NATO’ya ve terörist ABD’ye karşı mücadeleyi yükseltelim

Yerel seçimler ve Kıbrıs’ta Annan Planı çerçevesinde düzenlenen referandumun ardından siyasal gündemin daha çok dış politik gelişmelerle şekilleneceği bir döneme giriliyor. Uluslararası plandaki son gelişmelere bakıldığında karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:
a-) Annan Planı çerçevesinde düzenlenen referandumda Kuzey’de “evet”, Güney’de “hayır” çıkması, Kıbrıs’ta yaşanan çözümsüzlüğün yeni unsurlar eklenerek süreceğini göstermektedir. Türkiye, Yunanistan, ABD, AB başta olmak üzere, şimdi herkes, Kıbrıs sorunundaki pozisyonunu bu duruma uygun olarak yenilemeye yönelmiş bulunuyor.
b-) Kafkaslarda varolan gerginlik giderek tırmanırken; Gürcistan’ın ardından şimdi de Acaristan özerk bölgesi ve Ermenistan’da ABD destekli hükümet darbesi tezgahlanıyor. Bu durum, Letonya, Estonya, Litvanya gibi Baltık ülkelerinin NATO’ya üye alınmasından sonra, ABD’nin, Rusya’yı güneyden de kuşatmaya yönelik faaliyetlerini giderek yoğunlaştırdığını gösteriyor.
c-) Sünni üçgeniyle sınırlı olduğu iddia edilen işgale karşı direniş, Şiileri de içine alarak, Irak genelinde yaygınlaşıyor. İspanya’nın ardından Honduras da, Irak’taki askerlerini geri çekeceğini açıkladı. Bu gelişmelerin ardından, Türkiye’nin Irak ve Afganistan’a asker göndermesi yeniden gündeme getirildi.
d-) Filistin halkına yönelik Siyonist katliam, suikastlar eşliğinde sürüyor. ABD, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un ziyareti sırasında, nihayet “diplomatik gevelemeleri” bir tarafa iterek, katliam ve soykırım politikalarına açıktan onay verdi.
Pek çok şey şüphesiz eklenebilir, ancak uluslararası gündemi oluşturan olay ve olgular kısaca bunlardır.
Gelişmelerden doğrudan etkilenen bir ülke olarak Türkiye’nin siyasal gündemi de, bu olgu ve gelişmeler etrafında şekillenmektedir. İçinde bulunduğumuz dönemi, Türkiye’nin, ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile olan ilişkilerini yeniden bir düzenlenmeye tabi tutma süreci olarak da nitelemek mümkündür. Nitekim, Türkiye, bugünlerde bir yandan 28-29 Haziran tarihinde İstanbul’da yapılacak NATO zirvesine “ev sahipliği yapma”ya hazırlanırken, diğer yandan hükümet, AB’ye uyum süreci çerçevesinde, aralarında DGM, basın yasası ve yargı kurumlarıyla ilgili yasaların da bulunduğu bir dizi yasada değişiklik içeren yasa tasarılarını TBMM’ye sevk etmeye hazırlanıyor.
Referandum sonrası Kıbrıs konusunda ulusal ve uluslararası planda tartışmalar sürerken, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da gündemi, asıl olarak, 28-29 Haziran’da İstanbul’da yapılacak NATO zirvesine odaklanmış bulunmaktadır. Tarihi bir önem de atfedilen İstanbul’daki NATO zirvesini, önceki toplantı ve zirvelerden önemli hale getiren temel etken; yukarıda vurgulanan bütün gelişmelerin merkezinde durmakta olan (daha doğrusu gelişmeleri yönlendirmekte olan) ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adını verdiği emperyalist saldırgan terörist politikaları zirvenin ana gündemi yapma düşüncesidir. Bu yüzden, zirveyi, emperyalistler arası ilişkilerin ve başta NATO olmak üzere emperyalist kurumların yeniden şekillenmesinde bir mihenk taşı vazifesi görecek bir zirve olarak nitelemek yerinde olacaktır. Bu yönüyle zirve, elbette ki, tartışılamaz bir öneme sahiptir.
Emperyalistler arenasında figüran olmanın ötesinde bir rol oynayamayacak durumda olan Türkiye egemenleri bakımından ise, toplantının önemi, sadece “ev sahipliği” ile sınırlı değildir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’ye taşeron rolü biçmesi, buradan doğacak kırıntılar, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ağzını sulandırmaktadır. Bu yüzden, sermayenin iri kıyım temsilcileri, zirvenin masraflarını karşılamak için adeta birbirleriyle yarışmaktadır. Bu çerçevede, daha şimdiden, NATO’nun ana karargahlarının bir bölümünün Avrupa’dan Türkiye’ye taşınmasının beraberinde getireceği “istihdam” ve yeşil dolarlardan sevinçle söz edilerek, işsiz kitleler yedeklenmeye çalışılmaktadır.
Zirve öncesi, Kıbrıs referandumunun sonucunu, dış politikada 50 yıldan bu yana kazanılmış en büyük kazanım olarak niteleyen AKP hükümeti, estirdiği sahte rüzgarlarla yelkenleri şişirerek, zirveyi, ülkemizi AB’ci ve özellikle Amerikancı hatta daha fazla çekmenin bir platformu olarak değerlendirmeye çalışmaktadır. AKP hükümeti ve işbirlikçi sermaye çevreleri, bu nedenle, NATO zirvesinin ABD’nin istediği şekilde sonuçlanması için her türlü manevrayı çevirmeye dünden hazırdır. ABD’nin, referandumda “hayır” diyen Rumları cezalandırma adına Kıbrıs’a askeri olarak yerleşme planlarına, AKP hükümetinin; “Kıbrıs’ı dış dünyaya açma” maskesi arkasına saklanarak destek olması, yine Irak’ta direnişin yaygınlaşmasıyla birlikte, yeniden Irak’a Türkiye’nin asker göndermesi tartışmalarına açık kapı bırakması, bunu kanıtlayan gelişmelerdir.
Açıktır ki, ülkemizde bir avuç işbirlikçi Amerikancı güruhun dışında, NATO zirvesinin ABD’nin istediği biçimde sonuçlanmasından çıkarı olan başka bir kesim yoktur. Çünkü, böyle bir sonuç, Türkiye başta olmak üzere, bölge ülkeleri ve halklar açısından sonu belirsiz felaketlerin başlangıcı olacaktır. Irak’ta yaşananlar, nasıl bir tabloyla yüz yüze olunduğunu göstermektedir.
Felaketi önlemenin biricik yolu, Amerikancı cephenin püskürtülmesi ve NATO zirvesinin başarısızlığa uğratılmasından geçmektedir. Bunun için, işçi sınıfı, emekçiler, tüm halk güçleri birleşmelidir. Irak işgali öncesinde 1 Mart’ta hükümetin savaş tezkeresini TBMM’den geçirememesinde, o dönem emperyalist savaşa karşı güçlerin birlikte hareket etmesinin belirleyici rolü olmuştur. Aynı durum tekrarlanabilir.
Bu yüzden, İstanbul’da, aralarında sendikalar, kitle örgütleri, aydın ve yazar örgütleri, dernekler, siyasi partilerin bulunduğu 100’ü aşkın örgütün “Nato ve Bush Karşıtı Birlik” adı altında güçlerini birleştirmeleri, son derece önemli ve olumlu bir gelişmedir. Ancak, bu konuda olumsuzluklar da varlığını sürdürmektedir. TKP ve ÖDP, birlik içindeki bazı siyasi çevrelerin varlığını öne sürerek birlikten ayrı durmaktadırlar. Gerçi TKP, gözlemci sıfatıyla toplantılara katılmaktadır, ancak, belirtmeliyiz ki, bu katılımın, birliğin düzenleyeceği etkinliklerde TKP’nin “kendi gösterisini” sergileme fırsatçılığından öte pratik bir karşılığı ve değeri yoktur. Uzak duran bir diğer oluşum da, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu (BAK) dur. KESK, DİSK, TMMOB başkanları BAK’la hareket ederlerken, bu örgütlere bağlı pek çok sendika genel merkezi ve şubeleri, Nato ve Bush Karşıtı Birlik’le hareket ederek, doğru olanı yapmaktadırlar. Çünkü, karşı karşıya olunan siyasal sorunlar düşünüldüğünde, hangi gerekçeyle olursa olsun, farklı hareket etmenin kabul edilebilir bir izahı bulunmamaktadır. Emekçilerin ve halkın çıkarları birleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Burada bir parantez açarak belirtmeliyiz ki, bu konuda adım atarken, deyim yerindeyse, herkes “bir kere düşünür”ken, 1 Mayıs’ın İstanbul’da örgütlenmesi  sırasında “1 Mayıs’ı bölmeyi başararak” sorumsuzluğun şahikasına çıkan konfederasyon yöneticileri, “bin kere düşünmelidirler”! Ayrı durulamaz. Hele hükümet ve sermaye çevrelerinin, zirvenin kendileri bakımından sorunsuz geçmesi için, anti-NATO cephede doğabilecek en küçük bir çatlaktan sonuna kadar yararlanacağı, kör parmağım gözüne ortadayken.
Ancak, bundan da öte, özenle altı çizilmesi gereken asıl husus, sadece örgüt yöneticilerinin bir araya gelmesiyle birliğin sağlanamayacağı, dolayısıyla görevlerin üstesinden gelinemeyeceği gerçeğidir. “Zirvenin güvenliği” gerekçe gösterilerek, zirvenin yapılacağı bölgedeki insanların şimdiden fişlenmeye başlanması, estirilecek terörünün habercisidir. Bu resmi gerici terörünün, ancak kitlelerin eylemine dayanıldığı oranda püskürtülebileceği unutulmamalıdır.
Şu ana kadar basın açıklaması biçiminde yapılan etkinliklere yalnızca örgüt yöneticileri katılmakta ve eylemler cılız kalmaktadır. Bu durum, bir an önce değişmelidir. Durumu değiştirecek şey, birlik içinde yer alan örgütlerin kendi tabanlarında, yani işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar, bir bütün halk yığınları içinde aydınlatma ve örgütlenme faaliyetlerine yönelmeleri olacaktır.
Fabrikalarda, hizmet birimlerinde, sanayi sitelerinde, okullar ve emekçi semtlerinde NATO karşıtı komiteler olarak örgütlenmek ve çalışmaları bu örgütler aracılığıyla yığınlar içinde yaygınlaştırmak gerekmektedir. Özellikle sendikalara ve sendikal platformlara bu konuda büyük görevler düşmektedir. Sendikalar sadece örgütlü oldukları işyerleriyle sınırlı bir faaliyetle yetinemezler. Organize sanayi bölgelerinde sendikasız, sigortasız şartlarda yoğun bir sömürüye tabi tutulan işçiler içinde de çalışma örgütleme görevi, en başta sendikalara düşmektedir.
Türk, Kürt ve çeşitli milliyetlerden Türkiye gençliği, anti-emperyalist mücadele birikimine fazlasıyla sahiptir. Deniz Gezmiş’lerin Amerikan 6. Filosu karşısında aldığı tutum, bugün NATO’ya ve ABD’ye karşı daha ileri mevzilerden alınabilir/alınmalıdır. Bunun anlamı, soyut bir ’68 gençlik hareketi ya da Deniz övücülüğü yapmak yerine, terörist ABD’nin bugünkü emperyalist saldırganlığını açığa çıkartacak bir platformda eylem ve etkinlikler örgütlemektir. Üniversite gençliği, zirve öncesi, üniversitelerin NATO karargahları gibi çalıştırılmak istenmesi girişimlerine sessiz kalarak, bırakalım ülkenin bağımsızlığını savunmayı, akademik, demokratik taleplerini dahi savunamaz bir mevziiye itilecektir. Bu nedenle, üniversiteler ve tüm eğitim kurumlarında, işyerleri, mahalle ve köylerde gençlik yığınlarının katılımı hedeflenerek düzenlenecek toplantılarda, her sektörün kendi taleplerini sahiplenmesi için adımlar atılırken, Denizler’in emperyalizme ve NATO’ya karşı yükseltilecek mücadelede yaşatılması kararları alınmalı ve bu kararların hayata geçirilmesi için çaba sarf edilmelidir.
Emekçi semtlerinde yürütülecek çalışmalar, tıpkı fabrikalarda, hizmet birimlerinde olduğu gibi, ABD saldırganlığına ve NATO’ya karşı mücadele komiteleri oluşturacak bir anlayışla yürütülmelidir. Eylem ve etkinlikler temel olarak buralardan örgütlenmelidir. Şüphesiz, zirve sırasında ya da terörist  başı Bush’un Ankara’ya gelişiyle birlikte, merkezi planda büyük gösteriler, elbette ki örgütlenecektir, ancak burada vurgulamak istediğimiz, bunlarla sınırlı bir faaliyetin, yığınlarda anti-emperyalist bir bilincin oluşmasını yeterince sağlamayacağı gerçeğidir.
İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar, Türk, Kürt çeşitli milliyetlerden Türkiye emekçi halkı, ülke topraklarını terörist ABD ve işbirlikçilerine dar etmek için mücadeleyi yükseltelim.

