Mülkiyetin (ve sermayenin) türkleştirilmesi

Mülkiyetin Türkleştirilmesi, temelde Türk milliyetçiliği ekonomi politiğinin esas amaçlarından biridir. Ekonomi politik olarak hedef, milleten Türk ve dinen (Sünni) Müslüman olmayan ‘öteki’nin demografik ve ekonomik yapıdan tasfiyesidir. Böylesi bir ekonomi politiğin sonucundadır ki, 1914’te Osmanlı’nın resmi sayımına göre, bugünkü TC sınırları içinde toplam nüfusta yüzde 20’ye yaklaşan Hıristiyan ve Musevi’nin payı  bir asır sonrasında tahminen binde 1’lere geriledi. Sonunda binlerce yıllık geçmişi olan ve bu toprağın kadim halkı Hıristiyanlar, Anadolu’dan temizlendi. Ekonomik cephede de, mülkiyet ve sermayenin transferi sonunda Hıristiyanlar ve Museviler, ekonomiden silindi.

Ekonomiyi Türkleştirmenin üç unsuru vardı. Bunun birincisi, mülkiyetin (ve sermayenin) Türkleştirilmesidir. İkincisi, istihdamın ve üçüncüsü de dilin Türkleştirilmesidir. Bu üç unsuru gerçekleştirmeye yönelik politikalar 1915 yılında temellendirildi ve 1920’ler de bunun üzerine bina edildi. Öylesine temel bir program belirlendi ki, İttihat ve Terakki’den AKP’ye aynı program uygulanageldi. Böylesi bir program sürekliliğinden dolayıdır, bugün Kürt ve Alevi sorunu çözülmüş ve Ermenilerin asırlık adalet talebi karşılanmış değildir.
Şunu da hatırlatmak isterim ki, bugün AKP iktidarının Kürt sorunu çözmek gerekçesiyle taraf olduğu sürecin gelişimi, 1908 Devrimi sonrasında 1915’lere kadar İttihat ve Terakki hükümetiyle Ermeni partileri arasında ilişkiye benzemektedir. 1908-1915 dönemi Ermeni partileri İttihatçılarla birlikte seçime girdiği halde, Ermeni taleplerinin çözümü hep ertelenmiştir.
İttihatçı hükümet politikalarının vardığı sonuç, Ermeni soykırımı olmuştur.
Bu süreçte mülkiyetin ve sermayenin Türleştirilmesi, Osmanlı-Almanya ittifak antlaşması gereği olarak, bir nevi Almanya’nın fiili işgali altında gerçekleştirilmiştir. Antlaşmadaki imza karşılığında Osmanlı askerini Alman generaline  ve maliyesini de Alman markına  teslim etmiştir. 
Maliye Nazırı Cavit, harbin finansmanını Almanya’dan aldığı borçla karşıladığını açıkladı. 1914-Mart 1918 döneminde harp masrafı 225 milyon lira olup, bunun finansmanında Almanya’dan alınan dış borç 199 milyon lirayı aşıyor.
Alman Tuğgeneral Bronzart von Chellendraffe, Osmanlı Genelkurmay Başkanı oldu. Dünyada böyle bir örnek var mıdır?
Alman ve Osmanlı orduları o denli iç içedir ki, Alman subay bile kod ismiyle cepheye gönderildi. Kafkas Cephesinde Teşkilat-ı Mahsusa komutanlarından biri de İbrahim adıyla bilinen Alman Yüzbaşı Stange’dir. 
Almanya’nın oluşturduğu bu fiili durumun sonucundadır ki, Bulgaristan’ın Osmanlı-Almanya safında savaşa katılması karşılığında Meriç batısındaki Osmanlı toprağı Dimetoka vilayeti Bulgaristan’a hibe edilmiştir. 
İttihatçı iktidar, batıda Bulgaristan’a Osmanlı toprağını bağışlarken, şarkta toprak alacak diye Ermenilerin can ve mal güvenliğini yok etmiştir. Can güvenliği 27 Mayıs 1915 tarihli Sürgün Kanunu’yla  ve mal güvenliği de 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu’yla  imha edilmiştir. Aslında bu iki kanun 1915’te dâhili harbin temel iki kanunudur.
Dâhili harp politikasının sonucunda Ermenilerin yaşadığı şudur:
1- Ermeni toprağından/yurdundan sürülmüştür.
2- Ermenin maddi yaşam/üretim varlığına devlet el koymuştur.
3- Ermenin kültürel/tarihi varlığı yok edilmiştir.
