Çalışma sürelerinin kısaltılması tartışmaları üzerine

Fransız Devrimi ve ona paralel olarak gerçekleşen sanayi devrimi ile birlikte “çalışma özgürlüğü” adı altında patronların emri altına alınan, yaşamak için işgüçlerini satmaktan başka hiçbir şeyleri olmayan işçiler, kendilerine dayatılan her türlü koşulu kabul etmek zorunda kaldılar. Sanayi devriminin ilk yıllarında işçilerin uzun çalışma saatlerine karşılık düşük ücret almaları, zamanla hiçbir koruyucu önlem alınmaksızın kadın ve çocukların günümüze kıyasla çok uzun süreler fabrikalarda çalıştırılmalarını beraberinde getirdi.
İşçi sınıfının kitlesel ve örgütlü mücadelesinin temel dayanaklarından birisi olan çalışma sürelerinin kısaltılması talebi, işçilerin fabrikalarda 15–16 saat çalışmak zorunda bırakıldığı yıllardan itibaren işçi sınıfının ve sendikaların öncelikli talepleri arasında yer aldı. 19. yüzyılda işçi sınıfının başta sendikaları aracılığıyla yürüttüğü çalışma sürelerinin kısaltılması mücadelesi, 19. yüzyılın ortalarından itibaren “8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat kendini yeniden üretme” talebi etrafında şekillenerek, dünyanın dört bir yanında sendikal mücadelenin öncelikli konu başlıklarından birisi oldu. İngiltere ve ABD başta olmak üzere pek çok ülkede işçi sınıfı, “8 saatlik işgünü” mücadelesi üzerinden örgütlü gücünü ve etkisini arttırmaya başladı. İşçi sınıfının yürüttüğü örgütlü mücadele sonucunda çalışma süreleri kısaltılabildi.
Çalışma sürelerinin kısaltılması, tarih boyunca işçi sınıfı ve onun örgütlü güçleri ile burjuvazi ve onun hizmetindeki hükümetler arasındaki temel mücadele alanlarından birisi olmuştur. İşçiler, özellikle sendikaları aracılığı ile yaptıkları toplu pazarlık görüşmelerinde, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması, çalışma yaşamının insanileştirilmesi, işçinin iş dışında kişiliğini geliştirmesine olanak tanınması ve ekonomik durgunluk döneminde işsizliğin artmasının engellenmesi gibi nedenlerle haftalık ve günlük çalışma sürelerinin kısaltılması için çeşitli öneriler ileri sürmüşlerdir. İşin ve işçinin korunması yolunda alınan tedbirlerin en başında çalışma sürelerinin sınırlandırılmasının gelmesi, çalışma sürelerinin işçilerin lehine düzenlenmesi sorunun önemini arttırmıştır.
Çalışma sürelerinin kısaltılması konusu son dönemde AKP’li bakanların peş peşe yaptığı açıklamalar ile yeniden gündeme geldi. Her zaman olduğu gibi konu, yazılı ve görsel basın tarafından “İşçilere müjde, çalışma süreleri kısalıyor” şeklinde tamamen yanıltıcı ve aldatıcı bir içerikte sunuldu. Hükümetin bakanları, sanki önceden aralarında işbölümü yapmışlar gibi, birbirinden farklı gibi görünen, ancak aynı amaca hizmet eden ilginç çıkışlarıyla kamuoyu oluşturmaya çalıştılar.
Çalışma sürelerinin uzunluğu ile ilgili ilk açıklamayı geçtiğimiz Şubat ayı başında Devlet Bakanı Ali Babacan yaptı. Devlet Bakanı Ali Babacan, Capital Dergisi’ne verdiği ve basına da yansıyan demecinde, işsizlik sorununun fazla mesainin kaldırılması ile çözülebileceğini belirterek, haftalık mesainin 10 saat azaltılmasını önerdi. Her yıl 500-700 bin gencin işgücüne katıldığını hatırlatan Babacan, işgücü piyasasının esnekleşmesinin önemli olduğunu belirterek, çalışma süresinin kısaltılmasından bahsederken, hükümetin asıl hedefinin “Ulusal İstihdam Stratejisi” ve “Orta Vadeli Program”da da yer alan işgücü piyasasının esnekleşmesi olduğunu açıkça belirtti.
Babacan, çalışma sürelerinin kısaltılmasında, bir yöntem olarak “Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı”nın  ilgili hükümlerini göz ardı ederek, resmi çalışma sürelerinin kısaltılmasını söz konusu etmemektedir. Babacan, çözümü, daha az kişi ile daha çok iş yapmak (sayısal esneklik) anlamına gelen, işçinin daha kolay işten çıkarılabildiği esnekliği, işin niteliğini ve işçinin gelirini düşüren kısmi zamanlı çalışmayı yaygınlaştırmakta aramaktadır. Türkiye’de yasal olmadığı halde haftalık 60 saatin üzerinde çalışan 6 milyon kişi, bakan Babacan açısından bir sorun olarak görünmemektedir.
İşsizlik sorununun çözümü ve kıdem tazminatı fonu tartışmalarına paralel olarak gündeme gelen çalışma sürelerinin kısaltılması tartışmalarına Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz da katılarak, tıpkı Babacan gibi, Türkiye’deki yüksek çalışma saatlerinin kısaltılmasıyla işsizlik oranlarının düşürülebileceğini söyledi. Çalışma sürelerinin kısaltılmasıyla daha fazla insanın işe kavuşmuş olacağını, böylece çalışanların kendilerine “daha fazla vakit ayıracakları bir yaşam modeli” oluşturacaklarını iddia eden bakan, hükümetin bununla ilgili bir çalışma içinde olduğunu belirterek, tıpkı Babacan gibi, çalışma saatlerinin uzun olmasının nedeni olarak işgücü piyasasının katılığını gösterdi.
Hükümetin iki bakanının çalışma sürelerinin kısaltılması konusundaki açıklamalarının ardından, Enerji Bakanı Taner Yıldız ise, “Güneş enerjisinden daha fazla yararlanmak” adına, kamu emekçilerinin mesai saatlerinin “güneşin doğduğu vakte” çekilmesini ve Cumartesi günleri de çalışılmasını önerdi. Neresinden bakılırsa bakılsın, çalışma sürelerinin esnekleştirilmesini amaçladığı her halinden belli olan böylesi bir önerinin “enerji tasarrufu” gibi bir gerekçeye dayandırılarak ileri sürülmesi, olası itirazları engellemek için yapıldığını gösterdi. Enerji Bakanı’nın “daha çok çalışmamız lazım” diyerek mesai saatlerini yeniden düzenlenmesini önermesi, hazırlıkları süren yeni istihdam paketinin içeriği ile ilgili ipuçlarını verir nitelikteydi.
Hükümetin her üç bakanının da, biri diğer ikisinden farklı şekilde ifade ediyor olsa da, benzer şeyler söylemeleri ve çalışma süreleri ile ilgili işgücü piyasasının esnekleşmesi gerektiğine özellikle vurgu yapmaları, bugüne kadar esnek çalışma ilgili olarak hayata geçirilen yasal düzenlemeler ve fiili uygulamaların sermaye ve hükümet açısından yeterli görülmediğini gösteriyor. Bu noktada, bugün zaten büyük ölçüde esnekleşen çalışma sürelerinin, önümüzdeki dönemde nasıl daha esnek hale getirileceği konusunun açıklanması gerekiyor.

ÇALIŞMA SÜRELERİNİN ESNEKLEŞMESİ VE KISMİ SÜRELİ ÇALIŞMA
Çalışma süresi denildiği zaman, yasal olarak, “işçinin kendisini işverenin emrine amade tutmak zorunda olduğu süre” anlaşılır. Çalışma süresini düzenlenmesi yetkisi, kural olarak “işveren”e, yani kapitaliste aittir. İşçinin, çalışırken, kendisini süresiz bir biçimde sürekli olarak sermaye sahibi kapitalistin “emrine amade” tutması, işçiler açısından son derece ağır sonuçlara yol açtığından, işçi sınıfının mücadelesi sonucunda burjuvazi çalışma sürelerini yasal olarak kısaltılmak zorunda kalmıştır.
Çalışma sürelerinin yasal olarak düzenlenmesi bakımından Türkiye’deki duruma baktığımızda, işveren karşısında zayıf olan işçinin korunması düşüncesinden hareketle, çalışma sürelerine kimi sınırların getirildiği görülür. Çalışma sürelerini ilk kez düzenleyen 1936 tarihli, 3008 Sayılı İş Kanunu, haftalık ve günlük çalışma süresi ölçütlerini benimseyerek, işçinin işte geçireceği normal süreye sınırlar koymuştur.  Kanunda haftalık çalışma süresi genel olarak 48 saat olarak belirlenmiş, Cumartesi günü tam veya kısmi çalışılmasına göre, diğer günlerdeki normal çalışma sürelerinin üst sınırlarını göstermiştir.
Çalışma süreleri ile ilgili hukuksal sınırlamalar, işyerine veya yürütülen işlere yönelik olmayıp, genellikle “işçilere” ilişkindir. 4857 sayılı iş kanunundan önce yürürlükte olan 1475 sayılı İş Kanunu’ndaki çalışma süreleri ile ilgili düzenlemelerde, sanayi toplumuna geçişteki standartlaştırma ilkesi benimsenmiş ve çalışma sürelerine esneklik getirmek yerine, zaman ve programa bağlı, sıkı ve katı düzenlemelere gidilmiştir. Haftalık çalışma süresinin iş günlerine eşit ölçüde bölünmesi zorunluluğu ile günlük çalışma süresine de azami bir sınır getirildiğinden, işyerinde günlük çalışma sürelerinin esnekleştirilmesi olanağı büyük ölçüde sınırlanmıştır.
2003 yılında yürürlüğe giren 4857 Sayılı İş Kanunu’yla, özellikle çalışma süreleri ve özellikle bu sürelerle bağlantılı olarak düzenlenen esnek çalışma biçimleri açısından pek çok değişiklik yapılmıştır. Çalışma süreleri konusunda 1475 ile 4857 sayılı kanunların karşılaştırılmasında karşımıza çıkan ilk sonuç, kuşkusuz başta çalışma süreleri olmak üzere, pek çok noktada yaşanan esnekleşme uygulamalarının çalışma mevzuatına girmiş olmasıdır.
1970’lerden sonra meydana gelen ekonomik ve teknolojik gelişmeler, sermaye ve hükümetlerinin elinde, çalışma süresinin kısaltılmasına karşılık “esnek çalışma süreleri” fikrini ön plana çıkarmıştır. İşçi sendikalarının işçilerin herhangi bir kaybı olmadan çalışma sürelerinin kısaltılması taleplerine karşısında, patronlar ve onların çıkarlarının koruyucusu olan hükümetler, esnekliği, özellikle de esnek çalışma sürelerini ileri sürmektedir.
Çalışma sürelerinin esnekleştirilmesi, ancak yeni çalışma biçimleri olan esnek çalışma şekillerinin yaygınlaşması sonucunda uygulama alanı bulmuştur. Esnek çalışma şekilleri, geleneksel işçi-işveren ilişkilerini, çalışma yeri, süresi ve şartları açısından önemli ölçüde değiştirmeye başlamıştır. Sanayileşmiş ülkelerin birçoğunda, çalışma sürelerinin belirlenmesinde, bireysel iş yasalarına göre toplu iş sözleşmeleri daha etkilidir. Bununla birlikte, esneklik ve esnek çalışma, günlük, haftalık çalışma sürelerine üst sınır getiren bireysel iş yasaları hükümlerinin değişmesinde ve bu sınırlandırmanın kaldırılmasında etkili olmaktadır.
Özellikle sermayedarlar ileri sürülen görüşlerde, devletçe konulan mevzuat hükümlerinin çok katı olduğu, değişen koşullara uyum sağlayamadığı ve giderek işçi-işveren ilişkilerinde kapalı bir düzene yol açtığı iddia edilmektedir. Patronlar, çalışma sürelerinde esneklik talepleriyle, değişen koşullara uyum sağlayan, ortaya çıkan farklı sorunlara farklı çözümler getirilmesine olanak tanıyan kurallara gereksinim duyduklarını sık sık dile getirmektedir. Bu yaklaşıma göre, devletçe konulan “katı” ve “emredici” kuralların payı azaltılmalı, taraflara daha geniş bir hareket alanı sağlanmalıdır.
Sermaye açısından çalışma sürelerinin azaltılması, hiçbir zaman tek başına bir konu olarak değil, özellikle part-time, yani kısmi süreli, geçici ve belirli süreli çalışmanın yaygınlaştırılması açısından önemli bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. AKP Hükümetinin “Ulusal İstihdam Strateji Belgesi”nde de açıkça belirttiği gibi, çalışma sürelerinin esnekleştirilmesi uygulamalarında hedeflenen kamuoyunda part-time çalışma olarak bilinen kısmi süreli çalışmanın yaygınlaştırılmasıdır.
Çalışma yaşamında, uzun bir süre, işçinin “iş görme borcu”nu yerine getireceği, yani işgücünü –şüphesiz karşılığını almadan– kapitaliste kiraladığı zaman itibariyle standart olarak “tam süreli” çalışma yaygın olarak uygulanmış iken, 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren, diğer esnek çalışma yöntemleri ile birlikte “kısmi süreli çalışma” biçimleri artan bir şekilde uygulanmaya başlanmıştır. İstihdamda esnekliği sağlayan kısmi süreli çalışmalar, özellikle kadınlar, gençler ve ek iş yapmak isteyenler gibi toplumun belli kesimlerine yönelik olarak uygulanmaktadır. “Ulusal İstihdam Stratejisi”nde kadın ve gençlerin istihdamının arttırılacağı hedefinin yer alıyor olması, bu kesimlerin tam zamanlı değil, kısmi zamanlı olarak istihdam edilmelerinin planlandığını göstermektedir.
Kısmi süreli çalışma, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 13 üncü maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, “İşçinin normal haftalık çalışma süresinin, tam süreli iş sözleşmesiyle çalışan emsal işçiye göre önemli ölçüde daha az belirlenmesi durumunda sözleşme kısmî süreli iş sözleşmesi” sayılır. Bu madde ile kısmı süreli çalışmada temel alınacak kriterin çalışma süresi olduğunu vurgulanmıştır. Bununla birlikte, kısmi süreli çalışma, “İş Kanununa İlişkin Çalışma Süreleri Yönetmeliği”nin 6. maddesinde “İşyerinde tam süreli iş sözleşmesi ile yapılan emsal çalışmanın üçte ikisi oranına kadar yapılan çalışma” olarak belirlenmiştir. Bu çerçevede, örneğin bir işyerinde tam süreli ya da emsal çalışmanın 45 saat olduğu bir işyerinde kısmı süreli çalışma bunun üçte ikisi oranında, yani 30 saat olacaktır.
Kısmi süreli çalışmanın belli başlı üç özelliği vardır. Bunlar; iş süresinin kısalığı, iş ilişkisinin sürekliliği ve iş ilişkisinin serbestçe kurulmasıdır. Kısmi süreli çalışmanın temel özelliği, esas olarak çalışma süresinin kısaltılmasına dayanmasıdır. Doğal olarak, kısmi çalışma; karşıtı olan tam gün çalışmadan, temelde yukarıda sözü geçen özelliği sayesinde ayırt edilebilir. Çalışma şekline ve tarafların anlaşmasına göre, süresi bakımından kısmi süreli çalışma çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Örneğin, hafta, ay, yıl vb. belirli zaman dilimlerinde çalışılabileceği gibi; normal iş günlerinin belirli bir oranında, örneğin haftalık 25 ya da 30 saat çalışma veya ayda 120 saat çalışma vb. olarak kararlaştırılabilir.
Kısmi çalışmayı oluşturan çalışma süresinin kısalığı, sürekli olma niteliği taşımalıdır. Bu nedenle, çalışma sürelerindeki kısalma, iş ilişkisinin devamı boyunca söz konusu olmalıdır. Dolayısıyla, süreklilik niteliği sayesinde kısmi çalışma, dış görünümü itibariyle kendisini anımsatan “kısa çalışma”dan ayırt edilir. Kısmi çalışmanın meydana gelişi, esas olarak işçi ile işçinin işgücünü karşılığını ödemeden kiralayan sermaye sahibi kapitalistin “özgür” iradelerine  dayanır. Dolayısıyla, çalışma sürelerindeki kısalma, “hizmet sözleşmesi” olarak tanımlanan işçinin işgücünü sermayedara karşılıksız olarak kiralama akdinin kurulması anından, yani başlangıcından itibaren, tarafların “anlaşması” ya da doğru söyleyişle, –eğer ücret indirimi olmadan çalışma süresinin kısaltılması talebi işçiler tarafından mücadeleyle koparılıp alınmamışsa– iş sürecinin örgütlenmesinin tüm diğer yönlerinde olduğu gibi, kapitalist tarafından işçiye dayatılmasıyla gerçekleşir. Bu anlamda kısmi çalışmanın, sonradan ortaya çıka nedenler yüzünden çalışma süresinin zorunlu olarak, yani tarafların iradesi dışında kısaltılmasına dayanan kısa çalışmadan ayırt edilmesi gerekir.
Çalışma süreleri üzerinden yapılan tartışmaların büyük bölümü, çalışma sürelerinin kısaltılmasından çok, bu sürelerinin bireyselleştirilmesi ve esnekleşmesi yönündedir. Çalışma süresinin esnekleştirilmesi kavramı, çalışma saatlerinin kısaltılması kavramı ile özdeş değildir. Dolayısıyla iş sürelerinin esnekleştirilmesi, zorunlu olarak iş sürelerinin kısaltılması sonucunu doğurmamaktadır.
Esnek çalışma biçimlerinden en yaygını olan kısmi süreli çalışma ile daha fazla kişinin istihdam edilmesi mümkün iken, Türkiye’de tam zamanlı çalışanların zaten düşük olan ücret düzeylerinin kısmi süreli çalışma ile daha da düşmesi, sosyal ve özlük haklarında gerilemeler yaşanması kaçınılmazdır. AKP hükümetinin yıllardır patronların sırtında “yük” olarak gördüğü, başta kıdem tazminatları olmak üzere, çeşitli işgücü maliyetlerini aşağıya çekme girişimleri ile birlikte değerlendirdiğimizde, bir süredir gündemde olan çalışma sürelerinin kısaltılmasına, emek ve sermaye temsilcilerinin birbirinden tamamen farklı açılardan baktıkları açıktır.

DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE ÇALIŞMA SÜRELERİ
Sanayi devriminin yaşandığı dönemde, günlük çalışma suresi 15-16 saat, haftalık çalışma süresi ise 90 saat civarındadır. 1870 yılı itibariyle işçiler yılda ortalama 2,900 ile 3000 saat arasında, son derece ağır koşullar altında çalışmak zorunda kalmışlardır. İşçi sınıfı mücadelesinin yükselişe geçtiği 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın son çeyreğine kadar geçen sürede dünyada, özellikle Avrupa’da çalışma sürelerinin değişimi azalma yönünde olmuştur.
Çalışma sürelerinin düzenlenmesi konusunda son yirmi yılda önemli politika değişiklikleri, istihdam oranlarını (istihdamda görünmek demek daha doğru) arttırmak için zorunlu olarak ülkelerin gündemine girmeye başlamıştır ki, “istihdam artırmak” ya da işsizliği önlemek” gibi saf demagojiler bir yana bırakılırsa, gerçekte, değişikliklerin tümü, işgücünün fiyatını düşürmeye yöneliktir. Özellikle, çalışma ilişkilerinin büyük bölümünde “esneklik” kavramının önem kazanması, çalışma sürelerinin esnekleştirilerek, başta işgücünün fiyatının düşürülmesi olmak üzere, çeşitli düzeylerdeki hak kayıpları ile birlikte çalışma sürelerinin kısaltılmasını beraberinde getirmiştir.

Bazı OECD Ülkelerinde Ortalama Haftalık ve Yıllık Çalışma Saatleri ile
Part-Time Çalışma Oranları

Ülkeler    Haftalık Çalışma Süresi (Saat)    Yıllık ÇalışmaSüresi (Saat)    Kısmi süreliÇalışma oranı
Hollanda    30,6    1377    %37,1
İrlanda    35,0    1664    %24,8
İngiltere    36,4    1647    %24,6
Almanya    35,7    1419    %21,7
Avusturya    37,8    1587    %19
Belçika    36,9    1551    %18,3
İtalya    37,8    1778    %16,3
Fransa    38,0    1554    %13,6
İspanya    38,6    1663    %12,4
G. Kore    45,9    2193    %10,7
Yunanistan    42,3    2109    %8,8
Polonya    40,6    1939    %8,7
Portekiz    39,0    1714    %9,3
Çek Cum.    41,2    1947    %4,3
Macaristan    39,8    1961    %3,6
Türkiye    49,3    1877    %11,5
OECD Ort.    34,0    1749    %16,6

OECD üyesi ülkeler içinde haftalık ve yıllık çalışma süreleri ile kısmi süreli çalışma sürelerini karşılaştırdığımızda, çalışma süresinin uzunluğu ile kısmi süreli çalışma arasında ters yönlü bir ilişkinin olduğu görülmektedir. Haftalık çalışma süreleri açısından baktığımızda, OECD ülkeleri içinde haftalık ortalama çalışma süresi en az olan ülke Hollanda iken, Türkiye, yüzde 49,3 ile, haftalık ortalama çalışma süresi açısından en çok çalışılan ülke durumundadır.
Hollanda OECD ülkeleri arasında yıllık çalışma süresi açısından 1377 saat ile en az çalışılan ülke iken, Güney Kore, 2193 saat ile, işçilerin yıllık ortalama çalışma süresi en uzun olan ülkedir. Bir süredir yaşadığı kriz nedeniyle iflasın eşiğine gelen Yunanistanlı emekçiler, 2109 saat ile OECD ülkeleri içinde Güney Kore’den sonra en çok çalışılan ülke durumundadır.
OECD ülkelerinde yıllık ortalama çalışma süresi 1749 saat iken, Türkiye’de bu süre 1877 saat ile OECD ortalamasının 128 saat üzerindedir. OECD’nin hesaplamalarının kayıtlı işgücü üzerinden yapıldığını ve Türkiye’de istihdamın yüzde 44’ünün kayıt dışı olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’deki haftalık ve yıllık çalışma sürelerinin OECD verilerinin çok üzerinde olduğunu tahmin etmek zor değildir.
Haftalık ve yıllık çalışma süreleri üzerinden yapılacak değerlendirmeler, işgücüne katılım oranlarından bağımsız değerlendirilemez. “Türkiye açısından işsizlik oranlarını etkileyen iki temel olgu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi işgücüne katılım oranlarında düşüklük, bir diğeri ise çalışma sürelerinin son derece uzun olmasıdır. Birinci durum işsizlik oranlarını baskılayan bir unsur, işsizlik oranlarının düşük görünmesini sağlayan bir etmen durumundayken, ikincisi işsizlik oranlarının artıran bir etmen durumundadır.”
OECD ülkelerinde ortalama işgücüne katılım oranı 2011 yılı itibariyle yüzde 69 iken, Türkiye’de bu oran, TÜİK tarafından son açıklanan Temmuz 2011 itibariyle, yüzde 51,2’dir. İşgücüne katılma oranı erkeklerde yüzde 73, kadınlarda yüzde 27 düzeyindedir. Bu rakamları OECD ülkelerindeki en yaygın esnek çalışma biçimi olan kısmi süreli çalışma üzerinden değerlendirdiğimizde, karşımıza daha dikkat çekici sonuçlar çıkmaktadır. Yine belirtilen ülkeler üzerinden örnek vermek gerekirse, Hollanda bugün OECD ülkeleri içinde yüzde 37,1 ile kısmi süreli çalışmanın en yaygın olduğu ülkelerden birisidir. Ancak bu oranın üçte ikinden fazlasını kadın işgücü oluşturmaktadır.
Türkiye’de kısmi süreli çalışma oranı 2010 yılı itibariyle yüzde 11,5’tir. Ancak bu rakamın AKP iktidara geldiğinde yüzde 6 olduğu düşünüldüğünde, geçtiğimiz dokuz yılda kısmi süreli çalışmada iki kat artış yaşandığı kolaylıkla görülebilmektedir. Yine OECD verilerine göre , Türkiye’de istihdam edilen erkeklerin sadece yüzde 6,7’si kısmi süreli çalışıyorken, istihdam edilen kadınların içinde bu oran yüzde 23,4’ü bulmaktadır. Kısmi süreli çalışmada OECD ortalaması toplamda 16,6 iken, bu oran, erkeklerde 8,9, kadınlarda 26,3’tür. Cinsiyete göre bakıldığında, kısmi süreli istihdamın asıl hedef kitlesinin kadınlar olduğu anlaşılmaktadır.
Çalışma sürelerinin esnekleşmesi açısından kısmi süreli çalışmanın hedef işgücünün kadınlar ve gençler olduğu görülmektedir. “Ulusal İstihdam Stratejisi”nde kadınların ve gençlerin istihdamının arttırılmasına yönelik önerilerin en somut anlamı, işgücüne katılımın düşüklüğü ve işsizlik sorunu nedeniyle AKP hükümetinin, kadınları ve gençleri tam zamanlı değil, kısmi zamanlı istihdam etmeyi planladığı anlaşılmaktadır. Kısmi süreli çalışmada ücret, sigorta ve sosyal haklar bakımından tam zamanlı çalışanlardan daha sınırlı haklara sahip olunması, yıllardır sermayenin çözmeye çalıştığı patronların üzerindeki “istihdam yükü”nü azaltmak için bulunmaz bir fırsat olarak görülmektedir.

ÇALIŞMA SÜRELERİNİN KISALTILMASI: NEDEN VE NASIL?
Çalışma süreleri bakımından işçi sınıfının ilk hedefi, özellikle sanayileşmenin ilk dönemlerinde, bütün Batı Avrupa ülkelerinde son derece uzun olan günlük ve haftalık çalışma sürelerinin kısaltılması ve çalışma sürelerine bir üst sınır getirilmesi olmuştur. İş sürelerinin kısaltılması düşüncesi, her şeyden önce, işçi sağlığı ve iş güvencesinin sağlanması ve iş süreleri bakımından işçinin korunmasına dayanır. Bunun yanında, “çalışma yaşamını insanileştirmek”, “işçinin kişiliğini geliştirmesine olanak tanımak” da çalışma sürelerinin kısaltılmasının temel gerekçelerini oluşturmuştur. Nihayet, iş sürelerinin kısaltılmasının, işçileri koruma düşüncesi yanında, özellikle ekonomik durgunluk dönemlerinde istihdam olanakları yaratarak işsizliğin azaltılması işlevi göreceği fikri özellikle işçi sendikaları tarafından sık sık belirtilmektedir.
İnsanların, hiç durmaksızın sürekli olarak çalışması mümkün değildir. Çalışma sürelerinin kısaltılmasını haklı gösteren birden çok neden sayılabilir. Uzun çalışma süresi işçinin sağlığını bozduğu gibi, onun zihnen ve fiziki gelişimini de engelleyen bir faktördür. Çalışma psikolojisi açısından bakıldığında da çalışma süresinin kısaltılması gerekir. Yapılan saha araştırmaları, işteki performansın, çalışma süresinin uzunluğu ile doğru orantılı değil, aksine ters orantılı olduğunu tespit etmektedir. Çalışma süresinin sınırlanması, mevcut işin halen çalışanlarla işsizler arasında daha iyi bölünmesini sağlaması açısından da önemlidir.
Mevcut çalışma sürelerini kısaltan uygulamalar iki kategoride incelenebilir. Birincisi, işçilerin çalışma sürelerinde herhangi bir değişiklik meydana getirmeyen, mevcut çalışma sürelerini esnek hale getiren ve yeniden yapılandıran düzenlemelerdir. Bunlar, kısaca, esnek çalışma zamanları olarak adlandırılmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu’nda esnek çalışma zamanlarına, esnek kısmi çalışma, telafi çalışması, çağrı üzerine çalışma, yoğunlaştırılmış iş haftası gibi örnekler verilebilir. Sermaye örgütleri ve onların sözcüleri olan hükümetler, tıpkı devlet bakanları Ali Babacan ve Cevdet Yılmaz’ın yaptığı gibi, “çalışma sürelerinin kısaltılması” derken, çalışma sürelerinin bu şekilde esnekleştirilmesini, dolayısıyla patronların sırtındaki istihdam maliyetlerinin azaltılmasını ifade etmektedirler.
Çalışma sürelerini kısaltan uygulamalardan bir diğeri ise, mevcut çalışma süresini azaltan ve düzenleyen uygulamaları içermektedir. Çalışma sürelerini kısaltan uygulamalar, verimlilik artışlarıyla birlikte ücrette herhangi bir azalma olmaksızın çalışma sürelerinin kısaltılmasını gündeme getirmektedir. Örneğin Fransa’da yapılan bir çalışmada, fazla çalışmaların kaldırılması halinde, 650.000 yeni işçinin istihdam edilebileceği saptanmıştır. Bundan hareket eden hükümet, önce 39 saat olan haftalık çalışma süresini 35 saate indirmiş; arkasından da, sistematik ve yoğun bir biçimde fazla çalışma yapan işletmeler için bazı yaptırımlar getirmiştir. Böylece bir taraftan işçilerin birim zamanda daha yoğun çalışması sağlanırken, diğer taraftan istihdam artmıştır.
Fransa’da, 1 Şubat 2000 tarihinden itibaren 20 ya da daha fazla işçi çalıştıran işyerleri bakımından haftalık çalışma süresi 35 saat olarak belirlenmiş; bu sürenin altında yapılan çalışmalar part-time çalışma olarak nitelenmiştir. Fransa’da bir işyeri yılda en çok 130 saat fazla çalışma uygulamasına gidebilmekte; fazla çalışma yapılan bir işyeri bakımından haftalık çalışma süresi (35+9=) 44 saati aşamamaktadır.
Çalışma süreleri ülkelerin ekonomik yapılarını önemli ölçüde etkilemekte, çalışma sürelerinde yapılacak değişiklikler dikkat çekici sonuçlar yaratabilmektedir. Gerçekten, çalışma sürelerinin arttırılması, ilk adımda üretimi arttırıcı bir etki yaratmakla birlikte, istihdamı olumsuz şekilde etkilemektedir. Buna karşın, çalışma sürelerinin işçilerin hak kaybına uğramadan düşürülmesi, patronların kârının azalması anlamına gelecek, ancak mutlak anlamda istihdamı arttırıcı bir etki yaratacaktır. Özellikle fazla çalışmanın sınırlandırılması ile birlikte, çalışma sürelerinin azaltılması istihdam üzerinde son derece olumlu etkiler yarattığı bilinmektedir.

SONUÇ
Sanayi devrimi uygarlığı, günlük yaşamı, makinelerin işleyişinin ritmine uydurarak, uyku saatini, uyanma saatini, çalışma saatini, dinlenme ve eğlenme saatini kendi işleyiş mantığı içinde düzenlemiştir. İşe başlama ve bitiş saatleri önceden belirlenmiş, uzun mücadeleler sonucu kazanılan “sekiz saat işgücü” uygulaması yasal hale gelerek, çalışma yaşamında asgari bir düzen oluşturulmaya çalışılmıştır. Günümüzde devlet, şüphesiz ki kanun koyucu işlevinden geri çekilmemekte, tersine “torba yasa”ların içine bile tıkıştırdığı kanun değişiklikleriyle eskiden standartlaştırılmış olanları, konulmuş standartlarla birlikte değiştirerek tartışmasız biçimde kapitalistlerin çıkarına olan her şeyi yapmaya yönelmiş, yeni standartlar olarak ilke ve çerçevelerini kararlaştırdığı yeni esnek çalışma koşullarının uygulanması yönünde görünüşte “taraf” iradelerine, gerçekte ise işçiye kırıntısı tanınmazken yalnızca kapitaliste tanınan “serbestlik” alanını genişletmeyi hedeflemiştir. Bu durum, özellikle çalışma sürelerinin esnekleştirilmesinde kendisini açıkça göstermektedir.
Çalışma süresi kavramı, son yıllarda hızla yaygınlaşan esnek, kuralsız ve güvencesiz istihdam uygulamaları ile birlikte yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Esnek çalışma biçimlerine yasal bir zemin kazandıran 4857 sayılı İş Kanunu’nun yapılış sürecinde teknolojik yenilenmenin, yeni hayat tarzlarının ve çalışma davranışlarındaki yapısal değişiklikler vb. gibi pek çok faktörün göz önünde bulundurulduğu iddia edilmiş ve eski İş Kanunu’nun çalışma sürelerine ilişkin hükümleri, ekonomik ve teknolojik gelişmelerle oluşan günümüz çalışma hayatında yaşanan gelişmelere cevap veremez düzeyde “katı” olarak değerlendirilmiştir.
Çalışma sürelerinin patronların istek ve beklentileri doğrultusunda esnekleştirilmesi, sermayenin özellikle kriz dönemlerinde karşı karşıya kaldığı risklere karşı anında refleks geliştirebilmelerine ve değişen koşullara zamanında uyum sağlamalarına olanak sağlayabilir. Çalışma sürelerinde gerçekleştirilen esneklik uygulamaları işletmeler için, tabii işletmenin mülkiyetine ve iş sürecinin örgütlenmesinin tüm denetimine sahip kapitalistler için pek çok olumlu düzenleme getirirken, aynı tespiti işçiler açısından yapmak mümkün değildir.
İş hukukunda sık sık gündeme getirilen “sözleşme serbestisi” sermaye ve emek arasındaki ekonomik, sosyal ve sınıfsal ilişki ve çelişkilerden soyutlandığında bir anlam ifade etmez. Dolayısıyla özellikle işçilerin çalışma koşullarını ilgilendiren kararlarda “tarafların aralarında anlaşmaları” koşuluna bağlanan kararların büyük ölçüde patronlar ve onların çıkarlarının savunucusu olan AKP hükümetinin istekleri şeklinde sonuçlanacağını tahmin etmek zor değildir.
Sendikalar tarafından savunulan ya da savunulması gereken, çalışma sürelerinin işçilerin ücret ve sosyal haklarında herhangi bir kısıtlamaya gidilmeden azaltılması olmalıdır. Çalışma sürelerinin yasal olarak sınırlandırılması, her şeyden önce, işçilerin çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirme duygusuna dayanmak zorundadır. Sendikalar açısından çalışma sürelerinin kısaltılması konusu bu temelde ele alındığında anlamı olacaktır.

Kıdem Tazminatı Fonu Üzerine

İşçiler açısından son derece önemli bir hak olan kıdem tazminatı konusu son dönemin öncelikli tartışma konularının başında geliyor. Yıllardır işveren örgütlerinden Çalışma Bakanlığı’na, oradan IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, OECD vb. gibi uluslararası sermaye örgütlerine kadar pek çok çevrenin üzerinden hesaplar yaptığı kıdem tazminatı konusu, uzun bir aradan sonra, AKP hükümeti tarafından bir kez daha gündeme getirildi.
Kıdem tazminatı tartışmalarında yıllardır sermaye örgütlerinin yaptığı tespit ve değerlendirmelerin, bizzat hükümet yetkilileri tarafından yapılmaya başlanması, sermayenin sırtındaki en önemli “istihdam yükü” olarak görülen kıdem tazminatı konusunun önümüzdeki dönemde sermaye örgütlerinin beklentileri doğrultusunda şekillendirileceğini gösteriyor.
İşçi hakları ile ilgili olarak üzerinde en çok tartışılan ve özellikle burjuvazi, sermaye örgütleri ve hükümetlerinin üzerinden hesaplar yaptığı en öncelikli konu olan kıdem tazminatı, işçiler için bir işçilik hakkı, işverenler için ise yıllardır işgücü maliyetini yükselten önemli bir maliyet kalemi olarak görülüyor. Yürütülen tartışmaların merkezinde, kıdem tazminatının, işçilerin işten kolaylıkla işten çıkarılmasının önünde en büyük engel olarak duran bir hak olmasından kaynaklanıyor.
Kıdem tazminatı, aynı işyerinde en az bir yıl veya daha uzun bir sürede çalışmış olan işçiye, hizmet sözleşmesinin iş kanununda belirlenmiş koşullarla sona ermesi durumunda işveren tarafından kendisine ödenmesi gereken para olarak tanımlanır. Başka bir ifade ile, iş sözleşmesinin sona ermesinin en önemli hukuksal sonuçlarından bir tanesi olan kıdem tazminatı, iş kanununda belirtilen asgari çalışma süresini doldurmuş olan işçinin iş sözleşmesinin belirli bir nedenle son bulması durumunda, işveren tarafından işçiye veya mirasçılarına ödenen parayı ifade eder.
Kıdem tazminatı ile ilgili olarak, hukuki açıdan, işçinin ödenmesi sonraya bırakılmış ya da ertelenmiş ücreti, tazminat, işsizlik tazminatı ve ikramiye olduğu şeklinde tanımlamalar da yapılır. İşçilik alacakları kapsamında yer alan kıdem tazminatı, bir işyerinde ya da bir işverenin emrinde veya belli bir meslekte uzun süre çalışmış bir işçinin işini kaybetmesi durumunda, onun işyerine katkıda bulunurken yıpranması, yeni bir iş edinmede karşılaşacağı zorluklar göz önüne alınarak, geçmiş hizmetlerine karşılık, işveren tarafından işçiye kanunda sayılan hallerde ve şartlarda toplu olarak ödenir.
Bütün bu özelliklerine karşın kıdem tazminatı, ne hukuksal olarak, ne de ekonomik olarak iş güvencesi ile eşit değerde bir kavram olarak değerlendirilemez. Kıdem tazminatı, işçilerin çalışma süresi içinde yıpranmalarının karşılığı olmanın yanı sıra, işçinin yıllarca birikmiş işgücünün karşılığı ve onun ücreti içinde yer alan ve yine ücret niteliğinde bir gelir olma özelliği taşır.
Kıdem tazminatı, işsizlik riskine karşı bir koruma, emeklilik koşulunda elde edilecek bir toplu ikramiye, ödenmesi belirli şartların gerçekleşmesine bağlı olarak ileriye bırakılmış ücret niteliğindedir ve işçi sınıfının elinde kalan son önemli hak olma özelliği açısından ayrı bir önem taşıyor. Ancak kıdem tazminatı uygulamasını asıl önemli kılan nokta, patronların işçileri istediği zaman işten çıkarmasını zorlaştıran ve bu açıdan istihdam güvencesi sağlayan bir nitelik de taşıyor olmasıdır.
61. Hükümet Programı’nın işsizlikle mücadeleye ayrılan bölümünde kıdem tazminatının kaldırılacağı ve yerine bir fon kurulacağı belirtiliyor. Hükümet Programı’nda yer alan, “İşçilerin büyük çoğunluğunun alamadığı, işletmelerin üzerinde ödeme baskısı oluşturan, çalışma hayatının en önemli soru alanlarının başında gelen kıdem tazminatı sorunu, kazanılmış hakları koruyan ve bütün işçilerin kıdem tazminatı garanti altına alan bir fon oluşturularak çözülecek” ifadesi, hükümetin kıdem tazminatı fonu oluşturmak noktasında kararlı olduğunu gösteriyor.

KIDEM TAZMİNATI NEDEN ÖNEMLİ
Kıdem tazminatı, Türkiye’de çalışma mevzuatına, 1936 yılında kabul edilen 3008 sayılı İş Kanunu ile girmiştir. Kıdem tazminatı ile ilgili olarak yapılan ilk düzenlemeye göre, işçilere, 5 yıldan fazla kıdemleri için, her yıla 15 günlük ücret üzerinden hesaplanan bir tazminat ödenmesi öngörülmüştür. Yapılan ilk düzenlemede işçilerin kıdem tazminatına hak kazanma koşulları son derece sınırlı olmuştur.
İşçi sınıfı ve sendikaların yıllar içinde verdikleri mücadeleler sonucunda kıdem tazminatına hak kazanma koşullarının düzelmesini sağlamış, zaman içinde kıdem tazminatı miktarında artışlar yaşanmıştır. Kıdem tazminatı, önceleri son derece zor koşullarda elde edilen bir uygulama iken, zaman içinde işçinin ücretinin ertelenmiş bir bölümüne dönüşmüştür.
Özellikle kapsam ve miktarı yönünden sürekli değişiklikler gösteren kıdem tazminatına hak kazanma süresi, 1950 yılında 5 yıldan 3 yıla düşürülmüş, 1967 yılında çıkarılan iş yasasıyla, bu kez bütün çalışanların kıdem tazminatına hak kazanmaları öngörülmüştür. Ayrıca işçilerin ölümü halinde mirasçılarının kıdem tazminatı alabilmeleri de sağlanmıştır. 1975 yılında 1475 sayılı İş Kanunu’nda yapılan değişiklikle, kıdem tazminatına hak kazanmak için gerekli kıdem süresi önce üç yıldan bir yıla indirilmiş, ardından her yıl için ödenecek kıdem tazminatı miktarı ise 15 günlük ücret miktarından 30 günlük ücrete yükseltilmiştir.
12 Eylül askeri darbesinden hemen sonra, 23 Ekim 1982 tarihinde çıkarılan 2320 sayılı yasa ile kıdem tazminatına üst sınır getirilmiştir. 22 Mayıs 2003 tarihinde, Türkiye de 4857 sayılı iş yasası yürürlüğe girmiştir. Bu yasa ile 1475 sayılı iş yasası, kıdem tazminatını düzenleyen 14 maddesi dışında tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. 4857 sayılı yasa ile kıdem tazminatı geçici 6. madde olarak korunmuş ve “Kıdem Tazminatı için bir kıdem tazminatı fonu kurulur” hükmüne yer verilmiştir. Halen geçerli olan 1475 Sayılı İş Kanunu’nun 14 üncü maddesine göre, 4857 Sayılı İş Kanunu gereğince çalışanlar, 7 koşulda işverenlerinden bir brüt maaşları tutarında kıdem tazminatı alabilmektedir. Bunlar;

§    İşçi, işveren tarafından haklı bir sebep olmadan işten çıkarılırsa,
§    İşçi haklı bir sebeple işi bırakırsa,
§    Erkek çalışanlar askerlik için işi bırakırsa.
§    Emekli olma amacıyla işçi işi bırakırsa,
§    Emeklilikte diğer şartları tamamlayıp, tamamlaması gereken yaşı evinde geçirmek isteyen işçi işi bırakırsa,
§    Kadın işçi evlendikten sonraki bir yıl içinde işi bırakırsa,
§    İşçinin ölmesi halinde.

Kıdem tazminatı, 75 yıllık gelişim süreci içinde, Türkiye’deki işçi sınıfı için en temel hak ve güvencelerden birisi olarak görülürken, bu güvence, sermaye çevrelerince her dönem büyük bir “yük” sayılmış ve kaldırılması ya da miktarının azaltılması için girişimlerde bulunulmuştur.
Sermaye örgütleri yıllardır her fırsatta kıdem tazminatının varlığından yakınmış ve özellikle kriz dönemlerinde kıdem tazminatı uygulamasının ellerini kollarını bağladığını iddia ederek, kaldırılması gerektiğini savunmuşlardır. Nitekim çalışma yasaları ile ilgili değişiklikler gündeme geldiğinde, patronların ilk talebi, kıdem tazminatının bir fona devredilmesi ve sürelerin azaltılması şeklinde olmuştur. 2001 ve 2008 yıllarında yaşanan ekonomik krizler ve yüz binlerce işçinin işsiz kalması, işçiler açısından kıdem tazminatının neden yaşamsal ve vazgeçilemez bir öneme sahip olduğunu göstermiştir.
Gelişmiş ülke deneyimleri incelendiğinde, genellikle her sistemde işsizlik sigortasının mevcut olduğu, özellikle Kıta Avrupa’sında işsizlik sigortası yanında çalışanlar için istihdam güvencesi ile birlikte miktarı ve hak etme koşulları Türkiye’ye göre daha sınırlı olsa da, kıdem tazminatı uygulamaları bulunduğu bilinmektedir.
ILO’nun istihdam güvencesine ilişkin 158 sayılı sözleşmesinin 12. maddesi , mevcut olabilecek alternatifler arasında yer alan istihdam güvencesi, işsizlik sigortası ve kıdem tazminatının bir arada var olabileceğini öngörmektedir. Bu açıdan bakıldığında, özellikle sermaye ve hükümetin kıdem tazminatı ile iş güvencesi ve işsizlik sigortası uygulamasının birlikte uygulanmasının doğru olmadığına ilişkin iddialarına katılmak mümkün değildir.
Kıdem tazminatı ile iş güvencesi arasındaki yakın ilişkiyi anlayabilmek için birkaç örnek vermek faydalı olacaktır. Yunanistan’da karşılıklı anlaşmada kıdem tazminatı ödenmesine ilişkin bir yasa hükmü bulunmamakla birlikte, eğer bu durumda işçinin işten çıkarılmasında ödenecek tazminat verilmiyorsa, söz konusu anlaşma geçersiz sayılmaktadır. İtalya’da, işçi işten hangi nedenle çıkarılırsa çıkarılsın, kıdem tazminatı ödenmektedir. Kıdem tazminatının hesabında, isçinin yıllık toplam kazancı 13,5’e bölünmekte ve işçinin her kıdem yılı için bu miktar yüzde 1,5 oranında artırılmaktadır.
Ülkeler arasında kıdem tazminatı miktarına ilişkin karşılaştırma yapıldığında, geçerli bir nedene dayanmadan yapılan işten atmalarda ödenen ek tazminatların da dikkate alınması gerekir. Örneğin, İspanya’da geçerli bir nedene dayanılarak işçi çıkarmalarında, her kıdem yılı için 20 günlük ücret tutarında ve toplam 12 aylık ücreti geçmeyecek biçimde bir kıdem tazminatı ödenmektedir. Ancak işten çıkarmanın geçerli bir nedene dayanmaması durumunda, bu tazminat miktarı ayrıca artmaktadır. İspanya’da işçinin geçerli bir nedene dayanmadan işten çıkarılması durumunda, işçinin her kıdem yılı için 45 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenmektedir. İspanya’da kıdem tazminatının üst sınırı ise 42 aylık ücrettir.
OECD Türkiye İnceleme Raporlarında, Türkiye’de mevzuatın getirdiği yüklerin çalışan ve çalıştıranları kayıt dışı sektöre ittiği; bu bağlamda çok ciddi bir istihdam maliyeti oluşturan kıdem tazminatının kaldırılarak yerine fona dayalı bir sistem kurulması gerektiği ileri sürülmektedir. OECD’nin geçtiğimiz yıl yayınladığı ve Türkiye’yi konu edinen Ekonomik Görünüm  raporunda, Türkiye için istenen işgücü piyasası reform stratejisinin tamamlanmak üzere olduğu belirtmiştir.
OECD’ye göre, Türkiye’nin istihdam stratejisi, OECD Ekonomik Görünüm raporunda belirtildiği gibi, üç önemli konu başlığını içermektedir:
1- İşgücü piyasası düzenlemelerinin, işverenin kıdem tazminatı yükünün, mümkünse kurulacak kıdem tazminatı fonu ile azaltılması ve geçici iş ve geçici iş bürolarının serbestleştirilmesi yoluyla, hem sürekli hem geçici iş sözleşmeleri açısından iş yaratılmasının kolaylaştırılması amacıyla yeniden şekillendirilmesi.
2- Verimliliğin ve yaşam maliyetlerinin daha düşük olduğu bölgelerde, reel asgari ücreti düşürecek biçimde, bölgesel asgari ücret uygulamasına izin verilmesi.
3- İşverenlerin sosyal güvenlik prim oranlarının azaltılmasına (mevcut durumda brüt ücretin %14,5’i düzeyinde olup, buna brüt ücretin %2’si düzeyinde işsizlik sigortası primi eklenmektedir), mali çerçeve ile de uyum içinde, orta vadede %10’un altına inecek şekilde devam edilmesi.
Yine daha önce OECD tarafından yapılan bir araştırmaya  göre, 9 ay kıdemli bir işçiye, Türkiye’de hiç kıdem tazminatı ödenmezken, Çek Cumhuriyeti’nde 2 aylık, Yunanistan’da 15 günlük, İtalya’da 21 günlük, Meksika’da 3 aylık, Portekiz’de 3 aylık, İspanya’da ise 15 günlük ücret tutarında kıdem tazminatı ödenmektedir. OECD’nin aynı araştırmasına göre, 4 yıllık bir işçinin alacağı kıdem tazminatı, Portekiz’de 4 ay, İspanya’da 2 ay 20 gün, Meksika’da 3 ay, Japonya’da 2 ay, İtalya’da 3,5 ay, Çek Cumhuriyeti’nde 2 ay ve Yunanistan’da 1,5 aylık ücret tutarındadır.
Türkiye’de çalışan işçiler bir yıl sonra kıdem tazminatı alma hakkı kazanır. Bu durumda, 20 yıl çalışmış bir işçinin Türkiye’de 20 aylık kıdem tazminatı hakkı vardır. Oysa OECD ülkelerinde, ortalama olarak 20 yıllık çalışmaya karşı sadece 6 aylık kıdem tazminatı ödenir. Başka bir ifade ile OECD ülkelerinde ortalama 3,3 yıl çalışmaya karşılık ancak 1 aylık kıdem tazminatı ödenmektedir. Doğu Avrupa ülkelerinde 20 yıl çalışmış olan birinin hak ettiği 4 aylık kıdem tazminatı rakamı, orta gelirli ülkelerde 10 aydır. Türkiye’de ise, bu miktar, 20 yıla karşılık 20 aydır. Kıdem tazminatının fona devredilmesinin altında yatan esas neden budur.
Kıdem tazminatına hak kazanmak için, Türkiye’de işçilerin, çalıştıkları yerde 1 yılı doldurmaları yeterlidir. Diğer OECD ülkelerinde ise, çalışanlar 40 ay, Doğu Avrupa ülkelerinde 20 ay, Afrika ülkelerinde ise 33–34 ay çalıştıktan sonra kıdem tazminatına hak kazanmaktadırlar. OECD’nin bu konuda yayınladığı raporlara göre, çok ağır yükler getiren kıdem tazminatı sorumluluğu sürekli istihdamı çok maliyetli hale getirerek, kayıtlı sektörde istihdam yaratmayı engelleyici bir rol oynamaktadır. Bu durum, düzenli ve kurallı çalışmanın olmadığı, kayıt dışı olarak faaliyet yürüten işletmelerde işçilerin sırtından elde edilen artı-değer oranlarının daha yüksek olması nedeniyle, kıdem tazminatının, üretimi kayıt dışılığa teşvik ettiği tespitlerini beraberinde getiriyor.
OECD, kayıtlı çalışan işçiler üzerinden “işgücü maliyetleri” nedeniyle aynı artı-değeri elde edememelerinin sermayenin iç bütünlüğünü ve hiyerarşisini bozduğunu, bu durumun “haksız rekabeti” daha da derinleştirdiğini iddia ediyor. Koşulların eşitlenmesi için atılması gereken adımların başında, patronların “elini kolunu bağlayan” katı yasal mevzuatın değişmesi, özellikle kıdem tazminatı sorununun çözülmesi, bunun için kıdem tazminatı fonu uygulamasının hayata geçirilmesinin kaçınılmaz olduğu iddia ediliyor.