Kürt sorununda yeni müzakere süreci ve “sol”dan okumalar

İmralı’da PKK lideri A.Öcalan’la yeni bir görüşme sürecinin başladığının açıklanmasıyla birlikte, kendisini “sol, “sosyalist” olarak ifade eden çevrelerden ulusalcılara uzanan yelpazede sürecin niteliğine ilişkin bir “niyet okuma”dır başladı. Fakat bu konuda kızılca kıyamet asıl olarak Öcalan’ın Diyarbakır Newroz’unda okunan çağrısından sonra koptu. Kürt sorununa öteden beri mesafeli duranlar, yeni süreç karşısındaki tutumlarının dayanaklarını da, kendilerince Öcalan’ın “Misak-ı Milli” ve “İslam bayrağı”na (kardeşliğine) yaptığı vurgularda buldular. Deyim yerindeyse, “ateş serbest” hale geldi! Sürece ilişkin “sol”dan yapılan salvolar, kaçınılmaz şekilde, sol ve sosyalistlerin gündemine Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) tartışmalarını bir kere daha getirdi.

“ZARF”A BAKIP KONUŞANLAR
Bunca olan bitenden sonra hala kendisini sol, sosyalist olarak yaftalayan İşçi Partisi/Aydınlık çevresi, yeni görüşme ve müzakere sürecinin, Kürtlerin ABD emperyalizminin bölge planlarına işbirlikçi AKP hükümeti eliyle yedeklenmek üzere bizzat ABD tarafından devreye sokulduğunu; Öcalan, PKK ve BDP’nin de bu konuda işbirlikçi bir tutum içinde olduklarını söylerken ; benzer görüş, Yürüyüş tarafından da savunuluyor. Yürüyüş dergisinin 10 Mart 2013 tarihli sayısında “İmralı’da Kürt halkının özgürlüğü değil mücadelenin tasfiyesi tartışılıyor” başlıklı yazı bunun bir örneği durumunda: “… Amerika, AKP ve Abdullah Öcalan el ele Kürt halkının silahlı direnişini tasfiye etmek için ellerinden geleni yapıyor.” (sayfa 8). TKP kategorik bakımdan farklı bir mevzide değil; sürecin bir barış süreci olmayıp, başkanlık sistemi dahil AKP’nin projesini güçlendiren bir süreç olduğu görüşünden hareketle, sürece, adını da verip, barış süreci olmadığını belirterek, barışa karşı mevzileniyor: “…ABD’nin ‘destekliyoruz’ dediği, her kanattan liberalin ‘tarihsel dönemeç’ olarak tanımladığı sürecin arka planını okumalı. Bunu sol yapmayacaksa, kim yapacak! Çoğunluk ‘barış süreci’ diyebilir. Bense, ‘AKP projesine taze kan’ demek durumundayım…”  ÖDP’ye gelince, kaygılar belirtmekle birlikte, şimdilik sürecin karşısında konumlanmıyor, “hele bir olsun görelim” havasında nötr kalmayı seçiyor.
Kürt sorunu özünde bir demokrasi sorunu ve çözümsüzlüğü, bu yönüyle ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerin başında geliyor. Üstelik çözümsüzlüğün en başta işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin (sınıf mücadelesinin) serpilip gelişmesinin önünü tıkayan bir tıkaç işlevi gördüğü tartışmasız. Ama ne herkesten çok ve can evinden sömürülen yığınları ilgilendiren ve yokluğu toplumu kötürümleştiren demokrasiye olan yaşamsal ihtiyaç, ne çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve özgürlüklerin kazanılması ve tümünün tek dinamiği olarak sınıf mücadelesinin önünün açılması.. Ne de bırakalım sosyalizmi ve hatta demokrasiye olan ihtiyacı, yalnızca insan olmanın bile özlemini duymaya yeteceği barışın gerçekleşmesi… Tümüne sırtını dönerek, “sol” ya da “sosyalizm” adına yeni süreci bu ölçüde eleştirenler ya da (ÖDP gibi) hayırhah yaklaşanlar, sürece adını veren ve bir hak eşitliği sorunu olarak düğüm noktasını oluşturan Kürt sorununun çözümüne ilişkin tek kelime etmiyorlar. İnsan bu durumda sormadan edemiyor: “Gericilik”, “işbirlikçilik”, “ihanet” diye bağıranlar, acaba bizim bilmediğimiz bir şeyler biliyorlar da, onun için mi sürece böyle cepheden karşı çıkıyorlar? Ortada, Öcalan’ın sürece ilişkin toplumun çeşitli kesimlerinin hassasiyetlerini gözeterek yaptığı –bu yönüyle tam bir piar çalışması denebilecek– çağrıdan başka herhangi bir çözücü/kurucu belge olmadığına göre, bu durumda geriye, olsa olsa mazrufu (içindekini) görmeden, zarfa göre konuşanların Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) konusundaki tıyneti kalıyor. Öyleyse, buradan devam edelim.

İP’İN “ANTİ EMPERYALİZMİ”!

İşçi Partisi, sürecin baştan sona bir ABD planı olarak şekillendiği iddiasındadır. İP’e göre, “her şeye muktedir” ABD emperyalizmi, AKP hükümeti ve PKK’yi (Öcalan) masaya oturtarak, gerici planlarını hayata geçiriyor. Böylece ABD emperyalizmi (gericiliği) ile “İslam bayrağı” altında birleşen Türk (AKP ve egemenler) ve Kürt (PKK) gericiliği “ittifakı” kurulmuş olacak ve Kemalist devrimin bütün kazanımları  ortadan kaldırılacak! Bu “tez”, denebilirse, bütün ulusalcı cephenin üzerinde hareket ettiği zemini oluşturmaktadır. Cin olmaya gerek yok. Siyasetle az çok iştigal eden vasati bir akıl bile, ABD gibi emperyalist bir gücün, Ortadoğu’ya ilişkin planlarında Kürtlere bir rol biçmesinin gayet doğal olduğunu bilir. Çünkü, büyük güçlerin egemenlik kavgası verdiği Ortadoğu’da, dört ülkeye dağılmış/dağıtılmış en dinamik (en örgütlü ve en politikleşmiş) güçlerden birini oluşturan, nüfusu 30 milyonu aşkın bir halk olan Kürtleri karşısına alan bir gücün başarı şansının olmayacağı ortadadır. Ne var ki, ABD emperyalizmi ve işbirlikçisi AKP Hükümeti ve Türkiye gericiliği, İP’in iddia ettiği gibi her şeye muktedir olsaydı, tutar Kürtleri kolundan, cepheye sürerdi. Ne lüzum vardı ki, “masa kurup çözüm arama”ya! İP’in ve bilcümle ulusalcılıktan etkilenen çevrenin göremediği, daha doğrusu görmek istemediği, 30 yılı aşkın süredir hakları için her türden baskı, inkar ve asimilasyona karşı direnen Kürt halk gerçekliğidir. Bugün barışçıl yollardan sorunu çözmek için bir görüşme ve müzakere yürütülüyorsa, bunun belirleyici etkeninin, –gericiliğin bütün vahşeti ve elindeki tüm imkanları seferber etmesine karşın– üstesinden gelinip bastırılamamış olan Kürt halkının bu direnişi olduğu görülmelidir. İç ve dış gericiliğin başarıya ulaşıp Kürt halkının mücadelesini bastırması durumunda, görüşmeler sürecinin değil gündeme gelmesi, adının bile edilmeyeceği herhalde tartışmasızdır. Gelinen yerdeyse, Kürtler taleplerinden vaz geçtiklerini söylemiyor; şu ana kadar söyledikleri tek şey, silahlı mücadele yerine, siyasal mücadeleyi (demokratik siyaseti) esas alacaklarıdır. Taleplerinin karşılanmasını Türkiye’nin demokratikleşmesinde gördüklerini ve bu çerçevede bütün ilerici, devrimci güçlerle birlikte hareket etmek istediklerini belirtiyorlar. Bir anlamda, kendi kaderlerini, “ortak vatan” vurgusu etrafında demokratik Türkiye’de görüyorlar, kaderlerini tayin haklarının kullanımına ilişkin tercihlerini bu yönde kullanıyorlar. Eğer murad edilen şey ABD ve AKP’nin oyunlarını boşa çıkarmak ise, Kürtlerin bu yaklaşımıyla –en azından verili koşullarda– ittifak etmek gerekmez mi? UKKTH savunmak bunu gerektirmez mi?
Yeri geldi.. İP’e, UKKTH konusunda ne düşünüyorsun diye soralım. Yanıt “ilkesel olarak destekliyoruz” olacaktır, serde “sosyalistlik” var ya!. Ama söz konusu Kürtler olduğunda, İP cephesinde UKKTH adına ortada bir şey kalmaz. Çünkü, İP’in sosyalistliği ve devrimciliği milliyetçilikle malüldür ve sahtedir. Tıpkı anti emperyalistliğinin ve anti Amerikancılığının sahte olması gibi. Doğu Perinçek’in yazılarında mutlaka bir tarihsellik vurgusu vardır. Biz de birkaç tarihi hatırlatma yapalım: Doğu Perinçek 1989 Ekim ve 1991 Nisan aylarında Bekaa Vadisinde Öcalan’la görüştüğünde –ki Öcalan o tarihlerde henüz Türkiye’den ayrı bir Kürdistan devleti fikrini savunuyordu–, Öcalan’a “ayrı hareket ederek bir yere varamazsınız, gelin ülke içinde bizim örgütümüz saflarında mücadele edin, seçimlere bizim partimizle (Sosyalist parti) girelim” teklifinde bulunurken, Kemalist devrimin kazanımları konusunda ne düşünüyordu acaba. Yoksa UKKTH’yi o gün savunuyordu da, bugün mü vazgeçti?
İP ve Aydınlık çevresinin anti Amerikancılığına gelince; yine kısa bir tarih hatırlatması: Aydınlık’70’li ve ’80’li yıllarda “üç dünya”cı görüşleri gereği, Sovyet sosyal emperyalizmine karşı, ABD ve Batılı (günümüzde AB’de bir araya gelmiş olan Avrupalı) emperyalistlerle birliği ve ittifakı savunuyordu. Bugün iş tuttuğu generaller de, NATO’cu, Amerikancı politikaları savunmakla kalmayıp aynıyla hayata geçiriyorlardı.. Amerikan emperyalizminin önde gelen dayanaklarındandılar. Bakmayın şimdilerde çıkarları gereği ABD’ye karşı çıkıyor görünmelerine, yarın yeniden görünüşte de çok sıkı Amerikancı olabilirler. O nedenle İP’in anti Amerikancılığı anti emperyalizm gibi yutturmaya kalkması kimseyi yanıltmamalıdır.
İP, Kürt sorununun çözümüne ilişkin somut olarak ne önermektedir? Tutumunun, özü itibariyle MHP’den bir farkı yoktur ve bu tutum, Kürtleri ABD ve AKP’ye doğru itmekten başka bir sonuç doğurmamaktadır, doğurmaz.

