’68, 6 Mayıs 1972 ve Bugün
Seçime Doğru Politika Alanı
Türkiye, tarihinin en olağanüstü koşullarında gerçekleşecek seçimine gidiyor.
“Olağanüstü”lüğü hazırlayan başlıca iki önemli etken var. Bunlardan birincisi; 12 Eylül Cuntası tarafından oluşturulan (yüzde 10 seçim barajı, sermaye partilerine devlet hazinesinden milyonlarca YTL’lik destek) ve sonraki yıllarda da hemen tüm hükümetlerin seçimden kendilerini avantajlı çıkarmak için yeni değişikliklerle payandaladığı seçim sisteminin iflas etmiş olmasıdır. İkincisi ise; egemen güç odakları arasındaki kavganın, olağan mücadele yöntem ve araçlarını aşan yöntem ve araçların devreye sokulmasıyla (linç girimleri, Rahip Santoro cinayetinde başlayarak süren cinayetler, Genelkurmay Başkanı’nın bir taraf olarak sahneye çıkıp açıklamalar yapması, muhtıra verilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin açıkça taraf olması, kitlesel mitingler) sürdürülüyor olmasıdır. Seçime iki aydan az bir zaman kaldığı şu günlerde, seçimlerin nasıl olacağı; daha hangi baskıların devreye sokulacağı; örneğin Kuzey Irak’a bir askeri harekatla seçime savaş koşullarında mı yoksa karanlık güçlerin ülkeyi toz dumana boğduğu koşullarda mı gidileceği, hatta seçimlerin olup olmayacağı bile tartışılmaktadır. Dahası; bölge illerinde seçimlerin nasıl yapılacağı konusu daha da hassalaşmış, bu illerde seçime girecek olan bağımsız adayların engellenmesi için uğursuz girişimler üstüne senaryoların haddi hesabı yoktur.
SEÇİM SİSTEMİ HALKIN İRADESİNİN MECLİSE YANSIMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELDİR
Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında mevcut siyasi sistemin birçok bakımdan tıkandığı açıkça ortaya çıkmıştır. Ve bu tıkanıklıkta, sadece 276, hatta 4. turda bir fazla evet oyu alacak adayın seçilmesini mümkün kılacak kolaylaştırıcı kurala karşın, 352 milletvekili bulunan AKP cumhurbaşkanını seçememiştir.
Rakamlar ve meclisteki vekil sayısı dağılımı açısından anlaşılmaz olan bu sonucun anlaşılır hale gelmesi için, öncelikle bu sonucu hazırlayan koşullara kısaca göz atamak gerekir.
Kapitalist bir ülkede; demokrasi ve onun en nadide meyvesi olarak sunulan milletvekillerinin halk oyuyla seçilmesi ve yasamanın da seçilen milletvekillerinin “hür iradesi”yle yapıldığının “inandırıcı” bir biçimde gösterilmesi çok önemlidir. Çünkü; bir avuç kapitalistin bütün iktidarı elinde bulundurduğu, ancak bunun gizlenip; iktidarın, ülkenin nasıl yönetileceğinin halkın iradesine dayanılarak belirlendiği fikrinin canlı tutulması, ancak seçimlerin serbestçe yapılması ve seçilen vekillerin halk indinde meşru vekiller olarak görülmesiyle mümkün olur. Sermaye güçleri, ancak bu yanılsamayı gerçekmiş gibi gösterdikleri ölçüde, halkın yasalara, kurallara, yukarıdan alınan kararlara boyun eğmesini sağlayabilirler. Tarih bize; ülke nüfusunun çok küçük bir bölümünü oluşturan egemen sınıfın, asıl olarak çoğunluğun katıldığı seçimler (ve öteki en azından görünüşte demokratik kuruluşlar) aracılığı ile iktidarını (diktatörlüğünü demek daha doğru) gizlediğini; sistemi, ülkeyi halkın seçtiği temsilcilerin oluşturduğu meclisin çıkardığı yasalarla yönettiği düşüncesini uyandırdığı ölçüde egemenliğini halkın gözünde meşru bir biçimde sürdürebildiğini göstermektedir.
Ama, aynı zamanda seçimlerin serbestçe, dışardan başka güçlerin müdahalesi olmadan yapıldığı koşullarda, meclise, egemenlerin işine gelmeyen vekiller, işçi sınıfı ve emekçilerin temsilcileri hatırı sayılır sayıda girmeye başladığı noktada, burjuva seçimi sistemi de alarm vermeye başlar. Onun için de, halkın hem seçime katıldığı, ama hem de oylarının karşılığının yeterince meclise yansımadığı birer okus pokus olan “seçim sistemleri” geliştirilmiş, bu sistemler, giderek, “parlamentoda istikrar” adına, barajlarla desteklenmiştir. Yani en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile yüzde 3-5 baraj, yani halkın belirli bir bölümünün oylarını sayılmaması ve meclis dışında bırakılması, oyunun kuralları içine dahil edilmiştir. Çeşitli seçim sistemlerine göre, bu oy dışlanması yüzde 15-20’lere kadar varmaktadır.
Türkiye’deki siyasi sistemin amacı da, meclisteki vekillerin halkın oyu ile seçildiği düşüncesini oluşturmaktır. Ama, yüzde 10 barajı gibi dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan yüksek bir seçim barajı, siyasi partiler arasında adaletsiz seçim yarışı koşulları, istenmeyen partilerin Anayasa mahkemesi tarafından kapatılması, düzen partilerine hazineden milyonlarca YTL’lik destek sunulması, milletvekili adaylarının partilerin başkanları ve yakını birkaç kişi tarafından belirlenmesi gibi yasa ve geleneklere, merkez partiler bloğunun (ANAP, DSP, MHP, DYP, SP gibi bir önceki parlamentoyu oluşturan partilerin tümünün barajın altında kalarak meclis dışına düşmesiyle) 2002 seçiminde çökmesi de eklenince, kullanılan oyların sadece yüzde 54’ünü (toplam seçmen sayısı göz önüne alındığında, iki partinin oy toplamı yüzde 40 dolayına düşmektedir) alan iki parti (AKP ve CHP), milletvekillerinin tümünü ele geçirmiştir. Böylece; burjuva parlamentosunun önündeki “incir yaprağı” düşmüş, gerçek, aslında seçimin halk iradesinin meclise yansımasının dayanağı olmadığı, fakat sadece en yukarıdakilerin isteklerine göre halkın oylarının çoğunun oyun dışında bırakıldığı gerçeği gözle görülür hale gelmiştir.
Ortaya çıkan iki partili meclis yapısı, büyük sermayenin temsilcileri tarafından “istikrarlı bir meclis”, “istikrarlı bir hükümet” adına büyük bir coşkuyla selamlanmış; 2002 seçimi bir “demokrasi bayramı” olarak ilan edilmiştir. Ama, gerçekte, bu seçimde, seçimin halkın iradesini meclise yansıttığı illüzyonu da çökmüş olduğu için, sistem; açıkça “tepe üstü konmuş bir testi”ye dönüşmüştür. Yani seçim, kendi amacının tersine dönerek; çelişkileri yumuşatan, sistemi halk indinde meşrulaştıran değil, sitemin güçleri ile halk arasındaki çelişkiyi derinleştiren, sistemin meşruiyetini tartışılır hale getiren bir sonuç doğurmuştur. Elbette bu sonuç başlangıçta kendisini böyle açıkça ortaya koymamış olsa da, süreç ilerledikçe, AKP’nin halkın sadece yüzde 25’inin oyunu almasıyla vekillerin yüzde 65’ini elinde bulundurması arasındaki çelişki giderek daha belirginleşmiş, daha kabul edilemez hale gelmiştir. Dolayısıyla seçim sistemi, yasal geleneksel bir sistem olarak; kendi amacıyla da çelişen “tepe aşağı oturtulmuş bir testi” halini almıştır. Nitekim, siyasal alana “dışardan” müdahale edenler, “cumhurbaşkanını bu meclisin seçemeyeceği” iddialarını, işte bu, halkın kullandığı oyların çok büyük bir bölümünün sistemin dışında kalması ve seçimin halkın iradesini yansıtmıyor olması gerçeğine dayandırarak, müdahalelerine meşruiyet aramışlardır; bugün de bu iddialarını sürdürmektedirler.
Sorunlar yeterince büyümediğinde (çelişkiler yeterince olgunlaşmadığında), “ters duran bir testi” bile içindeki suyu koruyabilir, iyi kötü bir “testi işlevi” görebilir. 12 Eylül sonrasında, siyasal sistemin “tepe üstü duran bir testi” olarak (sistemin restorasyonuna duyulan ihtiyaç 28 Şubat müdahalesine yol açsa da, arada, seçim yasasıyla oynanarak, meclisten DEP’li vekiller derdest edilip cezaevine gönderilerek vb.) sürmesine, gelişmeler destek vermiştir.
Ama son yıllarda, Kürt sorununun demokratik çözümü, laisizmin gerçek temelleri üstüne oturtulması istekleri, artık bu “ters testi”nin ayakta durmasını zorlaştırmıştır. Çünkü; cumhuriyetin başından beri, kimi zaman açıkça kimi zaman üstü örtülü bir biçimde gündemde kalan bu iki temel sorun, son yıllarda, artık çözüm dayatan bir karakter kazanmışlardır. Dolayısıyla da, tepe üstü duran mevcut siyasal sistem, başlıca sorunlara çözüm üretmek yerine onları yok sayan, yok sayamadığında ise, zorla bastıran bir rol oynadığı için sistem yeniden tıkanmıştır.
Benzer tıkanmalar; 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de askeri darbelerle “aşılmış”tı. Bu müdahaleler sisteme yapılan bir açık kalp ameliyatı sayılırsa, 28 Şubat müdahalesi, tıkanan sistemin kanallarını açma amaçlı bir “anjiyo” müdahalesidir.*
SORUNLARI BASKI VE ŞİDDETLE ÇÖZME ZORLAMASI KRİZİN NEDENİDİR
Elbette ki, siyaset alanındaki adaletsizlikler ve seçimlere kendi işlevine ters sonuçlar doğuracak biçimde sınırlamalar getirilmesi, kendi başına büyük sorunlara yol açmayabilirdi. Ancak siyasal alanın sorunları, toplumun büyük nüfus kesimlerini ilgilendiren taleplerin yerine getirilmesinde başarı gösteremezse (talepleri karşılama ya da üstünün örtülmesinde başarı gösterme), işte o zaman, siyasal alanın sorunları da, ortaya çıkan krizin (**) bir parçasına dönüşerek, sorunların çözümünü tıkayan bir etken halini alır.
Bugün de böyle olmaktadır.
Çünkü; bölgedeki diğer gelişmelerle de birleşen Kürt sorunu artık bir çözümü dayatmıştır. Bu sorun karşısında, kimi biraz ileri, kimi geri gitse de, kimi sağa kimi sola çekse de; egemen güç odakların ana tutumu, Kürtleri; onların dillerini, kültürlerini, ulusal ve siyasal haklarını yok sayan bir tutumu benimsemek olmuştur. AKP Hükümeti, son beş yılda, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır”dan “Kürt sorunu vardır. Yok diyenler yanlış yapmıştır. Bu sorunu demokratik bir biçimde çözeceğiz”e varan zikzaklarıyla ve beş yıl içinde birkaç kez tutum değiştirmesiyle, bu geleneksel egemen tutumun tipik davranışını sergilemiştir. Bu git-geller içinde asıl egemen tutum; özellikle son iki yılda, şovenizmin kışkırtılması, milliyetçi sloganların öne çıkarılmasıyla yürütülen ve “kontrollü” biçimde Kürt-Türk düşmanlığının yükseltilmesine dayanan bir strateji olmuştur. Batı illerinde yer yer linç girişimlerine, Kürt ve Türk halk kesimlerin karşı karşıya getirilmesine kadar varan bu gerginlik politikası; Kürt sorununu “ezerek çözme” tutumunu ve bu tutumu savunan kesimleri öne çıkarmıştır.
2005 Newrozu’ndaki “bayrak provokasyonu” sonrasında en yukarıdan açıklanan bu tutum; günümüzde, 27 Nisan Muhtırası’nda ifade edilen “Ne mutlu Türküm diyene demeyenler Türkiye’nin düşmanıdır ve öyle de kalacaktır” dayatmasıyla sürdürülmüştür.
Dönemin diğer çözüm dayatan sorunu ise; “laisizm sorunu”dur. Tıpkı Kürt sorunu gibi, cumhuriyetin bir çözüme kavuşturamadığı laisizm sorunu da; özellikle din üstünden siyaset yapan partilerin güçlü bir biçimde meclise girmesi ve hatta hükümet olmalarıyla alevlenmiş, öte yandan “resmi laikliğin” koruyucusu sayılan Alevilerin de kendi haklarını istemesi, laisizm olarak dayatılanın aslında laisizm olmadığını görmeye başlamasıyla, sorun daha da büyümüştür. 28 Şubat müdahalesi de, amacına ters bir biçimde, din üstünden siyaset yapan partileri güçlendirmiş ve AKP’nin, seçim sisteminde Kürtleri ve devrimci, demokrat güçleri engellesin diye korunan yüzde 10 barajından da yararlanarak, büyük bir çoğunlukla meclise girmesi; egemen güç odakları arasındaki mücadeleyi daha da sertleştirip hızlandırmıştır. Bu mücadele, sadece din üstünden siyaset yapan odaklarla sözde laik odakların mücadelesini; birbirlerine karşı güç mücadelesinin ötesine geçirerek, bir iktidardan pay alma ve devlete kimin egemen olacağı mücadelesine dönüştürmüştür.