Bu üç sonuç, Ermeni soykırımın en özlü anlatımıdır.
Dâhili harbin tek kurbanı Ermeniler değildir, ama yaşadığı her yerden sürülen tek millettir. Ermeniler kadar olmasa da kitlesel sürgünü yaşayan bir diğer millet de Rumlar’dır. Diğer milletten sürülen insanlar da İttihatçı hükümetin mağduru olmuştur.

TÜRKLEŞTİRME MEVZUATI
Mülkiyetin Türkleştirilmesine, 1915’teki dâhili harp koşullarında başlanmış ve sürdürülmüştür. Sürülenin geride kalan ve Müslüman-Türk’e transferi sağlanan mülke emvâli metruke denilmiştir. Aslında ‘sahipsiz mal’ denilen emvâli metruke, 1915’te ve sonrasında sürülen insanların ‘sahipsiz bıraktırılan malına’ denilmiştir.
Bu, mülkiyeti Türkleştirmenin birinci maddesidir.
İkinci madde, bu mülkün yağmasıdır.
Üçüncü madde de, mülkü yağmalayana tapulandırılmasıdır.
Bu anlamda mülkiyetin Türkleştirilmesinin emvâli metruke mevzuatı1915’te dâhili harp koşullarında oluşturuldu.
Mülkiyeti Türkleştirmenin yani emvâli metruke mevzuatının temel kanunu: 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunudur. Diğer iki mevzuatı ise: 30 Mayıs 1915 tarihli İttihatçı hükümet kararı ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnamedir.  
26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu’nun tam adı:
13 Eylül 1331 (26 Eylül 1915) tarihli 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) Tarihli Kanunu Muvakkat Mucibince Âher (başka) Mahallere Nakledilen Eşhasın Emvâl (malları), Düyun (borçları) ve Matlubatı (alacağı) Metrûkesi Hakkında Kanunu Muvakkat.
Can ve mal güvenliğini imha eden yani dâhili harbin temel iki kanunu birer geçici kanundur; Meclis’te hiç görüşülmedi. İttihat ve Terakki, 1000’i aşkın geçici kanunla  hükümet eylemiştir.
11 maddelik Tasfiye Kanunu’nun temel özelliği:
1- Sürülen her bir kişinin mülküne devlet adına el kondu.
2- Mülkiyetin Müslümsan-Türk’e transferinin sistemi oluşturuldu.
3- Tüm işlemleri Tasfiye Komisyonu’nun yapması öngörüldü.
Bu sistem 8 Ocak 1920’ye kadar uygulandı. Osmanlı hükümetinin 8 Ocak 1920 tarihli kararnamesiyle  Tasfiye Kanunu yürürlükten kaldırıldı. Fakat 9 Eylül 1922’de İzmir işgalden kurtarıldıktan 5 gün sonra 14 Eylül 1922’de TBMM kararıyla, 8 Ocak 1920 tarihli kararname yürürlükten kaldırıldı  ve İttahatçı gasp modeline dönüşün kapısı aralandı.
Birkaç ay sonra da gerekli kanuni düzenleme yapıldı. 15 Nisan 1923 tarih ve 333 sayılı kanunla İttinatçı Tasfiye Kanunu yeniden düzenlendi ve bu kanun 8 Kasım 1988’e kadar yürürlükte kaldı. 
333 no’lu kanun, mülkiyetin Türkleştirilmesinde 1915’ten 1923’e devamlılığın en temel kanunudur. 333 no’lu kanunla devletin el koyacağı mal ve mülk kapsamı genişletildi: Sürülene ek olarak, kaybolanın, mahallinden ayrılanın ve uzaklaşanın, ecnebi memlekete ve İstanbul’a gidenin geride kalanın malına, mülküne de devlet el koydu.
1915 sonrasında olduğu gibi 1923’ten itibaren devletin el koyduğu mal ve mülk dağıtıldı, satıldı ve hibe edildi. 1920’li yılların sonuna doğru ilgili kanuni düzenlemeyle de bu mülkler yeni sahiplerine tapulandırıldı  ve böylece eski tapu kayıtları yok sayıldı. Kanuni olarak mülkiyete devletin el koymasından yağmaya ve tapulandırmaya kadar tüm işlem tamamlandı.

ERMENİ VE RUM SERMAYEDARA TASFİYE
Mülkiyetin Türkleştirilmesi, elbette sermayenin Türkleştirilmesidir. 1915 ve sonrasında sermayenin Türkleştirilmesi farklı bir içeriktedir. Çünkü yaşanan, 1915’teki egemen sınıfın sermaye yapısında klikler arasındaki rekabet sonucunda bazılarının tasfiyesi değildir.
