kriz, politika ve emeğin ve hakların dünyası için

 

En gelişmiş ülkeler başta olmak üzere dünya kapitalist sistemi büyük bir kriz tehdidi altında. Sadece aklı başında burjuva iktisatçıları değil, küreselleşmenin fanatik yandaşları bile, bu tehdidin giderek büyüdüğünü ve “kabusun gerçek olabilme ihtimalinin her geçen gün arttığını” belirtiyorlar. Muhtemel bir krizde yıkımın büyüklüğü hesapları yapılıyor ve krizden fırsat çıkarmak isteyenler de kolları sıvamış bulunuyorlar. En büyük tekellere bağlı firmalar; “üretimde daralma”, “muhtemel bir kriz” gerekçesine dayanarak, işçi çıkarmak, ücretleri düşürmek, işçilerin çeşitli haklarını gasp etmek, uluslararası ve ulusal planda mevzilerini yenilemek için çoktan harekete geçmiş bulunuyorlar. Eylül ortasında ABD’de trilyonlarca dolarlık yatırıma hükmeden 17 yatırım bankasının batması (ABD’de bankaların yüzde 85’nin batma riski altında bulunduğu belirtiliyor) ve AIG gibi dünyanın en büyük sigorta firmasına devletin müdahale ederek kurtarma girişiminde bulunması, krizin ABD ve İngiltere üstünden bir dünya krizine dönüşmesi ve yıkımın boyutlarını göstermesi bakımından önemli işaretlerdir.

ABD’nin krize 1 trilyon dolar nakitle müdahalesi ve 6 büyük merkez bankasının (ABD, İngiltere, AB, Kanada, Japonya ve İsviçre) müdahalesine ve bu müdahalenin borsalar ve öteki piyasalarda bir rahatlatma yaratmasına karşın, uluslararası burjuvazinin politik temsilcileriyle ekonomik sözcülerinin “Aman panik olmasın, bu krizi hızlandırır”, “Dibi gördük, artık daha kötüsü olmayacak” yollu uyarıları kimseyi ikna etmiş görünmüyor. Hassas duyargalara sahip büyük finans çevreleri, artık Avrupa, Amerika, Japon borsalarının güvenli limanlarında bile günlük yüzde 3-5’lik dalgalanmaları normal saymaya başladılar. Her krizin ukala öğretmenleri IMF ve Dünya Bankası ise, bir yandan “kriz önlemleri” uyarısı yaparken, öte yandan da, adlarının mümkün olduğu kadar az geçmesi için etliye sütlüye dokunmamayı tercih eden bir pozisyona çekilmiş bulunuyorlar.

Piyasalar ve finans dünyasını alt üst ederken, bütün sektörleri kapsama beklentisini de artıran ABD merkezli kriz; kuşkusuz sermayenin iktisatçı ve ideologları arasında da büyük bir hayal kırıklığı ve moral çöküntüye yol açmıştır. Bu cephede ortaya çıkan çatışmanın daha da büyümesi ve büyük bölünmeler için sadece biraz zamana ihtiyaç vardır. Yoksa küreselleşme ideolojisi ve politikalarının birleştirdiği bu küreselleşme “entelijansiya”sının etrafında birleştiği tüm “değerler sistemi” şimdiden çökmüştür. Kriz bugün bulunduğu aşamadan daha ileriye gitmese ve alınan önlemler krizin seyrini bir süreliğine erteletse bile, artık “yeni dünya düzencileri” için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü kriz, bugünden, küreselleşme politikalarının cilasını kazımış, altındaki gerçeğin görülmesini olağanüstü kolaylaştırmıştır.

 

BURAYA NEREDEN GELİNDİ?

Oysa çok değil, daha bundan 15 yıl önce, kapitalizmin propagandacısı iktisatçılar, “Yeni Dünya Düzeni” (YDD) adını verdikleri düzenin dayanağı olarak; “çelişmelerini barış içinde çözen, krizsiz bir kapitalizm” dönemine girilmiş olmasını gösteriyorlardı. Yani kapitalizmin çelişmelerinin uzlaşmaz olmaktan çıktığı, dolayısıyla krizlerin olmayacağı; rekabetin barış içinde süreceği bir düzen olarak ilan edilen YDD, aynı zamanda, savaşların olmadığı, refahın yaygınlaştığı, özgürlüklerin demokrasinin sınırsız bir biçimde geliştiği bir dünya düzeni olarak tanımlıyordu.

Bu tanımlama, 20. yüzyılı, “Emperyalizm ve proleter devrimler çağı” olarak ilan eden Lenin’e, Stalin’e, Marksizm-Leninizm’e karşı burjuvazinin bir yanıtı olarak öne sürülmüştü. Çünkü; 20. yüzyıl, en azından Ekim Devrimi’nden itibaren, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki büyük mücadelenin yüzyılı olarak; insanlığın geleceğini temsil eden sosyalizmin, insanlığın karşılaştığı sorunların ancak kendisi tarafından çözüleceğini ilan ettiği ve bunun dünya ölçüsünde kabul gördüğü bir yüzyıl olmuştu.

1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle, bu büyük mücadeleyi kazanmanın özgüveniyle uluslararası burjuvazi ve onun, sosyalizmin insanlığa vaatlerini kapitalizmin vaatleri olarak formüle eden YDD ideologları*, bu hayali “düzen”i sosyalizme karşı bir seçenek olarak tanımladılar. YDD, aslında sadece sosyalizme değil, insanlığın beş bin yıllık, herkesin barış ve kardeşlik içinde yaşayacağı bir dünya ütopyasına da yanıt olarak öne sürüldü.

Gerçekte ise, YDD bir burjuva ütopyası; insanlığı bir burjuva masalla uyutmanın adıydı. Çünkü sosyalizmin, insanlığın barış ve kardeşlik içinde, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum ütopyasının gerçekleşmesi için bir maddi temeli vardı ve Marksist sosyalizm; üretim araçları üstündeki özel mülkiyeti ve sınıfları ortadan kaldırarak; sınıfların, savaşların olmadığı bir kardeşlik dünyası, bir refah dünyası kurmayı savunuyordu. Bunun yolunu da, böyle bir dünya düzeninden çıkarı olan tek sınıf olarak (kurtulmak için kendisinden başka tüm sömürülen ve ezilenlerin kurtuluşu için mücadele etmek ve sömürüyle birlikte kendisini de ortadan kaldırmak zorunda olan bir sınıf olarak) işçi sınıfının mücadelesinin açabileceğini söylüyor; bunu bilimsel kanıtlarla da destekliyordu. Dahası, Ekim Devrimi sonrasında SB’deki uygulamalarıyla da bu kuramı kanıtlayan adımlar atmıştı.

YDD’nin ideologları ise, bu talepleri kapitalizmin gerçekleştireceğini iddia ederken; kapitalizmin, “yeni altın çağı” dedikleri bu dönemde, artık o eski vahşi, sömürücü, yağmacı karakterinin değiştiğini, sosyalizmin onu terbiye ettiğini söyleyerek[1]; bütün teorilerini, onun, kendi içinde çelişmelerini çözmüş, artık savaşmaya, sınıf mücadelesine ihtiyaç duyulmayan bir “ileri kapitalizm” dönemine geçtiği iddiasına dayandırıyorlardı.

Elbette ki; bu aşırı idealist görüş yeni değildi. “Yeni” teori, Karl Kautsky’nin daha yüzyılın başında öne sürdüğü, “ultra emperyalizm” kuramının cilalanmış ve idealize edilmiş haliydi. Ama yine de ninninin melodisi yeterince uyuşturucuydu ve Tito ve Kruşçev’den başlayarak, adım adım kapitalizmle uzlaşmanın ve kapitalizm içinde, bir devrim olmadan da, tedricen sosyalizme geçmenin tedrisinden geçmiş eskiden sosyalist, Marksist aydınlar içinde, uzlaşmanın verdiği rehavetin de katkısıyla, bu ninninin melodisi daha etkili oldu. Bu yüzden de, YDD’nin en hararetli savunucuları, onların arasından çıktı; bugün de durum farklı değil.

Bu savaşsız, refah içinde, sınıfların ebediyen var olacağı (kimi ideologlara göre, zamanla sınıfların da gereksiz olduğu görülecektir) ama birbiriyle çatışmadığı bir dünyaya varmak için de; eski dünyanın, sosyalizmin kapitalizme vurduğu tüm izlerin silinmesi; kapitalizmin bütün kurallarıyla işlediği bir biçime; “serbest piyasacı kapitalizme”, “pazar ekonomisi”ne, “mal ve hizmetlerin piyasa koşullarında üretilip dağıtıldığı ve bunların parası olanlar tarafından alındığı” kapitalist modelin uygulanması gerekirdi! Çünkü sosyalizm ve işçi sınıfının iki yüzyıllık mücadelesi kapitalizmi yolundan alıkoymuş; mal ve hizmetlerin piyasa koşullarında üretilip dağıtımını sekteye uğratmış, sermaye karşısında işçi sınıfı ve öteki emekçi sınıfların lehine kimi kurallar ve sınırlamalar getirilmesine neden olmuş; sömürünün sınırsız bir biçimde gerçekleşmesi, işçi sınıfının mücadelesi (kapitalist ülkelerdeki mücadeleler ve sosyalizmin dünya kapitalizmini baskılaması yoluyla) tarafından sınırlanmıştır.

İşte bu baskının yarattığı izleri (kurum, yasa, gelenek, örgütlenme vb.) ortadan kaldırmayı amaçlayan uluslararası stratejiye de “küreselleşmecilik” (“Mondializim”, “Globalizm”) dendi. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB), G-7’ler gibi uluslararası sermaye merkezleri, bu stratejinin somutlaşmış ifadesi olan “kürselleşme politikaları”nın “uygulanması” ve uygulanmasının “denetlenmesi”yle görevlendirildi. Bu politikaların yetmediği, IMF ve öteki kurumların etkin olmadığı yerlerde ise; örtülü ve açık askeri operasyonlar, hatta ülkelerin işgaline varan bir saldırganlıktan da çekinilmeyeceği, daha YDD ilan edilirken de açıkça belli edildi. Gorbaçov ve Baba Bush’un Yeni Dünya Düzeni’ni ilan etmelerinin mürekkebi kurumadan, Amerikan-İngiliz ordusunun Irak’ın işgaline yönelik 1. Körfez Savaşı denilen savaş, YDD’nin nasıl bir savaşsız dünya getireceğinin işareti olarak kendisini ortaya koymuştu!

Ama bütün bu işaretlere karşın YDD’nin propagandacıları, “sosyalizm alt edildi, böylece dünyada barışı bozan asıl güç ortadan kaldırıldı” propagandasına hız verdiler. Bunu sağlayacak şey ise; “serbest piyasa ekonomisi”nin yayılmasının önündeki engellerin kaldırılmasıydı.

Bu amaçla, uluslararası sermaye, örgütleri ve en büyük kapitalist ülkeler; tüm diğer ülkelere;

1-) Ulusal ekonomileri koruyan sınırların kaldırılarak, uluslararası sermayenin tüm ülkelerde sınırsız dolaşımının sağlanması,

2-) Kamuya ait tüm mal (KİT’ler) ve hizmet üreten kurumların özelleştirilmesi; eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, enerji, yerel yönetim hizmetleri… gibi temel hizmetler de dahil, tüm hizmet üretimi ve dağıtımının piyasa koşullarında alınıp satılmasının önünün açılması,

3-) Emeğin sömürüsünü sınırlayan ve sosyalizmle kapitalizm arasındaki mücadelede kapitalistlerin vermek zorunda kaldığı tavizlere de karşılık gelen emeğin kazanılmış haklarının kaldırılarak, sosyalizm ve işçi sınıfı mücadelelerinin kapitalist dünyaya bıraktığı izlerin silinmesi; bu amaçla, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması için istihdam biçimlerinin çeşitlendirilmesi, performansa göre ücret gibi yollarla işçiler, emekçiler arasında (işletmede, işkolunda, ulusal ve uluslararası çapta) rekabetin kışkırtıldığı bir çalışma düzenin geliştirilmesi; taşeron çalışmasının sınırsız biçimde uygulamaya sokulması… türünden politika ve uygulamaları dayattılar.

Yeni Dünya Düzeni’nin temeliydi bunlar.

Çünkü YDD’nin ideologlarına göre; bu temel gelişip dünya küreselleştikçe (globalleştikçe); önce tekeller arasında, sonra da ülkeler arasında çelişmeler yumuşayıp çatışmalara yol açmayacak biçimde azalacak; böylece savaşlara gerek kalmadan büyüyen kapitalizmin, savaşlara gerek duyulmayan bir dünyanın kurulmasında sağlayacağı ilerleme, kapitalizmin “eşitsiz gelişme yasası” olarak biline yasayı da artık işlemez hale getireceğinden, tüm ülkelerin eşit (eşite yakın) gelişmesi mümkün olacak, barış ve refah yayılacak, yeryüzünde yoksulluğun kalktığı bir dönem başlamış olacaktı!.. Böyle bir dünyada ülkeler ve halklar arasındaki barışçıl ilişkiler de, hiçbir türden milliyetçi çatışma ve üstünlük çabasına gerek kalmadığı bir uluslararası düzen kurulmasının imkanını yaratacaktı.

Kısacası, böylece; 1) Savaşların olmadığı, tüm dünyanın barış içinde yaşadığı, 2) Refahın yaygınlaştığı, 3) Demokrasinin gelişip tüm ülkelere yayıldığı, bireysel özgürlüklerin serpilip geliştiği, 4) Ülkeler ve halklar arasında üstünlük ve eşitsizlik çabalarının kimseye yarar sağlamayacağı için ihtiyaç olmaktan çıktığı bir dünya olacaktı dünya!

Çatışmaların kontrol altına alındığı, krizlerine kendisi çözüm bulan (krizsiz bir kapitalizm), barış içinde, küreselleşmiş tek bir dünya ideali, kuşkusuz bir burjuva ütopyasıydı. Çünkü; kendisi emek ve sermaye çatışması temelinde yükselen bir sistem olan kapitalist dünyanın, barış içinde, kardeşlik içinde, refahın paylaşıldığı bir dünya olması mantıksal bakımdan bile olanaksızdı. Ve bunun olmayacağını, en başta böyle bir düzen iddiasıyla ortaya çıkan güçlerin politikacıları, ideologları biliyordu. Ama, burada amaç, gerçekten bir “Yeni Dünya Düzeni” değil, eski düzeni restore etmek, bu bahaneyle sosyalizmin izlerini silmek, sömürüyü sınırlayan engelleri ortadan kaldırarak, dünyanın yeraltı ve yerüstü servetlerinin en büyük tekelci güçler tarafından yağmalanmasının önünü açmaktı.

Bu kısa zamanda görüldü. Çünkü; küreselleşme politikalarının hayata geçmesi için; bir yandan uluslararası sermayenin sömürü ve yağmasından kurtulmak üzere alınmış ulusal içerikli önlemlerin ortadan kaldırılması bir saldırıya dönüştürülüp, IMF ve DB bu ülkelerin başına dikilirken; öte yandan da bu saldırıya direnen ülkelere karşı güç kullanılmaya girişildi.

Yugoslavya’dan altı yeni ülke çıkarıldı, Rusya cumhuriyetlerine parçalarken, Irak’a karşı savaş açıldı. İran ablukaya alındı; Yemen’den Pakistan’a, Afganistan’dan Filistin’e, Endonezya’dan Latin Amerika’ya diplomasi ve örtülü operasyonların her biçimi kullanıldı. Ve uluslararası baskı, birer birer ülkelerde işçilerin emekçilerin kazanılmış haklarının kaldırılması; esnek çalışmanın yaygınlaştırılması, taşeronlaştırmalar üstünden sendikalar ve emek örgütlerinin işlevsizleştirilmesi girişimlerinin tam bir saldırıya dönüştürülmesi eklendi; bu saldırganlık, patronlar, hükümetler ve uluslararası sermaye kuruluşlarının koordineli operasyonlarıyla yürütüldü.

YDD’nin ilanının üstünden 10 yıl geçmeden, barış içinde, refahın, özgürlükler ve demokrasinin her yerde yaygınlaştığı ve uluslar ve devletler arasında adil bir dünya düzenin olduğu bir dünya ve onu çağrıştıracak vaatler yavaş yavaş propagandadan bile çıkarılmıştı.

2001 yılında New York ve Washington’a yapılan El Kaide saldırısından sonra; başta ABD yönetimi olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkelerin siyasetçi, diplomat ve propagandacıları; barış, adalet, refah ve özgürlük taleplerini “resmen” de Yeni Dünya Düzeni’nin “yükselen değerleri” olmaktan çıkardılar. Onların yerine yeni değerler olarak; “medeniyetler savaşı”, “Haçlı savaşı” ve “terörizme karşı yüz yıllık bir mücadele dönemi”nin gerektirdiği “Ortaçağ” değerlerini öne çıkaran bir kampanya başlattılar.

“Terörizme karşı mücadele” ve Batının ve Hıristiyan-Yahudi kültürünün korunması adına, Rönesans’tan beri insanlığın bilim ve kültürel gelişimi içinde çöpe atılmış en gerici değerlerin korunması için özgürlüklerin kısıtlanması, demokrasinin sınırlandırılması; ülkelere karşı tek taraflı savaş ilan etme gibi, 20. yüzyılın başından beri geliştirilen insanlığın ileri değerleri tümüyle terk edildi.

Kısacası, 2001’e gelindiğinde; Yeni Dünya Düzeni’nin, 1990’larda ebedi değerler olarak ilan ettiği “ilkeler”den sadece “piyasa ekonomisi” ve “sermayenin uluslararası planda serbestçe dolaşımı”nın kerameti üstüne hamasi değerlendirmeler kalmıştı.

Gerçi 1994 Meksika krizi, 1998 Güney Asya, 1999 Rusya, 2001 Türkiye ve Arjantin krizleri, küreselleşme politikalarının itibarını epeyce çizmiş olsa da, kürselleşmenin propagandacıları; hala “krizsiz kapitalizm” ve “küreselleşen bir dünya” seçeneğinin tek seçenek (seçenekler içinde en iyisi) olduğunu, ancak bu sayede insanlığın ilerleyeceğini iddia etmeye devam ettiler.

Küreselleşmecilere göre; bütün bu krizler, “eski” kurumlardan, “eski” devletçi, korumacı ekonomi artıklarından geliyordu; dolayısıyla bunlar ortadan katıkça, “küreselleşme” kurumlaşıp geliştikçe, her şey yoluna girecekti; zaten krizlerin vurduğu ülkeler de, gelişmiş kapitalist ülkeler değil, henüz yeterince liberalleşememiş ülkelerdi! Bu yüzden de, IMF, DB ve öteki uluslararası sermaye merkezleri ve gelişmiş ülkeler; krizlere karşı “daha çok liberalleşme”yi, “özelleştirmeleri daha hızlı yapmayı” ve sağlık, eğitim, yerel yönetim hizmetlerinin daha çok piyasalaştırmasını önermişler; krizlerin tahribatını bu yolla sağlanan kaynaklardan karşılamayı öğütlemişlerdi.

 

KAPİTALİZMİN TARİHİNİN EN BÜYÜK DEVLETLEŞTİRME HAREKETİ

Son bir yıldan beri, “kriz” sözcüğü etrafında olup bitenler ise; liberal iktisatçıların, neo-liberal politikacılar ve ideologların bütün iddialarını çürütecek biçimde gelişmektedir.