KIDEM TAZMİNATI FONU: NEDEN VE NASIL?
AKP hükümetinin “ustalık dönemi”nde hayata geçirmeyi planladığı Ulusal İstihdam Stratejisi’nde, işgücü piyasasının rekabet edebilirliğini artırmak ve işletmeler üzerindeki mali yükü azaltmak amacıyla kıdem tazminatı sisteminin değiştirilmesi öngörülmüştür. Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde yer alan kıdem tazminatı ile ilgili düzenlemeye göre:
§    İstihdam üzerindeki mali yükleri azaltacak, işletmelerdeki finansal öngörülebilirliği artıracak ve işgücü hareketliliğini hızlandıracak kıdem tazminatı reformu yapılacaktır.
§    Tüm işçilerin erişebileceği, bireysel hesaba dayalı, mali açıdan sürdürülebilir bir kıdem tazminatı fonu kurulacaktır.
§    Kıdem tazminatı uygulaması kazanılmış hak kaybına neden olmayacaktır.
§    Kıdem tazminatı fonu gelirleri işveren tarafından yatırılacak olan primlerden oluşacaktır.
§    Prim oranları belirlenirken, işverenin mevcut kıdem tazminatı yükü artırılmayacaktır.
§    Kıdem tazminatı fonuna işverenin ödeyeceği prime geçici olarak İşsizlik Sigorta Fonu’ndan katkı yapılacaktır.
§    En az 10 yıl kıdemi olan işçilere, işsiz kaldıkları dönemde kıdem tazminatı hesabından kısmen para çekme hakkı verilecek, hesapta kalan bakiye ise emeklilikte ödenecektir.
§    Bir yıllık çalışma karşılığında verilen kıdem tazminatı miktarı, uzun vadede OECD ortalamasına çekilecektir.
AKP’nin ulusal istihdam stratejisine göre, kıdem tazminatı, tüm kayıtlı işçilerin erişebileceği bireysel hesaba dayalı mali açıdan sürdürülebilir bir Kıdem Tazminatı Fonu’nda toplanacaktır. Bugün fiilen kıdem tazminatı alamayan kayıt dışı çalışan işçiler, taşeron ve geçici istihdam edilen işçiler, yevmiyeli vb. çalışanların kıdem tazminatı alabilmeleri için herhangi bir somut adım atılacağını söylemek mümkün değildir. Mevcut işçilerin kazanılmış haklarının aynen korunacağı iddia edilirken, prim oranları işverenlerin mevcut kıdem tazminatı yükünden daha az olmasının hedeflendiği bir durumda bunun nasıl sağlanacağı büyük bir soru işareti oluşturmaktadır.
İhbar ve kıdem tazminatı, haksız nedenle işten çıkarmada tazminat ve azami itiraz süresini dikkate alan sürekli çalışanların bireysel işten çıkarılması üzerinden yapılan değerlendirmelerde, Türkiye, 40 ülke içerisinde en katı mevzuata sahip ülkelerden birisidir. Özellikle işçilere ödenen kıdem tazminatı miktarının yüksekliğinin işgücü piyasasının katılık düzeyini artırdığı iddia edildiği için, bugün kıdem tazminatı temel hedef haline getirilmiş durumdadır. OECD’ye göre, Türkiye, en yüksek kıdem tazminatı düzeyine sahip ilk 20 ülke arasında gösteriliyor. Kıdem tazminatı Türkiye’den daha yüksek olan ülkeler içinde Zimbabwe, Sierra Leone, Zambiya, Mozambik ve Guatemala gibi ülkelerin sayılması ayrıca dikkat çekicidir.
Kıdem tazminatına yönelik mevcut uygulamanın işçiler açısından taşıdığı olumsuzluklar, kıdem tazminatı fonu tartışmalarında patronların ve hükümetin elini güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Patronların kıdem tazminatı yükümlülüğünden kaçınmak için işçilerini tam yıl sigortalı göstermemesi veya tazminatı hak etmeyecek şekilde işten ayrılmaya zorlamaları, kıdem tazminatı fonu kurulması yönündeki sermaye ve hükümet propagandası, özellikle fiilen kıdem tazminatı alma imkânı olmayan milyonlarca işçinin kafasını karıştırmaktadır. Bu durum, fiilen kıdem tazminatı alamayan taşeron işçilerin, mevsimlik işçilerin, gündelikçi çalışan ve her türlü güvencesiz istihdam edilen işçilerin kıdem tazminatı fonu ile ilgili olarak daha kolay ikna edilmelerine neden olmaktadır.
İşçilerin kıdem tazminatına hak kazanmak için mutlaka sosyal güvenlik sistemine dahil olması gerekir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de çalışanların yaklaşık yarısı (yüzde 45’i) kayıt dışı çalışmaktadır. İş yasasına tabi olmayan ve sosyal güvenlik sisteminin dışında çalışan işçiler kıdem tazminatı almak mümkün değildir.
Türkiye’de özellikle özel sektörde işçilerin çok büyük bir bölümünün,  hukuken kıdem tazminatını hak ettiği halde, patronların çeşitli hileleri ile bu haklarını elde edemedikleri bilinmektedir. Bu durumu propaganda malzemesi yapan hükümet, “Fon kurulduğunda her işçi tazminatını fondan alacak”, “Kıdem tazminatı fonu kurulduğunda işçilerin hak kaybı olmayacak” vb. gibi ifadelerle işçilerin kafasını karıştırmaktadır. Oysa buradaki esas sorun kıdem tazminatının kendisi değildir. Sorunun, kıdem tazminatını alınamaz hale getiren ekonomik, sosyal koşullar ve denetimsizliğin yol açtığı kayıt dışılığa bağlı olarak gelişen örgütsüz yapı olduğu açıktır.
Hükümetin “işçilerin hak kaybı olmayacak” söylemi tam bir kandırmaca olarak karşımıza çıkmaktadır. Kıdem tazminatı fonu kurulursa, patronların her işçi için kıdem tazminatı fonuna belli oranda prim ödemesi gerekecektir. İşçilerin hak kaybı olmayacağı iddia ediliyorsa, mevcut sistemi gözden geçirerek daha etkin hale getirmek varken, neden kıdem tazminatı fonu gibi bir uygulamaya gidildiğinin açıklanması gerekir. Diğer taraftan, kurulacak fon sisteminde, işçilerin mevcut sistemde alabilecekleri tazminatı alabilmeleri, hatta mevcut sistemde tazminat hakkını alamayanların da bu haktan yararlanması durumunda, fon kurulmasının asıl amacı olan “işverenlerin prim yükünü azaltmak” sorununun çözülmek bir yana daha da artması kaçınılmazdır ki, amacını açık olarak ortaya koymuş bulunan hükümetin böyle bir yönelim sahibi olması düşünülemez bile.
Kıdem tazminatı fonu; tazminatın patronun sorumluluğundan çıkıp fon yönetiminin sorumluluğuna girdiği, patronun her çalıştırdığı işçi adına belli bir miktar prim yatırdığı ve tazminat hakkı doğan işçinin bu fondan tazminatını alabildiği bir uygulama olarak bilinmektedir. Kıdem tazminatı fonunun en önemli özelliği, patronun ödemesi gereken tazminat zorunluluğunu ortadan kaldırması ve işçileri rahatça işten çıkarmanın önünü açmasıdır.
Kıdem tazminatı fonu sistemi bireysel ya da toplu işçi çıkarma maliyetini ciddi biçimde düşüreceğinden, özellikle kıdemli işçiler açısından ciddi riskler taşımaktadır. Kıdem tazminatlarında fon sistemine geçilmesiyle birlikte işçileri en basit gerekçelerle işten çıkarmak kolaylaşacak, yaşı ilerlemiş işçiler belli bir süre sonra işten atılacaktır. Hükümetin 30 yaş altına yönelik olarak başlattığı istihdam teşviklerinden yararlanmak için genç işçilerin istihdam edilmesi daha çok tercih edilirken, 30 yaş üstü işçiler kapı önüne konabilecektir. Öte yandan, kıdem tazminatı fonu bir sigorta sistemi gibi çalışacağından, patronların işçi çıkarmanın fona maliyetini hiç düşünmeden hareket etmeleri kolaylaşmaktadır.
Fon sistemi, sosyal güvenlik sistemlerinin finansmanında kullanılan bir yöntem olarak bilinmektedir. İleride karşılaşılacak muhtemel risklerle ilgili olarak (örneğin olası bir ekonomik kriz durumunda) yapılacak ödemeleri karşılamak amacıyla önceden ödenen primlerle bir fon oluşturulmaktadır . Oluşturulan fonların, çeşitli finansal yatırım araçları üzerinden sürekli işletilerek ekonomiye döndürülmesi planlanmaktadır. Fonların işletilmesinden elde edilen gelirlerle paranın reel olarak korunması ve ileride yapılacak ödemelerin finansmanının sağlanması amaçlanmaktadır. Bu yönüyle fon sisteminin, bireysel emeklilik fonları gibi işletileceği ve fon kaynaklarının yatırım amacıyla kullanılabileceği izlenimini vermektedir.
Kıdem tazminatı fonu kurulmasındaki asıl amaç, patronların yaklaşan kriz ortamında, işçileri en az maliyetle bireysel ya da toplu olarak daha kolay işten çıkarmasının önünün açılmasıdır. Kıdem tazminatı fonu, işveren açısından işçinin işine son vermeyi kolaylaştırıcı bir etki yarattığından, kıdem tazminatının işten çıkartmadaki caydırıcı etkisini neredeyse tamamen ortadan kaldırmaktadır. Patronlar zaten fona para yatırmakta olduğu için, toplu para ödeme yükünden kurtulmakta, her istediğinde işçi çıkartma yoluna gidebilmekte ve çıkarttığı işçinin yerine daha düşük ücretle yeni işçi alabilmesinin önü açılmaktadır. Fon ile kıdem tazminatının iş güvencesi niteliği ortadan kaldırılırken, bu boşluğu kapatması gereken işsizlik sigortası ve iş güvencesi gibi düzenlemelerin son derece sınırlı ve yetersiz olması, yeni durumun işçi hakları açısından ciddi sakıncalar içerdiğini göstermektedir.
Yapılması düşünülen düzenleme ile işçiler fondan en az 10 yıl sonra para alabilecekleri için, hükümetçe, patronların 10 yıl boyunca işçileri istedikleri gibi çalıştırmalarının önü açılmaktadır. Söz konusu 10 yıl içinde kıdem tazminatı için ayrılması düşünülen fonlar sermaye birikim sürecine aktif destek olarak sunulabilecek, fon birikimleri borsa, mevduat vb. yöntemlerle “değerlendirilerek” yerli ve yabancı sermayenin “sıcak para” ihtiyacı işçilerin primleri ile karşılanacaktır. Tıpkı işsizlik sigortası fonunda olduğu gibi, Hükümetin elinin altında istediği zaman kullanabileceği “hazır kaynak” olacaktır.
Mevcut uygulamada isçinin çalıştığı her yıl için ödenmesi gereken kıdem tazminatının hesabında dikkate alınan 30 günlük süre, bireysel ve toplu iş sözleşmeleri ile tavanı aşmamak koşuluyla artırılabilmektedir. Sendikalı işçilerin önemli bir bölümünün, toplu iş sözleşmelerinde 40, 45, hatta 50 gün üzerinden kıdem tazminatı alabilme imkânları vardır. Oysa fon uygulamasında bu olanak ortadan kaldırılmakta, tazminat miktarı her yıl için en azından şimdilik 30 günlük tutar olarak sabitlenmektedir. Bu durum, toplu iş sözleşmelerinin bu alandaki olumlu etkisini tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Mevcut uygulamada erkek işçiler askerlik hizmeti nedeniyle, kadın işçiler ise evlilik gerekçesiyle istediklerinde kıdem tazminatlarını alabilmektedir. Kıdem tazminatı fonu kurulması halinde bu önemli hak ortadan kalkacaktır. İşçilerin haklı nedenlerle işini bırakması hallerinde de kıdem tazminatı ödenmeyecektir. Tıpkı sigorta primlerinde olduğu gibi, kıdem tazminatı fonu primlerinin işçinin gerçek ücretinden değil, daha düşük bir tutar üzerinden (son taslakta bu oran yüzde 3’tü) yatırılması gündemdedir .
Mevcut durumda 1000 TL ücret alan bir işçi yılsonunda 1000 TL kıdem tazminatı alabilirken, işverenlerin fona aktarması düşünülen yüzde 3’lük prim sonrasında bu rakam yıllık sadece 360 TL olacaktır. Böylesi bir durumda işçinin kıdemi arttıkça, alacağı kıdem tazminatı miktarının şimdiki sisteme göre çok daha düşük olması kaçınılmazdır . Öte yandan, mevcut durumda işçilerin sigorta primlerini bile ödemek istemeyen işverenlerin, kıdem tazminatı fonuna aylık primleri düzenli olarak ödeyip ödemeyecekleri de şüphelidir.
Geçmişte pek çok fon uygulamasının ortaya çıkardığı sonuçlar bilinmektedir. Bilinen en iyi örnek, Tasarrufu Teşvik Fonu uygulamasıdır. İşçinin brüt ücretinin %3’ü işveren, %2’si çalışan ve %2’si devlet olmak üzere toplam %7’sinin fona ayrıldığı uygulamada, kayıtların sağlıklı tutulmaması, fon kaynaklarının verimli işletilmemesi, amaçların dışında kullanım vb. nedenlerle ciddi mağduriyetler yaşanmıştır. Benzer bir şekilde hala çözüm bekleyen KEY (Konut Edindirme Yardımı) uygulaması da olumsuz bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bugüne kadar oluşturulan benzer içerikteki fonlar, yaşanan krizlerle reel kayıplarla karşılaşmış ve birikimler hak sahiplerine zamanında ödenememiş ve önceden belirlenen amacına ulaşılamamıştır. Belli bir süre sonra bu fon uygulamaları tasfiye edilmek zorunda kalmıştır. Fonun ödeme güçlüğüne düşmesi, birikimlerin politik amaçlarla kullanılması, işsizlik sigortası fonunda olduğu gibi fon varlığının amacı dışında örneğin bütçe açıklarının finansmanında kullanılması gibi sonuçlar, kıdem tazminatı fonunun geleceği açısından da fazlasıyla geçerlidir.

SONSÖZ
Kıdem tazminatı, işçi sınıfının en önemli ve elinde kalan son haklarından biridir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında yaşanan olağanüstü koşullarda bile kıdem tazminatı hakkı ortadan kaldırılamamış, bu hakkın kullanımını kısıtlayacak bir fon düzenlemesine gidilmemiştir.
Kıdem tazminatı, işsizlik sigortasının veya iş güvencesinin yerine geçebilecek bir düzenleme değildir. Kıdem tazminatı, işçinin çalıştığı sürece kazandığı haklarını koruyan, işsizlik sigortasının ve iş güvencesinin bulunduğu birçok Avrupa ülkesinde bile, gerek yasalarla, gerek toplu iş sözleşmeleriyle kıdem tazminatı ile iş güvencesi uygulamaları birlikte bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse; İngiltere, Fransa, Yunanistan, İspanya, Portekiz, Danimarka, Avusturya, İrlanda, Hollanda gibi ülkelerde kıdem tazminatı ile iş güvencesi birlikte yer almaktadır. Belirtilen ülkelerdeki örnekler, “iş güvencesi ile kıdem tazminatı birlikte olmaz” söyleminin gerçeği yansıtmadığını ve tamamen işçilerin kafasını karıştırmak için propaganda amaçlı olduğunu göstermektedir.
Örgütsüz işyerlerinde maaşını bile düzenli olarak alamayan, sigortası hiç yatmayan ya da eksik yatan, asgari ücretin altında çalışanların mevcut durumlarını iyileştirici bir düzenleme söz konusu değildir. Mevcut kıdem tazminatı sistemi işçilerin yeni hak kayıpları üzerinden değiştirilmek istenmektedir. Kıdem Tazminatı fonundan yararlanma koşulları ağır olduğundan, örneğin bugün iki yıl çalışan işçinin de kıdem tazminatı hakkı varken, fonla işçi 10 yıllık süreçten önce tazminatını alamayacaktır. Dolayısıyla kıdem tazminatı hakkı, sigortalı olarak 10 yıldan az süre çalışan ve işten atılan işçiler açısından daha da zorlaşacaktır.
Kıdem Tazminatı Fonu uygulamasının genel olarak sermayenin yeni dönemdeki ihtiyaçlarına uygun bir adım olarak şekillendirilmek istendiği açıktır. Kıdem tazminatı fonu, bir taraftan tek tek işverenleri yükümlülükten kurtarırken, diğer taraftan, en azından teorik olarak, sermayenin kıdem tazminatı için ayırması gereken fonları sermaye birikim sürecine aktif olarak aktarmasının önünü açmaktadır.
Kıdem tazminatı fonu üzerinden yürütülen tartışmalar ve getirilmek istenen sistem ile patronların işgücü maliyet kalemleri kuşa çevrilirken, sermayenin sözcülüğünü yapan gazete ve televizyonlarda fon tartışmaları, tıpkı sağlık ve sosyal güvenlik alanında önemli hak kayıplarına neden olan “reformlar” gibi, işçilerin lehine düzenlemeler içerdiğine ilişkin aldatıcı haberler eşliğinde verilmektedir.
Kıdem tazminatının fona devredilmesinin, iş kanunlarının işçileri korumaktan uzak, sendikal yaşamı düzenleyen yasaların kısıtlayıcı olduğu, iş güvencesinin, işçilere çok sınırlı bir güvence sağladığı, işsizlik sigortasının ise hem kapsam bakımından dar, hem de işsiz kalanların yaşamını sürdürebilmesi için gereken düzeyin çok altında bulunduğu düşünüldüğünde, ciddi sıkıntılar yaratacağı ortadadır.
Hükümetin amacı kıdem tazminatını alamayan işçinin hakkını korumaksa(!), bunun yolu kıdem tazminatı fonu kurulması değildir. Kayıt dışı çalışma yasaklanmalı, kayıt dışı işçi çalıştıran patronlara ağır cezai yaptırımlar uygulanmalıdır. Kıdem tazminatının ödenmesini kolaylaştıran yasal düzenlemeler yapılmalı, her türlü güvencesiz çalışma biçimine son verilmelidir. İşçilerin kıdem tazminatı almaları gerçekten isteniyorsa(!), sendikal örgütlenmenin önündeki bütün yasal ve fiili engeller kaldırılmalıdır. Eğer sağlanırsa, ancak işçilerin sendikaları aracılığıyla yapacakları toplu sözleşmeyle kıdem tazminatları ve diğer haklarını almaları sağlanabilir.

Esnek çalışma ilişkileri ve yeni personel sisteminin dayanakları

Toplumların ekonomik ve sosyal gelişmesi, üretim örgütlenmesinin verimi ve emek sürecinin parçalarını birleştirme kapasitesiyle birlikte, emekgücünü de arttırıcı bir rol oynar. Sonrasında, işçi ve işçi olmayanlar, çalışmayı örgütleyenler ve çalışanlar arasındaki ayrılıklar, farklılıklar ortaya çıktığı görülür. Bu farklılıkların temelinde, kapitalizmle birlikte kafa ve kol emeğinin birbirinden kesin olarak ayrılması, işçilerin ve diğer emekçi sınıfların üretim ilişkileri içinde farklı şekillerde ve konumlarda yer alması vardır.
Kapitalist topluma genel olarak baktığımız zaman, insanların büyük çoğunluğunun, yaşamak için emekgüçlerini satmak zorunda olduğunu görürüz. Üretim araçlarından yoksun olan emekçilerin bütün fiziki ve entelektüel kapasitesi, yararlı şeyler üretebilecek olan kişiliği, belirli bir ücret karşılığında, üretim araçları sahiplerine satılır. Emekgücü, bütün diğer eşyalar gibi, artık piyasada alınıp-satılabilen bir “meta”dır. Emekgücünün ve mübadelenin varlığı, normal ve kaçınılmaz hale gelmiştir. Ne var ki, ücretli emeğin kullanımı, beraberinde, sınıf ayrılıklarını, toplumsal çatışmaları, çıkarları birbirine zıt olan sınıflar arasındaki sınıf mücadelelerini de üretmiştir. Yaşamın bir gerçeği olarak kabul edilen, emekçilerin üretim araçlarından yoksun bırakılması, gerçekte uzun bir evrimin sonucu ve “piyasa” çarkının işleyişiyle başarılabilmiştir.
Kapitalist üretimde, kapitalizm öncesi döneme ait üretim tarzlarından farklı olarak, üretimin kâr elde etmek amacıyla “pazar” için yapılması dolayısıyla amaç, hiçbir zaman doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak olmamıştır.* İnsan ihtiyaçlarıyla kapitalistlerin ürettiği mal ve hizmetler arasındaki bağ, ancak dolaylı olarak pazarda kurulur. İnsanlar, ancak belli bir fiyattan talep ettiklerinde, üretilen ürünler, “piyasa sistemi” tarafından “değerli” bir varlık olarak algılanır. Bunun anlamı, kapitalizm için tüketim eğilimi yüksek olan insanın, tüketim eğilimi düşük olana göre daha değerli olmasıdır. Asıl amacın doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak olmadığı koşullarda üretim, bireylerin ihtiyaçlarından bağımsızlaşmıştır.
Bilindiği gibi kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine, üretim anarşisi ve rekabete, sürekli yenilenen teknolojiye, ücretli emek sömürüsüne dayanır ve tam anlamıyla bir sömürü mekanizması olarak işler. Farklı üretim tarzlarını dönüştürür, kendine benzemeyen ne varsa kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirir ya da var olanları biçimsizleştirerek kendine bağlar. Bir taraftan sürekli kurallar koyarken, diğer taraftan kendi koyduğu kuralları, istediği zaman değiştirebilme esnekliğine, başka bir ifade ile “serbestliğine” sahip olmak ister. Liberalizmin temel felsefesini oluşturan “laissez faire, laissez passer!” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!) anlayışı, söz konusu serbestliğin en temel sloganıdır.
Tek amacın kâr etmek ve kârı büyütmek olduğu ve kapitalizmin yaptığı gibi, toplumsal ihtiyaçlarla üretim arasındaki doğrudan bağın koptuğu koşullarda, üretim sisteminin toplum karşısında farklı bir konuma gelmesi kaçınılmazdır. Pazar için, dolayısıyla hep daha çok kâr elde etmek amacıyla yapılan üretim, giderek sermaye üretimi, sermayenin yeniden üretimi (artı-değer üretimi) biçimini almış ve gelinen nokta “üretim için üretim” olmuştur. Kapitalist üretimin, birbirleriyle rekabet halindeki sermaye sahiplerinin kar amaçlı üretimi olarak “anarşik” karakteri, sonrasında yaşanan büyük krizleri tetikleyen bir işlev görmüştür. Üretimin sınırsız artışıyla, pazarın sınırlılığı arasındaki uyumsuzluk ve çelişki, kitlelerin yoksulluğu ve üretim artışını emecek yeterli talebin kapitalizmde oluşmasının imkansızlığıyla birleşerek aşırı üretim krizlerini doğurur. Fazla üretim nedeniyle pazarda “doygunluk” oluşur, metalar mübadeleye girecek pazar bulmakta zorlanır. Genel tüketim eğiliminin azalması sonucu, biriktirilen stoklar geniş kitlelerin yoksulluğu ve talep “yetersizliği” ile birlikte varolur, “bolluk içinde yokluk” katlanılmaz hal alır ve “aşırı üretim bunalımı” patlak verir. Emekçilerin yoksulluğu artar, milyonlarca insan, gerçek nedeni “daha fazla üretim”, “daha ucuz emekgücü kullanımı”, dolayısıyla “daha fazla artı-değer üretimi” olan bir üretim faaliyetinin kurbanı olur. Başta işçi sınıfı olmak üzere, geniş halk kitleleri yoksullaşır, işsizler ordusu daha hızlı büyür.
Bugün tüm dünya çapında, yaşanan krizlerin de etkisiyle artan işsizlik oranlarının, yoksulluğun emekçi sınıfları her geçen gün daha fazla sarmasının kökeninde kapitalizmin “daha fazla kâr” hırsı vardır. Bu hırs öyle bir hal almıştır ki, kapitalist sistem için “deniz bitmiş”, sıra uzun yıllar süren sınıf mücadeleleri sonucunda kazanılmış ekonomik ve sosyal haklara gelmiştir. Önce ABD ve İngiltere’de başlayan, sonrasında tüm Avrupa’ya yayılan “neoliberalizm” rüzgarı sonucu yaşananlar; işsizlik oranlarının sürekli yükselmesi, ücretli çalışanların ücret artışlarının bundan olumsuz etkilenmesi, artan ücret farklılıkları, istihdam güvencesinin ortadan kalkması, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, gelir dağılımının daha da bozulması ve belki de en önemlisi sosyal güvenceden yoksunluk gibi sonuçlar, günümüz kapitalizmini karakterize eden özellikleridir.
Bir dünya sistemi olan kapitalizmin, çürümüşlüğü içinde de olsa, kendisini sık sık yenilemesi, aksayan yanlarını en kısa zamanda düzeltmesi, tarih olmasını geciktirmek bakımından zorunludur. Aksi durumda yaşanacak krizlerin birbirini tetiklemesi engellenemez, ve bunun maliyeti, ilk elde, sermaye için kâr oranlarının önemli bir kısmından vazgeçmek olur. Tarihsel olarak bakıldığında, kâr oranlarının düşme eğilimine girdiği her dönemin ardından büyük krizlerin geldiği görülür. Bu noktada önemli olan, sistemin işleyişini şu ya da bu şekilde aksatacak olan tüm engelleri ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle krizler, sermaye için aynı zamanda, işçi sınıfıyla, onun ideolojisi ve örgütleriyle hesaplaşması için de büyük bir fırsattır. Hem kapitalist sistemin, hem de onun baskı, yönetim ve denetim aygıtı olan devletin kendisini yenileyebilmesinin, popüler ifade ile, yeniden yapılandırmasının fırsatının yakalandığı anlar, çoğunlukla kriz ve sonrası dönemlerdir.

KAPİTALİST DEVLETİN KRİZİ VE YENİDEN YAPILANMANIN BİÇİMİ
İşçi sınıfının yüzyıllardır sürdüğü sınıf mücadelesi sonucunda kazandığı, burjuvazinin yasa haline getirerek tanımak zorunda kaldığı pek çok hakkın, son çeyrek yüzyıl içinde teker teker kaybedilme noktasına geldiği açıktır. 19. yüzyıl boyunca etkili olan ve 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vuran işçi sınıfı mücadelesinin, bugün bilinen pek çok hak ve özgürlüğün kazanılmasında temel rol oynadığı bilinmektedir. Zaman içinde gelişen sınıf mücadeleleri, önceleri yok sayılan, oy hakkı olmayan, üretim sürecindeki yeri makineden bile sonra gelen işçilerin haklarının, burjuva hukuk düzeni tarafından tanınmak zorunda olmasını beraberinde getirmiştir. Bu haklar, daha sonraları işçi sınıfı gibi tüm diğer ezilen sınıfları da kapsamış; kapitalizmin doğasına aykırı bir şekilde kurallar konulması, örgütlenme, grev ve toplu sözleşme hakkının elde edilmesi sağlanarak, burjuvazinin ezilen sınıflar üzerindeki mutlak hakimiyetini kırılmış ve bir noktaya kadar sınırlanmıştır.
Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısında işçi haklarının gelişmesiyle birlikte, işçiler ile işverenler arasındaki çalışma ilişkilerinin burjuva yasa ve hukuk kuralları çerçevesinde de olsa biçimlendirilmesi, belli düzeyde kurumsallaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bu durum, geniş toplum kesimlerinde dengeli bir işçi-işveren ilişkisi yaratıldığı yanılsamasına neden olsa da, kapitalist devletin, sınıfsal olarak sermaye egemenliğinin aracı, burjuvazinin baskı ve denetim aygıtı olması, söz konusu ilişkilerin dengesiz ve işçi sınıfı aleyhine gelişmesine neden olmuştur. Emek sermaye ilişkisini, uzlaşmaz sınıf çıkarları üzerinden değerlendirmek yerine, “sınıf işbirliği”ni, “uzlaşmayı” tercih eden dönemin güçlü işçi örgütleri olan sendikalar  ise, zamanla kapitalist sistemin birer parçası haline gelmiş ve işçi sınıfının çıkarlarını, kapitalizmin çıkarları ile eş tutan sendikal politikaları savunmuştur. 
Tarihsel olarak bakıldığında, burjuvazinin, kapitalizmin tarihinin hiçbir aşamasında, genel toplumsal ihtiyaçların, kendi aygıtı olan devlet tarafından karşılanmasına tam olarak razı olmadığı görülür. İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulanmaya başlanan ve yaklaşık 20 yıl sorunsuz işleyen “sosyal devlet” uygulaması, bu durumun istisnasıdır. Bu dönemde, bir taraftan 1929 Krizi’nin yarattığı sonuçların ortadan kaldırılmak istenmesi, diğer taraftan 2. Dünya Savaşı nedeniyle yerle bir olan genel bir kamu düzeninin kurulup, toplumun asgari sosyal koşullarının merkezi olarak yeniden düzenlenmesi gerekliliği öne çıkmıştır. Bu ihtiyaç, işçi sınıfı öncülüğünde verilen sınıf mücadelelerinin de yarattığı etki ile birlikte, kapitalist devleti, gönülsüz olarak birtakım düzenlemeler yapmaya itmiştir. “Sosyal devlet” olarak tanımlanan olgunun ortaya çıkmasının temelinde bu olgu vardır. SSCB’de yaşanan uygulamaların yarattığı olumlu örnekler de bu süreci doğrudan etkilemiş ve sosyalizme karşı panzehir olarak geliştirilen “sosyal devlet” yapılanması, bu tarihsel koşullarda ortaya çıkmıştır.
Geniş anlamda sosyal koruma sisteminin yaygınlaştığı gelişmiş kapitalist ülkelerde, yaratılan “koruma sistemi”, o dönemde, kapitalist üretim ilişkileri açısından bir tehdit olmaktan çok, sınıflar arası çelişkileri yumuşatarak sisteme meşruluk kazandırmanın bedeli ve yeni aracı olmuştur. Çöküntüden çıkışın ve gelişkin işçi hareketi koşullarında sosyalizm karşısında ayakta kalabilmenin “maliyeti” üstlenilmiştir. Bu sistemin bir tehdit olarak algılanmasını tetikleyen ise, sonraki dönemde yaşanan krizler ve bu krizlerin kâr oranları üzerindeki etkileridir. Sermaye birikimi sürecinde yaşanan krizlere bağlı olarak devlet harcamaları ve gelir yapısında gerçekleşen dönüşüm, devletin, kapitalist sistem içindeki konumunu, sermaye birikiminin korunması ve devamını sağlayıcı yönde güçlendirmesini gerektirmiştir. Kriz dönemlerinde sermaye egemenliğinin meşruiyeti sağlama işlevinin neredeyse ortadan kalkması ise, üretim araçları mülkiyetinden yoksun olan işçi ve emekçilerin giderek daha fazla yoksullaşmasına, işçi sınıfı dışındaki kesimlerin var olan konumlarını yitirerek “proleterleşme süreci”nin hızlanmasına ve işsizliğin yayılmasına neden olmuştur.
Dünya kapitalist sisteminin 1970’lerde başlayan krizine bir çözüm olarak, 1980’lerde uygulanmasına geçilen yeniden yapılanma programının temel dayanakları; “devletin ekonomik ve sosyal yaşamda olması gerektiğinden fazla yer alması” ve “sermayenin hareket alanını daraltarak, haksız rekabet yaratması” iddialarıdır. “Sosyal devlet” uygulamasının ilk yıllarında artan üretim ve tüketim eğilimleri ile birlikte yükselen kâr oranlarının, ’70’li yıllardan itibaren düşmeye başlaması, kapitalist sistemi olası krizlere karşı yeni manevralar geliştirmeye itmiştir. Bu manevraların ilk örnekleri İngiltere ve ABD’de “başarı” ile verilmiş, yaygın özelleştirme uygulamaları, her türlü sosyal harcamalarda kısıntıya gidilmesi, yeni dönemde sömürülecek kaynağın madenini ortaya çıkarmıştır.     
Son zamanlarda sık sık tartışma konusu olan “yeniden yapılanma” kavramı, bir anlamda, kapitalist sistemin içine girdiği krizlerden hangi yapısal manevralarla çıktığını ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Kapitalist devletin yeniden yapılanması denilince, devlet aygıtının, önceden belirlenmiş ekonomik-politik hedefler doğrultusunda, konum ve işlevleri bakımından yeniden tanımlanarak, kendisine yeni roller biçilerek örgütlenmesi anlaşılır. Ancak bu gelişme, yaygın olan anlayışın aksine, kapitalizmin “kendiliğinden” değişimi ile değil, doğrudan, bilinçli bir müdahale ile sistemin yenilenmesini, bir anlamda kendisini “yeniden inşa etmesini” ifade etmektedir. 1970’li yıllarda “piyasa ekonomisi” ve “liberalizm”in yeniden keşfi ile başlayan bu süreç, “Neoliberalizm”, “Yeni Dünya Düzeni” ve “Küreselleşme” gibi kavramlar ile birleşerek, kendisine tarihte hiç olmadığı kadar kapsamlı ve yaygın bir uygulama alanı bulmuştur.
Kuşkusuz yeniden yapılanma kavramı, sadece belli alanlarla (özel-kamu) ya da belli sektörlerle (sanayi-hizmetler) sınırlandırılacak kadar dar bir çerçevede ortaya çıkmaz. Kapitalizmin, sermaye birikim süreçlerindeki dönüşüme bağlı olarak gerçekleştirdiği, emeğin örgütlenme biçiminden, işin örgütlenmesine; “emek piyasası”nda ortaya çıkan değişikliklerden, emek ile sermaye arasındaki egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin yeniden üretilmesine kadar yaygın bir alanda kendisini gösterir.
Son 30-40 yılda kapitalizm, özellikle biçimsel anlamda, kapsamlı bir dönüşüm yaşamış, emek sömürüsünü daha da artırma imkanı sağlayan teknolojik gelişme ve benzeri olgular, sistemin kendisini yenilemesi için sayısız fırsat yaratmıştır. Bu fırsatlardan birisi de, dünyanın her yerinde “kamu alanı”nın kapsamlı olarak yeniden değerlendirilmesi ve “piyasa” lehine “yeniden yapılandırılması”dır. Bu sürecin, sadece teknik tartışmalardan kaynaklanmadığı açıktır. Sözü edilen dönüşüm, aynı zamanda, kapitalizmin 1970’lere egemen olan ve sürekli ensesinde hissettiği krizlere karşı yeni savunma mekanizmaları geliştirme sürecidir.
Kapitalist sistemin doğasında var olan kriz eğilimi, sermaye birikim sürecinin dönemsel olarak tıkanması anlamına gelmektedir. Bu tıkanıklık, ekonomik ve toplumsal yapıların, sermaye birikiminin devamını sağlamak üzere yeniden düzenlenmesini gerektirir. Yani ekonomik krizler, bir yanıyla, başından beri eşitsiz olarak gelişen bölüşüm ilişkilerinin sermaye lehine yeniden düzenlendiği dönemleri ifade etmektedir.** Bu çerçevede devlet tarafından uygulamaya konulan ekonomik politikalar, kriz koşullarının sadece sermaye lehine hafifletilmesini sağlamaya yönelik önlemleri içerir. Bütün toplumsal ilişkiler sarsılır ve ekonominin tüm alanlarındaki ilişkilerin, eskisi gibi, hiçbir değişiklik olmaksızın devam etmesi güçleşir. Sınıf mücadelesinin en önemli unsurlarından birini oluşturan kâr-ücret ilişkileri, ücretler aleyhine aşırı bir değişime uğrar. İşgücünün değerini düşürerek onu daha ucuza almaya çalışan kapitalistler için kriz, artık bir silaha dönüştürülebilir. Krizler, bunun koşullarını daha da olgunlaştırır.
Kapitalist üretim ilişkileri içinde devlet, bir yandan sermaye birikiminin devamını, başka bir ifade ile, mevcut üretim biçiminin fazla değişikliğe uğramadan sürmesini sağlarken, diğer taraftan da sisteme yeniden meşruiyet kazandırma çabasını da ihmal etmez. Hatta kapitalist devlet, var olan üretim tarzı olarak kapitalizmi korumak ve devamını sağlamak üzere, – günümüzde pek görülmese de– bazen kapitalizmin temel unsuru olan sermaye sahiplerinin kısa dönemli çıkarları aleyhine dahi kararlar alabilir. Bunu yapmasının nedeni ise, kendisini “sınıflarüstü” olarak göstermek ve tüm ezilen sınıfların bilincinde “Ben tüm yurttaşların devletiyim, ayrım yapmam!” izlenimi yaratmaktır. Bu şekilde, bir taraftan geniş halk kesimlerini yedekleme imkanı ortaya çıkarken, diğer taraftan, kriz öncesi dönemdeki mevcut ilişkilerin niteliğini değiştirilerek, sermaye birikiminin önündeki engeller kolayca ortadan kaldırılabilir.

KAPİTALİZMDE ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNİN NİTELİĞİ VE ESNEKLEŞME
Kapitalist üretim ilişkileri içinde, devlet aygıtının tarihsel varlık nedeni ve faaliyetlerinin temel amacı, sermaye birikiminin sorunsuz olarak devamını sağlamaktır. Dolayısıyla sermaye birikimi süreci, sadece teknik bir süreç olmayıp, toplumsal ilişkiler alanının bütününü ifade etmekte ve bu bütün, mülkiyet ilişkilerine bağlı olarak, sınıfsal karşıtlık ve farklılıkların temeline dayanmaktadır. Bu çerçevede, kapitalist devletin üretim, değişim ve bölüşüm ilişkileri üzerindeki etkisi, özü aynı kalmakla birlikte, sermaye birikim sürecinin içinde bulunduğu tarihsel koşullara göre değişimler gösterebilir.
Kapitalist devlet, sermaye birikiminin devamını sağlamak üzere, kamu harcamaları ve kamu gelirlerini kullanarak, gelirin ve kaynakların yeniden dağılımını düzenleme ve etkileme yeteneğine sahip olan en güçlü otoritedir. Böylece kapitalist devlet, örneğin esnek çalışmayı yasalaştırarak üretim ilişkilerinin “yenilenmesi”nde üzerine düşeni yaparken, sistem içinde kaynak ve gelir bölüşümünü, kamu harcamaları ve kamu gelirleri yoluyla yeniden düzenleyerek sermaye birikimi sürecinin önündeki tıkanıkları giderebilmektedir. Kapitalist devletin elde ettiği gelirler ile yaptığı harcamalar yoluyla, ekonomik ve toplumsal süreçler üzerinde yarattığı etki, büyük ölçüde, sermaye birikimin devamı ve sistemin meşrulaştırılması işleviyle ilişkilidir. Bu çerçevede, kamu harcamaları ve kamu gelirleri miktar ve bileşiminde süreç içinde oluşan değişimler, büyük ölçüde, sermaye birikimi koşullarının gereklerine bağlı olarak şekillenir. Bu şekillenme, birikim koşulları ve sınıfsal ilişkiler çerçevesinde değerlendirildiğinde, üretim sürecindeki sömürü biçimleri ve bunun gelirin bölüşümü üzerindeki etkileri daha net olarak ortaya çıkar.
Kapitalist gelişmenin temel unsuru, sermaye birikiminin sürekli bir şekilde, sorunsuz olarak artmasını sağlamaktır. Bu ise, ancak sermaye sahibinin (devlet ya da özel sermaye), yaratılan artı-değerin, her seferinde giderek daha fazla bölümüne el koymasına bağlıdır. Bunun için sermaye sahibi, emeğin kendini yeniden üretmesinin bedeli olan “asgari ücret” düzeyini sürekli olarak azaltmak ve böylece artı-değerden kendine düşen payı arttırmak zorundadır. Bunun gerçekleşmesinin en önemli unsurları, teknolojik yeniliklerden de yararlanarak, emek üretkenliğini, emekçilerin verimliliğini (moda tabirle performansını) arttırmak ve bir bütün olarak çalışma sürecini esnekleştirilerek, sermaye lehine yeniden düzenlemektir. Böylece, yaratılacak olan “yeni” ve “esnek” çalışma ilişkileri aracılığı ile emeğin baskılanması ve disiplin altına alınması daha da kolaylaşmakta, sermaye birikiminin istikrarını bozan her türlü hukuk kuralı, yasa ve düzenlemenin engel olmaktan çıkması mümkün olabilmektedir.
Kapitalizmin tarihine bakıldığında, çalışma ilişkilerinin, esas olarak, işveren ile yapılan “hizmet akdine”, bugünkü ifade ile “sözleşmeye” dayandığı söylenebilir. Kapitalizmin hakim üretim biçimi haline gelmesinden sonra, işçi ile kapitalist arasında, işçilerin yarattığı artı-değerin paylaşılması üzerinden pazarlık yapılmış, bunun hukuksal gelişimi, önceleri sözleşme şeklinde, daha sonra sendikaların gelişmesiyle toplusözleşme sistemi çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Ancak kapitalistler, işçilerle pazarlık yaparken, onlara mümkün olan en az ücreti vermek için, bir taraftan çeşitli bahaneler uydururken, diğer taraftan işçilerin yaratacağı artı-değerden onlara nasıl daha az pay vereceğinin hesaplarını yapmıştır. 
2. Dünya Savaşı sonrasında, devletlerin ekonomik hayatta daha fazla yer aldığı dönemlerden itibaren, devlet aygıtı tarafından, tek yanlı düzenlemelerle, “statüye dayalı çalışma ilişkileri”nin geliştirilmeye başlandığı görülür. “Memurluk”, genel olarak statüye dayalı çalışma ilişkileri çerçevesinde, devlet ya da daha genel bir ifade ile kamu kesimi tarafından istihdam edilen, kamu otoritesini temsil eden ve bu otoritenin emrinde çalışanları ifade eden bir kavram olarak ortaya çıkmış; 2. Dünya Savaşı sonrasında, “hak ve güvenceleri” ile birlikte, çerçevesi daha belirgin olarak çizilmiştir. Bu bağlamda, esas olarak kamu gücü kullanarak kamu hizmeti yürütenleri tanımlamak için kullanılan “memur” kavramının kapsamı ülkeden ülkeye değişmiş; ancak, kamu hizmetlerinin özünde bulunan “düzenlilik”, “süreklilik” ve “etkililik” ilkeleri, hemen her ülke açısından, “benzer düzeylerde” geçerli olmuştur.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasının en belirgin yeniden yapılanma ögesi olan “sosyal devlet” anlayışı ve uygulamalarına bağlı olarak, “memurlar” ya da “kamu görevlileri” olarak ifade edilen kesimin sayısında niceliksel olarak bir artış meydana gelmiştir. Ancak bu artış, “işçi sınıfı değişti”, “işçilerin sayısı azaldı” gibi tüm değişim söylemlerine karşın, işçi sınıfının sayısal artış oranını hiçbir zaman geçmemiştir. Aksine, bir taraftan sosyal devlet uygulaması sonucu, kapitalist devlet, toplumdaki en büyük işveren konumuna gelirken, diğer taraftan memurlar çalışma ve yaşama koşulları bakımından daha kötü şartlarda yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmıştır.
“Sosyal devlet” uygulamasına bağlı olarak devletin işlevlerinin genişlemesi, önceleri değerli olan, ancak krizlerle birlikte “üvey evlat” muamelesi gören kamu görevlilerinin tabi olduğu “memurluk statüsü” ile ilgili tartışmaların da gündeme gelmesine yol açmıştır. Örneğin devletin esas olarak kol emeği kullanan kişileri giderek artan ölçüde çalıştırması, iki kategori çalışma sisteminde de aynı mesleğin yapılması (bir özel okuldaki öğretmen ile devlet okulundaki öğretmen ya da özel fabrikada çalışan büro emekçisi ile bir KİT fabrikalarında çalışan büro emekçisi gibi) türünden gelişmeler, memur statüsünde çalışanlar arasında da güçlü bir sözleşmeli çalışma eğiliminin doğmasına yol açmıştır. ABD’de yaygın olan, 1990’lı yılların başından itibaren Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşmaya başlayan “sözleşmeli çalışma” uygulaması, önceleri istisna olarak değerlendirilirken, 2000’li yıllara gelindiğinde genel kural haline gelmiştir. Kendisi de büyük bir işveren olan kapitalist devlet, krizlerden etkilenmemek için, “tam zamanlı”, “kadrolu”, “sürekli çalışma” yerine, “kısmi zamanlı”, “geçici” ve “esnek çalışma” uygulamasını yaygınlaştırmıştır. Maliyet-kâr ilişkisi çerçevesinde bakıldığında, pek çok devlet için, önemli bir maliyet kalemi olan istihdam maliyetinin azalmasının, kâr oranlarını daha da yukarıya çekme girişimlerinden sadece birisi olduğu kolayca anlaşılabilir.
Önemli ölçüde örgütlenmiş ve belli bir mücadele deneyimine sahip olan kamu emekçisinin, iş güvencesiz “sözleşmeli personel” uygulamasının kapsamına alınmasının kökeninde, yukarıda sıralanan nedenler vardır. Bugün, gelişmiş veya azgelişmiş olmalarına bakılmaksızın, tüm ülkeler için, önemli birer maliyet unsuru olan “kadrolu, sürekli, tam zamanlı personel istihdamı” yavaş yavaş terk edilmekte, yerini esnek çalışma ilişkilerine bırakmaktadır.