Devletteki konumunu arkasına alan Türk burjuvazisi (yani sermayedarı), aslında sermaye birikimini, 1915’teki dâhili harp ve sonrasında milleten Türk ve dinen (Sünni) Müslüman olmayanın sermayesini transferiyle temellendirmiştir.
Diğer bir deyişle Türk burjuvazisi, Osmanlının çok milletli ve çok dinli halkına karşı aynı safta bulunduğu ve birlikte olduğu Ermeni, Rum ve diğer milletten sermayedarının birikimine el koymuştur. Yani komprador burjuvazinin Türk ve (Sünni) Müslüman olanı, Rum ve Ermeni ile diğerlerinin sermaye birikimini devlet zoruyla transfer etmiştir.
Bunun içindir ki, bugünkü finans kapital oligarşisi, sermaye transferinin temellendirildiği 1915-1930 döneminin Müslüman-Türk ticaret sermayedarıdır. Bu durum, 1924’teki araştırmayla netleşmiştir. İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası’nın 1924’te yaptığı araştırmada, ekonomide gayrimüslimlerin hâkimiyeti, harbin yarattığı ortamda Türklerin iktisada yöneldiği tespiti yapılmıştır.
Odanın 50’inci yılı nedeniyle 1932’de hazırlanan kitapta da, odanın kurulduğu 1880’lerle ilgili ekonominin sektörel analizinde ortaya çıkan sonuç şöyle aktarılmıştır: 31 sektörün 4’ünde Türk, 27’sinde gayri Türk hâkimdir. Değerlendirmede de, “bütün sanayi, iktisadi ve mali faaliyet gayri Türklerin inhisarı altına girmiştir” denilmiştir.
1914-1915’lere gelindiğinde, Müslüman-Türk’ün ekonomik ağırlığı pek de değişmemiştir. Osmanlı sanayisinin sermaye dağılımı şöyle: Müslüman-Türk yüzde 15, Rum Ortodokslar yüzde 50, Ermeniler yüzde 20, Yahudiler yüzde 5 ve yabancılar yüzde 10.
Bir başka kaynak da, bu sonucu destekler bilgi içermektedir.
1912 yılı itibariyle iç ticaretle ilgili 18.063 işyerinin yüzde 85’i ve 6.507 imalathanenin yüzde 89’u gayrimüslimlere aitti ve 5264 serbest meslek sahibinin yüzde 86’sı gayrimüslimdi.  Diğer bir deyişle, iç ticaretle ilgili işyerlerinin yüzde 15’i, imalathanelerin yüzde 11’i ve serbest meslek sahibinin yüzde 14’ü Müslüman-Türk’tü.
1914-1915’ler itibarıyla, ekonomik yapılanımla ilgili üç farklı kaynağın ortaya koyduğu sonuç, birbirini destekler düzeyde olup, Müslüman-Türk’ün payı biraz aşağı-yukarı sapmayla yüzde 15 civarındadır.
1915’teki dâhili harp politikasıyla Müslüman-Türk payında hızlı artış sağlandığını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok; çünkü milleten Türk ve dinen (Sünni) Müslüman olmayan öteki nüfus hızla eritildi.
1915-1919 döneminde tüm Ermeniler yerinden yurdun sürüldü, 1914-1919’da sürülen ve 1923’deki mübadeleyle tüm Rumlar Anadolu’dan temizlendi ve İstanbul’dakilerin bir kısmının tasfiye edilmesinin sonucundadır ki, Osmanlı’nın resmi sayımına göre bugünkü TC sınırları içinde Hıristiyan ve Musevilerin 1914’de yüzde 20’ye yaklaşan nüfus payı, 1927’deki nüfus sayımına göre yüzde 2,8’e  geriledi. Nüfustaki bu erimenin sonucunda ve 1930’lardaki devletçi politikayla Müslüman-Türk’e getirilen özel ayrıcalığın da etkisiyle, toplam sanayi sermayesinde Müslüman-Türk sermayedarın payı, yüzde 15’lerden tahminen yüzde 80’leri aştı. Böylece egemen sermayedar sınıfta Müslüman-Türk kimliği hâkim bir nitelik kazandı.
