Biyolojik determinizm, ırkçılık ve “yeni dünya düzeni” Tarafsız bilim var mıdır?

İnsanın, doğayı ve kendini değiştirme-dönüştürme eylemi, var olmasından bu yana en temel uğraşı olagelmiştir. Toplumsal yaşama geçişle birlikte bu uğraş, örgütlü ve sistemli bir zeminde gelişmeye başlamış, gelişmenin sınırlarını ise maddi yaşamın devamı için zorunlu ihtiyaçların üretimi ve yeniden üretimi belirlemiştir. İnsanın zorunlu ihtiyaçlarını üretme yeteneği ve bununla karşılıklı etkileşim içerisinde üretim tekniği geliştikçe, bir başka deyişle emek araçları ve emeğin üretkenliği geliştikçe insanın doğayı ve kendini değiştirme amaçlı anlama eyleminin de sınırları genişlemiştir. Bu olgu aynı zamanda, bilimin ve bilimsel araştırmaların ortaya çıkışının da maddi temelini oluşturur. Ancak bir kategori olarak bilimin ve farklı bilim dallarının gelişimi ve ortaya çıkışı, insanın doğayı ve kendini değiştirme eyleminin ileri bir aşamasına tekabül eder. Sınıflı toplumlara geçişle birlikte insanın doğayı, kendini ve yaşadığı toplumu, değiştirme amaçlı anlama çabasına bağlı olarak ortaya çıkan düşüncelerin ve bilimsel bulguların kabulünün ve bütün topluma yayılmasının sınırlarını ise, tarihselliği içerisinde her toplumsal sosyoekonomik formasyon içerisinde egemen olan sınıfın çıkarları belirlemeye başlamıştır.

Yaşadığı çağın önde gelen ve dönemi açısından her biri birer deha sahibi olan birçok bilim adamı ve filozof, egemen sınıfın ve egemen ideolojinin çıkarlarına ters düştükleri anda her türlü baskı ve şiddete maruz kalmıştır.

Örneğin; başından beri materyalist olarak gelişen doğa bilimleri, ortaçağın egemen sınıfı senyörlerin ve toprak beylerinin, özellikle de toplumun yönetiminde önemli bir güce-otoriteye sahip olan kilisenin yoğun baskılarıyla karşılaşmıştır. Ortaçağ’a egemen olan skolastik düşünce ve eninde sonunda din ve tanrı inanışına indirgenen felsefi idealizm, materyalist doğa bilimleri ve savunucuları karşısında acımasızdır.

Antikçağın önde gelen filozoflarından Aristoteles, dine saygısızlıktan hakkında a-çılan davalardan dolayı Atina’yı terk etmek zorunda kalmış, Sokrates ise tanrı düşmanlığı ve inançsızlığın propagandasını yaptığı gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Giordano ve Galilei gibi birçok bilim adamı da ortaçağ egemenlerinin despotizminin en çarpıcı örneklerini sergilemiş olan engizisyon mahkemelerinde yargılanmış, kimi ölüme mahkûm edilmiş, kimi zindanlara atılmış ve kimisi de düşüncelerini inkâr etmek durumunda bırakılmışlardır.

Sonuçta; tarihselliği içerisinde günümüze gelinceye kadar bilimsel gelişmeler, yeni bilimsel bulgular ve onların savunucuları, egemen sınıflar tarafından üç temel tutumla karşılanmıştır: Bunlardan ilki; ortaçağ örneğinde olduğu gibi her türden bilimsel bulguyu bütünüyle reddetmek ve şiddetle, zorla bastırmak. Diğeri; kendi sınıf çıkarlarının geleceğini garanti altına alma çabasına bağlı olarak bilimsel gelişmeleri, sınıf egemenliklerinin kaçınılmazlığının propagandasına alet etmek ve kendi sınıf egemenliğini haklı çıkaracak sözde bilimsel çalışmalar ve araştırmalar yaptırmak. Bunu yaparken de, bilimsel gelişmeler ve bulgular karşısında egemen ideolojinin sınırlarını genişletip, bir biçimde bunları kendi sınıf ideolojileri içerisinde konumlandırmak ve çıkarlarına uygun yorumlamak. Ve son olarak, bilimsel bulgu ve gerçeklerin içeriklerini boşaltmak, yozlaştırmak, kabaca bir bilgi yığını düzeyine indirgemek veya teknik kavramlara boğarak anlaşılmaz hale getirmek.

Her üç tutum da; sınıflı toplumların tarihsel evrimi içerisinde, sınıf mücadelelerinin aldığı seyre göre değişkenlik göstermiş, egemen sınıflar tarafından kimi zaman, aynı zaman dilimi içerisinde bir arada, kimi zaman da birbirini takip eden bir sürecin halkaları olarak ortaya çıkmışlardır.

Örneğin, kapitalist toplum için söyleyecek olursak, burjuvazi işine geleni bilim olarak kabul etmiş, işine gelmeyeni ise reddetmiştir. İşine gelmeyen ama kendisine rağmen kabul görüp etkin olma potansiyeli taşıyan bilimsel gelişmeleri ise bir şekilde burjuva ideoloji içerisinde yozlaştırmaya, “kırk dereden su getirip” kendi sınıf çıkarlarının dayanakları yapmaya çalışmıştır.

Ancak bütün bu tutumlarda, takınıldıkları dönemler boyunca ortak olan bir yön vardır: Geniş halk yığınlarını her tür bilimsel gelişmeden ve bilimsel bilgiden uzak tutmak ve bilimsel bilginin geniş emekçi halk yığınları tarafından özgürce edinilmesinin bütün maddi olanaklarını ortadan kaldırmak.

Dolayısıyla, tarih boyunca bilimden yana olmak ve bilimsel araştırmalar yapmak, egemen sınıflara karşı sürekli bir mücadeleyi gerektirmiş ve gerçek anlamlarını bulabilmeleri ve kabul görmeleri ancak böyle bir mücadeleyle mümkün olmuştur.

