“Felsefeyi Savunmak”: Pozitivizm ve Pragmatizmin Gerici Niteliği ve Güncel Görevler

Pozitivizmin Etkisi ve Genel Özellikleri

Sınıf Mücadelesinde Felsefenin Yeri ve Önemi
Bilginin Niteliği, Olanakları ve Sınıf Karakteri
Başlıca Sonuçlar

 

Maurice Cornforth’un “Pozitivizme ve Pragmatizme Karşı Felsefeyi Savunmak” genel başlığını taşıyan ve “Evrensel Basım Yayın” tarafından yayına hazırlanan pozitivizm eleştirisi, işçi sınıfının teorik (ideolojik, felsefi, kültürel) mücadelesinin güncel ihtiyaçları bakımından son derece büyük bir önem taşıyor.

Eser, öncelikle felsefeyi, farklı sınıf çıkarlarını temsil eden değişik akımlarıyla tanımak açısından önemli bir kaynaktır.

Pozitivizm, işçi sınıfının ihtilalci hareketinin çok etkili olduğu bir dönemde, bunu “giderilmesi gereken sosyolojik bir olay” olarak gören burjuva tepkisinin ürünüdür ve bu bakımdan net bir sınıf karakteri göstermektedir. Türkiye’ye ise, “ilerici burjuva hareketi”nin felsefi-ideolojik öğesi olarak girmiştir. Avrupa’da gericileşen ve yıkılışını geciktirmeyi amaçlayan burjuvazinin felsefesi halinde yükselirken, Türkiye’de geç burjuvalaşmanın bir sonucu olarak “ilerici” bir kisve altında kendisini göstermesi üzerinde ayrıca durulması gereken bir özelliktir. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından, cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve günümüze kadar bu görünümünü korumuştur. Bugün ana çizgileriyle ve en tutucu yanlarıyla resmi egemen ideolojinin temel dayanağı olma özelliğini taşımaya devam etmektedir. Yine bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de pozitivizm, akademik çevrelerde egemen felsefi görüş halindedir. Üstelik yalnızca bilimsel alanda değil, üniversite yönetimi anlayışında, hiyerarşik kuruluşunda, öğretim görevlileriyle öğrenciler arasındaki ilişkilerde de kendisini göstermektedir. Üniversitede öğrencileri ve öğretim üyelerini inançlarından, düşüncelerinden, hatta kıyafetlerinden dolayı fişlemek, ama bunun karşısında öğretim üyelerine “pozitivist kilise olarak üniversite” anlayışının dolaysız yansıması olan “cüppe” giydirmek, başörtülü kızları, resmi görüş dışında görüş ve inanç sahibi olanları  “sözde vatandaş” olarak görmek, hep bu görüşün sonuçları olarak karşımızdadır.

Bu bakımdan pozitivizm  eleştirisi, yalnızca felsefi-teorik bir uğraş olmaktan öte, genel olarak siyasal ve kültürel bütün alanlarda rejimle hesaplaşmanın önemli bir yanını oluşturmaktadır.

Pozitivizmin “bilimci” ve “radikal din karşıtı” görünümü, kimi çevrelerde onun “ilerici” bir akım olarak kabul edilmesine yol açmıştır. Cornforth’un gösterdiği gibi, bu görünüş aldatıcıdır. Temelleri ve toplumsal amaçları bakımından tartışmasız gerici-burjuva bir karaktere sahip olan pozitivizm içinde bunların özel bir anlamı ve işlevi vardır. Pozitivizm, kendisini bir din olarak ilan etmiş, başta kurucusu Auguste Comte olmak üzere, önde gelen pozitivistlerin hepsi birer “baş rahip” gibi kabul edilmiş, örgütlenme modeli olarak kilise örnek alınmıştır. “Bilimcilik” ise, bilimin din haline getirilmesinden ibaret metafizik ve bilimin doğasıyla uyuşmayan bir tutumdur. Onun gerici özünü örten etkileri dolayısıyla bu özellikler ayrıca ve önemle ele alınmalıdır. Pozitivizm, çoğu kez bu özellikleri üzerinden Marksizm’le eşitlenmekte, onun ilkel ve gerici tutumu aracılığıyla Marksizm’e de zarar verilmektedir. Cornforth’un eseri, Marksizm’i kulaktan dolma kalıplarla “öğrenen” ya da aynı kaynaklara dayanarak “eleştiren” herkes için öğretici olacaktır.

Bunun simetrik bir görüntüsü de, pozitivizm ile diyalektik materyalizm arasındaki uzlaşmaz farklılıkları görmeden, her ikisi arasında “tarafsız” kalınabileceğini sanan kimi aydınlar oluşturuyor. Cornforth, “Pozitivizmin bilime ve açık düşünceye olan yanıltıcı ilgisi nedeniyle cazibesine kapılan” bilimcilerden ve felsefecilerden söz ediyor. Bu günümüzün de önemli bir sorunudur. Özellikle diyalektik materyalizm hakkında ikinci elden ve akademik yöntem kitapçıklarının şablonlarına uyarlanmış tanımlardan ötesini bilmeyen –ama buralardan onu öğrenmiş olduğunu sanan- pek çok bilimci, kendi dallarında diyalektik materyalizmin ne işe yarayacağı sorusunu ciddi ciddi sorabiliyor. Cornforth’un eseri, bu soruyu içtenlikle yanıtlamak isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak olacaktır.

Bu açıdan bilimcinin kendisine bir saf belirlemesi zorunluluğuyla karşılaşıyoruz. Bu, politikada ve sınıf mücadelesinin diğer alanlarında olduğu gibi, bilimde ve felsefede de  geçerlidir. Toplumsal ilerleme ve bilimsel bilginin geliştirilmesi, diyalektik materyalist bakış açısının geliştirilmesini gerektirmektedir. Günümüzde idealizmin en etkili biçimlerinden biri olan pozitivizme karşı bilinçli bir karşı duruşun ilk koşulu budur.

İkinci olarak, günümüzde sistematik düşüncenin bütün biçimlerini ve bu genel başlık altında toplanabilecek felsefeleri “büyük anlatılar” olarak niteleyerek dışlamaya çalışan postmodernizmin egemenliği koşullarında, kendi dayanaklarını güçlendirmek ve insanın tarihsel eyleminin yol açıcı bir gücü olarak işlevini sürdürmek zorunda olan diyalektik materyalizmi doğru ve kirlenmemiş biçimiyle yeniden öğrenmek açısından, Maurice Cornforth’un çalışması özenli bir incelemenin konusu olarak önümüzde duruyor. Bilindiği gibi postmodernizm çerçevesinde, “modernizm” genel başlığı altında toplanan pek çok akım ve felsefe ağır saldırıların hedefi haline getirilmiştir. Marksizm’i de kapsayan bu saldırıdan kuşkusuz pozitivizm de nasibini almıştır. Bu eleştirilerin ülkemizdeki sözcülerinin pek çoğu, Marksizm ile pozitivizmi aynı kefeye koymakta, hatta zaman zaman kasten aynılaştırmaktadırlar. Bunun karşısında Marksizm savunusu, pozitivist argümanlardan temizlenmiş ve kendi farklılığını tam olarak ortaya koymuş bir içerik taşımak zorundadır. Cornforth’un eseri, Marksizm’i diğer felsefi akımlar karşısındaki eleştirel konumuyla öğrenmek isteyenler için de doyurucu bir el kitabı özelliği taşımaktadır. Kitabın hemen bütün bölümlerinde eleştirinin temel dayanağı olarak Marksizm değişik yanlarıyla bir çok kez ele alınmakta, açıklanmaktadır. Fakat ilk bölümler, tümüyle diyalektik ve tarihsel materyalizmin anlatılmasına ayrılmış, pozitivizmin hangi açıdan eleştirildiği ayrıntılı olarak gösterilirken, bilim ve Marksizm arasındaki bağıntılar açıklanmış, tarihsel gelişme ile bilimsel gelişme arasındaki karşılıklı etkileşmeler incelenmiş ve örneklenmiştir.

Cornforth, eserin yazıldığı dönemin kültürel ve ideolojik niteliğini tanımlarken, felsefede bir yozlaşma sürecinin yaşanmasını karakteristik bir özellik olarak gösteriyor. Felsefenin toplumsal-kültürel süreçleri değerlendirmede bir ölçüt olarak kullanılması, gerek çağın özellikleri gerekse Cornforth’un bakış açısı bakımından önemlidir. “Felsefe alabildiğine uzmanlık gerektiren, halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti haline gelmiş; insanlığın kurtuluşunu amaçlayan değil, varolan toplumsal düzeni savunan bir güç olmuştur” diyor.

Aynı zamanda felsefenin ilerlemesi, dünyanın ve insanın onun içindeki yerinin anlaşılması anlamında her zaman insanlığın maddi koşullarına dayanmış ve ona hizmet etmiştir. Ancak Pozitivizmin çeşitli okulları, felsefeyi düşünce ve dil hakkında uzmanlık gerektiren soyut bir incelemeye indirgemiş, nesnel dünyanın bilgisi ve bunun genelleştirilmesi biçimindeki işlevini yadsımışlardır. Bu haliyle pozitivizm, kapitalizmin bunalımını yansıtır ve bütünüyle çürümüş bir toplumsal sisteme hizmet eder.

Kültürel ve entelektüel düzey bakımından tarihsel pek çok sorunu olan bizim gibi ülkelerde, böyle bir saptamanın “tercümesi” oldukça güçtür. Orada ve o dönemde, felsefe ve toplumsal hayat arasında dolaysız bir ilişkinin kurulabileceği bir ortam söz konusudur. Kuşkusuz büyük toplumsal ve düşünsel devrimleri yaşamış, bilimde ve sanatta kurucu ilkeleri koyabilme düzeyini yakalamış toplumlarda felsefenin özel ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. Böylece, felsefedeki değişimler ve eğilimler, toplumsal hareketin nitelikleri hakkında açık işaretler verebilir. Bizde ise, kültürel düzeyde başka işaretler önem taşımakta, örneğin popüler kültür üzerine çok da felsefi olmayan tartışmalar öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, Cornforth’un saptaması evrensel bir içerik taşımaktadır; geçerliliği dönemiyle ve Avrupa ile sınırlı değildir. Egemen düşüncel-kültürel eğilimler ve kurumlaşmış tutumlar, genel olarak sınıflar mücadelesinin gündelik hayat içinde çok fazla hissedilmeyen sonuçlarından birisidir. Cornforth’un kendi dönemindeki felsefeyi anlatırken dikkat çektiği bazı özellikleri, bilim, sanat ve edebiyatı da kapsayacak biçimde genelleştirebiliriz. “Halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil, sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti” gibi özellikleri, sözünü ettiğimiz alanlarda da görebiliyoruz. Günümüz burjuva-emperyalist kültürünün yapısı ve etkisi bundan farklı değildir. Buradan, Cornforth’un pozitivist felsefeyi temel alarak söylediklerini, günümüz burjuva-emperyalist kültürün değerlendirilmesi ve eleştirilmesi için de bir kaynak ve dayanak olarak kullanabileceğimiz sonucunu elde ederiz.

Yazarın felsefe kavramına yüklediği anlam ve işlev göz önünde tutulduğunda, eserin bütünün yalnızca Pozitivizmin eleştirisiyle sınırlı kalmadığını fark etmek kolaylaşacaktır.

Cornforth, felsefeyi “dünyanın niteliğini, bizim onun içindeki yerimizi ve yazgımızı anlama çabası” olarak tanımlıyor. Gerçekten, ilk çağlardan başlayarak, felsefenin temel konusu ve değişmez ilgi odağı bu olmuştur. Farklı ve karşıt felsefe akımları, bu temel sorulara verdikleri cevaplarla düşünce tarihindeki yerlerini belirlemişlerdir.

Maurice Cornforth’un Türkçe’de ilk yayımlanan eseri, “İlkçağ Materyalistleri” adını taşımaktadır. (Sol Yayınları, 1963) Bu hacimce küçük kitapta Cornforth, Anaxagoras, Aneximandros, Thales gibi “doğa filozofları”nı, “ilk materyalstler” olarak tanımlayarak felsefe tarihine yeni gözle bakmıştır. Söz konusu filozoflar, geleneksel felsefe tarihlerinde “materyalistler” olarak değil, “doğa filozofları” ya da “doğacı filozoflar” olarak adlandırılırlar. Engels’in “felsefenin temel sorunu” olarak gördüğü “bilinç ve madde” ilişkisini, felsefi akımları sınıflandırmak için bir dayanak olarak kullandığını biliyoruz. Ona göre, bütün felsefe tarihinde iki ana akım vardır; İdealizm ve materyalizm. Ancak bu kıstas, bir sınıf bakış açısını gösterir ve genel kabul görmez. Cornforth da, felsefenin içeriğini tanımlarken ve akımları sınıflandırırken aynı sınıf bakış açısına uyar. “Dünyanın niteliği”, varlığın temelinin madde mi, yoksa düşünce (bilinç) mi olduğu hakkında bir yargının konusudur. “Bizim onun içindeki yerimiz” ise, insanın tarihsel bir varlık mı, yoksa ona öncel bir iradenin ürünü mü olduğu tartışmasında belirleyici bir önem taşımaktadır. “Yazgı” kavramı, bir yandan dinsel-inançsal değerler alanına, diğer yandan insanın tarihsel eyleminin sonuçlarına ilişkin iki karşıt anlam taşır ve yine idealizmle materyalizm arasındaki temel tartışma içinde bir yeri vardır. Cornforth, bu tanımıyla iki temel akımın ortak konularını birleştirmiştir. Ona göre, “felsefecilerin görevi daima bu anlayışı zenginleştirmek ve sonuçlarını genelleştirmek olmuştur.” Bu, kuşkusuz insanın düşünsel birikiminin bir zenginliğidir. Ne var ki, dünyada sosyalizm ve kapitalizmin karşıt iki sistem olarak var olduğu, proletarya ve burjuvazi arasındaki mücadelenin toplumsal hayatın bütün ilişkilerini belirlediği, emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişmenin yeni bir dinamik olarak boy gösterdiği koşullarda, üstelik “Soğuk Savaş” gibi olağanüstü bir sınıf mücadelesi alanı açılmışken, felsefenin bunlardan bağımsız, her şey karşısında tarafsız bir “düşünen düşünce” alanı halinde kalması da olanaksızdı. O çok eski bölünme, şimdi sınıflar çatışmasının kaçınılmaz etkisiyle yeniden biçimlenmekte, felsefi akımların özellikleri de buna göre belirlenmektedir. Özellikle burjuva felsefe akımları, felsefeyi ulaşılamaz, halk hayatından ve kültüründen çok yüksekte, seçkin bir alan olarak sınırlayıp işlevsiz hale getirmektedir. Bu, felsefenin sınıf mücadelesinden de dışlanmaya çalışılması anlamına gelmektedir. Egemen düşüncenin bu çabasına karşılık, işçi ve emekçi halk katında da, felsefeyi aynı tarzda algılama, gereksiz ve “burjuvaziye özgü” bir etkinlik olarak görme eğilimi gelişmektedir. Fakat bu, burjuva felsefesinin zararlarından kaçmak, onun etkisinin dışında kalmak sonucunu vermiyor. Aksine, niteliğini bilmediği düşüncelere teslimiyet, kendi hayatına düşman düşünceleri içselleştirmek gibi denetlenemez sonuçlar doğuruyor. Cornforth, şöyle özetliyor: “Felsefenin içinde bulunduğu durum nedeniyle birçok insan felsefenin ne işe yaradığını sormakta ve ona gereksinmeleri olmadığı sonucuna varmaktadır. Ne var ki bunun tek bir anlamı vardır; o da, felsefi öğretileri en ufak kırıntılarına varıncaya kadar hiç sorgulamadan kabul etmektir. Buna değer vermediklerini sandıkları felsefecilerin öğretileri de dahildir. Bu felsefeciler, onlar bunu fark etmeden, kafalarının içine girerler. Çünkü felsefeyle hiç ilgilenmeseler de herkes ondan; onun okulda, basında, kilisede, radyoda veya sinemada karşılarına çıkan elden düşme türevlerinden etkilenir. Felsefeyi hor görmek, ona gereksinim olmadığını düşünmek, kapitalist felsefeyi eleştirmeden kabul etmek ve kullanmak demektir.”

Bunun karşısında, işçi sınıfının burjuva felsefesine ve onun dolaylı-dolaysız yansımalarına karşı donanımlı olması, sınıf mücadelesinin bir gereği olarak görünmektedir. Bunun biricik olanağı ise, Marksizm’de bulunmaktadır. “Marksizm’de felsefe, insanların dünyanın niteliğini ve kendilerinin onun içindeki yerlerini anlamaları ve böylece dünyayı değiştirip insan toplumunu dönüştürebilecek …bir konuma gelmeleri için onlara yardımcı olarak halkın ihtiyaçlarını karşılar”.

Bu yüzden Cornforth, kitabına “Felsefeyi Savunmak” adını vermiştir. Ona göre, felsefeyi savunmak, artık diyalektik materyalizmi savunmaktır. Gerekçe olarak, kapitalizmin yol açtığı sonuçları ve genel hedeflerini, insan hayatı ve kültürü karşısındaki yıkıcı etkilerini göstermektedir: “…kapitalizm hayatta kalmak için çırpınırken bütün insani değerlere saldırıyor ve biz onları savunmak durumundayız. Felsefeyi savunmak ve ilerletmek artık sosyalist felsefeyi, diğer bir deyişle diyalektik materyalizmi savunmaktır; tıpkı, gerçekten de genelde insanlık kültürünün savunulmasının artık sosyalist kültürün savunulması olması gibi.”

Cornforth’un saptamaları, günümüzden yaklaşık elli yıl öncesine aittir. Fakat genel tablo bugün de değişmemiş, daha da vahim bir hal almıştır.

Tıpkı varlığın temeli ve niteliği konusunda olduğu gibi, onun bilinebilmesinin olanakları ve sınırları sorunu da felsefenin ana konularından biridir. Bilgimizin kaynağı nedir, varlık hakkındaki bilgimiz nasıl ilerler ve toplumsal hareket ve değişim bakımından bu sorunun önemi nedir? Çok eski dinsel geleneklerle bağıntılı olan Hıristiyan felsefesinde, bu sorunun cevabı basit ve tekti: Varlığın kaynağı gibi onun bilgisinin kaynağı da maddeden ve insandan bağımsızdır. Bu kaynak, farklı idealist felsefe akımlarında, “idea”, “evrensel ruh”, “mutlak tin” gibi kavramlarla dile getirilir. Dindeki karşılıkları, “Tanrı”dır. Ne var ki, burjuvazinin devrimci çağında, aristokrasiye karşı mücadelenin bir parçası olarak materyalist felsefe akımları geliştikçe, kilise okullarının felsefi düşünceleri de şiddetle eleştirilmiş, diğer toplumsal, bilimsel gelişmelere de bağlı olarak bu kavramlar önemli ölçüde etkisini kaybetmiştir. Felsefede, sanatta, edebiyatta ve bilimde, insan aklına değer veren, deney ve gözleme dayalı düşünce akımları güç kazanmıştır. Ne var ki, idealizm, salt dinsel karakterini örten başka biçimler altında yeniden inşa edilmiştir.

Cornforth’un saptamasına göre, pozitivizm, bu niteliğini gözlerden saklamayı önemli ölçüde başarmış bir felsefedir. Pozitivistlerin kendi iddialarına göre bu felsefe, bilginin deneyimden geldiğini ve saf aklın ya da sezinin ışığında hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan bir felsefedir. Ne var ki, Pozitivizmin temel ilkeleri, dünya hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimiz sonucuna yol açmaktadır. Dolayısıyla, Pozitivizmin klasik materyalist akımlarla kurmaya çalıştığı köken bağı, yalnızca bir yanıltmacadır.

Cornforth, bu iddiayı deşifre etmek için, gözlem ve duyusal-veri kavramlarına yüklenen anlamları inceler. Bu kanaldan, Amerikan olguculuğu olarak da yorumlayabileceğimiz pragmatizmin çözümlemesine geçer.

Cornforth’a göre, pozitivist felsefe –mantıksal çözümleme, mantıksal görgücülük ve pragmatizm–, yüzlerce yıllık idealist felsefe geleneğinin tüm özelliklerini sürdürür.

“İdealizmin bütün türlerinin bir araya getirilmesi ve Birleşik Devletler’deki kozmopolit filozoflar tarafından durmadan geliştirilmesi onun en son aşamasını karakterize eder.” Pozitivist okulların karakteristik özelliği materyalizme karşı köklü düşmanlıklarıdır. Nesnel dünyanın varlığı ve bilinebilir oluşu materyalist diyalektik anlayışın temel dayanağıdır. Bu temel, doğal ve toplumsal gelişim sürecinin başlıca niteliklerinin genelleştirilmesini ifade eder. Böylece, doğanın ve toplumun hareket yasalarını anlamaya dönük bilimsel incelemelerin de temel dayanağıdır. Pozitivizm ise, ancak diyalektik olarak kavranabilecek hareket halindeki evrenin karşısına, mekanik, metafizik düşüncelerle  çıkar. Cornforth, eski idealist okulların özellikleriyle, ilkel materyalist görüşlerin bu karmaşasının bilimsel bir felsefe olarak ilan edilmesinin tümüyle geçirsiz bir iddia olduğunu gösterir.

Böylece, Pozitivizmin “bir tür materyalizm” olarak algılanması karşısında sağlam bir eleştirel temel kurar.

Pozitivizmle bilim arasındaki ilişkinin gösterildiği ya da göründüğü kadar olumlanacak bir ilişki olmadığını da kanıtlar.  “ ‘Bilimsel’ bir felsefe olma iddiasında bulunan pozitivist okullar, bilimsel yöntemleri ve bilimsel sonuçları bilimin bir aydınlanma ve ilerleme silahı olduğunu yadsıyacak şekilde yorumlarlar ve bilimi, bugünkü bilim karşıtı mitlere ve dogmalara karşı çıkamayacak şekilde güçsüz bırakırlar. Bilimleri çözümlediklerini ve yorumladıklarını iddia eden olgucular, yalnızca kısır skolastiğin yeni türlerini üretirler ve bilimi cehalet yanlısı bir vaaz haline getirirler.”

Bilindiği gibi, burjuvazinin “bilimci” görünüşü, tümüyle sınai üretimin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenmiş, doğrudan doğruya çıkara dayanan bir yöneliş niteliği göstermektedir. Ama bilim, aynı zamanda toplumsal değişmenin ve dönüşümün güçlerinden biri haline geldiğinde, burjuvazi bütün üretici güçler karşısındaki gerici tutumunu bilim karşısında da takınır. Kapitalizmin bir mülkiyet ilişkisi olarak kazandığı tutucu karakter, üretici güçlerin sürekli gelişen doğasıyla çelişir. Marx’a göre devrimin temel çelişmesini ifade eden bu uzlaşmaz durum, burjuva kanatta siyasal ve kültürel gericiliğe yol açar. Cornforth, bu çelişmenin pozitivist felsefeye yansıması üzerinde durur: “(pozitivistler), modern kapitalist toplumda bilimin bozulmasını ve çarpıtılmasını yansıtan bir bilim anlatısı üretirler… (Pozitivistler), bilimi, nesnel dünyanın bilgisini sağlamayan, yalnızca formüllerden ve gözlemlerle bağlantılı kurallardan oluşan bir şey olarak yorumladılar.”

Felsefe gibi, bilimin de toplumsal hayatın dışında özel ve seçkin bir ilgi alanı haline getiren, işlevsizleştiren bu tutum, günümüz kültür-bilim politikalarının burjuva karakterine uygundur. Neredeyse, dört yüz yıldır deney ve gözlem kavramları bilimin ayrılmaz parçası haline gelmişken, günümüz koşullarında bu kavramlara doğrudan karşı çıkan herhangi bir felsefenin ciddiye alınma olanağı yoktur. Bu yüzden, şimdi önemli olan kavramlara yüklenen pozitivist anlamlar aracılığıyla, bilimsel çalışmanın sonuçlarının felsefi olarak genelleştirilmesi yönündeki çabaları çarpık ve geri bir düzeyde tutmaktır. Pozitivizm, bu çabasında yalnız değildir. Bilimsel araştırmaların, deney ve gözlemlerin sonuçları üzerinden bilim dışı felsefi sonuçlara ulaşmanın örneklerine bugün, belki dünden de çok rastlanmaktadır. Bilimsel bilgi alanı, bu bakımdan yalnızca temel felsefi dayanaklar bakımından gericiliğin saldırısı altında olmakla kalmamakta, çarpıtılmış sonuçların yaygın propaganda malzemesi olarak kullanılmasıyla da yeniden katledilmektedir.

Böylece Cornforth’un eseri, yalnızca Pozitivizmin eleştirisiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda benzer ve bağıntılı diğer burjuva-gerici felsefelerin ve popüler hale gelmiş bayağı propaganda sloganlarının da tanınması ve eleştirisi için de işlev yüklenir.

Cornforth, eserini eleştiri sürecinde elde ettiği genel sonuçları özetleyerek bitiriyor.

Bunları yine günümüzün ihtiyaçları bakımından değerlendirmek ve işlevli kılmak gerekmektedir.

Cornforth’a göre, “pozitivizm, kapitalist toplumun entelektüel ve ahlaki çözülmesini yansıtır. İnsan aklının nesnel gerçekliği anlama gücünü yadsır ve dolayısıyla, gerçekte aklı ve bilimi terk eder. İnsan eyleminin ussal ve bilimsel bir temeli olabileceğini yadsır.”

“İnsan aklının nesnel gerçekliği anlama gücü”, yalnızca felsefi ve bilimsel bakımdan önemli bir kavram değildir. Sınıf mücadelesinin bütün biçimlerinde burjuva politik propaganda ve ajitasyonun ana hedeflerinden biri budur. Yaşadığımız dünyayı, gündelik ilişkileri, uluslararası olayları, devleti, kültür ve sanatı, geniş halk yığınlarının anlama gücünün dışında kalan “derin” olgular gibi göstermek, bütün bu ve benzeri alanlardaki halk müdahalesini engellemeye yöneliktir. “Bilme” yetisinin, yalnızca yüksek bilimsel eğitimle elde edilebilir olduğunu söylemek, eğitimsiz milyonlarca insanı sırf “cehaletlerinden” dolayı etkisiz ve güdülen bir konumda kalmaya mahkum etmek anlamına gelmektedir. Aklın ve bilimin tekel altında tutulmasının en dolaysız toplumsal sonucu, halk yığınlarının politik süreçlerden yalıtılması, güdülen ve yönetilen yığınlar olarak kalmasının güvence altına alınmasıdır.

Pozitivist felsefenin etkisi altında biçimlenen burjuva yönetim anlayışına göre “eğitimsizlik”, yönetilen ve sömürülen yığınların varlığının tek nedenidir. Bu propagandada, işçilerin sömürülmesinin nedeni onların eğitimsizliğidir; yoksulluk, hastalık, suça eğilim vs. cehaletten doğar! Kapitalist toplumsal ilişkilerin sonuçlarını, eğitimsiz insanların suçu gibi göstermekle, insan aklının ve bilimsel eyleminin “dünyayı bilmeye” yetmeyeceği iddiası arasında dolaysız bir ilişki vardır.

Cornforth, bu gerçekten hareketle şu sonuca da ulaşıyor: “… günümüz pozitivist öğretilerinin özü ve sonuçları bakımından bilime ve ilerlemeye bütünüyle düşman oldukları yargısına varmamız kaçınılmazdır. Bugün olgucu okullar, en çok Birleşik Devletler topraklarında büyüyüp serpiliyorlar; orada özellikle pragmatizm biçimi altında Amerikan emperyalizminin ideolojisinin bir parçası olarak etkili bir rol oynuyorlar.”

“Emperyalist ekonomizm”in güncelliği

Lenin’in 1915 ilkbaharında yazdığı birbirine bağlı üç makale, “Emperyalist Ekonomizm – Marksizmin bir Karikatürü” adıyla Türkiye’de ilk kez 1979 yılında yayımlanmıştı.

Ulusal sorun ve özellikle de ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi üzerine yazılmış bu makaleler, dönemin özellikleri bakımından Türkiye açısından çok önemliydi. Genel olarak halk muhalefetinin devrimcileştiği o koşullarda, Kürt ulusal sorunu da ağırlıklı olarak gündeme oturmuş, bütün devrimci siyasi hareketler içinde ulusal sorun ve buna bağlı sorunlar kimi zaman oldukça sertleşen tartışmaların konusu olmaya başlamıştı. Pek çok devrimci-demokrat örgüt içinden Kürt devrimciler ayrılarak kendi örgütlerini kuruyor, mücadele ve örgütlenme çizgilerini kendi koşullarına göre yeniden inşa ediyorlardı.

Türkiye solu içinde, oldukça geniş fakat bugünden bakınca pek de derinliği olmayan bir tartışma içinde Kürt sorunu defalarca ve farklı boyutlarıyla ele alındı. Ancak dönemin koşulları içinde bu tartışmanın, Kürdistan’ın sömürge olup olmadığı, Kürt devrimcilerin ayrı örgütlenme hakları bulunup bulunmadığı gibi bugün önemini tümüyle yitirmiş iki belirleyici noktaya takılıp kaldığını söyleyebiliriz. O gün hararetle tartışılan başka pek çok konu da, günümüz devrimcileri bakımından gereksiz hatta gülünç bulunabilir.