Gayri Türk’ün sadece sermayedarı değil, emekçisi de tasfiye edildi. Ermeni ve Rum yani gayri Türk işçilerin tasfiyesi Büyük Millet Meclisi kürsüsünde  dile getirildi ve gereğinin yapıldığına dikkat çekildi.

TÜRK’E TRANSFERİN KANUNLARI
1920’den sonrasında Bakanlar Kurulu kararıyla, Rum ve Ermeniler’e ait emvâli metrûkeden olan ev, han, bağ, bahçe, arsa, arazi, tarla ve fabrika vatandaşın Müslüman-Türk olanına, muhacire, memurlara, askeriyeye, İttihatçı ailelere, sefaretlere, çeşitli kurumlara, sermayedara ve ticaret odalarına ya dağıtıldı veya satıldı veyahut da bağışlandı.
Emvâli metrûkeden gayrimenkullerin Müslümanlar’a, muhacirlere, sermayedarlara, devletin memuruna, Türk Ocakları’na ve devletin diğer kurumlarına, İttihatçı ailelere verilmesi, dağıtılması ve satılması, ilgili kanun ve talimatnamelere göre gerçekleştirildi.
Bu kanunlardan belirleyebildiklerim aşağıdadır:
1- 13 Mart 1340 (1924) tarih ve 441 no’lu ve 15 Nisan 1341 (1925) tarih ve 622 no’lu kanunlarla, emlaki tahrip edilmiş ve muhtaç olana, metrûk gayrimenkulün dağıtılması ve satılması öngörüldü. 
2- Mübadele nedeniyle geleceklere gayrimenkul dağıtımı, 16 Nisan 1340 (1924) tarihli 488 no’lu Mübadeleye Tabii Ahaliye Verilecek Emvâli Gayrimenkule Hakkında Kanun’la sağlandı. 
3- Bir kısım gayrimenkuller İl Özel İdaresine devredildi. 18 Nisan 1341 (1925) tarih ve 154 no’lu 1341 senesi Muvazenei Umumiye [1925 yılı Bütçe] Kanunu, 23. maddesi V fıkrası  şöyle:
“Mübadeleye gayri tâbi [Ermeni] eşhası hükmiyeden metruk bilcümle emvâli gayri menkule kâffei hukuk ve vecaibile bulundukları vilâyetlerin idarei hususiyelerine devredilir.”
4- 22 Şubat 1926 tarih ve 748 no’lu kanunla, emvâli metrûkenin Türk sermaye birikimini güçlendirmek açısından ticaret ve sanayi odalarıyla borsalara ve ayrıca belediyelere satışı kabul edildi. 
5-13 Mart 1926 tarihli ve 781 no’lu kanunla, ismi verildiği biçimiyle Ermeniler ve Rumlar’dan metrûk gayrimenkulün 1915 yılı kayıtlı değerinden satılması öngörüldü. 
6- 31 Mayıs 1926 tarih ve 882 no’lu kanunla, ifade edildiği gibi Ermeniler’den kalan metrûk emvâlin, öldürülen ve idam edilen kimi İttihatçıların ve mutasarrıfın ailesine verilmesi sağlandı. 
7- 16 Haziran 1927 tarih ve 1080 no’lu kanunla, metrûk binaların Türk Ocakları, Mualimler Birliği ve Himayei Etfal gibi kamu yararına hizmet eden kurumlara satılması veya kiralanması kabul edildi. 
Bu kanunların sağladığı mevzuatla devletin ilgili kurumu ve kurumları, sermayedardan ahaliye mülkiyet transferini gerçekleştirdi. Mülkiyetin transferiyle ilgili Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930), Emvâl-i Metrûkenin Tasfiyesi-II kitabımdaki ilgili bölümün bazı kısmını  özetleyerek aktarıyorum:
+ Müslümanlara meskenle, bağ ile arazi satımı ve toprak dağıtımı ve Ege’de bağların kiralanması sağlandı.
+ Muhacirler de benzer politikalardan yararlandı.
+ Ermeni mülkü verilmesine sağlayan 882 no’lu kanundan sonra alınan Bakanlar Kurulu kararıyla ismi belirlenen 12 İttihatçı aileye Ermeniler’den kalan mülklerden verildi.
+ Devletin bürokratına emvâli metrûkeden ev verildiği gibi maaş ödemesi de bu tip gayrimenkullerle yapıldı.
+ Devletin pek çok kurumuna emvâli metrukeden gayrimenkuller dağıtıldı. Muallimler Birliği, Türk Ocağı’nın pek şubesi birçok vilayette bina sahibi oldu.