YENİ ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ VE PERSONEL SİSTEMİ
Son on yılda, Avrupa’da, özellikle AB’ye aday ülkelerin çalışma yasalarında, istihdam biçimlerinde yapılan yasal düzenlemeler, işçi sınıfının mücadelesi ile kazanılan pek çok hakkın nasıl bir çırpıda elinden alındığının en açık göstergeleridir. Avrupa’da ya da Türkiye’de, kamu emekçilerini yakından ilgilendiren yasal düzenlemelere bakıldığında,  hemen hepsinde “esneklik” ya da “esnek çalışma” ifadesine ya da esnek çalışmayı çağrıştıran “performans ücreti”, “performans değerlendirmesi”, “toplam kalite yönetimi” gibi kavramlara sık sık başvurulduğu görülebilir.
Esneklik, emekçilerin, çalışma biçimi, sayısı, çalışma koşulları, ücreti, çalışma süresi ve çalışma yetenekleri bakımından, “piyasa koşulları” neyi gerektiriyorsa, o koşullarda istihdam edilebilmesini ifade etmektedir. Eğer “piyasa koşulları”, çalışanların sayısının azaltılmasını, ücretlerinin düşürülmesini ya da çalışma saatlerinin yükseltilmesini gerektiriyorsa –ki yüksek karlar peşinde koşmak, bunu hep gerektirir–, işveren ya da yönetim, hiçbir yasal engel ile karşılaşmaksızın, çalışan sayısını azaltabilmeli ya da çalışma saatlerini arttırabilmelidir. Bu haliyle oluşturulacak olan yeni personel rejimi, kapitalizmin, sermaye birikiminde yaşadığı tıkanıklıklar karşısında bir “can simidi” vazifesi görecektir. Çünkü önemli olan, kaç kişinin istihdam edildiği, kaç kişiye “ekmek verildiği” değil, üretim süreci içinde “piyasa”da oluşan arz ve talep dalgalanmalarına “nasıl” ve “ne şeklide” yanıt verebileceğidir. Şimdiye kadar, daha çok işçileri ilgilendirdiği sanılan “esnek çalışma ilişkileri”, artık sadece maddi mal üreten atölyeler ya da fabrikalarda çalışan işçileri değil, hizmet üreten işyerlerinde çalışanları, özel-kamu ayrımı yapmaksızın tüm istihdam alanlarını kuşatmıştır.
Gerek tarihsel, gerekse özüne ilişkin dinamiklerine baktığımızda, kapitalizmin, sermaye birikimine engel olan “katılıkları” sürekli olarak esnekleştirdiğini ve ardından sermeye birikimi için uygun bir dizi uygulamayı başlattığı görülür. Bu anlamda, önce de belirtildiği gibi, sosyal gerçeklik olarak, sermayenin varlık koşulu olan emeğin, tarihsel olarak kendi ürününün, yani sermayenin denetimi altına girmesi, tam da, kapitalizmin, tarihsel olarak esnek olması ile ilişkili bir olgudur. Sermaye, bugünkü koşullarda, teknolojiyi, hem emek yerine teknoloji ikame ederek, hem teknolojinin sağladığı kolaylıklarla “pahalı” emek yerine “ucuz emek” ikame ederek (işsizlik oranları sonucu büyüyen yedek işçi ordusu nedeniyle), kullanabilmektedir. Bu iki kullanım gücünün, sermayeyi emek karşısında ne kadar güçlü kıldığı ise, işçi sınıfı ve emekçilerin son yıllarda yaşadığı deneyimlerle ortadadır.
Kapitalizm açısından hiç de yeni olmayan esneklik eğilimlerinin yeni olan yönü, günümüzde üretim ve tüketimin hızının muntazam boyutlara ulaşmasıdır. Bunun gerçekleşmesindeki en önemli etken ise, teknolojik gelişmeyle birlikte gündeme getirilen ‘esneklik’ uygulamaları olmuştur. Çünkü esneklik, kriz döneminin her şeyi çözen sihirli kelimesi olarak ortaya çıkmıştır. Ekonomik kaygılar dolayısıyla alındığı savunulan kararlarda, en az ekonomi kadar, sermayenin siyasal ve toplumsal çıkarları da belirleyici olmaktadır. Sermaye, kendisine, üretimini ve kârını arttırmak için hayatın her alanında, özellikle “emek piyasaları”nda, sınırsız ve engelsiz biçimde hareket etmesini olanaklı kılacak bir düzen istemektedir. Esneklik ve esnek çalışma ilişkileri ise, bunu gerçekleştirmenin en önemli aracıdır.
Dünya deneyimlerine bakıldığında görülen bir diğer gerçek ise, esnek çalışma ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan değişikliklere koşut olarak ya sendikasızlaştırma eğiliminin güçlendiği ya da sendikaların yapılarında, mücadele biçimlerinde önemli değişikliklerin meydana geldiğidir. Sendikal yapılardaki değişiklikler çeşitli biçimlerde ortaya çıkmaktadır; –sendikal bürokrasinin zayıflaması türünden hayırlı sonuçlar da verebilecek, ancak örgütlülüğü parçalamayı ve küçültmeyi hedefleyen– işkolu sendikacılığından işyeri sendikacılığına yöneliş, daha “uzlaşmacı” ve “işbirlikçi” bir sendikal anlayışın gelişmesi, mücadeleci sendikacılığın iyice zayıflaması, militan ve ilerici sendikal yapıların, geri sendikal anlayışlarla kuşatılarak eritilmesi veya sendikal örgütler arasındaki rekabetin kışkırtılması/artması gibi değişiklikler, son dönemde en çok gözlenen gelişmelerdir.
Türkiye’de yıllardır yaratılmak istenen yeni çalışma ilişkileri, tıpkı Avrupa deneyimlerinde olduğu gibi, işçi ve emekçileri, tümüyle işin, işyerinin ve işverenin istek ve beklentilerine, ihtiyaçlarına göre çalıştırmayı ya da çalıştırmamayı ilke edinen bir anlayışın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Son on yılın Avrupa’sına baktığımızda, iktidara gelen hükümetlerin, kamu istihdam rejimlerine esneklik unsurlarını daha fazla sokmaya başladığı görülebilir. Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi bütünleşmesi bağlamında önemli bir yeri olan esneklik uygulamalarının, uyulması gereken Maastrich kriterleri, yeni teknolojilere uyum ve özelleştirme uygulamaları ile birlikte, kamu kesiminde istihdam daralmasını hedeflediği, kısa sürede ortaya çıkmıştır. Kamu personel sistemi açısından AB ülkelerinin önceliği, “performansa dayalı ücret”, kamu hizmet sunumunun “müşteri odaklı” olarak gerçekleştirilmesi, çalışanlar arasında rekabet yaratılması gibi, “serbest piyasa ekonomisi”nin ilkelerinin hayata geçirilmesidir. Bu ilkelerin hayata geçmesinin en somut sonucu ise, istihdam biçimlerinde “radikal” değişikliklere gitmek ve kamu istihdamının daralması olacaktır.
Avrupa’da yaşanan bu gelişmeler, her yönüyle daha geri ve azgelişmiş bir ülke olan Türkiye için de, örnek alınacak niteliktedir. Ancak ulaşılmak istenen hedefin ne olduğu, hem Avrupa, hem de Türkiye sermayesi açısından nettir; sermayenin asıl istediği, ihtiyacı kadar ve istediği koşullarda çalışacak, istediği zaman kolayca kapı önüne konulabilecek kadar “esnek” bir işgücü istihdamının zeminini yaratmaktır. İşsizlik ile birlikte her geçen gün büyüyen yedek işgücü ordusu, sermaye çevrelerinin ve onların iktidardaki temsilcileri olan hükümetin iştahını kabartmaktadır. “Kamu Personel Rejimi Yasa Tasarısı” ile emekçiler, tamamen sermayenin tasarrufunda basit birer üretim girdisine dönüştürülecektir. Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile birlikte değerlendirildiğinde, göreli olarak piyasa sisteminin dışında kalmayı başarabilen yaşamın en temel ihtiyaç alanlarının, tamamen piyasa sisteminin içine çekilmesi sürecinin, önümüzdeki dönemden itibaren hız kazanacağını söylemek mümkündür.

SONUÇ
Kamuda yaygınlaştırılmak istenen esneklik uygulamaları ile birlikte ortaya çıkan en önemli sonuç, geliştirilen istihdam politikaları ve çalışma koşulları açısından belli ölçülerde kazanılmış görülen hakların ortadan kalkması veya kuralların çözülmesidir. Bu süreç, “çalışanı koruyucu” kurallar yerine, giderek esnek işgücü kullanımı içinde, duruma göre değişen kuralların ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Hatta bu durum, çalışma yaşamında ayrıcalıklı durumda bulunan nitelikli veya örgütlü işgücü için bile geçerlidir.
Kamu yönetimi ve yerel yönetimlere ilişkin yasal düzenlemelerin ardından, sıra, kamu emekçilerinin iş güvencelerine, en temel haklarına son darbeyi vurma noktasına gelmiştir. Kamu emekçileri, “sözleşmeli” olarak istihdam edilerek, öncelikle, “iş güvencelerini” yitirecekler ve gelecekleri, hükümetin atadığı siyasal yöneticilerin iki dudağı arasında olacaktır. Böylece, öncelikle hükümet politikalarını eleştirenler, sendikalı olanlar ve örgütlü mücadeleyi savunanlar ilk fırsatta işsizler ordusuna katılacak, bir anlamda, yedek işgücü ordusunun yeni askerleri olacaktır. Bu nedenle, kamuda hedeflenen yeniden yapılanmanın başarıya ulaşması açısından, personel sisteminde yapılacak değişiklikler, hayati öneme sahiptir.
Yeniden oluşturulmak istenen personel sistemi, getirdiği esnek çalışma ilişkileri açısından,  4857 Sayılı İş Yasası’na hakim olan esnekleşme anlayışını yaygınlaştıracaktır. İş Yasası, getirdiği düzenlemeler ile, 19. yüzyılın “vahşi kapitalizmini” nasıl yeniden diriltti ise, yeni personel sisteminin de, kamu emekçileri için, daha kötü çalışma koşulları, daha düşük ücret ve daha yoğun çalışmak, işsizlik ve yoksulluk anlamına geleceği ortadadır. İki düzenlemeye birlikte bakıldığında, yaratılmak istenen yeni sistemin genel boyutları ortaya çıkmaktadır. Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile başlayan ve yeni personel sistemi ile devam eden süreç, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırarak, piyasalaşma sürecini daha da hızlandırmayı, devlet için birer maliyet unsuru olan kamu emekçilerinin önemli bir bölümünün işine son vererek, özelleştirmenin önünü açmayı ve sermaye için muhtemel kâr alanlarını genişletmeyi hedeflemektedir.
Bilindiği gibi, yeni İş Yasası, esnek çalışma biçimlerinin yanı sıra, ortalama iş süresi ve telafi edici çalışmaya ilişkin hükümleri ile, çalışma sürelerini de esnekleştirmiş ve 11 farklı çalışma süresi ortaya çıkararak, işverenlerin elini büyük ölçüde rahatlatmıştır. Benzer bir durumun, önümüzdeki dönemde, kamu istihdamında yaşanmaması için hiçbir neden yoktur. Özellikle eğitim alanı, kısmi süreli çalışmanın ve telafi edici çalışmanın kolaylıkla uygulanabileceği geniş bir alandır. Bu nedenle, esnek çalışma ilişkilerinin eğitim alanında yaygınlaşmasının sağlanması, ileride, tüm kamu sisteminde yapılacak uygulamalar açısından önemlidir. Bu anlamda, eğitim alanında yaygın olarak kullanılan “norm kadro” uygulaması, önümüzdeki yıllarda, yaygınlaşacak olan esnek çalışmanın bir “ön çalışması” olarak değerlendirilmelidir.
Kamu emekçilerini sözleşmeli, iş güvencesinden yoksun olarak çalıştırmanın bir diğer önemli sonucu da, kamu emekçilerinin sendikal mücadelesinin, grevli-toplu sözleşmeli mücadelenin “fiilen” engellenmesi olacaktır. Çünkü hazırlanan yasa tasarısı “hukuken” sendikalı olmayı yasaklamamıştır. Sözleşmeli istihdam olduğunda, çalışanlar ile bireysel sözleşmeler yapılacak, her yıl sonunda yapılacak değerlendirmeler sonucunda sözleşmenin yenilenip yenilenmeyeceğine karar verilecektir. Böylece, bir taraftan kamu emekçilerinin ücretleri için toplu olarak hareket etmesi (toplu pazarlık yapabilmesi) engellenirken, diğer taraftan, hükümetin başını “ağrıtan” mücadeleci sendikalar ve üyeleri işlevsiz hale getirilebilecektir.
Buradaki asıl hedef, istihdamın her alanında olduğu gibi, hizmetler alanında da “yedek işgücü” yaratmaktır. Bu yolla, kamu emekçilerinin ücretlerinin arttırılmaması, hatta  düşürülmesi mümkün olabilir. Böylece üretilen hizmetin giderek daha fazlasına el konularak, önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek muhtemel krizlerde, yüz binlerce kamu emekçisinin, yasal engeller olmaksızın, kapı önüne konmasının “hukuki gerekçesi” de tamamlanmış olacaktır. Bu durum, her yönüyle sermeyenin ve onun sözcüsü olan siyasi iktidarının elini güçlendirirken, sendikaların nasıl tepki vereceği ve tüm emekçileri birleştirici bir mücadele hattını nasıl oluşturacağının henüz tam olarak ortaya konulamamış olması, bugün için emek hareketinin en büyük zaafı durumundadır.
Özelleştirme uygulamaları, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması ve kamunun tasfiyesi ile başlayan yıkım süreci, bugün kamu emekçilerinin tasfiyesi noktasına gelmiştir. Personel rejiminde yapılacak yeni düzenlemeler ile birlikte, kamu emekçileri, tüm ekonomik ve sosyal haklarını yitirecek, iş güvencesi kapsamı dışına çıkarılarak, bugün işçi sınıfının geniş kesimini ezen “vahşi kapitalizm”in kanlı çarklarının arasında ezilemeye terk edilecektir.
Tüm emekçiler ve onların örgütlü gücü olan sendikalar, tek tek işyerlerinden başlayarak, tüm hizmet alanlarında, tarihin en büyük saldırısına karşı tüm güçleri ile direnme sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Dolayısıyla, söz konusu durum, salt memurların mevcut ayrıcalıklarının savunulması olarak görülmemelidir. Çünkü bugüne kadar gerçekleştirilen saldırıların hepsi, böylesi dar bir bakış yüzünden püskürtülememiştir. Tarım alanına yönelik olarak yapılan saldırıları sadece köylülerle, “ücretli kölelik düzenini” güvence altına alan İş Yasası değişikliklerini sadece işçilerle sınırlı gören, bütün bunların arkasındaki sermaye programını ve bağlı ilişkileri görmezlikten gelen yaygın anlayış, en geniş, en yaygın tepkilerin örgütlenmesinin ve mücadeleye çekilmesinin önünü kesen en büyük hata olmuştur.
Önümüzdeki dönemde hayata geçirilmek istenen “Kamu Personel Yasası”nı, geçmişte yapılan hatalardan dersler çıkararak değerlendirmek ve tüm anlatılanlardan hareketle, yapılmak istenenleri basit bir “memur kıyımı” olarak görmemek gerekir. Dolayısıyla bugün, sınıf bilinçli kamu emekçilerine ve sınıf partisine düşen, egemen sınıfların bu yeni saldırı dalgası karşısında, ayrım yapmaksızın, tüm emekçileri birleştirecek bir mücadele perspektifi ortaya koymak ve saldırının bütününü gören bir noktadan mücadeleyi yükseltmektir.

Sınıf örgütleri olarak sendikaların doğuşu

Sendikaların ve sendikal örgütlenmelerin işçi sınıfı mücadelesi açısından taşıdığı önem, sendikaların ilk ortaya çıktığı günden günümüze kadar hemen her dönem, en önemli tartışma konularının başında gelmiştir.
Sendikaların işçi sınıfı örgütleri olarak ortaya çıkış koşulları ve daha sonraki dönemde yaşadığı gelişim, söz konusu gelişim sürecinde yaşanan zorluklar ve karşılarına çıkan/çıkarılan engeller, sendikaların hangi koşullarda işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri haline geldiğinin anlaşılması açısından önemlidir.
Sendikaların ortaya çıkış koşullarının tartışılması, işçi örgütlerinin hangi ihtiyaçtan, nasıl ortaya çıktığını hatırlamak, sadece geçmiş açısından değil, günümüz açısından da öğreticidir. Bu durum, sendikaların sadece oluşum sürecini anlamak açısından değil, kapitalizm koşullarında sendikaların yapısı ve işlevinin tarihsel gerçekler ışığında yeniden gündeme getirilmesi açısından da önemsenmelidir.
Sendikaların neden ve hangi gerekçelerle işçi sınıfının mücadele örgütleri olarak kabul edildiği ve işçilerin önce kendi aralarındaki yardımlaşma ve dayanışmaları ile başlayan, zaman içinde sendikaları kurarak onları birleşme ve mücadele merkezleri haline getirmesi ile tarih içinde oynadıkları rolü bir kez daha hatırlamak, özellikle günümüzde sendikal örgütlenme ve mücadele alanında yaşanan gelişmelere daha sağlıklı bakabilmek açısından önem taşımaktadır.
Sendikaların işçi sınıfı tarihi içinde hangi koşullarda ve ne tür engelleri aşarak, nasıl oluştuğuna baktığımızda, sorunun sadece geçmişle ilgili olmadığı, pek çok yönden günümüze de ışık tutan zengin bir içerikle karşılaşmak mümkündür.

SENDİKALARIN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI
16. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın sonlarına kadar kapitalist üretim basit elbirliği ve imalata dayalı atölye üretimi anlamına gelen manüfaktür üretim şeklinde yapılmıştır. Ticaret kapitalizminin egemen olduğu bu dönemde, küçük atölyelerde, Ortaçağdan kalma lonca sistemini (meslek birlikleri) sürdürmekte olan farklı mesleklere ait zanaatçılar ile köyünden, toprağından henüz kopmuş olan vasıfsız işçilerin (eski serfler) çalıştığı görülmektedir.
Sanayi Devrimi’ne kadar olan dönemde, insanların en önemli üretim faaliyeti alanı tarım ve ticaret olmuştur. Bu dönemde üretim büyük ölçüde tarıma dayalı olarak yürütülürken, tarım dışı üretim el sanatlarından ve küçük imalattan oluşmuş, fabrika sistemi öncesinde üretim dağınık ve plansız bir içerikte gerçekleşmiştir.
Manüfaktür sistemi, kendilerine az para veren ya da onları dışta bırakan loncalara karşı önemli bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Manüfaktür ile beraber, loncalarda çırak ve kalfalar ile ustalar arasında sürmekte olan ataerkil ilişkiler, zamanla yerini, işçiler ile kapitalistler arasındaki çıkar karşıtlığına dayanan ilişkilere bırakmaya başlamıştır.
Manüfaktür öncesi dönemde işçiler, emek güçlerini satabilir konumdayken, var olan lonca örgütlenmesi bunun önünde uzun süre engel olarak yer almıştır. Ancak manüfaktür ile birlikte lonca sistemi hızla çözülmeye başladığında, modern fabrikaların öncülleri olarak kabul edilen manüfaktürler, köylüleri ve zanaatçıları yığınlar halinde kendisine çekmiş ve daha sonra onların büyük bölümünün işçileşmesinin önünü açmıştır.
Üretimin pazar için yapılmaya başlanması feodalizmin yapısı üzerinde çözücü bir etki yaratmış ve feodalizmi zayıflatıp, sonra onun yerini alacak güçlerin büyümesine uygun bir ortam sağlamıştır. Bu dönemde kentlerin birer ticaret merkezi olarak gelişmesi, özellikle küçük mülk sahipleri üzerinde olumsuz anlamda etkili olmuştur. Feodal sömürü ilişkileri çözülmeye başladıkça, işçiler, köylüler ve küçük mülk sahipleri üzerindeki baskılar artmıştır. Ticaret kapitalizminin gelişmesiyle birlikte tarımın gerilemeye başlaması, şehirlere olan göçü hızlandırmış; bu gelişme, özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’da şehir nüfusunun hızlı bir şekilde artmasını ve modern işçi sınıfının oluşum sürecini beraberinde getirmiştir.
18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yaşanan köklü değişimler, biri İngiltere’de, diğeri Fransa’da, birbiriyle sıkı ilişkili iki önemli tarihsel olay olan Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi’nin getirdiği ekonomik, toplumsal ve siyasal değişimlerle sınıf mücadelesinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Sanayi Devrimi, teknolojinin üretimde kullanılmasıyla ortaya çıkan ekonomik devrimle İngiltere’de başlamış ve Fransa’daki siyasal devrimle bütünleşmiştir. Burjuvazi, önce Sanayi Devrimi, ardından Fransız Devrimi ile ekonomik ve siyasal olarak güçlendikçe, geçmişte kendisiyle birlikte hareket eden ve özellikle Fransız Devrimi’nin başarısında dolaysız katkıları bulunan işçi ve köylüleri dışlamış, bir anlamda, sonraki yıllarda sınıf mücadelelerinin içeriği ve şiddetini belirleyecek ilk adımları bizzat kendisi atmıştır.
1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi ile burjuvazi, seçme-seçilme hakkı başta olmak üzere, bazı temel hakları sadece mülk sahibi erkekler ile sınırlı bir ayrıcalık olarak hayata geçirmiştir. Bu durum, devrimin başarısında burjuvaziyle birlikte mücadele eden ve tamamı mülksüz olan işçi sınıfı açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Ancak bu olumsuz gelişme, tarih sahnesinde dönemin hızla büyüyen gücü olan işçi sınıfına tarihi bir ders de vermiştir. Günümüzde de geçerliliğini sürdüren bu önemli tarihsel ders, işçilerin burjuvaziden ve onun uzantılarından ayrı ve bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmedikçe, burjuvazinin tahakkümü ve etkisinden kurtulmalarının mümkün olmamasıdır. Bu durumun sonraki döneme yansıyan en somut sonucu, işçilerin burjuvaziden, sermayeden ve sonraki süreçte devlet mekanizmasından bağımsız olarak örgütlenme ihtiyacının artması olmuştur.
18. yüzyılın son çeyreği ve 19. yüzyılın ilk yarısında işçiler, patronların büyük baskısı ve cezalandırma uygulamaları altında çalıştırılmıştır. İşi bırakıp giden işçiler dövülmüş, işkence görmüş ve zindanlara atılmıştır. Hatta patronlara itaat etmeyerek “disiplinsiz davranan” bazı işçilerin kulakları kesilmiş, bu şekilde işçi sınıfının ilk kuşakları korkutulmak, sindirilmek istenmiştir.
Fabrika sisteminin ilk ortaya çıktığı zamanda fiziksel güçleri ve uzun süre çalışmaya uygun oldukları için önce sadece erkek işçilerin fabrikalarda istihdam edildiği görülür. İşçilerinin birbiriyle acımasız bir rekabet içine girmesi sonucunda ücretlerin sürekli olarak düşmesinin kaçınılmaz sonucu olarak, zaman içinde, kadın ve çocuk işçiler de fabrika yaşamına zorunlu olarak katılmak zorunda kalmışlardır.
Bu dönemde sayıları hızla artan işçiler, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalistler tarafından acımasızca sömürülmüş, pek çok işçi toplama kamplarından farksız olan fabrikalarda kölelik koşullarında çalışmışlardır. Eski zanaatkârlar ve evde iş yapanlar için fabrikalarda çalışmak çok zor olmuş, işçiler için fabrikada çalışmak, kışlaya ya da hapishaneye girmekten farklı görülmemiştir.
İlk yıllarında kapitalizmin, fabrikalarda yaşanan yoğun sömürünün doğal bir sonucu olarak oldukça hızlı gelişme göstermesi, burjuva sınıfın her geçen gün güçlenmesini ve daha fazla zenginleşmesini beraberinde getirmiştir. Kapitalist gelişme sınıflar arasındaki uçurumu sürekli derinleştirmiş ve bu uçurum, sonraki döneme damgasını vuracak olan sınıf çatışmalarının nesnel zeminini oluşturmaya başlamıştır. Ancak işçiler fabrikada çalışmaya başladıklarından itibaren birbirlerini rakip olarak görmüşler, işyerinde yaşanan rekabet, patronlara geniş işçi kitlelerini istedikleri gibi denetleme ve yönlendirme konusunda büyük kolaylıklar sağlamıştır.
İşçi sınıfının içinde bulunduğu yoksulluk koşulları, özellikle İngiltere ve Fransa’da 19. yüzyılın başlarında kendisini en acımasız şekilde göstermiştir. Bu dönemde, tek tek fabrikalarda birbirinden kopuk çok sayıda grev ve direnişin yaşandığı bilinmektedir. İşçilerin, birbiri ile rekabetinin patronlar karşısında kendilerini nasıl zayıf düşürdüğünü çok acı deneyimler üzerinden öğrenmeye başlamaları, ilk işçi örgütlerinin tek tek fabrikalarda, fiilen ve kendiliğinden oluşmasını sağlamıştır. Bu durum, o döneme kadar kendinden son derece emin olan kapitalistlerin fabrikadaki mutlak hakimiyet ve otoritelerinden kaygı duymalarına yetmiştir.
İşçi sınıfı, tamamı kendiliğinden başlayan ve her adımda patronlara ve makinelere karşı şiddet eylemleri içeren grev ve direnişlerin de etkisiyle, 1800’lü yıllardan itibaren fabrikalarda fiilen örgütlenmeye başlamış, ilk örgütlü işçi hareketleri işçilerin kendilerini yoksulluğa ve sefalete iten kapitalist sömürü koşullarına karşı gösterilen tepkiler şeklinde olmuştur.

İLK İŞÇİ EYLEMLERİNİN KARAKTERİ
İşçilerin burjuvaziye karşı ilk kitlesel tepkileri, o dönemde yaşanan ağır yoksulluk ve sefaletin de etkisiyle, çoğunlukla şiddet ve “suç işlemek” şeklinde olmuştur. Örneğin 18. yüzyılın sonlarında, o dönem “baldırıçıplak” (sans cullottes) olarak ifade edilen çok sayıda işçi ve işsiz, zenginleri gördükleri yerde döverek cezalandırmaya çalışmış ve ceplerindeki bütün paraları alarak (çalarak/el koyarak), modern işçi sınıfının burjuvaziye karşı duyduğu öfkeyi çeşitli “şiddet eylemleri” üzerinden ve “hırsızlık” yaparak göstermiştir.
Bu dönemde işçilerin burjuvaziye karşı beslediği düşmanlığın ilk ve en başarılı ifadesinin bu tür “hırsızlık/el koyma” eylemleri olması, o dönemin koşulları dikkate alındığında son derece anlamlıdır. Engels, bu döneme ilişkin olarak “İşçi, bütün halk içinde çile çekenin niçin yalnız kendisi olduğunu kavrayacak nitelikte değildi… Sonunda ihtiyaçlar, mülkiyetin kutsallığına beslediği köklü saygıya üstün geldi ve hırsızlığa başladı.” (1975:12) ifadesini kullanmıştır.
İşçi sınıfının gerçek sınıf düşmanlarını tanıması ve ona karşı kitlesel mücadeleyi öğrenmesi hiç de kolay olmamıştır. İşçilerin burjuvaziye karşı beslediği düşmanlığın ilk biçimi zenginlere yönelik şiddet eylemleri  ve hırsızlık şeklinde olsa da, esas şiddetli eylemler, makineli üretimin yaygınlaşmasıyla birlikte yaşanmıştır. Bu eylemler, kimi yerlerde işçilerin bireysel girişimleri şeklinde yaşanırken, kimi yerlerde işçi örgütlerinin eylemi şeklinde görülmüştür .
İşçilerin bilinen ilk kitlesel eylemi makine kırma eylemleri olmuştur. İlk makine kırma eylemi, 1758 yılında İngiltere’de, mekanik yün biçme makinesine karşı yapılmıştır. En yaygın makine kırma eylemleri, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, Avrupa’da 1811-1813 yılları arasında özellikle Manchester merkezli olarak gerçekleşmiştir . Makine kırıcılığı (Luddite hareketi) olarak da bilinen bu eylemler, işçilerin burjuvaziye karşı daha önce yürüttüğü dağınık ve amaçsız mücadeleye yeni boyutlar kazandırmıştır.
“1808’de Manchester dokumacıları isyan etti, greve başladı, silahlı çatışmaya girdi ve mağlup oldu. Ancak bu insanların Manchester’da kral ve kilise için yürümeyen ilk ‘ayak takımı’ olduğu pamuk patronlarının kafasına dank etmiş oldu. 1812’ye gelindiğinde Manchester, makine kırıcılığı hareketinin kontrolündeydi: Nottinghamshire’daki dokumacılar, kendilerinin ve sanatlarının yerine geçen mekanik dokuma tezgâhlarını paramparça ederek köylerin kontrolünü ele geçirmişti. Lancashire dokumacıları otomatik dokumanın başladığı birkaç fabrikaya saldırarak olaylara katıldı. Hareket, yedi işçinin öldürülmesi ve 17 kişinin Avustralya’ya gönderilmesiyle bastırıldı” (Mason, 2010:36).
İşçiler tarafından makinelere yapılan saldırılar, aynı zamanda patronları ücretler ve diğer konularda uzlaşmaya zorlama aracı olarak kullanılmıştır. Bu eylemler sırasında gerçekleşen grevler sırasında patronların silahlı adamları ile işçiler arasında silahlı çatışmalar yaşanmış ve çok sayıda işçi öldürülmüştür. Makine kırıcılığı hareketi İngiltere’de burjuvazinin saflarında öyle büyük bir korku yaratmıştır ki, dönemin İngiliz parlamentosu, makine kıran işçilerin idam edilmesi ile ilgili bir yasa bile çıkarmıştır. 
İşçi sınıfının mücadele tarihinde önemli bir yere sahip olan makine kırıcılığı hareketi, o dönem işçi hareketi ve sendikaların radikal ve devrimci bir içerikte şekillenmesinde etkili olurken, son derece disiplinli ve etkili bir sınıf hareketi olarak kendisini göstermiştir. Makine kırıcı işçiler, içinde bulundukları koşulların da etkisiyle, başlarda mücadelelerini nasıl bir düşmana karşı verdiklerinin bilincinde olmamışlardır.
Sanayi Devrimi’nin gelişim süreci içinde işçiler, zamanla makineleri kırarak sonuç alamayacaklarını görmeye başlamışlardır. Çünkü makineleri kırmak işsizliği önlememiş, yaşanan yoksulluğu azaltmamış, işçilerin yaşadıkları sefalete son vermemiştir. “Makine kırıcılığı hareketi, ilerlemeye karşı geleneksel bir tepki olarak değerlendirilse de, devrimci hedeflerin etrafında gelişmiş ve işçi hareketine belli bir militanlık ruhu getirmiştir. Makine kırıcılarının topraklar üzerindeki ipotekleri kaldırma, vergileri düşürme gibi hedefleri vardır” (Thompson, 2004:665).
İşçiler, gerçek düşmanlarının makineler değil, makinelerin sahipleri olan kapitalistler olduğunu zamanla daha net kavramışlar ve mücadelelerini kalıcı hale getirmek için mevcut örgütlülüklerini gözden geçirerek, mücadelelerini sendikalar çatısı altında daha planlı ve daha disiplinli hale getirmeye çalışmışlardır.

İLK SENDİKALARIN KURULUŞU

Bugünkü sendikalara benzer özellikte, bilinen ilk sendikal örgütlenmeler, 1700’lü yılların sonlarına doğru, ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bu dönem kurulan işçi örgütlerinin büyük çoğunluğu meslek sendikaları olmuştur. İşçi sınıfı, yasal anlamda sendikalarına kavuşmak için uzun yıllar mücadele etmiştir. İşçi birlikleri şeklinde kurulan ilk örgütlenme çalışmalarının arkasından, ilk sendikaların matbaa işçileri ve dokumacılar tarafından İngiltere’de kurulduğu bilinmektedir. 
Makine kırıcılığına paralel olarak işçiler, kendi aralarında yardımlaşma dernekleri/sandıklar kurmuşlar, yazışma dernekleri üzerinden farklı şehirlerdeki sınıf kardeşleri ile iletişime geçerek örgütlenmeye çalışmışlardır. Daha sonradan sendikalara dönüşecek olan bu sandıklar, aynı mesleğe sahip erkek işçilerin kendi aralarında kurdukları ilk örgütlenme biçimleri olmuştur.
Sandıklar üzerinden, çalışma koşulları nedeniyle hastalanan, iş göremez hale gelenlere yardımlar yapılmıştır. Zaman içinde yardım sandıkları dönüşüm yaşayarak, işçilerin grev ve direnişlerini de örgütlemeye başlamış, işçi hareketinin giderek güç kazanmasının ardından köklü bir dönüşüm yaşanmıştır. İşçi sınıfı, yardımlaşma sandıkları şeklinde başlattığı örgütsel deneyimini geliştirerek, sonradan en önemli sınıf örgütleri haline gelecek olan sendikaları oluşturmuştur.
İşçilerin, önce birbirlerine karşı, sonra üretimde kullanılmaya başlanan gelişmiş makinelere karşı mücadeleye girişmelerinin ardından sendikaları kurmaları önemlidir. Tarihte işçi sınıfının burjuvaziye karşı bir sınıf olarak gerçekleştirdiği ilk örgütlü ve kitlesel eylemin makine kırıcılığı hareketi olması ve o dönemin sendikalarının bu hareketin etkisinde biçimlenmesi dikkat çekicidir. Bu dönemde, İngiltere’de sendikalar militan ve mücadeleci bir karakter kazanmış; işçilerin mücadelesinin daha da şiddetlenmesinde korkan burjuvazi, sendikal örgütlenmeyi yasaklayan 1799 tarihli Birleşme Yasaları’nı (Combination Act) 1824 yılında yürürlükten kaldırmak zorunda kalmıştır.
Marx, İngiltere’de sendika kurma yasağının kaldırılmasının işçi hareketi ve sendikalar açısından önemini şu cümlelerle ifade etmiştir; “(Kapitalistlerin) işçilere kıyasla sayıca az olmaları, ayrı bir sınıf oluşturmaları ve aralarındaki sürekli sosyal ve ticari ilişkiler onları ayakta tutar. (…) Buna karşılık işçiler ta başından itibaren, sıkı kurallarla biçimlenen ve yetkilerini görevlilere ve komitelere devredebilen güçlü bir örgüte mutlaka gerek duyarlar. 1824 Kanunu bu örgütleri tanıdı. Bu tarihten itibaren emek İngiltere’de bir güç haline geldi.” (1975:117).
İngiltere’de sendikaların kurulması yasağının kalkmasının ardından giderek güçlenen sendikalar, bir taraftan yeni üyeler yaparak büyürken, diğer taraftan üyelerinin katılımıyla patronlara karşı nasıl mücadele edeceklerinin yollarını aramaya başlamışlardır. Bu dönemde, işçiler ve sendikaların, görüşlerini yaymak ve işçileri kendilerine çekmek için bildiriler ve işçi gazeteleri  çıkardıkları, kendi içlerinde tartışma toplantıları yaptıkları bilinmektedir. İşçilerin başlarda çoğunlukla çalışma koşulları ve ücretlerle sınırlı olan mücadelesi, zaman içinde daha da genişlemiş, işçi sınıfının demokratik-siyasal taleplerini de kapsar hale gelmiştir.
İşçi sınıfının yardımlaşma sandıkları ve meslek sendikaları ile başlayan mücadelesi, İngiltere’de 1838 yılında Çartistlerin Halkın Bildirgesi’ni (People’s Charter) yayınlayana kadar genellikle ekonomik taleplerle sınırlı kalmıştır. Marx ve Engels tarafından işçi sınıfının ilk siyasal işçi hareketi olarak tanımlanan Çartist hareket, yayımladığı bildirgede herkes için gizli oy, işçiler için parlamentoda temsil hakkı, eşitlik, adalet gibi siyasal içerikli talepler öne sürmüş ve bunun için kısa sürede milyonlarca imza toplayarak, İngiliz Parlamentosu’na dilekçeler ile başvurmuştur.
İngiltere’de sendikalar 1824 yılından itibaren yasal olarak tanınmasına karşın, işçilerin mücadelesi dönemin iktidarı tarafından her fırsatta fiilen engellenmek istenmiş, çok sayıda işçi direnişi şiddetle ve zor kullanılarak bastırılmıştır. Bu dönemde İngiltere’de çok sayıda fabrikada işçilerin, bütün baskılara rağmen fiilen grevler örgütledikleri, patronların saldırılarına karşı aynı şiddette kitlesel yanıtlar verdikleri bilinmektedir.
Aynı dönemde Fransa’ya baktığımızda, işçi sınıfının çok daha vahşi saldırılarla karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Fransa’da örgütlenmek ve grev yapmak 1791 yılında çıkarılan bir yasa ile yasaklanmış, ancak bu yasaklar işçi sınıfının mücadelesini zayıflatmak bir yana daha da güçlenmesini ve militan bir içerik kazanmasını sağlamıştır. Fransa’da işçi sınıfı, ağırlıklı olarak Lyon ve Paris’te, tekstil ve maden ocaklarında, son derece zor koşullarda çalışmıştır. O dönem işçiler için sendika kurmak ya da grev yapmak, en acımasız saldırıların ve patron şiddetinin hedefi olmak anlamına gelmiştir. Fransa’da sadece işçiler değil, işçi ailelerinin tamamı yürütülen fiili mücadelenin somut bir parçası olmuş, sendika ve grevlere yönelik saldırılardan işçi sınıfını bütün bireyleri etkilenmiştir.
1827 yılında Lyonlu dokumacılar tarafından bir işçi örgütü olarak örgütlenen Karşılıklı Sorumluluk Derneği gizli olarak kurulmuş, sadece yirmi beş yaşını doldurmuş ve en az bir yıllık usta işçi olanlar bu derneğe üye olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde Lyon dokuma işçileri Fabrikanın Sesi adında bir işçi gazetesi çıkarmışlar ve bu gazete Lyonlu dokuma işçilerinin haberleşmesi ve örgütlenmesinde önemli bir işlev görmüştür.
Fransa’da işçiler uzun çalışma sürelerine ve düşük ücret dayatmasına isyan ederek, 1831 yılında başlayan fiili grevler üzerinden büyük bir ayaklanma gerçekleştirmişlerdir. İşçiler üç gün boyunca şehri ele geçirmelerine rağmen, güvenlik güçlerinin işçilere ateş açmasıyla çok sayıda işçi öldürülmüş ve ayaklanma vahşi bir şekilde bastırılmıştır. Lyon dokuma işçileri daha sonra da sık sık fiili grevler ve işyeri işgalleri gerçekleştirmişlerdir. Lyon’lu dokuma isçilerinin o dönemdeki kitlesel eylemlerine damgasını vuran slogan işçi sınıfı tarihine “Çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek!” olarak geçmiştir. 
1844 yazında, Almanya’nın en yoksul işçi bölgelerinden olan Silezya’da yaşanan dokumacılar ayaklanması ise, örgütsüz, siyasal hedeften yoksun, tamamen yoksulluğa karşı yapılmış olmasına rağmen, Alman işçi sınıfının ilk kitlesel bağımsız eylemi olarak bilinmektedir. Dönemin hükümetinin İngilizlerle rekabet edebilmek için 1823 sonrasında makineleşmeyi teşvik etmesiyle, eski teknolojiyle çalışanların çoğu iflas etmiş, dokumacıların hemen hepsi işsiz kalmıştır. 4 Haziran 1844’te, çalışma ve yaşam koşullarının çekilmez hale gelmesiyle işçiler, birlikte yaşadıkları mahallelerinden harekete geçerek, tıpkı İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi, önce fabrika sahiplerinin evlerine saldırmış, ardından fabrikalara yönelerek makineleri parçalamışlardır.
Yine aynı Haziran ayı içinde, bu kez binlerce dokumacı harekete geçmiş, Prusya askeri birliğinin dokumacıların üzerine ateş açması sonucu aralarında çocukların ve kadınlarında bulunduğu 11 dokumacı öldürülmüştür. Silezyalı dokuma isçilerinin ayaklanmasının duyulmasından sonra dokuma işçilerinin yoğun olduğu bazı köylerde de kitlesel ayaklanmalar olmuş, ancak hepsi şiddetle bastırılmıştır.
İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD’de ilk işçi örgütlenmelerinin kurulduğu ve işçi sınıfı mücadelesinin yükseldiği dönemlerde gözlenen ortak özellik, işçi sınıfının yasak ya da engel tanımadan mücadelesini yürütmesi, sendikalarını fiilen ve çoğu zaman gizli olarak kurması ve yaptığı grevlerle kendilerinden söz ettirmeleridir. Dönemin burjuva sınıfının işçilere ve onların örgütlü mücadelesine saldırısı ne kadar vahşi ve sert olmuşsa, işçilerin bu saldırılara cevabı aynı şiddet ve içerikte olmuş, işçi sınıfının bütün bireyleri, bu sert ve çatışmalı mücadele sürecinde çoğu zaman canlarını kaybetmeyi bile göze alarak hareket etmişlerdir.
Sendikaların ilk kurulduğu yıllarda karşı karşıya kaldıkları zorluklar, kadını, erkeği, çocuğuyla işçi sınıfının bütün bireylerinin, işçi ailelerinin topyekun yürüttüğü fiili mücadeleler ve burjuvazi tarafından yasaklanmasına rağmen yapılan fiili grevlerle, sendikaların işçi sınıfının en önemli mücadele araçları olarak gelişmesini ve yaygınlaşmasını sağlamıştır.   
Sendikaların, ilk ortaya çıktığında sadece yetişkin erkek emeğinin merkezinde olduğu sınırlı sayıdaki işkollarının dar örgütleri olduğu unutulmamalıdır. Özellikle 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren önce kadın ve çocuk emeğinin, sonrasında makinelerin üretimde yaygın bir şekilde yer alması, işçi sınıfının örgütlü gücünü boğmaya, mücadelesini zayıflatmaya yetmemiştir. Vasıfsız işçiler ve kadınlar o dönemde sendikalara üye olarak kabul edilmediği gibi, bazı sendikalara üye olmak için belli bir süre işçilik yapma şartı (kıdem) bile aranmıştır. İlk ortaya çıktıkları dönemdeki son derece dar ve sınırlı yapıları bile, sendikaların işçiler için önemini asla azaltmamıştır.
Engels’in, sendikaların henüz bilinen anlamıyla kitlesel sınıf örgütleri olarak yaygınlaşmadığı bu dönemde kaleme aldığı İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu (1845) adlı eserinde, işçi örgütleri olarak sendikalar ile ilgili olarak yaptığı şu tespit önemlidir: “Sendikalar, burjuvazinin üstünlüğünün tamamen, işçiler arasındaki rekabete dayandırıldığı gerçeğinin yani işçiler arasındaki bütünlük eksikliğinin itirafı demektir. Ve sendikalar kendilerini, tam da şimdiki toplumsal düzenin can damarlarına yönelttikleri için, ne kadar tek yanlı ve ne kadar dar bir çerçevede olsa da, bu toplumsal düzen için büyük bir tehlikedirler.” (1997:292–293). Engels’in bu satırları yazdığı yıllarda, sendikalar, bugünkü yapılarından çok farklı olarak, sadece belli meslek gruplarına mensup (dokumacılar, ayakkabıcılar, marangozlar gibi) vasıflı işçilerin  örgütleri olarak bilinmektedir.
“Büyük sanayi birbirlerini tanımayan büyük insan kalabalıklarını bir yerde yoğunlaştırır. Rekabet, bunların çıkarlarını böler. Ama ücretlerin korunması, patronlara karşı sahip oldukları bu ortak çıkar, onları ortak bir direnme düşüncesinde birleştirir –dayanışma. Demek ki dayanışmanın her zaman ikili bir amacı vardır; işçiler arasındaki rekabeti durdurmak, kapitalistlerle olan genel rekabeti sürdürmek” (1992:156-157).
İlk ortaya çıktığı dar biçimleriyle bile, sendikalar, kapitalist sınıfın büyük öfkesini çekmiştir. Sendikalar işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri haline geldikçe, o zamana kadar işçi sınıfını ezme, acımasızca sömürme işini kazanılmış bir hak olarak gören patronlar, işçilerin sendikalarda birleşerek hakları için mücadele etmeye başlamaları ile birlikte, sendikaların etkisini azaltmak için başka çözümlere yönelmeye başlamışlardır.

SINIFIN VE MÜCADELENİN ÖRGÜTÜ

Modern işçi sınıfı tarihi açısından baktığımızda, ilk işçi hareketleri ve buna paralel olarak ortaya çıkan sendikalar, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklı olarak, işçi sınıfı içinde ortak dayanışma duygusunun gelişmesini sağlamış, işçilerin kendi aralarındaki rekabete son vererek, patronlara karşı ortak çıkarları çerçevesinde birleşmelerine ve sınıf çıkarlarının farkına varmasına yardımcı olmuştur. Marx, bu durumun etkisini, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde şu cümlelerle açıklar: “Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak birkaç evresini belirtmiş bulunduğumuz bu savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar sınıf çıkarları olur.” (1992:157).
Sendikalar, ilk ortaya çıktığında sınıfın genelinin çıkarlarını gözeten bir yapıda oluşmamış olmasına rağmen, Marx ve Engels tarafından ısrarla işçi sınıfının en geniş kesimlerini birleştirme ve örgütlenme merkezleri olarak görülmüştür. Sendikaların, daha önce işçilerin dağınıklığından ve birbiriyle rekabetinden yararlanan kapitalistler açısından ilk yıllarından itibaren “tehlike” olarak görülmesi ise, kesinlikle bir tesadüf değildir.
Sendikalar, zaman içinde işçilerin ekonomik çıkarları için yürüttükleri mücadelenin ötesine geçerek, toplumsal ve siyasal olarak etkinliğini arttıran işçi sınıfı hareketinin önde gelen mücadele araçlarından birisi haline gelmişlerdir. Marx, 23 Kasım 1971’de F. Bolte’ye yazdığı ünlü mektubunda, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “(…) işçilerin ayrı ayrı ekonomik hareketlerinden politik bir hareket doğar. Bu hareket çıkarlarını, genel bir biçimde, zorlayıcı nitelikte genel bir toplumsal gücü içerir biçimde, elde etmeyi amaçlayan sınıfın hareketidir. Eğer bu hareketler, önceden belirli ölçüde örgütlenmiş olmayı gerektiriyorsa, kendileri de aynı şekilde bu örgütlenmeyi geliştiren araçlardır.” (1975:91).
Kapitalizmin tarihi incelendiğinde, işçilerin mücadelesinin patronlara karşı yürütülen ekonomik mücadeleler düzeyinde kalmadığı ve giderek genel bir sınıf hareketi düzeyine yükseldiği görülmüştür. Bu durum, kuşkusuz sınıf hareketinin gelişiminin tarihsel kökleriyle yakından ilgilidir.
Marx ve Engels, fabrika içindeki rekabetin çok sayıda işçiyi, sayıları sınırlı olan patron ya da yöneticiler karşısında zayıf düşürdüğünü her fırsatta vurgulamışlar, ancak tek başına işçiler arasındaki rekabetin sona erdirilmesinin de yeterli olmayacağını özellikle belirtmişlerdir. “İşçiler kendi aralarındaki rekabete son verme adımının ötesine geçemezlerse, ücretleri belirleyen yasa uzun vadede yeniden geri gelecektir. Ama işçiler yeniden geri çekilmeye ve kendi aralarındaki rekabetin bir kez daha ortaya çıkmasına hazır değillerse, o zaman bu noktanın ötesine geçmelidirler.” (Engels, 1997:293).
1864 yılında İngiltere’de toplanan I. Enternasyonal (1864–1876) toplantısı, sendikalarla, bilimsel sosyalist düşünce ile işçi hareketi ve sendikaların buluşması açısından önemli ve tarihi bir gelişme olmuştur. O dönem etkili olan İngiliz ve Fransız sendikalarının yoğun çabalarıyla I. Enternasyonal’in kurulması, işçi sınıfı ve hareketinin, sendikaların işçi sınıfının ve en önemli sınıf örgütlerinden birisi olduğu gerçeğini kavraması açısından dönüm noktasını oluşturmaktadır.
I. Enternasyonal, 1866 Cenevre Kongresi’nde, tüm ülkelerde 8 saatlik işgünü için mücadele çağrısı yaparken, işçilerin her meslek ve işkolunda, işçiler arasında erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız ayrımı yapmadan örgütlenmesi, ülke çapında birleşerek sendikal örgütlerin kurulması çağrıları yapmıştır. Bu çağrıya ilk cevap ABD’den gelmiş ve ABD sendikaları, işçilerin siyah-beyaz, erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız olmalarına bakmaksızın bir sınıfın üyeleri olarak örgütlemeye ve mücadele içine çekmeye çalışmışlardır .
Marx’ın Cenevre’de toplanan I. Enternasyonal Kongresi’ne sunduğu “Sendikaların Rolü, Önemi ve Görevleri Hakkında” kararla, ilk defa, bir sınıf örgütü olarak sendikalar üzerine Marksist düşüncenin temelleri atılmıştır. Bu karara göre, sendikalar, her yerde işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri olarak örgütlenmeli, kendilerini sadece ekonomik mücadele ile sınırlamamalı, aynı zamanda işçi sınıfının tam kurtuluşu için mücadele etmelidir. “(Sendikalar) özgün amaçlarının yanı sıra, artık, daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfını örgütleme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar. (Böylece) kendilerini tüm işçi sınıfının temsilcileri ve savunucuları sayarak ve böyle davranarak birliğin dışında kalanları da saflarına katmayı başaracaklardır” (Marx, 1975:79).