“Tarihin demir süpürgesi” ortalığı çoktan tozdan dumandan arındırmış gibi görünse de, “Emperyalist Ekonomizm – Marksizmin Bir Karikatürü” adlı derleme, belki de o günlerde olduğundan daha büyük bir dikkatle bugün de okunmayı hak ediyor. Çünkü bu üç makalenin ele aldığı konular, eleştirdiği görüşler hâlâ “yeni ve yepyeni” görüşler kılığında karşımıza çıkabiliyor.

Makalelerin önemi, yalnızca belli siyasi taktiklerin değerlendirilmesi bakımından değil, aynı zamanda Marksizmin ilkesel bütünlüğünü anlama bakımından da geçerliliğini koruyor.

Bu yüzden kitabın incelenmesini, ilkeler ve taktikler açısından iki bölümde yapacağız.

UKTH (ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI) VE LENİNİZM

Marksizmi emperyalizm çağının Marksizmi olarak tanımlayan Stalin, basit bir formül ileri sürmüyordu. Emperyalizm çağıyla birlikte yalnızca kapitalizmin özellikleri değişmekle kalmamış, aynı zamanda devrimin sorunları da çeşitlenmiş ve proleter devriminin cephesi genişlemişti. Örneğin, kapitalizmin tekel öncesi çağında “burjuvazinin işi” olarak görülen pek çok sosyal ve siyasal ilerleme, artık büyük ölçüde proletaryanın devrimci görevleri haline gelmişti. Burjuvazinin devrimci misyonunu yitirmesi hakkındaki önerme, bir yandan da burjuva devrimciliğinden tarih adına beklenen kimi görevlerin hâlâ yerine getirilmemiş olduğuna işaret ediyordu. Burjuvazi tekelci-emperyalist haliyle “devrimci barutunu tüketti” diye, bu görevlerin yerine getirilmesi gereği ortadan kalkmıyordu. “Demokratik devrim” kavramı bu koşulların ürünüydü. “Demokratik devrimde proletaryanın görevleri” diye yeni bir başlık açma gereği de bu yüzden doğmuştu.

UKTH sorunu da, bu kapsamda devrimci proletaryanın ele alması gereken problemlerden biri halini aldı.

Lenin, sözünü ettiğimiz kitap içinde yer alan, “Gelişen Emperyalist Ekonomizm Eğilimi” başlıklı ilk makalede şunları yazıyor:

1894-1902 yılları arasında görülen eski ekonomizmin mantığı şuydu: Narodnik teoriler çürütülmüştür; Rusya’da kapitalizm zafer kazanmıştır. Bu durumda siyasal devrim söz konusu olamaz. Pratik vargı şudur: Ya ‘iktisadi savaşım işçilere, siyasal savaşım liberallere bırakılmalıdır’ –bu sağa doğru bir sıçrayıştır– ya da siyasal devrim yerine, sosyalist devrim için genel greve gidilmelidir…

Şimdi yeni bir ekonomizm doğuyor Onun mantığı da benzer biçimde iki sıçrayış üzerine kuruludur: ‘Sağa doğru’ –biz ‘kendi kaderini tayin hakkına’ karşıyız (yani ezilen halkların kurtuluşuna, toprak ilhaklarıyla savaşıma karşıyız–… ‘Sola doğru’ –biz sosyalist devrimle çatıştığı için asgari programa karşıyız (yani reformlar ve demokrasi için savaşım verilmesine karşıyız)–.” (sf. 7)

Kalıplar içinde düşünen ve böyle siyasi programlar, taktikler inşa edenler karşısında Lenin’in durumu şöyle görünüyor: Lenin, sosyalist devrim için mücadeleye, sosyalist devrim programına karşıdır; bunlar yerine reformlar, düzen içi çözümler öneren bir burjuva politikacısıdır! Daha da ileri götürüldüğünde, Lenin’in sosyalizmin çözeceği problemleri burjuva-kapitalist çerçevede çözmeye çalıştığı; dolayısıyla sosyalizmi istemediği sonucunu çıkaranlar olmuştur, günümüzde de Lenin’e yöneltmeye cesaret edemeseler ve üstelik hatta Leninizm adını kullansalar bile, Lenin’in bu aynı görüşlerini savunanlara benzer biçimde suçlamalar yöneltenler olmaktadır!

Oysa Lenin, “eski” ekonomizme karşı mücadelesinde önerdiği propaganda, ajitasyon ve örgütlenme planıyla ne ölçüde çığır açıcı ise, UKTH ve diğer demokratik reform taktikleriyle de, emperyalizm çağının devrimci mücadele taktikleri konusunda o kadar ileri ve evrenseldir.

Onun eleştirdiği sağ ve “sol” karşı çıkışların genel mantığında devrimi ilerletebilecek olanaklar üzerinde düşünmek yerine, görünüşte çok “mantıklı”, “devrimci-sosyalist” programlar yapmak vardır. İşçilerin ve ezilen halkların mücadelesini ilerletmek, ayrı gelişen bu iki toplumsal gücü asgari noktalarda olsun birleştirmek, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelenin saflarını genişletmek Lenin’in hedefiyken, diğerleri keskin ama içi boş, toplumsal ve siyasal karşılığı bulunmayan “büyük laflarla” uğraşmaktadırlar.

Rahmetli ekonomizm, kapitalizmin doğuşuyla demokrasi savaşımını nasıl birbirine bağlayamamışsa, o da emperyalizmin doğuşunu reformlar ve demokrasi için verilecek savaşımla nasıl bağlayacağı sorununu çözememiştir.

Bunun sonucu, emperyalizm döneminde demokratik isteklerin ‘elde edilemezliğine’ varan bir kargaşadır.

Bunun sonucu, siyasal savaşımın, bugün, şimdi, derhal ve her zaman için yadsınmasıdır ki, bir Marksist buna izin veremez…

Bunun sonucu, (rahmetli ekonomizmin, kapitalizmi tanıyıp anlamak yerine onu mazur gösterme çabasına kayması gibi) emperyalizmi tanıyıp anlamak yerine ısrarla onu mazur gösterme çabasına ustalıkla ‘kaymak’tır.” (sf. 10)

Marksizmi, Marksizmin yeni ve yüksek bir aşaması yapan özelliklerinden biri de, yeni koşullarda ve özellikle de somut devrimci durum süreçlerinde uygulanabilecek esnek, ama ilkeleri bakımından çelik gibi sert taktik ilkeler koymaya uygun bir teorik bütünlüğe sahip olmasıdır. Bazen birilerinin dediğinin aksine, bunlar, Lenin’in geçici ve özel durumlar için ortaya attığı görüşler değildir. Her şeyden önce, UKTH gibi bir sorun, bütün emperyalizm çağı boyunca (yani günümüzü de kapsayacak bir zaman genişliğinde) dünyanın pek çok bölgesinde demokratik talepler listesinin başında bulunmaya devam etmektedir. Bir mücadele konusu olmaya devam ettiği gibi, işçi sınıfı hareketinin müttefiki olarak taşıdığı önemi de korumaktadır. Kuşkusuz, ülkeden ülkeye ve emperyalistlerce uygulanan politikaların güncel içeriğine bağlı olarak farklı biçimler kazanabilmekte, hatta kimi zaman, örneğin geçtiğimiz yıllarda Yugoslavya’nın parçalanmasında olduğu gibi, emperyalistler tarafından bizzat kendi politikalarının parçası haline de getirilebilmektedir. Ancak bu durum, ezilen halkların mücadelesi karşısında Leninistlerin ilkesel tutumunu etkilemeyeceği gibi, işçi sınıfının demokratik haklar için mücadelesinin bir parçası olma özelliğine de son vermemektedir. Çünkü ezilen halkların mücadelesi karşısındaki tutum, yalnızca siyasal ve taktik bir gereklilik değil, aynı zamanda ideolojik bir zorunluluktur da.

 

TAKTİK BOYUTUYLA UKTH

Rusya’nın siyasal yapısı, Rus olmayan halklar için “büyük bir hapishane” idi. Çarlık despotizmine karşı mücadelede halkların muhalefeti önemli bir potansiyeli temsil ediyordu. Fakat ulusların ezen ve ezilen olarak bölünmesi gerçeği yalnızca Rusya’ya özgü bir durum değildi. Avrupa’da pek çok ülkede farklı ulusal topluluklar üzerinde egemen ulus baskısı ve sömürüsü kapitalizmin o çağdaki gelişme düzeyine rağmen devam ediyordu. Dolayısıyla Bolşeviklerin UKTH konusundaki tutumları, yalnızca Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni değil, Avrupa’nın diğer sosyalist ve komünist partilerini de ilgilendiriyordu. Dolayısıyla sorunun tartışılması enternasyonal bir çerçevede yürüyordu. 1914’te Lenin, 1875, 1880 ve 1892’de yazılmış olan “Batı Avrupalı sosyalistlerin programları”nda, “kendi kaderini tayin hakkını aramanın saçma” olduğunu yazmıştı. Tarihsel olarak henüz politik ve taktik bir önem göstermeyen bu sorunun geçmiş yüzyıla ait belgelerde yer alması elbette beklenemezdi. Ama artık Birinci Emperyalist Savaş’ın sonuçları alınmaya ve bütün Avrupa’da uluslararası rejimin yeniden kurulmaya başladığı bir dönemde, bu sorun, artık Lenin için “ivedilikle ele alınması gereken” bir sorun halini almıştı.

Sosyalist politikanın pratik olarak hangi sorunlar üzerinde yoğunlaşacağı, hangilerini öncelikle ele alacağı ya da hangilerini erteleyebileceği dolaysız olarak tarihsel koşullara bağlıdır. Lenin’in bu iki farklı tavrını bu gerçek açısından yorumlamak gerekir. Ne var ki, incelediğimiz makaleler, Lenin’in tartışma konusu yaptığı “emperyalist ekonomistler”in bu esnekliği hiç anlamadıklarını görebiliyoruz. İki farklı döneme ilişkin farklı görüşler söylemiş olan Lenin, onlar tarafından tutarsızlıkla ve “mantıksızlıkla” suçlanıyor! Diğer yandan yine aynı çevreler, sosyalizm uluslara zulmedilmesinin maddi temellerini ortadan kaldıracağına göre, sosyalistlerin bu konuda siyasal hedefler belirlemesinin gereksiz olduğunu ileri sürmektedir.

Lenin, bu görüşleri “Marksizmin ve mantığın reddi” olarak nitelemektedir.

Çünkü Lenin’in politika anlayışına göre, herhangi bir sorunun sosyalizm tarafından nihai olarak çözüleceğini söyleyerek onun bugün bir sorun olarak ele alınmasını reddetmek, doğrudan doğruya sosyalizm için mücadeleyi reddetmek anlamına gelmektedir.

Sosyalizm için yürütülen mücadelenin çok farklı toplumsal alanların tümünü kucaklayan ve bu farklı alanları belli bir ilkeye göre içten bağlarla ören bir bütünlüğünü olduğunu görmeyenler için, örneğin UKTH, sosyalizmin çözeceği, öyleyse sosyalizm için mücadelenin bugünden konusu olamayacak bir alan halinde görülebilmektedir. Yaklaşık 100 yıl öncesine ait bu tartışmanın günümüzde de yaşanabilmesi şaşırtıcı gelebilir; ama biliyoruz ki, Kürt sorunu söz konusu olduğunda “bunu sosyalizm çözecektir, öyleyse biz sosyalizm için mücadele edelim, bırakalım o sorun için mücadeleyi başkası yapsın” diyenler, burada, bugün, burnumuzun dibinde bulunmaktadır.

Lenin, sosyalizm için mücadeleyi, hiçbir zaman birbirinden kopuk ve birinden diğerine geçişi sıraya konulmuş tarzda anlamamıştır.

Toplumsal hareketi bir bütün olarak görmek, hareketin dinamikleri arasındaki içsel bağıntıları ve bunların birbirine nasıl bağlandıklarını anlamak, gerektiğinde bu bağlantılar üzerinde etkide bulunarak hareketin yönünü ve içeriğini değiştirmenin yollarını aramak, devrimci politikanın temel özelliğidir. Leninist politika anlayışı, bu diyalektik yapısıyla özgündür. Devrimci taktikler ancak bunun sonucu olarak doğabilir. Diyalektik olmayan bir bakış açısı ise, genelde hareket halindeki toplumsal unsurları görür: ama bunlar arasındaki bağlantıları, bunların oluşturduğu bütünlüğü görmez. Unsurları sıraya koyar, biri bitmeden diğerinin başlayamayacağını düşünür. Farklı unsurlar arasındaki çelişmeyi mutlaklaştırır ve birlikte ele alınmalarının imkânsız ya da gereksiz olduğuna karar verir. Oysa hayat böyle akmıyor. Bir yandan Kürt sorununu oluşturan olgular, diğer yandan sosyalizmi zorunlu kılan kapitalist sömürü, emperyalizmin çelişmeleri, uluslararası çelişmeler… ara vermeden ve birbirini beklemeden devam edip gidiyor. Gerçeklik sıra tanımıyor. Hiçbir toplumsal olay, bir diğerinin başlamasını ya da bitmesini beklemiyor. Her şey aynı zamanda ve birbiri içinden akıp gidiyor. Önemli olan, hangi unsurun, diğerine nasıl, hangi amaçla ve hangi hedefi gözeterek devrimci politikanın ihtiyacını karşılayacak biçimde bağlanacağını bulabilmektir.

Kürt sorununa ve genel olarak UKTH’ya bakışı da taktik açıdan incelemek demek, budur. Herhangi bir parti, örgüt ya da yalnızca bir görüş olarak kendisini ortaya koymuş olanlar, bugün ve Türkiye’de Kürt sorunu ile sosyalist hedefler arasında ilişki kurarken bu özelliklere dikkat etmiyorsa, bir başka deyişle konuyu sosyalist siyasi mücadelenin ihtiyacı açısından ele almıyorsa, tartışmaya değmez.

Bunun ötesinde, sosyalizm, komünizm, emperyalizme karşı savaş vb. gibi büyük sözler ardına saklanıyor, sorunu küçümsüyor, bir başka yüce hedef için erteliyor ya da hatta sosyalizme aykırı ve düşman bir konuma itiyorsa, yine tartışmaya değmez.

 

DEMOKRASİ İÇİN MÜCADELENİN İDEOLOJİK VE TAKTİK ÖNEMİ

Bireylerin yaşamındaki ya da ulusların tarihindeki her bunalım gibi, savaş da bazılarını baskı altına alır ve ezer, bazılarını çelikleştirir ve yeni bilgilerle donatır.

Bu gerçek, kendini sosyal-demokrasinin savaş hakkındaki düşünüşünde ve savaşla ilgili olarak da gösteriyor. Çok gelişmiş bir kapitalizmin ürünü olan emperyalist savaşın nedenleri ve önemi, böyle bir savaşa ilişkin sosyal demokratik taktikler, sosyal-demokratik hareket içindeki bunalımın nedenleri vb. üzerinde ciddi olarak düşünmek başka bir şeydir, savaşın düşüncemizi baskı altına almasına izin vermek, onun yarattığı korkunç izlenimlerin ve azap verici ağırlığı altında düşünmekten ve tahlil etmekten vazgeçmek başka bir şeydir.” (sf. 17)

Savaş ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı sorunu, emperyalizm çağının bir özelliği olarak, ikisi aynı dönemde birlikte ortaya çıkıyorlar. Çözümleri de çoğu kez birbirine bağlı olarak doğuyor. Ya bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı için verdiği mücadele uluslararası bir savaşa bağlanıyor ya da uluslararası bir savaş, bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı için verdiği mücadeleye bağlanıyor. Tarihin değişik dönemlerinde, dünyanın farklı bölgelerinde bunun pek çok örneği var. Genellikle de her iki sorunun gelişim özelliklerini belirleyen ortak bir zeminleri bulunuyor. Lenin, sorunlar ve olgular arasındaki bu ilişkiden hareket ederek, sosyal-demokrasinin (dünya çapındaki sosyalist hareketin) ideolojik ve taktik sorunlarını tartışıyor ve ilkeler düzeyinde cevaplar üretiyor.

Bir kısım sosyalist, bunlar arasında özellikle Kievski, emperyalist savaşın büyük bir yıkım ve vahşetle insanlığın üzerine çöktüğü koşullarda, UKTH’yı tartışmayı, hele sosyalistlerin programlarına konulmasını kabul edemiyor. “Böylesine korkunç bir yangının ortasında…” bu konuyu tartışmanın ne anlamı var?

Emperyalist Ekonomizm – Marksizmin Bir Karikatürü” adlı derlemenin ikinci makalesi, “P. Kievski’ye Yanıt” başlığını taşıyor ve özellikle ata topraklarının savunulması deyimiyle özetlenen ulusal sorun ile savaş arasındaki ilişkinin ele alınışını tartışıyor.

Lenin, “ata topraklarının savunulması” sloganının iki yönlü özelliğine vurgu yapıyor. Emperyalistler arası savaşta bu sloganın kullanılmasının bir “yalan” olduğuna dikkat çekiyor; ama öte yandan demokratik ve devrimci bir içeriğe sahip bir savaşta yine aynı sloganın bir “hakkı” ifade ettiğini gösteriyor. “Ata toraklarının savunulması, emperyalist bir savaşta bir yalandır, ama demokratik devrimci bir savaşta değil.” (sf. 18)

Kievski ve aynı görüşte olan diğerlerinin ayırdına varmadıkları budur.

Bir savaş sırasında, görünüş odur ki, ‘haklardan’ söz etmek saçma görünür, çünkü her savaş hakların yerine doğrudan ve sınırsız şiddeti getirir. Ama bu, tarihte savaş sırasında her türlü ‘hak’kın ve her türlü demokrasinin yerine şiddeti koymakla birlikte, toplumsal içeriği ve sonuçları bakımından gene de demokrasi davasına ve dolayısıyla sosyalizme hizmet eden savaşlar (demokratik ve devrimci savaşlar) olduğunu (ve gelecekte de olacağını, olması gerektiğini) unutmamıza yol açmamalıdır.” (sf. 18)

Lenin açısından önemli olan, genel olarak emperyalizm koşullarında demokratik haklar için mücadele etmenin gerekli olup olmadığıdır. Evet, emperyalizm yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmdir, demokrasinin tümüyle yadsınmasıdır, ama bunların doğruluğu kesin olmakla birlikte, demokrasi erişilebilir bir şey olmaktan çıkar mı? Emperyalist savaşın karşısına konulabilecek tek seçenek yalnızca sosyalizm midir? Emperyalist kapitalizm altında demokratik sloganlar ileri sürmemiz bir aldanış ya da hayal midir? Bunları ileri sürdüğümüzde, sosyalist devrim sloganını saptırmış ya da ertelemiş mi oluruz?

Diyalektik bakış açısından, karşıtların birliği yasası gereği, bütün bunların doğru olduğunu kabul etsek bile, karşıtı için de bir olanağı taşıdığını kabul etmemiz gerekir. Lenin, öyle yapıyor.

Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm, demokrasiyi bir hayal haline getirir… Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi devrimle yıkılabilir; demokratik dönüşümlerle, en ‘ideal’ demokratik dönüşümlerle bile devrilmez. Ne var ki demokrasi savaşımı okulunda okumamış bir proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip değildir. . (sf. 20)

Asıl sorun budur. Kapitalist emperyalizm, bütün yıkıcılığı ve despotluğunun yanı sıra, kitlelerdeki demokrasi taleplerinin canlı ve değiştirici özelliğini ortadan kaldıramaz, aksine daha da güçlü kılar. Bu bir olanaktır ve devrimci sosyalizmin bunu nasıl değerlendireceğine bağlı olarak, kapitalizmin ve emperyalizmin nihai olarak ortadan kaldırılmasının bir gücü haline gelebilir. Proletaryayı eğer kapitalizmin mezar kazıcısı olarak görüyorsanız, onun eline kazmayı vermek ve bu kazmayı nasıl kullanacağına dair bir eğitimden geçmesi için yolu açmak görevini yerine getirmeniz gerekir. Demokrasi için mücadele, bunun okuludur.

Yalnızca bu bakımdan da değil.. Emekçi halkın tüm kitlesini, proleterleri, yarı-proleterleri, küçük köylüleri, ancak böyle bir mücadele içinde devlet işlerine katılım için demokratik biçimde örgütlemek ve seferber etmek de ancak bu tutumla mümkün olacaktır. Dikkat edilirse Lenin, demokratik haklar için mücadeleyi, yalnızca bunların kapitalizm koşullarında elde edilip edilmeyeceği açısından değil, bütün halk güçlerinin devrimci tarzda örgütlenip kapitalizmi tümüyle ortadan kaldıracak şekilde seferber edilmesinin bir aracı olarak ele almakta ve konuyu da bu açıdan tartışmaktadır. Diğerleri, sosyalizm hedefi orada dururken, biz kapitalizm koşullarında şu ya da bu demokratik hakkı elde etmek için neden uğraşalım ki diye homurdanırken, Lenin, sosyalizmin temellerinin yaratılması bakımından kitlelerin örgütlenmesi problemi açısından soruna yaklaşmakta ve demokrasi mücadelesini bu açıdan önemsemektedir.

Demokrasi sorununun Marksist çözümü, proletaryanın, burjuvazinin devrilmesini ve kendi zaferini hazırlamak üzere, bütün demokratik kurumları ve bütün özlemleri, kendi sınıf savaşımında seferber etmesidir.” (sf. 20)

Makalenin sonraki bölümünde Lenin, geçmişte büyük gürültülerle tartışılan ve hâlâ izleri, etkileri yaşamaya devam eden demokratik devrim-sosyalist devrim ikileminin Marksist çözümünün temellerini atıyor. Bu kavramların ifade ettiği durumu bir “sırayla birbirini izleyen aşamalar” şeklinde anlayan metafiziğe karşı, iç içe geçmiş ve biri diğerinden doğan toplumsal devrimci dönümler olarak anlamamızı sağlayacak örnekler geliştiriyor.

Bu makale, yalnızca UKTH sorunuyla sosyalizm arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağını öğretmekle kalmıyor, genel olarak demokratik haklar için mücadelenin sosyalist devrim bakımından taşıdığı anlamı da büyük bir açıklık ve derinlikle sergiliyor.

Öyleyse, devrimci taktikler üzerine düşünürken, stratejik hedeflerle taktik uygulamalar arasındaki bağı gözetmek kadar, ideolojik sağlamlık ve tutarlılık da büyük bir rol oynamaktadır. Belki de denilebilir ki, Kievski’de görüldüğü gibi, eğer ikincisi yerlerde sürünüyorsa, birincisini sağlamak mümkün olmayacaktır.

 

MARKSİZMİN KOMİK OLMAYAN KARİKATÜRÜ

Kitabın üçüncü makalesi, kitaba adını veren makaledir: “Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm”.

İlk iki makale, UKTH başta olmak üzere, demokratik taleplerle emperyalizme karşı ve sosyalizm için mücadele arasındaki ilişkileri tanımlayan, özel olarak işçi ve emekçi kitlelerin örgütlenme ve mücadeleye seferber edilmelerinde demokrasi için mücadelenin nasıl bir yer tuttuğunu inceleyen makalelerdi. Son makale ise, bu iki makalede ileri sürülen görüşleri daha kapsamlı ve sistemli bir biçimde ele alan, uluslararası örnekleri derinlemesine inceleyen ve tezleri kesinleştiren bir makale olarak yazıldı. Ancak yazıldığı dönemde basılamadı ve Rusya’da ve Avrupa’da elden ele çoğaltılarak dolaştı. 1919’da, yani Ekim Devrimi’nin zaferinden iki yıl sonra basıldı. Biz bu makalede, yalnızca işlenen konuyla sınırlı bilgiler edinmekle kalmıyor, örneğin “Devlet ve İhtilal”, “Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi” gibi proletarya devriminin strateji ve taktiğinin geliştirildiği temel eserlerde de rastladığımız bazı çok önemli sorunların ele alınışında Lenin’in hangi verilere ve bunlar hakkındaki hangi tartışmalara dayandığını da görüyoruz. Leninist düşüncenin bütünselliği, Leninist politika sanatının temel özellikleri hakkında kapsamlı araştırma yapmak isteyenler, makalenin bu özelliğinden yararlanabilecektir.

Fakat makalenin güncel bakımdan asıl önemi, emperyalist savaş ve ezilen uluslar ilişkisi hakkındaki Marksist tutumun derinlemesine ele alınmasındadır. Bölgemizde savaş bulutlarının gittikçe yoğunlaştığı bir zamandan geçiyoruz ve özellikle İran’a karşı bir saldırının gündemde olduğu ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Öyle görünüyor ki, önümüzdeki süreçte, emperyalist saldırganlığın bu yeni vahşetini tartışırken, yine 100 yıl önceki tartışma konularıyla karşı karşıya kalacağız. Yine bazı kişiler Bay Kievski’nin keskin “Marksist” tezleriyle boy gösterecekler. “Savaşa karşı tek yol sosyalizm”, “emperyalizmin İran’a saldırısı iki gerici arasındaki savaştır” vb. türünden keskin “devrimci” sloganları duymaya şimdiden hazır olalım.

Gerçekten ciddi bir sosyalist siyasal çevre tarafından dinlenen ve kabul edilen Kievski, emperyalist savaş ve ulusal direnişler konusunda oldukça katı bir “Marksist politikacı” görünümü sergiliyordu. Lenin tarafından eleştirilen görüşlerini Marx’a dayandırdığı izlenimi veriyor, her yazısı sosyalizme olan inancı ve sosyalist devrimi tek seçenek olarak gösteren kararlılığıyla öne çıkıyordu. Sağlam duruyor ve gür sesle konuşuyordu.

Lenin onun bu görünüşünü parçaladı. Bu keskinliğin arkasındaki gericiliği, kitlelerin devrimci tarzda örgütlenmesinin önünde bir engel teşkil edişini teşhir etti. Onun bir Marksist değil, olsa olsa Marksizmin bir karikatürü olabileceğini gösterdi.

İyi bir usta elinden çıkmış bir portre-karikatür, aslının en temel ve göze batan özelliklerini taşır. Ama aynı zamanda onu kolayca farkına varamadığımız özellikleriyle bir kez daha düşünmemize de yardım eder. Turan Selçuk’un üç üçgenden oluşan İnönü portre-karikatürü bu bakımdan tam bir klasiktir. İsmet Paşa, iç içe geçmiş üç adet üçgenin ustalıklı bir biçimde yerleştirilmesiyle anlatılıyordu. Bu karikatür, keskin bir zekâyı, sağırlık gibi fiziksel bir özelliği ve kendi politikalarında inatçılığı anlatırken, İsmet Paşa’nın dış görünüşünü de başarıyla resmediyordu. Ama asla İsmet Paşa’nın tam bir portresi, fotoğrafı, ta kendisi falan değildi. Lenin, Kievski’nin görüşlerini bir “karikatür” olarak nitelerken, karikatür sanatının bu özelliklerini hatırlatıyor bize. Görünüşte, aslının bütün özelliklerini taşıyor. Onda gördüğünüz her çizgide, Marksizme benzeyen bir şeyler var. Devrimden, sosyalizmden, uzak ve büyük hedeflerden, proletaryadan söz ediyor. Emperyalizm ve kapitalizmin iktisadi ve siyasi bakımdan yok edilmesini anlatıyor, bankalar el koyuyor, ticareti ve sanayiyi kamulaştırıyor, burjuvazinin sınıfsal varlığına son veriyor.. Ama ezilen uluslar, onların mücadeleleri, saldırıya uğramış küçük devletler hakkında bir şey söylemiyor.. Bunlar hakkında konuşmayı sosyalizmin büyük hedefleri yanında küçük görüyor. Çünkü zaten sosyalizm gerçekleştiğinde bu sorunlar kendiliğinden çözülecek…

Lenin, söz konusu makalesinde, Marksistlerin savaş konusundaki tutumunu özetlerken, belki de her sosyalistin ezberlemesi gereken sözler söylüyor:

Sosyalistler, ‘ata topraklarının savunulması’ için verilen savaşları ya da savunma savaşlarını, yalnız ‘yabancı baskısını yok etme’ anlamında ‘haklı ve ilerici’ gördüklerini açıkça belirtir. Bu savaşlar, ilk saldıran kim olursa olsun, haklı, savunma savaşlarıdır; her sosyalist, ezen köleci ve yağmacı ‘büyük’ güçler karşısında, ezilen, eşit görülmeyen ve bağımlı devletlere zafer dileyecektir.

Savaşan güçler açıkça iki sınıfta toplanmıştır: Ezen, köleci ve yağmacı büyük güçler ve bunların karşısında ezilen, eşit görülmeyen ve bağımlı devletler!

O günün koşullarında kimi somut durumlarda tartışma konusu yapılan “ilk saldıran kim” sorusu Lenin bakımından hiç önem taşımamaktadır.

