AKP ve liberal aydınlar “Beraber yürüdük biz bu yollarda”

AKP hükümetinin bütün diğer açılımları gibi aydın açılımının da fiyaskoyla sonuçlandığı konuşuluyor bugünlerde. Başbakan Erdoğan’ın bundan kısa bir süre öncesine kadar, sanatçıların fikirlerine başvurmak amacıyla kahvaltılı toplantılar düzenleyerek; mitinglerde devletin zulmüne uğramış, bu yüzden hapislere düşmüş, erken ölmüş, sürgünde çile çekmiş sanatçıların adlarını anıp şiirlerini okuyarak kültür ve sanat çevrelerine yaptığı kur sona ermiş görünüyor. Tıpkı Kürt açılımında olduğu gibi “aydın açılımı” da sönümlenmiş durumda. AKP bu açılım ile, kendisini başından bu yana destekleyen liberal aydınlar ile bunların oluşturduğu hegemonik bir ortamda, liberal söylemlerin peşine takılabileceğini düşündüğü solcu aydınların ve geleneksel sağ eğilimden gelen ve bugün AKP’ye, bu partinin organik aydınları olarak hizmet eden dinci-muhafazakâr aydın kesiminin hükümet eksenindeki ittifakını öngörmüştü. Türkiye’deki genel aydın kitlesinin ideolojik eğilimleri itibarıyla homojen olmayan, parçalı yapısını “eğilimleri birleştiren” bir parti olmak iddiasıyla kendi etrafında buluşturabileceğini düşünen AKP kurmayları, bu çabanın, Kürt açılımından söz edildiği dönemlerdeki kısa süren beklenti dönemi bir yana bırakılırsa, nihayet imkânsız bir çaba olduğunu fark etmiş durumdalar. Öte yandan zaten 28 Şubat döneminde aydınların önemlice bir bölümü, bir kısmı AKP’yi bir kısmı da şeriat korkusuyla asker ve CHP’nin temsil ettiği geleneksel Kemalist bir çizgiyi desteklemek üzere, ikiye bölünmüşlerdi. Bu ayrım o zamandan bu yana hep sürdü, ancak bugünkü durumun özgünlüğü, AKP tarafından beklentileri tam olarak karşılanmayan liberal aydınların bir kısmının ve onlardan etkilenmiş solcu tabir edilen kimi aydınların AKP ile mesafelerini artırmış olmasıdır.
Son birkaç aydır kimi köşe yazılarında “liberal aydınlarla AKP arasında kopuş” olarak tarif edilen ve hükümet ile aydınlar arasında bir gerilim olduğu tespitinden yola çıkan tartışmalar yapılıyor ve bunun nedenleri üzerine kafa yoruluyor. Öyle ki, AKP’nin dünya görüşünü savunan medya organlarında yazan muhafazakâr yazarlar, işi, bir zaman birlikte yürüdükleri liberal aydınlara kılıç çekme noktasına kadar vardırdılar; içlerinden bazılarının adlarını anarak hedeflerine koydular.
Aslında, hükümet ile liberal aydınlar arasındaki ilişkinin başından beri sorunsuz geliştiği söylenemez. Bu ilişki Avrupa Birliği’ne yaklaşımdan hak ve özgürlükler politikasına ve en son Kürt sorununun çözüm yöntemlerine kadar pek çok konuda gerilimli seyretmiş, ancak ilişki en gergin seyrettiği noktada bile yeniden kurulabilmişti. Liberallerin AKP’ye “eleştirel destek”inde eleştiri, bu partinin neoliberal politikaları hayata geçirmesindeki ayak sürçmelerini, yalpalamalarını ortadan kaldırmak ve ona yol göstermek adına, desteğin şartlı olduğu her fırsatta dile getirilerek yönlendirmek esasına dayanır. Nitekim, bu partinin doğuş koşullarında ona sunulan destek de, bir diyet olarak, bu kesimler tarafından sürekli olarak partinin önüne konulmuş, ama bununla kalınmamış, bu partinin doğuşunu kolaylaştıran antidemokratik usûl, kamuoyunun gözünde bu aydınların bir siyasal partinin hükümetine duyduğu yakınlığı meşru gösteren, açıklayan bir doğum lekesi olarak sürekli tescillenmiştir.
AKP hükümeti ile liberal aydınların ilişkisinin gelişim sürecini kısaca özetlemek gerekirse, şöyle bir tablo çıkar önümüze: Milli Görüş eğiliminden gelen kadrolarla oluşturulan AKP’nin liberal aydınlara yönelik ilgisi, bu kesimin 28 Şubat’ta Refah Yol hükümetinin devrilmesine yol açan “postmodern darbe”ye karşı gösterdikleri eleştirel tutumla başlamıştır. Siyasal yaşamın onar yıl arayla, darbelerle üç kez kesintiye uğradığı ve bu darbelerin doğrudan hedefleri arasında aydınların da olduğu bir ülkede; seçilmiş hükümetin asker marifetiyle düşürülmesi ve 28 Şubat gününe kadar uygulanan dezenformasyon taktiği, tarikatlardan başlayarak hükümet ortağı Refah Partisi’nin belden aşağı vuruşlarla karalanmasıyla gündeme gelen darbeyi meşrulaştırma yöntemi hem AKP’nin aydınlarla kuracağı ilişkiye uygun bir zemin hazırlamış hem de şeriat korkusuyla darbeye ses çıkarmayan, aslında kendileri de 12 Eylül darbesinden eza görmüş kesimlerin darbe yanlısı olarak yaftalanmasına elveren “karşıtını” bir köşeye sıkıştırma malzemesi olarak işlev görebilmişti.
Şeriata karşı demokrasi adına doğrudan CHP ve askerin çizgisinde yürümeye devam eden Kemalist aydınlar bir yana bırakılırsa sol liberal ve muhafazakâr aydınlar bu dönemde, “darbe karşıtlığı”nı veri alarak yaptıkları propagandayla, solcu aydınları da bir darbeden doğan AKP’nin etrafında toplanmaya çağırdılar ve hatta buna zorladılar da. Bu sırada liberal-muhafazakâr ittifak tarafından öne çıkarılan seçenek ya darbeci asker ile birlikte yürümek ya da post modern darbeden doğan AKP’yi destekleyerek demokrasiden ve aslında bu partinin neoliberal politikalarına şartsız destek vermek gibi, kırk katır veya kırk satırdan birine karar verme seçeneğiydi. AKP’nin bu süreçte devletin silahlı güçleri tarafından hedefe koyulduğu ve dolayısıyla bu ülkede yaşayan çoğunluk gibi darbe mağduru olduğu bolca işlendi.
AKP’nin iktidara geldiği 2002 Kasım seçimleri sırasında, partinin genel başkanı Tayyip Erdoğan’ın bir mitingde okuduğu şiir yüzünden tutuklanması ve milletvekilliğinin düşürülmesi bu mağduriyet algısını pekiştirdi ve mağdura duyulan sempati, parlamenter demokrasinin işleyişinin bizzat ordu tarafından sabote edilmiş olmasına duyulan tepkiye eklenmiş oldu. Tayyip Erdoğan’ın yeniden vekil seçilmesini olanaklı kılan, alelacele kotarılmış ara seçimden sonra AKP’nin iktidardaki Erdoğanlı dönemi resmen başladığında, darbelere karşı hoşgörüsüz sol-liberal entelektüel kamuoyu adaletin yerini bulduğu duygusuyla rahatlayacaktı.
AKP bu duygunun rantını yemeyi uzun bir süre sürdürdü. Partinin ve Erdoğan’ın bir darbeden doğarak “yükselme öyküsü”; “mağarada doğup şehirdeki rezidansa yerleşme”nin mümkün olduğu popüler kültür efsanelerine aşina bir halk açısından da kendisini mağdurla özdeşleştirmeye olanak sağlıyordu. Popüler kültürün popüler siyaset cephesindeki karşılığı olarak Tayyip Erdoğan ve AKP’si, böyle bir kültürel malzemeyi siyasal arenada bolca kullanacaktı bundan sonra. Devlete, orduya, hapis cezalarına rağmen sıyrılıp gelmiş ve nihayet iktidara yerleşmiş görünen bir partinin kendisini halkın partisi olarak ilan etmesi; karşısında alternatif olarak CHP gibi devlet geleneğinin takipçisi olduğunu iddia eden, Cumhuriyet tarihi boyunca hayata geçirilmiş bütün baskı politikalarını cisminde temsil eden, 1930’larda kurulmuş bir statükonun bekçisi ve sürdürücüsü olmaya soyunan bir parti varken, oldukça başarılı bir propagandaydı. AKP, CHP’nin bir devlet partisi, kendisininse halkın partisi olduğu retoriğini ileri sürerken, bu yüzden hiç zorlanmadı. En ileri kesimleri 1940’lı ve 50’li yıllarda operasyonlara maruz kalan, Nâzım Hikmet başta olmak üzere birçoğu hapishanelerde ve işkencelerde çürütülmüş, darbe dönemlerinde en önce hedef alınan aydınların ise, devletle ve askerle zaten ezeli bir hesabı vardı ve bu yüzden de devletin o zamanki egemen kliği tarafından dışlanmış, ama buna rağmen en yüksek oy oranını alarak hükümet olmuş bir partinin yükseliş öyküsü demokrasinin darbeciliğe karşı bir zaferi olarak gösterilebilirdi. AKP için bu toplumsal duygu, daha kendi sancılı doğum sürecinde kucağına düşmüş bir imkândı ve partinin kurmayları bunun özenle işlenmesi gereken bir malzeme olduğunu bir an bile unutmadılar.
Mağduriyet vurgusu, elbette, mağdurun baskın ve baskıcı kesimlere karşı halk için, halk adına bir mücadele yürüttüğü söylemiyle güçlendirilecekti. Nitekim Başbakan TÜSİAD’da örgütlü büyük sermayeye, orduya ve üst yargı kurumlarına karşı her ağzını açtığında aslında neoliberal iktisadi politikaların karşısında devlet kapitalizminden elde ettikleri rantı yitirmemek için ayak sürçen eski statüko yanlısı kurum ve kadrolarının direncini kırmayı amaçlıyordu, ama söylemi, gençliklerinde Marksizm tedrisatına aşina olmuş ve bu kavramları bilinç altında yaşatmaya devam eden sol liberal aydınların “burjuva devletin ve ordunun sermaye sahibi sınıfın devleti ve ordusu olduğu” bilgisine kodlanıyor ve AKP’nin devlet kurumlarında, neoliberal politikalara uyum sağlayabilsinler diye gerçekleştirmek istediği yeniden yapılandırma demokratik dönüşüm olarak propaganda edilebiliyordu. Bu aydınlar, AKP hükümetinin icraatlerini bu yüzden sık sık Marksist terminolojiden apartılan kavramlarla estetize ederek, hükümetin işini bir hayli kolaylaştırdılar.
Diğer yandan nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede şimdiye kadar dindarların baskı gördüğüne, cemaatlerin yeraltına itildiğine, kadınların türban taktıkları için kamusal hayattan dışlandığına dair ileri sürülen retorik, tahayyülü bireysel hak ve özgürlüklerle sınırlı liberal demokratik anlayışın hassasiyetlerini kışkırtan bir etkiye sahip oldu. Böylece siyasal alanda devletin ve ordunun mevcut kurumlaşma biçimine yöneltilen AKP eleştirisi, sosyal alanda da türban üzerinden insan hakları ve özgürlükleri konusuna genişletilebildi ve hepsi hükümet eliyle sürdürüldüğü iddia edilen bir demokrasi mücadelesine tahvil edilebildi.
Üstüne üstlük AKP hükümeti, ikinci döneminde, askeri vesayetin tasfiye edileceğini, yargının bağımsızlaştırılacağını, askeri darbe girişiminde bulunanlarla hesaplaşılacağını ve Türkiye’nin 12 Eylül Cuntası’ndan bu yana gelen karanlık tarihinin aydınlatılarak faili meçhullerin, kayıpların ve kontrgerilla cinayetlerinin müsebbiplerinin açığa çıkarılacağını da ilan etti. Bunlar zaten Türkiye’de emek ve demokrasi güçlerinin öteden beri, gerçekleşmesi uğruna mücadele ettiği demokratik taleplerdi. Liberal aydınlar da halka ve diğer entelektüellere seslenirken AKP hükümetinin bu talepleri gerçekleştirebilecek yegâne güç olduğunu öne sürerek aslında talepleri istismar ettiler ve çözümlerine ilişkin bir beklenti yaratmaya çalıştılar. Ve esasen Avrupa Birliği normlarına uyulmasının ülkede demokratikleşmenin ön koşulu olduğuna ikna olmuş liberal kesim geçmişle yüzleşme, hakikat ve Adalet Komisyonlarının kurulması, darbelerle hesaplaşılması, bireysel hakların tanınması gibi sınırlı bir demokratik tahayyülle de sahip olduğu için AKP’nin bu konuda bir takım adımlar atacağına içtenlikle de inanıyor ve bu klanda olmayan aydınları da buna ikna etmeye çalışıyordu.
AKP hükümetinin, liberal aydınlardan kayda değer bir eleştiri görmeden yoluna devam ettiği birinci döneminden sonra vaatlerin ne ölçüde gerçekleştiğinin, daha doğrusu gerçekleştirilmediğinin görüldüğü ve sınandığı ikince dönemde liberal aydınlarla AKP arasındaki ilk ciddi tartışma yaşanmaya başladı. Hükümetin Avrupa Birliği ile ilgili politikasındaki “ne olursa olsun AB kapısından geçmeyi zorlama” eğiliminin “paşa gönülleri bilir, canları isterse alsınlar” noktasına evrilmesinin, AB’ye girişin Türkiye’nin demokratikleşmesinde çok önemli bir eşik olacağını düşünen liberal aydın kesimleri arasında bir hayal kırıklığı yarattığı söylenebilir.
Bu süreç Kemalist tabir edilen aydınları da, AKP’nin, muasır medeniyet seviyesini Batılılaşmakta gören Cumhuriyet ilkesinden yüz çevirerek hükümetin gizli ajandasında yer aldığını düşündükleri şarklılaşmaya göz kırptığı ve hatta şeriat düzenini kurguladığı “endişesiyle” bir kez daha yüz yüze bırakmıştır.
AKP’ye aydın desteğini yitirmeye başladığını hissettirerek aba altından sopa gösterme amaçlı veya tersinden, AKP’li kalemlerin liberal aydınları hizaya getirmek için aynı abayı kullandıkları “Aydınlar ile AKP arasındaki yol ayrımı” başlıklı köşe yazılarına ilk, bu dönemde rastlanması da tesadüf değildir.
2008 yılında, 16 ve 18 Şubat’ta Ali Bulaç Zaman gazetesinde şöyle yazıyordu:“AK Parti 2002’de iktidara geldiğinde… demokrasi ve özgürleştirme vaadinin süslediği bir atmosfer oluşturdu. İşkenceye sıfır tolerans tanındı, Kürt sorununu telaffuz etti, Alevilerin yaşadığı sorunların altını çizdi, AB yolunda önemli mesafe aldı, Kıbrıs politikasında köklü değişiklikler yaptı, çetelerin üzerine gitti -ve elbette yapılabileceği daha nice şeyi de yap(a)madı-, ama en azından bu iktidarın referans çerçevesinin modern kent, AB üyelik süreci ve küresel duyargalar olduğu anlaşıldı. Ve belki de tarihlerinde ilk defa liberal aydınlar bir iktidar tarafından el üstünde tutuldu… AK Parti iktidarının ve sivil özgürlükçü cemaatlerin liberal aydınlara hayırhah bakmalarının anlaşılır sebepleri var. Liberal felsefenin ana vurgusu özgürlüktür ve bu felsefeden beslenenleri tarihte öne çıkaran, özgürlük uğruna verdikleri mücadelelerdir… İslam ile liberal felsefe arasında anlaşmazlık varsa da, ‘herkese özgürlük’ -yani herkesin kendi var oluşsal anlam ve amacını yaşayabileceği ortama sahip olması anlamında fikri ve politik özgürlük ortak paydadır. Bu açıdan özellikle 1990’ların ortalarından itibaren Türkiye’de kendini ‘liberal’ tanımlayan aydınlarla Müslüman entelektüeller arasında gözlenen politik yakınlaşma doğaldı… Durum böyleyken, AK Parti’yi zor bir zamanda ‘bir kısım liberaller ve demokratlar’ tabir caizse neden yarı yolda bıraktılar? AK Parti’ye ilişkin eleştirilerimi ve AB üyelik süreciyle ilgili kısmi rezervlerimi koruyarak, şunu soruyorum: Yan çizen liberaller ve demokrat aydınlar, AK Parti’den daha özgürlükçü bir iktidar mı bekliyorlar? CHP’ye mi umut bağlıyorlar?.. Politik işbirliği işlevselliğini mi kaybetti, yoksa paradigmaları mı buraya kadar özgürlükçüydü?”
Mehmet Ali Birand ise, liberal aydınların hissiyatını kaleme aldığı yazısında şunları söylemişti:
“AK Parti’nin iktidar olduğu ilk dönemde, liberal-demokrat aydınların desteğini almıştı… Liberal demokratların yıllardan beri beklediği değişim rüzgârları ilk defa esmeye başlamıştı… Liberal-demokrat kesim de, hem Avrupa, hem de Amerika’da AKP’yi açıkça taşıdı. Batılı aydınlara AKP’yi beğendirdi… AB bürokrasisine, AB Parlamentosu’na AKP’yi benimsetti… Bugünkü manzaraya bakacak olursak, bu yaklaşımda yavaş yavaş çatlaklar oluştuğunu gözlüyoruz.
“Özellikle, Anayasa tartışmaları AKP hakkındaki görüşleri değiştiriyor. Belki farkında değiliz ancak, liberal-demokrat aydınlar artık eskisi kadar kesin konuşamıyorlar. Hiç değilse, kesin konuşanların, AKP’yi savunanların sayısında azalma görülüyor.
“Bunun iki nedeni var.
“Biri, Anayasa değişimindeki hedeflerin yeterince anlatılamaması, kuşku ve kaygı yaratan gri bölgelerin sayısının artmasıdır.
“Diğer ve bence daha da önemli gelişme, AKP’nin AB ile ilgili tutumunda görülen tereddütlerdir.
“Koskoca 2007 yılı bomboş geçti.
“MHP ve CHP’ye oy kaybetme korkusundan dolayı, AKP kılını kıpırdatmadı. AB’nin adını ağzına almadı.
“‘Hadi seçim var’ dedik. Üstüne gitmedik. AB dahi anlayışla karşıladı.
“Seçim oldu bitti, artık tam zamanıdır diye yine beklemeye başladık.
“Cumhurbaşkanlığı seçimi, yine her şeyi durdurdu. Yine, olur böyle şeyler, dedik.
“Bu arada hükümetten hiçbir kıpırtı yok. Ne 301, ne de diğer bekleyen reformlar konusunda bir çalışma yapılıyor. Hatta, hükümetin içindeki bazı yetkililer “Önce AB bize güvence versin, sonra biz harekete geçelim” demeye başladılar…
“Ne olduğunu anlamak istiyoruz.
“AKP, Avrupa Birliği konusunda ayak mı sürümeye hazırlanıyor? Acaba “aday ülke statüsünü” sürdürmeyi ve bu statüde oynamayı mı planlıyor?”
“Eğer böyle bir niyet varsa, liberal-demokrat aydınların verdiği büyük desteği kaybeder. Bunun iyi bilinmesinde yarar var…”
Mehmet Ali Birand ileAli Bulaç’ın yazılarından da anlaşılacağı üzere, AKP’nin liberal aydınlara, liberallerin de AKP’ye karşılıklı desteğinin bir hizaya getirme, yönlendirme, yönetme… olmuyorsa, karşı taraftan “boşanacağı” tehdidini Demokles kılıcı gibi karşısındakinin tepesinde tutma eğilimi, ilişkiye başından beri mündemiçtir. Liberal aydınlar, her zaman, AKP’nin, üzerinde işlem yapılabilir, istenen rotaya sokulabilir, eleştiriyle yönlendirilebilir, eninde sonunda kıvama getirilebilir bir parti olduğuna inanıyordu. Bu yüzden bulundukları yayın organlarından bu işlevlerini yerine getirmek için epey ter döktüler. Nitekim bundan beş yıl önce, hükümete yönelik liberal desteğin sistemleştirilmesi ve hükümetin icraatının, özellikle orta sınıf kentlilere ve bunun bir parçası olan aydınlara tarihsel misyonunun anlatılarak kuramsallaştırılması; ama daha önemlisi AKP’nin politik ufkunun oluşturulması amacıyla yayın hayatına başlayan Taraf gazetesinin yazarları da, hükümete olan desteklerinin şerhli olduğunu her fırsatta yazdılar. Zira AKP, beklentilerine uygun adımlar attığı sürece, bu gazetenin yazarları tarafından sınırsız bir tolerans görecek ve ona uzun vadeli bir opsiyon tanınacaktı. Fakat Ergenekon tutuklamaları boyunca, gözde muhabirlerine valizlerle gelen belgeler sayesinde etkili bir yayın yapan bu gazete, hızını alamayıp Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması sırasında öyle komplocu yayınlar yaptı ki, gazetecilerden önce, kanser hastası Prof. Türkan Saylan’ın evinin aranması Ergenekon tutuklamalarının ciddiyetini sarstığı için eleştirdiği hükümetin işi eline yüzüne bulaştırmasında sırt sıvazlayıcı olarak rol aldı. Bu hızını alamama durumu (durumları) Taraf gazetesinin başlangıçta iddia ettiği nesnelliğinin (!) de askıya alınması anlamına geliyordu ki, AKP politikaları doğrultusunda kamuoyu oluşturmaya kendini adamış bulunan yayın organı, bu kez, kendisi kamuoyu baskısı altında kalacaktı.
Kamuoyunun tepkisini uyandırmadan, dikensiz bir gül bahçesinde yürüyerek dezenformasyon faaliyeti yürütmek elbette zordur. Ancak Taraf gazetesi liberalleri, hem kamuoyunu hem de hükümeti çekip çevirmek gibi, bıçak sırtında yürümeyi gerektiren bir “dava”ya kendilerini hasrettiklerinden, bu iş sanıldığından da zordur. Sonuçta, gazetenin yazarlarının, okurlarının gözündeki nesnellik imgesini ne pahasına olursa olsun korumak gibi, yaptıkları işin doğası gereği imkânsız uğraşısı ile hükümete yaranmak kaygısının aynı anda tatmin olması mümkün değildi. Bir kült olarak inandıkları nesnellik kaygısı yüzünden, zaman zaman hükümetle de aralarının bozulmasını göze almak zorundaydılar; üstelik bu tarafsızlıklarını ve kendinden menkul “doğruculuklarını” pekiştiren bir etki de sağlıyordu. Ama diğer yandan AKP’nin sırtına binip hükümeti yönetme kibrinin, Tayyip Erdoğan tarafından bu gazetenin genel yayın yönetmenine açılan dava ile törpülenmeye çalışılması, liberallerin hükümet üzerindeki “vesayeti” ifrada kaçırdığının, dolayısıyla Erdoğan’ın bu gazete etrafında kümelenmiş liberallere yönelik opsiyonunun da sınırının göstergesiydi. Ama daha önemlisi, kimin kimi kullanacağına ilişkin bir teyide ihtiyaç duyulduğunun da.
Şükran Soner geçenlerde Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir yazıda şöyle diyor:
“…İttifak medya yayınları, bloklaşmasında, görüş açıklamaları, iktidar icraatlarına verilen destekler, yandaş cemaat medyada doğrudan yer alınarak çok açık, uzun soluklu yürütüldü. Ayrışma zaman zaman özgür, demokratik görüşler adına, aslında bir diğerlerini cephe olarak yönlendirme, baskı gücü oluşturma çerçevesinde sürüp gitti. Liboşlar AKP’yi merkeze, liberalleşmeye doğru itelediklerine, AKP-cemaat yönetim kadroları ise liberalleri kullanmaya öncelik vererek bu ilişkiler gelgitli bugüne kadar sürüp gitti…” (3 Kasım 2011)
Taraf gazetesinin misyonu, sadece liberaller ile AKP arasında bir diyalog kurmak değildir aslında. Bu kadar olsa, liberallerin ayrı bir gazete çıkarmaya ihtiyaçları olmayacaktı. Onun asıl işlevi, genel aydın kitlesinin liberalizme doğru “eğitimi”ni başarıyla gerçekleştirmektir. Türkiye’de öteden beri güçlü bir sol geleneğin olması ve bunların ağırlıklı olarak Marksizmden etkilenmeleri (Taraf yazarlarının epey bir kısmı da Marksizm külliyatını referans veren örgütlerden gelmişlerdir) ve emek hareketinin iyi- kötü etkileyici bir gücünün varlığı Türkiye’de aydın nosyonunu şekillendiren en önemli faktörler arasında yer alır.
Bu nosyon, arka planında ABD emperyalizminin Ortadoğu’yu yeniden düzenleme kaygılarının yer aldığı küreselleşme politikalarının hayata geçirilmesindeki en büyük engellerden biridir. Bu yüzden Marksizmin etkisinin, onu eleştirerek, aşağılayarak, dezenformasyon yaparak kırılması, anti emperyalist eğilimin ulusalcılık yaftasıyla küçümsenmesi ve suçlanması, liberalizm karşıtlığının devletçilik karalamasıyla püskürtülmesi gazetenin öncelikli görevlerinden biridir. İkincisi ise, Sol Kemalist bir dünya görüşünden gelen, Kemalizmin ulusalcılığından beslenen bir antiemperyalizmi savunan ve hâlâ “birinci Cumhuriyetin değerlerine bağlı”, laik ve AKP’nin dinci muhafazakârlığından nefret eden, önemlice bir kısmı bu fikirlerinin karşılığını CHP’de, az bir kısmı da TKP’de bulan aydın kitlesini statükoculukla etiketlendirerek etkisizleştirmektir.
Taraf gazetesinin etkisi tirajından daha fazla olmuştur. Arkasına AKP hükümetinin desteğini, Gülen cemaatini, kimilerinin iddia ettiği gibi CIA’i alan gazetenin yayın hayatı boyunca giriştiği; dünyada olup bitenlerin liberalizmin kavramsal araçlarıyla yorumlanması, AKP politikalarının gerekçelendirilmesi, aydınların ABD emperyalizminin saldırgan politikalarına karşı tarafsızlaştırılması ve sol hareketin yerden yere vurulması çabasının, sadece Taraf okuyan kesimlerde değil, okumayan kesimler üzerinde de hegemonik bir etki yaratması için sürdürülen çabanın bir hayli kafa karışıklığı yarattığı söylenebilir.
Taraf’ın AKP’yi desteklediğini ilan ederken bile tarafsız ve nesnel bir üslup kullandığı izlenimi vermesi ve yazarlarının entelektüel birikimi, aydın kitleleri arasında eğer bir karşılık bulmuşsa, bu, yukarıda da değindiğimiz gibi, hükümete liberal desteğin şartlı olduğunun ısrarla dile getirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. AKP’nin istenildiği zaman, zahmetsizce ve bedel ödemeden terk edilebilecek bir parti olduğu gizli taahhüdü, liberallerden etkilenen bazı aydın kesimlerinde, angaje olmadan destek olabilecek ve sonra da elini ateşte yakmadan, üstünü kirletmeden geri çekilebilecek bir mesafe ve mevziyi vaadini içerdiği için; öte yandan aydın nesnelliğini ve toplumun genel eğilimlerinin dışında ve üstünde durmak gibi “aydınca” bir snobizme izin verdiği için rahatlatıcı da olmuştur.
Ama ne yazık ki, bu, sadece bir zandır. Nitekim AKP’nin, referandum döneminde aydınları yeniden kendi bayrağı altında toplama hamlesinden sonra, bu çağrıya uyan aydınları vebal altında bırakacak gelişmeler yaşanmıştır.
Geçtiğimiz yıl 12 Eylül’de referanduma sunulan Anayasa değişikliği paketi başlıca üç vaat içeriyordu: Bunlar, birincisi yargı kurumlarının reformdan geçirileceği, ikincisi 12 Eylül ile hesaplaşılacağı ve üçüncüsü de askeri vesayetin sona erdirileceği idi.
Bu paketin halktan “evet” oyu alabilmesi için, liberal aydınlar ve onların aurasından etkilenen diğerleri olağanüstü çaba harcadılar ve Anayasa değişikliğinin propagandasını yapmak için her gün birkaçı televizyon ekranlarında boy gösterdiler. Bu paketi kerhen ve belki burun kıvırarak desteklediklerini ima eden, kararsız oy vericinin duygusunu da örgütlemeyi amaçlayan bir de sloganları vardı ki soğuk savaş döneminden beri bulunmuş en iyi slogan olduğu söylenebilir: “Yetmez, Ama Evet.”
Nitekim Anayasa değişiklik paketi, referandumdan “Evet” alarak geçti. Ancak oylamadan çok kısa bir süre sonra görüldü ki, çıkarılan uyum yasaları ile yargı bağımsızlaştırılmaktan ziyade hükümetin otoritesine bağlandı ve böylece klasik demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesi ortadan kaldırılarak yürütmenin her şeyin sahibi olduğu bir sürece girildi. Bunun sonucu ise, şimdi yasama organının ve süreçlerinin tamamen işlemez hale gelmesi ve kanun hükmünde kararnamelerle yönetme rejiminin kurulmuş olmasıdır.
Askeri vesayetin tasfiyesi ise, AKP hükümetinin askerle girdiği uzlaşmayı gizleyen boş bir söyleme dönüştü ve muhtemel darbeleri kovuşturma işi, olmuş bir darbenin yani 12 Eylül ile hesaplaşmamanın bir vesilesi haline geldi.
Ve referandumdan bu yana, türbanın bireysel hak ve özgürlükler manzumesi arasında sayılabilmesi için AKP hükümetine destek veren liberalizmin etkisindeki aydınlar, hükümetin toplumun diğer hak ve özgürlük talebiyle ayağa kalkan kesimlerinin hiçbir talebine kulak asmadığını, sokağa çıkan her kesimin şiddete maruz kaldığını, üstelik “Yetmez, Ama Evet” sloganının peşine takıldıkları için kendi vicdanlarının da rahatsız olması gerektiğine ilişkin eleştirilerin pek de haksız olmadığını çok kısa bir zamanda görmüş oldular. Ve üstelik türban takan kadınların hükümet tarafından sınıflarına göre tasnif edildiğini; türbanın sermaye sahibi sınıfın kadınları için başka bir anlama, ama yoksul emekçiler için hiçbir anlama gelmediğini de fark ettiler.
Ama asıl ikinci kırılma noktası, 2011 Haziran seçimleri sırasında gerçekleşmiştir. Seçimlere Emek Demokrasi Özgürlük Bloku adı altında katılan Kürt ve Türk emekçileri ve sol kesimlerin adaylarının bir kısmının Yüksek Seçim Kurulu tarafından veto edilmesi, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü konusunda hükümetin hiçbir adım atmaya hevesli olmadığının son göstergesi olduğu için AKP bu süreçte daha önce kendisini destekleyen aydınların desteğini yitirdi. Bu dönemde liberal aydınlar arasında da çatlama yaşandığı söylenebilir. Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku adaylarının desteklenmesi konusunda varılan zımnî anlaşma aydın kitlesinin; Kürt sorunu deyince bölücülük paranoyasına kapılan Kemalistler ile AKP’yi kayıtsız şartsız destekleyen muhafazakâr aydınlar dışındaki kesimini seçimlerde ortak tutum almaya yöneltti. 
Seçim Taraf gazetesi yazarları arasında bile bir tereddüt yarattı, örneğin, gazetenin entelektüel birikimini temsil eden Murat Belge, AKP ile “Blok” arasında kararsız kaldığı için seçim günü oy kullanmadığını yazdı. Nabi Yağcı Bloku desteklediğini açıkladı. AKP ve Blok’a eşit mesafede durduğunu yazan yazarlar da oldu.
Geçen yaz döneminde PKK’nin eylemleri üzerine aydınlara bir çağrı yaparak, terör örgütünü kınamalarını isteyen Tayyip Erdoğan’ın, desteğini umduğu aydınları köşeye sıkıştırarak sınama taktiği işe yaramadı ve genel aydın kitlesi bu çağrıya yanıt vermedi. Bu restleşmenin rövanşı, hükümet tarafından, çok geçmeden Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun KCK operasyonları kapsamında tutuklanmasıyla alındı. Taraf gazetesi yazarlarının bu tutuklamaları açıklama ve mazur gösterme gayreti ise yükselen tepki içinde oldukça sırıtıyordu ve aslında Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmasından önce başlayan süreç, bu tarihten itibaren, bir grup Taraf yazarı ve AKP ittifakı dışında kalan, çoğu üniversitedeki aydınların önemlice bir kesiminin hükümetten beklentilerini önemli ölçüde sona erdirmiş oldu. Hükümetin bu konudaki görüşü ise, Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin kaleminden yansıdı:
“KCK soruşturması kapsamındaki gözaltı ve tutuklamalar, Kürt meselesinin çözümünü samimiyetle savunanları bir yol ayrımına getirdi. Şüphesiz, gözaltı ve tutuklamalarda adaletin hassas terazisi devrede olmalıdır. Ciddi ve somut kanıt olmadan yapılan tutuklamalar, insan haklarına aykırı olduğu gibi davanın özüne de zarar verir. Fakat belli isimler söz konusu olunca, yargının yanlış yaptığını ilan etmek, terörle mücadeleyi zaafa uğratmaz mı? Görülüyor ki, KCK davası, Kürt meselesinde, bugüne kadar birbirine destek veren muhafazakâr demokrat ve liberal demokrat aydınları bir yol ayrımına getirdi. İlk ayrılık, bazı liberal arkadaşların, sadece KCK tutuklamalarını eleştirmeleri, PKK terörünün artan şiddetini görmezden gelmeleri ile başladı. İnsaflı olan arkadaşlara tabii ki lafımız yok. Onlar, masum insanların katledilmesiyle Kürt davasının savunulamayacağını açıkça söylüyorlar. Ama hiç bu tarafa bakmayıp sadece hükümeti, yargıyı hedefe koymanın artık sorgulanması gerekiyor. İkincisi, liberal demokrat bazı aydınlar, KCK’nın bir siyasi yapı olduğunu savunuyorlar. Sadece siyaset yapan KCK’lıların tutuklanmasına, fikir ve ifade hürriyeti açısından karşı çıkıyorlar. Fakat inandırıcı değiller… Ortada artık, Kürt halkının özgürlüğünü savunmaktan çoktan çıkmış, kadınları intihar bombacısı yapıp çoluk çocuk katleden, eli kanlı caniler topluluğu var. Karşımızda, Doğu ve Güneydoğu’da 24 vilayetimizde, sözde parlamentolarla, fakat aslında parti komiserlerince kontrol edecekleri ve kendi keyiflerince yönetecekleri, adı ‘özerk Kürdistan’ özü dikta bir rejim hayaline saplanmış adamlar var. Dertleri Kürt vatandaşlarımızın geleceği ise neden Kürtleri öldürüyorlar? Terör ve şiddeti, korkutmak, sindirmek için kullanan ve Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olanlardan destek alan bu yapıya müsamaha göstermek anlaşılacak bir şey değildir. Fikir ve ifade hürriyetine evet. Ama ırkçılığı esas alan ve sadece şiddetten medet uman, masum insanları hedef alan teröre hayır. KCK davasına insafla bir daha bakılmalıdır.”
Ahmet Taşgetiren ise, şöyle diyordu: “Bu iktidar, başa döneyim ‘Bu işi bitirme kararlılığında!’ Bu iktidar hem Türkiye için etkinlik alanları üretmeye çalışsın hem de kendi içindeki bir sorun sebebiyle boğulsun, bunu akıl alır mı? Belli ki bu iş ya bitecek ya bitecek. Kimse yanlış hesap yapmamalı. Türkiye’ye karşı silahlı bir örgütün sırtını sıvazlamak demek sadece ölümleri artırmak demektir.”
Bu iki yandaş yazardan yapılan alıntı, “işi bitirme kararlılığı”nın, yani yeniden Kürt sorununun şiddet yoluyla çözümüne geçiş politikasının AKP hükümetinin kendisine muhalefet eden aydınlarla eninde sonunda köprü atmadan sürdürebileceği bir kararlılık olmadığının ilanıdır. 2012 yılına girerken önümüzdeki tablo böyle bir tablodur ve AKP’nin dokuz yıllık icraatı süresince liberal aydınlarla kurduğu gelgitli ilişkinin boyutlarından ve özelliklerinden Türkiye aydınlarının çıkarması gereken bir dizi ders gelecek yıla bakiye olarak aktarılmaktadır. Ancak AKP hükümeti ile aydınlar arasındaki ilişkinin başlangıcından bugüne kadarki seyrinin dünyadaki siyasal ve ideolojik dönüşüm ekseninde anlaşılması, bu bakiyenin nasıl değerlendirileceği konusunda yol gösterici olacaktır. Bunun için küçük bir hatırlatmaya ve bilgi tazelemeye ihtiyaç var:

SOĞUK SAVAŞ VE ‘KOMÜNİST OLMAYAN SOL’
Frances Stonor Saunders, kapsamlı araştırması “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş” başlıklı kitabında, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında aydınlar üzerinde hegemonik bir etki kurmak ve bu aydınları, kendi dünya çapındaki hegemonyasını yaygınlaştırmanın birer aracı haline getirmek için neler yaptığını, o dönem bu iş için rezerve edilmiş CIA memurlarının anlatımlarına ve belgelere dayanarak, akıcı bir dille anlatır. Kültürel Soğuk Savaş; dünyadaki saygın entelektüellerin her ülkede ayrı ayrı adlarla çıkarılan ve ABD’deki büyük tekeller tarafından fonlanan dergiler etrafında örgütlenmesi, bu kapsamdaki sanatçıların sanatlarını icra edebilmeleri için olağanüstü olanakların önlerine sürülmesi, yeni sanat akımlarının yaratılması gibi esaslara dayanır. Bu aydınların hemen hepsi entelektüel çevrelerde solcu olarak bilindikleri gibi, aslında anti Amerikan görüşlere de sahiptirler. Ama esas belirleyici özellikleri, o dönem dünya kapitalizmine karşı savunulması hayati önemde olan Sovyetler Birliği’ne karşı eleştirel yaklaşıyor olmaları ve Stalin’i sevmemeleridir. ABD’nin atom bombası üretimini protesto etmek için Londra’da Trafalgar Meydanı’nda yapılan mitingde konuşan ve günlerce oturma eylemine katılan filozof Bertrand Russell gibi, akademik kariyerini hakkaniyete duyarlılığı ile pekiştirmiş gibi görünen bir aydının seçkin profillerinden biri olduğu bu faaliyetin başlıca amaçları; ABD kültürünü dünya kültürü haline getirmek, politikalarına felsefe, sosyolojik ve tarihsel gerekçeler yaratmaları için aydınların birikimini kullanmak, bu ülkeye emperyalist yönelimlerini gizleyecek biçimde demokratik bir imge kazandırmak ve sosyalizmin tezlerini güçlü bir belagat ve saygın kültür ve sanat insanları tarafından üretilmiş argümanlarla çürütmekti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da anti faşist eğilimin yükseldiği, demokrasinin en önemli, biricik kriter haline geldiği düşünülürse, “Komünist Olmayan Sol”un, bu iklimde komünist partilere yönelmemiş veya bir süre katılıp ayrılmış aydınların büyük bir kısmını kapsadığı söylenebilir. CIA’nin ve fonlayıcı tekellerin, üzerinde çalıştığı ve zihniyetini dönüştürmeyi hedeflediği kesim, böyle bir siyasi atmosferde öne çıkmış kesimdir. Nitekim ABD, Sovyetlerin ezeli düşmanı Troçki’nin görüşleri doğrultusunda yayın yapan gazetelerin çevresinde toplanmış aydınların da işbirliğiyle bu operasyonunu uzun yıllar sürdürdü. Dünyadaki siyasal gelişmelerin sağladığı olanaklarla da; örneğin Avrupa’da komünist partilerin Eurokomünizm diye anılacak olan revizyonist bir çizgiyi benimsemesi; buralarda sendika bürokrasisinin gelişmesi; Stalin’in 1953’te ölümünden sonra Kruşçev’in başına geçtiği SBKP’nin Yirminci Kongre’sinde alınan, kapitalizmin restorasyonunun yolunu açan kararlar; Sovyetler’in 1968’deki Prag’ı işgali gibi gelişmeler yüzünden moral bozukluğuna düşen kimi aydınların komünizmin saflarını terk etmeye başlamasıyla birlikte, bu faaliyet zirve noktasına ulaştı ve Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru da, kapitalist hegemonik mücadelede epey mevzi kazandıktan sonra, yani 1980’lerde bu faaliyetini dondurdu. Ancak bu, ABD emperyalizminin dünya aydınları üzerinde artık herhangi bir misyon çalışması yürütmeyeceği anlamına gelmiyordu. Tersine 1990’larda “Yeni Dünya Düzeni”nin ilan edilmesiyle birlikte, sermayenin bütün dünyada engelsiz ve sınırsız dolaşımını sağlamanın koşullarını yaratmak anlamına gelen “küreselleşme” sürecinin dünya emekçileri üzerindeki yıkımına karşı mücadele olanaklarını köreltmek, kapitalizme yönelik eleştiriyi püskürtmek, ABD’nin politik amaçlarına felsefi açıklamalar getirerek, bunları rasyonelleştirmek ve bu amaçların antidemokratik sonuçlarıyla dünya demokratik birikimi arasında tuhaf tarihsel süreklilikler inşa ederek gizlemek için aydınlara duyulan yeni ihtiyaç Soğuk Savaş normlarıyla sürdürülemezdi, ama oradaki deneyimden yararlanılarak, bir tür soğuk savaş, ideolojik ve örgütsel bakımdan devam ettirilecekti.
Küreselleşme sürecinde aydınlara açılan yeni soğuk savaşın ideolojik yüklemleri dünyanın ve sınıfların algılanışıyla ilgili yeni önermelerle yazılmıştır. Birincisi; YDD’nin ideolojisi, insanlığın çok eski zamanlardan beri tanıdığı idealizmin modern bir düzlemde yeniden üretilerek, felsefi bir birikim oluşturulması temeline dayanır. Bu süreçte, sosyalizmin geçici yenilgisinin yol açtığı moral bozukluğu içinde “geçmişte neyi yanlış yaptık” sorusunu soran aydınların, sorunun yanıtını Marksizmde aramalarının önüne geçmek için, Marksist bilgi teorisinin temellerinin, önce, onun iktisadi belirleyiciliği öne çıkardığı, indirgemeci olduğu; siyasetin ve kültürün ikincil önemde görüldüğü iddia edilerek sarsılmaya çalışılmasıdır. Bunun sonucu, siyasetin ekonomiden ayrı ve bağımsız bir hayatiyetinin olduğu tezinin ileri sürülmesi olmuştur. Böylece aydınların politik iktisada ilgilerinin azalması için gerekli ilk adım siyasal olana öncelik tanıyarak gerçekleştirilmiştir.
Politik iktisadın terk edilmesinin ise iki önemli sonucu oldu. Birincisi, artık iktisadi özellikleri göz ardı edilen kapitalizm, emek gücünün, üretim araçlarına sahip sermaye sınıfı tarafından sömürüldüğü bir sistem olarak tanımlanmıyordu. Ve yine kapitalizm, sistem içinde var olan toplumsal kesimlerin her birinin eşit önemde olduğu, hiçbir sınıfın diğerinin karşısında tarihsel misyon bakımından önceliklerinin olmadığı bir toplumsal düzen olarak görülüyordu. Bu, kapitalizmin ebedi bir sistem olarak tarif edilmesinin yolunu açacaktı ve bununla ilişkili olarak, çoğu aydın için, kapitalist sistemde sonsuz iyileştirmelerin mümkün olacağı fikri itibar görmeye başlayacaktı.
İkincisi ki, birinciye bağlıdır; tarihsel materyalizmin, yani insan toplumlarının gelişiminin belirli yasalara bağlı olarak gerçekleştiği tezinin, yani tarihin motor gücünün sınıf mücadelesi olduğu Marksist tezinin göz ardı edilişidir. Ki Marx, bu tespiti, kapitalist üretim ilişkilerinin bütünsel bir analizinden çıkarmıştı. Bu tezin ihmalinin mantıksal sonucu ise, kolaylıkla, toplumun her kesimine, bu arada işçi sınıfına da, toplumsal dönüşüm sürecinde “olumsal” bir yönlendiricilik ve ilericilik vehmedilebileceği, hiçbir toplumsal katmanın diğerinden daha önemli bir rol oynamayacağı tespitine vardırıldı.
Bu iki sonuç; insanoğlunun dünyanın bütün bilgisini kavrayamayacağı, “genellemeler”in (Marksizmin) gerçeği açıklayamayacağı, insanın ancak genelin değil tikelin veya yerelin bilgisine sahip olabileceği; bütüne ilişkin bir tez ortaya atmanın imkânsız olduğu gibi; bilginin ancak birbiriyle birleştirilmesi olanaksız parçalar halinde elde edilebileceği noktasına varan felsefi çıkarımlarla da güçlendirildi. Çünkü toplumsal değişimin ana kaynağı olan temel tarihsel çelişki bir kez elden çıkarıldı mı, kapitalizme ait fenomenler, aydına, içinde yürümenin zorlaştığı sonsuz olgular yığını, toplum ise hiçbiri bir diğerine benzemeyen veya bazıları arasında ortak noktalar saptanabilir insanlar topluluğu olarak görünüyordu. Toplumsal ilişkilerin öyle değil de böyle kuruluşunu belirleyen şeyin sınıfların karşılıklı konumlanışı değil de, insan topluluklarının başka özellikleri olduğu üzerine düşünmeye başlandığında ise, içinde yaşanan dünyanın tüm bilgisinin anahtarını elinde bulunduramayacaktı aydın ve dünya ona, parçalarının arasında anlamlı bir bağıntı kurmakta zorlanacağı bir kaos olarak yansıyacaktı.
Bu tür bir “mayalandırma”nın devamında, yakın geçmişe kadar hâkim olan, demokrasinin sınıf mücadelelerinin bir ürünü olduğuna dair kanının giderek unutulmasına ve sönümlenmesine ulaşılır. Neoliberalizm dönemiyle birlikte, demokrasi, sınıflar arasındaki mücadelenin değil, toplumsal kesimlerin devletle ve birbiriyle çatışan uzlaşabilir çelişkilerinin parça parça çözülmesiyle elde edilebilir bir yönetim biçimi olarak algılanmaya başlandı. Dolayısıyla sistemin kötü işleyen yönlerinin değiştirilip düzeltilmesi ile ulaşılabilecek bir şeydi, demokrasi.
Bu demokrasi anlayışı, esasen Hardt ve Negri’nin, devletin, toplumu oluşturan bütün kesimler tarafından inşa edilen, dolayısıyla herkesin olan, toplumsal kesimlerin, üzerinde hegemonik bir güç kurabildiği bir kurum olarak tanımlandığı kuramından beslenmişti. Burjuva devletin sınıfsal bir karaktere sahip olduğunu inkâr eden böyle bir devlet teorisi, sınıf mücadelesinin önemini ikincilleştirir ve birincil önem sırasına toplumsal grupların taleplerini geçirir. Böylece neoliberal demokrasi, toplumu oluşturan kesimlerin (parçaların) birbirleriyle ve zaten bütün bu kesimlerin, oluşumunda eşit rol oynadığı devletle ilişkisinin yeniden kurulmasına indirgenir.   
İngiliz akademisyen E. M Wood, “Kapitalizm Demokrasiye Karşı” adlı kitabında bu süreci şöyle anlatıyor:
“‘Birbirinden kopuk özneler’den oluşan, parçalanmış, bütünselleştirmenin imkânsız olduğu ve tercih edilmediği bir dünyada; liberal çoğulculuğun entelektüelleştirilmiş bir şekilde köktencileştirilmesi dışında başka ne tür bir siyaset olabilir ki? Dünyada görülen en bütünselleştirici sistem olan kapitalizm ile kuramsal olarak yüzleşmekten kaçınmak için, bilgiyi bütünselleştirmeyi reddetmekten daha iyi bir yol olabilir mi? Kapitalizmin global ve bütünleştirici iktidarına karşı yürütülen en yerel ve kendine özgü direnişlerin karşısında, dağınık ve parçalanmış öznelerden daha büyük bir pratik engel olabilir mi?” (İletişim Yayınları, s. 15)
Wood haklıdır. Gerçekten de, dünyadaki siyasal süreç, İngiliz akademisyenin de vurguladığı gibi, güncel entelektüel yönelim, “toplumsal özne”nin parçalandığı bir demokrasi tarifine uygun olarak kurgulanmış ve liberal aydınlar da bu kurgunun bir parçası olarak sürece uygun davranmışlardır.
Bu yazının konusunu oluşturan AKP hükümeti ve liberal aydınlar arasındaki ilişkiyi, son birkaç on yıl boyunca yeniden oluşturulan dünya çapındaki entelektüel iklimden bağımsız olarak anlamak zor olacaktır. AKP hükümetine kuruluşundan itibaren beslenen beklenti ve ona tanınan avans ve sonra duyulan hayal kırıklığı, tam da hükümet-devlet-ordu-demokrasi arasındaki ilişkinin bilgisine, bu alanları parçalayıp birbirinden ayırdıktan sonra ulaşmayı deneyen, sonra da bütünle yüzleşmenin zorluğuna, ama bozuk parçayı tamir ederek bütünü tamir etmenin mümkün olduğuna inanarak, demokrasinin öznesi olarak işaret edilen AKP’nin imkânlarına bel bağlayan bir zihniyetin başarısızlığının teyidi olmuştur aslında.
Dünya demokrasi tarihi elbette parça parça, mevzi mevzi sürdürülen mücadelelerin kazanımlarından oluşur. Liberal aydınların dillerinden düşürmediği burjuva demokrasisi de, emekçilerin kısmi hakları için döktükleri terin ve istedikleri kararların alınmasını sağlamak amacıyla işler durumda tutmak için uğraştıkları örgütsel araçları güçlendirme çabasının ürünüdür. Burjuva demokrasinin en gelişmiş halinin yaşandığı Batı Avrupa demokrasilerinin kökeninde, bu ülke emekçilerinin örgütlü olarak sürdürdükleri mücadelenin kazanımları vardır. Kapitalizmin başlangıcında sistemin yeni efendisi burjuvazinin, şimdi demokrasiye olan düşmanlığı, en az, yıkıp yerine kendisinin geçtiği önceki sınıflarınki kadardır. Alt sınıflara, yani işçi ve emekçilere, kadınlara sistemin diğer kesimleri için bahşedilmiş olanaklar hiç değilse biçimsel olarak sağlansın diye, bu coğrafyalarda az emek verilmemiş, az çaba harcanmamıştır. Ancak emekçi sınıflar için esas olan, gelip geçen hükümetlerden birinin diğerlerinin yıkıma uğrattığı hayatlarını düzeltmesini beklemek değil, gerçek bir demokrasinin; halk iktidarı koşullarında oluşmuş bir demokrasinin gerçekleşmesidir. İçinde yaşadıkları kapitalist koşullarda ise emekçiler dünyayı bir parça daha yaşanır kılmak için mücadele ettiler ve hükümetler üzerinde baskı oluşturabilecekleri mekanizmaları işlettiler. Türkiye’de de böyle bir gelenek oluşmuştur. Tıpkı dünyanın diğer ülkelerindeki kardeşleri gibi, buradaki işçiler ve emekçiler de, örgütlü mücadele deneyiminin birikiminden haberdardırlar ve bugün başlarına gelen her kötülük için de, şimdi oldukça zayıflamış olsalar bile, ellerindeki örgütsel araçlarla mücadele etmeye devam ediyorlar.
Ancak dünya burjuvazisi de emekçilerin gücünün örgütlerinden geldiğini çok iyi bilmektedir. Bunun için de YDD’nin başından bu yana, sendikal örgütlerin içinin boşaltılması, emek yanlısı politik partilerin gözden düşürülmesi ve bütün bu örgütlerin harcını kararak hedeflerini belirleyen Marksizmin itibarının sarsılması için büyük bir savaşa girmiş durumda. Örgütlenmeyi olanaksızlaştıracak biçimde üretimin dağıtılarak işyerinin yeniden düzenlenmesi; esnek çalışma, taşeronlaştırma gibi yöntemlerle iş zamanının parçalanması, performans ve kademeli istihdam yollarıyla rekabetin kışkırtılması; kimi zaman emekçilerin tehdit ve şantajla korkutularak emek örgütlerinin boşaltılması için bunca çaba harcanıyor oluşunun nedeni budur zaten. Çünkü neoliberal iktisadi politikaların dünya emekçilerine yaşattığı yıkıma karşı barikat oluşturacak tek şey örgütlü emekçinin gücüdür.
Ancak bugün demokrasiye ulaşma yolları ve var olan demokratik düzeyin korunabilmesinin olanakları konusunda burjuvazinin yaptığı yoğun propaganda içinde, emek örgütlerinin hükümetlerle pazarlık yapma olanaklarını devreye sokacak mekanizmaların nasıl kurulacağı gibi bir sorunun yanıtı hiç aranmıyor. Burjuva demokrasisinin, birkaç yılda bir emekçinin kendisini yönetecek partiyi seçmesi ama işbaşına gelen hükümet üzerinde toplu pazarlık yöntemiyle baskı gücü oluşturabilmesi esasına dayalı geçen yüzyıldaki deneyiminden kala kala, elde bir tek oy verme pratiği kaldı. Dolayısıyla durum buyken, artık örgütsüz seçmene, oy verdiği partiden demokratik adımlar atmasını beklemekten başka bir şans da tanınmamış oluyor. Birtakım vaatlerde bulunup, sonra keyfi olarak, kimseye eyvallahı olmadan bu vaatlerden vaz geçebilen AKP hükümetinden demokratik adımlar atması beklentisi de, bu adımları atabileceğine duyulan inanç da, aslında böyle bir sosyal tablodan besleniyor.
Öte yandan, muhalefetsiz bir iktidar, en gerici burjuvazinin bile iktidarını kaçıracak bir şeydir. Burjuvazi bir sınıf olarak, işler yolunda gitmediğinde elinde sonsuz seçenekler olmasını şiddetle arzular. Ve muhalefet, işlerin yolunda gidip gitmediğini gösteren bir aynadır bu sınıf için. Ama aynı zamanda, her şeyin söylenebildiğinin, talep edilebildiğinin ve oy sayısıyla kapsanamayan kesimlerin de yönetime dahil edildiği gösterisinin sürdürülebilmesinin olanağıdır. Oysa hem dünyada, hem de Türkiye’de muhalefetin olanakları son derece daraltılmıştır artık ve talebin yerini de söylem almıştır. Ekranlarda her akşam arzı endam eden bilirkişilerin, akil adam ve kadınların tartışma programlarındaki varlığı, bir sorunun çözümünün yaratacağı toplumsal rahatlamayı, o sorunun konuşuluyor olmasıyla ortaya çıkan bir iç boşaltmaya ikame etmiştir. Böylece eylemsiz ve örgütsüz emekçiler ekran başında kendileri adına konuşan birilerini dinledikçe, dünyanın değişmesine katkıda bulunduklarını hissedeceklerdir. Kendi adına konuşanları dinledikçe rahatlama duygusu, “kendi kaderini tayin etmek” için örgütlü mücadele etme deneyiminin yerine geçirilmiştir ki, bu, ne yazık ki, varlığını, itip kaktığı, görmezden geldiği emekçi sınıfların mücadelesine borçlu olan liberal demokrasinin günümüzde ulaşabileceği en geri noktaya düştüğünü gösterir. Bu süreç, aydınla emekçi arasındaki bağları da zayıflatmıştır doğal olarak; çünkü aydının söylediği sözün, yazdığı yazının maddi bir karşılığının olabilmesi için, bunlara sosyal bir güç tarafından itibar edilmesi gerekir; siyasal iktidar tarafından değil.
Öte yandan, demokrasinin nasıl oluştuğu kadar, demokrasinin ne olduğu da önemlidir. AKP’nin sadakatle itaat ettiği ABD emperyalizminin neoliberal demokrasisi, emperyalist politikalara karşı dünya halklarının rızasını temin etmekten ve bunu klasik demokrasinin geleneksel yolları içinde sağlamaktan, eğer buradan geçmiyorsa, savaş ve işgal politikalarını hayata geçirmekten ibarettir. Türkiye’de de, yukarıda da anılan devlet-ordu-bürokrasi ve yargı kurumlarında “vesayete son verme”, “bağımsızlık”, “özgürlük” “statükonun tasfiyesi” gibi kavramlar eşliğinde sürdürülen operasyon, bu emperyalist politikaların hayata geçirilmesini kolaylaştırmak için gereken yol düzenlemesini sağlamak adına yapıldığı halde, bunların, halk istediği için, halkın yararına, “demokratik bir atılım olarak” yapıldığı propagandası sürekli işlenmiştir. Ancak devlet kurumları üzerinde halkın beklediği demokratik dönüşüm ile AKP’nin alternatifi arasında önemli farklar vardır ve vaatler, propagandadan öte bir şey ifade etmez. Çünkü emekçi sınıflar için demokrasi, burjuva devletin eski statükosuna ve bu statüko sürdüğü sürece sistemden nemalanacak olan devlet kapitalizmi bürokratlarının hakimiyetine karşı, dizginsiz bir serbest piyasa ekonomisini tesis etmek üzere eski devlet kurumlarının işleyişinin elden geçirilmesi ve yeni düzene adapte edilmesi demek değildir. Emekçiler için demokrasi, hem devlet kapitalizminin, hem de neoliberal piyasa kapitalizminin tasfiyesinden geçer. Çünkü devletin her iki formunda da, egemen sınıflar, kendi iktidarlarına, geniş yığınların sömürülmesi pahasına sahip olmuşlar ve buna yönelik her türden eleştiriyi de susturmaya çalışmışlardır.
Devlet kapitalizminin bürokratik işleyişinin tasfiye edilmesini demokratik girişimler olarak gösteren ve AKP’yi de bunu gerçekleştirdiği ölçüde destekleyerek, halka demokratik kuruluşun öznesi olarak yutturmaya çalışan liberal aydınların uğradığı hayal kırıklığının nedeni, AKP’den beklediklerini, bu partinin bekledikleri hızda gerçekleştirememesi olduğu kadar, hükümet icraatlarını “başarıyla” gerçekleştirdiği ölçüde bunun halk tarafından demokratik bir adım olmadığının görülmesi olmuştur. Bu ise, liberal aydınların AKP’ye verdiği desteğin, operasyonun başlangıcındaki henüz söylem düzeyindeki meşruiyetinin çökmesi ve demokrasinin değil, dünya gericiliğinin maşası haline geldiklerinin açığa çıkması anlamına gelir ki, buradan liberalizmin geniş aydın kitlesi üzerindeki etkisinin de onarılması zor biçimde gerilediği saptaması yapılabilir.
İçinde yaşadığımız dönemin liberal hegemonyanın önemli ölçüde zafiyete uğradığı bir dönem olduğu görülüyor; bunu elbette ilk fark eden hükümet olmuştur ve ülkeyi kimin yönettiğini kendi yöntemleriyle liberal aydınlara hatırlatmaktan da imtina etmemiştir. Liberal aydınlarla ilişkisini, gazeteci ve akademisyen tutuklamalarında olduğu gibi, genel aydın kitlesine gözdağı vererek yeniden yapılandırma eğilimine giren AKP’nin, yakın bir zamanda atılmış köprüleri onarıp onarmayacağı veya nasıl onaracağı, genel halk muhalefetinin ve bunun bir parçası olan aydınların tutumuna bağlı olacaktır elbette. Kemikleşmiş ve itaatkâr liberaller dışında kalan aydınların ise iki seçeneği var; ya AKP’nin demokrasi yalanlarının siperi olmaya razı olacaklar ya da halkla birlikte bu yalanları püskürtecekler.
Dünyadaki gelişmeler; hem Arap dünyasındaki ayaklanmalar, hem de Avrupa’daki halk hareketleri, önümüzdeki döneme dair, 90’lı yıllardan bu yana uygulanan neoliberal politikaların iflasını tescil etti. Dolayısıyla sermaye tekellerinin dünya kaynaklarının yeniden paylaşımı için son yirmi yıldır uyguladığı savaş ve işgal yöntemlerine karşı etkisiz bir kitle bulduğu dönemin sonuna gelindi. Hareket halindeki halkların, aynı zamanda, bu hareketten doğan yeni bir fikrin sistemleştirilmesinin de nedeni olacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır. Zaten son birkaç yıldır unutturulmuş Marksist klasiklere dönüş, burjuva basının da görmezlikten gelemediği bir eğilim haline geldi. Dolayısıyla neoliberalizmin hilkat garibesi olarak doğan aydın evlatlarının laboratuarlarda ürettiği ve belli bir süre bir yanılsamanın hüküm sürmesine elveren enteresan tezlerinin de bir fanteziden ibaret olduğu, sokaktaki hareket tarafından bir kez daha gösteriliyor. Önümüzdeki sürecin, entelektüeller arasında da son derece canlı fikir savaşlarına zemin hazırlayacağını, sınıf mücadelesinin bu fikir savaşlarına da renk vereceğini göz önünde bulundurmakta yarar var. İşte o zaman liberal aydınların tezlerinin de iskambil kuleleri gibi hızla çökeceğini ve bunların, bir süre sonra, bir dönemin isterik hezeyanları klasörüne yerleştirilerek, tarihin çöp sepetine atılacağını söyleyebiliriz.
Sadakatle itaat ettiği ABD emperyalizminin neoliberal demokrasisi, emperyalist politikalara karşı dünya halklarının rızasını temin etmekten ve bunu klasik demokrasinin geleneksel yolları içinde sağlamaktan, eğer buradan geçmiyorsa, savaş ve işgal politikalarını hayata geçirmekten ibarettir.

Neoliberalizm önce kadını vuruyor

Kadın cinayetlerinin AKP hükümeti döneminde yüzde 1400 oranında artış göstermesi, hem şiddetin ailenin mahremiyeti, kutsallığı üzerine yıllardır tekrarlanan söylemlerle gizlenemez, görmezden gelinemez olduğunu gösterdi, hem de bu şiddetin münferit addedilemeyeceğini, kadınların neredeyse toplu bir kıyıma tabi tutulmaya başlandığını açığa çıkardı. Bu istatistik oran yükselişi olmadan önce de kadınlar şiddete maruz kalsa dahi, “toplu kıyım” tanımı, şiddetin derinleşmiş olmasına, yaygınlaşmasına ve şiddete maruz kalan kadın profilinin daha geniş kesimleri kapsamasına dikkat çekmek için kasten kullanılmıştır.
Erkeğe bağımlı kılınan, kendisine biçilen toplumsal rolleri yerine getirip getirmediği bağımlı olduğu erkeklerin şiddet tehdidi ile kontrol edilen ve böylece, terbiye edilmesi için karşı cinsin, önceden üzerinde anlaşılmış hoyratlığına bırakılmış olan kadın, onun ezilmesinden çıkarı olan bir sistemde şiddetle yaşamak zorundadır zaten. Kendisine biçilen toplumsal rolleri yerine getirmesi karşılığında aile içi şefkatin ve sevginin nesnesi olacağı vaat edildiği için, şiddete maruz kalan kadının, bu iyi duygulara layık olmayan, iyi muameleyi hak etmeyen, dolayısıyla yazısız bir sözleşmeyi ihlal etmiş taraf olarak, kötü davranışa müstahak olduğu kanısı, kadına yönelik şiddetin meşrulaştırıcısı olmuştur çoğu zaman. Çünkü aile içinde yaşanan ilişkilerin iktisadın ve toplumsallaşma biçiminin şekillendirici etkilerinden muaf olduğuna dair ima ve evin eşiğinden içeriye girildiğinde maddi dünyanın bütün kaosu ve çalkantılarının kapının ardında bırakıldığına, içerde olan bitenlerin tamamen kişisel ve duygu dünyasına ait olduğuna ilişkin geleneksel retorik, kadına yönelik şiddetin de, tamamen kişisel bir sapma, ilişkinin taraflarının karakterleriyle ilgili olduğu yargısını ister istemez üretmiştir. Şiddet uygulayanın değil, maruz kalanın kendisine uygulanan şiddete yol açmaktan dolayı suçluluk duygusunu körükleyerek ve zaten herkesçe suçlu bulunmasıyla çalışır bu sistem. O yüzden “yemeği yaktın”, “haber vermeden sokağa çıktın”, “çorabımı yıkamadın”, “çocuğu ağlattın”, “parayı harcadın”, “bulaşıkları yıkamadın”, “bana cevap verdin”, “yapma dedim, yaptın”, “komşunun oğluyla konuştun”, “gözünün üstünde kaşın var”… gibi gerekçelerle bile şiddete maruz kalan kadının yeterince iyi bir eş, yeterince iyi bir ev kadını, yeterince iyi bir anne olmadığı; dolayısıyla hep eksikli olduğu, bu eksikliği kadını hizaya getirerek tamamlayacak olan şeyin de karşı cinsin şiddeti olduğu kanısı o kadar yaygındır ki, şiddet, neredeyse kadın için sadece eksikliğinin yüze vurulduğu bir utanç duygusu yaratır. Kendisinden beklenen de, aile saadetinin bekası için “kan tükürmüyorum, kızılcık şerbeti içtim” demesidir.
Ancak “kızılcık şerbeti içme”yle ilgili söylencenin şiddeti gizlemekte artık hiçbir fayda sağlamadığı görülüyor. Yukarıda sayılan şiddet gerekçelerinin kadın katline artık daha sık kapı aralaması, “erkeklerin sevgisi kadınları öldürüyor” yazılı dövizler taşıyarak sokaklara inen kadınların sayısını çoğalttı.
Peki, ama ne oldu da erkek cinsinin üyeleri eskisine nazaran bu kadar kolay ellerini kana bular hale geldiler? Yanlarındaki kadınlara karşı, kolaylıkla bıçak çekecek, boğazını sıkacak, silah doğrultacak kadar nefretle doldular ve bu kadar kısa bir sürede nasıl “canavarlaştılar”? Bu soru, erkek ve kadın arasında toplumsal ilişkilerden soyutlanmış tamamen kişisel bir ilişki olduğu varsayılarak, bu kadar düpedüz sorulduğunda bile, toplumsal bir cinnet halinden söz edilmiş olunur ki, kim bu sorunun yanıtını erkek doğasında, insan karakterinde aramaya kalkarsa veya eskiden verilen yanıtları tekrarlamakta ısrar ederse, soru kendisini dönüp dolaşıp yinelemek zorunda kalacaktır ister istemez.
Çünkü son birkaç on yıldır meydana gelen iktisadi ve politik değişikliklerin şiddetli artçı sarsıntıları gündelik hayattaki yıpratıcı ve çözücü etkilerini son on yılda iyice görünür hale getirmiştir ve yaşadığımız süreç bundan on yıl önceki süreç değildir artık. Kadına yönelik şiddetin nedenlerini de, dünyanın ahval ve şeraiti dışında bir yerde aramadan, kadın erkek ilişkisinin ya da aşkın, Leyla ile Mecnun gibi adanmışlık hikayelerinin geçtiği steril bir dünyada gerçekleşebileceği vaadinin ısrarla gizlediği gerçek bir dünyada, asıl olarak da günümüzün dünyasında tartışmak gerekir. O zaman anlaşılacak ki, kapitalizm bu iki cinsi Engels’in deyimiyle “birbirinin karşısına yanlış konumla”mak suretiyle, sermaye tanrısına kurban edilenler için kurulan sunakları çoğaltmış, kadın ve erkek arasındaki mümkün bütün insani duyguları ve ilişkiyi etrafı kan gölüyle çevrili bir ticarete tahvil etmiştir.