Her şeyden önce, krizin “merkez üssü” ABD’dir. Ve bir yılı aşkın bir zamandan beri; enflasyon ve işsizlik artarken, ekonomik büyümenin istikrarlı bir biçimde yavaşladığı bu ülkede, mortgage sisteminden başlayan sıkıntılar giderek finans sektörünü kapsamış ve “reel sektör” denilen mal ve hizmet üretimi alanlarında da etkisini duyurmaya başlamıştır.

Kriz etkenlerin yükselişini önlemek için girişilen piyasacı müdahalelerin bir etkisini olmaması ve kriz dalgalarının her adımda daha derin ve daha geniş bir alanı etkilemesi, sermaye iktisatçılarının uluslararası finans merkezlerinin kabusu haline gelmiştir. Neo-liberal iktisat politikacıları, halka para dağıtmak (ABD’de, yazın başında, kişi başına 700 dolar dolayında tüketim kredisi açılması gibi) gibi en pespaye Keynesyen önlemler ve müdahalelere bile sarılacak kadar düşmüşlerdir.

Özellikle Ağustos’un ikinci yarısında şiddetlenen sarsıntıda, Fannie Mea ve Freddie Mac’in çöküşü (Bu iki kuruluş, ABD, Çin ve Japonya başta olmak üzere, pek çok ülkede, yaklaşık 5 trilyon dolarlık bir sermayeyi kontrol ediyorlardı), bu dalganın bugüne kadarki en büyük yıkıntısı oldu. Bu yıkıntı ve ardından Eylül’ün ortalarında gelen Merrily Lynch’in satışı ve Lehman Brothers’ın çöküşü, dünyanın en büyük sigorta kuruluşu AIG’ye 85 milyar dolar sübvansiyonla devlet tarafından el konulması ve daha pek çok dünya sıralamasının doruklarında yer alan banka, kredi kurumu ve sigorta firmasının kurtarılma sırasına girmesine karşın, daha büyük çöküntülerin beklenmesi; içinden geçilen kriz sürecinin ne büyük bir yıkım potansiyeli taşıdığının göstergesidir. ABD’nin en büyük 19 yatırım bankasını devletleştiren ve ayakta kalmaları için 900 milyar dolarlık destek sağlayan ABD, şimdi de, 700 milyar dolarlık bir fonla, kurtarılmayı bekleyen firmaları kurtarmaya hazırlanmaktadır. Bu, elbette, daha şimdiden, tarihin gördüğü en büyük devletleştirme hareketidir. İşin ironik tarafı, bu devletleştirmeyi, kendi ideolojik temelini “bütün kötülüklerin anası devletin ekonomiye müdahalesidir var sayımı” üstüne kurmuş olan sermaye fraksiyonunun gerçekleştirmek zorunda kalmasıdır.

Kriz, asıl marifetini ABD’de sergilemektedir; ama son aylarda ABD ile en sıkı ekonomik ilişik içinde ve ABD ile birilikte “küreselleşme” harekatının en ön safındaki Avrupa ülkesi olan İngiltere’de de, kriz, İngiliz ekonomisinin ana dayanağı olan finans sistemini temellerinden sallamaya başlamıştır.

Birkaç ay öncesinde, kriz etkenlerinin yükselişi karşısında iyimserliğini bozmayan ve yakın gelecekte her şeyin daha iyi olacağını, küresel ekonominin birkaç sarsıntıdan sonra yoluna devam edeceğini söyleyen sermaye ekonomist ve politikacıları, şimdi artık, “Bugün daha iyi günlerdeyiz. Yarın bugünü aratacak” demektedirler. Dahası; geleceğe dair bir kestirimde de bulunamamaktadırlar.

Olup bitenler içinde iki şey açığa çıkmıştır:

1) Bu kriz sürecini önceki krizlerinden ayıran birinci özellik, krizin üssünün ABD ve İngiltere’nin de krizden en çok etkilenen ikinci ülke olmasıdır. Dahası krizin, AB ülkeleri başta olmak üzere, bütün diğer ülkelere, Çin ve Hindistan gibi son yılların “yıldız”ları da dahil, küreselleşmenin kapsadığı tüm ülkelere yayılacak bir potansiyel taşıdığı gerçeğinin açıkça görülmesidir.

2) Kriz, düzensiz aralıklarla ortaya çıkıp vuran, sonra “dinlenen”, ama her seferinde daha genişleyip derinleşen etkilerini ortaya koyan bir seyir izlemektedir. Burjuva iktisatçıları, ideologları ve her türden küreselleşme savunucularının bu krizden nasıl çıkılacağı konusunda, bırakalım pratik çözümü, teorik olarak bir yaklaşımları bile yoktur. İçlerinde biraz namuslu olanlar, “Keynesyen önlemlere mi dönsek” yoksa “Marx mı haklıydı”, “Bırakın yapsınlar bırakın geçsiler artık tümüyle tarihte mi kaldı”  demektedirler, ama kriz dalgaları karşısında sadece olanları açıklamakla yetinmekte ya da çaresizlik homurtularından öteye geçmeyen anlamsız sesler çıkarmaktadırlar. IMF ve Dünya Bankası, yazın başında kimi ülkelerde “açlık ayaklanmaları” çıktığında, devletleri gidişata müdahale etmeye çağırırken, aslında küreselleşme politikaları merkezli bir dünya fikrinin çöktüğünü de ilan etmişlerdir. Keynesyen öneriler, “Acaba Marx haklı mıydı” tartışmaları da, bu “çöküş”e paralel olarak gündeme gelmektedir. Bu, dünyayı yöneten kapitalist güçlerin sistemin karşılaştığı sorunlara çare bulamadığının ilanıdır.

IMF ve Dünya Bankası’nın devletleri gidişata müdahaleye çağırması, ABD’nin trilyon dolarlık fonlarla gidişata müdahale etmeyi devletleştirmeye kadar vardırması, küreselleşmenin itibarının sıfırlamak, küreselleşmenin çöktüğünü ilan etmek demektir. Çünkü YDD ve onun ekonomik temelini oluşturan temel ilke, devletin ekonomik alandan tümüyle çekilmesi ve piyasa karşısında müdahalesizliktir. Bugün ise, tam tersi yapılmaktadır.

Ancak bunlardan, kapitalizmin, yol açtığı/açacağı yakıntıları işçi ve emekçilere fatura edemeyerek, sorunlarını hiçbir biçimde çözemeyeceği krizine dolanarak, kendi kendisine yıkılıp gideceği anlamı çıkarılamaz. Tersine, eğer başta işçi sınıfı, kapitalizm karşıtı güçler tarafından müdahale edilmezse, kapitalist sistemin, önünde sonunda, yıkılanın yıkılacağı, ama kalan sağlarla, yüz yıl geriye gitse bile umursamadan, yeniden ayakları üstüne dikeceğinden şüphe duyulamaz. Ve kapitalistler, daha şimdiden; suyun yüzünde kalmak için, işçilere yol vermeye başlamışlar, çalışanları işten çıkarak “hafiflemek” için hareket geçmişlerdir. Dahası, yangını söndürüldükten sonra; kapitalistler, bu krizin yıkıntısından en güçlü çıkmak için de harekete geçeceklerdir.

 

SERMAYE GÜÇLERİNİN FAZLA SEÇENEĞİ YOK

Bu yüzden de, toplam açısından bakıldığında; mevcut kriz bir biçimde rolünü icra ettiğinde; yeniden ayağa kalkmak için; birbirinin boğazına sarılmak ayakta kalmanın tek geçerli yöntemi olduğu için zaten ara verilmeyen dünyanın yeraltı ve yer üstü kaynaklarını yağmalama yarışı yeni bir hız kazanacaktır. Ve kapitalistler krizi bir fırsat olarak kullanmayı amaçlayacaklardır. Bunun, daha bugünden sayısız belirtileri ortaya çıkmıştır.

Böyle bir durumda, sermayenin imkanları şunlardır:

1-) Liberalleşmeye daha çok hız vererek, kalan özelleştirmeleri tamamlamak, satılabilecek her şeyi satarak sermayeye çevirmek. İşçi ve emekçilerin kazanılmış haklarını ortadan kaldırmak için emeğin geçmişten gelen kazanımlarına (işsizlik sigortası, sosyal güvenlik ve sağlık fonları, kıdem tazminatı birikimleri,…) yönelik saldırıları artırmak.

2-) Emek sömürüsünü sınırsız bir biçimde artırmak için çalışma koşullarını ağırlaştırmak, sömürüyü sınırlayan işçi haklarını ortadan kaldırırken, işçilerin örgütlenmelerini işlevsizleştirecek girişimleri sonuna kadar zorlamak.

3-) Birkaç ileri kapitalist ülkenin geri kalan ülkelerin birikimlerini yağmalamasının önündeki tüm engelleri kaldırmayı, halkları her yolla sömürü ve talana boyun eğdirmeyi bir dünya düzenine; yeni uluslararası ilişkilerin resmi haline dönüştürmek isteyeceklerdir.

Ancak herkesin kendi gücüne göre bir pay alacağı bu düzenin kurulması öyle kolay olmayacak; tersine, dünün en güçlüleri değil, geleceğin güçlüsü olacaklar, hızla gelişenler (kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası gereği) yeni düzenin patronu olmak isteyeceklerdir. Bunun belirtileri bir zamandan beri vardır. Özellikle de Rusya’nın ABD’ye açıkça meydan okumasından sonra, ABD ve Rusya mihrakı olarak iki mihrak artık ortaya çıkmıştır. AB, Çin, Japonya gibi ülkeler de elbette bu kutuplaşmada son derece önemlidir. Kriz, bu kutuplaşmaları hızlandırıp büyütürken, aynı zamanda, dünyadaki güçler arasındaki çatışmayı ve büyük emperyalist devletler arasında yeni bir paylaşımı; dolayısıyla bir dünya savaşının koşullarının oluşmasını da olağanüstü hızlandıracaktır.

Elbette bütün bunların başarılmasının koşulu, işçi sınıfının, dünyanın barış ve demokrasi güçlerinin gidişata kendi cephelerinden müdahale edememesiyle yakından ilgilidir. Ve ilk bakışta; dünya işçi sınıfının bugün içinde bulunduğu parçalanmışlık ve atalet, uluslararası barış güçlerinin dağınıklığı göz önüne alındığında, bütün bu gidişatın kapitalist güçler tarafından rahatça yönlendirileceği sanılırsa da, bu doğru değildir. Çünkü gelişmeler; gerek işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıflar, gerekse birer birer ülkelerin barış ve demokrasi güçleri için son derece hızla toparlanma ve gidişata müdahale etme imkanlarını da olağan üstü büyütecek özellikler taşımaktadır. Bunun en başında; ABD merkezli son krizin (bugün geldiği aşamadan daha ileri gitmese bile), küreselleşme ideolojisini (felsefesini) çökertmiş olması gelmektedir. Çünkü böylece, artık kapitalist-emperyalist burjuvazi ve türlü temsilci, sözcü ve propagandacıları, yığınları aldatıp peşlerine takmalarına birinci dereceden dayanak olan en önemli silahı kaybetmiş olmaktadırlar. Bu, yığınların, küreselleşmenin propagandacılarının söylediklerinin etkisinden kurtulmalarının imkanlarının büyüdüğünü gösterdiği gibi, kapitalizm ve emperyalizm karşıtı Marksist ve devrimci güçlerin söylediklerine de kulaklarının açılması anlamına gelir. Dolayısıyla gelişmeler; işçi sınıfının, burjuvazinin kapitalist dünyasının karşısında kendi dünyasını kurma, emekçilerin ve halkların özgür ve barış içinde yaşayabileceği bir dünyayı inşa etme; işçi sınıfının sömürüsüz ve sınıfsız dünyasına giden yolun açılmasının imkanlarının sınırsız geliştiği bir sürece girildiğinin işaretidir.

 

EMEKÇİLERİN VE HALKLARIN BARIŞ VE KARDEŞLİK DÜNYASI İÇİN

Kısacası, son bir-bir buçuk yıl içinde kapitalist sistem içindeki gelişmeler, sınıf partisinin ve gerçek Marksistlerin kapitalizme ve küreselleşme politikalarına yönelttiği eleştirileri, bugün artık hem iktisat çevreleri hem de işçi sınıfı ve öteki halk kesimleri bakımından daha anlaşılır hale getirmiştir. Bu, son derece önemli bir olanaktır. Çünkü bu, bir yandan burjuva aydınları içinde bir bölünmenin yolunu açıp, burjuva cephede parçalanmayı mümkün kılarken, aynı zamanda, işçi sınıfı ve halk yığınları içinde kapitalizme duyulan güvenin, onun yıkılmazlığı hakkında uyandırılmış hayallerin yıkılmasını kolaylaştırmıştır. Liberal, neo-liberal görüşlerin itibar kaybetmesi, gerçeklerin anlaşılmasını kolaylaştırmıştır, süreç ilerledikçe daha da kolaylaştıracaktır. Uluslararası işçi sınıfının ve sınıf partilerinin kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele imkanlarının genişlemesi, işçi sınıfı ve halkaların kendi iktidar mücadeleleri açısından, insanlığın bugün önündeki sorunları aşması ve işçi sınıfı ve partilerinin çözümlerinin emekçilerin gündemine oturması imkanlarını son derece genişletmiştir.

Dünya şimdi, Amerikan ekonomisini çok derinden sarsarak hükmünü icra etmeyi sürdüren krizin, tüm dünyayı büyük bir krize doğru sürüklediği fikrinin giderek daha güç kazandığı bir aşmaya gelmiştir. Kimi ülkelerde “ekmek ayaklanmaları”na, kimi ülkelerde ise liberalleşmenin militan savunucularının birbiriyle çatışmasını da kapsayan bölünmelere ve burjuva iktidarların sarsılmasına yol açan tepkiler, şimdiden görülmeye başlamıştır.

Açıktır ki, yukardan beri söylenenlerden, sınıf partisi ve onun her kademeden örgütleri ve üyeler için (elbette tüm ilerici ve demokrat güçler için de bu sonuçlar önemli ölçüde dikkate değerdir) iki sonuç çıkar: Bunlardan birincisi, krizin ABD merkezli oluşu ve tüm kapitalist dünyayı kapsama eğiliminde olan karakteriyle bağlantılıdır ki, işçi sınıfının ulusal düzeyde birliği ve krizin yükünü sermayeye yıkma içerikli taleplerle sınırlı mücadelesinin (önceki krizlerde üstünde tartışılan klasik krize karşı mücadele talepleri) yetmeyeceği, tersine uluslararası birliğinin de son derece önemli olduğu gerçeğidir. Bu, bir yandan sınıf partisi, öte yandan da sendikaların ve emek örgütlerinin uluslararası görevlerinin somut ve önemli bir biçimde artması demektir. Burada, uluslararası reformcu sendika merkezlerinin küreselleşmeci çizgilerine karşı tutum almak, ama bu merkezlerde bile bir bölünmenin olacağını, hatta bunun kaçınılmaz olacağını görerek, sendikaların, yeni bir uluslararası mücadeleci sendikal platformda birliği mücadelesine hız vermek önem kazanmıştır.

Olup bitenden çıkarılacak ikinci önemli sonuç ise; sermayenin uluslararası seçeneği olan küresel dünya stratejisine karşı, insanlığın gerçekten barış ve kardeşlik içinde yaşayacağı, “sömürüsüz bir dünya”nın yolunu açacak işçi sınıfının, emekçilerin ve halkların dünyası mücadelesini somut bir seçenek olarak öne çıkarmaktır. Böyle bir mücadelenin geliştirilmesidir. Bu mücadele, elbette, her ülkede, sermaye güçlerinin krizin yükünü işçi sınıfına ve halka yıkma girişimlerini reddetme mücadelesiyle bağlantılı olarak geliştirilecek bir mücadeledir.

Türkiye’nin sınıf partisinin, ilerici, demokrat siyasi parti ve çevrelerin, sınıftan yana sendikacıların, emek örgütü yöneticilerinin; soyut değil, somut görevlerini dünyanın içinden geçtiği bu sürecin özelliklerinden çıkarması, planlarını ve hesaplarını bu gerçekleri göz önüne alarak yapmaları hayati bir önem kazanmış bulunmaktadır. Aksi, reformculuğa sürüklenmek, düzenin kendisini yenileme çabalarının kuyruğuna takılmak olacaktır.

 

 

 

(*) Bu ideologlar içinde en önemlilerinin bir bölümü eskiden Marksist olmuş, uzun zaman SB’yi ve sosyalizmi savunmuş olan dönek Marksistlerdi. Diğer bir bölümü ise, önemli bir bölümü ABD’de üstlenmiş ve YDD’yi ilan eden en üst kastın etkin unsurları olan neo-liberal politikacılardı. Bunlar, 2. Savaş’tan sonra SB’ye karşı ABD’yi savaşa kışkırtan eski Troçkistlerin süreç içinde evrimleşip bugün Bush etrafında ve neo-liberalizmin ideologları halinde toplanmış olanlarından oluşuyordu.


[1] Eskiden sosyalist olup da şimdi YDD’ci olan kapitalizm ideologları ve propagandacıları, sosyalizmin, çökerken, kapitalizmi de değiştirdiğini ve onu uygarlaştırdığını iddia ederek, hala sosyalist olduklarını da ima etmiş oluyorlar.

sıcak gündemin emek cephesine söyledikleri

Politik alanda, egemen güç odakları arasındaki çatışma, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinliklerine de yansıdı: AKP ve Erdoğan’la aynı çatı altında olmaya bile “katlanamayan” ana muhalefet lideri Baykal ve CHP’liler; mecbur kalmadıkça aynı kare içinde yer almadılar. Anıtkabir gibi bir araya gelmek zorunda kaldıkları mekanlarda ise, konuşmayarak tutumlarını sürdürmeye devam ettiler. Bu açıdan bir ölçü olan Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna, sadece CHP’liler değil, Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere en üst askeri yetkiler de gitmedi. Başbakan da, DTP’li vekillerle yan yana görünmeme ve el sıkmama ısrarını sürdürdü. Ama MHP Genel Başkanı Bahçeli, DTP’li vekillere özel jest yaparak, Başbakan’a bir omuz atmayı ihmal etmedi. Alanlarda ilköğretim çocuklarının şeriat gösterilerine alet edilmesi, Milli Eğitim’in her yandan döküldüğü, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bir kuruma dönüştüğünün işaretlerine sahne oldu. Başbakan Erdoğan’ın 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen sendikalara tepkisinin; “Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar” itirafının, 23 Nisan’dan bir gün önceye rastlaması, bu itirafın Başbakan’ın ulusal egemenlikten ne anladığını ortaya koyması bakımından bir başka anlamı oldu. Ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramı’ndan bir gün sonra toplanan MGK’nın “Ülkemizin tüm Iraklı grup ve oluşumlarla ilişkilerini sürdürmesi” kararını alması da (bu, Türkiye’nin resmen Kuzey Irak’taki “Kürdistan Federe Devleti”yle ilişkiye geçmesi anlamına gelmektedir), son bir buçuk yıldır bu konuda asker ve hükümet arasındaki çelişmenin sona ermesi bakımından önem taşımaktadır. Dahası bu, ABD ile Türkiye’nin resmi Irak politikası arasındaki ana sorunun da aşılmış olduğu anlamına gelmektedir.

