeyle enerji kaynakları ve santrallerin tekellere peşkeş çekilmesi, yeni sömürgeci politikanın ve sömürge bağımlılığının güç kazanmasına ve emperyalist sömürgeciliğin sonuçlarının Kürt emekçilerinin yaşamına daha dolaysız olarak girmesine hizmet ediyor.
Bu tehlikeli gelişme, emperyalizme karşı mücadelenin yükseltilmesi için daha fazla çabayı zorunlu kılıyor. Kürt ve Türk burjuva reformist ve liberallerinin oportünist ve uzlaşmacı politikası Kürt ve Türk emekçilerinin anti-emperyalist mücadelesine darbe vuran ve bu mücadeleyi güçten düşüren bir politikadır. Bu gerici-uzlaşmacı politika etkisiz kılındığı oranda antiemperyalist mücadele gelişecek ve sağlam mevziler kazanarak ilerleyecektir. Emperyalizm halkların ve onların özgürlüğünün düşmanıdır. Özgürce, eşit haklara dayalı bir yaşam için bu düşmanın yenilgiye uğratılması, ülkemizden kovulması zorunludur.

ULUSAL KURTULUŞ İÇİN EMEKÇİ SINIFLARIN BAĞIMSIZ EYLEMİ
Kürt sorununu “PKK sorunu” olarak gören ve gösteren hemen her politik çevre, parti ya da kişi, sorunu “PKK’nın eski ve yeni çizgisi” gibi sahte bir ikilem etrafında ele alarak, Kürtlerin ulusal istemlerinin savunulması ve Kürt emekçi hareketinin bu istemleri de kapsayan mücadelesinin geliştirilmesi gibi temel bir sorunu bu sahte ikileme tabi kılıyorlar. Bu tutum ve buna hizmet eden sözde çözüm önerileri açık bir biçimde Kürt emekçilerinin (ve kaçınılmazlıkla tüm Türkiye emekçilerinin) burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelesine zarar vermektedir. Burjuvazi, gericilik ve emperyalizme karşı, Kürt emekçi kitlelerinin bağımsız eylemi, inisiyatifi ve mücadelesinin gelişmesine hizmet eden bir faaliyet içinde olma, emekçilerin somut acil talepleri üzerinden hareketin gelişmesine hizmet eden taktikler geliştirme yerine, halk hareketine “lojistik destek” rolü vererek emekçi kitle örgütlenmesini dert etmeyen, hareketin burjuvaziden bağımsız gelişimini önemsemeyerek, burjuvazi ve emperyalizmden beklenti eğilimine güç veren bir çizginin, “silahlı” ya da silahsız sürdürülmesinin halka ve hareketine bir yararının olmayacağı açıktır. Bugün, bu tür bir “ikilem” etrafında yapılacak tartışmalarla oyalananlar, Kürt ve Türk emekçi kitlelerine ve burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadeleye fayda yerine zarar vereceklerdir.
Kürt sorunu kapsamında ele alındığında, bugünün temel görevi, Kürt emekçi kitlelerinin bağımsız hareketinin geliştirilmesi, işçi ve emekçilerin daha geniş ve sağlam örgütlerinin kurulması ve geliştirilmesi için çaba göstermek, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kitlelerin devrimci aydınlatılması ve politik örgütlenmesinin sağlamlaştırılması için fedakârca çalışmaktır. Kapitalist uluslararasılaşmanın ulaştığı düzey ve geri ülkelerde işbirlikçilerin uluslararası sermayenin unsurları olarak rol oynamaları, ulusal kurtuluş mücadelesinin emekçi sınıfların kurtuluşu mücadelesine bağlanması zorunluluğunu artırmıştır. Ulusal kaderini tayin hakkı, her ne kadar ezilen, bağımlı ve sömürge halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin, siyasal bakımdan bağımsız olarak örgütlenme ve bunu ayrı ya da hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın ve kendi isteğiyle aynı yapı içinde yaşamaya karar vererek belirleme anlamına geliyorsa da, burjuva sınıflardan hiçbirinin emperyalist kapitalizmin sınırları dışına çıkma özelliği ve gücüne sahip olmaması ve onların önderliğindeki hareketin başarısı durumunda, biçimsel bir siyasi bağımsızlık görüntüsü ardında bağımlılığın devam etmesi, ulusal baskının ve ondan kaynaklı sorunun devam etmesi demektir. Ulusal özgürlüğün gerçek anlamda kazanılması ve kullanılması, bugün, ancak ezilen emekçi kitlelerini yanına almış işçi sınıfının, ulusal hareketin başına geçmesi, emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadele temelinde hareketi politik ve ekonomik devrime doğru genişletmesiyle sağlanabilmektedir. Siyasal deneyim ulusal burjuva güçlerin öncülüğünde ulusal hareketlerin emperyalizm koşullarında da gelişebildiğim, ancak bu güçlerin sınıf konumu ve ulusal hareketin burjuva karakteri sonucu emperyalist egemenlik sınırlarını aşamadıklarını göstermektedir. Sosyalizmin ve işçi hareketinin büyük darbeler yediği, yeni bir yükseliş yönündeki belirtilere karşın, uluslararası alanda burjuvaziye karşı henüz etkili ve püskürtücü bir düzeye ulaşamadığı, burjuva, küçük burjuva önderlikli ezilen ulus hareketinin, yeni sömürgeci politikanın güç kazanmasıyla sistem sınırlarına takılıp gerilediği günümüz koşullarında, işçi sınıfını ve kent ve kırın yoksullarını seferber etmeyi başarmayan bir hareketin sonuca ulaşması mümkün değildir. Ulusal kurtuluş hareketi de ancak, işçi ve emekçilerin emperyalizm ve işbirlikçi gericiliğe karşı hareketi olarak gelişebildiği ölçüde, ulusal baskıdan kurtuluş söz konusu olabilmektedir.

ULUSAL HAK EŞİTLİĞİ İÇİN MÜCADELENİN ÖNEMİ
Burjuva reformcu ve liberal çevre, parti ve gruplar, ezilen bir ulusun özgürlüğü ve diğer uluslarla tam hak eşitliği sorununu, Kürtlerin şahsında dil ve kültür alanındaki kimi iyileştirmeleri esas alan dar reformcu bir alana çekiyorlar. Kürt burjuva, küçük burjuva reformcu- milliyetçi grupları, ulusal kaderini tayin hakkı sorununu bir yana bırakarak, diktatörlük politikaları ve Kürt milliyetçi hareketinin izlediği çizgi nedeniyle ortaya çıkan umutsuzluğu dayanak yapmakta, işçi sınıfının devrimci partisinin emekçi halk kitlelerinin mücadelesini geliştirme ve ulusal hak eşitliği talebini kararlılıkla savunma tutumunu “toplumsal barış ortamına darbe vurmak” ve “istikrarsızlık yaratmak” olarak suçlamaktadırlar. Bu durum, tüm olumsuz yanlarına karşın, Kürt emekçilerinin duman ve sis perdesini yırtmaları için daha uygun unsurları da ortaya çıkarıyor. Sorunun çözümünü emperyalist burjuvaziye havale eden ve yenilgi koşullarında işbirlikçi gericilikle yapılacak “pazarlıklarla hak elde edileceği beklentisi içinde olan bir parti ya da grubun, halk hareketine zarar verdiği, Kürt emekçileri bakımından da giderek daha fazla açıklık kazanıyor. Bu, işçi-emekçi hareketinin bağımsız politik gelişmesi bakımından ayrışmaların netlik kazanmasıdır aynı zamanda. Diğer yandan bu, devrimci işçi partisiyle işçi ve emekçilerin ileri kitlesinin, ezilenlerin tüm temel talepleri ve hakları için olduğu gibi, ulusların hak eşitliği ve Kürtlere yönelik ulusal baskı politikasının son bulması için kararlılıkla mücadele etme görev ve sorumluluğunun artması demektir. Bugün ulusal kaderini tayin hakkı dâhil, temel ve acil taleplerin kararlılıkla savunulması daha fazla önem kazanmıştır ve bu herkesten önce sınıf bilinçli işçilerin görevidir.
Ulusların hiçbir önkoşul olmaksızın, özgür iradelerine dayanarak kendi kaderlerini belirleme hakkı, herhangi bir ulus yararına diğerleri karşısında ayrıcalığın reddi demektir. Bu hakkın kullanımının emperyalizm ve gericilikten kurtuluşa genişlemesi, Kürt ve Türkler başta olmak üzere tüm bölge halklarının yararınadır. Emperyalizm ve her türden işbirlikçi gericilikten kurtuluşa genişleyemeyen ulusal kurtuluş hareketlerinin eninde sonunda sistemin barikatları içinde tıkanıp kaldıkları, emperyalist sömürgeci bağımlılıktan kurtulamadıkları görülmüştür. Bütün olumsuz koşul ve etkenlere karşın, uluslararası ve iç gelişmeler, Kürtlerin bugünkü durumlarından daha farklı kimi iyileşmelerin sağlanmasını ve dil ve kültür alanında daha serbest bir konum elde etmelerini orta ya da nispeten daha uzak bir süreçte sağlayabilir. Kürtlerin yaşamını olumlu yönde etkileyecek bu türden herhangi bir iyileşme elbette reddedilemez. Ulusal sorunun siyasal bağımsızlık kapsamında kapitalizm koşullarında da bir tür çözüme kavuşma olanağının olması, kuşkusuz bunun Kürtler bakımından da bir olasılık olması demektir. Ancak bu durumda bile, ekonomik ve ondan kaynaklı bağımlılıklar nedeniyle ulusal baskı politikası son bulmayacaktır. Bu bakımdan, Kürt ulusal sorununun halkçı bir çözümü için, emperyalizm ve Türkiye gericiliğinin yenilgiye uğratılması; Türk ve Kürt işbirlikçi gerici sınıfların burjuva egemenliğinin son bulması ve bu egemenliğin aracı burjuva faşist diktatörlüğün yıkılması hedefli bir mücadeleye gereksinim vardır. Bu ise, Kürtlerin ulusal talepleri ve özgürlük mücadelesinin emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe karşı mücadeleye; Kürt işçi ve emekçilerinin (kuşkusuz bütün Türkiye emekçilerinin) kurtuluşuna genişlemesini öngören bir mücadele hattını gerektirmektedir. Ulusal kurtuluş adına verilen mücadelenin sistemin kanalları içinde tıkanıp kalmaması ve halkın devrimci iktidarı yoluna girmesi, ancak bu durumda olanaklıdır. Sorun bu bakımdan tüm Türkiye emekçilerinin sorunudur.
Kürt ve Türk emekçilerinin, on yıllardan ve yüzyıllardan bu yana birlikte yaşamaları, kaçınılmaz olarak onları birbirleriyle yakınlaştırmıştır. Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları iller dışındaki bölgelerde, iki halktan emekçiler arasında egemen sınıfların ve düzen partilerinin bütün ayrımcı ve kışkırtıcı politikalarına karşın düşmanlığın değil dostluk ve kardeşlik duygularının gelişmesi, son yılların tüm olumsuz koşullarına karşın, birlikte yaşama, bir arada bulunma ve dayanışma duygularında tehlikeli sayılabilecek bir zayıflama olmaması, bazı bölgelerde faşistlerin kışkırtmasıyla gelişen olayların “münferit” kalması ve halk kitlelerinin kışkırtmanın ve şovenizmin kendilerinin zararına olacağı duygusu ve düşüncesiyle davranmış olmaları, birlikte yaşama olanağı ve düşüncesinin güçlü işaretleridir. Kürtlerin ayrılmayı isteyip istemedikleri, örneğin halkın çıkarlarını esas alan propaganda ve ajitasyonun serbest olduğu baskısız bir ortamda yapılan bir referandumla açıklık kazanmış olmamakla birlikte, halkın genel ve kendiliğinden eğilimi, hiçbir baskı görmeden ve ayrımcılık olmaksızın bir arada yaşama yönündedir. Bu birlikte yaşama isteğinin sağlam temellere oturması ise, ancak Kürt sorununun demokratik temelde, Türk ve Kürtler arasında tam hak eşitliğini garantileyen ve baştan sona demokratik bir devlet yapısının gerçekleştirilmesiyle mümkün olacaktır. Böyle bir demokratik sistemin kurulması; kapitalizmin ürünü baskı ve ayrımcılıkların ve kapitalizm ve kapitalist emperyalizm kaynaklı ulusal baskı politikasının ortadan kalkmasının esas olarak kapitalist sistemin ve onun devletinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir mücadelenin ürünü olabileceği, bir diğer gerçektir. Kuşkusuz, Kürt emekçilerinin Türk ve diğer milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçileriyle kardeşlik ve eşit haklara sahip olma temelinde bir “bütünleşme”yi öngörüp bu doğrultuda mücadele yürütmeleri tüm emekçilerin, tüm bölge halklarının yararına olacaktır.
Kürt halk kitlelerinin temel politik ve ekonomik talepleri üzerinde yükselmeyen ve ezilenlerin birleşik örgütlü hareketine dayanmayan, hareketin ilerletilmesini temel görev olarak belirlemeyen bir parti ya da örgütün başarıya ulaşması olanaklı değildir. Proletarya ve emekçi hareketinin devrim yönünde gelişmesine katkıda bulunma, politik-örgütsel faaliyetini, siyasal çizgisi ve taktiklerini buna uyarlama, koşullardaki ve güç ilişkilerindeki değişmelerden emekçi hareketinin gelişmesi ve güçlenmesi için yararlanmayı gerektirmektedir. Kapitalist emperyalizmin uluslararasılaşmayı daha da güçlendirdiği, buna bağlı olarak ezilen halkların ve işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının ve devrimci mücadelesinin koşullarının daha da olgunlaştığı günümüzde; güç, olanak ve enerjiyi devrim ve toplumsal kurtuluş için seferber ederek, işçi ve emekçilerin aydınlanmasına ve siyasal gerçekleri daha net biçimde görerek kendi kurtuluşları için mücadeleye kararlıca atılmalarına hizmet eden bir çalışma yürütmek zorunludur. Bunu yapacak olan esas olarak işçi sınıfının devrimci partisi ve Kürt emekçilerinin ileri kitlesidir. Halk hareketini ilerletmeyen, halkın bağımsız örgütlenmesi ve mücadelesine hizmet etmeyen yol ve yöntemlerin Kürt halk hareketinin devrimci bir hat üzerinde yükselmesine hiçbir yararı yoktur. Kürt sorununun demokratik halkçı çözümü, tüm milliyetlerden Türkiye ve bölge halklarının yararınadır. Bu, anti-emperyalist mücadelenin daha ileri mevzilerden yürütülmesine de hizmet edecektir. Kürtler üzerindeki baskının son bulması, dil ve kültür yasağının kaldırılması, anadilin her alanda serbestçe kullanımı ve anadilde eğitimin sağlanması, OHAL’in kaldırılması, bölge valiliği ve koruculuk sisteminin lağvedilmesi, Jitem türü kontra-militer örgütlenmelerin dağıtılması, yirmi yıla yakın süredir devam eden saldırılar nedeniyle zarar görmüş tüm Kürt emekçilerinin zararlarının tazmin edilmesi, küçük üreticilere faizsiz kredi sağlanması ve banka borçlarının iptali, köye dönüş yasağının kaldırılması, karakol, zindan ve silaha ayrılan kaynakların sınırlanarak, başlıca sağlık, eğitim ve barınma alanları olmak üzere yeni yatırımların yapılması, işten çıkarmaların yasaklanması, genel sağlık sigortasının uygulanması, emperyalist tekellerin GAP bölgesini yağmalamasına yönelik girişimlerin durdurularak emperyalistlerle yapılan anlaşmaların iptal edilmesi, emperyalist orduların bölgeden çekilmesi, basın yayın ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, işkencecilerden, Kürt emekçilerinin mallarını yağmalayan gaspçı savaş ağalarından ve Kürt halkının tüm cellâtlarından halka açık yargılamalarla hesap sorulması, vb. için mücadele, sorunun çözümüne hizmet edecektir. Bu ise en başta devrimci işçi partisinin, Kürt işçi ve emekçilerinin ileri kitlesinin görevidir. Bunun için koşullar bugün daha olgundur. İleri işçi ve emekçilerin başlıca Kürt kentlerindeki politik örgütlenmesi ve hareketin emekçi dayanağının güç kazanmış olması, bütün öznel olumsuzluklara karşın önemli dayanaklardır ve bu görevin başarılması için gerekli asgari mevzi ve araçlar vardır.

Mayıs 2000

Yutarak ‘küçülenler’ yutarak büyüyorlar

Son bir yılda gerçekleşen yutmalar ve birleşmeler, 1980’li yıllardan 1990 yılına kadar olan süreçte gerçekleşenin kat kat üzerinde. Son üç ayda, bugüne kadar yapılmış en büyük yutmalar gerçekleşti. Öyle ki, bir ay içerisinde dünyanın en büyük tekeli unvanı tam üç kez değişti. Bu satın almaların başını çeken ABD’li tekeller, 1997 yılı içinde diğer ülkelerdeki şirketleri yutmak için 333 milyar dolar harcadı.
Dünya ekonomisinde şimdiye kadar görülmemiş oranda bir tekelleşmeyi ifade eden bu birleşmeler ve yutmalar, 1998’de ve 1999’da yine rekor sayıda oldu. İlan edilen 48 “mega anlaşma”nın toplam değeri 119 milyar doları buldu. Bu rakam da, 1996’ya göre yüzde 29 oranında bir artışı ifade ediyor.       .
Telekomünikasyon sektöründe, şubat ayı başında Alman şirketi Mannesman ile İngiliz mobil telefon operatörü Vodafone 185 milyar dolarlık birleşmeye imza attı. Yeni tekelin, dünya kablosuz telekomünikasyon pazarında 42 milyonun üzerinde abone, yüzde 20 pazar payı ve 25 ülkede 54 milyon müşterisi olacak. Japonya’nın üç büyük bankası olan Japon Sanayi Bankası, Fuji Bank ve Dai-Ichi-Kangyo Bank geçtiğimiz ağustos ayında aldıkları bir kararla dünyanın en büyük bankasını oluşturmak amacıyla birleşeceklerini açıkladılar. Ortaya çıkacak bu yeni bankanın aktif büyüklüğü 1 katrilyon 370 trilyon dolar düzeyinde olacak. Bu rakam şu anda dünyanın en büyük bankası olan Deutsche Bank’ın aktif büyüklüğünün tam iki katı.
ABD’nin en büyük eczacılık şirketlerinden Monsanto ile Pharmacia and Up John birleşme kararı aldı.
Pharmacia 27 milyar dolara Monsanto’yu satın alacak. Piyasa değeri 50 milyar dolara yükselecek ve dünyanın 11. büyük şirketi olacak. İki şirketin yıllık satışları 17 milyar doları buluyor ve 60 milyon kişiye istihdam sağlıyor. ABD’de basın sektöründeki Chicago Tribüne şirketi, Times şirketinin yüzde 48’ini 2 milyar 660 milyon dolara satın aldı. Birleşme sonrası ABD’nin üçüncü büyük medya grubu doğdu.
Amerikan General Motors (GM) şirketi, 2 milyar 522 milyon dolar karşılığında Fiat Oto’nun yüzde 20’sine sahip oldu.