* * *
Kadınların kapitalist sistem içindeki bütün tarihleri, kendilerine biçilen ve onları ikinci sınıf yurttaşlar olarak konumlandıran geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin cenderesinden kurtulup eşit ve özgür yurttaşlar haline gelme mücadelesiyle yazılmıştır. Daha 1789 Fransız Devrimi sırasında oy, iş ve eğitim hakkı için verdikleri mücadelelerin ilk sonuçları kanla bastırılmak olmuş, bu haklara ulaşabilmeleri için neredeyse yirminci yüzyılı beklemek zorunda kalmışlardı. Oy kullanmayı mülkiyet sahibi olmakla ilişkilendiren kapitalizmin başlangıç dönemi politikacıları için, kadınların demokratik süreçlere katılım talebi, onların geleneksel rollerini yerine getirme görevlerini kamusal hayatta görünür olmak adına terk edecekleri korkusuyla, uzunca bir süre şiddetle bastırıldı, görmezden gelindi. Siyasal talepleri için sokağa çıkan kadınların aşağılandığı bir söylemle birlikte uygulanan şiddetin akıntıyı durdurmaya gücü yetmedi belki, ama kadınların en küçük kalkışmaları karşısında ısıtılıp ısıtılıp piyasaya sürülmeye devam edildi. Bu süreç kuşkusuz hâlâ devam ediyor.
Kadınlar, yirminci yüzyılda, özellikle Avrupa kıtasında, statülerini ve yaşam standartlarını bir parça düzeltmeyi başardılar. Bu alandaki başarının elbette sadece kadın mücadelelerinin kazanımı olarak tescil edilmesi doğru olmaz. Zira bu yüzyıl, geçen yüzyıldan beri devam eden, işçi sınıfının politik ve sendikal mücadelelerinin kendisine yeni alanlar, örgütler ve statüler edinerek ilerlediği bir yüzyıldır ve tam da olması gerektiği gibi, kadınların hak talepleri bu mücadelenin de bir konusu olmuştur.
Kimi Feminist kuramcıların –1789 sonrası– birinci dalga kadın hareketi ile orta sınıf kadınların hak taleplerini yükselttikleri –1968’de başlayan ve 70’lerin ortasına kadar devam eden– ikinci dalga arasında kadın özgürlük hareketi bakımından koskoca bir boşluk varmış gibi davrandıkları tarihsel süreç, tam da kadın mücadelesiyle işçi sınıfı mücadelesinin birleşik bir seyir izlediği, işçi sınıfının taleplerine kadınların eşitlik taleplerinin de dahil olduğu dönemdir. Ve sınıf hareketinin gücüne ve burjuvazinin karşısında mevzileniş biçimine bağlı olarak, bu taleplerin kazanılması, ileriye doğru götürülmesi ve kazanılmış olanların kullanılması ülkeden ülkeye değişse de, sistemin yükünü en ağır koşullarda taşıyan kadınlar için, bu dönemin şimdi içinde bulunduğumuz dönemle kıyaslanabilir biçimde yaşam standartlarında genel bir iyiye gidişle karakterize olduğundan söz edilebilir.
20. yüzyılda, 1917’de Ekim Devrimi’ni gerçekleştirerek Sovyetler Birliği’nde iktidara gelen işçi sınıfı, Lenin’in deyimiyle “Avrupa’nın en demokratik ülkesinden daha demokratik” bir ülke yaratmıştı ve burada kurulan sosyalizm, kadınların arkaik yaşam koşullarını hukuken ve sosyal olarak da ortadan kaldırmak için iktisadi alanda ne gerekiyorsa yapmış, kadınların eşitliğini sağlamak için gereken önlemleri almıştı. Kadının ev içi bağımlılıklarını kırarak sosyal hayata katılımını kolaylaştıran, evdeki bakım yükünü onun üzerinden alan, aile ilişkilerine bağımlılığını ortadan kaldıran, ona ekonomik bağımsızlık kazandıran, bireysel ve kişisel gelişimi için gerekli her türlü kanalı açan hukuki ve sosyal düzenlemeler, sosyalist sistemin gelişim sürecinde giderek artırıldı. Bu, burjuvazinin kutsayarak kullandığı, ama kapsamına mülk sahibi olmayanlarla kadınları dahil etmediği “bireysel”likten farklı; yurttaşların her birine fırsat eşitliği sağlayarak, kişisel kapasite ve yeteneklerinin eşitlikçi bir ortamda özgürce serpilip gelişmesinin önündeki bütün engellerin kaldırıldığı, kolektifin büyümesiyle güçlenen bir bireysellikti. Kapitalizmde şimdiye kadar olmadığı ölçüde, Sovyet kadınının yurttaşlık hakları garantiye alındı. Onun karar alma süreçlerine katılımı, Sovyet yönetimlerinde temsil hakkı, yönetici kademelerde bulunmasındaki kolaylaştırıcı önlemler, siyasal alanda da kadının görünürlüğünü artırıyordu elbette. Bu gelişmelerin gündelik hayattaki yansıması ise, toplumsal hayatta erkeklerle fırsat eşitliğini sadece kağıt üzerinde değil, yaşamsal düzenlemelerle de elde etmiş olan kadının kişisel olarak ayakta durabilmesinin, var olabilmesinin koşulunun aile ilişkilerine değil topluma havale edilmesidir ki bu, Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerde yaşayan kadınların hayal gücünü zorlayacak türdendir.
19. yüzyıldaki sosyalist kadın hakları savunucuları, ev işlerinin kadının eve ve aileye bağımlılığını kolaylaştıran başlıca etken olduğunu düşünüyorlardı. Ve o zamanlardan bu yana, kadınların ev işleri aracılığıyla eve bağlanmasının önüne nasıl geçileceği yolunda kafa yoruyorlardı. Sovyetler Birliği, bu eski tartışmaya, ev işlerinin toplumsallaştırılmasında önemli adımlar atarak, aileyi iktisadi bir birim olmaktan, içinde yaşayanları birbirine ticari bir firma gibi çıkar ortaklığı ile bağlanan bir kurum olmaktan çıkararak, pratik bir çözüm getirdi ve nokta koydu. Çocuk ve yaşlı bakımının, evin çekilip çevrilmesi işinin, eğitim ve sağlık giderlerinin ailenin sırtına yüklenmesine; kadınları sosyal güvenceye alarak gelecek kaygısıyla hayatlarındaki herhangi birine bağımlı kılınmalarına, istemedikleri hayatları yaşamak zorun kalmalarına son verdi. Bütün bu düzenlemelerle birlikte boşanmanın kolaylaştırılması ise, ailenin ancak ve ancak sevgi temelinde bir birlik olabileceği, kimsenin kimseye yük ve bağımlı olmadığı, kadının boşanma durumunda hiçbir kayba uğramayacağı, ister tek başına yaşasın, ister çocuğuyla tek ebeveynli aile kursun, isterse çift ebeveynli çekirdek aile birimi içinde yaşasın asla mağdur olmayacağı bir düzen kuruldu.
Sovyetler Birliği’nde yaşayan emekçi kadınların kazanımları, elbette, başka ülkelerde yaşayan kız kardeşleri tarafından da ilgiyle izlendi o dönem. Sosyalist ülkenin kadınlarının başarıları diğer kadınlar için de ilham vericiydi.
Ama sadece kadınlar için değil. Yirminci yüzyıldaki işçi sınıfı ve diğer ezilenlerin mücadelesi için Sovyetler Birliği’nin varlığı büyük bir itici güç olmuştur. Yükselen bir değer haline gelen sosyalist fikirlerin emekçi sınıflar arasında yaygın bir biçimde benimsenmeye başlamasının, sistemi tehdit edici bir seyir izleme riski taşıdığının dünya burjuvazisi tarafından anlaşılması da zor olmayacaktır. Kendi ülkelerindeki emekçi sınıflara artı değerden bir miktar pay ayırmak esasına dayalı bölüşüm sistemindeki ayarlamalar sayesinde, sosyalizmin etkisini kırabileceklerini düşünüyorlardı. Ve böylece, Yüzyılın başında dile getirilmiş, liberal burjuvazinin Keynesyen ideallerinin kapitalizm içinde bir fantezi olmaktan çıkarak, siyasal bir biçim kazanmasının artık bir gereklilik haline geldiği noktaya ulaşılmış oldu. Özellikle sermaye birikiminin önündeki tıkanıklıkları, milyonlarca insanın hayatına mal olan İkinci Emperyalist Savaş gibi bir badireden geçerek aşmaya yönelmiş burjuvazi için Keynes’in önerilerini uygulayabilecek bir iktisadi zeminin yanı sıra, 2. Savaş’ın galibi Sovyetler Birliği’nin kapitalizme karşı büyüyen bir tehdit haline gelmesiyle siyasi bir zemin de oluşmuştu zaten.
Adına “sosyal devlet” denen ve ancak 2. savaş sonrasında kurumlaşabilen kapitalist “yeniden yapılandırma”, işçi ve emekçi sınıfların artık eskisi gibi kontrol edilemeyeceği gerçeği göz önüne alınarak inşa edilmiştir. O dönem kendi ülkelerinin burjuvazilerine karşı sendikalarda örgütlenen işçi sayısının had safhaya çıktığı, faşizme karşı kararlılıkla mücadele ederek halkın sempatisini kazanmış olan Komünist partilerin parlamento seçim sonuçlarını zorladığı görülür. Avrupa için komünizm, artık Manifesto’nun yazıldığı zamanki gibi bir hayalet değil, elle tutulur somut bir gerçek; üstelik burjuvazileri kendi ülkelerinde huzursuz eden bir gerçek haline gelmiştir.
1950 ile 70’li yılların ortalarına kadarki süreç, örgütlü işçi sınıfı ile iktidardaki yönetici sınıflar arasında pazarlık esasına dayalı bir ilişkinin kurumlaştığı dönemdir. Sendikalarla işverenler arasında yapılan toplusözleşmeler, üretim araçları eski sahiplerinde (burjuvazide) kalmak kaydıyla, bölüşümden işçi sınıfının ne kadar pay alacağı konusunda pazarlık yapmaya yarar. Doğrusu, bu kısa yirminci yüzyıl tarihinde, emekçiler kendi yaşam standartlarını yükseltmek, geleceklerini yasal güvenceye almak, eğitim ve sağlık sorunlarını ücretsiz çözmek, bireysel becerilerini geliştirmek konusunda bir hayli kazanım elde ettiler. Kadınlar için fırsat eşitliği hiçbir zaman tam anlamıyla sağlanamadı; ama kreşlerin yaygınlaştırılması, yaşlı bakım hizmetlerinin devletin üstüne bırakılması, evli veya boşanmış kadınların ve çocukların sosyal güvenceden babaları ve kocalarına bağımlı olmadan yararlanmaları ve örneğin İngiltere’de olduğu gibi “yurttaşlık parası” denilen ve işsiz kaldığında her yurttaşa ödenmesi gerekli işsizlik, konut ve ulaşım yardımlarının yasallaşmasını sağladılar. Böylece şimdiki durumla karşılaştırıldığında, kadınların ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durabilecekleri, bağımlı oldukları kimselerle ilişkileri kesildiğinde açlıktan ölmeyecekleri bir düzeni az çok kurdular. Bunun yanı sıra medeni kanunda da kadın lehine kimi düzenlemeler yapılmıştı. Böylece kadını aileye iktisadi veya sosyal nedenlerle bağımlı yaşamak zorunda bırakan arkaik hukukun bir kısmı ortadan kaldırılmış oldu.
Ancak bütün bu iyiye gidişler, kadınların kapitalizmin en demokratik ülkelerinde bile yurttaşlık hiyerarşisinde bir alt basamakta kalmalarını engelleyebilen bir değişim sağlamamıştır. Kapitalizmin sınıflı toplumun başlangıcından bu yana sürüp giden kadim bir ideolojiyi kendi ihtiyaçlarına uygun hale getirerek sürdürüyor oluşu, yani erkek egemenliği (partiyarka), sosyal devletin alt metninde de yazılıdır. Bu dönemde emekçilerin hakları da, ağırlıklı olarak “erkek emekçi ve ailesi” başlığının altında değerlendirilir. Ücretin emek gücünün genişlemiş yeniden üretimi için içerdiği sosyal katkılar, daha ziyade erkek emekçi gözetilerek uygulanır. Bu dönemde kadınların yedek işçi ordusu saflarında tutulması, eşit işe eşit ücret uygulanmaması, kadının gelirinin yaşamsal bir gelir değil aile bütçesine katkı olarak görülmesi devam eden bir uygulama olarak sürmektedir. Dolayısıyla kapitalizm, bu döneminde de, emekçi ailelerinin evlerinde de erkeklerin “reis” olarak tescil edildiği bir sistem olmaya devam etmiştir. Yeni doğan çocuğun bakımını ve böylelikle iş yaşamından zorunlu uzak kalmanın bütün yükünü üstlenen kişi ailede yine kadındır ve bunun iş yaşamına yansımasının kaçınılmaz bütün sonuçlarını üstlenen de odur.
Öte yandan, çoğu zaman, kadınların kağıt üzerinde kazanılmış görünen haklarını kullanabilmek için de zorlu mücadeleler verdikleri bir gerçektir. 1968 eylemleri sırasında, işçilerin, öğrencilerin yanı sıra kadın kitlelerinin de harekete geçmesi, aslında sosyal devlet uygulamasının kadın taleplerinin karşılanması konusunda sınırlı bir alan açtığının göstergesi olmuştur ve kadınlar, bu sistemdeki son kazanımlarını bu eylemler sayesinde kazanabilmişlerdir.
Bizim gibi ülkelerde, kadınları gözeten yasal mevzuat zaten sınırlıdır ve kadınların çoğu iktisat dışı nedenlerle de aile ilişkilerine bağımlı yaşamaktadır. Sosyal yaşamı düzenleyen gelenekler, görenekler ve etkisini hâlâ sürdüren feodal kültürel değerler hem kadını bağımlılık ilişkilerinde tutmaya devam eder, hem de bu ilişkiler öylesine sosyal bir atmosfer yaratmıştır ki, hak talebinde bulunmak, kadının kolay kolay cesaret edemeyeceği bir konu haline gelir. Öte yandan, sosyal devlet uygulaması döneminde ise, kentleşmenin daha güçlü olduğu ülkelerin tersine, kırsal ilişkilerin hâlâ sürdüğü ve şimdikine göre daha güçlü olduğu ülkemizde kadının geçiminin geniş aile ve akraba ilişkilerinin sorumluluğuna havale edilmiş olması, kadının iktisadi bir birey olarak algılanmamasını kolaylaştırdığı gibi, hukuki korumaların yokluğunun farkına varılmasının da önünü kapatmıştır.
Emek gücünün yeniden üretiminin koşullarının, işçi sınıfı ve emekçi kadınların politize olmasındaki artışa, örgütlü kesimlerin çoğalmasına ve hak talepli mücadelelerin yükselişine bağlı olarak burjuvazilere pahalıya mal olduğu; politik, örgütlü, eğitimli, yaşam standardı konusunda talepkâr, bireysel yeteneklerini geliştirmek konusunda önünün açılmasını isteyen, gelecek güvencesi ve işsizlik dönemi garanti altına alınmış, kendisinin ve soyunun işgücü olarak yeniden üretimi için asgari koşullara mahkûm olmak istemeyen ve bütün ailesi için sosyal şartların elverişli hale getirilmesini isteyen emekçi işçi profilinin, bölüşüm sürecinde kendisine düşen paydaki artışı zorlamasının burjuvazi için bir katlanma konusu haline geldiği “sosyal devlet” dönemi çok uzun sürmedi.
Sovyetler Birliği’nin çöküşüne paralel olarak sınıf örgütlerinin erimesi, işçi sınıfının burjuvazi karşısındaki mevzilenişini geriletti. Böylece 80’li yıllara gelindiğinde, dünya yüzünde kapitalizm, burjuvazinin, sosyalizm ve “sosyal devlet” zamanında emekçiler lehine kaybettiklerini hızla telafi edebileceği bir yeniden yapılanmanın eşiğine geldi. Bundan sonraki süreç, emekçi kadınların kazanımlarının da hızla eridiği süreçtir. Ve artık başta aile kurumu olmak üzere kadınların dâhil olduğu ilişkilerin eskisi gibi sürmesinin mümkün olmadığı bir döneme ayak basılmıştır.

NEOLİBERALİZMİN KISKACINDA
Adına neoliberalizm denilen kapitalizmin yeniden yapılandırılması süreci, emek gücünün yeniden üretim maliyetinin burjuvazi lehine en aza indirilmesi için yapılan düzenlemeleri içerir. Uluslararası emperyalist tekellerin kendi ülkelerindeki üretim merkezlerini, işgücünün ucuz olduğu, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele deneyiminin gelişkin olmaması nedeniyle hukuki hakların dünya sıralamasında gerilerde kaldığı bölgelere taşıması; daha önce halk demokrasisi veya sosyalizm ile yönetilen bölgelerde sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi için uygun zeminlerin ortaya çıkması; kapitalist ülkelerde kamu işletmelerinin satışı, tarımın tekellerin elinde kapitalistleştirilmesi, eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi ve serbest piyasa ekonomisinin bütün sınırlarından kurtarılarak yeniden inşa edilmesi eğilimlerinin eşlik ettiği yeniden yapılandırma, dünyanın bütün ülkelerinde büyük bir sosyal yıkım eşliğinde sürüyor.
Bu kapsamda, 90’lı yılların başından itibaren, hem gelişmiş kapitalist ülkelerde hem de bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde ekonomik “reform paketleri” adı altında yeni düzene uyarlama girişimleri başlatıldı. Bu “paketler”, ağırlıklı olarak emeklilik yaşının yükseltilmesi, işsizlik maaşının sınırlanması ve diğer sosyal desteklerin ortadan kaldırılması gibi hükümler içeriyordu. Kuşkusuz paketlerin piyasaya çıktığı her ülkede sayısız emekçi direnişleri, genel grevler, parça parça mücadeleler gündeme geldi; kimi zaman bu mücadeleler paket programların püskürtülmesinde başarılı oldu, kimi zaman da başarısızlıkla sonuçlandı. Türkiye’de de uzun bir zamandır özelleştirmeye, sağlıkta dönüşüm programlarına, sosyal güvenlik ve iş yasasının değiştirilmesine karşı çok önemli direnişler gerçekleştirildi; gerçekleştiriliyor.
Dünya burjuvazisinin, mevcut kaynakları serbest piyasaya açarak kâr oranlarında olağanüstü bir artış sağlamak; sermayenin bütün dünyada hiçbir engelle karşılaşmadan yayılması ve sermaye birikiminin en ücra köşelerde bile gerçekleşmesi için aldığı önlemler, basitçe işçi ve emekçilerin iktisadi hak kayıplarına yol açmakla kalmamıştır. Bu süreç, aynı zamanda, dünya emekçi sınıflarının bir daha belini doğrultamayacak hale gelmesi için örgütlenme olanaklarının alt üst edildiği, hak talebinde bulunamasın diye bir araya gelişlerinin nasıl önleneceğinin bile inceden inceye planlandığı bir süreçtir.
Esnek çalışma uygulaması ile işçiyi sürekli bir işsizlik tehlikesi altında tutan, işyeri düzeninde ve iş zamanında yeni düzenlemeler gerçekleştiren, emekçiler arasında statü grupları oluşturarak sınıfı kastlara bölen sistemin yeniden yapılanma anlayışı, aynı zamanda bir “sosyal mühendislik” faaliyeti ile birlikte sürdürülmektedir. Kamu kurumlarının uluslararası tekellere satışı tamamlandıktan sonra, yeşil alanın inşaat arazisine, akarsuyun hidroelektrik santraline, tarihsel kalıntıların altın arama şirketlerine, emekçilerin kentlerden sürülerek evlerinin ve işyerlerinin tekellere feda edildiği bu süreçte, sosyal hayatın da bütün bu gelişmelerden etkilenmeyeceği düşünülemez.
Bir emekçinin artık yaşadığı kentle, doğayla, toprakla ilişkisi eskisi gibi değildir. Kendi doğal yaşam alanında edindiği eski alışkanlıklarını yenisiyle değiştirmeye zorlandığı, yerinden yurdundan edildiği, nasıl bir kentte ve hangi koşullarda yaşayacağı üzerinde hiçbir söz hakkının tanınmadığı bir tarihsel eşikte bulunmaktadır.
Bu emekçinin sürekli ve düzenli bir işi, işten atıldığında aç kalmamasını sağlayacak kadar desteği, gelecek güvencesi ve emeklilik hakkı; çocuklarının bakım, eğitim ve sağlık sorunlarının üstesinden az çok gelebileceği bir ücreti de yoktur. Bu emekçinin kadın olanları ise, daha çok işsizdir ve eğer babaları ya da kocaları tarafından üstlenilmemişse, sosyal güvenceden yoksundurlar. Bu devirde sadece kadın cinayetlerinde artış olmamıştır; istatistiklere yansıdığı kadarıyla kadınların toplam ücretinde olağanüstü bir azalma, işsizlik oranında da büyük bir artış olduğu görülür.
Uluslararası burjuvazi emekçi ücretlerindeki sosyal katkıları budadıkça, emekçi ailelerinin sosyal statüsünde muazzam gerilemeler ortaya çıkmaktadır. Kadınların iş yaşamını kolaylaştıran kamu malı kreşlerin birer birer kapatılarak azaltılmasıyla, çocukların, emekliliğin neredeyse ortalama yaşam beklentisi sınırlarına kadar uzatılmasıyla yaşlı işsizlerin ve hastaların bakım yükü doğrudan doğruya aileye, daha doğrusu kadının sırtına yüklenmiştir. Gündemde olan kıdem tazminatlarının kaldırılması girişimi, bir işyerinde uzun süre çalışan işçilerin bile göz kırpılmadan işten atılmasını kolaylaştıran bir mekanizmayı harekete geçirecek durumdadır ki, zaten esnek çalışma vb. gibi düzenlemelerle emekçinin her gün işsizlik tehdidi altında tutulmaktan dolayı yıpranan sinirlerinin iyice zıvanadan çıkması anlamına gelecektir bu gelişme.
Evlenmemiş kadınların aile sigortasından yararlanma hakkı 18 yaşına düşürülmüştür. Kız çocuklarını 18 yaşından sonra evlenmeye zorlayan, değilse sosyal güvencesiz bırakan yasa, her genç kadını, eğer çalışmıyorsa veya işsizse sağlık ve gelecek güvencesi için bir aile kurmak zorunda bırakmaktadır. Gerçi kadınların çalıştığı pek çok işyerinde sigorta uzaktaki bir ufukta yer alır ve sosyal güvencesi olmayan en geniş kesimi kadınlar oluşturur.
Neoliberalizm, bir ailenin karşılanması zorunlu bütün ihtiyaçlarını; artık hükmü kalmamış insan hakları belgelerinde devletlerin karşılamakla yükümlü olduğu belirtilen en temel insani gereksinimlerini bile serbest piyasaya açmış bulunuyor. Değil konut, ulaşım, sağlık ve eğitim, aynı zamanda su ve neredeyse hava bile serbest piyasada alınıp satılan bir metaya dönüşmek üzeredir.
Bütün bu gelişmeler emekçi ailelerin yaşadığı evlerin iktisadi temellerini çoktan çökertmiştir ve aile bu anlamda, bildiğimiz eski aile değildir artık. Buna rağmen aileye ve aile içindeki fertlerin rollerine ilişkin eski söylemin tekrar ediyor oluşu ve söylencenin yeniden yeniden ısıtılması her gün ortaya çıkan trajik sonuçlara ister istemez kapı açıyor.

Türkiye’yi sekiz yıldır yöneten ve seçimlerden sonra üçüncü dönemdir iktidara gelen AKP hükümeti, kadın figürünün sahnede en çok görüldüğü veya hakkında konuşulduğu siyasi bir iklim oluşturdu. Bu partinin, kapı kapı dolaşarak seçmenleri AKP’ye oy vermeye ikna etmeye uğraşan türbanlı kadın gruplarını evden çıkararak, siyaset sahnesine çekmekteki başarısı göz önündedir ve AKP’nin iktidara gelişini sağlayan faktörlerden birisi de, bu kadınların çalışmalarıdır. Ancak AKP, hükümete gelmeden önce ve geldikten sonra da kamusal alandaki türban yasaklarını bir insan hakkı sorunu olarak gündeme getirerek, örtülü kadınların görünür kılınmasında gösterdiği gayreti, gecekondu mahallelerinde oy çalışması yapan emekçi kadınların diğer hakları için göstermemiştir. Türban mücadelesi, daha ziyade muhafazakâr ve dinci değerlerin yayılmasını kışkırtan, bunun yanı sıra da kadınların cinsiyet rollerinin yeniden tanımlanmasını kolaylaştıran bir olanak sağlamıştır siyasi iktidara. Zaten AKP, kadın cinsinin türban takan kısmını yüceltse de, genel olarak türban takan ya da takmayan bütün emekçi kadınların yaşamını olumsuz biçimde etkileyen kararları almaktan imtina etmemiştir.
Türbanın simgelediği dinci-muhafazakâr dünya görüşü, kadınların yerinin ev ve aile olduğunu, böyle bir evde kadına bakmakla yükümlü olan erkeğin sözünün esas ve kadının bütün kazanılmış medeni ve sosyal hakların ne kadarının ve nasıl kullanılacağının belirleyeni olması gerektiğini önceden var sayar. Nitekim Başbakan’ın, AKP liderlerinin ve yandaş medyanın bütün söylemi kadının bağımlılığını yeniden üretecek biçimde erkek egemen bir dille kurulmuştur. Başbakanın iki yıl önce 8 Mart’ta kadınlara üç çocuk doğurmaları tavsiyesinde bulunması da, kadının aile ve çocuk bakımıyla sınırlı işlevlerinin sürmesi yönünde bir beklentiye işaret eder. Ekonomik ve sosyal durumuna bağlı olarak kadının kaç kez anne olmak isteyeceğini onun kararına bırakmadan, nüfus planlaması rakamlarına bakarak belirlemeye çalışan Başbakan, direktifini, üç çocuklu bir ailenin geçim sorununu nasıl çözeceği, üç çocuk bakıp büyüten kadının sonradan iş hayatına/kamusal hayata nasıl dahil olacağı, doğum ve bakım yüzünden ortaya çıkan hak kayıplarını nasıl telafi edeceği gibi soruları yanıtlayarak ileri sürmediği için, bu direktifin kadınlar tarafından “eve kapatılmak” olarak algılanması son derece doğaldı ve başka türlü de algılanması mümkün değildi zaten.
“Eve kapatılmak” sözü kadınların son zamanlarda en çok kullandığı sözcük ve en çok itiraz ettikleri durumdur. Çalışma hayatına katılabilmek, eğitim görebilmek, kamusal hayattaki rollerini oynayabilmek için kaç yüzyıldır verilen mücadelenin sonuçlarının bir çırpıda elden alındığını gösteren daha özlü başka bir söz de yoktur. AKP’nin şimdiye kadar bütün uygulamaları da kadınların eve kapatılmasını sağlamaya yöneliktir doğrusu.
Ancak hükümetin kadınları kapatmak istediği bir ev ve aile hayatı da bırakılmamıştır onlara. “Bir lokma ve bir hırka” karşılığında evde emek gücünün yeniden üretim işleriyle haşır neşir olabilecekleri korunaklı yuva masalı, ancak eski Türk filmlerinde izlenebilir durumdadır artık. Kadının bütün gün eve ekmek getirsin diye kocasının yolunu gözlediği, en yoksul koşullarda bile yaşama şansı bulabilen en basit toplumsal ilişki ya da özel anlamda kadın erkek ilişkisi, yıkılan evin duvarları altında çoktan kalmıştır.
Evin geçimini sağladığı için kendi küçük çekirdek ailesinin reisi, çocuklarının rol modeli, karısının sahibi ilan edilen erkek emekçi ise, kendisine hâlâ reis olduğu söylenmesine karşın iş hayatında zedelenen onurunu, hakarete uğrayan kişiliğini, yitirdiği özsaygısını evde kendisine sevgiyle unutturacak bir aileye sahip değildir.
İçinde yaşadığımız dönem, gerçek hayatta iktisadi bir karşılığı kalmadığı halde, erkek egemen söylemin kışkırtılmasının yol açtığı paradoksla damgalanmıştır. Kadınlar açısından da, geçmişteki kadın mücadelelerinin oluşturduğu birikim hâlâ o kadar tazedir ki, neoliberalizmin, AKP vasıtasıyla, kadınları bu deneyim hiç yaşanmamış gibi bir an önce en aza razı etme çabası, bir çatışma nedeni olarak ortaya çıkmaktadır. Kadınların, uğruna bedeller ödediği, kullansınlar veya kullanamasınlar ellerinin altında olduğunu bildikleri bütün hakları, bu hakların varlığının yarattığı yaşam alışkanlıkları, beklentileri; kadın ile erkeğin eşit olması gerektiği sezgisi, erkeklere sunulan sahte bir egemenlik alanında bir çatışma nedeni haline gelecektir doğal olarak. Gelmiştir de.
Neoliberalizmin muhafazakârlıkla gönüllü izdivacı, kadınla erkeğin izdivacını bir savaş meydanı haline getirmiştir nihayet. Çünkü kadınların yaşamsal alışkanlıklarını, beklentilerini geriletmek, en çok onların hayatını tarumar eden kapitalist yeniden yapılandırmanın sonuçlarına karşı çıkabilme gücünü elde etmelerini engellemek için, erkek cinsi, kadın cinsinin karşısına bir aslan terbiyecisi olarak çıkarılmıştır çoktan beri. Kader arkadaşını, kapitalizmin değil, de kendi olmayan egemenlik alanını ihlal eden bir rakip olarak görmeye devam ettiği sürece, bu dönemde erkeğin biçilen toplumsal rolü, kadını ıslah etme, olmuyorsa kötürümleştirme rolü olacaktır. Bu da olamıyorsa, kadın katili olacaktır erkek.
Her iki cinsin de kurbana dönüştüğü kapitalist “yeni dünya düzeni”, Marx ve Engels’in daha Komünist Manifesto’da değindikleri bir sorunu, burjuvazinin aile kurumuna bakışını günümüzde bir kez daha kanıtlamaktadır: “Burjuvazi aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir…”  “Aile ve eğitim üstüne, ana baba ile çocuklar arasındaki kutsal ilişkiler üstüne burjuva söylemleri, büyük sanayi yüzünden proleterlerin tüm aile bağları parçalandıkça ve çocuklar adi ticaret metaına ve çalışma araçlarına dönüştükçe bir o kadar iğrençleşiyor…”  Bu cümlelere şimdi, “aile bağları parçalandıkça… kadınların en yakınlarındaki erkekler tarafından hunharca katlediliyor olmaları”nı eklediğimizde, Komünist Manifesto’da daha 19. yüzyılda ortaya konulmuş öngörülerin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.
Gerçekten de, iktisadi yaşamdaki değişimlerin toplumsal ilişkileri nasıl değiştirdiğine ve en önce kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi nasıl etkilediğine dair sayısız tarihsel dönem örneği verilebilir.
Şimdi yaşadığımız dönemin başlıca özelliği, emekçilerin geçmişteki kazanımlarının kendi kaybı demek olduğunun farkında olan dünya burjuvazisinin, yitik saydığı yarım yüzyılı büyük bir hınç ve hırsla geri kazanmaya çalışması, kapitalizmin pervasız, umursamaz ve çok sık kullanıldığı tabirle “vahşi” başlangıç dönemine geri dönmeye yeltenmesidir. Öyle ki, emekçilerin insanlığından edildiği, Marx’ın deyimiyle “insanlığın proletaryada kendini yitirdiği”, insan insan ilişkisinin “bencilliğin buzlu sularında” eridiği o ilk dönemi bile aratmayacak “yeni dünya düzeni”nde, sosyalizmin yaşanıp geçtiği yakın geçmişin intikamını emekçilerden almanın yollarını, şimdi eskisine göre daha örgütlü ve organize olduğu için, bir daha kontrolü yitirmemek adına daha dikkatle düşünüyor. Ama “ne olursa olsun kâr” hırsı, burjuva aklın da sınırlarını zorlayacak cinsten olduğundan, emekçiler yaşadıkları sorunların kendi beceriksizliklerinden kaynaklanmadığını ya da bir takdiri ilahinin tecelli etmediğini idrak edinceye kadar bu hırs kendi kendini ancak tatmin edebilir.
Şimdilik erkeğin kadına düşman, kadının erkeğe kurban edilebildiği tarihsel bir evredeyiz. Burjuvazi, emekçilerin elinde insani olan ne varsa, onu evin çöken duvarlarının altına gömerken; kendi yoksulluğunun gerçek nedenlerini ortadan kaldırmaktansa, üzerine yük olarak gördüğü karşı cinsi bertaraf etmeyi öfkesini tatmin etmenin en kolay yolu gören tuhaf bir toplumsal cinsiyet kimliği inşa ediyor olmaktan zerre kadar vicdan sızısı hissetmiyor. Bugün yakınlarının elinden ölen kadınların oranı yüzde bin dört yüzlere fırlamışsa; kadına yönelik şiddet, tecavüz, tacizin istatistikî bilgileri bile tutulamayacak kadar çok ve yaygınsa, bunun nedeni, kapitalizmin, kadın düşmanı politikalarını dizginlemek için herhangi bir kaygı duymayı çoktan geride bırakmasındadır zaten. Kadınlar, böylece şimdi, toplusözleşme masalarında sermayenin yıllarca ödemek zorunda kaldığı sosyal ücretin, artı değer kayıplarının kefaretini ödüyorlar.
Kadınların bir kısmı, kadına yönelik şiddetin yadırganacak bir yönü olmadığını, erkek egemen sistemin zaten kadına yönelik şiddetle beslendiğini düşünüyor. Kısmen doğrudur bu; erkek egemen dünya görüşü, kadının erkeğe tabi ve bastırılmış olmasını talep eder. Ancak bu egemenlik ilişkisinin nasıl hayat bulacağını belirleyen, egemenlik ilişkisinin içinde belirdiği iktisadi ve sosyal düzenin özellikleridir. Sermayenin daha fazla kâr elde etmek için yeniden yapılandırdığı kapitalizm, kadının baskı altına alınmasını, susturulmasını, püskürtülmesini mubah gören her türlü önlemi almışken, patriyarkanın ya da erkek egemenliğinin bütün zincirlerinden boşalmaması da beklenemez.
Şimdi erkek egemenliği ideolojisi, burjuvazinin elinde, kadınları dize getirsin diye, bir terbiye kırbacı olarak, ezilmiş cinsin sırtına kalkıp iniyor. Her gün kiminin boğazı kesiliyor, kimi acımasız bir kurşuna hedef oluyor.
Elbette, kadının kan dökülerek terbiye edildiği yerde erkeklik de yerlerde sürünüyor demektir. Neoliberalizm erkek emekçiden insanlığını ve vicdanını alarak, önce onu kötürümleştirmiştir.
Şimdi ne yapmalı sorusuna yanıtı, kadına yönelik şiddeti sadece patriyarkayla açıklayarak vermek o kadar kolay olamıyor, ne yazık ki. Kadın cinayetlerinin artışının ortaya çıktığı bağlam bu kadar karmaşık ve hemen hemen her alanda gerçekleşen kapitalist dönüşüm ve bu dönüşümü destekleyen muhafazakârlaşmayla alakalıyken, kadınların belki bir gün sıranın kendilerine geleceğini de bekleyerek gösterdikleri tepkinin gerçek bir tepki olabilmesi için, şiddete karşı yürütülen kadın mücadelesinin, açıktır ki, sadece bu alanla sınırlı kalmaması gerekir. Kadın cinayetleri; özelleştirme politikalarından, sağlığın özelleştirilmesinden, esnek çalışmadan, 4-C dayatmasından, HES ihalelerinden, kentsel dönüşümden, yaşamı boğucu bir atmosfere sıkıştıran neoliberal politika ve uygulamaların dolaysız sonuçlarından olan üstesinden gelinemediğinde çıldırtıcı, evi yaşanmaz kılmak üzere kadınla erkeği birbirine düşürücü, toplumsal bakımdan ekmeği temin etmekle yükümlendirilmiş erkeği işin içinden çıkamadığında hıncını kadından çıkarmaya yöneltici işsizlik ve sefaletin derinleşmesinden, giderek açlıktan vb. doğdu. Ve hiç kuşkusuz, ülkede yaklaşık otuz yıldır Kürt özgürlük mücadelesini şiddetle bastırmaya yönelik devlet politikası ve buna eşlik eden, tamamen erkek egemen militarist söylem hiçbir toplumsal ilişkiyi zehirlemeden kalamayacağı için, kadın erkek arasındaki ilişkinin belirleyici formu olarak şiddeti getirip evin içine, iş yerlerine ve sokağa yerleştirdi. Türkiye’nin bu özgün koşulları kadına yönelik şiddeti pek çok yönden beslemiştir. Ancak bu sorun sadece bu ülkede yaşayan kadınların sorunu değildir. Londra’da 8 Mart’ın ilk kutlanışının yüzüncü yıldönümü mitingine katılan kadınların ellerindeki dövizlerin büyük bir çoğunluğu kadın şiddetine itiraz cümleleriyle ve kesintilerin sona ermesiyle ilgiliydi. Dolayısıyla neoliberalizmin emekçilerin sosyal haklarındaki kesintilerin kadın şiddetiyle birlikte anılması bir raslantı sayılamayacak kadar önemlidir.
Öyleyse, içinde yaşadığımız dönemin özelliklerinin bütün yönleriyle görülmesi, kadınların kazanımlarına yönelik saldırıların kadın cinayetlerine nasıl dönüştüğünü anlamayı kolaylaştıracağı gibi, kadınların şiddete karşı mücadelesinin yaşamın her alanında süren mücadeleye eklemlenmek zorunda olduğunu da gösterecektir. Kadınların kitlesel kıyımına, her gün bir cinayete kurban gitmelerine son vermenin yolu, belli ki, çok yönlü bir mücadeleyi gerektiriyor ve mücadele edilen alanların her biri, kadının kendisini öldüren, erkeğin öldürmek zorunda bırakıldığı sistemden kurtuluşuna biraz daha yaklaştırıyor. Ama bu demek değildir ki, kadınların, şimdiye kadar gelip geçen her sınıflı toplumun yedeğine alıp semirttiği erkek egemenliğiyle özel bir mücadelesi olmayacaktır. Tam tersine, eğer böyle olmazsa, ne kapitalizmin bütün uygulamalarına karşı, ne de şiddete karşı bir kazanım elde edilebilir.
Tam da bu yüzden, erkek egemen ideolojiyle, şimdi bu ideolojiyi daha gür bir kaynak olarak besleyen dinci ve muhafazakâr gericilikle ve bu gericiliğin siyasi temsilcisi iktidarla mücadele, kadının içine sokulduğu cenderenin kırılması için şarttır.

Kuvvetler ayrılığı ve Başkanlık sistemi

Önceki iki anayasa metninin askeri darbe dönemlerinden sonra kaleme alınmış olması nedeniyle, müstakbel anayasanın ilk “sivil” karakterli anayasa olacağı AKP Hükümeti tarafından ileri sürülüyor. “Sivil” sözcüğünün hakkını vererek içini dolduracak biçimde, toplumsal sınıf ve kesimler; emek ve demokrasi güçleri, sendika, meslek ve kitle örgütleri sürece dahil edilmeden, sadece mecliste grubu bulunan parti temsilcilerinin oluşturduğu komisyonda devam eden yazım süreci, doğal olarak hayli tartışmalı geçiyor. Erdoğan’ın anayasal bir prosedür haline getirmek üzere kuvvetler ayrılığı eleştirisine bağladığı başkanlık sistemi önerisi de, siyasi ortamdaki harareti artıran konu başlıklarından biri oldu.
Tayyip Erdoğan’ın, yeni anayasanın kritik noktalarını meydanlarda, partisinin grup toplantılarında, açılış ve konferanslarda, hatta yurtdışı gezilerinde yaptığı konuşmalarla fiilen şekillendirmeye çalışırken, kuvvetler ayrılığının varlığını, mevcut sistemin en çok aksayan yönlerinden biri olarak günah keçisi ilan etmesinin ve hemen ardından çözüm olarak başkanlık sistemine geçişi göstermesinin, zamanlama bakımından, hükümet icraatinin onu getirdiği nokta ile tutarlılık içinde olduğu söylenebilir. Daha önce Özal ve Demirel tarafından da telaffuz edilen başkanlık sistemi, ilk kez Erdoğan zamanında yüksek sesle talep edilebilir hale geldiyse, bu, siyasal konjonktür buna elverişli olduğu için oldu. Hükümet, başkanlık sistemini, Kürt ulusal hareketiyle barış için yapılan müzakere sürecinin pazarlık konularından biri olarak görüyor ve Başbakan’ın, komisyonda mutabakatla hazırlanamadığı taktirde, AKP tarafından yazılacağını ilan ettiği yeni anayasaya dahil olmasını istediği bu sisteme geçişi, ancak BDP’nin desteğiyle benimsetme hesabı yaptığı biliniyor.
Diğer yandan; AKP Hükümeti’nin yasama sürecine kazandırdığı bazı yeni teamüller var: Benzemez konularla ilgili yasa önerilerinin bir araya getirilip hepsinin birden tek celsede yasalaştırılması anlamına gelen “torba yasa çıkarma” pratiği ile yürütmenin Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisinin istisnailikten çıkarak vakayi adiyeden sayılmaya başlaması bunun en önemlilerinden. Bu yönetme alışkanlığı, Hükümeti, Anayasaya da neredeyse bir KHK muamelesi çekme noktasına getirdi ve Kürt sorununun çözümüyle, kuvvetler ayrılığının siyasi gelecekten tasfiyesi, başkanlık sistemine geçiş gibi köklü değişikliklerin “torba yasa” zihniyetiyle bir arada işleme sokulabileceği inancına zemin hazırladı.
Yasama organında çoğunluğa sahip hükümet partisinin bu pervasızlığı, başta Erdoğan’ın deyimiyle Meclis’te ana muhalefet partisi tarafından temsil edilen eski statüko savunucusu muhalefetin, diğer yandan da, başkanlık sisteminin Kürt siyasal hareketiyle bir alış-veriş konusu haline getirilmek istenmesi “kamuoyu”nun tepkisini yükseltiyor. Kuvvetler ayrılığı prensibinin yerine gündeme getirilen; yasama, yürütme ve yargının denetimini ve işleyişini neredeyse tek adama bırakan hükümet önerisi, bu ayrılığın demokrasinin (şüphesiz burjuva demokrasisinin) olmazsa olmazlarından biri olduğuna dair yüzyıl boyunca birikmiş kanıyı taşıyanlar için elbette kolay kabul edilebilir bir durum değil. Tam da bu yüzden, Başbakan, başkanlık sistemi konusunda “ben illa olacak demiyorum, tartışalım” içerikli konuşmalar yaparak, ama bu konuşmalar sırasında tartışma başlıklarını gündeme bizzat sokarak, amacına giden yolda suhuletle yürümeye devam ediyor.
Bir zamanlar, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı iken “emperyalizmin dikte ettiği bir şey” olarak tanımladığı başkanlık sistemine, belediye başkanlığı köprüsünün altından çok sular aktıktan sonra, Başbakan’ın “tartışılsın, illa da olacak diye bir şey yok”, “biz bu konuda çok ısrar etmiyoruz” “üzerine çalışıp Türk tipi başkanlık sistemini şekillendirelim” mealinde sözlerle kamuoyunu yönlendirmeye çalışmasında, Erdoğan’ın, yeniden aday olmasının düşünülmediği AKP iktidarının üçüncü döneminden sonra da, daha uzun süre iktidarda kalmakla ilgili kişisel tutkusunun rol oynadığını düşünen kesimler var. Ancak tarihi, iktisadi ve politik gerekliliklerle değil, akıl dışı hırslara sürüklenmiş figürlerin kişisel saplantısıyla açıklamak her zaman yanıltıcı olmuştur. Üstelik Erdoğan’ın “kuvvetler ayrılığı”nı eleştirerek, başkanlık sistemini niye istediğine dair açıklamaları, kişisel hırs eksenli eleştirileri boşa çıkarır ve somut, doğrudan doğruya kişisel olmayan gereksinimin kaynağını açıklıkla izah eder nitelikte. Başbakan Erdoğan, talebini gerekçelendirirken eleştirmenlerinin birçoğundan daha fazla sınıfsal çıkar ve aidiyet cümleleri kuruyor. Burhan Kuzu’nun, Erdoğan’ın talimatıyla, tartışmalara rehber olsun diye hazırladığı, epey bir yandaş yazarın da dersini oradan çalıştığı veya kopya çektiği Başkanlık Sistemi adlı kitap ve bunlara ek olarak hükümet mensuplarının açıklamaları, talebin kişisel değil, daha ziyade, sınıfsal hırslarla ilişkilendirilmesi gerektiğini gösteriyor zaten.
Örneğin, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Davos’ta şöyle konuşmuştu: “Doğrudan yabancı yatırım bizde dünya ortalamasına göre 2012’de daha fazla azaldı. Yargı başta olmak üzere daha yapısal adımlar atılması gerekiyor. İstenen imzalar yatırımcıyı uğraştırıyor, yeni önlemler gerekli. Yatırımcıyı Türkiye’de hâlâ çok üzmeye devam ediyoruz. Bürokrasi ve yargıdaki belirsizlik yatırımcıyı çok yıldırıyor. Bu konuda gerekirse radikal adımlar atmamız gerekiyor.”
Bir örnek de Başbakan’dan: “Sistem düzenli kurulmamış. Düzgün kurulmadığı içindir ki, umulmadık yerde, umulmadık şekilde bakıyorsunuz bürokrasi karşımıza dikiliyor. Bürokratik oligarşi karşınıza çıkıyor. Umulmadık yerde yargı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama, yürütme, yargı bu ülkede öncelikle milletin menfaatini düşünmeli… Eğer benim yapacağım yatırımı bir kelimeden dolayı kalkar da 3 ay, 6 ay erteletirsen, bu 1 sene, 2 seneye giderse, o zaman bu ülkenin kaybının bedelini, asla ne tarihe hesabını verebilirsiniz, ne de bu toprağın altında yatanlara hesabını verebilirsiniz… Tüpraş’ın, Tekel’in, şeker fabrikalarının özelleştirilmesinde biliyorsunuz yargı devreye girdi. Kimi zaman iptal, kimi zaman geciktirmek suretiyle ağır bedel ödetti.”
Benzer içerikteki konuşmalara dair örnekler çoğaltılabilir. Bunların bazıları ilerleyen satırlarda yine referans olacaktır. Açıklamalar, Başbakan ve Hükümetinin, yasama, yürütme ve yargı ayrılığının özelleştirmeleri ve sermaye yatırımlarının hızını yavaşlattığı düşüncesiyle, yeni bir siyasal sistem arayışı içinde olduklarını gösteriyor. Bu arayış, Türkiye’nin içinde bulunduğu tarihsel konjonktürün ürünüdür. Ama buraya gelmeden önce, “kuvvetler ayrılığı”nın tarih sahnesine ilk çıktığı andan itibaren farklı sınıflar için ne anlama geldiğini, süreç içinde nasıl bir işlev gördüğünü hatırlamakta yarar var.

BURJUVAZİNİN CAN SİMİDİ: KUVVETLER AYRILIĞI
“Kuvvetler ayrılığı” kavramı, başka diğer kavramlara yapıldığı gibi, tarihin bir noktasında insanlığın önüne çıkan bir soruna ilişkin çözümün zihinde belirişi olarak değil de, onu ilk kez ifade eden üstün yetenekli düşünürlerin buluşu olarak tanımlanmaya çalışılırsa, düşünce tarihi, adres olarak, İngiliz felsefecisi Locke ve Fransız muadili Montesquieu’yu işaret edecektir.
Bu iki düşünürün, birinin İngiliz Devrimi’nin sonuçlarından yola çıkarak, diğerinin de gelmekte olan Fransız Devrimi’nin işaretlerini okuyarak ortaya attığı, aradan bunca yüzyıl geçtiği halde kendisini hâlâ tartıştıran “kuvvetler ayrılığı” tezi, bu tezin, onu kalıcı ve etkili kılan maddi bir zorunluluktan değil, iki düşünürün muhakeme yeteneğinin olumsal işleyişinden doğduğu düşünülüyorsa –ki bir düşüncenin ortaya çıkışını, sosyal ve siyasal bir bağlamda değil, düşüncelerin birbirini doğurduğu bir tarih çizgisi üzerinde tartışma eğilimi her zaman vardır–, o zaman Locke’un da, Montesquie’nun da birer ironi olmaktan başka şansı kalmayacaktır. Ama öyle olmamıştır; tarihin zorlu bir döneminde yükselen sınıf, kendisini, Locke ve Monsetquieu’nun düşünceleriyle ifade etmiş, bu iki düşünür çağlarının birikiminin taşıyıcısı olmuşlardır.
Başbakan’ın “başkanlık sistemi”ni tartışmaya açtığı andan itibaren sayısı artan akademik çalışmalar, “kuvvetler ayrılığı”nın tarihsel belirişine ilişkin, Locke’a ve Montesquie’ya doğal olarak referans veriyor. Ne var ki, ne Locke’un İngiliz Devrimi ne de Montesquieu’nun fikrinin Fransız Devrimi’nden sonraki Anayasaya kalıcı bir metin olarak yazılmasını mümkün kılan şartlar pek konuşulmuyor. Buradan rahatlıkla şu sonuç da çıkarılabilir: Eğer “kuvvetler ayrılığı”nı icat eden, tarihteki sınıflar mücadelesi değil de, Locke’un ve Montesquieu’nun  muhteşem zihni ise, iptal eden kişi neden hırslı Tayyip Erdoğan olmasın?!
Locke, İngiliz burjuvazisinin aristokrasiye karşı verdiği uzun mücadelenin ortasında; Magna Carta sözleşmesi ile, yerel aristokrasiyle merkezi hükümet arasındaki yetki ve egemenlik çatışması biçiminde beliren sınıf mücadelesinin sonuçlarının derlenip toparlanmasının ve bir düzene sokulmasının deneyimini belleğinde tutarak, kendi maddi gelişimini önüne çıkan engellerden nasıl temizleyeceği konusunda kafa yoran yeni sınıfın düşünürü olarak ortaya çıkmıştı. Locke, insanın doğa halindeki yaşamındaki ihtiyaçlarını tespit ediyor ve bu ihtiyaçların giderilmesi sürecinde ortaya çıkacak sorunların barış içinde nasıl çözülebileceğinin formülünü arıyordu. Bu ihtiyaçları tespit ederken başlıca kaygısı mülkiyetin korunmasıydı kuşkusuz; 7. Henry döneminde, manifaktür burjuvazisi koyun yünlerini tekstil manifaktüründe kullanabilsin diye, köylülerin topraklarından şiddet kullanılarak uzaklaştırıldığı bir tarihsel dönemden geçmiş olan İngiltere’de, el konulan mülkün el koyana ait olacağı fikri de Locke’undur. Dolayısıyla onun fikri, bir bakıma, büyük bir altüst oluşun yaşandığı çağda, filiyata ilişkin orada burada dağınık olarak beliren düşüncelerin sistematize edilmiş haliydi.
1640 Devrimi’nden sonra, bir yandan monarşik iktidara parlamenter bir biçim vererek yetkileri paylaşmaya çalışan, tekelleşme eğilimli ticaret burjuvazisi ile çıkarları onların gelişimiyle çatışan küçük toprak sahipleri arasındaki şiddetli çatışmalar, Locke’un önüne, doğa durumunda iken aslında barış içinde yaşayacak insanın, önlem alınmadığı için düştüğü bu durumdan nasıl çıkacağı ve çatışmanın değil ahengin hüküm sürdüğü bir dünyanın nasıl kurulacağı sorusunu getirip koymuştu. Bu soru, yükselişinin önüne engel çıkaran monarşi ile çatışan burjuvazinin çözmesi gereken bir sorundu aslında. Aynı soruyu başka türlü yanıtlayan Hobbes’a kalsa, çatışma ve çelişkilerin uyumluluk arayışıyla değil, kılıçla kontrol edilmesi gerekecekti. Locke, “Yasama”, “Yürütme” ve “Federalizm” gibi üç kuvvet tarif ederek, bunların birbirinden ayrı çalışmaları gerektiğini ilan ettiğinde, sadece İngiliz burjuvazisi değil, bu çözümü baş tacı edecek olan dünya burjuvazisi de yeni sistemini bulmuş oldu. Zira “kuvvetler ayrılığı”, hem eski ama tamamen iktidardan sürülememiş egemen sınıflar ile yeni sınıf arasındaki çatışmayı, hem yeni sınıfın farklı iktisadi çıkarlara sahip kesimlerini belirli bir denge içinde ve erki, hiçbir sınıfın tek başına kendi yararına kullanamayacağı, bir diğeriyle paylaşmak zorunda kalacağı biçimde örgütleyecek bir ilkeydi. İngiliz burjuvazisi, bu disiplin içinde palazlanıp gelişebildi. Sonraki zamanlarda da, Kıta Avrupası’nı, Fransa’dan başlayarak sarsan burjuva devrimler benzer ihtiyaçları ortaya çıkardılar; ve nihayet Marx’ın da dediği gibi, “Kraliyetin, aristokrasinin ve burjuvazinin birbirleriyle egemenlik mücadelesi verdiği, dolayısıyla egemenliğin bölünmüş olduğu bir devirdeki bir ülkede, kuvvetler ayrılığı öğretisi, egemen düşünce haline gel(di) ve ‘ölümsüz bir yasa’ olarak ifade edil”di.
Parlamento geleneği çok daha eskilere dayanan İngiliz burjuvazisinin yönetim aygıtı, Montesquieu’nun Fransası’ndan farklı olarak, bu sınıf monarşi ile çatışmasını bir giyotin darbesiyle taçlandıramadığı için, bugün parlamentonun şeklen hâlâ, Lordlar ve Avam Kamarası gibi iki ayrı sınıf statüsüne sahip temsilcilerden oluşan biçimi, “kuvvetler ayrılığı” ilkesini, bu ilkeyi güçlendirecek kurumlaşmalar oluşturarak, güvenceye aldı. Montesquieu, Locke’a küçük bir ayar çekerek, kuvvetleri, “Yasama”, “Yürütme” ve “Yargı” olarak tanımladı. 1789’dan başlayıp Paris proletaryasının 1871 Komün direnişine kadar süren Fransız burjuvazisinin iktidar mücadelesi, bu süre zarfında, arada aristokrasinin restorasyon dönemlerinin olduğu, Bonapartist güç biriktirme evrelerinden geçildiği, inişli çıkışlı ve oldukça kanlı bir seyir izlemişti. Fransız krallığına karşı burjuvazinin başını çektiği Devrim’in en büyük müttefiki olan işçiler ve köylüler için, kendi ideallerini en doğru, en temel ve aristokrasi dışındaki bütün sınıflar için geçerli ilan eden yeni sınıfın bayrağı altındaki her toplaşmanın büyük bir hezimetle sonuçlanmasından çok önce, Fransız Devrimi’nden yaklaşık yüz yıl önce doğmuş parlamenter ve hukukçu Montesquieu, kendisi bir aristokrat olduğu ve aslında çürümekte olan bu sınıfın iktidarını revizyona tabi tutarak kurtarmaya çalıştığı halde, tam da devrimin burjuva idealinin, yani burjuva saflarda toplanan herkesin ayaklanma zamanlarında sandığı şeyi, iktidarın herkesin olduğu zannını sonsuza kadar geçerli kılacak bir formülü öngörmüştü. Onun sezgileri, erkin erkle sınırlanabileceği, böylece, sınırlanmış bir aristokrasinin sınırlanmış bir burjuvazinin karşısında varlığını koruyabileceği noktasına getirmişti onu. Nihayet, 1789’da, Fransız İnsan Hakları Beyannamesi’ne “Yasama, Yürütme ve Yargı”nın ayrı kuvvetler olarak işletilmesi not düşüldüğünde, o zamanın aristokrasisi ile burjuvazinin sınıf ilişkilerini düzenlemeyi öngören ilke, kralın kellesinin giyotin sepetine düşmesinden itibaren, şimdi büyük vaatlerle harekete geçirdiği “ayak takımı” ile başbaşa kalan burjuvanın bundan sonraki dönemde de işine yarayacaktı.
Birbirlerine müdahale edebilen, birbirini sınırlayan ve frenleyebilen, “birinin kötüye kullanımını diğerinin engelleyebildiği” “üç güç”, böylece, iktidardan pay almaları, burjuvaziyle birlikte sahneye çıkmış olmalarına karşın her bakımdan ve her yöntemle engellenen emekçiler için, sular durulduktan çok sonra da, erkin veya devletin sınıflar üstü bir kurum olduğu hissiyatını üretmeye elverişli bulunacaktı. Montesquie, özgür bir toplumda özgür insanların kendi kendini yönetebileceğini, dolayısıyla yasama kuvvetinin halkta olması gerektiğini söylüyordu. Burjuvazi de, parlamentosunun varlık nedeninin bu olduğunu iddia ediyordu zaten. Alman İdeolojisi’nde Marx ve Engels şöyle anlatır: “Devrimci sınıf, daha başından itibaren, sırf, bir sınıfın karşısına çıktığı için, sınıf olarak değil bütün toplumun temsilcisi olarak sahneye çıkar; tek egemen sınıfın karşısında, toplumun tüm kütlesi görünümündedir.* Bunu yapabilmesinin nedeni, başlangıçta onun çıkarlarının toplumun geriye kalan bütün egemen-olmayan sınıfların çıkarlarına gerçekten de halen büyük ölçüde bağlı olması ve o güne kadarki mevcut koşulların baskısı altında henüz kendi çıkarlarını belli bir sınıfın özel çıkarı olarak geliştirememiş olmasıdır. Dolayısıyla, bu sınıfın zaferi, egemenliğe ulaşamayan sınıfın bireyleri açısından da, ama yalnızca onların egemen sınıf konumuna yükselmesine olanak sağladığı ölçüde yararlıdır. Fransız burjuvazisi aristokrasinin iktidarını yıktığında, pek çok proletere de, ama yalnızca birer burjuva haline geldikleri ölçüde proletaryanın üstünde bir konum elde etme olanağını yakalamış oldu. Bu yüzden, her yeni sınıf, kendi egemenliğini ancak önceki egemen sınıfınkinden daha geniş bir temele dayanarak kurabilir; ama buna karşılık, sonrasında, egemen olmayan sınıflarla yeni egemen olan sınıf arasındaki karşıtlık çok daha keskin ve derinlemesine bir gelişim gösterir…
“Belirli bir sınıfın egemenliğinin yalnızca belirli düşüncelerin egemenliği olduğuna dair bütün bu zevahir; genel olarak sınıf egemenliği toplumsal düzenin biçimi olmaktan çıktığı anda, yani özel bir çıkarı genel çıkar olarak ya da ‘genel olanı’ egemen olan olarak göstermeye gerek kalmadığı anda, elbette kendiliğin-den ortadan kalkar.”
Nitekim, Marx ve Engels’in Fransız Devrimi üzerinden “kuvvetler ayrılığı”nın tarihselliğine, egemen düşüncenin “özel bir çıkarı genel çıkar olarak ya da genel olanı egemen olan olarak göstermeye gerek kalmadığı anda kendiliğinden ortadan kalk”masına ilişkin söyledikleri, 1871 Paris Komünü sırasında pratik bir karşılık buldu. Paris proletaryası artık özel bir çıkarı genel bir çıkar olarak benimsemekten vaz geçtiği anda, aristokrasiyi devirirken birlikte yola çıktığı yeni egemen sınıfa karşı silahlarını doğrulttu ve Komün’ün kısa hayatı boyunca kendi sınıf iktidarının prototipini oracıkta oluşturdu. Bütün diğer sınıfların; burjuvazinin ve aristokrasi artıklarının, polisin, bürokrasinin ve askerin birleşip karşısına çıktığı Paris proletaryasının, Komün günlerinde ortaya çıkardığı bu prototip, “kuvvetler ayrılığı” ilkesine dayalı burjuva parlamentarizminin bir eleştirisini yaparak, 1917 Ekim Devrimi’nden sonraki Sovyet iktidarının da ilhamı olacaktı. Marx daha 1871’de şöyle yazıyordu: “Komün parlamenter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı etkin bir örgüt olmalıydı…”
Montesquie’nun “özgür bir toplumda yaşayan özgür insanlar kendi kendilerini yönetebilirler” öncülünden yola çıkıp vardığı, seçilmiş burjuva temsilcilerinden oluşan ve emekçilere hâlâ kendi iradesinin yansıması gibi görünmeye devam eden yasama organı kurgusu ile, Marx’ın Komün deneyimi ile ilgili saptaması ne kadar da farklıdır.
Lenin’in Komün ile ilgili yorumu ise şöyledir: “Komünün önemini oluşturan şey, burjuva devletin bürokratik, adli, askeri, polissel aygıtını tepeden tırnağa parçalamaya, yıkmaya ve onun yerine işçi yığınların yasama ve yürütme güçlerinin ayrılığını tanımayan özerk bir örgütünü geçirmeye girişmiş olmasıdır…”
Komün ve Sovyet örgütlenmeleri, burjuvazinin o zamana kadar alt sınıfları oyaladığı ve aşamalarından dışlandıkları halde karar alma süreçlerine katılıyormuş gibi hissetmelerini sağlayarak, onları, yönettikleri “kuvvetler ayrılığı”nı fiilen eleştirerek, bir diğerini dışlayan sömürücü sınıf mefhumunun reddi esasına dayalı kuvvetler birliği bayrağını yazılı ve yazısız anayasalarına çekmişlerdi.
İşçi sınıfı mücadelesinin şimdi unutulmuş evrelerine dair anılar, kuvvetler ayrılığı esasına dayanan parlamenter sistemin; burjuva iktidarının bu kadim biçiminin tek ve evrensel bir sistem olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. İşçi sınıfı, Komün’de ve Ekim Devrimi’nden sonra, yerel Sovyet örgütlenmeleri temelinde, aşağıdan yukarı, bir sınıf olarak iktidarını örgütlerken, kuvvetler ayrılığını değil birliğini esas almıştır. Birkaç senede bir oy vererek, sözde kendisini temsil edecek vekilleri seçen, sonra da siyaset dışında kalmaya zorlanan emekçi kitleler için “özgür insanın özgür bir toplumda kendi kendini yöneteceği” bir düzen, burjuva demokrasisi sınırları içinde değil, topluluğun gönüllü olarak uyması gereken kuralların ve yasaların çıkarılmasını da o topluluğun işi olarak ele alan Sovyet örgütlenmesinde mümkün olabilmişti. Bu, bugünün koşullarında bir ütopya olarak görülebilir, ama böyle bir sistem tarihin yakın bir yerinde var olmuştur ve işçi sınıfının kapitalist toplumdan sonra kuracağı düzende yönetim aygıtının işleyiş koşullarına dair ilk tarihsel deneyi oluşturmuştur.
Yüzlerce yıllık monarşik iktidarların alaşağı edilmeye çalışıldığı sancılı ve uzun burjuva devrimleri çağında, kuvvetler ayrılığı ilkesi insanlık için önemli bir gelişim uğrağıydı. Henüz hiçbir sınıfın iktidarı tek başına almaya muktedir olamadığı o koşullarda, erkin erkle denetlenmesi anlayışı tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştı ve sonraki dönemlerde de kapitalist demokrasi için önemli bir birikim yarattı. Burjuvazinin sınıf mücadelesi elbette sadece aristokrasinin devrilmesiyle sona ermemişti ve bir zamanlar bayrağının altına topladığı işçiler, diğer emekçiler ve köylüler bu yeni sınıfın iktidarına karşı mücadele etmeye başladıklarında, yani burjuvazi kendisini daha amansız ve sürekli bir sınıf mücadelesinin içinde bulduğunda da, kapitalist kurucu ataların bulduğu yöntem işe yarayacaktı. Daha doğrusu buna zorlanacaktı. Partilerinde, sendikalarında, kile örgütlerinde, kadın ve gençlik teşkilatlarında örgütlenen işçiler ve emekçiler, bu iktidarın pervasızlığa meyyal, diktatörlüğe dönüşebilme eğilimini her zaman denetlediler ve asıl dengeleyici ve frenleyici kuvvet, fabrikalarda, alanlarda ve toplu sözleşme masalarında belirdi. O zaman, burjuvazinin sınır aşmaya yönelen sapkın girişimleri karşısında, işçi sınıfının hukuki çerçeveyi zorlayıcı girişimleri sonuç vererek yasal metinlere kazanım olarak işlendikçe, yargı kurumunun özerk statüsünün ve hakem rolünün az çok, hiç değilse görünümde korunması, yasamanın da sokağın sesine itibar veriyormuş gibi davranması, burjuva demokrasisinin tamamlayıcıları arasına girdi.
Ne var ki, burjuva demokrasisi önünde sonunda bir sınıf iktidarıdır ve burjuvazi, kendi sınıf iktidarını, emekçi sınıfları siyasal karar alma ve temsil süreçlerinden dışlayıcı mekanizmaları güçlendirerek, güvenceye almaya çalışır. Bu sistemin yasaları, esasen büyük mülkiyet sahibi sınıfın çıkarlarını korumak, sermaye birikim ve dağılımının koşullarını rahatlatmak üzere oluşturulmuştur. Burjuva demokrasisi ülkelerinin yasalarında bulunan, emekçi sınıfların politik temsilcilerinin yer almasını engelleyici hükümler, seçim barajları ve aday olmayı sermaye sahibi olmayla dolaylı veya dolaysız yoldan ilişkilendiren ve açıkçası engelleyici maddeler, parlamentoları burjuva partilerinin temsilcilerinin, Lenin’in deyimiyle, “ahır”ı haline getirir. Bu sistemde, yurttaş, anayasaya ancak tek başına, bireyselliği halinde bir figür veya seçmen olarak konu edilir. Birkaç yılda bir yapılan seçimlerde kendisine özgür bir politik tercih yapma şansı tanındığı iddia edilse de, ona sadece, sınırlı sayıda ve hatta ABD’de olduğu gibi, programları tıpatıp aynı aynı iki partiden birini seçme özgürlüğü tanınmıştır. Yasama organı, böyle bir sistemde, emekçilerin oy verdikleri partiler ve vekiller aracılığıyla kanun yapma sürecine müdahil olduğu yanılsamasını üretmekten başka bir işe yaramaz. Politikanın bir meslek ve ancak ülkenin kaderi hakkında konuşabilecek kadar eğitimli, seçkin insanların işi olduğu öylesine yaygın bir inanç haline getirilmiş ve yönetim aygıtı o kadar parçalanarak uzman kurumlar toplamı haline gelmiştir ki, örgütlü olmayan alt sınıf mensubu seçmen için, siyaset, anlaşılmaz ve hikmeti kavranamaz bir uğraş mertebesine çekilmiştir. Burjuva demokrasisinin kurumları ve yasaları emekçi sınıfları dışlama ve etkisizleştirme mekanizması olarak çalışırken, bu büyük çarkın karşısında seçmenin kendisini çaresiz, başına çok kötü şeyler geldiğinde de bunlarla baş edemeyecek kadar güçsüz hissetmesi için her şey düşünülmüştür. Bu bakımdan kuvvetler ayrılığı, burjuvazinin emekçi sınıfların bu edilgin ve dışlanmış durumlarını realize edememeleri için işletilen bir mekanizma olmuştur daha çok. Ortaya çıkış koşullarından farklı olarak, burada artık bir sınıf iktidarını paylaşma ihtiyacından söz edilemez, daha çok, burjuvazinin başlangıçtaki rüyasının, kendi iktidarının bütün herkesin iktidarı olduğu yanılsamasına inanmış kitleleri yönetme rüyasının gerçekleştirilmesi için harcanan umutsuz çaba söz konusudur. Örgütlü emekçi sınıfların, hak mücadelesi veren kesimlerin kazanımlarını kısmi bir koruma altına almak zorunda bırakıldığında da, burjuvazinin, kuvvetler ayrılığı mitini yeniden üretmeye çalışması bir paradoks değildir. Tersine sınıf antagonizmasının öldürücü son darbeye dönüşmeden önce yönetilebilmesinin sanatı olarak hala elverişlidir. Bu bakımdan kuvvetler ayrılığı, örneğin geçen yüzyıl, burjuva demokrasili ülkelerde az çok uygulanabildiyse, bunu sınıflar mücadelesine borçludur.
Kuvvetler ayrılığının varlığı toplumda çatışan ve birbirini alt etmek zorunda olan sınıfların olmasına bağlı olduğu için, tam anlamıyla gerçekleşmesi ancak bir tahayyüldür ki, buna en çok yaklaştığı, burjuva sınıf iktidarının yıkılmasına ramak kala, son sınırlarına varılmış olacaktır. Tam da tarih sahnesine çıktığı sırada, kuvvetler ayrılığının, bir sınıf yalanını, egemen burjuva sınıfın çıkarının herkesin çıkarı olduğu yalanını meşrulaştırmak üzere Fransa’da devrim anayasasına yazıldığı anda, işçi sınıfı tarafından pratik, onun sözcüleri tarafından teorik eleştiriye maruz kalması önemlidir. Ancak eleştirinin de belirli tarihsel koşullar altında Komün ve Ekim Devrimi gibi proletaryanın kendi iktidar deneyimini evrenselleştirmek için ilk adımlarını attığı bir zamanda yapılmış olması da önemlidir.
Bugün kuvvetler ayrılığının iktidarda bulunan sınıfın sözcüsü Başbakan ve Hükümet tarafından eleştirilmesinin, kendi sınıf iktidarını kurmaya yürüyen işçi sınıfının pratik ve teorik eleştirisi ile hiçbir benzerliği olmadığı gibi, bu eleştirinin ardından gelen; yürütme organının parlamento dışından atanması, yasama organının kanun yapma yetkisinin kanun hükmünde kararnameler çıkarmak üzere başkana devredilmesi, yargı kurumunun yürütmenin bir uzantısı haline getirilmesi vb. olarak ayrıntılandırılan “Başkanlık Sistemi” önerisi, neoliberal burjuvazinin sınıf iktidarının güçlendirilmesine ilişkin bir taleptir.
AKP Hükümeti’nin temsil ettiği sınıf, zaten çoktan aşındırılmış kuvvetler ayrılığı uygulamasını kendi çıkarlarının gerçekleştirilebilmesi bakımından artık bir yük olarak görüyorsa, işçi sınıfının da, sınıfın geçmişteki deneyimlerini hatırlayarak, bugün için neyin kendi gelişimini kolaylaştıracağına, neyin kendi çıkarına uygun olacağına bakarak eleştirisini yenilemesinde yarar olacaktır.
Bu eleştirinin içeriğine gelmeden önce, Hükümet’in kuvvetler ayrılığı eleştirisinin ve bunu bağladığı “Başkanlık Sistemi” önerisinin hangi saiklerle gündeme getirildiğini tartışmakta yarar var.