23 Nisan’daki tablo, bütün çıplaklığıyla; Kürt sorunundan laisizmin ayakları üstüne dikilmesi ihtiyacına, ifade özgürlüğünden siyaset alanının tıkanmışlığına, egemen sınıfların temsilcilerinin işçi sınıfı ve emekçileri “ayak takımı” olarak gördüklerini artık açıkça itiraf edip, iktidar kaygısıyla; sadece hükümet olmayı değil iktidarlarından kaygıya düşmeye başladıklarını açıkça yansıtmıştır.

23 Nisan günü sergilenen tablo, elbette bir günde ortaya çıkmadı. Uzunca bir zamandan beri, Türkiye’de Kürt sorununun çözümsüzlüğü, laisizmin tepe üstü duruyor olmasının anlaşılması, ifade özgürlüğüne dair taleplerin karşılanmaması, 12 Eylül Anayasası her konuda ayak bağı olurken, anayasayı değiştirmek için yola çıkan AKP Hükümeti’nin sadece kendisi için demokrasi istediği, ama Türkiye’nin demokratikleşmesi için atılan adımlara ve öne sürülen taleplere karşı düşmanca bir tutum takınması, Ergenekon operasyonu ve AKP’nin kapatılması girişimlerinin yarattığı sarsıntı, devletin yeniden yapılanması ihtiyacının dayatması, giderek derinleşen ve yıkıcı etkileri görünmeye başlayan bir ekonomik krizin kapıya dayanmış olması, milliyetçilik ve din istismarcılığı üstünden çatışmalarına karşın AKP ve CHP’nin arkasındaki güçlerin, siyaset ve ekonomideki açmazlarının ve krizlerinin faturasını halka kesen tutumlarının yarattığı fasit çember, egemen güçleri, iç ve dış politikanın başlıca alanlarında ve ekonomik alanda bir duvara çarpmakla karşı karşıya getirmiştir.

SICAK GÜNDEMİN BİRİNCİ BİLEŞENİ, ERGENEKON ÇETESİ OPERASYONU

Kuşkusuz ki; tablonun ardında, Türkiye’nin başlıca ekonomik ve siyasi sorunları, Türkiye’nin geleneksel güçleriyle AKP’nin arkasında yer alan ve sistemi yenilemek isteyen güç odakları arasındaki hesaplaşma vardır. Ama sıcak gündem, son haftalarda gelişen Ergenekon operasyonu ve dünyada kapitalizmin kriz etkenlerinin yükselmesine bağlı olarak, Türkiye’de de enflasyon ve durgunluğun artması ve genel olarak ekonomik verilerin olumsuz sinyallerinin çoğalması tarafından yönlendirilmektedir.

Ergenekon Çetesi operasyonunun Susurluk’tan beri süren çete operasyonlarından farkı; bu operasyonun, Susurluk operasyonu da dahil o günden bugüne çıkan çete organizasyonlarının birbiriyle bağlantılı olduğunu göstermesinin yanı sıra; çete organizasyonlarının 1950’lerden beri etkin bir organizasyon olan kontrgerilla örgütlenmesinin açığa çıkan (deşifre olan) yanı olduğunun herkesçe görülmeye başlanmasıdır.

Örneğin Ergenekon operasyonu, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması, Danıştay baskını, Hrant Dink’in, Rahip Santoro’nun katledilmesi ve Malatya katliamını şimdiden birleştirmiştir. Dahası Atabeyler davasının yeniden görülmesini isteyen dava savcısının, Atabeyler grubu ile Ergenekon Çetesi arasında bağlantı bulunduğu gerekçesiyle iki davanın birleştirilmesini istemesi, Ergenekon Çetesi davasına yeni bir karakter kazandıracak görünmektedir. Çünkü böylece, emekli asker ve polisleri kapsayan çete organizasyonları ile muvazzaf askerler arasında da bir bağlantı kurulması, kontrgerillanın mekanizmasının daha gerçek görüntüsüyle ortaya çıkmasının imkanlarını genişletmektedir. Yine Yargıtay eski Başsavcısı Kanadoğlu, “Ergenekon davasının Şemdinli davası gibi sona ereceğini” iddia etmektedir; ama bu, aynı zamanda, Şemdinli davası ile Ergenekon davası arasında bir bağlantı olduğunun da itirafı olarak görülebilir.

Bütün bunların ötesinde; Ergenekon davasıyla, kendisine sivil toplum örgütü adını veren ve çeşitli emekli asker ve polislerin kurucusu olduğu “Vatansever Kuvvetler Birliği Derneği” gibi “kuvvacılık”, “milliyetçilik” iddiasındaki dernekler, ülkücü BBP’nin kimi örgütleri ve örgütlenmeleri ile onların son yıllarda giriştikleri kitlesel gösteriler (bayrak mitingleri, linç girişimleri eylemleri, asker cenazelerinin provoke edilmesi) ve kimi faaliyetlerin Ergenekon çetesiyle amaç ve eylem birliği içinde olduğunu gösteren sayısız belirti de ortaya çıkmıştır.

Bu tablo, bir yanıyla, en azından 2005 Newroz’unda “bayrak provokasyonu” ile başlayan linç girişimleri, laisizm ve cumhuriyet gösterilerini, iki seçim etrafında oluşan muhtıra, açıklamalar ve Anayasa Mahkemesi kararlarını kapsayan, ama aynı zamanda Hrant Dink, Rahip Santoro, Malatya cinayetleri, Şemdinli Çetesi, Cumhuriyet saldırısı ve Danıştay baskınlarıyla da birleşen bir tablodur. Öte yandan, bu tablo, son 60 yıllık kontrgerilla faaliyetlerine uzanan ilişkilerin de bugüne bir yansımasıdır.

MİLLİYETÇİ CENAHTA YENİDEN SAFLAŞMA ALAMETLERİ

Bu gelişmeler ışığında bugün şunlar söylenebilir:

1-) Ergenekon Çetesi operasyonuna kadar gelen bu gelişmeler; son yıllarda milliyetçi-ulusal güçler olarak bir mihrak oluşturan “milliyetçi cephe”de derin çatlaklar da meydana getirmiştir. Geçtiğimiz yaz boyunca, dergi sayfalarında süren “Kim daha milliyetçi” tartışmaları, çeşitli eylemlerde, miting alanlarında da görülen farklılaşmalar ve rekabete dayalı ayrışmalar, 22 Temmuz seçiminden sonra askerlerin milliyetçi odağın arkasından çekilmesiyle yeni bir safhaya girmiştir. Askerin, AKP Hükümeti ile Kürt sorunu, laisizm sorunu gibi başlıca sorunlarda uzlaşarak, milliyetçi cenaha en azından paralel olan tutumundan vazgeçmesi, bu cenah için bir darbe olmuştu. Ergenekon operasyonu ise, bu cenahın çözülmesinde ikinci darbe olmuş görünmektedir.

Bu çözülmenin en açık ifadesi, öncelikle Ergenekon operasyonunun son halkasında, İlhan Selçuk’un gözaltına alınıp bırakılması sonrasında, Cumhuriyet gazetesinin kızılelmacı, milliyetçi kesimlerle arasına bir mesafe koyması ve o cenahtan gelen çağrılara karşı ihtiyatlı davranma tutumuyla ortaya çıkmıştır. Bunu, serbest bırakıldıktan sonra Selçuk’un “Başbakan Tayyip Erdoğan”a yaptığı “uzlaşma” çağrısında gördük. Bu çağrı, geleneksel Cumhuriyet gazetesi Kemalizminin, açıkça, kızılelmacı sağ ve sol odaktan ayrışma isteğinin işaretidir. Ve bu çağrıdan sonra, Cumhuriyet’in yayınlarında bir üslup farkı fark edilmeye başlamıştır. En son, Doğu Perinçek’e methiye ve Ergenekon çetesi suçlamalarına karşı, Cumhuriyet Yazarı Ümit Zileli’nin yazısının, taşra baskısında yayınlandıktan sonra, yazı işleri tarafından, ara-taşra ve şehir baskılarında gazeten çıkarılması da, Cumhuriyetin kızılelmacılarla arasına bir çizgi çekmek için giriştiği yeni yönelişin işareti olarak görülebilir.

CHP de, bir zamandan beri; seçim öncesindeki her tür milliyetçiliğe verdiği ‘açık çek’i (Son yıllarda, MHP’nin reddettiği linç girişimlerini bile CHP’nin, BBP ile birlikte desteklediği, “duyarlı vatandaşların eylemi” olarak selamladığı hatırlansın) rezervli hale getirmiş, şimdi daha da ihtiyatlı bir çizgiye çekilmiştir. Kaldı ki, CHP’nin içinde de bu dönemle ilgili tartışmaların giderek derinleşeceğini, bir ayrışmanın yaşanacağını söylemek abartı olmaz.

MHP ise; dün kızılelmacılara karşı CHP’ye göre daha ihtiyatlıyken, bugün de bu ihtiyatını sürdürmektedir. Öyle görünmektedir ki, sağın ve solun Kızılelmacıları, şu anda, son yıllardaki en yalnız dönemlerini yaşamaktadırlar. Bundan sonrası; kendi içlerinde de ayrışmaların, çatışmaların gündeme gelmesidir.

Kendisine Kemalist diyen bu cenaha toplam açısından bakıldığında, önümüzdeki dönem bir ayrışmanın yaşanacağını, dolayısıyla bu cephede yeni bir saflaşma olacağını söylemek bir kehanet olmaz. Özellikle de Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in olumlu değerlerini savunan, laisizmle, Cumhuriyet’le demokrasiyi birleştiren Kemalist kesimle, Kemalizm’i başka amaçların örtüsü olarak kullananlar arasında bir mücadelenin olması kaçınılmaz görünmektedir.

DEVLETİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI VE MGK KARARI

2-) Ergenekon operasyonu, “soğuk savaş” koşullarında oluşan ve deşifre olduğu ve ayağa düştüğü için artık egemen güç odaklarının da ayağına dolanan kesimin tasfiyesidir. Bunun diğer anlamı ise, “derin devlet”in yeniden yapılandırılması girişimidir. Dolayısıyla, bu operasyonun, asker ve polis emeklileri ve kimi siyasilerle sınırlı kalmayacağı açıktır. Ve eninde sonunda, bu operasyonun, asker ve emniyet içinde de bir devamının olacağından kuşku duyulamaz. Zaten savcıların bu amaçla Genelkurmay’a dosya sundukları kulislerde konuşulmaktadır. Ancak, operasyon bu yanıyla, eğer başka etkenler farklı bir yöne sevk etmez ve iç tasfiye bir çatışmaya dönüşmezse, bu tasfiyenin, askerin, kendi kuralları içinde, ‘eski’de kalmış olanları tasfiye ettiği çok yönlü bir süreç olarak işleyeceğini söyleyebiliriz. Ancak her halükarda, bu yeniden yapılanma sürecinin çok sancılı olacağı, provokasyonlardan darbe girişimlerine kadar varabilecek dirençlerin oluşabileceğini ihtimal dışı bırakmamak gerek.

3-) Türkiye’nin egemenlerinin milliyetçilik tanımlarının da değişeceğini gösteren sayısız belirti ortaya çıkmış bulunmaktadır. 24 Nisan’da toplanan MGK’da alınan, Türkiye’nin “Irak’taki bütün grup ve oluşumlarla ilişkisini sürdürmesi” kararı, MİT’in 2007 başında yayımladığı rapordaki “aktif dış politikaya geçiş” için ayak bağlarının çözülmesidir. Böylece, Kuzey Irak Kürtleriyle barışacak olan Türkiye’nin, orta vadede, Irak’ta etkinliğini Kürtler üstünden artırmaya yönelmesi, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’da daha “aktif girişimlere” yönelmesini beklemek gerekir. Yani ‘bayrak’ ve ‘dış düşman’ milliyetçiliğinden ‘dış hegemonya’ amaçlı, başka ülkelerde sömürü ve hegemonya peşinde koşan bir ‘milliyetçiliğe’ yönelmek, yeni ve yükselen bir değer olacağa benzemektedir. Öte yandan, İslam dininin devlet ve toplum içinde etkisinin arttığı, dolayısıyla daha yumuşak bir laiklik anlayışının egemen güç odakları tarafından benimseneceği de anlaşılmaktadır. Dolayısıyla devletin yeniden yapılanmasında, din ve devlet ilişkisinde, din lehine düzenlemeler yapılması da sürpriz olmaz. Bu, ABD’nin, “Ilımlı bir İslamcılık”la birlikte yürütülen “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” ile bağlantılı ve ABD çıkarlarına bağlanmış bir dış politika ve strateji için gerekli bir değişimdir. Devleti yeniden yapılandırırken, AKP’nin Meclis gücüne dayanan ve onun yapacağı anayasayı da kendi düzenlerinin temeline koymak isteyen sermaye güçleri; dinle devletin yakınlaşmasını; bu devletin, sosyal görevlerinden arınmış, kamu hizmetlerini piyasanın ürettiği mal ve hizmetlerle karşılamayı esas alan, ABD’nin dünya hegemonyasıyla birleşen bir stratejiyi benimsemekte zorlanmayan ve aynı zamanda bölgede, İslam dünyasında ve ‘Türki Cumhuriyetler’de büyük sermayenin çıkarlarının takipçiliğini üslenen bir yapılanma olmasını istemektedirler.

Kuşkusuz böyle bir talep ve devletin yeniden yapılanması ihtiyacı, en büyük sermaye güçlerinin talebi ve ihtiyacıdır. Ama bu böyle isteniyor diye de, bunun kolayca olacağı beklenemez. Tersine, bu yeniden yapılanma, uzun bir zaman içinde; statükocularla dincilerin ve liberallerin, dincilerle liberallerin, liberallerle gelenekçilerin ve nihayet halk ve demokrasi güçleriyle sermayenin çeşitli güç odaklarının çatışması içinde ilerleyecek; zaman zaman darbe girişimlerinden, çete müdahalelerinden; yargıdan üniversiteye, Meclis’ten asker ve emniyet güçlerine, çeşitli alanlarda skandallara varan gelişmelerle; ‘ileri’ye hamlelerle, ‘geri’ye düşüşlerle belirlenen karmaşık bir süreç olacak, büyük olasılıkla da, sermayenin amaçlarına varmasından çok, bu amaçlara varma mücadelesi olarak gelişecektir.

GÜÇ ODAKLARI KARŞI KARŞIYA

Devletin yeniden yapılandırılması alanında, bugün oluşan güç odaklarının çözümleri, kendi cephelerinin çıkarlarına göre biçimlenmektedir.

Bunları şöyle belirleyebiliriz:

a-) AKP ve arkasında yer alan liberal kesimler: Devleti; yukarıda ifade edildiği gibi, en büyük patronların, piyasanın, ABD’nin Ortadoğu stratejisinin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmek istemekte ve böylece devletin demokratikleşeceğini iddia etmektedirler. Ancak bu cenahın, ne Kürt sorununun demokratik çözümü, ne laisizmin gerçek bir laisizm olarak şekillendirilmesi, ne de ülkenin genel olarak demokratikleştirilmesi gibi bir dertleri olamadığı için; halktan destek almaları girişimlerinin başarılı olması beklenemez. Nitekim AKP’nin, gerek anayasa değişikliği, gerek AKP’nin kapatılması, gerek türban ve üniversite reformu, gerekse 301 konularında yaptıkları girişim, kendisini pek çok konuda destekleyen liberal aydın kesimlerden bile destek görmemiş, tersine AKP’nin “kendine Müslüman” “özgürlük ve demokrasi”(!) anlayışı açığa çıkmıştır. Bu yüzden de, örneğin seçimlerden sonra girişilen, anayasa değişikliği merkezli girişim bugün akamete uğramıştır ve yeniden toparlanıp etrafında anayasayı yeniden yapacak bir güç oluşturması son derece güçleşmiştir. Bu nedenlerle, Ergenekon operasyonunun ‘gittiği yere kadar götürülmesi’ de, eğer demokrasi güçlerinin müdahaleleri yeterince etkin olmazsa, olanaksız görünmektedir. Tersine AKP, dinin ve dini değerlerin devletin içinde daha etkin olmasını; Milli Eğitim ve üniversitede dini referanslarla bilimin aynı düzeye getirilmesi gibi ortaçağcı eğilimin güçlendirilmesini, sosyal görevlerinden arınmış, piyasacı bir yapılanmayı savunmaktadır. “Devrim”, “reform”, “özgürlükçülük”, “demokrasicilik” diye öne sürdükleri; tamamen kendilerinin özgürlüğüdür ve kendileri için demokrasidir! Kısacası, bunların demokrasi anlayışında, devletin yeniden biçimlendirilmesi iddiaları içinde, Kürt sorununun demokratik çözümü, laisizm sorunu, ifade ve basın özgürlüğü sorunu, siyasi partilerin faaliyetlerinin garanti altına alınması gibi Türkiye’nin en temel sorunları yoktur.

b-) CHP-MHP ve arkasındaki güçler: Bu güçler, 12 Eylül Anayasası’nın biçimlendirdiği kontrgerillasıyla, tek uluslu, tek dilli yapısıyla, baskıcı kurumlarıyla, ‘devletten bir çivi söktürmem’ stratejisinde ayak diremektedirler. Onlara göre, 12 Eylül Anayasası’nın tarif ettiği demokrasi de, Kürt sorununun çözümüne dair çözümsüzlük stratejisi de, laisizmin yasalardaki hali de yerindedir. Bunları sorun yapanlar, teröristlerdir, şeriatçılardır, liberallerdir, AB yanlılarıdır vb… Ne var ki, bu görüşün de hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır.

c-) Demokrasi güçleri cephesi: Türkiye’nin elbette yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır, ama gerçekten demokratik bir anayasaya! Kürt sorununun demokratik bir çözümünün yolunu açacak, laisizmi gerçek anlamda yeniden tanımlayacak, Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir ülke olması mücadelesinin önünü açacak bir anayasa olmalıdır, bu. Ancak böyle bir anayasanın yapılmasını Meclis’teki partilerden beklemek olası değildir. Çünkü böyle bir Türkiye’den çıkarları olanların Meclis’teki sayısı çok azdır. Kürdüyle, Alevisiyle ezilen, sömürülen milyonlarıyla bütün halk; böyle bir anayasanın yapılmasına müdahil olmak durumundadır. Ancak böyle bir müdahale, Meclis’te de yankılanabilir ve halkların kardeş olduğu, baskının ve asimilasyonun değil, özgürlüklerin birleştirdiği bir Türkiye’nin kurulmasının yolunu açabilir.

Elbette, sadece anayasa değil, bugün Türkiye’nin demokratikleşmesi için verilen her mücadele, çetelerin açığa çıkarılmasından 301’in kaldırılmasına, Kürt dili ve kültürü üstündeki baskıların kaldırılmasından ifade özgürlüğüne, üniversitedeki bilim özgürlüğünden, özerklik sorununa, antiemperyalist mücadele sorununa kadar, her mücadele, demokratik ve bağımsız bir Türkiye mücadelesinin parçası olarak; Türkiye’nin demokrasi güçleri için vazgeçilmezdir.