DÜN ‘KÜÇÜLME’, BUGÜN ‘BÜYÜME’ REVAÇTA
Sadece birkaç yılda meydana gelen tekeller-arası iktisapların özetini içeren bu veriler, Lenin’in “Emperyalizm; Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı çalışmasında 20. yüzyılın henüz başlarında tanımladığı emperyalizmin beş temel boyutundan ikisinin (1); “… üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşmanın tekelleri yaratması ile sermaye ihracının özel bir önem kazanması” sürecinin ulaştığı nihai tabloyu karşımıza çıkartıyor. Tekelleşmenin geldiği boyutun incelenmesi, sermaye çevrelerinin emperyalizm kavramı yerine “küreselleşme”yi geçirmeye çalıştığı bir dönemde ortaya attığı, “üretimin parçalanması ve işletmelerin küçültülmesi”ni eksen alan iktisadi paradigmasının iflasını göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim yirmi yıl önce üretim sürecinin bölünebileceği yönündeki ideolojik yargıların yerini, son aylarda Koç ve Sabancı gruplarının yaptığı küresel rekabet için birleşme çağrılarının da kanıtladığı gibi, tekelleşmeyi kabul edip bunu “küresel rekabet” çerçevesinde sunan ve teşvik eden yaklaşımlar almıştır. Oysa 1970’li yıllardan itibaren özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler ile esnek üretim modellerinin yaygınlaşmaya başlaması, Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu ve daha sonra Lenin’in emperyalizm teorisinde geliştirdiği kapitalist üretim sürecinin değişime uğradığı yönünde tezler ortaya atılıyordu. Ve üretim sürecinde olduğu iddia edilen bu parçalanmanın ve bölünmenin, emperyalizm teorisinin temellerinden olan tekelleşme olgusunu ortadan kaldırdığı savunuluyordu.
Ancak bugün gelinen nokta, Yeni Dünya Düzeninin iktisadi modeli olarak sunulmaya çalışılan küçük ve esnek üretim birimlerinin aslında sermaye ihracının ve tekelleşmenin önünü açan, uluslararası mali sermayenin ekonomik ve politik bir yönelimi olduğunu kanıtlıyor. Yani tekelleşme, üretim sürecinin nesnel yasalarının zorunlu bir sonucu olarak bütün açıklığı ile yaşanırken, günümüzdeki iktisapların yoğunluğu da Lenin’in vurguladığı tekeller-arası rekabetin keskinleştiğini ortaya koyuyor.
Sermaye ideologları bugün “küreselleşme”nin zorunlu bir sonucu olarak birleşmelerin yaşanması gerektiğini söylerken, bunun “küresel bir rekabetin” de doğmasına yol açacağını ileri sürüyor.
Üstelik dün “küçülme” üzerinden ortaya atılan “istihdamın artacağı, ülke ekonomisinin güçleneceği, rekabet ortamının sağlanacağı ve dolayısıyla mal ve hizmetlerin fiyatlarının düşeceği vb.” yönündeki iddialar bugün “birleşme” üzerinden piyasaya sürülüyor. Ancak emperyalist kapitalizmin sermaye birikim modellerinin (2) hiçbirisi üretimin yoğunlaşmasını ve toplumsallaşmasını engelleyememiştir; dolayısıyla da kapitalizmin yapısal sorunları her aşamada daha da derinleşerek varlığını sürdürmektedir.
Çünkü “Rekabet tekele dönüşüyor. Bu da, üretimin toplumsallaşmasında büyük bir ilerleme sonucunu doğuruyor. Özellikle de, teknik yetkinleşme ve buluşlar alanında. Bu durum, birbirini tanımayan ve bilinmeyen bir pazar için üretimde bulunan dağınık patronların o eski rekabetine artık hiç benzememektedir. Yoğunlaşma öyle bir noktaya gelmiştir ki artık bir ülkedeki, hatta birçok ülkedeki, hatta hatta, bütün dünyadaki bütün hammadde kaynaklarının yaklaşık bir dökümünü yapmak olanaklı olmaktadır. Yalnızca bu döküm yapılmakla kalmıyor, aynı zamanda, bütün bu kaynaklar, dev tekel grupları tarafından ele geçiriliyor. Bu grupların sözleşmeleriyle bölüştükleri pazarların emme kapasitesi de, yaklaşık olarak, tahmin edilebilmektedir… Emperyalist aşamasında kapitalizm, üretimin tam toplumsallaşmasına doğru gitmektedir; iradelerine ve bilinçlerine aykırı olarak, kapitalistleri, tam rekabet özgürlüğünden tam toplumsallaşmaya bir geçişi belirleyen yeni bir toplumsal düzene doğru adeta sürüklemektedir. ” (Lenin)

ÜRETİM SÜRECİ DEĞİŞTİ Mİ?
Kapitalizmin 1970’lerde girdiği uzun dönemli devrevi bunalımı ile birlikte Taylorist ve Fordist sermaye birikim modellerinin “katılığından kurtulunması yoluyla krizden çıkılabileceğine ilişkin görüşler giderek ağırlık kazanmaya başlamıştır, ilk olarak “esnek uzmanlaşma” ile üretim ve emek sürecinin mekânsal olarak düzenlenmesinden emek gücünün niceliği, işçilerin üretim içindeki işlevleri, ödenen ücret, çalışma süresi gibi düzeylerin her biri için esneklik tanımları yapılmıştır.
Bu “esnek uzmanlaşma” ya da “esnek üretimin” en önemli özelliği, mikro elektroniğe ve iletişim teknolojisine dayanması ile işin bölünebildiği en küçük parçalara kadar bölünmesi ve her bir parçanın birbirinden bağımsız taşeronlarca yapılmasıdır. Bu özellikler sonucunda Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler’in (KOBİ) dünyada yaygınlaşması ve bilişim teknolojilerindeki hızlı gelişim üzerinden, üretimin yoğunlaşması ve toplumsallaşmasının dolayısıyla da tekelleşmenin sonu ilan edilmiştir. Oysa esnek çalışma ve bunun bir uzantısı olarak şekillenen KOBİ’ler, bugün “küreselleşme” olarak adlandırılan sermayenin uluslararası yayılmasını hızlandıran, sermaye ihracının önünü açan ve aynı zamanda en genel anlamda politik bir taktik olarak da işçi hareketini etkisizleştirmenin bir modelidir.
Nitekim tarihi olarak baktığımızda, esnek uzmanlık biçiminin ortaya çıkışı 1960’ların sonu ve 70’lerin başlarında İtalya’da yaşanan güçlü bir işçi sınıfı mücadelesi dönemine rastlamaktadır, İtalyan sermayesinin bu mücadeleye tepkisi âdem-i merkeziyetçi bir üretime geçme şeklinde ortaya çıkmış ve üretimin birçok bölümü taşeronlara devredilmiştir. Fason üretimle bir yandan maliyetleri düşürürken İtalyan sermayesi, diğer yandan da örgütlü emek ile direkt çatışmaya girmekten kurtulmuştur. Üretimde böyle bir de-santralizasyona gidilmesi doğal olarak küçük ölçekli işletmelerin yaygınlaşmasını beraberinde getirmiştir. Üretim; ortadaki “çekirdek” konumundaki büyük işletmelerde, etraflarında halkalar oluşturan “uydu” konumundaki tedarikçi firma ağları biçiminde şekillenmiştir.
Böylece Türkiye’de de hızla yaygınlaşan taşeronlaştırma, yani üretimin belirli aşamalarının işletme dışındaki başka şirketlere ya da işletme içinde çeşitli amaçlarla başka işçiler çalıştırılarak yaptırılması, emeğin maliyetini düşürmeyi ve sendikasızlaştırmayı hedeflemektedir. Taşeronluk uygulamaları, kaçak işçi çalıştırma, sözleşmesel ve yasal yükümlülüklere uymama, yeterli sağlık ve güvenlik koşullarından yoksun çalışma ortamı anlamına gelmektedir. Bu nedenle, 1970’lerden başlayarak dünya kapitalizminin yeniden yapılanmasında ve krizi aşma çabasında küçük ölçekli işletmelere önemli bir rol düştüğü açıktır.
Bu gelişmeler sermaye ideologlarını yeni bir üretim paradigması ortaya atmaya itmiştir. Yani günümüz ekonomisinin temel karakteristik özelliğini çok büyük esnekliğe sahip küçük ölçekli işletmelerin verdiği ve bunların giderek büyük şirketlerin yerini alacakları iddia edilmiştir.
Şirketlerin dışarıya iş vermesinin yaygınlaşması, esnek uzmanlık modeli çerçevesinde küçük ve orta boy işletmelere dayalı bir üretim ağının oluşturulması, büyük şirketlerin kimi bölümlerini kapatarak üretim sürecinin bazı aşamalarını taşeronlara devretmesi gibi gelişmeler de bu iddialara dayanak gösterilmiştir. Ancak KOBİ’ler asıl olarak emperyalist sermayenin girdiği krizden çıkışının bir ifadesi olarak doğarken, aynı zamanda dünya yüzeyine yayılmasının da önemli bir aracı olmuştur.

SERMAYENİN YAYILMA BİÇİMİ OLARAK KOBİ’LER
Kapitalizmin gelişim yasasının özü küçük, manifaktür üretimin, geniş ve kompleks üretime doğru gelişmesidir. Sermayenin tekelleşmesi, üretimin de tekeller düzeyine büyümesini beraberinde getirir. Üretimdeki gelişme, yüzyıllardır manifaktür sanayiden fabrikasyona ve oradan da tekellere varan büyüme ile ekonomiye damgasını vuran bir seyir izler. Tekeller, pek çok işkolunda üretimi bir arada toplama ve giderek daha da büyüme özelliğine sahiptir. 20 yıl önce, tüm dünya ekonomisine egemen 7 büyük tekelden bahsedilirken, bugün 30’a yakın büyük tekelin hegemonyasından söz edilmektedir.
Bu gerçekler KOBl’lerin doğduğu dönemde de mevcuttur. Ama görünüşte özellikle de bağımlı ülkelerin ekonomilerinin KOBİ türü işletme birimlerine ağırlıklı olarak dayanması (Türkiye’nin sanayisinin yüzde 98’ine yakınını bu tür işletmelerin oluşturması çarpıcı bir örnektir), sanki tekellerin pazar hâkimiyetini ve üretimdeki belirleyiciliğini kaybettiği yönünde yaygın bir yanılsamanın doğmasına neden olmuştur.
Tekellerin dünya ekonomisinde KOBİ türü üretim örgütlenmelerini teşvik etmesi, kâr krizinin aşılması çabasının bir ürünüdür. Sermaye maliyetlerin arttığı yatırımlarda, büyük ve düzenli üretime yönelmek yerine küçük ve düzensiz üretime yönelmektedir. Böylece sermaye emeğin; ücret, sosyal güvenlik, ücrete tabi hafta sonu tatili, yıllık izinler, çocuk-aile yardımları, kreş, kadın ve çocukların gece vardiyasında çalışmaması, süt izinleri, yemek ve servis hizmetleri gibi pek çok maliyetinden kurtulmuştur.
Böylece Amerikan tekelleri başta olmak üzere Avrupalı ve Japon tekeller, Güneydoğu Asya ülkeleri ağırlıklı biçimde sanayi üretimlerini ucuz emeğin olduğu ülkelere taşımaya başlamışlardır.
Örneğin; Almanya’da üretilen demir-çelik mamullerinin, Güney Afrika’ya kaydırılması, tekstil üretiminin Türkiye, Hindistan, Pakistan gibi ülkelere kaydırılması gibi. Böylece, Almanya’nın ve dünyanın en büyük çelik tekeli konumunda olan Krupp, Thyssen, Mannesman gibi çelik üreticisi tekeller, kendi ülkelerinde değil, dünyanın pek çok ülkesinde çelik üretimini yapar ve çelik üreticisi ülkelerin üretimini denetlerken, Almanya’daki yöneticileri, sadece bu işletmelerin gelir giderini kontrol eden organizatörleri duruma gelmişlerdir. Diğer yandan üretimin bu şekilde başka ülkelere kaydırılarak küçük üretim birimlerine devredilmesi sayesinde üretimin istendikçe yapılabilmesinin, ihtiyaç olmadığında yapılmamasının ve üretimsiz geçen sürede, işletmelerin harcama yapmak zorunda kaldıkları bina kiraları, elektrik, su yemek ve servis hizmetleri gibi giderleri de büyük oranda azaltılmıştır. Sonuçta üretim bağımlı ülkelerde gerçekleştirilirken kârlar emperyalist merkezlere, tekellerin kasasına akmıştır.

TEKELLERİN TAŞERONLARI
Bu gelişmeler KOBİ’lerin tekellerin üretim taşeronları olarak şekillendiğini göstermektedir. Örneğin; dünyanın en büyük otomotiv tekellerinden birisi olan Toyota 1980’li yılların sonunda 65 bin işçi ile yılda 4,5 milyon otomobil üretip satarken, yine en büyük otomotiv tekellerinden olan General Motors, 750 bin işçi ile yılda 8 milyon araç üretip satabiliyordu. İşçi başına yıllık araç üretimi Toyoto’da 70 iken, General Motors’da sadece 11’di. Bu fark Toyota’nın teknoloji bakımından daha ileri olmasından değil, üretimin önemli bir kısmını taşeron şirketler etrafında örgütlemesinden ileri geliyordu. General Motors araç üretimini kendi fabrikalarında yaparken Toyoto kendisini sadece üretim ve montaj merkezi olarak örgütlemişti. Toyota’nın taşeron şirket sayısı General Motors’un iki katı, 47 bin 308’di. Yine Uluslararası Sanayi ve Ticaret Bakanlığı (MİTİ) verilerine göre, 1987 yılında Japonya’da taşeron firmaların yaklaşık yüzde 70’inin çalıştığı firmaları hiç değiştirmediği, yüzde 16,3’ünün ise 20 yıldan beri bir tek firmayla çalışması dikkati çekmektedir. Yine Japonya’da en büyük taşeron işletmelerden birisinin sahibi olan Kuniyasu Sakai’nin şu sözleri, küçük ve orta boy işletmelerin tekeller ile nasıl bir bağa sahip olduğunu ve asıl olarak tekellerin bir parçasını oluşturduğunu özetlemektedir: “Kendi şirketimi 40 yıl önce kurdum… Yavaş yavaş şirket büyüdü, daha fazla personel kiraladık, siparişler arttı ve iş alanımız büyüdü. 1960’lara doğru Japonya’nın elektronik devrimi hamle yapmaya hazırlanırken, benim şirketim ülkenin en büyük ve ünlü elektronik şirketlerinden birine büyük bir yedek parça tedarikçisi olabilecek kadar büyümüştü. Fark etmemiş olduğum şey, böyle bir tedarikçi olmayı başarır başarmaz, o şirket ‘ailesinin’ bir parçası sayıldığım idi. Mesela, ana müşterimde işler yavaş gidip ekipmanım atıl durduğu zaman bile, başka şirketlerden sipariş kabul etmem yasaktı.” (Kuniyasu Sakai, “Japon Sanayisinin Feodal Dünyası”, Küresel Rekabet, derleyen Mustafa Özel, İstanbul, s. 90–93) Tekelleşme eğilimlerini güçlendiren gelişmeler, bilişim teknolojilerindeki hızlı ilerleme ve bankacılık sermayesinin sanayi ile iç içe geçmişliği, KOBİ’lerin tekellerin birer taşeronu olması sürecinin de ana manivelası görevini görmüştür. Nitekim KOBİ’ler üretim bakımından olduğu kadar finans olarak da tekellere göbekten bağlı işletmeler olarak şekillenmiştir. Küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin kurulması ve ayakta kalmasında, yatırım yapmasında sanayi bankalarının önemi büyüktür. Bütün dünyada, özellikle de Avrupa Birliği ülkelerinde KOBİ kredilerinin oldukça yaygın olması ve önemsenmesi boşuna değildir. Yıllarca uzun vadeli faizler ile alınan kredileri ödeyemez duruma gelen binlerce küçük işletme bugün bir bir tasfiye olmaya başlamıştır. 1997 krizinde “küresel ekonominin parlayan yıldızları” olarak övülen Güneydoğu Asya ülkelerinin ekonomilerinin büyük oranda çöküntüye uğraması, bu ekonomilerin Küçük ve Orta Boy İşletmelere dayanmasından ileri gelmektedir. Tekellerin KOBİ’ler üzerinde denetim sağlamasının bir aracı olarak Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) önemli bir rol oynamaktadır. OSB’de, küçük işletmelerin ve taşeronların tekellerin doğrudan denetiminde, fason ve ucuz mal üretiminin, aynı zamanda ülke pazarıyla sınırlanmadan uluslararası pazarlara mal ve hizmet üretecek bir yapılanma içinde olması hedeflenmektedir. OSB’ler ekonomiyi doğrudan tekellerin denetiminde ve gözetiminde geliştirmenin, sanayinin üretim ve finansman yapılarında eşgüdümlü bir denetimin sağlanması ve tüm ekonomik girdi ve çıktılar ile bunların hangi koşullarda, hangi miktarda kimler tarafından üretildiğini denetleme olanaklarını geliştirmek için yaygınlaştırılmaktadır.
Görüldüğü gibi küçük ve orta boy işletmecilik ile esnek çalışma modelleri, tamamen emperyalist sermayenin dönemsel bir yönelimi olarak şekillenmiştir. Bu yönelim krizden çıkmaya çalışan sermayenin uluslararasılaşmasının önünü açmış ve aslında bugünkü yoğun tekelleşmenin ortaya çıkmasının nesnel temellerini hazırlamıştır.

ÜRETİM SÜRECİNİN EĞİLİMLERİ OLGUNLAŞTI
Nitekim tekeller birbirini baş döndürücü bir hızda yutmayı sürdürüyor. Öyle ki, kimin kimi yuttuğunu takip etmek dahi oldukça güçleşmiş durumda. Ne oldu da süreç bu kadar hızlandı? Daha dün tekelleşmeyi de engeller diyerek “küçülme” taraftar olanlar neden şimdi “birleşme”lerin ateşli savunucuları oldular? Bu ve benzeri soruların yanıtını yine Marx’ın daha sonra da Lenin’in ortaya koyduğu kapitalist üretim sürecinin nesnel yasalarında aramak gerekir. Bu yasaların ilki, üretici güçlerdeki gelişmedir.
Bir yanda son yarım yüzyılda yaşanan gelişmeler iletişim ve ulaştırma maliyetini inanılmaz derecede düşürmüştür. Örnek vermek gerekirse 1920 ile günümüz kıyaslandığı zaman deniz taşımacılığında maliyetler ortalama yüzde 70, hava taşımacılığında yüzde 80, uluslararası telefon kullanımında ise yüzde 90 azalmıştır. Öte yandan bilgisayar sistemlerinin devreye girmesi ve gelişmesi, üretim sürecini planlanma ve tasarım aşamasından nihai montaj aşamasına kadar farklı alt bölümlere bölünerek uzak mesafelerden eşgüdümle yürütülebilmesini olanaklı kılmış, aynı ürünün üretiminin farklı aşamalarının yeryüzünün çok farklı noktalarında sürdürülebilmesini ekonomik olarak anlamlı hale getirmiştir.
İkincisi; üretim sermayesinin hızla uluslararasılaşmasıdır. Bundan kasıt, çokuluslu şirketler olarak anılan modern finans kapital birimlerinin faaliyetlerini artık dünya çapında planlamakta ve yürütmekte oluşudur. Doğrudan dış yatırım yapabilen ve birden fazla ülkede mal ve hizmet üretebilme yeteneğine kavuşmuş olan çokuluslu şirketler son dönemde büyük bir atılım yapmıştır. Öyle ki, 1970’li yıllarda sayıları 7 bin dolayında iken, 1992 yılında bu sayı 37 bine çıkmış, günümüzde ise bu sayı 50 bine yaklaşmıştır. Bu şirketlerin 1980 yılında toplam dış varlıkları 440 milyar dolar düzeyindeyken, 1985’te 700 milyar dolara, 1990’da 2 trilyona bugün ise 10 trilyon doları aşkındır. Toplam stokun üçte biri 100 şirkete aittir. Veriler tekellerin hem sayısının hem de dış yatırımlarının büyük bir hızla arttığını göstermektedir.
Bu noktada mali sermayenin hacmi ve giderek üretimden kopan bölümünün aşırı şişkinliğinin de göz önüne alınması gerekmektedir. (3) Bugün dünyada tam bir serbesti içinde dolaşan, üretken sermayeden kopmuş bir finans sermayesi vardır ve uluslararası alanda örgütlüdür. Bu uluslararası finans sermayesi, finansal kurumlar, bankalar ve borsalardan oluşan devasa bir sektörü karşımıza çıkartıyor. Sermayeye doymayan bu sektör, nerede, hangi faaliyet sonucu açığa çıkmış olursa olsun ortaya çıkan fazla sermayeyi hemen emmeye, kendi çarkına çekmeye çalışıyor. Böylece sanayi sermayesi ve üretim için ciddi bir tehdit oluşturuyor ve üretim ile yatırımın riskini aşırı derecede artırıyor. Finans sektörünün inanılmaz bir kar trendine sahip olması, reel sektörde faaliyet gösteren tekellerin önemli bir gelirini bu alana aktarmasına da yol açmaktadır. Çünkü yatırımın riski arttıkça, kâr elde etme süresi uzadıkça ihtiyaç olan finansman, spekülatif alanlardan karşılanmaya çalışılmaktadır. Nitekim bugün reel ekonomide 1 dolar değerindeki bir metanın el değiştirmesi sonucunda borsada 40 dolarlık bir değişimin ortaya çıkması, finans sektörünün karlılığının ve spekülatif boyutlarının çarpıcı bir göstergesidir.