2007’de, önce cumhurbaşkanlığı, arkasından da genel seçimin yapılacak olması; bu konuda da mücadeleyi sertleştirmiş; asker ve sivil geleneksel güç odakları (askerlerden CHP’ye BBP’den Kızılelmacılara kadar uzanan geniş bir ittifak), seçimler yaklaştıkça siyasal alana daha açıkça müdahale eder hale gelmişlerdir. Nitekim son altı ayda; “Şeriat tehdidine karşı cumhuriyeti savunma” çağrıları öne çıkmış; “şeriat tehdidi” en büyük tehdit olarak anılmaya başlamıştır. Ve nihayet en son mitingler ve muhtıra, “şeriat tehdidi”nin öne çıktığı bir dönemin müdahaleleri olsa da; gerçekte; linç girişimleri, şovenizmin kışkırtıldığı cenaze törenleri, Şemdinli provokasyonu, Atabeyler çetesi, Rahip Santoro; Hrant Dink, Malatya cinayetlerine kadar siyasi cinayetler ve çeteleşmelerin amacıyla birleşen bir özellik göstermiştir. Bu nedenle de, uzunca bir zamandan beri hazırlandığı anlaşılan mitinglerin sahneye çıkarılması, muhtıra, Anayasa Mahkemesi’nin devreye sokularak AKP’nin meclis çoğunluğuna karşın, cumhurbaşkanlığı seçimiyle genel seçimin yerinin değiştirilmesini kapsayan siyasal alanın yeniden biçimlendirilmesine yönelik müdahaleler, önceki, örneğin 2004’deki darbe girişimleriyle başlayan, 2005 Newroz’undaki “Bayrak provokasyonu” ile yönü çizilen müdahalelerin dolaysız bir devamı olarak ortaya çıkıp şekillenmiştir.
Yukarıdaki “testinin tepe üstü durması” benzetmesine dönülürse; asker ve sivil geleneksel güçler, yaptıkları müdahalelerle, “testiyi” almış, şöyle bir sallayıp, içinde ne varsa onları alt üst ederek, yeniden “tepe üstü” koymuşlardır. Böylece öndeki seçimler arkaya atılmış, arkadaki seçimler öne alınmış; ama yapılacak seçimlerin meşruiyetinden yaratacağı sonuçların var olan “krizi” çözüp çözemeyeceğine kadar yeni tartışmaları gündeme getirerek, süreci çok daha karmaşıklaştırmış, her türlü provokasyon ve müdahaleye açık hale getirmiştir.
MİLİLİYETÇİ KIŞKIRTMALAR YETMEYİNCE….
Bu çatışma süreci, çeşitli vesilelerle Özgürlük Dünyası’nda incelenmiş olduğu gibi, ilk ikisi, birbiriyle amaç farkı olmayan, ama iktidardan aldıkları paylar bakımından çatışan, üçüncüsüyse her iki iktidar odağı karşısında yer alan üç farklı siyasal mihrakı şekillendirmiştir.
Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, örneğin 2007’nin başında, gelişmeler ışığında bu mihraklar şöyle biçimlenmişti:
1-) Dinci-muhafazakar (ahlaki, kültürel bakımdan muhafazakar, ekonomik politikaları bakımdan liberal; yani tipik neo-liberal) odak: AKP, DYP-ANAP, çeşitli dini çevreler, tarikatlar, SP gibi çevreler bu kampta yer almaktadır.
2-) Milliyetçi odak: CHP, MHP, sağın ve solun Kızılelmacıları, geleneksel asker ve sivil bürokrasinin sözcüleri, kimi Kemalist çevreler, ADD gibi çevreler bu odakta yer almaktadır.
3-) Demokrasi güçleri odağı: EMEP, DTP, SDP, ÖDP ve Kürt sorununun demokratik çözümünü, laisizmin temelleri üstüne oturtulmasını savunan siyasi çevreler, gerçek bir laisizm isteyen Alevi çevreleri ve emeğin haklarını, IMF-TÜSİAD programına karşı halkçı bir ekonomiyi savunan güçler bu odağı oluşturmaktadır.
Ancak, cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça ve güçlerin somut dengeleri ortaya çıktıkça; cumhurbaşkanlığı seçimini bir hesaplaşma olarak hedefleyen asker ve sivil, statükoyu savunan güç odakları, yarattıkları milliyetçilik ve “bölücü terör” baskısının kendilerini bu çatışmadan galip çıkaracak gücü biriktirmediğini fark etmişlerdir. Bu yüzden de, bir adım daha atarak, AKP’yi daha doğrudan baskılayacak olan “cumhuriyetin tehlike altında olduğu”, “şeriatçı gelişmenin bugün en büyük tehdidi oluşturduğu” iddiasını öne çıkararak; güçlerini yeniden mevzilendirmeye yönelmişlerdir. Siyasal ortamı da; milliyetçi bir odak etrafında yeniden biçimlendirmek yerine; “merkez sağ” ve “merkez sol” olmak üzere yeni bir tanımlama yaparak; AKP’yi bölmek üzere, “merkez sağ”da ANAP-DYP birleşmesini sağlayarak; AKP içindeki “Milli Görüşçü” olmayan liberal ve muhafazakar milliyetçileri, “merkez sağ” etrafında birleştirmek için harekete geçmişlerdir (ancak, bu birleşme dayanıksız çıkarak akim kalmış, umulan sonuçlara yol açmayacağı ortaya çıkmış, bu nedenle “merkez sağ”da toplanmaları öngörülen bir dizi “işaret fişeği” nitelikli şahsiyet, CHP’ye yönelmiştir). CHP’yi de, milliyetçiliği bir yana itmeden, ama “merkez sol” adı altında, DSP, öteki liberal sol çevrelerle CHP’den kopma eğilimine giren kesimleri de yeniden ona yöneltip birleştirmek için, daha geniş bir sol tarifle, milliyetçisinden liberal sosyalistine “tüm solun merkezi” bir “merkez sol” olarak biçimlendirmeye koyulmuşlardır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi dönem; siyasal alanın biçimlendirilmesi çabalarının, “merkez sağ” ve “merkez sol” olmak üzere ana bir siyasal eksen üstünde siyasal alanın yeniden biçimlendirilmesine yönelik bir operasyona dönüştüğü bir dönem olmuştur. Bu süreci anlamayan MHP, şimdilik tartışmaların, aynı zamanda günlük siyasi mücadelenin dışında kalarak, kendisini bir güç odağı olarak öne çıkarmakta zaafa sürüklenmiş görünürken, AKP ve “merkez sol”la birleşemeyen “sol”un çeşitli eğilimlerinin ve Kürt siyasi çevrelerinin, meşruiyetleri tartışılan ya da marjinal odaklar köşesine itilmesi için niyetler ortaya konmuştur. Bu baskıların sonucudur ki; DSP CHP ile ittifak zorunda kalırken, SHP seçime bile girme cesaretini yitiren derbeder bir duruma sürüklenmiş; “10 Aralıkçı”lar tasfiye olmuş, Sarıgülcüler, tam da seçim sürecinde en azından siyaset alanın dışına düşmüşler; kimi sosyal demokratlıklarıyla ünlü kişiler AKP’nin kucağına atlayarak bu kaostan kurtulmaya çalışmaktadırlar.
‘MERKEZ SAĞ’-‘MERKEZ SOL’ EKSENLİ ÇÖZÜM!
Kısacası, son yıllarda oluşturulan milliyetçi baskıyla siyasal alanda yapılan müdahale; cumhurbaşkanlığı ve genel seçim gibi bir hesaplaşmada statükoyu savunanları yeterince güçlendirmemiştir. Bu yüzden de, devreye, genelkurmay merkezli doğrudan açıklamalar; muhtıra, “cumhuriyet mitingleri”, Anayasa Mahkemesi sokulmuştur. Ve “cumhuriyet şeriatçı tehdit altında” tezi öne çıkarılarak; AKP ve din üstünden siyaset yapan odaklar saldırının açık hedefi haline getirilmiş; yukarda sözü edilen üç mihrak yeniden biçimlendirilmek üzere baskılar yoğunlaştırılmıştır. Burada; siyaset alanını biçimlendirmede yeni hedef; alanı “merkez sağ” ve merkez sol” olmak üzere iki odaklı bir eksen olarak biçimlendirme olmuştur. Ve; özellikle mitingler üstünden DYP-ANAP merkezli bir “merkez sağ” ile CHP-DSP eksenli bir “merkez sol” oluşturularak; geri kalan eğilimlerin dışlanması, küçültülmesi, meşruiyetlerinin tartışmalı hale gelmesi amaçlanmıştır.
Bu baskılar siyasal alanda şimdilik şöyle yansımıştır:
1-) ‘Şeriat geliyor’, ‘Cumhuriyet tehdit altında” korkuluğunun öne çıkarılması, ırkçı-milliyetçi bir çizgiye savrulan CHP’den kopma eğilimine girmiş az-çok demokratik eğilime sahip CHP tabanı ve Alevi kesimleri yeniden CHP’ye yöneltmiş; dahası CHP kökenli ve CHP ile çatışan çeşitli parti ve çevreleri yeniden CHP etrafında toparladığı gibi, “sol siyasi çevreler”in etkisi altındaki çeşitli kesimler de CHP’nin etki alanına girmiştir. Bunun somut sonuçlarını seçimlerin sonuçların ortaya çıkmasıyla daha iyi göreceğiz. Dolayısıyla, yaratılan baskı en çok CHP’nin ve Baykal’ın işine yaramış; seçimden güç kaybederek çıkması beklenen CHP, son yıllarda seçime en derli-toplu girdiği bir konuma gelmiştir.
2-) AKP’nin uyguladığı ekonomi politikaları sonucu olarak bu partiden kopma eğilimine giren kesimlerle, SP ve AKP’ye muhalefet eden kimi tarikat çevreleri, yaratılan baskı ortamında yeniden AKP’ye sarılmış, dolayısıyla AKP muhtıra yediği 27 Nisan öncesine göre, etrafını daha da toparlayan bir konumuna gelmiştir. Yani, en azından şimdilik baskılar tersine işleyerek, AKP’yi daha da birlik bütünlük içinde bir çekim merkezi durumuna getirmiştir. Oysa, yaratılan baskı, AKP’yi parçalayarak, ciddi bir güç olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu. Dolayısıyla CHP’deki toparlanmanın AKP’deki toparlanmayı dengelemesinin de zor olacağı göz önüne alındığında, bu koşullarda bir genel seçimden AKP’nin daha da güçlenmiş olarak çıkmasının sürpriz olmayacağı söylenebilir (öte yandan meclise ikiden fazla partinin girmesi sağlanarak, AKP’nin, oy oranını artırsa bile, milletvekili sayısının düşmesi ve hatta tek başına hükümet kuramaması da sürpriz olmaz). Tabii ki, genel seçime kadar yeni müdahalelerle AKP’de yeni sorunlar ortaya çıkarılıp, bu partide bir kopma, parçalanma sağlanamazsa.
3-) “Merkez sağ”ın merkezi olarak düşünülen DYP-ANAP birliği yönündeki baskılarla bu iki partinin hızla birleştirilmesi zorlaması kısa sürmüş; DP içinde iki partin birleşmesi ve milletvekili adaylarının paylaşılması gündeme gelince birlik bozulmuş; “herkes kendi yoluna” denmiştir. Ama ANAP’ın gideceği bir yolun kalmadığının işaretleri de hızla ortaya çıkmış, partini “ağır topları” ANAP’tan istifa etmişlerdir. Özal zamanından beri ANAP’ın ağır topu sayılan kimi isimler ANAP’tan koparak, kendilerini CHP listelerinden meclise atmayı yeğlemiştir. Ağar’ın DYP’si ise, DP adını alarak yolunda devam edeceğe benzemektedir. Ama DP’nin, bu yolda, barajı aşacak bir güç topladığını söylemek ise hala zordur. Dolayısıyla, “merkez sol-merkez sağ” eksenli odaklaşmanın merkez sağı baştan ölü doğmuş görünmektedir ve bu haliyle AKP’yi hırpalayacak bir “merkez sağ” (DP) çok zor görünmektedir.
4-) EMEP’ten DTP’ye, ÖDP’den çeşitli sol siyasi çevrelere demokrasi güçleri cephesinde ise, seçim barajı ve öteki baskıları aşmak, meclise vekiller göndererek düzen partilerinin kapalı alanına dönüştürülmüş olan meclis oyununu bozmak üzere, seçime bağımsız adaylarla girme taktiği öne çıkmıştır. Bu partiler, bir yanı kendi zaaflarıyla da bağlantılı olarak (bu zaafları ve adreslerini seçimlerden sonra yansıtmak daha yararlı olacaktır) ortak bir seçim ittifakı oluşturamamış olsalar da; yerel düzeyde ittifaklar ve merkezi düzeyde işbirliği, seçim sürecini, demokrasi güçlerinin birleşmesi ve ortak mücadele ve halkların kardeşliği duygusunun yaygınlaştırılması için değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Mitingler üstünden yaratılan baskılarla bugüne kadar çeşitli sol siyasi çevrelere yakın duran kimi kesimlerin CHP’ye entegrasyonu sağlanmış olsa bile; demokrasi güçleri açısından süreç, handikaplardan daha fazla olanaklar sunan bir süreç olarak işlemeye devam etmektedir.
Dolayısıyla, yanlarına “toplum mühendisi” sivilleri de alan güç odaklarının yaptıkları “merkez sol-merkez sağ” merkezli “proje”, şimdiden çökme alametleri göstermektedir. Türkiye’nin çözüm dayatmış acil sorunlarının “merkez sağ-merkez sol” merkezli statükoyu muhafazayı esas alan bir siyasi çerçevede daha da içinden çıkılmaz hal alacağı ve sistemin siyasi alanda şekillenen krizinin daha da derinleşeceğinin göstergeleri şimdiden ortaya çıkmıştır.
SEÇİM KRİZİ ÇÖZEBİLECEK Mİ?
Bugün seçimlerin olup olmayacağı bile kesin sayılamaz. Kuzey Irak’a yapılacak bir askeri harekatın aslında seçimleri baskılamayı amaçladığı, AKP’yi halk indinde zora düşürecek sürtüşmeler üstünden aslında iç politikaya yönelik ve AKP’nin iç dengelerini de sarsacak bir baskı aracı olarak kullanılacağı, hatta bu askeri harekat bahane edilerek seçimler ertelenebileceği gibi, başbakanın da karışıp, “sandığa sahip çıkmalıyız” açıklamaları yaptığı tartışmaların nedeni; siyasi ortamın, ortamı yeniden şekillendirmek isteyen güçler için henüz yeterince avantaj sunacak düzeye gelmemiş olmasıdır. Çünkü, muhtıra verilmiştir; ama henüz sonucu alınmamıştır. Muhtırayı verenlerin anlayışına göre –işin doğası da bunu gerektirmektedir–, baskıların, istenen sonucu vermesine kadar artırılarak sürdürülmesi gerekir.
