Sovyet Devriminin Kültürel Etkisi

Yüzlerce yıllık çarlık iktidarını yerle bir eden ve süreç içinde dünya coğrafyasının altıda birini oluşturan topraklarda yaşayan halkların çoğunu, bulundukları geri tarihsel koşullardan çok ilerilere taşıyan, bu topraklar dışındaki yerlerde yaşayan emekçilerin  de her türlü bağımlılık ilişkilerinden, arkaik iktisadi koşullardan kurtulma isteği duyarak harekete geçmelerini sağlayan ve böylece yeryüzünün siyasi çehresini kısa zamanda değiştiren Sovyet Devrimi, bütün bunları, her şeyden önce dünya emekçilerinin kendi tarihlerini yapabilecek güce sahip olduklarına inançlarını artırarak başarmıştı. Dünya işçi sınıfının ileri unsurları, hiç kuşkusuz bir önceki yüzyılda gerçekleşen Paris Komünü deneyinden ve kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını kendi bağrında beslediğini kanıtlayarak onlara eşsiz bir külliyat bırakan Marx ve Engels’in yapıtlarından, daha da önemlisi, zaten içinde bulundukları sınıf mücadelesinin gündelik deneyimlerinden bu bilgiyi ve inancı edinmişlerdi. Sovyet Devrimi’nin bu bilgiye katkısı, işçi sınıfına, Paris Komünü’nde yarım kalıp yenilgiye uğramış bir girişimin muzaffer olabileceğini, sosyalizmin bir ütopya olmadığını somut olarak göstermesiydi. Tanrının yansımaları olduklarını iddia eden, sınırsız yetki ve ayrıcalıklarla donanmış, kaleleri yıkılmaz sanılan kadim saltanatların temellerinin, birlik olmuş sıradan emekçilerin gücüyle çatırdayacağı giderek yaygınlaşan bir kesinlik haline geldi.

Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyetler Birliği, bir yandan kapitalizmin en güçlü ülkelerine meydan okuyarak dünyanın iktisadi bakımdan en güçlü, politik bakımdan en belirleyici ülkelerinden biri haline gelirken, gücünü yoksul ülkeleri yağmalamasından alan kapitalist ülkelerde yaşayan halkları da etkiledi. Emperyalizmin tahakkümündeki Asya, Latin Amerika, Afrika ülkelerindeki halkların kurtuluş mücadeleleri büyük ülkelerin halklarından da destek buldu. Ama asıl önemlisi, emperyalist ülke yöneticileri Sovyetler Birliği’ni tarih sahnesinden silmek isterken, bu ülkelerin emekçilerinin, kendi ülkelerinde Sovyetler Birliği’ndeki düzen gibi bir düzeni, sosyalizmi kurmak istemeleriydi. Bütün bir yirminci yüzyıl, bu fikirlerin çatışmasıyla geçti. Eski sömürgelerin kayda değer çoğunluğu siyasal bağımsızlıklarına kavuştular, birçok ülkede sosyal devrimler yaşandı, ardından demokratik iktidarlar kuruldu. Emperyalist metropol ülkelerde ise, burjuvazi, kendi ülke emekçilerinin SB’ye duydukları yakınlığı, bazı ödünler vererek yatıştırmaya çalıştı.

Sovyetler Birliği, dünya emekçilerine, açlık ve yoksulluk çekmeyecekleri, gelecek kaygısı duymayacakları, işsiz kalmayacakları ve kendilerine insanca muamele edilecek bir sistem modeli sunmuştu. Ama sadece bu değil, insanı yoksulluktan kurtaracak bir iktisadi temel üzerinde insan ruhunun ve zihninin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini, “kendisinde insanlığın yitirildiği proletarya”nın nasıl “insanlığın kendisinde cisimlendiği bir sınıf” haline geldiğini bütün dünya işçi sınıfı gördü.

Bu dönüşümün koşulları ve unsurları hakkında pek çok şey söylenebilir. Sovyet kaynaklarının çoğu, sadece sosyalizmin iktisadi ve politik başarılarını değil, insani dönüşümü de konu edinir. Zaten sosyalist bir ülkede böyle bir dönüşüm sağlanamadığı sürece iktisadi ve politik başarıların da bir anlamı olmayacaktır. Öte yandan sosyalist bir ülkedeki zihniyet değişimi, Sovyetler Birliği’ne ilginin en yoğun olduğu Batı Avrupa ülkeleri ve ABD’de de (bütün muhalefet ve işçi hareketi McChartism tarafından çökertilinceye kadar) ilgiyle izlendi. Sovyetler Birliği’ndeki zihniyet dönüşümünün etkileri birçok ülkede sınıf mücadelesinin düzeyine bağlı olarak değişen ölçüde hissedildi. Dünya yüzünde hegemonik bir işlevi olduğu kadar, bu, bazı ülkelerde yine sınıf mücadelesinin düzeyine bağlı olarak maddi bir etki de kazandı; örgütlü emekçilerin yasama süreçleri üzerinde kısmi bir kontrolünün olabilmesi durumunda yasal mevzuata da dahil oldu.

Burada, politik iktisat kitaplarında makinalar, hammaddeler vb. ile birlikte “üretici güçler” kategorisinde anılmasından; siyaset literatüründe ise, daha çok, kitle, halk, kolektif, toplum kavramlarının kullanılması nedeniyle, sosyalizmin bireyi dışladığını iddia eden sosyalizm ve SB düşmanı eleştirmenlere rağmen, Sovyetler Birliği’nde insanın nasıl sahiden insan haline geldiğini, eskiden hiç farkına varmadığı yetenek ve güçlerinin nasıl ortaya çıkarıldığını; dünyanın bir coğrafyasında, bu dönüşüm yaşanırken Batı Avrupalı emekçinin bu gelişimi nasıl hayranlıkla izleyip edindiği izlenimlerle kendisinde yeni insanı inşa etmeye çalıştığına dair tarihte öne çıkan bazı ögelere değineceğiz. Kolaylaştırıcı bir sınıflandırma olması bakımından; öncelikle, Batı’nın birey kavramının yerine Sovyetler Birliği’nde kolektif insanın oluşumunun ögeleri, sonra da, Stalin’in “insan ruhunun mühendisleri” dediği sanatçıların bu dönüşüm sürecine ve daha önemlisi, dönüşmüş insanın, sıradan bir seyirci olmaktan çıkarak, genel olarak sanata katkıda bulunur hale gelmesine değineceğiz.

1. KENDİ TARİHİNİ YAPARAK VE YAPARKEN İNSANLAŞAN SINIF

Engels, insanların, “… dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde kendi tarihlerini bizzat bilinçle yaptıklarını” yazar ve devam eder: “Umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü…günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada hâlâ daha tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenmeyen kuvvetlerin planlı olarak harekete getirilmiş kuvvetlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. (Engels, Doğanın Diyalektiği, Çeviren Arif Gelen, Sol yay. S.52)

Engels iki önemli kavramın üzerinde durmuştur. Bunlardan biri bilinç, diğeri de insanın tarihini yapmasıdır. İnsanın bilinçli eyleminin insanı ve dünyayı değiştireceğini söyler Engels.

İnsanın, hayvandan farklı olarak, doğayla uyumu, onun değişmeyen bir parçası olarak kalmasıyla değil, doğanın yasalarının bilincine vararak ona egemen olabilme çabasıyla sağlanır. Çünkü insanın doğaya egemen olması, doğadaki kör rastlantıları, beklenmedik doğal olayları kontrol altına alması ve bunların etkilerini kendi yararına olacak biçimde dönüştürebilmesi, hatta ortadan kaldırabilmesi anlamına gelir. Bunu yaparken bütün verileri göz önünde bulundurur, muhakeme yapar, tasarlar, araçlarını seçer, yıkar veya inşa eder.

Bütün bir uygarlık, insanın doğaya egemen olma çabasının ürünü olarak doğmuştur. İnsan, tarihe adım attığından itibaren barajlar yapmış, kanallar açmış, tapınaklar, depolar inşa etmiş, binalar, hastaneler, yollar, köprüler, şehirler kurmuş ve böylece doğayı, kendisi için en işlevsel biçimde dönüştürmüştür. Ama bütün bunları üretenler ile bunların yapılması gerektiğine karar verenler tarihin bir noktasına kadar farklı olmuş; üreten ve inşa edenlerin, kendi yaptıkları işler konusunda söz sahibi olmaları mümkün olmamıştır.

Elbette insanın doğa üzerinde egemenlik kurma çabası doğayı yaşanabilir bir coğrafya haline getirmekle sınırlanabilecek teknik bir sürece indirgenemez. Bu süreç, aynı zamanda, toplumu oluşturan unsurların karşılıklı ilişkilerinin düzenlenmesini de içeren daha karmaşık bir nitelik kazanır. Toplumsal ögelerin ilişkilerini düzenleyen kurallar ise, insanın doğayla ilişkisini düzenlerken gözettiklerinden farklıdır. Bu nedenle, doğayı da egemenlik altına alarak insanlaşma, insanın içinde yaşadığı toplumun işleyişini belirleyen temel kuralları keşfetmesi ile gerçekten söz konusu olabilir. Üretim sürecinde kullanılan araçların, ürünlerin ve üretim süreci ile ilgili kararların üretenlere değil başkalarına ait olduğunun tespiti ve sahip olanlarla yoksun olanların iki uzlaşmaz sınıf olarak karşı karşıya bulunduklarının bilgisi, bunun ilk adımıdır. Ki, bu bilgi, bir yanda üretim araçlarının sahipleri, bir yanda da bunlardan yoksun bir sınıfın bulunduğu bir toplumun değiştirilebileceği gibi mantıksal bir sonuca da götürecektir.

Çünkü, üretenlerin hem bir sınıf olarak kendi geleceğini tasarlayabilir hale gelebilmesi, hem de “tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasındaki çok büyük oransızlıkların” giderilmesi, “bütün tasarımlara karşın daha güçlü ortaya çıkan, önceden görünmeyen etkilerin” kontrol altına alınması için, öncelikle, böyle derin bir ayrışmanın; yönetenler ve yönetilenler ikileminin ortadan kalkması gerekir. Ki, gerçek üreticilerin gerçekten insanı temsil eder hale gelmesinin önünde engel teşkil eden bölünmüş yaratıcı işlev, aynı sınıfta birleşebilsin. Üretim yaparken kullandığı araçlar ve ürettiği nesneler üzerindeki söz sahipliği başkalarına ait olduğu sürece, emekçi sınıfların gerçek insanileşmesinin önü açık olmayacak, insan, Engels’in dediği gibi, ancak “dar anlamda” hayvandan uzaklaşacaktır.

Üretim araçlarına sahip oldukları için karar verme ayrıcalığına da sahip olanların  üretenler üzerindeki egemenliğinin ortadan kalkması; egemen sınıfların alt sınıflar üzerindeki zora dayalı tahakkümünün yıkılması, ancak Sovyet Devrimi’yle gerçekleşmiştir. O zamana kadar, doğanın gerçekten egemenlik altına alındığından, insanın kendi tarihini bilinçli olarak yaptığından ve hatta doğru yazdığından bile söz edilemez. Ne zaman ki, üretenler, üretim araçlarının mülkiyetine el koymuşlar ve yönetenlerin iktidarını devirerek kendi iktidarlarını kurmuşlardır, ancak o zaman, kendi tarihlerini bilinçli olarak oluşturmaya başlamışlardır.

Öte yandan, bizzat Sovyet Devrimi’nin kendisi de, zaten, kendi çevresi ve kendi kaderi hakkında söz sahibi olmak isteyen bir sınıfın, işçi sınıfının bilinçli eyleminin ürünüdür ve onun sayesinde de bu amacını gerçekleştirmeye imkan bulmuştur.

Sovyet Devrimi ile başlayan süreç, 1789 Fransız Devrimi’nde hazırladığı insan hakları belgesinde kendi sınıf çıkarlarını formüle eden ve insanlığı artık yalnızca kendisinin temsil ettiğini iddia eden burjuvazinin “insan” tanımını tarihin çöp sepetine attı. O belgede insanlıktan dışlanan mülksüzler, yoksullar ve emekçi kadınlar, tarihin ilk bilinçli eylemini önce Komün’de, daha sonra da Ekim Devrimi’nde gerçekleştirerek, dışlandıkları insanlığı geri kazandılar.

Elbette bu başlangıcın devamı olacaktı.

2. BURJUVA BİREYDEN KOLEKTİF İNSANA

Burjuva bakış açısına göre, en iyi toplumsal sonuç, bir toplumdaki herkesin kendi çıkarını gerçekleştirmesiyle elde edilir. Toplumsal fayda, tek tek bireylerin sağlayacağı faydaların toplamıdır. Sosyal ilişkiler, her biri özgür ve iktisadi olarak kendi “iyi”sini gerçekleştirmeye çalışan insanlar arasındaki ilişkilerdir. Devletten beklenen, bu ilişkiler için uygun ortamı sağlamak ve düzene sokmaktır. Kendi faydaları için uğraşan insanlar, doğal olarak bir rekabet halinde olacaklardır; bu rekabette, devlet, daha zayıf olanı güçlendirecek sosyal politikalar uygulayamaz.

Bu, Fransız burjuvalarının “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye formüle ettiği saf burjuva mantık, “görünmeyen bir el”in, yani piyasanın ideal düzenleyici olacağını iddia eder. Kapitalizmin başlangıcındaki kapitalist girişimcinin tahayyül ettiği bu düzende, emeğinden başka bir geçim aracına sahip olmayan işçiler de, işveren ile, koşulları piyasa tarafından belirlenmiş pazarlık ilişkisi içinde olan “özgür” bireylerdir. Onlar da, kendileri için en iyi sonucu almak için pazarlık yapacaklardır.

Bu bakış açısı, işçilerin örgütlü olarak pazarlık yapma durumunda olabileceğini göz ardı eder. Dolayısıyla, sınıf mücadelesi, kapitalistin hesabının dışındadır. Ancak kapitalist için böyle bir ideal düzen, tarihin belki de çok kısa bir zaman diliminde gerçek olabilmiş; pazarlık koşulları, piyasa tarafından değil, daima işçi sınıfı mücadelesi ve örgütlülük düzeyi tarafından belirlenmiştir. İşçi sınıfı, kendi durumunu piyasanın görünmez elinin düzelteceğine hiçbir zaman inanmamış, burjuvazinin kendisine önerdiği gibi birey olarak pazarlık etmektense, bunu tarihinin her döneminde, ne ölçüde gerçekleştirebildiğinden  bağımsız olarak, genelde örgütlü olarak pazarlık etme eğiliminde olmuştur.

Öte yandan işçi sınıfının kendi iktidarını kurduğu Sovyetler Birliği’nde, “toplumsal fayda”, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için çalışan tek tek bireylerin kazançlarının toplamından ibaret değildir. Kendi “iyi”lerini sağlamak için tek tek bireylerin kıyasıya bir rekabet içinde bulunmaları da gerekmez. Bireyin sağlayacağı fayda, kolektifin kazancıyla doğru oranlı olarak artar ve ona bağlıdır. Sovyetler Birliği’ndeki sistem, kolektif ve planlanmış bir ekonomi içinde, herkesin üretime yeteneğine göre katkıda bulunduğu, ortaya çıkan toplam sonucun herkesin emeğine göre paylaşıldığı bir sistemdir. Birey, burada, “kaderde kıvançta ortak” kolektifin bir parçasıdır. Stalin’in İngiliz yazar H.G. Wells ile yaptığı söyleşide anlattığı gibi:

Bireysel ile kolektif arasında, birey ile kolektifin çıkarları arasında uzlaşmaz bir zıtlık yok ve olmamalı. Olmamalı, çünkü kolektivizm, sosyalizm, bireysel çıkarları reddetmez; onları kolektifin çıkarları ile birleştirir. Sosyalizm, kendisini bireysel çıkarlardan soyutlayamaz. Sadece sosyalist toplum, bu bireysel çıkarları tam olarak tatmin edebilir.

Dahası; sadece sosyalist toplum, bireyin çıkarlarını kesin olarak koruyabilir.  Bu anlamda, “bireyselcilik” ile sosyalizm arasında uzlaştırılamaz bir zıtlık yok.* (Özgürlük Dünyası, sayı: 166, Joseph Stalin ve H.G. Wells Tartışıyor: Marksism ve Liberalizm)

Burjuva bireyin yerine geçen kolektifin bir parçası olarak birey kavramının ne olduğu, kuşkusuz Stalin’in söyleşi yaptığı yazar dışında, Sovyetler Birliği’nde neler olup bittiğini görmek için dünyanın dört bir yanından ziyarete gelen ve bu ülke halkı tarafından heyecanla karşılanan** işçi ve aydın delegasyonları tarafından bütün dünyaya anlatıldı. Sovyetler Birliği, üretim ve bölüşüm süreçlerinin bilgisini tüm kolektifin denetimine açarken, aynı zamanda, kendisini dünya işçi sınıfına karşı da sorumlu hissediyordu. Dünya işçi sınıfının sosyalist devrimini yapmayı başarmış kesimi olarak, “inşa eserinin her parçacığını” işçi delegasyonlarının denetimine bu yüzden kolaylıkla açtı. Delegasyonların sosyalizmin başarılarının dünyaya anlatılmasındaki sembolik önemi değerliydi, ancak ülkelerinde sınıf mücadelesi yürüten işçi sınıflarının kendi partileri ve örgütleri aracılığıyla öğrendikleri Sovyet başarılarının onların mücadelelerine katkısı kuşkusuz daha anlamlı olmuştur. Sovyetlerin nezdinde sosyalizmin varlığı, dünya işçi sınıfının her bölümünün önüne, kendi ülkelerinde sürdürdükleri mücadelenin ulaşacağı sonucu, tamamlanmış bir resim olarak koymuş, böylece de gündelik mücadelenin deneyimlerinin açık bir sonuca doğru örgütlenmesi kolaylaşmıştır.

Bu yüzden, Ekim Devrimi’nin ardından, iktidara yürürken artık geçecekleri aşamalar hakkında net bir fikre sahip Avrupa’daki örgütlü işçi sınıfının mücadeleleri, uluslararası burjuvazi için eskisine oranla daha fazla ürkütücüydü. Egemen sınıflar, iktidarlarını yitirmemek adına, bölüşüm sisteminde bazı değişikliklerle, kendi işçi sınıflarına taviz vermeyi bu yüzden reddedemediler. Arkası kesilmeyen tavizlerdir ki, emekçiler için son derece yıkıcı olan vahşi kapitalizmin pençelerinin törpülenmesini sağlayabildi. Toplumsal iyinin herkesin kendi çıkarını gerçekleştirmesine bağlı olduğunu iddia eden çıplak burjuva ideolojisi, “refah devleti organizasyonu” döneminde kolay kolay telaffuz edilemez hale geldi. Avrupa işçi sınıfı, parasız eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik için sosyal dayanışma ağlarının kurulmasını sağlamayı başardığı ölçüde, bireyci tüketim kalıplarını da yerinden sarstı. Sınıf, kendisinin bir sınıf olarak refahını gözeten, içlerinden bazılarının, ihtiyaç duydukları gün gerekli olanaklara sahip olmadıkları için kapısından geri döndürülmediği kurumları kurdurmayı başararak, genel sınıf dayanışmasının güvencesine aldı.

Dünya işçi sınıfının SB’de gördüğü, daha önce ancak hayal edebildiği bir geleceğin artık gerçekleşmiş olmasıydı. Orada, sıradan bir aşçının, ülkesinin kaderi hakkında söz söyler hale nasıl yükseldiğini, her bir işçinin, kendi işyerindeki en küçük sorundan genel üretimin sorunlarına kadar her şey hakkında nasıl fikir yürütebilir hale dönüştüğünü, geçmişte tevekkül halinde ve sindirilmiş her emekçinin nasıl gururlu ve başı dik bireyler haline geldiğini de görüyordu. Her emekçi için, bu resimde, artık kendisinde potansiyel olarak bulunduğuna inanabileceği yaratıcı ve dönüştürücü güçlerin açığa çıkması için gerekli uygun zeminin yaratıcısının da kendisinin olacağı fikri billurlaşmıştı.

Sosyalizmi kurmuş kardeşleri, ülkelerini, dünyanın en gelişkin ülkelerinin çok uzun zamanda ve dünyayı yağmalayarak geldiği noktaya birkaç on yılda getirebilmişlerdi. Kuşkusuz bu çok kolay olmamıştı. Ama Sovyetler Birliği, başka hiçbir ülkenin sahip olamayacağı iki itici güce sahipti. Bunlardan biri, “tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasındaki çok büyük bir oransızlık”ın giderilmesinin kapitalist tekeller arasındaki rekabet ve emekle sermaye arasındaki uzlaşmaz karşıtlık (ve buradan  kaçınılmazlıkla türeyen sınıf mücadeleleri) nedeniyle mümkün olamayacağı kapitalizmden farklı olarak, ekonomiyi planlayabilme becerisi ve olanağına sahip olması, diğeri de, üretici güçlerde emek verimliliğini kat kat artıracak bir motivasyonu yaratabilmesiydi.

Planlama, Engels’in andığımız alıntıda da söylediği gibi, insanın tarihe bilinçli müdahalesinde beklenmeyen faktörlerin işin içine karışmasını en aza indirmenin  asgari koşuludur; bu, aynı zamanda, kendi eylemi üzerinde tam bir denetim kurmasını sağlayarak, insana, insanlaşmasının da yolunu açar. SB’de plan, sadece beş yıl boyunca demirin, çeliğin, pamuğun, patatesin ne kadar üretileceği, kaç köprünün ve kaç barajın yapılacağını içermez. Plan, sadece ülke halkının sosyal refahını artıracak bölüşüm önlemlerini öngörerek kayda geçirmek anlamına da gelmez. Plan, SB halkının iktisadi ilişkileri kadar sosyal ilişkilerini, hatta kültürünü de yansıtır. Sovyetler Birliği, Sibirya’dan Orta Asya’ya kadar çok geniş bir yüz ölçümünde sosyalist kentsel dönüşümleri, sosyal refahın artışını, gelecek kaygısı olmayan kuşakların yetişmesini, konser salonlarını, tiyatrolarını, kreşlerin kurulmasını tarihin kör güçlerine ve keyfi müdahalelere bırakmaksızın planlayarak yapmıştır. İnsan ihtiyaçlarının saptanmasıyla bunların karşılanması arasındaki ilişki, şimdiye kadar hiçbir düzende olmadığı kadar isabetle kurulmuştur, planlama sayesinde. Canterburry Başpiskoposu Hewwlett Johnson (kızıl papaz olarak bilinir), SB’deki izlenimlerini anlatırken şöyle yazar: “Rusya’da egemen sözcük plan. Rus dünyası planlı bir dünya. Bir Moskovalı bebek daha doğar doğmaz gözünü planlı bir dünyaya açıyor. Plan, bir bebeğin süt hakkını güvenceye alıyor, plan bebeğin annesinin bakımını ve bir kreşte eğitsel yeteneklerinin gelişimini garantiliyor. Plan onun yetişkin hayatında bir işinin olmasını sağlıyor. Plan bir insanın etkinliğini işsizlik korkusu duymaksızın diğerlerine bağlıyor. Plan Sovyetlerin uygarlığa kattığı en orijinal katkıdır.” (Soviet Success, Hutchinson yayınevi, s. 127)

Gerçekten de, Sovyetler Birliği’nde ilk beş yıllık plandan başlayarak, ülkede atılacak her adım önceden öngörülmüş, eldeki kaynakların hesaplı dağılımı, önceliklerin belirlenmesi plana dayanarak gerçekleştirilmiştir. Plan, kârlı işletmeler ile kısa vadede sonuç alınmayacak işletmelerin arasında bir dengenin kurulmasını sağlamış ve gerekli ama kâr getirmeyen işletmelerde çalışan emekçilerin genel hakkaniyet ölçülerinin dışına düşmesini engellemiştir. Bir yatırımcının sadece insanlar yararlansın diye yatırım yapmasının söz konusu olamayacağı kapitalizmin yönelimlerinden farklı bir yönelimdir bu.

SB’deki planlı ekonominin sonuçları, kapitalist ülkelerin burjuvaları ve basını tarafından hararetle tartışıldı. Kimi zaman küçümsendi, kimi zaman da hayretle izlendi. Ve iktisadi alanların bazılarının devletleştirilmeye ve devletin ekonomiye müdahalesinin artmaya başladığı gelişmiş ülkelerde, planlama taklit edilmeye başlandı. Bu ülkelerin başında, SB’nin en büyük rakibi ABD geliyordu kuşkusuz. Roosevelt ABD’sini diğer ülkeler de izlediler. Ama tekellerin kıyasıya rekabet ettiği özel mülkiyet düzeninde istenen sonucun alınamayacağı bir çabaydı bu. Planlama, bu ülkelerde, kapitalizmin doğasındaki kriz ögelerinin kontrol altına alınmasını sağlayamadı. Çünkü planın başarılı olabilmesi için, üretim biçiminin, daha fazla kâr elde etmeye yönelik olmaktan çıkması gerekir. İkinci olarak da, planın insanın kendi kaderini tayin etmesinin açık bir simgesi olabilmesi için, Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi, insan gücünün dönüştürülmesine hizmet etmesi şarttır. Kapitalist ülkeler ise, zaten emekçinin kendi yazgısı üzerinde söz sahibi olamaması, bu iradenin tamamen sermayeye devredilmiş olmasıyla varlık gösterebilirler.

Sosyalizm, insan gücünü dönüştürebilmeyi, emekçiyle iş arasındaki ilişkiyi değiştirerek başarmıştır. Bu değişim, geçmişte işçinin kendi ürettiklerine yabancılaştığı, her bir sermayedarın birbiriyle olduğu gibi, her emekçinin de birbiriyle kıyasıya rekabet halinde olduğu kapitalizmin iş anlayışının yerle bir olması demektir.

SB’de, kapitalist ülkelerde olduğu gibi, işyerinin kapısında, her işçiyi hakları için mücadele etmekten caydırmak için konumlandırılmış, içerdekilerden çok daha az ücretle çalışmaya razı yedek işsizler ordusu yoktur. Kimsenin kimseyle rekabet halinde olmamasına karşın, emek üretkenliği, hiçbir kapitalist ülkede görülmediği ölçüde büyük bir oranda artmıştır. Başkası için değil, ürettiği metayı kimin kullanacağını bilmediği bir piyasa için hiç değil; kolektifin mülkiyetindeki makinaları kullanarak, hammaddenin gelişinden fabrikadan ürün çıkışına kadar, bütün anlarına vakıf olarak dahil olduğu üretim süreci, emekçinin kendi emeğine ve sonuçlarına yabancılaşmasını engellediği için olmuştur bu. Daha önemlisi, emek gücü maliyetinin mümkün olduğu kadar düşük düzeye çekilmesi için uğraşan ve bu yüzden emekçinin sağlık, eğitim ve kültür haklarını kısıtlayan, hatta beslenmesini bile denetleyen kapitalistlerin sistemiyle kıyaslandığında, Sovyetler Birliği’ndeki emek gücü, maliyeti en yüksek emek gücüdür. Çünkü, onun yeterince nitelik kazanabilmesi için, çağdaş yaşamın ve teknolojinin gelişiminin sağladığı bütün olanaklar en gelişmiş düzeyde sunulur. Emek verimliliği, emek gücünün maliyetinde kısıtlamalar yapılarak değil, tersine, ona en yüksek nitelikler kazandırılarak sağlanmıştır. Çünkü ancak bu nitelikler, sosyalist bir yarışa giren Sovyet emekçilerini yaratabilecektir.

Gerçekten de, Sovyetler’de sosyalist yarışma, emek üretkenliğinin sağlanması için teşvik edilmişti. En yüksek üretkenliğe ulaşan öncü işçiler hareketi, Stalin’in deyimiyle Stahanovculuk, nitelikli ve dönüşmüş insanın oluşumunu simgeleyen bir kavram haline geldi. Stahanov, sosyalist yarış içinde en üst düzeyde verimlilik sağlayan işçilerden birinin adıydı. Yaptığı, son derece teknikmiş gibi görünen çaba, aslında bir bilinç sıçramasına tekabül ediyordu. Doğrudan ve kişisel bir kâr ve fayda elde etmeksizin, bir emekçinin, kendi toplumu ve ülkesi için böyle bir yarışa girmesi için, burjuva bencilliğinden uzak, gerektiği gibi emeğinin sonuçlarının farkında olması gerekir. Stahanovculuk hem buna işaret etmiş, hem de mevcut toplumsal çelişkilerin bazılarının ancak kültürel olarak dönüşmüş insanların çoğalmasıyla çözülebileceğini göstermiştir.

Şöyle yazar Stalin:

Bazıları kafa ve kol emeği arasındaki çelişkinin kaldırılmasının,  mühendislerin ve teknisyenlerin, kafa işçilerinin, kültürel ve teknik düzeyinin orta nitelikte işçilerin düzeyine düşürülmesi temelinde, kol ve kafa işçilerinin kaldırılmasının mühendislerin ve teknisyenlerin kafa işçilerinin, belirli bir kültürel ve teknik eşitlenmesiyle sağlanabileceğine inanıyorlar. Bu tamamen yanlıştı…Stahonovcular… çalışmada kusursuzluk, dakiklik örneği olan, zamanı yalnızca dakikalara göre değil,bilakis hatta saniyelere göre bile ölçmeyi öğrenmiş olan teknik açıdan donanımlı kültür insanlarıdır…Bazı mühendisleri,  teknisyenlerin ve yöneticilerin tutuculuğuna ve hareketsizliğine sahip değiller; cesaretle ilerliyorlar, eskimiş teknik normları kırıyorlar… tasarlanan çalışma verimliliğini ve ekonomi planlarını düzeltiyorlar…” (Stalin, Eserler, 14. cilt, s. 47)

Stehanovculuk, emek üretkenliğini artırmak olduğu kadar, insan yeteneği ve kapasitesinin, mevcut teknik sınırlanmalara karşın, bu sınırları da değiştirerek açığa çıkması hareketiydi. Ancak bu hareketin kesin bir egemenlik kazanmasıyla, kol ve kafa emeği, kır ile kent arasındaki arkaik çelişkilerin çözümü güvenceye altına alınabilecekti. Sovyet deneyimi bunu pratik olarak kanıtladı. Sovyetler Birliği’ndeki pek çok şeyin, iktisadi temel ve politik iktidar değiştirilmeksizin kopya edildiği kapitalist ülkelerin hiçbirinde, Stahanovların sağladığı emek üretkenliğini yakalayacak bir düzenek kurulamadı; bu gönüllü yarışmacı işçilerin hissettiği işyerine ve topluma aidiyet duygusu, hiçbir aşılamayla sağlanamadı. Adı geçen arkaik çelişkiler var olmazsa kendi bekası tehlikeye girecek olan kapitalizmin taklit edemediği Sovyet patentli en önemli şey, Stehanovlardı.

Sovyet sisteminde, bayrağında “herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre” yazılı bir toplumdan “herkese ihtiyacına göre” yazılı daha gelişmiş bir topluma geçişin zincirlerini, bu üretken insan gücü oluşturacaktır. Yaratılan, bütün malların eşit paylaşıldığı eski köylü komünlerinin eşitlik anlayışı ile hiçbir sınıfın diğerine eşit olmadığı burjuva formel eşitlik anlayışını tarihin çöp sepetine göndererek, ait olduğu kolektife, gelişkin niteliklerle donatılmış gücünün son zerresine kadar katkı sağlayacak ve toplumsal zenginlikten, birikim sağlamak için değil, ihtiyacını görecek kadarını alacak insan tipidir. Ancak “insanın ihtiyaçları”nın tanımı da değişmiştir, buna göre. Ölmeyecek kadar yiyecek, donmayacak kadar hırkayla çalışan kapitalizmin yoksul emekçisinden esirgenen insani ihtiyaçların en azami düzeyde karşılanmasının mümkün olduğunu, ayrıca toplumun bu ihtiyaçlarının sonsuz çeşitlilikle artışını da karşılayabileceğini temsil eder, Sovyetlerin yeni insanı. Sosyalizm bunu da kanıtlamıştır.

Sovyet insanının kazanımları ve başardıkları o denli etkileyiciydi ki, insanın hakları ve görevleri gibi kadim tartışmaların seyrini de değiştirdi. Avrupa’da yeniden yazılmak zorunda kalınan insan hakları belgeleri, sosyalizmin yarattığı yeni bireyin, altını kalınca çizdiği insani ihtiyaçların yazılı ifadesi olmak zorunda kaldılar. Çünkü Avrupa işçi sınıfı, SB’deki kardeşlerinin gündelik hayatında sahip olabilecekleri hakların gerçek içeriğini de açık seçik görmüş oldu. Görmüş olmakla kalmadı, aynısına sahip olmayı istedi ve kendi devletini buna zorladı. Emek gücünün maliyetini kendi ülkesinin burjuvazisi için artırdı ve bunu bir hak olarak ilan etti. Örneğin insan hakları sorununun Birleşmiş milletler kararları arasına girmesi, bu gelişmenin sonucudur. Hazırlanan metne bu gözle bakıldığında, SB’nin ve uluslararası işçi hareketinin kazanımlarının izleri görülecektir.

Bugün Avrupa’daki bireysel hak ve özgürlükler, varlıklarını eski kuşak işçi sınıfının mücadelelerine borçludurlar; o mücadeleler de, Sovyetler Birliği’nin varlığından çok büyük destek aldılar. Kapitalist ülkelerdeki temel bireysel hakların, tersi savunulamaz biçimde evrenselleştirilmesini kolaylaştıran da, sosyalizmdir.

3. İNSAN RUHUNDA MÜHENDİSLİK

Sosyalizmin yaratmaya giriştiği yeni insanın, sistemin yüklediği misyonu; mühendislik becerilerini geliştirmek suretiyle kafa ile kol emeği arasındaki kadim eşitsizlikleri çözme misyonunu gerçekleştirebilmesi için gerekli zihni değişimden geçmesi gerekir. Bu değişimin maddi temelini ve dayanağını sosyalist toplumsal düzenin inşası sağlar. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti üzerinde yükselen ve üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin kapitalist karakteri arasındaki çelişkiye son veren bu gelişme, insanın insanal çok yönlü gelişmesinin zeminini de yaratacaktır.

Sovyetler Birliği, Sovyet emekçisinin dönüşümünde rol oynayacak aydınlara, bilimcilere ve sanatçılara, bu nedenle, özel bir önem verdi. Stehanovların sadece bir sanat izleyicisi olmaktan çıkıp, sanata müdahale eden etkin özneler haline gelebilmelerinde, giderek sanatın kitleselleşmesinde de bu ruh mühendislerinin katkısı çok önemliydi. İnsanı kişiliksizleştirerek bireyselleştiren kapitalist ülkelerin aksine, sosyalizm, kolektifin her üyesinin yetkin kişiliklere sahip olmasını bekliyordu. Bunda, kuşkusuz kültür ve sanat çok önemli rol oynadı.

Sovyet sanatçısının izleyicileri, dil, etnik köken, ulusal kimlik, ırk vb. bakımından türdeş bir halk oluşturmazlar. Ural Dağları’ndan Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan topraklarda pek çok dil ve binlerce lehçe konuşulur. Sosyalizm, bu çok renkli çok dilli halkın, kendi ulusal kültürlerini ve dillerini teşvik ederek insanlığın ortak kültürel birikiminden ve çağdaş sanatın zenginliklerinden eşit biçimde yararlanabilmeleri arasında ortaya çıkabilecek çelişkiyi dünyanın hiçbir yerinde başarılamayacak ölçüde çözmüştü. Henüz yazılı bir kültürü olmayan halkların dillerinin o dilde eğitim kurumları açabilecek kadar geliştirilmeleri, bu dillerin de birer yazın dili haline gelebilmeleri için her türlü olanak sağlandı. SB’deki her halk, kendi kültürlerinin tarihsel birikimlerini açığa çıkarabilecek kurumlara, kendi dillerinde düşünmelerinin ilk adımı olarak bir alfabeye kavuşma imkanına bu dönemde kavuştu. Shakespeare’den Cervantes’e, Balzac’dan Stendhal’e kadar birçok yazarın eseri hem Rusça’ya hem de SSCB’de yaşayan halkların çoğunun diline çevrildi. Tiyatro ve sergi salonları, yalnızca Rusya’nın büyük şehirlerinde değil, Sibirya’ya kadar ülkenin en uzak bölgelerindeki kentlerde de açıldı. Kültür ve sanat için ayrılan devlet bütçesi her yıl artırıldı ve beş yıllık planlar kapsamında ulaşılacak hedefler saptandı.

Sömürgeleştirdikleri coğrafyalarda yaşayan halklara bile kendi dillerini konuşmayı dayatan, onların kültür tarihini tarif ederek yazan sömürgeci kapitalist ülkeler için, değersiz buldukları kültürlerle eşitlenmek söz konusu bile değildir. Kapitalistlerin kendi ülkelerinde de farklı bir durum yoktur; siyahlara ve sarı ırklara karşı ırkçılık, farklı milliyetlere ve etnik topluluklara sürekli kültürel baskı uyguladılar.

Ancak SB’de ırkçılığın mahkum edilmesi, sömürgelerin bağımsızlık mücadeleleri, Siyahların ırkçılığa karşı mücadeleleri vb. gibi gelişmeler, halkların, artık ırkları, milliyetleri ve kültürleri yüzünden aşağılanmalarının eskisi gibi kolaylıkla mümkün olmayacağı bir siyasi iklim yarattı. Böylece, ezilen ırklar ve milliyetler, kültürleri lehine bazı mevziler kazandılar.

Eski sömürgelerin siyasal bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte, bu ülkelerden gelen gönüllü işgücüne karşı kapitalistlerin nasıl davranacaklarını, hem göç edilen ülkelerin demokratik bilinçli yerli halkı, hem de sömürgeciye karşı verilen mücadelenin kazanımları belirledi. Refah devleti kapsamında, devletin ve yerel yönetimlerin kültürlerin gelişmesi için fon ayırmalarını, kültürlere destek sunmasını talep eden emekçi kitleler sayesinde, dışarıdan gelen yabancı işgücünün kültürel gelişimi de gündeme alınmak zorunda kalındı. Siyahlara karşı ırkçı uygulamalar yasal yaptırımlara bağlandı ve yasaklandı.

Elbette ırkçılığın yasaklanması, kapitalist ülkelerde eşitliğin biçimselliğiyle çelişmeyecek bir nitelik taşıyordu. Yasal değişiklikler her şey demek olmadığı için, ırkçılığın pratik uygulamalarının ortadan kaldırıldığını söylemek zordur.

SB’nde ise ırklar ve kültürler arasındaki eşitlik emekçilere her alanda eşit fırsat tanınmasını sağlayan sistemin doğal sonucuydu. Bu ülkede yaşayan hiç kimse, dili, ırkı, milliyeti yüzünden ayrıcalıklara maruz kalmadı. Stehanovlar, “büyük Rus ulusu”nun medarı iftiharı değil, Slav olsun olmasın, her kökenden emekçilerin, onda  kültürel özgürleşmelerini gördükleri bir prototipti.

Böyle bir SB emekçisinin, kendi niteliklerini artırmak, ruhsal gelişimini hızlandırmak için ona maneviyat kazandıran sanat eserlerinden ve bunları üretenlerden beklediği de, kendisindeki dönüşüme benzer bir dönüşümden kültür üreticilerinin de geçmesidir. Kendisine, yol alırken önüne çıkacak sorunları çözme gücü, yaptığı işe bir anlam verecek estetik duygusu, kendisini değerli hissetmesini sağlayacak bir anlayış, gelecekle ilgili iyimserlik ve gündelik sıkıntılarını önemsizleştirecek haz duygusu bulabileceği sanat eserlerini yaratmasını beklediği sanatçıyla kuracağı empati duygusu, bu yüzden oldukça önemlidir.

Sovyetler Birliği, belki de, ülkesinin aydınlarından ve sanatçılarından talepkâr olan okurlara ve izleyicilere sahip tek ülkeydi. Devrimden önce cahil ve kültürsüz yığınlar olarak görülen, şimdi artık Sovyet organlarında yönetmeyi öğrenen bir halk ile sanatçı ve aydınlar arasındaki mesafenin kısalması için her türlü koşul sağlandı. Her şeyden önce, konser salonlarında en son üretilen klasik müzik eserini dinlemenin, iyi bir romanı okumanın, tiyatro salonlarında sık sık bulunmanın, büyük klasiklerin sergilendiği müzelere girmenin, sanatçıyı kendi toplantılarına çağırarak sanat hakkında söyleşiler düzenleyebilmenin bedeli, eskiden olduğu gibi, avuç dolusu ruble değildir artık. Sosyalizm, her şeyden önce, sanat mekanlarını emekçiye açmış, bu mekanlara gidenlerin sınıfsal profilini tamamen değiştirmiş ve sanata ayrılacak zamanı bir lüks olmaktan çıkarmıştır.

Seyirci talebindeki değişim, izleyici katılımındaki artış, eleştiri bilinci gelişkin bir kitle için sanat üretiyor olmak, sanatçıları da etkiledi. İzleyiciyi edilgen bir konumdan çıkaran süreç, sanatçıların bilincini ve pratiğini de dönüştürdü. Geçmişteki, çağdaşları tarafından anlaşılmayan, bu yüzden değerlerinin anlaşılacağı bilinmez bir gelecek için ve hayali bir seyirciye üreten sanatçının yazgısı kırıldı ve Sovyet Devrimi, sanatçıya, yaşadığı koşullarda eserinin değer göreceği bir dünyanın mümkün olabileceğini gösterdi.Yaşayabilmesi için eserlerinin piyasa tarafından takdir edilmesi gereken, bu yüzden özgür yaratma olanağı elinden alınmış sanatçı, ilk kez gerçek yaratım özgürlüğüne kavuşmuş oldu.

Ancak bu özgürlük, burjuvazinin Sovyetler Birliği’ni şiddetle eleştirdiği üzere, artık köhnemiş bir düzenin moral değerlerini yeniden üretme özgürlüğünü içermiyordu. Okura ve izleyiciye, böyle bir düzenin işine yarayacak biçimde karamsarlık, kötümserlik, yapma ve yaratma konusunda isteksizlik, ölüm beklentisi, uyuşukluk ve yorgunluk, yaşadığı dünyaya ilgisizlik ve kayıtsızlık, güçsüzlük ve beceriksizlik gibi duyguları aşılayan sanat eserine ve bu moral değerlerin şekillendirdiği insan tipini öven sanatçıya karşı, Sovyet halkının ciddi bir öfkesi vardı. Yıkıp yeniden inşa ettiği dünyada cesaretle ayakta durabilmesi için, kendisini eski kölelik günlerindeki duygulara geri döndürecek sanat eserleriyle ve sanatçılarla hesaplaşması gerekiyordu tekrar tekrar. Sovyet devleti, emekçilere bu ideolojik hesaplaşmanın olanaklarını fazlasıyla sağladı.

Kapitalist ülkelerde de oldukça yankı yaratan sanat, felsefe ve bilim toplantıları, kültür üreticilerinin, kitlelerin talepleriyle buluşmalarına vesile oluyordu. Aslında bu talepler, 1935’ten 40’lı yılların sonlarına kadar yoğunluğu değişen düzeylerde, değişik vesilelerle dile getirildi. Kültür ve sanat sorunları, en küçük sovyetten başlayarak, ulusal gazete ve dergilere taşınmış, daha sonra da bütün sanatçı örgütlerinin ve sanatçıların katılımıyla gerçekleşen toplantılarda, bu tartışmaların sonuçları Sovyet hükümeti tarafından formüle edilmiştir. Sanatın, sadece kendisi için, kendine dönük değil, halkın moral değerlerini yükseltmek gibi bir hedefi olması gerektiği, bu toplantıların başlıca sonucuydu. Sovyetler, sanatçılarından, halk için, halkın anlayabileceği tarzda sanat üretmelerini istiyordu.

Biçimler ve sözcükler üzerinde oynamanın sanat sayıldığı, içeriğin ve seyircinin algılayıp algılamamasının hiç önemsenmediği biçimci (formalist) sanat anlayışı mahkum edilmişti. 1948 yılında yapılan müzisyenler toplantısından sonra yayınlanan SBKP Merkez Komitesi Kararı’nda şöyle yazar:

Sovyet müziğindeki formalist eğilim Sovyet bestecilerinin bir kesimi arasında metinsiz enstrümantal senfonik müziğin karmaşık biçimlerine yönelik tek yanlı bir ilgiye yol açtı ve opera, koro müziği, küçük orkestralar için popüler müzik, halk müziği enstrümanları ve vokal topluluklar vb. gibi müzikal olaylara karşı düşmanca bir davranışın üreticisi oldu. Tüm bunlar kaçınılmaz olarak vokal kültürün ve dramaturjik ustalığın temellerinin çökmesine neden oldu; öyle ki, besteciler halk için müzik yapma becerilerini kaybettiler. Bunun kanıtı, yakın zamanda klasik Rus operasıyla karşılaştırılabilecek tek bir Sovyet operasının üretilmemiş olmasıdır.” (Müzik Üzerine Tartışmalar, Derleme, Evrensel Basım Yayın, s. 209)

Sanat eserindeki başarıyı biçimsel bir yetkinlik sorununa indirgemenin, sanıldığı gibi bir verimlilik değil, tersine, sanatçı için üretme sıkıntısına yol açtığını gösteren de, bu toplantılar olmuştur. Sovyet izleyicisi, sanatçıdan elbette iyi bir biçim ve üslup istiyordu, ama bu biçim, halkın kendi geçmişiyle geleceği arasında kurmak istediği kültürel köprüye hizmet edecek bir içeriği güçlendirmeliydi. Sovyet halk kültürü içinde değerli olanları yaşatan, klasik dönem yetkin Rus sanatının itibarını gözeterek, onu aşan bir sanat olacaktı, yeni sanat. Bu sanat, çarlık zamanlarının mistisizmiyle de hesaplaşmalı, fakat o zamanların gerçekçi sanatının devamı olmalıydı.

Sovyetler’deki sanat tartışmaları, Batı basınında işçi sınıfı iktidarının sanata ve sanatçı özgürlüğüne müdahalesi olarak yansıtıldı. Sosyalizmin sanatı propagandaya indirgeyerek, sanatçıyı bir düşüncenin aparatı haline getirdiği iddiası ortaya atıldı ve sık sık işlendi. Bu iddia, Sovyetler Birliği’nde üretilen sanatın yavanlaştığı, devrim öncesi sanatçıların düzeyinde sanatçıların kalmadığı inancını güçlendirmeyi amaçlıyordu. Bütün karalama kampanyalarına karşın, Sovyet eserleri, Avrupa ve ABD’de ilgiyle izlendi. Ambargoları delebilen sahne sanatçılarının gösterileri seyirci kitleleri tarafından dolduruldu. Sovyetler’de de, toplantılarda eleştirilen sanatçıların eserleri burjuvaların umduğu gibi yasaklanmamış, rejimi kötülemeleri için Batıya çağırılan bu sanatçıların ağzından ülkeleri aleyhine tek bir söz çıkmamıştı. Sosyalizmde eleştiri, Batı’da olduğu gibi, sanatı ve sanatçıyı yerin dibine batırarak, bir daha varlık gösteremeyecek biçimde silinmesi anlamına gelmiyor, eleştirilmemek adına, sanatçıyı seçkin eleştirmenler lobisine ve basına dalkavukluk yapmaya zorlayan burjuva prosedürünün tersine, onu ve eserini güçlendirmeye hizmet ediyordu.

Sovyetler Birliği, sanatın gerçek değerinin tanınması, sanatçının itibarının hiçbir dönemde olmadığı kadar artırılması için her türlü olanağı sağlamış; sanatçıyla seyircisinin aynı duygudaşlıkta buluşmasını sağlamış kapitalist ülke aydınlarına da sosyalizmin kültür için neler vaat ettiğini göstermişti. Bunu yaparken de, geleneksel aydın ve sanatçı profilini yerle bir etmişti kuşkusuz. Sosyalizm, kültür emekçileri için de bir aydınlanma süreciydi. Andre Bonnard şöyle yazıyordu:

…Ekim devrimi gerçekten de aydınların bu tipine sert bir darbe indirdi. Manevi hayatın asalak bir örneği olarak yok oluşa mahkum etti. Ruhani eserlerle yaşayan, kendi kişisel zevkini buradan tatmin eden sadece oyun zevki peşindeki bu kısır aydın tipi Ekim Devrimi tarafından mahkum edildi ve imajı silindi. Daha doğrusu devrim fiziki olarak yok etme ihtiyacı duymadan onu silahsızlandırdı ve minder dışına itti, çaresizliğe ya da dağılmaya mecbur bıraktı.” (Şeref Aydın’ın Anısına, 2. Cilt, Hazırlayan C. Sercan, Evrensel Basım Yayın, s. 51)

Sovyetler Birliği’nde geleneksel sanat ve kültür ile girişilen ideolojik mücadelenin yankıları kapitalist ülkelerde de işitiliyordu. 20. yüzyıl, boylu boyunca, kapitalist ülkelerde de, sanat yoluyla sürdürülen ideolojik mücadeleye sahne oldu. Bir yandan, kendisini emekçilerin mücadelesine ve onların kurduğu dünyaya yakın hisseden sanatçılar, bu ülkeden gelen seslere kulaklarını dört açtılar, tartışmaları izlediler, kendi çalışmaları için orada konuşulanlardan esinlendiler. Öte yandan da, burjuvaziler, kendi ülkelerinde ortaya çıkan ve giderek güçlenen bu eğilime kıyasıya bir savaş açtılar.

’30’lu yıllarda, komünist partisinin en güçlü olduğu zamanlarda, ABD’de sanatçılar, büyük oranda komünist partisinin etki alanına dahil olmuşlardı. KP’nin saflarında ve etrafında azımsanmayacak bir sanatçı kitlesi yer alıyordu. SB’ndeki halkçı kültürün diriltilmesi ve sosyalist kültürün inşa çalışmaları, bu sanatçıları oldukça heyecanlandırıyordu. Yanı başlarındaki Meksika’da 1910 yılında gerçekleşen ulusal devrimin yeni alınan kültürel sonuçları da, bu heyecanı besliyordu. Sanatçıların büyük çoğunluğu, aslında bir ulusal geçmişi olmayan ABD’nin halkçı ve ulusal kültürünün ögelerini derlemeye ve bunlarla sentez edilmiş bir yeni kültür oluşturmaya çalıştılar. 1 Mayıs’ın yurdunda, ABD’li sanatçılar, tiyatroyu, müziği ve edebiyatı işçi sınıfı mücadelesi için bir silah olarak görüyorlardı. ABD işçi sınıfı yanlısı sanatçılar arasından, bugün de azımsanmayacak bir dinleyici ve okuyucu kitlesine sahip büyük sanatçılar çıktı.

Sovyetler Birliği’nin kapitalist dünyadaki en büyük rakibi bile, kültür dünyasının SB’nden esinlenilerek şekillendirildiği bir dönem yaşamıştı. Birçok sanatçı, bu ülkenin ulaşılması zor bölgelerine ulaşarak, halk kültürünün bütün örneklerini derlemeye çalıştılar. Emekçilerin öteden beri belleklerinde sakladıkları örnekleri gün yüzüne çıkarmak için çabaladılar. ABD’li siyahlara kültürel yaratımlarında cesaret veren de, yine sosyalizm olmuştur. Onların Harlem Rönesansı diye başlattıkları hareket, sinema emekçilerinin, hem Hollywood ayrıcalıklarına, ücret eşitsizliklerine karşı mücadeleleri, hem de sanat yoluyla ideolojik mücadeleleri, bu ülkenin kültür tarihinin en canlı sayfalarını oluşturur.

Benzer gelişmeler, Avrupa ülkelerinde de yaşandı. FKP’nin aydınlar için çekim merkezi olmaya başladığı Fransa başta olmak üzere, birçok ülkede, SB’nde yeni doğan sanat anlayışı sürekli tartışıldı ve aydınlar, yaşadıkları kapitalist ülkelerde, sosyalist gerçekçi bir sanatın ilkelerini hayata geçirmeye çalıştıkları eserler verdiler. Sovyetler Birliği’nin varlığı koşullarında, sosyalist olmayan hiç kimse aydın statüsüne giremez hale geldi. Sanatçı veya aydın olmanın en önemli kıstası sosyalizm yanlısı olmaktı. Sovyetler Birliği’ndeki kültürel gelişmenin en önemli sonucu, kuşkusuz böyle bir hegemonik etkiye imza atabilmiş olmasında yatıyordu.

Kapitalist ülkelerdeki bu gelişmeler, SB sanatçısına ve halkına da güç verdi. Burjuva ideologlarının Sovyet sanat anlayışına yönelttikleri karalayıcı iftiralara karşı en güçlü savunu, yine bu aydınlar tarafından yapıldı. Böylece, dünya işçi sınıfı, kendi maneviyatını yükseltecek aydınların, sanatçıların desteğine, hem SB’nde hem de başka ülkelerde büyük ölçüde kavuşabilmişti.

*

Bugün, Sovyet iktidarı döneminde kazanılmış ve kolay kolay silinip atılamayan kültürel kalıntıların ortadan kaldırılması konusunda azımsanmayacak bir saldırı yaşanıyor. Küreselleşme iktisadının ve politikalarının başarıya ulaşabilmesi için, işçi sınıfının iktidar olduğu ülkede ve iktidar olamasa da önemli bir toplumsal inisiyatif edindiği ülkelerde, vaktiyle oluşturulmuş bütün kültürel kurumların tasfiyesi konusunda ciddi adımlar atılıyor. Avrupa’da emekçilere sağlanan kültürel destekler, kültürlerin yaşatılabilmesi için verilen yardımlar, devlet bütçeleri için taşınması gereksiz yükler olarak ilan edildi bile. Kültürel üretimi toplumsal dayanışma ağlarına dahil ederek güvenceye almış olan emekçilere, yeniden, kapitalizmin o ilk tahayyülündeki gibi kişiliksiz bireyler olarak davranılmaya, yazgılarını birbirlerine bağladıkları kolektifler parçalanmaya başladı.

Ancak bu dünyadan bir Sovyetler Birliği geçti. Bunun anısı, o süreçte edinilmiş ve hâlâ yaşayan birikimler, artık burjuvazi için, tasavvur ettiği gibi bir dünyanın hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğinin en büyük teminatıdır.

Bir kez kendi kaderini tayin etmeyi ve yazgıya diz çöktürmeyi öğrenmiş insanlığın bunu unutması mümkün müdür?



* Stalin’in aktardığımız sözleri, 1934’te Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ünlü İngiliz yazar H.G. Wells’le yaptığı söyleşiden alınmadır. Stalin, “bireyselcilik” söczüğünü, Wells’in “Sosyalizm ve bireyselcilik, siyah ve beyaz gibi zıt değil.” görüşünü ileri sürdüğü söyleşide, onun görüşüne karşılık verirken ve ona atıfla tırnak içinde kullanmaktadır.

** “Ülkemize gelen işçi delegasyonlarını; sadece tahrip etmeye değil, aynı zamanda yeni bir şeyi inşa etmeye de yetenekli olduğumuz konusunda kendilerini ikna etmek amacıyla inşa eserimizin her parçacığını özenle gözden geçiren delegasyonlar bizim için önemlidir…Yüksek Ekonomi Konseyi Başkanı Cerjinski yoldaşın Alman işçi delegasyonuna yalnızca bilgi vermekle yetinmeyip, aynı zamanda doğrudan hesap verdiğini gazetelerden okudum. Bu, yaşantımızın özellikle dikkat edilmesi gereken yeni ve özel bir şeydir. Avrupa işçi sınıfının devrimci kesiminin devletimizi kendi öz çocuğu olarak gördüğünü işçi sınıfının merak gidermek için değil bariz bir şekilde burada inşa ettiğimiz her şeyden manen sorumlu hissettiği için bizde ne yapıldığını görmek için delegasyonlarını ülkemize gönderdiğini (biliyoruz.) Bana, ne kadar demokratik olursa olsun, kendisini başka ülkelerden işçilerin denetimine sunmaya cesaret eden bir başka devlet gösterin?” (Stalin, Cilt 7, çeviren İsmail Yarkın, s. 232)

Eski Revizyonistin Liberalliği

Eski TKP’nin son genel sekreteri, TKP döneminde Haydar Kutlu ismini kullanan Nabi Yağcı’nın Taraf gazetesinin, rakibi Radikal’den transfer ettiği Neşe Düzel ile yaptığı, iki gün arka arkaya yayınlanan röportajda ileri sürdüğü fikirler, felsefi özleri bakımından benzerleri defalarca işitilmiş olmasına karşın, artık geçmiş fikirlerini taşımayan Nabi Yağcı’nın kendini modern ve makul bir solcu sayarak, demode olmuş, “gericileşmiş” “sol”a politik adresler gösteriyor, tavsiyelerde bulunuyor oluşu bakımından dikkat çekti. Nabi Yağcı’nın önerileri ve iddiaları, son zamanlarda sol ve solculuk adına çok sık tekrarlanan basmakalıplıktan muzdarip olsa da, bunları “şok açıklamalar” olarak nitelendirenler de oldu.

Röportajdaki fikirlere gelmeden önce kısa bir bellek tazelemesinde yarar var:

TKP’nin son dönem liderlerinden Nabi Yağcı uzun süre yurt dışında yaşamıştı. Sovyetler Birliği’nin açık çöküşünden kısa bir süre önce Brüksel’de yapılan kongrede TKP’nin TİP ile birleşme kararı alınınca, TİP genel Sekreteri Nihat Sargın ile birlikte legal Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni (TBKP) kurmak üzere yurda dönmek için yola çıktılar. TBKP’nin genel sekreterliğini Nabi Yağcı, genel başkanlığını ise Nihat Sargın yürütecekti. Ancak havaalanına iner inmez İstanbul’da tutuklandılar (1987) ve 141-142’den yargılanarak cezaevine konuldular. Sargın ve Yağcı’nın tutuklanmalarından sonra, ölü doğmuş bir proje olan TBKP de bir varlık gösteremedi ve Mustafa Suphi’nin 1920’de Bakü’de kurduğu TKP’den, dönüşmüş olarak türeyen TKP; TBKP ile birlikte tarihe gömülmüş oldu. TKP’nin kendi kendini feshi, yıllarca bu ülkenin sosyalistlerinin başına bela olmuş olan 141-142. maddelerin kaldırılmasına da denk düşer. Böylece 80’li yılların sonunda, Brejnev’den bu yana revizyonist bir çizgi izleyen Sovyetler Birliği’ne sadık kalan TKP, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden bir süreçte ortadan kalkmış oldu.