SINIFIN KİTLESEL ÖRGÜTLERİ
I. Enternasyonal ile birlikte sendikaların niteliğinde önemli değişiklikler yaşanmış; sendikalar, erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız, siyah-beyaz vb. ayrımlar yapmadan, bütün işçi sınıfının birleşme ve ortak sınıf çıkarları doğrultusunda hareket eden mücadele merkezleri haline gelmeye başlamıştır.
I. Enternasyonal ile birlikte, o zamana kadar sendikaların ve sendikal mücadelenin oldukça dar olan içeriği önemli bir değişim yaşamış, hem nicelik, hem de nitelik açısından sendikaların işçi sınıfının bütün üyelerini kapsayan kitlesel sınıf örgütleri haline gelmesi yönünde ilk adımlar bu dönem atılmıştır.
İşçi hareketinin tarihsel ilerleyişi içinde siyasi mücadele öncelik kazanmış, ama bu gelişme sendikal mücadelenin gereğini ve zorunluluğunu asla ortadan kaldırmamıştır. Marx ve Engels, bütün sınırlılıklarına rağmen işçi sınıfının sendikal örgütlerine büyük önem vermiş, fakat onların sendikalara yaklaşımı, sendikaların işçi sınıfını tek bir çatı altında toplayan ve işçi sınıfının kısa, orta ve uzun vadeli çıkarları için mücadele eden kitlesel sınıf örgütleri düzeyine yükseltilmesi açısından olmuştur.
İşçi sınıfının mücadele tarihine bakıldığında, sendikaların emekçileri birleştiren ve mücadeleye yönelten bir rol üstlendikleri zaman, yaşanan saldırılar ne kadar büyük ve kapsamlı olursa olsun, kendi içinde birleşen işçilerin mücadelesiyle geri püskürtülebildiği görülmüştür. İşçi sınıfını birleştirme ve mücadeleye çekme noktasında sendikalar kadar kitlesel, etkili ve önemli başka bir örgütlenme biçiminin olmaması onların önemini daha da arttırmaktadır. Sendikaların, Marx tarafından “Sermaye ile emek arasındaki yer yer küçük çatışmalardan ibaret gündelik savaş için vazgeçilmez iseler de, örgütlü aygıtlar olarak, bizzat ücretlilik sisteminin kaldırılması için çok daha önemli” (1999:80-81) sınıf örgütleri olarak tarif edilmesi boşuna değildir.
Marx’ın, sendikaların işçi kitlelerinin en geniş kesimlerini birleştirici rolünü öngörerek yaptığı değerlendirmeler, o dönemde olduğu kadar, bugün için de geçerlidir. I. Enternasyonal’de sendikaların, işçi hareketinin geleceği açısından önemini Marx, şu ifadelerle açıklamaktadır; “İşçi sınıfının siyasal hareketinin kesin amacı, siyasal iktidarın ele geçirilmesidir ve elbette ki, bunun için daha önceden belli bir gelişim düzeyine ulaşmış, bizzat iktisadi savaşımlarda oluşmuş ve büyümüş bir işçi sınıfı örgütü gerekir.” (1999:83-84). Marx’ın, söz konusu “iktisadi savaşım örgütleri” derken, işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri olan sendikaları kastettiği açıktır.

Sonuç
1880’li yıllara kadar sendikaların örgütlenme ve eylemlerinin büyük atölyeler, fabrikalar ve fabrika havzaları merkezli olarak gerçekleşmiş olması önemlidir. Bu tarihe kadar sendikal mücadelenin örgütlenmesi ve yönetilmesi, tek tek fabrikaların içinden, başka bir ifade ile işyerlerinden başlatılmış ve yürütülmüştür. Yani ilk sendikaların, tek tek işyerlerinde işçilerin kendi aralarındaki rekabete son verip patronlara karşı güçlerini birleştirmesi anlayışı üzerinden oluşturulmuş olması, sadece tarihsel açıdan değil, güncel açıdan da önemlidir. Ancak bu önem, sendikaların ve sendikal mücadelenin nasıl görülmesi gerektiği konusundaki kafa karışıklığının sürdüğü gerçeğini değiştirmemektedir.
“İşçi sendikaları, sermaye saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak görevlerini yaparlar. Kısmen başarısız olmalarının nedeni, güçlerini akılsızca kullanmalarındandır. Sendikalar, mevcut sistemin doğurduğu etkilere karşı küçük küçük çarpışmalardan ibaret bir savaş yürütmekle yetinip, bunları yaparken aynı anda, sistemi değiştirmeye uğraşmadıkları, örgütlü güçlerini emekçi sınıfın nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin tümüyle yok edilmesi için bir manivela olarak kullanmadıkları zaman genellikle başarısız olurlar” (Marx, 1975:79).
Sendikalar, işçi sınıfını öncelikle sömürüyü sınırlandırmak amacıyla ekonomik mücadele içinde birleştiren, ancak sadece bununla yetinmeyip sömürüyü tamamen ortadan kaldırmak amacıyla sınıfın siyasal mücadelesini güçlendiren örgütler haline getirildiklerinde, işçi sınıfının sadece bir bölümünün değil tamamının temsilcileri olarak, kendilerinin dışında olanları sınıf mücadelesine katmak noktasındaki tarihsel deneyimler, dün olduğu gibi günümüzde de yol gösterici olma özelliğini sürdürmektedir.

Kaynakça:

Friedrich ENGELS, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, 1997, Ankara.
Karl MARX, Felsefenin Sefaleti, çev: Ahmet Kardam, Sol yayınları, 1992, Ankara.
Karl MARX, Ücret, Fiyat ve Kar, çev: Sevim Belli, Sol yayınları, 1999, Ankara.
Karl MARX, Friedrich ENGELS, V. İ. LENİN, Sendikalar Üzerine, çev: Engin Karaoğlu, Bilim Yayınları, 1975, İstanbul, s.117.
E.P. THOMPSON, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev: Uygur Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, 2004, İstanbul.
Erkan AYDOĞANOĞLU, Sınıf Mücadelesinde Sendikalar, Evrensel Basım Yayın, 2007, İstanbul.
Paul MASON, Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek, çev: Gözde Orhan-Mehmet Ertan, İstanbul: Yordam. 2010. İstanbul.

Grev ve İşçi Hareketi

Sendikalar, işçilerin aralarındaki rekabete son vererek, ortak sınıf çıkarları etrafında bir araya gelmeleri ve patronlara karşı birlikte mücadeleye girişmelerinin yanında, işçi sınıfının siyasal mücadelesi içindeki yerlerinden dolayı hep önemli kurumlar olmuşlardır. Birbiriyle rekabet eden, bölünmüş işçilerin patronlara karşı mücadele etmeleri genellikle yenilgiye yol açtığından, işçilerin dayanışmasının en somut göstergesi olan sendikaların, işçi sınıfının ekonomik ve siyasal etkinliği açısından, emek ile sermaye arasındaki sınıf kavgasının en önemli araçlarından birisi olarak ortaya çıktığı görülür.

Sermaye ile ücretli emek arasındaki ilişkinin en belirgin özelliklerinden birisi, sermayenin işçi ve emekçi sınıfları bir yandan ortak çıkarlar etrafında birleşmeye zorlarken, diğer yandan aralarındaki rekabeti arttırarak, sınıf içi bölünmeyi körüklemesidir. Sermayenin işçi sınıfı ve sendikalar üzerindeki egemenliğinin özellikle son elli yılda artmış olması, sınıflar arasındaki güç dengesini sermaye lehine değiştirerek, bir anlamda işçi sınıfı mücadelesinin dayandığı sendikal-siyasal zeminin altını oymuştur. Bu koşullarda, sendikal bürokrasinin de etkisiyle, sendikaların, sadece üyelerinin ayrıcalıklarını korumak temelinde “sınırlı” bir mücadeleyi benimsemesi sınıf içindeki bölünmeleri keskinleştirmiş ve sendikal hareketin pek çok noktada tıkanmasına yol açarak, sendikaların üyelerine yabancılaşması gibi pek çok sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Tarihsel süreç içinde işçilerin kendi kölelik koşullarına tepkiden doğan hareketlere baktığımızda, bunların ister bireysel ister kolektif olsun, “suç işleme” ve bedel ödeme temelinde oluştuklarını görmek mümkündür. Kapitalizmin ilk yıllarında yoğun olarak görülen makine kırıcılığı işsizliğe karşı, grevler ağır çalışma koşullarına ve ücretlerin yetersizliğine karşı yapılmıştır. Sendikaların ortaya çıkması ile birlikte, önceleri dağınık olarak gerçekleşen grev ve direnişlerin yerini, çok daha örgütlü, çok daha geniş kitleleri kapsayan ve çok daha uzun süreli grevler, işçi eylemleri almaya başlamıştır. Özellikle işçi sınıfının siyasal örgütlenme çabalarının, yoğun baskı ve yasaklarla karşılaştığı ülkelerde yaşanan grevler, dönem dönem siyasal amaçlı olarak yapılmış, yaşanan grevler sonucunda işçilere çok ağır cezalar verilmiştir. Bu cezalandırmalar sonucunda ABD’li işçiler asılmış, Alman işçilerinin kulakları kesilmiş, Rusya’da işçiler kurşuna dizilirken, Fransa’da grevci işçiler giyotin cezası ile cezalandırılmıştır. Ancak bu ağır cezalar bile işçileri mücadeleden ve grev yapmaktan yıldırmaya yetmemiştir.

Grevler, kapitalizmin ilk yıllarında, ağır ve tehlikeli çalışma koşullarına, çok uzun iş sürelerine, ücretlerin ödenmemesine, yoksulluğa karşı bir ayaklanma biçiminde; aktif ya da pasif şiddete karşı, yer yer şiddeti de içeren biçimlerde yapılmış ve sonuçları itibarıyla oldukça yaygın ve etkili bir eylem biçimi olarak tarihteki yerini almıştır. İşçi sınıfının zengin mücadele tarihi, işçi hareketinin mücadele araçlarının çok sayıda ve değişik biçimlerde ortaya çıktığını göstermektedir. Grevler, bu anlamda sınıf mücadelesinin en önemli ve en etkili mücadele biçimlerinin başında gelmektedir.

Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu adlı yapıtında, İngiliz işçilerin grev mücadelelerine önemli bir yer vererek, İngiliz işçilerinin bir sınıf olarak birleşmesinde, bir mücadele aracı olarak grevi kullanmalarına dikkat çekmekte ve “grevler işçilerin artık kaçınılmaz halde büyük çatışmaya hazırlandıkları bir savaş okuludur” ifadesiyle, grevlerin sınıf mücadelesi açısından ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Lenin ise, grevin işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele ettiği yollardan birisi olduğunu, ancak tek yol olmadığını özellikle belirterek, eğer işçiler mücadelenin diğer yollarına da gereken önemi vermezlerse, işçi sınıfının gelişimini ve başarılarını yavaşlatmış olacakları uyarısı yapar.

İlk grevler yapıldığı zaman ortada herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle, grevlerle ilgili olarak çıkan ilk yasalar, grev hakkının kullanılışını düzenleyen değil, yasaklayan ya da sınırlayan yasalar olmuştur. Fakat bu yasaklar sürecinde, işçi sınıfı, zorlu mücadelelerle kanunsuz grevler yaparak ve bunun çetin sonuçlarına katlanarak, bazen işini, herhangi bir organını, hatta canını kaybederek grevin yasal bir hak olarak kazanılmasını sağlamıştır.

Genel olarak ifade edilen nedenlerden dolayı, sermaye sahiplerini grev kadar korkutan çok az eylem biçimi olduğu söylenebilir. Sermayeyi korkutan, şüphesiz sadece yapılan grev nedeniyle sömürü çarklarının bir süreliğine durması değildir. Bunun da ötesinde, asıl korku, sermayenin, işçiler ve sahibi olduğu üretim araçları üzerindeki otoritesinin, egemenliğinin sarsılmasıdır. Sermaye egemenliğinin sarsıldığı noktada işçilerin ve işçi sınıfının gücü ortaya çıkmakta ve bu anlamda işçi sınıfı, kapitalistlerin sınıf iktidarını tehdit edebilen devrimci bir sınıf olarak sermayenin korkularını arttırmaktadır.

19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da yaygınlaşan işçi eylemleri, grevi, sınıf hareketinin temel ve ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde, genel anlamıyla grev hakkı yasal bir nitelik ve kapitalizmin nihai hedeflerini tehdit etmemesi şartıyla kurumsal bir işleyiş kazanmıştır.

Türkiye’de ise, grevler bir hak olmaktan çok, yapılması son derece ağır şartlara bağlanmış bir sendikal eylem türü olarak gelişmiştir. 82 yıllık Cumhuriyet tarihinin ancak son 40 yılında; o da, askeri darbeler ile sıkıyönetimler dışında, kısıtlı Anayasal ve yasal bir hak olarak, hukuk sistemi içinde kalarak uygulanmıştır. Grevler, son 40 yıllık dönemde 8 yıl fiili olarak yasaklanmış, sendikal hakların dışına çıkarılmıştır. Türkiye’de, ancak 32 yıllık dönemde, yasal grev uygulamaları son derece sınırlı bir şekilde gerçekleşebilmiştir. Grevin yapılması öncesinde uzlaşma kurumunun devreye girmesi ve grevlerin Bakanlar Kurulu tarafından “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenebilmesi[1], Türkiye’de yasal grevlerin bile ne kadar ciddi tehdit olarak algılandığının görülmesi açısından önemlidir.

SENDİKALAR VE GREV HAREKETLERİNİN BUGÜNKÜ DURUMU

1990’lı yılların ortalarından itibaren, Avrupa işçi hareketinde görülen canlanma eğilimleri, geleneksel sendikal yapıları ve bu yapılar üzerindeki egemenliliğini koruyan sendikal bürokrasiyi kısmen de olsa etkilemiştir. İngiltere’de, geçtiğimiz yıllarda yapılan sendika seçimlerinde, yaklaşık 70 sendikanın bağlı olduğu Sendikalar Kongresi (TUC) bürokrasisi ve İşçi Partisi’nin emek karşıtı politikalarına tepki olarak, altı büyük sendika yönetimlerine mücadeleci sendikacılığı savunan sendikacılar seçilmiştir. TUC bürokrasisi ve İşçi Partisi’nin tüm çabalarına rağmen mücadeleden yana sendikacıların desteklenmiş olması, İngiltere gibi sendikal bürokrasinin güçlü olduğu bir ülkede sendikal hareketin yeniden canlanmasının ipuçlarını vermektedir.[2] Hatta İşçi Partisi’nin kuruluşunda önemli bir rol oynayan Demiryolu İşçileri Sendikası (RMT), İngiliz İşçi Partisi’nin emek karşıtı politikalarını artık desteklemeyeceğini ilan etmiş ve bu partiye olan ekonomik-siyasal desteğini çekmiştir. Bu durum, aynı zamanda, TUC içindeki bazı sendikaları benzer bir tavır almaya zorlamaktadır. Ancak bu tavrın, olumlu olmakla birlikte, en azından henüz sınıf sendikacılığı çizgisinden uzak olduğunu belirtmek gerekir.

İngiltere’de yaşanan ve sendikal bürokrasinin az-çok yara almasına neden olan gelişmeler, sendikal bürokrasinin güçlü olduğu Almanya, Fransa gibi ülkelere benzer düzeyde taşamamıştır. Son yıllarda, özellikle sendikal bürokrasinin güçlü olduğu Fransa ve Almanya gibi ülkelerde, bir önceki döneme nazaran belirgin bir canlılık yaşanmaktadır. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırıların artmasına paralel olarak artan işçi eylemleri, işçileri ve sendikaları harekete geçirmiş olsa ve yönetimlerinde değişikliklerle bazı sendikaların konfederasyonlarda merkezilenmiş bürokrasi ile aralarında çelişme ve farklılıklar gelişse de, Almanya’da DGB, Fransa’da CGT ve benzerleri gibi büyük ve önemli konfederasyonları kontrolü altında tutan sendikal bürokrasinin etkisi hala kırılamamıştır. Mücadeleci sendikacılığa eğilim, henüz esas olarak tabanda, işçiler arasında mayalanmakta, ve ilk elde, bir dizi, tabanda gelişmekte olan neoliberal saldırganlık ve uygulamalara karşı mücadeleci tutumdan etkilenmeye ve buradan baskılanmaya en yakın sendika şubesinde görülmektedir.

İşten atmalara, sosyal hakların kısıtlanmasına karşı, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden işçiler, sendikaları, sendika bürokrasisini zorlayarak, kitlesel tepkilerini yükseltmeye başlamışlardır. Bu tepkiler, bir anlamda, yaklaşık elli yıldır uyuyan bir devin yavaş yavaş uyanmasını sağlamış ve geçtiğimiz dönemde, Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya başta olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesi, sermayenin saldırılarına karşı kitlesel, güçlü işçi eylemleri ve grevlerle sarsılmıştır.

Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde hayata geçirilmeye çalışılan saldırılara karşı, işçiler ve çeşitli düzey ve ölçülerde sendikaların gelişme ve yükselme belirtileri gösteren karşı koyuşları söz konusudur. Her ne kadar bu eylemlerin bir sürekliliği olmasa da, son yıllarda yoğunlaşan grevler, genel grevler, kapitalizme ve emperyalizme karşı gösterilen, ama sendikal bürokrasinin etkisinden kurtulamamış olan işçi sınıfının –belirli sendikaların tutumlarına da yansıyan– tepkisi niteliğindedir. Kapitalizmin sınırsız saldırganlığına karşı yapılan kitlesel işçi eylemleri, önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesine, geçmiş yıllarda olduğu gibi, yine işçi sınıfının damgasını vurmasına tanık olunacağının işaretlerini vermektedir.

Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilen kitlesel eylemlerin, istikrarsızlığına rağmen gittikçe yaygınlaşması, büyük sendika merkezleri olmasa da, yerel anlamda pek çok sendika şubesinin öncülük ettiği yerel platformların yaygınlaşması; bir süredir tartışılan sendikaları mücadeleci bir çizgiye çekme çabalarını güçlendirmektedir. Nitekim bu çabaların bir göstergesi olarak, sınıf mücadelesinin yükseldiği ülkelerdeki sendikalaşma oranlarında yaşanan gerilemenin durakladığı ve çok güçlü olmasa da, bazı ülkelerde sendikalaşma oranlarının artmaya başladığı görülmektedir.

Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Portekiz ve Yunanistan gibi gelişmişlik düzeyleri birbirinden farklı ülkelerde, tıpkı sendikaların ilk yıllarında olduğu gibi, işçi hareketinin yeniden tabandan örgütlenme çalışmaları hızlanmıştır. Örneğin İspanya’da, Fransa’da olduğu gibi, “işyeri sendikacılığını” andıran “komite” tipi örgütlenmeler bulunmaktadır. Bu komitelerin, geçmişte, kapitalistler tarafından sendikal örgütlülüğü tehdit amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Ancak zaman içinde sendikalar bu komiteleri dönüştürerek, sendikalaşma oranlarını artırabilme yönünde önemli adımlar atmışlardır.[3]

Dünyanın çeşitli bölgelerinde sendikaların, sendikal hareketin ciddi canlanma belirtileri gösterdiği son yıllarda, gerek Türkiye’de, gerekse diğer çeşitli ülkelerde sendikal mücadele biçimleri içinde önemli bir yer edinen grev uygulamalarının azalması dikkat çekmektedir. Dünyanın çeşitli ülkelerinde ciddi işçi eylemleri ve genel grevler yaşanmasına karşın, genel anlamda yapılan grev sayıları ve grevde geçen işgünü açısından ortaya çıkan tablo iç açıcı değildir. Yine tüm dünya çapında işçi sayısı belirgin bir şekilde artarken, sendikalı işçi sayılarında, birkaç ülkeyi dışarıda bırakırsak, hala ciddi gerilemelerin yaşandığı görülmektedir.

Tablo 1- Uzlaşmazlık Nedeni ile Çalışılmayan Günler,

(1,000 İşçi Başına Sanayi ve Hizmet Sektörü)

(1993-2002)

 

Yılık Ort. 1993-1997

Yıllık Ort. 1998-2002

Yıllık Ort. 1993-2002

1993-97 den 1998-2002’ye değişim (%)

Avusturya

2

1

1

-50

Belçika

27

Danimarka

49

299

177

510

Finlandiya

174

54

110

-69

Fransa

98

Almanya

8

3

5

-63

İrlanda

82

73

77

-11

İtalya

152

110

131

-28

Luksemburg

12

Hollanda

27

12

19

-56

Portekiz

23

20

22

-13

İspanya

283

221

248

-22

İsveç

54

5

29

-91

İngiltere

25

23

24

-8

AB ortalaması*

70

59

64

-16

Japonya

2

1

1

-50

ABD

42

47

45

12

OECD ortalaması**

56

49

52

-13

* Yunanistan , Belçika, Fransa ve Lüksemburg hariç, ** Belçika, Fransa, Luksemburg ve Türkiye hariç.

Kaynak: Labour Market Trends, UK Office for National Statistics, April 2004, (http://www.eiro.eurofound.eu.int/2005/02/feature/tn0502102f.html) ILO ve OECD verileri.

Sendikal örgütlenmeyi ve grev sayılarını olumsuz yönde etkileyen etkenlerin başında kapitalist devletin, sosyalizmin etkisiyle girmiş olduğu üretim ve hizmet alanlarından çekilmeye başlaması, başka bir ifade ile özelleştirme uygulamalarının yaygınlaşması olmuştur. Özelleştirme ile birlikte, toplam istihdam içinde önemli bir yere sahip olan ve sendikalı çalışanların birçok ülkede çoğunluğunu oluşturan kamu işletmelerinde önemli ölçüde istihdam azalması yaşanmıştır. Böylece, hem işsizlik nedeniyle yedek işçi ordusu artmış, hem de sendikalar önemli oranda üye kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır.

İşsizlik oranlarının dünya çapında artmasının en önemli sonucu, büyüyen işsiz sayısının çalışanlar için temel tehdit haline gelmesi olmuştur. Avrupa’da yerli işçilerin ucuz işgücü olarak görülen göçmen işçilere karşı tutumlarının sertleşmesi, pek çok sendikanın istihdam güvencesi için toplu sözleşmelerde işverenler tarafından gündeme getirilen “sıfır zam” önerilerini kabul etmeleri vb. birçok neden, grev uygulamalarına sendikaların daha az başvurmalarını beraberinde getirmiştir. Bu durumun en somut göstergesi, dünyanın çeşitli ülkelerinde uzlaşmazlık nedeniyle çalışılmayan günlerin sanayi ve hizmetler sektöründe ciddi oranlarda azalmasıdır.

1993-1997 yılları ile 1998-2002 yılları arasında çeşitli ülkelerde uzlaşmazlık nedeniyle çalışılmayan günlerin yıllık ortalamasına bakıldığında, ciddi anlamda azalmaların yaşandığı görülebilir. Uzlaşmazlık nedeniyle çalışılmayan günlerde Avrupa Birliği (-16 %) ve OECD ortalaması (-13 %) birbirine yakın oranda azalmışken, Japonya’da görülen % 50’lik azalma dikkat çekicidir. Ancak asıl ilginç gelişme, ABD’de, uzlaşmazlık nedeniyle çalışılmayan günlerin yıllık bazda % 12 artmış olmasıdır. Bu artış, ABD’de 1990’lı yılların ortalarından itibaren canlanmaya başlayan sendikal hareket açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

TÜRKİYE’DEKİ DURUM VE SENDİKA BÜROKRASİSİNİN TUTUMU

Avrupa ölçeğinde değerlendirildiğinde, geçtiğimiz on-on beş yıllık süreçte, özellikle sendikalı işçilerin eylemliliklerinde görülen artışın grev uygulamalarında paralel bir yükselme yaratmadığı gözlenmektedir. Grevde geçen işgünü sayısının on yıl öncesiyle kıyaslandığında belirgin bir şekilde gerilemiş olması, sendikalara çöreklenen sendikal bürokrasinin de çabalarıyla, işçi hareketinin bugünü ve geleceğine yönelik karamsar yorumların artmasını beraberinde getirmiştir. Bu durum, yıllar boyunca sermayenin kabusu olan grev uygulamalarının artık sendikalar tarafından bile benimsenmediği yorumlarında yükselişe neden olmuştur.

Uzun yıllar sendikal harekette yaşanan parçalanmışlık ve genel durgunluğun işçi örgütlerinde ve sendikalı işçiler üzerinde yarattığı olumsuz yansımaların bu süreçteki etkisi yadsınamaz. Diğer taraftan, artan işsizlik oranlarına bağlı olarak, işçiler arasındaki rekabetin yeniden yoğunlaşması; birlik, dayanışma ve mücadele örgütleri olan sendikalara yönelik ilgiyi genel anlamda olumsuz etkilemiştir. Tüm bu gelişmelerin yanı sıra, azımsanmayacak kadar çok sayıda sendikanın, işçilerin çıkarlarını savunmaktan çok, işverenler ve hükümetlerle “iyi geçinmeye” çalışmaları, bu olumsuz tabloyu netleştirmiştir.

Türkiye açısından baktığımızda ise, Avrupa’da yaşanan sürecin bir benzerinin yaşandığı söylenebilir. Türkiye’de, bugün, düne göre daha az grev yaşanmasını çeşitli nedenlerle açıklamak mümkündür. Burada öncelikle, sendikaların geçmiş yıllara göre daha az grev yapmasının, Türkiye’de yaşanan genel ekonomik ve siyasal gelişmelerden bağımsız olarak ortaya çıkmadığını belirtmek gerekir. Bu anlamda, bugün grev hareketlerinde görülen gerilemenin nedenlerini, sendikaların dışından ve sendikalardan kaynaklanan nedenler şeklinde ikiye ayırmak mümkündür. Kuşkusuz bu iki neden, birbirini sürekli olarak etkilemekte ve beslemektedir.

Türkiye’de işçi ve kamu emekçileri sendikalarında görülen genel eğilim, sendikaların içinde bulundukları koşulları ve her gün yaşadıkları sorunları belirleyen etkenlerin, çoğunlukla sendikalar dışından kaynaklandığına olan yaygın inançtır. Türkiye sendikal hareketi içinde uzun süredir yer edinen bu anlayış, gerekçelerini “küreselleşme”, “neoliberalizm”, “kapitalizmin kendisini yenilemesi”, “ekonomik krizler”, “işsizlik ve yoksulluğun artması” vb. ifadeler ile açıklamaya çalışmakta ve böylece sorunun kaynağını kendi konumlarının dışında göstermektedir. “Küreselleşme” sürecinin sendikaları gereksiz hale getirdiği, “kapitalizmin artık değiştiği” yorumları yapılarak, sendikaların da bu değişime uygun şekilde “yeniden tanımlanması” gerektiği iddiaları, son yıllarda pek çok platformda bizzat sendika yöneticileri tarafından savunulmaktadır. Daha çok sendika bürokrasisinin etkisiyle gündeme getirilen bu iddialara paralel olarak, özellikle “solcu” sendikacılar tarafından savunulan, yaşanan ekonomik krizlerin geniş kitlelerin işçileşmesini değil, “yeni yoksullar sınıfı” yarattığı, bu nedenle, artık sendikaların, sınıf örgütü değil, toplumun diğer kesimlerini de kapsaması gereken birer “kitle örgütü” olarak kendilerini tanımlaması gerektiği gibi kafa karıştırıcı söylemler yaygınlaşmıştır.

Kuşkusuz ekonomik krizlerin yarattığı milyonlarca işsizin varlığı, çalışan işçiler için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Ancak burada sorun, çalışan işçilerden daha az ücrete çalışabilecek milyonlarca işsizin varlığı değil, hükümet ve patronların, bu durumu fırsat bilerek, talepleri için mücadele eden kitlelere, “beğenmezseniz çekip gidersiniz” gibi tehditlerle yaklaşması ve hem çalışan işçileri hem de sendikaları bir anlamda köşeye sıkıştırmasıdır.

İstisnaları bir tarafa bırakırsak, genel olarak sendikal harekette yaşanan durgunluğu, grev silahının geçmişe göre daha az kullanılmasını, sadece ekonomik krizler ve artan işsizlik oranları gibi dışsal nedenlerle açıklamak mümkün değildir. Sendikal hareketin büyüyüp yaygınlaşması, geniş işçi ve emekçi kesimlerini tek bir çatı altında bir araya getirerek mücadeleye çekmesi için, dış etkenlerin yanında, sendikalardan kaynaklanan, sendikal bürokrasi ile mücadeleci işçiler ve sendikacılar arasındaki güç ilişkileri ve çelişkilerle ilişkili sorunlar ve yaklaşımların da hesaba katılması gerekir.

Tablo 2 – Türkiye’de 1996-2004 Arasında Yaşanan Grevler

ve Kaybolan İşgünü Sayısı

YILLAR

SEKTÖR

GREV SAYISI

İŞYERİ SAYISI

GREVE KATILAN İŞÇİ SAYISI

KAYBOLAN İŞGÜNÜ SAYISI

1996

Kamu

7

26

3.434

79.251

Özel

31

32

2.027

195.071

TOPLAM

38

58

5.461

274.322

1997

Kamu

3

16

3.362

60.061

Özel

34

41

3.683

121.852

TOPLAM

37

57

7.045

181.913

1998

Kamu

7

40

4.111

60.035

Özel

37

78

7.371

222.603

TOPLAM

44

118

11.482

282.638

1999

Kamu

2

3

67

1.917

Özel

32

53

3.196

227.908

TOPLAM

34

56

3.263

229.825

2000

Kamu

19

187

11.879

132.990

Özel

33

46

6.826

235.485

TOPLAM

52

233

18.705

368.475

2001

Kamu

4

14

737

18.617

Özel

31

52

9.174

267.398

TOPLAM

35

66

9.911

286.015

2002

Kamu

8

37

2.735

15.450

Özel

19

25

1.883

28.435

TOPLAM

27

62

4.618

43.885

2003

Kamu

2

3

8

184

Özel

21

27

1.527

144.588

TOPLAM

23

30

1.535

144.772

2004

Kamu

1

3

283

1.981

Özel

29

44

3.274

91.180

TOPLAM

30

47

3.557

93.161

Dönem dönem bazı sendika ve konfederasyon yöneticilerinin, hükümetin işçilerin çalışma ve yaşama koşullarını daha da kötüleştirmeye yönelik yapmak istediği değişikliklere karşı, “işçinin hakkını yedirmeyiz”, “bu değişiklik bizim için genel grev sebebidir” gibi “sert çıkışlar” yapması, geçtiğimiz yıllarda pek çok kez yaşanmış ve bir tiyatro oyunu gibi, pek çok çoğumuzun hafızasında yer etmiştir. Ama aynı sendika yöneticilerinin, iş eylem ya da grev yapmaya gelince, “işçi hazır değil”, “taban sorunlarına duyarsız”, “hükümetle diyalog çabalarımızı sürdüreceğiz” gibi yaklaşımlar sergilediği de pek çok kez görülmüştür.

Sendikal bürokrasinin geleneksel manevraları olarak görebileceğimiz bu tür yaklaşımların özellikle son yıllarda yaygınlaşması, işçiler içindeki mücadele azmini köreltmenin yanında, sendikal hareketin güçlü bir çıkış yapmasını da engellemiştir. Sendikal hareketin gelişimini olumsuz etkileyen bu tavrın en somut sonucu, sendikaların en temel hak arama ve mücadele aracı olan grev hakkının kullanılmasında görülen isteksizlik, en iyimser ifade ile çekimserlik olmuştur. Öyle ki, sadece son beş yılda yapılan grev sayısında görülen azalma bile, işçi sınıfı için grevi ve grev yapmayı neredeyse bir nostalji haline getirmiştir.

Grev sayılarının azalmasını sadece sendikalara ya da sendikal hareketin yaşadığı sorunlara bağlamak elbette mümkün değildir. Ancak bugün gelinen noktada, sendikaların ve sendikacıların çeşitli gerekçelerle grevi en son başvurulması gereken bir mücadele aracı olarak görme eğilimleri, grev yapma ve grevin işçiler için taşıdığı önemin gittikçe azalıyormuş gibi görünmesi, bugün yaşanan “grevsizlik durumunu” açıklamaktadır.

(Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstatistikleri, 2005)

Çalışma Bakanlığı’nın istatistiklerine bakıldığında, kamuda ve özel işletmelerde yaşanan grev uygulamalarında görülen en belirgin özellik, grev uygulamalarının çoğunlukla özel işletmelerde gerçekleşmiş olmasıdır. ’89 Bahar Eylemleri’ne öncülük eden, ’90’lı yılların başında işçi sendika hareketinin canlılığında önemli bir rolü olan kamu işçilerinin özellikle özelleştirme uygulamalarının yoğunlaştığı son yıllarda çok az grev yapmış olması, sendika bürokrasisinin işçi eylemleri üzerinde gittikçe artan etkisinin görülmesi açısından önemlidir. Sendikaların öncesine göre daha az grev yapmasının bir diğer nedeni olarak, 2001 krizi ve sonuçları gösterilebilir. Nitekim krizden bir yıl sonrasında, kamuda 8, özel sektörde ise 19 grev yapılmıştır.

Kuşkusuz bugün, düne göre daha az grev yapılması, grevde geçen işgünü sayısının azalması, sendikal hareketin ve genel olarak da sınıf hareketinin günümüzde grevi nasıl algıladığı ve anlamlandırdığı ile ilgili bir sorundur. Ancak burada dikkatlerden kaçmaması gereken iki temel nokta bulunmaktadır. Birinci nokta, geçmiş deneyimlerinden dersler çıkaran sendika bürokrasisinin, özellikle tabanın rahatsız olduğu dönemlerde, sık sık “greve gideriz” benzeri çıkışlar yaparak biriken öfkenin üzerine su serpmesidir. Ancak bu ve benzeri söylemlerin hemen arkasından gelen “sosyal diyalog” çabaları ya da “sorunu masada çözmek istiyoruz” yaklaşımları[4], sendikal mücadele tarihi içinde sendikal bürokrasinin oynadığı rolün kavranması açısından ders verici deneyimlerdir. Böylece sendikal bürokrasi, işçilerin talepleri ile bu talepleri gerçekleştirmek için başvurmak istediği mücadele biçimleri arasındaki doğrudan ilişkiyi dolaylı hale getirmiş, sendikal hareketi kendi çıkarları çerçevesinde yönlendirerek, kendisi ve sistem için tehlike olmasını engelleyebilmiştir.

İkinci nokta, bugün dünyanın pek çok bölgesinde “kazanılmış haklara” yönelik saldırıların artmasına karşın, özellikle sendikalı işçilerin ancak “bıçak kemiğe dayanınca” harekete geçmeye başlamasıdır. Geçtiğimiz dönemde yaşanan Paşabahçe, SEKA, TÜPRAŞ ve TEKEL işçilerinin direnişleri bu duruma örnek olarak verilebilir. İşçilerin tek tek aralarındaki rekabete son vererek kurdukları sendikaları aracılığıyla gerçekleştirdikleri pek çok eylem, söz konusu işletmeler ya özelleştirme kapsamına alınınca başlamış ya da özelleştirme aşamasına gelinmesinin ardından eylemlilikler yaygınlaşmıştır. Bu tespit, farklı işletmelerde ve fabrikalarda direnişe geçen işçilerin birbiri ile dayanışma içinde olmaları için yaptıkları eylem ve etkinliklerinin önemini elbette azaltmamaktadır. Üstelik son olarak SEKA’da ve TEKEL fabrikalarında başlayan ve ardından diğer kamu işletmelerine yayılan ve yaygınlaşan sınıf dayanışması örnekleri, bu durumun yavaş yavaş değişmeye başladığının işaretlerini vermeye başlamıştır.

SENDİKALAR VE GREVLER ÖNEMİNİ KORUYOR

Sendikal hareketin gelişim süreci içinde ortaya çıkan çeşitli örgütlenme ve mücadele biçimleri, sadece mücadele alanlarındaki farklılıktan değil, hedeflerde ve bu hedeflere ulaşmak için kullanılan araçların çeşitliliğinden doğmaktadır. Bu anlamda, ister ekonomik ister siyasal nedenlerle olsun, oluşturulan her mücadele aracının, işçi hareketini birleştirmek ve kapitalistlere karşı mücadeleye çekmeyi amaçladığı açıktır. Söz konusu mücadele araç ve biçimleri içinde en eski ve en etkili olanları sendikalar ve grevler olmuştur.

Sendika ve grev hareketleri, güçlü yükseliş gösterdiği dönemlerde, işçi sınıfı ve diğer sömürülen sınıfların siyasallaşmasını sağlamıştır. Grevin etkili bir hak alma aracı olmasının yanında, işçi hareketinin siyasallaşması açısından da taşıdığı büyük önem, tartışmasız bir doğru olarak kabul edilir. Lenin, işçilerin siyasallaşabilmesi için grevlerden tüm işçi sınıfının mücadelesine geçmeleri gerektiğini pek çok kez vurgulamıştır. “İşçiler, zaten yaptıkları gibi tek tek grevlerden, çalışan bütün insanların kuruluşu için tüm işçi sınıfının mücadelesine geçebilir ve geçmelidirler.” (Sendikalar Üzerine, sf. 169)

Sendikal mücadele tarihinde önemli bir geçmişe sahip olan grev uygulamalarının, sendikalar tarafından her geçen yıl daha az “tercih” edilmesi, grevin sınıf mücadelesi içindeki yerini ve önemini kuşkusuz azaltmamıştır. Ancak gerek dünyada, gerekse Türkiye’de yaşanan ve her geçen gün artan “grevsizlik durumu”, sermayenin ve işbirlikçi sendika bürokrasisinin grev karşısındaki tutumunda da herhangi bir değişiklik yaratmamıştır. Başından beri sendikaların ve grev hareketlerinin gelişip yaygınlaşmasından ve kendi iktidarını tehdit etmesinden çekinen burjuvazi, işçi sınıfının içinde yarattığı işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisini yanına çekerek, kendi çıkarlarını sendikalara empoze etme noktasında önemli kazanımlar elde etmiştir.

Sermaye sınıfı, mevcut iktidarını sürdürmek ve sınıf egemenliğinin sürekliliğini sağlamak için işçi sınıfını her zaman denetimi altında tutmuş ve bunun için bütün imkanlarını seferber etmiştir. Bunu yaparken, kendisine benzeyen diğer ülkelerin sermaye sınıfının deneyimlerinden yararlanmayı ihmal etmediği görülür. Burjuvazi, Türkiye topraklarında kendi gelişimini sonradan sağlamış olsa bile, varlığını neyin tehdit edebileceğinin tarihsel olarak hep farkında olmuştur. Kendi örgütlülük bilincini hiçbir zaman kaybetmemiş, bu nedenle de işçi sınıfının kendi denetim alanı dışındaki örgütlenme deneyimlerinden yararlanmasını şu veya bu biçimde engellemeye çalışmıştır.

Son elli yılda yaşananlar, sendikaların, sendika bürokrasisinin de etkisiyle, sınıf örgütü olma özelliğinden hızla uzaklaşarak, sırf ‘sosyal ortaklık’, ‘sosyal diyalog’ adına uzlaşmacı ve ihanetçi bir çizgide konumlanmasını beraberinde getirmiştir. Devlet, hükümetler ve patronlar ile uzlaşmayı temel politika edinen, sermayenin çıkarları kadar emeğin de çıkarlarının savunulabileceğini iddia eden “sınıflar arası işbirliği” çizgisi, sendikal hareketin son elli yılına damgasını vurmuştur. Pek çok Avrupa ülkesinde 200 yılı aşkın bir geçmişe ve milyonlarca üyeye sahip olan sendika ve konfederasyonlar, işçi sınıfına ihanet etmenin bedelini uzun yıllar içten içe çürüyerek ödemiştir.

Tarih boyunca işçileri uysallaştırmak ve kapitalistler için bir tehdit haline gelmelerini engellemek için benimsenen en yaygın yol, onların örgütlerini ve mücadele araçlarını zayıflatıp, etkisizleştirmek olmuştur. Çünkü, ücretlerin mümkün olduğunca düşük tutulması için öncelikle işçilerin denetim altına alınması gerekir. Bunun en kolay yolu ise, en yaygın ve en kitlesel işçi örgütleri olan sendikaları zayıflatmak, grev uygulamalarının azalmasını sağlayarak, sendikaları ve işçi hareketini etkisizleştirmektir.

SONUÇ

Türkiye’de, 1980 darbesi ile birlikte, sermaye, işçi sınıfının geçmiş mücadele birikimini yok etmek için inanılmaz bir saldırıya geçmiş, sendikal haklar işçi sınıfının elinden teker teker alınmış, ücretler düşürülmüş, çalışma koşulları ağırlaşmış, yasal olmasına rağmen grev yapmak neredeyse imkansız hale gelmiştir. 1980 sonrası dönemde gerçekleştirilebilen her grev sonrasında, işçi sınıfının siyasallaşan öncü üyeleri fiziki olarak tasfiye edilmiş, mücadele birikimlerini daha sonraki kuşaklara taşıması önemli ölçüde engellenmiştir.

Genel olarak emeğin ekonomik ve siyasal olarak baskı altında tutulduğu bu dönemle birlikte benimsenen ekonomik ve sosyal politikalar sonucunda, kapitalistler, fabrikalarını sanayi şehirlerinin gelişmesi ve genişlemesiyle beraber başka kentlere taşımış, hatta bu süreç sonucunda Gebze, Çorlu, Çerkezköy gibi yeni sanayi kentleri oluşturulmaya başlanmıştır. Yeni sanayi kentlerinde, daha önce belli kurallar ve sınırlı da olsa belli bir çalışma düzeni ile çalışan işçiler yerine, daha genç, deneyimsiz, her türlü güvenceden yoksun, esnek, kuralsız ve düşük ücret alan işçiler çalıştırılmaya başlanmıştır.

Özellikle 1980 sonrasında gelişen tekstil, turizm ve inşaat sektörleri Türkiye işçi sınıfını sayısal olarak ciddi şekilde genişletmesinin yanında, başta tekstil ve konfeksiyon fabrikaları olmak üzere çok sayıda fabrika yoksul yerleşim birimlerine yakın yerlere kurularak, çok sayıda “ucuz işgücü” mekanları oluşturulmuştur.

Sermaye sınıfı bu dönemde, işçi sınıfı içinde herhangi bir dayanışma duygusunun öne çıkmaması için bireyciliği ön plana çıkarmıştır. İşçi sınıfına yönelik ideolojik bombardımanda sürekli olarak “herkesin kendi bacağından asılacağını” işlemiş, beraber çalıştığı işçi arkadaşı işten atıldığında kendisinin atılmamayı becerdiği için sevinmesi gerektiğini düşündürmeye çalışmıştır. Bütün bu korkular, son yaşanan 2001 krizi ile büyük ölçüde gerçeğe dönüşmüş, sermaye sınıfının son yirmi yıldır gerçekleştirdiği ideolojik bombardımanla oluşturmaya başladığı atmosfer etkisini yavaş yavaş yitirmeye başlamıştır.

İşçi sınıfının yeni kuşaklarını eylemsizliğe itmek amacıyla atılan tüm adımlara rağmen, özellikle genç işçiler tarafından yapılan eylemler, başarılı ya da başarısızlıkla sonuçlanan grev örnekleri, geleceğe umutla bakabilmek açısından önemlidir. 1996 yılında Ünaldı’da 20 bin işçinin katıldığı sendika, sigorta, sekiz saat işgünü mücadelesi, yakın geçmişte Uşak dokuma işçileri, Çorum kiremit işçileri, Akyıl işçileri, Serna Seral işçileri ve daha adını sayamadığımız binlerce genç işçi tarafından sürdürülmektedir.

Sendikal mücadelenin kendisi gibi, sendikalardaki mücadele de (sendikal bürokrasisine ve işçi aristokrasisine karşı mücadele), kendi başına özel bir amaç değil; sermaye ve saldırılarına karşı mücadelenin ortaklaştırılması, birleşik bir sınıf hareketinin yaratılması için önemli bir araçtır. Çünkü sendikal mücadele, sınıf mücadelesi geliştikçe büyüyebilir, genişleyebilir. Dolayısıyla asıl olan, işçi ve emekçilerin ve onlarla birlikte mücadele eden sınıftan yana, mücadeleci ileri sendikacı, temsilci ve üye kitlesinin mücadele olanaklarının çoğalması ve saldırılara karşı birleşik mücadele yolunun genişlemesidir. Sendikaları mücadeleci birer sınıf örgütü haline getirmek, emekçileri birleştirerek sermayeye karşı mücadeleye çekmek ancak bu şekilde sağlanabilir.

İçinden geçmekte olduğumuz dönemde sermaye saldırılarının mı, yoksa işçi sınıfı mücadelesinin mi başarılı olacağı sorunu, sınıfların karşılıklı olarak birbirinin silahlarını etkisizleştirme yeteneği gösterip gösteremeyeceğine bağlıdır. Başka bir ifade ile, sınıf mücadelesi sorunu; sermayenin sendikaları, sınıf hareketini kontrol altında tutma ve sınırlama aracı olarak kullanabilmesinin önlenmesi ve gerçek birer mücadele örgütlerine dönüştürülmesinin başarılıp başarılamayacağı noktasında düğümlenmektedir. Öte yandan tarih, işçi sınıfının avantajlarını (birlik olma, örgütlü mücadele yeteneği vb.) asgari düzeyde dahi olsa değerlendirebildiğinde, sermaye saldırılarını geriletme, sendikaları ve sendikal mücadeleyi büyük ölçüde siyasal alana doğru genişletme olanaklarını yaratabildiğinin örnekleriyle doludur. Bugün için, önemli olan bu örnekleri çoğaltmak ve geçmişten alınan mücadele deneyimlerini arttırarak bugünkü kuşaklara aktarmaktır.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

 

1- Friedrich ENGELS, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, 1997, Ankara.

2- Karl MARX, Friedrich ENGELS, V.İ. LENİN, Sendikalar Üzerine, çev: Engin Karaoğlu, Bilim Yayınları, 1975, İstanbul.

3- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstatistikleri, www.calisma.gov.tr, 2005.

4- Eğitim Sen, Sendikal Örgütlenme Üzerine, Eğitim Sen Yayını, Mart 2004, Ankara.

