Yugoslavya’da emperyalist plan: böl, paylaş, yerleş!

“DUVAR”IN YIKILMASIYLA BAŞLAYAN SÜREÇ
Adriyatik yarımadasında bugün gelinen kan ve ateşle dolu görünüşün kaynaklarını görebilmek için, sekiz yıl önce başlayan emperyalist müdahale sürecinin başlıca dönüm noktalarını kısaca hatırlamak gerekiyor.
Yugoslavya, “sosyalist blok”un dağılmasından sonra, 1991 ortalarında, tarihinin en bunalımlı dönemine girdi. Nazizme karşı savaş sonrasında, geçmişteki bütün bölünmeleri ve halklar arasında kışkırtılmış savaş dönemini geride bıraktığına inanarak, birlikte Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti’ni kuran Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Makedonya ve Karadağ halkları, yeniden her türden emperyalist kışkırtmaya ve müdahaleye açık hale geldi. Aslında, Yugoslavya içindeki Sırp olmayan halklar üzerindeki baskılar, Tito döneminde de özellikle Kosovalı Arnavutlara uygulanan ayrılıkçı-ırkçı politikalar biçiminde vardı ve günümüzdeki Sırp gericiliğinin uygulamalarının başlangıcı o dönemde bulunuyordu. Ne var ki, Sırp ırkçılığının ve “Büyük Sırbistan” hayalinin canlandırılması için yeni olanaklar, “Yeni Dünya Düzeni” koşulları içinde bulundu.
25 Haziran 1991’de federasyonu oluşturan cumhuriyetler içinde ekonomik bakımdan en gelişmiş ikisi, Slovenya ve Hırvatistan, “Yeni Dünya Düzenine uyum” ve “demokratik dönüşüm” programları konusundaki görüşmelerin başarısızlığa uğradığını ileri sürerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Slovenya, “artık Yugoslavya’nın bir parçası olmadığını” bildirerek, askeri savunma önlemleri aldı. Yugoslavya, her iki cumhuriyetin tutumunun “yasadışı, tek yanlı ve gayri meşru” olduğunu ilan ederek, kendi ordusuna sınırlarda “federal yasalara uyulmasını sağlama” emrini verdi. Bu, açıkça bağımsızlığını ilan eden cumhuriyetlere karşı savaş ilanı demekti. 27 Haziranda başlatılan müdahale, Yugoslavya açısından tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. Değişik milliyetlerden oluşan Yugoslav ordusu, “federal yasaların uygulanması” konusunda inançsız ve gönülsüz davrandı. AET’nin işe karışmasıyla, “bütün sınırlarda federal yasaların üç ay süreyle yeniden uygulanması” konusunda anlaşma sağlandı. Bu aradan sonra, 1 Ağustos 1991’de ülkenin geleceği ile ilgili görüşmeler başlatılacaktı.
Ancak bu arada, Hırvatistan’da, Sırp halkının yaşadığı bölgelerde Sırplarla Hırvatlar arasında kışkırtılan kanlı çatışmalar büyüyerek sürdü. Hırvatistan’ın bağımsızlık ilanına karşı çıkan Sırp milliyetçilerinin örgütlediği direnişe karşı Hırvat askeri birlikleri şiddetle saldırdı. Kuşkusuz, Sırp direnişinde, bir halkın kendi talepleri doğrultusunda ve kendisi için hareket etme isteğinden çok, bağımsızlık ilanını bozmak isteyen Yugoslav hükümetinin provokasyonları rol oynuyordu. Nitekim sözde “Sırp-Hırvat çatışmasını” durdurmak üzere gönderilen Federal ordu, bir “işgal ordusu” gibi davranmaya başladı. Aynı günlerde, Yugoslav Cumhurbaşkanı Miloseviç, Hırvatistan’daki Sırp’lara müdahale sırasında kendilerini savunmaları çağrısı yaptı. “Yugoslav Halk Ordusu”nun “tarafsız bir güç” olduğu yolundaki gerçeğe dayanmayan propaganda da, bu andan itibaren kesildi.
Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık ilanı, Avrupalı emperyalistler ve ABD arasında çeşitli bölünmeleri ve karşı karşıya gelişleri de açığa çıkardı. Avusturya, geçmişte kendi egemenlik bölgesi olan bu ülkelerin girişimini desteklerken, Almanya da Hırvatistan ve Slovenya’dan yana tutum takındı. Fransa, bağımsızlık ilanına karşı çıkarken, başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkeleri “birleşik bir Yugoslavya” tezini savunuyorlardı.
“Birleşik Yugoslavya” kavramının aynı zamanda kesin bir Sırp egemenliği anlamına geldiği, Voyvodina ve Kosova’nın özerkliğini kaldıran yeni Anayasanın kabul edilmesiyle görüldü. Bosna-Hersek ve Makedonya, gelişmenin “Büyük Sırbistan” projesi yönünde geliştiğini görerek, Sırbistan’la olan ilişkilerini zayıflatma yönünde adımlar attılar.
1994’te, Bosna-Hersek Sırp saldırısının hedefi oldu. “Büyük Sırbistan” hedefine ulaşmak için uygulanan ve “Etnik arındırma” kavramıyla ifade edilen program gereğince, Sırp kökenli halkın yaşadığı bölgelerde, başka uluslardan halkların boşaltılması ve toprakların Sırbistan’a katılması girişiminin en kanlı sonuçlarından birisi Bosna’da yaşandı.
Bosna -Hersek topraklarında, nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar oluşturuyordu. Onlarla birlikte, dağınık vaziyette Hırvatlar ve Sırplar bulunuyordu. Sırbistan, Sırp nüfusun yoğun olduğu Banja Luka’dan başlayarak, Müslüman halka karşı son derece kanlı bir saldırı başlattı. Bu uygulama, öteden beri bölgede etkin bir rol oynamanın yollarını arayan ABD’nin devreye girmesi fırsatını yarattı. ABD, önce, Türkiye ve Pakistan’ı aracı olarak kullandı. Bosna-Hersek çatışmaları, Almanya ile ABD arasındaki rekabetin de su yüzüne çıkmasını sağladı.
1991’den itibaren, Almanya, kendi etkisi altında bölgeler yaratmak için Yugoslavya’yı bölünmeye sürükleyen bütün çelişmeleri keskinleştirmiş ve çatışan taraflar arasında taraf tutmuştu. Fransa’nın da zaman zaman açıkça Sırp tarafında yer almasına karşın, ABD Müslüman halklar üzerinde oynamayı seçti. 1995’te, imzalanan “Dayton Anlaşması” ile Bosna-Hersek üzerindeki Sırp saldırısı durdu. Aynı zamanda Makedonya da bağımsızlığını ilan etti.
Karadağ ve Sırbistan arasında bir birlik olarak devam eden “Yeni Yugoslavya”, Rusya ve Avrupa ile ABD arasındaki hassas dengede varlığını sürdürmeye ve eski planlarını gerçekleştirmeye çalışıyor.

EMPERYALİSTLER ARASINDAKİ GİZLİ SAVAŞ
Bütün bu süreçte, Avrupa Birliği ve ABD arasındaki eski çelişmeler, yeni yüzlerle ortaya çıktı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Orta Asya ve Kafkaslar üzerinde etkili olmayı, petrol ve doğalgaz kaynaklarından pay almayı hesaplayan Almanya, Balkanlar’daki karışıklığın kendi yolunu açan bir gelişme sağlaması için çalışırken, aynı hedeflere yürüyen ABD ile karşı karşıya geldi. ABD, İngiltere’nin desteğini elde ederken, Almanya değişen dengeler içinde, zaman zaman İtalya, Avusturya ve Fransa’yı yanında buldu. ABD, NATO’yu kendi hesaplarının aracı olarak kullanmaya çalışırken, Avrupa, Birleşmiş Milletler aracılığıyla, kendisinin de üyesi olduğu NATO’yu denetlemeye çalıştı. Rusya, bu karmaşık ve değişken ittifaklar kombinasyonu karşısında, Balkanlar’daki etkisini güçlendirmek ve NATO karşıtı bir ittifak için olanaklar yaratmak için Yugoslavya’yı destekleyen bir politika izledi. Rusya, sorunun bölgesel olmadığı, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya üzerindeki emperyalist emellerle ilgili olduğu gerçeğinden hareket ederek, saldırıyı ilk başladığı yerde durdurmayı, bunun için de ABD ve AB’nin Yugoslavya üzerindeki oyunlarını kırmayı amaçlıyordu.
Emperyalistler arasındaki rekabetin aldığı boyutlar ve bu rekabetin büründüğü örtülü ve dolaylı savaş, günlük ilişkiler içinde gizlenebiliyor. Kosovalı göçmenler, hem Almanya hem de İngiltere tarafından kabul edilebiliyor. Bütün emperyalistler, “insani amaçlarla” başlatıldığı ileri sürülen NATO harekâtının arkasında birleşmiş gibi görünüyor.
Bununla birlikte, sorunun çözümü hakkındaki farklı planlar, ABD ile Avrupa arasındaki çelişmeleri göstermeye devam ediyor.

KOSOVA BİTİNCE NE BAŞLAYACAK?
Gerçekten ABD başta olmak üzere, onun en yakın müttefiki olan İngiltere açısından, şu anda Kosova halkının çektiklerinden çok, iyice zayıflatılmış ve diz çöktürülmüş bir Yugoslavya karşısında Kosova’nın alacağı yeni statü ilgilendiriyor.
Bölünmüş, sonra da Arnavutluk’la zayıf bir biçimde birleştirilmiş bir Kosova, ABD çıkarları için en elverişli sonuç olacaktır. UÇK, böyle bir statüde, ABD’ye bağlı askeri ve siyasi güç olarak rol oynayacaktır. “Savaş sonrası” statü için, UÇK, ABD için en elverişli dayanak olacaktır. En az Sırp saldırganlar kadar ırkçı ve milliyetçi olan bu kukla örgüt, yeni karışıklıkların ve savaşların kışkırtılmasında uygun bir araçtır. Ancak ABD açısından, sürekli ve güçlü bir dayanak yaratılabilmesi için, Karadağ’ın da şu andaki birlikten koparılması, Makedonya’nın da bu yeni Amerikan bölgesine katılması gerekmektedir. Böylece, Arnavutluk ve Karadağ’da, Kosova tarafından doğuya, Makedonya tarafından da güneye doğru desteklenen ve Adriyatik’e hâkim bir üs yaratılmış olacak.
Bu “nihai hedef” acısından bakıldığında, Kosova’da sorunun çözülmesinin ancak yeni sorunların başlangıcı olacağını tahmin etmek zor değildir. Çünkü Kosova’nın hemen ardından, büyük bir olasılıkla ABD, yayılma hedeflerini Karadağ’a kadar uzatacak ve Karadağ’da, onun Sırbistan’la olan şimdiki zayıf birliğini bozmaya yönelik iç sorunlar yaratılacaktır. Ancak bu hedefin elde edilmesi girişimi, Avrupa’nın ve onun uzantısı olan Yunanistan’ın direnişi ile karşılaşacaktır. Şu anda, NATO harekâtının sınırlandırılması ve bir an önce asgari hedeflere ulaşılmasıyla bitirilmesi görüşünü savunan Avrupa ve Yunanistan’ın ABD’ye muhalefetinin nedenleri burada bulunabilir.
Sürmekte olan NATO harekâtı, NATO üyeleri arasında farklı hedeflere bağlanmıştır ve bunun ne kadar ve ne için sürdürüleceği konusunda, Avrupa ile ABD arasında görüş birliği yoktur.
Almanya ve Fransa, NATO’nun Birleşmiş Milletler’in gözetiminde hareket etmesini öneriyorlar. Ayrıca, harekâtın hedefini, Kosovalı göçmenlerin yurtlarına dönmesi ve Sırp saldırılarının durdurulmasıyla sınırlandırıyorlar. Bölgede NATO askeri güçlerinin değil, BM’ye bağlı sivil gözlemci gruplarının bulunmasını istiyorlar. Bu plan, Fransa’nın NATO’yu “dünya jandarmalığı” görevinden uzaklaştırmaya yönelik eski planıyla da uyumludur. Fransa, NATO’nun bütün dünyada daha aktif bir örgüt haline getirilmesini isteyen ABD ve İngiltere’ye karşı, Birleşmiş Milletleri öne çıkaran ve NATO’nun işlevlerini BM kontrolüne sokmaya çalışan bir yol izliyor. Nisan ayı sonlarında gerçekleşen Washington Zirvesi, bu çelişmeyi açığa çıkaran ama üstünü örten bir sonuçla kapandı. Fransız Cumhurbaşkanı Chirac, sonuç bildirgesinde BM Güvenlik Konseyi’nin, NATO’nun üye ülkeler toprakları dışındaki harekâtları için izin mercii olarak tanımlandığını ileri sürerken, NATO Genel Sekreteri Solana, bu yorumun doğru olmadığını, NATO harekâtları için BM izninin gerekli olmadığını söyledi.
Zirvenin diğer bir önemli sonucu, ABD planlarının Kosova ya da Yugoslavya ile sınırlı kalmadığını göstermesi oldu. Clinton’un Arnavutluk, Bosna, Hırvatistan, Bulgaristan, Makedonya, Slovenya ve Romanya liderleriyle yaptığı görüşmelerde, “bölgeyi yeniden yapılandırma” konusu ele alındı ve bu konuda ortak bir kararlılık belirtildi. Üstünde en azından kavram düzeyinde anlaşmaya varılan bu yeni plan, Kosova-Arnavutluk, Makedonya ve Karadağ üzerine tasarlanan statü ile birleşince, yarımadanın kuzeyinde Yunanistan için etkili bir baskı oluşturacaktır. Uzunca bir süredir ABD politikaları karşısında AB’nin koçbaşı gibi hareket ederek pazarlık alanını genişletmeye çalışan ve ABD’nin Ortadoğu politikalarına karşı ittifaklar geliştiren, Suriye, Ermenistan ve en önemlisi İran’la saldırmazlık anlaşmaları imzalayan Yunanistan, bu olası baskıya karşı şimdiden önlem almaya çalışmaktadır.
“Savaş sonrası” hesaplar, Avrupa Birliği içinde de geliştiriliyor. Umut Yaşar’ın 6 Mayıs tarihli Evrensel’de bildirdiğine göre, Alman Savunma Bakanı Rudolf Scharping, Avrupa Birliği’ni, Kosova için uzun vadeli ve kalıcı bir yardım için hazırlanmaya çağırmıştır. Bu türden hesaplar, klasik örneği İkinci Emperyalist Savaş sonrasında görülen Marshall Planı ve Truman Doktrini gibi emperyalist “yardım” tasarılarını hatırlatmaktadır. Önce yıkmak, sonra da daha bağımlı hale getirecek kapsamlı ekonomik, siyasal, askeri programlarla savaş görmüş ülkelere girmek, emperyalizmin en eski yöntemlerindendir. Öyle görünüyor ki, Avrupa Birliği, bu alanda öncülüğün ABD’ye kaptırılmaması için önlemler almaktadır. Alman Meclis Başkanı Klaus Haensch ise yardımın “Kosova, Arnavutluk ve Karadağ’ın yeniden inşasını” kapsaması gerektiğini söyleyerek hedefi genişletmiş ve netleştirmiştir. Kuşkusuz, “yardım planı”na, savaştan en çok zarar gören ülke olarak, Yugoslavya’da dâhil edilecektir. Bu, Yugoslavya’da bir yönetim ‘değişiklimi koşuluna bağlanarak yeni bir baskı etmeni olarak kullanılacak, aynı zamanda, Yugoslavya üzerinde hangi emperyalist mihrakın daha etkili olacağını belirlenmesi için yeni bir çekişmeye de yol açacaktır.
Bu iki sonuç, aslında birbiriyle çelişen pek çok unsur içermektedir ve önümüzdeki süreçte, AB ile ABD arasındaki çelişmelerin, yalnızca Adriyatik yarımadasında değil, Türkiye ve Yunanistan’ı da kapsamak üzere Balkanlar ve Ortadoğu çapında değişik biçimlerde yeniden ortaya çıkacağını göstermektedir.
ABD’nin kendi hedeflerine ulaşabilmesi için, “kara harekâtı” önemli bir olanaktır. NATO’nun Avrupalı ortaklarının “kara, harekâtı” konusunda ayak sürümelerinin başlıca nedeni budur. Ama bu olmazsa, ABD kendi planlarından geri duracak değildir. Rusya ve Avrupa (Fransa ve Almanya) arasında zaman zaman gündeme gelen ABD dışı (kimi durumlarda karşıtı) anlaşmalar (1998 Trosya Zirvesi gibi görüşmeler), kararsız ve değişkendir. Dolayısıyla, Balkanlar üzerindeki ABD-İngiltere ittifakının hedefleri netleştikçe, çelişkiler de güçlenecektir. Bu yüzden, Balkanlar, Adriyatik yarımadası merkez olmak üzere, gelecekteki pek çok karışıklığın, halklar üzerindeki baskı ve katliamların, savaşın hüküm sürdüğü bir alan olmaya devam edecektir.

Haziran 1999

EK:
UÇK: ABD’NİN PROVOKASYON ÖRGÜTÜ
“Kosova Kurtuluş Ordusu” adı, henüz Kosova’ya yönelik Sırp saldırısı başlamadan önce duyuldu. Kosova’nın bağımsızlığı için savaştığını iddia eden örgütün, ciddi bir siyasal yapısı, Kosovalı Arnavut halkıyla ve onun temel talepleriyle bir bağıntısı görünmüyordu. Askerlerinin önemli bir bölümü, Kosova dışındaki Arnavutlardan oluşuyordu. “Kurtuluş Ordusu” adını taşımasına rağmen, kendi halkının kurtarıcısı olarak ABD’nin propagandasını yapıyor, Kosovalıların düzenlediği gösterilerde, ABD’yi ülkeye çağıran sloganlar attırıyordu. “Gerilla Komutanı” kisvesiyle ortalıkta dolaşan UÇK’lılar, ellerinde içki şişeleri, ağızlarında sigara ile poz vermekten çekinmiyor, halkı için savaşan bir gerilladan çok, örnekleri Afrika’da, Latin Amerika’da çokça görülen tipik “paralı asker” görüntüsü veriyorlardı. “Askerler”in önemli bir bölümü, nedense, zulme uğrayan Arnavut halkın içinden değil de, Amerika’daki Arnavut asıllı göçmenler arasından geliyordu. Yine, emperyalistler tarafından kullanılan benzeri silahlı örgütlerin pek çoğunda olduğu gibi, UÇK’nin de finansörlüğünü Amerika’daki paravan CIA örgütleri olan vakıflar (örneğin milyarder George Soros’un “Açık Toplum Vakfı” ve “Arnavut-Amerikan Sivil Girişimi” gibi örgütler) sağlıyor, ya da uyuşturucu ticaretinden pay almasına göz yumuluyordu. Son olarak, 400 Arnavut göçmen genç, New York’ta bir otelin bahçesinde, UÇK askeri olarak yemin edip, Amerikan uçaklarıyla Arnavutluk’un ‘başkenti Tiran’a doğru yola çıkarıldılar.
UÇK, Sırp saldırılarını provoke etmek için kullanıldı, ilk Sırp saldırıları, bu örgütün Sırp hedeflerine saldırıları bahane edilerek başlatıldı. Büyük katliamlar yaşanırken, bu örgütün kayda değer hiç bir direnişi olmadı. UÇK, yalnızca Arnavutluk’la Kosova arasında bir ulaşım kanalı açılmasında kullanıldı. Bununla birlikte ABD, UÇK’ye tanklara karşı etkili füzeler ve uçaksavarlar da dâhil olmak üzere her türden silah ve mühimmat yardımı yapmayı sürdürdü. Görünen o ki, UÇK, ABD tarafından savaş için değil, savaş sonrası bir yönetim için hazırlanıyor.

Üniversiteler ve demokrasi

Üniversiteler, Türkiye’nin yakın tarihinde, devletin ve egemen sınıfların olduğu kadar, halk sınıflarının muhalefet hareketlerinin de gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Kimi zamanlar, neredeyse, ülkenin bütün çelişmelerinin üzerinde yoğunlaştığı düğüm noktaları gibi görünmüştür. Öğrenci gençlik ve öğretim üyelerinin çoğunluğu, ülkenin ve dünyanın bütün sorunlarının sahibi, takipçisi, hatta çözücüsü gibi sahneye çıkmış, muhalefet hareketinin en ön safında dövüşmüştür. Gençlik-aydın hareketi, toplumsal muhalefetin temel bileşenlerinin görünen yüzünü oluşturmuştur. Bu görünüşe karşın, üniversite, tek başına, bütün diğer sınıf çelişmelerinden bağımsız olarak değil, bütünün etkili bir parçası olarak hareket etmiştir. Bu yüzden de, her türden saldırıyı öncelikle “görünüş” unsurlarından başlatan egemen sınıflar için bu hareketten yükselen sesin bastırılması, muhalefetin tümünün sesinin kesilmesi anlamına gelmiştir.
Türkiye’de 80’li yıllara kadar “üniversite” denilince, bir muhalefet odağının akla gelmesinin temelinde, bu özel tarihsel dönemlerin karakteristikleri bulunmaktadır.
Ne var ki üniversite, toplumdaki ileri hareketlerin kaynağı ve sözcüsü olma özelliğini yalnızca öğrenci hareketi dolayısıyla kazanmamıştır. Üniversiteler potansiyel olarak, kültürel gelişmelerin düğüm noktası ve bilimsel ilerlemenin temelidir ve bu özellikleri dolayısıyla, “doğru”nun, bilimsel gerçeğin, araştırmacı disiplinin de simgesi olarak kabul edilirler ve bu yüzden toplumun ileriye dönük yüzünü temsil ederler. Üniversiteler, bu özellikleri dolayısıyla da toplumdaki ileri hareketlerin kaynağı ve sözcüsü olarak görünürler.
Ne var ki, sermayenin dünyasında, toplumsal ve bilimsel ilerleme, egemen sınıfın ihtiyaçlarıyla sınırlanmıştır. İlerleme ve gelişme, sürekli olarak çelişmelerin çözülmesi ve daha yüksek sentezlere ulaşılması anlamına geldiğinden, üniversitelerin temel ve evrensel ilkeleri, egemen sınıfın güncel ve sınırlı kimi ihtiyaçlarıyla uyuşmanın dışında bütün varlık nedenleriyle çatışmaktadır, bundan dolayı da esas olan onun ihtiyaçlar dışındaki etkilerinin engellenmesi ve kısıtlanmasıdır.
Üniversitelere yüklenen işlevle, işleyiş ve yapılanma özellikleri arasında görülen bütün çelişmelerin kaynağında bu çatışmanın zorunluluğu bulunmaktadır. Burjuvazi bir yandan, ekonomik, toplumsal ve siyasal etkisini sürdürmek için bilim ve teknolojiye muhtaçtır, bir yandan da, bunların gelişmesinin kaynağında bulunan üniversitelerin toplumsal muhalefetin bir parçası haline gelmesinden rahatsızdır. Üniversiteler üzerinde denetim kurmaya yönelik bütün baskıların kaynağında bu açmaz yatmaktadır. Öyleyse üniversiteler, yalnızca gelişmenin ve ilerlemenin bir unsuru olduklarından ötürü, temel karakteristikleriyle toplumsal muhalefet içinde yer tutarlar.
Üniversitelerin karşılaştıkları sorunların ve içinde bulundukları çelişmenin çözümü, dolaysız olarak toplumsal ve siyasal ilişkiler içindedir. Bu yüzden, üniversite sorunlarını tartışan ve çözüm arayan birçok öğretim görevlisinin üzerinde birleştiği çözüm, bilimin özgür bir ortamda üretilebileceği gerçeğine bağlı olarak, özgür ve demokratik bir ortamın oluşturulmasıdır.

“VAKA-İ HAYRİYE”DEN YÖK’E BİLİM VE SİYASET
Türkiye’de “bilim” (ya da ilim) sözcüğünü, kurumsal bir işlevin tanımlanmasında ilk kez kullanmak, bir eğitim kurumunun değil, bir derneğin üstüne düşmüştür. 1820’de kurulan ilk bilim derneği olan “Beşiktaş Cemiyet-i İlmiye” kendi amacını bilim yapmak ve yaymak olarak tanımlamış ve o dönemin birçok bilim adamını bünyesinde toplamıştı. Padişah II. Mahmut’a dernek üyelerinin “Bektaşi” olduğu yolunda yapılan ihbar sonucu ve Şeyhülislam Tahir Efendi’den alınan fetva ile dernek 1826’da kapatılmış ve bu olay, Yeniçeri ocağının ilgasinda Olduğu gibi “Vaka-i Hayriye” (hayırlı olay) adıyla anılmıştır. Daha sonra, 1861’de kurulan ve yine kısa sürede kapanan “Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye” de, amacını bilimi halka yaymak için konferanslar vermek biçiminde tanımlamıştı.
1844’te kurulması planlanan ancak 1863’te açılan “Darülfünun”un amacı ise, esas olarak, “bilimi ve fenni öğrenmeye hevesli olanlara ve bu hususta sivrilerek, padişahın yakınında görev almak isteyenlere yüksek bir öğrenim vermek” amacını güttüğünü açılış gerekçesinde bildiriyordu. Birkaç yıl sonra kapanan Darülfünun 1870’te yeniden açılırken, “Maarif-i Umumiye Nizamnamesinde, Tanzimat döneminin etkisi görülür. “… dünyanın gelişmesi, eğitim ve fende ilerlemeye bağlıdır. İnsanın yaradılışında var olan uygarlıkta ilerleme isteğinin gerçekleştirilmesi, endüstri ve teknikte buluşlara, bayındırlığın büyümesine, bilimsel yaşamın gelişmesine bağlıdır.” Bu kurum da 1871’de kapatılmıştır.
II. Meşrutiyet’le birlikte, yeniden kurulan “Darülfünun”, kuruluş tüzüğünde “bilimi bulmak, korumak ve yaymak”la görevli olarak tanımlanmıştır.
Üniversite sözcüğü ilk kez, 1933’te İstanbul Üniversitesi’nin kuruluş yasasında kullanılmıştır.
Bu yasayla Darülfünun kapatılmış ve amacı, “bilgi alanında araştırmalar yapmak, ulusal kültürü ve yüksek bilgiyi genişletmeye ve yaymaya çalışmak, devlet ve ülke hizmet ve işleri için ergin ve olgun öğrenciler yetişmesine yardım etmek” olarak gösterilmiştir. 1946’da yürürlüğe giren Üniversiteler Kanunu, öğrencilerin “Türk devriminin ülkülerine bağlı ve milli karakter sahibi vatandaşlar olarak yetiştirilmesi” amacını koymuştur.
1973’te, üniversitenin amaçları konusu, öğrencilerin güdülenmesi bakımından bir sıçrama noktasına işaret etmektedir. 1970 öncesi süreçte, üniversite gençliğinin toplumsal muhalefette oynadığı rolü göz önünde tutan bir anlayışla, üniversiteler, “örf ve adetlerine bağlı, milliyetçi ve sağlam düşünceli aydınlar… sağlam karakterli vatandaşlar” yetiştirmekle görevlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu yasadaki “örf ve adet” sözcüklerinin çıkarılmasına karar vermiştir.
Yasa bu haliyle, 1981’deki köklü değişikliklere kadar 8 yıl yürürlükte kalmıştır. 12 Eylül rejiminin bütün özelliklerini üniversite özelinde yansıtan yeni kanunda, amaç maddesi 9 maddeden oluşmaktadır ve bunların 7’si, öğrencilere ayrılmış bulunmaktadır. Öğrencilerin yetiştirilme ilkelerini belirleyen bu maddelerde, Atatürk milliyetçiliğine bağlı olmak, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duymak, Türk milletinin milli ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşımak, Türk devletini, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak korumak gibi hedefler sıralanmıştır. Üniversite öğrencisinin ideolojisini belirlemeye yönelik bu maddeler karşısında, pek çok yabancı öğrenciyi barındıran bu kurumlarda, onlara nasıl olacak da, “Türk milletinin milli ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşımak” zorunluluğu getirileceği, yasa yürürlüğe girdikten, sonra cılız sesle sorulmuş olsa da, günümüze kadar herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. 1973’te Anayasa Mahkemesi kararı ile çıkarılan “örf ve adetlere bağlı” olma ilkesi ise, YÖK Yasasının “Ana İlkeler” bölümüne tepeden inmiştir.
Böylece Darülfünun’da “padişah hizmetinde” olmaya aday öğrenciler yetiştirilmesi amacından, aşama aşama, dolaysız olarak “devlet hizmetinde” olması şart öğrenciler yetiştirme amacına gelinmiştir.
Bu tarihsel özet, bilimsel araştırma ve bilimsel yayın bakımından iki önemli yükseliş noktasıyla üniversitelerin konumu arasında paralellikler olduğunu göstermektedir. İki başlıca sıçrama noktası, Tanzimat ve 1960’tır. Temelinde ve kaynağında büyük toplumsal muhalefet hareketlerini barındıran bu iki siyasal olay, önlerindeki kısa döneme, bu muhalefetin taleplerinin etkilerini taşımıştır. Kültürel hayat, bilimsel araştırmaya yönelik çabalar, basın, edebiyat ve sanat, bu iki dönemde de canlanmış, geçmişte kendilerine yönelik baskı ve kısıtlamaların kaldırılışına ya da en aza indirilişine tanık olmuştur:
Tersine, bu dönemlerin doğuşunda rol oynayan toplumsal hareketleri bastırmayı, etkilerini gidermeyi amaçlayan gerici Hareketler ise, onların sonuçlarını ve açtığı olanakları da ortadan kaldırmaya yönelmişlerdir. Bu arada üniversite, kültürel hayatın ve muhalefet hareketlerinin başlıca görünüm alanlarından birisi olarak, siyasal yönetim tarafından daima hedefe çakılmış ve kazanımları ilk elde yok edilen kurumlar arasında yer almışlardır.
Üniversitelerin amaçlarının tanımlanmasında görülen dalgalanmaların ve değişimlerin, aslında sınıflar arasındaki güç dengesinin durumunu gösterdiğini söylemek bu bakımdan yanlış olmayacaktır. Öyleyse üniversitelerin amaçlarına ilişkin müdahaleler, yalnıza o anda yönetimin uygulamalarının güncel içeriğini değil, geleceğe yönelik planlarını ve beklentilerini de yansıtmaktadır. Öğrencilerin eğitimi hakkındaki tanımlamalar, bir yandan güncel olarak öğrenci kitlesi üzerindeki denetim ve baskı mekanizmalarını gösterirken, diğer yandan da, rejimin kendisini uzak gelecek bakımından sağlama alma isteğine işaret etmektedir. Bunların kimilerinin saçmalığı ve açık gerici karakteri görülüp eleştirilse de, zaman içinde kısmen etkili olabilmektedir. Özellikle 12 Eylül’ün belli başlı niteliklerini en somut biçimde gösteren YÖK yasası ve buna bağlı olarak tanımlanan üniversite amaçları, onların oluşumunda hangi siyasal etkilerin rol oynadığını da açıklamaya yetecek malzeme taşımaktadır. Atatürkçülük, milliyetçilik, örf ve adetlere bağlılık, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğu yolundaki resmi tez gibi özelliklerin yasalara ve tüzüklere girmesi, 12 Eylül öncesi toplumsal ve siyasal hareketlerin ürünüdür. Tıpkı 1960’tan sonra üniversitelerin bilimsel ve yönetsel özerklik kazanmasında ve Anayasa’nın basın, söz, toplanma ve örgütlenme haklarını güvenceye alan maddeler içermesinde olduğu gibi, sonraki düzenlemelerde de, bir önceki dönemde geçilen sürecin siyasal özelliklerini bulmak olanaklıdır.
Günümüzün üniversiteleri de, yıllar süren bir toplumsal mücadele içinde elde edilen sosyal hak ve çıkarların yanı sıra budanan, yozlaştırılan ve yok edilen kendi hak ve çıkarlarından, öz görevlerinden uzak bırakılmış olmanın sonuçlarını yaşamaktadır.

BİLİMSEL ARAŞTIRMA VE EĞİTİM
Üniversitelerin, bilimsel eğitim, araştırma ve yayın verimliliği bakımından en yüksek noktada olduğu dönemin, devlet müdahalesinin en aza indiği 1960–73 arası dönem olduğu görülmektedir. Bu dönem, yalnızca oransal olarak araştırma ve yayın sayısıyla değil, bunların yüksek niteliği ile de karakterize olmaktadır.
Bu özellik, dolaysız olarak, üniversitelerin ülke ve dünya sorunlarıyla yakından ilgilenme ve onlar üzerine “konuşma” olanağı bulmasıyla ilgilidir.
Bir örnek olarak “1. Boğaz Köprüsü” üzerine üniversiteler düzeyinde yapılan araştırmalarla, sosyal, ekonomik ve siyasal sonuçları açısından ondan daha önemli bir yer tutan “GAP” üzerine yapılan araştırmaların niteliği ve niceliği kıyaslanabilir. Bu sayısal ve içeriksel karşılaştırma, aynı zamanda araştırmaların toplumsal çapta yayılan etkileri bakımından da yapılabilir. Her bakımdan, ortaya şu çarpıcı sonuç çıkmaktadır. Birinci konuyla ilgili olanların temel özellikleri şöylece sıralanabilir:
— Bilimsel ve teknik bilgiler ve bunlara ilişkin lehte ya da aleyhte yorumlar içermektedir;
— Hepsi açıklanmış, kamuoyu bilgisine sunulmuş ve üniversite dışı çevrelerde de yaygın bir biçimde tartışılmıştır;
— Konunun araştırılması, yalnızca mimarlık-mühendislik fakülteleri gibi dolaysızca ilgili olan fakültelerde ve üniversitelide değil, SBF, DTCF dibi sosyal ve siyasal bilim fakültelerinde de gerçekleşmiştir;
— Araştırmalar, toplumsal muhalefet ve iktidar tarafından kendi tezlerinin savunulması için bilimsel kanıt olarak kullanılmıştır.
GAP’la ilgili araştırmalar ise, büyük çoğunlukla resmi talepler üzerine yapılmış, araştırmayı isteyenle yapan arasında kalmıştır. Hemen hiçbiri yorum içermemekte, verilerin, olanakların ve olasılıkların sıralanmasıyla yetinmektedir; birçoğu kamuoyundan “devlet sırrı” gibi gizlenmiştir; dolayısıyla toplumsal ve siyasal hareketler açısından kullanılır olma özelliği taşımamıştır.
Bu özellikler, belki de, 12 Eylül 1980 sonrasında dayatılan rejimin beklentileriyle tam bir uyum içindedir. Ama sonuçta, üniversitelerin asli görevleri ve işlevleri bakımından bütün toplumu ilgilendiren bir gerileme ve nitelik düşmesi ortaya çıkmıştır.
Birçok öğretim üyesi, günümüz üniversitelerinde yapılan araştırmaların, yaşamdan ve birbirinden kopuk olduğundan ciddi olarak şikâyetçidir. Araştırmaların hemen hemen hepsi, “ne işe yarayacak, neden yapılıyor” gibi sorulara yanıt vermekten uzaktır. Yaşamdan, dolayısıyla toplumsal ihtiyaçlardan kopuktur. Çoğunlukla tez bitirme ve yayın yapma, hiyerarşide ilerleme, kariyer yapma, terfi etme amacına yöneliktir ve bu özellikleri dolayısıyla da, kütüphane ve enstitü arşivlerinde tozlanmaya terk edilmektedir.
Bir araştırmayı yaşama bağlayan gerçek ve tek bağ, o araştırmaya duyulan toplumsal ihtiyaçtır. Toplumsal ihtiyaç ise, kimi zaman açıkça ifade edilemeyen bir teknik değişiklik de olabilir, meydanlarda, yürüyüş kollarında haykırılan talepler içinde de bulunabilir.
SSK, özelleştirme, emeklilik yaşı, ücret ve enflasyon gibi somut sorunlar hakkında, öğretim üyelerinin bireysel görüş açıklamaları dışında, sistemli, kapsamlı ve birbirini tamamlayan bir araştırmalar dizisinden söz etme olanağı yoktur. Dış ilişkiler, yalnızca Dışişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine ve “rapor” düzeyinde araştırma konusu olabilmektedir. Kürt sorunu ise, “PKK belası nasıl yenilir?” sorusu çerçevesinde yine, rapor konusu olarak ele alınmaktadır. Çünkü anayasanın 130. maddesi, öğretim üyelerinin “serbestçe” araştırma ve yayım yapabileceğini bildirirken açıkça, “Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez” biçimindeki kısıtlamayı da hükme bağlamıştır. Hiç kuşkusuz, bir araştırmanın devletin varlığını, ülkenin bölünmezliğini tehlikeye düşürüp düşürmediğini, bilimsel bir araştırma mı yoksa siyasal ve ideolojik bir propaganda malzemesi mi olduğunu saptayacak olan da, bilimsel ölçütlerle konuyu ele alacak olanlar değil, DGM olacaktır.
Bu koşullarda, pek çok öğretim üyesi, akademik kimliğini bir yana bırakarak araştırma yapma ve bunu üniversite dışı basın yayın araçları yoluyla kamuoyuna yayma yolunu seçmiştir.
Üniversitede kalanlar ise, verili koşullarda kendilerine uygun görülen çerçevede kalarak, üzerlerindeki kurşun örtüyü delebilmek için, gazete dergi köşelerini, televizyon programlarını seçmektedir.
Üniversite öğretim görevlilerinin asıl işlevini “öğretmenlik” olarak saptayan, bilimsel araştırma ve yayın işlevini ise ağır tehditlerle, kısıtlamalarla körelten anlayış, öğrenciyi de, bir “kalıba sokulması zorunlu” hammadde olarak görmektedir. Öğrencinin hangi ilkelerle eğitimden geçirileceği, öğretim standartlarının neye göre belirleneceği, yine toplumsal ihtiyaçlar açısından değil, “Milli Güvenlik” kavramı açından tanımlanmaktadır.
“Amaç ve İlkeler” bölümü, eski yasalarda birkaç cümlelik paragraflar halindeyken, 1981 tarihli 2545 sayılı yasada, bir sayfadan fazla yer tutmaktadır. Burada öğrencilerin yetiştirilmesinde, “Atatürkçü ve Türk milliyetçisi” kavramı ana ekseni oluşturmaktadır. Bunu, “Türk olmanın gururu” izlemektedir. “Türk milletinin milli, ahlaki, insani ve manevi kültürel değerlerini taşıma” ikinci sırada yer alırken, “bilimsel düşünceye sahip olma” ise, 5. maddeye konulmuştur. Pek çok öğretim görevlisi, bunun evrensel üniversite kavramına tamamıyla aykırı olduğu konusunda hemfikirdir.
Yerleşik evrensel tanıma göre, üniversitelerin iki temel işlevi vardır:
— Bilgi aktararak öğrencileri topluma hazırlamak, geleceğin bilim adamlarını yetiştirmek;
— Bilimsel araştırmalar yanmak, gerçeği araştırıp bulmak ve yeni bulgular üretmek,
Bizdeki yasal düzenlemede ve uygulamada ise, bu iki işlevden birincisi “Atatürkçü ve Türk milliyetçisi öğrenciler yetiştirmek” biçimine sokulmuş, ikinci işlevse, “öğretmek” kavramıyla sınırlanmıştır. Üniversite öğretim üyeliği, orta eğitim öğretmenliğine eşitlenmiştir.
Bu durumda, araştırma yapma, öğretim üyeleri için bir “romantizm” göstergesi sayılmaya başlamıştır. Çünkü sistemli ve birbiriyle bağlantılı araştırma yapma olanakları tümüyle ortadan kaldırılmış, bu koşullarda bireysel çabalar gerçek bir “Don Kişot”luk durumuna düşmüştür.
Çağımızda bilimsel araştırma, kişinin tek başına elde edemeyeceği yüksek iletişim olanakları ve uygun ortamlar gerektiren bir düzeye gelmiştir. “Don Kişotlar”, evlerindeki bin bir zorlukla alabildikleri bilgisayarın internet ağları başında kendilerine yardımcı olabilecek bir kanal, bir kişi aramakla tüketecekleri emeği ve zamanı, iç sistematiği olan programlar çerçevesinde yapılmış bir görev bölüşümünün gerektirdiği biçimde kullanacakları günü özlemektedirler. Bir-iki “imtiyazlı” üniversite dışında, araştırma yapmak, bilgi üretmek için gerekli malzeme, yeterli kütüphane, bilgisayar, laboratuar bir yana, oda bulmak bile sorundur.
Hiç kuşkusuz, bu yetersizlikler ve eksiklikler, bir siyasal tercihin sonucudur. “Kaynak yetersizliği”, “olanaksızlık” gibi gerekçeler, Bütçe’nin tercihleri göz önünde bulundurulduğunda ve eğitime ayrılan pay içinde üniversitelerin durumu incelendiğinde görülebilmektedir.
“Holding üniversiteleri” modası başladığından bu yana, kamuoyu, kimlere ne için ve ne kadar kaynak bulunabildiğini açıkça görebiliyor. “Holding üniversiteleri”, bir yandan kent toprakları üzerindeki rant kavgasına, “eğitim seferberliği” görüntüsü altında en haksız ve en sahtekar biçimde katılırken, ormanları, sit alanlarını tahrip ederek el koyarken, bir yandan da, öğrenci başına asgari 1000 dolar devlet desteği alarak, büyük sermaye kaynakları yaratmaktadır.
Verdikleri eğitimin de, herhangi bir Anadolu üniversitesinden daha nitelikli olmadığını herkes biliyor. Bu üniversiteler de, en azından Anayasa ve ilgili yasalarda yer alan baskıcı, ırkçı hükümlerle bağlıdır ve asla reklâm edildikleri gibi, “daha demokratik, daha özgür” değildir.
Üstelik “parayı bastıranın okuduğu” bir yapıyı daha en başından öğrencilere dayattığı için, onlara, herhangi bir toplumsal ve siyasal etkinlik içinde yer alma yolunu kapıdan girerken kesinlikle kapatmaktadır.
Resmi ya da özel, Türkiye’nin hiçbir üniversitesi, üniversitelerin evrensel amaçlarıyla ve kurallarıyla yönetilmemekte, üniversitelerin amaçları, uluslararası normlarla uyuşmamaktadır.
Bunun tek açıklaması vardır: Yaratıcı bilimsel düşüncenin özgür ve demokratik bir ortamda gerçekleşebileceği nasıl bir gerçekse, aynı biçimde az çok olanak bulmuş yaratıcı ve bilimsel düşüncenin de özgür ve demokratik bir ortamın yaratılmasına büyük katkıları olacağı o kadar doğrudur.

