“Zor”un Hukuku

Yakın gelecekte sıklıkla gündemimizi doldurmaya devam edecek gibi görünen Terörle Mücadele Yasası’nın hukuksal ve siyasal yönleri üzerine çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Yasa yürürlükte: Haftalık bir dergi kapağında kucağında bebeğiyle gülümseyen genç bir kadın. Ellerini ensesinde kavuşturmuş, ayaklarını uzatmış oturan genç bir adam. Pırıl pırıl çocuk bakışlarıyla 17 yaşında bir genç. Bir gazete sayfasında 18 yaşında üniversite öğrencisi bir gencin vesikalık fotoğrafı. Yaşamlarından geride kalan bir gazete haberinde veya bir dergi kapağında birkaç fotoğraf ve haber; “ölü olarak ele geçirildiler”.
Terörle Mücadele Yasası ile birlikte yaklaşık iki aylık bir sürede gerçekleşen yargısız infazlar bunlar. “Terörle mücadelede görev alan… personelin” bu yasa ile görevi ifa’da işlediği iddia edilen suçlarla ilgili olarak yargılanmasının tutuksuz yapılmasını adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs suçlan hariç diğer suçlar hakkında Memurin Muhakematı Kanunu hükümlerinin uygulanmasını öngören hükümler, pratikte işkence ve öldürme suçlarından bu görevlilerin kovuşturulmasını ve yargılanmasını olanaksız kılmıştır. Bu yasal güvenceden sonra, ilk adımda, şüphe üzerine, yakalama amacı taşımadığı açık olan bir biçimde, kafalarından ateş edilerek sadece dört kişi Ankara ve İstanbul’da öldürülmüştür. Pratik uygulamasında ortaya çıkan sonuçlarıyla yasa, polise, ‘terörle mücadele’ adı altında duraksamadan adam öldürme kolaylığını sunmuştur.
Daha önce de benzerleri yaşanan olayların kamuoyunda yarattığı tepki, siyasal iktidarın olayı savunmada hukuksal yönden içinde kaldığı güçlük büyük ölçüde bu yasa ile giderilmiş; bu yükten kurtulmanın hafifliği yukarda söz edilen son olaylarda açıkça görülmüştür. Artık yasal bir zırh var ve amaç’ terörle mücadele’… Kim ne diyebilir? Bu nedenle, artık açıklama yapma gereği bile duyulmamaktadır. Gerek duyulduğunda “Teröristlere çiçek mi atacaktık? ” gibi gayet açık bir yanıt verilmektedir!
Elbette bu noktaya birden bire gelinmedi. 12 Eylül’den bu yana toplumsal, siyasal, ekonomik alanlarda mevcut bütün yasalarda yapılan değişikliklerle -bazıları birkaç kez olmak üzere- zaten kısıtlı olan düşünce, örgütlenme, toplantı, gösteri özgürlükleri, çalışma, grev ve toplu sözleşme, sendika vs. haklan daha da kısıtlandı. Kısaca daha insanca yaşama hakkı, egemenlerin öngördüğü gibi yasmaya engel teşkil eden her türlü hak yasal planda kısıtlanırken, fiilen işlemez duruma sokuldu. İşkence, yasak, hapis, idam cezası, fişlenme vs. gibi baskı ve tehdit unsurları toplumu yönlendirme yolunda kurumlaştırıldı. Buna karşın toplumun gelişme akışının engellenememesi, ekonomik ve siyasal açmazların geleneksel idari ve hukuksal yapı içinde egemenlerin istek ve hedefleri yönünde giderilememesi karşısında Terörle Mücadele Yasası ile “zor”, yasal bir görünüm içinde, resmi yüzüyle boy gösterdi.
Siyasal iktidarın uluslararası platformlarda başını ağrıtan işkence, bu yasanın, kovuşturulmasını olanaksızlaştırması ile cezai yaptırım alanından çıkarıldığı gibi pratik olarak kamuoyunun tartışma gündemindeki eski yerini de yitiriyor, Oysa gün be gün işkence sürüyor. Sadece siyasi olaylarda değil, her türlü soruşturmada kullanılıyor. 9 yaşındaki çocuk, hırsızlık iddiasıyla gözaltına alınıp, işkence ediliyor. Öte yandan 1984 yılında öğretmen Sıddık Bilgin’i işkence ile öldürdüğü mahkemece kabul edilen yüzbaşı Ali Şahin’in davası, aynı mahkemece Terörle Mücadele yasasındaki terör eylemlerini soruşturan görevlilerin korunmasıyla ilgili hükümler gerekçe gösterilerek durduruluyor. Yıllarca nasıl kapatılacağı bilinemeyen bu davanın imdadına Terörle Mücadele Yasası yetişiyor! Mahkeme, Sıddık Bilgin’in gözaltına alınma nedeni olarak ileri sürülen olayın Terörle Mücadele Yasasındaki “terör” eylemine uyduğunu belirtmeyi de gerekli görüyor. Henüz gözaltında, olayın soruşturması sırasında işkence ile öldürülen kişinin “terör eylemine uyan” olayla ilgisi kesin görülürken, işkence ettiği sabit kabul edilen kişi, bu yasa ile yargılamadan muaf tutuluyor. Terörle Mücadele Yasasından yargılanmasına bile fırsat verilmeden insanlar kurşuna diziliyor; yetkili, onların “terörist” olduğunu peşinen kabul etmiş olarak “…çiçek mi atacaktık?” diyor.
Yasanın uygulamaya konmasının ardından ortaya çıkan bu sonuçlar, sıradan insanın bile gönlündeki, vicdanındaki “hak”, “hukuk”, “adalet” duygularını alt-üst etmekte, anlamsızlaştırmaktadır. Burjuvazi tarafından yüzyıllardır kutsanan bu ‘sarsılmaz’, ‘evrensel değerler”, artık burjuvazinin gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Artık, hak, hukuk, adalet gibi kavramlarla demagoji yapma yerine, bu kavramların emekçilere, düzenin muhaliflerine yönelik yüzü olan dolaysız “zor”u, açık bir biçimde uygulamaya sokuyor.
Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerden biri olarak toplumda en çok yakınma konusu edilen TCK 141-142’nin kaldırıldığı iddiası, (Terörle Mücadele Yasasının aynı maddeleri daha kapsamlı ve keyfiyete göre uygulama olanaklarını artırarak düzenlemiş olması karşısında) boşa çıkmıştır. Bu maddeler kapsamına giren durumlar daha ağır cezalara çarptırıldığı gibi, maddelerin kapsamına girmeyen, yani “suç” olmayan durumlar da Terörle Mücadele Yasası ile cezalandırılabilmektedir. “Cezalandırma” da artık keyfiyete kalmış bir tercihtir. Zira bu yasanın poliste yarattığı rahatlık ile yargılama yerine, şüphe üzerine öldürmek -yaşandığı gibi- pek olağan bir halé gelmiştir.
Toplumun gelişme dinamikleri ile siyasal iktidarın toplumu kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirme uğraşı, bu iki güç arasında sürekli bir çelişki ve çıkar çatışmasına yol açar. Bu çelişki ve çatışmalar, normal dönemlerde ‘hak’, ‘hukuk’, ‘adalet’ kuralları içinde giderilmektedir. Çelişki ve çatışmaların keskinleştiği dönemlerde çelişkiler, bu araçlarla giderilememekte, toplumun gelişme akışı bunları, burjuvazinin bu araçlarını geçersizleştirmektedir. Örneğin Zonguldak Grevi, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasını geçersizleştirmiştir. Yurdun dört bir yanında yaygınlaşan işçi gösterilerinde on binlerce işçiyi bu yasa ile cezalandırmak mümkün olamamaktadır. Bu durum karşısında, burjuvazinin çıkarları ile açık bir çelişki içinde olan bu gelişmeyi önlemek için yeni araçlara, çok yönlü gereksinimlere yanıt Yerecek araçlara başvurmaktadır, burjuvazi. 12 Eylül’den bu yana hak ve özgürlüklerin kısıtlanması had safhaya varmıştır. İşkence, düzenin organik bir parçası haline gelmiştir. İdam cezası, on yıllarca hapis cezaları, yasaklar, vs. maddi ve manevi baskı ve tehdit unsurları artık kurumlaşmış olmasına karşın, siyasal ve ekonomik açmazların giderilmesine, ‘istikrar’ın sağlanmasına yetmemektedir. Bütün demokrasi demagojilerine rağmen, toplumun gelişmesi önünde engel teşkil eden bu baskı ve tehdit unsurları kaldırılmak yerine güçlendirilmiştir. Bunlara ek olarak ve tüm bu kurumlaşmış baskı ve tehdit unsurlarının üzerine, bunların da kapsanması temelinde daha üst bir boyutta Terörle Mücadele Yasası ile “zor-terör” resmi olarak, ‘yasal’ olarak devreye sokulmuştur. Yargısız infazlar, işkencecilerin kamuoyunun gözü önünden çıkarılması, kazanılmış özgürlükleri ayaklar altına alan uygulamalar bu zorunluluğun sonucu olarak birbiri ardına gerçekleşmeye koyulmuştur. Burjuvazi, çağdaş teknolojinin en son ürünlerinden, en modern silahlardan donatılmış güvenlik teşkilatını ‘yasa güvencesi’ ile adam öldürmekte özgür kılarak, toplumu çağdışı bir eğitimle, çağdışı düşüncelerle, çağdışı yaşama koşullarına mahkûm ederek yapılandırmaya, yönlendirmeye çalışıyor. Dilsiz, örgütsüz, düşünce pırıltılarından yoksun beyinler taşıyan bir köle sürüsü yaratmaya çalışıyor. Sömürü ve talanını herhangi bir itirazla, karşı çıkışla karşılaşmadan, keyifle sürdürmek istiyor. Ama tarihin hiçbir döneminde toplumun gelişme dinamiği olan sınıflar zaptı-rapt altına alınamadı. Bu yasanın varolma gerekçesi bu gerçeğe dayanıyor.
Şu ya da bu maddesinden bağımsız, bir bütün olarak Terörle Mücadele Yasası, emekçi sınıfların mücadelesinin ve ulusal hareketin yükselmesi karşısında gerici egemen sınıfların diktatörlüklerini yeniden organize etme çabalarının hukuk alanındaki ifadesidir.
Bu yasayla egemen sınıflar şunu diyorlar: “Evet komünist olmak serbesttir, ama benim dediğim gibi komünist olacaksan”, “Evet, Kürt olmak serbesttir, ama benim dediğim gibi kurt olacaksan”, “Evet Komünist partisi kurmak serbesttir, ama benim dediğim gibi, benim düzenimi onaylayan bir komünist partisi kuracaksan.” Yok, “benim çizdiğim sınırlan aşarsan terörist sayılırsın ve Terörle Mücadele Yasası yakana yapışır.”
Bu anlayış, bugün özgürlük, demokrasi, bağımsızlık, “ebedi barış”, “evrensel adalet” propagandası arkasında emperyalistlerin kurmak istediği yeni dünya düzenini biçimlendiren dünya görüşüyle tıpatıp aynı olması bakımından ilginçtir!
Emperyalist “yeni düzen”in mimarları da, “Evet bütün ülkeler bağımsızdır, ama emperyalizmin çıkarlarına dokunmayacağı bir alan içinde”, “Evet, bütün dünyada barış olmalıdır, ama var olan kapitalist düzene karşı başkaldırı olmadığı sürece”, “Bütün uluslar aynı uluslararası hukuktan yaralanmalıdır, ama bugünkü adaletsiz duruma itiraz edilmediği sürece”, “Evet, bütün ülkelerde demokrasi olmalı, özgürlükler olmalı, ama varolan gerici diktatörlükleri rahatsız etmeyecek ölçüler içinde”; yok, “bu sınırlar aşılır, bugünkü statükoya baş kaldırılır, daha çok hak, daha çok adalet, daha çok özgürlük ve barış istenirse, bas kaldıranlar yeni ‘Çöl Fırtınalarına da hazır olmalıdır” diyorlar.
Görüldüğü gibi, birbirinden çok farklı konuların arkasında aynı dünya görüşü vardır. Bu benzerlik bir rastlantı değildir. Olamaz da. Tersine, Terörle Mücadele Yasası’nın getirmek istediği hukuk düzeni, kurulmaya çalışılan “yeni düzen”in Türkiye’deki yansımasıdır. Bu yüzden de Terörle Mücadele Yasasına karşı mücadele, onun şu ya da bu maddesini iptal ettirme mücadelesi değil, diktatörlüğe karşı, emperyalizme, onun dayattığı emperyalist “yeni düzen”e karşı mücadelenin, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin bir parçası olmak durumundadır.

Temmuz 1991

Burjuvazi “Toplumsal uzlaşma”yı dayatıyor

Ağustos ayının başında Vehbi Koç’un iki ay önce SHP ve DYP Genel Başkanlarına birer mektup yazdığı ve İnönü’ye yazdığı “toplumsal uzlaşma” önerisi içeren mektubu basına yansıdı. SHP’nin işten çıkarmalar konusunda hükümetin önlem alması ve iktidara geldiklerinde bu konuda anayasa değişikliğine gidileceği yolundaki sözlerine yanıt niteliğinde olduğu belirtilen mektupta, Vehbi Koç, işsizlik ve işten çıkarmaların sorumlusunun sendikalar olduğunu öne sürüyor. Bir sendikanın yaptığı toplu sözleşmeden sonra ikinci sendikanın daha fazla ücret almadan sözleşme imzalamadığını, bu durumun lüzumsuz grevlere yol açtığını; dünyada grevler süratle azalırken, hatta neredeyse ortadan kalkarken, ülkemizde grevlerin yaygınlaşması ve grevde kaybolan işgünü sayısının çığ gibi büyümesinin hepimiz için düşündürücü olması gerektiğini söylüyor. Yükselen ücretler karşısında ayakta durabilmek için Türk sanayisinin mekanizasyon ve robotlaşmaya gitmesi halinde yüzde 30-50 daha az işçi kullanmak zorunda kalacağını, işsizliğin daha da artacağını söylüyor. En önemli husus olan, nüfus artışını yavaşlatmak için önlem alınması gerektiğine iktidar ve muhalefet partilerinin hiç eğilmediğinden yakınan Vehbi Koç, bugünkü şartlarda birçok fabrikanın yaşamak için ya işçi çıkarmak ya da kapanmakla karşı karşıya olduğunu, “memleket sanayisi”nin ayakta durması gerekliğini vurguluyor. İşçi çıkarmalarını mevduat yoluyla önlemenin sanayi gerçeklerine uymadığını, başta ABD olmak üzere batıda sanayinin zarar ettiği ülkelerde derhal işçi çıkarabildiğini, sanayicinin zor durumda olduğunu, “sanayici fazla kar ediyor, işçi az ücret alıyor” kanısının doğru olmadığını, sanayicinin kazandığının yüzde 40-50’sini vergi olarak verdiğini, bazı yıllarda yaptığı karın enflasyonu bile karşılamadığını, vs. öne sürüyor. Sonuç olarak Vehbi Koç, “Sermayedarın sermayesinin hakkını, işçinin emeğinin hakkını, devletin de vergisini dengeli bir şekilde alabilmesi için iktidar ile muhalefetin, ilgili tarafları, uzmanları dinleyerek, Batı’daki örnekleri inceleyerek, beraberce adil bir çözüm bulunmasını, aksi halde ülkede kalkınmanın zorlaşacağını” söylüyor.
İlk bakışta insan bu sözlerden yola çıkarak Türkiye’de işçi sınıfının yaratılan artı-değerin yüzde 90’ını ‘götürdüğünü’ düşünebilir! Ve burjuvazinin Vehbi Koç’un ağzından dile gelen “mağduriyeti” karşısında Türkiye’de işçi sınıfı ile burjuvazinin yer değiştirdiğini sanabilir! O denli ‘dokunaklı’ bir mektup! Hemen burada, burjuva ekonomistlerinin saptamasına göre, son on yılda % 30 olması gereken işçi maliyetinin % 10’un altına düştüğünü söylersek, Vehbi Koç’un “adil çözüm” önerisinin neyi amaçladığı anlaşılabilir.
“Toplumsal uzlaşma” öneren burjuvazinin, “uzlaşma” sözü ” “Çatışma”yı burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çatışmayı, kabulünü ele verirken, aynı anda (söz konusu mektupta) “memleket sanayisi”, “ülke kalkınması” sözleriyle kendi fabrikalarını, toplumun mülkü, kendi sınıf çıkarlarını toplumun ‘kalkınması’ gibi kolektif bir sahiplik ve yarar kılıfında sunması, bu ikiyüzlülük, dokunaklı adil çözüm önerisi gerçek amacını açığa vuruyor.
Mektuptaki bir diğer ince demagoji de, işçi sınıfını açıkça suçlamaktan kaçınarak sendikaları günah keçisi ilan etmektir. Bunda burjuvazinin yakın vc uzak çıkarları gizlidir. Vehbi Koç’un Batı’daki örneklerinin incelenmesini önerdiği “adil çözümler” de, işçi sınıfının uzun ve kanlı mücadelelerle elde etliği kazanımlar üzerine örneklenen sendika bürokrasilerinin burjuvaziye eklenmesi söz konusudur. Türkiye’de de sendika bürokrasisi, her toplu sözleşme döneminde, her toplumsal çatışma sürecinde burjuvaziye hizmet etmekle büyük bir çoğunluğuyla üzerine düşeni canla başla yapmaktadır. Ama öte yandan, işçi sınıfının gelişmekte olan mücadelesi sendika bürokratlarını, bu işçi sınıfı içindeki burjuvazinin hizmetkârlarını zorlamaktadır. Burjuvazi, sendikaların, Batı’daki örneklerinde olduğu gibi, işçi sınıfı mücadelesini bütünüyle düzen sınırları içine hapseden, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında tampon bir kast teşkil eden bir güç olarak görmek istemektedir. Batı’da birkaç yarım yüzyıl dinmeyen kanlı sınıf mücadelelerinin deneyimiyle, tez elden işçi sınıfının önünün kesilmesi dileği, aynı süreci bir yüzyıl gecikmeyle yaşayan Türkiye açısından tehlike çanlarının çalması karşısında burjuvazinin acil bir gereksinimi olarak gündemde durmaktadır. Vehbi Koç’un şahsında dile gelen burjuvazinin “toplumsal uzlaşma” önerisi bu gereksinimi gündeme getirmektedir. Burada tarihteki örneklerinden farklı olarak “toplumsal uzlaşma” işçi sınıfına karşı burjuvazinin uzlaşma isteğidir. Burjuvazi işçi sınıfına karşı zaten uzlaşma içindedir. Ancak, sendikaların tabandan gelen baskılara karşı göstermelik işçi sınıfı savunuculuğu, işçi sınıfı mücadelesinin son yıllarda sendikal bürokrasileri de tanımayan, sokaklara taşan, fabrika işgalleri, direnişler boyutlarına varan mücadelesi karşısında, dipten gelen dalganın savurmaya başladığı sendika bürokratları işlevlerini sürekli kılabilmek, kolluklarına tutunabilmek için işçi sınıfı mücadelesinin yanında gözükmek zorunda kalmaktadırlar. Henüz büyük çoğunluğuyla sınıf sendikacılığından uzak olan sendika mücadelesi ile aynı şekilde kendisi için mücadele sınırlarını aşmamış olan sınıf hareketi burjuvazinin kendi geleceği açısından tehlike sınırında bulunmaktadır. İşçi sınıfı hareketi içinde bulunduğu yoğun mücadele sürecinde geliştikçe, sendikal bürokrasinin işçi sınıfına hükmetmesi, mücadeleyi hak talepleri ve kendiliğinden mücadele sınırları içinde tutması şansı giderek kalmayacaktır. Bu durumun kendi geleceği açısından taşıdığı önemi gayet iyi bilen burjuvazi, sendikal bürokrasiyi burjuva ittifakı içine resmen dâhil etmek için SHP ve DYP’nin amcalığına başvurmakladır. Sendika aracılığıyla mücadelenin işçi sınıfı içinde gördüğü genel kabul nedeniyle sendika yönetimlerinin oynayacağı rolün önemi açıktır. “Toplumsal uzlaşma” görüntüsü altında işçi sınıfına karşı sendikaları da kapsayan bir burjuva ittifakı, işçi sınıfı hareketini yalnızlaştırmaya ve meşru mücadelesini gayrimeşru bir konumda göstermenin zeminini hazırlamaya yöneliktir.
Vehbi Koç’un ve burjuvazinin “adil çözüm”, “toplumsal uzlaşma” önerilerinin gerçek içeriği budur. Peki, “toplumsal uzlaşma” nedir? Bugün Türkiye’de toplumsal bir uzlaşma olabilmesinin koşulları var mıdır?
Toplumsal uzlaşma, uzlaşmaz sınıf çıkarları bulunan sınıfı toplumda, sınıflar-arası mücadelede bir ara dönem, bir geçiş dönemi, belirli koşullar altında karşılıklı güç ilişkilerinin dengelendiği geçici bir süreç olarak tanımlanabilir. Kapitalist sistemde uzlaşmaz sınıf çıkarlarına sahip burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki mücadele süreklidir. Bu, sistemin karakterinden kaynaklanır. Ta ki, işçi sınıfının sınıf bilinci ile donanmış olarak siyasal iktidarı ele geçirerek sosyalizmi kurmasına, burjuva sınıfı ortadan kaldırmasına kadar bu uzlaşmaz çelişki sürer. Burjuva sınıfın ortadan kaldırılması ve ekonomik ve toplumsal sistemde burjuva unsurların tedrici olarak temizlenmesi ile çelişki ortadan kalkar ve komünizme geçişle sözcüğün tam anlamıyla bir toplumsal uzlaşma süreklilik kazanır. Ama bu sınıfları olmayan bir toplumsal uzlaşmadır.
İşte işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirmesine kadar kendiliğinden veya örgütlü öncü gücüyle burjuvaziye karşı verdiği mücadelenin sürekliliği içinde yükselişler, gerilemeler, inişler, çıkışlar olur. En yaprak kıpırdamadığı sanılan dönemlerde bile içten içe bir mücadele yaşanır. 12 Eylül darbesiyle tüm sendikal mücadele, grevler yasaklandığı halde yer yer az da olsa eylemler, fiili grevler oldu. Nihayet ‘80’li yılların ortalarından itibaren giderek yükselen bir mücadele seyri yaşanıyor.
Türkiye’de de geçmişte zaman zaman dile getirilen toplumsal uzlaşma önerileri, gelişme seyri Batı’dakine pek benzemeyen emperyalist kapitalizmin işbirlikçisi burjuvazisini gönlünde bu talep, kafasına vur ekmeğini elinden al türünden bir işçi sınıfı görmek arzusunun dile getirilişi olmuştur. Zira 24 Ocak kararlarını, silah zoruyla susturulmuş bir halk ve işçi sınıfı; bütün muhalefeti susmuş, örgütlülükleri dağıtılmış, grevleri yasaklanmış, bir toplum; diledikleri yasa ve kararları hükümetler eliyle anında çıkarılan ve uygulamaya sokulan bir ortamda yaşama geçiren burjuvazi, ekonomik krizine 12 Eylül uygulamalar ve devamındaki aynı siyasal ortamda da çare bulamamıştır. Ekonomik krizlerin nedeninin, işçi sınıfı, onun grevleri, toplu sözleşmelerde işçi maliyetini % 10’un üzerine çıkarmayan işçi ücretleri olmadığı, 12 Eylül den sonraki süreçte ekonominin
‘düze çıkamaması’ ile en kalın kafalı olanları bile ikna edecek açıklıkla ortaya çıkmıştır, işten atmaların, işsizliğin sorumluluğunu sendikaların üzerine alan burjuvazi, kapitalist sistemin onmaz hastalığını açık etmeme çabası içindedir. Ekonomik krizlerin nedeni kapitalist sistemin kendisi, eşitsiz ve anarşik üretim yapısıdır. Türkiye’deki biçimiyle emperyalizme bağımlı, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin aşırı kârı ile ayakla kalabilen niteliğidir. Son on yılda işçi maliyetlerinin % 10’un allına düştüğünü burjuva ekonomistleri itiraf ederken, bununla yetinemeyen burjuvazinin hastalığının çaresizliğini açıklayacak başka bir kamla ihtiyaç yoktur. Hal böyle iken, burjuvazinin çıkarları doğrultusundaki yasa ve kararlar dişe dokunur bir müdahale ile karşılaşmaksızın meclisten geçerken, uygulanmaları ile ortaya çıkan hak ihlallerine karşı hiçbir yasal yaptırım yolu yokken, halk muhalefetinin sesi zorbalık ve anti-terör yasalarıyla karşılanırken, burjuvazi hangi uzlaşmadan, hangi koşullarla uzlaşmadan söz ediyor? Eğer gerçeklen uzlaşma söz konusu ise, burjuvazinin ödün vermek için hiçbir nedeni yoktur. O nasıl ki, kendi fabrikalarının işletmelerini ‘memleket sanayisi’ diye yutturmaya çalışıyorsa, aynı şekilde işçileri dilediği gibi işten atmak özgürlüğünü meşrulaştırmayı siyasal partilere ‘memleket sanayisinin kurtarılması’ olarak dayatıyor. Bu konuda muhalefetinin onayını, aracılığını, mutabakatını istiyor ki, muhalefeti yanına kalabilirse, işçi ve halk muhalefetine karşı sesini daha gür ve kesin yükseltebilsin! Toplu sözleşme görüşmelerinde sendika yönetimlerinin tabandan gelen baskıyı göz ardı edememeleri karşısında sendikaları suçlayıp, bu sadık hizmetkârlarını azarlasın ki, bir sonraki dönemde hizmetlerini daha kusursuz yerine getirebilsinler. İçinde bulunulan ekonomik ve siyasi çıkmazların sorumlusu sendikalar gösterilsin ki, işçi sınıfının mücadele merkezleri olmasının önlenmesi için geleceğe yönelik düzenlemelerde, buralar mücadele merkezleri olmaktan çıkarılıp, tam anlamıyla burjuvazinin hizmetinde göstermelik işçi örgütleri haline getirilsin. Özgürlük Dünyası’nın geçen sayısında incelenen Kalite Çemberi ve Japon Modeli Sendikacılık türü, sınıf mücadelesini baltalayan, işçileri burjuvazinin hem işgücünü sömürdüğü, hem sömürüsünü arttırmakla sorumlu tuttuğu, hem de zarar ettiği takdirde işveren zahmet etmeden kendiliğinden işten çıkan, burjuvazinin külfetini azaltıp, karını artıran fedakâr “köle örgütleri” haline getirebilsin.
İşte, burjuvazinin “toplumsal uzlaşma” koşullan bunlardır! İşçi maliyetini % 10 altına düşürüp, sömürüyü % 1000’e mümkünse! çıkarmak, işten atmaları burjuvazinin meşru hakkı olarak resmen tanıtmak, sendikaları tümüyle kontrolüne almak.
Bugünkü siyasi ve ekonomik koşullarda, nasıl burjuvazinin işçi sınıfı ile uzlaşmak için hiç bir nedeni yoksa işçi sınıfının burjuvazi ile uzlaşmamak için binlerce nedeni vardır. Bunların en başında, onmaz hastalığı ile kıvranan emperyalist kapitalist sisteme alternatif olarak, kendi elleriyle kurup, yaşatabileceği, yerleştiği oranda sağlamlaşarak geleceği, sosyalist sistemi vardır. Bu geleceği yakınlaştıracak en önemli faktörlerden biri, işçi sınıfının burjuvazi ve onun her türden destekçisi ile asla uzlaşmamasıdır. İşten atmalara karşı aktif direniş, sendikaları sınıf sendikacılığı çizgisine çekmek için çalışmak, mücadele etmek, işçi sınıfı bilinciyle donanarak, öncü partisiyle geleceğin iktidarının nüvelerini oluşturmak, gasp edilen hak ve özgürlükler için mücadeleyi sosyalizm mücadelesi ile birleştirmek; bu koşullarla köylü ve diğer emekçi halk kesimleri ile ancak bunlarla uzlaşmak! İşçi sınıfının uzlaşabileceği alan budur.