5- EIRO Web Sitesi, http://www.eiro.eurofound.eu.int/ (9 Şubat 2006)

6- Labour Market Trends, UK Office for National Statistics, 2004.

http://www.eiro.eurofound.eu.int/2005/02/feature/tn0502102f.html


[1] Geçtiğimiz yıllarda cam işkolu ve lastik işkolunda çalışan işçilerin grevleri pek çok kez “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanmıştır. Cam ya da lastik üretimi olmayınca ihracatın azalacağı, ihracat azalınca ülke gelirinin gerileyeceği, bunun da “dış düşmanlar”ın Türkiye’ye saldırması için fırsatlar yaratacağı, dolayısıyla “milli güvenlik” açısından bu grevlerin yapılmasının sakıncalı olduğu gibi komik gerekçeler, yasal grevlerin bile yasaklanabilmesi için yeterli görülmüştür.

[2] TUC’un içinde önemli bir güce sahip olan ve yaptıkları grevlerle adlarından sık sık söz ettiren bu sendikalar şunlardır: Demiryolu İşçileri Sendikası (RMT), İtfaiyeciler Sendikası (FBU), İletişim İşçileri Sendikası (CWU), Kamu İşçileri Sendikası (UNISON), Tren Sürücüleri Sendikası (ASLEF) ve Kamu ve Ticari Servis İşçileri Sendikası (PCS).

[3] OECD ülkeleri içinde, 1985 yılından bu yana, sendika üye sayısı sürekli artan iki ülkeden birisi Hollanda, diğeri İspanya’dır. İspanya’da, sendika üye sayısı, yavaş ama sürekli artmaktadır. İspanya’da 2000 yılı itibariyle %15 oranda sendikalaşma yoğunluğu bulunmaktadır. Sonraki yıllarda bu oran artış göstermekle birlikte, İspanya türü “işbirliğine dayalı” endüstri ilişkilerinin olduğu ülkelerde, bu oran, önemli bir büyüklüğü ifade etmektedir.

 

[4] Son yıllarda Türk-İş’in kamu işçilerinin toplusözleşme görüşmelerinde, talepler üzerinden belirlenen bir mücadeleden çok “masa başında çözüm” yönündeki eğilim ve açıklamaları bu duruma örnek olarak verilebilir.

İstihdamda yaşanan dönüşümün stratejik adımları

Türkiye’de sermaye birikiminin önündeki engelleri aşmak, emek sömürüsünü sürekli arttırarak kâr alanlarını daha da genişletmek için özellikle çalışma yaşamında bugüne kadar çok sayıda adım atıldı. “Reform” ya da “müjde” olarak gündeme getirilen ve sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü pekiştiren bütün yasal düzenlemelerin getirdiği olumsuzlukların sonuçları çeşitli yönleriyle ortaya çıkmaya başladı.
4857 Sayılı İş Yasası’nın çıkarılmasından bu yana sermayeye sınırsız bir sömürü alanı açılırken, işçilerin en temel hakları, yasal düzenlemeler ve fiili saldırılarla ellerinden alınmaya başlanmıştı. 4857 Sayılı İş Yasası’nın yürürlüğe girmesinin ardından, esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma biçimleri istikrarlı bir şekilde arttı ve yaygınlaştı.
İş yasasının sağladığı kolaylıklarla geçtiğimiz on yıl içinde artan sömürü oranlarına paralel olarak, ciddi bir gelişim gösteren Türkiye kapitalizmi, yapısal bir sorun haline gelen işsizlikten beslenip, sermayeyi ve onun kaynağı olan sömürünün mutlak ve nispi olarak artmasını sağlarken; patronlar, işsizlik baskısının da etkisiyle, işçiler üzerinde daha baskıcı ve otoriter uygulamaları hayata geçirdiler. Bütün bunların sonucunda kâr oranlarının istenilen oranda artışını engelleyen ve sermaye birikiminin istikrarını tehdit ettiği iddia edilen tam zamanlı, düzenli ve güvenceli istihdamın önünü kesmeyi kolaylaştırmak adına daha somut adımlar atılmaya başlandı.
Özellikle son 10 yıl içinde istihdamda yaşanan dönüşümle birlikte işçiler arasındaki farklılıkları öne çıkartan ve sendikal örgütlenmenin son derece zor olduğu, genelde esnek çalışma olarak ifade edilen, kısmi süreli çalışma, ödünç işçilik, çağrı üzerine çalışma, evde çalışma, tele çalışma gibi yeni çalışma biçimleri yaygınlaştı. Aynı dönem içinde hızla artan taşeronlaştırma uygulamaları nedeniyle, sendikaların örgütlenme alanı giderek daralırken, istihdam teşviklerinin de etkisiyle, daha düşük ücretle, kayıt dışı ve esnek çalışma biçimlerine daha uygun oldukları için kadın ve genç işçilerin toplam istihdam içindeki payları artırıldı.
İşgücü maliyetini düşürmek amacıyla uygulanan esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte, çalışma saatleri son on yıl içinde fiilen artarken, fazla çalışılan süreler için mesai ücreti ödenmemeye başlandı. Özellikle örgütsüz işçilerin büyük bölümü, sigortasız olarak, düşük ücretle ve günde ortalama 10–12 saat çalışmak zorunda kaldılar.
Türkiye’de istihdamın yapısı geçtiğimiz yıllar içinde temelden değişirken, gerek kamu ve özel sektör istihdamında sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda kapsamlı dönüşümler yaşandı. Kamu ve özel sektör çalışma ilişkilerinde kuralsızlaştırma ve emeğin aşırı sömürülmesini öngören düzenlemeler birbirine paralel olarak ve pek çok noktada iç içe geçirilerek gündeme getirildi ve çoğu zaman fiilen uygulanmaya başlandı. Özellikle 2008 krizi sonrasında yaşanan gelişmeler, sermayeyi ve onun sözcüsü olan hükümeti, istihdamın esnekleşmesi ve özellikle geçici istihdam uygulamalarının yaygınlaşması konusunda yeni adımlar atmaya yöneltti. Bu dönemde “Toplum yararına çalışma”  adı altında hayata geçirilen geçici süreli istihdam uygulamaları istihdam politikaları içinde önemli bir yer tutmaya başladı.
AKP hükümeti, bir taraftan istihdamda yaşanan yapısal sorunların çözüleceği ve işsizliğin azaltılacağı iddiasıyla “Ulusal İstihdam Stratejisi” hazırlayıp, önceden belirlediği hedeflere doğru adım adım ilerlerken, diğer taraftan sendikal yasalarda köklü değişiklikler yaparak, kıdem tazminatı başta olmak üzere, temel işçi haklarına açıkça göz dikerek, hedeflerine ulaşmak için pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor. Bu konuda en büyük kozu, sendikal barajlar ve örgütlenme konusunda yeni bir şey getirmeyen Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasası oldu. Yasanın gecikmesi nedeniyle yetki başvuruları sonuçsuz kalan sendikalar iyice köşeye sıkıştırılırken, 500 bin civarında sendikalı işçinin toplusözleşme yapması bizzat hükümet tarafından fiilen engellenmiştir.
AKP’nin istihdam stratejisinin temelinde “en az maliyet”, “verimlilik” “kârlılık” vb. ilkeler yer alırken, “daha az kişi ile daha çok iş yapmak” doğrultusunda düzenlemeler yapılmak istendiği artık hükümet temsilcileri tarafından da dile getiriliyor. Esnek ve güvencesiz çalışma uygulamalarının yaygınlaştırılması ile işçilerin hali hazırda yaptığı iş dışında, başka ve değişik işlerde çalıştırılabilmesi ve işçilerin iş yükü ve çalışma yoğunluğu hızla artırılması belirlenen hedefler arasında.
Son dönemde hükümet tarafından gündeme getirilen bütün düzenlemeler, Ulusal İstihdam Stratejisi çerçevesinde oluşturulan ve Şubat 2012’de son hali verilen “eylem planı”nın somut bir parçası olarak oluşturuldu. İşsizlik oranlarını düşük göstermek için esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici iş ilişkilerinin (kiralık işçilik) kurulması, kıdem tazminatlarını fona devreden bir sistemin oluşturulması, son teşvik paketi ile ilk adımı atılan bölgesel asgari ücret uygulamasına geçilmesi, sendikal barajlar ve sendikal örgütlenmenin önündeki engeller vb gibi çok sayıda sorun ile birlikte istihdamda yaşanan kapsamlı dönüşümün stratejik adımları hızlı bir şekilde atılmaya başlandı.

İLK SOMUT ADIM: 4. TEŞVİK PAKETİ
2002 yılında iktidara gelen AKP, 2003, 2006 ve 2009 yıllarında üç kez sermayeye doğrudan desek amaçlı teşvik paketi açıklamıştır. Son olarak açıklanan 4. teşvik paketi ile iller sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyine göre 6 ayrı bölgede sınıflandırılmıştır. En fazla teşvik verilecek 6. Bölge illeri Ağrı, Ardahan, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Hakkâri, Iğdır, Kars, Mardin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Van olarak belirlenmiştir. Bu kapsamlı paketin krizin olası etkilerine karşı bir önlem olarak gündeme getirildiği düşünüldüğünde, bugüne kadar kararlılıkla sürdürülen emek düşmanı politikaların önümüzdeki dönemde yapılacak diğer düzenlemelerle daha artacağını söylemek mümkündür.
Bugüne kadar açıklanan ve tamamı sermayenin isteklerini içeren teşvik paketlerinin, hazırlanan istihdam stratejilerinin Türkiye’yi hem üretim yapısı hem de istihdam biçimi bakımından Çin’e benzetmeyi hedeflemektedir. Bugüne kadar bu yöndeki yasal düzenlemelerden işçilerin payına düşen, günde en az 10–12 saat düşük ücretle ve hiçbir sosyal güvence olmadan çalışmak olmuştur. Başbakan’ın, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ağızlarından düşürmedikleri “bölgesel asgari ücret” bölge illerinde fiilen uygulanmaktadır ve yine fiilen mevcut çalışma yasaları bile yok sayılmaktadır.   
6. bölgede yatırım yapan, SSK işveren ve işçi payından, gelir vergisi stopajından kurtulacaktır. Gelir vergisi, sosyal güvenlik primi olmadığı gibi, kurumlar vergisi bile yüzde 90 indirimli hale getirilmiştir. Bölgede patronlar istihdam yarattığı ölçüde çalıştırdıkları işçilere sadece asgari ücret ödeyecektir. Ancak ödenecek ücretin asgari ücretin yarısı kadar bile olmayacağı bilinmektedir. Bugün fiilen hayata geçirilen bölgesel asgari ücret uygulamasının  önümüzdeki dönemde, Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) çerçevesinde yapılacak olan yasal değişikliklerle yasal bir içerik kazanmasının ilk adımları atılmıştır. Diğer adımlar özel istihdam bürolarının faaliyet alanlarının genişlemesi, kiralık işçilik düzenlemesinin yaygınlaşması ve UİS’te belirtilen diğer hedeflerin adım adım hayata geçirilmesidir.

ÖZEL İSTİHDAM BÜROLARI VE KİRALIK İŞÇİLİK
Ulusal İstihdam Strateji Belgesi ile gündeme getirilen işçi kiralama şirketleri ya da “modern amele pazarı” olarak da adlandırılan Özel İstihdam Büroları ile ilgili olarak gerekli altyapı çalışmalarının tamamlanmasıyla uygulama aşamasına geçilecektir. Özel istihdam bürolarının kurulması, istihdam aracılık faaliyetlerinin kamunun tekelinden çıkarılarak “serbestleşmesi” olarak ifade edilmektedir.
İstihdam gibi önemli bir konunun kamunun yetkisinde olmasındaki temel amaç, işsizlerin en zor zamanlarında işçi simsarlarının eline düşerek işsizlik durumunun istismar edilmesinin önlenmesidir. İşsizliğin yoğun olduğu ülkelerde ve ekonomilerde, zaman içinde işsizlerin içinde bulundukları durumdan faydalanan ve bu durum üzerinden kazanç sağlamak isteyen kişi ve kurumlar ortaya çıkmıştır . Diğer yandan çalışma hakkının bir insan hakkı olarak kabul edildiği ve öteden beri sembolik de olsa anayasalarda yer aldığı dikkate alındığında, istihdam aracılık hizmetleri özellikle “refah devleti” döneminde kâr amacı güden özel kişilere bırakılmak istenmemiştir. Bu nedenle istihdam hizmetinin bir kamu hizmeti olarak algılanıp kamu tekelinde sürdürülmesi kapitalizmin refah devleti döneminin bir gereği olarak ortaya çıkmış ve uygulanmıştır.
Türkiye’de 1475 sayılı daha önceki İş Kanunun 83. ve 84. maddelerine göre “işe aracılık etme, bir kamu görevi olarak devletçe ve ücretsiz olarak yapılır” ifadesi yer almıştır. Bu görev de, kamu adına, 1946 tarihli ve 4837 sayılı Kanunla kurulan İş ve İşçi Bulma Kurumu’na verilmiştir. 85. maddeye göre, işçilere iş ve işlere işçi bulmak için kazanç amacıyla olsun ya da olmasın faaliyet gösterilmesi, çalışılması veya büro açılması yasaklanmıştır. Çalışma ilişkileri açısından patronların kendi ihtiyacı için doğrudan doğruya işçi temin etmesi ya da bu yolda çalışması ya da bir kimsenin kendisine iş temini için bizzat faaliyet göstermesi yasaklanmış değildir. Burada yasak olan, bu yolda komisyon karşılığı aracılık (simsarlık) yapılması ve bunun üzerinden kazanç elde edilmesidir.
ILO’ya göre, özel istihdam büroları, özel hukukun koruması altında ve belirli bir sözleşme çerçevesinde, bir ücret ya da komisyon karşılığında işgücü piyasasında iş arayanlarla, işgücü arayanlar arasında aracılık hizmeti sağlayan, ağırlıklı olarak kâr amacıyla çalışan kuruluşlardır. Özel istihdam bürolarının faaliyetleri arasında, işsizlerin iş bulmalarına yardımcı olmak ve çalışmakta olanları geleceğin iş koşullarına hazırlamaya yönelik eğitim programları da yer almaktadır .
4857 Sayılı İş Kanunu ve 4904 Sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunu istihdam aracılık hizmetinde kamu tekeli kaldırılmak istenmiştir. Yapılan düzenleme ile kamu istihdam kurumu yanında özel istihdam bürolarına da izin verileceği ve bu iki kurumsal yapının birbirini tamamlayıcı bir şeklide çalışacağı öngörülmüştür. Ancak bu iki kurumsal yapılanmanın ne derece birbirini tamamlayarak çalışacağı, işgücünün bu yapı içerisinde nasıl bir konuma sahip olacağı belli değildir.
Özel istihdam bürolarının, bugün İŞKUR’un yaptığı gibi işçi ile işvereni bir araya getirip işçiye iş, işverene de işçi bulma işlevinin dışında, bu görevine ek olarak “işverenlere kiralık işçi verme” işini yapması ve bunun karşılığında patronlardan komisyon alması öngörülmektedir. Üstelik özel istihdam bürolarının iş, işyeri ya da sektör kısıtlaması olmaksızın istedikleri gibi işçi kiralamakla yetkili olması istenmektedir. 5-10 metrekarelik bürolarda takım elbiseli işçi simsarlarının işçileri, “modern ücretli köleler” olarak patronlara kiralaması istihdamın yapısında büyük alt oluşlar yaşanmasını gündeme gelecektir.
Özel istihdam büroları, tıpkı taşeron şirketler gibi, yüzlerce işçiyi kendi bünyesine alıp fabrikalara kiraya verebilecektir. İşçileri çalışmak üzere gönderdiği fabrikalardan “belge karşılığı” para alacak ve bunun bir kısmını, muhtemelen en fazla asgari ücret kadarını, işçilere ödeyerek geri kalanını kendisi alacaktır. İşçiler fabrikalarda çalışıyor olsa bile, işyerlerinin çalıştıkları fabrika değil, kayıtlı oldukları özel istihdam büroları olacak olması beraberinde çok sayıda sorun getirecektir. İşçilerin sigortaları yatmaz, ücretlerini alamazlarsa şikayet edecekleri, haklarını arayacakları yer yine özel istihdam büroları olacaktır. Eğer alabilirlerse ihbar ve kıdem tazminatlarını çalıştıkları işyerinden değil, kayıtlı oldukları özel istihdam bürolarından alabileceklerdir.
Özel istihdam bürosuna bağlı olarak bir fabrika ya da işyerinde çalışan işçiler sendikalaşmak isterlerse, bugün olduğu gibi fabrikada çalışan işçi sayısına göre değil, özel istihdam bürosunun kiraladığı toplam işçi sayısına göre örgütlenmek zorunda kalacak olmaları başka bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Uzunca bir süredir hem özel, hem de kamu istihdamında taşeronlaştırma hızla yaygınlaştığı bilinmektedir. Belediyeler, hastane ve okullar başta olmak üzere kamunun bütün alanlarında çeşitli işler için “geçici işçi” çalıştırma uygulaması sürdürülmektedir. İşçilerle değil, taşeron şirketlerle “dışarıdan hizmet satın alma” şeklinde sözleşmeler yapılması, kiralık işçilik uygulaması ile bu durumun daha da yaygınlaşması tehlikesini beraberinde getirmektedir.
Özel istihdam büroları, tıpkı bugünün taşeron şirketleri gibi oluşturulacaktır. Ancak, mevcut mevzuatta taşeron işçilere karşı asıl işveren de hukuken taşeronla birlikte sorumlu kabul edilmektedir. Bu sorunu aşmak için özel istihdam büroları üzerinden kiralanan işçilere karşı asıl işverenin en küçük bir sorumluluğu olmayacağını tahmin etmek zor değildir. Hatta denilebilir ki, özel istihdam büroları üzerinden kiralık işçilik sisteme geçilmesi durumunda, taşeron şirket bünyesinde çalışanlar bile, kendilerini özel istihdam bürosuna bağlı olarak “kiralanan” işçilerden daha “şanslı” sayabilecektir.
Kiralık işçi sayısı toplam işçi sayısının belli bir yüzdesi kadar olacak ve bu durum işyerinde çalışan diğer işçiler için her fırsatta bir tehdit aracı olarak kullanılabilecektir. İşçilerin, “bir gün bizde kiralık işçi olabiliriz” korkusu ile çalışıp, her an işten çıkarılma baskısı ile çalışacak olmaları, onların gerek haklarını aramaları, gerekse bunun için örgütlenmelerini büyük ölçüde engelleyebilecektir. İşyerinde “asıl işçi” “kiralık işçi” gibi ayrımların ortaya çıkması, bugün bir benzeri kadrolu-sözleşmeli-taşeron vb gibi farklı istihdam edilen işçilerde olduğu gibi, işçiler arasında rekabeti arttıracak, bunun sonucunda patronların işçilerin tüm yaşamını denetim altına alma ve işçilerin ortak taleplerle birleşmelerini engelleme olanakları genişleyecektir.

HEDEF KİTLE GENÇLER VE KADINLAR
İstihdamda yaşanan dönüşüm sürecinin temel hedefinin gençler ve kadın işgücü olduğu bugüne kadar hayata geçirilen yasal düzenlemelerle açıkça görmek mümkündür. Örneğin 6111 sayılı Torba yasa ile getirilen istihdam teşvikleri genç erkek ve kadın işçilerin daha fazla istihdam edilmesi için patronlara ciddi kolaylıklar tanımıştır. Düzenlemeye göre, 31 Aralık 2015 tarihine kadar ilk defa işe alınacak her bir sigortalı için, özel sektör işverenine sigorta primi desteği getirilmiştir. Buna göre, 31 Aralık 2015’e kadar işe alınan sigortalının, sigorta primlerinin işverene ait tutarı, işe alındıktan sonra belirli sürelerle İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanmaya başlanmış, sigorta prim desteği süresinin, Bakanlar Kurulu’nca 2020 yılına kadar uzatılabilmesi sağlanmıştır.
6111 sayılı torba yasa ile yasalaşan düzenleme ile 18 yaşından büyük kadınları ve 18–29 yaş arası erkekleri istihdam edenlerin sigorta primlerinin işveren hisselerine ait tutarının belli bir kısmı, işe alındıkları tarihten itibaren İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacaktır. Böylece bugüne kadar olduğu gibi, bugünden sonra da işsizlere ödenmesi gereken Fon gelirleri patronlara “istihdam teşviki” adı altında aktarılmaya başlanmıştır. Patronlar bir taraftan prim desteğinden yararlanabilmek için 29 yaş üstünde olan işçileri işten çıkarmak için çeşitli yollar denerken, 29 yaş altında olanları daha fazla istihdam ederek prim desteğinden yararlanmaya çalışmaktadır. İlk bakışta “istihdamı teşvik” gibi algılanabilecek bu uygulama sonucunda 30 yaş ve üzeri çalışan işçilerin işe alınması ve istihdamı, önceki döneme göre çok daha da zor hale gelmiştir.
İstihdamda yaşanan değişiklikler, patronlar için önemli bir maliyet unsuru olan işgücünün fiyatını düşürmeyi hedeflemektedir. Özellikle, çalışma ilişkilerinin büyük bölümünde “esneklik” kavramının önem kazanması, çalışma biçimlerinin ve sürelerinin esnekleştirilerek, başta işgücünün fiyatının düşürülmesi olmak üzere, çeşitli düzeylerde sosyal hak kayıplarını gündeme getirmektedir.
AKP’nin “Ulusal İstihdam Stratejisi”nde kadınların ve gençlerin istihdamının arttırılmasına yönelik olarak ileri sürülen önerilerin en somut anlamı, işgücüne katılımın düşüklüğü ve işsizlik sorunu nedeniyle kadınları ve gençleri tam zamanlı değil, kısmi zamanlı ve geçici olarak istihdam etmektir. Böylece ücret, sigorta ve sosyal haklar bakımından tam zamanlı çalışanlardan daha sınırlı haklar söz konusu olacağından, yıllardır sermayenin çözmeye çalıştığı patronların üzerindeki “istihdam yükü” azaltılabilecektir. TÜİK’in son verilerine göre kadınların istihdama katılım oranının yüzde 26’lardan yüzde 30’lara çıkmış olması, işçilerin parasıyla yapılan istihdam teşvik politikalarının sonuç verdiğinin görülmesi açısından önemlidir.
OECD ve ILO, geçtiğimiz yıl Paris’te gerçekleştirilen G-20 Çalışma ve İstihdam Bakanları Toplantısı için hazırlanan “Gençlere Daha İyi Bir Başlangıç Fırsatı Vermek” başlıklı belgede, çalışma yasalarının, gençlere yönelik iş olanaklarının sayısını ve niteliğini etkilediği vurgulanmıştır. OECD ve ILO’ya göre, belirsiz süreli sözleşmelerle istihdam edilenler bakımından işten çıkarma mevzuatının katılığı ve yüksek kıdem tazminatı ödemeleri gençlerin bu tür sözleşmelerle istihdam edilmelerine engel oluşturmaktadır .
TİSK, gençlerin daha fazla oranda geçici işlerde istihdam edilmesi gerektiğini belirterek; “gençlere daha fazla istihdam imkanı yaratılabilmesi için özel istihdam büroları aracılığıyla geçici istihdam sistemine imkan tanınması, belirli süreli sözleşmelerin akdedilmesine ilişkin sınırlamaların kaldırılması, gençler bakımından deneme süresinin daha uzun uygulanması ve başta kıdem tazminatı olmak üzere belirsiz süreli sözleşmelerle çalışanların işten çıkarılması halinde ödenen tazminatların azaltılması gerekmektedir”  tespitini yaparak, özel istihdam bürolarının kurulmasının bu “sorunu” büyük ölçüde çözeceğini iddia etmektedir.
Hükümetin ve patron örgütlerinin, her fırsatta Türkiye’de istihdamın çok katı olduğuna ilişkin tespitler yaptığı hatırlanacaktır. Nitekim OECD İstihdamın Katılığı Endeksi’ne göre, Türkiye, G-20 ülkeleri arasında en katı mevzuata sahip olarak gösterilmiştir. Bütün raporlarına sermayenin çıkarları açısından bakan OECD’ye göre, üye ülkeler içinde en katı istihdam uygulamaları sırasıyla Türkiye, Meksika, İspanya ve Endonezya’da görülmektedir. İşçi haklarını koruyan mevzuatın en zayıf olduğu ülkeler ise sırasıyla ABD, Kanada, İngiltere ve Güney Afrika’dır. Söz konusu endeks, bireysel ve toplu işten çıkarmalarla, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici istihdam sözleşmelerine ilişkin sınırlamalar dikkate alınarak oluşturulmaktadır. OECD’ye göre Türkiye’de, diğer G-20 ülkelerine kıyasla daha katı bir mevzuatın olması, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılmasının önünde büyük bir engel olarak değerlendirilmekte ve bu durumun gençlerin kayıt dışı istihdamını arttırdığını iddia edilmektedir .
OECD, bugüne kadar istihdam ile ilgili olarak yayınladığı bütün raporlarında yer alan tespit ekonomik faaliyetleri kayıt altına almanın işgücü maliyetlerini düşürmek ve çalışma yaşamında esneklik uygulamalarını artırmakla mümkün olduğunu iddia etmiştir. Bunun için de yeni ve esnek iş sözleşmesi, daha düşük maliyetli kıdem tazminatı rejimi, geçici ve özel istihdam büroları aracılığıyla kısmi süreli istihdamın yasallaşması, daha düşük asgari ücretlerin varlığının gerekli olduğu belirtilmektedir. OECD’nin krizle boğuşan Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’ya ilişkin benzer istihdam politikası önerilerini ileri sürmesi ayrıca dikkat çekicidir.

YASAL DEĞİŞİKLİKLER ÜZERİNDEN ŞANTAJ
2821 Sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu yerine getirilen Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun (STİSK) yasalaşmasına kadar 1000’i aşkın işyerinde 500 bin civarında işçinin toplusözleşme hakkının fiilen gasp edilmiş, AKP hükümeti tarafından bir pazarlık ve şantaj malzemesi olarak kullanılmıştır. AKP hükümeti bir taraftan istihdamın yapısını kökten değiştirmek için “stratejik” adımlar atarken, zaten zayıf olan örgütlü işgücünü daha da zayıflatmak için sendikaları ve bir bütün olarak sendikal hareketi, yasal mevzuat üzerinden “yeni döneme” uygun olarak yeniden biçimlendirmek istemektedir.
İstihdamda yaşanan kapsamlı dönüşüme paralel olarak sendikal yasalarda yapılan ve öz itibariyle sendikal örgütlenmenin önündeki engelleri ortadan kaldırmayan değişikliklerin asıl hedefi, mümkün olduğunca işbirliğine açık, çatışmadan uzak ve uzlaşmacı sendikaların önünü açmaktır. STİSK ile ilgili olarak Türk-İş ve Hak-İş ile büyük ölçüde uzlaşmaya varılmış, DİSK’in önerileri dikkate bile alınmamıştır. STİSK ile dönem dönem az çok mücadeleci tutumlar gösterebilen sendikaların işyeri, işletme ve işkolu üzerinden sürdürülen “baraj tehdidi” ile kıskaca alınması ve büyük ölçüde etkisizleştirilmesi hedeflenmiştir.
İşçilerin sendikal hak ve özgürlüklerinin alanı yasal düzenlemelerle daraltıldıkça, sermaye güçlerinin “stratejik hedefleri”ne ulaşmasının önündeki engellerin aşılması kolaylaşmaktadır. Bu nedenle AKP hükümeti, sendikaların yapısı, işleyişi ve sendikal mücadelenin gelişim seyri ile ilgili yasal düzenlemeler yaparken, iddia edildiği gibi sendikal örgütlenmeyi kolaylaştıran değil, aksine zorlaştıran, sendikaların işçi sınıfının mücadele örgütleri olarak gerçek gücünü kullanmasını engelleyecek düzenlemeler yapmaya çalışmaktadır. İşin dikkat çekici tarafı, bu konuda kendisine bağlı sendikaların da olumsuz etkileneceği Türk İş ve Hak İş gibi konfederasyonların geleneksel “işbirlikçi” tutumlarını sürdürmekte ısrarcı olmalarıdır.
İşçi sınıfının başta kıdem tazminatının fona devredilmesi girişimleri olmak üzere, mevcut kazanılmış haklarını tasfiyeye yönelik olarak yapılan yasal hazırlıklar, istihdamda yaratılmak istenen dönüşümle birlikte değerlendirildiğinde, işçi hareketi ve sendikaların geleceği açısından çok ciddi tehditler içermektedir. Ancak bütün bu somut gerçeklere rağmen, özellikle kendisini mücadeleci olarak tanımlayan sendikaların, burada bahsi geçen tehditleri doğru ve kitlesel bir şekilde püskürtecek bir mücadele hattına yönelmemiş olmaları, hatta bu gelişmeler ile ilgili bütünlüklü bir mücadele stratejisi oluşturmamaları, büyük bir çelişkidir. Sorun yazılı açıklama yapmakla ya da dönemsel kampanyalar düzenlemek gibi “yasak savıcı” eylemler yapmakla aşılamayacak kadar büyük ve tehlikelidir.
Sendikalara yönelik yasal düzenlemelerin peş peşe yapılmasına paralel olarak. Kamu emekçilerini yakından ilgilendiren 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na ilişkin değişiklikler tekrar gündeme getirilmiştir. Bugüne kadar işçilerin, kamu emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarını, hatta geleceklerini yakından ilgilendiren çok sayıda yasal düzenleme yapan AKP hükümeti, gerek “2023 vizyonu”, gerekse “2013 hükümet programı” ile bütün kamu personel sisteminin yönetim yapısını kökten değiştireceğini ilan etmiştir. Buna göre 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndaki memurun tanımı değiştirilerek, kamuda esnek ve performansa dayalı bir yönetim anlayışı kurulacaktır.
Yıllardır tartışma konusu olan ve hükümet cephesinden yürütülen her tartışmada gündeme getirilen “iş güvencesi” konusu bu kez AKP hükümetinin 2013 programında somut bir hedef olarak belirlenmiştir. Bu önemli gelişmenin, asıl amacın üzeri örtülerek sermaye basınına yansıması “Görevini iyi yapmayan memur işten çıkarılabilecek”, “Memurun verimliliği de ölçülecek”, “Çok çalışan çok, az çalışan az maaş alacak” vb gibi uygulamayı destekleyici şekilde olmuştur.
Geçtiğimiz yıl 6111 sayılı torba yasa ile 657 sayılı yasaya esnek istihdam ile ilgili olarak eklenen “Memurların yürüttükleri hizmetin özelliklerine göre, bu madde uyarınca tespit edilen çalışma saat ve süreleri ile görev yerlerine bağlı olmaksızın çalışabilmeleri mümkündür. Bu hususa ilişkin usul ve esaslar, Bakanlar Kurulunca belirlenir” hükmü hatırlanacaktır. 2013 programına göre bu madde, 2013 yılından itibaren pilot olarak uygulanmaya başlanması beklenmektedir.
AKP’nin iktidara geldiği ilk günden bu yana dönem dönem gündeme getirdiği kamuda esnek ve performansa dayalı çalışma uygulaması, kamu emekçileri ve onların sendikal mücadelesi için ciddi bir tehdittir. Fabrikalarda çalışan işçilerin işten çıkarılması sürecinde “somut gerekçe” olarak kabul edilen “performans düşüklüğü” uygulamasının, mal üretiminden çok farklı bir alan olan hizmet üretiminde uygulanmasının tek anlamı, uygulama başlayacağı zaman kamuda büyük bir kıyımın yaşanması muhtemeldir.
Bugüne kadar sermayenin çıkarlarına paralel çok sayıda yasal düzenleme yapılmış, çeşitli politika önerileri geliştirilmiş, bunların önemli bir kısmı tüm itirazlara rağmen yavaş ancak kararlı bir şekilde hayata geçirilmiştir. Ulusal İstihdam Stratejisi’nin alt başlıkları olarak gündeme gelen düzenlemelerin büyük bölümü, işçi sınıfı için daha esnek, daha kuralsız, daha korunmasız ve güvencesiz çalışma biçimlerinin artması ve yaygınlaşması anlamına gelmektedir. İstihdam yapısı, çalışma koşulları ve sendikal yasaların tamamen sermayenin güncel ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi, işçi sınıfının yaşadığı sefalet koşullarını daha da ağırlaştırmaktan ve sendikaları mevcut işbirlikçi yapılarıyla bile hedef haline getirmekten başka bir işlevi olmayacağını söylemek mümkündür.

SONSÖZ
Bugüne kadar sermaye tarafından tek tek ve birbirinden bağımsızmış gibi yansıtılan konu başlıklarının birbiriyle somut bağlantılarını görmek, işçi ve emekçilerin elinde kalan son hakların tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik yeni saldırı stratejisine karşı, sendikaların nasıl bir mücadele yürütmesi gerektiğini belirlemesi açısından önemlidir.
Son yıllarda istihdamın çok yönlü olarak esnekleşmesi, kuralsızlaşmanın ve güvencesizliğin hızla artması, bir taraftan işçi sınıfını sefalet koşullarında çalışma ve yaşamaya iterken, diğer taraftan sendikaların örgütlenme ve mücadele alanlarını potansiyel olarak arttırmıştır. Sendikal yasalarda yapılan değişikliklerde baraj uygulamasının ve sendikal bürokrasiyi güçlendiren mekanizmaların varlığını sürdürmesi, bahsi geçen saldırılara karşı durabilecek sendikaların, sermaye karşısındaki gücü ve etkisini zayıflatan bir rol oynamaktadır.
Kapitalist sistemde istihdama yönelik herhangi bir değişiklikten söz edildiğinde, bir taraftan sömürüyü arttırıcı düzenlemeler gündeme getirilirken, diğer taraftan işçilerin örgütlenmesini ve mücadelesini zayıflatacak adımların atılması elbette şaşırtıcı değildir. Bu nedenle bugüne kadar yaşanan ve yaşanacak köklü değişikliklerin sadece istihdamın yapısı açısından değil, işçi sınıfının örgütlenmesi ve sendikal mücadelesinin geleceği açısından da önemli bir tehdit olarak algılanması gerektiği açıktır.
Sınıf hareketinin sermaye karşısında parçalı, örgütsüz ve dağınık olduğu koşullarda, sermaye güçlerinin bu kadar saldırgan olması şaşırtıcı değildir. Öncesi bir tarafa, sadece son kez yapılan ve yapılması düşünülen yasal değişiklikler bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Bugün sermayenin içinde bulunduğu koşullarda, iddia edildiği gibi işsizliğin azaltılması amacıyla yeni istihdam alanları yaratması, işçi sınıfının hak ve özgürlüklerini genişletmesi mümkün olmayacağı gibi, işçi sınıfının mevcut sınırlı haklarına bile tahammül edemediği açıkça görülmektedir.
İşçileri istihdam yapısı üzerinden bölen ve karşı karşıya getiren, sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran, sendikaları etkisizleştiren ve sınıf mücadelesindeki güç ilişkilerini sermaye lehine mutlak bir şekilde değiştirmeyi hedefleyen yasal ve fiili uygulamalara karşı başarılı bir mücadele yürütmek için, bugüne kadar sendikalar cephesinde görülen “bekle, gör ve tepki göster” tutumunun derhal terk edilmesi gerektiği açıktır.
Önümüzdeki dönemde işçi ve emekçilerin haklarına geçmişte göre daha “organize” saldırıların yaşanacağını görmek için kahin olmaya gerek yoktur. Öte yandan sendikaların mevcut yapısı, temsil ettikleri kesimleri ortak talepler etrafında birleştirme ve örgütlü bir güç olarak patronların karşısına dikme görevini yerine getirmesi noktasında hala ciddi zayıflıklar söz konusudur. Emekçilerin birleşme ve mücadele örgütü olan sendikaların, en temel işlevi olan emekçileri ortak hedefler doğrultusunda birleştirme görevini yerine getirmedikleri sürece sermayenin stratejik hedeflerine ulaşmasının engellenmesi mümkün değildir.
Yıllardır çeşitli biçimlerde işçi ve emekçiler arasında yaratılan parçalanma ve rekabet tehdidi, işçi sınıfının farklı kesimlerini ortak talepler ve sınıf çıkarları etrafında birleşmeyi kolaylaştıran sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Sermayenin istihdam stratejisine ve onun çeşitli türden uzantılarına karşı sendikaların mücadele stratejisi, bugüne kadar olduğu gibi yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru oluşturulduğu zaman, hem saldırılara karşı güçlü bir direnç göstermek mümkün olacak, hem de sendikal hareket bu tehdidi kendisini yenilemek için kullanabilecektir.
Sendikaların önüne, örgütlenme faaliyetlerinde engel olarak çıkan toplumsal, siyasal ve ekonomik gelişmeler aynı zamanda onlara, kendilerini yenilemeleri ve yeniden güçlenmeleri için yeni fırsatlar sunmaktadır. Karşılaşılan fırsatların doğru değerlendirilmesi ise, her şeyden önce, bu fırsatları doğru ele alan bir mücadele stratejisine sahip olmak ve belirlenen stratejik hedefler doğrultusunda sağa sola yalpalamadan doğru hareket etmekle mümkündür.
Gücünüz varsa ve bu gücü kendi sınıf çıkarlarınız için kullanabiliyorsanız taleplerinizi gerçekleştirme olasılığınız her zaman vardır. Ancak bu tespit, sadece işçi sınıfı açısından değil, aynı zamanda sermaye sınıfı açısından da geçerlidir. Bugün dışarıdan bakıldığında kendilerini güçlü görenler, kitlesel gücünü somut talepler etrafında örgütleyerek harekete geçirmediği sürece, ne haklı olmanın ne de doğru şeyleri söylemenin hiç kimseye somut bir faydası olmayacaktır.

Yeni sendikal yasalar

Uzunca bir süredir dünyanın pek çok ülkesinde, şu ya da bu gerekçeyle, işçi sınıfının geçmişte büyük bedeller ödeyerek kazandığı ekonomik ve demokratik haklarına, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik saldırılar yoğunlaştı.

Yaşanan kriz sürecinin de etkisiyle, sermaye ve hükümetler ile işçi sınıfı arasındaki mücadelede güç dengesi orantısız bir şekilde işçi sınıfı aleyhine gelişmesini sürdürüyor. Bu durumla doğrudan bağlantılı olarak gündeme getirilen emek düşmanı politikalarla birlikte pek çok kazanılmış hak, işçi sınıfının ekonomik-siyasal örgütlenmelerine resmen meydan okurcasına, fiili saldırılar ve yasal düzenlemeler eşliğinde adım adım geri alınıyor. Burjuvazi, dünyanın çeşitli ülkelerinde ve Türkiye’de işçi sınıfının örgütlü olan kesimlerine ve sendikalara yönelik kapsamlı bir taarruz başlatmış durumda.

Ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik ve siyasal koşullar, pek çok alanda çok yönlü ve sancılı bir dönüşüm yaşandığının işaretlerini bir süredir belirgin bir şekilde vermeye başladı. Söz konusu dönüşümün sendikal alandaki yansımaları, anayasal haklarını kullanan işçilerin işten atılmasının yoğunlaşması, işçilerin en temel haklarının bile patronlar tarafından yok sayılması şeklinde karşımıza çıkıyor. Bugüne kadar emeğe yönelik kapsamlı saldırılar karşısında sendikaların ve diğer emek örgütlerinin caydırıcı gücünü kullanmaması ya da kullanmak istememesi, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik saldırıları gerçekleştirenleri daha da cesaretlendiren bir rol oynamayı sürdürüyor.

SINIF MÜCADELESİ VE YASALAR

Sınıflar arası güç mücadelesinin somutlaşmış bir sonuç belgesi olma özelliği, hemen hemen bütün yasalar için geçerli bir durumdur. Özellikle sendikal örgütlenme, grev ve toplusözleşme gibi emekle sermaye arasındaki ilişkilere ilişkin olan ve temel sendikal faaliyetleri düzenleyen yasalar açısından bu durum çok daha belirgindir. Çünkü sendikalar, kapitalist toplumda iki temel sınıftan birisi olan işçi sınıfının burjuvazi karşısındaki en önemli ekonomik mücadele ve haklarını koruma araçlarından birisi durumundadır.

Tarihsel süreç içinde sınıf mücadelesinin gelişim sürecinde, işçi sınıfının haklarını talep etmesi ve bu hakların yasal güvenceye alınması (sigorta hakkı, çalışma sürelerinin kısaltılması, sendikal örgütlenme özgürlüğünün yasal olarak tanınması vb.) mücadelesi birbiriyle iç içe geçerek ilerlemiştir. Büyük bedeller ödenerek ve zorlu mücadeleler sonucunda kazanılan ve bugün yeniden geri alınmak istenen hak ve özgürlükleri egemenlerin yasal olarak tanımak zorunda kalması, işçi sınıfı mücadelesinin daha sonraki aşamalarında en önemli güvence ve dayanak noktalarından birisini oluşturmuştur.

Sendikaların örgütlenme özgürlüğü, grev ve toplusözleşme hakkını özgürce kullanabilmesi, işçi sınıfının gerçek demokrasi mücadelesinin önemli bir ayağını oluşturur. Ancak söz konusu hakların kazanılması ve korunması mücadelesinin başarısı, aynı zamanda işçi sınıfının örgütlülük düzeyi ve ekonomik-siyasal gücü ile doğru orantılıdır. Bu noktada işçi sınıfının örgütlenmesi ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin düzenlemeler, sanıldığı gibi, sadece işçi sınıfını değil, en az onun kadar burjuvaziyi de yakından ilgilendirmektedir. İşte bu nedenle, kapitalist sistemde sendika yasaları yapılırken, sendikal mücadeleyi güçlendirecek değil, onu zayıflatacak ve burjuva iktidarın denetimi altına sokacak düzenlemeler yapılmaya çalışılır.

Kapitalist sistemde burjuva iktidarları sendikal alan ile ilgili yasal düzenlemeler yaparken, işçi sınıfının sendikal örgütlenmesini kolaylaştırmak, grev ve toplusözleşme hakkını kolaylıkla kullanmasını sağlamak bir tarafa, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin önündeki engelleri büyütmek ve gerçek gücünü göstermesine imkan tanımamak için, ekonomik (sendikal) mücadele ile siyasal mücadelesini birleştirilmesini de engellemeyi hedefler[1]. Hatta her şeyden önce asıl hedefin, işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal mücadelesini mümkün olduğunca birbirinden uzak tutmak olduğu söylenebilir. Bu nedenle, işçi sınıfının içinde bulunulan dönemdeki bilinç ve mücadele gücüne bağlı olarak, kimi zaman fiili baskı ya da yasaklamalar yoluna gidilirken, kimi zaman da yapılan yasal düzenlemelerle ya da kendi yarattığı sendikal bürokrasi aracılığıyla, sendikaların, sermaye ve onun temsilcisi burjuva hükümetler ile “uzlaşması”nı sağlayacak düzenlemeleri gündeme getirilebilmiştir.

Kapitalizmde hemen her koşulda egemen burjuva sınıfın lehine yapılan yasaların ardındaki temel gerçek göz önüne alındığında, Meclis gündemindeki Toplu İş İlişkileri Yasası’nın, en iyimser tahminleri bile karşılamamış olması, burjuva yasaların, burjuvazinin sömürülen ve ezilen sınıflar üzerindeki egemenliğini sürdürecek biçimde yasakçı ve denetleyici özünü geliştirerek düzenlendiği tespitini yapmamızı mümkün kılmaktadır.

AKP’nin 9 yılı aşan iktidarı döneminde emekçilere ve sendikal haklara yönelik tutumuna baktığımızda, sendikal yasalarla ilgili en küçük bir iyimserliğin bile söz konusu olamayacağı zaten açıktır. AKP hükümeti, her fırsatta darbe dönemi yasaları olarak tanımladığı yasalardaki emekçilere yönelik hak kırıntılarının dahi uygulanmasını engellemiştir.

Sendikal haklarla ilgili 12 Eylül yasalarını bile uygulamaktan geri duran iktidar partisinin “sosyal taraflar” ile yaptığı “uzlaşma”yı bile hiçe sayarak hazırlanan “Toplu İş İlişkileri Yasası”, AKP’nin “sosyal diyalog” mekanizmasını hangi amaçla kullandığını ve ona “sosyal diyalogcu” bazı sendika ve konfederasyonlar kadar bile önem vermediğini göstermektedir.

Sınıflar arasındaki güç mücadelesinin doğrudan etkisiyle biçimlenen ve uygulanan yasaların, en azından sınıf mücadelesine inananlar açısından, tek başına sendikal mücadelenin sınırlarını çizmesi kabul edilemez. Çünkü kendilerini işçi sınıfının kitlesel mücadele örgütü olarak tanımlayan sendikalar, ilk ortaya çıktıkları tarihlerden itibaren, yasalara dayanarak, yasaların izin verdiği sınırlar çerçevesinde kalarak değil, somut hak talepleri üzerinden, işçi sınıfının geniş kesimleri içinde örgütlenmeleri ve yürüttükleri mücadeleyle kazandıkları meşruiyet üzerinden var olmuş ve mücadelelerini bu temelde sürdürebilmişlerdir. Bu durum, işçi sınıfının haklarının yasal güvenceye alınması ve burjuvazi tarafından yasal olarak tanınması talebi ile hiçbir zaman çelişmemiştir.

Hukukta “yasalar lafzı ve ruhi ile meridir” şeklinde, yasaların sözünün, yani maddelerinden anlaşılanın, söz konusu yasayı anlamak için yeterli olmadığını ifade eden temel bir ilke vardır. Başka bir ifadeyle yasalar, özü ve sözü ile birlikte yorumlanıp, o an için geçerli olan ekonomik-toplumsal sistemlerde uygulandığı ya da uygulanmadığı zaman gerçek anlamlarını kazanırlar. Hemen tümü, işe gelecek biçimde yorumlanmak üzere, nereye çekersen oraya uzayacak bir içerikte kaleme alınmış olsa da, herhangi bir yasanın maddeleri, yine de okunduğunda anlaşılabilir gibidir. Ancak yasalar söz konusu olduğunda onları okumak ve anlamak tek başına yeterli değildir. Söz konusu yasa metinlerinin, yapılış amacı, tek tek maddelerinin yasanın bütünü ve sistemin işleyişi açısından ne anlama geldiği, Anayasa ve diğer yasalarla ilişkileri, uygulanacak alan içindeki yeri ve işlevlerinin de göz önünde bulundurulması gerekir.

 

ZARFA DEĞİL, MAZRUFA BAKMAK

12 Eylül 1980 öncesinde sendikaların sınıf hareketi içindeki etkinliğine ve gücüne doğrudan bir tepki olarak düzenlenen 2821 Sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası, o dönem, sınırları 24 Ocak 1980 kararları ile çizilen ekonomik politikalara ters düşmeyecek bir içerikte düzenlenmiş ve 1983’ten itibaren uygulanmaya başlanmıştır. 2821 ve 2822 sayılı yasalarla amaçlanan, sendikal faaliyetlerinin sadece çalışma yaşamı ile sınırlı, az sayıda, denetlenebilir ve her yönden zayıf bir sendikal yapı oluşturmak olmuş ve 24 Ocak Kararları’nın sorunsuz ve engelsiz uygulanabilmesi için sendikaların zayıf ve denetlenebilir olmasını hedeflemiştir.

2821 Sayılı Sendikalar Kanunu’nda sadece işkolu sendikaları ve üst kademedeyse sadece konfederasyonların kurulabileceği öngörülmüştür. İşyeri sendikaları ve federasyonlar kurmak, 1980 öncesinin deneyimlerinden hareketle yasaklanmıştır. 12 Eylül öncesinde yürürlükte olan 274 sayılı yasa, işyeri esasına göre örgütlenme konusunda bir sınırlama getirmediği için tek bir işyerindeki işçileri örgütleyen bir sendika, işyerinde yetkili sendika olabilmiş ve toplusözleşme yapabilmiştir. Bu durumun olumsuz yanları ise, tek tek işyerlerinde örgütlü olan yüzlerce küçük sendikanın ortaya çıkması ve mücadeleci sınıf sendikalarını işyerinden uzak tutabilmek için patronlar tarafından kurdurulan işbirlikçi, sarı sendikaların yaratılması olmuştur[2].