KİŞİNİN İKTİDARI BURJUVAZİNİN DİKTATÖRLÜĞÜ
Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı AKP milletvekili Prof. Dr. Burhan Kuzu 2011’de basılan Başkanlık Sistemi adlı kitabında, başkanlık sistemini gerekçelendirirken, Türkiye’nin iktisadi ve siyasi ortamının koalisyon hükümetleriyle nasıl sık sık kesintiye uğradığını uzun uzun anlatıyor ve AKP Hükümeti dönemindeki istikrarın sonraki dönemlerde de başlıca amaç haline gelebilmesi için başkanlık sisteminin gerekli olduğunu yazıyor. Ona göre, yasama organının yer aldığı parlamento, bir yasa tasarısını gerçekleştirebilmek için iktidar ve muhalefet partilerinin bitmek bilmez tartışmalara sahne olduğu, miyadını yitirmiş bir kurum. Başbakan Erdoğan da, ünlü Konya konuşmasında  Kuzu’yu destekleyen şeyler söylemişti: “Şehir hastaneleri projesini 6 yıldır bürokratik oligarşi nedeniyle hâlâ hayata geçiremedik… Niye? Bürokratik oligarşi ve yargı. Ama dışarıdan bakanlar da zannediyor ki ‘Yav işte 326 milletvekiliniz var, 326 milletvekiliyle hala mı bahane?’ Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denen var ya… O önünüze gelip engel olarak dikiliyor. Senin de bir oynama sahan var. Şimdi ana muhalefet partisi genel başkanının tek sığındığı bu zaten. ‘Yapın. Yaptınız da biz mi engel olduk?’ diye. Zaten yasama noktasında engel olabileceğin kadar engel oluyorsun. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, 1 saatte bitecekse 2 saatte bitiyor. 1 günde bitecekse, 2 günde bitiyor. Onların zaman kaybının hesabını vermek gibi bir derdi yok. Çünkü onların sırtında küfe yok. Küfe bizim sırtımızda. Sorumluluk bizde, mesuliyet bizde…”
Yasa çıkarma sürecini mümkün olduğu kadar kısaltılmanın Hükümet’in ajandasındaki en kritik konulardan biri olduğu anlaşılıyor. Türk devletinin, AKP Hükümeti tarafından eleştirilen, 80’lerde kısmen revize edilmiş, ama şimdi yeterli görülmeyen eski ulus-devlet nizamnamesi, uluslararası tekellerin beklentilerine uygun olarak Anayasa maddelerinin değiştirilmesi suretiyle aslında defalarca esnetilmiş, çok sayıda yeni yasanın ve KHK’nın arka arkaya çıkarılması mümkün olmuştu. Buna rağmen Başbakan Erdoğan ve yakın adamlarının bürokrasi ve yargı sisteminin yapısal dönüşümüne ilişkin talebi, esasen, Türkiye’de ne kadar işlevli olduğu tartışılır “kuvvetler ayrılığı”nın tümüyle tasfiyesi anlamına gelmek üzere, yasama, yürütme, yargının vesayetinin hükümete devredilmesi sürecine henüz tam anlamıyla bir nokta konulamamış olduğunun ilanıdır. Halbuki şu örnekler bile, Başbakan’ın “bürokratik oligarşi”yi ve mevcut yargı kurumlarını nasıl baypas edebildiğinin, “kuvvetler birliği”ni nasıl hayata geçirdiğinin kanıtıdır: Hükümet 2012 yılında öngördüğü özelleştirme hedeflerinin büyük bir kısmını aştı  ve bürokratik bir engelle karşılaşmadı. Yargıya SİT yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle taşınan ve inşaatına durdurulma kararı çıkan HES’lerle ilgili mevcut SİT yasası alelacele değiştirilerek işlevsizleştirildi ve böylece HES inşaatlarına karşı mahkemelerde davacı olan halkın talepleri görmezden gelindi. Oslo görüşmelerine katılan MİT Müsteşarı Hakan Fidan Fethullah Gülen Cemaati tarafından hedef alındığında, Başbakan, müsteşarını kayırmak için bir gecede MİT yasasını değiştirebildi. Taksim Meydanı’na kurulması tasarlanan Topçu Kışlası ile ilgili, İstanbul 2 No’lu Koruma Kurulu “olmaz” kararı verince, Erdoğan “üst kurul reddetmiş biz de reddi reddedeceğiz” diyerek, kararı bozduracağını söyleyebildi. Hükümet istediği sayıda “torba yasa”yı ve KHK’yı Meclis’ten geçirebildi… Denebilir ki, yasama organı, zaten çoktan beri AKP Hükümeti’nin kontrolü altına girmiştir. Buna rağmen Başbakan, hâlâ elini kolunu bağlayan bürokrasiden, yargı sistemindeki engelleyici mevzuattan ve yasama gücünün işleyişinden, yürütmenin istediği hıza sahip olmamasından şikâyetçi olabiliyor. Bu, bundan sonraki süreçte, dava edilen konularla ilgili yargı kararlarının veya yatırımcının bürokratik işleyişte herhangi bir “imza süreci”nin sebep olduğu dolayıma izin vermek istenmediğinin de işaretidir. “Türk tipi” başkanlık sistemi kapsamındaki, yasama gücünün de devredildiği “güçlü yürütme” önerisi, bu bakımdan yürütmenin doğrudan doğruya tekelci sermayenin acentesi olarak çalıştığı bir sistem öngörerek, icraat sürecindeki dolayımı ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Böylece Hükümet, “yatırımcıyı üzmeden” sermaye birikiminin önündeki bütün yasal ve bürokratik pürüzleri temizleyecektir.
Şimdiye kadar yasama, yürütme ve yargı üzerinde ağırlıklı bir siyasal kontrol kurmuş olmasına; istediği yasayı çıkarabilmesine; “kuvvetler ayrılığı”ndan murad edilen denetleyicilik ve frenleyicilik işlevini, (elbette sonuçta “yürütme” genel kategorisine girecek olan) bu bilinen kuvvetlerin üstündeki veya dışındaki kuvvetlerin mevcut yasal işleyişe sığmayan gücü sayesinde akamete uğratılabilmiş olmasına rağmen, durum AKP Hükümeti için tatmin edici değilse, Erdoğan’ın, kişisel olarak, anayasal bir diktatörlük peşinde olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Ama daha önemlisi, AKP Hükümeti’nin, yüzünü, parlamentodaki sandalye çoğunluğu sayesinde güldürebildiği sermaye sahibi sınıf için, şimdi mümkün olan işleyişi, sonrası için de kalıcı kılacak koşulları yaratmaya çalışıyor olduğudur. Zaten onun için “yeni Anayasa”nın bir rejim değişikliğinin belgesi olacağı vurgulanıyor. Burjuva demokrasisinin bir cilvesi olarak, bugün var yarın yok hükümetlerin sırayla geçip gittiği bir düzenin, sermaye sahibi sınıfın uluslararası hedeflerini gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu “sürekli siyasi istikrar”ın güvencesi olamayacağı, Ortadoğu’nun oynak dengeleri nedeniyle istikrarın her an bıçak sırtında duracağı düşünülürse, Türkiye burjuvazisinin siyasi temsilcisi Hükümet’in, oyalayıcı, karar alma sürecini zamana yayıcı, yargı kararlarının sil baştan geriye döndürücü “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden şimdi neden yakındığı, niçin vaz geçmek istediği açıklık kazanır. AKP Hükümeti’nin geleceği vesayet altına alma çabası, tam da bu yüzden, Tayyip Erdoğan’ın nihayet başkan olarak siyaset sahnesine tek adam çivisini çakmak istemesinden çok daha derin bir vizyonla ilişkilidir ki, onun dini referanslar içeren demeçleri işaret edilerek, bir padişah olma yoluna girdiğinin söylenmesi, durumun karikatürize edilmesinden başka bir anlama gelmez.
Daha özelleştirmelerin hız kazandığı 90’lı yıllarda kurulan “Üst Kurullar” aracılığıyla, ekonomi, bürokrasinin denetiminden önemli ölçüde çıkarılarak, küçük “özyönetim” alanlarına ayrılmış, piyasanın işleyişi üzerindeki yasal kısıtlayıcılık bir ölçüde ortadan kaldırılmıştı. Ancak şimdiye kadar yapılan ve uluslararası sermayenin Türkiye’deki yatırım, pazar ve piyasa düzenlemelerinin siyasal denetimin dışına çıkarılarak tamamen teknik bir sürece indirgenmesi gibi konsept “çözümler”, bu ilişkinin kalıcı ve düzenli bir ilişki haline getirilmesi anlamına gelmedi. Bir bütün olarak tekelci sermayenin karar alma süreçlerine doğrudan müdahale ettiği, hatta bizzat bu rolü oynadığı, bu sınıfın iktisadi ve politik çıkarlarının hiçbir tartışmaya ve eleştirel bir müzakere sürecine takılmadan hayata geçtiği bir sistem, neoliberal piyasacılığın bir rüyası oldu. Türkiye’nin neresinde olursa olsun, sermaye hareketlerinin istikrarlı, değişmez ve esnek bir yayılımının sağlanması için gerekli idari ve siyasi dönüşümün gerçekleştirilmesi esasına dayalı bir sistemdi bu. Nihayet Başbakan’ın ya da “başkan”ın, sağlık hizmetlerini tamamen özelleştiren ve sağlık emekçilerini sermayeye kul köle eden dönüşüm paketini kavga dövüş yasama organından geçirdikten sonra, sıra uygulamaya geldiğinde, şehir hastanelerinin kurulabilmesi için yeni bir efor sarf etmek ve muhalefetle cebelleşmek zorunda kalmayacağı asude bir memleket isteniyordu.
AKP’nin iktidara geldiğinden bu yana devlet kurumlarını parça parça tabi tuttuğu yapısal dönüşümün, bu parçaların şimdi anlamlı bir biçimde birbirine iliştirileceği, her parçanın bir diğeri üzerinde sinerji yaratacağı büyük tabloyu çizmenin zamanı, burjuvazinin bu ihtiyacı duymasıyla geldi ve “kuvvetler ayrılığı” eleştirisiyle, “Başkanlık Sistemi” bu ihtiyacın kendisini ifade etme biçimi oldu.
Bu hırçın eleştirinin, Erdoğan’ın on yıllık iktidarı boyunca, Hükümet’in gerçekleştirdiği yapısal dönüşüm sürecine karşı çıkan “statükocu” direnişe karşı yapılan mücadelenin biriktirdiği üsluptan kaynaklandığı söylenebilir. Başbakan’ın savaş açtığı “eski statüko”, yani temel ekonomik birimlerin devlet mülkiyetinde olduğu eski tip, tekelci devlet kapitalizmi sisteminin işleyişinden rant sağlayan, ideolojik olarak da bu devletin kurucu kadrolarının fikriyatı olan Kemalizme sadık rejim destekçilerinden oluşur ve bu kadrolar ile yararlandıkları rant sistemi artık neoliberal bir sermaye birikiminin önünde engel oluşturmaktadır. Neoliberal burjuvazinin temsilcisi olarak AKP Hükümeti, artık miyadını doldurmuş ve kastlaşmış öncüllerine açtığı savaşta, şimdi geldiği nokta itibarıyla, bugün başta parlamento olmak üzere dönüşüme tabi tutulması istenen kurumlarda kopan, tekelci devlet kapitalizminin rantiye sınıflarının partileriyle temsil edilen siyasi grupların ideolojik vaveylasının arasında yol almayı, kestirme yollar bulmayı, ara sokakları dolanmayı tercih etmeyecek kadar sıkışmış, bu durumu ortadan kaldıracak kadar da kendisini güçlü hissetmektedir.
Onu bu güçlü hissettiği noktaya getiren ise, neoliberal iktisadi ve siyasi ihtiyaçlara uygun, daha konsolide, hızlı hareket eden kurumlarla kuşatılmış ve parçalanmamış bir devlet çekirdeğini yaratmasına, şimdiye kadar gerçekleştirilen hamleler sayesinde ramak kaldığını düşünüyor olmasıdır. İktidarının ikinci döneminden itibaren AKP, “eski statüko” savunucularının dayanak bulduğu askerin, yasama ve yürütme üzerindeki gölgesini, üst düzey komutanları darbe hazırlığı içinde oldukları ve Kürt savaşı boyunca paramiliter örgütlenmeleri yönetmiş, darbeci kesimlerle ilişkili kişilerin de Ergenekon adlı şer örgütüne dahil oldukları gerekçesiyle tutuklayarak silmeye çalışmış, ordunun inisiyatifini yürütme organının yetkisiyle değiştirmişti. Bundaki başlıca amacı, ABD’nin koordine ettiği Hükümet’in şirksiz ve engelsiz çalışabilir hale gelmesini sağlamak ve orduyu da bu sürece tabi kılmaktı. MGK örgütlenmesi sayesinde yasama ve yürütme gücünü zımnen ordu ile paylaşan hükümetin eli, Ergenekon tutuklamalarının sağladığı elverişli koşullarda askerle anlaşma zemini bularak rahatladı.
Üst yargı kurumlarında çıkarılan patırtının ardından 12 Eylül’de referanduma sunulan anayasa paketi ise, HSYK, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kadrolaşmasında ağırlıklı belirleyenin hükümet olduğu bir düzenlemeyi içeriyordu. Böylece, anayasa değişikliği sürecinin ilk adımında, yargı sistemine de önemlice bir ayar çekildi. Elbette bütün bunlar yapılırken “eski statüko” savunucusu ve bekçisi yargı kurumları ve mensupları ciddi bir hükümet ve medya eleştirisinden de geçirildi.
Hükümetin yargıyla derdi esas olarak şuydu: Yasama organının ve yürütmenin KHK çıkarma yetkisine dayanarak kanunlaştırdığı o kadar çok başlık yargı konusu haline geldi ki, yasaların çıkarılması o işlemin fiiliyatta başarıyla yürümesinin garantisi bir türlü olamıyordu. Kamu kurum ve kuruluşlarının özelleştirilmesiyle başlayan dalganın enerji ve arazi rantının paylaşılmasıyla sürüyor olması, hem mevzuatla hem de halkla, hükümeti sık sık karşı karşıya getirdi. Danıştay’ın HES projelerine ilişkin verdiği yürütmeyi durdurma kararları, özelleştirmelerin “yerindelik” ilkesine takılması, TOKİ’nin özelleştirilmesi talebinde bulunduğu hazine arazileriyle ilgili yine yürütmeyi durdurma kararları, kentsel dönüşümle açığa çıkan rantın sorunsuz elde edilmesinde yargı kurumlarının ayak bağı yaratan tutumları ve nihayet Erdoğan’ın yakındığı gibi şehir hastaneleri ve hastane birliklerinin parlamenter “müzakere”ye şimdilik feda edilmesi… Örnekler çoğaltılabilir, ama özetle söylenebilir ki, yargı sistemi, özellikle Danıştay örgütlenmesi, mevcut haliyle sermaye dolaşım hızını yavaşlatan, rantın dağıtım sürecini uzatan bürokratik bir rol oynamaktadır. Hükümeti ve Erdoğan’ı rahatsız eden de bu kurumların mevcut yapısının hız kesiyor olmasıdır. Bu yüzden, 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği paketinde yürütmeyi durdurma kararlarının gerekçeleri revizyondan geçirildi ve yargı kurumlarının kadrolarının nasıl oluşturulacağı hükümetin işine yarar biçimde belirlendi.
Ancak bu süreç henüz tamamlanmadı; yakın geçmişte ağırlıkla devletçi kapitalizminin egemenlerinin ihtiyaçlarına uygun şekillenmiş Danıştay; öteden beri birikmiş içtihada göre davranan Yargıtay ve bu kurumlarda çalışan yüksek yargı mensuplarının örgütü HSYK’nın artık tasfiye edilmesi gereken geçmiş bir sürecin zihniyetine uygun davranmasının sonu gelmiş değil. Diğer yandan yürütmeyi durdurma talebiyle mahkeme sürecine havale edilen özelleştirme konuları, davacı kesimler (yani halk); meslek odaları ve kitle örgütleri bakımından yargı kurumları, hâlâ görünüşte de olsa bir hakem rolü oynadığından meşru sayılan bir başvuru noktası olmaya devam ediyor. Başbakan’a da, “ülkemizde öyle olaylar yaşandı ki. Yargı yasamanın da yürütmenin de alanına girmiştir. Yargının yerindelik değerlendirmesi yapması doğru değildir. Biz hükümet olarak adım atıyoruz. Galataport’un satışı olayını yargı engelledi. Bizim yapmamızı engelleyen yasama maddesi yok” diye yakınmak düşüyor.
Ancak “başkanlık sistemi”yle ilgili Hükümet talebini sadece tekelci sermayenin bugünkü görünür iktisadi çıkarlarıyla açıklamak yeterli olmayacaktır. AKP Hükümeti, hem tekelci sermayenin bir sınıf olarak beklentilerini karşılamak, hem de ABD’nin Ortadoğu’daki siyasi dönüşüm planlarına harfiyen itaat etmek bakımından sınıfına hiçbir zaman ihanet etmedi. Emperyalist devletlerin epeydir gündemine aldığı Ortadoğu’nun dizaynı, muhtemel bir savaş ile de aciliyet kapsamına alınmışken, özel bir anlam da kazandı. Bir zamanlar Irak işgaline hazırlanan ABD, Türkiye’nin bir nakil ve harekât merkezi olmasını istemişti. Ama tezkere, önüne yığılmış yüz binlerce emekçi de imzalanmasını istemediği için parlamentodan geçememişti. AKP’nin onuncu yılında ise, Suriye ile ilgili tezkere, yasama ve yürütme organları artık epey bir terbiye edilmiş olduğu için, rahatlıkla çıkarılabildi. Türkiye’nin Suriye sınırına Patriot konuşlandırılacağını Başbakan basından öğrendiğinde, “bize böyle bir talep gelmedi” dedi, ama Patriotların, yerleştirileceği ülkenin talebi olması gerektiği sufle edildikten sonra, tükürdüğünü yalayarak, talepte bulunmak zorunda kaldı. Emperyalistler ne NATO askerlerinin sınıra yerleştirilmesi, ne de sınırın olası bir taarruz için hazırlanması sırasında bir sorun yaşadı; AKP’lileştirilmiş yargı mevzuat itirazında bulunmadı, yasama ve yürütme emperyalist direktifler doğrultusunda, hiçbir çatlak ses çıkmadan, çıksa da AKP’nin sandalye sayısıyla püskürtülerek, son derece uyumlu çalıştı. Vb.
Ancak Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasının sürprizlere açık uzun bir süreç alacağı düşünülürse, AKP Hükümeti tarafından sağlanan her türlü kolaylığa alışan ve bu kolaylığı sonraki zamanlarda da garantiye almak için kurumsal kalıcılığa ihtiyaç duyan ABD’nin, Türkiye ile ilişkisinin bugünkü düzeyini konjonktürün sınırlayıcılığından kurtarıp yapısallaştırmak istediği de gündelik pratiğinden anlaşılabilir. Şu anda saflaşmaların yeniden kurulduğu, bir bozulup bir yeniden şekillendiği, ittifakların parçalanıp bir başka düzlemde tekrar inşa edildiği Ortadoğu’da ortaya çıkan her olasılığı hesap eden ABD ve Türkiye egemen sınıfları için kanun çıkarmanın gerektirdiği uzun parlamenter müzakere süreçlerinin, ağır çalışan yasal mekanizmaların tahammül edilecek bir yanı kalmadı.
Ortadoğu’da, bölgenin bütün enerji kaynaklarını ve bu enerjinin iletim hatlarını kontrol altında tutmak isteyen, yine bölgedeki ister savaş yoluyla ister hükümet darbeleriyle meydana gelecek olası altüst oluştan sonra ortaya çıkacak iri pastayı paylaşmak için sabırsızlanan emperyalistler için de ülkedeki her şeyin sadık bir siyasi figür tarafından kontrol altında tutulması, dikte edilen politikanın bürokratik labirentlerde zamana yayılmaması önemli görülüyor. “Kuvvetler ayrılığı”nın tasfiyesini ve “Başkanlık Sistemi” önerisini Hükümet böyle bir konjonktürde ortaya attı.
Hiçbir erk tarafından engellenemeyecek güçlü bir yürütme talebi, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun yeniden yapılanma siyasetiyle çok yakından ilişkilidir. “Bakanlar Kurulu ve bu kurulun bağlı olduğu Başkan” bileşimi, tam da bu ihtiyaca uygun bir formülasyon olarak düşünülüyor. Başkan’ın doğrudan seçimle iş başına gelmesi ve Bakanlar Kurulunu oluşturacak, üyeleri Meclis’ten seçmek zorunda olmaması, teknokratik bir yönetim kastının oluşumunu mümkün kılıyor. Burhan Kuzu’nun “teknodemokrasi” olarak adlandırdığı böyle bir sistem; parlamenter düzende partilerinin grup kararlarına uymak zorunda olan vekil profilinin de revizyondan geçirilmesini, parti disiplininden azad edilmiş, bakanlar kurulu başkan tarafından atandığı için bakanlık beklentisi kalmayan vekillerin oylarının bin bir yöntem denenerek satın alınabileceği veya etkisizleştirilebileceği bir Meclis fikri üzerine inşa edilsin umuluyor. Teknodemokrasi burjuvazinin üst kurullarda tedrici olarak denediği, engelsiz ve yasal kısıtlamasız, muhalefetsiz ve kamuoyu baskısız kendi kendini yönetim biçiminin genelleştirilerek bir siyasal biçim haline getirilmesinden başka bir anlama da gelmiyor. Başkana kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi de veren AKP’nin kurguladığı başkanlık sistemi, siyasal çatışmaların alanı halindeki, sokaktaki tepkiyi ister istemez, belli bir ölçüde göze almak ve “popülizme yüz vermek” zorunda kalan mevcut yasama organının baypas edildiği, yürütmenin bütün yönetim sürecine hakim olduğu, sokaktaki emekçilerin sesinin camdan duvarlara çarpıp çarpıp döndüğü bir sistem demek.
Önerilen biçim, az çok ABD’deki başkanlık sisteminden kopyalandı. Dünyanın en demokratik ülkesi payesini kendi kendisine yapıştıran ABD’de de, Başkan kendi bakanlar kurulunu kendisi belirliyor. Ancak Senato ve Temsilciler Meclisi’nden oluşan Kongre’ye, yani yasama organına yasa teklifinde bulunma yetkisi yok. İstediği yasaları çıkartabilmek için, Başkan, yasama organıyla “iyi ilişkiler” kurmak zorunda. Bu iyi ilişkilerin anlamı da, Beyaz Saray’da lobi faaliyetleri yürüterek yasama ve yürütme arasında aracılık yapan, bir yasanın çıkması için gereken oy sayısını komite üyesi ve senatör satın alarak sağlamaya çalışan ABD kapitalizminin kirli kastı, “görünmez el”in sinsi ve iş bilir aktörleri tarafından kuşatılmaktan başka bir anlama gelmiyor. Amerikan parlamentosunda bir yasanın çıkarılması sırasında çıkan bütün gürültü dürüst siyasetçilerin akıllarına yatmayan konulara karşı tepkilerini ifade etme biçiminden çok, büyük tekellerin lobicileri arasındaki kıyasıya rekabetin çıkardığı patırtıdır. Güçlü bir kuvvetler ayrılığının başkanlık sistemiyle uyumlu olduğu tek yönetim biçiminin olduğu iddia edilen ABD’de de bu ayrılık görünüştedir.
Diğer yandan ABD sisteminin, Türkiye’deki kopyalanması gündeme geldiğinde asıl nazik noktayı oluşturacak olan şey, ABD sisteminin eyaletler biçiminde özerk siyasi bölgelere ayrılmış olması ve her eyaletin ayrı bir parlamentosunun, ayrı güvenlik gücünün ve ayrı bir bürokrasisinin olmasıdır. Hükümet yetkilileri her seferinde Türkiye’nin eyaletlere bölünmeyeceğini tekrarladılar ve başkanlığın Türk tipi bir sistem olacağını söylediler. Ne var ki, Hükümet’in önerdiği başkanlık sistemi, aslında idari bir yeniden yapılanmayı da öngörüyor. Yerel yönetimlerin, ekonomik kaynakların kullanımını bürokratik bir biçimde sınırlayan mevcut yapılanmasının gözden geçirilmesi anlamına gelecek olan, şimdiye kadar Kürtler’in “demokratik Özerklik” talebi için bir referans olabilir korkusuyla Türk devleti tarafından bütün metni imzalanmayan Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, neoliberal kapitalizmin uzun süredir üzerinde durduğu, hizmet sektörünün özelleştirilmesi esasına dayalı bir yönetme biçimi. “Türk tipi” başkanlık sistemiyle birlikte sık sık da gündeme getirilir oldu.
Belediyelerin merkezden akan para musluğunun azaltılarak kendi kendilerine yeter ekonomik birimler haline gelmesini öngören Şart’ın kimi direktifleri konusunda, Türkiye çoktan yol almaya başladı. Eninde sonunda yerel halkın vergilendirilmesi, belediye yönetimlerinin kaynak sağlamak için doğrudan doğruya tekellerin kapısını çalmak zorunda bırakılmaları, sermaye birikim merkezi haline gelmek ve tekellerin kendi bölgelerine yatırım yapabilmesi için gerekli şartları yerine getirmek amacıyla diğer yerel yönetimlerle rekabete girme kıstaslarını yerine getirmek; hizmet sunumunun artık halkın ihtiyaçları gözetilerek değil, sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere çeşitlendirilmesi ve çekici hale getirilmesi anlamına gelen kendi kendine yeterlilik beklentisine kapıyı ardına kadar açmak, hükümetin/hükümetlerin şimdiye kadar siyasi nedenlerle kaçındığı bir dayatma olsa da, ajandadaki ağırlığını ve güncelliğini koruyor.
Uzun süredir yerel yönetimler ekseninde tartışılan “yönetişim” modeli ise, kent meclislerinin işletilmesi, “sivil toplum kuruluşları”nın oluşturulması gibi aygıtlar eliyle, şimdilik halkın ideolojik hazırlığı mahiyetinde sürdürülüyor. Yerel yönetimlere doğrudan doğruya sermaye sınıfı mensuplarının veya “sivil toplum örgütleri”nin temsilcilerinin dahil olması ve ayrıca halkın, yerel karar alma süreçlerine katılıyormuş gibi hissedebileceği kimi mekanizmaların işletilmesi esasına dayalı “yönetişim”, esasen tekelci sermayeye, birikim yapmak üzere kök salmak istediği yereli, dilediğince dönüştürme imkanı sağlaması bakımından, uluslararası finans kurumları tarafından küresel demokrasinin kurumsal unsurlarından sayılıyor. Böyle bir sistemde de, merkezi yönetimin kuvvetler ayrılığıyla yönetilip yönetilmemesinin çok kıymeti harbiyesi yok.
Gerçekleşmesi uzun bir sürecin konusu olan AB Yerel Yönetimler Şartı, yasama ve yürütmenin Başkan’ın tekeline bırakıldığı neoliberal idari paket, elbette Türkiye’nin özgünlüklerinin ve hız sınırlayıcı siyaset geleneklerinin göz önünde bulundurulduğu bir siyaset düzleminde irdeleniyor. Daha Arap Ayaklanmaları zamanında IMF, DB gazıyla ülkeyi bölgenin lideri veya modeli olarak görmeye başlayan, ama bu liderlik ve modelliğin emperyalistler tarafından açıkça Mısır’a ihale edildiği gerçeğiyle burun buruna kalan AKP Hükümeti’nin, bir şansını da, Suriye sorununda koçbaşı rolünü oynamak üzere kendisini ortaya atarak, türlü türlü provokatif girişkenlik göstererek yakalamaya çalışsa da, daha yapılacak çok ev ödevi var! Kendisine değişik vesilelerle sık sık yapılan hatırlatmalar, Ortadoğu’nun, model neoliberal ülkesi olma konusundaki cevvalliğinin motivasyonu oldu. Bu dönüşümü sağlayabilmek için, büyük harfle yazılan Yürütmeyi yasamanın ve yargının dokunamayacağı bir pozisyona çekmek, kırmızı telefondan gelen direktifleri vakit kaybetmeden uygulayabileceği yapısal ve yasal dönüşümü gerçekleştirmek için de acele ediyor.
Tam da bu ihtiyaç yüzünden kuvvetler ayrılığı ilkesini eleştirmeye başlayan Erdoğan’ın arkasında, burjuva sınıfının bir bütün olarak, ortak çıkarlar ekseninde eskisine göre daha birleşik bir sınıf haline gelme eğilimi var. Bu sınıfın şimdiki veya müstakbel siyasi temsilcilerinin alt sınıfları şiddet dışında yollarla sakinleştirmek ve bu mekanizmayı halkın, herkesin devleti izlenimini yeniden yeniden üretmek üzere çalıştırmak gibi bir ihtiyacı da yok.
Peki, bu süreçte emekçilere ne olacak? Başkanlık sistemi önerisi, onu tamamlayan ve yukarıda kısaca anlatılan diğer süreçlerle birlikte değerlendirildiğinde, emekçi sınıflar için hiç hayırlı olmayacak bir yola girildiği söylenebilir. Burjuvazinin artık miyadını doldurmuş, ağırlıkla devletçi kapitalist birikim rejimi dönemine ait “sosyal devlet” veya “hukuk devleti” denilen siyasal yönetim biçiminin tasfiyesi, böyle bir rejim çerçevesinde uzun mücadelelerle elde edilmiş ve yasal güvenceleri sağlanmış kazanımların da tasfiyesine devam edileceği anlamına geliyor. Ama sadece bu değil, tasfiyelere karşı sınıfın alışık olduğu mücadele zeminini ve sistemin geleneksel ögeleri haline gelmiş elverişli mücadele araçlarını kullanabilme olanağının da ortadan kaldırılacağı bir dönemin sembolik işaretini oluşturuyor başkanlık sistemi.
Çoktan beri alt sınıflarla ilişkilerinde, onlara, yanlış kararların, emekçilere zarar veren uygulamaların kuvvetler ayrılığı esasıyla kurulmuş yönetim biçiminde mutlaka direkten döneceği mesajını yeniden yeniden üretme kaygısı duymuyor neoliberal burjuvazi. Devlet ile emekçi sınıflar arasında çıkan çatışmayı bir biçimde yatıştırarak “demokrasilerde çare tükenmez” inancını canlı tutan hakem kurumların korunmasını, bir yol tıkandığında bir başkasının zorlandığı böylece sınıf mücadelesinin yasal sınırlar içinde sönümlenmesinin kolaylaştığı mekanizmaları güçlendirmek gibi bir derdi de kalmadı. Kitlelerle devlet arasında tampon organlar yaratmaya, iletişim kanallarını oluşturmaya hiç ihtiyaç duymuyor; var olanları da gözden çıkarıyor. Bu demektir ki, sınıflar arasında ölümcül bir çatışma çıkmasın, çıkarsa kolaylıkla söndürülebilsin diye oluşturulmuş frenleyici ve denetleyici kurumlar artık gereksizleşti. Kitlelerin bu devletin herkesin adaletinden yararlandığı bir devlet olduğu, hiçbir sınıfa ait olmadığı fikrini üretmeye elverişli kurumsal yapılarla yaşamasına gerek yok. Burjuvazi, siyasal modelini, Türkiye’de Burhan Kuzu’nun deyimiyle iktidarın kişiselleşmesi , açıkçası diktatörlük olarak belirledi…
O halde, bu durum, emekçilere karşı açılan apaçık bir sınıf savaşıdır. Bu sınıf savaşını on yıldır görmezden getiren şey, Hükümet’in dini referansları bolca kullanarak, müminlere öte dünyada hayat parsellemesiydi. Yalancının mumunun yatsıya kadar bile yanamayacağı bir dönüşüm, Marx’ın dediği gibi, en dibe ininceye kadar biriktirmeye devam eden kitlelerin, sonra yükselmek için bu derinlikten güç alacaklarını düşünerek süreç iyimser okunabilir.
Kuvvetler ayrılığını bir ilke haline getirebilmek için, burjuvazi aristokrasiyi; işçi sınıfı da, buna ihtiyacı kalmadığı güne örgütlenmek için burjuvaziyi zorlamıştı. Daha ilk deneyiminde, işçi sınıfı, onu elverişsiz bir alet olarak bir köşeye attı ve kendi demokrasisini kurarak burjuva parlamentarizmiyle hesaplaştı.
Şu anda öyle görünüyor ki, kuvvetler ayrılığı, işçi sınıfının o günü hazırlamak için burjuvaziyi uygulamak zorunda bırakması gereken bir norm olmaya devam ediyor. Ama bu, basitçe, burjuva diktatörlüğünün bir siyasi biçimine göre diğerini tercih etmek anlamına gelmiyor. Kuvvetler ayrılığını Locke ve Montesquieu icat etmemişti; onu, tarih yazma sürecinde kozlarını henüz paylaşamamış sınıflar, kendilerine bir varlık ve iktidar alanı sağlamaya elverişli olduğu için hayata geçirmişlerdi. Dolayısıyla kuvvetler ayrılığının bundan sonraki akıbetini, bu kuvvetleri onun işine yarayacak biçimde yeni bir forma sokabileceği bir siyasal devrimi gerçekleştirmek için mücadele eden işçi sınıfının burjuvazinin karşısındaki mevzilenmesi ve bu mevzilenmelerin tarihsel bağlamı belirleyecektir.
Kağıt üzerindeki değişim hiçbir şeydir, aslolan sınıfın iktidar mücadelesidir.

Bir kongre vaazının ideolojik içeriği

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin Dördüncü Kongresi’nde kürsüde iki buçuk saat kalarak yaptığı açılış konuşması, on yıldır tek başına hükümette olan bu partinin kendi geçmişini ve geleceğe dair “vizyonunu” ilan etmesi bakımından hem AKP hem de medya tarafından önemsendi. Kongre konuşması birçok televizyon kanalından naklen yayınlandı; ardından da, her şeye değinerek hiçbir şey söylememiş olmak, değinilen her konunun gerçeklikle ilişkisinin ideolojik bir hamasetle çarpıtılması bakımından örnek sayılabilecek bu metnin içeriği üzerine yazılı basında bir hayli kalem oynatıldı.
Kongre günü öncesinde, Başbakan’ın ulusun şanlı geçmişinden başlattığı ve parlak geleceğinden söz ederek bitirdiği konuşması ile ilgili, bunun 2007 seçimlerinde olduğu gibi “herkesi kucaklayıcı” bir balkon konuşması olacağına dair bir beklenti oluşmuştu. Bu beklentinin oluşmasında yandaş basının ve liberal yazarların rolü önemli olsa da, asıl olarak Erdoğan’ın kongreden birkaç gün önce verdiği demeçlerin etkisi büyüktü. Daha 2011 seçimleri sırasında Kürt sorununun çözümü konusunda “açılım” dönemindeki söylemlerinden tamamen geri adım atan neredeyse 90’lı yıllardaki şiddet dozunu uygulamaya geri dönen hükümetin başının, müzakerelerin yeniden başlayabileceğine, hatta “İmralı ile görüşülebileceğine” dair sözleri böyle bir beklenti yaratmıştı. AKP’nin hükümetteki onuncu yılında gerçekleştirdiği dördüncü kongresi bu nedenle pür dikkat izlendi. Ama Başbakan Kürt sorununun çözümü konusunda, değil çatışmaların bitirileceğine dair bir irade gösterileceği imasında bulunmak, burnundan kıl aldırmadı bile. Kürt sorununun çözümünü terörle mücadele konusu olarak gördüğünü bir kez daha ilan etti ve “benim Kürtlerim” diye andığı bir kesimi yedeklemeye yönelik “terör ile Kürt sorununu ayıralım” diyen eski teze sahip çıktı. Denebilir ki, halkta yaratılmış Başbakan’dan ikinci balkon konuşması beklentisi hayal kırıklığı yaratmak dışında sonuç vermedi.
Başbakan’ın açıkta kalan kollarının sadece Kürt sorununda değil; ekonomi, kadınlar, kentsel dönüşüm, eğitim, sağlık, Ortadoğu vb. üzerine konuşurken de halkı kucaklamakta cimri olduğu görüldü. Bu kolların kucakladığı kesimler de vardı elbette. Bunlar, Başbakan son on yılda ekonominin nasıl büyük bir yüzdeyle büyüdüğünden, gayri safi milli hasılanın nasıl büyük rakamlara ulaştığından dem vururken, büyüyen pastanın en büyük parçasına el koyan sermaye sahibi kesimler idi örneğin… Kentsel dönüşümde hiçbir ailenin mağdur olmasına izin vermeyeceğiz derken, bu hamasetin gizlediği yıkımdan yükselen rant ve inşaat burjuvazisiydi örneğin. Ya da 2-B yasasını çıkarmakla övünürken, ormanlık arazilerin inşaata açılmasından sonra mal varlığını binlerce kez katlayan Ali Ağaoğlu tipi türedi burjuvalardı. Ve yine örneğin Arap Baharı’nı Türkiye’nin nasıl heyecanla karşıladığını anlatırken, kitlelerin devrimci ayaklanmalarının ardından bölgede kurulan ABD yanlısı yeni diktatörlerdi. Veya sağlıktaki dönüşüm programı sayesinde uluslararası tekellerle ortaklıkları aracılığıyla kurulan büyük hastane zincirlerinden nemalanan AKP bürokratları, yandaşları ve akrabalarıydı. Çoğaltılabilir.
Başbakan’ın metni hızla gelişmiş bir Türkiye tablosu çizerken, bu hükümetin, temsil ettiği sınıfın on yılda kalkınıp palazlanmasına, Türkiye’deki sermaye birikiminin yeni olanaklarının yaratılışına yönelik coşkun bir üslup taşıyordu. Metinde, emekçilerin, ezilenlerin hayatında olumlu tek bir değişimin izi yoktu. Onlara, kala kala, aslında yıllardır söylendiği için değil, koca bir yalan olduğu için anlamı kalmayan “biz kimsenin hayat tarzına müdahale etmedik, etmeyeceğiz” vaadi kaldı. Ki, uluslararası sermayenin Türkiye’deki dolaşımının önündeki hukuki engelleri kaldıran, rantiye burjuvazinin kanatlarını yeni rant alanları yaratarak rüzgârla dolduran, bütün bunları yaparken de işçilerin ve emekçilerin hayatını darmadağın eden bir hükümetin kimsenin “yaşam tarzına karışmadık” beyanı gerçeklikle uyuşmuyordu.
Başbakan’ın yarattığı beklentinin fos çıktığına ilişkin saptamalar daha çok Kürt sorunu üzerine yaptığı değinmeleriyle ilişkilendirildiği için, hayal kırıklığı da daha çok bu sorun üzerinde şekillendi. Türkiye’nin öncelikli ve en acil sorunu üzerine kamuoyu duygusunun, çözülmezse olmaz noktasında şekillendiği bir ortamda böyle bir beklentinin büyüklüğü ile hayal kırıklığının boyutu arasında doğrusal bir ilişkinin olması doğaldır. Ancak Başbakan’ın konuşmasının ruhundan bu metnin okunduğu kongrenin düzenlenişine kadar, hiçbir şey, nüfusun çoğunluğunu içermeye ve kapsamaya ilişkin iyimserlik duyulabilecek tek bir veri sunmadığı gibi, kongre, tam bir dışlayıcı pratik sergiliyordu. Başbakan’ın her kesimi kapsamaya, herkesi kucaklamaya çalışıyor gibi yaptığı her an ise, nesnel gerçeklik tarafından anında tuzla buz oldu. Dini ve etnik milliyetçilik yapmadık, yapmayacağız derken, evleri işaretlenen, huzursuz edilen Alevilerin; işkenceye sıfır tolerans derken, ipliği pazara çıktığı halde emniyet müdürü olarak atanmasında ısrar edilen işkenceci polisin imgesi ister istemez zihinlerde belirdi ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını getirdik derken, bireysel başvurunun artık nasıl imkânsızlaştığı gerçeği Başbakan’ın konuşmasının satırlarının arasından sırıttı.
Kongreye çağırılan konuklar esas olarak Ortadoğu ve Arap Dünyasından seçilmişti. Emperyalizmin yükselen değer haline getirdiği yeni ve eski diktatörler, ABD ile uyumlu olduğu için hükümetin de kıymet verdiği isimler bu kongreye dahil edildi. Konuklardan biri Barzani idi ve onun kongrede Kürtçe konuşma yapması, AKP’nin kendi kırmızı çizgilerini aştığının işareti olarak yorumlandı. ABD’nin Ortadoğu’yu dizaynında bir müttfefik olarak ilan etmesinden, Türkiye’yi onunla dostluğa zorlamasından ve AKP Hükümeti’nin de PKK’yi durdurabilmek için baskı yapabileceğini düşündüğünden, geçmişte kavgalı olduğu Kürt lidere şimdilik büyük bir muhabbet besliyor olması, Kürtçe’nin resmi kurumlarda kullanımı konusundaki siyasi pratiğinde kırmızı çizgilerinin kalktığı anlamına gelmez. Ancak hükümetin pragmatizmi Barzani’den Kürtçe işitmeyi bir zul saymaz, ama mahkemelerde Kürt tutsakların Kürtçe savunma yapmaktaki ısrarlarını sayar. Başbakan, kucakladığı Kürtçe ile kucaklamayacağı Kürtçe arasında Bu kongrede bir sınır çizmiştir.
Kongre’ye çağrılı konuklar arasında Batı’dan kimse yoktu. Bu tercihin, Avrupa Birliği’nin kapısında uzun süre bekletilmiş olmaya tepkiyle, Avrupa Birliği ile ilgili beklentilerin ikinci plana düşmesinden kaynaklı eyvallahı olmamakla ilgili görünür nedenleri olduğu gibi, Türkiye’nin son on yılda, AB’a burun kıvırabilecek cüreti kazanmasına yol açacak biçimde ABD’nin hegemonyasına girmesinin de etkisi vardır. Ki bu hegemonya altında Türkiye, ABD’nin taşeronluğunda Ortadoğu’da etki bakımından İsrail’le yarışacak bir özgüvene sahip olmuş; karşılığında da bir dizi vaatler almış durumdadır. Hükümet Ortadoğu’nun dizaynında ABD’ye yakınlığı oranında rol oynayabileceğine inanmıştır.
Diğer yandan Avrupa Birliği’nden dayatılan ve aslında ABD’nin de IMF ve Dünya Bankası gibi finans kurumları ve uluslararası anlaşmalar aracılığıyla dikte ettiği neoliberal iktisadi ve siyasi düzenlemelerin hayata geçirilmesinin ve bu sayede ülke kaynaklarının uluslararası sermaye birikimine büyük bir hızla açılabilmesinin, yeni birikim alanlarının ve pazarlarının yaratılmasının önündeki siyasi ve bürokratik engellerin bertaraf edilmesi konusunda hükümetin, gelmiş geçmiş benzerlerinin arasında en sadık emperyalizm müttefiki olmasına karşın bu gayretinin AB tarafından takdir edilmiyor olması bu tepkiyi doğurmuş, Ortadoğu’da Yeni Osmanlıcı hayallerinin gerçekleşebilirliğine dair kanısı güçlendikçe Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarında at koşturabilme ihtimalini AB’a dahil olmaya tercih etmiştir. Nitekim Kongre’den hemen sonra Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Burhan Kuzu, Türkiye’nin demokratikleşme karnesini içeren AB İlerleme Raporu’nu bir televizyon kanalındaki söyleşi sırasında çöpe atmaya kalktı ve AB’dan sorumlu Bakan Egemen Bağış da “AB’nin kırık aynasının bizim için büyük ölçüde yol gösterici olmaktan uzak bir ilerleme raporunu ortaya çıkardığını görüyoruz” diye konuştu. Bu metinde AB basın özgürlüğü, adil yargılama hakkı, gayrimüslim cemaatler ile Alevilerin kısıtlamaya tabi tutulmadan faaliyet gösterebilmeleri, işkence vb. gibi hükümeti halkın gözünde de köşeye sıkıştıran bazı konular ele alınmış, ancak bunlar hükümetin öncelikleri arasında olmadığından gündeme getirilmiş olması bir rahatsızlık yaratmıştır.
AKP kongresi aynı zamanda hükümetin evrensel kültürün Batıda oluşmuş kodlarını reddettiğinin açık bir ilanı olarak da okunabilir. Muasır medeniyete nasıl ulaşılabileceği konusundaki tartışma eskiden beri sürer ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu çelişkilerinden birisi de bu tartışmadır. İttihat Terakki kadrolarından bir kesiminin “Batı’nın bilim ve teknolojisini almak ama milli kültürü koruyarak ilerlemek” mottosu; AKP’de sermaye birikiminin bütün teknik olanaklarıyla uzlaşmak ancak demokratik birikimi geçmiş yüzyıllara dayanan Avrupa halklarının mücadelelerinin bir prosedür haline gelmesinde rol oynadığı laiklik, azınlık ve insan hakları, adil yargılanma gibi beklentileri “ulusal gerekliliklere” uymadığı gerekçesiyle reddetmek noktasına dönüştürülmüştür. Diğer yandan AB’da son birkaç on yıldır halkların demokratik teamüllerinin püskürtülmesi için yapılanlar ile, insan hakları, azınlık hakları, adil yargılama gibi kavramların “güvenlik devletleri”, “güvenlik Avrupası”nun inşası adına gözden çıkarılmasındaki iki yüzlülük Türkiye’nin kendisine demokrasi paketi kapsamında dikte edilen konuları elinin tersiyle itmesini kolaylaştıran gelişmelerdir ve aslında AB’ın artık içinin çoktan boşaldığı herkesin malumu olan demokratik söyleminin artık hiçbir yaptırım gücünün kalmadığının da göstergesidir. Dolayısıyla İlerleme Raporu’nun hükümet yetkilileri tarafından kızgınlıkla karşılanmasının bir bakıma AB’ın şimdiki ruhu ve yönelimiyle uyum içinde olduğu söylenebilir.
Tam da bu yüzden AKP, bundan böyle doğulu diktatörlerle kolkola yürüyeceğini böyle alenen ilan edebilme zeminini bulurken krizdeki Yunanistan’a ve İtalya’ya, halkın demokrasi taleplerine hiç aldırmadan teknokrat hükümetler tayin eden AB’ın yönelimine uygun bir biçimde piyasanın liberalleşmesinden, ama siyasetin totaliterleşmesinden yana tercihini kullanmıştır. Bu konuda da karşısına kaydadeğer liberal demokrat bir muhalefet çıkamamıştır. Zira piyasanın liberalleşmesiyle siyasetin de liberalleşebileceği, demokrasinin en iyi liberal piyasa ekonomisi içinde tesis edebileceğini savunan, yayan ve iddia eden memleket liberallerinin de olgular karşısında söyleyecek fazla bir şeyi kalmamıştır. Liberal piyasa işleyişinin 2009’dan beri başta Yunanistan olmak üzere ülkeleri nasıl çöküntü bölgesine çevirdiği, AB bu çöküntü bölgesindeki piyasaya “devlet” müdahalesinde bulundukça, hem ülke ekonomisi açısından hem de emekçiler açısından durumun daha vahim bir hal almasına yol açtığı düşünülürse AB’ın artık iki yüzlülüğü ayyuka çıkmış söyleminin, yaptırım gücü zayıflamış, dostlar demokrasi derdinde görsün kıvamındaki dayatmalarının demokrasi adına savunulabilecek hiçbir yanının kalmadığı bu kesimler tarafından da nihayet fark edilmiştir. AKP’nin, kongresinde Yeni Osmanlıcı ideolojik mesajlar veren aile fotoğrafı çektirebilmesini mümkün kılan da sürecin böyle gelişmesi olmuştur.
Bu aile fotoğrafında Başbakan yalanların karşısına başka bir yalanla çıkmıştır. Türkiye’nin gerçek resmi, fotoğrafın gösterdiği ile göstermediği ve Başbakan’ın konuşmasının içerdiği ile gizledikleri; ön planda olan ile arka planda bırakılan arasındaki ilişkiden anlaşılabilir daha çok. Başbakan’ın söylediği her şey, her vaat ve her saptamadan yaptığı çıkarımlar “hayır yalan söylüyor, aslında durum şu” demekten alıkoyacak bir doğruluk ve kesinlik iddiasını yansıtamamaktadır bu fotoğraf.
Özetle metin, Başbakan’ın ifadeleriyle, aslında “ötekileştirmenin”, dışlamanın, kapsamamanın, kendi kafasında resmettiği AKP’ye oy veren yurttaş profilinin geride kalanlara üstün tutulmasının bir kanıtı; AKP’nin stratejik planlarının dışında kalan her şeye esas olarak sırtını döndüğü, cezalandırdığı, fakat bunu, “asla böyle yapmadığı”na yemin ederek yaptığını gösterdiği ideolojik bir metindir.
Konuşmanın bu ideolojik ağırlığı önemlidir. Çünkü tam da ideolojik bir düzlemde, AKP istatistik veriler üzerinde oynayarak çıkardığı sonucu siyasetin hizmetine sokabilir, geçmişle gelecek arasında istediği gibi bir bağlantı ve süreklilik yaratabilir, tarihi yeniden yazabilir, güncel durumda esasen doğru olmakla birlikte gerçekliğin ancak küçük bir parçası olan bir ayrıntıyı gerçekliğin bütününün yerine geçirebilir veya o gerçekliği gizleyebilir. Başbakan bu konuşmasında çağrışımları yönetmeyi tercih etmiştir. Örneğin okullarda bedava kitap dağıtmakla övünmüş, daha önceki hükümetlerin yapmadığı bu hizmeti öne çıkarırken, eğitim sistemindeki özelleştirme üzerine bir şey söylemediği gibi, 4+4+4 sistemine bağlı olarak dindar nesiller yetiştirme eğiliminin altını çizerek, dindar kesimlerin çağrışımlarını harekete geçirmiş, bu sistemin yıkıcı etkisinin yol açacağı teyakkuzu nötrleştirmiştir. Ama diğer yandan, AKP Hükümeti döneminde açılan okul sayılarından bahsederken, kaç tane imam hatip lisesi açıldığından, kaç düz lisenin –velilerin ve öğrencilerin protestosuna rağmen– imam hatipe dönüştürüldüğünden söz etmemiştir. Bu tercihin, AKP kitlesi dışında kalanların tepkisini su yüzüne çıkarmamakla alakalı olduğu söylenebilir. Konuşmanın ideolojik içeriği; sözde sınıfsız, imtiyazsız ve kucaklanan, ama özellikleri hükümet tarafından tasarlanmış muhafazakâr bir kitleyi memnun edecek, ancak bu kitlenin dışında kalanları sessizleştirerek dışlayacak biçimde belirlenmiştir…  Ki bu sessizlik de, tasavvur edilen kitlenin altını çizip olduğundan daha esnemez, değişmez ve kudretli göstererek, bunun dışında kalanların da, yokmuş gibi veya varsa bile nasılsa kaçınılmaz olarak bu ana gövdeye dahil olacak bir potansiyel olduğunu ima ederek, ama o zamana kadar ele avuca gelemeyeceği için Başbakan’ın kollarına alamayacağı sezdirilerek, AKP’nin toplum mühendisliğine katkıda bulunacaktır. Başbakan’ın “benim” sözünün altını çizerek seslendiği Kürtler dışında kalanlar ile, “kimsenin hayat tarzına karışmadık” diye göz kırptığı “endişeli modern” kategorisindeki laik kitle böyle bir kitledir; bir gün ancak imana geldiklerinde, AKP’nin sırat köprüsünden geçme kriterlerini yerine getirdiklerinde kucaklanması muhtemel kitle…