EK:
TOPLUMSAL UZLAŞMA NEDİR?
Uzlaşma, sözcük anlamıyla karşılıklı ödünler içeren bir anlaşma olarak tanımlanabilir. Sınıflar mücadelesi tarihinde toplumsal anlaşma olarak niteleyeceğimiz olumlu ve olumsuz örnekler vardır. Örneğin, Bismark’ın Almanya-Avusturya savaşı öncesinde Alman ulusal birliğini sağlamak için verdiği “genel oy” vaadi karşısında Lassalcıların ve liberal burjuvazinin desteğini sağlaması, bundan kendi diktatörlüğünü sağlamlaştırmak için yararlanması toplumsal anlaşmalara tarihsel kötü örnektir. 1930’ların ortalarında, Fransa’da “halk cephesi” hükümetleri döneminde, ya da İspanya’da iç savaş öncesinde yapılan, faşizme karşı çeşitli demokrat güçlerin ittifakı koşullarında ortaya çıkan toplumsal uzlaşmalar ise olumlu örneklerdendir.
“Toplumsal uzlaşma’nın doğruluğu ya da yanlışlığı hangi koşullarda gerçekleştiğine bağlıdır. Eğer anlaşma burjuvazinin lehine, emekçilerin aleyhine sonuçlar doğuruyorsa, sınıf mücadelesini gerileten bir amaca hizmet ediyorsa emekçilere ihanettir.
Genel olarak yaklaşıldığında “toplumsal anlaşma”, emekçilerden yana bir hükümetin işbaşına geldiği ve gerici güçlerin bu hükümeti devirmeye yöneldiği koşullarda, hükümetin emekçilerin desteğini sağlamak, emekçilerin de kimi kazanımlar; elde etmek için yaptıkları bir anlaşmadır. Örneğin, ilerici, anti-emperyalist bir hükümetin, emperyalizmin çıkarlarına tutum alması, fiyatları dondurma, yabancı sermayeyi ya da tekelleri ulusallaştırma programını uygularken, emekçilerden ücret artışı, grevler vb. konusunda destek istemesi, bu koşulların belirli bir sözleşmeye bağlanması bir “toplumsal anlaşmadır” ve koşullara göre de sınıf mücadelesini ilerletici olacağından desteklenebilir. Ama bugün Koç ve diğer büyük burjuvazinin sözcülerin önerdiği “toplumsal anlaşma” sınıf düşmanı bir anlaşma olacaktır. Çünkü her şeyden önce bugün başta bulunan hükümet işçi ve emekçi düşmanı politikalar izlediği gibi, emperyalizme hizmette kusur etmeyen, bütün politikası emperyalizm ve büyük sermayenin çıkarları doğrultusundadır, böyle bir hükümetle, bu politikaları destekleyen burjuvazi ile işçi sınıfının, emekçilerin uzlaşacağı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden de değil bir toplumsal uzlaşma, bunun burjuvazi ve hükümetle tartışılması bile sınıfa yapılabilecek en büyük ihanettir.

Eylül 1991

Seçim hukuku

20 Ekim 1991 erken genel seçimleri ucube demokrasimizin akıldışı ve çağdışı engelleri arasında “serbest, eşit, gizli, tek derecelik, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre…” yapıldı. Anayasadan başlamak üzere; seçme, seçilme, siyasi faaliyette bulunma, parti kurma, partilere girme ve çıkma, düşüncelerini ifade etme ve örgütlenme, parlamentoda temsil haklarını -bütün temel hak ve özgürlükleri olduğu gibi- zapturapt altına alan kurallar dizisi yine ‘anayasal haklar’ olarak sunuldu. Bu hakları kullanarak ‘serbest’ seçimlere giren düzen partileri dahi hala, uluslararası kuruluşlarla ve ülke içindeki demek, sendika, vakıf, kooperatif ve meslek kuruluşları ile işbirliği yapmaktan yasaklı bulunuyor. Düzen alternatifi olan komünist parti ve hareketlerin ise anılan hakları kullanmaları söz konusu bile değil.
Bilindiği gibi 12 Eylül’den sonraki ilk seçimler olan 1983 seçimlerinde generallerin icazetini alan parti ve adaylar seçimlere katılabilmişti. Ondan sonra da 12 Eylül faşist ideolojisinin demokrasi düşmanlığı demokrasinin en küçük nebzesine tahammülsüzlüğünü sürdürdü. Demokratik örgütler olmaktan ziyade çıkar çevrelerinin temsilciliğini yapan düzen partilerinin parlamentoya girmeleri 1987’de baraj sistemine bağlandı. Yığınların siyasal tercihlerini ancak birkaç siyasal partiye oy kullanarak ifade etmesine izin verildi. Bunların da anayasa ve diğer yasalara göre engelleri olmayan, özünde birbirinden farkı tek bir ideolojinin, değişik kesimlere seslenen temsilcileri olduğu görüldü. Bu görünürdeki görüş farkının bile parlamentoya yansımasına baraj sistemi yoluyla engel olundu. Barajı aşamayan parti ve adayların aldıkları oyların sahibi olan kitlenin tercihi yok sayılarak, birçok yerde oy toplamının ezici fazlalığına baraj aşamayan parti ve adaylar aldığı halde, onların tercihlerini yansıtmayan parti veya adaylar, o yörenin temsilcisi olarak parlamentoya gitti. 20 Ekim seçimlerinde, seçim öncesi yapılan yasa değişikliği ile baraj oranı illerden çıkacak milletvekili sayısına göre de -dört ve daha az milletvekili çıkaracak yerlerde % 25, dörtten fazla milletvekili çıkaracak seçim bölgesinde % 20 olmak üzere- değiştirilerek, insanların tercihi ülke düzeyindeki baraj oranı olan %10’un altında oy alan partiler de bölge barajını aşmış bile olsalar, parlamentoda temsil hakkı kazanamadığından, başka partilerle ittifak veya adaylarını başka partilerin saflarından seçime sokma gibi formüllere yöneldiler. Seçim öncesi yapılan yasa değişikliği ile illerin yarısında örgütünü kurmamış ve seçimlerden en az altı ay önce büyük kongresini yapmamış partilerin seçimlere girmesi engellenerek, bu partileri destekleyen insanların oyları başka partilere akmaya zorlandı. Bütün bunlara ek olarak oy kullanmayanlara uygulanan para cezası emekçiler için azımsanmayacak bir meblağa yükseltilerek (50.000-TL) insanların oy kullanmama özgürlüğüne bir kez daha el atıldı. Milletvekili Seçimi Kanununun 2. maddesine bakarsanız, “Seçmen oyunu tam bir serbestlikle kendisi kullanır”. Ama vatandaş hem bu dayatmalara uymak, hem de “seçmek” zorundaydı. Elbette anılan yasa hükmünü dayatılan koşul ve seçenekler arasında ‘serbestlik’ olarak anlamaktan başka çare yok! Bütün bu serbestliklere (!) karşın oy kullanma oranı % 85 oranında gerçekleşti ve dört milyonu aşkın, yaklaşık 60 milletvekilini belirleyecek sayıdaki seçmen oy kullanmadı.
‘Demokratik, serbest, eşit, vs…’ nitelikte olduğu iddia edilen seçimlerde, seçme, seçilme, parti kurma, siyasi faaliyetle bulunma, vs. özgürlüklerin ne derece gerçekleştiğini görmek, öncelikle bu özgürlüklerin nasıl kullanılamayacağını “… devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü …” diye başlayıp, gösteren anayasa, ceza yasası, seçim yasaları, siyasi partiler yasası vs. yasalardaki yasakların, bu özgürlüklerin zaten gerçekleşmesine engel olduğunu görmekle çok kolay anlaşılabilir. Yazının başından itibaren anlatılmaya çalışılan durumlar ise, bu yasakların ölçüleri içinde kullanılan haklarla ilgilidir. Bunlar bile gerçek içeriklerinin çarpıtılması bir yana, demokrasinin gereği olarak değil, egemenlerin /seçimlerin hesapladıkları gibi sonuçlanması için, hukukla, demokrasi ile alakası olmayan yasaları çıkararak siyasal tercihleri istedikleri kanallara yönlendirilerek, istedikleri sonuçları ‘demokrasi’ görüntüsü içinde devşirmelerinin aracıdırlar. Bunun içindir ki; yasalar her düşüncenin ifade edilmesine, örgütlenmesine, yayılması için propagandasına, parlamentoda temsil için seçimlere girmesine, seçimlere girebilenlerin de birkaçı dışında parlamentoda temsiline izin YO olanak vermiyor.
Bu koşullar altında, siyasal partiler dışında bağımsız olarak aday olanlar ve onları destekleyenler açısından durum ise daha da vahimdir. Her şeyden önce, düzen partilerinin seçimlerin ilanından itibaren propagandaya başlamalarına ses çıkarılmazken, bağımsız adayların on günle sınırlanmış propaganda süresi ile işe başlamaları, ulaşabilecekleri alanı ve propagandanın etkisin peşinen azaltıyordu. Yani, seçilme hakkında eşitsizlik. Siyasal parti adayı veya bağımsız aday olmak için en yüksek devlet memurunun aldığı brüt aylık üzerinden devlete ödeme yapma koşulunu da seçilme hakkının kullanılmasında parası olanlar ve olmayanlar arasında bir eşitsizlik yarattığı için bu arada belirtmek gerek. Geçen seçimlerde birleşik oy pusulalarında bağımsız adayın adı da seçenekler arasında bulunurken, 20 Ekim seçimleri öncesi yapılan yasa değişikliği ile birleşik oy pusulasında siyasal partilerin ve adaylarının adlarının bulundurulması, bağımsız adayın oy pusulasının ayrı olarak bastırılması ve bizzat kendisi tarafından bastırılması yükümlülüğü (birleşik oy pusulasını devlet bastırıyor) getirildi. Burada yine bir çifte eşitsizlik açık görülüyor.
Bağımsız adayın oy pusulasının ayrı olmasının sonuçları neler oldu? Bağımsız adayın oy pusulası ile birleşik oy pusulası ayrı yerlerde tutuldu. Oy kullanılacak salonda, birleşik oy pusulası sandık kurulunun masasında, bağımsız aday oy pusulası kapalı kabın içindeki masa üstünde bulunduruldu. Oysa iki ayrı seçenek olduğuna göre birlikte yer alması gerekirdi. Bunun sonucunda, oy kullanmaya gelen seçmenin kimlik tespitinden sonra eline birleşik oy pusulası verildi. Başka seçeneğinin kimlik tespitinden sonra eline birleşik oy pusulası verildi. Başka seçeneğinin olduğu konusunda istisnalar dışında uyarılmadı. Birleşik oy pusulası ve ‘evet’ mührü eline tutuşturulan vatandaş, (bağımsız adaya oy kullanacak ise ‘evet’ mührünü basmaması konusunda uyarılmadığı gibi) tek seçenek birleşik oy konusunda kararlı, tercihini biliyor, bunu nasıl kullanacağını da biliyor ise, oyunu açık etmemek için birleşik oy pusulasını da alarak kabine giden seçmen için sorun yok. Ama, (1985 verilerine göre bugün 18 yaşını bitirmiş olanlardan 4,5 milyondur) yetişkinlerden oluşan toplumumuzda tercihini şöyle veya böyle belirlemiş bile olsa, oyu nasıl kullanacağını bilmeyenlerin çoğunlukta olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu nedenle de eline birleşik oy pusulası tutuşturulan vatandaşın, başka seçenek var mı, varsa nerede, nasıl kullanılır diye sorma ihtiyacı veya cesaretini büyük olasılıkla gösteremeyeceği açık oy kullanma salonundaki ortamın da bunu vatandaşın kendi kendine keşfetmesine olanak sağlamadığı, birleşik oy pusulası dışında bir tercihle gelenlerin, örneğin bağımsız adaya oy kullanmak isteyenlerin, iki ayrı oy pusulası olması, birine ‘evet’ mührünün basılması, diğerine basılmaması gerektiği gibi işi karmaşıklaşman bir sistemi anlamasına elverişli olmadığı, esasen yasayı yapanların bunu öngördükleri görülüyordu. Öte yandan, bağımsız adayın oy pusulasının arkasına sandık kurulu mühürü basılması, ilgili genelgede sandık kurullarına oy kullanma işi başlamadan yapılacak işler arasında belirtildiği halde, sandık kurullarının bunu dikkate almaması sonucu kimi sandık kurullarında buna uyuldu, çoğunda uyulmadı. Aynı şekilde, bağımsız aday oy pusulasının kullanılması halinde üzerine ‘evet’ mührü basılıp basılmayacağı konusunda da uyguluma birliği yoktu. Sandık kurullarının bu birbirini tutmayan uygulamalarının sonuçları da bağımsız adaylara geçersiz oy olarak yazıldı. Her seçmenin eline sandığın bulunduğu salona girerken verilen birleşik oy pusulası, seçmen bağımsız adaya oy kullanmak niyetiyle gelmişse bile kullanmak zorunda olduğunu sandığı birleşik oy pusulasını da bağımsız aday oy pusulası ile birlikte zarfın içine koyarak kullanmasına ve oyunun geçersiz sayılmasına yol açtı. Bu şekilde zarflar sadece seçmenin eline tutuşturulduğu için kullanılması gerekir zannıyla birleşik oy pusulası konulmuş, ama üzerinde herhangi bir tercih yapılmamış, tercih bağımsız adaya yapılmış iken, bağımsız adayın oyu geçersiz sayıldı. Aynı durumda olan parti tercihi yapılmaksızın bir veya birden fazla aday tercihi yapılan birleşik oy pusulaları geçersiz, sayılmadı. Aday tercihi yapılmamış sayılarak, ilgili partiye oy sayıldı. Bağımsız adaylara yönelik hem seçim sisteminden, hem de uygulama biçiminden ve ek olarak sandık kurullarının oy pusulalarının sandık kurulu mühürü ile ‘evet’ mührünün kullanılmasındaki farklı uygulamalarından dolayı mühürü ile ‘evet’ mührünün kullanılmasındaki farklı uygulamalarından dolayı yapılan haksızlık ve eşitsizliklerin boyutunu göstermesi bakımından birçok örnek var. Önce bir karşılaştırma: Bursa’da bağımsız aday bulunan 2. bölgede geçersiz oy sayısı 13273; Yaklaşık 5000 oyluk açık farkı (iki bölgenin seçmen sayısı bir birine çok yakın) okuyucunun yorumuna sunuyoruz. Bunun dışında yine Bursa’da Namazgah mahallesinden bir sandıkta bağımsız adaya çıkan 24 oydan 23’ü; Yavuz Selim’de 14 oydan 11’i, Esenevler’de 18 oyun tümü geçersiz sayıldı. İstanbul, Ümraniye, 1 Mayıs mahallesinde bağımsız adaya çıkan oylardan 288’i geçersiz 37’si geçerli; Sarıgazi’de 238’i geçersiz, 15’i geçerli; Küçükçekmece’de bir sandıkta 80’i geçersiz 2’si geçerli; İkitelli’de 118 geçersiz, 15 geçerli; Esenyurt İncirtepe’de 110 geçersiz, 12 geçerli; Esenyurt Örnek Mah.’de bir sandıkta 254 geçersiz, 58 geçerli Fatih Mah.’de bir sandıkta 93 geçersiz, 28 geçerli sayıldı. Pendik’te yalnızca bir sandıkta 130 oy geçersiz sayıldı.
Örnekleri uzatmaya gerek kalmıyor. Bağımsız adayların özellikle devrimci demokrat adayların maddi olanaklar, propaganda araçları, hazır bir örgütlü gücün olanaklarından yoksun olmalarının yanında propaganda süresinin azlığı, seçim sistemi ve uygulanmasındaki haksızlıklarla ortaya çıkan durum, anayasa ve yasalardaki yasaklarla kuşatılmış hakların dahi kullanılmasındaki olanaksızlığı, göstermekledir. Demokrasinin en bariz göstergesi olarak sunulan seçimler, diktatörlüğün, seçme, seçilme, örgütlenme, siyasal yaşama katılım gibi burjuva haklara hayâsızca müdahalesinin boyutlarını göstermiştir. Bu yönden, demokrasinin varlığını değil, olmadığını gösteren bir deney olmuştur. Seçimler, yine bilinen işlevini yerine gelirmiş, “tüm kurum ve kurallarıyla” işletileceği vaat edilerek kutsanan burjuva demokrasisine ulaşma yanılsamasının bir nebze daha yaşamasına araç edilmiş, insanların demokrasi özlemleri sömürülmüştür. Oysa yığınların beş yılda bir sandığa oy atmaktan öte hiçbir sürecine bulaştırılmadıkları bu ‘demokrasi’nin sandıkta bile demokratik olmadığı yukarıdaki verilerden görülmektedir. Gerçek demokrasi sandıktan değil, yığınların mücadelelerinden doğacaktır. Seçimler, bunun bir kez daha altını çizmiştir.

Kasım 1991

Kadın Bakanlığı Aldatmacası

“… söz konusu olan yalnızca burjuva kadın hareketinin hedefi olan kadının erkekle eşitliğini mevcut devlet ve toplum düzeninde gerçekleştirmek değil; bunun ötesinde, insanı insana, yani aynı zamanda bir cinsi diğerine bağımlı kılan tüm engelleri ortadan kaldırmaktır” (1878) AGUST BEBEL

SHP 3. Olağanüstü Kurultayı’nda (1987) vaat edilen Kadın Bakanlığı, 20 Ekim seçimlerinde kurulan koalisyon hükümetince bir Devlet Bakanlığı’nın başka konularla birlikte “kadın-aile” konusunda da sorumlu sayılması ile gerçekleştirildi. İlk Kadın Bakanı’nın ‘başını yeme’ başarısını bile gösterdi. Yetkililer, bu bakanlığın işlevi üzerine düşünmekten çok, işlevsiz kalması üzerine kafa yormuş görünüyor. İlk ‘icraat’, “yetim hakkına göz diken bir kadın bakan” empoze etmekti. Ardından, kendine açındıran, acemiliğine hoşgörü ve bağış dileyen, “aile kurumunu tahrip ediyorlar!” çığlıkları arasında geleneksel sille-tokat yerine burjuva usulü ‘teselli yemeği’ ile uğurlanan, ilk Kadın Bakanlığı görevini gözü yaşlı terk etmek zorunda kalan bir kadın bakan, zavallı bir kadın görüntüsü… Bu traji-komik başlangıcı, şaşkın bakışlarla izleyen kadın kitleleri belki de bir kez daha bu toplumda kadın olmanın güçlüklerini düşünüp, iç geçirmişlerdir.

KADIN BAKANLIĞI NEDEN KURULDU?
Toplumda kadının erkekle eşitliğini sağlamayı öngören resmi, yarı-resmi kurumlar oluşturulması 1960’h yılların ortalarına kadar uzanıyor. Bu tür kurumlar 70’li yıllarda Avrupa ve İskandinav ülkelerinde yaygınlaştı.. 80li yıllarda da kurulmaya devam etti. 1990 yılında Avrupa Konseyi çevresindeki 23 ülkeden yalnızca, Türkiye’nin orta büyüklükteki bir şehri kadar olan San Marino Cumhuriyeti ve Türkiye, devlet düzeyinde kurumlaşmanın olmadığı iki ülkedir. Avrupa Topluluğu’na entegre olma uğraşı içindeki Türkiye, kendisini AT normlarına uygun davranış içinde göstermeye çalışmaktadır. Öte yandan Birleşmiş Milletler Örgütü, 1975 ve izleyen on yılı “Kadın On Yılı” olarak ilan etmişti. Bu çerçevede düzenlenen 1975 Meksico-City, 1980 Kopenhag, 1985 Nairobi Dünya Kadın Konferanslarında, kadının toplumdaki statüsünü iyileştirmeye yönelik öneri/politika ve planlar üretilmişti. Hükümetlere yönelik etkileyici (Bilgi için Doç.Dr. Şirin Tekeli, Doç.Dr. Meryem Koray, Devlet Kadın Siyaset-TUSES Vakfı Yayınları, 1991) nitelikteki bu uluslararası strateji ve kararlara Türkiye’nin tümüyle ilgisiz kalması, uluslararası normlar ve ilişkiler ağı içinde mümkün değildi. Ayrıca Türkiye 1985 yılında BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini, çekince koyarak da olsa imzalamıştı.
Bu etkenlere Türkiye’nin kendi iç dinamikleri ve gelişmesi açısından eklenebilecek etkenler de vardır. ‘80’li yılların yoğun faşist baskıları, sınıf kavgasını ve sosyal gelişmeyi önlemeye yöneltirken, işçi ve emekçi yığınlar ağır ekonomik koşullar altında yaşamaya zorlandı. Giderek artan uyanış ve mücadele eğilimi, sadece gasp edilen haklarını yeniden alınmasını zorlamıyor, aynı zamanda, siyasal, ekonomik, sosyal ve hukuksal eşitsizliklerin de iyice su yüzüne vurmasıyla, bir sistem değişikliğinin kaçınılmazlığını dayatıyordu. Örgütleri dağıtılmış, örgütlenmesinin önüne bir dizi engel konulmuş yığınlar, durumdan hoşnutsuzluğuna koşut olarak, beklenti ve çözüm arayışları içine girdiler. Bu beklentilere çare bulma iddiasıyla iktidar olan koalisyon hükümeti; çalışma yaşamı, sendikal örgütlenme, Kürtçenin serbest bırakılması, kadınlara yönelik eşitsizliklerin biçimsel de olsa giderilmesi, hukuk reformu taslağı vs. konularda doğrudan doğruya ezilen emekçi yığınlarını ve Kürt halkını ilgilendiren sorunlara eğilmek ve sözde iyileştirmeler yapacağını açıklamak zorunda kaldı. Açıktır ki, bunu dayatan, Türkiye gündemini kesinlikle belirleyebilirle potansiyelini taşıyan işçi sınıfı ve ezilen ulus dinamikleridir. Burjuvazinin, ezilen kitlelere demokrasi ve insan hakları vaat eden bu tür iyileştirme paketleri, kitlelerin hakları ve insanca bir düzen için mücadeleye yönelmelerini önlemeye, mücadele ile gündeme gelen kazanımları kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının araçlarına dönüştürmeye yöneliktir. Kadınların eşitsizliğini gidereceğini öngören Medeni Kanun ve diğer değişiklik taslakları ve Kadın Bakanlığı kurulması aynı politikanın devamıdır. Kadın-erkek arasındaki yasal eşitsizliklerin düzeltilmesi yoluyla biçimsel eşitliğin sağlanması vaadini içeren Kadın Bakanlığı. Avrupa Topluluğu çevresindeki örnek alınan uygulamaların kapsamına göz attığımızda, esasen mevcut yanı içinde gerçekleşmesi zor, devlet politikaları ile bağdaşmasında yığınla gerici siyasal ve ekonomik engellere çarpacak bir girişimdir. Şimdiden bunun ipuçları görünmüştür. Kaldı ki, en ideal şekilde gerçekleştiği varsayılsa bile ezilen kadın yığınlarının toplumsal eşitsizliğine son verme yeteneğinde değildir. Buna aşağıda daha ayrıntılı değineceğiz.