Nitekim Baykal; “erken seçim” kararı alındıktan hemen sonra; “Seçimin kendisi kriz için bir çözüm değildir. Seçim bir fırsat yaratmaktadır. Bu fırsatı kullanabilirsek seçim krizi çözmenin bir imkanı olur” derken bunu dile getiriyordu. Yani Baykal; “Eğer meclis bizim isteklerimize uygun bir bileşimde oluşmazsa; kriz çözülmüş olmaz” diyordu.
Elbette ki; muhtırayı verenlerin elinde çok güçlü kozlar var görünse de; bu, istedikleri her sonucu alacakları anlamına gelmez. Tersine; “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” da oyunun kuralları içindedir. Dolayısıyla süreç; iki yönde işleyebilir. Birincisi; mevcut koşullarda seçime gidilir ve AKP daha yüksek bir oy oranı ve mecliste bugünkü kadar olmasa da çoğunluğu almış bir parti olarak zaferini ilan eder; baskılara boyun eğmemiş bir parti havasına girerek kendi propagandasını yapar. Asker ve sivil geleneksel güçler bu sonuca boyun eğerlerse, başarısızlıklarının altında kalmış olarak mevzi kaybeder bir pozisyona düşerler; CHP’nin oylarını yüzde şu kadar artırmış olmak onları kurtarmadığı/kurtaramayacağı gibi; kendi içlerinde de bir hesaplaşma, bir parçalanma dönemini açar.
İkinci olasılık ise; seçime kadar baskılar artırılarak, AKP’nin çekirdeğini çatlatacak ya da Mili Görüşçü-liberal bölünmesine yol açacak bir baskı oluşturulur. Burada; önceki baskı unsurlarına, örneğin Kuzey Irak’a yönelik bir askeri harekatın baskısı da eklenebilir, seçim “savaş hali” koşullarında yapılmaya zorlanır ve seçimin meşruiyeti daha baştan tartışılmaya başlanılır. Ya da oluşmuş ve hoşa gitmeyen bir bileşimdeki meclise karşı yeni baskı araçları geliştirilerek, yeni bir erken seçimi de kapsayan bir operasyon için düğmeye basılır.
Bu tartışmalara Kürt vekiller ve bağımsız ilerici devrimci, demokrat adayların meclise girmesiyle oluşacak yeni etkenler de eklenirse; siyasal ortama müdahale edecek olanlar için yeni handikaplar da ortaya çıkar.
Tersten düşünelim: Seçimden CHP büyük bir ağırlıkla çıktı; meclisteki milletvekili dağılımı siyasi ortama müdahale eden güçlerin istedikleri gibi oldu! Böylece kriz aşılmış mı olacak?
Hiç öyle görünmüyor. Çünkü, krizin asıl beslendiği temel, Türkiye’nin demokrasisizlik sorunu ve önemli sorunların çözüm dayatmış olmasıdır. Bu yüzden de, asker ve sivil statükocu güçler seçimden başarılı çıksalar da, krizden çıkılamayacak, sadece kriz şekil değiştirerek, baskı ve şiddetle sorunların üstünü örtülmesi çabaları daha da güç kazanacağından, demokrasi mücadelesi çok daha sert bir karakter kazanırken, meclisin ülke sorunlarına sırtını dönmüşlüğü daha büyük bir sorun olarak gündeme gelecektir. Bu nedenle, siyasal ortamın daha demokratik bir biçimde biçimlenmesi ve Kürt sorunuyla laisizm sorununu çözmek için adımlar atamayan, “halk için ekonomi” yönelişine girmeyen bir meclis ve hükümet çıkarmayacak bir seçimin, Türkiye’yi rahatlatması, siyasal alanda bir rahatlama yaratması beklenemez.
EGEMEN GÜÇ ODAKALARI KRİZİ ÇÖZEBİLİR Mİ?
Bu gelişmeler karşısında, AKP ve onun arkasındaki güçler; bir yandan kendi amaçlarına varmak için takiye yöntemini benimser görünürken, öte yandan da her zamanki gibi, uzlaşma yanını açık tutmaktadırlar. Kadrolaşma, özellikle milli eğitim başta olmak üzere devletin çeşitli kurumlarında mevzilenme, dinciliği destekleme ve eğitimin içeriğini dini umdelere uygun hale getirmek üzere bozuşturma, türban, imam hatipler gibi konularda her fırsatta hamleler yapan AKP; karşı baskı gördüğünde, bu eylemlerinden bir adım geriye atarak savunmaya geçmiştir. Baskının büyüklüğüne göre de AKP’nin manevraları belirgin ya da hissedilmeyecek küçük geri adımlar olmuştur. Örneğin milli eğitim alanında bastırıldığında, bazı geri adımlarını zaman yayarak gerilerken, Şemdinli olayları sonrasında Savcı Sarıkaya ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı’nı, üstelik kendileri de bu iddianamenin hazırlanmasında rol oynamışken, hızla görevden alarak, açıkça ve hızla geri adım atmıştır. Ya da milliyetçilik baskısı altında kaldığında, milliyetçiliğe karşı çıkmak yerine, sokakları “Ayına yıldızına kurban olayım” afişleriyle donatarak, “herkesten milliyetçi biziz” diyerek, “bukalemun taktiği”ne başvurmuştur. Tıpkı şu günlerde; yukarıdan “merkez parti” baskısı görünce, “en merkez parti biziz” demeye gelen bir hatta, “sol ve sağın merkeziyiz” anlamına gelecek bir adaylar vitrini oluşturmaya yöneldiği gibi. AKP bu uzlaşma çizgisini “27 Nisan muhtırası” karşısında da sürdürmüş; bir yandan muhtıra karşısında, “Bunlar bana bağlı memurdur, bu yaptıkları yanlıştır” demeye gelen açıklamalar yaparken, öte yandan da, muhtıradaki suçlamalar konusunda yapılan işlemlerle ilgili Genelkurmaya bilgi verilmeye başlanmış, “bağlı memurlar” hiçbir şey olmamış gibi yerlerinde oturmaya devam etmiş ve onların müdahalesinin sonuçlarına boyun eğileceği mesajı verilmiştir.
AKP bu krizi; generallerin ve öteki kimi güç odaklarının “sivil siyasete” müdahalesinin sonucu olarak görmekte ve bu yüzden de bu seçimden daha güçlü çıkarsa; zamanla, “uzlaşarak”, “arkadan dolanarak” amacına varacağını düşünmekte, dolayısıyla bütün stratejisini de bunun üstüne kurmaktadır. Burada da, yüzde 10 barajı dahil ,siyasal alandaki bütün adaletsizlikleri savunmakta, hatta bunların kendisi için bir avantaj olduğunu düşünerek, bu alandaki her tür antidemokratik girişime destek vermektedir. Şimdi de AKP, bu çabalarını sürdürürken, önündeki engelleri, Anayasa’yı değiştirerek, cumhurbaşkanının halk tarafından, 5 yıllık süreyle ve iki kez seçilebileceği bir formülle aşabileceğini düşünmektedir. Böylece AKP, krizi kendisini toparlamanın, kendisine karşı olanları disipline edip yanına almanın dayanağı yapmaya çalışmakta, dahası bir hamle yaparak, cumhurbaşkanını halkın seçmesi adına dikkatleri başka bir alana çekerek, krizden kârlı çıkmayı planlamaktadır.
CHP ve arkasındaki güçler ise, krize, dinci-şeriatçı güçlerin devleti ele geçirme girişimlerinin yol açtığını iddia ederek, devleti onların saldırısından kurtarmadan bu krizin sona ermeyeceğini öne sürerek, onları güçsüz düşürecek önlemler almaya çalışmaktadırlar. Böylece de; TCK-301’den Terörle Mücadele Yasası’na, linççi güruhları desteklemekten yasakçı seçim sistemini savunmaya kadar tüm özgürlük ve demokrasi düşmanı tutumlarını aklamayı amaçlamaktadırlar. Cumhurbaşkanının ve meclis çoğunluğunun laik geleneksel cumhuriyetçi tutumu benimseyen bir yapıda olması gerektiğini öne sürerek, krizden çıkışın yolunun da bu olduğunu iddia etmektedirler. Bunun için CHP ve yandaşları, tıpkı AKP ve arkasındakiler gibi, yüzde 10 barajını ve seçim sistemindeki bütün adaletsizlikleri savunmakta, hatta bir adım daha atarak, CHP, yüzde 10 barajının Kürtlerin temsilcilerinin meclise girmesini önlemenin yolu olarak açıkça desteklemektedir. Gerçekte CHP, bu tutumla geleneksel olarak elde ettiği mevzileri elde tutmayı, rakiplerini ve “soldan” kendilerine gelen eleştirileri, askerin de desteğini alarak, krizi çözme adına kullanmakta, dolayısıyla CHP, kendi geleceğini bu krizin çözülmemesine bağlamış bulunmaktadır. Onun için de; her konuyu gerginleştirmekte, her şeyi cumhuriyetin tehdit altında olduğuna indirgeyerek, kendisini “cumhuriyetin tek sahibi” olarak göstermeyi amaçlamaktadır. Bir cumhuriyet için en şansız durum bu olsa gerek!
DEMOKRASİ İÇİN BİRİLİK, BARIŞ İÇİN SAĞDUYU, HALK İÇİN EKONOMİ
Oysa gerçekte, bugün içinden geçilen sürecin tıkanmasında asıl sorun demokrasisizlik sorunudur.
Yukarıdan beri ifade edilmeye çalışıldığı gibi, krizi tetikleyen etken; yüzde 10 barajı ve onun etrafında oluşturulan adaletsiz seçim sitemi; “siyasi istikrar” adına halkın oylarının önemli çoğunluğunun meclise yansımaması, dolayısıyla meclisin meşruiyeti tartışmasının gündeme gelmesidir. Siyasi alana asker ve sivil güç odaklarının müdahalede bu kadar rahat davranmasının ve bu müdahale karşısında ciddi bir tepkinin ortaya çıkmamasının nedeni de budur.
Öte yandan cumhuriyetin çözemediği en temel iki sorunun, dünyadaki gelişmeler ve Türkiye’nin kendi iç gelişmeleriyle de bağlanarak, çözümü dayatacak kadar olgunlaşmış olmasıyla birleşince, sorun, sadece yüzde 10 barajı ve temsiliyet krizi olmaktan çıkıp, sistemi ve siyaset alanını tıkayan baskıları harekete geçirmiştir. Dolayısıyla, bu krizden çıkışın yolu da; baskı ve şiddeti artırarak Kürt sorununun ç özümünü ve laisizmle ilgili düzenlemeleri ertelemek değil, tersine bu sorunların demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının yolunun açılmasıdır. Bunun seçim vesilesiyle ortaya çıkan adımı ise; yüzde 10 barajı başta olmak üzere, seçimin demokratik koşullarda yapılmasını ve halkın iradesinin meclise yansımasını önleyen engellerin ortadan kaldırılması, dolayısıyla bu taleplerin öne çıkarılmasıdır.
Yukarıdan beri söylenenler göz önüne alındığında; sınıf partisinin seçim taktiğinin yakın ve pratik amacı; demokrasi güçlerinin etrafındaki kuşatmayı parçalayarak, bu güçlerin en geniş birliğini sağlamak; onları demokrasi düşmanı, statükocu güçlerin karşısına dikmektir. Bunun, bugünkü koşullarda yansıması ise;
1-) Siyasal alanda ve yüzde 10 seçim barajı başta olmak üzere seçim sistemindeki anti-demokratik, adaletsiz ve partilerin eşit koşullarda seçime girmesini engelleyen düzenlemelerin kaldırılması.
2- ) Kürt sorununun demokratik çözümü, gerçek bir laisizm için devlet ile dinin ayrılması ve inanç ve vicdan özgürlüğünün sağlanması, TCK-301’den TMY’ye ifade özgürlüğünü engelleyen düzenlemelerden Polis Yetki ve Salahiyetleri Yasası’ndaki anti-demokratik hükümlerin kaldırılmasına, Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılmasından adil yargılanmaya kadar yasalardaki anti-demokratik maddelerin ayıklanmasına, ’82 Anayasası’nın değiştirilmesine kadar Türkiye’nin demokratikleşmesine dair talepler, seçim bildirgesinin merkezinde yer almak durundadır.
3-) Sistem karşıtı güçlerin, (hatta her muhalefet partisinin) her genel seçimde olmazsa olmaz bir koşulu da, işçilerin, tüm emekçilerin günlük yaşamlarını doğrudan ilgilendiren sermaye partilerinin ekonomi politikalarının teşhir edilmesi; halka, işçi sınıfına yönelik bu ekonomik programın ipliğini pazar çıkarak, “halk için bir ekonomi”nin ne olduğunu anlatmak; bu talepler için mücadeleyi teşvik etmek.
Burada sınıf partisinin tutumu; “Demokrasi için birlik; barış için sağduyu; halk için ekonomi”dir. Bu talepler etrafında birleşmek, elbette, bir seçim ittifakı için yeterlidir. Ama bir “ittifak programı”, sınıf partisinin seçimlerde yürüteceği çalışmanın sadece bir yanı olabilir. Eğer sınıf partisi kendini sadece bu ittifak çerçevesiyle sınırlarsa, parlamentarist-reformcu bir çizgiye düşmüş olur. Tersine sınıf partisi, bu çalışmasını, asgari programı olan “Bağımsız ve Demokratik Türkiye” programına bağlayarak; sermaye partilerinin dış ve iç politikalarını kapsayan; dünyanın gidişatına müdahale ettiği bir çalışma olarak geliştirir, uluslararası sermayenin dünya hegemonyasını hedeflemesini deşifre ederek, seçimleri, işçi sınıfı ve emekçilerin bu gidişata müdahalesinin bir dayanağı olarak değerlendirir ve bu çerçevede demokrasi güçleriyle emek güçlerin ortaklaşmasını sağlamayı amaçlayan bir çalışma yürütür. Küreselleşme politikalarına karşı ve emekçilerin hakları, kazanımlarının korunup geliştirilmesi, halkçı bir ekonomi hedefiyle mücadele için seçimlerin yarattığı duyarlılığı değerlendirir. Elbette ki, seçime dair talepler; emperyalizme karşı mücadele; Türkiye’nin tam bağımsız bir ülke olması; bölge halklarının emperyalizme karşı ortak mücadelesinin geliştirilmesine ilişkin taleplerle bütünleştirildiği ölçüde; “tam bağımsız Türkiye” vurgusunun gereğine uygun bir propagandayla birleştiği ölçüde anlamlı olacaktır. Çünkü “Tam Bağımsız Türkiye” şiarı, dönemin demokrasi ve emperyalizme karşı mücadelesinde en önemli bileşenlerindendir.