“EĞİTİM POLİTİKASI”
Bazı öğretim üyelerin, üniversitelerle ilgili eleştirilerinde, Türkiye’de bir eğitim politikası olmadığını ileri sürüyorlar. Bununla, devletin tüm diğer alanlara ilişkin politikalarıyla bağıntılı ve tutarlı bir özel politikanın bulunmadığını kastediyorlar.
Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Oktay Sinanoğlu, Araştırma Görevlileri Derneği Bilimsel Etkinlikler Komisyonu tarafından 1995’te düzenlenen Kongre’de yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin dış politikası, Amerika’ya ve Avrupa’ya yalvarmaktan ibarettir” diyor.
Eklemek gerekirse, Türkiye’nin buna paralel bir eğitim politikası da vardır. Ama nasıl dış politika, büyük ölçüde emperyalizmin dünya ve bölge çapındaki politikalarıyla uyumlu ve esas çizgileri bakımından bağımsız olmayan bir politika ise, eğitim politikası da, emperyalizme bağımlı gericiliğin çıkarlarına uygun bir politikadır.
Gerçekten bir eğitim politikası, iktisadi politikaya, dış politikaya, iç politikaya bağlı olarak gelişen ve planlanan bir araştırma politikası, bilim ve teknoloji politikası biçiminde ortaya çıkar. Sinanoğlu, aynı konuşmasında, “ortalıkta Mc Donalds ve Pizza Hut’tan geçilmediği”ni söyleyerek, asıl kastının “emperyalizmden bağımsız bir eğitim politikasının yokluğu” olduğunu açıklıyor. Öyleyse, eleştiriyi netleştirmek gerekiyor: Eğer Türkiye’de ulusal bir eğitim politikası yoksa bunun nedeni demokrasinin, insan haklarının, söz ve örgütlenme özgürlüğünün yokluğunun nedeni ne ise odur.
Emeklilik yaşının ortalama ömür süresine eşitlenmesinin, sosyal güvenlik kurumlarının ortadan kaldırılmasının, özelleştirmenin ve yoksulluğun kaynağında ne varsa, eğitimin içeriğini ve hedeflerini de belirleyen odur.
Sonuç olarak denilebilir ki, üniversiteler üzerindeki antidemokratik baskılar ve kısıtlamalar, özünde demokrasi ve özgürlük mücadelesine karşı bir önlemdir. Eski bir sözde denildiği gibi, “Obscurum per obscurius” -karanlık, karanlık içindir.

Ağustos 1999

Artı değer teorileri

TARİHSEL ELEŞTİRİ VE TEORİ
Marx’ın temel eseri Kapital’in dördüncü cildi olarak kabul edilen Artı Değer Teorileri, hemen hemen bir yıldır kitapçı vitrinlerinde.
Kapital’in ilk kez tam metin olarak Türkçeye çevrilmeye başlandığı yıllarda, nasıl bir ilgiyle karşılaştığını ve ne kadar geniş ve çok yönlü bir yankı bulduğunu hatırlayanlar için, Artı Değer Teorileri’nin içine düştüğü suskunluk ortamı düşündürücüdür.
Kapital, bir toplumsal devrim atmosferi yaşayan her toplumda, yalnızca devrimden beklentileri olan toplumsal sınıfların değil, karşı devrimci sınıfların temsilcileri tarafından da ilgiyle okunan bir eser olagelmiştir. Çünkü Kapital, kapitalizmin ekonomi politiğini, doğuşundan başlayarak, bütün gelişme eğilimlerini de hesaplayarak analiz eden, sermaye birikiminin ve dolaşımının koşullarını açıklayan, kapitalizmin tabi olduğu tarihsel yasaları açığa çıkaran ve nihayet kapitalizmin sonunu gösteren tek ve temel eserdir.
Kapital, bilimsel düşüncede bir dönüm noktasını temsil eder. Marksizm gösterene kadar, herhangi bir toplumsal sistemin nasıl ve hangi güçler aracılığıyla bir başka toplumsal ilişki biçimine dönüşeceği bilinemez olarak kalmış, daha doğrusu tarihte toplumların da evrim ve devrim yoluyla değişip ilerlediği bile görülebilmiş değildi. Daha adil, daha özgür ve eşit bir toplumun kurulabileceği düşüncesi, Marksizm öncesinde sadece iyi niyetli bir inançken, Manx’tan sonra, bu bilimsel bir öngörü halini almıştı, Marksizm, kapitalizmin yıkılacağını, onun yerine sosyalizmin kurulacağını, bir dilek, bir kehanet olarak değil, sınıflara bölünmüş bir toplumsal yapının iç işleyişinin bilimin ışığında incelenmesi sonucunda ileri sürüyordu. Toplum, çıkarları birbirine karşıt olan sınıflara bölünmüştü ve toplumsal değişim, sınıflar arasındaki mücadelenin bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Özellikle kapitalizmde toplum, daha önce hiçbir toplumsal düzende görülmeyen bir biçimde, iki ana sınıfa bölünmüştü, işçi sınıfı ve burjuvazi, uzlaşmaz bir çelişmenin iki kutbunda duruyorlardı ve üretimin toplumsallaşması ilerlemesine karşın, üretim araçlarının özel mülk biçiminde kalması, işçi sınıfının mülkiyeti de toplumsallaştıracağı bir tarihsel aşamaya ilerlemesini zorunlu kılıyordu.
Kapital’in üç büyük cilt ve yüzlerce sayfa içinde kanıtlamak istediği tez bundan ibaretti.
Bu özellikleri dolayısıyla, Kapital, yüzünü devrime çevirmiş her toplumda, adeta geleceği gösteren bir kitap gibi görülür.
Kapital’in (diğer devrimci muhalif yayınlarla ve bilimsel eserlerle birlikte) yaygın bir biçimde okunması ve tartışılması, toplumsal muhalefetin devrimci siyasallaşma düzeyinin bir işareti sayılabilir.
Türkiye, özellikle ’90’lı yılların sonuna doğru yaygınlaşan ve kitleselleşen işçi ve emekçi mücadelesine karşın, sosyalist teori ve politikaya yönelişin beklenen denklikte olmadığı bir süreçten geçiyor.
Hiç kuşkusuz, kitlesel muhalif hareket ve devrimci siyasallaşma, birbirine paralel giden ve zorunlu olarak birbirine bağlanan olgular değildir. Her ikisinin uyumlu ve birbirini tamamlayarak gelişmesini sağlamak, günümüzde olduğu gibi, yine bir mücadelenin konusudur.
Özellikle, sömürünün mekanizmasını tam bir açıklıkla ortaya koyan, kapitalizmin bütün içyapısını ve onun yıkıntıya götürecek olan temel çelişmeleri anlatan, işçi sınıfının sosyalist devriminin gerekliliğini kanıtlayan Kapital gibi bir eserin incelenmesi ve mücadele içinde bir rehber olarak kullanılması, hareketin kendi bilincini oluşturmasının başlıca yollarından birisi olarak önümüzdedir

KAPİTALDEN, ARTI DEĞER TEORİLERİ’NE
“Kapital”, esas olarak, sermayenin üretim sürecini, sermayenin dolaşım sürecini w bu ikisinin birliğini inceleyen (“Bir Bütün Olarak Kapitalist Üretim Süreci”) üç temel bölüm üzerinde yükseliyordu. Bu üç ana bölüm içinde ise, on sekiz kısım tarafından kapsanan yüz altı alt bölüm bulunuyordu. Bu sayılar, incelenen kategori sayısını göstermesi bakımdan önemlidir. Bir bakıma denilebilir ki, kapitalin planı, kapitalizmin somut olarak anlaşılabilmesi, teorik olarak yeniden inşa edilebilmesi için somutlanması gereken bütün kavramların bir listesini de sunmaktadır.
“Artı Değer Teorileri” ise, Kapital’in dördüncü cildi olarak tasarlanmış ve ilk üç bölümün yazılması sırasında derlenen tarihsel-eleştirel malzemenin değerlendirilmesi üzerine kurulmuştur. Daha sonra geliştirmek üzere derlenen bu notları Marx, yayınlanacak hale getiremeden öldü. Bununla birlikte, “Artı Değer Teorileri”, Kapital’in “IV. Cildi” adını taşımak bakımından, “eksik” bir eser değildir. Burada sergilenen eleştirel çözümleme, önceki üç cildin “anahtarı” olacak kadar büyük önem taşımaktadır.
Genel olarak, Marx’ın diyalektik inceleme yöntemi, “teoriye ulaşmak için tarihi araştırmak” biçimde özetlenebilecek yolu izlemiştir. Ancak bir kez teorinin kuruluşu sağlandıktan sonra, bunun (örneğin Kapital’deki) sunuluşunda, Marx inceleme yönteminin tersine bir yol tutmaktadır. Önce teorik (mantıksal) olan verilmekte, sonra tarihsel olana geçilmektedir. Marx, “Ben, Kapital’e, herkesin sandığının aksine, üçüncü tarihsel kısımla başladım” demişti. Bununla birlikte, Marx, “Artı Değer Teorileri”nin içerdiği malzemeyi, önce, eserin bütünü içine dağıtmayı, düşünüyordu. Ne var ki, 1863 el yazmalarını yazarken, tarihsel kısmın tümünü ayrı ve özel bir bölüm olarak düzenlemeye karar verdi.
Her şeyden önce, “Artı Değer Teorileri”, burjuva iktisatçıların, kapitalist oluşum kanunları üzerine görüşlerinin eleştirel bir incelemesidir. Bu inceleme, burjuva ekonomi politiğin özelliklerini sergilemekle kalmaz, Marx’ın proletarya açısından geliştirdiği eleştirinin içeriğinin anlaşılmasına da yardım eder.
Marx, değişik burjuva iktisatçıların ve iktisat okullarının değerlendirilmesinde, artı değer konusunda söylediklerinin anahtar rolüne sahip olduğunu düşünüyordu. Bu bakımdan, Artı Değer Teorileri, burjuva ekonomi politiğin bu kilit kavram açısından kapsamlı bir eleştirisi üzerinde yükselmektedir.
Kitabın ilk kısmında, Adam Smith gibi iktisatçılar incelenir. Sonraki kısımda ise, ortalama kâr, rant ve krizler ele alınır. Burada, Ricardo’nun teorisi eksen alınır ve böylece, üçüncü bölümde Ricardo sonrası dönem burjuva ekonomi politiğin incelenmesine zemin hazırlanır.
Marx, “sermayenin ve kapitalist üretim biçiminin ilk metodolojik açıklayıcıları” olarak gördüğü fizyokratları inceler. Fizyokratlar, emek ve sermaye arasındaki değişimi, değer kanunu temelinde çözmeye çalışan ilk iktisatçılardır ve artı değerin kökeni sorununu, üretim aşamasında arayarak öncekilerden ayrılırlar.
Adam Smith ise, kullanım değeri ne olursa olsun, her üründe toplumsal emek bulunduğunu keşfederek, fizyokratlardan daha ileriye gider.
Marx, burjuva ekonomi politiğin başlıca teorisyenlerinin görüşlerini özetlerken, aslında kendi ulaşmış olduğu sonuçların tarihsel köklerini de eleştirel bir biçimde sergilemektedir.

ARTI DEĞER’İN KÖKENİ NEDEN ÖNEMLİ?
Bütün bir burjuva ekonomi politik tarihi boyunca, artı değerin kökenini emek sürecinin dışında arayan bilginlerin ortak niteliği, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sınıfların bakış açısını yansıtmış olmalarıdır.
Üründe, işçi emeğinin billurlaşmış halde bulunduğunu görebilmek için, emekle sermaye gibi, üretim sürecinde bir araya gelen iki unsurun, aslında toplumsal bakımdan birbirinden tamamen farklı ve karşıt iki sınıfı dile getirdiğini görmek gerekiyordu. Marx’ın önceki iktisatçılardan farkı, esas olarak, üretim sürecine, emek açısından bakmasıydı. Aslında, ondan önceki iktisatçıların da, bilgi, yetenek ve zekâ takımından ondan daha geri kalır yanları yoktu; ne var ki, Marx, ekonomi politiğin bilim olsun diye yapılan bir bilim olmadığını, sınıf mücadelesinin taraflarının görüşlerini yansıtan politik bir özelliğinin de olduğunu biliyordu. Buna bağlı olarak da, burjuva ekonomi politiğin üretim sürecinde, sermayenin rolünü belirleyici olarak göstermek üzere, emekle artı değer arasındaki ilişkinin üzerini örtmeye eğilimli olduğunu da biliyordu. Marx, burjuva ekonomi politik biliminin, zaman içinde bayağılaştığını saptar. Önceleri, klasik ekonomi politik, kapitalizmin iç bağıntılarını kavramaya çalışırken, “vülger ekonomi politik”, kapitalist “gerçekçiliğin” sahte olgularını yeniden üretmeyi denemekten öteye geçemez.
Günümüzde de, sermayenin değişik biçimlerinin, aslında artı değerin değişik biçimleri olduğunu görmediğimizde, sömürünün boyutlarını ve yaygınlığını fark etmek güçleşmektedir. Örneğin, çoğu insan, menkul değerler borsasında kâğıt alıp satarak kazandığı paranın, emekçilerden doğduğunu düşünmez bile. Eğer kazanıyorsa, kâr ettiği zaman, bunun nereden geldiğini düşündüğünde, kökende artı değer sömürüsünün bulunduğunu görebilmesi için, epeyce derine inmesi gerekecektir.
Marx, artı değer teorilerini incelerken, sermayenin rant biçimleri üzerinde özellikle durur.
Rant gibi, kâr ve faiz de, işçi emeğinin ürününden çıkan sonuçlardır.
Kapitalist ekonominin bu derinlemesine çözümünün, günümüz sömürü mekanizmalarını anlamak bakımından pek çok anahtar taşıdığını görebiliriz. Örneğin, enflasyon yoluyla sermaye birikimi sırasında, emek sömürüsünün aldığı boyutu, faizlerin artmasının nasıl olup da sonuçta işçileri vurduğunu anlamak için, yaklaşık yüz elli yıl önce yazılmış bu eseri okumak yeterli olacaktır.
Bunun nedeni, kapitalizmin özünün değişmemiş olmasıdır. Eleştirilen ve incelenen sistem, hala ayaktadır ve emekle sermaye arasındaki ilişki, Marx’ın bunu eleştirdiği günden bu güne, esas hatları bakımından değişmemiştir.
Artı Değer Teorileri’nin incelediği bir başka ana konu, kapitalizmin krizleridir.
Kriz hakkında da, burjuva iktisatçılar, değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.
Marx, krizlerinin kapitalizmin kendi iç çelişkilerinin bir ürünü olduğunu göstermiş, aynı zamanda bunun geçici bir olgu olmayıp, kapitalizmin doğasında bulunan zorunlu sonuçlar olduğunu kanıtlamıştır.
Artı Değer Teorileri, ilk kez 1905–1910 yılları arasında, uzun süredir kendi çekmecesinde saklamakta olan Karl Kautsky tarafından yayınlandı. Kautsky, Marx’ın el yazmalarının belli bir düzenden yoksun olduğunu sanıyordu ve bundan dolayı da keyfi bir tutumla, Marx’ın planladığından farklı bir biçimde yayınladı. Daha sonra Sovyetler Birliği Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından Marx’ın notlarına uyularak yapılan baskıyla karşılaştırıldığında, Kautsky’nin bu bozuk basımı, özensizlikten ve bilgisizlikten değil, kendi teorisine dayanak oluşturmak için yaptığı görüldü.
Kitaba eklenen son derece önemli bir inceleme niteliğindeki “Sunu” da, bu konu ayrıntılarıyla ele alınıyor.
Artı Değer Teorileri, Kapital’in diğer ciltleri gibi, bilimsel sosyalizm teorisinin, ekonomi, tarih, felsefe gibi alanlarının birleşik bir ansiklopedisi olma özelliğini taşıyor. Marksizm’i, en derin ve devrimci haliyle öğrenmek ve teoriyi mücadele içinde geliştirmek isteyenler için Artı Değer Teorileri, büyük bir kaynak.

Kasım 1999

Kapitalizmin son çığlığı: Küreselleşme

Son on yıl içinde, bütün dünyada ekonomik, siyasal, kültürel değişiklikleri anlatmak için en sık kullanılan sözcük “küreselleşme” ya da “Yeni Dünya Düzeni” oldu. Son on yıldır, bütün basın yayın organlarında, siyaset ve ekonomi medyasında, bu iki kavramdan daha çok kullanılanı olmadı. “Küreselleşme” ya da “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan olgular bütünü karşısında, kimisi “doğal ve zorunlu bir sürecin” işlemekte olduğunu savundu. Kapitalizmin ister istemez bu yola girmesi gerektiği, bunun karşısında da yapılacak fazlaca bir şeyin bulunmadığı ileri sürüldü.
Oysa herkesin gözü önünde olup bitenler, bu iki kavramla ifade edilen “yeni” durumun, kapitalizmin devasa sorunlarını dünya çapında çözmeye yönelik bir dizi program ve planın uygulanmasıyla ilgili olduğunu gösterdi. Kapitalizmin doğasında bulunan “dünya sistemi” olma eğilimi ile onu yönetenlerin bu eğilimi tam bir sınıf savaşı mantığıyla yönlendiren iradi tercihleri ve planları arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. “Küreselleşme” doğrultusundaki uygulamalar, sınıf dolaysız olarak, çatışan çıkarlar ekseninde biçimleniyor ve ortaya sınıf mücadelesinin içeriğini dolduran bir dizi yeni ilişki çıkıyor.
“Yeni Dünya Düzeni “ne karşı çıkanlar, yüz binlerce işçi ve emekçi, yalnızca kendi hayatlarındaki daha da kötüye gidişle ilgileniyorlar. Özelleştirme programlan, sosyal güvenlik “reformları”, onlar için kavramsal bir şey değil.
Bu yazıda, küreselleşme uygulamalarının sonuçlarına karşı mücadelede çokça dile getirilmiş gerçekleri, ” küreselleşme”nin “planlanmış bir saldırı” olarak yeniden değerlendirilmesi çerçevesinde bir kez daha tekrarlayacağız.

KÜRESELLEŞME!
Antik filozof Parmenides, varlık kavramını, “Bir” kavramıyla özdeşleştirmiş ve varlığın “bölünmez, değişmez, sürekli” olduğu fikrini bu kavramla anlatmıştı. Yine ona göre, varlık, bu özelliklerinin zorunlu sonucu olarak “küre” biçimindeydi. Kuşkusuz, düşünceyle kavranabilir bir evren tasarımını ararken ulaşılan bu sonuç, varlığın oluş halinde, çokluk ve hareket içinde düşünülmesinin olanaksız olduğu anlayışına dayanıyordu ve idealizmin en temel önermelerinden birine işaret ediyordu. Küre, çelişmesiz, hareketsiz, bölünmez, tamamlanmış ve değişmeyen varlığın imgesiydi.
Günümüzde “küreselleşme” -globalizm- kavramı, Parmenides’ten bu yana küreye yüklenen anlamı taşımaktadır.
Emperyalist propaganda, SSCB’nin dağılmasından sonra dünyanın toplumsal ve siyasal bakımdan çelişmesiz, durgun ve hareketsiz hale geldiğini, toplumsal harekete bağlı olarak değişim olanaklarını yitirdiğini ilan etti. Başlıca ideolojik kutuplar ortadan kalkmıştı, kapitalizm karşıtı tezlerin de kapitalizmden başka herhangi bir toplumsal sistemin de geçerli olmadığı anlaşılmıştı!
Kapitalizmin, insanlığın ulaşabileceği son toplumsal üretim biçimi olduğunun ilanı, aynı zamanda artık “tarihin bittiği”, “bir başka geleceğin olmadığı” anlamına da geliyordu.
Sonradan bizzat bu “derin” tezleri ortaya atanların, kapitalizmin uluslararası planda ortaya çıkan çelişmelerinin savaşa dönüşen sonuçları karşısında “tarihin bittiğini söylemekte acele ettikleri” ni kabul ettikleri görüldü.
Gerçekte, kapitalizmin dünya çapındaki bu yeni saldırısı, bir “küreselleşme”nin “doğal” sonucu veya ulaşılmış bir aşama değil, büyük emperyalist güçlerin, başta ABD olmak üzere yeni hedef ve planlarının gereğiydi.
Bunu, ABD’nin her stratejik kararında hâlâ payı olan önemli politikacılarından Henri Kissinger, şöyle ifade ediyordu:” Yeni Dünya Düzeni’nden sanki kurulmuş, bitmiş bir şeymiş gibi söz etmekten vazgeçmeliyiz. YDD, eski düzenin üzerinde, düşünülerek kurulacaktır.”
Kuşkusuz, YDD ya da onun teknik sonucu olacak olan küreselleşme, yalnızca “düşünülerek” kurulacak bir şey de değildi ve bunu ABD de, ABD’nin çekingen hasımları Avrupalı emperyalistler de biliyordu.
YDD, genel hatlarıyla, bütün emperyalistlerin üzerinde anlaştıkları “dünya çapında piyasa ekonomisi” egemenliği anlamına geliyordu ama başlıca emperyalist mihraklar arasında (ABD, Avrupa, Japonya) piyasaya kimin hâkim olacağı, ayrı ve uzlaşılması çok güç yeni bir çatışmanın konusu olarak duruyordu.
Öyleyse küreselleşme denilen şey, aslında kimin, hangi emperyalist gücün “küreselleşeceği” konusunda bir mücadeleyi de içinde barındırıyordu. Ve iddia, daha ortaya atıldığı o tarihsel anda, yani SSCB’nin ve “Doğu Bloğu”nun dağılmasından hemen sonra, Doğu Avrupa’da kimin sözünün geçeceği tartışmasını da başlattı.
Askeri, siyasi ve ekonomik alanların tümünü kapsayan bu kapışma, gizli-açık biçimler alarak bugün de sürüyor.

KAPİTALİZMİN KÜRESELLEŞME EĞİLİMİ
Kapitalizm, “Sanayi Devrimi”yle birlikte, “büyük ölçekli toplumsal üretim” biçimi kazandıktan sonra, ulusal pazarlarla ve hammadde kaynaklarıyla yetinemez hale geldi. Feodal çağın savaşları, bu tarihten itibaren genişleme ve daha çok pazar ele geçirme peşinde koşan kapitalist devletlerarasındaki savaşlar biçimini aldı. Fransız Devrimi’nin ideallerini “bütün dünyaya egemen kılma” gibi bir propagandayla Avrupa’yı ve büyük ölçüde Asya’yı, o tarihte uluslararası ilişkileri ilgilendirdiği ölçüde Afrika’yı, tek sözcükle zamanın bütün dünyasını askeri hedefler haline getiren Napolyon, feodal monarşilerle çevrilmiş Fransa’yı “küresel” bir imparatorluk halinde egemen kılmak istiyordu. Burada, kuşkusuz günümüzle’ kıyaslandığında oldukça masum, hatta bir ölçüde devrimci bir kapitalist genişleme çabasından söz edilebilir.
Paris Komünü ile içinde barındırdığı derin ve uzlaşmaz çelişkileri ilk kez, proletaryanın iktidarına kadar uzanan bir biçimde çok açık olarak ortaya koyan Avrupa kapitalizmi, aynı zamanda, iç çelişmelerinin dayatmasının gereği olarak da “ulusal sınırlar dışında” kaynaklar aramaya yöneldi. Sömürgecilik, bir yandan denizaşırı ülkelerde yeni toprakların ilhakını zorlarken, bir yandan da, henüz daha geri üretim ilişkileri içinde olan ülkelerin halklarını ve ekonomilerini kapitalizmin uzantılarıyla tanıştırdı.
Makineleşme, ücretli emek sömürüsü, ilk yüz yüze gelinen olgulardı, ama kapitalizm aynı zamanda kendisine benzer yapılar ve ilişkiler kurarak, geri üretim biçimlerini zorlamaya, sömürgelerde kapitalist uzantılar doğurmaya da başladı. Böylece, dünyanın her köşesini “aynı ekonomik ilişkiler zincirinin halkaları halinde” birleştirmeye yöneldi.
Ancak “serbest rekabet” döneminin ardından, kapitalizm yeni bir aşamaya, tekelci-emperyalist aşamaya geçince, sömürgeler de, “ihraç edilmiş sermayenin yeniden üretimi” alanları olarak, dolaysız kapitalist ilişkilerle tanışmaya başladı.
Böylece kapitalizmin şu ya da bu biçimde girmediği yeryüzü parçası kalmazken, tekeller arası rekabet de, aynı biçimde yayıldı.
Kapitalizm, üretimin toplumsallaşması ile karakterize olmuştu. Bu, sermayenin bir toplumsal ilişki biçimi halini alması demekti. Dolayısıyla, sermaye ihracı yoluyla kapitalizmin bir ülkeye girmesi, kendisiyle birlikte, yeni toplumsal ilişkilerin de girmesi anlamına geliyordu. Ücretli emek ve sermaye arasındaki çelişki, dünya çapında etkili olurken, aynı zamanda, dünya çapında bir devrimin de olanaklarını yaratıyordu.
Bu yüzden, emperyalizm çağı, aynı zamanda proleter devrimleri çağı olarak göründü.
Dünya çapında egemenlik eğilimi, karşıtlarıyla birlikte ilerliyor, burjuvazinin olduğu kadar proletaryanın da olanaklarını geliştiriyordu.
Günümüzde, emperyalist tekeller, hem ulusal, hem de uluslararası alanda, tüm hammadde kaynaklarını, ucuz emek pazarlarını ele geçirmek için, ekonomik güçlerini birleştirmekte, bu giderek siyasi birliklerin doğmasına yol açmaktadır. Emperyalizm çağının başındaki “kartel” tipi örgütlenme, günümüzde “çokuluslu şirketler” biçimini kazanmış, bu da emperyalist planların tek merkezli ve ortak hedefli unsurlar içermesinin yolunu açmıştır.
Günümüzün başlıca gündem konusunu oluşturan “çok taraflı yatırım anlaşmaları”, “tahkim” gibi uluslararası ilişkiler, emperyalizmin “küreselleşme” planlarının bir parçası olarak ortaya çıktı. Bu yeni “hukuk”, tüm tekellerin ortak çıkarlarını ifade ediyor ve sermayenin sınır tanımaz bir biçimde yayılabilmesini yollarını döşüyor.

EMPERYALİST DEMOKRASİNİN POLİTİKASI VE İDEOLOJİSİ
“Küreselleşme” planı, her yönüyle merkezi, despotik ve bürokratik bir karar sürecinin ürünüdür. Bir yandan, kuşkusuz, kapitalizmin doğasına uygun olarak “kendiliğinden” gelişme özellikleri gösterirken, diğer yandan bu süreci planlı ve bilinçli bir müdahaleyle ilerletmeye çalışan bir teknisyenler ve stratejistler ordusuna sahiptir.
Örneğin, kimi Asya ülkelerinin (bu arada Türkiye’nin) tekstil ihracatına kota konulmasına, hormonlu hamburger kıymasının dünyanın en lezzetli yiyeceği olarak reklâm edilmesine ve bunlara karşı çıkanların nasıl susturulacağına karar verilmesine uzanan, resmi, “sivil” binlerce kuruluş ve yüz binlerce insan…
Kararlar, ister ne yiyeceğimize, isterse ne üreteceğimize dair olsun, tekellerin lehine ve üretici-tüketici milyarlarca insanın aleyhine olmaktadır.
Tekelci karar mekanizmaları, hiç kuşkusuz kendi içinde de demokratik değildir ama esas olarak bu işleyiş, halkların talepleri karşısında tamamen baskıcı bir biçim almaktadır.
Baskının, uluslararası hukuka bağlanmış biçimleri içinde, her ülkeye tekellerin çıkarları doğrultusunda baskı yapma olanağı tanınmaktadır. Örneğin bir uluslararası şirketin üretimi çevre sorunları yaratıyorsa, buna karşı önlemler almak, hele üretimi durdurmak mümkün olmamaktadır. Uluslararası planda, eğilime karşı çıkan ülkeler, askeri zorla, ambargoyla yola getirilmeye çalışılıyor. Irak, İran, Libya gibi ülkelerin, kendi olanaklarıyla emperyalist ilişkiler zincirinin dışında durma çabalarının yol açtığı sonuçlar biliniyor.
Böylece, gerek küreselleşme senaryolarına boyun eğmiş ülkelerin halkları, gerekse bu dayatmaya direnmeye çalışan ülkeler, kendilerinin hiçbir biçimde dâhil edilmedikleri karar süreçlerinin sonuçlarına katlanmak, bedelini ödemek zorunda kalmaktadır.
Bunun dışında, bizzat küreselleşme girişiminin yarattığı toplumsal sorunlar, işsiz, sendikasız, örgütsüz, sosyal güvenlikten yoksun yığınlara karşı, yoğun sömürü koşullarında uygulanması kaçınılmaz hale gelecek olan baskı ve şiddet, emperyalist “küresel demokrasinin diğer bir yüzünü oluşturuyor.
Avrupalı, ABD’li ya da Japon mihraklı, hangisi olursa olsun, emperyalizmin demokrasi konusundaki uygulamalarının karakterini belirleyen nesnel koşullar bunlardır.
Bu nesnel koşullar, “küreselleşme” ideolojisinin de içeriğini belirlemektedir.
“Küreselleşme” bir yandan bütün ülkelerin ekonomilerini birbirine benzer mekanizmalarla donatırken, aynı anda bu mekanizmaların işleyiş süreçlerinde oluşan bir ideolojiyi de dayatmaktadır. Kimliksizleşme, kozmopolitleşme, bir teknisyenler ve pratisyenler kastının oluşmasına paralel olarak yaygınlaşırken, geniş kitleler için dinsel sığınma yollan açılmaktadır. Bu metafizik teslimiyet biçimleri, her sosyal tabaka için değişik biçimler alabilmektedir. Satanizmden, astrolojiye, post-modernizmden, tarikatçılığa, değişik ve her kültür düzeyine seslenebilme olanakları taşıyan gerici, yabancılaşmayı derinleştiren “kültür”ler, emperyalist iletişim kanallarından akmaktadır.
Gerek emperyalistler arası mücadele, gerekse emperyalistlerin karşı koyan herkes için uyguladığı zor ve baskı, bunu uygulayacak olan teşkilatların kurulmasını, araçların geliştirilmesini de gerektirmektedir. Böylece, resmi şiddeti uygulayacak baskı aygıtları yetkinleştirilirken, dolaylı araçlar da kullanılmaktadır. İstihbarat servisleri, gizli birlikler, mafya, ekonomik ve siyasal yaptırımları gerçekleştirmek için daha da etkili hale getirilip besleniyor.
Genel olarak işleri kolaylaştırmak için, kapitalizm, geri ekonomik modelleri canlandırma yolunu da deniyor.
Kapitalizm, manifaktürel üretimin yerine fabrika sistemini getirmekle, feodaliteden ayrılır. Manifaktür, dağınık işyerlerinde sonradan birleştirilmek üzere üretim yapan birimlerden oluşuyordu. Kapitalizm, üretimin farklı alanlarını tek bir çatı altında birleştirmişti. Bu aynı zamanda modem proletaryanın da doğuşu anlamına geliyordu.
Günümüzde, özelleştirmeye, kaçak işçi çalıştırmaya paralel olarak, özellikle orta boy sanayi şirketleri, “eve iş verme” yolunu geliştirmiştir. Diğer pek çok uygulamanın yanında, bu da, kapitalizmin başlangıç dönemlerinden daha geriye doğru bir emek sömürüsü biçimi yaratmaktadır. Böylece, toplusözleşme ve sendika kurumlarının geçersiz olduğu, işçilik maliyetlerinin alabildiğine düşürüldüğü bir yol denenmektedir.
Sendikaların devreden tamamen çıkarılması, temsili ve bol maaşlı bürokratlar tarafından yönetilen işlevsiz kurumlar haline getirilmesi, “YDD”nin başlıca hedeflerindendir. Sendikalar, “serbest ticaretin”, “ekonomik reformların” engeli olarak görülüyor. “Reform” kavramının neyi ifade ettiğini, dünya işçi sınıfı ve emekçiler, her ülkede uygulanan “sosyal güvenlik reformları”ndan biliyorlar. Bilindiği gibi, YDD ideologları, yaklaşık on yıldır, “işçi sınıfı”nın bittiğini ilan etmişlerdi. Bu da, aslında olup bitmiş bir gerçeği değil, bir hedefi dile getiriyordu.
Ne var ki, gerçekte kapitalizmin hiçbir biçimi, canlı emek sömürüsü olmadan yaşayamayacağından, bu “hedef” nesnel bir amaçtan çok, işçi sınıfının temel niteliklerine ilişkin bir beklentiyi dile getiriyor.
İşçi sınıfının ortadan kalktığı iddiası, işçi sınıfın tarihsel rolünün ve devrimci ideolojisinin geçersiz iddialar haline gelmesini anlatıyor. Bunun kendiliğinden olmayacağını bilen emperyalizm, gerek tarihsel etkinliğin maddi koşullarını ortadan kaldırmaya çalışarak, gerekse yoğun ideolojik saldırıyla bu hedefi gerçekleştirmeye çalışıyor.
İşçi sınıfının bütün tarihsel önemi, onun içinde bulunduğu üretim koşullarının örgütlenmeye elverişli olmasından kaynaklanmaktadır. Örgütlenme, sendikadan başlayarak, siyasal örgütlenmeye kadar her düzeyde bu koşullardan beslenir. “Yeni Dünya Düzeni” uygulamalarının en temel hedeflerinden birisi, bu koşulları ve genel olarak örgütlenme fikrini ortadan kaldırmaya yöneliktir.
Son on yıl içinde, ILO’nun araştırma konusu yaptığı 48 ülkede, sendikalı işçi sayısı, toplam işçi sayısının ancak % 20’sine ulaşabilmektedir.
Sendikasızlaşmanın bu oranda artmasının nedenlerinin başında, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi gelmektedir. İstihdamın düşmesi, emeğin daha da ucuzlamasını ve işçiler arasında rekabetin keskinleşmesini beraberinde getirmektedir.
ILO’nun 1997–1998 raporuna göre, birçok ülkede, bu eğilimi destekleyen ve yönlendiren yasa ve yönetim tarzı değişiklikleri de uygulanmaktadır. Özellikle yabancı sermaye açısından bir çekim merkezi olmak için, daima önce sendikaları etkisizleştirmek gerekiyor. Bunun için sendikaları baskı altına alan siyasi yasalar ya da ekonomik kaynaklarını kısıtlayan tedbirler alıyorlar. Dünya Bankası’nın 1996’da hazırladığı bir raporda, sendikaların, ücret pazarlığı içinde rol oynamalarının “emek piyasasında tekelci sapmalara” yol açacağı belirtilerek, hükümetlerden önlem alması isteniyor. Sendikalar, eğer, ücret ve istihdam pazarlığı yapmayacaklarsa, ne yapacaklar? İşçi sınıfının ekonomik mücadele örgütleri olarak tanımlanan sendikaları, esas işlevlerinden ayırmaya yönelik yasal düzenlemelerin, sendikaları işçi sınıfının büyük kitlesi içinde tamamen gereksiz örgütler haline getireceği açıktır.
Nitekim IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların önerileri doğrultusunda yaptırımlar uygulamaya başlayan ülkelerde, genel bir sendikasızlaşma eğilimi gözlenmektedir.
Özellikle Doğu Bloğu’nun dağılmasından sonra, Avrupa’nın bu kesiminde, % 70’lere varan oranda sendikasızlaşma görüldü.
Bu emperyalist merkezlerde de böyle. ABD’de sendikalı işçi sayısı, son on yılda % 21 azalmış durumda. Japonya’da sendikalı işçilerin toplam işgücüne oranı % 16.
ILO’nun raporu, bunların yanı sıra, daha ilginç bir saptamada bulunuyor. Emperyalist metropollerde, özellikle de ABD ve Avrupa’da, sendikalar, proletaryanın görece daha zor koşullarda ucuz işgücü olarak istihdam edilen bir kesimini örgütleyerek etkilerini korumaya çalışıyorlar. Kadınlara, azınlıklara, göçmen işçilere, işsizlere ve sayısı giderek artan çalışan yoksullara yöneliyorlar. “Demokrasi ve toplumsal adalet”, herkesten çok onları ilgilendiriyor. Yalnızca iş koşullarını düzeltmek, ücret artışı sağlamak için değil, özellikle bu iki siyasi hedefi sağlamak için, işçi sınıfının bu kesimi, sendikalara yöneliyor. Ne var ki, bu kesim, belirleyici sanayi dallarında değil, daha çok yan sektörlerde çalışıyor ve bu da, emperyalist sendikasızlaştırma planının bir yanıyla gerçekleşmesine hizmet ediyor. Çünkü proletaryanın ana gövdesi, belirleyici sanayi dallarında çalışan ve nispeten uyanmış olan kesim, örgütsüzlüğe itilmiş bir kitle oluştururken, gerek toplumsal gücü gerekse ekonomik yaptırım etkisi zayıf olan kesimlerin örgütlenmesine ses çıkarılmıyor, sendikalar da bu kesimle yetinmeye teşvik ediliyor.
Ancak, hayat şartları her gün biraz daha kötüleşen, yalnızca sınıfın bu kesimleri değil. Bütün bir emek kitlesinin geliri, hayat düzeyi, emperyalizmin dikkatli denetimi altındadır ve bunun kendi lehlerine daha da değiştirilmesi talepleri hiç eksilmemektedir.
Dünya Bankası’nın 1996 Kalkınma Raporu’nun taslak metninde, “Azgelişmiş ülkelerde işgücü piyasalarının düzenlenmesi önümüzdeki yıllarda hangi doğrultuda olmalıdır?” sorusu soruluyor ve şu cevap veriliyor:
“1. Eğer sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önünde giderse, onu aşarsa bu ulusal ekonomiler için çok ciddi ve olumsuz sonuçlar verir. Bu ayrıcalıklı bir emek grubunun yararına olabilir.
2. Emek piyasası üzerinde sosyal planlamalar yapılmamalıdır. Bu düzenlemeler sosyal politika amaçlarını gerçekleştirmekte yanlış politikalardır. İşgücü piyasalarını, çalışan sınıfların hayatını düzenleyecek bir araç olarak görmemek lazım.
3. Ekonominin örgütlü kesimlerinde emek için koruma mekanizmaları, uygun değildir. Hükümetlerin emek yararına korumalar yapması, sermayenin kayıt-dışı alanlara kaymasına neden olmaktadır.” (Aktaran: Göksel N. Demirer vd. Neo Liberal Saldırı, Kriz ve İnsanlık, Ütopya Yayınları, Temmuz 1999, s. 184–185.)
Burada işçi sınıfını ilgilendiren çok önemli öneriler bulunmaktadır. Ve örneğin Türkiye işçi sınıfı, bu önerilerin ne ölçüde uygulandığını kendi hayatından bilmektedir.
Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşların, basit birer finans merkezi olmayıp, emperyalizmin stratejik karar merkezlerinden biri olduğu da bu deneyin sonuçlarından görülebilmektedir.
“Küreselleşme” saldırısı, çok yönlü ve kapsamlı bir sınıf mücadelesinin konusudur. Emperyalist tekeller, çok bilinçli, planlı ve dünya çapında bir kampanyayla, işçi sınıfı ve emekçi halkları, yıllardır bin bir mücadele ile elde edilmiş haklarından, yaşam koşullarından vazgeçmeye zorlamaktadır.
Her yoksul ülkede, birkaç ana hedef seçerek, amaçlarının gerçekleşmesini sağlamak istemektedirler.
Bu hedeflerin başında, kamu işletmeleri, sosyal sigorta kurumları ve sendikalar gelmektedir.
Emperyalizmin “küreselleşme” planının ana ilkesi, emeğin yıllarca sürdürülen mücadeleler sonucunda elde ettiği bütün hak ve çıkarları son damlasına dek kurutmaya dayanmaktadır. Bu, mümkün olan en çok kâr, mümkün olan en çok birikim ve egemenlik için her türlü engelin temizlenmesi demektir.
Devasa karar ve yaptırım mekanizmaları, kararlan uygulamak için seçilen araçların hiçbir kural, hiçbir yasa ve sınır tanımaz özellikleri, hasım sınıfa karşı özellikle örgütsüzleştirme ve sınıf özelliklerini silme çabası “küreselleşme”nin tarihte görülen en çetin sınıf savaşlarından biri olarak tanımlanmasını olanaklı kılıyor.
Burjuvazi, XX. yüzyılın çetin mücadelelerle, savaşlarla ve devrimlerle dolu birikiminden elde ettiği bütün sınıf deneyimleriyle, örgütlü, planlı ve hazırlıklı bir biçimde saldırıyor.
Tarih sahnesine çıktığı andan itibaren, “kaybedecek bir şeyi olmayan”, zaten kaybetmiş olan işçi sınıfının, bu kavgada da “kaybetmesi” söz konusu değil. Ama burjuvazi, bu son girişiminde geriye püskürtülebilirse, bu onun girdiği gireceği son kavga olacaktır.