EŞİTLİK KURUMLARININ HEDEFLERİ VE İŞLEVLERİ

Bu kurumların tek tek ülkelerdeki durumuna girmeden, (bazı ülkelerde eksiği veya fazlasıyla) genel bir çerçeve çizmek gerekirse, hedefleri şunlardır:
– İş yaşamı ve sosyal yaşamda cinsiyetçi uygulamaların giderilmesi, eşit işe eşit ücret,
– “İş”te, eğitimde, politikada, kamu yönetiminde fırsat eşitliği,
-Yasalardaki cinsiyetçi hükümlerin kaldırılması, hukuksal eşitliği sağlanması,
-Eğitimin cinsiyetçilikten arındırılması,
– Ev işlerinin kadın-erkek arasında paylaştırılması,
– Kitle iletişiminde cinsiyetçi değerlerin denetlenmesi,
– Mesleki eğitim, meslek eşitliği, yalnız çocuklu kadınlara destek,
– Kürtaj hakkı, geleneksel olmayan işkollarına kadınların teşviki vb.dir.
Devlet düzeyinde veya yarı-resmi kurumların kimi ülkelerde tümünü, kimilerinde farklı birkaçını veya çoğunu gerçekleştirmeye yöneldikleri hedefler ve çalışma alanlarıdır bu konular. Kurumların işlevi ise bazı ülkelerde yalnızca danışma, araştırma ve bilgi toplamakla sınırlı. Ayrımcı uygulamaya uğrayan kişi veya işkolu ile ayrımcılığı yapan kişi veya kuruluş arasında uzlaştırma ve/veya denetleme, bazı durumlarda yaptırım gücü veya mahkemeye başvurma yetkisi ile birlikle olabiliyor. Ayrımcılığın önlenmesine yönelik politika üretme ve karar organlarına önerme genel ortak bir benzerlik sayılabilir. Bazı ülkelerde bu konuya özgü parlamento veya bakanlıklar arası kurullar da var. Genel olarak bu eşitlik kurumları, işçi-işveren sendikaları temsilcileri, kadın örgütleri temsilcileri ve/veya bağımsız uzmanlardan oluşuyor.
Kulağa oldukça hoş gelen bu hedefler ve kurumların yöneldiği kitlenin, toplumsal durumları belirsiz bir genel kadın kitlesi olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Öte yandan ilgili ülkelerin düzenlerinde temel bir değişikliği gerektirmediği, iyimser bir yorumla süresi belirsiz uzun vadeli bir evrimi gerçekleştirmeyi uman, idealist, burjuva kadın hakçı bir politikanın, devlet katında uygulanma keyfiyetine bel bağladığı görülmektedir.
(Türkiye’de uygulanmaya sokulacak resmi politikanın değerlendirilebilmesinde ve aşağıdaki değerlendirmenin açıklayıcı olması için bilgi vermeye yönelik kısım uzun tutulmuştur.)

EŞİTLİK HEDEFLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Öncelikle, burjuva kadın-erkek eşitliği politikalarını/bunların hayata geçirilmesinde, ezilen kadın yığınlarını atıl, işlevsiz ve eşitsizliğe uğradığı somut durumlarda, bürokrasiden çözüm bekler bir durum içinde değerlendirmesi yönüyle kesin olarak proleter kadın hareketinden ayırmak gerekir. Ayrıca, tabandan, ev emekçisi, işçi ve emekçi kadınların örgütlenmesi ve kendileriyle ilgili konularda mücadele, söz ve kararlara katılması temeline dayanmayan niteliği ile de ayırmak gerekir. Her iki nitelik, burjuva politikaların kadının durumunu iyileştirme yolundaki çalışmalarının samimiyet derecesinin göstergesidir. Hemen buradan, bu konuda samimiyetsiz olduğunu görmek mümkün olmaktadır. Daha somut beliren hedef ve çalışma konularına gelince bunu daha acık olarak görüyoruz. Örneğin, çalışma yaşamında, eğitimde, kamu yönetiminde, politikada vs. fırsat eşitliği gerçekleşmiş olsun. On işçinin alınacağı, yüz işçinin başvurduğu bir işe beşi kadın, beşi erkek olmak üzere eşit sayıda işçi alınsın. Sonuç, doksan kişinin işsiz, eğitim olanağından yoksun, politika dışı vs. kalmasındaki eşitsizliktir. Yani burjuva hak eşitliğidir. Bazıları için varolan, herkes için olmayan haklara, sınırlı sayıdaki kişilerden yarısı kadar kadının sahip olması, çoğunluğun fiilen hak sahibi olmayışıdır; Yani fırsat eşitliği, milyonlarca ev kadınının, eğitim olanaklarından yoksun yığınlar, iş, insanca yaşamak için yeterli ücret, kültürel ve sosyal gelişim için gerekli eğitim araç, gereç ve olanağı sağlamaz.
Oysa yığınlarca ezilen kadın ve erkeğin, çocuğun ihtiyacı, din ve özel mülkiyet karşıtı, özgürlükçü, bilimsel eğitimdir. Burjuvazinin kârı ve saltanatı için üretim, işsizlik ve yoksulluk değil; emekçi yığınların ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş planlı üretim ve çalışabilir herkesin buna katılmasıdır. İşsizliği her geçen gün artıran, ev kadınlığını issizliği örten bir perde olarak ‘meslek’ sayan, milyonlarca ev kadınını üretimden uzak tutan kapitalist burjuvazinin fırsat eşitliği demagojisi, yığınların bu ihtiyaçlarına çözüm getirmiyor. Eğitim ve bilimin kapitalizmin çıkarlarına göre örgütlendiği, kadın ve erkek emekçilerin de bu çıkarlara ve ihtiyaçlara göre istihdam edildiği kapitalist düzende, fırsat eşitliği ezilen işsiz ve emekçi yığınlara yeni bir şey katmadığı gibi, kadınların kurtuluşunun da yolu olma özelliği aşamıyor.
Mevcut düzen, kadına özgülenmiş milyonlarca ailenin özel ev işlerinin koca ile paylaşılmasından bir zarara uğramaz. Külfete de girmez. Ev işlerinin eşler arasında paylaşımı, diğer koşullar aynı kaldıkça, kadının ve erkeğin küçük dünyalarını genişletmez.
Özel mülkiyet sisteminin modern tarzda kurumlaştırdığı özel ev işlerinin köleleştirici, bunaltıcı ve tüketici yükünün kocayla paylaşılması bir çözüm değildir. Yığınların ihtiyacı olan, milyonlarca ailenin özel ev işi yükünü, kadının erkekle paylaşması değil, kadınların (ve erkeklerin de) üzerinden almak ve genel çamaşırhaneler, genel mutfak ve yemekhaneler, yaygın ve ücretsiz çocuk bakım ve eğitim kurumlarına sahip olmaktır. Kadının toplumsal yaşama katılmasının önündeki en büyük engel de böylece ortadan kalkar. Ama burjuva sınıf çıkarları ve kâr üzerine kurulu kapitalist düzen bunu sağlamaz. Çünkü o zaman en basit hesapla milyonlarca aileye satmak için yeni model çamaşır makinası, bulaşık makinası, her aileye ve eve satılacak envai çeşit araç gereç üretmenin gereği kalmaz. Yani burjuvazinin kâr ve sömürü gereksinimi ile ezilen kitlelerin gerçek ihtiyaçlarının toplumsal çözümü asla bağdaşmaz. Bu nedenle, ev işlerini kadınla erkeğin paylaşması, ilerici, eşitlikçi hedef olarak sunulmaktadır.
Eğitimin cinsiyetçilikten arındırılması, kitle iletişiminde cinsiyetçi değerlerin denetlenmesi (kadının cinselliğinin reklâm aracı yapılmasının yasaklanması vs.) hedefleri de mevcut düzen(ler) içinde hayalci, soyut iddialardır. Miras hukukundan, aile içindeki rollerin yasalarla düzenlenişine, geleneksel-gerici değerlerinden, dinsel değerlerine kadar kapitalist-burjuva toplumun yapısında kurumsallaşmış değer, davranış ve ilişki biçimlerinin değiştirilmesi düzen değişikliği gerektiren bir devrim ve toplumun yeniden sosyalist tarzda örgütlenişine bağlıdır. Kendisini ve ideolojisini tarihe gömecek böyle bir değişikliği burjuvaziden beklemek de hayalciliktir. Burjuvazinin düzenine dokunmayacak ‘arındırma’ ve ‘denetleme’lerin de ne derece gerçekleştirilebilir olup, ne derece etkili olacağı bir hayli tartışmalıdır.
Eşit işe eşit ücret talebi sadece kadın-erkek emeğine ödenen ücret farklılığının değil, aynı tür işi yapanlar arasındaki ücret farklılığının da giderilmesi talebini içermelidir. Ne var ki, görünüşteki haklılığına karşın, bu hedef de yetersiz, belirsiz, soyut bir içerik taşıyor. İşsizliğin sürekli arttığı, dolayısıyla işgücünün sürekli ucuzladığı, artan işsizliğin, ücret artış taleplerine karşı tehdit oluşturduğu ve böyle de kullanıldığı, her gün onlarca işçinin işten atıldığı ekonomik koşullarda “eşit işe eşit ücret” talebinin yaşam içinde bulduğu karşılık nedir? İşsiz yığınların ihtiyacı iş bulmaktır. Emekçi yığınların ihtiyacı insanca yaşayacak ücrettir. Gelecek kaygısından uzak, sosyal kültürel gelişmesinin olanaklarına kavuşacağı, bilimin, sanatın toplum yararına kullanıldığı, bunların eğitimine ve üretimine katılacağı, ürünlerine ulaşabileceği bir düzendir. Eşit işe eşit ücret ödenmesi bütün bunlara ulaşılmasını sağlamaz. Diğer biçimsel, yasal eşitlikler de, içeriği toplumsal düzen içindeki yaşamda karşılığı olmadıkça, ezilen kitleler, ezilen kadınlar için somut bir anlam taşımaz. Burjuva kadın hakları ve sıralanan hedefler, bütün bu alanlarda ezilen kadın kitlelerinin toplumsal olarak durumlarını değiştirme, eşitliğin onlar için yaşamın her alanında kullanılabilir sosyal, siyasal mekanizmalarını, katılımlarını sağlama yeteneğinden yoksundur. Böyle bir amaç da taşımıyor. Sadece, kadınları belirsiz, soyut, düzen içi iyileşmeleri ummaya yöneltiyor. Kadınları köleleştirme kurumlarını her gün yeniden üreterek yaşatan devlet veya onun onayını alan kurumlara bağlıyor.
Kurulan Kadın Bakanlığı, ailenin sarsılan kutsallığını sağlamlaştırmayı hedefliyor. Oysa evliliği kadınlar için bir yaşam güvencesi, bir sığınak durumuna getiren, aileyi kapitalist üretimin tüketildiği temel birim haline getiren, kadın ve erkek arasındaki sevgiyi, bağlılık ve çıkar ilişkisine dönüştüren kapitalist düzendir. Kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi cinselliğe hapsederek, cinselliği yoz ilişki ve düşüncelerle ayağa düşürerek toplumu dejenere eden, kapitalizmin ideolojik bombardımanıdır.
Kapitalizm, gerçek insani ilişkilerinin ve sevgi ilişkisinin önünde, ekonomik, siyasal, sosyal düzeni, çıkar ilişkileri, insanı kendisine, diğer insanlara ve topluma yabancılaştıran ilişki biçimleri, kültürü, değer, kurum ve kurallarıyla en büyük engeldir.

“KADININ STATÜSÜNÜ İYİLEŞTİRME” POLİTİKASININ NİTELİĞİ VE AMACI
“Kaçının toplumdaki statüsünü iyileştirme” politikası, Bakanlık tahsisi ile birlikte “eşit haklar komitesi”, “fırsat eşitliği komitesi’ ve “arabuluculuk komitesi” kurularak, model ülkelerdeki kurumlaşmaları taklide yöneliyor. İlk iş olarak yasalardaki kadınlar aleyhindeki hükümler belirleyip, bunların değiştirileceği basına ve kamuoyuna açıklanmıştı. Bu konuda ve bunun dışında henüz bir çalışma gözlemiyor. Ancak, bakanlığın gerçekleştireceği işlerden daha çok bu vesileyle yaydığı propaganda önem taşıyor. Çok ince bir propaganda taktiği ile bilinçler çarpıtılıyor. Basın, “kadın hareketinin son on yıldır kopardığı fırtınanın, devletin resmi katında kabul görmesi” gibi bir iddia ile resmi kurumlaşmayı, ‘kopardığı fırtına’ ezilen kadın yığınlarında hiçbir kıpırtıya yol açmamış ‘kadın hareketi’nin yani feminist hareketin kazanımı olarak lanse ediyor. Yazının başında resmi kurumlaşmaya yönelinmesindeki etkenlere yer vermiştik. Belirleyici etkenin, emperyalistlerin çıkarlarına uluslararası alanda meşruiyet kazandırma örgütü olan -gerektiğinde halklar üzerine bomba yağdırılmasına da karar veren- BM örgütü, Avrupa Topluluğu etkisi, uluslararası sözleşme ve ilişkilerin, böyle bir kurumlaşma yükümü altına girilmesi olduğunu belirtmiştik. Sansasyonel feminist eylemlerin bu konuda belirleyici bir payı yoksa da, propaganda malzemesi olarak bilinçleri çarpıtmaya yaradığı görülüyor. Resmi politika, burjuva kadın hakçı söylemi ilgililerinin elinden kapıyor; feminist eylemler, ‘kadın hareketi’ adıyla genelleştirilerek kurumlaşma bu hareketin mücadelesinin ödülü olarak, yani bir mücadelenin meyvesi olarak sunuluyor.
Öte yandan, yüzyıllardır toplumsal, sosyal, siyasal yönden geri itilen, halen gerideki yeri pekiştirilen, kadın yığınlarına, devletin onları sorunlarını ciddiye alarak, bir bakanlık bile tahsis ettiği, artık durumlarının iyileşmesi için yolun açıldığı, alternatifin yine ancak bu düzen içinde ve devletten gelebileceği yargısı eşliğinde, burjuva devlet kavramı bu vesileyle bir kez daha onaylattırılıyor. Kadının uzun geçmişindeki eşitsizliğin sosyal, siyasal ve ekonomik temelleri değiştirmeksizin düzeltilebileceği aldatmacası ile tek düzenleyicinin ve örgütleyicinin devlet olduğu şüpheden uzak bir yargı olarak propagandanın içeriğine damgasını vuruyor. Düzen içi iyileştirmeleri aşmayan çözüm önerilerinin, mevcut sorun ve gereksinimlerin gerçekçi bir analizini bile içermediği gerçeğinin parlak vaatlerin yanında üzerinde durmaya gerek görülmüyor. Çünkü propagandanın kitleleri güncel politika bazında etkilemenin yanında asıl amacı uzun vadede kadın kitlelerinin mücadele ve örgütlenme eğilimlerinin önünü almaktır. Arlık mücadele edecek kadın kitlelerine gösterilecek adres bellidir. Düzen içi talepler mi, zaten ‘bakanlıklarının programında vardır. Yasal eşitlik, fırsat eşitliği, eşit işe eşit ücret, sosyal güvenlik, vs. talepler, zaten ‘hedefleri’dir. Böyle nedenlerle kadınların mücadele etmesine gerek yoktur. “Eşit Haklar Komitesi” yasalardaki ayrımcı ve kadın aleyhindeki hükümleri belirleyip, değişiklikleri hükümetin ve meclisin dikkatine sunacaktır. “Fırsat Eşitliği Komitesi” eğilim, iş, politika, vs. her alandan kadınların ‘eşit olarak’ yararlanması için öneriler geliştirecektir. “Arabuluculuk Komitesi” kadınların ayrımcılığa uğradıkları durumlarda, ‘kendilerine başvurulması halinde’ taraflar arasında uzlaşma sağlamak için uygun mekanizmaları ve önlemleri gerçekleştirmeye çalışacaktır. Eğer bu kurumlar çalışmaya başlar ve kadınlar başvururlarsa, sorunlar zaman içinde başvuranlar açısından bir sonuca bağlanabilecektir. Zamanla bu işleyiş toplumun içinde “arteller ve kılcal damarlar kurarak, merkezi bürokratik yapıya bağlanacaktır. Yeter ki, kadınlar sabretmesini bilsin, kendi başlarına örgütlenme, hak talep etme, mücadele etme gibi aykırı yollara yönelmesin! Bu çerçevenin dışında talepler öne sürenlerin ise niyetleri kötüdür. Bu çalışmaları baltalamak isleyen demokrasi düşmanlarıdır, teröristlerdir vs.
Burjuva politikanın yakın geçmişteki bu yeni taktiğinin kadın kitlelerine yönelik içeriği, alternatif devrimci politikaların cılızlığını ve kitlelere mal edilemeyişinin boşluğunu, burjuva içerikli kadın hakçı söylemi de yedekleyerek doldurmaya çalışıyor. Bu politika ve kurumlaşma henüz işçi sınıfı ve emekçi yığın hareketi içinde ağırlıklı bir yer tutmayan emekçi kadın hareketinin önüne erken bir tuzak oluşturuyor. Ama görüldüğü gibi, tüm ince çarpıtmalarına, propaganda atağına karşın, ezilen ve emekçi kadın yığınları, için alternatif bir politika olamıyor. Çünkü onların ne güncel düzen işçi somut gereksinimlerini karşılayacak, ne de geleceğe yönelik gerçekçi çözüm önermiyor. Ezilen ve emekçi yığınların ve bunlar içindeki kadınların ev kadınlarının iş, konut, sağlık, eğitim sosyal güvence istemleri gün geçtikçe ağırlaşan temel sorunlar olarak çözüm bekliyor. Hak istemlerinin önünde ağır siyasal baskılar ve örgütlenme engelleri duruyor. Resmi-gayri resmi burjuva politikanın çok yönlü propagandası kitleler üzerinde birçok araçla etkinliğini artırıyor. Şovenizm devlet terörünün meşruiyetini onaylamak üzere pompalanarak, kitleler kendi gerçek sorunlarından uzaklaştırılıp, kardeş halklara karşı yönlendiriliyor. Bütün bunlar, hukuk ve demokrasi edebiyatı eşliğinde yapılıyor. Kitleler bilinci çarpıtılıp, kendi aleyhlerindeki politika ve uygulamalara destekçi veya seyirci kılınıyorlar.
Bu koşullar altında daha da yakıcı bir görev ve gereksinim olan işçi sınıfı bilinci ile mücadele, ezilen kadın kitlelerinin örgütlü mücadelesinin de gerekli kılıyor. Atıl ve işlevsiz olması, bürokrasiden çözüm beklemesi istenen kadın kitlelerinin, mücadele potansiyellerini burjuvaziden çözüm beklemeye değil, sınıf çıkarları ve kurtuluşları için mücadeleye yöneltmeleri; örgütlenmeleri, düzene karşı genel bir mücadele hareket yaratmaları, ağır ekonomik ve siyasal baskılara karşı halen tek alternatif olarak duruyor.