Nabi Yağcı, daha sonraları bireysel çalışmalarını sürdürdü. TÜSTAV adlı bir vakıf kurarak TKP arşivini toplamaya başladı, bu arada çeşitli yazılar yazdı; bugün de Referans gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. 90’lı yılların başından beri kaleme aldıklarının genel olarak “küreselleşme” sürecinde ortaya çıkan postmodern fikirlerle uyum içinde olduğu, Yağcı’nın, entelektüel birikimini bu fikirleri gerekçelendirmek ve savunmak için kullandığı bilinir. Ayrıca komünizmden sadece örgütsel olarak değil fikren de çoktan vazgeçtiği, Marx’ın ve Lenin’in yanıldığını düşündüğü, sınıflar mücadelesinin eskimiş bir kuram olduğuna inandığı; bu görüşlerinin onu giderek kapitalizme hayranlık duyacak bir noktaya getirdiği ve Avrupa Birliği’ni savunduğu da az buçuk izleyenlerin malumudur. Dolayısıyla Taraf’a verdiği röportajında yeni bir şey söylememiş olduğu düşünülebilir. Fakat yeni olan, geçmiş fikirlerini reddetmesinin Yağcıyı getirdiği, üstelik öyle bir misyonu varmış gibi, “sol” adına konuşarak, “sol”a da önerdiği politik platformdur. Nabi Yağcı bu fikirlerini derli toplu ve sakınmasız olarak ilk kez Taraf gazetesinde açıklamıştır ki, bu, adı geçen gazetenin Türkiye’de basın camiasında kapladığı yer göz önünde bulundurulduğunda oldukça anlamlıdır.

Taraf, kurulduğundan bu yana arkasındaki maddi ve siyasi gücün merak konusu olduğu bir gazetedir. Ahmet Altan ile, yaşadığı ve Milliyet’te yazdığı köşe yazılarında iç ve dış politikalarını “Türkiye için daha anlaşılır” kıldığı ABD’den kalkıp bu gazeteyi çıkarmak için gelen Yasemin Çongar’ın kurup yönettiği gazete, başından beri AKP politikalarının liberal propaganda aygıtı gibi çalışmaktadır, dolayısıyla AKP’yle daha yakın organik ilişkiler içindeki Yeni Şafak gazetesinin yapamadığını yapmak, o gazetenin bıraktığı boşlukları doldurmak için çıkıyor gibidir. Taraf yazarları, gazetenin, muhafazakârlar, Kürtler ve liberallerin AKP eksenindeki ittifakını hedeflediğini her fırsatta belirtir ve yayınlarını bu doğrultuda yaparlar. Son dönemde yayınladığı belgelerle Genelkurmayı köşeye sıkıştıran, Genelkurmay Başkanı’nın da gazetenin Fethullah Gülen tarafından finanse edildiği ve Soros tarafından desteklendiği söylentilerini ima etmek üzere “o gazete kendi finans kaynaklarını açıklasın” mealinde cevap verdiği Taraf, sansasyonel ve komplocu yayıncılık anlayışı ve keskin tarafgirliğiyle 28 Şubat’tan bu yana oluşmuş derin yarılmanın bir tarafı adına konuşarak, bu yarılmadan beslenen bir tiraja sahip oldu. Ergenekon çetesi hakkındaki ifşaatları kapatılma davası açılmış AKP’nin elini güçlendirdikçe, bu, gazetenin, çok haklı bir zeminde durduğu iddiasını yüksek sesle söylemesini ve okurlarını Taraf almaya zorlamasını kolaylaştırdı. Taraf, AKP’yi desteklemeyenlerin nesnel olarak Ergenekon’u destekleyeceklerini, bugünkü koşullarda ya darbe ya AKP gibi iki siyasi seçenekten başka tercihin olamayacağını dayattı ve bu yöndeki psikolojik savaşını sürdürmeye devam etti, ediyor. Taraf gazetesi, aynı zamanda AKP’nin sosyal ve iktisadi temelini oluşturan yükselen “Anadolu burjuvazisi”nin de sesidir. Gazete başlıca ilkelerinden birinin İstanbul dışında büyüyen, palazlanan bu güçleri izlemek olduğunu ilan etmiş, en kıymetli yazarlarını “Anadolu Kaplanları”nın sayesinde ortaya çıkan sosyal değişimi izlemek için mahalline göndermiş, dosyalar ve röportajlar yayınlayarak, bu değişimi yansıtmıştır.

Dolayısıyla Taraf gazetesinin çizgisine uygun fikirlere sahip Nabi Yağcı’nın söylediklerini ele almayı gerekli kılan, ifade edildikleri platformun misyonunu sinerjik bir etkiyle güçlendirmesidir. Hem Taraf gazetesinin hem de Yağcı’nın, AKP’ye, aradıkları sol ittifakı ve desteği gerekçelendirirken kullandıkları argümanların benzerliği sağlamıştır bu sinerjiyi. Komünizmden bozuşarak kopmuş, Marksizmi, çağı açıklamakta yetersiz gördüğü halde ondan işine gelenleri var olan statükoyu meşrulaştırmak için alıntılayan bir “solcu”nun fikri çizgisinin nerelere evrileceğini göstermesi bakımından da ilginçtir, Yağcı’nın söyledikleri.

Röportaj için neden Nabi Yağcı’nın seçildiğini Neşe Düzel şöyle açıklıyor:

Türkiye açıkça bir darbe sürecinden geçiyor. Toplumda darbeye karşı güçlü bir direniş olmasına rağmen, darbe yanlısı gruplar da var. Bu karışık ortamda CHP gibi solla ilgisi olmayan siyasi partiler, gruplar, bazı kesimler ‘sol’ adına konuşurlarken ‘gerçek’ solun sesi ise pek duyulmuyor. Üstelik Türkiye’nin, tarihinin en keskin virajlarından birini almakta olduğu süreçte, sola en çok ihtiyaç hissedilen bir dönemde gerçek solun sesi duyulmuyor. Peki sol bu şartlarda ne yapmalı? Kimi, neyi desteklemeli? Solculuk nedir? Solcunun amacı nedir? Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu koşulları sol bir bakış açısıyla nasıl analiz etmeliyiz? Solcular, muhafazakarlar ve Kürtler darbeye karşı demokratik bir cephe oluşturabilirler mi?…

Yağcı’yla söyleşinin gerekçelerinin sıralanışı “yeni başlayanlar için sosyal demokrasi/ feminizm/ anarşizm…” vb. gibi adlar taşıyan popüler kitapların arka kapak yazılarını andırıyor. Ama “sol nedir”, “solculuk nedir”, “sol ne yapmalı” gibi sorular, burada sadece, kuralları az çok bilinen solculuk hakkında bir şeyler öğrenmek ve sola başlangıç yapmak isteyen genç okura standart ve temel bilgiler sunulacağını vaat etmekten öte, solun, Yağcı-Taraf elbirliğiyle öngörülen yeni bir tarifi için alfabe oluşturmanın yolunu açmak amacında. “Gerçek solun sesi” Yağcı, işte bu cevapsız kaldığı düşünülen ya da eski yanıtların artık açıkta bıraktığına inanılan amiyane sorulara yanıt verdi iki gün süren röportajında.

Ve okur, daha ilk soruda solun temel düsturunun ne olduğu konu sunuda bilgilendirildi: “Sol değişimci olmaktır. Marx da Hegel de solculuğu böyle tarif ederler. Türkiye’deki solcular ‘Ben niye solcuyum’ diye kendilerine sormalılar. Çünkü değişimin karşısında durup ya da ulusalcı olup ben solcuyum demek mümkün değil.

Bu, kendi dışındaki “solcu”yu köşeye sıkıştırma, ona üstten bakma, “kendini sorgula, kendine sor, öyle demekle olmaz, oku öğren” tavrı, Nabi Yağcı’nın vazgeçemediği üsluptur. Ondaki çok okumuş adam hali, kavramları yerli yersiz kullanmasıyla çelişse de, yüzeyselliğe bir derinlik vehmetmeye yetiyor. Solculuğun temel kriterinin değişimci olmak olduğunu söyledikten ve buna Marx ve Hegel’i (ne alaka!) referans gösterdikten sonra, aynı cümleye aldığı ulusalcıların değişimden yana olmadıkları için solcu olamayacaklarını söylemenin maksadı nedir peki? Neden ulusalcılar değişimci olamasın; muhafazakârların bile değişim yanlısı oldukları, değiştikleri bir dünyada ulusalcıların, İslamcıların, laiklerin, liberallerin, sosyalistlerin, kapitalistlerin, feministlerin vb. değişmediklerini, herkesin yerinde saydığını nasıl söyleyebiliriz. Dünyada zaten değişmeden dönüşmeden, hareketsiz kalan bir kesim var mıdır ki; değişim yanlısı olmak, sadece solculuğun ayırt edici temel bir kriteri olsun. Yoktur. Fakat Nabi Yağcı, kavramını zaten böyle yalın bir anlamda kullanmaz. “Değişim” sözcüğü, bizim ülkemizde, tarihsel (-ne yazık ki ulusal!-) ve güncel nedenlerle yan anlamlar kazandığı, bir dizi sosyal çağrışımı olduğu için onu hemen anlıyoruz; o, bunu derken, birazdan seslendiği “solcu” okuru hem haşlayacak hem hizaya getirecek; ve tabii ki açıklayacak: evet dünya değişiyor elbette, peki “solcular” nasıl değişecek.

Nabi Yağcı’nın değişmelerini önerdiği solcular kimdir, solculuktan kastı nedir? Bilinir ki, Fransız Devrimi döneminde Meclis’teki radikal vekiller sol taraftaki sıralara oturdukları için; devrimin özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi ilkelerine sadık vekilleri gibi, devrimi, ilerlemeyi, halkçılığı savunan kesimlere solcu denir. Bu özelliklere, “değişen dünya”nın ihtiyaçlarına göre başka anlamlar da yüklenmiş, Rus Devrimi’nden sonra, gerçek bir değişimin halkçı bir devrimden geçtiğine inanan, bunun için mücadele eden, Sovyetler Birliği’ni savunan insanlara çok genel anlamda solcu denegelmiştir. Fakat solcu olmanın belli başlı kriterleri olmasına karşın, hiçbir zaman, üzerinde herkesin anlaştığı bir tanımı yapılamadı. Sosyal demokratlardan anarşistlere, sosyalistlerden komünistlere, radikallerden ılımlılara kadar pek çok kesim, sol sözcüğüne, siyasal stratejilerine uygun anlamlar yüklediler. Dolayısıyla farklı farklı siyasal niyetleri ve eylemleri olan, değişik örgütsel ilkelere inanan, yekpare olmayan çok geniş bir topluluğun ortak bir “sol” şemsiyesi altında toplanması, her zaman sorunlu olmuş ve giderek inandırıcılığını da yitirmiştir. Ama bu sözcük, çoğu kere, kimileri için kurtarıcıdır. Tıpkı Nabi Yağcı’nın yaptığı gibi, birileri, sol adına konuşmanın sadece kendisine patentli olduğunu iddia edebilir, solcu olduğunu baştan kabullenerek ağzını açan herkes dikkatle dinlenebilir, en pespaye fikirler sol adına söylendiğinde dinleyenlerden bir değer talep edilebilir! Sözcüğün geçmişteki itibarı her zaman sömürülebilir; ‘sol’dan bir talebi olan sağ siyasetçiler, istedikleri ‘solcu’yu muhatap alarak, bütün “sola” mesaj gönderebilirler.

Nabi Yağcı için ise, ‘sol’un ve ‘solcu’nun tanımı; sola dair özsel ilkeler belirlemekten kaçındığı için belirsizdir. “Sol”, ona göre, farklı siyasetlere eklemlenebilen ve siyasal olarak amorf ve renksiz bir güçtür. “Sol neyin tarafı olduğu sorusuna yanıt bulamıyor, Sol devletçi kapitalizmden yana olabilir mi, devletin tarafında olabilir mi, üretim güçlerini kim geliştiriyorsa sol onun yanında olmalıdır…sol demokrasiyi geliştirerek ekonomiyi büyütmeyi savunmalı…Eğer ülkede bir değişim varsa ancak o dalganın üstüne çıkarak sol bir değişim yaratabilir…” gibi ifadeleri bol miktarda kullanır. Bir yanda “yapılan siyasetler” vardır, diğer yanda da bu siyasetlerden birisine eklemlenmesi gereken solcular! Yağcı’ya göre, solcular hiçbir siyasetin öznesi değillerdir elbette, ama onların dışında yapılan siyasetlerin özneleri son derece belirgindir. Zaten bu, solculara kapitalizmi kutsamalarını tavsiye ederken ve AKP’yi adres gösterirken son derece işine yarar.

Siyasetin öznesinden koparılabileceği, bildiğimiz siyasi öznelerin (işçi sınıfı, kadınlar vb.) bulundukları sosyal konumlar itibariyle bir siyasi fikri temsil etmelerinin mümkün olmadığı biçimindeki modern idealist tezleri 80’li yıllardan beri işitiyoruz. Bu tezleri savunanlar, işçi sınıfının, Marx’ın, kapitalizmin analizinden çıkardığı gibi, üretim sürecinde bulundukları konum nedeniyle toplumsal değişimin motor gücü olduğu saptamasını özcü bir saptama bularak eleştirmişler; hiçbir toplumsal kesimin üretim ilişkilerinde kapladığı yer nedeniyle özsel olarak toplumsal bir role sahip olmadığını savunmuşlardır. Bunlara göre, sosyalizm ve feminizm diye ideoloji ve siyasetler elbette vardır, ama işçi sınıfı ile sosyalizm, kadınlarla feminizm arasında özcü bir ilişki kurulamaz. Özneler, bu, havada yüzergezer ideolojilere gider eklemlenirler; bugün bir yere eklemlenmeleri, yarın başka bir yere eklemlenmeyecekleri anlamına gelmez. Dolayısıyla toplumsal hiçbir sınıfın ya da kategorinin bütünü ilgilendiren kimlikleri yoktur. Tersini söylemek özcülüktür; öyleyse Marksizm de özcü bir teoridir. Öte yandan, ideolojiler de, kendilerine eklemlenen kesimlerin farklı özellikleri nedeniyle, bütünsellikten yoksundurlar. Bütünsel bir ideoloji oluşturmak, insanı totalitarizmin tuzağına düşürür ve bunun sonu da faşizmdir. Nabi Yağcı’nın fikirleri, burada kısaca özetlediğimiz teorik düşüncenin izlerini taşır; onun fikirleri de, bu, Marksizme yöneltilen özcülük eleştirisinden türetilmiştir. Adına “sol” denen fikriyatın çok değişik tanımlarının yapılabilmesi, solcuların “çok kimlikliliği”, Yağcı’nın da çeşitli eklemlenmelerini anlaşılır kılar. O, bu özcülük eleştirisini Marksizmi deforme etmede kalkış noktası olarak kullanırken, başkalarını da böyle bir eklemlenmeye çağırır.

Neşe Düzel’e, solcuların kimler olduğunu ise Yağcı şöyle anlatır: “Burada sol dediğim bir siyasi parti olabilir, bir sol fikir çevresi de olabilir veya sen, ben olabiliriz. Çünkü bugünün Türkiye’sinde, enformasyonun imkanlarıyla kanaat önderleri bir siyasi partiden daha önemli hale geldiler…

Bellidir ki, üstadın kitlelerle bir işi yok. Onlar bir partiye girip (mümkünse AKP)  kalabalık yapsınlar, beş yılda bir gidip oy kullansınlar! Eli kalem tutan, fikir üreten, sol adına sesi duyulan, o veya bu, “sen veya ben” ise, sınıfsal konumun değil ama enformasyonun sağladığı önemlilikle, solculuk yapmaya devam etsinler. Siyaset ile toplumsal özne arasına bunca mesafe koyduktan sonra, meydanı, solculuk adına, tek tek bireylerin; o da değil, seçkin-eğitilmiş bireylerin, daha ötesi kanaat önderlerinin doldurmasını istemek, Yağcı’nın sistematiği açısından bir tutarlılık gösteriyor kuşkusuz.

Açık açık şöyle diyor: “Eskiden durum açıktı. İşçi sınıfının önderliğinde bir devrim tasarlanıyordu. Günümüzde işçi sınıfının böyle bir önderlik rolü yok artık. Ayrıca geçen yüzyılın kapitalizmiyle bugünün kapitalizmi de farklı. Sol o zaman burjuvaziyle proletaryanın mücadelesinde proletaryanın tarafıydı. Ama bugün sınıf mücadelesi sadece proletarya ile burjuvazi arasında geçmiyor. Başka sınıf kavgaları da yaşanıyor.

İşçi sınıfının önderliğinde devrim tasarlamaya muktedir olduğunu sanan bu güç kimdir acaba? Nabi Yağcı’nın kendisi olmasın? İşçi sınıfı devrimlerini K. Popper’in “toplum mühendisliği” kavramı ile karıştıran, toplumları istediği gibi şekillendirebileceğine inanan seçkinlerin önderlik iddiaları fos çıktığında, “işçi sınıfının devrimi de yok, önderliği de” sızlanması ya da huysuzlanması okunuyor olmasın satır aralarında. İşçi sınıfı devrimi bir mühendislik harikası mıdır ki, devrimin gerçek özneleri, mühendisin vesayetine havale edilerek tasarlanabilsin; sonra o mühendis, başarısız olup kendi partisini “dünyadaki değişim”e uyup feshettiğinde, kendi önderlik iddiasının çöküşünü, bu kez, “proletaryanın önderliğinin çöküşü” olarak gösterebilsin.  Yapabilir bunu Yağcı; çünkü onun için, eskiden de, siyaset bir yanda, öznesi başka bir yandaydı. Ama bugün geldiği noktada, yani partili siyasetten kopuk olduğu zamanda, “sen ya da ben de olabiliriz bu solcular” derken, mütevazılığından olduğu da sanılmasın; yazdıklarında kendi adına konuşmak gibi bir ahlaka sahip olduğuna dair bir işaret yok henüz. Taraf da, onu, esasen bir bütün oluşturmayan “gerçek sol”un sözcüsü diye sunmaya devam ediyor; bu tutarsızlığa her iki tarafın da ihtiyacı var.

Nabi Yağcı nasıl bütün “solcular” adına konuşuyorsa, kendi geçmiş hayatının nimetlerine değil, ama hatalarına da herkesi ortak etmekte beis görmüyor. Diyor ki: “Bizim kafamızda sosyalizmin ekonomi politiği olarak şöyle bir şablon vardı: Her şey kamulaştırılacak. Böylece devletçi bir ekonomi önceden hazır olacak. Sonra işçi sınıfı devleti ele geçirdiğinde bütün o kamulaştırılmış şey, hop diye sosyalist ekonomi oluverecek. Kafalardaki bu yanlış şablon yüzünden bizde sol hala devletçilikten kurtulamıyor.” Ve sonra patlatıyor bombasını: Oysa sol kapitalizmin önünün kesilmesinden değil, aksine kapitalizmin bir ülkede hızla gelişmesinden yanadır.

Ne denebilir? Devletçi kapitalizmle ilgili “sosyalizme geçiş” kuruntularının, geçmişte, “sol”un değil Nabi Yağcı’nın ve partisinin kuruntuları olduğunu mu? Yoksa bugün göklere çıkardığı piyasa kapitalizminin, yakın geçmişinde, yani refah toplumu döneminde, böyle devlet mülkiyetlerine ihtiyaç duyduğu için devlet ekonomilerini güçlendirdiğini mi; yere göğe koyamadığı sermayenin, kendi palazlanması için piyasanın, devlet kontrolündeki düzenlenişine teşne olduğunu mu..? “Kamulaştırılmış şeyler”in sosyalist mülkiyete bir devrimle öyle otomatik olarak geçip geçmeyeceğini, biraz daha Engels okuyarak öğrenmesi gerektiğini mi..? Bugün özelleştirmelere karşı çıkanların “sosyalist mülkiyete dönüştüreceğimiz kurumlar elden gidiyor, yaşasın devlet mülkiyeti” diye bağırmadıklarını mı..? Yoksa Nabi Yağcı’nın, partisinin lideriyken taşıdığı şablonların, dünya değişse de aynı kaldığını mı? Zira kapitalizmin bir ülkede hızla gelişmesinden yana olmak, “liderimiz” için yeni bir şey değil. Şablonu kırmak da pek o kadar kolay olmuyor galiba; ama şu kolay Yağcı için: kapitalizm devlet mülkiyeti diyorsa onu, yok şimdi “küreselleşiyoruz, piyasa ekonomisi lazım” diyorsa onu savunmak; kapitalizmin tercihlerindeki değişime ayak uydurmayı, modernleşmek, şablon kırmak, değişmek diye sunmak; piyasaya kendini böyle pazarlamak.

Küreselleşme döneminin “Ne Yapmalı”sının Nabi Yağcının yazdığı versiyonunda daha sonra şunları okuyoruz: “Üretim güçlerini kim geliştiriyorsa sol onun yanında olmalıdır. Piyasaya dayalı dışa açık ekonomi ise üretim güçlerini geliştirir. Sol, devletçi kapitalizmin, dışa kapalı devletçi ekonomisinin yanında olamaz. Çünkü devletçi ekonomi üretim güçlerini geliştirmez. Sol demokrasiyi geliştirerek ekonomiyi büyütmeyi savunmalı…

Buyrun! Bunları savunmak için solcu olmaya gerek yok ki denilebilir, ama üretim güçlerinin gelişmesi ekseninde bir durumu tarif etmek ve bu dilden anlayanlara seslenmek için gerekebilir. Çünkü “üretici güçler” Marksist bir kavramdır eninde sonunda; kullanıldığında Marksist-entelektüel bir aidiyet verir kullananına, sizi dinlemesini istediklerinizle aynı dili konuşuyor –gibi– olur, öyle görünebilirsiniz. Ama söylediklerinizin de bir mesnedi olması gerekir aynı zamanda. Marx, kapitalizmin, ortaya çıktıktan bir süre sonra, üretici güçlerin gelişiminin önünde nasıl ayak bağı olduğunu uzun uzun anlatmamış mıydı? Bunları unutarak, Marksist aidiyetin, ilelebet, birinin üstünde sırıtmadan duracağı ne kadar varsayılabilir? Bu bir yana, Yağcı’nın sorunu, tarih bilincinden yoksun olmasıdır. Bu, esinlendiği kapitalistler için bile bu kadar vahim bir düzeyde değildir. Devletçi ekonomiyle serbest piyasa ekonomisi, sosyalistler açısından bir tercih meselesi olamaz. İkincisi, kapitalistler de bu seçimi öyle gelişigüzel yapmazlar. 20. yüzyılın ikinci yarısının ilk çeyreğinde kapitalizme nefes aldıran –hadi diyelim üretici güçleri geliştiren– devlet mülkiyeti ekonomisi, sınıflar mücadelesinin ve de sermayenin gelişkinlik düzeyine bağlı olarak uygun görülmüştü. Şimdi öyle Keynesyen politikalara gerek duyulmadığı için (bunda SB’nin ve Nabi Yağcı gibi her ülkedeki parti likidatörlerinin payı olduğu kuşkusuz), kapitalistler devlet mülkiyetinden vaz geçebiliyor, milyonlarca emekçinin canını yakan özelleştirmelere imza atarak, piyasa ekonomisine yol açıyorlar. Çok lafını ettiği üretici güçlerin bir parçası olan insan faktörünün, yani emekçinin bu durumdan çektiği acı, Yağcı’yı hiç ilgilendirmiyor olabilir. Çünkü o, “üretici güçler” denince, sadece makineleşmeyi, teknolojik gelişmeyi anlıyor. İnsanlarla, emekçilerle, kitlelerle, sınıfla işi yok üstadın. Bu yüzden, ’90’lı yıllardan bu yana, sosyalizmin değil de, sosyalizmi tarihe gömmeye çalışan, teknolojik gelişmenin işçi sınıfını gereksizleştirdiğini, toplumsal değişimde öncülük rolünün “mavi yakalılar”dan “beyaz yakalılar”a, yani işçi sınıfından küçük burjuvazinin kentli kesimlerine geçtiğini savunan gerici “Bilimsel Teknolojik Devrim” tezlerinin ideologluğunu yapıyor bu topraklarda.

Bu öncü rolünün işçi sınıfından başka kesimlere taşınması gerçekten önemlidir Yağcı için. Bunun için canla başla çalıştığı söylenebilir. Taraf’taki röportajında ise, bulunduğu son nokta, değişime direnen solcuların karşısına yeni ilerici güç olarak AKP’yi çıkarmasıdır. Ve elbette, AKP’yi yüceltmek için yine bolca Marksist kavram kullanıyor.

YAĞCININ RÖNESANSI

Nabi Yağcı, bugün Türkiye’nin ikinci değişim dalgasından geçtiğini iddia ediyor. Ona göre, Özal döneminde yaşanan 1. dalga bugün doğal sonucuna evrildi. Ulusal sınırlar kendisine dar gelenbüyük  sermayenin, bugün her zamankinden daha hızla ulusal sınırları yıktığını düşünen Yağcı, 7.4’lük depreme, yakıp yıktığı hayatları umursamadan büyük bir doğa olayı olduğu için hayranlık duyan deprem uzmanı gibi, küreselleşmenin bütün yıkımlarının önünde büyük bir hayranlıkla duruyor. Sermaye ve kapitalizmin, bunun için devrimci olduğunu söyleyecek kadar da pervasızlaşıyor. Küreselleşmenin, üretici güçleri büyük bir ivmeyle büyüttüğüne, dünyada krizlerin olmasının değişim için iyi bir şey olduğuna inanıyor. Bugünkü tabloyu da bir rönesans olarak değerlendiriyor. Kavramları birbirine karıştırarak akıl almaz bir terminoloji oluşturan Yağcı, dışa kapalı ekonomi diye kötülediği kamu mülkiyetinden giderek el çekilmesini ve buna bağlı olarak yabancı sermayeye kapıların ardına kadar açılmasını heyecanla karşıladığı gibi, bunu büyük bir sadakatle gerçekleştiren AKP hükümetini de değişimin öncüsü olarak ilan ediyor. “AKP Türkiye’nin rönesansını ajite etti” diyecek kadar da şirazeden çıkıyor.

Yağcının bütün söyledikleri, aslında, herkesi kapitalizmin aşılamaz olduğuna ikna etmeyi, sosyalizmin iddialarını yerine getiremediğine, dolayısıyla tek ilerici gücün kapitalizm olduğuna inandırmayı amaçlıyor. Dünyanın büyük bir nüfusunu yoksulluk içinde yaşamaya mahkum eden, geçen yüzyıl kazanılmış demokratik hakları yerle yeksan eden, emekçilerin gündelik hayatını alt üst eden küreselleşmenin yol açtığı yıkımlar, Yağcı için hiç önemli görünmüyor. Onun için önemli olan, bu yıkımları yarata yarata ilerleyen küreselleşme sürecinde, sermayenin dolaşımının önüne engel olarak çıkan her şeyin nasıl yıkılacağı üzerine “sol”dan kafa yormak; bu engellerin önüne “sol”dan bir barikat kurmak. Emekçi kitleleri küreselleşmenin hizmetine koşmak.

Biri çıkıp emperyalizm diye söze başlasa, onu “eski sopaları kullanma” diye azarlamaya, “ulusalcı” diye aşağılamaya, sosyalizm veya devrim demeye kalksa “demode” diye küçümsemeye hazır bekliyor. Ağzını açan herkesi susturmak için, küreselleşme döneminin sözde moda fikirlerinin yarattığı hegemonik havayı arkasına almış biçimde konuştukça konuşuyor, yazdıkça yazıyor.

Bir kavgası var çünkü.  Proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesini geçen yüzyıla ait bir fenomen olarak görse ve Marx’ın yanılmış olduğunu iddia etse de, bu, onun, sınıflar mücadelesi yürüttüğünü söylemesinin önünde engel değil. Ama şimdi başka sınıf mücadelelerinin olduğuna iman getirdi. Bu sınıflar mücadelesini anlamak ve açıklamak için de Marksist kavramların yardımcı olabileceğini düşünüyor. Fakat “sol”; o anlamaz-bilmez-ahmak ve enerjisiz “sol”, bu yeni sınıf mücadelesinden bihaber. Nabi Yağcı; okumuş adam, “bir bilen”, üstat Marx okuyun diye buyuruyor bu noktada. Onun revize edilmiş Marx külliyatında bunun bir cevabı var belli ki: “Türkiye’de solun değiştirici enerjisi niye yok derseniz… Sol Marx’ı dikkatle okursa bunun nedenini anlayacak.

Anlaşılması gereken şey nedir acaba; kapitalizmin ve sermayenin en ilerici ve en devrimci güç mü olduğu; rönesansın iç dinamiğinin AKP mi olduğu… Hepsi, elbette. Çünkü “sermaye ve AKP siyasette liberalizm ve ekonomide dışa açılma istiyorlar, tıpkı Nabi yağcının istediği gibi. Bu yüzden askeri bürokratik seçkinlerin “vesayet rejimi”ne karşı çıkıyorlar. “Demek ki burada bir enerji var, sol kendine enerjiyi bu kavgada bulabilir.

Bu ülkenin emekçileri, ilericileri, sosyalistleri, hadi diyelim solcuları siyaset yapamaz ya, yapılan bir siyasete eklemlenmekten başka bir iş gelmez ya ellerinden; Nabi Yağcı eklemlenecek bir adresi hemen söyleyecektir herkese: Bütün emekçiler Türkiye’nin rönesansını başlatan AKP’de birleşin!

Çünkü bu Rönesans “Askeri bürokratik vesayetçi rejime ve onun Kemalist ideolojisine karşı gelişti. Vesayetçi rejimde eleştiri yoktur. Rönesans ise her şeyi eleştirir…Eğer AKP iktidarda olmasaydı askerin Anayasa Mahkemesinin, Yargıtayın tepkisi bu kadar şiddetli olmayacaktı. İşte bu siyasi ve sosyal gerilim aynı zamanda müthiş bir enerji demektir. Bu enerji AKP’yi de aşan bir şekilde geleneksel devleti çatlatıyor…” diyor Yağcı.

Ona göre, “eskiden” benimsenen sınıf mücadelesi terminolojisindeki ilerici proletaryanın yerini uluslararası sermaye ile işbirliği yapan, onun önündeki engelleri bertaraf eden AKP; gerici burjuvazinin yerini de askeri bürokratik vesayetçi kesim aldı. Günümüzün sınıf mücadelesi, sermayenin ayağına dolanan bu vesayetçi kesime karşı verilmelidir. Ki, askeri ve hukuki darbeler hazırlayarak güzide AKP’yi alaşağı etmeye çalışan güçler bertaraf edilebilsin. Askeri vesayetçi kesim dediğinin sermaye ile bu denli çelişki içinde olduğunu kanıtlayacak bilgiyi Marksizmin hiçbir satırında bulamayacak olsa da, Yağcı, “Anadolu’daki ticari burjuvazinin ve köylülüğün dönüşümünden ortaya çıkan şimdi dışa açılmak ve AB’ye girmek isteyen büyük orta sınıf, büyük sanayi burjuvazisi, KOBİ’lerin” temsilcisi AKP’nin, “büyük” bir ilerici güç olarak, “vesayetçi kesim”le mücadelenin önünü çektiğini iddia edebiliyor. Nabi Yağcı’nın, “sol”a, aslında bu ülkenin gerçek sahibi olan ve çıkarları asla sermayeyle çakışmayan emekçilerine önerdiği, bu kör dövüşünde AKP’nin arkasında hizalanmaktır. Yok, eğer buna itiraz edilecek olursa, darbeye davetiye çıkarılıyor demektir! Uluslararası sermayeye tamamen eklenmek isteyen AKP’nin temsil ettiği, şimdi rengi beyaza dönüşen yeşil sermayeye elinden gelen desteği, Yağcı, 28 Şubat kutuplaşmasını derinleştirerek vermektedir.

Taraf ve Nabi Yağcı, darbelere karşı mücadeleyi, darbecilerle hemen uzlaşabilecek olan bir siyasi güce havale ederek, aslında, “sol”u veya genel anlamda emekçileri silahsız bırakmaktadırlar. AKP’ye ve darbeye aynı anda karşı çıkmak, her ikisine göre de politikasızlıktır. “Sol” politika yapacaksa eğer, muhafazakarlar, Kürtler, liberaller AKP ittifakında kendisine bir yer açmalıdır. Başka her seçenek değişimden yana olmamak, ilericilik vasfını yitirmek olacaktır.

Öyle midir peki?

Soğuk savaş döneminden beri var olan, Susurluk kazası sonrasında değişik birkaç hamle yapılmasına karşın, bir türlü dağıtılamayan derin devleti (kontrgerilla), darbeleri gerçekten önlemeye niyeti olan bir parti midir AKP, yoksa miyadı dolmuş kurumların yerine kendi derin devletini kurmayı mı amaçlamaktadır? Elbette ikincisi doğrudur.

Yağcının “askeri vesayet kesimi” dediği kesim ise, şeriat getireceği ileri sürülen AKP’den daha az mı suçludur memleketteki laiklik tartışmalarının bu boyuta gelmesinden? 1980 askeri cuntasının liderinin konuşmalarını ayetlerle hadislerle süslemesi, darbe döneminden çok kısa bir süre sonra dini okulların sayısında görülen artış ve bizzat AKP’nin Refah Partisinden ayrışarak BOP’a uygun bir parti haline gelip iktidara gelebilmesinde bu kesimin rolü yok mudur?

Nabi Yağcı’nın bunları bilmemesi mümkün mü? Elbette değil, ama o, bilinçli olarak bir tercih yapmıştır. Yaptığı tercih; yani egemen sınıfların sunduğu ikilemi benimseyerek politika yapmak, bu ülkenin emekçileri, ilericileri ve muhalefeti açısından bir yıkım olacaktır. Ama Yağcı, emekçilere olan mesafesini koruyarak bulunduğu yerde içi rahat kalabilir… Kendi inandıklarına inanmayanlara oradan burun kıvırmaya da devam edebilir. Fakat boş fikirlerini empoze etmeye çalışacağına, bulduğu müttefikle, yani Taraf ile yetinmesi, kendisi için daha hayırlı olacaktır. Sunduğu ikilemde taraf olanın bertaraf olacağını da unutmamak kaydıyla.

AKP’nin Demokrasi Karnesi

2002 Kasım seçimleriyle işbaşına gelmesinden bu yana geçen sekiz buçuk yıllık süre içinde AKP Türkiye’nin gelmiş geçmiş en demokratik hükümetini kurduğu iddiasında bulunuyor. Parti yöneticilerinin yakıştırdıkları isimle hükümetin “ileri demokrasi” programı, esasında son derece anti-demokratik uygulamalara kaynaklık etse ve zaman zaman AKP hükümetinin “sivil dikta” tesis ettiğine ilişkin eleştirilere konu olsa da, bu propaganda sürekli olarak yineleniyor.

Klasik demokrasinin 1789 Fransız Devrimi’nden beri benimsenmiş ve süreç içinde sınıf mücadeleleri içinde geliştirilmiş başlıca normlarının bile ihlal edildiği, emekçilerin yüzlerce yıllık mücadele ile kazandığı mevzilerin önemli ölçüde dağıtıldığı “ileri demokrasi”nin, AKP’nin iki dönemlik iktidarının sonuna gelirken hâlâ telaffuz edilebilmesinin bir sebebi, belagat yeteneklerini hükümet politikalarının gerçek yüzünü demagojik olarak gizlemek için kullanan, bu partinin vurucu sloganlarının oluşturulmasına entelektüel katkıda bulunarak bir propaganda bürosu gibi çalışan liberal entelektüellerin gayretkeş çalışmaları ise, diğer nedeni de, hükümetin uluslararası neoliberal politikalara uygun bir devlet-ordu ve kurumlar yapılandırması sırasında, değiştirmeye çalıştığı statükonun savunucuları ile mücadele ederken karşılaştığı tepkileri mağduriyet hanesine yazabilmesindeki başarısıdır.

AKP, Türkiye’de, vaktiyle eski tip sömürgeciliğe karşı verdikleri ulusal mücadelelerin sonucunda siyasal bağımsızlıklarına kavuşan ve uzunca bir zaman da kalkınma iktisadının ihtiyaçlarına uygun devlet ve bürokrasi şekillenmesiyle yönetilen ülkelerdeki mevcut kurumlaşmanın, sermayenin dolaşımının önünde artık önemli bir engel olarak görüldüğü ve devlet kurumlarının ve bürokrasinin yeniden yapılandırılmasının önemli bir gündem olarak emperyalistlerin ajandasına yerleştirildiği 1980’ler sonrası dönemin en parlak mamülü olarak ortaya çıktı.

Bütün dünyada serbest piyasa ekonomisinin işleyişini düzenleyen görünür bir “el” olarak devletin eski işlev ve mekanizmalarının yeniden gözden geçirildiği; sosyal hizmetlerin arzını düzenlemek için kurulmuş kalkınma iktisadı dönemi kurumlarının (Türkiye’de İller Bankası, Köy Hizmetleri, Karayolları vb.) kimilerinin kaldırıldığı, kimilerinin de rollerinin değiştirildiği ve aynı bağlamda yerel yönetimlerin sermaye ile ilişkilerini dolayımsızlaştırmak üzere yasal değişikliklerin yapıldığı; sosyal politikaların tasfiyesi kapsamında kamu hizmetlerine ayrılan sübvansiyonların iyice kısıldığı ve böylelikle bu hizmetleri piyasaya açmak için “devletin küçültüldüğü” 80’ler sonrası süreç, özel siyasal koşulların da etkisiyle Türkiye’de oldukça çatışmalı gelişmiştir.

80’lerde başlayan Kürt özgürlük mücadelesinin bastırılması amacıyla geleneksel devlet yapısını tahkim eden paramiliter organizasyonların kurulması, illegal özel savaş örgütlerinin oluşturulması bir yandan devletin baştan aşağı özel bir biçimde çeteleşmiş bir organizasyon haline gelmesine yol açmış, bir yandan da bunlar devletin eski kurumlarının yeniden düzenlenmesini şart koşan emperyalistlerin, neoliberal politikaların uygulanması için gerek duydukları düzenlemelerin uzun süre, talep edildiği hızla yapılmasını önlemişti. Dolayısıyla 1980 yılında askerî cunta zamanında başlatılan neoliberal hamleler istendiği hızda sürdürülemedi.

Bu hız AKP hükümeti zamanında kazanılmıştır.

AKP hükümetinin devletin yeniden yapılandırılması sürecinde propaganda malzemesi olarak bolca kullandığı ve “ileri demokrasi”nin temalarından biri haline getirdiği şey, devletin bu çeteleşmiş yapısının dağıtılacağı vaadidir. Gerçekte ise olan, küreselleşme sürecinde buyrulduğu gibi, uluslararası sermayenin en ücra köşelerde dolaşımını kolaylaştırmasında, yeni pazarlar açmasında engel teşkil edebilecek devletin rantiyeleşmiş ve eski statükonun sürmesinde çıkarı bulunan derindeki ve yüzeydeki tabakalarını sindirmekten; bunun yanı sıra eski statükoya göre oluşturulan yasal mevzuatı değiştirmekten, bürokrasiyi ve askeri, yeni statükoyu içselleştirecek biçimde yeni bir kadrolaşmaya zorlamak ve siyasi yaşamdaki yerlerini yeniden tarif etmekten başka bir şey değildir. Çünkü AKP hükümeti, devlet içindeki çete yapılarını dağıtmak, ordunun darbe niyetlerini mahkûm etmek amacıyla başlatıldığı ileri sürülen Ergenekon tutuklamaları yoluyla, sadece buzdağının görünen kısımlarında yer alan kimi unsurları deşifre etmiş, örgütün asker-polis-bürokrasi-politikacı-mafya uzantılarını tamamen açığa çıkarmak, birkaç on yıldır işlediği ve failleri bulunmamış “suçları” cezalandırmak gibi bir aciliyeti olmamıştır. Dalgalar halinde süren tutuklamalar ve davayla ilgili hazırlanan binlerce sayfalık iddianame Ergenekon örgütlenmesinin dipsiz bir karanlık kuyu olduğu izlenimini verirken bu davayla ilgili olarak halkın doğru bilgilenmesi de medyadaki laf kalabalığına kurban edilmiş, böylece bilgisine sade emekçinin vakıf olamayacağı bir canavar yaratılmıştır. Diğer yandan hükümetin kendisine muhalif olan kesimleri de Ergenekon kapsamına kolaylıkla alması ve davayı bir sindirme mekanizması olarak işletmesi davanın mahiyetinin “sulanmasına” yol açtığı gibi hükümetin “çeteler”in üzerine gerçekten gittiği iddiasını boşa çıkarmış, bu sürecin aslında AKP’nin kendi statükosunu güçlendirmeye, kendi derin devletini örgütlemeye yönelik bir niyetle örgütlendiği izlenimini pekiştirmiştir.

Böyle bir “ileri demokratik” bir hamlenin ise emekçilerin hayatını kolaylaştırmaktan ziyade sermaye sahibi sınıfın çıkarlarını gözettiği, emekçiler için değil sermaye sahibi sınıf için “demokrasi” tesis etmek anlamına geldiği açıktır. Uluslararası sermayeye ülke topraklarından sınırsız bir özgürlük sağlamak için devlet bürokrasisinin işleyiş mekanizmalarında ihtiyaç duyulan düzenlemeler, uzun yıllardır halkın demokratik bir talep olarak ileri sürdüğü “çetelerin dağıtılması” talebi istismar edilerek hayata geçirilmektedir ve o çetelerin dağıtılması için sekiz yıldır hiçbir şey yapılmamıştır.

Ancak AKP eski statükonun kadrolarını deşifre ederken karşılaştığı direnci, şimdiye kadar hem kontrgerilla örgütlenmesinden hem de hep bir baskı aygıtı olarak karşılaştığı devletten canı yanmış emekçilerin, Kürtlerin ve aydınların duygularını istismar ederek oya çevirebileceği bir mağduriyete tahvil etti ve iktidarda olmasına rağmen devlet kurumlarıyla kavga eden bir parti gibi görünmeyi başardı.

Yazının devamında, AKP’nin söyleminde yer alan mağduriyet temasının bu partiye yakın tarihimizdeki siyasal koşullar tarafından nasıl sunulduğunu ve sonra da “ileri demokrasi”nin içeriğini tartışmaya çalışacağız.

 

AKP’NİN SÖYLEMİ: İKTİDARDA AMA MUHALİF

AKP mağduriyet edebiyatını başlıca iki esasa dayandırır. Birincisi, partinin doğuş koşullarıyla ilişkilidir ki; o koşullar, siyasi hayatı defalarca askerî müdahaleler ve darbeler ile kesilmiş bir ülkede halkın darbelere karşı duyduğu tepkinin partiye bir halk desteği sağlamak üzere mal edilmesinde kullanılmıştır. Diğeri de, iki dönemdir iktidarda olmasına karşın bu partinin, yeniden kurmaya çalıştığı statüko sırasında karşılaştığı direnci kendisini bir muhalefet partisi olarak tanımlayacak biçimde kullanmasıdır.

Birincisi…

AKP, 1997’de Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyonuna yapılan bir ordu müdahalesinin ürünüdür. Generallerin 28 Şubat Postmodern Darbesi olarak adlandırdığı bu müdahale ile hükümet görevden uzaklaştırılmış, hükümetin bileşenlerinden Refah Partisi gerçekte, anti-İsrail, anti-Batı, anti-Amerikan görüşleri içeren ve partinin millî sanayi hamlesi adını verdiği ekonomideki korumacı ve kotacı önlemleri kapsayan Millî Görüş siyaseti nedeniyle Türkiye’nin önüne konulan neoliberal politikalara uyum yeteneğinin yetersizliğinden, görünürde ise şeriat düzenini kurmaya çalıştığı gerekçesiyle hedefe konulmuştu.

AKP, 28 Şubat darbesiyle iktidardan uzaklaştırılan Refah Partisi’nin parçalanmasından doğdu. Sonradan “biz millî görüş gömleğini 28 Şubat’ta çıkardık” diyecek olan Tayyip Erdoğan, partisi Türkiye’yi yönetmeye aday olmadan önce askerin yaptığı balans ayarının işe yarayıp yaramadığının test edilmesi için, danışmanı Cüneyt Zapsu’nun yaptığı “Erdoğan’ı alın kullanın” kulislerinin ardından ABD’deki stratejik, politik merkezlerle ve İsrail lobileriyle görüşmeler yaptı ve böylece hükümet kurmak amacıyla yola çıkma iznini aldı. Ancak Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye çekilen balans ayarı bu görüşmelerden sonra da sürecekti ki, bu görevi ülke içinde, sonradan kendisinin ayar çekmeye çalışacağı asker-yargı-CHP üçlüsü ile Kemalist ideologlar üstlendi. Hükümeti kurma zamanı geldiğinde Erdoğan “şiir okuyan adam” olarak hapisteydi, milletvekili seçilmesi konusunda önüne engeller çıkarılmıştı. Erdoğan bu engelleri aşıp Başbakan olarak atandığında, nüfusunun yarıya yakını hapislerden geçmiş, diğer yarısı yakınlarının hapislere düştüğünü görmüş; darbelerden çok çekmiş, siyasetçilerin asker marifetiyle asıldığına, yasaklandığına tanık olan bir ülkede mağdur edilmiş siyasetçi rolünü oynayacağı yeterli bir birikim edinmiş sayılıyordu. Dolayısıyla Başbakan, AKP hükümeti döneminde ordu mensuplarına kadar uzanan Ergenekon tutuklamalarının da gösterdiği gibi, asker ve yargı kurumlarını yeniden yapılandırmaya giriştiğinde, iyice işlenerek sürekli görünür kılınan bir arka plana, icraatına meşruiyet sağlamakta kullanacağı bir özgeçmişe de sahip oldu.

Öte yandan girişte de söz edildiği gibi, 1984’ten bu yana süren Kürt özgürlük mücadelesini bastırmak üzere bölgede yürütülen özel savaş sırasında kullanılan kontrgerilla yöntemlerinin, kurulan istihbarat örgütlerinin, hukuk tamamen askıya alınarak gerçekleştirilen uygulamaların; faili meçhul cinayetler, şiddet yoluyla köy boşaltmalar, bugün birer birer ortaya çıkan toplu mezarlar biçiminde açığa çıkan sonuçları, seçilmiş bir hükümetin darbe yoluyla görevden alınmasında olduğu gibi, anti-demokratik bir devlet geleneğinin eleştirisinde AKP hükümetinin sürekli işaret ettiği musibetler arasında yer aldı.

Özellikle 2009’da gündeme getirilen “Kürt açılımı” ile, kontrgerillanın ve bununla bağlantılı olarak özel savaş dönemi boyunca ayrıcalık kazanmış, dolayısıyla eski devlet yapısının sürmesinden yana olan ve AKP’nin oluşturmaya çalıştığı yeni derin devlette bu ayrıcalıklarını yitireceğini düşünen kesimlerin tasfiyesini amaçlayan Ergenekon davaları sırasında AKP Kürt halkına yaşatılan acıları kendi hanesine bir kazanç olarak yazmak üzere bol bol kullandı. Ve aslında ne yakın geçmişte yaşanan darbecilerden ve darbelerden hesap sorulması konusunda bir şey yapıldı ne de özel savaş dönemi boyunca halka yaşatılan acıların sorumluları bulunup çıkartıldı. AKP bu dönemde sadece herkesin bildiği olayları tekrarlamaktan başka bir şey yapmadı.

İkincisi…

AKP’nin propagandasının içeriğini esasen bu partinin ezilen, yoksul kesimleri temsil ettiği vurgusu oluşturmuştur. Bu vurguda, öncelikle AKP ezilen sınıfların terminolojisini kullanarak, taleplerinin içini boşalttı ve sonra da bu talepleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmak üzere dönüştürdü.

AKP’yi iktidara getiren 28 Şubat sürecinin kendisi ve bundan sonraki AKP hükümeti dönemi, bir yanıyla aslında bir “toplumsal mühendislik” çalışması olarak tanımlanabilir. 28 Şubat ile başlayan dönem, emekçilerin dikkatinin emek-sermaye çelişkisinden uzaklaştırılmasına ve bu kesimlerin enerjisinin egemen sınıflar arasında şiddetli bir çatışma olarak beliren statükonun yeniden kurulması sürecine yedeklenmesine ilişkin bir stratejinin hayata geçirildiği dönemdir.

28 Şubat’ın faili olan asker, RefahYol hükümetini düşürürken nasıl Refah Partisi’nin Cumhuriyet döneminin en önemli ve tartışılmaz ideolojik kabullerinden olan laikliğe aykırı girişimlerini öne çıkarmışsa, AKP de, kitlelerle daha çok, Cumhuriyet dönemi boyunca inançlarının baskı altına alındığını, görmezden gelindiklerini, itilip kakıldıklarını söyleyerek ilişki kurmayı tercih etti. Böylece hükümet kendisine oy veren emekçilerle dini esasa dayalı bir duygudaşlık kurmayı öne çıkardı. Emekçiler AKP yönetimi altında tarihlerinin en yoğun saldırılarına maruz kalmış olsalar da, AKP emekçi örgütlerine ve kazanılmış haklarına en şiddetli saldırıyı gerçekleştiren bir parti olarak tarihe kaydedilmiş olsa da, hükümetin emekçilerin mevcut mevzilenmesine yönelik dağıtıcı stratejisinin hayata geçirilmesinde bu dini söylemin rolü büyük olmuştur.

Kemalizmin yerleşik laisizm ideolojisini benimsemiş, AKP’nin şeriatı getirmek gibi bir gizli ajandasının bulunduğundan endişelenen seçmen kitlesinin desteklediği CHP’nin AKP tarafından asıl “devlet partisi” olduğunun sık sık altının çizilmesi ile de hükümetin eski devlet seçkinlerinin değil halkın hükümeti olduğu iması pekiştirilmiştir. AKP’nin propagandif söyleminde, asıl iktidarın askerin ve CHP’nin elinde olduğu, AKP’nin de 90 yıllık Cumhuriyet dönemi boyunca bir devlet partisi olarak örgütlenmiş CHP’ye ve ordu vesayetine karşı halkın muhalefetini temsil ettiği motifi sık sık işlenmiştir.

Bu söylem, AKP’nin, hükümete gelmesine cevaz veren emperyalist odaklar tarafından bir “mühendislik harikası” olarak küllerinden yaratılmış olduğunu, iktidarı süresince de bizzat bu odaklar tarafından gözetilip desteklendiğini, onaylı icazetli bir iktidar partisi olduğu gerçeğini gizlemektedir.

Bu partinin, sermayenin küresel serbest dolaşımının önündeki bürokratik, hukuki, kurumsal ve beşeri engellerin tamamen ortadan kaldırılmasının hedeflendiği neoliberal politikaların uygulanması için gereken her şeyi yapacağına dair, küreselleşme stratejisinin üretildiği uluslararası sermayenin politik merkezlerinde verdiği sözler artık bir sır sayılmıyor. Ve hükümet olduğundan bu yana AKP’nin önündeki en büyük sorunlardan biri, yerine getirme vaadinde bulunduğu politikaların hedef aldığı, 2. Dünya Savaşı sonrasında uygulanan ulusal kalkınma programları kapsamında bizim gibi ülkelerde ithalat-ihracatın, sermaye birikimi ve dolaşımının belirli bir düzen altında yürümesini sağlayan kurallardan ve bunları yürürlükte tutan, denetleyen kurumlardan oluşan statüko ise, diğeri ve en önemlisi de, bu politikaların sonuçlarından etkilenecekleri çok açık olan emekçi sınıfların muhtemel ve potansiyel direnişidir.

Birinci kesim, yani AKP’nin hedef aldığı eski statükonun yürütücüsü ve denetleyicisi olan kurumlar doğal olarak yeni sermaye birikim rejiminin ihtiyaçlarına uygun bir dönüşüme ve iktidardaki ağırlıklarını yitirmeye kolaylıkla razı olmayacaklardı ve AKP ile bu yüzden yer yer oldukça şiddetli seyreden çatışmaya da girdiler. Bu noktada AKP, kendisinin yeni olanı, karşıtlarının da statükocu ve geride kalanı temsil ettiği propagandasını yapma imkânı buldu. Eski devlet bürokrasisi içindeki ayrıcalıklı konumlarını tehdit altında gören kesimlerin devletçi, AKP’nin ise özgürlükçü olduğu propagandasının etki derecesini belirleyen ise, bizimki gibi, baskıcı ve merkeziyetçi, yüzlerce yıllık bir geleneğin sürdürücüsü devlet zulmüne maruz kalmış topraklarda yaşayan bir halkın önünde dile getirilmiş olmasıdır. Böylece halkın devlete birikmiş tepkisini, egemen sınıflar arasındaki çatışmaya kanalize etme ve bu çatışma taraflarından birinin yani hükümetin temsil ettiği güçlerin etrafında saflaştırma konusunda olağanüstü çaba harcadı.

Esasen AKP’nin CHP için kullandığı “devlet partisi” kavramının ima ettiği devlet karşıtlığı bir devlet karşıtlığı olmadığı gibi partinin, devletle ilişkisi bakımından CHP’den farklı bir noktada durduğunu göstermez. Tersine bu parti hükümet ettiği dönem boyunca, “Yeni Dünya Düzeni” normlarına uygun olarak devletin emekçiler karşısındaki mevzilenmesini güçlendirdiği gibi; sosyal sorumluluklarından arındırarak salt bir zor aygıtı haline gelmesini kolaylaştırdı bunu yaparken uluslararası sermayenin kendisinden beklediklerini gerçekleştirmiş olduğu halde kendisine oy veren kitlelere bunun emekçilerin hayatını kolaylaştıracak demokratik bir müdahale olduğu yalanını söyledi. AKP’nin kullandığı demokrasi söylemi, iktidarı boyunca işsiz sayısını katlayan; özelleştirmelerden taşeronlaştırmaya, sosyal politikaların iptal edilmesinden sendikal örgütlerin zayıflatılmasına kadar bir dizi uygulamaya imza atmış olmasına karşın, hükümetin ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu üstünden atabilmesinde ve dikkati sınıf çelişkisinden başka noktalara (egemen sınıflar arasındaki çatışmaya) kaydırabilmesinde işlevli olabilmiştir.

Başbakanın propagandası sol siyasetin tarihsel birikimlerine göndermelerle doludur ve kimi zaman da emekçi terminolojisini aynen alıp kullanmakta bir beis görmez. Örneğin Anayasa referandumu öncesinde TÜSİAD’la girdiği tartışma sırasında “biz bu ülkeyi sermayenin hegemonyasına terk etmeyeceğiz” sözünü kullanmıştır ve böylelikle kapitalist toplumun en can alıcı çelişkisi olan “emek sermaye çelişkisi”ne atıfta bulunmuştur. Bu atıfla da hükümetin emek cephesinde yer aldığını ima etmiş ve böylece hem partinin hem de hükümetin büyük sermayenin desteğiyle ve onu temsil ederek iktidarda olduğu gerçeğini seçmenden gizlemeyi amaçlamıştır.

Aslında TÜSİAD’la girdiği tartışma AKP’nin büyük sermaye ile ciddi bir çatışma içinde olmasından kaynaklanmaz. Ancak küreselleşme stratejisi kapsamında ülkenin en ücra köşelerinin sermaye birikimi ve dolaşımı için uygun hale getirildiği bu dönemde büyük sermaye sınıfıyla gelişmekte olan sermaye kesimi arasındaki pazar ve çıkar kavgaları, zaman zaman hükümet ile büyük sermaye sınıfının örgütü arasında dalaşmalar olarak belirmiştir.

Bu yeni gelişen sermayenin sözcüsü olarak ortaya çıkan, muhafazakâr-dindar sermaye sahiplerinin örgütlendiği MÜSİAD’da kümelenen sermaye sınıfının sözcüsünün geçmişte bir röportajında söylediği gibi TÜSİAD burjuvazisinin devletten nemalandıkları MÜSİAD’dakilerin de kendi “yetenek” ve “becerileriyle” sivrildikleri iddiası da, bu tartışma “Yeşil sermaye” sınıfı ile TÜSİAD burjuvazisi arasında, sermayeye yönelen devlet korumacılığından yararlanma konusunda bir çekişmeyi ima etmektedir. Ancak bu çekişmeler AKP’nin büyük sermaye kesimine sırt çevirdiğini, ondan icazet almadan iktidarda kalabildiğini, Başbakan’ın iddia ettiği gibi partinin sadece büyük sermaye karşısında ayrıcalıksız “yeşil sermaye” tarafından desteklendiği anlamına gelmez. Zira AKP doğrudan doğruya büyük sermayenin partisidir ve onun siyasal temsilcisidir.

TÜSİAD’a çıkışarak tribünlere oynayan Başbakan’ın hükümetinin iktidarı boyunca büyük sermaye alabildiğine büyüdü ve geçen ay yayınlanan dünyanın en zenginleri listesinde “Türkler”in sayısını artıracak biçimde genişledi. Krize rağmen bu sermaye sahibi sınıfın kârları azalmadı, çoğaldı.

Uluslararası tekelci sermayenin rahat dolaşımını ve dünyanın her yerinde sermaye birikim ve dolaşım olanaklarının yaratılmasını sağlamak üzere geliştirilen ve adına “Küreselleşme-Yerelleşme” denilen strateji kapsamında büyük kentler dışındaki kentlerde de sermaye birikim ve dolaşımına kolaylaştırıcı olanaklar sağlayan AKP, yerel sermaye girişimlerine sağladığı pazar kolaylıkları, devlet ayrıcalıkları, kotalar ve sübvansiyonları büyük sermaye için de sağlamıştır ve böylece emperyalist stratejiye başarıyla hizmet etmiştir.

Elbette ki bu süreç sermaye sınıfları arasında pazar ayrıcalıklarının nasıl paylaşılacağı konusunda rekabetin arttığı bir süreçtir ve Başbakan’ın büyük burjuvaziyle girdiği polemik bu rekabetin yansımasıdır. Başbakan kendisinden önce başlayan ve Anadolu kaplanları denen yeni burjuvaların türemesini sağlayan süreçten; onların büyük burjuvazinin saflarına, stratejinin yerelleşme ayağından küresel ayağına sıçramalarından pay çıkarmaktadır ve yerel sermaye birikimi için sunulan desteğin de büyük sermayeye rağmen olduğunu, yerel sermaye birikimi teşvikinin de mağdurun ve mazlumun kollanması anlamına geldiğini iddia etmektedir.

Tayyip Erdoğan, desteklediği yeni gelişen sermaye kesimleri giderek büyüyüp, iktidar partisinin sağladığı avantajlarla da palazlanarak büyük sermayenin saflarına gitgide hızla dahil olurken, “pazara girmesi 28 Şubat’ta kılıç zoruyla engellenmiş” yerel sermayenin hamiliğine soyunduğunu, küçük girişimcinin bahtını değiştiren adam olduğunu ima ederek politik bir kazanç sağlamaya çalışmıştır.

Sermaye birikim rejimindeki yeni yönelim kapsamında Anadolu girişimciliğini neredeyse kollanması gereken esnaf kategorisine yerleştirerek büyük sermayeye laf sokuşturması Başbakan’ın aslında sermayenin her yerde, her fırsatta güçlenmesine, yayılmasına ve teşvikine kamuoyunda bir meşruiyet sağlama isteğinin göstergesidir. Sistemin gerçek mağduru emekçileri giderek daha çok mağdur eden uygulamalara imza atan Başbakan, mağduriyet edebiyatını kendi partisi ve yerel sermaye sınıfları için yapmıştır daha çok, ve şu sözleri bunu çok iyi anlatır: “İstanbul sermayesi kendisini Anadolu sermayesinden kopuk gördü. Anadolu sermayesine karşı seçkinci davrandılar. İsteseler de istemeseler de Türkiye’de sermaye ciddi manada el değiştirmeye başladı. Bu bizim için güven kaynağı. Türkiye’nin dört bir yanında yatırımlar ve ihracatlar nedeniyle bir sıçrama gösteriyor. Konya, Kayseri, Aksaray’da dünyaca önemli markaların parçaları üretilir hale geldi. Bu da belki onları rahatsız ediyor, bilemem. Ama biz isteriz ki sermayeyi yayalım.