Mart 2000

Kapitalizmin değişen derisi: Post-modernizm

MODERNİZM VE POST-MODERNİZM
Eğer yakın geçmişimizde siyasal gündeme “post-modern darbe” terimi aracılığıyla yeniden girmeseydi, post-modernizm neredeyse üzerinde tartışmaktan artık usanılmış bir kavram halinde bırakıldığı yerde duracaktı. Bazı romanları, resimleri, şiirleri konuşurken belki kullanılacak, popüler kültür eleştirilerinde yine sıkça anılacak, teorisi hakkında ise yine pek az şey bilinmeye devam edecekti. Ama politikanın karmaşık bağıntıları, kültürel hareketle ilintisinin boyutları, alışılmış politik terminolojinin yerine şuradan buradan derlenmiş mecazlardan, transfer edilmiş kavramlardan oluşan karmaşık bir dilin kullanılması, hiç beklenmedik, kendisine özgü sonuçlar doğuruyor. Bitti denilen pek çok şey yeniden bağlıyor, öldü denilenler yaşayanların kılıklarında yeniden boy gösteriyor.
Post-modernizm de öyle oldu. Gerçekte Türkiye’de, yalnızca ithal mal olmanın uyandırdığı ilgiyle ayakta durduğu bir dönemin ardından, yaşanılan her şeyin aslında ve zaten post-modern olduğu sıradanlaştırmasının boğuntusunda, ne olduğu pek de bilinmeden yandaş ya da taraftar olunan bir moda kavram haline geldi. “Yüksek entelektüeller”, kendi aralarında kalması gereken bir sırrı paylaşır gibi konuştular, onları okuyanlar da kulak misafiri oldukları bu ilginç konuyu, kendi usullerince tutanın elinde kalan parçasıyla yeniden ürettiler. Belki de, tam kavramsal içeriğinin önerdiği şey, kendi basma geldi. En sonunda bir general, 28 Şubat müdahalesini, “post-modern darbe” olarak adlandırdı. Tanımlanamaz, akılla açıklanamaz, aklın dışında kalması daha hayırlı olacak bir durum!
Bu yüzden, dönüp geriye bakmakta yarar var.

POST-MODERNİZMİN DOĞUŞU
Belli bir dönemi adlandırmakta kullanılan terimin ilk kez ne zaman ortaya çıktığı o kadar önemli değildir. Çünkü çoğu zaman, yeniden hayat bulduğu ortam ve zaman, o ilk anlamı aşan yüklemler getirir ve başlangıçta yalnızca teknik bir işlevi olan terim, bu yeni kullanılışında, politik, toplumsal, ideolojik anlamlar taşımaya başlar. Post-modernizm için bu durum özellikle geçerlidir. “Modernizm sonrası-ötesi” anlamına gelen “post-modern” terimi, bazı araştırmacılara göre ilk kez, tarihçi Arnold Toynbee tarafından “A Study of History” adlı eserinde kullanıldı. Toynbee, başka tarihçiler tarafından “modern” dönem olarak adlandırılan dönemin aşağı yukarı on dokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreğinde -1850 ile 1875 arasında- sona erdiğini düşünüyor, o andan itibaren “modernizm sonrası” bir döneme girildiğini ileri sürüyordu. Ancak post-modernizm terimi bugünkü anlamını, Jean-François Lyotard’ın 1979’da yazdığı “Post-modern Durum” adlı kitabıyla kazandı. Toynbee, yaşadığı dönemde, bazı siyasal ve toplumsal değerlerin değişmeye başladığını, eski kavramların yeni ilişkileri açıklamakta yetersiz kaldığını hissediyordu. Ancak yaşananların kapitalizmin yeni bir evresini temsil eden köklerini görmesi, tekelci-emperyalist bir döneme geçildiğini bilimsel olarak saptaması mümkün olmadı; ama kapitalizmin başlangıç özelliklerini karakterize eden “modernizm”in artık geçmişe ait bir özellik olduğunu görebiliyordu.
Ne var ki, modernizm de, kapitalizmin geçirdiği evrelere, değişik dönemlerde kazandığı değişik özelliklere göre biçim değiştiriyor, yeni öğeler kazanıyor ya da yitiriyordu. Bu yüzden, modernizmin bittiğinin ilan edilmesinden çok sonra, başka vesilelerle yeniden doğup, başka biçimde öldüğü de ilan edildi.
Fakat modernizmin öldüğü ve “post-modern çağın başladığı” önermesi, asıl anlamlı açıklamasını, 1970’li yıllarda, mimarideki yeni eğilimlerin tartışılması sırasında kazandı.
ABD Missouri St. Lois’te 15 Temmuz 1972’de Pruitt-İgoe mahallesindeki birkaç binanın dinamitle yıktırılması mimar Charles Jenks tarafından “modern mimarinin ölümü” olarak selamlanmıştı. Söz konusu mahalle, 1952–55 yılları arasında Japon asıllı ABD’li ünlü mimar Minoru Yamasaki tarafından tasarlanıp gerçekleştirilmiş, AIA (American Institute Of Architects) tarafından ödüllendirilmişti. Binalar toplu konutlar olarak tasarlanmış, çoğunlukla yoksul Zenci Amerikalıların barınmasına ayrılmıştı.
Bu tür binaların teorik temeli, “modern mimari”nin en büyük teorisyeni ve ustası sayılan Corbusier tarafından geliştirilmişti. Corbusier, kent planlaması, sosyal konutlar, toplu yaşama alanları hakkındaki görüşleriyle, özellikle II. Emperyalist Savaş sonrası dünyasında etkili olmuş bir isimdi. “Konut, bir barınma makinesidir”, “eğri sokak keçi yoludur, düz caddeler ise, insanlar içindir”, diyordu ve savaş sonrasında tümüyle yıkılmış bir kasabanın (Fransa’da, Saint Die) otuz bin kişilik halkını, beş gökdelene yerleştirmeyi öneren bir plan yapmıştı. Bu plan onaylanmadı; ama ana fikrin bütün dünyaya yayılması için uygun koşullar vardı. Dikdörtgen prizmalar, küpler biçiminde tasarlanan, tamamen işlevsel, süssüz, neşesiz konutların önerilmesi, özellikle savaştan evsiz, kentsiz çıkmış Avrupa için her şeyden önce ekonomikti. Mümkün olduğu kadar dar alanda, alabildiğine yüksek binalar içine daha çok insanın yerleştirilmesi için küçük odalar, dar koridorlar ve küçük bir mutfak-banyodan ibaret “sosyal konut’lar birbiri ardına yapıldı. Bizde de “lojman” ya da “sosyal konut” denilince hâlâ akla ilk gelen modellerin yaratıcıları modern mimarinin kurucuları oldular. Böylece kentlerin önemli bir bölümü, katı işlevsellikten ötesine önem vermeyen, konutu “iş dışında kalan zamanda barınmak için kullanılacak yer”, bir “barınma makinesi” olarak tanımlayan anlayış, gerçekte savaş sonrası Keynesyen ekonomi politikalarıyla da uyumluydu. Çalışan yığınların olağanüstü kötüleşen durumlarına, “sosyal devlet” çerçevesinde çözüm arayan ama kapitalizmin olanaklarını mümkün olduğu kadar kısıtlı kullanarak bunu gerçekleştirmek isteyen devletler, modern mimarinin sosyal konut anlayışını kolayca benimsedi. Kentler, çirkin beton yığınlarıyla dolarken, bu “insan siloları” içindeki yaşam da, yeni sosyal sorunlar üreten merkezler haline geldi. Kilometrelerce merdiven, koridor, birbirlerine açılan dar kapılar, hücre gibi odalar içeren bu yapılarda, on binlerce işçi ailesi, kalabalık çocuk ordularıyla birlikte yaşamaya çalışıyorlardı. Hırsızlık, ırza tecavüz, cinayet, darp, asansörlerin parçalanması, cam çerçeve kırılması olaylarının sonu gelmiyor, kentin diğer bölgelerine oranla bu “sosyal konutlar”da daha fazla “suç” işleniyordu. “Sosyal devlet”, “sosyal adalet” gibi kavramlar, yoksullar arasında ancak böylece kendini gösterebilmişti.
Prof. Dr. Enis Kortan, “Modern ve Post-modern Mimarlığa Eleştirel Bir Bakış” başlıklı yazısında, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Konu ile ikili olarak sosyologların, psikologların ve benzeri uzmanların yerinde yapmış oldukları inceleme ve araştırmalar olayların arkasındaki gerçekleri ortaya koyuyordu. Daha işin başında insan yoğunluğu çok yüksek tutulmuş ve sonuçta insanların çok kalabalık, sıkışık ve burun buruna yaşadıkları rahatsız çevreler elde edilmiştir. Yüksek orandaki Vandalizm, saldırılar, hırsızlıklar ve cinayetlerin oluşmasında bu faktör çok etkili olmaktaydı. Hastalığın tanısı yapıldıktan sonra tedavisini bulmak kolaydı: Pruitt-İgoe mahallesinde yaşayan insanların sayısını azaltmak gerekiyordu. Bu bölgeden belli bir oranda insan başka semtlere nakledilerek yoğunluk düşürüldü ve boşaltılan bazı binalar da dinamitle yıkılarak yerine parklar, bahçeler yapıldı. İnsan kalabalığı azaltılıp normal optimal bir düzeye düşürülmüş, dinlenilen ve spor yapılan ortak yeşil alanlar çoğaltılmış ve sorun büyük ölçüde çözülmüştü.” (Yapı’dan Seçmeler dizisinin 9. Kitabı Mimari Akımlar 2’den alınmıştır.)
Kuşkusuz, bütün zevksizliklerine, özellikle gündelik hayat üzerindeki olumsuz etkisine karşın bu tip binaların başlangıçta teşvik edilmesinin asıl nedeni, kent topraklarının kapitalist tarzda verimli kullanılması idi. Bir yandan rantın gözetilmesi, diğer yandan da savaş sonrasında konutsuz kalmış milyonlarca insanın sorunlarına asgari bir çözüm bulunması girişimi, bu sonucu doğurmuştu. Beton mimarinin sağladığı teknik olanaklarla son derece basitleştirilmiş planlar üzerinde yapılan bu devasa “sosyal konutlar”, çok sınırlı arazi üzerine kurulabiliyor, değerli kent toprakları “sosyal konutlara gereğinden fazla ayrılmamış oluyordu.
Modern mimari, “ideal kent” kavramı ekseninde, mükemmellik, netlik, kesinlik ve çelişkisizlik arayışını ifade ediyordu.
Adaleti ve eşitliği sağlamak, toplumu düzene sokmak adına modernizm, ancak çirkin çağdaş kentler, beton bloklar çıkarttı ortaya. Modern mimarinin dayandığı ideoloji, insanlar için yaşanabilir kentler yerine, işlevlerine göre belirlenmiş bölgeler inşa etmeye yönelmişti. Kent, topyekûn zihinde kurulabilir, müdahale edilebilir bir nesne olarak düşünülüyordu. Kuşkusuz bu düşünceye, ayaklanmalara, politik kalkışmalara açık bir toplumsal sistem içinde yaşıyor olmanın getirdiği endişeler yön veriyordu. XIX. yüzyılın son çeyreği içinde, özellikle de Paris Komünü’nden sonra, işçi kitlelerini kent merkezi dışında, denetlenebilir ve kolayca yönlendirilebilir bölgelerde toplama düşüncesi burjuva kent anlayışına egemen olmuştu. İşçi ve yoksul mahallelerinin yalıtılmış bölgeler halinde kent dışında inşa edilmesi kent alanlarının kapitalist tarzda kullanılması için daha geniş olanaklar yarattı.
Buna, kentin kendisinin bir sermaye birikim merkezi, sermayenin yeniden üretilmesinin ve yönetilmesinin koşullarının yaratılma merkezi halini alması da eklenince, “piyasa ile tam uyumlu kent” arayışı ortaya çıktı. Modern mimari kapitalizmin bu evresinin ve savaş sonrası toplumsal projelerinin bir unsuru olarak güç buldu.
70’li yıllarda, “sosyal konutlar” büyük metropollerden başlayarak tasfiye edilmeye başlandı. New York, Londra, Paris gibi merkezlerde, sanayi bölgelerinin büyük kentler dışına sürülmeye başlamasının da desteğiyle, eski sosyal konutlar büyük bir sevinçle yıkılmaya başlandı. Neoliberal politikaların egemenliğinde, sosyal konut projelerinden tümüyle vazgeçildi. “0 iğrenç beton yığınları” yıkılırken, içinde yaşayan yüz binlerce insan için yeni bir barınma olanağı geliştirilmesi artık düşünülmüyordu. Kendiliğinden oluşmuş “kenar mahalleler” bu sorunu kendi içinde eritiyordu. Hem kent estetiği, hem de insan hayatı bakımından ele alındığında oldukça sert eleştirileri hak eden bu anlayış “postmodern mimari”nin doğuşunu besledi.
Jameson’a göre, mimarlık, “geç kapitalizmle post-modern deneyim arasındaki en dolaysız ilişkiyi’ açığa çıkardığı için, post-modernizm tartışmalarında bu kadar ön plana çıkıyor.
Post-modernizm, modernliğin gözle görünür açmazlarına karşı bir savaşım ve hesaplaşma olarak adlandırılma başarısını, modernizmin bu özelliklerine dayanarak kazandı. Böylece post-modernizm “eleştirel, olumlu, katkı yapıcı ve sorgulayıcı” niteliklerin sahibi gibi göründü. Buna dayanarak post-modernizmin, moderniteden bir kopuşu temsil ettiği ileri sürebilirdi. O bir başka kültür, bir alternatif, yeni bir dönemdi!
Bir yanda modern mimarinin insana karşı özellikleri ve yarattığı sonuçlar ortadayken, diğer yandan kapitalist kent ve toplum anlayışının değişmesini gerektiren yeni politik-ekonomik koşullar doğmuşken, modern mimarinin kapitalist saflarda barınmasının koşulları da kalmamıştı. Bu yüzden, modernizme ilişkin mimarlık tartışmaları meslek içi tartışma boyutunu aşıyordu. Zaten, post-modernizm de, kendisini bir mekân estetiği, yeni bir görsellik estetiği olarak tanımlıyordu. Buradan hareket ederek Foucault, 19. yüzyılı bir zaman-tarih çağı, 20 yüzyılı ise bir mekân çağı olarak nitelendiriyordu.
Görünüş, aldatıcı olduğu kadar ikna edicidir. Kuşkusuz post-modernist gelişmenin asıl dayanağı da buradaydı. F. Jameson’un, post-modernizmi “geç Kapitalizmin mantığı” olarak adlandırması, bu bakımdan yerindedir. Çünkü yalnızca modernizmle Karşıtlık, modernizm eleştirisi olarak anlaşılması halinde, post-modernizmin gerçek temelleri, hedefi ve içeriği hakkında doğru tanımlar yapma olanağı yoktur.
Özellikle ilişkiyi ya da karşıtlığı, modernizm/post-modernizm ekseninde kuran değerlendirme modelleri, modernizmi tek bir bütün olarak ele alma ve onun kapitalizmin değişik evrelerinde edindiği farklı boyutları ve özellikleri, değişimleri göz ardı etme yanlışına yol açmaktadır. Böylece, örneğin Aydınlanma hareketi faşizme kaynak olarak gösterilebilmektedir.

MODERNİZM NEYDİ?
Kent ve mimari alanlarındaki ihtiyaçlar ve değişmeler, aslında, kapitalizmin deri değiştirmekte oluşunun birer göstergesiydi. Bir noktada değişme varsa, bağlı olarak başka birçok alanda da değişmenin en azından kıpırdamaya başladığını söyleyebiliriz. Modernizmin eleştirisi, yalnızca çarpık kentler, kötü binalar üzerinden yapılmakla kalmadı. Modernizmin kaynakları, yaşayan etkileri, sonuçları büyüteç altına alındı. Emperyalizm, kapitalizmin doğuş ve devrimci gelişme koşullarında yarattığı bu yönelimi, kendi ideolojisi olarak benimsemekte güçlük çekiyordu.
Peki, neydi modernizm?
Modernlik, bir yeni dünya tasarısının unsuru olarak XVIII. yüzyılda Aydınlanma filozofları tarafından formüle edildi. Nesnellik, bilimsel düşünce, evrensel ahlak ve sanatın özerkliğini geliştirme gibi temel hedefler ekseninde gelişti. Bu tasarım, aynı zamanda, sanatı, bilimi, felsefeyi de ancak belirli toplum katlarına seslenen biçimlerinden kurtarmayı amaçlıyordu. Aydınlanma felsefecileri, yine bu bilgi alanlarından gündelik yaşamın zenginleştirilmesinde yararlanmayı, bilginin toplumsal bir işlev üstlenmesini, insanın kurtuluşu davasının bir aracı haline gelmesini istiyorlardı. Örneğin Ansiklopedistlerin, bilgiyi zanaatkârlar için pratik bir kazanım haline getirmeyi amaçlayan çabaları bunun bir örneğiydi. Sanat ve bilimler, sadece doğal güçler üzerindeki denetimi artırmakla kalmamalı, dünyanın ve insan benliğinin anlaşılmasını, ahlaki ilerlemeyi, insanların mutluluğunu da sağlayabilmeliydi.
Aydınlanma, ortaçağ düşüncesine, toprak aristokrasinin siyasal-kültürel egemenliğine karşı, Katolik kilisesinin gerici baskısına karşı, burjuva devrimci gelişmenin bütün birikimini temsil ediyordu. Özgürlük, eşitlik, insan hakları, demokrasi gibi kavramların toplumsal ve siyasal harekette rol oynamaya başlamasında, Aydınlanmacı filozofların, edebiyatçıların çalışmalarının belirleyici katkısı olmuştur.
Dinsel bağnazlığa karşı geliştirilen Aydınlanmanın temelinde yer alan bir başka öğe “doğal din” akımı idi. Her türlü biçimsellikten, gelenekten bağımsız, insanın doğasında yerleşik bulunan bir dinin aranması… Kökleri antik çağda Stoa felsefesinde bulunan bu anlayışa göre, din, tanrının bir açılmasının (yani vahyin) değil, aklın ürünüydü.
Modernizmin temellerinden bir diğeri “hümanizm” akımıydı. Hümanizmle birlikte insan yaratılışın bağımlı üyesi olmaktan kurtuluyor ve “özgür birey” haline geliyordu. Yine aynı dönemde, Kopernik’le birlikte Aristo’nun yer merkezli evren anlayışı yerini güneş merkezli evren anlayışına terk ediyor, “evrensel birlik” görüşü doğuyordu. Descartes evreni fizik ve metafizik diye ikiye ayırıyor, metafizik evreni din ve kiliseye bırakırken, fizik evreni insana, onun kullanımına sunuyordu. Böylece Rönesans dönemi, evren, insan, din, bilim anlayışıyla bir bakıma modernizmin felsefi temellerinin ortaya konulduğu dönem oldu. Nitekim 17. yüzyıl bilimsel devrimine iki önemli görüş egemen oldu. Bu dönemde düşünce hayatı, doğal olayları kutsal kitaplara başvurmadan doğal nedenlerle açıklamaya yöneldi.
Aydınlanma, inançla aklın karşı karşıya geldiği ve aklın inanca karşı üstünlük sağladığı bir etki yarattı. Buna bağlı olarak tarih de “insan aklının ilerlemesinin” tarihi olarak yeniden tasarlanmaya başlandı. Bunun bir diğer siyasal etkisi, ortaçağın dinsel kurumlar haline getirdiği bütün siyasal ve sosyal kurumların din dışına çekilmesi oldu.
Feodal yönetim biçimine karşı, ulusal devletlerin doğuşu da, aynı dönemde başladı ve Aydınlanma içinde bu eğilim yalnızca siyasal bir tercih olarak değil, etik bir değer olarak da yüceltildi.
Öyleyse, moderniteyi karakterize eden başlıca bilimsel, siyasal, kültürel ve teknik özellikleri şöylece özetleyebiliriz: Aydınlanma geleneği, akılcılık, ilerlemeci tarih ve bilim anlayışı, ulus devlet, din dışı siyasal ve toplumsal hayat…
Bu ve benzeri unsurların gelişmesi toplumsal bir dizi değişmeye bağlı olarak açıklanabilir. Kapitalist ekonominin evrensel boyutlarda gelişmesi ve sanayi devrimi sonrası döneme özgü sınıflı toplumsal yapılanma, bu sürecin giderek pekişmesi ve yerleşmesi, merkezi bürokrasinin giderek daha fazla etkin gelişmiş devlet aygıtının ortaya çıkması ve yaygınlaşması, bilimsel-teknik gelişmelerin sonuçlarının ve etkilerinin dünya ölçeğinde artması, genişlemesi… Kuşkusuz, insanlık tarihinin en önemli sıçrama noktalarından birini temsil eden bu gelişmeler, aynı zamanda, yeni bir sınıfın egemenliğinin sonuçlarıydı ve mülk sahipliğine dayanan sınıflı toplumlara özgü egemenlik biçimlerinin bütün kirini, pasını da üstünde taşıyordu. Zamanında, büyük bir ilerleme olarak kabul edilebilecek olan rasyonalite (ussallık) aynı zamanda, tek din, tek dil, tek bayrak sloganlarının da kaynağı olabiliyor ve farklılıklara savaş açılmasının düşünsel dayanağı olabiliyordu. “Akla uygunluk”, gelişen ve dünya egemenliği hedefine yönelen Avrupa kapitalizmi için, bir aklama ve kabul ettirme kıstasıydı. Sömürgecilik, sanayisinin ağır çalışma koşulları, toprak ilhakı, “gerçek ve akıl” arasındaki ilişki bakımından daima onaylanabilir görünüyordu. Hegel’in ünlü, “gerçek olan her şey akla uygundur, akla uygun olan da gerçektir” önermesi, yalnızca akılla açıklanabilir bir dünyaya ait felsefi bir önerme olarak kalmıyor, aynı zamanda dünyada olup biten her şeyin gerçekliği ile akla uygunluğu arasındaki zorunluluğu ileri sürerek, örneğin Prusya monarşisinin onaylanması gibi, siyasal-ekonomik tarihsel koşulların kabulünü de zorunlu gösteriyordu.
Soyut bir felsefi-ideolojik yapı olarak ele alındığında, modernizm, XVIII. yüzyıl Aydınlanma filozoflarının nesnel bir bilim, evrensel bir ahlak, evrensel bir yasa, bağımsız-özgür düşünce ve sanat geliştirme amacı güden çalışmaları olarak tanımlanabilir. Onlar, tarih sahnesine yeni çıkan bir sınıfın sözcüleri olarak, sanatların ve bilimlerin yalnızca doğa güçlerinin denetim altına alınmasına değil; aynı zamanda bütün olarak dünyanın, ben’in, ahlaksal ilerlemenin ve hatta insan mutluluğunun anlaşılmasına da önayak olacağını ummuşlardır. Ancak idealler, bir kez toplumsal gerçeğin, sınıflar mücadelesinin dünyasının sert koşullarının içinden geçmeye başladığında, egemen sınıfın gerçekleri ile çatışmaya, başlangıçta önerilenlerin tersine sonuçlar vermek üzere başka amaçlara hizmet etmeye başlarlar. Tıpkı, kapitalizmin gelişme koşullarında tüm olup bitenlerin Aydınlanmanın umut ve idealleriyle çatışmaya başlamasında olduğu gibi.

POST-MODERNİZM NEDİR?
Post-modernizm, varlık koşullarını kapitalizmin değişen-tekelleşen içeriğinde ve bunun doğrudan doğruya modernliğin başarısızlığı olarak görülmesinde bulmuştur. Post-modernizmin öncelikle dünyadaki olagelen değişimlerin yarattığı yeni ihtiyaçlara bir cevap olarak ortaya çıktığı söylenmektedir. Bu değişimi, Amerika’nın askeri ve iktisadi hâkimiyetinin üst-yapısal ifadesi ya da en azından Avrupa merkezciliğin sonu olarak görenler de var, modernizmin 10. yüzyılın ikinci yarısı ve 1960’lardan sonra yaşadığı krizle tanımlayanlar da var. Buna göre, Avrupa’nın dünyanın geri kalan ülkeleri üzerindeki egemenliğinin sonu ve yerel ya da azınlık kültürlerine söz hakkı veren medyaların ve ortamın gelişmesi post-modernizmin ortaya çıkışındaki iki temel değişimdir.
Harvey’e göre kültürel planda post-modernizmin ortaya çıkışının nedeni, kapitalist süreçte iki ayrı dönemi temsil eden fordist üretimden post-fordist üretime geçiştir. Buna göre post-modern durum, kapitalizmle aynı temelde yükselen modernizmden bir kopuş değildir. Kapitalizmin bu yeni döneminin kültürel mantığı olan post-modernizm, en azından dayandığı ekonomik temel bakımından modernizmle bir süreklilik ilişkisi içindedir. Her ne kadar tüm modern dönem için fordist üretimden bahsetmek mümkün olmasa da, yürüyen bantlarla sembolize edilen fordist üretimin modernizmin bilimsellik ilkelerine göre yapılandığı bilinmektedir. Fordist üretim sisteminin amacı, bilindiği gibi, kitle üretimi ve kitle tüketimidir. Standart biçimlerin üretimine imkân tanıyan bu üretim biçimi, merkezileşmeyi ve büyük miktarda sabit sermaye yatırımını gerektirmektedir. ’30’lu yıllardan 70’lerde yaşanan ekonomik buhrana kadar (post-fordist üretime geçilmeye başlandığı döneme kadar) uygulanan Keynesyen politikalar ve refah devleti anlayışı fordist üretimin devamlılığını sağlamıştır. Fordist üretim dönemi örgütlü emeğin güçlü olduğu bir dönemdir. Zira bu dönem kitlesel üretimin devamı için tam güne yayılan ve vardiyalarla sürdürülen çalışma saatlerini gerektirmektedir. 70’li yıllarda yaşanan iktisadi kriz, ’60’lı yıllardan itibaren zaten düşmekte olan kâr hadlerini ve üretimi tükenme noktasına getirmiştir. Kapitalist sistemim bu krizden çıkış için bulduğu formül esnek üretim olarak da adlandırılan post-fordist üretimdir. Post-fordizm, kitlesel üretim yerine farklılaşmış üretimi getirmiştir. Farklılaştırılmış üretim bir yandan belli bir merkezde toplanma zorunluluğunu ortadan kaldırmış, diğer yandan da tüketici yelpazesini genişletmeye yaramıştır. Üretimin parçalara ayrılıp farklı coğrafyalarda gerçekleştirilebilmesi örgütlü emeğin gücünü kırmıştır. Zira üretimin parçalanarak farklı coğrafyalara taşınabilmesi ucuz yerel işgücünü kullanabilmeyi olanaklı kılmıştır, iktisadi arka plan olarak ortaya konan post-fordizmin kültürel alandaki ifadesi, post-modern durumdur. Post-modernizme yol açan gelişmelerin, “tek ve mutlak bilim anlayışının reddedilmesiyle” başladığını ileri sürenler de vardır,
Post-modernizm, bazı savunucuları tarafından modernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve hesaplaşma olarak gösteriliyor. Dikkat edilirse, burada, modernizmin kendi başına, nesnel maddi koşullardan bağımsız bir olgu olarak ele alındığı, bir başka deyişle, kapitalizmden kesinlikle söz etmemeye özen gösterildiği fark edilecektir. Post-modernizmin modernite karşısındaki konumu, Özetle yeni kapitalizmin (tekelciliğin), eski (rekabetçi, ya da savaş sonrası Keynesyen politikalarla tanımlanan) kapitalizm karşısındaki tutumudur.
“Modern toplumun bunalımı” denilen şey de, aslında Yeni Dünya Düzeni ite çatışma haline gelen bu eski değerlerin bunalımıdır. Modernizm/post-modernizm tartışmasının temeli de burada aranmalıdır. Bu çatışmanın “Avrupa değerleriyle Amerikan değerleri arasındaki çatışma” olarak yorumlanması, gerçeğin bir bölümüne işaret etmektedir.
Bu tartışma, kapitalizm içi bir tartışma olarak sürdüğünden, post-modernizm ister istemez kendisini modernizmle tanımlamakta, onun karşısındaki konumunu, yine modernizmi esas alarak yapmaktadır. Bu yüzden de, post-modernizmin tanımında “kendisi olarak” tanımında güçlük çekilmektedir. Bazıları “neo-modernizm” (yeni modernizm), bazıları “üst modernizm” olarak tanımlamakta, böylece ister istemez, her ikisi arasındaki “nesep birliği”ni kabul etmektedirler. Bazıları ise, genel ilkeleri ve özellikleri bakımından post-modernizmin, “modern sonrası” ve “modern karşıtlığı” olarak tanımlanabileceğini söylemektedir. Bazıları ise, özellikle toplumsal yaşam söz konusu olduğunda, mevcut durumda “öznenin sonu”ndan “öznenin yükselişine, “yeni bireycilik”e, “toplumun çözülüşümden “sivil toplum’un yeniden ortaya çıkışına, “modernliğin sonu”ndan “başka bir modernlik”e ya da “neo-modernizm”e ulaşıldığını ileri sürerek, yeni bir çağa, postmodern çağa geçildiğini söylemektedir.
Post-modernizmin siyasal ve toplumsal bir ihtiyaçtan doğduğunu ileri sürenler ise, genellikle, “XX. yüzyıl boyunca demokratikleşme ve çoğulculuk olgusunun hızla gelişmesini, post-modernizmin kaynağı olarak gösteriyorlar. Bu görüşe göre, XXI. yüzyıla girerken karşıt uçlara da varlık hakkı tanıyan hoşgörü, modernitenin karşıtlıklar üzerine kurulu toplumsal anlayışının yerini almış bulunuyor. Otomatik telefonlar, uydu kanallı televizyonlar, kıtalararası yolculuk süresini kısaltan uçaklar, internet, ülkelerarası yaygın göçler, başka kimliklerin varlığını gösterdi ve kabul edilmelerini kolaylaştırdı. Tüketim toplumu, medya-gösteri toplumu, çokuluslu kapitalizm olarak adlandırılan yeni ekonomik düzen içinde ve yeni toplumsal yaşamla birlikte oluştu. Post-modernizm, “çok ayrımlı alanlar” kavramını bu değişikliklerin içinden çıkartıyor. Farklılıkları bireşime ulaştırma yerine, o çeşitliliklerin hep birden bir arada var olması gereğini ileri sürerek, modernizmden ayrıldığını ileri sürüyor. Yaşadığımız çağın, hoşgörü felsefesi, seçme olanağı, bilginin erişilebilirliği, kamu yaşamının demokratikleştirilmesi gibi olumlu özelliklerinin bulunduğu, post-modernizmin bir başka iddiası.
Kimileri için, post-modernizm, modernlik tasarımının sorgulanışı ve modernliğe duyulan inancın yitirilmiş olmasını ifade ediyor, bir çoğulculuk ruhunun var olduğunu, geleneksel bağnazlıklara karşı kuşkuculuğun arttığını gösteriyor ve nihayet dünyayı evrensel bir bütünlük olarak algılayan ve kesin çözümlerle, sorulara tam yanıtlar bekleyen bakış açısının (meta anlatıların) reddini öngörüyor. Post-modernizm için anlam berraklığından çok anlam zenginliği önemlidir; biri ya da öteki demek yerine, hem biri hem öteki diyebilmenin yolunu bulmak önemlidir: “birkaç düzeyde anlam ve birkaç odak noktasının birleşimini ortaya çıkarmak”… Farklı düşünceleri yan yana koyarak, nasıl uygun gelirse öyle seçme ve derleme yapılmasına (eklektisizm) ve farklı imajların karıştırılmasına izin vermek…
Post-modernizmin modern düşünceye yönelttiği en temel eleştiri, akıl ve rasyonalite kavramlarının belirleyici rolüne ilişkindir. Modern bilim, epistemoloji ve metodolojinin çoğu versiyonu akla ve rasyonaliteye verdiği önemle karakterize olur. Günümüzde ise, özellikle bazı Amerikan sosyoloji okullarının etkisiyle, sadece toplumbilimlerinde değil, doğa bilimlerinde de bu özellik eleştirilmiş, aşındırılmış ve dışlanmıştır.
Akla yönelik postmodern eleştirinin temel önermesine göre, her şeyden önce, modern akıl evrenselliği, birlik ve bütünlüğü, aynı kuralların her yerde geçerli olduğu görüşünü gerektirmektedir. Post-modernizm ise aksine her durumun farklı olduğunu ve özel bir biçimde anlaşılması gerektiğini ileri sürerek buna karşı çıkıyor. Post-modernist teorisyenlere göre, her paradigma, kendine özgü bir mantığa sahiptir ve birbirlerine göre hiyerarşik bir üstünlükleri yoktur. Böyle bir dünyada evrensel akla da yer yoktur, ikinci olarak, akıl aydınlanmanın, modern bilimin ve Batı’nın bir ürünüdür. Modern bilim gibi, akıl da tahakküm edici, baskıcı ve totaliter bir şeydir. Akıl ve rasyonalite, post-modernizmin duyguya, içebakış ve sezgiye, özerkliğe, yaratıcılığa, hayal gücüne ve fanteziye verdiği önemle bağdaşmamaktadır.
Post-modernizmin sanat ve edebiyat hakkındaki görüşleri de, esas olarak yukarıda özetlenen “toplumsal değişim” saptamasına dayanıyor.
Post-modernist sanat, kendi hedefini “eğlenmek isteyen kesimin kültürel gereksinmesine yanıt vermek” olarak tanımlıyor. Onlara göre, bu kesim gittikçe genişliyor, eski sınıfları da içine alıyor. Romanda Proust, Joyce, Mann; şiirde Eliot, Valery bitmiştir. Sanatta tür ayrımı belirsizdir. Postmodernist yapıt okunurken bir kez daha yazılır, açık yapıt söz-bilime dayalıdır; başlıca yöntem olarak derlemeyi kullanır. Tüm karşıtlıklar, yapıtta gerçeğin çeşitlemeleri olarak eşzamanlı biçimde var olur. Anlatım yöntemine değil konuya, içeriğe önem verilir; sanatla izleyici bağlantısı doğrudan kurulur, eleştirmenin aracılığına gerek yoktur. Post-modernizm, sanatta, yeni teknolojik olanakların (buna sanayi ötesi toplumun olanakları da deniliyor) ve yöntemlerin (bilgisayar, fotoğraf) eleştirel kullanımıdır; kültürün yaygınlaştırılmasıdır, başka yapıtlardan kopyalamadır. Post-modernizm, değişik tartışmaların yan yana konmasına, değişik imgelerin (görünüşlerin) karıştırılmasına izin verir, bu eğilimi kışkırtır. Post-modernist kurgucunun iddiası, seçkin beğeni sahibi ile halkı, aynı düzeyde birleştirmektir.
Post-modernist teorisyenler arasında bunca farklı görüşlerin bulunması da, yine post-modernizmin özelliklerinden sayılıyor. Post-modernizme bir bütünlük, birlik kazandırmaya çalışmak, post-modernizmin amaçlarıyla uyuşmaz. Heterojenlik, çokseslilik, bölünmüşlük kadar, bunların beraberinde getireceği yanlış anlamaları, yanlış çıkarsamaları, yanılgıları da olumlayan, hatta meşruluk zemini olarak gören bir tavırdır post-modernizm. Post-modernizmin, özne’yi merkezsiz kılarak, çoğul akılcılaştırmanın yolunu açtığı iddia ediliyor; böylece, modernitenin evrensel mahiyeti bozuluyor ve bireyci toplumsal düzenlemelere olanak tanınıyormuş. Yerel olanı meşrulaştırdığı bir başka iddia. Böylece post-modernizmin, modernitenin yarattığı hiyerarşinin ve bütüncül (totaliter) toplumsal düzenlemelerin karşısına, eşitliği ve bireyci düzenlemeleri geçirdiği ileri sürülüyor. Bu yoldan da, modernitenin tek, evrensel ve mutlak kıldığı gerçeklik de post-modernitede çoğul, tikel ve göreli hale dönüşüyor. Bütün bunlar, post-modernizmin “düzen”i reddetmediği ama düzenin soyut ifadelerini, görünüşteki belirtilerini “sorguladığı” anlamına geliyor.
Post-modernizmin bazı özelliklerini şöylece özetleyebiliriz:
Post-modernizm, içerikten çok görüntüyle ilgilidir. Kültürlerin yan yana olması, örneğin, Japon yemekleriyle lahmacunun, arabeskle klasik senfonilerin birlikte olabilmesi, aynı işlevi paylaşabilmesidir. Her şey herhangi bir sentezin konusu olmaksızın, yan yana durabilir. “Her şey gider!” Tarihi olanla şimdiki zaman yan yanadır, zaman, özellikle tarih kavramı geçersizdir. Gerçek ve hayal gücü birbirine karışır. Edebiyatta, kimin ne yazdığı ve ne anlattığı değil, ne şekilde kurgulandığı önemlidir. Gabriel Garcia Marguez’in, Umberto Eco’nun, Salman Rüşdi’nin, Orhan Pamuk’un romanlarında olduğu gibi, “gerçekten daha gerçek, mistikten daha mistik” olaylar dizisi aranır ve üst üste yığılır. Metinler birbiri içine girer. Neden/sonuç ilişkisi sorun olmaktan çıkarılır.
Geleneksel sanat, gerçekliği belirli uzamda, zaman akışı içinde, açıkça, dolaysız olarak geniş izleyici kesimine yansıtıyordu. Modernist sanat ise, azınlığın kültürel ihtiyaçlarına uygun olarak, soyut bir uzamda, karışık zaman akışında gerçekliği yalnızca sezdirmeyi tercih etti. Çok iyi eğitim gören bu azınlık, kendini çoğunluğun temsilcisi, evrenselliğin ekinsel koruyucusu olarak görüyor; gerçeğin karmaşıklığını, belirsizliğini vurguluyordu. Geleneksel sanatta olduğu gibi, modernist sanatta tür (roman, öykü, şiir, resim, fotoğraf) açıkça belirlenmiştir. Yapıt birçok açıdan yorumlanabilir; izleyici, yapıtla kendisi arasında eleştirmenin bulunmasını tamamlayıcı bir unsur olarak görür.
Post-modernist sanatın izleyiciyi yadırgatıcı yönü, popülerleşmesi için bir olanaktır. Bunların abartılı kullanımıyla post-modernist sanat geleneksel gerçeklik anlayışından uzaklaşmakta, gittikçe yapaylaşmaktadır.