GEÇMİŞLE GELECEK ARASINDA
YENİLGİDEN ZAFERE
Başbakanın konuşması, bir siyasetçiden beklenen konuşmanın özelliklerini taşımaktan ziyade, minberde bir din adamına dönüşen muharebe komutanının vaazı olarak kalmıştır. Sezai Karakoç’un Allah’a yazdığı “Sevgili, en sevgili, Ey sevgili” diye biten şiiriyle başladığı bu vaazda epey uzun zaman tutan bir selamlama bölümü olmuştur. Önce “Rabbe” gönderilen selamdan daha sonra, Ortadoğu’nun isimleri tek tek sayılan bazı kentleri, bölgeleri ve nihayet “bağımsızlık mücadelesi veren” Suriye halkı da payını almıştır. Başbakan, emperyalistlerin beslediği, silahlandırarak desteklediği radikal İslamcı, sözümona muhalif çetelerin oluşturduğu “Özgür Suriye Ordusu”nun adını zikretmekten imtina ederek Suriye halkına genelleştirdiği bir muhalefeti selamlamıştır. Bu muhalefetin Hatay’daki kamplarda konaklatıldığı, gündüz sınırı geçerek Suriye içlerinde çatıştıktan sonra Türkiye’ye geri döndükleri biliniyor. Hükümet’in kampların kapısını medyaya ve siyasetçilere kapatarak saklamaya çalıştığı bu ilişki, “Özgür Suriye Ordusu” komutanlarından kimilerinin teyidi ve iç ve dış basının gayretleriyle ayan beyan ortalığa döküldüğünde, çeteler, ağırlıklı olarak Suriye’ye çekildiler. Esad rejimine karşı Suriye halkının silahlı temsilcileri olarak lanse edilen bu güçlere Türkiye epey yatırım yapmıştı ve komşu ülkeyle savaş şartlarını zorlayan ve BM’yi ve “uluslararası toplum”u ataletle suçlayan, bunu yaparken de, hava sahasını ihlal etmekten yolcu uçağını zorla indirmeye kadar her türlü tacizi uygulayan Hükümet’in bu gözbebeği çetelere özeni hâlâ sürmektedir. Suriye’deki halk muhalefetini de ezip sindiren, tamamen ABD’nin bölgedeki hesapları için taşeron ve piyon olarak kullandığı terörist gruplar, Başbakan’ın nezdinde bağımsızlık mücadelesi veren halk olmuştur! Başbakan, Suriye halkı adına bunları kucaklamıştır bu konuşmada.
Diğer yandan vaazdaki selamlar, Sultan Alparslan, Kılıçarslan, Selahattin Eyyubi, Fatih, Yavuz, Kanuni Sultan Süleyman’dan geçerek, Gazi Mustafa Kemal’e, oradan da Menderes’e ve Özal’a gönderilmiştir. AKP’nin kendisine seçtiği tarihsel süreklilik çizgisi, Cumhuriyet’in Mustafa Kemal’den sonrasını içermez. Aradaki elli yılın vebali CHP’ye kesilmiştir. Mustafa Kemal döneminde yapılanları ise “yakın arkadaşları”nın marifeti olarak gösterip, bir tabuya dokunmanın yol açacağı tepkiden ustaca sıyrılmaya çalışmıştır Başbakan. “Tek Parti” döneminin kötü icraatleri içinde öne çıkardığı ise, dindarlara yapılan baskılar ve darbeci gelenektir. Böylece, devlet ile onun yürütücü organlarından biri olan hükümetler arasında bağımsız bir ilişki varmış gibi, şu anda yürütücülüğünü AKP’nin yaptığı devleti tarihsel günahlarından da aklama yoluna gitmiştir. Aslında bu, AKP’nin her zaman yaptığı bir şeydir ve başta Başbakan olmak üzere AKP kadrolarının da devletten zulüm gören, cezalandırılan, “ötekileştirilen” kesimler arasından geldiğini iddia edebilmesi için başvurulan ideolojik bir dayanaktır. Bu yüzden, AKP, kendisine oy veren ezilen, yoksul emekçilere, “halkın arasından çıkmış, devlete mesafeli bir parti” görüntüsü çizebilmiştir. Çok partili rejimin alameti farikaları Menderes ve Özal’a gösterilen sadakatin de, demokrasinin veya daha genel anlamda halkın seçiminin birer ürünü olmalarından kaynaklandığı imasının verilebileceği ideolojik zemindir, bu. Oysa Erdoğan’ın örneğin Özal’ı kayırmasının demokratik bir tercihle alakası yoktur. Özal’ın imzaladığı, 12 Eylül döneminden az önce çıkarılan, özelleştirmelerin ve sendikasızlaştırmanın ilk yazılı belgesi 24 Ocak Kararları’nın açtığı yolun bugünkü varyantında yürüyen AKP, haklı olarak kendi soy ağacında Özal’la taçlanmıştır. Ve 12 Eylül darbesi olmasaydı, bu kararlar o kadar kolay –ya da hiç– uygulanamayacaktı. Darbelere karşı olan, darbecileri yargılamakla övünen AKP için, 12 Eylül mimarları, başta Özal olmak üzere birer velinimettir doğal olarak. Başbakan’ın Nakşibendi kökenli iki başbakan Menderes ve Özal’a gönderdiği selam, bu başbakanların dinsel yakınlıkları üzerinden konu edinilmiş haliyle, işte bu iktisadi ve siyasi nesep ilişkisini gizlemektedir. Dersim Katliamı tek parti döneminde gerçekleştirildiği için “gerekirse özür dileriz” diyebilen Başbakan’ın gündemine Menderes dönemindeki 6-7 Eylül katliamı hiç girmemiştir. Menderes ile ilgili tek gündemi İnönü zamanında Türkçe okutulmaya başlanan ezanın yeniden Arapça okunur olmasındaki rolüdür ve bunu muhalefet partisini köşeye sıkıştırmak adına sık sık da zikretmiştir. Böylece AKP’nin topluma ve aslında kendisine çizdiği şanlı tarihin bir parçası olarak Alparslan’dan bu yana gelen “Türk büyükleri”nin işlendiği ucuz ansiklopedinin sayfalarında, Özal ve Menderes, resmi kaftan ve kavuk giydirilerek soyutlanmışlardır. Başbakan’ın nezdinde Menderes neredeyse tek parti diktatörlüğüne karşı, Özal da neredeyse 12 Eylül darbesinden sonra kurulan “demokrasinin” zaferinin temsilcisi olarak telakki edilmiştir.
AKP Hükümeti başından beri kendisini demokrasi için verilen büyük kavganın komuta merkezi olarak ilan etmeye özen gösterdi. Uluslararası tekellerin ihtiyacına uygun olarak siyasal, hukuki ve askeri kurumlarda; yani rejimin temel dayanaklarında birtakım düzenlemelere giderken bunu halkı Cumhuriyet dönemi boyunca ezen baskıcı ve statükocu kurumlara yönelik açılmış bir cihad ilan etti ve halkın sahiden de bu kurumlara yönelik nefretini siyasi bir ranta çevirerek arkasına almaya çalıştı. Orduyu, darbe heveslisi generalleri tutuklayarak, hukuk kurumunu üst yargı kurumlarının mevzuatını ve kadrolarını yenileyerek reorganize etmeye çalıştı. Hükümetin ikinci dönemi kurumlara çekidüzen verilmesiyle geçmişti. Bunun oldukça çatışmalı bir süreç olduğu hatırlanacaktır. Ancak yeniden yapılandırma, vaat edildiği üzere halkın her türlü baskıdan ve vesayetten kurtulacağı demokratik bir rejimin tesisiyle sonuçlanmadığı gibi AKP giderek bütün bu kurumları sevk ve idare eden, kimilerinin Ankaralılaşmak kimilerinin devletleşmek olarak tarif ettiği üzere, hesaplaştığını iddia ettiği tek parti diktatörlüğünü kendi bünyesinde yeniden inşa etti. Türkiye’deki siyasal dönüşüm aslında şimdilerde bölgede askeri diktatörlükleri tercih etmeyen, darbeciliğin şimdilik rafa kaldırılmasından yana olan böylece de reorganizasyonu darbecilere karşı açılmış demokratik bir savaş olarak ilan etme fırsatı yaratan emperyalizmin güncel politik çıkarlarıyla uygundur. Ancak bu işlem egemen sınıfın, eski bürokratik ayrıcalıklarından ve rejimin eski işleyişinin mümkün kıldığı rantlardan yararlanmaya devam etmek isteyen “statükocu” kesimleriyle AKP gibi, emperyalizmin yeni ihtiyaçlarını anlayan ve bunu karşılamak için de büyük bir sadakatle işe koyulan kesimler arasında hem alttan alta hem de kamuoyunun gözünün önünde gelişen çatışmalara da yol açmıştır. Askeriye eninde sonunda bu süreçle uzlaşmak zorunda kalacaktı ve siyaset ile silahlı güç arasındaki kavga kanlı muharebelere yol açmadı. Ancak hükümet bu sürecin siyasi rantını sürekli olarak kullandı ve kendisini demokrasi mücadelesini kazanan bir parti olarak sürekli lanse etmeye devam etti. Bunun ardında ise mevcut demokrasi kırıntılarının bile tasfiye edildiği gizlenmeye çalışılıyordu. Kongre’ye yansıyan üslup da bu doğrultudadır.
Başbakan’ın konuşmasının pek çok yerinde zafer ve yenilgi sözcüklerinin geçmesi bir raslantı değildir. Bütün tarihi bir fetih, intikam, uğruna kan dökülen değerlerin çatıştığı bir arena olarak gördüğü, konuşma metninin son cümleleri arasında bir kez daha “Biz yenilgi yenilgi büyüyen bir zaferle geldik” diyerek altını bir kez daha çizdiği bu rövanşist üslup, dini bir içerik taşısa da, her yenilgi ve zafer muhabbetinden sonra sayılıp dökülen icraatlere eklendiğinden, aslında son derece dünyevi çağrışımları vardır. Karikatürize edilirse, bu üslupla şöyle seslenmiştir Başbakan: Biz terörle mücadele ediyoruz, yenilgi yenilgi zaferle geldik; kentsel dönüşümde şehirleri yerle bir ediyoruz, yenilgi yenilgi zaferle geldik; kriz bize uğramadı, ama Türkiye burjuvazisinin kasasını silme doldurduk, yenilgi yenilgi zaferle geldik; termik santrallerle hidroelektrik santralleri kurarken köylülerle çatıştık, yenilgi yenilgi zaferle geldik; yollar köprüler yaptık, böylece otomobiller sattık, TOKi’ye arazileri yağmalattık ve yenilgi yenilgi zaferle geldik; 4+4+4 ile zorunlu eğitimi kaldırdık, gençliği dindarlaştırmak için eğitim reformu yaptık, karşı çıkan öğrencileri ve velilerini dövdük, tecavüzcülere ve kadın öldürenlere mahkemelerde az ceza verilmesini telkin ettik yenilgi yenilgi zaferle geldik…
Başbakan’ın konuşma metninin içeriği burada karikatürize edilmiştir, ama abartıdan kaçınıldığında bile içeriğin tam da böyle kurgulandığı anlaşılacaktır. Konuşmadaki hamaset karikatürize edilemez o zaten bir üslup karikatürüdür. Bu hamasetin malzemesi ise sınırlıdır; bolca şehit edebiyatından beslenir. Alparslan’ın 1071’de Anadolu’ya girişinden bu yana tarih içinde cenklerde, savaşlarda, fetihlerde ölmüş askerlerin şehadetine talep edilen sadakat, eninde sonunda gelip AKP’nin icraatlerine, Başbakan’ın söylemine duyulan sadakate ikame edilir. Daha önemlisi, içerdeki Kürt savaşı ile muhtemel bölge savaşı için gereken şehadeti romantize etmeye yöneliktir bu üslup. Oysa 1071’de Anadolu’ya giren Alparslan’ın, karşısında Doğu Roma İmparatorluğu’nun silah zoruyla karşılaşmadığını yazan dönem vakanüvistleri vardır ki, Alparslan’ın Anadolu’yu yenilgi yenilgi zaferle gelerek ele geçirmediğine şahitlik eder bu yazarlar. Ama bu önemli değildir, önemli olan fetih duygusudur; “komşularla sıfır sorun” gibi derin bir strateji ile yola çıkmışken bir tek komşusuyla geçinemeyen Türkiye’nin bölgede lider ülke olmak için ihtiyaç duyduğu gücü atalarının asil kanından başka bulacağı bir yer yoktur ayrıca. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire adlı kitabının girişinde şöyle yazar: “Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri bir başka biçime dönüştürmekle tamamen yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer iğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. İşte bunun gibi Luther Havari Paul’ün maskesini takındı, 1789-1814 devrimi ardı ardına önce Roma Cumhuriyeti sonra Roma imparatorluğu giysisi içinde kurum sattı ve 1848 devrimi kimi 1789’un kimi de 1793’ün ve 1795’in devrimci geleneğinin taklidini yapmaktan öte bir şey yapamadı… Fransız devriminin partileri ve yığınları kadar kahramanları da Romalı kılığında ve Roma’ya özgü cafcaflı sözler kullanarak, kendi çağlarının ödevini, yani modern burjuva toplumunun meydana çıkması ve kurulması işini yerine getirdiler… Cromwell ve İngiliz halkı kendi burjuva devrimlerine gerekli olan dili, tutkuları ve hayalleri Ahdiatik’ten almışlardı. Gerçek amaca varıldığı zaman yani İngiliz toplumunun burjuva toplumuna dönüşümü gerçekleşince Locke, Habakkuk’un ayağını kaydırıp onun yerini aldı…” (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol Yayınları, çev: Sevim Belli, s.14-15)
Locke’un ayağını kaydırdığı Habakkuk, on iki İbrani peygamberden biridir. İsrail halkının Kalde egemenliği altına gireceğini ve sonradan kurtulacağını haber vermiştir ve bu kurtuluşu, iyinin kötü üzerindeki kesin, son zaferi olarak görmektedir. Marx’ın bu etkili paragrafı, burjuva devrimcilerinin, yapmakta oldukları iş için ihtiyaç duydukları esini nasıl geçmiş zaman kahramanlarından ve dini söylencelerden aldıklarını anlatır. Çünkü bir sosyal dönüşüme toplumsal kesimler kendilerine özgü hoşnutsuzlukların itici gücüyle katılırlar ve çerçevesi net çizilmiş bir gelecek, herbiri farklı saiklerle harekete geçen kesimlerin önderliğe soyunmuş burjuvazinin peşine takılmasını zorlaştırır. Ancak geçmişin idealize edilmesi harekete geçirici bir güç olabilir böyle dönemlerde. Geçmiş ne kadar yüceltilirse, gelecek o kadar zafer vaat eder. Üstelik geçmiş ele avuca gelebilecek kadar ülküselleştirilebilir de, onun ihmal edilen yanları temel hedef açısından yıkıcı sonuçlar doğurmayabilir. Başbakan Erdoğan’ın yaptığı tam da budur aslında. Temsil ettiği sınıfın her zaman yaptığı şeyi, tarihi kendi güncel hedefleri doğrultusunda yeniden yazma işini ele alarak, geçmişten kahraman bir ulus, şahadetin suladığı topraklar projekte etmiştir.
Ama bugün siyaset yapıyorsanız iki buçuk saatlik konuşmanın yarısından çoğu bu şehadet ve zafer vurgusuyla geçemez. Kongre salonunu dolduranlar, ekran başında Başbakanın konuşmasını dinleyenler, iç ve dış basın, güncel sorunlar için Başbakan’ın ne diyeceğini merakla beklerken, kaftanlar, inciler, şiirler, dualar arasında ve at sırtında kimse, söz konusu Erdoğan olsa bile, kimse o kadar kendini kaybedemez. Yine de geçmişin zaferlerinden bugüne intikal etmek o kadar kolay değildir. Bu yüzden tarihten günümüze geldiği anda, Başbakan bir teknokrata veya bir istatistikçiye dönüşmüştür. Rakamlar, hamaset, zafer vaatleri… yenilgi yenilgi geldik ve yine zafere gidiyoruz… Başbakan atalarından miras atın üzerinden iner ve sattığı otomobillerle övünen tüccara dönüşür. Toplum mühendisinin yerini birden bire yollardan, köprülerden, metrolardan, hastane binalarından, TOKİ inşaatlarından bahseden bir mühendis almıştır… Bu mühendisin konuşmasında “çanak çömlek çıkıyor diye inşaatı durduruyorlar” diye Marmaray kazısından çıkan Bizans buluntularına içerleyen, kendi yazdığı tarihe sığmayan halkları gömmeye azimli bir milliyetçide oto yol, üçüncü köprü vb. için yağmalanan ormanlar, parsellenen hazine arazileri de yoktur, sadece yolların kaç kilometre olduğu vardır.
Moğolistan’da açılan Göktürk müzesinden duyulan kıvanç da vardır…Galataport ve Haydarpaşaport dönüşümüne başlayacağız diye övünen bir küresel sermaye zihniyeti vardır da, bu portlar için feda edilmek istenen tarihsel mirasa göz yaşı yoktur…
Ekonomik büyüme rakamlarının miktarı vardır da emekçilerin bu büyümeye rağmen ceplerinin nasıl daraldığı, büyümenin bedellerini nasıl kan ve can pahasına ödeyerek sermaye birikimine malzeme edildikleri yoktur.
Emekçilere istihdam yaratmaktan övünme vardır da; burjuvaziye rant alanı açmak için verilen HES ve baraj inşaatlarında ölen, inşaat alanlarında kurulan konaklama çadırlarında çıkan yangında kavrulan işçiler yoktur. İşsizlik oranının TÜİK’in verilerinde olduğu gibi 8.4 değil, yüzde 14.21, işsiz sayısının da 2 milyon 373 bin değil, 4 milyon 223 bin olduğu; emekçi ailelerinin işsiz nüfus bakmaktan ve işsizliği görünmez kılmaktan helak olduğu bilgisi yoktur.
Bunlar da çoğaltılabilir…
Zaten Başbakanın konuşmasında değindikleri değinmediklerini ifşa etmekten başka bir şeye yaramamıştır. Hamasetin altını çizdiği kütlük, din adamı cübbesinin altındaki teknokrasi, şehadet söyleminin belirginleştirdiği neoliberal ideal, muhazakârlığın koruduğu piyasacılık, şanlı tarih anlatısının güzellediği emperyalizm taşeronluğu bu kongre konuşmasını dinleyenlerde mistik bir aura yaratıldığını düşündürmüş, ama bu dört tarafı savaşlarla çevrilmiş Asya parçasında güncel ve kanlı canlı sorunlarla uğraşan insanoğlu/kızına “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” duygusu yaratamamıştır. Bir konuşmada kucaklanma bekleyen iyimserler, AKP akınlarındaki bin atlının toynaklarında ezildiklerini bir kez daha hissederek, işin başa düştüğünü; Kürt sorunundan sendikalaşmaya, sağlıktan eğitime, HES’lerden kentsel dönüşüme, barıştan demokrasiye kadar her konuda insanlığın evrensel birikimini atalarının toynaklarına feda eden bu Hükümet’in icraatine ve söylemine karşı hakikaten işin başa düştüğünü bir kez daha anladılar. Habakkuk’u tahtından deviren bir Locke yeniden dünyaya gelmeyecek artık, yine Marx’ın dediği gibi, iki kez yinelenen tarihsel olaylar, birincisinde trajediyse ikincisinde komedi olur çünkü.
O halde halkı, Başbakan’ın konuşmasının beklendiği balkonların altını doldurmaya çağıran çığırtkanlığın artık inandırıcılığının sonu gelmiştir. Emekçileri meydanlardan, kürsülerden, işyerlerindeki direnişlerden geri çekerek balkonların altına veya beyaz ekranın karşısına çekmeye çalışan burjuva politikacısının, ideologunun kurnazlığının önümüzdeki dönemde nemalanacağı bir zemin kalmadı. Zafer edebiyatı yaparak ülkede demokratik bir rejimin kurulduğu/kurulacağı yanılsaması üretmeye devam eden bir hükümetin başlıca amacının aslında halkı yenilgiye uğratmak olduğu her gün biraz daya açığa çıkıyor.  Öyleyse zaten yenilgi yenilgi gelen, kendisine yeniden yenilgi vaat edilen işçi sınıfının ve emekçilerin kendi zaferleri için balkon altlarında kaybedecek zamanı kalmadı artık. AKP’nin Dördüncü Kongre’sinin kürsüsünü minbere çevirerek orada vaaz veren mücahit-imamın konuşmasının satır arasından çıkan yegâne mesel budur.

Obama’nın ikinci döneminde ‘yumuşak güç’ün sonrası

ABD’de 6 Kasım’da yapılan ve Obama’nın bir dönem daha başkanlık kazandığı seçim, dünyanın her yerinde merakla izlendi. Obama’dan önce iki dönem iktidarda kalan Bush ve Neomuhafazakâr ekibinin takipçisi, Cumhuriyetçi Parti adayı Mitt Romney’in kazanmasının Obama’dan önceki saldırgan ve pervasız politikalara geri dönüş anlamına geleceğini düşünen kesimler açısından Obama daha ılımlı ve diyalog esaslı Amerikan politikasını temsil ediyordu. Bu yüzden bu iki aday arasındaki yarışın her ülkede, neredeyse bir iç gündem haline gelmesinde şaşılacak bir şey yok. Bush döneminden geriye kalan fotoğrafta sayısız insanın öldüğü Irak ve Afganistan işgali, İran ile had safhaya tırmanmış gerilim, dönemin neredeyse simgesi haline gelen Guantanamo Hapishanesi, Müslüman kökenli göçmenlerin terörize edilmesi anlamına gelen İslamofobia, Amerikan yurttaşının yoğun bir korku içinde tutulması, dünyanın diğer bölgelerinde bu ülkeye karşı tırmanan nefret yer alıyordu.
Obama ise iktidara ilk geldiğinde Bush döneminde nefret edilen ne varsa hepsini temize çekeceğini, ABD’nin dünyada sarsılan imajını ayağa kaldıracağını vaat etmişti. Askeri gücün Afganistan ve Irak’tan çekilmesi, Guantanamo’nun kapatılması bu vaatlerden başlıcaları arasında yer aldı. Dört yıllık başkanlığı boyunca Obama’nın bu vaatlerini yerine getirmekten ziyade dünya kamuoyunu sürekli oyaladığını söylemek daha doğru olacaktır. Birinci dönemin ilk üç yılında Irak’taki asker sayısı aşamalı olarak artırıldı ve askerlerin bir bölümü ancak 2011 Aralık ayında tahliye edildi. Afganistan’da ise hâlâ 60 bine yakın ABD askeri bulunduruluyor. Guantanamo Hapishanesi ise kapatılmadı. Yine de işgal edilmiş ülkelerden çekildi çekilecek bir ABD profili ile, Fransa’nın başı çektiği ama ABD’nin gizliden destek verdiği Libya saldırısı dışında kaydadeğer başka bir sıcak temas yaşanmaması Obama’ya, başka faktörlerin yanısıra ikinci dönem Başkanlık imkânını yaratan etkenler arasındadır. Bu başka faktörlerin arasında öne çıkan ise, 2011’de Arap Dünyasında meydana gelen halk ayaklanmalarının sonrasında gelişen politik atmosferdir.
Arap dünyasındaki beklenmedik gelişmeler, diktatörleri devirmek için ayağa kalkmış halkların, bir rejim değişikliği gündeme gelmese de burjuva demokratik sistemin; seçim, yeni bir anayasanın hazırlanması gibi kimi süreçlerinin işler hale gelmesinin yolunu açan eylemleri; bu eylemlerin sonuçlarını fazla sorun yaşamadan kendi lehine çevirme imkânı bulan Obama’ya ek bir fırsat sağlayabilmişti. ABD ekmek, onur ve hürriyet için ayaklanan ancak politik bir programdan ve gelecek hedefinden yoksun Tunus ve Mısır halkının devirdiği diktatörlerden sonraki boşluğu, herhangi bir askeri müdahaleye gerek duymaksızın maniple edebilmiş, üstelik bu ayaklanmaları destekler göründüğü için de saldırgan ülke imajının özgürlük yanlısı bir ülkeye dönüşmesi için bu süreci olabildiğince kullanmıştı.
Obama’nın birinci dönemi bittiğinde ABD Suriye’deki gerilimli sürece de açıktan müdahale etmemeyi tercih ediyordu henüz. Emperyalist bir müdahale ile Beşar Esad’ın devrilmesi için yolun temizlenmesi işini ağırlıklı olarak, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi taşeron ülkelerin gayretine teslim etmişti. Mısır ve Tunus’taki Arap devrimlerine dünya emekçilerinin duyduğu sempatiyi, Suriye’de, halk ayaklanmasını ezerek Esad’a ABD adına ve onun yöntemleriyle muhalefet eden, adı geçen taşeronların sözde açıkça olmayan desteği sayesinde palazlanan Özgür Suriye Ordusu’nun terörist eylemlerine ikame eden ABD bu süreçte Suriye’ye müdahalede temkinli ve itidalli bir politika izliyormuş gibi göründü. BM’de Türkiye’nin Suriye’de tampon bölge kurulması çağrısının yankı bulmaması da, Obama’nın beklenen müdahaleye bütün tahriklere karşı, en azından seçim öncesi dönemde, direndiğinin göstergesi olarak okundu.
Tam da bu nedenlerle Obama, Cumhuriyetçi Parti içinde kümelenmiş ve Demokratlar üzerindeki gölgesi ve baskısı sürekli hissedilen Neoconların elini tutan, aklıselimi temsil eden bir başkan olarak görünmeyi başardı. Onun Mitt Romney’e karşı zafer kazanması dünya barışı için bir kazanım olarak propaganda ediliyor.
Seçimlere irili ufaklı başka partilerin de katıldığı ancak bu partilerin kendilerini temsil imkânı bulamadığı seçim sistemi nedeniyle iki partinin sırayla iktidara geldiği ABD’deki siyasal düzen, esasen Cumhuriyetçiler ile Demokratların, muhafazakâr ile liberallerin iki ayrı dış politika tercihine sahip olduğu yanılsamasını üreterek çalışır. Dünyanın örnek demokrasilerinden biri olarak pazarlanan Amerikan sisteminde, başkan adayları, seçim kampanyası döneminde büyük tekellerden ve finans kurumlarından aldıkları fona ve desteğe göre bir güç gösterebilir veya gösteremez. Senatör ve temsilcilerle yapılan akçalı pazarlıkların, lobi çevrelerinin ikbal vaatlerinin, seçmenin bilgisine sunulamayacak kadar kirli alışverişlerin sürüp gittiği “derin” ilişkilerin hâkim olduğu bir plaftformdur bu. Seçim tahminleri ise, politikadan uzaklaştırılmış kitlelerin, adayların karizmasını, belagat yeteneğini, hazır cevaplılığını ölçü alarak sosyal medyada “beğendi” seçeneğini tıklamaları teşvik edilerek; canlı yayındaki raiting hesaplanarak, 900’lü hatların hangi aday için kullanıldığına vb. bakılarak yapılır.
ABD’deki seçim dönemindeki adayların yarışı, popstar yarışmalarındaki rekabeti andırır daha çok. Aday, kendisini, karizmatik bulmasını beklediği izleyicinin beğenilerine hitap eder, beğenisini celbedeceği aforizmalar üretir ve bir popstar adayı gibi, kendisine giydirilen imaja göre rolünü oynar. Bu yıl seçmeni sandığa götürebilmek için pek çok eğlenceli yöntem denenmiştir ama yine de sandık başına giden seçmen oranı geçen yıla oranla azalmıştır.
2007 seçimlerinde Obama’nın sınıf atlamış siyah Müslümanlığı onun imaj planlayıcılarının özenle öne çıkardığı özelliğiydi. Gerçekten de köleci ve ırkçı geçmişi acılarla dolu, siyahların toplu taşıma araçlarına beyazlarla birlikte binebilme hakkının daha 1968’de gündeme gelebildiği bir ülkede beyaz-Hıristiyan ve Anglosakson kökenlilerin birinci sınıf, giderek rengi kararan diğerlerinin de ikinci sınıf yurttaş olarak görüldüğü, siyahların da toplumun en yoksul en ezilen kesimlerini oluşturduğu düşünülürse ABD emekçilerinin niçin Obama’ya büyük umut besledikleri ayrıca anlaşılabilir. Diğer yandan Irak’tan ve Afganistan’dan gelen asker cenazeleri, İkiz Kuleler’e saldırıdan sonra körüklenen İslamofobi nedeniyle önce Müslüman göçmenler ve sonra da diğer göçmenler üzerine kışkırtılan yabancı düşmanlığının yarattığı gerilim ABD halkı açısından Obama’yı çözüm ve rahatlama olanağı haline getirmişti. Obama siyah teni ve etnik kökeni itibariyle, hiçbir şey söylemese de bir vaatte bulunuyordu zaten ama bunu göçmenlere yönelik sözleriyle de deklare ettiğinde seçim başarısını garantilemişti.
Obama gerçekten de Bush’un iki döneminde, ülkede sürekli bir terörizm tehdidi ve tehlikesi algısı körüklenerek oluşturulmuş, tansiyonu yüksek politik ve sosyal atmosfere enjekte edilen trankilizan niyetine sunuldu. Dünyada ise onun imajı ve vaatleri üzerinden artık yepyeni bir dönemin başladığı iddia edilerek ABD’ye yönelik birikmiş tepkiyi emebilecek bir ikon yaratılmış oldu. Aurası üzerinden sürekli olarak, özenle işlenen umut Bush döneminin yarattığı kaostan besleniyordu.

ÖNLEYİCİ SAVAŞTAN ‘YUMUŞAK GÜÇ’E
Bush döneminde, 2002 Eylülünde yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi, önümüzdeki yüzyılın “Amerikan yüzyılı” olacağını ilan ediyor ABD politikasının yeni yönelimini açıklıyordu. Bu strateji ile birlikte “önleyici savaş doktrini” denen bir kavram Bush elinden bütün dünyaya postalanmış oldu. Önleyici savaş doktrini, ABD’nin, kendisine yönelik bir tehdidi “sınırlara ulaşmadan” teşhis ve imha etmesinin, bu konuda gerekirse uluslararası kuruluşların ikna edilmesi beklenmeden tek başına her türlü müdahaleye yeltenebilmesinin, ABD’nin kendini koruma hakkı gerekçesiyle kuşkulu grupların herhangi bir eyleme yeltenmeden bertaraf etmesinin yolunu açıyordu.
Bush’un stratejisinin kilit sözcüğü “önceden”dir. Bu şu anlama gelir; ABD’nin bir ülkeye saldırıda bulunması için o ülkenin kendisi için tehdit oluşturduğunu iddia etmesi, sanması ve hatta bu konuda halüsinasyon görmesi yeterlidir. Nitekim 11 Eylül’de İkiz Kuleler’e saldırının failinin El Kaide olduğunu iddia etmiş, hemen ardından Afganistan’ı işgal ederken bu ülkenin El kaide militanlarını barındırdığını gerekçe göstermişti. Çok geçmeden Irak kimyasal silah üretmekle suçlandı ve bu ülkeyi işgal ederken ABD’nin, suçlamasına kanıt göstermek gibi bir sorunu olmadı. Çünkü emperyalizmin yeni stratejisine göre bir ülkeye silahlı müdahalede bulunabilmek için ABD’nin kanıtlanmış bir gerekçe ileri sürmesi gerekmiyordu; bütün gerekçeler ABD’nin ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğu önkabulünde iptal edilmişti.
Irak işgalinden kısa bir süre sonra bu ülkede kimyasal silah depoları bulunmadığı ortaya çıktığında iş işten geçmişti ama ABD’nin yeni stratejisi, suçlu olduğu iddia edilen her kimse, bu ister bir ülke, ister bir şahıs olsun, bunu kanıtlamakla yükümlü olanın kendisine suç isnat edilen ülke veya kişi olduğunu deklare ederken, aynı zamanda, iddiaları doğrulamayan bir sonucun çıkması durumunda ABD kendisini sorumluluktan kurtaran bir bağlam da oluşturmuştu çoktan. Böylece önleyici müdahaleye kendinde hak gören bu emperyalist ülkenin karşısında, herkesin, her ülkenin atılı suçu reddetme hakkı vardı ama kendisini temize çıkarana kadar iş işten geçmiş olacaktı. Yeni Amerikan Yüzyılı böyle bir pervasızlığın, hukuksuzluğun, ben yaptım olduculuğun yüzyılıydı esasında.
Önleyici Savaş Doktrini giderek diğer emperyalist ülkelerin de dış politikada benimsediği bir strateji haline geldiği gibi iç politikanın da düzenleyici ilkesi olarak benimsendi. Sadece şüpheli şahıs kategorisine dahil edilebildikleri için, sadece Bush şüphelendiğini beyan ettiği için (Başkan’a bu hak teslim edilmişti ve Başkan bu hakkı ilgili kurumlara delege edebiliyordu) “ulusal güvenliği tehdit eden kimseler” kapsamında görülerek sayısız insan tutuklandı ve bunlar uzun süre yargılanmadan, savunma hakkı tanınmadan başta Guantanamo Hapishanesi olmak üzere dünyanın pek çok yerinde kurulu hapishanelerde yıllarca tutuldular.
Ulusal güvenliği tehdit eden teröristler kapsamına ise, emperyalizmin, yeni paylaşım ve düzenleme alanı olarak gördüğü Ortadoğulu ve Arap kökenli Müslümanlar giriyordu daha çok. Böylece Müslüman halklar ve içerdeki Müslüman göçmenler “olağan şüpheli”ler olarak etiketlendi; işgallerin ve içerdeki zulmün nesnesi haline getirilebilmeleri için de böyle yaftalanmaları yeterli oldu.
Bush ve Neoconları ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinin meşru bir içeriğe sahip olduğuna bütün dünyanın nedamet getirmesini bekliyordu. Dünyanın çok kutuplu değil tek kutuplu olduğu çoktan ilan edilmiş; ABD’nin karşısında onun politikalarına çomak sokacak hiçbir gücün kalmadığına, dünya halklarının ve emekçilerinin belinin doğrultulamayacak kadar kırıldığına duyulan bu kof güven Irak ve Afganistan’ın da kolay lokma olduğunu düşündürmüştü. Ancak Bush dönemi ekibinin kolay lokma olarak gördüğü Irak ve Afganistan aradan geçen bunca zaman sonra bile hâlâ, içinden çıkılması zor bir bataklık olmayı sürdürüyor.
Bush’un ve neoconlarının Irak ve Afganistan’da yarattığı tahribat rakamlara dökülemez. ABD için ise çok sayıda asker ölümü, buna bağlı olarak devletin politikasına duyulan iç hoşnutsuzluk, devasa bütçe sorunları ve dünya halklarının nefretinin büyümesi gibi, ödenmesi ağır bir paha haline geldi.
Obama’nın büyük umutlarla iktidara gelebilmesinde Bush döneminde inşa edilen olağanüstü Guantanamo rejiminin yarattığı yılgınlık, tepki ve nefret rol oynamıştır. Seçim sloganı olarak, iyice etkisizleştirilmiş, önemsizleştirilmiş ve terörizm korkusu altında iki dönem boyunca kapana kıstırılmış, her renkten ve ırktan Amerikan seçmenine, dünyanın gidişatına müdahale edebileceği duygusunu zerk eden “evet yapabiliriz” sloganını seçmesi boşuna değildir Obama’nın. Irak’taki bataklıktan çıkılabileceğini, nükleer silah rezervleri ile ilgili politikanın revize edilebileceğini ve Guantanamo’nun boşaltılacağını söyleyerek “evet yapabiliriz” diye haykırması seçmenin duygularını okşamış, dünya için de yeni bir barış döneminin kurulacağı vaadi olarak algılanmıştı.
Obama başkan seçildikten hemen sonra ilk dış gezisini Mısır’a yaptı. AKP Hükümetinin, Başkan’ın, Arap alemine ve Ortadoğu’ya ilk seslenişini Türkiye’den yapması için arsız bir beklenti içine girdiği o dönemde Obama taze Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ı Türkiye’ye göndermekle yetindi ve Kahire Üniversitesinde konuşmayı tercih etti. Şöyle dedi:
“Ben Kahire’ye Amerika Birleşik Devletleri ile dünyadaki Müslümanlar arasında karşılıklı çıkar ve karşılıklı saygıya dayanan, Amerika ve İslam’ın birbirleriyle zıt olmadığı ve rekabete gerek bulunmadığı gerçeğine dayanan yeni bir başlangıç arayışı ile geldim. Aslında onlar birbirini tamamlar, adalet ve gelişim, hoşgörü ve bütün insanların saygınlığı gibi ortak ilkeleri paylaşır… Birbirimizi dinlemek, birbirimizden öğrenmek, birbirimize saygı göstermek ve ortak bir zemin bulmak için devamlı olarak çaba göstermeliyiz. Mukaddes Kuran’ın bize söylediği gibi, ‘Allah’ı aklından çıkarma ve daima gerçeği söyle.’ Benim bugün yapmağa çalışacağım şey, insan olarak paylaştıklarımızın bizi ayıran güçlerden çok daha kuvvetli olduğu yolundaki inancımdan şaşmadan, önümüzdeki fevkalade görevin önemini bilerek, elimden geldiği kadar gerçekleri yansıtmaktır.”
Obama Türkiye’ye daha sonra geldi ve Meclis’ten yaptığı konuşmasında, “Türkiye ve ABD günümüzün sorunlarına, tehditlerine ve tehlikelerine karşı yan yana olmalı, birlikte çalışmalı. Karşılıklı çıkarlara dayanmamız ve farklılıklarımız üzerinde yükselmemiz gerekiyor. Birlikte hareket edersek daha güçlüyüz. Birleşik Devletler ile Türkiye’yi birbirine bağlayan güvenin zorlandığını, sarsıldığını biliyorum. Bu zorlanmanın, sarsılmanın İslam inancının yaşandığı pek çok yerde paylaşıldığını da biliyorum. Becerebildiğim kadar açıkça şunu söylemek isterim ki, Birleşik Devletler, İslam ile bir savaş halinde değildir ve asla olmayacaktır” dedi.
Obama, Bush döneminde peşinen terörist olarak görülen ve terörizmle mücadele kapsamında her türlü emperyalist saldırıya maruz kalmayı önceden hak etmiş sayılan Ortadoğu ve Arap halklarını yatıştırıcı konuşmalar yaparak, kendisiyle birlikte bundan sonra yeni bir dönemin başladığını ilan ediyordu.
Ancak sonraki gelişmeler yeni ve barışçıl bir dönemin başlangıcından ziyade ABD’nin Ortadoğu stratejisinde yeni bir taktik ve üslup değişikliğine gittiğini gösterecekti. Obama döneminde “yumuşak güç” olarak adlandırılan ABD dış siyaseti silahlı müdahale olanağını ABD’nin literatüründen asla çıkarmadı. Obama barış ve anlaşma retoriğine rağmen, emperyalizmin genel stratejisine ülkelerin diplomatik yollardan, ikna yöntemiyle dahil edilememesi durumunda şiddeti bir Demokles Kılıcı olarak halkların üstünde sallandırmaya devam etti. Obama döneminde silahlanma için bütçeden ayrılan pay azalmadı tersine yeni kalemler ile bu fon artırıldı.
Obama, Bush gibi, yepyeni olarak lanse edebileceği bir stratejik belge oluşturmamıştır. Onun farklı bir stratejiden daha çok Yeni Amerikan Yüzyılı projesi kapsamında ancak yeni bir taktik geliştirdiğinden söz edilebilir. İçinde terör ve terörizm sözcüğü geçmeyen cümleler kurmak, Bush’un aksine bu sözcükleri mümkün olduğunca az kullanmak bu taktiğin bir gereğiydi. Bush Müslüman halkların tamamını terörizm etiketi altında düşmanlaştırmış iken Obama kendi döneminde böyle toptancı bir yaklaşımdan ziyade Müslüman halkların yaşadığı ülkeler arasında Amerikan politikası yanlısı olanlarla daha az sadık olanları ayırmayı; bunların bir kısmını diğerine karşı konumlandırarak aralarında bulmakta zorlanmayacağı nifak noktalarını kaşımayı, iktidardaki kesimin mezhebine göre bloklar, hilaller ve ittifaklar oluşturmayı tercih etti. Tıpkı Bush gibi “bizden değilseniz düşmansınız” diyordu yine ama, Amerika’nın dümen suyunda gitmeyen “düşman”a karşı muameleyi “dost, müttefik, stratejik ortak” ülkelerin ikna edici gücüne havale ediyordu.
Obama döneminin bu bakımdan, Bush döneminde işgaller nedeniyle Müslüman halklarda yükselen tepkiyi tersine dönüştürmek, bu tepkilerin ağırlığını üzerlerinde hissederek ABD’ye mesafeli durmak zorunda kalan iktidarları terbiye etmek, ABD’yi tepkinin hedefindeki nesne olmaktan çıkararak emperyalist politikaların sorumluluğunu bölgedeki ülkelere yayabilmek amacıyla Ortadoğu ülkelerinin pozisyonunun, stratejik haritada yıkılıp yeniden inşa edildiği bir dönem olduğu söylenebilir. Temel öncelikler değişmemiştir, Bush’un hedefinde sırada İran vardı Obama döneminde de İran, emperyalizmin öncelikli hedefi olmayı sürdürdü. Ancak geçen dört yılda ABD’nin İran’a doğrudan bir müdahale olanağı olamamıştır ve bu süreçte ABD, İran’ı etrafından çevrelemeye, üstelik bir taşla birçok kuş vurmak için İran ile ittifak halindeki ülkeleri de etkisiz hale getirecek, aslında Bush döneminden daha kapsamlı ve hedefleri geniş, çok cepheli yürüyen bir savaş taktiğini içeren bir yol haritası oluşturmuştur; buna zorunlu kalmıştır.
Bunda, Tunus’ta başlayan daha sonra Mısır’a sirayet eden daha sonra neredeyse Kuzey Afrika’nın tamamıyla Arap Yarımadasına kadar sıçrayan halk ayaklanmalarının yarattığı iklimin, ayaklanmaları destekleyerek ya da Libya’da olduğu gibi müdahale ederek şimdilik belirli oranda bir kontrol sağlayan ABD’nin karşısına, kendince ehlileştirilmesi gereken yeni güçler çıkarmasının, ABD’nin şimdi uğraşacağı sorunları ister istemez çeşitlendirmiş olmasının da rolü vardır.
İki diktatörün Bin Ali ve Mübarek’in devrilmesinin ardından bu iki ülkede şimdi, ABD’nin ılımlılaştırmak için çok uzun zamandır çaba sarf ettiği Müslüman Kardeşler örgütünün kurduğu hükümetler iktidarda. Uzunca bir süre atıl kalan BOP ortaya atıldığından bu yana Müslüman Kardeşler, uzun süreli iktidarları boyunca kendi halkları nezdinde itibarları kalmamış diktatörlerin alternatifi ve ABD’nin bölgede gerçekleştirmek istediği reorganizasyonun başlıca aktörlerinden biri olarak görülüyordu.
Ancak ABD’nin hesaplarının dışında, güçler dengesine yeni bir faktör olarak girmiş olan Arap emekçilerinin şimdiden işaretleri görülen örgütlenme eğilimleri, sürecin asıl belirleyenleri arasında yer alıyor. Bu yüzden bölgede Amerikan istikrarının öngörülmüş unsurlarının kolay sabitlenemeyeceğini, bu unsurlara dayalı  bir dengenin esasen dengesizlikten malul olacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır. Zira Arap Dünyası’ndaki Tahrir süreci henüz kapanmadı. Bu ülkelerin geçmişindeki anti emperyalist, ulusal ve bağımsızlıkçı mücadelelerin hâlâ toplumsal hafızada önemli bir yer tuttuğu, anti Amerikan duyguların sosyal tabanının var olmaya devam ettiği de ABD’nin çok iyi bildiği bir gerçektir.
ABD’nin, şimdiye kadar büyük bir siyasi yatırım yaptığı Müslüman Kardeşlere güveninin sınırını, tam da Mısır halkının direncinin boyutunun kestirilemez olması nedeniyle çizemiyor olması en önemli sorunları arasında yer alıyor. Filistin sorununa duyarlı, üstelik şimdi bir ayaklanma deneyiminden geçerek özgüven kazanmış bir halkın Mübarek döneminde olduğu gibi Camp David konseptinin rahatlıkla sürdürülmesine izin verip vermeyeceği hem Cumhurbaşkanı Mursi iktidarı için hem de ABD için bir muammadır. Müslüman Kardeşler iktidarı altındaki Mısır, ABD için nedamet ve sadakatini gün tekrarlamak, her gün sınanmak zorunda olan bir ülke haline gelmiştir; bu, halkın yeni iktidar üzerindeki basıncının her gün denetim altında tutulmasını gerektiren, ve hatta sosyal mühendisliğin başarısını garanti altına alacak sürekli bir “ilgi”yi zorlayan bir süreçtir.
Mursi’nin daha iktidara gelir gelmez anlaşmaların kutsal metinler olmadığını, bunların yeniden gözden geçirilebileceğini söyleyerek kendi pazarlık şansını artırmaya çalışmasının arka planında böyle bir halk basıncının etkisi vardı. Daha sonra Clinton’a, 1979’da imzalanan ve Mısır’ın İsrail’i tanıdığı ve bu ülkeyi bölgede ABD emperyalizminin sadık bir uydusu haline getiren anlaşmayı bozmayacağına “söz vermiş” olmasına rağmen Mursi’li bir Mısır’ın geleceğinden ABD tam olarak emin olamayacağı bir zeminde hareket etmek zorundadır.  Mursi hemen tükürdüğünü yalamak zorunda kalmış olsa da Gazze ile Mısır arasındaki kapıları açmış, yine bir pazarlıkla burada beş tane askeri uçak bulundurma iznini koparabilmiştir. Ancak ABD kaynaklarıyla beslenen Mısır ordusu üzerindeki hakimiyetini, ayaklanma sırasında Tahrir Meydanının develerle basılmasından sorumlu ordu mensubu general hakkında dava açarak ölçmeye kalkıp da bunu beceremeyince ABD karşısındaki gücünün sınırını bir kez daha görmek zorunda kalmıştır. Suriye sorunu konusunda ABD yanlısı tutum alması ve son Gazze saldırısındaki tutumu Mısır’ın tekrar Camp David konseptinde kalmaya itildiğini, Müslüman Kardeşler’in de buna teşne olduğunu gösteriyor. Ancak bu ehlileşmenin kaderinin tek başına ABD ile Mısır arasındaki ilişkilere bağlı olacağını düşünmek diğer faktörleri göz önünde bulundurmadan hesap yapmak yanlışına düşmek anlamına gelecektir. Mursi’nin biatıyla ABD Arap halklarına, ayaklanmaların kaçınılmaz sonucunun ABD hegemonyasına açılmak olduğu mesajını vermiştir. Ama şimdilik.
ABD’nin gözünden biraz daha ırak olan Tunus’ta ise En Nahda hükümeti karşısında halk cephesi güç toplamaya devam ediyor ve En Nahda yaptığı her gerici çıkışta halkın reaksiyonunu alıyor. Görünen o ki, ABD kendi hegemonyasını kurmak için yaratmayı umduğu engebesizliği elinin altındaki yeni iktidarlarla pek o kadar kolay kuramayacak. Bu ülkelerde mayalanmakta olan halk tepkisi, yerlerini iğreti kıldığı yeni diktatörlerin vaat ettiği nedameti yüzde yüz garanti altına alınamaz kılmaktadır. Diğer yandan Geçtiğimiz yıl ABD’nin arkada kalarak desteklediği ve Fransa öncülüğünde NATO müdahalesine zemin olan Libya’da da sular durulmamıştır. Kaddafi’nin öldürülmesini Clinton’ın “geldik, gördük ve öldü” diye sevinçle karşılamasından kısa bir süre sonra, 11 Eylül’ün yıldönümünde ABD’nin Bingazi Konsolosu radikal İslamcılar tarafından öldürüldü. Bölgede radikallerin varlığından rahatsız olan ama onlarsız da yapamayan ABD, bir yandan bu güçleri, ılımlılaştırma işleminin terbiye malzemesi olarak kullanırken diğer yandan da kendi Neron’unu rahminde büyütme paradoksundan kurtulamıyor. Önceki yıl ayaklanmalarla çalkalanan Bahreyn’de de halkın ABD taşeronu Suudi süvarileri tarafından ezilmesinden sonra bile, Arap yarımadasının ABD’nin istediği kıvama gelmediğini zaman zaman ortaya çıkan halk tepkisine, gösterilere bakarak söylemek mümkün.
Obama’nın önünde Arap ayaklanmalarından sonra, eskilerinin yıkılışını destekleyerek yeni iktidarların kuruluşunu selamladığı, böylece bölgedeki bahar esintisini kendi yüzüne de yansıtma olanağı bulabildiği birinci döneminden farklı olarak ABD’yi şimdi daha da zorlayacağa benzeyen istikrarsız, daha doğrusu mevcut istikrarı her an bozulma vaat eden bir bölge var. Bir yandan Kaddafi’yi devirirken el altından desteklenen Selefi ve El kaide yatağı aşiretler, diğer yandan halk baskısı nedeniyle koltuklarında rahat oturamayacakları belli diktatörler bölgedeki tablonun hâkim renklerini oluştururken diğer yandan da önceden kalma kadim “sorunlar”ıyla cebelleşecek ABD.
Buradan ABD’nin “Arap Baharı”nın kazanımlarını bütünüyle kendi hanesine henüz yazamadığı sonucu çıkar. Suriye’de arkadan verdiği istimle sahte bahar yaratma çabasında da başarılı olamamıştır. Esad ordusunun istifa etmiş elemanlarından, radikal İslamcılığın envai çeşit kadrosundan, lumpen devşirmelerden oluşturulmuş, kendisine Özgür Suriye Ordusu adını takan silahlı terörist güçler şimdiye kadar Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye tarafından silah, techizat, eğitim ve konaklama imkânları sunularak desteklenmiş olmasına rağmen Esad’ı deviremediler. Seçim dönemine kadar, bu ülkelerin Suriye’yi zayıflatma girişimlerini kışkırtan ama doğrudan müdahaleden imtina eder görünen Obama’nın ikinci dönemindeki en önemli gündem maddesi yine Suriye’dir. Artık ipliği pazara çıkmış ve Suriye’de sivillere yönelik vahşi saldırıları nedeniyle dünya kamuoyunu muhalif bir hareket olduğuna ikna edemeyen, iddia edenleri bile dayanaksız bırakan ÖSO’nun mevcut hali ve taktiği bakımından miyadı dolmuş görünüyor. Diğer yandan içinde Türkiye’nin de bulunduğu Suriye Ulusal Konseyi’nin geçen ay Doha’da yapılan toplantısına Konsey’in her kesimi kapsamadığından şikâyet ederek yeni yönetimini değiştirmesi talimatını veren, üstelik bir de yeni yönetim listesi ileten Clinton’ın isteği üzerine yönetim değiştirilerek bu örgüt revizyona tabi tutuldu. Konseyin başında şimdi emperyalizmle işbirliği içindeki Suriye Komünist Partisi mensubu bir Hıristiyan var.
ABD alelacele imal ettiği Suriye muhalefetiyle artık bir adım daha yol alamayacağını, bu sahte muhalefetin imajını sil baştan temize çekmek zorunda olduğunu biliyor. Ancak Obama’nın geçen döneminin sonlarına doğru hatları belirginleşen yeni taktiği gereği revizyon sadece muhalefetin imajının yenilenmesiyle sınırlı değil. Suriye “sorun”unun çözümünün delege edilmiş göründüğü ülkelerle ilgili de yeni bir düzenleme ihtiyacı duyduğunun işaretlerini veriyor ABD. Örneğin bu süreçte Türkiye’ye yüklenen rol de yeniden gözden geçiriliyor.
Osmanlı geçmişinin bir parçası olan Arap diyarında herkesten fazla hak iddia eden ve Yeni Osmanlıcı hevesleriyle bölgede inisiyatif almaya çalışan Türkiye Hükümeti, uzun süre Suriye’ye müdahalenin zeminini hem iç kamuoyunda hem de dışarıda epey zorladı. Ama Türkiye’nin Suriye üzerindeki provokatif girişimleri şimdiye kadar, zaten bölgede pek çok reorganizasyon işiyle meşgul ABD tarafından, umduğu kadar ateşli bir ilgiyle karşılanmadı. Böylece müdahale zeminini yaratmak üzere Suriye sorunuyla kraldan çok kralcı bir biçimde ilgilenen, “ata toprakları”nda lider ülke pozisyonunu hak etmeye çalışan AKP Hükümeti’ne, ABD tarafından, bu konuda çok da hevesli olmaması gerektiği her fırsatta hissettirildi.
Mursi başkanlığındaki Mısır’da daha taşların oturmamış olmasını bir avantaj addederek bölgenin liderliğine hararetle oynayan AKP Hükümeti ve Başbakanı Obama’nın ilk dönemini patinaj yapmakla geçirdi. Ancak nihayet umduğuyla değil bulduğuyla yetinmek; stratejik ortak değil stratejik taşeron olmakla yetinmek durumunda bırakıldı. Son Gazze saldırısında, Ortadoğu’daki sahnede yeniden kurulan ilişkiler bunun teyidi olmuş, ABD, İsrail ile Hamas arasında arabuluculuk yapmaya Mısır’ı teşvik etmiş, ateşkesten sonra da Mısır’ı lider ülke olarak selamlamıştır.
Daha önce değinildi; ABD’nin başta Suriye ve İran olmak üzere Ortadoğu’daki yeniden düzenleme sürecinde bölgede oluşturmaya çalıştığı yeni ittifakların ve yeni kamplaşmalarda Türkiye’nin özel bir yeri vardır. Bu Amerikan taktiğine göre iktidarda ABD yanlısı Sünni hükümetlerin olduğu Türkiye-Kürdistan Federe Devleti-Suudi Arabistan-Katar Sünni blogu İran-Irak- Suriye-Lübnan Hizbullahı’ndan oluşan Şii bloğunun karşısında konumlandırılmaya çalışıldı.
Ancak Ortadoğu’da ittifaklar ve uzlaşmaların ömrü de çok uzun değildir.
Bir kibrit yığınından bir çöpü diğerlerine dokunmadan kaldırmaya çalışacağını zannedenin sıklıkla hüsrana uğratıldığı bir bölgedir burası.
Ortadoğu dengelerini altüst eden, parçalanmış Kürt varlığının Kuzey Suriye’deki parçasının özerk bölge ilan etmesiyle birlikte ABD ve dahi Türkiye, beklenmedik yeni bir faktörle daha yüzleşmek zorunda kaldı. Bu, Türkiye’nin içinde yer aldığı Sünni blokta Türkiye’nin yakınlaştığı Barzani ile, hem içerdeki Kürt sorunu üzerinden hem de topraklarının güneyinde Suriye sorununun bakiyesi olarak komşu olduğu yeni Kürt bölgesi konusunda bir ortak tavır alamayacağı, Suriye ile ilgili yol haritasında çok da örtüşemeyecekleri ortaya çıktı. Diğer yandan emperyalist işgal sonrası kurulmuş Irak’taki Maliki hükümeti, Türkiye’nin Kuzey Irakla kendisinden bağımsız petrol sözleşmeleri yapması üzerine Türkiye ile petrol ve gaz arama anlaşmasını iptal ederek restleşebildiği gibi Barzani’ye de silah gösterdi. 
Böylece Ortadoğu’daki yeni gerilim halkalarına bu üçlü arasındaki gerilim de eklenmiş oldu. Şimdi Maliki’nin istikbali de parlak görünmüyor.

* * *
Dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin yüzde yetmişten fazlasına sahip olan Ortadoğu ve Kafkas bölgesinden borularla Batı’ya aktarılacak enerjinin bu bölgeden güvenliği üst düzeyde sağlanarak taşınması sorunu, emperyalistleri, her seferinde yeni planlar hazırlamak zorunda bırakıyor. Bölgede, bir başkasının, her an değişebilen pozisyonuna, çıkarına çarpmadan hareket etmek o kadar kolay değil.
Hem Rusya’nın hem de İran’ın açık denizlere ulaşmasını kolaylaştıran bir bölge olduğu için Suriye bu iki ülke açısından ABD planlarının gerçekleşmesine izin verilemez kıymette görülüyor. Kafkas ve Hazar petrollerine ulaşmak için öncelikle İran’ı dize getirmesi gerektiğini düşünen ABD ise, İran’ı etraftan kuşatmayı kolaylaştıracak biçimde Suriye müdahalesinin koşullarını olgunlaştırırken İran ve Rusya faktörüyle başa çıkmak zorunda. Suriye aynı zamanda Ortadoğu’nun ABD tarzı bir istikrara kavuşmasında kilit ülke olan, emperyalizmin bölgedeki sadık bekçisi İsrail’in yanıbaşındaki bir tedirginlik kaynağı olarak algılandığından ABD Suriye sorununu bir an önce çözme eğiliminde. İttifakların kurulması, bozulması, yeniden kurulması; dayanıksız olanların yeni formüller ile güçlendirilmesi, kiminden vaz geçilmesi, yolun bir kısmının başka, diğer kısmının yeni aktörlerle alınması gibi Amerikan taktiklerinin nedeni, başta Suriye olmak üzere bölgedeki düzenlemenin ABD için çok da kolay olmamasından kaynaklanıyor.
Suriye ve arkasından İran müdahalesi, Afganistan ve arkasından Irak müdahalesinde olduğu gibi sadece o iki ülkeyi ilgilendiren sonuçlar vermeyecektir. Bush döneminde “biz BM’yi de takmayız, kamuoyunu da” diye yazılan bön strateji Obama döneminde rafa kaldırılmak zorunda kalınmışsa bu elbette ABD daha ılımlı, daha yumuşak daha şefkatli ve empati sahibi bir Başkan’a kavuştuğu için değil Ortadoğu’ya dokunanın elinin kolay kolay ateşten çıkmayacak olmasıyla ilgilidir.
Şimdi tam da bu yüzden ABD uluslararası meşruiyeti önemsiyor ve sadık taşeronlarını, her birinin ayrı ayrı kırmızı çizgileri olan bölge devletlerinden çoğaltma arayışında.
Obama’nın tam biat sağlamak için terbiye etme yöntemlerinin son derece çeşitli olduğu, biatın dozuna bir sınır çizmediği zaten Tayyip Erdoğan ile telefonda, Suriye hakkında konuşurken elinde tuttuğu beyzbol sopasıyla çekilen fotoğrafını basına servis ederek bu terbiyeyi hep havuç ikramıyla sağlamayacağını dünya alemin gözüne sokmasıyla belli olmuştu zaten. Türkiye’nin emperyalist hiyerarşide bölgeyle geçmişteki nüfuzunu kullanmaya kalkarak üst katlara tırmanma çabası, İsrail ile girdiği özde olmasa da sözde dalaşı, kendi başına kontrolsüz atakları, ABD nezdinde göz doldurmaya çalışırken kendi heveslerini de tatmin etme çabası AKP Hükümeti yönetimindeki Türkiye’yi, stratejik ortaklık ilişkisinin her gün yeniden gözden geçirilmesi gereken bir ülke durumuna soktu. Bu yüzden de ABD’nin hem şımarttığı hem cezalandırdığı bir ülke konumunda.
Geçtiğimiz günlerde Milliyet gazetesine röportaj veren New York Times yazarı, analist Thomas Friedman ABD’nin bundan sonraki Suriye politikasının yine Türkiye üzerine kurulu olduğunu, ama Türkiye’nin Esad ile de Mısır, İsrail ve İran ile de konuşabilen bir ülke haline gelmesi gerektiğini söyleyerek “biz bundan sonra iç sorunlarımızla uğraşacağız, Türkiye’yi Suriye sorununun çözülmesi için kullanmıyoruz, ona yalvarıyoruz” dedi. Aynı yorum The Guardian gazetesinde de çıktı. Bu demek oluyor ki Türkiye’nin İsrail ile Davos’tan bu yana gerilen ilişkilerini bir an önce iyileştirmesi ve birlikte “görev”e başlamaları elzem görülmektedir! Ancak ne yaparsa yapsın, ABD’nin kendisine destek olacağını düşünen Netanyahu Hükümeti Batı Şeria’da yeni yerleşim bölgeleri kurmaması konusunda onu uyaran, İran’a bir çırpıda girmek heveslerini kursağında bırakan Obama’nın birinci döneminde, işi zorlaştırmaması için yaptığı telkinlerine uysa da ikinci dönemi Gazze saldırısıyla açtı. Beklendiği gibi ABD İsrail’in güvenliğini gerekçe göstererek bu ülkenin yanında yer aldı, Türkiye Hükümeti ise saldırıyı kınadı.
İsrail’in Gazze saldırısı ve ABD’nin bu saldırıyı onaylaması seçimlerden sonrasının “dakika bir gol bir”idir. Gazze saldırısı, İran destekli Hamas’ın zayıflatılması yoluyla, önceliği İran ve Suriye olan “Büyük Ortadoğu” operasyonunun başlangıcına dair bir işaret fişeği olarak da görülebilir. Ama bunun yanısıra Gazze, bazı taşların yerine oturmasını ve bunun görünür ve gösterilir hale gelmesini kolaylaştırmıştır.
Friedman’ın ve The Guardian’ın Türkiye ile ilgili tahlillerinde, üzerine konuşulan konu Türkiye olduğu için bundan sonraki süreçte ABD’nin Ortadoğu’da başka hangi güçleri seferber edeceğini de kapsayan bütünlüklü tablo ihmal edilmiştir. Gazze saldırısı bu bulanık bırakılmış tabloyu bir parça daha netleştirdi. AKP Hükümetinin, ABD emperyalizmine kimin en sadık olduğu konusunda Mısır ile girdiği yarış şu anda Türkiye’nin aleyhine bir skorla bitmiş, Mısır’ın ABD açısından olması gerektiği yere çekilmiş görünüyor. En azından bu süreçte. Filistin’de Hamas’ı döverek Suriye ve İran müdahalesine bir adım daha yaklaşma imkânı yaratmaya çalışan İsrail, kendisiyle iyi ilişkiler kurması bakımından Türkiye’yi bir yol ayrımına daha sokmuş oldu. Bu süreçte, oynayana emperyalist evrende statü kazandıran arabuluculuk rolü de Mısır’a düştü. Clinton’ın yanında fotoğraf karesine giren kişi Davutoğlu değil (o İsrail’e değil ancak Gazze’deki hastane ziyaretine gidebilmişti) Mısır Dışişleri Bakanı oldu. Daha önce Camp David Anlaşması kutsal bir metin değildir, değiştirebiliriz deme noktasındaki Mısır, 30 yıllık devlet alışkanlığı ve Hamas ile geleneksel yakınlığı bulunan Müslüman Kardeşler Hükümeti sayesinde “İsrail ve Filistin ile konuşabilen” bir ülke olarak, Emperyalist kampın statü dağıtarak kendine bağlama politikasının karşılığını veren ülke haline geldi. Sadece ateşkes karşılığında, Filistin’in statüsünde hiçbir değişiklik talep edememek pahasına. Friedman hem Mısırla hem İsrail’le hem Suriye ile hem de İranla konuşabilen bir Türkiye istiyoruz… yalvarıyoruz filan diye boşuna demiyordu. Türkiye’ye İsrail’e efelenerek, kendi kendine gelin güvey olmakla lider ülke haline gelemeyeceği konusunda Gazze olayıyla bir ders de verilmiş oldu. Hemen arkasından İsveç’de İsrail ile Türkiye arasında başlayan görüşmeler AKP Hükümeti’nin mesajı aldığını gösteriyor.
Oysa ki, Cengiz Çandar’ın dediği biçimiyle “Ortadoğu’da oyun kurucu olamayan” Türkiye Hükümetinin başlangıçtaki “komşularla sıfır sorun” konsepti yaratma eksenli Ortadoğu politikası tam da ABD’nin bölgedeki bölücü, ülkeleri birbirine düşürücü taktiğine sadık kalma gayreti yüzünden iflas etmişti. Türkiye’nin dış politikasındaki, ABD tarafından da adlandırılıp tescillenen başarısızlığının nedeni, herkesle dost olma iddiasından, emperyalizme yaranmak ve bölgesel güç olmak adına “Suriye’ye beş dakikada girer çıkarım” noktasına çok kolay geçebilmesini sağlayan ikiyüzlülüktür. Uğruna, olmadık serüvenlere girmeye hazırlanılan ABD’ye de pek yar olamamıştır bunun sonucunda. Kurtlarla dans eden tilkinin geleceği nokta da budur.
İsrail’in Gazze saldırısı sırasında Obama, Müslüman halkların gözünün içine baka baka İsrail’in güvenliğini tehdit eden hiçbir şeyi tasvip etmeyeceğini açıkça savunmuş, Filistin halkının acılarını telafi etmeye yönelik hiçbir şey söylememiş, İsrail’i eleştirmemiştir. Başbakan Erdoğan’ın, dost ve müttefik gördüğü Katar ve Suudi Arabistan’dan ise, “öleceksek adam gibi ölelim” biçimindeki şatafatlı retoriğine hiçbir destek çıkmamıştır. Erdoğan İsrail’e “artık 2008’de değiliz, hesabını iyi yap” diye seslenirken aslında emperyalizmin, şimdiki taktiğini anlamadığını, esasen kendisinin hâlâ 2008 konseptinde kürek çekmeye devam ettiğinin farkında olmadığını, bu bölgede ya ABD’nin sadık kölesisindir ya da hiçsin ölçüsünün geçerli olduğunu görememiştir.
İsrail’in Gazze saldırısı ABD etrafındaki mevcut kamplaşmayı pekiştirmiş; bölgedeki aktörlerin konumlarını yeniden tayin etmiştir. Ortadoğu’nun önümüzdeki dönemdeki resminin ABD tarafından nasıl çizilmek istendiğini gösteren bir laboratuar olmuştur bu saldırı. Ortadoğu’da İsrail’in bir turnusol kağıdı olduğu Gazze ile bir kez daha teyid edilmiştir. Bundan sonra hesabını iyi yapacak olan Erdoğan olacaktır. Ya “one Minute” çektikten sonra gizlice, ortak tatbikatlar yaptığı İsrail’e bundan böyle çemkirmeyecek, her zaman onun güvenliğini öncelikli kaygısı olarak görmek zornuda kalacak, görmüyorsa sesini kesecek yoksa haddi bildirilecektir.
Ne var ki, Türkiye’nin geçen dönem sahnede icra ettiği rolün geriye çekildiği anlamına gelmez bu. Türkiye’ye ABD’nin ihtiyacı her zaman olacaktır. ABD  Türkiye topraklarına NATO Patriotlarını yerleştirmek istemiş, Başbakan “bundan bizim haberimiz yok” dese de, hemen akabinde NATO’ya Patriotları almak için başvurmuştur. Hem bu NATO konuşlanması hem de Fransa, İngiltere ve Almanya’nın yani büyük emperyalist devletlerin Türkiye toprakları dahil, bölgeye yerleşmeye hazırlandığı düşünülürse önümüzdeki dönem, ABD’nin, Türkiye gibi küçük aktörlere devasa roller biçmektense diğer süper güçlerle ve onlarla kurduğu ittifakla yol almaya çalışacağı sonucu çıkacaktır.
ABD daha İran ve Afganistan işgali sırasında, öteden beri arzuladığı “uluslararası toplum”u şimdi yarattı. Önceki dönem Balkanlaştırma politikalarıyla parçalamaya çalıştığı, mezheplerine böldüğü bölgeye NATO şemsiyesi altında toplaşmış büyük emperyalist takımla girmek, bu ağır operasyonun yüz kızartıcı sorumluluğunu dağıtmak en büyük arzusuydu ki, bu arzusunu gerçekleştirmek için zaten elinden geleni yapıyordu. Türkiye’ye bu kapsamda bir müdahale karakolu olmak, üslere mekan sağlamak, kara harekatının çıkış noktası olmak gibi bir misyon biçiliyor.
Erdoğan Gazze saldırısındaki tutumuna beklediği sempatiyi sağlayamadı. “2008’in koşullarında değiliz artık 2012 koşullarındayız” diye öfkeyle bir hatırlatmada bulunurken kendi “oyun alanı”nın daraltılmasından duyduğu rahatsızlığı ifade etmiş oldu elbette; gelişmeleri, Hükümetin gayretlerinin hiçe sayıldığı bir ihanet olarak yorumlamasının kendi mantığı açısından bir anlamı da var. Mısır’ın ona yol gösterdiği, Türkiye’ye biat modeli olduğu biçimde İsrail’in önünde diz çökmekten başka bir şansı kalmayacak artık. Çünkü hem Dimyat’taki pirinç hem de evdeki bulgur aynı anda elde tutulmaz. Hem emperyalizmin yedeği olmak hem de kişilik sahibi bir dış politika sürdürmek mümkün değildir.
Sonuç olarak denebilir ki; Obama Bush döneminde belirlenmiş stratejik hedefleri gerçekleştirmek doğrultusunda giderek daha belirginleşen bir çaba içinde. Bundan sonra yumuşak gücün Neocon vuruşa dönüşeceği beklenebilir.
Ama bu aslına dönüş sürecinde, ABD’nin, içinde bulunduğu bir dizi açmazın çözümü olarak gördüğü müdahale bu açmazları daha da derinleştirecektir. 2008 dönemindeki ağır krizi finans kurumlarına, bankalara ve tekellere devlet sübvansiyonu sunarak şöyle veya böyle atlatan, ancak, 2013’e büyük iç ve dış borç bakiyesi altında giren Obama’nın ikinci döneminde ABD ekonomisi büyük bütçe açıklarından muzdarip durumda. Şişirilmiş seçim ekonomisi Obama’nın ikinci dönemini zorlaştıracak. Bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasılanın yüzde 10’una dayandı. İç kamu borçları ise Obama’nın söylediğine göre 1.2 trilyona ulaştı. Bu büyüklükte kamu borçlanmasının İkinci Savaş’ın bittiği 1945 tarihinden sonra çok az görüldüğü vurgulanıyor. Obama’nın seçilmesini kolaylaştırmak için ilk dönemde ekonominin yüzde ikilik büyüme oranı kaydettiğini iddia eden istatistik kurumlarını yalanlar biçimde yeni bir resesyon bekleniyor. Obama seçim sonrası ilk konuşmasında buna dikkat çekerek ‘mali uçurumdan’ kaçınmak için önlem alınması gerektiğini söyledi. ABD’de 46,2 milyon civarında kişi yoksulluk sınırında yaşıyor ve işsizlik oranları zirve yaptı.
Friedman’ın “biz iç sorunlarla uğraşacağız. Türkiye Suriye sorununun halletmek için yola koyulsun” derken kastettiği iç tablo böyle bir tablodur. Görünen o ki beklenen resesyon döneminde bütçe, kurtarma operasyonları yapılamayacak kadar daralmış durumda. Tam da bu nedenle ABD’nin ihtiyaç duyduğu yeni mali kaynaklara ulaşabilmesinin yolu ve içerdeki halkın dikkatini dışarıya yöneltmesinin koşulu savaş gibi görünüyor. Aynı şeyleri zaten bir süredir birçok ülkenin kıvrandığı, bazılarının neredeyse iflas noktasına geldiği Avrupa için de söyleyebiliriz. 1929 krizini dünya savaşıyla aşan aynı ülkeler 2008’den bu yana süren, derin ve daha da derinleşmesi beklenen krizden çıkış için savaştan başka bir seçenek göremiyorlar.
Üstelik bu sıralar ABD sadece Ortadoğu’daki savaşa hazırlanmıyor aynı zamanda 2020 yılına kadar donanmasının yüzde altmışını kaydıracağını ilan ettiği Pasifik’e, Asya’yı doğudan kuşatacağı biçimde yerleşme eğiliminde. Bu nedenle, Pasifik’teki üslerinin yatağı Japonya’yı da tahrik ederek Çin’in sinir uçlarıyla oynayacak provokatif gelişmelere imza atıyor. ABD’nin en çok borçlu olduğu Çin’in dünya pazarlarındaki giderek büyüyen varlığının tehditkar ve tehlikeli görülmeye başlaması, aynı zamanda çok yakın gelecekte ABD’nin Pasifik’te yerleşme isteği ile de ilgili. Tersi de doğrudur; bu yerleşme isteğinin nedeni de budur. ABD tek cepheli bir savaş için değil, çok cepheli bir savaş için hazırlık yürütüyor.
Bütün bu gelişmeler zaten Obama’nın birinci döneminde sessiz sedasız gerçekleşti: Libya susturuldu, Türkiye yeni açılan üslerle bir savaş gücü olarak palazlandı, Pasifik kuşatılmaya başlandı, Suriye içinden çıkılmaz bir halde karıştırıldı, bölgeye silah yığınağı yapıldı. Birinci dönemin barışçıl bir dönem olarak görülmesini sağlayan bu dönemin hazırlık süreci olmasıydı. Bundan sonra ABD bu hazırlığın sonuçlarını hızla almaya çalışacak.
ABD emperyalizmi kendisini daha Bush döneminde İkinci Roma İmparatorluğunun tecellisi olarak görüyor ve bunu Evangelist bir mesaj olarak yansıtıyordu. Müslüman kökenli Obama döneminde ise Bush’un attığı Roma’nın temellerinin üstüne kat çıkma zamanı gelmiş bulunuyor. Gelişmeler bu yönde.
ABD politikalarının bir partinin yerine diğerinin, bir Başkan yerine ötekinin, bir vizyon yerine başkasının gelmesiyle değişebileceğini düşünmek hayal kurmaktır. Değişen olsa olsa dönemlere göre yeniden ele alınan stratejiler ve konseptlerdir. Emperyalizmin bunca yıllık tarihinde kimi dönem ABD, saldırganlığını yeni bir dönem için mayalanmaya bıraktı, kimi zaman uluslararası destek sağlamak için zaman kazandı, kimi zaman da bu diplomatik yollara hiç tenezzül etmeden bir fil gibi sırça dükkânına daldı. Dünya emekçileri için en tehlikeli olanı da filin yerinden doğrulduğunu, zaman kazanmak için oyalandığını görememektir.
Obama’nın birinci dönemi ABD için güç biriktirme, zaman kazanma dönemidir; tam da halklar üzerindeki aldatıcılığını bu biriktirme döneminde sağlayabilmiştir. Onun parlak ve şatafatlı imajı sayesinde ABD’nin yeniden toparlanma olanağı bulduğu söylenebilir. Bir imaj ilgili olduğu nesnenin gerçekte ne olduğunu elbette gizlemeye çalışır. Ama o nesne oradadır sonuçta; vardır ve imajın da kaynağıdır.
Bugün kapıya dayanmış savaş şimdi o kaynağı apaçık işaret ediyor ve imajın boyaları dökülüyor. Suriye halkını besleme muhalefetin postalları altında ezdiren, Gazze saldırısında İsrail’in yanında duran ABD emperyalizmi ve taşeronları bu kargaşadaki rollerini saklayamayacak durumdalar. Ve zaten saklamaları gerektiği zaman da 2012 öncesinde kaldı. Ortadoğu halkları için, alenen kendi yazgılarıyla oynayan, onları yerlerinden yurtlarından ve geleceklerinden eden, iradelerine ipotek koymaya yeltenen emperyalizmden ve kendi diktatörlerinden kurtulmaktan başka çare yok. Mısır ve Tunus halkı bu yolda bir adım attılar ve isyanı mayalanmaya bıraktılar.
Ne çıkacaksa buradan çıkacak.

“Terör Konsepti”nde ABD’nin İdeolojik ve Kültürel Hegemonyasının İçeriği

 

1997 yılında kurulan ve kurucularının çoğunluğu Bush yönetiminde etkili mevkilerde bulunan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi think-tank grubunun yayınladığı ünlü “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” başlıklı uzun bildiride, ABD’ye, soğuk savaş sonrasındaki tek kutuplu dünyada üstün bir güç olması için, Amerikan anavatanının güvenlik sınırlarını geliştirmek, bu sınırları koruyabilmek amacıyla birden fazla büyük cephede savaşabilmek ve bu savaşlardan mutlak zaferle çıkmak gibi bir rol tanınıyordu. Altında Elliott Abrams,  William J. Bennett , Jeb Bush, Dick Cheney, Eliot A. Cohen, Francis Fukuyama, Donald Kagan, Zalmay Khalilzad, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz gibi neo muhafazakar isimlerin imzasının bulunduğu bu metinde, “…Birleşik devletler ile Sovyetler Birliği arasında geçen Soğuk Savaş’ın askeri boyutu yanlış değerlendirilmiştir. Amerika’nın içerme politikası, Soğuk Savaşın sadece ABD ordusu ile Kızıl Ordu arasında geçen askeri bir savaştan ibaret olduğu düşünülerek oluşturulmamıştır; içerme politikası, askeri savaşın yanında Sovyetleri zaman içinde ideolojik ve ekonomik olarak yenilgiye uğratmayı da programında barındırıyordu… Amerika’nın stratejik hedefi Sovyetler Birliği’nin güçlenmesini engellemek olagelmişti, bugünün görevi, Amerikan çıkarlarına ve ideallerine hizmet eden uluslararası bir güvenlik ortamını korumaktır.1 ifadeleri yer almaktaydı.