Bu “sermayeyi yayma” politikasının sonuçları sadece yerel girişimciliğin palazlandırılmasıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda uluslararası sermayenin ülkenin en ücra köşelerine kadar dolaşımını kolaylaştırmayı, buralara yatırım yapılmasını ve o ücra köşelerin sermaye için bir pazar ve ucuz iş cenneti haline getirilmesini amaçlar. Yerellerde belediyeler tarafından denetlenen kamu kaynaklarının ve dağıtılan hizmetlerin doğrudan doğruya uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesini gözetir. Doğal kaynakların; ormanların ve suların, vadilerin ve ören yerlerinin bir ticaret ve turizm metası haline dönüştürülmesini içerir.

Ve sermayeyi yayarken “halkın hükümeti”nin emekçilere reva gördüğü bir tek şey vardır; o da, sermaye sahibi sınıf serpilip gelişirken sessizce boyun eğmeyi kabullenmesidir. Bunun için de emekçinin, sermayenin saldırılarına ve hak gasplarına karşı tepki göstermesini kolaylaştıran, organize eden, harekete geçiren örgütsel araçların yani sendikaların içinin boşaltılması; sendikal örgütlenmenin artık çok zorlaştırılması anlamına gelen işyerinin ve iş zamanının parçalanması ve işçi sınıfının zihinsel olarak da bir dönüşüme tabi tutulması ve sonuçta da bulduğuyla yetinen ve haline şükreden müminler topluluğu haline getirilmesi gerekir. Sermayenin yerel birikiminin teşvik edilmesinin sonucu olarak bölgelerde işçi sınıfı saflarına yeni katılan, büyük kentlerdeki gibi bir mücadele deneyim ve alışkanlığına sahip olmayan unsurların, sınıf mücadelesi içinde sınanarak aşınmamış muhafazakâr fikirleri de, AKP burjuvazisinin işveren-işçi arasında sınıf ilişkisi dışında, sınıf çelişkisini yumuşatan bir hemşehri bağının kurulmasını canla başla istemesinde etkendir. AKP’nin “toplumsal mühendisliği”, bu ilişkiyi sınıf mücadelesi içinde kırmış olan büyük kent işçi sınıfı içinde yaygınlaştırmayı hedefler.

Ancak şunu da söylemek gerekir ki, sermayenin yeni birikim ve dolaşım alanlarında dindar ve tevekkül sahibi emekçiler sayesinde AKP işçi sınıfının damarlarına taze bir kan da pompalamaktadır ve bu işçi mücadelesinin yakın zamanlarda büyük kentler dışındaki alanlarda da bir faktör olmaya başlayacağının işaretidir. Bugünkü koşulları veri alarak “torba yasa” kapsamında bölgesel asgari ücret öneren AKP, yerel sermayenin karşısındaki yerel işçi sınıfını büyük kentteki sınıfın kazanımlarından mahrum bırakarak daha geri bir mevzide tutmaya çalışırken mağduriyet edebiyatının müfredatında bu sınıfın adını bile anmıyor. AKP’yi ilgilendiren sınıfın, keyfi olarak daha düşük statüye maruz bırakıldığı bu kesimlerinin dindarlığıdır. Ve bu dindarlığı sınıf mücadelesinin yangın söndürücüsü olarak görür.

Zaten AKP, hükümet ettiği dönem boyunca, emek ve sermaye arasındaki, giderek şiddetlenme potansiyeli taşıyan çatışmayı emek güçlerinin sermayeye karşı mevzilenme biçimlerini bozuşturarak ertelemeye, söndürmeye çalışmıştır. 20. yüzyıl boyunca süren mücadelelerinin emekçi kitlelere öğrettiği en önemli şey demokrasinin sadece ve ancak sınıf mücadelelerinin eseri olabileceğidir. Ki AKP bir yandan kendisinden önceki hükümetlerin de yaptığı gibi bu algıyı değiştirmek için, hakların ancak tepeden inme ihsan edildiği, devletin bir lütfu olarak veya uluslararası anlaşmalara, Avrupa Birliği’nin telkinlerine uyulmak suretiyle verildiği yanılsamasını sürekli işlemiş, bir yandan da demokrasinin şartının sınıf mücadelesi dışındaki saikler olduğunu iddia etmiştir. Kemalist laiklik ilkesine karşı dinci görüşlerin toplumsallaşmasını savunurken de yaptığı budur; demokrasiyi, “şimdiye kadar laik düzenin ezdiği” kesimlerin dindar bir partinin etrafında toplanıp Kemalist laisizme karşı verdiği bir mücadelenin sonucu olarak ulaşılabilecek bir hedef olarak idealleştirmek.

Elbette bu bilinç kaydırma işleminden tek başına AKP sorumlu tutulamaz. 28 Şubat darbesinden sonraki süreçte esas olarak bir tarafını siyasal olarak CHP’nin diğer tarafını AKP’nin temsil ettiği egemen sınıflar arasındaki kamplaşmanın her iki tarafı da demokratik değerleri savunanın kendisi olduğunu iddia etmiş ve bir kitle desteği sağlamak için çaba harcamıştır. AKP’nin İslamcılığından, laiklik karşıtlığından, Kemalizm’e mesafesinden rahatsız olan birinci kesimin desteğiyle düzenlenen bayrak mitingleri demokrasinin yerine şeriat düzeninin getirileceği propagandasından etkilenen orta sınıfları protesto için meydanlara çekerken; AKP’nin türban sorunu etrafında birleştirdiği muhafazakâr orta sınıflar da başta üniversiteler olmak üzere kamusal alanda başörtüsü yasaklarının kaldırılması talebiyle harekete geçtiler. Böylece her iki kesim de siyasi arenada demokrasinin esasen laiklik ekseninde süren bir mücadelenin ürünü olacağına ilişkin bir kanının yaygınlaşmasında rol oynadılar.

Türban böylece, her iki egemen sınıf kesiminin de kendilerine göre tanımladıkları demokrasinin “kırmızı çizgisi”ni belirledi, hem de insan hakları mücadelesinden eğitimde fırsat eşitliğine, din ve vicdan özgürlüğünden sınıf mücadelesine kadar bir dizi evrensel kavramın içeriğine, artık onsuz düşünülmesine olanak tanınmayacak biçimde yerleştirildi. Türban, her iki kesim açısından da, sınıfların şimdiye kadar olan karşılıklı pozisyonlarının değiştirilmesi esasına dayanan bir “toplumsal mühendislik” çalışmasında önemli bir araç olarak işlev gördü. AKP’ye göre, türbanın dini bir vesile olarak önce burjuvazi ile dinin etkisi altındaki emekçileri ortak bir davada birleştirebileceği; sonra bu tabloya insan haklarından yana demokratlar ve liberal özgürlükçülerin, kadın hakları savunucularının dahil olacağı, bunların hegemonik mücadelesinin seyrine göre kazanacağı etkinin sosyalleşmesine bağlı olarak geri kalanların da bir süre sonra sesinin çıkmayacağı varsayılmıştır. Burjuvazinin diğer kliğine göre ise, türban karşıtlığı laik burjuvazi ile emekçiler arasındaki ittifakın aracıdır.

Bu çatışmanın ortasında, sonuç olarak türban sorununun çözüm aciliyeti diğer bütün sorunların çözümünün önüne geçebildi ve diğer emekçi talepleri bu partiler ve onları destekleyen basın organları tarafından önemsizleştirildi; türban demokrasinin çözülmesi en gerekli, çözülmediği takdirde diğer sorunların çözümünü de tıkayan bir konu olarak uzun süre gündemde tutulmaya devam etti.

Bu bölüm için özetle söylenebilir ki; AKP, başından bu yana halkın taleplerini önemseyen ve gözeten bir parti olarak hükümette bulunduğu propagandasını yapmış, bunu yaparken de partinin doğuşu sırasında ve iktidardaki yılları boyunca eski statükocu güçlerden gördüğü direnci, partiyi kapatma davalarını, asker muhtıralarını mağduriyet hanesine yazmış, gerçekten mağdur kitleleri de bu şekilde politikalarına yedeklemeye çalışmış ve dini, sınıf mücadelesini öteleyen bir kaldıraç olarak “toplumsal mühendislik” çalışmasının ideolojik merkezine oturtmuştur.

Bundan sonraki bölümde, AKP’nin “ileri demokrasisi”nin demokrasiyi değil gericiliği kurumlaştırmasına değinilecek ve bu bahiste klasik demokrasinin yasama-yürütme ve yargı olarak adlandırılan kuvvetler ayrılığının yürütme lehine tasfiye edilişi; küçültüldüğü söylenen devletin aslında nasıl büyütülüp yayıldığı, güçlendirilmiş bir güvenlik aygıtı olarak yeniden yapılandırıldığı ve esnek çalışmanın ruhuna uygun bir “yerinde devlet” haline getirilişi, “askerî vesayet”in tasfiyesinin de demokrasinin inşası anlamına gelip gelmediği ele alınacak.

 

GÖRÜNÜM VE GERÇEK

En halkçı görünen, en gelişmiş haliyle bile burjuva demokrasisi, bir sınıfın, burjuvazinin iktidarda kalmasını ilanihaye garanti altına almayı amaçlar. Ancak alt sınıfların mücadelelerle edindiği kazanımlar burjuva demokrasisinin sınırlarını genişletebilir, örgütlü kitleler burjuvazinin iktidarı altında süren yaşam standartlarını yükseltebilmek, kazanımları koruyabilmek açısından devlet üzerinde yaptırımda bulunabilme olanaklarını geliştirebilirler. Hem bu nedenle, yani alt sınıflarla üst sınıflar arasındaki kaçınılmaz çatışmaları yumuşatabilmek, hem de egemen sınıflar arasındaki şiddetli rekabet yüzünden yozlaşmaya açık ilişkileri bir denge içinde sürdürebilmek için burjuvazi, kendi siyasi deneyiminden dersler çıkararak, devlet kurumları arasındaki ahengi sağlamak için kuvvetler ayrılığı ilkesini hayata geçirmiştir.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi son tahlilde aslında burjuva devletin bölünmez birliğinin teminatıdır. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirine karşı özerk ve denetlenebilirlik görüntüsü emekçi sınıflarda devletin keyfiyete izin vermeyecek biçimde örgütlendiği duygusunu ve bilgisini uyandırmayı amaçlar. Gerçek karar alma organının parlamento değil çıkarlarını parlamentodaki sözcüleri ve temsilcileri aracılığıyla dile getiren egemen sınıf olduğunu, hukukun bağımsız değil kapitalist sistemin ilişkilerini gözetmeye yarar bir formülasyonlar yığını olduğunu, hükümetin de burjuvazinin sınıf çıkarları doğrultusunda alınmış kararların yürütücüsü olduğunu gizleyerek devlete sınıflar üstü bir görünüm kazandırmaya yarar.

Ancak kapitalist toplum sadece burjuvalardan oluşmadığı, sürekli bir sınıf mücadelesi ile tehdit edildiği için devlet, kuvvetler ayrılığı mekanizması sayesinde sınıfların o anki karşılıklı mevzilenmesine göre, statükoyu sürdürebilmeye yarayacak gerekli esneklikleri gösterme imkânına da sahip olur.

Gelişkin bir burjuva demokrasisinde parlamento dışındaki oluşumlar (sendikalar, kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri, yerel meclisler), çıkarılan kanunları onaylama mercisi olarak Cumhurbaşkanı ve yürütme işini işlevlerine göre paylaşmış bir dizi özel kurum aracılığıyla iktidarın yetkisi hem dağıtılır hem de bu yetkinin kullanımı sırasında ortaya çıkabilecek itirazlara göre gerekli esnekliği göstererek kendisini ayarlayabilmesi, daha doğrusu emekçi sınıflardan yükselen tepkileri yönetebilmesi için uygun manevra imkânını devlete sunar.

AKP’nin iki dönemlik hükümetinin belki de en önemli icraatı, bu burjuva demokrasisinin bizde üstelik son derece ilkel bir biçimde uygulanan temel ilkesini süreç içinde, giderek iptal etmesi ve 12 Eylül 2010’da oylamaya sunulan Anayasa değişikliği ile de bunu bir metin olarak tespit etmesidir. AKP’nin sınıf mücadelelerini yönetmede devlete gerekli esnekliği sağlayacak kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırmaya, böylece devleti esnemez (rijit) bir hale getirmeye yönelik uygulamalarının emekçi sınıfların örgütlenmelerini zayıflatacak kararlarla birlikte alınması bir tesadüf değildir.

Daha referandum öncesinde hükümet Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kadrolarıyla çatışmaya girmişti. Hükümetin bu kurumlarla ilgili hesabı onların denetleyici etkisini zayıflatmak ve böylece parlamentoda sahip olduğu çoğunlukla zaten kontrolünü elinde tuttuğu yasama ve yürütme sürecini, çatışmaya girdiği kurumları dönüştürerek denetlenme tehdidinden çıkarmak ve bu kurumları iktidarın uygulamalarını destekleyen yapılar haline getirmektir. Türkiye’de AKP’nin üstüne gittiği yargı kurumları, bürokratik devlet kapitalizmin bekasını teminat altına alma esasına göre örgütlenmiştir ve artık şiddetlenen liberalizasyon politikalarının önünde bu haliyle bir engel teşkil etmekte, bu kurumların mevcut kadroları da birer zincir halkası olarak bulundukları bürokrasinin dönüştürülmesinden ve bu süreçte eski yetki ve pozisyonlarını yitirmekten korkmaktadırlar.

Türkiye’nin 1980’li yıllarda dahil olduğu neoliberal iktisadi rejimin yol haritası 12 Eylül askerî darbesinden hemen önce 24 Ocak 1980’de alınan iktisadi kararlarla çizilmişti. Askerî darbeyle de, bu kararların uygulanabilmesi için gerekli istikrarlı ortam sendikalar ve politik örgütler baskı yoluyla sindirilerek sağlanmıştı. Ancak 80’lerden bu yana geçen 30 yıllık zaman içinde dünya kapitalist sisteminin gösterdiği gelişim dinamiği 80’lerde çerçevesi çizilmiş bir stratejiyi artık eskitmiştir. Bir yandan 80’li yılların sonunda Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Sovyet sisteminin açık çöküşünün gerçekleşmesinden itibaren, dünya kapitalizminin önünde eski sosyalist ve halk demokrasisi ülkelerinin toprakları yeniden paylaşılması gereken pazarlar olarak belirirken; diğer yandan 2. Dünya Savaşı sonrasında ulusal mücadelelerin ardından eski sömürge statülerinden kurtulmuş ve yaklaşık yarım yüzyıl siyasal olarak, görünürde bağımsız bir statüde kalmış ülkelerin muhtemel yeniden sömürgeleştirilmelerinin sağlayacağı yeni pazar olanakları uluslararası tekellerin ve onların siyasal düzeninin iştahını kabartır hale gelmişti.

Dünya emekçilerinin ve emekçi örgütlerinin zaman içindeki zayıflaması, sermaye birikiminin ulaştığı düzey ve gelişen iletişim ve teknolojiye bağlı olarak sermayenin dolaşımının kolaylaşması ve sınır ötesi ucuz işgücü piyasasına yatırımın imkân dahiline girmesiyle de dünya tekelci burjuvazisinin ihtiyaçları çeşitlenmişti.

AKP tam da 1980’de alınmış kararlara yansıyan ilk neoliberal dayatmaların yenileriyle takviye edildiği, burjuva hükümetlerin önüne, sermaye dolaşımı ve birikimi sürecini hızlandırmak için yeni görevlerin konulduğu bir dönemde işbaşına gelmiş oluyordu.

Hükümet önceden başlamış özelleştirmeleri hızla tamamlamaya girişti ve Tüpraş, Pektim, Petrol Ofisi vb. gibi devlete bağlı en önemli iktisadi teşekkülleri hızla özelleştirdi. Kendisinden önceki hükümet zamanında, Dünya Bankası’ndan transfer edilmiş Kemal Derviş’in hızla çıkarılmasına aracılık ettiği sanayi ve tarımın liberalizasyonuyla ilgili kanunları hızla uyguladı. Eğitim ve sağlığın özelleştirilmesinde epey bir yol kat edildi, iş yasaları çıkarılarak esnek çalışmanın yasal mevzuat haline gelmesine ve sonra da uygulanmasına zemin hazırladı vb. Bütün bu konuların istenen son haline o kadar kolay gelmediği ve bu sürecin hâlâ sürdüğü söylenebilir.

AKP’nin emperyalistlerin liberalizasyon kararlarına kayıtsız şartsız itaat ederek özelleştirme kararlarını uygularken devlet kapitalizmi statükosuna göre örgütlenmiş hukuk kurumlarıyla da çelişkiye düşmesi kaçınılmazdı. Bu kapsamda hükümet Anayasa Mahkemesi’nin aldığı sayısız “yürütmeyi durdurma” kararlarıyla boğuşmak zorunda kaldı. Anayasa Mahkemesi’nin durdurma kararlarının ardında bir yandan devlet kapitalizminin bürokratik aygıtlarının başında duran ve yürürlükteki uygulamalardan nemalanan kadroların bir sınıf olarak imtiyazlarını yitirme olasılığına karşı direnci varken diğer yandan da emekçi sınıfların özelleştirme politikalarına karşı mücadeleleri yer alır.

Yargı kurumları kadrolarının AKP’nin neoliberal politikalarına uygun bir değişim durumunda yitirecekleri rant alanlarını korumak için direnişi ve emekçilerin özelleştirmelere karşı mücadeleleri hükümet açısından son derece oyalayıcı bir süreç yarattı. Yürütmeyi durdurma kararları karşısında aynı paketi kabul edilebilir hale getirmek, onu küçük revizyonlardan geçirmek, bir yasayı parçalarına bölerek yeniden gündeme getirmek, amaca, yargının ve Anayasanın belirlediği bürokratik kurumların etrafından dolanarak ulaşmaya çalışmak gibi dolambaçlı bir yol izlemeyi gerekiyordu ki, bu hem uluslararası sermayeye eklemlenmiş Türkiye burjuvazisinin hem de Türkiye’yi yeterince fethedilmemiş bir pazar olarak gören, hizmet sektöründe ve dağında-taşında yatırım yapma imkânı gören ve ülkeyi Çin gibi ucuz işgücü cenneti haline getirmek isteyen uluslararası tekellerin tahammül sınırlarını zorluyordu hiç kuşkusuz.

Bu bakımdan yerel yönetimler yasasının çıkarılmasıyla ilgili gelişmeler son derece dikkat çekicidir. Öngörülen yerel yönetimlerin bitmiş resminde; yerel yönetimlerin merkezden gelen sübvansiyonlarının kesilerek belediye hizmetlerinin tamamen uluslararası sermayeye açılması, sübvansiyonun dağıtımını düzenleyen kurumların lağvedilmesi, kimi hizmetlerin sağlanabilmesi için yerel sakinlerin vergilendirilmesi, daha önce ucuza sağlanan hizmetlerin büyük bir kâr kaynağı haline getirilerek pazarlanması; belediyelerin sorumluluğundaki arazilerin, arsaların, ormanların, kamu malı olan binaların, kültürel varlıklar ile müzelerin satılması veya özelleştirilmesi, kentlerin sermayeyi kendilerine çekebilmek için birbiriyle yarışması ve böylece her kentin sermaye birikimini kolaylaştırıcı önlemler almak zorunda bırakılacağı bir duruma düşürülmesi yer alır. Bu süreci tamamlamak için hazırlanan yerel yönetim yasa taslakları birkaç kez yargıdan döndü ve taslağın içerdiği unsurların bazıları maden yasası, 2-B ormanlarının satışını öngören orman yasası vb. olarak ancak parça parça çıkarılabildi ya da suyun ticarileştirilmesi kapsamında ancak bazı pilot illerde içme suyunun uluslararası tekellere devri gibi bir uygulamaya geçildi.

Bugün AKP’nin sanayideki özelleştirme hamlesi halkın direnişine rağmen aslında bir sona ulaşmış görünüyor. Karadeniz’de tek bir vadiye 23 tane HES ihalesi çıkaran, oraya buraya termik santraller kuran, Allionai’ı suya gömmeyi göze alacak biçimde barajlar yapan bir zihniyetin geldiği nokta şimdi memleket arazisinin bir an önce satılmasıdır. Ancak santrallerin birçoğu hakkında yöre halkı tarafından açılan davalar yüzünden yürütmeyi durdurma kararı çıkmıştır, bir kısmı da yargıda bekler durumdadır.

AKP hükümeti yürütmeyi durdurma kararlarının neoliberal yatırımlar için kaybettirdiği zamanı geri kazanabilmek için yargı kurumlarının mevzuatını ve kadrolarının atanma biçimlerini değiştirmeye girişti. Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırma sürecinin, bu kurumların kadrolarının, onları gözden düşürecek biçimde kâh Ergenekon soruşturmasına dahil edilerek kâh skandallar kışkırtılarak üzerlerine gidilmesi esasen bundandır. Son Anayasa Referandumuyla da yargı kurumlarını oluşturan kadroların nasıl seçileceği, kurumların oluşumunda kimlerin nasıl müdahil olacağı ayrıntılı bir şekilde belirlendi ve bu kurumlar AKP’nin ihtiyacını karşılayabilecek, yürütmenin ve yasamanın her uygulamasını ve kararını onaylayabilecek biçimde hükümet lehine güçlendirildi. Anayasa metni de yürütmeyi durdurma taleplerini “anayasaya uygunluk içermiyor” gerekçelerini bertaraf edecek biçimde yeniden hazırlandı.

Ancak sadece Anayasa metninin ilgili maddelerinin yeniden düzenlenmesi yeterli olmadı. Ardından uyum yasalarının çıkarılması sürecine girildi ki, örneğin Meclis kapısında bekleyen, kamuoyunda biyoçeşitlilik yasası olarak bilinen yasa tasarısı, yürütmeyi durdurma kararlarının yürütmesini durdurma amacıyla hazırlandı. Bu yasa çıktığında SİT bölgelerinde kurulan santrallerin durdurulmasını buyuran karar, SİT tanımı değiştirilerek geçersizleştirilecektir.

Hükümet bürokratik statükoyla girdiği kapışmayı halka başından beri demokrasi için yapılan bir mücadele olarak lanse ediyor. Devletin statükocu bürokratik kadrolarının direnişini de demokrasiye karşı bir direniş olarak yansıtıyor. Yeniden yapılanmaya tabi tutulan kurum kadrolarının ve onların dayandığı siyasi güçlerin iddialarına ise demokrasi AKP’nin icraatine karşı direnmekle kazanılacak bir mevzi olarak yansıyor.

AKP’nin iddia ettiği demokrasi, ülkenin bütün kaynaklarını sermayeye peşkeş çekmek için önüne bir engel olarak çıkan eski yasaları, kadroları iptal etmek, kurumları dönüştürmek anlamına geldiği gibi bu uygulamalardan hayatı etkilenen, bunun için günlerce direniş yapan halk kesimlerinin talebini de hiçe saymak, onlara haklarını hukuki sınırlar içinde arama imkânı tanımamak anlamına da geliyor. Bu kapsamda HES direnişçisi köylüleri Başbakan memleket ekonomisine zarar veren teröristler olarak ilan etti ve köylülerin mahkemede geri kazandıkları haklarını yargı düzenlemesiyle iptal etmeye kalkıştı.

Devlet bürokrasisinin tarifindeki demokrasi ise bu ülkede Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanıp görüldüğü üzere emekçi sınıflar için yoksulluğun, eşitsizliğin, baskının, örgütsüzlüğün sürmesi anlamına geliyor. Bu siyasi kesimler emekçi örgütleri dağıtılırken, özelleştirmeler yapılırken, sosyal güvenlik politikaları iptal edilirken şimdiye kadar emekçiler lehine bir tek demeç bile vermediler. Sadece kendi rant alanları tehdit edilirken ülkenin demokratik olmadığını hatırladılar.

Dolayısıyla egemen sınıfların ne bu kesiminin ne de şu kesiminin demokrasi önerisi halkın gerçek demokratik taleplerine karşı bir duyarlılık içermez. Yeniden yargıdaki yapılandırmaya dönersek; halkın kendi gündelik hayatında birebir deneyimleme imkânı bulduğu gibi yargı kurumlarının yeniden yapılandırılması, sermayenin herhangi bir girişiminin mevzuata takılmamasını sağlamayı amaçlamaktadır. Uluslararası sermayenin ulusal sınırlar içindeki dolaşımını kısıtlayan prosedürleri; bir yatırım izni alınması, bir ihaleye talip olunması için izlenmesi gereken bir dizi bürokratik süreci, imzalanması gereken kâğıtları iptal eden, dolaşılması gereken merkezi ve yerel kurumların inisiyatifini ortadan kaldıran (buna yerel yönetimlerin merkezden sübvansiyonu kesilerek yabancı sermayeye el açar, hizmetler bakımından özelleştirmelere bel bağlar duruma gelmesini kolaylaştıran yasaların da çıkarılmış olmasını eklersek) yargı yapılandırması, neoliberal hedeflere uygun bir devlet dönüşümünün gerçekleştirilmesinin en önemli adımlarından biridir.

AKP yürütmenin yetkisini onaylayacak bir biçimde dönüştürülen yargı kurumlarına ilişkin ayarlamadan mecliste çoğunluğu sağlamış bir parti olarak kurumlarda kadrolaşmak için de kullanmaktadır ve böylece AKP’nin kurmaya çalıştığı yeni statükoya karşı çıkan, eski statükoyu koruma yanlısı kesimlerin ve AKP muhaliflerinin direncini beşeri düzenlemelerle de ekarte etmeye çalışmaktadır. Bu sürecin ne kadar büyük çatışmalara yol açtığı referandum öncesinde ortaya çıkan, “Gülen ve İrticayla Mücadele Eylem Planı”nı Erzincan’da hayata geçirdiği iddiasıyla Adalet Bakanlığınca görevden el çektirilen Eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in Ergenekon iddianamesine dahil edilmesiyle ve HSYK’nın yeniden yapılandırılmasıyla sonuçlanan süreç de bunun kanıtlarından biridir. Böylece AKP yargı kurumları üzerinde kontrolü ele geçirmek suretiyle hem emekçi kitlelerden kendisine yönelik hukuki itirazları bertaraf etme imkânı bulmuş, emekçilerin hukuk mücadelesinde kriter alacakları içtihadı tasfiye etmiş, hem de devlet işleyişindeki geleneksel hukuki ölçüleri kendi yararına ve sermayenin yeni yönelimine uygun biçimde değiştirebilmiştir.

Bu ülkede AKP’den önce de sonra da yargının bağımsız olduğundan söz etmek mümkün değilken hükümet referandum oylaması sırasında en çok yargının bağımlılığından şikâyet etti ve referandumdan evet oyları çoğunlukta çıkarsa yapılacak yeni düzenleme ile yargıya bağımsızlık kazandırılacağını ileri sürdü. Oysa gelinen noktada yargı kurumları tamamen iktidardaki partiye bağlanmış, daha genel anlamda da yargının hiçbir özerk statüsü kalmamıştır.

Zaten bir ülkede hukuk az çok, birbirleriyle sürekli çatışma halinde bulunan sınıfların karşılıklı mevzilenme biçimlerini de yansıtır. Bu mücadelenin düzeyine bağlı olarak hukuk emekçilerin kimi kazanımlarının içerildiği, dönemsel olarak güçler dengesinin izlerinin bulunduğu bir cümledir. AKP emekçi sınıfların örgütlerinin zayıflatıldığı bugünkü tablo karşısında emekçilerin hukuki statüsünü daha da geriye çektiği bir hukuki yapılandırmaya imza atmıştır ve bunun da yargının bağımsızlığıyla hiçbir ilgisi yoktur. Tersine hukuk cümlesi, emekçilerin yıllar süren mücadeleler boyunca kazandığı hakların dışlanması, tasfiyesi ile yeniden kurularak sermaye sınıfına ve onun siyasal iktidarına tamamen bağımlı kılınmıştır.

 

AB Mİ DEMOKRASİ Mİ?

Geçtiğimiz ay iki gazetecinin Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın Ergenekon tutuklamalarına dahil edilmesi hükümetin AB tarafından eleştirilmesine yol açtı. Yeni atanan ABD’nin yeni büyükelçisi Ricciardone de ayağının tozuyla Oda TV operasyonu ile ilgili olarak “Türkiye’de olan bitenleri anlayamıyoruz” sözüyle hükümetin son tutuklamalarını eleştirdi. Başbakan Erdoğan’ın “biz bildiğimizi okuruz” diyerek yanıt verdiği AB ile hükümetin ilişkileri öteden beri gerilimli sürüyor.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişinin kendi zamanında gerçekleşmesinin rüyasını gören ve bunun için AB kapılarını tırmalayan ama buna rağmen henüz yeşil ışığı yaktıramayan AKP hükümeti bu yüzden bazen küsüp yüzünü AB’den çevirse de, bazen çeşitli zirvelerde kafa tutmaya devam etse de Türkiye’nin AB kriterlerine göre demokratikleştiği iddiasından hiç taviz vermedi.

Avrupa Birliği demokratik kriterleri esasen bireysel özgürlüklerin korunmasına ve tanınmasına ilişkin çok genel geçer ve evrensel prensipler içerir. Herkesin sağlık hakkı, eğitimde fırsat eşitliği, kadın hakları, seyahat özgürlüğü, sağlıklı bir konutta yaşama hakkı, basın yayın ve ifade özgürlüğü ile din ve vicdan hürriyetine ilişkin prensiplerdir bunlar. Bireysel özgürlüklerin dikte edildiği yerde tavsiye edilen yol haritasına bakıldığında ise tutulan yolun hiç de bu bireysel özgürlüklerin mükemmelleştirilmesine yaramayacağı görülecektir.

Sağlığın ve eğitimin özelleştirilip paralı hale getirildiği; sosyal güvenlik sisteminin güvencesiz istihdam nedeniyle uygulanamaz hale geldiği, sendikaların dağıtıldığı veya örgütlenmesinin önüne engeller çıkarıldığı bir durumda ifade özgürlüğü ve daha genel anlamda bireysel özgürlükler ancak bir temenni olarak kalacaktır.

Avrupa’nın tarihi bize, bu tarih 1789 Fransız Devrimi’nde yazılmaya başlandığından bu yana, sözü edilen bireysel özgürlüklerin de emekçi kitlelerin örgütlü mücadelesiyle kazanılmış olduğunu gösterir. Bireysel özgürlükler kitlelerin yaptırım gücünün artışıyla doğru orantılı olarak vardırlar ve başlangıçta sadece kendisini özgürlüğe ve demokrasiye layık birey olarak gören, emekçi sınıfların taleplerini demokrasisinden dışlayan burjuvazi önce sadece girişimci için istediği bireysel hak ve özgürlüklerin kapsamının genişlemesini emekçi sınıfların mücadelesine borçludur. Bu mücadele olmasaydı şimdi övgüyle bahsedilen bireysel özgürlükler ve burjuvazinin demokratik medeniyeti de olamayacaktı. Öyleyse bireysel özgürlüklerin sadece adının anıldığı, gerçekte ise özgürlük ve hakların altının oyulduğu burjuva dünyasında demokrasi bir iddiadan ibarettir.

AKP hükümeti de bireysel özgürlükler söz konusu olduğunda çok kullanılmış ama artık bir anlamı kalmamış bir şablonu tekrarlamaktan geri durmuyor. Bugün esnek çalışma kapsamında işyerinin mekân olarak parçalandığı ve üretimin işçi kazanımlarını ortadan kaldırmak için dağıtıldığı; iş zamanının esnekleştirildiği, geniş kitlelere güvencesiz işin dayatıldığı, dolayısıyla sınıfın örgütlenmesinin eskisi gibi sürdürülemez olduğu koşullar söz konusudur ve bireysel haklar ve özgürlükler tam da bu yüzden tınısı hoş, ama boş bir şablona dönüşmüştür.

Sonuçta burjuva demokrasisi ezilen sınıfların ve çeşitli kesimlerin talepleri için mücadele ettiği, örgütlü güçlerini bir yaptırım aracı olarak kullandıkları, üretimden gelen güçlerini harekete geçirebilecekleri araç ve mekanizmaları inşa ettikleri bir devlet biçimidir. Türkiye’de demokrasi; sendikaların, parlamento içinde ve dışında yer alan temsili kesimlerin, kitle örgütleri ile meslek odalarının, partilerin, kadın örgütlerinin, gençlerin, Kürtlerin, Alevilerin ve yoksul köylülerin dâhil olma yollarının kapatıldığı bir demokrasidir ve bu yüzden de burjuva demokrasisinin bile bir karikatürüdür.

Mevcut hükümet parlamentoda temsil olanağı bulamayan kesimlerin karar alma süreçlerine katılmasını kolaylaştıran hiçbir şey yapmadığı gibi Meclis’teki kendi çoğunluk oylarına dayalı iktidarını tehlikeye atmamak için seçim barajını değiştirerek emekçi kesimlerin temsilcilerinin Meclis’e girmesini sağlamaya da sıcak bakmamıştır. Bu haliyle parlamento halkın çok büyük bölümünü dışlayan, parlamento dışındaki muhalefetin sesinin temsil edilmesini engelleyen bir bileşimle oluşmuştur.

Bu yokluğu, hükümet zaman zaman toplumun çeşitli kesimleriyle keyfi görüşmeler yaparak doldurmaya çalışsa da bir prosedür haline gelmeyen ve yaptırım içermeyen görüşmelerin hükümet politikalarını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadığı da açıktır. Kamu emekçilerinin, toplusözleşme ve grev hakkı için on yıllardır süren mücadelelerinin sonucunda ancak toplu görüşme gibi yine yaptırımsız bir uygulamayla muhatap alınmaktan bir adım öteye geçmelerine de izin verilmedi. İşçi sendikaları örgütlenmelerinin önüne engeller çıkarılarak zayıflatıldı. Örgütlenmek isteyenlere şiddet uygulandı ve gözdağı verildi.

AKP emekçi kitlelerin örgütlerinin söylediklerini dikkate almaktan çok, rastgele seçilmiş insanların bir araya getirilmesiyle düzenlediği toplantılarda “fikir teatisi”nde bulunurken ise, bu platformlarda kendi politikalarını anlatma ve bu politikalara taraftar kazanma bunu yaparken de demokratik bir imaj oluşturma imkânı gördü.

Kürt açılımı başlıklı, içeriği hükümet tarafından bugüne kadar doldurulmamış bir projeyi tartışmak için sanatçılarla, futbolcularla, gazetecilerle vb. düzenlenmiş toplantılardan kayda değer bir sonuç alınmadığı; bu çok sesli ve kendi aralarında anlaşmamış topluluklardan halkın beklentisine uygun, Kürt halkının taleplerini karşılamaya yönelik bir görüşün çıkmadığı aşikârdır. Böyle bir görüşün çıkması ihtimalinde bile bu toplulukların, ortaklaşılan fikrin takipçisi olacakları biçimde süreklilik taşıyan bir varlığının ve statükosunun yokluğu da halkta oluşturulan beklentinin boşluğunu gösterir. Üstelik AKP Kürt açılımında asıl muhatap alması gereken kesimleri bu süreçten dışlamış ve bu muhataplığı tartışmalı tutmayı başarmış; Kürt siyasetçilerini ve temsilcilerini de mahkemelerde süründürmüştür.

AKP’nin demokrasi ve özgürlükler konusunda iddia ettiği, altı boşaltılmış ve ne yasal süreçlerden, ne örgütlü güçlerden beslenen, tersine bunların etkisini en aza indirmeyi amaçlayan uygulamalardan ibarettir. Hükümetin sözünü ettiği özgürlükler ve haklar uzunca bir süredir “türbanın kamusal alanda” görünür kılınmasına ilişkin bir kısırlığa ikame edildiği için toplumun genelini ilgilendiren hak ve özgürlüklerin yokluğu, türbanlı kadınların kamusal alanda görünürlüklerini bile sağlayamayacaktır. Cumhurbaşkanlığı köşkü, üniversiteler ve hizmet alanları gibi alanlarda türbanlı burjuva ve orta sınıf kadınların görünürlüğü için koparılan yaygaraya rağmen bu görünürlük talebinin ardında türbanlı-türbansız kadın emekçi istihdamına ilişkin bir politika yoktur. Yoksul emekçilerin türbanlısı da türbansızı da torba yasa kapsamına dahil edilmiştir ve dolayısıyla türbanlı kadın emekçiye dair AKP’nin sözde demokratik talebi bu kadınlara ilişkin bir rahatlatma içermez. Tersine türbanlı kadını türban için verilen mücadelenin en önemli demokrasi mücadelesi olduğuna ikna ederek dikkatini örneğin torba yasa için verilecek mücadeleden uzaklaştırır. Diğer toplumsal katmanları da (öğrencileri, kadınları, kitle örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını) türban mücadelesine destek vermedikleri için suçlar. AKP’nin ve onu destekleyen liberal aydınların en önemli terminolojisi de bu öncelikten türetilmiştir. Ezilenlerin mücadelesini destekleyen sol kesimleri, tutarlı olmak istiyorlarsa onlarca yıldır ezilen türbanlı kadınların hak ve özgürlüklerini desteklemeleri gerektiğini söyleyerek köşeye sıkıştırma politikası da bu tavrın devamında yer alır. Ama üniversitelerdeki neoliberal dönüşümün genel öğrenci kitlesinin önüne ne büyük sorunlar çıkardığına, üniversitelerin nasıl bilim dışı kurumlar haline gelerek şirketleştirildiğine asla değinmeksizin, bu dönüşüme karşı çıkan, protesto eden ve tepkisini birkaç yumurta atarak gösteren öğrencilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanması da bu tavrı destekler.

AKP iktidarı boyunca türban konusunu, demokratik talepleri önemsizleştirmek ve ilgiyi neoliberal politikaların sonuçlarından uzaklaştırmak için durmaksızın gündeme getirmiş ve kaşımıştır. Öyle ki türban vesayet tartışmalarının, Danıştay’ın dönüştürülmesinin, Anayasa Mahkemesinin elden geçirilmesinin üniversitelerde YÖK düzenlenmesinin; yani iktidar kurumlarının yeniden yapılandırılmasının her aşamasında halkın karşısına çıkmış ve esas olarak da bu dönüşümün iç yüzünün anlaşılmasını engelleyen bir faktör olarak sivriltilmiştir.

AKP, türbanı bu bakımdan elverişli bir araç olarak kullanmış ve her durumda bir fetih bayrağı olarak göndere çekmiştir.

Ancak türban tartışmasından umulan bir başka murad da bu tartışmalar ile ve tartışmalar sırasında muhafazakârlığın kamuoyunda kökleşmesinin sağlanmasına ve toplumun yavaş yavaş dini gericiliğin kuşatması altına alınarak AKP’ye fikren kazanılmasına kapı açmak için baş örtüsü gibi masum ve meşrulaştırıcı bir imgeye ihtiyaç duyulmasıdır. Öyle ki “bir Müslüman komşusu açken uyuyamaz” dini prensibinin yeniden dolaşıma girebilmesi ve sosyal politikaların tasfiyesinden doğan yoksunluğun “zengin komşu” adres gösterilerek (fakirlerle zenginler artık aynı mahallede oturmuyor) ödünlenmesi; “ekmek yediğin kapıya ihanet etme”me anlayışının işçiyi işvereni karşısında ondan bir lütuf görüyormuş gibi boynu büküklüğe sevk etmesi ve bu yüzden bir sendikada örgütlenmeyi ekmek yediği kapıya ihanet olarak görmeye yatkınlaşması; herhangi bir hak talebinde bulunmaktansa elinde olana şükretmesi dini-muhafazakâr atmosferin yoğunlaşmasıyla mümkün olabileceğinden türban tartışmasının etkisi sadece türbanın serbestleştirilmesi sonucunu almakla sınırlı kalamaz. Bu tartışma masum bir tartışma değildir.

Ama AKP hükümeti yıllardır bu masum olmayan tartışmayı sürdürmekte, tam söndüğü anda ateşe benzinle yaklaşmayı bir vazife olarak görmektedir. AKP’nin askerle kavgasında da türban önemli bir rol oynamış; devlet kurumlarında yönetici eşlerinin resmî bina ve resepsiyonlara türbanla katılması konusunda bir bardak suda fırtına koparılmıştır. Bardağın ağzında görülen fırtınanın altında ise büyük bir gürültü de kopmaktadır. Bu gürültü Türkiye’de siyasi hayata kimin müdahale edeceği, kimin borusunun öteceğiyle ilgili şiddetli bir çatışmadan çıkan gürültüdür.

 

DEVLETİN TOPLUMSALLAŞMASI, TOPLUMUN DEVLETLEŞMESİ

AKP’nin “ileri demokrasi”si az çok bu kavgayla beslenir. Hükümetin halkın önüne koyduğu “askerî vesayet” veya “sivilleşme” ikilemi olarak formüle edilen burjuvazinin siyaset yapma tarzları arasındaki çatışma aslında geleneksel devlet yönetiminde en etkili ve son sözü söyleme yetkisini üzerinde taşıyan ordunun hizaya getirilmesi sürecinde ortaya çıkan çelişkili durumun özetidir.

Kendisi bir darbeden doğmuş olsa da ve temelleri 12 Eylül cuntası tarafından atılan neoliberal iktisadi ve sosyal politikaları uyguluyor olsa da, AKP’nin askerî hizaya getirme politikasının başlıca argümanını 8 yıldır sözde darbeciliğe karşı olmak oluşturmuştur.

Anayasa referandumu sırasında da halka 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşmayı vaat etmiş ama değiştirilen anayasanın ruhuna uygun “uyum yasaları”nı çıkarmakta gösterdiği aceleciliği bu konuda göstermemiş üstelik gündemden düşmesini de sağlamıştır.

Son yıllarda açığa çıkarılan Balyoz, Ayışığı vb. gibi adlar taşıyan darbe planları ile ilgili olarak çok sayıda subay tutuklanmış olsa da yakın tarihteki gerçekleşmiş davalar hakkında bir soruşturmaya gitme, darbecileri mahkemeye taşıma eğilimine girmemiştir. Bu durumda açığa çıkarılan darbe planlarının bir kısım sorumlusunun tutuklandığı Ergenekon davasının akıbetinin ne olacağı da şüphelidir.

Her biri derin devletle ilişkili, Ergenekon adı verilen bir örgüte mensup olduğu öne sürülen darbeci subayların tutuklanmasının ardında ordunun darbecilik geleneğiyle hesaplaşmaktan çok, AKP’nin yeniden organize etmeye çalıştığı derin devletle ilişkili, ABD’nin dünya ve bölge politikalarıyla hiçbir sorun çıkarmadan uzlaşabilecek, devletin yerleşik bürokratik kurumları dönüştürülürken bunlara engel olamayacak bir silahlı güce duyduğu ihtiyaç yatar.

Türkiye’de ordu, olağanüstü siyasi koşulların ürünü olarak kurulan MGK aracılığıyla siyaseti “tavsiye”leriyle yönlendirmiş, MGK hükümetler üstü bir devlet partisi olarak varlığını çok uzun süre korumuştur. MGK neredeyse 12 Eylül darbesi koşullarının sürdürülmesinde ve “iki darbe arası dönem”de askerin siyasi varlığının ve etkisinin kurumsal olarak görünür kılınmasında rol oynamış ve her bildirisinde yer alan “bölücülük”, “tehlike”, “tehdit” gibi kavramlar eşliğinde de iç politikanın yönelimlerini belirleyerek hükümetlere ayar çekme işini daimi olarak üstlenmiştir. Ama aslında toplumu tehdit eden, bölücülük söylemini kullanarak bölücülük yapan bizzat MGK’nın kendi varlığıdır.

MGK’nın en önemli ve etkili bir parçası olarak ordu özellikle Kürt özgürlük mücadelesi sırasında Jandarmaya bağlı kurulan JİTEM gibi oluşumlar, özel tim gibi paramiliter kurumlar, Batı Çalışma Grubu gibi teşkilatlar aracılığıyla Türkiye’nin son 30 yıllık tarihinde, şiddeti örgütlemekle anılabileceği siyasi bir rol oynadı. Polis, medya, siyaset, bürokrasi gibi değişik kesimlere kadar kök salmış Türk kontrgerillasına, derin devlete dahil olan kadroları sayesinde de devletin görünür kurumlarını içerden ve arkadan yönlendiren bir siyasi güç haline geldi. Bu süreçte Yeşil gibi itirafçılarla, faili meçhul cinayetlerin müsebbibi olduklarından kuşkulanılan tetikçilerle ve mafyatik işlere bulaşmış kimselerle kurulan ilişkiler derin devlet deyince akla askerin de geldiği bir siyasi atmosferi yarattı. Susurluk zamanında ve Ergenekon sürecinde basına parça parça yansıyan bilgiler bu ilişkilerin nasıl karmaşık ve köklü olduğunu da gösteriyor.

AKP hükümeti ise Ergenekon tutuklamalarına başladığında bu ilişkileri ima edecek ve üzerine gittiğini gösterecek hiçbir şey yapmadığı gibi, çelişkiyi ya askerin darbeciliğiyle ya da türbana karşı tutumuyla açıklamakla yetindi. Bütün bunlar AKP’nin askerin de dahil olduğu derin devletle ciddi bir çelişkisinin olmadığını, tersine kendisine uygun bir derin devleti yeniden yapılandırırken bunların kimi unsurlarıyla uzlaştığını düşündürttüğü gibi, Ergenekon davaları konusunda üst düzey askerî yöneticilerle yapılan görüşmelerle belirli bir mutabakata varılmış olduğu da basına yansıyan bilgiler arasında yer aldı.

AKP ve asker arasındaki çatışmada halkın darbelere karşı hassasiyeti de sık sık istismar edildi. Darbe planlarının yanı sıra faili meçhuller, yargısız infazlar, adam kaçırmalar, toplu mezarlar ve daha bir dizi karanlık cinayetle ilişkisi olan JİTEM yüzünden de derin devletle organik ilişkisi ortaya çıkan askerin hesap vermek üzere mahkemelere çağırılması, ileri gelen komutanların tutuklanması halkta elbette demokrasi adına bir beklenti yarattı. Fakat şimdiye kadar telaffuz edilen hiçbir derin devlet cinayeti aydınlığa kavuşmadı ve üstelik AKP hükümeti döneminde gerçekleşen Hrant Dink cinayetinin soruşturulmasında halkın gözü önünde ayak diremeye devam edildi.

Esasen Ergenekon operasyonunun en önemli işlevi, Türkiye ordusunun kimi ilişkilerinden temizlenerek emperyalizmin Ortadoğu’daki politikalarına uygun olarak güncelleştirilmesi ve neoliberal burjuvazinin yeni ihtiyaçlarına uygun bir biçimde ideolojik bir şekillenmeye girmesidir. Zira ordu sadece silahlı bir güç değil aynı zamanda devletin çeşitli kurumlarının işleyişini düzenleyen ideolojik yaklaşımın da bekçisidir. Bürokratik devlet yapılanmasıyla bir ölçüde bu ideolojik bağla bağlanır.

Mevcut haliyle milliyetçi-laik-Kemalist ideolojiyle şekillenmiş kadrolara sahip, Irak işgalinde olduğu gibi ABD’nin istediği biçimde mobilize olamayan bir gücün Ortadoğu projesinin gerçekleştirilmesinde ayak bağı olduğu düşünüldüğünden ordunun siyasi bakımdan belirleyici inisiyatifinin kırılması burjuvazi açısından doğal olarak önemlidir. Esasen ABD’nin Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesiyle başlayan hizaya getirme çabası şimdi AKP eliyle gerçekleştirilen, ordunun biçimlendirilmesinin de öncelidir.

Bütün bu gelişmelerin AKP’nin iddia ettiği gibi askerin siyasetten el çektirilmesiyle ya da siyasetin askerî vesayetten kurtarılmasıyla alakası yoktur, tersine şimdi ABD politikalarıyla uyumlu davranan, direktiflere harfiyen uyan bir hükümetle (sonraki hükümetler de dahil) uyumlu çalışabilecek bir ordu yapılandırmasıyla alakası vardır. Bu, askerin sivil siyasetin buyruğuna girmesi anlamına gelmediği gibi ordunun siyasetle kuracağı yeni ilişki biçimiyle tarif edilen sivilleşme de demokrasi anlamına gelmeyecektir.

Bütün konu, emperyalizmin neoliberal direktiflerine uyum sağlayacak silahlı bir yapıyla güçlendirilmiş, onun tarafından desteklenen, iki başlılığa mahal bırakmayan bir siyasetin ülkede hâkim kılınmasıdır. Öte yandan zaten AKP’nin silahlı güçlerle bir sorunu da yoktur. Polis kurumunu yeni yetki ve selahiyetlerle donatan, bu kurumun kitle eylemlerinde kullanmak üzere ağır silahlarla silahlandırılmasının yolunu açan sonra da kadın eylemlerinden kamu emekçilerinin eylemlerine, gençlik eylemlerinden işçi eylemlerine kadar hareket halindeki her kesime saldırmasına izin veren “sivil” hükümet şimdiye dek halkın üzerinde bir vesayet mercisi gibi davranmaktan imtina etmemiştir. MGK siyaset belgelerinin ruhuna mündemiç iç düşman ve iç tehdit AKP’nin ajandasında da baş sırada yer alır. Dolayısıyla aynı sınıf iktidarının yani Türkiye burjuvazisinin iktidarının sivil ya da silahlı kurumlarının birbirinden ayrı saiklerle hareket ettiği söylenemez. Sonuçta tekrarlamak gerekirse AKP’nin vesayete karşı mücadelesinin, içindeki “kötü adamlar”dan kurtulmak isteyen orduyla yapılan uzlaşmalar, gerilimler ve tekrar uzlaşmalar eşliğinde sürdüğü; AKP’nin dönüşümü bile vesayetle yerine getirdiği herkesin bilgisi dahilindedir.

Bu bakımdan Ergenekon davalarının AKP’nin iddia ettiği gibi ne derin devleti tasfiye etmek ne karanlık bir dönemi açığa çıkarmak ne de darbeleri önlemek gibi bir amacı olacaktır. Davanın bu dönüşümü garanti altına almak için kullanılan bir rehin kurumu gibi işletildiğini söylemek daha doğrudur.

Öte yandan AKP eski derin devletin bir kısmına projektör tutarken yeniden kurmaya çalıştığı kendi derin devletinin faaliyetini ve etkisini yaygınlaştırmak ve derin devleti toplumsallaştırmak gibi bir yönelime de girdi. Kürtlerin göç ettiği bölgelerde harekete geçirilmiş lümpen kitlelerin Kürt emekçilerine yönelik saldırıları en çok AKP döneminde görüldü. Şehit cenazeleri sırasında ayyuka çıkan milliyetçi ve ırkçı propagandayla yönlendirilmiş, kimisi parayla kiralanmış güruhların Kürtleri hedef olarak seçmesi ve ortaya çıkan toplumsal olaylar sırasında Tayip Erdoğan’ın bu kitlelerin hassasiyetine saygı duymak gerektiğinden dem vurması derin devletin toplumsallaştırılmasının önemli kanıtlarındandır. Öte yandan halkın artık tasfiye edilmesini istediği koruculuk kurumu hâlâ sürdürülüyor, üstelik bölgeye atanan imam ve öğretmenlerin de koruculuk işlevlerini yerine getirmesi bekleniyor.

Bunlar devlet otoritesinin her yerde olacak biçimde yaygınlaştırılmasının, devletin kimi rollerinin hem ideolojik olarak hem de kelimenin gerçek anlamıyla silahlandırılmış yandaşlara dağıtılmasıyla karakterize sürecin görünür yönlerini oluşturur. Ama AKP’nin toplumu devletleştirme çabası bununla kalmaz ve çoğu kere bu kadar görünür değildir. Bir lisede öğrencilerin protesto gösterilerine katılmasını engellemedikleri gerekçesiyle iki eğitim-sen üyesi öğretmene dava açıldı; Adana valisi çocuklarına sahip çıkmayıp eylemlere katılmasına göz yuman ailelerin yeşil kartlarına el konacağı tehdidinde bulundu… bunlar çoğaltılabilir.

Bu gelişmelerin gösterdiği, AKP hükümetinin üretim sürecini esnekleştirmesine benzer bir şekilde devleti de gerektiği zaman, gerektiği yerde hemen refleks gösterecek biçimde delege ederek güçlendirdiğidir. Bu çağın en önemli toplumsal düzenleyicisi olarak iş yaşamının esnekleştirilmesi olduğuna göre devletin de bir esnek çalışma terimi olan “zamanında üretim” (just in time) terimine nazire olacak biçimde “yerinde devlet” esnekliğine sahip bir biçimde dönüştürüldüğü ve topluma yayıldığı söylenebilir.

Böylece AKP’nin devleti yeniden yapılandırmasının özünü öncelikle güvenlik konseptinin kriterleri oluşturmuştur. AKP güvenlik devleti kavramını güvenlik toplumuna kadar uzatarak toplumu da devletin organlarından biri haline getirmeye çalışmaktadır.

Küreselleşme sürecinde devletin küçüleceğini iddia eden politikacılar ve ideologlar bunun emekçi sınıflar bakımından ne anlama geleceğini saklamışlardı. Sosyal politikaların iptal edilmeye başlamasıyla küçültme işleminin aslında emekçi refahı için ayrılan devlet bütçesinin kısıldığı, hizmet sunumuna ve küçük üreticilere ayrılmış sübvansiyonun kaldırıldığı anlamına geldiği kısa zamanda görüldü. Devletin küçültülmesi bu anlamda devletin sosyal işlevlerinin toplumun üstüne yıkılması anlamına geliyordu.

Şimdi emekçiler devletin vazgeçtiği sosyal sorumlulukları üstlenerek zaten kendilerine yük olan bir devletin yükünü iki kat taşımak hem de güvenlik toplumu olmanın gereklerini yerine getirme sorumluluğuyla yüz yüze getirildiler.

Tam da bu noktada “bireye karşı devletin çıkarı”nı değil “devlete karşı bireyin çıkarını” öncelikli gören liberal demokrasinin bu klasik tespitinin de muhafazakâr demokrat bir partinin hükümet ettiği ülkede açıkça iptal edildiği söylenebilir. Devlet artık kendisini, sahip olduğu tüm hakları elinden aldığı bireyde somutlamakta; artık haklarının değil görevlerinin konuşulduğu bir bireyi yaratmaya girişmektedir.

Dolayısıyla artık derin devletin devlet, devletin derin devlet olduğu, toplumun yine devlete dönüştürülmeye çalışıldığı; devletin küçülmekten ziyade büyüdüğü, şiştiği ve sosyolojik olarak yaygınlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. AKP’nin ileri demokrasisinin, bir kara ütopya romanında olabileceği gibi herkesin herkesi kontrol edip cezalandırdığı, toplumun devletin reflekslerini içselleştirdiği bir anti-demokratik tahayyülün adı olduğu bir fanteziye izin verecek biçimde kurgulandığını iddia etmek yanlış olmayacaktır.

Ama şimdilik bu fanteziyi bir yana bırakıp görünen bilançoyu çıkarırsak “muhafazakâr demokrat” hükümetin demokrasisinin aslında demokrasiyi iğdiş etmek olduğunu, demokratik kazanımların ciddi bir saldırıyla ortadan kaldırıldığını, bir ülkede demokrasiden söz edebilmek için gerekli olan emekçilerin ve diğer ezilenlerin örgütlü gücünün zafiyete uğraması için hükümetin elinden geleni ardına koymadığını ve bunun da emperyalizmin dünya çapındaki neoliberal politikalarına içkin bir cümle olduğunu söylemekle yetinelim.

Bir Amerikan Müdahalesi: “Renkli Devrimler”

“Renkli devrim”ler, esas olarak, 2003 yılı sonunda Gürcistan’daki genel seçimlerde Şevardnadze’ye karşı yarışan Saakaşvili’nin taraftarlarının seçim sonuçlarına itirazı ile başlayan, sokak eylemleri ile süren ve daha sonra da bir grup genç destekçinin parlamentoyu “barışçıl” biçimde işgal ederek Saakaşvili’nin hükümete gelmesini kesinleştirdiği olaylarla birlikte gündeme geldi ilk. Gürcistan’ı başka ülkeler izledi. Özellikle eski Sovyetler Birliği topraklarında yaşanan, ekranlara ve basına büyük kitlesel kalkışmalar olarak yansıtılan olaylar, siyasi hayata kitlelerin müdahalesinin azaldığı ve kapitalist ideologların, artık böyle müdahalelerin çağının geçtiğini söylediği 1990’lı yılların ardından, dikkati bu ülkelere yöneltti.

Ne oluyordu da, burjuva siyasetten yüz çevirmiş olan halk, bu yeni kapitalistleşmiş ülkelerde, seçimlerde yolsuzluk yapıldığı propagandasıyla “adalet” istiyor ve göründüğü kadarıyla, tercih ettiği aday için parlamento önünde gösteri yapıyor, meclis işgal ediyor ve başarıya ulaşıyordu?

Çoğunlukla o ülkelerde olan biten kuşkuyla karşılansa da, burjuva ideologlar, gelişmeleri, –kapitalist ülkeler diktatörlükle yönetilmiyorlarmış gibi– geçmişte “diktatörlük”le yönetildiğine inandıkları Sovyetler Birliği’nin eski coğrafyasında yer alan bu ülkelerde demokrasinin tesis edilmeye başlandığının bir göstergesi olarak tanıtmayı ihmal etmediler. Öte yandan Sovyetler Birliği’nin açık çöküşünün ardından, dünya pazarlarının yeniden paylaşımı için restore edilmeye çalışılan kapitalist sistemin önünde, artık, eski Sovyetler Birliği gibi, dünya çapında frenleyici bir ülke kalmadığı için, emekçilerin siyasal müdahale olanak ve mekanizmaları önemli ölçüde ortadan kaldırılmış; geniş yığınlarla temsili kurumlar arasında esaslı kopuşlar oluşmuş; burjuva demokrasisinin dışlayıcı niteliği yeniden açıkça görülür olmuştu. Kapitalist restorasyonun öncelikli coğrafyasında yer alan eski Sovyet ülkelerindeki olaylı seçimler ve hükümet darbeleri, bu yüzden demokratik birer tepki olarak gösterildi, ve kapitalist sistem içinde de kitle inisiyatifine demokratik kanalların tıkanmadığının bir kanıtı yerine kullanıldı. Yani renkli “devrimler” sosyalizmin eleştirisine yeni bir vesile olmuş, kapitalist demokrasi için de bir referans olarak kabul edilmişti. Bu konu, bitirmek üzere olduğumuz on yıl boyunca çok tartışıldı. Ve nihayet on yılın sonundaki gelişmeler tartışmayı yeni bir evreye ulaştırdı.