1983 yılında yürürlüğe giren 2821 ve 2822 sayılı sendikal yasaların işyeri sendikacılığına izin vermemesi ve ülke çapında yüzde 10 örgütlülük barajı getirmesinin, özellikle patronlar açısından geçmişte yaşanan olumsuzlukları ortadan kaldıracağı, öte yandan da sendikal örgütlülükteki çok parçalılığı gidereceği ve daha güçlü sendikaların oluşmasına olanak tanıyacağı iddia edilmiştir. Bu, şüphesiz ki burjuva gericilerinin iddiası olmuş, ancak işçiler, özellikle sendikacılar ve bir takım solcular üzerinde de etkili olabilmiştir. Ancak gelişmeler beklentilerin tam tersi yönde olmuş, bir taraftan sendikal örgütlülük hızla azalırken, diğer taraftan getirilen sınırlamalar yüzünden çok sayıda mücadeleci sendika yetki alamama tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bütün bunlara ek olarak, birden fazla işyerinden oluşan işletmelerde, yetki alabilmek için sadece işyeri yüzeyinde değil, işletme çapında çoğunluk elde etme zorunluluğunun getirilmesi, sendikal örgütlenmeye büyük darbeler vurmuştur.

12 Eylül referandumu sürecinden bu yana iktidar partisinin temel sloganı olan “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” ifadelerinin gerçeği yansıtmadığı, 12 Eylül zihniyetinin AKP hükümeti ve uygulamaları ile bugün benzer bir içerikle, sadece şekil değiştirerek sürdüğüne ilişkin çok sayıda örnek sıralamak mümkündür. AKP hükümetinin emek düşmanı diğer uygulamaları gibi, sendikal yasalarla ilgili olarak gündeme getirdiği değişikliklerin de sadece zarfı (kılıfı) değiştirilmiş, bazı küçük iyileştirmeler dışında, mazrufu (içeriği) açısından 12 Eylül’ün yasakçı mantığı büyük ölçüde korunmuştur.

Toplu İş İlişkileri Yasasına genel hatları ile baktığımızda, işçilerin sendikal haklarını özgürce kullanabilmesi konusunda 12 Eylül’ün yasakçı zihniyetini aynen sürdürdüğü görülmektedir. Örneğin sendikaların en çok yakındığı yüzde 10 işkolu barajı önce yüzde 3’e sonra komisyon aşamasında yüzde 1’e düşürülerek, kamuoyunda olumlu bir düzenleme yapılmış havası yaratılmak istenmiştir. Ancak düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 5 yıl süreyle Ekonomik ve Sosyal Konseye üye konfederasyonlara bağlı olmayan işçi sendikaları için işkolu barajının yüzde 3 olarak uygulanacak olması, hükümetin dizginleri elinden bırakmak istemediğinin somut kanıtı niteliğindedir. Bakanlar Kurulu, bu oranı yüzde 3 ile binde 5 arasında değiştirmeye yetkili kılınarak, istediği zaman baraj tehdidini kullanma fırsatını elinde tutmuştur.

Çalışma Bakanlığı’nın komisyona yolladığı haliyle yüzde 3 olan işkolu barajı yüzde 1’e indirilirken, komisyon görüşmelerinde toplu iş sözleşmesi imzalamaya bir baraj daha getirilmiştir. Tasarının komisyondan çıkmış haline göre; bir işçi sendikasının işyeri veya işletmede toplu iş sözleşmesi yapması için 2 bin üyesini ve kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde birini örgütlemiş bulunması gerekmektedir. Bu düzenleme, daha önceden tek olan barajın ikiye çıkarılması anlamına geliyor. Bu madde ile hem 2 binin altında üyesi olan sendikalar yetkilerini kaybedecek, hem de sendikalar için yeni bir tehdit unsuru olarak hükümetin elinde önemli bir koz olacak.

Gerek bazı işkollarının birleştirilerek işkolu sayısının 28’den 21’e düşürülmesi[3], gerekse yüzde 50+1 işyeri ve yüzde 40+1 işletme barajının getirilmesi ile birlikte düşünüldüğünde, söz konusu düzenlemelerin pratikte bir anlamının olmadığı açıktır. Sendikalaşma oranlarının barajlar ve yetki sorunları nedeniyle sürekli olarak azaldığı bir ortamda, mevcut yasakçı yapıyı koruyan düzenlemelerle, işkolu barajının altında kalan sendikaların üye sayılarında ciddi bir artış yaşanması mümkün değildir.

İşyeri sendikaları dar bir temel üzerinde örgütlenmeyi ifade ettikleri için kurulmaları görece daha kolaydır. İşyeri sendikalarının ve federasyonların yasaklanması beraberinde sendikalaşma için kaçınılmaz olan bazı ilk adımların atılmasını engellemiştir. Sendikaların her geçen gün hızla üye kaybettiği ve bu nedenle işçiler arasında çok düşük bir sendikalaşma oranının (% 6) bulunduğu Türkiye’de, mevcut olumsuz koşullarda bile mücadeleci işyeri sendikaları ve onların birleşmesiyle oluşturulacak federasyon tipi örgütlenmelerin fiilen kurulması bu süreci tersine çevirebilecek potansiyele sahiptir. Bugün mevcut işkolu sendikalarının hemen hepsi, geçmişte işyeri düzeyinde kurulmuş olan sendikaların federasyonlar çatısı altında birleşerek işkolu sendikası haline gelmesiyle kurulmuştur. Bu açıdan bakıldığında, sendikaların işyeri temelinde kurulmasının yasaklanması, daha güçlü işkolu sendikalarının oluşması ve bu sendikaların büyümesinin engellenmesi anlamına da gelmektedir.

Sendikal örgütlenmede sadece işkolu sendikacılığını benimseyerek, işkolundaysa örgütlenmiş olan sendikalardan sadece yüzde 1 barajını aşanlara toplu pazarlık hakkını tanıyan bu düzenlemeyle AKP hükümeti, 12 Eylül’ün yasalar aracılığı ile az sayıda, merkezi sendikalar yaratma geleneğini sahiplendiğini göstermiştir. Böylece, denetlenemeyen, çalışma hayatında sürekli rekabete ve çatışmalara yol açan, kontrol edilmesi ve merkezi olarak yönlendirilmesi oldukça zor, çok sayıda sendika yerine, daha kolay kontrol edilebilecek az sayıda sendika merkezi ile sendikal hareketin denetim altına alınması amaçlanmıştır.

Sendikaların işyeri temelinde örgütlenmesinin yasaklanması ile birlikte, işkolu düzeyinde örgütlenmiş olan, ancak aynı zamanda bir veya birden fazla işyerinde (işletmede) işçilerin yüzde 40’ından fazlasını üye kaydetmek zorunda olacak olan sendikalar, aksi durumda tek tek işyerlerinde çoğunluğu sağlamış olsalar bile toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip olamamakta, dolayısıyla toplu pazarlık hakkından yararlanamamaktadırlar.

12 Eylül referandumunda sıkça propaganda malzemesi yapılan “iki sendikaya üyelik” düzenlemesi, Toplu İş İlişkileri yasası ile geçerlik kazanmıştır. Buna göre, farklı işkollarında ve farklı zamanlarda farklı işverenlere ait işyerlerinde çalışan işçilerin birden çok sendikaya üye olabilmesinin önü açılmıştır. Bu düzenlemenin yasaya girmesi, Türkiye’de esnek çalışmanın, özellikle kısmi süreli (part time) çalışmanın yaygınlaştığının kanıtı niteliğindedir. Düzenlemeye göre, örneğin bir işçi belli günlerde bir hastanede temizlik işini yapıyorsa sağlık işkolundaki bir sendikaya, belli günlerde aynı ya da farklı bir işi eğitim kurumunda yapıyorsa eğitim işkolunda faaliyet gösteren bir sendikaya üye olabilecektir. Bu düzenlemenin getirilmesinin asıl amacı, son yıllarda artan ve çalışma sürelerinde esneklik ile doğrudan ilişkisi olan “mekansal esneklik” uygulamalarının artmış ve önümüzdeki dönemde artacak olmasıdır.

İki sendikaya üyelik, ilk bakışta olumlu gibi gösterilmeye çalışılsa da, işgücünün parçalanması ve işçiler açısından sabit bir işyerinde çalışma olgusunun ortadan kalkması açısından olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bu düzenlemeyle örneğin bir ay içinde 10 gün hastanede, 10 gün okulda çalışan bir işçinin sigortası her iki işyerinde 10’ar gün yatacak ve toplamda 20 gün sigortalı olacağından, sigortasını GSS’nin öngördüğü 30 güne tamamlamak için kalan 10 günü cebinden SGK’ya ödemek zorunda kalacaktır. Bu düzenlemenin ne anlama geldiği, özel istihdam bürolarının kurulması ve işçi kiralama uygulamasının başlatılması ile daha iyi anlaşılacaktır.

Noter şartı kaldırılarak yerine getirilen e-devlet sistemi ise, işçilerin sendika üyeliği konusundaki iradesini koruyucu herhangi bir güvence getirmemektedir. Sendikalara üyelik ve istifalarda noter şartının kaldırıp e-devlet sistemine geçilmesi ile yeni sorunlar yaşanması kaçınılmaz görünmektedir. Örneğin patronların, işçilerin e-devlet şifrelerini alarak onları herhangi bir sendikaya üye yapması ya da istifa ettirmesinin nasıl engelleneceği belli değildir.

Getirilmek istenen yeni düzenlemeye göre, bir işçi, e-devlet şifresiyle internetten e-devlete girecek ve hangi sendikaya üye olmak istiyorsa, elektronik ortamda üye olacak ya da sendikadan istifa edebilecektir. Bu durumda, bir patron işçilere “e-devlet şifrelerinizi verin” dediğinde, işçilerin bu isteği geri çevirme ihtimali hemen hiç yoktur. Mevcut uygulamada, yeni sendikalaşan işyerlerinde, patronlar noter parasını kendisi karşılayarak işçileri nasıl istifa ettiriyorlarsa, getirilen e-devlet şifresi uygulaması ile işçileri kendi iradeleri ile örgütlendikleri sendikadan istifa ettirmek ve başka bir sendikaya üye yapmak çok daha kolay hale getirilmiştir.

Teknoloji kullanılarak, bilgisayar ortamında dışarıdan yüklenebilen virüsler aracılığı ile bilgiler değiştirilebilmekte, yanlış bilgiler yüklenebilmektedir. Güvenli olmayan bir ortamda işçilerin özgürce sendika seçimi yapabilmeleri mümkün değildir. Elektronik ortamda sahte üyeliklerin sisteme yüklenmesi veya gerçek üyeliklerin sistemden silinmesi gibi girişimlerin nasıl önleneceğine ilişkin herhangi bir güvence söz konusu değildir.

Sendikaların toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için yetkilendirilmesi sürecinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın belirleyici olması, sendika özgürlüğünü en başından olumsuz etkileyen bir durum olmayı sürdürmektedir. Bir taraftan yasa tasarısının ILO normlarına uygun olarak hazırlandığı iddia edilirken, diğer taraftan Türkiye tarafından 1951 yılında onaylanmış 98 sayılı ILO sözleşmesinin 4. maddesinde yer alan toplu iş sözleşmelerinin “işçi sendikası ile işveren arasında yapılacak gönüllü görüşmeler yolu ile bağıtlanması” ilkesi yok sayılmaktadır.

Çalışma Bakanlığı’nın bugüne kadarki pratiği, işçi ve patron sendikalarının yasalar ve bakanlık ile uyum içinde olmasına özen gösterdiğini göstermektedir. Bu durumun en somut kanıtı, hükümetin, AKP’li belediyeler, hava taşımacılığı, gıda, orman işkollarında çalışan işçiler üzerinde uygulanan baskılar sonucunda Türk İş ve DİSK’e bağlı sendikalara üye işçiler ve KESK’e bağlı sendikalara üye kamu emekçilerini, kendi işaret ettiği sendikalara üye olmaya zorlaması ve bunda da başarılı olmasıdır.

Çalışma Bakanlığı, siyaseten iktidar partisinin çizgisine aykırı duruş sergileyen sendikalara, bütün yasal koşulları yerine getirmiş olsa bile yetki vermemek için bin dereden su getirmekte, yetkiyi keyfi olarak hükümete yakın sendikalara vermekte herhangi bir çekince görmemektedir. Çalışma Bakanlığı’nın bu tutumuna en iyi örnek, Çalışma Bakanlığı’nın Çaykur’da Türk İş’e bağlı Tek Gıda İş sendikasına karşı, Hak İş’e bağlı Öz Gıda İş sendikasını açıktan destekleyen tutumu nedeniyle dört yıldır Çaykur’da çalışan işçilerin toplusözleşme imzalayamaması ve büyük bir mağduriyet yaşamış olmalarıdır. Tek Gıda İş Sendikası, Çaykur’da yetkiyi ancak yargı kararı ile kazanabilmiş, sözde tarafsız olması gereken Çalışma Bakanlığı’nın bütün çabaları, en azından şimdilik, boşa çıkarılabilmiştir.

Patronlarla yapılan toplu iş sözleşmelerinde işçiler adına taraf olan örgütler, sendikalardır. Bu nedenle, yasal olarak toplu pazarlığın tarafı olacak sendikanın belirlenmesi süreci, elbette önemlidir. Türkiye gibi ülkelerde, Çalışma Bakanlığı’nın yetki sürecinde işin içinde olması, toplu pazarlığın taraflarını belirlemek açısından önemli sorunlara yol açabilirken (Türkiye’deki sendikaların yetki tespiti sürecinde olduğu gibi), daha merkezileşmiş sendikal yapıların olduğu sistemlerde toplu pazarlığa taraf olacak sendikanın tespiti daha kolaydır ve yetki uyuşmazlıkları, Türkiye’deki uygulamaların aksine bu ülkelerde önemli sorunlar yaratmamaktadır.

Toplu İş İlişkileri Yasa tasarısında yer alan düzenlemeler, kuşkusuz burada belirttiklerimiz ile sınırlı değildir. Ancak gerek genel olarak, gerekse tek tek maddeler halinde bakıldığında, Meclis gündemindeki düzenlemenin “çalışma yasalarının demokratikleştirilmesi” ya da “grev ve toplusözleşmenin önündeki engellerin kaldırılması” gibi iddiaların yanından bile geçmediği açıktır.

Emek ile sermaye arasındaki çıkar çatışması ve mücadelenin en önemli alanlardan birisi olduğu için sendikal örgütlenme, grev ve toplu pazarlık hakkı, piyasanın ve sermayenin tarihsel ve güncel çıkarlarına ters düşmeyecek şekilde düzenlenmek istenmektedir. Toplu İş İlişkileri yasasını bu açıdan değerlendirmek gerekir. AKP Hükümeti, sendikal yasalar üzerinden mümkün olduğunca işbirliğine açık, çatışmadan uzak ve uzlaşmacı sendikaların önünü açmaya, mücadeleci sendikaları saf dışı bırakmaya çalışmaktadır.

Sendikaları sisteme böylesine bağımlı hale getiren ve sistemin olumsuzluklarını meşrulaştırmaya zorlayan bir düzenlemenin sonucunda sendikacılığın sermayenin ve iktidarın çıkarlarına hizmet etmekten başka hiçbir işlevinin kalmayacağı ortadadır. Böyle bir ortamda emekçiler ve toplumun sendikalara yönelik güveninin tamamen ortadan kalkması ve sendikaların iktidarın sözünden çıkmayan birer “devlet kurumu” haline gelmesi kaçınılmazdır.

Burjuvazi, emekçileri, sadece üretim sürecinde değil, işyeri dışında da bölmeye yönelik girişim ve uygulamalarını yoğunlaştırmıştır. Örneğin Kürt sorununa yönelik sendikaların mesafeli yaklaşımı ve tepkiler, bu duruma en iyi, belki de en uygun örnektir. Demokrasi sorunun en önemli ve temel ayaklarından birisi olan Kürt sorunu üzerinden yürütülen tartışmalar, sadece sendikal örgütlenme ve mücadeleye etkileri açısından değil, bu alanda yaşanan çözümsüzlük politikalarının da etkisiyle, bazen her şeyin önüne geçebilmekte, bahsi geçen sendikal yasalardan ve yasaklardan çok daha olumsuz etkileri olabilmektedir.

Egemenlerin, karşılarına çıkan her fırsatta, Kürt sorunu, milliyetçi-şoven propaganda eşliğinde kullanması, sadece sendikalar açısından değil, tüm toplum kesimleri açısından temel sorunların üzerini örten, kitlelerin ortak çıkarları etrafında birleşmesini engelleyen, emekçileri kesin bir şekilde bölen, hatta zaman zaman onları karşı karşıya getiren bir işlev görmektedir.

Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük, nasıl ki demokratikleşmenin önünde büyük bir engel oluşturuyorsa, aynı şekilde sendikaların örgütlenmesi ve mücadelesinin önüne engeller çıkarmakta, işçi sınıfını kendi içinde bölerek, gerçek gücünü kullanmasını zorlaştırmaktadır. Hatta böylesi sorunların, işçi sınıfının sendikalar çatısı altında birleşmesi ve mücadelesi açısından bahsi geçen sendikal yasa maddelerinden çok daha etkili olduğunu belirtmek gerekir.

Sendikal hareketin sorunları ve karşısına çıkartılan yasal engeller tartışılırken, Kürt sorununun çözülmemesinden kaynaklı sorunları geçiştirmeden açıkça tartışmak gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, kendileri özünde ekonomik mücadele araçları olan sendikaların, toplumun bütününü ilgilendiren sorunların da öncelikli muhatapları olmaları nedeniyle, burjuvazinin sahte demokratikleşme adımlarını boşa çıkarmak gibi önemli bir görevi de bulunmaktadır.

SONSÖZ

Toplu İş İlişkileri Yasası, 4857 Sayılı İş Kanunu’nun içeriğine ve ruhuna uygun olarak, esneklik uygulamalarını toplu iş hukukuna taşımakta, her iki yasadaki sendikal özgürlüklerle çelişen pek çok maddeyi korumaktadır. Söz konusu düzenleme, emek ile sermaye arasındaki mücadelede emek cephesini daha etkisiz ve güçsüz hale getirirken, sermaye birikimi istikrarını esas alan ve emek sömürüsü önündeki engelleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir içerikte oluşturulmuştur.

Sendikaların faaliyetlerini serbestçe düzenlemesi, burjuva yasaları tarafından da tanınmak zorunda kalınan sendika özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Sendikaların çalışma yaşamında olduğu kadar, ekonomik kararların alınmasında da önemli işlevleri söz konusudur. Bu yönüyle sendikalar, sadece ekonomik mücadele araçları olarak değil, toplumla iç içe olmalarından kaynaklı olarak tüm toplumu ilgilendiren demokratik, siyasal haklar ve özgürlükleri savunmaları gereken örgütlerdir.

Bugün sermayenin içinde bulunduğu ve önümüzdeki aylarda derinleşmesi beklenen kriz koşullarında, emek kitlelerinin küçümsenemeyecek bir ayağa kalkışı olmadığı durumda, bu hükümet tarafından işçi sınıfının hak ve özgürlüklerini gerçek anlamda genişletecek yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi mümkün olamadığı gibi, kıdem tazminatı gibi önemli bir hakkın nasıl ve hangi yöntemlerle geri alınacağı tartışılmaktadır.

İşçi sınıfının başta kıdem tazminatı olmak üzere, mevcut kazanılmış haklarını da tasfiyeye yönelik olarak hazırlanan “istihdam paketi” ve sendikalarla ilgili yasa tasarıları, 2003’te yarım kalan ve hayata geçirilemeyen saldırıların devamı olması nedeniyle, işçi hareketinin geleceği için önemli tehditler içermektedir. Bu nedenle sadece bu yasalara ya da yasa değişikliklerine karşı değil, başta kıdem tazminatı olmak üzere, birçok kazanılmış hakkı gasp etmeyi amaçlayan saldırıların tümüne karşı mücadele etmek, tüm işçi ve emekçiler için, bu değişikliklerden doğrudan etkilenecek sendikalar için bir zorunluluktur.

Sendikalar, son yıllarda örnekleriyle fazlaca karşılaştığımız gibi, sadece yasaları ya da uluslararası sözleşmeleri kendisine dayanak yapmak yerine, öncelikle kendi öz güçlerine ve temsil ettikleri sınıfa güvenerek hareket etmek zorundadır. Sendikalar, çıkarlarını temsil ettikleri sınıfın beklentilerine uygun, her adımda emekçilere güven ve cesaret veren bir örgütlenme ve mücadele çizgisi izlerlerse, çoğu zaman bahane olarak ileri sürülen çok sayıda yasal engelin pratikte hiçbir anlamı kalmayacaktır.

Sendikal mücadele, hiçbir koşulda, elbette kendi başına özel bir amaç olarak kabul edilemez. Bu nedenle, sendikal mücadelenin, sermaye ve hükümetin saldırılarına karşı ekonomik ve demokratik mücadelenin ortaklaştırılması, sınıfın birleşik hareketinin yaratılması için önemli bir araç olarak görülmesi gerekmektedir. Emek hareketinin sınıf mücadelesi geliştikçe genişlemesi ve güçlenmesi gerçeği göz önüne alındığında, sendikal mücadelenin yasaların getirdiği sınırlara bağlı kalmadan yürütülmesi durumunda, işçi sınıfının sendikaları aracılığıyla yürüttüğü ekonomik mücadelenin demokratikleşme mücadelesini ve işçi sınıfının siyasal mücadelesini besleyip güçlendirmesi kaçınılmaz olacaktır.


[1] Burjuvazinin iktidarının sınıfsal kaynağı, ekonomik ve siyasal yapının bütünlüğünde gizlidir. Kapitalizmde ekonomik alan ile siyasal alan -iddia edilenin aksine- bir karşıtlık içinde bulunmaz, tersine birbirini tamamlar. Ancak kapitalizm, bu iki alan arasındaki iç içe geçmişliği gizlemeye ve bu iki alanın birbiriyle olan bağını görünürde de olsa ortadan kaldırmaya çalışır. Bu nedenle ilk işçi örgütleri ortaya çıktığı andan itibaren burjuvazi, işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal mücadelesinin birleşmemesi için bütün olanaklarını seferber etmiş, işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasi aracılığıyla sendikaların sadece ekonomik mücadele araçları olarak kalmasını sağlamaya çalışmıştır.

[2] Sendikal örgütlenme alanında her örgütlenme biçiminin olumlu ve olumsuz yanları olabilir. Sendikal örgütlenme alanında hangi örgütlenme biçiminin benimseneceğinde, avantajlar kadar, o ülkedeki mevcut somut toplumsal, siyasal ve tarihsel koşulların yarattığı olanakların da dikkate alınması gerekir. Sendikaların sadece işkolu temelinde örgütlenmesinin olumsuzlukları, sendikaların tek bir işyerinde bile örgütlenmesinin önünü açan mücadeleci işyeri sendikalarının kurulmasının işçi sınıfının örgütlenmesi açısından ne kadar önemli olduğunun bugün daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.

[3] Dünyadaki genel eğilim işkolları sayısının azaltılması ve giderek sanayi ve hizmetler olmak üzere iki ana kategoride toplamak yönündedir. Toplu İş İlişkileri Yasasında işkolu sayısı 21 olarak öngörülmüştür. Daha önceki taslaklarda işkolu sayısı 18 iken yeniden 21’e çıkarılmıştır. Yeni işkolları şu şekilde belirlenmiştir; 1- Avcılık, Balıkçılık, Tarım ve Ormancılık, 2- Gıda Sanayi, 3- Madencilik ve Taş Ocakları, 4- Petrol, Kimya, Lastik, Plastik ve İlaç, 5- Dokuma, Hazır Giyim ve Deri, 6- Ağaç ve Kağıt, 7- İletişim, 8- Basın-Yayın ve Gazetecilik, 9- Banka, Finans ve Sigorta, 10- Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar, 11- Çimento, Toprak ve Cam, 12- Metal, 13- İnşaat, 14- Enerji, 15- Taşımacılık, 16-Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı, 17- Liman, Ardiye ve Antrepoculuk, 18- Sağlık, Sosyal Hizmetler, 19- Konaklama ve Eğlence İşleri, 20- Savunma ve Güvenlik, 21- Genel İşler.

İstihdam Paketi ve Sendikalarla İlgili Yasa Tasarılarının İşçi Hareketine Etkileri

Tarihsel süreç içinde sınıf mücadelesinin gelişim süreci, kimi zaman grevlerle, kimi zaman büyük kitle eylemleriyle, kimi zaman da hakların yasal güvenceye alınması talebi üzerinden geçekleştirildi. Üretici güçlerin yanı sıra birlik, güç ve mücadelesinin gelişimi oranında işçi sınıfının mücadele alanları arttı, gelişti ve zenginleşti. Yıllarca süren sınıf mücadeleleri, mücadeleler üzerinden elde edilen kazanımların kalıcılaşması için hakların yasa haline getirilerek güvence altına alınması sağlandı.

Sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemlerde işçi sınıfının hak kazanımları yasa haline gelip genişlerken, sınıf mücadelesi gerilemeye başladığı dönemlerde ise kazanılmış haklar teker teker kaybedilme noktasına geldi. Sermaye, bir güç olarak tarih sahnesinde ağırlığını koymaya başladığından bu yana, işçi sınıfını, sosyal bir varlık olarak değil, basit bir makine olarak gördü. İşçinin yararına olacak düzenlemelere karşı her zaman doğal bir direnç gösterdi. Her fırsatını bulduğunda, işçileri daha çok yıkıma uğratacak, mevcut haklarını bile kullanmalarını engelleyecek düzenlemeler yaptı, fiili uygulamaları hayata geçirdi.

Tarih boyunca işçiler ve mücadele eden sendikalar kuşkusuz çok sayıda güçlükle, engellerle karşı karşıya kaldılar. Kimi zaman işçilerin kendi sınıf çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, örgütlenmesi çeşitli yollarla engellendi. İşçi hareketi ve sendikalar kimi zaman yasal düzenlemelerle, kimi zaman fiili baskılarla etkisiz hale getirilmeye, zayıflatılmaya çalışıldı.

Sermayenin saldırganlığının dünyada ve Türkiye’de ciddi boyutlara ulaştığı bir dönem yaşanıyor. Dünyanın her yerinde demokratik, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik saldırılar, sermaye hükümetlerinin öncelikli gündemleri arasında. Sermaye güçleri ve onların çıkarlarının koruyucusu olan hükümetler, işçi sınıfının uzun süren mücadelesi ile kazandığı haklarını yeni saldırılarla geri almak, var olanları ortadan kaldırmak için karşılarına çıkan fırsatları sonuna kadar değerlendiriyorlar.

İŞ YASASININ DEĞİŞMESİ VE SONRASI

Öncesi bir tarafa, Türkiye’de, 2003 yılında 4857 Sayılı İş Yasası’nın çıkarılmasından bu yana sermayeye sınırsız bir sömürü alanı açılırken, işçilerin en temel hakları yasal düzenlemeler ve fiili saldırıların tehdidi altında kaldı. 4857 Sayılı İş Yasası ile esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma biçimleri daha da arttı ve yaygınlaştı. İş yasasının sağladığı kolaylıklarla ciddi bir gelişim gösteren Türkiye kapitalizmi, bir taraftan sürekli artan işsizlikten beslenip sermayeyi ve onun kaynağı olan sömürünün büyümesini sağlarken, diğer taraftan esnek üretim ve esnek çalışma biçimleri hızla yaygınlaştırıldı.

4857 Sayılı İş Yasası çıkarılmadan önce sigortalı, izin süreleri ve mesai saatleri belirli, fazla mesai oranları, sosyal hakları yasalarla güvence altına alınmış, sendikalı işçilerin sahip olduğu haklar hedef olarak belirlenmiş ve bu durumun kapitalizmin “serbest rekabet” anlayışına ters olduğu iddia edilmişti. Düzenli ve kurallı çalışmanın olmadığı, kayıt dışı olarak faaliyet yürüten işletmelerde işçilerin sırtından elde edilen artı-değer oranları inanılmaz boyutlardayken, çoğunlukla kayıtlı çalışan işletmelerin aynı artı-değeri elde edememelerinin sermayenin iç bütünlüğünü ve hiyerarşisini bozduğu, bu durumun “haksız rekabete” neden olduğu iddia edilmişti. Koşulların eşitlenmesi için atılması gereken ilk adım olarak patronların “elini kolunu bağlayan” yasaların değişmesi, esnekleşmesi gerekiyordu. Böylece kayıtlı işgücünün sahip olduğu çok sayıda hak ve kazanım, “piyasanın” ve “rekabetin” çıkarlarına uygun bir şekilde yeniden düzenlenebilecekti.

2003’ten bu yana esnek üretim ve buna bağlı olarak standart dışı çalışma biçimleri, yapılan yasal düzenlemeler üzerinden yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Buradaki hedeflerden birisi, kâr oranlarının artışını ve sermaye birikimi istikrarını tehdit eden tam zamanlı, düzenli ve güvenceli istihdamın önünü kesmek, istihdam biçimlerinde tam anlamıyla bir esneklik sağlamaktı.

Sendikaların örgütlemeye çalıştığı hedef kitlesi genellikle düzenli, güvenceli ve tam zamanlı çalışan işçiler olduğu için, 4857 Sayılı İş Yasası sendikal örgütlenmeyi de olumsuz etkiledi. Nitekim iş yasasının değişmesi ile birlikte işçiler arasındaki farklılıkları öne çıkartan ve sendikal örgütlenmenin son derece zor olduğu, genelde esnek çalışma olarak ifade edilen, kısmi süreli çalışma, çağrı üzerine çalışma, evde çalışma, tele çalışma gibi yeni çalışma biçimleri yaygınlaştı. Tüm bunlara, bir de artan taşeronlaştırma uygulamaları eklenince, sendikaların hedef örgütlenme alanı giderek daralmaya başladı. Tüm bunların yanı sıra, daha düşük ücretle, kayıt dışı ve esnek çalışma biçimlerine daha uygun oldukları için tercih edilen kadın ve genç işçilerin toplam istihdam içindeki paylarının giderek artması sermayeye büyük bir tercih kolaylığı sağlarken, sendikaların işini daha da zorlaştırdı.

YENİ SALDIRILAR GECİKMEDİ

İşçi ve emekçilere yönelik saldırılar, dur durak bilmeden her geçen gün artarak devam ediyor. Çıkarılmaya çalışılan kimi yasalarla sermaye “sınırsız sömürü” olanaklarını genişletirken, işçilere güvencesizlik, kuralsızlık ve örgütsüzleştirme dayatılıyor. Sermaye güçlerinin aralarında birleşerek başlattığı saldırılara karşı emek cephesinde ortak bir duruş gerçekleştirilemediği için, yaşanan saldırıları geri püskürtmek bir yana, ortalama düzeyde bir karşı koyuş bile gerçekleştirilemiyor.

Bir yandan kapatma davasıyla uğraşan AKP hükümeti, diğer yandan sermayenin desteğini kaybetmemek için, işçi ve emekçilere yönelik sosyal yıkım saldırılarına yenilerini ekledi. Önce SSGSS yasası ile sağlık ve sosyal güvenlik alanını piyasalaştırıp, özel sigorta şirketleri ve özel sağlık hizmetlerinin önünü açtı. Sosyal güvenlik sisteminde kamudan özel emeklilik şirketlerine doğru kayışı hızlandırmak için emeklilik yaşını 65’e, prim ödeme gün sayısını 7200’e yükseltti.

SSGSS ile işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarında büyük bir geriye gidişe neden olması yetmezmiş gibi, şimdi de TBMM’den geçen “istihdam paketi” ile sermayeye “hep destek, tam destek” uygulamasının hayata geçirilmesi amaçlanıyor. Açıklanan “istihdam paketi”nin istihdamı ne kadar arttıracağı bilinmez, ama, getirilen kolaylıkların sermayeye bir süre daha nefes aldıracağını şimdiden söylemek mümkün.

İSTİHDAM PAKETİ NE GETİRİYOR?

AKP Hükümeti, “işsizliği önleme” bahanesiyle gündeme getirdiği “İş Kanunu ve Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ya da sık kullanılan adıyla “istihdam paketi”ni hızla TBMM’den geçirdi. Patronların istihdam ettikleri işçilerin maliyetinin bir kısmının devlet tarafından karşılanmasını ve kendi yükümlülüklerinin kayıt dışı bir işyerinin seviyesine indirilmesini sağlayan düzenleme, özellikle genç işçilere yeni istihdam alanları açılmasından çok, bu bahaneyle patronların üzerindeki “yükleri” hafifletmeyi amaçlıyor.

Sosyal Güvenlik yasasından sonra AKP’nin emekçilere yönelik ikinci büyük saldırı paketi olarak yasalaşan istihdam paketi, büyük ölçüde Dünya Bankası’nın “Yatırım Ortamının İyileştirilmesi” çalışmalarına paralel bir içerikte hazırlanmıştır. Yasada yer alan düzenlemeler uluslararası tekelci sermayenin uzun süredir benimsediği talepleriyle örtüşmesi bakımından önemlidir. Dünya Bankası raporunun konu başlıklarına bakınca “istihdam paketi”nin kaynağını görmek mümkündür:

 

¬     İstihdamla ilgili yüklerin azaltılması;

 

¬     İş Kanununa esnek sözleşme seçeneklerinin eklenmesi;

 

¬     Yeni kıdem tazminatı kurallarının belirlenmesi ve kıdem tazminatı fonunun kurulması;

 

¬     İşsizlik sigortasının ve aktif istihdam politikalarının güçlendirilmesi;

 

¬     Bireysel ve toplu iş anlaşmazlıklarının çözümü için özel tahkim uygulanması.

 

AKP hükümeti, kıdem tazminatlarını ortadan kaldıracak düzenlemeyi yasaya yönelik tepkileri azaltmak için İstihdam Paketi’nin içine almamış, bunu ayrı bir düzenlemeyle çıkarmak için bir süre ertelemiştir.

Yıllarca, kazanılma şartları çok zor olan ve işsiz kalan işçilere ödenen miktarın arttırılması ve işsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının kolaylaştırılması istenen İşsizlik Sigortası Fonu’nun, sermayenin iştahını kabartacak derecede ciddi bir büyüklüğe ulaştığı dönem dönem dile getirilmişti. Sermayenin talebi ile fon birikimlerini gözüne kestiren AKP, fon kaynaklarını sermayeye kaynak olarak açmak için “istihdam paketi” kılıfını kullanmakta gecikmemiştir. İstihdam paketinin içeriği kısaca şöyledir:

¬     İşe yeni alınan kadınlar ile 18-29 yaş arasındaki genç işsizlerin SSK primleri, 5 yıl boyunca İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacak. Buna göre, kadınlar ve gençlerin, işverene ait sigorta priminin; 1. yıl için yüzde 100’ü, 2. yıl için yüzde 80’ini, 3. yıl için yüzde 60’ı, 4. yıl için yüzde 40’ı, 5. yıl için yüzde 20’si İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanacaktır.

¬            Sigortalıların, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primlerinden, işverenin ödeyeceği 5 puan Hazine tarafından ödenecektir.

¬     İş Kanunundaki özürlü, eski hükümlü ve terör mağdurlarının çalıştırılma zorunluluğuna yeni düzenleme getirilerek, zorunlu istihdam kaldırılmıştır.

¬     Özel sektörde daha önce işçi sayısının yüzde 6 oranında özürlü çalıştırma şartı, yüzde 3’e indirilmiştir. Özel sektörün çalıştırmakta zorunlu olduğu yüzde 3’lük özürlü kontenjanında istihdam edilenlerin primleri, işveren adına Hazine tarafından ödenecektir.

¬            İşverenler, işyeri sağlık ve güvenlik birimi ile işyeri hekimi çalıştırma yükümlülüğünden kurtulmuştur.

¬     Kreş kurma zorunluluğu bulunan işletmeler, bu hizmeti dışarıdan satın alabilecektir.

¬     Ağır ve tehlikeli işlerde çalışacak işçiler için mesleki eğitim şartı getirilirken, mesleki eğitimin nasıl yapılacağına yönelik herhangi bir açıklamanın olmaması dikkat çekicidir.

– İşçilerin işsiz kalma riskine karşı bir güvence oluşturmak amacıyla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu, işsizlerin yerine GAP’a yatırım yapacak patronlara aktarılacaktır.

İşsizlik Sigortası Fonu’nun amaç dışı kullanılmasının ve 18-29 yaş arasındakiler ile yaş şartı aranmaksızın kadınların sigorta primlerindeki işveren hisselerinin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanmasının ülkedeki istihdam dengesini 29 yaş üstü çalışanların aleyhine bozacak nitelikte olduğunu tahmin etmek zor değildir. Bu paketin uygulanmaya başlamasıyla birlikte Türkiye’nin genç işsizlik sorununa, bir de 29 yaş üstü işsizliğin ekleneceği söylenebilir.

Genç ve kadın istihdamını sağlamak için, işverenin SSK primi ödeme zorunluluğu kademeli olarak Hazine’ye devredilirken, kreş ve emzirme odası açma yükümlülüğü kaldırılmış, hizmetin dışarıdan alınması şeklinde düzenlenmiştir. Ancak uygulama, sistemde gereksiz aracılar yaratacak ve maliyeti yükseltecek niteliktedir. İşverenin kreş ve emzirme odası hizmetlerinden kurtulması anlamına gelen bu durumda, dışarıdan alınacak hizmetin niteliği ve işyerine yakınlığı konusunda hiçbir düzenleme yoktur. Bu değişiklik, kadın istihdamını işveren için daha ucuz hale getirirken, çalışma hayatını kadınlar için daha zorlaştıracaktır.

Düzenlemeyle, 4857 Sayılı İş Yasası’nın 2. maddesinin sonunda belirtilen “İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez” hükmü, asıl işveren ve alt işveren arasında “sözleşme yükümlülüğü” olarak değiştirilmiş ve böylece yasa eliyle taşeronlaştırma pekiştirilerek, asıl işverenin sorumluluktan kurtulması sağlanmıştır. Yasa ile iş güvenliği mühendisi, işyeri hekimi, sağlık memuru ve hemşireleri kapsayan “İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulları”nın oluşumu engellenerek, “Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri”nin kurulması ve bu hizmetin dışarıdan alınıp piyasalaştırılması amaçlanmıştır.

“İstihdam Paketi”nin içeriğine bakıldığında, işçilerin mevcut haklarını ellerinden almak ve patronların yükümlülüklerini büyük oranda hafifletmek için yapılan bir düzenleme olduğunu anlamak zor değildir. Bu haliyle “istihdam paketi”nin, iddia edildiği gibi istihdamı arttırıcı değil, daraltıcı, patronları her yönden kollayan, esnek istihdamı yaygınlaştıran ve mevcut eşitsizlikleri daha da arttıran bir içerikte olduğu söylenebilir. “Az insanla çok iş yapma” ve patronların üzerindeki zorunlu istihdam yüklerinin hafifletilmesini hedeflediği her yönünden belli olan “istihdam paketi” ile, iddia edildiği gibi işsizliğin önlenmesi, istihdamı artırıcı yatırımların çoğalması, yeni iş alanlarının yaratılması, aktif istihdam politikaları ve kayıt dışı istihdamın azaltılmasının sağlanması mümkün değildir.

“İstihdam paketi”ni bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, bu paketten en kârlı çıkanın sermayedarlar olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Devletin patronlar adına yüklendiği maliyetin nasıl karşılanacağı henüz belli olmasa da, bu maliyetin sağlık, eğitim vb. alanlardaki kamu harcamalarının kısıtlanması, dolaylı vergilerin artışı ve yeni zamlarla karşılanacağını tahmin etmek zor değildir.

Sermaye cephesinin lehine bu tür düzenlemeler yapılırken, işçi sınıfının örgütlü gücünü oluşturan sendikaları ve sendikal hakları “yeni” dönemin koşullarına uydurmak adına 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılması düşünülen değişiklikler için düğmeye basılmıştır.

2821 VE 2822 SAYILI YASALARDA DEĞİŞİKLİK HAZIRLIKLARI

Türkiye’de sendikalar ve sendikal haklarla ilgili yasalar, genelde tepeden inmeci, baskıcı devlet zihniyetinin bir ürünü olarak, sendikaların iç işleyişlerine kadar müdahale eden bir içerikte oluşturulmuştur. Dolayısıyla sendikalarla ilgili yasalar, sendikal örgütlüğü mümkün olduğunca engelleyici, sendikaları devlet güdümlü, bürokratik birer kurum haline getirme mantığı üzerinden inşa edilmiştir.

12 Eylül 1980 öncesinde sendikaların sınıf hareketi içindeki etkinliğine ve gücüne doğrudan bir tepki olarak yeniden düzenlenen 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu (TİSGLK), dönemin neoliberal ekonomi politikalarına uygun bir şekilde yeniden düzenlenmiş ve 1983 yılında yürürlüğe girmiştir. 2821 ve 2822 sayılı yasalarla amaçlanan, sendikal faaliyetlerinin sadece çalışma yaşamı ile sınırlı, az sayıda, denetlenebilir ve her yönden zayıf bir sendikal yapı oluşturmaktır. Çünkü o dönem kabul edilen ve “liberal ekonomiye geçiş”in miladı olarak kabul edilen 24 Ocak 1980 kararlarının sorunsuz ve engelsiz uygulanabilmesi için sendikaların zayıf olması gerekmiştir. Dolayısıyla, 1980 sonrasının sendikacılık anlayışı, zayıf, uzlaşmacı, patronların rekabet gücünü tehdit etmeyen, dolayısıyla “işgücü maliyetlerini” arttırmayan ve egemen sistemle “ters düşmeyen” bir sendikacılık anlayışıdır.

2821 Sayılı Sendikalar Kanunu’nda, sadece işkolu sendikaları ve üst kademede sadece konfederasyonların kurulacağı öngörülmektedir. İşyeri sendikaları ve federasyonlar kurmak, 1980 öncesinin deneyimlerinden hareketle yasaklanmıştır. 12 Eylül öncesinde yürürlükte olan 274 sayılı yasa, işyeri esasına göre örgütlenme konusunda bir sınırlama getirmediği için, tek bir işyerindeki işçileri örgütleyen bir sendika işyerinde yetkili sendika olabilmekte ve toplusözleşme yapabilmektedir. Bu durumun olumsuz yanı, tek tek işyerlerinde örgütlü olan yüzlerce küçük sendikanın ortaya çıkmasına yol açması ve mücadeleci sınıf sendikalarını işyerinden uzak tutabilmek için patronlar tarafından kurdurulan sarı sendikaların yaratılması olmuştur.* (Alta dipnot: *Kuşkusuz tek yanı olumsuzluk değildir ya da sorun tek yanlı değildir. İşyeri sendikalarının kurulabilir olması, patronlara kendi güdümünde küçük sarı sendikalar oluşturma imkanı sağladığı gibi, özellikle işçilerin birlik ve mücadele eğilimlerinin gelişkin olduğu ve işyerlerinde birliklerini gerçekleştirdikleri koşullarda, mücadelelerini ileriye taşıyabilmelerinin zemini olarak işlev görecek işyeri düzeyinde sınıf sendikalarının kurulabilmesi imkanı bulunması anlamına da gelmektedir.)

1983 yılında yürürlüğe giren sendikal yasalar, işyeri sendikacılığına izin vermemesi ve ülke çapında %10 örgütlülük barajı getirmesinin geçmişte yaşanan olumsuzlukları ortadan kaldıracağı, sendikal örgütlülükteki çok parçalılığı gidereceği ve daha güçlü sendikaların oluşmasına olanak tanıyacağı gerekçesiyle o dönemdeki sendikacıların çoğu tarafından olumlu karşılanmıştır. Ancak o günden bu yana aradan geçen süre içinde sendikal örgütlülüğün ciddi ölçüde düşmesi, mücadeleci birçok sendikanın bu sınırlamalar yüzünden yetki alamama tehlikesiyle karşı karşıya kalması, dolayısıyla işçi sınıfının örgütsüzlüğe terk edilmesinin örnekleri fazlasıyla yaşanmıştır.  Üstelik çok sayıda işyerinden oluşan işletmelerde, yetki alabilmek için sadece işyeri değil işletme çapında çoğunluk elde etme zorunluluğunun getirilmesi, sendikalaşma mücadelelerine büyük darbeler vurmuştur. 12 Eylülcülerden emek yanlısı olumlu tutum ve yaklaşımlar beklenmesinin anlamsızlığının kısa süre içinde görülmesinin ardındansa, bu kez “bu yasalarla örgütlenilemez, grev yapılamaz” noktasına gelinmiştir ki; iki yaklaşımın da temel zaafı, işçi ve emekçileri, onların birliği ve gücünü değil, burjuvazi ve gericiliği, yasaları hareket noktası edinmeleridir.

Gündemdeki Değişiklikler(Büyük harf)

AKP Hükümeti, 2821 ve 2822 sayılı sendikal yasaları AB ve ILO standartlarına uygunluk iddiasıyla gözden geçirmeye ve yeni yasa taslakları hazırlamaya başlamıştır. Bu durum, yasa tekliflerinin gerekçesinde şu şekilde ifade edilmiştir: “Bu yasanın başlıca amacı, Uluslararası Çalışma Örgütü ve Avrupa Birliği normlarına uyum sağlamak, uygulamada karşılaşılan sorunları daha sağlıklı çözümlere kavuşturmaktır.

2821 Sayılı Sendikalar Kanunu’nun getirdiği önemli değişikliklerden birisi, bazı işkollarının birleştirilmesidir. Taslak, 28 olan işkolu sayısının 19’a indirmiştir. İşkollarının birleştirilmiş hali şu şekildedir; 1- Gıda, avcılık ve balıkçılık, tarım ve ormancılık, 2- Madencilik ve taş ocakları, 3-Petrol, kimya, lastik, plastik ve ilaç, 4- Dokuma, konfeksiyon ve deri, 5- Ağaç ve kâğıt, 6- İletişim, 7- Basın-yayın ve gazetecilik, 8- Mali aracılık, 9- Ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar, 10- Çimento, toprak ve cam, 11- Metal, 12- Gemi, 13- İnşaat, 14- Enerji, 15- Taşımacılık, ardiye ve antrepoculuk, 16- Sağlık, sosyal hizmetler, 17- Konaklama ve eğlence işleri, 18- Savunma, 19- Genel işler.

Yeni düzenleme ile bazı işkollarındaki ayrılıklar ortadan kaldırılırken, bazı işkolları ilgisiz başka işkolları ile birleştirilmiştir. Örneğin, gıda işkolunun avcılık, balıkçılık, tarım ve ormancılık işkollarıyla birleştirilmek istenmesi dikkat çekicidir.

Sendikaların işleyişinde bazı yönlerden kolaylıklar getiren (özellikle sendikalara üyelik ve istifalarda noter şartının kaldırılması gibi) düzenlemeler olmasına karşın, sendikal hakların kullanılması konusunda “yasakçı” tutum sürdürülmektedir. Örneğin sendikaların en çok yakındığı yüzde 10 işkolu barajı kaldırılırken, % 50+1 işyeri ve işletme barajının korunması bu yasakçı uygulamaya önemli bir örnektir. İşyeri sendikacılığının yasaklanması ile birlikte işkolu düzeyinde örgütlenmiş olan, ancak aynı zamanda bir veya birden fazla işyerinde işçilerin yarısından fazlasını üye kaydetmek zorunda olan sendikalar, aksi durumda toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip olamayacak, dolayısıyla toplu pazarlık hakkından yararlanamayacaklardır.

Yüzde 10 işkolu barajı yerine getirilen düzenleme, bırakalım sendikal özgürlükleri sağlamayı, en az 12 Eylül darbecilerinin yasaları kadar kısıtlayıcıdır. Sadece Ekonomik Sosyal Konsey’de temsil edilen konfederasyonlara bağlı sendikalara TİS imzalama hakkı tanınıyor olması, bu yasakçılığın en somut ispatıdır. Yapılması düşünülen değişikliklerle, sendikalara sınıf uzlaşmacılığını dayatan bir düzenlemeye gidilmektedir. Bu durumla ilgili 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 12. maddesi şöyledir:

Ekonomik ve Sosyal Konseyde temsil edilen işçi konfederasyonlarından herhangi birinin üyesi olan ve kurulu bulunduğu iş kolunda ülke çapında faaliyet gösteren, birden çok işyeri veya işletmede örgütlenmiş bulunan veya en az 80 bin üyeye sahip işçi konfederasyonu üyesi olan işçi sendikası, toplu iş sözleşmesinin kapsamına girecek işyeri veya işyerlerinin her birinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının kendi üyesi bulunması halinde bu işyeri veya işyerleri için toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkilidir. İşletme Sözleşmeleri için işyerleri bir bütün olarak nazara alınır ve yarıdan fazla çoğunluk buna göre hesaplanır.