 

GENETİK VE BİYOLOJİK DETERMİNİZM

Son dönemlerin “yeni” ve en “popüler” bilim dallarından biri olarak modern biyoloji ve genetik oldukça ilgi görüyor, dahası egemen burjuva sistemin ve ideolojinin temellendirilmesine konu oluyor. Tüm bunlar modern biyolojiyi de içine alan “modern bilim”in ideolojisi adı altında yapılıyor. Egemen burjuva sistem, ideolojisini, bu yolla tahkim etmeye ve yeniden üretmeye çalışıyor. Bu ideoloji; biyolojik bir organizma olarak insanın; toplumsal yaşamın, sınıf farklılıklarının ve buna bağlı olarak farklı yaşam biçimlerinin ve düzeylerinin belirleyici özelliklerinin kaynağını, atom veya birey olarak tespit ediyor ve bu temelde açıklamaya çalışıyor. Dünyayı incelemenin yolu olarak, dünyayı tek tek parçalara ayırmayı ve bu ayrı parçaların özelliklerini incelemeyi öneriyor. Bunun için de, “dünyayı içsel ve dışsal ‘olarak bağımsız otonom alanlara” bölüyor. Ve “Nedenler ya içseldir ya da dışsal, aralarında hiçbir ortak bağ yoktur.” diyor/*)

Prof. Dr. Lewontin “modern bilim”in ideolojisi biyolojik determinizm için “organizmaların ve onların tüm yaşam faaliyetlerinin özgün bir tablosunu ortaya çıkardı.” diye yazıyor ve devam ediyor: “Canlılar, içsel nedenler, yani genler tarafından belirlenmiş şeyler olarak anlaşılmaktadırlar. Genlerimiz ve onları meydana getiren DNA molekülleri ‘takdir’in modern biçimleridirler ve bu görüşle genlerin neden meydana geldiğini bilirsek, ne olduğumuzu anlayabileceğiz. Dışımızdaki dünya kendimizin yaratmadığı fakat yalnızca nesneler olarak görünen belli sorunları önümüze koyar. Sorunlar eş bulma, yiyecek bulma, diğerleriyle rekabette yarışı kazanmak, dünya kaynaklarını kendimize mal etmektir ve eğer doğru cins genlere sahipsek sorunları çözebileceğiz ve daha fazla döl bırakacağız. Öyleyse bu görüşe göre, gerçekte bizim aracılığımızla kendi kendini üreten bizim genler imizdir. Biz sadece onların aracıyız. Bizi dünyaya yayılmak için başarılı veya başarısız kılan kendi kendini tekrarlayan moleküllerdir. Bu biyolojik görüşü öneren önde gelen isimlerden biri olan Richard Dawkins’in deyişiyle biz, genleri ‘bedenimizi ve aklımızı yaratan’ ‘akılsız robotlar’ız.”

Modern biyolojiyi de içine alan “modern bilim”in ideolojisi olarak önümüze konulan biyolojik determinizmi daha yakından tanımak için aktarmaya devam edelim:

“Genler bireyleri, bireyler toplumu meydana getirirler, bunun için de genler toplumu yaratırlar. Eğer bir toplum diğerinden farklı ise, bu bir toplumdaki bireylerin genlerinin diğer toplumunkinden farklı olmasındandır. Ne kadar saldırgan, yaratıcı veya müziğe yatkın olduklarına göre farklı ırkların genetik olarak farklı oldukları düşünülmektedir. (…) Bunun içindir ki, moleküler biyologlar bir insanın DNA dizilimini keşfetmek için gerekli en fazla parayı harcamamız için bizi zorlamaktadırlar. Genlerimizi oluşturan molekül dizilimini bildiğimiz zaman insan olmanın da ne demek olduğunu bileceğimizi söylemekteler. DNA’mızın nasıl bir şey olduğunu bilirsek neden bazılarımızın zengin bazılarımızın fakir, bazılarımızın sağlıklı ve bazılarımızın hasta, bazılarımızın güçlü ve bazılarımızın zayıf olduğunu da bileceğiz. Aynı zamanda neden bazı toplumların güçlü ve zenginken diğerlerinin zayıf ve fakir olduğunu, neden bir ulusun, bir cinsin, bir ırkın diğerini ezdiğini de bileceğiz…”

“… doğuştan gelen yeteneklerde farklılaştığımız, bu doğuştan gelen farklılıkların biyolojik olarak kalıtsal olduğu, ve insan doğasının hiyerarşik toplumun biçimlenmesini sağladığı- birlikte ele alındığında biyolojik determinizm ideolojisini meydana getirirler.”

İdealizmin; bütün statükocu ve yaşadığı sistemi mutlaklaştırıp meşrulaştırıcı bütün mistik öğelerini görebilirsiniz, Prof. Dr. Lewontin’in biyolojik determinizm savunucularının temel iddialarını aktardığı bu satırlarda. Hatta her şeyi bilmek ve anlamak adına bilinmezciliğin ve değişmezliğin savunusunu yapmakta gösterdiği uyanıklık ve yetenekle yüzyılımızın en zeki ve çarpıcı örneğini teşkil ediyor(!) Richard Dawkins’ ten aktarılan son sözler!

İnsan, Prof. Dr. Lewontin’in yazdığı bu satırları okurken ister istemez kendisini kapitalizmin (emperyalizmin) genetik kaçınılmazlığının korkunçluğuyla yüz yüze hissediyor! Ancak bu yeni bir şey değil. Tarihselliği içerisinde birçok kez idealist filozoflar, yaşanan toplumsal sistemi değişmez, mutlak ve hatta kutsal ilan ederek sömürülen yoksul insanları, “kötü kaderleri”ne razı olmak zorunluluğuyla yüz yüze bırakmışlardır.

Örneğin Aristo, çağının en büyük dehası olmasına karşın, köleliğin ve köleci toplumun değişmezliğini savunmuştur. Hegel’in düşüncesine göre ise Prusya devleti, “devlet idesi”nin zorunlu bütün koşullarını kendisinde toplamış olan mükemmel ve değişmeyecek son biçimi temsil ediyordu.

Bugün de aynı şeyi burjuva bilim adamları, burjuva biyologlar yapıyor. Modern biyolojideki ve genetik araştırmalardaki gelişmeler onların elinde kâh mistisizmin, kâh değişmezliğin, kâh mutlaklığın gölgesinde gericileşiyor ve insanlığın geleceği açısından taşıdığı bütün bilimsel değeri kaybederek, burjuvazinin sınıf çıkarlarının savunulmasına ve kutsanmasına alet ediliyor.

Ortaçağda maddi dünyanın ve onun i-çerisinde toplumsal maddi gerçekliğin tek kaynağı tanrıydı. “Bilim ve Teknoloji Çağı”, “Bilgi Çağı”, “Uzay Çağı” vb. çok isimli bugünkü çağımızda ise, maddi dünyanın olmasa da, bütün toplumsal maddi gerçekliğin kaynağı genlerimiz oldu. Tanrı yeryüzüne indi ve şimdi biyolojik deterministler sayesinde genlerimizde yaşıyor.

 

EVRİM VE BİYOLOJİK DETERMİNİZM

ABD’deki Berkeley Üniversitesi tarafından yürütülen kazılarda günümüzden 4 milyon 400 yıl öncesine ait olan yeni bir iskelet bulundu. İskeletin, insanın atalarından yeni bir türe ait olduğu tahmin ediliyor. Araştırmalara katılan ve kazıda görev alan Ankara Üniversitesi DTCF Paleo-antropoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ersin Güleç, “uzun yıllar, insanın kökenine ait bilinmeyen halkanın” araştırıldığını söyleyerek bunun bulunmasının karanlıkta kalan birçok noktayı aydınlatacağını belirtiyor.