Ukrayna’da “renkli devrim”in üzerinden daha on yıl geçmeden, geçtiğimiz Şubat ayında bu ülkede gerçekleşen son seçimler, hemen ardından Nisan’da ort+aya çıkan ve aylarca süren Kırgızistan’daki olaylar, “renkli devrim”lerle ilgili liberal mitin balonunun sönmesine yol açtı. Ukrayna ve Kırgızistan olayları, her biri “lale”, “gül”, “kadife”, “portakal”/”turuncu”, “sedir” gibi sıfatlarla anılan “devrimler” döneminin sona erdiğini gösteriyordu. Birkaç yıl önce, mevcut rejimden bezmiş, yoksul ve örgütsüz oldukları için kolaylıkla propaganda ve vaatlerle seferber edilebilen kitleler, bu kez, birkaç yıl iktidarda kalmış hükümetleri alaşağı etmek için harekete geçmişlerdi. Öte yandan seçimler sonrasında Kırgızistan’da, yönetimi boyunca halkın daha da yoksullaştığı, yolsuzluk ve rüşvetin eskisini aratmayacak boyuta geldiği hükümet devrilmiş, Başbakan Bakiyev halktan gizlenmek zorunda kalmış, kaçmış, bunu takip eden süreçte gelişen ve yaz aylarına kadar süren huzursuzluk Kırgız devletinin ülkedeki Özbeklere saldırmasına; Özbek azınlığın bir kısmının ülkeden sürülmesine yol açacak kadar derinleşmişti.

Görüldü  ki, “renkli devrimler”in işbaşına getirilen hükümetleri, geride kurumları sağlamlaştırılmış bir demokrasi değil diktatörlük, burjuva demokrasisinin başlıca vaatlerinden olan eşitlik değil ülke halkları arasında düşmanlık, refah değil enkaz bırakarak hüküm sürmüşlerdi.

Aslında, bu ülkelerin kaynaklarının emperyalist tekellere açılması anlamına gelen kapitalist restorasyon sürecinde iliklerine kadar sömürülen halkların başka türlü bir yanıt vermemesi ve bu rejimlerin daha fazla dejenere olmaması şaşırtıcı olurdu. Bu bakımdan, “renkli devrimler”in umulan sona ulaştığı söylenmelidir.

DEVRİM VE “DEVRİM” 

Önceki yüzyılın başında dünyanın en köklü ve eski imparatorluğunu devirerek işçi sınıfını iktidara getiren Bolşevik Devrim’in yapıldığı topraklarda 21. yüzyıla girerken, o devrimin bir karikatürü bile olamayacak hükümet değişikliğini devrim olarak tanımlayan liberal politikacılar, kuşkusuz Troçki’nin “dünya devrimi” teorisinden de esinlenmişlerdi. “Renkli devrimler”in birbiri peşi sıra başka ülkelerde gerçekleşeceğini öngörüyor ve bunun önceden planlanabilir bir müdahale olduğuna inanıyorlardı. Böylece dünyanın, liberalizasyonuna yeterince ayak uyduramayan, gereken adımları atıp açılımlarını gerçekleştiremeyen iktidarları, küçük bir kitle manüplasyonuyla, zahmetsizce yerlerini işbirliğine yatkın haleflerine bırakacak, tarih sahnesinden silineceklerdi.

“Renkli devrimler”in mimarları, gerçekte, burjuva iktidarların devrilip iktisadi düzenin alaşağı edildiği gerçek bir devrim olasılığından ödleri kopmakla birlikte, devrim kavramının devrim yaşamış halkların belleğindeki ve diğer dünya halklarının zihnindeki güçlü çağrışımlarının farkındadırlar. On yıllar boyunca bu kavramın içinin boşaltılması, devrimin artık sosyalizmi hatırlatan bir kavram olmaktan çıkarılması için oluşturulmuş devasa bir yazın ve propaganda materyali vardır. Ama bu propaganda, pratik bir deneyim imkânına ancak “renkli devrimler” sırasında kavuşabilmiştir. “Renkli devrim” yandaşlarının ilgili ülkelerdeki siyasal değişikliklere devrim adını vererek, bu anılardan yararlanmak istediklerini düşünmek yanlış olmaz. Hem de böylece, sözcüğü, sosyalizm, işçi sınıfı iktidarı, kapitalizmin yıkılması gibi çağrışımlarından kurtarmayı da denemiş olacaklardı. Kavramı liberal kavramlarla birlikte anıp, liberalizasyon sürecinin gerektirdiği statüko değişikliklerinin ismi olarak kullanarak, ona yeni bir anlam kazandırabileceğini düşünmek, kavramlara keyfi olarak istediği anlamları yükleyebileceğini düşünen felsefi idealistin iflah olmaz hastalığının hâlâ sürdüğünü gösterir. Böyle bir zihniyet, yeri geldiğinde, “toplumsal mühendislik” projelerine “devrim”, eğitilmiş kışkırtıcılar topluluğuna “kitle” diyebilir ya da bu kavramları, tersine, bir öncekinin yerine kullanabilir.

Fakat kapitalist ideologların “devrim” dediği şey ile Sovyet halklarının geçen yüzyılın başında gerçekleştirdikleri devrimin amaçları ve sonuçları arasındaki farkın kavramsal işlemlerle giderilmesi ve birbirinden farklı iki toplumsal ve siyasal olay arasında eşitlik sağlanması mümkün değildir. Kapitalistlerin “devrim”inden kasıt, bu “devrim”lere konu olan ülkelerde serbest piyasa ve pazar ekonomisinin önündeki eskiden kalma bürokratik, siyasi ve hukuki engelleri ortadan kaldırmayı kolaylaştıran bir kitle rızası sağlamakken, bu topraklarda daha önce gerçekleşmiş olan Ekim Devrimi, üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek, bunları toplumsal mülkiyete geçirmeyi hedeflemişti. Devrimle kurulan işçi sınıfının iktidarı, merkezi plan esasına dayalı olarak yönetilen ekonominin kâr amacıyla değil, halkın ihtiyaçları gözetilerek örgütlenmesini gündemine almış ve kapitalist sistemdeki artı değer sömürüsüne son vermişti. Böyle bir sistemde bireysel kapitalist mülkiyetin yaşaması mümkün olmayacaktı. Halbuki kapitalist restorasyonu gerçekleştirmenin aracı olan “renkli devrimler”, kapitalist-emperyalist ülkeler arasında pazar ve etki alanlarını geliştirmek için sürdürülen kavganın en çok kızıştığı bir dönemde, eski sosyalist ülkelerin de serbest piyasa ekonomisine eklemlenmesini kolaylaştırma amacını gütmüştür. Bu kapsamda, sayımlarda yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla ülkelerdeki seçim süreçlerine sözde halk desteği ile açık ve doğrudan müdahale, bu eklemlenme sürecinde ortaya çıkabilecek hiçbir pürüze tahammül edilemediğini de gösterir. Sosyalist rejimlerin çöküşünden sonra, bürokratik yönetimlerin altında, giderek kuralsız ve kaotik bir iktisadi yaşam süren; enflasyonun, karaborsanın, hızlı ücret düşüşlerinin, işsizliğin, yoksulluğun ve alt sınıflarla üst sınıflar arasında giderek derinleşen uçurumun, bu ülkeler üzerindeki manipülasyonu kolaylaştırdığı söylenebilir. Dünyanın, yazıda daha sonra bahsedilecek olan konjonktürel durumu da bunu kolaylaştırmış; böylece “renkli devrimler”, planlandığı üzere, art arda birkaç ülkede birden sökün edebilmiştir.

Aslında “renkli devrimler”in tarihi ’90’lı yıllardan daha öncesine uzatılabilir. 1982’de, Polonya’da, Gdansk tersanesinde Leh Walesa’nın önderliğinde başlayan Solidarnos Hareketi olarak bilinen, kısa sürede bütün ülkeye yayılan eylemler, Polonya’daki iktidarı devirmiş ve böylece 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışına kadar sürecek Doğu Avrupa’daki diğer gelişmeleri tetiklemişti. Polonya’daki gelişmeler, aslında, bölgedeki, çoğu İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan halk demokrasilerinde meydana gelen dejenerasyonun bir tür dışa vurumu oldu. Nazi işgaline karşı direnişlerden doğan halk demokrasileri, Sovyetler Birliği’ne ve demokratik ülkelere karşı “Soğuk Savaş” yürüten emperyalistlerin kuşatması ve içerdeki sosyalizm karşıtlarının da işbirliği sonucunda “yenilgiye uğradılar” ve sosyalizm hedefinden uzaklaştılar. Bu süreç, 1950’li yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nde de başlayan kapitalizmin restorasyonu süreciyle zamandaştır ve giderek 1980’li yıllarda hız kazanmıştır. Polonya’daki çöküşün ardından, zaten tıpkı Polonya gibi sosyalizm idealini yitirmiş diğer ülkelerde de benzer olaylar gündeme geldi: Macaristan, Çekoslovakya.. ve en son Arnavutluk Polonya’yı izledi.

“Renkli devrimler”i, esas olarak Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanında ortaya çıkan siyasal hareketler olarak tanımlamak, eksik olur. Burjuva liberallerin bu kategoride saydığı politik olayların bazıları, bu coğrafya dışında yer alır.

80’li yılların sonlarında Çin’de meydana gelen, ölümlerle sonuçlanan Tienenman olaylarının tetiklenmesinde rolü olduğunu, “renkli devrimler”in teorisyeni ve mimarı Soros açıkça belirtir.

Doğu Avrupa sınırları dışında ortaya çıkan bir “renkli devrim”  de, 2005’te tanık olunan Lübnan’daki “Sedir Devrimi”dir. Bir rejim değişikliği gündeme getirmemiş olmasına karşın, devrim olarak anılan olaylar, Lübnan’ın politik liderlerinden Refik Hariri’nin bir suikaste kurban gitmesiyle bağıntılı başlar. Suikastin sorumlusu olarak ilan edilen Suriye ile gerilen ilişkilerin sonucu, Suriye’nin Lübnan’a asker çıkarması olmuş ve bunun üzerine Beyrut’ta Şehitlik Meydanı’nda toplanan binlerce muhalifin Suriye aleyhine yaptığı gösteriler sonucunda Suriye Lübnan’dan geri çekilmiştir.

Geçtiğimiz yıl, İran’da Ahmedi Nejad ile Musavi’yi karşı karşıya getiren seçimlerde, sonuçların hileli olduğu iddiasıyla ortaya çıkan ve birkaç hafta süren muhalefet eylemlerini de, “renkli devrimler” kategorisinde sayanlar vardır. Fakat “Yeşil Devrim” gibi bir ismin de yakıştırıldığı gösteriler toplamı, Ahmedi Nejad’ın lehine sonuçlanan seçimin sonuçlarının değişmesini sağlayamamış, olaylar, Doğu Avrupa’daki “renkli devrimler” gibi, şarkılı türkülü, barışçıl bir biçimde gelişmemiş; çok sayıda insan tutuklanmış, birçok kişi de ölmüştür.

Görüldüğü  gibi, “renkli devrimler”, hedefi, eski halk demokrasili ülkelerde olduğu gibi hükümet değişikliği türünden bir siyasal sonucu elde etmeyle sınırlı sosyal olayları tarif etmek için kullanılmaz. Kavramın, bazen bir bölgedeki statükoyu korumak ya da değiştirmek, siyasal bir durum karşısında kitlelerin pozisyonunu ayarlamak, herhangi bir tepkiye kitle desteği sağlamak için yapılan müdahaleleri tanımlamak için de kullanıldığı görülür. Müdahalenin amacı, başta da belirtildiği gibi, odak olarak alınan bölgede neoliberal politikaların hayata geçirilmesini kolaylaştıracak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi, bölgedeki insan faktörünün böyle bir siyasi hedefin gerçekleştirilmesi doğrultusunda yeniden konumlandırılmasıdır. Ve aslında emperyalizmin yeni dönemdeki pazar paylaşımında öne çıkan politikalarını sürdürürken kullandığı birçok yöntem ve araç arasında “barışçıl” olduğu iddia edilen bir tanesidir bu. Ve bu “barışçıl” yöntem, kitlelerin bir “toplumsal mühendislik” çalışmasıyla, uygun propaganda araçları ve söylem kullanılarak, istenildiği yönde harekete geçirilebileceğini öngörür.

Aslında 2. Paylaşım Savaşı döneminde Karl Popper tarafından ileri sürülen, ve sosyalist devrimlerin eleştirisi üzerine kurulu ve sözde alternatifi olarak ortaya atılan “toplumsal mühendislik” tezi, mevcut burjuva demokrasisinin de başlıca mottosunu oluşturur. Sosyalist ülkelerin diktötürlükle yönetildiğini, liberal demokrasinin ise “açık toplum”lar yarattığını, yaratması gerektiğini ileri süren Popper’in felsefi gerekçelerini oluşturduğu ‘toplumsal mühendislik’in günümüzde bu kez ısrarla ve altı kalınca çizilmiş olarak gündeme gelmesinin, dünyanın, keskinleşmiş çelişkilerin belirlediği yeni konjontürüyle doğrudan ilgisi vardır.

Bu konjonktür, ana hatlarıyla 80’li yıllarda belirir.

Bu yıllar, Thatcher-Kohl-Reagan üçlüsünün başını çektiği neoliberalizasyon döneminin başlangıcına işaret eder. “Soğuk Savaş” döneminin bitmek üzere olduğu; Sovyetler Birliği’nin on yılın sonundaki çözülüşüne doğru hızla yol aldığı yıllardır, 80’ler. Batı’da, gelişmiş kapitalist ülkelerde emekçi sınıfların örgütlü mücadeleleriyle kazandıkları hakların 70’lerdeki krizle birlikte artık burjuvaziye bir yük haline geldiği, emek örgütlerinin de, bunun kolaylıkla telaffuz edilebilmesine olanak sağlayacak biçimde zaafiyet göstermeye başladığı zamanlar…

İngiltere’de, 84’teki madenci grevini bastıran İngiltere’nin muhafazakâr Başbakanı Thatcher’ın “toplum yoktur, bireyler vardır” diyerek özetlediği “toplumsal mühendislik”in yeni paradigması, “refah toplumları”nın çözülmesinden, emekçilerin örgütlü inisiyatifinin dağıtılmasından, devletin emekçilerin sağlık, eğitim ve diğer kolektif tüketimleriyle ilgili rolünün iptal edilerek, bu alanların piyasaya açılmasından oluşuyordu. Bu, emekçilerin, bir süre sonra kazanılmış hakları ihlal edilirken buna karşı çıkarak ortak tutum geliştirebilecekleri bütün sınıf örgütleriyle bir savaşa girilmesi ve bu savaşın sonucunda da, toplumun, örgütsüz bireylerden oluşan bir kütle olarak tasarlanması anlamına geliyordu ve böyle de yapıldı. Tekellerin, el koyduğu artı değer oranını yükseltebilmek için, bölüşüm sistemindeki, emekçiler lehine, onlar tarafından kazanılmış uygulamalarla savaşmaya başlaması yeni bir durum değildir, ama 80’li yıllardan bu yana süren küresel serbest piyasa bahsi içinde özel bir karakter kazanmıştır; çünkü bu çatışma, bütün dünyanın yeniden paylaşımı ve olabildiğince engelsiz bir pazar haline getirilmesi sürecinde tayin edici bir eksen olmuştur.

Serbest piyasa ekonomisinin önündeki engellerin kaldırılması, uluslararası tekellerin mutlak hakimiyetinin gerçekleştirilmesi amacı, dünya burjuvazisinin, Sovyetler Birliği’nin varlığı ve diğer ülkelerdeki örgütlü emekçilerin beklenir karşı koyuşları nedeniyle daha önce yapılamayanların bir an önce yapılması için statükonun değişmesi, insan topluluklarının şekillendirilmesi için harekete geçmesini gerektirmişti. Bu statüko değişikliği, öncelikle geçmiş sosyalizm deneyiminin alışkanlıklarını ve hassasiyetlerini taşıyan eski Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanındaki cumhuriyetleri, geçmişin halk demokrasili ülkelerini, ticari korumacılık konusunda esnemez ulus devletleri, İslami önceliklere göre yönetilen ülkeleri ve neoliberal emperyalist politikalara uyum sağlayamayan “üçüncü dünya ülkeleri”ni hedefledi.

Sözü edilen türde ülkelerin birbirinden farklı özelliklere sahip olması, emperyalist sömürgeciliğe karşı güçlü bir direniş geleneğine sahip, anti Amerikancılığın güçlü olduğu halkların varlığı, metropol ülkelerdeki emekçilerin kazanılmış hakları konusundaki hassasiyetleri ve bu ülke emekçilerinin hem kendi kayıplarına hem de dünyanın diğer ülkelerindeki emekçilerin yaşadıkları sorunlara kayıtsız veya tepkisiz kalmamaları yüzünden, bu değişim, kuşkusuz o kadar kolay olmayacaktır. Bu durumda, başını ABD’nin çektiği kapitalist-emperyalist kampın “Yeni Dünya Düzeni”ni kurmak için iki seçeneği vardır: Ya Irak’ta ve Afganistan’daki gibi kendisine direnecek bir devlet yönetimi ya da sosyal güçlerin olduğu yerlerde açıktan işgal ve şiddete başvuracak veya dönüşümü, zaten çözülmüş eski toplumsal ilişkilerin yeni bir forma girmeyi beklediği, siyasal olarak istikrarsız eski Sovyet coğrafyasında olduğu gibi kolaylıkla, “barışçıl” bir biçimde gerçekleştirmeyi deneyecektir. “Renkli devrimler”, bu ikinci seçenek içinde yer alır.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra bölgedeki nüfuzunu giderek kaybeden, ekonomik ve siyasi bakımdan ciddi bir sarsıntı yaşayan, üstüne üstlük 1990’lara doğru ciddi bir kriz atlatan, buna rağmen eski Sovyet coğrafyasındaki hegemonik iddialarını sürdürmekte direnen Rusya’nın burnunun dibinde gerçekleştirilen “renkli devrimler” kategorisindeki ABD patentli “mühendislik” çalışmaları, doğrudan doğruya, asıl olarak işte bu pazar genişletme, tekelci sermaye birikimi ve dolaşımını hızlandırma ve serbest piyasa ekonomisini yaygınlaştırma amacıyla ilgilidir.

Avrupa’nın doğu sınırından, yani Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Rusya’yı çevreleyerek devam eden ve oradan Uzakdoğu’ya uzanan hatta ve Ortadoğu coğrafyasında uluslararası sermayenin hegemonik üstünlük kurma çabası, bir yandan, örneğin 90’lı yılların başında eski Yugoslavya’nın şiddet yoluyla parçalanarak birkaç parçaya bölünmesi, Irak-Afganistan işgali ve İran, Suriye, Kuzey Kore üzerindeki diplomatik baskı, tehdit ve yaptırımlar biçiminde ortaya çıkarken; diğer yandan da “renkli devrimler” ile desteklenmiştir.

Ortadoğu’daki ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinin bulunduğu coğrafyada, başta enerji olmak üzere, bölgedeki hammadde kaynaklarının ve enerji ulaşım yollarının kontrolünün sağlanması, hem Batı’da hem de Doğu’daki işgücü maliyetinin düşürülerek, dünya emekçilerinin daha fazla sömürülmesi için kullanılan yöntemler, bölgelere ve bölgedeki sınıf mücadelelerinin seyrine ve halkın politik konumlanışına göre farklı olsa da, müdahalelerin yöneldiği hedef aynıdır.

ABD’nin, “haydut devletler” kategorisinde sınıflandırdığı  ülkelerde şiddete ve yaptırımlara başvurarak yapmak istediği ile, “renkli devrimler”le gerçekleştirilmek istenen, son tahlilde aynıdır. Sadece, sermayenin engelsiz ve koşulsuz yeniden üretimine ve dolaşımına olanak sağlayabilmek ve küresel düzeyde ekonomik ve siyasi liberalizasyonu gerçekleştirme hedefine ulaşabilmek için dünyanın bazı bölgelerinin kan gölüne çevrilmesiyle, bazı bölgelerin “renkli devrimler” vasıtasıyla yeniden yapılandırılması arasında yöntemsel bir fark vardır.

Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra, Irak ve Afganistan işgalinin de araya sıkıştırıldığı aradan geçen 15 yıllık sürede işgal ve savaş biçiminde ortaya çıkan müdahalelerin sonuçları, “renkli devrimler”in sonrasısıyla karşılaştırıldığında, bu, daha iyi anlaşılır. İç savaşı takiben, emperyalist güçler tarafından bölgeye gönderilen NATO Barış Gücü’nün gözetiminde eski Yugoslavya topraklarının parçalanmasıyla ortaya çıkan Sırbistan, Bosna Hersek, Hırvatistan ülkelerinde, bugün, ekonomik liberalizasyon süreci önemli ölçüde tamamlanmış görülüyor. Kamuya bağlı üretim ve hizmet birimlerinin özelleştirilmesi, sosyal güvencesizleştirme, temel sosyal hizmetlerin paralı hale getirilmesi, hammadde kaynaklarının tekellere hibe edilmesi, şimdi her biri “bağımsız” küçük kapitalist devletler halinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan ülkelerin geçmek zorunda bırakıldığı aşamalar arasında yer alır. Aynı süreç, öteki Doğu Avrupa ülkelerinde de yaşanmış; Polonya, Doğu Almanya (Batı Almanya ile birleşerek) Çekoslovakya da (Çek ve Slovak cumhuriyetlerine bölünerek) kapitalist sisteme tam entegrasyonunu gerçekleştirmiş; bunların bazıları AB’ye üye kabul edilerek, “ödüllendirilmiş” ya da tam denetim altına alınmıştır. Daha önce uzun süre barış içinde yaşayan, birbirinden farklı milliyet, din ve mezheplere bağlı halkların arasında kolektif yaşam anlayışındaki aşınmayı kolaylaştıran şoven-milliyetçi duyguların kışkırtılması, emekçilerin birlikte yaşaması ve davranmasının olanaklarını ortadan kaldırdığı gibi, zaten çözülmüş olan sosyal ilişkiler, kapitalist politikacılar tarafından kolaylıkla yönlendirilebilmiş; böylece bölgedeki insan faktörü de yeniden şekillendirilebilmiştir.

Irak’ta işgal sonrası gerçekleştirilen iktisadi dönüşüm de, eski Doğu Avrupa’daki tabloyla özünde benzerlikler içerir. Irak petrollerinin uluslararası tekellerin denetimine bırakılması, ülkenin mevcut kaynaklarının tekellerce özelleştirilerek yağmalanması, kamu kurum ve kuruluşlarının işgal kuvvetlerinin gözetimine bırakılması ve bunlara bağlı olarak işsizlik, yıkım ve yoksulluğun yoğunlaşması, hâlâ işgal koşulları altında yaşayan bir halkın kendi kaderi üzerindeki kontrolünü çoktan yitirmiş olması vb., zora dayalı bir liberalizasyonun sonucu olarak karşımıza çıkar. Irak, zaten hem böyle bir liberalizasyonun Irak’ın da dahil olduğu bölgede şartlarının yaratılması, hem de Ortadoğu’nun kontrol altında tutulmasında bu ülkenin çıkardığı zorlukların bertaraf edilmesi amacıyla işgal edilmiştir.

“Renkli devrimlere” zemin oluşturan ülkelerde de, “devrimler” sonrası durumun çok farklı olmadığı görülür. “Yumuşak güç” (soft Power) uygulanarak, “demokratik” yollarla yapılan iktidar değişikliklerinin ardından, ABD’nin, Rusya hinterlandındaki ve Ortadoğu’yu çevreleyen kuşakta kontrolü artmış, bu ülkelerdeki askeri varlığı güçlenmiş, bölge ülkelerindeki petrol ve doğal gaz hatlarının denetimi az çok ele geçirilmiş; kamu kurumlarının özelleştirilmesi ve liberalizasyonunda uzun bir yol kat edilmiş ve sosyal politikaların tasfiyesinde istenilen hedefe önemli ölçüde ulaşılmıştır.

Bu, bir çırpıda söylenebilen kapitalist dönüşümün unsurlarının tek tek ve topluca bu ülkelerde yaşayan halklara maliyeti ise, kuşkusuz hesaplanamaz boyuttadır. Sermayenin küreselleşme döneminin başlıca yönelimi, emek gücünün maliyetini, rekabet şartlarını sertleştirerek en aza indirmek olduğundan, bugün bu ülkelerin işsizlikle ve düşük ücretle terbiye edilen emekçileri, konuttan sağlığa, eğitimden sosyal hizmetlere, ulaşımdan mezarda emeklilik uygulamasına kadar ciddi yoksunluklar içinde yaşamakta ve liberalizasyonun bütün yükünü üstlenmektedirler.

Gürcistan’da Saakaşvili’nin iktidara gelişinin ardından geçen yedi yılda, ülkedeki ekonomik büyüme iddia edilenin altında kalmış, Şevardnadze döneminin yolsuzluklarına, rüşvete ve bürokrasiye karşı tepkilerini arkasına alarak iktidara gelen Saakaşvili, uluslararası tekeller için esnettiği bürokratik prosedürü, Gürcistan halkının gereksinimleri söz konusu olduğunda olduğu gibi korumuş; bürokrasideki rüşvet ve yoksulluk, önceki dönemle kıyaslanabilecek bir biçimde artmıştır. Kırgızistan’da bir “renkli devrim”le işbaşına gelen ve halk ayaklanmasıyla iktidardan düşen Bakiyev’in hükümeti zamanında 6-7 dolar asgari ücretle çalışmak zorunda bırakılan, Başbakan’ın yakınlarına ve aile efradına hibe ederek özelleştirdiği kamu kurumlarının hizmetlerine yapılan olağanüstü zamlarla baş etmeye çalışan Kırgız emekçisinin, rüşvet, adam kayırma, dolandırıcılık, bürokrasi propagandalarıyla hükümete talip olmaya yeltenecek başka bir “aday”a güvenebilmesi için köprülerin altından çok suların akması gerekir. “Renkli devrimler”in yapıldığı ülkelerde yaşayan emekçileri ceplerindeki son kuruşa kadar soyan hükümetlerin ikisinin, son birkaç ayda halkın tepkisiyle arka arkaya düşmesi, bu yüzden hiç rastlantı olarak görülemez. Ukrayna ve Kırgızistan’da bu yıl ortaya çıkan olaylar, “renkli devrim” cephesini, bu yüzden önemli ölçüde çökertmiştir.

Ancak,“renkli devrim” yaşamış iki ülkede işlerin tersine dönmesi, bu devrimler sırasında ileri sürülen temel propaganda konularının da bir daha kullanılamaz hale geldiğini göstermez. Uluslararası tekelci sermayeye bağlı propaganda odaklarının seçim öncesinde ve sonrasında ileri sürdüğü tezler, aslında gerici burjuva liberalizminin öteden beri ileri sürdüğü tezlerin güncellenmesinden ibarettir. Aşağıdaki bölümde, kısaca bu propagandanın içeriğine ve “renkli devrimler”in esin kaynaklarına değinilecektir.

“RENKLİ DEVRİMLER”İN POLİTİK VE İDEOLOJİK İÇERİĞİ YA DA SOROS ADINDA BİR LİBERAL SPEKÜLATÖR

“Renkli devrimler”, bu devrimlere ön ayak olan odaklar tarafından kontrol edilen medyada, devrimlerin gerçekleştikleri ülkelere demokrasi, huzur ve refah getirecekleri/getirdikleri söylenerek propaganda edilmiş, bir rejimin, bir sistemin kansız ve barışçıl yollarla değiştirilebilirliğinin kanıtı olarak gösterilmişti. Bir yandan halk devrimlerinin içerdiği var sayılan şiddetin ve ideolojik kapsamın eleştirisi, diğer yandan da ABD üstünlüğü hayalinin sadece ve ancak şiddet ve işgal yoluyla gerçekleştirilebileceği üzerine inşa edilmiş Bush döneminin yeni muhafazakâr doktrinine karşı, daha “insancıl” bir seçenek olduğu iddia ediliyordu. Böyle iddia edilmesi, “renkli devrimler”in, ABD’nin yayılmacı politikalarından özerk ve bağımsız bir süreç izlediği ve bu devrimleri savunanların da, ABD’nin gölgesinin dışında ve onun genel yönelimlerine muhalif durduğu yanılsamasını üretmeye zemin hazırladı.

Hatta giderek, tek bir kişinin yeteneğinin ve gücünün dünyayı kurtarmayı başarabileceğini iddia eden Hollywood filmlerinin verdiği kültürel mesajlara teşne olanlar için, bu “devrimler”, Soros denen, “iyiliksever”, “demokrat”, borsadan kazandığı parayı modern bir Robin Hood gibi, yoksul ülkeler demokrasiye kavuşsun diye harcamaktan sakınmayan bir adamın, halkı peşine takarak, ABD’ye ve diğer tiranlıklara tek başına kafa tutmasının bir sonucu olarak da görülebildi.

Ailesi, Nazizm döneminde, Macaristan’dan ABD’ye göç etmiş olan Soros, “renkli devrimler”deki rolünü hiçbir zaman inkâr etmedi. Her ülkede kurduğu vakıflar aracılığıyla toplumsal ilişkileri ve siyasal yönelimleri etkilemeye çalıştığını, her zaman söyledi; kazandığı dolarların büyük bir kısmını “hayırseverlik” işlerine yatırdığını, kapitalizmi terbiye etmek için çok çaba harcadığını ikrar ederken, “renkli devrimler”in arkasında birer Rambo’nun var olduğunu düşünmeye yatkın olanları haklı çıkaracak beyanlarda bulunmaktan imtina etmedi.

Peki, gerçekten Soros, özellikle son on yılda kanlı işgal ve savaş politikalarıyla dünya halklarının nefretini üstüne çeken ABD’nin yayılmacı politikalarını samimiyetle eleştiren, anti demokratik rejimlerce yönetilen ülkelerdeki halklara kol kanat geren bir modern zaman mesihi midir? Ve onun yöntemlerinin, sermayenin dokunduğu her yeri halklar açısından çöle dönüştüren etkilerini giderme yeteneği mi vardır, yoksa o, bizzat kendisi de spekülatör bir tekelci burjuva olarak, küresel sermaye gericiliğinin yumruğunun sadece “kadife” bir eldiven içinde gizlenmesini kolaylaştıran sahtekâr bir hatip midir?

ABD’nin günümüzdeki politik ve iktisadi hedefleri doğrultusunda gerçekleştirilen “renkli devrimler”in, hayırsever, zengin bir burjuva liberalin bireysel bir tercihi ve eylemiymiş gibi sunulması, kuşkusuz bu devrimlerin arkasındaki gücü ve onları ortaya çıkaran mekanizmanın işleyişini gözden gizlemeye, “devrimler” sırasında kendi hoşnutsuzlukları için sokağa dökülmüş, üzerlerindeki “toplumsal mühendislik” çalışmasından bihaber kitlelerin inisiyatifinin kendiliğindenliğinin ABD damgasıyla lekelenmesini önlemeye yönelik bir niyet vardır. “Devrimci mesih”in (Soros’un) bir Amerikan borsacısı olması bu niyetle çelişmez, hatta kendi ülkesine kafa tutan biri olarak, onun varlığına bir anlam katacağı da düşünülür.

Soros, “renkli devrimler”in ve bu “devrimler” aracılığıyla kurulacağını iddia ettiği “Açık Toplum”un teorisini yapmış ve yazdığı kitaplarda, kendi ülkelerindeki gidişattan hoşnutsuz emekçiler üzerinde, kurduğu vakıflar aracılığıyla nasıl bir “toplumsal mühendislik” çalışmasını örgtleyip yönlendirdiğini açık açık anlatmıştır. Çoğunu Popper’den alıp güncelleştirdiği kavramlar eşliğinde kurduğu teori, “renkli devrimler”in çıkış noktasını oluşturur.

Soros, “Açık Toplum – Küresel Kapitalizmde Reform” başlıklı kitabında, “Mevcut durumun ayırt edici özelliği ‘rejim’ olarak tanımlanamamasıdır” diye yazar ve ekler: “Küresel mali sisteme uygun bir politik sistem yoktur; ayrıca küresel politik sistemin uygulanabilir veya arzu edilir olduğuna dair bir görüş birliği de yoktur.” (Soros, Açık Toplum, sf. 273)

“Renkli devrimler”in kalkış noktasını özetleyen bir ifadedir bu. Küresel mali sisteme uygun; uluslararası sermayenin tüm ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak, hedeflerine engel çıkarmadan ulaşmasını kolaylaştıracak, bütün dünyada tektipleşmiş, emperyalizm tarafından doğrudan kontrol edilebilen bir politik rejimin henüz oluşturulamamış olmasından yakınırken, haklıdır da. Dünya halkları ABD işgallerine sessizce boyun eğmezken, emperyalist politikalara karşı her yerde protesto gösterileri yükselirken, ve hâlâ “iki kutuplu dünya”nın “kalıntıları” ve alışkanlıkları sürüyorken, dünyanın, çıkarları birbirine karşıt sınıflara bölünmüşlüğü ve sınıf mücadeleleri devam ediyorken, Soros’un hayal ettiği gibi bir rejimin kurulması da olanaksızdır.

Soros’un eyleminin itici gücünü, işte bu karşı çıkışların “toplumsal mühendislik” çalışması yoluyla etkisizleştirilmesi, ABD politikalarına kanalize edilmesi ve dünya emekçilerinin bu politikalara rızasının kazanılması oluşturur. Çünkü mali sermayenin muhayyel sınırsız egemenliğinin sonuçlarına katlanacak olan dünya emekçilerinin, politik hedefler konusunda ikna olması, hatta bu egemenliğe gösterdikleri rıza karşılığında az çok ödüllendirilmeleri önemlidir, Soros için. Nitekim, serbest piyasanın hiçbir kısıtlamaya maruz kalmamasını savunarak, Bush dönemi yöneticilerini, sermayenin dolaşımı sırasında ortaya çıkan engelleri insan faktörünü hesaba katmadan, rıza mekanizmalarını işletmeden şiddetle ortadan kaldırmayı tercih ettikleri için eleştirir:

“Bush yönetiminin üstünlükçü ideolojisi açık toplum ilkeleriyle çelişki halindedir; çünkü son doğruya sahip olduğunu iddia etmektedir. Diğerlerinden daha güçlü olduğumuzdan dolayı, daha iyisini bilmemiz ve haklı olmak zorunda olmamız gerektiğini varsayar. Bu noktada köktendincilik ile Amerikan üstünlüğü ideolojisini biçimlendirmeye çalışan piyasa tutuculuğu ile bir araya gelir.” (Soros, Amerikan Üstünlüğü Hayali, sf. 27)

Aslında Soros’un ABD’nin üstünlüğü konusunda bir şüphesi yoktur. Bu üstünlüğün bütün dünyada benimsenebilmesi için uygulanacak yöntemler bakımından, neo-muhafazakârlardan ayrılır sadece. Irak işgalini, askeri müdahaleleri eleştirir. Ama bu, ABD’nin askeri müdahalelerine, “gerekiyorsa” karşı çıktığı anlamına gelmez. Amerikan Üstünlüğü Hayali kitabında, askeri müdahale gerekçelerini sıralar, ki hiç de az sayıda maddede toplanmaz bunlar. Bir yerde der ki: “Askeri müdahale, ancak krizin önlenmesi veya barışçı yollarla çözülmesi için askeri olmayan her seçeneğin incelenip, askeri eylem dışında hiçbir önlemin başarılı olmayacağına dair mantıklı sebepler olduğu durumlarda kabul edilebilir.” (Amerikan Üstünlüğü Hayali, sf. 118)

Soros, askeri müdahalelere sıra gelinceye kadar, diplomatik yolların, propaganda yöntemlerinin kullanılmasını, müdahale konusu ülkenin ve dünya emekçilerinin ikna edilmesi bakımından önemser. Çünkü bunlar, ABD’nin küresel hegemonyası için kullandığı argümanları ve yöntemleri meşrulaştırmaya hizmet edecektir. ABD politikacılarının, “kimin kazandığını değil, hangi hikâyenin kazandığını” öncelik olarak görmesinden yanadır. Ne de olsa, askeri müdaheleler için “mantıklı sebepler”i formülleştirecek olanlar da onlardır ve ABD, bu imkânı elinin altında bulundurma hakkına sahip olduğu için de, “bütün yollar” denendikten sonra, sıranın askeri müdaheleye gelmesinde bir sakınca olmayacaktır!

Böylece, Soros ve ekibi, küresel bir merkez olarak tanımladıkları ABD’nin çıkarlarının, bütün dünyanın çıkarları haline gelmesini umdukları bir öykülendirme sürecinin, rıza kazandırıcı aktörleri olmaya soyunmuşlardır. Öykünün içine, Birleşmiş Milletler, ülkelerdeki bazı siyasi kurumlar ve kişiler, entelektüeller, sivil toplum örgütleri (Soros’un kurup destekledikleri) ve mali sermayenin temsilcileri de “demokratik birer figür olarak” dahil olur. Soros, herkesin, ABD patentli bir hikâyenin kendi hikâyesi olduğuna inanmadan, ABD’nin gücü ve etkisinin dünyada kabul görmeyeceğinde ısrarlıdır. Ve bu “hikaye”ye o kadar güvenir ki, belagatle, devletlerle ve hakla dostane ilişkiler kurarak, masa başında söylenmiş güzel sözlerle, “kazan-kazan”cı yaklaşımlarla, ABD’nin yayılmacı politikalarına kimsenin itiraz edemeyeceğine inanır.

Onun “açık toplum”cu “demokratik” cephesi, felsefesine uygun bir örgütlenmedir. Sömürücülerle sömürülenler, ezenlerle ezilenler, işveren örgütleriyle örgütsüzleştirilmiş emekçiler için kurulmuş sivil toplum örgütleri, Dünya Bankası’yla onun para politikaları yüzünden yoksullaşmış haklar, bir arada, bu cephede yer alacaktır. İki sınıf arasındaki çatışmanın önlenmesini, yumuşatılmasını ve bu yolla emekçilerin burjuvazi tarafından daha rahat manipüle edilmesini kolaylaştıran bu örgütlenme anlayışıyla, “renkli devrimler”in mimarı Soros, çelişkinin asıl niteliğini gizlemiş; sınıflar arasındaki çelişkiyi, ABD’nin beğenmediği hükümetlerle çelişkiye indirgemiş olacaktır.

Aslında temel öykünün, örneğin ABD’deki en gerici, en muhafazakâr stratej ve taktisyenlerden olan Brzezinski’nin anlattığı öyküden temelde pek bir farkı yoktur. Brzezinski, ABD’ye karşı dünya halklarının nefretini mutlak kabul ederek, ülkenin çok sayıda düşmana sahip olduğunu düşünür ve bunun için Amerikan askeri gücünün caydırıcılığı ve şiddetinin vazgeçilmez olduğunu yazarken; Soros, nefretin, işbirliğiyle sonuçlanabilecek bir duygu durumuna, ikna ile dönüştürülebileceği fikrindedir.

Brzezinski şöyle yazar: “Amerika giderek etkileşimli ve birbirine bağımlı hale gelen bir dünyada çıkarlarını korurken güvensizlik ortamına ne kadar tahammül edebilir? Amerika için artık bir tercih yoktur: sosyal olarak onaylamasa bile, güvensizliği siyasi olarak idare edebilir olmalıdır. Amerika, dünyayı dönüştüren toplumdur; hatta egemenliğe dayalı uluslararası siyasette karşı yıkıcı etkisi bile devrimseldir… Kendi güvenliğinin tek yanlı koruyucusudur. ABD kongresi ABD askeri gücünün konuşlandığı üç önemli yabancı bölgeden aniden geri çekilme emri verse ne olurdu? ABD’nin bu şekilde geri çekilmesi, kuşkusuz dünyayı neredeyse anında siyasi olarak kaotik bir krize sokardı…” ( Tercih, sf. 32)

Soros, pervasızca peşinden koşulan Amerikan üstünlüğünün, şiddet yoluyla kurulmaya çalışılan hegemonyanın, yeni düşmanlar yaratmasından ve ABD ile dünyanın geri kalanını tehlikeye atmasından yakınır. Bunun için de, “Başkan Bush’u reddetmemiz gerekir” diye konuşur ve ABD’nin ittifaklarını güçlendirmesinin, dünya devletlerinin ve halkların (seçmenlerin) ikna edilmesinin, ABD ve dünya güvenliği için şart olduğunu yazar.

Peki, nasıl bir hat izlenmelidir bunun için? Soros, ABD’nin muhafazakâr politikacılarının düşündüğü gibi topyekûn bir düşman tanımının doğru olmadığını, “haydut devletler” diye nitelendirilen ve muhtemel bir askeri müdahalenin konusu olarak görülen ülkelerin farklı dinamikleri olduğunu iddia eder ve her birine özel bir yaklaşım gerektiğini savunur. Soros’un asıl yönelimi, o dinamiklerin açığa çıkarılması ve manüpile edilmesinden yanadır. Bunun için de, ilk kez 1984’te Macaristan’da kurduğu vakıf gibi, dünyanın birçok “müdahale edilmesi gereken” bölgesinde de vakıflar kurar. Bu vakıflar aracılığıyla, hem bir “sivil toplum” oluşturmak derdindedir, hem de üniversitelerdeki sosyal araştırma konularını belirleyerek, yönlendirme. “Renkli devrimler”in yapıldığı ülkelerde kurduğu gençlik örgütlenmelerinde, lider vasfında olanları eğitir. Birçok ülkede medyalar oluşturur; gazeteler ve televizyonlar kurar. Entelektüelleri, vakıfları aracılığıyla fonlayarak, onları gerici liberal fikirlerin yayıcısı, fikir militanları haline dönüştürmeye çalışır ve böylece, “renkli devrimler” için gerek duyduğu fikri hegemonik ortamın yaratılmasına ve insan gücünün ve ruhunun şekillendirilmesine çalışır. Ama sadece o değil, “meşru kapitalizm”in kurumlaşabilmesi için devlet yöneticilerine, yatırımcılara da parasal kaynak sunar.

Soros şöyle ifadeler kullanır:

“Sovyet sisteminin dağılmasında aktif olarak görev aldım…” (Açık Toplum, sf. 101)

“Prematüre bir başlangıçtan sonra komünist yönetim altındaki ülkelere yoğunlaştım; özellikle anavatanım olan Macaristan’a. Macaristan’daki vakfım, 1985’te Macaristan Bilim Akademisi ile bir ortak girişim olarak kurulmuştu ve sivil toplumun destekçisi olarak faaliyet gösteriyordu…” (Age, sf. 108)

“Uluslararası Bilim Vakfını 100 milyon dolarla kurdum. İlk işimiz Rusya’nın en iyi 400 bilim adamına, Rusya’da kalmalarını teşvik ederek, bilimsel çalışmalarına devam edecekleri umuduyla 500’er dolar dağıtmaktı…” (Age, sf. 219)

“Eğer Rusya haydut kapitalizmden meşru kapitalizme geçiş yapmazsa bütün hayırseverliğim boşuna olacaktı…” (Age, sf. 222)

“Açık toplumu destekleyecek mali araçlara sahiptim. Birkaç yıl zarfında vakıflarımın büyüklüğünü yüze katladım; yıllık olarak 3 milyon dolardan 300 milyon dolara…” (Age, sf. 108)

“Dünyadaki en büyük NGO’lar ağının kurucusuyum… NGO’ların liderleri, kendilerini, işletme yöneticilerinin kârlara adadığından daha fazla amaçlarına adarlar…” (Age, sf. 156)

“Ukrayna daha bağımsız olmadan biz vakfımızı kurmuştuk. Bağımsızlığını ilan edince, danışmanlar sağlayarak yardımcı olduk. Korkarım, Kırgızistan örneğinde devrim, olması gerekenden erken geldi. Çünkü henüz kurumlar çok zayıf. O yüzden Ukrayna, Kırgızistan gibi yerlerde demokratik rejimlerin başarılı olamayacağından endişeliyim. Bence demokratik devrim sadece bir başlangıçtır, sonuç değil. Bu değişim sürecinin sonuca ulaşması için Batı daha aktif rol almalı. Bu konuda baskı yapıyorum.” (Milliyet’teki röportajından.)

Buna benzer pek çok ifade, Soros’un, tek tek ülkelere yaptığı müdahaleleri ve kapitalizmin yeni çağında, onu nasıl reforme ettiğini, kurduğu paradigmayı anlattığı kitaplarında yer alır.

Ustası Karl Popper’in, tarihsel materyalizmi kadercilik ve kehanet ile eleştirerek ürettiği “parça parça toplumsal mühendislik” kuramı, Soros’un tezlerinin ve pratiğinin, çalışmalarının, ideolojik-kuramsal temelini oluşturmuştur. Popper, Marksizmi açıkça vulgarize ettiği Açık Toplum teorisinde, Marx’ın tarihin düz bir çizgi olarak ilerlediğini söylediğini ve bütün toplumların bu düz çizginin sonunda, bir devrimle sosyalizme ulaşacağı kehanetinde bulunduğunu iddia eder. Bir liberal olarak Soros da, tıpkı hocası gibi, buradan hareket etmiştir. Marx’ın yöntemiyle, toplumların analizinden ancak bir “kehanet” çıkacağı iddiasını, “toplumsal mühendislik” çalışması önererek tamamlar.

Halbuki Marx, Popper’in kabalaştırdığı biçimde, toplumların eninde sonunda, kendiliğinden, belirli bir şemayı izleyerek evrimleşeceğini, hiçbir yapıtında ileri sürmemiştir. O, kapitalizmin analizini yaparken, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin çatışmasının kaçınılmaz olarak bir proleter devrime yol açacağını söylemiş, ama bunun, kendiliğinden gelişen bir evrim olmadığını yazmıştır. Marx’ın kuramının, kapitalizmin –işçi sınfının devrimci mücadelesini gereksinmeden– zorunlu olarak sosyalizme evrileceği tezini içerdiği, daha çok liberal politikacıların yorumudur ve Marx’ı böyle yorumlamakla onun tezini tahrif ederler. Marx, tarihi yapanın sınıf mücadeleleri olduğunu söylerken, kapitalizmden sosyalizme geçişin ancak tarihsel öznenin inisiyatifiyle olabileceğine dikkat çeker. Yani sosyalizm, artık insanlığın gelişiminin önünde engel olan kapitalizmin arkaikleşmiş ilişkilerinden kurtulmak isteyen işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin sonunda kurulacaktır. Böyle bir mücadele, üretim araçları üzerindeki bireysel mülkiyeti yıkmayı ve kapitalist iktidarın yerine işçi sınıfı iktidarını kurmayı amaçlayan mücadele sürdürülmüyorsa, kapitalizmin sosyalizme kendiliğinden dönüşümü söz konusu bile değildir. Marx, kapitalizmi zorunlu olarak sosyalizmin izleyeceğini söylerken, daha Komünist Manifesto’dan itibaren analiz ettiği bir gerçekliğe dayanır; kapitalizmin işçi sınıfını, yani kendi mezar kazıcılarını da yarattığı gerçeğine ve işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin “zorunlu” ve “kaçınılmaz” olacağına.

Popper’in, toplumsal olayların yönünün kestirilemez olduğu teziyse, eğer bir toplum analizine sahip değilseniz geçerli olabilir. Çıkarları birbiriyle uzlaşmaz sınıflara bölünmüş, çelişkili bir toplumda, bu sınıflar arasındaki mücadelenin bir biçimde sonuçlanmak zorunda olduğunu göremezseniz; teorinin tutarlılığının, kullanılan kavramların kendi aralarındaki tutarlılıktan ibaret olduğunu sanır, teorinin gerçekliğe uygunluğunu önemsemezseniz, keyfi olarak vaz geçtiğiniz faktörler yüzünden, kapitalizmden sosyalizme geçiş fikri de, üzerinde durduğunuz kavramsal düzeyden, olanaksızlık olarak görünür. Popper, sınıf mücadelesi gerçeğini keyfi olarak ihmal etmiştir. Çünkü ona göre, sınıf mücadelesi, toplumdaki çok çeşitli mücadelelerden biridir ve diğerleri gibi, o da, ancak bir “teklif”tir.

Sınıf mücadelesini hesaba katmayan bir tarih ve gelişme kuramcısının elinde,  böylece, kendi kendine sosyalizme evrilmediğini keşfettiği, sonsuza kadar sürecek bir kapitalizm fikri kalır. Popper’in elinde de, isteyerek bu kalmıştır. Fakat aptal olmadığı için, kapitalizmin, ne kadar berbat, zalim ve demokrasiyle uyuşmayan bir sistem olduğunun farkındadır. “Açık Toplum” tezini de, bunun için geliştirir. Sermaye düzeniyle demokrasi arasında “zoraki” bir ilişki kurulabileceğini ve bunun için uğraşılması gerektiğini iddia eder. Tarihsel gelişimin analizinden, gelişimin temel yasalarını saptayacak bir soyutlama yapılarak, gidişata müdahale etmek mümkün değildir, ona göre –bu, “kadercilik” ve/veya “kehanet” olur–; ama, kapitalist kurumlar planlanabilir, kurumların yönelimleri değiştirilebilir.

Şöyle yazar: “…Hiç de iç açıcı bir dünyanın sürüp gideceği ihtimalini düşünerek vakit kaybetmememiz gerektiği görüşüne tamamen katılıyorum. Ne var ki, bundan başka tek imkân, daha iyi bir dünyanın geleceği kehaneti ile oyalanmak ve onun doğumuna propaganda ve başka akıl dışı yollarla, hatta zora baş vurarak yardımcı olmak değildir. Bir imkân da, içinde yaşadığımız dünyanın hemen düzeltilmesi için bir teknolojinin, bir bölük pörçük mühendislik yönteminin geliştirilmesi olabilir.” (Açık Toplum ve Düşmanları, 2. Cilt, sf. 130)

Popper, Marx’ın üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi ve bu çelişkiyi çözecek gücün örgütlü işçi sınıfı olduğu tespitini eksenine yerleştirdiği teorisini, onun söylediklerini hiç anlamayarak, tarihin gidişatında kendiliğinden bir erek gören kimi pozitivist teologların tezleriyle aynı kefeye koymuştur, ve sözde Marx’ın da beyan ettiği o son erek için verilen mücadeleyi, harcanan çabaları küçümsemek için, onu, “tarihsici” olmakla suçlamıştır. Üstelik kitabını yazdığı yıllar, Sovyetler Birliği’nde bir işçi devriminin mümkün olduğunun kanıtlandığı ve bu devrimin kendi kurumlarını ve devletini yarattığı yıllardır.

Esasen her ikisi de; Popper ve Soros da, kapitalist sınıfların mülksüzleştirildiği sosyalizmden nefret ederler. Sosyalizmin mümkün olup olmadığı, tarihsel gelişimin öngörülüp öngörülemeyeceği tartışmasını da, zaten, burjuva liberallerin sosyalizme karşı duydukları hoşnutsuzluğun teorik, tarihsel ve felsefi gerekçelerini hazırlamak ve Marksizmin yerine, sözde ona alternatif bir eylem teorisi oluşturmak için yapmışlardır. Bu eylem teorisi, özel mülkiyet sisteminin, kabul ettikleri kusurlarını gidermek için sunulan bir yol haritasıdır bir bakıma.

Soros “demokrasinin kapitalizmle bir bağı yoktur” diye yazar ve asıl belirleyici olanın, kapitalizmin kendiliğinden ve “zorunlu” olarak içermediği “demokrasiyi kurmak ve yaşatmak için” yapılacak “parça parça mühendislik” olduğuna inanır. Ve böylelikle de, “ahlaki kaygıları olmayan bir piyasa”nın tahrip edici etkilerinin dengelenmesinde, piyasaya dışardan eklemlenmiş bir “demokrasi”den faydalanılacaktır.

Popper ve Soros’un “demokrasisi”, emekçilerin, kapitalist toplumda kendi yazgıları üzerinde denetim sahibi olmalarının imkânını sağlayan örgütlü gücüne dayanmaz. Daha ziyade Platon’cu bir yaklaşımla, siyasi elitler tarafından düşünülüp tasarlanan ve halka “uygun” görülen bir “demokrasi”dir bu. Sermaye sahibi sınıfın sömürücü faaliyetlerinin emekçilerde tepki yaratacak tahripkar etkilerini frenlemeye ve ahlaki kaygısı olmayan sermayeyi, piyasayı ahlaki normlarla sınırlamak suretiyle kontrol etmek üzerine kuruludur. Üretim araçlarının bireysel mülkiyetini esas alan, bölüşüm sistemindeki küçük ayarlamalarla “dezavantajlı kesimlere” pay vererek, bu mülkiyetin sonsuza kadar sürmesini gözeten böyle bir “demokrasi”, bugün “renkli devrimler”in projelendirildiği, sözde Açık Toplum’ların kurulduğu eski Sovyet ülkelerinde geçmişte yaşanan ve burjuva liberalin “totaliter” bulduğu sosyalist demokrasiden kilometrelerce uzakta durur.

Aslında kapitalizmin demokrasiyle zorunlu bir ilişki içinde olmadığını söylerken, hem Soros, hem de Popper haksız değildir. Kapitalist iktisadi ilişkilerin demokratik bir politik biçim içinde sürdürülebilmesinin koşulu, şimdiye dek, kapitalist ülkelerde süren sınıf mücadeleleri ve buna bağlı olarak, sömürülen, “alt” sınıfların kazanımlar elde etmeleri olmuştur. Mülkiyetin özel ellerde toplandığı bir sistemde, emekçi sınıfların sosyal yaşamlarında bir parça refah sağlanması, burjuva liberallerin ısrarla altını çizdikleri bireysel özgürlüklerin işleyebilmesi, burjuvazinin saldırgan politikalarının geriletilmesi ve temel hakların benimsenmesinin teminatı, örgütlü emekçilerin mücadelesinin belirli bir başarıyla ilerlemesidir. Üst sınıfların karşısında emekçi sınıfların örgütlü mevzilenişi olmadığı ya da zayıfladığı sürece, bu demokratik hak ve özgürlüklerin esamesi bile okunmayacaktır. Nitekim, 80’li yıllardan bu yana başlayan neoliberal dönüşüm sürecinde, emekçilerin sosyal haklarında yapılan kesintiler, örgütlü yapılarına yönelik saldırılar ve sendikal örgütlenmenin imkansızlaştırılması için ortaya atılan esnek çalışma, taşeronlaştırma, işgücünün hiyerarşik statülendirilmesi, yanı sıra tehdit ve şantaj gibi uygulamalarla birlikte, Batı’daki liberal demokrasinin ne kadar gerilediği, burjuvazinin eline kaldığında ne denli güdük olduğu ve burjuvazinin demokrasi dinamiği olduğu zamanların çok eskilerde kaldığı da görülmüştür. Doğrudur; burjuvazi artık demokrasi ile ilişkili değildir. Bir zamanların, işçi sınıfından duyduğu korkuyla ve bir proleter devrimi ihtimaline karşı aristokrasi ile uzlaşma eğilimi göstermesinden gelen gericileşmesi bir yana bırakılırsa, aristokrasi ve feodalizmle çatıştığı ölçüde hâlâ tarihsel bakımdan ilerici bir rol oynayan, bu arada siyasal demokrasi isteyen ve gerçekleşmesi kendisini de güçlendiren serbest rekabetçi burjuvazisinden eser kalmamıştır. Bu nitelikli küçük ve orta burjuvazi artık ara sınıf durumundadır ve iktidar dizginlerini sım sıkı eline geçirip oligarşik egemenliğini küçük burjuvazi dahil tüm ezilen sınıflara dayatan büyük burjuvazi olarak tekelci burjuvazi artık, gericiliğin esas kaynağı durumuna gelmiş, demokrasi ile tül bağlarını koparmıştır. Artık demokrasi değil, yalnızca egemenlik altına alma, talan etme vb. yönelimi nedeniyle değil, ama üretici güçlerin gelişmesinin önünde tam bir engel oluşturan tekelci niteliği nedeniyle de gericilik istemekte ve üretmektedir. Demokrasi değil dikte etme, dayatma eğilimindedir. Demokrasi eğilimi göstermediği gibi, demokrasi mücadelesinin başlıca hedefini oluşturmaktadır.

Emperyalistlerin, “demokrasi götürmek” iddiasıyla giriştikleri her fetih eyleminde hâlâ ideolojik mirasını kullandıkları Batı demokrasisi, aslında yıkılması için canla başla çaba harcadıkları bir devlet biçimidir artık. O demokrasiden geriye, sadece, artık emekçi örgütlerinin soluğunu ensesinde hissetmeyen, sözde çok partili, ama sadece burjuvazinin partilerinin dâhil edildiği parlamentolar kalmıştır.

Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmi totaliterlikle eleştiren, orada kişi hak ve hürriyetlerinin gözetilmediğini durmadan tekrar eden liberal demokrat, Sovyet demokrasisinin, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sisteminin ortadan kaldırılarak, kolektif mülkiyetin kurulması esasına dayandığını ve bu temel üzerine kurulmuş iktisadi sistem ile demokrasi arasındaki ilişkinin, kapitalizmde olduğu gibi “tesadüfi” ve “kurgulanmış” olmadığını, görmek istemez. Kapitalist toplumda, örgütsüzleştirilmiş emekçilerin tek tek, atomize bulunuşunu bireysel özgürlük adına yüceltirken, sosyalizmde, emekçilerin bulundukları bütün birimlerde yönetsel süreçlere katılabilmeleri için oluşturulmuş kolektif yerel organların, merkezi politikaya müdahale etmek bakımından onlara sağladığı olanağı yok sayar; hatta, bunu, bireysel varoluşa aykırı bulur. Kapitalist sistemde hukukun ve yasaların özel mülkiyeti korumak ve gözetmek için var oluşunu, bunların, sözde bireyin (burjuvanın) devlet karşısındaki konumunu güçlendirmek amacıyla oluşturulduğunu söyleyerek onaylarken, sosyalist ülke emekçilerinin hak ve özgürlüklerinin liberal demokrasilerde hiç olmadığı kadar yasal mevzuata dahil edilmiş olmasından, eninde sonunda yine bir totaliterlik çıkarır.

“Renkli devrim” mühendislerinin söylemi, işte böyle bir çarpıtma üzerine kuruludur. Bu “mühendislik” çalışmasına imza atanlar, totaliter ve despot yönetimlerce yönetildiğini iddia ettikleri, üstelik bu ülkelerin yöneticileri çoktan  kapitalistleşip bürokratlaşmışken, onların bütün suçunu sosyalizme yükleyerek,   eski Sovyet coğrafyasını, ABD’nin ihraç malı bir sözde demokrasiyle tanıştırma misyonunu üstlerine almışlardır.