Şu anda Ortadoğu’ya yönelik acımasızca sürdürülen operasyonun çok açık biçimde ve hiçbir diplomatik ihtiyata yer verilmeksizin önerildiği, ABD’nin, güvenlik sınırlarını geliştirme adı altında, tüm dünyaya engelsiz hakim olmasının gerekçelerinin ve yöntemlerinin sıralandığı bu metin, düşmanın ideolojik olarak da yenilgiye uğratılması gerektiğini kaydediyordu. Düşmanın ideolojik olarak yenilgiye uğratılması ise, kuşkusuz anti-Amerikan eğilimleri yüksek, şimdiki saldırılar nedeniyle de daha da yükselme eğilimi taşıyan Ortadoğu halklarının itaatkar Amerikan köleleri haline getirilmesini; güvenlik sınırlarını Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında genişletmek için yola çıkan ABD’ye karşı anti-emperyalist bir direnişe yeltenmelerinin engellenmesini; Hıristiyan Batılı halkların ise bölgedeki kıyım ve katliamlara tepkilerini durdurmayı içeriyordu. 11 Eylül 2001 yılında New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırının üstünden geçen beş yıl içinde, bu doğrultuda ABD tarafından pek çok yöntem denendi. Bunların bir kısmı fiyaskoyla sonuçlansa da, ABD bazı durumlarda oldukça başarılı olmuştur.

ABD emperyalizminin, dünyanın yeniden yapılandırılması ve yeniden paylaşılması sürecindeki ideolojik hegemonyasının pek çok yönü vardır. Bunlar, çok genel olarak iki başlıkta toplanabilir:

Bunlardan birincisi; yeni bir oryantalizm aracılığıyla, Batılıların gözünde çarpık bir Ortadoğulu Müslüman imgesi yaratarak, sözde terörizme karşı sürdürülen savaşa destek sağlamak; Avrupa ülkelerinde de Müslüman göçmenler ile yerli halklar arasında düşmanlıklar yaratarak, bu halkların dayanışma içine girmelerinin önünü kesmek.

İkincisi ise, Batı’da ve ABD’de, ilan edilen terör konseptine uygun toplumsal bir yeniden yapılanmanın gerçekleşebilmesi için, mevcut fikirlerin, yaşam kültürünün değiştirilmesi; halklar üzerinde tam bir ideolojik kontrol sağlayabilmek için neo-liberalizmin gerici fikirlerinin benimsetilmesidir.

Bu yazı, hegemonya sorununun oldukça kapsamlı olabilecek bütün yönlerine değil, terör propagandası sırasında öne çıkan bazı noktalara, bu iki genel başlık altında kısmen değinmeyi amaçlıyor. Aynı zamanda, ABD’nin ideolojik hegemonyasının bu iki ögesinin bazı belirimlerini işlemeye çalışırken, emperyalizm tarafından kullanılan hegemonik araçların özellikleri ve başlıca söylemler üzerinde de kısaca duruyor.

 

YENİ ORYANTALİZM:

DOĞU VE MÜSLÜMAN İMGESİNİN YENİDEN KURULUŞU

Batı ve Doğu sözcüklerinin iki coğrafi yön olmaktan daha fazla anlamı vardır. İlk sermaye birikiminin vatanı olan ve bu birikime bağlı olarak hızla kalkınan, birikimini değerlendirebileceği yeni egemenlik alanları ve pazarlarını ararken büyük fetihlere imza atan Batı, insan aklının ve becerisinin gerçekleştirebileceklerinin en gelişmiş simgesi olarak gördü kendini hep. Ve insanlık tarihinin merkezinde Batı’nın bulunduğu bilgisi, geçmişte büyük uygarlıklara sahne olmuş Doğu’nun parlak geçmişi unutturulmak pahasına genel kabul gördü. Batı, çalışkan, verimli, akıllı, yetenekli, gelişkin, uygar; kendisini Batı’nın tuttuğu aynada görmesi beklenen Doğu ise, uyuşuk, barbar, beceriksiz, geri ve ilkeldi. Batı, çalışıp yükselmenin; Doğu ise, “bin bir gece masalları” ve egzotik harem kültürünün hazcı temsilcisiydi. Doğu, mistisizm, durağanlık, masal, kehanet, raks; Batı, gerçekçilik, disiplin, yenilik, tasarım, öngörü demekti. Kapitalizmin gelişiminde önceliğe sahip Batı kapitalizminin ideologları tarafından, halklar arasında tarif edilen bu medeniyet hiyerarşisi, yüz yıllarca, sömürgeci emperyalist devletlerin kendi hakimiyetlerini ve fikirlerini sömürgelerine dayatmalarının meşru nedenlerinden biri oldu. Doğulu halkların ileri sürebileceği hiçbir fikrin, bunlar, evrensel olduğu ilan edilen Batı merkezci kriterlerle oluşturulmadığı için, kıymeti harbiyesi yoktu. Doğudan gelen herhangi bir şey, Batılı sahiplerin damağında eğer bir baharat tadı bırakmıyorsa, sözü edilmeye değmezdi. Batılı kapitalistlerin Doğuyu kendi medeniyetlerine göre hizalandırması anlamına gelen Oryantalizm, halkları, medeniyetleri ve kültürleri, her birine değer numaraları verip aşamalandırarak sınıflandırmayı benimsemiş kapitalizmin kültürünün başlıca bileşenlerden biridir.

11 Eylül’den itibaren, Müslüman Ortadoğu halklarının çeşitli biçimlerde aşağılanmasında, bu içselleştirilmiş oryantalizm önemli bir zemin oluşturmuştur. Sadece İkiz Kulelere saldırarak aklın almayacağı bir terör eylemini gerçekleştiren radikal İslamcı teröristler değil, Batı merkezci uygarlık tanımlarının dışında kaldıkları için bütün Müslümanlar, sıradan bir Amerikalının kavrayışının, bilgisinin ve algılayışının dışında yer almaktadır.

Dünyanın en güçlü, en müreffeh ve en zengin ülkesinin yurttaşlarının çoğunluğu, bu, kendilerine çağlarca ve kilometrelerce uzak Müslüman kitlelerin Amerikan yaşam tarzını tehdit ettiğine; onların, pek kıymetli, küçük refah alanlarını taciz ettiğine öylesine ikna edilmişlerdir ki, dünyanın en güçlü silahlarına sahip bir ülkede yaşadıkları halde, sürekli bir tehdit altında bulunduklarını düşünmektedirler. George W. Bush, 1 Eylül’den sonra, 20 Eylül 2001’de, Kongre’de şöyle bir konuşma yapmıştır: “Amerikalılar soruyor: Neden bizden nefret ediyorlar? Onlar burada, tam da bu salonda gördükleri şeyden nefret ediyorlar; demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetten. Onların yöneticileri kendi kendilerini seçiyorlar. Bizim özgürlüklerimizden nefret ediyorlar; inanç özgürlüğümüzden, ifade özgürlüğümüzden, oy kullanma özgürlüğümüzden, bir araya gelebilme ve aynı fikirleri taşımak zorunda olmama özgürlüğümüzden…2

Bu konuşmanın terör eyleminden hemen sonra yapılmış olması olağan bulunabilir. Ancak Bush’un diğer konuşmaları ve basında çıkan materyaller, bu fikrin farklı dozlarda durmaksızın işlendiğini göstermektedir.

Oysa Ortadoğulu Müslüman halklar, gerçekte Amerika’dan, on yıllarca iliklerine kadar sömürüldükleri, aşağılandıkları, itilip kakıldıkları, bütün maddi kaynakları tüketildiği, petrollerine el konulduğu, Filistin’e eza çektirildiği için nefret etmektedirler. Ama bu durumun Amerikan politikacıları ve ideologları açısından bir anlamı yoktur. Onlar, sömürülenlerin nefretinin, medeniyete duyulan hasetten ve düpedüz barbarların medeniyete tahammülsüzlüğünden kaynaklandığına Amerikan halkını inandırmak istemişlerdir. Fakat pek övündükleri demokrasiye ve anlı şanlı Batı medeniyetine en büyük zararı kendilerinin verdiği, kendilerinin düşmanlık ettiği konusunda yalan söylemeye de devam etmektedirler.

ABD emperyalizminin sözcüleri, kendi halklarını ve Avrupa halklarını Ortadoğu’da süren saldırgan politikalara ikna etmek için, sadece 11 Eylül ile kendisini açıkça gösterdiğini ileri sürdükleri acımasız İslamcı teröristlerin tercüman oldukları medeniyet hasedinden söz etmekle yetinmediler. “Doğudan, İslam dünyasından gelen” tehdit iddiasının, dinler kadar ezeli bir tarihinin olduğunun kanıtlanması da gerekiyordu bunun için. Ortadoğu coğrafyasındaki jeokültürün esaslı bileşenini oluşturan İslam dini ile Batı denilen coğrafyanın evrensel değerlerini ve medeniyetini temsil etmeyi üstlenen ABD’nin temel ideolojik referanslarından olan Hıristiyanlık arasındaki geçmiş haçlı seferlerinden kalmış anılar, bunun için güncellendi. Ve aslında Amerikan emperyalizminin ideologları, bu halklara savaş açmak, saldırmak için neden ve gerekçe bulmak zorunda kalmayacakları ideolojik bağlamı da seçmiş oldular. Çünkü dini söylem, halkta inandırıcılığına dair esaslı kuşkular yoksa, güncel çıkar ilişkilerini açıkça telaffuz etmeksizin dolaylı olarak ima etmenin, ama buna rağmen ikna edici olmanın en iyi yoludur.

Bugün ABD halkının düşmanlık duygularını kışkırtmak için, Hıristiyan dininin en geri söylemleri bizzat Bush tarafından kullanılıyor. ABD’nin açtığı savaş, kutsal kitaplarda geçen “mutlak iyi” ile “mutlak kötü”nün son ve en büyük karşılaşması anlamına gelen Armageddon kapışması benzetmesiyle, bu süreçte sık sık anıldı. “Mutlak iyi” yani Tanrı ile kastedilen, hiç kuşku yok ki, ABD; “mutlak kötü”, yani şeytan olan da, terörist sıfatıyla anılan Müslüman halklardı. Bush, dünyaya, dini bir deyimle “şer ekseni” tarif etmiş ve bu eksendeki ülkelere “haçlı seferi” başlatmıştır.

ABD’nin İslam’a yönelik söylemi bu süreçte çeşitlilikler içerdi. 11 Eylül’ün hemen sonrasında Bush, dünyada bir “medeniyetler çatışması”nın sürdüğünü söyledi. Sonra bunu geri aldı. Daha sonraki adım, eski CIA Ortadoğu uzmanı Graham Fuller’in önerisine uyularak, Ortadoğu ülkelerinin ABD’ye yakın olanlarını ılımlı İslam projesi kapsamında ehlileştirmeye devam etmek, ama ABD’ye itaat etmeyenleri terörist devlet olarak tanımlayarak, şiddet yoluyla ıslah edilecekler listesine almaktı. Geçtiğimiz ay ise, Bush, “İslam faşizmine karşı savaşımız sürecek” buyurdu. Müslüman ülkelere bakış açısındaki bu değişim aşama aşama gelişmiş değildir. Bazen biri bazen bir diğeri öne çıkarılır. Bazen aynı anda hepsinden birden söz edilir.

ABD’nin Ortadoğu ülkeleri hakkındaki toptancı değerlendirmeleri ile bu ülkelerin halklarını çeşitli kriterlerle bölebilme becerisi sınırsızdır. Ülkelere ve zamana göre medeniyetin ölçütleri de değişebilir.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının da, söylenen hedefi, radikal Hizbullah örgütüdür. İsrail’i Ortadoğu’da ileri bir karakol olarak kullanan ABD’nin bu saldırıya ilişkin söylemi de aynı minvaldedir. Afganistan saldırısının hedefinin genel olarak El Kaide, özel olarak Bin Ladin olması gibi, İsrail de, sözde, Lübnan’da Hizbullah’ı dize getirmeyi amaçlamaktadır. Bu savaşın en çok konuşulan yönünün çocuk ve bebek ölümleri olmasının Hizbullah’la savaşıldığı iddialarını kısa sürede yalanlaması bir yanda tutulursa, İsrail ve ABD tarafından Lübnan’da Hizbullah’ın, Filistin’de de HAMAS’ın hedef olarak gösterilmesi, kendi halklarıyla dünya kamuoyunu bu savaşın adil olduğuna inandırmak ve sessiz kalmalarını sağlamak amacını taşır. Genel olarak, İslamcı terörle mücadele edildiği iddiası da aynı sonucu amaçlamaktadır. ABD, terörizm ile savaşının bütün Müslümanlara, bütün Ortadoğu halklarına yönelik olmadığını çeşitli vesilelerle defalarca vurgulamıştır. Ancak Müslüman ve terör sözcüğünü o kadar çok kullanmıştır ki, ABD’nin zihninde, bu ayrımın gerçekten ayırdedici sınırlarının olup olmadığı konusunda kimse emin olamamıştır!

Aslında, gerçekten de, Amerikan emperyalizmi bütün Müslüman ülkelere karşı değildir, onlar arasında ayrım yapar. Hayır, bu ülkelerin terörist yatağı olup olmamasıyla ilgili değildir bu ayrım. ABD’ye göre Irak, Afganistan, İran, Suriye haydut devletler statüsünde şer ekseni üzerinde yerlerini alırken, Suudi Arabistan terörizmi değil petrol zenginliğini ve bolluğu, Mısır İslam demokratizmini, Ürdün de kısmi bir medeniyeti hatırlatır. Bush, Londra’daki Hyde Park ya da Regents Park’ta olduğu ve Newyork’un ortasında Central Park’ta da muhtemelen görülebileceği gibi, baştan aşağı kara çarşaflara bürünmüş, ama pahalı spor ayakkabılarıyla tenis oynayan Suudi prenslerinin ve petrol zenginlerinin karılarına, Afgan kadınının burkasına kızdığı kadar kızmayacak; kocaları bir vakitler Bin Ladin’le mesai harcamış ya da onun akrabası olan Suudi kadınlarını “özgürleştirmek” aklına gelmeyecektir. Batı medeniyetinin, şimdi Bush’un elinde tuttuğu hiyerarşik cetvelinin ölçü aralıkları, duruma göre genişler ya da daralır. Müslümanlar barbardır, ama Suudiler değildir! Saddam diktatördür, ama ABD’nin kanatları altındaki Ürdün kralı demokratiktir…vs.

ABD emperyalizmi, sadece kendisine bağlı Müslüman devletler ile tabi olmayan “haydut devletler” arasında bir ayrım yapmaz. Aynı ülke içindeki mezhepler arasındaki çelişkileri de kışkırtır. Saddam’a karşı İran yanlısı Şii grupları, bir coğrafyada Şiilere karşı Sünni kesimleri, diğerinde Sünnilere karşı Şiileri destekler. Bazen terörizmi, ABD’ye göre bir mezhep, bazen diğeri temsil eder. Gerçekte ise, ABD’ye itaat edenlerle etmeyenler arasındadır bu ayrım.

Görüldüğü gibi, Batı’nın, yani ABD’nin yeni oryantalizminin nezdinde, terörist, Doğu, Müslüman, Ortadoğu vb. kavramları sonsuz permütasyonlarla bir araya getirilebilmekte, yeni imgenin temsilcileri ona göre değişmektedir. Kimin eli kanlı-sarıklı-sakallı terörizmi veya kimin burkalı-çarşaflı geriliği temsil edeceği, kısa dönemli konjonktürlere bağlıdır. Kimin şeytan, kimin melek olacağına kararın verildiği merkezi tapulayan ABD emperyalizminin, dünyadaki bütün iyilikleri temsil ediyor olduğu iddiası ise, sabittir.

Bugün sıradan bir ABD’linin algılama biçiminin şöyle işlemesi beklenmektedir:

İslam dini saldırganlığın, barbarlığın, geriliğin simgesidir. Bu yüzden Müslümanlar, medeniyetin ölçüleri ve öncülleriyle tahmin edilemeyecek zararlar vermektedirler dünyaya. Özgürlüklerin ve uygarlığın teminatı olan kendi ülkesi ise, büyük bir bonkörlük göstererek, yıllarca okyanus aşırı ülkelere özgürlük misyonerliğine gitmiştir. Ancak bu alicenap ülke, kendi emeklerinin karşılığını, tam kalbinden vurularak almıştır. Şimdi terörizmi yerinde avlamak için barbarların yurduna yapılan akınlar, son derece haklıdır ve meşrudur. Fakat Irak’ta görüldüğü gibi, Saddam zulmünden kurtarılıp özgürlüğe kavuşturulmalarına rağmen, bu sefer, birbirlerini yemeye başlamışlardır. Barıştan, hürriyetten, demokrasiyi nasıl kullanacaklarından bihaber, iflah olmaz bir Ortadoğu ile karşı karşıyayız ne yazık ki. Ama kötülüğe karşı mücadelemiz ne pahasına olursa olsun sürecek!

Batı’yı, yani “medeniyetin evrensel değerleri” denen ilkeler bütününü, yakın zamana kadar, Batı Avrupa ülkeleri temsil ediyordu. Fakat ABD’nin ilan ettiği terör konsepti ile birlikte, bu değerlerin kendileri de, sözcüsü de değişmeye başladı. ABD, burjuvazinin devrimci zamanlarında oluşmuş, sonraki sınıf mücadeleleriyle zenginleştirilerek kurumlaştırılmış pek çok siyasi ve ideolojik kurucu ilkeyi elinin tersiyle bir kenara itmiş bulunuyor. (Bu değişim sürecinin, Avrupa halklarının günlük yaşamlarını nasıl etkilediğine ilerki sayfalarda kısaca değineceğiz.) Şimdi sahip olduğu entelektüel ve moral liderlik koltuğundan ise, Batı Avrupa’daki ideolojik hegemonyanın kuruluş süreçlerini de yönetiyor. Bugün, Batı Avrupa’da hakim olan moral değerler de, terör konseptinin ihtiyaçlarıyla belirlenmeye başlamıştır. Fakat bu coğrafyada bu değerler, 18. yüzyıldaki Aydınlanma dönemine kadar uzanan eski bir tarihe sahip oldukları ve toplumsal dokunun derinliklerine kadar kök salmış bulundukları için, bu erozyon, ABD gibi tarihsiz ve köksüz bir ülkede olduğu kadar hızla gerçekleşmiyor. Örneğin Bush’un Evangelist-Protestan söylemi, laisizmin yurdunda çok fazla bir yankı bulamıyor. Ama söylemin siyasal ve toplumsal içeriği, bu topraklarda da karşılık bulabiliyor.

Örneğin Müslümanlar üzerindeki baskıyı kamusal kurumlarda türbanı yasaklayarak artıran Fransa, İslam dininin kamusal alanlardaki tezahürlerini hedef almayı laik gerekçelere dayandırmaktadır. Aynı biçimde, Almanya’da da, daha çok Türkiyeli Müslüman göçmen kitle hedef alınarak yapılan karşı propagandanın temel içeriği, “kadın hakları” üzerinde sağlanmış toplumsal konsensüse bağlanmaktadır.

Alman kamuoyunu sık sık meşgul eden zorla evlilikler, töre cinayetleri, kadınlar üzerindeki cemaat ve aile baskıları, Müslüman toplumların geri ve ilkel kültürüne işaret etmek için sık sık gündeme getirilir. Almanya’nın en çok satan dergileri ve gazetelerinin kapaklarında ve manşetlerinde kullandığı Müslüman kadın imgesi genellikle çarşaflı bir kadındır. Tarihsel ve sosyal koşullarından koparılarak ele alınan görücü usulü evlilikler, “Müslüman ve Türk ailelerin kendi kızlarına nasıl baskı yaptığını, onları rızaları dışında nasıl evlenmeye zorladıklarını” kanıtlamak amacıyla kullanılır, ve bütün Türkiyeliler ve Müslümanlar böyle davranıyorlarmış gibi, genelleştirilir. Aynı şey, töre cinayetleri için de geçerlidir. Müslümanlar, kadınlarını namus adına öldüren, geri, ilke ve barbar bir kavimdir mesajı işlenir bu şekilde.

Dile getirildiği bağlam, tarz ve bağlanmak istendiği politikalar söz konusu olmasa, bütün bu çabaların, Müslüman kitlenin entegrasyonunu kolaylaştırmaya, kadınların çektiği acıları gidermeye yönelik iyi niyetli sosyal eleştiriler yöneltmek anlamına geldiği söylenebilir. Çünkü aklı başında herkes, kadınların üzerindeki baskının, onları çarşaflara boğan cenderenin kırılmasını, zorla evliliklerin yasaklanmasını, kadınların özgürleşmesini ister. Fakat bugün eleştirilerin bağlandığı politikalar, eleştirilerin kendisinden daha önemli hale gelmiş, eleştirilerin niteliğini de değiştirmiştir. Her şeyden önce bu yayınlar, laik Almanya’da da yerli halklarla Müslüman kitle arasında ilkellik ve ilerilik biçiminde bir hiyerarşi yaratmayı; sonra, hiyerarşinin altında kalan “iflah olmaz” Müslüman topluma karşı, bu halklarda nefret beslemeyi, sonuçta da Müslümanlara karşı yapılacak her müdahaleyi makul ve meşru görebilecek bir kafa yapısı şekillendirmeyi amaçlamaktadır.

Özetle denebilir ki; yeni oryantalizm kapsamında kurulan terörist ve barbar Müslüman imgesi, hem iç politikaların hayata geçirilebilmesi, hem de emperyalist dış politikaların dini bir ideolojik içerik kazanması için kullanılmaktadır bugün.

Diğer yandan, Müslüman halkların oryantalist toptancı tanımının benzeri İsrail devleti ile Yahudi dini arasında kurulan ilişkide de tekrarlanmaktadır. Buna göre, İsrail’in Nazi zulmünden zarar gören mazlum Yahudilerin yurdu olduğu, bugün bu ülkenin Ortadoğu’da ABD’nin emperyalist politikalarına taşeronluk yapmasını herhangi bir biçimde eleştirenlerin Yahudi düşmanı olduğu, hatta örtük olarak kendilerini Nazilerle aynı kefeye koydukları sık sık yazıldı, söylendi. Savaş propagandacıları, sanki Sami ırkı Ortadoğu’daki pek çok halkı değil de, sadece Yahudileri kapsıyormuş gibi, İsrail’e karşı çıkanları antisemitist olarak damgalamayı bir alışkanlık haline getirdiler. İsrail’i eleştiri dışı bir konuma yükseltmeyi amaçlayan hegemonik söylem, bizde de, basındaki ABD ve İsrail hayranı köşe yazarları tarafından sık sık kullanıldı. Yahudilik dini ile İsrail devletinin aynı şey olduğu, bu tezin inandırıcı olup olmadığı bir yana, kimi zaman açıktan kimi zaman alttan alta, sürekli olarak işlendi.

Görüldüğü gibi, yeni Oryantalizm, tıpkı önceki oryantalizm gibi, Ortadoğu halklarına dair, emperyalizmin güncel çıkarlarına uygun bir imge yaratmıştır. Önceki gizemli Doğu, şimdinin korkutucu terör yurduna dönüşürken, Batı’nın yağmacı hazzının yansıması olan raks giysileri içindeki imge, kara sakallarının ardında yüzü görünmeyen; bilinemez, kavranamaz bir teröristin şahsında vahşetin kendisiyle yer değiştirmiştir. Bir yanda, sadece bir dine mensup oldukları için fıtraten (yaratılıştan) geri, terörist ve barbar olmaktan kurtulamayan, öbür yanda, yine bir dine mensup oldukları için mazlum, haklı ve eleştiri dışı olan iki medeni bölüntüye ayrılan dünyanın gerçek sınırları, Batı’lı emperyalist ideologun kafasında olduğu gibi bu kadar kolay, parsellere ayrılmasa da, imge oluşturulmuştur bir kere. Ve o imge, halkları bölsün diye beslenmektedir.

 

TOPLUMSAL HAYAT VE “YAŞAM TARZI”NIN YENİDEN YAPILANDIRILMASI

Londra’da, üç metro treni ile bir otobüste bombaların patladığı ve 50’den fazla insanın ölümüyle sonuçlanan 7 Temmuz 2005 terör saldırısından çok daha önce bütün otobüslere asılan bir afiş kadar, hiçbir şey, emperyalistlerin dünya üzerinde öngördükleri değişimi anlatamaz. Bu afişin üzerinde dört beş tane Bond tipi çanta resmedilmiştir ve altında “suçsuzlukları kanıtlanıncaya kadar suçludurlar sözü yazar. Burada dolaysız olarak kastedilen, “otobüslerde sahipsiz olduğunu gördüğünüz her çantadan mutlaka şüphelenin, içinde bomba olabilir”dir. İfadenin dolaysız anlamı son derece masumdur, ama dolaylı anlamı, klasik demokrasinin yurdu olarak bilinen İngiltere’de, temel bir hukuk ilkesinin nasıl tersine çevrilmek üzere olduğuna işaret eder. Hukuk ve insan hakları felsefesinin öncüllerinden birini oluşturan “sanık suçluluğu kanıtlanıncaya kadar suçsuzdur” esası, 7 Temmuz terörü itibariyle, yerini, afişteki ibareyle değiştirmiştir. Kuşkusuz bu değişim, iki yüz yıllık bir hukuk tarihinin gözden geçirilmesi anlamına gelir. Ama sadece bundan ibaret değildir. Bu küçük afişlerdeki ibare, 21. yüzyıldaki toplumsal ilişkilerin nasıl kurgulanmak istendiğinin de son derece yalınlaştırılmış bir ifadesi gibidir.

Londra’daki terör eyleminden sonraki süreç, başlangıçta, herhangi bir kriminal olaydaki gibi, beklenebilecek bir doğallık içinde seyretti. Teröristlerin kimlikleri saptandı, olayın mahiyeti tespit edildi, ölü ve yaralı sayıları ilan edildi. Ama bundan sonraki, olası bir yeni  terör tehdidine karşı alınacak önlemler manzumesi ile, olay, kriminal bir olayın boyutlarını oldukça aşmıştır. “Şüpheli şahıslara karşı alınacak önlemler”i içeren yasalar ve şüpheli görüldüğü için o sıcak günlerde bir metro istasyonunda öldürülen ve sonradan terörist değil, Brezilyalı bir göçmen elektrikçi olduğu ortaya çıkan gencin ardından başlatılan “öldürme amaçlı ateş açmak” gerekli midir değil midir tartışmaları, Avrupa’nın da, çoktan beri, ABD’nin ilan ettiği bir terör konseptine esaslı bir geçiş yaptığını alenen ilan etti. “Hukuk devleti”nden “polis devleti”ne, hukuktan keyfiliğe geçişin ilk adımlarıydı bunlar. Ve hemen ardından polis yetkileri artırıldı, gözaltında tutma süresi 28 güne çıkarıldı (Blair hükümeti bu süreyi yasa tasarısında üç ay olarak belirtmişti, ama tepkiler sonucu 28 gün olarak kesinleşti) ve bazı yasalar değiştirildi. Bütün bunlar, terörden canı yanmış bir ülkede alınması gereken güvenlik önlemleri kapsamında takdim edildi. Fakat güvenlik önlemleri, korku filmlerindeki seri katillerin bir sonraki cinayetini engellemek için alınmış önlemlerle benzerlik taşımıyordu doğal olarak. Dolayısıyla düzenlemelerin sadece hukuki değişikliklerden ibaret olmayacağı ve bunların da değişiklikten daha kapsamlı değişimler olduğunun sinyalleri kısa zamanda verildi. Aslında bu değişim, İngilizlerin deyimiyle, bütün bir “yaşam tarzı”nı etkiliyordu.

İngiliz halkı, özel, güvenlikli ve ayrıcalıklı bir yaşa tarzına sahip olduğuna inandırılmıştır. Refah, zenginlik, vatandaşın devleti tarafından gözetilmesi, yaygın sosyal hizmetler, güvenlik içinde yaşama, tüketim malzemelerinin sınırsız çeşitliliği vb. gibi hemen akla gelebilecek faktörlerle simgelenmektedir, bu yaşam tarzı. Halk, yüzlerce yıllık mücadelelerin sonucunda kazanılmış, “yaşam tarzı” üst başlığıyla anılan bu temel hak ve özgürlükler konusunda son derece duyarlıdır. 7 Temmuz olayından sonra, hükümet ve medya, terörizmin işte bu yaşam tarzını tehdit ettiği propagandasını bol bol yaptı. Halkın, terörizme karşı savaş konusunda hükümetin politikalarına kenetlenmemesi durumunda, bu tehdidin büyüyeceği sürekli olarak işlendi.

Evet, ülke emekçilerinin hayat standartlarında gerçekten de önemli bir düşüş söz konusuydu. Son yıllarda işsizlik oranında artışlar olmuş, alım gücü bir hayli düşmüştü. Fakat bu düşüşün sebebi terör değildi. Son yıllarda izlenen neo-liberal politikalar yüzünden sosyal ekonomik ve politik hakların tasfiyesine zaten başlanmıştı. İngiliz egemen sınıflarının “İngiliz yaşam tarzı”nın terörizm tarafından tehdit edildiğini iddia etmeleri, gerçekte, emekçilerin, hak tasfiyelerinin gerçek kaynağını fark etmelerini önlemek amacını taşıyordu. Ki böylece, halkın, “terörizme karşı savaş” adı altında gizlenen yağma politikalarını destekler hale gelebileceği umuluyordu.

Yaşam tarzlarını korumak için topyekûn seferberliğe çağırılan emekçiler, bu kapsamda, gönüllü birer terör polisi olmaya özendirildiler. Şimdiye kadar komşusunun ne yaptığı ya da kim olduğu ile ilgilenmeyen, kendi yaşam alanında etliye sütlüye, konu komşuya bulaşmadan yaşayan İngiliz, başta, otobüslerde gördüğü sahipsiz çantaların avcısı olmaya; bir adım ötede de, etrafta şüpheli gördüğü herkesi, özellikle Ortadoğulu, esmer komşularını ihbar etmeye teşvik edildi.

Bu dönemde, metruk veya fazla uğranılmadığı belli depoların kapısına şöyle ilanlar asıldı: “Emin olmanın iki yolu var; ya haber verin ya da bırakın olsun!” Teröristlerin şeytani planlarını yaptıkları yerlerin böyle terk edilmiş, örümcek ağları sarmış binalar olmadığını herkes bildiği halde, Harry Potter’ın doğum yeri olan bu ülkede, kötülüklerin gizemli ve tekin olmayan binalarda kök saldığı bilgisi, terörün akıl dışı, bu dünyanın ilkeleriyle anlaşılamayacak bir bela olduğunu, dolayısıyla ona karşı alınacak akıldışı önlemlerin de tartışılmaması gerektiğini ima ediyordu.

Fakat gerçekçiliği ile ünlü İngiliz aklı, terörün anlaşılamaz, doğa üstü, olağandışı bir şey olarak algılanmasında ısrarlı değildi. Dolayısıyla İngiliz devleti ve basını, daha pratik sonuçları, Temmuz terörünün hemen ardından çıkardı: Terörist, uzaktan gelen, kavranamaz bir kimse değildir, burada doğmuştur, İngiliz devletinin alicenaplıkla sağladığı olanaklardan yararlanmaktadır; iyi eğitimlidir, İngiliz vatandaşıdır, ama Ortadoğu kökenlidir.

Asıl korkutucu olan, bu bilgi olmuştur. Çünkü bir metro istasyonundaki teröristi diğerlerinden ayırt edebilecek hiçbir şey yoktur. Her yolcu, potansiyel olarak terörist olabilir. O yüzden, teröristlerin taşıdığı sırt çantası, ayırt edici bir öge olarak, aylarca şüpheli eşya nazarına maruz kaldı. Londra halkı, uzun bir süre, sırt çantasıyla dolaşmaktan imtina etti. Sırt çantalarına yönelik bu cinnet hali, elbette trajikomik olaylara da yol açtı. Ancak olması beklenen oldu; “İngiltere doğumlu terörist (home borne)”in tanımı, Ortadoğu politikalarından içerdeki göçmen politikalarına kadar mantıksal bir zincir kurulmasını engelledi ve Irak’a saldırı öncesinde 2 milyon kişinin katıldığı bir miting yaparak savaşı önlemeye çalışmış olan duyarlı İngiliz halkını kısmi olarak geriletmeyi başardı.

İngiliz egemen sınıflarının propaganda aygıtları, her fırsatta, kendi hükümetlerinin Ortadoğu’daki ABD işbirlikçisi icraatlarını kınayan halkı tarafsızlaştırmak için, teröristlerin ayrım gözetmeyen bir saldırganlık içinde bulunduklarını işliyordu. “Bu bizim Ortadoğu politikalarımıza karşı bir tepkidir. Bu politikalardan vazgeçmezsek terör devam edecektir. Terörün olmaması için askeri birlikler Ortadoğu’dan geri çekilmelidir” türünden başlangıçtaki yaygın itirazlar, teröristin uzaktan gelmediği, Britanya’nın bağrında yetiştiği ve üç metroyu havaya uçurup 50 kişiyi öldürürken, kimin savaş destekçisi, kimin karşıtı olduğu konusunda ayrım yapmadığı, dolayısıyla teröre karşı ülke içinde de ciddi bir savaş verilmesi gerektiği karşı argümanıyla püskürtülmeye çalışıldı.

“İçerdeki terörist” vurgusu, başka bir nedenle daha önemlidir. Teröristlerin kimlikleri üzerinden yapılan tartışmalar, şimdiye kadar yurttaşlığı kan bağı esasına göre tanımlamayan ülkelerden biri olan İngiltere’nin gündemine, örtük olarak, artık “ulus temelli yurttaşlık” kavramını sokmuştur. Sadece İngiltere’de değil, genel olarak metropol ülkelerde, göçmen emekçilerin bu ülkelerde bulundukları süre uzadıkça kazandıkları hakları bertaraf etmeyi ve ihtiyaç duyulan göçmen emeğini hızlı sirkülasyonlarla gidermeyi amaçlayan yeni göçmen politikaları kapsamında, yurttaşlık hakları da tartışmaya açıldı. İngiltere, göçmenlerine, özellikle eski sömürgelerinden gelenlere yurttaşlık haklarını en kolay tanıyan ülkelerden biridir. Avrupa’nın birçok ülkesinde de, bu kadar kolaylıkla olmasa da, yerli ulusa mensup olmayanlar, belirli süreçlerden geçtikten sonra, vatandaşlık haklarına sahip olabilmekte ve o ülkenin pasaportunu taşıyabilmektedirler. Farklı farklı etnik temellere ve ulusal köklere sahip yurttaşlara sahip bir Avrupa ülkesi için toplumu kapsayıcı ilke, “Anayasal yurttaşlık” olarak tespit edilmiş, Avrupa Birliği işleyişinde de esas alınmıştır. Anayasal yurttaşlık bağıyla bir ülkeye bağlanmış olan göçmen emekçi, o ülkenin yerli emekçileri gibi, iktisadi ve siyasi haklardan eşit olarak yararlanır. İşsizlik yardımı, eğitim desteği, çocukları için destek alabilir; kamusal sağlık ve eğitim harcamalarından faydalanabilir vb. Şimdi söz konusu olan, aslında maliyeti yüksek eski göçmen politikalarından kurtulmak olduğu için, yurttaşlık hakları, terör dolayımında tartışmaya açılmıştır.

Bugün gelinen noktada, ABD, İngiltere, Almanya vb. ülkelerin pasaportunu taşımanın hiçbir öneminin kalmadığı görülüyor. Zaten ikinci sınıf yurttaşlar olarak muamele gören Müslümanlar için, bu durum, şimdi, hukuki bir içtihat haline gelmek üzeredir.

Böylece Anayasal yurttaşlık haklarını gözden geçirebilmek için, yerli halklar ile Müslüman göçmenler arasında, Huntington’un ünlü medeniyetler savaşı tezinde iddia ettiği  “Batı’daki kültürler arasında fay hatları” daha esaslı olarak inşa edilmeye başlanmıştır. Bunun için de, sakallı-sarıklı terörist imgesi, Avrupa’da yaşayan, batılılaşmış, eğitilmiş, modern Müslüman terörist imgesiyle zenginleştirilmiş, terörist tanımı genişletilmiştir. Sınırları ve köşeleri belli olmayan bir tanımdan da, bunun her durumda kullanılabileceği, herkese uyarlanabileceği, bundan Avrupa ülkelerinin yerli halklarının bile mağdur olabileceği sonucu çıkarılabilir. Ve aslında böyle bir çıkarım yapan kişi de yanılmaz. Çünkü terörist tanımının, “terörizme yataklık yapan/destekleyen” savaş karşıtı kesimleri de içermesi, bilinçli olarak tercih edilmiştir.

Öyleyse, alışılmış yaşam tarzı gerçekten de tehdit altındadır. İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkinin biçimi, toplumsal kurumlar tehlikededir. Demokrasi, eşitlik, laiklik, yurttaşlık, hukuk vb. gibi, Aydınlanma döneminden beri egemen olan toplumsal bağlayıcı ilkeler ve kurumların yavaş yavaş erozyon uğradığı da söylenebilir. Bugün bu aşınmanın bir numaralı sorumlusu olan neo-liberal politikaların uygulayıcıları, tasfiye sürecinde, elbette, “biz demokrasiyi yıkmak istiyoruz, laiklikten vazgeçerek Ortaçağ’a geri dönüyoruz; hukuku yıkarak keyfiyeti getireceğiz biçiminde bir söylem kullanmıyorlar. Dolayısıyla, toplumsal hayatı yeniden yapılandırmaya çalışanlar, uygulamalardan etkilenecek kitleleri ürkütmemek için, niyetleriyle yaptıkları arasında, son derece dolaylı bağlantılar kurmak zorundalar. Asıl hedefe adım adım yaklaşmak amacıyla, emekçilerin günlük hayatlarındaki küçük küçük değişimler, parıltılarından yalan oldukları kolay kolay anlaşılamayan büyük laflar ve dikkatleri asıl sorundan uzaklaştıran icat edilmiş ikincil sorunlar, bu dolaylı bağlantıları kurmak için kullanılıyor. Bu kadar dolaylılık içinde gerçek niyetler de gizlenebiliyor.

Gerçek niyetlerle söylenen niyet arasında dolaylı ilişki kurmayı sağlayan konulardan birisi de, İngiltere’de yasalaştırılmak istenen kimlik kartlarıdır. Herkesin bir kimlik kartı taşıması zorunluluğunu getirecek yasa, meclise sunulduğunda, İngiliz halkı buna şiddetle karşı çıktı. Zaten iki yıldır, yasa, parlamentodaki muhalefet yüzünden de Meclisten çıkarılamadı. Bu kartların teröristleri ayırt etmeye, şüphelileri saptamaya yarayacağı; son derece pratik bir yararı olduğu konusunda yapılan propagandalar halkı şimdiye kadar pek ikna edemedi. Aslında halk, her daim ikametgah ilmuhaberi, nüfus cüzdanı sureti, sabıka kaydı gibi kırtasiyeleri elinde bulundurmak zorunda olan bizim gibi ülke yurttaşları için basit bir ayrıntı gibi görülebilecek kimlik kartının, o kadar basit bir ayrıntı olmadığını; bununla, kendi başına nasıl bir çorap örülmek istendiğini sezmişti. Şimdiye kadar üstünde hiçbir zaman kimlik kartı taşımayan ve hatta pasaport dışında fotoğraflı bir kimlik belgesine bile sahip olmayan bir İngiliz için, kimlik kartı, kimlik kartı olmaktan çok daha fazla anlama gelir. Bu kartların yürürlüğe girmesi, toplum ile devlet arasındaki, emekçi sınıfların eski mücadelelerinin hatırına oluşmuş bir ilişki biçiminin tepe-taklak olması demektir. Olağan olarak, herhangi bir kuruma işi düşen bir yurttaş İngiltere’de kendi kimliğini nasıl beyan ediyorsa, o esas alınmaktadır. Beyanını kendisinin kanıtlaması gerekmez. Yalan söylüyorsa, bunu, karşısındaki kurumun kanıtlaması beklenir. Birey ile kurumlar arasındaki ilişkinin güven temelinde inşa edilmiş olduğu, yurttaşlara genel olarak hissettirilir.

Örneğin, Anglosakson dünyada insan-insan ilişkilerinde geçerli olduğu söylenen bir anlayış şöyle ifade edilir: “Yeni tanıdığınız bir insana avans olarak 10 puan verin. Onu kendi davranışlarıyla değerlendirin. Puanlarını düşürmesi ya da hep 10 numarada kalması kendi elindedir. Yanlışları için özür diliyorsa, ona yeniden bir 10 puan vermeyi deneyin. Herkes bu şansa layıktır. Kimseye sıfır puan vererek puanlarını yükseltmesini beklemeyin.” Gerçekten de İngiliz, kendisinin, hangi kuruma giderse gitsin, 10 numarayla işe başlayacağına, kendisine 10 numaralık insan olarak davranılacağına inandırılmıştır. Onun beyanı esastır. Varsa eğer, sahtekarlığı kanıtlanıncaya kadar, dürüst bir insandır o. Eve gelen tahmini elektrik ve gaz faturalarına telefonla itiraz ederek, sayaçta okuduğu rakama göre, kendisine fatura gönderilmesini talep edebilir ve elektrik veya gaz idaresi, bu beyana inanarak, yeni faturasını gönderir. Örnekler çoğaltılabilir.

Bunlardan anlaşılabileceği üzere, İngiltere halkının kimlik kartlarına karşı çıkmasındaki başlıca itki, kırtasiye ile uğraşmak zahmetine girmekten kaçınıyor olmak değildir sadece. Toplumsal kurumlar nezdinde insan-insan ilişkilerinin genel felsefesinin yıkılacağını, kendisine, artık öncelikle dürüst bir insan olarak değil, şüpheyle, yalan söylemesi muhtemel biri gibi bakılacağını hissettiği içindir. Kimlik kartları vesilesiyle, kapitalizmin başından beri  burjuvazi tarafından kutsanan, ama geçen yüzyıllarda, emekçi sınıfların insan hakları ve öteki temel haklar için verdikleri mücadelenin ürünü olarak yeniden şekillendirilen “birey”-demokrasi ilişkilerinin, bir kez daha, emperyalist barbarlığın hüküm sürdüğü koşullara uygun olarak yeniden gözden geçirileceğini anladığı içindir. Kimlik kartı yoluyla “kimliğini kanıtla” denmesine karşı çıkmaktadır aslında. Kimlik kartları, kazanılmış hakların yıkımını simgelemektedir.

Diyebiliriz ki, Batı’da terör konseptinin anlamı, “şüpheli kişi” anahtar sözcüğü ekseninde, teröristi ele geçirmekten Batılı yurttaşın ilişkilerini düzenlemeye kadar genişletilmiştir ve bu bakımdan da, sadece Ortadoğu’nun şiddetle yeniden yapılandırılmasını değil, Batı toplumlarının da yeniden yapılandırılmasını içerir. Otobüs afişlerindeki “suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar suçludur” ibaresi de, basit bir asayiş uyarısı olmaktan ziyade, bu yapılandırmanın temel felsefesi olarak okunabilir artık. Üstelik potansiyel suçluların yelpazesi, sanıldığının tersine, daha büyüktür. Müslümanlardan savaş politikalarına karşı çıkan Batılı halklara, hatta daha doğrusu, emperyalizme  teslim olmayan bütün dünya emekçilerine kadar geniş tutulmuştur bu yelpaze. Dünya halklarından, her fırsatta, biat ettiklerini ilan etmeleri ve bunu bazen siyaseten, bazen de günlük hayattaki ritüellerle açığa vurmaları beklenmektedir.

Bilindiği gibi, 11 Eylül 2001 New York ve 7 Temmuz 2005 Londra teröründen sonra, hem Ortadoğu ülkelerinden hem de Batılı Müslüman cemaatlerin sözcülerinden terörizmi kınamaları ısrarla istendi. Terör üzerine yapılacak bütün konuşmaların esasını bu “kınama” oluşturuyordu. Müslüman ülke yöneticileri, siyasi parti liderleri, cemaat öncüleri, televizyonların haber bültenlerinde, kamuoyunun önünde terörü kınamaya ve terörün İslam ile ilişkisini kabul etmeye zorlanarak, bu kriteri geçmek zorunda bırakıldılar. Bu, gerçekten de bir kriterdi. Terörü kınamaya öylesine bir anlam yüklenmişti ki, herhangi bir lider ya da sözcü bunu kabul etmekle birlikte, cemaatinin ya da ülkesinin, ABD’nin terörizme karşı savaş gerekçelerini kabul ettiğini ilan etmiş sayılıyordu. Yoksa terörizm yanlısı olarak damgalanmak işten bile değildi. Böylece kınama, bir nedamet getirme anlamına geldi ve pek çok Müslüman, bu taleple köşeye sıkıştırıldı. Öyle ki, nedamet getirmedikçe, kimse, sıkıştırıldığı köşeden çıkamayacaktı; fakat anlaşıldığı üzere, nedamet getirmekle de çıkamayacaktı. Çünkü halklardan beklenenlerin sonu bir türlü gelmiyordu. Neredeyse bütün dünyanın, kesintisiz bir biçimde, suçsuzluğunu kanıtlamakla meşgul olması isteniyordu.

Örneğin, İngiltere gibi bir terör olayına sahne olmamış olan Almanya’da, suçsuzluğun kanıtlanması ile ilgili alıştırmalar, kriminal olaylar vesilesiyle yapıldı. Birçok polisiye olayda, olayın cereyan ettiği bölgedeki insanların, gönüllü olarak DNA testi yaptırarak, suçsuz olduklarını kanıtlamaları istendi. Ve “saklayacak bir şeyimiz yok ki, neden çekinelim” anlayışının halk tarafından içselleştirilmesi istendi. Bunun sonucunda da, binlerce kişi, DNA testi laboratuarlarına tükürük ve kan örneklerini vermek için “ikna edilmiş gönüllüler” olarak sıraya girdi.4

İngiltere’de sade yurttaşa “kimliğini kanıtla” dayatması, Almanya’da “suçsuzluğunu kanıtla” buyruğuna dönüşmüştür. Bu noktadan sonra da, bir insanın, bir ülkenin, bir toplumun belli adli kurumlar tarafından suçunun kanıtlanmasının değil, kendi suçsuzluğunu kendisinin kanıtlanması beklentisiyle “önleyici savaş” doktrini arasındaki mesafe sanıldığından daha da kısadır. Hatta bu kapsamda, Avrupa’da da, “düşünceyi ifade etme”nin o düşünce doğrultusunda eyleme geçmekle bir tutularak, suç olarak görülebileceği bir sistem de, çok uzakta değildir. Daha kötü bir senaryoyla, istenilen şeyleri söylemeyen veya yapmayan birisinin suç işlemiş sayılabileceği bir korku toplumuna geçiş de, keza öyledir. En azından bu olasılık doğmuştur artık.

Spielberg’in, Irak’ta olanların metaforu olarak izlenebilecek Azınlık Raporu3 adlı filmi, aslında bir metafor olmaktan çıkarak, gerçek haline gelmek üzeredir. Irak’a elinde kimyasal silahlar bulunduğu gerekçesiyle (olmadığını dünya alem biliyor artık) saldıran; İran’a da nükleer silahlara sahip diye saldırmaya hazırlanan ABD emperyalizmi, bu silahların muhtemel kullanımını önlemek için askeri önlemler aldığını ilan etmişti. “Suç oluşmadan” müdahale prensibinin toplumsal yaşama yaygın bir biçimde uygulanmasının ise, adımları atılmaya başlanmıştır.

Demek ki, sözde teröre karşı savaş, Batı’da toplumsal hayatın terörize edilmesinin kılıfı olmaktan başka bir anlama gelmiyor artık. Bugün, dünyanın bir kısmının inandığı gibi, ABD emperyalizmi sadece, sıraya koyduğu Ortadoğu halklarının üzerine bomba yağdırmakla yetinmiyor. Aynı zamanda, kendi ülkesi ve Avrupa başta olmak üzere, dünyanın geri kalanında da, sosyal yeniden yapılandırma uğruna topsuz tüfeksiz bir savaş yürütüyor. Böylece 21. yüzyılı Amerikan yüzyılı ilan edenlerin çekinmeden söyledikleri gibi, sahiden de çok uzun süren bir savaşa girmiş bulunuyor.

ABD, dünya yüzünde tam hakimiyet kurmak, dünya emekçilerinin ruhlarını bozuşturarak üzerlerinde hegemonyasını tesis edebilmek ve bu savaşın cephe gerisinin ideolojik bütünlüğünü sağlayabilmek için milyarlarca dolar harcadı. Kendi gerici düşüncelerinin “egemen düşünce” haline gelebilmesini ve emekçilerin bu gerici fikirleri içselleştirebilmelerini sağlamak için sayısız kurumlar oluşturdu, oluşturmaya da devam ediyor. Çünkü emperyalizmin bu fikirlerinin maddi birer güç haline gelebilmesi ve de savaş politikalarına hizmet edebilecek ele gelir araçlar olabilmeleri için, bütün insanlığın, bu görüşleri yaygın olarak benimsemesi; evrensel iyi değerlerinin çökmesine ve kendi aşağılanmasına sessiz kalması gerekiyor. Ki böylece teslim alınabilsin ve emperyalizmin gönüllü bir savunucusu olabilsin.

Ama hiç değilse, korkudan dizlerinin üstüne çöksün ve başını  kaldıramasın!

 

TESLİM ALMANIN ARACI OLARAK MEDYA: İZLEME VE İZLENME

Dünya emekçilerinin teslim alınabilmesi için çok önemli bir araç kullanılıyor bugünlerde. Bu araç, hem bildiğimiz anlamdaki, televizyon ve basını içeren hem de son zamanlarda kentlerin sokaklarına, evlere, dükkanlara yerleştirilen kameralar ile kapsamı genişletilen medyadır. Medya ile bir yandan insanlar, izleyici konumunda, 24 saat kesintisiz ideolojik bombardımana tabi tutulurken, diğer yandan, izlenenler haline geliyorlar. Yazının bu bölümünde, bütün dünya medyalarının, ortak bir ses çıkarmak için, emperyalist çıkarların medya alanındaki temsilcisi CNN’e benzemesi sürecine, yani CNN’leştirmeye ve hegemonik kuşatmanın tek tek insanların izlenmesi yoluyla gerçekleştirilmesine değinilecektir.

 

***

Londra’da, geçtiğimiz Ağustos ayında, İngiltere’den ABD’ye gidecek olan uçaklara terörist saldırı yapılacağı ihbarı alındığı gerekçesiyle, birkaç gün süren bir teyakkuz yaşandı. Bu nedenle polisin güvenlik kuşatması altına aldığı Londra havaalanlarında, yolcular günlerce beklemek zorunda kaldı; bazı seferler iptal edildi. O sırada havaalanında olmayarak gelişmeleri televizyonlarından izleyen halk, aslı astarı olmayan bilgi bombardımanına tutuldu. Yolcuların çantalarındaki pet su şişelerinden, el çantalarındaki sıvı parfüm şişelerine kadar her şey zan altındaydı. İhbarın doğru olduğuna ilişkin elde kanıtlar olduğu söylenmesine karşın, bunlar, bir türlü ortaya çıkarılamıyordu. Başlatılan operasyonlarda 14 kişi gözaltına alındı, gözaltına alınanların tam olarak ne yaptıkları anlatılmıyordu; bir ormanlık alanda bomba imal yeri tespit edilmişti, ama polis bu yeri gösteremiyordu. Daha binlerce ayrıntı saymak mümkün. Havaalanı teyakkuzunun, 7 Temmuz terör olaylarına, önce elektrik hatlarındaki bir arızadan kaynaklanan patlama tahmininde bulunan; bunun bir terör eylemi olduğunu söyleyebilmek için iki saat resmi açıklamaları bekleyen BBC’nin de CNN’leşmek yolundaki yayıncılık eğitiminde iyi bir “kurs” işlevi gördüğü söylenebilir. 7 Temmuz 2005’te, dünya, Londra’da bir terör saldırısı olduğunu, CNN kaynaklı olarak, anında öğrendi. Ama İngiliz halkı, BBC’nin meşhur temkinli yayıncılığı sayesinde, bu haberi iki saat sonra alabildi. Aynı temkinli yayıncılık nedeniyle, BBC, İsrail’in Lübnan’a saldırısında, İsraillileri yeterince kayırmadığı gerekçesiyle bazı ABD şakşakçıları tarafından eleştirildi.

CNN tipi yayıncılık, neo-liberalizmin ideolojik hedeflerinin gerçekleşebilmesi için ideal bir prototip sunar. Sansasyonel, tekrara dayalı, gürültülü bir anlatım tarzı, aslında ABD’deki geleneksel iletişim biçimlerini esas alır. CNN, bu gelenekleri devralmış, geliştirmiş ve kabalaştırmıştır kuşkusuz.

CNN yayıncılığı, Ortaçağ’ın tecrit edilmiş köylerinde bir söylentinin büyük kötücül sonuçlara yol açabileceği bilgisinin birikimi üzerine oturur. Ortaya atılan bir iddiayı döne dolaşa tekrarlar. Bu iddiayla ilgili bir kanıt olması gerekmez. Ne kadar çok insan, ne kadar uzun süre o konuyu konuşuyorsa, iddia bir söylem olmaktan çıkmış ve gerçek haline gelmiştir. Ya da gerçeğin olduğundan daha etkili olabilmesi için, bu tekrarlar ve yorumların sık sık ve yoğunlukla işitilmesi, izlenmesi gerekir. Sonuçta, CNN’in küresel köyünde, 17. yüzyılda ABD’nin Salem5 kentinde bir söylenti ve bir iftirayla başlayan cadı avı gibi bir hezeyan, global ölçekte gerçekleşebilsin diye, fısıltı gazetesi kurumlaştırılır, dedikodu sistematize edilir. Olayın kendisiyle ilgili o kadar çok ayrıntı ele alınır ki, Londra-Heathrow havaalanındaki herhangi bir pet şişenin ekrana gelen görüntüsü bile, iddia edilen şeyin gerçek bir kanıtıymış gibi, seyircinin hafızasına yerleşiverir. Çok tekrar, çok şamata, ayrıntı yoğunluğu, rasgele nesnelerin olayın unsuru olarak kullanılması, böyle bir propagandanın esasını oluşturur. CNN, olayı yansıtmakla yetinmez, olayı yaratır. Olay CNN tarafından yaratıldığı için, haberin kanıtları, bizzat CNN’in kendisidir.

Saddam’ın elindeki kitle imha silahlarıyla ilgili kanıtları ABD dünyaya gösterememişti. İddianın kendisi kanıt yerine geçiyordu çünkü. Bir toplantıda, New York Times’in muhabirlerinden birinin sorduğu “ABD yönetimi daha ileri bir rapor ve istihbarat bilgileri sunmayı planlıyor mu? Böyle bir düşüncesi yoksa bu hedeflenen kaygılar, kaynaklar ve metotlardan mı kaynaklanıyor? Ve basitçe güvenilir bilgiden mi yoksunsunuz?” sorusuna savunma bakan yardımcısı Wolfowitz şöyle bir yanıt vermişti: “Yığınla kanıt var. Kanıtlar arttıkça, konuşma yetimiz de kuşkusuz artacak. Fakat çok fazla zamanımız da yok.” Bu yanıtı yeterli bulmayanlar için Wolfowitz’in ek yanıtı, “Size hangi bilgilere sahip olduğumuzu söyleyemeyiz, ama bize güvenin, bilgiler baki” olmuştu. Bu yanıt da kimseye güvenilir gelmeyince, Wolfowitz, “mesele ABD yönetimine değil Saddam Hüseyin’e güvenip güvenmeyeceğinizdir” diye kestirip atmıştı.6

Dünya halklarından kesintisiz olarak suçsuz olduklarını kanıtlamasını isteyen ABD emperyalizmi için, kendi iddialarının kanıtı, bu iddiaların kendisidir sadece. Columbia Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü profesörlerinden Richard W. Bulliet, 1994’te yazdığı bir kitabın önsözünde, bu temenniyi öngörerek dile getirmişti: “Öyle bir zamana ulaşacağız ki, o dönemde insanlar herhangi bir terörist tehdidin Müslüman köktendinciler olduğunu delile ihtiyaç duymadan söyleyecekler…7

ABD, bu yolun epey bir bölümünü kat etmiştir. “Terör” sözcüğü, Ortadoğu’nun tamlayıcısı haline getirildi. Kanıtların, gerçeklerin ve önceliklerin hiçbir öneminin kalmadığı; bir konuyu düşünürken izlenmesi gereken düşünce sıralamaları, daha genel anlamda sistematik düşünmenin ilkeleri konusunda Aydınlanma’dan beri benimsenmiş evrensel yöntemlerin ayaklar altına alındığı bir süreçti bu.

Basın ve medyanın bu süreçteki katkısı tartışılmazdır. Medya organları, oluşabilecek bütün soru işaretlerini, aklı başındaki kaygıları, dikkat dağıtıcı bir gürültüyle erteleme konusunda birbiriyle yarıştı. Bu dönemde, CNN tipi yayıncılığın, öncelik belirlemede ve belirli önceliklerin hegemonik bir ağırlık oluşturmasında önemli katkıları olmuştur. Son derece açık ve belirgin gerçekler bile, bu yöntemle önemsizleştirildi. ABD’nin Afganistan’a saldırısını kınamak mümkündü, ama önce İkiz Kuleler’e yapılan saldırı kınanmalıydı. (Böylece, zaten Afganistan müdahalesini kınamaya sıra gelmeyecekti.) “Ama…” ile başlayarak kurulan cümleler, kulelerde ölen iki bin kişinin anısına saygısızlık anlamına geliyordu, hatta doğrudan doğruya, bu terör eylemine sevinildiğinin, terörün desteklendiğinin kanıtıydı.

Medya, kitlelerin özgüvenlerinin kırılmasında, şimdi tersine dönüşen düşünme yöntemleri kapsamında ortaya çıkan ikilemlere hapsedilmesinde, üstüne düşeni yaptı. Böylece insanlar, kınama-kınamama tartışmasına sıkıştırılarak hizaya sokulmak, etkisizleştirilmek ya da korku veya suçluluk duygusu altında fikrini beyan edemez hale getirilmek istenmekteydi.

Medyanın ABD emperyalizminin hegemonik üstünlüğüne, mevcut değerleri sarsarak, önceliklerin sırasını değiştirerek, sistematik düşüncenin prensiplerini altüst ederek destek olduğu söylenebilir. Kitle psikolojisi ve zihniyeti üzerindeki bu işlemin başarısının garanti altına alınması için de, tek tek her insanın kontrol altında tutulması tercih edilmiştir. Böylece “medya” kavramının içeriği, televizyon ekranlarında sadece bir program olan Reality Show’ların gerçek hayatta ete kemiğe bürünmesiyle, zenginleştirildi.

Bilindiği gibi, 1990 yılında Körfez Savaşı sırasında başlayan savaş naklen yayını sırasında, dünya, günlerce teknoloji harikası silahların fırlatılmalarını, havadaki görüntülerini, hedeflerine kenetlenmelerini izlemişti. Bu savaş sırasında, füzelerin öldürdüğü insanlar ile ilgili hiçbir görüntü, yol açtıkları tahribata dair hiçbir bilgi yayınlanmadı. Savaşın, yetkin silahlar ile yapılan, insan faktörünün zarar görecek biçimde devrede olmadığı bir sanal oyuna dönüştüğü imgesi yerleştiriliyordu, zihinlere. Nitekim bilgisayar oyunlarından buna alışık genç nüfus için, bu görüntüler, o kadar da yabancı değildi. Tahrip edici etkisi, asıl, modern savaşlarda insanların ölmediği imasını barındırmasındaydı. Naklen yayın, savaşı masum göstermeye yarıyordu. Diğer yandan, bir evde kalan insanların aylarca gözetlendiği “Biri Bizi Gözetliyor” türü televizyon oyunları da, gerçek hayatta da insanların gözetlenmesine bir hazırlık sayılabilirdi.

Savaş naklen yayını, bütün kentlerinin, bütün sokak ve dükkanlarının kameralarla donatılmaya doğru gittiği bir dünyada, dönüm noktası sayılabilir. Aradan geçen bunca zamandan sonra ise, her ölümlünün, Truman Show8 filminin anlattığı gibi bir dünyada yaşadığı ya da er geç yaşayacağı bir eşiğe gelindi. Artık başta ABD’de yaşayanlar olmak üzere, metropol ülke sakinleri, sadece kameralarla değil, aynı zamanda postacılar, tamirciler, kargo elemanları, çiçekçiler vb. kılığında dolaşan muhbirler tarafından da gözetlendiklerinin bilgisine sahipler. Çünkü örneğin ABD’de, milyonlarca kişi, ücretli muhbir olarak istihdam ediliyor. Kişisel haberleşme sistemleri, telefon görüşmeleri9, e-mailler10, hatta internette hangi sitelere girildiği11 istenildiği zaman kontrol edilebiliyor; insanların yaşamlarının hiçbir alanı istihbarattan ve gözetlenmekten kurtulamıyor.

Bir insanın doğumundan itibaren bütün bilgilerinin depolanabileceği elektronik bilgi bankalarının teknolojik alt yapısının hazırlanmak üzere olduğu söyleniyor. Buna göre, atılan her adımın, yapılan her alışverişin, görüşülen her insanın, kütüphaneden alınan her kitabın bilgisinin, atılan her e-mail vb.’nin biriktirilip saklanabileceği bir aşamaya gelindi. İngiltere’de, havaalanında kimlik kontrollerinin göz tarayıcılar ile yapılmasıyla ilgili tartışmalar sürüyor. Bu, yüz milyonlarca insanın kornea taramasından geçeceği anlamına geliyor. DNA bilgilerinin depolanmasına ise çoktan başlandı. Gelişmeler, polisiye tedbirlerin, insanların hücrelerine kadar hakim olmak üzere yetkinleştirildiğini gösteriyor.

Yurttaşın 24 saat gözetlenmesi, kara ütopya romanlarındaki fantezilerden biri değil artık. Gözetleme ve izleme, bir devletin yurttaşı ile kurduğu ilişkinin başlıca biçimi haline geldi. Bu durum, yöneticilerin, kendi yurttaşlarından duyduğu korku ve güvensizliğin işareti olduğu gibi, aynı zamanda, kendi yurttaşlarına da, güvensizlik ve tedirginlik duygularını güçlü bir biçimde hissettirmek istediklerinin göstergesi sayılabilir. Bugün metropol ülkelerde, CCTV kameralarını sadece devlet yerleştirmiyor, ayrıca her esnaftan, mağaza sahibinden de, hem sokağı hem dükkanının içini gösterebilecek biçimde, güvenlik gerekçesiyle kamera yerleştirmesi bekleniyor. Böylece, herkesin kendi alanının polisi haline gelerek, o alanı 24 saat gözleyecek kameralarla gönüllü olarak donatmaya razı olduğu bir süreç yaşanıyor.

İnsanın her taraftan kuşatıldığı bu sistemde gözetlenerek yaşamanın ve başkalarını gözetlemeye teşvik edilmenin, kültürel davranışlarda da belli değişiklikler yaratacağı tahmin edilebilir. Kendine ve karşılaştığı insana kuşkuyla bakan, kendisini de sürekli olarak şüphelenilen biri olarak gören insanın öteki insanlarla kuracağı ilişkiler, kuşkusuz güvensiz ve bencilce olacaktır. Gözetlenme, insani birliklerin, dayanışma ilişkilerinin kurulmasını dinamitleyen bir süreçtir ve mevcut toplumsal alışkanlıkları yerle bir eder. İnsan ile insan arasında bir ilişki bırakmaz; onu kontrol altında tutulan bir köle haline getirir ve kendi hayatını kontrol edebilme yetisini giderek tamamen elinden alır. Kısacası, insanı insan yapan bütün toplumsal ilişkileri darmadağın ederek, onu başka bir yaratığa dönüştürür. Dünyanın, her insanın Kafka’nın böceği gibi kendine döneceği uğursuz ve yozlaşmış bir coğrafyaya çevrilmesine, bütün bunların bir kurgu gibi yaşandığı günümüzde ramak kalmış gibidir.

Emperyalizm evet, günlük hayatın bütün bilgisini istiyor. Bunca ayrıntılı bilgi, elinin uzanabileceği her coğrafyada, elde edebileceği her insan ruhu üzerinde egemenlik kurmak, dünyanın gerçekten sahibi olabilmek için gereklidir ona. Bazen bu ruhu uzun menzilli silahlarıyla vurarak, bazen satın alarak, bazen da insanların kafasını karıştırıp beynini yıkayarak ele geçirmeyi deniyor. Artık hangisi olursa. Sermayenin yeryüzündeki dolaşımı hiçbir küçük dirençle karşılaşmasın, ABD emperyalizminin ayağına kimse dolanmasın diye, en küçük sırdan en büyüğüne kadar, kullanabileceği ne varsa, bu yüzden biriktiriyor, bunun için tek tek herkesin peşine düşüp izliyor ve gözetliyor.

Fakat bu kadar çabaya rağmen mutlak hegemonya mümkün müdür?

 

MUTLAK HEGEMONYA MÜMKÜN DEĞİLDİR

11 Eylülden bu yana, dünyayı bir korku imparatorluğuna dönüştürmek, dünya halklarını kendi politikaları kapsamında teslim almak için, ABD, elinden geleni ardına koymadı. Fakat bu uğurda bütün yaptıklarına ve yapacaklarının az çok kestirilmesine rağmen, savaş politikaları konusunda, halklar nezdinde mutlak bir meşruiyet kazanmayı, inandırıcılık sağlamayı başaramadı. Başlangıçta, iki binden fazla insanın terör eyleminde öldüğü günlerin sonrasında, ABD, bu denli nefrete mazhar değildi. Fakat bu saldırıyı kullanarak Ortadoğuda çok daha fazla sayıda insanı öldürmesi, bir o kadar insanı işkenceden geçirmesi, yerinden yurdundan etmesi, gerekçelendirici yalanlarının bir bir ortaya dökülmesi, ABD’ye karşı varolan hıncı büyüttü.