Yine, dünyanın 4.6 milyar yıllık bir geçmişe sahip olduğu, dünya üzerinde yaşayan ortak ata-tür’ün ise 35 milyon yıl öncesine kadar gittiği, yapılan bilimsel kazılarla bulunan fosiller üzerinden elde edilen bilgiler arasında.

Prof. Dr. Berna Alpagut, Bilim ve Ütopya dergisinin 7. sayısındaki, “Evrim Penceresinden İnsan ve Çevre” başlıklı makalesinde fosiller üzerine şu değerlendirmeyi yapıyor: “… Öteki canlılar bizden çok daha önceleri doğada yaşamlarını sürdürmekteydiler. İnsan evriminin fosil kayıtlarında bazı boşluklar bulunmasına karşın evrim ağacımız, birçok memeli türünden daha iyi doküman vermektedir; özellikle son 2–4,5 milyon yıl arasında bulunan fosiller (Afrika) insan evriminin önemli kanıtlarını oluşturuyor. Son 35 yıllık zaman diliminde Afrika, Asya ve Avrupa kara parçalarında bilimsel kazılar sonucunda ele geçen fosiller soyağacının dallarına konduğunda, bu tablo bize, adı geçen üç kıtada evrimsel açılımla çeşitli habitatlara dağılan türlerin ata-torun ilişkilerini, yok olan türleri ve çevrelerini anlatır. Fosiller biyolojik değişimin yani evrimin birer kanıtıdır ve geçmişten gelen genetik bilgileri bize ulaştırırlar. Onları yorumlarız ve geçmişimizi aydınlatmaya çalışırız. Hangi çevrelerde hangi canlı türlerinin yaşadığını ve çevre değiştiğinde türlerin nasıl silinip yok olduğunu ve kalanların ise yeni çevrelere uyum yaparak yeni türleşmelere uğradığını araştırmalarıyla sergilemeye çalışan bilim adamlarının ö-nemli bir işlevi var; geçmişi aydınlatmak…”

Prof. Dr. Alpagut’tan çevre ve insan biyolojisinin karşılıklı birbirini etkileyerek süregelen evrimine ilişkin bu pasajı aktardıktan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Doğal çevre, insanın biyolojik evrimi açısından olmazsa olmaz koşuludur ve bu yönüyle de içsel’dir. İnsanın, bilinçli eylemiyle doğal çevre içerisinde kendisinin yaşamına en elverişli olan çevreyi inşa etmeden önce doğayla kurduğu ilkel ve vahşi ilişkiler bile bize dış dünyayla insan biyolojisi arasında doğrudan bir bağın olduğunu gösterir. Hatta insanın biyolojik varlığının oluşmasında ilk olanın doğal çevre olduğunu ve insanın biyolojik varlığının bu doğal çevrenin evriminin ileri bir aşamasında oluşmaya başladığını; evrim konusundaki bilimsel çalışmaların ortaya çıkardığı; insanın ata-tür ilişkisi içerisinde 35 milyon yıllık bir geçmişi olduğu, dünyanın ise 4,6 milyar yıllık bir geçmişe sahip olduğu bilimsel bulgusundan çıkarmak zor olmayacaktır. Binlerce yıllık bir süreç içerisinde, insanın vahşi doğanın içinde kendi çevresini oluşturmasından yola çıkarak, insanın biyolojik varlığını ve sosyal yaşama ilişkin bütün kategorileri salt genlere veya DNA moleküllerine bağlamak ve bütün bu süreç içinde DNA molekül yapısının değişmeden kaldığını, hiç bir değişimden etkilenmediğini ileri sürmek ise, en iyimser yaklaşımla, bir bilim olarak evrim teorisini yok saymak anlamına gelecektir.

Toplumsal yaşama ilişkin kategorileri genlerin belirlediği iddiasına geçmeden önce, geçmişten beri farklı felsefi sistemlerin ortaya çıkmasına kaynaklık etmiş temel bir noktaya; beyin, insan düşüncesi ve sosyal çevre konusuna kısaca değinelim. Ve başta konumuzla ilişkili olan genetik araştırmalardaki gelişmeler olmak koşuluyla, bilimin ve bilimsel bulguların diyalektik materyalizmi nasıl doğruladığını görelim.

İnsanın kendi fiziksel ve biyolojik evrimi, doğayla iç içe ve karşılıklı etkileşim halinde günümüze gelmiş; bütün bu süreç içerisinde düşüncenin evrimi de, bu maddi gerçekliğin (burada doğa ve insanın maddi gerçekliği anlaşılsın) evriminin bir yansıması olarak, ama bir kez yansıdıktan sonra, yansıdığı maddenin evrimini de etkileyen bir süreç izlemiştir. Basitleştirerek ifade edecek olursak; doğa ve insanın karşılıklı diyalektik etkileşimi içerisinde evrimi; bunun yansıması ve karşılıklı etkileşimi içerisinde de düşüncenin evrimi.

Şüphesiz bütün bu evrim süreci boyunca insan beyninin genetik yapısı, düşünme örgeni açısından içsel bir yöndür ve bugün genetik araştırmalardaki bulgular bunu reddedilemeyecek bilimsellikte tanıtlamıştır. Ancak bu vargı tek başına yetersizdir. Çünkü düşünceyi belirleyen sosyal çevredir. Sosyal çevrenin, yani maddi toplumsal yaşamın ve onun yeniden üretiminin olmadığı bir yerde beyin en gelişmiş genleri taşısa da, düşüncesiz bir beyin olmaktan öteye gidemezdi. Beynin düşünce gibi bir işleve sahip olması sosyal çevreyle mümkündür. İşte düşünceyi belirleyen iki içsel maddi neden: Beyin ve sosyal çevre.