NEDEN KAPİTALİZMİN DEĞİŞEN DERİSİ?
Post-modernizm, pek çok eleştirmenin üzerinde birleştiği bir görüşe göre, modernizmin aşılması, ya da inkârı değil, onun bir devamıdır. Modernizme olan eleştirisi, hiçbir zaman modernizmin nesnel-maddi temellerine yönelmemiş, modernizmi doğuran kapitalizm, post-modernizmin eleştirisinin konusu olmamıştır. Aksine, post-modernizm, çağın emperyalist kapitalizminin ortaya çıkardığı görüntülerin bir övgüsü olmuş, bu görüntüler açısından, geçmiş yüzyıllarda kapitalizmin yarattığı düşünce biçimlerini, sanatı, felsefeyi, yaşam tarzını siyasal yapıları eleştirmiştir. Söz konusu olan, kapitalizmin eleştirisi değil, eskimiş kapitalist ideolojilerin ve sanat anlayışlarının yenilenmesi çabasıdır. Bu yüzden, post-modernizm, modernizmin “sonrası” değil, bir bakıma onun kapitalizmin ideolojisi olarak sona ermekte olduğunun ilanıdır.
Kapitalizm koşullarında, hele emperyalist çöküş koşullarında yerine ne konulacağı ise, yanıtlanması olanaksız bir sorudur. Modernist geleneğin, burjuvazinin devrimci çağına ait değerleri bir yana ama özellikle emperyalizm çağını işaret eden bütün yeni oluşumlarıyla birlikte insanlığın zihninden ve günlük yaşamından silinmesi, ancak sosyalizmle olanaklıdır.
Yazımızın bu bölümünde, post-modernizmle emperyalist-kapitalizm arasındaki içsel bağları göstermeye çalışacağız.
Bu özellikle, kapitalizmle ya da “Yeni Dünya Düzeni” ile post-modernizm arasındaki ilişkiyi bir abartı, bir yakıştırma olarak görenler için gerekli.
Başlangıçta post-modernizmi, gelip geçici moda akımlardan biri olarak değerlendiren eleştirmenler çoğunluktaydı. Belli bir sistem önerisi olmayan, bütün gücünü modernizme yönelttiği eleştirilerden alan bir tutumun, kalıcı ve etkili bir sanat, felsefe akımı olabileceğine ihtimal verilmiyordu. Ancak post-modernizm, özellikle mimarinin kendisine kazandırdığı görselliğin etkisine dayanarak, yayılma ve en azından tartışılma olanağını buldu. Sonra da yalnızca sanat ve edebiyatta bir tavır olmanın ötesinde, dönemsel özelliklerle kolayca birleşen bir hayat tarzı, düşünüş biçimi olarak tanımlanabilecek bir etki gücü kazandı; toplumsal koşullardaki değişime paralel olarak, popüler giyim kuşamın, gündelik davranış biçimlerinin, toplumsal hareket ve politika karşısında takınılan tavrın içeriği halini aldı. Farklı konularda süren birçok tartışmayı yan yana koymak, nasıl uygun gelirse öyle seçme ve derleme yapmak, farklı imajları karıştırmak (“serbest kolajlar yapmak”), anlam zenginliğini aramak adına düşünsel berraklığa karşı “birkaç odak noktasının bireşimini aramak”, “ya o, ya da bu” demek yerine “hem o, hem de bu” diyebilmek, soyut tanımlar olmaktan çıkıp, gündelik yaşamı tanımlamaya elverişli formüller değeri kazandı. Reklâm sloganları buna göre düzenlendi, gençlerin “takıldığı” kafelerdeki sohbetlerin içeriği böylece ayırt edilebilir oldu. Amerikan kolası, post-modern “her şey gider” formülünü aynen benimsedi, reklâmlarında kullandı. Giyim kuşam, bir zamanlar “bu ona uyar mı” gibi endişelere göre seçilirken, artık “her şey her şeye gider” serbestliği ile oluşturulmaya başlandı. Televizyonların “tartışma programları”, birbiriyle ilgisiz her şeyin söylenebildiği, “serbest ortamlar” olarak özellikle düzenlendi. Bütün bunlar, “post-modern olsun” diye yapılmadı. İçinde bulunulan yeni kapitalist kültürel ortam, karışıklığı, eklektizmi, “serbest kolaj” olarak onaylamaya hazırdı. Kesinlik, netlik, belli bir açıdan bakmak ve tutarlılık, artık modası geçmiş “modernizme özgü” kalıplardı ve terk edilmeliydi. Sanat ve edebiyatta eleştirmenin rolü, bir “iktidar kurmak” olarak yorumlandı ve karalandı. “Belli bir acıdan bakmak”, bir “duruş sergilemek” neredeyse yasaklandı. Değişkenlik, belirsizlik, “seçme özgürlüğü” olarak adlandırıldı.
Bütün bunların hayat koşullan içinde bir kökü, içinde yaşanılan sistemle bir bağıntısı olduğunu söylemek, bunu araştırmak bile, post-modernizm açısından, “meta-teorilere dayanmak”, “evrensel gerçeklik aramak” olarak damgalanıp eleştirildi.
Gerçekten, post-modernizm öylesine oluşmuş bir “ortam”, kendiliğinden gelişmiş bir “hayat biçimi” olarak görülebilir mi, yoksa dünyanın günümüzdeki koşullarıyla uyumlu bir ideoloji olarak mı görülmeli?

YENİ DÜNYA DÜZENİ VE POST-MODERNİZM
Post-modernizmi, teknolojideki ve ekonomik yaşamdaki kimi değişimlerle açıklamaya çalışan Harvey, Jameson gibi düşünürler, “indirgemecilikle” suçlandılar. Bu eleştiriye göre, kültürel bir olguyu nesnel-maddi koşullarla açıklamaya çalışmak, yine “büyük, evrensel söylemler” kapsamındaydı ve olgunun özgünlüğünü, bireyselliğini hiçe saymaktı. Oysa, post-modernizmi eleştiren ve Marksist ilkelere sadık kalarak bunu yapmaya çalışan düşünürler, basit bir indirgemecilikten ötede, olgular arasındaki bağıntıyı göstermeye yönelmişlerdi. Örneğin, Harvey, post-fordizmle post-modernizm arasında bir ilişki bulunduğunu düşünüyor ve post-fordizmin yalnızca teknolojik bir değişme olmayıp aynı zamanda toplumsal sınıfların konumlanışını da etkileyen, ideolojik sonuçlar doğuran bir değişme olduğunu söyleyerek, post-modernizmin bu değişime denk düşen bir kültürel-ideolojik durum olduğunu ileri sürüyordu.
Her şeyden önce, bağımsız gelişen iki toplumsal olgu arasında, yalnızca aynı toplumsal ilişkiler içinde, aynı toplumun mekanizmaları tarafından kurulmuş bir “kendiliğinden” bağıntı zaten mevcuttur. Önemli olan, bu iki olgunun, diğer ilişkileri ve olguları da kapsayacak tarzda birbirini etkilemesinin sürekli ve sınanabilir özellikler taşıyıp taşımadığıdır, ikinci olarak, böyle bir ilişkinin determinizm kavramıyla açıklanmasının zorunlu olmadığıdır. Belirlenim, olgular arasındaki bağıntılardan yalnızca birisidir. Eğer gerekliyse, bir belirleme-belirlenme ya da nedensellik ilişkisi kurabilmek için, kuşkusuz birinin önce, diğerinin sonra ortaya çıkmış olması da yetmez. İki olgu arasında bir ilişki saptayabilmek için, görünüşe ve öze ilişkin belli karakteristiklerin bulunabilmesi gerekmektedir. Öyle ki, olguyu açıklayabilmeye elverişli bir soyutlama düzeyinde, kavramsallaştırma belirli özdeşlikler sağlayabilsin.
Post-fordizmle post-modernizm arasındaki ilişkiyi, bu ilkeler açısından ele aldığımızda, Harvey’in işaret ettiği bağıntıların hayali olmadığını görüyoruz. Bu bakımdan, her iki olgunun zamandaş ya da bir öncelik-sonralık sıralaması içinde olması önem taşımıyor. Tarihte kimi ideolojiler, sonradan kendisiyle bütünleşebilecek toplumsal ilişkileri bulmak üzere “sırada beklemişlerdir”. Tersine de söylenebilir; kimi toplumsal gelişmeler, kendilerini anlatsın diye, önceden yaratılmış ideolojileri, kültürel, sanatsal akımları unutuldukları yerden çıkarıp kullanmışlardır. Önemli olan, o ilişkilerin ortaya çıkardığı yeni durumların, o kültürel kalıp içinde teorileştirilip teorileştirilemediğidir. Kapitalizmdeki gelişmeler, emperyalizmin doğuşu, daha sonra “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen ilişkilerin ortaya çıkması ve doğurduğu toplumsal sonuçlar, post-modern ideoloji içinde tanımlanabilir özellikler göstermektedir. Ve bu yüzden, örneğin Jameson’un post-modernizmi kapitalizmin son dönemine ilişkin bir “kültürel mantık” olarak tanımlaması, ABD emperyalizminin Avrupa emperyalizmine karşı sağladığı üstünlükle post-modernizmi bağdaştırması da dikkate değer tezlerdir. Bunu görebilmek için, bazı olgulara değinmekte yarar var.
Kapitalizm, feodal parçalanmışlığı kapitalist pazar lehine ortadan kaldırırken, aynı zamanda farklı ulusal-kavimsel kimlikleri, dinsel cemaatleri, aynı ulus içinde tanımlanabilecek ama ayrı dilsel-kültürel kimlikler yüzünden ayrı duran toplumları da birleştirmeye yöneldi. Bu kuşkusuz aynı zamanda bir asimilasyon eylemiydi ve tek nedeni, “pazar birliğinin sağlanması değildi. Bunun yanı sıra, farklılıkların yok edilmesi, dil, kültür, din birliğinin sağlanması, yöneten-yönetilen ilişkisini yönetenler açısından kolaylaştıran bir faktördü. Ancak, kapitalist egemenliğin kapladığı alan bakımından dünya büyüdükçe, kapitalizmin çıkarları açısından gerekli bir birleştirme ve bütünleştirme eski yöntemlerle, asimilasyonun belli başlı fiziksel etkenler açısından gerçekleştirilmesi de güçleşti. Bunun yanı sıra emperyalist metropollerde, nüfusun önemli bir bölümü, göçmen işçilerden, eski sömürgelerin göç etmiş halklarından oluşmaya başladı. Dinsel, ırksal, ulusal bakımdan farklı topluluklar, başlıca kapitalist ülkelerde önemli bir demografik yoğunluk kazandı. Bunların egemen ulusun kültürüne, ulusal kimliğine katılması, dillerinin, dinlerinin silinmesi olanağı yoklu. Kitlesel olarak imha edilmeleri, ya da geldikleri yere sepetlenmeleri olanağı da yoktu. Bu durumda, “farklılıkların korunması”, “çok renklilik”, “çoğulculuk” gibi kavramlar, demokratik toplumun bir özelliği olarak görülmeye başlandı. Burada önemli olan, çeşitlilik ve çok renkliliğin, hangi araçlarla ve hangi kıstaslarla bir “bütün” içinde tutulabileceği sorusunun gündemden kalkmamış olmasıdır. Bu noktada, “modern küreselleşme” olarak adlandırılan ve kapitalizmin ilk dönemlerindeki “pazar birliğinin sağlanması”, sömürge yönetimlerinin dayanaklarının yaratılması gibi amaçlara yönelik asimilasyon politikalarından farklı bir “küreselleşme politikasının bulunması gerekiyordu. “Ulus ötesi” kavramı, yalnızca emperyalist şirketleri tanımlamakta kullanılmakla kalmadı, aynı zamanda, cinsiyet, etnisite, ırk anlayışlarını da kapsamak üzere genişletildi. Bu adla anılan topluluklara toplumsal hayatta, “egemen ulus” baskısını hissettirmeyecek bir dizi önlemin geliştirilmesi bu kavrama yüklenen anlamla ilgilidir. Örneğin, ABD’de, Afrika kökenli siyah nüfusa (“Zenci”lere), Porto Rikolulara, Latin Amerika kökenlilere karşı ırkçı politikaların terk edilmesi, Fransa’da Cezayirli, Tunuslu, Türkiyeli nüfusa karşı “hoşgörü” kampanyalarının devlet politikası olarak açılması ve sürdürülmesi, Almanya’da benzeri politikaların kültür ve eğitim programlarıyla birleştirilerek yürürlüğe konulması, yeni türden “küreselleşme”nin sonuçları olarak doğdu.
Bununla birlikte, eski sömürgeciliğin, ya da modernizmin siyasal ve ideolojik hedefleri, “post-modern dönem”de ortadan kalkmış değildi. Yöneten-yönetilen ilişkisinin olduğu her yerde, yönetilenleri belli bir eksen etrafında birleştirmek, yönetenlerin tarafında tutmak için mutlaka farklılıkların silindiği bir ortak toparlanma noktası yaratılması zorunludur. Bu göçmen Cezayirlinin kendisini, Cezayir’de katliamlara katılmış bir devletin “doğal rengi”, “özgür bireyi” olarak duyumsamasını sağlayacak yapay bir kültürdür. Örneğin, Zidane gibi bir Cezayir asıllı futbolcunun Fransız milli takımının as futbolcusu olabilmesi gibi… Müslüman bir şarkıcının, kendi ülkesinin-halkının özgün şarkılarını Fransızca, İngilizce söyleyerek metropol yıldızı olması gibi… Paris modasında “Afrika esintilerinin” hâkim kılınması gibi… Bütün bunlar etrafında yaratılan ve büyük ölçüde medyanın kışkırtıp yaygınlaştırdığı atmosfer, o ülkeye “demokratik” görüntüsünü vermekle kalmaz, “çoğulculuk, çok renklilik, hiyerarşi yokluğu” gibi postmodern terimlerin geçerliliğinin de kanıtı sayılır.
Modernist düşünce, benzerlikleri, karşılaştırılabilir nitelikleri, ayrılıkları merkezileştirirken, post-modernizm farklılıkların önemine vurgu yapıyor. Ya da klasik batı düşüncesinin üzerine kurulu olduğu özne-nesne, özgürlük-zorunluluk, kültür-doğa, batı-doğu, kadın-erkek gibi karşıtlıkları, karşıtlık olmaktan çıkarıyor, bunların birbirlerini dışlamadan yan yana varolabileceklerini ileri Sürüyor. Aynı biçimde, “yerel olanın meşrulaştırılması”, “modernitenin yarattığı hiyerarşi”nin kırılması, vb. biçimindeki öneriler de bu kapsamdadır. Bunlar da, post-modernitenin, modernizme göre “demokratik bir üstünlüğü” olarak yorumlanıyor. Küreselleşmenin ekonomik yapıdaki gelişime-değişime (üretimin ülkeler-arasılaşması) bağlı olarak üstyapıdaki (özellikle iletişim-bilişim alanında) uluslararasılaşmayı kapsadığını gören, ama buna karşı post-modernizmin yerel kültürleri savunduğunu söyleyenler de var. Gerçekte, post-modernizm, ABD ve Avrupa rejimlerinin ırkçı politikalarına karşı bir muhalefeti, ya da değişimi önerdiği için bu sonuçlar doğmuş değil. Her iki kıtadaki emperyalist politikaların değişen içeriğine uygun olarak, post-modern argümanların hazır gerekçeler sunmuş olması bu görünüşü veriyor. Çünkü gerçekten, post-modernizm, küreselleşmenin ’90’lı yıllarda kazandığı boyutların öncesinde doğmuştu. Küreselleşmenin post-modernizmin bir sonucu olduğunu düşünenlerin yanılgısı, bu önceliğe dayanıyor. Oysa en azından şematik bir kural olarak, teknik ya da ekonomik herhangi bir olguya özgü ideolojiler, sıralamada onlara öncel olamazlar. Bu şematik düşünüş tarzı kimi zaman, post-modernizmi savunanlarda da görülüyor ve post-modernizmin küreselleşme saldırısından önce doğmuş olması, ondan bağımsızlığının kanıtı olarak ileri sürülebiliyor. Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, karşıtlıklar konusundaki görüşlerin de, “Yeni Dünya Düzeni” ile uyuşan, onun propagandasını tamamlayan özellikler taşıdığını görebiliriz.
Hemen belirtilmeli ki, karşıtlıklara karşı alınan tavır, giderek toplumsal sınıflar arasındaki karşıtlıkların yok sayılması noktasına kadar gelmiştir. Yukarıda sayılan türden karşıtlıkların kimi, doğa karşısındaki ideolojik bakışın ürünü olarak eleştirilebilir, kimi tarihsel olarak ortaya çıkmış yine ancak tarihsel gelişmeyle ortadan kalkabilecek karşıtlıklar olarak politik tarzda ele alınabilir. Kimi de salt felsefi karşıtlıklardır ve ancak yine felsefenin konusu olarak tartışılabilir. Ama bunları yok saymak, ya da kullanımdan kalktıklarına söylemek için onların ortaya çıkışma olanak sağlayan nesnel koşulların ortadan kalktığını görebilmek gerekir. Eğer kültür-doğa karşıtlığından söz etmek günümüzde de zorunluysa, bu birinin diğerine üstün tutulmasından, birinin yanında yer tutarak diğerine karşı savaş açılmasından farklı olarak, örneğin kapitalist kültürün doğa karşısındaki yıkıcı etkisi gözetilerek kullanılabilir halde olmasından dolayıdır. Kadın-erkek karşıtlığı da, yine kapitalist-sömürgeci toplum ve siyaset ilişkilerinin birer sonucudur ve bunları “karşıtlık olmaktan çıkardık” demekle ortadan kalkmazlar. Batı-Doğu karşıtlığı ise, daha çok kültürel planda, sömürgeci ideolojinin ürünü olarak, bir üstünlük-altlık tartışmasının konusu olarak ortaya çıkmıştır. Buna benzer karşıtlıklar, nesnel-maddi karşılıkları olmaksızın, politik-ideolojik kategoriler olarak kullanıldıkları ölçüde eleştiriyi hak ederler. Ne var ki, post-modernizm, sayılan karşıtlıklar arasında herhangi bir ayrım gözetmeksizin, karşıtlık kavramının kendisine karşıdır. Özellikle, toplumsal sınıf karşıtlıklarını ifade eden kavramların “karşılıksız” olduğu, gerçekliği göstermediği iddiası, tümüyle “küreselleşme” ideolojisine aittir. Bilindiği gibi, ’90’lı yıllarda, SSCB’nin yıkılması ve “doğu bloğu”nun dağılması, dünyada ideolojik ve ekonomik karşıtlıkların kalmadığının bir kanıtı sayılmıştı. Buna paralel olarak, artık sınıf mücadelesinden söz edilemeyeceği, karşıt ideolojilerden söz etmenin geçmiş yüzyıllara ait bir “dinozorluk” olduğu ilan edilmişti. Bu propaganda, entelektüel düzeyde post-modernizmde desteğini buldu. Elbette, post-modernizm, söz konusu tezleri ileri sürerken, bu gelişmeleri hesaba katmış değildi. Gün gelip SSCB’nin yıkılışının teorisi yapılırken, bundan çıkan sonuçları formüle ederken kendisinden böylesine yararlanılabileceğini kestirmesi olanaksızdı. Post-modernizmin, “Yeni Dünya Düzeni” ortada yokken doğduğunu, dolayısıyla aralarında ilişki kurmanın yanlış olduğunu ileri sürenler, bu çakışmayı, birbirini tamamlamayı açıklamıyorlar. Hatta kimileri, bazı postmodern düşünürlerin muhalif, ilerici, düzen karşıtı konumlarına dayanarak, post-modernizmin Marksistlerce eleştirilmesine anlam veremiyorlar. Özellikle Foucault’nun komünist partiyle ilişkili olduğunu ve tüm post-modernistlerin o dönemki sol eylemlere destek çıktığını, hatta ’80 sonrası Körfez krizi sonrasında Amerika’ya karşı çıkarak Saddam’ın yanında yer aldıklarını söyleyerek, post-modernizm-globalizm ilişkisini olanaksız görüyorlar.
Bütün bunların yanıtı, yukarıda değindiğimiz gibi, her iki olgunun (post-modernizm ve küreselleşme) ayrı gelişme yollarından geçerek birleşmiş olmasındadır. Bu birleşmede, postmodern düşünürlerin, daha geniş bir tanımla “modernizm eleştirmenlerinin” doğrudan bir sorumluluğu yoktur. Saptanması gereken şey, bu konuda emperyalist propaganda merkezlerinin uyanıklığıdır. Post-modernizmde, içine girdikleri yeni stratejide kendileri lehine işleyecek formüller bulmuşlar ve kullanmışlardır. Bundan sonra da, post-modernizmi, küreselleşme eğilimlerinden ayrı düşünmek olanaksızdır. Eğer özelleştirme saldırısı, “devletin küçülmesi, bireyin öne çıkması, bireyselleşme” gibi sloganlarla süslene-biliyorsa, uluslararası sermayenin serbest dolaşımı için gerekli olan “ulus devletin kalkması” fikri, postmodern tezlere dayanarak savunulabiliyorsa, burada artık ilişkisizlikten söz etmenin anlamı yoktur.

* * *
Post-modernizmin temel iddialarından birine göre, bulunduğumuz aydınlanma çağının ürünü olan insan anlayışı ile dünya görüşleri de geçersizleşmiştir. Aydınlanma, tanrının merkezde olduğu ortaçağ kavrayışından, insanın merkezde olduğu dünyevi (hümanist) bir düşünce biçimine geçişti. Post-modernizm ise, günümüz dünyasında artık tanrının da, insanın da merkezde olmadığı, merkezsiz (ya da çok-merkezli) bir düşünce sistemi önermektedir, ilk bakışta bunun düşünce ve toplumsal hayat için öz-gürleştirici bir bakış açısı olduğu sanılabilir. Ancak, hemen ardından post-modernizmin bir başka temel teziyle bu önermenin tamamlandığı görülmektedir. Merkezsiz (ya da çok-merkezli) bu düşünce içinde insan, bütünsel, tutarlı bir “akıl”, tarihi inşa eden bilinçli bir özne değil, sürekli bir oluş halindeki, etkileyen, etkilenen, bütünlükten, tutarlılıktan yoksun, çeşitli “özne konumlarından oluşan, çelişkilere düşen bir kimlik olarak tanımlanmaktadır. Post-modernizmin böylesine etkisiz, nereye çekilirse orada kalan insan tanımı, hiç kuşkusuz özellikle “tarih yapan özne” etkinliğinden uzak olarak anlaşıldığı noktada, günümüz emperyalist ideolojisi ile birebir çakışmaktadır. Önemli olan şirkettir, önemli olan planlar ve programlardır ve insan sadece soyut bir kavramdır! Oysa açıkça, bütün bu planları, programları yapanlar, ideolojileri üretenler, üstelik hiç durmaksızın kendilerine özgü bir tarihi yapanlar da insanlardır. Ama belli bir sınıftan, kendilerinden başka kimseden söz edilmesine, insandan sayılmasına tahammül edemeyen bir sınıftan insanlardır. Etkinlik, bilinç, tarih yapan özne olma onuru onlara aittir! Milyonlarca işçi ve emekçi, yoksullar, sömürülen ülkelerin halkları, “tutarlılıktan yoksun, çeşitli ‘özne konumları’ içinde konuşan, çelişkilere düşen bir kimlikten” ibarettir! Bu önerme açısından, artık işçi sınıfının ilericiliğinden, kapitalizmin mezar kazıcısı olma rolünden söz etmeye olanak yoktur. Halkların emperyalizme karşı “kendileri için” kurtuluş mücadelesi vermesi de düşünülemez. Çünkü bunlar zaten “modernitenin uydurmalarıydı”, hiçbir gerçeğe dayanmadıkları anlaşıldı ve artık terk edilmeleri gereklidir!
Bu sözlerin, “ilerici, muhalif, emperyalizme karşı” bir kafadan çıkmış olması düşünülebilir mi?

*  *   *
Birçok eleştirmen, post-modernizmin etki alanını böylesine genişletmesinde, kapitalist dünyanın süreğen bir kriz ortamına girmesiyle ve emeğin ekonomik ve siyasal örgütlenmesinin dünya çapında ağır yaralar almasıyla orantılı olduğu görüşünde birleşiyor. 1973’ten bu yana yaşanan sert ve hızlı değişimlerin yarattığı “belirsizlik” duygusunun, “ilerleme ve gelişme” inancını sarsmış olması da, başka bir etken olarak, bu sürece ekleniyor. Post-modernizm, bunların yaratıcısı değil elbette. O, yalnızca bu olguyu bir malzeme olarak kullanıyor ve bunun işlenmiş, yerleşmiş bir toplumsal yanılgı halini almasını isteyen emperyalizm tarafından destekleniyor.
Diğer yandan, “popüler meta üretimi” ile alabildiğine genişleyen kapitalist pazarın da, bu düşüncelerden yararlandığını görebiliyoruz. Post-modernizm, “kültürel çeşitlilik, kültür ürünleri arasında hiyerarşi yokluğu” gibi tezlerle, yine yukarıda andığımız türden bir demokratik görüntü sergiliyor. Buna, “estetik popülizm” kavramıyla temel sağlanıyor, “Yüksek kültür”le, “ticari kültür”, ya da “kitle kültürü” arasında varsayılan modernist ayrıma karşı, post-modernizmin öne sürdüğü, “demokratik” çözüm, tam anlamıyla piyasa işi yoğun meta üretimini destekleyen bir çözümdür. Robert Venturi adlı mimarın yazdığı “Las Vegas’tan Ders Almak” adlı kitap, bu görüşün temel manifestosu sayılıyor. “Estetik popülizm”, görünüşte seçkin sanat, “yüksek kültür” gibi kavramlara karşı bir tavır alış gibidir. Oysa eğitimden yoksun geniş kitlelerin beğeni düzeyini temel alan ve kolayca üretilip hızla tüketilebilen nesneler üretmenin savunusunu içeren bu görüş, tam anlamıyla bir “kültür endüstrisi”nin sonucudur. Televizyon dizileri, eğlencelik filmler, korku-aşk-cinayet-bilim kurgu üzerine kurulmuş fantezi romanlar, taklit edilerek ucuzlatılmış takılar, yalnızca süs olabilme ölçütüyle değerlendirilen resimler, “popüler müzik”, bizde arabesk, Las Vegas’tan öğrenilenlerin içini dolduruyor. Bütün bunlar, hızla paraya çevrilebilen, her pazarda kolayca alıcı bulan, en çok bir mevsim boyunca kullanılıp hemen eskitilen ve yenisi aranan ürünler. Sermayenin hızla dönmesini, geniş bir pazarda yeniden üretilmesini sağlıyor. Ve diğer örneklerde olduğu gibi, bu hiçbir işe yaramayan incik-boncuk “post-modern demokrasinin” özüne işaret ediyor.
Televole programları, paparazziler, pop müzik, bu “kitle estetiğinin” en tipik örnekleridir. Bazı yazarlar, bütün bunları post-modernizmin değil, yozlaşan modernizmin sonuçlan olarak değerlendiriyorlar. Bu sözde önemli bir gerçek payı vardır. Dayanakları aynı sermaye sistemi olduğuna göre, pekâlâ post-modernizmi de modernizmin yozlaşmış hali olarak tanımlayabiliriz. Buna ilişkin bir örneği, ülkemizden, mimarideki kimi eğilimlerden verebiliriz. Deniyor ki, “geçmişle bağların koparılmaması, sürdürülmesi post-modernizmin ağırlıklı özelliğidir.”
Bunun ne anlama geldiğini, büyük kentlerde, özellikle de İstanbul’da, İstiklal Caddesi’ndeki eski binalara bakarak anlayabiliriz. Eski Levanten bir apartmanı alırsınız. Ön cephesini restore eder, içini tümüyle boşaltırsınız. Buraya kullanım amacına uygun olarak, pahalı malzemeyle donatılmış alabildiğine “modern” bir bina oturtursunuz. Eğer sizin yeni binanız, bu eski apartmanın cephesine sığmamışsa, üstünü cam ve çelik konstrüksiyonla tamamlarsınız. Eski binanın yüzü, her nasılsa orada kalmış bir tarihi kalıntı gibi durur. Hem tarihsel dokuyu “korumuş” olursunuz, solcular ve yeşilciler beğenirler, hem de siz istediğiniz gibi, rantı bol bir yerden, ucuza mal kapatmış olursunuz. Post-modernizmin, “geçmişle bağları sürdürmesi”, kapitalist pazar pratiğinde rant avcılığı olarak gerçekleşmektedir. Bunu, salt düşünsel planda modernizmin bir eleştirisi olarak görmek ve olumlamak olanağı yoktur.
Post-modernizmi belki de en iyi şu sözler tanımlıyor: “sömürgecilik, batılı olmayan kültürlerin fiziksel işgali demekti. Modernizm ise, kendisini bir tür hakikat odağı gibi tanımlayarak, batılı olmayan kültürlerin belleklerini işgal etmek demekti. Post-modernizm ise, kendisini bir tür hakikat odağı gibi tanımlayarak, batılı olmayan kültürlerin kimliklerini ve tarihini kendine mal etmek, onların geleceklerini sömürmek ve varoluşlarını işgal etmek demektir.”

Mayıs 2001

Solculuk üzerine

Bazı terimler, tanımlamak istedikleri olayı, nesneyi, olguyu ya da akımı açıkça tanımlamaktan çok, karıştırırlar. Türkiye’de, “solculuk”, böyle terimlerden bindir. “Solcu” terimi, yaygın olarak 1960’tan sonra, özellikle de Türkiye İşçi Partisi’nin 1961’de kuruluşundan sonra komünistleri, sosyalistleri, sosyal demokratları, Kemalistlerin bir bölümünü kapsayan terim olarak kullanılmaya başladı. Bir yandan, “komünistim, sosyalistim” demeyi göze alamayanlar için kolaylık sağlıyordu, diğer yandan da temel bazı sorunlarda ortak görüşlere sahip olan bir grup aydını adlandırıyor; onlar arasındaki kimi görüş ayrılıklarını örtüyordu. Örneğin “kalkınma” sorununda devletçiliği benimsemek, askeri, siyasi, diplomatik bakımdan Amerika’dan bağımsızlığı savunmak, sanat ve edebiyatta halkçı-gerçekçi, kültürel bakımdan Batıcı-Aydınlanmacı olmak, solcu olmanın ölçütleri gibiydi. Siyasal bakımdan işçi sınıfının örgütlenmesi ve toplumsal hareketin öncü gücü olarak düşünülmesi, sermaye ve emek arasında net, kesin ayrım gözetmek ve emekten yana açık tavır koymak, işçi sınıfının iktidarını hedeflemek “solculuğu” tanımlamak için o kadar önemli görülmüyor, bunların sözü edilmiyordu. Bu yalnızca, “sol” içindeki çok önemli olmayan ayrım noktalarından biri olarak görülebiliyordu. “Elbette sosyalistim, ama proletarya diktatörlüğüne karşıyım!”, “elbette sosyalistim, ama millî özel teşebbüsse karşı değilim!”, “benim için sosyalizm, İsveç sosyalizmidir!” diyenlerin hepsi “solcu” sayılıyordu. “Proletarya devrimini” savunanlar da, “parlamenter rejim dışındaki bütün yollara gayrimeşrudur” diyenler de, ya da enternasyonalistlerle milliyetçiler de, “sol” ortak kavramının altında toplanabiliyordu.
Terimin kapsamı bunca geniş tutulunca, tanımlanmasında kullanılan ölçütler de genelleşiyor, kapsadığı varsayılan grupların görüşlerinin ortak ve genel özelliklerini berraklaştırma uğruna darlaştırıyordu. Tanım öğeleri azaldıkça terimin kapsamı genişliyordu. Örneğin Mete Tuncay, “Türkiye’de Sol Akımlar – 1, adlı eserinin “Giriş” bölümünde, terimin “ideolojik içeriği”ni, şöyle özetliyordu: “Solun çıkış noktası, insan, insanın akıl gücü, insan doğasının değiştirilebilirliği ve insanın eylem yoluyla kendini geliştirebileceği, yetkinleştire-bileceği inancıdır. Bunun için solculuk, her insanın eşit özgürlüğe hakkı olduğunu ileri sürer.” (BDS yayınları, 1991, s.18)
Görülebileceği gibi, “sol”un tanımı, bu içeriğiyle Aydınlanma’nın ve Fransız Devrimi’nin temel felsefi önermelerine kadar indirgenmiştir. Kuşkusuz bu öğeler, aynı zamanda herhangi bir ülkenin komünistleriyle, sosyal demokratlarını olduğu kadar, liberalleri, hümanistleri de özdeşleştirebilir. Öyleyse, “solcu” terimi, bir bakıma kapsadığı kavramları temel özellikleri bakımından belirsizleştirirken, kimi ikincil özellikleri öne çıkarmaktadır. Birbirlerinden farklılıkların esas olarak sınıf mücadelesi ölçütünde bulacak bu grupları açıklayıcı olmayan bir genelleme içinde eritmesi, terimin siyasal bakımdan da işlevsiz olmasına yol açmaktadır. Ayrıca, temel olmayan özellikler bakımından yapılan genellemeler, terimin kapsamı içinde görülebilenlere, üstlenmedikleri siyasal işlevler de yükleyebilmektedir. Bu yüzden, asla bir araya gelemeyecek olan siyasal görüşler, sınıf tavırları, “birleşebilir”, “birleşmesi gerekli” akımlar gibi algılanabilmektedir. Her ideoloji, toplumsal örgütlenme ve sınıf mücadelesinin hedefleri içinde oynadığı rol bakımından anlamlıdır. Bu hedefler, tutumlar söz konusu edilmeksizin, “sol” kavramının kendisinin birleştirici olabileceğini düşünmek yanıltıcıdır.

İDEOLOJİ, SİYASETİN İÇİNDE AÇIKLIK KAZANIR
Her siyaset, belli bir sınıfın toplumsal-ekonomik çıkarlarını ifade eder. Siyasetin asıl hedefi, siyasi iktidarı ele geçirmektir. Ancak bu iktidarın ve ona giden yolda kullanılacak araçların ve taktiklerin içinde, her adımı birbirine uygun hale getiren, birbirleriyle düşünsel bir tutarlılık içinde olmalarını sağlayan bir “duvarcı ipi” gibi, ideoloji yer alır. İdeolojisiz bir siyaset olmaz. Ancak ideoloji, tek başına iktidar mücadelesini temsil etmez, ya da yalnızca ideolojiye sahip olunmakla iktidara yürünmez.
İşçi sınıfı ideolojisine, bilimsel sosyalizme özgü olarak, Türkçede “dünya görüşü” biçiminde oldukça yerinde bir karşılık bulunmaktadır. Bu terim, burjuva, feodal ideolojiler için, bilimsel sosyalizmde olduğu kadar yerinde bir içerik bulmamaktadır. Çünkü yalnızca bilimsel sosyalizm, hayatın bütün alanlarını kucaklayan, dünyaya bakışımızı bütüncül, tutarlı, kapsamlı kılan bir ideolojidir. Bilimsel sosyalizm dışındaki ideolojiler, bilimsel olmamak, geleneklerden, alışkanlıklardan, mülk sahibi sınıfların siyasetlerinden izler taşımak gibi özellikleri dolayısıyla iç tutarlılıktan yoksundur; hayatın bütün alanlarını aynı ilkelere göre kavramak endişesi taşımazlar, açıklayıcı değillerdir. Daha çok, hitap ettiği grubu, topluluğu bilinçten farklı duygu, inanç, gelenek gibi bağlarla bir arada tutmaya hizmet ederler. Dünyayı açıklamaktan çok, onu bulanık bir biçimde ve “tersine çevrilmiş” haliyle yansıtırlar. Bundan dolayı da, her siyaset içinde farklı görünümler kazanırlar. Burjuva siyaset, burjuva ideolojiyi de eğip bükerek, gündelik çıkarlara uygun hale getirmeye çalışır. Burjuvazinin ideolojisi, tarih boyunca da köklü değişiklikler göstermiş, burjuvazinin değişen karakterine uygun olarak değişik içerikler kazanmıştır. Buna karşılık işçi sınıfının bilimsel ideolojisi, bütün zamanlar boyunca temel karakteristiklerini dünya çapında korumuş, iktidar uğruna mücadelenin bir bileşeni olmuştur. Ülkeden ülkeye kimi tarihsel-kültürel özellikler dolayısıyla farklı renkler kazanmış olsa da, esas olarak dünya işçi sınıfının tek bir bilimsel ideolojisi olmuştur. Bu özelliği kazandıran, işçi sınıfının ulusal, bölgesel etkilerle değişmeyen temel nitelikleridir.
Bu kısa özet, ideolojilerin kesin bir sınıfsal nitelik taşıdığını gösteriyor.
Bu noktada, “sol”u, bir ideoloji olarak tanımlamak, ama onun hangi sınıfın ideolojisi olduğunu belirsiz bırakmak doğru olmaz. Sınıf niteliği netleştikçe, “sol”un yukarıda değindiğimiz kapsamı daralacak, genel ve soyut nitelikler ekseninde yapay olarak özdeşleştirilmiş siyasi akımlar arasındaki temel farklılıklar görülecektir.
Türkiye’de “sol”un tanımının genellikle sınıf ölçütünü dışarıda bıraktığı görülebilir. “İlericilik”, “insancılık”, “değişime inanmak” gibi özellikler, açıkça emek ve sermaye arasındaki ayrımdan söz etmeksizin ve hangi sınıfın hangi yöndeki ilericiliği, hangi insan, hangi değişim gibi soruları yine sınıf açısından tanımlamaksızın açıklayıcı olamazlar. Günümüzde genellikle “ilericilik”, “çember sakallı, örümcek kafalılara karşı olmak, başörtüsü takan öğrencileri üniversiteye sokmamak” biçiminde anlaşılmakta, ama bu terim çürümüş kapitalizmi savunup savunmamayı kapalı tutmaktadır. Hem kapitalizmden yana, hem de “ilerici” olmak mümkün değilken, sırf dinsel gericiliğe karşı olduğu için en koyu kapitalizm savunucuları “ilerici” gibi görünebilmektedir. Başörtüsüne savaş açanlar, üniversitelerdeki bilim düşmanlığına, YÖK gericiliğine gözlerini kapamaktadır. Ya da, örneğin küreselleşmeyi savunmak, “değişime inanmak”la süslenirken, özelleştirmeye, tekelleşmeye karşı çıkanlar “tutucu” olarak adlandırabilmektedir. Günümüzde emperyalizmin propagandacılığını yapanların en çok kullandıkları sözcükler bunlardır. Kendilerini bu kavramlarla reklâm etmekte, işçi sınıfına ve emekçilere yönelik her saldırı, “radikal, devrimci” olarak övülebilmektedir. Örneğin Kemal Derviş, IMF programlarının uygulanmasındaki güçlükleri soran gazetecilere “devrim sancısız olmaz!” diyebilmektedir. Aynı zat, “kalbim soldadır” da demiştir. Kemal Derviş’in anladığı “sol” hiç kuşkusuz, yukarıda sayılan değerleri de kapsamaktadır. Çerçevesi bunlarla çizilmiş bir “sol”un, onu kapsamadığı gerçekten söylenemez.
Son günlerde, “yeni bir sol parti”den sıkça söz edilmektedir. Bir grup eski sosyal demokratın ve bazı ÖDP ve HADEP mensuplarının bu girişim içinde, şimdilik en azından “görüşmeci” olarak yer aldığı da basına yansımıştır. Kriz koşulları, emek ve sermaye arasındaki sınırları netleştirdikçe, politikalar düzeyinde de işçi ve emekçileri toparlayacak yeni burjuva girişmelerin olması kaçınılmazdır. Yeni parti girişimcilerine “temel kavramlarınız, temel değerleriniz nedir?” diye sorulduğunda, onlar da, “sol” için genel geçer görülen birkaç kavramı sıralayacaklardır.
Ancak bu genellikleri ölçüsünde “geçersiz” olan kavramlar ve değerler, eğer işçi-emekçi iktidarının denek taşma sürülürlerse, hepsinin “kalp para” olduğu anlaşılabilecektir.
Kapitalizmin özüne dokunmayan, işçi ve emekçileri kapitalizmin yedek gücü halinde örgütlemeyi amaçlayan bu türden girişimleri gerçek nitelikleriyle kavrayabilmek için siyasi iktidarlarında hangi sınıfların hâkim hale geleceği sorusunu sormak yeterlidir. “Sol”u, bir ideoloji olarak tanımlamak, tanımlarken de en sınırlı sayıda özellikle yetinmek, sonuçta kimliği net olarak saptanamayacak bir yığının ortaya çıkmasına hizmet etmektedir. Öteden beri “solculuk” belirtisi olarak kabul edilmiş birkaç özelliği taşıdığından dolayı, terimin kökünde bulunan işçi ve emekçi sınıfların iktidarından yana olmak özelliğini de kendiliğinden taşıdığı izlenimi verenler, her zaman aldatabilecek birilerini bulmuşlardır.
“Sol” kavramının bunca karışık, belirsiz ve kirletilmiş olduğu bir ortamda, işçilerin ve emekçilerin hareketini “solcu” olarak tanımlamak, bu karışıklığa katkıda bulunmaktan öteye geçemeyecektir.