Bugün Batı’da Müslüman göçmenler ile yerli halklar arasında bölücü sınırlar inşa etme çabaları kısmi bir başarı kazanmış olsa da, istenildiği seviyeye ulaşamamıştır. Halklar arasındaki nefret, ABD’nin istediği biçimde kök salamıyor. Zaman zaman tekrarlanan terör deneyimleri, İngiltere’deki Havaalanı teröründe olduğu gibi, toplumu terörize etmekte planlanan sonucu vermediği gibi, geri de tepiyor. İngiltere’de, bir gazetenin yayınladığı ankete göre, halkın yüzde 70’i, Londra havaalanlarındaki teyakkuzun düzmece olduğuna inanıyor.

5 Ağustos’ta Londra’da düzenlenen, yüz bin kişinin katıldığı mitingde, İngilizler ile Müslüman göstericilerin, “Hepimiz Hizbullahız” yazılı pankartlar taşıyarak ABD elçiliğinin önünden geçişi bir ölçüyse, Batıdaki farklı dinlere ve kültürlere mensup insanlar arasında olduğu varsayılan “kültürel fay hatları” depremler yaratmaktan uzak görünüyor. Çünkü bu gösteride, yerli halklar ile Ortadoğulu göçmenler, hatta onlara katılan Latin Amerikalılar ve siyahlar, ortak düşmana karşı dayanışmayı tercih etmişler, Lübnan halkına desteklerini sunmuşlardı.

Latin Amerika halkları, Lübnan işgalinde, İsrail’in yanında değil, Lübnan’ın yanında yer aldılar ve Venezuela Devlet Başkanı Chavez, açıkça Lübnan’la ve sonra da İran ile dayanışma mesajları gönderdi. Geçtiğimiz ay yapılan Küba’daki Bağlantısız Ülkeler Konferansı’nda, gelişmekte olan ülkelerin temsilcileri tarafından, ABD’nin işgalci politikalarına karşı duyulan tepkiler ifade edildi. Lübnan’da da, Katoliklerin lideri, Hizbullah’ın kendilerini de temsil ettiğini basın mensuplarının önünde söyledi ve bu demeç, İngiliz televizyonlarında yayınlandı. Lübnan halkına değil de terörist Hizbullah’a savaş açtığını iddia eden İsrail ve hamisi ABD’nin, Hizbullah’ın etrafında, işgal edilen ülkenin Müslüman olmayan halkların da kenetlenmiş olduğu gerçeğini gizlemeye gücü yetmedi. Ve nedense, Filistin halkının kendini temsil etmesi için son seçimlerde HAMAS’a oy vermesinde görüldüğü gibi, bu “terörist örgütler”, demokratik mekanizmalardan geçip hükümet de olabiliyorlardı! Afganistan’a yapılan işgalin gerekçesi olarak sunulduğu gibi, Ortadoğu halklarını terörizmden kurtarmak iddiası boşa çıkıyordu. Üstelik dünyanın başka dinlere mensup halkları da, bu, radikal İslamcı Hizbullah, HAMAS gibi “teröristler” tarafından yönetilen ülkelerle ve Ahmedinecad gibi bir iflah olmaz ile dayanışmayı tercih ediyorlardı.

Bütün gelişmeler, evdeki hesabın emperyalist çarşıya uymadığını gösteriyor. Dünya halklarında ABD’ye kafa tutan İran’a duyulan sempatinin artması, insanların nükleer silahlardan daha çok emperyalizmi tehdit olarak gördüğünü de kanıtladı. İran’a ve diğer  direnen Müslüman halklara artan sempatiler, kültürler ve dinler arasında, Huntington’un ve neo-muhafazakarların iddia ettiği gibi çatışma kaynağı olan fay hatlarının olmadığını, deyim yerindeyse, bu fay hatlarının, emperyalizm ile ezilen halklar arasında ortaya çıktığını ve güçlendiğini gösteriyor.

Zaten ABD’nin, sırf kendisi öyle istiyor diye, dünya yüzünde hegemonik bir üstünlük kurması mümkün değildir. ABD, sürekli olarak, politikalarına direnç gösteren milyonları  bulmaktadır karşısında. Şimdiye kadar da dünya emekçileri, Ortadoğu’da başlarının üzerine bombalar yağıyor olsa da, ABD’nin hegemonik üstünlüğünün karşısında  diz çökmeyi reddettiler.

ABD bu savaşın çok uzun süreceğini ilan ettiğine göre, hegemonik mücadelenin de çok kısa zamanda bir sonuca bağlanması beklenemez. Ama emperyalizmin yaptıkları yapacaklarının teminatıysa, beş yıllık terör konseptinin birikimi, halkların karşı çıkış ve direniş yöntemlerini belirlemekte yeterli bir deneyim olacaktır hiç kuşkusuz.

21. yüzyılın ABD’nin mi yoksa halkların mı olacağını, bu deneyimlerden çıkarılan sonuçlar ile, önümüzdeki süreçteki muhtemel mücadeleler belirleyecektir; ABD’nin arzuları değil.

 

1 – Metnin Türkçesi için: Yeni Muhafazakarlar, Editör: Merdan Yanardağ, Çivi Yazıları, s. 149

2 – Barbarlıklar Çatışması, Gilbert Achcar, Everest yayınları, s. 12

3 – Azınlık Raporu: 1982 yılında ölen Philip K. Dick’in aynı adlı hikayesinden Spielberg’in 2001’de sinemaya uyarladığı filmde, insanların henüz suç işlemeden tutuklandıkları kurgusal bir dünya canlandırılmıştır. Bu filmde, suç önleme polisi, işlenecek suçları rüyalarında gören üç kahinin beyinlerinden elektrotlarla üç boyutlu olarak çekilen ve bir ekrana yansıtılan görüntülere bakarak, yakın gelecekteki suçları tespit ederler ve bunlar işlenmeden müdahale ederler. Bir gün, kahinler, işi, görüntüleri okuyarak suçları ve suçluları saptamak olan  bir polisin suç işleyeceği kehanetinde bulunurlar. Film esasında, suçlanacağını anlayan bu polisin, yakalanmadan önce, kendi suçsuzluğunu kanıtlama çabalarını konu edinmiştir. On yıllar önce yazılmış bu hikayedeki öngörünün, 11 Eylül’den çok kısa bir süre sonra, Spielberg’in filmine konu olarak, Bush’un “önleyici savaş” mantığına göndermelerde bulunması ilginçtir.

4- 2002-2003 yılında, Almanya’nın Fransa sınırına yakın Kehl kentinde, arka arkaya birkaç kadın cinayeti gündeme geldi. Polis bu seri cinayetleri araştırırken, önce, robot resme uyanları, tükürükten DNA testi yaptırmaya zorladı; daha sonra da, bütün Kehl erkeklerini, suçsuzluklarını kanıtlamak için “gönüllü” olarak test yaptırmaya mecbur kıldı. Test yaptırmaya gitmeyenler zanlı muamelesi görecekleri için, bütün kent bu çağrıya uydu ve “gönüllü olarak” tükürük testi yaptırdı.

Yine, 2005 Ağustosunda Berlin’de, ölü bulunan Christian adlı bir çocuğun katilini bulmak için de, polis, 16 yaşın üstünde üç bin kişiyi DNA testi için ikna olmaya zorladı. Katil bu testler sonucunda yakalandı.

5 – Salem cadı avı: 1692-93 yılları arasında, ABD’de, Massachusetts’in Salem kentinde, bir iftira ile başlayan ve yüzlerce kadının cadılıkla suçlanarak öldürülmesine neden olan olaylar sırasında, kentte büyük bir toplumsal histeri yaşanmıştı. Cadı suçlamaları üst düzey yöneticilerinin karılarına kadar sirayet edince, bu duruma müdahale edildi ve histeri söndürüldü.

6 – Kovboyun Sömürge İmparatorluğu, derleme, Ütopya yayınları, s. 73

7 – Amerika ve Siyasal İslam, Fawaz Gerges, Anka yayınları, s.90

8 – Truman Show: Yönetmen Peter Weir’in filmi. Bu filmin kahramanının yaşadığı her an kamerayla kaydedilir ve bütün kent halkı televizyondan bunu izler. Film, kahramanın, hayatının kaydedilmesine karşı verdiği mücadeleyi de anlatmaktadır.

9 – ABD’de yayınlanan USA Today gazetesinin 11 Mayıs 2006 tarihli sayısında, Bush yönetiminin ABD’deki bütün telefon görüşmelerini kaydettiğini belirten bir haber yer aldı. Habere göre, ABD yönetiminin isteği üzerine, üç büyük telekomünikasyon tekeli, AT&T, Verizon ve BellSouth, 11 Eylül 2001’den itibaren, şirketlerine kayıtlı 200 milyon telefon abonesinin kayıtlarını düzenli olarak ABD Ulusal Güvenlik Ajansı – NSA’ya veriyor.

10 – AT&T’nin, uluslararası telefon görüşmeleri ve e-mail yazışmalarının yanı sıra ABD içindeki bütün e-mail yazışmalarını da Ulusal Güvenlik Ajansı’na verdiği, Wall Street Journal gazetesinde yayınlandı.

11 – ABD yönetimi, 2005 yılında, internet arama motoru şirketlerinden, kendi arama motorlarından araştırma yapanların hangi sitelere girdiklerinin kayıtlarını istedi. Bunlardan Google şimdilik bu talebi geri çevirirken, Yahoo, Microsoft ve AOL kayıtları vermeye başladı.

Bir Sömürgecilik İdeolojisi: Oryantalizm

 

 

Esrar!

Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
Şadırvan!
Gümüş, tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah.
Minarelerden sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgarlarda yeşil sakallı imamlar ezan okuyor!’
İşte frenk şairinin gördüğü şark!
İşte
dakikada 1.000.000 basılan
kitapların
şarkı!
Lakin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark
yoktu,
olmayacak!
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar!
Ağzına kadar
buğdayla dolu ambar!
Avrupa’nın ambarı!…
…..
yutmayacak
artık.
Bıktık be bıktık.
İçinizden biri
can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze…
Size verdik biz elimizi
kucaklayın bizi
Avrupa’nın san-külotları”
DİPNOTLAR

 

Şark

Şark

Ben elimi size verdim

Nazım Hikmet

Oryantalizm, dünyanın Doğu ve Batı olarak iki yöne, dünya halklarının da esas olarak Doğulular ve Batılılar olarak birbirine karşıt ve indirgenemez bütünlüklere bölündüğünü iddia eden ideolojik bir kategoridir. İçeriği, 15. yüzyıldan bu yana adım adım inşa edilen, ana çerçevesi, 19. yüzyılda az çok tamamlanmış olan oryantalizm; başlangıçta, ilk kez Avrupa’da ortaya çıkan kapitalist sermaye birikiminin ihtiyaç duyduğu genişleme için yeni pazarlar bulmak amacıyla yapılan deniz aşırı seferler ve fetihler sırasında edinilmiş bilgilerin hem sistemleştirilmiş haliydi, hem de bu pazarlar için yapılan sömürgeleştirmelerin meşrulaştırıcı gücü oldu. Oryantalizm, başlangıçta esas olarak, kapitalistleşmeyi dünyanın diğer bölgelerine göre çok önce başarmış Batı Avrupa burjuvazisinin dünyaya bakış açısıydı ve Asya’daki muhtemel pazarlarda yaşayan halkların kültür, yaşayış biçimi ve mentalitelerinin küçümsenmesi ve aşağılanması, bunun yanı sıra da, kapitalizmin ortaya çıktığı bölgedeki her şeyin yüceltilmesini içeriyordu. Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin sömürgecilik pratiğinde ortaya çıkan diğer halkların aşağılanması ile kendini yüceltme eğilimi, sonraki emperyalizm döneminde de, değişen biçim ve söylemlerle sürdürülmeye devam etti.

Oryantalizmin başlıca içeriği, en yüksek gelişmişlik düzeyinde bulunan Batı Avrupa ülkelerine göre (20. yüzyılda buna ABD de eklendi), kapitalizmden daha önceki bir evreye ait  sosyal ve iktisadi ilişkileri sürdüren Asya topraklarındaki geriliğin, sermaye sahibi sınıf adına istismarına dayanır. Gerçekten de, kapitalizmin ilk ortaya çıktığı coğrafyada giderek geliştiği dönemde, Doğu halkları, tarihsel evrimleri bakımından geride kalmışlardı. Kapitalist pazarın denizaşırı topraklara genişletilmesi sürecinde, sömürgeci burjuvazi bu geriliği, bölgede yaşayan halklara uygulanacak her türlü müdahaleyi mazur göstermek için birçok biçimde kullandı. Daha da önemlisi, Doğu hakkında oluşturulan bütün yazın, sanat ve Batı Avrupa halklarının Doğu hakkında ürettiği bütün düşünsel ürünler, bu bakış açısını içselleştirdi. Böylece sömürgeci burjuvazi, Doğu’nun belirli bir tarihsel dönemdeki geri iktisadi ve sosyal koşullarını bütün zamanlar için mutlaklaştırarak dondurdu ve geriliği ebedileştirdi. Gerçekte ise, Doğu’nun gelişmiş kapitalist ülkelere göre çok gerilerde kalmasının en önemli nedeni, bizzat bu ülkelerin Doğuyla kurduğu sömürgecilik ilişkisi olmuştur. Gerek klasik sömürgecilik döneminde, gerekse de emperyalizm döneminde, işleyen bir uluslararası pazar oluşturabilmek, sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin önündeki arkaik iktisadi ve sosyal engelleri ortadan kaldırabilmek için, dünya burjuvazisi, bu bölgelerde belirli kapitalist ilişkilerin oluşturulması için çaba harcadı. Ama aynı nedenlerle de, bu topraklarda oluşabilecek ilerletici iç dinamiklerin körelmesi için elinden geleni yaptı.

O halde oryantalizm, bir gerçekliğin, yani Doğu’nun Batı’ya göre belirli tarihsel koşullar altındaki “gerilik”inin tarihsel olmayan mutlak bir yazgı olarak algılanması esasına dayanır. Doğal olarak bunun karşıtında bulunan da, Batı’nın tarihsel olmayan ebedi ileriliğine vurgu yapılmasıdır. Bu ideolojik söylemin, tarih dışılık imasıyla gizlediği ise, kendisinin, kapitalist güç ilişkilerinin doğrudan bir ürünü olmasıdır. Dolayısıyla oryantalizm, gerçekte, Batı ile Doğu arasındaki farktan değil, bu farklılığı hem donduran, hem de derin bir eşitsizlik ile birlikte çoğaltan ve farka, kendi sınıf çıkarları açısından bakan kapitalizmin sömürgeci eyleminden doğmuştur.

Oryantalizm, eski toplumlardaki hakim feodal ideolojilerin yerle bir olmasını sağlayarak dünyanın ileri doğru gidişinin önündeki bütün düşünsel donanımları yerle bir eden demokratik fikirlerin ortaya çıktığı, ama aynı zamanda, bir dünya sistemi kurarken, burjuvazinin ihtiyaç duyabileceği bütün gerici fikirlerin de rüşeym halinde oluştuğu devrimci bir dönemde ortaya çıkmıştı. Bu dönem, yeni sınıfın ve bağlaşığı olan sınıfların yolunu açan ilerici ve tarihin gelişiminde insan etkeninin önemini ortaya koyan devrimci fikirlerin yanı sıra, bunlardan insanlığın bir bölümünü muaf tutan biyolojik ırkçılık, sosyal Darwinizm, toplumlar için doğrusal ilerleme modelinden başka seçenek tanımayan pozitivizm esinli sosyolojiler vb. gibi gerici düşünceleri de üretmişti. Oryantalizm, içeriğini az çok tamamladığı bu dönemin bütün izlerini üstünde taşır. Hem kendi kaderi üstündeki tanrısal bir iradenin belirleyici etkisini reddederek, insanın yeteneklerinin ve tarih yapabilme gücünün altını çizen laik demokratik fikirlerin; hem de bazı halkların, sadece siyah, Doğulu veya başka bir şey olmaları yüzünden bir “kader”e mahkum olduklarını iddia edecek kadar eski mutlakıyetçi düşüncelerden kopulamadığını gösteren teolojik geriliğin soyutlanmış ortak ürünüdür. Hepsi de, ortaya çıktığı kıtadan uzak diyarlara kadar, bütün dünyayı, kendi sisteminin bir parçası yapmak hevesindeki genç burjuvazinin, attığı her adımı güçlendirecek biçimde, cephaneliğinde bulunur.

Kuşkusuz kapitalist sınıfın ihtiyaçları, kendi gelişiminin ve dünya emekçi sınıflarının bu gelişime karşı verdikleri yanıtların düzeyine bağlı olarak, süreç içinde değişti. Dünya çapında sınıf ilişkileri, emperyalist ülkelerle sömürülen halklar arasındaki ilişkilerin değişimini de gösterdiği için, oryantalizm ideolojisindeki değişimleri vurgulamak önemlidir.

Bu yazının başlıca vurgusunu, mutlaklaştırıcı bir ideoloji olmasına karşın, oryantalizmin, hem kendisinin kapitalizmle birlikte doğması bakımından bir tarihselliğe sahip olduğu, hem de zaman içinde geçirdiği evrelerin tarihsel olduğu oluşturuyor. Oryantalizmin başlıca özellikleri hakkında ise, özetle şunlar söylenebilir:

Birincisi, oryantalizm, Doğu ve Batı’nın ezelden beri farklı iki uygarlık seviyesini temsil ettiğini iddia etmesine ve buna göre, Doğu’nun geriliğini, bazen neredeyse bir ilahi tecelli olarak, bazen Doğu halklarının rasyonel düşünmeyi Batılılar gibi becerememeleri sonucunda ortaya çıkan bir kültürel durum olarak, bazı durumlarda da, İslam dininin tutuculuğunun kaçınılmaz sonucu olarak mutlaklaştırsa da; bu, aslında, tarihsel bir ideolojik kategoridir. Doğu’nun ve Batı’nın tarifinin ortaya çıkmasının bir tarihi vardır. Ve oryantalizm, 19. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar sınıf mücadeleleri, ırkçılık karşıtı hareketler, “Üçüncü Dünya” ve Arap Birliği hareketi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri, anti emperyalist mücadeleler ve bağımsızlık hareketleri vb. bir dizi etken tarafından da eleştiriye tabi tutulmuş ve içeriğindeki sabitlik vurgusu, söylemi ve kapsamı değişmek zorunda kalmıştır. Bugünkü oryantalizm de, 18. yüzyıldaki oryantalizmden özünde değil, ama söylemde farklıdır.

İkincisi, bugün Avrupa’nın doğusunda, ama ABD’nin batısında yer alan Doğu’nun sınırları, iddia edildiği gibi, bilinmez bir tarihten beri net değildir ve bu da tarih içinde değişmiştir. Bugün Doğu’nun en doğusundaki Avustralya ve Yeni Zelanda gibi İngiliz Commonwealth (ortak zenginlik) ülkeleri ile İsrail gibi ülkeleri Batı’ya (Filistin’i Doğu’ya) dahil eden oryantalist zihniyet, Doğu’nun sınırlarını da son derece bulanık çizmiş; mutlak bir Batı coğrafyasının yerini de tarihin bir döneminde, Batılılaşan, (yani emperyalist tahakküme itaat eden) ülkeler kategorisi almıştır. Bugün Doğu’nun sınırları, ABD emperyalizminin yeni tahakküm politikalarından birinin ifadesi olan Büyük (ya da Genişletilmiş) Ortadoğu Projesiyle bir kez daha çizilmiştir. Bu sınırları, Cebelitarık’tan Kuzey Afrika’yı kapsayarak Doğu Akdeniz’e, oradan Hindistan’a kadar uzanan Ortadoğu bölgesi ile dağılan Sovyetler Birliği’nin güneyindeki cumhuriyetleri içine alarak, Karadeniz’den Ortaasya’ya, neredeyse Çin sınırına kadar uzanan bölge oluşturmaktadır. Bir zamanlar esas olarak Sami dillerini konuşan halkları içeren oryantal çerçeve bugün oldukça genişletilmiştir.

Üçüncüsü, oryantalizm, Doğu ve Batı’nın ulusal özellikler ve sınıf farklılıklarıyla ayrıştığı ve yekpare bir bütün olmadığı fikrini genel olarak reddeder. İki yüzyıllık bir tarih içinde, oryantalist ideolojinin bu varsayımını çürüten her gelişmede, emperyalist ideologlar, bütünleştirici kalkış noktasını yeniden kurgulamak, bazen bir konuyu bir başkasının önüne geçirmek zorunda kaldılar. En gerici biçiminde kaba bir ırkçılığa yaslanan kuram, bütünleştirici nirengi noktasını kimi zaman kültürel benzerlikler, kimi zaman da İslam dini üzerinden kurdu.

Oryantalizm, burada, öne çıkan bu üç özelliği kapsamında ele alınacaktır. Anılan her bir özellik, oryantalizm ile ilgili kategorileştirmeleri belirgin kılmak için ayrı ayrı ele alınabilse de, konunun unsurlarının çoğu kere, birbirinden ara başlıklarla ayrılamayacak kadar içiçe geçtiğini hatırlamakta kuşkusuz yarar var. Ayrıca bu yazının kapsamı dışında kalan, oryantalizmin içselleştirilmesi ve popülerleştirilmesinde çok önemli işlevleri olan kültür, sanat ve medya analizleri yapılmaksızın oryantalizmin anlaşılmasının daima eksik kalacağına dikkat çekmek de önemli görünüyor.

 

ORYANTALİZMİN BİR TARİHİ VAR

Oryantalizmi, Batı’nın Doğu’ya karşı çok eski çağlardan bu yana duyduğu korkunun ve nefretin bir devamı olarak görenler, oryantalizmin tarihini Antik Yunan ile Pers savaşlarından başlatarak, Haçlı seferlerine kadar uzatıyorlar. Ne bunların, ne de 7. yüzyıldan itibaren İspanya’ya kadar ulaşan Müslüman akınlarına maruz kalan, Osmanlı ordularının İstanbul’u ve Balkanları ele geçirerek Avusturya kapılarına kadar dayanmasına ve Akdeniz’in bir Türk gölü haline getirilerek, Avrupa’nın güneyden ve doğudan kuşatılmasına karşı köklü bir korkunun ve “barbar Osmanlı”ya karşı duyulan nefretin henüz oryantalizm olarak adlandırılması için bir neden yoktur. Ama oryantalizm, bu korku ve nefretten de beslenmiştir. İstanbul’un fethedildiği yüzyıl, yani Osmanlı’nın yükselme döneminin doruk noktası, aynı zamanda, Avrupa’da ticari sermaye birikiminin belirli bir düzeye geldiği ve Akdeniz kuşatılmışken, Afrika’nın güneyini dolanarak “hep doğuya gidildiğinde” Osmanlı toprakları dışında kalan, zengin bir pazar ve hammadde yatağı olarak görülen Hindistan’a ulaşılabileceği fikrinin güçlü bir motivasyon haline geldiği yüzyıldır. Amerika kıtası da, Avrupalılar tarafından, İstanbul fethedildikten tam kırk yıl sonra keşfedildi. Tarihsel kayıtlar bu kıtanın daha önce defalarca Çinliler ve Vikingler tarafından keşfedildiğini belirtmesine karşın, Hindistan’a giderken tesadüfen bu karaya ayak basan Colomb ve fatihlerinin isimleri, bu keşfin, adına hareket ettikleri yeni sınıfın, yani burjuvazinin sonraki başarılarına bir zemin olması ve Çinlilerden farklı olarak, kıtada açılan kapının münferit sonuçlar değil, genel sonuçlar doğurması bakımından en üste yazıldı. “Keşif” yılı olan 1492, İspanya’nın Müslümanlardan ve Yahudilerden arındırılmaya başlandığı yıl da oldu, aynı zamanda. Böylece, Avrupa arınma ve fetih ile başladığı bir çağa adım attı.

15. yüzyılda, Osmanlı topraklarının doğu bölgeleri ile (Doğu Akdeniz ve Mezopotamya bölgeleri) Osmanlı topraklarının daha doğusundaki bölgeler, ulaşım ve iletişimin güçlükle sağlandığı o koşullarda çok ilgi çekiyordu. Doğuya giden tüccarlar ve seyyahlar, o sıralarda en önemli liman ve ticaret kenti, Avrupanın giriş kapısı Venedik’e Doğu’dan gelen bilgileri yığmaktaydılar. Seyyahların anlatımlarına dayanarak haritalar, anı kitapları, seyahatnameler yazıldı, çizildi. Fakat bunların içinde öyle ilginç anlatımlar vardı ki, Doğu’da insana benzemeyen, “hayvan başlı insan vücutlu”1 yaratıkların dolaştığı anlatılıyor; Doğu’nun tekinsiz bir masal diyarı gibi algılanması, o sıralarda fetih için Doğu bilgisinin sistematize edilmesine şiddetle ihtiyaç duyan yeni sınıfın ve halkın merakını kamçılıyordu. Zaman içinde bu masalsı, Avrupalılara benzemeyen ucube yaratıklar hakkındaki bilgiler ayıklandı. En işlevsel olanlar sistemli bir bilginin parçaları olarak birbirine eklendiler. Fakat, bu sistematikleşen bilgi, Doğu’da “başı hayvan, vücudu insan” gibi olan yaratıklar gören yalancı hayalperestlerin iddialarından çok da farklı olmamak üzere, Doğu’daki ucube yaratıkları insanileştirmekteydi. Bunların başları da, vücutları da insan gibiydi artık, ama pek de insan sayılmazlardı! Kolomb ve fatihleri, Amerika’da kendilerinden sonra da yüzyıllarca sürecek, kıtayı yerlilerden arındırma işlemine, oradaki insanların insan olmadığına inanarak başlamışlar; sonradan Afrika siyahlarının köleleştirilmesi de, “zencinin insan olmadığı” gerekçesiyle meşru görülmüştü.

Avrupa’nın doğusu hakkında işe yarar bilginin toplanması, 18. yüzyıldan itibaren, bilimlerin gelişmesine bağlı olarak bir disipline bağlandı. Bazı ülkelerde Doğu Araştırmaları enstitüleri kuruldu ve oryantalizm giderek bir akademik disiplin haline geldi. Fransız Devrimi’nden çok kısa bir süre sonra iktidara gelen Napolyon, Mısır seferine giderken, yanında antropologlar, arkeologlar, dilbilimciler, folklör araştırmacıları vb.’nden oluşan ikinci bir ordu daha vardı. O sıralar, İngiltere’den sonra ikinci büyük sömürgeci devlet olan Fransa, hakimiyet kurmak istediği topraklarda yaşayan halkların kültürleri, gelenekleri, yaşam biçimleri ve tarihsel değerleri konusunda etraflıca araştırma yapacak bir “bilginler ordusunu” da sömürge ordusuna iliştirivermişti. Bu yönüyle, Napolyon’un Mısır seferi, sömürgecinin, sömürgeleştireceği toprakların bütün ruhuna hakim olma isteğinin de simgesidir. Ama hem bu sefer sırasında kullanılan, hem de daha önce ve sonraki, oryantalizm üzerine çalışan “bilginler ordusu”, Doğu topraklarının arkeolojik ve sosyolojik kazısından nesnel ve önyargısız sonuçlarla dönmediler. Onlar, Doğu’da neye baktılarsa, onları, hizmetinde çalıştıkları sömürgecilerin prizmasından gördüler.

Sömürgecilerin prizması ise, Avrupa’nın biçimlenmesinde burjuvazinin oynadığı rol ve beklentileriyle şekillenmişti hiç kuşkusuz. Edward Said’in deyimiyle, “Doğu’nun Doğululaştırılması”, her şeyden önce, burjuvazinin Avrupa’yı “Batılılaştırmasıyla” ilgilidir, bu yüzden. Batı denen coğrafyanın ve bu coğrafya üzerinde yaşayan halkların yaşayışları ve zihniyetlerinin düzenlenmesi, daha çok 18. ve 19. yüzyılda oluştu. Geçmişin büyük imparatorlukları içindeki toplulukların cemaat ilişkileri dışına çıkarak ulusa dönüşmesi, ulus devletlerin ve ulusal dil birliğinin kurulması, bu toplulukların siyasi yönetimi için “demokrasi fikrinin ortaya çıkması, dinin devlet işlerinden uzak tutulmaya başlanması, anayasal rejimin doğuşu, yeni sınıfın mülkiyete dayalı hukukunun kurumlaşması vb. bir dizi düzenleyici kurum, ilke ve fikir, Avrupa’nın siyasi ve toplumsal haritasını oluşturdu. Kapitalizmin kıtadaki muazzam gelişimiyle birlikte söz konusu olabilen bu köklü değişiklikler, aynı zamanda, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kapitalizminin uzaktaki, muhtemel ve gerçek sömürgelerinin de Avrupadaki gelişmeler ışığında işlemden geçirilmesini gerektirdi. Elbette ilk dikkat çeken, Avrupa yeniden inşa edilirken el altında bulunanların Doğu’daki yokluğuydu.

Napolyon’un bilim orduları, oryantalizm ve Türkoloji enstitüleri, Batı’da olanların neden Doğu’da olmadığını, Doğu’nun özgünlüğünün nereden kaynaklandığını; daha doğrusu, doğrudan doğruya Doğu mefhumunun ne olduğunu araştırmaya koyulmuşlardı. Bütün araştırmalar gibi, Doğu’nun incelenmesi de ideolojik bir bakış açısından muaf olamayacağı için, araştırma sonuçları, Doğu’nun geriliğini bir kez daha tespit etmekten öteye geçemedi. Dilbilim çalışmalarının, arkeolojik kazılar ve kültür araştırmalarının sonuçları (bu konuda büyük bir bilgi yığınağı oluşmasına karşın), Doğu’nun bugünkü geriliğinin kaynakları olarak anlam kazandı. Doğu halklarının kültürel tarihleri, bugünkü geriliği tescil etmek üzere sınıflandırıldı. Kapitalistler, kendi tarihlerini ise, Doğu’ya yaklaşımlarını tamamlayan bir biçimde, sahip oldukları üstünlüğe bir de tarihten onay almak için yazmışlardı. Kısacası, Doğu’nun geriliği ve Batı’nın üstünlüğüne gerekçeler bulmak çok zor olmadı; Batı Batıydı Doğu da Doğu. Bir araya gelemeyecek kadar birbirinden ayrı, Batı’nın sahip olduğu bütün yetkin ve olgunlaşmış özelliklerin karşıtı olarak, tamamlanmamışlığın ve tarihsizliğin simgesi Doğu. Böylece Doğu’nun eksiklikleri de, eksikliklerini açıklayan gerekçeler de, Batı’nın tamamen negatif imgesinden oluştu. Sonuçta Doğu, Batı’ya benzemeyendi.

Oryantalizmin babası olarak kabul edilen Ernest Renan, Sami dilleri üzerine yaptığı filolojik çalışmalarını “aşağı dillere ait araştırmalar” olarak görüyordu. Onca zahmetinin hedefi ise, örneğin uluslaşma sürecinde pek çok Avrupa dilinin Hint-Avrupa dil grubuna ait olduğunu ileri süren burjuva ideologlarının iddialarını, Doğu dillerinin “gelişimi kesintiye uğramış bir görüngü; şark dillerinin inorganik, kesintiye uğramış, tümden kemikleşmiş, kendini yeniden üretmeye muktedir olmayan diller olduğunu” göstererek “başka deyişle, Sami dilinin yaşayan bir dil olmadığını, bundan ötürü de Samilerin canlı yaratıklar olmadığını…2 kanıtlayarak  desteklemekti. Aslında Renan ve onun dışındaki oryantalistlerin hepsinin amacı buydu. Doğu halklarının yaşayış biçimlerinden toplanan seçmece ayrıntılar aracılığıyla, bu halkların aşağılıklarını ve hareketsizliklerini, daha doğrusu, tarih yazan Avrupa’nın tersine, tarihsizliklerini kanıtlamaya çalışıyorlardı.

Onlara göre, tarihsiz, yani varolmaya nasıl başlamışlarsa hala öyle yaşayan; toplumların daima ileri doğru gitmeleri gerektiğini idrak etmekten yoksun; insan toplumlarının çocukluk aşamasında takılmış ilkel topluluklardı, Doğu toplumları. Onlara bir toplum bile denilemezdi. Böylece, Fransa’yı alt üst etmiş devrim dönemini yaşamış kibirli burjuvanın bilim adamları, tüccarları, seyyahları, zamanın derinlerine ve mekanın ötelerine kadar uzanan sessiz bir Doğu imgesinden, bu halkların kolaylıkla yönetilebileceği, hatta yönetilmeleri gerektiği sonucunu çıkardılar. Çünkü mevcut yöneticileri, dünyaya demokrasi fikrini getirmiş olan 1789 Fransız devriminin idealleriyle tanışmamış despotlardı. Bu halklar, ne despotlarını kendi kendilerine devirebilirler, ne de herhangi bir değişim için gerekli mecale sahip olabilirlerdi. Fakat Avrupa’daki demokrasinin kazanılmasında halkın tüm katmanları yer alsa da, burjuvazinin onları dışlayarak, süreç içinde, sadece kendisi için bir demokrasi inşa etmeye başladığı; işçi sınıfını, kadınları, farklı ırktan olanları demokratik işleyişe, karar süreçlerine dahil etmediği gibi “küçük ayrıntılar” çok bilmiş burjuvanın raporlarında yer almıyordu.

Daha henüz bir sistemden bir diğerine devrimle geçilmiş olmasına karşın, burjuva ideologlar, 18. ve 19. yüzyıl boyunca, ağırlıklı olarak toplumların doğrusal olarak ilerlediğini öne sürdüler. Toplumların gelişme hedefi olarak sahip olacakları tek noktanın kapitalizm olduğunu düşünüyorlardı. Kapitalizmden sonra gidilebilecek bir başka nokta daha olmadığı için de, bu ilerleme sosyolojisinde sıçramalara, nicel birikimlerin bir devrimle patlamaya dönüşebileceğine veya farklı gelişme çizgilerinin olabileceği gibi bir bakış açısına yer yoktu. Kapitalistleşmiş bir toplum, bilim ve teknikteki gelişmelere bağlı olarak, kendiliğinden ileri doğru evriliyordu, o kadar. İnsan tarihinin itici gücünün sınıf mücadeleleri olduğu, ilerlemenin doğrusal olmadığı, çoğu kere mevcut iktidarlar bu ilerlemeye engel teşkil ettikleri için bir devrimi gerektirdiği, bütün toplumların bir gelişmişlik hiyerarşisi kapsamında art arda dizildiği iddiasının doğru olmadığı, ancak Marx tarafından dile getirilecekti. Burjuva ideologlar, bu bilgiye rağmen, pozitivist ilerleme paradigmasının açtığı yolda ilerlemeyi sürdürdüler. Çünkü bu paradigma, birincisi; burjuvazinin ve ona ait her şeyin (Avrupasının, kapitalizminin, dininin, ırkının, dilinin ve kültürünün…) dünyanın geri kalan insanlarından daha üstün olduğunu, kendi siyasi ve iktisadi düzeninin hiyerarşinin en tepesinde yer aldığını iddia etme olanağını veriyordu. İkincisi, kapitalizmi en üst gelişme noktası olarak mutlaklaştırmayı kolaylaştırıyor, toplumların, örneğin sosyalizm gibi bir seçeneği olabileceği ihtimalini zihnen bertaraf etmeyi sağlayabiliyor, kimi toplumların kapitalistleşmek zorunda olmaksızın başka bir gelişim aşamasına geçebileceği ihtimalini bütünüyle dışta bırakıyordu.

Üçüncüsü, burjuvazinin bütün bu üstünlüklere kendi aklı ve becerisi sayesinde ulaşabildiğini; dolayısıyla toplumsal değişimlerin sınıf mücadelelerinin değil de, hakim sınıfın rasyonal düşünme sürecinin bir ürünü olduğunu kanıtlamasını sağlıyordu. Doğulu topluluklar, işte bu ilerleme yetenek ve becerisinden yoksun oldukları için, onlardan kendiliğinden bir gelişme atılımı beklemek olanaksızdı. Fakat gelişme nosyonuna sahip, bunun yolunu yöntemini bilen Batılı kapitalist sınıf aracılığıyla, bu, kısmen mümkün olabilirdi.

 

Doğulu halkların kendi dinamikleriyle mevcut durumlarını değiştiremeyeceklerine ilişkin iddia, çeşitli kuramlarla da desteklendi. Bunlar, bu topraklarda yaşayan insanların farklı ırk özelliklerine sahip olmasından dolayı beyaz ırkın başarılarına ulaşmasının mümkün olmadığı biçimindeki biyolojik ırkçılık teorilerinden, dilbilim teorilerine, sosyalbilim ve siyasetbilimi kuramlarına kadar uzanır. Hatta Marx’tan alınan Asya Tipi Üretim Tarzı kavramı da, tarihin motor gücünün sınıf mücadeleleri olduğunu söyleyen Marx’a rağmen, Doğu toplumlarının sınıf çelişkilerinden, hatta sınıfların varlığından azade olduğunu kanıtlamanın aracı haline getirilmiştir.3 Böylece, farklı sınıflar olarak ayrışmamış, kültürel olarak birbirinin aynı, aralarında ulusal farklılıklar bulunmayan, tarihleri gibi gelecekleri de aynı olacağa benzeyen; daha doğrusu, nasıl bir tarihleri yoksa, kendi hallerine bırakıldıklarında bir gelecekleri de olmayacak olan insanlar topluluğudur, Doğu coğrafyasında yaşayanlar.

Oryantalizm, sonuçta, kapitalist sömürgecilik döneminin ürünüydü. İçeriğindeki bazı söylemler kapitalizm öncesi dönemlerden alıntılanmış olsa da, asıl olarak, iki büyük emperyalist ülkenin (ve diğerlerinin) Avrupa’nın doğusundaki sömürgeci yayılmalarını meşrulaştıracak bir ideolojiye ihtiyaç duydukları bir zamanda ortaya çıkmıştır. Temel olarak, oryantalizm, Batı’nın üstünlüğünü/Doğu’nun geriliğini vurgular. Fakat Batı’nın üstünlüğü tarihsel bir ilerleme ve gelişime bağlıyken, Doğu, isteğe bağlı ve keyfi olarak, kendi tarihinin mümkün olan en geri noktasında dondurulur. Avrupa burjuvazisi, kendi tarihsel köklerini antik Yunan uygarlığı ve Roma imparatorluğuna dayandırarak, kendine, kesintisiz bir iyileşme ve gelişmenin mirasçısı olma onurunu bahşederken, Milattan önceki zamanların Doğusu ile 19. yüzyıl Doğusu arasında hiçbir fark yokmuş, bu topraklarda hiçbir gelişme olmamış gibi davranır. Böylece Doğu’ya, geleceksizlik kadar, bir geçmişsizlik de bahşedilir. Mezopotamya’daki Sümer, Asur, Akad uygarlıklarının, Anadolu’daki Hitit medeniyetinin, Çin ve Hint uygarlığının, Mısır mirasının, Asya’da 12. yüzyıla kadar İslam bölgelerinde Batı’dakinden daha gelişkin bir medeniyetin sahibi Abbasi devrinin anıları, tarihsizlik imgesinin parlayabilmesi için, tarihin karanlıklarına gömülür. Artık elde, kendini fethetmek için yola çıkacaklara tevekkül bulacaklarını temin eden, kurtarılmak ve medenileştirilmek için kollarını açmış, kımıldamadan bekleyen, donmuş bir Doğu vardır! O Doğu ki, Viktoryan ahlakın zapturapt altına aldığı İngiliz maceraperestlerini kolonyal orduya nefer yazılmaya heveslendirmek için, büyük ve sınırsız bir harem gibi gösterildiği ahlaksız ve şehevi bir imgeyle özdeşleştirilmiştir. Bu imge, gerçeği çarpıtarak, sömürgeciyi baştan çıkaran, çağıran, bir Harem kadını edasıyla topraklarını tacize açan Doğu’nun davetkarlığının altını çizer, Batı’nın açgözlülüğünün değil. Ne yazık ki, bu imge, dönemin Flaubert’ten Balzac’a ve  Chateaubriand’a, Lamartine’dan Fransız Devrimi’nin ressamı Delacroix’ya, İngiliz özgürlükçü şair Byron’a kadar bir dizi sanatçısı ve edebiyatçının, üzerine bir şeyler eklemek istedikleri çekici bir imge olmuş; hemen istisnasız tümü, Doğu’nun bir harem gibi algılanmasına katkıda bulunmuşlardır. Ancak hareme hiçbirinin girebilmesi mümkün değildi; harem gibi, Doğu’nun kendisi de onlar için muhayyel kalmıştır.

SÖMÜRGEYİ FETHETMEK…

Sömürgeciler, 17. yüzyıldan itibaren, Avrupa’nın doğusundaki toprakları adım adım işgal ettiler ve orada yaşayan halkları kendilerine tabi kılmaya başladılar. Bu, elbette sadece silah zoruyla yapılan, korkutarak boyun eğdirme işlemi değildi. Kapitalist fatihler, girip yerleştikleri her toplumu kapitalist ülkelerin suretine büründürmeye, onları kapitalistleşmeye zorladılar. Bunun gerekçesini de bu halkları “uygarlaştırmak” olarak gösterdiler.4 Sömürgeleştirme, bu ülkeleri kapitalist dünya sisteminin bir parçası haline getirmeyi az çok başardı. Hem bu topraklar üzerinde kapitalist sermaye dolaşımını kolaylaştıracak siyasi, iktisadi ve sosyal kurumların oluşumunda, hem de değişimi kalıcılaştıracak işbirlikçi sınıfların oluşturulmasında, bu, dışarıdan zorlayıcılığın epey bir rolü olmuştur. Doğu, bu nedenle, kendi iç dinamikleriyle bu yola girmemiş olsa da, gerçekten de, kapitalist bir “uygarlık”ın kısmen inşa edildiği bir coğrafya haline gelmiştir.

Örneğin şöyle düşünüyordu sömürgeciler: “Hintlilerin kendi kendilerini yönetmekten aciz olduklarını, Hindistan’ı yönetmekle ilgili her Britanyalı bir olgu olarak kabul ediyordu. Britanyalılar arasında meydana gelen tartışmalar, bu acziyetin doğal ve kalıcı olduğuyla ya da Hintliler’in uygun bir himaye ve eğitimle kendilerini yönetecek düzeye gelebilecekleriyle ilgiliydi…. Hindistan’ın bugünü Britanya’nın geçmişi sayılabilirdi. Hindistan’ın bugünkü feodal toplumu uzak bir gelecekte modern şekline evrilebilirdi5

Sömürgecilerin, kendi despotlarından kurtulamayacaklarına inandıkları sömürge halklarına yaptıkları en büyük kötülük, belki de, başlangıçta bu despotların büyük çoğunluğuyla uzlaşmak olmuştur. Çünkü sömürgecilerin öncelikleri arasında, kendileriyle işbirliği yapan eşraftan ve yerel feodal beylerden bir yerli burjuva sınıfını oluşturmak vardı. Hindistan deneyimi, bu uzlaşmanın niteliğini oldukça net gösterir. İngilizler, kastlara bölünmüş Hint toplumunun hiyerarşik yapısını korudular. Üst kastların önde gelen mensuplarının Babür krallığından kalma bütün iktidar geleneklerini, sömürgecilere bağlı kalarak sürdürmelerine izin verdiler. Daha sonraki dönemlerde de, Babür ileri gelenlerine, Britanya kraliçesinin şovalye ünvanları dağıtıldı. Ama alt kastları dolduran yoksul Hindistan halkını sürekli aşağıladılar. Sömürgelerini sözde medenileştirmek isteyen işgalciler, “İngilizlere ait alan”da ayakkabı giymek bir eşitlik iması içerdiğinden, yerlilerin kendi yakınlarında ayakkabı ile dolaşmalarını yasakladılar. Fakat Müslüman halkı rencide edecek şekilde, kendileri, camilerde ayakkabılarını çıkarmayı reddettiler.6

Sömürgeciler, işgal ettikleri ülkelerin kültürlerini ve tarihsel zenginliklerini araştırmaya devam ediyorlardı. Bütün insanların tanrı tarafından yaratıldığı feodal dönemlerin teolojik bilgisinin yerini, insanların kendi tarihlerini yaparken etkin olduğu bilgisi aldığından beri, Avrupa burjuvazisi, bugünkü başarılarına geçmişten bir açıklama getirecek olan kendi tarihsel kökenlerini araştırmaya başlamıştı. Aynı şey, sömürgelere bir tarih bahşetmek için de yapıldı. Hindistan’ın ve Ortadoğu’nun geçmişinden nelerin saklanmaya ve öne çıkarılmaya değer olduğuna sömürgeciler karar verdiler. “Yerliler”in kültürel ve demografik haritalarının çıkarılmasından arkeolojik sınıflandırmalara kadar, her şeyi üstlenmişlerdi. Böylece sömürge halkları, kendi tarihlerini sömürgecilerin dolayımıyla öğrendiler. Onlara “bu sizin kültürel geçmişinizdir” diye bahşedilen kültürel varlıkların üstüne, Batılı tarzda davranmayı, resim yapmayı, müzik dinlemeyi eklediler. Avrupalı kapitalistler, rasyonel olmadıklarını düşündükleri, kendi kültürlerini bile tanımaktan yoksun gördükleri sömürge topraklarının “ilkel”lerini kendi dillerini öğrenmeye zorladılar; sömürge valilerinin elindeki kırbaca beyin yıkama operasyonu da dahil oldu. Ve sonuçta halklar, günlük hayatın her anında, soludukları her nefeste, o ülkenin gerçek efendilerinin kimler olduğunu iliklerine kadar hissettiler. “Ortadoğu kültürünün zengin Batı kültürü dağarından neleri isteyerek benimseyeceği konusunda doğru bir değerlendirme yapabilmek için, daha iyi, daha sağlam bir Ortadoğu kültürü anlayışı edinmek gerekir önce… Ortadoğu’da Batılılaşmaya karşı gösterilen bu direnci, bu Gordion düğümünü çözebilmenin tek yolu Ortadoğuyu incelemek, geleneksel kültürün tam bir resmini edinmek, Ortadoğu’da bugün yaşanan değişim süreçlerini  daha iyi anlamak, Ortadoğu kültüründe yetişen insan topluluklarının ruh hali konusunda daha derin bir kavrayışa  ulaşmaktır. Külfetli bir görevdir bu, ama ödül, yani hayati önem taşıyan bir komşu bölge ile Batı arısında uyum sağlamak, bu külfete katlanmaya değer.7

Sömürgeciler, aslında, Doğu’yu kapitalistleştirme sürecinin, eninde sonunda kendi mezar kazıcılarını da üreteceğini biliyor ve bundan hep korkuyorlardı. Sömürgenin tarihi ve kültürünü öğrenmek, bu korkuyla başetmeyi öğrenebilme ve onların ruhlarını da fethetmenin bir yolu gibi görünüyordu. Demek ki, kendini teslim etmek için bir harem kadını gibi hazır ve kımıltısız bekleyen; dansözlerin, rakkaselerin, sürmenin, gül suyunun, şerbetlerin, rehavetin ve amber kokularının yurdu Doğu, aslında, isyankar, direnen ve kolay teslim olmayan insanların yurduydu. Bütün sömürgeciler için son derece açıktı bu. Bu isyankar halkları yatıştırabilmenin, onları kapitalizm ile uyumlu kılabilmenin yolu, sömürüye yerlilerin kendi tarihlerinden gerekçeler bulmaktan geçiyordu. Daha doğrusu, tarihin büyük bir boşluk olduğu kanıtlanırsa, Doğu’nun boyun eğmesinin tarihsel zorunluluğu da kanıtlanmış, özgüven yıkımı gerçekleşmiş olacaktı.

Halklar, yine de, sömürgecilere karşı zaman zaman baş kaldırdılar. Örneğin Hindistanlılar, 18. yüzyılda ve 19. yüzyılda Britanya sömürgeciliğine karşı ayaklandılar. Bundan galip çıkamadılar, ama bağımsızlık için gerekli birikimi bu ayaklanmalardan edindiler. Diğer sömürgelerin de deneyiminden yararlanabileceği bir ayaklanmaydı bu. Sömürgeci, sömürmek için tarihten ve güncelden deney biriktirdikçe, sömürgeler, kendi deneylerini, aşağılanmışlıklarından biriktiriyorlardı. Ancak bu birikimin bir sonuç vermesi için henüz erkendi. 20. yüzyılı beklemek gerekiyordu.

 

DOĞU’YU KALKINDIRMAK!..

20. yüzyıl sömürgeciliği önceki yüzyıldakinden farklıdır, oryantalizmi de. Çünkü yüzyılın başından itibaren dünyanın girdiği devrimci süreç, Doğu ülkelerinde de bağımsızlık bilincini yükseltti. Emperyalizm çağında, İngiliz ve Fransız sömürgecileri giderek zayıflarken, dünyanın yeniden paylaşılmasını talep eden ABD emperyalizminin yıldızı yükseldi. Yüzyılın başlarında ABD başkanı Wilson’un “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı savunan bildirgesi ile -ki bunu, İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin, ABD’nin rahatlıkla at koşturmasını sağlamak üzere, sömürgelerinden barışçıl bir biçimde geri çekilmeleri talebi olarak anlamak gerekiyor- 1917 Ekim Devrimi, sömürgelerdeki işlerin eskisi gibi gitmeyeceğini gösteriyordu. Yirminci yüzyıl boyunca, kimi görece barışçıl, kimi de oldukça kanlı yollardan geçerek, neredeyse bütün eski tip sömürgeler siyasi bağımsızlıklarına kavuştular ve sömürge valilerini topraklarından kovdular. SSCB’deki Doğu Halkları Kurultayı’ndan (1920) sonra Doğulu halklar, anti emperyalist bir yönelime girdiler ve zaman zaman çeşitli örgütlenme girişimlerinde bulundular. Hindistan, yüzyılın ortasında, Gandhi’nin önderliğinde İngiliz emperyalizminden bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlık talepleri daha sonra birbirini kovaladı. Mısır’ın 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirerek İngilizleri ülkeden kovmasından sonra, siyasal bağımsızlıklarını kazanmış halkların oluşturduğu “Üçüncü Dünya”, dikkate alınması gereken bir mihver olarak ortaya çıktı. Sovyetlerden etkilenerek İslami bir sosyalizm anlayışını güden ve Arapların birliğini öngören Baas hareketi, başarılı olmasa da, bu türden girişimler arasında sayılabilir. “Durgun ve beceriksiz” Doğu’nun kendi dinamiklerinin, kendi kaderine sahip çıkmaya elverdiğinin kanıtıdır bunlar.

20. yüzyıl devrimler yüzyılıdır; dünya coğrafyasının altıda birini sosyalizm ve halk demokrasilerinin oluşturduğu, Avrupa ve ABD’deki sınıf mücadelelerinin, güçlenen emek örgütleri ve partilerinin refah toplumu uygulamalarıyla ödünlendiği, faşizmin bozguna uğratıldığı, sömürgelerde de bağımsızlık hareketlerinin arttığı bir dönemdir bu. Burjuva ideolojisinin bütün diğer varyantları gibi, oryantalizm de, sınıfların yeni mevzilenmelerindeki bu gerçekliği gözetmek ve yeni ve güncel duruma uyarlanmak durumunda kalmıştır bu yüzden. Dünyada egemen olan özgürlükçü atmosfer, sömürge halklarına, aşağılanmaya karşı baş kaldırmayı ve boyunduruktan kurtulmak için yapmaları gerekenlerin ne olduğunu öğretti. Bu halklar, sömürgeci pratikle birlikte toplumsal hayatlarına giren ilerleme söyleminin gerektirdiği biçimde, sömürge valilerinin ellerini tutarak bir adım daha atamayacaklarını, biraz teknik biraz montaj ile dosdoğru bayındırlığa ulaşamayacaklarını; medeniyet için de aşağılanmaya rıza göstermenin gerekmediğini öğrenmişlerdi. İlerleme denilen şeyin, dünyanın o gün geldiği nokta bakımından gerçek bir ilerleme değil, tersine, son derece geri bir düzeyde kalmak olduğunu fark ediyorlardı.

Kapitalizmden daha ileri bir sistem için mücadele etme bilinci, sömürgecilikten kurtulmanın sosyalizm için mücadele etmekten geçtiği fikri giderek daha çok yandaş buluyordu.  İlerleme mitini kendilerine bayrak edinen sömürgeciler, şimdi, aslında, en geriyi, olabilecek en gerici mercii temsil etmekteydiler. Böylece, sömürge halkları arasında, kendi tarihlerinin kesin kopuşlarla, devrimlerle yazılabileceği fikri yaygınlaştı. Fakat oryantalist akıl, sonuna kadar,  Doğu halklarının uyanışıyla alay etmeyi, bunu küçümsemeyi sürdürdü. Öncekilerden hiç farklı olmayan bir üsluptu bu. Edward Said alıntılıyor: “Araplar şimdiye değin, disiplinli ve kalıcı bir birlik kurma becerisine sahip olmadıklarını kanıtladılar. Ortak heyecan patlamaları yaşarlar, ama sabır gösterip çoğunlukla gönülsüz katıldıkları ortak girişimleri sürdürmezler. Örgütlenme ile işleyişte eşgüdüm ve uyum eksikliği sergilerler. Ortak yarar ya da karşılıklı çıkar sağlayacak ortaklaşa hareketler yabancıdır Araplara … (Edward Said, Şarkiyatçılık, s. 324) veya, “Arapların devrimci emellere ulaşmak bir yana talip bile olamayacak kadar aciz olduklarını anlarız … Araplar arasındaki devrimci faaliyetler olsa olsa deve yekinmesi kadar önemlidir, olsa olsa hödük hezeyanları kadar dikkate değerdir… (Edward Said, Şarkiyatçılık, s. 329-330)

Bu türden laflar, anti-emperyalist uyanış zamanının toz dumanının arasında kulaklara ulaşamayan cılız sesler olarak kaldı. Fakat eski tip sömürgeciliğin ölüm çanlarının çaldığı sıralarda, oryantalist söylem de kendisini güncelliğe uyarlamaya başladı. Kendi despotlarını, işbirlikçilerini ve sömürge efendilerini kovmuş ve siyasal bağımsızlıklarını kazanmış Doğu halklarının kendi kendilerini yönetemez olduklarına, ne Doğu halkları, ne Batı’nın kendi hükümetlerinin emperyalist politikalarını sorgulamaya başlayan duyarlı halkları inandırılabilirdi artık. O halde, Doğuluların, sömürgecilerin el vermesiyle değil de, bu kez, “çok çalışarak” makus talihlerini yenebilecekleri iddia edilmeliydi. Nitekim, “Batılılaşarak” “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” ilkesi, bütün sömürge ülkelerin miti haline getirilmiştir bu süreçte. Şimdi, Batı ailesine sonradan yetişerek katılan ve 20. yüzyılın ortasından itibaren, artık, Batı değerlerini neredeyse tek başına temsil etmeye aday ABD emperyalizminin oryantalizme katkısı, “Doğu ülkelerinin, emperyalizmin önlerine koyduğu ev ödevlerini yapmakla mükellef olduğu” bilgisinin genel geçer kılınmasıdır. ABD’nin bulunduğu düzeyin en üst düzey olduğu varsayılarak, azgelişmiş ülkelerin, bu ev ödevlerini yapmak kaydıyla, bu seviyeye ulaşmalarının mümkün olduğu dikte ediliyordu. Bu hiyerarşiyi tescil eden iktisadi kuruluşlar da oluşturuldu. IMF ve Dünya Bankası, sözde, kalkınmalarına yardımcı olmak için bu ülkeleri kredilendirip borçlandırdılar. Kuşkusuz kredilendirme, bu ülkelerin, kalkınmalarını sağlamaktan ziyade, emperyalist çembere dahil edilerek bağımlılaştırılmalarını hedefliyordu. “Kalkınma” pratiğinin hiçbir ülkeyi kalkındırmadığı ve tersine iliklerine kadar emperyalizme bağlı kıldığı, zaten çok kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Fakat emperyalizm ile girilen ekonomik ilişkiler, Doğu ülkelerini (G. Amerika’daki ve Afrika’daki sömürgeleri de), siyasal bağımsızlıklarını kazanmalarından bir süre sonra yeni sömürgeler haline getirdiği için, “Batılılaşarak kalkınma” miti sürdü. 20. yüzyılın, önceki döneme göre daha incelikli görünen oryantalizm yazınının öteki yüzünde, emperyalizminin her istediğini yapmayan hükümetlerin veya emperyalist politikalara direnç gösteren halkların 19. yüzyılı aratmayan bir şiddetle cezalandırılması vardır. Askeri darbeler, ilhaklar ve işgaller kalkınma ideolojisinin yanıbaşında boy gösterdi daima. Emperyalizm, halkları tehdit ettiği kırbacını bir an olsun elinden bırakmadı.

Emperyalizm döneminde, Doğu, artık tamamen yekpare bir bütün olarak görülmüyordu. Emperyalizm öncesi sömürgecilik dönemi, bu halkları, aynı Sami ırkının türevleri olarak görmenin pek de işlevsel olmadığını kanıtlamıştı. Öte yandan, uluslaşma sürecini 19. yüzılda yaşayan Avrupa’nın tersine, Doğu’nun uluslaşması 20. yüzyılda olmuş; Eski Osmanlı toprakları olan ülkelerin sınırları 1. Dünya savaşından sonra gelişigüzel çizilerek, benzer kökenli halklar farklı topraklara bölünmüştü (örneğin, Kürtler). Sami ırkından halklar ve bağlı bulundukları devletler aynı refleksleri göstermiyorlardı. Emperyalizm bu farklılıkları hem yarattı, hem kendi lehine değerlendirdi. Sömürgeleri, kalkınmadaki düzeylerine ve Batılılaşmada geldikleri noktaya göre hizalandırdı. Aslında bu, itaate göre bir hiyerarşiydi. En gönüllü işbirlikçi devletlere sahip ülkeler, coğrafi olarak doğuda yer alsalar da, ideolojik olarak Batı’da sayılıyorlardı. İsrail bunlardan biridir. 1980’den sonraki İran Doğulu, önceki İran az-çok Batılıdır. Lübnan ve Ürdün Batıya yakın, Suriye ve Irak değildir vb. Böylece Ortadoğu ülkeleri, yüzyılın önemli bir bölümünde, ABD ve Avrupa emperyalistlerinin düzeyiyle özdeşleştirilen çağdaş uygarlık düzeyine yetişmenin mümkün olduğu yalanıyla oyalandılar. Oysa ki emperyalist ülkelerin en üstteki konumunu, onların “muasır medeniyet”i temsil eder göründüğü noktayı işgal edebilmeleri için, sömürülen ülkelerin en altta bulunduğu bir hiyerarşik skala zorunludur. Oryantalizmin önerdiği bu gelişme çizgisinin takibiyle, aradaki farkın kapanması asla mümkün olmayacaktır. Emperyalizm varlığını, emperyalist ülkeler de gelişmişliklerini, kapitalizme erken adım atmaları ve yoğun emek sömürüsünün ötesinde ve yanı sıra, Doğulu halkların az gelişmişliklerine ve yeterince kalkınmış olmamalarına borçludur. Bütün bir 20. yüzyıl tarihinin pratik bilgisi, emperyalizmle girilen ilişkiler çerçevesinde iktisadi kalkınma bir yana, yalnızca Doğulu halkların zenginliklerinin talanının gerçekleştiğini, genellikle kıyı bölgelerdeki bir dizi istisnanın ötesinde, örneğin koca bir Afrika kıtasının açlığa mahkum kılındığını göstermektedir.

20. yüzyıldaki yeni tipte sömürgeciliğin “kalkınma” söylemi, sadece “üçüncü dünya ülkeleri” yöneticilerinin benimsemesi gereken iktisadi bir kategori olmamıştır. Kalkınma iktisadının ideolojik, siyasi ve kültürel sonuçları da oldu. Ülkelerini emperyalist politikalarla uzlaşarak yöneten hükümetleriyle sürekli bir çelişki halinde bulunan halklara bir seçenek olarak sunulan “kalkınma yoluyla Batılılaşma” şeklinde bir özgürleşme modeli, yöneticilerle ülke emekçileri, muhalif talepler ile emperyalizmin beklentileri arasındaki uçurumu kısmen kapatılabileceği umularak teşvik edildi. Batı Avrupa emekçilerinin uzun süren mücadelelerin sonucunda edindikleri demokratik kazanımların, sanki bunlar, emperyalist ülkelerin doğasında kendiliğinden varmış ve bunlar Batılı olmanın bir kazanımıymış gibi gösterilmek suretiyle, içinin de boşaltılması anlamına geliyordu, bu. Kuşkusuz insan hakları, demokratik düzenlemeler, düşünceyi ifade, örgütlenme özgürlüğü gibi temel demokratik kategorilere sahip olmak bakımından, Batı’daki emekçiler Doğudakilere göre daha iyi bir düzeydeydiler. Bunların edinilmesinin yollarını ve edinilen demokratik hakların nasıl koruncağını, Doğulu halkların, Batıdaki kardeşlerinden öğrenmeleri de son derece doğaldır. Ancak bu hakların, emperyalizme teslim oldukça zaten elde edilebileceklerini düşünmek ile bu öğrenme arasında dağlar kadar fark vardır.

Özgürlüklerin ve demokrasinin Batılılaştıkça geleceğine ilişkin beklenti, bizim ülkemizde olduğu gibi, diğer Ortadoğu ülkelerinde de sürekli körüklendi. Doğal olarak, bu, kendi hak ve özgürlükleri için gerçekte mücadele etmekten başka bir yolu bulunmayan ve asla bir lütuf olarak bunlara sahip olması mümkün olmayan halkları eylemsizliğe mahkum etmek anlamına geliyordu kuşkusuz. Çünkü pratik, emperyalizmle girilen ilişkilerde, demokrasinin değil gericiliğin kışkırtıldığı siyasal ortamın pekiştiğini defalarca kanıtlamıştır. IMF reçeteleri, Avrupa Birliği müktesebatı, yapısal uyum projeleri vb. gibi sözde reform paketleri, söylemde en keskin insan hakları ve demokrasi koruyuculuğunu içerseler de, öteki “reform” maddeleri aracılığıyla bunlar gerçekleşemez kılınmışlardır.

Bugün Avrupa (AB)’dan ve ABD’den özgürlüklerin geldiğine ilişkin beklentilerde önemli gerilemeden söz edilebilir. 21. yüzyılın başından itibaren yaşanan siyasal gelişmeler, Doğulu halklara özgürlük ve demokrasi taşınabileceğini, hatta taşıdıkları iddiaları, bu iddiaları ileri süren emperyalistlere rağmen, önemli ölçüde aşınmıştır. 21. yüzyıldaki bu çok kısa tarih kapsamında, oryantalizmin geçen yüzyıldaki kısmen barışçıl, görünüşteki kalkınmacı içeriği çoktan iflas etti. Dolayısıyla ideolojinin içeriği de, yeni döneme uygun olarak, yeni bir inşa sürecine girdi.

 

21. YÜZYIL ORYANTALİZMİ

Görüldüğü gibi, oryantalizm ideolojisinin başlıca söylemleri, sömürgecilik tarihi boyunca, her dönemin ihtiyaçlarına göre değişmiştir. 19. yüzyılda, Doğu halkları üzerindeki tahakkümün gerekçesi olarak, bu halkların kendi kendilerini yönetecek bir iradeye sahip olamamalarını gösteren emperyalizm için 20. yüzyılın temel sorunu, – artık, o iradeye sahip olduklarını kanıtlamış bulunan halkların- bağımsızlaşma hareketlerini kazasız belasız atlatarak, yeni sömürgeci politikaları hayata geçirmek ve Doğu devrimini önlemekti. 21. yüzyılın eşiğinde ise, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, söylemler ve pratikler üzerinde denetleyici hiçbir devlet gücünün kalmadığı, emekçi hareketlerinin zayıfladığı koşullarda, oryantalizmi besleyen sömürgeci politikalar, dünyanın yeniden ve tamamiyle egemenlik altına alınması doğrultusunda şekillendirildi.

Bu dönemde, oryantalizm ideolojisinin, başlangıcındaki misyonundan çok farklı olmayan iki işlevi vardır. Birincisi, Doğu’nun ideolojik tanımını yeniden yapmak; ikincisi de, bunu yaparken, “bildiğimiz Batı”yı da yeniden düzenlemektir. Bunun için, çoktan beri pek itibar görmeyen eski gerici tezler yeniden tozlu sandıklardan çıkarıldı, ve buluna buluna, Doğu ve Batı’yı kendi açılarından türdeşleştirdiğine inanılan dini referanslar güçlendirilmeye başlandı. Doğu halklarının çoğunun Müslüman Batı’nın ise Hıristiyan olması, ABD emperyalizminin yağma ve talan için gereksindiği kutuplaşmaya kuşkusuz uygun bir malzeme sağlamış oluyordu.

11 Eylül’den itibaren, Ortadoğu’ya yönelik saldırılar, beklenebileceği gibi, Müslüman toplumların geriliği, anti-demokratikliği; diktatörler tarafından yönetildikleri, ve elbette, kurtarılmaları gerektiği saptamaları ile açıklandı yine.

Emperyalist medya, eskinin, fethedilmek için kollarını açmış bekleyen ipek şalvarlı harem kadınının yerine, burkasının deliklerinden görülmeyen gözleriyle kurtarılmak için yalvaran bir acuzenin reklamını yapıyordu. Elbette oryantalizm söyleminin ikili yönü, şimdiki versiyonu için de geçerlidir. Doğu’yu bir haz yuvası olarak yüceltip çekici kılan eski oryantalizm nasıl hemen aynı anda Doğuluları haz düşkünlüğü ile aşağılıyorsa, şimdi de, despotundan kurtulmayı beceremeyen Doğulu’nun yüzünde aczin ve tehdidin aynı anda bulunduğunu varsaymaktadır. Tembel, herhangi bir toplumsal kalkışması “deve yekinmesi” kadar ağır aksak olan Doğulu hakkındaki imge, artık bütün dünyayı terör eylemleriyle tehdit eden bir teröristle yer değiştirmiştir. Fakat Müslüman terörist nezdinde, medenileşme yolunda yürümek için tembel, ama medeniyeti yıkmak için gözü kara olmak, çok da çelişkili görünmemektedir!