“Bilincimiz ve düşüncemiz ” diye yazıyor Engels “… bize ne kadar yüce görünürse görünsünler, ancak maddi, bedensel bir örgenin, beynin ürünleridir. (…). Madde aklın bir ürünü değildir, ama aklın kendisi maddenin üstün bir ürününden başka bir şey değildir. İşte bu, kuşkusuz, arı materyalizmdir.” (1)

Düşüncenin dış dünyayla olan bağına ilişkin olarak ise Anti-Dühring’te şunları söylüyor Engels: “Ama düşünce bu ilkeleri nereden alır? Kendinden mi? Hayır… burada söz konusu olan sadece varlık, sadece dış dünya biçimleridir ve düşünce, bu biçimleri, hiçbir zaman kendinden değil, ama tastamam dış dünyadan çıkartıp türetebilir… Sorunun tek materyalist anlayışı budur…” (2)

Yine, konuya ilişkin olarak bir başka bilimsel örneği, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Profesörü Dr. Korkut Yaltkaya’nın Cumhuriyet gazetesinin Bilim Teknik ekine yazdığı makaleden bir pasaj aktararak verelim: “Cinsel örgenlerin daha ilkel seviyedeki işlevini omurilik ve omuriliğin bel ve kuyruk sokumu kısımlarından çıkan duyu ve devinsel sinirler sağlar. Refleks özelliğinde olan bu tepkilemeleri başlatan yine beyindir. Bir başka deyişle cinsel nesneye yönelimi, cinsiyetin refleksle ilgili işlevleri dışındaki davranışları, cinsel güdüleme ve dürtüleri beyin sağlar. Beyin bu işlevi doğadan gelen temel yönelimlerle (insanın insanı yeğlemesi, cinsel nesne olarak insana yönelmesi gibi); gelenekle, eğitimle, modayla, reklâmla şekillenmiş tercihlerle (değişen beğeniler, değerler, görüntüler) yerine getirir. ” Şüphesiz bunlara çalışma koşullarını, yaşam koşullarını, beslenme vb.leri de eklemek gerekir.

Şimdi, tıpkı Engels’in yaptığı gibi bilincin ve düşüncenin kendisi de maddi bir örgen olan beynin ürünü olduğu materyalist tespitini tekrarlayalım ve düşünelim: Sosyal çevreden ve onun bugün vardığı çok yönlü karmaşık ilişkilerinden yalıtılmış olarak, sadece genlerin belirlediği bir davranış, duyum, yönelim; yaratıcılık, değişim, düşünce, cinsellik vb.; yanı sıra başarı ve başarısızlık, güçlülük zayıflık, yetenek, yeteneksizlik gibi bütünüyle insana ve onun toplumsal yaşamına özgü özellikleri tanımlayabilir veya anlamlandırabilir miyiz? Bunun tek bilimsel ve tarihsel yanıtı hayır’dır. Tam aksi bir noktadan hareketle, beyin ve sinir sisteminden bağımsız olarak bu özelliklerin sadece sosyal çevrenin ürünü olduklarını söyleyebilir miyiz? Bu sorunun yanıtı da hayır’dır. Zira evet olsaydı, insanın bütün özelliklerinin aynı gelişmişlik düzeyinde hayvanlarda da bulunması gerekmez miydi?

Öyleyse yine iki içsel nedene geliyoruz. Beyin ve sosyal çevre, insan biyolojisinin ve toplumların evrimini doğru tarzda kavrayabilmek açısından her iki içsel nedenin varlığının olmazsa olmaz bir koşul olduğu bilimsel bir gerçek. Biyolojik bir organizma olarak insanın bütün özelliklerini beyin ve sinir sistemi yönetir. Peki onun bu yönetimini yönlendiren ve sınırlarını belirleyen nedir? Sosyal çevredir veya bir başka deyimle toplumsal maddi yaşamın üretimi ve genişletilmiş yeniden üretimidir. Her ikisinin tarihsel evrimi arasında karşılıklı diyalektik bir ilişki vardır.

 

BİYOLOJİK DETERMİNİZMİN NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ, İÇSELLİK VE DIŞSALLIK ANLAYIŞI ÜZERİNE

Yazımızın “Genetik ve Biyolojik Determinizm” başlıklı bölümünde, Prof. Dr. Lewontin’in kitabından yaptığımız alıntıda, biyolojik determinizm açısından nedenlerin ya içsel ya da dışsal olduğunu aktarmıştık. Biyolojik deterministlere göre içsellik “insanın biyolojik varlığının içinde olan şeyler -genler ve DNA molekülleri”, dışsallık ise “insanın biyolojik varlığının dışında olan şeyler -dış dünya-” demektir. Ve insanın biyolojik varlığını da içine alacak şekilde dış dünya da dâhil her şeyi dışsal nedenler belirlemektedir.

İçsellik ve dışsallık kategorilerine değinmeden önce, biyolojik determinizmin genler ve DNA moleküllerinden yola çıkarak ortaya koyduğu nedensellik bağıntısına kısaca değinmekte fayda var. Hatırlanacağı gibi biyolojik determinizm güçlü-güçsüz, yoksul-zengin, ezen-ezilen vb. toplumsal kategorilerin varlığının nedenini genetik farklılıklara dayandırıyordu. Bu neden sonuç ilişkisine göre her tür ilişki genlerimiz tarafından belirleniyor, kalıtsal olarak günümüze geliyor ve bunun için de değiştirmek mümkün olmuyordu. Hatta bu nedensellik açısından koşulların da pek bir önemi yoktu. Her şey genlerde başlıyor ve genlerde bitiyordu. Koşullar da buna dâhil. -Nasıl oluyorsa?-

Tıpkı diyalektik öncesinde olduğu gibi burada da tek yönlü bir nedensellik söz konusudur. Hatta klasik determinist anlayışta olduğu gibi farklı olaylar ve süreçler açısından farklı sonuçlar bile ileri sürülmez. Her şey için tek bir neden söz konusudur -burada genler ve DNA molekülleri hatırlansın-, farklı olan sadece sonuçlardır. Bu yönleriyle biyolojik determinizmin neden-sonuç ilişkisi metafizik neden-sonuç ilişkisinden farklı değildir. Hatta neden-sonuç ilişkisindeki bu tutumuyla biyolojik determinizm, klasik determinizmin “farklı sistemlerde farklı biçimler aldığını” ileri sürdüğü neden-sonuç ilişkisinin de gerisine düşer.

İçsellik ve dışsallık kategorilerine gelince… İnsan beyninin, düşünce ve davranışlarının belirlenmesinde ve yönetilmesinde dış dünyadan gelen yansımalar doğrultusunda hareket ettiğini ve karşılıklı etkileşme (nedensellik) ilişkisi içerisinde bu işlevleri belirleyen içsel nedenin beyin ve sosyal çevre olduğunu görmüştük. Biyolojik determinizm bu konuda bize, tek içsel nedenin genler ve DNA molekülleri olduğunu söyleyerek eksik bilgi vermekle kalmaz, içsellik ve dışsallık kategorilerini insanın “iç dünyası” ve “dış dünyası”na indirgemekle, aynı zamanda yanlış bilgilendirir. Böylesi bir içsellik ve dışsallık ayrımı yapıldığında insanın evrimini ve toplumların evrimini anlamak bütünüyle imkânsızlaşır ve belki de yapılmak istenen budur.