HÂKİM YATIRIM BİÇİMİ YUTMA VE BİRLEŞMEDİR
Yukarıdaki tablo Lenin’in tarif ettiği üretimin yoğunlaşması ve sermaye ihracının günümüzde önemli derecede olgunlaştığını kanıtlamaktadır. Tekellerin sayısında ve yatırımlarında yaşanan hızlı artış, birbirleriyle kıyasıya rekabetini beraberinde getiriyor. Gelir dağılımındaki aşırı dengesizliğin yol açtığı tüketim eğiliminin hızla azalması da hesaba katıldığı zaman, giderek daralan bir dünya pazarının şekillendiği görülmektedir. Böylece yatırım riski artarken, kâr marjında da önemli bir düşme yaşanmaktadır.
Kârını en azından piyasa ortalamasının üzerinde tutma eğilimine sahip olan tekeller, yeni yatırım yapmak yerine, birbirlerinin pazarına göz dikmektedirler. Yeni fabrikalar, yeni teknolojilerle donatılmış üretim birimleri kurmak ve yeni istihdam alanları yaratmak gibi uzun vadeli bir risk almaktan kaçınan tekeller, birbirini yutma ve birleşmelere gitmektedir. Denilebilir ki, günümüzde yatırımların hâkim biçimi yutma ve birleşmelerdir.
Tekeller bir pazara girmek için işe sıfırdan başlayarak, yeni yatırım yaparak ve bu yatırımın uzun vadede kendilerine kar olarak dönmesini beklemek yerine, girmek istedikleri pazarda hazır olan yutulacak bir tekeli kollamaktadırlar. Sonuçta yutulan şirketin yatırımı, teknolojisi, pazar payı elinde ne varsa bir kaç gün içerisinde yutan şirkete geçmektedir. Bu yatmalarda mali sermayenin rolü ise göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Hızla yükselen hisse senedi piyasası sayesinde, tekeller, yutma için yapmaları gereken ödemeleri karşılayacak çok değerli bir nakde, kendi hisse senetlerine kavuşmuşlardır. Ayrıca finans sermayesinin spekülatif kazancının sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu reel üretimden sağlanan sermaye fazlası da finans sermayesi ile sanayi sermayesi ilişkilerini girift bir hale getirmiştir. Borsanın şirket birleşmeleri ve yutmalarında önemli bir aracı konumuna gelmesi bu açıdan dikkat çekicidir.
Lenin yüzyılın başında tekelci kapitalizmin hâkimiyetini ilan etmişti. Bugün yaşananlar emperyalizmin çelişkilerinin ve eğilimlerinin olgunlaşmış halinden başka bir şey değildir. Başka bir ifadeyle emperyalizmin yapısal çelişkileri asıl bugün tam olarak kendini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Lenin’in ilanından bugüne kadar gelinen süreç: sermayenin uluslararasılaşmasının ve uluslararası iş bölümünün değişen kalıpları, dünya ölçeğinde değişen güç ilişkileri, farklı yoğunlaşma, merkezileşme ve birikim süreçleri, teknolojik sıçramalar, her türden silahlı çatışmalar vs… yani emperyalizmin bugüne kadarki tarihidir. Kriz dönemlerinde ortaya çıkan eğilimler, üretim birimlerindeki parçalanmalar vb. bu tarihin bir şekilde değişime uğradığını asla göstermiyor.

Mayıs 2000

DİPNOTLAR:
(1) Lenin emperyalizmin temel eğilimlerini beş maddeyle özetlemiştir. Bunlar: 1- Üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma tekelleri yaratmıştır, 2- Banka sermayesi, sanayi sermayesiyle kaynaşmıştır ve mali oligarşi yaratılmıştır, 3- Sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak özel bir önem kazanmıştır, 4- Uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur, 5- Kapitalist güçlerce dünyanın paylaşımı tamamlanmıştır.
Lenin’in ortaya koyduğu diğer boyutların geldikleri aşamaların ortaya konulması uluslararası ticaretteki gelişmelerin, emperyalist örgüt ve kuruluşların ve genel olarak ülkelerarası ekonomi politik ilişkilerinin vb. güncel veriler ve olgular çerçevesinde incelenmesini eksen alan daha kapsamlı bir çalışmayı gerekli kılmaktadır. Bu yazı sadece kapitalizmin emperyalist aşamasında üretimin gelişimi ve bunun sonucunda ortaya çıkan tekelleşme ile sınırlıdır. Özgürlük Dünyası’nda emperyalist ülkelerin mali sermayeleri üzerine çıkan inceleme yazıları, bu konuda önemli bir referans kaynağı oluşturmaktadır.

(2) Sermaye birikim modellerinin başlıcaları Taylorizm, Fordizm ve Post-Fordizm (esnek çalışma, yalın üretim) olarak adlandırılmaktadır.
Taylorizm: F.W. Taylor tarafından geliştirildi. Temel özelliği mekanizasyona ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan aşırı uzmanlaşmaya bağlı olmasıdır. İşin analiz edilebilmesi onun basit ve tekrarlanabilir hareketlere bölünebilmesi, bilginin uygulanması ile bu hareketlerin en iyi zamanda en iyi biçimde yapılabilmesi için düzenlemeler yapılması temel özellikleri olarak öne çıkmaktadır, işçiler üretime ilişkin bilgilerden yoksunlaştırılmış ve vasıfsızlaştırılmıştır.
Fordizm: Fordizm, Taylorist sistemin bir devamı olarak ortaya çıktı. İşin parçalanarak vasıfsızlaştırılması konusundaki gelişmeleri derinleştirdi. En ünlü örneği, Ford fabrikalarında uygulanan ve işçiyi mekanik bir hat üzerinde hareket eden emeğin nesnesi üzerinde, çalışma süresi boyunca aynı parça işi, belirli bir hız ve biçimde tekrarlamak zorunda bırakan “montaj hattı” Taylorist yöntemlerden bağımsız bir buluş değildir. Bu nedenle, Fordizm bir anlamda Taylorizmin mekanize olmuş halidir denebilir. Ancak aralarında bazı farklılıklar vardır. Taylor emeği makine çevresinde organize etmeye çalışırken, Fordizmde emeğin yerini makinelerin almasına çalışılıyor, Taylorizmde var olan teknoloji verili kabul edilerek işin yeniden örgütlenmesi, basit ve tekrarlanabilen hareketlere bölünerek verimliliğin artırılması hedeflenirken, Fordizmde iş sürecinin mekanizasyonu için değişik teknolojilerin nasıl kullanılacağı önem kazanmaktadır. Fordizm ve Taylorizmin ortaya çıkardığı bir sonuç da emeğin niteliksizleşmesi ile birlikte kapitalizmin ihtiyacı olan işgücü pazarının genişlemesidir. Bu da kadınların ve gençlerin sadece madenlerde ve kendilerine özel işlerde değil, hemen hemen bütün sektörlerde daha ucuza çalışabilmelerine olanak sağlamıştır.
Esnek çalışma: Fordist üretim sisteminin krize girmesiyle ortaya çıktı. 1970’lerdeki petrol krizinin de derinleştirdiği krizin, en önemli nedeni olarak kitle üretimini emecek talebin olmaması gösterilmektedir. Bu kriz ortamında “Post-Fordist gelişmeler bir yandan küçük ve istikrarsız pazarlara ve değişken tüketici tercihlerine uyum sağlayabilecek, diğer yandan sermayenin verimliliğini düşüren aşırı stok, aşırı makineleşme, hatalı ürün gibi sorunları aşacak, yüksek sendikal mücadeleyi engelleyecek bir verimlilik ve kârlılık artırma anlayışının ifadesi olarak ortaya çıktı. Post-Fordist olarak nitelendirilen iki üretim organizasyonu esnek çalışmayı en iyi şekilde tarif etmektedir.
Japon Üretim Sistemi (Yalın Üretim): Post-Fordist üretim biçimi içinde değerlendirilir. Fordist kitle üretiminin sürekli değişen pazar koşullarına uygun, daha esnek, daha küçük kümeler halinde üretimi gerçekleştirecek şekilde dönüştürülmeye çalışılmasıyla 2. Dünya Savaşı sonrası Japonya’sında şekillenmiştir. Yalın üretim, Fordist emek sürecinin dönüştürülmesiyle ve esnekleştirilmesiyle ortaya çıkmış bir organizasyondur. Japon üretim sisteminin aslında birbirini tamamlayan ve sistemin büyük bir uyum içinde çalışmasını sağlayan en temel öğeleri “tam zamanında üretim, toplam kalite kontrolü ve kalite kontrol çemberleri”dir.

(3) Lenin mali sermayenin tekelin en önemli özelliği olduğunu söyler. Mali sermayenin oluşumunu ise özetle şöyle tanımlar: “Üretimin yoğunlaşması, bunun sonucu olarak sanayi ve bankaların kaynaşması ya da iç içe girmesi.” Bu iç içe geçmede hisse senetleri, dolayısıyla borsa gibi araçlar, özel önemli bir rol oynar.

Ulusal alan ve bağımsızlık mücadelesi

Geçen sayımızda, Avrupa Birliği konusunda karşı bir tutum almaktan kaçınması nedeniyle “BirAdım” dergisini eleştirmiştik. Dergi, ÖDP’nin ana grubu adına çıkıyordu.
Eleştirimiz, AB’ye karşı olma görüntüsü veren dergi yazarlarının, gerçekte, belirli beklentiler içinde “AB’ye hayır” dememeleri ve Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından Avrupa Birliği’nin “sunduğu olanaklar”dan yararlanmayı merkezlerine alan bir tutum geliştirmelerine yönelikti. Eleştiri yazısı yayınlandıktan sonra ÖDP’nin konferansı ve ardından kongresi toplandı ve konuya ilişkin olanı da içinde olmak üzere bir dizi karar tasarısı onaylandı. ÖDP kongresinin aldığı ilk üç karar, doğrudan konumuzla ilgili.
Kongre’nin birinci kararı, “konunun Parti Meclisi gündemine alınmasını(n) karar altına al(ındığı)” “emperyalizme ve küreselleşmeye karşı mücadele kararlılığını” dile getiriyor. Kongrenin bağlayıcı bir direktifi yok; “emperyalizm ve küreselleşme karşıtı kararlılığı”nı, Parti Meclisi (PM) ete kemiğe büründürecek. Burada, Türkiye’nin, emperyalist AB’ye üyeliğine, partiyi bağlayacak, temelden bir karşı çıkışın karar altına alınmasından kaçınılıyor. Oysa “emperyalizme karşı mücadele kararlılığı”nın bugün en somut gereklerinden biri, hem AB’ye hem de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutum almak ve Alman, Fransız, İngiliz vb. emperyalistleri ve onların sömürgecilikleri karşısında, bağımsızlığı savunmaktır. ÖDP kongresi, böylesi net bir karar almamıştır.
Haksızlık mı ediyoruz? ÖDP saflarından bu tür bir yakınma duyuyoruz; Kongre kararlarının yeterince açık olduğu, kongre’nin doğrudan AB ile ilgili 2 ve 3 no’lu kararlarının AB karşıtlığını ifade ettiği düşünülüyor olmalı. 2 ve 3 no’lu kararların, Kongre öncesi neredeyse AB yanlısı tutumuna, beklenticiliğine göre ileriye doğru atılmış adımlar olduğu doğru. “Emeğin ve Dayanışmanın Avrupası” başlıklı 2 nolu karar, Türkiye’de mücadele yürütmekte olan bir parti olarak ÖDP’nin nasıl bir Avrupa istediğine ve böyle bir Avrupa’ya ulaşmak için kimlerle işbirliğini öngördüğüne açıklık getirmek üzere kaleme alınmış bir karar; ama bu kararda da, Türkiye’nin AB üyeliğinin kabul ya da reddedildiği belirtilmiyor. Geçen sayımızda eleştirdiğimiz “BirAdım” yazarları gibi, kongre kararı da, genel olarak AB’yi eleştiriyor, savunmuyor; ama Türkiye-AB ilişkileri açısından, belki de “girsek-girmesek fark etmez” mantığını izleyerek “Türkiye’nin AB üyeliğine hayır” biçimindeki net bir tutumu yansıtmıyor.
Evet; “sermaye egemenliğinde bir Avrupa Birliği, Avrupa’nın olduğu kadar dünya emekçilerinin ve ezilenlerinin de çıkarlarının karşısındadır” diyor ve AB’yi olumlamıyor; ancak AB’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine açıkça karşı çıkmaya da bir türlü cesaret edemiyor. Kongre sonrası ÖDP afişlerinde ortak slogan olarak yer alan “Küresel Saldırıya Karşı Küresel Direniş” politikası, bu kararın ana fikrini oluşturuyor. ÖDP, aynı politikayı, 1 Mayıs için de mücadele programının ekseni olarak öneriyor ve 1 Mayıs sonrası mücadele ve toplumsal muhalefetin de bu eksen etrafında örülmesi gerektiğini düşünüyor.

TEK TEK ÜLKELERDE VE ULUSLARARASI ALANDA BİRLEŞİK MÜCADELE
Elbette, emperyalist küreselleşme saldırganlığını tek tek ülkelerle sınırlı olarak göğüslemeye çalışmakla yetinemeyiz. Bu saldırganlık, örneğin yalnızca Türkiye’yi hedef almamakta, dünya çapında sürdürülmektedir. Üstelik küreselleşme saldırganlığı bir yana, emperyalizm dünya çapında işçi sınıfını, emekçileri, ezilen halkları ve onların tüm çıkarlarını, demokrasiyi, özgürlükleri ve ülkelerin bağımsızlığını hedef almaktadır.
Kapitalist emperyalizm bir dünya sistemidir ve kuşkusuz kapitalist emperyalizme karşı mücadele, tek tek ulus ve ülkelerin sınırları içine sıkıştırılamaz. Böyle bir mücadele, uluslararası içerikte bir mücadele olmak ve tek bir süreç (proleter dünya devrimi süreci) oluşturmak zorundadır ve güçleri de birbirinden tecrit edilmiş haldeki tek tek ülkelerde birikemez. Bu mücadelenin güçleri, birbirleriyle sadece dayanışma içinde bulunan güçler olmanın ötesinde, birleşmek durumundadır.
Ancak bu zorunluluk, tek tek ülkeler ve ulusal sınırlarla birbirlerinden ayrılmış belirli devletler zemininde yürütülen mücadeleleri yok saymaz ya da önemsizleştirmez, tersine antiemperyalist mücadele ya da dünya devrim süreci, tek tek ülkelerde yürütülmekte olan mücadelelerin aritmetik olmayan toplamından ibarettir. Uluslararası burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadelenin uluslararası içeriği; emperyalizmin baskısı altındaki ülkelerde ulusal değerlerin ve bağımsızlığın savunulmasının en başta işçi sınıfı ve sosyalistlerin görevi olması gerçeğini değiştirmez, tersine bu gerçeği dayatır.
Dolayısıyla 2 no’lu kararda, ÖDP’nin Avrupa solu ile dayanışması ve ortak platformlarda birliği üzerine söylenenler, bu partinin AB karşısında açık tutum almamasının ve bunu açıkça ilân etmemesinin yerine geçmeye yetmiyor. Dahası, yürütmek zorunda olduğu anti-emperyalist mücadele konusundaki boşluğu da doldurmuyor.
“Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri egemen sınıflar açısından nasıl stratejik bir öneme sahipse, ÖDP için de Avrupa solu ve emekçileri ile ilişkiler böyle bir ağırlığa sahip olmalıdır” biçiminde karara geçirilen tutum, AB’yi içine sindirmese ve benimsemese bile, ÖDP’nin Türkiye’nin AB üyeliği konusunda karşıt bir tutum açıklaması ve dolayısıyla AB’nin emperyalist saldırısı karşısında ulusal bir mücadele öngörmesi anlamına gelmemektedir. İncelikle kaleme alınan kararların, eğer istense, bu sorunu da kapsar şekilde yazılabileceğini herhalde düşünebiliriz. Üstelik yazım ustalığını da hesaba katarak, tersini düşünmek için neden de yok değil: “ÖDP …. emeğin ve dayanışmanın Avrupası için mücadele eden, başta Avrupa parlamentosu içinde yer alan Avrupa solu, sosyalistleri ve radikalleri, çevrecileri, feministleri ile ortak örgütsel platformlarda buluşur ve ortak etkinlikler düzenler.”
Acaba “… Başta Avrupa parlamentosu içinde yer alan Avrupa solu …” vurgusuna neden ihtiyaç duyuldu? Türkiye’nin AB üyeliğine hiçbir kararda açıkça karşı çıkılmaması ile birlikte düşünüldüğünde, bunlar, 3. kararın başlığı olan “Avrupa’nın kapitalist birleşmesine karşı” ve 2. kararın başlığı olan “Emeğin ve Dayanışmanın Avrupası” için, Avrupa Birliği’nin “içinden” ve örneğin şimdilik gözlemci üye sıfatıyla Avrupa Parlamentosu platformunda yürütülecek mücadelelerin öngörüldüğü anlamına mı gelmektedir? Ya da karar, destekleneceği söylenen “AB’nin tüm ülkeleri ve aday ülkeleri için standart bir asgari ücret ve işsizlik sigortası” talebi, neden özellikle “aday ülkeler”den de söz edilerek yazılmıştır?
Üstelik “Emeğin ve Dayanışmanın Avrupası”; emeğin dünyasının bir bileşeni olarak, kapitalizme ve sermaye egemenliğine karşı mücadeleyi yükseltecek olan Avrupa ülkelerinin işçilerinin eylemiyle birleşen, örneğin Türkiye işçi ve emekçilerinin, genel olarak emperyalizme ve bu arada Alman, Fransız vb. emperyalistlere karşı, AB’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine hayır talebiyle yükseltecekleri eylemlere dayanarak gerçekleşebilir değil midir? 2 no’lu karar, “Emeğin Avrupasızın zorunlu bir gereği ve dayanağı olan Avrupa ülkelerinin emperyalist baskı ve talanının hedefi durumundaki ülke halklarının mücadelelerinin sözünü bile etmemektedir.
3 no’lu karar, bugüne kadar ÖDP materyallerinde açıklanmış en ileri fikirleri kapsamaktadır. “AB’ye üyeliğin Türkiye’de emekçi halka refah sağlayacağı, insan haklarının korunmasını ve demokrasiyi geliştireceği yolundaki propagandanın yalan ve riyasını” ÖDP’nin teşhir edeceğini söyleyen karar, Avrupa’dan demokrasi vb. beklenticiliğine noktayı koyar görünmektedir. Aynı kararda, yanı sıra, Avrupa ülkelerinin “emperyalist dış siyasetini teşhir”in sözü edilmektedir. Kararda ve gerekçesinde sadece dış siyaset olarak emperyalizme değil ama bir bütün olarak Avrupa kaynaklı emperyalizme karşı mücadeleye ilişkin tümcelere de yer verilmiştir. “Avrupa menşeli olanlar dâhil, bütün çok uluslu şirketlerin Türkiye’deki emek, doğa ve çevre sömürüsünü teşhir… ve mücadele…”, “Türkiye’ye giren AB sermayesinin emek sömürüsüne, tabi kaynak talanına ve çevre tahribatına karşı… mücadele…”yi bu karar öngörmektedir ancak bu kararda da Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ÖDP’nin ne düşündüğü bir türlü açıklanmamaktadır.