Politik ve sendikal emek örgütlerinin zayıflamasını, kimisinin ortadan kalkmasını veya yozlaşmasını takiben, Batı’da öne çıkarılan “sivil toplum kuruluşları”, “renkli devrimler”in hazırlanışında da, bir örgütlenme biçimi olarak öne çıkarıldı. Soros eliyle kurulan “sivil toplum örgütleri”, 1980’li yıllardan itibaren, bütün Doğu Avrupa ülkeleriyle eski Sovyet sahasında propaganda yapmaktan kadro yetiştirmeye kadar, birçok faaliyet yürüttü. Soros’un “sivil toplum örgütleri” sermaye kesiminden memurlara, ev kadınlarından entelektüellere, devlet adamlarından bürokratlara kadar, hemen her kesimden insanla çalışmayı hedefliyordu. Sınıf örgütlerinin yerine geçirilen ve devlet üzerinde üretimden gelen gücün kullanılması yerine, işlevi, kuruluş amacına uygun bir duyarlılık konusunda kanaat üretmek, düzensiz müdahalelerde bulunmakla sınırlı ve de güdümlü “sivil toplum örgütleri”, “renkli devrimler”in yapıldığı ülkelerde, seçim sonrasında kurulacak hükümeti belirlemek doğrultusunda basbayağı siyasal bir rol üstlendiler. Kuşkusuz bu kurumların, grev ve toplusözleşme yetkisine sahip sendikalar gibi, sürekli denetleyici bir rolü ve yaptırım gücü yoktu. Seçimler zamanında kitleleri harekete geçiriyor, hedefe ulaştıktan sonra geri çekiliyorlardı. Soros, “Açık Toplum” düzenini tesis etmek için böyle örgütlerden yararlandı.

“Açık Toplum”dan ne kast ettiğini ise, yedi maddede şöyle anlattı: “Düzenli serbest adil seçimler; özgür ve çoğulcu medya; bağımsız yargının korunduğu bir hukuk düzeni; azınlık haklarının anayasal güvence altında olması; mülkiyet haklarını gözeten, dezavantajlı kesimlere sosyal güvenlik şemsiyesi ve fırsatlar sağlayan bir piyasa ekonomisi, çatışmaların barışçıl çözüme kavuşturulması konusunda kararlılık; yolsuzlukları engellemeye yönelik işleyen bir yasal düzen.”

Esasen böyle bir liste, içinde yaşadığımız dünyada, Sorosçu “renkli devrimler”in pratik deneyleri göz ardı edildiğinde, sade emekçinin kulağına hoş gelebilir.  Ukrayna, Kırgızistan ve Gürcistan’da, “renkli devrimler” sırasında, Soros’un adayı partilere destek sağlamak için propaganda süresi boyunca akıtılan devasa miktardaki paradan seçime katılan ya da katılma olasılığı bulunan öteki partilerin yoksun olduğu bir durumda, “düzenli, serbest ve adil seçim”den söz etmenin olanağı varsa, “renkli devrimler”in hepsi, hakikaten adil bir seçimin ürünüdür. Ama öyle olmamıştır; seçim sonuçları, Soros’un o ülkelerde kurduğu vakıflar aracılığıyla gelen paranın, uğurlarına akıtıldığı adayların büyük mali destekle seçildiği ve böylece eşitsizliğin hâkim bir unsur olduğu bir siyasal tablo ortaya çıkarır.

Çok önceden ülkelerde kurulan vakıfların kamuoyu oluşturmak için nasıl çalıştıklarını, Soros, hem özgeçmişinde, hem de Açık Toplum kitabında ayrıntılandırarak anlatmıştır. Kitle ateşleyicisi ajitatörlerin ABD’ye götürülerek eğitilmesinden, seçimler sırasındaki ritüellerin belirlenmesine ve kullanılacak propaganda araçları ve malzemelerinin maliyetinin karşılanmasına kadar, hepsinde, bu vakıfların imzası vardır. Vakıflar, “renkli devrimler”e konu olan ve henüz olmayan ülkelerde, bir “sivil toplum” ve kamuoyu oluşturma işlevi üstlenirler.

Söz konusu ülkelerde yaşanan ağır ekonomik çöküntü ve Sovyetler’in çökmesinden sonra kurumların yıpranmış olduğu, eski örgütlenmelerin işlevsizleştiği hesaba katılırsa, Soros’un bu ortamda örgütlediği “sivil toplum” gücünün de, eşit ve adil bir inisiyatife değil, konjonktürel bir boşlukta oluşan şekilsiz bir örgütlenmeye dayandığı daha iyi anlaşılabilir. Gürcistan’da, Soros’un kurduğu Rustavi televizyon kanalının bundan beş yıl önceki seçim zamanında tamamen Saakaşvili propagandası yapmak için kullanılması da, diğer adayların böyle bir olanağa sahip olmadığı koşullarda, “özgür ve çoğulcu medya” imkânının ne anlama geldiğini açıklar.

Soros, esasen, medyadan hukuka, parlamentodan bürokrasiye kadar, eleştirdiği mevcut kurumların karşısına çıkardığı kendi alternatifi için özgürlük istemiştir. Ve bu alternatif, on yıla yakın bir deneyimin gösterdiği gibi, aslında yeni bir bürokrasi, yeni yolsuzluklar ve ABD’ye kayıtsız şartsız teslimiyettir. “Çoğulcu medya”, “adil hukuk sistemi”, “demokratik parlamento”dan kast edilenden, sadece bu okunabilir. Öyle ki, Şvardnadze gibi, ABD’ye az çok sadık bir Başbakan’ın sadakat düzeyi bile yeterli görülmemiştir bu süreçte ve ABD ne istediyse yapan Şvardnadze’yi bile iktidardan giderken hayal kırıklığına uğratacak kadar, Saakaşvili’nin “tam biat”ı yönünde bir tercih yapılmıştır ülkede.

Sonuçta “renkli devrimler”, henüz sermayenin küresel dolaşımını bürokratik prosedürlerle yavaşlatan mevcut hukuk kurumu başta olmak üzere, tüm devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması, küresel kapitalizmin önündeki sosyal ve siyasal engellerin temizlenmesi için tasarlanmıştır. Sermayenin ihtiyaçlarına göre yenilenen hukuk kurumu, değiştirilen Anayasalar, bu değişikliklere göre kendilerini organize etmek zorunda kalacak olan diğer siyasal kurumların da yeniden yapılandırılmasının yolunu açar. Böylece, seçim sırasında Soros’un gözde haline getirdiği adayın propagandasından etkilenerek oy vermeye giden seçmenler, seçim eşiğini aştıklarında, küreselleşme için ideal rejimin kuruluşuna da rıza göstermiş sayılacak; Soros’un “toplum mühendisliği”nin başarısı için ihtiyaç duyduğu ikna da sağlanmış olacaktır. Ne karşılığında, peki? “Mülkiyet haklarını gözeten, dezavantajlı kesimlere sosyal güvenlik şemsiyesi ve fırsatlar sağlayan bir piyasa ekonomisi” karşılığında.

Bütün dünyada refah uygulamalarının, sosyal güvenlik politikalarının devletlerin, daha doğrusu sermayenin sırtında artık bir kambur olarak görüldüğü  ve bu yüzden hepsinin birer birer tasfiye edildiği günümüzde, devletin gözetiminde piyasa ekonomisine bırakılmış “sosyal güvenlik şemsiyesi” kurma işinin inandırıcı olup olmadığı artık tartışma dışı olduğuna, ve hele “renkli devrimler”in yaşandığı ülkelerde sosyal güvenlik meselesini denetleyecek, sorgulayacak ve talep edecek örgütlü bir halk hareketi söz konusu olmadığına göre, Soros’un önerdiği şeyin bir göz boyama olduğu rahatlıkla düşünülebilir. Zaten Soros’un da benimsediğini belirttiği yeni Keynesyen politikalar kapsamında, “dezavantajlı kesimler” denilen yoksullara yönelik sosyal güvenlik politikası; “sosyal güvenlik şemsiyesi” denilen şeyin tamamen ortadan kaldırılmasına; ve emekçilerin yardımlara, girişimci yaratmak için dağıtılan birkaç yüz dolara, çok yoksullara verilen yeşil kartlara muhtaç bırakılması anlamına gelir. Soros’un önerdiği, “sosyal”lik vasfını yitirmiş devletlerin “hayırsever” devletlere dönüşmesidir ki, bunu ve kendisinin bir hayırsever olduğunu yinelemekten de çok hoşlanır.

Esasen bu, Sanayi Devrimi dönemi liberallerinin, İngiltere’de günde 15 saat çalışıp hiçbir sosyal güvenceye sahip olmayan yoksul emekçiler için duydukları vicdani rahatsızlığı telafi etmek, ama daha çok kapitalizmin bekasının, bu, canları çıkana kadar sömürülen emekçilerin muhtemel patlamalarından dolayı tehlikeye girebileceğini kestirdikleri için önerdikleri eski bir sosyal güvenlik anlayışıdır. Liberal “hayırseverler”, henüz modern sosyal güvenlik kurumlarının oluşmadığı, kilise yardım kurumlarının ve vicdanlı liberallerin önlenemeyecek kadar çoğalan yoksullara artık yardım edemez hale geldiği koşullarda, kapitalizmin önündeki tehdidi görebilmiş ve çalışan ve çalışmayan yoksullara yönelik kamu yardımı anlayışının yerleşmesi için çaba harcamışlardı. Bu çabaların, o tarihsel koşullara denk düşen anlamlı bir yanı olabilirdi. Günümüzde Soros’un paketinde yer alan “sosyal güvenlik şemsiyesi” ise, yakın zamanlara kadar izlenen sosyal politikaların, yani 19. yüzyıldan beri kazanılmış ve kurumlaşmış olan uygulamaların iptalinin söz konusu olduğu bir dönemde, emekçilerin üstüne açılmaktadır. Bu nedenle de, iddiası ve vaadinin altı boştur ve sosyal güvenlik politikalarının tasfiyesiyle gelişen, neredeyse vahşi kapitalizm koşullarına dönüş demek olan küreselleşme sürecinin yıkımlarını ehlileştirmeye, buna karşı ileri sürülecek itirazları da törpülemeye yöneliktir.

Nitekim “renkli devrimler”in yapıldığı iki ülkedeki bu yıl içinde yaşanan çözülmeye kadar varan süreç, bunu kanıtlayan deneylerle doludur.

SOROS’TAN OBAMA’YA

Soros’un “renkli devrimler”in sorumluluğunu tek başına üstlenmesine, Sovyetler Birliği’nin çökmesinde aktif rol aldığını söylemesine ve pek çok ülkedeki siyasal gelişmelerde mutlaka bir parmağının bulunduğunu ilan etmesine ve kendisini devlet kontrolünden azade, tek başına bir devlet gibi, hatta devletlere karşı tek başına savaşan bir “sivil toplum militanı”, “demokrasi kahramanı” gibi pazarlamasına karşın, onun cüretinin ve finansal kaynağının ABD’nin örtülü ödeneklerinden geldiğini, büyük tekellerin vakıflarında aklanmış maddi imkânların, Soros etiketiyle uluslararası dolaşıma çıkarıldığını düşünmek, daha akla yatkındır.

Soros’un fikri ve eylemi, ABD emperyalizminin, bir yüzünde işgal, savaş ve zorbalıktan oluşan eylem ve politikasının bulunduğu madalyonun, öteki yüzünü oluşturur. Bununla birlikte, Soros’un savunduğu tez, özellikle Bush döneminin neo muhafazakar ekibi tarafından umduğu sempatiyle karşılanmamıştır.* ABD’nin temel stratejik hedefleri konusunda farklı düşünmeseler de, bu stratejinin nasıl hayata geçirileceği, önceliklerin ne olacağı konusunda liberaller ile muhafazakarlar arasındaki ezeli çelişkide Soros’un konumu, liberal politikalardan yanadır.

Dünyanın yeniden paylaşımı sürecinde ABD’nin rakipleri (Rusya, Çin, AB) yeterince güçlü olmadığı için en uygun zamanın yaşandığını düşünen ve dünya egemenliği hedefine, onu durduracak güçlü bir kamuoyu olmadığına da inandığı için şiddet yoluyla ulaşmayı savunan Bush ekibi, bu “toplumsal mühendislik”çi, mali yükü fazla, diplomasi öncelikli liberal yöntemlere pek itibar etmedi.

Yine de, hegemonyanın zorla kurulması yolunda ABD’nin en zıvanadan çıktığı, liberallerin seslerini pek çıkaramadığı o koşullarda bile, liberaller ile muhafazakarlar arasındaki çelişki, bir çatışma ögesi olarak belirmemişti. Üstelik, Sorosçu müdahaleler, çoğunlukla, ABD’nin iki Bush’un yönettiği muhafazakâr iktidarları döneminde yaşandı. Bir yandan Irak’ta işgal sürerken, diğer yandan eski Sovyet topraklarında “renkli devrimler” ya da “renkli devrim” felsefesine uygun müdahaleler gerçekleşebildi. Soros’un fikri hükümette değildi kuşkusuz, ama yine de, dünya, emperyalizmin çıkarlarına göre yeniden düzenlenirken, liberalizmin de kendine özgü bir hareket alanı vardı, ve şimdilik, askeri müdahalenin gereksiz ve imkânsız olduğu bölgelerde, ABD emperyalizminin bayrağını, “devrimci” bir tarzda, ABD’den binlerce mil uzaklara dikme işini üstleniyordu.

Son Bush döneminin de bitmesiyle, Soros açısından durum, biraz daha değişmiş görünüyor. Obama-Hillary Clinton kliğinin iktidara geldikten sonraki icraatlerine ve söylemlerine bakılarak, Soros’un yöntemlerine daha sıcak durdukları söylenebilir. Hem Başkan’ın, hem Dışişleri Bakanı’nın ABD ile sorunlu ülkelere yaptığı ziyaretler, özellikle Ortadoğu’da ABD politikalarına mutabakat arama/oluşturma girişimleri, şimdiye kadar Soros ile özdeşleştirilmiş “rıza”ya dayalı hegemonya girişimlerinin, mevcut hükümet tarafından benimsendiğinin göstergesi niteliğinde.

Ama bu tercih, keyfi bir tercih değildir. Irak ve Afganistan’ı kısa zamanda bir sonuç almak üzere işgal eden, ama orada bir bataklığa saplanan, üstelik işgal yüzünden zaten ABD’ye yönelik nefreti körükleyen Amerikan stratejisinin de, aynı saldırgan yöntemleri ve inandırıcılığını yitirmiş propagandaları sürdürebilmesinin koşulu kalmamıştır. ABD için, bundan birkaç yıl önce piyasaya sürülen ve Ortadoğu’yu tamamen ABD’nin bir gül bahçesi haline dönüştürmeyi öngören Büyük Ortadoğu Projesi ile, ikide bir ambargolarla ve diplomatik yaptırımlarla köşeye sıkıştırılan İran’a o hızla yapılan işgal tehditlerinin gerçekleşmesi de, bu emperyalist ülkenin ulaşılmaz hayaller listesine dâhil olmuş gibi görünmektedir. Ortadoğu’nun da, ABD halkının da, ne yeni bir savaşa, işgale sessiz kalacağı ne de ABD’nin üstünlük hayallerinin ceremesini çekecek sabrının kaldığı iddia edilebilir. ABD, şimdi, düşmanlar listesini kabartmaktansa, o listedeki ülkeleri ikna edecek söylem kullanmayı, dünya çapındaki egemenliğini pekiştirirken de, muhatap olduğu ülkelere küçük rüşvetler vermeyi, aba altından sopa gösterirken sırt sıvazlamayı tercih etmek zorunda kalmıştır. Bütün bu taktik değişikliklerinden umulan, güle oynaya bir rıza veya katılım olmasa da, devletlerin, ABD’nin birer işbirlikçisi haline gelmesini sağlayacak asgari bir uzlaşmadır.

Bu süreçte elbette Türkiye’ye de bir görev biçilmiştir.

Yaklaşık 10 yıl önce, postmodern sıfatı yakıştırılan bir askeri darbeyle iktidardan uzaklaştırılan Refah Partisi’nden dönüştürülüp yenilenerek üretilen neoliberal AKP’nin, ABD’nin, hem Ortadoğu’daki planlarına uygun hareket etmesi, hem de işini kolaylaştırması bekleniyor. Bir yandan Ortadoğu’da birbiriyle sorunlu ülkelerin arasında arabuluculuk yapmak, diğer yandan –etkisi altında tutmayı hedeflediği tabanının inançları ve dinci bilinç altı nedeniyle İsrail’le ilişkileri şirazesinden çıkarma noktasına getirmiş olsa da– İsrail-Filistin sorununun İsrail yönetiminin yeniden yapılandırılarak çözülmesinde rol almak ve böylece kendi içinde az çok çatışmasız bir Ortadoğu’da Amerikan üstünlüğünü inşa etmek için gerekli yolu düzenlemek, Türkiye’ye biçilen misyondur. Öteden beri, eski Osmanlı İmparatorluğu alanlarında yeniden söz sahibi olmak, Ortadoğu’nun liderliğini üstlenmek gibi hevesleri olan Türkiye’nin bu hevesinin belirli oranda ABD tarafından kışkırtıldığı da görülüyor. ABD Temsilciler Meclisi’nde bekleyen Ermeni soykırımı kararının, bir türlü çözülemeyen Kıbrıs meselesinin, Kürt sorununun sürekli bir baskı gerekçesi ve AKP hükümetinin ileri gitmesini engelleyen, ABD rotasından çıkma riskini önleyen birer siyasal malzeme olarak kullanıldığı bu süreçte, Türkiye, hem tarihsel kırmızı çizgilerini esnetmek, hem de ne yaparsa yapsın, ABD’ye yeterince yaranamamak durumunda kaldı.

28 Şubat’ta, liberalizasyona direnen Batı karşıtı İslamcı bir partiden neoliberal bir parti yaratan Amerikan stratejisi, tarihin ilginç bir cilvesiyle, ülkedeki iç dinamikleri, şimdi o neoliberal dönüşümün engeli gibi görünen askeri yola getirmesi için AKP’nin arkasına dizmeye çalışıyor. Bunda da önemli bir yol kat ettiği söylenebilir. Türkiye, bu bakımdan, “Açık Toplum” felsefesine uygun “toplumsal mühendislik” çalışmasının en mümbit sonuçlar verdiği ülkeler arasında sayılabilir. Bu ülkede bir “renkli devrim” projelendirilmemiştir, ama bu “devrimler”in ruhuna uygun bir hava, neoliberal dönüşüme hiçbir engel çıkarmayan yöneticileri ve onları destekleyen liberalleri ve basını tarafından sürekli canlı tutulmuştur.

Soros, Türkiye’de de, 2001 yılında Açık Toplum Vakfı kurmuştu, daha sonra bu vakıf kapatıldı. Bu vakfın üç yıllık çalışması sırasında, projeler için ödediği paranın 6 milyon dolar olduğu söyleniyor. Vakıf’ın kapanma gerekçesini açıklarken, Soros, artık Türkiye’de “Açık Toplum” prensiplerine uygun bir gelişimin yaşanmakta olduğunu belirtmişti. Zira Açık Toplum Vakfı’nın yöneticileri, AKP hükümetiyle organik ilişkiler içindeydiler ve kimisi bizzat Erdoğan’ın danışmanlığını da yapıyordu.

Türkiye’de de öngörülen özelleştirmeler, kamu olanaklarının büyük tekellere satışı, tarımda kapitalist tekelleşmeye yönelik adımların atılması, sosyal politikaların tasfiyesi ve uluslararası sermayenin dolaşımının önüne engel çıkaran yasal mevzuat ve Anayasa’daki değişiklikler büyük ölçüde gerçekleşti. Bütün bu liberalizasyon sürecinin ağır sonuçlarını yaşayan emekçilerin direnişlerini imkânsızlaştıracak biçimde örgütlü yapıların tasfiyesi, sendikalara kan kaybettirecek düzenlemeler, işyeri ve iş statülerinin parçalanması gibi önlemler de alındı.

En önce bizim ülkemizdeki gelişmelere bakarak, “renkli devrimler”de iddia edilen Açık Toplum kurgulama işinin, “toplumsal mühendislik” çalışmalarının sürmeye devam ettiği söylenebilir. Ukrayna ve Kırgızistan’daki gelişmeler “renkli devrimler” ile ilgili miti son erdirse de, bu “devrimler”e ruhunu veren liberal siyasetin hedefleri değişmemiştir ve hedefe ulaşmak için kullanılan yöntemler çeşitlendirilmiştir. Silahsız  darbelerden “sivil itaatsizlikler” yoluyla yapılan hükümet değişikliklerine, “sivil toplum” manüpilasyonuyla ortaya çıkmış birçok harekete kadar, hepsinde, ABD’nin şimdi resmi stratejisi haline gelen liberal gericiliğin ruhu dolaşmaktadır. “Renkli devrimler”in, “toplumsal mühendislik” çalışmasının bir yüzünde yer aldığı madalyonun diğer yüzünde, burjuva demokrasisinin en güçlü olduğu geçen yüzyılda da olduğu gibi, silahlı ve silahsız darbeler yer almaya devam ediyor.

Emperyalizmin dünya çapındaki hegemonyası için uğraşanlar, bu hedefe hangi hangi yolla daha kolay ulaşacaklarını düşünüyorlarsa, o yöntemi seçeceklerdir. Obama’nın işbaşına gelmesiyle, dünyada savaşların ve işgallerin sona erdiğini, liberal demokrasinin mevsiminin geldiğini düşünerek sevinenlerin sevincinin çok uzun sürmeyeceği de, tahmin edilebilir. Dünyadaki çelişkiler hızla keskinleşiyor ve bu durum askeri darbelerin, açık işgal ve savaşların bir yöntem olarak yeniden gündeme alınacağının kuvvetli işaretlerini de veriyor.

Son olarak, şunu söylemekte yarar var: “Renkli devrimler”in gerçekleştiği ülkeler, bir siyasal değişim döneminin ardından, yıkım içinde oldukları, çok hızlı bir toplumsal çözülme yaşandığı ve sınıf örgütleri güçsüz veya yok olduğu için müdahaleye bu kadar açık hale gelmişlerdi. “Renkli devrimler”, bölgedeki ABD nüfuzunu, ama bu arada Rusya ile çatışma olasılıklarını çoğaltıp derinleştirdi. Toplumsal çözülme ise, uydu hükümetler sayesinde iyice derinleşti. Kırgızistan’daki gelişmeler, bunun en bariz örneğidir. Kısaca denebilir ki, “renkli devrimler”le “demokrasi inşa edeceği”ni (doğru deyişle, “demokrasi” adını taktığı halkları yedekleme sürecini ilerleteceğini) düşünen emperyalizm, el attığı ülkelerin ekonomilerini olduğu gibi,  toplumsal hayatlarını da istikrarsızlaştırmış ve soysuzlaştırmıştır.

İster liberal yöntemlerle, ister neo muhafazakarların savunduğu gibi şiddetle gerçekleştirilmeye çalışılsın, ABD stratejisinin bölge halklarına vaat ettiği demokrasinin iç yüzünün ne olduğu, “renkli devrim” yaşamış ülkelere ve Irak’a bakılarak görülebilir.

Her iki bölgede de olan bitenin birbirinden farkı yoktur.

KAYNAKÇA

– Turuncu Devrimler, Sinan Oğan, Birharf yayınları, İstanbul, 2006

– George Soros, Amerikan Üstünlüğü Hayali, Çeviren: Doğan Selçuk Öztürk, Truva Yayınları, İstanbul, 2005

– George Soros, Açık Toplum – Küresel Kapitalizmde Reform, çeviren: Doğan Selçuk Öztürk, Truva Yayınları, İstanbul, İstanbul, 2004

– Karl Popper, Tarihselciliğin Sefaleti, çeviren: Sabri Orman, Plato Yayınları,  İstanbul, 2008

– Karl Popper, Yüzyılın Dersi, çeviren: Ceyhan Aksoy, Plato Yayınları, İstanbul, 2006

– Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, 2. cilt, çeviren: Harun Rızatepe, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989

– Brzezinski, Tercih, çeviren: Cem Küçük, İnkılap, İstanbul, 2005

– Yoksulluğun Küreselleşmesi, Michel Chossudovsky, çeviren: Neşenur Domaniç,  Çivi Yazıları, İstanbul, 1999

– Can Dündar’ın Soros ile röportajı, Milliyet 12 Mayıs 2005

kentler, yerel yönetimler ve “yerelleşme”

1980’li yılların sonlarından bu yana siyasi ve iktisadi dönüşümler, açıkça mekânsal göndermeleri olan “küreselleşme” ve “yerelleşme” gibi kavramlarla ifade ediliyor. “Küreselleşme”, en genel anlamıyla emperyalistlerin dünyayı türdeş bir bütün haline getirmek için kullandıkları anahtar bir kavram olurken; “yerelleşme” de, bu genel amaç için küçük mekânsal ölçekler üzerinde yapılacak dönüşümleri ifade etmek için kullanılıyor. Ve aslında bu iki kavramla birkaç on yıldır meydana gelen değişimler hem açıklanabiliyor hem de gizlenebiliyor.

Bütün dünyada en küçük siyasi birimlerden en büyüklerine kadar toptan bir dönüşümü öngören “küreselleşme-yerelleşme” süreci, belki de en tuhaf etkilerini bizim ülkemizde gösterdi. Avrupa ile Uzak Doğu arasında uzanan coğrafyada yer alan, nüfusu 10 milyonu geçen benzer şehirler gibi “küresel kent” modeli olarak görülen ve “küreselleşme” odakları tarafından bu modele nasıl dönüşeceğinin yol haritası çizilmiş olan İstanbul, bu tuhaflığın merkezinde duruyor. Zira İstanbul’un, diğer yerleşim mekânlarını, ulusal sınırlar içinde kalan diğer kentleri olduğu kadar, Ortadoğu kentlerini de peşinden sürükleyecek kadar bir örnek-ivme yaratması öngörülüyor. Mevcut olanın yakılıp yıkıldığı, kamusal mekânları özel kullanıma açmanın yollarının arandığı, işyeri ve konutların zamana yayılarak taşındığı, senelerce uğraşılmış nazım planların yırtılıp atıldığı, yerlerine dönüşüm projelerinin geçirildiği, her kurumun eline etüt edilmiş haritaların verildiği ve bütün bu hengâmede, gelecekte kendisine nasıl uygun bir konumlama yapabileceğini haritalar üzerinden tartışan bir yerli-kentli “iş güç sahibi” kitle ile, İstanbul’un taşının toprağının altın olduğuna inanan yabancı yatırımcı ajanların oluşturduğu bir kalabalık, kentte görülmemiş bir hareket yaratıyor. İstanbul bir şantiyeye dönüştürüldü ve yıkıntıların, molozlarının ortasından “küresel bir kent” yükseltmek için merkezi yönetim, yerel yönetim ve emperyalist tekeller marifetiyle bir koalisyon çoktan kuruldu.

İstanbul dışındaki kentlerde de son yirmi yılda önemli değişiklikler oldu. Bazı Anadolu kentlerinde, genişleyen sermaye hareketi, “Anadolu Kaplanları” denilen yerel bir sermaye sınıfını palazlandırdı, bu sınıfın ihtiyaçlarına uygun bir kentsel düzenleme hızla gerçekleştirilmeye başlandı. Birçok şehirde sermaye birikimini düzenlemek için idari önlemler alındı ve organize sanayi siteleri gibi oluşumlarla, buna mekânsal bir yoğunlaşma da sağlandı. Köy-belde-ilçe düzenlemeleri yeniden gözden geçirilerek, belde olmak için gereken nüfus miktarı 5000’e çıkarıldı. Buna göre, en son gelişme de, geçtiğimiz ay, bir dizi ara yerleşim ünitesinin yeniden köy kategorisine geçirilmesine yol açılırken, eski ilçelerin birleştirilerek ya da mevcut mahallelerin toparlanarak yeni ilçeler oluşturulmasıydı. Buna, 90’lı yılların başından bu yana belediye hizmetlerinin halka sunumundaki değişim, başlıca belediye hizmetlerinin yabancı tekellere özelleştirilmesi, belediyelerin maddi kaynaklarını edinme biçimini düzenleyen kararname, yasa ve yönetmeliklerin çıkarılması da eklenmelidir.

Uzun zamandır unsurları yavaş yavaş ve parça parça ortaya çıkan eğilim, sermayenin başlıca karar organlarının, sermayenin dağılımını kolaylaştıracak siyasi önlemleri almak için idari birimlerde ne gibi düzenlemeler yapılması gerektiğine ilişkin fikirlerine genel bir onay bulmalarına bağlı olarak, giderek netleşen bir gerçeklik haline geldi. ANAP hükümeti döneminde gündeme gelmesine karşın, kentsel değişimlerin, AKP iktidarı döneminde yoğunlaşmasının bir nedeni de budur. Anılan organlarda yıllardır süren görüşmelerin ve etüt çalışmalarının, ancak 90’ların ikinci yarısında nihayet bir sonuç verdiği söylenebilir. AKP hükümeti dönemi boyunca uğraşılan yerel yönetimler yasası da, kendi aralarında, artık, bu konuda uzlaşmış uluslararası emperyalist siyasi birlikler ve finans kurumlarının yol göstericiliğinde; saymak gerekirse; GATS, OECD, IMF’nin niyet mektupları veya yapısal uyum programları, AB katılım Ortaklığı Belgesi, Dünya Bankası tavsiyeleri vb. gibi bir dizi prosedür eşliğinde bir şekle sokuldu.

Peki ama, başta İstanbul olmak üzere, milli misak içindeki kentsel mekânların idari, sosyal, siyasal olarak değiştirilip dönüştürülmesine niçin ihtiyaç duyuluyor? Şimdi yıkılmaya, ortadan kaldırılmaya çalışılan ve modernleştirilmesi gerektiği iddia edilen kentsel düzende hoşa gitmeyen nedir? Ve sahiden, bu girişimler, kentleri modernleştirmeye ve geliştirmeye hizmet edecek midir? Dahası, pek sık işitildiği gibi, “kent yönetimlerinin merkez sultasından kurtarılarak, yetkinin yerel yönetimlere devredildiği” bir “yerelleşme”ye sessiz sedasız boyun eğilirse, bütün kentlerde, bütün kentlilerin karar alma süreçlerine katılacağı “doğrudan demokrasi” mi kurulacaktır? Bu yazı, “yerelleşme” ve “kentsel dönüşüm projesi”yle akla gelen bu sorulara veya “yerelleşme”yle ilgili ileri sürülen olumlayıcı iddialara ayrıntılı yanıtlar verme iddiasında olmasa da, ülkedeki kentleşme pratiğinin şimdiye kadar öne çıkan başlıca özelliklerine, sorunun uluslararası boyutları kapsamına da dikkat çekerek, kısaca değinmeyi amaçlıyor.

MERKEZDEN YERELE

Dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de, yerel birimlerin yönetimi, merkezi yönetimi oluşturan temel ilkelerden ayrılamaz. 1923’te cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan, günümüze kadar değişerek gelen kent yönetimi anlayışı, devletin dönemsel tercihleri ile ve bu tercihleri belirleyen veya etkileyen güncel uluslararası bağlamla yakından ilişkili olmuştur. Başlangıçta kırsal nüfusu kentsel nüfusundan fazla olan ülkede, modern ve Batılı kentler oluşturma çabası, hem iç pazarın kontrollü bir biçimde geliştirilmesini, hem kırsal gelirlerin kentlerde yoğunlaşan sermayeyi düzenli beslemesini sağlayacak kaynak aktarımının rastlantıya bırakılmamasını, hem de kentteki emekçi nüfusun asgari yeniden üretimi için gerekli hizmetlerin düzenlenmesini amaçlıyordu. Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında, emperyalizmle siyasal bağlarını koparmış ancak iktisadi bağımlılığını sürdüren ülkeler için emperyalistler tarafından öngörülmüş prensipler kapsamında, Türkiye’de de, kentleşme, kalkınma politikalarına bağlanmıştı. Bu kapsamda egemen bir söylem haline gelen, icrasının, ancak kaynakların dağılımının merkezi kontrolüyle mümkün olabileceği, bölgesel eşitlik, ülkenin en büyük kentlerinden en ücra yerleşimlerine kadar temel kentsel hizmetlerin götürülmesini gerektiriyordu. Aslında bu, “hizmetlerin eşit dağılımı” gibi etkileyici bir tarifle sunulsa da, ülkenin en uzak köylerinin dahi sermayenin dolaşım ağında tutulmasını/bağlanmasını amaçlamak demekti. Ancak sermaye birikiminin yetersizliği, büyük kentsel mekânlarda yoğunlaşma eğiliminin yol açtığı kır ve kent arasındaki dengesizlik kapitalizmin en önemli karakterlerinden birini oluşturduğu için, bölgesel eşitlik, bir mit olmaktan çıkamadı. Kalkınma anlayışı doğrultusunda, kırsal kesim yerleşimlerine yol, elektrik, su dağıtımı, kentlerin alt yapı çalışmalarının tamamlanması gibi temel hizmetler öncelikli ve yakıcı bir sorun olarak görülmeye ve gündeme alınmaya başlanmış; Yol Su Elektrik Kurumu (YSE), Türkiye Karayolları İşletmesi, İller Bankası gibi kurumlar oluşturulmuş olmasına karşın, aydınlatılmamış köyler, karda yolları kapanan yerleşimler, kışın aylarca dünyayla bağlantısı kesilen ücra alanlar bugün bile vardır. Dolayısıyla, bölgesel eşitlik, asla tamamlanamayan bir süreç olarak kaldı. Türkiye’nin metropolüyle herhangi bir Anadolu kenti arasındaki kalkınmışlık düzeyi arasındaki oran, azalacağına giderek arttı.

Cumhuriyetin başlangıcında, kent yönetimleri, üstlendikleri hizmetler için gerekli mali kaynakları büyük oranda merkezi idareden alan düzenlemelerdir. 1950’lere gelinceye kadar, nüfusun ancak dörtte birinin kentli, daha doğrusu belediyelere bağlı yerel birimlerde yerleşik sakinlerden olduğu düşünülürse, kentleşmenin devlet kaynaklı teşviki ve sübvansiyonu anlaşılır olacaktır. Bu yeni kentler, kapitalist gelişme aşamasının başında olan bir ülkede kendilerine yeter bir ekonomiye sahip değildirler. Ülkenin kırsal ekonomisine bağımlılıkları hâlâ sürmektedir. Bu yüzden, kentsel hizmetlerin dağılımının düzenlenmesi, planlanması ve finansmanı tamamen merkezi otoritenin yetkisi dahilindedir. Belediyeler, kentlerde yerel ticaretin ihtiyaçlarını gözeten bir tür düzenleyici gibidirler. Fiyat denetimleri yapar, pazaryerleri açar ve kontrol eder, perakende ticaretin gelişmesi için gerekli mekânsal ayarlamalarla uğraşır. Bunların yanı sıra da çöp toplanması, çevre düzenlenmesi, su işleri, kömür tevzi vb. gibi hizmetlerle sınırlı yeniden üretim görevlerini üstlenmiştir. Yerel yönetimlere konut yapma yetkisi de sonradan sınırlı olarak verilmiştir. 1980’li yıllara gelindiğinde, yerel yönetimlerin gelirlerinin hâlâ ortalama yüzde 35’ini devlet gelirleri, yüzde 18’ini borç ve yardımlar, geri kalan miktarını da öz gelirler oluşturmaktadır.* Ancak borç kaleminde görülen miktarlar da, ya devlete olan borçlanmalardan ya da yerel yönetimle ilgili kurulmuş finans kurumlarından alınan paralardan oluşur.

Kalkınma politikaları doğrultusunda ülkede sanayinin teşvikini, tarımın mekânizasyonunu ve modernleşmesini üstlenen, sosyal hizmetleri merkezileştiren devlet için, kentler de, bütün bu işlevleri üstlenmek için kurulan KİT’ler gibi, gözetilmesi gereken bir birim olarak görülür. Ama elbette, kentlerle KİT’ler arasındaki benzetme bu kadar kurulabilir. Kent, esasen farklı sınıfsal aidiyetleri olan sakinlerinin ihtiyaçlarına ve birbirleriyle ilişkilerine göre dönüşmek ve değişmek zorunda kalan, merkezin, evdeki hesabının çarşıya uymayabileceği hareketli ve canlı bir organizmadır. Zaten, evdeki hesaplarda da karışıklıklar başlamıştır. Egemen sınıf siyasetinin tek bir parti tarafından yürütülmesi devrinin bitmesi, merkezi politikaların yürütücülerinin çoğullaşması, belediyeler arasında siyasal tercihleri de gündeme getirmiş, “bölgeler arası eşitlik” söylemi, iktidar partilerinin, gözdelerini kayırma diğerlerini görmeme yöntemiyle yer değiştirmiştir.

Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği 1950’li yıllar, bir yandan yerel yönetimlerin, hükümetler tarafından siyasal egemenliğin ve yaptırımın bir aracı haline geldiği, siyasi iktidarın kaynak aktarımında kendi yandaşı belediyeleri gözetmeye başladığı, finansmanın cezalandırma-ödüllendirme esasına göre yapıldığı bir dönemi başlatmıştır. İktidardaki siyasi parti için yerel yönetimler, bölgedeki oy oranını güçlendirmenin, yerel halkı, hizmet sunumundaki kısıntı veya artış ile terbiye etmenin aracıdır. Belediye yönetimi muhalefetteki partiden seçilmişse, iktidardaki hükümet dönemi boyunca bu yerel yönetim kuşkusuz oldukça zorlanacaktır.

Diğer yandan, ’50’li yıllar, kentsel nüfus hareketlerinde önemli değişimlerin gündeme geldiği yıllardır. Türkiye’nin yabancı sermayeye açılma hızındaki artış ve bunu kolaylaştıran düzenlemelerin yapılması, büyük kentlerde, özellikle İstanbul’da belirli oranda bir sanayileşmenin gerçekleşmesi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında zorunlu olarak kırsal ekonomiyi destekleyen ve köylüyü milletin efendisi ilan eden Kemalist kadroların tercihinin tersine, yeni bir eğilimi gündeme getirdi. Kırsal nüfusun hatırı sayılır bir kısmının hızla kentlere göç ederek işçileşmeye başlaması, kırsal nüfusun azalmasına yol açarken, kentlerde de, çözülmesi gereken devasa sorunlar biriktirmeye başladı.

Şimdi artık kentlere doluşmuş bu nüfusun her şeyden önce düzenli bir geçim olanağına kavuşması, bu yeni işçi kitlelerinin günlük yeniden üretimi için gerekli yatırımların yapılması ve kırsal kökenli nüfusun kültürel bakımdan kente entegrasyonu gibi önemli ihtiyaçları gündeme getiren yoğun göç karşısında, siyasi iktidarın köklü önlemler aldığı söylenemez. Kentin fabrikalarını dolduran ucuz emek gücünün yeniden üretimi için hemen hemen hiçbir şey yapılmadığını söylemek, daha doğru olacaktır. Tersine, bu nüfusun kentin dışında veya fabrikaların yakınında sağlıksız gecekondu konutlar yapmasına zaman zaman şikayet edilmesine karşın ses çıkarılmadı. Gecekondu mahalleleri, genel olarak, görmezden gelindi. Böylece, göçle gelen yeni kent sakinleri için gerekli yeniden üretim maliyeti, devlet tarafından karşılanmak yerine, bu nüfusun becerilerine bırakılmış oldu. Öte yandan, bu kitlenin kente entegrasyonu da pek istenmiyor gibiydi. Geldikleri kırsal bölgeyle organik ilişkileri sürdüğü sürece, köyden gönderilen nevale ve erzak, emekçilerin düşük ücretlerden şikayet etmesinin önünü de kapatabilecekti. Ama daha önemlisi, kontrolden çıkmış göç hareketini en iyi emebilecek sistem, yeni gelen köylülere derme çatma evlerinde ve sofralarında yer açabilecek bir nüfusun kültürel bakımdan değişmeden kalmasıyla sağlanabilirdi. Çünkü bu durum, gecekondulu emekçilerin bir sınıf olarak davranabilmelerinin önünü de kapatıyor, akrabalık ve köylülük ilişkileri içinde dayanışma ağları, sendikal örgütlenmelerin çekiciliğini de azaltıyordu. Türkiye burjuvazisi, sendikalarda örgütlenmeye ihtiyaç duymayan bir emekçi kitlesiyle karşı karşıya kalmaktan kuşkusuz son derece hoşnuttur. Böylece, siyasi iktidar, gecekondu nüfusunu kontrol altında tutabilecek mekanizmaların bozulmadan kalmasını desteklemeyi tercih etti. Sonuçta, gecekondu sakinlerinin akrabalık ilişkileri, feodal bağları, kırsal kültürü, büyük kentlerin işgücü ihtiyacını, devlete herhangi bir yük oluşturmadan karşılamak için bulunmaz nimetti.

Yine de kentin görünümünü bozan, yoksulluğu göze batıran, eşitlik söylemlerini boşa çıkaran, hem sosyal hem de ideolojik sorunlar yaratan gecekonduların varlığına ilişkin politikalar değişkendir. Bunlara yokmuş gibi davranmak, belediye hizmetlerinden yoksun bırakmak, yol, su elektrik sağlamamak, zaman zaman şikayet etmek, bazen mahallelere buldozerler sokarak konduları yıkmaya çalışmak, bazen tapu dağıtmak, bu yasadışı yaşamı bağışlamak vb. gibi, dönemsel olarak değişen tavırlar alınmıştır. Gecekondu nüfusuna ve gecekondulara daha kabullenici yaklaşım, sakinleri oy deposu olarak gören siyasi partilerin, bir takım vaatlerde bulunmaya kendilerini zorunlu hissetmeleriyle ilişkilidir. Gecekondu gerçekliği kabullenilmek zorunda kalındığında ise, bu bölgelere belediye hizmetlerinin götürülmesi de gündeme gelmiştir. Dahası, gecekondululara önce tapu verilmiş, böylece sahip oldukları konut arazisi sınıf atlamaya kapı açar hale gelmiştir. İlk gecekondu mahalleleri, sonradan, çok katlı apartmanların yükseldiği, alt yapısı tamamlanmış semtlere dönüşmüş, sakinlerinin ekonomik durumu arsanın rantından dolayı kısmen iyileşmiştir. Konut sahibi olmanın sosyal güvenlik sahibi olmak yerine geçtiği günümüzde, bir arsaya müteahhidin diktiği apartmandan üç dört daire kazanan gecekondulu, çocuklarının konut derdini, belki emeklilik sorununu ya da günlük geçim derdini çözmüş demektir. Dolayısıyla, gecekondu devlet tarafından pek çok derde deva olarak görülür, çünkü devlet, kendi işini kendi gören gecekondu sakininin hem bugününden hem yarınından kaygılanmak zorunda kalmayacak, emekçilerin nesil olarak yeniden üretimine önemli miktarda kaynak ayırmak zorunda olmayacaktır. Gecekondulunun fabrikada veya hizmet sektöründe ekonomiye kattığı artık da cabasıdır.

Türkiye’de kalkınma politikaları döneminin kentleri, aslında, sermaye sınıfı ve devlet için ucuz, emekçi sınıflar için son derece pahalıdır. Bu dönemde, Avrupa ülkelerinde başlatılan sosyal devlet uygulaması, bizim ülkemizin kentlerinde son derece güdük uygulanmış, emekçilerin sosyal sorunları kendi geleneksel ilişkilerine havale edilerek, çözümsüz bırakılmıştır. Çocukların ve yaşlıların aile ücretiyle bakıldığı, sosyal ihtiyaçların geleneksel mahalle ilişkileriyle tatmin edildiği, kentin kıyısında kalmış bu kitlenin yaşadığı bölgeye, “sosyal devlet” pek ulaşamamış gibidir. Dolayısıyla, kısmen bile olsa, bütün kent sakinleri arasındaki eşitsizlik görünümünü giderecek hiçbir şey yapılmamıştır. Sadece finansmanı merkezden karşılanan ilköğretim ve sağlık gibi sosyal hizmetler, birkaç on yıl, devletin, topladığı vergileri denetleme işlevini üstlenerek kontrol ettiği alanlar olabilmiştir.

Elbette ülke çapında iç pazarın birbirine bağlanması, sermaye yatırımlarına uygun alanlar oluşturulması bakımından gerekli olan yatırımlar yapılmış, emekçilerin işyeri ve konutları arasında gidip gelmelerini sağlayacak yaygın toplu taşıma sorununun çözümüne ilişkin kaygılar duyulmuş ve bunların çözümü yoluna gidilmiştir. Bu arada, göçle birlikte büyüyen işçi sınıfının yanı sıra büyük kentlerde palazlanan orta sınıfın ihtiyaçları da gözetilmek zorunda kalınmış, belediyelere sonradan tanınan konut yapma, imar planı düzenleme gibi yetkilere bağlı yatırımlar, giderek artan otomobilli nüfusun hareket alanını geliştirecek biçimde otoyollar yapma gibi hizmetler üstlenilmiştir.

Sermaye birikimindeki artışa bağlı olarak, üst ve orta sınıfların güçlenmesi, kimi kentsel yatırımların, sadece merkezden ve devlet eliyle değil, bizzat özel teşebbüs tarafından üstlenilmesinin de yolunu açmıştır. Daha çok rant ve kâr getiren yatırımlar olmasına karşın bunlar, büyük kentlerin geleneksel görünümlerini değiştirerek, onları modern kapitalist kentler haline getiren adımlar olmuştur. Eğlence alanları, alışveriş merkezleri, modern konutlar, turistik binalar, kültürel kurumlar vb., burjuvazinin inşa ettiği birçok yapı, kentsel dokuya eklenmiştir. Ancak kâr esaslı bu yapılar, çoğu kere kentlerin imar ve nazım planlarını hiçe sayar. Kentlerin en işlek, en iyi, en manzaralı alanlarını işgal ettikleri için, eklendikleri dokuyu tahrip edip etmedikleri, onları inşa edenler tarafından ve bu sermaye sahibi sınıfın iktidarı tarafından bir kaygı konusu değildir. Bu yüzden, İzmir Konak Meydanı’na Galleria açma girişimi ve İstanbul’da Park Otel inşaatı sırasında görüldüğü gibi, eğitimli orta sınıfın direnişlerine de zaman zaman rastlanmıştır.

1980’li yıllardan itibaren yerel yönetimlerin kaynak kullanımında önemli değişiklikler gündeme geldi. Belediyelere, merkezden kaynak aktarımı giderek azaltılarak kendi gelir kalemlerini yaratmaları dikte edildi. Bu kapsamda alt yapı yapma yetkisi de belediyelere devredildi. Yerel yatırımların yapılmasında, ihaleler ve satın almalarda etkili bir kurum olan ve belediyelere kaynak aktarımında bulunan İller Bankası’nın yavaş yavaş devreden çıkarılması da bu zamana denk düşer. 80’ler Türkiye’deki mevcut yerel yönetim anlayışının terk edilmeye başlandığı yıllardır ve aslında bu tercihte uluslararası burjuvazinin yeni eğilimlerinin etkisi büyüktür.

BÖLEGELERARASI EŞİTLİKTEN YARIŞAN KENTLERE

1970’li yıllarda devrevi krizlerinden birine daha yakalanan kapitalist sistemde sosyal devlet harcamaları, daha doğrusu emekçi kitlelerin yeniden üretimi için merkezi iktidarlar tarafından ayrılan kaynaklar artık yük olarak görülmeye başlanmıştı. Daha o yıllarda sosyal devletin tasfiyesinin planları ve sermayenin dünyanın her tarafında yerel düzeylerde dolaşımının sağlanabilmesi için neler yapılması gerektiği emperyalist odaklar tarafından gündeme alınmaya başlandı. 1973 yılından 1979 yılına kadar GATT-Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması kapsamındaki Tokyo Raundu oturumlarında tavsiye niteliğinde gündeme gelen kamusal yatırımların özelleştirilmesi, 1980’li yıllardan itibaren giderek daha net formüle edilecek, 90’lı yıllara gelindiğinde ise, finans ve siyasal kurumlarla imzalanan sözleşmelerin vazgeçilmez şartı olarak her fırsatta belirecekti. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye verdiği ev ödevlerinin en büyük kalemini de kamu kurum ve kuruluşları aracılığıyla sağlanan hizmetlerin özelleştirilmesi oluşturdu. Bu süreçte, devletin üstlendiği kamu yatırımlarıyla yerel yönetimlerin üstlendiği hizmetlerin doğrudan doğruya sermayeye devri konusunda, uluslararası tekellerin üst organları, hem gelişmiş ülkeleri hem de gelişmekte olan ülkeleri sıkıştırmaya ve atılan her adımı denetlemeye başladı.

Sermayenin talebi “devlet küçültülsün”, “yetkiler yerel idarelere devredilsin”, “ulus devlet kaldırılsın” gibi terimlerle dile getirildi ve bu kavramlar entelektüel platformlarda gerekçelendirildikten sonra, günlük dile de çevrildi. Yerelleşme üst başlığının altında sıralanan devletin küçültülmesi, ulus devletlerin ortadan kalkması, yönetişim vb. gibi parıltılı sözler, sözde, devletin tepeden inme sultasına karşı, yerel müdahalelere, yerel karar alma süreçlerine ve yerinden yönetime imkan tanıyan bir demokratikleşmeyi ima ediyordu. “Yerelleşme”nin, “küreselleşme” ile esmeye başladığı öne sürülen özgürleşme rüzgarlarının en doğrudan ifadesi olduğu konusundaki kabuller de, bu terimlerin çok önemli ve derin iktisadi çıkarları ve aslında bu dönemin özgürleşme değil tamamen sermayeye teslim alınma dönemi olduğunu başarıyla gizliyordu.

“Ulus devletin küçültülmesi” olarak tabir edilen yenilik, aslında devletin sosyal harcamalardan elini çekmesi, yerel bir sanayi geliştirmek için sürdürdüğü üretici yatırımlardan vazgeçmesi, sermayenin dolaşımını kısıtlayan geleneksel yasa ve uygulamaların ortadan kaldırılarak kamu yararına kurulmuş kurum ve kuruluşların ayrıcalıklarının bertaraf edilmesiydi. Bu, aslında ülkede çok kısmi bir biçimde hayata geçirilmeye çalışılan “bölgesel eşitlik” ilkesine dayalı kalkınma iktisadı döneminin kentleşme anlayışının terk edilmesi talebiydi. Bunun için, süreç içinde, kalkınma iktisadı döneminin kurumları olan Karayolları, YSE, Köy Hizmetleri vb.’nin ortadan kalkması, İller Bankası gibi oluşumların da zayıflatılması gündeme geldi.

Uluslararası sermayenin öngördüğü devlet organizasyonu, kentleri merkezi olarak finanse etmekten, borçlanmaların muhatabı olmaktan, en gelişmiş kentlerden ülkenin ücra kentlerine kadar hizmet götürme sorumluluğundan kurtulmuş bir devlettir. Ve doğal olarak bu, kaynağı kesilen kentlerin kendi kaynaklarını yaratmak zorunda kalmaları anlamına gelir. Bunun, aynı anda başvurulacak iki yolu vardır. Birincisi, yerel yönetimin hizmet sunucu olarak bir tüccar haline gelmesi, halkı da müşteri olarak görmeye başlaması. Fiyat denetimi işlevini bir yana bırakmış yerel yönetimin, hizmetlerin ücretlendirilmesinde elini tutacak kimse olmayacağı için, bu durum, kentsel hizmetlerin kentlilere giderek daha pahalıya gelmesiyle sonuçlanacaktır. İkincisi de, yerel yönetim hizmetlerinin doğrudan sermayeye, son zamanlardaki fizibilite araştırmalarında hizmet sektöründe devasa kârlar bulunduğunu keşfeden uluslararası tekellere devri olacaktır. Halk açısından, bunun sonucu da birincisiyle aynıdır. Bunun yanı sıra sermayenin tercihlerinin kârlılık kaygılarıyla ilintili olması nedeniyle, bölgesel eşitsizliklerin önceki döneme kıyasla görülmemiş ölçüde derinleşeceğini tahmin etmek zor olmaz. Büyük kentlerin hizmet yatırımlarını üstlenecek olan uluslararası tekel, nüfusun daha seyreldiği, hizmetlerin değişim değerinin kullanım değerini aşmadığı, yani kullanıcıya statü sağlayamadığı bölgelerde bu yatırımı yapmaktan, hizmeti üstlenmekten kaçınacaktır.

Ancak sermaye kendisini de bir statü nesnesi haline getirmiştir. Sermaye, bir kenti tercih etmesi için, o kentin sermayenin gelişine kendisini hazırlamasını şart koşmuş, bunu nasıl başaracağını da göstermiştir. GATTS sözleşmeleri, Dünya Bankası belgeleri ve AB normları bunu açıkça belirtir. Kentlerin sermayeyi çekebilecek kadar cazip mekânlar haline gelmesi için, bütün sektörlerin yeniden bakirleştirilmesi, her türlü kısıtlamalarından kurtulmuş sektörlerin sermayeyle gerdeğe girmek üzere hazır bekletilmesi, kentin bütün alt yapısının sermayeye uygun düzenlenmesi ve o kentin görsel bakımdan da değişmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm için gerekecek krediler de, yine yabancı sermayeden sağlanabilecektir.

“Küreselleşme-yerelleşme” sürecinin kentlerinin bizzat kendileri de, artık, yaşanacak alanlar değil, değişim değerleri artırılmış metalar haline gelmiştir. Küresel kent ilan edilen İstanbul’un şantiye haline gelmesinin nedeni de sadece budur. Şirketlerin karar merkezleri için dikilen gökdelenler, üst ve üst orta sınıfın yaşam alanları olarak kurulan yüksek güvenlikli ama kentin en iyi manzarasına sahip siteler ve üst sınıf kent sakininin ayakkabıdan beyaz eşyaya, meyveden bahçe düzenleme malzemelerine kadar her şeyi temin edebileceği, restoranlarında, kafelerinde ve sinemalarında vakit geçirebileceği, otomobille ulaşılan yalıtılmış devasa alış veriş merkezleri, ön görülen kent statüsünü artırmaya yönelik olarak son yıllarda hızla yapılandırılmışlardır. Kentin yoksul sakinlerinin iş yerleri ve konutları ise, göz önünden kaldırılması gereken yapılar olarak görülmektedir. Son yıllarda artan gece kondu yıkımları ve fabrikaları, kentin en dış sınırlarına taşıma çabası da, kentin uluslararası sermayeye hazırlandığı bu sürecin bir parçasıdır. Çünkü “küresel kent”, içinde parası olanın yaşayabileceği, kentin gerçek emekçileri için gittikçe pahalanmış, emek gücünün yeniden üretimi için hiçbir kaygının duyulmadığı, bütün sosyal ilişkilerin kapitalizmin “vahşi” dönemini aratmayacak bir pervasızlıkla yeniden kurulduğu bir kenttir. Gecekondu alanları, üzerine kurulu konutlar yıkıldıktan sonra, yeniden değerlendirilerek satılması gereken arazilerdir buna göre. Esasen kentin bütünü bir arazi olarak görülmektedir.

Öte yandan kentteki yıkıp-yeniden satma sürecinden, kentin tarihsel dokusu ve geçmiş kültürle bağlantılar kuran ve hâlâ yaşayan yapıları da nasibini alır. Bütün “küresel kentler” gibi, İstanbul da, ulusal bir tarihe, geçmiş çağlardan bugüne kadar dayanarak gelmiş kültürel anıtlara sahip olmayan New York’un, üzerinde gökdelenler yükselen Manhattan’ına benzetilmek istendiği için, kentin kendine özgü tarihsel silüeti ciddiye bile alınmaz. Emperyalist kent estetiği, kentlerin silüetindeki özgünlükleri dışlar, eski kültür merkezlerinin, tiyatro binalarının, sinemaların vb. geleneksel binaların kent merkezindeki görünümünden rahatsız olur. Bunları bir an önce yakıp, yerine daha büyük hacimli, kültürel değil ama rantsal getirisi çok olan binalar yapmayı amaçlar. Kültürün, kâr getiren bir endüstri olarak kurumlaştırılması çabasına koşut bir gelişimdir bu.

İstanbul, içinde yaşayan, üreten, kendi özgünlüğünü kente yansıtan bir halkın, ülkenin işçi sınıfının göz bebeği olmamalıdır, bu hesaba göre. Sahip olunması hoşnutluk üreten bir meta, ama bu hoşnutluğu ancak büyük sermayenin duyabileceği emekçisizleştirilmiş bir finans merkezi; ya da akışkanlığın yüksek ama yerleşimin sorunlu olduğu bir fast food kent. Sonuna kadar pazarlanan, sonra yeniden pazarlanan bir kent.

Bütün bunlar olurken, ülkenin diğer kentlerinde de, İstanbul kadar yoğun olmasa da, belirli ölçüde bir dönüşüm yaşanmaya başlandı. Kuşkusuz bu süreçte en önemlisi, kentlerdeki belediye hizmetlerinin yavaş yavaş özelleşmeye başlamasıdır. Su ve atık hizmetleri, çöp toplama vb. gibi temel kentsel hizmetler kimi kentlerde görücüye çıkarıldı ve bunlar yabancı tekellere sunuldu. Örneğin sadece 2000’li yıllara gelmeden kısa bir süre önce, Antalya Büyükşehir Belediyesine 100 milyon dolarlık kredi açan Lyonnaise des Aux adlı bir Fransız tekeli, Antalya suyunun işletmeciliğini 10 yıllığına aldı. Isparta Belediyesi katı atık tesisi müşavirliği, Fichtner ve Tugal çevre teknolojileri konsorsiyumunun oldu; Erzurum ve Samsun kentsel katı atık ihalesi Alman firmalarının üzerine geçti; İzmir, Denizli, Trabzon-Rize hattı, Zonguldak atıkları da yabancı firmaların eline geçti vb.* Bu liste elbette eksiktir, ayrıca aradan geçen 10 yıllık süreci içermez. Ülkenin, kamu malı olan büyük sanayi tesislerinin yanı sıra yerel yönetim hizmetlerinin en kâr getiren türleri, en rantabl olan yerel yönetimlerden, sessiz sedasız özelleştirilmiş bulunuyor. Son dönemlerde, belediyelerin birer ihale kurumu gibi çalıştığını, uluslararası sermayenin kentlerin çoğunda konuşlandığını söylemek, bu durumda çok abartı olmayacaktır.

Bunun yanı sıra AKP hükümeti döneminde çıkarılan yasalarla kentsel arazinin metalaştırılması da kolaylaştırmıştır. Orman Yasası, Maden Yasası, SİT Yasası gibi birbiriyle ilişkili maddeler içeren yasalar, hazine arazilerini ve ormanlık araziyi olduğu kadar, tarihsel kalıntı arazilerini de satılabilir bir duruma getirmiştir. Bu, kentlerin doğal veya kültürel varlıklarının da artık kâr uğruna elden ve gözden çıkarılabileceği, köksüz, geleceksiz ve insansız siber kentlerin kurulmak istendiği anlamına gelir. Başbakanın en son, tarihi binaları otel yapmak istediğini beyan etmesi de bu konsepte uygundur.