SICAK GÜNDEMİN İKİNCİ BİLEŞENİ: EKONOMİK KRİZ ALAMETLERİ

Türkiye’nin sıcak gündemini belirleyen ikinci gelişme; ekonomik kriz etkenlerinin hızla büyümeye başlamış olmasıdır. Gerçi Başbakan başta olmak üzere, etkili ve yetkili zevat; “Dünyada kriz olur bizde olmaz; bize geçemez bu kriz. Hatta dünya krizi bizim için iyi de olur, çünkü yararlanırız” demeye devam etse de, kapitalizmin ciddi politikacıları, iktisatçıları ve patronlar, giderek daha çok kriz beklentisi içindedirler. Dahası, derinleşen ve yaygınlaşan dünya krizinden en çok etkilenen ülkelerin başında da, Türkiye ve diğer birkaç ülkenin geleceği, iktisatçıların ortak kanısıdır. Bu ülkelerin büyük dış ticaret açığının, krizle birlikte katlanılamaz ölçüde büyüyeceğine ve dış ticaret açığının tetiklediği çöküşün diğer sektörlerde yıkıcı sonuçlara yol açacağına dikkat çekilmektedir.

Bu krizin, 1995 ve 2001 krizinden farklı olduğu ve kapitalist dünyayı saran ve bilinen türden önlemlere, piyasaya para sürme ve çekme gibi klasik müdahalelere de tepki vermediği şimdiden ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla işaretler; bu krizin uzun süreceğini, zaman zaman yükselen, zaman zaman alçalan bir seyir izlese de; giderek derinleşen ve ekonomin bütün sektörlerini kapsayarak genişleyeceğini göstermektedir.

Türkiye açısından bunun anlamı ise, krizin derin ve uzun sürmesinin yanı sıra; bu krizin, siyasal alandaki anayasanın yenilenmesi, Ergenekon operasyonu, AKP’nin kapatılma girişimi gibi önemli siyasal çatışmaları da kapsayan siyasal alandaki hesaplaşmanın bir siyasal istikrasızlığa dönüşme eğilimine işaret eden gelişmelerle üst üste gelmesidir. Bu üst üste geliş, krizin etkisini derinleştireceği ve yıkıcı etkilerini artıracağı gibi, ekonomik krizin de, siyasal alandaki çalkantı ve çatışmaları devasa büyütecek bir etki yaratmasını kışkırtacaktır.

Kuşkusuz ki, hükümet ve Başbakan ‘Kriz bizi etkilemez’ diye böbürlense de; ‘İstihdam Paketi’ adı altında girişilen, Hazine’den sermaye sınıfına yapılmak istenen aktarmalarla, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve ekonomiden sorumlu bakanların Katar, Dubai, Körfez Emirlikleri, Suudi Arabistan gibi ülkeleri her vesileyle yeniden yeniden ziyaretlerinin arkasında bir kriz beklentisi olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü büyük dış ticaret açığını kapatacak doları, hükümet, bu Arap-İslam “kardeşlerinden” sağlamayı düşünmektedir. Çünkü bir dünya krizinde, petro-dolar merkezlerinden biri olarak, Arap şeyhlerinin elindeki dolarları Türkiye’ye çekmeyi hesaplamaktadırlar. Artık özelleştirecek de fazla bir şey kalmayınca, toprak satmak, eldeki özel sanayi kuruluşlarını, kalan birkaç bankayı, öteki hizmet alanlarını (sağlık, eğitimi vb.) satmak ‘sıcak para’ için tek seçenek olacaktır. Hükümet, kendi geldiği siyaset ekolünün yönlendirmesiyle, bunları da, ancak petro-dolar şeyhlerine satacağını düşünmektedir. Onun içindir, Arap ülkelerine gidip gelmeler. Elbette ‘din kardeşliği’ ve gitmişken, yakınlarını tanıştırıp, ‘alışveriş etmeleri için aracılık’ yapmak da vardır (Sabah-atv’yi alan Çalık grubuna kredi sağlanması gibi); ama genel strateji açısından, bunlar işin teferruatıdır.

Kuşkusuz ki; Türkiye’nin egemenleri açısından, bu krizden çıkışta tek seçenek; faturayı emekçilere yıkmaktır. Ama aynı zamanda, krizi bir fırsat olarak değerlendirmeyi ihmal etmeyeceklerini de, önceki deneylerden biliyoruz. En büyükler, bu krizden, başta kendileri zarar görse de, sonuçta daha küçükleri de yutarak, kârlı çıkmaya çalışacaklardır. Ama bütün olarak sermaye açısından, krizden çıkışın yolu; Hazine ve devletin üstünden krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkmaktır.

KRİZİ YAVAŞLATMA VE FATURAYI HALKIN SIRTINA YIKMA ÖNLEMLERİ!

Bu açıdan bakıldığında, sermayenin şu önlemleri alacağını ve daha önce yapmaya cesaret edemediği bir gözü karalıkla davranacağını söylemek kehanet olmaz:

* Koşulları ne olursa olsun dış borç bulmak.

* Elde kalan kamu kurumlarını acilen özelleştirmek.

* Halen elde kalan kamu kuruluşlarını, ucuz pahalı demeden, hızla satıp savmak.

* Sağlık, eğitim, enerji, yerel yönetim hizmetlerinin piyasalaştırılması ve bunların paralı hale getirilmesi.

* Sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilmesiyle daha büyük bir miktara ulaşan fonun ucuz kredi olarak patronların kullanımına açılması için gerekli düzenlemelerin yapılması.

* İşsizlik fonunda birikmiş olan 32 katrilyonu aşan meblağın patronlara hortumlatılması, (ki bunun için şimdiden; bu paranın GAP’ın bitirilmesi için kullanılacağı doğrultusunda girişimler başlatılmıştır.)

* İşletmelerin işçi maliyetlerinin düşürülmesi adı altında; ücretlerin daha hızlı düşürülmesi, esnek çalışmanın, taşeron çalışma uygulamalarının yaygınlaştırılması, çalışma saatlerindeki keyfiyetin artırılması, iş yasası ve işçi sağlığı ve iş güvenliği yasalarındaki sınırların dinlenmemesi, sendikalı çalışmanın giderek ortadan kaldırılması.

* Başlıca tüketim maddelerine zamlar, KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerin artırılması türünden pek çok önlem alınarak, krizin yükünü halka yıkmaya çalışacaklarını biliyoruz.

Dahası, bunların, daha kriz ciddi etkisini göstermeden, kalem kalem uygulamaya sokulması da sürpriz değildir. Nitekim, bu tür önlemlerin, gıda başta olmak üzere, hizmetlere yapılan çeşitli zamlar ve ücret ve maaşların enflasyonun altında tutulmasında ilk işaretlerini görüyoruz.

EMEK CEPHESİNİN KRİZE KARŞI MÜCADELESİ

Sınıf partisinin, emek örgütlerinin ve sendikaların sermayenin krizden çıkış programına karşı tutumu; krizin faturasını sermayenin üstüne yıkmak üzere mücadele etmektir. Ancak böyle bir mücadele, emek cephesinin, krizin egemenler cephesinde yaratacağı kargaşa ve çatışmalardan yararlanarak, kendi güçlerini yeniden mevzilendirmesini, krizden devrimci bir atılım çıkarmasını sağlayabilir.

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası’na karşı mücadele içinde birleşen emekçiler; 13-14 Mart’ta kendi tutumlarını ortaya koymuşlardır. Kimi sendikaların arkadan hançerleme girişimine karşın; mücadelenin yükselmeye devam edeceğini gösteren sayısız belirti ortaya çıkmıştır. SSGSS mücadelesi ihanetinin hemen arkasından yapılan eylemlere katılmalar ve 1 Mayıs hazırlıkları sırasında emekçilerin yansıttıkları hava; mücadelede yükseliş eğiliminin süreceğini göstermektedir. Dahası, genel olarak dünyadaki emek mücadelesinde de eğilim bu doğrultudadır ve bunun da, bizim ülkemizdeki emek mücadelesini olumlu etkileyeceğini düşünmek gerekir.

Egemen güçler açısından ise, kendi iç çatışmalarının büyüyeceği ve krizden çıkış ya da alınacak önlemler konusunda da aralarında çatışacakları gözlenmektedir. Dış destek bakımından da, önceki yıllara göre, sermaye güçleri daha büyük güçlüklerle karşılaşacaklardır. Çünkü geçmiş yıllarda bu desteği veren IMF ve Dünya Bankası, dünyanın gözünde, bu krizin hazırlayıcısı olarak görüldüğü gibi, başlıca kapitalist ülkeler kendi canlarının derdine düşmüşlerdir.

Bütün bu veriler göstermektedir ki, krizin bugünkü seyri, sermaye güçlerini, onların işçi ve emek mücadelesine yönelik saldırısını püskürtmek ve halk için bir ekonomi ile ilgili talepleri savunmak için son derece önemli bir fırsat sunacaktır. Bu fırsatları şimdiden görüp değerlendirmek, krizin bütün sektörlerde yıkıcı sonuçlarıyla ortaya çıktığı aşamada emek güçlerinin birleşmesi için de önemli olacaktır. Sınıf partisi ve emekçilerin ileri kesimleri, bu imkanları iyi değerlendirmek durumundadır.

Krizin giderek derinleşmesi, işçilerin, işsizlerin, emeklilerin, kamu emekçilerinin yaşamlarını önemli bir biçimde etkilemektedir. Esnaf ve zanaatkarlar da giderek daralan ekonominin cenderesiyle sıkılmaktadır, ama bu krizden, daha doğrusu son çeyrek yüzyıldaki ekonomik politikalardan en çok mağdur olanın üretici köylülük olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. Bu kesimin AKP’nin kırsal alandaki desteği olduğu göz önüne alındığında, bu kesimin hükümetle karşı karşıya gelmesinin, sadece ekonomide değil, siyasal alanda da bir karşılığı olacağını atlayamayız. Sınıf patisi ve emekçilerin ileri kesimleri bunu iyi değerlendirmek, krizin yükünü sermayenin üstüne yıkmak için mücadelede köylülüğe özel önem vermek durumundadırlar.

Öte yandan, böyle bir krizin, AKP’nin emekçilerle karşı karşıya gelmesi, bu karşı karşıya gelişin bir hesaplamaya dönüşmeyle ilerleyeceği gerçeği de göz önüne alındığında (bunun belirtileri Telekom grevi, TEKEL özelleştirmesi, Başıbüyük’teki yıkım gibi olaylarda görülmektedir), krizin, sadece ekonomik değil, siyasal bakımdan da bir dönüşümün önünü açacağı, bu açıdan da önemli sonuçlar doğuracağını şimdiden görmek gerekir.

KRİZİN FATURASINI REDDETME MÜCADELESİNİN BAŞLICA TALEPLERİ

Bu amaçla, işçiler, emekçiler başlıca şu talepleri savunarak, krizin yükünden kendilerini koruyabilirler:

* Dış ve iç borç ödemelerinin durdurulması.

Eğitimden sağlığa, yerel yönetim hizmetlerinden ulaşıma, kazanılmış hakların korunması.

* Ücretlerin aşağı çekilmesine ve TİS’lerin kriz gerekçesiyle oldubittiye getirilmesine izin vermemek.

* Özelleştirmelere karşı mücadele.

* Taşeron sistemine son verilmesi.

* Emekçilerin birikimlerinin (emeklilik, sağlık ve işsizlik fonları gibi) patronlara kredi olarak aktarılmasına, gerekçesi ne olursa olsun, izin vermemek.

* Kıdem tazminatı yağmasının önlenmesi.

* Sendikaların örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması.

* Kamuda sözleşmeli personel uygulaması ve performansa göre ücret temelli uygulamalara son verilmesi.

* Köylülüğün gübre, mazot, tohumluk bakımından desteklenmesi ve desteğin doğrudan üretici köylüye yapılması.

* Köylülüğün tarım tekellerinin baskısından kurtulması için gereken önlemlerin alınması.

* Eğitim, sağlık ve tüm diğer kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması girişimlerine son verilmesi ve bu hizmetlerin parasız verilmesi.

* İş saatlerinin kısaltılması ve ücretlerin insanca yaşanacak bir düzeye getirilmesi, sigortasız çalışmaya son verilmesi.

* Esnek çalışma uygulamalarına son verilmesi.

* IMF-TÜSİAD programına, halkçı bir ekonomi programıyla karşı çıkılması.

* Kentlerimizi rant alanı olarak gören ‘kentsel dönüşüm’ projelerine son verilmesi ve halkın sağlıklı konutlarda yaşaması için gereken bir barınma programı geliştirilmesi.

* SSGSS Yasası’nın iptal edilmesi ve herkese sağlık, herkese emeklilik sağlayan ve masraflarının Hazine’den karşılandığı bir emeklilik ve sağlık sistemi getirilmesi.

Krizin etkilerinden korunma ve mücadeleyi ilerletmenin, sermaye saldırılarını püskürtmenin ve faturayı patronlara, kapitalist sınıfa kesmenin tek yolu mücadeleden geçmektedir.

****

Sermaye güçlerinin kendi siyasi sistemlerini yenilemek için yaptıkları hamlenin, bir yandan AKP’nin yarattığı kaygılar, öte yandan da statükocu kesimlerden gelen tepkiyle çok zorlandığı, her adımda yeni çatışmalara gebe olduğu açıktır. Ekonomik politikalarda ise, bir çöküşe gidilmektedir. Dahası, piyasacı kapitalizm, küreselleşme politikaları diye ifade edilen ekonomik politikaların çöktüğü, IMF ve Dünya Bankası tarafından bile ilan edilmiştir. Ancak bu alandaki büyük sorunlara karşın, egemenlerin gerek siyaset, gerekse ekonomi alanında yeniden bir yapılanma için seçenekleri hiç de fazla değildir. Dahası, yıpranan eski değerlerin yerine yenilerini koyacak cesaretleri kırılmıştır. Özellikle de ekonomi politikaları bakımından, henüz küreselleşme politikaları tam devreye sokulamadan, bu politikaların dayanağı olan değerler hızla çözülmeye başlamıştır. Bu durum, egemen güçler için tam bir kabus halidir.

Egemenler için açmazlar, değer erozyonları, kuşkusuz ki, emek cephesinin kendi seçenekleri ve kendi değerlerinin yaygınlaşıp itibar kazanması için bulunmaz bir fırsattır.

Krizle, işçi sınıfı ve emekçilerin eylemlerindeki yükselişle, çatışmalarla, kapitalist değerlerde hızlı çözülmelerle kendisini ortaya koyan ‘kıyamet alametleri’, ‘ayakların baş olduğu’ bir Türkiye ve dünya mücadelesi için iyi işaretlerdir.

Bunlar, emek cephesi için yüksek tempolu bir mücadele döneminin habercisidir.

 

Seçim Pazarında Açılan Açılana

seçim pazarında açılan açılana

İHSAN ÇARALAN

Piyasa mekanizması, ekonomide krize yol açsa da, siyasette işlemeye devam ediyor. Yerel seçimler yaklaştıkça, seçmen pastasından daha çok pay almak isteyen sermaye partileri, “yeni açılımlar”la seçmen avını hızlandırdılar. Ancak, ülkenin sorunları öylesine kronik ve aynı zamanda çözüm dayatıyor ki, her açılım, partiler arasında olduğu kadar partilerin içinde de zaten var olan gerilimleri artırdığı gibi, yeni gerilimlere de vesile oluyor. Bu yüzden, diğer partilerin seçmenlerini kapmak ya da daha önce etkisi dışındaki kesimleri kendi etki alanına çekmek için girişilen manevralar, partilerin geleneksel seçmen kitlesi içinde de bölünmelere, çatışmalara yol açmaktadır. Yerel seçimler yaklaştıkça, partilerdeki iç çatışmalar ve partiler arasındaki mücadele bir hesaplaşmaya dönüşmektedir.

Partiler arasındaki mücadele, basında “açılım” adı verilen girişimlerle ilerlemektedir. AKP “Alevi açılımı”yla öne çıkarken, CHP “türban karşıtı” muhalefetini tersine çevirerek, türbana karşı olanları hedefe koyan, “türban, çarşaf, sarık, şalvar” açılımı diyeceğimiz bir biçimde “yeni bir açılım”a girişmiştir. AKP’nin vaktiyle yaptığı “Kürt açılımı”, yeni dönemde “Kürt kapalımı”na dönüşürken, CHP’nin bir “Kürt açılımı”na yöneleceği, şimdiden kesinleşmiş gibidir.

Kürt sorununda ya da genel olarak politikalarında “mozayik değil mermer” gibi “katılık”la övünen MHP ise, her iki parti (CHP ve AKP) arasındaki çatışmanın dümen suyunda, iki partinin de açılımlarını eleştirirken; Kürt ve Alevi sorununda “kendi çapında” yeni açılımlar ortaya koymaya çalışmaktadır.

Kuşkusuz bu sermaye partilerinin geleneksel politikalarında değişiklik yapma ihtiyacı, Türkiye’nin büyün sorunları karşısında çözümsüzlük ve çaresizliklerinin zorladığı bir durumudur. Yerel seçimlerin de kapıya dayanmasıyla sıkışan sermaye partileri; açılımlar yaparken, bu açılımlara partilerin geleneksel yapıları içinden direnecek tutumlar ortaya çıkmakta, şimdi içten içe derinleşen bu çatlaklar giderek büyüme eğilimi gösterecek bir nitelik taşımaktadırlar.

SERMAYE PARTİLERİ ESKİSİ GİBİ GİDEMEZ DURUMDA

Sermaye partilerinin dünyasında seçimlerden önce partilerin kimi konularda kendilerine çeki düzen vermeleri; tutulup tutulmayacağına bakmadan, toplumun geniş kesimlerini ilgilendiren vaatlerde bulunarak o kesimlerden oy almayı amaçlamaları, her seçim öncesinin klasik tutumlarıdır. Hatta öyle ki; bu, tutulmayacağını herkesin bildiği, ölçüsü-endazesi bulunmayan vaatler, basın ve kamuoyunda da olağan karşılanmaktadır. Bu tür vaatler, kamuoyunda, “seçim vaatleri” kategorisi bile oluşturmuştur. Sermaye partilerinin hep yapmayacakları şeyleri vaat etmesinden bıkanlar bile; seçim dönemi yapılan atıp tutmaları hoş görebilmektedir.

Yerel “seçim sathı maili”ne girildiği şu günlerde, sermaye partileri cenahında tablo, birkaç ay öncesine göre bir hayli değişmiş görünmektedir. Dahası, bu yönelişlerin seçimden sonra da etkisini sürdüreceği, partilerin bunlardan, siyasi yelpazedeki yerlerinin yeniden tanımlanmasına ihtiyaç duyuracak kadar etkilenecekleri anlaşılmaktadır.

Şöyle ki; 22 Temmuz 2007 seçiminde Özgürlük Dünyası’nda; sermaye partilerindeki saflaşma iki büyük kamp olarak belirlenmişti. Bunlardan birincisi, burjuva siyaset yelpazesinde “muhafazakar-liberal” olarak tanımlanan, AKP, DYP, ANAP gibi partilerin yer aldığı mihrak; ikincisi ise, CHP, MHP, sağın ve solun Kızılelmacılarını da kapsayan “milliyetçi mihrak”tı.

Bir siyasi mihrakın oluşması ya da bir siyasi partinin çizgi değiştirmesi için çok kısa sayılacak, bir yılı biraz aşan bir zaman içinde, bu mihrakların dağılıp, burjuva siyaset alanının en azından en büyük üç partisinin kendi içlerinde tartışmalar ve çatlaklara yol açacak kadar yelpazedeki yerlerini değiştirmeye yönelmeleri, elbette ki siyaset alanında önemli ve üstünde özenle durulması gereken bir durumdur.