ÖDP NEDEN AB ÜYELİĞİNE KARŞI ÇIKMIYOR?
ÖDP’nin kongre sonrası AB karşısındaki pozisyonu, bu nedenle öncesinden pek farklı değildir. Geçen sayımızda eleştirdiğimiz “BirAdım” dergisinde de benzeri AB olumsuzlamaları yok değildi. Ancak buna rağmen son söz olarak AB konusunda “sol, girelim mi girmeyelim mi sahte ikileminden çıkmalıdır” denmekteydi! Kararlarda “sahte ikilem” sözü edilmemekte; ama bunun gereği yapılmakta, AB üyeliğine hayır denmemektedir. Peki, neden ÖDP Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmıyor? Demokrasi beklentisini de teşhir etmeyi “kararlaştırdığına” göre, sebep nedir? Zorlukları vb. gibi birçok neden sayılabilir, ancak birbiriyle ilişkili belli başlı iki nedenden söz etmek doğru olacaktır.
Birincisi; bu “beklenticilik” karşıtlığı, “BirAdım”da görüldüğü gibi yüzeyseldir ve sözü edilen beklentiler ÖDP’yi alttan alta ve derinden etkilemektedir. Beklenticilik eleştirilirken bile hep bir umut korunmakta, AB ile ilişkilere hep olumlu bir yan yüklenmektedir. Örneğin, ÖDP Genel Başkanı’nın, Cumhuriyet’in yazı dizisinde görüşlerini açıklarken olduğu gibi, “… bugün AB ile Türkiye ilişkilerinin seyri siyasal modelin biçimlenmesine etkide bulunsa da, biçimsel olarak kimi AB standartları karşılansa da…” şeklinde ihtiyat kayıtları daima var olmaktadır. İkincisi, “anti-emperyalizm” ve “anti-emperyalist teşhir ve mücadele “ye ilişkin söylenenlerin içeriklerinin boş olmalarıdır.
Evet, ÖDP kongre belgelerinde “anti-emperyalizm”den bahsediliyor. Ancak özellikle küreselleşme politikalarının hızla uygulamaya konduğu günümüzde, başlıca mücadele zemini Avrupa Parlamentosu türünden AB platformlarından çok hâlâ belirli ulusal sınırlarla çevrili bir devlet olarak Türkiye olması gereken bir parti açısından anti-emperyalizmin; Türkiye’nin sömürgeleştirilmesine karşı koyma ve ülkenin ulusal bağımsızlığını savunmayı öngörmeyen bir içeriğe sahip olması düşünülemez.

ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELENİN KAPSAMI VE DEMOKRATİKLEŞME
Özelleştirmelerle, uluslararası tahkim yasasıyla, Gümrük Birliği ile Türkiye’yi tamamen dümen suyuna sokan ve jandarması kılan Amerikan dayatmalarıyla ülkenin ulusal bağımsızlığından geriye hemen hiçbir şey kalmamış, sömürgeleşme süreci derinleşmiştir. AB üyeliği ve örneğin ortak para birimi olarak “euro”nun dayatılması ile kalan kırıntılar da yok edilecektir.
ÖDP, belgelerinin herhangi bir satırında “ulusal bağımsızlığın savunulması” ve bu kapsamda AB üyeliğinin reddedilmesine rastlamak olanaksız. Bu haliyle (ancak?) anti-emperyalizmin edebiyatı yapılabilir.
Anti-emperyalist mücadelenin hedefi nedir? Emperyalist bağımlılık ilişkilerine son verilerek ülkenin bağımsızlığının kazanılmasından başka ne olabilir? Bu mücadele sosyalizme yönelecektir, bu doğrudur; ancak bunca emperyalist bağımlılık ağlarıyla çepeçevre sarılarak kımıldayamaz kılınmış bir ülkede sosyalizme doğru yürüyüşün bağımsızlığın kazanılmasından geçmeyen bir yolu bulunamaz. Ülkenin demokratikleşmesi mücadelesinin temel bir ayağı buradadır. Antiemperyalist mücadele ve bağımsızlığın kazanılması, kuşkusuz demokratikleşme davasının temelidir. Ülkenin demokratikleşmesinin, ulusla hiçbir bağı kalmayan ve tüm ulusal değerleri çiğneyerek dolar ve markla değişen işbirlikçi tekelci burjuvaziye, yerli gericiliğe karşı verilecek mücadeleyle sınırlı olarak sağlanabileceği düşünülemez. Anti-emperyalist mücadele ile birleşmeyen bir demokrasi mücadelesi kazanılamaz.
Dolayısıyla ÖDP kongre belgelerinde sözü edilen “sosyalizm” ve “demokrasi” hedefleri de, ulusal bağımsızlığın hedeflenmediği bir yaklaşımla gerçekleşebilir değildir. Ve 21 no’lu kararda ifade edilen “ÖDP … küresel kapitalizm karşısında insanlığın adil, eşit, ve barışçıl geleceğinin sosyalizm olduğunun altını çizer” türünden görüşler, iyi niyet beyanı olmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik anılan “sosyalizm”in, aynı kararda, “özgürlükçü ve demokratik bir sosyalizm” olarak tanımlandığı dikkate alındığında, iyi niyet de çok tartışma götürür hale gelmektedir.
“Demokratik sosyalizm”in, ÖDP Onursal Başkanı seçildikten sonra, Cumhuriyet gazetesinin “Sol Geleceği Tartışıyor” başlıklı yazı dizisinde görüşleri yayınlanan Sadun Aren’in anlattığı gibi, “kapitalizmin dışında, ona koşut ve rakip değil, tersine kapitalizmin içinde, onu sosyalizme dönüştürecek ve dolayısıyla barışçı bir yol”dan üretilecek (!) “sosyalizm” olarak bilimsel sosyalizmle alâkasız oluşu ortadadır. “Sosyalizm tartışması” bir yana; Türkiye, toplumsal dönüşüm bakımından önündeki ilk adım sosyalizm olan Fransa ya da Almanya değil; neredeyse tamamen sömürgeleştirilmiş bir ülkedir. Bu gerçeklerin de gösterdiği gibi, Türkiye işçi sınıfının, Fransız işçi sınıfından farklı olarak, ülkenin demokratikleşmesi ve ulusal bağımsızlığın elde edilmesi gibi sorunları da var. ÖDP’ye göre ise, ulusal bağımsızlık sorunu yok. Bu nedenle de AB’ye girsek ya da girmesek, fark etmiyor; bu konuda tavırsız kalabiliyor. Kongrenin yayınladığı sonuç bildirgesi açısından da aynı şey geçerli.
ÖDP, ya Türkiye’nin örneğin Fransa’ya benzediği ve ulusal bağımsızlığı savunmanın tekelci burjuvazinin “emperyalist çıkarlarını” savunmak anlamına geldiği görüşünde ya da Türkiye’yi de girdabına alan küreselleşmenin ülke açısından aslında olumlu bir gelişme olduğunu, AB’ye üyelik de içinde olmak üzere, olgunlaşmış kapitalizmin uluslararasılaşma eğiliminin sosyalizmin yakınlaşması anlamına geldiğini düşünmektedir. Bu ikisi, özünde aynı görüşü yansıtmaktadır. Çünkü ikisinde de, uluslararasılaşma eğilimi karşısında ulusal bağımsızlığın savunulması gerici bir konum alma olmaktadır.

KAPİTALİZM, ULUSLARARASILAŞMA VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK
Bu, kuşkusuz, herhangi bir baskı ve zorlamayı içermeyen uluslararasılaşma eğilimi karşısında doğrudur. Oysa Türkiye doğrudan emperyalist baskı altındadır ve Türkiye ile emperyalist ülkeler arasındaki ilişki, iki emperyalist ülke arasındaki ilişkiden farklıdır. Biliyoruz ki, ulusal sorun açısından kapitalizm birbiriyle çelişik iki eğilim gösterir: ulusal ve uluslararasılaşma eğilimi. Birincisi, ulusal devletlerin kurulmasına yol açan ulusal hareketler ve her türlü ulusal baskıya karşı mücadeledir.
Bu eğilim, kapitalizmin gelişme dönemine özgüdür, kapitalist gelişmenin başlangıcında egemen olmuştur. Kapitalizmin evrensel yasasını oluşturan ulusal sorun konusundaki eğilimlerinden ikincisi, uluslararasında her türden ilişkilerin gelişmesi ve çoğalması, ulusal çitlerin aşılması ve sermayenin, ekonomik yaşamın, siyasetin vb. uluslararasılaşmasının yaratılmasıdır. Bu eğilimi, olgunlaşmış kapitalizm dönemine özgü olan, sosyalist topluma dönüşmeye doğru yol alan kapitalizmin egemenlik sağlayan niteliğidir. Kapitalizm çerçevesinde kalındıkça, bu eğilim, emperyalizme, rantiyeye ve kozmopolitizme dayanmak ve bunları üretmek durumundadır.
Emperyalist baskı atındaki ülkeleri de -örneğin küreselleşme saldırganlığında olduğu gibi- ağları içine çeken bu uluslararasılaşma eğilimi; bu ülkeler açısından, henüz tarihsel ve siyasal olarak ömrünü doldurmamış, tersine, emperyalist baskı karşısında kaçınılmaz olan ulusal uyanışı, ulusal değerlerin sahiplenilmesini ve toplumsal gelişmenin hizmetine girmesini engelleyen bir rol oynar. Bu koşullarda, ulusal uyanışı ve ulusal bağımsızlık talebini besleyen emperyalist zorbalık görmezden gelinerek kapitalist uluslararasılaşma eğiliminin olumlanması savunulamaz. Hele bu, sosyalizmin yakınlaştırıcısı bir ilerleme unsuru olarak hiç sayılamaz. Küreselleşme saldırganlığı karşısında, “anti-emperyalist teşhir” vb. sözcükleri ardında bu saldırganlığın olumlanması ve AB’ye üyeliğin, bu nedenle, kayıtsızlık görüntüsü verilerek kabullenilmesi anlamına gelir ki, bunun, sosyalizmin yakınlaşması ile uzaktan bile bir ilişkisi bulunamaz.
Ama ÖDP, Türkiye’nin AB üyeliğine itiraz etmezken, tutumunu, teorik olarak büyük ölçüde bu yaklaşıma dayandırıyor. Örneğin U. Uras, Cumhuriyet’te görüşlerini açıklarken, “alternatif bir Avrupa tasarımını” geliştirmek üzere, sorunu uluslararası bir mücadele konusu ederek, Avrupa solcularıyla birlikte neler yapacakları üzerinde duruyor ama Türkiye’de ulusal açıdan yapacaklarına bir türlü sıra gelmiyor. Türkiye’ye yönelik emperyalist baskıların “aşılması”, kapitalizmin uluslararasılaşma sürecinin ilerlemesine ve bunun yakınlaştıracağı sosyalizmin zaferine bağlanmış gibidir. Ancak, sosyalizmin gelişi, bu “dümdüz” yoldan hiçbir zaman mümkün olmaz.
Halkının birikimleriyle kurulmuş fabrikaları ellerinden alınan, yeraltı zenginlikleri talan edilen, IMF ve Dünya Bankası dayatması düşük ücret, tarımın ve hayvancılığın öldürülmesi vb. politikalarla bugünleri ve gelecekleri karartılan, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya’da ABD ve AB çıkarları peşinde jandarma rolü yüklenen vb. Türkiye’nin işçi ve emekçileri, ulusal baskı ve zorbalığın bunca girdabı içinde, bu zorbalık karşısında kayıtsız kalarak, sosyalizme doğru ilerleyemez.
Hem ulusal sorunun varlığı emek-sermaye karşıtlığının tüm açıklığıyla serpilip gelişmesinin üzerini örteceği için, ilerleyemez, hem de toplumsal ilerleme, ÖDP ya da başka bir gücün isteğine bağlı olmayan kendi nesnel yolundan yürüyeceği için, kaçınılmaz olarak, ulusal çelişmeler etkili olacağı ve ulusal baskıya karşı talepler ortaya çıkacağı ve ulusal hareketin gelişmesinin koşulları olgunlaşacağı için, ilerleyemez. Sosyalistlerin, işçi ve halk hareketinin üzerinden gelişeceği zemini ve onu belirleyen çelişmeleri, nesnel olarak değerlendirmekten başka şansları yoktur.
Burada birkaç sorun ortaya çıkıyor. Örneğin, Cumhuriyet gazetesindeki yazı dizisinde Oğuzhan Müftüoğlu, emperyalist devletlerin gücüne ve karşısında bir denge unsuru olacak gücün bulunmayışına atıfta bulunarak “… Bugünkü koşullarda UKKTH ilkesini ayrı bir devlet kurma yönünde kavramak, kaçınılmaz olarak emperyalist ülke politikalarının tercih sınırlarında takılıp kalacak bir tercih olacak” diyor. Müftüoğlu, bu görüşünü Kürt sorunu açısından dile getiriyor. Ancak, ulusal sorunun, 20. yüzyıl başından bu yana, emperyalizme karşı mücadele ve emperyalist zorbalıktan kurtuluş sorunu olduğu dikkate alındığında, Kürt ya da başkası, hangi ulusal sorun üzerinden ileri sürülürse sürülsün, bu görüşün, artık ulusal hareketi “ömrünü doldurmuş” ve taleplerini gerçekleştiremez bir hareket olarak kavradığı açıktır. Çünkü “devlet kurma” sınırına kadar genişletilmeyen UKKTH kavrayışı, ne kadar emperyalizmin egemenliğinden kaçınmak adına ortaya atılırsa atılsın, emperyalizmin karşı çıkılmazlığı ve sonuç olarak savunulması anlamına gelir.
Böyle midir? Ya da bugünkü durumun, emperyalist güç ilişkileri ve ulusal sorun açısından ele alındığında, örneğin 1910’dan ne gibi kıyas kabul etmez bir temel farkı vardır? O zaman da İngiltere, Fransa vb. emperyalistleri karşısında dünya ya da bölge çapında ulusal hareketlerin emperyalizmin güdümüne girmesini önleyecek etkin bir güç bulunmuyordu. Ama ulusal hareketler vardı ve geliştiler.
Ulusal hareketlerin gelişmesinin nesnel dinamikleri bugün de var. Bu, ulusal hareketlerin ortaya çıkışı ve gelişmesinden kaçınılmayacağı anlamına gelir. Sorun, bu hareketlerin başarı koşullarında olabilir. Bugünkü koşulların ulusal hareketlerin başarısı için ya da başarıya ulaşan ulusal hareketlerin yeniden emperyalizmin güdümüne kaymaktan kaçınabilmeleri için elverişli olmadığı söylenebilir. Birincisi, bu mutlak değildir. Ve ikincisi, emperyalistler arası güç ilişkileri ile birlikte bugünkü durumun değişmeden kalacağını kim iddia edebilir? Ve bir üçüncüsü, ulusal hareketlerin bizzat kendileri, hâlâ emperyalizmi güçten düşürecek dinamiklerden birini oluşturmaktadır ve bugün ağırlıklı olarak emperyalistler tarafından yollarından saptırılıp kullanılıyor olmaları, bu gerçeği değiştirmez. Sosyalist olup olmadığı bir yana, ama örneğin Küba, hem de ABD emperyalizminin burnunun dibinde hâlâ ayakta durmuyor mu ve bu en başta bir “ulusal gösteri” değil de ne? Ya da Kore? Üstelik İran, hem de mollaların önderliği ele geçirdikleri ulusal talep ve içeriği belirgin bir devrimle yıllar boyunca ABD emperyalizmine kafa tutmadı mı?
Müftüoğlu, Cumhuriyet’teki yazısında emperyalizm koşullarında UKKTH ‘nin gerçekleşemez bir talep olduğunu açıktan ileri sürmüyor, yalnızca (!) ulusal hareketlerin emperyalistlerin tercihlerine takılıp kalacağını söylüyor ve bu yönüyle eski “emperyalist ekonomistler”den bir miktar ayrılıyor; ama talebin “devlet kurma” olarak kavranmasından vazgeçilmesi yönündeki düşüncesiyle, yine aynı kapsam içinde kalıyor. Konunun ayrıntıları, “BirAdım” dergisinde tartışılıyor. Bu dergi yazarları, hem de sosyalizm adına, ulusal talep ve hareketlerle ulusal bağımsızlığın savunulmasını “milliyetçilik” olarak tanımlamaktadırlar:
“Burjuva düzeninin iç evriminin ürünü olan politik kamplaşmada taraf olmakla sınırlı bir perspektif sol adına reddedilmek durumundadır. Nasıl ki özelleştirmeye karşı devlet KİT’lerini savunmak solculuk değilse, küreselleşmeye karşı solun alternatif toplum projesi, milli devlet formu olamaz. Milliyetçilik zemininde üretilmiş politikalar ve çözümlerle solculuk yapmanın zamanı geride kaldı.” (BirAdım, Sayı 3, sf. 62)
Asıl geride kalan, Fransız Devrimi’nde üretilmiş “sol-sağ” ayrımı zemininde düşünmek ve politika yapmaya çalışmaktır. Şimdi sermaye karşısında işçi politikası, emek politikası yapma zamanı ve milliyetçi konumlardan kurtulmanın garantisi de burada aranmalı. Çünkü işçi sınıfı, çıkarları ulusal değer ve çıkarlarla, ulusal çitlerle sınırlı olmayan uluslararası bir sınıftır. Aynı tekelci burjuvazi gibi, ondan daha ileri ölçüde vatansızdır. Ama bu, bilinçli işçinin, “burjuva vatana” dair kuyrukçuluğu reddederken, içinde mücadele yürütmeye zorlandığı sınırları ve dolayısıyla ulusal devlet formunu dikkate almaması anlamına gelmez. Ve hele emperyalist baskı altındaki bir ülkede, bu baskıya karşı oluşan bağımsızlık hareketinin en önünde saf tutmasını, ulusal değerleri sahiplenmesini hiç engellemez.
Bilinçli işçi, isteğe bağlı olarak ulusal devlet formunu, kendisinin koymadığı bu kategoriyi dikkate almayarak ileriye, sosyalizme doğru adım atamaz. Tersine her ülkede işçi hareketi, biçim (form) açısından ulusal olmak zorundadır; ancak içerikte uluslararasıdır. Emperyalist baskı ve ona karşı mücadele söz konusu olduğunda ise, bunun ötesinde, ulusal hareketin de başına geçecek ve dünya işçi sınıfının diğer müfrezelerinin eylemiyle birleşen bir eylemle, uluslararası burjuvazi (ve onun bir parçası olan kendi işbirlikçi burjuvazisi) ve emperyalizme karşı yürüyecektir. Ortak hedef, dünya emperyalizminin devrilmesidir. Emperyalist ülkelerde bilinçli işçi, aynı amaçla kendi burjuvazisine karşı mücadele ederken, emperyalist baskı altındaki ülkelerde ise bilinçli işçi, demokratik bir karaktere sahip olması kaçınılmaz olan ulusal hareketi, kendi burjuvazisinin de birleştiği uluslararası burjuvazi ve emperyalizme karşı yöneltip geliştirmek durumundadır. “BirAdım” yazarına göre, bu, milliyetçilik oluyor!
Emperyalizme karşı mücadele konusunda cesaretsizlik, zorluklarını göze alamama gibi nedenler onları, UKKTH’nin, ayrı devlet kurma hakkı olarak savunulmasından yan çizmeye götürdüğü gibi, antiemperyalist mücadeleden bütünüyle yan çizmeye de götürüyor. “Milliyetçilik” yaftası asılarak, böyle bir mücadelenin zorluklarından kurtulma, sığınılacak en sağlam liman oluyor. Globalleşme (küreselleşme) karşısında mücadele yerine (başta Avrupa Parlamentosu olmak üzere) uluslararası platformlarda mücadele ediyor görünerek entegrasyon eğilimini geliştirerek bu limana sığınma yanlıları, ikna edici olmak için, milliyetçilik gibi başka kötü “limanlan” ileri sürüyorlar:
“Sosyalistler küreselleşmenin bir ideolojisi olan yeni liberalizme karşı, milliyetçi ideolojik bir zeminde mevzilenerek yanıt üretemezler, üretirlerse sosyalist değil, milliyetçi olurlar. Ulus, din, ırk gibi olgular kapitalizmin ezdiği kitleler için bilinen en eski sığınaklardır. Küreselleşmeye karşı geçerli bir sol alternatifin üretilerek toplumun gündemine taşınamaması halinde ezilen kitlelerin geleneksel sığınaklara yönelmesi önlenemez. Eğer sol küreselleşmeye karşı geçerli ve umut verici bir politika üretemez ve çaresizlik içinde bilinen geleneksel mevzilere sığınırsa, hiçbir zaman seçenek olma gücünü elde edemez.” (sf. 63)
Politika üretme, masa başı icatlar sorunu değildir. Politika, aynı toplumsal gelişme gibi, biri bilinçli etkinlik diğeri nesnel bir süreç olarak, icatçılığa kapalıdır, nesnelliğe dayanmak zorundadır, ona uygun olarak kendi yolundan yürümek zorundadır. Toplumun üzerinde yükseldiği çelişme ve dinamikler bellidir ve nesneldir. Yeni icatlar yoluna sapılmayacaksa, bugünkü koşullarda, emperyalist küreselleşme saldırısı karşısında anti-emperyalist demokratik bir program zorunludur.
Türkiye’de örneğin, büyük burjuvazi ve onun bir akımı olarak milliyetçilik, antiemperyalist bir nitelik taşımaz, taşımıyor. İşbirlikçi tekelci burjuvazi çoktan emperyalizmle birleşmiştir ve milliyetçiliği, dergide söylendiği gibi, milli bağnazlık, yayılmacılık ve muhafazakârlıkla karakterize olur. Örneğin Orta Asya’ya yönelik Amerikan yayılmacılığının taşeronluğunu üstlenen işbirlikçi burjuvazinin elinde Pan-Türkizm ya da Pan-Turanizm olarak şekillenebilir. Bütün ulusal değerlerini yitirerek ulusa ihanet etmiş işbirlikçi tekelci burjuvazinin milliyetçiliğinin de en küçük bir ulusallığı kalmamıştır. Zaten adında milliyetçi sıfatını taşıyan faşist parti, AB’ye üyelik ya da uluslararası tahkim gibi sorunlarda, demagoji olarak bile, ulustan yana hiçbir tutum geliştirememiştir.