TKP’NİN OKUMALARI
Söz konusu, Kürt sorunu, yeni görüşme ve müzakere süreci olduğunda, İP hızla MHP’nin şoven milliyetçi çizgisine kayarken,TKP’nin de İP’in “boşalttığı” ulusalcı alana doğru kaydığı görülüyor. İşe, süreci okumakla başlıyor –ama göreceğiz ki, bu okuma tek taraflı–, yakın dönemin siyasal gelişmeleri üzerinden anolojiler kurarak, kendi dışındaki sol, sosyalist parti, grup ve çevreleri süreci anlamamakla eleştiriyor, liberallik ve reformistlikle yaftalıyor. Gelişmelere “sol” mevziden bakarak, gidişatın işçi sınıfı ve emekçilerin hayrına sonuçlar ortaya çıkarmayacağına hükmediyor.
Baştan, hakkını teslim ederek başlayalım! TKP, süreci, İP, Yürüyüş vb. türünden, “ihanet”, “satış”, “teslimiyet” gibi itici, rencide edici kavramlarla tartışmıyor, ağırlığı sözün hamasetine değil içeriğe vermek ister görünüyor. Ancak gelin görün ki, ne kadar gayret etse de, diğerlerinden öze ilişkin bir farklılık ortaya koyamıyor. “Okuma”ya gelince. Önce, TKP süreci nasıl okumuş ona bakalım.
“…Silahların susmasının yarattığı ‘haklı’ sevinci gölgelememek gerek, evet. Ancak patronların  ‘yatırım patlaması olacak’ diye sevindirik olduğu, İçişleri Bakanı’nın kendine ait olmayan bir terminolojiyle ‘mektup barışın dili ile yazılmış’ diyerek memnuniyet belirttiği, ABD’nin ‘destekliyoruz’ dediği, her kanattan liberalin ‘tarihsel dönemeç’ olarak tanımladığı sürecin arka planını okumalı. Bunu sol yapmayacaksa, kim yapacak!
“… Çoğunluk ‘barış süreci’ diyebilir.
“…Bense, ‘AKP projesine taze kan’ demek durumundayım.”
Bir başkası da şöyle:
“Kürt-İslam sentezinden dem vurma, Fethullah’a övgü dolu mesajlar, Erdoğan’a açık destek, Türkiye’yi Ortadoğu’ya taşıma ve büyütme hedefi, İslamın birleştiriciliğine ısrarlı vurgu…
“Bütün bunların ne anlama geldiğini, Türkiye, Suriye ve Irak’ta hangi proje üzerinde uzlaşılmakta olduğunu algılamayan, yalnızca bazı ‘kaygı’lar dile getiren, ‘böyle şeyler telaffuz edilmese ne güzel olacak’ diyen bir tür solculuk!
Sanki bütün bunlar teferruat! Anlamıyorlar ki, bunlar işin özü ve gerisi teferruat!”
Kemal Okuyan, silahların susmuş olmasını olumlu karşıladığını –her ne kadar bu alıntıda tırnak içine almış olsa da–, biliyoruz ki, yalnızca burada değil, defaetle vurgulamıştır. Denebilirse, TKP’nin sürece ilişkin tek olumlu yön olarak bunu gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Silahların susması. Tabii iyidir, –insansa eğer– kim insan ölmesini, Türk ve Kürt gençlerinin birbirlerini öldürmesini isteyip savunabilir ki? Ama, burada durur ve silahların susmasını olumlu bulmaktan başka laf etmezseniz, sorunu, Kürt sorunu, bir dil ve ulusal hak eşitliği sorunu olmaktan çıkarıp silahların bırakılarak terörün bitirilmesine indirgeyen Erdoğan ve AKP’sinden farkınız kalmaz. Ama bu bile, yine de olumluluktur. Ötesi, Okuyan’ın tek yanlı okumalarıdır. İşçi Partisi’nin söylediklerinin başka biçimlerde ifade edilmesidir: ABD’nin bölgeye ilişkin planları.. Türkiye’nin uluslararası sermayenin ihtiyaçları temelinde yeniden yapılandırılması sürecinde, sistemin, AKP eliyle İslamcı formattan geçirilerek biçimlendirilmek istenmesi.. Cumhuriyet’in kazanımlarının tehlikeye düşmesi.. Yeni Osmanlıcılık.. Suriye, Irak, İran’a yönelik hesaplar.. vb.. vb. Sonuç: Sürece karşı çıkmak gerekir! Süreç yalnız bunlardan ibaretse, elbette karşı çıkılmalı; fakat süreçte Kürtler de var. Ya Kürtlerin durumunu nasıl okumalı?
Bakın, Kemal Okuyan 28 Mart tarihli Sol gazetesindeki köşede nasıl okuyor: “… Burada Erdoğan’ın niyetini biliyoruz, bilmeyenleri solcu saymıyoruz. Orayı geçtik. Kürt siyasetinin niyetinin belli olmadığı ya da göründüğünden farklı biçimlendiği iddiasına nereye kadar hak verileceği de bir yerden sonra önemsizleşiyor.” Niye önemsizleşiyor? Çünkü, “ … Masada AKP projesinin kaşısında antiiemperyalist, aydınlanmacı, hatta kapitalizmi sorgulayan bir başka taraf mı oturuyor da biz ‘Bu işin sonucunu kestirmek zor’ diyerek bekleyeceğiz? ”
Kürtlerin alacağı olası tutumuların niye önemsiz olduğu sorusuna verilen yanıt bu. Okuyan, Öcalan’ın sosyalist olmayışını, Kürtlerin varlığının, taleplerinin, izledikleri politikalar ve olası tutumlarının önemsizliğinin yeterli nedeni sayıyor: Kürtler sosyalist değillerse, ağızlarıyla kuş tutsalar, Okuyan tarafından dikkate alınmaya değer bulunmamaktadırlar. Ulusal bir hareketten anti kapitalist (sosyalist) tutum beklemenin garabetini –sonradan dönmek üzere– not ederek, devam edelim. Peki, Kürtler kim? Varlığı tanınmadığı, dili, kültürü inkar edilerek asimilasyona tabi tutulduğu için 30 yıldır direnen; öldürülen, işkenceden geçirilen, faili meçhul cinayet ve katliamlara uğratılan, köyleri boşaltılıp yaşam (geçim) araçlarından mahrum bırakılan, savaşmaktan yorgun düşmüş, barışa susamış bir halk. Şimdi, uluslararası ve bölgesel gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkmış bir imkanı (emperyalistler ve işbirlikçi gerici bölgesel güçler arasındaki çelişkiler) barışçıl çözüm yönünde değerlendirmek isteyen bir halk. Desteklenmesi için, illa da antikapitalist, aydınlanmacı olması mı gerek?!
Kesindir ki, UKKTH’na saygı gösterip bu hakkı tanımak için devrimci ve Marksistler böyle kıstaslar koymazlar, koymamışlardır. Marx’ın da, Lenin’in de ezilen ulusların kaderlerini tayin haklarını tanırken böyle ölçütleri olmamıştır. Peki, Marksistler her ulusal hareketi desteklerler mi? Elbette ki hayır. Bu açıdan Marksistlerin başlıca iki ölçütleri vardır. Bunlardan ilki, eğer bir ulusal hareketin kendi kaderini tayin hakkını kullanma biçimi uluslararası gericiliği (emperyalizmi) güçlendiriyorsa, kaderini tayin hakkına saygılı olmakla birlikte, sınıf bilinçli proletarya ya da Marksistler hak kullanımının bu gerici biçimini desteklemez.. Ve ikinci olarak, tamamen desteğe layık olan ulusal zora karşı hak eşitliği talep etmenin ötesinde, bir ulusun burjuvazisinin, tekçi ve tekelci olduğunu bildiğimiz, kendi ulusunun (aslında kendisinin, kendi pazarının) üstünlüğü iddiasıyla kendi milliyetçiliğini “olumlu” içeriğiyle savunduğu –başka ulus ve milliyetlerden halklar aleyhine– kendisi için ayrıcalıklar istediği durumlarda, Marksistler, destek vermek bir yana, ayrıcalıklara karşı mücadele ederler.
Tarihten örneklemek gerekirse, Marx Polonyalıların ve Macarların ulusal hareketlerini desteklerken, Çeklerle güney Slavların hareketine karşı çıkmıştır. Çünkü, o sıralarda Avrupa’daki devrimci hareketlerin en büyük düşmanı Çarlık Rusya’sıydı ve Polonyalılar ve Macarların ulusal hareketi Çarlığı zayıflatırken, Çek ve güney Slavların hareketi Çarlığı güçlendiren bir rol oynuyordu.
Konunun anlaşılması bakımından şu iki örneği vermekte de fayda var. 20 yüzyılın başında Afganistan emiri Emanullah Han’ın kendisi ve arkadaşları monarşizmi savunmalarına karşın, Marksistler, Afganistan’ın bağımsızlığı için verdikleri mücadeleyi nesnel olarak devrimci bir mücadele olarak görüp desteklemişlerdir. Çünkü bu mücadele emperyalizmin altını oymakta ve onu zayıflatmaktaydı. Benzer bir durum, Mısır ulusal hareketinde karşımıza çıkmaktadır. Ulusal hareketin önderleri burjuva olmalarına ve burjuva toplumsal düzen savunuculuğu yapmalarına karşılık, ulusal hareket devrimci bir hareket olarak desteklenmiş, hareketi bastırmak isteyen İngiltere’de işbaşındaki “işçi” hükümetinin tutumu, bakanlarının proleter kökenine rağmen, gerici bir tutum olarak değerlendirilmiştir. Görüldüğü gibi, “okumalar” ya da “varsayımlara” yer yoktur. Somut durumun tahliline dayanan bir tutum alış vardır.
Biz, bu ilkelere sadığız. Ya TKP, UKKTH’nın neresindedir? Bugünkü sürecin, dolayısıyla Kürt ulusal hareketinin karşısında konumlanırken, –Marksizmin temel ilkelerine uygun olarak yazımızın başında sorduğumuz gibi– Kürt ulusal hareketinin emperyalizm ve işbirlikçileriyle yaptığı Türkiye işçi sınıfı ve halklarının çıkarlarına ters bir anlaşmanın maddi delilerine mi sahiptir? İkna edici argümanlar ortaya koyarsa, hiç tereddütsüz biz de sürecin karşısında yerimizi alırız. Gerçek Marksistler, Lenin’in Nisan Tezleri’nde ayaklanma tarihinin belirlenmesi ile ilgili olarak söylediği “dün erkendi, yarın çok geç” veciz sözüyle ortaya koyduğu gibi, somut maddi dayanakları ortaya çıktığında, gerekirse bir gecede taktik çizgilerini değiştirmekten geri durmazlar. Ancak, TKP’li dostlar şu ana kadar laf dolandırmaktan, “okumalar” yapmaktan başka ortaya bir şey koyabilmiş değiller. Nesnel durum değerlendirmesi üzerinden değil, ama niyet okuyarak politika belirliyor, taktik saptıyorlar.
Kendilerince, tutamak noktası olarak Suriye Kürtlerini (PYD’yi) görüyorlar. TKP’nin iddiası, Türkiye’de görüşmelerin başlamasıyla birlikte, PYD’nin ÖSO ile ittifaka girerek Esad rejimine karşı savaş açtığıdır. Böylece, ima yoluyla da olsa, bir anlaşmanın olduğu görüntüsü veriliyor. PYD Başkanı Salih Müslim, ne Esad, ne de ÖSO ile bir ittifaklarının olmadığını, yerel düzeylerde çok çeşitli kesimlerle çatışmalardan kaçınmak için anlaşmalar yaptıklarını söylese de, TKP ikna olmamakta kararlı. Serakaniye’de (Resulayn) çatışmaların durdurulması amacıyla ÖSO ile PYD’nin silahlı gücü durumundaki YPG arasında 11 maddelik bir saldırmazlık anlaşması yapılmıştı örneğin. Peki, başka? Aydemir Güler örneğin, 22 Nisan’da Sol gazetesindeki köşesinde, “PYD-ÖSO ittifakı”nın Halep’te yaptıkları üzerine çalakalem yazmayı sürdürüyor, ama ne Halep’te ne Suriye’nin başka bir bölgesinde bir “ittifak” anlaşması var, ne de ikisinin bir arada Esad güçlerine yönelik saldırısı.

İŞÇİ SINIFININ DURUMU
Sürecin başladığı andan itibaren, sosyalistler tarafından yapılan Kürt sorununun çözümünün en çok işçi sınıfı mücadelesinin (sınıf mücadelesi) önünü açacağı, dolayısıyla işçi ve emekçilerin eşit haklar temelinde demokratik bir çözümü için sürece müdahelelerinin son derece önemli olduğu şeklindeki değerlendirme ve alınan tutuma TKP karşı çıkmaktadır. Kemal Okuyan, 5 Nisan tarihli “Düet” başlıklı yazısında, sürece ilişkin düşündüklerini açıklıkla ortaya koyuyor: “Bugünkü sürecin genel çerçevesinin gerici olduğunu, emperyalist planlarla örtüştüğünü ve sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet ettiğini düşünüyorum.”
Sorunu böyle ortaya koyduktan sonra, mantığın götüreceği yer, bu süreçten işçilerin hayrına bir şey çıkmayacağıdır. Nitekim öyle de söylüyorlar. Ancak bu tavır, ne kadar kesin bir yargı içerse ve ne kadar keskin gözükse de, gerçekte, işçileri UKKTH gibi hayati bir konuda edilgen kılan ve siyaset dışına iten bir öz taşımaktadır. İşçi sınıfı, bigane kaldığı durumda, çözümü doğal olarak burjuvaziye bırakmış olacaktır. Bu durumun Okuyan da farkındadır ve işin içinden, işçi sınıfının yerine “sosyalistleri” geçirerek çıkma çabasındadır: “Bugün Türkiye’de Kürt halkının AKP iktidarıyla muhatap olmasının sorumluluğu Türkiye sosyalist hareketindedir. Kardeşliği ve birlikteliği ancak Türkiye’de ağırlık sahibi bir sol örebilirdi. Olmadı. Dolayısıyla bugün bir noktaya geldik. ‘Duralım, bekleyelim’ diyenler, Türkiye’nin emekçilerine de, Kürt halkına da bir kez daha kötülük edecek…”
“Doğru söze ne denir” demek isterdik, ama, gelgelelim Okuyan sürece karşı harekete geçme çağrısı yapıyor. Oybsa, ulusal sorun karşısında işçi sınıfının tutumunu Marx İrlanda sorununu ele alırken açıklıkla ortaya koyar. Enternasyonal’in Genel Konseyi’nde, 10 Aralık 1869’da, Marx, İrlanda üzerine görüşlerini şöyle açıklamıştır: “… İrlanda ile bugünkü ilişkilere son vermek, İngiliz işçi sınıfının doğrudan mutlak çıkarı gereğidir. … İrlanda’daki rejimi İngiliz işçi sınıfının gelişip güçlenmesi ile devirmenin olanaklı olduğuna uzun süre inandım. Daima bu görüşü savundum. Derinlemesine inceleme, şimdi beni bunun tam tersine ikna etti…. İrlanda’dan kurtulmadığı sürece İngiliz işçi sınıfı asla herhangi bir başarı gösteremeyecektir…. İngiltere’de İngiliz gericiliğinin kökleri… İrlanda’nın boyunduruk altında tutulmasında yatmaktadır.”
Görüldüğü gibi, başlangıçta Marx ezen ulusun işçi sınıfının ezilen ulusu kurtaracağına inanmıştır. Fakat olayların gelişimi, İngiliz işçi sınıfını liberallerin etkisi altına iterek, kendi sınıf mevzisinden uzaklaştırmış, buna karşın İrlanda burjuva kurtuluş hareketi giderek devrimcileşmiştir. Bu olan bitenden, pratik hayattan ders çıkartan Marx, İngiliz işçilerinin İrlanda’dan (ulusal sorundan) kurtulmadığı sürece başarı sağlayamayacağını, dahası kendi sınıf mevzisinden kayarak burjuva siyasetin etkisi altına gireceği uyarısını yapmıştır. Nitekim tarih, İrlanda sorununda Marx’ı haklı çıkartmıştır. Türkiye işçi hareketinin sermaye ve burjuvazi tarafından etnik, mezhepsel temelde uğratıldığı bölünmüşlük göz önüne alındığında, Kürt sorununun çözümünün sınıf mücadelesinin geleceği bakımından hayati önemi bir kere daha görülecektir. Bu nedenle, Marx’ın İrlanda ulusal hareketiyle İngiliz işçi sınıfı ilişkisi üzerine söylediklerine paralel olarak, işçi sınıfı ve emekçiler, sürece ezilen ulustan yana taraf olarak katılmak durumundadır.
TKP, Kürt sorununa ulusalcılığın etkisi altında yaklaştığı için, UKKTH noktasında İP’in zeminine doğru savrulmaktadır. TKP’nin, süreci ilişkin bunca laf ettikten ve onca suçlamada bulunduktan sonra, ölmekten ve öldürmekten bitap düşmüş Kürde, “sosyalizm gelene kadar böyle devam et, yoksa karşındayım” demenin dışında, sorunun çözümüne ilişkin pratik bir önerisi yoktur.