Bunun yanı sıra, bu makalede, Lenin söz konusu tartışmada belirleyici bir özellik taşıyan “savaşının özünün tayin edilmesi” meselesine de açıklık getiriyor. Gerçekten herhangi bir savaşın Marksist tarzda çözümlenebilmesi, onun önce özünün ne olduğunun doğru biçimde tespit edilmesine dayanmalıdır. “Savaş, siyasetin devamıdır. Öyleyse, savaş öncesinde güdülen siyaseti, savaşa yol açan, savaşı ortaya çıkaran siyaseti incelememiz gerekir. Bu siyaset emperyalist bir siyasetse, yani mali-sermayenin çıkarlarını güvenceye almak, sömürgelerle yabancı ülkeleri soymak, ezmek amacını güdüyorsa, o zaman bu siyasetten doğan savaş, emperyalisttir. (sf. 29)

Makalede tartışılan önemli bir diğer konu, yine birçok bakımdan güncelliğini koruyor. Kievski, sömürge halkların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olup olmadıklarını tartışırken, şunları söylüyor: “Saf sömürge tipinde, sözcüğün asıl anlamıyla proletarya yoktur. Öyleyse, kendi kaderini tayin sloganı kimin için? Sömürge burjuvazisi için mi? Fellahlar için mi? Köylüler için mi? Elbette değil. Sosyalistlerin sömürgeler için kendi kaderini tayin hakkı istemeleri saçmadır. Çünkü işçisi olmayan ülkeler için bir işçi partisinin sloganlarını ortaya atmak, genel olarak saçmadır.

Karikatür yakıştırmasının bir abartı olmadığını görüyoruz.

Ama gülünç olmaktan çok acıklı bir durumu anlatıyor bu karikatür. Çünkü Avrupa’da ve Rusya’da o sırada bu sözleri doğru ve Marksist nitelikli bulanların sayısı az değil. Yoksa Lenin niye uğraşsın bu saçmalıklarla!

Saçma sapan da olsa, 100 yıla dayanıklı görüşler bunlar. Bir türlü eskimiyor, geçersiz hale düşmüyor. Savunulmaya, ileri sürülmeye devam ediyor. Bizim ülkemizde de, Kürt halkının taleplerini, Kürt burjuvazisinin işine gelecek şeyler diye reddedenler yok mu? Kürtlerin hakları olarak ileri sürülen talepler onları emperyalizme bağlayacaktır diyenler yok mu? Ya da Arap halklarının ayağa kalkışlarında hiçbir ilerici devrimci yön bulamayıp tümünü “emperyalizmin oyunu” sayanlar yok mu?

“Emperyalist Ekonomizm-Marksizmin Bir Karikatürü” adlı kitapçık, içerdiği tartışmalar ve incelediği konular bakımından dünyamız ve özellikle de bölgemiz için son derece güncel olmasının yanı sıra, Leninist politikanın kuruluş ve uygulanış özelliklerini tanımamız bakımından da temel bir klasik değeri taşımaktadır.

Ölmüş Atı Kırbaçlamak ya da Emperyalizme Seyislik: Yeni Osmanlıcılık

Türkiye’nin karşılaştığı “yol ayrımları” bitmiyor. Biri bitmeden, birinden birini henüz tercih etmemişken, yol yine çatallanıyor! Birileri, sürekli olarak, içinden geçilen sürecin “en önemli ve belirleyici” süreç olduğunu ileri sürüyor; sürekli olarak yeni fırsatlar, yeni başlangıç noktaları keşfediliyor. Her şey, her zaman olduğundan daha önemli hale geliyor. “Milli birlik ve beraberlik”, bunların başından geliyordu uzun zamandır. “Her zamankinden daha çok ihtiyacımız olan şeyler” listesinin birinci sırasındaki yerini artık fazla korumuyor. Bunun yerine, krizin dalgalarına karşı mücadele, “terör”ün yok edilmesi, küreselleşme sürecindeki rolümüz, AB ve ABD ile ilişkiler, İslam dünyasındaki rolümüz, vs. vs. gelip gidiyor. Hangi konudan söz edilirse edilsin, hepsi “her zamankinden daha önemli” haliyle karşımıza dikiliyor.

Bu bir canlılık mıdır, yoksa can çekişme midir? Nereden baktığımıza, gelecek tasarımımıza bağlı olarak vereceğimiz karar değişebilir. Fakat belirtilerin çoğu, gerçekten son derece hassas ve büyük değişimlerin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Türkiye, yaklaşık son otuz yıldır (80’lerden bu yana), ekonomiden siyasete, kültürden toplumsal hayata kadar pek çok alanda, günü kurtarmaya çalışıyor. Sosyalistler dışında, uzak gelecek hakkında kimsenin büyük planları yok. Burjuvazi cephesinde en yeni şey, hep en eskilerin arasından derlenip önümüze getirilen tükenmiş çarelerden ibaret kalıyor. Bunların listesini yapmak hayli eğlenceli olabilir…

Biri var ki, adıyla da, yapısıyla da yaşamakta olduğumuz dönemin karakteristiklerini bütün boyutlarıyla düşünebilmemiz için elverişli görünüyor.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasından sonra, Türkiye’nin geleceği hakkında düşünenler için verimli bir tartışma ortamı açan “stratejik derinlik” kapsamındaki “Yeni Osmanlıcılık” kavramı, yalnızca Türkiye’nin değil, bölgenin ve emperyalizmin geleceğini de içeren planlar ve senaryolar karmaşasını bir ucundan anlamamıza elverişlidir.

Davutoğlu, “çok önemli bir süreç”, “her şeyin her an değiştiği bir dönüm noktası” gibi tasvirlerin en etkili biçimde “fırsat” kavramıyla birleştirebileceği bir “derinlik” arayışı içindedir. Ondan öğreniyoruz ki, “Bugün her şeyden daha çok, ülkenin geleceğine alternatif bakış açıları getirecek stratejik analiz çerçevelerine ihtiyaç vardır.” (Davutoğlu, “Stratejik Derinlik”, önsöz)

Bu ihtiyaç neden bu kadar yakıcı bir biçimde ortaya çıkmıştır? Davutoğlu’nun buna cevabı birçok unsur içeriyor ve tümünü toplasak, sonuçta, içinde yaşadığımız coğrafyanın temel sorunları ve bunlara ilişkin olarak Türkiye’nin önemli bir pozisyon sağlamakla yükümlü olduğu biçiminde, hemen herkesin söyleye geldiği bir kalıp ortaya çıkıyor.

Fakat bugüne kadar “herkesten farklı olarak” Davutoğlu, nelerin nasıl yapılabileceğine dair “açık reçeteler” sunuyor.

Bu “reçeteler”, Türkiye için “emperyal bir güç” olmanın imkânları üzerine tartışmayı da beraberinde getiriyor. Çünkü Davutoğlu, Türkiye için söylediklerini, geçen yüz yıllar içinde benzer koşullar içinde doğduklarını düşündüğü emperyalist ülkelere gönderme yaparak desteklemeye çalışıyor: “Modern Alman gücünü ortaya çıkaran Alman stratejik yönelişinin esaslarının Alman birliğinin sancılı oluşum döneminde belirginleşmesi; istikrarlı ve tutarlı İngiliz stratejik zihniyetinin tohumlarının İngiliz İç Savaşı sonrasında atılması ve bu zihniyetin yükselişini emperyal yayılma döneminde yaşaması; Rus stratejik zihniyetinin bütün parametreleri ile 19. yüzyılın dinamik güç dengeleri içinde şekillenmesi; Amerikan yüzyılını ortaya çıkaracak stratejik birikimin I. ve II. Dünya Savaşları sonrasındaki belirsizlik dönemlerinde temerküz etmesi kesinlikle bir tesadüf değildir.” (“Stratejik Derinlik”…)

Hedef büyük! Peki, bu büyük hedefe ulaşmak için gerekli koşullar var mı? Davutoğlu’nun bütün çabası, bunların var olduğunu, ama harekete geçirilmeleri için “derin bir strateji”nin eksik olduğunu göstermeye adanmıştır… Pek çok şey sayılıyor bunu kanıtlamak için. Jeopolitik, jeokültürel pek çok olanak… Ama unutulan ya da hiç akla gelmeyen çok önemli bir nokta var bu tespitte. Almanya, İngiltere, Rusya Amerika, bütün bu “emperyal yayılma” başarısı göstermiş ülkeler, belli bir stratejik birikimden çok, güçlü ve emperyalist hedeflere varmayı olanaklı hale getirecek bir sermaye birikiminin sahibi idi. Davutoğlu ise, mesleği ve ilgi alanı gereği, bu hedefin gerçekleşebilmesinin “derin strateji” ile mümkün olduğunu düşünüyor ve bu eksikliğin giderilmesi için elinden geleni yapıyor. İş artık üç nalla bir ata kalmıştır.

TEK NALIN PAHA BİÇİLMEZ ÖZELLİKLERİ

Davutoğlu’nun koşturacak bir at ve sağlam üç nal ararken elinde tuttuğu tek nalın özelikleri şunlar:

Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasıdır ve Müslüman dünyasında bölgesel güç olma dinamiklerine haiz bir ülkedir. Fakat ciddi bir problemi vardır: “Türkiye’de yaşanan en temel çelişki bir medeniyet çevresine siyasi merkez olmuş bir toplumun tarihi ve jeokültürel özelliklerinin oluşturduğu siyasi kültür birikimi ile siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasi sistem arasındaki uyum problemidir ve bu durum hemen hemen sadece Türkiye’ye has bir olgudur.” (“Stratejik Derinlik”, s. 83)

Kısaca, Cumhuriyet’in kuruluşu ve Batılılaşma çabalarının yol açtığı bir çelişkidir bu.

Davutoğlu’nun tezlerine temel teşkil eden bu tespit, temsil ettiği akımın “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılmasına da yol açmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de, eğer Osmanlı İmparatorluğu gibi, bölgesel olanakları ve birikimi bir dünya devleti olmanın aracı olarak kullanabilirse, yalnızca bölgesel bakımdan etkin bir ülke olarak kalmayacak, aynı zamanda “küresel çapta etkin” bir ülkede olacaktır!

Davutoğlu, bölgesel olanakların başında, Osmanlı-İslam medeniyetinin bir zamanlar parçası olmuş ülkelerle coğrafi yakınlığı, komşuluğu görmektedir. Bu ülkeler, üç jeopolitik etki alanı oluşturmaktadır. Bunlardan ilki Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslardan oluşan yakın kara havzası, ikincisi Karadeniz-Adriyatik, Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Körfez ve Hazar denizinden müteşekkil yakın deniz havzası, üçüncüsü ise Avrupa, Kuzey Afrika, Güney Asya, Orta Asya ve Doğu Asya’dan müteşekkil yakın kıta havzasıdır. Davutoğlu’na göre, bu havzalar iç içe geçmiş daireler halinde birbirine bağlıdır ve Türkiye’nin etki alanı bu havzalar üzerine geliştirilecek politikalarla adım adım genişletilmelidir. Ancak bu etkinlik hangi maddi nesnel güçlere dayanacaktır diye sorulursa, Davutoğlu’nun cevabı hazırdır. Örneğin, “Yakın Kara Havzası”nda dayanılacak güç, “Osmanlı bakiyesi Müslüman topluluklardır”. Bu özellikleri taşıyan iki ülke, Bosna ve Arnavutluk’tur. Ne de olsa bizim eski tebaamızdır ikisi de! İkinci havza söz konusu olunca, Davutoğlu’nun gözü ekonomik olanaklara kayıyor: Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Körfez-Doğu Akdeniz hattını kapsayan Kuzey Ortadoğu, jeopolitik olarak; Azeri petrolü, Doğu Anadolu’nun su kaynakları ve Kuzey Irak petrolleri de jeoekonomik olarak bir bütünlük arz etmektedirler.” (s.128)

Ortadoğu, bütün strateji için ayağımızı sağlam basmamız gereken bir bölgedir. “…Türkiye bölge ile olan ilişkileri yeniden ve köklü bir şekilde değerlendirmek zorundadır. Özellikle AB ile yaşanan ve üyelik sürecini gittikçe imkânsızlaştıran gerilimli ilişkiler ağı Ortadoğu’ya yönelik kapsamlı bir bölgesel stratejinin geliştirilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Aynı anda hem Avrupa’dan hem Ortadoğu’dan kopan bir Türkiye’nin bölge ve kıta ölçekli politikalarda başarılı olması söz konusu değildir.

Ancak bütün karmaşık yollar haritasının gelip düğümlendiği bir nokta vardır: Hepsi tamam da, Batı ile (Özellikle ABD ile) ilişkiler ne olacaktır? “Türkiye, NATO üyeliğinden kaynaklanan ve Rusya’nın boşalttığı jeopolitik boşluk alanlarına yönelme imkânı taşıyan konjonktürü dengeli ve rasyonel bir tarzda değerlendirmek zorundadır.” (s. 240)

Yeni “Yeni Osmanlıcılık”, sonunda gelip Son Osmanlıların düştüğü emperyalistlerle işbirliği ve emperyalist politikalar içinde kendi yolunu arama çizgisine dayanmaktadır.

ESKİ “YENİ OSMANLILAR”

Yıl 1865’ti. Ayetullah Bey, elinde Karbonari teşkilatını anlatan bir kitapla Sağır Ahmet Bey’in yalısına geldiğinde, aralarında Namık Kemal’le birlikte, Şinasi, reji Komiseri Nuri, Kayazade Reşat gibi ihtilal heveslisi genç aydınlardan oluşan bir grup onu bekliyordu. “Karbonari teşkilatı”, İtalyan kömür işçilerinin isyancı birliğini temsil etmek üzere kurulmuş, sonradan İtalya’nın birliği mücadelesi sürecinde önemli yer tutmuş efsanevi bir örgüttü. İmparatorluk için bir kurtuluş yolu arayan Osmanlı muhalif aydınları arasında Karbonari önemli bir model olarak değerlendiriliyordu. Özellikle kurtuluşun bir ihtilalden geçtiğini düşünenler, Avrupa’da bir model aradıklarında, buldukları ilk örgüt Karbonari, ilk ihtilalci de yine İtalyan ihtilalci Garibaldi oluyordu.  Jöntürkler’in doğuşu, bu ve benzeri bir dizi toplantıdan sonra gerçekleşti. Jöntürk teşkilatı şekillenmeye başladıktan on yıl sonra, Namık Kemal, “Vatan Yahut Silistre”nin oynandığı tiyatroda tutuklanıp Magosa’ya sürgüne gönderildi. Osmanlı aydınlarının önünde, örgütsel ve siyasi bir etki yaratacak birlik sorunlarının çözümü için henüz çok yol ve yıl vardı. Ne var ki, bu ilk “Yeni Osmanlılar”ın, başlıca sorunlar karşısında aşağı yukarı üzerinde anlaştıkları birkaç temel çözüm önerisi vardı.

Öncelikle, değişik uluslardan halklar arasında güvenli bir birlik sağlanması, Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği için temel bir sorun olarak görünüyordu. Bu yüzden, Osmanlı devleti uyruğunda bulunan bütün unsurların hakları, hürriyetleri ve eşitlikleri kanun güvencesine alınmalıydı. Bir diğer temel talep, Osmanlı İmparatorluğu’nun meşrutiyetle yönetilmesiydi. Halkları temsil eden bir parlamentonun, halkların ihtiyacı olan adil ve hürriyetçi bir rejimin temeli olacağı, imparatorluğun iç birliğinin böylece sağlanabileceği düşünülüyordu.

Aralarında, Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa gibi bütün ömürlerini “vatanı ve İmparatorluğu kurtarma” yolunda mücadeleye adamış, Avrupa’da gelişen devrimci düşüncelerden, daha sonraları Paris Komünü’nden etkilenmiş yüksek düzeyde aydınlar bulunan eski “Yeni Osmanlılar” İmparatorluk içinde bir ilktiler ve kendilerinden sonra gelişecek yeni devrimci düşüncelerin ve örgütlenmelerin pek çoğunun da başlangıcında bulunuyorlardı. “Yeni Osmanlılar”, bu düşlerinin gerçekleştiğini göremedi. Teşkilat evrildi, önce Jöntürkler’e, oradan İttihat ve Terakki Fırkasına geçildi… Hiçbiri, çökme sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu’nun ayağa kalkmasını sağlayamadı. Bütün bu çabalar, aradan geçen yüz yıldan fazla zaman sonra, “ölmüş atı kırbaçlamak” gibi görünüyor. Yaşanan dönemde, her biri mutlak “kurtuluş reçeteleri” olarak heyecan yaratan “çözümler ve açılımlar”ın, canlanmanın değil, can çekişmenin işaretleri oldukları anlaşılıyor.

Eski “Yeni Osmanlılar” hakkındaki bu kısa özet, onların Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecine girdiği artık açıkça görüldüğü koşullarda, “kurtarıcı ödev” duygusuyla ileri atılmış, bir yol arayışında olan aydınlar topluluğu olduklarını anlamamıza yardımcı oluyor.

YENİ “YENİ OSMANLILAR”!

Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturduğunda, elinde, Huntington’un modası geçmiş “Medeniyetler Çatışması” ile kendi kitabı “Stratejik Derinlik” vardı. Birileri ona “Türk Kissinger’i” adını yakıştırmış, o da, bu komplolar üstadı başkanlık danışmanının adıyla anılmaktan rahatsızlık duyduğuna dair herhangi bir işaret vermemişti. Yeni “Yeni Osmanlıcı” ile eski “Yeni Osmanlıcıları” birbirinden ayıran ilk nokta, elde taşınan kitaplarda kendini gösteriyordu. Karbonari Teşkilatı’nı anlatan kitapların karşısına Huntington’un Medeniyetler Çatışması’nın düşmesi, tarihin gizli bir mesajı olarak değerlendirilmeli!

Bununla birlikte, iki Osmanlıcılık akımının ortak yanı, ikisinin de çöküş dönemi “kurtuluş senaryoları” ideolojisi olmalarındadır. Aralarındaki fark ise şuydu: Birinciler rejimi değiştirmeyi, özgürlüklere ve haklara dayanan yeni bir Osmanlılık kavramı ekseninde İmparatorluk sınırları içinde kalan ulusları ve halkları birleştirmeyi ve Batı’nın karşısında böylece durabilmeyi düşünüyordu. Yeni “Yeni Osmanlıcılar” ise, batmış mirasın hayali kalıntıları üzerinde Batı’nın en imtiyazlı yedeği olmanın yollarını arıyor.

Bir an için, yeni “Yeni Osmanlıcılık” akımının niyetleri üzerine tartışmayı bir kenara bırakarak, “miras”ın böyle bir proje için ne kadar elverişli olduğuna bakalım.

Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’nın bir bölümü, aradan geçen zaman içinde, iki büyük savaş yaşamış, siyasi sınırlar defalarca yeniden çizilmiş, göçler, kırımlar dolayısıyla demografik yapı tümüyle değişmişti. Her şeyden önemlisi, bölgede oluşan yeni devletler, faklı siyasi yapılar olarak gelişmiş, farklı ekonomik ve kültürel gelişme yollarında ilerlemişlerdi. Bunun ötesinde, bir zamanlar aynı imparatorluğun parçaları durumunda olan ülkeler, örneğin Mısır ve diyelim Bosna, şimdi bunu aynı biçimde hatırlayabilme ve yine aynı türden bir birliğin parçaları olarak bir araya gelebilme potansiyellerini tümüyle yitirmişlerdi. Üstelik ’80’lerde başlayıp hız kesmeden günümüze kadar gelen emperyalist “kürselleşme” sürecinde, her biri kapitalist zincirin halkaları halinde uluslararası sermayenin denetimine girmişlerdi.

Davutoğlu’nun, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezini, yeni bir Panislamizm için uygulanabilir gördüğü anlaşılıyor. Çatışmanın öteki tarafında yer alan eski imparatorluk parçalarını (Müslüman halklar ve devletler toplamını) yeniden seferber etmenin yolları üzerine kafa yoruyor. Ama bunu, tıpkı ABD gibi, 11 Eylül (İkiz Kuleler’e ve ABD’nin başlıca güçlerinin diğer simgelerine düzenlenen saldırının tarihi) gününü, bir dönüm noktası olarak düşünerek yapıyor. ABD’nin “derin stratejisiyle” ve başlıca amaçlarıyla onu buluşturan önemli düğüm noktalarından birisi bu. Ancak bunun, Amerika dışında ya da Amerika’ya rağmen bir birlik oluşturamayacağının kanıtı olarak görülmesi, Davutoğlu bakımından mümkün olmuyor. Belki de, “derin strateji”nin en önemli şifresi burada saklı bulunuyor.

“Stratejik Derinlik” adlı kitabın sonu şöyle: “Türkiye tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Mihver bir ülke olarak Türkiye, bunu yapabilmesi durumunda, jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik bütünleşmeyi gerçekleştiren merkez bir ülke konumu kazanacaktır” (s. 563)

Ancak bu son satırlara gelmeden önce, Davutoğlu, bölge ilişkilerinde olduğu gibi, Rusya ve AB ile olan ilişkilerde de, vazgeçilmez bir şart olarak,  ABD ile “stratejik işbirliği”nin korunmasını ve geliştirilmesini öne sürüyor. (s.82)

Geçmişte Almanya’nın, İngiltere’nin, Rusya’nın, ABD’nin kazandığı “emperyal güç” konumunu Türkiye’nin bugün kazanmasının maddi ve nesnel dayanakları Davutoğlu’nu yeterince ikna etmemiş olmalı ki, sonuçta ve belki de başlangıçta, ABD ile kopmaz bir bağımlılık ilişkisi bir temel olarak görülüyor. Davutoğlu’nun bütün sözlerinin gelip dayandığı noktanın bu olması sürpriz değildir. Bir emperyalist olmak için yeterli sermaye gücüne sahip değilseniz, bir emperyalist olma hayaliniz, gerçek bir emperyalistin peşine takılmaktan öte sonuç vermez. Bu bakımdan Davutoğlu, son derece gerçekçidir.

Bu bağlamda, Davutoğlu’nun derin stratejisi, ABD güdümünde, yayılmacı, tüm İslam dünyasını kapsayacak ölçüde hegemonik bir strateji taslağı olmanın ötesine geçemiyor. Yepyeni olarak sunulan şey, yıllardır Amerikan strateji kuruluşlarında pişirilip kotarılmış senaryoların tercümesinden öte bir değer taşımıyor.

Bu bakımdan da, Türkiye kapitalizminin tüm özelliklerini taşıyan bir “strateji” olarak, ayrıca gerçekçi bulunabilir. Emperyalist sermayenin dolaysız bir uzantısı olan Türkiyeli tekelci sermaye grupları, yeni sermaye, pazar ve hammadde ihtiyaçlarını ancak bu yolla giderebilir.

Ortadoğu’da dinsel, Kafkaslarda dinsel ve ırksal, Balkanlar’da tarihi bağlarımız bulunduğu ve bunların bir dış politikanın dayanakları haline getirilebileceği varsayımı ise, bölgesel güç olma yolunda ABD’yi yandaş kılmak ve diğer İslamcı çevreleri ikna etmek için ileri sürülmüş propaganda sloganlarından öte bir anlam taşımıyor. Tabii yerse…

Yeni “Yeni Osmanlıcılık”, kof bir ideoloji, yalnızca ABD desteğiyle ve onun planlarının bir parçası olduğu sürece geçerliliği olacak olan bir siyasi perspektiftir. Bugün yeniden revaçta olmasının tek nedeni, emperyalist sermayenin genel planlarıyla bütünleşme yolunda “elverişli” bir içerik sunmasındandır.

Yoksa Osmanlı İmparatorluğu’nu modern kapitalist ilişkiler içinde canlandırma girişiminin, ölmüş atı kırbaçlamak olduğunu herhalde herkese fark etmektedir.

AKP’nin Dış Politikası ve “Yeni Burjuvazi” İddiaları -1-

İran Devrimi’nin ilk yıllarına denk gelen bir dönemde, 12 Eylül rejimi sürerken, Türkiye bazı Batılı stratejistler tarafından “kalkan ülke” olarak tanımlanıyordu. Devrimci tehlike kaynağı olarak görülen ve bu özelliği SSCB’nin yanı sıra İran’la da pekişmiş olan Doğu’ya karşı Batı’nın, savunmasının ilk hattı Türkiye idi.

Henüz iki kutuplu olan dünyada en önemli tehditlerden biri olan Sovyetlerden ya da yeni bir “devrim ihracı” kaynağı olan İran’dan gelecek saldırıyı göğüsleyecek ilk “Batı ülkesi” Türkiye idi.

“Batı’nın en doğusu, Doğu’nun en batısı” olan bu coğrafya parçası, 80’li yıllarda henüz başlatılmış bulunan küreselleşme politikalarında “kalkan” rolüne layık görülmüştü. Ordusu güçlendirilmeli, füze kalkanları yerleştirilmeli, hem NATO için hem de ABD için üslerle donatılmalıydı. Fakat “kalkan” benzetmesi kısa sürdü. Bu kadar yatırım yapılacaksa, Türkiye, “Mızrak Ülke” olmalı diyenler çıktı. Batı’nın Doğu’ya karşı girişebileceği “demokratikleştirme ve özgürleştirme” operasyonlarında başlıca vurucu-delici güç alarak kullanılmasını önerenler, yapılacak siyasi ve ekonomik yatırımın karşılığını bu biçimde almayı daha uygun görüyorlardı.

Bu tartışmalar fazla uzamadı, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı gerçekleştikten sonra, eski “Köprü Ülke” kavramı yeniden dolaşıma sokuldu. Bu kavramı yeniden raftan indirenlere göre, Türkiye’ye tarihin ve coğrafyanın verdiği asıl rol, Doğu ile Batı arasında köprü olmaktı…

Bütün bu benzetmeler, Türkiye’de siyasi iktidarın nitelikleri ne olursa olsun, Batı’nın ihtiyaçları değiştikçe az çok değişebilen fakat temel özelliği değişmeyen bir “eksen”e işaret ediyordu. Bu, uluslararası çapta Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu resmileştiren Lozan Antlaşması’ndan sonra kesinleşen ve Türkiye’nin dünyadaki yerini ve yönünü belirleyen temel ilkelere dayanan bir eksendi ve bu açıkça “Batı’dan yana” idi.

Batıyı temsil eden, daima egemen emperyalist güçtür ve Türkiye, hemen her dönemde “hâkim gücün kim olduğuna” bakarak dış politikasını belirlemiştir. II. Emperyalist Savaş süreci bu bakımdan tipiktir. Henüz kimin kazanacağı belli değilken, faşist Mihver Devletleri ile (Almanya, Japonya ve İtalya) Müttefikler (ABD, SSCB, Birleşik Krallık) arasında “tarafsız” kalmış, zaman zaman Almanya ilerlerken Alman yanlısı olmuş, Hitlerci propagandayı resmen desteklemiş, Yahudi azınlık üzerinde ciddi baskılar kurarak uzaktan selam göndermiş, faşizmin yenilgisi kesinleştikten sonra Almanya’ya karşı savaş ilan etmiş, içeride de Türkçü-Turancı faşistleri tutuklamıştır.

Savaş sona erdikten sonra, ABD’nin yanında ve onun müttefiki olarak dünyadaki temel çelişmeler karşısındaki politikasını belirlemiş, NATO’ya girmek için siyasi ve ekonomik bütün imkânlarını seferber etmiş, nihayet bunda “başarılı” olmuştur. NATO üyeliği mücadelesi aynı zamanda iç politikada şiddetli bir antikomünist propaganda ile birlikte yürütülmüş, SSCB’ye karşı düşmanlık bir iç politika sorunu olarak ele alınmış ve NATO üyeliği ülkenin “komünist tehdide” kaşı savunulmasının temeli olarak gösterilmiştir.

Bununla birlikte, emperyalist sermaye ihracının geniş bir alanı haline gelen Türkiye aynı zamanda bağımlı yönleri ağır basan bir kapitalist gelişme yoluna da girmiş, ithal edilen sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi sürecinde, temel üretim araçlarında ve tekniklerinde gelişme olmuştur. Tarımda nispi makineleşme sağlanırken, ülke çapında karayolları, limanlar, hava limanları, enerji santralleri inşa edilmiş, enflasyonist para politikalarıyla “vatandaşın cebi para gördü!” denilen “kalkınma süreci”ne girilmiştir. 1950’li yılların efsanevi “kalkınan Türkiye” propagandasının ve bunun mimarı olarak bilinen Adnan Menderes’in popüler yükselişinin ardında yatan gerçek, Türkiye’nin dünyada kendisine emperyalist kampı seçmiş olmasıyla, batı sermayesiyle organik bir bütünlüğe yönelmiş olmasıyla ilgilidir.

Tümüyle bu gelişmelerle bağıntılı olarak, dünyanın sosyalist ve kapitalist iki kampa bölündüğü bir zamanda, kapitalist-emperyalist sisteme her yönüyle bağımlı hale gelen Türkiye’nin Lozan’da belirlenen ana yönü ve ekseni kolayca değiştirilemeyecek bir kesinlik kazanmıştır. Bu kesinliği sağlayan iki unsur, ekonomik ve siyasal bağımlılıktır. Türkiye’nin egemen burjuvazisinin temel hayat kaynağı her zaman emperyalist sermaye dolaşımının ağı içinde olmuştur ve bugün de böyledir. Siyasal bakımdan ise, askeri yönden güçlendirilmiş bir bağımlılık söz konusudur. Hükümetlerin tercihlerinden ve programlarından tamamen bağımsız olarak, devlet yapısı ve politikaları ana çizgileriyle emperyalizmin hedeflerine göre şekillenmektedir. Bunun değiştirilebilmesi ancak ve ancak, emperyalist sermaye ilişkilerinden kopmuş, siyasal ve ekonomik olarak bağımsız bir işçi ve emekçi iktidarıyla mümkündür.