Bugün sermaye partileri böyle bir hareketlenme içindedir. Ve yerel seçim öncesinde siyaset yelpazesindeki yerleri şöyle biçimlenmektedir:

AKP ASIL AÇILIMINI ‘KÜRT AÇILIMI’NI ‘KAPATARAK’ YAPTI

22 Temmuz seçimi öncesinde, AKP, “liberal, muhafazakar” diye ifade edilen; özgürlükler karşısında nispeten hoşgörülü, milliyetçilikten, statükodan hoşnutsuz, Kürt sorunu konusunda “Kürt sorunu bizim de sorunumuzdur ve çözülmemiş olması bugüne kadar iktidar olmuş tüm partilerin de sorumluluğudur” gibi ifadeler kullanan bir partiydi. Kendisini de, CHP’den ve MHP’den asıl olarak bu konuda; Kürt sorununun çözümünde demokratik yöntemleri kullanmaya açık bir parti havası vererek ayırıyordu. Laisizm konusunda da, yine bu iki partiyle ayrılıyordu.

AKP’nin, iktidar partisi olarak, bu alanlarda nasıl bir “açılım” geçirdiğini şöyle özetleyebiliriz:

1-) AKP Kürt açılımını kapattı

AKP’nin çizgi değişimi, en açık biçimde Kürt sorununda aldığı tutumda görüldü. 2007’nin son aylarından başlayıp “sınır ötesi” harekatla ete kemiğe bürünerek, AKP’nin Kürt sorunu karşısında resmi devlet tezine dönmesi, bölge halkı tarafından da tepkiyle karşılanmaya başladı. Başbakan, bu yılın ikinci yarısında, açıkça yerini Genelkurmayın yanı olarak ilan etti. Bölgede hükümetin politikalarına karşı tepkilerin yoğunlaşması karşısında, başbakan, Hakkari’de açıkça; “Tek bayrak, tek millet, tek dil, tek ülke ilkemizi beğenmeyen çekip gitsin!” diyerek, MHP’nin 1990’ların başında “Ya sev ya terk et” sloganıyla ifade ettiği hatta girmiş oldu. Oysa, MHP ve CHP bölge illerinde açık faaliyet göstermez, bu partilerin liderleri bu illere gidip miting bile düzenleyemezken, AKP, Kürtlerden yüzde 40-50’ler dolayında oy alan bir parti durumundaydı. Dahası, çeşitli Kürt siyasi çevreleri, AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımını resmi devlet yaklaşımı dışında görüyor, hatta onu sorunu çözecek bir parti olarak benimsiyorlardı. Bunun da ötesinde, ülkenin batısında bu partiyi “kapatılması gereken, şeriatçı parti” olarak niteleyen statükocu siyasi partiler, bizatihi devletin kendisi, bölgede AKP’yi destekleyerek, AKP’nin Kürtleri yedeklemesine gizli destek veriyorlardı. Erdoğan’ın Kürt sorununda tam bir dönüş yaparak, 30 Ağustos’u izleyen günlerden itibaren, “Bizim tarafımız bellidir. Bizim tarafımızda olmayan da terörün, bölücülüğün yanındadır” açıklamasıyla Genelkurmay Başkanı ile aynı safa girdiğin resmen açıklamasıyla birlikte, Erdoğan ve partisine karşı bölgede tepkiler daha büyümüş, açık bir hal almıştır. Kısacası Erdoğan’ın ve partisinin “yeni açılım”ı, Kürt sorununda, AKP’nin “Kürt sorunu bizim de sorunumuzdur; bunu demokrasinin kuralları içinde çözeceğiz” iddiasından, generallerin, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır. Son terörist yok edilinceye katar mücadele sürecektir” askeri tezine dönüştür. Bunu, Erdoğan en son; “Ya sev ye terk et”e kadar ilerletmiştir. Yani AKP, kendi ayrıcalığı olan Kürt sorununda liberal tutumu terk ederek, CHP, MHP ve Genelkurmay’ın Kürt sorunu karşısındaki tutumlarıyla birleşen bir çizgiye dönmüştür. Yani bu yönelişle, Erdoğan; AKP’nin kuruluşundan beri çeşitli dalgalanışlarla da olsa süren “Kürt açılımı”nı “kapanışa” dönüştüren “yeni bir açılım” getirmiştir. Nitekim Başbakan, 16 Aralık 2008’de, Meclis’te Bütçe görüşmeleri sırasında, “Milliyetçilik ve Kürt sorunu konusunda, Bahçeli’nin fikirlerini benimsiyorum” diyerek, geldiği çizgiyi açıkça ilan etmiştir.

2-) Alevilik Laisizm sorunu

AKP’nin en sabıkalı olduğu konu laisizm konusuydu. CHP, hatta MHP, AKP’yi “şeriatçı”, “ABD’nin Ilımlı İslam projesi’nin uygulayıcısı” olarak suçluyorlardı. AKP elbette şeriatçılığı hep reddetti; ama bunu yaparken, seçmen kitlesine dönüp şeriatçılığı okşayan açıklamalar yapmaktan da geri durmadı. Bu girişimlerin sonuncusu, “türbanın serbest bırakılması için anayasa değişikliği yapma girişimi” oldu. Kendisine kapatma davası açılmasına kadar türban ipini geren AKP, Anayasa Mahkemesi’nden geri döndü. Ancak AKP’nin laisizm konusunda asıl açılımı Alevilik üstünden oldu. Son iki yıl içinde iki kez “Alevi açılımı” girişiminde bulunan AKP’nin bu konudaki girişimi; Alevilerin devlet karşısındaki statükosunu resmiyete bağlayarak, bir yandan Aleviler içinde rüşvetle satın alınabilecek kesimleri kendi yanına çekme (rüşvetle satın alınabilecekler için bir piyasa kurma), böylece Alevileri bölme, öte yandan CHP’nin Aleviliği 85 yıldır kullandığı, ama Aleviler için hiçbir şey yapmadığı gerçeğini açığa çıkarma amacını taşıyordu. Bu girişimlerden birincisini 2007’de yaparak, Aleviler için “iftar” düzenleyip, “Alevilik Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim”diyen (Alevilere Diyanet’te yer, dedelere maaş, cemevlerine yeni bir statü vb. vaat eden) Erdoğan’ın bu girişimini Aleviler reddetti. Yerel seçim öncesinde bu girişimini yineleyen AKP’nin Alevileri bölme operasyonu, Özgürlük Dünyası’nın “Hızırpaşa Operasyonu” dediği bu operasyonla öne sürdüğü vaatlerini tekrarlamaktadır. Başka bir söyleyişle, AKP, yerel seçim öncesinde Hızırpaşa Operasyonu’nu yinelemektedir. AKP, ilk girişiminde başarılı olamamıştı. Çünkü Aleviler, AKP’nin amacının Alevilere bir inanç özgürlüğü sağlamak olmadığını hemen fark ettiler. İsteklerini daha da netleştirdiler. Aleviler, “Dedelere maaş”, “Diyanet’te makam” değil; din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını, Diyanet’in kaldırılması ve devletin bütün din ve inançlar karşısında yansız bir mevziye çekilmesini, cemevlerinin camiler gibi ibadet yeri sayılmasını, imamların devlet tarafından atanıp maaşa bağlanmasına son verilmesini istiyorlardı. Yani Aleviler devletin gerçekten laik bir çizgiye çekilmesini istiyorlardı.

Bugün AKP, yaptığı “açılımlarla”, 22 Temmuz’un öncesindeki MHP kadar milliyetçi, CHP kadar statükocu, Refah Partisi kadar din istismarcısı bir çizgiye kaymıştır.

CHP’DE TÜRBAN-ÇARŞAF-SARIK AÇILIMI SANCILARI!

CHP, uzunca bir zamandan beri; tabanındaki üyelerinin ve ona destek veren kesimlerin sosyal demokrat, reformcu, özgürlüklerden yana karakterine karşın, milliyetçi, katı statükocu bir çizgiye yönelmiş, MHP’yi bile geride bırakan bir milliyetçilikle, Trabzon’dan başlayarak ülkeyi saran linç girimlerini (bu girişimleri MHP kabul etmemiş ve eleştirmişti) savunmaya kadar varan bir milliyetçiliğe savrulmuştu. Dahası CHP’nin genel başkanı, yakın bir zamanda bile, Ergenekon çetesinin avukatı olduğunu ilan etmişti. 22 Temmuz seçimlerine gelen süreçte, “Tehlikenin farkında mısınız?”a kadar varan ve ülkeyi bayrak mitingleriyle bir kaosa sürüklemeyi hesaplayan güçlerle birlikte hareket eden CHP, Ergenekoncuların girişimlerinin meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynamıştı. Bütün bu politikaların alameti farikası ise, türban karşıtlığı üstünden şekillendirilmiş, türbana karşı çıkmak; kılık kıyafet üstünden Cumhuriyet savunuculuğu, Atatürk Devrimleri savunuculuğu her şeyin önüne geçirilmişti.

Ancak son bir ay içinde CHP’nin, laisizm sorunundan başlayarak, “kimi açılımlar”a yöneldiği görülmektedir.

1-) CHP’nin türban açılımı bir seçim vaadini çok aşan bir yaklaşımdır

CHP’nin son haftalarda birden bire, asla değişmez bir ilkesi gibi duran türban karşıtlığı üstüne kurulu “devrimciliği”ni terk ederek, kılık kıyafet üstünden laisizm savunuculuğu yapanları “tek parti döneminin sloganlarıyla hareket etmekle” suçlayan bir platforma zıplaması, kendi köklerini, CHP’nin tarihini sorgulamaya yönelmesi, girilen yolun bir seçim vaadinin çok aştığını göstermektedir. Bu hızlı “U” dönüşü, CHP’yi yakından izleyenler kadar CHP’nin içindeki çeşitli fraksiyonları da şaşkınlığa sürüklemiştir.

Elbette CHP ve onu lideri Deniz Baykal, türban konusundaki açılımını; bir özeleştiriyle birlikte el almamakta, tersine kendilerinin ezelden beri böyle bir tutuma sahip olduklarını iddia etmekte, “tek parti döneminde” kılık kıyafet üstünden insanların yargılandığını, diğer partilerin de böyle yaptığını ileri sürerek, tipik bir Baykalcı oportünizmle davranmaktadır. Ancak, Baykal’ın partisi içindeki tepkileri “tek parti döneminin alışkanlıkları” olarak suçlaması, CHP’nin “türban-çarşaf-sarık” açılımının, CHP’nin içindeki “yeni sancısı” olarak da biçimlendiğini göstermektedir. Milletvekillerinden gelen tepkiler, Antalya’da kadınların Baykal’ın yolun kesmesi, bu sancının büyüyeceğinin alametleridir.

Peki Baykal’ın liderliğinde yapılan bu girişim, yerel seçimlerde CHP’nin, AKP’nin seçmen tabanında bir yarma harekatı yapmasına yetecek midir? Doğrusu bu, çok şüphelidir. Çünkü, CHP’ye geçtiği öne sürülen çarşaflı, şalvarlı, türbanlı, sarıklı gurupların, AKP ya da başka sağcı partiler üstünden kendilerine yerel yönetimlerde yer açma umudunu yitirmiş çevrelerin önde gelenleri olduğu gözlenmektedir. Bu ise, bir yandan bu çevrelerin sınırlılığını getirirken, öte yandan da CHP içinde yeni küskünler üreteceğinden, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” da büyük bir olasılık olarak güdeme gelmektedir. Türban, çarşaf üstünden bu açılımdan sonra, CHP’nin Alevilerle ilgili bir açılım yapmaması olamazdır. Çünkü, AKP’nin hamlesi, AKP için başarısız olsa bile, CHP’nin 85 yıldır Alevileri istismar ettiğini; onların haklarıyla ilgili parmağını bile oynatmadığını göstermiştir. Bu yüzden de CHP, büyük bir sıkıntı içindedir. Ancak, AKP’nin söylediklerini aşan bir girişim de düzenin temelleriyle çelişebileceği için, CHP hamle yapamamaktadır. Ancak eninde sonunda CHP’nin de, “Dedelere maaş bağlanması” ve “Diyanet’te Alevilere yer açılması”… (belki din dersinin zorunlu ders olmaktan çıkarılmasını ekleyerek) gibi konularda AKP’ye benzer bir girişim yapması için sadece bir bahane gerekmektedir.

2-) CHP’nin bölge politikası tam bir açmazda

1970’li, hatta ’80’li yıllarda bölgede en etkin sermaye partisi olan CHP, son 20 yıldır izlediği politikalar sonucu olarak tamamen marjinal bir parti durumuna sürüklenirken, bölge illerinde açık faaliyet gösteremeyecek (CHP bölgede miting, gösteri vb, önden gelen parti yöneticileriyse geziler düzenleyememektedir) bir duruma gelmiştir. Bunda, en başta CHP’nin giderek Türk milliyetçisi, militarist, Kürt sorununun çözümüne asimilasyoncu bir çizgiden yaklaşmada diğer partileri geride bırakan bir tutum takınmasının rolü vardır. Öyle ki, bölgede CHP, herhangi bir partiyle ittifak için bile ciddiye alınır bir etkinliğe sahip değildir.

CHP’nin içinde, en azından bu durumu gören bir eğilimin olduğu, son dönemlerde bu durumdan kurtulmak için kimi girişimler yaptıkları da bir gerçektir. Baykal’ın son Diyarbakır gezisindeki kimi söylemleri, “İlk Kürt raporu yayımlayan partinin CHP olduğu” yönünde CHP yöneticilerinden gelen kimi çıkışlar, AKP’nin milliyetçiliğe kayması ve Genelkurmay’la aynı safta yer almasıyla, bölgede ortaya çıkan “boşluğu” doldurmak için CHP tarafından bir girişimin yapılacağını gösteren işaretlerdir. Ancak, CHP’den gelecek bir “Kürt açılımı”nın, örneğin Kürt sorununun demokratik çözümü platformuna geçmek biçiminde olmayacağı; ama AKP’den umudunu kesen Kürt aşiret reisleri, toprak ağaları, burjuvalarının bir bölümünü kazanmayı hedefleyen bir girişim olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu konuda ilk çıkışların, “kendi dilinde eğitim” ve “kültürel kimi haklar” biçiminde ifade edildiğine, CHP’nin olağanüstü Kurultayı’nda tanık olduk. Daha dün Kürt diyeni bölücü ilan eden bir parti için, hiç olmazsa AKP’nin “Alevi açılımı”na benzer bir “açılım” yapacağı söylenebilir.

Yerel seçime giderken, türban-çarşaf açılımı ve Kürt sorunu ve Alevilerle ilgili muhtemel adımları dikkate alındığında, CHP’nin, AKP kadar din istismarcısı, MHP ve AKP kadar milliyetçi, Kürtlerin ve Alevilerin talepleri karşısında MHP ve AKP kadar statükocu olduğunu söyleyebiliriz.

MHP’DEN AKP ve CHP’NİN ‘DÜMEN SUYU’NDA AÇILIM!

Parlamentodaki üçüncü büyük sermaye partisi olan MHP ise; kendisi özel bir “açılım” yapmıyor gibi görünmektedir. Ama; AKP ve CHP’nin tutuştuğu kavganın ‘dümen suyu’nda, kayıkçı kavgasından rahatsızlık duyan seçmen kesimlerine; “Asıl makul davranan, toplumsal farklılıkları zenginlik sayan MHP’dir” mesajı vermektedir. Örneğin AKP’nin DTP’li vekilleri dışlamasına karşı çıkıp onların elini sıkan Bahçeli, Erdoğan’ın “Ya sev ya terk et!” tutumuna da karşı çıkmış; her vesileyle Kürtlere AKP ve CHP’den yakın durduklarını ifade etmeye çalışmıştır. Yine bölgede yerel seçimlerde Kürt ve Arap adayları öne çıkaracak biçimde hazırlanan MHP, Kürtlere uzak durmadığını çeşitli jestlerle göstermeye çalışmaktadır. Aleviler konusunda da, geleneksel Alevilerden uzak durma tutumunu bir yana bırakarak, AKP’nin Alevi açılımını ve CHP’yi eleştirerek, kendilerinin Alevilerin hakları konusunda duyarlı olduklarını belirtmektedirler. Kısacası MHP, “açılım” demeden, hem Kürt hem de Aleviler konusunda bir “açılım”a yönelmiştir. Ne var ki; milliyetçi ve dinci genleri, MHP içinde Bahçeli merkezli yaklaşıma içeriden tepkiler gelmesine de yol açmakta; parti dışında, Kürt ve Alevi çevrelerinde MHP’ye ilişkin Kürt düşmanlığı ve katliamlara varan Alevi düşmanlığının değişmeyeceği yargısı sürerken, parti içindeyse genleriyle politik ihtiyaçlarının çatıştığı bir süreç de işlemektedir.

MHP, tarihi bakımından Kürt ve Alevi düşmanlığı ile ünlenen; her iki konuyla da ilgili sayısız katliam ve şiddet olayına karışmış bir partidir. Ve MHP, bu geçmişiyle hesaplaşmış değildir; ama bir yandan da o geçmişi unutturmak için uğraştığını belli edecek bir politik çizgiye de yöneldiğini hissettirme çabasındadır. Ancak MHP’deki bu alanda uç tutumları törpüleme görüntüsündeki her adım, parti içinde ve çeperinde (il ve ilçe örgütleri ve ülkü ocakları) içinde tepkiyle karşılanmaktadır. Hatta parti merkezi “şöyle” konuşurken, örgüt “böyle” davranmaya da yönelebilmektedir. Ancak bugün MHP, milliyetçilikte AKP ve CHP ile benzer platforma gelmiştir. Ya da CHP ve AKP, açıkça ırkçı olan söylemden bir adım geri çekilmiş MHP milliyetçiliğine yaklaşmışlardır. Bunun içindir ki, yerel seçim sürecinde Bahçeli’nin CHP’yle karşı sert eleştirilerinin, CHP’nin Ülkü Ocağı’ndan yetişme ve MHP’ye eleştirileri olan gençleri kendisine çekebileceği endişesinden geldiği bile söylenmektedir. Yine 2007 yılı başlarında Erdoğan’ın bayraklı posterler eşliğinde aşırı milliyetçi afişlerle ortaya çıkması ve milliyetçi bir üsluba yönelmesi de, MHP’nin AKP tabanı üstünde etkisinin artmasına bağlanmıştı.

Kısacası MHP, bugün, AKP kadar dinci, din istismarcısı, CHP kadar statükocu, AKP ve CHP kadar oy uğruna “açılımlar” yapıp, oy avcılığına soyunmuş bir parti olmaya yönelmiştir. Temel konularındaki yönelişine bakılarak, “açılımı”nın bu doğrultuda olacağı söylenebilir.

SERMAYENİN ‘ÜÇ BÜYÜKLERİ’ MERKEZE HÜCUM ETTİ!