Mayıs 1992

3 Kasım seçimleri ve kadınların talepleri

3 Kasım seçimlerine gidilirken, hatırlanacağı gibi, 57. hükümet, IMF programları doğrultusunda ekonomi, bankacılık, tarım, sosyal güvenlik, enerji, haberleşme, iş yasaları gibi pek çok alanı uluslararası tekellerin yağmasına ve ucuz emek gücü sömürüsüne açan yasal düzenlemeleri önemli ölçüde gerçekleştirmiş bulunuyordu. Bu durumun en önemli göstergelerinden biri, sadece bu hükümet döneminde yaklaşık 2 milyon kişinin işsiz kalması, çalışan nüfusun ise % 52,3’ünün herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmaksızın çalıştırılır hale gelmiş olmasıydı. 2001 yılı itibariyle günlük olarak 117 trilyon TL borç faizi ödenir iken, açlıktan ölümlerin baş göstermesi, çöpten ve pazarlardan yiyecek artığı toplayarak yaşayan bir açlar kesiminin istisna olmaktan çıkan bir olgu haline gelişi, 14 milyon kişinin açlık sınırı olarak belirlenen gelir düzeyinin altında yaşamaya başlaması da bu tabloyu tamamlayan, IMF programlarının 57. hükümet dönemindeki sonuçları idi.
Böyle bir memleket tablosuyla birlikte, parti bölüp yeni partiler kurduran bir uluslararası sermaye operasyonuyla erken seçimlere gidildi.
Seçim sürecinde bu tablonun eski ve yeni bütün sorumluları, ülkeye, halka, emekçilere, kadınlara ve gençlere ülkenin geldiği bu durumun sorumluları kendileri değilmişçesine, bütün hak ve özgürlük gereksinimlerini, emekçilerin taleplerini istismar ederek güzel günler, pembe yarınlar, ak gelecekler vaat ettiler. Öte yandan IMF ve AB ile “kişilikli görüşmeler”, “onurlu üyelikler” gerçekleştireceklerini söyleyerek geçmiş icraatlarını -başkaları yapmışçasına- karaladılar.
Seçmenlerin yarısını oluşturan kadınlara da özel vaatlerde bulunmaya ayrı bir önem verdiler. Burjuva iş, sanat ve meslek gruplarından, akademisyenlerden kadın adayları vitrinlerinde -az da olsa- bulundurmaya özen gösterdiler. Eşitlik, iş, ekmek ve gelecek kaygılarını sahiplenen bir propaganda üzerinden kadın yığınlarının oylarını avlamakta yarıştılar. AKP ve CHP’nin seçim bildirgelerinde kadınların eşitliğine, toplumsal sorumluluklarının artırılacağına ilişkin ve bir dizi başka vaatleri kuşkusuz kadınlardan aldıkları destekte etkili olmuştur. Ancak AKP’nin ülke genelinde olduğu gibi, kadınlar içinde de birebir, yüz yüze propagandayı en yaygın şekilde ve kadın örgütçüler, kadın propagandacılar eliyle gerçekleştirmesinin belirleyici rolü yadsınamaz. CHP şeriat öcüsünü göstererek, AKP dini inançlarına şu veya bu düzeyde bağlı kadın yığınlarını başörtü sorunundaki bölünme üzerinden kendi tarafı getirmesinin yanında, daha geniş ölçekte demokrasi ve insan hakları vaatleriyle diğer liberal, merkez ve sağ partilerin tabanındaki emekçi kadınları da kazandılar. Elbette her ikisi de denenmemiş iki parti olmanın avantajı ile birlikte.
Emek-Barış-Demokrasi Bloğu adı altında seçimlere giren EMEP, HADEP, SDP ve DEHAP ise tüm ezilenlerin-Türk, Kürt, işçi, işsiz, memur, emekli, esnaf, kadın, gençlik-ortak talepleriyle seçim çalışmalarını yürüttü. Blok, IMF ve savaşa karşı hak ve özgürlük taleplerini, pratikte yaşanan bütün zayıflıklara rağmen propagandasının merkezine koydu. Bunun yanında, Türk-Kürt emekçilerinin birliğini ve kardeşliğini sağlama potansiyeli taşıyan ve bunun ilk adımını atmış olan bileşenleriyle de barajı aşamamış olsa bile geleceğe dönük mücadele ve kazanım umutlarının temel merkezi olma karakteri kazandı.
Ancak, bloğun kadın yığınlarına seslenişi, kadınlara verilen önemin gösterilen kadın aday sayısıyla özdeşleştirildiği genel bir kadın vurgusunun ötesine -ne yazık ki- geçemedi. Oysa bloğun alanlara yansıyan iki milyonu aşkın etkilediği emekçi kitlesine damgasını vuran yoksul emekçi kadınlardı ve bunların ezici çoğunluğu da Kürt yoksul kadınları ve gençleri idi. Türkiye’nin açlık, yoksulluk, işsizlik, göç, evsizlik, sağlık ve eğitim sorunları, sosyal güvencesizlik, geleceksizlik gibi en temel sorunlarının tümü, buna ek olarak savaşın en ağır sonuçları bir silindir gibi on yıllardır onları eziyordu. Dil ve kültürleriyle dışlanmışlardı. Bir bütün olarak da Kürdü-Türküyle kadın olarak politikadan dışlanmış, toplumsal hayattan dışlanmış bir kesimdiler. Bu nedenle bu seçim birliğinden en çok umutlanan ve coşkuya kapılan onlardı. Özellikle Kürt yoksul kadınlarının ellerinin erdiği, dillerinin döndüğü oranda bloğun başarısı için nasıl samimi bir çaba içinde olduğu hatırlanacaktır. Ancak, kadınlara dönük propagandanın genelliği, temel taleplerin ifadesinde genel olarak yaşanan ‘çok seslilik’ burada da egemendi. Bununla birlikte çalışmanın çok kısa bir süreye sıkışması, bloğun bileşeni partilerin kadın propagandacılarının çok daha örgütlü ve etkili çalışmalarına olanak bırakmadı.
Propagandanın ve çalışmanın çeşitli zayıflık ve eksiklikler barındıran yönlerine karşın, Emek Barış Demokrasi Bloğu’nun en yığınsal destekçilerinin emekçi kadınlar, Kürt yoksul ve emekçi kadınları olduğu bir gerçektir.
Bir diğer gerçek de seçim çalışmalarına şu veya bu oranda katılan kadınların, hem kadınların yığınsal desteğinin verdiği cesaret ve coşkuyla, hem de kendi çalışmalarının kazandırdığı özgüvenle çokça söylendiği gibi “artık eski kadınlar olmadıkları”dır. Blok için ortak çalışmanın bütün taraflara kazandırdığı pek çok yeni bilgi, deneyim ve duygudaşlık olmuştur. Bunun kadın yığınları içinde yarattığı etkiyi, umudu ve kazanımları geliştirmeye, birlik ve ortak çalışmaya gereksinim kaçınılmazdır. Bunun gereğini yerine getirmemenin kabul edilebilir bir gerekçesi olamaz. Yeter ki, bloğun bileşenleri seçim bildirgesindeki temel taleplere bağlı kalmaya devam etsin.
Bunu gerçekleştirmenin bazı asgari koşullarını hızla tamamlamak gerekir. Bu da en genel anlamıyla emekçi kadın yığınları içinde sürekli ve düzenli faaliyet yürütecek bir çalışma tarzını güvenceye almak demektir. Dergimizin bu sayısında sorunun bu yönüne ilişkin bir başka yazı olduğu için ayrıntıya girmiyoruz. Seçim çalışmasının öğrettikleri ve bloğun eylem ve etkinliklerine emekçi kadın yığınlarının verdiği yığınsal desteğin, bundan sonrası için aynı zamanda bir sorumluluk ve görev çağrısı olarak, örgütlenme çağrısı olarak algılanması gerektiğini belirtmekle yetiniyoruz.
Emekçi kadın yığınlarının bize yüklediği görev ve sorumluluğu yerine getirirken nereden başlayacağız? Daha doğru bir ifadeyle seçimlerden sonra ortaya çıkan siyasi tabloda tek başına yasa yapma ve uygulama hakkını elde eden yeni AKP iktidarı emekçi kadın yığınlarına ne vaat ediyor? Taleplerine ne ölçüde karşılık olma özelliği taşıyor?
Yazının başında çizilen ülke tablosunu devralan AKP iktidarı bu tabloyu emekçiler lehine düzeltmeye niyetli mi? Böyle olmadığını seçimlerden önce aldığı ABD icazeti yanında seçim sonuçlarını alır almaz yollara dökülen Tayyip Erdoğan’ın Avrupa ve ABD ile ilişkileri sağlama bağlamakla işe başlaması gösteriyor. Yine seçimlerden önce batık banka patronlarıyla yaptığı görüşmelerin iktidarları döneminde kimlere hizmet edeceklerine dair ipuçları taşıdığı söylenebilir. Bunlara paralel olarak her vesileyle IMF programlarına ve AB politikalarına ters düşecek bir uygulama içinde olmayacaklarına ilişkin altı çizilen açıklamaları, onların da oylarını aldıkları emekçilere sırt çevirerek, uluslararası sermaye ve yerli ortaklara hizmet edeceklerini gösteriyor.
Hem uluslararası sermayenin ve yerli ortaklarının isteklerini yerine getirerek, hem emekçilerin işsizlik, açlık, yoksulluk, sosyal güvencesizlik, sağlık ve eğitim sorunlarına karşı talepleri karşılanabilir mi? Bütçesinin yarıdan fazlası iç ve dış borç ödemelerine -paradan para kazanan spekülatör ve finans çevrelerine- ayrılmış bir ekonomide, bunun süreceğine dair güvenceler vererek, emekçiye pay ve hizmet ayrılabilinir mi? Bütçesinde yatırım için gülünç miktarlar ayrılmış bir ekonomide ülke kalkınması sağlanabilir, yeni iş alanları açılabilir mi? IMF programlarının devamı için güvence vererek, yani özelleştirmelerin, işten atmaların üstü kapalı devamına söz vererek işsizliğe çare bulunabilir mi? “Halep oradaysa, arşın burada” diye halkımızın tarif ettiği durum, işin başındaki görünümü itibariyle bile şimdiye kadar edilen sözlerin, verilen vaatlerin bir “takiyye”den öte gidemeyeceğini göstermektedir. Ancak elbette gelişmelerin bu kadar düz ve net bir görünümde seyretmeyeceğini tahmin etmek zor değil. Çünkü şimdiye kadar iktidar olanlar içinde tek denenmemiş görünen iki partiyi meclise göndererek, diğer IMF’ci, AB’ci, milliyetçi, dinci vb. şimdiye kadar iktidar olmuş bütün partileri barajın altına gömen halkın, iktidara getirdiği AKP’ye icraatlarını görmek için bir süre tanıyacağı, deneyeceği açıktır. AKP’nin (en önemli bakanlıklarını da 57. hükümet üyelerinden belirleyerek) geçmiş iktidarların deneyimlerinden yararlanacağı, halkta tepki uyandıran uygulama biçimlerinde ve politika üslubunda daha dikkatli bir yolda ilerleyeceği tahmin edilebilir.
Nitekim en önemli sempati kaynağı, neredeyse bütün sorunları ilgili gönüllü kuruluşlar ve sivil toplum örgütlerinden görüş alarak, onlarla birlikte çözeceklerine ilişkin söylemleri olmuştur.
Kadınlarla ilgili sorunlarda da hemen hemen bütün çözümler “yerel yönetimlerin teşviki”ne, “dernek, vakıf ve sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi”ne, “ailelerin bilinçlendirilmesi”ne havale edilmiştir. Elbette sorunların çözümlenmesinde ilgili kesimlerin desteği, çözüm için katkı ve önerileri önemlidir; küçümsenemez. Ama AKP’nin vaatlerinde, kadınların sorunlarının çözümünde siyasal iktidarın hiçbir görev ve rolü gözükmemektedir. Ailenin korunmasından, kadınların eğitim sorunlarının çözümüne kadar her alanda “yerel yönetimler teşvik edilecek, çaba gösteren sivil toplum örgütleri desteklenecektir”!
Peki, ailenin korunmasından başlarsak; ne demektir “ailenin korunması”? Açlık sınırının altında 14 milyon kişinin (nüfusun yaklaşık 1/4’ü) yaşadığı bir ülkede her halde akla ilk gelen, her ailenin asgari bir yaşam standardını sürdürebileceği gelir düzeyini güvenceye almak demektir. Bu da iş, aile için yeterli bir ücret, iş yoksa devletin iş bulma yükümlülüğü (Anayasa Madde 49: “Devlet… İşsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli önlemleri alır.”) ile birlikte işsizlik yardımı, işi olup olmadığına bakılmaksızın herkes için genel sağlık sigortası, çocuklar için parasız eğitim, yani kısaca gelecek kaygısı olmadan yaşama olanağı demektir. Peki, AKP’nin böyle vaatleri var mı? Bırakalım vaatlerini, Anayasa’nın bu emredici hükmünü uygulamak için hangi önlemleri alacak? Yuvarlak sözlerle ifade edilmiş vaatlerin dışında somut bir vaat yok. “Peki, bu durumda ailenin korunmasını nasıl destekleyeceksiniz?” sorusunun somut bir yanıtı yok.
Bunun gibi, eğitim, kadınların cinsel ve ekonomik istismarı, kadınlara iş alanları vb. bütün sorunları hakkında aynı yuvarlak ve muğlak sözler, görünüşte “vaat” ama somut bir karşılığı olmayan kulağa hoş gelen aldatıcı sözlerden başka kadınlara bir vaadi bulunmamaktadır. Elbette vaatlerini tutup tutmayacağını da zaman gösterecektir ama bu sayılanlar içinde AKP iktidarını bağlayacak ve yapmadığında zor duruma düşürecek ortada görev yükleyen bir şey zaten yoktur.
Birkaç istisna dışında: Bunlar da aynı ölçüde muğlak ve yuvarlak cümlelerle ifade edilmiş olsa da yine de somut vaatler taşımaktadır. İlki, “Eşlerin her ikisinin de çalıştığı ailelerde çocukların bakımına ilişkin hizmetler geliştirilecektir”.
AKP’nin kadını aile dışında muhatap olarak kabul etmediğini, boşanmış veya yalnız çocuklu kadınların çalıştığı durumlarda (ya da çalışmak istediği halde çocuğunu bırakacak yeri olmadığı için çalışamadığı durumlarda) çocuklarının bakım ihtiyacını görmezden geldiğini bir yana bırakırsak ortada bir tek sorun kalıyor: Bu hizmetleri kim geliştirecek, hangi kurum, devlet mi, özel sektör mü? Ve birçok soru: Kadınların çalıştığı bütün kamu işyerlerine kreş ve çocuk bakımevi, bir kamu hizmeti ve zorunluluğu olarak açılacak mı? Özel sektörde çalışan kadınlar için de işyerlerine yasaya karşı hile yapılamayacak bir zorunluluk getirilecek mi? Yerel yönetimlere mahalle ve semtlere çocuk nüfusa göre yeterli sayıda kreş ve çocuk bakımevi açma zorunluluğu getirilecek mi? Ve bütün bu hizmetler ücretsiz veya ucuz hizmetler olacak mı? Ne yazık ki, bu sorulara şimdilik yanıt bulmak zor görünüyor.
Diğer istisna: “Ev kadınlarının sosyal güvenceye kavuşmasını sağlayacak çalışmalar gerçekleştirilecektir.” Bu da doğrusu heyecan verici bir vaat. İlk anda ev kadınlarının hiç değilse hastalandıklarında, çocukları hastalandığında ücretsiz sağlık hizmeti alabilecekleri kadar bir güvencenin bile çok önemli bir adım olacağı akla geliyor. 5 milyon sigortalının içinde sadece 600 bin kadının sigortalı olarak çalışabildiği bir ülkede ne büyük bir hizmet olduğunu düşünmemek elde değil. Ama nasıl? Sigorta primlerini kim ödeyecek? Yahut da “bu hizmet ev kadınlarına kaça patlayacak?” diye insanın aklına bir kurt düşmemesi de mümkün değil.
Devamında “Ev içi emeğin saygınlığı korunarak, kadınlar için yeni istihdam alanları oluşturulacaktır.” deniyor. Burada da çok sinsi bir aldatmaca var. “Ev içi emek” denilen şeyle genellikle evde parça başı yapılan işler ifade edilir. Bu, “İş Yasası Ön Tasarısı” adıyla 57. hükümet tarafından ortaya atılan ve içinde esnek çalışma usulleri olarak düzenlenmiş, işçi haklarına yönelik saldırının en büyük bölümüdür. Ki, uzun yıllardır ev kadınlarına, işsiz kadınlara çeşitli tekstil ve dokuma işlerinde, sanayinin küçük montaj işlerinde evlerinde ucuz emek sömürüsü halinde yaptırılan işi ifade ediyor. Bu işlerde kadınlar, sigortasız, sendikasız, iş süreleri sınırsız, hiçbir sosyal hakları olmaksızın çok küçük paralara çok fazla işler yapmakta, yapmak zorunda kalmaktadırlar. Aynı işler fabrikada yapıldığında patrona, en azından saat ücreti, sigorta gibi yükler getirdiğinden, bu yüklerden kurtulmak için bu işlerin el yatkınlığı olan kadınlara yaptırılması yerleşmiş bir uygulama haline getirilmiştir. Kadınlar da “hiç yoktan iyidir” diyerek ucuz emek sömürüsünün gönüllü emek sunucuları olmaktadır. Bu işlerden alınan ücretlerle hiçbir kadının ev geçindirmesi mümkün değildir.
Şimdi iktidar olan AKP, kadınlara nasıl bir “saygınlığı” olduğu anlaşılamayan ama kadınların köleler gibi çalıştırılmasına yol açan bu ucuz emek sömürüsünü ”yeni istihdam alanları” açarak sürdüreceğini vaat ediyor. Ve bunu kadınların işsizlik sorunlarına bir çözüm olarak sunuyor. Pes doğrusu!
İşte iktidar olan AKP’nin seçim bildirgesinde kadın yığınlarına en “somut” vaatte bulunduğu istisnai konular da bunlar.
Emekçi kadın yığınlarının daha pek çok sorununun AKP’nin gündem konusu bile olmadığı ortada.
Ama bizler, emekçi kadınlar içinde çalışma yürütecek emeğin kadın politikacıları, hem iktidarın gündemine girmeyen açlığa, yoksulluğa, güvencesizliğe karşı taleplerimizi IMF programları iptal edilinceye kadar diğer işçi ve emekçilerle birlikte emekçi kadın yığınları içinde maddi bir güce dönüştürme uğraşı vereceğiz. Hem de kadınların eşitliği ve özgürlüğü ile ilgili taleplerin bu genel taleplerle ayrılmazlığını, aradaki zorunlu bağı açıklayacağız. Kadınların ortak taleplerinin bir emekçi kadın hareketinde birleşmesi için çalışacağız.
AKP iktidarının savaşçı politikalarına, evlatlarımızın, kardeşlerimizin, eşlerimizin, gençlerimizin borçların silinmesi ve yeni borçlar için bedel olarak ölmesine izin vermemek üzere emekçi kadınları savaşa karşı mücadeleye atılmaya ısrarla çağıracağız.
AKP iktidarını kadınlara vaat ettikleri üzerinden izleyeceğiz, ama aynı zamanda bu vaatlerin boş ve aldatmaca içeriğini açıklayacağız. Bu boş vaatlerin karşısına somut taleplerimizi koyarak, emekçi kadın yığınlarının mücadelesi ve örgütlenmesi yolunda eylem ve etkinliklerimizi çeşitlendirerek talepleri kazanıma dönüştürecek, yerel olarak örgütlenmiş emekçi kadın yığınlarından örgütlü bir kadın hareketini hedefleyeceğiz.
Emek Barış Demokrasi Bloğu’na destek veren en az bir milyon kadının acil talepleri için mücadeleye hazır bir kitle olduğunu gördük. Ama bu kitlenin, günlük bir örgütlü çalışma içinde mücadeleye katılmaksızın, genişleyerek daha da kitleselleşmeksizin, seçim döneminde kendini cömertçe ortaya koyduğu kadar yığınsal ve mücadeleye hazır kalmayacağını unutmayacağız. Bunun güvencesinin, kadın yığınlarının örgütlenmesinde daha büyük ölçekte görevleri yerine getirmek ve AKP, CHP, GP gibi partilere oy vermiş yoksul emekçi kadınların da umut ve mücadele merkezi olmayı mutlaka başarmak olduğu açık.

8 Mart etkinlikleri ve gösterdikleri

Mart ayı, Türkiye’nin gündemine güncel gelişmelerin yanı sıra iki temel sorunu taşımaktadır. Bunlar, bilindiği gibi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla kadın sorunu, diğeri 21 Mart Newroz dolayısıyla Kürt sorunudur. Her ikisi de, tarihsel çağrışımlarla yüklü bir mücadele gününün yıldönümü olmaları dolayısıyla bu iki sorunun güncel bağlantılar ve talepler çerçevesinde tartışılmasına ve eylemlere dönüşmesine yol açar.
2002 Mart Ayı, bu iki temel sorunla birlikte yoğun siyasal tartışmaların cereyan ettiği bir dönem oldu. IMF politikalarının yıkıcı sonuçlarının, özellikle son bir yıldır tarımdan sanayiye, üniversitelerden sağlık ve eğitime kadar her vesileyle tartışılması, Mart ayı içerisinde de sürdü. ABD’nin Irak’a saldırı planlarının somutlaşmasının yanında, Türkiye’nin AB üyeliği, başta idam cezası olmak üzere hak ve özgürlükler sorunu ile Kürt sorunu çerçevesinde anadilde eğitim ve yayın konuları öncelikli gündemler olarak tartışıldı. 8 Mart etkinliklerinin güncel bağlantıları ve talepleri de, doğal olarak, tartışılan sorunlar üzerinden şekillendi.
En temel ve kapsamlı saldırı, her kökenden emekçileri, bu arada bütün emekçi kadınları aynı mücadele hattında birleştiren IMF politikaları ve bunların sonuçları olarak yaşanıyor. Tarım kesimindeki emekçi kadınlardan kamu kesiminde memur olana, işçi ve ev kadınına, ev ve büro işlerinde çalışanından parça başı evde iş yapanına kadar bütün emekçi kadınlar, ayrım olmaksızın, bu politikalardan etkilendiler. Sonuçlarını, işsizliğin artması, sefaletin derinleşmesi, sosyal hakların elden gitmesi, geleceksizliğin ortak bir yazgıya dönüşmesi gibi elle tutulur bir somutlukta yaşadılar. Kürt kadınları, bunlara ek olarak kimlikleri, dil ve kültürleri üzerinden sürdürülen politikaların sonuçlarına maruz kaldılar. ABD’nin Afganistan’dan sonra Irak’a saldırının ortamını yaratma hazırlıkları, öncelikle evlatları savaşa sürülecek farklı kökenden ülkemiz kadınları başta olmak üzere, bütün Ortadoğu ve bütün dünya için bir tehdit olma özelliğini sürdürdü.
Emekçi kadınların talepleri de bu koşullar altında, işsizliğe, yoksulluğa, IMF politikalarına, emperyalist saldırganlığa ve Kürt sorunu ilişkin politikalara karşı iş, ekmek, eşitlik, özgürlük ve halkların kardeşliği temelinde bir mücadeleyi hep birlikte yükseltmek çerçevesinde oluştu.

KADIN, ERKEK EMEKÇİLERİN BİRLİĞİ VE 8 MART ETKİNLİKLERİ
Yapılan miting ve basın açıklamalarında, kapalı salon toplantılarında, pek çok ilde, büyük kentlerin emekçi semtlerinde, işyeri ve sendikalarda irili ufaklı pek çok toplantı ve gösteride binlerce kadın 8 Mart’ı kutladı, taleplerini haykırdı, sesini yükseltti. Alanlar, diğer gösteri ve protestolardan daha farklı renk ve görüntülere sahne oldu.
Gerçi bazı sendika ve derneklerin yaptıkları resmigeçit türünden etkinliklerde kadınların rolü, kadınları dekor olarak “değerlendirmenin” ötesine geçmedi. Ama genel olarak emekçi kadın yığınlarını mücadele örgütlerinde örgütleme yolundaki çabaların cılızlığına karşın, pek çok yerde emekçi kadınlar, yapılan etkinliklere katılımıyla ve siyasal gelişmelere ilgi ve tepkileriyle, mücadele ve örgütlenme isteklerini bir kez daha gösterdiler.
İstanbul, Adana ve bölge illerindeki gösterilere Kürt kadınlarının yığınsal katılımı, alanlara damgasını vurdu. İstanbul’da düzenleme komitesinin, “erkekleri mitinge almama, kadın erkek, birlikte gelecek kortejleri alana sokmama” gibi anlaşılamaz karar ve müdahaleleri, İstanbul’un emekçi kadınlarına en anlamlı desteklerden biri için alana gelmiş olan direnişçi Aktif dağıtım işçilerinin bu tutumu protesto ederek alanı terk etmesine neden oldu.
Şüphesiz Aktif dağıtım işçilerinin 8 Mart etkinliğine eşleri, çocukları ve aileleriyle birlikte gelmemesi eleştiriyi hak eden bir eksikliktir. Ancak, böyle bir eksiklikle uzaktan yakından alakası olmayan bir gerekçeyle yapılan müdahale, anlaşılmaz olan tutumun dışa vurduğu çarpıcı bir örneği oluşturdu.
Günün en yakıcı görevlerinden biri olarak emekçilerin birliğini, dayanışmasını somutlaştırma ihtiyacı ortada dururken, hayatın bütün alanlarında ezayı, cefayı, sömürüyü paylaşan kadın, erkek emekçilerin birlik ve dayanışmasını, bu somut gerçeğin alana yansımasını engelleme tutumu; sağlıklı düşünen kadın, erkek her emekçinin kafasında, anlaşılmaz bir tutum olarak yer etti.

FEMİNİZM DEĞİL, KÜRT KADINININ OFKE VE TALEPLERİ ALANLARDAYDI
Elbette bu tutumun siyasal olarak karşılık geldiği bir sınıf ve onun ideolojisi-politikası vardı. Feminizmin, bu burjuva ideolojisinin, bütünüyle emekçilerden oluşan binlerce kadının buluştuğu bu etkinlikte emekçileri ve onların güçlerini birleştirmekten uzak, itici tutumlara yol açan etkisi; emekçi kadınların kendi sınıflarının ideolojik ve politik tutumuyla bu platformlarda varlıklarını göstermekte yeterince örgütlü ve atak davranamamalarının sonucu olarak kendine bir yer bulabilmekteydi.
Bütün bu yapay etkenlerin oynadığı role karşın, İstanbul’da alana Kürtler, varoşların bu yoksul kadınları damgasını vurdu. Bütün yerel ve tarihsel renkleriyle, bütün güncel, dönemsel ve yakıcı talepleriyle sermayenin ve emekçilerin metropolünü kendi renklerine ve dillerine boyadılar. Onları böylesine bir yığınsallık, bunca canlı bir siyasal duyarlılık ve ilgiyle alana çeken etken neydi? Bu etken, ne “erkekleri alana sokmama” tutumunu 8 Mart gündeminin birinci sırasına taşıyan feminizmin etkisinin sınıf dışı, akıl dışı zorlamaları ne de AB üzerinden Türkiye’yi dize getirme kaygılarıydı.
Bu yığınsal katılım, yakın geçmişin kitlesel mücadele deneylerinin, inanmış, kavgasını vermiş, bedel ödemiş olmanın yarattığı politik birikimin, buna karşın halen taleplerinin karşılanmamış olmasının sonucuydu.
Aynı yığınsallıkla Newroz etkinliklerinde de yerlerini alarak, onlar, gerek emekçi sınıfların gerekse emekçi kadınların ortak düşmana karşı mücadelesinin önemli bir bileşeni olduklarını ortaya koydular.

SENDİKALARIN KATILIMINDAKİ ZAYIFLIK VE SINIF PARTİSİNİN ROLÜ
Öte yandan, işçi kadınların önemli bir bölümü, 2002 8 Mart’ını alanlarda değil de daha çok salonlarda, işyerlerinde, geleneksel bir özel gün havasında kutladılar. Bu durum, onların tercihi olmaktan çok, sendika yönetimlerinin belirlediği bir durumdu.
Özellikle kadın işçilerin yoğunluğu ve mücadeleciliğiyle bilinen Sümerbank ve Tekel işçilerinin alana çıkma, diğer emekçi kadın kesimleriyle buluşma konusunda, Türk-İş’in 9 Mart’ta düzenlediği İstanbul Bölge toplantısında gösterdikleri ileri tutumu 8 Mart’tan esirgemiş olmalarında, sendika yönetimlerinin yaptıkları tercihin rolü belirleyici oldu.
Adana dışında özellikle işçi sendikalarının, 8 Mart’ın bir mücadele gününe dönüştürülmesi, alanlara taşınan görkemli gösterilere sahne olması için bir rol oynamadıkları açık. Onların harekete geçirilmesinde etkili olabilecek sınıf partisinin ve bu alandaki güçlerinin de bu konuda planlı, atak ve işin önemine uygun davranma konusundaki zayıflıklarının, tablonun değişmemesinde önemli payı olduğu gerçeğini de vurgulamak gerekiyor. Bir istisna olarak sendikaların aktif rol oynadığı Adana’da, son yılların en kitlesel 8 Mart mitinginin yapılması, işin bu yönü açısından örnek olacak bir tablo ortaya çıkardı.
8 Mart etkinliklerine ilişkin birçok ilde yaşanan sorunlar ve özellikle sınıf dışı akımların dünya emekçi kadınlar gününü zayıflatıcı, saptırıcı tutumlarının Adana’da da yaşandığı bir gerçek. Ancak çok kısa bir süre içerisinde de olsa, sınıf partisinin sendikalardaki güçlerini harekete geçirerek duruma müdahale etmesi, bütün eksikliklerine rağmen, 8 Mart’ın anlamına uygun bir şekilde kutlanmasına hizmet etmiştir. Partililerin tarım işçisi kadınlara yönelik bildirilerinin sadece kapışılmaması ama elden ele dağıtılması, çağrıların coşkuyla karşılanması, bir örgütlenme ve mücadele susamışlığına işaret ederken, gelecekteki çalışmaların zorunlu bir yönünü de ortaya koymuştur. Konuya ilişkin başka olumlu örneklerden de söz etmek mümkün. Ancak sadece Adana örneği bile ele alındığında, sorun anlaşılır olmaktadır.
Toplam olarak bakıldığında, başta da söylendiği gibi, binlerce kadının aktif katılımıyla (daha fazlası şu veya bu nedenle katılamamış olsa da) gerçekleşen 8 Mart etkinlikleri ve gösterilerinde emekçi kadınlar; kulaklarını olanlara açık tutarak her zamankinden daha fazla ilgi ve duyarlılıkla, kendi sorunları ve gelecekleriyle ülkenin sorunları ve geleceği arasındaki yakın bağı gördüler, sezdiler; bir bölümü de bunu alanlarda dile getirdiler.
Ama görünen odur ki; bütün yaygınlığına karşın, 8 Mart etkinliklerinde, saldırılarıyla bütün emekçileri karşısına almış, onların öfke ve nefretini kazanmış IMF ve uluslararası sermayenin, emperyalizmin politikalarına karşı bütün emekçi kesimleri birleştirme ve seferber etme yolunda manivela rolünü üstlenmiş olan sınıf partisi; emekçi kadın kesimlerinin bu mücadelede yerini alması için, bu toplam üzerinden yerel çalışmalarını ve örgütlenmelerini güçlendirmede, güncel olanakları, güçleri ve mevzileri yeterince değerlendirememiştir.

GÖRÜLMESİ VE YAPILMASI GEREKEN…
Her şeye karşın, 8 Mart’ta sokağa çıkan Kürt, Türk emekçi kadınların ortaya koyduğu düzene karşı öfke, mücadele isteği ve geleceğini kazanma özlemi; 8 Mart çalışmaları ve öncesinde canlanan, kendi kabuğunu kırma eğilimini gösteren örgütlenme çabası açısından dikkate değerdir. Önümüzdeki süreçte, daha derinleşen bir örgütlenme çabasıyla, aydınlatma faaliyetiyle ve somut talepler etrafında gerçekleştirecek eylem ve etkinliklerle geniş emekçi kadın kitleleriyle buluşmanın yolu açıktır. 8 Mart, hem bu gerçeğin bir göstergesi olmuş hem de emekçi kadınların geçici mücadele birlikleri değil, kalıcı mücadele örgütleri oluşabileceğini ortaya koymuştur.
Bütün mesele, güncel ve yerel sorun ve talepleri, kadınların ortak talepleriyle ve ülkenin bugünü ve geleceği ile ilgili taleplerle birleştirerek emekçi kadınlarla paylaşmak, onlara mal etmek için aydınlatma çalışmasını canlı ve sürekli kılmaktır.
Bütün mesele, emekçi kadın yığınlarının kurtuluş ve özgürlük yolu ile ülkenin kurtuluş ve özgürlük yolunun nasıl örtüştüğünü görmek ve göstermektir.
Bütün mesele, en geniş emekçi kadın yığınlarıyla buluşmak için somut hedefler belirlemek ve bu hedefler yolunda güçlerimizi seferber etmeyi, buluştuğumuz kadın kümelerinin, yığınlarının enerjisini faaliyete dönüştürmeyi başararak gerçekleştirebilmektir.
Ama asıl mesele, bütün bunları gözeten pratik bir günlük çalışmayı bıkmadan örgütlemek, bıkmadan izlemek ve sonuçlarını değerlendirerek ilerlemeyi becermektir.