Bu maddenin gerekçesinde, “Böylece Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 98 Sayılı sözleşmesine uygunluk sağlanmıştır” ifadesinin kullanılması trajiktir. Bu, 98 Sayılı “Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkının Korunması” sözleşmesine uygun olmak bir yana, ona temelden aykırıdır. Örgütlenme ve toplu pazarlık hakkını sınırlayan ve katı kurallara bağlayan bir düzenlemenin “özgürlük” olarak yansıtılması, AKP’nin benzer konulardaki tutumlarıyla paraleldir.

Sendika hakkı ve toplu pazarlık konusunda istenildiği kadar düzenleme yapılsın, yukarıda belirtildiği gibi bir düzenleme olduğu sürece, yapılması düşünülen değişikliklerin sendikal faaliyetleri kolaylaştıracağını düşünmek tam bir hayal olacaktır. Örgütlenmede sadece işkolu sendikacılığını benimseyerek, üye sayısı 80 binden fazla olan konfederasyonlara üye olan sendikalara toplu pazarlık hakkını tanıyan bu düzenlemeyle, AKP Hükümeti, yasalar aracılığıyla, az sayıda merkezi sendikalar yaratma isteğinden vazgeçmediğini göstermektedir. Böylece, denetlenemeyen, çalışma hayatında sürekli rekabete ve çatışmalara yol açan, merkezi olarak yönlendirilmesi ve denetim altında tutulması zor mücadeleci sendikalar yerine, daha kolay kontrol altına alınabilecek az sayıda sendika ile örgütlü işçi hareketinin denetim altına alınması, mücadele yerine “uzlaşma” ve “diyalog” sendikacılığı yaratılması hedeflenmektedir.

Bakanlar Kurulu’nun grev erteleme yetkisi aynen devam etmektedir. Bu konuda 2822 Sayılı TİSGLK’nın 33 üncü maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

Bakanlar Kurulu; Yüksek Hakem Kurulu’ndan istişari mütalaa aldıktan sonra, karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev veya lokavtı genel sağlığı veya ulusal güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesiyle, altmış gün süreyle erteleyebilir. Yüksek Hakem Kurulu, bu konudaki görüşünü altı işgünü içinde bildirir. Erteleme süresi, Bakanlar Kurulu kararnamesinin yayımı tarihinde işlemeye başlar.

Yasa taslağının grev hakkıyla ilgili düzenlemelerinde de esaslı bir değişiklik sağlanmayıp, grev yasakları ve erteleme düzenlemeleri korunmaktadır. Bu düzenlemeyle, işçilerin grev hakkının hükümet tarafından “genel sağlık” ve “ulusal güvenlik” gibi son derece “esnek” gerekçeler gösterilerek askıya alınabilmesi sağlanmaktadır. Bu anlamda, yasadaki düzenlemeden farkı yoktur. Ayrıca örgütlenme, grev ve toplusözleşme haklarına konulan yasak ve sınırlamalar, yeni yasal düzenlemelerde büyük ölçüde korunmaktadır. İşçilerin greve çıkması için aşılması zorunlu olan uzun prosedürler aynen korunmuş, genel grev, dayanışma grevi gibi haklar tanınmamıştır.

2822 Sayılı TİSGLK’nın 29. maddesinde yapılan değişikliklere göre, grev ve lokavt yapılması yasak olan işler şunlardır: “Can ve mal kurtarma işleri, cenaze ve tekfin işleri, kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye hizmetleri, noterlik hizmetleri, su, elektrik, doğal gaz ve petrol sondajı üretimi, tasfiyesi ve dağıtımı işleri.” Ayrıca, “bankacılık sektöründe sözleşmeleri gereği taahhüt edilen hizmetlerin grev ve lokavt uygulanması sırasında verilmesine devam olunur” denilerek, mali sermayeye bir anlamda garanti verilmektedir.

Patronlarla yapılan toplu iş sözleşmelerinde işçiler adına taraf olan örgütler, sendikalardır. Bu nedenle, emek ile sermaye arasındaki mücadelede, toplu pazarlığın tarafı olacak sendikanın belirlenme süreci önemlidir. Türkiye gibi sendika çokluğuna dayanan sistemlerde, toplu pazarlığın taraflarını belirlemek önemli sorunlara yol açabilirken (Türkiye’deki sendikaların yetki tespiti sürecinde olduğu gibi), daha merkezileşmiş sendikal yapıların olduğu sistemlerde toplu pazarlığa taraf olacak sendikanın tespiti daha kolaydır ve yetki uyuşmazlıkları, Türkiye’deki uygulamaların aksine, bu ülkelerde önemli sorunlar yaratmamaktadır.

Emek ile sermaye arasındaki çıkar çatışması ve mücadelenin en önemli alanlardan birisi olduğu için sendika ve toplu pazarlık hakkını, devletler, piyasanın ve sermayenin çıkarlarına ters düşmeyecek şekilde düzenlemek isterler. 2821 ve 2822 sayılı yasalarda yapılmak istenen değişiklikleri, bu açıdan değerlendirmek gerekir. AKP Hükümeti, bu değişikliklerle, mümkün olduğunca işbirliğine açık, çatışmadan uzak ve uzlaşmacı sendikaların önünü açmaya, mücadeleci sendikaları saf dışı bırakmaya çalışmaktadır.

Sendikaları sisteme böylesine bağımlı hale getiren ve sistemin olumsuzluklarını meşrulaştırmaya zorlayan bir düzenlemenin sonucunda, sendikacılığın, sermayenin ve iktidarın çıkarlarına hizmet etmekten başka hiçbir işlevi kalmayacaktır ya da hedeflenen budur. Böyle bir ortamda, emekçiler ve toplumun sendikalara yönelik güveninin tamamen ortadan kalkması ve sendikaların birer devlet kurumu gibi davranması kaçınılmazdır.

Gerek 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu, gerekse 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yapmayı amaçlayan yasa tasarıları, 4857 Sayılı İş Kanunu’nun içeriğine ve ruhuna uygun olarak, esneklik uygulamalarını toplu iş hukukuna taşımakta, her iki yasadaki sendikal özgürlüklerle çelişen pek çok maddeyi korumaktadır. Söz konusu tasarılar, emek ile sermaye arasındaki mücadelede emek cephesini daha etkisiz ve güçsüz hale getirirken, sermaye birikimi istikrarını esas alan ve emek sömürüsü önündeki engelleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir içerikte oluşturulmuştur. Kısacası taslaklar, sendikal hak ve özgürlükler üzerindeki yasak ve sınırlamaları esas olarak korumakta, sendikal hak ve özgürlükler açısından esaslı bir değişiklik öngörmemektedir.

ILO ve Avrupa Birliği normlarına uyum” adı altında yapılmış olan kimi olumlu düzenlemelerin pek çoğunun pratikte hiçbir anlamı yoktur. Bunun da ötesinde, yeni düzenlemeler, sendikasızlaştırmayı teşvik etmekte, buna bağlı olarak da, toplu pazarlık hakkının kapsamını daraltmaktadır. Bu yazıda ana hatlarıyla belirtilen özellikleri ile 2821 ve 2822 Sayılı yasalarla yapılmak istenen değişikliklerin, doğrudan doğruya sermayeden yana, sermayenin güncel ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde oluşturulduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Sonuç (Büyük Harf)

Sınıf hareketinin sermaye karşısında nispeten güçsüz olduğu, örgütsüz ve dağınık bulunduğu günümüz koşullarında, hükümetten daha farklı bir yasa tasarısı beklemek hayalden öte bir şey değildir. Son dönemde yapılan ve yapılması düşünülen yasal değişiklikler, bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Tek başına yasalar üzerinden işçi sınıfı lehine düzenlemelerin yapılabilmesi yeterli olmadığı gibi, eğer olacaksa, bunun da, işçi sınıfının birleşik ve örgütlü mücadelesi ile mümkün olabileceğini tarih defalarca göstermiştir. Tüm bunların ötesinde, bugün sermayenin içinde bulunduğu koşullarda, işçi sınıfının hak ve özgürlüklerini genişletmesinin mümkün olamayacağını, aksine mevcut sınırlı hakların bile geri alınmak istendiğini görmek gerekir.

Sınıflar arasındaki güç mücadelesinin bir sonuç belgesi olan yasaların içeriği, elbette tek başına işçi hareketinin sınırlarını çizemez. Çünkü sendikalar, mücadelelerini, ilk ortaya çıktıkları günden bu yana, fiili durum üzerinden, meşruiyet temelinde sürdürmüşlerdir.

Sendikaların özgürlük alanı daraldıkça, sermayenin karşısındaki gücü ve etkisi de zayıflayacaktır. Bu anlamda sendikaların örgütlenme ve faaliyet özgürlüğü, en az işçi sınıfı kadar, sermaye sınıfını da ilgilendirir. İşte bu nedenle, kapitalist sistemde, sermaye iktidarları sendika yasalarını yaparken, sendikal mücadeleyi güçlendirecek değil, onu zayıflatacak ve kendi denetimi altına sokacak düzenlemeler yapmaya çalışırlar. Bu şekilde, işçi sınıfının gücünü kırarak, onların çeşitli düzeylerdeki mücadelelerini engellemeyi amaçlarlar.

İşçi sınıfının başta kıdem tazminatı olmak üzere, mevcut kazanılmış haklarını da tasfiyeye yönelik olarak hazırlanan “istihdam paketi” ve sendikalarla ilgili yasa tasarıları, 2003’te yarım kalan ve hayata geçirilemeyen saldırıların devamı olmaları nedeniyle, işçi hareketinin geleceği için önemli tehditler içermektedir. Bu nedenle, sadece bu yasalara ya da yasa değişikliklerine karşı değil, başta kıdem tazminatı olmak üzere, birçok kazanılmış hakkı gasp etmeyi amaçlayan saldırıların tümüne karşı mücadele etmek, tüm işçi ve emekçiler için, bu değişikliklerden doğrudan etkilenecek sendikalar için bir zorunluluktur. Bu nedenle, sürekli yeniden cilalanıp gündeme getirilen yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalara karşı cepheden birleşik ve örgütlü bir tutum almak, işçi ve emekçilerin sadece bugünlerine değil, yarınlarına ve geleceklerine sahip çıkmaları açısından da hayati önemdedir.

Son yıllarda giderek artan ve sömürüyü sınırlayan engellerin ortadan kalkmasını, işçi sınıfının kazanılmış haklarının geri alınmasını amaçlayan yasal düzenlemeler, tüm işçi, emekçi kitlelerini ve dolayısıyla sendikaları derinden etkilemiştir. Ancak, ülkemizde emek harekenin temel sorunu, aynı saldırıların hedefi olan kesimlerin, yaşanan ve yaşanması muhtemel olan saldırılara karşı birleşik mücadelesinin yeterince örgütlenememesidir.

Sendikalar meşruiyetini ve mücadelesini, ilk yıllarında olduğu gibi, yasalardan değil, emekçilerden ve haklarından, sınıf mücadelesinin birikim ve deneyimlerinden alırsa, kendi varlığını hedef alan saldırılara karşı güçlü karşı koyuşlar gerçekleştirebilirler. Aksi halde, uzun olmayan bir süre sonra, bugün az çok kitleselliği olan birkaç mücadeleci sendika, hem üye sayısı bakımından, hem de emek hareketi içindeki etkileri bakımından daha da zayıflamış olacaktır.

Gerek “istihdam paketi”, gerekse 2821 ve 2822 sayılı yasalardaki değişikliklerin olumlu sonuçlar ortaya çıkaracağına inanmak, bu yasaların sendikal örgütlülüğü ve mücadeleyi güçlendireceğini sanmak, en büyük yanılgı olacaktır. Anlatılanlardan hareketle, sendikal hak ve özgürlükleri sınırlayan, mevcut hakların alanını daraltan her türlü yasal düzenleme ve fiili uygulamaları geri püskürtebilmek için, işçi sınıfının, onların örgütlü gücü sendikaların olabilen en güçlü ve yaygın birliğinin sağlanması, hareketin önünde duran öncelikli görevdir.

Sınıf Örgütleri Olarak Sendikaların Doğuşu ve Sınıf Sendikacılığı

Sendikalar ve sendikal mücadelenin niteliği, sendikaların ilk ortaya çıktığı günden bu yana, hemen her dönem, en önemli tartışma konularının başında gelmiştir. Sendikaların işçi sınıfı örgütleri olarak ortaya çıkışı ve gelişiminin, söz konusu gelişim sürecinde karşı karşıya kaldıkları engellerin, hangi koşullarda işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri haline geldiğinin bilinmesi, sadece geçmiş açısından değil, günümüz açısından da öğretici deneyimler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, sendikaların sadece oluşum sürecini anlamak açısından değil, kapitalizm koşullarında sendikaların yapısı ve işlevinin tarihsel gerçekler ışığında yeniden tartışılması açısından da önemlidir.

Son yıllarda işçi-sendika hareketinde yaşanan dalgalanmalar ve dönem dönem belirginleşen gerileme koşulları hesaba katılırsa, bugün sınıf mücadelesinin diğer alanlarında olduğu gibi, sendikal alanda da ciddi sorunların yaşandığı bilinmektedir. Yaşanan sorunlardan çıkış noktasında, sendikal harekette yaşanan tıkanıklıkların nasıl aşılması gerektiği konusunda, pek çok noktada tespitlerin yapıldığı söylenebilir. Ancak tespitlerin ötesine geçip, pratik sonuçlar ortaya koymak için, sendikalar başta olmak üzere, sendikaların ve sendikal mücadelenin niteliği ve biçimini yeniden gözden geçiren, işçi sınıfının mücadelesi açısından sendikaların izlenmesi gereken çizgiyi daha da belirgin hale getirecek değerlendirmelere duyulan ihtiyaç her geçen gün artıyor.

Sendikaların neden ve hangi gerekçelerle işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri olarak kabul edildiği, işçilerin birleşme ve mücadele merkezleri olarak tarih içinde oynadıkları rolün önemi geçmişten bugüne sürekli olarak tartışılmıştır. Bugün genel anlamıyla mücadeleci sendikacılık olarak ifade edilen sınıf sendikacılığı fikrini ortaya çıkaran nedenler ve sınıf sendikacılığı pratiğinin işçi sınıfı tarihi içinde nasıl oluştuğuna baktığımızda, sorunun sadece geçmişle ilgili olmadığı, pek çok yönden günümüze de ışık tutan zengin bir içerikle karşılaştığımız görülmektedir.

SENDİKALARIN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI

1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi ile burjuvazi, seçme-seçilme hakkı başta olmak üzere bazı temel hakları sadece mülk sahibi erkekler ile sınırlı bir ayrıcalık olarak hayata geçirmiş, bu durum devrimin başarısında burjuvaziyle birlikte mücadele eden ve tamamı mülksüz olan işçi sınıfı açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Ancak bu olumsuz gelişme, tarih sahnesine dönemin hızla büyüyen gücü olan işçi sınıfına tarihi bir ders vermiştir. Bu tarihsel dersin en önemli sonucu, işçilerin burjuvaziden ve onun uzantılarından ayrı ve bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmedikçe, burjuvazinin tahakkümü ve etkisinden kurtulmalarının mümkün olmamasıdır. Bu durumun sonraki döneme yansıyan en somut sonucu, işçilerin burjuvaziden, sermayeden bağımsız olarak örgütlenme ihtiyacının artması olmuştur. 18. yüzyılın sonlarından itibaren hızla büyüyen işçi sınıfı, zaman içinde sınıf kardeşleriyle birleşerek örgütlenmeye başlamış, önceleri patronlara karşı birleşmiş, sonrasında patronların çıkarlarını koruyan kapitalist sisteme karşı sendikalar kurmaya başlamıştır.

18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yaşanan köklü değişimler; biri İngiltere’de, diğeri Fransa’da birbiriyle sıkı ilişkili iki önemli olay olan sanayi devrimi ve Fransız devriminin getirdiği ekonomik, toplumsal ve politik değişimlerle sınıf mücadelesindeki yeni dönemin başlangıcı olmuştur. Sanayi devrimi, teknolojinin üretimde kullanılmasıyla ortaya çıkan ekonomik devrimle İngiltere’de başlamış ve Fransa’daki siyasal devrimle bütünleşmiştir. Burjuvazi önce sanayi devrimi, ardından Fransız devrimi ile ekonomik ve siyasal olarak güçlendikçe, geçmişte kendisiyle birlikte hareket eden işçi ve köylüleri dışlamış, bir anlamda, sonrasında sınıf mücadelelerinin içeriği ve şiddetini belirleyecek ilk adımları bizzat kendisi atmıştır.

18. yüzyılın son çeyreği ve 19. yüzyılın ilk yarısında işçiler, patronların büyük baskısı ve cezalandırma uygulamaları altında çalıştırılmıştır. Fabrika sisteminin ilk ortaya çıktığı zamanda fiziksel güçleri nedeniyle ve uzun süre çalışmaya uygun oldukları için önce sadece erkek işçiler fabrikalarda istihdam edilmiş, işçilerin birbiriyle rekabeti sonucunda ücretlerin sürekli olarak düşmesinin kaçınılmaz sonucu olarak zaman içinde kadın ve çocuklar da fabrika yaşamına katılmak zorunda kalmışlardır. Bu dönemde sayıları hızla artan yüz binlerce işçi, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalistler tarafından acımasızca sömürülmüş, pek çoğu toplama kamplarından farksız olan fabrikalarda kölelik koşullarında çalışmışlardır. Eski zanaatkârlar ve evde iş yapanlar için fabrikalarda çalışmak çok zor olmuş, işçiler için fabrikada çalışmak, kışlaya ya da hapishaneye girmekle eşdeğer anlam kazanmıştır.

İlk yıllarında, kapitalizmin fabrikalarda yaşanan yoğun sömürünün doğal bir sonucu olarak oldukça hızlı gelişme göstermesi, kapitalist sınıfın her geçen gün güçlenmesini ve daha fazla zenginleşmesini beraberinde getirmiştir. Kapitalist gelişme sınıflar arasındaki uçurumu daha da artırmış ve bu uçurum, sonraki döneme damgasını vuracak olan sınıf çatışmalarının nesnel zeminini oluşturmaya başlamıştır. Ancak işçiler fabrikada çalışmaya başladıktan itibaren birbirlerini rakip olarak görmüşler, işyerinde yaşanan rekabet, geniş işçi kitlelerini istediği gibi denetleme ve yönlendirme konusunda sayıları az olan patronların işini kolaylaştırmıştır.

İşçi sınıfının içinde bulunduğu yoksulluk koşulları özellikle İngiltere ve Fransa’da 19. yüzyılın başlarında kendisini acımasızca göstermiştir. Bu dönemde tek tek fabrikalarda birbirinden kopuk çok sayıda grev ve direniş yaşanmıştır. Bu durum, o döneme kadar kendinden son derece emin olan kapitalistlerin geleceklerinden endişelenmesine yol açmıştır. İşçi sınıfı, grev ve direnişlerin de etkisiyle 1800’lü yıllardan itibaren örgütlenme özgürlüğü isteyerek harekete geçmeye başlamış ilk örgütlü işçi hareketleri işçilerin kendilerini yoksulluğa ve sefalete iten kapitalist sömürü koşullarına karşı gösterilen tepkiler şeklinde olmuştur.

İşçilerin burjuvaziye karşı ilk kitlesel tepkisi, yaşanan yoksulluk ve sefaletin de etkisiyle çoğunlukla şiddet ve suç işlemek biçimindedir. Örneğin 18. yüzyılın sonlarında o dönem “baldırıçıplak” (sans cullottes) olarak ifade edilen çok sayıda işçi ve işsiz, zenginleri gördükleri yerde döverek ceplerindeki bütün paraları almış, burjuvaziye duyduğu öfkeyi hırsızlık yaparak göstermiştir. Bu dönemde işçilerin burjuvaziye karşı beslediği düşmanlığın ilk ve en başarılı ifadesi bu tür hırsızlık eylemleridir. Engels, bu döneme ilişkin olarak “İşçi, bütün halk içinde çile çekenin niçin yalnız kendisi olduğunu kavrayacak nitelikte değildi… Sonunda ihtiyaçlar, mülkiyetin kutsallığına beslediği köklü saygıya üstün geldi ve hırsızlığa başladı.” (1975:12) ifadesini kullanmıştır.

İşçi sınıfının gerçek sınıf düşmanlarını tanıması ve ona karşı kitlesel mücadeleyi öğrenmesi hiç de kolay olmamıştır. İşçilerin burjuvaziye karşı beslediği düşmanlığın ilk biçimi hırsızlık şeklinde olsa da, esas şiddetli eylemler makineli üretimin yaygınlaşmasıyla birlikte yaşanmıştır. İşçilerin bilinen ilk makine kırma eylemi 1758 yılında İngiltere’de mekanik yün biçme makinesine karşı yapılmış olsa da, en yaygın makine kırma eylemleri İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Avrupa’da 1811-1813 yılları arasında gerçekleşmiştir. Luddite hareketi (makine kırıcılığı) olarak da bilinen bu eylemler, işçilerin burjuvaziye karşı daha önce yürüttüğü dağınık ve amaçsız mücadeleye yeni boyutlar kazandırmıştır.

İşçi sınıfının mücadele tarihinde önemli bir yere sahip olan makine kırıcılığı hareketi, o dönem işçi hareketi ve sendikaların radikal bir içerikte şekillenmesinde etkili olurken, son derece disiplinli ve etkili bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Makine kırıcı işçiler başlarda içinde bulundukları koşulların da etkisiyle, mücadelelerini nasıl bir düşmana karşı verdiklerinin bilincinde olmamışlardır.

Sanayi devriminin gelişim süreci içinde işçiler, zamanla makineleri kırarak sonuç alamayacaklarını görmeye başlamışlardır. Çünkü makineleri kırmak işsizliği önlememiş, yaşanan yoksulluğu azaltmamış, işçilerin yaşadıkları sefalete son vermemiştir. “Makine kırıcılığı hareketi ilerlemeye karşı geleneksel bir tepki olarak değerlendirilse de devrimci hedeflerin etrafında gelişmiş ve işçi hareketine belli bir militanlık ruhu getirmiştir. Makine kırıcılarının topraklar üzerindeki ipotekleri kaldırma, vergileri düşürme gibi hedefleri vardır. Bu bakımdan makine kırıcılığı hareketi, ayaklanma benzeri bir hareket olarak da tanımlanmaktadır” gibi değerlendirmeler de yapılmıştır (Thompson, 2004:665). İşçiler gerçek düşmanlarının makineler değil, makinelerin sahipleri olan kapitalistler olduğunu zamanla daha net kavrayabilmişler ve mücadelelerini kalıcı hale getirmek için sendikalara yönelmeye başlamışlardır.

Tarihte işçi sınıfının burjuvaziye karşı bir sınıf olarak gerçekleştirdiği ilk örgütlü direniş makine kırıcılığı hareketi olmuştur.[1] Bu dönemde İngiltere’de sendikalar militan ve mücadeleci bir karakter kazanmış, işçilerin mücadelesinin daha da şiddetlenmesinden korkan burjuvazi sendikal örgütlenmeyi yasaklayan Birleşme Yasalarını (Combination Act) 1824 yılında yürürlükten kaldırmak zorunda kalmıştır. Marx İngiltere’de sendika kurma yasağının kaldırılmasının işçi hareketi ve sendikalar açısından önemini şu cümlelerle ifade etmiştir; “(Kapitalistlerin) işçilere kıyasla sayıca az olmaları, ayrı bir sınıf oluşturmaları ve aralarındaki sürekli sosyal ve ticari ilişkiler onları ayakta tutar. (…) Buna karşılık işçiler ta başından itibaren, sıkı kurallarla biçimlenen ve yetkilerini görevlilere ve komitelere devredebilen güçlü bir örgüte mutlaka gerek duyarlar. 1824 Kanunu bu örgütleri tanıdı. Bu tarihten itibaren emek İngiltere’de bir güç haline geldi.” (1975:117)

Yasağın kalkmasının ardından giderek güçlenen sendikalar bir taraftan yeni üyeler kazanarak büyürken, diğer taraftan üyelerinin katılımıyla patronlara karşı mücadelelerinde nasıl mücadele edeceklerinin yollarını aramaya başlamışlar, görüşlerini yaymak için bildiriler ve işçi gazeteleri[2] çıkarmışlardır. İşçilerin daha çok çalışma koşulları ve ücretlerle sınırlı olan mücadelesi zaman içinde daha da genişlemiş, demokratik-siyasal talepleri de kapsar hale gelmiştir.

İşçi sınıfının mücadelesi İngiltere’de, 1838 yılında Çartistler Halkın Bildirgesi’ni (People’s Charter) yayınlayana kadar genellikle ekonomik taleplerle sınırlı kalmıştır. Marx ve Engels tarafından işçi sınıfının ilk siyasal işçi hareketi olarak tanımlanan Çartist hareket, yayımladığı bildirgede herkes için gizli oy, parlamentoda temsil edilmek, parlamentonun her yıl toplanması gibi siyasal içerikli talepler öne sürmüş ve bunun için kısa sürede 1 milyon 200 bin imza toplayarak İngiliz Parlamentosuna başvurmuştur.

Engels’in, sendikaların henüz bilinen anlamıyla kitlesel sınıf örgütleri olarak yaygınlaşmadığı bir dönemde kaleme aldığı İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu (1845) adlı eserinde işçi örgütleri olarak sendikalar ile ilgili olarak yaptığı şu tespit dikkat çekicidir; “Sendikalar, burjuvazinin üstünlüğünün tamamen, işçiler arasındaki rekabete dayandırıldığı gerçeğinin yani işçiler arasındaki bütünlük eksikliğinin itirafı demektir. Ve sendikalar kendilerini, tam da şimdiki toplumsal düzenin can damarlarına yönelttikleri için, ne kadar tek yanlı ve ne kadar dar bir çerçevede olsa da, bu toplumsal düzen için büyük bir tehlikedirler.” (1997:292–293). Engels bu satırları yazdığı yıllarda sendikalar sadece belli meslek gruplarına mensup (dokumacılar, ayakkabıcılar, marangozlar gibi) vasıflı işçilerin[3] örgütleri olarak bilinmektedir.

Sendikalar ilk ortaya çıktıklarında yetişkin erkek emeğinin merkezinde olduğu ve sadece bu emeğin kullanılabildiği işkollarının örgütleri olmuşlardır. Özellikle 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren önce kadın ve çocuk emeğinin, sonrasında makinelerin üretimde yer alması onların örgütlü gücünü zayıflatmaya yetmemiştir. Vasıfsız işçiler ve kadınlar o dönemde sendikalara üye olarak kabul edilmediği gibi, bazı sendikalara üye olmak için belli bir süre işçilik yapma şartı bile aranmıştır. Bu dar ve sınırlı yapıları bile sendikaların işçiler için önemini azaltmamıştır.

İlk ortaya çıktığı dar biçimleriyle bile sendikalar, kapitalist sınıfın büyük öfkesini çekmiştir. Sendikalar işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri haline geldikçe, o zamana kadar işçi sınıfını ezme, acımasızca sömürme işini kazanılmış bir hak olarak gören patronlar, işçilerin sendikalarda birleşerek hakları için mücadele etmeye başlamaları ile birlikte başka çözümlere yönelmeye başlamışlardır.

Modern işçi sınıfı tarihi açısından baktığımızda ilk işçi hareketleri ve buna paralel olarak ortaya çıkan sendikalar, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklı olarak ortak dayanışma duygusunun gelişmesini sağlamış, işçilerin kendi aralarındaki rekabete son vererek patronlara karşı ortak çıkarları çerçevesinde birleşmelerini sağlamıştır. Marx bu durumun etkisini Felsefenin Sefaleti’nde şu cümlelerle açıklar; “Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak birkaç evresini belirtmiş bulunduğumuz bu savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar sınıf çıkarları olur.” (1992:171) Sendikaların işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda işçileri birleştiren sınıf örgütleri haline gelmesi sürecinde en belirleyici dönem I. Enternasyonal dönemi ve sonrasında yaşananlar olmuştur.

I. ENTERNASYONAL VE SINIF SENDİKACILIĞININ DOĞUŞU

Sendikalar, ilk oluşmaya başladığı yıllardan itibaren sosyalist düşüncelerden etkilenmiş ve sosyalizmin etkisine açık bir şekilde gelişmiştir. Örneğin 1848 yılında Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yayımlanan Komünist Parti Manifestosu, Çartizm’in 1848’den önceki önemli isimleriyle işbirliği içinde yayımlanmıştır. Komünist Manifesto’da Çartizm, gerçek bir siyasal işçi hareketinin ilk örneği olarak ifade edilmiş ve işçi sınıfının siyasal mücadelesine örnek olarak gösterilmiştir.

1864 yılında İngiltere’de toplanan I. Enternasyonal (1864-1876) toplantısı bilimsel sosyalist düşünce ile işçi hareketi ve sendikaların buluşması açısından önemli ve tarihi bir gelişme olmuştur. O dönem etkili olan İngiliz ve Fransız sendikalarının yoğun çabalarıyla I. Enternasyonal’in kurulması, işçi sınıfı hareketi, sendikalar ve sınıf sendikacılığı fikrinin oluşması açısından dönüm noktasını oluşturmaktadır.

I. Enternasyonal, 1866 Cenevre Kongresi’nde 8 saatlik işgünü çağrısı yaparken, her meslek ve işkolunda işçiler arasında erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız ayrımı yapmadan bütün işçilerin örgütlenmesi ve ülke çapında sendikal örgütlerin kurulması çağrısı yapmıştır. Buradaki amaç, sendikaları sadece ekonomik mücadele aracı olmaktan çıkarmak, doğrudan sınıf mücadelesi saflarına çekmektir.

Marx’ın Cenevre’de toplanan I. Enternasyonal kongresine sunduğu Sendikaların Rolü, Önemi ve Görevleri Hakkında kararla, ilk defa bir sınıf örgütü olarak sendikalar hakkındaki Marksist görüşün temelleri atılmış, sınıf sendikacılığının en temel ilkesi belirlenmiştir. Bu karara göre, sendikalar işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri olmalı, görevleri sadece ekonomik mücadele değil, aynı zamanda işçi sınıfının tam kurtuluşu için mücadele etmek olmalıdır. “(Sendikalar) özgün amaçlarının yanı sıra, artık, daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfını örgütleme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar. (Böylece) kendilerini tüm işçi sınıfının temsilcileri ve savunucuları sayarak ve böyle davranarak birliğin dışında kalanları da saflarına katmayı başaracaklardır. (Marx, 1975:79)

1869 yılında toplanan Basel Kongresi’nde ise sendikaların, her meslek ve işkolunda mutlaka örgütlenmesi, ülke çapında birleşerek sendikal örgütlerin kurulması kararı alınmıştır. Burada amaçlanan da sendikaları sadece ekonomik bir mücadele aracı olmaktan çıkarmak, doğrudan işçi sınıfının mücadelesi saflarına çekmektir. Bu çağrıya ilk cevap ABD’den gelmiş ve ABD sendikaları işçilerin siyah-beyaz, erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız olmalarına bakmaksızın bir sınıfın üyeleri olarak örgütlemeye ve mücadele içine çekmeye çalışmışlardır[4].

Sendikalar, ilk ortaya çıktığında sınıfın genelinin çıkarlarını gözeten bir yapıda oluşmamış olmasına rağmen, Marx ve Engels tarafından ısrarla işçi sınıfının en geniş kesimlerini birleştirme ve örgütlenme merkezleri olarak görülmüştür. Sendikaların, daha önce işçilerin dağınıklığından ve birbiriyle rekabetinden yararlanan kapitalistler açısından ilk yıllarından itibaren “tehlike” olarak görülmüş olması tesadüf değildir. Çünkü sendikalar zaman içinde işçilerin ekonomik çıkarları için yürüttükleri mücadelenin ötesine geçerek, toplumsal ve siyasal olarak etkinliğini arttıran işçi sınıfı hareketinin önde gelen mücadele araçlarından birisi haline gelmişlerdir. Marx, 23 Kasım 1971’de F. Bolte’ye yazdığı ünlü mektubunda bu durumu şöyle ifade etmektedir;“(…) işçilerin ayrı ayrı ekonomik hareketlerinden politik bir hareket doğar. Bu hareket çıkarlarını, genel bir biçimde, zorlayıcı nitelikte genel bir toplumsal gücü içerir biçimde, elde etmeyi amaçlayan sınıfın hareketidir. Eğer bu hareketler, önceden belirli ölçüde örgütlenmiş olmayı gerektiriyorsa, kendileri de aynı şekilde bu örgütlenmeyi geliştiren araçlardır.” (1975:91)

Kapitalizmin tarihi incelendiğinde, işçilerin mücadelesinin patronlara karşı yürütülen ekonomik mücadeleler düzeyinde kalmadığı ve giderek genel bir sınıf hareketi düzeyine yükseldiği görülmüştür. Bu durum kuşkusuz sınıf hareketinin gelişiminin tarihsel kökleriyle yakından ilgilidir. İşçilerin birbiriyle rekabet etmeye son verip önce patronlara karşı, ardından patronların çıkarlarının güvencesi olan kapitalist sisteme karşı örgütlü mücadeleye girmeleri süreci kuşkusuz birden bire olmamıştır. Marx ve Engels, fabrika içindeki rekabetin çok sayıda işçiyi, sayıları sınırlı patron ya da yöneticiler karşısında zayıf düşürdüğünü her fırsatta vurgulamışlar, ancak tek başına işçiler arasındaki rekabetin sona erdirilmesinin de yeterli olmayacağını belirtmişlerdir. İşçiler kendi aralarındaki rekabete son verme adımının ötesine geçemezlerse, ücretleri belirleyen yasa uzun vadede yeniden geri gelecektir. Ama işçiler yeniden geri çekilmeye ve kendi aralarındaki rekabetin bir kez daha ortaya çıkmasına hazır değillerse, o zaman bu noktanın ötesine geçmelidirler. (Engels, 1997:293).

Enternasyonal ile birlikte sendikaların niteliğinde önemli değişiklikler yaşanmış, sendikalar erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız, siyah-beyaz vb ayrımlar yapmadan bütün işçi sınıfının birleşme merkezleri haline gelmeye başlamıştır. Bu döneme kadar sendikalar, hızla büyüyen işçi sınıfın diğer kesimlerini dışlamış, sadece üretim birimlerinde ve işkollarında çalışan işçilerin kendi haklarını güvenceye almak, hatta patrona karşı olduğu kadar, işsizlere karşı da işçilerin kendi iş güvencelerini sağlamak için mücadele etmiştir. I. Enternasyonal ile birlikte sendikaların ve sendikal mücadelenin oldukça dar olan içeriği önemli bir değişim yaşamış hem nicelik, hem de nitelik açısından sendikaların işçi sınıfının bütün üyelerini kapsayan kitlesel sınıf örgütleri haline gelmesi yönünde ilk adımlar bu dönem atılmıştır.

İşçi hareketinin tarihsel ilerleyişi içinde siyasi mücadele öncelik kazanmış, ama bu gelişme sendikal mücadelenin gereğini ve zorunluluğunu asla ortadan kaldırmamıştır. Marx ve Engels bütün sınırlılıklarına rağmen işçi sınıfının sendikal örgütlerine önem vermiş, fakat onların sendikalara yaklaşımı, sendikaların işçi sınıfını tek bir çatı altında toplayan ve işçi sınıfının kısa, orta ve uzun vadeli çıkarları için mücadele eden kitlesel sınıf örgütleri düzeyine yükseltilmesi açısından olmuştur.

İşçi sınıfının mücadele tarihine bakıldığında, sendikaların, emekçileri birleştiren ve mücadeleye yönelten bir rol üstlendikleri zaman, yaşanan saldırılar ne kadar büyük ve kapsamlı olursa olsun birleşen işçilerin mücadelesiyle geri püskürtülebildiği görülmüştür. İşçi sınıfını birleştirme ve mücadeleye çekme noktasında sendikalar kadar kitlesel, etkili ve önemli başka bir örgütlenme biçiminin olmaması onların önemini daha da arttırmıştır. Marx sendikaların bu önemini şöyle tarif eder: “Sermaye ile emek arasındaki yer yer küçük çatışmalardan ibaret gündelik savaş için vazgeçilmez iseler de, örgütlü aygıtlar olarak, bizzat ücretlilik sisteminin kaldırılması için çok daha önemli.” (Marx, 1999:80-81)

Marx ve Engels, 1860’lı yıllarda henüz emekleme çağını yaşayan sendikaların sadece o zamanki durumlarına bakarak hüküm vermemiş, teorilerini, sendikaların gelişme potansiyellerini dikkate alarak kurmuşlardır. Bu anlamda sendikalar Marx ve Engels tarafından, dağınık ve kendi haline bırakıldığında sürekli birbiriyle rekabet eden işçileri bir araya getiren ve onlara ilk sınıf eğitimini veren örgütlenme merkezleri olarak kabul edilmiştir.

Marx’ın, sendikaların işçi kitlelerinin en geniş kesimlerini birleştirici rolünü öngörerek yaptığı değerlendirmeler, o dönemde olduğu kadar bugün için de geçerlidir. Marx, I. Enternasyonal’de sendikaların, işçi hareketinin geleceği açısından önemini şu ifadelerle açıklar; “İşçi sınıfının siyasal hareketinin kesin amacı, siyasal iktidarın ele geçirilmesidir ve elbette ki, bunun için daha önceden belli bir gelişim düzeyine ulaşmış, bizzat iktisadi savaşımlarda oluşmuş ve büyümüş bir işçi sınıfı örgütü gerekir” (1999:83-84). Marx’ın, söz konusu “iktisadi savaşım örgütleri” derken işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri olan sendikaları kastettiği açıktır.

Birinci Enternasyonal’in 1871 yılında toplanan Londra Konferansında kabul edilen, Marx ve Engels’in kaleme aldığı İşçi Sınıfının Siyasal Eylemi başlıklı karar metninde, işçi sınıfının kitlesel mücadelesi durumunda sınıfın ekonomik hareketi ile siyasal faaliyetinin birbiriyle kopmaz bir bütün oluşturacağı özellikle belirtilmiştir. İşçi sınıfının çıkarları gereği, hem sendikal mücadelenin ileriye çekilmesi, hem de ekonomik taleplerle siyasal talepleri ustaca birleştirerek sınıf hareketinin işçi sınıfının nihai amaçları doğrultusunda ilerlemesi gerektiği savunulmuştur.

Sınıf sendikacılığının, I. Enternasyonal’in tüm konferanslarında ısrarla vurgulanan en önemli ve belirleyici kıstasının “ekonomik mücadelenin siyasal mücadeleyle kopmaz bir bağ şeklinde sürdürülmesi gerektiği” üzerinedir.[5] Sınıf sendikacılığını, tarih içinde ortaya çıkmış tüm sendikacılık yaklaşımlarından ayıran temel nokta burasıdır. İşçi sınıfının temel çıkarları, ancak köklü toplumsal-siyasal değişiklikler ile karşılanabilir. Bu anlamda tek başına ekonomik mücadelenin bunu karşılamaya yetmeyeceğinden yola çıkan sınıf sendikacılığı, işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal mücadelesinin arasındaki bağın kompası durumunda, sendikaların gerçek anlamda işçi sınıfı örgütleri olarak yaşamlarını sürdürmelerinin mümkün olmadığını ve burjuva siyaset alanının içine girmelerinin kaçınılmaz olacağını savunur. İşçi sınıfının kendi öz siyasetinden bağımsız olarak tek başına sendikal mücadele, bütün işçilerin, içinde bulunduğu durumu ortadan kaldırmayan, yani emeğin sermayeye bağımlılığını yok etmeyen, ama bu koşulların ortaya çıkardığı sıkıntıları hafifleten önlemler almakla yetinen bir mücadele olmak zorundadır. Bu durum sendikaların sadece yaşanan sömürüyü geçici olarak sınırlandıran örgütler olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Sınıf sendikacılığında, sendika ile işçi sınıfı partisi arasında siyasal-ideolojik bir bağın olması zorunludur. Bu olmadığında işçilerin örgütü olan sendikalar, kaçınılmaz olarak işçilerin değil, burjuvazinin siyasetini savunmak, burjuva partilerin etki alanına girmek durumunda kalırlar. Sendikalar ile işçi sınıfı partisinin arasındaki siyasal-ideolojik bağımlılığa dayanan sıkı ilişkinin kurulmasından sonra yapılacak ilk şey, sınıf partisi ile yürütülecek siyasal iktidar mücadelesine destek olmak ve kapitalist sömürü düzeninin kaldırılması için gereken uzun süreli mücadeleye katılmaktır. Bu durum, aynı zamanda işçi sınıfının kısa vadeli çıkarları ile uzun vadeli çıkarları arasında bir bağ kurulması gerektiğinin, bunun için sınıf sendikalarına büyük görevler düştüğünün en somut ifadesidir.

Kaynağını I. Enternasyonal’den alan sınıf sendikacılığı fikri, işçi sınıfının tüm kesimlerinin sendikalarda birleşmesi, işçiler arasındaki sınıf dayanışmasının güçlenmesi ve patronlara karşı işçi sınıfının en geniş kesimlerinin harekete geçirilmesini hedefler. İşçi sınıfının ekonomik mücadele örgütü olan sendikalar, işçi sınıfının mümkün olan en geniş kitlesini kucakladıkları ölçüde bu mücadelelerini etkin biçimde yürütebilmişlerdir. Bu nedenle sınıf sendikacılığının etkin olduğu ülkelerde sendikal örgütler, işçiler arasında ırk, milliyet, cinsiyet, dil, din, meslek, vasıf vb gibi açılardan hiçbir ayrım yapmaksızın çeşitli siyasal görüş ve eğilimin etkisi altında olan işçileri bünyelerinde barındırmış, onları kendi sınıf çıkarları için harekete geçirebilmiştir.

1880’li yıllara kadar sendikaların örgütlenme ve eylemleri fabrikalar ve fabrika havzaları merkezli olarak gerçekleşmiştir. Bu tarihe kadar sendikal mücadelenin örgütlenmesi ve yönetilmesi bizzat tek tek fabrikaların içinden, başka bir ifade ile işyerlerinden başlatılmış ve yürütülmüştür. Bugün bilinen anlamıyla şube, genel merkez, konfederasyon vb gibi örgütsel yapılar ilk olarak 1880’den sonra İngiltere’de gelişen “yeni sendikacılık” hareketi ile ortaya çıkmıştır. Bu durum bir taraftan kitleselleşen işçi sınıfı mücadelesi açısından bir zorunluluğu ifade ederken, diğer taraftan işçi aristokrasisinin ve sendikal bürokrasinin de oluşması koşullarını yaratmıştır.

Sendikaların yüz binlerce işçiyi birleştiren yegâne işçi örgütleri haline gelmesi, sendikal mücadele içinde işçi sınıfının güncel ve nihai çıkarlarıyla uyuşmayan farklı tabakaların (işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasi) ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Sendikal mücadele içinde sınıf sendikacılığının genişleme ve güçlenmeye başlaması ile sendikal bürokrasinin oluşmaya başlaması sürecinin birbirine paralel olarak ortaya çıkmış olması ayrıca değerlendirilmesi gereken bir durumdur.

İŞÇİ ARİSTOKRASİSİ VE SENDİKAL BÜROKRASİNİN ETKİSİ

Sermayenin, sendikaları yasal olarak tanıması asla onları kabullendiği anlamına gelmemiştir. Sermaye sınıfı fırsat buldukça ve ihtiyaç haline geldikçe zora başvurmaktan ve sendikaları zayıflatmak için eline geçen fırsatları seferber etmekten geri durmamıştır. Bu politikaların en somut sonucu hiç kuşkusuz işçi sınıfı içinde ayrı bir üst tabakanın (işçi aristokrasisi) oluşturulması ve sermaye ile diyalog ve işbirliğini sağlayacak sendika bürokrasisinin egemen hale gelmesidir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren sendikal bürokrasinin temel işlevi, sınıf sendikacılığının “ekonomik mücadele ile siyasal mücadelenin birleştirilmesi” hedefini bertaraf etmek ve bunun için işçi örgütleri olan sendikaları işçi sınıfının değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek ve yönlendirmek olmuştur. Bunun için öncelikle sendikal bürokrasi kullanılmıştır.

Sendikalar içindeki işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisine dayanarak sendikal alana yönelik politika geliştiren sermaye sınıfı, tarih boyunca sendikalara ve diğer işçi örgütlerine egemen olma, onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme mücadelesi vermekten geri durmamıştır. Sermayenin bu mücadelesi, sendikal bürokrasinin etkinliğinin arttığı dönemlerde sendikalarda, bizzat işçi sınıfının mücadelesini baltalayan önemli roller oynamıştır. Bu durum aynı zamanda, mücadeleci işçi ve sendikacılar ile, sermaye ile arasında organik-ideolojik bağlar olan yöneticiler arasındaki, sınıf içinde ve sendikalarda egemenlik kavgasını kaçınılmaz hale getirmiştir.

İşçi sınıfının saflarında ve sendikalar içinde sınıf sendikacılığını savunan ileri işçi kitlesi ile sendikal bürokrasi arasında yüz yılı aşkın bir zamandır süren egemenlik mücadelesi, 20. yüzyılın ilk yarısında Sovyetler Birliği’nin de etkisiyle işçi sınıfı açısından daha olumlu bir seyir izlerken, 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren bu mücadelenin seyri sermayenin lehine, işçi sınıfının aleyhine gelişmeye başlamıştır.

Kapitalizmin “altın çağı” olarak adlandırılan 1950 sonrasındaki süreçte sendikalar, sermaye ile emek arasındaki “diyalog kurumları” haline getirilerek düzen içine çekilmiş ve bürokratik birer işçi kuruluşları haline getirilmiştir. İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal mücadelesini birleştirmeyi amaçlayan sınıf sendikacılığı fikrine karşı geliştirilen “sınıf ve kitle sendikacılığı”, “sosyal diyalog sendikacılığı”, “çağdaş sendikacılık” ve “toplumsal hareket sendikacılığı” vb gibi sendikal yaklaşımlar farklı gerekçelerle ortaya çıkmışlar gibi görünse de, hepsinin ortak hedefi işçilerin kitlesel sınıf örgütü olan sendikaların, işçi sınıfının kendi sınıf siyaseti doğrultusunda kuracağı ilişkilerin engellenmesi ya da sınırlandırılması olmuştur.

Sendikal hareket içinde sınıf sendikacılığının 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın ortalarına kadar işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal ve ideolojik mücadelesini birbirine bağlayan ve karşılıklı olarak beslenmesini sağlayan bir dönem olmuştur. 1950’li yılların ortalarından itibaren sendikal bürokrasinin de etkisiyle sendikal alanda hızlı bir dönüşüm yaşanmış, sendikalar bütün bir sınıfın değil sadece üyelerinin çıkarlarını savunan kurumlara dönüşmüştür. Sendikal hareket ekonomik mücadeleyle, ekonomik mücadele de “sektör” ya da “işkolu” sorunlarına hapsedilerek mücadele alanı sınırlandırılmıştır. Sendikaların neredeyse yarı resmi devlet kurumları haline getirilerek büyük ölçüde sendika bürokrasilerinin denetimine sokulduğu bu dönemin tüm olumsuzluklarına rağmen işçiler sendikalara sırtlarını dönmemiş, kitlesel olarak sendikalarda örgütlenmeye devam etmişlerdir.

Sendikalarda egemen olan sendika bürokrasisi sermayenin işçi hareketini gerektiği zaman baskı altına almak ve kontrol dışına çıkmasını engellemek için en etkili aygıt haline gelmiştir. Yaşanan tüm olumsuzluklara karşın işçi sınıfı sendikalara sırtını dönmemiş, onları birleşme ve dayanışma örgütleri olarak görmeye ve bu örgütlerde kendi sınıf çıkarları için mücadelede araçları olarak kullanılmaya devam etmişlerdir.

