Sendikal Mücadelede Yerelleşme Sorunu

Geride bıraktığımız birkaç yıl, sendikalar ve sendikal hareket açısından oldukça zor, ama sendikaların; hareketin içine düşürüldüğü durum ve bu durum karşısında gösterilen farklı tutumlar açısından da son derece öğretici oldu. Zira sendikal hareket üzerinde sermayenin etkisi ve onun ifadesi olan işbirlikçi, diyalogcu sendikacılık yaklaşımlarının egemenliği hiçbir zaman geçtiğimiz yıllardaki kadar güçlü ve yıkıcı olmadı.

Sendikal hareket içinde yürütülen ve en temel sendikal faaliyetlerden, sendika yönetimlerinin belirlenmesi ve oluşturulmasına kadar geniş bir alanda yaşanan gelişmeler üzerinden sermayenin istekleri ve sendika bürokrasi tarafından ortaya konulan açık pratik tutum, sendikalara gelecekte biçilmek istenen rolün ne olduğunu tüm çıplaklığıyla gösteriyor.

Sendikalar, sermayenin bitmek bilmez isteklerinin emekçilere kabul ettirilmesi; bunun başarılamadığı koşullarda, onların eylem ve mücadelelerini kontrol altında tutmaya çalışan, tamamen merkezden yönlendirilen, bürokratik aygıtlar haline getirilmek isteniyor. Dikkat edilirse özellikle işçi sendikalarında bütün tüzüksel ve örgütsel mekanizmalar işçi sınıfını ve onun mücadelesini tek merkezden yönetecek, yerele (şube, temsilcilik ve işyerlerine) inisiyatif bırakmayan, hatta yeri geldiği zaman mücadele içinde öne çıkan kesimleri tasfiye etmeyi kolaylaştıracak şekilde biçimlendiriyor[1].

Sendikaların mevcut yapısıyla, temsil ettikleri işçi ve emekçileri ortak talepler etrafında birleştirme ve örgütlü bir güç olarak patronların karşısına dikme görevini yerine getirme noktasında ciddi zayıflıklar taşıdığı bilinen bir gerçek. Emekçilerin birleşme ve mücadele örgütü olması gereken sendikaların, emekçileri ortak hedefler doğrultusunda birleştirme görevini yerine getirmedikleri sürece yaşanan zayıflıkların daha da derinleşmesi kaçınılmaz. Bu durum işçi ve kamu emekçilerinin bir taraftan kendi öz örgütlerine ve sendikal mücadeleye hızla yabancılaşmasına neden olurken, diğer taraftan sendikaların bırakalım toplumun genelini, kendi üyelerinin bile güvenmediği örgütler haline gelmesini kolaylaştırıyor.

İşçi sınıfının, ilk kurulmaya başladığı yıllardan itibaren sendikaları aracılığıyla yürüttüğü mücadele, asla kendi başına özel bir amaç olmamıştır. Sendikalar, sermaye ve saldırılarına karşı emekçilerin mücadelesinin ortaklaştırılması, birleşik bir sınıf hareketinin yaratılması için değerlendirilmesi gereken, bunun için emekçilerin birbirinden pek çok yönden farklı olan kesimlerini örgütlemeyi ve birleştirmeyi amaçlayan önemli ve etkili bir mücadele aracıdır. Pek çok konuda olduğu gibi, sendikalar ve sendikal mücadele açısından da bu araç-amaç ilişkisi doğru kurulmadığında, sendikaların işçi sınıfının en geniş kesimlerini ortak sınıf çıkarları ve hedefler doğrultusunda birleştirmesinin ve mücadeleye sevk etmesinin güçleşmesi kaçınılmazdır.

Sendikal mücadelenin, sınıf mücadelesinin gelişim seyri açısından özel bir önemi vardır ve sendikal hareketin güçlenmesi, sendikal mücadelenin somut kazanımlar elde etmesi, sınıf mücadelesinin diğer alanlarında yürütülen mücadelelerin gelişim seyri ve başarısıyla da doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla sendikal mücadele açısından asıl olan, işçi ve emekçilerin ve onlarla birlikte mücadele eden ileri temsilci ve üye kitlesinin mücadele olanaklarının çoğalması ve saldırılara karşı birleşik mücadele yolunun genişlemesidir. Bunu başarmanın ilk adımı, işçi ve emekçileri bölen, onları çeşitli vesilelerle karşı karşıya getiren her türlü politika, uygulama ve sendikacılık tarzına karşı ısrarla “birleşmeyi” ve “sınıf dayanışması”nı savunmaktır. Bunun yapılacağı yerler kuşkusuz sendikal merkezler değil, sendikaların ve sendikal mücadelenin çıkış noktasını oluşturan işyerleri, şube ve temsilcilikler gibi yerel örgütlerdir.

BİRLİK VE SINIF DAYANIŞMASININ ÖNEMİ

Sermaye ve işçi sınıfının temsilcileri, sınıf çıkarları açısından taban tabana zıt cephelerde yer almalarına rağmen, her fırsatta birleşme, birlikte hareket etme çağrıları yapıyorlar. Özellikle son yıllarda, yaşanan kriz sürecinin ortaya çıkardığı sonuçların da etkisiyle, sermaye temsilcilerinin işçi sınıfı temsilcilerine kıyasla her zamankinden daha çok birlik ve beraberlik mesajları veriyor olmaları dikkat çekici. Sermaye örgütlerinin kendi iç çelişki ve çatışmalarına rağmen birlikte hareket etmeye çalışması, kendi sınıf çıkarlarının farkında oldukları ve bunun gerektiği şekilde davranmalarının taleplerini gerçekleştirmek için zorunlu olduğunu kavradıklarını gösteriyor.

Sendikalar cephesinde ise, sermaye örgütleri kadar “organik” olmasa da, özellikle son birkaç yılda sermayenin saldırılarına karşı birleşme, birlikte hareket etme yönünde çağrılar yapıldığı biliniyor. Ancak sendika merkezlerinden sık sık yapılan çağrıların gerek işyerlerinde, gerekse diğer yerel sendikal örgütlerde (az sayıda istisnayı dışarıda tutarsak) somut karşılıklarının olmadığı da bir gerçek. Çünkü her kalabalığı gördüğünde birlikte mücadele çağrısı yapanların önemli bir bölümü, daha sonra bu yönlü söylemleriyle çelişen pratikler sergiliyorlar. Emek cephesinden, sendika merkezlerinden gelen birlik çağrıları genellikle havada kaldığından, bir taraftan sermaye ve hükümetlerinin işbirliği içinde hayata geçirdiği “torba yasa” gibi saldırılar yasalaşırken, sermayenin yeni saldırı yasalarının hazırlanması için cesaretlenmesi de kolaylaşıyor.

Birlik olmak, birleşmek birbirine karşıt çıkarlara sahip olan sınıflar için “daha güçlü olmak” açısından benzer anlamlar taşısa da, işçi sınıfı ve onun sendikal örgütleri açısından birlik olmak “sınıf dayanışması” gibi, sendika ve örgütlenme fikrinin temelini oluşturan önemli bir anlam taşıyor. Sınıf dayanışmasını bilinen anlamıyla birlik olmaktan farklı yapan, bir araya gelip yan yana durulmasından çok daha ötesini ifade ediyor. Sendikaların gerek örgütlenme, gerekse mücadele açısından tek tek işyerlerinden başlayarak örgütlü ya da örgütsüz olup olmadığına bakmaksızın, gerçek anlamda birleştirici bir rol oynayabilmesi, tüm emekçilerin önceden belirlenen hedefler doğrultusunda birlikte davranmasının sağlanmasını gerektiriyor. İşçi ve emekçiler sadece ve sadece örgütlü olduklarında ya da örgütlü davranabildiklerinde gerçek anlamda güçlü olabildiklerinden onlar için birleşmek, öncelikle aşağıdan yukarıya bütün kademelerde sınıfın örgütlü dayanışmasını sağlamayı hem bir görev hem de zorunluluk olarak karşımıza çıkarıyor.

Herhangi bir alanda yürütülen mücadelenin, sadece sınıfın o an için saldırıya uğrayan kesimleriyle sınırlı kaldığında ve diğer kesimler tarafından yeterince desteklenmediğinde başarılı olmanın mümkün olmadığı bugüne kadar yaşanan deneyimlerle pek çok kez görülmüştür. Sendikal mücadele için, ortak çıkarlar etrafında birleşmiş bir sınıfın mücadelesi olarak ifade edilirken bu temel gerçekle sık sık karşı karşılaşılır. Bu nedenle esas olarak sınıf dayanışması fikrine dayanmayan, sınıfın geri kalanı tarafından şu ya da bu şekilde desteklenmeyen herhangi bir mücadelenin (eylemin, grevin, direnişin) sermayenin birleşmiş güçleri karşısında başarılı olma şansı hemen hiç yoktur.

Sermayenin, emekçilerin bugüne kadar kazanılmış bütün haklarını hedefe koyması ve bu hedeflere ulaşmak için adım adım ilerlemesinde, kendi içindeki birliğini asgari ölçülerde de olsa da sağlamış olmasının mutlak etkisi vardır. Sermaye sınıfı, sayıca ondan çok daha büyük olan işçi sınıfını bölebildiği ya da onları kendi içinde karşı karşıya getirebildiği sürece güçlenmekte ve hedeflerine emin adımlarla yaklaşmaktadır. Bütün bunlar olurken ne yapılmalıdır? Sermaye örgütlerinin kendi içindeki derin çelişkilere rağmen, “tek vücut” olduğu gerçeği karşısında sendikalar ve sendikal mücadelenin yenilenmesi ve yeniden ayaklarının üzerine dikilmesi için hangi adımlar atılmalıdır?

Bugün işçi sınıfının büyük çoğunluğu çok kötü ve ağır koşullarda çalışıyor ve haklarından, potansiyel gücünden ve bu gücün en somut ifadesi olan sendikal örgütlülükten uzak bir şekilde yaşamaya çalışıyorlar. Sendikalı olma şansına sahip olanlar ise, sendika merkezlerine (hatta kimi şubelere) çöreklenen sendikal bürokrasi tarafından etkisiz hale getirilmiş ve pasifleştirilmiş durumda.

Sendikalı olan işçilerin kazanımlarının gün geçtikçe erimesi ve söz konusu erime karşısında somut adımların atılmaması, örgütlü işçileri bile karamsar ve umutsuz hale getirmiştir. Sendikalı işçilerin örgütlü olduğu sendikaya yabancılaşması; sendikaları sadece yöneticilerden ibaret görme, emekçilerin hak ve çıkarlarını savunmada ve yeni haklar kazanma mücadelesinde kendisini aktif, kolektif bir güç olmaktan çok gelişmelere dışarıdan bakan, hatta çoğu zaman sendika seçimlerinden haberi bile olmayan “genel izleyici” durumuna sokmaktadır. Bu durum sendikal bürokrasinin gücünü ve etkisini sürdürmesinin en temel dayanakları haline gelmiştir.

Genel olarak emek hareketi, özelde ise sendikal hareket, bir süredir bütün mücadele düzeylerinin iç içe geçtiği karmaşık bir süreç yaşıyor. Mevcut yapı ve işleyişleriyle, işçi sınıfının yaşamına ve beklentilerine son derece yabancı, bürokratik tarzlarıyla ciddi bir tıkanma yaşayan sendikal bürokrasi henüz yeterince geriletilebiliş değil. Sendikaların emek sürecinde ve istihdam biçimlerinde yaşanan değişikliklere aynı hızda uyum sağlayamaması gerçeği, sürecin ve hareketin ihtiyaçlarına uygun sendikal politikaların geliştirilememesiyle birleşince, merkezi anlamda ciddi tıkanıklık yaşayan sendikal mücadelenin aşağıdan yukarıya yenilenmesinde işyerleri ve yerel sendikal örgütlülükler önemli bir fırsat olarak karşımıza çıkıyor.

İŞYERİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜNE DAYANAN BİR YERELLEŞME İHTİYACI

Sendikalar açısından örgütlenme ve mücadele bir madalyonun iki yüzü gibidir. Sendikal örgütlenme için geliştirilecek strateji ve politikalar kadar, bu politikaları hayata geçirilebilecek mücadele yol ve yöntemlerinin, araçların yaratılması ve uygulanması da önemlidir. Emekçilerin en geniş kesimini çatısı altında toplayan sendikaların mümkün olduğu kadar geniş bir alanda faaliyet göstermesi, tanınması ve benimsenmesi, güçlü bir örgütlülük oluşturmak açısından önemlidir.

İşyerleri, emekçilerin bir araya geldikleri, üyelerin örgütlenmeyi, sendikayı hissettikleri ilk yerler olması nedeniyle örgütlenme ve örgütlü mücadelenin başlangıç noktasını oluşturur. Sorunların açığa çıkarılması, çözümlerin geliştirilmesi ve hayat bulmasında atılacak ilk adımlar işyerlerinden başlarsa anlamlıdır. Üyesi ile üretim ya da hizmet biriminden başlayarak doğrudan ilişki kuramayan bir sendikanın, süreç içinde sendikal politikalardan, üyelerinden kopması, onlardan uzaklaşması kaçınılmazdır. Sendikal faaliyetin işyeri faaliyetlerini temele alarak yerelleşmesi, sendikal faaliyet ve politikaların tek tek işyerlerinden başlayarak yukarıya doğru ilerlemesi, bir taraftan sendikal mücadelenin gücünü ve etkisini arttırırken, diğer taraftan sendikal mücadelenin sadece yukarıdan aşağıya belirlenen ve çoğu zaman yerellerin “merkez”in ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirilmesini sağlayan bürokratik hamlelerini de boşa çıkarabilmektedir.

İşyerlerine ve emekçilere dayanmayan, gücünü ve yetkisini üyelerinden almayan, örgütlenmesinde ve mücadelesinde işyerlerini önemsemeyen, sadece basit müdahalelerle sorunları çözmeye çalışan sendikal politikaların ne kadar başarılı olduğunu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yoktur. Örgütsel gücünü işyerlerinden alan, günlük ve istikrarlı işyeri çalışmasını önemseyen, somut sorunlar üzerinden farklı statülerdeki emekçileri bir araya getiren, böylece ortak bir mücadele hattı oluşturabilen sendikalar, sendikal mücadeleyi ve sınıf mücadelesini ilerletebilirler.

Güçlü bir işyeri örgütlenmesinin oluşturulmasında işyeri sendika örgütü, işyerindeki tüm emekçileri, çıkarlarının ifadesi olan somut talepler etrafında birleştirmek ve mücadele içine çekmek göreviyle karşı karşıyadır. Bunun için:

· İşyerinde çalışan tüm emekçilerin (statü farklılıkları, hangi sendikaya üye olduğuna bakılmaksızın) arasındaki rekabete son verme, onların çalışma koşulları ve haklarını birbirine yaklaştırma hedefiyle hareket etmek zorunludur.

· İşyerindeki statü farklılıklarına ve sendikal parçalanmışlığa son vermeyi amaçlayan bir örgütlenme ve her çevrenin tek bir mücadele örgütü içinde birleşmesinin sağlanması hedeflenmelidir. Bunun için, bu örgütlenmenin son derece demokratik, her sorunu en geniş çevreler içinde tartıştıran bir işyeri örgütü yaratmanın koşulları sonuna kadar zorlanmalıdır.

· Sadece “aktif” üyelerin değil, işyerindeki emekçilerin ana kitlesini mücadeleye katan ([2]) bir mücadele hattının izlenmesi son derece önemlidir. Bunun başarılması ancak bu çevrelerin karar süreçlerine katılmaları ve kendilerini açıkça ifade etmeleri ile mümkündür.

Bugüne kadar yaşanan tarihsel deneyimler, işçi sınıfı ve sendikalar için en doğru olanın, ilk adımda emekçiler arasında hiçbir ayrım gözetmeden, en güçlü birliğin sağlanmasından geçtiğini göstermiştir. Ortak sorunları yaşayan, benzer çalışma ve yaşama koşullarına sahip işçilerin büyük bölümünün örgütsüz olması, örgütlü olanların da ayrı ayrı sendikalarda örgütlenmeleri bugünkü olumsuz durumun en önemli sonucudur.

İşçi sınıfının hem kendi içinde, hem de örgütlü güçleri arasında oluşturulan birliklerin işyerlerinden, tabandan yukarıya doğru harekete geçmesini sağlamak ve bunun kanallarını açıcı örgütlenme ve mücadele politikalarını benimsemek kilit önem taşımaktadır. Bunun gerçekleşmesi elbette öncelikle örgütlü, sınıf bilinçli işçi ve emekçilerin fabrikalarda, işyerlerinde kendi ihtiyaçları ve çıkarları üzerinden oluşturacakları mücadele programları etrafında bir araya gelmesiyle somut bir karakter kazanacaktır.

Hem işçi sınıfı içinde, hem de sendikal mücadele sürecinde yaşanan ve sendikal bürokrasinin de etkisiyle giderek merkezileşen sendikal mücadelenin yerelleşme sorununun çözümü için öncelikle üç temel noktanın açıklanması gerekir:

Birinci nokta; mücadelenin taleplerinin ne olacağı ve belirlenen taleplerin kimleri ne ölçüde kapsayacağıdır. Bu noktada belirlenen taleplerin somut, sadece örgütlüler açısından değil, sınıfın örgütsüz, özellikle güvencesiz kesimleri tarafından da benimsenmesi ve sahiplenilmesini sağlayacak içerikte olmasına dikkat etmek gerekir. Bu şekilde sendikaların sadece kendi üyeleri için mücadele eden örgütler olmaktan çıkması, sınıfın bütününün çıkarlarını savunur hale gelmesi sağlanabilir.

İkinci nokta; belirlenen taleplerin hangi mücadele örgüt ve araçları aracılığıyla nasıl yürütüleceği ya da yürütülmesi gerektiğidir. Burada en önemli mücadele aracı, mevcut zaaf ve eksikliklerine rağmen sendikalar ve yerellerde sendikaların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş yerel sendikal platformlardır. Burada tartışılması gereken talepler üzerinden mücadelenin sendikalarla olup olmayacağı değil, sendikaların ve yerel sendikal örgütlerin sınıfın birleşme ve mücadele merkezleri haline getirilmesi için nelerin yapılması gerektiğidir.

Üçüncü nokta; bütün bunları hayata geçirmek için yürütülecek mücadelede izlenecek sendikal çizginin ne olacağı, nasıl bir sendikacılık tarzı ile işçi sınıfının aşağıdan yukarıya mücadele ve eylem birliğinin sağlanabileceğidir. Burada bugüne kadar sendikalarda egemen olan merkezi, bürokratik ve hareketi denetimi altında tutmayı esas alan “yönetme” tarzının işe yaramadığı görülmüştür.

Özellikle son on yılda, çalışma yaşamında yaşanan bütün değişiklikler sermayenin istediği şekilde hayata geçerken, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları daha da kötüleşmiş, bu dönemde sendikalar birkaç istisna dışında, hiç de iyi sınavlar vermemiştir. Sendikalar arasında, işçiler ve emek hareketinden yana birlik ve dayanışmaya olan ihtiyacın aciliyeti ortadadır. Söz konusu birlik ve sınıf dayanışması ancak, işyerleri ve şubelerdeki ileri güçler, örgütsüz ama örgütlenme çalışması yapılan işletmelerde oluşan bilinçli işçi ve sendikacı kitlesinin ısrarlı ve kararlı tutumlarıyla gerçekleşebilir. Bugün ileri her işçinin, temsilcinin, şubenin ve şubeler platformunun, örgütsüz işçilerin örgütlenmesine yardım başta olmak üzere, sendika ve konfederasyon farkı gözetmeksizin dayanışma ve işbirliğinin bir odağı olarak hareket etmesi, emek hareketinin ve sendikaların en önemli görevlerinden birisi olmak zorundadır.

Değişik sendika ve konfederasyonlara bağlı şubelerdeki mücadeleci güçler, bulundukları alanlarda örgütlenmek isteyen işçiler, sendika genel merkezleri karşı çıksa bile, dayanışma ve işbirliği halinde çalışmak zorundadırlar. Burada benimsenecek temel ilke; sendika şubeleri arası işbirliği ve dayanışma ile örgütlenmeye çalışılan işyerlerindeki işçilerin çoğunluğunun eğilim gösterdiği şubenin örgütlenmesinin, diğer sendikalar tarafından somut olarak desteklemesi olmalıdır. Aynı iş kolundaki merkezi sendika ve konfederasyonların da bu anlayışla hareket etme ve karşılıklı destek politikası izlemeye zorlanması, bu tutumun kararlıca sürdürülmesi için şubelerin ve temsilcilerin kararlı ve sağlam durması gerekir. Aksi takdirde mevcut sendikal parçalanmışlık ve rekabetin aşılması sağlanamayacağından, sendikal örgütlenme ve mücadelede dibe doğru gidişin önüne geçebilmek mümkün olmayacaktır.

İçinde bulunduğumuz dönemin sendikal mücadelesi, gerçekte olması gerektiği gibi işçi sınıfının bütün üyelerini (aileleriyle birlikte), ortak sınıf çıkarları etrafında birleştirecek bir örgütlenme, mücadele ve eylem birliği fikrine dayanmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmek için sendikaların işyeri örgütlenme çalışmaları ve onun üzerinden yükselecek olan yerel sendikal birlikleri hareketin ihtiyaçlarına uygun bir noktadan düşünmek ve değerlendirmek gerekir.

YEREL SENDİKAL PLATFORMLARIN ÖNEMİ VE ROLÜ

Son yıllarda sendikaların durumu ile ilgili en yoğun tartışma hangi konuda yapılıyor diye bir soru sorsak, mevcut sendikaların pratikleriyle emekçilerin talepleri ve beklentilerine yeterince yanıt veremediği, dolayısıyla sendikaların temsil ettiği ya da temsil etmesi gerektiği kesimlerin örgütü olmaktan hızla uzaklaştığı yönündeki tartışmalar karşımıza çıkar. İşçi sınıfının sermayenin saldırılarını durdurabilmesi, haklarını koruyabilmesi için her şeyden çok kendi içinde mücadele birliğini sağlamaya ve geliştirmeye ihtiyacı olduğu ise sürekli tekrarlanan bir gerçektir.

Sermayenin her geçen gün genişleyen saldırılarının ve bu saldırıların mevcut özelliklerinin, bugünkü politik koşullarda biri diğerini dışlayarak egemen olacak ve gidişatın özünü ka­rakterize edecek bazı olguları hızlandırması kaçınılamazdır. Örneğin sendikal hareketin, sermayenin saldırısını püskürtmesi için bugün olduğundan daha ileri biçimlere bü­rünerek, ciddi bir atılım göstermesi ve işçilerin sendika bürokrasisini gerileterek sendikalardaki mevzilerini daha önce olmamış oranda genişletmeleri gerektiği açıktır. İşçilerin sendikalaşma mücadelesinde kaşımıza çıkan fiili grev ve direnişlerin genişlemesi ve sendikaların söz konusu direnişleri gerçek anlamda sahiplenerek mücadeleci bir çizgiye yönelmesi bu noktada ayrı bir önem taşımaktadır. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen, sermayenin şu andaki taktik üs­tünlüğünü elinde tutması; saldırıların, sendikaya üye olan işçileri tasfiye girişimlerinin artması ve buna dayanan sendika bü­rokrasisinin, sendikaları etkisizleştirerek iş­çiler karşısındaki mevzilerini korumayı en azından şimdilik sürdürüyor olması gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Sendikal hareket, sermayenin sınıf içindeki uzantısı olan sendika bürokrasisi tarafından bölünmüş, parçalanmış durumdadır. Bu bölünme, sadece ayrı konfederasyonlara bö­lünmeyle sınırlı olmayan bir bölünmedir. Sendika bürokrasisi, işletmeleri ve sek­törleri birbirinden uzak tutmak, işçiler ara­sındaki dayanışma duygusunu baltalamak için her şeyi yapmakta, bütün araçlarını bu amaçla seferber etmektedir. Oysa işçilerin ge­nel çıkarları olduğu gibi, sendikal ha­reketin çıkarları da, sınıfın bir bütün olarak hareket etmesinde ve her şeyden önce sendikal örgütlerinin birliğinde yatmaktadır. İşçilerin sendikalar çatısı altında birleşmesi ve sendikal hareketin birliği ancak sermayeye ve sal­dırılarına karşı mücadele içinde mümkündür. Sermayeye karşı mücadele etmeden, sınıfı bölen ve sendikaları etkisizleştiren sendika bürokrasisiyle çatışma bir anlam ta­şımayacağı gibi, sendikal bürokrasinin tasfiyesi mü­cadelesinde başarılı olmak da mümkün olmayacaktır.

Sendikal hareketin, bir yandan ilerlemesi, diğer yan­dan zayıflıkları ve yanı sıra saflarındaki parçalanma derecesi, sermayenin saldırı eğilimini güçlendirmektedir. Sermaye, açıktan ha­rekete geçme olanağı bulduğu ve bu saldırıları yoğunlaştırdığında,  eğer o günkü güç ilişkileri bu genel saldırının püskürtülmesine olanak ta­nımıyorsa, sermayenin temel hedefinin ön­celikle sendikal hareket ve sendikalar ol­ması kaçınılmaz olmaktadır.

İşçi ve emekçi kitleler sermayeye karşı mücadelelerinde olduğu gibi, sendikal bü­rokrasiye karşı mücadelelerinde yeterince de­neyim kazanmış durumdadır. Söz konusu deneyimler üzerinden sadece işçi sınıfının sınıf bilinci ilerletilmekle kalın­mamış, sendikal bürokrasiye karşı mücadelenin çeşitli araçları, öte yandan sendikal ha­reketinin örgütlenme ve merkezleşmesinin meşru organları olan yerel sendikal platformlar, sendikalar birliği gibi yerel mücadele örgütleri de ya­ratılmıştır. Bugüne kadarki işçi eylemlerinin hazırlayıcısı, sürükleyicisi ve nispeten de örgütleyicisi olan sendika şube platformları, hareket düştüğünde durgunluk ya­şasalar da, yapıları itibariyle sendikal ha­reketinin yerellerden merkezlere doğru örgütleyicisi olma gücü ve potansiyeline fazlasıyla sahiptirler.

Yerel sendikal platformlar, sendika bü­rokrasisinin sendikaları etkisizleştirme ve sermayeye karşı hareketi baltalama fa­aliyetine karşı işçi ve emekçilerin tepki ve mücadelesinin araçları, organları olarak doğmuşlardır. Yerel plat­formlar, hem işçilerin uyanışlarının, hem de sendikal bürokrasinin iç çelişkilerinin ürünleri ola­rak örgütlenmişlerdir. Bütün eksikliklerine karşın bu platformların, son yıllarda içinde ortaya çıkan işçi muhalefetlerinin sendikalardaki dışa vurumu oldukları ve ay­nı zamanda sermayeye karşı hareketin önemli da­yanak ve araçları olarak işlev gördükleri tartışmasız bir gerçektir. Ancak yine aynı yerel sendikal platformlar, hem emek hareketinin kendiliğindenci zayıflıklarından, hem de aşılması gereken bürokratik örgütleme geleneklerinden kaynaklanan çeşitli za­aflar içindedir.

Platformların zaaf ve eksikliklerinin kay­nakları üzerine çok şey söylenebilir. Fakat bu zaaf ve eksikliklerin, işçi sendika ha­reketinde ve sendikalarda nasıl sonuçlara yol açtığı çok daha önemlidir. Sendika şu­beleri ve yerel sendikal platformlar mevcut zaaflarının neler ol­duğunu tespit edip, söz konusu zaaf ve eksiklikleri yaratan nedenlere karşı müdahalelerini daha kararlı yürütebilirler. Bu noktada yerel sendikal platformları sınıf mücadelesi açısından daha mücadeleci hale getirecek olanların sınıftan yana sen­dikacı, temsilci ve ileri işçi ve emekçilerin olacağını ayrıca belirtmeye gerek yoktur.

Sermayenin saldırıları karşısında sen­dika şubeleri platformlarının, sınıfın ve halkın acil çıkarlarını (ekonomik, sosyal, siyasal vb) kendi özgünlüğü içimde formüle eden; işçi ve emekçi kitlelerin, genel ekonomik ve politik saldırıları püskürtme mücadelesine temel oluşturan bir eylem platformuna sahip olması zorunludur. Bu anlamda benimsenecek mücadele stratejisi ve bu çerçevede oluşturulacak eylem programı, sermayenin saldırısı karşısında emeğin ve halkın alternatifinin oluşması ve platformların işçi ve emekçilerin yerel mücadele merkezleri haline gelmesini hedeflemelidir. Bu nedenle yerel sendikal platformlar, tek tek grev ve direnişleri desteklemesinin yanı sıra, kitle hareketinin genel grev ve genel di­renişe doğru genişlemesini teşvik eden,  ge­liştiren ve hatta zorlayan özellikler de taşımalıdır.