 

BİR ŞEYLER DEĞİŞİYOR MU?

Son zamanlarda, özellikle AKP hükümeti döneminde Türkiye’nin Batı’dan ve bu ilişkiler çerçevesinde şekillenmiş devlet yapısından ayrı, hatta ona karşıt bir yol izlemeye yöneldiği, bunun kaynağında da yeni gelişmekte olan Anadolu burjuvazisinin eğilimlerinin bulunduğu yolunda kimi analizler yapılmaktadır.

22. 07. 2010 tarihli Taraf gazetesindeki köşesinde Ahmet Altan, epeydir konuşulan bu sınıf tahlilini güncel bir çerçeveye oturtarak bir yorum aracı haline getirdi.

Özetle diyor ki:

“Türkiye bir altüst oluştan geçiyor.

Öncelikle sermaye el değiştiriyor.

Bütün varlığını ‘devletle ticarete’ borçlu olan, onun için de devletin karşısında boynu bükük duran ‘büyük şehir zenginlerinin’ yerini devletle hiçbir bağı olmayan, dik başlı ‘Anadolu zenginleri’ alıyor.

Bu yeni zenginler siyasete ve medyaya giriyorlar.

Dünyayla iş yaptıkları için dünyayı tanıyorlar, ‘muhafazakâr’ kimlikleri üzerinden halkla daha gerçek bir ilişki kuruyorlar, hak ettiklerine inandıkları iktidarı istiyorlar ve ‘muhafazakâr’ bir yaşam tarzına sahip olmalarına rağmen ‘küreselleşmiş’ bir dünya algısını zihinlerine yerleştiriyorlar.

İktidarı ancak ‘demokrasi’ içinde elde edebileceklerini kavradıklarından da daha demokratlar.

Bu yeni zenginler, Türkiye’nin ‘Cumhuriyet kurulduğundan’ beri sahip olduğu ‘tek başlı’ mutlak iktidar yapısını çatlattılar.

Ordu, yargı, CHP, ‘devlet zengini’ dörtlüsüne karşı daha ‘demokrat’, daha ‘dünyacı’ ve daha ilerici bir yapıyla ortaya çıktılar.

Şimdi, biri halkın, diğeri devletin desteğine sahip bu ‘iki sermaye grubu’nun çatışmasını yaşıyoruz.

‘70’li yılların başından itibaren, Türkiye’de yeni ve farklı özellikler taşıyan bir burjuva katmanın oluştuğuna dair tezler, özellikle Necmettin Erbakan başkanlığındaki “Milli Görüş” hareketinin doğuşuyla itibar kazandı. 12 Mart darbesine giden süreçte düşünce iklimine hâkim olan Marksist eğilimlere paralel olarak, burjuva yazarları ve teorisyenler arasında sermayenin yapısı ve gelişme eğilimleri hakkında buna benzer, “sınıf analizi” soslu görüşler yayılmaya başlamıştı. Esas olarak, Erbakan hareketinin sınıf karakteri hakkında bir kuşku yoktu; burjuva idi bu hareket… Fakat özellikle tekelci burjuvaziyi temsil eden Koç, Eczacıbaşı, Sabancı gibi büyük ailelerin siyasi ve ideolojik eğiliminden farklı, hatta onların yaşam tarzlarına ve uluslararası ilişkilerine karşıt özellikler taşıyordu, sonuçta da siyasi iktidar programı bakımından köklü değişiklikler vaat ediyordu. Hareketin çözümlenmesinin vardığı sonuç, bu hareketin gelişmekte olan yeni Anadolu burjuvazisinin eğilimlerine karşılık düştüğü oldu.

Bu yeni yükselen ve giderek ticaretten sanayiye doğru alan değiştirerek büyüyen burjuvazinin kaynağında, Anadolu’nun hâlâ önemli ölçüde feodal ilişkiler içinde olan tüccar sermayesi bulunuyordu ve bu sermaye, yapısal olarak ve genel bağlantıları bakımından büyük sanayi sermayesinden farklıydı.

AKP’nin esas olarak Erbakan hareketinin bir devamı olduğu noktasından hareketle, bu çözümleme yeniden hatırlanıyor ve Ergenekon davasından, orduyla ilişkilere, uluslararası stratejilerden, borsa-finans dünyasına kadar her alanda hükümetin icraatı bu perspektiften yorumlanmaya çalışılıyor.

Farklı yazıların konusu olması gereken bu alanlara girmeden, yalnızca konumuz olan “Eksen Kayması” sorunuyla ilgili olarak bu “yeni burjuvazi” sorunu üzerinde duracağız.

“YENİ BURJUVAZİ” NE KADAR YENİ?

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Anadolu ticaret burjuvazisinin geçmişini Asur’lara kadar uzatır. “Asur-Babil artığı” olarak gördüğü bu sınıfın siyasi ve ideolojik eğilimlerinin daima en “geri” olanı temsil ettiğini ileri sürer. Burada gerçek olan şudur ki, ticaret, Anadolu’nun en eski toplumlarının tanıdığı bir ekonomik etkinliktir ve yalnızca Ortadoğu çapında değil, İpek ve Baharat yolları dolayısıyla eski dünyanın bütün ülkelerini, kıtalarını birleştiren bir konumda bulunmaktadır. Şu halde, mevcut ticaret burjuvazisinin köklerini istediğimiz kadar derine indirebiliriz; ama bu günümüzü açıklamak bakımından anlamlı ve bilimsel gerçekliğe uygun bir çaba olmaz. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel ve ekonomik koşulları, geniş çapta bir sermaye birikiminin oluşmasını ve özellikle bu sermayenin sanayi sermayesi haline dönüşmesini mümkün kılmamıştı. Ticaret, sermaye birikiminin esas kaynağını oluşturmaya çok uzun yıllar devam etti. Bunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’un ele geçirilmesinden itibaren esas varlığını fetih üzerine kurmuş olmasının, fetihlerin başlıca hedefinin de daima ticaret yollarının düğüm merkezlerine yönelmesinin de payı vardı. Başlıca limanlar ve Asya ile Avrupa’yı bağlayan ticaret ve ulaşım yolları üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmak Osmanlı İmparatorluğunun yayılma politikasının ana çizgisini oluşturmuştur. Yolların tıkanması veya başka güçlerce ele geçirilmesi gerileme ve çöküş süreçlerinin başlangıcıdır.

Bu kısa özet, Anadolu’da siyasal ve ideolojik süreçleri etkileyen bir güç olarak neden ticaret burjuvazisinin önemli olduğunu anlamaya yeterlidir.

Ancak, 1950’li yıllardan başlayarak, emperyalist sermayenin yoğun biçimde girişi ve bunun etkisiyle belli ölçülerde sanayileşmenin hızlanmasıyla, Anadolu’ya hâkim olan bu güç, geleneksel kaynaklarından koparak hızla emperyalizme bağlı finans kuruluşlarının, bankaların ağı içinde yer almaya başladı. Başka türlüsü zaten mümkün değildi. “Milli Banka” kavramının önemli olduğu dönem boyunca (‘50’li ve ‘60’lı yıllar) kendine kaynak yaratma arzusundaki esnaf ve zanaatkâr devlet desteğiyle geleneksel köklerini koruyarak ayakta durmaya çalışmıştır. Henüz o yıllarda, büyük ölçüde lonca ve çarşı düzeninin kalıntılarının hâkim olduğu bir süreçte, bu gibi banka girişimlerinin kısmen etkili olduğu söylenebilir. Üretici köylülüğü de kapsayan bu kredi akışı, “kapalı devre” çalışan Anadolu pazarının ihtiyaçlarını kısmen karşılayabiliyordu. Menderes ve Demirel dönemlerinin üretim hacmini ve pazarı genişleten enflasyonist politikalarıyla, Anadolu’da ticaret kökenli burjuvazinin palazlanmasını, geleneksel sınırları fazla zorlamadan sağlayan bu gelişme, bu kesimin siyasi eğilimlerini DP-AP-ANAP ve son olarak da AKP çatıları altında ifade etme yolunu açmıştır. Bu “geleneksel siyasal tercih” çizgisinin incelenmesi bu yazının konusu dışındadır.

Türkiye’de kapitalizmin gelişmesine paralel olarak, Anadolu ticaret burjuvazisi olarak adlandırılan kesim de gittikçe daha yaygın pazar olanaklarına ve kapitalist sistem içinde daha etkili bağlantılara kavuşmuştur. Bir bölümü, acentecilerin acentecisi (beyaz eşya, otomobil, tarım makineleri, tekstil vs. dükkâncıları) olmaktan çıkarak, yerel sanayi işletmelerinin sermayedarları mevkiine yükselmiş, özellikle Kayseri, Gaziantep, Bursa gibi illerde, önceleri yan sanayi ürünleri üreticisi, sonra da ihraç edilebilir meta üreticisi konumuna yükselmişlerdir.

Fakat önemli olan, bu burjuva kesimin örneğin Ahmet Altan’ın dediği gibi, “bütün varlığını ‘devletle ticarete’ borçlu olan” burjuva kesimden farklı “devletle hiçbir bağı olmayan, dik başlı ‘Anadolu zenginleri’” olup olmadığıdır.

Önce, tam adıyla söyleyecek olursak, Türkiye tekelci burjuvazisinin, yani Ahmet Altan ve benzerlerinin “büyük şehir burjuvazisi” dediği kesimin, bütün varlığını devletle ticarete borçlu olup olmadığına bakalım. Kısaca ve özetle, Türkiye tekelci burjuvazisi varlığını, elbette büyük ölçüde devletin de desteğiyle, emperyalist sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi sürecine borçludur. Devlet karşısında boynu bükük değildir, aksine devlet politikaları üzerinde belirleyici bir etkisi vardır.

Temel yanılgı, devletin burjuvazinin bir aygıtı olduğunu söylemekle, onu burjuvazinin güncel ve özellikle etkili bir kesiminin çıkarlarının dolaysız temsilcisi ve savunucusu olduğunu düşünmekten kaynaklanıyor. Devlet, burjuvazinin bir kesiminin değil, bir bütün olarak sistemin savunucusudur. Kapitalist sistemin ve bir bütün olarak onun kurumlarının ve işleyişinin korunup kollanması devletin işidir. Bu işlevini yerine getirirken, bazen burjuvazinin bir kesiminin, bazen başka bir katmanının güncel ve kısa dönemli çıkarlarıyla çatışabilir, çelişebilir. Bir kesimin çıkarlarını, dönemsel olarak diğerinin çıkarlarına üstün tutabilir. Ama esas olarak sınıfın tümünün ve kapitalist sisteminin ta kendisinin koruyucusudur. Bir zamanlar çok revaçta olan “oligarşi” teorileri bu bakımdan yanlıştı. Şimdi de bazı liberaller, özellikle ordu ile ilgili tezlerinden ve devletle özdeşleştirdikleri orduya karşı bazı liberal politikaları savunurken, “oligarşik diktatörlük” kavramından açıkça esinlenmektedirler. Bu görüşün ana yanlışı, devleti burjuvazinin çok sınırlı bir kesiminin, birkaç ailenin ve toprak ağaları ve aşiretlerin emir komutasında görmekti. Bunun dışında kalanlar da devletin, siyasetin dışında görünüyorlardı. Oysa tekrarlarsak, devlet bir bütün olarak sistemle ilgilidir ve elbette kimi burjuva grupların onun üzerinde egemen olma mücadelesi vermesine karşın, uzun vadede ve temel olarak sistemin kalıcılığıyla ilgilidir.

Bu açıdan bakılınca, “Anadolu’nun dik başlı burjuvalarının”, kısa vadeli kimi güncel çelişmeler bir kenara bırakılırsa, devletle herhangi bir sorunu yoktur ve devletin korumakla görevli olduğu sistem onların da içinde yer aldığı sistemdir.

Tabii ki, bu gerçekler karşısında “biri halkın, diğeri devletin desteğine sahip bu ‘iki sermaye grubu’nun” çatışmasını yaşadığımız tespiti de tümüyle temelsizdir.

DIŞ POLİTİKA’DA EKSEN MESELESİ VE “YENİ BURJUVAZİ” KAVRAMININ BİR KEZ DAHA GEÇERSİZ KALMASI

AKP’nin ikinci döneminde gözlenen en önemli değişiklik, uzun süre danışmanlık koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olarak, kendisine özgü teorilerini uygulamaya çağırılmasıdır.

Bu arada, ABD’nin Ortadoğu politikalarını gözden geçirdiği, Irak merkez olmak üzere yeni bir tasarı geliştirdiği koşullar da doğmuştu.

Davutoğlu, entelektüel birikimi ve özel teorisyen yapısı ile kendisinden önceki Dışişleri Bakanlarından hayli farklı bir görüntü veriyor. R.T.Erdoğan’ın danışmanlığını yapmadan önce başkanlığında bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı, Ortadoğu, İslam Dünyası küreselleşme süreçleri üzerine araştırmalar ve yayınlar yapan bir kuruluş olarak dikkat çekiyordu. Bünyesinde topladığı genç akademisyenler ve araştırmacılar yeni bir dış politika teorisini geliştirmekle görevlendirilmiş gibiydiler. İlgi alanları ve eğitimleri çoğunlukla Doğuya yönelikti. Yayınları arasındaki DİVAN dergisi, teorinin oluşturulmasında ve yayılmasında başroldeydi. Vakıf ve dergi halen Davutoğlu olmaksızın aynı hedefler doğrultusunda çalışmalarına devam ediyor. Son zamanlarda, Kartal-Cevizli Tekel Fabrikası arazisinde özel üniversite kurmak üzere atağa geçti. Tekel Fabrikası’nın vakfa ücretsiz verildiğine dair bilgiler var. Dava açılmış ama sonra Tek-Gıda iş Sendikası davadan vazgeçmiş… Bu da konumuz dışı ama geçerken değinmiş olduk.

Davutoğlu, “Makyavel’i Kissinger’a bağlayan hâkim Batılı siyaset felsefesinin kavramsal zeminine vâkıf, realist dış politika uzmanlarından biri” olarak tanımlanıyor ki bu, onun küreselleşme patronları ile İslam dünyası arasında bir “köprü” olarak taşıması gereken özelliklerin güzel bir özetidir.

Öyleyse, bu nadide politikacının temsil ettiği eğilimin, “Anadolu’nun bağrından kopup gelen dik başlı burjuvazi” ile ilişkisini sorgulayabiliriz.

Medreselerin yerine özel fen liselerinin ve üniversitelerin kullanılmasının ve buralarda geleneklerine ve inançlarına bağlı tarikat mensubu ailelerin çocuklarının eğitilmesinin daha akıllıca olduğunu keşfetmek, uzun “Soğuk Savaş” yıllarında Amerika’da ve Avrupa’da Müslüman ve antikomünist aydın-yönetici yetiştirme programlarının etkisiyle Türkiye’ye gelmiştir. Evet, bu insanlar dinlerine, kitaplarına bağlı olmalılar, ama aynı zamanda bilimin, özellikle mühendislik bilimlerinin eğitiminden de geçmeliler ve eski sömürgecilik geleneklerine göre batının çoktan bildiği usullerle metropol ülkelere kopmaz bağlarla bağlanmalılar. Yeni nesil (özellikle 70’li 80’li yıllarda üniversite öğrenimi gören) genç, zeki ve çalışkan seçilmiş tarikat mensuplarının çok iyi eğitim almaları bu anlayışla önemsendi ve gerçekleştirildi. Davutoğlu’na bu özel program çocuklarından biri olarak iktisat ve siyaset bilimi okutuldu. Amerika’da uzun süre özel eğitim programlarına katıldı. Zeki, çalışkan ve inançlı olmasının yanı sıra, emperyalist metropolün değerlerine de sımsıkı bağlı olarak göze girdi. Büyük olasılıkla yalnızca bir “memur” olarak değil, Amerika’nın derin stratejilerinin kurucu kadrolarından biri olarak değerlendirildi. Tıpkı “Anadolu’nun yeni burjuvaları” gibi, farkında bile olmadığı bin bir bağla emperyalist sisteme sıkıca bağlandı.

Yine, tıpkı onlar gibi, yaptığı her şeyi memleketi ve ümmeti için yaptığını düşünürken, büyük patronun çıkarlarıyla uyumlu, sistem içi ilişkilere özenli ve çıkarları uzlaştırmaya çalışarak ilerlemenin en doğru yol olduğuna inandı. Eğer herhangi bir eylem, ülkesinin ve halkının çıkarlarına uyuyorsa, bunun aynı zamanda Amerikanın da çıkarlarına uygun olması gerektiğini öğrendi. Biri diğerini asla dışlamamalı, her halükarda, Amerika’nın onayı alınmalıydı. Bu bazen sıkıcı derecede uzun çabaları gerektirebilirdi ama neticede ABD ikna edilmeden herhangi bir adım atılmamalıydı. Bunu iyi öğrenmişti.

Anadolu’nun yeniyetme burjuvaları, “küresel sermaye sisteminin” büyük ve kaçınılmaz gücünü, bankalarla ilişkilerinden, uluslararası ticaretten, bütün dünyayı kucaklamış kapitalizmin en ücra köşelerde bile karşılarına çıkmasından öğrenmişler, birlikte yaşamanın ve birlikte sömürmenin büyük ve genel bir uzlaşma gerektirdiğine inanmışlardı. Sermayenin dini, imanı, milliyeti olmazdı… Bunu kabul etmek ve buna göre paranın akış yönünde ilerlemek gerekiyordu. Yine kalbinizin bir köşesinde, ümmetinizin istikbali için duyduğunuz endişe, merhametli bir dünyaya özlem gibi duygular yaşasın; ama paranın dünyasında ne yapılması gerekiyorsa o da mutlaka yapılsın! Bunlar çelişir mi? Çelişirse çelişsin; ona kitapta bir yer nasıl olsa bulunur, ama işler aksamasın, krediler kesilmesin, ihaleler bozulmasın, kasalar dolmaya devam etsin.

Davutoğlu’nun politik çizgisi de bu kurnazlıklarla dolu ve çıkar hiyerarşisine uyum kaygısıyla diri tutulan ilişkiler içinde şekilleniyor.

AKP’nin Dış Politikası -2-

Büyük Hedefler, Değişmeyen Küçük Hesaplar

Yazımızın birinci bölümünü noktalarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun izlemeye çalıştığı politikanın “çıkar hiyerarşisini gözeten” yani kendi adına da çıkar hesapları yapmakla birlikte büyük patronun çıkarlarına her zaman öncelik tanıyan ama bunu kurnazlıklarla delmeye çalışan bir çizgi olduğuna işaret etmiştik.

Güncel gelişmeler bu tespiti doğrulayan iki olayı getirip önümüze koydu.

Lizbon’da yapılan NATO Zirvesinde, “komşularla sıfır sorun” politikasının kurucuları Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül, ABD’nin ve AB’nin dayatmasıyla “Füze Kalkanı” projesinin Türkiye’de yer bulmasına onay verdiler.

İkinci olayda da en sorunlu komşu üzerinde, yine Davutoğlu’nun teorisine göre “Merkez Ülke” konumuyla “Büyük Ağabey” rolü oynamak isterken, Irak’ta tam bir başarısızlığa uğradılar.

Geçen ay kaldığımız yerden devam etmek, olayların gerisinde kalmaya yol açabilirdi, o yüzden yazımızı yeniden ele almak zorunda kaldık.

LİZBON’DA NELER OLDU?

1990 yılından itibaren NATO dünyada hâlâ neden varolduğunu açıklamakta güçlük çeken bir örgüt haline gelmişti. SSCB’nin nükleer bir süper güç olarak ABD karşısında bir tehdit konumunda bulunduğu koşullarda kurulmuş olan ve dünyayı komünizm tehlikesinden korumak adına güçlendirilen bu kuruluş, hedefini kaybettikten sonra dağılmadı. SSCB önderliğinde kurulmuş bulunan Varşova Paktı dağılmış, dolayısıyla NATO simetrik askeri güçten de yoksun kalmıştı. Üye ülkelere askeri bakımdan hayli ağır bir mali yük getirmekle kalmayıp aynı zamanda iç siyasi ilişkilere de burnunu sokan NATO, örgütlenmesi itibariyle orta boy bir devlet kadar teşkilatlı ve legal illegal pek çok ilişkiyi kontrol edebilir durumdaydı. Dağıtılması kolay değildi ve her şeyden önce buradan beslenen pek çok ilişkinin yok edilmesi de emperyalist kontrol sisteminde büyük bir boşluk doğurabilecekti. Yalnızca askeri bakımdan değil, siyasi bakımdan da etkisini bütün üye ülkelerde hissettiren böylesine devasa bir örgütün ortadan kalması, dünyadaki Amerikan hegemonyasında telafisi mümkün olmayan boşluklar doğururdu.

Bu yüzden NATO dağıtılamadı. Dağıtılmasına ilişkin tartışmalar ise hemen kesildi. Bununla birlikte örgütün varlığının devam etmesini bir gerekçeye bağlamak gerekiyordu ve bu olmaksızın üyeliğini bin bir nazla sürdüren bazı Avrupa ülkelerinin yanı sıra, Dünya kamuoyunu da ikna etmek güç olacaktı.

Afganistan, Irak ve İran’ın düşman ilan edilmesi, Kuzey Kore, Küba, Suriye gibi ülkelerle birlikte bunların “haydut devletler” olarak tanımlanması NATO’nun varlığını sürdürmek için yeterli bir zemin hazırlıyordu. Ancak bu devletlerin kendilerine yüklenen bu suçlamaya delil olacak bir şeyler yapmaları da gerekiyordu ki NATO operasyonel olarak varlığına ihtiyaç duyulan bir güç olabilsin. Sırayla “İslami Terör” ve Saddam Hüseyin hayaletleri böylece ortaya çıktı.

NATO’nun yaşatılması önünde herhangi bir psikolojik engel kalmamıştı. Eğer düşman kalmadıysa yeniden yaratılabilirdi. Yaratılmalıydı, çünkü NATO çok büyük bir sermaye hareketi demekti ve onun yokluğunda ciddi bir para, askeri bürokratik mal ve hizmet alanı ortadan kalkacaktı ve bu belki de, dünya kapitalizminin merkezlerini bütün olağan ekonomik krizlerden daha fazla sarsabilecekti.

NATO şimdi tartışılır olmaktan çıkarıldı ama onun başlıca varlık nedeni olan askeri harcamaların sürdürülebilmesi için yeni alanların açılması gerekliliği ortada duruyor. Bir yandan olası bir emperyalist savaş içinde karşı ittifaklara darbe vurabilecek hazır kuvvet olması bakımından, diğer yandan emperyalist hegemonyanın en örgütlü silahlı gücü olması bakımından ona duyulan ihtiyaç, aynı zamanda kendi maliyesini geliştirip yönetmesine imkân verecek harcamalar listesini de zorunlu kılıyor.

“Füze Kalkanı” projesinin büyük ölçüde bu ihtiyaçtan doğduğu açıktır. Milyarlarca dolarlık bir sermaye dolaşımı alanı açan bu proje emperyalist ekonominin nefes deliklerinden biri olabilecektir. Askeri ekonominin en temel özelliği, üretilen malın –silah ve cephane, askeri elektronik ve mekanik teknoloji vs- süratle tüketilmesi ve sermaye devrini hızlandırmasıdır. Eğer tüketilmiyorsa kâr getirici olmaktan çıkar.

Ortadoğu, temel sosyal ve tarihsel gerçeklerinin kolaylaştırıcı etkisi dolayısıyla ve elbette sahip olduğu zengin enerji kaynakları yüzünden, emperyalistlerin ilgi odağıdır ve buradaki her hareket denetim altında tutulmak istenir.

Türkiye, AKP iktidarıyla birlikte bölgede “kendi hesabına işler çevirmeye çalışan” bir hükümete sahip olduğu kuşkusu uyandırdı.

Denetim dışı ve palanları bozan bir çizgi izlenmesine ilişkin en küçük belirtiler bile emperyalist denetimin etkili olduğu bütün dünya basınında ve Türkiye medyasında gürültüler çıkardı. “Eksen Kayması” tartışmaları, bu nedenle ortaya çıktı.

Oysa bu görünüşte “yeni” olan eğilimin başında Ahmet Davutoğlu vardı ve onun NATO ve genel olarak Batılı emperyalistlerin politikaları hakkındaki görüşü çok önceden biliniyordu.

Şu tespitler ona aittir:

Uluslararası fiilî güç kullanım kapasitesi bakımından Soğuk Savaş sonrası dönemin yegâne örgütlü gücü olan NATO’nun bu dönemde üstlenmeye yöneldiği düzen kurucu ve koruyucu rol, bu örgütün özellikle Avrasya’yı doğu-batı doğrultusunda kuşatan ve kuzey-güney derinliğinde kesen jeopolitik hatlar üzerindeki stratejik derinliğini güçlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Soğuk Savaş dönemindeki çift kutuplu statik dengenin dağılması ile ortaya çıkan jeopolitik boşluk alanlarının denetim altına almaksızın kalıcı bir uluslararası düzen oluşturabilmek mümkün değildir.” (Davutoğlu A. 2010, s. 232)

Çok açık bir biçimde, NATO’nun, SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra işlevini yitirmediğini,  aksine, bir dünya hakimiyeti aracı haline geldiğini tespit eden bu satırlardan sonra Davutoğlu, bu geniş ve “derin” strateji içinde Türkiye’nin rolünün ne olabileceğini tartışıyor. Vardığı sonuç şudur: “…Türkiye, NATO’nun yeni küresel stratejik misyon tanımlaması için vazgeçilmez bir öneme sahiptir.” (Davutoğlu A. 2010, s. 233)

Pazarlık gücü artmıştır, jeopolitik konumu dolayısıyla “çok aktörlü güçler dengesi yapılanması içinde” pozisyonu güçlenmiştir. Bu yüzden, “Türkiye’nin bölgesel politikaları ve tercihleri ile NATO’nun küresel misyon tanımlaması … arasındaki uyum meselesi…” önümüzdeki dönemin en önemli problemi olacaktır.

Yaşanan durum budur ve elimizdeki örnek, bu “uyumun” nasıl sağlanacağını göstermiştir.

NATO ve ABD’nin “küresel misyonu” yanında, Türkiye’nin bölgesel politikaları ve tercihleri, tümüyle geçersiz ve anlamsız kalmıştır.

Sarkozy’nin ifadesiyle “kedi”nin adı anılmamış, ama ortada bir “kedi” olduğunu bildiren sonuç bildirgesini Türkiye de imzalamıştır.

Oysa, Türkiye’nin bölgesel politikaları ve tercihleri hakkında yapılan propaganda başta İran olmak üzere, tüm komşularla “sıfır sorun” hedefine yönelmişti, dostane ilişkiler, “derin strateji” yani tarihten gelen bağlar, Osmanlı mirası vs. sayesinde geliştirilerek, yepyeni bir Ortadoğu çehresi yaratılacaktı.

Küresel politika, bu yerel ve “ulusal” hevesin önünü tıkamıştır. Büyük ve tayin edici uluslararası politikalar söz konusu olduğunda bunun bölgesel tercihler yüzünden delinemeyeceği “kesin ve stratejik biçimde”  karara bağlanmıştır.

Davutoğlu’nun NATO ile ilgili amaçları arasında bir başka iddialı olan daha vardır.

Ona göre, NATO bugüne kadar Türkiye’yi “stratejik ortak olarak değil, ucuz insan gücü icab ettiğinde kullanılabilecek bir destek stratejik kaynak gibi görmekte”dir. (Davutoğlu A. 2010, s. 236)

Öyleyse şimdi yapılması gereken, NATO’ya, Türkiye’nin bölgede sözü dinlenen güçlü ve büyük bir devlet olduğunu göstermek, eğer uygulanacak bir politika oluşturulacaksa, bunun herkesten önce Türkiye’nin kurucu aktör olarak katıldığı bir süreçte inşa edilmesini kabul ettirmek gerekir.

Peki, bu ne kadar mümkündür ve şu anda yaşadıklarımız bunun gerçekleşebilir olduğu konusunda nasıl bir işaret vermiştir?

Açıktır ki, izlenmeye çalışılan bölge stratejisinin gereği olarak yapılması gereken şey, İran’a yönelik olduğu çok açık olan (kimse bunu gizlemiyor zaten) Füze kalkanı Projesini tümüyle ve ilkesel olarak reddetmekti. Ancak böylece bütün Batı bloğunun “terörist diktatörlük” olarak ilan ettiği komşu ülkeye güven verebilirdi. Ancak böylece Türkiye ile İran arasında bölgenin geleceğini birlikte düşünmeye yönelik adımlar atılabilir, Chavez’in Venezüella’dan kalkıp gelerek yapmaya çalıştığı şey, kapı komşusu bir ülke olarak Türkiye tarafından denenebilirdi. Yani, ABD’nin küresel tahakkümüne karşı olanakları birleştirmeye çalışmak, halklar arasında antiemperyalist bir dayanışma duygusu yaratmak…

Füze Kalkanı’nı İzmir’e yerleştirmeye evet diyerek bu olmaz.