Gerçekte ise “İç ve dış ayrımı, çeşitli bağıntıların, süreçlerin ve öğelerin, bir belli bütünün hareketi bakımından oynadıkları role göre yapılmalıdır. Oluşu belirleyen, ‘olmazsa olmaz’ türünden öneme sahip olan bütün öğeler, süreçler ve bağlantılar, içsel’dir; varlığın doğasını belirlemeyen ama onun oluş sürecinde bir görünüş öğesi olarak bulunanlar ise dışsal’dır. (3)

Biyolojik determinizmin, nedenlerin ya içsel ya da dışsal olduğu ve içsel olanın dışsal olanla, dışsal olanın da içsel olanla herhangi bir bağının olmadığı iddiasının yanlışlığının yanında, iktisadi, siyasal, sınıfsal, kültürel vb. toplumsal yaşama dair bütün kategorilerin varlığının nedenini insanın genetik yapısına bağlamasının ve bunu içsel neden olarak ileri sürmesinin başta doğa bilimleri olmak üzere, tarih ve toplum bilim açısından geçersizliği de ortadadır.

 

TOPLUMSAL YAŞAMI VE ONA İLİŞKİN KATEGORİLERİ GENLER Mİ BELİRLİYOR?

Farklı toplumsal sınıfların, yoksulluk ve zenginlik, güçlülük ve güçsüzlük gibi durumlarının genlerimiz tarafından belirlendiği konusuna gelince: İnsanın biyolojik varlığının, ata-tür ilişkisi içerisinde günümüzden 35 milyon yıl öncesine kadar gittiğini, dünyamızın ise 4,6 milyar yıllık bir geçmişi olduğunu yukarıda belirtmiştik. Öyleyse, biyolojik olarak insan var olmadan önce de dünya ve doğa vardı.

Dünyanın bu maddi varlığı içerisinde insanın toplumsal yaşama geçişinin ise birkaç on bin yıllık bir geçmişi var. Toplumsal yaşam içerisinde, mülk sahibi zenginler ve mülksüz yoksullar, köleler ve köle sahipleri, sömürenler ve sömürülenler gibi toplumsal kategoriler ise çok daha sonra ortaya çıkıyor. Bu kategorilerin nasıl ortaya çıktığına ilişkin olarak Marksizm’in kütüphanesi oldukça zengin.

Bütün bunlardan sonra, insanın bu toplumsal kategorilerle tanışmadan önce de bir yaşamı olduğu ve insan vücudunun genetik varlığının o zaman da söz konusu olduğu tarihsel ve bilimsel bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi bir an duralım ve söylendiği gibi -determinist biyologların yaptığı gibi- zengin ve yoksul, güçlü ve güçsüz insanların ve ulusların varlığının kaynağını genlere bağlayalım. Peki, bu tarihsel kesit içerisinde yoksulluk ve zenginlik neden yoktu? Yoksa insanın o zamanki genleri eşitlikçi miydi(!) Diyelim ki öyle. O halde, ne oldu da genlerimiz bu kadar eşitliksiz ve sömürücü bir toplumsal yaşamı belirler oldular? Yoksa insanlığın ve toplumların tarihinde böylesi bir dönem hiç olmadı mı? İnsan beyninin bugüne kadar vardığı tarihsel ve bilimsel toplam bilgi düzeyinin bu sorular karşısında; bütün bunlar da ne ola ki? demekten başka çaresi kalmıyor.

“Bu iddialardaki yanlışı anlamak için, bir organizmanın gelişiminde neler olduğunu anlamak zorundayız.” diye yazıyor Prof.Dr. Lewontin. Ve devam ediyor: “…kesinlikle onlar tarafından etkilendiğimiz halde, biz genlerimizle belirlenmiyoruz. Gelişim sadece anne ve babadan geçen maddelere -ki bunlar sperm ve yumurtadaki genler ve diğer maddelerdir-bağlı değildir, Fakat aynı zamanda gelişen organizmaya etki eden belirli ısı, nem, beslenme, kokular, görüntüler ve seslere (eğitimi dediğimiz şey de dâhil olmak üzere) de bağlıdır. Bir organizmadaki her genin bütün moleküler özelliğini bilseydim bile, o organizmanın nasıl bir şey olacağını önceden bilemeyecektim. (…) türler içinde bireyler arası çeşitlilikler hem genlerin ve hem de geliştirici çevrenin sürekli birbirine etkisinin tek sonucudur. Bundan başka gelişen bir organizmanın bütün genlerini ve onun çevrelerinin bütün dizilimini de bilsem, organizmayı belirleyemem.”

Prof. Dr. Lewontin’in sözünü ettiği ısı, nem, sesler vb. etkenlerle birlikte onlara eklenebilecek daha onlarca doğal etken, insanın biyolojik evriminden çok daha önceleri doğada vardı ve insanın biyolojik evriminin her aşamasında birbirlerinden farklı önemlerde yer tuttular. Şüphesiz insanın biyolojik evriminin ve canlı insan organizmasının varlığının temelinde DNA molekülleri yatıyor. Ve yine eğer biyolojik bir organizma olarak insan var olmasaydı toplumsal yaşam diye bir şey de olmazdı.

Fakat bu gerçeklerden yola çıkarak toplumsal yaşamın bütün o çok yönlü ve karmaşık ilişkilerinin kökeninde yatan şeyin genler olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü biz biliyoruz ki toplumsal olarak örgütlenmiş yaşama geçmeden önce de insanlar biyolojik bir organizma olarak vardı ve bu biyolojik organizmanın doğal çevreyle karşılıklı etkileşim halinde evrimi sürüyordu. Toplumsal yaşama geçiş ise, zorunlu insan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik üretim ve genişlemiş yeniden üretimle oldu.

Yine biz biliyoruz ki insanlar, bu evrim sürecinin ileri bir aşamasında toplumlar halinde yaşamaya başladılar. Ve sonra insanlık; insanın insan tarafından sömürülmediği bir tarihsel dönemi de yaşadı. Bütün bu tarihsel dönemler içerisinde, toplumsal yaşamın maddi üretiminin ve yeniden üretiminin, insanın biyolojik yapısıyla veya genetik yapısıyla ilişkisi olmayan yasaları vardı.

Her toplumsal sistemin insanın iradesi dışında, insanların yaşamını yönlendiren ve o sosyoekonomik formasyon içerisinde kalındığı sürece insanların belirli zorunlu ilişkiler kurmalarına neden olan üretim yasaları vardır. İnsanlar arasındaki zorunlu ilişkiler, onların üretim ve tüketim faaliyeti içinde birbiriyle kurdukları bağlardan doğarlar ve bu onların iradelerinden bağımsızdır. Sınıflar, bu ilişkiler içinde karşılıklı konumlanırlar. Hiç bir birey, sınıflar-arası ilişkilerin genel durumundan bağımsız değildir ve kişisel tercihleri bu genel durumu değiştirmez. Burjuvaziyi savaşçı, sömürücü, baskıcı yapmanın her bir burjuvanın gen yapısı olduğunu ileri sürmek, tamamıyla ideolojik bir yanıltmacadır.