Şu­beler ve platformların, bürokrat sendika merkezleri karşısındaki tutumları, istisnalar dışında, onların çizdikleri çerçeveyi kimi za­man aşamamakta, bunun yanı sıra çeşitli tutarsızlıklar taşıyabilmektedir. Yerel sendikal platformları oluşturan şubeler arasında, bürokrasiye karşı ortak tutarlı bir tutum sergilenememektedir. Ancak en azından ileri şubeler açısından bu du­rumun değişmesi; sendika bürokrasisine karşı dayanışmayı, ortak kavgayı ve işçiye dayanmayı öngören bir tutumun bü­tün şubelere yayılması için koşullar günümüzde daha önce hiç olmadığı kadar uygundur. Yaşanan gelişmeler sendika bürokrasisine tutarlılıkla tavır almayan bir sendikacı ve şubeye gelecek tanımamakta, gerçek sendika olma koşulu, işçilerin örgütlenmesi ve sendikaların mücadeleci bir çizgiye çekilmesi olarak belirginleşmektedir. Şube platformları, sermayeye karşı mücadeleyi olduğu gibi; iş­çilerin sendikal bürokrasiye karşı mücadelesini teşvik eden ve örgütleyen merkezler olma işlevini de yerine getirebilmelidir.

Gerek sermayeye, gerekse sendika bürokrasisine karşı verilen mücadele, işçiler adına sürdürülen değil, bizzat işçilerin sür­dürdüğü bir mücadele haline gelebildiği ölçüde başarılı olabilecektir. Bu anlamıyla yerel sendikal platformlar, fabrikalara, iş­yerlerine ve buralarda sendika olarak örgütlenmiş işçi kitlelerine dayanarak örgütlenmek zorundadır. Ancak birkaç sendikal şubesi dışında, çok sayıda sendika şubesi işçilerin ör­gütlenmesi sorununda, bürokrasisinin oluşturduğu geleneği karşısına alamamaktadır. Bu durum, şubelerin güvenirliğini zayıflatmaktadır. Oysa işbirlikçi sendika bürokrasisi karşısında güçlü ol­manın güvencesi, onlarla uzlaşmaktan çok, işyerlerinde örgütlü bir güç oluşturmakta yatmaktadır. Bu nedenle öncelikle, bugüne kadar benimsenen bürokratik “örgütleme” tarzının yıkılması, sendikaların işçilerin evi, bu anlamıyla gerçek birer işçi ör­gütü olması gerçeğinin kabul edilmesi gerekmektedir.

İşçilerin en ileri kesimlerinin ve en ileri şubelerin bile, hareket halinde ol­dukları dönemler dışında işçi sınıfını diğer kesimlerinin sorunları ve mücadeleleri karşısında yeterince ilgi göstermedikleri bilinen bir gerçektir. Oy­sa bu tutum, işçi sendika hareketinin bizzat sendikalar tarafından zayıflatılması anlamına gelmektedir. Ba­şarıya ulaşmak ve sınıfın karakteri ve rolüne uygun bir pozisyonu tutmak için, yerel sendikal platformlar, aynı zamanda öteki bütün emekçi mücadelelerini eksen aldıkları bir odak olarak hareket etmek zorundadır. Bu anlamıyla yerel sendikal platformlar sadece bileşenlerinin değil, bütün sınıfın yaşadığı sorunları gündemine almalı, sınıfın yaşadığı bütün sorunları kendi sorunu olarak görüp, ona göre hareket etmeyi görev edinmelidir.  Bugüne kadar bunlar yapılamadığı için geçtiğimiz dönemde hem sendika şubelerinin, hem de yerel sendikal plat­formların istikrarlı çalışmaları mümkün olmamıştır.

Sendika şubeleri ve yerel sendikal platformların mevcut du­rumları, sermayeye ve sendika bü­rokrasisine karşı mücadelenin zayıf kal­masının en önemli nedenlerinden biridir. Son yıllarda yerellerde önemli birliktelikler oluşmasına karşın (Ankara Emek ve Meslek Örgütleri Platformu, İzmir Sendikalar Birliği vb), sendikal bürokrasinin manevra ala­nını büyük ölçüde koruyor olmasının temel ne­deni yerel sendikal platformların somut bir mücadele programının olmamasıdır. Yaşanan büyük olumsuzluklara karşın; söz konusu yerel sendikal platformlar, geçmişte sendikal mücadele içinde önemli roller oynamışlarsa; bu, onların yaşanan so­runların üstesinden gelecek bir potansiyel ve birikime sahip olduklarını göstermektedir. Son yıllarda yaşanan ­olumlu mücadele örnekleri ve sınıf sendikacılığının, sendikaları yeniden mücadeleci bir çizgiye çekme girişimlerinin yaşandığı bir dönemden geçiyor oluşumuz, gerek sendika şu­belerini, gerekse yerel sendikal platformları sınıfın ve hareketin ihtiyaçları doğrultusunda ileri götürecek sınıf güçlerinin emekçi kitleler ve örgütlenmeler için­de birikmiş olduğunu göstermektedir.

Başlıca sanayi kentlerindeki işçi sendika şubeleri ve taşra kentlerindeki işçi ve kamu emekçileri şubeleri platformları; işçi ve emekçi hareketinin kentler ve ülke dü­zeyinde çıkış yapması, birleşmesi, ör­gütlenmesi ve alternatif oluşturmasının bu­günkü tek olanağı ve tek örgütlenme biçimi olarak görülmektedir. Buradan doğdukları ve doğru ol­dukları için, kendileri ister farkında olsun, ister olmasınlar, bu platformlar emek­çiler tarafından benimsenen ve çağrıları büyük ölçüde yankı bulan birlik ve mücadele odakları haline gelmiştir.

Sendikaların ve sendikal hareketin gücü, işyerinde örgüt olup olmamasıyla doğ­rudan bağlıdır. Sendikal çalışmanın, sendika şubeleri ve plat­formlarının gücü de kuşku yok ki, işyeri çalışmasıyla,  işyeri örgütlerinin oluşması ve mücadeleye girmesiyle ölçülür. Mücadeleden yana oldukları halde pek bir şey yapamayan şu­belerin hareketsizlikleri ancak bu şekilde giderilebilir. Gerçekten mücadele içinde olan ve sınıf sen­dikası örnekleri sunan sendika ve şubelerin güç ve enerjileri, yine ancak bu noktadan kav­ranabilir. Burada yapılan tespitlere karşın fabrika ve işyerlerinde örgüt olmadan ve buralardaki uyanış ve örgütlenmeye da­yanmadan hiçbir “örgüt” ya da “platform”un gerçek işlevlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Bu sağlanamadığında sendikaların, emeğin sermaye ta­rafından kontrol altında tutulmasına hizmet eden örgütler olarak kalmaları ka­çınılamaz olacaktır.

Bugüne kadar yaşanan deneyimlerden yola çıkarak baktığımızda, tabanı ve emekçilerin taleplerini esas alarak sendikaları yenilemek ve gerçek birer sınıf örgütü haline getirmeyi hedeflemek gerektiği açıktır. Tabanın söz ve inisiyatif sahibi olduğu bir sendikal örgütlenme ve mücadele tarzı benimsendiği ölçüde, sendikal bürokrasinin mücadele üzerindeki uğursuz rolü ve etkisini kırmak mümkün olacaktır. Bunun için sendikaların işyeri örgütlenmelerini güçlendirmesi, işyeri temsilcilerinin, her düzeyde görev alacak yöneticilerin belirlenmesi ve seçiminde sendikal bürokrasinin değil, sorunların esas muhatabı olan tabanın söz sahibi olduğu mekanizmaların geliştirilmesi gerekmektedir. İşyerlerinin beklentilerini yansıtan ve sendikaları yeniden işçi sınıfının birleşme ve mücadele merkezleri haline getirecek bir yapı haline getirmek yolunda ancak o zaman somut olarak ilerlenebilir. Fakat bütün bunların sınıf mücadelesinin bütünlüğü içinde sadece bir alt başlık olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Bu tespit, emek hareketinin bütün sorunlarına sadece sendikal hareketin yenilenmesinden hareketle çözüm bulunamayacağı, ama bunun genel çözüme önemli bir katkı sunacağı gerçeğini değiştirmemektedir.

Yerel sendikal platformların ilke ve taleplerine, yürüttüğü faaliyetine işçi sınıfının sermayeden ve onun siyasal bağlantılarından bağımsız olan işçi sınıfı çıkarları yön vermelidir. Kurulduğu yere ve koşullara göre önemli işlevler görebilecek olan yerel sendikal örgütler farklı biçimler ya da isimler alabilir. Bu anlamda sorun, tek bir model ve biçim yaratmak asla olmamalıdır. Önemli olan gerçekleştirilecek yerel sendikal örgütlenmelerin sınıfın bağımsız çıkarlarına dayanması, sisteme hizmet eden sendika bürokratlarının sendikal hareket üzerindeki her türlü baskı ve denetimini boşa çıkarmasıdır.

Gücünü ve etkisini işyerlerinden alan yerel sendikal platform ya da birlikler, sendikal mücadeleye sendikal bürokrasinin değil, işçi sınıfının kendi öz gücü ile yön verebildiği yapılar olarak örgütlenmelidir. Bu nedenle işyerlerine dayanan, gücünü buralardan alarak yerellerde kurulan ya da kurulacak sendikal birliklerin, aşağıdan yukarıya tabandan gelişecek canlı ve dinamik bir sendikal yenilenmeyi hedefledikleri sürece başarılı olmaları mümkündür.

SONSÖZ

1989 Bahar Eylemleri’ne gelen süreçte kurulan ve sonraki yıllarda mücadelenin yüksek seyrettiği dönemlerde daha da hareketlenip bileşimi genişleyen “şubeler platformları”, “sendikalar birliği” gibi oluşumlar sendikal mücadelede önemli roller oynamışlardır. Sermayenin saldırılarına karşı mücadelenin olduğu kadar, sendikal hareketin gelişmesi, genişlemesi, sendikaların büyümesi, aynı zamanda bürokrasiden arınarak gerçek işçi sendikaları olarak dönüşümleri için bu platformlar, dün olduğu gibi bugün de emek hareketinin önemli dayanaklardır ve bugünden sonra da bu işlevlerinin daha da artabileceği ortadadır.

Yerel sendikal platformların her biri, içlerinde yer alan sendikacılar ve temsilcilerin içinden geldikleri kitlelerle bağlantısının düzeyi ve mücadelede gösterdikleri kararlılık derecelerine göre birbirinden elbette farklılıklar gösterecektir. Yerel sendikal platformların en önemli zaafı, sermaye saldırılarına karşı her dönem aynı ataklığı ve performansı göstermemeleridir. Mücadelenin az çok yükseldiği dönemlerde daha etkin rol oynayan platformlar, hareketin düştüğü dönemlerde sanki hiç yokmuş gibi olabilmektedir. Bunun önüne geçebilmek için üretim ve hizmet birimlerinden başlayarak gelişecek bir mücadele üzerinden yerel sendikal platformların emekçileri yerel düzeyde birleşmesini gerçekleştirmesi mümkün olabilir.

Yerellerdeki şube ve temsilciler platformları ya da sendikalar birliği oluşumları ve buralardaki ileri sınıf güçleri, sendikal örgütlenmenin gelişmesi, sendikaların dönüşümü ve bürokrasiden arınması görevlerini üstlenmek, mevzilerini ve eylem çizgilerini yenilemek ve her tür bürokratik baskı ve manevralara karşı daha uyanık ve kararlı bir tutumla hareket etmek zorundadır.

Sendikal mücadele sonucu emekçi sınıflar çeşitli başarılar elde edebilirler. Ama asıl başarı, bu mücadele sonucunda emekçiler arasında yaratılacak olan birlik ve dayanışma olacaktır. Bu nedenledir ki sendikalar ve onları oluşturan emekçiler arasında yaratılacak olan birlik, sınıf mücadelesi açısından ilkesel bir konu olarak ortaya çıkmaktadır. Dünya sendikal hareketinin tarihine baktığımızda, var oldukları döneme damgasını vuran sendikal hareketlerin, her zaman emekçilerin bütünsel ve birleşik mücadelesini savunan sendikal yapılar üzerinden yükseldiği görülmektedir.

Önümüzdeki dönemde sermayenin saldırılarına cepheden karşı duracak bağımsız bir sınıf hareketi yaratmanın ilk koşullarından biri, yerel sendikal platformları güçlendirmekten ve yaygınlaştırmaktan geçmektedir. İşçi ve kamu emekçileri hareketinin bu konuda yeterince dersler çıkaracağı ciddi bir deneyim birikimi mevcuttur. Bu çerçevede Bahar eylemleri döneminde mücadelenin ortaya çıkardığı yerel sendikal platformlar ve şube platformları deneyimlerini aşan, daha kapsayıcı, Türk İş, DİSK ve KESK’e bağlı sendikaların şubelerinin içinde yer aldığı yerel sendikal platformların yaygınlaştırılması, sendikal bürokrasinin işyerlerine kadar inen etkisini kırmak açısından ayrı bir önem taşımaktadır.

Sendikalar, ortak bir yol izlemek, işbirliği yaparak işçi hareketinin gelişmesini teşvik edecek bir çizgiye gelmek ve aynı şekilde, işçilerin sendikalarda örgütlenmesini sağlayacak bir tutumla hareket etmek zorundadırlar. Eğer sendikalar bu görevlerini üstlenmezse; bu sendikalara bağlı işletmelerdeki ileri işçi ve temsilciler, sınıftan yana şubeler ve onların oluşturdukları platformlar, sendikaları bu çizgiye çekmek için mücadelesini kesintisiz bir şekilde sürdürmeli, sendikalar içinde aşağıdan yukarıya ciddi bir arınma yaşanması için gerekli adımları atmaktan asla geri durmamalıdır.



[1] İşçi sendikaları merkezleri ve kon­federasyon yönetimlerine hakim olan ta­baka, hem ilişki hem de etkinlik içinde bulunan sendikal bürokrasidir. Yüz binlerce ve mil­yonlarca işçinin sendikaların, sendikal mücadelenin dışında kalmasının nedenleri, bu bürokrat tabakanın sendikalardaki hakimiyetinde yatmaktadır. İşçilerin çoğunluğunun sendikal mücadelenin dışında kalmasının temel nedeni; sendikaların izlediği gerici ve işçi düşmanı çizgi ve sendikal bürokrasinin işbirlikçi faaliyetleridir.

[2] Sendikal mücadelenin işyerleri temeline oturtulması ve işyerindeki emekçilerin ana kitlesini mücadeleye katması sorunu, sendikal mücadelenin ayakları üstüne oturmasının ana sorunudur. Ancak elbette sorun bundan ibaret değildir. Eğer burada durulup kalınırsa, işyerinde ne kadar iyi örgütlenilirse örgütlenilsin, yapılanların işyerine sıkışıp kalması kaçınılmazdır. Bu nedenle tüm işyerlerinde aynı çalışmanın yapılması ve tek tek işyerlerini birleştirebilecek yerel platformlar üzerinden birleşik bir mücadele hattının oluşturulması, işyeri çalışmalarının başarısı kadar önemlidir.

AKP ve Çalışma Yaşamındaki Başlıca Değişiklikler

Türkiye’de ekonomisinin dünya kapitalizmine uyumu amacıyla kabul edilen 24 Ocak 1980 kararları, pek çok konuda olduğu gibi, o tarihten sonra çalışma yaşamına yönelik olarak hayata geçirilen düzenlemelerin de temelini oluşturdu. 1980 sonrasında IMF ile yapılan “yapısal uyum” anlaşmalarının ve Dünya Bankası’ndan alınan krediler ile hedeflenen, Türkiye’nin ekonomisinden siyasetine kadar bütün alanlarını ulusal ve uluslararası tekelci sermayenin ihtiyaç ve beklentileri doğrultusunda yeniden biçimlendirmekti.

Kapitalizm, geçtiğimiz yıllar içinde dünyada ve Türkiye’de sermaye birikiminin önündeki tüm engelleri aşmak, kâr alanlarını daha da genişletmek ve sistemi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılanmak için çok önemli adımlar attı. ‘Reform’ adı altında hayata geçirilen tüm düzenlemeler, başta işçiler ve kamu emekçileri olmak üzere, toplumun geniş bir kesimi açısından tam bir yıkım ve yoksullaşma yarattı.

2002–2011 döneminde çalışma yaşamına yönelik olarak gerçekleşen çok daha fazla yasal düzenleme yapılmış olması, Türkiye’de istihdamın yapısını temelden değiştiren, gerek kamu, gerekse özel sektör istihdamını sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmesini beraberinde getirdi. Kamu ve özel sektör çalışma ilişkilerinde kuralsızlaştırma ve emeğin aşırı sömürülmesini öngören düzenlemeler birbirine paralel olarak ve pek çok noktada iç içe geçmiş bir içerikle gündeme getirildi ve bazen yasal yollarla, bazen fiili uygulamalarla hayata geçirildi.

AKP’nin Kasım 2002’de tek başına iktidar olmasıyla birlikte, koalisyon hükümetleri döneminde gerçekleştirilemeyen yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi için peş peşe somut adımlar atıldı. Kamuya ait işletmelerin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinin hızla ticarileştirilmesi, 4857 Sayılı İş kanunu ile birlikte esnek çalışmanın yasal hale getirilmesi, sağlık ve sosyal güvenlik alanında gerçekleştirilen köklü düzenlemeler, AKP’nin istihdam strateji ve buna paralel olarak yasalaşan Torba Yasa düzenlemeleri 2002–2011 döneminde en fazla öne çıkan emek düşmanı düzenlemeler olarak dikkat çekti.

Özelleştirmeler ve istihdam üzerindeki etkileri

1980 sonrası dönemde Türkiye’de istihdamın dönüşümü açısından yapılanlar hiçbir zaman yeterli görülmemiştir. Özellikle özelleştirmeler, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, çalışma yasalarının üretim sürecinde yaşanan esnekleşme ve kuralsızlaşma uygulamalarına paralel olarak yeniden düzenlenmesi gibi adımlar, 1990’lı yıllardan itibaren ülkenin ana gündemini oluşturmuştur. 1990’lı yıllardan 2002’ye kadar koalisyon hükümetlerinin iktidarda olması nedeniyle emek karşıtı uygulamaların ilerlemesi istenilen hızda olmamış, yerli ve uluslararası sermeye çevrelerinin özlemle beklediği yasal değişikliklerin gerçekleşmesi için AKP gibi bir sermaye partisinin tek başına iktidara gelmesi gerekmiştir.

Özelleştirme, taşeronluğun yaygınlaştırılması, esnek çalışmanın hayatın her alanında egemen hale getirilmesi, iki yüz yıllık mücadeleler sonucu kamunun yükümlülüğünde olan bütün hizmetlerin piyasa koşullarında üretilmesi ve halka “piyasa fiyatından satılması” noktasında geçtiğimiz 9 yıl içinde önceden tahmin bile edilemeyecek kadar mesafe alınmıştır. Özelleştirme uygulamalarına 1986 yılında başlayan Türkiye, 25 yılda 42 milyar 33 milyon 904 bin dolarlık özelleştirme yapmıştır. Bunun 34 milyar dolarlık bölümü 9 yıllık AKP iktidarında gerçekleşmiş, 58., 59. ve 60’ıncı AKP hükümetleri döneminde yapılan özelleştirmelerin toplam özelleştirme içindeki payı yüzde 80’i bulmuştur.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından özelleştirme; “Özelleştirmenin ana felsefesi, devletin, asli görevleri olan adalet ve güvenliğin sağlanması yolundaki harcamalar ile özel sektör  tarafından yüklenilemeyecek altyapı yatırımlarına yönelmesi, ekonominin ise pazar mekanizmaları tarafından yönlendirilmesidir… Özelleştirmenin temel amacı nihai olarak, devletin ekonomide işletmecilik alanından tümüyle çekilmesini sağlamaktadır[1] şeklinde tanımlanmıştır. Tanımdan anlaşılabileceği gibi özelleştirmenin amacı, adalet ve güvenlik hizmetleri dışında kalan tüm alt yapı, mal ve üretim hizmetlerinin özel sektöre devredilmesidir.

1980’li yıllarda özelleştirme altyapısı oluşturulmuş ve 1990’lı yılların ortalarından itibaren özelleştirme uygulamaları hız kazanmıştır. 2002’ye kadar yönetime gelen bütün hükümetler döneminde özelleştirmeyi meşrulaştırmak adına birçok kampanya yürütülmüş, kamu kurumlarına yatırım yapılmamış ve zarara uğratılmışlardır. Kamu kurumlarının, özel sermaye eliyle daha iyi çalışacağı ve kar edeceği iddia edilerek özelleştirmeler teşvik edilmiştir. Türkiye’de özelleştirmelerin ve özelleştirme sonucunda ortaya çıkan ekonomik ve sosyal sorunların en yoğun yaşandığı dönem AKP hükümetinin iktidarda olduğu 2002–2011 dönemi olmuştur.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın (ÖİB) hazırladığı Türkiye’de Özelleştirme başlıklı rapora göre 1985 yılından itibaren 270 kuruluştaki kamu hisseleri, 22 yarım kalmış tesis, 814 taşınmaz, 8 otoyol, 2 boğaz köprüsü, 114 Tesis, 6 Liman, şans oyunları lisans hakkı ile Araç Muayene İstasyonları özelleştirme kapsamına alınmış ve bunların büyük bölümünün özelleştirmesi tamamlanmıştır. ÖİB’nin raporuna göre; 1986 yılından itibaren hız kazanan ve tamamı kamuya ait veya kamu iştiraki olan kuruluşlardaki kamu paylarının özelleştirme kapsamına alınması yoluyla yürütülen program çerçevesinde, İdare tarafından bugüne kadar 199 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış/devir işlemi yapılmış ve bu kuruluşlardan 188’inde hiç kamu payı kalmamıştır. Devam eden ve planlanan özelleştirmeler de gerçekleştirildiği takdirde kamuya ait hiç işletme kalmaması hedeflenmektedir.

Özelleştirmeye konu olan Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT), geçmişte Türkiye’de kamu istihdamı alanında son derece önemli bir alan olarak dikkat çekmiştir. Özellikle KİT faaliyetlerinin tarım dışı alanlarda yoğunlaşmış olması, bu kuruluşların tarım dışı istihdamdaki önemini ön plana çıkarmıştır. 1991 yılında KİT’lerde çalışan sürekli işçi sayısı 700 bin ve KİT’lerin istihdamdaki payı yüzde 2 iken, bu oranda 2002’den itibaren yaşanan yoğun özelleştirmeler sonucu keskin bir düşüş yaşanmış ve 2011 yılı başı itibariyle yüzde 0,7 seviyesine kadar gerilemiştir. AKP döneminde Türkiye’de genel istihdam düzeyi ve tarım dışı istihdam istikrarlı bir şekilde artarken, özellikle özelleştirme uygulamalarının ardından KİT’lerde istihdam oranı hızla azalmış, buna paralel olarak resmi işsizlik oranlarında istikrarlı bir artış görülmüştür.

1

2002-2011 yılları itibariyle işgücü ve istihdamda yaşanan değişime bakıldığında en dikkat çekici noktanın tarım dışı istihdamda yaşandığı görülmektedir. 2002 yılında tarım dışı istihdam 13 milyon 896 bin iken, AKP döneminde tarımda yaşanan mülksüzleşme ve bunun yarattığı olumsuz sonuçlarla birlikte tarımdaki istihdam ciddi bir düşüş yaşamış ve tarım dışı istihdam 2011 yılında yaklaşık 3,5 milyon artış göstererek 17 milyon 330 bine kadar yükselmiştir. TÜİK’in verilerine göre aynı dönem içinde tarımın Türkiye ekonomisi içindeki sektörel payı yüzde 35’ten yüzde 24’e gerilemiştir. 2002 yılında KİT’lerde çalışan işçi sayısı 432 bin iken, aradan geçen 9 yılda gerçekleşen özelleştirme uygulamalarının ardından 2011 yılı başı itibariyle KİT’lerde çalışan sürekli işçi sayısı 153 bine kadar gerilemiştir.

AKP iktidarı döneminde yaşanan özelleştirme uygulamalarına paralel olarak, Bakanlar Kurulu’nca 3 Mayıs 2004 tarihinde kararlaştırılan “Özelleştirme Uygulamaları Sonucunda İşsiz Kalan ve Bilahare İşsiz Kalacak Olan İşçilerin Diğer Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Geçici Personel Statüsünde İstihdam Edilmelerine İlişkin Esaslar” yürürlüğe girmiş ve TEKEL direnişi ile yoğun bir şekilde ülke gündemini oluşturan kalıcı bir “4/c statüsü”[2] yaratılmıştır. Bu düzenlemeye göre İş Kanunu hükümlerine tabi olarak çalışan sürekli veya geçici işçi olup (kapsam dışı personel hariç), özelleştirme uygulamaları sonucunda işsiz kalanlar, iş sözleşmelerinin kamu tarafından feshedilmesini takip eden 30 gün içinde çalıştıkları kamu kurumlarının Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na bildirilmeleri halinde, 4/c kapsamında Devlet Personel Başkanlığı kanalıyla istihdam edilmeye başlanmıştır.

4-c kapsamda istihdam edilecek personele yapılacak tüm ödemeler ile disipline ilişkin yaptırımlar, çalışma saat ve süreleri, sosyal güvenlik yönünden tabi olunacak mevzuat, izin hakları ve buna benzer diğer konular her kurum için Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenmeye başlanmıştır. Yapılan bu düzenleme ile 2004 yılından itibaren özelleştirilen kuruluşlarda çalışırken özelleştirme nedeniyle mağdur olan işçiler başka kurumlara 4/c’li personel olarak atanmaya başlamış ve ciddi hak kayıpları yaşamışlardır. Bu tarihten sonra kamuda memur ve işçi alımlarında keskin bir düşüş yaşanmış, başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamunun neredeyse tüm kurumlarında sözleşmeli ve geçici personel çalıştırılması yoluna gidilmiştir

2

2002-2011 yılları arasında kamu istihdamında yaşanan değişime bakıldığında, kamu istihdamındaki artışın nüfus artışının çok altında kaldığı görülmektedir. 2002 yılında Türkiye’nin nüfusu 67 milyon, devlet memuru sayısı 1 milyon 653 bin iken, 2010 yılı sonu itibariyle nüfus 7 milyon artarak 74 milyona çıkmış, buna karşın devlet memuru sayısı toplamda sadece 124 bin artmıştır. Aynı dönemde sözleşmeli personel sayısı 195 binden 262 bine çıkarken, sürekli işçi sayısı 247 binden 226 bine gerilemiştir. Toplamda ise 2002 yılında kamuda istihdam edilen 2 milyon 179 bin kamu görevlisi varken, 2010 yılı sonu itibariyle bu sayı sadece 2 milyon 276 bin ile sınırlıdır. 7 milyon nüfus artışına rağmen, kamu görevlilerinin sayısında bu kadar sınırlı artış olması, AKP döneminde kamuda esnek ve güvencesiz çalışma uygulamalarının ne kadar yaygınlaştığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Özelleştirme uygulamalarıyla çalışma süreleri uzatılmış, çalışma şartları ağırlaşmış, işçilerin kazanımları gerilemiş ve ücret yapısındaki değişme ile ücretler düşme eğilimine girmiştir. İşçi sağlığı, iş güvenliği ve diğer kazanımlar, işletmeler kamunun elinde iken daha yüksek olmasına rağmen, bu işletmelerin özele devri ile bu konularda işçilerin aleyhine bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum, özellikle her türlü güvenceden yoksun, küçük, dağınık ve kaçak iş yerlerinde daha belirgin bir şekilde görülmeye başlamıştır.

Özelleştirmenin taşeronlaşma, geçici ve mevsimlik çalışma ve diğer istihdam biçimleri sonucunda da sosyal güvenlik sistemini olumsuz yönde etkilemiştir. Sosyal güvenlik hizmetlerinin özelleştirme ile birlikte maliyet artışından dolayı düşük gelirli geniş halk kesimleri, bu hizmetlerden yararlanamama riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle özelleştirme uygulamalarının, diğer sonuçlarının yanı sıra, sağlık ve sosyal güvenlik hakkını zayıflatma eğilimini ortaya çıkaran bir boyutu vardır. Bu durumu fırsat bilen AKP hükümeti, sağlık ve sosyal güvenlik hakkına yönelik kapsamlı bir tasfiye operasyonuna girişmiştir.

AKP’nin tek başına iktidar olduktan sonra hızlandırılan özelleştirme uygulamalarına paralel olarak 4857 Sayılı İş Yasası’nın kabul edilmesiyle başlayan kapsamlı dönüşüm süreci, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin sermayenin beklentileri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesiyle devam etmiştir. Geçtiğimiz yıl Haziran ayında açıklanan “Ulusal İstihdam Strateji Belgesi” ve bu belgeye paralel olarak gündeme getirilen “Torba yasa” düzenlemeleri, her ne kadar birbirinden bağımsızmış gibi gösterilmeye çalışılsa da, gerçekte çalışma yaşamına yönelik olarak hayata geçirilen bütün düzenlemelerin birbiriyle içsel bağlantıları olduğu görülmüştür.

4857 Sayılı İş Kanunu: Esnek çalışmanın yasal güvencesi

Türkiye’de esnek çalışma uygulamaları 1990’lı yılların ortalarından itibaren fiili olarak uygulanmaya başlanmış, yıllarca fiilen uygulanan esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri AKP iktidarı tarafından yasal bir zemine oturtularak, 2003 yılında 4857 Sayılı İş Kanunu çıkarılmıştır. 10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe giren 4857 Sayılı İş Kanunu, yıllardır emek piyasasının daha esnek ve kuralsız hale getirilmesini savunan sermaye örgütlerinin (özellikle TÜSİAD ve TİSK) talepleri ve yayınladıkları kapsamlı raporlar doğrultusunda hazırlanmıştır. 4857 Sayılı İş Kanunu’nun ilk göze çarpan özelliği, iş hukukunun temel ilkelerinden birisi olan “emeğin korunması” ilkesinden uzaklaşılarak, işyerinin ya da işletmenin güvenliği ilkesinin benimsendiği yeni bir sistemin benimsenmiş olmasıdır. Ancak 4857 Sayılı İş Kanunu’nu asıl önemli kılan nokta, kanun birlikte gelen “yeniliklerle” esneklik uygulamalarının yasal olarak güvence altına almış olmasıdır.