SEYREDENLER PARTİSİ
Bu fırtınalı günlerde barış ve demokrasi mücadelesinin bütün yükünü Kürdün üzerine yıkarak, “gemisini sağ salim kıyıya çıkarmak” isteyen ÖDP’ye gelince… ÖDP siyasetinde belirleyici bir yere sahip olan Oğuzhan Müftüoğlu, 24 Mart tarihli “Ne gerisinde, ne karşısında” başlıklı yazısında, sürece ilişkin yaptığı değerlendirmede, “..Kuşkusuz savaş halinin sona ermesi, bu arada Kürtlerin bazı taleplerinin karşılanması ne sorunun gerçek bir çözümü ne de Türkiye’nin demokratikleşmesi anlamına gelecektir. Ancak Türkiye toplumunun bir parçası olarak Kürt halkının kısmen de olsa bazı haklarını kazanarak savaş halinin sona erdirilmesinin, bugüne kadar büyük acılar yaşamış Kürt halkı kadar, ülke siyaseti için de küçümsenemeyecek bir gelişme olduğu ortadadır. Türkiye toplumunun bir parçası olan Kürtlerin kısmen de olsa bazı haklarına kavuşmaları bütün Türkiye halklarının özgürlük mücadelelerinin de önünü açabilecektir….  CHP içindeki ulusalcı eğilimlerle birlikte bazı sol çevreler tarafından sürecin başkanlık sistemi konusundaki bir pazarlık üzerine kurulmuş olmasına dayanan bir muhalefet yürütülüyor. AKP’nin böyle bir hesabı olması elbette mümkün, hatta muhtemeldir. Öcalan tarafından ve Kürt hareketi içinden (farklı fikirlerle birlikte) açıklanmış beyanlar da var. Elbette bu konu Kürt muhalefetin gelecekte Türkiye halklarının özgürlük mücadelelerinin bir parçası olarak mı gelişeceği, egemen sınıf siyasetlerinin çerçevesi içinde mi kalacağı konusunda bir mücadele alanı olacaktır. Ancak bu konu bugünkü sürece karşı çıkmanın bir gerekçesi olamaz.” diyor. Peki sonuç? ÖDP’den beklenen ne? Hele ki,  “…  Elbette bu konu Kürt muhalefetin gelecekte Türkiye halklarının özgürlük mücadelelerinin bir parçası olarak mı gelişeceği, egemen sınıf siyasetlerinin çerçevesi içinde mi kalacağı konusunda bir mücadele alanı olacaktır” dedikten sonra… Yapılması gereken, her halükârda “Kürt muhalefetin gelecekte Türkiye halklarının özgürlük mücadelelerinin bir parçası olarak” gelişmesi için çaba göstermek olmalı, değil mi? Hayır. ÖDP durup seyrediyor. ÖDP çoğulcu parti ve saflarında, seyreder gibi yapıp, arada bir de olsa seyretmeyenler de var, Melih Pekdemir gibi mesela. Pekdemir, 11 Mart 2013 tarihli “Hem barış hem özgürlük” başlıklı yazısında, üstü örtük biçimde Kürtlerin (PKK’nin) barış karşılığında özgürlük mücadelesinden vazgeçeceklerini ima ederek, olası gelişmelere karşı şimdiden pozisyon alıyor: “ … Yani herkes gibi Kürtlerin de arzusu hep özgürlük. Barışı özgürlük için istiyoruz. Zaten hem özgürlük hem kölelik olur mu? Olmaz. Hem barış hem özgürlük? Elbette! Çok ama çok somut konuşmak gerekirse; tarihin şu sıkıştırılmış zaman kesitinde, bir mecburiyet halinde RTE ile Öcalan arasındaki ‘barış’ ihtimali RTE’nin sivil diktasıyla tamamına erdiğinde, ne denilecek? …Öyle kalleşçe bir ‘çözüm’ dayatılıyor ki, AKP tercihi bir ‘barışı’ seçince özgürlüğü terk ediyorsun, özgürlükte ısrar edince ‘barış imkânı elden kaçacak’ diyorlar.”
Pekdemir, yazısında, tezlerini güçlendirmek için, sonunda her iki “kahraman”ın da öldüğü sonuçsuzluğa gönderme yaptığı “Sophie’nin seçimi” filmi metaforunu kullanıyor. Eh, Melih Pekdemir, lafı dolandıracağına, hepimizin anlayacağı şekilde “Deve” meteforunu kullansaydın ya. Hani deveye sormuşlar, “inişi mi, yoksa yokuşu mu seversin” diye. Deve ne demiş: “Şunun düzü yok mu?” Var elbette, hem barış, hem özgürlük, aynı anda.. Pekdemir’in yazısında vurguladığı gibi. Ama bunun için mücadele etmek gerekir, değil mi? Lafın ucu buraya geldiğinde, Pekdemir de araziye uyup, seyre dalıyor. Hiç şüphe yoktur ki, bu seyre dalışın üstünü kazıdığımızda, altından ÖDP’nin UKKTH ilişkin ulusalcı bakışı çıkacaktır. ÖDP’nin Kürt sorununa ve Kürt siyasi hareketine mesafeli yaklaşımı da evvelemirde buradan kaynaklıdır.
Yeni müzakere süreci, UKKTH noktasında, Türkiye sol hareketi için bir turnusol vazivesi görmüştür.

1 Mayıs’a giderken…

Türkiye işçi sınıfı, ekonomik, sosyal ve siyasal planda işçilerin ve emekçi halkın yaşamını derinden etkileyen gelişmelerin yaşandığı bir dönemde 1 Mayıs’ı kutlamaya hazırlanıyor.
Yaklaşık 200 bin işçiyi kapsayan metal sektöründe TİS görüşmeleri patronların dayatmaları sonucu tıkanmış bulunuyor. Benzer bir durum Çaykur ve THY işletmelerinde yürüyen TİS görüşmelerinde de karşımıza çıkmakta. Yeni çıkarılan 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu işçi hareketi ve sendikal hareketin birikmiş sorunlarını çözmek bir yana varolan sorunların yanına yenilerini eklemiş durumda. Düşük ücret dayatmaları, ağır çalışma koşulları ve çoğu sendikal örgütlenme nedeniyle gerçekleşen işçi kıyımına karşı gelişen direniş ve eylemlerin ardı arkası kesilmiyor.
Esnek çalışma ve taşeronlaştırmanın yaygınlaşması, iş güvencesi talebinin işçi hareketi ve sendikal hareketin mücadele gündeminin ilk sıralarına taşınmasını da beraberinde getirdi. Genel Maden İşçileri Sendikası’nın (GMİS) Zonguldak’ta taşeronlaştırmaya karşı düzenlediği mitingi, Sendikal Güçbirliği Platformu (SGBP)nin Lüleburgaz’da düzenlediği miting takip etti. Esnek çalışma ve taşeronlaşmanın yaygınlaşmasının bir sonucu da, işçi sağlığı ve iş güvenliği cephesinde karşımıza çıkıyor. İş kazaları/cinayetlerinde Türkiye dünyada ikinci, Avrupa’da ise ilk sırada bulunuyor. PTT’nin özelleştirilmesine ilişkin kanun tasarısı, iş kolunda örgütlü sendikaların çağrısıyla gerçekleşen grev sonrası, Meclis gündeminden düşürülerek, yeniden görüşülmek üzere Meclis alt komisyonuna geri gönderildi. PTT emekçilerinin bu eylemi, Hükümet’in 2013 yılına ilişkin özelleştirme planına denebilirse ilk darbeyi indirmiş durumda. Kamu emekçilerinin iş güvencesi ve özlük haklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen yasa tasarısı Demokles’in kılıcı gibi kamu emekçilerinin başı üzerinde sallanmaya devam ediyor. Elektrik, doğalgaz ve akaryakıta (benzin-mazota) yapılan zamların otomatikman gıda başta olmak üzere temel tüketim maddelerine yansıması sonucu emekçilerin alım gücü eriyor, yoksulluk derinleşiyor.
İktisadi ve sosyal alanda bu gelişmeler yaşanırken, Kürt sorununda yeni bir görüşme ve müzakere süreci başlamış bulunuyor. A. Öcalan’ın Diyarbakır Newroz’unda okunan mesajı Kürt sorununda yeni bir döneme girildiğinin ilanı oldu.
Obama’nın hamiliğinde İsrail’in Türkiye’den özür dilemesiyle, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki “hasar” onarıldı. Bu durumun bölgede (Ortadoğu) ne gibi yeni gelişmelere yol açacağı ise, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun özür gerekçesi olarak Suriye’deki gelişmeleri göstermesinden belli olmaktadır. 2013 1 Mayıs çalışmalarına/kutlamalarına içeriğini veren özetle vurgulanan bu gelişmeler ve olgular olacaktır.