AKP’nin kadın açılımında yeni yaklaşımlar

Diyanet İşleri Başkanlığı 2-4 Aralık 2011 tarihleri arasında 45 yazar, akademisyen ve araştırmacı; 26 katılımcı ve 13 yayınevi sahibinin katılımıyla Ankara’da  ‘Kadın Konulu Dini Yayınlar’  başlıklı V. Dini Yayınlar Kongresi’ni gerçekleştirdi. Kongre’de; “kadın konulu yayınların tarihsel süreci”,  “kadın konulu dini neşriyat”, “kadın konulu dini yayıncılığın sorunları”, “kadın konulu dini yayıncılıkta gelecek için perspektifler” konuları ele alındı. Ayrıca “kadının eğitim sorunsalı”, “kadın cinayetleri ve kültürel kodları” ve “modernizmin dayattığı cinsiyet kimlikleri” başlıklı seminerler gerçekleştirildi.
Kongre bitiminde de bir sonuç bildirgesi yayınlandı.
Bu sonuç bildirgesinde “…Günümüzde kadın gerçeğinin bir problematik olarak ele alınması ve bu bağlamda ortaya çıkan sorunların dini inanç ve uygulamalarla ilişkilendirilmesinde, İslam’ın evrensel kurucu ilkelerinin esas alınması gerektiği..”nin açıklamaya ihtiyaç olmayan bir durum olduğu belirtildikten sonra, “Küresel düzeyde ortaya çıkan kadın merkezli pek çok sorunun gerçekte tarihsel olduğu kadar, ekonomik, politik, ideolojik ve narsist saiklerle de acımasızca istismar edildiğini unutmamak gerekir. Günümüzde sıkça karşılaşılan cinsiyet ayrımı, taciz, aile içi şiddet, kadının eğitimden mahrum bırakılması gibi sorunların giderilmesinde, gerçekliğin üzerini karartmak yerine soğukkanlı bir duyarlılıkla hakikatin ortaya çıkarılması için çaba sarf etmek gerekmektedir. Ayrıca kadın haklarına ilişkin sorunları dillendirirken ve çözümler ararken bir bütün olarak insan haklarının içerdiği ilkelerin zedelenmemesi için özen gösterilmelidir.” şeklindeki ifadelerle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın,  güncel yanlarına dokunarak ve son derece güncel söylemlerle kadın sorununa “açılım” getirdiğine tanık oluyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği bu Kongre, basında kimi yazarları memnuniyet içinde bırakmıştır. Fadime Özkan “..bu zor ama lüzumlu, ertelenemez, ertelenmesi göze alınamaz konunun masaya yatırılmasını sağladığı için..”  Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Gülmez’i kutluyor (07Aralık 2011-Gazete Star); Hilal Kaplan “…Sırf kadın olduğu için zulme maruz kalması normalleştirilen bunca insan varken, bunu bir mesele olarak dahi göremeyen mütefekkirlerimizin çokluğu göz önünde bulundurulursa, muhterem Mehmet Görmez başkanlığındaki Diyanet İşleri’nin bir kez daha hayati öneme sahip bir iş başardığını söylemek mümkün..”  (Yeni Şafak 12 Aralık 2011) diyerek başladığı yazısını, söz konusu Kongre sonuç bildirgesi hakkında kısa yorumlar yaptıktan sonra, Kongre hakkındaki görüşlerini “…Müslümanların devlet yönlendirmesinden azade bir biçimde din ve diyanet işlerini ellerine alacağı o güne dek yetmez ama evet diyorum.” sözleriyle noktalıyor.
Kongre’yi ve sonuç bildirgesini sevinçle karşılayan iki kadın yazarın aksine, Ali Bulaç, söz konusu Kongre’yle bir aşama kaydettiği anlaşılan gidişatı topa tutuyor: “…12 Eylül referandumundan beri önemli adımlar atıldı. Şimdi sürece Diyanet katılıyor. Umarım üst üste gelen girişimlerin hedefi, kadının evden ‘önce camiye, sonra piyasaya çıkması’nın önündeki engelleri ‘din içinden meşruiyet bularak’ kaldırmak değildir. Batı’nın aslında kendine özgü olan değerlerini ‘evrensel gelişme endeksleri’ olarak dünyaya dayatması, ortalama Müslüman tarafından dinî meşruiyet çerçevesinde ruhen ve zihnen içselleştirilmedikçe kabul mümkün olmaz. Bu çerçevede Kur’an ve Sünnet’teki hükümleri ya tarihsel okumaya tabi tutmalı veya hükümleri yeni bir tefsir ve teville ‘gelişme endekslerine uyumlu hale’ getirmeli. Sempozyuma katılanların bunun esaslı bir kritiğini yapmalarını diliyorum.”
Ali Bulaç; kadın sorunu söz konusu olduğunda, İslami esaslar ve ilkelere bağlı yazanlar içinde en tutucu kanadın temsilcisi olarak, kadın sorunu hakkındaki görüşleri nedeniyle, sık sık kadınlar, kadın örgütleri ve kadın yazarlar başta olmak üzere, aynı kesimden pek çok yazarın da tepki ve muhalefetine yol açıyor.
Ali Bulaç’ı kızdıran ve diğerlerini memnun eden 2-4 Aralık tarihli Kadın Konulu Yayınlar Kongresi Sonuç Bildirgesi, İslam’ın kadın sorunu bağlamındaki geleneksel ilke ve yaklaşımlarının düzeltilmesi yönünde bir irade ortaya koyuyor. İslami cepheden,    sorunun günümüzde kazandığı gelişme ve boyutu dikkate alan bir bakış ve yaklaşımı öne çıkarıyor. Sonuç Bildirgesi’nin girişi şöyle:
“…Kadının cinsiyet vurgusundan bağımsız olarak, erkekle birlikte sahip olduğu varoluşsal değer, geçmişten günümüze hem geleneksel hem de modern etkilerle sarsıntıya uğramıştır.
Kur’an ve Sünnet’te açıkça vurgulandığı gibi, İslam’ın kadın imgesi, kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan iki asli unsur oluşunda odaklanmaktadır. Müslüman toplumlarda kadın algısı ve tasavvuruna ilişkin kendi zaman ve coğrafyalarıyla kayıtlı kimi örnekler, tâbi oldukları zaman ve mekanlar için anlamlı ve anlaşılabilir olmakla birlikte, bugün bu tecrübelerin yeniden okunmasına ve farklı açılardan yorumlanmasına ihtiyaç duyulmaktadır…”
Burada, Ali Bulaç’ın yaptığı gibi, bin beş yüz yıldır tekrar edilegelen ayet ve hadislerin dar çerçevesinin ve bunların geleneksel yorumlarının, günümüzde kadın sorunun kazandığı önem ve dinamikleri, ulaştığı birikim ve nitelikleri değerlendirip yorumlamakta yetersiz kaldığı gerçeğinden hareketle, yeni şeyler söylemek lazım geldiği yüksek sesle ifade ediliyor.
Temel vurgularına baktığımızda, Kongre Sonuç Bildirgesi; İslam’ın kadına geleneksel bakış ve yaklaşımını külliyen olumsuzlayarak, “bugüne kadar yapılan yorumlar kendi tarihsel dönem ve mekanlarını bağlar; gerçek İslam’ın, geleneksel yorum ve yaklaşımların içerdiği kadın düşmanı yaklaşımla ilgisi yoktur. İslam’da kadın erkek eşitliğine aykırı bir hüküm yoktur.”  Ve hatta “…kadının erkek üzerinden tanımlanıp konumlandırılması İslam’ın özüyle bağdaşmamaktadır…” şeklinde radikal, çağdaş ve feminist saptama ve yorumlar yer almaktadır.
“Kadın ve erkek arasındaki cinsiyet ayrımı ve karşıtlığına ilişkin söylemlerin İslam’ın temel metinlerine yansıtılması”nı ‘çağdışı’ bir yaklaşımın ürünü saymaktan,  “…İslam Kitabiyatında … yerleşik kültür ve anlayışların etkisiyle Yüce dinimizin genel prensipleriyle çelişen, yanlış, eksik, önyargılardan beslenen ve günümüzde kadın karşıtlığı olarak görülebilecek bazı yorumların yer aldığı… Tefsir, hadis, fıkıh literatüründe kadına dair yapılan bu yorumların büyük bir kısmı(nın), nasların sarih delaletine (dini hükümlerin açık delillerine) dayanmaktan çok,  dönemin sosyo-kültürel şartları içersinde ortaya çıkan zihniyet yapılarını yansıtmakta…” olduğunun kabul ve ifade edilmesine kadar pek çok saptama bir arada bulunmaktadır.
Bütün bu saptamalar ışığında belirlenen görev şöyle özetlenmiştir:
“…Kadınla ilgili problemler bağlamında, İslam’ın temel kaynaklarının bizzat kendilerinin tartışma konusu yapılması ve bunun ısrarla sürdürülmesi anlamsızdır. Asıl yapılması gereken, sorunun gerçek temelleri üzerinde yoğunlaşmak, bu konuda sonuç alınabilir adımların atılabilmesi için uzun soluklu çalışmalara yönelmek, İslam’ın daha doğru bir şekilde anlaşılması için kalıplaşmış zihniyet yapılarını yeniden gözden geçirmek olmalıdır…”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın AKP dönemindeki daha eski kimi istişare toplantılarında da kadın sorunu konusunda benzer görüş ve yorumlara yer verildiği olmuştu. Belki de yeni olanın; din adamları, yazar, akademisyen ve yayıncıların “İslam’da Kadın” konusunda ortaklaştıkları görüşleri, diyanet, akademi, yazın ve yayın dünyasının ortak saptamaları olarak sunmak ve göstermek olduğu söylenebilir.
Burada, en bağnaz ve kadın düşmanı görüşlerin yıllarca kaynağı haline gelmiş bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın öncü ve örgütleyici bir rolü, kendisinden beklenmeyecek derecede ilerici bir yönde ve doğrudan kadın sorunu konusunda oynaması ayrıca dikkate değer!
Kongre ile ortaya çıkan diğer bir durum; geleneksel devlet tavrının, “kadın sorunu konusunda bir ilericilik yapılacaksa, bunu da biz yaparız” şeklindeki anlayışın bir kez daha gösterilmiş olmasıdır. Nitekim bugüne kadar AKP, demokrasi sorunu, Kürt sorunu gibi ülkenin temel sorunları konusunda siyasal iktidar sıfatıyla devleti temsilen radikal saptama ve taahhütlere, moda deyimi ile “açılım”lara imza atmıştı. Kimi basın-yayın organlarında “Diyaneti’in Kadın Açılımı” şeklinde ifade edilen sonuç bildirgesi içeriği de, gerçekten açılımlar dizisinin son “açılım”ı olarak nitelendirilebilir.
Kongre Sonuç Bildirgesi’nin empoze ettiği alt metinlerden asıl önemlisi kanımca şudur: İslam dini, ezelden ebede her daim, insanlığa dair ortaya çıkan her ne durum ve gelişme olursa olsun, bunları açıklamaya ve çözümlemeye muktedirdir. Hatta, insana ve insanlık alemine dair her ne olursa ve her ne olacaksa zaten bu gelişmeler Kur’an’da işaret edilmiş, önceden ifade edilmiş, zamanı ve sırası gelince de gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla, ortaya çıkan durum; kadın sorununun sosyal-kültürel-siyasal bütün yönleriyle gösterdiği gelişmenin, geçirdiği aşamanın kazanımları, sosyal mücadelelerin, toplumsal etki ve tepkilerin, sınıfsal saldırı ve kazanımların sonucu ve sınıflar arasındaki karşılıklı güç ilişkilerini gösteren bir olgu değil, İslam’ın zaten 1500 yıl önceden öngördüğü kadın sorununa ilişkin ilke ve kabullerin bugünkü tezahürüdür.
Bir diğer söyleyişle; kadın sorunun bugün kazandığı görünümleri, kadın hareketinin yarattığı birikim ve gelişmeleri, kendini ifade ve toplumsal gelişmeyi etkileme biçimlerini, bu çerçevede Türkiye’deki sınıf mücadelelerinin ve bunun bir yönü olarak kadınların mücadelesinin, bugün AKP’yi iktidar eden ve iktidarda tutan güçlerin en dinamik kesimini oluşturan kadın kitlelerini nasıl etkileyip biçimlendirdiğini anlamak ve açıklamak için sosyal gelişmenin kendisine, Marksizmin kılavuzluğuna, bilimin verilerine değil, olayların İslami açıdan yorumuna ihtiyaç vardır!
Yani, aslında İslam, sosyal gelişmelerin ve bilimin ortaya koyduğu ve ortaklaşmış, sosyalleşmiş veri ve sonuçları da kapsamak üzere, hepsine topyekun açıklama getiren ve bunları bin beş yüzyıl öncesinden öngören tek ve değişmez kılavuz, ölçü ve kaynaktır.
Sosyolog Doç. Dr. Kenan Çayır, 1 Kasım 2008’de “Türkiye’de İslamcılık ve İslami Edebiyat: Toplu Hidayet Söyleminden Yeni Bireysel Müslümanlıklara” ( İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008) adlı kitabı ile ilgili verdiği röportajda, İslami edebiyat olarak adlandırılan eserler üzerinde yaptığı araştırmasında benzer sonuçları  bulguladığını ifade ediyor: “…Temel iddia şu: Türkiye’deki bu Batılılaşma yüzünden, Batılılaşma sebebiyle Müslüman kimlik geri kaldı, Müslümanlar aşağılandı… Dolayısıyla burada iki amaç var bu kimliğin kurgulanmasında; birincisi romanlar aracılığıyla Müslümanları daha pozitif temsil etmek, ikincisi de Müslümanlar hakkında üretilen hikayelere,  yani Cumhuriyet’in diğer romanlarına cevap vermek. Baktığımız zaman hakikaten de temel cevap şu; aslında bu aktörlerin bu dindar insanların yaşayışları modernizmle çok çelişmiyor. Din ve bilim, üniversite ile başörtüsü birbiriyle çelişmiyor. Ama bir taraftan da modernliği İslamileştirme çabası da var. Yani bilim dediğimiz şeyi reddetmek yok. Ama sosyolojiyi, psikolojiyi İslamileştirme eğilimi var. “(http://habermerkezi.worpress.com)
Aynı doğrultuda, İslami kimlikli araştırmacılar, doğrudan bilimin verilerini, bilimsel araştırmaların sonuçlarını kullanarak, İslam’ı doğrulayan sonuçlara varmaktadırlar!
Fatmagül Berktay, dini, diğer işlevleri yanında bir meşrulaştırma aracı olarak tespit eder: “Dinin en önemli işlevlerinden birisi de meşrulaştırma işlevidir. Belki de tarihte bireyler, toplumlar hatta devletler tarafından en çok kullanılan ve de suistimal edilen işlevdir. Dinin meşrulaştırıcı gücüyle birey yaptıklarını haklılaştırmakta ve kendi iç dünyasını bir nevi rahatlatmaktadır. Sosyal hayatta ise dinin meşrulaştırıcı gücü daha çok insanlar arası ilişkilerde, kurumsal ve grupsal ilişkilerde kendini göstermektedir.  Bubağlamda toplumlarda var olan katı toplumsal cinsiyet ayırımları din adına meşrulaştırılmakta, dinin buyruğu gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Böylece din ve kültür adına uygulanıp meşrulaştırılan pratikler, kadınları ikincil bir konumda tutmakta, aile içi ilişkilerde hak eşitliğini sağlayacak ve kadınların durumunu iyileştirecek yeniden yapılanmaları engelleyebilmektedir. Din, kadın haklarının inkârı için gerekçe olarak gösterilebilmektedir.” (Tarihin Cinsiyeti, Metis yay., İstanbul, 2006, sf. 63-64)
Berktay’ın bu saptamasını da kullanarak, “Toplumsal Cinsiyet ve Din” konulu bir tez hazırlayan Araş. Gör. Nazife Gürhan, ilk çağlardan itibaren dinlerin kadın hakkındaki tutum ve hükümlerini incelediği tezinde Yahudilik ve Hristiyanlık’ın kadını nasıl aşağılandığını bu dinlerin nasıl kadın düşmanı hükümler içeren dinler olduklarını alıntılarla anlattıktan sonra konu İslam’a gelince, “İslam, bir insan olarak erkeğe tanınan temel insan haklarını kadına da tanımıştır. Buna göre; hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, inanç ve düşünce hürriyeti, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatının gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı, siyasi haklar gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında hiçbir fark bulunmamaktadır.” (Adı geçen tez, sf. 72) diyerek, hiç de bilimsel ve nesnel olmayan toptan bir olumlama yaptıktan sonra, özellikle İslam’ın ilk yıllarında Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemdeki olayları aktararak ve Kur’an’dan tezini doğrulayacak alıntıları kullanarak, İslam’ın nasıl kadın dostu bir din olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır.  (Yukarıdaki alıntıda, kapitalizmin çalışma ve yaşam koşullarından doğan mücadelelerin eseri olan insan hakları katalogunun 1500 yıl önce doğmuş İslam dininde keşfedilmesine dair tarihsel olarak umutsuz çabayı görmezlikten geliyoruz..)
“…Bu açıdan bakıldığında, İslam’ın teoride ve tebliğinin ilk yıllarında kadına verdiği değeri, sonraki dönemlerde görebilmek pek de mümkün görünmemektedir. Yorum geleneğinde Kuran’ın özüyle, genel ilkeleri ve bütünlüğüyle çelişen kadın karşıtı görüşlerin varlığı dikkat çekmektedir. Yorumlarda özerk, bağımsız, hak ve sorumlulukları olan saygın insan varlığını yitirerek erkeğe bağımlı, bireyin sosyal haklarından yoksun, tek görevi erkeğe itaatten ibaret olan, adeta bir köle durumuna getirilen kadının Kur’anî bakıştan yoksun ötekileştirilmiş kimliğine rastlanmaktadır..” şeklindeki saptamalarıyla  yukarıda anılan tezin konusu Diyanet Kongresi Sonuç Bildirgesi ile hemen aynı görüşleri ifade etmektedir.
Gerek bu araştırma, gerek Kadın Konulu Yayınlar Kongresi Sonuç Bildirgesi, gerekse benzer akademik veya güncel yayın ve yazılarda özel bir çaba dikkat çekmektedir: İslam’ın kuruluş yıllarının uygulamalarına gönderme yaparak, Kuran’ı yeniden ve bugünün kadın-erkek eşitliği norm ve talepleriyle uyumlu bir tarzda yorumlama çabası. Hatta bu çaba sadece kadın konusu ile de sınırlı kalmamakta, bütün sosyal alanları kapsayan bir akım haline gelmektedir.* Diyanet’in Kadın Konulu Yayınlar Kongresi Sonuç Bildirgesi, bu çabanın artık resmi ellerde de olgunlaştırılmış ve ilan edilmiş bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.
Tüm bu gelişmelerin arka planında sınıf mücadelesinin ve kadınların sosyal kurtuluş mücadelesinin etkilerini görmemek mümkün değil. Şöyle ki;
1. Kadınların kapitalizme karşı yürüttükleri sınıf mücadelesi içinde gelişen eşitlik mücadelesinin iki yüz yılı aşan geçmişi ve birikimi, Türkiye’deki sosyal mücadeleleri de yüzyılı aşkın bir süredir etkileyerek ve geliştirerek kadınlar cephesinde de önemli bir birikim yaratmıştır.
2. Kadınların,  cinsiyetlerine yönelik özel baskı ve aşağılamaları da içeren sınıfsal ezilmelerine ve ikinci cins muamelesine karşı bugüne kadar yürüttükleri mücadele ve bu mücadelenin kadının toplumsal profilinde yarattığı değişim; geniş bir nüfusun ve kitlesel bir kadın nüfusun desteğine sahip bulunan ve 3. dönem iktidar sürecini yaşayan AKP ile birlikte onu da kapsamak üzere bütün bileşenleriyle politik İslam akımı üzerinde, tutum ve politika alanında olduğu gibi, düşünsel planda da dönüştürücü bir etki yaratmıştır. Nitekim Kadın Konulu Yayınlar Kongresi Sonuç Bildirgesi de, kadın hareketinin göz ardı edilemez bir olgu olduğunu teslim etmektedir: “…Türkiye’deki kadın hakları girişiminin görece olarak İslam dünyasındaki kadın hareketlerinden daha ileri bir aşamada olduğunu söylemek mümkündür…”
Elbette burada, kadın hareketinin niteliğinde süreç içinde oluşan gelişme ve ilerlemenin, İslami akımların etkilediği kadın kitlelerinde de dönüştürücü bir etkiye yol açtığı üstü kapalı bir kabul olarak anlaşılmaktadır.
Ancak burada tepkisel bir etkinin de olduğu yadsınamaz. Zira kadın mücadelesi ve birikiminin bütün unsurları; kah batıcı etkilenmeleri, kah laik cumhuriyetçi egemen söylemin etkisi ve ideolojik uzaklıkları nedeniyle, dini bütün bireye ve kadının dindar kimliğinin sosyalleşmesine, evin dışına çıkmasına üstten bakan ve dolaylı da olsa onu küçümseyen bir dil ve söylemi egemen kılmışlardır. Bu egemen söylem, İslami kesim üzerinde öylesine bir baskı ve travma yaratmıştır ki, kadın sorunu konusunda da bu travmayı ve baskıyı aşmak için İslami kimlik ile kadın eşitliğini ve güncel kadın hak ve taleplerini uzlaştıran bir söylem geliştirmek kaçınılmaz bir görev olmuştur.
3. Öncesini bir yana bıraksak bile, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca, özellikle kadınlar söz konusu olduğunda en bağnaz ve kadını din adına en çok aşağılayan, kadının cehaletinden din adına en çok nemalanan bir pratiğin sahibi olan Türkiye’nin dinci ve muhafazakar politik geleneğinin uğradığı bu radikal dönüşümde büyük devrimci bir atılım keşfetmek saflık olur. Hareketin, onları bir revizyona mecbur bıraktığı açık.
Bu mecburiyetin önemli nedenlerinden biri; daha önceki kadın mücadelesi birikiminin İslami bir bakışla ve sorgulanıp içselleştirilmesiyle birlikte, İslami kimlik içinde kendini ifade eden hatırı sayılır bir okumuş kadın kuşağının oluşmuş olması ve türbana özgürlük ve eğitim hakkı mücadelesi başta olmak üzere, bütün bu yönelimin yarattığı deney, bilgi, yazın ve söylem birikimidir. Diğeri ise, bu bilinçlenmiş kadın kuşaklarının, içinde yer aldıkları politik İslami akım ve kesimlerin fiilen ve fikren dönüşüme uğramasında önemli bir rol oynamış olmalarıdır.
4. Yine genel olarak yeni İslami kuşakların ve özel olarak bu okumuş İslami kimlikli  kadın kuşaklarının gerek yazın ve politika, gerekse sosyal bilimler alanında önemli bir İslami literatür oluşturduğu da bir gerçektir. Bu literatürün bir yanını da kadın sorunu üzerine yazılanlar oluşturmaktadır. Bu literatürün, genç İslami ve hatta liberal kadın toplulukları içinde bir aydınlanma kaynağı olarak rol oynadığı da bir gerçektir.
5. Son bir etken daha sayılabilir. AKP’nin AB ilişkileri çerçevesinde imzaladığı sözleşmeler ile yaptığı yasa ve anayasa değişiklikleri ve taahhüt ettiği kadınlarla ilgili değişiklikler ile açıkça yaslandığı dini referansları arasındaki çelişki ve uzlaşmazlığın, hem pratik politik süreç, hem ideolojik açıdan onu zora sokması, kadınlarla ilgili dini çerçeveyi revize etmek ihtiyacını dayatmıştır.
Sonuç itibariyle “…Din,  teoride ve pratikte farklı olabilir; yani farklı toplumsal ve tarihsel bağlamlarda insanlar tarafından hem algılanışı hem de uygulanışı farklı olabilir. Bu nedenle dinsel ideolojinin, farklı tarihsel/ toplumsal koşullarda farklı biçimlerde eklemlenebileceğini ve dolayısıyla değişik uygulamalara yol açabileceğini göz ardı etmemek gerekmektedir…” (“Toplumsal Cinsiyet ve Din”, Nazife Gürhan, Mardin Artuklu Üniv. Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü Araş. Gör., e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, www.e-sarkiyat.com, ISSN 1308-9633, Sayı: IV, Kasım 2010)
Özetle, son derece pragmatist bir politik tutuma sahip olan AKP, bütün bu gelişmeleri ustalık döneminin dersleriyle de birleştirerek, kadın sorunu alanında yüzyılların kazanımlarının yarattığı hak ve olgular da içinde olmak üzere, bütün mevcut hareketi kendi politik mecrasına dökecek bir yol izlemekte tereddüt etmemiştir. Dini gericiliğin devlet eliyle “…en ücra köylere kadar..” örgütlendiği bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, son kongre hamlesi ile kadın sorunu üzerinden ülkenin ‘en devrimci’ örgütü pozisyonuna yükseltmiştir.
Bu hamle ile, bir yandan kendi politik şemsiyesi ve mücavir alandaki dinamik kadın kesimlerinin mücadele ve söylemlerini kabul edip, onlara ve birikimlerine politik bir değer biçtiğini gösterirken, onlara, kadın sorunu konusunda yeni perspektiflere ve her türlü ilerici yoruma açık olduğu mesajını iletmektedir. Tek koşul, İslam ile karşı karşıya gelmemek ve hatta eklemlenebilmek ve tabii ki, düzenin temel taşlarını sarsmaya yeltenmemek..
Öte yandan üç dönem üst üste iktidar olmanın getirdiği özgüvenle, ülkenin diğer laik, feminist ve devrimci kadın hareketlerinin etki alanındaki kadınlara da kendi politik mecrasında yer alabileceklerine dair bir göndermede bulunmanın da bir diğer sonuç olduğu söylenebilir.

Türban Bir Özgürlük Sorunu Mudur?