4857 iş güvencesini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır[3]. Meclis Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında AKP’nin verdiği önergeyle iş güvencesinin 10 veya daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde uygulanması hükmü, 30 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerleri olarak değiştirilmiştir[4]. SGK verilerine göre Türkiye’de 30 ve daha fazla işçi çalıştıran işyeri sayısı, toplam işyeri sayısının sadece yüzde 6’sı kadardır. Bunu anlamı tüm işçilerin ancak yüzde altısının yasal olarak iş güvencesi hükümleri kapsamına girebildiğidir.

Kanunun getirdiği düzenlemelere göre iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmek bazı şartların oluşması gerekmektedir. İş güvencesi kapsamında olmak için öncelikle otuz[5] veya daha fazla işçiyi bir hizmet akdine dayanarak çalıştıran iş yerlerinde çalışma şartı aranmıştır. Bununla birlikte, sadece en az altı aylık kıdemi olan ve belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışıp iş sözleşmesi işverence feshedilen işçiler iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmektedir. Kanun ile işveren, işçilerle süresi belirli, kısa süreli, kısmi süreli çalışma türlerine uygun iş sözleşmeleri yaparak, esnek çalışma koşullarını uygulama ve bu şekilde işçilerin iş güvencesini sağlayan hükümlerin dışında tutulmasını sağlayabilmiştir. İş güvencesini sağlayan kanun maddesinde işyerinin veya işin gereklerine dayandırılan sebepler fesih için geçerli sebep sayılmış, böylece işverene işçilerin yeterliliğinden, davranışlarından, işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklandığını iddia ettiği bir nedenle işten çıkartılması hakkı verilmiştir.

4857 Sayılı Kanun, 1980’lerden günümüze kadar gündemde olan özelleştirmeler, taşeron uygulamaları, sendikasızlaştırma yoluyla adım adım örülen yeni esnek birikim modeline uygun olarak hazırlanmış ve yasalaşmıştır. Patronların elini güçlendiren bu kanun ile asıl işveren-alt işveren ilişkisi yeniden tanımlanmış ve işverenin ürettiği mal ve hizmetleri bölümlere ayrılıp işin alt işveren (taşeron) eliyle yürütülmesine yönelik taşeron uygulamasının kapıları ardına kadar açılmıştır. Düzenleme öncesinde son derece sınırlı olan taşeron çalıştırma uygulamaları, 4857 Sayılı İş Kanunu hayata geçirildikten sonra kelimenin tam anlamıyla patlama yapmış, sadece özel sektörde değil, kamuda da yaygın olarak uygulanmaya başlamıştır[6]. 2002 yılında kamudaki toplam taşeron işçisi 20 bin civarında iken, 2011 yılı başı itibariyle kamuda çalışan taşeron işçi sayısının belediyelerle birlikte 300 bini aştığı tahmin edilmektedir.

AKP döneminde kamuda, mevcut mevzuata göre sınıflandırılamayan istihdam biçimleri oluşturulmuştur. 2011 yılı bütçe gerekçesine göre kamuda (yerel yönetimler hariç) “diğerleri” adı altında 103 bin kişi çalıştırılmaktadır. Memur, sözleşmeli personel, işçi ya da geçici personel olmayan bu “diğerleri” kategorisini eğitim ve sağlıkta hukuka aykırı biçimde “ücretli öğretmen”, “vekil öğretmen”, “vekil ebe, hemşire” gibi tanımlamalar ile çalıştırılan emekçilerin oluşturduğu tahmin edilmektedir. Yerel yönetimlerde ise “diğerleri” adı altında çalıştırılan kişi sayısı 10 bin 612’dir[7].

4857 ile telafi çalışması, çağrı üzerine çalışma, serbest zaman uygulaması, denkleştirme süresi vb gibi yeni esnek çalışma biçimleri getirilerek, işçilerin tamamen patronların belirlediği ölçülerde çalışmasının önü açılmıştır. Kanunda getirilen çalışma türleri ise bir bütün olarak geçici istihdam, taşeronluk, kısmi süreli çalışma gibi uygulamaları yasal güvencelere bağlamıştır. Bu düzenlemenin ardından işçi sınıfı içinde esnek, kuralsız ve düzensiz çalışma olarak adlandırılan atipik istihdam biçimleri hızla yaygınlaşırken, işgücü kendi içinde derin bir farklılaşma ve katmanlaşma yaşamaya başlamıştır.

4857 ile sürekli ve düzenli istihdamın mutlak olarak azalması öngörülmüştür. Özellikle getirilen yeni sözleşme türleri, sürekli bir iş ilişkisinin yerine tercih edilen bir çalışma sistemi olarak geçici iş ilişkisinin yaygınlaşması hedeflenmiştir. Esneklik savunucularının başlıca iddialarından birisi bu sistemin yaygınlaşması ile işsizlik sorununun çözüleceği üzerine olmuştur. Buna gerekçe olarak, daha az sürelerde de olsa, daha çok kişinin istihdam alanına gireceği iddia edilmiştir. Bu düşünceye göre işçi 3 ay çalışıp 3 ay işsiz olsa bile TÜİK tarafından işsiz olarak değerlendirilemeye alınmayacağı için işsizlik oranlarının rakamsal olarak düşürülmesi amaçlanmıştır.

Üretimin ve bunlara bağlı olarak istihdamın kendi içinde parçalanması ve belirsizleşmesi emeğin kolektif iş ilişkilerini ve bunlara dayanan kurumsal yapıları sendikaları zayıflatarak, bireysel iş ilişkilerini ön plana çıkarmıştır. Geçici istihdam ve bireysel iş ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla beraber işçi ücretlerinde genel olarak bir azalma yaşanmış, özellikle geçici, mevsimlik ve taşeron uygulamalarına paralel olarak, yasal asgari ücret uygulaması fiilen ortadan kalkmıştır.

4857 ile yasal hale getirilen esnek çalışma ilişkileri ile iddia edilenin aksine çalışma sürelerinde bir azalma ortaya çıkmamış, aksine işçilerin daha yoğun ve uzun çalıştırılmasına neden olmuştur. Kanun bir bütün olarak işçiyi işverene tam anlamıyla bağımlı kılmayı ve üzerinde her türlü tasarrufta bulunmayı öngörmüştür. İş ilişkileri çerçevesinde işçilere yönelik (işten çıkarma ile ilgili öngörülen sınırlı güvencenin dışında) herhangi bir koruyucu düzenleme getirilmemiş, bu durum üretim aşamasında ve sonrasında patronların işçiler üzerindeki denetiminin artmasını sağlamıştır.

4857 ile sermayeye sınırsız bir sömürü alanı açılırken, işçilerin en temel hakları, yasal düzenlemeler ve fiili saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Yasanın yürürlüğe girmesinin ardından, esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma biçimleri daha da artmış ve yaygınlaşmıştır. İş yasasının sağladığı kolaylıklarla geçtiğimiz dokuz yıl içinde artan sömürü oranlarına paralel olarak, ciddi bir gelişim gösteren Türkiye kapitalizmi, sürekli artan işsizlikten beslenip, sermayeyi ve onun kaynağı olan sömürünün artmasını sağlamış; patronlar, işyerlerinde daha baskıcı ve otoriter uygulamaları hayata geçirebilmişlerdir. Böylece kâr oranlarının istenilen oranda artışını engelleyen ve sermaye birikiminin istikrarını tehdit eden tam zamanlı, düzenli ve güvenceli istihdamın önünü kesmeyi kolaylaştırmak adına önemli adımlar atılmıştır.

Yasal bir içerik kazanan esneklik uygulamaları sermayeye, işgücünün yapısında, kurallara bağlı kalmadan, içinde bulunulan koşullara kolaylıkla uyum sağlayacak şekilde, istediği gibi değişiklik yapabilme serbestliği tanınmıştır. Esneklik ya da esnek çalışma ile birlikte, işçilerin, çalışma süresi, çalışma biçimi, ücretleri ve çalışma koşulları bakımından, ‘piyasa koşulları’ neyi gerektiriyorsa, o koşullarda istihdam edilebilmesinin kapıları ardına kadar açılmıştır. Bu uygulama ile birlikte, eğer “piyasa koşulları” işçilerin sayısının azaltılmasını, ücretlerinin düşürülmesini ya da çalışma süresinin yükseltilmesini gerektiriyorsa, patronlar, hiçbir yasal engel ile karşılaşmaksızın, çalışan sayısını azaltabilmekte ya da çalışma sürelerini arttırabilmektedir. Bu çerçevede oluşturulan yeni istihdam yapısı içinde sistemin, yaşanması muhtemel krizler karşısında, işgücünü istediği şekilde çalıştırarak, ücretlerini düşürerek ya da işçileri istediği zaman işten çıkararak, kendisini koruyabilmesinin önü açılmıştır. 

Sosyal Güvenlik ve sağlık alanında yaşanan değişiklikler

1990’lı yılların başından itibaren, dünyanın çeşitli ülkelerinde sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinin özelleştirilmesinde, sosyal güvenlik sistemlerinden yararlanan işçi ve emekçilerin haklarının daraltılmasında en önemli rolü Dünya Bankası oynamıştır. Dünya Bankasının sosyal güvenlik sistemlerine ilişkin “yeniden yapılandırma” politikalarının özünü, sosyal güvenlik sistemlerinin varlıklarını sürdürebilmeleri için temel yapısal değişikliklerin “kaçınılmaz” olduğu varsayımı oluşturmuştur.

1980’lere kadar bir sorun olarak görülmeyen sosyal güvenlik sistemleri, fonlarının devlet tekelinde olması ve bu alanda yatırım yapan şirketler açısından “haksız rekabet” yarattığı, bu nedenle de sosyal devlet uygulaması üzerindeki devlet tekelinin kaldırılması gerektiği gerekçesiyle hedefe konulmuştur. Bu iddia en belirgin şekilde, 1995 yılında imzalanan “Hizmet Ticareti Genel Anlaşması” (GATS) ile gündeme getirilmiştir. GATS ile antlaşmaya imza atan hükümetlerden kamu hizmetleri üzerindeki devlet tekeline son verip, başta eğitim ve sağlık olmak üzere, halkın ve emekçilerin yararlandıkları tüm kamu hizmetlerini “serbest rekabete” açmaları istenmiştir. Bu anlayışa göre, kamu hizmetleri içinde önemli bir yeri olan sosyal güvenlik sistemleri yeniden bölüşüm için kullanılmamalıdır. Bunun yolu sosyal yardımın devlet tarafından karşılanması ve bunun dışında kalan sosyal güvenliğin büyük ölçüde özel sektöre devredilmesidir[8].

1990’lı yıllara kadar, nüfusun neredeyse yüzde 85’i, herhangi bir devlet katkısı olmaksızın üç temel sosyal güvenlik sistemi üzerinden güvence altında bulunmaktadır. Bu üç sosyal güvenlik kurumu (SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur), devlet bütçesinden herhangi bir yardım almaksızın kendi başına ayakta durabiliyorken, kurumların kaynaklarının siyasi istismara açılması ile birlikte sosyal güvenlik sisteminin açıkları oluşmaya başlamıştır.

Türkiye’de dönem dönem emeklilik yaşı ile ilgili değişiklikler yapılmıştır. En son 1999 yılında sendikalar tarafından “mezarda emeklilik” olarak adlandırılan düzenleme ile bu alanda ciddi bir yol alınmış, ancak sosyal güvenlik sisteminin kökten değiştirilmesi girişimleri, AKP Hükümeti ile birlikte başlatılmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yayınlamış olduğu “Sosyal Güvenlik Sisteminde Reform” başlıklı raporda[9], mevcut sosyal güvenlik sisteminin başarısız olduğu, yüksek açıkların kamu bütçesinde faiz harcamalarının büyümesine neden olduğundan söz edilirken, bu açıkların nedenlerine ve hükümetlerin özellikle işverenler lehine çıkardığı “prim affı” yasalarıyla sosyal güvenlik açıkların daha da büyüttüklerine hiç değinilmemiştir.

AKP Hükümeti’nin sosyal güvenlik sisteminin geleceğine yönelik uygulamaları Dünya Bankası modeline uygun bir yapısal değişimi beraberinde getirmiştir. Bu anlamda önerilen reformun üç temel özelliği dikkat çekmiştir; Birincisi, fonsuz, tanımlanmış faydaya dayalı, asgari bir aylığı garanti eden kamusal sistemin daraltılması ve sosyal güvenlik sisteminin düşük aylık verilerek varlığını sürdürmesi; İkincisi, özel yönetilen, fonlu, tanımlanmış katkıya dayalı, ücrete bağlı bir aylık sağlayan emeklilik sisteminin geliştirilmesi; Üçüncü olarak ise isteğe bağlı, yine tanımlanmış katkıya dayalı, özel emekliliğin yerleştirilmesi öngörülmüştür[10].

5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) öncesinde Türkiye’de devlet memurları, ücretli çalışanlar, tarım işlerinde ücretli çalışanlar, kendi hesabına çalışanlar ve tarımda kendi hesabına çalışanları kapsayan beş farklı emeklilik sistemi bulunmaktadır. Bu durum farklı statülerdeki çalışanların, sırf farklı emeklilik sistemine bağlı olmalarından kaynaklı olarak, emeklilik hakları bakımından farklı uygulamaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Söz konusu sosyal güvenlik sistemlerinin farklılığı sonucu ortaya çıkan eşitsizliğin giderilmesi iddiasıyla başlatılan “Sosyal Güvenlik Reformu”, Türkiye’deki beş farklı emeklilik sisteminin tek çatı altında birleştirilmesi ile sonuçlanmış, Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur gibi ayrımlar kaldırılarak, tüm emeklilik sistemlerindeki haklar ve yükümlülükler Sosyal Güvenlik Kurumu bünyesinde birleştirilmiştir.

Yeni sistemde bütün emeklilik sistemlerindeki haklar ve yükümlülüklerin eşitleneceği iddia edilmiştir. Yapılan değişikliklerle prime esas kazancı, aylık bağlama için gerekli minimum yaş, prim gün sayısı, aylık bağlama oranı, aylık ve gelirlerin yükseltilme biçimi, kazancın güncelleme biçimi, sigorta yardımlarının türü ve kapsamı gibi konularda “en alt sınırda” eşitlenme sağlanmıştır. Oysa adil bir eşitlenme olması için en yüksek ortak paydada eşitlenmenin sağlanması gerekir. Ancak sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinde gerçekleştirilen değişiklikler ile finansman açıklarının kapatılması hedeflendiği için söz konusu eşitlenme en yüksek ortak paydada değil, en düşük ortak paydada gerçekleşmiştir. Bunun sonucunda Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur emeklilerine ödenen emekli maaşı bağlama oranları kademeli olarak düşürülmüştür[11].

1 Ekim 2008’de yürürlüğe giren 5510 Sayılı SSGSS Kanunu’na göre emekli maaşları yıllık bağlanma oranlarının kademeli olarak düşürülmesi hedeflenmiştir. Buna göre örneğin Emekli Sandığı’na bağlı olarak çalışan bir kamu emekçisinin 5510 sayılı Kanun yasalaşmadan önce emekli olduğunda emekli maaşı bağlama oranı yıllık yüzde 3 iken, yasadan sonra 2016 yılına kadar yüzde 2,5 oranına, 2016 sonrasında ise yüzde 2’ye düşmüştür. Buna göre 5510 Sayılı Kanun’un getirdiği değişiklik nedeniyle kamu emekçilerinin emekli maaşlarındaki düşüş oranı yüzde 33’ü bulmaktadır. Yasal değişiklikten önce SSK ve Bağ-Kur’dan emekli olanların 1 Ekim 2008 öncesi emekli maaşı bağlama oranı yıllık yüzde 2,6 iken, yasadan sonra yüzde 2,5, 2016’dan sonrası için ise yüzde 2 sınırına çekilerek toplamda SSK ve Bağ-Kur emekli maaşlarında yüzde 23 düşüş gerçekleştirilmiştir.

3

Türkiye’de 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 öncesinde uygulanan sisteme baktığımızda, SSK ve Bağ-Kur emeklileri çalışırken aldıkları brüt ücretin yüzde 65’ini almıştır. Bu oran Emekli Sandığı’na bağlı emeklilerde çalışırken aldıkları brüt ücretin yüzde 75’i kadardır. Sadece bu rakamlardan hareketle “Sosyal Güvenlik Reformu” olarak adlandırılan düzenlemelerin bütün işçi ve küçük esnafı, özellikle de Emekli Sandığı’na bağlı olarak çalışan kamu emekçilerini olumsuz etkileyeceği görülmektedir. Yapılan düzenleme ile 1 Ekim 2008 sonrasında çalışmaya başlayanlara, eğer emekli olabilirlerse çalışırken aldıkları maaşın sadece yüzde 50’sini ödeyen bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmuştur. Alt sınır aylığının miktarı düşürüldüğünden mevsimlik, sözleşmeli, geçici süreli ve yarı zamanlı çalışan sigortalılar çok daha düşük aylıkla karşı karşıya bırakılmıştır. Bu şekilde yapılan değişiklikler sonucu, işçi ve emekçiler bireysel emeklilik sistemlerine katılmaya zorlanmış, böylece kamu emeklilik sistemini işlevsiz kılarak, bireysel emeklilik sistemleri güçlendirilmiştir.

SGK verilerine göre kamu sağlık harcamaları AKP döneminde (2002- 2011) 4 kat artmış, ancak kamu sağlık harcamalarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı sürekli azalmıştır. 2002 yılında %70,7 olan kamu sağlık harcamalarının toplam sağlık harcamaları içindeki payı, bugün yüzde 60’lara kadar gerilemiştir.

AKP’nin 2003 yılında gündeme getirdiği “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın önemli bir ayağını özel hastanelerin kurulması, sağlık yatırımlarının özel sektör eliyle gerçekleştirilmesi, hatta bu hizmet arzının piyasa tarafından gerçekleştirilmesi oluşturmuştur. 1990’larda başlamakla birlikte, daha çok 2003 sonrasında, AKP iktidarıyla özel sağlık yatırımları hızlanmıştır. Türkiye’de son yıllarda toplam yatırımlardaki payı yüzde 75’e ulaşan özel sektörün, sağlığa yatırımları özel yatırımların toplamında yüzde 5’e yaklaşmaktadır. 2006-2010 döneminde yılda ortalama 7-8 milyar TL’yi bulan sağlık yatırımlarının üçte ikisini özel sektörce, üçte birini kamu gerçekleştirmiştir.

4

Sağlık ve sosyal güvenlik açıklarının kapatılacağı iddiasıyla gündeme getirilen sağlıkta dönüşüm programının ve buna paralel olarak yasalaşan 5510 Sayılı SSGSS Kanunu’nun yasalaşması sürecinde öne sürülen bütün iddiaların gerçeği yansıtmadığı, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2002-2010 dönemindeki verileri göstermektedir.2002 yılında toplam sağlık harcamaları 7 milyar 629 TL iken, aradan geçen 8 yılda katlanarak artmış ve 2010 yılı sonu itibariyle 32 milyar 80 milyon TL’ye ulaşmıştır. Sağlık harcamalarının artışına paralel olarak her yıl artan oranda kamu kaynakları özel sağlık kuruluşlarına aktarılmıştır.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında, SGK prim gelirleri ile emekli aylıkları ve toplam sağlık ödemeleri arasındaki fark sadece 9 milyar 494 milyon TL iken, aradan geçen dönemde sosyal güvenlik açığı 5 kat artarak 2010 yılı sonu itibariyle 44 milyar 275 milyon TL’ye yükselmiştir. Sadece bu veriler bile, AKP’nin çalışma yaşamının diğer alanlarında olduğu gibi, sağlık ve sosyal güvenlik harcamaları konusunda da toplumu yanlış bilgilendirdiğini göstermektedir.

Sosyal güvenlik kurumlarının açıklarını kapatmak ve “aktüeryal denge” oluşturmayı amaçlayan 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2008 yılından sonra, bırakalım “aktüeryal denge”yi, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin bütün dengeleri alt üst olmuş, sağlık ve sosyal güvenlik giderlerinin aşırı artması sonucunda sistemdeki açık alarm vermeye başlamıştır. 2008 yılında 29 milyar 936 milyon TL olan toplam açık, 2009 yılında 42 milyar 836 milyon TL’ye, 2010 sonu itibariyle de 44 milyar 275 TL’ye ulaşmıştır. Söz konusu açığın 2011 sonu itibariyle 50 milyar TL’yi geçmesi tahmin edilmektedir.

5510 Sayılı Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı 1 Ekim 2008’den itibaren işe girenler için geçerli olmak üzere hem kadınlar, hem de erkekler için 65’e çıkarılmıştır. Üstelik emekliliğe hak kazanabilmek için daha önce 7 bin gün olan prim ödeme zorunluluğu 7 bin 200 güne çıkarılmıştır. 5510 öncesinde işten çıkan sigortalının önceki yılda 90 gün prim ödemişse kendisinin, 120 gün prim ödemişse kendisi ile birlikte geçindirmekle yükümlü olduğu aile fertlerinin sigortalı niteliği sona erdikten itibaren 6 ay süreyle tedavi olabiliyorken, işten çıkan sigortalıların bu hakkı ortadan kaldırılmış ve 6 aylık süre 3 aya düşürülmüştür.

Kanun ile ayrıca emekli aylıklarının hesaplanmasında kanun öncesinde ekonomik gelişme hızının yüzde 100’ü dikkate alınırken bu oran yüzde 30’a indirilmiştir. Hastalanan sigortalılara verilen iş göremezlik ödeneği % 16 azaltılmış, malullük ve ölüm aylıklarını mevcut mevzuata göre hak etmek için 5 yıl sigortalı olup 900 gün prim ödenmesi yeterliyken bu şartlar 10 yıl sigortalılık süresiyle 1800 gün prim ödeme şartına yükseltilmiştir. Çalışan veya gelir alan çocuksuz dul eşin ölüm aylığı oranı yüzde 75’ten yüzde 50’ye düşürülmüştür.

Esnek çalışma biçimlerinin, üretim ve hizmet birimlerinde mevcut çalışma ilişkileri sistemini parçalayarak; düzenli ve belirli bir iş günü, belirli bir iş haftası ve sigortalı çalışma zorunluluğunu (yasalarda bu zorunluluk olmasına karşın) ortadan kaldırmış olması; AKP eliyle Türkiye’de sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerini çöküşe götüren yolu açmıştır. Ortaya çıkan açıkların hazineden karşılanması yerine hükümetler; bunu giderek sayısı ve prim ödeme imkanları azalan sigortalı işçi ve emekçilerin üzerine yıkan yöntemleri devreye sokmuş, ancak yapılan “düzenlemelere” karşın sistemdeki çöküş sürmüştür. Geçtiğimiz yıllarda esnek çalışmanın, kuralsız ve sigortasız çalıştırmanın yaygınlaşması, yapılan bütün düzenlemeleri önemsiz hale getirmiştir.

Sosyal güvenlik ve sistemini tahrip eden temel faktör; çalışma düzeninin esnekleştirilerek, çalışma ilişkilerine kuralsızlığın egemen olmasıdır. Sağlık sistemini tek çatı altında toplayarak hizmetlerin merkezileşmesi ve halka daha iyi hizmet anlayışının sunulmasının, koca bir yalan olduğu geçtiğimiz yıllar içinde bütün açıklığıyla görülmeye başlanmıştır.

Türkiye’de tıpkı özelleştirmeler ve “mezarda emeklilik” tartışmalarında olduğu gibi, kamu emekçilerine, işçilere, halka yönelik olarak yapılan dezenformasyon (yanlış bilgilenme), başka bir ifade ile “yalan propaganda” SSGSS konusunda da en üst seviyelere çıkmıştır. Kamu hizmetlerinin işlememesi için elinden geleni yapan AKP Hükümeti, halkın gözünün içine bakarak “bu hizmetleri özelleştirirsek, daha kaliteli hizmet alırsınız” iddiasında bulunmuştur. Ancak bu yalan propagandayı yaparken, yoksul halkın cebinden kaç para çıkacağından, kamu emekçilerinin ne gibi hak kayıplarına uğrayacağından hiç bahsedilmemesi, “reform” olarak sunulan düzenlemelerin kolay kabullenmesi için yaratılan bilinç bulanıklığından başka bir şey olmadığı kısa süre içinde görülmüştür.

AKP’nin istihdam stratejisi: Kuralsız ve güvencesiz çalışma

AKP döneminde çalışma yaşamına yönelik olarak en tehlikeli düzenlemelerden bir diğeri de 2010 yılı Haziran ayı başında gündeme getirilen Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) olmuştur. UİS, gerek içeriği gerekse Türkiye’de istihdamın yapısını kökten değiştirecek olan orta ve uzun vadeli hedefleri ile birlikte, önemli ve tehlikeli bir uygulama olarak dikkat çekmektedir.

AKP Hükümeti tarafından büyük bir gürültü eşliğinde açıklanan UİS ve bu strateji ile birlikte hayata geçirileceği belirtilen konu başlıkları, emek sürecinde yaşanan dönüşümün alt başlıkları olarak daha önce de çeşitli şekillerde gündeme getirilmiştir. Özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü, OECD vb. gibi uluslararası emperyalist kuruluşlar, merkezinde “işgücünün esnekleştirilmesi”, “standart dışı çalışmanın yaygınlaşması” ve “güvencesiz istihdam” uygulamalarının yer aldığı bir dizi eleştiri ve önerilerde bulunmuşlardır.

Türkiye’de istihdamın yapısında önemli değişiklikler içeren ve Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nin, OECD’nin 2010 yılında yayınladığı OECD Economic Surveys: Turkey 2010 (OECD Ekonomik Araştırmalar: Türkiye 2010) Raporunda belirlenen tespitlere uygun olarak hazırlanmış olması dikkat çekicidir. 144 sayfalık OECD raporunun özellikle “Uzun Dönemli Büyüme için Düzenleyici Reformlar”[12] başlığı taşıyan üçüncü bölümündeki ifadeler, Türkiye’de bugüne kadar istihdamda yaşanan ve 12 Haziran seçimleri sonrasında da devam etmesi öngörülen değişikliklerin hangi temel parametreler üzerinden gerçekleşeceğinin ipuçlarını vermektedir.

OECD’nin raporunda yapılan ilk tespit, Türkiye’de işgücü maliyetlerinin yüksekliği üzerindedir. OECD’ye göre “yüksek işgücü maliyetleri iş yaratmanın önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. İşgücü maliyetleri arasında ilk sırada yüksek yasal asgari ücret gelmektedir. Türkiye’deki yasal asgari ücret, Avrupa’nın yükselen ekonomilerinin çoğundan daha yüksektir. Bu ülkeler Türkiye’nin rekabet ettiği ülkeler olmasının yanı sıra Türkiye’den daha yüksek kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) seviyesine sahiptir. Bu durum, özellikle emek yoğun ürünler açısından Türkiye’nin rekabet gücünü azaltmaktadır”[13]. OECD’nin yapmış olduğu tespitlerin, daha önce IMF, Dünya Bankası ve AB tarafından da yapılmış olması dikkat çekicidir.

OECD’nin bir diğer tespiti, Türkiye’de AKP döneminde istihdamda yaşanan onca esnekleşmeye rağmen, hala işgücü piyasası düzenlemelerinin katı olduğunu iddia etmesidir. OECD’ye göre “İş yaratma, katı iş koruması düzenlemeleri nedeniyle de engellenmektedir. Bu düzenlemeler, özellikle sürekli işçilere yönelik yüksek işten çıkarma maliyetlerini kapsamaktadır. Türkiye, kıdem tazminatının OECD ülkeleri arasında ve dünyada en yüksek olduğu ülkelerden biridir. Bu maliyetler işletmelere ağır yükler yüklemekte ve konjonktürel daralmalarda likidite problemleri ortaya çıkarabilmektedir. Bununla birlikte, 30 ve 49’dan fazla işçi çalıştıran işyerleri, onlara ek yasal yükümlülükler yükleyen maliyetli ek düzenlemelerle karşı karşıyadır”[14].

OECD, Türkiye’nin geçici istihdam konusundaki düzenlemelerini çok katı bulmakta, OECD ülkelerinin birçoğunun aksine yasaların, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici istihdama izin vermediğini, belirli süreli iş sözleşmesi yapılabilmesinin son derece istisnai bir uygulama olduğunu belirtmektedir. İşçilerin lehine olan bütün düzenlemeleri “katılık” olarak değerlendiren OECD, Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında en katı iş güvencesine sahip ülke olduğunu iddia etmektedir.