İŞÇİ HAREKETİ
Sermaye ve Hükümet’in bir bölümü yukarıda aktarılan saldırıları karşısında, işçi sınıfı ve sendikalar, hali hazırda saldırıları püskürtecek birleşik bir karşı koyuşu örgütleyebilmiş değil. Bu durumun yaşanmasında ve bunun bir sonucu olarak  saldırıların bu ölçüde pervasızlaşmasında sendika bürokrasisinin işbirlikçi tutumunun payının hayli büyük olduğunu belirtmek gerekir. Türk-İş ve DİSK’te olağanüstü kongrelerin gündeme gelmiş olmasının başlıca nedeni olarak da yine bu durumu görmek gerekir. Zonguldak ve Lüleburgaz Mitingleri, PTT emekçilerinin uyarı grevi işçi hareketi ve sendikal harekette sermaye ve Hükümet’in saldırıları karşısında birleşme ve ortak bir mücadele örgütleme eğilimlerinin güçlendiğine işaret eden gelişmeler olmakla birlikte, işçi hareketi ve sendikal hareket mevzi (işyeri-havza) mücadelelerle karakterize bir dönemden geçmektedir. Ücretlerin yükseltilmesi, ağır çalışma koşullarının düzeltilmesi, iş güvencesi, sendikal örgütlenme gibi taleplerle gerçekleşen grev, direniş ve eylemlerin önemli bir bölümü örgütsüz genç işçi kuşakları tarafından örgütlenirken, sendikal örgütlülüğün bulunduğu yerlerin çoğunda da sendika yönetimlerine rağmen işçiler eyleme geçmektedirler.
Bolu’da deri işçilerinin ayağa kalkması, Adana’da yüzlerce genç saya işçisinin hakları için eyleme geçmesi, Kayseri’de CEHA işçilerinin patronun tüm baskı ve sindirme girişimine rağmen örgütlülükte ısrar etmesi, Konya’da yüzlerce işçinin Petrol İş’te örgütlenmesi, Mersin Liman işçilerinin inatla örgütlenmeleri ve saldırılar karşısında tek yürek olmaları, Mersin soda-cam işçilerinin grevinin başarıyla sonuçlanması, Eskişehir’de büyük tekstil işletmeleri ile metal fabrikalarındaki örgütlenme girişimleri, Denizli ve Uşak gibi illerde patron saldırıları karşısında aylardır direnen işçiler, Samsun’da sendikal bürokrasinin engelleyemediği Eti Bakır işçilerinin grevleri, taşeron uygulamalarına karşı birçok ilde sağlık işçilerinin eylemleri, Trakya’da Daiyang işçilerinin grev kırıcılarına karşı direnişi, Çorum’da tekstil işçisi kadınların alacakları için iş durdurmaları, Dersim ve Elazığ’da taşeron işçilerinin örgütlenmesi, Zonguldak maden işçilerinin taşeronlaşmaya karşı yıllar sonra ayağa kalkmaları, İzmit ve Gebze’de sendikalaşma adına birçok işletmede yaşanan direnişler, eylemler, İstanbul’da İsmaco’da işten atmalara karşı direniş çadırının kurulması, Rimaks işçilerinin sendika bürokrasisine rağmen işe geri alınmalarıyla sonuçlanan direnişi, Yurtiçi Kargo ve DHL işçilerinin sendikal örgütlenmede ısrarı ve direnişleri, İzmir Billur Tuz, Savranoğlu, Schnider, Belediye işçilerinin mücadeleci bir çizgi üzerinden attıkları adımlar, Diyarbakır’da tuğla işçilerinin sendikalaşma çabaları, Antep tekstil işçilerinin 10 gün süren ve bir işyeri ile başlayıp 10 işyerini de içine alarak genişleyen binlerce işçinin katıldığı direnişi, Adıyaman’da valilik ve polis müdahalelerine rağmen sendikal haklarından vazgeçmeyen Güçlü Tekstil işçilerinin direnişi ve uzun yıllardır toplu sözleşmelerde satışa gelerek biriken öfkelerinin sendikal bürokrasiye de yönelerek patlaması sonucu başta Bursa’da olmak üzere BOSCH, RENAULT ve Arçelik işçilerinin yürüyüşler ve iş durdurmalar ile güçlerini göstermeleri… son bir yıldaki bu kategoriden sayabileceğimiz işçi eylemleridir. Bu eylemlerin, direnişlerin büyük ölçüde lokal kalması ve tüm toplum kesimlerini de içine alarak genişleyememesi, yukarıda değindiğimiz gibi işçi hareketinin en temel sorunudur.
Bu yüzdendir ki, sermaye ve Hükümet’in saldırıları karşısında birleşik bir mücadele hattına olan ihtiyaç ve bunun nasıl sağlanacağının fabrikalarda işçiler arasında tartışmaya açılması, 1 Mayıs çalışmalarının en temel yönlerinden birini oluşturmaktadır. Bu tartışılmalarda cevap bulması gereken sorunlardan biri de, diğer bütün sorunlara analık eden sendikaların –bürokrasinin tasallutundan kurtarılarak– mücadeleci temelde yeniden inşaası sorunudur.
Sınıf partisinin işçi hareketi ve sendikal hareketin gündemine çözüm bekleyen pratik bir sorun olarak getirdiği sendikaların mücadeleci temelde dönüşümü sorunu, bugün sınıfın en yakıcı sorunu durumundadır. İstanbul, İzmir, Adana, Gaziantep, Gebze, Bursa gibi başlıca sanayi merkezlerinde ileri işçiler ve mücadeleci sendikacılar tarafından örgütlenen İşçi Kurultayları’nın ana gündemlerinden birisini bu sorunun oluşturması, bu ihtiyacın sınıfın genç ve mücadeleci kesimleri tarafından benimsenip sahiplenildiğini göstermektedir.
İzmir, Adana, Eskişehir gibi illerde oluşan Sendikal Birlikler, bu çalışmaların giderek örgütsel bir temel kazanmaya doğru ilerlediğini göstermektedir. İşçi hareketi içindeki bu yönlü çalışmalar, sendika merkezlerini cesaretlendiren bir rol de oynamaktadır.
Türk-İş bünyesinde muhalefet odağı olarak tanımlanabilecek Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) bu çerçevede değerlendirilebilir. SGBP, bir yandan tabandan gelişen bu dinamik çalışma ve oluşumlardan olumlu yönde etkilenmekte ve fakat diğer yandan geleneksel sendikal çizgiden köklü bir kopuşu gerçekleştiremediği için de işçiler nezdinde ilk ortaya çıktığı dönemde yarattığı etkiyi/beklentiyi giderek kaybetmektedir. Bu nedenle, 1 Mayıs 2013’te sermayenin saldırılarına karşı işçilerin birliğini sağlamak işinin sorumluluğu ne sendika bürokrasisine, ne de tereddütlerle “ilerlemek” isteyen SGBP’ye bırakılamaz; sorumluluk, öncelikle sendikal birlikler ve işçi kurultayları biçiminde birleşmiş ileri işçilere ve mücadeleci sendikacılara düşmektedir. Bu oluşumlar, işçi kitleleri arasında gerekli çalışmayı örgütledikleri oranda SGBP’nin de Türk-İş bürokrasisine karşı daha cesaretli tavır alabileceğini ve bu bağlamda 1 Mayıs kutlamalarında olumlu bir rol oynayacağını görmelidir.

BARIŞ VE DEMOKRASİ
Kürt sorununda başlayan yeni görüşme ve müzakere süreci barış ve demokrasi tartışmalarını da beraberinde getirdi. Egemenler Kürt sorununu çözümsüz bırakarak, bu çözümsüzlüğü, yıllar boyunca, işçi ve emekçileri bölmenin bir aracına dönüştürdü. Bu bakımdan, Kürt halkının yanı sıra, sorunun çözümsüz kalmasından en çok zararı işçi sınıfı gördü. Kürt sorunundan kaynaklanan baskı ve terör dolaysızca demokrasi ve özgürlükleri de baskı altına aldı. Kürt sorununun eşit haklar temelinde çözüme kavuşması, gerçek bir demokrasinin kurulmasının temel ön koşullarından biri durumundadır. Bu yüzden demokrasi ve özgürlüklere en çok ihtiyaç duyan sınıf olarak işçi sınıfı, Kürt sorununun çözümü için yeni görüşme ve müzakere sürecine müdahil olmak durumundadır. Sürece ilişkin sendikalardan yapılan açıklamalar, konuya duyarlı birkaç sendikayı dışta tutarsak, “akan kan duracaksa, çözülsün de nasıl çözülürse, çözülsün” noktasındadır. Bu edilgen ve aynı zamanda mevcut statüko karşısında  “tarafsız” yaklaşım işçi sınıfının tutumu olamaz. İşçi sınıfı tam hak eşitliğinin Kürt sorununun demokratik bir çözüme kavuşmasında mihenk taşı olduğu gerçeğinden hareketle, iradesini, sorunun demokratik halkçı tarzda çözümünden yana ortaya koymak durumundadır. Bu tutum Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını savunmanın zorunlu bir gereğidir de, aynı zamanda. 1 Mayıs çalışmalarında ve alanlarda bu yalın gerçek güçlü bir biçimde ortaya konulduğu ölçüde, 2013 1 Mayıs’ı, barışa, demokrasiye ve halkların kardeşliğine ve kuşkusuz sosyalizmin önünün açılmasına hizmet eden bir gün olacaktır.
Denebilirse, 1 Mayıs’a giderken ülkemizde barış rüzgarları eserken, Ortadoğu’da ise tersine savaş bulutları kümelenmektedir. Savaş rüzgarları estirenlerin başında ise, Türkiye gerici egemenleri gelmektedir. İstanbul’da Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenen toplantıyla Suriye muhalefetine “hükümet” kurdurulurken; muhaliflerin silahlandırılması, İngiltere, Fransa başta olmak üzere Batılı emperyalist güçler tarafından açıktan savunulmakta, hatta bir yandan silah sevkiyatına başlanmış bulunmaktadır. Ortadoğu’da verdiği hegemonya savaşında Rusya, Çin, İran karşısında kendi cephesindeki gevşemeleri giderecek hamleleri peş peşe yapan ABD, bu bağlamda, bölgedeki iki temel stratejik müttefiki durumundaki İsrail ve Türkiye arasındaki “sorunlar”ı İsrail’in Türkiye’den özür dilemesi suretiyle ortadan kaldırmış bulunuyor. İsrail Başbakanı Netanyahu, neden şimdi özür dilendiğine ilişkin soruya verdiği yanıtta temel gerekçe olarak Suriye’deki gelişmeleri göstermiştir. Bu yanıt, hiçbir yoruma yer bırakmayacak biçimde önümüzdeki günlerde İsrail ile Türkiye’nin el ele vererek bölgede oynayacağı gerici role işaret etmektedir. Bölgede asıl hedefin İran olduğu gerçeğinden hareket edersek, bu gelişmeyle birlikte İran’a yönelik kuşatma ve tehdidin her an bir vakıaya dönüşme ihtimali artmıştır. İsrail’in özür dilemesinin ardından Türkiye’yi ABD emperyalizminin savaş arabasına bağlayan iplerdeki gevşeme sıkılaştırılmış, mızrağın ucu biraz daha sivriltilmiştir. İsrail ile ilişkilerdeki yaşanan bu gelişme Türkiye egemenlerinin yeni Osmanlıcı damarlarını bir kere daha kabartmış, “bölgesel güç” olma hayallerini kışkırtan bir etkide bulunmuştur. Nitekim Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi “özür” sonrası Suriye’ye ilişkin pes perdeden konuşmaya yeniden başlamışlardır. Savaş ağalarının ve silahların konuşmaya başladığı yerde demokrasi ve özgürlük taleplerinin bastırıldığını tarih defalarca kanıtlamıştır. Emperyalizm, demokrasinin inkarı olarak siyasi gericiliktir ve elinin uzandığı her yere bu gericiliği taşır. Nitekim, bölge gericilikleri, varlıklarının dayanağını ABD emperyalizmin Ortadoğu’da ki varlığından almaktadır. Emperyalizmin varlığı son bulmadan bölgede demokrasinin filizlenmesi neredeyse imkansız hale gelmiştir.
İşçi sınıfı, barış ve demokrasinin en tutarlı temsilcisi olarak, ABD emperyalizminin çıkarları uğruna ülkemizin gerici egemen sınıflar ve onun hükümeti (AKP Hükümeti) eliyle savaş bataklığına sürüklenmesine seyirci kalamaz. AKP Hükümeti’nin Ortadoğu’da izlediği dış politikanın ülkemizin ve halkımızın başına ne gibi belalar getireceği işçi ve emekçiler arasında iyi anlaşılmalı; işçi ve emekçiler savaşa karşı barış ve demokrasi bayraklarını 1 Mayıs alanlarında yükselterek, gericiliğe hak ettiği cevabı vermelidir.
İşçi sınıfı mücadelesinin siyasal alana genişlemesi zorunluluğu bu olgulara bakılarak daha iyi anlaşılabilir. Örneğin dış politikada, özellikle Suriye konusundaki açmazlar, ABD’nin ileri karakolu olmak için atılan adımlar ile ülkenin içinde bulunduğu iktisadi sıkıntılar arasındaki ilişki, içerde ve dışarıda savaşa harcanan paraların kimin cebinden çıktığı ve hükümetin buradaki sınıfsal tercihinin ne olduğu doğru bir biçimde anlatıldığında, işçi ve emekçilerin savaşa karşı barış ve demokrasinin kazanılması için mücadeleyi seçtikleri/seçecekleri bir sır olmasa gerek.

EZİLENLERİN İTTİFAKI
Çeyrek yüz yıldır uygulanan neoliberal politikalar, kapitalist sömürü ve yağma, işbaşına gelen burjuva hükümetleri, bir avuç tuzu kuru patron ve parababalarının dışındaki bütün sınıf ve kesimlere saldırmaya yöneltmiştir. Bu politikaları en gözü kara biçimde uygulayan hükümet, hakkını teslim edelim, AKP Hükümeti olmuştur. Yapısal uyum politikaları adı altında tarım göçertilirken, ekonominin uluslararası tekellerin yağmasına açılması küçük üretici, esnaf ve dükkan sahiplerini iflasa sürüklemiştir. Kentsel dönüşüm adı altında emekçilerin barınma hakları ellerinden alınırken, HES, nükleer santral yapımı, maden arama ve taş ocakları açma gibi nedenlerle yoksul köylülüğün üretim ve yaşam alanları kâr hırsı uğruna talan edilmektedir. Muhafazakar demokrat olduğunu her fırsatta vurgulayan AKP Hükümeti döneminde, kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet oranlarında rekor artışlar olurken, kadınların işgücüne katılım oranları sürekli düşmekte, buna karşı kadın emeği üzerindeki sömürü artmaktadır. Eğitimin fiilen paralı hale gelmesi, zorunlu eğitime tabi olmasına karşın ilk ve ortaöğretim çağındaki onbinlerce çocuğu eğitim hakkından mahrum hale getirmiştir. Üniversiteler, binlerce liraya malolan dershane tedrisatından geçmeden girilemez hale gelmiş, üniversite, emekçi çocukları için bir hayal olmuştur. Genç nüfus arasındaki işsizlik oranları gerçek rakamlarla %30’lar seviyesindedir. Burjuva kapitalist sistem gençliği işsizlik ve eğitimsizliğe mahkum ederek geleceğini şimdiden ellerinden almaktadır. Eğitim ve bilim yuvalarına yönelen saldırılardan biri de, buraları halkın yararına olması gereken işlevinden arındırarak, tümüyle sermayenin hizmetine koşmak için devreye sokulmuştur. 4+4+4 yasası ve “YÖK reformu”, bu saldırıların en rafine örneklerini oluşturmaktadır. Siyasi iktidar, bu perva tanımaz saldırılara karşı en küçük bir muhalefete dahi tahammül göstermemektedir. İşçilerin, emekçilerin, gençliğin, kır ve kent yoksullarının, Kürt halkının hak arama eylemleri şiddetle bastırılırken, hükümeti eleştirdi diye köşe yazarları gazete patronları tarafından kapıya konuluyor, akademisyenler soruşturmalara uğratılıp kürsüleri ellerinden alınıyor. Bu tablo, bütün bu sınıf ve kesimleri geleceğini işçi sınıfıyla birleştirmeye yönelten olgu ve olayları somut biçimde ortaya koymaktadır. 1 Mayıs’ta işçi sınıfı bu sınıf ve kesimlerin taleplerini sahiplendiği oranda bu güçlerle birleşme ve buradan hareketle sermaye ve burjuva gericiliğe karşı tüm ezilen sınıf ve kesimlerin sözcülüğünü (önderliğini) yapma imkanına sahip olacaktır. İktisadi, sosyal ve siyasal planda iç ve dış tüm gelişmeler, işçi sınıfını bu rolünü oynamaya davet etmektedir. Sınıf bilinçli işçiler, mücadeleci sendikacılar 1 Mayıs çalışmalarını bu durumun farkında olarak örgütlediklerinde, 2013 1 Mayıs’ı tarihsel anlam ve özüne uygun olarak gerçekleşecektir.
İş, barış ve özgürlük için işçi sınıfının bütün emekçi katmanlar ve ezilen ulus ve mezhepler gibi bütün ezilen kategorilerle ittifakını sağlamak üzere daha fazla çaba bu 1 Mayıs’ın temel bir yönü olmalıdır.