Sermayenin ideologları, uzunca bir zamandan beri, kendi partilerini, uçlara savrulmak ve siyaset yelpazesinin merkezini boşaltmakla suçluyorlardı. Böylece halkın politize olduğunu iddia eden gazeteci, siyaset uzmanı, bilim insanı unvanlı sermaye sözcüleri, sermaye partilerinin ülkenin önemli sorunlarında “milli politika” oluşturmamalarını eleştiriyorlardı. Yukarıda açıklanmaya çalışılan ve çeşitli konulardaki “açılımlara” karşılık gelen yönelişlerle, sermayenin üç büyük partisinin milliyetçilik, dincilik, Alevilik, Kürt sorunu gibi başlıca konularda birbiriyle olan farklıklarının aşırılıklarını törpüleyerek, “merkez”e yöneldikleri görülmektedir. Bu yöneliş, ilk bakışta, politikada olumlu bir gelişme gibi gözükürse de; söz konusu konuların kazandığı politik anlam dikkate alındığında, bu üç partinin bu yönelişlerinin, bu konularda az-çok çözüm için değil, çözümsüzlüğe meşruiyet ve güç kazandırmak anlamına gelen statükonun korunması için olduğu gerçeği, bu sorunların çözümünü bekleyenler için her türden iyimserliği yok edecek mahiyettedir. Çünkü bu partilerin kendi “aşırılıkları”nı törpüleyip, “merkez”e ve birbirine yakınlaşması; statükonun korunması, Kürt sorununun statüko içinde bastırılması, Alevilerin taleplerinin nötralize dilerek Diyanet çemberine hapsedilmesi, kılık-kıyafet konusunda da din ve inanç istismarcılığının genelleştirilip din istismarcılığının daha da kızışmasının bir yarışa dönüştürülmesi olarak gerçekleşmektedir. Bu yüzden “açılımlar”, demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesi ve ülkenin sorunlarının bu temelde çözülmesi yönünde değil, çözümsüzlüğün politikanın merkezine konması biçiminde şekillenmektedir.

Bu üç partinin ekonomi politikaları konusunda da giderek daha çok yakınlaştıkları; IMF-TÜSİAD programında, şimdi de “kriz ve krizden çıkış” için alınması istenen önlemlerde aralarında esasta bir fark kalmadığı, tartışmanın, ayrıntıya dair olduğu göz önüne alındığında; üç büyük partinin merkeze yönelmesi, düne göre bile seçeneklerin azalması anlamına gelmektedir. Şimdi hükmet, yeniden IMF ile anlaşmaya yönelerek, TÜSİAD ve TOBB gibi sermaye güçlerinin isteklerini yerine getirmeye başladıkça, bütün marifetleri patron örgütleriyle hükümet arasındaki sürtüşme ve çatışmalar üstünden politika geliştirmekten ibaret olan sermaye partilerinin de hükümete itirazları, itirazlarının kıymeti harbiyesi azalmaktadır. Bu yüzden de, kriz baskısının artması; işsizliğin ve yoksulluğun büyümesi karşısında, elbette yığınların tepkisini de arkalarına almak isteyecek olan partiler, hükümetle ve birbiriyle gürültülü kavgalar çıkaracaktır, ama çatışma esasa ilişkin olmayacağı için, emekçiler ve işçi sınıfının mücadele stratejisi bakımından bu kavgaların bir kayıkçı kavgasını aşması beklenemez.

Üç partinin politik yelpazede merkeze yaklaşması, bu partiler arasında uzlaşmayı kolaylaştıracak da değildir. Bu, sermaye ideologlarının bir ütopyasıdır. Çünkü; siyasal görüşleri ve ülke sorunlarına sundukları “çözümler”de farklılıkları azaldıkça, görüş farklılıklarına ve ayrı ayrı partiler olmalarına “meşruiyet” sağlamak için daha büyük bir gürültüyle kavga etmek ihtiyacını duyacaklardır. Kavganın ciddi bir nedeninin olmaması, kavganın büyüklüğünü ve görüntüsünü, bu partilerin birbirlerine karşı yürüttükleri kavgayı azaltmaz. Tersine daha da büyütebilir.

Öte yandan, bu partilerdeki “açılım”la ilgili konuların hassasiyeti, partilerin içinde egemenlik mücadelesi sürdüren fraksiyonların kavgalarını büyütecek, bu da, partiler içindeki çatlağın büyümesine, parti örgütlerinde de kavgaların artmasına vesile olacaktır.

Kürt sorunda Genelkurmay’ın yanında mevzilenmesi ve Alevilere yönelik hamlelerinin AKP’nin çekirdeğinde bile çatlağa yol açacak gelişmeleri kışkırtması beklenirken, türban-sarık-çarşaf açılımının yaratacağı çatlağın CHP’yi bölebilecek kadar ilerlemesi şaşırtıcı olmaz. MHP’nin ise giderek “makul” bir çizgiye çekilmesine, onun ideolojisini biçimlendiren merkezi tarafından ne kadar tahammül edileceğini de zaman gösterecektir. Ama, ilk başarısızlarda bile, bu partilerde büyük dalgalanmaların, hatta bölünmelerin beklenmesi, “açılım”ların “saçılım” olarak gerçekleşmesi politik mücadelenin de yasaları gereğidir.

YEREL SEÇİME GİDERKEN DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN BİRLEŞME İMKANLARI

Genel olarak bakıldığında, sermaye partilerinin “açılım”ları; geniş halk yığınları üstündeki etkilerini artırma amaçlıdır. Ve onlar “açılım”larla, ülkede çeşitli nedenlerle hareket halindeki emekçi sınıfları ve çeşitli toplumsal kategorileri bölerek kendi yanlarına çekmeye çalışmaktadırlar.

Yine verili duruma bakıldığında; halkın en geniş kesimlerinin örgütsüz, sermaye güçlerine, onların partilerine ya da hükümetlerinin politikalarına karşı ortak bir mücadele içinde birleşmemiş olmaları, burjuva partilerin bu yığınlar üstünde etkilerinin varlığı ya da bu etkiyi artırmalarının en önemli dayanağıdır.

Sermaye partilerinin gayretlerine ve sistemin güçlerinin emekçi sınıfları ve öteki mücadele içindeki halk güçlerini sindirme girişimlerine karşı, bugün üç başlıca mücadele dinamiği hareket halindedir.

Bunlardan biricisi, Kürt ulusal mücadelesinin güçleridir. Bugün; az çok örgütlü, kendi talepleri etrafında mücadele içinde olan bu güçler, ülkedeki muhalif güçler içinde en örgütlü ve çeşitli alanlarda mücadele içindeki güçtür. Ülkedeki ikinci dinamik; son yıllarda kendi talepleri etrafında birleşmiş, bir adım ileri iki adım geri giderek de olsa, mücadele etmeye girişmiş olan Alevlilerin mücadeleci kesimidir. Ülkemizdeki üçüncü mücadele dinamiği ise; zaman zaman yükselen zaman da geriye düşen (zaman zaman geniş emekçi kesimlerin kapsarken zaman zaman sadece, en örgütlü, en bilinçli kesimlerinin hareketiyle sınırlı kalan) bir hatta ilerlese de; işçi sınıfı ve emekçi sınıfların az çok örgütlü kesimlerinin mücadelesidir.

Elbette bu üç dinamik dışında, sistemle, çevrenin korunması, kadın hakları, insan hakları gibi alanlarla çatışmaya giren kesimleri de, aslında sistemle ve sistem partileriyle şu ya da bu ölçüde çatışma içinde olan, emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesiyle birleşecek mücadele dinamiklerinden görmek gerekir.

Bu, bugün mücadele dinamiği olarak ortaya çıkan mihraklar, yerel seçime kendi talepleriyle ve kendi adaylarıyla gidebilme olanağına sahip güçler olduğu gibi, aynı zamanda, “çatı partisi”nin içinde birleşecek güçlerdir. Bu yüzden de, bu mücadele dinamikleri; mevcut nüfus içinde nispeten küçük bir kesimi harekete geçiriyor olmasına karşın, toplumun tüm demokrasi ve emek güçlerinin, ülke nüfusun yüzde 90’nın çıkarlarını ifade eden taleplerin savunma merkezleri olarak, son derece önemlidir.

Yerel seçim çalışması da, zaten, önemli ölçüde yerel seçim bölgelerinde bu güçlerin birliğinin üstünde olabilecektir. Ve seçimdeki en büyük kazanım da; ülke sathında ne kadar çok merkezde bu güçler bir araya gelmişse, bu birlik ve mücadele ne kadar ileri bir mevzide gerçekleşmişse, o ölçüde olacaktır.

Açıktır ki; toplumun örgütsüz, kendi talepleri etrafında henüz birleşememiş geniş kesimlerini din istismarcılığı, işsizlik ve yoksulluk istismarcılığı, milliyetçilik, soysal demokratlık, particilik gibi sahte bölünmeler üstünden yedekleyen sermaye partilerinin “açılım hamleleri”, bu yedekleyemedikleri, kendi talepleri etrafında mücadele eden toplumsal kesimleri bölmek, onların birliğini parçalamak; dahası onların varlığının emekçi sınıfların geniş ve örgütsüz kesimlerini de etraflarında birleştirmesini önleme amaçlıdır.

Ancak böyle bir birlik ve mücadele hattı, sermaye partilerinin emekçileri, halkı yedekleme girişimlerini kesin olarak önleyebilir. Aksi halde, sermaye partilerinin “açılım” girişimleri, kendi içinde birer birer partilerin amaçları bakımından ciddi başarılara yol açmasa da, emek ve demokrasi güçlerinin bugün olduğu kadarıyla bile birliklerini parçalayan sonuçlar doğurur. Bu yüzden de, yukarıda sözünü ettiğimiz sermaye partilerinin içine sürüklendiği çatışma ve parçalanmaların işçi sınıfı ve halklar bakımından gerçek bir anlama sahip olması için; bugün şu ya da bu ölçüde sistemle çatışan mücadele içindeki güçlerin birleşme ve ortak mücadele konusunda bir ortak stratejiye sahip olmaları (çatı partisi bu stratejinin bir ifadesi olmak durumundadır) bir zorunluluktur.

Yerel seçimler süreci, bu stratejinin gerektirdiği girişimlerin hızlandırılması için itici bir güç olabilecek özellikler taşımaktadır.

Çünkü, kriz ve onun yaratacağı baskıyla da yeni arayışlara girecekleri göz önüne alındığında, geniş emekçi kesimler; yerel seçimlere giderken, önceki dönemlere göre, bizim taraftan gelecek çağrılara daha açık hale geleceklerdir.

Dolayısıyla emek ve demokrasi güçlerinin bir güç olması, geniş emekçi kesimler içinde etkilerinin artması için dönem yeni imkanlar sunmaktadır. Bu imkanları kullanmak ise, ajitasyonun ve propagandayı daha sürekli ve sistemli hale getirmekten geçmektedir. Kürsülerin yığınların içine kurulması; gazeteden TV’ye, bildirilerden broşürlere, işçi ve emekçi yığınlarının bulunduğu her yerde kitlesel toplantılar (panel, seminer, konferans) yapmaya kadar her tür aracı, birbirini tamamlayacak biçimde kullanmak; geniş emekçi kesimleri sermaye partilerinin denetiminden çıkarmada son derece belirleyici olacaktır.

Kısacası sermaye partilerinin “açılım”ı, onların “saçılım”ına dönüşebilecek nüveleri taşımaktadır. Çünkü; onların “açılım”ı tamamen sahte ve yığınları aldatmak amaçlı olsa da; onları “açılım”a zorlayan nedenler, ülkenin sorunlarının çözüm beklemesi ve artık beklemeye tahammüllerinin kalmaması tamamen gerçektir. Ancak bu olanağın gerçek olmasının yolu, emek ve demokrasi güçlerinin bugün az çok mücadele içindeki dinamiklerinin ortak bir mücadele mihrakı olarak birleşmeleri doğrultusunda adımlar atmasına bağlıdır. Burada, pratikte asıl sorumluluk ise; bugün bu mücadelenin kaygısını güden sınıf partisi ve öteki siyasi mihraklara düşmektedir.

 

ABD-Türkiye İlişkilerinde Yeni Bir Dönem

Son aylarda Türkiye Irak arasındaki gidip gelmeler olağanüstü hız kazandı. Sadece Mart ayında bile iki ülkenin cumhurbaşkanları karşılıklı ziyaretlerde bulundu. Bu ziyaretlere, Gül’ün İran ziyareti Ahmedinecad’ın Türkiye’ye gelmesi eklendi. Bu arada, ABD’nin çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da Türkiye’yi ziyaret etti. Nisan başında ise, Obama Türkiye’ye geliyor!
Çok kaba çizgileriyle bu trafik bile; “Hayırdır inşallah!” dedirtecek cinsten.
Bütün bu trafiğin, Türkiye’nin bir genel seçime dönüşmüş yerel seçim yarışı içinde geçtiği düşünüldüğünde; tablonun, olup bitenleri daha da anlamlandırdığını söyleyebiliriz.
Bütün bu trafiğin üstünde cereyan ettiği politik ortama birkaç noktada daha ayrıntılı bakmak; birbiriyle ilgisiz görünen pek çok şeyin, ABD’nin, Türkiye ve Ortadoğu-Kafkasya-Orta Asya bölgesindeki stratejisindeki değişimler ve Türkiye’nin bu stratejiye bağlanma gayretleriyle ilgili olduğunu gösterecektir.

TÜRKİYE’DEKİ SICAK GELİŞMELER
29 Mart’ta yapılan yerel seçime gelen süreç, önceki seçimlerde de olduğu gibi, bir yandan meydanlarda AKP-CHP arasında bir ağız dalaşına yol açarken; asıl olarak da, AKP ve öteki sermaye partilerinin Kürt sorunu karşısındaki mevzilerini yeniledikleri bir süreç oldu.
AKP’nin TRT-Şeş hamlesiyle Kürtleri yedekleme girişiminden sonra, Başbakan Erdoğan’ın TRT-Şeş’in ardından Şivanperver’in Newroz’da Türkiye’ye getirileceği, Ahmet Kaya’nın mezarını getirmek için girişimler yapılacağına dair ifadeleri, AKP Hükümeti’nin Kürt sorununda demokratik çözüm doğrultusunda adım atmak yerine bu tür şov girişimleriyle kamuoyunda sorunu canlı tutma, seçimde Kürt sorununu bir şova dönüştürme gayret içinde olduğu intibaını güçlendirirken, aynı zamanda, sorunun tartışılmasında da yeni gelişmelere kapı araladı. Çünkü Kürt sorununun gelip dayadığı noktada; şov içerikli girişimler bile, ciddi sonuçlara yol açabilmektedir.
Olağan zamanda hükümetin böyle girişimleri, askerler başta olmak üzere milliyetçi çevrelerden sert tepki görürdü; ama bu sefer öyle olmadı. Tersine bu girişimler karşısında, CHP, ne dediği pek anlaşılmasa da, eskisi kadar milliyetçi bir noktada olmadığını gösteren jestlerden de geri durmadı. Baykal ve partisi TRT-Şeş’e karşı çıkan bir tutum almadı; hatta ilk Kürt Raporu’nu 1990’ların ilk yarısında CHP’nin çıkarmasıyla övündü; Mardin’de miting düzenledi. MHP bile; kendi tabanını tatmin için hükümeti bölücülükle suçlasa ve “tek dil” sorununu öne çıkarsa da, Kürt sorunu diye bir sorun olduğunu, Kürtlerin kültürel hakları olabileceği gerçeğini zımnen kabul eden bir çizgiye geldi. Kürt konusunda en hassas kurum olan Genelkurmay da, bütün bu yerel seçim patırtısı içinde; “Üniter ve ulus devlet yapısına zarar vermeyecek tedbirleri göz önüne almak kaydıyla devlet kültürel alanda bazı açılmalar yapabilir”1 diye, hükümetin Kürt açılımına destek verdi.
İlk bakışta “Türkiye’nin egemen güçleri Kürt sorununun demokratik çözümüne doğru bir adım atıyorlar” görüntüsü verse de, soruna biraz daha yakından bakıldığında, soruna ilişkin olarak, Kürtler ve onların demokratik isteklerinin karşılanması temelinde değil, ama Kürtlerin bölünüp yedeklenmesi ve ulusal ve uluslararası sermayenin çıkarı üstünden bir “çözüm” için hamleler yapıldığı gözlenmektedir.
Nitekim; TRT-Şeş’in açılmasından sonra DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün Meclis’te Kürtçe konuşması, Meclis Başkanı’ndan Genelkurmay’a kadar tüm “ilgili zevatı” harekete geçirdi. TRT Meclis yayınını kesti; uzlaşıcılık üstadı Meclis Başkanı, yayını kestirmeyi savundu, “gerekirse yine yaparım” dedi. Ve tüm sermaye partilerinin önde gelenleri Türk’ün tutumunu provokasyon olarak eleştirdi; adli makamlar göreve çağırıldı. Elbette sadece Türk için de değil; Başbakan’ın Diyarbakır’da Kürtçe konuşmasına ses çıkarmayan savcılar, DTP’li yerel yöneticiler ve adayların seçim propagandalarında Kürtçe konuşmaları karşısında hareket geçip soruşturmalar başlattılar. Ve Başbakan Erdoğan, DTP’li milletvekillerinin elini sıkmama inadını sürdürdü.
Bütün bu gelişmeler; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İran’a, Ekonomik İşbirliği Zirvesi’ne giderken uçakta gazetecilere yaptığı, “Kürt sorunuyla ilgi yakında hem içerde hem dışarıda güzel gelişmeler olacak”2 demesi, sorunun iyice açmaza sürüklenmesinden bunalmış çevrelerde de “kapağı açıcı” etki yaptı. Cengiz Çandar’dan Ali Bayramoğlu’na, hükümete yakın kimi liberal köşe yazarları ve yorumcular, Kürt sorununun çözümü için Abdullah Gül’e destek verirken, Hürriyet Gazetesi’nin Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök; “Abdullah Öcalan’la el sıkmak sorunun çözümüne katkı yapacaksa (ki Özkök Öcalan’ı muhatap almanın Kürt sorun çözümüne katkı yapacağını düşünmektedir) onu eli de itilmemelidir” demeye kadar geldi.