Ulusal İstihdam Strateji Belgesi, gerek OECD’nin işgücü piyasasına yönelik tespitleri, gerekse IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’de istihdamın tamamen esnekleşmesine yönelik önerileri doğrultusunda hazırlanmış, orta ve uzun vadeli hedefleri olan kapsamlı bir “dönüşüm stratejisi” olarak gündeme getirilmiştir. UİS’in açıklanması sürecinde yıllardır Türkiye’nin en temel sorunlarından birisi olan işsizlik sorununu çözmek için istihdamda önemli adımların atılacağı izleniminin verilmesi dikkat çekici olmuştur. Oysa bahsi geçen stratejinin içeriğine bakıldığında, ulusal ve uluslararası sermayenin, uluslararası emperyalist örgütlerin ve onların yerli uzantılarının (özellikle TÜSİAD, MÜSİAD ve TİSK’in) son yıllarda sürekli olarak gündeme getirdiği temel değişikliklerin “Ulusal İstihdam Strateji Belgesi” içinde bütün boyutlarıyla yer aldığı görülmektedir.

Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde temel politika eksenleri olarak eğitim-istihdam ilişkisinin güçlendirilmesi; işgücü piyasasının esnekleştirilmesi; kadınlar, gençler ve dezavantajlı grupların istihdamının artırılması ve istihdam-sosyal koruma ilişkisinin güçlendirilmesi belirlenmiştir. Belge’de öncelikle yapılacak değişikliklerin gerekçelendirilmesi amacıyla makro ekonomik bir çerçeve çizilerek, istihdam stratejisinin mevcut içeriği ile uygulanmasının bir zorunluluk olduğu savunulmuş ve temel hedefin işgücü piyasasının esnekleştirilmesi olduğu açıklanmıştır.

İstihdamın esnekleşmesi konusunda çok sayıda tespit yapılmakla birlikte, Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde özellikle kısmi süreli istihdamın yaygınlaştırılmasına yönelik olarak yapılan tespitler dikkat çekicidir. Belge’de kısmi süreli çalışma[15], en eski ve yaygın olarak uygulanan esnek çalışma biçimi olarak ifade edilmiştir. Belge’de Eurostat verileri referans gösterilerek, 2009 yılında kısmi süreli çalışan oranı AB-27’de yüzde 18,8 olduğu, kısmi süreli çalışmanın Hollanda (yüzde 48,3), İsveç (yüzde 27), Almanya (yüzde 26,1), İngiltere (yüzde 26,1), Danimarka (yüzde 26) ve Avusturya (yüzde 24,6) gibi ülkelerde yaygın olarak uygulandığı belirtilmektedir. Türkiye’de ise kısmi süreli çalışanların istihdam içindeki payının yüzde 11,3 olduğu, ancak ücretsiz aile işçileri dışarıda tutulduğunda bu oranın yüzde 3,6’ya indiği vurgulanmaktadır. Kısmi süreli istihdamın Türkiye’de yaygınlaşması ile birlikte işsizlik oranının azalacağı iddia edilerek, bu tür esnek çalışma biçimlerinin mutlaka yaygınlaştırılması gerektiği savunulmuştur.

Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde kısmi süreli çalışmanın yanı sıra, belirli süreli çalışma, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici iş ilişkilerinin kurulması, uzaktan çalışma, çağrı üzerine çalışma, iş paylaşımı, esnek zaman modeli, kıdem tazminatlarının yüksekliği, bölgesel asgari ücret ve benzeri çok sayıda düzenleme ayrıntıları ile açıklanmış ve bütün bu düzenlemelerin nasıl adım adım hayata geçirileceği belirtilmiştir. Buna göre öncelikle işgücü piyasasının esnekliğinin artırılması hedeflenmekte, İş Kanunu’nda düzenlenen ancak yaygın olarak uygulanmayan esnek çalışma biçimlerinin uygulanabilir kılınması, yasal altyapısı bulunmayan esnek çalışma biçimlerinin ise mevzuatta düzenlenmesi amaçlanmaktadır. Bu şekilde işgücü piyasasının rekabet edebilirliğinin arttırılması hedeflenmekte ve son derece açık ifadelerle kıdem tazminatı “sorununun” çözüleceği belirtilmektedir. Belge’de ayrıca bölgesel asgari ücret uygulamasına imkân tanınarak istihdam üzerindeki mali yüklerin öngörülebilir ve rekabet edebilir bir düzeye çekilmesinin amaçlandığı da açık bir şekilde belirtilmiştir.

Torba Yasa: İstihdamın dönüşümünde ön adım

AKP Hükümeti, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı “vergi, borç ve prim affı” olarak gündeme getirdiği “Torba yasa” içinde çalışma yaşamı ile ilgili olarak kapsamlı düzenlemeler yapılmıştır. Özellikle 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, 4857 Sayılı İş Kanunu, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu vb gibi istihdamı doğrudan etkileyen kanunlarda yapılması düşünülen değişiklikleri tek bir torba yasa içinde birbiriyle hiç ilgisi olmayan düzenlemelerle birlikte ele alınmış ve yasalaşarak yürürlüğe girmiştir. Ülke nüfusunun tamamını etkileyecek düzenlemelerin özellikle istihdam ile ilgili olanları, gerek OECD’nin 2010 istihdam raporu, gerekse ulusal istihdam stratejisinde belirtilen hedefler doğrultusunda hazırlanmış olması dikkat çekicidir.

Torba yasada istihdam ile ilgili olarak dikkat çeken düzenlemelerden birisi, kısmi süreli çalışan işçilerin eksik sigorta primleri cepten ödemelerinin önünün açılmasıdır. Buna göre 1 Ocak 2012’den itibaren kısmi süreli iş sözleşmesiyle çalışanlar ile ev hizmetlerinde ay içerisinde 30 günden az çalışan sigortalılara, eksik günlerine ait genel sağlık sigortası primlerini 30 güne tamamlama yükümlülüğü getirilmiştir. Haftalık çalışma süresi 30 saatin altında olan ve esnek çalışma türlerini kapsayan kısmi süreli iş sözleşmesiyle çalışan sigortalılar, ancak kısmi süreli çalıştıkları aylara ait eksik sürelerini ceplerinden tamamlamak şartıyla sağlık hizmetlerinden yararlanabilecektir. Örneğin ayda 15 gün sigortası yatanların, eksik olan 15 günü ceplerinden ödeyip tamamlamadıkları zaman sağlık hizmetlerinden yararlanmasının önü kesilmiştir.

TÜİK’in verilerine göre Türkiye’de çalışan erkeklerin yüzde 38’i, kadınların yüzde 60’ı kayıt dışı çalıştırılmaktadır. Dolayısıyla sadece kayıtlı işgücü için geçerli olacak bu düzenleme ile düşük ücretle çalışmak zorunda olan kısmi süreli çalışanların (yevmiyeli çalışanlar, taşeron işçiler, evlerde temizlik işlerinde çalışanlar vb) aldıkları ücretlerin önemli bir bölümünü sağlık sigortası (1 Ocak 2012’den sonra GSS primi) için ayırmak zorunda bırakılmıştır.

Torba yasa ile gerçekleşen bir diğer düzenleme genç ve ucuz emek sömürüsünün önünü tamamen açacak bir içerikte gerçekleşmiştir. AKP hükümeti tarafından mesleki eğitim yaptıracak işletme sayısının yetersizliği öne sürülerek, 20 ve daha fazla personel çalıştıran işletmeler için var olan staj yaptırma yükümlülüğü, 20’den az işçi çalıştıran ve Türkiye’deki toplam işletmelerin önemli bir bölümünü kapsayacak şekilde genişletilmiştir. AKP Hükümeti bu düzenleme ile meslek liseleri öğrencilerinin staj yapma olanaklarını arttırdığını iddia etse de, diğer maddelerde yapılan değişikliklerle özellikle staj ücreti bakımından stajyerlerin yasa öncesinde brüt asgari ücretin üçte ikisi ödeniyorken, yapılan değişiklikle stajyerlerin asgari ücretin net tutarının üçte biri kadar ücret almaları öngörülmüştür. Meslek liselerinde öğrenciler son sınıfta iki gün okula, üç gün ise alanlarındaki işletmelerde staja gitmektedir. Kanun değişikliği ile patronları stajyerleri daha fazla ve daha ucuza çalıştırma imkânına sahip olması sağlanmıştır. Sermaye açısından ucuz iş gücü olarak görülen gençler, işçilerin yerine kendi alanları olmayan konularda çok uzun saatler çalıştırılacak ve artık, eskiye kıyasla daha çok işyerinde ucuz emek sömürüsü yaşanması sağlanmıştır.

Torba yasa ile ayrıca, kısa çalışma ödeneği ile patronlara destek sürekli hale getirilmiş, kısa çalışma ödeneğinin uygulama alanı genişletilerek ödenek miktarı yeniden düzenlemiştir. Buna göre, “genel ekonomik, sektörel veya bölgesel kriz” nedeniyle haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak azaltılması, işyerinin faaliyetinin kısmen veya geçici olarak durdurulması hallerinde işyerinde 3 ayı aşmamak üzere kısa çalışma yapılabilecektir. Kısa çalışma ödeneği hazineden değil, işsizler için kurulan İşsizlik Sigortası Fonundan verilecek olması işsizler için oluşturulan fonun patronlara nasıl aktarıldığının görülebilmesi açısından önemlidir[16]. Bu düzenleme aynı zamanda, önümüzdeki dönemde genel, bölgesel ya da sektörel krizlerin yaşanabileceğinin itirafı anlamına gelmektedir.

Torba yasayla 31 Aralık 2015 tarihine kadar ilk defa işe alınacak her bir sigortalı için, özel sektör işverenine sigorta primi desteği getirilmiştir. Buna göre, 31 Aralık 2015’e kadar işe alınan sigortalının, sigorta primlerinin işverene ait tutarının önemli bir bölümü, işe alındıktan sonra belirli sürelerle İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanacaktır. Yasada ayrıca sigorta prim desteği süresinin Bakanlar Kurulu’nca 2020 yılına kadar uzatılabilmesi öngörülmüştür. Bu düzenleme, 18 yaşından büyük kadınları ve 18–29 yaş arası erkekleri istihdam edenlerin sigorta primlerinin işveren hisselerine ait tutarının belli bir kısmını, işe alındıkları tarihten itibaren İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanmasını sağlamıştır. Böylece bugüne kadar olduğu gibi, bugünden sonra da işsizlere ödenmesi gereken Fon gelirleri patronlara “istihdam teşviki” olarak aktarılmıştır. İşverenler 29 yaş altında olanları daha çok istihdam ederek prim desteğinden yararlanmaya çalışacak, 29 yaş üstünde olan işçileri işten çıkarmak için çeşitli yollar deneyecektir. İlk bakışta “istihdamı teşvik” gibi algılanabilecek bu uygulama sonucunda 30 yaş ve üzeri çalışan işçilerin işe alınması daha da zor hale getirilmiştir.

Torba yasayla ayrıca, grev yasağı olan memurların ve sözleşmelilerin, üretimden gelen en önemli eylemi olan işi yavaşlatma ve işi durdurma eylemlerinin “memuriyetten çıkarmayla” sonlandırılmasının önü açılmıştır. Bu şekilde en temel sendikal eylemlerin “memuriyetten çıkarılma” tehdidi ile önüne geçilmek istenmiştir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun disiplin hükümlerini içeren 125’inci maddesinde yapılan değişiklik ile bugüne kadar sendikalarının aldıkları kararlar ile işi yavaşlatan, hizmet üretimini bir süreliğine yapmayan memurların işten atılmasının önü açılmıştır.

657 Sayılı DMK’nın 125’inci maddesinin “E” bendinin “a” alt bendinde yer alan “engelleme” ibaresi “kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme” olarak değiştirilmiştir. Yapılan değişiklikle “a) İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek veya yardımda bulunmak” devlet memuriyetinden çıkarılma nedeni sayılmıştır[17].

Torba yasayla müzakereci, “sosyal diyalogcu” ve hepsinden önemlisi “yandaş” sendikaları güçlendirmek, mücadeleci sendikaları etkisiz hale getirmek için yapılan en temel sendikal eylemlerin bile “memuriyetten çıkarılma” sebebi sayılması, AKP’nin “kendine demokrat” olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Torba yasa ile getirilen bir diğer önemli düzenleme, kamuda 4-c benzeri çalışma statüsü yaygınlaştırılmasının önünün açılmasıdır. Kurumlarında atama imkânı olmayan memurların, Devlet Personel Başkanlığınca belirlenen başka bir kurumdaki boş kadroya atanabilmesinin önü açılmıştır. Bu durumda olan memurlar, atama işlemi yapılıncaya kadar kurumlarında niteliklerine uygun işlerde çalıştırılacak ve eski kadrolarına ait mali haklardan ve sosyal yardımlardan yararlanmaya devam edebilecektir. Torba yasa ile ayrıca, tıpkı 4-c statüsünde çalışanlara yapıldığı gibi, memurların da yürüttükleri hizmetin özelliklerine göre, tespit edilen çalışma saat ve süreleri ile görev yerlerine bağlı olmaksızın çalıştırılabilmeleri gibi son derece tehlikeli düzenlemeler yer almaktadır. Hatırlanırsa, özelleştirilen kamu işletmelerindeki kamu işçileri, 4-c kadrosuna geçene kadar özlük haklarını ve ücretlerini tam almış daha sonra işçilerin 4-c’ye geçirilmesi ile ücret ve özlük haklarında yarı yarıya kayıp yaşamıştır. Torba yasada yer alan bu tür düzenlemelerle kamuda iş güvencesi ve özlük hakların önemli bir bölümünün ortadan kaldırılması ve 4-c statüsünde çalışmanın yaygınlaştırılması için ön hazırlık yapılmıştır.

Torba yasada “memurların, kamu yararı ve hizmet gerekleri sebebiyle ihtiyaç duyulması halinde kurumlarınca Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınarak diğer kamu kurum ve kuruluşlarında 6 aya kadar geçici süreli olarak görevlendirilebileceği” belirtilmiştir. Kamuoyunca “ödünç memurluk” olarak değerlendirilen bu düzenleme ile çeşitli nedenlerle “istenmeyen” kamu görevlilerinin başka kurum ve illere sürgün edilmesinin önünü açılmıştır. Bu düzenleme ile özellikle KESK’e bağlı sendikaların üyelerinin sık sık karşı karşıya kaldığı sürgünler yasal hale getirilmiştir. Mücadeleci sendikalara üye kamu emekçilerine gözdağı verilerek memurların, kendilerini güvencede hissedebilmeleri için yandaş sendikalara yönlendirilmesi sağlanmıştır.

Torba yasada belediye işçileri ve il özel idarelerinin sürekli işçi kadrolarında çalışan ihtiyaç fazlası işçilerin, Karayolları Genel Müdürlüğünün taşra teşkilatındaki sürekli işçi kadrolarına, belediyelerin sürekli işçi kadrolarında çalışan ihtiyaç fazlası işçilerin ise, Milli Eğitim Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğünün taşra teşkilatındaki sürekli işçi kadroları ile ihtiyacı bulunan mahalli idarelere, vali ya da vali yardımcısının başkanlığında oluşturulacak komisyonun kararıyla gönderilmesinin önü açılmıştır. Komisyon kararıyla gönderilen işçiler 5 işgünü içinde görevlerine başlamazlar ise istifa etmiş sayılacaklardır. 12 Haziran seçimleri sonrasında belediyeler ve il özel idarelerinde çalışan yaklaşık 52 bin işçinin “norm fazlası” ya da “ihtiyaç fazlası” olarak şu anda çalıştıkları yerlerden çok uzak yerlere sürgün edilecekler ve bu sürgünler 1 Ağustos 2011 tarihi itibariyle başlatılacaktır.

İşçilerin, kamu emekçilerinin, gençlerin ve kadınların geleceğini yakından ilgilendiren çok sayıda olumsuz düzenleme içeren torba yasa, kamu ya da özel ayrımı yapmadan, bütün istihdam alanlarında esnek, kuralsız, güvencesiz ve kayıt dışı çalıştırmayı yaygınlaştırma açısından, 12 Haziran seçimleri sonucunda yaşanacakların ön adımı niteliğindedir.

AKP’nin 2002–2011 yılları arasında çalışma yaşamında hayata geçirdiği ve burada sadece bazılarına değinebildiğimiz değişiklikler, emeğe ve emekçilerin haklarına yönelik yasal düzenlemelerin ve fiili saldırıların 12 Haziran genel seçimleri sonrasında artarak devam edeceğini göstermektedir.

Sonsöz

AKP öncesi çalışma ilişkilerinde yaşanan değişiklikleri bir tarafa koyarsak, sadece son 9 yıl içinde kez yapılan ve önümüzdeki dönemde AKP’nin tek başına iktidar olması durumunda yapılması düşünülen yasal değişikliklerin nasıl bir içerikte karşımıza çıkacağını bugünden tahmin etmek zor değildir. AKP’nin bugüne kadar çalışma yaşamında yaptıkları, gelecekte yapacaklarının teminatı olarak kabul edilebilir. Bugün sermayenin içinde bulunduğu koşullarda, işsizliğin azaltılması amacıyla yeni istihdam alanları yaratması, işçi sınıfının hak ve özgürlüklerini genişletmesi mümkün olmayacağı gibi, işçi sınıfının mevcut sınırlı haklarına, kendilerini sınıf örgütleri olarak tanımlayan mücadeleci sendikalara bile tahammül edilmediğini görmek mümkündür.

İstihdamın esnekleşmesi, kuralsızlaşmanın ve güvencesizliğin artması, en çok sendikaların örgütlenme ve mücadele alanını daraltmakta, bu durum, kaçınılmaz olarak, sendikaların sermaye karşısındaki gücü ve etkisini ciddi anlamda zayıflatmaktadır. Bu nedenle, kapitalist sistemde, genel olarak çalışma yaşamına, özel olarak istihdama yönelik herhangi bir değişiklikten söz edildiğinde, bir taraftan sömürüyü arttırıcı düzenlemeler gündeme getirilirken, diğer taraftan işçilerin örgütlenmesini ve mücadelesini güçlendirmek yerine, onu zayıflatacak ve kendi denetimi altına sokacak adımların atılıyor olması dikkat çekicidir.

İşçi ve emekçilerin birçok kazanılmış hakkını gasp etmeyi amaçlayan saldırıların tümüne karşı mücadele etmek, emekçiler ve bu değişikliklerden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenecek geniş halk kesimleri açısından bir zorunluluktur. Bu nedenle, geçtiğimiz yıllar içinde çeşitli ad ve biçimlerde uygulanan emek düşmanı politikalar ve gündeme getirilen yasal düzenlemelere, fiili uygulamalara karşı sendikaların, emek ve meslek örgütlerinin birleşik, örgütlü ve daha kararlı tutumlar alması, emek hareketinin sadece bugününe değil, geleceğine de sahip çıkılması açısından ayrı bir önem taşımaktadır.


[2] 657 4-c statüsü, ilk defa 23 Aralık 1972 tarihinde 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa “geçici personel” başlığı ile girmiştir. İşin niteliğine göre geçici sayılan işlerde çalışanların 4-c statüsünde çalıştırılması öngörülmüş olmasına karşın, AKP hükümeti, esnek, kuralsız ve güvencesiz çalışmanın simgesi haline gelen 4-c statüsünde çalışma uygulamasını sürekli uygulanan bir istihdam biçimi haline getirmiştir.

[3] 4857 sayılı İş Kanunu yürürlüğe girmeden önce, 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe girmek üzere 09.08.2002 tarihinde “iş güvencesini” sağlayan 4773 Sayılı Kanun kabul edilmiştir. Bu kanun, 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe girmiş, 4857 Sayılı İş Kanunu kabul edilinceye kadar geçen üç ay süresince yürürlükte kalmıştır.

[4] İşçilere son derece sınırlı “iş güvencesi” sağlayan bu düzenleme, 30’dan fazla işçi istihdam eden işletmeler açısından işten çıkarma maliyetlerini yükselttiği için OECD tarafından eleştirilmektedir (OECD Economic Surveys: Turkey 2010).

[5] İşverenin, aynı işkolunda birden fazla işyerinin olması halinde, işyerinde çalışan işçi sayısının, bu işyerlerinde  çalışan toplam işçi sayısına göre belirlenmesi öngörülmüştür.

[6] Devlet Bakanı Egemen Bağış, geçtiğimiz Ocak ayı içinde kamuda taşeronlaştırma ile ilgili olarak Meclis’te kendisine sorulan 7 bir yazılı soru önergesine verdiği yanıtta; “Bazı hizmetlerin hizmet alımı yoluyla sürdürülmesinin daimi personel istihdamına göre daha ekonomik olduğunu” söylemiş ve kamuda taşeron işçi çalıştırılmasını savunarak “Taşeron işçi daha ucuz oluyor” ifadesini kullanmıştır.

[7] Sosyal İş, 2000’li Yıllarda Türkiye’de Emekçilerin Panoraması, Sosyal İş Raporu, Mayıs 2011, syf: 7.

[8]Erkan Aydoğanoğlu, Sosyal Güvenlik ve Sağlıkta Yaşanan Değişimin Nedenleri, syf:13, Almanak 2005, Sosyal Araştırmalar Vakfı, 2006, İstanbul.

[9] Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Sisteminde Reform, www.calisma.gov.tr.

[10] Seyhan Erdoğdu, “Türkiye’de Emeklilik Sisteminde Değişim”, Kamu Yönetimi Dünyası, Sayı:23, syf: 22, Temmuz-Eylül 2005, Ankara.

[11] Erkan Aydoğanoğlu, a.g.m, syf:16.

[12] OECD, Economic Surveys: Turkey 2010, ss: 109-132.

[13] OECD, agy, syf: 112.

[14] OECD, agy, syf: 114.

[15] 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 13. maddesi kısmi süreli çalışmayı, “işçinin normal çalışma süresinin, tam süreli iş sözleşmesiyle çalışan emsal işçiye göre önemli ölçüde daha az belirlenmesi” şeklinde tanımlanmıştır. “Önemli ölçüde az” ibaresi, ‘İş Kanununa İlişkin Çalışma Süreleri Yönetmeliği ile netlik kazanmıştır. Yönetmelik “İşyerinde tam süreli iş sözleşmesi ile yapılan emsal çalışmanın üçte ikisi oranına kadar yapılan çalışmayı” kısmi süreli çalışma olarak tanımlamaktadır. Kanunda ve Yönetmelikte kısmi çalışmanın ölçütü olarak işyerindeki tam süreli emsal işçi esas alınmıştır. Buna göre işyerindeki emsal işçi haftada 45 saat çalışıyor ise en fazla 30 saate kadar yapılan tüm çalışmalar kısmi çalışma olarak kabul edilmektedir.

[16] Ocak 2011 itibariyle 46 milyar TL büyüklüğe ulaşan İşsizlik Sigortası Fonu’nun bugüne kadar sadece 3 milyar 755 milyonu işsizler için kullanılmıştır. Buna karşın daha önce yapılan yasal düzenlemelerle GAP ve Karayolları gibi alanlara Fon’dan son iki yıl içinde aktarılan miktar 8 milyar 500 milyon TL’dir.

[17] Geçmişte iş yavaşlatma ve durdurma eylemi yapılan çok sayıda kamu emekçisi ceza almış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu cezaları “Örgütlenme hakkı eylem hakkını da içerir; sendikaları eylem kararı almış ve memur buna uymuşsa, kendisine ceza verilemez” diyerek Türkiye’ye binlerce Euro cezalar vermiştir. Bu maddenin uygulanması durumunda Türkiye’nin benzer cezalar alması kaçınılmaz görünmektedir.

Sendikalar ve Blok

İşçi ve emekçilerin ileri, mücadeleci kesimleri ve onların örgütlü gücü olan sendikalar, sermaye ve onun çıkarlarının savunucusu hükümetin bitmek bilmeyen baskı ve saldırılarıyla karşı karşıyalar. Söz konusu saldırılar karşısında emekçileri ortak talepleri doğrultusunda birleştirme ve birleşik mücadeleyi örgütleme görev ve sorumluluğunu en ileriden duyması gereken kesimlerin başında sendikalar geliyor. AKP hükümetinin yıllardır, sendika bürokrasisinin de desteğini alarak sürdürdüğü saldırılara karşı geniş birliklerin kurulması, ekonomik taleplerin siyasal, demokratik taleplerden ayrı ve bağımsız olmadığına ilişkin görüşler, çok sayıda ileri işçi ve mücadeleci sendika temsilcileri tarafından dönem dönem çeşitli platformlarda dile getiriliyor.

Emek hareketini çeşitli yönlerden etkileyen, sınıfın beklentileri ve mücadelenin ihtiyaçları konusunda sendikalara önemli sorumluluklar düştüğü gerçeği, bugün çevresindeki gelişmeleri az çok gözlemleyebilen herkesin üzerinde ortaklaştığı bir durum. Ancak ileri işçi ve sendikacıların, sendikal mücadelenin niteliğine ve sendikaları daha mücadeleci bir çizgiye çekme yönünde yaptıkları değerlendirme ve tespitlerle, pratikteki uygulamalar arasında dağlar kadar fark olduğu da bir gerçek.

12 Haziran sonrasında iktidar partisi “her şeye rağmen” oylarını arttırırken, bütün baskılara ve yok sayma girişimlerine karşın, Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku beklentilerin üzerinde bir başarı elde etti. AKP’nin yüzde 50 civarında bir oy oranına ulaşmasıyla geçtiğimiz dönemlerde geri plana itilen saldırılar hızla yeniden gündeme getirildi. Başta esnek çalışma uygulamalarının yaygınlaştırılması ve kıdem tazminatlarının kaldırılmak istenmesi olmak üzere, elde kalan son hak kırıntılarının gasp edilmesi için düğmeye basıldı.

Genel seçimler öncesinde oluşturulan Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku, gerek bileşimi, gerekse seçim bildirgesi ile kendisini diğer bütün partilerden ayıran bir yapıda ortaya çıktı ve seçimlerde hiç kimsenin küçümseyemeyeceği bir başarı elde etti. İleri işçi ve sendikacıların, kendisini mücadeleci olarak tanımlayan, ekonomik sorunlar kadar demokratikleşme sorunları konusunda da duyarlı olan emek örgütleri ve sendikaların Blok karşısındaki tutumları, yıllardır sendikalar içinde, sendika genel kurullarında ve çeşitli platformlarda çeşitli yönleriyle tartışılan sendika ile siyaset ilişkisinin biçimi ve niteliğinin yeniden sorgulanması gerektiğini gösteriyor.

Sendikal mücadelede bugüne kadar benimsenen, çoğu zaman sadece söylemde kalan ve asla pratiğe yansımayan “siyaset dışı”* çizgiye, 12 Haziran Seçimleri’nin ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden bakıldığında; sendikaların kendi savunduğu ilke ve değerlere paralel siyasetlere olan mesafesi nedeniyle sendikal bürokrasinin nasıl her fırsatta kendisini yenileyebildiğini anlamak kolaylaşıyor. Bu durum, aynı zamanda, sendikaların ve sendikal mücadelenin siyasal alandan kendisini uzak tuttukça, gücü ve etkisini yitirmesinin kaçınılmaz olduğunu da gösteriyor. Öte yandan Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun başarısı, diğer pek çok nedenlerle birlikte, sendikaların çıkarlarını temsil etmeleri gereken sınıfın talepleri doğrultusunda hareket etmemesi ve siyasal alana müdahaleden uzak kalması durumu, sendikal mücadelenin alanını daraltmakta ve sendikal bürokrasinin sendikalar üzerindeki egemenliğini ve etkisini arttırmaktadır.

Sendikaların sahip olması gereken çizgi ile birbirinden farklı sendika ve konfederasyonlara uzunca bir süredir hakim olan “sosyal diyalogcu” ve “uzlaşmacı” yapının sendikaları getirdiği nokta ortadadır. Bu noktada pek çok sendika ve konfederasyonun “partilerüstü” olarak ifade ettikleri ve sendikaları işçi sınıfı politikasından uzaklaştırmayı hedefleyen adımların, işçi sınıfının mücadele örgütleri olması gereken sendikaları sermaye ve onun çıkarlarına, dolayısıyla burjuva siyasetine daha fazla bağlayan bir pratik ortaya çıkarmaktadır.

12 Haziran Seçimleri sürecinde kendilerini mücadeleci olarak tanımlayan kimi sendikaların, Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku karşısındaki tutumları; hem geçmiş seçimlerle benzerlikleri, hem de 12 Haziran sonrasında yaşanan siyasal gelişmeler açısından üzerinde durulması ve çeşitli yönleriyle mutlaka değerlendirilmesi gereken özellikler taşıyor. Bugünden geriye doğru baktığımızda ortaya çıkan tablo, emek hareketi ile demokrasi ve özgürlük mücadelesinin somut talepler üzerinden birleştirilmesinin öneminin sendikalar tarafından hâlâ yeterince anlaşılamadığını gösteriyor. Bu durumun çeşitli sendika, konfederasyon ve meslek örgütleri açısından farklı şekillerde değerlendirildiği, belli istisnalar dışında, bu konuda bugüne kadar başarılı bir sınav verilemediği de kabul edilmesi gereken somut bir gerçek.