Sonsöz

İşçi sınıfının bugüne kadar yaşanmış olan tarihi ve ortaya çıkardığı zengin deneyimler, tek başına ekonomik (sendikal) mücadelenin, işçi sınıfının maruz kaldığı sömürünün ortadan kaldırılması için yeterli olmadığını defalarca ispatlamıştır. Marx’ın, bu durumla ilgili yorumu şöyledir: “İşçi sendikaları, sermaye saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak görevlerini yaparlar. Kısmen başarısız olmalarının nedeni, güçlerini akılsızca kullanmalarındandır. Sendikalar, mevcut sistemin doğurduğu etkilere karşı küçük küçük çarpışmalardan ibaret bir savaş yürütmekle yetinip, bunları yaparken aynı anda, sistemi değiştirmeye uğraşmadıkları, örgütlü güçlerini emekçi sınıfın nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin tümüyle yok edilmesi için bir manivela olarak kullanmadıkları zaman genellikle başarısız olurlar.” (1975:79)

Dün olduğu gibi bugün de işçi sınıfı mücadelesi, sınıfa karşı sınıf perspektifinden hareketle, işçi sınıfının bütün üyelerini, işçi ailelerini de içine alarak, ekonomik ve siyasal taleplerle birleştirecek bir mücadele fikrine dayanmak zorundadır. Bu fikrin dayanağı dün olduğu gibi bugün de sınıf sendikacılığı fikri ve onun pratiğidir.

Emek hareketinin, uzunca bir süredir içinde bulunduğu olumsuz koşulların üstesinden gelebilmesi için benimsenmesi gereken temel ilke, sınıf siyasetini toplumsal yaşamın dışına itmeye çalışan her türden ikiyüzlü tutumu mahkûm eden ve tüm sınıfı kendi öz siyaseti doğrultusunda birleştirmeye çalışan bir temelde yükselmek olmalıdır. Bu konuda, yine Marx’ın I. Enternasyonal’in 1866 yılındaki Cenevre Kongresi’nde söyledikleri öğreticidir: “(Sendikalar) özgün amaçlarının yanı sıra, artık, daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfını örgütleme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar. (Böylece) kendilerini tüm işçi sınıfının temsilcileri ve savunucuları sayarak ve böyle davranarak, birliğin dışında kalanları da saflarına katmayı başaracaklardır.”(1999:81)

Sendikalar, işçi sınıfını öncelikle sömürüyü sınırlandırmak amacıyla ekonomik mücadele içinde birleştiren, ancak sadece bununla yetinmeyip sömürüyü tamamen ortadan kaldırmak amacıyla sınıfın siyasal mücadelesini güçlendiren örgütler haline getirildiklerinde, işçi sınıfının sadece bir bölümünün değil tamamının temsilcileri olarak, kendilerinin dışında olanları sınıf mücadelesine katmayı başaracaklardır. Bunun için en büyük görev sınıf sendikacılığı savunucularına, mücadeleci işçi ve sendika yöneticilerine düşmektedir.

 

Kaynakça:

Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, 1997, Ankara.

Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, çev: Ahmet Kardam, Sol yayınları, 1992, Ankara.

Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kar, çev: Sevim Belli, Sol yayınları, 1999, Ankara.

E.P. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev: Uygur Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, 2004, İstanbul.

Karl Marx, Friedrich Engels, V.İ. Lenin, Sendikalar Üzerine, çev: Engin Karaoğlu, Bilim Yayınları, 1975, İstanbul.

V. İlyiç Lenin, Ne Yapmalı, çev: Muzaffer Erdost, 4. Baskı, Sol Yayınları, 1992, Ankara.

Erkan Aydoğanoğlu, Sınıf Mücadelesinde Sendikalar, Evrensel Basım Yayın, 2007, İstanbul.

Erkan Aydoğanoğlu, Dünyada ve Türkiye’de Sendika Siyaset İlişkisi, Kültür Sanat Sen yayınları, 2009, Ankara.



[1] Bu dönem işçi sınıfı ve sendikal hareketin tarihi açısından önemlidir. O dönemde tüm Avrupa’da toplam 12.000 tekstil makinesi bulunuyorken, işçiler tarafından kırılıp tahrip edilen makine sayısının 3.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Sadece bu rakam bile makine kırıcılığı hareketinin ne kadar etkili olduğunu görmek açısından dikkat çekicidir.

[2] Çartistler, görüşlerini yaymak için The Northern Star (Kuzey Yıldızı) adında haftalık bir gazete çıkarmışlar ve bu gazete 1837’den 1852 yılına kadar yayınlanmıştır. 19. yüzyılın ilk yarısında işçiler arasında en çok okunan gazete olan Kuzey Yıldızı, 1939 yılında haftada elli bin kopya basılarak, o dönemin koşullarında çok yüksek okunma rakamlarına ulaşmış, yayınlandığı dönemde işçi sınıfının mücadelesini güçlendiren bir işlev görmüştür.

[3] İngilizcede “sendika” anlamında kullanılan “trade union” ifadesinin kelime anlamı “vasıf birliği” demektir. İlk sendikalar sadece vasıflı işçilerin birleşme ve mücadele örgütü olarak kurulduğundan İngiliz işçileri tarafından böyle bir tanımın benimsenmesi kaçınılmaz olmuştur.

[4] ABD’de 1861’de kurulan Ulusal Emek Birliği (NLU) ve 1869’da kurulan Emek Şövalyeleri, ayrım yapmaksızın bütün işçileri örgütleyen ilk işçi örgütleri olarak bilinmektedir.

[5] Bu önemli noktayı 20. yüzyılda kararlı bir şekilde vurgulayan ve yaşama geçirmek için mücadele eden Lenin, sendikaların sadece ekonomik mücadele ile yetinmelerinin de bir siyaset olacağını savunmuş ancak bunu ‘ekonomizm’, ‘trade unionism’ olarak adlandırmıştır. (Lenin, 1992) Ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasında kurulacak olan bağın bir benzerinin sendika ile işçi sınıfının devrimci partisi arasında kurulması gerektiğini savunan Lenin ve sonrasında Stalin, 20. yüzyılda “sınıf sendikacılığı” pratiğini savunan iki önemli isim olarak dikkat çekmiştir.

Sendikal Mücadelenin Gelişim Yönü ve Sınıf Sendikacılığının Güncel Dayanakları

Kapitalist toplumda işçi sınıfı, tüm diğer toplum kesimleri gibi, üretim süreci içindeki yerleri, üretilen değerden aldıkları pay ve bu payı elde ediş biçimleri, toplum içindeki ekonomik-siyasal ağırlıkları ve eğilimleriyle, sermayeden her yönüyle farklı özellikte bir sınıftır. Tarih boyunca modern işçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelesi, söz konusu farklılık üzerinden, sermaye ile emek arasındaki çelişkiler ve uzlaşmazlıklar temelinde gerçekleşmiştir.

Sendikaların burjuvazi tarafından yasal olarak tanınmalarından bu yana, sendikal hareketin gelişiminin başlıca iki yönü olmuştur. Bunlardan ilki, işçilerin öncelikle kendi aralarındaki rekabete son vererek patronlara karşı birleşip örgütlenmesi, sonrasında, sendikaları aracılığıyla bir bütün olarak kapitalizme karşı ekonomik ve siyasal mücadelenin yürütülmeleridir. Sendikal hareketin diğer gelişim yönü ise, sermayenin sendikal hareketin içinde oluşturduğu sendikal bürokrasinin de yardımıyla, hareketin sadece “ekonomik alan”la[1] sınırlı tutulmaya çalışılmasıdır. Bu şekilde işçi sınıfının sermayeden ve onun dünya görüşünden ayrı ve bağımsız örgütlenmesi engellenmeye çalışılmış, bizzat işçi örgütleri olan sendikalar aracılığı ile işçi hareketi düzen sınırları içinde tutulmak istenmiştir.

Burjuvazinin 19. yüzyılın ortalarından itibaren sendikaları yasal olarak tanımak[2] zorunda kalması, elbette onların işçilerin çıkarlarını savunan birer işçi sınıfı örgütleri olarak peşinen kabul ettikleri anlamına gelmemiştir. Sermaye sınıfı, fırsat buldukça ve ihtiyaç haline geldikçe zora başvurmaktan ve özellikle sınıf sendikalarını zayıflatmak için eline geçen fırsatları değerlendirmekten geri durmamıştır. Bu politikaların en somut sonucu, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren işçi sınıfı içinde ayrı bir üst tabaka olan işçi aristokrasisinin oluşturulması ve sermaye ile işçi örgütlerinin işbirliğini sağlayacak olan sendika bürokrasisinin yaratılması olmuştur.

Sendikaların kurulması ve bugüne gelişinin tarihi, hemen her ülkede, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin gelişim tarihi ile paralellik gösterir. İşçi sınıfının sermayeye karşı yürüttüğü ekonomik, siyasal ve ideolojik mücadele, bu mücadelenin araçlarından birisi olan sendikalar aracılığıyla sendikal bürokrasi ve burjuvazinin sınıf içindeki uzantılarına karşı mücadeleyi de beraberinde getirmiştir.

İşçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisine dayanarak, sendikal alana yönelik politika geliştiren sermaye sınıfı, tarih boyunca sendikaları ve diğer işçi örgütlerini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştır. Sermayenin büyük bir dikkatle örgütlediği bu mücadelenin kendisi, sendikal bürokrasinin etkinliğinin arttığı dönemlerde işçi örgütleri olan sendikaların, bizzat işçi sınıfının mücadelesini baltalayan roller oynamasını sağlamıştır.

I. Enternasyonal’in Avrupa’da gerçekleştirilen çeşitli oturumlarında temelleri atılan sınıf sendikacılığının temel ilkeleri[3], dönemin sosyalistleri ve mücadeleci sendikalar tarafından önemli ölçüde benimsenirken, sendikaların ilk ortaya çıktıkları dönemle karşılaştırıldığında, daha geniş ve kitlesel sınıf örgütleri haline gelmesinin önünü açmıştır. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerde sınırlı bir uygulama alanı bulan sınıf sendikacılığı, Rusya’da 1903 yılında Bolşeviklerin o zamana kadar Çarlık Rusya’sının denetiminde olan işçi sendikalarında etkin hale gelmesi, önce 1905 Devrimi, ardından 1917 Ekim Devrimi’nin örgütlenmesinde oynadıkları aktif rol ile birlikte etkisini arttırmış, Ekim Devrimi’nin hemen ardından ise, başta Avrupa ülkeleri sendikal hareketi olmak üzere, geniş bir coğrafyada etkili olmuştur.

Sendikal hareket içinde sınıf sendikacılığının 19. yüzyılın son çeyreğinden 20. yüzyılın ortalarına kadar işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal ve ideolojik mücadelesini birbirine bağlayan ve karşılıklı olarak beslenmesini içeren yoğun mücadele dönemini, 1950’li yılların ortalarından itibaren yaşanan ekonomik-siyasal dönüşümler, sendikal hareketi ekonomik harekete, ekonomik mücadeleyi de çeşitli sektörlerin ve işkollarının sorunlarına hapsederek, mücadele alanını sınırlandırmıştır. Sendikaların, “Refah devleti” uygulamaları sırasında gündeme getirilen “Endüstriyel demokrasi” yalanlarına paralel olarak sistemle bütünleşmesiyle birlikte, sendika bürokrasilerinin denetimine girdiği bu dönemin tüm olumsuzluklarına rağmen, işçiler, sendikalarda örgütlenmeye devam etmişlerdir.

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde sendikalardaki egemenliğini daha da güçlendiren sendika bürokrasisi, sermayenin işçi hareketini gerektiği zaman baskı altına alma ve denetimi dışına çıkmasını engellemek için bütün imkanlarını seferber etmiştir. Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen, işçi sınıfı sendikalara sırtını dönmemiş, onları birleşme ve dayanışma örgütleri olarak görmeye devam etmiş, bu örgütleri kendi sınıf çıkarları için mücadele araçları haline getirme mücadelesinden vazgeçmemiştir.

İşçi sınıfının saflarında ve sendikalar içinde ileri işçi kitlesi ile sendikal bürokrasi arasında yüz yılı aşkın bir zaman diliminde süren egemenlik mücadelesi, 1960’lı yıllardan itibaren sermayenin lehine işçi sınıfının aleyhine gelişen bir seyir izlemiştir. Bu dönemden itibaren hızla düzen içine çekilen sendikalar, işçilerden ve onların taleplerinden kopuk, bürokratik birer işçi kuruluşları haline getirilmiştir. İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal mücadelesini birleştirmeyi amaçlayan sınıf sendikacılığının etki alanını daraltmayı hedefleyen “Partiler üstü sendikacılık ”, “Ücret ve meslek sendikacılığı” (ABD), “Reformcu ya da uzlaşmacı sendikacılık” (İngiltere), “Sınıf ve kitle sendikacılığı” (Fransa) vb. gibi çeşitli sendikal yaklaşımlar, 1980’li yıllardan itibaren “Çağdaş sendikacılık” adı altında, sermaye ve onun ideolojisi etrafında birleşmişlerdir.

Sendikaların işçi sınıfının örgütleri olmaktan çok kapitalist-emperyalist sistemin işçi sendika hareketini sistemle bütünleştirme ya da en azından sendikaların işçi sınıfı siyaseti ile birleşmesini engellemeyi ya da bu temel gerçeği görmezden gelmeyi kendisine görev edinen bu yaklaşımların olumsuz etkilerine paralel olarak, dünyanın büyük bölümünde, sendikalaşma oranlarında sert düşüşler yaşamıştır. Bu ve benzeri durumlar, sendikaların ve sendikal hareketin pek çok yönden tartışılmasını beraberinde getirmiştir.

SENDİKALARIN VE SENDİKAL MÜCADELENİN BAŞLICA SORUNLARI

Sendikaların ilk ortaya çıktığı dönemdeki dinamizm ve canlılıktan bugünkü noktaya gelmesine kadar geçen süre zarfında yaşananlar, sermayenin karşısına dikilen ve yine zaman içinde işçi sınıfının en kitlesel sınıf örgütleri olan bu devasa gücün, sermayenin çıkarları doğrultusunda nasıl dönüştürüldüğünün sayısız örneklerini yaratmıştır. Öyle ki, sermeyenin bu alandaki gücü ve başarısı, kendi özgücü ve örgütlülüğünden çok, sendikaların ve sendikal hareketin içinde bulunduğu sorunlardan ve zayıflıklarından kaynaklanmıştır.

1980’li yıllardan itibaren istihdamda yaşanan dönüşümün sınıfın ana kitlesini kendi içinde parçalı hale getirmesi, işsizliğin artması ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ile işçiler arasındaki rekabetin yoğunlaşması, sendikaları pek çok yönden köşeye sıkıştıran temel etkenler olmuştur. Sermayenin özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalışma politikalarının öncelikli amacı, işçi sınıfının az çok belli bir istikrar gösteren ana kitlesini dağıtmak, sendikal örgütlenmeyi daha da zorlaştırıp, işçilerin özellikle yeni ve genç kuşaklarının örgütlenmesini engellemek, bu amaçla sendikaların gücü ve etkisini kırmak şeklinde ortaya çıkmıştır.

Emek sürecinde yaşanan dönüşümün sendikal yapılara ve örgütlenme biçimlerine doğrudan olumsuz etkileri olmuştur. Söz konusu etkiler, öncelikle üretimin ve buna paralel olarak istihdamın parçalanması şeklinde ortaya çıkmış, bu durum sendikaları pek çok açıdan olumsuz etkilemiştir. Fabrikada yaşanan üretimin parçalanması sonucu tahminlerin çok ötesinde bölünmeler ve farklılaşmalar gündeme gelmiştir. Üretimin kilit noktalarının bölünmesi, bölünmeyen kısımların esnekleşmesi, nerede örgütlenilirse örgütlensinler, işçilerin hak ve çıkarları için mücadelesi üzerinden doğrudan bir baskı oluşturmuştur. Üretimin parçalanması sonucu ortaya çıkan tabloyu ana hatlarıyla özetlemek gerekirse:

–            Üretim, binlerce, on binlerce işçinin çalıştığı fabrikalar içinde, ama çoğunlukla dışında oluşturulan atölyelerde yapılmaya başlanmıştır. Bu durumun en somut sonucu, fabrikada çalışan işçilerin sayılarının azalması, küçük atölyelerden oluşan çok sayıda sanayi bölgeleri ve yeni işçi havzalarının ortaya çıkması olmuştur.

–            Fabrikalarda üretimin “alt işveren” olarak adlandırılan taşeronlaştırılması ile üretim sürecinin içeride de parçalı hale gelmesi sağlanmıştır. Önceleri fabrikadaki işgücünün küçük bir bölümünü oluşturan örgütsüz taşeron işçilerin sayısı zaman içinde artmış ve örgütlü-kadrolu işçileri tehdit ederek, sendikalardan kaçışı hızlandırmıştır.

–            Sürekli üretimden vazgeçilmiş, üretimde, teknolojinin olanakları ölçüsünde talebe ya da siparişe göre üretim (yalın üretim) ilkesi benimsenmiştir. Sipariş olmadığında, üretime ara verilmeye, işçiler ücretsiz izine gönderilmeye başlanmıştır.

–            Her fabrika kendi yan sanayiini oluşturmaya başlamış ve üretim yükünün önemli bir bölümü buralara kaydırmıştır. Ayrıca oluşturulan yan sanayiler, ana sanayi olan farklı fabrikalara üretim yapmaya başlamıştır. Fabrikanın altında yan sanayiler, yan sanayilerin altında da daha küçük üretim birimleri oluşturulmuş ve fabrikanın üretim yükünü azaltan alt üretim zincirleri yaratılmıştır. (Bu değişimi özellikle büyük otomobil fabrikalarında gözlemlemek mümkündür.)

–            Oluşturulan üretim zincirleri sadece ulusal sınırlar içinde kalmamış, aynı örgütlenme mantığına bağlı kalarak, emeğin bol ve ucuz olduğu azgelişmiş kapitalist ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere bağlanan uluslararası üretim zincirleri, iç içe geçmiş halkalar halinde, dünya coğrafyasının büyük bölümünde yaygınlaşmıştır.

–            Emek sürecinin dönüşümünden kamu istihdamı da payına düşeni almış, kamuda esnek ve güvencesiz istihdam uygulamaları hızla yaygınlaşmıştır. Buna paralel olarak pek çok ülkede kamu-özel ayrımı büyük ölçüde ortadan kalmış, özellikle kamu hizmetleri açısından temel belirleyici “kamu yararı” olmaktan çıkartılarak, “serbest piyasa”nın mutlak egemenliği ön plana çıkmıştır.

Yaşanan dönüşüm sürecinin sendikalara en somut etkisi, farklılaşan, parçalanan ve esnekleşen istihdam biçimleri karşısında yaşanan örgütlenme sorunlarının ortaya çıkması olmuştur. Sendikal örgütlenmeyi olumsuz yönde etkileyen faktörlerin başında, devletin özelleştirme uygulamalarının yanı sıra, üretim ve kamu hizmeti alanlarından büyük ölçüde elini çekmesi gelmiştir. Özelleştirme ile birlikte, toplam istihdam içinde sendikalıların önemli bir paya sahip olduğu kamu işletmelerinde ciddi istihdam azalmaları yaşanmıştır. Böylece, hem artan işsizlik nedeniyle yedek işçi ordusu büyümüş, hem de kamuda örgütlü olan sendikalar önemli oranda üye kaybetmişlerdir.

Üretimde ve istihdam yapılarında yaşanan değişikliklerle birlikte artı-değer oranını yükseltmek ve sermaye birikiminin istikrarını güvence altına almak için, esnek üretim ve buna bağlı olarak standart dışı çalışma biçimleri yaygınlaşmıştır. Buradaki hedeflerden birisi, kâr oranlarının artışını ve sermaye birikimi istikrarını tehdit eden sendikal örgütlenmenin önünü kesmek olmuştur. Bu amaçla işçiler arasındaki farklılıkları öne çıkartan ve sendikal örgütlenmenin son derece zor olduğu, genelde esnek çalışma olarak ifade edilen yeni çalışma biçimleri yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca, daha düşük ücretle, kayıt dışı, taşeron vb. adlarla çalışma biçimlerine daha uygun oldukları için tercih edilen kadın, genç ve çocuk işçilerin toplam istihdam içindeki payları hızla artmaya başlamıştır.

Son yıllarda giderek artan ve kapitalist sömürüyü sınırlayan engellerin ortadan kalkmasını, işçi sınıfının kazanılmış haklarının geri alınmasını amaçlayan düzenleme ve uygulamalar, tüm emekçi kitleleri ve sendikaları derinden etkilemiştir. Sendikal bürokrasi, temsil ettiği sınıfın sorunlarından hareket etmek yerine, sermayenin üretim alanındaki kendini yenilenme ve bunu yaparken sömürü oranını arttırma stratejilerine yönelik çabalarını güçlendiren, çoğu zaman bu stratejisinin peşine takılan tutumlar almışlardır.

Sendikalarda emekle sermaye arasında sürmekte olan mücadeleyi tehdit eden en önemli zayıflıklardan birisi, sendika bürokrasisinin uzun süredir sendikalarda yerleştirdiği sendika büroları ile sınırlı günlük çalışma ile ilgili geleneğin, klasik örgütlenme ve eylem alışkanlıklarının sürüyor olmasıdır. Söz konusu geleneğin sendikalar ve sendikal hareket içindeki somut karşılığı, sendika üyesi olduğu halde, örgütsüzleştirilmiş olan işçi kitlelerinin üzerinden işbirlikçi sendika bürokrasilerinin bir azınlık olarak kendilerini örgütlemiş olmalarıdır. Bu durum, sınıfın öz örgütü olması gereken sendikaların, sıradan bir sendika üyesi için ile ulaşılması zor bir “büro örgütü” haline getirilmesine, sendikal bürokrasinin sadece genel merkezlerde değil, şubelere kadar inen geniş bir alanda etkili olmasına neden olmuştur.

Özellikle son yıllarda, sendikal alana yönelik sıradan işçinin en çok dillendirdiği soru “Sendikalar bizim için ne yapıyor?” şeklindedir. Şu somut bir gerçektir ki, emekçi kitleler sendikalarda, ancak maddi bir çıkar sağladıkları, orada birleşmiş olmanın gücünü somut olarak hissettikleri oranda bir araya gelir, örgütlenirler. Bu gerçekleşmediği zaman, mevcut “ekonomik” bilinçlerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, “umutsuzluğa” kapılmaları, geri çekilmeleri kaçınılmazdır. Sendikaların rutin faaliyetleri içinde, üyelerin ekonomik (sendikal) bilincinin, kendiliğinden sınıf bilincine dönüşmeyeceği düşünüldüğünde, saman alevi gibi yanıp sönen sendikal mücadele ve diğer işçi eylemlerinin istikrarsızlık göstermesi şaşırtıcı değildir.

Sermayenin yasal ve fiili saldırıları, işyerlerinde genç-yaşlı, sağcı-solcu, ileri-geri, laik-dindar bütün işçileri rahatsız etmekte, sendikaların duyarsızlığı ve işbirlikçi tutumu karşısında pek çok işçi çeşitli düzeylerde tepkiler göstermektedir. Ancak bu tepkiler genellikle sendika seçimlerinde mevcut yönetime “muhalif” yeni bir yönetim listesini destekleme düzeyini aşmamakta, bu durum da işçilerin saflarında ortaya çıkan rahatsızlıkların maddi bir güce dönüşmesini büyük ölçüde engellemektedir. Son yıllarda sendika merkezlerinde yaşanan olağanüstü kongrelerin, genel kurulların ve yönetim değişikliklerinin koltuk kavgalarını aşamaması bunun en açık kanıtıdır. İşçi yığınlarının, patronlara ve sendika bürokrasisine karşı kendi örgütlerini sahiplenme ve mücadele etme çabası henüz, sınıflar arası mücadelenin önemli bir dayanağı haline gelememiş, bu konuda bugüne kadar atılan adımlar ise çeşitli nedenlerle yetersiz kalmıştır.

Sendika bürokrasisinin sendikaların yönetimin­de olduğu ve mevcut sendikaların büyük bölümünün işçi sınıfının en acil sorunlarıyla bile ilgilenmediği ya da böyle bir gündemlerinin bile olmadığı bilinmektedir. Gerek bu olgular, gerekse egemenlerin sendikalar hakkındaki olumsuz propagandası, sendikasız işçiler arasında sendikalara ve sendikal mücadeleye temkinli yaklaşmalarını beraberinde getirmektedir. Bu durum, bir taraftan da sendikalı işçiler içinde sendika bürokrasisinin uygulamaları karşısında sendikalardan ayrılma, aynı işkolundaki başka sendikalarda örgütlenme ya da sendika değiştirme eğilimlerini geliştirmekte, bu durumdan en zararlı çıkan ise sendikalar ve sendikal hareket olmaktadır.

Sendikaların ve sendikal hareketin ne yönde gelişeceği ve gelecekte nasıl bir değişim yaşayacağı noktasında bugünden kesin bir yargıya varmak elbette kolay değildir. Sendikal mücadelenin öncelikli sorunu, hiç kuşkusuz sendikaların büyük çoğunluğunun ve konfederasyon merkezlerinin neredeyse tamamen sendikal bürokrasinin denetiminde bulunması ve sendikalarda örgütlü bulunan az sayıda işçi kitlesinin örgütsüz milyonlar karşısında bir “Sendikalı azınlık” olarak görülmesinin yarattığı diğer olumsuzluklardır. Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen işçiler yine de kendi örgütlerine sırtlarını dönmemekte, sendikalarının mücadeleci tutumlarını desteklemekte, çağrı ve eylemlerine sınırlı da olsa katılarak, içinde bulundukları koşulları değiştirmek için somut adımlar atılmasını istemektedirler.

SINIF SENDİKACILIĞININ GÜNCEL DAYANAKLARI

İşçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesinin belli bir örgütlülük altında ilerlemesi, sendikal bürokrasi ile işçiler arasında çoğu zaman kendiliğinden bir karakterde süren mücadelenin işçiler lehine gelişmesinin ön koşulunu oluşturur. Sendikalardaki mücadeleci geleneğin genişlemesi, işçilerin kitlesel sınıf örgütleri olarak sendikaları büyütme ve gerçek birer örgütlenme merkezi haline getirmeleri, sendikaların aynı zamanda yine işçiler tarafından birer mücadele aracına dönüştürülmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bunun için öncelikle, bugüne kadar uygulanan klasik örgütlenme ve mücadele anlayış ve alışkanlıklarını reddeden, sağlam dayanaklar üzerinden hareket etmek gerekir.

Sendikaların yüzünü dönmesi gereken en önemli dayanaklardan birisi, sayısı giderek artan genç işçiler ve onların son dönemde yaşanan direnişlerde karşımıza çıkan mücadele azim ve kararlılıklarıdır. Özellikle son yıllarda sayıları 10 milyona yaklaşan (TÜİK’e göre Türkiye’de toplam işçi sayısı 13 milyon civarındadır) bir genç işçi kuşağı ortaya çıkmıştır. Bugün büyük kentlerin çevresine ve Anadolu’nun irili ufaklı sayısız kentine yayılmış olan sanayi siteleri ve organize sanayi bölgelerinde milyonlarca genç işçi sigortasız, sendikasız ve uzun çalışma saatleri ile çalışmak zorunda bırakılmıştır. İşçi sınıfının daha eski kuşaklarından farklı olarak, belli oranda eğitimli, önemli bir bölümü lise mezunu olan yeni kuşak genç işçiler, sigorta, düzenli bir ücret, iş güvencesi, 8 saatlik işgünü, sendika vb. talepler için mücadele etmekte, sendikaları bu mücadelede yanlarında görmek istemektedirler.

Bilinen anlamda sendikal deneyime sahip olmayan, fakat geçtiğimiz yıllarda sayıları hızla artarken aynı zamanda sorunları da büyümüş olan işçi sınıfının genç kuşakları, bugüne kadar bütün eksikliklerine rağmen sendikalı olmak ve sendikalı olarak çalışmak için sayısız girişimde bulunmuştur. Tüm eksikliklerine karşın az çok örgütlü bir düzeye gelen pek çok işletmedeki işçiler,  sendikalaşmak için giriştikleri mücadele içinde oldukça direngen ve mücadeleci tutumlar takınmışlardır. Sayısız fabrikada işçilerin çeşitli nedenlerle işten atılmayı, işsiz kalmayı bile göze alarak sendikalı olmak için bazen aylarca süren mücadelelere girdikleri bilinmektedir. Sendika bürokrasisinin sinema oyuncularına taş çıkaran oyunlarına ve onları çoğu zaman yarı yolda bırakan tutumlarına rağmen sendikalı olmak için mücadele etmekten geri durmamışlardır.

Bugün için geniş işçi ve emekçi kitlelerinin sendikaların ve sendikal örgütlenme alanının dışında olması, işçi sınıfının saflarında ilgisizlik olduğu anlamında değerlendirilemez. Henüz sendikalarda kalıcı bir örgütlülüğe sahip olmayan kitlelerin önemli bir bölümü, geçtiğimiz dönemde çok sayıda sendikal örgütlenme girişiminde bulunmuş, kimi yerlerde günlerce süren grev, işgal vb direnişler yaşanmıştır. Bu direnişlerin önemli bir bölümü yenilgi ile sonuçlanmış olsa da, bu alanda işçi sınıfının küçümsenmeyecek kadar deneyimi olduğu açıktır. Sendikal bürokrasinin egemenliği nedeniyle gücü ve etkisi sınırlanmış olmasına rağmen, işçi örgütleri olarak varlığını sürdüren sendikalar, örgütsüz işçiler tarafından sorunlarını çözmen için başvurdukları başlıca örgütler arasındadır. İşçiler bir taraftan sendikaları yetersiz görüp bugünkü durumlarını eleştirirken, diğer taraftan onlar olmadan birleşemeyeceğini ve haklarını koruyup geliştiremeyeceğini herkesten çok daha iyi bilmektedirler.

Sendikal hareketin bugün karşı karşıya kaldığı en önemli sorunların başında, işçilerin örgütlenmeye ilgisizlikleri değil, sendikaların olanaklarını, sendikal hareketin ise dinamiklerini yeterince değerlendirmemesi, sermaye karşısındaki avantajlarını yeterince kullanamaması gelmektedir. Sendikal bürokrasinin, sendikaları etkisizleştirerek işçiler arasındaki mevzilerini korumasının, kuşkusuz bu durum üzerinde belirleyici etkileri vardır. Ancak bütün bu olumsuzluklara karşın sendikaların bugünkü yapısı ve işleyişiyle daha fazla yol alabilmeleri mümkün değildir. Sendikaların geleceğini karakterize edecek olan temel nokta, sendikal hareket içindeki iki karşıt noktanın, sermaye ve onun uzantısı sendikal bürokrasi ile sendikaları sınıf örgütleri olarak kabul eden sınıf sendikacılığı çizgisi arasındaki mücadelenin gelişim seyri olacaktır.

En genel anlamıyla emek ile sermaye arasındaki mücadelenin işçi sınıfı lehine gelişmesi, bir taraftan sendikal hareketin işçi sınıfının siyasal hareketine doğru genişlemesi, diğer yandan sendikaların yeniden birer sınıf örgütleri olarak dönüştürülmesine olan ihtiyaç içinde bulunduğumuz dönemde hiç olmadığı kadar güncel hale gelmiştir. Sermaye ile işçi sınıfı mücadelesinin gelişme derecesini, sendikal bürokrasi ile ona karşı bayrak açmış olan ileri işçi kitlesi ve sınıf içinde gün geçtikçe daha etkili olan sınıf partisi arasındaki güç ilişkilerinin bugünkü konumlanışı vb gibi olgular belirlemektedir. Fakat bunun yeterli olmayacağı, sınıf sendikacılığı çizgisini ayrım yapmaksızın her sendika ve işyerinde kararlılıkla uygulamak gerektiği açıktır.

Sınıf sendikacılığı, ayrım yapmaksızın işçilerin katıldığı (bazı “sol” kesimler tarafından ilerici ya da gerici olarak ifade edilen) bütün sendikalara katılmayı, sermayeye ve sendika bürokrasisine karşı mücadelelerinde işçilerin örgütlenmesine tüm olanaklarıyla yardımcı olmayı savunur. Sendika çalışmasını sadece bürolarda yapılan çalışmalar olmaktan çıkarıp fabrika ya da işyeri çalışmasına dayandırmak, sendikaları işçi sınıfının öz örgütleri olarak yeniden inşa etmenin temel hareket noktasıdır.

Sendikalar, sendika üyesi olan ancak sendika içinde örgütsüz hale getirilmiş işçi kitlesi adına vekil olarak belirlenmiş sendika yöneticilerinin “sendikacılık” mesleklerini ircaa ettikleri yerler değildir. Bu anlamıyla sınıf sendikacılığı açısından sendikal mücadelenin sendika bürolarına sıkışmış bir mücadele haline getirilmiş olmasının kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Sınıf sendikacılığını savunanlar açısından sendikalar, öncelikle işyerinde emekçilerin her gün yeniden örgütlendikleri, patronlara karşı ortak çıkarları için dayanışma halinde oldukları işyeri örgütleridir. Bu anlamıyla sendikal çalışmanın temeli, özünde günlük, düzenli ve planlı olarak yürütülen işyeri çalışmasıdır ve bürolarda yürütülen çalışmalar ancak işyeri çalışmalarını güçlendirdiği oranda anlamlıdır. Sendikal çalışmanın bu iki yönü birbirinin karşısına konulamayacağı gibi, işyerindeki günlük sendikal çalışmayı temel almadıkça başarılı olmanın, sendikaları mücadeleci örgütler haline getirmenin olanağı yoktur. Bu anlamıyla sendikal mücadele asla bir eylem ya da miting olduğunda ya da sendika seçimleri yaklaştığında yoğunlaşan bir mücadele olarak görülmemelidir.

Sendikal bürokrasinin sendikal mücadeleyi sendika yöneticilerinin işi haline getiren mücadele ve örgütlenme geleneği pasif, alınan her kararı itiraz etmeden onaylayan işçilerin temsilcisi ve kendisini onun destekçisi olarak gören anlayış ve alışkanlıklar, bugün neredeyse bütün sendikalarda yerleşik hale gelmiştir. Uzun bir süredir sendikal bürokrasinin etkisi ve denetiminde olan sendikalar içindeki mücadele, sendikal bürokrasinin hareket üzerindeki etkisini belli ölçülerde kısıtlamak ve bu etkiye karşı mücadelenin dayanaklarını oluşturmakla sınırlı değildir. Sendikaların gerçek sahipleri olan işçilerin yönetim ve denetimine geçmesi[4] ve onları yeniden birer örgütlenme ve mücadele merkezleri olarak dönüştürülmeleri en öncelikli hedefler arasındadır.

Sendikaların dönüştürülmesi sorunu, pratik olarak sendikal bürokrasi dışındaki hemen her kesim tarafından çeşitli yönleriyle tartışılmaktadır. Sendikal hareket bir adım ileri gittiğinde bu sorunun hemen hemen tüm sendikalarda gündem haline gelmesi kaçınılmazdır. Ancak sendikal hareketin bugünkü dinamiklerini doğru okuyup, zayıflıklarını görmeden atılacak adımların olumlu anlamda somut sonuçlar vermesini beklemek de hayalcilik olur.

Sendikaların, sınıfın sendikaları olarak yeniden inşa edilmesinin bir diğer dayanağı işçi sınıfının içinde bulunduğu bütün olumsuz koşullara rağmen, kararlı, sabırlı ve mücadeleci tutumu ile genç işçi yığınlarının, sayıları giderek artan kadın işçilerin sendikalaşmak için gösterdiği büyük istektir. Sendikalar sınıfın bu ihtiyacına yanıt verecek ilkeli ve mücadeleci çizgide yeniden örgütlenmeyi sağlamak için adım attıklarında bugün içinde bulundukları olumsuz durumdan kurtulmaları ve milyonlarca işçinin gözünde yeniden güven duyulan kurumlar haline gelmeleri mümkündür.

Sendikal hareket güçlendiği oranda bürokrasinin alt kademelerinden başlayacak var olan etkisi sarsılacak, sendika şube ve temsilciliklerinde yaşanacak değişiklikler kaçınılmaz olarak mücadeleci işçilerin ve sınıf sendikacılığını benimsemiş sendika yöneticilerin manevra alanını genişletecektir. Sendikal bürokrasinin saflarında yaratılacak herhangi bir parçalanma ya da bölünme, daha alt kademelerdeki bürokrat eğilimli sendikacıların daha fazla işçi sorunlarına yönelmelerini sağlayacaktır.

İşçi sendika hareketinin belirtilen görevler etrafında ileriye doğru somut adımlar atması, sendikal bürokrasiden kurtulma mücadelesinin yoğunlaşmasını ve sendikaları sınıf sendikaları olarak yeniden örgütleme görevinin işçi sınıfının inisiyatifinde gerçekleştirilmesini gerektirmektedir. Sendikal mücadelenin belirtilen dayanaklar üzerinden yükseltilmesi, sendika bürokrasisinin gerici platformunu kaçınılmaz olarak aşındıracak, bunun sonucunda kendi içindeki rekabet ve bölünme koşullarının olgunlaşmasını sağlayacaktır.

Sendikaların gerçek anlamda işçi örgütleri haline dönüştürülebilmesi açısından işçilerin ve ailelerinin yaşamını sendikal ve siyasal anlamda örgütlü bir yaşama dönüştüren, işyerindeki her soruna örgütlü olmanın gücü ve onun verdiği güvenle müdahale eden bir sınıf örgütü olarak örgütlenmesi gerektiği açıktır. Bu örgütün yeri geldiğinde kararlar alan ve aldığı kararları uygulayan bir örgüt olması gerektiği gibi, üyelerinin ve ailelerinin bilgi ihtiyaçlarına, sosyal ve kültürel yaşamlarının canlanmasına olanak veren, işçileri ve ailelerini işçi sınıfının kültürü ile dönüştürmeyi hedefleyen bir örgüt olarak benimsenmesi ve kendisini var etmesi ayrıca önemsenmelidir.

Sendikal hareketin ve sendikalardaki mücadelenin yeni ve tarihi bir dönemecin eşiğinde bulunduğu bir gerçektir. İçinde yaşanılan ve gelişen mücadele süreci, karşıt sınıfların giderek şiddetlenen kesin bir hesaplaşmaya doğru sürüklenmekte, sendikaların bu dönemde oynayacakları rol önem kazanmaktadır. Bu anlamda sendikal mücadelenin genişletilmesi, sendikaların gerçek sahiplerinin yönetimine geçmeleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle fabrika ve işyerlerine dayanmayan, sermaye ve uzantısı olan sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyi görev olarak önüne koymayan bir çalışmanın belirlenen hedeflere ulaşması mümkün değildir.

SONUÇ

Sendikalar, bütün diğer örgütlerden farklı olarak, dil, din, mezhep, milliyet, ırk, siyasal görüş vb. hiçbir fark gö­zetmeksizin bütün işçileri birleştiren ya da birleştirmesi gereken sınıf örgütleridir. Dün olduğu gibi, bugün de sendikalar, bu temel özelliklerin koru­dukları ölçüde anlamlı, işçiler tarafından sahiplenilen, güvenilir örgütler haline gelebilir. Bu nedenle, sadece işçilerin ileri kesimlerinden ibaret sendikal örgütlenmeler, sadece işçilerin belirli bir kesiminin ta­leplerini savunan sendikalar, kimileri tarafından çok daha “devrimci” ya da çekici görünse de, sendikal hareket içinde bölücü etki yaratan başarısız girişimler olmaya mahkumdur. Bu açıdan bakıldığında açıktır ki sendikal mücade­lenin öncelikli talepleri, en azından nesnel bakımdan, sınıfın bütününün, işkolu ya da işyerindeki bütün işçi ve emekçilerin beklentilerini ve ihtiyaçlarını içerecek biçimde formüle edilmesi gereken somut talepler olmalıdır.

Sendikaların gücünün kırılması, onların işlevsiz, işe yaramaz kurumlar haline getirilmesi işçi sınıfının, dolayısıyla sınıf mücadelesinin güç kaybetmesi demektir. Son elli yılda dünya çapında yaşanan gelişmeler, sendikaların ve sendikacıların benimsemiş olduğu pek çok yanılsamanın artık terk edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu yanılsamaların başında emek ile sermayenin çıkarlarının ortak olduğu yanılsaması gelmektedir. Bu düşüncenin tamamen yanlış olduğunu, sermayenin son dönemde dünya çapında yoğun olarak uyguladığı emek karşıtı politikalar göstermiştir. Bu durum özellikle sendikal mücadele ile siyasal mücadele arasındaki ilişkilerin bütün yönleriyle yeniden ele alınmasını ve işçi hareketi ile sosyalist hareketin arasına geçmişte itinayla örülen duvarların yerle bir edilmesini gerektirmektedir.

Sınıflı toplumları, sınıf mücadeleleri şekillendirir. Bu nedenle sermayenin işçi ve emekçilere dayattığı güvencesiz, sağlıksız, olumsuz çalışma ve yaşama koşullarından kurtulmak, ancak emekçi sınıfların önderliğinde ve onların sendikal ve siyasal örgütlülüğüyle yürütülecek, her hal ve koşulda işçi sınıfı iktidarını hedefleyen bütünlüklü bir mücadele ile mümkündür. Sermaye cephesinin saldırgan politikaları karşısında işçi sınıfı, pasif bir kabullenici olmak yerine, örgütlü gücüne güvenerek somut talepler üzerinden mücadele etmek ve sendikalarını bu mücadelenin temel dinamiklerinden birisi haline getirmek sorumluluğu ile karşı karşıyadır.

İşçi sınıfının yürüteceği mücadele, sermayenin saldırılarına karşı sendikaları hareketlendirmeyi, sınıfın en geniş kesimlerini mücadele içine çekmeyi ve bunu baltalayan kişi ve siyasetlere karşı mücadeleyi de içermek zorundadır. İşçi sınıfının birleşme ve mücadele merkezleri olarak sendikaları yenibaştan inşa etmeleri, sendikalarını yeniden birer birlik, dayanışma ve mücadele örgütlerine dönüştürmesinin olanakları ancak bu şekilde başarılabilir. Tarihsel deneyimler, işçi ve emekçilerin, sınıfına bağlı, emekten yana temsilci ve sendikacıların sermaye ve saldırılarına karşı mücadelesinin yıkamayacağı bir kale olmadığını göstermiştir. Bugün, düne göre tartışmasız bir biçimde daha ileri bir noktada olan emek hareketi ve sınıf sendikacılığı savunucuları, sendikalarda küçümsenemez mevzi ve olanaklara sahiptir.

Sendikaların ve sendikal hareketin önümüzdeki dönemde ne yönde gelişeceği esas olarak, sınıf partisinin ve onun sendikalar politikasının temel dayanağı olan sınıf sendikacılığının sendikalardaki etkinliği ve gücüyle de doğrudan bağlantılıdır. İşyerleri ve sendikalarında gerçekten örgütlü, sınıf bilinçli işçiler, kamu emekçileri sendikalı ya da sendikasız geniş yığınlarla ne kadar sağlam bağlara sahip olabilirlerse ve sendikalarını söz konusu bağlar üzerinden harekete geçirebilirlerse ulaşmak istediklere bütün hedeflere ulaşabilmeleri ve karşılarına çıkan bütün engelleri zorlanmadan aşmaları mümkündür.



[1] Siyasal iktidarın sınıfsal kaynağı, ekonomik ve siyasal yapının bütünlüğünde gizlidir. İktidarın bu temel yapısal kaynağına karşın, sömürü sadece ekonomik bir olguymuş gibi görülür ya da gösterilmek istenir. Kapitalist üretim tarzında sömürü, esas olarak ekonomik ve siyasal alanın sömürüyü arttırmak amacıyla ortak kaynaşmasının somut bir ifadesidir. Kapitalizmde ekonomik alan ile siyasal alan -iddia edilenin aksine- bir karşıtlık içinde bulunmaz, tersine birbirini tamamlar. Ancak kapitalizm, bu iki alan arasındaki iç içe geçmişliği gizlemeye ve bu iki alanın birbiriyle olan bağını görünürde de olsa ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun nedeni, hem devletin mevcut sınıflar karşısında sözde ‘bağımsız’ olduğunu göstermek, hem de egemen sınıf iktidarını meşrulaştırmaktır.

[2] İşçilerin kendi içlerinde birleşerek örgütlenmesini yasaklayan yasalar, İngiltere’de 1824, Fransa’da 1884’ten itibaren kaldırılmıştır. Avrupa’nın pek çok ülkesinde ve ABD’de “yasa dışı” ve “fiili” olarak yürütülen sendikal mücadelenin burjuvazi tarafından yasal olarak tanınması işçi sınıfının yürüttüğü mücadelenin bir başarısı olarak görülse de, burjuvazi bu durumu fırsata çevirmekte gecikmemiş, sendikaları yasal sınırlar içinde mücadele eden işçi örgütleri olarak düzenlemek ve denetlemek için bütün imkanlarını seferber etmiştir. Bu durum, özellikle İngiltere ve ABD’de 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sendikaların büyük bir bölümünün “yasal sınırlar içinde” faaliyet yürüten işçi örgütleri haline gelmelerini beraberinde getirmiştir. Fransa, İspanya, İtalya ve 20. yüzyılın başından itibaren Rusya gibi ülkelerde, sendikalar, mücadelelerini, yasalardan çok işçi sınıfının meşru taleplerine dayanarak yürütmüşlerdir.

[3] Sınıf sendikacılığı, işçi sınıfının ekonomik talepleriyle siyasal taleplerinin birleştirilmesini, aynı zamanda işçi sınıfının birbirinden farklı unsurlarının ortak sınıf çıkarları etrafında birleşerek mücadele etmesini savunur. Sendikaların birer meslek örgütü olarak görülmesine karşı çıkar. Bu nedenle birer sınıf örgütü olarak tanımlanan sendikaların, işçi sınıfının güncel sorunlarına ve toplumsal olaylara, sadece ekonomik çıkarlar ya da dar sınıf çıkarları açısından bakmaması gerekir. Ekonomik talepleri göz ardı etmeyen sınıf sendikaları, işçi sınıfının siyasal taleplerini ve mücadelesini en az ekonomik mücadele kadar önemseyen bir sınıf siyasetini benimser. Kapitalizmin özünü oluşturan sömürü olgusu bir bütün olarak değerlendirilir. Buna göre, sınıflar arasındaki sömürü ilişkileri ile farklı uluslar, halklar ve benzeri toplumsal gruplar arasındaki sömürü ilişkileri, farklı toplumsal gerçeklikleri değil, aynı kapitalist sömürü sisteminin birer parçasını oluşturur. Bu nedenle sınıflar arasındaki sömürünün ortadan kaldırılması mücadelesi ile diğer sömürü ilişkilerinin (etnik, ulusal, cinsel vb) ortadan kaldırılması mücadelesi birbirinden bağımsız değerlendirilemez. Sınıf sendikacılığı, sınıf dışı sendikal ve siyasal akımların iddialarının aksine, emek ile sermaye arasında olduğu kadar diğer toplumsal çelişkileri de dikkate alır, başka bir ifade ile toplumun gündemini oluşturan tüm çelişki ve çatışmalar arasındaki diyalektik ilişkiyi gözetir.

[4] Sınıf sendikacılığını savunanlar iki yönlü bir görevle karşı karşıyadır. Bu gö­revin birinci yanı sendika bürokrasisini ve onun rolünü her fırsatta teşhir etmek, işçilerle açık bir şekilde sendika ile onların tepesine çöreklenen sendika bürokrasisinin ayrı şeyler olduğunu anlatmaktır. İkinci nokta ise, sendikalarda ve sendikal mücadelede yaşanan tüm olumsuzluklara karşın işçi yığınlarına sendika­larına sahip çıkmaları için yardımcı olmaktır. Bu amaçla sendikanın her kademesinde görev almaları için mücadeleci, ileri işçilerin teşvik edilmesi, sendika yönetimlerine aday gösterilerek desteklenmesi önemlidir.

 

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