ÖRTÜNME’NİN ÖYKÜSÜ VE KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ

İ.Ö. 1200’de, Asur Yasası’nda hangi kadınların peçe kullanması gerektiği, hangilerinin ise buna hakkı olmadığı konusu ayrıntılı olarak belirlenmişti. Peçe kullanması gerekenler cinselliği ve doğurganlığı yalnızca bir tek erkeğe ait olan “saygın” kadınlar; peçe kullanmaya hakkı olmayanlar ise cinselliği herkese ait olan fahişeler ile köleler idi. Ve, hakkı olmadığı halde peçe takanlar cezalandırılıyordu. Bu kesin ayrımı ortaya koymak üzere, “peçe”nin bunca önemli bir gösterge haline gelmesi, anlaşılacağı gibi, mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini güvence altına alan “ataerkil aile”nin kurumlaşıp yasalaşması ve devlet güvencesine kavuşmasının sonuçlarından biriydi. Mezapotamya ve daha sonra İran, Helen, Hristiyan ve İslam kültürlerinin tümü, farklı derece ve nüanslarda, yöresel etkileri bugün de süren ataerkil geleneğin biçimlenmesinde rol oynadılar. İ.S. 5. ve 6. yüzyıllarda da, Bizans’ta, cinsiyetlerin birbirinden soyutlanması (haremlik-selamlık), özellikle yüksek sınıflardan kadınların ev dışına çıkarken örtünmeleri ve peçe takma uygulaması geçerliydi. Bu dönemde, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu toplumlarını, esas olarak Hristiyanlar ve belirli ölçülerde Yahudiler oluşturuyordu. Sonradan Müslüman toplumların orta ve yüksek sınıflarında görülen bu uygulamaların çoğunun Bizans toplumundan devralınan bu cinsiyetçi kültür mirası olduğu ve kadının cinsellik ve doğurganlığa indirgenmiş varlığını meşrulaştıran ataerki’nin sonucu olduğu izlenmektedir. Türkler, çarşafla, Bizans ve Doğu Hristiyanlarında karşılaşmışlardır. Osmanlılarda örtünme, köylülerden çok, kentli orta sınıflarda geçerlidir. Haremlik/selamlık ayrımı, Osmanlıya Bizans’tan geçmiş bir saray yaşam tarzıdır.. Her üç semavi dinin doğduğu ve yayıldığı Ortadoğu kültüründe, kadınla ilgili pek çok dinsel buyruk ortaktır. Ve hatta örtünme, her üç dinde de mevcuttur. Çünkü ortak kaynaklardan beslenen Doğu Akdeniz ve Ortadoğu kültüründe, tarihsel kökleri derin olan ataerkil aile düzeni’nin ortak meşruiyet zemini olması, en geniş kültürel maddi temeli oluşturmaktadır. Ama bugün İsevi ve Musevi dinsel kültürün egemen olduğu toplumlar, farklı tarihsel süreçleri ve laiklik konusundaki farklı düzenlemeleri nedeniyle, örtünmeyi hayli geçmişte bırakmışlar ve bu toplumlarda örtünrme, bugün sadece kendini dine adamış kadınların sürdürdüğü bir ritüel olarak kalmıştır.

Bütün tek tanrılı dinler, tıpkı İ. Ö. 1200’lerde Asur Yasası’nda yer aldığı şekilde, kadınların giyim kuşamından, mülkiyet hakkı ve erkeğe karşı konumuna, özel hayatındaki davranışına kadar en ince ayrıntılarına dek yaşamının sınırlarını özel olarak çizmişlerdir. Tarihin cilvesine bakın ki, İ. S.1980’li yıllarda,  MEB ve YÖK yönetmelikleri gibi düzenlemelerde de, kadınların giyecekleri kılık kıyafetler en ince ayrıntısına kadar belirlenmiş; adeta başka iş yokmuşcasına, başörtü yasaklama ve yasak kaldırmalar birbirini izleyerek, İ.S. 2010 yılına gelinmiştir.(Dipnot)

Şimdi bu şaka gibi görünen düzenlemelerin; insanlığın son 12 bin yıllık geçmişine –yani avcılık/toplayıcılık ilkel döneminden yerleşik yaşama geçiş ve tarımın keşfine kadar olan süreç hariç– damgasını vuran ataerkil toplum düzenini sürdürmenin nasıl temel dayanakları olduğu anlaşılabilirse, bugünkü türban tartışmalarının da öyle mazisi pek yakın geçmişe ait bir konu olarak kalmadığı görülebilir. Buradan; kadın özgürlüğü ve eşitliği sorununun sadece ataerki ile birleşik bir sorun olarak kalmayıp, onu da kapsamak üzere özel mülkiyet ve sınıf mücadeleleriyle bağı da anlaşılabilir.(dipnot)

Türban tartışmaları, bugün, aslında insanlığın en eski çelişkisi olan ve özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla eş zamanlı olan kadın cinsinin erkek cinsi ve özel mülkiyet yararına baskı ve denetim altına alınması olgusunu, bu ezeli sorunu ülkemizde tekrar gündem haline getirmiştir. Türban, bugün, tarihsel bir çelişkinin su yüzüne çıkmış güncel görüngüsüdür. Yine “tarihin cilvesi” demekten alıkonulamayacak bir yanı da, türban özgürlüğü mücadelesi verenlerin azımsanamayacak bir kitlesellikte kadınlar olmasıdır. Türban özgürlüğü mücadelesi veren kadınlar, tarihsel bakımdan Truva atı rolü üstlenmişlerdir. Oysa bütün tarih içinde yer alan kadına yönelik baskı ve denetim araçları, kadınlar dışındaki egemenler tarafından, ataerkil düzenin kurulması ve bekası uğruna gerçekleştirilmişti. Aynı amaçlar için olanaklarını seferber eden bir siyasi akıma, bugün, onca kitlesellikteki kadınlar, gerçekten haklı taleplerini, nesnel olarak “örtü” etme durumunda bulunuyorlar.

AKP, TÜRBAN, KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Başbakan Erdoğan türbanın üniversitelerde serbest olmasına karşı çıkmanın “gericilik” olduğunu ilan etti. Üniversitelerde bilindiği gibi rektörlerin tutumuna göre türbanın serbest olduğu yerler var, yasak olduğu yerler var. Ardından, türbanın kamusal alana girip girmeyeceği tartışılırken, Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’nun eşli olarak düzenlenmesi ile, turban, kamusal alana, devletin en üst makamına resmen davet edildi. Esasında devletin bütün üst makamlarına türbanlı ev sahipleri yerleşmişti. Ve bir ilköğretim okulu öğrenci velisinin ağzından, kızının türbanla okula alınmaması üzerine, türban tartışması ilköğretime kadar indi. Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrünnisa Hanım türban konusu ile birlikte tahminen politik konularda ilk beyanatını ilk ve orta öğretimde türbanın serbest olamayacağını söyleyerek verdi. Cumhurbaşkanı onu destekledi. Başbakan Erdoğan bu konuda Cumhurbaşkanı ile aynı görüşte olmadığını açıkladı. vs..

Bütün bu tartışmalar tekrar gündeme gelmeden, türban, zaten kamusal alana başka bir yoldan da çoktan girmişti. AKP’nin yönetimde olduğu bütün belediyelerde ve belediyelere bağlı kuruluşlarda yıllardır türbanlı kadın çalışanlar bulunuyordu. Yöneticilerinin uygun bulduğu başka devlet kurumlarında da türbanlı çalışanlar istisna değildi.

Velhasıl türban tartışması kimbilir kaçıncı kez gündemin ilk sıralarına yerleşti. Gelinen nokta,  türbanın meşruiyet mücadelesini “selametle” olabildiğince geniş bir tartışma süreci içinde tamamlama aşaması. Artık kamuoyu ve hukuk nezdinde türbana en geniş meşruiyet temelini sağlamak amaçlanıyor.

Türban savunucuları, türban özgürlüğünün siyasi bir simge değil, din ve vicdan özgürlüğünün bir gereği olduğunu savunageldiler. Bu savunuyu güçlendiren pek çok gelişme de oldu. Başörtülüleri aşağılayan, onurlarını rencide eden,  isyan duygularını kışkırtan, gerçekten vicdan sahibi herkesin “pes!” diyeceği olaylar yaşandı. Ordu evlerindeki düğünlere giden başörtülü kadınların kapıdan içeri alınmamasından, çocuğunun mezuniyet töreni için gittiği üniversite kapısından çevrilen başörtülü annelere kadar, kamu vicdanının türban mağdurlarını bağrına basması için yapılabilecek her şey yapıldı. Ve bütün bu zulüm, laiklik adına yapıldı. Dinine ve geleneklerine bağlı kesimlerin, “lazım değil böyle laiklik!” diyesi geldi! Aslında türban özgürlüğüne en güçlü desteği, görünüşte en sıkı türban karşıtları vermiş oldu. AKP iktidarından önce türbanlılar, eli sopalı rektörler ve eli silahlı ordu temsilcileri tarafından devlet eliyle kovalanırken, AKP iktidarıyla durum tam tersine döndü. Devletin şefkatli elleri türbanlı başları sıvazladı. Yani her iki halinde de, devletin eli türbanın üstünde oldu. Sorunun kaynağıysa tam da bu. Devletin eli her daim din işlerinin içinde.

3 Mart 1924’te hilafetin, şeyhülislamlığın kaldırılmasıyla yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak, din işleri, yine devlet eliyle, başbakanlığa bağlı olarak yürütülmeye devam edildi. 80’li yılların sonlarına kadar laiklik sorunu, en yaygın şekilde imam hatip okulları ile din derslerinin müfredata sokulması, 12 Eylül darbecileri tarafından da zorunlu hale getirilmesi vesilesiyle kamuoyunun tartışma gündemine girmişti. 80’li yılların başlarına kadar da, türban, militan bir azınlık kadın grubunun dışında siyasal bir simge olarak yaygın bir şekilde kullanılmamaktaydı ve bir laiklik tartışmasının öznesi olmamıştı. (Dipnot)

Model alınan Batı’da, çağdaş hukuk ve siyaset, isteyenin inanma özgürlüğü ile ibadetini istediği şekilde gerçekleştirme hakkını, bir nevi kişinin ve dini toplulukların dokunulmazlık alanı sayılmak üzere, kamusal alanın, devlet faaliyetlerinin ve kamusal hizmetlerin dışında bırakmıştır. Bu duruma da laiklik dendi. Laiklik, Batı’da sınıf mücadelelerinin bir ürünü olarak ortaya çıktı ve yerleşti. Aristokrasi ile kilise ittifakının, burjuva sınıfının ve kapitalizmin gelişmesine ayak bağı olmaktan çıkarılması demekti, aynı zamanda. Öte yanıyla da, din ve devlet işlerinin tamamen ayrılması, dindarlığını yaşamak isteyen kilise ve dindar insanların kamusal alanların dışında ibadet ve eğitimini istediği gibi düzenleyebilmesi ve yaşayabilmesini ifade etti. Devletin bütün din ve inançlara –bu arada inanmayanlara da– eşit mesafede durması ve eşit davranması demek oldu. Bu tanım, devletin, insanlara; dini, ırkı, siyasi görüşü, etnik kökeni ne olursa olsun eşit davranma ilkesinin de bir gereği idi. (Anayasa Mahkemesi de, 2008 yılında türbanla ilgili verdiği kararda, “Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri, ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir..” ifadeleriyle laiklik tanımının bu özgün biçimine  atıfta bulunmaktaydı..) Laikliğin Batı’daki bu biçimi, dinsel alanla ilgili özgürlükleri kamusal alanın dışına taşırken, aynı zamanda, dini özgürlüklerin güvence altına alınmış olmasını da içeriyordu. Laikliğin Türkiye’deki biçimi ise, din işlerinin devlet tarafından yürütüldüğü, bugünkü sorunların bir bakıma hazırlayıcısı olan bir türevidir. 1961 Anayasası da, kendisine yüklenen bütün ilerici vasıflarının yanında, din işlerinin devlet eliyle yürütülmesini, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı anayasal bir kurum haline getirerek sürdürmüştür.

Açıkçası, bugünleri on yıllarca önceden hazırlayan maddi temeller var. Cumhuriyet’in din ile ilişkisindeki bu sorunlu laiklik düzenlemesi, günümüzde 8 bakanlığın bütçesinden daha büyük bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı’na kendi alanında ayrı bir cumhuriyet gibi güç kazandırdı. Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde, diğer mezhep ve dinler yok sayılırken, camiler ve kuran kursları aracılığıyla ülkenin en küçüğünden en büyüğüne bütün yerleşim yerlerinde insanlar, 7’den 70’e, devlet eliyle sistematik bir sünni din eğitimine tabi tutuldular. Nitekim, Radikal Gazetesi’nde Ekim ayı içinde yayınlanan röportajında, eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, “Toplumun en uç noktasına kadar her yerde görevlimiz var, insanlarla bir aradalar..” diyerek, bu durumu birinci ağızdan ifade etti. Hatta Diyanet’in “sivil toplumun en sivil kurumu” olduğunu söyledi. Ülkede bugün okul ve hastane sayısından çok daha fazla cami olduğu sayılarla basına yansıdı. Kuran kursları ile kuran kursu ve cami yaptırma ve yaşatma dernekleri bu karşılaştırmada hiç yer almadı. Bütün geçmiş hükümetler döneminde, 12 Eylülcüler döneminde ve sonrasında da, Diyanet bir devlet kurumu olarak ve desteklenerek “..toplumun en uç noktasına kadar..” faaliyetlerini yürüttü Yani bugün AKP’nin ılımlı İslam modeline sözde en yüksek itirazları yükselten parti ve politikacılar ile “devletin asıl partisi” asker ve sivil bürokrasi, öncelleriyle, Cumhuriyet tarihi boyunca, “laiklik” adına, ülke çapında okullardan ve hastanelerden daha yaygın ve örgütlü olan bu kurumun bakanı, yöneticisi, yürütücüsü, parçasıydılar. AKP de, böyle bir laiklik içinde, zihniyet olarak devlet içinde örgütlü iken devlet eliyle sunulan olanakları son sekiz yıldır da iktidar olarak kullanıyor.

Elbette bu gelişmelerin kadınlar cephesinde de  bir karşılığı vardı.

1979 yılında İstanbul Üniversitesi’nin merkez kampüsünde iki elin parmağı kadar sayıda türbanlı öğrenci vardı. Kimse bu öğrencileri üniversite kapısından geri çevirmiyor, derslere gayet özgürlük içinde giriyorlardı. Tümü değilse de çoğu; Beyazıt’ta resmi statüsü yatılı kız kuran kursu olan, gerçekte ise dini eğitimin yanı sıra ilkokuldan liseye kadar kız öğrencilere gayrı resmi eğitim veren ve yüzlerce (süreç içinde binlerce) kız öğrencinin ilkokul, ortaokul, lise bitirme sınavlarına dışarıdan girerek diploma almalarını sağlayan bu okulda gayrı resmi öğretmenlik yapıyorlardı. Üniversiteyi bitirdikten sonra resmi dairelerde çalışamıyorlardı. Henüz ortada bir türban mücadelesi yoktu, ama gelecekte verilecek mücadeleye uzun vadeli ve kitlesel bir hazırlık eğitimi vardı. Çok az olan erkek görevlilerle, günlük yaşam, haremlik-selamlık bir ilişki içinde yürüyordu. Bu okulun irili-ufaklı benzerleri Türkiye’nin pek çok yerinde vardı.

O yıllara dek Şule Yüksel Şenler gibi birkaç isim dışında aydınlar dünyasında yeri olmayan bu kadınların, bugün politik alanda, basın ve televizyonlarda, bütün meslek alanlarında hatırı sayılır sesleri, temsilcileri var. Yüksek sesle evde, sokakta, mahallede, okulda, hayatın her alanında politika yapıyorlar.

Olaya geniş ölçekli bir zaman penceresinden baktığımızda, 90’lı yıllardan bugüne gelen türban sorunu veya mücadelesinin, onlarca yıl geriye uzanan arka planında, uzun vadeli, sabırlı bir örgütlenme iradesinin olduğunu görüyoruz. Bu örgütlenme iradesinin, isabetle dikkat ve ilgisini yoğunlaştırdığı en önemli alan, kadın dünyasıydı. Cehaletten ve ev esaretinden muzdarip olan kadınlar.. On yıllardır yatılı kuran kurslarında okuyan, 6-7 yaşından 18-20’li yaşlarına kadar olan kız öğrencilerin hepsi de, yoksul, dar gelirli, kız çocuklarını dindarlığı nedeniyle okutmayacak ya da aynı zamanda fukaralıktan okutamayacak ailelerden geliyor. Onlara, cemaat ve tarikatlar, hem parasız, hem de içinden geldikleri geleneksel yaşam biçimi ve kültürden kopmadan okuma olanağı sunuyorlar. Refah Partisi ve AKP’yi iktidara getirmekte çok önemli bir işlev üstlenen bu kadınlar da, bugün iktidardan, kendilerine, okullarda, üniversitelerde ve kamusal alanda türbanlı yaşama özgürlüğü istiyorlar. Yani eğitim ve kamusal alanda çalışma özgürlüğü istiyorlar. Türban, kadın nüfusu üzerinde siyasal İslam’ın örgütlenme etkinliğinin bayraklaşan bir yönü. Kapıyı zorlayan bir yön.. Her yüklenmede açılmasına biraz daha yaklaşılıyor.

Görülüyor ki, AKP’yi iktidara taşıyan önemli dinamik, Refah Partisi döneminde kadın nüfusun en temel taleplerine –sokağa çıkma, politika yapma, örgütlenme, eğitim ve iş– bizzat kendilerinin sahip çıkacakları bir alan açılmış olmasıdır. Kadınların militanca eğitiminin onlarca yıllık birikimi AKP iktidarıyla meyvelerini veriyor. Hayatın her alanında politika yapan İslami akımlardan AKP destekçisi ve örgütçüsü kadınlar, esas olarak türban mücadelesi ile “kazanım elde etme”nin geniş kadın yığınları için öncülüğünü, rol modelliğini yapmaktalar.

İslami akımlar tarafından onlarca yıl dinsel motiflerle eğitilen ve donatılan kadınlar tarafından, geleneksel ve kültürel olarak da bu topraklarda kökleri bulunan ve bu nedenle de geniş kadın kesimlerinde kabulü ve sahiplenmesi kolay olan son derece kişisel ve dini yönü de bulunan kültürel bir tercih konusu olan örtünme konusu, yıllardır bir mücadele bayrağı yapılageldikten sonra, AKP tarafından, günümüzde çözüm masasına yatırılmış bulunuyor. Bugüne kadar devlet eliyle büyütülüp beslenen bu sorunun, karşımıza bir “özgürlük” sorunu, türbanı desteklemenin “ilericilik”, serbestliğine karşı olmanın “gericilik” olarak nitelenerek çıkarılması, gelişmelere bakılınca şaşırtıcı görünmüyor.

AKP hükümeti,  halkoylamasından %58’lik bir destekle çıktığı sürecin devamında, kadın özgürlüğü mücadelesi gibi sunduğu türban sorunu üzerinden yeni bir politik hamle ve güç gösterisi yaparken, aynı zamanda Türkiye’yi ve Türkiyeli kadınları çok sorunlu bir dönemece sokuyor. Elbette burada bir özgürlük talebinin de olduğundan kuşku duyulamaz. Halkın dini değerlerle en haşır-neşir kesimine dahil olan kadınların bu süreç içinde sokağa çıkma, politika yapma, örgütlenme, eğitim ve iş talepleri için kendi değerlerine “değer” veren politik bir mecra buldukları bir gerçek. Ama bu mücadele için türbanın bir kalkan haline gelmesi ise, bu kadınları aşağıdan örgütleyen politik İslami partilerin –Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi ve esas olarak AKP’nin– başarısı.

AKP hükümeti, kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerine çok mu duyarlı? Günde 12-14 saat çalışmak zorunda olup, çocuklarını koyacak kreş, bakımevi olmadığından sokağa bırakan işçi kadınların ev ile iş arasında parçalanmış hayatı hiç ilgilendirdi mi, iktidar sahibi AKP’yi? Evlerine giren parayla kirasının bile ödenemeyeceği koşullarda yaşayan asgari ücretlilerin, hiç geliri olmayanların, işsiz kadınların ve erkeklerin, sayıları artan sokakta yaşamak zorunda kalanların hak ve özgürlükleri için ne yapıyor, AKP hükümeti? 1988-2008 yılları arasında Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı % 34,3’ten % 21,6‘ya düşmüştür.**** AKP hükümeti kadınların iş gücüne katılımını yükseltmek konusunda ne gibi önlemler alıyor? İnsanca yaşama ve çalışma, barınma, sağlık, işsizlik, eğitim gibi temel sorunlarda yoksullar, emekçiler, kadınlar ve çocuklar aleyhine her gün yeni bir hak kaybı yaratırken, bu hükümet ve partisi özgürlükçü olabilir mi? Elbette bu sorulara olumlu yanıt vermek mümkün değil. Öyleyse, sadece türbanın özgürleşmesi temelinde süren mücadelenin hedefi, kadınların eşitlik ve özgürlük talepleriyle örtüşmüyor.

TÜRBAN SERBEST KALDIĞINDA KADINLARA GERÇEKTEN ÖZGÜRLÜK GETİRECEK Mİ?

Kadınlara ya da halka özgürlük getirecek bir gelişmenin, onların üzerindeki maddi-manevi baskı ve kısıtlamaları kaldıran, tercihlerini, davranış ve yaşam biçimlerini bu baskılar olmaksızın seçebilme olanağı yaratan bir niteliğinin olması gerekir. Elbette “özgürlük”, göreceli bir kavram olarak, çağın, dönemin nesnel koşulları içinde anlam kazanır.

Türban mücadelesinin dayandırıldığı “kişisel haklar”a, insan hakları boyutuna bakmak gerekir. “Din, inanç ve vicdan özgürlüğü” çerçevesinde kamuoyuna sunulan örtünme sorunu, aslında kültürel bir olgu olmasına karşın, dini bir özgürlük savunusu olarak gündeme geldi. “Din”; tartışılması kendi niteliği gereği mümkün olmayan ve olduğu gibi kabul edilmesi gereken bir “dogma”dır. Dinen düzenlenmiş bütün toplumsal alanlara ilişkin buyruklar da, “dogma” olduğu için, değiştirilemezler. Savunucuları, örtünmeyi, kültürel bir olgu değil, İslami bir buyruk saydıklarına göre, dini esaslara göre yaşamını sürdürmek isteyenler örtünmek zorundadır. Bu tartışılmaz.

İslam dini, 1500 yıllık bir din. 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin 70 yılında bu dine dayanan bir gereklilik, örtünme gerekliliği –dinin siyasal örgütlenmesinin devlet içinde gerçekleştiği o kadar uzun yıllar içinde– özgürlük sorunu olmayıp, son 20 yılda bir özgürlük sorunu haline geliyorsa, burada, dünyanın içinde bulunduğu dönemsel uluslarararası duruma, Türkiye’nin siyasi geçmişi ile bugün içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullara, 9 yıldır iş başında olan hükümete, bu hükümetin ülkeyi biçimlendirmek istediği yeni bir insan dokusu özlemine özgü başka ‘sorunlar’, yani amaçlar olduğu sonucu ortaya çıkar. Son dönemde ABD yetkililerinin din ve vicdan özgürlüğüne toleranslı açıklamaları ve özel olarak Türkiye’ye yönelik beyanları hatırlandığında, konunun böylesine yakıcı gündem haline gelmesinin, tek başına “yerli” aktör ve dinamiklerle ilgili olmadığı da anlaşılabiliyor.

Türban özgürlüğüne saf bir özgürlük sorunu olarak bakılırsa, başka türlü eğitim olanağı olmayacak, yatılı-yatısız kuran kurslarında dinci gerici eğitim ve kültürle bu olanağa kavuşmak isteyen kız çocukları ve genç kadınlar için mevcut yaygın eğitimin tanıdığı özgürlük ne kadar ise, onlar için de bu özgürlüğü getireceği kabul edilebilir. Kamusal alanda türbanla çalışma özgürlüğü için de aynı şey söylenebilir. Hatta, türban üniversite ve kamusal alanda serbest kaldığında, ilk ve orta öğretim açısından da yasak olmasını savunacak fazlaca bir gerekçe kalmaz. Ama hiç kimse –hükümetin kendisi de– hedeflediği dini özgürlük alanının bununla sınırlı kalacağını düşünmemektedir. Ardından sürece yayılmış olarak, kız ve erkek öğrencilerin sınıflarının ayrılması, giderek okullarının ayrılması, kamusal alanda benzer cinsiyetçi konumlanma taleplerinin sökün etmesi sürpriz olmayacaktır. Türban kamusal alanda yasal dayanağını bulduktan sonra, toplumsal mücadelenin en dinamik potansiyellerinden olan geniş emekçi kadın kesimleri arasına, kaçınılmaz olarak, başörtülüler ve örtüsüzler olmak üzere, Oya Baydar’ın deyimi ile bir “kama” sokulmuş olacaktır. Emekçi kadınlar arasına sınıf bölünmesini uzun vadeler için perdeleyen bir bölünme olarak girecektir, türban. Hükümetin desteğini arkasına alan başörtülülerin diğerleri üzerinde hegemonik bir baskı oluşturacağı da öngörülebilir bir durum. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, türban yasağına uğrayan Leyla Şahin davasında , “…çoğu Müslüman olan bir ülkede dinsel bir simge olan türbanın üniversitelerde bu simgeyi giymeyenler üzerindeki etkisini dikkate almak gerektiği…” şeklinde yorum yapmıştır.) Dinden kaynaklanan bu özgürlük talepleri –savunucuları da böyle ifade ediyor– İslam dininin doğası gereği, hayatın her alanını düzenlemeye çalışacaktır. Eğitimin içeriğinin İslami temelde değiştirilmesine de pek çok ‘haklı’ argüman bulunacaktır. Daha başka benzer talep, karar ve yasa değişikliklerinin de ardından geleceğinden şüphe etmemek gerek. Yani sorun, sadece bir özgürlük sorunu olmayıp, on yıllar boyunca örgütlenip hazırlanmış olan, AKP’nin salt hükümet kurma ve yönetme amacıyla sınırlanmamış –ordu, yargı, üniversite, vb.– devleti ve toplumu reorganize etme iddia ve kararlılığında olan bir “ebediyyen iktidar kalma” pozisyonu alma durumudur.

Özetle, otuz yıl önce ülkenin her tarafında dönemin baskın ortamına nazaran dikkatlerden uzak kuran kurslarında mevcut olan küçük ölçekli eğitim ve yaşam biçimi, bugün, bütün Türkiye’nin resmen tanınan “hak edilmiş” yaşam biçimi haline gelmek istiyor. Elbette hükümetin ve devletin, bilimin ve tekniğin bütün olanakları ve kaynaklarıyla, gerekli birikimi, düşünsel temeli, örgütleri, örgütçüleri ve halk desteğini yaratmış olarak.. Siyasal iktidarı elde tutmakla yetinip, onun olanaklarını tüketmek yerine, “ cihat ve fetih” cephesini genişleterek..