Düşünceden duyumlara, sosyal sınıf ve kategorilerden yoksulluk ve zenginliğe kadar toplumsal yaşama ve insana ilişkin her tür örgenin mutlak surette genlerimiz tarafından belirlendiği iddiaları, doğanın, toplumun ve insanın tarihine ilişkin araştırmalar yapan diğer bilim dallarının ortaya çıkardığı bilimsel bulgular karşısında sakattır. Ki biyolojik determinizmin iddiaları, kendinin dışındaki hiçbir doğa bilimi bulgusunu, pozitif bilimlere ilişkin yeni bulguları, toplum-tarih bilimini ve kısacası kendi dışındaki her şeyi, özellikle de bilimin bütün gerçekliğini yok sayar.

 

BİYOLOJİK DETERMİNİZM VE IRKÇILIK

İnsan ve insan toplumlarına ilişkin bilmek istediğimiz her şeyin genlerde olduğunu iddia eden “modern bilim”in ideolojisi biyolojik determinizmin pratik sonucu Amerika Birleşik Devletleri’ndeki İnsan Genomu Projesi’dir. Uluslararası örgütlülüğü ise “insan genomunun Birleşmiş Milletleri” diye adlandırılan İnsan Genomu Örgütü (HUGO)’dür. Bu Amerikan projesini sürdürmek için gerekli olan yüz milyonlarca dolarlık parasal finansın kontrolü ise Milli Sağlık Enstitüsü ve Enerji Bakanlığı’na ait.

Prof. Dr. Lewontin bu projeleri, araştırma projeleri olmaktan daha çok “idari ve mali örgütler” olarak nitelendiriyor. Ve kitabında bu iddiasını somut örneklerle ispatlıyor. Fakat biz bu konuya değinmeyeceğiz. Bizi daha çok, bu projelerin hangi amaçla yürütüldüğü ilgilendiriyor. Bunun için de sadece, projelerin “idari ve mali örgütler” olduğunu söyleyen Lewontin’den konuya ilişkin kısa bir pasaj aktarmakla yetineceğiz. Merak edenlerin ve daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere kitabı alıp o-kumalarını öneriyoruz.

“Bu projeler, aslında, genel anlamda araştırma projeleri olmaktan çok idari ve mali örgütlerdir. Bunlar, son beş yılda çok büyük miktarda kamu kaynaklarını ele geçirmek ve bu kaynakların büyük ve ortak bir araştırma programına akışını yönlendirmeyi hedefleyen Walter Gilbert, James Watson, Charles Cantor ve Leroy Hood gibi bilim adamlarının yoğun lobi çalışmalarının sonucu olarak kuruldu. “

Projenin nihai amacına gelince; insan “genomundaki genleri meydana getiren A’lar, T’ler, C’ler ve G’lerin tam düzenli dizilimini yani 3 milyar eleman uzunluğunda bir harfler dizinini yazmaktır. ” Peki, ne olacak bunları yazınca? Sözüm ona, genetik kodlamaları ifade eden bu 3 milyar A’lar, C’ler, G’ler ve T’lerden, insan toplumları, sömürenler ve sömürülenler, ezenler ve ezilenler, güçlüler ve güçsüzler, mutluluk ve mutsuzluk gibi konularda biyolojik anlamlar çıkarılacak. Bir ulus diğerinden neden güçlü, biri diğerini neden sömürüyor veya eziyor bütün bunlar açıklığa kavuşacak.

İnsan biyolojisinin genetik yapısından yola çıkarak toplumsal yaşamın ve uluslararası ilişkilerin karmaşık dünyasını açıklamak iddiası yeni değil. 1800’lü yıllarda Darwin ve Lamarc’ın evrim üzerine düşüncelerinden yola çıkarak bunu yapmaya çalışanlar vardı. Darwin’in “doğal seçmecilik” teorisini çarpıtarak ırkçı teoriler geliştirilmeye ve insanları; sadece genetik yapılarından dolayı farklı ırklara ayrıldıklarına ve bunların arasında üstün olan ırkların diğer ırkları sömürmesinin, ezmesinin kaçınılmaz olduğuna inandırmaya çabaladılar. Ancak evrim teorisinde yaşanan gelişmeler ve yapılan bilimsel çalışmalarla ortaya çıkarılan bulgular bu ye benzeri iddialarla sürekli çelişti ve yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu doğrultudaki her türden iddiayı bilimsel temellerinden yoksun bıraktı.

Genetik ve DNA molekülleri üzerine yapılan bilimsel çalışmalar geliştikçe, ırkların ve ulusların farklılığını evrime dayandırmanın yerini bu sefer de modern biyoloji aldı. Ve bugün, insan Genomu Projesi üzerine yazdıkları makale ve kitaplarıyla tanınan Dorothy Nelkin, Laurence Tancredi, Evelyn Fox Keller gibi Amerikalı burjuva sosyal bilimciler başta olmak üzere birçok burjuva sosyal bilimci ve psikolog “İnsan Genom’u Projesi’nin öneminin, aslında, biyoloji hakkında ne açıklayabildiğinde ve sonunda şu ya da bu hastalık için başarılı tedavi programına önayak olacağından daha çok, bütün sosyal ve bireysel çeşitliliğin bir açıklaması olarak biyolojik determinizmin geçerliliği ve güçlendirilmesinde olduğunu belirtiyorlar.”

Şapka düştü ve kel göründü. Yüz milyonlarca dolarlık sözde bilimsel çalışmaların ve 3 milyar A’lar, T’ler, G’ler ve C’lerden oluşan bir DNA dizilimini ortaya çıkaracak -ki bunun ne kadar olanaklı olduğu genetikçiler tarafından tartışılıyor ve imkansız olduğu söyleniyor- projenin, gerçekte neyi ortaya çıkaracağı ve güçlendireceğini biyolojik deterministlerin kendi ağızlarından aktarıyor Lewontin. Sonuç: “Bilimsel ırkçılık”.

Nasıl mı oluyor bu “bilimsel ırkçılık”? Amerikalı burjuva sosyologlar ve bilim adamlarına sorarsınız; insanın doğuştan getirdiği farklılıklar bireysel çeşitlilikle sınırlı değildir. Uluslar ve ırklar doğuştan gelen tepkisel ve entelektüel farklarla ayırt edilirler. Bunun için de ” Zencileri bizim ırkımızın içine soktuğumuz için herhangi bir Avrupa ülkesinde karşılaşılandan çok daha kötü bir biçimde burada, Amerika’da ırkların karışması olasılığını göze almalıyız.” diyorlar ve “… Ne zaman zencilerle karışmış bir soy ortaya çıktıysa uygarlıkların bozulduğunu” söylüyorlar.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Önce bütün ırkların genetik özelliklerine göre ayrıştığını ve çeşitlendiğini söyleyeceksiniz, buna genlerin kalıtsal olarak bir önceki insanın bütün özelliklerini gelecek kuşaklara taşıdığını ve güçlülük, güçsüzlük, ezme ezilme, sömürme sömürülme, mutluluk mutsuzluk vb. gibi bütün kavram ve kategorilerin kalıtsal olduğu için değişmediğini ekleyeceksiniz, sonra da bir başka ırkın genleriyle ırkınızın genleri karıştığı için uygarlığınızın bozulduğundan yakınacaksınız.