 

SENDİKALARIN BLOK KARŞISINDAKİ TUTUMLARI

Geçtiğimiz yıllar içinde, işçi sınıfının büyük ölçüde sendikaları aracılığıyla sürdürdüğü ekonomik mücadelesi ile bununla temelden ilişkili olan siyasal mücadele arasında kurulması gereken ilişkiler kurul(a)madığında, ne hak kazanımlarının sağlanabildiği, ne de daha önce kazanılmış hakların korunabildiği görüldü. Kuşkusuz bugünkü bürokratik yapılarıyla sendikalar, “ekonomik” olarak ifade edebileceğimiz talepler için bile kararlı ve etkili bir mücadele yürütmekten uzaktır. Ancak sendikal alanda birleşik ve etkili bir mücadelenin yürütülmesi gerektiğine inanan ileri işçi, sendikacı ve kendisini mücadeleci olarak tanımlayan sendikalar tarafından yürütülen tartışmalar, bu kesimlerin talepleri ve seçimlere yönelik görüşleri ile seçimler sürecinde aldıkları tutumları arasındaki belirgin çelişkiler olduğunu göstermiştir.

Belirli talepler üzerinden mücadele eden her emek örgütünün, öne sürdüğü talepler ve yürüttüğü mücadele ile gücünü ve etkisini arttırmaya çalışması kadar doğal bir şey yoktur. Özellikle sendikaların, söz konusu etkiyi arttırırken, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri olarak, siyasete müdahalenin merkezinde olması gerekir. Bu amaçla sendikalar, eğer gerçekten işçi sınıfını temsil ettiklerine inanıyorsa ya da en azından böyle bir iddiaları varsa, sınıfın talepleri ve sendikal mücadelenin dönemsel doğrultusunda hareket etmeleri ve tutumlarını buna göre belirlemesi gerekmektedir.

Sendikalar, temsil ettikleri sınıfın talepleri doğrultusunda aldığı tutumlarıyla, yaptığı ya da yapacağı işin içte ve dışta ne tür etkilere bağlı olduğunu, sonrası için hangi sonuçlara yol açabileceğini düşünerek hareket etmek zorundadır. Çünkü kendisinden beklenenin çok gerisinde bir tutum belirlediğinde, bu tutumun hem örgütsel, hem siyasal anlamda olumsuz etkilerinin olması kaçınılmazdır.

Her mücadele örgütü gibi sendikalar da, uğruna mücadele ettikleri hedeflere yönelik mücadele stratejisini ve taktik politikalarını belirlerken ya da herhangi bir konuda tavır geliştirirken, öncelikle temsil ettiği sınıfın çıkarlarını gözetmek, sınıfın beklentilerine uygun hareket etmek zorundadır. Bu anlamıyla sendikaların, genel seçimler gibi son derece önemli dönemlerde yaptıkları tercihin basit bir tutum belirlemenin ötesinde anlamının olacağı açıktır. 12 Haziran Genel Seçimleri sürecinde sendikaların, ileri işçi ve mücadeleci sendikacıların tutumları, işçi ve emekçilerin ekonomik-siyasal talepleri ve emek hareketinin hedefleri ile ne kadar uyumlu olduğunun görülebilmesi açısından öğretici ve geleceğe yönelik dersler alınması gereken sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Seçim süreci içinde, toplumun çeşitli kesimleri, kitle örgütleri, kamuoyu tarafından tanınan kişi ve kurumların önemli bir bölümü seçime yönelik tutumlarını çeşitli şekillerde açıklarken, yapıları ve işlevleri itibariyle siyasal alanın dışında olmayan sendikaların, mevcut sendikal hareket içinde en ileri olanlar dahil, açık ve somut bir tutum almaktan geri durdukları görülmüştür. Burada tutum almaktan kasıt, elbette sendikaların kabaca “şu partiyi ya da adayı destekliyoruz, bunlara oy verin” denmesi değildir. Ülkenin içinde bulunduğu siyasal atmosfer ve sendikaların üyelerinin hâlâ egemen siyasal güçlerin etkisinde olması, böyle bir çabayı en azından bugün için etkisiz kılabilecek özellikler göstermektedir. Ancak burada yapılması gereken, ama beklenen düzeyde yapılmayan, kendilerini daha ileri ve mücadeleci olarak tanımlayan sendikaların, ileri işçi ve sendika yöneticilerinin ekonomik, sosyal sorunların yanı sıra, ülkenin en temel ve çözüm bekleyen demokrasi sorunlarını çeşitli yönleriyle tartışması ya da tartıştırmasında gösterdikleri yetersizlikler olmuştur.

12 Haziran Genel Seçimleri süreci, demokratikleşme sorunları içinde en ön planda olan Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü konusunu yeniden gündeme getirdi. Bunun yanı sıra, anadilde eğitim ve kamu hizmeti verilmesi; laikliğin göstermelik değil, gerçek anlamıyla hayata geçirilmesi; Alevilerin ve diğer inanç gruplarının talepleri vb gelişmeler karşısında, sendikaların, çözümün aciliyeti ve bu taleplerin karşılanması gerektiğinin farkında olan ve çözüm talep eden açıklamaları yeterince yapmadıkları görüldü. Bu yönde açıklama yapma gayreti içinde olanların da, üyeleri içindeki ve kamuoyundaki olumlu etkilerini kullanarak, genel seçimde emek, demokrasi ve özgürlük savunucularından yana tutum almada çekingen davrandıkları, geri durdukları biliniyor. Oysa sendikalar, seçim sürecinin başından itibaren gerek üyeleri arasında, gerekse kamuoyunda, işçi ve emekçilerin oylarını taleplerine yanıt verecek olan parti ya da adaylara vermeleri gerektiğini tartışmaya açmış, en azından sendikal faaliyetleri içinde böyle bir gündem oluşturmuş olsalardı, bugüne kadar yapılanlardan farklı bir şey yapmış olacaklar ve bir seçim sürecini daha dışarıdan izlemek zorunda kalmayacaklardı.

Sendikaların, tek tek bireylerin kendine özgü tutum ve davranışlarından farklı kılan özellikleri olması kaçınılmazdır. Bu özellikleri nedeniyle herhangi bir konuda tutum belirlemeleri gerektiğinde ya da seçim dönemlerinde olduğu gibi bir tercihte bulunma durumuyla karşı karşıya kaldıklarında, kuşkusuz her zamankinden daha dikkatli olmaları, söylemlerini ve taleplerini dile getirirken en geniş kesimlerin onayını alabilecek bir içerikte olmasına özen göstermeleri gerekir. Bu açıdan bakıldığında, kendi sınıf çıkarları açısından aynı tarafta olan ya da olması gereken kimi sendikaların, bilerek ya da bilmeyerek, “karşı tarafın” işine gelen ve temsil ettiği sınıfın çıkarlarıyla taban tabana zıt tutumlar içine girmesinin mantıklı bir açıklamasını yapmak mümkün değildir. Sendikalar içinde bir taraftan emekten, barıştan, demokrasiden yana adaylara destek çağrısı yapıp, diğer taraftan sermaye partilerini ve adaylarını destekleyen tavırlar içine girmek gibi pratik tutumlar yaşanmış olması da, başka bir tutarsızlık örneği olarak dikkat çekici olmuştur.

Kendilerini işçi sınıfının birleşme ve mücadele örgütleri olarak tanımlayan sendikaların, emek ve meslek örgütlerinin genel seçimler gibi önemli bir konuda kendilerinden beklenenin gerisinde tutumlar almalarının ya da belirgin bir tutum almamalarının, ekonomik ve siyasal çelişkilerin bu kadar derinleştiği, demokrasi ve özgürlüklerin bu kadar tehdit altında olduğu bir dönemde ne kadar anlaşılabilir olduğu tartışılırdır.

Sistemin iç çelişkileri ve yaşanan olumsuzluklar nedeniyle daha da güçlenmesi gerekenlerin, nesnel koşullar son derece uygun olmasına karşın, öznel etkenlerin etkisiyle zayıf ve etkisiz kalmalarının en önemli nedeni, tartışmasız bir şekilde sınıf siyaseti ile aralarına koydukları mesafedir. Mevcut durum ve koşullardan rahatsız olan ileri işçi ve sendikacıların, mücadeleci sendikaların, taleplerini daha güçlü savunabilecekleri, kendilerini en etkin şekilde ifade edebilecekleri güçlü bir siyasal alternatif olan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku ile birlikte hareket etmekten uzak duran tutumları, bir kez daha milyonlarca işçi ve emekçiyi sistem partilerinin politikalarını desteklemeye yönlendirmiştir.

İşçi ve emekçilerin ancak sermayenin doğrudan saldırılarıyla bire bir karşı karşıya kaldığı durumlarda sistemi sorgulamaya yöneldiği bir dönemde, her fırsatta sermaye güçlerini ve onu çıkarlarının savunucusu hükümeti eleştiren sendikaların, 12 Haziran Seçimleri sürecinde neredeyse hiç sesinin çıkmamış olması, emekçilerin mevcut sistem partilerine doğru zorla itilmesinden başka bir anlam taşımamıştır. Emekçilerin talep ve çıkarları ile siyasal taleplerini birleştirme iddiasında olanların genel seçimler gibi önemli bir dönemde birkaç istisna dışında bir araya gelememesi, sermaye güçlerinin ve onların çıkarlarını savunan sermaye partilerinin halk nezdinde kendilerini yenilenme sürecine, dolaylı da olsa, yardımcı olmuştur.

Egemen sınıf siyaseti karşısında gerçek bir alternatif yaratılamadığı sürece ya da geniş katılımlı bir Blok oluşturulamadığında, mevcut sermaye partileri içinde birbirine alternatif gibi görünenlerden birisinin emekçiler tarafından tercih edilmesini doğal karşılamak gerekir. Çünkü emeğin sermayeden bağımsız olan sınıf çıkarlarından kopuk olan her siyaset, aynı zamanda sınıf siyasetinin nesnel temelinden kopmak anlamına gelecektir ki, bu noktaya gelindiğinde yıllarca savunulan değerlerin ve iddialı söylemlerin hiçbir anlamının kalmadığı/kalmayacağı açıktır.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun hem milletvekili sayısı hem de blok bileşenlerinin niteliği açısından belirgin bir başarıyla çıkmasının ardından, sınırlı sayıda sendika, ileri işçi ve sendikacılar tarafından olumlu değerlendirmeler yapılmıştır. Ancak aynı sendikalar tarafından bu değerlendirmelere uygun tavırlar geliştirildiğini söyleyebilmemiz, en azından şimdilik, mümkün değildir. Bugün böyle bir görüntünün ortaya çıkmış olması, elbette bunun gelecekte de böyle devam edeceği anlamına gelmemektedir.

Sendikal hareketin bir süredir içinde bulunduğu durgunluk ve gerileme, sendikal bürokrasinin bu durumu fırsat bilerek mevzilerini adım adım yenilemesi vb. nedenler, sendikaların sınıf siyasetine yönelik mesafeli duruşu ve dolayısıyla sendikalar ile Blok arasında kurulması beklenen ilişkilerin geliştirilmesini engelleyici kimi özellikler gösteriyor olabilir. Ancak bu durum Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal talepleri ile demokrasi ve özgürlük taleplerini birleştirmede göstereceği çabayla birlikte olumlu değerlendirilebilirse, bu durumu tersine çevirebilmek çok da zor olmayacaktır.

SENDİKALAR İLE BLOK İLİŞKİSİ NASIL KURULMALI?

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na en zayıf katkının nereden geldiği konusunda bir belirleme yapılacak olursak, tartışmasız olarak söylenebilir ki, Blok’a en az katkı işçi hareketi ve sendikal alandan gelmiştir. 12 Haziran Seçimleri sürecinde birkaç yüz sendikacının destek kampanyasını çerçevesinde imza toplamasını saymazsak, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun işçi sınıfı ve sendikalar arasında, en azından şimdilik, beklenen düzeyde bir etki uyandırmadığı tespitini öncelikle yapmak gerekir. Burada, sendikalar ile Blok arasında kurulması gereken ilişki, sendikaların dışarıdan Bloğa katkı ve destek sunmaları değil, Bloku oluşturan asli ve dolaysız güçlerden birisi olmasıdır.

Sendikalar, Bloğun emek hareketi ve demokrasi mücadelesinin birliği ve başarısı için önemli bir ihtiyaç olduğundan hareketle tutum almak ve bu önemli olanağı kendi cephesinden en etkili şekilde değerlendirmek durumundadır. Sermaye güçleri ve partilerinin birbiriyle en acımasız rekabet içinde olduğu dönemlerde bile ortak çıkarları için bir araya gelebildiği, özellikle emeğe yönelik saldırılarda birlikte hareket ederek aynı “cephede” yer aldıkları bilinmektedir. Ancak benzer bir durum emekçiler ve onların örgütleri açısından henüz oluşturulabilmiş değildir. Bu nedenle, emekçilerin ve onların çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden sendikaların kendi cephesinden güç birliğine girmesi ve Bloğu bu güç birliğinin somut bir adresi olarak değerlendirmeleri gerekmektedir.

12 Haziran Seçimleri’nde ortaya çıkan karşılıklı saflaşmada; Kürt sorununun demokratik çözümünden ekonomik haklar ve siyasal özgürlük taleplerine; Alevilerin inanç özgürlüğünden tüm anti demokratik yasaların kaldırılmasına; demokratik bir anayasa hazırlanmasından doğanın, tarihi ve kültürel değerlerin korunmasına kadar geniş bir alanda yaşanan sorunlara çözüm bulunmasını samimiyetle dile getirenlerin Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu dışında bir seçeneği yoktur. Ancak bu temel gerçek bütün açıklığıyla ortadayken, her fırsatta sermaye partilerine ve onların emek düşmanı politikalarına karşı olduğunu söyleyen kimi sendikaların, ilerici işçi ve sendikacıların 12 Haziran Seçimleri sürecinde, seçim bildirgesinde emek hareketinin taleplerine en fazla yer vermesine rağmen, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na destek vermekten geri durmuş olmaları dikkat çekici olmuştur.

Sendikalar; ülke sorunlarının işçiler ve ülke lehine çözümleri üstünden, işyerlerinden başlayan ve işçileri bir tutum almaya yönlendiren; tüm sınıfı doğru tutum etrafında birleştiren bir siyaset tarzını esas alması gereken örgütlerdir. Örneğin sendikalar, yıllardır üzerine söz söylemekten bile çekindikleri Kürt sorununun çözümü konusunda, bu önemli sorunun yıllardır çözülmemesinden kaynaklı olarak, Türk ve Kürt işçilerin sınıf örgütleri olarak, mutlaka tutum almak zorundadırlar. Bu tutumun, bir taraftan Türk işçiler için, Kürt işçiler ve halkının Kürtler olarak haklarını savunmayı esas alan bir çizgide olması gerekirken; diğer taraftan Kürt işçiler için de, Türk işçilerle birliği ve birlikte mücadeleyi temel alan bir içerikte olması gerekir. Bu sağlanamadığında, özellikle Türk işçiler arasında etkili olan milliyetçi, şoven düşünce ve söylemlerin önüne geçmek, farklı milliyetlerden işçilerin birliğini halkların kardeşliği temelinde oluşturmayı kaçınılmaz olarak zorlaştırmaktadır.

Türk, Kürt ve diğer milliyetlerden yüz binlerce işçiyi aynı çatı altında birleştiren sendikaların, bu birliği savunarak ve en az sendikal talepler kadar Kürt sorunun demokratik, barışçı ve halkçı çözümünün dayanağı olan bir tutum ortaya koyup, bu tutum üzerinden Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun platformu ile birleşmeyi hedeflemesi ve açıkça barıştan yana “taraf” olması, işçilerin birliği ve halkların kardeşliği açısından tartışmasız derecede önemlidir.

Sendikal hareketin ekonomik taleplerinin gerçekleşmesinin, siyasal mücadeleden, demokratik, siyasal hakların savunulmasından bağımsız olmadığı gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde; sendika siyaset ilişkisinin ve sendikaların siyasal mücadelede oynayacakları güncel rolün nasıl olması gerektiğini anlamak kolaylaşmaktadır. Sendikal mücadeleye dolaysız bir biçimde katılan ve sermaye güçleriyle karşı karşıya gelen geniş işçi ve emekçi kitlelerin, aynı ülkede yaşamalarından kaynaklı olarak, en temel siyasi konulara bakışlarını değiştirerek, kendi sınıf çıkarları doğrultusunda siyasallaşmaları gerektiği açıktır. Sendikaların farklı milliyetlerden işçi ve emekçilerin en geniş kesimlerinin yine kendi sınıf çıkarları doğrultusunda birleşmelerini esas alan bir çizgiyi benimsenmesi durumunda, bugüne kadar olduğu gibi “siyaset dışına” düşmelerinin önüne geçilebilmesi mümkündür.

İşçilerin birliğinden doğan gücün verdiği özgüvenle, sendikalar ülke ve dünya sorunlarında kendi sözlerini söyleyip, bu sözler doğrultusunda tutum belirlemek zorundadır. Sendikalar, emek ve demokrasi mücadelesini bir bütün olarak görüp ona göre hareket etmeyi sağladıklarında, sendikal mücadelenin yıllardır yaşadığı durgunluğa son verilebilecektir. Bu durum, aynı zamanda, sendikal alanın sadece dar ekonomik çıkarlar temelinde yürütülmesinin aşılması ve sendikaların sınıf mücadelesinin önemli araçlarından birisi olarak, kendilerini işçi sınıfının tüm kesimlerinin temsilcisi olarak yenilemesini de kolaylaştıracaktır.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun toplumun farklı kesimlerinden gördüğü kitlesel destek, başta Türk ve Kürt emekçileri olmak üzere, farklı milliyetlerden emekçilerin, ekonomik, sosyal ve siyasal talepleri arasındaki dolaysız ilişkinin niteliği, emek hareketi ile barış, demokrasi ve özgürlük taleplerinin birbirinden ayrı değil, aksine iç içe olduğunun ve birbirini çeşitli yönlerden etkilediğinin en somut göstergesi durumundadır. Sendikaların Blok’la ve Blok’un savunduğu platformla kuracağı bağ, ekonomik-siyasal taleplerin iç içe geçtiği ve birbirini tamamladığı  gerçeğinin görülmesini de ayrıca zorunlu kılmaktadır.

BLOĞUN GENİŞLEME DİNAMİKLERİ VE SORUMLULUK

Gücünü yerellerden ve birlikte mücadeleden alan merkezi ve alternatif bir siyasal güç oluşturma ihtiyacı, 12 Haziran Seçimleri sürecinde ve sonrasında yaşanan gelişmelerle birlikte ele alınırsa, artık ihtiyaç olmanın da ötesine geçmiş, bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu noktada Blok bileşenleri ve önümüzdeki süreçte Blok içinde yer alması beklenen kesimlere önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Blok’un, Kürtler başta olmak üzere halkın şu ya da bu oranda örgütlü kesimlerinin küçümsenemez bir bölümünün etrafında bir araya geldiği önemli bir “güç merkezi” haline gelmeye başladığı açıktır. Bu durum, aynı zamanda, Bloğu bir alternatif olarak gören ve toplumun en geniş kesimlerinin, örgütlü güçlerin geleceğe yönelik birlikteliklerini ve ortak mücadelesini pekiştirecek, güçlü ve etkili bir mücadele platformunu ortaya çıkarmıştır. Bloğun, başta sendikalar, emek ve meslek örgütleri, kadınlar, gençler, Aleviler, çevre örgütleri vb. gibi kapitalist emperyalist sistemle çıkarları temelden çelişen kesimleri kucaklayarak genişlemesi durumunda, sömürülen ve ezilenlerin hükümete ve sermayeye karşı mücadelesini daha büyük bir güç ve kuvvetle ilerletebilecek tek ciddi siyasal odak haline gelmemesi için bir neden yoktur.

İşçi ve emekçiler, toplumsal gerçekleri, çoğu zaman kendi yaşam pratikleri içinde yaşayarak öğrenmekte ve yaşam deneyimleri üzerinden öğrenebildikleri sürece, içinde bulundukları yanılsamalardan kurtularak, gerçekte içinde olmaları gereken ekonomik, siyasal örgütlere yönelebilmektedirler. Sınıf mücadelesi tarihi içinde bu tür örneklerin yaşandığı onlarca gelişmeye rastlamak mümkündür.

Kendisini somut ve gerçek bir alternatif olarak tarif eden herhangi bir siyaset aracının, gerçek işlevini kazanabilmesi için sadece toplumsal koşulların olgunlaşmasını beklemek tek başına yeterli değildir. Bu önemli sürecin temel bir parçası olmak yerine, “hele bir Blok Partisi kurulsun o zaman değerlendiririz” gibi beklentici tutumlar içine girmenin, Bloğun kendisinden beklenen genişlik ve içerikte oluşmasını zorlaştıracağı ortadadır. Bu nedenle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun genişleyerek yoluna devam etmesi için toplumsal koşulların yanı sıra, mücadeleyi somutlaştıracak, bir anlamda emek hareketi ile demokrasi ve özgürlükler mücadelesini birlikte ele alarak ete kemiğe büründürecek dinamiklerin katılımı, samimiyeti ve bu konudaki ısrarcılığı belirleyici olacaktır.

Blok güçlerinin yanı sıra, söylem ve eylem olarak blok çizgisinde olan, ama şu ya da bu gerekçeyle blok dışında yer alan siyasal güçlerin tutumu da ayrıca önemlidir. Çünkü çeşitli nedenlerle Bloğa mesafeli duran kimi siyasal çevrelerin özellikle KESK ve bağlı sendikalarda yönetimlerde olmaları, sendikalar ile Blok arasındaki ilişkilerde potansiyel anlamda kimi gerilimler yaşanmasına neden olabilecek özellikler göstermektedir.

Yaptıkları açıklamalar ile Blok ile aralarına mesafe koyan ve “birleşik devrimci bir siyasi merkez” oluşturma iddiasında olan kimi siyasi çevreler ve bu çevrelerin sendikalardaki temsilcilerinin de çok iyi bildikleri gibi; sınıf adına söylenenler, sınıfa ulaşmıyorsa, işçi sınıfının ve ezilen halkın çıkarları ile örtüşmüyorsa, söylenenler ne kadar doğru olursa olsun, lafazanlıktan öteye gidebilmesi mümkün değildir. Sınıfı ve halkı örgütlemek için öncelikle güçlü bir siyasal alternatif yaratmak gerektiği doğrudur. Ancak siyaset kendisini sadece “muhalefet” yapmakla sınırlamak için değil, demokratik halk iktidarını oluşturmak ve tüm mücadele araçlarını bu hedef doğrultusunda seferber etmek için yapılır.

İleri işçiler ve mücadeleci sendikacıların, bir bütün olarak emek hareketinin mücadelesini Blok’la birleştirme yönünde atacağı her somut adım, bugüne kadar sendikal mücadele içinde yaygın olan “ekonomik mücadele ayrı, siyasal mücadele ayrı” yanılsamasının reddedilmesini beraberinde getirecektir. Böylece sendikalar sadece üyelerinin değil, geniş toplum kesimlerinin de yeniden güvenini kazanacak, sendikaların böyle bir hatta yönelmeleri, işçi sınıfı ve ezilen halkların iktidar yürüyüşünü güçlendirecektir.

Sömürü ve baskı sistemine karşı, bağımsızlık, siyasal özgürlükler, ulusal tam hak eşitliği için mücadeleyi farklı örgütlenmeler, partiler, sendika ve dernekler içinde yer alarak sürdürenlerin ülkenin içinde bulunduğu koşulları ve yaşanan siyasal gelişmeleri görmezden gelmeleri mümkün değildir. Emekçilerin ve ezilenlerin daha güçlü mücadele birliğini gerçekleştirme ihtiyacı, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun oluşturulması ile kuşkusuz artmıştır. Blok’a katılması ihtiyaç olan, ancak henüz dışında duran sendika, kitle örgütü, parti ve örgütler bu sorumluluğa uygun hareket ettikleri sürece gerçek anlamda temsil etme iddiasında oldukları kesimlerin siyasetini yapabileceklerdir. Bu kesimler daha etkili ve halk hareketini ilerletici olmasını istedikleri bir siyaset yapmak istiyorlarsa, bir araya gelip Blok ile birlikte hareket etmeleri, savundukları değerlerin ve halka karşı sorumluluklarının bir gereğidir.

Bütün eksikliklerine karşın, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku pratiğinin kanıtladığı temel gerçek, ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi konusunda sorumluluk duyan tüm parti, siyasal akım, sendika ve meslek örgütlerinin bu gerçeği özümseyerek, temsil ettikleri kesimlere ve halka karşı sorumlulukla hareket etmekten geri durmamalarıdır. Bu durum, samimiyetle ortak mücadelenin ortaya çıkardığı olanakları geliştirmeye ve güçlendirmeye yönelmek, hükümetin ve gericiliğin dayanaklarını yerle bir etmek için temel bir ön koşul niteliğindedir.

Türk ve Kürt işçi ve emekçilerin uyanış içinde olan kesimleri başta olmak üzere; emek, demokrasi ve özgürlük için daha sıkı ve kenetlenmiş geniş bir birlik ve onun çevresinde örülmüş bir mücadelenin emeğin hakları, demokrasi, barış ve özgürlük hedeflerine ulaşmaması için hiçbir neden yoktur. Blok kendisini bu hedefler doğrultusunda örgütleyip, güçlü bir alternatif olarak siyaset sahnesinde yer alabildiği ölçüde, geniş halk kitlelerinin sermayenin çeşitli türden örgüt ve partileri aracılığıyla bölünüp yönlendirilmesinin önüne geçilebilecektir.

Türkiye gibi şoven-milliyetçi bir devlet yapısının on yıllar boyunca elindeki egemenlik araçlarıyla halkı yönlendirdiği bir ülkede, Emek, Demokrasi ve Özgülük Bloku’nun başarısı, kuşkusuz sadece seçim sonuçları ile sınırlandırılamayacak kadar büyüktür. Yıllardır şoven milliyetçi söylemler ve şiddet üzerinden biçimlendirilen bir toplumu kazanmanın yolu, bu toplumun temel gereksinimleri ve çıkarları üzerinden siyasallaşmamış geniş kesimleri birleştirebilecek bir yönelime girmektir. Başta emekçiler ve ezilen halklar olmak üzere, geniş kesimlerin taleplerine tercüman olacak, kitleleri sarsacak, onları kucaklayıp harekete geçirecek mevcut sistem karşısında alternatif bir güç yaratma olasılığına bugüne kadar hiç bu kadar yaklaşılmamıştır. Bu nedenle bu tarihi fırsatı, ülkede yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan herkesin doğru değerlendirmesi gerekmektedir.

SONSÖZ

Türkiye’nin bir süredir içinde bulunduğu derin yönetim krizi, egemenler arası çatışmalar, siyasetin aynı cephenin iki karşıt kutbu arasında sürekli olarak gerilmesi, Avrupa’dan Türkiye’ye doğru gelişmesi kaçılmaz olan muhtemel bir ekonomik-siyasal kriz ve yaratacağı sonuçlar, emek ve demokrasi güçlerinin en kısa sürede güçlü bir alternatif olarak ortaya çıkmalarını gerektirmektedir. Bu noktada gösterilecek herhangi bir tereddüt ya da geri adım, yıllardır sendikal-siyasal alana yönelik olarak dile getirilen birleşik mücadelenin oluşmasını zorlaştıracak, hatta geri dönüşü olanaksız kimi sonuçlar ortaya çıkarabilecektir.

Türkiye gibi bir ülkede, toplumsal ve siyasal gerçeklikleri dikkate alan, yıllardır çözümsüzlük içinde bırakılmış sorunların kökenine inen ve toplumun geniş kesimlerini kucaklayacak siyasal bir mücadele merkezine duyulan ihtiyaç ortadadır. Türkiye ile bölgenin barışçıl ve demokratik gelişimini tetikleyebilecek, aynı zamanda güçlü bir iktidar alternatifi olabilecek bir mücadele platformunun önemli bir siyaset aracı olarak sahip olduğu potansiyel ve harekete geçirebileceği kesimler vardır ve bu kesimler harekete geçirildiğinde kuşkusuz Bloğun bugünkü etkisinden çok daha fazlasıyla güçlü olması sağlanacaktır.

Kürt sorununun barışçıl çözümü ile ülkenin demokratikleşmesi arasında birebir ilişki olduğuna, Kürt sorunu çözülmeden diğer sorunların çözülemeyeceğine inanan kim varsa, artık ortak hareket etme iradesinin gereğini yerine getirme görev ve sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Bu noktada, emek hareketinin bir bütün olarak savunduğu taleplerle Blok içinde yer almasının taşıdığı önemi tekrar belirtmeye gerek yoktur.

Her an ve her yerde halk kitlelerine, emekçilere dayanan; yoksul, emekçi halk kitlelerinin doğrudan denetimine açık, onlara her an hesap vermeye hazır; toplumsal dayanışma ve yardımlaşmayı gerçekleştiren; hedeflediklerini önce kendi içerisinde yaşama geçiren; inandırıcı, güven veren, tutarlı, özgürlükçü, mücadeleci, işçilerin birliği ve halkların gönüllü birliği anlayışı üzerine kurulu bir Blok; demokratikleşme, barış ve özgürlük mücadelesini sadece bulunduğu alanlarda başlatmakla kalmayacak, aynı zamanda benzer mücadeleler içinde olan bölge halklarına da örnek olacak bir dönüşüm sürecinin kıvılcımı olabilecektir.


*Buradaki “siyaset dışı” ifadesinden kastımız, kendisini mücadeleci olarak tanımlayan sendikaların, temsil ettikleri sınıfın siyasetine olan uzaklıklarıdır. Yoksa sendikal mücadelenin niteliği itibariyle, geniş anlamda siyasetten uzak olduğu iddia edilemeyeceği gibi,  büyük ölçüde burjuva siyasetinin etkisinde olduğunu söylemek de mümkündür.