İŞÇİ SINIFI VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK
Küçük ve orta burjuvazi, hâlâ belirli ulusal tutumlar geliştirebilme olanağına nesnel olarak sahiptir. Bu tutumlar, tutarlı ve kararlı olmayacak, geçici bir nitelik taşıyacaktır; bu kaçınılmazdır. En son Kürt milliyetçiliğinin deneyiyle, bu, bir kez daha görülmüştür. Ama onun, kararsızlıklarla yaralanmış olsa ve hüsranla sonuçlansa bile, 15 yıllık mücadelesini kim reddedebilir. Evet, bu yıllar içinde Clintonlara mektuplar yazılmıştır. ABD, Avrupalı emperyalist devletler ve İsrail’le ilişkiler geliştirilmiştir, ama belirli bir mücadele de yürümüştür.
Ara sınıfların emperyalizme karşı üreteceği politikalar ve yürüteceği politik mücadelenin sınırlarını, bu sınıfların nesnel konumları belirlemektedir. Emperyalizmle sahip oldukları bağlar (yalnızca kredi vb. değil ama kendilerinin de, kapitalist kategoriler olarak, binlerce bağla kapitalizme, dolayısıyla onların en irileri olan emperyalist burjuvaziye bağlı olmaları), onları emperyalizmle uzlaşmaya iter. Ama üzerlerine yöneltilmiş emperyalist baskı, buna karşı çıkışlarını da koşullandırır. Sonuçta, tutarsızlık ve kararsızlıklarıyla yalpalamaktan kaçınamazlar.
Tam da bu nedenle, emperyalist baskı karşısında uyanması ve harekete geçmeye yönelmesi kaçınılmaz olan halkın başına geçmeye nesnel olarak en hazır ve yatkın sınıf, işçi sınıfıdır. Emperyalizm ve onun örneğin küreselleşme saldırganlığından en büyük zararı o gördüğü gibi, uluslararası burjuvazi ve kapitalizmle, onu tutarsızlık ve uzlaşmaya yöneltecek hiçbir bağa sahip değildir. Çıkarları, ulusla ye ulusal değerlerle de sınırlı olmayan ve bütün ülkelerde kapitalizmin devrilmesini dayatan işçi sınıfı, bu nedenle, milliyetçilik korkuluğuyla ürkütülmeyecek bir ulusal bağımsızlık eyleminin başına geçebilir. İşçi sınıfı ancak böylelikle, “BirAdım” yazarlarının başka yerlerde aradığı seçenek olma gücü ve şansını yaratabilecek ve güvenle sosyalizm yolunda yürüyebilecektir.
Bu durumda işçi sınıfı milliyetçilik girdabına mı sürüklenmiş olacak? Hayır, işçi ve emekçilerin ulusal değer ve hakları, ulusal bağımsızlığı savunan bu tutumuna, bir isim aranacaksa, bu, milliyetçilik değil, yurtseverliktir. Türkiye’de ulusal hak ve özgürlükler, ulusal egemenlik, yeraltı ve yerüstünün tüm ulusal kaynakları emperyalist baskı ve talanın konusu iken ve ülkenin sömürgeleştirilmesi süreci neredeyse sonuna gelmişken, kim ulusun ve ulusal kategorilerin eskimiş sığınaklar olduğunu iddia edebilir? Emperyalizmin, kuşkusuz en başta işçi ve emekçiler olmak üzere ulusu ve ulusal değerleri tamamen teslim almaya yönelik saldırganlığına karşı çıkmadığında, bilinçli işçi, kendisini, nasıl üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş sayabilir. Ve sosyalistler, ayaklar altına alınmış ulusal haklar ve değerleri savunmak ve ulusal bağımsızlığı kazanmak üzere, işçi sınıfının, ulusun geri kalanını peşine takarak ulusal mevzileri tutmasına yardım etmezler ve işçi sınıfı bu sorumluluğunu gerçekleştiremezse, işte o zaman ulusal demagoji, ulusla hiçbir bağı kalmamış milliyetçi faşist güçlerin elinde bir silah olarak işçilere karşı çevrilecektir.
“BirAdım” yazarları, “milli devlet formu”nun, “alternatif toplum projesi”ne hizmet edemeyeceğini ileri sürerken ne demek istiyorlar? Hangi uluslararası formları öngörüyorlar? Avrupa Parlamentosu ve AB formunu mu? Her ülke işçi sınıfının kendi devlet sınırları içinde mücadele zorunluluğu bir yana, emperyalist baskı karşısında milli devlet formunun savunulması, neden milliyetçi akımlara ve onların kaynaklandığı tekelci burjuvaziye terk ediliyor? Onlar, bu formu uzun zamandır savunmuyorlar. Zorlamakla da savunmazlar. Bu durumda ulusal haklarla birlikte ulusal bağımsızlığın savunulması, küçük burjuva milliyetçiliğine bırakılmış oluyor.
Burada “BirAdım” yazarları “haldeki ‘ulusal devlet’ zemini”nden söz ederek, kuşkusuz benimsenemeyecek olan ve ulusal bir devlet olmaktan neredeyse tamamen çıkan bugünkü devletin olumsuz pozisyonunu ileri sürüyorlar. “Burjuva düzenin iç evrimi” ve “bu evrimin ürünü politik kamplaşmalarda taraf olunamayacağına” dair görüşler ortaya koyuyorlar. Ama ulusal bağımsızlığı kazanmaya yönelik antiemperyalist mücadele ne düzen içi bir evrime ne de bunun ürünü politik kamplaşmalara dayandırılabilir. “Haldeki devlet’in ulusallıkla ilgisinin neredeyse hiç kalmamış ve ülkenin sömürgeleştirilmiş olması, anti-emperyalist bir hareketin kalkış noktalarındandır. Ve anti-emperyalist mücadelenin, bu devlet katında bir eylem olarak değil ama tam da devleti dönüştürecek bir eylem olarak yürütülme zorunluluğu, başka bir deyişle, ulusal bağımsızlığın kazanılma zorunluluğu, buradan gelmektedir.
Müftüoğlu UKKTH’yi zaferle gerçekleşemez buluyordu. “BirAdım” yazarları daha da ileri giderek, “ulus”un ve “ulusal” kategorilerin miadını doldurduğunu (“tarihen aşılmakta” -sf. 62- olduğunu) söylüyorlar. Çözümleri, ne tür bir şey olacağı tartışmalı (“bir dünya tasarımı olarak sosyalist teorinin de yeniden kurulmasına ve tanımlanmasına gerek var” -sf. 63- diyorlar.) bir “sosyalizmi” ileri süren “uluslararası platformlar” ve “emeğin küresel gücü”, “dünya emek cephesi” gibi “formlar”dır.
İşçi sınıfı ve emekçilerin uluslararası dayanışması ve daha ileri giderek birliği ve bunun örgütlenmesi ihtiyacını ortaya atarak, ülkeler çapında emperyalizme karşı yürütülecek ulusal eylemden yan çizmek, ulusal sorunların çözümünü ulusal hareket ve devlet formlarını reddederek sosyalizme aktarmak, emperyalist ekonomist mevzilerde zaman harcamaktır. Tek tek ülkelerdeki gelişmesini reddederek “dünya devrimi” edebiyatı peşinde zaman harcayan Troçkizm sosu sürülmüş emperyalist ekonomizm. Zamanında Troçki de emperyalist ekonomistleri desteklemişti! “BirAdım” yazarları bu fikirlerini işçiler önünde savunmayı denesinler!
Örneğin gidip işçilere, “özelleştirmeye karşı devlet KİT’lerini savunmanın solculuk olmadığını”, örneğin SEKA’nın kapatılmasının solculuk açısından sorun oluşturmadığını anlatsınlar. Örneğin TÜPRAŞ’ın satılmasına karşı olmadıklarını, bu KİT’in savunulmayacağını vb. söylesinler. Ulusal değer adına ne varsa onları savunmadan işçilerden alacakları yanıtı görsünler. “Biz özelleştirmeye karşıyız” diyecektir yazarlar! Karşıysanız, TÜPRAŞ’ın satılmasına karşı çıkacak, dolayısıyla KİT’leri savunmuş olacaksınız! Politik mücadele, kavramlarla oynayarak yürümüyor. İktidar olunca doğal ki, KİT’lerin mülkiyeti de dâhil bütün örgütlenmesini değiştirirsiniz. Ama özelleştirmeye karşıysanız, bugün KİT’lerin örgütlenmesi ve mülkiyetine ilişkin ne tür görüşleriniz olursa olsun, TÜPRAŞ’ın satılması ya da SEKA’nın kapatılmasına karşı çıkıp bu KİT’leri halkın malı olarak sahiplenmek durumunda olduğunuzu anlamalısınız. “Ulusal devlet formu” da öyle.

ÖDP VE “BİRADIM”IN BİRİKİMİ, BİRİKİM’DEN!
Bugünkünü, “haldeki milli devleti” beğenmiyorsunuz. Biz de beğenmiyoruz. Ama bunun, eğer yazınızda bir kez geçen “bağımsızlık” ve “anti-emperyalizm” kavramlarına hakkını verecekseniz, ulusun haklarını, ulusal mücadeleyi ve amaçlamaktan kaçınamayacağı ulusal devlet formunu hakir görmenizi gerektirmediğini bilmelisiniz. ÖDP ve “BirAdım” yazarlarının bu görüşlerinin “ulusal” kaynağı, kozmopolitizmle malûl “ecnebi bir akım” olan neoliberal küreselleşme düşkünü Birikim dergisidir.
Birikim yazarları yerlilikle (belirli bir yere, yurda dayanıyor olmakla, yurtseverlikle) milliyetçiliği özdeşleştirir, uluslar-üstülüğü, küreselliği vb. överler. Örneğin Ahmet İnsel’e göre, “Yerlilik söylemi içinde kendini ifade eden milliyetçi kimlik arayışı”dır. İnsel’e göre, “… Yerliliğin kendini tanımladığı bir toprak, bir tarih veya bir kan bağı vardır. Yerelliğin bu üç unsuru, aynı zamanda ulusallığı var eden unsurlardır. Bu nedenle yerlilikle ulusallık arasındaki ince sınır çok rahat biçimde aşılır ve çoğunlukla yerlilik talebi ulusalcı ideolojinin yerel tezahürü olarak işlev görür.” (Birikim, Sayı 111–112, sf. 139)
Süha Ünsal daha ileri gider ve “milliyetçiliğin ya da zevahiri kurtaran biçimiyle yurtseverliğin aynı tehlikeli sonuçları”ndan (Agy., sf. 58) söz eder. Murat Belge, açık sözlüdür: “1989’dan bu yana dünyanın uluslararasılaşması süreci liberalizm/kapitalizm çerçevesinde yürümeye başlayınca, eski Marksistler de ‘evrenselcilik’ vurgusunda emperyalist hegemonya emelleri sezdiler ve içgüdüsel bir savunma refleksiyle ‘yerlilik/yerellik’ bariyerini yükseltmeye giriştiler. Bunda doğrusu bir sağlıksızlık buluyorum. ” (Agy., sf. 82)
Bu durumda, yerli olmaktan, yurtseverlikten uzak durmak ve lekelenmemek doğru oluyor! Önemli olan, İnsel’in “ulusallığı”, gönül rahatlığı içinde ulusalcı ideoloji ya da akımlara bir kalemde peşkeş çekmesi, Ünsal’ın yurtseverliği milliyetçilikle damgalamasıdır. Örneğin MHP’nin ulusal tutumuna ilişkin tek bir örnek bulmak bile olanaksızken, bu el çabukluğu şaşırtıcıdır. Sorun, ulusal tutumları, emperyalizm çağında, emperyalizm karşısındaki tutumlar olarak değil ama başka yerlerde aramak kaynaklıdır.
Örneğin, Yunanlılar karşısında Türk milliyetçiliği olarak ortaya çıkan tutumlar, kuşkusuz artık emperyalistler arası sürtüşme ve çatışmalara, çelişmelere bağlanmış çeşitli ülke burjuvazileri arasındaki pazardan pay kapma çekişmelerinin ürünü olarak tamamen gerici niteliktedir. Ya da Kürtler karşısında baskı ve zorbalığın örgütlenmesi olarak kendisini ortaya koyan milliyetçilik örnekleri, ulusal değerlerin savunulması ile ilgisizdir. Emperyalizme karşı tavır alış olarak ortaya çıktığında ise, işçi sınıfının yurtseverliği dönüştürücü temel bir dinamik durumuna yükselir.
Birikimcilere ulusal alan gereğinden çok dar gelir; proleter yurtseverliğin enternasyonalizmle birleşen ama zorlu anti-emperyalist militan tutum gerektiren niteliği, genişliği sağlasa bile rahat bozucu ve ürkütücüdür. Belge’nin açık açık söylediği gibi, liberalizm/kapitalizm çerçevesinde yürüyen uluslararasılaşmaya beylerimizin “solcu” katılım ve katkısı, en tercih edilen pozisyon olup çıkar. Bu “liman” ya da “mevzi” en iyisidir! Ulusla, ulusal kavga ile emperyalizme karşı mücadelenin zorluklarıyla uğraşmaya gerek yoktur!
Ulusla ilgili her şey milliyetçilik olarak suçlanır; yurtseverlik, milliyetçiliğin “zevahiri kurtaran türü” ilan edilir. “Korkudan” kimse bir şey söyleyemeyecek, beylerimiz de “solculuk” taslayıp kumda oynayacaklardır!