Emperyalizm ideologları, Doğu’nun farklılaşmamış bir bütün olarak gösterilmesiyle aralarında farklılıklar olan parçalardan oluştuğu gerçeğini faydacı bir biçimde kullanmak arasında gidip geldiler. Huntington’un “İslamın kanlı sınırları” tabiriyle andığı bütün İslam aleminin Hıristiyan komşularıyla eninde sonunda kapışacağı teziyle, Graham Fuller’in İslam ülkeleri arasında ayrım yapmanın yararlı olacağı (ılımlılıklarına göre sınıflandırılmaları) önerisi, değişik vesilelerle, sırası geldikçe ve çoğunlukla aynı anda, üstelik birleştirilerek kullanıldı. Yine de, bütünleştirici bir Doğu söylemindense, İslam ülkelerini lime lime eden bir oryantalizm çoğunlukla elverişliydi. Önce emperyalizme biat eden ülkeler “haydutlar”dan ayrıldı; sonra mezhepler kendi aralarında aynı ölçüte göre sınıflandırıldı; fundamentalist/radikal İslam örgütleri zararlı ve az zararlı olarak bölündü; sonuçta İslam alemi işbirliği yapanlar ve yapmayanlar; işbirliği tesis edilinceye kadar inatçı öteki kesimleri dize getirmek için kullanılabilecekler veya kullanılamayacaklar olarak ayrıma tabi tutuldu. Üstelik bir kaç yıllık “Medeniyetler Savaşı” tarihi, bu ittifakların ve karşıtlıkların sürekli olarak bozulup yeniden kurulduğunu göstermektedir. Tabii ki, bunların üstünde, soyutlanmış bir imge olarak, terörist imgesi bulunmasaydı, bu parçalanmalar mümkün olmayacaktı.

İkinci işlevinde oryantalizm, başlangıcındaki özünde de olduğu gibi, sadece Doğu’yu tasavvur etmez, o, aynı zamanda, Batı’da da düzenleyici bir ilke olarak işlev görür. Yeni yüzyılın yeni “evrensel değerler”i, şimdi, odağına tamamen Doğu’yu alarak, onun etrafında şekillendirilmektedir. Geçmişte ise, bunun tersinin doğru olduğu söylenebilir. Evrensel değerlerin inşası Batı Avrupa’dan başlamış ve Doğunun gerçekliği, bu ilkelere göre işlemden geçirilmişti. Bugün emperyalizmin yeni değerlerinin, eski değerlerin adım adım yıkılmasıyla,  bunun için de, Doğu tarif edilip, Batı’nın buna göre inşa edilmesiyle kurulduğunu söylemek daha mümkün görünüyor. Doğulu halklara yakıştırılan terörist sıfatı, böylece, hem Doğuya yönelik saldırgan politikaların gerekçesi, hem de Batı’nın neoliberal iktisadi ve sosyal düzenlemesini kolaylaştırıcı bir kalkış noktası olmuştur.

Avrupa ve ABD’nin, daha genel olarak emperyalizmin İslam terörizmi tehdidi altında bulunduğu söylemi, bu ülke halklarının, kendi can güvenliklerinin korunması adına, kazanılmış demokratik haklarından vazgeçmelerini kolaylaştırmak için yaygınlaştırılan korkunun başlıca motifidir. Böylece bu korku, birlikte yaşayan halklar arasında varolan sempatiyi, başka kültürlere karşı duyulan iyimser merakı ortadan kaldırarak, düşmanlıkları körükler. Batı’da yaşayan Müslümanlara karşı ırkçı önyargıların çoğalmasına zemin hazırlar. Aslında, bu şekilde, Batılı emekçilerin yüzyıldır edindikleri yaşam prensiplerini yerinden eder. Zira ırkçılık, Nazilerin yenilgisinden sonra tarihe gömülmüş görünüyordu. Batı’daki emekçiler, ülkelerine gelen göçmen emekçiler ile barış içinde birarada yaşamayı tercih etmişler, kültürel çeşitliliğin bir arada bulunmasının bir zenginlik olacağına (eski göçmen politikaları kapsamında) inanmışlardı. İnsanların din ve vicdan özgürlüğüne karışılamayacağına, özel hayatın dokunulmazlığına, ülkelerinde düşünce özgürlüğünün var olduğuna ikna edilmişlerdi. Burjuva demokrasisi, emekçi örgütlerinin, sendikalarının da denetimi altında, olabilecek en geniş sınırlarına varmıştı. Yeni oryantalist söylem ise, Batılı emekçiyi, sahip oldukları ile, onları tehdit eden teröristin (yani içerde potansiyel bir tehdit oluşturduğu söylenen Müslümanların) yaşam alanını daraltmak adına, özgürlüklerin tasfiyesine rıza gösterme seçenekleri arasında sıkıştırdı. Bugün oryantalizmin yeniden hortlamasının sonuçlarını, sadece Doğu’daki Müslüman halklar değil, Batı’daki; Avrupa’da ve Amerika’daki emekçiler de yaşıyor.

Öte yandan, kendi tarihsel gelişim yönlerini belirlerken, geçen yüzyılda, sosyalizmin dünya çapındaki prestijinden oldukça etkilenen Doğulu haklar, bugün böyle bir esin kaynağından yoksun olmanın sonuçlarını yaşıyorlar. Doğulu halkların bütün kötülüklerin ve gericiliğin kaynağı emperyalizme duydukları tepki, dinsel bir biçim kazandı. Bu da, bu topraklarda giderek büyüyen bir Batı karşıtlığı ile paralel gelişiyor. Zaman zaman oryantalizm, geçmişte de, Doğu’nun her bakımdan yüceltilmesi anlamına gelen oksidentalizm gibi bir tepkisel ideolojiyle karşılanmıştı. Bugün Ortadoğudaki Müslüman halkların emperyalizm tarafından aşağılanmasına bağlı olarak, oryantalizm kadar gerici bu ideoloji, yeniden canlanma imkanı bulabildi. Doğu’ya ait her şeyin, esas olarak İslam dininin üstün bir yaşam prensibinin ögelerini oluşturduğuna inanılan oksidentalizm, halkların kendi içlerine kapanmasına ve Batı’da gelişen ırkçılığın benzeri bir duygunun bu topraklarda da yeşermesine zemin hazırlıyor. Oryantalizm nasıl Doğu’nun bir bütün olarak gerilik kaynağı olarak algılanmasına dayanıyorsa, oksidentalizm de, Batı’nın bir kötülük yuvası olarak algılanması anlamına gelir. Batı’nın çelişkili karakterini hesap dışı bırakır. Batılı halklar ile yönetici pozisyondaki egemen burjuvazi arasında bir fark ve uzlaşmaz karşıtlık bulunduğu gerçeğini tartışmaz. Böylece oryantalizmin tersine çevrilmiş hali olarak, aslında, sadece oryantalizmi güçlendirir. Halbuki hem Batılı hem de Doğulu halkların bugün yaşadığı sorunların kaynağı ortaktır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ortaya çıkan yeni el değmemiş pazar alanları üzerinde tam bir kontrol kurabilmek, güçlenen diğer rakipleri saf dışı bırakabilmek için Ortadoğu operasyonlarına girişen ABD emperyalizmi ve destekçileri, Doğu’yu bombalayarak kendi yurdunda da terör estirerek neoliberal politikaları hayata geçiriyor. Bu kapsamda, Doğu’nun emperyalizm tarafından çizilen sınırları da genişletilerek, Sovyetler Birliği’nin güneyindeki cumhuriyetlere kadar uzatıldı. Eski Doğu Bloku ülkeleri ise, Batı’nın sınırlarına adım adım dahil ediliyor. Böylece küreselleşmenin ihtiyaç duyduğu Doğu ile Batı, coğrafi olarak da tanzim ediliyor. Bu sınırların düzenlenmesinin Batı’da da çok kansız bir yolla olmadığı, çok yakın bir tarihte, eski Yugoslavya’nın parçalanması sırasında görüldü. Huntington’un gördüğü “kanlı sınırlar”, İslam ülkelerininkinden değil, emperyalizmin çizdiklerinden oluşuyor. Ve bundan ne Doğu ne de Batı muaf kalabiliyor.

Dünya halklarını birbirine düşüren, onları birden bire düşmanlaştıran; toplumlar arasındaki hiyerarşiyi, eskisi gibi, sadece Doğu ve Batı arasında değil; hem Doğu’da hem de Batı’da kuran, birbirinden farklı dini inanışları ve mezhepleri olan birbirine komşu veya birlikte yaşayan halkları bölen yeni oryantalist söylem, günümüzde emperyalizmin pervasızca açığa çıkarabildiği en saldırgan, en gerici özellikleri temsil ediyor. Dünya burjuvazisi, tüm dünyayı yeniden Ortaçağ karanlığına sürüklemeye kararlı görünüyor. Bir zamanlar “kendiliklerinden ilerlemeyi beceremeyen” halkları “ilerletme” adına sömüren, topraklarını işgal eden emperyalizm, şimdilerde, ideolojik Ortaçağa kendiliklerinden dönmeyi istemeyecekleri için halkları bombalıyor. O halde, emperyalist ideolojik söylemin, halkları küçük düşüren, onların kültürlerini aşağılayan oryantalist özünün eleştirisi, emperyalist saldırganlığın ulaşmak istediği sonuçlara varmasını engelleme çabalarının bir parçası olacaktır. Bu, hem Doğulu hem de Batılı halkların geleceği için gereklidir.

1- Bu türden iddialar, 18. ve 19. yüzyılda da, kısmen bilimsel bir kılıf kazanarak, rağbet görmeye devam etti. 1760’larda Carolus Linnaeus, Afrika ve Amerika yerlileri arasında henüz kuyrukları olan insanların da bulunduğunu öne sürdü; bu kuyruklu insanları, maymun ile kusursuz insan arasında geçiş formu olarak görüyordu. Linnaeus’un tezlerinden heyecana kapılan ve ari ırk üzerine yazıları bulunan Fransız diplomat ve yazar Joseph Arthur Kont Gobineau, 1850’lerde, sözü edilen kuyruklu insan kabilelerini bulmak için gemi seferi düzenlemeye uğraştı.

2- Şarkiyatçılık, Edward Said, Çeviren: Berna Ülner, Metis yayınları, s.156

3- Burjuva aydınlanma filozoflarının sivil toplum kavramı, 18. yüzyıl oryantalizminde, Doğu’nun eksikliklerinin betimlenmesinde bir kalkış noktası olarak kullanıldı. Doğu’da bir sivil toplum olanaksızdı, kentleşme yoktu; dolayısıyla, bu toplumların gelişmesi mümkün değildi. (Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm, Bryan Turner, Çeviren: İbrahim Kapaklıkaya, Anka yayınları) 20. yüzyılın liberal solcuları ise, Asya Tipi Üretim Tarzı kavramını, Gramsci’den alınan Sivil Toplum kavramıyla zenginleştirerek; birinci olarak, Asyagil toplumların gelişme dinamiklerine sahip olmadıkları, ve ikinci olarak, Doğu toplumlarının, iktidardaki despot ile birey arasında bir sivil toplum yokluğu nedeniyle sorunlu bir gelişme içinde olduklarını kanıtlamaya çalıştılar. Bizde bu tür teoriler, 12 Eylül sonrasında rağbet gördü. Bunlara göre, Türkiye de Asyagil bir toplumdu.

4- 19. yüzyılda dünya yüzündeki bütün elmas üretiminin yüzde 90’ına, bugün ise yüzde 60’ına sahip De Beers elmas şirketinin kurucusu, Britanya sömürgecisi Cecil John Rhodes, “Biz İngilizler, büyük olasılıkla dünyada ilk ırkız; eğer biz dünyaya egemen olursak, bütün diğer ırklar da bizim gibi gelişip uygarlaşırlar. Bunun için ekilebilecek, kullanılabilecek bütün alanları egemenliğimiz altında toplamalıyız” demiş ve Güney Afrika’nın geniş topraklarını sömürgeleştirip, zengin elmas yataklarını ele geçirmişti. Daha da ileri giderek, Zambia ve Zimbabwe gibi iki ülkenin adını değiştirerek, bunlara kendi adından türettiği Kuzey ve Güney Rodezya adlarını vermişti. Bu ülkeler, sömürgecilik sonrasında kendi adlarını tekrar almıştır.

5- Victoria Dönemi Hindistan’ında Otoritenin Temsili, Robert S. Cohn, “Geleneğin İcadı-Derleyen: Eric Hobsbawm, Terence Ranger” içinde, çeviren: Mehmet Murat Şahin, Agora Kitaplığı, s. 195

6- agy, s. 207

7- Raphael Patai’nin “Altın Nehirden Altın Yola” adlı kitabından alıntılayan Edward Said, Şarkiyatçılık, s. 323

 

Halka son saldırı: Kürtaj yasağı

Halka son saldırı: Kürtaj yasağı

Nuray Sancar

Geçen ay Washington Post gazetesi, sınır ticareti yapmak için konvoy halinde köylerinden yola çıkan Uludere köylülerinin katliamıyla sonuçlanan operasyonla ilgili istihbaratın ABD tarafından Türkiye’ye iletildiğini yazmıştı. Bu istihbarat bilgilerinin Türkiye’ye iletilmesinden sonra, gazetenin bildirdiğine göre, Predatör isimli insansız casus uçaklarından alınan bilgilerin kesinleştirilmesi ve konvoydakilerin kimliklerinin tespiti konusunda istihbarata devam edip etmemeyi, ABD Türkiye’ye sormuş, Türkiye de “durumun kontrol altında” olduğunu söyleyerek, konvoyu İsrail menşeli Heron’larla takibe almıştı. Bu takibin sonucu, 34 kişinin göz göre göre katli oldu. Yılbaşından kısa bir süre önce gerçekleştirilen katliamdan bu yana kamuoyunun faillerinin bulunması, sorumluların yargılanması, köylülerden özür dilenmesi talepleriyle yüzleşmek zorunda kalan Hükümet, bu Amerikan gazetesinde çıkan haberden sonra köşeye sıkıştı ve Başbakan Erdoğan’ın ağzından olan bitenin hata olduğu açıklandı. Ancak halkın adalet talebi o kadar güçlüydü ki, yarım ağızla özür diliyormuş gibi yapıp özür dilememe, operasyonun hata olduğunu söyleyip sorumluları ortaya çıkarmama konusunda hiçbir manevra alanı kalmamıştı. Tam bu sırada Erdoğan, ajandasından yeni bir gündem çıkardı ve Uludere katliamının karşısına koydu: partisinin kadın kollarının üçüncü kongresinde, her kürtajın bir Uludere olduğunu söyledi. Mevcut gündemi bir bıçak gibi kesen bu yeni gündemin, ilk şaşkınlıkla, yapay bir gündem olarak, Uludere’nin tartışılmasını sona erdirmek üzere ileri sürüldüğünü düşünenler oldu. Ancak kısa bir süre sonra, Başbakan’ın hiç de gündem saptırmaya çalışmadığı, Hükümetin, zaten gündeminde olan bir konu için uygun bir zamanlama yapmış olduğu, bu sayede Uludere konusunda köşeye sıkışmışlık halinden de kurtulmayı umduğu anlaşıldı.

 

Böyle aniden, daha önce Hükümetin kürtajı sınırlamak veya yasaklamak üzere bir eğilimi olduğuna dair hiçbir işaret verilmemişken, kamuoyu ve basının hiçbir biçimde hazırlıklı olmadığı bu kürtaj tartışmasını niye başlatmıştı, peki Erdoğan? Başbakan, aynı toplantıda bunun yanıtını da veriyordu: “Biz, siyasi rant peşinde değiliz. Bizim tek hesabımız var, bu millet muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkacak, çıkmalıdır. Bunun için de genç, dinamik nüfusa ihtiyacımız var. Bilesiniz ki, insan ekonominin temelidir, insan varsa sermaye, emek var, insan varsa tüketim, üretim var. İnsan yoksa bunların hiçbiri yok. Onun için çok gayret edeceğiz, genç nüfusu artırmanın gayreti içerisinde olacağız. Aksi takdirde 2037’de ihtiyar bir nüfusla gerilemeye başlarız…

 

Daha sonra ise, Başbakan, Türkiye’nin şu anda iktisadi bakımdan tırmanan bir ülke olarak dünyada örnek gösterildiğini ve bu yükselişin 2023’te Türkiye’yi dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına sokacağını söylüyordu.

 

Burada Başbakan, kürtajın kısıtlanmasının gerekçelerini kendi üslubunca açıklamaya çalışmaktadır. Kürtajın, sermayenin bugünkü ihtiyaçları doğrultusunda ele alınan bir nüfus politikası kapsamında yasaklanma yoluna gidildiğini anlatan bu alıntıda kilit cümle “İnsan ekonominin temelidir, insan varsa sermaye, emek var, insan varsa tüketim, üretim var cümlesidir.

 

Son on yıllık dönemde, Türkiye’nin ucuz emek cenneti bir ülke haline getirilmesi için kazanılmış sosyal hakların çoğunu iptal eden, sosyal politikaları çökerten, işyeri ve iş zamanının koşullarını, yerleşik kadrolaşma ve istihdam biçimini dönüştüren ve böylece emekçi sınıfları güvencesiz ve güvenliksiz bir iş yaşamına mahkûm ederek rekabeti körükleyen hükümetin; bu rekabetin şiddetlenmesi için, işgücünü, pazarlık yaptığı durumda yerinin derhal bir başkası tarafından alınabileceğini görerek daha ucuza satmaya rıza gösterecek emekçiyi yaratabilmek için nüfusun patlamasına yol açmak istediğinin ve bunun için de kürtajda kısıtlama, daha doğrusu yasaklama getirmek istediğinin veciz ifadesidir bu cümle. İnsan odaklı olmayan aşırı üretimin yol açtığı krizlerin çok sayıda tüketici yaratarak çözüleceğine ilişkin bu ilkel saplantı, AKP Hükümeti’nin, emperyalizm tarafından bütün dünyaya dikte edilen neoliberal sermaye birikim modeliyle uyumludur. Ülkenin her santimetrekaresinin, havasının ve suyunun; yetmedi yeniden yapılandırılma imkanı olarak görülen yerleşik kent alanlarının rant kaynağı olarak görüldüğü; en ücra köşelere kadar sermayenin dolaşımının ve yeniden üretiminin koşullarının yaratılmaya çalışıldığı, organize sanayi sitelerinde hiçbir modern hakka sahip olmadan ter döken genç nüfusun giderek daha fazla sermayenin bir parçası haline geldiği böyle bir süreçte ortaya atılan kürtaj sınırlamasının/yasağının iktisadi gerekçelerle açıklanması bir dil sürçmesi değildir.

 

Öte yandan, bütün dünyada emekçilerin gündelik hayatını yıkıma uğratan ve geleceğini ipotek altına alan emperyalist neoliberal politikaları büyük bir sadakatle uygulayan; bunu yaparken de en gerici inanışları, dini düsturları, muhafazakâr söylemi kullanarak politikalarını gerekçelendiren AKP Hükümeti’nin aynı taşla vurduğu ikinci kuş, muhafazakârlığın ve gericiliğin bir de kürtaj yasağı kapsamındaki tartışmalar sırasında yaygınlaştırılması ve kurumlaştırılmasıysa, üçüncüsü de, yine aynı kapsamda; emek gücünün bütün yeniden üretim yükünün sırtına yüklendiği kadın cinsinin köleleştirilmesinde bir mevzi daha kazanabilmektir.

 

Bu hükümet döneminde, açıktır ki, “toplumsal mühendislik” çalışmasının iki önemli unsuru, toplumun dinamik kesimlerinden birini oluşturan gençlik ve rejimin temel direği olarak görülen kadınlar olarak belirlenmiştir. Başbakan, aynı kongrede, partili kadınların, seçim zamanında kapı kapı dolaşarak AKP’nin oy oranını artırmasındaki çabasını boşuna takdir etmemiştir. Çünkü hükümet, esas olarak kadınların yüzyıllar boyu süren mücadeleleri ile elde ettikleri bir takım sosyal hakları, benimsenmiş statülerini sermayenin güncel ihtiyaçları kapsamında yıkıma uğratmak; kadınların “kamusal hayat”taki görünümlerini sınırlandırmak, onları muhafazakâr-gerici dünya görüşünün gardiyanları ve muhafazakâr neslin yaratıcıları olarak yeniden şekillendirmek, bütün bu işlem gerçekleştirilirken de kadının direncini kırmak, ama daha önemlisi de kadını AKP’nin politikalarına yedeklemek istemektedir ki, uzun zamandır yapılan da başka bir şey değildir.

 

Burada, öncelikle kadınları hükümetle karşı karşıya getiren kürtaj yasağıyla AKP Hükümeti’nin ne yapmaya çalıştığını, neyi murat ettiğini ele alacağız. Ancak buna gelmeden önce; öteden beri bütün dünyada iktidarların bazen bir nüfus planlaması sorunu olarak bazen de kadın cinsini baskı altına almanın aracı olarak gördükleri, ama çoğunlukla bu iki kaygının iç içe geçtiği; kadınların da, hem özgürlük alanlarını genişletmek, hem de kendi bedenleri ve hayatları üzerindeki kontrolü ele geçirmek için karşısına dikildikleri kürtaj yasaklarının ve buna karşı verilen mücadelelerin tarihsel içeriğine göz atmak gerekiyor. Kadınların, bu mücadelelerin içeriğini belirleyen gereksinimleri ile günümüzün gereklilikleri arasında kurulacak doğru ilişki, kaybedilmek üzere olunan toplumsal mevzileri korumak ve geliştirmek için verilen mücadeleler için hem bir ilham kaynağıdır, hem de geçmişten bugüne hangi mirasın aktarılması gerektiği ile, geçmişin nasıl aşılacağı konusunda düşünebilmek için önemli bir hareket noktası olacaktır.

 

 

 

“KALTAK” MANİFESTOSU

 

1920 yılında çıkarılan bir yasaya göre, Fransa’da kürtaj yasaktı. Yasak aynı zamanda bir yaptırımla da korunuyordu. Kürtaj yaptırana on yıl hapis cezası verilmesini öngören yasa, diğer pek çok ülkede olduğu gibi, Fransa’da da, istenmeyen gebelikten kendi kendine veya ilkel koşullarda gizlice kurtulmaya çalışan sayısız kadının ölümüyle sonuçlanmıştı… 5 Nisan 1971’de Le Nouvel Observateur dergisinde dönemin ünlü kadınlarından 343’ünün yayınlandığı bir bildiri yer aldı. Bu kısa bildiride, kadınlar, “Ben kürtaj oldum” diyorlardı. Simone de Beauvoir’nın kaleme aldığı manifesto şu cümlelerden oluşuyordu:

 

Fransa’da yılda bir milyon kadın kürtaj oluyor.

 

Tıbbi denetim altında gerçekleştirildiğinde en basitlerinden biriyken, gizliliğe mahkûm edildiklerinde bu operasyonlar, tehlikeli koşullarda gerçekleşiyor.

 

Bu kadınlar sükunetle yok sayılıyorlar.

 

Onlardan biri olduğumu ilan ediyorum. Ben kürtaj oldum.

 

Tıpkı, doğum kontrolü hakkı talep ettiğimiz gibi kürtaj olma özgürlüğünü talep ediyoruz.

 

İmza: Simone de Beauvoir, Catherine Deneuve, Brigitte Fontaine, Marguerita Duras, Françoise Sagan, Agnes Varda vs…

 

Bu bildiri Fransa’yı sarstı. Kamuoyunun bildiği bu çok ünlü kadınların “ben kürtaj oldum” diye açık kimlikleriyle ortaya çıkması, sorunu doğal olarak popülerleştirecekti ve öyle de oldu. Bir başka dergi, “Bu 343 kaltağı kim hamile bıraktı?” başlığıyla tartışmayı fitilledikten sonra “Kaltak Manifestosu” olarak anılacak bildirinin kamuoyuna açıklanması, kadınlar arasında da kürtaj karşıtlığını güçlendirdi ve bunlara doktorların da katılması sonucunda Fransa devleti yasak konusunda geri adım atmak zorunda kaldı ve bir süre sonra kürtaj yasağı rafa kaldırıldı.

 

Fransız kadınlarının kürtaj yasağını kolaylıkla alt ettikleri düşünülebilir. Ancak bu noktaya o kadar kolay gelinmemiştir ve kürtaj yasağının kaldırılmasında, 1789’dan bu yana kesintili süren kadın hak ve özgürlük mücadelesinin biriktirdiklerinin, yavaş yavaş oluşan güç birikiminin bu yasağı püskürtecek bir düzeye ulaşmasının rolü büyüktür. Ama bunun kadar önemli olan, bu gücün açığa çıktığı tarihsel zeminin olgunlaşmış olmasıdır. Bu yüzden bütün toplumsal kesim ve katmanları harekete geçiren 1968 rüzgârının; işçiler, gençlik kitleleri ve kadınlar arasında kazanımları kolaylaştıracak biçimde örgütlü davranış alışkanlığını kışkırtmasındaki ve o dönem hegemonik bir söylem mertebesine yükselen “özgürlük”ün mevzilerini geliştirme konusunda kitlelerde güven ve irade gösterme bilincini geliştirmesindeki katkısı azımsanamaz.

 

68, İkinci Dalga* adı verilen kadın hareketinin tetikleyicisidir. Birincisi, 19. yüzyıl sonuyla 20. yüzyıl başında ortaya çıkan kadınların oy, eğitim, iş gibi eşit yurttaşlık hakları talebini yükselttikleri hareketliliktir ki, 1789 Burjuva Devrimi’nin kadınlar için tamamlanmamış biçimsel eşitlik vaadinin ve yer yer şiddetle bastırılmış kadın taleplerinin gerçekleştirilmesi için ortaya çıkmıştır. Daha Devrim’in ilk günlerinde eşitlik isteyen kadınların sözcüsünün giyotine gönderildiği hatırlanırsa, burjuvazi, hem de en devrimci olduğu doğuş günlerinde kadınları kurmakta olduğu sistemin dışına sürmüş; onları yurttaş olarak kabul etmemiş, seçme ve seçilme hakkı tanımamış, neslin çoğalması ve yeniden üretimi gibi bir işleve hapsederek toplumsal yaşamın asli unsuru olmaktan çıkarmıştır. Ancak doğası gereği kapitalizm eşitsizlikler üreten bir sistemdir ve fabrikalardaki, izbe atölyelerdeki ucuz kadın emeği istihdamı, söylemde sınırlı bir işleve hapsedilen kadının bu sınırlı işlevle yetinemeyeceği nesnel koşulları da kendiliğinden üretir. İlkesel olarak evde çocuk bakımı görevine sıkıştırılan, pratikte ise hayatını kazanmak için üretim sürecine dâhil olmak zorunda kalan kadının çelişkisi, ilk kitlesel kadın hareketlerinin dolayısıyla da kapitalizmin de çözmek zorunda kalacağı bir iç çelişki haline gelmiştir ve geçen yüzyılın başındaki kadın hareketleri işte, Fransız Devrimi sırasında yarım bırakılan burjuva görevi; kadınların temel yurttaşlık haklarının tanınması sorununu gündemine almıştır.

 

Bu kadın hareketi, 1848 Devrimi’nden sonra bağımsız bir güç olarak ortaya çıkan ve 1917 Rus Devrimi ile de “iktidarda örgütlü sınıf” haline gelen işçi sınıfının ideolojik ve pratik desteğini de sağlamıştır ve dönemin seçme ve seçilme hakkı için yükseltilen mücadelelerine sosyalizmin ve sınıfın, uluslararası emek örgütlerini aynı ve bir çatı altında koordine eden 1. Enternasyonal’e bağlı çalışan politik örgütlerinin büyük katkısı olmuştur ve ilk kadın hareketlerinin bu hareket sönümlendikten çok sonra elde ettiği başarılarda (birçok ülkede seçme seçilme hakkı kadınlara 30’lu yıllarda tanınmıştır) sosyalizmin ciddi bir güç haline gelmesinin rolü büyüktür.

 

İlk dalga Kadın Hareketi’ni, 68’deki Kadın Hareketi’nden ayıran şey; birincisinin sadece kadınların bir yurttaş olarak tanınması için gerekli asgari talepleri ileri sürdüğü söylenebilecekken; ikincisinin, yani 1968 döneminde başlayan hareketin, yurttaşlığın temel burjuva kriteri bir kez gerçekleştirildikten sonra, kadınların bu kriteri, cinslerine özgün taleplerle genişletmelerini, ilk burjuva demokrat düşünürlerinin “birey” ve “bireyleşme” üzerine oluşturdukları geniş literatürde yer alan tanıma uygun bir biçimde kendi özgün bireyselliklerini yurttaşlık kriterine dâhil etme mücadelesini içerdiği söylenebilir.

 

68’deki Kadın Hareketi ortaya çıktığında, İkinci Dünya Savaşı, faşist Almanya yenilgiye uğratılarak sona ermiş; Nazilerin geriletilmesi için sürdürülen mücadeleye çok sayıda kadın katılmıştır. 1917’deki Sovyet Devrimi’nden hemen sonra iktisadi ve siyasi bakımdan hareket alanları genişleyen Sovyet kadınlarının bu başarıdaki payı büyük olmuştur. (Bu arada; dünyada da kürtaj yasağını kaldıran ilk ülke unvanı Sovyetlere aittir. Kürtaj bu ülkede 1920 yılında serbest bırakılmıştır ve ücretsizdir.) Savaş sonrası dönemden 68’e gelinceye kadar Avrupa’daki sınıfsal mevzilenmenin durumu özetle ve kısaca şöyledir: Bir yandan Lenin’in deyimiyle “Avrupa’nın en demokratik ülkesinden daha demokratik bir ülke” olan Sovyetler Birliği’nin varlığı, diğer yandan anti faşist mücadele sırasında güçlenen ve politikleşen Avrupa emekçi sınıflarının giderek yükselen örgütlenme eğilimi ve bunun karşısında ülkelerini yeniden inşa etmek, ama bu arada sosyalizmin yükselen cazibesine karşı önlemler almak zorunda olduğunu hisseden burjuvazinin birtakım reformlar yapma zorunluluğu.

 

Savaş sonrası yıkıntıların üstüne doğan yeni Avrupa’da uygulanan Keynesyen “sosyal devlet” politikaları, bu yüzden, emekçi sınıfların yaşam standartlarının bir parça iyileştirilerek düzene bağlanması hedefi ile harekete geçirilir. Sendikaların ve emek örgütlerinin katkısıyla da emekçiler, taleplerinin karşılanması konusunda az çok bir yaptırım gücü oluşturmuşlardır. Ancak savaş sırasında erkeklerden boşalan stratejik üretim alanlarında istihdam edilen kadınlar için yine evin yolu görünmüştür ve bu yeniden yapılanma döneminin temel işgücü erkek olarak kurgulanır. Ancak bu, bütün üretim sahalarının kadınlardan arındığı anlamına gelmez. Aynı işi yaparken erkeklere göre daha az ücret alsalar da, “kadınlara mahsus” ev işlerinin benzeri işlerde istihdam edilseler de, üretim sürecinde yer alışları gelip geçici ve ev ekonomisine katkı niteliğinde değerlendirilse de, kadınlar, üretim sürecinden tamamen silinemeyecek kadar, işgücü piyasasının önemli aktörleri arasında yer almaya devam ederler.

 

Bu süreçte sosyal güvenlik ve sosyal politikalar bakımından emekçiler birtakım kazanımlar elde etmişlerdir. Parasız sağlık, eğitim; emeklilik, işsizlik yardımı, 8 saatlik iş günü, sendika hakkı vb. gibi yönleri olan, kısmen güvenceli bir iş hayatına ve bazı sosyal desteklere sahiptirler. Kadınlar, bir önceki yüzyılda eğitim hakkı talep eden kadın kuşaklarından farklı olarak, daha fazla eğitim imkânına, teknolojinin gelişmesine bağlı olarak daha fazla boş zamana ve iletişim olanaklarının genişlemesi sayesinde de daha fazla bilgi edinme olanağına erişmişlerdir.

 

ABD’de Vietnam işgaline karşı savaş karşıtlığı ve siyahların ırkçılık karşıtı eylemleriyle, Avrupa’da işçi hareketleri ve gençlik talepleriyle başlayan 68 Hareketi’nde bu yüzden çok sayıda genç kadın yer alır. Bu kadınlar artık dünyadaki politik gidişata tavır alabilen, bunun için mücadele eden, kendi ayakları üzerinde durabilen kadınlardır ve özgürlük hareketi içinde yer alarak, gidişata müdahale edebilme eğilim ve yeteneğini dışa vuran kadınların, kendileri için öngörülmüş toplumsal statüleri ile talep ettikleri yaşam tarzı arasında bir çelişki ister istemez doğmuştur.

 

Hem bir eşit yurttaş olarak kendi gündelik yaşamları, hem de bekâret, namus, doğurganlık, gayrı meşruluk, zina, karı-metres vb. gibi kavramlar kullanılarak oluşturulmuş geleneksel “cinsel politika” aracılığıyla kontrol altına alınan bedensel etkinliklerinin karar hakkının sadece kendilerine ait olmasını isteyen kadınlardır, bu kadınlar; ve evlilik öncesinde babaya, evlilik sonrasında da bir kocaya ait ve tabi olmalarını dayatan, sürekli olarak erkeklerin vesayetinde tutulmalarını garanti edecek kurumsal ve yasal önlemlerin alındığı bir toplumsal sisteme kafa tutmaktadırlar. Belirli bir yaştan sonra aile kurumu dışında yaşayabilme hakkı; kendi hayatlarını idame ettirecek kadar ücret ve bu ücreti nasıl kullanacaklarına dair karar hakkı; hayatlarını idame ettiremeyecek durumdaysalar devlet desteği; çocuklarını evlilik dışında veya içinde doğurmuş bekâr annelerin devlet korumasına alınmasını; çocukların, hangi koşullarda doğarlarsa doğsunlar aynı haklara sahip olmalarını; çocuk sahibi olmak isteyip istemeyeceklerine kendilerinin karar vermesini; beklenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasında sözün kadınlarda olmasını ve kadının cinsel yaşamının itibarsız bir şey olmaktan çıkarılmasını talep ederler.

 

68 Hareketi, kürtaj yapan ve yaptıran kadınların cadılıkla suçlanarak yakıldığı Ortaçağ’dan bu yana erkek egemen düzenin sürmesi için kadın cinselliğini yasaklayan ve kadının ister toplumsal düzenin gidişini bozduğu düşünülen bir davranışı olsun, ister kendi bedeni üzerindeki herhangi bir tasarrufta bulunma eğilimi olsun her türlü sıra dışı eylemini şiddetle cezalandıran; cinselliği kontrol altına alınmak suretiyle, toplumsal ilişkilerin sistemin dayattığı biçimde sürmesinin sorumluluğunun kadına bırakıldığı bütün o eski zamanların biriktirdiği ve tortulaştırarak gelecek kuşaklara aktardığı bir anlayışın da eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Ama zaten bir yandan böyle bir düzen alttan alta sarsılmaktadır. Kapitalist toplumun erkek egemen düzeninin laboratuarlarında sadece kadınlar için üretilen doğum kontrol yöntemlerinin o zamanki azgelişmişliği, doğum kontrolünü caiz bulmayan din ideolojisi, hamileliğine son vermeye kalkan kadını aşağılayan “mahalle baskısı” ve hapis cezası, ilkel koşullarda ve ehil olmayan ellerde yapılmayan kürtajdaki ölüm riski vb. pek çok etkenin baskı altına almasına rağmen, kadınlar, onları, bakabileceklerinden daha fazla çocuk doğurmaya ya da hazır olmadıkları halde anne olmaya zorlayan böyle bir cinsel politikanın nesnesi olmak istemediklerini açıkça dile getirmeye başlamışlardır. Yasal ve ücretsiz kürtaj da, o ana kadar bedeni bir iktidar enstrümanı olarak kullanılan kadının, bu nesneleştirilmekten kurtulmasının en kritik şartlarından biri olarak öne çıkmıştır.

 

Bedenin tasarrufu hakkındaki yerleşik alışkanlıklar ve yasaların, iktidarların kadınları toplumsal bir özne olarak değil bir nesne olarak konumlandırmasını kolaylaştırdığını ve kadının kendi bedeni üzerindeki karar alabilmesindeki engellerin bu iktidar ilişkilerini güçlendirmekten başka bir şeye yaramadığını fark eden kadınların 68’de yükselttikleri talebin, burjuvazinin cinsel politikasının ters yüz edilmiş ifadesinden başka bir şey olmayışı bir tesadüf değildir. Zaten Fransa’da “Kaltak Manifestosu”nu imzalayanlar da, kendilerine slogan olarak, “benim bedenim, benim kararım” sloganını seçmişlerdir.

 

Kadınlar, böylece 1789 Devrimi’nde eşit yurttaşlık hakkı talep ederek başladıkları yürüyüşü, eşitliğin, kadınların, aynı zamanda birer özgün bireyler olarak gözetilerek yeniden tanımlanmasını talep ederek, genişletmişlerdir. Buna dair kazanılmış haklar ve geniş bir literatür bırakarak, burjuva demokratik devrimin sınırlarını zorlamışlar; kürtajı ve bakabilecekleri veya istedikleri kadar çocuk doğurmakta söz hakkını, doğurdukları çocuklar için sosyal hakları, bekâr annelere barınma imkânı ve kreş talebini dillendirerek ve gelişmiş kapitalist ülkelerde bunların bir kısmını elde ederek, kapitalizmin yirminci yüzyıldaki faslını kapatmışlar; burjuva demokrasisinin kadınlardan esirgediği her şey için mücadele etmişler ve gündelik hayatlarını bir parça rahatlatmaya çalışmışlardı.

 

Ancak elbette yasa her şey değildir. Kazanımların bir yasa maddesinde içerilmesi, onun günlük yaşamda birebir karşılıkla uygulanacağı anlamına gelmez. Kadınla erkek, kadınla aile ilişkisi, yasaların bazen nüfuz edemeyeceği kadar büyük bir genişlikteki gelenekler ve alışkanlıklar tarafından düzenlenir daha çok. Üstelik kadınlara verilmiş hakların her zaman bir yük olduğunu düşünen devletler, kazanılmış hakların ikili ilişkilerde ya da ailede istismarını çoğunlukla görmezden gelir. Toplumsal düzenin sürmesi, eninde sonunda kadının belirli normlara uygunluğu denetlenerek terbiye edilmesinden geçtiği için, devletin nüfuz edemediği alanlarda, bu iş, ataerkil ideolojiyi özümsemiş, bu ideolojiye uygun cinsiyet kalıplarına göre şekillenmiş toplumsal kimliklere düşer; bu, bazen baba, bazen koca, bazen hatta ailenin veya “mahallenin” kadın büyükleridir. Bizimki gibi ülkelerde ise, Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi iyileştirilmiş bir kadın statüsünden söz etmek hiç mümkün olmamıştır. Zira bu statünün olmazsa olmazı olan iktisadi ve sosyal politikalardan kadına düşen, çerez mahiyetinde bir şey olmuştur.

 

Bu yüzden, kapitalizmin şimdiki yeniden yapılanma döneminde, bütün dünyada kazanılmış hakları ellerinden alınmaya çalışılan ve bir yıkımla karşı karşıya bırakılan kadınlarla ilgili politikalarının bizdeki sonuçları daha vahimdir ve bu politikaları hayata geçirirken, aynı zamanda, şu ana kadar sahip olduklarından kolay kolay vazgeçmeye gönüllü olmayacak olan ve bunun için direnen kadını yeniden ıslah etmek ve uysallaştırmak gibi bir yönelimi olan neoliberal-muhafazakâr hükümet, her gün beş kadının öldüğü bir iktisadi ve ideolojik zemini yaratarak; kadının ölümle, şiddetle terbiye edildiği sistemi perçinlemekte ve şimdi de, bir zamanlar “benim bedenim, benim kararım” diyen kadınlara “bedenin önce Allahındır, sonra onun vekili hükümetin ve nihayetinde erkeğindir” mesajını siyasi ve dini kurumlarından yollamak suretiyle kadın bedeni üzerindeki tasarrufu yeniden ele geçirmeyi arzulamakta ve böylece, en çok kadınlar, ama esas olarak da yeniden yapılandırılmasında kadına özel bir rol biçilen toplumsal ilişkiler üzerindeki hegemonik rolünü güçlendirmektedir.

 

 

 

KÜRTAJ…YENİDEN…

 

Başbakan Erdoğan, “her kürtaj bir Uludere’dir” vecizesini dillendirdiği kadın kurultayında, AKP’li kadınlara “Türkiye’nin bugün ulaştığı seviyelerde sizlerin çok büyük emeğiniz var. Siz kar demediniz, kış demediniz, yağmur, çamur demediniz, yavrularınızı yeri geldi belki annelerinize bıraktınız, belki evde yalnız bıraktınız, ama kapı kapı dolaştınız ve hep bizim muhafazakâr demokrasi hareketimizi ev ev anlattınız ve bunun neticesini de elhamdülillah 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana artarak devam eden bir performansla gösterdiniz. Türkiye’nin elde ettiği başarılarda, elde ettiği rekorlarda sizin çok büyük katkınız var. Biz de TBMM’de yasal noktada çok önemli reformlar gerçekleştirdik. Ailenin korunmasına dair kanunu değiştirdik, Meclis’te kadın erkek fırsat eşitliği komisyonunu faaliyete geçirdik. Geçtiğimiz yıl Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nı kurduk. Bunların yanında çalışan hanım kardeşlerimiz için süt izninden, ücretsiz izne kadar çok büyük kolaylıklar getirdik. En son 8 Mart’ta kadına yönelik şiddetin önlenmesine dair kanunu çıkardık. Kadına kalkan o insafsız o vicdansız, o insanlık dışı elleri en ağır şekilde cezalandırmanın yolunu açtık diye seslendi.

 

Kadınlar için AKP Hükümeti’nin neleri gerçekleştirdiğini gururla anlatırken, aslında yalan söylüyordu. Çünkü Bakanlığının adını kısa zaman önce “Aile ve Sosyal Politikalar” olarak değiştirmişti ve bu başlıkta kadınlarla ilgili bir şey yoktu. Tersine, kadını, hakları olan bir şahsiyet olarak değil, anne-baba-çocuktan oluşan çekirdek aile içinde daha ziyade görevleriyle tanımlamayı esas alan gerici bir ilkeyle çalışmayı esas alan bir bakanlıktır, bu bakanlık. 68’de hakları ve itibarı tescillenmiş birer birey olmak için yola çıkan kadınların yeniden ataerkil bir vesayet altına alındığının göstergesiydi bu isim ve bu yüzden kadın örgütleri tarafından zaten şiddetle eleştirildi.

 

Öte yandan “Hanımlar için süt izni”nin yer aldığı torba yasada, kadınlar için hayatı zorlaştıracak bir dizi hüküm vardı ki, “süt izni”ni de hem işlevsiz  hem de bir parmak bal kılıyordu bu hükümler. 18 yaşından büyük bekâr kadınlar sosyal güvenlik şemsiyesinin altından çıkarılmıştı. Sözde şiddeti önlemeyi amaçlayan yasa, kadına yönelik şiddeti değil, aile içi şiddeti önlemeyi önüne hedef olarak koymuştu. Böylece aile ortamında yaşamayan veya şiddete aile içinde değil de dışında maruz kalan kadının korunması sorunu mevzuatın kapsamı dışında bırakılıyordu ki, dışarıda tecavüze uğradığında, şiddete maruz kaldığında, zaten önce, “o saatte orada ne işin vardı, niye sokaktaydın, yanında niye kimse yoktu, evde niye yalnız yaşıyorsun, niye o adamla evlenmedin vb.” gibi malum sorulara muhatap olan kadının bu yönde terbiyesine yönelik ve ona dikte edilen yaşam biçimine gönderme yapan bir yasal kılıf yaratılmış oldu. Böylece “aile kadını” olmayan veya öyle olsa bile şiddete dışarıda maruz kalan kadının cezalandırıldığı ve bu şiddeti devletin ilgi alanının dışına atan bir yasa çıktı.

 

Böylece AKP, Başbakan’ın, kapı kapı dolaşarak oy toplayan kadınlara iddia ettiğinin tersine, evin dışına çıkan kadını değil, evin içine kapanan kadını tercih ettiğini, bu evden dışarı adım attığında kadının yaptırımlara maruz kalmasını garantiye alan yasal düzenlemeler yaparken de, esasen kadının “kamusal alandaki görünürlüğünü” kısıtlamaya çalıştığını gösterdi. On yıllık hükümetin bütün icraatları bu bakış açısıyla tutarlıdır.

 

Bu hükümetin yeniden yapılandırdığı hukuk sisteminin mahkemelerinde, 14 yaşında kız çocukları tecavüze uğradıklarında “kızın gönlüyle olmuştur” gerekçeli kararlar verildi; kız çocuğunun art arda tecavüzden sonra oturabilmesi için birkaç operasyon geçirmiş olması da, “yürü ya kulum” denmiş olan hâkimin bu kararı vermesini engellemedi. Tecavüz ve kadın cinayetlerindeki artış Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı. Töre cinayetine kurban giden bir kız için açılan davada, sanık için, mahkeme, yine “aile meclisi kurulup karar almadığı gerekçesiyle” hafifletici unsur buldu. Karısını, sevgilisini, kız kardeşini öldürenler neredeyse ödüllendirildi. Bu konudaki örnekler saymakla bitmeyecek kadar çoktur. AKP Hükümeti’nin kadınlara yönelik yaptığı tek şey bir “kadın kıyımı” için gereken zemini inşa etmek olmuştur. Zaten kadına yönelik şiddetin gündelik hayatta devlet eliyle de sürdürüldüğü; örneğin hak arayan ve gasplara karşı mücadele eden emekçi kadınlara, Kürt kadınlarına polis şiddetinin, işkence ve cezaevlerinde bu cinse özgü işkence yöntemlerinin “yaratıcı” bir biçimde uygulandığı göz önüne alınırsa kadına yönelik zulmün devletten başlayarak özel alana kadar ulaşmasına şaşırmamak gerekiyor. Kadın genel olarak bir şiddet ortamında hayatını sürdürmek zorunda bırakılmıştır.

 

Hükümet kadını erkekle eşit bir birey olarak görmeye tahammül edememektedir. Bu eşitsizliği yeniden yeniden üretmek için de kuşkusuz aile ilişkilerinin hiyerarşik kuruluşunun kadının denetimini kolaylaştırdığına dair kapitalizmin ve devletin tarihsel deneyimini de özümsemiştir. Neoliberal soysal politikalarla aile politikalarının kadına yüklediği görev ve rol, emekgücünün yeniden üretimindeki sorumluluğun yeniden aileye ve daha doğrusu kadına yüklenmesidir. Bunun yol açacağı olası dirençlerin daha aile kurumu içindeki hiyerarşik ilişkiler kapsamında giderilmesi, kadının rolünü kendisinden beklendiği gibi oynayabilmesi için şiddetle terbiye edilmesi ve bu şiddetin sorumluluğunun kişisel ilişkilere, aile ilişkilerine havale edilmesi, AKP Hükümeti tarafından yasal güvenceye alınmıştır. Hiyerarşinin üst tabakasına yerleştirilen erkek emekçi için yolunda gitmeyen her şey için de (yoksulluk, iki yakayı bir araya getirememek, çocukların layıkıyla bakılamaması, emekçinin statüsü gerilerken bir erkek olarak sosyal itibarının da zedelenmesi vb.) bir sorumlu bulunmuş olur. Evi iyi idare etmediği için, çoluğuna çocuğuna sahip olamadığı için, çalışmak istediği veya istemediği için, boşanmak istediği veya kocasından talepte bulunduğu için, kadın, devlete ve hükümete duyulan öfkenin görünür nesnesi haline getirilmiştir; ve kadının boyun eğdirilmesi için aile içindeki erkeklere sistemin biçtiği görev, şiddet yoluyla hem kendilerini, hem de kadın cinsini ıslah etmektir.

 

Bu süreç, neoliberal yapısal dönüşümün bütün dünyadaki bildik gelişimiyle uyumludur. Ancak bizim ülkemizde mevcut hükümetin ideolojik özgünlüğü, bu süreci kadınlar için daha çekilmez hale getirebilmiştir. Kendisine muhafazakâr-demokrat adını layık gören hükümetin bu dönüşüm sürecinde emekçilerin başına her çorap örmeye kalkıştığında, politikasını gerekçelendirmek, kitleler nezdinde mazur göstermek için tuttuğu yol, gerici ve dini bir literatüre sığınmak ve bu politikanın bir dini vecibe olduğunu ilan etmektir.

 

AKP hükümetinin ideolojisi, kadınların yüzlerce yıldır tarihin çöplüğüne gömülmesi için mücadele ettiği Ortaçağ kalıntısı gericilikle ataerkil metnin başlangıcı ve değişmez zirvesi sayılan dini taassubun bulamacından oluşur. Şimdiye dek ne zaman emekçilerin aleyhine bir yasa çıkarılmaya kalkılsa, ne zaman bir kanun hükmünde kararname bağlansa ve ne zaman emekçiler için karşı devrim anlamına gelecek bir “reform” müjdelense, bu bulamaçtan bir damla alınır ve topluma zerk edilir. Sanki emekçilerin yararına bir şey yapılıyormuş gibi, kitlelerin geri duygularını okşayan, dini inançlarını kışkırtan bir bürokrat tonlamasıyla sürüme sokulur.

 

Ama sadece Erdoğan’ın buluşu değildir, bu. Patenti, 90’lardan sonra Evangelist mezhebin meziyetini yeniden keşfederek, bunu, kürtaj hakkı dahil, her türlü kazanılmış hakkı ortadan kaldırmanın meşrulaştırıcı gerekçesi olarak kullanan; emekçi ailelerinin evlerini başına yıkan politikaları hayata geçirirken ailenin kutsallığı üzerine edebiyat yapan ABD’nin “Yeni Muhafazakâr” takımına aittir. Dünyanın gericileştirilmesi, kitlelerin din ile uyutulması; tevekkül halinde uysallaştırılması ideolojik harekâtın bir parçasıdır ve bu sayede, halka en acı “ilaçlar” ruhban sınıfının, ulemanın ve de vaizin yatıştırıcı desteğiyle içirilebilir.

 

Tayyip Erdoğan, bir protesto eylemine katılıp gözaltına alınan bir genç kız için “kız mıdır kadın mıdır, bilemem” ifadesinde kullandığında, en koyu gericilik, insan zihninde belki hâlâ yaşayan, ama yasal ve meşru zeminini uzun süre yitirmiş bir yargılama biçimi açıkça ve uluorta çağrılmış olur ve eylemci kızın orada neyi protesto ettiğinden ziyade, onun daha önce cinsel ilişkiye girip girmediğini sorun haline getirir. Bunu yapan, bir Başbakan’dır bu ülkede ve hem Başbakan hem de diğer hükümet mensupları tarafından kadınların böylesine aşağılanması değişik vesilelerle sürmüştür. Melih Gökçek, kendisini eleştiren genç kadına, sosyal medyada, “Sen kaç kere kürtaj oldun?” diye sorabilmiştir. Hükümetin ve bağlı bürokratların, kendilerini eleştiren, tepki gösteren bir kadını aşağılamak veya sindirmek isterken kullandıkları yöntemin ve üslubun seviyesi, kadının aşağılanması gereken bir varlık olduğuna kanaat getirmiş olduklarını gösterir. Aynı Melih Gökçek, tecavüze uğramış ve hamile kalmış kadınların doğurmaları gerektiğini söyleyen ve o çocuklara biz bakarız diyen Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın sözleri üzerine, “Annenin hatasından dolayı suçu niye çocuk çeksin? Anne kendini öldürsün” diyebilmiştir.

 

Mevcut hükümetin kadın düşmanlığının retorikte kalmadığını ve hükümet mensubu ya da bürokratı birkaç kişinin densizliğinden ibaret olmadığını son on yıllık icraat göstermiştir. Bu kadroların muhafazakâr-dini dünya görüşü ile uluslararası tekellerin kadına bakışı birbiriyle örtüşmektedir. Onun içindir ki, dini düsturlar, kitlelerle kurulan her ilişkide, iktidar ile emekçiler arasındaki sorunsuz bir ilişkinin teminatı olarak bolca kullanılmakta ve uygulanan politikaların iç yüzünün görülmesi, geleneğin ve dinin zaman içinde değişmemiş, modernleşmenin süreçlerinde unutulmuşsa bile yeniden uyandırılmış dogmaları bolca dile getirilerek engellenmeye çalışılmaktadır. Dinin tartışma dışına itilmiş gerici ilkeleri, bundan binlerce yıl önceden kalmış hadisler, ulema fetvaları “fıkıh ilmi”nin yaratıcılığıyla güncelleştirilebilmekte ve bu metinlerin ilk çıktığı zamanlarda başlıca köşeleri çizilen ataerkil ideolojinin kadınlarla ilgili gerici hükümleri neoliberal yıkımın ikna edici gerekçeleri olarak piyasaya sürülmekte; bu piyasayı düzenleyen uluslararası tekellerin ve emperyalizmin eli yine “görünmez” olarak kalabilsin diye din ulularının ve peygamberin saygınlığından şefaat umulmaktadır.

 

Bu kapsamda uluslararası tekeller Türkiye’de ucuz ve genç işgücü fazlasının bir an önce yaratılmasını gerekli görmüşlerse, kadınların doğurganlığının önemine dair hadisler, dini metinler, hükümler, ulema görüşleri bulunup çıkarılır ve Başbakan da çıkıp bir kürsüden kadınlara üç çocuk doğurmalarını buyurabilir. Dini bütün AKP’li doktorlar anne karnındaki cenine ne zaman ruh üflendiğini araştırarak kürtajın kaçıncı haftaya kadar mübah, ne zamandan sonra, o cenin artık canlı olduğu için mekruh olacağını hesaplayabilir. Ve nedense, bulgular, AKP hükümetinin öngördüğü ile birebir örtüşür. Böyle bir denklik, AKP’nin dünyevi değil uhrevi meselelerle uğraştığının, aldığı her kararın tanrı buyruğuna uygun olduğunun bir kez daha altını çizmeye yarar. Dahası; küresel kapitalizm kadınların iş piyasasından çekilmesinin daha işlevli olduğunu öngörmüşse, eve bakmakla yükümlü erkeğin rolü ve bunun karşılığında da kadının itaatiyle ödüllendirileceğini içeren dini bilgi piyasaya sürülür ve bu duruma uysalca boyun eğmeyen kadının “önce söz ile uyarılacağını sonra biraz dövülebileceğini” söyleyen kesin vahiy dolaşıma sürülür.

 

Böylece AKP Hükümeti döneminde, kapitalist toplumdaki, emekçi kitlelerin ve kadınların mücadeleleri sonucu geliştirilmiş toplumsal ilişkilerin düzenlenmesine ilişkin temel ilkeler ve modernitenin gelişimi sürecinde adım adım, iktidarın söylemsel sınırlarını belirleyerek bir ortalama oluşturabilmiş olan değer yargıları alt üst edilmiştir. Bu yüzden, bir zamanlar “benim bedenim benim kararım” talebiyle sokaklara çıkmış olan kadınlardan sonraki kuşağın karşısına, artık yeniden özgüven kazanarak hortlayan gericilik rahatlıkla çıkabilmiştir; ve eskiden olsa böyle konuşmaktan hicap duyması gereken bir bürokrat, bir kadına, “kaç kere kürtaj yaptırdın?” diye sorma cesaretini kendinde bulabilmiştir.

 

Karanlık Ortaçağ koşullarına geri dönüşün nedeni az çok, örgütlü toplumsal muhalefetin gerilemesinde aranmalıdır. Bir zamanlar her türlü gericiliğin sinmesini sağlayan sosyalizmin mevzi yitirmesi, işçi örgütlerinin daralması, 90’lı yıllardan bu yana gerçekleştirilen neoliberal saldırılar karşısında, etkin, kararlı ve birleşik bir mücadelenin örgütlenememesi, burjuvazinin toplumsal ilişkiler üzerindeki kontrol alanını genişletmiş ve giderek daha fazla pervasızlaşmasını kolaylaştırmıştır. Bu sürecin görünür yükünü taşıyanların en çok kadınlar olduğu ise kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçekliktir. Özelleştirme saldırılarının, eğitimin ve sağlığın paralı hale getirilmesinin, sosyal politikaların tasfiyesinin ve iş sürecinin parçalanarak esnek çalışma ve taşeronlaştırmanın yaygınlaşmasının asıl ağırlığı kadınların üzerindedir. Çocukları ile birlikte kadını sefalete mahkûm eden sistem, bir yandan da bu sefaletin sonuçlarını hem kadının göğüslemesini beklemektedir, ama öte yandan da, bunun bütün maddi ve sosyal imkânlarını daraltmaktadır. Erkekten katil yaratan sistemin bu cinse biçtiği rol de daha az içler acısı değildir doğrusu; artık ailesine bakamaz hale geldiği, işsiz veya sürekli işsizlik tehdidi altında olduğu halde evin direği olmaya zorlanan; nüfuz edemediği bir kadın üzerinde egemenlik kurması beklenen, o kadının terbiyesinin ve namusunun ondan sorulduğu, ama buna artık gücü yetmeyen erkek için şiddet, olması istenen erkekle olabildiği erkek arasındaki çelişkinin ürünüdür.

 

Engels’in deyimiyle, kadınla erkek şimdi her zamankinden daha çok “birbirinin karşısında yanlış konumlandırılmıştır.” Tam da bu noktada kadının özgüveninin kırılmasının, bir zamanlar oldukça önemli direnişlerin ve mücadelelerin öznesi olmuşken, kazanılmış haklarına açık saldırılar karşısında eylemsizleştirilmesinin, olan bitene sessizce boyun eğmesinin şart olduğunu düşünen hükümetin, ve taleplerini sektirmeden uyguladığı emperyalizmin, kadının etrafının gerici önyargılarla çevrelenerek hareket edemez hale gelmesi ve onun her hareketinin gözetlenerek yalnızlaştırılabilmesi için toplumun genel muhafazakârlaştırılmasından çıkarı vardır.

 

Kürtaj yasağı, kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilebilmesine ve erkek çocuklarını da organize sanayilerine erkenden çırak olarak gönderilebilmesine kapı aralayan “dört artı dört artı dört” yasasından sonra, bu yasanın sonuçlarıyla uyum sağlamak üzere gündeme geliveren “okurken evlenen kızların eğitimlerine devam etmelerini kolaylaştıran önlem” mahiyetindeki yasa önerisinden sonraki kadına yönelik son saldırıdır.

 

Başbakan’ın da belirttiği gibi, Türkiye’nin gelecek yıllar için öngörülmüş vizyonu, bu ülkenin “Çinlileştirme” diye tabir edilen genç, vasıfsız ve ucuz emekten yana zenginleştirilmesidir. “Çinlileştirme”; bölge ülkeleri arasında ücret ortalaması en yüksek ülkelerden biri sayılan Türkiye’de şimdiye kadar uygulanan ve muhtemelen uygulanmaya devam edilecek politikalar sayesinde sendikal hakları ve bilinci zayıflamış, bölgesel asgari ücret ve esnek çalışma gibi de-regülasyon girişimleriyle üyeleri birbirine rakip haline getirilmiş emekçi sınıfların yaratılmasını ve Başbakan’ın “dört artı dört artı dört” eğitim darbesini savunurken belirttiği üzere, dindarlaştırılarak sessizleştirilmiş ve tevekkül sahibi haline getirilmiş kalabalık bir neslin üretilmesine ihtiyaç yaratır. Hükümet doğurganlığı bunun için kışkırtmakta ve bu doğurganlığı sekteye uğrattığını düşündüğü kürtajın yasaklanmasını bunun için benimsemektedir.

 

AKP’nin şimdiki nüfus politikası, işte bu safları kalabalıklaşmış ve kolayca yönetilebilen emekçi kitlesini oluşturabilmek için doğum oranının artışının garanti altına alınmasıdır. Başbakan, bundan iki yıl önce kadınlara üç çocuk doğurun diye fetva verdiğinde, tam da bunu kastetmiştir.

 

Ancak bugün kıt kanaat geçinmeye çalışan, çalışıyorsa bile, hem kendisi hem kocası sürekli işsizlik tehdidi atındaki bir emekçi kadın, üç çocuk doğurmanın kendisine neye mal olacağını çok iyi bilir. Devletin çocuk bakımıyla ilgili yükleri kadının üzerine bıraktığı, neslin eğitimi ve sağlığı gibi konularla ilgilenmeyi çoktan kestiği, her gün yoksulluk sınırının altına düşen ailelerin çoğaldığı koşullarda, hiçbir özendirici önlem almadan, bu kadınları bakamayacakları çocukları doğurmaya zorlamak, Erdoğan’ın kullandığı sözcükle, bir cinayettir. Beklenmeyen ve istenmeyen hamilelikten yasal ve ücretsiz kurtulma yollarını bu kadınlara kapatarak, yasaklayarak nüfusu artırma rollerini oynamalarını beklemek ise, kadın kıyımına bir davetiye daha çıkarmak anlamına gelir.

 

Gerçekten de, kürtaj bir yasayla yasaklanamayacak bir şeydir ki, tarih boyunca da yasaklanamamıştır… Bu işin uzmanı olmadıkları halde ilkel koşullarda ve gizlilik içinde kürtaj yapan ve kürtaj yapmanın ve yaptırmanın yasalarda öngörülmüş yaptırımını göze alabilen kadınlar her zaman olacaktır ya da kadınlar bunlara ulaşamadıkları sürece de kendi rahimlerini kendileri boşaltmaya çalışacaklardır. Bu müdahalelerin sonucunda şimdiye kadar ölen kadın sayısı göz önünde bulundurulursa, kıyım sözcüğü hafif kalacaktır.

 

Kimse bir kadını, bakabileceğinden fazla veya daha fazla sayıda çocuk doğurmaya zorlayamaz; hele bu zorlamayı yapan siyasi iktidar çocukların bakımı için hiçbir şey yapmamış ve kadının iş hayatıyla uyumlu bir annelik sürdürebilmesi için hiçbir önlem almamışsa. Hele doğan çocukların sağlıklı ve eğitimli yurttaşlar olarak topluma dahil olmaları için, bebeklikten başlayarak, eğitim yıllarının sonuna kadar çocukları gözeten bir kurumlaşmaya gidilmemişse. Ve hele işsizliği ortadan kaldırmak ve kalabalıklaşmış nüfusun genç işsizler mezarlığına dönüşmemesi için istihdam olanakları yaratılmamışsa. Ve herkesin geleceği güvence altına alınmamışsa.

 

Bunların hiçbiri bu ülkede yoktur ve devlet zaten bu işlerden elini ayağını çoktan çekmiştir. İstenen, kullanılıp kullanılıp bir kenara atılabilen, yedek işsiz ordusu tarafından rekabete zorlanan ve işsizlikle tehdit edilen emekçilerden oluşan ucuz emek cenneti bir ülkedir ki, bunun faturası da kadınlara kesilmektedir.

 

Mesele, elbette kadınların sadece bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmaya özendirileceği bir düzenin yokluğundan ibaret değildir. Bir kadının annelikten başka, annelik kadar önemsenmesi gereken toplumsal rolleri de vardır ve kadın, ister evlilik içinde, ister evlilik dışında olsun, kendi isteği dışında ve anneliğe hazır olmadığı sürece çocuk doğurmak zorunda değildir.

 

Hükümet, kadınları, sadece aile kurumu içinde tanımlanan bunun dışında bir değer ifade etmeyen insan grubu olarak görüyor. Dolayısıyla kadının aile kurumu ya da evlilik dışındaki her tür etkinliği gibi, cinselliğinin de, hem günah hem de yasak olduğunu ima eden söylemleri rahatlıkla kullanıyor ve bu durumu yasalaştırmaya çalışıyor. Kürtaj, geleneksel olarak tutucu bir toplumsal ortamda evlilik dışında isteğe bağlı olmadan kalınan hamileliklerin yol açacağı sorunlardan da kadını koruyan bir önlemdir ve kürtaj yasağı, kadınların, bireyselliklerinin tanınması talebiyle uğruna mücadele ettikleri ve bir kısmını kazandıkları demokratik kazanımların ortadan kaldırılmasına yönelik bir saldırıdır da.

 

Ancak burada, kürtaj yasağının, sadece kadın cinsine yönelik bir saldırı olmadığının altını çizmekte yarar var. Dolayısıyla, bu süreç, sadece kadınların mücadelesiyle üstesinden gelinebilecek bir süreç değildir. Eğer kürtaj, emekçi sınıfların genelini ilgilendiren iktisadi ve sosyal yıkım politikaları kapsamında iktidarın attığı son kazıksa, kürtaj yasağı görünürde doğrudan kadınlara yönelik bir saldırı olsa da, aslında bu yasak, emekçi nüfusunun tamamına yönelik saldırılar cümlesinde yer alan bir konudur ve Fransız kadınlarının 1968 rüzgârı eserken ileri sürdükleri gibi, yasak, sadece kadın bedenine yönelik bir tasallut olarak tanımlanamaz. Bu yüzden, kadın kitlelerinin statükosunu ve taleplerini geçmiş bir döneme projeksiyon tutarak okumak anlamına geldiği için, “benim bedenim benim kararım” sloganı da, kadın kitlelerinin bugünkü saldırıyı boşa çıkartmak için girdikleri yolun sloganı olamaz. Bu bütün kadın kitlelerini aynı şemsiye altında toplamaya yeterli olamaz.

 

Kürtaj yasağı, artık neoliberal politikalara ve AKP’nin muhafazakâr hükümetine karşı yürütülen demokrasi mücadelesinin sorunu haline gelmiştir. Geçmişte kadınlar, burjuva demokrasisinin gelişimi sürecinde, iktisadi ve toplumsal ilişkilerin zaten fiiliyatta zorlamaya başladığı, eskimiş ilkeleri değiştirmeye kalkmışlardı. Şimdiki durumda, burjuva demokrasisinin yerinde eski yellerin esmediği görülüyor; emekçilerin sosyalizme yönelimlerinin ekonomik ve toplumsal önlemlerle engellendiği o eski burjuva düzenin yerini, işçi sınıfının bir süreliğine yenilmiş ve geri çekilmiş olduğu; kazanımları peyderpey tırpanlamaya çalışılırken “ölüm kalım” kaygısı yaşamayan egemen sınıfların daha güvenli hareket ettiği başka bir burjuva dünya var; ve bu dünyayı, burjuvazi, toplumsal kesimleri, emekçileri parçalayarak, sorunlarını ayrıştırarak yönetiyor. Dolayısıyla, “yasal ve ücretsiz kürtaj mücadelesi”, bir de bu yüzden birleşik bir demokrasi mücadelesinin konularından biri olmak vasfındadır.