İran’ı, adının belgede geçmediğini söyleyerek yatıştırmaya çalışmak ve hâlâ dostluğunun devam ettiğini söylemek ise en küçük bir inandırıcılık taşımamaktadır.

Böylece, “derin strateji”nin en temel unsuru Lizbon’da ağır bir darbe almıştır. “Komşularla sıfır sorun” saf bir ütopyaya dönüşmüş, onlarla sorunu olan ABD ve Fransa’nın yanında durulmuş, sonuçta da Türkiye, 56 yıldır neredeyse yine orada kalacağını göstermiştir.

Böylece, Zirve’de elde edilen sonucu tam bir başarı olarak göstermeye çalışan büyük medyanın iddiası da tam bir boşluğa düşmüştür. NATO’da “kendisine söyleneni yapan Türkiye’nin yerini, NATO’nun en önemli aktörlerinden biri olan ve söylediklerini NATO konseptleri haline getiren bir Türkiye almış[1] değildir.

“MERKEZ ÜLKE”NİN ATLAYAMADIĞI HENDEK

Irak’taki hükümet bunalımı, istikrarlı ve kendi yanında olduğuna güvenebileceği bir hükümet isteyen Türkiye’nin ciddi müdahalelerine sahne oldu. Son olarak Talabani, kendisini Cumhurbaşkanı olarak görmek istemediğini söyleyerek Türkiye’yi suçlayan bir açıklama yaptı; sonra bunu geri aldı, ya da haber tamamıyla uydurmaydı!

Ancak Talabani ile Türkiye arasındaki bu limoni durum bir gerçek.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı, yaklaşık dokuz aydır hükümet bunalımı yaşayan Irak’ta, Sünni Arap Milliyetçilerinin ve İslamcıların ağırlıkta olduğu bir hükümet kurulması yönünde bütün etkisini kullandı. Bunun karşısında laik Şiilerin ve Baasçı Arap milliyetçilerinin oluşturduğu İyad Allavî listesi bulunuyordu. Parlamento seçimlerini Türkiye’nin desteklediği taraf kazandı. Ancak hükümet kurulması aşamasında uzlaşma sağlanamadı ve Mart’ta yapılan seçimlerden bugüne kadar bir hükümet kurulamadı.

6 Kasım’da Ahmet Davutoğlu, ilan edilmiş programının dışına çıkarak Irak’a beklenmedik bir ziyaret gerçekleştirdi… Türkiye’nin büyük medyası, bu baskın ziyareti, Davutoğlu’nun Irak’a hükümet kurmaya gittiği biçiminde verdi.

Olaya ilişkin sonraki gelişmeler bu yazının konusu bakımından önem taşımıyor.

Şimdi olup bitenlere Davutoğlu’nun “derin strateji” teorisi açısından bakalım.

Yaklaşık 580 sayfalık bir kitap halinde yayınlanan “Stratejik Derinlik” adlı kapsamlı çalışmasında Davutoğlu, günümüzün bütün olaylarını, ABD’nin Soğuk Savaş ve sonrası dönemlerde değişen stratejisinin şekillendirdiği bir dünya üzerinden yorumlamaktadır. Başka bir deyişle, ABD günümüz dünyasının uluslararası sisteminin kurucusu ve yeryüzünde düzenin koruyucusu olarak değerlendirilmiş, Türkiye’nin izleyeceği yol da bu temel değerlendirmeyi veri olarak kabul etmek üzerine tasarlanmıştır. Kuşkusuz yer yer diğer emperyalist güçler de analize konu edilmiştir, ama bunlar küreselleşme sürecini tersine çevirebilecek faktörler olmadığından esas değerlendirmeyi etkilememektedir.

ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin stratejisi hakkında Davutoğlu şunları söylüyor: “ABD gerek Soğuk Savaş döneminde gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde iki temel parametre arasında diplomatik ve stratejik bir uyum kurmaya çalıştı; Bölgenin küresel jeopolitik ve ekonomik dengeler içindeki rolü ve bölge-içi güç yapılanması. (Davutoğlu A. 2010, s. 342)

Hem Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını kontrol altında tutmak, hem de (bu nokta daha önemli) bölgede siyasal mekanizmaların işleyişi üzerinde belirleyici olmak birbirine bağlı iki hedeftir. Davutoğlu, birinci hedefin ikinciyi mali bakımdan desteklemek için gerekli olduğunu söylüyor. Böylece, gerek Soğuk Savaş döneminde gerekse Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve sonra da SSCB’nin bölgedeki kısmi hegemonyasının ortadan kalkmasıyla, ABD bürokratik diktatörlükleri de monarşileri de kendisine yakın olma dışında hiçbir kriter gözetmeksizin desteklemiştir. Çünkü önemli olan “bölge içi güç yapılanması”dır ve burada halk kitlelerinin talepleri (ve örneğin Doğ Avrupa’da olduğu gibi rejim değiştirmeye yöneltilmeleri) ABD’nin istediği bir şey değildir. Davutoğlu’nun da kabul ettiği gibi, Ortadoğu’da kitleler bir kez ayağa kalktığında onları istenilen biçimde denetim altında tutmak ve yönlendirmeye devam etmek hayli risklidir. Öyleyse, öteden beri muhalif olan güçler “düzen içine” çekilmeli, ABD planları doğrultusunda işbirliğine zorlanmalıdır. Davutoğlu buna örnek olarak FKÖ’yü veriyor. Diğer yandan İran’ı bloke etmek için Irak’ı savaşa ikna etmek, sonra da Irak’ı sistem dışına çıkarmak için Birinci Körfez Savaşı’na sebep olan olayları başlatmak, aynı stratejinin küçük uygulamalarıdır.

Davutoğlu, çok yakından tanıdığı ve belki de kuruluşunda rol oynadığı bu stratejinin şimdi Dışişleri Bakanlığını yaptığı Türkiye için hangi olanakları doğuracağını hesaplarken, ABD’nin yöntemlerini de kendi çapında uygulamaya girişiyor.

Irak’a yapılan siyasi müdahale bu bakımdan önemlidir. “Güç yapılanması” denilen iş, belli bir siyaseti yürütmeye uygun yerel aktörleri birleştirmek, karşı olanları bloke etmek, uygulanacak bir siyasi plan sunmak ve bunu denetlemek üzerine kuruludur.

Irak seçimleri ve sonrasında Türkiye bu yolu izlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de, özellikle İran’ın Irak üzerinde etkili olmasını engelleyecek bir sentez yapmaya çalışmıştır. Şiileri hükümet dışında tutmaya çalışmış, bunun için Laik Şiilerle Baasçı milliyetçilerin karşısına, Sünni İslamcılarla Arap milliyetçilerinin birliğini çıkarmayı denemiştir. Bu planın pürüzlü bir noktası, Kürtleri de bir biçimde eskiden olduğu gibi Barzani ve Talabani taraftarları biçiminde bölmeye çalışmasıydı. Talabani, “Türkiye yanlış ata oynadı” dese de demese de, gerçek buydu ve onun cumhurbaşkanı olmasını Davutoğlu siyaseti kabul etmiyordu.

Bu durum çerçevesinde Türkiye, önümüzdeki yıllar içinde Irak’ı boşaltma kararını açıklamış olan ABD’nin yerini doldurmaya kendisini aday olarak gören bir ülke olarak, içişlerinin yapılandırılmasında ve yönlendirilmesinde hak sahibi olduğu düşüncesine iyice alışmış vaziyettedir. Davutoğlu’nun bizzat yönettiği operasyonun basit bir deneme olmadığını söylemek gerekir.

Burada eleştirilmesi gereken şey, bazı köşe yazarlarının yaptığı gibi Davutoğlu’nun doğru ata oynayıp oynamadığı değil, böyle bir politikayı, yani komşu ülkenin içişlerine yönetimi belirleme düzeyinde karışma yanı olmalıydı. Yani Davutoğlu, o birliği değil de ötekini desteklemiş olsaydı, doğru mu yapmış olacaktı? Türkiye’ye güdük bir emperyal rol beğenip bunun nasıl gerçekleşebileceği üzerine teori yapmak, hükümet yağdanlığının bir başka biçimi halini aldı.

Buradan çıkarılacak sonuç şu oluyor: Türkiye yeni dış politikası çizgisiyle, bir yandan Osmanlı İmparatorluğunun bir zamanlar egemen olduğu geniş coğrafya üzerinde onun mirasını sahiplenerek politika yürütmeye çalışırken, kendi gücünü, imkânlarını, etkisini değil, ABD’nin artıklarını kullanmaktan başka bir yol bulamamaktadır. Ama bunu yaparken de, “kendisine özgü renkler ve çizgiler” yaratma adına, şimdi ilgilendiği ülkelerin (örneğin Irak’ın) iç politikasını tayin edebilmek için, eğer mümkünse kendisine ideolojik olarak yakın bulduğu İslamcı parti ya da kişileri etkili kılmaya yönelmektedir.

“Merkez Ülke” olma iddiası, bu noktada gerçekleşme ihtimali bir yana, “nasıl bir merkez” sorusunu da akla getirmektedir. Lübnan’a yaptığı son gezide “Sultan” diye karşılanan Tayyip Erdoğan, dış politikada hareketliliğin iç politikada bereket getirdiğini görmüş olarak, Davutoğlu tarafından çizilen yolu sonuna kadar götürmeye kararlıdır. Ancak bu çizginin, Amerika’nın boşluğunu doldurarak, yine ABD’nin izin verdiği ölçülerde ve onun hedefleriyle uyum içinde yürütülebileceğini de biliyor. Bu aynı zamanda, çizginin ve yapılacak işlerin İsrail’in de onaylaması şartının bulunduğu anlamına geliyor.

Kendince büyük hedefler koymuş olmakla birlikte belirlenmiş bir hat üzerinde yürüme mecburiyetini aşamama sorununu küçük ve kurnazca hesaplarla halledilebileceğini sanmak, herhalde zaferden zafere koşan Osmanlı Sultanlarının değil, ama çöküş dönemi aciz padişahlarının politikası olabilirdi.

SONUÇ

Hatırlayalım, “Stratejik derinlik” tezinin üç temel unsuru vardı: Komşularla Sıfır Sorun, Merkez Ülke, Derin Strateji…

Kısa bir zaman içinde karşılaşılan iki sert virajda ilk iki unsur şarampole yuvarlandı. Üçüncü unsur, yani Osmanlı coğrafyası üzerinde yaşayan halklarla sahip olunan tarihsel bağlar, kültürel ve siyasal kökler üzerinde yükselecek yeni birlik projesi, dumanlı hayaller halinde, kaybettiği zemini arayarak nasıl cisimleneceğini bilmeden havada dolaşmaya devam ediyor… Çünkü bilinmesi gereken temel gerçek odur ki Amerikan atına binerek Osmanlı kılıcı sallamaya çalıştığınızda, yapabileceğiniz tek şey at sahibinin önceden çizdiği çizgi üzerinde bir ileri bir geri gidip gelmekten ibaret olacaktır.



[1] Cengiz Çandar, “Eksen de sağlam NATO’daki yer de”, Radikal, 21.11.2010

“Ne Yapmalı” İçin Okuma Klavuzu ve Özet

Bu yazı, devrimci işçi örgütlerinin her düzeydeki ve her alandaki militanları, ajitatörler ve propagandacılar için “Ne Yapmalı?”nın okunup tartışılmasına yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır.

“Ne Yapmalı?”da ileri sürülen tezler ve eleştiriler, yalnızca Rusya’nın ve Lenin’in tecrübelerinden kaynaklanmaz. Aynı zamanda bütün zamanlar ve bütün ülkeler için devrimci sosyalist çalışma, örgütlenme, ajitasyon ve propaganda konularında temel ilkeleri, yol ve yöntemleri özetleyen evrensel bir Marksist klasiktir.

Bu bakımdan okunması ve tartışılması da, tıpkı Lenin’in diğer faaliyet alanlarında önerdiği tarzda, planlı, diyalektik bir etkileşme ve karşılıklı tartışma içinde yürütülmelidir. Yazıda, her bölümün ve kesimin kısa bir özetiyle birlikte, ele alınan konularla ilgili sorular ve tartışma konuları da verilmiştir.

 

1. “Ne Yapmalı?”nın yazıldığı Tarihsel Koşullar, Dayandığı Pratik ve Teorik Öncüller

Eser, 1901’in sonu ile 1902’nin başları arasında, Rusya Marksistleri arasında, işçilerin devrimci Marksist partisi hakkındaki tartışmalar sürerken yazılmıştır. Merkezi bir partileşme gerçekleşmediği için tartışmalar, çeşitli Marksist yayın organlarında sürüyordu.

Lenin, “Ne Yapmalı”nın öncesinde, bu eserde dile getirdiği tezlerin ve örgütlenme planının bir taslağı olarak adlandırdığı “Bir Yoldaşa Örgütsel Görevlerimiz Üzerine Mektup” (Ekonomizmin Savunucularıyla Bir Konuşma) adlı makalesini yazmıştı ve bu daha sonra Iskra’nın 12. sayısında yayımlandı. Burada, bir işçi sınıfı partisinin kurulması için ilk önce gerçekleştirilecek iki temel görev öneriliyordu: Bir Merkez Komitesinin ve merkezi bir yayın organının kurulması.

“Nereden Başlamalı?” adlı bir başka makalesi de, “Ne Yapmalı?”ya giden yolda yazılmış makalelerden bir diğeridir ve ilk kez Iskra’nın 4. sayısında yayınlanmıştır. Bu makale, o dönemde Rus sosyal demokrat hareketi içinde baş gösteren en önemli sorunları ele alıyor ve çözümler getiriyordu.

Üzerinde önemle durduğu başlıca sorunlar şunlardı:

1. Siyasal ajitasyonun temel içeriği ve niteliği,

2. Tüm Rusya için militan bir Marksist partiyi kurma görevi ve planı.

Lenin, bu makaleyi daha sonra, “Ne Yapmalı?”da geliştirilecek olan planın taslağı olarak tanımlamıştır.

“Nereden Başlamalı?”, devrimci sosyal demokratlar için bir program niteliğindeydi ve hem Rusya’da hem de yurtdışında geniş bir biçimde dağıtılmıştı. Yerel sosyal demokrat örgütler, bunu Iskra’da okumuşlar ve ayrı bir broşür olarak yeniden yayımlamışlardı.

Lenin, 1895’te Avrupa’daki sosyalist önderlerle görüşmek üzere çıktığı geziden döndükten sonra, Petersburg’da işçi çevreleri içinde propaganda faaliyeti yürüten bir grup içinde yer aldı. Burada sosyalist nitelikli propagandadan ziyade, fabrikadaki ücretler, çalışma koşulları, disiplin cezaları, fabrika yönetimi ilişkiler gibi konuları ele alan bir ekonomik ajitasyon faaliyetinin yürütüldüğünü ve bunu ciddi kitlesel güç yaratacak etkileri olduğunu gördü. Ne var ki, Lenin’in tespitlerine göre, bu çalışmalar çoğu kez sosyalist neticeler doğurmaktan uzak kalıyor ve işçilerin siyasal bilinçlerinin gelişmesine katkıda bulunmuyordu. Lenin, bizzat yaşadığı bu deneylerin ışığında sosyalistlerin içinde bulunduğu dağınıklık, örgütsüzlük ve yerellik gibi zaafları da tespit ederek, bu duruma karşı mücadele başlattı.

“Ne Yapmalı?”nın daha sonraki yıllarda bir değerlendirmesini yapan Lenin, eserin hazırlanışı hakkında şunları söyler:

Ortada aslında birleşik bir parti kalmamıştı. Grev hareketiyle, ekonomik mücadelelerle iç içe geçme, sonunda ‘Ekonomizm’ olarak bilenen garip bir soysal-demokrat oportünizmine yol açmıştı. Iskra grubu faaliyetine başladıktan sonra Plehanov, Yurt Dışı Sosyal Demokratlar Birliği’nden ayrılarak kendi ‘Sotsial Demokrat’ını yayınlamaya başladı. ‘Ne Yapmalı?’ Iskra taktiklerinin ve örgütsel faaliyetlerin doğasıyla görüş farklılıklarının sistematik bir muhasebesidir.

Iskra, bir profesyonel devrimciler örgütü için kavga verdi. 1901 ve 1902’de büyük bir azimle dövüştü. Ve o zaman egemen akım olan ekonomizmi mahvederek sonunda, 1903’te bu örgütü yarattı. ‘Ne Yapmalı?’nın tekrar tekrar savunduğu bu örgütün, mücadele için kendiliğinden ayağa kalkan gerçek devrimci sınıftan kopuk olarak hiçbir anlamı olamayacağının altını çizer.

***

Lenin, “Ne Yapmalı?”nın Önsöz’ünü Şubat 1902’de yazdı ve kitap Mart başlarında Dietz tarafından Stuttgart’ta yayınlandı. Yayın duyurusu, Iskra’nın 10 Mart 1902 tarihli 18. sayısında yapılmıştı.

“Ne Yapmalı?”, Rusya işçi sınıfının devrimci bir Marksist partisi için verilen mücadelede ve Iskra eğiliminin, RSDİP’nin komite ve örgütlerinde ve 1903 tarihli kongresinde zafere ulaşmasında önemli bir rol oynadı.

Kitap, 1902 ve 1903’te Rusya’daki sosyal demokrat örgütler arasında yaygın bir biçimde dağıtıldı. Kiev, Moskova, St. Petersburg, Nijni-Novgorod, Kazan, Odessa ve başka kentlerdeki polis baskınlarında ve tutuklamalarda ele geçirilmiş olması dağıtımın Rusya çapında yaygınlığının kanıtıdır.

“Ne Yapmalı?” 1907’de bazı değişikliklerle “On İki Yıl” adlı derlemede yeniden basıldı. Bundan sonraki bütün baskılar, bu son değişiklikleri içeren baskı esas alınarak yapıldı.

 

2. “Ne Yapmalı?”nın Yol Açtığı Sonuçlar

“Ne Yapmalı?”nın yayınlanmasının ve işçi partisi içinde ve işçi kitleleri arasında yaygın bir biçimde okunup tartışılmasının başlıca iki önemli sonucu olmuştur:

Birincisi, Iskra grubu, işçi sınıfının ekonomik mücadele içinde kendiliğinden sosyalizmi bulacağını ileri süren ekonomizmi saf dışı etmiştir;

İkincisi, Çarlık polisine karşı gizlilik koşullarında mücadele edecek, güçlü bir merkezi önderliğe sahip bir Marksist partinin kuruluşu için güçlü bir temel atılmıştır.

“Ne Yapmalı?”nın yayınlanmasından yaklaşık bir yıl sonra, 1903’te Rus sosyal demokratları bir parti kongresinde toplandılar.

“Ne Yapmalı?”nın büyük tarihsel etkisi bu kongrenin sonuçlarında görüldü. 1903 Kongresi, parti tüzüğünün ikinci maddesinin tartışılması sırasında doğan “Bolşevik” ve “Menşevik” bölünmesine sahne oldu. Bu maddenin tartışılması sırasında Lenin’in savunduğu tezlerin dayanağı  “Ne Yapmalı?” idi.  Lenin, “Ne Yapmalı?”da savunduğu düşüncelere uygun olarak, parti üyeliğinin dar tutulmasında ısrar etti ve üye olacaklarda, “parti organlarından birinde görev alma” koşulunu ileri sürdü. Martov ve Troçki ise, partiye yardım eden herkesin, her grevci işçinin parti üyesi sayılması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Kongre sonucunda Lenin’in görüşleri kabul edildi. Bu tarihten başlayarak, kongrenin çoğunluğunu temsil eden Lenin ve arkadaşları Rusça çoğunluk anlamına gelen “Bolşevik”, Martov ve arkadaşları da azınlık anlamına gelen “Menşevik” sözcükleriyle adlandırıldı.

“Ne Yapmalı?”da ifade edilen düşüncelerin yol açtığı siyasal sonuçlar bundan ibaret değildir. “Ne Yapmalı?”nın içerdiği eleştiriler ve planlar, dünyadaki bütün komünist örgütlerde ve Marksist partilerde, o günden bu yana, oportünizmle devrimci Marksizm arasındaki ayrımı netleştiren kıstaslar haline gelmiştir, günümüzde de bu kıstaslar geçerliliğini korumaktadır.

 

3. “Ne Yapmalı?”dan Önceki Marksist Literatür

1890’larda Rusya’nın genel düşünce ve kültür hayatı son derece canlı ve verimli bir dönem yaşıyordu. Edebiyat, müzik, felsefe ve sanatın bütün dallarında dünya çapında şaheserlerin ortaya çıktığı çok boyutlu ve zengin bir ortam vardı. Yeni düşünceler, devrimci atılımlar, toplumsal hayatın bütün alanlarında kendilerini gösteriyor, yalnızca Rusya çapında değil, Avrupa’da da çok etkili bir kültürel atmosfer yaratıyordu. Bu ortamda, Rusya’da en yaygın ve etkili devrimci akım Narodnikler idi. Narodnikler, Rus kırsal hayatını, köylüleri temel alan bir devrim düşüncesine sahip genç aydınların oluşturduğu bir akımdı. Suikast ve sabotajlarla hedefe varmaya çalışan bu akımın temel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

Narodnik, Rusça Narod (halk) sözcüğünden türemiştir, “Halkçı”, “Halk Dostu” anlamına gelmektedir.  Hareketin ön saflarında, devrimci aydınlar vardı. Marksizm’in aksine, sosyalizm için kapitalizm aşamasının yaşanmasına gerek olmadan Rusya’daki geleneksel köy komünleri aracılığıyla sosyalist bir toplum kurulabileceğini düşünüyorlardı. Bakunin, Tçarov ve Lavrov gibi önde gelen teorisyenler kapitalizmin hiçbir ilerici yanının olmadığını ileri sürüyorlardı.

Temel özellikleriyle küçük-burjuva devrimciliğinin bütün kurucu unsurları tarihte Narodnikler tarafından inşa edilmiştir. Özellikle devrimin işçi sınıfının örgütlü öncülüğünde değil, onlar yerine düşünen ve eylem yapan devrimci aydınların bir eseri olabileceği yolundaki görüşleri, bütün dünyada benzeri akımların ortak karakteri olmuştur. Narodnizmin çizgisinde, bilimsel sosyalizmin en sağındaki burjuva düşüncelerden, anarşist eylem biçimlerine kadar her türlü “proletarya dışı” eğilim kendine yer bulabilmekteydi.

1874 yılının başlarında Narodnikler öncülüğünde kendiliğinden ve örgütlenmemiş bir ayaklanma patlak verdi, ama kısa sürede bastırıldı.

1879 yılında Voronej’de yapılan kongre sırasında harekette bölünme yaşandı. Hareketin terörizm yanlısı bölümü Narodnaya Volya (Halkın İradesi) adlı gizli örgüte dönüştü ve 1881 yılında Çar II. Aleksander’ın öldürüldüğü suikastı düzenledi.

Bu ortamda, Çarlık polisi, 1890’lı yıllarda, kendince akıllıca bir taktikle, Narodniklere karşı Marksistleri güçlendirmek için Marksist yayınlara ve örgütlere izin vermeye başladı. Bu dönem daha sonraları,  “Legal Marksizm Dönemi” olarak adlandırıldı.

Lenin, “Ne Yapmalı?”da, Legal Marksizm Dönemini şöyle değerlendirmiştir:

Yalnızca (devrimci) Narodnaya Volya’cılığın teorisini tehlikeli saymaya alışmış olan ve onun kendi içinde nasıl bir evrim geçirdiğini de her zamanki gibi fark edemeyen hükümet, bu akıma karşı yöneltilen her türlü eleştiriden hoşnut oluyordu. Hükümet olup bitenin ayırtına varana, beceriksiz sansürcüler ordusu ile jandarmalar, yeni düşmanı tespit edene ve üzerine çullanıncaya kadar, (bizim Rus ölçütlerimize göre) epey zaman geçti. Ama bu süre zarfında Marksist kitaplar birbiri ardına yayımlandı, Marksist dergiler ve gazeteler yayın hayatına başladı, hemen herkes Marksist oldu, Marksistler pohpohlandı, iltifata boğuldu; yayıncılar Marksist kitapların görülmedik şekilde artan satışlarından büyük sevinç duydular.” (“Ne Yapmalı?”, Evrensel Basım Yayın, Haziran 2011, sf. 36)

Legal Marksizm’in başlıca özelliği, Rusya’da kapitalizmin gelişmesinin zorunluluğunu vurgularken bu açıdan Narodnikleri ve eylemlerini eleştirirken, Çarlığa karşı devrimci sınıf mücadelesi hakkında bir şey söylememekti. Legal Marksistler, Marksizmin devrimci kanadına karşı baskıların yoğunlaştığı dönemde yayınlarına serbestçe devam ettiler ve Rus aydınları arasında yaygın bir etkisi bulunan Narodnizmin teorik ve örgütsel olarak çökertilmesine katkıda bulundular.

Bu arada Plehanov da, Narodniklerin öznel iradeciliğine karşı katı bir ekonomist nesnelciliği savunuyor ve tarihsel nedenselcilik görüşünü Marksizm adına ileri sürüyordu. Bu yanlış ve özünde Marksizm’e aykırı olan görüşler, Marksizm’in Rusya’ya ilk kez girdiği o günkü koşullarda ayrıntı olarak görülebiliyor ve fazla tartışılıp eleştirilmiyordu.

Bu arada, 1895’te yine Narodnikleri eleştiren bir başka kitap daha yayınlandı: “Halkçılığın Ekonomik İçeriği ve Bay Struve’nin Eserinde Eleştirilişi – Burjuva Literatüründe Marksizmin Yansıması” adını taşıyan bu kitap K. Utin imzasını taşıyordu ve çok kısa zamanda Çarlık sansürü tarafından toplatıldı. K. Utin, o zamana kadar yapılanlardan farklı bir eleştiri geliştirmişti. Ona göre, Narodnik programın ilerici ve gerici yönlerini ayırmak gerekiyordu. K. Utin’e göre, Nardoniklerin programında önerilen genel demokratik önlemler vardı ve bunlar Marksistler tarafından ciddiye alınmalıydı. Narodnikleri eleştirirken, onların gericiliğe karşı direnen militan demokratik çekirdeğini dikkatle ayırmayı öneren K. Utin, aslında daha sonra Lenin adını kullanacak olan Vladimir İlyiç Ulyanov adlı bir Marksist’ti.

Lenin’in Narodniklere karşı bu titiz tutumu, “Ne Yapmalı?”da da görülecektir.

Bu geniş eleştiri ve tartışma ortamının “Ne Yapmalı?”ya yansıyan özelliklerini şöylece özetleyebiliriz:

·                    Teorinin öneminin ve politik hareketle bağlantısının gösterilmesi,

·                    Marksist proletarya partisinin temel kıstaslarının belirlenmesi ve işçilerin diğer örgütlerinden farklı olarak taşıması gereken özelliklerin net olarak tespit edilmesi,

·                    İşçi sınıfı içinde Marksist propaganda ve ajitasyonun özellikleri, legal Marksist ve Narodnik ajitasyon ve propagandadan farkının temellendirilmesi.

Kısaca, “Ne Yapmalı?”, daha adından başlayarak, bir yeni başlangıç noktasında bulunulduğunu göstermeye yönelikti. Devrime doğru proletaryanın atacağı bu ilk adımların karakteri kesin bir dille ve eskiyi savunanları açıkça eleştirerek konulmalıydı.

“Ne Yapmalı?”nın yazımında yer yer sert ve küçümseyici, alaycı ve polemikçi bir dil kullanılmış olması da, bu başlangıç adımının bir özelliğiydi.

 

4. “Ne Yapmalı?”nın Amacı ve İçeriği

“Ne Yapmalı?”nın başlıca amacı;

·                    Devrimci parti örgütlenmesi ve bunun araçları

·                    Siyasi mücadelenin biçimleri,

·                    Ajitasyon ve propagandanın içeriği ve niteliği,

konularında ekonomistlerle Lenin’in tezleri arasındaki derin görüş ayrılıklarını açıklamak ve bunları bir örgüt ve çalışma planı halinde ortaya koymaktır.

“Ne Yapmalı?”da, yalnızca Rusya’da değil, o dönemdeki uluslararası sosyalist hareketin içinde bulunduğu durumun da ayrıntılı bir çözümlemesi yapılır. Burada, devrimci Marksizm’le, Marksizm’i devrimci özünden ayırmaya kalkışan oportünist akım arasındaki karşıtlık incelenir. Oportünizmin uluslararası işçi hareketi içinde yarattığı tehlikeye işaret edilerek, işçi sınıfının tarihsel görevini yerine getirebilmesinde, devrimci teorinin ve sosyalist bilincin belirleyici önemi gösterilir. Proletarya partisinin en önemli görevinin işçi sınıfı hareketiyle bilimsel sosyalizmin birleştirilmesi olduğuna dikkat çekilir.

Lenin’e göre, sosyalist politik bilincin işi sınıfı içinde yayılmasının yolu, burjuva ideolojisine karşı her alanda etkili bir mücadele yürütmekten geçmektedir.