“KLASİK SOLCU” AYDIN TİPİ
Emek Platformu’nun yayınladığı “Emek Programı”, kendi amaçlarını aşan sonuçlar da doğurdu. Bunlardan en önemlisi, Türkiye’nin artık tüketmeye başladığı “solcu” tipinin bazı özelliklerini açığa çıkarmış olmasıdır.
Bu özelliklerin başında, işçi sınıfına ve emekçilere karşı güvensiz ve yukarıdan-mesafeli bakış gelmektedir. Emek Programı, işçilerin ve emekçilerin örgütlü kesimini büyük ölçüde temsil eden sendikaların ve meslek örgütlerinin, ağır kapitalist saldırı karşısında açık bir tavır koyabilmek amacıyla bulup gerçekleştirdikleri bir mücadele biçiminin adı olmuştur. Program, bütün burjuva örgütleri ve medya tarafından suskunlukla boğulmaya çalışılmış, üzerinde konuşulduğu zaman ise küçümsenmiş ve karalanmıştır. Her şeyden önce, bu niteliği ile güncel sınıf çatışmasının odak noktasına oturmuştur. Diğer yandan program, Türkiye’de ilk kez, üniversite-bilim çevreleriyle işçi-emekçi örgütleri arasında dolaysız bir elbirliğinin ürünü olarak ortaya çıkmış, programa katkıda bulunan değişik siyasal görüşlerdeki bilim adamlarının niteliklerinden bağımsız olarak programı bir karşı koyuş ve direniş ilanı olmanın da ötesinde, kendi iktidar programı gibi benimseyen işçilerin ve emekçilerin niteliğine bürünmüştür. Yayınlanışından bugüne, işçi ve emekçi kitlelerinin bilinçlenmesi, kendi durumlarının farkına varması, daha çoğunu öğrenmeyi talep etmesi bakımından da, son derece yararlı bir eğitici rol oynamıştır. Bugün de, bu etkisi sürmektedir.
Ne var ki, “solcu aydın”, geleneksel güvensizlik ve tepeden bakma alışkanlığıyla, hem Emek Platformu’na, hem de Emek Programına karşı içsel bir direnç göstermiştir. Emek Platformu içindeki kimi sendikaların yöneticilerinin siyasal görüşleri, bürokratik-sarı geçmişleri, bu örgütlenmeye karşı uzak durmalarının gerekçesi yapılmıştır. “Gericilerle aynı safta olmak”, “solcu değerlerine” uymamıştır! Söz konusu örgütlerin milyonlarca işçi-emekçiyi barındırdığını, aileleriyle birlikte Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğunu temsil ettiğini görmemek, daha kolaylarına gelmiştir. Burada da kalmamışlar, EP’nin düzenlediği mitinglerde, “sakallı, takkeli adamlarla” aynı yerde olmaktan sıkılmışlardır. 50 bin kişilik Ankara mitinginden sonra, “keşke 50 kişi olsaydık da, doya doya kendi sloganlarımızı haykırsaydık!” diyen, “anlı şanlı solcular”a sıkça rastlanmaktadır. Sınıfın ana kitlesini örgütlemek, mücadelesinin her aşamasında ve her mücadele biçiminde sınıfla yan yana, iç içe olmak, işçileri ve emekçileri iktidara taşımak perspektifine bağlı bir davranıştır. Ama işçi-emekçi iktidarı derken kendi bir avuç aydın grubunun iktidarını anlayanlar, bundan ötesine siyasal kültürü de örgütlenme anlayışı da yetmeyenler, işçi sınıfını “gericiler-ilericiler” diye bölmeyi yanlış göremezler. Bu örneklerde, yalnızca “uzaktan ve tepeden” bakmanın değil, örtülü bir korkunun da izleri bulunmaktadır. Klasik “solcu aydın” tipi, genelde halk kitlelerini karanlık içindeki bir yığın gibi görür. Bütün gerici eylemlerde onlar yer almıştır, gerici partileri iktidara getiren onların oylarıdır, onlar cahildir, aydın düşmanıdır vs! Bu önyargılar yüzünden halk kitlelerinin, işçi ve emekçilerin asla kendi değerlerine ulaşamayacaklarını, kendileriyle kitleler arasında sürekli bir çelişki ve çatışma bulunacağını varsayar. Kuşkusuz bu önyargılar, kendi yaşam tarzlarından, küçük-burjuva alışkanlıklarından da beslenir ve sürekli büyür. Bu yüzden bir işçi toplantısında sakallı ya da takkeli bir işçi gördüğünde korkusu depreşir. Kendisini oraya ait hissetmez ve bir an önce “ilerici, solcu topluluğuna” gitmeyi özler. Kendisini rahat, güvende ve anlaşılır bulduğu tek yer burasıdır.
Kendi söyleyip kendi dinlemeye alışmıştır. Marksist literatürü “su gibi içmiş” olmakla övünür, Türkiye’nin ve Dünyanın bütün meselelerini derinlemesine bilir, ama bir işçiyle işyerindeki problemini konuşmak, bir üreticiyle iki çift laf etmek durumunda kalınca sıkıntıdan boğulur. Her şeyden önce, kesinlikle anlaşılmayacağına inanmıştır. Bu onun iki sözü bir araya getirmesini engeller. “Nasıl olsa anlaşılmayacağım” diye düşünür. Oysa aslında işçilerin ve emekçilerin gerçek sorunlarından habersizdir. Bir bütün olarak sınıfın yaşam koşullarını, gündelik meselelerini bilmez. Sendikaları, fabrikaları, mahalleleri tanımadığı İçin, ağzını açınca da “derin teorik analizler”den başkasını çıkarmayı beceremeyeceğinden susup kalır. Bu yalnızca herhangi bir “solcu aydın”ın, bireysel sorunu değildir. “Solcu parti’lerin, “solcu dergi çevrelerinin” ortak özelliğidir. “Solcu parti”, özelleştirme, sendikasızlaştırma, sosyal hakların gaspı gündemdeyken, milyonlarca işçi ve emekçiyi ilgilendiren bu temel sorunları görmez, “komünizm propagandasının en önemli iş” olduğunu düşünür, Nâzım Hikmet’in yurttaşlığı kampanyasını her işin önüne koyar. Bütün bunların kendi çevrelerinde yarattığı heyecanı ve tartışmayı, “gündemde olmak” sanır. Kendi sesinin yankısını, yalnızca yine kendisine benzeyen çevrelerden almak ona yeter. “Solcu dergi”, “solcu militanın” yiğitliği edebiyatına boğulmuştur. Bolca kahramanlık, fedakârlık sözü edilir. İşçi ve emekçi sorunları ise, dergilerin “ağır yükü”dür. Süs gibi durur ve diğer hamasi sayfaların içinde aranırsa bulunur. Bu türden haber ve yazılar ise, çoğunlukla acele siyasal bilinç yetiştirme telaşından, asıl soruna değinmeye fırsat bulamaz! Yalnızca kendi dar çevrelerinde okunur, pohpohlanır. Ekmek davasındaki işçiye hiçbir şey anlatmaz. Her satırından kan damlayan yazılar, sanki özellikle sıradan işçiyi, emekçiyi korkutmak için yazılmıştır.
“Solcu”ların, işçilerle, emekçilerle aralarına koydukları mesafenin son derece ilginç bir örneği vardır. Evrensel gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni İhsan Çaralan, 14 Nisan 2001’de İstanbul’da yapılan Emek Platformu mitingiyle, 1 Mayıs 2001’i kıyaslayarak, bu “mesafeye” ilişkin önemli bir saptama yapmıştır. 14 Nisan mitingine, yaklaşık 40 bin işçi ve emekçi katılmıştır. 1 Mayıs’ta ise, meydanda yaklaşık 100 bin kişi bulunmaktadır. Bundan çıkacak aritmetik sonuç şudur: “Solcu aydın” ve “solcu” gruplar, “kendilerinin” saydıkları 1 Mayıs’ta alanları doldurmuşlar, ama Emek Platformu’nun mitingine katılmamışlardır. Elbette bu hesaptan, 14 Nisan mitingine katılan işçi ve emekçilerin 1 Mayıs’a katılmadıkları sonucu kesinlikle çıkmaz. Ama diğer sonucun kesinliği ortadadır. 1 Mayısta, “biz bize”, alabildiğine “kızıl”, “kendi sloganlarımızı doya doya haykırarak” bayram edilmiş, işçilerin ve emekçilerin eylemi ise uzaktan seyredilmiş, belki farkına bile varılmamıştır.
“Solcu aydın”ın bir diğer özelliği ise, sanki bu özellikleriyle çelişik gibi durur: “İşçiler açısından meseleye bakmak”, çok yaygın bir başka alışkanlıktır. Yine en taze örneklerini, Emek Programı sürecinde gördük. Örneğin, “bu programı, işçiler emekçiler yazmadı, nereden Emek Programı oluyormuş!”, “bu program, emekçileri kapitalizme bağlıyor, sınıfın öz çıkarlarını temsil etmiyor!” “Altında MHP’li sendikacıların imzası bulunan bir program, nasıl olur da işçi sınıfına götürülür!”
Bu sözler, görünüşte, soruna “işçi sınıfı açısından bakma”nın sonuçlarıdır! İşçilerin ve emekçilerin çıkarı düşünülmekte, kapitalizmin sinsi bir saldırısına karşı işçiler korunmaktadır! Bu tavırda, işçilerin günlük mücadeleleri içinde karşılaşılabilecek sorunlara dikkat çekme diye bir endişenin rol oynadığını söyleyemeyiz. Burada kendisini gösteren, “kendisi yapmadıkça bir işin yapılmış sayılamayacağı” anlayışıdır. Farklı siyasal görüşlere sahip sendikalar ve meslek örgütleri, ilk kez bu çapta büyük bir hedefte birleşmişler, gerici sendikacılar bu hedefe çekilebilmişler, aşağıdan gelen sert sınıf baskısı onları başka türlü davranamaz hale getirmiş… Bunlar önemsenmiyor, işçi sınıfının emperyalist baskı ve saldırı karşısında kendisine bir siper kazmış olduğu, buradan kalkarak hücuma geçebileceği görülmüyor. Yine bazı “solcu çevreler”, “kendi programlarına göre” çok geride olduğunu söyleyerek, Emek Programı’nı eleştirdiler. Şu ya da bu unsurları da içermediği için, şunu bunu da söylemediği için, programı desteklemediler. Bir siyasal partiden beklenen her eylemi, devrimci bir işçi sınıfı partisinin programında bulunabilecek her özelliği, EP’de ve programında aradılar. Bu nokta ilginçtir. Çünkü bir başka yerde “kendi” özelliklerini aramak, bulamadığı için de onunla her türlü bağı koparmak, aslında kendi partiliğini inkâr etmek demektir. Kendi o “çok önemli siyasi farklılığını”, sendikal bir örgütte aramak, partiden de, sendikadan da hiçbir şey anlamamak demektir. Ama sorun bu “cahillik” değildir. Buradaki esas sorun, sınıf hareketine yabancılık ve sınıf hareketinin ana kitlesinden korkudur. “Benmerkezcilik” denilen küçük burjuva ruh halinin bir yansımasıdır bu. “Eğer ben merkezde değilsem, her şey yanlıştır” diyen, kendinden menkul bir öncülük kompleksidir bu.
Bir yandan hiç bıkmadan “işçi sınıfına öncülük” iddiasını ileri süren “solcu”, diğer yandan, bu iddiasını gerçek sanarak, işçi sınıfının arkasına düşmekten de müthiş korkar. Emek Platformu’nun kendi eylemlerinde uyguladığı disipline uymak, ya da doğrudan doğruya kendilerine “bir rica” olarak iletilmiş taleplerini kabul etmek, “işçi-emekçi kuyrukçuluğu” olarak adlandırılır. Eğer bir de Emek Programımın işçi ve emekçi kitleleri için açtığı olanaklardan söz ediyorsanız, kitlenin peşine takılmış dalkavuklardan başka bir şey değilsiniz demektir! Bu iki özellik bir araya gelince, şöyle bir manzara ortaya çıkıyor: “Solcu aydın”, işçilerin önünde gidemez, çünkü sınıfın gerici çoğunluğu tarafından dışlanmaktadır; arkasından da gitmez, çünkü kendisi “işçi kuyrukçusu” değildir. Bu yüzden en kolayı “ideolojik solculuk” yapmaktır.
Bu özellikler, aslında Türkiye’ye özgü sayılabilecek bir sorunun da kaynağına işaret etmektedir. “Halkla birleşememek, kitleselleşememek”, çok eski zamanlardan beri Türkiye “soluna” musallat olmuş dertlerdendir. Bu şikâyeti en çok dile getirenler, “solcu” alışkanlıklarını birer erdem gibi taşımaya devam edenler, “ideolojik solculuk”tan vazgeçmeyenlerdir. Ama kitleselleşme sorunu da, gece gündüz kafalarını meşgul eder, çünkü bu olmadan siyasi hareket sayılamazlar. Türkiye’de “sol”, genellikle Kürt’ten ve Alevi’den başka “halk” tanımamıştır. Bu halk kesimleri, neredeyse “doğal kaynak” gibi görülmüş, Kürt ulusunun ve Alevi mezhebinin tarihsel ezilmişliklerinden gelen eğilimleri, örgütlenme kolaylığı olarak kabul edilmiştir. Her “solcu” siyasal bildirisini, ilk önce ya bir Kürt’e, ya da bir Alevi gencine ulaştırmayı dener. Bu kolaycılığın nedeni de, yine kitlelere karşı duyulan ürküntüdür. Ne var ki, bir siyasal varlık olmak için gerekli kalabalığı toplayabilmek için, Kürt ve Alevi nüfusunun da asıl kitlesine ulaşamaz. Bu yüzden, asıl “çalışma alanını” daha önce “sola” kazanılmış çevrelere yöneltir. Bir kural olarak, “solcu parti”, diğer “solcu parti”den adam ayartarak kitleselleşmeyi düşünür. “Adam ayartma” tek tek kafakol ilişkileriyle olabileceği gibi, bir grubun başında olan kişiyi kazanmak biçiminde de olur. Böylece, “grup sahibi adam”, bir süre sonra “parti içi hizip başı”, “fraksiyon kurucusu önder” haline gelir. O da, başka “solcu” gruplardan adam kazanarak, kendi varlığını kanıtlamaya girişir.
İşçi sınıfı içinde ciddi kitle çalışması yapmak, bütün bu alışkanlıklarla çatışır. Sınıfın içinde, her zaman bir “solcu” bulma imkanı yoktur. Hatta sınıfın ana kitlesi’ genellikle “solcu” bakış açısından “gerici” (!)dir. İşçiden kolay kolay adam çıkacağına inanmaz. Oraya gireceğine, kendisine yakın davranacak çevrelerde dolaşmayı tercih eder. Bu yüzden, “solcu aydın”, devrimci bir işçi gördüğünde ne yapacağını şaşırır. Bir rastlantıyla “kazanılmış” olan işçi, partinin ya da grubun en değer verilen kişisi haline gelir. O çevreye giren işçi de, bir süre başka bir şaşkınlık yaşar. Kendisine hayran aydınlar arasında gördüğü itibar yüzünden, bir süre sonra bütün işçi özelliklerini kaybeder, kendi işyerindeki sorunlardan haberi yokken, “bireyselleşememenin yol açtığı örgütlenme sorunları” üzerine nutuk atmaya başlar. Bu arkadaşa, “bugün sizin işyerinde direniş vardı, ne oldu sonuç” diye sorarsanız, hayal kırıklığına uğrar. Konuşmak istediği konu bu değildir çünkü! O da, çevresindeki aydınlar gibi, anlaşılmaz kelimelerle süslenmiş cümleler kurmak, yeni kazandığı statünün tadını çıkarmak istemektedir.
“Sınıf dışında solculuk” örneklerinin kuşkusuz en tipik olanı, siyasi olarak “öncü savaş”ı benimsemiş olanlardır. Silahlı, gizli örgütlenmeye bağımlı bu “solculuk”, işçi sınıfıyla yakın ilişkiyi, sınıf içinde çalışmayı, sendikal haklar uğruna mücadeleyi küçük ve önemsiz işler sayar. Büyük kahramanlıklar, inanılmaz fedakârlıklar yapan kadrolara sahip olmak, milyonlarla birleşmekten daha önemlidir. Bu çevrelerde de, sınıfın üzerinde, sınıfı güdülecek bir sürü olarak görme alışkanlığı “solcu aydınlar”ınkinden çok farklı değildir.
Bütün bu özellikler, kişisel, ahlaki, kültürel özellikler olabilir; ancak belli bir “sol” siyaset içinde düşünüldüğünde, hepsinin ideolojik özellikler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bir “solcu”, işçi sınıfından neden uzak olduğu sorulduğunda, bunu gayet derin gerekçelerle açıklayabilir ve bunu haklı gösterir. Neden işyeri sorunlarıyla değil de, aklının yarım yamalak erdiği felsefi sorunlarla uğraştığı sorulduğunda, size Lenin’den, Marx’tan alıntılar yaparak cevaplar verebilir. Alevilikle hiç ilgisi olmadığı halde neden dedeler gibi bıyık bıraktığının da bir açıklaması vardır. “Kürt olsun da çamurdan olsun” demesini de pek güzel savunabilir. Fırsatçılığın, grup çıkarcılığının, “taktik” deyince kandırmacılıktan başka bir şey düşünememenin de gerekçeleri vardır. Ama bunların hepsi, “yüksek siyasi hedeflerle” bağdaştırılır. Başta da söylediğimiz gibi, siyasetle ideolojinin birliğinin işaretidir bu. İşçi sınıfını hiç hesaba katmayan bir siyasete, işçi sınıfı dışı bir ideoloji eşlik eder.
Fakat Türkiye’de “solculuk”, bir de kendisine özgü özellik geliştirmiş ve “siyasetsiz solculuk” kavramını yaratmıştır. Yaygın olarak “solcu aydınlar”da, partisizlik, siyasetsizlik, siyasete bulaşmama eğilimleri gözlenmektedir. Tıpkı, burjuvazinin “bütün ideolojiler kötüdür, ideolojilerin esiri olmamak lazım” derken çok açık bir ideolojik tutumu sergilemelerinde olduğu gibi, siyaset dışı kalmak isteyen aydınlarda da, kendilerine uygun bir siyasetin varlığından söz edebiliriz. Ancak hemen belirtilmeli ki, bu siyasetin temel özelliği, “sınıf dışı olmak”tır.

“SOLUN” BİRLİĞİ, SINIFIN BİRLİĞİ
“Solcu” çevrelerin inanmaya ihtiyaç duydukları “solun birliği” efsanesi, işte bu gerçekler üzerine kurulmuştur. Aslında hepsini toplasanız 100 bin kişi etmeyecek olan bu “bilinçli solcular”, kendi aralarında defalarca birlik arayışına girmişler, her defasında yine bu temel gerçekler yüzünden, eskisinden daha kötü bir biçimde bölünmüşlerdir. “Sol” teriminin aldatıcı özdeşlik görüntüsü, asla bir araya gelemeyecek olan siyasal görüşlerin, sınıf tavırlarının, “birleşebilir”, “birleşmesi gerekir” akımlar gibi algılanmasına yol açmaktadır. Birleşememek ise, yine “sol”un hastalığı gibi görünmektedir. Aslında bu “solun” hastalığı değildir. Her biri farklı ideolojik ve siyasal yönelişleri, farklı sınıf kimliklerini ifade eden fakat “solcu” oldukları için aynıymış gibi algılanan bu grupların, partilerin, kişilerin birliği ya imkânsızdır, ya da geçicidir. Türkiye’de bu yolda harcanan zaman ve enerji, boşa gitmiştir, bundan sonra da aynı sonuca ulaşacaktır.
Her şeyden önce, “solun birliği” nesnel-toplumsal gerçekler açısından bir ham hayaldir. Bu, farklı sınıf ve tabakaların aynı ideoloji ve siyasette birleşmesini istemek anlamına gelmektedir ki bilimsel değildir.
Diğer yandan, “solun birliği” uğruna mücadele, Türkiye’de daima işçi ve emekçilerle birlik gerekliliğinin önüne geçmiştir. “Solcular”, sanki birbirleriyle birleşmeden hiçbir iş yapamazlarmış gibi bu sorunu daima gündemlerinde tutmuşlardır. Bu da aslında, kendine güvensizliğin, halk kitleleri karşısında ürküntüye kapılmanın bir ifadesidir.
Bugün açıkça anlaşılması gereken nokta, işçi ve emekçilerin birliğinin sağlanmasının, bütün bu boş uğraşlardan daha önemli olduğudur.
İşçi sınıfı ve emekçiler, çok uzun zamanlardan günümüze, din, mezhep, siyasi görüş, milliyet, bölge, meslek grubu gibi ölçütlerle bölünmüş ve birbirlerine düşman edilmeye çalışılmıştır. Aynı sınıftan olduklarını, her işçinin bir diğerinin “sınıf kardeşi” olduğunu anlayabilmesi için, Türkiye XIX. yüzyıl kapitalizminde yaşayan işçilerden daha geri durumda bırakılmıştır. Kuşkusuz bunda kapitalizmin kendisine özgü gelişme koşullarının da etkisi vardır. Ancak egemen sınıf politikaları ve propagandaları da, işçiler ve emekçi halk arasında ciddi duvarlar örmeyi başarmıştır. Farklı siyasal partilere oy veren, farklı mezhepten, milliyetten, farklı bölgelerden olan işçiler, tek ve aynı hak ve çıkarların peşinde kavga verdiklerini fark edebilecekleri koşullardan uzak tutulmuşlar, sendikalar özellikle bu ayrılıkları kışkırtacak biçimde örgütlenmişlerdir. Sınıfın birliğinin sağlanması mücadelesi, önümüzde son derece önemli bir mücadele alanı olarak durmaktadır. Bu yüzden, bir tek “gerici” işçiyi sınıfın birliği davasına kazanmaya çalışmak, on “ilerici solcuyu” partiye kazanmaktan daha önemlidir. Henüz içinden geçmekte olduğumuz çetin ekonomik-siyasal koşullarda bile, işçilerin ve emekçilerin mücadelesi gerçek bir birliğin çok uzağındadır. Aynı işkolundaki işçilerin mücadelesi bile, bölgesel farklıkların engeline takılabilmektedir. Emek Platformu Programı’nın bu bakımdan taşıdığı önem, kendi birliklerine kafayı takmış “solcular” tarafından anlaşılamamıştır. Sınıfın birliği hedefini, “ideolojik netlik olmadan birlik nasıl olabilir, bir MHP’li işçiyle biz nasıl bir araya gelebiliriz” gibi itirazlarla karşılamalarında da, kendisini gösteren şey “ideolojik solculuk”tur.
Oysa işçi sınıfının bilimsel ideolojisiyle donanmış bir bilinçte bu türden karışıklıklar yaşanmaz. Siyasi iktidar hedefini sınıfsal içeriğiyle birlikte tanımlayıp kavramış bir sosyalist için, sınıf içindeki farklı siyasal eğilimlerin ortak çıkar kavgasına engel olamayacağı ve işte bunun asıl değişimin kaynağı olduğu açıktır.
İşçi sınıfının iktidarını ve sosyalist toplumu amaçladığını ileri süren her siyasi akımın, ilk yapması gereken şey, Türkiye’ye özgü “solculuk”tan kurtulmak olmalıdır.

YOLUN SONU GÖRÜNDÜ
Gerçekte, Türkiye’de bu türden “solculuk”, artık tarihe gömülmek üzeredir. “Solun birliği” adına Türkiye siyasi tarihinde yaşanmış en büyük deney olan ÖDP, artık “farklılıkların armonisi”, “gökkuşağı”, “çok renklilik” gibi sloganlarını tüketmiş bulunmaktadır. Bu durum, asla ÖDP yöneticilerinin, bu “birlik” içinde yer alan farklı siyasi grupların ya da kişilerin hatası değildir. Farklı ideolojik ve siyasal görüşlere sahip, öyleyse temelde farklı sınıf çıkarlarını temsil eden grupların bir araya gelerek işçi sınıfı gibi mütecanis bir sınıfın çıkarları adına konuşması olanağı zaten yoktu. Bu, sınıfın ve halkın değil, “solcuların birliği” idi, bu yüzden de, “sol” teriminin içinde taşıdığı aldatıcı birlik görüntüsünün kurbanı oldu.
ÖDP, tek başına bir olay değil. Giriştiği deneyle birlikte, Türkiye “solculuğu”nun da sonunu ilan etmiş oluyor.
Türkiye’de artık bu tipte “solculuk” tarihinin son demlerini yaşıyor. Belirsiz ideolojik ilkeler ekseninde yapay birlikler oluşturmak, sosyal demokratlar bakımından da yolun sonunu bulmak üzeredir. Bir de “yeni sol parti”yi deneyecekler ve hep beraber göreceğiz. Çünkü artık, insan severlik, ilericilik, laiklik, demokratlık, halkçılık, “değişime inanmak”, “özgürlükçülük” gibi kavramların hepsi, çok açık olarak işçi-emekçi hareketiyle tanımlanmak, bu açıdan sorgulanmak zorundadır. Bu temelde anlam bulmayan, bununla tamamlanmış bir siyaset içinde somutlanmadan bu kavramların bir anlamı olamaz, kimseyi de etrafında gerçekten birleştiremez.
“İdeolojik solculuk”, kapalı devre siyaset, kapalı devre demokrasi, kapalı devre mücadele demektir. Sınıfın büyük gücünü harekete geçirmeyi düşünmekten bile korkan bu “solculuk”, burjuva ideologların dediği gibi modası geçmiş bir akım halini almaktadır. Sadece “fikirler üreten”, “her şeyin doğrusunu, haklısını bilen” ama bu fikirlere, doğrulara, haklılığa hayat verecek toplumsal güçle, işçi ve emekçilerle hiçbir ilişkisi olmayan “solculuğun”, egemen sınıflar tarafından ciddiye alınması beklenemez.

Haziran 2001

Küreselleşmenin sosyal-demokrasisi

ÇOKLUK İÇİNDE AYNILIK
Ülkenin içinde bulunduğu ağır siyasal ve ekonomik kriz koşulları, egemen sınıfların pek çok bakımdan “aceleyle” davranmalarını gerektiren sonuçlar yaratıyor. Başlıca “küreselleşme” merkezlerinin (ABD, AB) planlı ve programlı ilerleyişinin ihtiyaçları doğrultusunda davranmaya siyasal bakımdan hazırlanamayan burjuvazi, hızla geçip giden zamanı yakalamaya, “kıra-döke” mevzi kazanmaya ve ilerlemeye çalışıyor. Küreselleşme süreçlerinin bir parçası olmak için köklü değişiklikler gerçekleştirmeye çalışırken, sert sınıf mücadelelerini göze almak zorunda kalıyor, kitlelerin muhalefetini bastırmaya, yatıştırmaya çalışmak için ayrıca gayret gösteriyor.
Ancak, ekonomik-kültürel vb. başka alanlarda olduğundan daha fazla, siyasal alanda tökezliyor. En hazırlıksız olduğu alan burası.
Bir yandan, yalnızca devlet olanaklarını kullanarak seçmen tavlamaya alışmış bulunan burjuva siyaset, gittikçe küçülen bu olanakları paylaşmakta zorlanıyor ve artık seçmen kitlesine yalan söyleyebileceği koşulları bile bulamıyor. Hiçbir Bakan, artık seçim bölgesinde barajlar, yollar, fabrikalar açma sözü veremiyor; milletvekilleri hemşerilerine iş bulmakta zorlanıyor. İMF reçeteleri kendisine özgü mekanizmalar yaratırken, Türkiye’deki geleneksel burjuva politikacı tipini de ortadan kaldırmaya yöneliyor.
Ne var ki, burjuva siyaset yalnızca devlet olanaklarını kullanamamaktan dolayı sıkıntıda değil. Her parti, seçmen karşısına öteki partilerden daha farklı, daha cazip, daha vaat edici programlar çıkaramamaktan da sıkıntıda. Bu, kademe kademe parti tepelerinden başlayarak il ve ilçe örgütlerine kadar sirayet eden kapışmalara yol açıyor. Siyasal program ve siyasal örgüt bunalımı, en gelişmiş siyasal örgüt olan devletten başlayıp siyasal partilere ve onların siyasal programlarına kadar uzanıyor. Bütün burjuva siyasal partiler, eski oy tabanlarından, genel olarak kitlelerden kopuyor. Kopan bağların onarılamaz türden olduğu, yoksul, işsiz, topraksız, emekli, kamu emekçisi halk yığınlarını düzene bağlamaya elverişli ödün ilişkilerinin yeniden kurulamadığı görülüyor. Kitleleri etkileme konumundan uzaklaşan partilerin bunalımı derinleşiyor. TBMM önünde her gün her saat, uzun kuyruklar oluşturarak “vekilleriyle” görüşmeye, bir işini halletmeye çalışan insanların sayısı artarken, bunların memleketlerine çözümle dönenlerinin sayısı sürekli olarak ve hızla azalıyor. “Erken seçim” olasılığı arttıkça, şu anda mecliste bulunan iktidar ya da muhalefet partileri, “en sıkı” kadrolarına kadar daralmış olmanın endişesini yaşıyor. Uzun yıllar boyunca partilerini birer arpalık, iş olanağı, iş takibi için bir büro olarak bellemiş olan bu “en sıkı kadrolar”, seçim sözü edildikçe hangi partinin iktidara daha yakın olabileceğinin hesabını yapıyor ve gruplar halinde bir partiden ötekine dolaşıp duruyor.
“Küreselleşmenin”, temel iddialarından birisi, ideolojilerin sonunun geldiğine ilişkin olanıydı. Bu hemen akla gelen biçimiyle, sosyalizme yöneltilmiş bir “son ilanı” idi. Ne var ki, “tek tip ideoloji ve siyasal program” hedefinin, aynı zamanda burjuva fraksiyonlar ve siyasal temsilcileri için de geçerli olduğu, hiçbirinin özel, farklı, bir diğerine karşı programlar geliştirmeyecekleri bir durumun öngörüldüğü, daha doğrusu, bütün dünyada aynı “küreselleşme” hedefine bağlı tek bir programın uygulanmasından başka bir program ve ideolojinin “fazla” sayılacağı da böylece açıklanmış oluyordu.
Yaklaşık on beş yıl önce, Turgut Özal, Türkiye için “iki buçuk parti, iki buçuk gazete yeter” dediği zaman, mevcut Amerikan siyasal sisteminin bir yansımasını tarif ediyordu, ama burada kalmayarak, uygulanabilir bir plana sahip olduğunu da açıklıyordu. Günümüzde yaşananlar, Türkiye’de ilk uygulayıcısını Turgut Özal’ın şahsında bulan planın büyük ölçüde başarıya ulaştığını göstermektedir. Gazeteler ve başlıca televizyon kanalları, iki buçuk patronun elinde toplanmıştır; siyasal partiler ise, pratik program esasları bakımından artık iki buçuk bile değildir.
Partilerin kendi adlarına uygulayabilecekleri özgün, farklı programlarının kalmaması, böyle bir çabanın da anlamsızlaşması ve gereksizleşmesi, aslında sonuna gelinmiş bir süreçtir. Benzeşme ve aynılaşma, 20 yıllık bir süre içinde, gerek iç, gerekse dış baskı ve yönlendirmeler sonucunda, neredeyse tamamlanmıştır. Burjuva siyaset, artık siyasal partileri, geçmişteki biçimleriyle ve ilişkileriyle de devre dışı bırakacağı başka mekanizmalar geliştirmeye başlamıştır. “Popülizm”in, ekonomik ve siyasal hayatta tamamen yasaklandığı bir uluslararası anlaşma var gibidir ve bunun açık anlamı siyasi partilerin halkın hoşuna gidecek işler yapmadan ya da vaatlerde bulunmadan oy almanın yolunu bulmaya çalışmalarıdır. Eğer iktidara gelirlerse, kazara seçimlerde de böyle vaatlerde bulunmuşlarsa, asla uygulayamayacaklarını peşinen kabul etmiş olacaklar. IMF ve Dünya Bankası, Avrupa Birliği’nin çeşitli organları ve ABD, emperyalist sermayenin sınırsız yayılımı için gerekli olanların dışında herhangi bir “ulusal” programa izin verilmeyeceğini eylemli olarak göstermiş bulunuyor. Buna da esası bakımından hiçbir düzen partisinin itirazı yoktur.
Egemen sınıf partileri, bu bakımdan birbirine iki su damlası gibi benzeşmişlerdir.
Görünürdeki çokluklarına karşın, aslında hepsi bir tek partiden ibarettir.