Kısacası “küreselleşme-yerelleşme” sürecinde sermayenin değiştirmek istediği eski kent, aslında, prensipte, emekçi sınıfların bir sınıf olarak yeniden üretimini az çok gözetmiş olan kenttir. Kentler, geçen yüzyılda, bu kentleşme anlayışını şu veya bu ölçüde yansıtmış olabilirler. Ama kentlerin insan odaklı düzenlenmesi anlayışı, lafızda bile olsa, üzerinde mutabakat sağlanan bir anlayıştı. Bugün ise, tamamen sermayenin çıkarlarına uygun, kentin metalaştırıldığı, kentlerin eşit gelişiminin değil birbiriyle yarışının körüklendiği, kent emekçilerinin ihtiyaçlarının gözetilmeyeceği, üstelik düzenlemenin can yakarak sağlandığı bir sürece girilmiş durumda. Üstelik sermaye, “yönetişim” adı verilen bir yönetme biçimiyle, kentlerin karar alma süreçlerinde halk iradesini tamamen dışlayacak biçimde, kendisine büyük bir koltuk da talep ediyor. Kırtasiye işlemleri görmeye indirgenmiş yerel bürokrasinin, kentte yatırım yapan sermaye temsilcilerinin ve sermaye çıkarlarıyla uyumlu sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu belediye meclislerinin yönetiminden oluşacak kent yönetimi anlayışı, küresel sermayenin işlerini kolaylaştırmak gibi bir işlevi üstlenecek. Yerinden yönetim ve doğrudan demokrasinin örneği olarak gösterilen “yönetişim” modeli, gerçekten de, sermayenin, kentleri yerinden ve doğrudan kontrol etmesine ve yönetmesine olanak sağlıyor.

Fakat elbette “yerelleşme” tamamlanmış bir süreç değildir. Çünkü kentler, yukarıda da değinildiği gibi, farklı sınıf aidiyetlerine sahip sakinlerin karşılıklı ilişkilerinin düzeyi, egemen sınıflar aralarındaki çıkar çelişkileri, emekçilerin ülke çapındaki örgütlülük düzeyi gibi faktörlerle yapılanan; canlı ve hareketli birer organizma olduklarından, bu sürecin nasıl tamamlanacağı, sadece sermayenin niyetleri ve projeleriyle belirlenmez. Uluslararası sermayenin yasalardan daha çok ayağına dolanan da, kent emekçilerinin kentteki dönüşüm konusundaki tutumudur. Birçok yasa, sermaye akışını kolaylaştıracak biçimde değişti; merkezi yönetim, kentleri, uluslararası sermayeye tamamen açtı, ama kentlerin sermayeye açılıp açılmayacağına karar verme yetkisi kent emekçilerinden başka kimsenin elinde değildir. Şimdilik işyerleri yıkılan, gecekonduları başlarına geçirilen gecekonduluların muhalefetiyle ve TMMOB gibi meslek odalarının itirazıyla karşılaşan kentsel dönüşüm projesine daha geniş bir karşı koyuşun örgütlenmesi, alternatif kent özleminin bir bilinç haline getirilmesi için şarttır. Emekçi sınıflar için az-çok yaşanabilecek bir kentin özelliklerine ilişkin genel anlayış yakın geçmişteki deneyimlerden çıkarılabilir. “Yerelleşme”nin sonucunda ortaya çıkacak resminse, göz önünde sürekli olarak bulundurulmasında kuşkusuz büyük bir yarar vardır.

YAŞANILIR KENTLER İÇİN

Yaşanabilir bir kentin, her şeyden önce, içinde yaşayan emekçilerin gündelik hayatını kolaylaştıracak bir nitelikte olması, işyeri zamanı ile iş dışı sosyalleşme ve eğlenme ihtiyaçlarına ayrılan zaman arasındaki dengeyi mekânsal bakımdan kolaylaştırıcı kılması gerekiyor. Bu, emekçinin emek gücünün maliyetinin, hem kendisinin, hem ailesinin, hem de ait olduğu sınıfın bir parçası olduğu gözetilerek karşılanabilmesi için yüklü bir sosyal harcamayı gerektirir. Emek gücü maliyetinin donmuş ve zamanla değişmeyen bir miktarla ya da sınırlı geçim malzemeleriyle karşılanabileceğini düşünmek, baştan bu dengenin ciddiye alınmadığını gösterir. Çünkü insanın günlük ihtiyaçları, onun kişisel gelişimine, sosyal ilişkilerinin çeşitlenmesine, teknolojinin ilerlemesine bağlı olarak sınır tanımadan artar. Her emekçiye yeterli yaşam alanı sağlayan aydınlık konutların yapılması, kolay ulaşılabilen eğlence ve dinlenme mekânları, iş dışı kişisel gelişime yönelik eğitim kurumları, ücretsiz katılınabilen kültürel etkinlikler, çocukların sağlıklı ve eğitimli yetiştirilmesi için parasız eğitim ve sağlık, gelecek güvencesi, kadınların çalışma ve annelik süreçlerini uyumlulaştıran kolaylaştırıcı destekler, ücretli tatil hakkı vb. gibi her insanın günlük hayatını kolaylaştırıcı önlemler, emekçinin ailesiyle birlikte sağlıklı bir günlük hayat geçirmesinin öncelikli koşullarındandır. Ne yazık ki, bizim ülkemizin emekçileri için, bu, “Amerikan hayat tarzı” propagandasının yapıldığı reklam afişlerinde veya filmlerde rastlanan türden bir görüntüdür. Tıpkı Amerikan emekçilerinin çoğu için olduğu gibi, bu ülkenin emekçileri için de hayaldir bu hayatlar. Ama eninde sonunda emekçileri cezbeden bir içeriğe sahiptirler; mutlu, sağlıklı, doygun bir hayat. Kısacası her emekçi böyle nitelikli ve doygun bir hayata kavuşmak ister.

Yakın geçmişte, emekçilerin iktidara geldiği Sovyetler Birliği’nde, aslında, nitelikli bir gündelik hayatı esas alan insan odaklı kentler oluşturuldu. Emekçilerin yüzlerini Sovyetler Birliği’ne dönmesinden tedirgin olan Avrupa burjuvazisi de, kendi ülkelerindeki emekçi sınıfları sömürerek elde ettiği devasa artı değerden ve geçmişte sömürgelerden elde ettiği birikimlerden bir miktarını sosyal kurumlar oluşturmak için ayırmak zorunda kalmıştı. Ancak bu, emekçilerin bu ülkelerdeki örgütlü gücünün denetimi altında gerçekleşen bir sosyalleştirmeydi.

Bizim ülkemizde ise, emekçilerin örgütlü gücünü kırmak, yeniden üretim maliyetini bizzat emekçiye ve onun geleneksel sosyal çevresine yıkmak için, burjuvazi ve devleti elinden geleni yaptı. Sınıfı, sağlıklı sosyal konutlarda yaşamaya layık görmediği için gecekondulara tıktı. Yaşlılar ve çocuklarla ilgili sosyal politikaların yanından geçmeyerek, bu türden ihtiyaçları aile ücretine dahil etmedi. Böylece işçi sınıfının, gerçek anlamda kentli ve modern bir sınıf olmasını sermayenin çıkarları doğrultusunda engelledi. Göç kökenli işçi ailelerinin yeniden üretiminin, kendi doğal çevrelerine ve geleneksel cemaat ilişkilerine bırakılması, çoğunlukla bu ilişkileri bir varoluş biçimi olarak gören, geleneksel ilişkileri için harcadığı çabayı külfet olarak görmeyen emekçiler tarafından önemli bir sorun olarak da görülmedi. Fakat bu, işçi sınıfının birleşmesini zorlaştıran bir sorun olarak var olmaya devam etti.

Halbuki, modern emekçiler arasında kentli olmanın, geleneksel ilişkilere sığınmaktan değil, sınıf dayanışmasının sağlayacağı güvenceye sahip çıkmaktan geçtiği anlayışının yaygınlaşması gerekmektedir. Çünkü modern ve emekçilerin ihtiyaçlarına uygun bir kent örgütlenmesinin önündeki en büyük engel, aynı zamanda bir sınıf tavrı göstermenin de en büyük engeli olan, bu geleneksel ilişkilerdir.

Modern bir sınıf gibi, emek gücünün maliyetini yükseltmek, emek gücünün yeniden üretiminden burjuvaziyi sorumlu tutmak yerine, cemaat ilişkilerinden gündelik çözümler arayışına girmek, içinde yaşanılan kenti, emekçiler için daha pahalı bir kent haline getirmekten başka bir şeye yaramaz. Karşılığını burjuvazinin ödemediği yeniden üretim için harcanan her kuruş, emekçi ailelerinin cebinden çıkıp, sermayenin kasasına akmaktadır. Böylece, kent, emekçiler için pahalı hale geldikçe, sermaye için ucuzlamaktadır.

Yaşanabilir kentin yaşanabilir bir dünyadan ayrı, ondan kopuk olmayacağı açıktır. Sonuçta, her dönemin kenti, o dönemde dünyada yaşanan ilişkiler ve siyasal bağlam tarafından da belirlenir. Bu bakımdan, “yerelleştirme” savunucularının ileri sürdüğü gibi, yerel sorunlara müdahale edebilir olmak, bir kentin istenildiği biçimde değiştirilmesi için yeterli olmaz. Tersine, yerel sorunlara müdahale olanaklarının yaratılması, çoğu kere, kent sakinlerini merkezi politikalara katılım olanağından uzak tutmak ve ufuklarını sınırlamak amacını taşır. Kentlerin düzenlenmesini etkileyen politik kararlar, yerel düzeylerde değil, esas olarak merkezi düzeylerde alınır.

Bu bakımdan, burjuvazinin kentlere saldırısını püskürtmek için, örneğin, sadece canı yanan konduluların ses çıkarması yetmeyecektir. Bütün emekçilerin, kentsel yaşam alanlarına sahip çıkmak ve kentlerde emekçilerin gerçek dönüşüm programlarını hayata geçirebilmek için, her şeyden önce kendi güçlerine, kendi örgütlülüklerine güvenmekten başka şansları kalmamıştır. Bir gün Sulukule’de, bir gün Başıbüyük mahallesinde, bir başka gün Okmeydanı’ndan duyulan buldozer ve ekskavatör seslerine karşı yapılacak en iyi şey budur.

KAYNAKÇA:

Birgül Ayman Güler, Yerel Yönetimler, TODAİ, 1998

H. Tarık Şengül, Kentsel Çelişki ve Siyaset, Demokrasi Kitaplığı, 2001

Yaşar Hacisalioğlu, Küreselleşme Mekânsal Etkileri ve İstanbul, Akademik Düzey Yayınları, 2000

David Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir, Metis, Çeviren: Mehmet Moralı, 2003

Mike Davis, Gecekondu Gezegeni, Metis, Çeviren: Gürol Koca, 2007

Kürşat Bumin, Demokrasi Arayışında Kent, Kürşat Bumin

Genel İş-Emek Araştırma Dergisi, 2001/1

Genel İş-Emek Araştırma Dergisi, 2002/1

Genel İş-Emek Araştırma Dergisi, 1999/2

Hizmetler Ticaretinde Küreselleşme – GATS, DİSK-Genel İş, 2002

TMMOB 18 Kasım 2006 Kentsel Dönüşüm Sempozyumu Kitabı

Katılımcı Demokrasi, Kamusal Alan, Yerel Yönetim (Derleme), Demokrasi Kitaplığı, 1999

Selim Yılmaz, Sıra Kamu Çalışanlarının Artı Değerinde, Kızılcık Dergisi, 30 Haziran 2003


* Yerel Yönetimler, Birgül Ayman Güler, TODAİ, 1998, sf. 148

* Genel-İş Emek Araştırma dergisi 1999/2

Bir Neoliberalin Tarihsel Anatomisi

bir neoliberalin tarihsel anatomisi

NURAY SANCAR

Geçen yazdan beri basında “Türkiye Solu”nun güncel ihtiyaçlara uygun nasıl şekillenmesi gerektiğine ilişkin bir hayli tartışma yapıldı. Bugün “sol”da durduklarını söyleyenler, geçmişte “solcu” oldukları için birikim ve deneyimlerinin bugüne yararlı olacağı düşünülenler, liberaller, sosyal demokratlar, örgütlü ve örgütsüz solcular, solda görünen kanaat yapıcılar; hemen herkes eteğindeki taşı dökmüş durumda. “Sol” için –meli, –malı kalıbıyla biten önerilerin niteliğine bakılırsa, bütün bu yayınların maksadının aslında “sol”a bir balans ayarı çekmek olduğu anlaşılıyor. Bu konuda ağzını açıp kalemini oynatanların önemli bir kısmının, dağınıklığından yakındıkları sola ilişkin yıllardır biriktirdikleri eleştiriler ve bu eleştirilerden yola çıkarak birleşik bir “sol”un nasıl yaratılacağına ilişkin ileri sürdükleri fikirler, geçmişte “sol”un bir fraksiyonuna dahil olmalarının bütün sorunlarını içeriyor. Bu türden “otoriteler”, zaman içinde kendilerinin bir hayli yol katettiklerini, ama “sol”u, kendileri gibi gelişmeye açık olmayan, değişime direnen ve tarih içinde donup klişeleşmiş ilkelere sahip, bir türlü kendisini çağa uyarlayamayan arkaik fikirlere sahip insanlar kümesi olarak görüyorlar. Bu kendini beğenmiş, her şeyi en iyi kendileri bilen kibirli entelektüeller kimi zaman, üslubunu da eleştirdikleri “dar kafalı” öteki solculara hakaretlerde bulunmayı tartışılmaz hakları olarak görebiliyorlar; çünkü sol kendini dönüştürmeyi “kusurlu geçmiş”i ona ayak bağı olduğu için bir türlü gerçekleştirmedi. Bugünü etkilediği düşünülen geçmişin günahları konusunda herkes kendince önemli olan noktaları öne çıkarıyor; kimisi solun milliyetçiliğini, devletçiliğini, Stalinizmini, kimisi silahlı devrim dışında başka bir yol tanımamasını, kimisi SSCB ya da Çin’in peşinden gitmesini kimisi liberal demokrasiyi küçümsemesini, emperyalizm takıntısını, kimisi yeterince uyanık davranmamasını daha önemli bir neden görüyor. Bugün bir şey söyleyen “solcu” ertesi gün bir başka solcu tarafından solun bütün kötülüklerinin cisimleşmiş ifadesi olarak görüldüğü için fikirleri yerin dibine batırılıyor. Belli ki, kimse kimsenin solculuğunu beğenmiyor.

Kimsenin kimseyle aynı noktada bir türlü duramazmış gibi göründüğü fikir çeşitliliğinin ve söz cangılının içinde sol’un arkadan ittirildiği rota gitgide biraz daha belli oldu: Geçmiş “takıntıları”ndan kurtulmuş, eleştiri konusu olan siyasal fikirlerden arınmış, köşeleri yuvarlaklaşmış bir solun neoliberal politikalara tereddütsüz eklenebilir hale dönüşerek “alternatif yokluğu”nu gidermesi. Neoliberalizmin harika bir mamulü olan AKP’ye alternatif olacak, Tony Blair’in İşçi Partisi’nin geçen on yılda girdiği dönüşümün benzerini gerçekleştirmeye soyunmakta tereddüt etmeyecek, Üçüncü Yol’u üçüncü dünya ülkelerinin diline tercüme edebilecek bir sol; yani Majestelerinin muhalefeti…sonra sonra da muhtemelen majestelerinin iktidarı.

 

***

Özgürlük Dünyası, geçen sayılarının önemli bir bölümünü sol hakkındaki tartışmalara ayırmış; sol’a çekilmek istenen balans ayarını incelemişti. Burada Taraf gazetesindeki köşesinde bir süredir sol, demokrasi ve liberalizm üzerine yazan, bir tarihçi olduğu için de yazılarında bolca tarihsel referanslara yer veren, eski Aydınlıkçı bugünün neoliberal aydını, (liberal olarak etiketlenmekten hoşlanmıyor) akademisyen Halil Bertay’ın yazdıkları ele alınacak.* Ünlü ünsüz solcuların hepsinin konuştuğu bu dönemde Berktay’ın bu sayfalarda özel olarak konu edilmesinin nedeni, sol hakkında öne sürülen belli başlı iddialara sahip olması ve geçmişine atıfta bulunulmadan solun tartışılamadığı bir zaman diliminde Berktay’ın tarihsel olguları değerlendirme biçimindeki özgünlüktür. Berktay E. H. Carr’dan aktardığı gibi tarihin bugünle geçmişin diyalogu olduğu fikrine sıcak bakıyor ve geçmişin aslında o zaman sorulamayacak soruların gündeme geldiği geçmişten sonraki bir zaman boyutunda yeniden yorumlanabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla Sol’u tartışan diğerlerinin, üzerine çok kafa yormadan yaptıkları şeyi Berktay tarih yazımının temel hususlarını bilen biri olarak yapıyor. O zaman da tek başına bize hiçbir şey söylemeyen “geçmişte yığılmış belgeler, kanıtlar ve olgular” yığınından bugünkü gözlerle bakarak yaptığımız seçimlerin ve tarihin yeniden yazımının kriterlerinin neler olacağını tartışabilmek için eşsiz bir malzeme sunuyor. Yani tarihi her dönem yeniden yazmak mümkünse bu yazımı belirleyen ihtiyaçlar ve tarih yazıcısının donanımları nelerdir; tarih ve politika arasındaki ilişki nasıl kurulur diye sormak zorundayız? Ve sahiden tarihi yazarken sadece bugünün geçmişle kurduğu diyaloga odaklanmakla yetinmek, geçmişin kendisinden önceki geçmişle kurduğu diyalogu hiç hesaba katmamak mı gerekir? Tarih yazımını, onu, bildiği gibi yazanın öznelliğinden koruyacak olan nedir?

 

SOLUN GÜNAHLARI

Halil Berktay’ın sol’da saptadığı kusurlar ve ona yönelttiği eleştiriler aslında “tarihin sınıflar mücadelesinin ürünü olduğunu”; ister sıradan ve inişsiz çıkışsız, isterse önemli çalkantılı dönemlerinde olsun yaşamın, sınıfların karşılıklı mevzilenmelerinin bütün izlerini taşıdığını hesaba katmayan birinin bakış açısından ifade ediliyor. Böyle bir bakış açısına sahip olmayınca tarih bir süreklilik ve hareket içinde görülmeyebileceği gibi, milliyetçiliğin, liberalizmin, sömürgeciliğin, emperyalizmin (bu kavramlarla uğraşıyor Berktay) sınıfların dünya çapında karşılıklı mevzilenmelerine bağlı olarak farklı özellikler gösterebileceği anlaşılamayabiliyor. O yüzden bazen geçmişin mutlaklaştırılmasından bazen de bugünün kutsanmasından kaçınmak mümkün olamıyor. Tarih yazarı bu durumda son derece öznel bir pozisyona düşebilir. Kendi dünya görüşüne göre istediği geçmiş süreçleri tarihsel ve gelip geçmiş, istediklerini de kalıcı görebilir; kavram kargaşası da yaşanabilir bu durumda, gereksiz ve yanlış genellemeler de yapılabilir. Örneğin İngiltere Kralı 8. Henry’nin görünürde, İspanyol kraliçeden boşanıp aşık olduğu kadınla evlenmesine izin vermiyor diye papayla bozuşması ve İngiltere’de Protestanlık mezhebini geliştirmek için papayla bağlarını koparması o dönem İngiltere’sinde kapitalizmin gelişmesi için hangi fikirlere ihtiyaç duyulduğu göz önünde bulundurulmazsa kralın son derece kişisel bir işiymiş gibi görünür. Halbuki protestanlık, kapitalizmin ilk birikiminin önünü tıkayan bütün fikri engelleri ortadan kaldırarak ona meşru kanallar açacak yegane fikri sistemdi. Tarihi bu öykünün fantezi tarafıyla yazanlar da vardır kuşkusuz; gerçeğin bir kısmını gerçeğin ta kendisiymiş gibi gösterme becerisindeki yazarlarla doludur dünya. Ama böyle bir yöntem olan biteni açıklayamaz; Berktay’ın hiç kullanmadığı bir sözcükle diylektik de olmaz.

Şimdi bakalım: Halil Berktay Sol ve Demokrasi üst başlıklı yazılarında Marksizmin demokrasi anlayışını eleştiriyor. Diyor ki özetle:

Marx ve Egels kendi zamanlarının demokrasisini hemen sadece kusur ve güdüklükleri üzerinden okudular. Yansıttığı kuvvet dengelerini ebedi saydılar. Ona eşlik eden siyasi kültürün özerkliği ve özerk gelişme olanakları üzerinde pek kafa yormadılar. Demokrasinin içinin çok farklı sosyal ilişkiler ve daha ileri bir kültürle doldurulması olasılığını kaale almadılar. Son tahlilde demokrasiyi hor gördüler., Burjuva demokrasisi=burjuvazinin diktatörlüğü dendiği anda, demokrasiyi doyasıya savumak çok zorlaştı komünistler için… Faşizme Karşı Birleşik Cephe stratejisi ancak 1935’te Komintern’in Yedinci Kongresi’nde -Mussolini başbakan olduktan 13 yıl sonra- kabul edildi…Bu faciada demokrasiyi küçümsemenin payı ölçülemez. Bazı solcuların liberalizme duyduğu nefretin… liberalizmin gerçek tarihsel kötülük ve başarısızlıkları yer alıyor. Nelerdir bunlar hatırlayalım: Birincisi ekonomik alanda liberalizm özellikle Laissez- Faire’ci 19. yüzyıl varyantıyla ilk sanayileşmenin doğurduğu insan acılarını hemen hiç umursamadı…İkincisi 19. yüzyılda şekillenen mutlak Laissez-Faire’ci ideolojisi ve zihniyet yapılarının uzantısında kapitalizm 1929-30’da Büyük Bunalım gelip çattığında uzun süre aynı umursamazlığı gösterdi…

Marx ve Engels, dönemlerindeki demokrasiyi pek çok kez masaya yatırmışlardı kuşkusuz. Fransız Devrimi ve Komün’le ilgili kitapları, Köln’de Komünistlerin Yargılanması ile ilgili İfşaat, Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi bu burjuva demokrasisinin “kusurları”nın sergilenmesi ve alternatif demokrasinin tartışılmasını içerir. Bu kitaplar yazıldığında 1789 Fransız Devrimi’nin üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçmiştir. Dolayısıyla 1789 ile siyaset sahnesine çıkan yeni sınıfın demokrasisini enine boyuna anlamak, bu demokrasinin sorunlarını ve sınırlarını “okuyabilmek” için o dönem oldukça yeterli bir süredir bu. İnsan Hakları Bildirgesi’ne alt sınıfları dahil etmeyen, eski ayrıcalıkları eleştirmesine karşın mülk sahibi olma esasına göre yeni ayrıcalıklar getiren, kadınları dışlayan bir demokrasidir bu. Kaldı ki Berktay’ın dediği gibi, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” gibi şatafatlı bir şiarı olan yeni sınıf, sermayenin ilk birikimini gerçekleştirirken insan acılarına umursamaz davranmak bir yana bizzat bu acılara yol açacak politik kararları almıştı. Kapitalist sistemin tarih sahnesine çıkışı hem doğrudan iktisadi hem de iktisadi olamayan yollarla uygulanan zorbalıkla olmuştur.

Ve elbette Berktay’ın şikayet ettiği gibi Marx, iktisadi alt yapı ile siyasi üst yapı arasındaki ilişkiden söz ediyor ve burjuva demokrasisiyle kapitalist üretim ilişkileri arasında bir bağ kuruyordu. Alt sınıflar pahasına inşa edilen, bu sınıfları çoluk- çocuk, kadın- erkek yerlerinden yurtlarından eden, onları emeklerinden başka satabilecek hiçbir şeyleri kalmamacasına topraklarından söküp atan, bunu yaparken de hiçbir sosyal düzenlemeyi akıl etmeyen burjuvazinin demokrasisi de hukuğu da bu sosyal ilişkilerin o dönemdeki statükosunu gözetecekti. Bundan doğal ne olabilir? Ama üst yapının alt yapıdan “birebir yansıma”yla doğduğu fikri Marx’a ait değildir. Ve siyaset biliminde “kuvvet dengeleri”nin kendi tarihsellikleri içinde analiz edilmesi gibi bir gelenek oluşmuşsa kuşkusuz bunda en büyük pay Marx’a aittir. Siyasetin iktisada özerkliği ile ilgili Althusser’in başlattığı post yapısalcıların sürdürdüğü daha “modern” bir analiz yönteminin tarihsel olguları mutlaklaştırmaktan kaçınmak ne kelime, olguları hiç kaale almayarak “dengeleri” de “kuvvetleri”de kendi kafalarında yeniden yapılandırdıklarını biliyoruz. Ne yazık ki günümüzde pek çok tarihçi bu analiz yönteminin etkisi altında. Böyle olunca, ilk birikim dönemindeki kapitalist acımasızlığın zaman içinde ehlileşmesinin nedenlerini sınıfların değil kavramların çatışmasında mümkün olduğunu sanmak işten bile olmayacaktır.

Marx’ın döneminde, liberal demokrasinin, bu demokrasinin patentine sahip sınıfın en büyük vaadi olan eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin gerçekleştirilebileceği bir platform olmadığı “somut durumun somut tahlili”nden çok kısa bir sürede anlaşılmıştı. Kendi döneminde bulunduğu yerle “geçmiş arasında diyalog” kurarken Marx, örneğin Komünist Manifesto’da olduğu gibi eski sistemi yıkan güçlerin tarihsel öneminin hakkını coşkuyla verir; ancak onun tarih anlayışı geçmişle diyalog kurmakla sınırlı olmadığından ve bugünkü ilişkilerin gelecekte alacakları biçimi öngörmeyi de içerdiğinden kendi mezar kazıcılarını bağrında taşıyan bu sistemin onu öldürecek çelişkisini de görmüştür. Bu durumda liberal demokrasinin kusurlarını bu sistemi iyileştirmek, düzeltmek amacıyla eleştirmediği için Marx’ı eleştirmek çok akla uygun gelmemeli. Ama Berktay, tarihin şimdi yeni sınıfların mücadelesi ile yazıldığını ve kapitalizmin tarihselliğini, bu sistemin büyük bir hızla geliştiği zamanlarında söyleyen bir kuramcıyı liberal demokrasiyi ihya etmediği için eleştirir. Yazar demokrasiyi sınıflar üstü bir kategori olarak gördüğü için onun kendisini zaman içinde yenileyip geliştirebilme becerisini sınıflardan azade bir içkinlik olarak görür. Burada parantez içinde şunu söyleyebiliriz: Aslında Berktay’ın sorunu, daha ilerde değineceğimiz gibi, demokrasiyi şu veya bu partinin işi olarak görmemek gerekir diyorsa da, AKP’nin demokratlığının destek olunması, teşvik edilmesi veya “küçümsenmemesi” gereken bir şey olduğunu düşünmesi ve solcuların AKP’nin demokrasisini geliştirmekle yükümlü olduklarına inanmalarını istemesidir.

Devam edersek; demokrasi “kuvvet dengeleri”ne göre her gün kurulmak zorundadır. İktidarda olan sınıflarla olmayan sınıflar arasında demokrasinin sınırlarının nereye kadar genişletilebileceğine ilişkin sonsuz bir mücadele vardır. Kimi zaman bu emekçi sınıfların kontrol edebileceği bir mücadeledir kimi zaman da değil. Dünyanın hiçbir yerinde emekçiler ve emek politikalarının sürdürücüsü solcular bu demokrasiyi küçümsememişlerdir. Ama niye demokrasi için mücadele eden emekçi sınıfların, bu mücadelenin sınırlarının aşılması demek olan iktidardaki sınıf olarak örgütlenmeyi hedeflemesi bu demokratik mücadelenin dışında görülebilsin ki. Emekçilerin sonsuza kadar kapitalizmin kötülüklerini ehlileştirmekle uğraşmalarını, ama bu mücadele esnasında veya sonucunda sınıf olarak iktidarda örgütlenme noktasına gelmişlerse buna sırt çevirmelerini beklemek haksızlık olmayacak mıdır? İktidardaki sınıflar oluşturdukları mekanizmalar aracılığıyla zaten bu kritik noktayı sonsuza kadar ertelemek için çalışırlar.

Marx; Berktay’ın önerdiği gibi asla yapmamıştır, alt sınıfların 1848’deki 1871’deki mücadelelerinde ortaya çıkan ve burjuvazinin politik hedeflerinden ayrışmak anlamına gelen bağımsız sınıf tutumunun varabileceği nihai noktayı görmüştür. Başlıbaşına ve ayrı bir devlet teorisi geliştirmemekle birlikte Marx, devletin sınıfsal karakterini ve toplumsal sistemlerle ilişkilerini, toplumsal sistemlerin tarihsel değişimine bağlı olarak sınıf devletlerinin devletsizliğe doğru gidişini Manifesto ve Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisinde ortaya koymuş, devletin temel karakterini de Fransa’da Sınıf savaşları ve Komün Değerlendirmelerinde ele almıştır. Ve Proleter demokrasi kuramı da devletin sınıfsal bir öz taşıdığı gerçeğinin anlaşılmasına dayanır, solcuların demokrasiyi küçümsemesine değil.

Demokrasinin bizzat kapitalizmin iki ana sınıftan oluşmasının ve bu iki sınıfın mücadelelerinin ürünü olduğunu, sınıfların dönemsel mevzilenmelerinin izlerini taşıdığını; bu yüzden aynı anda hiçbir ülkedeki demokrasinin birbirine tıpatıp benzeyemeyeceği gibi, bugünkü demokrasiyle dünkü arasında da farklar olacağını unutur; bu farklılıkların nedeninin işçi sınıfı mücadelesi olduğunu da.

Berktay kapitalizmin doğum lekelerinin anılarının solcuları liberalizmden uzaklaştırdığını yazar. Bu doğum lekelerini kabul eder yazar ama mutlaklaştırılmaması gerektiğini düşünür. Ki ondan sonra uzun bir tarih yaşanmıştır ve o ilk doğum anındaki kötülükler gibisi, yani sosyal sorunlara, insan acılarına karşı böylesi bir vurdumduymazlık görülmemiştir. (Berktay’ın 1929 krizi döneminde de liberalizmin kusurlu olduğunu hatırlattığını hatırlayalım.) -Görülmemiş midir sahiden?- Keynesçi politikaların uygulanmaya başlamasıyla liberal dönemin kötülüklerinin önemli ölçüde giderildiğini düşünenlerin çoğu bu değişimin kendiliğinden veya teknolojik gelişmeye bağlı olan liberal bir olgunlaşmayla gerçekleştiğini sanır. Daha önce akıl edilmeyenleri akıl eden Keynes gibi birinin ortaya çıkası gerekmiştir bunun için. Ama Keynes’in fikirlerinin, onun önerdiği sosyal politikaların uygulanabilir olmasını sağlayan sosyal ilişkilerin sınıfsal doğası çoğu kez bile bile ihmal edilir. 20 yüzyıl’a gelindiğinde Avrupa’da devrimler, kapitalizmin kötülüklerinden bezmiş olan alt sınıfların grevleri, isyanları, uzun süren Chartist ayaklanmalar, çatışmalar yaşanmış; yüzyıl Rusya’daki, Türkiye’deki ve İran’daki devrimlerle açılmıştır. Kapitalizmin sosyal ilişkilerinin eleştirisi ve sorgulanması anlamına gelen bu ayaklanmalar Keynes’e gelinceye kadar zaten sosyal politikalarla ilgili bir fikri olgunlaştırmıştı. Kapitalizm koşullarında demokrasiden söz etmeyi olanaklı kılacak 20. yüzyıl deneyimlerini de bir önceki yüzyılın bu mücadeleleri hazırlamıştır kuşkusuz. Ama asıl neden 1905 Rus Devrimi ile başlayan yeni yüzyılda açıkça işçi-emekçi karakterli devrimlerin birbiri ardı sıra sökün etmesi olmuştur.

Liberal demokrasi Berktay’ın solculara sık sık kendisinden öğrenmeyi salık verdiği John Stuart Mill’in öğretilerinin katıksız olarak hayata geçirilişinin ürünü değildir tek başına. Ya da başka bir deyişle Mill’in Özgürlük Üzerine yazdıklarını birebir hayata geçirdiğimizde ulaşacağımız, vaat edilmiş saf demokrasi durumu olarak da görülemez. Onun bireyi; haklarını ve özgürlüklerini kutsadığı kısmen ütopik demokrasi, görüşlerini temsil ettiği sınıfın yani burjuvazinin düşlerindeki demokrasiye tekabül edebilir; ama içinde yaşadığımız toplum hiçbir kitlesel aidiyeti olmayan, birbiriyle eşit bireylerden oluşmuyor. Nitekim Mill’in görüşlerine en yakın demokrasinin hayata geçtiği tarihsel süreç Batı Avrupa’daki sosyal refah toplumlarında bile bireysel özgürlüklerin varlığının güvencesi sınıfsal “kuvvet dengeleri”yle ilişkiliydi. Eğer 1917’de Sovyet Devrimi gerçekleşmemiş olsaydı, Avrupa ülkelerinde modern işçi sınıfının örgütlü mücadelesi olmasaydı, Avrupa’nın hemen doğusundan uzak Asya’ya kadar uzanan topraklarda demokratik iktidarlar kurulmasaydı, Stalingrad yaşanmasaydı, ulusal kurtuluş mücadeleleri, Berktay’ın takıntı olarak nitelendirdiği emperyalizme karşı mücadeleler ve Latin Amerika devrimi olmasaydı refah toplumlarında burjuvaziye bir hayli pahalıya mal olan bireysel hak ve özgürlükler gerçekleşebilir miydi?

Berktay ise şöyle bir soru soruyor “…Bu olağanüstü birikimi bilmeden tanımadan liberalizme dudak bükmek, kişinin kendi düşünce sığlığından başka neye tanıklık eder? Bu bilgiye artık vahiy ve otorite yoluyla değil, mantık, deney, ve deneyim yoluyla ulaşma ilkesi ve yöntemi olmaksızın; bu eleştirel akıl, bu hürriyetçilik, bu hukuk ve adalet anlayışı olmaksızın; bu birey özgürlüğü ve dokunulmazlığı vurgusu olmaksızın, çağdaş demokrasi olabilir miydi?”

Bir bilim adamının insanlığın, tarihi ve sosyal ilişkileri analiz etmek için mantık deney ve deneyime öncelik tanıyan pozitivizmden daha esaslı ve işe yarar yöntemler bulunduğunu hatırlamayacak kadar “düşünce sığlığı” içinde bulunması düşündürücü kuşkusuz. Ama sorun bu değil; bu düşünce sığlığının insanda demokrasinin, demokrasi hakkında yazılmış baş yapıtlara bakılarak inşa edilebileceği kanısı uyandırması. Aynı tondan sormak gerekirse sendikalarında, partilerinde örgütlenerek bütün sınıf kardeşleri için haklar ve özgürlükler talep eden, kitlesel sosyal güvenlik sistemini hayata geçiren örgütlü bir emekçi sınıfı olmasaydı çağdaş demokrasi olabilir miydi… Halil Berktay’ın, despotluğunun kaynağı olarak Marx’ı gördüğü ve hiç haz etmediği Stalin olmasaydı “birey özgürlüğü ve dokunulmazlığı” gibi soyut bir Mill ilkesinin bir dönem şu veya bu düzeyde hayata geçtiği görülebilir miydi? “Sovyetler Birliği’nin 1930’lardan 1960’lara kadar kazandığı başarıların maliyeti”ni soran Berktay’ın, bu ülkenin Batı Avrupa demokrasisine sağladığı nimetleri hesaba katmıyor oluşu manidardır; Evet Sovyetler ve Stalin pahalıya mal olmuştur bu ülkenin sınırları dışında bulunan ülkelerde ama o ülkelerin halkları için değil; yönetenleri için. Mill’in ilkelerinin herkes için işe yarar dönüşümünü sağladığı için Stalin’e Mill’in kendisinden ve Voltaire’den daha fazla teşekkür etmesi gerekir! Avrupa’nın örgütlü işçi sınıfı ve sosyalizmin gölgesidir burjuvazinin ufkunu genişletip demokratik sınırlarını zorlayan. Bu güç olmasaydı, alt sınıfların kontrol mekanizmaları kurulmasaydı Mill’in bireysel özgürlükleri belki de sadece küçük bir azınlığın özgürlüğünün unsurları olacaktı. Onu bu darlıktan çıkaran; tek tek bireyleri ilgilendirdiği haliyle gerçekleşmesi olanaksız kişi özgürlük ve haklarını kolektif bir kimlik sahibi olarak ve de ancak bu koşulla mümkün kılan da bu güç olmuştur.

Ve tabii, dünya emekçileri için de tarihseldir bu dönem. Refah toplumu döneminde çok önemli demokratik kazanımlar elde edilmiştir Avrupa emekçileri tarafından. Ama bu dönem sona ermiştir artık. Sosyalist ülkelerin yıkıldığı, işçi örgütlerinin dağıldığı ve dolayısıyla sosyal devlet düzeninin çatırdamaya başladığı son birkaç on yıldır o hakikaten çok değerli kişi hak ve özgürlüklerinin de birer birer iptal edilişine tanık oluyoruz. Sosyal devlet koşullarının zirvede olduğu dönemlerde yaşayanlar kapitalizmin ilk yıllarında yaşanan acıların bir daha asla yaşanmayacak olduğunu düşünebilirler ve o dönemin bir sapma olduğunu söyleyebilirlerdi. Her dönem kendi bilincini yaratır; bugün ise bunun olanaksız olduğunu söylemek çok zor. Sınıflar mücadelesiyle biçimlenmeyen, kendinden menkul bir demokrasi olmayacağı için geçmişin barbarlığının dirilip dirilmeyeceği de bu mücadelenin seyrine ve düzeyine kalmıştır.

Kaldı ki ne kapitalizm hiçbir döneminde ne de özel olarak sosyal devlet koşullarında mutlak demokratik bir ortam sağlayamamıştır. Demokrasinin sınırlarına pek çok anti demokratik yöntem dahil olabilmiştir. Demokratik yollardan Nazizmin yükselişi, askeri darbeler, Franco’nun birkaç on yıllık iktidarı, Komünist partilerin baskı altında tutulması mevcut demokrasinin içinde gerçekleşebilmiştir. Böyle bir demokrasi kitleleri faşizmin yıkımlarından koruyacak önlemleri alamamıştır. Çünkü faşizm de burjuva demokrasisi de esasen aynı sınıfın iktidarı altında gelişir. Burjuva demokrasisi, üst sınıf iktidarının korunduğu, alt sınıfların katılım ve temsil olanaklarının sınırlarının, üst sınıfların hakimiyeti baki kalmak üzere her gün yeniden rızayla çizildiği bir yönetme biçimidir; faşizm ise üst sınıfların mutlak hakimiyeti.

 

***

Halil Berktay’ın sıklıkla hatırlattığı ve demokrasinin temel ilkeleri arasında saydığı Voltaire’in “sizin fikirlerinize katılmıyorum ama söylemeniz için canımı veririm” sözünün söylendiği burjuva demokrasisi ortamı, Hobbes’un otoriter fikirlerinin doğuşuna, Carl Schmidt’in faşizan siyaset anlayışının iktidara gelebilmesine rahatlıkla olanak vermiştir. Berktay gibi siyasi değil de ahlaki bir demokrasi tanımını benimseyecek olursak Voltaire’in, Schmidt ve Franco’nun katılmadığı fikirlerini dile getirmeleri için can vermeyi kabul etmesi gerekir; burjuva demokrasisi böyle tuhaf sonuçlar çıkarmaya müsaittir.

Hitler’in, Franco’nun çıkışının liberal demokratik düzenle hiçbir alakasının bulunmadığını düşünmeyi tercih edenler olacaktır. Immanuel Wallerstein’ı andırır biçimde şimdi dünyada üç ana fikri akım olduğunu (sosyalizm, liberalizm ve nasyonalizm -Wallerstein nasyonalizm yerine muhafazakarlığı sayar-) yazan Berktay da kızacaktır buna. (Wallerstein sosyalist ülkeler ile birlikte liberalizmin de çöktüğünü erkenden fark edebilecek kadar uzgörülüdür Berktay’la kıyaslayınca.) Ancak despotizmin kaynakları bizzat Mill’in teorisinde bulunabilir. Demokrasinin düşmanlarına, toplumun genel fikirleriyle uyuşmayan eğilimlere nasıl bir muamele uygulanacağını faşizan bir biçimde kuramlaştıran Schmitt’in sadece Hobbes’ten esinlendiği söylenemez Mill’de de bu kuramın kaynakları vardır. Her ikisi de kuramlarını kapitalizmin sürekliliği, iktidardaki sınıfın mutlaklığı önvarsayımına göre kurmuşlardır.

Burjuva demokrasisi eğer onu koruyacak “kuvvet dengeleri” uygun değilse rahatlıkla faşizme dönüşebilir. Diyalektik bir tarih yazımı liberal demokrasi ile faşizm arasındaki, bu kolay dönüşme olanağını sağlayan sınıf iktidarı gibi temel bağıntıları görmekten sakınmayacaktır. Ama Berktay bu ikisi arasına geçirimsiz duvarlar, mutlak sınırlar koyar. Liberal demokrasinin “kusurları”ndan yola çıkıp “erken” bir öngörüde bulunarak bu demokrasiden farklı bir sınıf demokrasisinin olanaklarını tartışan Marx’ın kuramının proletarya demokrasisine değil de proletarya diktatörlüğüne yol açtığını iddia edenlerin daha entelektüel bir faaliyet olacağı için, liberal demokrasisi ile “nasyonalizmin” (faşizmin diyelim) ortak kaynakları üzerine kafa yorması hayırlı olacaktır aslında. Ama hayır Berktay’ın işi bu değildir; sol cenahın tarihteki kusurlarını bulmak ve bunları güncel günahlarına sebep göstererek mutlaklaştırmakla meşguldür.

Tarihsel olayları kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Bu anlayıştan yoksun olunca politikanın her şeyi dolaysızca belirlediği çok özel koşulları anlamaya çalışırken olayların düzenlenişindeki politik ilkeyi kasıtlı olarak bir kenara atmış olur ve gülünç duruma düşersiniz. 2. Dünya savaşının öncesinde, emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin çok keskinleştiği ufuktaki savaşın da bunun ürünü olacağı açıkça görülürken Stalin’in Hitler ile saldırmazlık paktı imzalamasını onaylamayanlar olmuştur. Açıkça Sovyetler Birliği ile emperyalistler arasındaki gerilimin, henüz bir savaşa dönüşmemişken, hepsi SSCB’ye düşman emperyalistlerin kendi aralarındaki paylaşım çatışması olarak –tarihsel koşulların teyid ettiği bir şeyi– açıkça teyid edilmesini politik bir başarı olarak tanımlamaktan kaçınanlar Hitler ordularıyla kanının son damlasına kadar savaşan Sovyet halkının Stalingrad zaferini de anlamazlar; saldırmazlık paktıyla Stalingrad arasındaki tarihsel ilişkiyi doğru yorumlamazlar. Benzer durum Berktay’ın girişte aldığımız alıntısındaki, Dimitrov’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe önerisinin hayata geçirilmesindeki “gecikme” tespiti için de geçerlidir. Berktay “gecikmeyi”, komünistlerin burjuva demokrasisi ile faşizmi özdeşleştirmesine bağlar. Burjuva demokrasisi gibi faşizmi de küçümsedikleri için komünistler geniş bir ittifak cephesi oluşturamamışlardır yazara göre. 1935’in Mussolini’nin iktidara gelişinin 13. yılı olduğunu söyler Berktay ama Hitler’in, iktidarının henüz başında olduğunu yazmayı ihmal eder. Mussolini’nin iktidara geldiği koşullar ile Hitler’in koşulları arasındaki farkı görmezlikten gelir. Alman sermayesinin Nazizm biçiminde tezahür eden yayılmacı politikaları ve artık Avrupa’yı ilhak etmek için beklenen düzeye gelmiş militarist gücü ile Mussolini’nin Hitler olamayışını sağlayan koşulları arasındaki farkı yok sayar. Üstelik yok saydığı şeyler arasında, daha Hitler iktidara gelmeden Almanya’da ve faşist-NAZİ hareketin etkilediği diğer ülkelerde, Hitler’in iktidarı sonrasıysa tüm Avrupa’da komünistlerin faşizme karşı mücadele çağrılarının sessizlik duvarına çarpıp geri dönmesi ve burjuva partilerin, özellikle sosyal-demokrasinin, faşizmin yükselişini besleyen, onunla uzlaşma tutumu almaları da vardır. “Gecikme”, aslında, komünistlerin değil, burjuvazinin demokratlığı –hem faşizmin baskısıyla eğilip bükülmesi, hem de onu bir burjuva kurtuluş yolu bilip düzenin bekası için uzlaşmaya yönelmesi nedeniyle– iyice güdükleşmiş parti ve hareketlerinindir. Faşizmi palazlandırmakla meşgullerken, komünistlerden gelecek önerilere değil, ama onlara karşı mücadeleye yatkındılar. Ama Berktay önyargı düzeyine kendi öncellerinin çoktan yükselttiği “komünistlerin hataları”nı dayanak edinip gerçekler ve gerçek nedenlerle ilgilenmemeyi benimser. O zaman tarihi, olgular arasındaki nedensellik ilişkilerini kopararak istediği gibi yazması mümkün olur. Herhangi bir durum karşısındaki politik tutumdan şikayet etmek, mızmızlanmak ve de nedensellik ilişkisini kendi yargılarına uydurmak kolaylaşır. Berktay’ın yöntemi tutarsız değildir; o, tarihi, bugünkü politik görüşlerine uygun olarak yeniden tasnif ettiği için, politik görüşlerinin kendi içindeki tutarlılığını tarih yazımına da taşır. Tarihsel olgular, artık onları yazanın niyetlerine göre şekil almıştır. O zaman da, yazar, bugünden tarihi yazmaz sadece, tarihten bakarak bugünü yazar.

Bugün olan nedir peki?

Bugün Berktay sayesinde şöyle bir soru sorabilir miyiz: “Sol eğer kendi tarihsel kusurlarından arınırsa, sefasını süreceğimiz bir liberal demokratik eşikte mi duruyoruz?”

“Solun tarihsel kusurları” tersten yüceltisi bir yana yine de öyle görünmüyor.

Çünkü liberal kaosu ehlileştirecek, onun denetimsiz güçlerini kontrol altında tutacak sosyal güçler bugün oldukça zayıfladı. Solun kendisini disipline etmesini sağlayacak olan şey, ortaya çıkan boşlukta fütursuzca edilen liberal lafazanlıklar değil de sosyal hareketin ta kendisiyse eğer, Berktay’ın biraz beklemesi gerekecek. Çünkü bu konuda denklem; önce solcular adam olsa, küçümsemeseler de, demokrasi gelse diye tersten kurulamaz. Sosyal hareketin; o, liberallerin de ufkunu açan ve arındıran, saçma sapan denklemler kurmaktan alıkoyabilecek bir sosyal hareketin, daha doğrusu bir sınıf hareketinin güçlenmesi için dua etmesi daha elzemdir. Bu durumda, memleketteki bir avuç solcuya çok yüklenmemiş olur.

Berktay, bu sınıf hareketini hiç kaale almadığı gibi, demokratik düzenleyici olarak piyasayı koyuyor. Fakat piyasa ilişkilerinin denetlenmediği –yanlış anlaşılmasın, Berktay’ın sanabileceği gibi devlet denetimi değil–, yani piyasada karşı karşıya gelen sınıfların ilişkilerini belirli bir denge içinde düzenleyen mekanizmaların kurulmadığı zamanlarda, o “görünmez el”in bir demokrasi inşa ettiği hiç görülmemiştir.

YAŞASIN PİYASA!

Halil Berktay’ın kendi tercihlerine bağlı olarak geçmiş süreçlerin kimilerini tarihsel, kimilerini de kalıcı kategorilere tasnif etme çabası, liberalizm ve demokrasi konusuyla sınırlı değil. O Marksizmi veya genel olarak “sol”u eleştirirken sık sık bu klasörleri kullanmak zorunda kalıyor. Olguları böyle sınıflandırma ihtiyacını neden hissediyor?

Esasen içinde bulunduğumuz dönemin yeni sosyal ilişkiler doğurduğunu, “sol”un bu dönemi anlayamadığını ve kendisini yenileyemediğini düşünüyor belli ki. O yüzden geçmişte izlenen çizgi ve politikalarla kendince tarihsel bir hesaplaşmaya girişiyor. Bu kapsamda emperyalizm, milliyetçilik, demokrasi ve daha birçok konuyla ilgili “solcu” tutumu eleştiriyor. Kısacası, “sol”un bütün geçmişinin olmuş bitmiş, tekerrür etmemesi gereken bir geçmiş olduğunu “sol”a hatırlatmak gibi bir iş edinmiş. Bütün bu miyadı dolmuş “solculuk”un yenilenmesi ise, Halil Berktay için, liberalizmin değerlerinin içselleştirilmesi, emperyalizme karşı milliyetçi içerikte olduğunu düşündüğü karşı çıkışın gözden geçirilmesi, pazarın özgürleştirici gücünün kabul edilmesi; küreselleşme sürecinde devletin sosyal yüklerinin üstünden alınmasına itiraz etmemek anlamına gelmek üzere, “sol”un kadim devletçiliğinden kurtulması! Bunlara başkaları da eklenebilir. Ama kısaca “sol”a balans ayarı çekmek niyetindeki bütün benzerleri gibi, Berktay da, “sol”un neoliberal politikalara kuyrukçuluk edebilecek bir değişime girmesini öngörüyor ilk tahlilde.

Yazarın yaptığı genellemeler, ifrata kaçtığı için, “bu kadar da olmaz” dedirtiyor: “Sol hep devletçi, hep anti-liberal kaldı. Daha doğrusu özel sektör ile özdeşleşmiş bir kapitalizm korkusundan başlayarak derinleşen bir anti liberalizme sürüklenip, her fırsatta devletin kanadı altına girmeye uğraştı. Peki ama devlet kapitalizmi hatta tekelci devlet kapitalizmi neden her koşulda özel kapitalizmden daha iyi daha ileri olsun?.. Faraza KİT’lerin –devlet tekel ve yarı tekellerinin– güçlendirilmesi sonuçta ‘burjuva devletinin’ güçlendirilmesi anlamına gelmiyor mu(ydu)? …Patriyarkal vesayet ve himaye ideolojisi yüzünden habire ‘sınıfsallık’tan söz eden sol, en azından ekonomik alanda bir türlü Türkiye devletini sınıflar üstü görmekten kurtulamadı…

“Hep devletçi bir sol” saptaması ne demektir şimdi? Kimden bahsediyor Halil Berktay ya da ne kastediyor? Kendisini devlete muhalif olarak tanımlayan, bu devleti yıkarak yerine daha adil, daha demokratik bir devlet kurmak isteğini söz ve eylemle beyan eden ve bunun için büyük bedeller ödeyen sayısız solcu ve sol örgüt geldi geçti, geçiyor bu topraklardan. Ama “sol” kategorisine, devletle öyle radikal bir sorunu olmayan sosyal demokratlardan liberal solculara kadar pek çok kesim dahil edilebildiğine göre, Berktay’ın böyle bir genellemeden kaçınması gerekir normal olarak. Ama hayır, geçmiş TKP’den bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün solcular, Berktay’a göre, zımnen devletçi! Devleti savunuyorlar! Bu kadar tuhaf ve yanlış bir saptama yapmak için insanın aklını kaçırması ya da bu ülkede yaşamamış olması gerekiyor. Veya geçmişte ait olduğu, bugün öfke ve nefretle yad ettiği “sol” fraksiyon içinde edinmiş olduğu deneyimlerin etkisini bir kabus gibi üzerinde taşıyor olması. Bunda haklıdır, kimse itiraz edemez, ama dibinde olduğu kuyunun ağzından gördüğü gökyüzünü bütün dünya sanan kurbağa gibi davranmak da neyin nesi ve ne kadar bilimsel?!

Berktay “sol”u devletçilikle yaftaladığı argümanını şöyle kuruyor: “solcular” ona göre, emperyalizm takıntıları yüzünden milliyetçi kalkışmaları ve bunlardan doğan devletleri desteklediler. Emperyalizm eşittir liberalizmdi, pazar ekonomisiydi, “solcular”a göre. Dolayısıyla, devlet mülkiyetini, emperyalizmin ve piyasa ekonomisinin alternatifi olarak görüyorlardı. İkincisi, bugün özelleştirmelere karşı çıkarak, KİT’lerde simgelenen devlet mülkiyetini savunuyorlar. Bunun günahı da Sovyetler’e ait. Çünkü bu aklı oradan aldılar. Halil Berktay’ın devlet savunucusu olarak gördüğü “solcular”, öyleyse sosyal demokratlar değiller; ama Türkiye “sol”unun devletçiliğini kanıtlamaya çalışırken, Kadro hareketinden, CHP’den TKP’den örnekler veriyor. Sapla samanın hepsinin aynı çuvalda bulunması tarihçi için sorun değil.

Doğrudur, sömürge ülkelerdeki halk hareketlerini, dünyanın geri kalan bölgelerindeki halklar desteklediler. Sömürgelikten kurtulan halkları diğerleri örnek aldı. Kuşkusuz bu hareketlerin ideolojik esinlenmelerini, bütün ulusal birlik ve kurtuluş hareketleri gibi, milliyetçilik oluşturuyordu. Milliyetçilik, emperyalizme karşı ülke halkının ihtiyaç duyduğu birliği sağlayan, öz savunma duygusunu güçlendiren ve bu halkların kimliklerini iğdiş eden sömürücü ülkelere karşı yeni bir kimlik inşasını kolaylaştıran bir kitle kurucu ideolojiydi.

Sömürgelik durumundan kurtularak siyasal bağımsızlıklarını kazanan ülkelerin büyük çoğunluğunda da yeni kapitalist devletler kuruldu elbette. Ve bu ülkeler, ne yazık ki, çok kısa bir süre sonra emperyalist ülkeler tarafından “kalkınma politikaları” dikte edilerek, iktisadi bakımdan yeniden sömürgeleştirildiler. IMF ve Dünya Bankası kredileri, bu yoksul ülkeleri her gün biraz daha borçlandırarak, sisteme entegre etti. Sömürgelikten kurtuluştan bir süre sonra, görünürde siyasi bağımsızlığa sahip pek çok ülkenin emperyalist devletlere bağlandıkları görüldü.

Halil Berktay’ın devletçilikle eleştirdiği “sol”, bu milliyetçi halk ayaklanmalarını, anti emperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerini destekledi. Ama bugün bu yoksul ülkelerin ulus devletlerinin kısıtlayıcı önlemlerinden şikayet eden ABD de, daha Wilson döneminde, eski sömürgeler İngiliz boyunduruğundan kopabilsin ve boş kalan pazarlara kendisi el koyabilsin diye “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı bir prosedür olarak yerleştirmeye çalışıyordu. Berktay’ın bugün hiçbir kötülüğü için eleştirmeyip savunduğu neoliberal politikaların müsebbibi ABD’nin o zamanki politikaları arasında yer alır, bu ülkelerde yerel kapitalist devletçiklerin kurulması. Sömürgelik durumundan kurtulmak için mücadele eden halkları destekleyen “sol” ise, bu mücadeleler sonucunda bu ülkelerde kurulan devletlerden desteğini çekmeyi, Halil Berktay’dan çok daha önce akıl etmiştir, Komintern’in 2. Kongre raporlarına bakmak yeterlidir bunun için. Tabii Halil Berktay’ınkinden daha dürüst nedenlerle kesmiştir bu desteği; mevcut devlet prosedürü küresel sermayenin yayılımına engel oluyor, sosyal politikalar ve korunmacı yasalar burjuvaziye pahalıya mal oluyor diye değil; bu devletler, gitgide onu kuran halkçı temelden uzaklaştıkları, burjuvazinin çıkarlarını savunmaya başladıkları için.

Aynı şey, Türkiye için de geçerlidir. Sovyetler Birliği Türkiye halkının kurtuluş savaşını, hatta kurulan burjuva devleti de uzun süre desteklemiştir. Ama Türkiye devletinin sınıflarüstü olarak görüldüğünü hiçbir uluslararası sosyalist literatürde bulmak mümkün değildir. Ancak…Eski TKP’nin yine Komintern’ce eleştirilen Kemalist-devletçi çizgisiyse kast ettiği, Berktay haklıdır. Veya YÖN-Devrim hareketinin kısacık ömründe devletçi Kemalist yayınlar yapılmıştır. Buradan bir genelleme yapmaktan kaçınsaydı ya da olguları yine tarihsel bağlamları içinde görmekten imtina etmeseydi, Türkiye’de, devletin sınıfsal analizinin yapıldığı sonsuz bir külliyat bulacaktır Berktay aradığında. Yoksa şunu sormak gerekiyor: 12 Eylül, “sol” devleti desteklediği için mi yapıldı? Her adımında dayak yiyen, her eyleminde işkence gören bir ülkenin “solcuları”nın devleti sınıflar üstü görecek bir saflıkta olduğunu iddia etmek için insanın gerçekten saf olması gerekiyor.

Ama Berktay mantıksal çıkarımlarına ve genellemelerine devam ediyor. Özelleştirmelere karşı çıktıklarına göre, “solcular”, devlet mülkiyetini savunuyorlar. Kapitalizmin ilk yılları için yazdığı satırlarda insan acılarına duyarsız bir liberalizmden söz etmiş olmasına karşın, iki tarihsel olgu arasında benzer bir insani bağ kurulabileceğini fark etmiyor. Ya da tercih etmiyor. Özelleştirmeye ve devletin sosyal yönünün törpülenerek küçültülmesine karşı çıkanların tam da liberalizmin ilk dönemindeki acılara benzer acıların yaşanmasını istemedikleri için böyle davrandıklarını anlamıyor; ortaya çıkan tablodan insan acılarını dışladığı siyasal denklemler oluşturmaya devam ediyor. Fakat emekçiler için durumun liberallerin denklemlerindekinden farklı tarifi var. Çünkü özelleştirme, sayısız insanın işsizliği, yoksulluğu ve sahip olduğu hakların kaybı demek. Çünkü özelleştirme, iç pazarların kolaylıkla emperyalist tekellere (emperyalizmin bu “takıntı”sı hiç bitmiyor) peşkeş çekilmesi demek. Çünkü özelleştirme, yeniden sömürgeleştirmeye davetiye çıkarmak demek. Ve sonucunda, özelleştirme, liberal demokrasinin demokrasisizliğinin; insan acılarına kulak tıkayan “vahşi kapitalizmin” hortlayışı demek. Yoksa KİT’leri savunmak, piyasa ekonomisine karşı herhangi devlet mülkiyetini kutsamak anlamına gelmiyor.

Her hak talebinde, grevde, sosyal kalkışmada devletten talepte bulunmak, piyasa ekonomisine karşı devlet müdahaleciliğini kutsamak demek de olmuyor. Bu ikilik Berktay’ın kafasında yalnızca, kitlelerin veya “solcular”ın değil. Emekçiler ödedikleri vergilere, ürettikleri artı-değere tamamen sermaye sahibi sınıf tarafından el konulmasını engellemek ve kendi paylarına düşeni artırmak için devletten talepte bulunmakla devletçi oluyorlarsa, bu, sadece, piyasa ekonomisini her derdin devası gören ve artı değerin tümüne el koymak isteyen sermaye sınıfının canını sıkar, bir de yazarın. Önceki yıl Mortgage kredilerinin geri ödenememesiyle başlayan geçtiğimiz ay önce Lehman Brothers gibi güçlü bir finans kurumunu yere seren ardından bütün dünyada finans piyasalarını sallayan, reel sektörü de vurmaya başlayan krizin derinleşmesini önlemek için sigorta şirketlerine, bankalara aktarılan devlet kredilerinin dünya çapında sağlanan artı-değerle ödendiğini de hatırlatmak gerekir, piyasa savunucularına o zaman. “Üçüncü dünya” ülkelerinde korumacı ticari prosedürleri kontrol etmeyi hala sürdüren ulus devletleri ayak bağı gören “küresel” burjuva sınıf, başı sıkıştığında kendi devletine sığınıp merkez bankalarının kapısına çökmedi mi? Ve bu süreçte, bizzat ABD halkı, bankaların, finans kurumlarının yani Wall Street’in değil, halkın, yani “main-street”in desteklenmesi talebinde bulunmadılar mı? Öyle yaptılar, bu gelişmiş ülkenin halkının ilk tepkisi de, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülke halkının tepkilerine ne kadar da benziyordu. Kuşkusuz “solcular”ının da; ama liberal olmayan “solcular”ının da.