İP MİLLİYETÇİLİĞİ
“BirAdım” yazarları, yazılarında küreselleşme sorununa yaklaşımda “solda iki yanlış eğilim” ya da iki sapmadan söz ediyorlar: “Liberal sol eğilim ve statükocu milliyetçi anlayış” ya da “neoliberal yaklaşımlar ve milliyetçi-sol çizgi.”
Bir dipnotta bu sapmalardan, Birikimcilere değinilmeden, birincisine “2. Cumhuriyetçiler”, ikincisine İP örnek veriliyor. Doğru söze ne denir, İP milliyetçidir, düzen içidir, düzenin en gerici yönleri ve eğilimlerinin savunucusudur. İP üzerine uzun uzun konuşmak gerekmiyor. Herhangi bir yayınından rast gele bir sayfa açarak, İP’i hiç tanımayan biri onun hakkında tam bir fikir sahibi olabilir; kısacası, gericiliği paçalarından akmaktadır. Konuyla ilgisi açısından ÖDP (ve EMEP) kongresi ile ilgili H. Yalçın’ın Aydınlıktaki yazısını alalım.
Adam kulaktan dolma yazıyor; “ÖDP Kongresi, AB’ye girişi destekleme kararı almış…” Böyle bir şey yok; tersine dair karar almamış ama girişi destekleyen karar da yok. Ama yazıyor: “ÖDP’nin açıkça ve net olarak emperyalizmin yanında yer alışı…” Sonra da EMEP’in müttefik olarak hep arayıp ÖDP’yi bulmasını eleştiriyor! İpe sapa gelmez görüşlerle özellikle EMEP’e yönelttiği suçlamalar içinde konumuz açısından ayırt edici olan biri önemli.
EMEP kongresinin temel sloganını yanlış öğrenip yanlış eleştirerek başlayıp 28 Şubat destekçiliğine varıyor. Emperyalizme karşı mücadele eğilimi taşıyan herkesin birleştirilmesine yönelik taktik doğrudur. Anti-emperyalist mücadele içinde birleşebilecek güçler, genellikle işçi ve emekçilerden ibaret kalmaz. Ama bununla 28 Şubatçılığın bağlantısını ancak yılışık gericiler kurabilir. Aydınlıkçı “haldeki milli devlet formu”na dair yazdıklarıyla “BirAdım” yazarlarını haklı çıkarmak ister gibidir. Ulusallıkla ilgili hiçbir yönü bulunmayan, tersine özellikle Ortadoğu’ya ilişkin ABD hesaplarıyla örtüşen 28 Şubat darbeciliğini ulusal ilan etmek için, ancak Aydınlıkçı olmak gerekiyor. Anti-emperyalizm kuşkusuz, düzen içi dayanaklara sahip olmadığı gibi, 28 Şubat’ın da emperyalizme dil uzatan bir yönü yok, olmadı. Aydınlık’ta ise şu saçma sapan satırlar yer aldı:
“EMEP yöneticileri, 28 Şubat’a başından beri karşı çıktılar. Ordu ve İP karşıtlığını siyasal varlıklarının gerekçesi haline getirdiler. (!) Bu sayede Fethullahçılar dâhil, bütün gerici ve dinci odakların övgüsünü kazandılar. Çünkü kritik sorun hangi keskin devrimci edebiyatın yapıldığı değil, 28 Şubat’a tavırdı. Amerika’nın dayatmalarına direnen ve irticayı birinci tehdit olarak değerlendiren Ordu’yu hedef alarak gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadele edilemeyeceğini hem Amerikancı odaklar hem gericiler çok iyi biliyorlardı… emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadelede ciddiyetin bugünkü temel ölçütü, 28 Şubat’a, Cumhuriyet Devrimi çizgisindeki Ordu’ya karşı tavır ve buna bağlı olarak Ulusal Güçbirliği için çalışıp çalışmamaktır.” (Aydınlık, 12 Mart 2000, sf. 5)
Uzun tahliller gerekmiyor. Bir NATO ordusu için bu söylenenler, tek bir şeyi kanıtlar: Aynı Birikimciler gibi, Aydınlıkçıların da, düzen içinde kendilerine hoşlarına giden bir yer edinmiş olduklarını. İşçiler, emekçiler kesmiyor Aydınlıkçıyı, ille de “0”sunu büyük harfle yazdığı ordu olacak! Olmazsa anti-emperyalist olunamıyor! Tekellerin hizmetindeki bir kurumdan bunca beklenti, tekellerden beklentidir. Yazının önceki satırlarında ulusal sanayici ve tüccara değinilmişti. Aydınlıkçının bu “ulusal” sınıflarla iktidardaki burjuvaziyi, işbirlikçi tekelci burjuvaziyi nitelediği yıllar öncesinden bilinir.
Aydınlıkçı “anti-emperyalizm” böyledir; kritik sorunu, ordu ve işbirlikçi tekelci burjuvaziye karşı tavırdır. Onlarla birlikte bir “antiemperyalizme” “evet” der Aydınlıkçı, onlar dışta kalıyorsa, yoktur. “Anti-emperyalizmleri”, orduya ve işbirlikçi tekelci burjuvaziye emanettir! Aydınlık ve İP konusuna girmemizin nedeni, onlarla ÖDP ile “BirAdım”cı ve Birikimcilerin görüşlerinin, ulusal sorunu büyük burjuvaziye ve milliyetçilere havale etme ve ama işçilerin eline teslim etmemede birleşmesidir.
İkisi soruna iki zıt yönden yaklaşır, ama ortak bir noktada buluşurlar: Anti-emperyalizm, ulusal hareket ve bağımsızlık burjuvazinin, milliyetçilerin sorunudur! Bu ortaklığa karşı bizim tezimiz, artık ulusal talepleri sahiplenme ve ulusal bağımsızlığı kazanma uğruna mücadelenin, işçi ve emekçilerin güçlü kollarına kaldığıdır. Büyük burjuvazi, bu mücadelenin karşı cephesidir. Ara sınıflara, hele bu koşullarda işçilerin peşine takılmak düşebilir.

Mayıs 2000

Köylü sorunu ve işçi sınıfıyla birlik

Emperyalizmin dayatmaları doğrultusunda yaşama geçirilen ekonomik saldırı kararları tarımı ve emekçi köylülüğü de derinden yaralıyor. Köylü kitlelerinde büyüyen hoşnutsuzluğu ve sorunları yakından gözleyen Ziraat Mühendisi Deniz Keskin’in bu konudaki yazısını okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

KAPİTALİZMDE KÖYLÜLÜK
Feodal toplumun sömürülen kesimi köylülük, sorunlarının çözümü için feodal düzen ve ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasını, “özgürlük ve adaletin” yerleşmesini burjuvaziden sonra en çok talep eden sınıf olmuştur. Ve gerçekten de derecesi, kapitalizme geçiş sürecindeki sınıf ilişkileri ve çatışmaların seyrince belirlenen, ülkeden ülkeye değişen kimi kazanımlar da elde edilmiştir. Köylülüğün tipik kesimi açısından en önemli kazanım, feodal yükümlülüklerden kurtulmak, özgür toprak sahibine dönüşmek olmuştur. Köylünün kendisine ait bir miktar toprağı ve bu toprağı işlemesi için sınırlı da olsa üretim aracı vardır artık. Ancak kapitalizmde sömürü, biçim değiştirmiştir. Üretim araçlarının büyük kısmını ve devleti topyekûn elinde tutan burjuva sınıfı, varlığını emek sömürüsüne bağlamıştır. Zaman içinde burjuva sınıfı, habire semirip elindeki sermayeyi büyütürken emekçiler bin bir güçlükle biriktirdikleri küçük servetlerini kaybederler ve milyonlar halinde yoksullaşırlar.
Kapitalizm köylü üzerinde iki yönlü etkide bulunur. Bir kısmı köylü işletmesini genişletme ve üretim araçlarını artırma imkânı yakalarken, milyonlarca köylü toprağını ve üretim araçlarını satmak zorunda kalır, mülkiyetten tecrit olur. Bu olay nispeten uzun bir zaman dilimi içinde, yavaş yavaş gerçekleşir. Kaçınılmaz olarak köylülük kendi içerisinde sınıfsal farklılaşma geçirerek, çıkarları ve talepleri birbirinden farklı kısımlara bölünür.
Topraksız köylüler ya da kır proleterleri, toprağını ve üretim araçlarını kaybetmiş, geçimini zengin köylülerin işletmesinde gündelikçi veya işçi olarak çalışarak kazanan kesimdir. Bunlar kentlerdeki işçilerin öz-kardeşleridir. Kapitalizm kırsal alanda geliştikçe bunların sayısı artar. Zengin köylüler kır proleterlerinin hem topraklarını ellerinden alır, hem de onların sırtından büyük servetler elde eder. Buna karşın kırsal alanın en yoksul kesimi kır proleterleri olmuştur. Öyle ki pek çoğu bu yoksulluğa dayanamayıp kentlere göç etmek zorunda kalır. Onlar ülke çapında diğer işçi kardeşleriyle birleşip mücadeleye girmedikçe, zengin köylünün kapısında köle muamelesi görmekten kurtulamaz.
Yoksul köylünün elinde işleyebileceği az bir miktar toprağı, birkaç hayvanı ve çoğu zaman sahibi olduğu toprağı dahi ekip biçmeye tam olarak yetmeyen birkaç parça üretim aracı vardır. Yoksul köylü bu koşullarda yapacağı üretimle kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Kendi işini bitirir bitirmez zengin köylünün yanında gündelikçi olarak çalışmak zorunda kalır. Kapitalist sömürü ve kötü üretim koşulları elinde kalan son toprak parçasını da kaybetmesine, varını yoğunu satmaya zorlar. Ancak yoksul köylüler bu kaçınılmaz sonu görmek istemezler, işletmesini biraz daha güçlendireceği umuduyla, ailesiyle birlikte ölesiye çalışır. Onların yoksulluktan kurtuluşu yalnızca işçi sınıfının kurtuluşuyla mümkündür.
Küçük köylü, yalnızca kendi ihtiyacını karşılayabileceği kadar toprağa ve üretim aracına sahiptir. Türkiye köylülüğünün en kalabalık kesimini oluşturur. Üretim araçlarına sahip olmasına karşın emekçi yönü daha belirgindir. Çünkü onun ve ailesinin yaşamı çalışmasına, üretim yapmasına bağlıdır. Zengin köylüler gibi yalnızca “kârını” hedefleyerek üretim yapmaz. Küçük köylü en kötü koşullarında dahi ailesinin geçimini sağlamak ve işletmesinin zararını en aza indirmek için zararına da olsa üretim yapmak zorundadır. Kapitalist sistem içinde küçük köylü tarımsal girdi ve ürün taban fiyatlarında kendi çıkarları doğrultusunda müdahale edebildiği oranda yoksullaşmasını engelleyebilir. Yoksullaşmanın önüne geçmesi için ülke çapında birleşip örgütlenmesi ve kendi devletine sahip olması gerekir. Ona bu imkânları yalnızca işçi sınıfı sunabilir.
Orta köylülük, sınıflandırmada küçük köylü ile zengin köylü arasında yer alır. Ailesinin geçimi için gerekli olandan fazlasını üretebilme kapasitesine sahiptir: Çoğu kez işletmesinde gündelikçi veya işçi çalıştırır. İhtiyacından fazlasını biriktirip işletmesini büyütmekte kullanır. Ancak kötü üretim koşulları veya burjuva hükümetinin köylülüğün aleyhine olan tarım politikaları onun da yoksullaşmasına ve elindeki toprağı, üretim araçlarını kaybetmesine neden olur.
Kapitalist gelişmeyi gören orta köylü, işçi sınıfıyla birleşmenin kendi çıkarına olduğunu bilir. Ancak bu bilinçten yoksun orta köylü çoğu zaman daha da zengin olacağı düşüyle burjuvazinin peşinde koşar. İşçi sınıfının gücünü net olarak gördükçe tavrını değiştirebilir.
Zengin köylü, üretim araçlarının büyük kısmını ve toprağın da ihtiyacından çok fazlasını elinde tutar. Yani kırsal alanın burjuvasıdır. O yalnızca “azami kâr” için üretim yapar. Ailesinin geçimi onun için bir sorun değildir. Çalıştırdığı işçilerin sırtından kazanarak biriktirdiği yüklüce parası vardır. Köylülüğün yoksullaşmasından birinci derecede sorumlu olan zengin köylü; hiç doymazcasına üretim araçlarını ve toprağı kendi mülkiyetinde toplayarak, diğer köylülüğün yoksullaşması pahasına kendisi zenginleşir. Bunu kapitalist sistemde devletin sunduğu imkânları kullanarak yapar.

İŞÇİ SINIFI
İşçi sınıfı üretim araçlarının mülkiyet hakkına sahip değildir, bu onun en belirgin özelliğidir. Geçimini sağlamak için emek-gücünü üretim araçları sahibi olan burjuva sınıfa satmak zorundadır. İşçi, emeğinin değerini ve çalışma koşullarını düzeltmek için burjuvaziye karşı amansız bir mücadele yürütmektedir. Büyük kentlerde hemen her zaman fabrikalardan birindeki işçilerin işverenin dayattığı kötü çalışma koşullarına karşı grevlerle direndiklerini görürüz. Bu grev ve direnişlerle işçiler pek çok hak kazanmış, yaşam düzeylerini eskisine göre biraz daha yükseltebilmişlerdir.
Ancak kapitalist sistem burjuvaziye devletin imkânlarını sunmakta, o da bu imkânları tereddütsüz kullanmaktadır. Grevleri polis ve jandarma zoruyla kırmaya, kazanılmış haklan parlamento ve hükümetler aracılığıyla gasp etmeye çalışmaktadır. Örneğin yakın zamanda emeklilik yaşı yükseltilerek işçilerin emeklilik hakkı meclis eliyle gasp edilmiştir. Tüm emekçilerin eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı ise yine hükümetlerin bilinçli politikalarıyla aksatılmakta ve faydalanılamaz hale getirilmek istenmektedir.
İşçi sınıfının kurtuluşu, bilimsel dünya görüşü ve tarih göstermiştir ki, kendi eseridir ve ancak burjuvaziyi iktidardan alaşağı etmesi ve üretim araçlarını toplumsallaştırmasıyla mümkündür. Bunu tüm dünya işçilerinin önderi ve öğretmeni Lenin şöyle ifade ediyor:
“Biz, milyonlarca emekçi yeterince boyun eğdik. Bizi soymalarına yeterince izin verdik. Birlikler kurmak, tüm işçileri tek ve büyük bir birlik içinde (işçi partisinde) toplamak ve beraberce daha iyi bir yaşam için mücadele etmek istiyoruz. Toplumun yeniden ve daha iyi bir biçimde örgütlenmesini istiyoruz; bu yeni ve daha iyi toplumda zengin-yoksul olmamalı, herkes çalışmalıdır. Yalnızca bir avuç para babası değil, tüm emekçiler kendi ortak çalışmalarının ürünlerinden yararlanmalıdır. Makineler ve diğer teknik gelişmeler, milyonlarca, on milyonlarca insanın sırtından birkaç kişiyi zenginleştirmeye değil herkesin işini kolaylaştırmaya yaramalıdır. Bu yeni ve daha iyi toplumun adı, sosyalist toplumdur. Öğretisinin adı sosyalizmdir.” (İşçi Sınıfı ve Köylülük, V. İ. Lenin, Sol Yayınları, sayfa 61)

TÜRKİYE TARIMININ GÜNCEL SORUNLARI
Türkiye yakın zamana kadar tarımsal üretimiyle kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydi. İhraç ürünleri arasında tarımsal ürünler önemli bir yer tutuyordu. Ülke ekonomisinde tarımın önemli bir yeri vardı. Nüfusun yarısından fazlası kırsal alanda istihdam edilmişti ve köylülük içinde kişi başına düşen gelir bugüne kıyasla daha yüksekti. Eskiden eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşamamak ve yüksek tarım tekniklerini uygulayamamak gibi önemli sorunlarla mücadele eden köylünün sıkıntıları bugün çok fazla katlanmıştır.
Bugün Türkiye tarımı bitme noktasına gelmiştir. Bu gerçek gözlerden gizlenemeyecek kadar açık olduğu için kurulan her yeni hükümet, günün sorunları ve geçmişin dersleriyle yüzleşmemek için “Tarım Reformları” veya “Köylüyü Kalkındırma Programlan” hazırlamaktadır. Burjuva hükümetleri, köylülüğün üzerine umut ekerek Türkiye tarımını sürüklemeye devam ettikleri bataklığı gizlemeye çalışmaktadır.
Artık Türkiye köylülüğünün umut peşinde koşacak zamanı kalmamıştır. Gelinen noktada köylülüğe kitleler halinde yoksullaşma ve topraksızlaşma dayatılmaktadır. Gerçek anlamda soygun ve talan siyaseti olan burjuva hükümetlerinin tarım politikaları; ülkenin bağımsızlığına, milyonlarca köylünün geçimine, ülkenin tamamının beslenme gereksinimine hiç önem verilmeksizin hazırlanmıştır. Böylesi politikalar halkın yalanlarla kandırılması ve uyutulmasıyla hayata geçirilebilir ve onlar da öyle yapıyorlar.
Türkiye’nin tarımsal üretimi burjuva hükümetlerinin özensiz bakımı sonucu hasta olmuştur. Onu tedavi edecek olan da Türkiye köylülüğüdür. Tıpkı teşhisin, tedaviye giden yolun kapısını açması gibi, köylüler de ilkin kendi sorunlarını (hastalıklarını) teşhis etmelidir. Köylü, sorunlarının farkına vardıkça kendisi gibi daha iyi bir yaşam mücadelesi verenleri bulmakta güçlük çekmeyecektir.

TOPRAK DAĞITIMINDA ADALETSİZLİK
Anadolu’da toprağın hukuken özel mülk olarak işlem görmesi 1858 Arazi Kanunnamesiyle başlar. Feodal bir devlet yapısına sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, değişen toplumsal düzene uyum sağlamakta zorlanıyordu ve ekonomisi çökmeye başlamıştı. Tüm dünyada hızla gelişen kapitalist sistem, devlet yapısında köklü değişiklikler yapmayı ve düzenli ordular kurmayı şart koşuyordu. Osmanlı İmparatorluğu da kapitalist sisteme uyum sağlamak için reformlar yaptı ve düzenli orduyu kurdu. Düzenli orduyu beslemekte ve mevcut tımar sistemiyle vergileri toplamakta zorlanılınca, devletin mülkiyetindeki bazı toprakların mülkiyeti, 10 yıllık vergisi peşin ödenmek şartıyla tımar sahiplerine verildi. Medeni yasayla toprak dağıtımındaki adaletsizlik katmerlenmiş, tımar sahiplerinin mülkiyet hakları hukuken güvence altına alınmıştır.
Her yönden çökmeye devam eden Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’nda yenilen taraf olunca otoritesini tümden yitirdi. Çöken imparatorluğun üzerine kurulan cumhuriyeti köylüler var güçleriyle desteklediler. Emperyalist devletlerin ülkeden kovulmasında köylülük çok büyük sorumluluk üstlenmiş, binlerce can pahasına bağımsızlık elde edilmişti. Kurulan cumhuriyetin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma toprak mülkiyetindeki adaletsizliği gidereceğini, eşit ve adil bir toprak dağıtımı yapacağını sanan köylüler yanıldılar.     Köylülüğün üzerinden yalnızca öşür vergisini kaldıran cumhuriyet, eski düzendeki tımar sahibinin oğluna, yeni düzenin toprak ağasına dokunmadı. Onun eskiden kalma tüm haklarını korudu. Köylü toprak istedikçe devlet, hazineye ait arazileri ve meraları onlara dağıttı. Köylünün zorlamasıyla çıkan ve son derece güdük olan Çiftçiyi Topraklandırma Yasası (1946) ile Toprak ve Tarım Reformu yasasının (1978) uygulanması burjuva hükümetleri tarafından bilinçli bir şekilde engellenmiştir.
Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan toprak mülkiyetindeki adaletsizlik, cumhuriyet döneminde kapitalist sömürüyle birlikte daha da derinleşip çözülmemiş bir sorun olarak günümüze kadar gelmiştir. Türkiye tarımının içine düştüğü bugünkü çöküntü dönemi ise, yüz binlerce yoksul köylünün toprağını satmasını hızlandırmaktadır. Zengin köylüler aleyhine, yoksul köylüler yararına bir toprak dağıtımı, bugün için zorunluluk haline gelmiştir.