Sadece bu kadar mı?
Elbette hayır!
Sınıf partisi, bu çalışmasını, stratejik hedefi olan insanlığı sömürüsüz ve baskısız, barış içinde bir dünya (devrim ve sosyalizm davası) kurma mücadelesine bağlayarak yürütür ve bu yönlü propagandası da sınıf partisinin seçimdeki olmazsa olmazlarındandır. Çünkü; sınıfın azami programı ve asgari programı birbiriyle içsel bir bağlantı içindedir. Seçim döneminde savunacağı talepler de, bu iki programın amaçlarıyla çelişmeyen, ama aynı zamanda partinin temel amaç ve çağrılarının propagandasıyla birleştiğinde anlamlanan taleplerdir. Aksi halde, sınıf partisinin seçim çalışması, sınıf partisinin amacına hizmet eden değil, onun zamanını boşa harcadığı, halkın seçim duyarlılığını yeterince değerlendiremediği, düzen içi bir çalışmaya indirgenmiş olur.
Demek ki, sınıf partisi; ister seçim ittifakı, ister seçim işbirliği çerçevesinde başka siyasi parti ve çevrelerle ortak, isterse tek başına seçime girsin, seçim çalışması böylesine kapsamlıdır.
Burada en geleneksel yanlış; “eğer başka siyasi çevrelerle ittifak halinde seçime giriliyorsa, partinin kendi çalışmasını ittifakın ortak bildirgesiyle sınırlaması gerektiği”dir. Bu, elbette kabul edilemezdir. Belki adaylar; bu bildirgeyi gözetecektir; yığınlara hitap ederken buna dikkat edecektir, ama partinin çalışmasının bildirgeyle sınırlaması, elbette ki son derece anlamsızdır.
Sınıf partisi, seçim sürecinde, elbette ki parlamenter mücadelenin imkanlarından yararlanarak, meclise girmeyi de çok önemser; ama onun asıl ve kalıcı amacı, örgütlerini güçlendirmek, daha önce olmadığı alanlarda yeni örgütler kurmak, sınıfın ve emekçilerin her bulunduğu alanda partinin şiarları ve çağrılarının tartışmaya açılması ve yaygınlaştırılmasıdır. Ki seçimler, böyle bir çalışmanın yaygınlaştırılması için en elverişli zaman dilimidir. Bu yüzden de, sınıf partisinin örgütleri, partinin gazete etrafında oluşmuş örgütler toplamı olması yönündeki çabalarını yoğunlaştırmayı, ekonomik ve politik mücadelenin talepleri başta olmak üzere, işçilerin, emekçilerin yaşamını ilgilendiren her sorunu; işyerlerinde, hizmet birimlerinde, semtlerde, köylerde, kahvelerde açıkça tartışmayı seçimlerde ana görev olarak ele almaya devam edeceklerdir, etmelidirler.
Özellikle bu yıl; seçime ortak girmek isteyen güçler açısından bakıldığında; bugün sınıf partisin bağlayan ortak bir “seçim bildirgesi” bile olmadığına göre; sınıf partisi ve onun adayları hiçbir sınırlamaya tabi olmadan kendi programlarının propagandası üstünden çalışmalarını sürdüreceklerdir. Sınıf partisi; işçiler ve emekçilerle, kendilerini kurtarmaları için nasıl bir mücadele yürütmeleri gerektiği, emekçilerin partiye katılmalarının önemi de dahil her konuyu tartışacak, tartıştıracak; insanlığın kurtuluşuyla bugünkü mücadelenin ilişkisini ortaya koyan bir propagandaya yaslanan bir ajitasyon yürütecektir. Ve onlara; “Evet partimiz sizleri böyle bir mücadeleye çağırıyor; ama bugün seçimlerde, şu şu koşullardan dolayı, oylarınızı şu bağımsız adaya (ya da seçime partiyle girilen illerde partimize) vermeye çağırıyor” diyecektir. Burada, bağımsız adayın görüşleri, onun neler yapacağı ikincil önemdedir.
(*) Askeri müdahalelerin görünür ve itiraf edilen amaçları farklılıklar göstermiştir. Cuntalar iş başına gelmişken, büyük sermayenin istekleri doğrultusunda elbette ekonomiye, sosyal yaşama dair de değişiklikler yapmıştır. Ama asıl işleri, siyasal sitemi, egemen sınıfın ihtiyaçlarını en iyi yerine getirecek biçimde düzenlemek olmuştur.
(**) Bu yazı boyunca kriz sözcüğü, terminolojideki; sistemin tümüyle, ekonomik ve siyasi bakımdan tıkandığı ve toplumsal bir alt-üst oluşun nesnel temelini oluşturan gelişmeleri ifade etmek için değil, daha çok; siyasal alandaki tıkanmayı, çözümsüzlükleri ifade eder anlamda kullanılacaktır.
Okullar Açılırken ‘Eğitim Hakkı’ Mücadelesi
Eylül ayında ilk ve ortaöğretim okulları açıldı. Ekim başından itibaren de üniversiteler yeni öğretim yılına başlayacaklar (hatta önceden başlayanlar da var).
Bu, milyonlarca öğrenci ve ailesi için, yeni masraflar, zaten iki ucunu bir araya getiremedikleri bütçelerinde yeni delikler demek.
Çünkü bir zamandan beri okulların açılması demek, sadece okula gidecek çocukların şöyle bir giydirilip kuşatılması, birkaç defter-kalem ve kitap, cebine birkaç kuruşluk harçlık koymaktan çok öte; okul kayıt masrafları, okulların elektrik, su temizlik, çevre düzenlemesi, hizmetli ücretleri, idarecilerin amirlerinden “aferin” almak için yeteneklerini sonuna kadar kullandıkları yeni masraflar, okuluna ve sınıfına göre çeşitlendirilmiş kurs ücretleri, servis giderleri,.. gibi her yıl sayısı artan kalemde harcamayı karşılamak için aile bütçesinin zorlanması demek.
Sadece ekonomik zorlukları omuzlamış olmakla eğitim yılını açabiliyor muyuz? Hayır!
Eskiden, aileler, okullar açılınca ve çocukları okula gönderince, biraz “başlarını dinlediklerini” düşünürken; şimdi, okula giden her öğrencinin hangi yeni masraf talepleri ve yeni sorunlarla eve döneceği endişesi, giderek ailelerin büyüyen kaygıları haline gelmektedir. Yani eğitimde; sadece “gelecek” endişesi değil, bugünün gün be gün kartopu gibi büyüyen problemleri de, ailelerin (elbette toplumun da) sorunu haline gelmiştir.
Çünkü öğrencinin okula gitmesi demek, sadece masraflar değil, aynı zamanda, yeni kaygılar da demek. Kırsal alanda taşımalı eğitimin getirdiği kaygılar, kentlerde her gün artan ve her yaştaki öğrencileri tehdit eden uyuşturucu, çeteleşme, eğitimin yetersizliği, öğrencinin ucu sonu belirsiz sınavlarda başarılı olması için ha bire yeni dayanaklar bulma kaygısı, okullar arasındaki rekabetin yol açtığı sorunlarla uğraşma; öğrenciler üstünden kâr sağlamayı amaçlayan firmaların dershane-okul idaresi işbirliği ile çevrilen dolaplarını bozmak, okullardaki siyasi kadrolaşmalar, giderek büyüyen “geleceksizlik kaygısı”; eğitimin içeriğinin her gün daha çok bilim dışı görüşlerle doldurulması, çocukların ve gençlerin tarikatların eline düşmesi endişesi… gibi sayısız yeni kaygı emekçi ailelerini kuşatmaktadır.
Eğitimi yılın açılması, eğitimin diğer öznesi olan eğitimciler açısından da; geçim sorunlarından idari baskılara, ayırımcılıktan örgütlenme baskısına, mesleğini yapmasını engelleyen sorunlarla boğuşmaktan öğrenci ve veli ile karşı karşıya kalmaya pek çok sorunu sıcak gündemin konusu haline getirdi.
Başka bir söyleyişle, okulların açılması demek; öğrenci ve ailelerinin; okula gitmek için yapılacak ilk masraflardan başlayarak; idarecilerin işbirliği içinde oldukları çevrelerin ve sponsor adı altındaki kuruluşların daha çok kâr etmek için icat ettikleri masraflarla, milli eğitimin ve hükümetlerin eğitimin ihtiyaçlarını piyasa koşullarında sağlanması ve bunun masraflarını ailelerin üstüne yıkan politikalarının yanı sıra öğrenciyi ve emekçi ailesini kuşatan hırsızlık, lümpenlik, çeteleme, gayri meşru alışkanlıklar gibi kapitalist toplumun çöküşünün alameti olan tehditlerle karşı karşıya kalması anlamına gelmektedir.
Bütün bunların üstüne de, eğitimin içeriği; her geçen gün, bırakalım laik ve demokratik olmayı, bilimsel olmaktan da uzaklaşmakta; daha ilkokuldan itibaren öğrencilerin kafaları, dinin, hurafenin bilimdışı yargılarıyla doldurulmakta; insanlığın ileri değerleri yerine, geri, Ortaçağ düşüncesi ve değerleri, ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin içeriğine nüfuz ettirilmektedir.
Onun için de, çoğu zaman olduğu gibi, eğitim sorununu, sadece okul kayıt dönemlerinde, harç, kayıt parası ve okulların fiziki yetersizlikleri, öğretmen açığı gibi sorunlardan kalkan “parasız eğitim”, “eğitime bütçe” türü talepler eksenine oturmuş bir sorundan ibaret göremeyeceğimiz gibi; eğitim sorununu, sadece öğrencilerin “gelecek sorunu”na da indirgeyemeyiz. Dahası öğrenci; eğitim sorunun hem “öznesi” hem de “kurbanı”dır.
EĞİTİM SORUNU EĞİTİMCİNİN VE ÖĞRENCİNİN SORUNU OLMAYI AŞAR
Yukarıdan beri söylenenler ışığında bakıldığında, eğitim sorunu; sadece öğrencinin değil, sadece öğrenci ve eğitimcinin değil, sadece öğrenci, eğitimci ve öğrenci ailesinin değil, çocukları olmayan ailelerin de, halkın, ülkenin bütününün bir gelecek sorunudur ve bunun için de; sadece kendi başına ekonomik, sosyal bir sorun değil, ülkenin demokrasi mücadelesinin en temel sorun ve alanlarından birisi olarak biçimlenmektedir. Dolayısıyla eğitim hakkının gerçekten kullanılabilir bir hak olması, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin ilerleyişiyle sıkı bir ilişki içindedir. Çünkü demokratikleşme demek; bir yanıyla da, eğitimin içeriğinin bilimselleştirilmesi, laikleşmesi, anadilde eğitim hakkı başta olmak üzere demokratikleştirilmesi ve her kademede eğitimin parasız ve herkesin ulaşabileceği bir hak olması için ciddi adımlar atılması demektir.
Bu saptamadan çıkarılacak en dolaysız sonuç ise; eğitimin halk için yararlı bir faaliyete dönüştürülmesi, eğitimin niteliğinin yükseltilmesi için sorunların aşılması gibi konularda ilerlemenin, hükümetlerin bu konudaki girişimlerine ya da egemen sınıfların kendi ihtiyaçlarına göre yapacakları “eğitim reformları”na bırakılamayacağıdır. Tersine; buradan çıkarılacak en önemli sonuç; eğitimin ülke ve halkın yararına bir faaliyete dönüştürülmesi için, ilerci güçlerin, emek güçlerinin ve emekçi sınıfların gençliğinin eğitimin başlıca sorunlarının çözülmesi için mücadele etmeleri; bu mücadeleyi demokrasi mücadelesinin önemli bir bileşeni olarak değerlendirmelerinin zorunlu olduğudur.
Kuşkusuz genel olarak eğitim; egemen sınıf tarafından, toplumun geri kalanlarının kendi dünya görüşü doğrultusunda eğitilmesi olarak, çok karmaşık yönleriyle (gelenek, görenek, din, politik parti ve sosyal amaçlı kurumlar, …), çok değişik araçlarla (basın, TV, kültür, sanat etkinlikleri, askerlik, spor, okullar,…) günün 24 saati, yılın 365 günü süren bir eylemdir. Ama bu yazı çerçevesinde sözünü ettiğimiz eğitim, okullar üstünden yapılan ve bu genel eğitimin de en etkin alanı olan eğitimdir. Bu yüzden de, bu yazı çerçevesinde, ilköğretim okullarından başlayarak, üniversiteyi kapsayan eğitimin sorunlarından söz ediyoruz. Ve okulların açılması; bu alandaki eğitimin sorunlarının tartışılmasını, bu sorunların aşılması için mücadeleyi ve bu mücadelenin sorunlarını gündeme getirmektedir.
MÜCADELENİN EN DİNAMİK GÜCÜ GENÇLİKTİR
Yukarıda da belirtildiği gibi, eğitim, sadece gençliğin sorunu değildir. Ama şu da bir gerçek ki, toplumun en genç, dolayısıyla en dinamik kesimlerinden birini oluşturan öğrenciler, demokratik, bilimsel, laik eğitim mücadelesinin ön cephesinde yer almaları bakımından, konumuz açısından ayrıca önemlidirler.