‘Ulusal İstihdam Stratejisi’ Üzerine

Kapitalist üretimde üretici emek ya da işçinin fiziki ve zihni kapasitesi, büyük ölçüde sermaye ile olan ilişkisine ve bu ilişkinin niteliğine göre belirlenir. Patronlar belli bir süre için kullanım hakkını satın aldığı emeğin bu kapasitesinden sonuna kadar yararlanmaya çalışırlar. Bu nedenle, sermayenin emek sürecini en fazla artı-değer (mutlak ve nispi olarak) gerçekleştirecek biçimde dönüştürme yollarını araması, bunun için dönem dönem yasal ve fiili adımlar atması kaçınılmazdır. Sömürünün arttırılması ya da sınırlandırılması mücadelesinde belirleyici olan, üretim süreci içinde tarafların göreli güçleri olduğundan, kapitalizmde emek süreci, kaçınılmaz olarak karşılıklı hamleler üzerinden gerçekleşen bir “sınıf mücadelesi arenası” haline gelmiştir.

Kapitalist üretim ilişkileri içinde devlet aygıtının temel işlevi, sermaye birikiminin ve istikrarının sorunsuz olarak devam etmesini sağlamaktır. Sermaye birikimi süreci, sadece teknik bir süreç olmayıp, aynı zamanda toplumsal ilişkiler alanının bütününü ifade eden sosyal bir süreçtir. Bu çerçevede, kapitalist devletin üretim ve bölüşüm ilişkileri üzerindeki etkisi, özü aynı kalmakla birlikte, sermaye birikim sürecinin içinde bulunduğu tarihsel koşullara göre değişiklikler gösterebilir. Sermaye birikim süreci, emek ile sermaye arasında var olan ve üretim noktasından başlayıp, tüm toplumsal yaşama yayılan bağımlılık ilişkilerinin temelini oluşturur. Kapitalist sistemin varlığı ve sürekliliği, pazara ve pazar aracılığıyla gerçekleşen “bağımlılık” ve “egemenlik” ilişkilerinin yeniden üretilmesine bağlıdır. Kapitalizm, bunu gerçekleştirirken, bir taraftan her türden yasal ya da yasa dışı yolları kullanmaktan geri durmaz. Diğer taraftan, üzerinde yükseldiği hukuksal, siyasal ve ekonomik olgulara uygun ya da onlarla taban tabana zıt uygulamalar içine de girebilir. Kapitalizm açısından önemli olan, önceden belirlediği hedeflere ulaşmaktır. Bu hedeflere ulaşmak için izlenen yol ve yöntemler, ulaşılmak istenen hedefin kendisi kadar önemli değildir.

Sermayedar sınıf, burjuvazi, tarih boyunca da görüldüğü gibi, sadece üretim için gerekli en son ulaşılan teknolojik düzeye uygun üretim araçlarını ve diğer malzemeleri bir araya getirmekle yetinmez. Emek gücü üzerinde tam bir denetim kuracak şekilde, emek sürecini kendi denetimi altına almanın ve tüm sistemi bunun üzerinden, kendi çıkarlarına uygun bir şekilde sürekli olarak yeniden biçimlendirmenin yollarını geliştirmeye çalışır.

Bilindiği gibi kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve ücretli emek sömürüsüne dayanır ve bütünlüklü bir sömürü mekanizması olarak işler. Farklı üretim tarzlarını kendi ihtiyacına uygun olarak dönüştürür; kendine benzemeyen ne varsa, yine kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirir ya da var olanları biçimsizleştirir. Bir taraftan kendisi için sürekli yeni kurallar koyarken, diğer taraftan kendi koyduğu kuralları, istediği zaman değiştirebilme serbestliğine ya da “esnekliğe” sahip olmak ister. Bu anlamıyla emek sürecinde dönüşümden söz edildiğinde, üretimde ve teknik işbölümündeki farklılaşmanın sonucu olarak, hem emek gücünün üretim araçlarıyla kurdukları ilişkilerde, hem de üreticilerin birbirleriyle ve üretim araçlarını denetleyenlerle kurdukları ilişkilerde ortaya çıkan değişiklikler göz ardı edilemez.

Kapitalist devlet, sermaye birikiminin devamını sağlamak üzere, kamu harcamaları ile gelirin ve kaynakların yeniden dağılımını düzenleme ve etkileme yeteneğine sahip olan en güçlü otoritedir. Kapitalist devletin, sistem içinde kaynak ve gelir bölüşümünü kamu harcamaları ve kamu gelirleri yoluyla yeniden düzenleyerek, sermaye birikimi sürecinin önündeki tıkanıklıkları sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda gidermek gibi önemli bir işlevi vardır. Kapitalist devletin elde ettiği gelirler ve yaptığı harcamalar yoluyla ekonomik ve toplumsal süreçler üzerinde yarattığı etki, büyük ölçüde sermaye birikimin devamı ve istikrarını sağlama ihtiyacıyla ilişkilidir. Bu çerçevede, kamu harcamaları ve kamu gelirleri miktar ve bileşiminde süreç içinde oluşan değişimler, büyük ölçüde sermaye birikimi koşullarının gereklerine bağlı olarak biçimlenir.

Sermaye birikiminin sürekli ve istikrarlı bir şekilde, sorunsuz olarak artmasını sağlamak, sermaye sahibinin, yaratılan artı değerin her seferinde giderek daha fazla bölümüne el koymasına bağlıdır. Bunun için sermaye sahipleri, emeğin kendisini yeniden üretmesinin bedeli olan her türlü işgücü maliyetini sürekli olarak azaltmak ve böylece artı değerden kendine düşen payı arttırmak amacıyla hareket ederler. Bunun gerçekleşmesi için, özellikle teknolojik yeniliklerden yararlanarak, emek üretkenliği ve verimliliğinin arttırılması sağlamak için, emek sürecini dönemin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirerek, sermaye lehine yeniden düzenlemeye çalışırlar. Böylece, yaratılacak olan “yeni” ve “esnek” çalışma ilişkileri ile emekçilerin tek tek ya da toplu olarak baskılanması, denetlenmesi ve disiplin altına alınması kolaylaşır. Bunun için sermaye birikiminin istikrarını bozan ya da bozacak her türlü hukuk kuralı, güvence ya da düzenlemenin engel olmaktan çıkarılması gerekir.

Kapitalizmin, gerek tarihsel, gerekse özüne ilişkin dinamiklerine baktığımızda, sermaye birikimi istikrarının önüne engel olarak çıkan “katılıkları” sürekli olarak esnekleştirdiği ve ardından dönemin koşullarına uygun olarak sağlanacak sermaye birikimi için uygun bir dizi uygulamayı başlattığı görülür. Bu anlamda, sermayeyi yaratan birikmiş emeğin, tarihsel olarak kendi yarattığı ürünün, yani sermayenin denetimi altına girmesi, tam da kapitalizmin tarihsel olarak esnek olduğunu göstermektedir. Sermayedar sınıf, burjuvazi, bugünkü koşullarda, hem emek yerine teknoloji, hem de pahalı emek yerine ucuz emek ikame ederek kullanabilmektedir. Bu iki kullanım gücünün, sermayeyi emek karşısında, sürekli olarak artan işsizlik oranları ile birlikte düşünüldüğünde, ne kadar güçlü bir konuma getirdiği tartışmasız bir gerçektir.

Sermaye, bir güç olarak tarih sahnesinde ağırlığını hissettirmeye başladığından bu yana, işçi sınıfını, canlı ve sosyal bir varlık olarak değil, kendi çıkarları için kullanabileceği basit bir makine, cansız bir nesne olarak görmüştür. Sermaye, işçinin yararına olacak düzenlemelere karşı her zaman doğal bir direnç gösterirken, fırsatını bulduğunda, işçileri daha çok yıkıma uğratacak, mevcut haklarını bile kullanmalarını engelleyecek düzenlemeler yapmış, fiili uygulamaları hayata geçirerek işçilerin yaşamını cehenneme çevirmekten geri durmamıştır. Bu durumun en son örneği, mevcut istihdam yapısını sermayenin dönemsel ihtiyaçları doğrultusunda değiştirmeyi ve yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen yeni istihdam stratejilerinin gündeme getirilmiş olmasıdır.

SERMAYENİN  İSTİHDAM STRATEJİSİ

Kriz sürecinin de etkisiyle, dünyada ve Türkiye’de sermayenin saldırganlığının ciddi boyutlara ulaştığı bir dönemden geçiliyor. Pek çok ülkede, emekçilerin kazanılmış haklarına, ekonomik, demokratik, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik saldırılar çok yönlü olarak sürerken, emekçileri daha fazla sömürmek ve yaşanan krizi “fırsata çevirmek”1, sermayenin öncelikli gündemini oluşturuyor. Sermaye güçleri ve onların çıkarlarının koruyucusu olan hükümetler, işçi sınıfının uzun süren mücadelesi ile kazandığı hakları yeni saldırılarla geri almak, var olanları ortadan kaldırmak için tüm imkânlarını seferber etmekten geri durmuyorlar.

Bilindiği gibi, kapitalist sistemin doğasında var olan kriz eğilimi, sermaye birikim sürecinin dönemsel olarak tıkanmasını beraberinde getirmektedir. Bu tıkanıklık, özellikle kriz dönemlerinde, ekonomik ve toplumsal yapıların sermaye birikiminin devamını ve yeniden istikrarlı hale gelmesini sağlamak üzere birtakım yeni düzenlemelerin yapılmasını gerektirir. Bu anlamıyla, ekonomik krizler, başından itibaren eşitsiz gelişen bölüşüm ilişkilerinin sermaye lehine ve emekçiler aleyhine yeniden ve her seferinde daha ağır koşullarda düzenlendiği dönemler olarak dikkat çekmiştir. Krizlerin derinleştiği dönemlerde bütün toplumsal ilişkiler sarsılır ve ekonominin tüm alanlarındaki ilişkilerin, eskisi gibi, hiçbir değişiklik olmaksızın devam etmesi zorlaşır. Sınıf mücadelesinin en önemli unsurlarından birini oluşturan ücret-kâr ilişkileri, ücretler aleyhine aşırı bir değişime uğrar. Emekgücünün değerini düşürerek onu daha ucuza almaya çalışan kapitalistler için, kriz, bu noktadan sonra, sermayenin kendisini, ekonomik ve siyasal olarak yeniden üretimini sağlayacak güçlü ve etkili bir silaha dönüşmüştür.

“İstihdam stratejisi” denildiğinde, sadece üretimin ileri teknolojiye dayanan yeni örgütlenme tarzı veya yeni istihdam biçimleri değil, üretimin, emeğin, istihdamın, çalışma ilişkilerinin ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın sermayenin yeni birikim stratejileri doğrultusunda yeniden örgütlenmesi akla gelir. Kapitalizm, özellikle son otuz yılda, kendi içinde yaşadığı dönüşümle birlikte, işgücü ve istihdamın yapısı, çalışma düzeni ve genel çalışma kuralları açısından ciddi değişiklikler yaşamıştır. Bu süreçte, özellikle çalışma ilişkilerinin taraflarının ve biçiminin değiştiği yanılsaması yaratılmış; çalışma ilişkilerinin, artık karşıtlık yerine “uzlaşmaya”, “sosyal diyalog”a dayandığı tezleri ileri sürülmeye başlanmıştır. Nitekim, yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanan esnek istihdam uygulamalarına paralel olarak, emek sürecinin çeşitli bölümleri arasında eşgüdümü ve uygulamayı sağlamak için, “sosyal diyalog” mantığı içinde, çıkarları birbirine taban tabana zıt sınıfların temsilcileri yerine, “sosyal taraf” ya da “paydaş” gibi ifadeler üzerinden, “emek-sermaye işbirliği”ne dayanan “korporatist” çalışma ilişkileri dayatılmıştır.

Her ne kadar aksi iddia edilse de, kriz dönemlerinde kapitalist devlet tarafından uygulamaya konulan ekonomik politikalar, kriz koşullarının sadece sermaye lehine hafifletilmesini sağlamaya yönelik önlemleri içermektedir2. AKP Hükümetinin daha önceki “kriz paketleri”, “istihdam paketi” vb. “paket program” uygulamaları gibi, geçtiğimiz Haziran ayı başında gündeme getirdiği “Ulusal İstihdam Stratejisi” (UİS) de, içeriği ve hedefleri ile birlikte, önemli ve tehlikeli bir silah olarak dikkat çekmektedir.

AKP Hükümeti tarafından büyük bir gürültü eşliğinde açıklanan UİS ve bu strateji ile birlikte hayata geçirileceği belirtilen konu başlıkları, daha önce, emek sürecinde yaşanan dönüşümün alt başlıkları olarak sık sık gündeme getirilmiştir. Böylesi bir uygulamanın, emekçi sınıflar açısından krizin etkilerinin azalmak bir yana, daha da derinleştiği bir dönemde gündeme getirilmesi anlamlıdır. Özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren, IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü, OECD vb. gibi uluslararası emperyalist kuruluşlar, merkezinde “işgücünün esnekleştirilmesi”, “standart dışı çalışmanın yaygınlaşması” ve “güvencesiz istihdam” uygulamalarının yer aldığı bir dizi eleştiri ve önerilerde bulunmuşlardır.

Türkiye’nin IMF ile imzaladığı 18. stand by (2002-2005 yılları arası) ve 19. stand by (2005-2008 yılları arası) anlaşmalarında, Türkiye’de istihdam yapısının son derece “katı” olduğu ve esnekleştirilmesi gerektiğine ilişkin taahhütler söz konusudur. Bu taahhütleri yerine getirmek amacıyla çok sayıda yasal düzenleme yapılmış, yasal engellerin ortaya çıktığı noktalarda fiili uygulamalar hayata geçirilmiştir. IMF yıllardır, özellikle kamu istihdamındaki iş güvencesi nedeniyle kamu emekçilerinin yasal olarak korunmasının “serbest piyasa” mekanizmasıyla uyuşmadığını, işgücünün kamu-özel ayrımı olmaksızın esnekleştirilmesi gerektiğini, bunun için yasal düzenlemeler yapılmasının kaçınılmaz olduğunu belirtmektedir.

Türkiye’nin bugüne kadar 200’den fazla kredi anlaşması imzaladığı Dünya Bankası, geçmişte, Türkiye’de işgücü piyasasının katı olduğundan, işten çıkarmanın zor olmasından bahsetmiş, hatta bir dönem asgari ücretin yüksek olduğunu iddia ederek, asgari ücretin kaldırılmasını, “bölgesel asgari ücret”i bile önerecek kadar ileri gitmiştir. Dünya Bankası, her yıl yayınladığı “İş Yapma Kolaylığı” (Doing Business) endeksi ile, tek tek ülkelerin yabancı sermaye yatırımı açısından uygun olup olmadığını ele almakta ve ülkelerin buradaki sıralamaları ile yabancı sermaye yatırımları arasında doğrudan ilişki kurmaktadır. 183 ülke üzerinden yapılan değerlendirmede, Türkiye’nin iş yapma kolaylığı açısından 73. sırada, işçi istihdam etme (employing workers) açısından 145. sırada olduğu belirtilerek, bunun nedeni olarak, işgücü piyasasının katı olması ve esnek istihdam uygulamalarının yeterince yaygın olmaması gösterilmiştir3. Dünya Bankası, Türkiye’de esnek, kuralsız ve güvencesiz çalışma yaygınlaşırsa, kısaca, patronlar işçileri işten atıp işe alırken herhangi bir yasal engelle karşı karşıya kalmazlarsa, yabancı sermaye yatırımlarının artmasının mümkün olacağını iddia etmektedir. Benzer tespitler Avrupa Birliği açısından da geçerlidir. Avrupa Birliği, yüksek işsizlik oranlarının azaltılması için kamuda ve özel sektörde esnek istihdam uygulamalarının yaygınlaştırılmasını önerirken, özellikle kadınların kısmi süreli istihdam yoluyla işgücüne katılımının sağlanmasını önermektedir.

İstihdamın esnekleşmesine yönelik olarak öne sürülen tezler, sadece IMF, Dünya Bankası ya da Avrupa Birliği ile sınırlı değildir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 1990’lı yılların ortalarından itibaren, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği’ne paralel olarak, esnek çalışmanın kaçınılmaz olduğunu açıklayarak, ‘esnek güvence’ (flexicurity)4 anlamına gelecek düzenlemelerle işsizlik sorununun önüne geçilebileceğini savunmaktadır. “Esneklik” ve “Güvence” gibi birbiriyle temelden çelişen iki olgunun, tek bir kavramda bir araya getirilmiş olması, ILO’nun sınıf niteliğini de göstermek üzere, dikkat çekicidir.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ise, OECD’ye üye ülkelere yönelik olarak yaptığı ‘işe alma/işten atılma’ endeksleri ile hangi ülkelerde işçilerin kolaylıkla işten atıldığı ya da işe alındığı yönündeki incelemeler üzerinden tek tek ülkelerin yatırım için uygun olup olmadığını ölçmekte ve tıpkı Dünya Bankası gibi, her yıl yayınladığı raporlarla, istihdam yapıları üzerinden ülkeleri değerlendirmektedir. OECD de, tıpkı Dünya Bankası’nın geçmişte yaptığı gibi, Türkiye’de işgücü piyasasının “katı” kurallara sahip olduğunu sık sık vurgulamakta, hatta asgari ücretin, Türkiye’de hane başına elde edilen gelirlerin ortalamasına göre yüksek olduğunu bile iddia etmektedir.

2003 yılında, 4857 Sayılı İş Yasası’nın çıkarılması öncesinde, tam zamanlı çalışan, sigortalı, izin süreleri ve mesai saatleri belirli, sosyal hakları yasalarla güvence altında olan işçilerin sahip olduğu haklar hedef olarak belirlenmiş ve bu durumun kapitalizmin “serbest rekabet” anlayışına ters olduğu üzerinden yoğun bir propaganda yürütülmüştür. Tüm bunlara ek olarak, düzenli ve kurallı çalışmanın olmadığı, kayıt dışı olarak faaliyet yürüten işletmelerde işçilerin sırtından elde edilen artı-değer oranları oldukça yüksek iken, kayıtlı çalışan işletmelerin aynı artı-değeri elde edememelerinin sermayenin iç bütünlüğünü ve hiyerarşisini bozduğu, bu durumun “haksız rekabete” neden olduğu belirtilmiştir. Koşulların eşitlenmesi için atılması gereken adımların başında, patronların “elini kolunu bağlayan” yasal mevzuatın olduğu ve bu mevzuatın değişmesi gerektiği iddia edilmiştir.

4857 Sayılı  İş Yasası’nın çıkarılmasından bu yana sermayeye sınırsız bir sömürü alanı açılırken, işçilerin en temel hakları, yasal düzenlemeler ve fiili saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. 4857 Sayılı İş Yasası’nın yürürlüğe girmesinin ardından, esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma biçimleri daha da artmış ve yaygınlaşmıştır. İş yasasının sağladığı kolaylıklarla geçtiğimiz yedi yıl içinde artan sömürü oranlarına paralel olarak, ciddi bir gelişim gösteren Türkiye kapitalizmi, sürekli artan işsizlikten beslenip, sermayeyi ve onun kaynağı olan sömürünün artmasını sağlamış, patronlar, işyerlerinde daha baskıcı ve otoriter uygulamaları hayata geçirebilmişlerdir. Esnek istihdam ve buna bağlı olarak artan güvencesiz ve standart dışı çalışma biçimleri, yapılan yasal düzenlemeler üzerinden daha da yaygınlaşmıştır. Böylece kâr oranlarının istenilen oranda artışını engelleyen ve sermaye birikiminin istikrarını tehdit eden tam zamanlı, düzenli ve güvenceli istihdamın önünü kesmeyi kolaylaştırmak adına önemli adımlar atılmıştır.

Sendikaların  örgütlemeye çalıştığı hedef kitlesi, genellikle, düzenli, güvenceli ve tam zamanlı çalışanlardan oluştuğu için, 4857 Sayılı İş Yasası, sendikal örgütlenmeyi doğrudan olumsuz etkilemiştir. İş yasasının değişmesi ile birlikte işçiler arasındaki farklılıkları öne çıkartan ve sendikal örgütlenmenin son derece zor olduğu, genelde esnek çalışma olarak ifade edilen, kısmi süreli çalışma, ödünç işçilik, çağrı üzerine çalışma, evde çalışma, tele çalışma gibi yeni çalışma biçimleri yaygınlaşmıştır. Aynı dönem içinde hızla artan taşeronlaştırma uygulamaları nedeniyle, sendikaların örgütlenme alanı giderek daralmış, daha düşük ücretle, kayıt dışı ve esnek çalışma biçimlerine daha uygun oldukları için tercih edilen kadın ve genç işçilerin toplam istihdam içindeki payları giderek artarak, sermayeye büyük bir tercih kolaylığı sağlanmıştır. İşgücü maliyetini düşürmek amacıyla uygulanan esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, çalışma saatleri fiilen artmış, fazla çalışılan süreler için mesai ücreti ödenmemeye başlanmıştır. Özellikle örgütsüz işçilerin büyük bölümü, sigortasız olarak, düşük ücretle ve günde ortalama 10–12 saat çalışmak zorunda kalmışlardır.

İstihdam açısından esnekliğin en belirleyici özelliği, işçi ya da emekçilerin iradesinin tamamen dışında, yapılan işin, işyerinin ve en önemlisi sermayenin istek ve beklentilerine göre belirlenmiş ve herhangi bir kural ya da düzenlemeyle sınırlandırılmamış olmasıdır. Başka bir ifade ile, esneklik, sermayeye, işgücünün yapısında, kurallara bağlı kalmadan, içinde bulunulan koşullara kolaylıkla uyum sağlayacak şekilde, istediği gibi değişiklik yapabilme serbestliği tanımaktadır. Esneklik ya da esnek çalışma ile birlikte, işçilerin, çalışma süresi, çalışma biçimi, sayısı, çalışma koşulları, ücreti ve çalışma yetenekleri bakımından, ‘piyasa koşulları’ neyi gerektiriyorsa, o koşullarda istihdam edilebilmesinin önü açılmıştır. Bu uygulama ile birlikte, eğer ‘piyasa koşulları’ işçilerin sayısının azaltılmasını, ücretlerinin düşürülmesini ya da çalışma süresinin yükseltilmesini gerektiriyorsa, patronlar, hiçbir yasal engel ile karşılaşmaksızın, çalışan sayısını azaltabilmekte ya da çalışma sürelerini arttırabilmektedir. Bu çerçevede oluşturulacak olan yeni istihdam yapısı içinde, sistem, yaşadığı krizler ve tıkanıklıklar karşısında, işgücünü istediği şekilde çalıştırarak, ücretlerini düşürerek ya da işçileri istediği zaman işten çıkararak, kendisini koruyabilecektir. Sermaye açısından günümüz koşullarında önemli olan, kaç kişinin istihdam edildiği değil, üretim süreci içinde, ‘piyasada’ oluşan arz ve talep dalgalanmalarına karşı ‘nasıl’ ve ‘ne kadar hızlı’ yanıt verileceğidir.

Bazı esnek çalışma uygulamalarına baktığımızda, kavramın ne anlamına geldiğini anlamak kolaylaşmaktadır. İşe alma ve işten çıkarılmaların kolaylaştırılması anlamına gelen dışsal sayısal esneklik”; iş sürelerinin yarı zamanlı ya da fazla çalışma şeklinde kolaylıkla değiştirilebilmesi anlamına gelen “içsel sayısal esneklik”; işçilerin üretim süreci içinde görevlerinin değiştirilmesi (iş rotasyonu) ya da birden fazla işte görevlendirilmesi anlamına gelen “işlevsel esneklik” ve ücretlerin ekonomik koşullara ya da bireysel performansa göre belirlenmesinin esas olduğu “ücret esnekliği”, en yaygın olarak kullanılan esnek çalışma biçimleri olarak dikkat çekmektedir.

Anlatılanlardan hareketle, hükümetlerin neden sürekli olarak istihdamı esnekleştirme ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırmak için hamleler yaptığını anlamak kolaylaşmaktadır. 2010 Bütçe Kanunu ve ‘orta vadeli program’da istihdam ile ilgili olarak yer alan en önemli düzenlemelerin, özellikle ‘kamu istihdamının esnekleşmesi’ ve ‘işgücü piyasalarının katılıklardan arındırılması’ olarak belirlenmesi kesinlikle bir tesadüf değildir. Bu nedenle, UİS ve 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapılması planlanan değişikliklerin aynı zamanda ve birbirine paralel olarak gündeme getirilmiş olması anlamlıdır.

UİS İLE NE AMAÇLANIYOR?

“Ulusal İstihdam Stratejisi”, AKP Hükümeti tarafından başlı başına iddialı bir kavram olarak gündeme getirilmiştir. Sanki işsizlik sorununu çözmek için istihdamda önemli adımlar atılacakmış ve bunun için kapsamlı bir ulusal strateji oluşturulmuş gibi bir izlenim verilmiş olması dikkat çekicidir. Oysa bahsi geçen stratejinin içeriğine bakıldığında, ulusal ve uluslararası sermayenin, uluslararası emperyalist örgütlerin ve onların yerli uzantılarının (özellikle TÜSİAD, MÜSİAD ve TİSK’in) son yıllarda sürekli olarak gündeme getirdiği temel değişikliklerin “Ulusal İstihdam Stratejisi” ile hayata geçirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Hükümetin, sermaye sınıfının istek ve beklentileri doğrultusunda oluşturduğu ve kimi sendika (TİSK, HAK İŞ, DİSK, MESS), meslek örgütleri (TOBB, TESK, TZOB, İTO, EBSO, TBB) ve TÜSİAD, MÜSİAD vb. gibi sermaye örgütlerinin de işin içine katıldığı “İstihdam Stratejisi” oluşturma süreci ve sonrasında yapılan açıklamalar, gerçek niyetin ne olduğunu bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. UİS çalışmaları çerçevesinde, pek çok kesim gibi, işçi konfederasyonları ile de toplantılar yapılmış ve görüşleri istenmiştir. Bugün için UİS’in içeriği tam olarak netleşmemiş olmasına karşın, gerek Hükümet temsilcilerinin açıklamaları, gerekse konfederasyonlardan görüş istenen konu başlıklarına bakıldığında, hazırlanan stratejinin ana ekseninin esneklik, kuralsızlık ve güvencesizlik olduğu, temel hedefin, yeni istihdam alanları yaratıp işsizliği azaltmak değil, fırsat bu fırsat denilip, elde kalan son işçi haklarını da gasp etmek olduğu anlaşılmaktadır.

8 Haziran 2010 tarihinde yapılan Ekonomik Koordinasyon Kurulu toplantısında, katılımcılara “Ulusal İstihdam Stratejisi” ile ilgili olarak bir sunum yapılmış ve sunum özeti toplantıya katılanlara çıktı olarak dağıtılmıştır. Söz konusu sunum özetinin sadece çıktı olarak dağıtılmış olması ve içeriğinin kamuoyundan gizlenmeye çalışılması dikkat çekicidir. Sunum özetinin içeriğine bakıldığında, kamuoyuna açıklananlardan çok daha farklı ve tehlikeli düzenlemeleri içerdiği görülmektedir.

Çalışma Bakanı  Ömer Dinçer, Ulusal İstihdam Stratejisi’nin açıklanmasının ardından yaptığı açıklama ile, UİS’in özüne ilişkin olarak, şu ifadeleri kullanmıştır:

İstihdamın artırılması konusunda formül çok, ama bu biraz acı reçete gerektiriyor. Yani devlete, işverene ve sendikalara acı reçete olacak. Fedakârlık etmemiz gerekecek. Haftada 45 saat çalışılması gerekirken, 53 saat çalışanlar var. Fazla mesai uygulaması olmazsa, bir milyon kişi iş bulur. Ama işverenler kıdem tazminatı sorunu nedeniyle yeni işçi alımına sıcak bakmayıp, kayıt dışı olarak elindeki işçiye fazla mesai yaptırıyor. Türkiye’de kıdem tazminatını alma oranı yüzde 7. Genç işsizlik sorununu çözmek için de yarım zamanlı çalışma sistemi gerekiyor. Ama yine kıdem tazminatı nedeniyle bu sistem de işlemiyor. Önce bunu çözmeliyiz.” (Hürriyet, 13 Haziran 2010)

Bakan Dinçer’in açıklaması, UİS’in, görünüşte istihdamın arttırılması için hazırlanmış, ancak gerçekte işçi haklarına yönelik yeni bir “acı reçete” olduğunun itirafı niteliğindedir. Bu açıklamayla birlikte, strateji olarak sunulanlar; esnekleşmenin ve güvencesizliğin yaygınlaştırılması; istihdam üzerindeki maliyetlerin düşürülmesi, işveren  sigorta primi, istihdam vergileri ve ücret (asgari ücret, kısmi çalışma ödeneği) gibi işveren yükümlülüklerinin topluma ya da işsizlik sigortası fonu gibi fonların üzerine yıkılması ve kıdem tazminatının kaldırılmasının “sosyal taraflar” içinde tartışmaya açılmasıdır.