Liberaller, emekçilerin devletten refah talep etmesini küçümsüyorlar. Ama ekonomiye devlet müdahalesini miyadı dolmuş bularak, piyasanın “görünmez eli”nin düzenleyiciliğini yücelttikten sonra tükürdüğünü yalamak bir sorun olmuyor! Çok pişkin dediğim dedikçiler, krizin, aslında piyasanın zaten devlet müdahalesinden kurtulamadığı için gerçekleştiğini iddia edebiliyorlar; fakat finans kurumlarının kurtarılması için vergilerden ve emperyalist sömürüden birikmiş fonların oluk oluk akıtılması, bunları nedense rahatsız etmiyor!

Merkez bankalarının tekellere para saçması normal de, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik meselelerini, tekellerin havale ettiği gibi sivil toplumda çözmek yerine devletten beklemek yüzsüzlük! Çöken tekellerin devlete el açmasına ve kamu hizmetlerinin bu tekellere ihale edilmesine karşı çıkmak da, solcuların devletçiliği demek oluyor!

Kendi devletlerini kurma gücünden yoksun emekçilerin mevcut devletten talepte bulunmasını aşağılayan bir zihniyet, kendi çifte standardıyla da yüzleşmek ahlakını göstermek zorundadır bu durumda. Ama onca evelemenin gevelemenin altında böyle bir nesnellik kaygısı ya da ahlaki niyet bulunamayacaktır hiçbir zaman.

Halil Berktay, sadece kendisine liberal dedikleri için kof ve cahil insanlar olarak andığı, “kazma” sıfatını yakıştırdığı “solcular”ın bir türlü kendisini onaylamamasına sinirli. Voltaire’in yukarıda andığımız sözünün zerresi “solcular”a gösterdiği muamele sırasında Berktay’ın aklına gelmiyor. Katılmasa da, söylenebilmeleri için canını edebileceğini iddia ettiği fikirler arasında “solcular”ınki yer almıyor nedense!.. Ama belki neoliberal ideologların bu ülkedeki makul insanların tepkisini çeken fikirleri olabilir Berktay’ın uğruna ölebileceği. Ama biraz sabırlı olsa, o “kazma” “solcular”ı susturmasa, biraz durup düşünecek, küçümsediklerinden belki biraz tarih öğrenecek. Kendi devletçi geleneğinden aklında kalanların bütün “sol”un bugününe de ait olduğunu düşünmeyecek.

Devam edelim: Berktay, “solcular”ı, Lenin’in yaşadığı ve yazdığı dönemdeki emperyalizmin varlığına inandıkları için eleştiriyor bir de. Şöyle bakıyorlarmış solcular: “Liberalizm eşittir karşı devrim, liberalizm eşittir dışa açılma, liberalizm eşittir emperyalizme teslimiyet.” Lenin’in yaşadığı ve yazdığı dönemden daha berbat bir emperyalizm döneminde yaşadığımız kesin. “Küreselleşme”nin, Lenin’in tarif ve tahlil ettiği emperyalizmin temel özelliklerini taşıdığı; üstelik bu dönemde sermayenin “küresel” dolaşımını kolaylaştıracak siyasal önlemlerin dünya halklarına çok yüksek bedellere mal olacak biçimde hızla alınabildiği de bir gerçek. Sermayenin uluslararası dolaşımının önündeki engeller, mevcut siyasal ve sosyal dengeler sarsılarak ve geride büyük insan trajedileri bırakılarak, dünyanın çok büyük bir nüfusu yoksullaştırılıp mağdur edilerek kaldırılıyor. Ama Berktay, modern insan trajedilerinden hiç söz etmiyor bu noktada. Doğu Bloku ülkelerinde gerçekleşen kapitalist dönüşümün yol açtığı trajediler, Sovyetler çözülürken insanların düştükleri durum bu literatürde yer almıyor. Belki de geçmiş acılardan söz etmek ve bunların tarihsel olduğunu söylemek çok kolay olduğundandır! İki on yılı doldurmayan bir tarih içinde olup bitenler henüz tarih sayılmadığından, yazar, uzak geçmişin anılarından gözlerini alıp yakınlara bakamıyor ya da hâlâ Minerva’nın baykuşunun öteceği alacakaranlığı bekliyor olabilir! Ama kapitalizmin vahşi dönemindeki insan acılarının gelip geçmiş, tarihsel olduğunu söylediğinde, “küreselleşme”nin dünyanın dört bir yanında 1 dolara geçinmek zorunda bıraktığı yoksullar kitlesinin ne anlama geldiği ve yazarın bunu görmeyecek şekilde nasıl bir fildişi kulesinde yaşadığı sorulmak istenecektir kendisinden.

Lenin emperyalizmin özünün siyasal gericilik olduğunu yazmıştı; “küreselleşme”nin siyasal yönelimi söz konusu olduğunda Berktay haklıdır, “solcular” “takıntılı”dır bu konuya: “liberalizm eşittir karşı devrim, liberalizm eşittir dışa açılma, liberalizm eşittir emperyalizme teslimiyet…” Ama eksik yazmış yazar, “takıntılar”ımızı uzatmak mümkün: “liberalizm eşittir demokrasi karşıtlığı, liberalizm eşittir emekçi düşmanlığı, liberalizm eşittir açlık ve yoksulluk, liberalizm eşittir gözyaşı…”

 

EHVENİŞER VE AKP

Bu noktadan sonra, Halil Berktay’ın bunca tarihsel analiz ve “sol” eleştirisi yaparak çıkarsadığı görüşleriyle bir politik adres göstermesi gerekli. Öyle ya, politik tarihle uğraşıyor ve bunu yaparken, geçmişle bugün arasında diyalog kurmaya çalışıyor. Berktay’ın geçmişi, bugünün İşçi Partisi’nin doğduğu Aydınlık geleneğiydi. Bir zamanlar Doğu Perinçek’in kurmaylarındandı. Bugün ise, AKP ile aynı politik platformda bulunuyor. AKP’nin dinsel görüşleri, siyasal İslam yelpazesinde bulunduğu konum elbette onu ilgilendiriyor, ama asıl olarak AKP’nin temsil ettiği neoliberal politikalarla ilgileniyor ve savunduğu görüşlerle AKP’ninkiler arasında uyum görüyor. AKP hakkında muhtemelen çok “derin” görüşleri var ve bu parti, incelendikçe incelenilesi bir derin felsefi konu onun için. Ama mümkünse neoliberal gibi amiyane bir isim takılmasın bu politikalara; bu kadar derin bir konu neoliberalizm gibi ayağa düşmüş bir tanımla açıklanamaz! O yüzden AKP ile ilgili genel geçer yargılara sinirleniyor:

AKP’nin neoliberal olup olmadığı da değil ilginç olan, neoliberalizmin bir çeşit nihai, bitirici bir suçlama olarak görülmesi. Neoliberal dendiği anda AKP’nin ‘maske’sinin düşeceği, herkesin türbana özgürlük ‘sahtekarlığı’ karşısında mevzileneceği sanılıyor.

Öyle ama; her politika bir isimle anılır sonuçta. AKP’ye de en çok yakışanının neoliberal olduğu konusunda herkes hemfikir. Halil Berktay kendisinin ve AKP’nin neoliberal olarak adlandırılmasına karşı çıkıyor, ama AKP’nin ve kendisinin politik görüşleri konusunda henüz bulunmamış bir kelime de yaratmadı henüz. Öyleyse biz, bildiğimiz kategorilerle adlandırmayı sürdürmek zorundayız. AKP Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin liberalizasyonu için model olarak imal edilmiş bir parti. Kendisini yaratan kaynağa, yani ABD’ye, şimdiye kadar, fazla sorun çıkarmaksızın itaat etti, ediyor. Halil Berktay da, sendikal hakları budayan, türban söz konusu olmazsa kişi hak ve özgürlüklerini ağzına almayan, 1 Mayıs’ta işçileri dövdüren, çiftçilerin ve işçilerin acılarına vurdumduymaz davranan, aydınları aşağılayan AKP iktidarı döneminin demokratik bir dönem olduğuna inanıyor. AKP’nin kapatılma davası ile ilgili yazdığı yazıda şöyle söylüyor:

Bırakalım, bazıları ‘AKP’nin demokrat olup olmadığını’ tartışa dursun. Hattâ şu 2008 yılında, saf, mutlak bir demokrasi tanımı bulmak için Marksizm-Leninizm sözlüğüne bakıp, bin yıllık bir teorik apriorisizm ve tumturaklı edâ içinde, ‘biliyoruz ki demokrasi bir sınıf tahakkümü biçimidir, öyleyse…’ diye devam etsin.

Asıl anlamlı sorular şunlar:: (1)Hükümet [ve biz] ulusalcılığa, Kızılelma cephesine, CHP-MHP’ye, Ergenekona, askerî -bürokratik komplekse ve Yargıtay Başsavcısına göre, daha demokratik bir yerde mi[yiz], değil mi[yiz]? Ya da şöyle diyelim:: en kötüsü ne? Gelinen noktada, AKP’nin bir ‘yargı darbesi’ veya ‘jüristokrasi’ oyunuyla (bkz Ergun Özbudun, Şahin Alpay) kapatılması, memleketin geleneksel efendileri karşısında demokrasinin yenilgisini ifade edecek mi, etmeyecek mi?…

(Not 1 : Ehven-i şer mantığı mı dediniz? Tabii ki ehven-i şer mantığı! Bir de mükemmeliyet mi arayacaktım?… Bütün çok-partili siyaset, iyinin iyisini ararken kötünün kötüsünden kaçınmaktan başka nedir? Demokrasi -evet, formel, biçimsel demokrasi. Kuralları ve kurumları, dokunulmaz hak ve özgürlükleri, kuvvetler ayrılığı, seçimleri, hukuk devleti olan demokrasi. ‘Yaşa ve bırak yaşasın’, ‘benim özgürlüğüm, başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde biter’ ve ‘fikirlerinizin hepsine karşıyım, ama bunları savunma hakkınızı sonuna kadar savunacağım’ gibi, son derece basit mütekabiliyet ve hakkaniyet ilkelerine dayanan demokrasi. Maksimalist, boy ölçüşmeci ve imhacı olmayan demokrasi! Bu demokrasinin kendisi, diğer siyasal rejimlerle, özellikle de şu veya bu ütopyanın cehennemine giden ‘iyi niyet döşenmiş’ yollarla kıyaslandığında, son tahlilde hep kötünün iyisi değil mi?)…

Hayır Halil Berktay, demokrasi, kötünün iyisine razı olmak demek değil. Bu, böyle anlaşılıyorsa eğer, temsil kanallarını emekçilere, azınlıklara, farklılıklara açmayan burjuva demokrasisinin sadece burjuva vasatın iktidarını mümkün kılan mekanizmaları çalıştırmasındandır. “Kuralları ve kurumları”, daima, alt sınıflarda olanların bir adım daha iktidara yakınlaşmalarını önlemek için işlerlik gösterirler. Ve öyle bir demokraside, kendi kimliklerini hatırlamamak pahasına, “birey”ler olarak kendilerini temsil edebilir, istenmeyenler. Bunu yapabilmeleri için de, sunulan seçenekler içinden birini, bir partiyi seçmek zorundadırlar. Bu durumda, ancak, belki onlar için ehveni şerden söz edilebilecektir. Ama demokrasinin bu tanımı mutlak değildir. Vasatın vasat kalmasını sonsuza kadar garanti etmeyen, ezilenlerin yeteneklerinin sınırsız gelişimine özen gösteren, en küçük birimden en üst organlara kadar temsil edilmelerine olanak sağlayan bir demokrasi de vardır kuşkusuz. Berktay’ın kötülediği ve diktatörlükten başka bir şeye dönüşemediğini söylediği “proleter demokrasi”dir bu.

İşçi demokrasisini beğenmeyen Berktay’ın geldiği nokta, AKP gibi geri ve arkaik değerleri neoliberal bir söylemle harmanlayan bir partide “demokratlık” bulmasıdır. Onun, “solcular”da bulduğu pejmürdelikten daha vahim bir noktadır bu.

AKP’nin, Halil Berktay’ın yazılarında sık sık göze soktuğu Mill’in ve Voltaire’in “‘Yaşa ve bırak yaşasın, benim özgürlüğüm, başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde biter ve fikirlerinizin hepsine karşıyım, ama bunları savunma hakkınızı sonuna kadar savunacağım gibi, son derece basit mütekabiliyet ve hakkaniyet ilkelerine dayanan demokrasi… anlayışını savunduğunu söylemek için hakikaten saf olmak gerekiyor ama. Kendisine durumundan yakınanlara “ananı da al git” diyen başbakanın, başkalarının fikirlerini savunma hakkını sonuna kadar savunacağına okurlarını inandırmaya çalışmak içinse, başkalarının kendisinden saf olduğuna inanmayı gerektiriyor. Berktay’ın “demokratlığı”nda bunlar olabiliyor. Kendi deyimiyle “Allah akıllar versin!” demeli. Vermiyorsa eğer, olgular, “realiteye ve topluma sırtını dönüp kendi ‘teori’sinin tabutuna kapanmış” bir neoiberal aydının “mezar taşı gibi” duracaklar.


* Bu yazıda Halil Berktay’ın Taraf gazetesindeki köşesinde 31 Ocak 2008’den 26 Haziran 2008’e kadar “Sol ve Demokrasi” üst başlığıyla yazdığı 13 yazı ve aynı gazetede 28 Şubat 2008’den 14 Ağustos 2008’e kadar yazdığı diğer köşe yazıları esas alınmıştır.

 

Yardım Değil Sosyal Güvenlik

Yerel seçimler döneminde AKP’nin Tunceli’de beyaz eşya dağıtması, devletin, bir süredir bu parti ve hükümeti tarafından yaygın bir deyimle “sadaka devlet”e dönüştürülmesinin en göze çarpan kanıtlarından biridir. AKP, özellikle doğal gazın birim fiyatına aşamalı olarak yüzde yüz oranında zam yaptıktan sonra ortaya çıkan ısınma sorununu, yoksul bölgelere kömür dağıtarak çözmeye çalıştığı kış ayları boyunca da, sadaka dağıttığı gerekçesiyle eleştirilmişti. AKP’nin dağıttığı yardımların bütçeye maliyeti o kadar yüksektir ki, kamu olanaklarını kendi parti çıkarı için kullanıyor olması, kamuoyunda, çözdüğünü iddia ettiği huzursuzluktan daha büyük bir huzursuzluğun kaynağı olmuştur.
Seçimlere birkaç ay kala, önceki genel seçimlerde alınan oyu yükseltmek, DTP ve CHP’nin elindeki belediyeleri ele geçirmek için devlet olanakları harcanarak halka rüşvet dağıtılması, seçimlere katılan partiler açısından, hem bir adalet hem de etik tartışması başlattı. Ancak AKP’nin yardımları, seçim döneminde yoğunlaşmış ve açıkça oy kazanmaya yönelik olsa da, bunun sadece seçim gibi olağanüstü bir dönemin atlatılmasını amaçladığını, onunla sınırlı kalacağını ve kaldığını söylemek mümkün değildir. Siyasi rekabetin yoğunlaştığı dönemde, yardım dağıtımı, susuz köylere çamaşır makinesi, elektriksiz köye buzdolabı dağıtmak gibi karikatürize edilmiş bir biçim alsa da, yardımlar, aslında bizim ülkemizde bir sosyal politika olarak görülmeye çoktan başlamıştır ve zaten AKP de, yardım dağıtmaya son birkaç aydır soyunmuş değildir. Bu parti, iktidara geldiğinden beri yerel teşkilatları, partili yerel yönetimler ve mülki amirlikler aracılığıyla yardım dağıtmayı sürdürmüş; erzak dağıtımından para yardımına kadar, okullara kılık kıyafet sevkiyatından sıcak yemek servisine kadar gözle görülür bir faaliyet içinde olmuştur.
Eko News’te çıkan bir haberde yer alan şu rakamlar durumu özetler: 2003-2008 yılları arasında (Mayıs) dağıtılan kömür miktarı, toplam değeri 1 milyar 86 milyon 958 bin YTL’yi bulan 7.5 milyon tondur. İçişleri Bakanı Atalay, 2003-2007 arasında ihtiyaç sahibi ailelere dağıtılan 5 milyon 862 bin 722 ton kömürün Hazine’ye maliyetinin yaklaşık 1 milyar 8 milyon YTL olduğunu açıklamıştı. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığıyla 2003 yılında, 2 milyon 644 bin 784 kişiye, 35 milyon YTL, 2004 yılında 55 milyon YTL, 2005 yılında 90 milyon YTL; 2006 yılında 150 milyon YTL, 2007 yılında ise, 1 milyon 882 bin 234 kişiye 90 milyon 932 bin 337 YTL’lik kaynak ihtiyaç sahiplerine aktarılmıştır. 2008’in ilk 5 ayında yapılan yiyecek yardımı miktarı ise, 26 milyon 429 bin YTL’yi bulmuştur.
Şartlı Nakit Transfer sağlık yardımı kapsamında, okul çağı öncesi çocuklarının düzenli sağlık kontrollerini yaptıramayan ailelere ve anne adaylarına, ödemeler doğrudan annelere yapılmak üzere düzenli sağlık yardımı yapılmıştır. Bu kapsamda, ihtiyaç sahiplerine, 2005 yılında 784.860 YTL kaynak aktarılmıştır. 2008 Mayıs ayı itibariyle ise, 34.596 anne adayına 263.917 YTL kaynak aktarılmıştır.
2007–2008 eğitim dönemi başında Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan, 70 milyon YTL kaynak, dar gelirli ailelerin ilk ve orta öğretimde okuyan çocuklarının önlük, çanta ve kırtasiye gibi okul ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla ihtiyaç sahibi ailelere dağıtıldı. İşsizliğin ve yoksulluğun belirgin olarak yaşandığı yerlerde, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından işletilen 51 aşevi ile 33.412 yurttaşa sıcak yemek verilmektedir.  Valilikler tarafından yapılan barınma yardımları ise, toplamda 6 milyon 467 bin 450 YTL’ye ulaştı. Bu yardımlar, ayni ve nakdi olmak üzere toplam 18 bin 108 kişiye yapıldı.
Buraya sadece bir kısmını aldığımız rakamlara ve tarihlere bakılırsa, AKP’nin, hükümete geldiğinden bu yana yardımlar için ciddi bir kaynak kullandığı ve bir yardım dağıtım ağı ördüğü görülüyor. Bu, işsizliğin giderek arttığı, yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfusun giderek genişlediği ülkemizde, AKP’nin yoksullar arasında niçin sempatiyle karşılanır olduğunu, yoksulların AKP için neden bir oy potansiyeli oluşturduğunu da az çok açıklar niteliktedir. Yardım alanların gözünde, AKP, şimdiye dek hiçbir partinin yapmadığı oranda yoksulları gözeten, onları açlıktan kurtaran, sağlık sorunları söz konusu olduğunda onları çaresiz bırakmayan bir partidir. AKP, kurduğu yardım ağları ve vakıflar, yandaş sivil toplum örgütleri ve tarikatlar aracılığıyla güçlenmiş cemaat ilişkilerinin de mimarı olarak görülmüş, bu yoksul kitleleri, cemaatlerin sosyal ilişkileri içinde yalnız bırakmayan bir parti izlenimi verebilmiştir.
Büyük bir çoğunluk için AKP’nin kurduğu sosyal yardım düzeni, bu partinin temsil ettiği muhafazakâr ve dini dünya görüşüyle ilişkilidir. Siyasal İslam’ın temsilciliğine soyunmuş bu parti, dinin ebedileştirdiği eski kırsal toplumun cemaat esasına dayalı toplumsal düzenini esas almış gibidir. Yerel parti organları, bu cemaatlerin işleyişini düzenler; bölgelerinde yaşayan sakinlerin ekonomik ve sosyal durumlarını ev ev, kapı kapı tayin edebilir. Merkezi hükümetle yerel yerleşimlerin ilişkisi, yerel örgütlerin aktardığı bilgilere göre düzenlenir. Yardıma muhtaç ihtiyaç sahiplerinin bilgisi tek tek yerel yönetimler tarafından toplanır, yardımlar da yine aynı kaynaklar tarafından dağıtılır. Yerel yönetimle yerel sakinler arasında kurulmuş olan bu ilişki, cemaat toplumlarına özgü sosyal dayanışmanın koşullarından biridir. İslam dinine göre, bu dayanışma, aynı zamanda, sınıflar arasındaki çelişkilerin yerel potansiyellere dayanarak hafifletilmesini sağlar. Fitre, zekat ve sadaka adı altında, hali vakti yerinde olanların yoksullara aktardıkları kaynaklar, Müslümanların, “komşusu açken uyuyamayan” bir kitle olarak ideolojik bakımdan şekillenmiş varlığını öngörür. Bu şekillenme, yoksulluğun yarattığı risklerin; açlığın, hastalıkların, suçun ve sosyal isyanların da önleyicisidir bir bakıma. İslami toplumsal örgütlenme düzeninde, varsılların yoksullara sağladığı destek görünüşte son derece insanidir. Henüz sosyal politikaların merkezi bir uygulama haline gelmesinin mümkün olmadığı; herkesin herkesi tanıdığı, toplumun az çok homojen olduğu pre modern toplumlarda, böyle bir cemaat dayanışması gerçekten de öyledir.
AKP, işte, genel olarak, İslam’ın cemaat dayanışması esasına dayalı bu toplumsal örgütlenme modelini esas alır. Modern öncesi sosyal ilişkilerin kalıntılarının hâlâ sürdüğü bir ülkenin yurttaşlarının epey bir kısmına bu ilişkiler hiç yabancı gelmediği ve cemaat dayanışmasının çözülmesinden, doğal olarak gelip geçen eski partileri sorumlu tuttukları için, AKP prim yapmıştır.
Aslında gerçek, hiç de göründüğü gibi değildir. AKP’nin izlediği sosyal politikaların bu topraklarda bir uygulanabilme zemini bulabilmesi, ne tek başına böyle bir zeminin varlığıyla, ne de AKP’nin, dünya konjonktüründen bağımsız becerisiyle açıklanamaz.
28 Şubat darbesiyle iktidardan düşürülen Doğru Yol ve Refah Partisi hükümetinin hemen arkasından kurulan AKP, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da egemen kılmak istediği “ılımlı İslam” düzeninin bir “proje partisi” olarak doğduğundan bu yana, neoliberal politikalarla siyasal İslam’ın “uygun” bir sentezini yapmayı denedi. Dolayısıyla “küreselleşme” sürecinde, sermaye birikiminin ve dağılımının önündeki her türden iktisadi, hukuki, ideolojik ve sosyal engeli bertaraf etme esasına dayalı neoliberalizasyonun en uygun araçlarından biri olarak, bu yolla şekillenebildi. Sosyal politikaların yerine düzensiz yardımların geçirilmesinin, örgütlü modern bir toplumun yerine dayanışma esasına dayalı arkaik, cemaat tipi sosyal örgütlenmelerin canlandırılmasının AKP’nin neoliberal bir proje partisi olmasıyla ilişkisi vardır ve bu partinin şekillenmesi, “Yeni Dünya Düzeni”nin öngörülmüş kriterleriyle uyum içindedir.
Bu dergide defalarca tekrarlanmış olmasına karşın, AKP’nin “yardımsever” bir parti olarak ortaya çıkmasının iktisadi ve sosyal nedenlerini bir kez daha, tarihsel bir arka planla açıklamakta yarar var.

CEMAAT TOPLULUKLARINDAN MODERN TOPLUMA
Feodalizmi yıkarak iktidara gelen kapitalizm kırsal ekonomiyi parçalamış, eski küçük üreticileri topraklarından koparmış ve onları emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmayan proleterler haline getirmişti. Kırsal ekonominin toplumsal düzeninden kopmuş emekçiler için henüz hiçbir sosyal önlem alınmamıştı. Bu emekçilerin büyük bir kısmı toplu pazarlık imkanlarının oluşmadığı o koşullarda, fabrikalarda çok düşük ücretlerle istihdam edildiler. Bir o kadar kısmı ise, kaderlerine terk edildi. Hırsızlığın, soygunların, dilenciliğin ve öteki suçların en yaygın olduğu bu dönemde, yöneticilerin suçla mücadele etmek için kullandığı tek sosyal yol, işsiz güçsüzlerin, serseri kabul edilen bu takımın yerleşim bölgelerinden zorla dışarı çıkarılması, hapishanelere tıkılması ve şiddet uygulanmasıydı. 16. yüzyılda, 8. Henry zamanında, sadece İngiltere’de, 12 bin hırsızın idam edildiği söylenir. Bir işe girememiş olanların durumu buyken, çalışanların da hiçbir güvencesi yoktu. Dışarıda o kadar çok işsiz vardı ki, emek piyasasındaki “serbest rekabet” yüzünden ücretler geçinmeye yetmediği gibi, her an işten atılma tehdidi söz konusuydu. Bu dönemde, dini kurumların kendi cemaatleri için oluşturduğu sosyal yardım ağları, yoksulluk sorununun sosyal risklerinin azaltılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yine aynı yüzyılda, Avrupa’da kent nüfuslarının yüzde 10’luk bir diliminin yardımla yaşamaya çalıştığı bilinir. Nüfusun oldukça hatırı sayılır bir bölümünün yoksulluk sınırının altında yaşadığı bu koşullarda, Darül-Aceze gibi kurumlar da kurulmuştur, ama çalışabilir durumda olan nüfus bile yoksulluktan kurtulamadığı için, bu kurumlar, bu önemli sosyal sorunu ortadan kaldıramamıştır doğal olarak.
Çalışmayan kitlelerin suçtan uzak tutulmasının ve onları disipline etmenin yolunun zor kullanmak olmadığı; yoksullukla mücadele etmekte merkezi yönetimlerin sorumluluğu üstlenmesi gerektiği anlayışı kabul görünceye kadar, köprülerin altından bir hayli su aktı. Hem emekçilerin mücadeleleri, hem dini kurumlar, hem de liberal burjuvaların görmekten kaçınamadıkları sonuçlarla bağıntılı muhakemeleri, yoksullukla mücadeleyi önemli bir konu olarak devletlerin önüne koydu. O dönem bir takım reformlar da yapıldı.
Ama bu süreç düz bir çizgi olarak ilerlemez; hem çalışabilir durumda olanların, hem de o sırada çalışmıyor olsalar da yedek işçi ordusu olarak kapitalist üretime bağlı olanların disipline edilmiş toplumsal güçler olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için alınan önlemler zigzaglar çizer. Reformlarla sunulan haklar bir sonraki reformla etkisizleştirilir, sonra yine, sınıflar arasındaki güçler ilişkisine bağlı olarak yeniden kabul edilir. Bu reformların ruhunu oluşturan asıl ilke, yoksulların, zengin vatandaşlar, kiliseler ve çeşitli yardım kuruluşları tarafından korunup gözetilmesiyle ilgilidir. Dolayısıyla yoksulların sadaka ve yardım kurumlarının ve kişilerin üstlendiği sorumluluk dışında güvenebilecekleri düzenli ve sürekli bir sosyal güvenceleri, kapitalizmin ortaya çıkmasından sonraki birkaç yüzyıl söz konusu olamamıştır.
Türkiye’nin geçmişi de Avrupa’nınkinden çok farklı değildir. Yoksulluk, yine yardım ve sadaka işleyişinin çözeceği bir konu olarak görülür. Doğal olarak sorunun merkezi bir çözümü öngörülmemiş, tersine toplumsal dayanışmanın konusu olarak görülmüştür. Osmanlı’da, kentlerde vakıfların ve tarikatların açtıkları aşevleri gibi yardım kurumları ya da hayır sever varsılların yardımları, yoksulun gününü kurtarmaya dönüktür. Bu arada, kentlerde meslek loncaları arasındaki dayanışma, Osmanlı toplumundaki, modern dayanışma örneklerine en yakın modellerden biridir.
Esnaf loncaları, oluşturdukları bir tür sigorta olan “orta” ve “teavün” sandıkları aracılığıyla üyeleri arasındaki cemaat dayanışmasını korumaya çalışmışlardır.
Köy topluluklarında ise, yoksulluk bir imece sorunu olarak görülür; sosyal güvenlik ve yoksulluk sorunu topluluk içinde çözülmeye çalışılır. Sistem, ideolojik olarak da, varsılın yoksulu gözetmesini teşvik eder. Müslüman inanışına uygun olarak, sevap kazanmak ve hayır işlemek isteyen hemen herkesin seferber olduğu bir dayanışma ağı kendiliğinden oluşmuştur. Henüz kapitalistleşmemiş, nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı bir toplumda, yoksulluk, aslında bu durumu görmek istemeyen merkezi iktidarın gözünden de gizlenebilir niteliktedir. Kentlerdeki yoksulluk için ise, feodal “sivil toplum” kırdaki gibi etkili olamamıştır.
Dünya yüzünde sosyal güvenliğin merkezi iktidarın bir sorunu olarak ele alındığı ve ona uygun adımların atıldığı ilk yer, Bismarck dönemi Almanya’sıdır.
19’uncu yüzyılın ortalarına kadar genel oy hakkı talebiyle örgütlenen İngiliz emekçi sınıflarının Chartist hareketi döneminde, sosyal güvenlik ile ilgili pek çok talepler ileri sürülmesine karşın, ancak bundan 30-40 yıl sonra, Almanya’da iktidara gelen Bismarck, sosyal güvenlikle ilgili yasalar çıkarabilmiştir. Bismarck, hastalık, iş kazası, yaşlılık ve engellilik sigortalarını kabul etmiş, böylece ilk kez bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmuştur. Bismarck’ı takiben başka ülkelerde de yoksulluk yasaları denilen yasalar çıkarılmış, kısmen, sosyal güvenlik sistemine özgü düzenlemeler yapılmışsa da, bu girişimlerin hâlâ sistematik olduğunu söylemek zordur. Bunun gerçekleşmesi bir sonraki yüzyıla kalacaktır.
Bir sonraki yüzyılda, Rusya’da patlayan Ekim Devrimi, kapitalizmin ilk ülkelerinde zaten uzun bir sınıf mücadelesi geleneği oluşturmuş, uzun bir örgütlenme deneyiminden geçmiş olan işçi sınıfları açısından şimdiye kadar sürdürdükleri mücadelelerin nihai hedefinin ne olacağını açık seçik gösteriyordu. Bu, elbette, burjuvazi için de, emekçilerin örgütlü eyleminin ülkeyi nerelere kadar götürebileceğini ve kendi sınıf iktidarlarının muhtemel kaderini nasıl tehdit ettiğini gösteren bir deneyimdi de. Hem krizlerle sarsıla sarsıla ilerlese de, yüzlerce yıllık sermaye birikiminin ulaştığı düzey, hem de emekçi sınıfların kentlerde örgütlü bir güç olarak yerleşik hale gelmiş olması, üretimin çeşitlenmesi, teknolojinin ve ulaşımın gelişmesi, hem de canlı üretici güçlerin sınıf mücadeleleri boyunca ve aracılığıyla niteliğindeki değişimler vb. gibi etkenler, yoksulluk, işsizlik ve çalışmayı engelleyen fiziki koşulların kaybı gibi durumlarda yurttaşların güvence altına alınması sorununun çözümünü acil bir konu durumuna getirdi. Avrupa ülkelerinde ve ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde, sosyal güvenlik ve sosyal güvenliğin belirli ölçülerde kurumlaştırılması anlamına gelen “sosyal devlet”, özellikle Sovyetler Birliği’nin sunduğu işçi iktidarı örneğinin izlenmesi tehlikesi ve kapitalist ülkelyerdeki işçi ve sosyalist hareketin gücünün, en başta Avrupa burjuvazisini tavizler politikası izlemeye yöneltmesinin bir ürünü olarak, ciddi bir gündem olarak kendini dayattı. “Sosyal devlet”le ilgili girişimler, 2. Savaş öncesinde gündeme gelmiş olsa da, asıl kurumlaşması 2. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiş; kapitalizmin hayatiyetini koruyabilmek üzere, işçi ve emekçilere verilen tavizler olarak sosyal güvenlik ve yardımların geçerli olduğu bu toplumsal uygulama, sanki toplumun tüm katmanlarının “refahı” gözetiliyor ve gerçekleşiyormuş gibi “refah toplumu” olarak adlandırılmıştır.
Ünlü iktisatçı Keynes’in kapitalizmin doğasına içkin krizlerden kaçınabilmek için talebin düzenlenmesi gerektiği tezi, “sosyal devlet”in veya “refah toplumu”nun esasını oluşturur. Gerçekten de “Refah toplumu” döneminde, artı değerden önemlice bir bölüm, sosyal hizmetlerin sunumuna ve bunları satın alacak olan kitlelerin olanaklarını geliştirmek için aktarılır. Emekçilerin vergilerinden ve sosyal güvenlik primlerinden oluşturulan ortak havuz, toplumsal kolektif tüketimin hizmetine sunulur.
“Sosyal devlet”in 70’li yıllara doğru en gelişkin olduğu haline bakarak, bu sistemin burjuvazi tarafından aynen o gelişmiş haliyle tasarlandığını düşünmek, yanlış olacaktır. Çünkü o zamanki şeklini alıncaya kadar, “sosyal devlet” hem pratik olarak, hem de kavramsal olarak aşamalardan geçmiş ve hiçbir zaman statik bir bütünlük olmamıştır. Bunda, emekçi sınıfların hem kendi ülkelerinde kazanımları için verdikleri mücadelenin, hem de uluslararası düzeyde sürdürülen mücadelelerin payı vardır.
Bunu şöyle açıklamak mümkün: Kendisi de bir meta olan emek gücünün yeniden üretiminin koşulları toplumsal gelişmeye bağlı olarak değişir. Yeniden üretim, emekçinin kullandığı geçim araçlarının asgari düzeyde temin edilmesini şart koşar. Toplumsal koşullara bağlı olarak değişen de, işte bu asgari düzeydir. Emekçilerin sosyal ve ailevi hayatlarındaki değişimler, kültürel olanaklardan yararlanabilme düzeyinin hem fiziksel hem de zihinsel olarak artması, aile bireylerinin ihtiyaçlarının çeşitlenmesi, teknolojik gelişmelere bağlı olarak gündelik tüketim araçlarının çeşitlenmesi, asgari sınırı sürekli yukarı doğru hareket halinde tutar. Emekçi kitlelerini günün zorunlu kıldığı ihtiyaçları karşılanmış olarak kontrol altında tutabilmek için, burjuvazinin, asgari sınırın hareketliliğini göz önünde bulundurması gerekir. Ama çoğunlukla, bu, sınıflar açısından çatışmalı bir süreçtir. İşçi sınıfı, kendi yeniden üretimi için ihtiyaç duyduğu şeyleri belirlerken, burjuvazi bu sınırı sürekli olarak geriye çekmek ister. “Refah toplumu” dönemi boyunca da böyle olmuştur. Ancak işçi sınıfının kitlesel meslek örgütleri ve politik örgütlerinin varlığı koşullarında, emekçi kadın taleplerinin güçlenmesi ve uluslararası durumun özellikleri bakımından sınıfın yaptırım gücü, refah toplumun başlangıçtaki hedeflerini zorlamıştır.
Örneğin; “Refah toplumu” başlangıçta erkek emekçiyi esas alır. Buna göre erkek emekçiye ödenen ücretin, bakmakla yükümlü olduğu ailesinin geçimini de sağlaması öngörülmüştür. Dolayısıyla kadınlar ve çocuklar, esasen aile üyeleri olarak erkeğe bağımlıdırlar. Emek gücünün yeniden üretiminde bakım işlerini üstlenmek yoluyla önemli bir rol oynayan kadının geçimi buna bağlıdır. Fakat bu durum, elbette bir “refah toplumu” prototipi olarak görülmelidir. Yoksa “refah toplumları” boyunca çok sayıda kadının istihdamı gerçekleşmiş, sosyal politikalar kadının bireysel varlığını gözetecek biçimde yeniden düzenlenmek durumunda kalmıştır. Özellikle boşanmış, bekar ve çalışmayan annelerin geçimi, işsiz kadınlara işsizlik sigortasının sağlanması, çalışan kadınların üstündeki bakım yüklerinin azaltılmasına ilişkin bir dizi kazanım elde edilmiştir.
Sınıfın sendikal örgütlülüğünün ve emekçi kadınların kendi hakları ile ilgili duyarlılık ve taleplerinin artması, hem emekçi ailesinin, hem de emek gücünün yeniden üretim maliyetini artırmış; kültürel, sosyal, teknolojik gelişmeye ve sınıfların mevzilenmesinde emekçi sınıfların konumuna bağlı olarak nitelik de kazanmıştır. Bu durum, emekçi ailesine ödenen sosyal ücreti de artırmıştır. Bütün yurttaşlara, çalışsın ya da çalışmasın, parasız sağlık ve eğitim olanağı, çalışan kadınların çocukları için kreş, kadına ve erkeğe ücretli doğum izni, yaşlılar için bakım evleri ve destekleri, emeklilik ücreti, işsizlik sigortası, gençler, çocuklar ve yaşlılar için indirimli toplu taşıma, sosyal konutların yapılması, gençler için eğitim fonları ve meslek kursları, okul ve işyerlerinde bedava öğle yemeği, ücretli yıllık izin ve hafta sonu tatili vb. gibi emekçi ailesinin hayatını kolaylaştıran kazanımlar elde edilebilmiştir. Sendikalı işçi sayısının bugüne oranla daha fazla olması, sosyal haklar konusunda sendikaların inisiyatif gösterebilmesi ve işçi sınıfının daha fazla politize olmuş olması, bu olanağı sağlayabilmiştir. İngiltere gibi ülkelerde, kişinin çalışıp çalışmamasına bağlı olmadan, bütün sosyal haklara ulaşabilme olanağı, yurttaşlık kriterine tabi tutulmuştur. Yani sosyal haklar, emekçinin çalıştığı süre içinde prim ödemiş olmasına veya ödüyor olmasına bağlı kılınmamıştır. Ama bazı ülkelerde, sosyal güvenlik, emekçinin ödediği prime endekslenmiştir. Dolayısıyla “refah toplumları” için tek bir ölçü ve modelin olduğu söylenemez. Bu değişkenliği, o ülkenin sermaye birikiminin düzeyi ve içerdeki sınıflar mücadelesinde edinilmiş mevziler ve toplu sözleşme pazarlık süreçlerinin işleyişi belirlemektedir.
Kısacası, emekçilerin sosyal güvence ve güvenlik elde ettikleri “refah toplumu” dönemi, sınıfın tarih içinde en örgütlü olduğu zamana, dünya yüzündeki sınıf ve demokrasi mücadelelerinin en güçlü olduğu zamana tekabül eder. Türkiye emekçileri için de, böyle bir dönem, kazanımların arttığı, örgütlü emekçi sınıfların inisiyatifinin gelişmesine ve uluslararası durumun elverişliliğine bağlı olarak kısmi bir “refah” içinde yaşadığı bir dönemdir. Ama Türkiye’de işler, “refah toplumu” ülkelerinde olduğu gibi pek öyle yolunda da gidememiş, Türkiye işçi sınıfı, “bir tutum bal için bir çuval keçi boynuzuyla uğraşmak” zorunda kalmış, o “bir tutam bal”ı da her zaman elde edememiştir.

TÜRKİYE’DE SOSYAL GÜVENLİK
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu yıllardan İkinci Savaş sonrasına kadar, savaşlar nedeniyle bir hayli düşmüş nüfusu, ayni nedenle erkek sayısı azaldığı için korunmasız kalmış kadın nüfusunun çokluğuyla karakterize ve halkının ezici bir çoğunluğu köylerde yaşayan bir ülkeyken, 1940’lı yıllara gelindiğinde, bu durum yavaş yavaş değişmeye başlar. Nüfus artışında da küçük oynamalar dikkati çeker. 1950’lerden itibaren, bu değişim büyük bir hız kazanacaktır. 1927’de 24.2 milyon olan şehirli nüfus, 1940’ta yüzde 24.4’e ancak yükselirken, 1950 ile 1960 arasındaki şehirleşme oranı yüzde 32’lere tırmanır. 1950’lere gelinceye kadar, sosyal destekler, ağırlıklı olarak köylü nüfusla ilgili bir sorun olarak görülmüştür. Üretici köylünün ürününü destekleme alımlarının yapılması, zirai kredilerin yürürlüğe girmesi, kalkınma politikaları doğrultusunda gerçekleşmiştir, ama bu şekilde kırsal nüfusun yoksulluğunun önlenebileceği ve sermaye birikimine kırsal destek sağlanacağı umulmuştur.
1950’li yıllarda, kırsal üretime hem bir pazar hem de istihdram olanağı sağlayabileceği düşünülerek başlamış sanayi hamlesine bağlı kentleşmenin gelişmesi, yoğun bir iç göçü de gündeme getirdi. Demografik tabloların kent lehine yavaş yavaş değiştiği bu koşullarda, fabrikalara çalışmak için gelen işçi kitleleri, daha önce bu yoğunlukta gündeme gelmeyen bir sosyal güvenlik sorununu da gündeme getirdi. Kuşkusuz bunda en önemli etken, yukarıda söz ettiğimiz uluslararası koşullardır. Dünya emekçilerinin kendi ülkelerindeki kazanımları, Sovyetler Birliği’nin savaştan muzaffer olarak çıkması, sınıf ilişkilerinin, ülkelere ve yerel ölçeklere bağlı kalmaksızın, yeni bir dünya düzeni bağlamında yeniden düzenlenmesini gerektiriyordu ve Türkiye de, hem gelişmekte olan bir kapitalist ülke olarak, hem de stratejik konumu nedeniyle, bu sürecin dışında kalamazdı. Ancak yüzlerce yıllık sömürgeciliğin mirasını hâlâ tüketmemiş olan emperyalist devletlerde olduğu gibi, Türkiye’de güçlü bir sermaye birikimi oluşmamıştı. İşçi sınıfı mücadelesinin de, bu ülkelerdeki kardeşleri gibi uzun bir geçmişi yoktu. Dolayısıyla kırdan kente göç etmiş büyük emekçi yığınlarıyla ilgili sosyal politikalar, bu nedenle, hiçbir zaman gelişmiş ülkelerdeki hedefleri içeremedi. Devletin bu sorunu son derece gecekonducu bir zihniyetle; derme çatma, ekleme yöntemlerle çözmeye çalıştığı söylenebilir.
Fabrika çevrelerine, kentlerin eteklerine gelip yerleşen göçmen işçi kitlesinin barınma, sağlık, eğitim, alt yapı gibi ihtiyaçları konusunda, devlet, başından sonuna gözünü kapatmayı tercih etti. Kendi kendine bulduğu arazinin üzerine, alelacele bir konut yapıp başını sokan emekçi, aslında devletin ve yerel yönetimlerin üstlenmesi gereken emek gücünün yeniden üretimi sorumluluğunu, tamamen üstüne almış oluyordu. Böylece, kentin eteklerinde, altyapısız, elektriksiz, okulsuz gecekondu mahalleleri büyümeye başladı. Göç edenler, kendi konut sorunlarını çözmüş oluyorlar, böylece sosyal bir devlet için önemli bir yük oluşturabilecek konut meselesi de kendiliğinden halledilmiş oluyordu.
Ayrıca kırdan kente göç eden bu kitlenin köy ile bağlarının kesilmemesi de elzemdi. Çok düşük ücretlerle çalışan, buna rağmen hem aile geçindirmek zorunda kalan, hem de köyüne bir miktar para göndermeye çalışan işçinin ayakta durabilmesi için, köyden gelecek nevale katkısının önemi büyüktü. Öte yandan, sürmekte olan göç sırasında yeni gelenler için gerekli olan ağırlama, konaklama, bakım, iş bulma, işsizlik döneminde destek çıkma gibi “sosyal hizmet” niteliğindeki yükümlülükler de, gecekonduya önceden yerleşmiş akraba veya hısım ailelerin üzerine atılmıştı. Köyden gelenler, kente önceden yerleşmiş kendi köylülerinin evlerine yerleştiler; daha sonra gelenler de onların yanına.
İnsani ilişkilerin çok önemli olduğu kırsal ilişkilerin korunması, işçilerin modern bir işçi sınıfının ihtiyacı olan sendikal örgütlenmeler aracılığıyla hak arama bilinci edinmesinin önüne de barikat kurmuş oluyor ve böylece burjuvazi için sosyal riskleri önemli ölçüde ortadan kaldırıyordu. Çünkü kimsenin yoksulluk yüzünden kendini çaresiz hissedemeyeceği bir sosyal ortam, akraba, cemaat, tanışlık ilişkilerine havale edilerek var edilmeye çalışılıyordu.
Önemli ölçüde emeklilik maaşını garanti altına almayı ve sağlık sorunlarını çözmeyi hedefleyen ilk sosyal sigortalar kurumunun kuruluşu 1945 yılına rastlar. O zamanki adı “İşçi Sigortaları Kurumu” olan yapı, 1964 yılında, 506 sayılı Kanun ile “Sosyal Sigortalar Kurumu–SSK” olarak değiştirildi. İkinci büyük sosyal sigorta kurumu, 1950 tarihinde, 5434 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu” ile kurulan “T.C. Emekli Sandığı”dır. Üçüncü sigorta kurumu ise, 1971 tarihinde 1479 sayılı “Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu–BAĞKUR” ile oluşturulmuştur. En son olarak, 1983 tarihinde, SSK tarafından uygulanmak üzere 2925 sayılı “Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu”, BağKur tarafından uygulanmak üzere de 2926 sayılı “Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu” oluşturularak, sosyal sigortanın teşkilatlanması tamamlanmıştır.
Görünürde herkesin sosyal güvenlik çatısı altında toplanması süreci de tamamlanmıştır. Ama gerçekler bunu yansıtmaz. Sosyal sigortalar, işçi sınıfının tamamını kapsayamamış; özellikle küçük işletmelerde, geçici işlerde çalışan işçiler, sigorta konusunda gönülsüz ve denetimsiz işverenler marifetiyle kapsam dışı bırakılabilmiştir. Kırsal cemaat ilişkilerinin sürmekte olması, zaten düşük ücretlerden yapılacak prim kesintilerinin yoksulluğu derinleştireceği korkusu ve geniş aile tipi toplumsal birimlerin işsiz ve yaşlıların bakımını üstleniyor oluşu, sigortayı gereksizleştiren faktörler haline gelmiştir.
Kadın iş gücünün durumu ise daha vahimdir. Esas işgücü olarak erkek belirlendiği için, kadının bakımı, geçimi ve sosyal güvenliği, kocasına veya babasına bağımlıdır. Bu yüzden, kadın, çalışıyor olsa bile, sosyal güvenceden en yoksun kesimi oluşturur. İstatistiklerde işgücü olarak geçmez. Asli toplumsal görevi, devletin veya yerel yönetimlerin görev olarak görmekten başından beri kaçındığı, bakım işlerini üstlenmesidir. Çocukların ve evin bakımı, yaşlı nüfusun ve hastaların bakımı, kadının görevidir. Kısacası, mevcut ve sonraki kuşak emek gücünün bakım yoluyla yeniden üretimi, yedek sanayi ordusunun ve de üretimden düşmüş işgücünün de bakım yükü, kadının sırtına yüklenmiştir. Karşılığında kazanabildiği ise, az çok karın tokluğu, bir lokma-bir hırka ve yakını erkek işgücü vesilesiyle hastalandığında ücretsiz bakım hakkıdır.
Görülüyor ki, emekçi ailesi, sistemin, etki ve sorumluluk alanı geniş sosyal güvenlik kurumu olarak işletilmektedir. 60’lı yıllardan sonra artan işçi mücadeleleri, toplu sözleşme sisteminin işletilmeye başlanması, 70’li yıllardaki politizasyon, emekçinin, hakları ve sorumlulukları konusundaki görüşünü az çok değiştirmiş ve kuşkusuz, bu durum, genel olarak kazanılmış hakların çerçevesini de genişletmiştir. Sermaye birikiminin de elverdiği ölçüde, kamu işletmelerinde çalışan işçilerin bir bölümü, lojman, eğitim yardımı, çocuk parası, ücretli yıllık izin, iki gün ücretli hafta sonu tatili, erzak, yakacak ve giysi yardımı, yılın belli dönemlerinde çift maaş uygulaması gibi haklar kazanabilmiştir. Bu hakları elde etmiş işçi kesimi, genel işçi nüfusu içinde çok büyük bir kesimi oluşturmaz; ancak Türkiye’de “sosyal devlet”in sınırları bu kesimden itibaren çizilmiş olduğu için, “Türkiye tipi refah toplumu”nun niteliği için tayin edici örneklerden sayılabilir.
Bütün dünyada olduğu gibi, 73’te başlayan kriz, Türkiye’de de sosyal hakların kısıtlanmasını gündeme getirdi. Sermayenin kâr oranlarındaki düşüş, sosyal güvenlik için ayrılan artı değer payını, burjuvazi için rahatsızlık verici hale getirmiştir. Türkiye’de sosyal güvenliğe, eğitime ve sağlığa ayrılan pay, Avrupa’daki devletlerin sosyal harcamalara ayırdığı meblağla kıyaslanamaz olmasına karşın, bizde de sosyal harcamaların bir külfet olarak görülmesine başlandı. Ancak sosyal kısıntılara başlanması için, 1980’de, IMF direktifiyle 24 Ocak kararlarının alınması ve bu kararların uygulanabilmesi için de, işçi sınıfının kontrol altında tutulmasını kolaylaştıracak, sendikaların inisiyatifini köreltecek ve sınıfı müttefiklerinden koparacak askeri darbenin yapılması gerekecekti.
80’ler sonrası, bütün dünyada emekçi sınıflara büyük bir savaşın açıldığı, işçi sınıfının önceki mevzilerinden adım adım sökülmeye başlandığı süreçtir. İngiltere’de Theatcher hükümetinin kelle vergisi uygulamasına başlaması, buna karşı çıkan toplumsal muhalefetin şiddetle susturulması, maden işçilerinin direnişinin bastırılması, 80’li yıllardaki saldırıların başlangıcını oluşturur. Sonrası, çorap söküğü gibi gelmiştir.

MODERN TOPLUMDAN CEMAATLERE
“Doğu Bloku” duvarının çöküşünden sonra tek kutuplu hale gelen ve kapitalizmin tek sistem olarak zaferini ilan ettiği 1989 yılından sonra dünya coğrafyasının yeniden paylaşımı gündeme geldi. Bu süreçte, özellikle eski Sovyetler Birliği topraklarında sınırlar değişti, ABD, Irak ve Afganistan’ı işgal etti ve DTÖ, G-7 ve G-8 gibi uluslararası zirvelerde ve IMF ve Dünya Bankası oturumlarında, dünya kaynaklarının nasıl el değiştirileceği üç aşağı beş yukarı karara bağlandı. Dünyanın yeniden paylaşımı, hiç kuşkusuz sadece coğrafi sınırlar üzerindeki egemenliklerin, nüfuz alanlarının yeniden gözden geçirilmesi, el değiştirmesi ve yeniden kurulması anlamına gelmiyordu; yeniden paylaşım, aynı zamanda, dünya işçi sınıfının sırtından elde edilmiş artı değerin de yeniden nasıl bir paylaşıma tabi tutulacağına bir karar vermek anlamına geliyordu. Bunun için de, iki ana sınıfın karşılıklı mevzilerinin yeniden biçimlenmesi şarttı.
Küreselleşmeye, sermayenin yeryüzündeki engelsiz dolaşım olanaklarının önündeki mevcut sınırlarının ortadan kaldırılarak, dünyanın, tek bir gücün; sermayenin kayıtsız şartsız egemenlik alanı haline gelmesi anlamı yüklenmiştir. Sermayenin karşısındaki sınıfın; dünya emekçilerinin kazanılmış haklarını kendi devletlerine karşı korumak, yenilerini elde etmek ve yaşam alanlarını güçlendirmek için oluşturdukları bütün mücadeleci örgütler ve zaten kazanılmış hakların kendisi, sermayenin sınırsız birikiminin önünde engel görülür. Bu yüzden, birkaç on yıldır, hem iş koşullarının yeniden düzenlenmesi (esnek çalışma, tam zamanında üretim, taşeronlaştırma, üretimin mekânsal parçalanması vb.), hem de işçi sınıfının ideolojik donanımının zayıflatılması yoluyla mücadeleci emek örgütleri epey kan kaybeder hale getirilmiştir.
Şimdi, devletlerin sırtlarında yük olarak gördükleri sosyal yükümlülükler, çoktan beri birer birer terk ediliyor. Kurumsallaştırılmış sosyal haklar ortadan kalkıyor ve o kurumlar yavaş yavaş yıkılıyor. Türkiye’de birkaç yıl önce çıkan iş yasası ve geçen yıl çıkan ve sonuçlarını yakın zaman içinde iyice can yakıcı biçimde görecek olduğumuz Sosyal Güvenlik Yasası (SSGSS), bizim ülkemiz için de bu kurumsallaşmış olanakların yasal bakımdan iptali anlamına geliyor. Kalkınma politikaları kapsamında vaktiyle kurulmuş, sosyal hizmetlerin merkezden perifere taşınması amaçlı köy hizmetleri, DSİ, İller Bankası, Karayolları vb. gibi kurumların zayıflatılması, bazılarının kapatılması kararı da buna eklenirse, emekçilerin kendi kaderlerine terk edildiği söylenebilir. Yerel yönetimler tarafından sübvanse edilen sosyal hizmetlerin, şimdi bu hizmet sektörüne el atmış tekeller için tek taraflı rekabete yol açtığı için, DTÖ ve MAI tarafından tasfiye edilmeye çalışılması da, aynı kalemde değerlendirilebilir.
Devletler de, artık tekellerin göz diktiği sosyal hizmet sağlayıcılığı işinde “haksız rekabetin” düzenleyicileri olmayı çok kârlı bulmadıklarından, temel hizmetleri ve sosyal güvenlik kurumlarını sırtlarından atarak küçülmeyi bir hedef haline getirdiler.
Devlet, artık çalışamayacak durumda olan, emek piyasasından hastalık ya da yaşlılık nedeniyle çekilmek zorunda kalan emek gücünün sorumluluğunu, bu emek gücünün çocukluktan başlayarak eğitiminin, sağlıklı yetişmesinin yükünü taşımayı da  istemiyor. Bunları sırtına yüklediği emekçi kadınların sosyal güvenliğini güvence altına almaya da çok hevesli görünmüyor. Sosyal hizmetler, bir emekçi ailesi için az çok kolay ulaşılır bir kamu hizmeti olmaktan çıkarak, satın alınması giderek güçleşen metalar haline geldi. Emekçi ailesinin, özellikle de kadınların, içinden geçilen tarihsel dönemin bütün yükünü üstlenecek biçimde konumlandırılması, bu yeniden paylaşım sürecinin en önemli görüngülerindendir. Fakat ne emekçiler ne de aileleri, bu yükü kaldırabilecek durumda değildir. Dünya Bankası’nın kendi verilerine göre, son on yılda, yoksulluk daha önce olmadığı ölçüde artmış, günde 2 doların altında yaşamak zorunda kalan nüfus çoğalmıştır; bu rakamların içinde, kadın yoksulluğunun oranı korkutucu boyutlardadır.
Yoksulluğun bu boyutlara ulaşması, tahmin edileceği gibi, bir örgüt disiplininden yoksunlaşmış kitlelerin gözükara ve yıkıcı tahribatlar için hazır hale gelmesini kolaylaştıran objektif koşullardandır. Çalışırken bile yoksulluk sınırında yaşayan emekçiler, geçici işsizler, iş arama umudunu yitirmiş kronik işsizler, şimdi, sistem için her zamankinden daha büyük bir tehlike haline gelmiştir. Kapitalizm, bu dönemde, örgütsel silahlarından ve geçim kaynaklarından uzaklaştırılmış, eğitimsizleştirilmiş emekçi kitlesi yaratarak, kendisini, barbar bir mezar kazıcısı ile yüzyüze bırakacak bir paradoksa düşmekten kendisini alamadığı için, şimdi, bu sorun, devasa bir boyutta önüne dikiliyor. DB, BM vb. örgütler, dünya yoksulluğuyla nasıl baş edileceği konusunda sayısız raporlar yazıyor, yazdırıyorlar.
Bütün bu hayhuyun içinden büyük bir buluş olarak çıka çıka da yoksullara sosyal yardımlar çıktı. Devletin, ekonomik işlerden, hizmet sektörünü ve tarımı finanse etmekten elini çekerek küçülmesi; bütün bu alanlardaki üretimin serbest piyasaya ve serbest rekatebe bırakılması fikrinin burjuvazinin en parlak fikirlerinden biri olduğu bu koşullarda, devletin “küçülerek” üstünden attığı sosyal güvenliğin maliyeti, yeniden cemaat ilişkilerine ve “Sivil Toplum Kuruluşları”na havale edildi. 1999 yılında, bizzat DB bunu formüle ederek, emek piyasası reformunu gündeme getirmişti. Ama bundan çok önce, daha duvar yıkılalı 2 yıl olmuşken, OECD’nin 1981 tarihini taşıyan ve “Refah Devletinin Krizi” başlığı taşıyan raporunda da, sosyal politikaların ekonomik büyüme önünde engel teşkil ettiği vurgulanmıştır. OECD’nin 1994 raporunda ise, sosyal politikaların tasfiyesinin yol açtığı sorunlara değinilerek, önceki metin düzeltilmeye çalışılmış ve şöyle denilmiştir: “Küreselleşmenin etkilerinden biri sosyal koruma için talebin artması olabilir… Reform için daha işe yarar bir tasarı, küreselleşmenin bir miktar sosyal koruma ihtiyacını ortaya çıkardığını kabul etmelidir.” (OECD, 1999: 137, aktaran Ayşe Buğra, Çağlar Keyder, Sosyal Politika Yazıları, s. 119, İletişim yayınları.)
Bu, ortaya çıkan sosyal koruma ihtiyacının finansmanı konusunda, DB ve IMF’nin elbette bir önerisi ve yaptırımı olacaktır: “Yardımın makroekonomik politikalar, yoksulluğun azaltılması ve iyi yönetişim uygulamaları alanlarındaki  performansın değerlendirilmesi temelinde yoksul ülkelere gitmesi etrafında oluşan yeni konsensüs…” (Agy. 129) Buradan anlaşıldığı gibi, yoksullukla mücadele etmek için kuracakları yönetişim aygıtları, devletlerin kredilendirilmesinde öncelikli ölçü haline gelmiş ve performans kriterlerine bağlanmıştır.
Bu “tavsiyelerin” bizim gibi ülkelerde verdiği sonuçlar, son on yıldır rahatlıkla izlenebilir. Toplumun en yoksullarının hedef kitle olarak seçildiği girişimci haline getirme projeleri kapsamında DB fonları dağıtılmış, emekçiler, ellerine geçen mikro kredilerle birer girişimci olmaya zorlanmış ve borçlandırılmıştır. Aynı amaçla özellikle Güneydoğu’da kadın odaklı projeler oluşturulmuş, DB ve AB fonları kullanan “sivil toplum örgütleri” aracılığıyla okul çocuklarının eğitimi, bebeklerin sağlığı konusunda yardımlar yapılmıştır. AKP hükümeti, performans kriterlerine göre geçer not almış olmalı ki, bu konuda bir hayli bonkör davranabileceği biçimde kredi kaynaklarına rahatlıkla ulaşabildiği görülüyor. Seçim dönemlerinde yoğunlaştırılan dağıtımların geri dönüşü ise yüksek oy oranı olmuştur.
AKP hükümetinin DB ve IMF ile işbirliği içinde dağıttığı sosyal yardım desteklerinin yanı sıra finans kurumlarının asıl gözdesi olan “sivil toplum kuruluşları”nın sosyal güvenlik riskini azaltma konusunda yaptıkları da, bu tabloyu kuşkusuz renklendirir! AKP ile ilişkili taşeron bir “sivil toplum kuruluşu” olan Deniz Feneri’nin yoksullara yardım dağıtmak için topladığı paralarla yaptığı yolsuzlukların elinde patlaması, AKP hükümetinin, yaptırımlarına tabi olduğu finans kurumlarını da aldattığının göstergesidir.
Bu dönemde, Deniz Feneri’ne benzer birçok sözde “sivil toplum kuruluşu” oluşturulmuş, çok sayıda “kâr amacı gütmeyen” (!) vakıf kurulmuştur. Asıl önemlisi de, AKP döneminde daha güçlenen tarikat ve cemaat örgütlerinin, finans kuruluşlarının murad ettiği “sivil toplum”un işlevlerini yerine getirecek biçimde yeniden yapılanmasıdır. Emekçilerin, kendi aileleriyle kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceği, gelecek konusunda, çocukların sağlığı ve eğitimi konusunda endişe duymalarını önleyecek kurumlar hiç olmadığı, varolanlar işlevsizleştiği için, bu İslami “sivil toplum kuruluşları” yapayalnız ve dayanaksız bırakılan emekçiler için bir seçenek olmak üzere palazlanmıştır. Bu kurumlar aracılığıyla dağıtılan aşın, sağlanan yatağın, sıcak bir döşeğin yoksulun yoksulu için de ne denli kurtarıcı olduğu tartışılamaz. Eğitim, emeklilik, ulaşım, sosyal destek gibi konularda hükümet müdahalelerinin ticaret engelleri, tarifeler ve öteki korumacı engellerle aynı etkilere sahip olduğunu düşünen uluslararası sermaye ve onun direktiflerine uyan devletler için de öyle.
AKP, neoliberal bir proje partisi olarak, uluslararası sermayenin çıkarlarına, dünyanın yeniden paylaşımı hedeflerine uygun şekillendirilmiş, bu konudaki performansına dayalı olarak da ödüllendirilmiştir. Bütün bu süreçleri bilmeyen yoksul ve eğitimsiz emekçiler, vakıflar, cemaatler ve bizzat AKP’nin yerel yönetimleri eliyle bir yandan yoksulluklarının kader olduğuna inandırılırken, diğer yandan da bir kap sıcak yemek için bu partiye şükreder hale düşmüşlerdir. Bu partiye, “Müslümanın halinden anlayan Müslüman bir parti” diye oy verenler, AKP’nin, en çok kendisine oy veren emekçilere düşman olduğunu; bir tas çorba vermeden önce, önlerindeki bir kazan yemeği çektiğinin henüz farkında değiller. Geçtiğimiz ay yayınlanan TÜİK verilerine göre, Türkiye’deki 17 milyon hanenin 2.5 milyonu yardım alıyor. Yardım alanların çoğunun aylık geliri 450 lira ve altında. 1.5 milyon aile akraba, komşu ve benzeri yakınların yardımıyla hayatını sürüdürüyor. 800 bini, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan yardım alıyor ve yardım alanların yüzde 21’i belediyelerden destek gördü. Türkiye İşçi Emeklileri Derneği Ankara Şubesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonucuna göre ise, işçi emeklilerinin yüzde 83’ü,  Bağkur emeklilerinin de yüzde 99’u açlık sınırının altında aylık alıyor. (Veriler: Evrensel, 22 Nisan 2009)
Bu veriler gösteriyor ki, AKP hükümeti eliyle kapitalizm, bu ülke nüfusunun hayli büyük bir kısmını “komşunun külüne muhtaç” hale getirmiş, emeklilik yaşını mezara kadar uzattığı yaşlılarını açlık sınırının altına itelemiştir. Sonra da, “bir tas sıcak çorba”yla, yoksullaşan halkın şükran duygularını oya tahvil etmeyi becermiştir. Dünya halklarının sömürüsünden elde edilen IMF ve DB kaynakları da, bu konudaki performansından ötürü AKP’ye akıtılmaktadır.
Sonuç olarak; emekçilerin, emeklilerin, emekli olamayan işçi sınıfının, kadınların ve çocukların bu denli muhtaç hale getirilmesinden sorumlu olan kapitalizm, sosyal güvenlik gibi bir konunun devlete yük oluşturmadığı birkaç yüzyıl önceki vahşi dönemine çoktan geri dönmüştür. Emekçiler ise, kazandıkları hakların ellerinden alınmasıyla, iki yüz yıldır verdikleri mücadelenin neredeyse başlangıç noktasına doğru itilmektedir. Dünya işçi sınıfının sosyal güvenlik ve sosyal hakları için verdikleri mücadeleler, bu geriye gidişe dur demek için bu yüzden son derece önemlidir.