Onun içindir ki, eğitim sorunu gibi ekonomik, sosyal, siyasal bakımdan son derece geniş boyuta sahip bir konu, okulların açılmasıyla ayrıca önem kazanmaktadır. Çünkü; okulların açılması demek, bu politikalardan dolaysız bir biçimde etkilenen milyonlarca öğrencinin bir araya gelmesi ve bu milyonlarca öğrenci ve ailelerinin bu politikaların yarattığı baskıyı sıcağı sıcağına hissetmesi, dolaysız bir biçimde yaşaması demektir.
Başka bir söyleyişle, eğitim-öğretim yılının başlaması demek; gerici eğitim politikalarına karşı mücadelenin imkanlarının genişlemesi demektir. Bu yüzden de, eğitim-öğretim yılının başlaması; bu mücadelenin yenilenmesi, taleplerin yeniden gözden geçirilmesi, mücadeleye katılan güçlerin yeniden tarif edilmesi için bir vesile olmaktadır.
EĞİTİME SALDIRAYA GEÇEN AKP’NİN ÖZGÜNLÜKLERİ
Eğitim alanındaki mücadelenin yenilenmesi açısından ele alındığında, içinden geçtiğimiz süreç, son derece önemli yeni gelişmelere sahne olmuştur ve olacaktır.
Bu yeni gelmelerin en başında, 22 Temmuz 2007 seçimini AKP’nin yüzde 46’yı aşan bir oy alarak kazanması gelmektedir.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, AKP’nin 2002 seçimini kazanmasıyla 2007 seçimin kazanmış olması, eğitimi alanında aynı sonuçlara yol açmayacaktır. Çünkü 2002 seçiminin ardından, AKP, eğitim alanına daha çok popülist yollarla ve “bir adım ileri-iki adım geri” yöntemiyle müdahalelerde bulunmuş, tepkileri ölçerek attığı bazı adımları geri almış, müfredata müdahalelerini de çok ihtiyatlı; Newton fiziği ile Einstein fiziği arasındaki çelişkilere dikkat çeken ve buradaki boşluğu kullanan bir çizgi üstünden yaparak, ilerlemeye özen göstermiştir. Bu, ikinci seçim başarısı döneminde ise; bu alanda daha cesur adımlar atmayı deneyecekleri gibi, kadrolaşma ve benzeri konularda da daha sonuç alıcı olmak isteyeceklerini gösteren işaretler vardır.
Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer nokta da, AKP’nin eğitim alanına müdahaleye verdiği değerin herhangi bir sermaye partisinden farklı olacağıdır. Örneğin CHP, DYP, ANAP, hatta MHP’nin eğitim alanına verdiği önemle AKP’ninki farklıdır. Çünkü AKP’nin kurucu unsurların geldiği siyaset ekolü için, insanların kazanılmasında, eğitim birincil önemdedir. Bunların büyük çoğunluğu, daha 5-6 yaşlarından itibaren gittikleri Kur’an kurslarından başlayarak, eğitilip siyasete hazırlandıklarını bilmektedirler ve bu kadar erken yaşta bir müdahalenin insanın yetişmesindeki öneminin farkındadırlar. Bu yüzden, kendileri de, kendi siyasi geleceklerini bırakacakları kuşağın yetiştirilmesinde, ilkokuldan hatta daha öncesinden başlayan bir müdahaleye önem vermektedirler. Aslında bunu, başbakanın eğitim yılı açılış konuşmasında olduğu gibi, her vesileyle, eğitimle ilgili her konuşmasından da biliyoruz. Milli Eğitim Bakanı da, bunu, her vesileyle söylüyor. Ama bu konuşmaları, hükümetin sözcüleri olarak yaptıkları için, AKP’nin gelecek nesilleri kendi siyasi tutumu doğrultusunda kazanmasının ifadesi olarak değil, gelecek kuşakların eğitilmesinin önemine vurgu yapan konuşmalar olarak yapmakta; toplumun çoğunluğu da öyle algılamaktadır. Bu da, tehlikeyi büyütmektedir.
İşaretler ve AKP’nin önceki dönemden gelen hazırlıkları, AKP’nin bu ikinci seçim dönemindeki müdahalelerinin bir önceki döneme göre yoğunlaşıp çeşitlenmesi ve daha etkinleştirilmesinin sürpriz olmayacağını göstermektedir.
AKP’nin eğitime müdahalesinin iki alandan geleceği gözlenmektedir. Bunlardan birincisi; hükümet yanlısı sendikaların, eğitim alanında etkili çeşitli tarikat odaklarının ve yerel AKP örgütlerinin, seçim başarılarını arkalarına alarak, “durumdan vazife çıkarıp”; hükümet cenahından ve resmi kanallardan bir istek gelmeden, eğitim alandaki müdahalelerini artırmaları ve etkinleştirmeleridir. Bu da; daha demokratik ve laik bir eğitim isteyen çevrelerin, devrimci, ilerici eğitimcilerin sindirilmesine yönelik baskılarını yoğunlaştırmaları ve bu yoğunlaşmanın sonuçları olarak, bu alandaki dinici-gerici hegemonyanın ağırlaştırılması anlamına gelecektir.
AKP’nin eğitime müdahalesinin ikinci alanı ise; hükümet olmasından gelen müdahaleler olacaktır. Bu müdahaleler, eğitim müfredatının belirlenmesinden başlayarak, bütçeden eğitme ayrılacak paralar, kadrolaşma, eğitimle ilgili, onu geriye çekecek anayasa ve yasa değişiklikleri; demokratik, bilimsel bir eğitimi savunan eğitimcilerin, öğretim üyeleri ve toplumsal odakların sindirilmesi, bu alanda kendilerine muhalefet edenlerin ezilmesini amaçlayan müdahaleler olacaktır. Çünkü, yukarıda belirtildiği gibi, onlar, bu alanda kazandıkları başarılarla iktidarda kalacaklarını var sayan, bunu bilen bir gelenekten geliyorlar.
Anayasanın tartışmaya açılmış olmasını, AKP, eğitim alanındaki müdahalelerine yeni olanaklar sağlayacak biçimde kullanmak isteyecektir. Bu yüzden de, modern yaşam yanlısı çevrelerin türbana takılıp kalan laisizm anlayışındaki zaaflarını da kullanan AKP, asıl olarak, eğitim alanında etkinliğini artırmak için kullanabileceği çatlaklar yaratmayı amaçlayacaktır. Dahası, YÖK ve cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlama adı altında getirilecek düzenlemelerle ve diğer birçok konuda müdahalelerle, AKP kendi kadrolaşmasını kolaylaştırmayı amaçlayacaktır.
EGİTİM ALANINDA GÜÇLER MEVZİLENMESİ
Bütün bu gelişmeler üstünden bakıldığında, eğitimin çeşitli alanları için şunları saptayabiliriz:
1-) İlköğretim okullarında eğitim hakkı mücadelesi: AKP müdahalesinin en derinden olacağı ve etkileri daha çok sonraki yıllarda görüleceği için de eğitimin içeriğine müdahalenin son derece önemli olacağı alan, ilköğretim alanıdır. Ancak bu alanda öğrencilerin herhangi bir tepkisi olanaklı olamayacağı için, bu alanda mücadele, eğitimci-öğrenci ailesi merkezli ve tüm kamuoyunu kazanarak yürütülen bir mücadele olmak durumundadır. Burada, pratik müdahale alanlarından birisi, okul aile birlikleridir. Çünkü hükümet; okulun öğretmen maaşları dışındaki tüm masraflarını bu birlikler aracılığı ile karşılayıp; velileri bu birlikler aracılığı kontrol altına alıp yönlendirmektedir. Dahası hükümet, giderek, okul aile birliklerini, eğitimin içeriğine de kendi doğrultusunda müdahale ettiği kurumlar olarak değerlendirecek imkana sahip olacaktır. Böylece okullarda “demokrasiyi uyguladığı”, velileri de yönetimlere ortak ettiği iddiasını uygulamalarına dayanak yapmak isteyecektir. Pek çok yerde, daha şimdiden bunu yapmaktadırlar. Tuzu kuru kimi velilerle hükümete yandaş kişilerin aktif olarak öne çıkarıldığı aile birlikleriyle, velilerden para toplama ve idarenin öteki istekleri karşısında, veliler ve çocukları emri vaki ile karşı karşıya kalmaktadır. Dolayısıyla okul aile birlikleri kendiliğinden eğitim alanında bir mücadele yapamaz; ama okul aile birlikleri; idarenin çocukları hükümet-AKP görüşleri doğrultusunda yetiştirme girişimlerinin püskürtülmesi, demokratik ve parasız eğitim mücadelesinin bir dayanağı olarak işlev yapar hale getirilebilir. Bunun için, her velinin, demokratik bir eğitimden yana her eğitimcinin gerekli duyarlılığı göstermesi, bu birliklere aktif olarak katılması önem kazanır. Ancak şu da bir gerçek ki, aydınlatma faaliyeti ve mücadele sadece bu birlikler içinde kalırsa; idare ve AKP’nin yığınların içindeki etkisinden gelen baskıları karşılamak güçtür. Bu yüzden de, mücadeleyi okulların duvarları dışına da çıkararak ve tüm velileri, toplumun duyarlı kesimlerini de arkasına alarak, zorunlu eğitim dönemini, parasız, demokratik, bilimsel bir eğitim mücadelesinin temel alanı orak değerlendirmek gerekir.
2-) Liselerde eğitim hakkı mücadelesi: Liseli gençlik, genç kuşağın politikaya da duyarlı hale geldiği çağ olarak, gençliğin ayrıca önem taşıyan bir kesitini oluşturmaktadır. Özellikle son yıllarda, gençlerin, lisede nasıl şekilleniyorsa, hangi politikalardan etkilenmişse, üniversitede de o doğrultuda ilerlediği gözlenmektedir. Yani 1960’lı, ’70’li yılların üniversitede politikleşen gençliği artık yoktur. Bunun yerine, daha lise çağındayken, etrafından ve TV’den etkilenerek biçimlenen bir gençlik vardır. Bu yüzden de, eğitim politikalarının, siyasal bakımdan, gençlerin şekillenmesine en dolaysız etki yaptığı öğretim dönemidir bu.
Düzenin, lise öğrencisini kurslarla, türlü çeşitli sınavlarla, lise türü kol ayırımlarıyla köşeye sıkıştırırken, dünyada ne olup bittiğini anlamak için gençlerin gözlerini ovuşturduğu çağıdır da lise çağı. Ancak mevcut eğitim liseliyi pek çok sorunla kuşattığı için, onları, nasıl bir dünyada yaşadıkları ve bu dünyanın kendilerine ne vaat ettiği üstüne düşünmekten alıkoymaktadır. AKP ve onun temsil ettiği düşünce, bu kuşatılmış gençliğe cazip gelecek biçimde sunulmaktadır. Şimdi hükümet, ÖSS’yi kaldırarak, ama aslında, ÖSS’den bile seçmeci, ÖSS’den bile ayırımcı yol ve yöntemler geliştirilerek, dershaneciliği, özel ders almayı daha beşinci, altıncı sınıflardan başlatarak, lise öğrenimini daha baskıcı ve ayırımcı hale dönüştüren bir “eğitim reformu” için düğmeye basmıştır.. Öte yandan liselerin çok çeşitli hale getirilmesi (fen liseleri, Anadolu liseleri, meslek liseleri, düz liseler, vakıf liseleri, kolejler, özel liseler…) öğrenciyi bunaltırken; uyuşturucu alışkanlığının yayılması, lümpenlik, çeteleşme, gelecek kaygısının da uç vermesiyle, liseli gençliğin, bir bunalım gençliği olması için her şey planlı bir biçimde “hazırlanmaktadır” adeta.
Eğitimin içeriğine yapılacak müdahalelerin en etkin olacağı eğitim kademesi, lise öğrenimidir. Ancak burada, ilköğretimden farklı olarak, demokratik, laik, bilimsel ve parasız eğitim mücadelesinde, lise gençliği, sadece saldırın hedefi değil, aynı zamanda mücadelenin de son derece önemli bir bileşenidir. Dolayısıyla, liseli gençlerin mücadeleye çekilmesi, eğitim alanındaki mücadelenin önemli bir dayanağıdır. Başka bir yandan bakıldığında, öğrenci gençlik içinde çalışmanın en önemli alanlarından birisi, hatta en önemlisi, liseli gençlik içindeki çalışmadır ve bu alanın en sıcak yanını da, eğitim hakkı mücadelesi oluşturmak durumundadır. Bunun içindir ki; liselerde (ve dengi okullarda) parasız ve demokratik bir eğitim mücadelesinin bileşenleri; eğitimciler, öğrenci velileri ve öğrencilerdir.
Öğrencilerin kendi taleplerine sahip çıkmaları; parasız, bilimsel, demokratik bir lise eğitimi mücadelesinin asli gücü olarak, haklarını koruma mücadelesine katılmaları, kuşkusuz ki, bu gençliğin yaşadıkları dünya ve gelecekleri konusunda bir taraf olarak rol oynamaları ve kişiliklerinin biçimlenmesinde belirleyici bir önem kazanır. Bu da çok önemlidir.
Anlaşılacağı gibi; ilköğretimde olduğu gibi, liselerde de, okul aile birlikleri önemli bir mücadele alanıdır. Öte yandan, liselerde öğrenci temsilcilik seçimleri ve ilerici, demokrat öğrencilerin temsilci olmalarının mücadelenin ilerlemesinde önemli bir dayanak olarak görülmesi, bu temsilcilerin, bugüne kadar demokratik ve parasız bir lise öğrenimi için mücadele vermiş olan eğitimciler ve sendikalarıyla yakın bir iş ve güç birliği için çaba harcamaları gerekir. Yine lise gençliğinin özellikleri göz önüne alındığında, kültür, sanat etkinlikleri ve sportif etkinliklerin yanı sıra öğrencilerin özel meraklarıyla ilgili çalışmalar, kent içi ve dışı eğlence ve kültür amaçlı geziler gibi sosyal etkinlikler, öğrenciler arasında ilişkilerin, dayanışma ve dostluk duygularının gelişmesi bakımından önemli olacaktır.