Katılımcılara dağıtılan “Sunum Özeti”nde yapılan tespitler dikkat çekicidir. “Türkiye’de İşsizliğin Yapısal Özellikleri” başlığı altında, çalışma çağındaki nüfusa her yıl 800 bin katılım olduğu söylenirken, işgücüne katılım her yıl 400 bin iken, son iki yıl içinde bu rakamın 800 bine çıktığı belirtilmektedir. Ayrıca tarımdan tarım dışı sektöre her yıl 150 bin kişilik geçiş olduğu, tüm bu verilerle birlikte değerlendirildiğinde, tarım dışı iş gücü piyasasına, her yıl ortalama 550–600 bin yeni katılım olduğu tespiti yapılmaktadır. Aynı başlık altında, kayıt dışı istihdam oranının toplamda %43,8 olduğu (tarım dışı %30,1; ücretlilerde %26,2), yabancı kaçak işçiliğin yaygın olduğu, işgücünün ve işsizlerin yaklaşık %60’ı lise altı eğitimli olduğu, kadınların işgücüne katılım oranının %27,8 ile çok düşük olduğu, genç işgücü (15–24 yaş arası) toplam işgücünün %20,6’sını oluşturduğu, genç işsizlik oranının %25 olduğu ve uzun süreli işsizlerin toplam işsizlere oranının %26,9 olduğu belirtilmektedir. . .

Stratejinin İlkeleri” başlığı altında; “bütüncül yaklaşım”, “fırsat eşitliği”, “işi değil, insanı korumak”, “işverenlerin üzerine ek yük getirilmemesi”, “sosyal diyalog” ve “özendirici yaklaşım” gibi ifadeler kullanılmıştır. Belirtilen ilkeler içinde en fazla öne çıkacak olanların, “işverenlere ek yük getirilmemesi” ve bunun için “sosyal diyalog” mekanizmasının işletilecek olmasını tahmin etmek zor değildir. UİS’in, devlet, işveren ve işçi temsilcilerinin katılımıyla ve onların görüşleri alınarak oluşturulmuş olması, sonuç hangi sınıfın yararına olursa olsun, “sosyal diyalog” mekanizmasının işletilmesi ile sonradan gelişecek itirazların önüne geçilebilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Sunum özetinde, UİS’in temel politika ekseni olarak, işgücü piyasasının esnekleştirilmesi önerilmekte ve bunun için “işgücü piyasasının esnekliği arttırılmalıdır”, “güvenceli esneklik yaygınlaştırılmalıdır” ve “işgücü piyasasının rekabet edilebilirliği arttırılmalıdır” gibi öneriler ileri sürülmektedir. Bütün bunların hayata geçirilmesi sonucunda, “belirli süreli istihdam” ve “kısmi süreli çalışmanın” arttırılması hedeflenerek, bu şekilde işsizlik oranlarının (işsiz sayısının değil) düşürülmesi hedefine ulaşılabileceği iddia edilmektedir5. Sunum özetinde de belirtildiği gibi, Türkiye’de gibi, uzun süreli işsizlik ortalaması %26,9 olan bir ülkede, ancak bu şekilde yapılabilecek rakamsal hilelerle işsizlik oranlarının düşük gösterilmesi sağlanabilecektir.

İşgücü Piyasasının Esnekleştirilmesi Politikaları” başlığı altında değerlendirilecek konular, UİS’in hedefini daha net ortaya koymaktadır. Burada belirtilen başlıklar şunlardır: “Güvenceli esneklik”, “kıdem tazminatı”, “işsizlik Sigortası Fonu”, “esnek çalışma modelleri”, “fazla çalışma süreleri”, “Özel İstihdam Büroları-Geçici İş İlişkisi” ve “bölgesel asgari ücret”. İşgücü piyasasının esnekleştirilmesi başlığı altında sıralanan söz konusu başlıklar, uzunca bir süredir çeşitli şekillerde gündeme getirilmiş, hatta dönem dönem, bu başlıklara paralel olarak, yasal ve fiili girişimlerde bulunulmuştur. Özellikle “bölgesel asgari ücret” tartışmaları ve “özel istihdam büroları” ile ilgili tartışma ve düzenlemeler, Hükümet tarafından sık sık gündeme getirilmekte ve kamuoyunda tartıştırılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, UİS’in, bugüne kadar sermaye tarafından tek tek ve birbirinden bağımsızmış gibi yansıtılan konu başlıklarının, tamamen emek düşmanı bir strateji etrafında birleştirildiği anlaşılmaktadır.

Esnek çalışma uygulamalarının, işçi üzerinde, patronlara mutlak bir hâkimiyet olanağı tanıdığı bilinmektedir. Belirli süreli iş sözleşmeleri, kısmi süreli çalışma, çağrı üzerine çalışma, ödünç işçilik vb. gibi uygulamaların yanı sıra, taşeronlaştırma gibi uygulamalarla da, işler işletme dışına taşınarak, örgütlenmelerinin önüne geçmek kolaylaşmaktadır. Esnek çalışma uygulamaları, aynı zamanda işgücü maliyetlerini azaltarak, işçinin ücretini, fiilen çalıştığı saatler için yapılan ödemelere yaklaştırmakta, fazla mesai, ikramiye, prim gibi ödemeleri ortadan kaldırdığı gibi, belirli durumlarda potansiyel işgücü maliyetlerini (ihbar ve kıdem tazminatı gibi) fiilen yok ederek, yasal iş güvencesi hükümlerini bile etkisiz hale getirebilmektedir.

İstihdamın artırılması için işgücü piyasasının esnekleştirilmesi, işten çıkarmanın kolaylaştırılması ve işten çıkarma maliyetlerinin düşürülmesi, kapitalizminin uzunca bir süredir gündeminde olan düzenlemelerdir. Böylece, patronların istedikleri zaman işçi alıp istedikleri zaman çıkarabilmeleri sağlanacak, tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, işçileri köle gibi çalıştırarak, rakipleri karşısında “rekabet üstünlüğü” elde etmeleri kolaylaşacaktır. Türkiye’de istihdamın yarısının kayıt dışı olmasının bile yeterince esneklik sağlamadığı ileri sürelmekte (DİSK’in yapmış olduğu bir araştırmaya göre, kayıt dışı çalışanların sayısı 10 milyona yaklaşmıştır); patronlara her açıdan boyun eğen, ihtiyaca göre az ya da çok ve yıllarca zam almadan, sigorta, sosyal hak, örgütlenme ve sendika kelimeleri hafızasından silinmiş olarak çalışan işçi ve emekçileriyle, modern köleliğin egemen olduğu bir istihdam yapısı oluşturulmak istenmektedir.

Bu haliyle, UİS’in, iddia edildiği gibi, istihdamı arttırıcı değil daraltıcı, patronları her yönden koruyan ve kollayan, esnek istihdamı yaygınlaştıran ve mevcut eşitsizlikleri daha da arttıran bir içerikte oluşturulması kaçınılmazdır. “Az insanla çok iş yapılması”nı ve patronların üzerindeki işgücü maliyetlerinin ve diğer istihdam yüklerinin hafifletilmesini hedeflediği her yönünden belli olan bir istihdam politikası ile, iddia edildiği gibi, işsizliğin önlenmesi, istihdamı artırıcı yatırımların çoğalması, yeni iş alanlarının yaratılması ve kayıt dışı istihdamın azaltılmasının sağlanması mümkün değildir.

Bugüne kadar sermayenin, burjuva sınıfın çıkarlarına paralel çok sayıda düzenleme yapılmış, çeşitli politika önerileri geliştirilmiş, bunların bir kısmı hayata geçirilmiştir. Öncekilerin hepsinde olduğu gibi, bu düzenlemeden de en kârlı çıkacak kesimin sermaye olacağını, burjuvazinin ve özellikle tekellerin sömürüyü azamiye çıkarmalarının önündeki engellerin kalkacağını belirtmeye gerek yoktur. “Ulusal İstihdam Stratejisi” gibi son derece iddialı bir ifade ile öne sürülen önerilerin tamamı, emekçiler için, daha esnek, daha kuralsız, daha korunmasız ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması anlamına gelmektedir. Çalışma kuralları ve istihdam yapısının büyük ölçüde piyasanın ihtiyaçları ve patronların çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi anlamına gelen UİS’in, işçi sınıfının yaşadığı sefalet koşullarını daha da ağırlaştırmaktan başka bir işlevinin olmayacağı açıkça görülmektedir.

Üretim ve emek süreci içinde emekçilerin sermayeye olan bağımlılığını doğrudan ve dolaylı yollardan arttıran istihdam biçimleri, özellikle son yıllarda belirgin bir artış göstermiştir. Emeğin nitelik ve üretkenlik koşulları açısından kendi içinde kutuplaşması, sınıfsal bütünleşmenin ve dayanışmanın önünü tıkayan sonuçlara da yol açmakta, bundan en büyük zararı işçiler ve sendikalar görmektedir. Nesnel çıkarları açısından farklılaştırılmaları dayatılmış, kendi içinde bölünmüş ve sürekli birbiriyle rekabet eder hale getirilmiş bir sınıfın ortak davranma ve birlikte hareket etme yeteneğini uzun süre koruması ve geliştirmesi mümkün değildir. İşçileri istihdam yapısı üzerinden bölen ve parçalara ayıran, örgütlenmeyi zorlaştıran, sendikaları etkisizleştiren ve sınıf mücadelesindeki güç ilişkilerini sermaye lehine değiştirmeyi hedefleyen esneklik ve güvencesizlik uygulamaları, “yeni” bir “çıkış yolu” peşindeki sermaye için son bir sıçrama yapmayı, emek açısından ise 19. yüzyıl “vahşi kapitalizm” uygulamalarına geri dönüşü ifade etmektedir.

SONSÖZ

Ekonomilerin yaşadığı  her kriz sonrasında önemli değişimlerin yaşandığı alanların başında istihdam alanı gelmektedir. Son yıllarda istihdamın esnekleşmesi, çok katmanlı ve parçalı hale gelmesi, hem yeni istihdam biçimleri üzerinden ücretlerin geriletilmesini sağlamış, hem de işgücünü parçalayıp kutuplaştırarak kendince daha esnek ve kuralsız bir yapı oluşturmuştur. Bu durumun istihdam üzerindeki en belirleyici etkisi, istikrarsız, kırılgan, geçici nitelikler taşıyan, güvencesiz istihdam uygulamalarının hızla artması ve yaygınlaşmasıdır. Son otuz yılda ortaya çıkan ve kamu-özel ayrımı yapmaksızın hızla yaygınlaşan kısmi süreli çalışma, sözleşmeli ve geçici çalışma, belirli süreli çalışma vb. gibi esnek istihdam biçimlerinin artışı, standart istihdam ilişkisine göre, çok daha yüksek düzeyde güvencesizlik, istikrarsızlık ve belirsizlik ortaya çıkarmıştır.

İstihdamın yapısında meydana gelen kapsamlı ve çok yönlü değişiklikler, özellikle sendikal örgütlenmeyi olumsuz yönde etkilerken, sermayeyi de zaten egemeni olduğu üretim sürecinin neredeyse mutlak egemeni hale getirmiştir. Emek sürecinde yaşanan esnekleşme eğilimleri, zamanla yapılan işin ve o işi yapan emekçilerin çalışma biçimlerini de doğrudan etkilemiş, tüm bunların sonucunda, emekçilerin iş, gelir ve sosyal haklarının yanı sıra en temel güvenceleri büyük ölçüde ortadan kalkmaya başlamıştır.

Sınıf hareketinin sermaye karşısında nispeten güçsüz olduğu, örgütsüz ve dağınık bulunduğu koşullarda, hükümetten daha farklı bir uygulama beklemek mümkün değildir. Öncesi bir tarafa, sadece son kez yapılan ve yapılması düşünülen yasal değişiklikler bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Bugün sermayenin içinde bulunduğu koşullarda, işsizliğin azaltılması amacıyla yeni istihdam alanları yaratması, işçi sınıfının hak ve özgürlüklerini genişletmesi mümkün olmayacağı gibi, sermayenin, işçi sınıfının mevcut sınırlı haklarına bile tahammül edemediğini görmek mümkündür.

İstihdamın esnekleşmesi, kuralsızlaşmanın ve güvencesizliğin artması, en çok sendikaların örgütlenme ve mücadele alanını daraltmakta, bu durum, kaçınılmaz olarak, sendikaların sermaye karşısındaki gücü ve etkisini ciddi anlamda zayıflatmaktadır. Bu nedenle, kapitalist sistemde, sermayedar sınıf, burjuvazi, istihdama yönelik herhangi bir değişiklikten söz ettiğinde, bir taraftan sömürüyü arttırıcı düzenlemeleri gündeme getirirken, diğer taraftan işçilerin örgütlenmesini ve mücadelesini güçlendirmek yerine, onu zayıflatacak ve kendi denetimi altına sokacak düzenlemeler yaparak bir taşla iki kuş vurmaktadır.

İşçi ve emekçilerin birçok kazanılmış hakkını gasp etmeyi amaçlayan saldırıların tümüne karşı mücadele etmek, tüm işçi ve emekçilerle, bu değişikliklerden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenecek geniş halk kesimleri açısından, aynı zamanda bir zorunluluktur. Bu nedenle, sürekli yeniden cilalanıp gündeme getirilen bu tür düzenlemeler ve fiili uygulamalara karşı cepheden birleşik ve örgütlü bir tutum almak, işçi ve emekçilerin, sadece bugünlerine değil, geleceklerine de sahip çıkmaları açısından hayati önemdedir.

ILO ve “sosyal diyalog”

Sendikalar ve sendikal mücadele, ilk ortaya çıktığı günden bu yana önemli değişiklikler ve dönüşümler yaşadı. Yaşanan dönüşümlerin bir kısmı sendikaların kendi olağan iç gelişmeleri üzerinden gelişirken, bir kısmı da dışarıdan müdahalelerle gerçekleştirildi. Burjuvazi tarafından yasaklandığı zaman fiili olarak kurulan ve mücadele eden sendikalar olduğu gibi, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sendikaların işçi sınıfının kitlesel mücadelesini yansıtan ciddi bir güç olarak kendini hissettirmesiyle birlikte, sermaye güçlerini yükselen sınıf hareketine karşı uluslararası düzeyde manevralar geliştirmeye sevk eden adımlar da atıldı.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sosyalizmin işçi sınıfı içinde önemli oranda etkili olmaya başlaması, sendikaların işçi sınıfının birleşme ve mücadele örgütleri olarak ekonomik mücadelenin yanı sıra işçi sınıfının siyasal mücadelesi ile yakın ilişkiler kurmaları, kapitalizmi, kendisini inşa ettiği ülkelerde, sosyal politika alanında, sınırlı düzeyde de olsa, bazı önlemler almaya itti. Bütün bu önlemlerin amacı, işçi sınıfının kapitalizmin dışında başka bir alternatife yönelmesini engellemek, sınıf hareketini düzen içi tedbirlerle sınırlandırmaktı.

1917 yılında Rusya’da yaşanan Ekim Devrimi sonrasında kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) sosyalist sistemi kurma çabaları ve uygulamaları, sanayileşmiş kapitalist ülkelerin sosyal politika alanındaki önlemlere yönelmesini zorunlu hale getirdi. Sosyalizm, bütün yurttaşlarına sağlık, eğitim ve diğer hizmetleri parasız sunarken, kapitalizm, durumu lehine çevirmek için adımlar atmakta gecikmedi. Bu nedenle, ilk olarak, sosyalizmin işçi sınıfını hedefleyen ideolojik ve siyasal çekiciliğini azaltmaya yönelik girişimlerde bulunuldu. Bu girişimleri başarıya ulaştırmak ve işçi sınıfının sosyalizme yönelişini engellemek için sendikaların kazanılması ve bu şekilde işçi sınıfının geniş kesimlerini memnun edecek birtakım adımların atılması gerekiyordu.

Sendikaları, kapitalist sistemin genel standartları içine hapseden, sermayenin çıkarlarını tehdit etmeyen, işçi sınıfının siyasal iktidar mücadelesiyle arasına kesin bir mesafe koyan örgütler haline getirmek için, 19. yüzyılın sonlarından itibaren çeşitli adımlar atıldı ve bu konuda özellikle uluslararası alanda yoğun tartışmalar yürütüldü. Özellikle Ekim devrimi ile birlikte, kapitalizmin karşısına somut bir alternatif olarak yükselen sosyalizm, emperyalist-kapitalist sistem tarafından büyük bir kaygıyla karşılandı. İşçi sınıfının kitlesel sınıf örgütü olan sendikaları, bu önemli özelliklerinden dolayı denetim altında tutmak, işçi sınıfını kapitalist düzenle bütünleştirmek ve işçi hareketini denetim altına almak için merkezi örgütlenmeler zorunlu bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı. Bu örgütlenmelerden en önemlisi olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), sosyalist Ekim Devrimi’nden sadece iki yıl sonra, böylesi bir ihtiyacı giderebilecek önemli bir uluslararası örgütlenme olarak kuruldu.

ILO, ilk kurulduğu günden itibaren, kendisinden beklenenlere uygun olarak hareket eden uluslararası ölçekte ‘özel görevli’ bir örgüt olarak dikkat çekti. ILO’nun emek örgütleri ve sendikalar tarafından algılanışının tamamen olumlu olması ve tek tek ülkelerde sendikal mücadelenin büyük ölçüde ILO dayanak gösterilerek yürütülmesi, ILO’nun yapısı ve işleyişi ile ilgili olarak yaşanan bazı yanılsamaların çeşitli yönleriyle tartışılmasını gerektiriyor.

ILO’nun, özellikle ‘sosyal diyalog’ olarak adlandırılan ‘sınıflararası işbirliği’ mekanizmasını dünya çapında yaygınlaştırmak amacıyla kurulduğu gerçeğinden uzak olarak çeşitli tartışmalar yürütülüyor. ILO’nun, kurulduğu dönemden itibaren çeşitli emek örgütleri ve sendikalar tarafından uluslararası bir emek örgütü olarak tanımlanıyor olması, kuruluş amacı ve işleyişi ile ilgili olarak bazı temel noktaların çeşitli yönleriyle açıklanmasını gerektiriyor.

ILO’NUN KURULUŞU VE İŞLEYİŞİ

ILO, ‘sosyal adaletin sağlanması yoluyla dünyada kalıcı bir barışın gerçekleştirilmesi’ amacıyla, 1919 yılında, Birinci Emperyalist Savaş’ın galiplerinin kendi uluslararası ve kuşkusuz kapitalist-emperyalist düzen ve ilişkilerini dünyaya dayatan Versailles Barış Antlaşması ile kurulmuştur. Kuruluşundan itibaren, yine –mağlupların ve Sovyetlerin dışlandığı– Birinci Emperyalist Savaş’ın galiplerinin uluslararası örgütü olan Milletler Cemiyeti bünyesinde faaliyet gösteren ILO, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Milletler Cemiyetinin ortadan kalkmış olmasına rağmen, varlığını sürdürmüştür. ILO, 1946 yılında Birleşmiş Milletler ile imzaladığı bir anlaşma ile yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi konusunda çaba gösteren BM’nin ilk uzmanlık kuruluşu1 olarak hizmet vermeye devam etmiştir.

“Sosyal adalet” ilkeleri, “evrensel insan ve çalışma haklarının korunması” ILO’nun temel ilkeleridir. ILO, uluslararası çalışma standartlarını sözleşmeler ve tavsiyeler yoluyla ifade eder. Bugüne kadar, ILO tarafından 188 sözleşme kabul edilmiş ve 199 tavsiye kararı alınmıştır. Bu sözleşme ve tavsiyeler, temel çalışma hakları, örgütlenme hakkı, toplu pazarlık, zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması, fırsat eşitliği ve çalışma hayatı ile ilişkili diğer konularda asgari standartları belirlemek üzerine olmuştur.

ILO’nun kuruluşundan hemen sonra, 1919 yılında kabul edilen ilk sözleşme, yıllarca işçi sınıfının uğruna mücadele ederek bedeller ödediği 8 saat çalışma sözleşmesi olurken, ikinci sözleşme, aynı yıl kabul edilen, işsizlik ile ilgili sözleşme olmuştur. 1919 yılında kabul edilen sözleşmelerin temel niteliğini, 19. yüzyıldan bu yana işçi sınıfının temel talepleri arasında yer alan 8 saat işgünü, işsizliğin önlenmesi, çalışma yaşının düşürülmesi, çalışma yaşamında kadın ve çocukların korunmasına yönelik sözleşmeler oluşturulmuştur. Karar altına alınan talepler uğruna ciddi bedeller ödenmiş olması bir yana, bütün bu sözleşmelerin kabul edilmesi, her ne kadar uluslararası bir örgüt olan ILO tarafından ilk kez evrensel olarak karar altına alınmış olsa da, bahsedilen düzenlemelerin hayata geçirilebilmesi için tek tek ülkelerde işçi sınıfının çetin mücadeleler içine girmesi gerekmiştir.

Uluslararası  asgari çalışma standartları ve ILO’nun genişletilmiş politikaları, Uluslararası Çalışma Konferansı’nda belirlenir. ILO üyesi ülkeler tarafından finanse edilen çalışma programı ve bütçesi ise, her iki yılda bir aynı Konferans tarafından benimsenmektedir. Her üye ülkenin, iki hükümet temsilcisi, bir işveren ve bir işçi ile konferansa katılma hakkı vardır. Konferansın yıllık oturumları arasındaki ILO çalışmaları ise, 28 Hükümet temsilcisi ile 14 işçi ve 14 işveren temsilcisinden oluşan Yönetim Kurulu tarafından yürütülür. ILO ayrıca, çalışma politikası, emek yönetimi, çalışma hukuku ve endüstriyel ilişkiler, çalışma koşulları, işletme gelişimi, kooperatifler, sosyal güvenlik, çalışma istatistikleri, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi konularda 178 üye ülkeye teknik yardım sunmaktadır.

Birleşmiş  Milletler üyeleri içinde sadece ILO’nun üçlü yapıya sahip olması dikkat çekicidir. İşveren ve işçi temsilcileri, ekonominin ‘sosyal tarafları’ olarak, politika ve programların şekillendirilmesinde, üçüncü tarafı oluşturan hükümet temsilcileri ile birlikte hareket etmek zorundadır. ILO, sosyal ve ekonomik konularda ve başka alanlarda geçerli ulusal politikaların geliştirilmesinde ve duruma göre uygulanmasında sendikalar ve işverenler arasındaki ‘sosyal diyalog’u geliştirerek, aynı üçlü yapılanmayı üye ülkelerde de teşvik etmekte, uluslararası düzeyde kurulan ‘üçlü işbirliği’nin, ulusal anlamda da oluşturulması için yoğun çaba harcamaktadır.

Özellikle sendikal çevrelerde ve diğer emek örgütleri içinde ILO’nun emekçilerin çıkarlarını ve haklarını savunan bir uluslararası emek örgütü olduğu yönünde yaygın bir düşünce ya da inanış söz konusudur. Oysa ILO,devlet-işveren-sendikaüçlüsünün temsilcilerinin oluşturduğu uluslararası bir yapıdır. ILO’nun bütün organlarında hükümet temsilcilerinin sayısı, işveren ve işçi temsilcilerinden fazladır. Organlardaki hükümet temsilcilerinin oyu, bir kararın alınmasına yeterli olmasa da, işveren temsilcilerinin oylarıyla birleştiğinde, karar oluşturacak yeterli çoğunluk sağlanmaktadır.

ILO’nun benimsemiş olduğu üçlü yapı ilkesi, kapitalist ülkeler açısından büyük avantajlar sağlamasına karşın, Birleşmiş Milletler’in daimi üyesi olan SSCB, ILO bünyesinde işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda yapmış olduğu girişimlerle, genellikle kapitalist ülkelerin lehine işleyen ‘üçlü yapı’nın dönem dönem işçi sınıfı aleyhine işlemesine engel olabilmiştir. Bu konudaki en önemli örnek, 1948 yılında kabul edilen 87 Sayılı Örgütlenme Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunması Sözleşmesi ile 1949 yılında kabul edilen 98 Sayılı Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Sözleşmesi’nin ILO tarafından onaylanması sürecinde yaşanmıştır. O dönem ILO’ya üye ülkelerin büyük bölümü kapitalist olmasına karşın, SSCB, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olmasından da kaynaklı olarak, her iki sözleşmenin derhal kabul edilmesini istemiş, aksi takdirde Birleşmiş Milletler’in işleyişini kilitleyeceğini belirterek, BM’ye ciddi bir uyarıda bulunmuştur. SSCB’nin bu önemli uyarısı sonrasında, her iki sözleşme birer yıl arayla kabul edilmiştir2.

ILO’nun özellikle işçi sınıfının siyasal mücadelesine yönelik olumsuz bir yapıda olduğunu söylemek mümkündür. ILO organlarında, işveren temsilcileriyle birlikte olunca hükümet temsilcileri çoğunlukta olmakta, bu durumda, ilgili organlardan çıkacak kararlar ‘üçlü yapı’ içinde ne kadar ‘müzakere’ edilirse edilsin, sonuç, genellikle hükümet ve işveren temsilcilerinin istediği şekilde olmaktadır.

İşçi sınıfına temel haklar sağlamak ve haklarını korumak amacıyla kurulduğu iddia edilen ILO’nun temel işlevi, ilk kurulduğu günden itibaren, işçi sınıfının düzen dışına çıkmasını engellemek ve kapitalizm içinde çalışma ilişkilerinin asgari kurallarını düzenlemek olmuştur. Bunun için bazı temel ilke ve düzenlemeler oluşturulmuş, bu ilke ve düzenlemeler etrafında oluşturulan standartlar hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Özellikle, uluslararası düzeydeki düzenlemeler, özünde sosyal değil, ekonomik amaçlı ve ona uygun nitelikte olmuş, temelde işçilerden çok patronların, emeğin değil sermayenin korunmasını hedeflemiştir. Bu açıdan bakıldığında, ILO’nun nihai amacının, koruyucu ulusal düzenlemelerin devletlerarasında yarattığı ‘rekabet eşitsizliği’nden ulusal ekonomi ve sanayilerin olumsuz yönde etkilenmesini engellemek olduğu söylemek mümkündür.

ILO’ya üye ülkeler, her yıl Haziran ayında, Uluslararası Çalışma Konferansı (ILC) çerçevesinde Cenevre’de toplanır. İkisi hükümet delegesi, diğer ikisi ise her üye ülkenin çalışanlarının ve işverenlerinin her birini temsilen katılan delegelerden olmak üzere, üye ülkelerin her biri 4 delege ile temsil edilir. Ülkelerin çalışma bakanları delegasyona başkanlık ederek, kendi ülkelerinin görüşlerini aktarırlar. ILO’nun en dikkat çeken özelliği, Birleşmiş Milletler içinde, ILO’da görünüşte ‘eşit katılımlı’ işçi ve işveren örgütleri ve de hükümetin yönetim organlarında birlikte üçlü bir yapı oluşturması ve yaşanan sorunların söz konusu ‘üçlü yapı’ tarafından müzakere edilerek ‘uzlaşma içinde’ çözülmesidir. Ancak siyasal iktidarların sınıfsal niteliği göz ardı edilerek (ya da öyle kabul edilmesi düşünülerek), üçlü yapı içinde hükümetler ‘tarafsız’ kabul edilirken, işçi ve işveren kesimine ‘eşit mesafede’ oldukları tezi ileri sürülür.

ILO VE SOSYAL DİYALOG MEKANİZMASI

“Sosyal diyalog”, en genel ve bilinen anlamıyla; işçi, işveren ve hükümet arasındaki sorunların ikili ve/veya üçlü ilişkiler veya yapılanmalar aracılığıyla çözüme kavuşturulma çabası olarak tanımlanır. Diğer bir deyişle, yeni ve önemli bir olgu ve gelişme olarak, sanki sihirli bir içeriğe sahipmiş gibi sunulan kavram, ‘sosyal taraflar’ olarak ifade edilen farklı sınıfların temsilcileri arasında görüşmeler yoluyla uzlaşma ya da anlaşma sağlama çabası olarak ifade edilir.

Dünyada ilk “sosyal diyalog” uygulamalarının, 19.yy sonları ile 20. yy başlarında, iki taraflı uyuşmazlıkları çözmek amacıyla İskandinav ülkelerinde görüldüğü bilinmektedir. “Sosyal diyalog” mekanizmaları, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’da sıkça başvurulan önemli bir ‘uzlaşma aracı’ haline gelmiştir. Bu dönemde “sosyal diyalog” yapıları, Avrupa’daki parlamenter yönetimlere, ekonomik ve sosyal sorunların çözümüne katılmak, danışmanlık yapmak ve hükümet, işçi ve işveren üçlüsü arasındaki ‘uyum ve diyalogu geliştirmek’ amacıyla oluşturulmuştur. Bugün bile, pek çok Avrupa ülkesinde hükümetler, sosyoekonomik kararların alınmasında ve uygulanmasında sosyal taraflara danışmayı ve onlarla işbirliği yapmayı ve uygulanacak politikaların başarısı ve emekçi kitleler tarafından da onaylanması ya da kabul görmesi açısından çok önemli görmektedir.

“Sosyal diyalog”, kavram ve içerik olarak ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, ‘üçlü işbirliği’, ‘katılımcı yönetim’, ‘sosyal ortaklık’, ‘neokorporatizm’, ‘yönetime katılma’ vb. birçok kavramla ifade edilebilir. Neresinden bakılırsa bakılsın, ‘sosyal diyalog’, kapitalizmin, kendisine karşı mücadele etme potansiyeli olan güçleri kendi safına çekmek, onların muhtemel gücünü ve etkisini kırmak için oluşturulduğu çok tehlikeli bir ‘uzlaşma mekanizması’ olarak dikkat çekmektedir.