“Ne Yapmalı?”da Lenin, Marx ve Engels’in işçi sınıfının devrimci partisinin ideolojik temelleri hakkındaki görüşlerini geliştirir ve devrimci bir partiyi inşa etmenin temel ilkelerini tespit eder, programının ve taktiğinin esaslarını gösterir.

 

“Ne Yapmalı?”nın koyduğu birinci ayrım noktası: Devrimci bir parti.

Geleneksel Alman sosyal demokrat parti geleneğini temsil eden Kautsky, Bernstein gibi eski önderler giderek kendiliğindenciliği ve tarihsel determinizmi Marksizmin yerine koyan bir kaderciliği geliştirmeye başlamışlar ve bu teorik çerçevede de, partiyi, “devrimci ama görevi devrim yapmak olmayan bir parti” olarak tanımlamışlardı.

Devrimci teori ve devrimci inisiyatife vurgu yapan bir bölümle başlayan “Ne Yapmalı?”, bu görüşün Rus sosyal demokrat hareketi içindeki uzantılarını hedef alıyordu.

 

“Ne Yapmalı?”nın koyduğu ikinci ayrım noktası: Politik bilincin önemine güçlü vurgu ve politikasızlık karşında kesin tavır.

Kautsky, partisinin devrim için hazırlanmasının ötesinde bir programının olmasını istemiyor, bunun sonucu olarak da, parti güncel sorunlar ve gelişmeler karşısında tamamen tavırsız kalıyordu. Ücretlerin yükselmesinin işçileri sosyalistlerden uzaklaştıracağını düşünüyor, hatta 1907’deki seçim yenilgisini, işçi ücretlerindeki artışa bağlıyordu.

Kautsky’nin Marksizme aykırı bu görüşlerine rağmen, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin örgütlenme ve çalışma tarzı, kitlelerle bağları ve işçi sınıfını yönetmedeki gücü, klasik bir model oluşturuyordu. Ayrıca Kautsky, Marx ve Engels’in yakın arkadaşı olarak da büyük bir prestije sahipti. Lenin, Kautsky’nin oportünist yönlerinin açığa çıkması için, onun emperyalist savaş karşısındaki tutumuna kadar bekledi. “Ne Yapmalı?” adlı eserinde ileri sürdüğü en önemli tezlerinde, onun görüşlerinden yararlandı.

İşçi sınıfına sosyalist siyasal bilincin dışarıdan verilmesi ilkesini formüle ederken, onun şu görüşünden yararlandı:

Modern sosyalist bilinç, ancak derin bilimsel kavrayış temelinde oluşabilir. Ancak bilimin taşıyıcısı, proletarya değil, burjuva entelejansiyasıdır. Dolayısıyla, sosyalist bilinç, proletaryada doğuştan varolan bir şey değil, sınıf mücadelesi içinde, ona dışarıdan verilen bir şeydir.” (Kautsky, Materyalist Tarih Anlayışı) Ancak Lenin, bu görüşü, aşağıda inceleyeceğimiz üzere,  daha ayrıntılı ve gittikçe derinleşen bir biçimde işleyecektir.

Lenin ve Kautsky arasındaki ilişki, Lenin’in 1914’ten itibaren, emperyalizm ve emperyalist savaş konularındaki görüşleri nedeniyle Kautsky’i eleştirmeye başlamasıyla koptu. Alman komünist hareketinin önde gelen kadın militanlarından Rosa Luxemburg, Kautsky’yi daha önce eleştirmeye başlamış ve Lenin ile arasında bu konuda bir tartışma da geçmişti. Lenin, 1914’te Rus Bolşevik Şliyapnikov’a yazdığı mektupta, “Kautsky oportünizmini, Rosa daha önce görmüştü” diye yazıyordu. Lenin’in Kautsky’ye karşı eleştirisinin gecikmesinde, onun Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin pratiğine büyük önem vermesinin payı vardı. Rus Narodnizminin kendiliğindenciliğine karşı, Alman teorisyenliğini ve örgütçülüğünü bir model olarak benimsiyordu ve bu, Alman partisinin kimi hataları karşısında, bir ölçüde esnek davranmasına yol açıyordu.

“Ne Yapmalı?” Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin teorik birikimi ve örgütlenme pratiğini Rusya koşullarına uygulamanın sonuçlarını taşır. Bu bakımdan, aynı zamanda, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Marksizmin temel tezlerini Ortodoks tarzda benimsemesinin yol açtığı eksikliklerinin ve oportünist hataların yakında görülmesini de kolaylaştıran bir içeriği vardır.

Rus sosyal demokrasisinde Lenin’in tespit ettiği iki başlıca eksiklik vardı:

1) Örgütsel dağınıklık.

2) Sübjektivizm ve kendiliğindencilik.

Alman Sosyal Demokrat Partisi ise, teorik birikimi ve politik deney zenginliği ve örgütsel gelenekleriyle tanınıyordu.

Eserde üzerinde durulan en önemli tezlerden birisi, işçi sınıfına önderlik edecek bir partinin görevini yerine getirebilmesi için ideolojik birliğinin yetmeyeceği, bunun örgütsel birlikle tamamlanması gerektiği yolundaki tezdir.

Aşağıda “Ne Yapmalı?”, her bölümde yer alan önemli tezler bakımından özetlenmiş ve her bölümün anlaşılması için başlıca önemli konular, sorular halinde çalışma konusu yapılmıştır.

 

“Ne Yapmalı?”nın Planını İzleyerek Özet ve Temel Tezler

Bir: Dogmacılık ve Eleştiri Özgürlüğü

Birinci bölüm, “Ne Yapmalı?”nın yazılmasına yol açan uluslararası koşulların kısa bir özetini verir. Özellikle Bernstein revizyonizminin Avrupa’da sosyal demokrat çevrelerde egemen olmaya başlaması ve Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde de, bu görüşlerin gittikçe daha çok destek bulur olması, “Ne Yapmalı?”nın genel içeriğini belirlemiş ve Lenin, mücadelesinin yalnızca Rusya’daki partinin iç ilişkilerinden ibaret olmadığını, oportünizmin uluslararası bir karakter gösterdiğini hatırlatmak için böyle bir girişe ihtiyaç duymuştur.

Birinci bölüm, dört ana kesimden meydana gelmiştir:

a) Eleştiri özgürlüğü ne demektir?

b)Eleştiri özgürlüğünün yeni savunucuları

c) Rusya’da eleştiri

d) Teorik mücadelenin önemi üzerine Engels

İlk iki kesim, dönemin dünya devrimci işçi hareketi içindeki başlıca tartışma konularını, tartışan tarafların görüşlerini özetler ve Lenin’in bunlar karşısındaki tavrını gösterir.

Birinci bölümde, eserin daha sonraki bölümlerinde ileri sürülen tezleri anlamak için üzerinde dikkatle durulması gereken noktalar şunlardır:

– Marksizmin devrimci özü ile oportünist, işbirlikçi revizyonizm arasındaki fark ve Bernstein oportünizminin başlıca özellikleri.

– Rus sosyal demokratlarıyla Bernstein revizyonizmi arasındaki ilişkiler.

– Devrimci teori ile devrimci eylem arasındaki ilişki.

– İşçi sınıfı ve sosyalist bilinç sorunu.

Bu bölüm incelendikten sonra, okuyucu, şu konular hakkındaki bilgisini sınamalıdır:

– Çarlık otokrasisine karşı devrimci Marksist eleştirinin boyutları ve içeriği ne olmuştur?

– “Legal Marksistler”in, Rusya’da Marksizmin gelişmesinde oynadıkları rol ve bu akımla illegal Marksist hareket arasındaki ilişki nedir?

– Burjuva demokratlarla ittifakın ilkeleri ve “illegal ekonomistler”in bu konudaki hataları nelerdir?

– Legalizmle, legal olanakları kullanma taktiği arasındaki fark nedir?

– Ekonomistlerin, teorik mücadeleyi küçümseyişlerinin içeriği ve sonuçları nelerdir?

İki: “Kitlelerin Kendiliğinden Hareketi ve Sosyal Demokratların Bilinçliliği”

Bu bölüm:

a) Kendiliğinden Kabarışın Başlangıcı

b) Kendiliğindenliğe Tapma ve Raboçaya Mısl

c) Öz Kurtuluş Grubu ve Raboçyeye Dyelo

başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşmaktadır.

Bu bölümde Lenin, başından beri, Rus sosyal demokrat ve halkçı hareketine egemen olan kendiliğindenciliğin tarihsel bir özetini vererek, Iskra’ya yöneltilen küçük burjuva eleştirileri yanıtlar. Bu sırada, Marksizm’in kitle hareketinin nesnel durumu ile bilinçli öncünün ilişkisi üzerine önemli tezlerini inşa eder.

Bu bölümün ele aldığı temel sorun, uyanan sanayi proletaryasının harekete verdiği güçle, devrimci önderlerin bilinç ve inisiyatif yoksunluğunun harekete kattığı zayıflık arasındaki çelişmedir.

a) Kendiliğinden Kabarışın Başlangıcı başlığını taşıyan ilk kesimde, Rusya’da işçi hareketinin kendiliğinden gelişmesinin tarihçesi ve değişik dönemlerdeki özellikleri anlatılır. Bu kesimin en önemli tezi, işçiler arasında sosyalist siyasal bilincin kendiliğinden doğamayacağıdır. Burada Lenin, sosyalist teorinin inşasına ilişkin süreçleri ve işçilerin bu sürece katılma olanaklarını inceleyerek, ekonomistlerin kendiliğinden gelme hareket önünde “kölece boyun eğmelerinin” yol açtığı siyasal sonuçları sergiler.

b) Kendiliğindenliğe Tapma ve Raboçaya Mısl” başlıklı ikinci kesimde, ekonomizmin temsilcisi olan Raboçaya Mısl gazetesi tarafından ileri sürülen “ekonomik mücadelenin sosyalizmden ve her türlü siyasetten daha değerli” olduğu görüşü eleştirilir.

Lenin, burada, sosyalist teorinin inşasında “mülk sahibi sınıflardan gelen aydınların” rolünü değerlendirir.

c. Öz Kurtuluş Grubu ve Raboçyeye Dyelo”, başlığını taşıyan üçüncü kesimde, küçük fakat etkili bir ekonomist grubun görüşleri eleştirilir.  Burada, herhangi bir yığın hareketinde, sıradan bir grevde, kendiliğinden gelme özellikler karşısında Marksistlerin tutumuyla ekonomistlerin tutumu kıyaslanır. Lenin gösterir ki, kendiliğindencilik demek, aynı zamanda plan ve programdan yoksun olmak demektir.

Bu kesimde Lenin, sık sık ekonomistlerin görüşlerinden alıntılar yaparak eleştirmektedir. Okuyucu, bu alıntılarda sergilenen görüşlerdeki temel hataları, Lenin’in eleştirilerini okumadan önce kendisi bulmaya çalışarak, sonra da kendi eleştirileri ile Lenin’in eleştirilerini kıyaslayarak kendisini sınayabilir. Ekonomistlerin, çarpıtmalar ve geriliklerle dolu tezlerini, Marksizm’in temel tezlerine dayandırmaya çalışarak nasıl gizlediklerini görebilmek için, böyle bir deneme son derece yararlı olacaktır.

Bu bölümde, şu özelliklere dikkat edilmeli ve sorular yanıtlanmalıdır:

– Kendiliğinden hareketin tanımı.

– Kendiliğinden hareketin değişik görünümleri.

– Kendiliğinden hareket içinde bilinç unsurunun tohum halinde bulunması ne demektir?

– “İşçi sınıfına bilincin dışarıdan verilmesi” ilkesinin birinci anlamı.

– Ekonomizm, “trade-unionculuk”, ekonomizm ve kendiliğindencilik ile örgüt-parti, ideoloji arasındaki ilişki.

– Plan ve taktik kavramlarına kendiliğindenci ve Leninist tarzda yaklaşımın farkları (Öznel planlar hazırlayan birisi, neden nesnel durumu küçümsemekle suçlanamaz? (sf. 67)

– Son paragraf, bütün bölümü özetler. (sf. 72)

Üç: Trade-Unioncu Politika ve Sosyal Demokrat Politika

Üçüncü bölüm, teorik görevleri küçümseyen ve kendiliğindenci eğilimleri “eleştiri özgürlüğü” sloganıyla örten çevrelerin görüşlerinin siyasal görevler ve örgütlenme çabasında kendisini nasıl gösterdiğini incelemektedir. Bu bölümün temel konusu, ekonomik mücadele ile siyasi mücadele arasındaki farklılıklar ve ilişkilerdir.

Giriş paragrafında, en önemli görüş, siyasi pratiğin içeriği hakkında yapılan ayrımdır. Ekonomistlerin, siyaseti tümüyle reddettikleri görüşünün yanlış olduğunu söyleyen Lenin, asıl üzerinde durulması gereken noktanın, ekonomistlerin benimsedikleri siyasi çizginin, “trade-unioncu” içeriğinin saptanması olduğunu söylüyor.

Bu bölüm altı kesimden oluşmaktadır:

a) Politik Ajitasyon ve Bunun Ekonomistlerce Daraltılması

Bu kesimin okunmasında dikkat edilecek eleştiri noktaları şunlardır:

– İktisadi çalışma ve meslek koşullarının teşhirinin önemi.

– Teşhirin başarılı olmasının temel koşulu ve bu koşul olmadığı zaman karşılaşılan eksiklik ve zayıflıklar. (sf. 77)

– İktisadi mücadeleyle sınırlanmaktan kaçınmanın gerekçeleri.

– Siyasal ajitasyonun içeriği.

– İktisadi mücadele ile siyasi mücadele arasındaki ilişkiler (Siyasi mücadele, iktisadi mücadelenin gelişmiş biçimi midir? Siyasi ajitasyon iktisadi ajitasyonu izlemeli midir? vd.) Bu konuyla ilgili olarak ayrıca sf. 98’e bakınız.

Şu soruları cevaplayınız:

– Aşamalar teorisi neden oportünisttir?

– “Ekonomik mücadelenin kendisine politik bir nitelik kazandırmak” görüşü neden yanlıştır? (sf. 81)

– Öyleyse reformlar uğruna mücadele sosyalistler için ne ifade eder?

b) Martınov’un Plehanov’u Nasıl Derinleştirdiğinin Hikâyesi

Bu kesimde Lenin, Martınov’un “Plehanov’u derinleştirmek” adına, aslında onu nasıl tahrif ettiğini gösterir.

Bu kesimi okuduktan sonra aşağıdaki sorulara cevap veriniz.

– Propaganda ve ajitasyon arasında ne fark vardır?

– Martınov, bu kavramları nasıl bozmuştur?

c) Politik Teşhirler ve Devrimci Etkinlik Eğitimi

– Bu kesimde Lenin, “iktisadi mücadelenin kendisine siyasal nitelik kazandırma” kavramı üzerinde yeniden duruyor. Bu anlayışın oportünist içeriğini belirleyen başlıca unsurlar nelerdir?

– Siyasal teşhir kampanyalarının başlıca konuları (sf. 89)

– İşçiler aydınlardan ne bekliyorlar? (sf. 92-93)

d) Ekonomizm ile Terörizm Arasındaki Ortak Nokta Nedir?

Bu kesimde Lenin, ekonomistlerle, terörü bir siyaset biçimi olarak benimseyen “Devrimci Sosyalistler” arasındaki iç bağıntıya dikkat çeker. Her ikisi de, “devrimci eylem için eğitim” sorununda ortak bir tutum takınmışlardır. (Açıklayınız, bu ortak tutumun içeriği nedir?)

Her iki akımın ortak yönlerini sergileyen Lenin, ikisinin de işçi sınıfı hareketine aynı uzaklıkta durduğunu gösterir. Ekonomistlerin kendiliğindenciliği ile terörcü Sosyalist Devrimcilerin kendiliğindenciliği arasındaki bağın eleştirisinden yola çıkan Lenin, Marksistlerin devrimci eylem ve sınıf hareketi arasındaki ilişkiyi nasıl ele almaları gerektiğini inceler:

Rus yaşamında yeteri kadar zorbalık yok mu ki, özel ‘sarsıcı’ araçlar icat etmeye gerek olsun?” Bu eleştiriyi Türkiye devrimci hareketinin geçmişteki kimi tezleriyle kıyaslayın. Özellikle, Mahir Çayan’ın geliştirdiği “suni dengeyi kırmak” kavramıyla bu anlayış arasındaki benzerliği inceleyin.

Öte yandan, Rusya’da egemen olan keyfi zorbalıklar karşısında bile sarsılıp harekete geçmeyen ve geçirilemeyecek olan kimselerin, hükümet ile bir avuç terörist arasındaki düelloyu ‘kollarını göğsünde kavuşturup’ sakinlikle izleyecekleri açık değil midir?” (sf. 97) Bu cümleyi, Türkiye’de tek mücadele biçimi olarak “devrimci şiddeti” seçen grupların eylemi açısından değerlendirin.

– “Teröristler, devrimci faaliyet ile işçi hareketini bir bütün halinde birleştirmeyi beceremeyen veya bu olanağa sahip olmayan aydınların tutkulu başkaldırısının kendiliğindenliğine taparlar” sözünü açıklayın.

– “Ne terör, ne de iktisadi teşhir, siyasi ajitasyonun örgütlenmesinin yerini alabilir.” Bu cümleyi açıklayın.

e) Demokrasi Mücadelesinin Öncü Savaşçısı Olarak İşçi Sınıfı

Bu kesim, önce, burjuva demokratik devrimde işçi sınıfının rolü sorununu ele alır. Ekonomistler, devrimin burjuva karakterde olacağını ileri sürerek, işçi sınıfının görevini, burjuvaziyi desteklemekle sınırlı görmektedirler. Lenin ise, demokratik devrimde işçi sınıfının önder rolünü ileri sürmekte ve bunu yerine getirebilmesi için sınıfın siyasal eğitiminin önemini vurgulamaktadır.

Bu bölümde özellikle dikkat edilmesi gereken tezler, “işçi sınıfına siyasal sosyalist bilincin dışarından verilmesi” ilkesinin açıklanmasına yönelik olan tezlerdir. Türkiye’de bu ilke, genellikle, aydınların işçi sınıfına bilinç götürmesinden ibaret bir içerikle anlaşılmaktadır. Bu ilkenin tam ve doğru anlaşılmasını sağlayacak olan diğer iki unsur, bu bölümde açıklanmaktadır. Özel bir dikkatle ve tartışılarak okunmalıdır. Ayrıca, bu bölümün ve “bilincin dışarıdan verilmesi” ilkesinin daha iyi anlaşılması için, “Markizmde Temel Kavramlar” adlı broşürün ve “Proletaryanın Sınıf Mücadelesinin Üç Temel Biçimi” başlıklı bölümünden yararlanılabilir.

– İşçi sınıfına siyasal sosyalist bilincin dışarıdan verilmesinin ikinci (ve esas) anlamı. (sf. 99)

– “Dışarıdan” kavramının üçüncü yönü. (sf. 101)

– Öncünün siyasetinin niteliği ne olmalıdır? İşçi sınıfının burjuva siyaseti ne demektir? (sf. 103)

– Halkın bütün sınıfları içinde çalışma ne demektir?

f) Bir Kez Daha İftiracılar, Bir Kez Daha Aldatmacılar

Bu kesimin konusu, ekonomistlerin Lenin’in eleştirileri hakkındaki cevaplarıdır. Lenin, “işçi hareketinin burjuva demokrasisinin bir aletine dönüştürülmesi için dolaylı olarak zemin hazırlamakla” suçladığı ekonomistlerin saldırılarını cevaplandırırken, trade-unioncu siyaset ile sosyal demokrat (Marksist) siyaset arasındaki farkları bir kez daha özetler. Her iki siyasetin yol açacağı sonuçları gösterir ve işçi sınıfının devrimci siyasetinin özellikleri hakkında açık önerilerde bulunur.

Dört: Ekonomistlerin Amatörlüğü ve Devrimcilerin Örgütü

Bu bölüm, Leninist parti teorisinin bütün ilkelerini ve işçi sınıfı hareketiyle siyasal örgüt arasındaki ilişkinin sorunlarını evrensel ölçekte ele alan tezleri içerir. Bu bölüm “Ne Yapmalı?”nın devrimci eylem, siyasal bilinç ve eğitim sorunlarından sonra, örgütlenme sorununu derinlemesine ele aldığı bölümdür.

Bu bölüm okunup incelendikten sonra aşağıdaki konuları tartışınız:

– “Ekonomizmin, yalnızca siyasal olarak yanlış olmakla kalmayıp, örgütsel görevler bakımından da dar görüşlülüğe yol açacağı” düşüncesini açıklayınız.

– “Bir örgütün niteliğini belirleyen şey, onun eyleminin niteliğidir” sözü ne anlama gelmektedir?

a) Amatörlük Nedir?

– Çok iş yapmak, ama plansız yapmak ve ilk hamlede yenilmek!!! Plansızlık.

b) Amatörlük ve Ekonomizm

– Ekonomizmin örgütsel alandaki yansımaları nelerdir?

– İlkellikle çalışılan alanın niteliği arasındaki ilişki nedir?

– Amatörlük, ekonomist siyasal eylem ve yığınların geri kesimleriyle ilişki içinde nasıl köklenmektedir?

– Lenin, profesyonel devrimcilik kavramını nasıl tanımlamaktadır?

Bu bölüm, ayrıca, “illegal grev”, “siyasi polise karşı özel mücadele” gibi ilginç konuları da ele almaktadır.

c) İşçiler Örgütü ve Devrimciler Örgütü

Bu bölüm, devrimci işçi sınıfı partisinin temel özelliklerini açıklar. Anlaşılması gereken temel tez şudur: “Sosyal demokrasinin politik mücadelesi, işçilerin işverenlere ve hükümete karşı ekonomik mücadelesinden çok daha geniş ve karmaşıktır.” Lenin burada, sendikal örgütlenme ile siyasal örgüt arasındaki farkı ele alır. Legal ve illegal mücadele biçimleri arasındaki farkı ve ilişkileri, siyasal mücadele ekseninde inceler.

Ekonomistlerle teröristler arasındaki benzerlik de, bu bakımdan yeniden gösterilir. Komünist devrimci militanlık anlayışını açıkladığı paragraflar, 1903’te yapılacak kongredeki ayrılıkların temelinde bulunacak olan görüşleri de içerir.

Bu bölümde dikkatle incelenmesi gereken konular şunlardır:

– İşçilerin her türden örgütü ile siyasal örgütü arasındaki farkların baskı koşulları tarafından silinmesi… (“özgür ülkelerde, sendika örgütlerinin sosyal demokrat parti örgütleriyle bir örtüşmesi söz konusu olamaz” Bu cümleyi açıklayın.) (sf. 131)

– Sendikacılıkla particiliğin kaynaşması düşü…

– Sendikaların bileşimi (132)

– Sendikalarda bürokrasi ve gizlilik (136)

– Devrimciler örgütünün asıl işlevi ne olmalıdır? (138)

d) Örgütsel Çalışmanın Kapsamı

Bu bölümde, profesyonel tarzda çalışacak gerçek bir Marksist partinin yapması gereken işlerin Rusya koşullarında neler olacağını gösteren bir döküm çıkartılır. Mevcut durumda ekonomistlerin kendiliğindenciliğinin, ilkelliğinin ve amatörlüğünün bu görevlerin yerine getirilmesini nasıl önlediği gösterilir.

– Devrimci örgütün büyüme sorunları: “Adam yok!”

– “Bilindiği üzere savaşta, yalnızca ordunuza kendi gücüne güven aşılamakla kalmayıp, düşmanı ve bütün tarafsız unsurları da bu güce inandırmak, belirleyici bir etkendir;” Bu cümleyi açıklayın ve örnekleyin.

– İşçilerin devrimciler düzeyine yükseltilmesi ne demektir?

– Kadroların eğitim sorunları (düzeyler arasında ayrım vs.)

– Parti dışı gruplarla profesyonelce ilişkilerin ilkesel koşulları nelerdir?

e) Komplocu Örgüt ve Demokrasicilik

Bu bölüm okunup incelendikten sonra şu sorular cevaplanabilmelidir:

– Lenin’in, “komplocu”, “Narodnik” olarak suçlanmasının nedenleri nedir?

– Güçlü bir devrimci örgütle siyasal savaşımın geniş görevlerinin yerine getirilmesi. (“biçim olarak dar, pratik olarak geniş” kavramını açıklayın, örnekleyin)

– Menşeviklerin ileri sürdüğü “demokrat nitelikte, gevşek ve geniş” örgüt biçimiyle, Lenin’in önerdiği örgüt modelini kıyaslayın.

f) Yerel Çalışma ve Rusya Genelini Kapsayan Çalışma

Bu kesim, Lenin’in mücadele anlayışının, bir siyasal parti önerisiyle birlikte ortaya koyduğu eleştirilerinin yeni bir düzlemde ele alınmasını içerir. Lenin, siyasi mücadelenin, merkezi bir örgüt eliyle ve bütün Rusya çapında ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Güçlü bir merkezden yönetilecek “devrimciler örgütü” fikri, ekonomistlerin yerel mücadeleleri öne çıkaran anlayışının tam karşıtıdır. Lenin, sorunu merkezi ve yerel gazeteler örneği üzerinden tartışır. Rusya çapında bir illegal yayının nitelikleri hakkında ilk ipuçlarını burada verir. Değişik bölgelerdeki işçilerin çeşitli sorunlarına ait doğru bilgileri elde etmenin ve bunlar hakkında Rusya çapında yayın yapmanın gerekliliği üzerinde durur.

Bu bölümde özellikle, hareketin alçalış ve yükseliş dönemlerinde yerel ve Rusya çapında çalışmanın özellikleri ve bunların birleştirilmesi çabalarına dikkat edilmelidir.

Beş: Tüm Rusya İçin Bir Politik Gazete Planı

Bu bölümde, başlıca şu görüşler açıklanır:

– İç bağlantısı Rusya çapında bir gazete tarafından sağlanan bir örgüt.

– Parti mi gazeteyi yaratır, gazete mi partiyi?

Bu bölüm üç alt başlık içermektedir.

a) Nereden Başlamalı? Makalesinden Kim Alındı?

– Ekonomistler, genel bir parti örgütü planından neden rahatsız olmaktadır?

b) Bir Gazete, Kolektif Bir Örgütleyici Olabilir mi?

– Ekonomistlerin kendiliğindenciliği ile kolektif örgütleyici bir gazete düşüncesi neden çelişmektedir?

c) Hangi Tip Örgüte İhtiyacımız Var?

Bu kesimde söylenenler, kitap boyunca savunulan bütün görüşlerin ve tezlerin gelip dayandığı son noktayı gösterir.

Yükselen yığın hareketinin kendiliğinden niteliği ile Rus Marksistlerinin bilinç ve inisiyatif geriliği arasındaki çelişmeyi çözecek tek bir yol vardır: Bütün Rusya’yı kapsayacak tek bir devrimciler örgütü!

Şu cümlelerin anlamlarını açıklayınız:

– Hemen saldırıya geçmeyi reddediyoruz. “tüm çabaların düzenli bir ordunun toplanması, örgütlenmesi ve seferber edilmesine yöneltilmesi…”

– “Günlük çalışmamızı her zaman yürütmeliyiz ve daima her şeye hazırlıklı olmalıyız.”

– Lenin, “Tüm Rusya için bir politik gazete planı” ile bir halk ayaklanmasının hazırlanması arasında nasıl bir ilişki kurmaktadır?

Sonuç

Bu son bölüm, Lenin tarafından adeta, kitabın bütün kapsamının bir özeti olarak tasarlanmıştır. Okuyucu, kitap hakkında tam bir bilgi edinebilmek için, bu bölümü ilk önce okuyabilir. Rus sosyal demokrasisinin tarihi belli başlı dönemlerin özellikleri içinde anlatılır. Bunlar, “Ne Yapmalı?”nın yazılış gerekçesini açıklamaktadır.

– Rus devriminin başlıca gelişme evreleri nelerdir, her dönemde hangi mücadele biçimleri ve taktikleri kullanılmıştır?

– “Üçüncü dönemi tasfiye etmeli!” Kitabın bu son cümlesinin anlamını açıklayın.

 

Kitaba ilişkin genel sorular

–   İşçi sınıfının iktisadi çıkarları için mücadelesinin öneminden yola çıkarak, ekonomistler iktisadi mücadelenin belirleyici olduğu sonucuna ulaşırlar. Lenin’e göre, iki kavrayış arasındaki fark nedir? Örneğin Raboçyeye Dyelo’nun sf. 78/79’te özetlenen görüşleri neden yanlıştır?

–   Ekonomistlerin savunduğu “siyaset” nasıl bir siyasettir?

–  Kendiliğinden hareketin bir unsuru olarak doğan ekonomik teşhirin hangi koşullarda sosyalist, hangi koşullarda sosyalist olmayan bir harekete yol açacağını anlatın.

–   Aşamalar teorisi nedir? Bu teori ile kendiliğindencilik arasında ne ilişki vardır?

–   “İktisadi mücadeleye siyasi nitelik kazandırmak” anlayışını eleştirin.

–   Propaganda ile ajitasyon arasında farkı açıklayın.

–  Ekonomizm ile terörizm arasındaki benzerliğin kökü nedir? Terör yöntemlerinin işçileri bilinçlendireceği yolundaki iddialar karşısında Lenin’in eleştirisini özetleyin.