YA DIŞARDAKİ GELİŞMELER?
Yerel seçim ve Kürt sorunu tartışmaları politik alanda böyle bir seyir izlerken; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün deyimiyle “dışarıda” da önemli gelişmeler vardı.
Dış gelişmelerdeki değişimin arkasındaki ana etken; ABD’nin Irak batağına saplanmış olması ve bölgedeki stratejisini değiştirmek için harekete geçmesiydi diyebiliriz.
Aslına bakılırsa, ABD’nin Irak batağından çıkmak için yeni bir manevraya girişmesi, Obama ile başlamadı. Tersine, son iki yılı içinde, “Irak’ta bir zaferin artık olanaksız olduğu”nun Bush ekibi ve ABD Genelkurmayı tarafından da anlaşılmasından sonra; ABD’nin GOP diye ifade edilen bölge stratejisinin önce bölge ülkeleri içinde, sonra da ABD’de gözden düştüğü bir gerçekti.
Bu stratejinin, merkezinde olmasa da önemli bir bileşeni olan Kürtlerin taleplerinin yerine getirilmesiyle, Ortadoğu’da hem eski müttefiklerin hizaya getirileceği, hem de bölgede yeni ve güçlü bir sadık müttefik edinileceği fikri de giderek güç kaybetti. Böylece ABD, son elli yıl içinde birkaç defa yaptığı gibi, Kürtlere yaptığı vaatleri bir yana iterek, Türkiye ile yeniden ortaklaşmak, daha doğrusu Türkiye ile son 20 yılda ortaya çıkan pürüzleri temizleyerek, Irak’taki başarısızlığı aşmak ve bölgedeki İran ve Rusya’yı dengeleyecek müttefiklerin saflarını yeniden sıklaştırmak için girişimlere başlamaya yöneldi.
Bu adımların en somutlarından birisi; 2007’nin 5 Kasım’ında Beyaz Saray’da Bush’la Erdoğan arasındaki görüşmelerde yansıdı. ABD, 1991’deki 1. Körfez Savaşı’ndan sonra, Irak hava sahasını Türk savaş uçaklarına açtı. Bununla da kalmadı; ABD Türkiye’ye “istihbarat desteği” vermeye de başladı. Türkiye’nin kara operasyonları için de aynı desteği veren ABD, Kürt sorununun bölgedeki konumu, Irak-Türkiye-ABD ilişkileri ve bölgedeki güçlerin mevzilenmesine ilişkin plan ve hedeflerini değiştirdi. Türkiye-ABD-Irak Genelkurmayları arasında Genelkurmay 2. Başkanlarının oluşturduğu bir koordinasyon kuruldu ve bu üç ülke arasındaki sorunlar, askerler arasında doğrudan ele alınmaya başlandı.
Sadece bu kadar da değil; Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürdistan Federe Hükümeti ile ticari, kültürel ilişkileri geliştirilirken, MİT müsteşarı Emre Taner şahsında Barzani yönetimiyle ilişkiler geliştirildi, giderek Türkiye ile Kürt Federe Devleti arasında ilişkilerin “normalleştirilmesi”ne doğru adımlar atıldı. Gerçi zaman zaman; bölgedeki çatışmalar yoğunlaştıkça, özellikle de askeri başarısızlıklar gündeme geldikçe, PKK’ye yöneltilen öfkeden Barzani-Talabani yönetimi de nasibini alsa bile, süreç, Kürt Federe Devleti ile Türkiye ilişkilerinin giderek yumuşadığı bir süreç olarak gelişti.

İKİ YIL ÖNCESİNE BAKARSAK
Biraz geriye doğru gidilerek bakıldığında, Türkiye’nin dış politikasında ve Kürt sorununun çözümü konusundaki girişimlerinde de ABD ile eş zamanlı olarak bir değişimin yaşandığı görülüyor.
2007’nin yılbaşında, MİT’in 80. kuruluş yılı vesile edilerek, MİT Müsteşarlığı tarafından, MİT tarihinde de ilk olan bir “rapor” yayımlandı.
Bu raporda; Türkiye’nin dış ve iç politikasındaki gelişmeler analiz edilerek; “Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeni bir dış politikaya yönelmesi” isteniyor; bu politikaya da “aktif dışı politikaya dönüş” deniyordu. Çünkü “ulus devlet tehdit altında”ydı ve Türkiye’yi yönetenlerin “bekle gör” politikasını terk ederek “aktif politik tutum alması” gerektiği ana tez olarak öne sürülüyordu.
Bu iki basit gibi görünen cümle, aslında, dış politikada esaslı bir dönüşüm yapılması isteğini ifade ediyordu. Çünkü, Türkiye’nin siyasi literatüründe, “aktif dış politika” çağrıları, geleneksel olana başkaldırma, Türkiye’nin çıkarlarını sınırların ötesinde bile askeri güç de dahil, güç kullanarak savunma olarak anlaşılagelmiştir.
Burada bir önemli fark daha vardı. “Aktif dış politika” kavramı siyasi arenada zaman zaman gündeme gelmiş olsa da, ilk kez bir devlet kurumunun raporunda resmen ifade ediliyordu. Ve, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye’nin dış politikadaki “geleneksel” tutumunun “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” “özdeyişi”yle ifade edildiği düşünüldüğünde (Bu “özdeyiş”in özeti de, “Türkiye’nin kimsenin toprağında gözünün olmadığı, ama kendi sınırları içinde de statükonun bozulmasına izin vermeyeceği” biçimindedir), bu, dış politikada önemli değişikliğe işaret ediyordu.
“Yurtta Sulh Cihanda Sulh”le ifade edilen dış politika tutumu, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren; Osmanlıcılar tarafından “Üç kıtada at koşturan Osmanlı mirasının reddedilmesi”, ırkçı milliyetçi çevreler tarafından da “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne büyük Türklük dünyası içinde lider ülke olmayı reddetme; pısırık, Türk’e yakışmayan politika” olarak eleştirilmiştir. Ama bu eleştiriler, yakın geçmişe kadar devlet politikası olmamış, zaman zaman iç politikaya yönelik bir malzeme olarak kullanılsa bile, daha çok marjinal çevrelerin resmi politikaya eleştirisi olarak kalmıştır. Kıbrıs’ın işgali bile “geçici” ve “zorunlu bir sapma” olarak görülmüştür. Ancak Özal’la birlikte Türkiye’nin “misakı milli” sınırları, bu sınırların genişletilebileceği varsayımı üstünden tartışılmaya başlanmıştır. Örneğin Kuzey Irak’ın Kürtleriyle bir federasyon yapma, Musul-Kerkük’ün statüsünün değiştirilerek Türkiye’nin tarihsel haklarının elde edilmesi ya da SB’nin çökmesiyle “Türki cumhuriyetler”in “abi-kardeş” ilişkisi içinde sömürgeleştirilmesi, resmen olmasa bile “gayri resmi devlet politikası” haline gelmiştir. En azından tartışma düzeyinde, geleneksel dış politikanın var olan çizgisinden çıkarılması için girişimler başlatılmıştır. Ancak, bu yaklaşım, bir devlet politikası olarak herhangi bir resmi belgeye geçmemiştir.
MİT raporu; “aktif dış politikaya geçiş” derken; aslında şu üç şeyi birleştiriyordu.
Bunlardan birincisi; o günlerde bir hayli yüksek düzeyde seyreden ve sağ ve sol milliyetçilerin Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyasının büyük ağabeyi bir Türkiye olma ütopyasıyla uzlaşıyordu.
İkincisi, “aktif dış politika” kavramı ile öne sürülenler; Yeni Osmanlıcı takımının Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üstünden emperyal (yayılmacı) politikalar geliştirecek Türkiye hayalini birleştiriyordu.
Üçüncüsü ise; ABD’nin Ortadoğu’daki planları ile, Türkiye’nin bölgede oynamasını istediği rol ve Türkiye’yi giderek daha çok bir “bölge gücü” olarak kullanma politikalarıyla da birleşiyordu. Çünkü MİT de, Türkiye’nin Amerikancıları ve büyük burjuvazisi gibi, kendi amaçlarını ve hayallerini ancak ABD’nin dünya egemenliği stratejisiyle uyum içinde geliştirirse başarılı olabileceğini düşünüyordu. Eğer tersine Türkiye, “aktif dışı politika”yı ABD’nin bölgedeki etkinliğini ve amaçlarını görmeden geliştirmeye kalkarsa, “başına çuval geçirileceğini” düşünüyordu. MİT’in Raporu’ndaki “aktifliğin” temelinde de ABD’nin stratejik hedefleri ve bu stratejinin Türkiye’ye örneğin Irak’ın işgali ve öncesindeki dönemden daha çok ihtiyaç duyacağı varsayımı ya da bilgisi yatıyordu.
2007 5 Kasım’ında Washington’da yapılan Bush-Erdoğan görüşmesi; ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacını, ABD’nin ona bölgedeki taşeronu olarak kadar ihtiyaç duyduğunu gösterirken, Türkiye’nin de ABD stratejisine uyuma hazır olduğunu gösterdi.
Türkiye “bölge gücü bir ülke”, PKK’yse Türkiye ABD’nin “ortak düşmanı” olarak ilan edildi. Türkiye ile ABD arasındaki, 1991’de 1. Körfez Savaşı ile bozulan, 1 Mart Kararnamesi ile de adeta düşmanca çekişmelere dönüşen ilişkiler düzelme yoluna girdi ve Türkiye ile ABD, birbirlerine sadece lafta değil, fiiliyatta da “stratejik ortak” diyebilecekleri işbirliklerine girdiler. Sınır ötesi harekat ABD’nin desteği ile yürütülürken, Türkiye, Kafkasya ve Ortadoğu’da ortaya çıkan uyuşmazlıklarda ABD’nin sözcüsü olarak davranmaya başladı.

TÜRKİYE, ABD VE IRAK KÜRTLERİ
Gelişmelere yakından bakıldığında, ABD’nin bölge politikaları ve Türkiye ile ilişkilerinden somut gelişmelerin Kürt sorunu üstünden olduğunu görüyoruz.
2007 öncesinden de başlayarak, Türkiye, Kürt Federe devletiyle ticari ve siyasi işliklerini, özel şirketler, MİT ve diğer istihbarat birimleri üstünden sürdürdü. Ama, MGK’nın 2008 Nisan’ında aldığı “Irak’ta realitenin kabul edilmesi ve politikaların buna göre geliştirilmesi” diye ifade edilebilecek kararda, aslında Türkiye’nin 1991’den beri savunduğu “Irak’ın toprak bütünlüğü”nden (ki burada Kürtlerin bağımsızlık ya da devlet kurmalarına yol açacak her girişime şiddetle karşı çıkılıyor; bunlar Türkiye’nin “kırımızı çizgileri” sayılıyordu.) söz edilmedi. Tersine, bu tarihten itibaren Kürt Federe Devleti ile ilişkilerin geliştirilmesi ve sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesi görüşü benimsenerek, MİT’in 2007 Raporu’ndaki “aktif dış politikaya geçiş” tutumu Türkiye’nin resmi tutumu olarak belirlendi.
Talabani’nin Türkiye ziyaretleri ve Kürt Federe Devleti’nin yetkililerinin Türkiye’de resmen kabul edilmesiyle sıklaşan ekonomik ve siyasi faaliyetler yoğunlaşırken; “PKK’nin tasfiyesi” merkezli olarak Türkiye’de ve bölgede Kürt sorununun çözümüne ilişkin ABD-Irak (daha çok Kürt Federe Devleti ağırlıklı)-Türkiye arasındaki askeri işbirliği ve Erbil’de bir üçlü irtibat bürosu kurulması, Kuzey Irak’ta PKK’nin kuşatılıp tecrit edilmesi ve tasfiyesine kadar varan planlar üstünde oldukça ileri bir işbirliği sağlanması aşamasına gelinmiştir.
Bu irtibat bürosunda, peşmergelerin Kandil’deki PKK güçlerinin sıkıştırılmasında denetim ve istihbarat görevi yapacağı belirtilmektedir.
Kuzey Irak’la Türkiye’nin ilişkileri sadece resmi düzeyde değil, “sivil” girişimlerle de “ileriye” taşınmaktadır. Örneğin geçtiğimiz yıl Diyarbakır’da toplanamayan Fethullah Gülenci Abant Platformu, Şubat ortasında Erbil’de toplandı; Kürt sorununun AKP çözümünü (devletin resmi görüşüyle) tartıştı ve Kürt Federe Devleti yetkilileriyle Abantçıların yakınlığı gözlendi.
Bu süreç, ABD-Türkiye ilişkilerinin de yeniden canlandırıldığı bir dönem olmuş, Türkiye-ABD ilişkileri, 5 Kasım 2007’den itibaren, iki ülkenin Genelkurmay ikinci başkanları arasında başlatılan yakın iletişimin, Tampa’da sürekli bir “irtibat bürosu kurulması”na varmış bulunmaktadır. Tampa’da oluşturulan “irtibat bürosu” Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD silahlı kuvvetleri arasında ilişkilerin 1991 öncesine dönülerek “normalleştiğinin” işareti olarak yorumlanıyor.3
Bu irtibat bürosunu, bir yandan Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik askeri faaliyetleri ve “PKK’nin tasfiyesi”, öte yandan da ABD’nin Irak ve Afganistan savaşı konusunda karşılıklı olarak dolaysız bağlantı merkezi olarak kullandığına işaret edilmektedir.
2007’de başlayan ve süreç içinde yoğunlaşarak gelişen Türkiye-ABD ilişkileri, Irak yönetimi ve özellikle de Kürt Federe devletiyle olan ilişkiler ve Kürt sorununun bölgesel çözümü açısından, “PKK’nin tasfiye planı” üstünde bir uzlaşmaya varma aşamasına gelmiştir.
Bu plan, kamuoyuna yansıyan yanıyla; Türkiye sınır ötesi askeri harekatı sürdürerek PKK’yi baskılarken; Irak Kürtleri’nin de Kandil çevresindeki kuşatmayı gıda ve silah ambargosuyla sıklaştırarak PKK kadrolarını hareketsiz ve çaresiz hale getirmesini amaçlamaktadır. Bu plan; PKK’nin bazı önder kadrolarının Türkiye tarafından yakalanması, bir bölümün Avrupa ülkelerine mülteci olarak gönderilmesi (bu konuda ilgili AB ülkeleriyle anlamaya varıldığı da iddia ediliyor) ve geri kalanların da bir “Af yasasıyla kazanılması”nı amaçlamaktadır.
Bu plan üstünde ABD’nin, Türkiye’nin ve Kürdistan Federe hükümetinin büyük ölçüde anlaştığı söylenmektedir ki; ortaya çıkan belirtiler de bu görüşü doğrular mahiyettedir. Bu planın hayata geçirilmesi için atılacak adımların başlangıcının da; Nisan ayında Kuzey Irak’ta Barzani’nin himayesinde toplanacak olan bir uluslararası Kürt Konferansı’nın PKK’ye silah bırak çağrısı olacağı belirtilmektedir.
Türkiye’nin Dışişleri bakanı, konferansı desteklediklerini söylemekte; konferansa PKK’nin çağrılmasına karşı çıkmadıklarını ifade etmiştir. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra da Konferans’a PKK de çağırılmıştır.
Plan böyledir ve basit ve mantıklı görünmektedir, ama hayatta karşılık bulmasının, özellikle PKK’nin karşı çıkması durumunda karşılık bulmasının çok zor olduğu da ortadadır. Ancak bu planın PKK içinde farklı görüşler ortaya çıkaracak bir baskı oluşturduğuna dair belirtiler de yok değildir. Belki de bu planı hazırlayanlar, asıl olarak da bunu yaparak, PKK’yi bölüp marjinalleştirme hedefine varmayı amaçlıyorlar.
Obama’nın iktidara gelmesi ve Irak’taki ABD kuvvetlerinin bir bölümü Afganistan’a sevk edilirken, diğer bölümünün de ağır silahlarıyla birlikte ABD’ye geri çekilmesinin istenmesi, Türkiye’nin, ABD’nin bölge politikalarında rolününün artırılmasını getireceği apaçıktır.
“Aktif dış politikaya dönüş”le ifade edilen ve Hillary Clinton’un gelmesiyle; “bölgenin lider ülkesi” payesini de kapan Türkiye’de; bu çerçevedeki politikalara yönelişle egemen güçlerin ilk kez büyük ölçüde birleşmiş olduklarını görüyoruz. Yani; milliyetçiler, Osmanlıcılar, Amerikancılar; çeşitli tarikat çevreleri; iktidar ve muhalefet, MİT Raporu’nda yer alan ve MGK’nın 2008 Nisan toplantısında belirtilen çerçevede büyük ölçüde işbirliği yapmışlardır ki, bu, dönem bakımından en önemli gelişmelerden birisidir.
Bush’un son iki yılı içinde ABD’nin Ortadoğu’da planlarının değişmeye başladığını, Obama ile bu değişimin açık bir biçim kazandığını söylerken; ABD’nin amaç ve hedeflerinin, Bush ya da ondan öncesi döneme göre değiştiğini söyleyebilir miyiz? Elbette ki hayır! ABD’nin; 1970’li yılların ortasında, “petrol krizi”yle başlayan ve dünya enerji yatakları ve geçiş yollarının güvenliğini denetleme stratejisini oluşturmaya başladığı, SB’nin yıkılmasıyla birlikte bu stratejinin daha açıkça ifade edildiği, İlk Körfez Savaşı ve bölgeye ABD müdahalelerinin bu amaçla bağlantılı olduğu bir gerçektir.
Bush döneminde bu açılımlara varma yönteminin bir “Haçlı Seferi”ne dönüşmesinin ve savaş araçlarının daha yoğun olarak kullanılıp, askeri işgallere yönelmesinin, sadece siyasi bir tutumdan ibaret olduğunu söylemeliyiz. Bugün; dünün Bushçuları bile, Bush’un politikalarını eleştirip, Obama’yı ABD’nin yeni ve uygar yüzü olarak propaganda ederken, aslında bu amaçlarının hiçbirinden vazgeçmiş değiller. Tersine, bugün, krizin yarattığı/yaratacağı tahribat ve bunun sonucu ortaya çıkacak ölümüne rekabetle birlikte, ABD ve Batılı emperyalistleri bakımından enerji kaynakları ve enerji yollarının güvenliğinin daha önemli olacağı; bu yönüyle egemenlik mücadelesinin daha da sertleşeceğini söylemek bir abartı olmaz. Ama Bushçuların yoluyla bu amaçları gerçekleştiremeyeceklerini gördükleri için; Amerikalı emperyalistler, Irak’ta; Irak’ın işgalinin Bush yönetiminin yanlış bir girişimi olduğuna kadar geri adım atarken, Afganistan’da savaşı daha da yoğunlaştırarak sürdürmeyi, dolayısıyla Afganistan ve Pakistan’da zafer kazanarak Rusya ve Çin’e karşı mevzilerini güçlendirmeyi, Japonya ve AB’yi ABD şemsiyesi altında tutmayı hesaplamaktadırlar.
Aksini düşünmek, ABD’nin emperyalist olmaktan vazgeçtiğini kabul etmek anlamına gelir. Obama üstünden ABD’nin tümüyle farklı politikalar izleyeceğini iddia eden Amerikancılar ve ABD’nin propaganda odakları da, zaten bunu iddia diyorlar. Kötülüklerin, saldırganlığın kaynağının Bush ve yandaşlarının politikası olduğunu, onlar gittiğine göre, artık Amerika’nın demokratik ve dünyaya barış ve uygarlık götüren bir ülke olacağını propaganda ediyorlar. Obama’nın Başkanlık devir-teslim töreninde konuşmasını, İran’a, Arap-İslam dünyasına verdiği mesajı böyle yorumluyorlar. En önemlisi de, dünyanın böyle anlamasını istiyorlar. Dünyadaki, özellikle de İslam dünyasındaki Amerikan karşıtlığını bu yolla azaltmayı amaçlıyorlar. Obama imajı etrafında yapılan manevranın başarılı olması için, İslam dünyasında ve dünyada Amerikan düşmanlığının azaltılmasının önemli olduğu anlaşılıyor.
ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye ziyareti de tamamen bu imaj değiştirme çabasıyla bağlantılı mesajlardan oluşuyordu. Clinton’un Türkiye ziyaretini değerlendiren yorumcuların ortaklaştığı “Hillary Clinton herkese duymak istediğini söyledi” değerlendirmesi, bu gerçeği ifade ediyordu.
Clinton; işaretleri koymasından sonra da; Amerikanın propagandacıları ve Amerikancı çevreler; “ince işleme” yaptılar (yapıyorlar); Clinton’un ne demek istediğini, ne yaparsak Amerikanın memnun olacağını yazıp çizdiler; “Obama ne isterse verelim. Türkiye için iyi olan budur”u işlediler/işliyorlar.
Obama’yı böyle karşılamaya hazırlanıyorlar.
Bush döneminde başlayan ve Obama’nın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un gelişiyle gündeme gelen ipuçları dikkate alındığında; ABD ve Türkiye’nin ilişkileri ve bölgedeki başlıca gelişmeler için şunları söyleyebiliriz:

1-) İsrail-Türkiye ilişkileri: ABD, İsrail’i kayıtız koşulsuz desteklerken, Filistinlilere de, bölgedeki Amerikan stratejisiyle çatışmamaları koşuluyla, İsrail’le anlaşmalarına destek vereceğini ilan etmiştir. Davos’ta olanlar İsrail-Türkiye yakınlaşmasını dinamitlemiş görünse de, uzak olmayan bir gelecekte, bu ilişkilerin yeniden tamir edilerek, Türkiye’nin Arap-İslam dünyası ile İsrail arasında ”köprü” rolüne (ya da arabulucu) döneceğinden kuşku duymak için çok neden yok. Ancak İsrail’de aşırı sağcıların hükümete ortak olması bazı sorunlar çıkarsa da, ABD’nin bölgedeki çıkarları, İsrail’i frenleyecek; Obama yönetiminin çizeceği çizgi Türkiye-İsrail ilişkilerinde belirleyici olmaya devam edecektir. Ancak bu ilişkilerin düzelmesinden düz bir çizgi izleyeceğini anlamak aşırı iyimserlik olur. Tersine bir süre daha dalgalı, ama giderek düzelen bir seyir izleyeceğini görmek gerekir. Bu gelişmelerin seyrinin nasıl olacağını, Hamas’ın ABD’yle uzlaşmada izleyeceği yol önemli ölçüde etkileyecektir. Ancak Obama yönetiminin, İran, Hamas, Hizbullah yöneticilerine, “yok etme” yerine “ABD’stratejisine uyum sağlayın barışalım” demesi, bu hareketlerle olan sorunların aşılacağını söylemesi, Hamas’ın ABD ile yakınlaşmaya muhalefet etmeyen bir çizgiye çekilmesini sağlayabilir. Bu, bugün, tersinden daha kuvvetli bir ihtimaldir.