 

Esas olan; toplumun bütün örgütlü güçlerinin harekete geçtiği; sendikalardan meslek odalarına, partilerden kadın örgütlerine, aydınlardan gençlik örgütlerine kadar bütün demokrasi güçlerinin (kadın ve erkek) karşı çıkışına dayanan bir kürtaj mücadelesi yürütebilmektir.

 

Ama ne yazık ki, bu örgütlerin çoğunun kürtaj yasağı konusunda henüz kayda değer bir tutum almadığı görülüyor. Bunda, elbette kadınlarla ilgili her konunun kadınlar tarafından gündemleştirilmesine, kadınlar tarafından halledilmesine yönelik yerleşik ve yıllanmış alışkanlıkların ve feminist düşünüşün bu esasa dayalı dışlayıcı iddiasının rolü var. O yüzden de, bu çok önemli sınıf saldırısında, çok duyarlı orta sınıf kadınlar dışındaki kesimler aktif olarak harekete geçemediler ve kürtaj yasağına karşı mücadelede kadınlar yalnız bırakıldılar.

 

Halbuki, şimdi tam sırası; öncelikle kadınların, ama hemen yanı başlarında örgütlü demokrasi güçlerinin, bir yandan eski alışkanlıklarla da yüzleşerek, demokratik haklara yönelik kısıtlama ve ihlalleri daha güçlü bir sesle alt etmek için birleşik bir mücadele yürütebilmenin yollarını araştırması gerekiyor.

 

“Dört artı dört artı dört” darbesini kürtaj sorunuyla iç içe görebiliyorsak ve birisinin varlığı diğerine bağlanabiliyorsa, bu konuda iyi bir mesafe kat edilmiş demektir.

 

 

 

 

 

·            Birinci Dalga ve İkinci Dalga kavramlaştırması Burjuva demokratik kadın hareketinin iki dönemini tarif etmektedir. Daha çok 1968 sonrasındaki kadın araştırmalarının ürünü olarak ortaya çıkan bu akademik kavramsallaştırma kadın hareketlerine zamansal bir sınırlama getiriyor görünse de bu dönemlerde ortaya çıkan kadın eylemlerinin çok belirgin yönelimlerini tanımlayabilmek için burada da kullanıldı. İki tarihsel dönem arasında, bu kadar yoğun ve yaygın olmasa da pek çok eylemi olmuştur ve 68’de kristalleşen kadın taleplerini bu parça parça ve kesintili süren kadın eylemleri şekillendirmiştir

Dindar ve kindar nesillere doğru

Başbakan Erdoğan, dindar nesiller yetiştirmek istedikleri yönündeki açıklamasına tepki gösterilmesi üzerine “tinerci mi olsunlar?” diye cevap verdi. Sanki dindar nesil yetiştirmenin alternatifi, tinerci nesil yetiştirmekmiş gibi.. Türkiye’yi İttihat Terakki’nin hatalarının takip ettiğini söyleyerek, “..1900’lü yıllardaki büyük hataların, büyük ihmallerin bedelini bugün dahi öderken aynı zamanda uslanmaz, yüzü kızarmaz, ders almaz bir zihniyetle bugün hala mücadele ediyoruz..” diye gerekçelendirdi, dindar nesil yetiştirme arzusunu. Gazeteler, Erdoğan’ın, valilere dindar nesil projesine dört elle sarılmaları talimatı verdiğini yazdı.

 

Son olarak AKP Gençlik Kolları Kongresi’ne hitaben yaptığı konuşmada Erdoğan dindar gençlik savunusunu sürdürdü: “Bu ülkede geçmişte yapılan hatalar milletimize de, ülkemize de çok ağır bedeller ödetti. Bu bedellerin tekrar tekrar ödenmesine, millete yeniden ağır faturalar ödetilmesine biz razı olamayız. İşte onun için biz gençlik diyoruz. En önemlisi de milli manevi değerlerine sahip çıkan, onları yaşatan, geleceğini geçmişinden aldığı güç, gurur ve ilhamla şekillendiren bir gençlik tasavvur ediyoruz. Altını çiziyorum modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.

 

Başbakan’ın gençlik hamlesinin ardından, dikkat çekici birkaç gelişme, Hükümet’in eğitim sistemi üzerinden toplumun dokularıyla oynama sathı mailine girdiğini gösterdi.

 

Nasıl, tarım ürünlerinin genetiğiyle oynayarak, amaçlanan niteliklere sahip ürün elde ediliyorsa, bizim ülkemizde de öteden beri eğitim sistemi ile oynayarak, kolay yönetilebilir, fazla sorgulamayan, zihin yapıları öngörülen çerçeveler içinde şekillenen nesiller yaratılmak istendi.

 

Şimdi bunun yeni bir örneğine, “toplum mühendisliği”nin en kaba müdahale örneğine tanık oluyoruz.

 

İlk gelişme, Başbakan’ın “dindar nesil” nutkunun hemen ardından milli eğitimin ilk ve orta öğretim sisteminde değişiklik açıklaması olarak tezahür etti. 8 yıllık eğitim 12 yıla çıkacak, ama öyle “dayatma” yok! 4+4+4 şeklinde üç dilimlik bir eğitim sistemi öngörülüyor. İsteyen 4 yıl, isteyen üstüne 4 yıl daha, fazlasını isteyene bir 4 yıl daha.

 

İkinci gelişme, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, çekmecesindeki hazırlığı derhal masa üstüne çıkararak yaptığı açıklama. Açıklamanın özeti şöyle: “…Çocuklar, gençler, kadınlar için cami dışı din hizmetleri artırılacak. Kurumun 2012-2016 Stratejik Planı’nda yer alan bilgilere göre, gençlerin ahlakını korumak amacıyla dini içerikli romanlar yazılacak, yaygın eğitimde kullanılmak üzere ücretsiz yayınlar hazırlanacak. Kurumun 4 yıllık Strateji Planı’nda yer alan bazı projeler şöyle:
– Başkanlık merkezinde ‘irşat ekipleri’ oluşturulacak. Aile irşat ve rehberlik bürolarının hizmet etkinliği arttırılacak.
– Cami dışı din hizmetleri için özel kadrolar oluşturulacak.
– Din görevlileri cami dışı din hizmetlerine teşvik edilecek. Cami derslerine etkinlik kazandırılacak.
– Aile konusunda çalışma yürüten diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılacak.
– Gençlere ve yetişkinlere yönelik dini bilgiler içeren eden eserler hazırlanacak.
– Öğrencilere yönelik umre hizmetleri geliştirilecek.
– Medyada yer alan dini programlara Diyanet temsilcilerinin katılımı sağlanacak.
– Sürekli bakıma muhtaç olan engelli, yaşlı ve hastalara yönelik din hizmeti sunulacak.
– İllerde ve nüfusu 50 binin üzerinde olan ilçelerde işitme engellilere dini hizmet verilecek.
– Merkezi camilerde ‘dini danışmanlık’ büroları açılacak.
– Şehirlerin uygun yerlerindeki camilerde ve Başkanlık hizmet binalarında Diyanet Okuma Salonu adı altında salonlar açılacak.
– Mültecilere yönelik dini hizmet alanları üretilecek.
– Engellilere yönelik olarak umre hizmetleri geliştirilecek.
– Kadınların dini sorunlarını konu alan eser hazırlanacak.
– ‘Kura’n-ı Kerim Müzesi’ kurulacak.
– Yaygın eğitimde kullanılmak üzere ücretsiz dini yayın dağıtılacak…
”  (Aktaran Akşam Gazetesi)

 

Üçüncü gelişme; Erzurum’da Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı “Huzur” toplantısında Dumlupınar İlköğretim Okulu Müdürü Ahmet Aydın’ın yaptığı ve TV’lerde yayınlanan konuşması idi. Aydın açıkça şöyle diyor: “Madem tıp bu kadar gelişti, suçlu insanların gen haritasını çıkaralım. Doğan çocukların gen analizini yapalım. Bu çocuklar vatana millete hayırsız olacak ailelerden geliyorsa daha yürümeye başlamadan yok edelim.

 

Başbakanın “Tabii ki dindar nesiller yetiştireceğiz, yoksa tinerci mi olsunlar?” diyerek yeni bir projenin işaretini vermesiyle birlikte ardından gelecek hamlelere bakıyoruz: İlk ve orta öğretim sitemi değişecek; Diyanet, hiçbir kategoriden kimse dışında kalamayacak şekilde halkın her kesiminin –kadın, çocuk, genç, yaşlı, engelli, mülteci, hasta, yetişkin, aile, öğrenci– dinen eğitimine yönelik seferberlik başlatacak. Eğitim Bakanlığı 4+4+4 modeliyle dini müfredatı bütün sisteme dahil edecek. Kız çocukları başta olmak üzere eğitim giderine bütçe ayıramayan, ayırabilse bile kız çocuklarının okumasını ya da çocuklarının okumasını istemeyen aileler çocuklarını okula göndermekten hızla vazgeçecek. (Bu çocuklar tabii ki, Kur’an kurslarına hiçbir ödeme yapmaksızın gidebilecekler.) Hatta önerilen sistemin övgüsü yapılırken, ABD’den örnek vererek, zorunlu eğitimin insanın özgürlüğüne ne büyük bir müdahale olduğu ve isteyen ailelerin kendi çocuklarına kendilerinin eğitim verdikleri hatırlatıldı. Bütün bu çabalara rağmen, doğan çocuk, hayırsız, vatana millete zararlı bir ana babadan doğarak dinden nasibini alma şansını kaybetmiş bir talihsiz ise, yapacak bir şey yok; daha yürümeyi öğrenmeden yok edilmesi isteniyor!

 

Bu kadar fütursuz bir vahşet, böylesine normal ve basit bir öneri olarak ifade edilebiliyor! Bu öneriyi “düşüncelerini ifade özgürlüğü”nü kullanan bir öğretmen yapıyor! Hani çocuklarımızı emanet ettiğimiz, hem de ilk öğretimde; onları bilim, davranış, bilgi ve yetenek yönünden geliştirsin, yetiştirsin, geleceğe hazırlasın diye günde 6-8 saat eline teslim ettiğimiz bir işi yapan, öğretmen olan kişi yapıyor; “…yok edelim!..” diyor. Türkiye; böyle anormal, cani ruhlu kişilerin rahatça konuşabildiği, huzurumuzu kaçıran “huzur” toplantılarıyla,  hiçbir kimseyi çemberin dışında bırakmaksızın halkı din yolunda eğitmek için paralanan bir Diyanet örgütü ile ve eğitim sistemini parçalı bir şekilde çocuksuzlaştırma, çocuğun yetenek ve becerisini, çocuğun ve ailenin istek ve iradesini yok sayıp, geleceğini belirleyerek dindarlaştırma gayreti içindeki bir Eğitim Bakanlığı ile geleceğe koşuyor.

 

Başbakan bütün bu gayretlerin, “İttihat Terakkicilik”in üstesinden gelinerek, ülkenin 150 yıl önceki minvaline yöneltilmesi için gösterilmekte olduğunu ve gereğinin yapılması lazım geldiğini ileri sürüyor!

 

Tabloya baktığımız zaman, Başbakan, 90 yılı Cumhuriyet dönemi olmak üzere, İttihat Terakki zihniyetinden dem vurarak, Türkiye’nin son 150 yıllık tarihini eleştiriyor. Büyük hata olarak değerlendiriyor bu dönemi. Bu çok kapsamlı bir tartışmanın konusu; lakin, bu “hatalı 150 yıllık tarihsel sapma süreci”ni doğrultmak, ülkeyi düze çıkarmak için “dindar nesil” yetiştirmeyi öneriyor. Hem de “modern, çağdaş bir dindar nesil”! Tartışmasız olan, henüz bugünden değil, daha dünden gündeme alınıp uygulanmaya başlanan bu.

 

Başbakanın şahsında, AKP, bu hamleleriyle, Türkiye politika arenasına tarihsel, ideolojik, bilimsel, politik, sosyolojik, felsefi vb. alanlara dair pek çok tartışma konusu açıyor. Pratik olarak politika alanında ‘yeni’ denklemler ileri sürüyor. Hiçbir yeni tarafı olmayan ırkçı, yobaz ve pragmatist denklemler. Üstelik Hitlervari bir potansiyel de taşıyor, bu çabalar. Hitler de işe eğitim alanından başlamıştı. Açtığı, ilkokul mezunlarını öğretmen yapacak okullarda müfredata “Genetik ve Irk Dersi” koymuştu. Bütün o Avrupa’yı boydan boya kasıp kavuran, insanları kendi ayaklarıyla ölüme gitmeye razı eden korku imparatorluğunun kuruluşu, kuşkusuz eğitim sistemi üzerinde de gerçekleştirdiği yoğun ırkçı-faşizan politik ve ideolojik etki ve yönlendirmelerle yetiştirilen “nesiller” eliyle gerçekleştirilmişti.

 

Başbakanın şahsında AKP, güncel politikayı, tarihsel “hata”ları düzeltecek bir “ameliyat masası” olarak değerlendiriyor. Yani Türkiye halkından laik, demokratik ve bilimsel eğitim istemine kaynaklık eden “tümör” ya da “gen”i çıkarıp alıp, yerine dini dokular yerleştirirsek geleceği kurtarırız diye öngörüyor. Eğitim sistemi yeniden organize edilirken, aslında, okullu olacak çocuk ve genç nüfusun bir bölümünü okul dışına itecek bir sistem öneriliyor. 4+4+4 sistemi, çıraklık eğitimi yaşını 11’e düşürüyor. Kız çocukların küçük yaşta evlendirilmesinin önünü açıyor. 1930’dan beri en az 5 yıl olan zorunlu eğitimin süresini 4 yıla indiriyor. İlköğretimi ikiye bölüp, yarısını açık öğretimle ilişkilendiriyor; kız çocuklarını eğitim ortamından uzaklaştırıyor. Mesleki eğitimde hangi çocuğun hangi meslek alanına yönlendirileceğine hükümetin karar vermesiyle, tek tip insan yetiştirmenin zeminini hazırlıyor. Ayrıca, okumak isteyene de din temelli yahut din eklemli bir eğitimi dayatıyor. Bunu “28 Şubat’ın 8 yıllık eğitim dayatması”na karşı bir rövanş hamlesi olarak yapıyor. Sözde “tutsak” ilköğretim çocuklarını özgürlüklerine kavuşturuyor! Ve gençliği de bu “rövanş” zihniyeti ile motive ediyor: “…Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum…

 

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik”, “hem modern”, “hem de çağdaş” bir gençlik oluyor!

 

Bu sistemin içinde; Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ana dilinde eğitim hakkı, Laz, Çerkes, Gürcü, Rum, Ermeni, Yahudi vb. ulusal toplulukların dil ve kültürünü dikkate alan demokratik bir duyarlılık, inançsızların ve Alevi, Hıristiyan, Musevi gibi diğer din ve mezheplerin mensubu çocuk ve gençlerin varlığını gözeten din, inanç ve vicdan özgürlüğüne saygılı bir yaklaşım yok. Türk, İslam, Sünni ve erkek kodları dışında bu ülkede yaşayan ve ezilen diğer halkların, inançların, diğer cinsiyetin varlığının iktidar için bir anlamı yok. Demokratik, laik, bilimsel, parasız, çağdaş bir eğitimin tartışması bile yok. Tablet bilgisayar dağıtmak “çağdaşlık”ın ölçütü olarak sunuluyor. Ama çağdaşlık, en ileri teknolojiyi halkın aleyhine kullanmak demek değildir. En ileri teknolojinin eseri olan silahlar, insanı yok etmek gibi kötü, canice bir eylem için kullanıldığında, öldürme çağdaş hale gelmiyor. O tabletlerin içindeki bilgilerin niteliği ve “çağdaşlığı” önemli.

 

AKP’nin derdi derin! O “toplum mühendisliği” ile yola geleni dinen eğitecek, yola gelmeyeni de yok sayarak ezecek! Erzurum’daki cani ruhlu öğretmen gibilerinin sesine kulak vermesi olasılığını düşünmek bile tüyler ürpertici!

AKP’nin gençlik projesi: Dindar nesil

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “dindar nesil yetiştireceğiz” sözleri, demokratik kamuoyunu, sinir uçlarına yüksek voltajlı elektrik akımı verilmiş kadar irkiltti. AKP Hükümeti, üniversitelerde derslere türbanla girilmesini bir hak ve hukuk mücadelesi kapsamında görerek harcadığı çabanın, “Kemalist tek parti dönemi boyunca dışlanmış dindarlar”a kamusal alanda bir alan açma çabası olduğuna geniş bir kesimi ikna etmişken, aslında özü itibarıyla bu partinin türbana bakışının yansıması olan Başbakan’ın ifadesi, türban hakkında önceden söylenen sözler kadar sempatiyle karşılanmadı.

Çünkü türban mücadelesi, eninde sonunda, hükümetin kimi aydınların ve basın kalemlerinin de desteğini alarak sürdürdüğü, devletin kadim ayrımcı politikalarına karşı açılmış bir insan hakları mücadelesi olarak görülürken, Başbakanın bu ülkede yaşayan bütün kesimleri aynı dinden, aynı mezhepten; ayrışmamış ve farklılaşmamış bir kitle olarak tanımladığının ifadesi olan bu söz, farklılıkları tek bir ulus çatısı altında eritmeye yönelen tek parti ruhunun AKP hükümeti nezdinde hortlaması olarak rahatlıkla yorumlanabilirdi. Yorumlandı da.

AKP Hükümeti’nin ideologları, partinin dokuz yıllık iktidarı boyunca Cumhuriyet rejiminin Kemalizm paydası altındaki ideolojik ve politik referanslarına savaş açtılar. Hükümetin, Türkiye’nin neoliberal iktisadi sisteme tam entegrasyonunu sağlamayı amaçlayan yasal ve kurumsal düzenlemeler aracılığıyla yeni bir statüko adım adım kurulurken, hem bu süreci kolaylaştırmak, hem de gerekçelerini halka izah etmek için de eski statükoya mündemiç ruhu eleştirel bir kalburdan geçirdiler. Yeniden yapılandırmaya çalışılan kurum ve kadrolarda ortaya çıkan ayak diremeler karşısında ve hukuki sürecin AKP’nin kapatılması için çalıştırılması, Abdullah Gül’ün, eşi türbanlı olduğu gerekçesiyle cumhurbaşkanlığı sürecinden dışlanmak istemesi gibi kritik dönüm noktalarında bu eleştirinin dozu hep arttı ve partinin, dışlananların sesi olduğu iddiasını güçlendirmek üzere “mazlum” edebiyatından sağlanan fayda kâr hanesine yazıldı. Halkın desteğini alarak iktidara geldiği halde muktedir olması “darbeci”, “gerici”, “tutucu” ve halkın eğilimlerini dışlayıcı güçler tarafından engellenen bir parti imgesi hükümetin yeniden yapılandırmaya çalıştığı kurumlarla girdiği çatışma içinde/sırasında özenle inşa edildi. Hükümetin “askeri vesayet sistemi”ne son verileceği vaadi, darbe teşebbüslerinin açığa çıkarılması, Ergenekon tutuklamalarının üst düzey ordu mensuplarına kadar genişletilmesi, 12 Eylül Referandumunda “yargı bağımlılığı” sorununun öncelikli olarak ele alındığının iddia edilmesi de bu imgeyi güçlendirici rol oynadı.

Ancak AKP’nin kamuoyuna yansıttığı görüntüsü, iktidardaki, özellikle üçüncü döneminde bulanıklaştı. Zira başta Kürt sorunu olmak üzere toplumsal sorunların hepsine şiddetle müdahale eğiliminin belirginleşmesi, başlangıçtaki gibi, bu partiyi “halkın partisi”, “ezilenlerin partisi” olarak pazarlamayı mümkün kılmayan bir rotaya soktu. Nitekim basında da hükümetin “sivil dikta” oluşturduğu, “ devletleştiği” veya “Ankaralılaştığı” biçiminde ortaya çıkan tespitlerin de, yüzde 50’den fazla oy olarak üçüncü dönemine başlayan ve devlet kurumlarındaki yeniden yapılandırma misyonunun ve kadrolaşmanın önemli bir kısmını yerine getirdikten sonra kentsel dönüşümden çevre sorununa, sosyal güvenlik politikalarından sendikalar yasasına kadar pek çok alanda kendisine oy veren kimi kesimleri bile karşısına alan; vaat ettiği açılımların hiçbirini yerine getiremeyen hükümetin artık eski imgesine yerleşememesi ve bu yüzden de buna ihtiyaç duymaz hale gelmesiyle birlikte, artık törpülemeye ihtiyaç duymadığı pervasızlığın görünürleşmesinin rolü vardır. Başbakan’ın seçim sonuçlarının ilan edildiği akşam yaptığı ve içeriğinde bu ülkede yaşayan, kendisine oy veren, vermeyen herkesin başbakanı olacağına dair bir teminat bulunan “Balkon Konuşması” hemen ertesindeki icaraatıyla boşa çıkmaya başladıkça, hükümetin aslında sadece kendisine biat edenlerin, politikalarını destekleyenlerin veya ses çıkarmayanların hükümeti olduğu, Başbakan’ın pek öyle kapsayıcı değil tersine “dışlayıcı Kemalist pratiği” aynen devralan bir hükümetin başı olduğu teyit edilmiş oldu.

Zaten örneğin hem HES kurmak isteyen şirketlere ruhsat dağıtıp hem de Karadenizli köylünün, Kürt sorununu şiddetle çözmeyi tercih ederken Kürt’ün, bir yasayla işveren lehine sendikalar iş yerlerinde yetkisizlik tehdidi altına sokulurken işçinin, hastaneler tekellere peşkeş çekilmek üzere özelleştirilirken GSS yasası dayatılan ve ellerindeki yeşil kartları toplanan yoksulun, üniversiteler şirketleşirken öğretim kadroları ve öğrencilerin… çıkarları farklı kesimlerin hepsinin birden başbakanı olmak da mümkün değildir. Tekellerin çıkarlarının gözetildiğinin bu kadar açık bir biçimde ilan edildiği bir yerde hükümetin “dışlananların hak ve özgürlükleri” adına bir siyaset yürüttüğünü iddia etmeye devam etmesinin hiç şansı kalmamıştır. Çünkü, biraz daha dayanıldığında, halkın karşısına bir serap çıkacağı vaadinin tutmayacağı bir noktaya; söylemlerin beklenti yaratmayı beceremeyeceği, vaatlerle oyalanılamayacağı bir noktaya gelinmiştir artık.

Başbakanın tam da bu noktada dile getirdiği “dindar nesil yetiştireceğiz” beyanı, yaklaşık doksan yıl boyunca sınıf çelişkilerini örtmek üzere dile getirilmiş “sınıfsız imtiyazsız bir kitle” söyleminin alt metin olarak eşlik ettiği yekpare bir bütün olarak “Türk ulusu” mitinin çöktüğü, resmi nazarda Kemalist paradigmaların bu hayali yekpare bütünün bir arada tutulması için elzem bir ideoloji olarak görülmekten çıktığı; ancak bütün kesimleri AKP politikalarına tepki göstererek şu veya bu şekilde harekete geçmiş toplumu bir arada tutacak ve yatıştıracak birleştirici bir ideolojiye ihtiyaç duyulduğu sırada telaffuz edilmiştir. Ama tabii ki, bütün toplumun tek bir bayrak altında çelişkisiz-çatışmasız, sonsuza kadar ayrışmadan kalabileceğini düşünen, devletin şimdiye dek bir din mertebesine yükselterek eleştiri dışı tuttuğu Kemalizm gibi, dini ideoloji de, şimdi bizzat bu hükümet tarafından çelişkileri derinleştirilen bir toplumda çıkarları giderek daha çok çatışan sınıfları ve kesimleri bir tutkal görevi görerek birleştirme yeteneğine sahip değildir. Nitekim bunun böyle olmadığının pek çok örneği yakın tarihimizde görülmüştür.

Yazının bundan sonraki bölümünde, Tayyip Erdoğan’ın “dindar bir nesil yetiştireceğiz” beyanına gelinceye kadar AKP Hükümeti’nin gençliğe yönelik uygulamalarına; gençlikten beklenen ve toplumsal yeniden yapılandırmayla da doğrudan ilişkili ideolojik dönüşüme değinilecektir. Daha sona ise AKP’nin, eski statüko olarak adlandırdığı, devletin piyasa-pazar ilişkileri üzerinde daha geniş kontrolü ve düzenleyici rolünün olduğu dönemin ideolojik yönelimi olan Kemalizme eleştirisi ile, neoliberal piyasa ekonomisine eklenmede çok önemli rol oynayan bu hükümetin dini-muhafazakâr ideolojisi arasındaki ilişkiye değinilerek dindar nesil tahayyülünün ne anlama geldiği tartışılacaktır.

AKP VE GENÇLİK

Hükümet’in şimdiye kadar uyguladığı gençlik politikası da tıpkı diğer toplumsal kesimlerde de olduğu gibi, bu en dinamik ve ülke nüfusunun hatırı sayılır bir bölümünü oluşturan katmanı ideolojik bir dizayna sokmaktan ibarettir. Cumhuriyet dönemi boyunca zaten her zaman bir proje olarak görülen gençliğin AKP tarafından da aynı yöntemle ele alınması, bir devlet geleneğinin sürdürülmesi bakımından aslında şaşırtıcı değildir; Başbakan sadece malumu ilan etmiştir.

Çünkü, 12 Eylül döneminde ve sonrasında gelen hükümetler tarafından desteklenen cemaatlerin (Başta Fettullah Gülen’inkiler olmak üzere) kurduğu yurtlar, okullar, vakıflar dindar bir gençlik yetiştirmeye çok uzun süredir aralıksız zaten devam etmektedir. Hükümet dışı ve sivil birer organizasyon görüntüsünü şimdiye kadar koruyan ancak Özal Hükümeti döneminden bu yana gelip geçen hükümetlerin örtük desteğini alan Gülen cemaati, AKP hükümeti zamanında hem hükümetin gizli koalisyon ortakları olarak giderek palazlandı ve son Kamu İhale Kurumu’na yapılan polis baskınının da ortaya çıkardığı üzere kendisi de tekelci sermayenin rant paylaşımına dahil olan ekonomik bir faktör olarak sahneye çıktığını gösterdi. Öyle ki geçtiğimiz ay boyunca ortaya çıkan MİT krizinde de iktidar nimetlerinin paylaşımının yeniden düzenlenmesini talep edecek kadar da etkili olduğu bir kez daha görüldü. Bu rant paylaşımı sırasında zaman zaman çatışan ama daha genel bir zeminde uzlaşan AKP Cemaat ortaklığının basında da en büyük tekelin aleni ya da gizli ortakları olduğu gerçektir ve basının önemlice bir bölümü “yandaş” haline gelmiştir. Buralarda köşe tutan ideologlar aracılığıyla bir yandan siyasal gündem yönlendirilmeye diğer yandan da toplumun gündelik hayatı, muhafazakâr-dini bir ideoloji zerk edilerek şekillendirilmektedir.

Diğer yandan ilköğretim müfredatı da genç nüfusu, daha çok küçük yaşlardan itibaren toplumsal rollerine hazırlama görevini yerine getirsin diye Milli Eğitim Bakanlığı tarafından elden geçirildi. Böylece hem eğitim-öğretim kurumlarında hem de basın yoluyla gündelik hayatın muhafazakârlaştırılmasında hükümet hiçbir şeyi raslantıya bırakmayacak biçimde gençleri kuşatma altına aldı.

İlköğretim müfredatının milliyetçi-muhafazakâr, Türk-İslam sentezci bir içerikle oluşturulmasında birinci dereceden sorumlu 12 Eylül zihniyeti bu hükümet tarafından da benimsendi ve gençler okullarda, Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı, yoksulluğun bir kader olduğu, kadınların erkeklerle eşit olmadığı, aile ve toplum içinde sınıfsal, cinsel ve yaşa bağlı hiyerarşilerin bulunduğunu öğrenerek yetiştiler. AKP Hükümeti, destek aldığı cemaatin de yönlendirmesiyle İmam Hatip Liselerinin sayısını çoğalttı ve buradan mezun olan gençlerin üniversitelere yerleştirilebilmesini kolaylaştırmak amacıyla yasal düzenlemeleri de gündemine aldı.

Ancak üniversiter eğitime biçilen rolün sadece milliyetçi-mukaddesatçı gençler yetiştirmek olduğunu söylemek eksik olacaktır. AKP’nin üniversitelere biçtiği misyon tek başına bu biçimde açıklanamaz. Hükümet, üniversiteleri de tekellerin daha “fazla kâr” beklentisini karşılayacak biçimde, kalan bir parça özerkliklerini de iptal ederek piyasa ilişkilerinin içine dahil etmiş ve üniversiteler rekabetçi bir sistemin aktif öğeleri olarak yeniden tasarlanmışlardır. Devlet üniversitelerinin sübvansiyonları kısılmak suretiyle yapacakları araştırmaların “giderlerini” karşılamak için tekellerin kapısını çalmak zorunda bırakılan öğretim kadroları, bugün istedikleri alanda araştırma yapma özgürlüğüne sahip değildirler ve bu araştırma alanları, araştırmayı desteklemek için yatırım yapacak olan tekellerin beklentilerine uygun olarak sınırlandırılmıştır. Bunun sonucunda, üniversite bileşenlerinin “üniversiteler şirketleşti” saptamasını haklı çıkaracak gelişmeler yaşandığı ve bu eğitim kurumlarının, bilgiyi şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda üretmeye yönelen birer teknik kurum, birer Ar-Ge laboratuarına dönüştüğü söylenebilir.

Sosyal bilimler fakültelerinde ise, bir toplum hakkındaki total bilgiye ulaşmanın imkânsızlığından başlamak üzere, bilinemezci, idealist, Ortaçağ’dan kalma bilgi kuramlarının öğretilmesi bir eğilim haline geldi ve böylece iki durum arasında bağlantı kurmaktan yoksun, bütünün bilgisiyle değil tikelin bilgisiyle oyalanan ve disiplinlerarası etkileşimi azaltan bir eğitim anlayışı giderek hâkim hale geldi. Bu süreci destekleyen moda analiz yöntemleri, modern kuramlar üretildikçe bunlar hâkim ideolojik platformda ayrıcalıklı bir yer edindiler. Denebilir ki üniversiteler, eskiden iyi kötü yapılabilen, bilim üreten kurumlar olmaktan çıkarak tamamen emperyalist tekellerin hizmetinde teknik birer kurum halini aldılar.

Kuşkusuz üniversitelerin yeniden biçimlendirilmesinin temelleri 12 Eylül döneminde ve sonraki hükümetler eliyle atılmıştır. Ancak AKP Hükümeti döneminin özgünlüğü, iktidara geldiğinde hazır bulduğu gerici YÖK sisteminin karşılayamaz hale geldiği neoliberal dönüşüm sürecinin ihtiyaçlarına uygun bir kadrolaşma ve mevzuat değişimini gerçekleştirmiş olmasıdır. AKP Hükümeti dönemi, 12 Eylül’den bu yana başlayan dönüşümün zirvesini oluşturur.

Son yirmi yılda devlet kontrolündeki üniversite eğitimi sistemine paralel olarak yeni bir eğilim ortaya çıktı ve denetimi vakıflara bırakılan özel üniversiteler kayda değer biçimde çoğaldı. Özel üniversite eğitiminin yasallaşması dini vakıfların da bu alana el atmasını kolaylaştırdığı için, kadrolaşması mütevelli heyetleri tarafından belirlenen ve böylece üniversite gençliğinin şekillenmesinin şansa bırakılmadığı, tez ve ödev hazırlanma sürecinin muhafazakâr ve iktidar yanlısı öğretim kadroları ile bizzat şirket temsilcileri tarafından sıkı bir şekilde kontrol edildiği yüksek öğretim kurumlarının sayısında artış yaşandı. AKP’nin YÖK’ü de dahil ettiği yeniden yapılandırma, kadrolaşmanın merkezi bir denetime tabi tutulmasını öngörüyordu ve rektör atamalarında son söz hakkı bulunan Cumhurbaşkanı’nın seçilmişler arasından rektör atarken, üniversite bileşenlerinin inisiyatifini ve seçimlerini çiğneyerek yaptığı tercihler de kamuoyunun gözünün önünde bu kaygıları doğrulayacak cinsten oldu.

Üniversitelerdeki durum buyken, eğitim görememiş, erkenden iş yaşamına dâhil olmak zorunda kalan gençlerin durumunun da daha iyi olduğu söylenemez. Gençlerin çalışma yaşamını yeniden düzenleyen yasa, onların sosyal güvenlik sistemine dahil oluş biçimlerine, çıraklık sürelerine ve asgari ücretlerine kadar her konuya el atarak bu alandaki kazanılmış hakların büyük çoğunluğunu iptal etti. Nüfusun büyük bir kısmını da kayıt dışı ekonomiye sürerek güvencesiz ve geleceksiz işlerde çalışmak zorunda bıraktı.

Bugün Türkiye genç işsiz nüfusu sayısı bakımından dünya listelerinin üst sıralarında yer alıyor. Bu nüfusun kadın kesiminin durumu ise daha vahimdir. Kadınların, ev kadını statüsünde kalmaya teşvik eden geleneksel toplumsal yargılarını aşarak güvenceli iş sürecine katılmalarını kolaylaştıran hiçbir önlem yokken, tersine onlara 18 yaşından itibaren evlenmekten başka seçenek bırakmayacak biçimde, genç kadınlar sigorta kapsamından çıkarıldılar. Eğitim almış kadınların çoğu da evlenip çoluk çocuk sahibi olmaya özendiriliyorlar.

AKP Hükümeti’nin, çağdaşı, dünya burjuvazisinin diğer ülkelerdeki diğer temsilcilerinin de yaptığı gibi hem çalışan hem de okuyan, emekçi sınıflara mensup gençlik için yarattığı tablo, böyle karanlık bir tablodur. İngiltere’de üniversite harçlarını iki katına çıkararak gençliğin sokaklara dökülmesine neden olan, Yunanistan’da IMF, DB ve AB patentli iktisadi politikalara karşı gençliği ayaklandıran, keza Avrupa’nın diğer ülkeleriyle ABD’de de “kemer sıkma politikalarına karşı” protesto gösterilerinin doğmasına neden olan neoliberal politikalar, uluslararası tekellerin halklara ve dünya gençliğine dayattığı politikalardır ve AKP Hükümeti, bu emperyalist direktifleri büyük bir sadakatle uygulayan, üstelik halkı, dini inançlarını körükleyip bu hükümetten beklenti içinde olabileceğine inandırarak kitle desteği almayı başarmış, böylece yapıp ettiklerini meşru görmeye devam eden hükümetlerden biridir.

Bu hükümetin yeni ve taze sermaye sınıfı yaratmaya, mevcut sermaye sahibi sınıfı daha da palazlandırmaya hizmet eden politikaları gençler arasında sınıf farklılıklarını derinleştirerek statü uçurumları yaratmayı başarmıştır. Ve yoksul halk kesimlerinin çocukları giderek daha fazla bu sürecin mağduru haline getirilerek, üniversiter eğitimden dışlanma sürecine gelinceye kadar ilköğretim sürecinde de ayrımcı ve dışlayıcı bir pratiğe maruz bırakıldılar.

Ünal Özmen, Birgün gazetesindeki bir yazısında şöyle anlatıyor: “Kısa bir süre önce (Kasım 2011), Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Formu tarafından gerçekleştirilen bir araştırmada da okulların toplumun gelir düzeyine göre ayrışmasından söz ediliyordu. ‘Devlet İlköğretim Okullarında Ücretsiz Öğle Yemeği Mümkün mü?’ diye araştırmak için yola çıkanlar, toplumdaki gelir düzeyi farkının yarattığı eşitsizliğin okullarda daha da görünür bir hal aldığını tespit ediyorlar. İlginç olan gelir farklılığından kaynaklanan eşitsizliğin yoksul tarafının devlet tarafından dışlanıp, zengin tarafının devlet nezdinde daha da itibar ve ayrıcalık gördüğü tespitiydi. Araştırmacılara göre öğrenciler bir konuda eşittiler: Hem yoksul hem zengin aile çocuklarının devam ettiği okulların kantinlerinde hamburger bulunuyordu. Fakat yoksul okulun kantinindeki hamburgerler et içermiyordu! Boğaziçi Üniversitesinin yaptığı araştırmanın sponsoru Açık Toplum Vakfı; diğeri, bildiğiniz Dünya Bankası. Yani bu iki yapısal eleştiri muhaliflere ait değil. Kendileri basbayağı liberaldirler ve bu hükümetin uyguladığı eğitim politikalarının biri maddi diğeri zihinsel destekçilerindendir. Onlar, araştırma sırasında rastladıkları çarpıklığı dile getirmek zorunda kaldıklarına göre, sorunu yaşayan yoksullar da aldatıldıklarının farkına varıyor olabilirler miydi? Yoksulların sistemin dışına itildiklerini fark etmeye başlamalarını Erdoğan da fark ediyor muydu?..”

Elbette, Erdoğan bunu fark ediyordu. Üniversitelerdeki kadroları, ABD’de yaşayan nüfuzlu lideri sayesinde emperyalizmin Türkiye’deki sözcülüğünü yapan ve burjuvazinin güncel politikalarının sadık izleyicisi, devlet kurumlarındaki kadrolaşması sayesinde de yürütücüsü haline gelmiş olan Gülen Cemaati mensuplarına ve yandaş aydınlara açtığı gibi, öğrencileri de daha sınav aşamasında elemek üzere skandal yöntemler geliştirdi. Üniversiteye giriş sınavında yanıtların şifrelenerek “makul” öğrencilere dağıtılması, KPSS sınavında soruların çalınması, hükümetin ve hükümetin çevresinde toplaşan rant kesimlerinin, üniversitedeki öğrenci profilinin de tesadüfe mahal bırakmayacak biçimde göz önünde bulundurulduğunu gösteriyordu.

Fakat üniversiteleri dikensiz gül bahçesi haline getirmek o kadar kolay değildir. Bunun için sadece beyin yıkama operasyonu yeterli olmaz. AKP hükümeti dönemi boyunca görüldü ki, kendilerine dayatılan sisteme itiraz eden gençlik kesimleri hükümetin istediği forma girmeye direndiler. Ve bu direnişin karşılığını da şiddete maruz kalarak ödediler. Bugün çok sayıda öğrenci ipe sapa gelmez gerekçelerle; “ideolojik halay” çektikleri, “uygunsuz” döviz taşıdıkları, poşu taktıkları, yemek boykotu yaptıkları için yargılanıyorlar. Başbakanın gençliğe karşı beslediği husumet; hamile olduğunu söylediği halde genç bir üniversite öğrencisinin bebeğini düşürmesine neden olacak biçimde dövülmesini, Ankara’daki bir eylemde tankın üzerine çıkan bir genç kız hakkında “kız mıdır kadın mıdır bilemem” biçimindeki garabet sözlerini, içerdeki arkadaşlarıyla dayanışma için saçlarını kestirerek fotoğraf çektirip hapishaneye gönderen gençlerin yargılanmasını, Dolmabahçe’de gençlere polis saldırısını, Egemen Bağış’a yumurta atan gençlerin başına gelenleri gösteren resimlerden okunabilir. Veya kendisine yoksulluktan yakınan bir köylüye söylediği “ananı da al git” lafından… Bu hükümetin tarihinden, her biri yeterince sarsıcı sayısız sansasyonel örnek çıkarılabilir.

Neoliberal-muhafazakâr, ayrımcı ve köleleştirici bir eğitim sistemine karşı mücadele eden öğrencilerin zor yoluyla susturulduğu, mahkemelerin ve hapishanelerin hükümetle davalık olan öğrencilere çalıştığı böyle bir dönemde Başbakan’ın idealindekinin, biat eden bir gençlik, sessiz ve boyun eğen bir kitle olmasından daha doğal bir şey yoktur. Dindarlık formatından geçirilmiş bir gençlik ise, bu idealin tamamına yakın gerçekleşmesini sağlamayı amaçlar. Bulduğuna şükreden, başına gelen her kötülüğü toplumsal ilişkilerin mevcut kuruluşuyla açıklamaktansa kendi kaderi olarak gören, itaatkâr ve uysal olduğu sürece bu dünyadaki yoksulluğunun öteki dünyada cennetle ödüllendirileceğine inanan, erkeğin kadından daha üstün olduğunu telkin eden dini akideleri benimseyen, kendinden yaşça büyüklere saygı gösterme geleneği çerçevesinde üniversite ve ülke yöneticileriyle patronlara boyun eğen, hayrın ve şerrin devletten değil de Allah’tan geldiğine iman eden, sorgulamayan bir gençlik idealidir bu. Yani hükümetin hükmetme becerisini destekleyerek halkın başına geçirmek istediği her tür çorabı engelsiz örmesini kolaylaştıracak bir ideolojik format.

Başbakan’ın dindar gençlikten kastı tam da budur.

 

YENİDEN YAPILANDIRMA VE İDEOLOJİK İNŞA

Hükümetin yaratmak istediği genç profilini, onun toplumun geneli hakkındaki kurgusundan ve bu toplumu bir arada tutmak üzere ele aldığı ideolojik dizayn sorunundan bağımsız görmek mümkün değildir. Ya da tersinden söylenirse, toplumun AKP hükümeti tarafından dizayn edilişiyle dindar bir nesil yetiştirme eğilimi arasında doğrudan bir ilişki vardır.

AKP Hükümeti döneminde toplumun muhafazakârlaştırılmasın kayda değer ölçüde artmıştır. AKP bunu hem yaygın ve yandaş medyayı, hem yerel örgütlerini, hem de müdavim cemaatlerini bir örgüt gibi ele aldığı camileri kullanarak yaptı ve kitleleri iktisadi desteklerle kendi hükümetine bağlamaktan toplu vaazlara kadar birçok yöntemi kullandı. Bunların yanı sıra dinsel ritüellerin yeniden ve yaygın biçimde canlandırılması, kimilerinin de, Osmanlı İmparatorluğu dönemiyle kültürel köken ilişkisi kapsamında yeniden diriltilmesi bu süreci besleyen faaliyetlerdir. Yerel yönetimlerin kültür daireleriyle, hükümet döneminde açılan vakıflar, dayanışma evleri ile Kültür, Milli Eğitim ve Kadın ve Aileden Sorumlu bakanlıkların çalışmaları esasen toplumun muhafazakâr dünya görüşü doğrultusunda şekillendirilmesine, dini ritüellerin yükselen değer haline getirilmesine ve cemaat alışkanlıklarının empoze edilmesine yardım etmişlerdir.

AKP Hükümeti’nin gençlerden beklediği ile toplumun genelinden beklediği şey aslında bir ve aynı şeydir. Murad edilen; emek gücünün devlete ve işverenlere maliyeti en aza düşürülürken; eğitim ve sağlık paralı hale getirilirken, bu ülkede her beş dakikada bir kadın cinayeti işlenirken, işsizlik oranları tavan yaparken ve sosyal politikalar iptal edilirken bütün bu gelişmelerin mevcut yönetim biçimiyle ve sistemle ilişkisini kurmaktan yoksun zihin yapısına sahip insan toplulukları oluşturmaktır. Böyle bir emekçi sınıflar kitlesi, yoksulluğun ve sömürünün, bu dünyada tanrının kullarını tabi tuttuğu bir sınav olduğuna, giderek büyüyen servet uçurumunun tepesinde yer alan burjuvazinin ayrıcalıklı konumunun da Allah’ın bir lütfu olduğuna inanacaktır. Dolayısıyla dini-muhafazakâr ideoloji, sınıf çelişkilerini bir çatışmaya dönüşmeden yumuşatarak, emekçi sınıfların eylemsizliğini garanti altına alacak, hükümetin büyük bir hızla gerçekleştirdiği neoliberal politikalara rıza, değilse bile uyum sağlayacaktır. Eşitlik ve daha iyi bir dünyada yaşama talebini sönümlendiren, bunlar için mücadele etme isteğini, hesaplaşmayı öteki dünyadaki, esirgeyici ve bağışlayıcı tanrının huzuruna çıkacağı zamana erteleyerek körelten ve emekçi sınıfları geçmiş mücadele ve deneyim birikiminden uzaklaştıran bir ideolojik süreçtir bu. Bu ideolojik süreç, aynı zamanda küçük kırsal topluluklarda toplumsal hayatı kolaylaştırmak için üretilmiş ve bir toplumu oluşturan maddi şartlar değişse de kuşaklar boyu direnerek günümüze kadar gelebilmiş ne kadar gerici-geleneksel-feodal değer yargıları varsa onları da canlandırıp kendisine eklemleyerek ilerletilmiştir. Emekçilerin modern sosyal dayanışma örgütlerinin yerine cemaat ve hemşerilik ilişkilerinin güçlendirilmesi, batıl itikadın nesnel bilginin yerine geçmesi, nedenlerine ilişkin bilgi yoksunluğu duyulan toplumsal ve doğal olayların parafizikle veya metafizik bir determinizm ile açıklanması, artık bütünlüğü parçalanarak raslantısal olaylar toplamı olarak algılanan gündelik hayatı düzene sokmak için muhafazakâr-popüler doktrinizasyon kalıplarının yaratılması, bu durumun fenomenleri arasında yer alır. AKP Hükümeti’nin ideolojik mühendisliği, metafizik, gizemli ve sırrına vakıf olunması zor dünya kurgusunu, mevcut dünyanın ta kendisi haline getirmiştir giderek ve bu metafiziğin çekim alanına sadece sade emekçiler değil, pozitivist-laik bir eğitimden geçmiş olan eğitimli orta sınıf da dâhil olmuştur. Bugün sosyal medya kullanan kentli orta sınıf gençliğin ideolojik bir profili çıkarılsa, bu, oldukça net görülecektir.

Buradan yola çıkarak söylenebilir ki, AKP Hükümeti’nin dindar nesil yetiştirmekten kastı sadece günde beş vakit namaz kılan, oruç tutan, zekât veren… yani İslam’ın Beş Şartı’nı harfiyen uygulayan “teknik olarak dindar” bir nesil oluşturmak değildir. Zaten Erdoğan, partisinin 20 Şubat’taki gençlik kolları toplantısında “Dilinin, dininin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyoruz”  diyerek dindar gençlikten neyi kast ettiğini açıkladı. Burada kullandığı her kavram ayrıca ele alınıp tartışılmaya değerdir, ancak hiçbiri “kininin” sözcüğü kadar irkiltici değildir. Çünkü bir gence daha baştan kin duygusunun zerk edilerek muhayyilesinin köreltilmesi, onun, hükümetin hazır ve paket değerlerinin gerektirdiği biçimde, dahil olmadığı toplumsal kesimlerle sürekli bir savaş ve didişmeye zorlanmasından başka bir anlama gelmeyecektir. Başbakanın gençliğe sunduğu dava, devletin resmi literatüründe ve tarihinde makbul görülmemiş, sindirilmesi için çaba harcanmış kesimlere karşı bir tür cihad çağrısı olarak da okunabilir. “Dindar gençlik” kavramının içeriğinin nefret söylemiyle doldurulması, pedagojik açıdan tehlikeli, hukuki açıdan insanlık suçu, sosyolojik açıdan da bölücüdür; gençlik kesimlerini, hem homojen olmaya zorlamakta, hem de hükümet için makul ve makbul olan kısmına diğer kesimini terbiye etmeyi telkin etmektedir.

Dinin farz, sünnet ve vacip olan ritüellerini yerine getirmenin kendisi kendiliğinden Başbakan’ın çizdiği profile uygun bir genç yaratmayı beceremez. Bu ritüellerin böyle bir işlevinin olabilmesi için daha genel bir ideolojik bağlamda anlamlandırılması gerekir. Böyle bir ideolojik bağlamda ise, dini akideler, metafizik bir dünya görüşüne geçişte kullanılan yolun başlangıcındaki bir eşik haline dönüşür. Hükümetin şimdi talep ettiği de, dini ritüellerin gözle görülür, deneyimlenebilir ve somut bir parçasını oluşturduğu, daha genel ve soyut anlamda da idealist, metafizik olan bir dünya görüşünün hâkimiyetidir.

Yazının girişinde de değinildiği gibi, AKP’nin türban tartışmalarından bu yana Kemalizm’in laiklik ilkesinin dindarları dışladığını ileri sürmesi, Başbakan’ın “dindar bir nesil yetiştireceğiz” sözünün arka fonunu beslemektedir. Cumhuriyet’in 1950’li yıllarına kadar devlet tarafından bu ülkedeki çeşitli halklara uygulanan ayrımcı politikaların, toplu kıyım ve katliamların suçunu “tek parti iktidarı”nın adresi olan CHP’nin üzerine atarak veya devletin derin suretlerine havale ederek, bir yandan da devleti “kirleri”nden temizlediğini iddia ettiği, Hükümet’inin şimdiki sürecinde de, dindarlaşmayı, daha temiz ve yeni bir devletin kurucu ideolojisi olarak gündeme getirmektedir. Ancak bu “temiz” ve “yeni” devletin temizliği ve yeniliği sadece Başbakan’ın tahayyülündedir. Gerçekte ise böyle bir şey yoktur.

Ordunun, üniversitenin, yargı kurumunun, yasama-yürütme-yargı gücünün, kamu iktisadi teşekküllerinin ve kalkınma iktisadı döneminden kalan kurumlarla arazi kullanımına ilişkin düzenlemelerin çoğunda gerçekleştirilen yeniden yapılandırma nasıl asılında neoliberal sermayeye ülke topraklarının kayıtsız koşulsuz açılması anlamına geliyorsa, “dindar nesil” de, bu süreci kolaylaştırmak için, kurumları yeniden yapılandırılan devlete makul yurttaş yetiştirme hevesinin ifadesidir.

Devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması ise, bugün uluslararası sermayenin dolaşımına zorluk çıkaran, bu dolaşımın daha fazla hız kazanmasına ayak bağı olan yasa ve prosedürlerin ve bu kurumların faaliyetine şevk veren ideolojik dayanakların değiştirilmesi esasına dayanır. Bizde bu süreç oldukça çatışmalı seyretmektedir. Türkiye’deki devletin resmi ideolojisi Kemalizm’in ögeleri, CHP’nin altı okunda ifade edildiği haliyle; milliyetçilik, devletçilik, laiklik, halkçılık, devrimcilik ve cumhuriyetçilik gibi kavramlarla tanımlanmıştır. AKP, zaman zaman darbeciliğe, tepeden kurmacılığına gönderme yaparak, “İttihat Terakkicilik”le suçladığı Kemalizm’i sürekli olarak top ateşine tutmuştur. Eski statükoyu temsil eden güçlerin AKP’ye karşı ideolojik bir silah olarak kullandıkları Kemalizm’e karşı, devletin ondan beslenen dayanaklarını etkisizleştirmek için bu ideolojik referansları sürekli yıpratmaya çalışan AKP, hem devleti yeniden yapılandırmaya, hem de devlet partisi olarak tanımladığı, rakibi CHP’yi yıpratmaya çalışmaktadır.

Ancak bir ideolojinin gücü onun gündelik hayata ne kadar sirayet ettiği ve gündelik ilişkileri nasıl etkilediği ile ilişkili olduğundan, kurumların yeniden yapılandırılmasına eşlik eden ideolojik eleştiri, bir eleştiri olarak kaldığı sürece, AKP’ye yetmeyecektir. Bu yüzden hükümet, toplumsal mühendislik çalışmasının gereği olarak, Kemalist-laik kadrolar tarafından kurulmuş pozitivist eğitim sistemini bloke etmek, eğitim sistemindeki ve gündelik hayatta öteden beri tekrarlanagelen ve esnetilemez kurallar haline gelen ritüelleri gözden düşürmek ve hatta onları yürürlükten kaldırmak gibi öncelikler de edinmiştir.

Zaten, devletin katı, müdahaleci ve despot özellikleriyle özdeşleşmiş Kemalizm’in, şimdiye kadar sınıfsal bir eleştiriden geçirmiş sosyalistler ve onun ulus retoriğini reddetmiş Kürtler tarafından mahkûm edilmesi, onu tartışılır bir ideoloji mertebesine çoktan indirmişti. AKP’nin bu eleştiriden yararlandığı iki nokta olmuştur. Birincisi; 60’lı yıllarda devlet ve ordu hakkında henüz Marksist bir teorik donanım edinmemiş ve bu yüzden stratejik hedefine giden yolu “ordu millet el ele” diyerek teorize eden “sol”un geçmişini ikide bir tekrarlayıp, AKP’ye yönelik “sol”dan gelen eleştirileri, onları güvenilmez lakırdılar olarak göstererek, çürütmeye çalışmak; öte yandan da “sol”un başlangıçta Kemalizm’den beslendiği en önemli damarın anti emperyalizm olduğunu gözden gizleyerek, şimdi AKP’nin büyük bir sadakatle bağlandığı emperyalizm ve neoliberalizme karşı direnişlerin de “sola özgü arkaik bir söylem” kategorisinde görünmesini bekleyerek itibarsızlaştırmaktır.

İkincisi nokta da; bugün savunusu daha çok, kapsamı belirsiz genişlikte kullanılan “solcular”a kalmış gibi gösterilen laikliğin aslında Kemalist bir icat olduğunun sık sık tekrarlanmasıyla, “sol”un Kemalizm eleştirisinin tutarsızlığının ilan edilmesi ve  Kemalist tepedenciliği ve dışlayıcılığı hâlâ savunmakla malul bir siyasal güç olarak yaftaladığının ilan edilmesidir. Çünkü AKP, Kemalizm’in, Marksist değil, şimdi Kemalist doktrinin kendisine dar geldiği apaçık ilan edilmiş burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda ve muhafazakâr-gerici bir eleştirisine destek olunmasını beklemektedir.

Hükümetin yandaş ve destek sunan kalemleri bu eleştiriyi pek çok bakımdan olgunlaştırdılar. Hem kurumların yeniden yapılandırılmasına, hem de gündelik hayatın dönüşümüne katkıda bulunsun diye oldukça etkili bir kavramsal levazım da sağladılar.  Daha AKP hükümetinin ikinci döneminde, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının gündeme geldiği sırada Hayrünnisa Gül’ün türbanla Cumhurbaşkanlığı konutuna girip girmeyeceği konusunda kavga sürerken, Zaman gazetesinde Mümtaz’er Türköne Çankaya’da yapılan Cumhuriyet Resepsiyonu ile ilgili, 2007 yılında şöyle yazdı: “…Türkiye değişiyor. Bu değişim Çankaya’da sembollerle tezahür ediyor. Türkiye’nin rejimi veya anayasal esasları değil, düpedüz seçkinleri değişiyor. Hayrünnisa Hanım’ın başındaki beyaz yarı siperli şapka, yarı türban görünümündeki başlık belki de bu değişimin simgesi. Sadece taklit edilen frak veya ağır koyu renkli tuvaletlerin yerine bu başlığı koyduğumuz zaman, Türkiye’nin yaşadığı değişimde estetik ölçülerde bir ilerleme olduğu apaçık ortada. Daha büyük bir ilerleme ise, halkın yönetimde temsilinde görülüyor. Türban, laiklik karşıtı eğilimleri değil, doğrudan doğruya halkı temsil ediyor.

“Geçen yılın Cumhuriyet Resepsiyonu, gazetelerden hatırladığım kadarıyla soğuk yüzlerin ve ağdalı bir ciddiyetin gölgesinde, adetten olduğu için yapılmıştı. Bugün ise özgün bir zarafete, samimi bir nezaket ve sıcaklık eşlik ediyordu.

“Cumhuriyet 84 yılda çok büyük mesafeler aldı. Çankaya Köşkü, yaşadığı medd ü cezirler arasında bugün halka daha yakın ve sıcak geliyor. Hayrünnisa Hanım’ın zarif beyaz başlığında, kendini bütünüyle gerçekleşmiş hisseden Anadolu kadınlarının mutluluğunda, bizatihi Cumhuriyet’in kendisi kökleşiyor.

“Türkiye seçkinlerini değiştiriyor. Anlamı bilinmeden tekrarlanan gelenekler, yerini bugün daha insanî ve kucaklayıcı sembollere bırakıyor. Bu semboller içinde Çankaya Köşkü’ndeki Cumhuriyet, cumhura daha yakın duruyor. Bir işkence gibi berbat bir ritim içinde vals ve rumba yapan çiftlerin yerini, daha fazla kendisi ve daha fazla bu topraklara ait bir atmosfer alıyor…”

Üsluptaki Yakup Kadri Karaosmanoğlu edası dikkat çekicidir. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, yeni bir ülke kurmakla mükellef ilk Cumhuriyet kadroları arasında yer alan aydınlardandır Yakup Kadri ve Ankara romanında, yeni Türkiye’nin kuruluşunu, aynı Türköne’nin burada kullandığı üslupla anlatır. Türköne’yi 2007’de heyecanlandıran Cumhuriyet Balosu ritüelindeki ve sembollerindeki değişim, kuşkusuz ona pek çok heyecanlar tattıracak biçimde başka alanlarda da yaşandı. Son birkaç ayın haberlerine bakınca bu, çok iyi görülecektir.

2011 10 Kasım’ında, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde, anma ritüelinin eleştiriye açılması ve ondan sonra da art arda gündeme gelen gelişmeler ve aynı mecralarda süren tartışmalar, gündelik hayata ilişkin ritüelleri konu alır. Bunlardan en önemlileri gençleri ilgilendiren konulardır. Hükümet, önce 19 Mayıs kutlamalarının Ankara dışında stadyumlarda yapılmasını kaldıran bir yönetmelik çıkardı.

Daha sonra, Özel Okullar Yönetmeliği’nden, özel okulların amaçları arasında yer alan “Öğrencileri Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir” ifadesi çıkarıldı. Ve bu kapsamda, özel ortaöğretim kurumlarındaki Atatürk köşelerinden Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin kaldırılması gündeme geldi ve yeni yönetmelikten özel ortaöğretim okullarında Atatürk köşesinin zeminden yüksekte olması, Atatürk büstü veya maskının konulması, Atatürk’ün fotoğrafı, Türk bayrağı, İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin uygun biçimde asılması, madalyon, gravür, Atatürk’ün eğitimle ilgili sözlerine yer verilmesine ilişkin hükümler kaldırıldı. Bunun ardından da, “Andımız”ın kaldırılacağı haberleri yayınlandı. Tartışmayı İstiklal Marşı’na kadar uzatanlar oldu.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, katıldığı bir televizyon programında Gençliğe Hitabe’nin ve Andımız’ın kaldırılması hakkında kendisine sorulan soruyu “bunlar ayet midir ki değiştirilmesin?” şeklinde yanıtladı ve ekledi: “Kanunla kimseyi kimseye sevdiremezsiniz. Neyi ideolojik hale getirirseniz onu dogmatik hale getirirsiniz. Siz eğer Atatürk’ü bir ideolojinin sığ çerçevesi içine hapsederseniz, Atatürk’ü kimsenin tartışmasına müsaade etmezseniz bu Atatürk’e yapılabilecek en büyük kötülüktür… Bir insan kendi milli liderini kanunla korur mu? Böyle bir şeye gerek var mı? Siz onu insanların gönlüne yerleştirmediğiniz sürece, silah zoruyla, devlet zoruyla kimseyi kimseye kabul ettiremezsiniz… Neyi ideolojik hale getirirseniz onu dogmatik hale getirirsiniz…”

Çelik bu sözleri söylediği programda, Andımız’ı eleştirirken, “Mesela Bodrum’da yaşayan İngilizler var. Alanya’da oturan Almanlar var… Biz Türk değiliz, biz Türkiye’de yaşıyoruz ve çocuklarımız Türk okullarına gidiyor. Her sabah çocuklarınızı sıraya geçiriyorsunuz ve onlara and içiriyorsunuz, dediler. İnsani mi bu peki, doğru bir şey mi?” dedi, ama bu ülkede her sabah “Türküm doğruyum…” diyerek sınıflarına gitmek zorunda kalan Kürt çocuklarından nedense bahsetmedi. “Andımız”, başta Kürt çocukları olmak üzere, bu ülkede yaşayan farklı milliyetlerden öğrencileri Türk kimliğine asimile eden bir eğitim sistemine alfabe değerinde bir giriş özelliği taşıyorken, Kemalizm’e karşı çıkışın, İngiliz, Alman çocukları üzerinden yapılması manidardır. Kürtlerden bahsetmemek için Bodrum’daki, Alanya’daki İngiliz ve Alman öğrencileri öne sürmesi, Erdoğan’ın yardımcısının nezdinde AKP ve hükümetinin aslında tam da eleştirdiği Kemalizm’le örtüştüğünü gösterir. Dersim katliamını, Kemalist tek parti hükümetinin bir marifeti olarak göstererek, “gerekirse özür dileriz” diyen Başbakan’ın yardımcısı, Kürtleri atlayarak kurduğu cümlelerle, aslında partinin ideolojisinin Kemalizm’in negatifi olarak kurgulandığını bir kez daha göstermiştir.

Hükümet eliyle çıkarılan kararname ve yönetmeliklerle topluma ve gençliğe “bundan sonra ideolojiniz bu değil de şudur” demenin, Başbakan’ın ana muhalefet partisi başkanına yönelttiği tepeden inmeci, İttihatçılık suçlamasının aslında kendisine de yakıştığını gösterir.

Öte yandan, şimdiye dek eğitim sisteminin olmazsa olmazlarından sayılmış olan “Gençliğe Hitabe”, “Andımız”, okullardaki Atatürk büstlerinin simgelediği devletin neredeyse bir kült ve kitsch haline getirdiği ideolojik simge ve ritüellerin hatırlattığı bütün ideolojik birikimle birlikte ortadan kalkması, elbette bu ideolojik birikimin bütün yükünü taşımak zorunda kalan gençliğin isteyebileceği bir şeydir. Ancak bunun yerine tepeden inme bir biçimde önerilen dindarlığın da, gençliği bu ritüel ve simgelerden kurtarmak anlamına gelmediği de açıktır.

AKP Hükümeti tam da bunu yapmaktadır. Din ile yurttaş arasına devleti sokarak, kişisel bir inanç konusunu bir devlet politikası haline getirerek, onu toplumu yeniden yapılandırmanın bir aracı haline getirmekte; ülke kaynaklarını ve topraklarını emperyalist tekellere açıp, neoliberal politikaları sektirmeden uygularken, bu politikaların yıkımına karşı ses çıkarmadan şükredecek bir gençlik profilini yaratmak için de, örneğin “Gençliğe Hitabe”nin hatırlattığı anti emperyalizmi ya da “harici bedhahlar” ile birlikte “dahili bedhahlar”a karşı itaatsızlığı içeren sözlerden kurtulmak istemektedir.

Şunu unutmamak gerekiyor; dokuz yıldır saltanat süren bir hükümetin zuhuru, Kemalizm’i resmi ideoloji olarak benimsemiş bir devlet organizmasında, ona rağmen değil, onun sayesinde mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla AKP Hükümeti, devlet geleneğinin –teamüllerin bir parça dışında kalan ama– dışlayamadığı bir seçeneği olarak var olabilmiştir. O halde, AKP Hükümeti’ni dokuz yıldır yaşayabilir kılan zemin, bir ideoloji olarak Kemalizm’in de, içinde yaşadığımız dünyanın mevcut siyasi koşullarında kendisini yenileyebilme olanaklarından birisidir. Zaten AKP’nin en çok eleştirdiği şeye benzemesinin sebebi de budur.

Gençlerin; ister öğrenci ister emekçi olsunlar, her günkü pratikleri bunu doğruluyor. Daha önce paylarına düşen neyse gene o: Tekeller kârlarına kâr katarken ezilmeye ve sömürülmeye devam etmek. Güçsüz kaldıkları anda başlarına inecek yumruğun Kemalist veya dindar olması fark etmiyor!

Bitirirken; bu yazı hazırlanırken gündeme getirilen ve kamuoyunda “4+4+4” olarak telaffuz edilen yeni öğretim yasa tasarısına herhalde değinmeliyiz. Hükümetin, sekiz yıllık zorunlu eğitim süresini, sözde kesintili olarak 12 yıla çıkardığını iddia ettiği, ancak ilk dört yıllık diliminin ardından zorunlu eğitim uygulamasını fiilen uygulamadan kaldıran bu tasarı gerçekleşirse, devlet, genç yurttaşlarının eğitim sorununu çözmekten, onu finanse etmekten tamamen elini çekmiş olacağı gibi, yoksul emekçi ailelerinin erkek çocuklarının erken yaşta (11 yaşında), mesleki yönlendirme adı altında, organize sanayi bölgelerinin çırak ihtiyacını karşılamak üzere ucuz emek gücü kaynağı haline gelmesine, kız çocuklarının da, sözde evden eğitimi teşvik adı altında, baba ya da özellikle kocaevine kapatılmasına imkân sağlayacak.

Bu sorunun kadınları, çocukları ve aile kurumunun durumunu, ama daha genel anlamda toplumun geleceğini etkileyen pek çok yanı var. Ama kısaca, bir yandan Başbakan “üç çocuk yapın” fetvasını vermişken; doğan çocukların, kreşlerin kapatıldığı, ortaöğretim kurumlarının devreden çıkarılmaya çalışıldığı, sosyal güvenlik politikalarının tasfiye edildiği bir ortamda yaşamaya zorlanmasını telafi edecek tek şeyin dindarlık olarak öne sürülmesindeki ciddiyetsizlik ve sinsilik dikkat çekicidir. Daha doğumundan itibaren, bu ülkenin yurttaşı, önce insan olarak değil sermayenin bir parçası olarak görülmeye başlanacak demektir. Tasarı, çocuğun bir mesleğe yönlendirilmesinde kullanılacak inisiyatifi Bakanlar Kurulu’na ve aileye bırakıyor. Zorunlu eğitimde ilk dört yıllık dilimi bitiren, on’lu yaşlarına yeni girmiş bir çocuk üzerindeki tasarrufun onun bütün hayatını belirleyecek biçimde kullanılması ve seçim yapabilme şansının çok erken yaşlarda çizilen yol nedeniyle elinden alınması, sözcüğün en hafif anlamıyla bir gençlik kırımıdır. Ama bu kırıma günde on vakit namaz kılarak bile katlanmak o kadar kolay olmayacaktır.

Hiç kuşku yok, AKP ve temsil ettiği uluslararası tekelci kapitalizm, kendi mezar kazıcılarını, dindar nesli kurgularken yaratacaktır. Başbakanın, şimdi dindarları, hükümetine destek olmaları sayesinde “ezilmekten kurtararak egemen hale getirdiği”; partisinin de “halkın partisi” olduğu yalanının mumu, günümüzde iki kat daha derinleşen sınıf çelişkilerinin gölgesinde, öyle görünüyor ki, uzun süre yanamayacak. Çünkü dindarlaştırarak bile, insanları, hükümetin her dediğine inanacak ve olan biteni anlayamayacak şekilde zihnen kötürümleştirmek sonsuza kadar mümkün değildir.

 

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