+ Sermayedara transferler: Bakanlar Kurulu kararıyla emvâli metrukeden, Ziraat Bankası’na Ankara’da arsa, Adana Pamuk Borsası’na bina, Tütüncüler Bankası’na tarla ve mağaza, Elazığ’da kurulacak kamu şirketine metrûk fabrika, Malatya Teşebbüsat-ı Sınaiyye Türk Anonim Şirketi’ne 80 arsa, Ergani Bakır Türk Anonim Şirketi’ne arsa ve su değirmeni, Samsun’da Çakıroğlu Arif’e arsa ve bina, İzmir Borsası’na bina, Ticaret odalarına bina ve Ereğli’de Kömür Ocağına verilmesi sağlandı.
+ İzmir Ticaret Odası Meclis Kararı: İzmir Ticaret Odasının Meclis kararıyla birçok şirketin emvâli metruke kefaleti onaylandı. Emvâli metruke kefaleti, şirketin sermayesinden sayılması ve buna göre tüccar sınıfının belirlenmesi amacıyla, şirket tarafından odaya sunulan ve şirketin emvâli metrukesinin bulunduğunu gösteren evraktır.
Tüm bunlar, mülkiyet transferinin ne denli yaygın olarak gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır.

DEVLETÇİ TÜRK BURJUVAZİSİ
Yukarıda yaptığım değerlendirmeyi özetlersem:
1- 1908 Devrimi, milli meseleyi çözme ve Osmanlı’nın çürümüş monarşik iktidarının halka zulmüne son verme yönünde derinleşmeyince kadük kaldı; sadece meşruti monarşiye geçiş sağlandı.
2- 1908-1915 sonunda, dönemin etkin partisi İttihat ve Terakki, ekonomi politiğini milleten Türk ve dinen (Sünni) Müslüman olmayan ’öteki’nin demografik ve ekonomik yapıda tasfiyesi esasında oluşturdu.
3- İttihat ve Terakki Hükümeti Osmanlı-Almanya İttifak Antlaşması’na attığı imzayla, Osmanlı ordusunu Alman subayların yönetmesine ve Osmanlı harp masrafını da Alman markıyla finanse etmesine ‘evet’ demiştir.
4- Osmanlı, yaptığı antlaşmanın sonucu olarak Almanya’nın fiili işgaliyle Birinci Paylaşım Savaşına katıldı, 1914 güzünde.
5- Almanya’nın belirlediği plana göre Kafkas cephesinde Rusya’ya saldıran Osmanlı ordusu, Sarıkamış’ta hezimete uğradı, 1915 başında. Böylece Van ve Erzurum, Rus işgaline açık hale geldi.
6- Sarıkamış yenilgisiyle telaşlanan İttihat ve Terakki Hükümeti, şarkta kimi yerlerde ve Zeytun ile Dörtyol’da başlattığı kısmi Ermeni sürgün politikasını, Ermenilerin olduğu tüm yerde uyguladı, 1915 Mayıs ayından itibaren.
7- Şarkta toprak istediği gerekçesiyle yaşadığı her yerde Ermenileri süren İttihatçı hükümet, Almanya-Osmanlı safında savaşa katılması karşılığında Meriç batısındaki Dimetoka vilayetini Bulgaristan’a hibe etti.
8- 1915’te İttihatçı hükümet, sadece dışarıda değil, dâhilde de milleten Türk ve dinen (Sünni) Müslüman olmayana karşı bir harbin tarafıydı. Dâhili harpte aktif olan Osmanlı devletinin ordusu ile militer güçleri olup, bunların hedefi de başta Ermeniler olmak üzere Anadolu halklarıydı. Dâhili harbin temel iki kanunu: can güvenliğini yok eden 27 Mayıs 1915 tarihli Sürgün Kanunu ve mal güvenliğini yok eden 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunudur.
Ermeniler özelinde yaşanansa bir soykırımdır.
9- Harici ve dâhili harp ortamında İttihatçı hükümetin ekonominin Türkleştirilmesinde, öncelik verdiği mülkiyetin Türkleştirilmesiydi. Tasfiye Kanunu ile sürdüğü herkesin malına devlet olarak el koydu. Devamında bu mülkler yağmalandı ve ardından da, yeni sahiplerine tapulandırıldı.
10- 15 Nisan 1923 tarih ve 333 no’lu kanunla, Tasfiye Kanunu yeniden düzenlendi ve Türkleştirilecek mülkiyet kapsamı genişletildi. Bu duruma imkân veren kanun 8 Kasım 1988’e kadar yürürlükte kaldı.