Olayın bu noktaya gelmesi, kadının eşitliği ve özgürlüğü sorunu açısından ironik bir durum, ama Türkiye’nin kendi yakın geçmişindeki siyasal olayların akışı ile emekçi kadın kesimlerinin bu gelişmelerden etkilenme boyutu arasında doğru bir orantı olduğu da yadsınamaz. 80’lerden bu yana, Türkiye’nin siyasal profilinde, işçi sınıfı ve emekçi mücadeleleri zaman zaman yükselen ve son Tekel direnişi gibi taze rüzgarlar estiren bir etki yaratsa da, bu etkinin kalıcı olamadığı koşullarda, siyasal bölünmeler, burjuva siyasal akımlar arasındaki güç dengeleri tarafından belirleniyor. Türban sorunu da, burjuva siyasası içinde egemen akım olan AKP’nin, kendi gelecek tasarımında önemli köşe taşlarından biri. AKP bu taşla, Türkiye’nin ve Türkiyeli kadınların geleceğine ipotek koyacak pek çok kuş vuracağa benziyor.

Bugün “başörtüsü”ya da “turban” görüntüsüyle karşımıza çıkan, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin kısmen taleplerine de cevap ve tercüman olarak (sokağa çıkma, eğitim ve çalışma özgürlüğü, politika yapma hak ve özgürlüğü) kendisine alan açan kadınların İslami yaşam tarzıyla toplumsal varoluş talepleri, ataerkil düzenin onları görmek ve hapsetmek istediği bir kimliğe kadınları mahkum eden bir dizi sonuç ortaya çıkarıyor. Bunlardan en önemlisi, (örtünmenin gerekçesi olan) kadının cinselliğinin gizlenmesi ve denetim altına alınması amacının kökeninde kadını cinselliğine ve doğurganlığına hapseden bir kimliğe mahkum ediyor olmasıdır. Oysa kadın, sadece cinselliği ve doğurganlığıyla değil, bugünkü toplumsal gelişmenin vardığı düzeyde, ekonomik üretimin her aşamasında ve sosyal yaşamın her yerinde toplumsal kimliğiyle az ya da çok varolmuş, var olmaktadır. İşçisi, memuru, öğrencisi, ev kadını, her meslekten kadınlarıyla bir toplumsal varoluşu ve varoluş çabası olduğu gibi, devam eden politik mücadeleleriyle de kadın toplumsal bir varlık olma kimliğini korumaktadır.  Böyle bir aşamada kadına cinsel kimliğini gizleme ve denetleme aracı olarak sunulan başörtüsü ve tesettür, bir yanıyla kadının sadece cinsel kimliğini işaret eden bir işlev görmektedir. Kadın ilk önce ve görünüşüyle cinsel kimliği ile imlenmektedir. Tesettür ya da daha popüler haliyle türban, öteki bütün varoluş biçimlerini geri plana iterek, dinsel bir görünüm altında cinsel kimliği öne çıkarmaktadır. Bu durum, hangi eğitim düzeyinde olursa olsun, hangi iş, durum ve statüde olursa olsun, günümüzün kadınına karşı en hafifiyle haksız ve aşağılayıcı bir yaklaşımdır.

Bütün bunlara karşın, türban özgürlüğü mücadelesi ile gündeme gelen kadın özgürlüğüne dair talepleri gözardı etmek de mümkün değildir. Türban konusu, son 15-20 yıllık süreçte, dinsel inanç ve geleneklerine bağlı olup, herhangi bir özgürlük talebiyle sokağa çıkmamış yüz binlerce kadının, İslami partilerin örgütlemesiyle de olsa, sokağa çıkmasının, politika yapmasının, ev ev sokak sokak örgütlenme çalışması yürütmesinin ve bunun sonucu olarak eğitim ve çalışma özgürlüğü taleplerinin de mecrası ve vesilesi olmuştur. Burada, bizce yanlış bir politik tercih yaptıklarını söyleyebiliriz. Ama, bağlandığı hedefin yanlış olmasının, onların hak ve özgürlük taleplerinin gerçek olmadığı anlamına gelmeyeceği açıktır. Döneme özgü uluslararası durumun niteliği, işçi, emekçi ve diğer ezilen kesim ve katmanların mücadelesinin emekçi ve yoksul çoğunluk için çekici bir odak haline gelememiş olması, bundan güç alan siyasal ve dini gericiliğin her türlü devlet ve sermaye olanağını kullanarak yaygınlaşıp yerleşmesi, kadınların hak ve özgürlük taleplerinin kendisini gerici odaklarda ifade etmesini kolaylaştırmıştır. İfade edildiği gibi, ülkemizde böyle bir gelişmenin egemen olmasının tarihi ve kültürel olarak maddi temelleri de mevcuttur. Bu durumda türban özgürlüğüne karşı çıkmak, bir yanıyla ‘türban altında saklanmış’ öteki kadın özgürlüğü taleplerine de karşı çıkmak gibi talihsiz bir politik duruş olacağı gibi, türban özgürlüğünü desteklemek de, kadının özgürlük alanının cinsel kimliği ve doğurganlığıyla belirlenmesine destek vermek anlamına geleceği bir çıkmaz halidir. Her iki haliyle de, geldiği noktada, politik bir duruşu ifade etmiş olmanın ötesinde, kısa bir sürede pratik bir değişime ve sonuca yolaçamayacaktır. Ancak, aydınlanma ve aydınlatmanın sürekliliği ve zenginliği, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin temel koşullarından biri ve aynı zamanda örgütlenmenin ve mücadeleye atılmanın da en sağlam yolu olmaya devam edecektir.

 

Kaynaklar:

“Başötüsü Yasağı ve Ayrımcılık: İş Hayatında Meslek Sahibi Kadınlar” Dilek Cindoğlu, Ekim 2010-TESEV

“Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın” Farmagül Berktay, Metis, Ekim 2009



**** T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı ve Dünya Bankası verileri, 2009

Kadın Kitleleri İçinde Parti Çalışması

kadın kitleleri içinde parti çalışması*

CEVRİYE AYDIN

A- BUGÜN KADINLARIN DURUMU

a- Genel olarak

Bugün Dünyanın bütün ülkelerinde emekçilerin emeklerinin karşılığı bir avuç uluslararası tekelin kasalarına akıyor. Son otuz yılda dünyanın zenginliği 5 kat artmasına karşın en zengin %20’lik nüfus ile en yoksul %20’lik nüfus arasındaki gelir uçurumu ikiye katlandı. Tek tek ülkeleri incelediğimizde de dünyanın “az gelişmiş, gelişmekte olan” diye ifade edilen ülkelerinin çoğunun ekonomileri, hükümetleri tarafından IMF aracılığıyla uluslararası tekellere sermaye aktarımının aracısı durumuna getirilmiştir.

Bu durumun sonucunda dünyanın en zengin ülkelerinin geliri, en yoksul ülkelerin gelirinin 59 katına ulaştı (60’lı yıllarda 30 katıydı). Ama aynı zamanda bu ülkelerin sermaye sınıfları uluslararası sermayeyle işbirliği yaparak bu aktarımdan pay almaktadırlar. Küreselleşme, sermayenin bütün dünyada sınırsız ve engelsiz dolaşımının ifadesi olarak yaşam bulmaktadır. Sadece tek tek ülke ekonomileri değil, bilim, kültür, sanat, siyaset, felsefe vb. insanların bilincinin şekillenmesinde önemle olan ne kadar maddi-manevi insan yaratımı varsa, sermayenin bu sömürü çarkının hizmetine koşulmuş durumdadır.

b- Sermayenin dünya ölçeğindeki saldırıları kadınlara nasıl yansıyor?

1. Emek sömürüsünün yoğunlaştırılması ve çalışma hayatının “esnekleştirilmesi” ucuz işgücü durumundaki kadın işçilerin belirle sanayi sektörlerinde kölece çalıştırılmasını hızlandırmaktadır. Dünyada ve Türkiye’de emek yoğun ve niteliksiz işlerde daha çok kadınların çalıştırıldığı bilinen bir gerçektir.

2. Aynı şekilde geçim sıkıntısı içindeki yüz binlerce, dünya çapında milyonlarca ev kadının emeği, evinde parça başı işlerle üç-beş kuruş uğruna sabahtan gece yarılarına kadar sömürülmektedir.

Bütün dünyada mutlak yoksulluk sınırının altında yaşayan 1.3 milyar kişinin %70’ini kadınlar oluşturuyor.

3. Emekçi sınıflar, emekçi aileler, ekonomik ve sosyal açıdan güçsüzleştikçe ekonomik güçsüzlük, sosyal güvencesizlik içindeki kadının genel anlamda sermaye düzenine, patronuna ve erkeğe (babaya, kocaya, aynı işlevi gören diğerlerine) bağımlılığı artmaktadır.

4. Kitlesel olarak toplumsal örgütlenmenin içindeki geriliği, eğitimsizliği, soyutlanmışlığı pekişmektedir.

5. Bir yandan sınıfsal eşitsizlikler içinde en eşitsiz kesimin üyeleri durumundaki yeri, öte yandan da kadın cinsiyetinin aleyhine oluşturulmuş olan toplumsal iş bölümü içinde cinsiyet olarak da ezilen ve sömürülen statüsü sürmektedir.

6. Dolaysıyla kadın için bu düzen, bu toplumsal örgütlenme iki kat daha zor, daha eşitsiz, daha baskıcı ve daha ağır sonuçlar getirmektedir.

7. Ayrıca ülkemizde önemli bir nüfus oluşturan Kürtlere ve onların kadınlarına bir de ulusal olarak yüklenen baskı ve eşitsizlik eklenmektedir. Sadece iki konudaki durumu karşılaştırdığımızda bile bu çıplak gerçek görünmektedir.

2001 yılında Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın kişi başına 1000 doların altına düştüğü 14 ilden 9’unu Kürt nüfusunun yoğun olduğu iller oluşturuyor. Türkiye genelinde ise kişi başına düşen GSYİH 2.146 dolar. GAP Bölgesinde 5 ili kapsayan kırsal ve kentsel alan bulguları kadınların %76,4’ünün okuma yazma bilmediğini ortaya koyuyor. Türkiye genelinde ise bu oran %27’dir.

Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki, bu düzen, bu toplumsal örgütlenme; üretimin, mülkiyetin ve bölüşümün mevcut durumu bugün de işçi ve emekçilerin tamamen aleyhine işliyor.

c- Kadınlar içinde özel bir çalışma neden gereklidir?

1. Geçen yüzyılın sınıf mücadelesi olgusu ve mücadelenin tarafları bugün de değişmemiştir. Kadın kitlelerinin durumu da özü itibarıyla değişmemiştir. Bu duruma yukarıda değindik. Kadın kitleleri hala toplumun en eğitimsiz, politikadan ve toplumsal yaşamdan dışlanmış, geri kesimleridir.

2. Yüzyıl başlarına kadar kadınların talepleri olan genel oy hakkı, medeni ve siyasi haklarda eşitlik, çalışma yaşamına katılmasından dolayı bir dizi sosyal hak gibi pek çok mücadele nedeni, yasalara geçmesi nedeniyle başta Batı dünyası olmak üzere pek çok ülkede 20. Yüzyıl başlarına kadar olan yakıcılığını kaybetmiştir. Ama bu hakların yasalara geçmiş olması, var olduğu ülkelerde bütün kadınların bu haklardan yararlanması sonucunu getirmemiştir. Ayrıca, yasalarda bile birçok alanda eşitsizlik sürmektedir.

3. Ülkemizde de bilindiği gibi Medeni Kanunda değişiklikler yapıldı. Aile reisliği, çocukların velayeti vb. konularda geleneksel olarak erkeğe üstünlük tanıyan hükümler kaldırıldı. Ama örneğin evlilik içinde edinilen malların paylaşımında bir eşitlik getirilmiş olmasına karşın, bu hüküm, 2000 yılından önce evlenmiş kadınları dışında bırakarak yeni bir eşitsizliğin kaynağı haline geldi. Kaldı ki, öteki tarihsel ve toplumsal eşitsizlikler yerinde durduğu için ve hakkın kendisi mal mülk sahibi olmakla gerçekleşen bir hak olduğu için daha doğuşunda malsız mülksüz aileler içindeki kadınlar açısından pratik bir değer taşımıyordu.

4. Öte yandan kadınların yasalar önünde eşitliği bakımından ülkeler çok farklı tablolara sahiptir. Din ve kültürel farklılıklarla birlikte ülkelerin kapitalist gelişmişlik düzeyi, kadın emeğinin üretimdeki yerinin değişkenliği oranında bu hakların durumu ve kapsamı değişmektedir. Bunlarla birlikte kesin olan bir yön her ülkenin sermaye ve emekçi kesimlerinin kadınlarının mevcut hakların kullanılmasında eşitsiz bir pozisyonda olduklarıdır.

5. Ama bunları bir yana bıraksak bile, bugün dünyanın durumu kadın kitleleri açısından hiç iç açıcı değildir. Yukarıda sayılan hakların pek çoğu mülk ve kazanç sahibi kadınlar için kullanılabilir olan haklar durumundadır. Ezilen sınıfların, sermaye sınıfı ve politikasından bağımsız politik bir tutumu olarak yansımadığı koşullarda genel oy hakkı bugün, kadınların oylarını kapitalist düzenin dayanaklarını sağlamlaştırma işlevinin hizmetine sokmaktadır. Çalışma yaşamında söz konusu olan koruyucu haklar ile sosyal haklar da hemen tüm dünyada sermaye tarafından el konulan, geri alınan haklar durumundadır.

6. Öte yandan; burjuvazi, kapitalist üretimin tarihi boyunca kazandığı deneyimlerin bütün sonuçlarını bugün büyük bir ustalıkla kullanmaktadır. Ekonomik, siyasi ve askeri saldırılarıyla elde ettiğinden çok daha fazla başarıyı sinsi ideolojik saldırılarıyla elde etmiştir.

İdeolojik saldırıların en önemli hedef kitlelerinden birisi kadınlardır. Bu nedenle mücadeleye, örgütlenmeye kazanılmamış her kadın, emekçi ailesinde burjuva gericiliğinin dayanağı durumuna gelmektedir. Zaten ahlaki, dinsel değerlerin, toplumsal önyargıların etkisindeki bir kesim olarak, eğer sınıfsal bir bilinç ve uyanışa ulaşmamışsa burjuvazinin ideolojik etkileriyle de en sıkı bağları kolayca kurmaya açık olan kesimdir. Sermayenin artan kapsamlı saldırıları karşısında, hakları için mücadele eden eşinin paçasına yapışan, çocuklarını bencil, bireyci, her türlü gerici önyargı ve eğilimle bu saldırılardan “korumaya çalışan” odur. Burjuvazinin, her türlü kitle iletişim aracıyla kışkırttığı bu eğilimler bir de kadının şahsında anne olarak, eş olarak canlı tutulmaktadır.

Bu nedenle,

1. Milyonlarca kadının, burjuvazinin dayanağı durumunda kurtarılmasında propaganda ve ajitasyonumuzun rolü, sistemli ve sürekli hale getirilmesi, günlük olarak kadın kitlelerine ulaşması (ve bunun üzerinden örgütlenme) bugün işçi-emekçi mücadelesinin geleceği açısından yaşamsal bir öneme sahiptir.

2. Öte yandan kadın, ailesi içinde ezilenin ezileni durumunda, toplumda ikinci sınıf insan durumunda, işyerinde patronun kölesi durumunda, çoğu zaman da içinde bulunduğu durumu kaderi sayıp sineye çeken edilgen bir pozisyondadır. Kadının bu durumunun kaderi olmadığının farkına varması, durumunu değiştirmeye istekli hale getirilmesi ve bunun için aktif, bilinçli mücadele çekilmesi gereği, özel propaganda ve ajitasyonumuzun (özel çalışmamızın) öteki zorunlu nedenidir.

Özetle;

Kadınların gerçek eşitlik ve özgürlük için kat edeceği daha uzun bir yol vardır. Bu durum, kadın kitleleri içinde propaganda ve ajitasyonu, çalışmayı özel olarak örgütleme gereğinin nesnel zeminini oluşturmaktadır.

Bu durum, kadınlar içinde parti çalışmasının özel önemini artırdığı gibi ihtiyacı da acil hale getirmiştir.

B- MÜCADELEMİZİN İLKESEL TEMELLERİ

Bütün bu olguların bugün bize gösterdiği sonuç şudur:

1. Sorun; sadece toplumsal yapının şurasındaki, burasındaki aksaklıkta değil, ekonomik, sosyal ve cinsiyetler arası eşitsizliği, büyüyen gelir uçurumunu, işsizlik ve yoksulluğu üreten en temel yapıda, bu düzenin, bu toplumsal örgütlenme aygıtının kendisindedir.

Sorun aynı zamanda, bu temel yapının; üretim araçlarını ve üretimin yönetiminin, dağıtımının bu bir avuç sermaye sınıfı tarafından kendi çıkarları doğrultusunda bir yandan silahlarla öte yandan ekonomik sömürü araçlarıyla sürmesine dur denip denmeyeceğinde düğümlenmektedir. Ve tabii ki, emekçilerin sınıfsal egemenliğini sağlayacak bir düzen kurmak amacıyla hareket edilip edilmeyeceğinde düğümlenmektedir. Yani bir emekçi iktidarı ile bu duruma son vermek bugün de güncel ve zorunludur. Bilindiği gibi partimiz, böyle bir iddia ve özlemin siyasal örgütü olarak doğmuştur.

2. 20. yüzyıl başlarında olduğu gibi bugün de işçi ve emekçiler ile bu kesimlerin kadınları açısından sorunun özü, temel çelişki, bu açıdan değişmemiştir. Sorunun kadınlarla ilgili yönüne bağlı olarak kadın kitleleri içindeki çalışmamızın esasını, işçi, emekçi, ev kadını, işsiz, köylü vb. kadın kitlelerini sermayeye karşı işçi ve emekçilerin iktidarı için tayin edici mücadelelere kazanmak üzere onları mücadeleye katılımda aktif, bilinçli ve istekli duruma getirecek her türlü hazırlık ve çalışmalar oluşturmaktadır.

Bu nedenle; bu düzenin işçi emekçi kitlelerin örgütlü mücadele ve katılımı ile alt edilmesi temel amacı, çalışmamızın her aşamasının bağlanacağı, gözeteceği bir hedeftir.

3. Dünyada ve ülkemizde yaşanan gelişmeler, bu gelişmelerin emekçi kitleler ve kadın kitlelerini sürüklediği koşullar, kadının kurtuluşu sorununu bugün de gündemimizin en üst sıralarına taşımaktadır. Tek tek ülkelerde sermayenin ve özel mülkiyetin iktidarı varlığını korudukça bu gidiş tersine dönmeyecektir. Tek tek ülkelerde sermayenin ve özel mülkiyetin iktidarı sürdükçe kadının erkeğe bağımlılıktan kurtuluşu söz konusu değildir. Bu sadece –varsa– kadının kendi mülkü ve kazancı üzerinde söz sahibi olma ve çocukların kaderi üzerinde erkekle eşit söz sahibi olmanın ötesine geçemez. Yasalardaki bütün öteki siyasi ve medeni haklar, ancak bu çerçevede bu sınırlılıkla gerçekleşebilir. Mevcut hakların bu tür gerçekleşme biçiminin de mülksüz sınıfların milyonlarca kadınının gerçek eşitliğe kavuşması sorununa çözüm getirmediği yaşanarak görülmüştür. Nitekim, bugüne kadar ülkemizde bu haklar, genel oy, seçme, seçilme, aile hukuku içinde eşitlik, iş yaşamındaki yasal haklar vb. mevcut olmasına karşın, kadın yığınlarının toplumsal hayattan dışlanmışlığını ve yaşamlarındaki eşitsizliği ortadan kaldırmaya yaramamıştır. Aksine, süren sermaye düzeninin “küreselleşme” dönemi, kapitalizmin yeniden yapılandırma süreci, yasalarda mevcut hemen bütün hakları geçersizleştiren bir zemine doğru yol almaktadır.

Bu durumda işçi ve emekçiler ile bu kesimlerin kadınlarının çözüm ve çıkar yolu ortaktır. Bu çözüm ve çıkar yol, sınıfsal eşitsizliğe ve cinsiyet eşitsizliğine hem yasal hem de pratikte, günlük yaşamda nihai olarak son verecek bir mücadeleyi hedeflemektir. Öyleyse kadın ve erkek emekçilerin çıkarları ve hedefleri ortaktır. Mücadelelerinin de bu ortak hedefe bir işçi-emekçi iktidarına beraberlik içinde yönelmesi gerekir.

4. Böyle bir hedefe ulaşmak için kadınlar içinde yürütülecek bir çalışma gerekli ve zorunludur. Ancak bir işçi emekçi iktidarı, sömürünün tamamen ortadan kalkacağı gerçek eşitlik, değişik sınıflardan kadınların birleşik çabasını değil, tüm sömürülenlerin birleşik mücadelesini zorunlu kılar. Bu nedenle kadınlar içindeki çalışmamızın ideolojik ve politik çizgisi, cinsiyetçi, burjuva-feminist bir çizgi olarak değil, işçi-emekçi sınıfının ideolojisi ile, bu hareketin bir parçası, bileşeni olarak yaşam bulmaktadır.

5. Bugünün dünyası hemen bütün ülkelerin kadın-erkek işçi ve emekçilerinin aynı koşullar içinde, benzer temel sorunlarla karşı karşıya olduğu bir dünyadır.

Kapitalizmin sömürü temellerini yenilemeye çalıştığı “küreselleşme” saldırısı bütün dünyanın işçi ve emekçilerinin sömürü koşullarını aynılaştırdığı gibi, kaderlerini de aynı ortak yola itmektedir. Sömürü koşullarının uluslararası karakterinden dolayı işçi ve emekçilerin mücadelesi uluslararası (enternasyonal) bir karakterdedir. Aynı şekilde, bütün kapitalist ülkelerdeki kadınların durumları ve mücadeleleri de (ulusal ve yerel çeşitliliklerine, özgünlüklerine karşın) uluslararası bir karakterdedir.

Sonuç olarak kadının köleliğinin kökü kapitalist toplum yapısındadır. Bu köleliğin ortadan kaldırılması için de bu yapıya son vermek ve yeni bir toplum düzenine geçmek zorunludur.

Öyleyse bu durumu nasıl değiştireceğiz?

C- KADIN KİTLELERİ İÇİNDE PARTİ ÇALIŞMASININ TEMEL UNSURLARI

1- Genel olarak

Yukarıda açıklanan nedenlerle her gün yaptığımız küçük işlerin en temel işlevi işçi ve emekçileri; kendilerini köleleştiren bu düzenden kurtulmaları ve kendi düzenlerini kurmaları için mücadeleye çekmektir. Bıkmadan usanmadan bu amaca varıncaya kadar, işçi ve emekçi kitlelerin önlerindeki irili ufaklı engelleri aşmak, haklar kazanmak, bunları genişletmek, sermayeye karşı bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmek ihtiyacına yol göstermek, partinin temel işlevidir. Parti bunun için işçi-emekçi kitleleri ideolojik ve politik silahlarla donatmaya çalışmaktadır. Kadın kitleleri içindeki çalışmamızın özü de bu amacı gerçekleştirmek üzere kadın kitlelerini aydınlatmak, örgütlemek, işçi ve emekçi sınıfların her türlü eylemine çekmek, buralarda onların eğitimini ve iktidar mücadelesine katılmasını, kadın kitlelerinin işçi sınıfının iktidar mücadelesinin aktif bileşeni haline gelmesini sağlamaktan ibarettir.

Peki bunu nasıl yapacağız?

Aşağıda buna değineceğiz.

2- Propaganda ve ajitasyon

Propaganda ve ajitasyonumuz aşağıdaki temel özellikleri kapsamalıdır:

1. Propaganda ve ajitasyonumuz siyasi iktidarın karar ve uygulamalarını kadınlar için aydınlatıcı hale getirmelidir.

İşçi-emekçi haklarına yönelik saldırılarını; ABD’nin Irak’ı işgali; AB, ABD ile ilişkiler;

İran ve Suriye’ye ABD’nin tehditleri karşısında iktidarın ABD’nin yandaşı olarak hareket etmesini, Irak’a asker göndererek komşu halkların emperyalizme boğazlatılmasına Türkiye’yi ortak etme tutumunu,

IMF dayatmalarını, bu olup bitenlerin emekçilerin ve kadınların yaşamını nasıl etkilediğini,

Sermaye ve siyasal iktidarın özel olarak kadınları hedefleyen uygulamalarını, bu bağlamda hamilelik dolayısıyla kadınların işten atılmasını, hamilelik testi istenmesini, hamile kadın işçilerin kürtaja zorlanmasını, iş koşullarının kadın sağlığına aykırı diğer uygulamalarını, Gülbahar Gündüz’e işkence ve tecavüz olayını, N.Ç., Ş.A. gibi birçok genç kız ve kadının çaresizlikten kadın pazarcılarının elinde yaşamlarının karartılmasını, gecekondu semtlerinde altyapı sorunlarını, susuzluk vb. sorunlardan kadınların yaşamının nasıl işkenceye dönüştüğünü vb. işçi ve emekçilerin gündemine giren her türlü gelişmeyi ve konuyu kadınlar için aydınlatıcı ve onlara bilinç kazandırıcı bir hale getirmektir.

Bütün bu sorunlar bize, devleti, sermayeyi, üretim ilişkilerini, bu ilişkiler içinde işçi-emekçi kesimlerin sınıf olarak durumunu, sınıflar sorununu, bu güncel koşullarda o somut alanda, o yerin kadınları içinde bu somut sorunlar karşısında yapılabilecekleri söyleme, bu fikirlere kazanma ve kadınları seferber etme olanağı sağlayacaktır.

2. Propaganda ve ajitasyonumuz yerel sorun ve taleplerle sıkı bir iç içelik taşımalıdır.

Bu yerellik, propaganda ve ajitasyonumuzun mahalle-semt, işyeri, ilçe, il ve bölge düzeyinde etkileyici ve belirleyici sorun ve taleplerle birleşmeyi kapsamalıdır. Altyapı sorunlarından, sağlık ve eğitime ilişkin yerel kurum ve ilişkilerin söz konusu olduğu durumları, yerelde gelişen olayları kapsamalıdır. Beykoz’da fabrikaların kapatılması ve Beykoz’un emekçilerden arındırılması sorununu, Diyarbakır’da bölgesel eşitsizliklerin yol açtığı yüksek işsizlik oranlarının Kürtler üzerindeki özel baskıları da kapsayan yönlerini, İzmir Çiğli Organize sanayinde fabrika ve atölyelerde tuvalet ihtiyacının sınırlandırılmasını, bir başka yerde susuzluk sorunu gibi daha pek çok yerel sorun ve talebi günlük politik çalışmanın bir unsuru haline getirmelidir.