2-) Türkiye-İran ilişkileri: İran Devrimi’nden beri İran’ı baskı altında tutma ve uluslararası platformlardan dışlamayı başlıca dış politika tutumu yapan ABD, Bush döneminde bir adım daha atarak, İran’ı “Şeytan Üçgeni”nin bir köşesi (ötekiler Kuzey Kore ve Saddam’ın Irak’ı idi) olarak ilan etmişti. Ancak Irak’ta olduğu gibi, Bush’un İran’a yönelik kuşatması da başarısızlığa uğradı. Gerçi son iki yıldır ABD, İran’la ilişkilerini nispeten yumuşatmıştı, ama yine de İran’ın “nükleer silah üretimine izin vermemesi”nin bir yolu olarak askeri saldırı seçeneğini gündemden çıkarmamıştı. Şimdi Obama, bu seçeneği tümüden bir yana koymasa da; “İran’la, ön şartsız olarak sorunları konuşmaya hazır olduğunu” söyleyerek, İran yönetimiyle yakınlaşma ve işbirliği konusunda adım atacak görünmektedir. Bunun ilk adımını da, PEJAC ve Halkın Mücahitlerini “terör örgütü” ilan ederek attı. Obama’nın gelişi öncesinde Türkiye İran ilişkilerin en üst düzeyde hızlanması da göstermektedir ki; Türkiye, İran’la ABD arasında “arabulucu” olmak hevesindedir. Ancak Ahmedinecad; Gül’le görüşmesinin hemen arkasından, “Aracıya ihtiyacımız yok. Adaletli bir dünyada barış için aracıya gerek olmaz” diyerek, Türkiye’nin “ara buluculuğa” mal bulmuş magribi gibi sarılmasını geri itti. Dahası, İran’ın ABD karşısındaki tavrının “özür dileyen” ve ABD’nin isteklerine boyun eğer bir tavır olmayacağı anlaşılmaktadır. Ancak Obama’nın tavrının İran’ın içinde de yeni tartışmalara yol açması, kriz ve petrol fiyatlarının düşmesinin de getireceği yeni ekonomik zorlukların İran içindeki ABD ile yakınlaşmak isteyen güçleri harekete geçireceğini düşünmek gerçekçi olur. Ancak tersine eğilimler de söz konusudur.
ABD, Rusya’nın Kafkasya ve Ön Asya’daki hamlelerine karşı olduğu kadar Ortadoğu’daki “pis işleri” için de İran ve Türkiye kozunu kullanmak istemektedir. Bunun, aynı zamanda, İran ve Türkiye’nin birbirine rakip olarak da kullanılacağını kapsamakta olduğunu da gözetmek gerekir. Çünkü ABD’nin, “bölge liderliği”ni Türkiye’ye verirken, İran’ı da unutmayacak ve İran’ın kendisini İslam dünyasının lideri gördüğünü, dolayısıyla Türkiye’nin “bölge lideri” olmasını istemeyeceğini bildiğini ve değerlendirmek isteyeceğini var saymak gerekir. Gül’ün ziyareti sırasında Ayetullah Hamaney’in, “İslam’ın düşmanları İslam’ın bayrağını İran’ın elinden almak istiyorlar” derken, Türkiye’ye biçilen yeni rolü de kastetmediğini kim söyleyebilir? Irak’ta, Amerika’nın rolünü azalmasıyla Şiilerin güçleneceği de göz önüne alındığında, İran’ın “liderlik” rolünü üstlenmek için daha da hevesleneceğine kuşku yoktur. Bu yüzden de belki PKK-PJAC konusunda, bölgedeki bazı sıcak konularda İran-Türkiye işbirliği olacaktır; ama ABD’nin yeni yönelişleri içinde İran-Tükiye ilişkilerinde rekabet ve “liderlik” için çatışma öne çıkacaktır.

3-) Türkiye-ABD ilişkileri: 2007 Kasımından beri, ABD-Türkiye ilişkileri, elbette ki, 60 yılı aşkındır süren Türkiye-ABD ilişkileri ve Türkiye’nin ABD’nin bölgedeki en sadık müttefiki olmasından ayrı değildir. Dolayısıyla sıcak gündem bakımından, PKK’nin Kuzey Irak’tan çıkarılıp tasfiye edilmesi her şey kapsıyor görünse de; aslında ABD’nin Türkiye’den beklentileri de, Türkiye’nin ABD’den beklentileri de çok daha fazladır.

TÜRKİYE’NİN ABD’DEN BEKLENTİLERİ
a-) PKK’nin alt edilmesi için ABD’nin bugün verdiği desteği daha da artırarak, PKK’nin Kuzey Irak’tan çıkarılması için diplomatik ve askeri her desteği vermesini istemektedir. Yine bu sorunla bağlantılı olarak, Kerkük sorununun çözümünde ABD’nin desteğini istediği gibi, Irak’ın ve Kuzey Irak’ın yeniden inşasında ihalelerde Türkiye’ye de pay verilmesi. Ayrıca Irak’la Türkiye’nin ticaretinin geliştirilmesinde yardımcı olmasını beklemektedir. ABD’nin bölgeden çekilmesine paralel olarak, Türkiye, Kuzey Irak’ta askeri rol almak, hatta Kuzey Irak Kürtlerinin hamiliğine soyunmak için ABD’nin destek vermesini de beklemektedir.
b-) Ermeni sorunu: Türkiye’nin Obama’dan en sıcak isteklerinden birisi de, ABD’de Kongre ve Senato’sunun gündeminde olan “Ermeni soykırımı tasarısı”nın gündeme alınmasının önlenmesidir.
c-) Kıbrıs konusunda Türkiye, uluslararası platformlarda ABD’nin etkisini Türkiye’den yana kullanmasını beklemektedir.
d-) AB ve AB’ye Türkiye’nin katılımıyla ilgili konularda, ABD’nin Türkiye lehine baskı yapmasını, İngiltere başta olmak üzere ABD’ye yakın Doğu Avrupa ülkeleri üstünde etkinliğini kullanmasını istemektedir.
e-) Kafkasya, Ortadoğu ve Asya’daki sorunlarda, ABD’nin Türkiye’nin etkinliğinin artması için destek vermesini; Türkiye’nin enerji geçiş yolu projelerine ve “bölgesel liderlik”le bağlantılı rolünü yerine getirmesine destek vermesini beklemektedir.
Türkiye’yi yönetenler; “Mademki ABD stratejik müttefikimizdir o zaman, bütün bu sorunlarda bizi desteklemelidir” diye düşünmektedirler.
Ancak kuşkusuz ABD’nin de, kendisine “stratejik müttefikim” diyen ve “bölgesel liderlik” görevi verdiği Türkiye’den beklentileri vardır.

ABD’NİN TÜRKİYE’DEN BEKLENTİLERİ
a-) ABD’nin en yakın isteklerinden birisi; Irak’tan çekilecek kuvvetlerinin Türkiye üstünden çekilmesidir. Bu amaçla İskenderun ve Mersin gibi liman çıkışlarına Trabzon’un da eklenmesini istemesi beklenmektedir. Çünkü, ABD-Rusya çekişmesine paralel olarak Kafkasya’nın öneminin giderek artacağı düşünülürse, ABD donanmasının Karadeniz’de bir “deniz üssü”nün olmasına hiçbir Amerikan yanlısının karşı çıkması mantıklı değildir. Bunun anlamı ise, ABD’nin Karadeniz’de bir “deniz üssü” olmasına Türkiye’nin destek vermesidir. Yine ABD’nin ana kuvvetlerini Irak’tan çekmesinden sonra, bölgeye her an müdahale edeceği, yerine göre kara kuvvetlerini de hazır tutacağı Irak’a yakın bir üsse daha ihtiyacı vardır. Bu da, Diyarbakır ya da Diyarbakır’a yakın uygun bir bölgede bir üs demektir. Elbette ABD, Türkiye gibi stratejik müttefikinden böyle bir üs de isteyebilir. Aslında bu talepleri ABD daha önce çeşitli biçimlerde ifade etmişti ve şimdi bölgede rolleri yeniden dağıtırken; Türkiye’nin “bölge liderliği” karşılığında ABD’ye verecekleri olmalıdır! Hele Asya’da Rusya, eski Sovyet cumhuriyetlerindeki Amerikan üslerini bir bir geri alırken, ABD, Rusya’nın bu hamlesini, Kafkasya ve Rusya’ya hayli yakın iki üs kurmakla dengeleyebilir. ABD’nin beklentilerin en sıcaklarından birisinin de; ABD kuvvetlerinin Irak’tan çekilmesine paralel olarak, ortaya çıkacak boşluğun önemli bir bölümünün Türkiye tarafından doldurulması olacaktır. Türkiye de buna hazırdır ve Irak’ın, hiç olmazsa Irak Kürdistanı’nın hamisi gibi davranmaya varacak bir rol üslenecek kadar hevesli görünmektedir. Özal’dan beri bu konu zaman zaman gündeme gelmiştir ve bu sefer ABD, Türkiye’yi tatmin edecek adımlar atarken; aynı zamanda, Şiiler ve Kürtlerle Türkiye arasında yeni problemler çıkaracak “çıban başları” da bırakacaktır. Tıpkı İngilizlerin, İkinci Savaş sonrasında bölgeyi terk ederken yaptığı gibi.
b-) “Ilımlı İslam”, GOP ve NATO: Bush yönetiminin GOP girişimi hem Irak, hem Afganistan’da başarısızlığa uğrarken, diğer İslam ülkelerinde de itibar görmemiş; tersine İslamcı akımlar; “ılımlısıyla”, “radikaliyle” bu stratejiyi “İslam’ı bölme stratejisi” olarak görmüşlerdir. Bush yönetimi de son yıllarda bunu fark ettiği için, GOP’ta ve GOP’a bağlı öne sürdüğü iddialarda ısrar etmemiştir. Obama yönetimi ise; Tüm İslami akımlara (ayırım yapmadan) ve İslam ülkelerine; “Yumruğunuzu gevşetirseniz, elinizi sıkmaya hazır elimizi bulacaksınız” diyerek, adını etmeden, GOP’u geride bıraktıklarını ilan etmiştir. Obama’nın elindeki, ABD’nin içinde çok etkin olduğu, büyük bir askeri güce sahip, ABD’nin patronluğu konusunda bir hukuku da oluşmuş en önemli örgüt NATO’dur. SB’nin yıkılmasından sonra bir “görev bunalımı” da geçiren NATO, sonunda ABD’nin baskısıyla, Yugoslavya’dan Afganistan’a kadar görevler üslenmiştir. Şimdi; ABD’nin yeni stratejisi içinde, NATO’nun, Ortadoğu, Kafkasya ve Asya’da daha aktif olacağını beklemek gerekir. Fransa’nın şimdi NATO’nun askeri kanadına (Fransa 1968’de askeri kanattan çekilmişti) girmek için hamle yapmasının nedeni de, dünyanın yeniden paylaşımında NATO’nun önemini fark etmesinden olsa gerekir. Bu gelişmeler ışığında bakıldığında, NATO’nun önümüzdeki dönemde ABD’nin dünya egemenliği stratejisinde öneminin artacağını, hatta “soğuk savaş” dönemi kadar önemli olacağını söylemek bir abartı olmaz. Bu yüzden de Ortadoğu, Kafkasya ve Ön Asya’da NATO’nun daha çok görev alması, ABD’nin Obamalı döneminde önemli olacak görünmektedir. Bunun Türkiye açısından anlamı ise; NATO’nun 57 yıllık üyesi Türkiye’yi, İran başta olmak üzere bölgedeki bütün diğer ülkelerden daha avantajlı duruma getireceği gerçeğidir. Bunun ABD açısından önemi ise; Türkiye’nin, NATO’da daha çok askeri sorumluluk yüklenmesidir. Son çeyrek yüzyılda, Türkiye, NATO’da hep “cephe gerisi” görevler yüklenmiştir. NATO’nun şu anki sıcak bölgesi olan Afganistan’da da durumu budur. ABD ve NATO’nun, Türkiye’nin Afganistan ve yarın Pakistan’a da genişlemesi kaçınılmaz olan savaşta, daha fazla, hatta muharip olarak görev üslenmesini isteyeceğinden kuşku duyulamaz. Türkiye, bu görevleri aldığı ölçüde, NATO içinde de ABD tarafından kollanacaktır. Bu yüzden de, Türkiye-ABD ilişkilerinin gidişatının, NATO’da Türkiye’nin yükümlülükleriyle de sıkı sıkıya bağlı olacağını söylemek gerçeği ifade etmek olur. ABD’nin Türkiye’den en önemli beklentilerinden birisi budur.

OBAMA; AMERİKAN EMPERYALİZMİNİN YENİ YÜZÜ
Toplam açısından bakıldığında; Türkiye-ABD ilişkilerinde bir dönemden beri belirleyici olan, bölgede Kürt sorununun çözümü konusunda çatışma, bir uzlaşmaya doğru evrilmiştir. Türkiye’nin egemen sınıfları arasında Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin bu sorunun çözümü üstünden “aktif dış politikaya yönelme” kararı ile ABD’nin bölgedeki yeni yönelimleri bir paralellik oluşturmaktadır. Dahası, ABD ile Türkiye’nin egemenleri arasında, 1. Körfez Savaşı’ndan beri süren (öncesi de var) çatışmalı süreç de dinginleşmiş; çatışmanın yerine uzlaşmanın giderek daha etkinleştiği bir döneme girildiğini gösteren belirtiler fazlasıyla ortaya çıkmıştır. Obama sonrasında Türkiye’nin egemen güçleri arasında esen Amerikancılık rüzgarının bu kadar güçlenmesi; Clinton’un, 1950’lerdeki Amerikan yetkileri gibi, Şarkvari bir coşkuyla karşılanması, basının her kanadından Amerika’ya coşkun alkışlar yükselmesi, işte bu “uyum”un üstünde gelişmiştir. Obama’nın gelişiyle bu yeni balayı havasının daha da büyülü bir hal alması sürpriz olmaz.
Kısaca söylenecek olursa, 2007 Kasım’ından başlayan ve yukardan beri özetlenmeye çalışılan ilişkiler; ABD’nin Irak sadırısıyla zirveye çıkan (anketler bu karşıtlığın yüzde 95’lere kadar çıktığını gösteriyordu) ABD karşıtlığının düşmeye başladığını; Obama’nın seçilmesi ve Obama etrafında yükseltilen yeni Amerikan imajına bağlı olarak da, bu karşıtlığın hayli gerilediğini söyleyebiliriz.
ABD ve emperyalizme karşı mücadelenin zorlaşacağı; dün ABD karşıtlığı etrafında kolayca bir araya gelen kesimlerin önemli bir bölümün geri çekileceğini bilmek gerekiyor. Emperyalizmin talancı saldırganlığını; Amerika’nın emperyalist bir ülke olduğunu ve onun hedeflerinin ve amacının Bush’un en azgın dönemlerinden farklı olmadığını göstermek için elimizdeki her aracı kullanmanın önemi artmıştır.
Yine, yukarıda ifade edildiği gibi, NATO ve onun ABD politikasındaki yeri ve Batı emperyalizmin vurucu gücü olarak işlevinin teşhirinin de çok daha önem kazandığı, kazanacağı bir döneme girdiğimiz de günümüzün diğer bir gerçeğidir.
Obama Amerika’sı; Ortadoğu, Kafkasya ve Asya’daki hegemonyasını yenilemek için, Türkiye’ye önemli bir rol vermek istemekte; bunu, hem ABD-Türkiye ikili ilişkileri, hem de NATO üstünden yapmayı amaçlamaktadır.
ABD, şimdi pratikte; Washington-Ankara-Erbil (Bağdat-Kabil-İslamabat’a da uzanan) arasında bir hat kurmak; bu hattı diğer müttefikleriyle güçlendirmek, İran, Suriye gibi ülkeleri de bu hatta bağlayarak; bölgedeki egemenliğini güçlendirmek istemektedir. Bu hatta da en eski ilişkiye sahip olduğu ve her bakımdan köklü ilişkileri olan tek ülke Türkiye’dir. Bu durum; Türkiye’nin ilerici demokrat güçlerine, anti-emperyalistlerine, elbette daha özel görevler yüklemektedir. Bu görevlerin zorluğu ortadadır; ama bu görevler aynı ölçüde de ertelenemezdir.
Hele Amerikancıların, dünün Bush yalakalarının; Obama Amerikasıyla yeni hamleler yapmada cesaretlerinin arttığı (basında ve hükümetin Clinton’nu karşılamasında bunu gördük) ve AKP Hükümeti’nin ABD’ye tamamen teslim olmaya hazır olması göz önüne alındığında; anti-emperyalist mücadelenin, içerdeki işbirlikçilere karşı bir mücadele olarak daha çok önem kazanacağı da günümüzün bir gerçeğidir.

(1) 27 Şubat 2009’da, Genelkurmay yapılan haftalık basın brifinginde, Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak’ın açıklaması.

(2) Cumurbaşkanı Gül’ün İran’a giderken yaptığı açıklama

(3) Tampa Üssü, Florida’daki ABD Merkezi Kuvvetler komutanlığıdır (CENTCOM) ve Türk Silahlı Kuvvetleriyle ABD Silahlı Kuvvetleri buradaki irtibat bürosundaki askeri görevliler üstünden sürekli ve doğrudan iletişim kurmaktadırlar. Bu, büro “çuval vakası”ndan sonra iptal edilmişti. Şimdi yeniden kurulduğu belirtilmektedir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