BURJUVA HÜKÜMETLERİ
Sınıflı toplumlarda devlet olarak örgütlenen son egemen sınıf olan burjuvazi, kendi iktidarının ülkede yaşayan tüm insanları temsil ettiğini, devletin herkese eşit davrandığını, hukuk önünde herkesin eşit olduğunu iddia eder. Gerçek ise, bambaşkadır. Burjuvazi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını kendi taleplerini hayata geçirebilmek için istediği gibi kullanabilirken, hukuken güvence altındaki haklarını dahi aramak zorunda kalan emekçiler, aynı devletin kurumları tarafından çıkarılan bin bir güçlükle karşılaşmaktadırlar. İşte tam da bu sebepten dolayı yoksul bir köylü, yüksek dereceden bir memurun makamına girdiği zaman ezilmekte, derdini dahi anlatamamakta ve hatta çoğu zaman azarlanmaktadır. Devlet kuruluşlarını kırsal alandaki büyük çiftliklere benzetecek olursak; Çiftliğin kâhyası toprak sahibine farklı, gündelikçiye farklı davranacaktır. Devletin üst düzey memurları da bunu yapmaktadır. Özal’ın “Ben zengin adamı severim” sözü ise bütün bu anlatılanların devletin tepesi tarafından itiraf edilmesidir.
Gerçek böyleyken yoksul köylülüğün, burjuva hükümetlerinden kendi sorunlarını çözmesini ve zengin köylülerin zulmünden kurtarmasını beklemesi büyük bir yanılgı olur. Yoksul köylülük, bugünkü haline bu yanılgıya düşerek gelmiştir.
Zengin köylüler, devletle olan sıkı ilişkileri vasıtasıyla yüksek miktarda kredi çekebilmekte, toprağa yaptığı yatırımı genişletebilmektedir. Kooperatiflerdeki ekonomik ve siyasal gücünü kullanarak, bu köylü örgütlerini kendi çıkarı için kullanabilmektedir. Böylece daha ucuza gübre ve tarım araçları (mibzer, kültivatör, biçerdöver) temin edebilmektedir. Tarım satış kooperatiflerinde ve Toprak Mahsulleri Ofisi’ndeki “adamlarını” kullanarak ürününü tam zamanında, bekletmeksizin satabilmektedir.
Oysa yoksul ve orta köylü, çektiği kredinin faizini ödeyememe durumunda tarlasına haciz geleceğini hesaplamak zorundadır. Geliri sınırlı olduğu için, yeni yatırımların beraberinde getirdiği riskler karşısında cesur davranamamakta ve bu sebepten devlet kredileriyle yeni yatırımlar (mandıra, tavuk çiftliği vs.) yapmaktan kaçınmaktadır. Kooperatiflerden ise zengin köylüler gibi yararlanamamaktadır. Gerçekte kooperatiflerde her bakımdan çoğunluğa sahip olan yoksul ve küçük köylülük, zengin köylülük karşısında, onun parasal gücü ve burjuva partileriyle olan ilişkileri nedeniyle etkisiz kalmaktadır. Kooperatif mallarını kullanırken hep zengin köylünün işinin bitmesini beklemek zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla pek çok yoksul köylü, kooperatiflere ait tarım araçlarını kullanamamaktadır. Üretilen ürünün pazarlanması, yoksul köylüye daha büyük bir dert olmaktadır. Ürünün gerçek fiyatı üzerinden satılması, yoksul köylünün biriken borçlarını ödemesi için çok önemliyken, çoğu kez ürünler maliyet fiyatına hatta daha azına geç ödemeli olarak satılmaktadır.
Her yoksul köylünün yaşayarak gördüğü bu sorunlar, yalnızca bir döneme ait, gelip geçici bir durum değildir. Sermayenin egemen olduğu ve burjuvazinin devlet olarak örgütlendiği bütün ülkelerde aynı sorunlar yaşanmaktadır. Tam da bu koşullarda zengin köylü, gücünü örgütlü oluşundan almaktadır. Çünkü o özünde bir burjuvadır, ekonomik (kooperatifler) ve siyasi örgütlenmelere (burjuva partileri ve devlet memurlarıyla ilişkilere) sahiptir. Sahip olduğu bu örgütleri ve onların sunduğu imkânları, yoksul köylülükle hiçbir zaman paylaşmak istememektedir.

TARIMIN BOĞAZINDAKİ PENÇE: EMPERYALİZM
Emperyalizm, kapitalizmin gelişimindeki son aşamadır. Bu özelliğinden dolayı onu, ölmemek için tüm varlığıyla direnen inatçı bir ihtiyara benzetebiliriz. Yalnız tek bir farkla; kapitalizm, bu ihtiyarlamış insanlar gibi fiziki olarak güçsüz ve zayıf değildir. Aksine baskı ve zor araçlarını daha da güçlendirip, emekçi halkın, sömürüden kurtulmak için girişeceği başkaldırıları bastırmada bilim ve tekniği sonuna kadar kullanır. Emperyalizmi çürüyen ve yok olan kapitalizm yapan özellik; gelinen noktada artık onun üretici güçlerin önünde engel olmaya başlaması ve kendi varlığını ortadan kaldıracak koşulları bizzat kendisinin yaratmasıdır.
Kapitalizmin serbest rekabet aşamasında burjuvazi, “ortalama kâr”la yetinmek zorundadır. Rekabet koşulları bilim ve tekniğin üretime daha fazla sokulmasını şart koşar. Çünkü aynı sektörde faaliyet gösteren yüzlerce burjuva arasında ayakta kalabilme savaşı vardır. Burjuva, rakipleri karşısında üstünlüğü ele geçirmek için “kârı”nın bir kısmından vazgeçer ve üretimi artıracak yeni teknikler araştırıp işletmesinde uygular. Bu, üretici güçlerin bizzat kapitalizm tarafından geliştirildiği aşamadır.
Rekabet ilerledikçe piyasada yalnızca birkaç tekel hâkim olmaya başlar. Artık kapitalizm kimlik değiştirmiş, tekelci kapitalizme dönüşmüştür. ABD, Japonya, Almanya gibi ülkelerde öylesine büyük tekeller vardır ki; bunların parasal güçleri pek çok ülkenin yıllık gelirinden fazladır. Bu tekellerin sahibi olan burjuvalar, piyasada tek başlarına fiyatları belirleyecek güce sahip olmalarından dolayı, “azami kâr”ı hedefleyen üretim yapacak koşullara sahip olurlar. Bu yönelim, sermayenin bir kısmının ülke dışına aktarılmasını ve başka ülkelerde yeni, daha kârlı yatırımların yapılmasını gerektirir.
Tekeller, yatırım yapacakları ülkeyi ilkin kendi pazarı haline getirmeyi hedefler. Azgelişmiş ülkelerdeki üretici kesim, tasfiye edilerek ülkenin genel tüketicisi haline getirilir. Tabii ki bu işi bir çırpıda yapabilmek mümkün değildir. Bağımsız bir ülkenin kökleştirilmesi nispeten uzun bir süreci gerektirir. Bu uzun süreç boyunca ipleri elinden kaçırmak istemeyen ve adım adım ulaşmak isteyen tekeller, kendi devletlerinin yardımına ihtiyaç duyar.
Tekellerin devleti olan emperyalist devletler; azgelişmiş ülkeleri dış borç kıskacına alarak onları “ikili ilişkilere” ve askeri, sanayi, tarım ve ticaret alanlarında açık ya da gizli anlaşmalar imzalamaya zorlar. Bu anlaşmalarda emperyalist tekellerin çıkarları saklıdır. Azgelişmiş ülkenin burjuva hükümeti, attığı imzalarla işbirlikçiliği kabul etmiş olur ve kendi burjuvalarına, emperyalist tekellerin gölgesinde otlanmak düşer. Türkiye’de Sabancı’lar, Koç’lar, geleceğini emperyalist tekellerle işbirliği yapmakta gören burjuvaların temsilcisidirler.
Emperyalizmin boyunduruğu altındaki Türkiye’de tarım, tam da bu anlatılan süreci yaşamış ve artık “bitirilme aşamasına” gelmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, “yardım” adıyla Türkiye’ye verdiği borçlara dayanarak 1950’li yıllarda tarım da dâhil olmak üzere pek çok alanı kapsayan ikili anlaşmaları imzalattı. Artık Türkiye bir pazar olarak Amerikan ürünlerine açıldı. ABD’nin elinde kalmış, satılmayan fazla ürünleri, “yardım” adı altında zorla satıldı. Azgelişmiş ülkelerin tarımsal üretimleri aleyhine ağır hükümler taşıyan GATT anlaşmasının 1951 yılında imzalanması, Türkiye tarımını tamamen emperyalistlerin insafına bıraktı. 1970’li yıllarda Dünya Bankası, Türkiye tarımını doğrudan yönlendirmeye başladı. Dönemin hükümetleri ise emperyalist devletlerin bir kuruluşu olan Dünya Bankası ve IMF’nin her dediğini aynen yapmaya başladı. 1980 yılında IMF’nin “önerileri” doğrultusunda hazırlanan 24 Ocak kararları tarıma en ağır darbelerden birini vurdu. IMF taban fiyatlarının düşük tutulmasını, tarıma yönelik tüm desteklerin azaltılmasını veya kaldırılmasını, bazı ürünlere kota uygulanmasını, tarımsal girdilere dolara endeksli zam yapılmasını istiyordu. Son 20 yıldır bütün burjuva hükümetleri, IMF’nin bu isteklerini yerine getirmek için çalıştı. Şu günlerde ise bu görevi tamamlamak Ecevit Hükümetine nasip oldu.

İŞÇİLER VE KÖYLÜLER NEDEN BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİDİR
Köylülüğün o kadar çok sorunu var ki; başlıklarını sıralamak bile sayfalar doldurmaya yeter. Ülkenin her bir köşesine dağılmış milyonlarca köylü, tarım, havancılık, seracılık vb. alanlarda üretim yapıyor ve her bir köylü işletmesi, yetiştirdiği ürüne göre farklı zamanlarda, farklı biçimlerde sorunlar yaşıyor. Kürt köylüsü, pamuk, fındık, çay üreticisi veya besiciler; sorunları her ne olursa olsun, bunları iki kışıma ayırmak mümkün.
Birincisi, yarı-feodal kalıntılardan kaynaklanan sorunlar (toprak dağıtımında adaletsizlik, ağalık düzeni, tefeci tüccar sömürüsü vb.).
İkincisi, bizzat kapitalist sistemin doğurduğu sorunlar (gelir dağılımında adaletsizlik, emperyalist sömürü, yoksul köylülük aleyhine tarım politikaları vb.).
Yani tek bir cümlede söyleyecek olursak, köylülüğün bugün yaşadığı baskı, yoksulluk ve sömürünün sorumlusu kapitalist sistemdir. Yoksul köylünün kurtuluşu da, yine kapitalist sisteme karşı tüm emekçilerin kendi düzenlerini kurmak için yürütecekleri mücadelenin zafere ulaşmasına bağlıdır. Hiç şüphesiz yeni bir düzenin kurulması ve eski sömürücü sınıfların iktidardan uzaklaştırılarak bütün ekonomik ve siyasi üstünlüklerine son verilmesi, yani sömürünün ortadan kaldırılması, uzun süreli çetin bir kavgayı gerektirir. Sömüren sınıf olan burjuvazi, elindeki tüm araçlarla kazanımlarını sonuna kadar savunacaktır.
İşte tam da burada şunu görürüz: Burjuvazi devlet olarak örgütlenmiş ve kendi ihtiyaçlarına cevap verecek örgütlenmeler kurmuştur. Zora başvurması gerekince ordu ve polis teşkilatını, ekonomik çıkarları için kooperatif ve sendikaları, siyasi çıkarları için ise kendi partilerini kullanmaktadır. Bu örgütlerin tümü, ya burjuvazi tarafından kurulmuştur ya da daha sonra burjuvazi tarafından ele geçirilmiştir. Zengin köylüler de dâhil olmak üzere burjuvazi, gücünü kendi örgütlerinde örgütlenmesinden, yani sınıf olarak birleşmesinden almaktadır. Böylece toplumun sömürülen kesimlerine karşı birlik ve dayanışmayla mücadele edebilmektedir. Örneğin zengin köylüler, pamuk gündelikçilerinin alacağı ücreti hep birlikte belirlemekte, işçilik ücretinin yükselmesine karşı hep birlikte direnmektedirler. Zengin köylülerin yoksul köylülere karşı mücadele geliştirdikleri en üstün yetenekleri, kendi aralarında her ne sorun olursa olsun sömürünün devamlılığını tehlikeye sokacak en küçük yoksul köylü başkaldırısına karşı anında birleşip dayanışmaya geçebilmesidir. Kentli veya köylü demeksizin burjuvazi, sömürünün devamlılığı için kendi arasında birlik ve dayanışma bir zorunluluk olarak görmektedir.

BİRLİK VE DAYANIŞMANIN ÖNEMİ
Bir avuç burjuvanın milyonlarca emekçinin yoksullaşması pahasına zenginleşmeye devam etmesinin en önemli nedeni, emekçilerin baskı altında tutulmaları ve kendi talepleri için mücadele edebilecekleri örgütlerde yeterince birleşememiş olmasıdır. Bu durum, yoksul köylüyü, kendi talepleri için atıldığı mücadelede zayıf düşürmektedir.
Zengin köylüler, tüm güçlerini kullanarak, yoksul köylülerin birleşip kendilerinden daha güçlü hale gelmesini engellemeye çalışmaktadır. Köylüler arasında Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-şeriatçı vb. ayrımcılığını el altından besleyerek birlik yerine daha çok bölünmeyi, dayanışma yerine daha çok kendi aralarındaki kavgayı körüklemektedir. Sonuçta yoksul köylü, asıl kavga edeceği zengin köylü karşısında zayıf düşmektedir.
Oysa kentlerdeki işçiler kurdukları sendikalarda birleştikçe ve içlerinden çıkan dürüst işçi önderlerini de bu sendikaların başına getirdikçe, patronlar karşısında çok daha güçlü olmaktadırlar. Böyle sendikalarda örgütlü işçiler, patronlar karşısında toplu iş sözleşmesine oturuyor, işçilerin aleyhine bir gelişme olunca tüm kentlerde hep birlikte iş durduruyorlar.
Yoksul köylünün bugün için en temel ihtiyacı, kendisini sömüren ve baskı altında tutan kesimlere karşı yüz binler, milyonlar halinde birleşebilecekleri köylü örgütlerinin kurulmasıdır. Böyle bir köylü birliğinin kurulması, yoksul köylülerin başaracaklarına dair inançla ve sabırla çalışmaları sonucu kurulacaktır. Yoksullaşan köylülerin çıkarlarını savunan bu birlik, köylünün kurtuluş mücadelesinde çok önemli bir araç olacaktır.

KÖYLÜNÜN TEMEL TALEPLERİ
• Yoksul köylüler tüm ülke çapında kendilerinin kurduğu köylü birlikleri içerisinde tek vücut birleşmeli ve tarımın her alanında aldıkları kararlar devlet tarafından tanınmalıdır. Kooperatifler, zengin köylülere hizmet eden yapılar olmaktan çıkarılmalıdır.
• Bugün yüz binlerce köylü ailesinin elindeki toprak, ekip biçmeye ve ihtiyaçlarının karşılamaya yetmemektedir. Ta en başından topraklar adaletsizce dağıtılmış, kapitalist sistem de bu adaletsizliği yoksul köylüler zararına artırmıştır. Gelinen noktada, toprağın büyük bir kısmı zengin köylülerce işgal edilmiştir. Zengin köylü, toprağına daha kârlı yatırımlar yapamadığı zaman toprağı boş bırakmayı veya yüksek fiyattan kiraya vermeyi tercih etmektedir. Oysa her köylünün ailesiyle işleyebileceği kadar büyüklükte toprağa sahip olması gerekir. Toprağın bu anlayışla yeniden adil ve eşitçe paylaştırılması köylülüğün ezici çoğunluğunun çıkarları açısından zorunluluktur.
• Son yıllarda gündeme gelen tarımsal KİT’lerin ve Kooperatiflerin tüm mal varlıklarıyla birlikte özelleştirilmeye çıkarılmasıyla bu köylü kuruluş ve örgütlerinin yok edilmesi planlanmaktadır. SEKA, SEK veya Şeker Fabrikalarının özel sektöre ya da yabancı (emperyalist) tekellere satılması, milyonlarca köylü ailesinin topluca satılmasıyla eşdeğerdir. Çünkü bu fabrikalara kim sahip olursa, o kişi köylünün ürününe değer biçmekte birinci dereceden etkin olacaktır. Zarar ettirilmekte olan bu kuruluşların satılması yanlıştır. Çözüm, her kademesinin köylülerce denetlenmesi ve yöneticilerinin doğrudan köylüler tarafından seçilmesidir.
• Tarımsal üretimi artırıcı önlemler almak ve köylünün üretimde zarar etmesini engellemek devletin görevi olmalıdır. Buradan yola çıkarak üretici köylüye mümkün olduğunca ucuz ve kaliteli üretim aracı sağlanmalı, bu araçlar gelişen teknolojiye uygun olarak sürekli geliştirilmelidir. Tarım ilaçları ve gübre sübvansiyonları, ABD, Japonya ya da Almanya’daki gibi yüksek tutulmalı, kesinlikle azaltılmamalıdır. Yoksul köylü kooperatif ve birlikleri için açılan tarım kredilerinde faizler, düşük tutulmalıdır. (Bugün birçok ülkede bu faizler ucuzdur.).
• Bağımsızlığın garantisi ve emperyalist devletler karşısında direnebilmenin şartı, ekonominin her alanında mevcut ülke kaynaklarıyla halkın ihtiyaçlarının karşılanabilmesidir. Buradan yola çıkarak ülkenin ihtiyacı olan tarım ürünlerinin karşılanmasında mevcut tarım potansiyelimiz sonuna kadar zorlanmalı, dışarıdan satın almak, en son çare olarak ele alınmalıdır.
• Emperyalist devletlerle imzalanmış olan MAI, MIGA, GATT, Gümrük Birliği ve AB başta olmak üzere tüm anlaşmalar iptal edilmelidir. Türkiye, ABD ve diğer emperyalist devletlerle olan kölelik bağlarını söküp atmalı, IMF ve Dünya Bankası’nın ülke ekonomisine müdahale etmesine kesinlikte izin vermemelidir.
• Toprak üzerinde tarım işçisi çalıştırmak yasaklanmalıdır. Zengin köylünün yoksulları sömürmesinin engellenmesi için bu zorunludur. Böylece her köylü ailesi, sahip olduğu emek gücünün büyüklüğü kadar toprak işleyebilecek, gelir dağılımındaki adaletsizlik kalkacaktır.