3. Yerel sorun ve taleplerle genel sorun ve talepler arasındaki bağıntıyı açıklayıcı olmalıdır.

Örneğin: Bir semtteki sağlık sorunlarından kalkılarak sağlık ocağı talebini içeren bir yerel çalışma, sağlıkta özelleştirme kapsamında sermayenin ve iktidarın ülke genelindeki planlarını, IMF dayatmalarıyla bağını, emperyalizm politikalarıyla ilişkisini, sağlık hizmetlerinin kamusal bir hizmet olarak ulaşılabilir, ucuz ve hatta parasız gerçekleştirilmesi talebini, tüm halk kesimlerinin genel sağlık sigortası hakkının güvenceye alınması talebiyle, dolayısıyla sosyalizm propagandası ve talepleriyle bağını kurmalıdır. Halkın en temel gereksinmelerinin çözülmemiş sorunlar olarak yerel düzeyde açığa çıkmış olan her yönü, tıpkı sağlık sorunlarında olduğu gibi ülkenin uluslararası sermayeye bağımlılığının bir sonucu olarak yaşanmakta ve derinleşmektedir. Bunların tamamıyla yerel olarak çözüme kavuşturulmasının, ancak ülkenin genel politikalarının işçi ve emekçiler lehine değiştirilmesinin sağlanmasıyla mümkün olabileceği her bir sorun üzerinden işlenmeli ve aydınlatma konusu yapılmalıdır.

4. Propaganda ve ajitasyonumuz kadınların şu ya da bu nedenle yaşadıkları sorunlarla, kadınlar olarak yaşadıkları sorunları ve talepleri birleştirmelidir.

Yine sağlık örneğinden yola çıkarsak; sağlık sorunlarında kadın ve çocukların sağlığının korunmamasının teşhiri ve eleştirisi ile toplumsal olarak korunması gerekliliğini, buna ilişkin talepleri, aşılamanın zorunlu hizmet olarak devletçe yapılması, koruyucu ve önleyici sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, gebeliğin parasız izlenmesi, eğitim sorunlarının kadınların her türlü (iş ve meslek eğitimi dahil) eğitim sorunlarıyla birlikte ele alınması, ekonomik güçlük içindeki ailelere aile ve çocuk yardımı talebinin propagandası gibi bir dizi genel talep, bu başlıkta yerel bir sorundan yola çıkarak aydınlatıcı, bilinç kazandırıcı ve uğruna mücadele edilecek genel talep olarak kadınlara mal edici bir şekilde ele alınmalıdır. Ülkede yaşanan ve kadınlar üzerindeki baskı, sömürü, töre ve geleneksel değer yargılarının yol açtığı çeşitli olay ve sonuçlar, propaganda ve ajitasyonumuzun konusu olmalı ve tüm ülkedeki çalışmamızın ortaklaştığı eylem ve etkinliklerin konusu olmalıdır. Yakın geçmişte kamuoyuna yansıyan Şemse Allak’ın taşlanarak öldürülmesi, Gülbahar Gündüz’e işkence ve tecavüz edilmesi, N.Ç., G.K. ve Ş.E.’nin pazarlanması ve onlarca kişinin tecavüzüne uğraması, hamile kalan işçi kadınların kürtaja zorlanması vb. olaylar, kadın yığınlarının tepki göstereceği olaylardır. Hem bu tepkinin kadınların ortak sesi haline gelmesi hem de bu olayların teşhiri çalışmasının kadınların bilinçlenmesine ve kendi mücadeleleriyle öğrenmelerine olanak sağlayacak ortak refleks gösterilmesi gereken olaylardır. Ayrıca bulunduğumuz yerlerde diğer kadın örgütleriyle ortak tepkiler gösterebileceğimiz olaylar olarak da birleşmeyi sağlamaktadır.

5. Propaganda ve ajitasyonumuz sistemli ve günlük olmalıdır.

Siyasal iktidar ve sermaye sınıfı ellerinde bulundurdukları devlet aygıtı ve onun olanakları ile sınıfsal olanaklarını toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için kullanmaktadırlar. Bunun en etkili araçlarından biri günlük basın ve televizyonlardır. Bu araçlar, sermaye sınıfı ve onun iktidarının politikalarına, halkı, emekçileri günlük olarak kazanan bir aygıt olarak işlemektedir. Olayları, gelişmeleri, sermaye sınıfının çıkarları çerçevesinde işleyerek ve yorumlayarak tüm bir topumun olaylara sermayenin penceresinden bakmasını, öyle düşünmesini ve ona göre davranmasını sağlamaya çalışmaktadırlar.

Biz ise, olayların sermaye çıkarları penceresinden ortaya konmasının en hafifinden gerçeklerin çarpıtılması olduğunu biliyoruz. İşçi ve emekçilerin, kendi çıkarları aleyhine bir tutum almaları için bilinçli bir yönlendirme olduğunu biliyoruz. İşçi ve emekçilerin çıkarlarının sermayeye karşı bağımsız bir politika ve bağımsız bir hareket geliştirmekten geçtiğini biliyoruz. Öyleyse, bizim de bu durumu gelişen olaylar üzerinden her gün yeniden işçi ve emekçilere anlatmamız, çarpıtılmış gerçekleri gerçek boyutlarıyla ortaya koymamız ve işçi ve emekçileri kendi çıkarları, hak ve gelecekleri için yönlendirmemiz, belli tutumlar almalarını sağlamamız gerekiyor. Yani bizim de bu işi her gün yapmamız gerekiyor.

Bunu nasıl gerçekleştireceğiz?

Bizim söyleyebileceklerimizin tümünden daha fazlasını, birçok haber, yazı, fotoğraf, mizah vb. ile çok çeşitli sorunlara çok çeşitli yönlerden açıklama getiren, bakış açısı sunan, işçi sınıfının olayları değerlendirme ve yorumlama sistematiği olan “dünya görüşünü” kazandıran gazetenin hem bize bu çalışmayı yaparken rehberlik etmesi hem de ulaştığı herkese az-çok sistematik bir şekilde izlediği taktirde bütün bu özellikleri kazandırması nedeniyle kadınlara ulaştırılması tartışılmaz bir gerekliliktir.

Gazete, sadece ulaştırdığımız insanların okuyup geçecekleri bir materyal midir? Böyle olmaması için daha neler yapmak gerekir?

İlk olarak ulaştırmak ve okunmasını sağlamak şarttır.

Ama biliyoruz ki, kadınların genel eğitim düzeyi ve toplum sorunlarına yabancılaştırılmış olmasından dolayı hem okuma alışkanlıkları yoktur, hem de böyle işlerle uğraşmanın günlük işlerini aksatacağını düşündükleri için zaman kaybetmek istemezler.

Demek ki bunu dikkate alarak, kadın grupları içinde mümkün mertebe günlük bir şekilde gazeteyi okuma ve tartışma fırsatları da yaratmamız gerekir. Evdeki çocuğumuzun ev ödevlerini yapması, bunu bir alışkanlık haline getirmesi, zihinsel aktivitesini artırması için nasıl ona yardım etmemiz gerekiyorsa, aynı yardımı kadınlara da yapmamız gerekiyor. Eğer onların ilerlemesini, düşüncelerimizi anlamasını ve paylaşmasını, zenginleştirmesini, kısaca katılımını istiyorsak, bu kaçınılmaz bir görevdir.

Öte yandan, biz partililerin günün olaylarını değerlendirmesinde, politik gelişmeleri açıklayabilmemizde, dünyayı işçi sınıfının dünya görüşünden algılayabilmemizde çok önemli bir yer tutan gazeteyi, kendileri için aynı yaşamsal önemde olduğunu bildiğimiz ezilen kadın gruplarına, kitlelerine neden ulaştırmayalım? Neden onları böyle bir aydınlatma aracından yoksun bırakalım? Elbette bu yönden de bilinçlenen, aydınlanan her kadının, diğer kadınlara da aynı olanağı sunması bir görev olduğu kadar, bir sınıf dayanışmasıdır.

Bununla yetinecek miyiz?

Kadınların gazetemize mektup, haber, yazı, röportaj vb. vermesi, kendi çevresinde bu gibi işleri üstlenmesi için de her kadın grubunu sürekli bu konularda yüreklendireceğiz, yazmasına yardım edeceğiz. Haber toplamasına yardım edeceğiz.

Bunu yaptığımızda, başardığımızda kadınların gazete ile bağını iki kere pekiştirmiş olacağız. Birincisi okumakla, ikincisi muhabiri, yazarı olmakla.

Daha da yetinmeyeceğiz. Aynı gruptaki kadınların kendilerinin yararlandığı, bilgilendiği, aydınlandığı, yazı vb. yazdığı bu gazeteyi en yakınlarındaki kadınlara aynı günlük bağlar içinde ulaştırması ve bizim kendilerine yaptığımız yardımı yakınlarındaki kadınlara sunması için görevlendireceğiz, heveslendireceğiz.

Kadınların gazeteyle bağlarını pekiştirmeleri için yazdıkları haber, yazı, röportaj vb’ni daha çok kadına ulaştırmaları için onlardan görev isteyeceğiz.

Böylece kadın gruplarımızla gazetemiz arasında organik, kopmaz bağlar kurmuş olacağız.

Bu bağlar kopmaz mı?

Bu bağı günlük ve sistematik bir bağ olarak sürdürmezsek, kadınlar çok kısa bir süre içinde eski hamam, eski tas mutfak-çocuk-temizlikle başlayıp biten yaşamlarına geri dönerler.

Görevlerimizi günlük ve sistemli bir şekilde sürdürdüğümüz zaman, her bir kadın grubumuzun kendi yakını ve çevresindeki kadınları da kapsayan yeni gazete okurları ve bunların birlikte hareketini sağlayarak yeni partisiz kadın gruplarıyla çoğalmasını sağlamış olacağız.

Örgütlenme faaliyetimizin, günlük gazetenin böyle bir ele alışla merkezinde yer aldığı bir çalışmadan beslenmesi ve bu çalışmayla çakışması, örtüşmesi şarttır.

Öyleyse partimizin kadınlar içindeki çalışmasında da;

a- Gazete alıp okunmadan bu çalışmanın yürütülemeyeceği,

b- Partisiz bir kadın grubuna, bir kadına gazete ulaştırmayan parti görevlisinin bir parti çalışması yürütmüş olmayacağı, yürüttüğümüz çalışmanın parti çalışması sayılmayacağı açıklık kazanmış olmalıdır.

6. Propaganda ve ajitasyonumuz aynı zamanda eylemli olmalıdır.

Propaganda ve ajitasyonumuzun her konusu, her talebi aynı zamanda eylem ve etkinlik hedefine bağlanmalıdır. Bu hedef, bizim kadınları harekete geçirmemiz, bu talep etrafında inisiyatif kazanacakları, iktidarın bu talep karşısındaki tutumunu bizzat görerek, yaşayarak deney yoluyla öğrenecekleri ve aynı zamanda kimi kez taleplerini elde edip, daha ileri mücadelelere atılmak için güç ve güven kazanacakları politik, demokratik, ekonomik, kültürel vb. hedefler olmalıdır. Sağlık ocağı talebinden tutalım, katkı payının kaldırılması, kreş ve çocuk yuvaları, işyerlerinde iş koşullarının kadın sağlığına uygun hale getirilmesine ilişkin somut talepler, basın, söz, örgütlenme özgürlüğü, işkencecilerin yargılanması, işkencenin yasaklanması, Kürtlerin anadilde eğitim, kültürel, siyasal özgürlükleri vb. gibi genel, yerel ve kadınlara ilişkin talepler için yürütülen çalışmaya, sorunun güncelliğine bağlı olarak bir dizi somut eylem ve etkinlik talebi bunlar arasında sayılabilir.

7. Diğer araçlardan yararlanmalıdır.

Partimizin süreli yayınları ve kitaplarının okunması en başta kadınlar içinde parti çalışması yürüten görevlilerin, militan ve taraftarların çalışmalarının niteliğini yükseltme ve gelişmeleri daha geniş bir ufuktan değerlendirmelerinde, daha zengin bir politik-ideolojik ve kültürel temel kazanmalarında gerekli ve zorunludur. Aynı yayınların partisiz kadın grupları içinde de eğitim aracı olarak kullanılması önümüzdeki dönem daha da yaygınlaşması gereken bir yön olmalıdır.

Bunun dışında toplantı, panel, konferans, tiyatro, sinema gösterimleri vb. politik, kültürel, yazılı, sözlü, görsel vb. bütün araçlar propaganda ve ajitasyonumuzda yararlanmamız gereken araçlardır.

Halk toplantıları, semt ve işyeri toplantıları gibi genel kamuya açık toplantılar yapılabileceği gibi, işçi emekçi kadınların çeşitli işkolu ve meslekleri itibarıyla bir araya getirildiği toplantılar (metal, tekstil, ilaç, gıda, hizmet, ev kadınları, öğretmenler, sağlıkçılar vb.) aynı meslekten kadınların kamuya açık toplantıları da propaganda ve ajitasyonumuz için gerekli araçlardır.

3- ÖRGÜTLENME

a- Kadınların parti içinde örgütlenmesi

1. Parti kendi örgütlenmesini cinsiyet ayrımı esasına dayandırmaz. Partinin kendi örgütlenmesi kadın-erkek ayrımı yapmaz.

Partinin programı için mücadele etmek isteyen, tüzüğüne uymayı kabul eden kadın-erkek herkes doğrudan partide örgütlenir ve parti planları içinde istediği alanda çalışma yürütür.

Örgütsüz kadın yığınlarının örgütlenmesi, kendi kurtuluşları için mücadeleye çekilmesi, parti içindeki kadın üyelerin değil, partinin, her düzeydeki parti organlarının görevidir.

Parti, kadınların parti organlarında yer almasını teşvik eder, destekleyici bir tutum içinde olur. Parti organları içinde kadınların yer almasını ve kadınlar içinde çalışmanın parti organlarında her düzeyde temsil edilmesini gözetir. Kadınlar içinde çalışmayı parti organlarına bağlı olarak yürütecek partili kadın görevliler görevlendirir, komisyon ya da gruplar kurar.

Bu nedenle, partinin kendi örgütlenmesi içinde kadınlara yönelik her iç örgütlenme ve görevlendirmenin temel işlevi kadın yığınları içinde çalışma ihtiyacının gerekleri olacaktır.

Parti bu görevlendirmede de ilke olarak kadın-erkek ayrımı yapmaz. Çünkü her parti organı, bulunduğu yerdeki kadın yığınlarını örgütleme görevini yüklenir. Kadın yığınları içinde özel bir çalışma gerekliliği ve bunun örgütlenmesinde partili kadın görevlilerin tercih edilmesi, pratik bir amaca uygunluk sorunudur. Bu da, yazının başında uzunca bir bölümde açıklandığı gibi, kadın yığınlarının içinde bulunduğu durumun bir gereği olarak karşımıza çakmaktadır.

Bizi diğer partilerden ayıran, partinin kendi örgütlenmesinde şimdiye kadar ayrı bir hiyerarşisi olan bir kadın kolu vb. gibi bir örgütlenmeye gitmemesinin nedeni budur.

Kadın kitleleri içinde parti çalışmasının özü, esası, kadınların mücadelesi ve hareketinin kendi kurtuluş amaçlarıyla birlikte işçi sınıfının mücadelesinin bileşeni ve desteği olarak yaşam bulmasını sağlamaktır.

Parti, bu mücadele ve taleplerin işçi sınıfının mücadele ve talepleriyle paralel bir içerik ve yön kazanması için kadın yığınları içindeki çalışmasını özel olarak örgütler.

2. “Bu nedenle parti, özel görevi en geniş kadın kitlelerini uyandırmak, onları partiyle bağlamak ve sürekli olarak onun etkisinde tutmak olan çalışma gruplarına, komisyonlara, komitelere, kollara ya da başka nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, organlara sahip olmalıdır.

Bunun için tabii ki, bu kadın kitleleri arasında tamamıyla sistematik bir çalışma yapmamız gerekiyor. Uyanan kadınları eğitmemiz ve partinin önderliği altında proleter sınıf mücadeleleri için kazanmamız ve silahlandırmamız gerekiyor.

3. Bu da kadın kitleleri, çeşitli sendikal, mesleki örgütler ve birlikler, yerel ve demokratik örgütler, bağımsız kadın örgütleri ve kitle örgütleri içinde çalışan üyelerin (komisyon, grup veya komitelerin) yürüttüğü parti çalışması aracılığıyla gerçekleşir.

4. Bu bakımdan kadın kitleleri içindeki çalışmamız, kadınlara yönelik propaganda ve ajitasyonumuzun, kadınları kendi bağımsız örgütlerinde örgütleme çalışmamızın özel niteliği yanında her yerde yürüttüğümüz parti çalışmasının tüm koşullarını taşımak, partinin bütün genel ilke ve kurallarına göre şekillenmek ve güncel talimat ve çalışmalarını kendi alanında gerçekleştirmekle yükümlüdür.

5. Kadınlar içinde çalışma yürüten partililer olarak bir diğer görev de kadın yığınlarının mücadelesi içinde onların ileri ve politik olarak gelişen unsurlarını partiye kazanmaktır.

6. Ayrıca, kadınlar arasında parti çalışmasının bir yönü olarak partinin maddi olarak desteklenmesini örgütlemektir.

b- Kadınların bağımsız kadın örgütlenmesi

Aslında propaganda ve ajitasyon çalışmamızın anlattığımız bütün yönleriyle tamamı, partinin kadın kitleleri içindeki örgütlenme çalışmasının önemli ve esaslı bölümünü kapsamaktadır.

Onları akılda tutarak, bu başlıkta ayrıca belirtilmesi gereken yönler şunlardır:

1. Bütün propaganda ajitasyon çalışmamızın her aşamada gözeteceği, gerçekleştireceği şey, günlük ve sistemli ilişki içinde bulunduğu kadınları (oturduğu yer itibarıyla, işyerindeki tezgahı, bölümü vb. itibarıyla, çalıştığı kurum, büro vb. itibarıyla) birbirine doğal yakınlığını gözeterek gruplar halinde örgütlemektir.

Gruplar halinde örgütlemek nedir?

Yukarıda saydığımız propaganda ve ajitasyona dair, bütün işleri bu gruplarla birlikte onların katılımıyla gerçekleştirmeyi başarmak, bunda ısrarcı olmaktır.

2. Propaganda ve ajitasyonumuzun çalışmamızın en önemli ve esaslı yönünü oluşturduğunu belirttik. Bu doğrudur. Fakat eksiktir. Çalışmamızın bütün unsurlarıyla, bütün koşullarıyla yerine getirildiğinden söz edemeyiz. Aydınlanıp, aydınlanıp da ne yapacağını bir türlü bizim partili yoldaşlarımızdan öğrenemeyen kadınlar ne yapacaktır?

En iyi ihtimalle kendi kavrayışlarıyla partiye katılacaklar, görev isteyeceklerdir. Ama çoğu zaman bıkıp, “buradan bir şey çıkmıyor” diye çalışmamıza karşı ilgisizleşecek, bizi pek de becerili bulmayacak, ya da daha fazla bir şeyler yapmak ümidiyle başka kapılara yöneleceklerdir.

Çalışmamızın sonuç vermesi, büyümesi, çaresizlik içindeki daha fazla kadını çekim alanına kazanması için onları kendi aralarında örgütleme fikri ve pratiği ile yürütmemiz gerekir.

Örgütlemenin ilk adımı, her gün başta gazete olmak üzere çeşitli propaganda ve ajitasyon araçlarıyla gittiğimiz kadınların en doğal ilişkileri içinde grup olarak yaptığımız işlere katılımlarını, bu işler için kendi aralarında işbölümü yapmalarını sağlamaktır. Gazetenin dağıtımı başta olmak üzere, diğer araçların kendi çevrelerinde dağıtımı, duyuru ve çağrıların aynı işbölümü içinde gerçekleşmesi, diğer üretken ve pratik işlerin, ideolojik ve politik eğitimin bu grupların çalışması içinde yaşam bulmasının sağlanmasıdır. Çalışmanın her aşamasının birlikte değerlendirilmesi, sonuçlar çıkarılması, yeni kadın gruplarının saptanması ve bunun için görev paylaşımı olabildiğince bu grup fikri içinde gerçekleştirilmelidir. Bu, aynı zamanda, tüm bu çalışmaların bilgisinin de aynı yollardan gruplarda merkezileşmesi ve grup temsilcileri aracılığıyla daha üst örgüt ya da sorumlu gruplara ulaşmasını da içermelidir. Çalışma yerel bir kadın örgütü kurmayı somut olarak hedefleyen bir kitle/grup tabanına ulaştığında, bu çalışmanın pratik, bürokratik ve örgütlenmeye dair bütün yükü ve görevlerini de bu çalışması üstlenmelidir.

Kuşkusuz bu, askeri bir disiplin ve şaşmaz bir mekanizma olarak anlaşılmamalıdır. Yaşamın canlı ve dinamik ilişkileri için çalışma yürüttüğümüz alandaki kadınlardan örgütlediğimizi varsaydıklarımızdan bir bölümü tam olarak böyle bir çalışmaya ayak uyduramayacak, aksaklıklar yaşanacaktır. Hatta bir kısmı her şeye karşın gidecek –tutamayacağız– yeni başkaları gelecektir. Böyle bir sirkülasyon örgütlenme çalışmamızın her alanında yaşanmaktadır. Ama biz, örgütlenmekte fayda uman ve bizimle birleşenlerle sağlıklı yolumuzda ilerlemekte ısrar edeceğiz.

3. Her zaman, örgütlerimizin sayısı daha az, çalışmamızın etki alanı bu sayıdan çok daha fazla, birkaç misli boyutlarda olacaktır. Bunu bileceğiz. Bugün etki alanımız içinde olup da henüz örgütleyemediklerimiz, –çalışmamız gruplar temelinde ısrarcı ve istikrarlı bir şekilde sürdüğü müddetçe– yarın örgütlenmeye hazır olacaklardır.

4. Çalışmamızı birbiriyle en doğal ilişkiler içindeki kadınları küçük 3-5 kişilik gruplar üzerinden yükselttiğimiz taktirde;

aa- Bu grupların kendi başına işler kotarma ve baylaşma becerisi gelişen ve inisiyatif kazanan örgütler almalarına yol açmış olacağız.

bb- Onlarla yakın bağlarımız nedeniyle kişisel özellik ve becerilerini, düzeylerini tanıma imkanı bulacağız. Daha ileri kavrayışlı olanlarıyla daha yakından ilgilenme, politik ve ideolojik gelişimine yardım etme olanağı sağlayacak.

cc- Kendi deneyleri üzerinden öğrenme, güven ve daha ileri mücadelelere atılmak için hazırlanmalarının en elverişli koşullarını sağlayacak.

çç- Kadınların politik ve ideolojik eğitimini yine aynı gruplar üzerinden daha etkili yollarla ele almamıza olanak verecek.

dd- Gruplar içindeki kadınların çevre ve olanaklarının partinin ve çalışmanın, işçi-emekçi hareketinin hizmetine sunulmasının yollarını açacak.

ee- Mücadelenin bilgi ve deneylerinin birikmesini tüm çalışmanın gelişmesine sunulmasını sağlayacak.

ff- Her il, ilçe, semt, işletme, fabrika vb. yerlerde doğal ilişkiler içindeki kadınları gruplar halinde örgütlememiz, toplumun bütün emekçi katmanlarından (işçi, köylü, ev kadını, kamu emekçisi, tarım işçisi, ev-büro hizmetlisi, evde parça başı iş yapanı vb.) kendi talepleri etrafında oluşan gruplar üzerinden yerel (semt, ilçe, il) bağımsız kadın örgütleri çatısı altında birleştirip mücadelelerini ve güçlerini aynı hedefe yöneltmelerini sağlayacaktır.

5. Kadın kitleleri içinde ve örgütlü kadın hareketi içinde partinin etkisini genişletmek ve derinleştirmek.

1- Yukarıda açıklamaya çalıştığımız temelde bir çalışma, partimizin kadın kitleleri içinde ve örgütlü kadın kesimleri üzerinde onları işçi-emekçi mücadelesinin saflarına, sosyalizm mücadelesinin saflarına kazanmak bakımından değiştirici, dönüştürücü bir etkide bulunmaktadır, bulunacaktır.

2- Az-çok örgütlü çalışmamızın başladığı ve asgari bir kitle temeli kazanma yoluna girdiği bu aşamada, çalışmalarımızı bu temel ilkeler ve koşulları yerine getirerek sürdürmenin önemi, kadın kitlelerinin geleceğini tayin edici niteliktedir.

3- Aynı zamanda partinin kadın kitleleri içinde etkisinin genişlemesi ve derinleşmesinin güvencesi de böyle bir çalışma tarzı ve yöntemidir.

4- Bu çalışmanın geleceği ve ülkenin her tarafında kadınların bağımsız yerel örgütlerinde örgütlü mücadele katılması böyle örgütlü bir çalışmanın ürünü olacaktır. Örgütlü bir kadın hareketinin işçi-emekçi hareketinin bir bileşeni olarak şekillenmesi, ülkede güçlü bir dinamik olarak ortaya çıkan Kürt kadın hareketiyle birleşme ve onu bu temelde etkileme olanaklarını artıracaktır.

5- Eğer bu çalışma sistemli, düzenli, her geçen gün eksiklerini tamamlayarak ve genişleyerek yürütülürse, ülkemizin uyuyan muazzam bir potansiyeli, kadın yığınları; işçi-emekçi kitlelerin yaşamının iyileştirilmesi, demokrasi ve özgürlüklerin kazanılması ve toplumsal eşitlik ve kurtuluş yolunda başarı amacının hizmetine girecektir. Bu yönüyle de burjuvaziye hizmetten ve onun düzenini sağlamlaştıran yapı taşları olmaktan kurtulacaktır.


* Kaynak: 28-29 Haziran 2003 Ören Kadın Toplantısı Seminer Sunumları, Emeğin Partisi Bülteni Özel Sayı: 27, sf. 62-75

 

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