Birinci yılında Arap halk ayaklanmaları ve TKP’nin “devrim” anlayışı

Tunus’lu üniversite mezunu işsiz genç Mohamed Bouazzi’nin seyyar satıcılık yaptığı tezgahına el konulmasını protesto etmek için bedenini ateşe veren kibriti çaktığında takvim yaprakları Aralık 2010’u gösteriyordu. Çaktığı kibritin yalnızca genç bedenini değil, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya bütün bir Arap coğrafyasını da tutuşturup yangın yerine çevireceğini olasıdır ki Bouazzi’nin kendisi de hiç aklına getirmemişti.

Çakılan bu kibrit, o ana kadar oryantalist bakış açısına sahip olanlarca, bırakalım hak ve özgürlükleri için başkaldırmayı, “itiraz edemeyecek kadar uyuşuk” olmakla suçlanan Arap halkları için kelimenin tam anlamıyla bir işaret fişeği oldu. On yıllar boyu diktatörlük rejimlerince baskı altında tutulan halk kitleleri on binler, yüz binler halinde sokaklara aktılar, iş, ekmek, özgürlük talepleriyle meydanları doldurdular.

“Dingin” görünen Arap çöllerinde artık kum fırtınaları esiyordu. Şiddeti kasırga boyutuna varan bu fırtına sonucudur ki, yıkılmaz görünen diktatörlük rejimleri kumdan şatolar gibi ardı ardına çökmeye başladı.

Ayaklanmaların ve halk hareketlerinin üstünden bir yıl geçti. Gelinen noktada, emperyalistlerin sürece müdahalesini, dahası bu müdahalelerin sonucunda belli mevziler kazanmış olmalarını, Arap halklarının devrimci toplumsal uyanışının sona erdiğinin bir göstergesi olarak kabul etmek mümkün değildir.

Halk kitleleri taleplerinden vazgeçmeyeceklerini, “devrimlerinin çalınmasına izin vermeyeceklerini” grev, genel grev ve sokak hareketlerine yönelerek her vesileyle ortaya koyuyorlar. Bu durumun son ve en çarpıcı örneği, Hüsnü Mübarek’in, devrilmesinin yıldönümünde Mısırlı işçilerin ve sendikaların askeri konseyin iktidarı sivillere devretmesini talep ederek genel grev ilan etmeleridir. On binler Tahrir meydanında ve bakanlıkların önünde gösteriler düzenleyerek eski rejimin makyajlanarak sürdürülme girişimlerine izin vermeyeceklerini belirtmişlerdir. Benzer, gösteri ve eylemler ayaklanmaların yıl dönümünde hemen bütün ülkelerde yaşanmaktadır.

Kısacası, yukarıda da vurgulandığı gibi, Arap işçileri, emekçileri ve halkları bakımından süreç tamamlanmış değil, mücadele yeni biçimlere bürünerek devam ediyor. Gerek dünyada, gerekse de ülkemizde Arap ayaklanmaları ve halk hareketleri üzerine değerlendirmeler sürüyor. Yazımızın konusunu, ülkemiz sol hareketindeki değerlendirmeler oluşturuyor.

 

SÜRECİN NİTELİĞİ

Bu çerçevede, ÖDP’nin alışılagelen orta yolcu tutumunu (dipnot1) bir yana bıraktığımızda, ülkemiz sol hareketinde Arap ayaklanmalarına ilişkin en olumsuz değerlendirmeler TKP tarafından yapılmıştır. Yaşananları Arap halkı ve emekçilerinin neoliberal emperyalist saldırganlığa ve işbirlikçi gerici diktatörlüklere karşı devrimci bir eylemi olarak gören değerlendirmelere Türkiye Komünist Partisi (TKP) şiddetle karşı çıkmaktadır. Üstelik ÖDP gibi sürecin sonucunu beklemek gibi bir düşüncesi de yoktur.

… Komünistlerin emperyalistlerin yaptıklarına hazırlıklı olması, hatalardan kaçınması ve tehlikeli bir hattı takip etmekte ısrar edenlerle ayrışması gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum.

Bahsettiğim süreç, bir süreliğine Arap ülkelerine kaymıştır. TKP, Arap işçilerin haklı mücadelelerine saygı duysa da, uluslararası kapitalin bölgede kanlı bir planı uygulamaya koyduğunu başından beri açıkça ilan etmiştir. Dostlarını ve halkı Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki gelişmelerin hiçbir şekilde devrimci olmadığı gerçeği konusunda uyarmıştır.” (dipnot2)

Görüldüğü gibi, TKP, Arap işçilerinin ve halklarının haklı ve meşru talepler temelinde verdiği mücadeleye saygı duyduğunu belirtmesine karşın, son noktada bu hareketleri/mücadeleleri emperyalistlerin baştan sona planladıkları bir sürecin figüranları olarak görmektedir. Peki, ama TKP Arap işçilerinin mücadelesini meşru ve haklı görmekteyken sürece niye karşı çıkmaktadır? Sorunun yanıtı TKP’nin “devrim anlayışı”nda yatmaktadır.

… Ancak, sevgili yoldaşlar, bizler Leninistiz; ‘devrim’ dediğimizde, Leninizmin ilkelerini ve bu ilkeler ışığında başarılmış büyük Ekim Devrimi’ni kendimize rehber alırız. Marksist-Leninistler, sadece meşru ve haklı bir temel üzerinde gelişiyor diye bir halk ayaklanmasının devrimci karaktere sahip olması için yeterli olmadığı önermesi üzerinde hareket eder. Marksist-Leninist anlamda bir devrim siyasi iktidarın bir toplumsal sınıfın ellerinden diğerine geçmesidir.

Şimdi şunu soralım: halk ayaklanmalarının vuku bulduğu hangi ülkede böylesi bir siyasi iktidar değişimi gözlemliyoruz ya da bunların hangisinde böylesi bir değişim ufukta görünüyor diyebiliriz?

…Yoldaşlar, bu ideolojik saldırının hedefini görmek amacıyla Marksist-Leninist devrim teorisinin ayrıntılarına girmemize gerek yok. Devrim teorimizin sadece iki hususunu hatırlamalıyız: Birincisi, her devrim tarihte bir kopuştur. Belirli gelişmeleri tarihte bir kopuş olarak karakterize etmek için, ya Ekim Devrimi’nde olduğu gibi siyasi iktidarın başka bir sınıf tarafından ele geçirilmesini ya da 1848 Devrimleri’nde gördüğümüz gibi sınıf mücadelesi sayesinde siyasi iktidarı elinde bulunduran toplumsal sınıfların tarihsel rolleri ve karşılıklı ilişkileri bakımından büyük bir dönüşümü görmek zorundayız… (Dipnot3)

Anlaşılan o ki, TKP, eğer sosyal devrim gerçekleşmemişse, bir başka ifadeyle siyasal devrimler sosyal devrim ile tamamlanmamışsa “dünya yıkılsa” devrim olarak görmüyor. Bu mantıkla, siyasi iktidarı Çarlığın elinden alan, ancak üretim ve sınıf ilişkilerinde köklü bir değişikliğe yol açmayan 1917 Şubat Devrimi’ni, benzer şekilde Çarlık tarafından bastırılmış 1905 devrimini; bu burjuva demokratik karakterdeki devrimleri devrim olarak nitelememek gerekir! Hele Şah Rıza Pehlevi diktatörlüğüne karşı Humeyniciler, burjuva liberaller, küçük burjuva radikalleri ve komünistlerin birlikte gerçekleştirdikleri İran Devrimi’nin ya da 1908 Jöntürk Devrimi’nin sözünün bile edilmemesi gerekir.

Ancak, TKP ile asıl tartışma, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu içine alan coğrafyada gerçekleşen Arap ayaklanmalarının bir devrim olarak nitelenip nitelenmemesi üzerinde değil, gerçekleştiği sürecin niteliğine ilişkin çıkmaktadır. TKP gelişmelerin zinhar devrimci bir yön içermediğini öne sürmekte, gerçekleşen ayaklanmaları ve halk hareketlerini, emperyalistlerin bölgeye ilişkin kanlı planlarının gerçekleşme zemini olarak ifade etmektedir. TKP olan biteni emperyalistlerin bir “toplum mühendisliği”nin ürünü olarak görmekte, fakat bunu açıktan söylememekte, lafı dolaştırmaktadır. Sınıf mücadeleleri tarihini bilenler açısından Arap coğrafyası bütününde ezilen ve sömürülen sınıf ve tabakalardan milyonların eylemi olarak ortaya çıkmış bu harekete yapılacak en büyük bühtan herhalde bu hareketin bir toplum mühendisliği işi olduğunu söylemek olurdu. Gelin görün ki, TKP’nin bir parça utangaçça da olsa yaptığı budur.

TKP, herhangi bir konuda bir sav ileri sürerken “Marksist-Leninist kimliği”ne özel olarak vurgu yapmayı adeta alışkanlık haline getirmiştir. Arap ayaklanmalarına ilişkin değerlendirmeler yaparken de aynı tavrını sürdürmektedir. Madem öyle, biz de bu çerçevede, Marx ve Lenin’in devrim ve devrimci durum üzerine söylediklerine bakalım. Bilindiği gibi, devrimci durum tespiti asıl olarak Lenin’de formülasyonunu bulmaktadır.

Marx 1848 Devrimi’ni (dipnot4) önceleyen koşulları sayarken, mali aristokrasinin yolsuzluklarını vurgular: “ …Temmuz monarşisi, Fransız ulusal zenginliğinin sömürülmesi için kurulmuş bir anonim ortaklıktan başka bir şey değildi, bu ortaklığın hisseleri, bakanlar, meclisler, 240 000 seçmen ve onların yardakçıları arasında paylaşılmıştı… (…) Mali aristokrasi, yasaları kendi isteğine göre kabul ettirdiği, devlet yönetimini çekip çevirdiği, kurulu bütün kamu güçlerini elinde bulundurduğu, basın yoluyla ve olguların gücüyle kamuoyunu elinde bulundurduğu sürece cafe borgne’ye kadar bütün çevrelerde aynı ahlak bozukluğu, aynı hayasız sahtekarlık, üreterek değil de başkasının elindekini kurnazlıkla ele geçirerek aynı havadan zengin olma susuzluğu doğuyordu.” (dipnot 5) Ve ayaklanmayı olgunlaştıran, devrimi çabuklaştıran dünya çapındaki iki ekonomik olaya dikkat çeker: “… sonunda, dünya çapında iki ekonomik olay, genel bir huzursuzluğun patlak vermesini çabuklaştırdı ve hoşnutsuzluğu ayaklanmaya kadar olgunlaştırdı. 1845 ve 1846 yıllarında görülen patates hastalığı ve kötü ürün alınması halk içinde genel kaynaşmayı artırdı. 1847 yılında yaşamın yeniden pahalılaşması, Kıtanın bütün geri kalan kısmında olduğu gibi Fransa’da da kanlı çatışmalara yol açtı. Bu, mali aristokrasinin utanç verici sefahatleri karşısında, halkın, en basit geçim araçları uğruna savaşımı idi! (…) Devrimin patlak vermesini çabuklaştıran ikinci büyük ekonomik olay, İngiltere’de, ticaret ve sanayi genel bunalımı oldu. (…) Bunalımın yankıları Kıta üzerinde henüz kesilmemişti ki, Şubat devrimi patlak veriyordu.” (dipnot 6)

Arap ülkelerinde patlak veren ayaklanmalara baktığımızda, Marx’ın 1848 Devrimi öncesi Fransa’sı için söylediklerine benzer bir tablo çıkar karşımıza. Gırtlağına kadar yolsuzluk batağına batmış ülkenin zenginliklerini yağmalayan, sefahat içinde yüzen sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen -1848 öncesi Fransa’sından farkı feodal üretime bağlanmış para ve mal ticaretiyle sınırlı olmayan, uluslararası kapitalizme entegre- oligark aileler, halkın en küçük özgürlük arayışını kanla bastıran diktatörlük rejimleri, tarımı göçerten, işsizliği ve sefaleti derinleştiren neoliberal politikaların acımasızca on yıllar boyu uygulanışı ve nihayetinde yoksulluk ve acıyı daha da büyüten bütün bir kapitalist sistemi saran 2008 ekonomik krizi. Tarımın göçertilmesi sonucu aç ve işsiz kalarak taşradan Kahire’ye akan yüz binlerce insanın mezar evlerde yaşamasına yol açan koşullar… Mısır’da, Tunus’ta ekmek isyanları, grevler, genel grevler ve sokak gösterileri, çatışmalar biçiminde yıllardır yürütülen sınıf mücadeleleri ve kitle hareketleri… İşte milyonları ayaklanmaya sevk eden koşullar ve mücadele süreçleri bunlar.