35 yıl sonra gelen ün: kemal karpat YENİ OSMANLICILIĞIN İDEOLOJİK BİR DESTEĞİ

86 yaşındayken, bu yıl, Türkiye Büyük Millet Meclisi onur ödülünü alıncaya kadar akademik bir çevre dışında pek tanınmıyordu. Halbuki 1923’te doğduğu Romanya-Dobruca’daki Babadağ köyünden çıkıp Türkiye’ye göç ettiği yıllardan sonra, bir hukukçu olarak başlayıp tarihçi olarak sürdürdüğü entelektüel yaşamına, onlarca kitabı, 20 ülkede yayınlanan makalelerini ve dünyanın pek çok ülkesinde yapılmış konferansları sığdırmış; Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi, uluslaşma ve toplumsal değişim ve İslam hakkındaki tezlerini Avrupa, Asya, ABD’deki üniversitelerde verdiği derslerde savunmuş ve dikkatleri üstüne çekmişti Kemal Karpat. BM Toplumsal Araştırmalar bölümünde çalıştı, Montana Devlet Üniversitesi, New York Üniversitesi, Princeton Üniversitesi, Harvard Üniversitesi, John Hopkins Üniversitesi, Colombia Üniversitesi ile Türkiye’de Robert Kolej, ODTÜ, Bilkent, AÜ Siyasal Bilgiler üniversitelerinde dersler verdi. Çok sayıda ödülü var. ABD’de Ortadoğu araştırmalarıyla ilgili pek çok düşünce kuruluşunun kuruculuğunu ve yöneticiliğini yaptı. Wisconsin Üniversitesi’nde profesör olarak çalışırken emekli oldu.

Genellikle bir Türk’ün dışarıdaki başarılarına kayıtsız kalmayan akademi, medya ve siyaset dünyası, bütün bu yıllar boyunca, Kemal Karpat’a yokmuş gibi davrandı. “Dağı Delen Irmak” adlı söyleşi kitabında ifade ettiği gibi, kendisine pek çok kez ambargo uygulandı, “mimlendi”; kabul edilmiş akademik projeleri bile son anda iptal edildi, yapıtları görmezden gelindi. Kemal Karpat’ın talihi, ancak Türk siyasi hayatında bir devrim olarak gördüğü, 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle oluşan siyasal iklim sayesinde değişecekti. Daha önce Recep Tayyip Erdoğan ile görüşme talebi reddedilen, aracılar koyarak bu isteğini yineleyen Karpat’ın, nihayet bir ödülle onurlandırıldıktan sonra gazetelerde kendisiyle yapılan söyleşiler arttı, memleketin önemli meselelerinde görüşlerine başvurulmaya başlandı. Karpat’ın, temel tarih tezlerini geliştirdiği, en önem verdiği kitabı, geniş bir hacme sahip “İslam’ın Siyasallaşması”, Oxford Üniversitesi’nde yayınlandıktan ancak 35 yıl sonra, 2004’te çevrilerek, Bilgi Üniversitesi yayınlarından çıkmasına karşın, Türkçede yayınlanmasından 4-5 yıl sonra ilgi görmeye başladı.

Kemal Karpat’ın engin tarih bilgisine, çalışkanlığına, azmine ve bir bilim adamının  ömrünü mesleğine adayışına hayran olmamak mümkün değil. Ama kitaplarını okuyanlar ya da son zamanlarda yapılan röportajlarına bir göz atanlar, bu tarihçinin başyapıtının niçin 35 yıl sonra yayınlanabildiğini, neden Türkiye’de derin bir sükutla karşılandığını da anlayacaklardır. Cumhuriyeti, Osmanlı’da 3. Selim’den itibaren başlayan yenilenme ve modernizasyon hareketlerinin bir devamı olarak görmesi, böylece Türkiye tarihinde sürekliliklere önem verirken kopuşları ve kırılmaları önemsizleştirmesi; Abdülhamid’in reformlarının Cumhuriyet’in temelini oluşturduğuna inanması, “Kızıl Sultan”ın ilericiliğini ve modernliğini kanıtlamaya çalışırken istibdadı belirleyici olmayan bir kusur olarak görmesi; yenilikçi hareketlerde İslam’ın ideolojik etkisini birincil derecede önemsemesi ve oradan, örneğin Nakşibendilerin tarih boyunca işgaller ve sömürgelerdeki ayaklanmaların en önemli itici güçlerinden olduğunu söylemesi ve Türkiye’deki sınıfsal farklılaşmaların ve sınıfları temsil eden partilerin de köklerini Osmanlı’ya kadar uzatması gibi çeşitli argümanları yüzünden, Karpat, sahip olduğu zengin veri yığınını layıkıyla kullanamadığı izlenimi verir. Bu yönüyle, hem resmî tarih yazımını benimsemiş Kemalist kesimleri, hem de resmi tarih anlayışına karşı objektif bir bakış açısıyla bakan tarihçileri ve politikacıları rahatsız etmiştir.

Ancak Karpat’ın kusuru sadece tarih tezleriyle sınırlı değildir: Onun birazdan değineceğimiz gibi, tarih tezi, zorunlu olarak Menderes-Özal-Erdoğan çizgisini tahlil edişine de, günümüzde toplumsal gelişimin bir dinamiği olarak İslam’ı tasvip ediş biçimine de yansır. Zaten Karpat’ın tarihe ilgisi, sadece olmuş bitmiş olayları anlamaya yönelik değildir; o, tarih bilgisi yardımıyla bugünün nasıl açıklanacağıyla ilgilenir. Açıklamakla kalmaz, kendi tarih tezine inanarak bağlandığı için de, günümüzdeki sosyal ve siyasal olayların onu bir seçim yapmak zorunda bıraktığı noktada siyasi bir taraf olmaktan da geri duramaz. Ve yaşamı boyunca politik tarafsızlığını korumak için olayların “katılımcısı” değil “gözlemcisi” olmayı tercih ettiğini söyleyen bilim adamını, tarih tezi, kendi geçmişinde de daha önce de sık sık görüldüğü üzere (Tan gazetesi baskınında arkadaşlarının peşi sıra sürüklenmesi, Paşabahçe şişe Cam’da çalışırken işçi sorunlarıyla ilgilenmesi ve solculukla mimlenmesi, YÖN bildirisini eleştirmesi, ama onlarla ilişkisinin olması vb.), bir eşiğe; hep uzak kalmaya çalıştığını iddia ettiği bir partizanlığın eşiğine doğru sürükler.

Bugün Karpat, eserleriyle o eşikte, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli ögelerinden olan “ılımlı İslam”ın Türkiye’de gelişmesi için gereken ideolojik argümanları, Graham Fuller’ın bunu telaffuz edişinden çok önce hazırlamış biri olarak durmaktadır. AKP’ye biçilmiş Yeni Osmanlıcılık misyonuna göre hareket ederken kalkış noktası olacak tarih bilincinin başlıca kavramlarını da hazırlamıştır.

Emekliliğinden ve aldığı ödülden sonra, Türkiye’de fırtına gibi eser Karpat. Bundan on yıl önce o kadar kolay dile getiremeyeceği, siyaseten pek de saygıdeğer olmayan iddiaları, bir bilim insanının ancak objektif yargılarda bulunabileceğine ilişkin yaygın inançtan ve taşıdığı saygınlıktan da yararlanarak dile getirir. ABD’yle ilişkilerin Türkiye’ye yararlarını anlatır, “yıllarca İslam’a karşı haçlı mantığıyla hareket etmiş, bizi yok etmek, yok saymış olan Batı’nın şimdi İslam’ı tanıması ‘ılımlı İslam, ‘liberal İslam’ gibi tanımları üzerinden Fethullah Gülen gibi liderlere yaklaşması büyük bir dönüşümdür” diye yazar. Kürtlere çok fazla taviz verildiğini ve bu yüzden de taleplerini artırdıklarını söyleyerek, provokatif demeçler verir. Onun güncel konular hakkında bir seferde söyledikleri, ancak sağcı-gerici bir politikacının külliyatından derlenebilecek mahiyettedir.

Birazdan Karpat’ın günümüze bakışını etkileyen ve Yeni Osmanlıcılık’a ilham veren başlıca tezlerine değineceğiz. Ama ondan önce, onun, bir akademisyenin eseri için çok önemli olduğunu düşündüğü yöntem konusuyla ilgili bir iki noktanın altını çizmekte yarar var. Çünkü Kemal Karpat, onu bugünkü gelişmelerde bir taraf haline getiren tarih tezlerine, ancak kendine özgü eklektik bir yöntem sayesinde ulaşabilmiştir.

YÖNTEM ÜZERİNE

Kemal Karpat, “Dağı Delen Irmak”ta şöyle konuşur: “Daha hukuk ikinci sınıfa geldiğim zaman sosyal ilimlerde tarih dahil, yöntemin, hareket noktalarının çok önemli olduğunu anladım. Ondan sonra yavaş yavaş kavramların üzerine gittim. ‘Sen çok iyi bir kafaya sahip olabilirsin, geliştirdiğin bazı yöntemler de olabilir ama o da yeterli değil’ dedim. Bir yerde bir kavram, içerik lazım… Birçok olayı incelemiş ve bu olaylara ışık tutan yani bütün olayların belirli yönde geliştiğini gösterebilecek bir içerik olacak. O içerik, araştırma için kalkandır, yani ‘merkezi’ bir noktadır, eksendir…” (s. 156)

“Bütün olayların belirli bir yönde geliştiğini gösterebilecek” bir kavrama ulaşması için gerekli yöntemi, Karpat, Weber’de bulur. Onun Avrupa kapitalizminin gelişimi ile Protestanlık arasında kurduğu ilişkiyi, Osmanlı-Cumhuriyet dönemindeki toplumsal gelişmelerde İslam etkisine uyarlar. Aslında, tarihi sınıf mücadelelerinin yaptığını söyleyen Marx’ı da okumuştur. Etkilendiği başka sosyal bilimciler de vardır. Onların adlarını da tek tek sayar. Ancak bu etkilenme, sadece esinlenme düzeyinde kalmamıştır. Karpat’ın eseri, Marx’ın diyalektik yöntemiyle Weber’in yönteminin ve hatta diğer sosyal bilimcilere ait yöntemlerin karışımından oluşur. Bu, onun eserinden eserine ve hatta aynı eserinde ortaya çıkan tutarsızlıkların da kaynağıdır. Çünkü Karpat tarihin kilidini açmakta kullandığı kendi kavramsal anahtarını o kadar fetişleştirmiştir ki, kavramı üretebilmek için dereyi geçerken birçok kez at, yani yöntem değiştirir.

İslam’ın Siyasallaşması” kitabında, bütün toprak mülkiyetinin padişaha ait olduğu Osmanlı’da; bu topraklardan belirli bir oranda vergi (tımar) ve savunma için asker toplayan, bunun karşılığında belli ayrıcalıklara sahip olan, ancak sahip oldukları mülkiyeti miras yoluyla devredemeyen sipahiler sisteminin çöküşünü ve yerine, mirasla devredilebilen toprak mülkiyetine sahip, yeni bir sınıfın geçişini ve bu sınıfın da 19. yüzyıl başında padişaha kabul ettirmeyi başardığı “Senedi İttifak” ile özerklik kazanışını çok iyi analiz eder. Daha sonra iç ve dış ticaret için üretim yapacak olan ve bir miktar ticaret sermayesi biriktiren bu sınıf, yani kökeni toprak mülkiyetinde olan müstakbel burjuvazi, palazlandığında kendisine sınırları dar gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün ve o ana kadar da modernleştirme hareketlerinin sınıfsal dayanağıdır. Ancak Karpat, Osmanlı’daki bütün yenilenme hareketlerinin, üst sınıflar (o, orta sınıflar dışında pek sınıf kavramını kullanmaz; yerine grup, katman, kesim ve meslek sözcüklerini tercih eder), onun deyimiyle “elitler” arasındaki çatışmalardan doğduğuna inanır ve bunu çoğu yerde tekrar eder. Ama “elitler”den birisi sonradan oluştuğu ve iktidardaki öteki elitle çatıştığı için, onu “halk” olarak tanımlar. Onun eserinde, Marksist “tarihi yapan sınıf mücadeleleri”dir tezinin yerine “tarihi yapan elitler ile halk arasındaki mücadele”dir geçer.

Tam bu analizin arkasından, devreye Weber girer ve Karpat, toprak sistemindeki değişimin ortaya çıkardığı sınıfların ideolojik yöneliminin kökenlerini mülkiyet ilişkilerindeki değişimde arayacak yerde, İslami ideolojinin bu değişimdeki belirleyici rolünde arar. Merkezine İslami ideolojik etkiyi aldığı için de, padişah ile istibdadına karşı muhalefet eden kesimler arasında pek o kadar fark kalmaz. Aynı kitabında, o yüzden, hem Ayan’ın hem de Osmanlı padişahı Abdülhamid’in ne kadar modern ve ilerici bir Sultan olduğunu yazar. Abdülhamid’in, açtığı okulların, kurduğu modern kurumların alttan gelen baskıların bir ürünü, “iktidarda hiçbir şeyin değişmemesi için bazı şeylerin değişmesi gerektiği”ni düşünen aristokrasinin geleneksel tavrı olduğu, 1800’lü yılların başından itibaren imparatorluktan kopmaya başlayan halkların ulusçu eylemlerine karşı bir önlem olarak gerçekleştiği ve dünya konjonktüründeki yönelimlerle ve Avrupa burjuvazisinin beklentileriyle uyumlu olduğunu (Osmanlı’ya emperyalizmin girişi, Düyunu Umumiye borçlarıyla elinin kolunun bağlanması)  Karpat hem görür, hem de olguların önemi konusunda kurduğu hiyerarşi, dereyi geçerken sık sık at değiştirme ihtiyacı yarattığından, görmez.

Ona göre, hem imparatorluğu kurtarmaya çalışan Sultan’ın, hem de yeni toprak sahibi sınıfın, yani Ayan’ın tarihsel ilericiliğinin nedeni İslam dinidir. Karpat, her iki kesimin eylemi üzerinden İslam’ın modernleşmeye, yeniliklere ve dünyevi meselelere açık bir ideoloji olduğunu kanıtlamaya çalışır. Yöntemindeki tutarsızlığı göze alırken, kuşkusuz Asyatik veya Müslüman toplumların gelişme dinamiğine sahip olmadığını iddia eden tarih yazarlarına, siyasetçilere ve yazarlara, tersini kanıtlayan tutarlı bir yanıt verme kaygısındadır. Ama daha çok İslam dininin dünyevi meselelerin çözümünde köstek değil, destek olduğunu kanıtlamak ister.

Ancak Osmanlı-Türkiye tarihinin gelişiminde “demokratik/gülen yüzlü/dünyevi İslam” kendi başına yeterli bir kavram olarak kullanılamayacağından, Karpat, bir yerde söylediğini başka bir yerde tekzip etmek zorunda kalır. Açık bir tekzip değildir bu; ancak eldeki tarihsel verilere bir an diyalektik bir perspektiften bakılmaya başlandığı zaman, önceki tezin kendi kendini geçersizleştirmesi biçiminde bir tekziptir. “İslam’ın Siyasallaşması”nda, “dünya tarihinde toplumlarında bu kadar can alıcı rol oynadıkları halde sadece yabancılar tarafından değil kendi halefleri tarafından bile bu kadar kötülenmiş, bu kadar nefretle anılmış bir benzeri olmayan Abdülhamid’in ne kadar modern bir padişah olduğunu, “her bakımdan maddi ilerlemeden yana, kitlelerle geçmişte az rastlanan ittifak arayışında”, kurduğu kütüphane, kendisini “cahil ve gerici olmakla suçlayanlar tarafından Cumhuriyet gençliğini eğitmek için kullanılan, temelde barışçı bir insan, İslam’ın hoşgörülü bir din olduğunu göstermek için Müslüman devletlerin topraklarında güvenlik içinde yaşayan çok sayıda etnik grubu misal gösteren…” olduğunu yazar. Onun çizdiği portresiyle, kötü ünlü Osmanlı padişahı, tebaasındaki dinsel, etnik farklılıklara karşı son derece müsamahakâr, Batı’nın ilminin ve fenninin takipçisi, sanat ve estetiğe düşkün, ama bütün bunları yaparken, bu toplumun özsel değerlerini de gözeten bir padişahtır. Yaptığı modernleşme hamleleri ise, bir çığır ve kapı açar. Bu kapıdan, neredeyse, Cumhuriyet’in ilkeleri doğacaktır.

Osmanlı’dan Günümüze Elitler ve Din” adlı kitabında, Erik Jan Zürcher’in 2008’de derlediği “Siyasal Katılım ve Elitlerin Bileşimindeki Değişmeler” adlı makalesinde ise, Karpat, Abdülhamid konusunda biraz daha temkinli gibidir. Kitabın yayınlanış tarihi, Karpat’ın eserinde zaman içinde kavramsal ve yöntemsel olarak bazı değişimlerin olabileceğini düşündürtse de, makalelerin, Karpat’ın çok değer verdiği, eski çalışma arkadaşı Zürcher’in redaksiyonundan geçmiş olduğu ihtimali de ihmal edilmemelidir. Ki bu ikincisi, daha akla yatkın görünüyor. Ancak önemli olan, metnin Karpat imzasını taşımasıdır.

Sultan Abdülhamid, bürokratlara ve yeni düzenin aydınlarına karşı cemaatin ve geleneksel cemaat liderlerinin desteğini almak için devleti ve kaynaklarını kullanıyor gibi gözükmekteydi, ne var ki, uygulamaya koyduğu reformlar, hiç istemediği halde tam da bu tip elitlerin güçlenmesine yol açtı…” (Elitler ve Din, s. 170)

Ne var ki kapitalizm, on sekizinci yüzyılda kapitalizm, kırsal kesimde ve cemaat içinde ekonomik kaynakların denetimi uğruna merkezi devletle rekabete girişen yeni tipte bir elit olan ayanları yarattı.” (Age, s. 161)

Oysa Karpat, genelde böyle cümleler kurmaz. Abdülhamid’in, “istemediği halde” bazı sonuçlara yol açtığını söylemez. Onu, eyleminin sonuçlarını kestiremeyecek, körlemesine adımlar atan uzgörüsüz bir lider gibi gösterecek ifadelerden kaçınır. Kapitalizme de belirleyici özne statüsü tanımaz. Buradaki ifadeler, Karpat’ın söyleminin ayakları üstünde dikilmiş halidir ve dolayısıyla dünyaya baş aşağı baktığı “İslamın Siyasallaşması” kitabındaki üsluptan da farklıdır. Bir redaksiyon müdahalesiyle, söylem, bulanıklığından kurtarılmış gibidir. Fakat bu müdahale de, yöntemin sorunlarını açığa çıkarmaya yeter. Karpat’ın eserlerinde sık sık çelişik ifadelere rastlamak mümkündür. 12 Eylül’e darbe değil, müdahale demekten yanadır; ama 1960’a ihtilal der. Sonra, bir röportajında, 12 Eylül’den darbe diye söz etmekte sakınca görmez. “İdeoloji doğup ölen bir şey değil…” derken, başka bir yerde, AKP’nin, ideolojinin bittiği yer, “ideolojiler üstü” olduğunu söyleyebilir. Övgü konusu olarak gördüğü bir durum, durumu, tezini güçlendirecek bir başka yerde anarken, eleştiri konusu olabilir vb. “Bütün olaylara ışık tutacak” kavramını kanıtlayabilmek için kullandığı eklektik yöntem, tezinin ihmal edilemez tutarsızlıklar barındırmasına yol açar.

Kemal Karpat’ın kavramı ise şudur: Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun kesintisiz devamıdır. Cumhuriyet dönemi boyunca yaşanan bütün çatışma, çelişki ve yönelimler, Osmanlı döneminden miras olarak aktarılmıştır. Dolayısıyla Karpat, feodal Osmanlı ile kapitalist Türkiye’deki toplumsal katmanlar (sınıflar) ve onların temsilcileri arasında bir devamlılık görür. Ona göre, elitlerin siyasette yönlendirici bir ilke olan İslam’a nasıl yaklaştığı son derece önemlidir. Cumhuriyet dönemi boyunca, laikliğin uygulanma biçimi ile bağıntılı olarak, Cumhuriyet elitlerinin çoğu, halkın ulusal kimliğinin en önemli ideolojik ögesi olan İslam dinini hesaba katmamışlar, bunu hesaba katan siyasetçiler ise başarılı olmuşlardır. Cumhuriyet elitlerinin çok korktuğu İslam, aslında, tıpkı Abdülhamid’in kanıtladığı gibi, yeniliklere, dünyevi meselelere açık bir ideolojidir ve bunun farkına varmak, halka yakınlaşmak, gücünü oradan almak demektir. Erdoğan, bunu, 2002’den beri başarmaktadır.

Karpat, böylece dinin (“dünyevi İslam”ın), geçmiş ve modern toplumların kuruluşundaki; “elitler” ve halk arasındaki ilişkinin tesisindeki ve tarihsel gelişimdeki rolünü inceler. Onun bütün eserinin omurgasını, onun deyimiyle “içeriğini” oluşturan bu kavram, başka ideolojilerin toplumsal gelişim ve çatışmalar üzerindeki etkisini kayda değer bulmadığı için indirgemecedir.

KESİNTİSİZ TARİH

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ortaya çıkan ideolojik eğilimlerin devamının modern Türkiye Cumhuriyeti’ndeki çeşitli siyasi kesimler tarafından izlendiği, temsil edildiği sık sık dile getirilmiştir. Bugünkü siyasal sorunların anlaşılmasında tarihsel referanslara başvurmak, sık denenen bir yöntem olarak benimsenir. Bu siyasi kesimlerin gerçekten de Osmanlı’nın devlet yönetme geleneğinin belli başlı yönlerini sürdürme eğiliminde olduklarını söylemek, yanlış olmaz. 1908 Jön Türk Devrimi’nden sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki içinde ortaya çıkan iki eğilimden birinin; Prens Sabahattin’in siyaseten “ademi merkeziyetçi” ve iktisadi olarak da liberal çizgisinin Özal zamanında hatırlanması da boşuna değildir. Yüzyılın başında Prens Sabahattin çizgisi bertaraf edilmiştir. İttihat Terakki’nin ve devamında Cumhuriyet kadrolarının tasvip ettiği devletçi kapitalist çizginin, Özal zamanındaki liberalleşme sürecinde, bu kez Prens Sabahattin çizgisi lehine terk edildiği, haklı olarak yazılıp çizilmiştir.

Bir fikrin, bir siyasi yaklaşımın veya bir iktisadi öngörünün tarih içindeki kökenlerini araştırmak, bugüne nasıl gelindiğini anlamayı kolaylaştırır; ancak birbirini izleyen iki sosyo ekonomik sistemin birbiriyle benzerliğini ya da benzemezliğini, iki toplumdaki sınıfsal ilişkilerde ortaya çıkan değişimleri hesaba katmadan, ideolojik sürekliliklerde/kesintilerde aramak, hem tarih yazımını zora sokar, hem de bugünkü ilişkileri kavramayı zorlaştırır. Kemal Karpat da, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi arasındaki ideolojik süreklilikleri hesap ederek oluşturulacak bir tezin sorun yaratacağının farkındadır. O yüzden, ideolojilere sağlam bir maddi zemin oluşturarak, bu sorunu aşmak için sınıfsal bir sürekliliğin de olduğunu kanıtlaması gerekirdi. Ama bu, feodal bir ülkeyle kapitalistleşmeye başlamış bir ülkedeki (elbette bu ikincinin temel sınıfları birincisinin içinden doğmuştur) temel sınıfların ve siyasi araçlarının farklı olması nedeniyle, o kadar kolay değildir. O zaman, Karpat tekrar başa dönerek, başlangıçtaki “elitler arası mücadele” noktasına gelir ve sınıf gibi objektif bir kavramdan feragat etmekte, edemiyorsa, kavramı değiştirip farklı bir bağlama yerleştirmekte ve sınıf mücadelesi perspektifini ihmal etmekte bir sakınca olmadığını düşünür.

Karpat, Osmanlı  İmparatorluğu ile Cumhuriyet dönemi arasında bir süreklilik ilişkisi olduğunu savunurken, birbiriyle bağıntılı iki ana belirleyeni esas alır. Bunlardan biri, ortaya yeni çıkan ve siyasi iktidarla çekişen ve siyasi iktidar gerekli önlemleri almazsa iktidarı tehdit etmeye başlayacak olan orta sınıfların talepleri, diğeri de, siyasi iktidarı elinde bulunduranlara iktidarını koruma, orta sınıflara da halk desteği sağlayarak iktidar mücadelesi sürdürme azmi veren İslam dinidir. Karpat, alt sınıflar diye bir kategoriyi bir değişim dinamiği olarak tanımaz; alt sınıflar, elitlerin mücadelesinde, her kesimin, kendi tarafına kazanması gereken çeşitli meslek gruplarından oluşmuş Müslüman bir kitle, yani halktır. O yüzden de, alt sınıfların (daha açıkçası, Osmanlı’nın son döneminde oluşmaya başlayan ve bir dizi grev ve direnişe imza atan işçi sınıfı) üst sınıfların siyasal iktidarına karşı yürüttüğü mücadeleler, Karpat’ın eserinde belirleyici bir unsur olarak yer almaz. Alt sınıflar sahnede görünüyorsa, bu, daha çok, destekledikleri elitin mücadelesine İslami direnişlerle dahil olan kitleler olarak ele alındıkları içindir. Ya da bu kitleler, maddi taleplerini dile getirirken kullandıkları ideolojik söylemin İslami içeriğiyle ele alınmaya değerdir. Şöyle yazar Karpat: “Nakşibendiyye seçkinler ile kitleler arasındaki boşluğu doldurmak ve bir ölçüde birlik ve konsensus sağlamak için sufilerin coşku ve heyecanını ve akılcı modernizmin akıl ve idrakini birlikte kullanmak ve ümmete sunmak zorundaydı. Bir gün bu Nakşibendi şeyhlerinin bir çoğu Müslüman devrimci ve yenilikçilerin panteonunda yerlerini alacaklardır. Kadiriler, Rıfailer  ve onlara yakın öteki tarikatlerle birlikte Nakşibendiler, entelektüel ve duygusal İslam arasında  toplumun alt ve orta  tabakası arasında bir köprü kurdular. Bunu hükümete ve modernist reformlara karşı açıkça militan bir tavır sergilemeden yaptılar…” (İslam’ın Siyasallaşması, s. 193)

Osmanlı’nın son dönemindeki Ayan’ın, yani yeni palazlanmış toprak ağalarının ideolojisinin sahibi Nakşibendilerin devrimci panteonda yerlerini alıp alamayacakları tartışılır. Ama Ayan’ın yoksul köylüleri boyunduruk altında tutmak için bu tarikatlardan güç aldıkları, tarikatların da, bu toprak ağalarının bu türden dünyevi işlerine pek karışmadıkları doğrudur. Karpat, “İslam’ın Siyasallaşması”nda Nakşibendi şeyhleriyle Abdülhamid’in de ilişkisi olduğunu anlatır. (Zürcher’in derlediği makalede, Abdülhamid’in Nakşibendi şeyhleriyle ilişkisini rivayet olarak gösterir, dolayısıyla tezini yumuşatır, ısrarlı değildir) Yani hem “devrimci Ayan” hem de Abdülhamid’de Nakşibendilik vardır. Ayan’ın devrimciliği ile Abdülhamid’in modernleştiriciliğinde, Nakşibendilik, bütün kesimleri kesen bir ideoloji konumundadır. Dolayısıyla, bu tarikat, sadece halk ile iktidarı, halk ile toprak ağalarını birbirine bağlayan bir güç değil, toprak ağalarıyla Abdülhamid arasındaki mücadelede de düzenleyici, hatta uzlaştırıcı bir misyon üstlenir.

Kitleler devrimci eyleme geçtikleri zaman, tarih içinde çok sık görüldüğü üzere, gerçek maddi çıkarlarını ifade etmek için dinsel ideolojilerden güç alabilirler; ama kitlelerin gerçekleştirmek üzere yola çıktıkları taleplerin taşıdığı sınıfsal içerik, bu hareketin ortaya çıkışında asıl belirleyici olandır. Miri toprakları saray mülkiyetinden çıkararak özerkleşen Ayan’dan doğan ticaret burjuvazinin o dönem kurmuş olduğu siyasal örgütlerin, hedeflerine ulaşmak için, taleplerini şer’i hükümlere uygunluğunu göstererek meşrulaştırdığı da bir gerçektir. Ama Batıda çoktan gelişmeye başlayan kapitalizme entegrasyon sürecinde, Osmanlı’nın devrimci sınıfları, harekete geçirici güç olarak Batı’dan başka düşünceler de almışlar ve onların ideolojileri tamamen sınıf çıkarlarını destekleyecek bir biçimde oluşmuştur. Pozitivizmin akılcılığı ile İslam dininin kaderciliğinin bir potada eridiği ve ortaya bambaşka bir fikrin çıktığı bir süreçtir, bu. Ve 19. yüzyıldaki değişim, bir Nakşibendi marifeti olarak görülemez.

Ama Karpat, Osmanlı yenilenmesindeki Nakşibendilerin rolünü abartır. Sonra orada da kalmaz. Nakşibendi tarikatını, Cumhuriyet dönemindeki değişimleri de açıklayacak bir özne olarak tanımlamaya devam eder. Daha doğrusu, Nakşibendi ideolojisi, sanki, varlığı Cumhuriyet’te de devam eden Ayan’ın sürekli ideolojisi gibidir. O yüzden tarihçi nerede Ayan’a benzettiği bir sınıf ve nerede Nakşibendi olduğunu söyleyen bir lider varsa, heyecana kapılır. Tıpkı önce, çok partili sisteme geçiş döneminde yapılan ilk seçimlerde Menderes’in iktidara gelişini heyecanla karşılaması gibi. Çünkü Menderes de, ona göre, Ayan’ın temsilcisi, orta sınıf mensubu (Egeli bir toprak ağası aileden gelme) bir elittir. Ayan nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nda siyasi olarak ilerici bir rol oynamışsa, Menderes’in Demokrat Partisi de, artık aynı rolü oynayacaktır. Menderes, şimdi, Osmanlı’daki reayanın bugünkü karşılığı halk kitleriyle bir duygudaşlık kurmuş, halkla birlikte, halkın desteğiyle, devlet partisi CHP’yi alaşağı etmiştir. Bu birlikteliğin koşulu ise, yükselen elitin İslam dinine ve bu dine inanan kitlelere önem vermesidir.

Karpat’ın iki toplum arasındaki kesintisizlik tezi, sadece kültürel bir sürekliliğe vurgu yapmak için geliştirilmemiştir, eninde sonunda siyasal bir sonucu vardır. Dolayısıyla bu tezin mantıksal olarak ulaşacağı bütün siyasi sonuçları Karpat önceden bilir ve tezi de, bu sonuca ulaşmak için geliştirilmiş gibi durur. Benzer yorumları, 12 Eylül cuntası ve Özal iktidarı için de söyleyecektir daha sonra. Şöyle konuşur:

1960 darbesi şüphesiz Halk Partisi’ne dayanıyordu. 1971 darbesi her ne kadar açıkça Halk Partisi’ne dayanmıyorsa da bir dereceye kadar yine ona yaslanma ihtiyacını göstermişti. Halbuki 1980’de yeni idare herhangi bir gruba veya partiye dayanmaksızın devleti kurtarmak ve halkın istediği şekilde hareket etmek istediğini, doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan beyan etmiştir. Parti başkanlarının tutuklanmasının yanı sıra MHP’nin artık devlet ortağı olmaktan çıkarılması bunun kanıtlarındandır. 12 Eylül’de idareciler de artık şu ya da bu partiye dayanmadıklarını ortaya attıktan sonra kendilerine yeni bir dayanak  aramaya başlamışlardır ki bu dayanak halktır… Halkın isteğine göre hareket etme bir bakıma demokrasidir.” (“Dağı Delen Irmak”, s. 455- 456)

Karpat’ın tezinin şirazesinden çıktığı nokta burasıdır. Uzun süre ABD’de yaşadığından ve muhtemelen o kadar uzaktan da bu halk, şekilsiz ve bulanık bir kitle olarak görüldüğü için olacak, 12 Eylül cuntacılarının sendikaları, kitle örgütlerini kapatması; 24 Ocak Kararları’nı uygulayabilmek için bütün muhalefeti susturması ve halkın hiç istemediği bir biçimde ona zulmetmesi, bütün bir ülkenin geleceğinin ipotek altına alınması, sayısız insanın katledilmesi Karpat’a nedense halkın isteği gibi görünmüş olabilir. Silah zoruyla korkutarak sağlanmış suskunluğu cuntaya bir halk desteği sanması da, kolay mazeret bulunacak bir iddia olamaz. Ancak halk dendiğinde, geçim derdi çeken, bunu sağlayamadığı zaman mücadele eden, ayaklanan, örgütlenen bir kitle değil de, sadece İslam’a inanan, Osmanlı’dan bu yana bazı gelenekleri az çok hâlâ sürdüren; yani bakıldığında, Osmanlı’ya dair ne görülmek isteniyorsa, onu gösteren bir güruh anlaşılıyorsa; Kenan Evren, böyle bir halka dayanmak istemiştir. Meydan konuşmalarında Kur’an’dan ayetler okuması, Kur’an Kursları ve İmam Hatip Liseleri’nin onun zamanında artması, komünizme karşı İslam dinini barikat olarak kullanmaya çalışması, onun halkın İslami duygularını hakikaten yedeklemeye ve kışkırtmaya çalıştığının kanıtıdır. Ama bunlar, cuntanın halkın desteğini aldığı anlamına gelmez.

Karpat, Özal’ın “halkçılığı”nı da onun dünyevi İslam’la yakınlık kurmasına bağlar. Özal, Cuntanın uyguladığı 24 Ocak Kararları’nın mimarı, ’80’li yıllarda gündeme gelen neo-liberal politikaları uygulayan bir Başbakan olarak, kuşkusuz, kimsenin halkçı olarak niteleyemeyeceği, bütün icraatı Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını güçlendirmeye yönelik bir Başbakan iken, tarihçi, onu, Nakşibendi olduğu için, halkçı bir lider olarak görür. Bir söyleşisinde şöyle konuşur: “Turgut Özal bize liberalizmi ve gerçek demokrasiyi açan kişidir. Özal, dindar ve Nakşibendi olduğunu ilan etti. Ama aynı zamanda Özal Batı’yı ve dünyayı anlayan insanın ihtiyaçlarının ön plana geldiğini gören, insan çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapan biriydi. İlme ve teknolojiye, kurumlara, kişi özgürlüğüne ve Türkiye’ye inanıyordu. Bir bakıma Özal dindar adam laik devlet örneğine oturuyordu… Ve nihayet millet tecrübesiyle içgüdüsüyle bu pozisyona en yakın gelen Ak Parti seçildi. Bugün her zamankinden fazla demokrasi var…” (5 Temmuz 2009, Zaman gazetesi, Nergihan Çelen söyleşisi)

Bugün AKP taraftarlarının Başbakana “son Osmanlı Padişahı” dövizleri yazmalarındaki sezgiye benzer bir şekilde Karpat, Osmanlı’dan bu yana var olduğunu savunduğu süreklilik ilişkisini AKP’ye kadar uzatır. Ama onunki sade taraftarınki gibi bir sezgi değildir. Mesnet din olarak alındığında, Abdülhamid ile Erdoğan arasında düz bir çizgi çizmek, üzerine Menderes’i ve Özal’ı yerleştirmek çok zor olmayacağından, Karpat da, AKP’nin liderinde bir “son Osmanlı padişahı”nın “demokratlığı” durumunu saptayabilir.

Karpat, bu noktaya, daha önce de değindiğimiz gibi, mutlakiyetle yönetilen (padişah) bir sistemin iktisadi yönleriyle çok ilgilenmeyerek gelir. Sonra da, bu iktisadi sistemlerde ortaya çıkan sınıflar arası ilişkilerin nasıl seyrettiği konusundaki tarihsel deneyleri layıkıyla ciddiye almamasıyla. Tarih boyunca değişimi ve demokrasiyi temsil ettiğini düşündüğü dindar bir “orta sınıf”ın ya da “elit”in varlığı, tarihi gelişmenin kavramsal anahtarını ele geçirmek için yetmiştir ona. Menderes-Özal-Erdoğan çizgisinde bu tezinin doğrulandığını görür. Onların tarikatlarla, Nakşibendiyle ilişkisi yeterlidir bunun için.

“ILIMLI İSLAM”IN VE AKP’NİN HİZMETİNDEKİ TEORİ

Nihayet, Karpat’ın, tarih tezinin mantıksal sınırlarının onu zorunlu olarak sürüklediği ve partizanlaştırdığı noktaya gelmiş sayılırız. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi, alttan gelerek büyüyen ve mevcut yönetim paradigmaları kendisine dar ve arkaik geldiği için hareketini sınırlayan bu çerçeveyi genişletmeye çalışarak dinamik bir rol oynayacak olan orta sınıf zuhur etmiştir bugün de: …Laikliğin ve inanç özgürlüğünün nasıl yorumlanacağı, halkın oylarıyla iktidara gelen ve onun beklentilerine cevap vermek zorunda olan partiye bağlıdır. Bu yüzden Denizli ve Gaziantep gibi sanayi merkezlerinin bulunduğu çeşitli bölgelerde yeni bir orta sınıfın ve büyük bir girişimci grubun ortaya çıkışı ve zenginlik ve iktidar merkezini basının ve üniversitelerin kalbi olan en büyük şehir İstanbul’dan taşraya taşıması son derece önemlidir.” (Elitler ve Din, s. 276)

Bugün AKP’nin sınıfsal dayanağını oluşturan, Kayseri, Denizli, Gaziantep gibi illerde doğup büyüyen ve “Anadolu Kaplanları” olarak bilinen “Müslüman burjuvazi”, Karpat’ın görüşünce, tarihin tekerleğini döndürecek elitler arasındaki çatışmada; hakim geleneksel burjuvazinin karşısına diğer elit öğe olarak ortaya çıkmış; üstelik İstanbul’da değil, Karpat’ın tezini doğruladığını düşündüğü biçimde, Anadolu’da, yani halkın arasında kök salmıştır. Gerçekten de, MÜSİAD içinde örgütlenen bu yeni burjuvaziyle geleneksel burjuvazi arasında ve de onların temsilcileri arasında gerilimler yaşanmaktadır. Bu burjuvazinin siyasi temsilcisi AKP’nin iktidara gelişi ile ilgili Karpat şöyle yazar: “3 Kasım 2002’de Türkiye ve dünya beklemediği ve kimi yönlerden arzu etmediği barışçı yollarla gerçekleşen bir sivil, politik, sosyal ve kültürel devrime tanıklık etti.” (Elitler ve Din, s. 283)

Karpat’ın, AKP’nin, “sivil, politik, sosyal ve kültürel devrim” olarak nitelediği 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelişine gösterdiği bu heyecanının, aslında, 2000’li yıllardan sonra Türkiye’nin üstlenmesi beklenen jeostratejik rolü layıkıyla yerine getirecek bir hükümetin nihayet kurulmasından duyulan esinlenilmiş bir heyecan olduğu anlaşılır. Esinlenmeden, ABD’nin, bölgedeki hegemonyasını güçlendirmek için uyguladığı politik yöntemlerin destekçisi olabilecek, üstelik halkoyuyla seçilmiş bir hükümete ihtiyacının karşılanmasından duyduğu hoşnutluğun tarihçiye sirayet edebilmiş olmasını anlamak gerekir. Bu süreç, Karpat’ın tezlerinin sınanması anlamına da gelmiştir aynı zamanda; ABD’nin ihtiyaçları ile tarihçinin tezleri kesişir.

ABD, Ortadoğu’nun liberalize edilmesi ve Balkanizasyonunda (parçalanarak yönetilmesi) en önemli direnç kaynağı olan ve emperyalist politikaları  yüzünden genel olarak Batı’ya özel olarak da ABD’ye nefret duyan Ortadoğu halkları arasında güçlenen radikal İslamcı akımları bertaraf edebilmek için geliştirdiği “ılımlı İslam” projesi ekseninde Türkiye’ye özel bir rol biçer. Bu rol, bölgedeki İslam ülkeleri arasında Türkiye’nin model ülke olmasına dayanır. Radikal İslamcı örgütlerin etkisizleştirildiği; şer eksenine dahil edilen İran-Suriye-Hizbullah Şii eksenine karşı bir kalkan oluşturacak Sünni İslam’ın egemen olduğu bir ülkeye tanınan sözde liderlik statüsüdür bu. Türkiye, bir İslam ülkesi olma vasfıyla, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olan Arap ülkeleri üzerinde, Rusya’nın güneyindeki “Türki Cumhuriyetler”de ve hatta Uzak Doğu’daki Türk nüfus sayesinde etkili bölgesel bir güç olmaya kışkırtılmıştır. Aslında, Özal zamanında dile getirilen ve eski fetihçi ruhun canlanması olarak görülebilecek “Adriyatik’ten Çin Seddine” kadar Türk egemenliğini öngören siyasi iddianın yenilenmiş ve koşullara uyarlanmış bir tezahürüdür, bu. Fakat Afganistan ve Irak’ın işgali süreci ve böylece ABD’nin Ortadoğu’ya kısmen yerleşmesi ile, ancak bugün, daha esaslı bir vizyon olarak dile getirilebiliyor. Bu vizyon, esasında, bölge ülkeleri üzerinde, her bakımdan taklit edilecek bir model sunarak, ABD’nin bölgeye demokrasi götürmek için yaptığını ileri sürdüğü müdahalelerin meşrulaştırılmasını ve bu müdahalelere karşı bölgede ortaya çıkabilecek milli, dini, demokratik direnişleri kırmayı amaçlar.

Bir yandan, emperyalist politikalara karşı radikalleşen halkların önüne “ılımlı İslam” modelini başarıyla uygulayan Türkiye örnek olarak konulurken, 2002 yılından bu yana, Türkiye’de de, toplumun geniş bir kesimi AKP eliyle muhafazakarlaştırıldı ve din, “sınıfsız ve imtiyazsız” değil ama “kaynaşmış bir kitle” yaratabilmenin en önemli ideolojik aracı olarak kullanıldı. Kuşkusuz dindar kitlelerin kendileriyle duygudaş bir hükümet tarafından yönetildiklerini düşünmeleri, bu kitlelerin ülke içindeki liberalleştirmelere daha sabırla katlanacakları beklentisini de yaratacaktı. AKP döneminde özelleştirmeler neredeyse büyük ölçüde tamamlandı, tarımsal üretimin yıkımı, eğitim ve sağlığın liberalleştirilmesi/piyasaya bağlanması/paralı hale getirilmesi konusunda devasa adımlar atıldı ve hem geleneksel burjuvazi, hem de MÜSİAD’da toplanmış İslami burjuvazi kârlarını katladılar. AKP hükümeti, tasfiye ettiği sosyal güvenlik politikalarıyla ve mevcut iş yasalarının yol açtığı sosyal sorunlarla baş etmek için dağıttığı yardımlar ve yeşil kartlarla, halkın gündelik hayatını yıkıma uğratacak önlemler almış olduğunu gizlemeyi başardı. İdari yapılardaki düzenlemelerle yabancı sermayenin önüne çıkarılan bürokratik engellerin çoğu kaldırıldı ve hizmet sektörünün piyasalaşması sürecine girilmiş oldu.

Bütün bunlar olurken bir laboratuar muamelesi gören Türkiye’nin, İslam ile medeniyeti birleştirilebileceğini kanıtlayan bir ülke olduğu propagandası da yapıldı. Neoliberal politikaların uygulanma ölçüsünün medeniyet ölçüsü haline geldiği günümüzde, İslam’ın bu uygulamalara kitle desteğini (suskunluğunu) güçlendiren bir ideolojik faktör olarak kullanılmasına bakılırsa, bu propagandayla ileri sürülen iddia önemli ölçüde doğrudur da.

Kemal Karpat ise, Osmanlı’nın son 150 yıllık sürecine yön veren saikin İslam ile modernleşme arasında çelişkisizlik olduğu biçimindeki tezinin kanıtı olarak gördü bu süreci ve alkışladı. Şöyle söyledi: “Her dini çıkışı laik aleyhtarlığı olarak görürseniz, o zaman bu toplumun gerçek kimliğine cephe almış ve ikilik yaratmış olursunuz. Dinci denilen cephe hiç olmazsa şimdiki görüntülerine göre demokratik, laik, Atatürkçü bir çizgiye girmiştir. Yani AKP’yi kastediyorum. İslamcı grubun barışa doğru çok büyük bir adım attığını düşünüyorum…” (Nuriye Akman söyleşisi, 11 Temmuz 2004, Zaman gazetesi)

“Dinci denilen cephe”nin girdiği ve Karpat’ın, AKP’nin üzerinde büyük bir adım attığını düşündüğü yol, İslam’ın, ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist politikalarının engelsiz gerçekleşebilmesine olanak sağlayacak biçimde mutedil bir rotaya girmesidir. Çok kullanılan haliyle “ılımlı İslam”, Karpat’ın deyimiyle “dünyevi İslam”, neoliberal politikaların uygulanmasına, emperyalizme karşı koymak bir yana, destekleyici bir rol oynamalıdır. Laikleşmeyi, dinin bu türden bir ehlileşme sürecine girmesi olarak yorumlar Karpat da. Yani neoliberalizm gibi “dünyevi meseleler” karşısında reaksiyoner değil destekleyici bir dindarlık, onun laiklik anlayışının da temelidir. Bu dindar kitlelerin AKP’ye oy vermesi ise, AKP’nin halkçılığının kanıtıdır.

Bu arada, “halkçı AKP” hükümeti, bölge liderliği rolünü o denli içselleştirdi ki, Türkiye’nin, ABD’nin ileri karakolu olarak bir “alt emperyalist” ülke olarak giyeceği ideolojik elbisenin “Yeni Osmanlıcılık” olduğu alttan alta işlendi. İşi abartıp, Tayyip Erdoğan’ın İslam ülkelerinin halifesi olduğunu iddia etmeye kadar vardıranlar çıktı. Karpat’ın, Osmanlı’da 1864’te çıkan Yurttaşlık yasasını yorumlayarak, Osmanlı üst kimliğinin altında toplanan farklı uluslardan ve etnik kökenlerden yurttaşlar topluluğuna gösterilen hoşgörünün, şimdi, “ılımlı İslam” ülkesi Türkiye’nin bölgesel liderliğine ne denli uyduğunu açık edilmemiş bir alt metin olarak benimseyenler de. Bu kesim, kuşkusuz Türkiye’nin liderliğine soyunduğu Arap ülkelerine dağılmış eski Osmanlı teb’asının vergilerden, bürokrasiden ve ayrımcılıktan ne denli muzdarip olduğunu, Ermeni kırımını, Cumhuriyet döneminde azınlıklara uygulanan dışlayıcılığı ise, akıp geçen tarihin ve hoşgörü edebiyatının unutturabileceğini düşünmüş olmalı.

Fakat Türkiye’nin önünde çözülmek üzere bekleyen Kürt sorunu konusunda, Kemal Karpat o kadar hoşgörülü değildir. Kürtlerin, kendilerine taviz verildikçe daha çok talepte bulunduklarını yazar. Kürtler, “ana millet”i besleyen kaynak olabilir ancak! Şöyle der: “Kızılırmak’a dökülen o kadar dere var ki: bunların hepsi geldikleri topraklardan birer parça getirip o ana nehre katıyorlar. Ortaya çıkan, Kızılırmak nehri bütün bu küçük nehirden bir şeyler taşımakla beraber onların hiçbirine benzemiyor. Millet de böyledir. Her etnik gruptan geliyor diliyle, kültürüyle ana millete bir şeyler katıyor.” (Nuriye Akman söyleşisi, 11 Temmuz 2004, Zaman gazetesi)

25 yıldır süren bir savaşın ardından böyle militarist bir dil kullanabilmek için gerçekten de kötü niyetli olmak gerekir. Karpat’ın Kızılırmak metaforunun, bugün Ortadoğu’ya, eskiden Osmanlı sınırlarında olan bölgelerde uygulanmaya çalışılması kadar vahimdir bu da. Sınırları içinde yaşayan ulusal ve etnik gruplara baskı ve kıyım uygulamakta Osmanlı’yla benzeşen Cumhuriyet yöneticileri, yeni atanmış Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır anlaşmazlık” konseptiyle oluşturmaya çalıştığı dış politikası, Ortadoğu’nun bütün vesayetinin, ABD adına, bölgesel güç “küçük emperyalist” Türkiye’ye aktarıldığı bir Kızılırmak projesi aslında. Ama o topraklarda Ermenistan’dan İsrail’e, Kıbrıs’tan Kuzey Irak’a kadar ABD çıkarlarının gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin dostluk kurması gereken bütün ülkelerde, Ortadoğu halklarının birikmiş öfkeleri, o halklara yukardan bakışın, ağabeylik taslamanın yol açtığı travmaların izleri baki kaldığı için, o halklar tarafından bu çabaların pek de sevinçle karşılandığı söylenemez. Halifelik rüyalarının hortlayabileceği bir zeminde de bulunmadığımız için, bütün ulusal kimliklerin, İslam şemsiyesi altındaki bir ümmette de toplanması mümkün değil. Filistin yönetiminin ehlileşmesi, Müslüman Kardeşler örgütünün ehlileştirilmesi, Hizbullah’la ilgili “ılımlı İslam” projeleri, projelerden arta kalanların silah zoruyla sindirilmesi gibi ABD politikalarının gerçek yüzünü, bu “söz dinlemeyen” halklar da biliyor. Ortadoğu “cangılı”ndaki çatışmaların ve bölge liderliği için İran, Mısır ve Türkiye arasındaki mücadelelerin keskinliği Obama’nın gülücüğüyle giderilemeyecek kadar derin tarihsel ve güncel gerçeklerle ilişkili olduğundan, Türkiye’nin “ölmüş atı kırbaçladığı” Yeni Osmanlıcılık da bir tahayyülden öteye gidecek gibi görünmüyor.

Fakat ABD de, şimdilik, Türkiye’nin de böyle bir rol için mücadele ederken tamamen kendi politik çıkarlarına bağlanabileceğinden umutlu olduğundan, “atideki Kırmızı Elma”sına doğru koşan Türkiye’nin heveslerini desteklemeye devam ediyor. Bizim tarihçimiz de, Obama’nın ne kadar özgün bir lider olduğunu söyleyerek bu projeyi destekledi ve Türkiye’nin ABD fobisinin yersiz, ABD ile ilişkilerin güçlenmesinin Türkiye’nin yararına olduğunu söyleyerek, sürece katkıda bulundu. Karpat’ın Osmanlı tarihinden yola çıkarak geldiği nokta, ABD’nin emperyalist politikalarının ve onun Türkiye’deki işbirlikçisi olan hükümetin icraatlarına kayıtsız şartsız destek verdiği bir noktadır. Sultan Abdülhamid’den başlayarak çıktığı yolda, dünyevi/ılımlı İslam’ın günümüzde bilinen en önemli simgesi Fethullah Gülen’de konaklayıncaya kadar geçen sürede, olup bitenler hakkında bütün söyledikleri, işte bu noktaya ulaşmak içindir.

Bir tarihçi, zaten önünde duran olmuş bitmiş olgular yığınından tutarlı bir tarih yazmak zorundadır. Bu, birbirine anlamlı bir biçimde bağlanmayı bekleyen olgular yığınından başlayarak, bugüne kadar çizdiği çizgi, tarihçiyi, eninde sonunda güncellik içinde bir tutum almaya zorlar. Tarihe bakış açısı, bir tarihçiyi bugünün ihtiyaçlarını daha doğru kavramaya yöneltebilir ya da bütün entelektüel uğraşıyla halkın çıkarlarının aleyhine gündelik politikalara araçsal bir destek sunar hale getirebilir.

Ne yazık ki Karpat’ın tarih yazımındaki yöntemi onu ikinci seçeneğe sürüklemiştir.

KAYNAKÇA

Kemal Karpat’ın kitapları:

1. İslamın Siyasallaşması, çeviren: Şiar Yalçın, Bilgi Üniversitesi yayınları, Nisan 2004

2. Dağı Delen Irmak, söyleşi: Emin Tanrıyar, İmge yayınları, Ekim 2008

3. Osmanlı’dan Günümüze Elitler ve Din, çeviren; Güneş Ayaş, Timaş Yayınları, Nisan 2009

4. Osmanlı’dan Günümüze, Kimlik ve İdeoloji, çeviren: Güneş Ayas, Timaş Yayınları, Mayıs 2009

5. Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm, çeviren: Abdülkerim Sönmez, İmge Yayınları, Aralık 2003

Söyleşileri:

6. Soner Yalçın, Not defteri, “Söz Sırası İki Tarihçi”de, Hürriyet, 9 Ağustos 2009

7. Devrim Sevimay, “Türkiye Kendi Modelini Arıyor” dizisinde, Milliyet, 5 Ağustos 2009

8. Nuriye Akman söyleşisi, 11 Temmuz 2004, Zaman gazetesi

9. Neşe Düzel söyleşisi, 4 Aralık 2006, Radikal

10. Neşe Düzel söyleşisi, 1 Haziran 2009, Taraf

11. Nergihan Çelen söyleşisi, 5 Temmuz 2009, Zaman gazetesi

 

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