11- 1915’ten itibaren Osmanlı ve 1923’lerden itibaren Cumhuriyet idaresinin el koyduğu mülkler, kitlesel yağmanın yanı sıra, hükümet idaresinde dağıtıldı ve satıldı.
Yağmanın kitlesel boyutunun yarattığı perdedir ki, ancak konu 100 yıl sonra bu düzeyde tartışılıyor!
Bu yağmada, her dönemin politikacısı ve devlet kadrosu mutlaka var oldu!
Yağmada 1920’ler veya 1950’lerde politikacı ve devlet kadrosunun varlığı ile yakın dönemde İmroz özelinde yaşanan arasında elbette bir fark vardır.
12- 1915 civarında Osmanlı egemen sınıfı Osmanlı komprador burjuvazisinde milleten Türk ve dinen (Sünni) Müslüman olanların payı, dinen Hıristiyan ve Musevi toplamına kıyasla daha azdı. Komprador burjuvaziyle birlikte yine sanayi ve ticari ilişkide bulunan kesimler dikkate alındığında toplamda, Müslüman-Türk sermayedarın payı aşağı-yukarı sapmayla yüzde 15’ler civarındaydı.
13- Müslüman-Türk sermayedarın, sanayi sermayesinde yüzde 15 olan payı, 1915 sonrasında Hıristiyanlar aleyhine hızla büyüdü.
1915’ten itibaren dâhili harp, aynı zamanda Osmanlının egemen sermayedarı komprador burjuvazisinde, Türk-(Sünni) Müslüman olanın, diğerine karşı kullandığı ve ötekilerden sermaye transferinin yapıldığı yıllardı.
Bu anlamda Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin kaynağı, kapitalizm öncesi üretim tarzının egemenler artığından değil, birlikte var olduğu ‘öteki’ yani Ermeni ve Rum ile diğer kompradorlardan sağlandı.
Bu transfer modelinin sonucudur ki, Ermeni soykırımı ve Rum mübadelesi sonrasında Müslüman-Türk sermayedarın kısa sürede birkaç misli artarak, 1930’larda tahminen yüzde 80’i aştı.
14- 1930’ların devletin silahlı gücü dâhil tüm ajanlarının devreye girdi ortamda varlığını güçlendiren Türk-(Sünni) Müslüman ticaret sermayedarı, 2015’lerin finans kapital oligarşisidir.
15- Böyle bir ekonomi politikle var olan Türk burjuvazisinin millisinin, yani milli burjuvazinin konumunu yeniden tartışmak gerekmez mi?
16- Bugün zaman zaman gündeme gelen sanayileşememenin ve marka üretememenin temelinde, 1915’lerde temellendirilen ve sonrasında sürdürülen devletçi bir yağma modeli vardır.
Türk burjuvazisinin devletçi yağmalama tavrı, yapısal bir karakteridir!
Bunun için her iktidar kendi zenginini yarattı. Yakın dönemin Özal’ın zenginleri, Demirel’in zenginleri nerede? Bu gidişle yarın da, “AKP zenginleri nerede?” diye sorulacaktır.
17- 1915’ten 2015’e Ermenilerin (ve her milleten insanın) yaşadığının telafisi mümkün değildir.
Bu dönemde Ermenilerden (ve her milleten insandan) gasp edilen ve yağmalanan mülkün her çeşit tazminiyse mümkündür.
Sonuç olarak: 1920’lerin Türk Kurtuluş Savaşı, sadece Ege’yi Yunan işgalinden ve Anadolu’yu kurtarmanın savaşı değildir. Aynı zamanda dâhilde de Ermeni ve Rum malının Müslüman-Türk’e transferinin sistemini oluşturmanın savaşıdır.
1920’ler başında İngilizlerin esas derdi Mustafa Kemal’in Anadolu’su değil, Lenin’in Bolşevik Rusya’sıydı. Bu ayrımı Churchill’in anlatımlarında  görmek mümkündür.
1915’lerde temellendirilen Türk milliyetçiliği ekonomi politiği, 1915 egemeni İttihat ve Terakki’den, 2015’in egemeni AKP’ye hiç istinasız esas program olarak uygulanmıştır.
Böylesi bir devamlılığın sonucundadır ki, bugün Kürtler demokratik vatandaşlıkla, Aleviler eşit vatandaşlıkla ve Ermeniler adaletle, eşitliği talep etmektedir!

KAYNAKÇA

Yorumlar kapatıldı.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