Yukarıda, sosyal sınıfların ortaya çıkışı ve sömürünün gelişmesi konusunda sorduğumuz soruyu şimdi tekrar soruyoruz, insanın genetik ve moleküler yapısı o zaman da söz konusuydu. Peki, neden ırklar ve uluslar yoktu? Neden bir ırk bir başkasını, bir ulus diğerini ezip sömürmüyordu? Yoksa genler, insanın biyolojik evriminin belirli bir gelişme aşamasında düşünüp taşındılar ve ırklara, uluslara ayrılmaya mı karar verdiler(!)? Yine bugüne kadar biz, miras aracılığıyla mülkiyetin kuşaktan kuşağa geçtiğini düşünüyorduk ve bu kuralın da egemen hukuk sisteminin bir parçası olduğunu ama buna rağmen mülkiyetin el değiştirebildiğini ve değiştirildiğini biliyor ve buna inanıyorduk. Yoksa sizin kalıtsal ve değişmez olan “mirasyedi genler”iniz mi var?

Daha düne kadar biyolojik determinizmin ırkçı-faşist tezleriyle pek de çelişmeyen ve hatta onunla örtüşen aynı mantığın ürünü olarak, binlerce-on binlerce zencinin, Amerikan emperyalist burjuvazisinin ırkçı-faşist saldırıları ve katliamlarının kurbanı olduğunu ne yoksul zenciler ne de işçi emekçi dünya halkları unutmadılar. Üstün genlere vakıf(!) Amerikan emperyalist burjuvazisinin Haiti’de, Irak’ta, Somali ve daha dünyanın birçok yerinde kışkırttığı haksız savaşlara ve katliamlara duyulan kini hiçbir sözde bilimsel araştırma ve bunun üzerinde yükselen ırkçı-faşist ideoloji haklı çıkaramaz ve unutturamaz. Tıpkı Amerikalı egemen sınıfların Vietnam’ı unutmadığı, unutamadığı; unutturamadığı ve unutturmayacağı gibi.

Yine tıpkı Alman egemen sınıflarının, üstün “Alman ırkı” iddiasıyla yola çıkan Hitler faşizminin binlerce insanı çalışma kamplarında nasıl katlettiğini, deneylerde birer kobay olarak kullandıktan sonra yüzlercesini fırınlarda nasıl yaktığını ve bunu bilim adına, bilimsellik adına yaptığını unutmadığı ve unutturamadığı gibi.

“Modern Bilim”inizin ideolojisi biyolojik determinizminize bir şeyi daha hatırlatalım. Üstün genlere sahip olduklarını, bunun için de zengin ve egemen olduklarını iddia ettiğiniz emperyalist burjuvazinin ve faşizmin onlarca yıldır dünya halklarının ü-zerine kustuğu kan ve vahşeti, emperyalist it dalaşını, genlerini beğenmediğiniz Sovyet işçi ve emekçi halkları engelledi. Belli ki, devrimci gelişmenin durduğu, zayıfladığı zehabına fazlasıyla inanmışsınız.

 

“YENİ DÜNYA DÜZENİ” VE BİYOLOJİK DETERMİNİZM

1980’li yılların ikinci yarısından sonra dünya kamuoyunda çok sık duyduğumuz, başını Amerikan emperyalist burjuvazisinin çektiği ve dünya halklarını kandırmak amacıyla propagandasının milyarlarca dolar harcanarak yapıldığı, doğruluğu kendinden menkul bir kavram “yeni dünya düzeni”. Bugün gelinen noktada ise, yaşanan gerici-milliyetçi savaşlarla, Haiti ve Çeçenya gibi “arka bahçe” operasyonları işgalleriyle; daha fazla baskı, daha fazla sömürü, daha fazla kan ve katliamla, henüz egemenliğini dahi tesis edemeden, dünya halklarının gözünde eskimiş ve hiçbir geçerliliği kalmamış olan emperyalist bir düzmece.

Başta Sovyetler olmak üzere, bütün doğu bloğu ülkelerinin sözde sosyalist, gerçekte ise modern revizyonist toplum sistemlerinin pratik olarak çöktüğü ve açıktan kapitalist yeniden yapılanmanın ve bütünüyle serbest piyasa ekonomisine geçişin hızlı adımlarının atıldığı bir sürece koşut olarak yükselen bir emperyalist hokkabazlık.

Neyi öngörüyordu bu emperyalist “yeni dünya düzeni” düzmecesi ve hokkabazlığı: Artık kapitalizmin (emperyalizmin) ebedi tek toplumsal sistem olduğunun kanıtlandığını; her ulusun gelişen, “küreselleşen” ve “globalleşen” “yeni dünya”da kendine bir rol biçmesi gerektiği ve bunu egemen emperyalist statükolarla çelişmeden, dünya barışının bir gereği olarak kavramak ve yapmak gerektiğini, aksi takdirde dünya barışını korumak için “yaramazlık” yapan ulusların kulağının çekileceği ve nihayet, bir daha yeni bir proletarya devriminin, halk demokrasisinin ve sosyalist bir toplum sisteminin olanaklı olmadığını.

İşte tam da bu noktada, yazımızın başından beri ne menem bir şey olduğunu anlatmaya çalıştığımız ve kendisine genetik ve modern biyolojideki gelişmeleri kurban seçen “modern bilimin” ideolojisi biyolojik determinizm ile “yeni dünya düzeni”nin öngörüleri arasında çarpıcı bir bağ, birebir düzeyde bir örtüşme var.

Biyolojik determinizmi kastederek “Böyle bir görüş statükoyu tehlikeye sokmaz” diye yazıyor Prof. Dr. Lewontin ve devamında: “… Aksine güçsüz olanlara durumlarının kendi doğal eksikliklerinin kaçınılmaz sonucu olduğunu, dolayısıyla yapılacak hiçbir şey olmadığını söyleyerek statükoya destek verir.” diyor.