3-) Yüksek öğrenimde eğitim hakkı mücadelesi: Son yarım yüzyıldır, üniversiteler başta olmak üzere, yüksek öğrenim alanı, gençliğin, bir yandan “demokratik özerk üniversite” adı altında “parasız, laik, demokratik, bilimsel bir eğitim” mücadelesinin, öte yandan da, gençliğin siyasal alana müdahalesi ve ülkenin kaderine sahip çıkma mücadelesinin alanı olmuştur. Ancak bu alandaki mücadelenin etkisinin son yıllarda giderek azaldığını, üniversite ve yükseköğrenim gençliğine yönelik saldırıların giderek daha etkili olduğu bir süreç yaşandığı da kabul etmek gerekir.
Kuşkusuz nedenlerinin tartışılması ayrı bir inceleme konusudur. Ancak; şunu burada söyleyebiliriz ki; yüksek öğrenim alanı ve üniversite, müdahale ettiklerinde, iktidarların kendi amaçları bakımından en kestirme sonuç aldıkları bir alan olması bakımından, her hükümetin, her güç odağının üniversitelere ve bu alandaki öğrencilerin fikri biçimlenmesine müdahalesi aralıksız olmuştur. Çünkü yüksek öğrenim gençliğini kazanmak demek, yakın gelecekte ülkenin entelektüel hayatından bürokrasisine, siyasetinden kültür sanat alanına kadar çok önemli alanlarda etkiye sahip olmak anlamına gelmektedir. Geçmişte, egemen güçlerin üniversitede güç kazanan ilerici demokratik güçlere karşı tam bir savaş açmaları (öğrenci önderlerini katletmeye kadar varan acımasızlığın ve vahşetin) ya da son yıllarda AKP ile statükocu, geleneksel güç odaklarının en önemli çatışma alanlarından birisinin YÖK ve üniversiteler olması bir rastlantı değildir.
Son beş yılda, AKP Hükümeti’nin bu alana müdahalesi, başlıca, cumhurbaşkanının kendisinden olmaması ve YÖK’ün “özerkliği”nden dolayı engellenebilmiştir. Şimdi, AKP cumhurbaşkanı sorunu kendi lehine çözerek, üniversiteye ve YÖK’e müdahale için yeni bir dayanak elde etmiştir. İkincisi ise, AKP, YÖK Yasası’nı değiştirerek, kendisinin daha kolay müdahale edeceği bir üniversite için kolları sıvamıştır.
YÖK’ün savunulacak bir yanı olmaması ve yıllardır süren despotik uygulamaları AKP’nin elini güçlendirmektedir. Bu durum, üniversite içinde sinmiş çeşitli sağcı, gerici odakları da yeniden daha aktifleştirecektir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde, üniversitede, bir yandan daha bilimdışı görüşlerin, din merkezli düşüncelerin pervasızca faaliyette bulunmak isteyeceklerini, öte yandan da, YÖK tarafından baskılanan, ama aslında AKP’li ve dinci olmayan çevrelerin önemli bir bölümünün de AKP’nin YÖK karşıtlığı bahanesiyle yapacağı girişimlerin arkasında olacağını, onların da bu gerici dalgaya destek vereceklerini öngörmek gerekir. Dahası, bugüne kadar verilmeyen kadroların serbest bırakılıp, bunlara bütçe verilerek, üniversitedeki kadrolaşmaya yeni bir dayanak yaratılması da sürpriz olmayacaktır.
Kuşkusuz ki; üniversite gençliği, dün olduğu gibi, bugün de, bu alandaki mücadelenin en temel ve dinamik gücü olarak rol oynamak durumundadır. Bunun için üniversitede; “Demokratik Üniversite” mücadelesinin bütün bileşenlerinin birleştirilmesi, ilerici öğretim üyeleri ve yardımcılarıyla öğrencilerin tam bir birlik halindeki mücadele cephesinin oluşturulması (buna, üniversitede hak ve örgütlenme özgürlüğü mücadelesi veren hizmetlilerin de katılması), AKP merkezli saldırıları püskürtebilmenin ilk koşuludur. Bunun yanı sıra, ÖTK’ların etkinleştirilmesi, kol ve kulüp çalışmalarının kapsayıcılıklarının genişletilmesi ve bunların fraksiyonların değil, ama kendi amaçlarıyla birleşen öğrencilerin en kitlesel temas merkezlerine dönüştürülmesi, üniversite içinde sosyal etkinliklerin artırılması, kültür, sanat alanlarındaki çalışmaların desteklenip geliştirilmesi gibi pek çok alandan kalkan ve tüm bu mücadeleleri ortak hedefe yönelten bir mücadele bugün daha da önem kazanacaktır.
Liselerde olduğu gibi, üniversitelerde de, gençliği kazanma mücadelesiyle “demokratik, özerk, bilimsel, parasız bir üniversite” mücadelesi büyük ölçüde örtüşmektedir. Ve parasız, demokratik ve bilimsel eğitim hakkı mücadelesiyle gençliğin bağımsızlık ve demokrasi mücadelesine kazanılması, gençlik yığınları içinde sosyalizm fikrinin yayılması patikte özdeşleşmektedir. Bu, çoğu zaman böyle olmuştur. Bugün de böyledir.
MÜCADELE ZEMİNİ DE GENİŞLEMEKTEDİR
Evet, AKP büyük bir avantaj ve özgüven kazanmış görünmektedir. Ama, bundan her istediğini yapacağı anlamı da çıkarılamaz. Tersine, sınıflar mücadelesi tarihi ve yakın geçmişte Türkiye’de yaşananlar, bu tür kolay başarıların başarısızlıkla sonuçlandığını, dolayısıyla “Her şeyi ben yaparım. Bunun için gücüm var” tutumunun tüm karşı güçleri birleştiren ve kendi içinde de bölünmelere yol açan sonuçlar doğurduğunu; dün kendisine destek verenlerin yarın karşılarına geçtiğini göstermektedir. Bunların da ötesinde, AKP’nin eğitim alanındaki eğitim hizmetinin piyasalaştırılması doğrultusunda attığı adımlar ve bu adımların, artık sübvanse edilir olmayı aşan bir sınıra doğru gelmiş olması, milyonlarca yoksul aile ve gencin parasız eğitim talebini daha güçlü bir istekle öne sürmelerini getireceği gibi, uluslararası ve “ulusal” sermaye çevrelerinden alacağı destek de giderek sınırlarına varmıştır. Bugüne kadar, AKP eğitimin piyasalaştırılmasında attığı adımları, kitapları bedava dağıtmak ve “velileri ikna” çabalarıyla finanse etmiştir. Ama bundan sonra girişeceği uygulamaları finanse etmesi zor olacağından, bütün masrafları velilere aktaracak, dolayısıyla velilerde bu açıdan bir tepki birikimine yol açacaktır.
Öte yandan, eğitimciler açısından da, yapılan uygulamalara tepki büyümektedir. Özellikle sözleşmeli öğretmen uygulamasının genel bir uygulamaya dönüşmesi; eğitimciler arasında ayırımlar yapılarak, onların da arasına (eğitim fikriyle çelişmesi çok açık olmasına karşın) rekabete sokulması, bu alanda da tepkileri büyütecek; mücadele eğilimini güçlendirecektir. Sendikaların hükümetle uzlaşma çabalarının sonuç vermediği, eğitimin piyasalaştırılması ve bunun faturasının da bir yandan velilere, öte yandan eğitimcilere ve öğrencilere yıkılmaya devam edileceğinin giderek daha çok anlaşılması, mücadelenin zemini genişleten bir gelişmedir.
Eğitimin demokratik olması mücadelesi için de durum farklı değildir. Çünkü; milli eğitim merkezli olarak açılan, “doğrunun birden fazla olduğu”, “bilimin doğrularının yanı sıra başka doğruların da olabileceği (dinin doğruları gibi)” iddiasının bilim alanındaki demokrasinin temeli gibi gösterilmesine bilim dünyasında da tepkiler gösterilmeye başlanmıştır. AKP’nin bilim ve düşünce özgürlüğünün sahteliği, aslında Ortaçağ fikirleri ve değerlerine özgürlük istediği gerçeğinin yayılması, geniş bilim çevrelerini, AKP ve arkasındaki güçlerin niyetleri konusunda uyandıracağı gibi, bilim özgürlüğü mücadelesinin demokrasi mücadelesine bağlanmasını da kolaylaştıracaktır. Dahası, eğitimin demokratikleşmesi taleplerinden birisi de; “anadilde eğitim hakkı”nın savunulmasıdır. Günümüzün gelişmeleri göz önüne alındığında, “demokratik eğitim” talebinin kritik noktası “anadilde eğitim hakkı”nın savunulup savunulmamasıdır. Bunu savunmak; ilk başta çok değişik alanlarda haksız tepkiler yaratsa da; sorunun aşılamaması, aslında bütün bu tepkilerin gericiliğin potansiyeli olarak gizlenmesi anlama geleceğinden, “ana dilde eğitim hakkı”nı, eğitiminin demokratikleştirilmesinin merkezine koymak doğru olacaktır. Burada ısrar edilirse, orta vadede güçlüklerin aşılması olanaklı olacağı gibi; bu, gerçek bir demokratikleşmenin yolunun açılması bakımından da önemli olacaktır. Bu talep, aslında, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin kritik noktasının Kürt sorununun demokratik çözümünü savunmaktan geçmesiyle de doğrudan bağlantılıdır.
Bilimsel bir eğitimi savunmadan; demokratik ve laik bir eğitimi savunmak da olanaksızdır. Çünkü; eğitim alanına sızdırılan idealist, dinci, gerçekdışı fikirlere karşı mücadelenin temelinde bilim olmak zorundadır. Bilimsel olmayan bir tezin; bir iddianın eğitim müfredatına sızmasını önlemenin yolu budur. Bu yüzden de, eğitimin, ana okullarından başlayarak, üniversiteye kadar bütün safhalarında, bilimsellik, temel kriter olmak durumdadır. AKP ve yandaşlarının “dini dogma”yı ya da fantastik kimi fikirleri eğitime sokma girişimlerine karşı mücadele, sadece ilerici demokrat bilim çevrelerinin değil, aynı zamanda, politika dışında duran ama bilime inanan çok geniş bir bilim çevresinin de desteğini alacaktır. Dolayısıyla bilime, bilim özgürlüğüne sıkı sıkıya sarılmak, eğitim alanındaki mücadelede en önemli dayanağımız olacaktır.
Üniversite merkezli olan, ama eğitim alanını yukardan aşağı etkisine alan çatışma; AKP ve onun arkasındaki neo-liberal ve dinci-şeriatçı odaklarla kendilerine Kemalist diyen asker ve sivil güç odakları arasındaki çatışmadır. Kuşkusuz bu çatışmanın, sadece eğitim alanında değil, hayatın her alanında sürdüğünü en yakın geçmişte gördük. Ancak burada önemli olan, bu güçlerin öğretilerinin de savaştığıdır ve bunları, ancak bilimi, diyalektik materyalizmi dayanak edinen bir mücadele ile alt edebilir; entelektüel hayatımızın bu ikili kıskaçtan çıkmasının yolunu açabiliriz. Dolayısıyla, eğitim alanındaki mücadele, aynı zamanda, gerici güçlerin ideolojik yaklaşımlarıyla da bir mücadeledir ve bu alanda, bu ideolojik baskıların da dolaysız sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda kalacağımızı şimdiden görmek gerekir.
Demek ki, AKP ve yandaşları, gerici çevreler, Ortaçağ fikirlerinin savunucuları, iktidarda olsalar da; arkalarında, uluslararası burjuvazinin Ortaçağ değerlerini imdada çağırması gibi güçlü bir dayanak olsa da; bilimi, bilimsel gerçeği savunan bir demokrasi mücadelesi ve demokrasi ve özgürlükleri savunan bir bilim anlayışı karşısında başarı kazanmaları çok zordur. Eğer biz doğru bir hat izler ve birleşeceğimiz güçlerle bileşmeyi başarırsak, dünkü mücadeleden ders çıkarmasını bilir ve devrimci mücadelenin, sosyalizmin gericiliğe karşı geliştirdiği silahları doğru bir biçimde kullanmasını başarırsak, bütün avantajlarına karşın, Ortaçağ güçlerinin eğitim alanında başarısızlığa uğratılması zor olmayacaktır. Geçtiğimiz yıllarda “evrim kuramı-yaratılış kuramı” tartışmasına kıyısından köşesinde yaptığımız müdahalenin bile gericiliği nasıl zorladığını gördük. Küçük bir müdahale, onların ne kadar kof olduğunu göstermiştir.
Sonuçta, eğitim alanı, ilericilik-gericilik, idealizm-materyalizm, diyalektik-metafizik çatışmasının en sert ve en dolaysız yaşandığı ve fikirlerin gelecek kuşaklara aktarıldığı bir alan olarak, sınıf partisi için son derece önemli bir mücadele alanıdır. Bu alanda güçlerin mevzilendirilmesi; bu alandaki mücadelenin ihtiyaçlarına göre, sınıf partisinin basın ve yayın faaliyetini; propagandasının örgütlenmesini yenileme ihtiyacı da apaçıktır. Bu yüzdendir ki; eğitim alanına ilişkin talepleri, tek boyutlu ve güncelliği ile sınırlı anlamak yerine; yığınları, demokrasi mücadelesine kazanma, gençliği demokrasi ve sosyalizm bilinciyle eğitme; gençliği ve eğitimcileri kendi örgütlerinde örgütleme ve veliler başta olmak üzere emekçi halkı eğitim hakkı talebi etrafında hareket geçirme mücadelesiyle bağlantılı olarak anlamak gerekir.
Ancak böylesi kapsamlı bir kavrayıştan hareket edersek, sermaye güçlerinin ulusal ve uluslararası planda eğitimi dejenere etme ve genç kuşakları sermayeye hizmet ruhuyla eğitme hamlelerinin yolunu kesebiliriz.