–   Demokratik devrim sürecinde işçi sınıfının diğer halk kesimlerine karşı görevleri nelerdir? Bu görevleri işçi sınıfının sosyalist bilinci bakımından yorumlayın.

–  “İşçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç dışarıdan verilir” ne demektir? Lenin’e göre, bu ilkenin unsurları nelerdir?

–   “İlkellik”, “amatörlük” ve “profesyonellik” kavramlarını Lenin nasıl tanımlıyor? Bu kavramlarla ekonomizm arasında ne gibi bir ilişki vardır?

–    Leninist parti teorisi ile “süreç olarak taktik” ve “aşamalar teorisi” neden birbirine karşıttır?

–  Merkezi bir örgütün ve gazetenin devrimci sosyalist mücadele bakımından taşıdığı önemi Lenin’in görüşlerine uygun olarak açıklayın. Günümüzde ve ülkemizde bu görüşlerin geçerli olup olmadığını tartışın.

–     Rus sosyal demokrasisinin 1902 yılına kadar geçirdiği başlıca dönemleri özetleyiniz. Üçüncü dönemin özellikleri nelerdir? “Ne Yapmalı?”nın bu dönemsel özellikler bakımından önemi nedir?

Yalana Karşı Gerçek

Tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmaması ve Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesiyle başlayan yemin krizinin önemli aktörlerinden birisiydi CHP. Millet iradesi naralarının gırla gittiği bir dönemde halkın on binlerce oyla seçtiği milletvekillerinin görevlerini yapamaz durumda tutulmaları halkın tepkisini çekmişti. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunun Meclis boykotu CHP’yi yemin etmeme eylemine zorlarken, MHP’yi siyaseten etkisiz bir unsur haline getirdi. Ancak tutarsızlığı, sözünün arkasında duramaz hali ve “tükürdüğünü yalaması”, CHP’yi bir kez daha AKP karşısında etkisiz bir parti pozisyonuna sürükledi. CHP’nin bu hal ve tutumu, onun gerçek bir ana muhalefet olma rolünü bir kez daha sorgulanır hale getirdi.

GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK

Özellikle bazı solcu aydın çevrelerinde derin bir hayal kırıklığına, halka karşı kimi derin ve üzüntü verici küçümsemelere ve kuşkulara yol açsa da, seçim sonuçları, aslında beklenmeyen bir tablo değildi. Herkes biliyordu ki, bu seçimlerin tartışmasız galibi AKP, dolayısıyla onun lideri Recep Tayyip Erdoğan olacaktı. Özellikle Anayasa Referandumu sonuçlarına bakarak, seçimlerde de benzer bir durumun doğacağını tahmin etmek için çok derin analizler yapmak gerekmiyordu. Ayrıca, AKP’nin gerek uluslararası planda gerekse yurt içindeki icraatlarının hacmine ve bunların yaygın propaganda aracılığıyla yarattığı etkinin gözlemlenebilir sonuçlarına bakınca, AKP’nin, CHP ve MHP’den ibaret seçenekleri karşısında rakipsiz olduğunu söylemek zor değildi. Kuşkusuz özellikle bu dar seçenekler tablosunun sağladığı avantaj, Recep Tayyip Erdoğan’ın “tartışılmaz karizmasıyla”, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin silik, herhangi bir cazibeye sahip olmayan “sıradan” ve herhangi bir vaatte bulunmayan özellikleri kıyaslandığında daha da öne çıkıyordu. Bunlar ayrıca değerlendirilebilir. Yerleşik burjuva siyaset tarzı içinde, halk yığınlarının zihnindeki “parti lideri” imgesinin ana çizgileri ile siyasi tercihleri arasındaki ilişki de ayrıca ilginç bir araştırma konusu olabilir.

Fakat toplam olarak bütün bu olguların birleştiği bir nokta var. Gerek icraatlar toplamının, gerekse “karizma” denilen şeyin tümüyle bir yalanlar, aldatmacalar ve şişirmeler koleksiyonu olmasına karşın, bütün bunların “büyük hayallerin gerçekleşmesi” ve “olağanüstü başarılar” olarak sunulması ve daha da önemlisi bunun kitleler nezdinde kabul görmesi ciddi bir sorundur.

TTB (Türk Tabipleri Birliği)’nin “SAĞLIKTA HAYALLER YALANLAR VE GERÇEKLER” adlı titiz bir çalışma sonucu hazırlanmış broşürünü çıkış noktası yaparak bu sorunu inceleyeceğiz. Bu, yalnızca bir örnek. Bunun gibi, özelleştirmeler, işçi ve emekçilerin örgütlenme ve sosyal hak sorunları, işsizlik, eğitim, kentsel dönüşüm projeleri, çevre katliamları gibi pek çok sorunda da aynı türden çok uzun bir “yalanlar ve gerçekler” listesi yapılabilir, günlük işçi basınında defalarca yapılmıştır da. Dış politika ise, ayrı bir faciadır. O alanda da Recep Tayyip Erdoğan kendisini “dünya lideri” olarak tanıtıyor ve büyük halk kitleleri bu masala gerçekten inanıyor. Burada da uzun ve acıklı bir liste yapılabilir. Fakat her durumda, sonuç aynı olacaktır.

Şimdi TTB’nin broşürüne dönelim.

Broşür, 49 yalan ve bunlar karşısındaki gerçeği inceliyor. Birkaç yalan-gerçek karşılaştırmasını örnek olarak veriyoruz:

1. Yalan: istediğim hastanede tedavi oluyorum.

Gerçek: sağlık sigortalı hastalar eskiden öncelikle devlet ve üniversite hastanelerinde, sevk almak koşuluyla da sözleşmeli özel hastanelerde tedavi olabiliyorlardı. Evet, şimdilerde hepsinde değil ama, Sosyal Güvenlik Kurumu’yla sözleşme imzalayan özel sağlık kurumlarında tedavi alabiliyorlar. Yalnız küçük bir sorun var; taburcu olurken önlerine konulan milyarlarca liralık faturayı ödeyebilmeleri gerekiyor!

23. Yalan: vatandaşların sağlık hizmetine ücretsiz ulaşabilmesi için tam gün yasasını çıkardık, kamuda çalışan hekimlerin muayenehanelerini kapattırdık.

Gerçek: son yedi yılda kamuda çalışan doktorların büyük çoğunluğu muayenehanelerini kapattı. Bugün yüzde doksan ikisi zaten tamgün çalışıyor. Ancak vatandaşların sağlık için ceplerinden yaptıkları harcamalar azalmak bir yana üç kat arttı.

35. Yalan: sağlık “reformu” çerçevesinde sağlıkta etkili sevk zinciri kuracağız.

Gerçek: Ekim 2008’de dört ilde başlatılan sevk zinciri uygulaması büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Sağlık “reformu” sekiz yılını doldurdu, her nedense sevk zinciri hâlâ kurulamadı.

49. Yalan: Türkiye sağlıkta çağ atladı.

Gerçek: hükümet, Türkiye ekonomisinin dünyanın on yedinci büyük ekonomisi olmasıyla övünüyor. Oysa, Birleşmiş Milletler’in sağlık göstergelerini de içeren 2010 yılı İnsani Kalkınma İndeksi’nde Türkiye, yüz altmış dokuz ülke arasında seksen üçüncü sırada yer aldı.

Bir süre hastanelerde zaman geçirmek zorunda kalanlar görmüşlerdir ki, aslında vatandaş durumdan memnundur. Eskisine göre işler düzenli yürümekte, bir sağlık emekçisinin dediği gibi, eskiden torpili olmayan herkes saatlerce sıra beklemek zorundayken, şimdi “torpile ihtiyaç duymaksızın” işini görebilmektedir. En çok hasta bakan hastanelerde bile, aşırı bir yığılma yoktur ve bu kadarı bile hastalar ve yakınları için çok önemlidir. Bunun doğal sonucu olarak, seçim sandığının başında kime oy vereceğini çok fazla düşünmesi gerekmemektedir. Bir şeyler değişmiştir ve bu değişim iyidir!

Peki, TTB’nin kılı kırk yaran gerçeği açıklama çabasına ne olmuştur?

Halk neden yalanı gerçek olarak kabul etmiştir?

Her şeyden önce, farklı olguları kıyaslamaya kalkıştığımızı görmek zorundayız. Gerçeği söyleyenler, belki de bir kez bir broşür yayımladılar, onu da başta hekimler olmak üzere, sağlık emekçileri içinde bile okuyanların sayısı son derece sınırlı kaldı. Broşür halka, hastalara ve hasta yakınlarına dağıtılamadı. Ancak çok az sayıda yayın organı (Evrensel, Hayat Televizyonu ve Birgün) bu çalışmanın verilerine yayınlarında yer verdi. Emek Partisi, ajitasyon çalışmalarında kimi yerlerde ve ancak gerektiği zaman bu broşürden yararlandı. Yalancılar ise, her gün her dakika bu yalanları yüzlerce yayın organı, reklam panoları, parti sözcüleri ve gönüllü propagandacılar aracılığıyla yaymakla kalmadılar, onu görünür biçimler halinde sağlık sorunları yaşayanların hayatına soktular. Bu noktada, “halk neden gerçeklere değil de yalanlara itibar ediyor” diye sormanın hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Eşitsiz bir mücadele vardır ve üstünlük yalancıların elindedir.

GERÇEĞE İHTİYACIMIZ VAR MI?

Burada, “görünüş”ün ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Görünüş, kısaca, gerçeğin aldatıcı biçimler altında algımıza konu olma halidir. On binlerce yıldır Güneş’in “doğduğunu ve battığını” söylüyoruz. İnsana görünen budur. Oysa gerçekte, Güneş durduğu yerde durmakta ve yalnızca Dünya onun çevresinde dönmektedir. Doğup batan bir şey yoktur. Az çok mektep görmüş herkes bunu bilir, ama bir bilgin bile gündelik konuşmasında “Güneş battıktan sonra”, “gün doğmadan önce” gibi sözleri önünü ardını düşünmeden rahatlıkla kullanabilir. Kimse de onu bu “cahilce” sözünden dolayı kınamayı aklına bile getirmez. Yanlış, normal ve doğru haline gelmiştir çünkü. On binlerce yıldır tekrarlanmaktan, gerçeğin kendisinden daha güçlü olmuştur ve artık onu “düzeltmek” asla mümkün değildir, düzeltmeye çalışmak da gereksiz ve anlamsızdır. Hayatımızın parçası, yaşadıklarımızın yerleşik ve kabul edilmiş bir ifadesidir, üstelik kimseye bir zararı yoktur.

Burada iki şey önemli: tekrar ve bunun sonucunda ortaya çıkan genel kabullenme… Kuşkusuz bunu destekleyen en önemli etken, görünüştür. Herhangi başka bir araca ihtiyaç duymaksızın gözümüzün önünde olup bitenlere koyduğumuz ad, olayı anlatmaya elverişli gibidir ve bu “aldatıcı biçim” altında ne olduğunu araştırmamız için, gündelik hayatımız içinde, bizi kışkırtacak bir rahatsızlık yaratmamaktadır. Sadece bazı düşünürleri, “bunda bir yanlışlık var” deme cesaretini gösterebilen bazı meraklı bilim adamlarını ilgilendiren bir sorundur ve genellikle de “gerçeğin başka olduğunu” söyleyen bu insanlar, tarih boyunca hep ağır bedeller ödemişlerdir. Çoğunluk, kendi gördüklerinin aksine söylenenleri kabul etmemiştir. Gerçeğin genel kabul görmesi, doğrudan doğruya yığınların hayatında bir rol oynamasına, işlevli olmasına bağlıdır. Eğer bu rol aldatıcı biçim tarafından oynanıyor, bu da hayat içinde belli bir işlevi yerine getiriyorsa, o aldatıcı biçimin ardındaki gerçeğe ihtiyaç duyulmaz.

İnsan yeryüzündeki uzun varlığı boyunca, doğayla ihtiyaçları üzerinden bir ilişki kurmuştur. Barınma, beslenme ve üreme temel ihtiyaçlarıdır ve bunların giderilmesi mücadelesi boyunca, hem çeşitli aletler geliştirmiştir, hem de toplumsal örgütlenme biçimleri bulmuştur. İhtiyaçlarını yeterli biçimde karşılayan aletler ve bilgiler (bilimsel teoriler, felsefeler vb.) onun için “gerçek”, “doğru” şeyler olmuştur. Bir zamanlar “ölümsüz doğa yasaları” olarak kabul edilmiş bilimsel teoriler, gelişen ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kaldıkları zaman hiç acımadan çöpe atılabilmiştir. Evrenin bütün sırlarını çözdüğüne inanılan ve yüz yıllarca böyle kabul edilen Newton Yasaları (demek ki doğa yasaları değil, Newton Yasalarıymış!), bugün dağarcığımızda yalnızca mekanik çözümler için kullanılan teknik bir bilgi halindedir. Yalnızca bunlar değil, aynı zamanda toplumsal örgütlenme biçimleri, inançlar, siyasetler, ideolojiler de bu kapsamdadır. Zaman içinde ihtiyaçların çeşitlenmesi ve yeni ihtiyaçların üretilmiş olması işin esasını değiştirmez.

Bu kadar laf kalabalığından çıkan sonuç şu olacaktır: Gerçeğe yalnızca işimizi gördüğü oranda toplumsal olarak değer biçeriz. Bir başka deyişle, insanın işine gelen şey onun gerçeğidir! Bu kadar da çıkarcıyız yani!

BURJUVA YALAN HEGEMONYASINA KARŞI ÖRGÜTLÜ SİYASAL MÜCADELE

Marx, “her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir” demişti. Biraz açacak olursak, bu önermenin hangi sınıf egemense, topluma egemen olan da onun düşünceleridir gibi basit bir şey olmadığını görürüz. Burada egemen olmak, esas olarak kendi hak ve çıkarlarını bütün bir toplumun hak ve çıkarları olarak, kendi düşüncelerini (felsefesini, siyasetini, inancını) bütün toplumun (halkın, ulusun vb.) düşünceleri gibi kabul ettirebilmek gücünü göstermek demektir. Bu, her alanı kapsayan sistemli bir bütündür. Gündelik yaşamdan siyasete, ev içi ilişkilerden kültürel faaliyetlere kadar bütün insani faaliyetlerde, değişik biçimde ama hep aynı ana çizgiyi koruyarak kendini gösterir. Burjuva toplumda her birey, yaşadığı toplumsal ilişkilerin gereklerini kendi öz davranış ve düşünüş biçimleri gibi kabul ederek uygular. Diyelim bir işçi, salt işçi olmasından dolayı kitaba uygun bir proleter gibi düşünüp davranmaz. Çoğu kez, patronundan daha kapitalist kafalı olabilir. Siyasi tercihlerini buna göre yapabilir, ülke ve dünya sorunları karşısında egemen sınıfın düşüncelerini kendi düşünceleri gibi savunabilir.

Burjuvazi daha doğuşundan itibaren kendi hak ve çıkarlarını bütün ulusun, hatta bütün insanlığın hak ve çıkarları gibi göstermeyi başarmıştır. Ama bunu çok kurnaz, çok zeki olduğu için değil, burjuva hak ve çıkarlar dönemin en ileri ve gerçekten insanlığın temel çıkarları ve ihtiyaçlarıyla uyumlu olduğu için başarmıştır. Bugün de, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” dendiğinde bu sözlerin arkasında durmak bir insanlık ölçütü sayılır. Ama özgürlükten, eşitlikten ve kardeşlikten ne anlaşıldığı açıklanmaya başladığında, o kadar da ortak görüşler içinde olunmadığı hemen anlaşılır. Siyasi ve ideolojik farklılıklar, o anda, sınıf çıkarlarıyla belirlenmiş ayrılıklar olarak, bu kavramlara verilen içerikte de görülmeye başlar.

Demek ki, egemen sınıfların düşüncelerinin kırılma noktası, esas olarak karşı sınıfların siyaset alanındadır.

Birçok başka nedenin ve gerekçenin yanı sıra, Lenin’in, işçi sınıfına sosyalist bilincin verilebileceği alanın niteliğini belirlerken, siyasi mücadele kavramını kullanması bu yüzdendir. Özel olarak işçi sınıfının ve genel olarak halk kitlelerinin kendi durumlarının, hak ve çıkarlarının bilincini elde edebilmelerinin yolu, siyasi mücadeledir. Çünkü kendi iktidarları için verdikleri siyasi mücadele sürecinde, gerçek ile onun aldatıcı görünüşleri arasındaki farkı kavrayabilirler. Bu ise, asla yalnızca propaganda ve ajitasyondan ibaret bir çalışmanın sınırları içine sığamaz. Olmazsa olmaz olan unsur, örgütlenmedir! Örgütsüz kaldığı sürece, egemen sınıfın düşünsel hegemonyasına karşı yeterince silahlanamaz, ucundan kıyısından kavramaya başladığı gerçeği ve gerçeği kavrama yollarını uzun zaman yaşatamaz, kendisine ait bir tecrübe olarak benimseyemez.

Yalana karşı gerçek, günümüzün eşitsiz mücadele koşullarında ancak ve yalnızca bu uzun ve çok yönlü mücadele içinde galip gelebilir.

Günümüzde burjuvazinin düşünsel hegemonyası denilen şey, birkaç sabit unsur üzerinde yükselen basit ve aptalca yalanların sürekli, ısrarlı ve çok farklı araçlarla ve farklı biçimlerde defalarca tekrarlanmasına dayanmaktadır. Bu ısrarlı tekrar sonucunda yalan ve aldatmaca, tıpkı Güneş’in doğup batması yanılsamasında olduğu gibi, tartışılmasına bile gerek görülmeyen “gerçekler” gibi kabul edilir hale gelir. AKP’nin seçim propagandaları süresinin son anlarında devreye soktuğu reklam filmini hatırlayalım. Birçok bakımdan ilginç olan bu kısa filmde, hemen akılda kalan bir şarkı eşliğinde, halkın çeşitli tabakalarından insanlar, kadınlar, gençler hatta çocuklar hep aynı nakaratı tekrarlıyorlardı; “Bir daha, bir daha…” En sonunda Recep Tayyip Erdoğan gülümseyerek sahneye çıkıyor ve istenen şeyin kendisi olduğunu hatırlatıyordu! Burada önemli bir ayrıntı, reklamcılıktaki yeni perspektif değişikliklerinin başarıyla kullanılmış olmasıdır. Bu reklamcı teorisine göre, satılacak malın övülmesi önemini kaybetmiştir. Önemli olan onu satın alacak, kullanacak olan insanların övülmesi ve yüceltilmesidir. Sen o kadar güzelsin, o kadar eşsizsin ki, bizim malımızı ancak sen kullanabilirsin! Siz şahane insanlara, güzel ve değerli kadınlara, erkeklere bizim malımız yakışır! O kadar akıllısın ki, yalnızca bizim ürünümüzü satın alabilirsin! Bizim markamızı seçmeyecek kadar salak değilsin ya! AKP’nin reklam filminde de, hangi inançtan, hangi ulustan, hangi cinsten olursa olsun hepsi güler yüzlü, umutlu, neşeli, iyimser, barışçı, kardeşçe yaşamaktan yana insanlar, aynı zamanda çok yurtseverdiler ve hepsi ama hepsi, kendilerine layık olanın Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyorlardı. Burada doğrudan doğruya Recep Tayyip Erdoğan’ın propagandası yapılmıyor, reklamcılık ilkesinde olduğu gibi, malın kendisi övülmüyor, ama ona oy verecek olanların, onu isteyenlerin (yani malın müşterilerinin) üstün niteliklerine dikkat çekiliyordu. Dolaylı anlatım her zaman daha fazla kafa karışıklığı demektir.

İşçi sınıfının devrimci partisi, görünüş ile gerçek arasındaki farkı ortadan kaldırmak amacıyla gerçeğin aldatıcı biçimler altında sunulmasına ve yalana çevrilmesine karşı mücadelesini elinde bulunan bütün araçlarla sürdürüyor. Ancak bu mücadele, kendisinin bildiği gerçekleri “görünür hale getirmek”, halk kitlelerinin hayatının bir parçası halinde örgütlemek yolunda henüz çok gerilerdedir.

Bazı aydın çevrelerde, burjuvazinin elinde bulunan imkânlarla kıyaslama yaparak, aynı imkânlara sahip olunduğu takdirde yalana karşı galebe çalınabileceği düşünülüyor. Onların televizyonu varsa bizim de olmalıdır, onların gazetesi varsa bizim de olmalıdır, onlar okul açıyorsa biz de açmalıyız gibi… Oysa sorun araçların eşitlenmesinde değildir. Bizim de az çok bir televizyonumuz ve gazetemiz var. Ama bunlar, partimizin her zaman söylediği gibi, esas olarak basitçe ve yalnızca halka gerçekleri anlatmanın araçları değillerdir. Bu araçların asıl görevi, başta gazetemiz olmak üzere, işçi sınıfının ve bütün emekçilerin, ezilenlerin örgütlenmesinin araçlarıdır. Ve böyle kullanılabildikleri ölçüde işlevlerini yerine getireceklerdir.

Yakın geçmişte emekçi kitleleri çok farklı alanlarda sayısız mücadele verdiler. Kentsel dönüşümden özelleştirmelere, hak gasplarından, işten çıkarmalara, çevre sorunlarına kadar, gündelik hayatın görünür ve acil sorunlarına karşı günlerce, aylarca süren mücadeleler yürüttüler. Dağınık, birbirine bağlanmadan ve tek bir hedefe yönelmeden kendi üstlerine kapanarak sönen bu mücadelelere katılanların önemli bir bölümü, son seçimlerde yine AKP’ye oy verdiler. Açıktır ki, bunun temel nedeni, her bir mücadelenin sonuçta siyasal bir içerik kazanmaması ve mücadeleci emekçilerin siyasi bakımdan örgütsüz hallerinin devam etmesidir.

Kürt özgürlük mücadelesinin bu bakımdan da öğretici olduğunu söylememiz gerekir. Kürt halkı, uzun yıllar süren mücadele ortamında, günlük çıkarlarının ve taleplerinin son kertede ancak siyasi mücadele içinde kalıcı olarak elde edilebileceğini öğrenmiştir. Mücadelenin çeşitli biçimleri birbirinden kopuk değildir, hedef ortaklığına sahiptir ve eldeki araçlar ne kadar birbirinden farklı olsa da, sonuçta aynı amaç doğrultusunda birbirine bağlı olarak kullanılabilmektedir. Siyaset her şeyden önemli hale gelmiştir ve bu noktada herhangi bir şaşkınlık, tereddüt yaşanmamaktadır. Sahip çıktığı gerçekleri hiçbir yalan karartamamakta, doğru bildiğinden şaşırmamaktadır.

Kendi gerçekliğimizi nasıl yaşanır hale getirebilir de her türlü yalana karşı dirençli kılabiliriz sorusunun cevabını burada bulabiliriz.

Dış politika üzerine

Politika, sınıflar mücadelesinin en yoğunlaşmış halidir. Pek çok alanda kendisini değişik biçimler altında gösteren sınıf çelişkileri, siyasetin içinde somut ve keskin bir belirginlik kazanırlar. Dağınık, parça parça gibi duran farklı toplumsal ilişkilere dair mücadeleler ve çelişkiler, siyasette bütünleşir, birbirine bağlanır ve iktidar mücadelesine dönüşür.

Sınıf mücadelesinin üç temel biçimi vardır. Ekonomik-sendikal mücadele, felsefi-ideolojik mücadele ve siyasi mücadele. Bunlar içinde siyasi mücadele, toplumsal hayatın bütünü üzerinde sınıfsal egemenliği kurmak ya da korumak için elde tutulan bütün araçları ve olanakları birleştiren ve belirli bir hedefe yönelten mücadele olduğu için, diğerlerini de kapsar ve biçimlendirir.

Siyasi mücadelede kullanılan başlıca araçların, bu arada öncelikle siyasi partilerin yapısına bakıldığında, bu özellik kendisini açıkça gösterir. Bir siyasi parti, hangi sınıfın partisi olursa olsun, ana çizgileri bakımından siyasi iktidarı hedefleyen bir örgüt olduğu için, toplumdaki bütün ilişki ve çelişkileri göz önünde tutmak, her alana ilişkin bir görüş ve tutum geliştirmek zorundadır. Ekonomi ve kültür gibi çok açık kimi toplumsal hayatın bütün olaylarına müdahale etmeye, değiştirmeye ve gelişmeleri yönetmeye çalışır.

Bunun için bir siyasi parti, toplumsal hayatın bütün alanlarında örgütlenmeye, alanın bilgisini almaya, yorumlamaya çalışır. Parçaları anlamlı bir bütün haline getirmek için bu önemlidir. Gerçekte tek başlarına kaldıkları, birbirlerine bağlanmadıkları ve amaca uygun bir bütünlük oluşturmadıkları sürece, her parça kendine özgü bir hayatı yaşar, başlar ve biter. Toplumsal olarak işlem yapmanın nesnesi haline gelebilmek için, başka birçok olayla bağlantılı olmak, etkileşmek ve bütünlük oluşturacak şekilde içten bağlanmak zorundadır.

Her olay kendiliğinden bir başka olaya bağlanmaz. Görünürde ve pratikte, örneğin Trakya tarım emekçilerinin bankalarla olan kredi sorunuyla, Kürt sorunu arasında bir bağlantı yoktur. Ya da Pendik tersane işçileriyle Ankara’daki Tekel işçi direnişi arasında bir ilişki görmek zordur. Siyaset, bunlar arasındaki görünmez bağları bulmak, derin ilişkileri açığa çıkarmak ve her birini aynı eylemin parçası haline getirmeye çalışır. Bütün bunlarla Türkiyeli aydın grupların hareketi, kadın hareketi, gençlik hareketi arasında bağlar kurmayı görevi bilir.

Kısaca bu örnekler, farklı toplum hareketlilikleri arasında içsel, bütünlük oluşturacak biçimde bağlar kurmanın önemini ve gerekliliğini gösteriyor.

Peki, dünya sorunları ile ülke sorunları arasında buna benzer bağlar kurmak zorunlu mudur?

Yalnızca devrimci işçi siyasetinin değil, burjuva siyasetinin de en önemli yanlarından birisi, bu yüzden dış siyasettir. Bu alanda, diğer burjuva devletlerle olan ilişkiler, sermayenin uluslararası hareketinin ihtiyaçları, ekonomik ve ticari faaliyetler merkezde olmak üzere, savaş-barış sorunları, kültürel ilişkiler vb. bulunur. Diğer bütün sorunlar, temelde, ekonomik ilişkilerin üzerinde yükselir. Dolayısıyla uluslararası ilişkiler alanı da, sınıflar arasındaki ilişkinin bir yansımasından başka bir şey değildir. Üretim ve ulaşım sorunları, bugün enerji kaynakları ve nakil hatlarına ilişkin sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitle katliamları, savaşlar, komplolar, diplomasi hareketleri, uluslararası çeşitli kuruluşlar ve bu kuruluşlar üzerinde hâkimiyet kurma mücadeleleri, yine temelde ekonomik çıkarlarla bağlıdır. Bununla birlikte bu sorunlar, sanki ulusal onur meseleleriymiş, halkların çıkarlarını ilgilendiren çekişme ve anlaşma konularıymış gibi görünür, gösterilir. Gerçeği bulmak, göstermek ve doğrular üzerine kurulmuş yeni bir yönetim kurmak için, işçi sınıfının partisi, uluslararası alanı izlemek, devletler, şirketler, siyasi güçler arasındaki ilişkileri anlamak, bunlar arasındaki rekabet, mücadele ya da ortaklık-ittifak ilişkileri hakkında bilgi sahibi olmak zorundadır. Çünkü dış dünya artık bütünüyle iç ilişkileri de etkilemekte, özellikle sermayenin yaygın bir dünya hâkimiyeti kurma aşamasına geldiği günümüzde iç ve dış ayrımı silikleşmekte, birbiriyle sıkı bir ilişki içinde bulunmaktadır.

TÜRKİYE’NİN  DIŞ POLİTİKADAKİ ANA SORUNLARI

80’li yılların sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılmasından sonra, özellikle II. Emperyalist Savaş sonrasında oluşmuş tüm dengeler değişti ve her ülke kendisine yeni bir dış politika çizgisi belirlemeye çalıştı. Avrupa Birliği’nin doğuşu da önemli bir etken olarak devreye girdi. Özellikle emperyalist ilgi odağı durumunda olan Ortadoğu ülkelerinin iç siyasi rejimleri dâhil, pek çok yapı, bu yeni durum karşısında değişikliğe uğramaya başladı. Bugün de bu sarsıntılı durum halen devam etmektedir.

Türkiye ise, son zamanlarda önemli dış politika değişikleri gerçekleştirmeye başladı.

Ana eksenler sabit kalmak şartıyla, AKP,  temel ve süreklilik kazanmış sorunlar karşısında, diğer hükümetlerden farklı bir yol ve yöntem izleme arayışına girdi.

Türkiye’nin uzun süredir değişmeyen dış politika konuları, gündemdeki yerini korurken, AKP hükümeti, gerek ABD’nin değişen stratejilerine, gerekse AB’nin güncel ihtiyaçlarına göre, öncekilerden farklı çözüm arayışlarına yöneldi.