Konuya bir de Lenin’in bakışıyla yaklaşalım. Lenin, bir devrimin olabilmesi için, devrimci bir durumun varlığını zorunlu koşul sayarken, her devrimci durumun devrime yol açmayacağının altını çizer ve devrimci duruma ilişkin görüşlerini özetle şöyle ortaya koyar:

Marksistlere göre, devrim için elverişli bir durum olmaksızın bir devrim olanaksızdır; üstelik her devrimci durum bir devrime yol açmaz. Genel anlamda bir devrim durumunun belirtileri nelerdir? Şu üç ana belirtiyi sıralarsak bizce yanılmış olmayız; 1) egemen sınıflar için, bir değişiklik yapmaksızın egemenliklerini sürdürmek olanaksız hale geldiği zaman: ‘üstteki sınıflar’ arasında şu ya da bu şekilde bir bunalım olduğu zaman; egemen sınıf politikasındaki bu bunalım, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve kırgınlıklarının ortaya dökülmesini sağlayacak bir gedik açtığı zaman; bir devrimin olması için çoğu zaman ‘alttaki sınıfların’ eski biçimde yaşamak ‘istememeleri’ yeterli değildir; ‘üstteki sınıfların da’ eski biçimde ‘yaşayamaz duruma gelmeleri’ gerekir; 2) ezilen sınıfların sıkıntıları ve gereksinimleri dayanılmaz duruma geldiği zaman; 3) yukardaki nedenlerin sonucu olarak, ‘barışta’ soyulmalarına hiç seslerini çıkartmadan katlanan, ama ortalığın karıştığı zamanlarda hem bunalımın yarattığı koşullarla ve hem de bizzat ‘üstteki sınıfların’ bağımsız tarihsel bir eyleme sürüklemeleriyle, yığınların faaliyetinde oldukça büyük bir artış olduğu zaman.

Yalnızca tek tek grupların ve partilerin değil, ayrı sınıfların iradesinden de bağımsız olan bu nesnel değişmeler olmaksızın, genel kural olarak bir devrim olanaksızdır. Bu nesnel değişikliklerin hepsine birden, devrim durumu denilmektedir.

Böyle bir durum Rusya’da 1905’te var olduğu gibi, Batıda bütün devrimci dönemlerde vardı; aynı durum geçen yüzyılın altmışlarında (1860’larda-ç) Almanya’da, 1859-61 ve 1879-80’de Rusya’da var olduğu halde, bu sıralarda hiçbir devrim olmadı. Peki, niçin böyle oldu? Çünkü her devrim durumu (devrimci durum-ss), bir devrime yol açmaz; bir devrim, ancak yukarıda sayılan nesnel değişmelerin yanı sıra öznel bir değişme de olursa, yani bunalımlı dönemlerde bile zorlanmadığı takdirde ‘devrilmeyen’ eski hükümeti yıkacak (ya da uzlaştıracak) güçte bir devrimci sınıfın yığın eylemi yapmaya gücü yetmesi halinde meydana gelir. (Dipnot 7)

Gelin şimdi de, ayaklanma ve kitle hareketleri sonucu tek tek ülkelerdeki ekonomik ve siyasal plandaki değişimlere bir bakalım ve ortaya çıkan tablonun, Lenin’in ortaya koyduğu haliyle devrimci durum ile bağını kurmaya çalışalım. Ancak belirtelim ki, TKP sürecin başından itibaren devrimci bir yön taşımadığı iddiasında bulunduğu için, aşağıda, belirtici olması bakımından bir yıl öncesinin gelişmelerini ele aldık.

 

AYAKLANAN HALK.. DEVRİLEN DİKTATÖRLER…

Tunus: Ülke çapında yaygın protesto gösterileri örgütlendi, kamu binaları işgal edildi, yaygın grevler gerçekleşti. 23 yıldır işbaşında olan Zeynel Abidin bin Ali ve ardından Başbakan Muhammed Gannuşi ülke dışına kaçtı. Siyasi polis teşkilatı dağıtıldı, siyasi mahkumlar serbest bırakıldı ve eski iktidar partisi RCD dağıtıldı.

Mısır: Ülke çapında yaygın protestolar oldu. Yüz binler, Arap ayaklanmalarının simgesi haline gelen Tahrir Meydanı’nı işgal etti. İşçiler ücretlerinin artırılması ve çalışma koşullarının düzeltilmesi talebiyle greve gittiler. Göstericiler kamu binalarını işgal ettiler. Devlet binaları ve polis merkezleri ateşe verildi. Hapishaneler basılarak mahkumlar salıverildi. 30 yıldır devlet başkanı olan Hüsnü Mübarek ve Başbakan Ahmet Şefik istifa etti. Devlet Güvenlik Soruşturma Servisi kapatıldı, iktidar partisi ve parlamento dağıtıldı. Siyasi Polis komutanlarından çok sayıda general görevden alınıp tutuklandı.

Cezayir: 19 yıllık olağanüstü hal uygulamaları kaldırıldı, ekonomik tavizler verildi.

Ürdün: Yaygın halk gösterileri örgütlendi. Kral Abdullah, Başbakan Rıfai’yi ve hükümeti görevden alarak tepkileri yatıştırma yoluna gitti.

Umman: Sultan Kabus bin Seyd El Ebu Seyd gösteriler karşısında geri adım atarak, bazı bakanları görevden aldı. Halka bir dizi ekonomik tavizler vermek zorunda kaldı ve Umman Meclisi’ne yasama yetkisi vermek zorunda kaldı.

Yemen: En yaygın protesto ve çatışmaların yaşandığı ülkelerden biri Yemen’di. Gösteriler sonucu iktidar partisinden pek çok milletvekili istifa etmek zorunda kaldı. Devlet Başkanı Salih dokunulmazlık verilmesi durumunda istifa etmeyi kabul etti. Süre kazanmaya yönelik manevraları reddedildi ve Başkan Salih iktidarı bırakmadan tedavi olmak üzere gittiği Suudi Arabistan’dan dönüp, pazarlıkla çekilerek hükümeti devretti; şimdilerde ABD’de kalmaya devam ediyor.

Fas: Gösterilerin yaygınlaşması karşısında Kral Muhammet halkın yaşamını iyileştirmeye yönelik bir dizi ekonomik taviz vermek zorunda kaldı. Yolsuzlukları önlemek üzere önlemler alınmaya başlandı. Seçimler düzenlendi, parlamento yetkilendirildi.

Bahreyn: Gösteriler Kral’ın “davet” ettiği Suudi Arabistan ve Ürdün askerlerince bastırıldı. Ancak bununla birlikte, Kral Hamad ibn İsaAl Khalifa ekonomik ve siyasal tavizler vermek zorunda kaldı. Bazı bakanlar görevden alınırken, siyasi tutuklular serbest bırakıldı.

Kuveyt: Yaygın gösterilerin olduğu ülkede polisle bedeviler arasında çatışmalar yaşandı. Hükümet istifa etmek zorunda kaldı.

Libya: Emperyalistler doğrudan askeri müdahalede bulundu. Kaddafi rejimi askeri operasyonlarla yıkıldı ve Kaddafi “muhalif güçler” tarafından öldürüldü. Yeni rejimin ne yönde şekilleneceği sorunu henüz çözülebilmiş değil, aşiretler arası kavga ve çekişmeler sürüyor.

Suriye: Libya dışta tutulduğunda emperyalistlerin diğer ülkelere göre daha açıktan müdahale ettiği bir süreci yaşıyor. Suriye’de yekpare bir muhalefetten söz etmek mümkün değil. Kitlesel muhalefet her türlü dış müdahalelere karşı çıkan bir çizgide hareket ederken, muhalefetin bir bölümü (Müslüman Kardeşler) ise dış müdahaleye davetiye çıkartarak işbirlikçi bir çizgide hareket ediyor. Esad rejiminin kısa bir sürede çökeceğini söylemek mümkün değil. Buna karşın, Beşar Esad durumun yeterince farkında ve rejimini ayakta tutabilmek için bir dizi reforma yönelmiş durumda.

Aktarılanlardan da görüleceği gibi, alttaki sınıflar” eskisi gibi yaşamak istemezlerken; “üstteki sınıflar” da eskisi biçimde yaşayamaz hale gelmişlerdir. Bunun sonucunda, “bunalımlı dönemlerde bile zorlanmadığı takdirde ‘devrilmeyen’ diktatörlük rejimleri işçi sınıfı ve ezilen halk kitlelerinin yığın eylemleriyle Tunus ve Mısır’da olduğu gibi yıkılırken, diğer ülkelerde yönetimleri tavizler vererek uzlaşmaya zorlamıştır. Özellikle üst yapıda (dar anlamda siyasal devrim denebilecek) önemli değişimlere yol açan bu gelişmeler Arap coğrafyasında devrimci bir durumun varlığına delalettir. (dipnot8)

Ne ki, on yıllar boyu hüküm sürmüş (Zeynel Abidin bin Ali 23, Hüsnü Mübarek 30 yıl) muktedir diktatörler alaşağı ediliyor, siyasi polis, istihbarat örgütlenmeleri, dayanakları siyasi örgütleri (siyasi partiler) dağıtılıyor, karakollar ateşe veriliyor, cezaevleri basılıp mahkumlar salıveriliyor, hükümetler ve meclisler lağvedilip seçim kararları aldırtılıyor, siyasal özgürlük ve ekonomik haklar için genel grevler örgütleniyor; gelgelelim TKP bütün bu olanlarda devrimci bir yan bulamıyor, bu yüzden gelişmeleri (süreci)devrimci saymıyor, tersine emperyalizmin kanlı planlarına çanak tuttuğunu iddia ediyor. Bu tutum karşısında, insanın, Arap işçi sınıfı ve halklarının TKP’den “devrimci beratı” alabilmeleri için daha ne yapmaları gerekir diye sorası geliyor.

Üçüncü bir yol icat edilmediğine göre, bir şeye ya karşısındır ya da o şeyi destekliyorsundur. Tarafsızlık varolan statükoyu desteklemektir çünkü. Ortada “yesinler bir birlerini” deyip, aralarındaki çelişkilerden yararlanılacak düşman güçler de yok. Bir yanda, emperyalistler ve onların işbirlikçileri ve koruyup kollayıcıları olarak diktatörlük rejimleri, diğer yanda bu gerici cepheye karşı ekmek ve özgürlük talepleriyle ayağa kalkmış halk kitleleri… Sorun bu ölçüde net. Sen kimi destekliyorsun, onu söyle. NeymişLeninistler, sadece meşru ve haklı bir temel üzerinde gelişiyor diye bir halk ayaklanmasının devrimci karaktere sahip olması için yeterli olmadığı önermesi üzerinde hareket eder”miş. Çok güzel! Öyleyse Arap ayaklanmalarının bölgede emperyalizmi güçlendiren mi, yoksa zayıflatan mı bir etkide bulunduğunu söyleyeceksin. TKP kendisini Arap ayaklanmalarının karşısında konumlandırarak, fiilen emperyalistlerin mevzisine düşmüş durumda. Bir de başkalarına “devrimcilik dersi” vermeye kalkıyor.

 

DEMOKRASİ MÜCADELESİ VE SOSYALİZM

TKP Arap ayaklanmalarına verili koşullarda işçi sınıfı, emekçiler ve halkın devrimci görevlerini yerine getirip getirmeme bağlamında değil, doğrudan bir sistem olarak (işçi sınıfının siyasi iktidarı ele geçirmesi yönüyle) sosyalizmi getirip getirmediği bağlamında yaklaşıyor. Bu yüzden, sosyal ve özellikle siyasal cephedeki kazanımlara dudak büküyor; “gelişmelerin hiçbir şekilde devrimci olmadığı tezini asıl olarak herkesin bildiği bir gerçeğe; hareketin kendiliğinden hareket olma yönünün öne çıkmasına ve devrime önderlik edecek özne yokluğuna dayandırıyor. Diyelim ki, özne yok. Bu durumda bir devrimcinin görevi bu mücadeleler içinde özneyi inşa etmek için çalışmak değil midir? Ötesi sınıf mücadelesinden yan çizmek anlamına gelmez mi?