YA SOSYAL-DEMOKRATLAR?
Eğer çoktan “halkçılık, sosyallik, demokratlık” gibi cilaları terk etmiş bulunan DSP’yi saymazsak, mecliste bir sosyal-demokrat parti yoktur. Peki, meclis dışında geçmiş yıllardaki program ve propaganda temalarına sahip bir sosyal-demokrat parti kalmış mıdır?
Bunun yanıtını almak için, doğrudan doğruya “sol” adına hareket eden ve eski sosyal-demokrat partilerin önderlerini toparlayarak yeni bir parti kurmaya çalışan diğer “sosyal-demokratlar”ın söylediklerine, muhalefet tarzlarına ve şu andaki durumun eleştirisini nasıl yaptıklarına bir bakmakta yarar var.
Gazeteci Metin Sever, Mayıs ayının son haftası boyunca Radikal’de “Solda Yeni Arayışlar” başlığıyla bir dizi söyleşi gerçekleştirdi. Ağırlıklı olarak, “soldaki dağınıklık” denince ilk akla gelen sosyal-demokrat fraksiyonların önderlerinin görüşlerinin yer aldığı bu dizi, hem sosyal-demokrasinin hem de kimi “solcu” grup ve partilerin görüşlerinin topluca ele alınması için bir fırsat doğurdu.
Burada iki nokta dikkat çekiyor: Birincisi, “sol” adına konuşan herkes, “solun yenilenmesi gereği”nin altını çiziyor, ikinci olarak da küreselleşme koşullarını ve sonuçlarını, “kabul edilmesi gereken nesnel ve zorunlu bir durum” olarak değerlendiriyor.
CHP’ye karşı ve “alternatif, hakiki sosyal-demokrat” partinin lideri, eski CHP’li Murat Karayalçın, kendi partisinin görüşlerini, yapmak istediklerini anlatmaya, “solun sorununun ne olduğunu” tespit ederek başlıyor: “Solun, çağa ayak uyduramaması!”
“Çağ”, Murat Karayalçın’a göre, özetle işçi sınıfının ve emek güçlerinin dağıldığı, yeni bir üretim süreci ile karakterize oluyor; öyle ki, SSCB’nin dağılmasını da bu süreç belirlemiştir: “…önce solun düşüncelerini üzerinde yapılandırdığı eski üretim sistemleri geçerliliklerini yitirdi. Post-fordist diye adlandırılan yeni bir üretim sistemi devreye girdi. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır, bu üretim sistemi, dünyanın her yerinde egemen oldu. Ardından kapitalizmin bu üretim sistemindeki değişim Sovyet sisteminin çöküşünü getirdi. Yeni üretim sisteminin emek kullanımı, sendikaların çok büyük ölçüde işlevlerini yitirmelerine neden oldu. Bunlar sonuç olarak solun kendisini yeni üretim sistemi uyarınca yeniden tanımlamasını, örgütlemesini gerektiren gelişmeler olarak önümüzde yer aldı.”
Diğer sosyal-demokrat liderlerde de karşılaşacağımız temel tespit, işçi sınıfının ve genel olarak emek hareketinin toplumsal ve siyasal yaşamdaki etkisinin artık olanaksız olduğudur. “Çağ”ı karakterize eden değişiklik budur! Üstelik bu değişiklik, sosyal-demokrat önderlere göre, örneğin sendikasızlaştırma ya da genel olarak işçi sınıfının ekonomik ve siyasal örgütlerinin kimi zaman zorbalıkla, kimi zaman ise doğrudan satın almayla, esnek çalışma ve “toplu görüşme” gibi etkisizleştirme yöntemleriyle değil de, “üretim sürecinin değişen karakteri” tarafından belirlenmiş bulunuyor.
Hal böyle olunca, yapacak tek şey, “çağa ayak uydurmak”tır. Yani, verili koşulları kabul etmekten, işçi sınıfının içine düşürüldüğü durumu, çalışma koşullarında yapılan bölücü ve zayıflatıcı uygulamaları “üretim süreci”nin bir koşulu olarak görüp benimsemekten ve ne yapılacaksa bunun içinde aramaktan başka yapacak bir şey yoktur.
Kuşkusuz, bütün bunlara karşı direnen işçiler “çağın gerisinde kalmış” oluyorlar; ayak uydurmak yerine “modası geçmiş” örgütlenmelerde diretiyorlar. Bu sözlerden çıkarılacak sonuç, sosyal-demokratların emek hareketiyle ilişkisinin yalnızca onu verili koşullara razı olmasını sağlamaya yönelik çalışmalardan ibaret kalacağıdır. Bunu, öteki bütün partilerin zaten yapmakta olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur. Eskiden sosyal-demokratlar, en azından yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve sendikal faaliyetin kendilerine bağlı olmak koşuluyla canlı kalması için plan ve programlara sahiptiler. “Çağın değişmesi”, bu yönelimi tümüyle silmiş bulunmaktadır.
Karayalçın, Avrupa Birliği, devletçilik gibi konulardaki muhalif tutumu da aynı çerçevede değerlendiriyor: “Devletçilik vazgeçilmez bir ilke değildir, AB ulusal çıkarlarla çelişmez!”
Burada, “küreselleşme” projeleriyle eklemlenmiş olmanın başlıca kıstaslarının tümünü görebiliyoruz. “Küreselleşme”, dünya çapında emek hareketinin direnişi kırılmadan gerçekleşemeyecek ya da en azından yerkürenin tümünü kapsama iddiasının uzağında kalacaktır. Bu yüzden, her ülkede önce işçi hareketi ve onun başlıca örgütsel dayanaklarının yok edilmeye girişilmesi rastlantı değil. Ne var ki bunun için de, önce dayatılan çalışma koşullarının “veri” düzeyine getirilmesi gerekiyor. Bir politika, bunu kabul ederek kendisini inşa etmeye başladığı andan itibaren işçilerin ve emekçilerin güncel çıkarlarıyla ilgisini kesmiş demektir.
“Post-fordizm” hakkındaki bu türden görüşler, bir üretim tekniği ile toplumsal ilişkiler arasında “göze hoş görünen” bağıntılar kurarak, toplumsal hayatın ve “üretim biçiminin” teknik değişimlere bağlı olarak “kökten” değiştiğini ileri sürüyor ve görünüşte, Marksistlerin elindeki silahı bir anda işlemez hale getiriyor! Yalnız toplumsal politikalar ve işçilerin örgütleri ile ilgili olarak değil, post-modernizm ve genel olarak kültürel değişimlerle ilgili çözümlemelerde de aynı sihirli anahtara başvuruluyor.
Sosyal-demokratlar, “çağa uygun” bir başka formülü de, “üretimi geliştirme” kavramında buluyorlar. Gazeteci Metin Sever’in, “sosyal-demokratlar Marksizm’den beslenmiştir. Siz hangi toplumsal kesimden besleneceksiniz?” biçimindeki anlamsız sorusunu, Murat Karayalçın, anlayarak yanıtlıyor: “Biz üretenler, çalışanlar, işsizler ve emekliler diye bir kitle tanımlıyoruz. Ayrıca üretim güçlerini geliştiren tüm kesimleri de destekleyeceğimizi ifade ediyoruz. Biz yalnızca paylaşımı esas alan bir parti olmayacağız, üretimi artıran, üretim güçlerini destekleyen bir partiyiz aynı zamanda.” “Üretim güçlerini geliştiren tüm kesimler”den kastın esas olarak sermaye sınıfı olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü işçi sınıfı, eğer terimi düzgün kullanacak olursak, kendisi zaten bir üretici güçtür ve “üretici güçleri geliştiren kesim” içinde sayılmaz. Üretici güçler, bizzat üretici sınıfın yanı sıra, bilim ve teknolojidir. Aslında onları Murat Karayalçın’ın düşündüğü biçimde, kimse geliştirmez: Toplumsal ilerlemenin, deney ve bilgi birikiminin sonucu olarak gelişir ve toplumsal değişimde rol oynarlar. Bu yüzden kural olarak burjuvazi, üretici güçlerin geliştirilmesi diye bir endişe taşımaz. Onların en kârlı biçimde nasıl kullanılabileceğinden öte bir ilgisi de yoktur. “Üretici güçleri geliştiren kesim”, son yıllarda burjuvazinin kendisini tanımlamak için Marksizm’den çaldığı ve bozduğu bir terim. Kimi zaman, daha açık sözlülükle “üretken sermaye” dendiği de oluyor.
Diğer sosyal-demokrat “yeni parti” girişimcilerinin de “yenilenme, çağa ayak uydurma” kavramına verdikleri önem bakımından Karayalçın’dan farkları yok.

TARİHSEL KÖKLER
Sosyal-demokrasi tarihsel olarak, sosyalizmin programına karşı burjuvazinin temel dayanaklarını güçlendirmek, toplumsal muhalefeti reformlar yoluna akıtmak için icat edilmişti. Ana kadroları, sendikal bürokrasi ve işçi sınıfının aristokratik tabakası içinden derlenmişti, başlıca siyasal ve ideolojik tezlerini ise sulandırılmış, burjuva kıstaslara göre gözden geçirilmiş bir tür “sosyalizm” üzerine dayandırıyordu. Başlangıçta, işçi sınıfı sosyalizmiyle kendi arasındaki sınırı “devrimci olmak-olmamak” biçiminde çizmişti. Kesin olarak “ihtilalci komünizm”le bir ilişkisi yoktu, demokrasiden yanaydı, kapitalizmin tekelleşmesine, aşırı kâr peşinde koşan uygulamalarına görünüşte karşıydı, ama örneğin savaş da dâhil olmak üzere, “kendi hükümetlerinin” emperyalist programlarını destekleyebiliyordu. Kapitalizm, emeğe karşı “adil” olmalı, devlet, sınıflar arasında bir denge organı olarak çalışmalı, sosyal haklar ve ücretler “adil” olarak düzenlenmeli diyor, işçi sınıfı partisinin görevinin “devrim yapmak” olmadığını ileri sürüyordu.
Bütün sosyal “düzenleme ve iyileştirme” çabaları, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı yumuşatmaya, işçi sınıfının ekonomik durumunda görece bir iyileşme sağlayarak onu “ayaklanma peşinde koşan isyancı sınıf” konumundan uzaklaştırmaya yönelikti. Burjuva egemenlik altında yaratılabilecek bir “adalet” görüntüsü, emek sömürüsünü gizlemeye ve kapitalizmin daha sağlam temeller üzerinde devamına olanak sağlayabilirdi.
Özellikle 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte Avrupa’da yükselen sosyalist devrim dalgasının önüne geçmek üzere, eski Marksist partilerin içinden devşirilen teorisyenler ve işçi önderleri aracılığıyla sosyal-demokrasi, sosyalizme karşı bir kalkan olarak kullanılmaya başlandı. Bu yalnızca işçi hareketinin yönünü ve taleplerini sınırlamak için değil, Marksizm’in teorik-ideolojik birikimini yozlaştırmak için de başvurulan bir yoldu. Görünürde sorun, Marksizm’in devrimci özü ile onun reformist bozulması arasındaydı; ama işçi sınıfının uluslararası örgütlerini de kapsayan bu tartışma aslında doğrudan doğruya kapitalizmin devrim yoluyla yıkılması ya da reformlara dayanarak ayakta kalması tartışmasıydı.
Gerek Ekim Devrimi’nin yarattığı yeni yönelimlerin etkisiyle, gerekse Avrupa’da faşizmin yükselmesi ve iktidara gelmesi koşullarında, sosyal-demokrasi, işçi sınıfının ve komünist partilerin sosyalist devrime yönelik bütün girişimlerini boşa çıkarmak, böyle bir devrimi durdurabilecek bütün güçlerle ittifak yaparak işçi sınıfını sendikal ve siyasal örgütler temelinde bölmek ve güçsüzleştirmek için çalıştı.
İkinci Emperyalist Savaş sonrasında, Avrupa’nın kapitalist yeniden inşası sürecinde, sosyal-demokrasi, savaştan en fazla zarar görmüş kapitalist ülkelerde iktidarda oldu ve bütün planlarını, Amerikan planlarıyla uyumlu hale getirerek muhtemel bir devrimin önüne geçecek sosyal ve ekonomik tedbirlerin alınmasına yönlendirdi. Marshall Planı ve Trumann Doktrini çerçevesinde Amerikan yardımıyla Avrupa sanayisinin yeniden kuruluşuna işçilerin seferber edilmesinde motor gücünü oluşturdu. Soğuk Savaş sürecinde, anti-komünizmin başlıca ideolojik içeriğinin belirlenmesinde teorisyenlerini, sanatçılarını, propagandacılarını yönlendirdi, kullandı. Bir biçimde Marksizm ve sosyalizm terminolojisine vakıf olan, işçi sınıfının sosyal ve siyasal taleplerinin hangi yollardan “reform” planlarına dâhil edileceğini iyi bilen etkili yazarlar, propagandacılar ordusu, bütün silahlarını Stalin önderliğindeki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne yönlendirdiler.

TÜRKİYE’DE SOSYAL-DEMOKRASİ
Türkiye’de sonradan kendisini sosyal-demokrat parti olarak tanıtan parti, yani CHP, kendisinin sosyal-demokratlığını hayli gecikmiş olarak keşfetti. Türkiye İşçi Partisi, halk muhalefetinin yükseliş rüzgârını arkasına alarak “sosyalizm”, “solculuk” gibi ülkeye yeni yeni giren kavramları da kullanıyor ve düzene yönelmiş tepkileri, düzenin dışına çıkarmaya doğru yol açıyordu. Kuşkusuz bu gelişme, TİP yöneticilerinin iradesi dışındaydı ve gerçekte, dünyada geçerli ölçütler açısından bakılırsa, Türkiye’de ciddiye alınabilecek ilk sosyal-demokrat parti TİP’ti. Bununla birlikte, belli başlı sorunları açık ve sert biçimde ortaya koyarken “tek kurtuluş sosyalizmde” gibi sloganları kullanması, onun “kızıl komünist” olarak karalanmaya çalışılmasına sebep oldu. İktidardaki ve muhalefetteki başlıca burjuva partilerin TİP’e yönelik saldırıları, onu daha da güçlendirdi. Özellikle ismet Paşa önderliğindeki CHP’nin en uyanık seçmen kitlesinin oylarını büyük ölçüde kendisine çekmesi, TİP’e karşı baskı ve yasaklamalardan farklı bir yöntemle karşı konulması fikrini doğurdu. İsmet Paşa, kendisinin “kırk yıllık solcu” olduğunu söyledi ve CHP’nin “ortanın solunda bir parti” olarak tanımlanmasının yolunu açtı. Bütün sorun, TİP’in gelişmesinin önünü kesmek, aydınlar ve işçiler nezdinde CHP’ye, TİP’e karşı itibar kazandırmaktı.
CHP, TİP içindeki olumsuz gelişmelerin de yardımıyla bunda önemli ölçüde başarılı oldu; ancak “ortanın solu” sloganıyla girdiği ilk seçimde büyük bir yenilgiye uğradı. Yine de, ülkede yükselen devrimci dalganın ve büyük işçi-köylü hoşnutsuzluğunun düzen sınırları içinde kalabilmesinin yolunu, bu politikada ısrar ederek kendi etkisini genişletmekte gördüğü için, “ortanın solu” ya da “demokratik solculuk” gibi tanımlardan vazgeçmedi.
‘70’li yıllarda gelişen ve büyük ölçüde sosyalizm hedefiyle birleşme olanakları taşıyan halk muhalefetini düzen sınırları içinde tutmak da CHP’nin görevi oldu. İktidarda olduğu dönemlerde, adeta Türkiye gibi ülkelerde sosyal-demokrasinin  Avrupa’da olduğu gibi “sosyal iyileştirmeler yoluyla toplumsal barış” sağlama görevini yerine getiremeyeceğinin kanıtı olarak boy gösterdi. Çünkü Avrupa’da sosyal-demokrasi, sosyal ve ekonomik iyileştirme programlarını ancak, ülkenin emperyalist olanaklarının bir bölümünü işçi sınıfının ve halkın yaşam koşullarının düzeltilmesine ayırarak uygulayabilirken, Türkiye’de böyle bir tahsise elverişli kaynak bulunamazdı. Tek kaynak, yine devletin olanakları olabilirdi, onun üzerinde de tekelci burjuvazinin çıkarlarını küçülten bir tasarrufta bulunulamazdı. Dolayısıyla, Türkiye için sosyal-demokrasinin uygulanması, sosyal ve ekonomik olmaktan çok, yalnızca demagojiye dayanan siyasal bir pratik olabilirdi.

KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA SOSYAL-DEMOKRASİ
Sosyal-demokrasinin vatanı Avrupa, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, küreselleşme sürecinde de yalnızca ekonomik bakımdan değil, siyasal-askeri bakımdan da ABD’nin temsil ettiği emperyalizmin tam destekçisi olarak misyon yüklendi. Bu tutumda en fazla öne çıkmış olan İngiliz İşçi Partisi ve onun “genç” başkanı Blair, bütün dünyaya “yeni sol”un temsilcisi olarak tanıtıldı. “Yeni sol”, özelleştirmecilikte ve emperyalist yayılma politikalarında en militan tutumu tanımlayan bir kavram olarak güncel siyasette yerini aldı. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde, kendilerini sosyal-demokrat olarak tanıtan partilerin “çağdaşlaşmakta” örnek alacakları parti haline getirildi.
Diğer yandan, yine bizim gibi ülkeler için anlamlı olan “yeni sağ” kavramı geliştirildi. “Yeni sol” ile “yeni sağ”, program ve ideoloji bakımından birbirine yaklaştırılmış, (neredeyse aynılaştırılmış) olarak, birlikte, “küreselleşmecilik” akımının öne çıkarılan yüzünü tamamladılar. Bunlardan birine “sol”, diğerine “sağ” denmesinin hiçbir nesnel temeli bulunmamaktadır ve aynı küresel politikaların savunucusu ve eğer iktidarda iseler uygulayıcısı oldukları halde, birbirinden hangi ilkeler yüzünden ayrıldıkları artık açıklanamaz durumdadır. Belki, “yeni sağ” apaçık bir programla küreselleşmenin savunucusu iken, “yeni sol” “küreselleşmenin denetlenmesi” gibi anlamsız sözler etmekle görevlendirilmiştir, fark bu kadardır.
Örneğin, yine Metin Sever’in sorularını yanıtlayan Ercan Karakaş, emperyalist küreselleşmenin olmazsa olmaz koşulu olan özelleştirmeler konusunda yalnızca şu itirazı yapabiliyor: “Ekonomide asıl mesele
rant ekonomisi yerine üretim ekonomisini koymak ve ekonomik gelişmeye istikrar kazandırmak olmalıdır. Bu hedefe varmak için kaynak israfını önlemek, kaynakları akılcı ve planlı bir şekilde kullanmak, yolsuzluklara, kamu olanaklarının yağmalanmasına ve kayıt dışı ekonomiye son vermek gerekir. Bu adımları atmayanların tüm sorunların çözümünü özelleştirme olarak sunmalarını kabul etmek mümkün değildir.”
Bu sözlerden anlaşılan, özelleştirmenin Türkiye’de “yanlış uygulandığı”, eğer kendileri iktidar olurlarsa, özelleştirmeyi “yolsuzluk ve yağmaya izin vermeden” gerçekleştirecekleridir! Söylenenlerin hepsi, yine herhangi bir “yeni sağ” ideolog tarafından aynen tekrarlanabilir. Küreselleşme karşısındaki tutum da aynıdır: “Sol, eşitsizliklere neden olan politikalara kararlı bir biçimde karşı çıkmalı ve küreselleşmenin demokratik denetim altına alınması yönünde ulusal ve uluslararası düzlemde çözümler geliştirmelidir.”
“Küreselleşmenin demokratik denetim altına alınması” önerisi, tamamen içi boş, hiçbir biçimde nesnel karşılığı olmayan bir demagojidir. Açık bir biçimde küreselleşmenin onaylanmasıdır ve üstelik bu sürecin demokratik tarzda yürüyebileceğine ilişkin hayaller yaymaktır.
Sosyal-demokratların “küreselleşme” yandaşı tutumlarının açıklık kazandığı nokta, Avrupa Birliği konusundaki tutumlarıdır. Avrupa Birliği’ni öteden beri demokratikleşmenin ve zenginleşmenin tek yolu olarak gösteren sosyal-demokratlar, özelleştirme ve küreselleşme konusunda asla karşı bir tutum geliştiremezler.
Diğer sosyal-demokratların görüşlerini de büyük ölçüde içeren Karakaş programını, Metin Sever şu başlıklar altında özetliyor:
• AB ile eşit koşullarda hızlı bir entegrasyon sağlanmalı.
• Ekonomik popülizmden vazgeçilmeli ve sübvansiyona son verilmeli.
• Demokratik çoğulcu bir yapı oluşturulmalı.
• Devlet yeniden yapılandırılmalı. Devlet-birey ve devlet-toplum, sivil ve askeri otorite ilişkisi yeniden düzenlenmeli.
• Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, konut ve yargı alanlarında iyileştirme projelerine öncelik verilmeli.
• Sosyal devlet anlayışı ısrarla sürdürülmeli.
• Din ve vicdan özgürlüğü savunulmalı, ancak din siyasete alet edilmemeli. Diyanet yeniden düzenlenmeli, okullarda zorunlu din dersi kaldırılmalı.
• Küreselleşmeye evet, ancak demokratik denetimin sağlanması gerekli.
Bu görüşler, hemen hemen bütün sosyal-demokratların ortak programını özetliyor. Ve görülüyor ki, bunlar arasında “yeni sağcı” bir partinin kabul etmeyeceği hiçbir unsur yoktur. Özellikle, “ekonomik popülizm ve sübvansiyon” kavramlarıyla dile getirilen görüş, IMF’nin bütün dünyada ısrarla üzerinde durduğu bir özelliktir ve IMF tarafından hükümet olmanın ilk koşulu olarak onaylanmıştır. AB ve küreselleşme konusunda söylenenler de uluslararası planda emperyalist odakların temel görüşlerinin onaylanmasıdır.

ÖTEKİ “SOLCU”LAR
Türkiye’nin kendisine özgü bir “solculuk” kavramına sahip olduğuna ve bunun esas karakterinin işçi sınıfıyla ve emekçilerle siyasal ve örgütsel bir bağa sahip olunmaksızın yürütülen “ideolojik solculuk” olduğuna daha önce bu sayfalarda değinilmişti. Sosyal-demokrasinin siyaset ve ideoloji olarak tam bir iflasa sürüklendiği günümüz koşullarında, “solculuk”, onun yerini doldurmaya çalışarak ayakta kalmayı deniyor. Metin Sever’in araştırmasında görüşlerini dile getirenler arasında yer alan “solcu” akım temsilcileri, her söze önce sosyalizmi, SSCB’nin özellikle Stalin dönemini eleştirerek başlamayı ilke edinmiş gibiler. “Yeni bir sol” arayışı, sosyal-demokratlar gibi, onların da temel endişesi. Küreselleşme, Avrupa Birliği, özelleştirme gibi başlıca sorunlar konusunda yine sosyal-demokratlar gibi “demokratik ve katılımcı, emekten yana” gibi kavramlarla süslenmiş savunmaların ötesine geçemiyorlar. Küreselleşmeyi ve Avrupa Birliği sürecini geri dönüşü olmayan verili bir koşul olarak kabul ediyorlar ve bunun içinde ne yapılabileceğini tartışıyorlar.
Örneğin Oğuzhan Müftüoğlu, “Küreselleşmeyi reddetmek mümkün değil” diyor. “Sol için enternasyonalizmden daha önemli bir değer bilmiyorum ben. Küreselleşme de sonuçta enternasyonalizme giden yoldur.” Ve hepsinden daha vahim olan bir onay biçimi buluyor: “Küreselleşmenin alternatifi ise faşizmdir. Küreselleşmenin emperyalizm olarak devam edip edememesi mücadeleye bağlı.”

SONUÇ
Sosyal-demokrasi ve “ideolojik solculuk”, emperyalist politikalar karşısında tümüyle edilgen, koşulları kabullenen ve bunun içinde kendisine yer arayan bir konumu benimsemiştir.
Gerekçe olarak, küreselleşmeye karşı mücadelenin asıl kitlesini oluşturacak, öncülük edecek olan sınıfın, işçi sınıfının, “artık 19. yüzyılın işçi sınıfı olmadığı” önermesine dayanıyorlar. Marx’ın tanımladığı işçi sınıfı artık yoktur! Ya da Sadun Aren’in dediği gibi, “artık eli nasırlı değil”dir! Ufuk Uras ise, “proletarya ya da işçi sınıfı yerine çalışanlar kavramını” öneriyor. “Mavi ve beyaz yakalıların birleştirilmesinden” söz ediyor.
Böylece, küreselleşmenin ve onun araçlarının (özelleştirme, sendikasızlaştırma vs.) artık karşı konulamaz biçimde egemen olmasıyla, buna karşı mücadele edecek güçlerin bulunmadığı tespiti birbirini tamamlıyor.
Sosyal-demokratlar, yaşananların zorunlu ve karşı konulamaz olduğunu söylerken, “solcu”lar, emperyalist saldırı sürecinin “olumlu yanlarını bulmaya” çalışıyorlar.

* * *
Bu yazının sınırları içinde, sosyal-demokrasinin değişik fraksiyonlarının emperyalist küreselleşme konusundaki görüşlerinin ana hatlarını özetlemeye çalıştık. Çünkü şu anda önemli olan, bu görüşlerin kapsamlı bir eleştirisinden çok, onların küreselleşme süreçlerinin eklentisi olarak birlikte ve birbirine benzeyen programlarla hareket ettiklerini görebilmektir. Olası bir erken seçimde, değişik ittifakların oluşmasının olanaklarını bu benzeşmede görmek olası.
“Yeni sağ”ın henüz kendisini net olarak tanımlamaktan ve bu ad altında kitlelere sunmak projesinden uzakta olduğu bir dönemde, hükümetin değilse bile, parlamentonun bileşimi için egemen sınıfların “yeni sol”u önemsedikleri bir gerçek.

Dış Politikada Son Durum

Özgürlük Dünyası’nda daha önce yayımlanan AKP Dış Politikası üzerine yazılarımız, özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı eserinde ileri sürdüğü geniş teorik çerçevede yürütülen ve dış politika bakımından oldukça yeni ve özgün bir tutumu ifade eden faaliyetlerin temel dayanakları ve olası gelişme eğilimleri üzerineydi.
Bugün bu çerçeveyi daha ayrıntılı olarak inceleyebileceğimiz pratik bir zemin üzerinde bulunuyoruz.
Ortadoğu’nun eksilmeyen kaynaması başta olmak üzere, Libya dolayısıyla Fransa ve İtalya, Kıbrıs dolayısıyla Yunanistan, Suriye dolayısıyla İran şu anda Türkiye’nin sorunlar listesini kabartıyor. Her biri karmaşık denklemler içinde birbirleriyle çelişen ya da bir biçimde birleşen bu sorunlar, Davutoğlu teorisi içinde soyutlanmış halleriyle hâlâ birer olanak gibi görülebiliyor.
Ancak her şey kendi zemininde ve zamanında kendi koşullarıyla var oluyor. En küresel oyunların en büyük oyuncuları olan ülkeler derin kapitalist kriz içinde bocalarken ve merkezi Ortadoğu-Akdeniz Havzası olmak üzere savaş potansiyeli taşıyan gerilimlerle yüklü bir sürece girilmişken, bütün olanakların ve araçların yeniden değerlendirilmesi zorunludur.
Davutoğlu politikaları bu esnekliğe ve hareket yeteneğine sahip midir?
Daha önceki iki yazımızda da söylendiği gibi, bu “derin” strateji esas olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir zamanlar egemen olduğu geniş coğrafya üzerinde onun mirasını sahiplenerek politika yürütmeye çalışmakta, bu sırada kendi gücünün yetmediği bu yolda, ABD’nin kendisine sunduklarıyla yetinmek zorunda kalmaktadır.
Son Libya operasyonunda ve sonrasında yapılan Libya gezisinde sergilenen tavırda da aynı çizgileri görüyoruz. Kalabalığa, hemen o anda Türkiye’den getirilip dağıtıldığı belli olan yepyeni Türk bayraklarını sallayan Libyalılar, Türkiye gazetelerinde ve televizyonlarında “dünya lideri”nin nasıl heyecanla karşılandığının kanıtı olarak gözlerimize sokulurken, yapılmak istenen basit bir propagandanın ötesinde anlamlar taşıyor.

DÜNYADA DURUM
Akdeniz’de Kıbrıs merkezli enerji kaynakları krizi, Yunanistan, İsrail, ABD, Türkiye ve dolaylı olarak AB ülkelerinin içinde bulunduğu bilindik ve beklenen bir tablo çiziyor. Sürpriz olmaması şundan: Akdeniz, uzun zamandır sıcak bir bölge özelliği taşıyor ve uzun süren ısınmanın düz bir çizgide ve sıçramalar olmaksızın devam etmesi zaten mümkün değildi.
Ama bu kızışma noktası, emperyalist sistemin krizini tamamlayan bir anda ortaya çıkınca, daha ciddi gelişmeler için de bir kapı açılmış oldu.
Şu anda,  ABD ve Avrupa Birliği liderleri dâhil, herkes krizin belirsizliklerle dolu gerçeğini kabul ediyor. Hızlı ve geri dönülmez bir çöküş korkusuyla gidişatı durdurmak için bütün olanakları seferber ediyorlar.
“Krizi paylaşarak aşmak” için ABD ve AB birlikte çözüm yolları arıyor; ancak emperyalizmin tabiatı gereği, eşitsiz gelişmenin ve farklı sorunlara sahip olmanın duvarına çarpıyorlar.
Uluslararası kapitalizm, sorumlusu olduğu krizin karşısında kendisini gittikçe daha çaresiz hissediyor; belirsiz bir gelecekte “tünelin ucunda görülecek ışığı” bekliyor. Ancak yine herkes biliyor ki, krizin biri biterken diğeri kapıda bekliyor ve artık belli bir ülkenin sınırlarında kalmıyor ve bütün dünya kapitalizmini kapsıyor.
Aynı anda, Londra’da olduğu gibi, büyük emperyalist merkezlerde işsizlerin, güvencesiz bırakılmışların ve yoksulların şiddet patlamalarına tanık oluyoruz ve bu umulmadık zamanda umulmadık yerde yeniden patlama tehdidinin gölgesini arkasında bırakarak geçici bir süre köşesine çekiliyor.
Washington’un ve diğer emperyalist merkezlerin “İngiliz fenomeni” adını vererek kendileriyle pek ilgisi olmadığına inanmak istedikleri bu patlama halinin, Kuzey Amerika’da da Facebook ve Twitter’da dolaşarak dişlerini gıcırdattığını görüyorlar. 
Aynı anda, krizden pek memnun olan bir kesim gittikçe palazlanıyor. Ünlü “Fortune” dergisinin bildirdiğine göre, kriz bazı büyük şirketlerin, bankaların ve yöneticilerinin içinde olduğu 354 milyarderin servetini, birçok gelişmiş Avrupa ülkesinin Gayri Safi Yurtiçi Hâsılasının üzerine çıkarmış bulunuyor.
Yoksullaşma ile aşırı zenginleşme arasındaki bu derin yarılmaya paralel olarak, başta ABD olmak üzere bütün emperyalist ülkelerde askeri harcamaların ve yatırımların hacmi artıyor. Son on yılda, Asya, Avrupa, Latin Amerika ve Afrika’ya yüzlerce ABD askeri tesisi yerleştirildi. “Terörizme karşı mücadele” bahanesi, giderek belli ülkeleri ve halkları hedef alan bir plan doğrultusunda genişletiliyor.
ABD’nin ve başta İngiltere ve Fransa olmak üzere belli başlı Avrupalı emperyalist merkezlerin Afrika’da olup bitenlere ilgisi hızlı ve yoğun bir biçimde yükseliyor. Libya,  şimdilik vitrinde bulunan en önemli hedef olmakla birlikte, Afrika’nın geneline yayılan kalıcı bir ABD ordusunun yanı sıra NATO’nun da yetki alanı bu kıtada genişliyor.
Bu genel görünümün içinde çok somut ve yakın savaş tehditleri de artıyor. Özellikle Ortadoğu ve Akdeniz havzası, Türkiye ve İsrail gerilimi dolayısıyla eskisine göre daha sıcak bir hal almışken, buna şimdi de Türkiye Yunanistan arasındaki ciddi hırlaşma eklenmiş bulunuyor.

İSRAİL VE AKDENİZ
20 Eylül 2011 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nde İbrahim Karagül, “Akdeniz’de savaş var, Türkiye ayağa kalkmalı!” başlıklı yazısına, “Amerikan Noble enerji şirketi, Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarına dün başladı. İlk gün seksen metreye indi, yetmiş üç günde çalışma bitirilecek ve zenginlik paylaşılacak. Şirket çalışırken İsrail donanması etrafında, yine İsrail insansız uçakları ‘Heron’lar da havada denetim sağlıyor” cümlesiyle başlıyordu. Karagül tarafından çizilen manzaraya göre, İsrail, Yunanistan üzerinden Türkiye ile hesaplaşmaya girişmiş ve bunun için de Kıbrıs’taki petrol aramalarını desteklemişti: “Yunanistan ve Rum Kesimi İsrail’den aldığı destekle kışkırtıcı uyarılar yaparken, Avrupa Birliği ‘itidal’ çağrıları yaparken, Akdeniz merkezli enerji ve güvenlik eksenli müthiş bir kapışma yaşanıyor.”
Bu arada, İsrail’in S-300 füzelerinin konuşlandırılmış olduğu Kıbrıs ve Girit adalarından İran’a yönelik uzun menzilli hava tatbikatlarının yapıldığını da yazan Karagül, bölgede çok tehlikeli bir oyun için her şeyin hazır olduğuna dikkat çekiyor.
AKP’nin hayallerle yüklü dış politika stratejisinin özellikle Suriye, Irak ve Lübnan’la kurulmaya çalışılan Ortadoğu dayanakları yıkılınca, “Akdeniz’de tam bir donanma ittifakı” görüntüsü veren yeni bir bloklaşmanın ortaya çıktığını kaydeden Karagül, “bu birleşik orduların” amacının, “bölge yerlilerinin”, yani, Türkiye, Suriye, Mısır, Irak, İran, Ürdün gibi ülkelerin siyasi ve ekonomik hakimiyet çabalarını kırmak olduğunu da sözlerine ekliyor.
Gerçekten de, daha gerilere doğru bakıldığında, İsrail ile Türkiye arasında yaşanan krizin (krizlerin demek daha doğru olur), Akdeniz üzerindeki önemli bir kavganın parçası olarak ortaya çıktığını artık açıkça söyleyebiliriz. Bu kavgada saflarını aşağı yukarı netleştirmiş olan, İsrail, Yunanistan, Kıbrıs, Almanya ve Fransa,  bölgede “kendi başına” işler çevirmeye kalkışan Türkiye’ye karşı gizlemeye gerek bile duymadıkları birleşik bir “soğuk savaş”ın aktörleri gibi davranıyorlar.
Daha önce pek çok konuda farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde, Fransa, Almanya ve İsrail’le yaşanan krizlerin şimdi gittikçe somutlaşan ciddi bir nedeni var.  Akdeniz’de Kıbrıs ve Yunanistan’ın kendi alanları olarak ilan ettikleri yalnızca iki ayrı havzada, trilyonlarca metreküp doğalgaz, milyarlarca varil petrol var. Petrol, yalnızca ekonomik bir güç değil, aynı zamanda kaynaklandığı bölge ve çeperini siyasal olarak denetlemeye de elveren ve bu çeperi kan ve barut kokusuna boğan bir savaş etkeni…
Şimdi gündemdeki “Füze Kalkanı” sorununa, AKP’nin en sıkıntılı dış politika açmazı olan konuya bir de bu karmaşık kompozisyon açısından bakabiliriz.
Nokta olarak yeri bile belirlenen bu savaş makinesinin artık kime karşı ve hangi güçlerin ihtiyacı için kurulacağı tartışmaları geride kalmış olmalıydı. Ama Türkiye Dışişleri Bakanı, kalkanın asla İran’a karşı olmadığını (o zaman kime karşı sorusunun cevabı yok!) ve asla İsrail’i korumaya yönelik bir amacı bulunmadığını, Kalkan’dan elde edilecek bilgilerin İsrail’le paylaşılmayacağını söylemeye devam ediyor.
Oysa geçen yıl Lizbon’da yapılan NATO toplantısında 28 üye ülkenin açık beyanıyla İran ortak tehdit olarak tescillenmiş, “Kalkan”ın yeri ve amacı bu tespite göre resmi olarak açıklanmıştı. Kararı alanlar arasında Türkiye de bulunmaktaydı. Sarkozy, Davutoğlu’nun açıklamalarına karşı alaycı bir biçimde “kediye kedi denir” diyerek bıyık altından gülmüş, Amerika ve İsrail bu küçük yalancılığı onaylamamakla birlikte “bir de bununla uğraşmayalım” havasında geçiştirmişlerdi.
İran ise bu numaraları yutacak kadar saf değildi. Kimin kime karşı neler hesapladığını kadim İran diplomasi tecrübesiyle elbette biliyorlardı.
NATO’nun kabul ettiği ve bütün büyük emperyalistlerin ve İsrail’in bildiği iki temel gerçek vardı: Füze Kalkan’ı İran’a karşı kurulmuştur, acil ve önde gelen amacı, İsrail’in korunmasıdır! Üstelik bu sistem, yalnızca bir “kalkan” değil, aynı zamanda füze atışlarında kullanılacak bir tespit cihazı olma özelliği de taşıdığı için, “mızrak”tır. Yalnızca savunma amacıyla değil, istendiğinde saldırı amacıyla da kullanılabilecektir.
Türkiye, kimseyi ikna edemediği, kendi iç kamuoyunu oyalamaktan başka bir sonuç alamadığı yalanlarla bölge politikalarında rol oynamaya çalışırken, kendini bir ucu Akdeniz-Kıbrıs havzasında, diğer ucu Libya’da bulunan çok tehlikeli bir petrol oyunun içinde buldu. Her iki uçta da rakipler hemen hemen aynı. Yalnızca Amerika, tarafsız ve dengeleri korumaya yönelik bir pozisyonda görünmeyi tercih ediyor. Olaylar ve ilişkilerin, Türkiye’yi, kendisiyle ilişkileri mümkün olan en iyi biçimde sürdürmeye mecbur etmesinden gayet memnun olmalı. Türkiye ise, Amerika’dan asla vazgeçemeyeceği bir pozisyona itildiğinin farkında ve bunun kendi özel planlarını nasıl etkileyebileceği konusunda biraz endişeli.

HAM HAYALLER GERÇEKLE YÜZ YÜZE

Neredeyse sınırların silinmesi aşamasına gelmiş bulunan “Suriye kardeşliği”, “Arap Baharı” rüzgârlarıyla darmadağın olduktan sonra, Türkiye, Libya, Mısır, Tunus üzerinden “Osmanlı topraklarında” yeni bir imajla görünmeye çalışıyor. Bu, “demokrat, laik, piyasa ekonomisinin değerini bilen liberal” bir imaj. Eski otokratik rejimlerin ve başlarındaki otokratların zulmünden kurtulan ancak yeni birçok ayak oyunuyla eski düzenlerine mahkum edilen Arap halkları, Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde kendilerine sunulan modeli tartışmaya başladılar. İlk itiraz, aslında önem ve değer bakımından yeni Türk Dış Politikasında ağırlık verilen Mısırlı Müslüman Kardeşler’den geldi. Neredeyse doğal potansiyel müttefik olarak görülen bu güç, laisizm karşıtlığı üzerinden, geleneksel Mısır tavrını, yani kimsenin kendilerine akıl vermesine razı olmayan politik tutumu sergiledi. Başbakan, bu kez malını Libya ve Tunus’ta satmayı denedi. Bunun tutup tutmaması elbette önemli, ama bu ilk adımda Recep Tayyip Erdoğan, bölgenin politik geleceğine hükmeden kişi olarak görünmeyi daha da önemli buluyor. Böylece bölgede kimin bayrak sallayacağı tartışmasına bir başka yerden dayanaklar sağlamaya çalışıyor.
Başlangıcından bugüne, AKP Dış Politikası’nın çok aktif olduğu yolunda değerlendirmeler yapılıyor. On yıl içinde alınan sonuçlara bakıldığında söylenebilecek şey, bu aktif politikanın tırmanmak istediği duvarın taşlarının el attıkça yerlerinden oynadığı ve asla bir santim daha yukarı tırmanma sonucunu vermediği olacaktır. Çünkü aslında tırmanılmak istenen duvar dökülmektedir. Bu yüzden Davutoğlu ve ekibi, bir yandan da tırmanılacak bir duvar inşa etmeye çalışmaktadır. Temelini Osmanlı’nın şanlı günleri üzerine kurabileceğini umduğu sağlam bir duvar!
Ama o temel nerede?
Suriye ile işler iyi giderken birkaç aydın ve gazetecinin yağcılık olsun diye kalem oynattığı gazete sayfalarını şimdi Suriyeli politikacılar kenefte kullanıyor.
Bağdat, hiç yola gelmedi.
Mısır, hâlâ Kavalalı Mehmet Ali Paşa zamanındaki gibi, kendi bildiğini okumaktan tek adım geri atmıyor.
“Komşularla Sıfır Sorun” sloganını artık Davutoğlu dahil, kimse ağzına bile almıyor. Ya da ricat. Israrlar karşısında CNN Türk’te “sorunu” açıklamaya çalışmaktan kaçınamayan Davutoğlu dedi ki: “Biz sıfır sorunu rejimlerle değil, öncelikle halklar arasındaki ilişkilerde gerçekleştirdik… Şimdi bir iki ülkenin iç sıkıntıları nedeniyle bu kavram devreden çıkmadı, daha güçlü şekilde halklar bazında devrededir ve devam edecektir”! “Stratejik derinlik”te, Osmanlı’nın “kültürel ve coğrafi derinlik mirası”nın pek ele gelir hali kalmamış olduğu denenerek görüldü.
“Stratejik Derinlik” kavramının bir diğer temel öğesi, “Merkez Ülke” idi. Bölgenin ekonomik ve demokratik bakımdan en gelişmiş ülkesi olması iddiasına dayanarak, Türkiye’nin bütün Ortadoğu’nun, siyasal bakımdan da merkezi olabileceği varsayımı ileri sürülüyordu. Yandaş gazeteler ve köşe yazarları, bu kavramı çeşitlendirmekten hiç sakınmadılar. “Türkiye eğitimde de merkez ülke …”, “Ortadoğu, merkez ülkede buluştu…”, “köprü değil, merkez ülkeyiz!”, “sorun ülke değil, merkez ülke!” gibi sloganlar, bundan bir iki yıl öncesinin başlıca haber ve yazı başlıkları olabiliyordu. Bu iddia, İslamiyet’le Batılı demokrasiyi birleştirmeyi başarmış ülke olarak, ABD tarafından “model ülke” konumuna yükseltilmeyi de hak etmiş olarak artık gerçekleşmiş gibi kabul edilebiliyordu. Bizzat Türkiyeli görevliler tarafından parayla düzenlendiği sonradan anlaşılan Lübnan’daki karşılama töreni, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya Lideri” imajını parlatmaktan çok, “Merkez Ülke” propagandasına inandırıcılık kazandırmak için kullanıldı. Bugün de, bu ikisinin, en azından reklam düzeyinde birbirine bağlı olduğu düşüncesi değişmiş değil. “Komşularla Sıfır Sorun” tezi elden gitmişken, hiç olmazsa bunu dik tutalım isteniyor.
Fakat burada en büyük engeli kendi iç politikasında kendisi yaratmış bulunuyor. Dış politikada güvenilir, saygın ve etkili olabilmenin evvelden beri bütün dünyada geçerli kabul edilen temel bir koşulu vardır: herkese bir önerisi olan, önce bunlara kendisi uymalı ve uygulamalıdır. Arap ülkelerinde, laik, demokratik düzen propagandası yapan, otokratları (bugünlerde Beşşar Esad’ı) demokrasi ve özgürlük isteyen halka baskı ve şiddet kullanmama yolunda uyarıp hiddetle eleştiren “Dünya Lideri” önce dönüp kendi ülkesine ve kendisine bakmalıdır. Ülkesinin her köşesinde gaz bombalarının, copların, panzer tekerleklerinin halkın üzerinden eksik olmadığı bir yerden gelen bir Başbakan, kime nasıl demokrasi dersi verebilir ve nasıl inandırıcı olabilir?
Sonuç olarak, şu anda büyük bir gayretle, zayıflığı ve nesnel dayanak yoksunluğu her adımda daha açık bir şekilde görülen bir fikir jimnastiğini “derin strateji” olarak benimsemiş olmanın açmazlarıyla uğraşan hükümet partisinin dış politikasının tam bir iflasla sonuçlandığını söylemek için vakit erkendir. Ve esas olarak, bir hükümetin herhangi bir alandaki politikasının tek başına çökmesi mümkün de değildir. Birbirine bağlı ve birbirinden güç ya da zayıflık taşıyan politikalar sistemi genellikle bir bütün olarak çöker ya da ayakta kalır. AKP önderliği bunu biliyor. Bu yüzden, en zayıf halkaya en büyük güçle yükleniyor. Çünkü iç politikaya malzeme taşıyan bir rol de yüklendi dış politikaya. Filistin’i, Somali’yi gözyaşları içinde kurtarmaya çalışan, “ne yapacağını bilmeyen Araplara akıllar fikirler veren”, gerektiğinde bütün dünya liderlerine posta koyabilen biri olmak, az “karizma” değil…
Ne var ki, bu ters tepmesi çok kolay olan bir silahtır. Dış politikada sürekli tırmandırılan “başarılı görünme” çabalarının sonuçta gelip tıkanacağı bir yer vardır. Ve hızla değişen dengeler, bu noktanın çok uzak olmadığını göstermektedir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi durumunda, AKP’nin özellikle seçimlerden sonra daha da artan destekleri, frensiz bir biçimde yokuş aşağı gidecektir.