Başlıca gündem maddelerini ve AKP döneminde farklılaşan politikaları özetleyelim.

Avrupa Birliği

Geleneksel Türk dış politikasında AB, Batı ile bütünleşmenin, “batılılaşma”nın son noktası olarak görülüyordu. Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesi” hedefinin gerçekleşmesi, AB’ye girişle mümkün olacaktı. Temel propaganda temalarından bir diğeri, uluslararası ilişkilerde ittifak merkezi olarak yalnızca ABD’ye bağlı olmaktan kurtulma olanağı da vardı. Bütün önceki hükümetler, tekelci burjuvazinin de temel çıkarları doğrultusunda, AB’yi vazgeçilmez bir hedef olarak gördüler ve iç politikadaki adımlarını da bu doğrultuda düzenlediler.

AKP ise, bu konuda fazla gönüllü davranmadı. İç politika bakamından çıkarına uygun olan değişikliklerde gerekenleri yaparken, özellikle uluslararası planda, AB ölçütleri konusunda gönülsüz göründü. Bu tutum, geleneksel dış politika savunucuları tarafından “faydacı, makyajcı, konjonktürel” olarak değerlendirildi. R.C. Erdoğan’ın, bir Suudi Arabistan ziyareti sırasında, “Bizim için AB ne ise, Suudi Arabistan da odur” demesi, bu çevrelerde büyük tepkiyle karşılandı.

Yine AB ilişkileri çerçevesinde, Kıbrıs politikalarına yeni bir biçim verilmeye çalışılması  da ulusal çıkarlar bakımından eleştirildi ve “Kıbrıs’ı satmak” olarak değerlendirildi.

ABD İlişkileri

Gerçekte tümüyle bir ABD projesi olarak ortaya çıkan AKP hükümetinin ABD ile ilişkileri, gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin politikalarından daha ileri bir noktada oldu. Gerek Bush döneminde, gerekse Obama ile başladığı ileri sürülen yeni dönemde, AKP, en fazla desteklenen, en fazla yönlendirilen hükümet olmuştur. R.T. Erdoğan’ın “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin eşbaşkanı olmasının ötesinde, Ahmet Davutoğlu’nun çizdiği “derin strateji” dolayısıyla da, Türkiye, Ortadoğu’da özel bir misyona çekilmiştir.

İran ve Ermenistan

Ahmet Davutoğlu’nun “derin Strateji” adını verdiği genel yönelimin üç temel kavramı vardır. “Komşularla sıfır problem”, “stratejik derinlik” ve “merkez ülke”… Her biri diğerinin tamamlayıcısı olan bu üç unsur, Ortadoğu, Kafkasya ve Balkan ülkeleriyle özel bir ilişkiyi tanımlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel mirasının bölge ülkeleriyle ilişki için bir temel oluşturacağı varsayımı, bu stratejinin önemli unsurlarından biridir. Buna bağlı olarak, Türkiye’yi öteden beri sıkıştıran “soykırım sorunu”nu doğrudan Ermenistan’la ilişki içinde çözme girişimi, aynı zamanda Kafkasya’ya açılan bir ticaret ve siyaset kapısı olarak da görülmüştür. Bu konuda ABD ve AB’nin tam desteği alınmıştır. Ancak Azerbaycan’la ilişkiler, Ermenistan’la kurulmak istenen diyalogun önünde engel oluşturmuştur ve sorun şu anda askıdadır.

Yine “komşularla sıfır sorun” çerçevesinde, İran’a farklı bir yaklaşım denenmiştir. Bu hassas sorunun Batı ile ilişkileri sorunlu hale getireceği, İran’ın “İslam Devrimi’ni ihraç” politikalarına hizmet edeceği gibi eleştireler yöneltildiyse de, esasen gerçekçi olmayan bu görüşler, AKP’nin “diplomatik yoldan çözüm” arayışlarını engellememiştir. Burada önemli olan, ABD’nin de İran’a yönelik saldırgan politikalarının sonuç alıcı olmaktan uzak olduğu görüşünün bazı ABD çevrelerinde de tartışılmaya başlamış olmasıdır. Ancak, şu anda geçerli olan hâlâ baskı ve şiddet politikasıdır. Gerek uluslararası kuruluşlar düzeyinde, gerekse ilişkide bulunulan ülkeler aracılığıyla İran’a yönelik baskılarda henüz bir gevşeme yoktur. AKP, bu arada bölgede “Merkez Ülke” olma hedefinin ABD’nin çıkarlarıyla uzlaşmadan gerçekleşemeyeceğinin farkında olmasına karşın, bazen bu hedefin şimdiden gerçekleştiği hayaline de kapılmakta, gerçekle yüzleştiği zaman da, R.T. Erdoğan’ın kişiliğinde sinir kontrolünü kaybetmektedir. Şu anda, hükümetin bu politikalar ortasında kendisine biçtiği en ileri mevzi, katalizör rolüdür.

İsrail ve Suriye ile İlişkiler

AKP, yine geleneksel dış politika anlayışından farklı olarak, İsrail’le ilişkileri mesafeli hale getirmiştir. Ancak bunun da, doğrudan doğruya AKP’nin değil, ABD’nin tercihleri doğrultusunda atılmış bir adım olduğundan kuşku duyulmamalıdır. ABD, Ortadoğu’daki bütün ülkelerde alışılmış siyaset biçimlerinin terk edilmesi yolunda yeni bir strateji benimsemiştir. Buna İsrail’in iç rejimi de dahildir. ABD-İsrail ilişkileri sorunludur ve İsrail’in şiddete dayanan ve soykırım hedefleyen politikalarının devamı halinde, ABD’nin Ortadoğu’da başarı şansı kalmamaktadır. Bu noktada, AKP hükümeti, “Araplara dönük yüzü” ile ABD için öne çıkarılması gereken aktör pozisyonuna gelmiştir.

Nitekim Suriye ile ilişkilerin gittikçe yükselen bir düzeyde sürdürülmesi ve ABD’nin bir zamanlar “haydut devlet” olarak ilan ettiği bu ülke ile Türkiye aracılığıyla ilişki geliştirmesi de bu politikanın sonucudur.

AKP’nin İsrail’le gergin, Arap ülkeleriyle yakın ilişki politikasının Türkiye’yi “Ortadoğu barış süreci”nden uzaklaştırdığı yolundaki eleştiriler de, söz konusu “Barış Süreci Politikaları”nın çoktan değiştiği gerçeğine uygun değildir. Mısır-İsrail-Türkiye eksenine dayanan eski “Barış Süreci” programı, artık, ABD tarafından da eskimiş olarak görülmektedir.

Irak ve Kürt Politikaları

AKP, Turgut Özal döneminden farklı olarak, Irak’ta esas olarak ABD’nin probleminin çözüldüğü bir tablo ile işe başlamıştır. Özal’ın hedeflerine ulaşmak için, şimdi işler daha kolaydır. “ABD ile tam işbirliği içinde Irak’ta yeniden düzenlenmiş bir rejim altında geniş ekonomik çıkarlar peşinde koşmak için gerekeni yapmak” biçiminde özetlenebilecek bu politika, bir ucundan Türkiye’nin iç politikalarını yakından ilgilendirmektedir. Gerek AKP, gerekse ABD, Türkiye’deki Kürt sorununu, bu yolla çözmeyi ummaktadır. Bu, “PKK’siz çözüm” olarak da adlandırılabilecek olan genel plan içinde “Kürt Açılımı” gündeme geldi.

Obama’nın Irak’tan çekilme kararını açıklamasından sonra başlayan tartışmalardan biri, Kuzey Irak’ta oluşan federal devletin kaderinin ne olacağına ilişkindi. Bu çerçevede Türkiye’ye biçilen rol, Irak merkezi hükümetiyle “ekonomik bütünleşme” sürecini başlatmak ve Kürt yönetimiyle de ilerleyen bir ilişki sürecine girmekti. Obama, TBMM’de yaptığı konuşmada bu iki hususa değinmiş ve hükümetin “Kürt Açılımı” veya “Demokratik Açılım” projesine destek vermişti. Önemli olan, PKK’yi bu projeyi kabul etmeye zorlamak ve bu çerçevede silah bırakıp tasfiye olma yoluna sokmaktı. Bu gerçekleştiği takdirde de, Irak’taki federatif yapı, Türkiye’nin garantörlüğünde bağımsız devlet olabilecekti. Bu süreç, çeşitli nedenlerle, şu anda sekteye uğramış görünmektedir. Ancak ana plan hâlâ geçerlidir ve yeni yol ve yöntemlerle işletilmeye çalışılmaktadır.

***

Her biri ayrıca ve derinlemesine incelenmesi gereken bu ana sorunlar, görüleceği gibi, “dış politika” sorunları olduğu kadar, aynı zamanda iç politikayı da yakından ilgilendirmektedir. Sınıflar mücadelesinde, herhangi bir hükümetin uluslararası ilişkilerinin aynı zamanda kendi halkıyla olan ilişkisi demek olduğu ilkesinden hareketle şu sonuca ulaşabiliriz:

Emperyalizmin dünya çapında bir saldırıyı hızla sürdürdüğü, ekonomik ve siyasi olarak sermayenin dolaşımı önündeki tüm engellerin kaldırılmak istendiği zamanımızda, başta enerji ve özelleştirme programları olmak üzere, her ülke, bir diğerine, içten zincirlerle bağlanmaya çalışılmaktadır.

Bu durumda, dünya çapında işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarının ortaklaştığı, düşmanın giderek tek bir dünya sınıfı halinde birleştiği daha net görülmektedir. Böylece “dış dünya” dediğimiz şey, aslında tamamen kendi dünyamızın bütünlüğü halinde bir “iç dünya” halini almaktadır.

Dünya işçi ve emekçilerinin birlikte mücadelesine giden yol, yine de, her ülkenin işçilerinin ve emekçilerinin kendi sınıf mücadelelerini sonuna kadar ilerletmeye çalışmasından geçmektedir.

Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar, bugün Türkiye burjuvazisi ve uluslararası işbirlikçilerinin olduğu kadar halklarımızın da mücadele alanıdır ve ilgi odağında olmalıdır.

Özgürlük ve Örgütlülük

  1. SIRADANLAŞTIRILMIŞ  ÖZGÜRLÜK KAVRAMI

Kuşlar gibi özgür olmak, kelebekler gibi özgürce uçuşmak türünden benzetmeler dilimize pek yapışmıştır. Yaşadığı yere iradesine rağmen yapıştırılmış-tutturulmuş insanla aralarındaki fark yalnızca uçarak gidebilme özelliğine indirgenince, bu yaratıkları özgürlük simgesi olarak benimsemek fazla zor olmuyor.

Uçmak, özgürlüğü  tanımlamak için yaygın olarak kullanılan bir imgedir. “Burada olmamak” isteği, belirlenmiş koşullar dışında başka bir yer bulunabileceğini ummaktır. Oraya ulaşmak için en kolay yol, kanatları takıp gitmek gibi görününce de, kuş, özenilen bir hayvan halini alır. Yeryüzüne yükseklerden bakmak, aşağıda olup bitenlerden etkilenmeden, takılmadan, kimseye muhtaç olmadan süzülüp gitmek…

Bu melankolik bakış bir yana, acaba kuşlar gerçekten özgür müdür? Bütün hareketleri zorunluluklarla belirlenmiş bir hayvandan söz ediyoruz; yem aramaktan, yumurtlamak için eş ve yuva bulmak için çırpınmaktan başka bir hayatı olamayacak olan bir kuştan… İradesi ve kendi tercihi ile yapabileceği belki de hiçbir etkinliği olmayan bir kuş, nasıl özgür olabilir? Üstelik istediği her yere uçtuğu da uydurmadır. Sınırları bellidir. Belli bir bölgede yaşamaya zorunludur ve bu onun seçtiği değil, doğanın onu zorladığı bir yerdir.

İnsanla kıyaslandığında önemli bir başka ayrım noktası, hayvan bu “seçimlerinden” dolayı sorumlu değildir. Sonuçlarını bile isteye, iradi olarak kabul etmemiştir. Demek ki, yapmak zorunda olduklarının bilincinde de değildir.

Bütün doğa, bir zorunluluklar evrenidir. Hiçbir varlık, bitkiler, hayvanlar, böcekler (bu arada kelebek!) yaşamaya koşullandıklarından başka bir yerde, başka bir biçimde var olamazlar. Üstelik bilincinde olmadıkları ve değiştirmeyi asla seçemeyecekleri için, bu zorunluluklar zincirinin bir parçası olarak yaşamak dışında da seçenekleri yoktur. Değiştirmeyi başardıkları an yok olacakları bir bağımlılık içinde yaşarlar.

Doğa, bir bütün olarak insan tarihinin temeli olmakla beraber, insanın toplumsal tarihi, doğa içindeki zorunlulukları kendisi için olanak haline getirişinin tarihidir. Burada önemli olan, doğayla ilişkinin, gerçekte romantiklere göründüğünün tersine, “doğaya sığınarak ya da doğaya kaçarak özgürlük” biçiminde değil, kendi güçlerinin sonuçlarını ve etkilerini denetleyerek yaşayabilmek anlamında doğadan kopuşla özgürleşmek olduğunu görmektir.

Burada doğayla ilişkinin çözümlenmesinden elde edilen bu kavram, insanın  özgürlüğü konusunda pek sık kullanılacaktır: “Kendi eyleminin sonuçlarını denetleyebilmek.” Bir başka deyişle, sonuçlarını denetleyebileceği biçimde eylemler planlayabilmek ve olası sonuçlar arasında seçim yapabilmek…

Reklâm sloganlarında çokça kullanıldığı gibi, bir nesneye sahip olmak ya da bir yerde bulunmak ya da bulunmamak da, özgürlük kavramının içeriği olamaz. Bunlara inanacak olursak, otomobil sahibi olmak, lüks bir sitede oturmak, boyalı-gazlı içecekler içmek, sırtına çantasını vurup dağ bayır gezmek, çalıştığı büroda kravatını gevşeterek ya da ayaklarını masaya dayayarak oturmak, “özgürlüğün tadı”na varmaktır!

İnsanın nesnelerle ilişkisinin sahip olmak ya da olmamak üzerinden tanımlandığı bir dünyada, özgürlük böyle bayağı, içeriksiz ve anlamsız hale getirilebilmektedir. Bütün kurumları ve ilişkileri ile insanın insan üzerindeki baskısını meşrulaştıran bir toplumsal hayat biçiminde, vaat edilebilecek tek özgürlük, nesneler üzerindeki mülkiyetle bağlantılı olabilir. Gerçekte ise, mülk sahibi sınıflar da, kapitalist ya da herhangi bir başka sınıflı toplumda yaşadıkları sürece, onun egemeni olsalar bile, özgür değillerdir. Tıpkı doğal hayatta olduğu gibi, kapitalist toplumda da bir dizi zorunluluk, üstelik kendi yarattıkları ilişkiler içinde, egemenleri de kuşatır. Bütün hayatları, mutlulukları, özlemleri ve hayalleri kâğıt parçalarının havada uçuşmasına bağlanmış bir sınıfın, en azından bundan dolayı özgür olamayacakları kendiliğinden görülebilir bir şeydir. Fakat mülkiyet üzerinden, sahip olma ya da olmama üzerinden tanımlanan bu özgürlük kavramının ideolojik bir içeriği vardır. Böyle bir toplumda özgür olmanın, ancak egemen sınıflar safında ya da onlardan biri olarak elde edilebileceği söylenmektedir bilinçaltımıza.

2. TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Ezen olmakla özgürlük arasındaki ilişkiyi, büyük filozof Hegel, efendi ve köle üzerinden incelediği yazılarında göstermiştir ki, köle sahibi, kölesine bağımlı olduğu için, ancak kölesi kadar özgür olabilir. Bir başka deyişle, köle ve efendi, karşılıklı bağımlılıkları içinde, özgürlük kavramı karşısında eşit durumdadırlar. İkisi de özgür değildir. Her ikisinin de kurtuluşu, bir diğerinin yok oluşunda değil, efendilik-kölelik ilişkisinin ortadan kalkmasındadır. Burada olduğu gibi, sınıf çatışmalı toplumsal yapıların tümünde toplumsal özgürlük, sınıfların yok edilmesinde, tümüyle sınıfların varlığından kurtuluştadır. Bir özdeyişte denildiği gibi, eğer tek bir ezen varsa, herkes ezilendir ya da herkes özgür olmadan kimse özgür olamaz.

Bununla birlikte, kimi hukuki, vicdani ya da bireysel özgürlükler, tanımlanmış (öyleyse sınırlanmış) çerçevede, her toplumda mevcut olabilir. Ve bunlar uğruna mücadele, gelecekte herkesin gerçekten özgür olacağı bir zamana ertelenemez. Örneğin Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesi karşısında, “herkes özgür olmadan siz de olamazsınız” diyemeyiz. Ezilen din ve mezheplerin, kadınların, baskı altındaki inançların hak ve özgürlük talepleri ve mücadeleleri de, günümüz dünyası bakımından anlamlıdır. Ertelenemez ve özgürlük kavramının felsefi içeriği gerekçe gösterilerek, reddedilemez.

Yazının konusu bakımından ayrıntı sayılabilecek bu konulara, tartışmanın çerçevesini netleştirmek için değiniyoruz.

Toplumsal özgürlük, ancak zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına geçişle mümkün olacaktır.

Zorunluluk ve özgürlük, biri diğerini mutlak olarak dışlayan iki kavram olarak anlaşıldıkça, doğal ya da toplumsal nesnel yasalar karşısında insanın nasıl özgür olabileceği çözülemez bir problem olarak kalır. Diyalektik materyalizm, iki kavram arasındaki bağıntıyı, birbiriyle çelişik ve birlikte oluş halleri içinde ele alır. Kısaca belirtildiği gibi, özgürlük, zorunluluğun bilincine varılmasıdır. Bu, kabaca, zorunluluğa boyun eğilmesi demek değildir. Zorunluluğun bilincine varmak demek, onun bilgisine vararak, kendi iradi eylemini engelleyecek durumdan çıkarmak demektir. Bilincine varılmış zorunluluk, engel olmaktan çıkıp değiştirmenin olanağı haline dönüşebilir.

Kapitalizmin zorunlu iç hareket yasalarını bilmek, kapitalizm altında ezilen sınıfların kapitalizmi tümüyle ortadan kaldırması için ne yapmaları gerektiği konusunda yol gösterir.

Benzeri bütün durumlarda, herhangi bir durumu elde etmek isteyenlerle, onu engelleyen koşullar arasındaki çelişmeyi çözmek esastır.

Günümüzde, insani tüm yabancılaşmaların kökeninde sınıflı topluma özgü  ilişkiler yatmaktadır. Her türlü yabancılaşmadan kurtulmak anlamında özgürlük, bu durumda kapitalizmin yıkılması anlamına gelmektedir. Böylece bunun için mücadele, yalnızca özgürleşmek için mücadele anlamına gelmekle kalmamakta, özgürlüğün kendisi haline gelmektedir.

3. ÖRGÜT VE ÖZGÜRLÜK: EYLEM VE ARAÇ DİYALEKTİĞİ

Bir özlemi gerçekleştirme, bir engeli kaldırma, temel ve gerçek insani ihtiyaçlara cevap bulma gibi, tümüyle iradi seçimimizle ve ulaşmak istediğimiz hedeflerle ilgili eylemler, hangi türden olursa olsun, belli araçlar kullanılarak gerçekleştirilir. Bu bakımdan, başta üretim aletleri olmak üzere, alet-araç yapımının her türü, insanın özürleşmesi yönünde bir ilerleme sayılır.

En basit aletlerden başlamak üzere, her türden ve her düzeyde araç, bir sorun olarak karşımıza çıkan bir nesne, bir durum ya da olay üzerinde kendi istek ve irademize uygun işlem yapma amacımızın gerçekleşmesini sağlar.

Arada, nesne-olay-durum ve insan arasındaki ilişki, aletin özelliklerini belirler. Her alet, insanla üzerinde işlem yapılacak –değiştirilecek– şey arasında, insanın amaçlarına uygun bir ilişki kurar. Çekiç, çivi çakmak için bulunabilen en iyi aletse, bunu, sapından başına kadar, bütün özellikleriyle bu işe uygun yapılmış olmasına borçludur. Tornavidayla çivi çakılmaz. O da, vidanın özelliklerine göre yapılmıştır. Fakat yine her alet, aynı zamanda, insanın bedensel özellikleriyle de uyumlu olmalıdır. Çekiç ve tornavida, insan elinin farklı kullanım hallerine uygun aletlerdir. Kuşkusuz başparmağımız diğer parmaklarımıza karşı gelecek şekilde bükülemeseydi, kullandığımız aletlerin tümünü başka biçimlerde yapmış olacaktık.

Özetle, insanın üzerinde işlem yapacağı nesnenin özellikleriyle insanın kendi özellikleri, alet üzerinde birleşmiştir. Başka bir ifadeyle, alet, insan ve nesne arasında ilişkiyi sağlayabilmek için uygun özelliklerle donatılmıştır.

Her eylem, kendi yapısına ve insanın özelliklerine aynı anda uygun özellikler taşımak koşuluyla, amacın gerçekleşmesine hizmet eder. Böylece üretim alanında olduğu gibi, toplumsal, siyasal, kültürel etkinliklerinde de insan, önündeki sorunun nesnel özelliklerine uygun ve kendi yetenekleriyle işleyebilecek aletler- araçlar üretmek zorundadır. Burada da “alet”, insanın özgürleşme yolunda ilerlemesinde rol oynar. Her türden örgütler, plan ya da programlar, insanlar arasında ilişkiyi sağlayan her türden teknik, düşüncelerimizi yayabileceğimiz araçlar, toplumsal ve siyasal eylemin aletleri olarak anlam kazanır.

İşin, eylemin doğasına uygun araçlar yaratmak, hem kendimizi, hem de üzerinde işlem yapılacak nesneyi doğru tanımakla ilgilidir. Böylece karmaşık ve çok boyutlu sorunlar içeren siyasal ve toplumsal alanda etkili olmak için yaratılacak araçlar da, aynı derecede çeşitli olmak zorundadır.

Eğer elinizdeki tek alet çekiçse; bütün sorunlar size çivi olarak görünür…” Bu özlü söz, dar ve yaratıcılıktan yoksun pratiğin bir eleştirisidir, ama aynı zamanda, özgürlükle alet arasındaki ilişki sorununu da kapsamaktadır. Nesnelerle ilişkide önceden tasarlanmış etkiyi elde etmek ilk hedeftir, ama bundan sonrası da son derece önemlidir ve özgürlük kavramının kapsamındadır. Çünkü ulaşılan sonuç, yarattığımız etkiyi denetleyip denetleyemediğimize bağlı olarak, yeni bir çatışmanın başlangıcı olabilir. Yarattığımız etkiyi denetleyememek, sonuçların bizden bağımsız, hatta bize karşı hareketine yol açabilir ki, bu, en basit anlamıyla yabancılaşmadır ve özgürlüğün kaybedildiği andır. Tıpkı işçi ile ürünün piyasadaki durumu arasındaki kopukluk gibi, bir dizi yeni ve denetim dışı etkinin doğduğu her koşulda, etkiyi başlatanın sonuç karşısındaki hali bir yabancılaşmadır. Yabancılaşma, özgürlük yoksunluğunun en katı halidir. Kendi ürününün tutsağı haline gelmek, kendi yaratısını düşman olarak karşısında görmek, emeğinin ürününü bilemediği ya da eylemcinin eyleminin sonuçlarını denetleyemediği bir durumdur bu.

Toplumsal hayat, karmaşık ve çok sayıda değişken içeren etkenlerin hareket halinde olduğu bir ortamdır. Bu alanda etkide bulunmak, soyutlanmış ortamlarda deney yapmaya benzemez. Her türlü olanağa sahip etki gücü yüksek araçları örgütlenmiş biçimde elinde tutan devlet gibi örgütler bile, toplumsal hareketleri istediği gibi yönlendirmekte veya inşa etmekte her zaman başarılı olmayabilir. Bununla birlikte, farklı alanların hareketini istenilen yönde etkileyebilmek bakımından, örgütlü güç, bireysel güçten her zaman daha sonuç alıcıdır.

4. ÖZGÜRLEŞME ALANI OLARAK ÖRGÜT

Her örgüt, yukarıda değindiğimiz gibi, özel işlevlerle donatılmış araçlardır. Sendikalar, siyasi partiler, dernekler, kendi özgün alanlarında belirli amaçları gerçekleştirmek için kurulur. Alet ve nesne arasındaki ilişkiyi anlatırken değindiğimiz gibi, burada da, örgütün, hem üzerinde hareket ettiği alanın özelliklerini hem de içinde barındırdığı insanların özelliklerini yansıtması, her ikisi arasında bir araç rolü oynayabilecek biçimde kurulmuş olması gerekir.

Her örgütte farklı hayatları, farklı kişisel özlemleri ve özellikleri olan pek çok insan ortak bir amaç için birleşmiş bulunmaktadır. Kendi iradeleriyle, kendi seçtikleri biçimde toplumsal hayat üzerinde etkide bulunmak, değiştirmek ya da yönlendirmek istedikleri için başka insanlarla birleşmişlerdir.

Yalnızca belirli bir etkide bulunmakla yetinmeyip, etkinin sonuçlarını da mümkün olan en uç noktasına kadar denetim altında tutabilmek için bir araya gelmişlerdir. Sonuçların kendilerine yabancı bir güç haline dönmesini önlemek için de hareketin her anını elleri altında tutmak zorundadırlar.

Böylesine devasa bir yol içinde birlikte yürünen herkes, bir diğerinin iradesiyle kendisininkini birleştirmiş, ortak hedeflere varmak için uygun bir ortak irade oluşturmuştur. İşte bu hal içinde, büyük değişimi gerçekleştirme eylemi, birey için, yalnızca iradi olarak seçtiği ve sonuçlarının sorumluluğunu üstlendiği için bile, bir özgürleşme eylemi halinde ilerler.

Bütün yeteneklerini özel bir tarzda kullandığı, geliştirdiği ve kendisini yeniden inşa ederek var ettiği için de, bireysel olarak, özgür insan olmanın özelliklerini kazanır. Bir taşa balta biçimi vermek için beynini ve ellerini zorlayan ilk insan, onunla yaptığı işin kendisini ne kadar özgürleştirdiğini basit bir sevinç çığlığıyla ifade etmiş olabilir. Dünyaya yeni bir biçim veren insanlığın özgürlük haykırışı elbette onunla kıyaslanamayacaktır, ama olup bitenler, sonuçta, orada başlayan bir işin tamamlanmasından başka bir şey değildir.

Böyle bir etkinlik içinde, yaşanan kimi sorunların özgürlük kavramıyla değerlendirilmesi, boyalı gazozla özgürlük arasında ilişki kurmaktan daha doğru değildir. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesinin etkisi altında, geçmiş örgüt hayatlarını tam bir hapishane hayatı gibi hatırlayan pek çok insan, “sevgilimizin elini bile tutamazdık” edebiyatını pek sevmişti. Saçını sakalını istediği gibi uzatamayan, küpe takamayan, hangi takımı tuttuğunu serbestçe söyleyemeyenler de, özgürlüklerinin kısıtlandığından şikâyetçiydi. Bu insanların haklı olup olmadıklarını tartışmaya, 12 Eylül darbesinin kendilerini bütün bu davranışlarında özgür bıraktığını söyleyerek başlanmalıdır. Karşılığında aldıkları nelerdir? Buysa özgürlük, buyurun Evren Paşa rejimine…

Günümüzde, herhangi bir devrimci örgüt içinde, bu türden görünüş özelliklerinin özgürlük kavramıyla bağlantılı tartışılması, otuz yıl öncesine dönmekten fazla bir anlam taşımaz.

Yaşadığımız dünyanın büyük baskı mekanizmaları hakkında bilgi sahibi olanlar açısından, bu dünyayı değiştirmek için kurduğu ya da içinde görev üstlendiği örgütün iç hayatı kıyaslanamayacak kadar özgürdür. Kapitalist toplum, bireysel hak ve özgürlükleri mülkiyet sahibi olmakla koşullandırmıştır. Pek çok insan, bu temel düşüncenin farkında olmaksızın, etkisindedir. Gerçek anlamda özgürlük kavramıyla hiçbir ilişkisi olmayan basit nesne sahipliğini özlemek ve kendisini bununla tanımlamak, büyük burjuvaziyle işçi sınıfı arasına sıkışmış ve birine özenerek, diğerinden korkarak yaşayan küçük burjuvazinin dünyasına özgü bir düşünme biçimidir. Kendi iradesiyle oluşmuş bir karar doğrultusunda kendi seçimiyle katıldığı bir eylemin sonuçlarını sorumlulukla yüklenen işçi sınıfı militanının özgürlük duygusu yanında, bu, ne kadar basit ve ne kadar yanıltıcıdır. Toplumsal zorunlulukların bilincine varmak, onların değiştirilmesi mücadelesini özgürlük olarak ortaya çıkarır.

Her anı büyük  özgürlük dünyasının gerçekleşmesine adanmış bir hayatın neşesini, kendi küçük dükkânının küçük kârından gelen neşeyle kıyaslayan bir mahalle bakkalının duygularını anlayabiliriz; ama kaç özgürlük savaşçısı onun hayatına özenebilir ki…

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