“Sosyal diyalog” kavramının tarihsel geçmişi 19. yüzyılın sonlarına kadar uzanıyor olsa da, asıl kökeni, 1919’da Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) kurulmasına dayanır. Ekim Devrimi’nin özellikle Avrupa sendikaları üzerindeki olumlu etkileri nedeniyle, ‘sosyal diyalog’ kavramı, ilk gündeme geldiği dönemde, beklenen etkiyi yaratmamıştır. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ‘refah devleti’ döneminde gündeme getirilen ve işçi-işveren-devlet ilişkilerini kurumsallaştırmayı ifade eden ‘neo-korporatizm’in temel tartışma alanlarından birisi olarak, dikkat çekmiştir. Tek tek çeşitli kapitalist ülkelerde yürüttüğü mücadelesi ve talepleriyle sermaye güçlerinin korkulu rüyası olan çok sayıda sendika, birden bire alanlardan, masalara; talepler üzerinden mücadeleden ‘sosyal diyalog’ çerçevesinde ‘müzakere’ içine çekilmeye çalışılmış; bu dönemde işçilerin grev ve toplusözleşme hakları, sermayenin nihai çıkarlarına zarar vermeyecek içerik ve biçimde düzenlenmiştir.

“Sosyal diyalog”, ‘serbest piyasa ekonomisinin kabulü, çıkar çatışması yerine ortak paydaların oluşturulması, hükümet ile işçi ve işverenler arasında özellikle ekonomik reformları gerçekleştirmek için görüş birliği oluşturma’ içerikli olarak, ikili ya da üçlü işbirliği şeklinde uygulanmaktadır. Sendikalar, bu yolla, sınıf örgütü olmaktan çıkarılarak, ‘sosyal diyalog’ ya da ‘sosyal ortak’ kavramı altında, ‘sivil toplum’un bileşenlerinden biri haline getirilmeye çalışılmıştır. Bu sürece katılan sendikalar, sonuçta bilerek ya da bilmeyerek, sermaye programlarını destekleyen, üyelerinin aksi yöndeki taleplerine rağmen, bu programları onaylayan kurumlar haline getirilmiştir.

“Sosyal diyalog” mekanizmasının hayata geçirilmesi uygulamaları, ilgili ülkedeki sınıflar arasındaki güç dengelerine, sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine; sendikaların yapısına ve gücüne, temsil yeteneğine, ideolojik karakterine, uygulanan sermaye birikim modelinin niteliğine ve hangi etkinlikte uygulanabildiğine vb. göre kendine özgü bir dizi farklılık gösterir.

ILO’nun, çalışma standartlarının uluslararası düzeyde belirlenmesine hizmet etmesi amacıyla, gelişmiş ülkelerin sermaye çevreleri tarafından önemsenmesi ve desteklenmesi dikkat çekicidir. Bu durum, her şeyden önce, dünya pazarlarında gerçekleşen ‘rekabet eşitliği’ açısından bir ihtiyaç olarak görülmektedir. ILO öncesinde, işçi örgütlerinin temsilcilerinin üçlü bir yapı içinde çalışma standartlarının belirlenmesinde söz sahibi olması, karar mekanizmalarına katılması yönünde bir düşünce olmamıştır. 20. yüzyılda giderek yaygınlık kazanacak olan ikili ya da üçlü işbirliği modelleri, uluslararası düzeyde, ilk kez, ILO üzerinden hayat bulmuştur. Zaman geçtikçe ve ILO’nun alanındaki ağırlığı arttıkça, benzer korporatist uygulamalar ulusal düzeylerde de oluşturulmaya başlanmış ve giderek yaygınlık kazanmıştır.

Geçtiğimiz yıl yapılan 98. ILO Konferansı’nda, ILO Genel Direktörü Juan Somavia’nın Küresel İş Kriziyle Mücadele-Saygın İş Politikaları Yoluyla İyileşme başlıklı rapor üzerinden söyledikleri, ILO’nun işlevinin daha net görülebilmesi açısından önemlidir3. ILO Genel Direktörü, ILO’nun “küresel ekonomik ve sosyal krizle ilgili olarak en az üç sorumluluk taşıdığını” belirttikten sonra, şöyle devam etmektedir:

İlk sorumluluğumuz, Örgütümüzün üçlü yapıdaki taraflarına – hükümetlere, işverenlere ve işçilere yönelik olup,  talep ettikleri zaman kendi özel şartlarına uygun yöntemlerle onlara yardım etmektir. İkinci sorumluluğumuz, açık ekonomilerde ve açık toplumlarda sürdürülebilir, adil ve çevresel olarak sağlam bir ekonomik büyüme ve sosyal gelişmeye dayanan yeni bir küreselleşmenin temellerini atabilmek amacıyla, durma noktasına gelmiş bir küreselleşme modelinden gerekli sonucu çıkarmaktır. Üçüncü sorumluluğumuzu bu raporun üzerinde durduğu konu teşkil etmektedir. Bu da, krizin şimdiki durumu ve krizle ilgili olarak yapılması gerekenlerdir.

İşçilerin burjuvazi ve hükümetlerinin yedeği haline getirilmesi sorumluluğu.. Kuşkusuz kapitalist olan, burjuvazinin egemen olduğu Sorosçu, Popperci dünya ölçeğinde, engelsiz “açık ekonomi ve toplum”un ve büyümesinin, bir diğer deyişle artı-değere el konulması ve sermaye birikiminin “sürdürülebilirliği”nin sağlanması sorumluluğu.. İşçi-işveren-hükümetler işbirliğiyle krizle ilgili yapılması gerekenlerin üstlenilmesi ya da krizin yüklerinin, tabii ki işçilerin sırtına yıkılması sorumluluğu…

ILO’nun, son yaşanan kriz sürecinde, sorumluluk alanını, özellikle “ekonomik büyüme ve sosyal gelişmeye dayanan yeni bir küreselleşmenin temellerini atmak” olarak belirlemiş olması, dikkat çekicidir. Bu amaçla, 98. ILO Konferansı’nda Kriz Çözümleri Genel Komitesi oluşturulmuş ve ILO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve OECD’nin de katılımıyla, “Küresel İş Paktı” üzerinde mutabakata varılmıştır. ILO Genel Direktörü, bu paktın “geleceğin dengeli küresel yönetişimi için önemli bir girişim olduğuna inandığını” belirtmiş ve ILO’nun Bretton Woods kurumları (IMF ve Dünya Bankası) ile, Birleşmiş Milletlerle işbirliğine dayalı bu çalışmanın daha da ilerletilmesiyle büyük oranda artacağını ve krize karşı Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütlerle daha fazla işbirliğini içinde olacaklarını özellikle belirtmiştir.

ILO Genel Direktörü, aynı konuşması içinde, hızını alamayarak, “her bir bölgenin özelliklerine uyarlanmış stratejilerin ve politikaların tasarlanması ve desteklenmesinde, bölgesel ekonomik kurullar ve bölgesel kalkınma bankaları da dâhil olmak üzere, bölgesel kurumlarla işbirliğini daha da güçlendirecektir” şeklinde bir ifade kullanarak, ulusal ve uluslararası sermayenin yüreğine ‘su serpen’ bir açıklama yapmıştır.

Geçtiğimiz yıl yapılan 98. ILO Konferansı’nın önemli ölçüde krize karşı mücadele ekseninde gelişmiş olması ve krize karşı işbirliğinin sürekli olarak vurgulanmış olması önemlidir. Konferans’ta, ILO’nun da desteği ile krize karşı hayata geçirilecek birtakım kararlar alınmıştır. Alınan kararlara ve bu kararlar sonucunda ortaya çıkan “Küresel İş Paktı Raporu”na bakıldığında, durumu kavramak daha da kolaylaşmaktadır4. “Krizden Çıkış: Küresel İş Paktı” başlıklı raporda, peş peşe çok sayıda öneri sıralandıktan sonra, “Deflasyonist ücret sarmalından kaçınmak amacıyla, sosyal diyalog, toplu pazarlık, yasal ya da müzakere edilmiş asgari ücretler” gündeme getirilmiştir. Aynı raporda, asgari ücretlerin düzenli şekilde gözden geçirilmesi ve piyasaya uyumunun sağlanmasının önerilmesi dikkat çekicidir. Raporda –tamamen kapitalist bir örgütün yaklaşımlarından ayırt edilemez şekilde– işbirliğinin özellikle aşağıdaki konularda önem arz ettiği belirtilmiştir:

  • Reel ekonomiye hizmet etmesi, sürdürülebilir işletmeleri ve saygın iş miktarını artırması ve çalışanların tasarruflarıyla emeklilik haklarını daha iyi koruyabilmesi açısından mali sektöre yönelik olarak daha güçlü, küresel açıdan daha istikrarlı, denetleyici ve düzenleyici bir çerçeve tesis edilmesi;
  • Herkesin yararlanabileceği etkili ve iyi düzenlenmiş ticaretin ve piyasaların teşvik edilmesi ve ülkelerin korumacılıktan kaçınması. İç ve dış pazarlar arasındaki bariyerleri kaldırırken, ülkelerin değişkenlik gösteren gelişmişlik düzeylerinin göz önüne alınması gerekmektedir;
  • Süreç içerisinde istihdam piyasasındaki düzelmeyi hızlandırmaya yardımcı olacak, sosyal uçurumları azaltacak, kalkınma hedeflerini destekleyecek ve saygın iş amacını hayata geçirecek düşük karbon salınımlı, çevreye dost bir ekonomik yapıya geçiş.

 

Yukarıda sadece belli bölümlerine değindiğimiz ve 98. ILO Konferansı’nda yapılan tartışmalar sonucunda ortaya çıkan tabloya bakıldığında, ILO’nun, işçi sınıfına mı, yoksa sermaye sınıfına mı daha yakın bir uluslararası örgütlenme olduğunu, bu örgütün sınıf karakterini görmemiz kolaylaşmaktadır.

Burada, özellikle bir noktanın altını çizmek gerekir. Bütün bu gelişmeler ve uygulamalar, elbette ILO standartlarının önemini azaltmamakta ya da ILO sözleşmelerinin işçi sınıfının hak ve çıkarları için sürdürdüğü mücadelede bir araç olarak kullanılmasını gereksiz kılmamaktadır. Burada açıklamaya çalıştığımız nokta, ILO’nun belirlemiş olduğu ‘asgari standartlar’ın sendikalar ve işçi sınıfı mücadelesi açısından nihai bir hedef olarak görülmemesi, mücadelenin sadece bu sözleşmelerin uygulanması ile sınırlandırılmamasıdır. Bu açıdan bakıldığında, sendikaların önemli bir bölümünün, tek tek ülkelerde, hükümetleri ve işverenleri ILO sözleşmelerine uymaya çağırması, hükümet ya da işverenler imzaladıkları sözleşmelere uymadıkları zaman ILO’ya şikâyet mekanizmasının işletilmesi5, ortaya çıkan sonuçlar itibariyle pek bir anlam ifade etmemektedir.

“SOSYAL DİYALOG” VE SENDİKALAR

“Sosyal diyalog” kavramı, sadece ILO tarafından kullanılmamaktadır; ama Dünya Bankası, IMF ve Avrupa Birliği’nin de desteklediği, özellikle Avrupa Birliği’nin ilerleme raporlarında sürekli olarak vurgu yaptığı bir kavramdır. Bu alanda yapılan program ve projeler ile sendikalara sadece para gelmemekte, para ile birlikte belli bir ideoloji, ‘işbirliğine dayalı’ çok tehlikeli bir sendikacılık tarzı gelmektedir. ‘Çağdaş sendikacılık’ olarak da adlandırılan bu tarz ‘işbirlikçi sendikacılık’ yaklaşımlarının, emperyalizmin dünya çapında ve tek tek ülkelerde gerçekleştirdiği fiili ve ideolojik saldırılarının yoğunlaştığı dönemlerde daha yoğun olarak tartışılması dikkat çekicidir.

Sınıf işbirlikçi  çizginin belirlenmesinde ILO’nun etkisi tartışmasız her ne kadar olsa da, çeşitli adlar altında yürütülen “sosyal diyalog” uygulamasının sendikalar cephesinden asıl yürütücüleri, Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ITUC) ve Avrupa sendikalarının üst örgütü olan Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’dur. ITUC (2006’dan önceki adıyla ICFTU) ve ETUC’un “soğuk savaş” döneminden bu yana, en önemli işlevi, sendikaları işçi sınıfının birleşme ve mücadele merkezleri olmaktan çıkarıp, sermaye ile karşılıklı ‘dostane ilişki’ ve işbirliğine açık olan ‘sosyal diyalog’ çizgisine çekebilmek olmuştur. Bu konuda yapılan danışmanlık hizmetleri ve özellikle sendikalarla birlikte yapılan ‘sosyal diyalog’ konulu eğitim seminerleri ile, başta Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, Türkiye gibi sendikal hareketin sonradan geliştiği ülkeler üzerindeki denetim etkisi artırılmaya çalışılmıştır.

Çalışma koşullarının düzeltilmesi, kayıt dışının önlenmesi ve yoksullukla mücadele için her fırsatta ‘sosyal diyalog’ çağrısı yapan ILO ve uluslararası sendikal örgütlerin asıl hedefi, sendikaları tarihsel rollerinden ve sorumluluklarından uzaklaştırarak, kendi içinde ‘sivil toplumcu’ bir konuma getirmektir. Bu anlamda, işçi sınıfının sorunlarının, sendikaları ‘sosyal diyalog’ ile işlevsizleştirmeyi amaçlayan ILO ile ve/ya da diğer uluslararası emperyalist kuruluşlarla (Dünya Bankası, IMF, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü, OECD vb. gibi) çözülmesi beklenmektedir.

Sermaye ile iyi geçinmeyi amaçlayan, temsil ettiği işçilerin haklarını ve çıkarlarını savunmak yerine, ‘işyerinin yaşaması için’ işverenlerin haklarının ve taleplerinin savunuculuğunu yapmak, ‘gerçekçi ve geçerli sendikacılık’ olarak savunulmaktadır. ‘İşletmenin çıkarlarını ve geleceğini savunmak’ adına işverenlerin taleplerinin savunulduğu, işçilerin taleplerinin göz ardı edildiği bu sendikal yaklaşımla ‘sosyal diyalogculuk’, ‘sosyal ortaklık’ gibi tanımlamalar da yapılmıştır. “Sosyal diyalog” uygulamaları ve ideolojisi ile kuşatılmış sendikacılıkta belirleyici ve tayin edici olan, emekten çok sermayenin ve patronların çıkarlarıdır. Emek sermayenin, işçi kapitalistin “eklentisi”, yedeği sayılmaktadır. Bu anlayışa göre, işverene rağmen ve işverenle ‘kavga ederek’ sendikacılık yaparak, işçilerin çıkarlarını sağlamak mümkün değildir.

ILO’nun, en azından ilkesel olarak kuruluş amacından uzaklaştığına yönelik iddiaların son yıllarda giderek artmış olması, şaşırtıcı değildir. ILO’nun, az ve orta ölçekte gelişmiş ülkelerdeki sosyal güvenlik sistemini, emeklilik yaşının yükseltilmesi ile ilişkilendirmesi ve bu doğrultuda raporlar yayınlaması, dikkat çekicidir. Yine ILO’nun, son yıllarda IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, OECD vb, örgütlenmelerle ilişkilerini yakınlaştırması6, bu iddiaları güçlendirmektedir. Dünya Bankası’nın eski uzmanlarının ILO tarafından istihdam edilmesi ve ILO projeleri ile Dünya Bankası projelerinin pek çok noktada ortaklaşması, ILO’nun, geçmişte sergilediği emek ile sermaye arasındaki ‘dengeleyici’ işlevinden vazgeçmeye başladığını ve açıkça sermayeden yana taraf olduğunu göstermektedir.

ILO’un hazırladığı sözleşmeler, geçmişte işverenleri sürekli olarak rahatsız etmiş, işverenler açısından ILO standartları bile kabul edilemez bulunmuştur. Kapitalistler işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki, ILO’un standartları olmadan, sömürünün daha yoğun ve daha vahşi bir şekilde gerçekleşmesini, bunun karşısında hiçbir ulusal ve uluslararası standardın ya da korumanın olmamasını savunmuşlardır. Hatta daha da ileri giderek, ILO, emek ile sermaye arasındaki ilişkilere müdahale ederek, ‘haksız rekabet’ yaratmakla suçlanmıştır. ILO, bu tür eleştirilerden gerekli dersleri çıkarmış olacak ki, bugün kapitalizmin yaşamakta olduğu krizden emekçilerin sırtına basarak çıkması için, emek düşmanı olarak tescillenmiş uluslararası emperyalist örgütlerle birlikte krizden çıkış yolları aramaktadır.

SOSYAL DİYALOGCU SENDİKACILIĞA KARŞI MÜCADELE

Sosyal diyalogun sorunların çözümünde önemli bir anahtar rolü oynadığı kuşkusuz bir somut gerçekliktir. Ancak burada gözden kaçırılan nokta, “sosyal diyalog” mekanizması ile hangi sınıfın sorunlarının çözüldüğüdür. Ortaya çıkan sonuçlar açısından bakıldığında, hep sermayenin ve onun temsilcilerinin sorunlarının çözüldüğünü, emekçilerin sorunlarının çözülmek bir tarafa, sürekli olarak arttığını görmek mümkündür. Ortada çıkarları birbirine taban tabana zıt iki sınıf varken, karşıt çıkarlar üzerinden yürütülen bir mücadele söz konusuyken, tüm bunları yok sayıp, bu kesimleri ‘sosyal taraf’ ya da ‘sosyal ortak’ olarak nitelendirmek ne kadar gerçekçidir? Örneğin başta Almanya olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinde emek karşıtı yasalar, Türkiye’de 4857 Sayılı İş Yasası gibi düzenlemeler, ‘sosyal taraflar’ın onayıyla geçmiştir! Çalışma yaşamına yönelik yasal düzenlemelerin büyük bölümünde benzer yöntemler denenmiştir ve hâlâ denenmektedir. Yapılan herhangi bir düzenlemeye yönelik itirazlar yükseldiği zaman, söylenen ilk cümlenin ‘bu yasa, sosyal tarafların görüşleri alınarak hazırlandı’ olması, bir tesadüf değildir.

Türkiye’de Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen, Memur-Sen gibi işçi ve memur sendikaları yaptıkları açıklamalarla, ‘sosyal diyalog sendikacılığı’nı savunduklarını açıkça ifade etmektedirler. Son yıllarda emekçilerin kazanılmış haklarına yönelik tarihte görülmemiş bir saldırganlık söz konusu iken, bazı sendika ve konfederasyonların sürekli ‘sosyal diyalog’ çağrısı yapması, kriz sürecinde hükümet ve işveren örgütleriyle bir araya gelip “eve kapanma pazara çık”, “alın, verin ekonomiye can verin” gibi kampanyalara katılmış olması, bir taraftan ibret verici bir durumken, diğer taraftan sosyal diyalogcu sendikacılığın nasıl bir şey olduğunun görülmesi açısından da son derece öğreticidir.

Ekonomik ve siyasal sistemin bir alt sistemi olarak tanımlanan endüstri ilişkileri sisteminin çatışmadan çok uzlaşmaya dayandığı, bunun için sistemi oluşturan ‘sosyal taraflar’ arasında ‘sosyal diyalog’un geliştirilmesinin ne kadar önemli olduğu türünden yaklaşımlar, işçi-sendika hareketinin yaşamış olduğu deneyimlerden hareketle, aslında hiç de yabancısı olmadığı şeylerdir. Uzlaşmaz derecede karşıt çıkarlara sahip toplumsal sınıfların ve onların temsilcilerinin ‘sosyal taraf’ olarak nitelendirilmesi, ortaya çıkacak sonuçların da başlı başına egemen sınıfın çıkarlarıyla ve önceden belirlenmiş siyasal-ideolojik hedeflerle çelişmeyen bir yapıda ortaya çıkmaktadır. Söz konusu ‘sosyal taraflar’ın biçimsel olarak sanki eşit koşullarda temsil edildiği söylenedursun, gerçek bunun tam tersidir.

Sermayenin üretim araçlarına sahip olması ve buna dayanarak işçi sınıfı üzerinde bir baskı ve tahakküm geliştirmesi söz konusu ‘eşit temsil’ iddialarının birer yanılsamadan ibaret olduğunu göstermektedir. Sermaye sınıfı ve onun ekonomik-siyasal temsilcileri, sosyal diyalog mekanizmasını elbette işçi sınıfının sömürüsünü arttırmanın bir aracı kullanmak istemekte ve bunu işçi sınıfının üzerinde farklı bir tahakküm aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. Burada önemli olan, ‘ortak’ alınan kararlara meşruluk kazandırmak7 ve özellikle sınıf ayrımlarının derinleştiği dönemlerde bu ayrımların üzerini örtmektir. Bu yönüyle sosyal diyalog, sermaye ile emek arasındaki farklılıkların görünmez kılınması hedefine yönelik önemli bir model işlevi görmektedir. Bu temel gerçekler göz önüne alındığında, sosyal diyalog mekanizması içinde kazananların ve kaybedenlerin kimler olduğu/olacağı daha başından bellidir.

Sosyal diyalogcu ve sosyal ortaklık anlayışı ile sürdürülen sendikacılık, egemen sınıfın, tekelci sermayenin günümüzdeki adıyla emperyalizmin ideolojisinden ve ihtiyaçlarından beslenmektedir. Sermaye, 1970’li yıllardan itibaren, sendikalara gerek kalmadığını, sendikaların ancak ve ancak işverenlerin talepleri doğrultusunda, sermayenin çıkarları ile ters düşmemek kaydıyla, varlıklarını bir ‘süs bitkisi gibi’ sürdürebileceklerini, aksi takdirde tarihin tozlu sayfalarında yerlerini almak zorunda kalacaklarını vurgulamaktadır. Sermayenin bu ideolojik tespitinin doğruluğuna inanan kimi sendikacılar, sosyal diyalog adı altında, bu tespitin savunucusu ve uygulayıcısı durumundadır. Emperyalizmin ideolojisine teslim olmuş olan böylesi bir sendikacılık anlayışının işçi sınıfının güvenini kazanması ve işçileri bir sınıf olarak görüp örgütlemesi mümkün değildir.

Sendikaların geçtiğimiz yıllarda hızla güven ve üye kaybetmesinin en önemli nedenlerinden birisi, işveren işbirlikçisi ve teslimiyetçi, sosyal diyalogcu sendikacılık anlayışının yaygınlaşmasıdır. Bu noktada, sendikaların genel üye kitlesi ile bu sendikalarda hala ciddi bir etkisi olan sendikal bürokrasiyi ayrı değerlendirmek gerekir. Sendika bürokrasileri elbette sosyal diyalogu savunacaktır. Çünkü gelişim tarihi boyunca sendika bürokrasilerine biçilen rol, sendika üyelerinin mücadele yönelimlerini engellemek, sınıfın mücadeleci kesimlerini patronlarla birlikte hareket ederek tasfiye etmek olmuştur. Türkiye’de, sendikalar denince, işçilerin sınıf çıkarları doğrultusunda mücadele eden, yeni haklar kazanan, kazanılmış hakları koruyan ve geliştiren örgütlerin akla gelmemesinin en önemli nedenlerinden birisi, sendika bürokrasisinin etkisinin hâlâ kırılamamış olmasıdır. Bu etkinin kırılması yönünde tabandan bir mücadeleye girişilmedikçe, ‘sosyal diyalog’ söylemi ve pratiğinin geriletilmesi mümkün değildir.

Sendikalar, içine düştükleri bu bataklıktan çekilip çıkarılmadığı sürece, sendikal hareketin yeniden güven ve sınıf örgütleri olarak güç ve işlev kazanmaları olanaksızdır. Bugün, neredeyse sendikaların büyük bölümü bu bataklığın içine çekilmiş durumdadır. Toplu iş sözleşmeleri, işçilerin talepleri doğrultusunda değil, işverenlerin imkânları doğrultusunda bitirilmektedir. İşçilerin mücadelesi ile kazanılan ve yasalara geçen haklar ‘masa başında’ kaybedilmekte, önceki sözleşmelerle kazanılmış haklar bile, “işletmenin devamı” ya da “işin geleceği” gibi bahanelerle patronlar tarafından geri alınmaktadır.

Eğer sendikalar kendi üyelerinin sınıf çıkarları doğrultusunda politikalar belirleyip, buna uygun şekilde hareket etmezlerse, ‘sosyal diyalog’ ya da ‘sosyal ortak’ sıfatıyla egemen sınıfların belirlediği programları onaylamaları ve işçi sınıfına yönelik yeni saldırılara ortak olmaları kaçınılmazdır. Sendikalar, tek tek işyerlerinden başlayarak, kendilerini yenileyip, tarihsel rollerinin gereği olan adımları atmadıkları sürece, sermaye programlarının sıradan bir figüranı olmaktan kurtulamayacaklardır.

SONSÖZ

Son elli yılda yaşananlar, sendikaların, sendika bürokrasisinin de etkisiyle, sınıf  örgütü olma özelliğinden hızla uzaklaşarak, sırf ‘sosyal ortaklık’, ‘sosyal diyalog’ adına, uzlaşmacı ve ihanetçi bir çizgide konumlanmasını beraberinde getirmiştir. Devlet, hükümetler ve patronlar ile uzlaşmayı temel politika edinen, sermayenin çıkarları kadar emeğin de çıkarlarının savunulabileceğini iddia eden “sınıflar arası işbirliği” çizgisi, sendikal hareketin son elli yılına damgasını vurmuştur. Pek çok Avrupa ülkesinde, 200 yılı aşkın bir geçmişe ve milyonlarca üyeye sahip olan sendika ve konfederasyonlar, işçi sınıfına ihanet etmenin bedelini uzun yıllar içten içe eriyerek ödemişlerdir.

İşçi sınıfının sendikal hareketinin önünde bir tek yol bulunmaktadır. Hareketin önünü tıkayanlardan, ayak bağı olanlardan kurtulmadıkça, işçi sınıfı sendikaları aracılığıyla her türlü meşru haklarını ve gücünü kullanmadıkça, sendikal bürokrasiyi ve işbirlikçi sendikacılık anlayışlarını sendikalardan söküp atmak mümkün değildir. Sınıf bilinçli işçi ve emekçileri, aşağıdan yukarıya doğru, sendikaları yeniden sınıfın birleşme ve mücadele merkezleri haline getirmek gibi önemli ve tarihi bir sorumluluk beklemektedir. Bugün çeşitli adlar altında sermaye sınıfı ile ‘ortak çıkarlar’ üzerinden uzlaşmayı temel alan her türlü sendikal anlayış ile derin ve kapsamlı bir hesaplaşmaya girmeden, sendikaları gerçek birer sınıf örgütü haline getirmek mümkün görünmemektedir.

Burjuvazinin sendikalara yönelik tüm yozlaştırma, kendine bağlama ya da saldırılarına ortak etme girişimlerine karşın, işçi sınıfının birleşme ve mücadele merkezleri olarak sendikaların tarihsel rollerini koruduğunu ve onların, işçi sınıfının öz örgütleri olduğunu gerçeğini değişmemiştir. Dolayısıyla, mevcut sendikaların, konfederasyonlarının tepesine çöreklenen ve her fırsatta ‘sosyal diyalog’ sendikacılığını savunan sendikal bürokrasi ile sendikaların birleşme ve mücadele merkezi olarak yeniden inşasında önemli bir işlevi olacağı tartışmasız olan işçi kitlelerinin mücadelesini birbirinden ayırmak ve sosyal diyalog sendikacığına karşı mücadeleyi bu ayrım üzerinden yürütmek gerekir.

Bugün gelinen noktada, başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere, tüm dünyada sendikaların yeniden ve mücadeleci bir hata yönelmesi, pek çok ülkede sınıf hareketinin ana gövdesini oluşturan sendikal hareketin yeniden ayakları üzerine dikilmesi zorunluluğu, hareketin önündeki ilk hedef olarak durmaktadır. Bu açık gerçek, sadece Türkiye için değil, diğer kapitalist ülkeler için de geçerlidir. Çünkü hangi işte, hangi koşullarda, hangi sektörde ya da hangi ülkede çalışıyor olurlarsa olsunlar, tüm işçi ve emekçiler benzer saldırıların tehdidi altındadır. Söz konusu saldırıları geriletecek bir çizgiye yönelmek, her ülkenin sendikal hareketini etkileyen evrensel gerçeklerle, yerel koşulların birlikte ele alınması ve doğru değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Sendikalarından, sendikal bürokrasinin, işbirlikçi, sosyal diyalogcu sendikal anlayışların tasfiyesi ve aşağıdan yukarıya sendikaların yeniden inşası sorunuyla, işçi sınıfının çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirmesi mücadelesi olarak sendikal mücadele, günümüz koşullarında madalyonun iki yüzünü oluşturmaktadır. Dolayısıyla sınıfın sermayeye karşı mücadelesinde sendikaların gerçek rollerini oynamalarını engelleyen, sendikaları sınıfa karşı kullanan her tür ve ad altındaki sendikacılık anlayışlarına karşı mücadele kaçınılmazdır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