‘ALMAN İDEOLOJİSİ’ yeni bir materyalizmin doğuşu

MARX VE ENGELS’İN ORTAK DÜŞÜNCELERDE BULUŞMALARI
Alman İdeolojisi, Türkçede ilk kez tam metin olarak Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlandı. Marksizm’in çok yönlü gelişiminin başlangıcını, felsefe, iktisat ve tarih gibi alanları kapsayan büyük bütünlüğünü inşa etme çabasının en önemli aşamasını temsil eden bu eser, yazılışından 167 yıl sonra, (ikinci cildinin üçüncü ve dördüncü bölümlerinin el yazmaları bulunamadığı için, hiçbir zaman basılamayan bölümler hariç) eksiksiz olarak Türkçeye çevrilmiş bulunuyor.
Söz konusu eserin, gerek dönemin aydınlar arası tartışmalara yönelttiği eleştireler bakımından, gerekse işçi hareketi içindeki ideolojik belirsizlikleri giderme amacı açısından büyük önemi vardır.
Her ikisi de bu tartışmalarla yakından ilgilenen ve taraf olan Karl Marx ile Friedrich Engels, 1844 Eylül ayı başında Paris’te karşılaştılar ve tüm teorik alanlarda aynı fikirde olduklarını görerek, bilimsel çalışmalarını ve proletarya davası için devrimci mücadelelerini birleştirmeye karar verdiler.
Bruno Bauer ve şürekâsına karşı eleştirel eleştirinin eleştirisi adını vermeyi düşündükleri ilk ortak çalışmaları da böylece başlamış oldu. Sonradan Marx’ın Kutsal Aile-Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi adını uygun göreceği bu çalışma için, Paris’te on günlük ziyareti sırasında Engels, bu kitap için yedi kısa bölüm yazdı. Kitabın büyük bölümü Marx’ın kaleminden çıktı.
Marx, 1843 yılından beri canlı bir işçi sınıfı hareketine sahne olan ve Almanya’ya göre kapitalizmin daha ileri olduğu Fransa’daydı. Almanya’da Genç-Hegelcilerin başkaldırısının başarısızlığa uğramasının nedenleri üzerine düşünürken, iki ülke arasındaki gelişmişlik farkını belirleyici etken olarak düşünüyordu. Paris’te işçi sınıfı hareketiyle olan ilişkisinin önemli sonuçlarından biriydi bu.
Burada yazdığı önemli iki makalesinde, Yahudi Meselesi Üzerine ve Hegelci Hukuk Felsefesinin Eleştirilmesine Katkı, sosyalizme yönelişini de ilk kez gösteriyordu. Ancak bu makalelerde Marx, işçi sınıfını “hakikî” insan ilişkilerini gerçekleştirecek ve felsefenin meselelerini çözecek bir araç olarak görüyordu. Henüz yirmili yaşlarındaki genç düşünür, bu dönemde proletaryayı tarihsel dönüşümün öznesi olan bir sosyal güç halinde kavramanın eşiğindeydi.
Ancak bu makalelerde, daha sonra sistemli bir bütün haline getireceği, düşüncelerle toplumsal değişim-dönüşüm arasındaki ilişki hakkındaki teorisi yolunda da önemli adımları atmıştı. Toplumsal koşulları eleştirecekleri yerde, “felsefenin postulalarından” hareket ederek; yani hakikat, özgürlük, adalet, gibi genel fikirlerden yola çıkarak siyasal ve toplumsal eleştiri geliştirmeye çalışan Genç-Hegelci Bauer ve arkadaşlarını şiddetle eleştiriyordu. Bu grubun en tanınmış üyeleri arasında, ekonomi ve politika konularında gazetelerde yazılar yazan Arnold Ruge, ilahiyat okutmanı Bruno Bauer, öğretmen Max Stirner ve artık yalnızca kitaplarının okunmasıyla ve sohbetlere katılmakla yetinen Ludwig Feuerbach bulunuyordu. Fransa’da patlayan Temmuz Devrimi’nden sonra Prusya’da kendini gösteren gericilik yıllarında bu gençler, o günkü devleti ve toplumu eleştirmeye koyulmuşlardı. Çünkü onlar, devletin, Hegel’den öğrendikleri üzere, ‘Mutlak Tin’i, Hürriyet ve Adalet fikirlerini varlığında taşıması gerektiğini düşünüyor, oysa Prusya devletinde bu fikirlerin hâkim olmadığını görüyorlar, eleştirilerini bu temelde yükseltiyorlardı. Sert ve etkili sözleri yalnızca aydınlar arasında değil, örgütlü işçi ve emekçi zanaatkârlar üzerinde de etkili oluyordu.
Grubun önceleri Halle Yıllığı ve daha sonra Alman Yıllığı adını taşıyan organı, gittikçe daha politik bir tutum almaya başladı. Ama o günkü kavramları ve kabul edilmiş kural ve hükümleri enine boyuna “eleştiren” bu grubun esas özelliği, toplumsal hareketlere katılmamak ve kitlelerin eline geçtiği zaman saflıklarını kaybeden fikirlerin yozlaşacağından korkmalarıydı. Devrimci düşünceler ve halk kitleleri arasında bir uzlaşmazlık olduğunun ileri sürülmesi, mevcut şartların desteklenmesi ile toplumsal reform hareketleri arasında kopmaya yol açmıştı. Sonunda, bu grubun üyelerinden birçoğu, azılı gericiler haline geldiler. Feuerbach, politik mücadelelere doğrudan doğruya katılmaktan çekinmiş ve felsefesi de soyut ve etkisiz bir felsefe durumuna düşmüştü. Stirner ise, kendi başına, yapayalnız ve sadece sözde kalan bir muhalefete geçmişti.
Marx’ın önce Kutsal Aile’de, sonra da daha gelişmiş biçimiyle Alman İdeolojisi’nde kapsamlı bir biçimde geliştireceği ana fikirler, bu çevreye yöneltilmiş eleştiri yazılarında tohum halinde bulunuyordu.
Engels de, Carlyle’ın Geçmiş ve Şimdi adlı eserini ele alan makalesinde, bu yazarın, sosyal şartları eleştirmesini övüyor, ama bu şartların özel mülkiyetten doğmuş bulunan kaçınılmaz sonuçlar olduğunu ve ancak sosyalist hareket sayesinde ortadan kalkabileceklerini göremediği için de eleştiriyordu.
Marx ve Engels arasındaki bu ortak nokta, dönemin genel ve egemen “ilerici, eleştirel” felsefi akımlara temelden karşıttı.
Ortak çalışmaları olan Kutsal Aile (1845) adlı eserde, işçi sınıfının gelişen devrimci hareketiyle bağlantı içinde Genç-Hegelcileri eleştirdiler. Bruno Bauer, Edgar Bauer, Szeliga vb. gibi yazarların ileri sürdükleri fikirleri bütün ayrıntıları ile ele alıp inceleyen ve reddeden Marx’ın bu eleştirileri, Marksizm’in gelişimini anlamak bakımından da önemle incelenmesi gereken özellikler taşımaktadır.

İŞÇİLERLE VE İŞÇİ HAREKETİYLE İLİŞKİLER
Marx, Paris’te “Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi” çalışmasını sürdürürken, Engels’le birlikte hazırladıkları planı genişleterek, (1844’te yazdığı) felsefi el yazmalarının bir kısmını ve 18. yüzyıl sonundaki Fransız burjuva devrimi hakkında tuttuğu notları ve değerlendirmeleri de kullandı.
Bu arada, Marx, Fransız demokratları ve sosyalistlerle, Adiller Birliği’nin Paris’teki liderleriyle ve çoğu illegal olan Fransız işçi örgütleriyle bağlantısını sürdürmekte, Alman ve Fransız işçi ve zanaatçıların toplantılarına katılmaktaydı. Marx ve Engels Belçikalı demokratlarla ve sosyalist eylemcilerle, ayrıca Polonyalı mültecilerin temsilcileriyle de sık sık görüşmekteydiler.
Sınıf mücadelesinin Avrupa çapındaki her alanına ilgi duyan, işçi ve emekçi örgütlerinde faal rol alan bu iki devrimci düşünürün “bilimsel sosyalizm”e doğru ilerleyişlerinde yalnızca teorik öngörülerinin değil, işçi sınıfı hareketi içindeki bu etkili pratik faaliyetlerinin de rolü olduğunu görmek zor değil.
Aynı dönemde Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı eserinin yazım çalışmalarını sürdürmektedir. Çok kapsamlı bir sosyal ve ekonomik inceleme olan bu eser, sınıf hareketinin içinden yazılmış olması bakımından ayrıca önemlidir ve bilimsel sosyalizmin doğuş koşulları hakkında açık bir fikir vermektedir.
Engels, aynı zaman aralığında, Almanya’daki sosyalist propaganda çalışmalarına, demokrat ve sosyalist hareketin örgütlenme çalışmalarına da aktif olarak katılmaktadır. Eberfeld, Köln, Düsseldorf, Bonn ve başka kentler arasında irtibat kurmakta, toplantılarda komünizmin fikirlerini anlatmakta ve sosyalist yayınların çıkarılması çalışmalarına katılmaktadır.
Aynı yıl Temmuz ayında Marx ve Engels, İngiliz ekonomi literatürünü incelemek ve İngiltere’nin ekonomik ve politik yaşamını gözlemlemek, İngiliz işçi hareketini daha yakından tanımak için birlikte Londra ve Manchester’e gittiler.
1845 İlkbaharında, Karl Marx, Feuerbach üzerine Tezler’i yazdı.
11. Tez’in “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir” biçiminde bir “son nokta” olarak yazılmış olmasını, bütün bu ilişkilerin ve çalışmaların kapsamına bakarak, daha derinden anlayabiliriz. Marx ve Engels’i Hegelcilikten tam olarak kopmaya, Feuerbach’ı da artık eleştirmeye yönelten maddi zemin, işçi sınıfı içindeki çalışmaları olmuştur.
Sonraki aylarda, Marx ve Engels, Londra’da Northern Star’ın (Kutup Yıldızı) yazarlarından olan George Harney ile ve başta Karl Schapper ve Josef Moll olmak üzere uluslararası bir işçi örgütü olan “Adiller Birliği”’nin Londra’daki yöneticileri ile buluştular. Çartistler, Adiller Birliği yöneticileri ve çeşitli ülkelerden devrimci ve demokrat hareketin aktivistlerinin  bulunduğu bir toplantıya katıldılar. Bu toplantıda, Engels’in desteklediği, tüm uluslardan demokratların tek tek ülkelerdeki demokrat ve devrimci hareketler hakkında karşılıklı bilgi alışverişinde bulunacakları bir birliğin yaratılması kararı alındı. Bu “Enternasyanal”in kuruluşu için atılmış ilk adımlardan biri olacaktır.
Eylül ayında, Marx ve Engels, Komünist partinin felsefi ve teorik temellerinin geliştirilmesinde önemli bir aşamayı temsil eden Alman İdeolojisi eserinin çalışmalarına başladılar. Marx, bu nedenle, Politika ve İktisat Eleştirisi’nin ilk cildinin çalışmalarına ara verdi. Bu arada, 1846 yılı İlkbaharında, Marx ve Engels Brüksel Komünist İrtibat Komitesi’nin liderliğinde, proleter bir partinin kuruluşunun zeminini hazırlamak için çeşitli ülkelerdeki sosyalist ve işçi hareketinin ileri temsilcilerinin ideolojik ve örgütsel birliğini sağlamak için çalışıyorlardı.
Engels, 1885 yılında, Komünistler Birliği’nin Tarihine İlişkin  makalesinde şunları yazdı: “İkimiz de politik hareketin ortasına dalmış bulunuyorduk, kültür dünyasında, özellikle Batı Almanya’da, belli bir taraftar kitlemiz vardı ve örgütlü proletaryayla epey temas içindeydik. Görüşlerimizi bilimsel olarak temellendirmekle yükümlüydük; ama başta Alman proletaryası olmak üzere Avrupa proletaryasını düşüncelerimize kazanmak da bizim için bir o kadar önemliydi.”

ALMAN İDEOLOJİSİ ÜZERİNE ÇALIŞMA
Alman İdeolojisi, ilk başta Marx’in yönlendirdiği kolektif bir eser olarak tasarlanmıştı. Bazı eleştirel bölümler Moses Hess tarafından yazılacaktı. Ama “gerçek sosyalizm”in ilk kurucularından biri olan Hess, çeşitli etkiler altında ani bir dönüş yapınca, anlaşma suya düştü. Marx’in alayla “sünger” adını taktığı Hess de eklektisizme yöneldi.
Hess iki bölüm yazmıştı: Birisi genç Hegelci Arnold Ruge’ye, ötekiyse, “Gerçek sosyalist” George Kuhlmann’a saldırıyordu; ancak bunların ilki metnin son şeklinden çıkarılmış, öteki ise Marx ve Engels tarafından yeniden gözden geçirilmişti.
Alman ideolojisi’nin yazılışında Marx ve Engels yeni ve daha üst düzeyde bir ortak çalışma anlayışına ulaştılar. Bu, Kutsal Aile üzerindeki çalışmalarından çok farklıydı. Kutsal Ailedeki işbölümü çok yalındı: Belirli bir plana göre, her ikisi de kendilerine düşen bölümü yazmışlardı, bu da kitabın başında belirtilmişti. Ama Alman İdeolojisi, özellikle ilk cilt, ortak araştırmanın modern bilimin temel ilkesi olduğuna inanan ve bunun mükemmel bir örneğini yaratan iki adam tarafından birlikte yazılmıştı. Bununla birlikte, tarihsel materyalizmin ve Bilimsel Komünizm teorisinin ortaya çıkarılmasında tayin edici rolü oynayan Marx’tı. Yıllar sonra arkadaşı öldüğünde, Engels, her zamanki alçak gönüllülüğüyle, temel düşüncelerin çoğunun, son biçimlerine kavuşturulmasının Marx’a ait olduğunu yazmıştı. “Marx daha yüksekte durur ve daha ileriyi görürdü. Ve her şeyi hepimizden daha geniş bir perspektifle ve daha çabuk kavrardı. Marx bir dahiydi. Biz ötekilerse en çoğundan yetenekliydik. O olmasaydı teori bugün olduğu kadar ilerlemiş olamazdı. Bu nedenle teori haklı olarak onun adını taşır.”
Marx ve Engels Alman İdeolojisi’ni Kasım 1845’de yazmaya başladılar. Ama nihai, iskelet bir anda ortaya çıkmadı. İşe, Bauer’le Stirner’in makaleleri ve Feuerbach’ın çalışmalarının genel eleştirisiyle başladılar. Daha sonra ise, birincisini iki ayrı bölüm halinde sunmayı, ardından Feuerbach’ın düşüncelerinin eleştirel bir çözümlemesiyle kendi düşüncelerinin kısaca sergilendiği Feuerbach üzerine bir bölüm oluşturan önsözü yazmayı kararlaştırdılar. Bu nedenle, bu bölümdeki aşırı teorik taşmaları önsöze aktarmak için Stirner üzerine eleştirilerine iki kere ara verdiler. Onun yerine esas olarak eleştirel malzemeyi koydular. Öte yandan Bauer ve Stirner’e yönelik polemiksel pasajlar da önsözden ikinci ve üçüncü bölümlere aktarıldı. Böylelikle Birinci Cildin malzemesi farklılaştırılmış ve ortaya serilmiş oldu, iskeleti de kristalleşti.
Teorik bakımdan en önemli kısım Birinci Cildin ilk giriş bölümüdür.
Marx ve Engels kendi teorik görüşlerini en çok burada dolaysız olarak açıklarlar. Öteki bölümlerde ise, bu daha çok karşıtlarının eleştirisi yoluyla yapılır. Bitirilmeden kalan önsöz, tarihsel materyalizmin ve Bilimsel Komünizm teorisinin oldukça sistematik bir sergilenişini sunar.
I. Cildin öteki iki bölümü, esas olarak Genç Hegelci felsefenin eleştirisidir. Biri Bruno Bauer’e (II. Aziz Bruno), öteki Max Stirner’e (III. Aziz Max) yöneliktir. Bu bölümlerde Bauer ve Stirner’in Wigand’s Vierteljahrsschrift’teki makaleleri “Leipzig Konsili (Ruhanî Meclisi)” diye alaya alınır. Ayrıca, bu iki bölüme “Leipzig Konsili” başlıklı bir genel giriş ve “Leipzig Konsili’nin Kapanışı” başlıklı özel bir sonuç bölümü eklenmiştir.
Stirner üzerine yazılan bölüm, en uzun ve yapısal bakımdan en karmaşık olanıdır. Stirner’in Ekim 1844 sonunda çıkan kitabı Biricik ve Onun Mülkiyeti, teorik bakımdan Hegel’in bütün başarılarının içinde yok edildiği, zaaflarınınsa olmayacak kadar büyütüldüğü bayağı ve yozlaşmış klasik Alman felsefesinin karakteristik ürünlerinden biriydi. Hegel’in nesnel idealizmi saf öznelciliğe ve bireyselciliğe, diyalektiği sofizme, eleştirelliği safsatacılığa indirgenmişti. Stirner aşırı bir bireyciliği vaaz ediyordu. Bireyci-anarşist düşünceleri, Alman küçük burjuvazisinin kapitalizmin gelişmesi karşısındaki hoşnutsuzluğunun yansımasıydı. Ama Stirner aslında komünizme ve özel mülkiyete yönelen her türlü tehdide düşmandı. O günün Almanya’sının koşullarında küçük burjuvazi, aydınlar ve dolaylı olarak işçi sınıfı hareketi üzerinde belirli bir etkiye sahip oluşu nedeniyle Stirner’in tipik küçük burjuva düşüncelerine, saldırmak gerekiyordu.
Alman İdeolojisinde Stirner üzerine olan bölüm, ilginç bir polemiksel aygıt üzerine kuruludur. Stirner kendi kitabında düşüncelerini sık sık birbiriyle ilgisiz “episodik pasajlar”da sergiliyordu. Marx ve Engels de o bölüme Stirner’in yazış tarzını alaya alarak başladılar. Bunu, görünüşte makalenin anlamını açıklığa kavuşturmayı amaçlayan ve aşağı yukarı bütün bölümü kaplayan kitabın kendisi hakkındaki üç yüz sayfalık büyük “episodik pasaj” izliyordu. Marx ve Engels bunun ardından makale üzerindeki incelemelerini özetleyerek, bu alelâde eserin aslında yazarın kendisinin alelâdeliğinin ve kendini temize çıkarma çabalarının tıpkısı olduğunu gösteriyorlardı. Pasajın iskeleti eleştirdikleri kitabın yapısıyla çakışan iki bölümden oluşuyor ve mizahi bir tarzda “Eski Ahit”, “Yeni Ahit” başlıklarıyla sunuluyordu.
Alman İdeolojisi’nin II. Cildi Çeşitli Peygamberleri Şahsında Alman Sosyalizminin Eleştirisi başlığını taşır. Almanya’da 1844’te yayılmaya başlayan bu küçük burjuva sosyalizmi türünün tipik özelliklerinden biri, Alman felsefesinin, özellikle Hegel ve Feuerbach’ın, en başta Fransız ütopiklerince yayılan sosyalist öğretiler ile birleştirilmesiydi. Sonuç tamamen soyut ve gerçekten ve pratik ihtiyaçlardan kopuk bir sosyalist öğretiydi. “Gerçek sosyalistler” proletaryanın sınıf mücadelesi yoluyla kurtuluşu yerine insanlığın aşk üzerine verilen duygusal vaazlarla kurtarılmasını savunuyorlardı. Kapitalizmin gelişmesi karşısında dehşete kapılan Alman küçük burjuvazisinin gerici çıkarlarının ifadesi olan bu akım, “kaba, yırtıcı arzularla dolu” olduğunu söyledikleri devrimci komünizme yönelik açık bir mücadele çağrısıydı.
II. Cildin 1. Bölümü “gerçek sosyalizm”in felsefesini yapan Friedrich Semmig ve Rudolph Mathai’nin makalelerinin bir eleştirisini içerir. IV. Bölüm, akımın başlıca savunucularından Kari Grün’ün “gerçek sosyalizm”in tarih yazımına örnek oluşturan kitabının eleştirisini içerir. V. Bölüm ise, George Khulmann’ın “gerçek sosyalist din” adını verdiği düşüncelerini ileri sürdüğü kitabının eleştirisini içerir. Alman İdeolojisi’nin bugün elde bulunan elyazması metninde II. ve III. Bölümler yoktur. Engels’in “gerçek sosyalistler”in şiir ve nesrini eleştiren Şiir ve Düz Yazıda Alman Sosyalizmi adlı makalesinin II. Cildin bir parçası olması oldukça mümkündür. Bu yazı, Deutzche-Brüsseller-Zeitung’da Aralık 1847’de yayımlanmıştı.
Alman İdeolojisi’nin her iki cildi üzerindeki çalışmanın büyük bölümü Nisan 1846’da bitmişti. Ancak üzerinde ertesi yıl da çalışıldı, en son “gerçek sosyalist” eserleri eleştiren II. Cildin kapanış bölümü olarak Engels’in yazdığı “gerçek sosyalistler” adlı makaleyle çalışma sonuna vardırıldı.
Alman İdeolojisi’nin elyazmaları için Marx ve Engels’in tasarladıkları yol hep çıkmazlara açıldı. Nisan 1846 sonunda elyazmasının bazı bölümlerinin temize çekilmesine katılan ve yayın hazırlıklarını üstlenen Weydemeyer, Almanya’ya gitmek üzere Brüksel’den ayrıldı. Marx ve Engels’in Fransız ve İngiliz sosyalist yazarlarının çevirilerini yayımlamak üzere daha önce yaptıkları tasarının gerçekleştirilmesi için de hazırlıklar yapılması gerekiyordu. Weydemeyer, Westhpalia’ya giderken Alman İdeolojisi’nin 1. Cildinin el yazmalarını yanında götürdü (Feuerbach üzerine olan ilk bölüm tamamlanmamış olduğu için yanında yoktu.) Mayıs ve Haziran 1846’da II. Cilt de gönderildi. İki cilt bir arada aşağı yukarı 50 forma tutuyordu.
Sansürün bunların basılmaması için çeşitli engeller çıkartacağı belli olmuştu. Gerçekte Alman devletlerinin çoğunda 20 formadan daha hacimli kitapların çoğu çıkmazdan önce sansür gözetiminden bağışık tutuluyordu; ama baskıdan çıkar çıkmaz el konulması mümkündü. Bu yüzden böyle bir riski göze alabilecek bir yayımcı bulmak zordu.
Bu koşullar altında Marx ve Engels, yayını finanse etmeye söz vermiş olan iki Westphaliali girişimci Julius Meyer ve Rudolph Rempel’den yardım istemeyi kararlaştırdılar. Kendilerine komünist diyen bu iki burjuva (Marx onlara “komünist burjuvalar” diyordu) tipik birer “gerçek sosyalist” olmuşlardı. Yeni eseri okuduklarında tutumları değişti. Temmuz 1846 başlarında, Weydemeyer’in bu iki adamla uzlaşmaya çabalamasının boşuna olduğu ortaya çıktı. 9 Temmuz’da Meyer, 11 Temmuz’da Rempel, Marx’a yazdıkları mektuplarla, paralarını başka bir işe yatırmış oldukları gerekçesini ileri sürerek Alman İdeolojisi’nin basılmasını finanse etmek için verdikleri sözleri geri aldıklarını bildirdiler. 26 Aralık 1846’da Marx, Rus tanıdığı P.V. Annenkov’a bir mektup yazdı: “Böyle bir yayının Almanya’da ne güçlüklerle karşılaştığını duysan kulaklarına inanamazsın; bir yanda polis, öte yanda saldırdığım akımların çıkarlarının temsilcileri olan kitapçıların kendileri…”
1846 ve 1847 boyunca Marx ve Engels bir yayımcı arayışlarını sürdürdüler.. Kasım 1846’da her iki cildin de bir tek yayınevince basılması umudundan vazgeçtiler ve Kasım 1847’de “gerçek sosyalist” Grün’e II. Cilt’ten bir bölümü Das Westphalische Dampfboot gazetesinde bastırtmayı başardılar.
Alman İdeolojisi ilk kez 1932’de SSCB’de tam olarak basıldı. Kitap yaşadıkları zaman içinde gün ışığına çıkmadıysa da, çabaları boşa gitmiş sayılmazdı. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya 1859’da yazdığı önsözde Marx, “Elyazmasını, asıl amacımıza –kendimizi aydınlatmaya– ulaştığımız için farelerin kemirici eleştirisine gönül rahatlığıyla terk etmiştik” diyordu.

BAŞLICA ÖZELLİKLERİ

Eğer Kutsal Aile, bilimsel sosyalizmin temeline vurulan ilk ve etkili bir kazma ise, “Alman İdeolojisi”, inşaatın tamamlanmasıdır.
Özetleyecek olursak, Marx ve Engels, kendi alçakgönüllü ifadeleriyle, “eski bilinçleriyle hesaplaşmak”, bir başka deyişle zihinlerini iyice açmak üzere bu esere başladılar. Bir bakıma, Kutsal Aile’de başladıkları işi ilerletmek ve sonucuna ulaştırmak için, eleştiri hedeflerini değiştirmeden, kendi görüşlerini artık Hegel ve özellikle de Feuerbach’tan tümüyle arındırmaya yöneldiler. Kutsal Aile muhteşem bir başlangıçtı, Alman İdeolojisi işin bitirildiği, tarihsel materyalizmin temel tezlerine ve kavramlarına son biçimin verildiği bir son nokta oldu.
Burada açıklık ve kesinlik kazanan temel tezleri şöyle sıralayabiliriz:
İnsanın toplumsal var oluşunun onun toplumsal bilincini belirlediği tezini ortaya koydular ve açıkladılar.
Toplumsal yaşamının bütününde üretim ilişkilerinin belirleyici rolünü gösterdiler. Üretici güçlerle üretim ilişkilerinin en genel nesnel gelişim yasalarını formüle ettiler.
Toplumun gelişiminin nesnel yasalarını çözümleyerek, politik ve ideolojik üst yapının “son çözümlemede” her bir tarihsel gelişim aşamasında var olan ekonomik ilişkiler tarafından belirlendiğini ortaya koydular.
Devletin rolünü, egemen sınıfın iktidar aracı olarak tanımladılar.
Sınıf mücadelesi ve devrimlerin, tarihin ilerletici gücü olduğunu gösterdiler.
Proletaryanın tarihsel rolünü yerine getirmek için politik iktidarın ele geçirilmesi gereğini ilk kez bu kitapta ileri sürdüler.
Ekonomi politiğin eleştirisine ilişkin bir dizi başlangıç tezini yine bu kitapta inşa ettiler.
Genç Hegelcilerin estetik görüşlerini eleştirirken Marksist estetiğin dayanaklarını ortaya koyup temellendiler. Sanatın ve sanatçının yaratıcı ruhunun, tarihsel gelişimin her bir somut aşamasındaki toplumun ekonomik ve politik yaşamına bağımlı olduğunu sergilediler.
Bruno Bauer ve Max Stirner’e yönelik eleştirileri dolayımıyla, Marx ve Engels, Genç Hegelcilerin felsefelerinin tümünü, Hegel felsefesini ve genel olarak idealist felsefeyi eleştirdiler. Küçük burjuva duygusal sınıflar barışı düşüncelerini yaymakta olan Alman “hakiki” sosyalistlerinin küçük burjuva görüşlerinin gerici özünü açığa çıkardılar.
Ne var ki, aslında kendi görüşlerini berraklaştırmak ve sistemli hale sokmak amacıyla giriştikleri çalışmanın yayımlanamaması onları üzmedi. Örgütlü işçilerin ve devrimci aydınların o dönemin sınıf hareketi içinde ihtiyaç duydukları düşünsel dayanakları inşa etmiş olmak, kendi teorik ve pratik faaliyetlerini üzerinde yükseltecekleri teoriyi temellendirmek önemliydi. O yüzden daha sonraları Engels eseri gönül rahatlığıyla “farelerin kemirici eleştirisine” terk ettiklerini yazacaktır; çünkü “Alman İdeolojisi” için yaptıkları çalışma aynı zamanda, kendi “geçmişteki bilinçleriyle hesaplaşma” kavgasıdır. Örneğin “Kutsal Aile”de hâlâ, bakış açısını aşmaya giriştikleri Feuerbach’a övgü vardır; ama “Alman İdeolojisi”nin merkezi Feuerbach eleştirisine oturtulmuştur.

GENÇ-HEGELCİLERİN VE FEUERBACH’IN ELEŞTİRİLMESİNDE TEMEL NOKTALAR
Alman İdeolojisi’nin bütün basımlarında ilk bölümde yer alan “Feuerbach Üzerine Tezler”, aslında Marx’ın kitaba dâhil etmeyi düşünmediği ilk notlardır. Bu “karalamaların” büyük değerini bilen Engels, ilk kez, Marx’ın ölümünden sonra, 1888’de Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı eserinde “Tezler”i ek olarak yayınladı. Gerçekten, “Tezler”, “Alman İdeolojisi ile varılan bütün “son nokta”ları özetleyen olağanüstü bir yoğunluk sergilemektedir.
“Bundan önceki tüm materyalizmin (Feuerbach’ınki de dâhil olmak üzere) başlıca kusuru…” sözleriyle başlayan “Feuerbach Üzerine Tezler”in birincisi, “Kutsal Aile”de Fransız Materyalizmine karşı yürütülen eleştiri kampanyasını ele aldıkları VI. Bölümde yazdıklarının tam anlamıyla yoğunlaştırılmış özetidir. “Fransız materyalizmi” olarak da işaret edilen “bütün eski materyalizmler”in ortak görüşü,  “fikirlerin eleştirisi” üzerinden toplumsal ve siyasal alanları da kapsamak üzere her şeyin değişebileceğini ileri sürmesidir.
Burada sorun, “metafizik materyalizm”in “yanlış fikirlere karşı doğru fikirler” biçiminde özetleyebileceğimiz ve insanın tarihsel pratiğini etken güç olarak dışarıda bırakan genel yapısıdır. İnsan, orada daima bir soyutlama olarak yer alır. İnsan etkinliği, “nesnel etkinlik olarak kavranamaz”. İşte bu yüzden Feuerbach, “devrimci pratik-eleştirel etkinliğin önemini kavramaz.”
Tezlerdeki ana düşünce, devrimci maddi pratiğin toplumsal hayatta oynadığı belirleyici role ilişkindi. Marx, pratiğin, her şeyin, dolayısıyla felsefî algının da çıkış noktası, temeli, amacı ve ölçütü olduğunu söylüyordu. Aslında bu haliyle, bu düşünce yeni sayılmazdı. Marx’tan önce başka düşünürler de pratiğin, algının ölçütü ve amacı olduğunu söylemişlerdi, ama pratiğin toplum hayatında, algı sürecinde ve felsefede bir kategori olarak taşıdığı önem, gerçekten ancak proletaryanın, tutarlı devrimci sınıfın döneme damgasını vuran mücadelesi içinden geliştirilmiş yeni bir bakış açısından anlaşılabilirdi. Diğer düşünürlerde olmayan, ama Marx ve Engels’te olgunlaşmaya başlamış olan buydu. İnsanın tarihsel eylemi, dünyayı yalnızca değiştirmekle kalmayıp bir yandan yeniden yaratan maddi güçtü ve materyalizmin tanımlanmasının kaynağı bu olmalıydı. Hayatı değiştirecek olan “doğru fikirler”, “etkili eleştiri” vb. değil, pratik-eleştirel toplumsal hareketti.
Bu çıkış noktası, Feuerbach’ın “insanın özü” kavramıyla yücelttiği bir başka idealist dayanağa karşı da yeni bir tez geliştiriyordu. Feuerbach’ın soyut birey olarak metafizik ve tarih dışı insan kavramına karşılık, Marx, tarihsel materyalizmin bir başka kilit öğretisini geliştirmiş bulunuyordu. İnsanın özü toplumsal ilişkilerinin birliğidir! İnsan toplum içinde var olur, o toplumun ürünü ve yalnızca soyut olarak toplumun değil, her an belirli bir toplum biçiminin ürünüdür.
Bu temel düşünceden hareket edilince, örneğin din eleştirisinde, önceki materyalistlerden tümüyle farklı bir noktaya ulaşılır. Özellikle Feuerbach, dini kendi dünyevi temellerine indirgemiş ve onu derinlemesine eleştirmişti. Onun gözden ırak tutulmaması gereken tarihsel başarısı da buradaydı. Ama dinin bu dünyevi temeldeki çelişkilerden, toplumsal çelişkilerden kaynaklandığını ve dini ortadan kaldırma yolunun toplumu devrimci bir dönüşüme uğratmak olduğunu gösteren Marx oldu. Onun için, dinin kendisi değil, onu ortaya çıkaran bütün bir tarihsel koşullar silsilesi önemliydi.
Tezler’in sonuncusuyla birlikte, şu temel görüş vurgulanır: Teorinin dönüştürücü karakteri, devrimci pratiğe bağlıdır. “Devrimci fikirler”, ancak insanın devrimci, pratik-eleştirel etkinliğiyle dönüştürücü bir güç haline gelir.
Yine aynı düşüncenin sonucu olarak, Marx ve Engels, insanın toplumsal var oluşunun onun toplumsal bilincini belirlediği tezini ilk kez bu kitapta geliştirdiler. Böylece bilinç ve maddi var oluş koşulları arasında, genel olarak bütün idealist felsefe tarafından tersinden kurulan ilişki yıkıldı. Bunun en önemli sonuçlarından birisi, Aydınlanma döneminden o güne (hatta bugüne) kadar egemen olan “yanlış fikirleri düzelterek toplumu kurtarma” umutsuz çabasının şiddetle (bazen de alay ederek) eleştirilmesi oldu.
“İnsanlar şimdiye dek kendileri hakkında, ne oldukları ve ne olmaları gerektiği hakkında daima yanlış tasavvurlar geliştirdiler. İlişkilerini, tanrı tasavvurlarına, normal insan tasavvurlarına vb. göre düzenlediler. Kendi beyinlerinin ürünlerine hâkim olamadılar. Yaratıcılar, kendi yaratılarının önünde diz çöktü. Biz onları boyunduruğu altında köreldikleri kuruntulardan, fikirlerden, dogmalardan, hayali yaratıklardan kurtaralım. Fikirlerin bu egemenliğine isyan edelim. İnsanlara, bu kuruntuların yerine insanın özüne uygun düşen düşünceleri koymayı öğretelim… böylece mevcut gerçeklik yıkılacaktır…”  
Bu görüşleri, ilericilik adına sahiplenecek pek çok kişi bugün de çıkabilir. Bizde resmi ideolojiyle beslenen egemen aydın bakış açısının temel tezi de bu sözlerle özetlenebilir.
Oysa “Alman İdeolojisi” bütün bu sözleri, “çocuksu hayaller” olarak mahkûm eder: Yer çekimi fikrini reddetmekle, yere düşmekten kurtulamazsınız!
Örneğin dine, dinsel düşüncelere karşı eleştiriyi başlıca uğraş konusu edinen “eski materyalistler” karşısında Marx’ın tutumu, “gerçek durumun eleştirisi”ni esas almak olur. Marx ve Engels, materyalizmi din karşıtlığına eşitleyen eski materyalizmin “madde” anlayışının karşısına “tarihsel eylemi içindeki insan” anlayışını koyarak, üretim ilişkileri, ekonomik yasaların ve kategorilerin nesnel karakteri, burjuva toplumunun ekonomik yasaları gibi yeni kavramlar geliştirdiler. Din eleştirisinin temelini dünyanın değiştirilmesi eylemi olarak gösterdiler.
Bu arada Feuerbach, çok ilgi çekici bir sonuca varmış bulunuyordu. Bu filozof, dini, insanoğlunun gerçek menfaatlerinin ters bir görüntüsü ve hayalî bir tatmini olarak açıklıyor ve tanrının yerine insanın konulduğu bir dininin kurulması gerektiğini ileri sürüyordu. Bir dinin yerine bir başka din koyarak “kurtuluşu sağlamak” fikri, Marx ve Engels’e göre, çocukça olmanın da ötesindeydi.
Evet, insanların bu dünya koşullarında dine ihtiyaçları vardır; en azından zulüm ve yabancılaşma koşullarında insanlar daha iyi bir dünya için mücadele vermek ve kendilerini kurban etmek için yüksek ideallere, kahramanlara, hatta uzak umutlara muhtaçtır. Ama dinin doğuşunu koşullayan gerçekle uğraşmak yerine ona hem de bir başka dinle karşı çıkmak ne anlama gelir? Marx bunu dördüncü tezde şu şekilde ifade eder:
“Feuerbach dinsel kendine-yabancılaşma olgusundan, dünyanın biri dinsel ve imgesel, öteki gerçek olmak üzere ikiye bölünmesi olgusundan hareket eder. Onun eseri, dinsel dünyayı seküler temeline oturtmaktan ibarettir. Bu iş tamamlandıktan sonra, asıl işin halen yapılmayı beklediğini gözden kaçırır. Zira seküler temelin kendi kendinden ayrılıp bulutların arasında kendine bağımsız bir krallık tayin etmesi olgusu, ancak bu seküler temelin kendi iç çekişme ve çelişkileriyle açıklanabilir. Yani bu temelin kendisi, kendi çelişkisi içinde, ardından da çelişkinin ortadan kaldırılmasıyla pratikte kökten değiştirilmek zorundadır. Böylece, örneğin, dünyevi ailenin kutsal ailenin sırrı olduğu bir kez keşfedildikten sonra, birincisinin teoride eleştirilmesi ve pratikte dönüştürülmesi gerekir.”
Tarihsel materyalizm, bu ve benzeri tartışmalar içinde yepyeni kavramlardan örülmüş bir bütünlük halinde doğdu.
Marx ve Engels, “tarihteki tüm çatışmaların kökeninde üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişkinin yattığı” ve bu çelişkinin “her seferinde bir devrim halinde patlak vermek”  zorunda olduğu sonucuna da buradan geçerek ulaştılar.
Böylece devrimleri “devrimci filozofların kafasından çıkan bir şey” olarak tanımlayan Fransız materyalizmi geleneğine de son darbeyi vurdular.
Alman İdeolojisi’nin geliştirdiği en önemli görüşlerden bir diğeri, toplumsal yapıların “alt yapı ve üst yapı” kavramlarıyla tanımlanan özelliklerine ilişkindir. Örneğin, sanatın ve sanatçının yaratıcı ruhunun, tarihsel gelişimin her bir somut aşamasındaki toplumun ekonomik ve politik yaşamına bağımlılığının gösterilmesi, düşünmenin, zihinsel ihtiyaçların, ilgilerin, eğilimlerinin ve insanın duygularının özünün ve rolünün açıklanması, bunların değişimi ve gelişiminin belirleyici nedenlerinin toplumun maddi yaşamında temel bulunduğunun gösterilmesi vb. bu kavramlar üzerinden geliştirilmiştir.
Yine Alman İdeolojisi’nde, ütopik sosyalizmin ortaya attığı, “genel insan sevgisi”nin sınıflar arasında barışı getireceğini ileri süren küçük burjuva duygusallığına dayanan Alman “hakiki” sosyalistlerinin görüşlerinin eleştirisi aracılığıyla bir “hümanizm” eleştirisine de girilir. Bu propaganda, halkın bütün demokratik güçlerinin mutlakçılığa ve feodal koşullara karşı mücadelesinin keskinleştiği ve aynı zamanda proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkilerin giderek daha belirgin bir biçimde gün yüzüne çıktığı devrim öncesi Almanya’da işçi hareketine özellikle zarar veriyordu. Marx ve Engels, “hakiki” sosyalistlerin milliyetçiliğini, kendilerini diğer uluslardan üstün görmelerini de eleştirdiler.
“Alman İdeolojisi”nde, gelecekteki komünist toplumun kimi temel çizgilerine de işaret edilmektedir. Marx ve Engels’e göre, komünist toplumun temel özelliği, insanların nesnel ekonomik yasaları bilinçli olarak kullanacak olmaları ve böylelikle üretime, değişime, kendi toplumsal ilişkilerine egemen olmalarıdır. Ancak komünizmde her insan tüm yeteneklerinin ve becerilerinin tam, çok yönlü bir gelişimine kavuşacaktır.
Ele aldığı konular bakımından çok geniş kapsamlı olan bu eserde, yine de Marx’ın ve Engels’in tamamen kesin şeklini bulmuş düşünceler ileri sürdükleri söylenemez. Daha sonra “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu” adlı eserin önsözünde, Engels “Alman İdeolojisi”nden söz ederken şöyle diyor: “Kitabın Feuerbach ile ilgili bölümü tamam değil. Bitirilmiş olan parça, sadece maddeci tarih anlayışını kapsıyor ve o sırada ekonomi tarihi hakkındaki bilgilerimizin ne kadar eksik olduğunu ortaya koymakla kalıyor.”
Lenin, “Felsefe Defterleri”nde, “Kutsal Aile”nin incelenmesine ayırdığı sayfalarda, bazı bölümleri “biraz da usanç verici eleştiriler” olarak not etmişti.  Aynı uzun ve okunması zor eleştiri sayfaları, yoğun biçimde Alman İdeolojisi’nde de yer alıyor. Ancak özellikle Marx’ın kullandığı alaycı ve iğneleyici üslup ayrıca incelenmeye değer edebi özellikler, bu bölümlerin görünüşteki korkutucu yapısını kolayca dağıtıyor. Ayrıca Türkiyeli okuyucunun, Lenin gibi nefes alacak zamanı olmayan bir devrimciden farklı olarak, Marx’ı sabır ve zevkle okumaya ayıracağı bolca zamanı mutlaka vardır!