Kaldı ki, Mısır ve pek çok ülke için devrimci özne (sosyalist bir partinin varlığı) açısından durum böyle olmakla birlikte, Tunus’ta devrime önderlik edebilecek devrimci bir programa ve işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri içinde hatırı sayılır bir örgütlenme düzeyine sahip Tunus İşçileri Komünist Partisi vardı. Ancak bu durum, Tunus’ta da -şimdilik kaydıyla da olsa- bugünkünden daha ileri bir sonucun çıkmasını sağlamaya yetmedi. Çünkü, işçi sınıfı ve halkın bilinç ve örgütlülük düzeyi pek çok şeyi koşulluyordu; çünkü, Arap işçi sınıfı Lenin’in ifadesiyle “demokrasi için savaşım okulunda okumaya”, sosyalizm mücadelesinde eğitim görmeye henüz yeni başlamıştı.

TKP’nin Arap ayaklanmaları sürecinde devrimci bir yan görmeyişinin nedeni tam da bu noktada karşımıza çıkıyor. TKP demokrasi mücadelesiyle sosyalist devrim arasındaki ilişkiyi doğru temelde kuramıyor; Lenin’in eleştirdiği üzere, sosyalist devrimi tek bir hareket, bir cephede tek bir muharebe olarak görürken, demokrasi uğruna savaşımın da proletaryanın dikkatini sosyalist devrimden başka yöne çektiğini düşünüyor. Oysa; Sosyalist devrim tek bir hareket, bir cephede tek bir muharebe değil, çetin sınıf savaşlarının yer aldığı bütün bir çağ, tüm cephelerde, yani ekonomi ve siyasetin tüm sorunları üzerine uzun bir muharebeler dizisidir. … Demokrasi uğruna savaşımın, proletaryanın dikkatini, sosyalist devrimden başka yöne çekeceğini, ya da bu devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb. sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine, nasıl ki tam demokrasiyi uygulamayan başarılı sosyalizm olmazsa, aynı şekilde, proletarya, demokrasi uğruna, bütün alanlarda tutarlı bir devrimci savaşım yürütmeden burjuvaziyi yenilgiye uğratamaz.” (Dipnot9)

Lenin’den devam edelim. Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm, demokrasiyi bir hayal haline getirir – ama aynı zamanda kapitalizm, yığınlarda demokratik esinler uyandırır, demokratik kurumlar yaratır, emperyalizmin demokrasiyi yadsıyışıyla demokrasi için yığınsal savaşım arasındaki çatışmayı şiddetlendirir. Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi devrimle devrilebilir; demokratik dönüşümlerle, en ‘ideal’ demokratik dönüşümlerle bile devrilemez. Ne var ki, demokrasi savaşımı okulunda okumamış olan proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip değildir… (Dipnot 10)

Kitlelerin gerçek eğitimi hiçbir zaman, bizzat kitlelerin bağımsız politik ve özellikle de devrimci mücadelesinden ayrı ve onun dışında gerçekleşemez. Sömürülen sınıfı eğiten, güçlerini ölçmesine olanak sağlayan, ufkunu genişleten, yeteneklerini geliştiren, onu aydınlatan, iradesini çelikleştiren ancak mücadeledir..” (Dipnot11)

Lenin, demokrasi için mücadeleyle sosyalizm arasındaki ilişkiyi işte böyle koyuyor. Demokrasi mücadelesi içinde eğitilmeden işçi sınıfının sosyalist devrim yapma yeteneği kazanamayacağını ısrarla vurgulayan Lenin, kitlelerin devrimci mücadele içinde eğitilebileceğini, kendi deneylerinden öğrenerek ilerleyebileceğini söylüyor. Arap işçi sınıfı ve emekçi halkı işte bu süreci yaşıyor ve daha şimdiden (TKP’nin 1848 devrimleri için söylediği ayırdedici yan da dahil olmak üzere) muazzam deneyimler edinmiş bulunuyor.

Mısır ve Tunus’ta İslamcı partilerin (Müslüman Kardeşler, Selefiler) seçimlerin galibi olmaları, TKP’nin “gelişmeler başından beri devrimci değil” tezini haklı çıkarmıyor, tersine sınıf mücadelesinin yeni koşullar altında değişik biçimlere bürünerek sürdüğünü gösterirken; bütün toplumsal sınıfları içine alan altüst oluş dönemlerinde, kim ne kadar örgütlüyse süreçten ancak o ölçüde yaralanabileceği tezini tarihsel olarak bir kere daha deneyimliyor. Neoliberal siyasal İslamcılar, Mısır’da da, Tunus’ta da işçi sınıfı ve devrimci güçlere göre daha örgütlüydüler, geleneksellikten de beslenen dayanakları daha güçlüydü. Müslüman Kardeşler, halkın gözünde yalnızca diktatörlere karşı mücadele yürütenler olarak değil, aynı zamanda anti Amerikancılar olarak da biliniyordu. Dahası, açlıktan kırılan yoksul tabakalara bir dilim ekmek de olsa veren (bizde AKP başta olmak üzere neoliberal İslamcı parti ve örgütlenmelerin yaptıkları erzak yardımları hatırlansın) bir “sosyal dayanışma” örgütü kimliğine sahipti.

Arap ve İslam dünyası, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ çerçevesinde ABD tarafından desteklenen ve ‘ılımlı’ olarak adlandırılan İslamcı güçlerin etkisi altındaydı. Bu güçler, ABD’nin ve Siyonistlerin çıkarlarına dokunmama işaretleri vermişlerdi. Nitekim bizim ülkemizdeki İslamcı güçlerin aynı işaretleri vermelerinden sonra, bunlarla Katar ve Suudi Arabistan arasında anlaşmalar yapıldı, seçim kampanyası sırasında maddi olarak bu ülkeler tarafından finanse edildiler. Bizim öngörmediğimiz bir diğer konu da; İslamcılar ben Ali diktatörlüğü yılları boyunca baskı altına alınmışlardı ve Tunus halkının bir kısmı, seçimlerde bunları, rejimin kurbanı oldukları, özgürlük uğruna hayatlarını kaybettikleri ve hapishanelerde kaldıkları için destekledi. Bir diğer faktör de, İslamcı güçlere sağlanan medya desteği oldu. Basın, yayın organlarında İslamcılar lehine yoğun propaganda yapıldı. Gerici ve burjuva güçlerin hizmetindeki kara para oyların satın alınmasında kullanıldı. Bilinç seviyesi düşük olan kitleler, partilerin programlarına değil, ama vaatlere oy verdiler…(…) Tunus toplumunda yeni bir kutuplaşma var. Bu kutuplaşma, liberallerin öne çıkarmaya çalıştığı gibi, İslamcılar ile ‘çağdaşlar’ arasında değildir. Bize göre, toplumumuzdaki kutuplaşma, birincisi, Ennahda’nın başını çektiği emperyalizmin hizmetindeki gerici güçler; ikincisi, liberal demokrat muhalefet; üçüncüsü, başlarında Essebsi’nin bulunduğu ve yeni bir merkez partisi kurmaya çalışan eski RCD artıkları ve burjuva gericiler ve dördüncüsü, devrimci demokratik güçlerden oluşan bir kutuplaşmadır… (…) Devrimci süreç hala devam ediyor… Daha iyi örgütleneceğiz, hilelere karşı daha uyanık olacağız, burjuvazinin oynayacağı yanıltma ve dini alet etme oyunlarına karış uyanık olacağız… (…) ben Ali rejiminin yıkılması için 23 yıl bekledik, şimdi de halkımızın kendi deneyimleriyle devrimci olmayan mevcut gerici hükümete karşı mücadeleye atılması için biraz daha bekleyebiliriz. Halkımız kendi deneyimleriyle dostlarını, partisini seçmeyi bilecektir.(Dipnot12)

Monder Kalfaoui’nin sözlerinden de anlaşıldığı gibi, Arap işçileri ve halkları kendi mücadelelerinden dersler çıkartarak, ortaya çıkan yeni sınıf güç ilişkilerine uygun bir hatta mevzilenerek, sınıf mücadelesinin gereklerini yerine getiriyorlar.

Bu özgüvenle, ayaklanmanın yıldönümünde “yeniden devrim” şiarıyla meydanları doldururken, kendilerini gerçek siyasal ve sosyal kurtuluşa götürecek yeni muharebelere hazırlanıyorlar. TKP, varsın her şeye muktedir bir emperyalizm ürküntüsüyle “kesinlikle devrimci değil” diye söylenmeyi sürdüredursun, Arap coğrafyasında yaşanan, desteklenmesi gereken devrimci bir süreçti ve hala sona ermiş olmaktan uzaktır.

DİPNOTLAR:
Dipnot 1: “Emeğin Özgürlüğü” adlı blogun, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ile 02. 11. 2011 tarihli söyleşisinde, Alper Taş’ın “ÖDP yaşanan Arap Baharı’nı kapitalizmi sorgulayan isyanlar kategorisinde mi değerlendiriyor?” sorusuna yanıtı: … İsyanlar, işsizliğe yoksulluğa başkaldırı olarak gelişti. Ama emperyalistlerin bu hareketlilikleri önce kontrol edip sonra da yön verdiğini görmemiz gerekiyor. Yaşanan isyanlar, emperyalizmin bölgede yeniden tahakkümü için bir araç olarak kullanılıyor. Ama süreç bitmiş sayılmaz.” şeklinde olmuştur.

Dipnot 2: 9-11 Aralık 2011 tarihinde Atina’da yapılan 64 ülkeden 78 örgütün katılımıyla yapılan “Gelecek Sosyalizm” başlıklı konferansa TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın sunduğu metin. Kemal Okuyan katılımcılara bu konuşmanın yazılı metnini dağıtmış, fakat konuşma sırası geldiğinde, “Yoldaşlar, size dağıttığım konuşmayı yapmayacağım” diyerek, irticalen TKP’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk ayaklanmalarına karşı tutumunu tekrar etmiştir. Kısaca, Tunus ve Mısır’da başlayan hareketlerin başlangıçta ileri hareketler gibi göründüğü, ama aslında başından beri olduğu ve gelinen son noktanın da gösterdiği gibi, bu ayaklanmaların emperyalistlerin bölgedeki kapsamlı planının bir parçası olmaktan öteye gidemediği tespiti yinelenmiştir.

Dipnot 3: 11-12 Nisan 2011 tarihinde Bürüksel’de yapılan “ Avrupa Komünistler Toplantısı”nda Kemal Okuyan’ın sunduğu metin.

Dipnot4: Bilindiği gibi, 1848 Şubat devrimiyle iktidar monarşiden, burjuvaziye geçmiştir. Devrime burjuvaziyle birlikte katılan işçi sınıfı burjuvazi tarafından iktidardan bütünüyle dışlandığı ve kendisine hiçbir hak tanınmadığı için Paris proletaryası, kendi bağımsız sınıf (talepleri) çıkarları uğruna 1848 Haziran’ında burjuvaziye karşı ayaklanmaya girişir, ayaklanma burjuva hükümet tarafından kanla bastırılır.

Dipnot 5: Karl Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları. Sol Yayınları, üçüncü baskı, sf. 41

Dipnot 6: Agy, sf. 43

Dipnot 7: Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Sol Yayınları, altıncı baskı, sf. 102

Dipnot 8: Gerçi, TKP çevresinde İlker Belek gibi yaşanan süreci “devrimci durum” olarak görenler de var. Bu durumu TKP’de yaşanan kafa karışıklığına yormak mümkün olmakla birlikte, nihayetinde Belek de gelip bağladığı yer itibariyle aynı noktada durmaktadır: “Mısır’da 2011 başında devrimci bir durum söz konusuydu. Ancak Mısır’ın sosyalist devrimci bir partisi yoktu. O nedenle daha başından o devrimci durumdan devrim çıkmayacağı ve hatta o devrimci durumu karşı devrimin kullanacağı belliydi. İçinden sosyalist devrimin çıkmayacağı durum devrimciydi. Çünkü durumun öznesi yoktu.” İlker Belek’in “Arap Baharı”nın yıldönümü vesilesiyle “Devrimci Durum”a bakış adlı Sol Haber Portal’da yayınlanan makalesinden.

Dipnot 9: Lenin’in “sosyalist devrim ve demokrasi uğruna savaşım” adlı makalesinden.

Dipnot 10: Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Sol Yay., 1. baskı, sf. 24

Dipnot 11: Lenin, Seçme Eserler, Cilt 3, sf. 17, İnter Yayınları

Dipnot 12: Özgürlük Dünyası, Şubat 2012 tarihli 226. sayı. Tunus İşçileri Komünist Partisi Politik Büro Üyesi Monder Kalfoui ile yapılan röportaj. Sf. 69, 71, 72

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