Bu talepler bir bütün olarak ele alınıp, kararlıca hayata geçirildiği zaman köylü o çileli yoksulluktan kurtulmaya başlayacaktır. Bunlardan yalnızca birinin dahi uygulamada ihmal edilmesi, köylünün kurtuluş mücadelesinde yolda kalmasına ve çok geçmeden tekrar sefalete itilmesine sebep olabilir. Kaldı ki, bu taleplerin hepsi iktidardaki burjuvazinin (ve zengin köylünün) aleyhine taleplerdir. Topraksız ve yoksul köylüler ne kadar kararlı ve güçlü olurlarsa olsunlar, iktidara sahip olmaksızın taleplerini bir bütün olarak hayata geçiremezler. İktidardaki burjuvazi, bin bir oyun ve hileyle kendisine yaptırılmak istenenleri boşa çıkaracaktır. İşte tam da burada emekçilerin devlet olarak örgütlenmesi -iktidarını kurması- olmazsa olmaz zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mayıs 2000

Bir kitap üzerine notlar: “halk ve sosyalizm için kültür ve edebiyat”

İşçi sınıfı bağımsız bir güç olarak 19. yüzyılın ortalarına doğru tarih sahnesine çıktı. Bilimsel sosyalist teori de, az bir gecikme ile aynı sıralarda şekillendi. Buradan bir belirlemeye varılabilir: işçi sınıfının bağımsız hareketinin doğuşu ile bilimsel sosyalizmin doğuşu tarihsel bir zamandaşlık gösterir. Sanırız bu genelleme her bir ülkedeki işçi hareketi ve sosyalist akımların doğuşu için de doğrudur. Batı Avrupa, hem bilimsel sosyalizmin hem de işçi hareketinin doğum yeri olarak bu bakımdan tipiktir. Lenin, kendi ülkesi Rusya için de benzer bir saptamada bulunur. Ama işçi hareketi ile sosyalist fikirlerin aynı tarihsel kesitte ortaya çıkmış olması, onların ortak belirli tarihsel koşulların ürünü olmalarının bir işareti sayılabilir ama her birinin farklı, bağımsız bir gelişim çizgisine sahip olduğu gerçeğini gölgelemez. Aynı koşulların farklı ürünleridir bunlar.
İşçi hareketi kapitalizmin belirli bir gelişmişliğinin ve kendi talepleri için eyleme yönelen bir işçi topluluğunun varlığına dayanır. Sosyalist teori ise ancak bilimsel bilgiyi kavrayabilecek ölçüde eğitim almış bir tabakanın ve koşulları dolayısıyla da mülk sahibi sınıfa mensup kimi aydınların uğraşının sonucunda inşa edilebilir.
Bu bakımdan gelişme yolları farklıdır. Her ikisinin birbirine bağlanması, kendi kendine olacak bir şey değildir, işçi hareketi ile sosyalist fikirlerin/tabakanın birliği ancak özel bir mücadelenin sonucu gerçekleşebilir. Böylesi özel bir mücadele sosyalist hareketi doğal tabanına kavuşturur, işçi hareketini sosyalist karakterli, bilinçli bir harekete dönüştürür ve o andan itibaren bu ikisi ayrı süreçler olarak değil, bir sürecin farklı yönleri olarak ifade edilirler.
Ancak burada iki cümlede özetlenen işçi hareketi ile sosyalist teori arasındaki birleşme, gerçekte onlarca yıllık mücadelelerin sonucunda gerçekleşebilmiş, kimi ülkelerde ise açık birer yara gibi her ikisine de büyük acılar çektirerek, güçten düşürerek bir türlü gerçekleşememiştir.
Buna Türkiye’den daha iyi bir örnek yoktur herhalde. Türkiye’de işçi hareketinin doğuşu hiç değilse yüz yıl kadar geriye götürülebilir. Aynı yıllar, kaba bir kestirimle sosyalist fikirlerin doğup gelişme sürecinin de başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu bir yüzyıllık iniş çıkışlı dönemde hem işçi hareketi önemli gelişmeler göstermiştir, hem de sosyalist fikirler, çeviriler, süreli ve süresiz yayınlar, hatırı sayılır teorisyenler eliyle gelişmiş, önemli bir birikim yaratmıştır. Ama işçi hareketi ile sosyalist akım arasında ya da daha genel konuşursak işçilerle aydınlar arasında hep bir kopukluk olagelmiştir. İşçiler kendi olanakları ile mücadele vermeye çalışmış, aydınlar sosyalist fikirleri kendi aralarında tartışıp durmuşlardır.
Yüz yıllık bu ayrılığın elbette ki pek çok nedeni sayılabilir. Başka vesilelerle ele alınmış olan bu sorunu irdelemek değil amacımız (yazı içinde yeri geldikçe değineceğiz). Ama konumuz açısından bir saptamayı hatırlamak da zorunlu: Kökleri Osmanlı dönemine kadar uzanan, hareketin gelişimi üzerinde ve düşünsel hayatın şekillenişi üzerinde derin tahribatlar yaratan bu hastalık, bugün de önemli bir pratik etkiye sahip. Bu anlamıyla da önemli bir mücadelenin konusu olmak zorunda. Bu mücadele aslında yozlaşmış, piyasa sosyalizmi denilebilecek bir çeşit akıma karşı mücadele anlamı da taşıyacaktır.
İşçi hareketi ile sosyalizmin yeni ve kitlesel bir birleşme sürecine girdiği bir dönemde, bu birliği zorlaştıran alışkanlıklarla, teorik gerekçelendirmelerle özel bir mücadeleye girişmek, olumlu örnekleri ortaya çıkarmak, işlemek, yaygınlaştırmaya çalışmak özel bir görev olmalı.
Genel olarak Asım Bezirci’nin eserleri ve özellikle de “Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat” adlı kitabı, bu konuda ele alınması gereken olumlu örneklerdendir. Sosyalist teori sorunlarına ancak kültür-edebiyat sorunları dolayımıyla giren, daha doğru bir ifade ile sosyalizmi kültür sanat alanına uygulamaya çalışan Asım Bezirci’nin eserleri hem içerik hem de dil özellikleri bakımından bu kapsama girecek niteliktedir. “Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat” ise doğrudan işçilere seslenen bir kitap olması bakımından daha özel bir anlam taşımaktadır.

İŞÇİLER İÇİN YAZMAK
Asım Bezirci, bu yazıda tanıtmaya çalışacağımız “Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat” adlı kitabının bir yerinde şöyle der:
“… Son zamanlara değin yazdıklarımı gözden geçirince üzülerek, şaşırarak şunu gördüm:
Yıllarca ben kitlelerden çok aydınlar için yazmışım! 1955’lerden beri dergilerde, kitaplarda çoğunlukla sayılı edebiyatsever aydınları ilgilendiren konuları genellikle onların anlayabileceği bir biçimde ele almışım. Gerçi sözü edilen konuları bilimsel sosyalizmin ışığı altında aydınlatmaya, edebiyat alanındaki biçimci, bireyci, gerici davranışlar ile sapmaları, yanılgıları eleştirmeye; elimden geldiğince açık, yalın, duru bir anlatım kurmaya çalışmışım. Fakat yazdıklarımı işçiler de yeterince anlar mı, sever mi, önemser mi diye kaygılanmamışım.
Şimdi kaygılanıyorum. Artık kendimi değiştirmek, aşmak istiyorum. Birkaç aydır başka türlü yazmayı deniyorum. …” (sf. 14)
Aktarılan bu samimi satırlar, her şeyden önce Bezirci’nin kopmaya çalıştığı genel bir eğilimi çok iyi ortaya koyuyor. “Edebiyatsever aydınlar” için yazmak! Konu edebiyat değil de politika olunca da özel bir sosyalist tabaka için yazmak! Bezirci’nin işaret ettiği bu yanlış anlayışın temelinde, emekçilerin doğrudan bir politika gücü olarak görülmeyişi vardır. Bu anlayışa göre, emekçiler, adları kullanılarak onlar adına politika yapılacak kalabalıklardır. İşçiler ve genel olarak halk, ezilen, sömürülen bu geniş tabakalar, aldatılmış, geri bıraktırılmış olduklarından bilgi ve kültür gerektiren politikayı anlayacak durumda da değillerdir. Bu bakımdan politika onlar adına başkaları tarafından yürütülecektir. Anlayış böyle olunca da emekçilere sosyalizmi, kültürü kavratmak gibi zor bir işten kurtulunmuş olunuyor. Emekçilerin payına ise işverenin baskısına karşı çıkmak, sendika sorunları ile ilgilenmek düşüyor. Böylece çok özel bir işbölümü de gerçekleşmiş oluyor. Teoriyle uğraşmak ve politik mücadele aydın tabakanın, ekonomik mücadele ise işçilerin işidir!
Sosyalizme tamamen yabancı bu anlayış, kendini meşrulaştırmak için başka ülkelerde üretilmiş gerekçeleri özel bir yetenekle ülkemizin tarihsel koşulları ile birleştirmiştir. Bazı gerekçeleri hatırlayalım: Sosyalizm, elbette işçi sınıfının ideolojisidir ama bu ideolojinin işçilerin hayatına girmesi zorunlu değildir. İşçi sınıfı elbette devrimin önder gücüdür ama bu önderlik onun ideolojisi aracılığıyla inanmış fedakâr devrimciler tarafından yerine getirilebilir veya gençlik bu rolü üstlenebilir…
Bu gibi teoriler, sosyalizm (daha doğrusu yozlaşmış bir sosyalizm) ile işçi arasındaki derin ayrılığı mazur gösteren gerekçeler oldular.
Sonuç olarak, işçi sınıfı sosyalizmin tanım unsuru olmaktan çıkarıldı. Yıllar, on yıllar boyunca küçük tekkelerde yaşamlarını sürdüren ve işçi sınıfına dair hiçbir somut projesi olmayan gruplar, sermaye sınıfının hizmetine girmiş, patronların gazetelerinde yazıp çizen, emekçilere karşı tüm saldırıları onaylayan kişiler, sırf kendilerine öyle diyorlar diye sosyalist kabul edilmeye devam ettiler. Bugün “sosyalistler konuşuyor” diyerek türlü gericilere, özelleştirme ve küreselleşme savunucularına, hatta doğrudan patronlara mikrofon uzatılmasının yadırganmaması bu sosyalizm yozlaşmasının bir sonucudur.
Sosyalizmi emekçilerin günlük yaşamına sokma, onların davranışlarına yön verir bir refleks halinde inşa etme sürecinde önemli bir yol kat etmiş olan emek hareketi, geçmiş anlayışlara, bunların kalıntılarına, pratik görünümlerine karşı mücadele içindedir. Hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki Asım Bezirci’nin eserleri ve özellikle “Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat”, genel bilgi verici özelliklerinin yanı sıra bu mücadelede de bir işlev üstlenecek niteliktedir.
Asım Bezirci, tüm yapıtlarında konunun elverdiği ölçüde anlaşılır, yalın, duru bir dil kullanmıştır. Okuyucu, konuya girerken asgari bir bilgi birikimine sahipse bir dil engeliyle karşılaşmaz. Belli başlı büyük yazarların da özelliği olan bu dilde sadelik ve anlaşılırlık, genel olarak edebiyat çevreleri ve sol piyasa tarafından ürünün bir zaafı sayılmaktadır artık. Sosyalist yayın organlarında da bu anlayışın, çok zayıf da olsa, izlerine rastlanabilmektedir. Bu nedenle Bezirci’nin eserlerinde kullandığı dil, dikkatle incelenecek, ders çıkarılacak özelliktedir. “Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat” ise, ele aldığı konular, işçilerin ihtiyaçlarını gözeterek işlemesi bakımından ayrı bir önem kazanmaktadır.

KİTABIN İÇERİĞİ

Asım Bezirci, bu kitapta 1977–79 yılları arasında günlük Politika gazetesi ile Sanat Emeği adlı dergiye yazdığı yazılarını toplamıştır. Ancak bu yazıları bir kitabın parçaları olacak şekilde yazdığı için hem yazılar arasında bir bütünlük gözetilmiş, hem de tekrarlardan kaçınılmış.
Kitap, aydınlara olduğu kadar işçilere de sesleniyor. Kendisi de ifade ettiği gibi, emekçiler tarafından anlaşılmak kaygısıyla yazılarının dili üzerinde özel olarak çalışmış. Sonuç olarak sığlığa düşmeden anlaşılır olmayı başarmış.
Kitapta somut, güncel vesilelerden yola çıkılarak kültür ve edebiyat sorunlarına değiniliyor; belli başlı kavramlar örneklerle açıklanıyor, yanlışlar eleştiriliyor. “Halkla Bütünleşme”, “Edebiyat ve Eğitim”, “Kültür ve Çeşitleri” başlıklı bölümlerde en önemli kavramlar açıklanırken bu kavramlar aracılığıyla bilimsel sosyalizmin kültür sanat sorunlarına yaklaşımı özlü bir şekilde veriliyor. Devam eden bölümlerde kimi şairler değerlendiriliyor, kitap eleştirilerine yer veriliyor.
Kitapta güncel vesilelerden yola çıkılmış olmasına ve yazılışının üzerinden yirmi yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen genel aydınlatıcılığından ve yararlılığından bir şey kaybetmiyor. Elbette her türlü yazılı ürün, en soyut teorik yazı bile güncel vesilelerden, güncel yaşamın ihtiyaçlarından yola çıkar. Bu yazılanları geçen zaman içinde eskitmeyen, yazının günceli genele bağlama ustalığıdır ki Asım Bezirci bunu başarmıştır. Ayrıca kitapta tartışılan birçok güncel sorun bugün de tartışılmaktadır.
Örneğin edebiyatın, emekçilerin güncel sorunlarına eğilmemesi veya yeterince eğilmemesi gibi. Bezirci 1977 yılındaki on binlerce işçinin katılımıyla süren MESS grevinin edebiyata yeterince yansımayışından yakınırken şunları söylüyor:
“Üzülerek söylemeliyim: Halkın bu bekleyişi (güncel gerçekliğe eğilme bekleyişi) yazarlarımızca yeteri kadar değerlendirilmiyor. (…) Sözgelişi 30 Mayıs’tan beri Türkiye, tarihinin en büyük greviyle sarsılmaktadır. Maden-İş Sendikası’na bağlı kırk bin işçi canını dişine takarak yurt çapında yasal bir direniş sürdürüyor.
Ülkenin dört bir yanından kendilerine çeşitli yardımlar yağıyor. (…) Gelgelelim şairlerle hikâyecilerden aylardır çıt çıkmıyor! Grevin getirdiği zengin verileri -geçicideki sürekliyi yakalayarak, bugünü yarına bağlayarak- edebiyat alanında biçimlendiren kimse görülmüyor.”
Nereden nereye! Bugün bırakalım emekçilerin günlük mücadelelerini, genel olarak emekçiler ve sorunları bile edebiyattan adeta kovulmak isteniyor. Edebiyatın toplumsal bir işlev taşımasına da karşı çıkılıyor. Bezirci ise, edebiyatın üstlenmesi gereken işlevi de şu sözlerle ne güzel ifade etmiş:
“Devrimci edebiyat ise, hem gerçekliği (şimdiyi) gösteren bir ayna, hem de hedefi (geleceği) gösteren bir ışıldak olmalıdır.”
Bezirci’nin kitabından öğreniyoruz ki, bugün toplumsal mesajı olan her ürünü “slogancı”, “edebiyat değil propaganda” diyerek gözden düşürmeye çalışan anlayışın o zaman da savunucusu az değilmiş. Bezirci bu saldırılara “Evet, slogan!”, “Edebiyat bir propagandadır” diyerek cepheden karşı duruyor. Bunu yaparken şiirin slogan içerebileceğini ama sloganların toplamından da şiir olamayacağını, şiirde ve genel olarak edebiyat ve sanatta ustalığın, yetkinliğin şart olduğunu da ekliyor.
Kitapta hem son derece özlü genel bilgiler var, hem de güncel çağrışımları olan eleştiriler, örnekler. Kitap genel olarak emekçileri kültür sanat sorunlarına ilgili kılmaya, kültür ve edebiyatın en genel kavramlarını açıklamaya çalışıyor. Emekçileri kültürel ve sanatsal yönden eğitmeyi ve onların beğeni düzeylerini yükseltmeyi, öte yandan da bu alandaki yanlış anlayışlarla, yanlış ürünlerle mücadeleyi hedefliyor.
İşçi sınıfı hareketinin ve devrimci hareketin, karşıdevrimle sert çatışmalar içinde ilerlediği bir dönemde yazılan bu yazılar dönemin tüm coşkunluğunu da yansıtıyor. Ama aynı zamanda da o dönemde sol hareket üzerinde hâkimiyeti bulunan revizyonizmin kimi biçimsel etkilerini de içeriyor. Ancak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu etkilenme, onun devrimci özüne bozacak, etkisini azaltacak ölçüde değildir.

“İŞÇİLER İÇİN YAZMAK” VEYA SIĞLIK VE ÖZENSİZLİK…
Türkiye solu, işçi hareketinden kopuk olduğu ölçüde işçilerle birleşmenin, onları eğitmenin teorisini yaptı. Ve söylenebilir ki, gereğinden çok proje üretildi, bunlardan yaşama geçirilenler de oldu. Yalnız bu eğitim projeleri büyük bir çoğunlukla işçilerin düzeylerinin düşüklüğü ve algılamalarının çok sorunlu olduğu anlayışını kalkış noktası yaptı. Sonuçta ortaya iki düzeyli bir literatür çıktı. Birincisi “eğitimli” tabakalar için; öteki “işçiler, yeni başlayanlar” için. Ve nihayet bu durum, ikinci gruba seslenen literatürün iyice sığlaşmasına, sulanmasına ve giderek zararlı hale gelmesine yol açtı. Her şeyi bilen öğretmen edalarında “devrimci eğitim” adı altında anlatılan diyalektik materyalizm, gerçekte beceriksiz bir idealizm, kaba materyalizmdi. Bu türden kitapçıkları yazanların “bilinçaltında”, “işçiler cahil, ne yazsak yutarlar, çırpıştırayım gitsin” anlayışının yattığını söylemek fazla abartma olmayacaktır.
Böylece ya işçiler teorinin, politikanın, edebiyatın dışında tutuldu ve böylece teori, ancak özel bir kesimin anlaşmasını sağlayan bir jargona dönüştü (ve tabii ki devrimci teori olmaktan çıktı), ya da içeriği boşaltılmış kimi kalıp ve tekerlemeler işçilere sosyalist teori diye benimsetilmeye çalışıldı.
Elbette emekçilerin adeta cehalete zorlandığı bir toplumda, doğrudan onlara seslenen, onların düzeylerini gözeten bir literatüre karşı çıkılamaz. Böylesi kitapçıklara, gazetelerde böylesi köşelere ihtiyaç vardır. Ama asıl olan genel literatürün her kesimin, hem aydınların hem de işçilerin birlikte anlayacağı, zevk alacağı bir düzeye varmasıdır. Eğer gerçekten bir ürün nitelikli ama anlaşılır, duru olursa ondan her tür okuyucu yararlanacak, böylesi kademeli bir edebiyat da giderek ihtiyaç olmaktan çıkacaktır. Bugün de hedeflenmesi gereken asıl olarak budur. Konunun elverdiği ölçüde anlaşılır bir ifade, duru ve yalın, süslemesiz, abartısız bir dil. Bilimsel sosyalizmin büyük öğretmenlerinin eserleri bu açıdan da yeterince öğreticidir.
O zaman sorunu emekçiler için yazmak değil de emekçilerin ihtiyaçlarını da gözeterek herkes için yazmak şeklinde formüle etmek daha doğru, günümüz ihtiyaçları bakımından daha uygun olacaktır, düşüncesindeyiz.
Çoğu kişi, emekçiler için yazmanın, emekçileri de gözeterek yazmanın kolay olduğunu sanır. Hatta dildeki çapraşıklık, karmaşıklık kimilerine, eserin değerinin ölçüsü gibi görünür. Ne kadar çetrefilse o kadar derin sanılır. Ve tersi olarak da, yalın yazanın düşünce dünyasının sığ olduğuna hükmedilir. Bu son derece yanlıştır. Aksine eserlerini hem konunun uzmanları hem de genel okuyucu için anlaşılır kılmak son derece güç, zorlu bir iştir. Bilimsel sosyalizmin kurucuları ve geliştiricileri, büyük teorisyenler, edebiyatçılar, eserlerini yazarlarken en iyi nasıl anlaşılacaklarını özel olarak gözetmiş, yazdıklarını bir de bu açıdan elden geçirmişlerdir. Bu nedenledir ki Komünist Manifesto, hem en nitelikli, parlak bir eser sayılmaktadır, hem de her işçinin anlayacağı ölçüde yalındır.
Asım Bezirci de hem emekçileri gözeterek, onlar tarafından da anlaşılır mıyım kaygısıyla yazmış, hem de nitelikten ödün vermemiştir. Bu bakımdan onun bu eseri işçiler için olduğu kadar, aydınlar için de yararlı, zevkle okunabilir özelliktedir. Anlaşılırlıkta ölçünün halk olduğuna ilişkin Bezirci’nin Nâzım Hikmet’ten aktardığı şu sözlere kulak verelim:
“Dilde ölçü halk olmalıdır. Halkın yadırgadığı, her günkü konuşma dilinde kullanmadığı kelimeleri almamaya bilhassa dikkat edilmeli. (…) Bir halk sanatkârı her şeyden önce halk tarafından anlaşılmalı ve halkın sanatkârı olmalıdır.”

(Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat, Asım Bezirci, Evrensel Basım Yayın, 216 sayfa, Aralık 1997, İstanbul.)

Mayıs 2000

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