TARİHSEL MATERYALİZM
1848 Devrimi’ne giden süreç içinde Avrupa’da ve işçi sınıfı hareketi içinde bir militan gibi çalışarak yaşayan Marx’ın halledilmesi gereken felsefi problemler okyanusunda çabalaması, gündelik pratik koşuşturmanın güçlüklerini bilenler açısından “kahramanca” bir mücadele olarak görülecektir. Lenin öyle tanımlamıştır.
Devrimi ve sınıf mücadelesini henüz felsefi bir sorun olarak ele alan, ama özellikle de Fransa’daki ve İngiltere’deki sınıf mücadelesinin içinde hareketi bütün özellikleriyle izleyen genç düşünürün “dünyayı değiştirmek” için sürdürdüğü arayışlarını etkileyen de içinde yer aldığı bu ortam olmuştur. Öyleyse, 1844 El Yazmaları ile başlayıp, Kutsal Aile ile ilerleyen ve Alman İdeolojisi’nde sonuçlanan “felsefi olandan toplumsal-tarihsel olana geçiş” sürecini, ki bu aynı zamandan tarihsel materyalizmin yaratılması sürecidir, anlamamızın kilit noktası burasıdır.
Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Marx ve Engels’i Genç Hegelciler’den ayıran şey, felsefi görüşler (o pek alay ettikleri “fikirler”) değil, kendilerini anlamaya adadıkları “tarihsel koşullar” içinde tuttukları yerdir.
Bununla birlikte, dönemin baş eseri Alman İdeolojisi’nin felsefî bir eser olması yine o koşullar içinde kaçınılmazdır.
Marx ve Engels, yeni dünya görüşünü Hegel-sonrası Alman felsefesine yönelik bir eleştiri içinde yarattılar. Bu çetin tartışmanın başlıca konusu, mevcut gerçekliğin nasıl değiştirileceği idi. Genç Hegelciler’in temel derdi dindi. Mevcut koşulları dine saldırarak eleştiriyor ve böylece gerçekliğin kendisiyle değil, gölgesiyle dövüşüyorlardı. Ama hem düşünsel etkinlikleriyle, hem de siyasal tutumlarıyla, o koşulları kabul ediyorlar, yalnızca ona farklı bir açıklama getirmeye uğraşıyorlardı. Marx ve Engels’in derdi ise, gölgelere karşı verilen ve gerici sonuçlar doğuran bu felsefî “mücadeleye” son vermekti.
Dünyayı eleştirmenin ya da Tezler’de söylendiği gibi, yorumlamanın yetmediği, onun değiştirilmesinin gerekli olduğu tezi, böyle bir ilişkiler ağının sonucunda ortaya çıktı.
Marx ve Engels, tarihin kendisinin öncülü olan insanları, insanların faaliyetlerini ve faaliyetlerinin maddi koşullarını deşmekle işe başladılar. Felsefelerinin öncüller olmaksızın da olabileceğini söyleyen Hegel’in izleyicisi Alman idealistlerinin tersine, Marx ve Engels,  yeni dünya görüşünü inşa etmede çıkış noktasının ne olması gerektiğini sorarak işe başladılar.
Marx ve Engels, bu yüzden çok açık ve kesin bir biçimde, daha ilk sayfalarda, gerçek olan belirli öncüllerden yola çıkmış olduklarını ilan ediyorlardı.
Doğanın değişmez temel olduğu yolundaki metafizik görüşü benimseyen eski materyalizme karşı, Marx ve Engels, insanın içinde yaşadığı ve faaliyet gösterdiği doğal koşulların da tarihsel olduğunu söyleme cesaretini gösterdiler. Antik Yunan materyalistlerinden o güne, başta Fransız ve İngiliz materyalistleri olmak üzere, herkesin hiç tartışmazsız yola çıkış noktası olarak kabul ettiği bu “postula”ya karşı yeni bir şey söylemek için gerçekten olağanüstü cüretkar olmak gerekiyordu.
Çok eski felsefelerde ve Zerdüştlük gibi dinlerde evrenin dört temel elementten oluştuğu kabul edilmişti: Toprak, su, hava ve ateş! Deyim yerindeyse, Marx ve Engels, beşinci elementi keşfetmişlerdi: İnsan!
Önce, insanın hazır olarak bulduğu koşullarla, kendi faaliyetiyle yarattığı koşullar arasına bir ayırım çizgisi çektiler. Mevcut toplumda maddi çevrenin kendisi de insanın tarihsel faaliyetinin ürünü haline gelmişti. Feuerbach’ın insanın doğa üzerindeki etkisini anlayamadığını ve görmezden geldiğini gören Marx ve Engels şöyle yazıyorlardı:
“Feuerbach’ın elbette, insanların da ‘duyusal nesne’ olduğunu kabul etmesiyle ‘saf’ materyalistlere göre büyük bir artısı vardır. Ne var ki, bu noktada da teori alanında kalmaya devam ettiğinden ve insanları verili toplumsal bağlamları ile onları var eden mevcut yaşam koşulları içinde ele almadığından, insanı ‘duyusal faaliyet’ olarak değil, yalnızca ‘duyusal nesne’ olarak görmesi bir yana, gerçekte var olan faal insana asla ulaşamaz. Tersine, ‘insan’ soyutlamasında duruverir ve duyusal olarak kavradığı ‘gerçek, bireysel, etten ve kemikten insan’ın ötesine geçemez; yani, ‘insan ile insan arasında’ aşktan ve dostluktan başka bir ‘insani ilişki’ bilmez, üstelik bunları da idealize eder. Mevcut yaşam koşullarına hiçbir eleştiri yöneltmez. Bu yüzden de, duyusal dünyayı onu meydana getiren bireylerin canlı duyusal faaliyetinin toplamı olarak kavramayı asla başaramaz. Dolayısıyla, örneğin sağlıklı insanlar yerine, açlıktan ve aşırı çalışmaktan bitkin düşmüş sıracalı bir kalabalık gördüğünde ‘yüksek sezgi gücü’ne ve soyut ‘tür içi dengelemeye’ sığınmak zorunda kalır. Böylelikle, komünist materyalistin gerek sanayide gerek toplumsal yapıda, bir dönüşümün hem zorunluluğunu hem de koşulunu gördüğü her noktada, o, idealizme saplanıp kalır.
“Feuerbach, materyalist olduğu zaman gündemine tarih girmez, gündemine tarih girdiği zaman da materyalist değildir.”
Doğal varlıkların insanın faaliyetiyle “nesnellik” kazandığını görmek, eski materyalizmin bütün “nesne” kavramını kökten yıkan bir yenilikti.
Herkes biliyor ve söylüyordu ki, belirli bir doğal çevre insan toplumunun varlığının ve gelişmesinin nesnel maddi koşuludur ve insanın fiziksel, maddi düzeni onun doğal çevreye karşı tavrını belirler! Ancak Marx ve Engels’in üzerinde durdukları bundan ötesiydi. Tarihin bu iki ön koşulundan başka, onları da bir biçimde harekete geçiren belirleyici etken olarak insan faaliyeti görülmeksizin, eski materyalizmin sınırları aşılamazdı!
Günümüzde tarihsel materyalizmi, örneğin pozitivistlerin materyalizminden ayıran temel özelliğin ne olduğu sorusuna Marx’ı okumuş olanlar içinden bile net cevap alamadığımız olmuştur. Bizde “ilericilik, maddecilik” gibi özellikler meşrutiyet aydınları aracılığıyla ve pozitivizm biçiminde geliştiği için, “Marksist” materyalistimiz de farkında bile olmadan o gelenek üzerinden materyalisttir!
Tarihe bu açıdan bakılınca, üretim ilişkileri, üretici güçler, üretim tarzı gibi kavramların geliştirilmesi mantıksal bir zorunluluk oluyor.
Toplumsal ilişkiler, karşılıklı ilişki tarzı üretici güçler tarafından belirlenir; bu güçler gelişmelerinin belirli bir aşamasında mevcut karşılıklı ilişki tarzıyla bir çatışma, bir çelişki içine girerler. Bu, toplumsal devrim yoluyla çözülen bir çelişkidir. Artık bir pranga halini alan eski üretim biçimi, yerini daha gelişmiş üretici güçlere denk düşen yeni bir üretim biçimine bırakır. Bu yeni biçim de, bir süre sonra, gelişen üretici güçlere ayak uyduramaz olur ve onun yerini, devrim yoluyla, kendisini izleyen daha ileri bir karşılıklı ilişki alır.
Marx ve Engels, bu büyük buluşun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı.
Bu buluş, toplumsal gelişme kanunlarının kavranılması bakımından önem taşıyordu. Daha önce Marx siyasi, hukuki ve başka ilişkilerin ekonomik ilişkiler tarafından belirlendiğini ortaya çıkarmıştı. Şimdi ise, Marx ve Engels, bizzat ekonomik ilişkileri neyin belirlediğini ortaya koyuyor, böylelikle tarihsel sürecin temeline daha derinlemesine giriyorlardı.
Marx ve Engels, bunun arkasından, karşılıklı ilişki alanını, yani toplumsal ilişkileri, toplumsal sistemi, toplumun sınıf yapısını, bireyler, sınıflar ve toplum arasındaki ilişkileri incelemeyi sürdürdüler. Ardından, genel olarak devletin, özel olarak da burjuva devletinin özüne ilk kez getirdikleri bilimsel bakışla siyasal üstyapıyı ele aldılar ve devlet, hukuk ve mülkiyet arasındaki ilişki üzerinde özellikle durdular.
Marx ve Engels, toplumun ve toplum tarihinin materyalist kavranışının incelenişini, egemen bilinçle egemen sınıf arasındaki ilişkiyi sergiledikleri ve ideolojik üstyapının sınıfsal karakterini gösterdikleri toplumsal bilinç şekilleri üzerine bir incelemeyle sona erdirdiler.
Eksikliklerinin yanı sıra, tamamlanmamış olmasından doğan dipnot ve açıklayıcı not bolluğu dolayısıyla okunmasında karşılaşılacak güçlükler, bu büyük ve derin eseri incelemeyi engellememelidir. Özellikle Marksizm’in doğuş ve gelişme özellikleri, sınıf mücadelesi içindeki yeri, sonraki eserlerde daha da işlenip geliştirilerek sağlamlaştırılacak olan temel tezler bakımından devrimcinin kitaplığında vazgeçilmez bir yeri vardır.
Dergimizin ilerdeki sayılarında, “Alman İdeolojisi”ni farklı yönleriyle inceleyen başka yazılara da yer vereceğiz.

Kaynakça:

–    Marx, Engels, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ekim 1976
–    Marx, Engels, Alman İdeolojisi, çev. Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, mart 2013
–    K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev.Sevim Belli, Sol Yayınları, Temmuz 1979
–    K. Marx, 1844 Elyazmaları, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Kasım 1993
–    K. Marx, F. Engels, Seçme Yazışmalar, çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, Kasım 1995
–    F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, çev. Sevim Belli, Ocak 1976
–    Lenin, Felsefe Defterleri, çev. Atilla Tokatlı, Sosyal Yayınlar, Mart 1976
–    Sovyet Bilimler Akademisi Kolektifi, Karl Marx-Biyografi, çev. Ertuğrul Kürkçü, Eylül 1976
–    Yelena Stepanova, Friedrich Engels-Biyografi, çev. Alaattin Bilgi, Yurt Yayınları, Temmuz 1994

Ekim Devrimi ve Kültür

KÜLTÜR VE DEVRİM

İnsanlığın uzun tarihi içinde, dünya çapında etkili olmuş ilk büyük devrim, 1789 Fransız Devrimi’dir. Yalnızca gerçekleştiği ülke içinde değil, bildirisinin ulaşabildiği her yerde, temel ilkeleri, hedefleri ve ortaya attığı yeni dünya görüşü ile, devlet anlayışını, siyasi eğilimleri, halk taleplerini yeniden biçimlendirmiş, aydınlar için olduğu kadar, halk kitleleri için de ilham kaynağı olmuştur. Aynı zamanda, egemen sınıfların orta ve uzun vadeli planlarını etkilemiş, yönetim alışkanlıklarını değiştirmiş, en azından reformcu girişimler için zemin hazırlamıştır. Bir burjuva devrimi olarak, “ilerleme”, “modernleşme” projelerinin geliştirilmesinde olduğu kadar, gericiliğin kendini yenilemesi için de öğretici sonuçlar doğurmuştur.

Kuşkusuz, “Büyük Fransız Devrimi”nin öncesinde büyük ve uzun bir burjuva gelişme dönemi vardır ve bu süreçte gelişen yeni düşünceler, felsefe ve sanat akımları, bilimsel gelişmeler ve siyaset teorisindeki yıkıcı-devrimci atılımlar, devrimin gerçek-maddi nedenlerini gölgelemiş, konuya ilişkin değerlendirmeleri önemli ölçüde yanılgılı hale getirmiştir. Temelde maddi toplumsal koşullar ve derin sınıf çatışmaları bulunmasına karşın, Fransız Devrimi’nin doğrudan doğruya yüzeydeki görünüşü oluşturan “düşüncelerin” eseri olduğu ileri sürülmüş, bu büyük ölçüde kabul de görmüştür.

Bu yanılgıyı anlamak ve bir ölçüde hoş görmek mümkündür; çünkü Fransız Devrimi, yaklaşık üç yüz yıllık bir burjuva gelişmenin Avrupa çapındaki bütün sonuçlarını kendi gerçekliği olarak somutlaştırmış, feodal aristokrasiye, kilise egemenliğine, skolastik dünya görüşüne karşı geliştirilmiş bütün düşünsel, bilimsel, sanatsal birikimi kendi mülkü olarak ilan etmiş ve bunun geniş bir çevrede onaylanmasını başarmıştır.

Burada dikkat çeken önemli bir özellik bulunuyor: Devrim öncesindeki uzun birikim yılları boyunca ortaya atılmış her devrimci teori, felsefi görüş, edebi ve sanatsal ürün, Devrim’le birlikte kendilerinin kanıtlandığını iddia edebilecek bir konum kazanmıştır. Bunun, bizatihi kendi güçlerinin değil, onları unutulmaya yüz tutmuş köşelerinden, müzelerden, kitaplıklardan indirip halkın ve sınıflar mücadelesinin içine sokan politikanın eseri olduğu ise genellikle görülmemiştir. Özetle, burjuva siyasal devrim, kapitalizmin toplumsal bir yaşam biçimi almasının nihai ifadesiydi. Devrimi hazırlayan bütün unsurlar arasında, burjuva kültürel birikimin önemli bir yeri vardır, ama bu onun gerçekleşmesinin tek ve belirleyici nedeni değildi. Fakat bu örnek, siyasal devrimle kültürel ortam ve birikim arasındaki ilişkiyi irdelemek bakımından önemli veriler sunmaktadır.

Kültürel unsurlarla, siyasal devrim arasındaki ilişkiler, dolaysız ve zorunlu neden-sonuç bağlantılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Kimi zaman tarihsel ve uzun bir geçmişe dayanan yaklaşımlar bu etkileşmeyi gerekli kılar, kimi zaman da politikanın güncel ihtiyaçları ve geleceğe yönelik planları… Herhangi bir felsefi görüşün, sanatsal-edebi akımın, bilimsel bir teorinin devrimde kendisine yer bulabilmesini açıklayan katı bir çerçeve çizme olanağı yoktur. Çok önemli bir bilgin, buluşları ve teorileriyle bilimsel gelişmeye olağanüstü önemli katkılar sunmuş olan A. L. Lavoisier, Fransız Devrimi’nin karşıtı olarak yargılanıp giyotine gönderilirken, devrimci yargıç, “Büyük Fransız Devrimi’nin sizin teorilerinize ihtiyacı yoktur!” diyebilmiştir. Oysa dinsel etkiyi kırmak amacıyla Pazar gününü takvimden çıkarmak ve haftayı altı güne indirmek, “kör inançları yansıtıyor” gerekçesiyle ayların adını değiştirmek gibi, sonradan vazgeçilen saçmalıklarla uğraşan devrimci rejimin, “maddenin korunumu”[1] yasasının güçlendirdiği materyalist görüşlere, siyasi bakımdan, herkesten çok ihtiyacı vardı. Fakat güncel eğilimler, dolaysız ve acil ihtiyaçlar, her zaman uzun vadeli ve temel ihtiyaçlarla uyumlu olmayabilir, hatta çelişen ve birbirini reddeden özellikler gösterebilir. Bu durum, süreçte belirleyici bir rol üstlenmiş olan politikanın yanlışlığı ya da doğruluğu hakkında bir gösterge oluşturmaz. Sadece, pek çok değişken ve kimi zaman çelişik unsurdan oluşan politik eylemin o tarihsel koşullarda karşılaşılan sorunlara karşı geliştirebildiği yanıtları değerlendirirken, o günlerin koşullarını göz önünde tutmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren bir uyarı niteliği taşır.

 

EKİM DEVRİMİ VE KÜLTÜR

Proleter sosyalist devrimi burjuva siyasal devrimlerden ayıran önemli bir özellik vardır. Burjuva devrimler, kapitalist ekonomik ve toplumsal gelişmenin belli bir düzeyinde siyasi iktidarın ele geçirilmesiyle tamamlanır. Siyasal iktidar, uzun bir zaman alan gelişmelerin ardından gelen son noktadır. Siyasi iktidarı ele geçirmeden önce ekonomik bakımdan tam bir bağımsızlık elde etmiş olan burjuvazi, kendi ihtiyaçlarının yansıması olan kentler kurmuş, onları yönetecek aygıtlar (belediyeler) geliştirmiş, mimaride, yollar, limanlar yapımında, ulaşım araçlarının geliştirilmesinde belirleyici adımlar atmıştı. Bütün bunlar, aynı zamanda bilimin, sanatların, felsefenin gelişmesiyle de atbaşı gitmişti. Bu bakımdan, iktidarın ele geçirilmesi, toplumsal ve ekonomik bir evrim sürecinin, siyasal devrimle tamamlanması, bir başka deyişle, kapitalist gelişme içinde “son hedefe” ulaşılması demektir.

Proletarya ve sosyalizm açısından ise, siyasi iktidarın ele geçirilmesi, pek çok bakımdan henüz bir başlangıçtır. Teorik olarak, burjuvazinin iktidarı kendi sınıf egemenliğini pekiştirerek sürdürmek anlamına gelirken, proletarya açısından siyasi iktidar, kendi sınıf egemenliği dâhil, bütün sınıfsal egemenliklerin ortadan kaldırılmasını amaçlar. Burjuvazi, iktidarıyla birlikte kendi sınıf karakterini taşıyan bütün kurumları güçlendirir ve geliştirirken, proletarya sınıfsız bir dünyanın evrensel-sosyalist kültürünü yaratmaya doğru ilerler.

Fakat bu önemli nitelik farklılığı, toplumun kültürel birikimiyle sosyalist devrim arasında herhangi bir bağ bulunmadığı anlamına gelmez. Yalnızca, sosyalist devrimin bu birikimle ilişkisinin biçimi ve toplumun yeni ve özü bakımından tamamen farklı temeller üzerinde örgütlenmesi sorunu bakımından nasıl değerlendirileceğiyle ilgili önemli bir ölçüt oluşturur.

Ekim Devrimi’nden sonra kısa bir süre egemen olan “Proletkült” teorisini eleştirirken Lenin’in geliştirdiği görüşler, günümüzde de son derece uyarıcı özellikler taşımaktadır.

Proletkült teorisini öne sürenler, aslında Rusya’daki devrimci gelişmeleri kendilerine dayanak yaparak abartılı sonuçlara ulaşmışlardı. Onlara göre, proleter devrimin kültürü, tümüyle yeni, kendine özgü ve eski kültürle bağları olmayan, ona tümüyle karşıt yeni bir kültür olmalıydı. Geçmiş çağların sanatı tümüyle reddedilmeliydi. Hareketin önderlerinden Vladimir Krilov, bir şiirinde şöyle diyordu: “Yakalım Rafael’i, geleceğimiz adına/ Yıkalım müzeleri, çiğneyelim sanatın çiçeklerini…” Sanatçının sınıf kimliğine, abartılmış bir değer yüklüyorlardı: işçi sınıfı içinden gelmeyen herhangi bir sanatçının önemli bir eser yaratması olanağı yoktu. Yeni sanatın konusunu, içeriğini enternasyonal proletaryanın çıkarları ve özlemleri oluşturmalı, Proletkült yazar ve sanatçılar proleter hayatını yüceltmeliydi. En etkili ve parlak dönemini 1918–1920 yılları arasında yaşayan Proletkült akımı, iç savaş sırasında resmi destek görmüş, ama Sovyet iktidarı karşısında bir tür özerkliği de korumuştu. Nihayet, “Materyalizm ve Ampiryo-Kritisizm”in 1920’de yapılan ikinci baskısına yazdığı Önsöz’de, Lenin, akımın yarattığı ciddi soruna dikkat çekti: “Proletarya kültürü” kılığı altında burjuva ve gerici görüşleri yaymak… Bu işaret, Proletkült’ün özerkliğinin kaldırılması ve sert biçimde eleştirilmesi için bir başlangıç oldu. Gittikçe zayıflayan ve taraftarlarını kaybeden akım, ilk kurucularından olan Gorki’nin de ayrılıp “Sosyalist Gerçekçilik” akımına öncülük etmeye başlamasıyla, tamamen etkisizleşti ve dağıldı.

Proletkült’ün bütün keskin iddialarına rağmen, akıma bağlı sanatçıların ürünlerinde eski kültürle olan bağlar asla kesilemedi. Yeni biçimler, yeni özler yaratma iddialarını gerçekleştiremediler. Küçümsedikleri sanatın, uzun çağlar boyunca oluşmuş birikiminin sınırlarını aşamadılar, bunu denemeyi bile başaramadılar. Bizde de bilinen bir örnek üzerinden söyleyecek olursak, Gladgov’un, akımın gözde eserlerinden, Türkçede de yayınlanmış olan, “Çimento” (Fabrika) adlı romanı, yapısı, dili, kurgusu bakımından klasik roman geleneğinin içinde kalmıştır. İşçi sınıfının gündelik yaşam ve çalışma koşullarının kutsallaştırılmasına, yüceltilmesine dayanan bu girişim, yalnızca geniş işçi okuyucu kitlesine “sıkıcı” gelmekle kalmıyor, “sanatsal Bolşevizm” adına yapılanlar, Devrim’in ihtiyaç duyduğu sanatsal ve kültürel atılımın da önünü tıkıyordu.

Proletkült deneyiminin en önemli sonucu, sosyalist devrimin, “kopuş ve süreklilik” kavramları açısından, kültür sorununu nasıl ele alması gerektiğine dair zengin dersler ortaya koyması oldu. Esasen Lenin’in bu konuda herhangi bir tereddüdü yoktu ve bin yılların birikimini yok sayarak yeni bir kültür yaratmaya çalışmanın çocukça olduğunu biliyordu. Onun açısından, örneğin Marksizm, “insanlığın yarattığı bütün değerlerin bilgisi” üzerinde yükselmişti. Bunun gibi, proleter kültür de, “…insanlığın kapitalist toplumun baskısı altında toprak sahipleri toplumunun, bürokratik toplumun baskısı altında yarattığı bütün bilgi kaynaklarının mantıksal bir uzantısı, mantıksal bir gelişimi olmalıdır…” diye yazıyordu. Yine aynı yerde, “…proletarya kültürü rasgele bir yerden, birdenbire ortaya çıkmaz, bu konuda uzman olduğunu söyleyen insanların icadı da değildir. Saçma bunlar.” diyordu. (Gençlik Birliği III. Kongresi’nde konuşma, Ekim 1920)

Daha sonra, 1926’da, “Proletkült Kongresi Karar Taslağı” başlığı altında, şunları yazacaktı: “Marksizm’in devrimci proletaryanın ideolojisi olarak taşıdığı tarihsel önem, bu ideolojinin burjuva çağının kazandırdığı kültürel değerleri bir yana itmek şöyle dursun, tersine iki bin yıldan fazla bir geçmişi olan insan kültür ve düşüncesinde değerli olan ne varsa bir araya getirmesinden ve yeniden gözden geçirmesinden ileri gelir. Ancak bu temel üzerinde ve bu yönde yapılacak bir çalışma, her türlü sömürüye karşı mücadelenin en yüksek aşaması olan proletarya diktatörlüğünün deneyiyle canlılık kazanırsa, gerçek proletarya kültürünün gelişimi olarak kabul edilebilir.

Devrim yılları coşkusunun, “Yeni bir dünya, yeni bir insan yaratma” heyecanıyla doldurduğu aydınlar arasında bu tür eğilimlerin olabileceğini de bilen Lenin, uzun sayılabilecek bir süre gelişmeleri izlemiş, çalışmaların verimsiz, vaat edilenleri gerçekleştirmekten uzak, iddialarının temelsiz olduğunun, heyecanlı aydın topluluklarınca da görülmesine kadar beklemiştir. Aralarında, kaçmak isteyip de gidememiş olanlar, parasız kaldıkları için partiye ve devrime yanaşmış olanlar, maceracılar, devrimde kendi özgün fikirlerinin sınırsızca açılabileceğini uman yeteneksizler gibi her ülkenin aydın tabakasında rastlanabilecek unsurların da bulunduğu Rus entelektüellerinin de yer aldığı Proletkültçüler, sonunda teorileriyle birlikte “dağılmışlardır”.

Kuşkusuz, Devrim’in ilk yıllarının kültürel çalışmaları, Proletkültçülerin yaptıklarından, daha doğrusu yapamadıklarından ibaret değildir. Sovyet iktidarı, gençlik, kadın, köylü kitlelerinin eğitimi için büyük seferberlikler düzenlemiş, “Komünist Cumartesi” uygulamalarıyla, işçilerin teori-pratik kopukluğunu aşacak çalışmalarını üretim etkinliği içinde gerçekleştirmiş, milyonlarca yeni kitap, gazete ve broşürle sürekli ve sonuç alıcı bir aydınlatma çabasına girmiştir. Esasen çok köklü bir geçmişi bulunan Rus sanat ve edebiyatı, olağanüstü çapta kitlelere ulaştırılmıştır. Sinema ve tiyatro, yalnızca Rusya için değil, bütün dünya sanat pratiği bakımından yeni ve çok değerli ürünler vermeye başlamıştır.

Sovyetler Birliği içindeki Rus olmayan halkların kültürlerine, sanat ve edebiyat alanlarındaki gelişmelerine de büyük önem verilmiştir. Pek çoğu, henüz makineli üretimi bile yeni tanıyan, yüz yıllardır cahil ve çıplak kalmış halklar, kendi tarihsel birikimlerinin değerini anlamaya, kendi dilleriyle ve kültürleriyle yeni Sovyet Cumhuriyeti insanlarına ve bütün insanlığa söyleyebilecekleri sözleri olduğunu görmeye başladılar. Göçebelik ve feodal ilişkiler içindeki milyonlarca insan, ilk kez yeryüzündeki bütün insanlarla birlikte ortak bir gelecek kurma yeteneğine sahip olduklarına inandılar ve gereğini yapmaya koyuldular.

 

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

17 Ağustos 1934’te toplanan Sovyet Yazarları Birinci Kongresi, artık rayına oturmuş devrimin kültürü ve sanatı bakımından bir dönüm noktasıdır. Bugün hâlâ tartışılan konuşmasıyla Jdanov[2], geçen on yedi yıl içinde proletarya iktidarının, sanayide, tarımda, uluslararası ilişkilerde ulaştığı başarıları özetleyerek, sanat ve edebiyat alanında da yeni bir hamlenin gerekli olduğunu söyler. Konuşmasını, Kongre’ye katılan otuzdan fazla konuk devrimci yazara da seslenen şu sloganlarla bitirir: “Yetkin ustalıkta, ideolojik ve sanatsal içeriği yüksek eserler ortaya koyun! Halkın, sosyalizm ruhuyla yeniden eğitilmesinin en etkin örgütleyicileri olun! Sınıfsız sosyalist toplumun kurulması mücadelesinin en ön safında yer alın!

Bu çağrılar, çok açık bir biçimde yazar ve sanatçıları “taraf tutmaya” çağırmaya yöneliktir ve birer “görev çağrısı” niteliği taşımaktadır.

Bu konuşma, pek çok aydın çevresinde, bitmez tükenmez tartışmalar içinde, “emir kulu yazarlar yaratılmak istendi” biçiminde karalandı ve yanlış anlatıldı. Oysa burada, değişik yönleriyle sosyalizmin inşasının kapsamı ve farklı boyutları hakkında geniş bir özet buluyoruz. Aydınların ve yazarların topluma karşı görevlerinin çok net biçimde tanımlanmış olmasının, yeryüzünün altıda birinde iktidar olmuş halk yığınlarının ihtiyaçlarının hatırlatılmasının doğal, hatta zorunlu olduğu anlaşılamamıştır. Tarihin en önemli, en dikkate değer yığınsal eyleminin sonuçları ve bunun muazzam değeri göz önünde tutulmaksızın, “Yeni bir dünya, yeni bir insan” hedefine koşan partinin görevleri anlaşılmaksızın yapılacak her tartışma, olağan burjuva koşullar altındaki özgürlük-bağımsızlık kavramlarının dar çerçevesine sıkışacaktır. Ekim Devrimi, Bolşevik Partisi’nin sayesinde, Büyük Fransız Devrimi’nin kimi zaman düştüğü saçmalıklara asla düşmemiştir. Kaldı ki, cahil bırakılmış, gündelik ihtiyaçlarının cenderesine sıkışmış ve çıplak ellerinden başka hiçbir alet tanımamış milyonların ayağa kalktığı bir toplumsal hareketlilik sürecinde olabilecekleri tahmin etmeye bile kalkışmak, kimilerini dehşete düşürebilir. Sovyet Devrimi, Fransız Devrimi’yle kıyaslandığında, bu bakımdan, tam anlamıyla “efendice, nazik ve çok dikkatli” bir devrimdir. Henüz ayaklanmanın ilk anlarından itibaren, Çar’ın mal varlığı olarak görülen saraylar, paha biçilmez mücevherler, eşyalar, değerli tablolar ve heykeller, Bolşeviklerin koruması altına alınmıştır. Yağmacılığa, öfkeli yıkıcılığa asla izin verilmemiş, fırsatçılar kesin biçimde cezalandırılmıştır.

Bu tutum, Proletkült akımının sonradan düşünüp geliştirdiği tezlerle tam anlamıyla çelişmektedir. Devrimin ilk anlarında Bolşevikler, eğer onlar gibi düşünselerdi, eski Rusya’nın büyük kültürel birikiminden geriye hiçbir şey kalmayabilirdi.

“Sosyalist gerçekçilik”, “yazar ve sanatçının taraf olması” gibi kavramlarla bu ilk adım arasında sürekli ve kopmaz bir bağ vardır. Lenin’in sık sık vurguladığı, “geçmişte olumlu ve değerli ne varsa sahiplenmek ve onu sosyalizmin kuruluşunun bir parçası haline getirmek” ilkesi, Jdanov’un sloganlarında birer görev çağrısı halini almıştır. Böylece Orta Asya steplerinin halk ezgileri büyük senfonilerin teması haline gelebilmiş, sıkıntılı küçük burjuva hayatının iç dökmesi halinde çürümeye yüz tutmuş edebiyat, büyük kitlelerin aydınlık bir gelecek kurma kavgasının romanı, şiiri, öyküsü olarak ayağa kalkmıştır. Tolstoy’un, Gogol’un, Dostoyevski’nin, Puşkin’in değeri ve önemi, hiçbir zaman Sovyet iktidarında olduğu kadar anlaşılmamıştı. Bu büyük yazarların eserleri, daha önce hiçbir zaman yüz binlerce basılıp dağıtılmamıştı. Hiçbir zaman, tiyatro ve sinema, yük trenlerinin vagonlarında Sibirya’dan Kafkasya’ya, Ural dağlarından Kamçatka’ya kadar taşınmamıştı.

Devrim, plastik sanatlarda da, resim ve heykelde de, sanat tarihinin en ilginç ve gerçek anlamda yeni eserlerin doğmasının kapısını açtı. Anlatılmak istenen davanın büyük ve geniş kapsamıyla, bunların anlatılacağı insanların eğitimsizliği arasındaki derin uçurum, yeni anlatım yollarının aranmasını zorunlu kılmıştı. Dolaysız, son derece basitleştirilmiş ve yalın bir dille, mesajı doğru ve eksiksiz anlatabilmek için, sanat tarihinde çığır açan akımlar doğdu. Bunların önemli bir bölümü, devrimin yarattığı atmosfer içinde, çağının çerçevelerini parçalayan etkiler yaratmışsa da, önemli ölçüde Proletkült akımına bağlanmış ve sonra da dağılmışlardır. Bununla birlikte, politik olarak desteklenmeyen, ama pekâlâ kendi olanaklarıyla ayakta kalan ve ürün veren sanat çevreleri doğmuş, devrimci kültürün zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Örnek olarak, o günlerin en tipik ve etkili akımlarından biri olan konstüriktivisitlerin eserlerini, bugün devrimin dinamik ve dönüştürücü gücünün bir kanıtı olarak değerlendirmek mümkündür.

 

SONUÇ

İnsanlığın büyük kültür birikiminin boyutlarını görebilmek için günümüzde kullanabileceğimiz birkaç araç vardır. Müzeler, kütüphaneler, tarihsel kalıntılar vs… Ama bütün bunları, gündelik yaşamımızın bir parçası halinde değerlendirebilmek için birikimin kuşaktan kuşağa aktarılmasının koşullarıyla, her birinin yaratıldığı tarihsel koşulları ve bunlarda kendisini gösteren insan bilgi ve emeğinin gelişim süreçlerini bilmek gerekir. Sovyet Devrimi’nin kültürel alanda yaptıklarını değerlendirmek için, bir müzeyi gezerken ihtiyacını duyduğumuz donanıma benzer bir bilgi temeli gerekir. Sovyet Devrimi, insanlığın bütün ilerleme ve özgürleşme çabasının en yüksek zirvesi olarak anılmayı hak etmiştir. Aradan geçen bütün yıllar boyunca, o büyük atılımdan günümüze kalanlar, işçilerin, burjuvazinin beş yüz yılda yaptıklarını birkaç on yılda yapabileceklerinin kanıtı olarak önümüzde duruyor. Uzun iç savaşa, kıtlığa, ardından gelen NAZİ saldırısına rağmen, büyük kentler kurulmuş, kendine özgü bir mimari yaratılmış, sanat ve edebiyatta kalıcı eserler verilmiştir.

Ekim Devrimi’nin insanlığın ortak kültür mirası içindeki yeri, her türlü karalamaya, küçümsemeye, yok saymaya karşın büyük ve değerlidir.

Sanat ve edebiyat, bilim, felsefe vb. bakımından yaptığı en büyük katkı, bunların toplumsal olarak ve işçi sınıfının gücüyle üretilmesinin olanaklı olduğunu göstermiş olmasıdır. Kültürel-bilimsel üretimin toplumsal koşullarını değiştirmiş, kitlelerin gücü hakkındaki bütün ütopik düşüncelerin gerçekleşebilir olduğunu göstererek yeni bir ufuk açmıştır.


[1] Maddenin korunumu ilkesi, maddenin yaratılıp yok edilemediğini, yalnızca değişime ve dönüşüme uğradığını, bir işlemin başındaki ve sonundaki madde miktarının eşit olduğunu kanıtlıyordu.

[2] SBKP Merkez Komitesi propaganda ve ajitasyon etkinliklerinden sorumlu Siyasi Büro üyesi. Ekim Devrimi’nden itibaren partinin bütün kademelerinde çalışmış, iç savaşta, Faşizme karşı Leningrad savunmasında görev yapmıştır. 1948’de öldü.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