Ardından da, doğal eşitsizlik teorisinin en önde gelen ideologlarından biri olan ve Harvard’da psikologluk yapan Richard Herrnstein’den şunları aktarıyor: “Geçmişteki ayrıcalıklı sınıflar muhtemelen ezilenlere göre biyolojik olarak fazla üstün değillerdi, bunun için devrimin başarı şansı vardı. Sınıflar-arası yapay engelleri kaldırarak toplumda biyolojik engellerin ortaya çıkmasını teşvik etti. İnsanlar toplumda doğal yerlerini alabildikleri zaman, tanımsal olarak üst sınıflar alt sınıflardan daha fazla kapasite sahibi olacaklardır. “

Bu satırlar Richard Herrnstein tarafından 1973 yılında kaleme alınan “I.Q. in the Meritocracy” isimli kitaptan alınmış. O yıllarda genetik konusundaki gelişmeler, yozlaştırılarak, çarpıtılarak ve içi boşaltılarak bu tip iddiaları kesin “bilimsel bulgular”mış gibi öne sürecek kadar gelişmiş olmasa gerek ki, psikologumuz geleceğe yönelik konuşuyor. Ancak İnsan Genomu Projesi ve İnsan Genomu Örgütü’nün aynı doğal eşitsizlik teorisinin bir ürünü olduğunu ve bu projenin sonuçta şu yada bu hastalığı iyileştirecek tedavi yöntemleri geliştirmekten daha çok, insan toplumları arasındaki ırk, ulus ve sınıf farklılıklarını genetik ve DNA moleküllerinin farklılıklarıyla açıklama iddiasıyla yola çıkan biyolojik determinizmin tezlerini güçlendireceğini Dorothy Nelkin, Laurence Tancredi, Evelyn Fox Keller gibi burjuva sosyologlar ve sosyal eleştirmenlerin kendi kalemlerinden aktarmıştık. Dolayısıyla onlar da öncelerini aratmıyorlar ve ortaya çıkan tablo “mutato nomine de te fabula navratur (adını değiştir, hikâye seni anlatır)” oluyor.

Tekrar Herrnstein’in yazdıklarına ve biyolojik deterministlerin doğal eşitsizlik ve biyolojik çeşitlilikten dolayı ırk, ulus ve sınıf farklılıklarının ortaya çıktığı iddiasına dönersek, anlatılmak istenen şudur: “Yeni dünya düzeni”ne gelinceye kadar, ayrıcalıklı sınıflar (köle sahipleri, senyörler ve burjuvalar) ezilen sınıflara (köleler, serfler, işçiler ve emekçiler) oranla biyolojik olarak veya genler ve DNA molekülleri açısından fazla üstün değillerdi. Bunun için de, bütün toplumsal maddi gerçekliğin çelişkili ve çatışmak dünyası yapay engellerden oluşuyordu. Bu aynı zamanda sosyal devrimlerin de başarı şansı demekti. Ancak giderek toplum yapay engelleri ortadan kaldırarak -burada psikoloğumuz, yapay engellerin neler olduğu ve toplumun ne yapıp da bu yapay engelleri ortadan kaldırdığını söylemiyor; ama siz “modern bilim”in ideolojisinin mantıksızlığını bir neden olarak alabilirsiniz- biyolojik engelleri ortaya çıkardı. Sonra da, insanlar doğal olarak toplumdaki yerlerini aldılar. Kimileri, genleri ve moleküler yapıları gereği ayrıcalıklı sınıfları oluşturdular ve büyük çoğunlukta yine aynı doğal nedenden dolayı alt sınıflarda kümelendiler.

Artık, doğası gereği, bir proleterin çıkıp bir burjuvaya, “sen niye zenginsin ve niye beni sömürüyorsun” diye sorması, insan biyolojisine ve bilime ters düşeceğine göre, kapitalist (emperyalist) toplum sisteminin ebediliği ve geçmişte olduğu gibi devrimci bir altüst oluşla yıkılamayacağı da ispatlanmış oluyor(!)

İşte karşımızda, “yeni dünya düzeni”nin ideologlarının ve politik propagandacılarının ileri sürdüğü; tek ebedi toplumsal sistemin kapitalizm (emperyalizm) olduğu ve artık devrimin ve sosyalizmin olanaklarının kalmadığı iddiasıyla birebir örtüşen, “modern bilim”in ideolojisi biyolojik determinizm. Bir bilim dalı ve onun bilimsel araştırmalarla ortaya çıkardığı bilimsel bulgular ancak bu kadar çarpıtılıp, yozlaştırılabilir ve ancak bu kadar burjuvalaştırılıp, piç edilebilir. “Tanrı” yoksulları biyolojik determinizmin gazabından korusun.

Bir süredir, bitmez tükenmez tartışmalar yürüten reformistlerden, revizyonistlerden ve dönek devrimcilerden; “bilimsel teknolojik devrim”in, sınıfları ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını nasıl ortadan kaldırdığını ve burjuva devlet mekanizmasının nasıl burjuvazinin baskı, şiddet ve terör örgütü olmaktan çıkıp, sınıflar-üstü bir konuma ulaştığını; demokrasinin, nasıl sınıflar-üstü ve sınıf mücadelesinden ayrı bir yerde kristal bir vazo gibi durduğunu; proletaryanın, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan proletarya olmaktan çıkıp, nasıl mal mülk sahibi olduğunu ve bunun için de kaybedecek çok şeyi olan bir proletarya haline nasıl geldiğini ve sonuçta artık devrimlerin gerekliliğinin nasıl ortadan kalktığını okuyor ve dinliyorduk.

Şimdi de “bilimsel teknolojik devrimin” veya “modern bilim”in “harika” çocuklarının bir başka kolunun incileriyle yüz yüzeyiz. Bilimle, teknolojiyle, bilgisayarlarla, robotlarla ve nihayet genlerle ve DNA molekülleriyle birer oyuncak gibi oynayan, I.Q.’ su yüksek “deha(!)”lar; sosyal yaşama ilişkin bütün her şeyin insan biyolojisinin çeşitliliğinin doğal bir sonucu olduğunu ve buna karşı çıkmanın anlamsız olduğunu iddia ediyorlar. Bir farkla ki, bunlar; bütün o yukarıda saydığımız sosyal sınıflar arasındaki çelişki ve uzlaşmaz çatışmaların varlığını reddetmiyorlar. Bunun için de diğer “harika çocuklardan” bir adım önde sayılabilirler. Sadece, değişmez, değiştirilemez olduğunu söylüyorlar ve genetik kalıtsallığı kader haline getiriyorlar.

 

DİPNOTLAR

(1) Engels’ten aktaran V.l. Lenin. Materyalizm ve Ampriokritisizm. Çeviren: Sevim Belli. Sol Yayınları, üçüncü baskı, Kasım 1993, Ankara

(2) Friedrich Engels, Anti-Dühring. Çeviren: Kenan Somer. Sol Yayınlan, ikinci baskı, Mart 1993, Ankara.

(3) Aydın Çubukçu, Mantık ve Diyalektik. Üçüncü baskı, Kasım 1993, Evrensel Basım Yayın

 

Haziran-Temmuz 1995

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