Krizin Yükünü Reddetme Mücadelesi ve İmkanları
Krizin etkileri derinleştikçe, sermayenin saldırganlığı da artıyor. Bu saldırganlık, kendisini, işçileri yığınlar halinde sokağa atmak ve derinleşen yoksulluk olarak ortaya koyarken; öte yandan da, ücretlerin düşürülmesi, çalışan işçilerin hakların gaspı, keyfi uygumlalar ve görülmemiş bir baskıyla işçileri sindirme biçiminde kendisini ortaya koyuyor. Saldırganlık, kendisini, imzalanmış toplu sözleşmeleri uygulamamaya kadar varmıştır.
Ama öte yandan da işçilerin direnişleri sürüyor; hatta yer yer işçilerin, sendikaların grevlere başvurmaya cesaret ettiklerine de tanık oluyoruz. Kapitalistler ve hükümet arasında da, krizin karakteri, etkisinin boyutları ve krizden nasıl çıkılabileceğine dair çeşitli konularda fikir ayrılıkları sürse de, sonuçta krizin yükünü işçilere yıkma konusunda aralarında ciddi bir fark olmadığı için, alınan önlemler konusunda bir fikir birliği giderek daha “ileri”den bir biçimde oluşuyor.
SERMAYE GÜÇLERİNİN ANLAŞAMADIKLARI VE ANLAŞTIKLARI
Krizin, artık herkes tarafından dünya ölçüsünde bir ekonomik kriz olduğunu anlaşılmasının tarihi olan Eylül 2008’den beri olanlara ve yapılanlara bakıldığında; ABD ve Avrupa’da trilyonlarca dolarlık bir meblağ, piyasalara fonlanmış olmasına karşın, henüz, “krizden şöyle bir zaman içinde ve şu yılla çıkabiliriz” diyen bir yol bulunmuş değildir. Kapitalist en gelişmiş 20 ülkenin zirvesinde (G-20) varılan uzlaşma, vardıkları en ileri noktadır. Burada da, bu 20 ülkenin önümüzdeki bir-bir buçuk yıl içinde 5 trilyon dolarlık bir fonla krize müdahale etmesi gerektiğine vurgu yapılması ve IMF’nin 1 trilyon dolarlık bir fonla geri kalmış ülkeleri derleyip toplaması dileği dışında bir karar alınamamıştır. Ancak çoğu zaman, böyle zamanlarda olduğu gibi, bu büyük meblağların nasıl toplanıp nasıl kimler tarafından kullanılacağı vb. belirsiz kaldığı için; G-20 sonrasında, “nihayete krize güçlü bir müdahale yapılacak” diyenleri haklı çıkaracak hiçbir adım ortaya çıkmamıştır.[1]
Ne var ki; G-20 Zirvesi’nden krize müdahalede etkin bir ortak tutum çıkamasa da, kapitalist ülke hükümetlerinin krize müdahale felsefesi ve krizden çıkmak için baş vuracakları yolun doğrultusu belli olmuştur.
Bu felsefe, kapitalist grupların ve firmaların kurtarılmasıdır ve bunu için gerekli altı trilyon doların sağlamasıdır!
Bu altı trilyon doların hangi kaynaktan sağlanacağı G-20 Zirvesi’nde açıkça söylenmemiştir, ama; yaklaşımdan, bu kaynağın ne olacağı bellidir. Bu kaynağın, kapitalist firmaların kârları ve mülkiyetlerinde olan kaynaklar olmadığı bellidir. Çünkü zaten kurtarılacak olan onlardır. O zaman geriye; hazine kaynakları (vergiler, ülkenin kamu elinde olan yeraltı ve yerüstü kaynakları), emekçilerin çeşitli türden birikimleri (sosyal güvenlik fonu, işsizlik ve sağlık fonları, kıdem tazminatı vb. gibi) ve canlı emek sömürüsünü artırma kalmaktadır.
1980’lerden itibaren, küreselleşme stratejisi doğrultusunda kapitalizmin yeniden inşası; nasıl ki; özelleştirmeler, hazine kaynakları; hisse senetlerinin borsa ve öteki piyasa yollarında 3-6 defa satılmasına kadar “saadet zincirleri” üstünden finanse edilmişse, (şimdi piyasa oyunları üstünden orta sınıflar üstünde gerçekleştirilen soygun kriz vesilesiyle yeniden hazine üstünden emekçilere fatura edilmektedir), kapitalizmin yeniden inşasında da masraflar emekçilere yıkılacaktır. Bu sefer özelleştirme ile de çok bir şey kazanılamayacağı bilindiğinden (bu kaynak küreselleşme için harcanmıştır ve şimdi özelleştirme artık eskisine göre çok küçük bir kaynaktır.), geriye, hazine üstünden emekçilerden alınan vergilerin kapitalist firmalara aktarılması; işsizlik fonu, kıdem tazminatı, sosyal güvenlik, sağlık fonları gibi fonlar ile canlı emek sömürüsü kalmaktadır. Bunun anlamı ise, G-20’nin sözünü ettiği 6 trilyon doların bu kaynaklardan sağlanacağıdır.
Burada firmaların en başta yapacağı; işçilik maliyetlerini mümkün olan en alt seviyeye düşürürken; işçilerin kazanılmış haklarını tümüyle kaldırmak; düzenli ve yasalarla belirlenmiş bir işgününü ortadan kaldırarak, cep telefonun başında iş bekleyen, haftada sadece patronun ihtiyacı kadar çalışıp o kadar ücret alan bir işçi tipolojisine dönmektir. Bu, aynı zamanda, sosyal güvenlik, sağlık ve öteki sosyal harcamaları da en aza indirmeyi beraberinde getirecektir.
Evet, tablo karanlıktır; hiçbir ışık sızdırır tarafı yoktur!
Ama sürece işçi sınıfı ve emekçiler müdahale etmezse, patronlar, krizden hareketle, işçilerin kanının son damlasına kadar çalışıp, günde birkaç dolara, “günü kurtardım diye sevineceği bir dünyayı kuracaklardır. Bundan şüphe duymak için bir neden yoktur.
Bu yüzdendir ki, hükümetlerin krizden çıkma tartışmalarını seyretmek, kimi sendikaların ve sendikacıların yaptığı gibi, onların bir an önce gereken önlemleri almasını istemek, sadece kapitalistlerin değirmenine su taşmak, onların emeğin haklarını ortadan kaldırdıkları bir yeni düzen kurmalarına “olur” vermektir. Bugün gerek uluslararası sendikacılık merkezleri, gerekse örneğin bizim sendikacılarımızın pek büyük bir çoğunluğu, büyük ölçüde bunu yapıyorlar.
Kriz, krizden çıkış ve krizin yükünün işçi sınıfı ve emekçilere yıkılması girişimleri açısından uluslararası planda yapılanlara bakıldığında şunları söyleyebiliriz:
1-) En gelmiş ülkelerde korumacılık eğilimi: Kapitalist ülkelerin hükümetleri ve tekelci firmalar; aralarında anlaşmalar ve uzlaşmalar yapıyor görünürken, gerçekte herkes kendisini kurtarmak için uğraşmaktadır. Örneğin krizin etkilerine karşı “birleşmekten” en çok söz eden ABD, kendisi, firmalarının hazine yardımından yararlanma koşulu olarak, ABD yapımı malzeme kullanmayı şart koşacak kadar ileri giden bir “yerli malcılığa” sarılmıştır.
2-) Krizin yükünü emekçiye yıkmada ortaklık: Kapitalist ülkeler ve firmalar aralarında mücadele ederken, bir noktada, krizin yükünü uluslararası planda geri ülkelerin, ülke içlerinde ise işçi sınıfı ve emekçilerin üstüne yıkma konusunda anlaşmaktadırlar. Bu konuda aralarında herhangi bir itilaf yoktur.
3-) Geri ülkelere liberalizasyon dayatması: Gelişmiş kapitalist ülkeler; krizin etkisini hafifletmek için, kimi Keynesyen önlemler almaktadır ve artık “kontrolsüz bir piyasacılık” yerine “kontrollü bir piyasacılığı” geçirerek, önceki “serbest piyasacı dönem”e göre daha devletçi ve devletçiliğin etkin olacağı bir kapitalizme yönelmenin adımlarını atmaktadırlar. Aksi halde, pek çok finans kurumu ve kapitalist grup çöküp gidecektir. Ancak bu ülkeler; geri ülkelere serbest piyasacılık ve piyasaya müdahale etmemeyi; sermaye giriş çıkışlarında liberalizasyonu; kamu yatırımları kısıtlanarak borç ödemeleri için daha çok tasarrufu öğütlemeye devam etmektedirler. Bu da, yeni dönemde de gelişmiş ülkelerin kendileri korumacı önlemler alırken, geri ülkeleri liberalizasyona zorlamaya devam edecekleri anlamına gelmektedir.
4-) Sendikalar, işçileri kapitalist önlemlere ikna etme rolünü üstlenmiştir: Sendikalar; olup bitenleri büyük bir aymazlık içinde seyretmekte; kapitalistlerin aldıkları ve alacakları önlemlere işçileri ikna etmek için uğraşmaktadırlar. Ve nihayet Mayıs 2009 ortasında ETUC’un Avrupa çapında “eylemlerine” tanık olduk. Güçsüz, mecalsiz ve isteksiz; majestelerinin sendikalarının eylemleriydi, bunlar. Bazı ülkelerde kimi daha ileri girişimler varsa da; bunlar yerel olmayı aşamamaktadır.
TÜRKİYE’DE KRİZDEN BERİ NE OLUYOR?
2008 Eylül’ünde başlayan (öyle varsayabiliriz) krizden bu yana, Türkiye’deki krizin etkisini azaltılması ve krizin yüküne karşı emek cephesinden gelen girişimler için ise şunları söyleyebiliriz:
1-) AKP Hükümeti elindeki her imkanı patronlara aktarıyor: Patronlar ve hükümetleri, ABD ve AB hükümetleri kadar bile, halkın, işçi sınıfının yükünü hafifletme kaygısı gütmeden, ellerindeki her imkanla; bankaları ve büyük firmaları kurtarmayı öne alan bir uygulama içindedirler. Şimdiye kadar krizin etkisini azaltmak için çıkarılan beş paketle firmalara 54 miyar TL’lik bir destek sağlanmıştır.
2-) Patronlar krizi fırsata dönüştürüyor: Buna karşın en büyük patronlar hükümetin aldığı önlemleri yetersiz saymakta; bir yandan krizin yükünü kendilerinin çektiğini öne sürerek, hükümeti umursamazlıkla suçlayıp bir kayıkçı kavgası çıkararak, öte yandan da, hükümeti yeni önlemler zorlayan baskılar oluşturma amaçlı hamleler yapmaktadırlar. Burada, IMF ile bir anlaşma yapılması ve anlaşmanın IMF’nin dayattığı, kamu harcamalarının kısıtlanması ve ekonominin direksiyona IMF’nin geçtiği bir içerikle bağıtlanması için hükümeti zorlamaktadırlar. Hükümet ise, 2011’deki seçimleri de düşünerek, iplerin tümüyle IMF’nin elinde olmasından kaçınmaktadır. Patronlar, bugün, genelde krizi bir fırsat olarak değerlendirmektedirler. Bir yandan kendi aralarında kıyasıya rekabete girip krizden yara alacakları parçalamak için kavga ederken, öte yandan da, işçilere karşı ellerdeki her olanakla sömürüyü artıracak bir hat izlemektedirler. Bir yandan “kriz var” gerekçesiyle hazineden destek alan patronlar, aynı zamanda işten çıkarmalar, işçilerin haklarını gasp etme, ücretleri düşürme, esnek çalışma uygulamaları gibi her yolla işçileri örgütsüz, savunmasız ve çaresiz duruma getirmeye çalışmaktadırlar.
3-) Sendikaların sözü başka yaptığı başka: Sendikalar ve emek örgütleri, daha krizin başından itibaren; “Krizin yükünü kabul etmeyeceğiz”, “Faturayı krizi çıkaranlar ödesin” gibi radikal bir çizgiden hareket ediyor göründüler. Ama gerçekte, her sendika (en ileri gidenler bile) “kendi üyelerinin az zarar görmesi” ve “işçi çıkarmayı önlemek için her tavizi verme” taktiği izledi. Elbette burada birkaç sendikanın daha ileriden çağrılar yapıp; ortak bir mücadele girişimleri yaptığını eklemeliyiz. Ancak bunlardan bir sonuç alındığı da söylenemez. Zaten bu sendikaların da, çağrılarının gerektirdiği ileri tutumu almada yeterince kararlı davrandığını söyleyemeyiz. Bu konuda işçiye daha yakın durması beklenen yerel sendikal platformlar da, krizin yarattığı baskı karşısında ciddi ve tabandan tepeyi etkileyecek bir baskı yaratabilmiş değillerdir.
a-) İşçiler boyun eğmemekte ısrar ediyor: Öte yandan kriz, daha çok da “kriz var” gerekçesiyle oluşturulan baskıya rağmen ….. …… gibi yerlerde grevler sürmektedir. Dahası patronların yeni uygulamaları ya da sendika-patron işbirliğine karşı işçi eylemlerine de tanık olmaya devam ediyoruz.
b-) TİS’lerin bir an önce yapılması talebi, krizin yüklerini reddetme mücadelesine dönüşme eğilimi taşıyor: 320 bin dolayında kamu işçisinin toplu sözleşme görüşmeleri devam etmektedir ve hükümet henüz bir ücret teklifinde bile bulunmamıştır. İşçiler yer yer yaptıkları eylemlerle, kamuda TİS’lerin bir an önce bitirilmesini istemektedirler. Mayıs’ın ikinci yarısından itibaren, Türk-iş’e bağlı sendikaların şubeleri, yaptıkları eylemlerde, Türk-İş üst yönetimiyle patronları aynı yere koyan açıklamalarla son derece sert uyarılar yapmaya yönelmişlerdir.
c-) Sendika ve TİS yasaları Meclis’te: Meclis’te sendikalar, Grev ve TİS yasaları değişiklikleri beklemektedir. Ve bazı küçük düzenlemeler yapılmış olsa da; ana yaklaşımı itibariyle AB karşısında “Bakın sendikalar alanında reform yapıyoruz” görüntüsü vermeyi aşmayan, gerçekte ise; sendikalaşmayı zorlaştıran, yetkide, bakanlığın ve bürokrasinin son kararı verdiği mekanizmalar aynen korunmaktadır.
4-) Sendikasız işyerlerinde huzursuzluklar yayılıyor: Sendikasız işyerlerindeki işçiler, krizin en dolaysız ve acımasız biçimde vurduğu işçilerdir. Buralarda patronlar, ya tümden işyerini kapatarak işçilerin ücret ve mesai alacaklarını da ödemeden kapı önüne koymakta ya da krizi fırsat bilerek, işçilerin alacaklarını ödememe, daha uzun zaman, daha düşük ücret ve daha ağır koşullarda çalıştırmak, … gibi yeni koşullar dayatmaktadır. Ama sendikasız işyerlerinden her gün bir yerde bir direniş; bir mücadele haberi eksik olmamaktadır.
KRİZİN YÜKÜNÜ REDDETME MÜCADELESİ
Kriz, etkisini en açık biçimde; işsizlik olarak ortaya koymuştur.
Kriz öncesinde yüzde 9-10 düzeyinde seyreden işsizlik; Ocak 2009’da 15.5, Şubat 2009’da ise yüzde 16.1’i bulmuştur. Yani resmi olarak 3.8 milyon işsiz vardır. Gizli işsizlerle bu sayının 6 milyonu bulduğu belirtiliyor.
Tarım dışta tutulduğunda (sanayideki) işsizlik ise, yüzde 18’dir. Genç işsizlerin oranı genelde yüzde 25, üniversite mezunlarındaysa yüzde 30’a dayanmıştır. Bir işsizin iş bulma süresi ise, şimdiden bir yılı aşmıştır.
Öte yandan, ekonominin en temel sektörü olan otomotiv ve demir çeliği de kapsayan metal işkolunda; işten çıkarmaların yanı sıra en köklü ve örgütlü işyerlerinde, ücretlerin, yarı zamanlı çalışma ve izinlerle yüzde 35-50 düzeyinde düşürülmesi, aynı zamanda yoksullaşmanın hızını ve derinliğini de göstermektedir. En büyük, en örgütlü ve köklü işyerlerinde böyle olunca, başka pek çok işyerinde patronların çalıştırdığı işçinin ücretini, fazla mesaisini ödemeyi artık bir lüks görmeye başlaması da normal karşılanmaktadır.
Kısacası, Hükümet ve patronların “kriz önlemleri”, patronlar cephesinde “kayıkçı kavgası” eşliğinde hoşnutlukla karşılanıp, “krizi fırsata çevirelim” girişimlerini güçlendirirken, işçiler ve emekçiler cephesinde işsizlik ve yoksulluğu görülmemiş biçimde artırmaktadır.
Hükümetin firmaları kurtarmayı, krizin yükünü işçilere, emekçilere yıkmayı esas alan politikalar izlemesi; halkı kredi kartı mağduru durumuna doğru sürüklemiştir. Bu da, yakın gelecekte büyük bir kredi kartı batağı ile krizin bankacılık sektörünü de içine çekeceği anlamına gelmektedir.
Söylenenlerin daha anlaşılır olması için, emek ve sermaye cephesinden krizin yükünü karşı tarafa yükleme girişimlerinin nasıl olduğuna daha yakından bakmak gerekir.
Sendikaların nicel bakımdan sınıfın yüzde 8-10’unun örgütleri olması ve örgütlü oldukları kadarıyla bile krize karşı emekçileri koruyan ve krizin emekçiler üstündeki etkisini azaltacak politikalar için mücadele eden bir pozisyonda olmamaları; krizin emekçiler üstündeki etkisi karşısında başlıca üç tür mücadele yöntemini gündeme getirmiş görünmektedir.
Bunları basitçe şöyle sıralayabiliriz:
1-) Krizin yükünü reddetmek için yapılan bireysel girişimler: Bu türden bireysel olarak krizin etkisinden kurtulma yöntemleri; işten çıkarılırken aldığı tazminatla küçük bir dükkân açmaya girişmekten, köye dönüp (ya da ailesini köye gönderme; yiyecek içeceğini köyden getirerek asgari bir harcamayla idare etme, evleri birleştirme gibi yollarla birleşmektedir) orada krizin etkisinin azalmasını beklemeye, çocukları okuldan almaktan ara işleri yapmaya soyunmaya kadar uzanmaktadır. Ama burada, bireysel olarak çıkış yolu arama yöntemlerinin en yaygın olanı, zaten önceki yıllardan beri yaygınlaşmış olan, ama krizin böylesi derinleşmediği durumda az çok idare ederlik sağlayan banka kredi kartlardır.[2] Bireysel çıkış yolları arayanların bir diğer yöntemi ise; kayıt dışı işlerde çalışma ve giderek daha çok yasadışı bir biçimde geçimin sağlanmak zorunda kalınmasıdır. Ki, bu bireysel çıkışlar, giderek banka, PTT şubesi, market soyma gibi adi suçlara kadar uzanmaktadır. Bu bireysel kurtuluş yolları içinde çözüm bulamayanlar ise, intihara kadar varan yollarla dünyanın dertlerinden (krizin yükünden) kurtulmayı denemektedirler.
2-) Krizden çıkışın kapitalist yolu ya da firmaları kurtararak krizden kurtulma yolu: Krizin etkilerine karşı mücadelede diğer bir yol da patronlar ve hükümetleri tarafından uygulamaya sokulmuştur. Bunlara göre, krizden asıl kurtarılacak olan firmalardır. Çünkü firmalar ayakta duramazsa, üretim olmaz, işçiler işsiz kalır; böylece de kriz sadece firmaları değil, üretimi, işçileri, diğer emekçileri de vurur. Onun için; hükümet elindeki tüm imkânlarla firmaları ayakta tutmalıdır ki; ekonomik mekanizmalar işleyebilsin; üretimin yeniden yapılabilmesi mümkün olabilsin! Eğer işçiler, emekçiler krizin yükünü reddedecek bir mücadele sürdüremiyorlarsa; bu yol çok makul görünmektedir.
Hatta, “başka bir yol yok” diye bile savunulabilir!
Öte yandan, krizin başından beri, sendikalar, çeşitli adlar altındaki emek örgütleri, ilerici çevreler; “Krizin yükünü kabul etmeyeceğiz”, “Bu bizim krizimiz değil”, “Krizin yükün krizi çıkaranlar ödesin!” gibi sloganlarla krizin yükünü kabul etmeyeceklerin her vesileyle ilan etmişlerdir ve halen de bunu söylemektedirler. Ancak bugün hareketin en önünde olması gereken ve işçi sınıfının en örgütlü kesiminin örgütleri olan sendikalar; her vesileyle bu sloganlarla ifade edilen görüşleri yinelemelerine karşın; gerçekte, tersten yürüyerek; patronlarla aynı görüşü savunur duruma gelmektedirler.
Şöyle ki, sendikalarda genel yaklaşım; krizin yükü konusunda, krizin, sadece kendi üyesini mümkün olduğu kadar az etkilenmesini esas alan bir “mücadele”yi benimsemektir. Bu durumda da, başka yerde ne yapılırsa yapılsın, hükümet hangi önlemleri alırsa alsın onunla pek ilgilenmeyerek; ancak kendi üyesi olan işletmelerde bir önlem alınmaya yönelindiğinde; ona karşı çıkmakta, az çok bir mücadeleyi gündeme getirmektedirler. Daha çok da işçilerin mücadeleye girişmesiyle sahneye çıkan sendikacılar, patronlarla oturup üç aşağı beş yukarı bir pazarlıkla, işçilerin bazı haklarının kaybedilmesinin kabullenilmesi karşılığında işçi atılmasını önlemiş olmayı “zafer” saymaktadırlar. Ya da “aslında 500 işçi atılacaktı; biz mücadele ile bunu 100’e indirdik; 400 arkadaşımızın işin koruduk” türünden söylemlerle ihaneti zafer gibi göstermektedirler.[3]
İlk bakışta, “Ne yapsın sendikacılar, başak çare mi var?” denebilir.
Elbette vardır; ama bakış açılarını değiştirmeleri durumunda. Olanlara sınıfın gözünden, işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarını esas alan bir mücadele çizgisinden bakarlarsa, başka bir çözüm yolu; krizin yükünü reddetme yolu olduğunu göreceklerdir. Bu yola bir sonraki bölümde değineceğiz. Ama burada şuna dikkat çekmekte yarar var. Sendikacıların sadece kendi üyelerini kurtaracak yol, doğrusu, onların krizden daha az etkilenmesini sağlama yolu ya da işçilerin haklarından kimi taviz vererek “işlerini güvenceye alma” gibi mazeretler arkasında düşülen yol; kapitalistlerin işletmeleri kurtararak, krizin etkisini azaltma yoludur. Çünkü sendikacıların da “üyelerimizin haklarını koruyoruz” gerekçesinden çıkarak geldikleri yer aynı yerdir. Sendikacılar, emekçiler, bu “yol” ve “yer”de bulundukları sürece de; “krizin yükünü reddedeceğiz”, “krizin faturasını patronlar ödesin” iddiası bir edebiyattan öteye gitmemekte, işçileri oyalayan, sonuçları acı olan bir “tatlı yalan”a dönüşmektedir. Kısacası bu yol; hükümetin ve patronların yoludur ve buradan varılacak yer; işletmenin ayakta durmasını öne alan, dolayısıyla da genel sınıf çıkarları perspektifinden; emekçilerin krizin etkilerine karşı mücadele ve onların kapitalizme, kapitalist sisteme karşı mücadelesinde bir yere oturmayan bir anlayıştan kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla bu yer; sendikanın “üyesinin çıkarı” adına, patronun ve hükümetin de “firmanın ve sistemin çıkarı” adına hareketle buluştuğu aynı yerdir. Çünkü mantık aynı kapitalist mantıktır. Sistemi ayakta tutmak için “herkesin fedakârlık etmesi” mantığıdır, ama burada patronlar, devlet ve hükümeti de ellerinde tuttukları için, fedakârlık sadece işçiye düşmektedir. Sendikacıların; patronlar “işçi atacağız” deyince ya da bu lafı çıkarınca yeldir yepelek patronun ayaklarına kapanıp; “aman işçi atmayın biz ücretimizden, haklarımızdan şu kadar daha fedakârlık yapalım” diye ortalığa düşmeleri, bu kapitalist anlayışın uzağında olmalarındandır. Kapitalizmi krizden çıkarmak, krizden nasıl çıkılacağına kafa yormak, işçilerin, sendikaların yükümlülüğü değildir. Onların yükümlülüğü, işçi sınıfının, emeğin çıkarlarını korumak; bunu yaparken de emekçileri sisteme karşı mücadeleye çekmektir.
Söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, krizin yükünden kurtulmak için girilen bu iki yol da gerçek bir kurtuluş yolu olmaktan çok uzak olduğu gibi; bu iki yol da, krizin yükünün emekçilerin üstüne yıkılmasına meşruiyet sağlamaktadır.
3-) Krizin yükünü reddetmenin yolu var:
Krizden gerçekçi ve işçi sınıfı ve emekçi yığınların çıkarlarına uygun bir çıkış yolu vardır; bu yol, emekçilerin “krizin yükünü kabul etmeme” talepleri etrafında birleşmesine dayanır. Elbette ki; böyle bir yola girilmesi için; sendikaların, emek örgütlerinin, sınıfın ileri unsurlarının bireysel ya da “üyesini kurtarma” yollarından vazgeçerek; sınıfı, tüm emekçileri krizin yüklerini yüklenmekten koruyacak talepleri öne çıkarak; tüm emekçileri bu talepler etrafında birleşmesi için bir mücadele cephesini açmalarını zorunlu kılmaktadır.
Nedir bu talepler?
Aslında bu taleplerin ne olduğunu herkes biliyor. Nitekim krizin ilk haftalarında Petrol-İş, Birleşik Metal, KESK ve bağlı sendikalar üç aşağı beş yukarı bu talepleri öne sürdüler. Bu talepler, Özgürlük Dünyası’nda ve Evrensel’de de çeşitli vesilelerle gündeme getirildi. Krizin yükünün neden ve nasıl reddedilmesi gerektiğine dair tartışmalar yapıldı. Hatta İstanbul’da krizin yükün reddetme mitinginde on binlerce işçi ve emekçi bu talepleri haykırdı; pankartlarına yazdı.
Belki unutulmuştur diye bir kez daha bu talepleri burada yazalım:
* İşten çıkarmaların yasaklanması,
* Çalışma saatlerinin, ücretlerde düşürülme yapılmadan düşürülmesi (Altı saat ve ihtiyaca göre daha da aşağı düşürülebilir)
* Özelleştirmelere, taşeronlaştırılmalara son verilmesi,
* Esnek çalışma uygulamalarının yasaklanması,
* İşten çıkarılan herkesin işsizlik fonundan yararlandırılması ve işsizlik ücretinin asgari ücretin üstüne çıkarılması,
* Yoksulların ve işten çıkarılanların kira, elektrik, su, yakacak gibi temel ihtiyaç maddelerinin faturalarının merkezi ya da yerel yönetimler tarafından karşılanması,
* Yoksul ailelerin ve işten çıkarılanların çocuklarının eğitim, ulaşım ve sağlık masraflarının yerel yönetimler ve bakanlıklar tarafından karşılanması,
* Merkezi bütçeden ve öteki kaynaklardan sağlanan paraların patronlara değil, yoksulların ve işsizlerin yaşamların iyileştirilmesi için harcanması,
* Küçük üreticilerin, zanaatkârların ve esnafın banklara borçları ertelenmesi; üstlerindeki faiz ve vergi yüklerinin kaldırılması; işletmeleri ayakta tutacak yeterlikte faizsiz kredi imkânı sağlanması,
* IMF ile stand by yapılmaması,
* Ekonominin ülkenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi.
Böyle durumlarda patronlar ve hükümetlerden gelen yanıt; “Canım kaynak nerede; olsa biz vatandaşa para vermeyi bilmiyor muyuz?” şeklindedir. Ama gerçek böyle değildir.
Elbette, Türkiye gibi dünyanın 17. büyük ekonomisi olmakla övünülen bir ülkenin kaynakları yağmalatılıp, iç ve dış büyük sermayeye peşkeş çekilmezse; tüm yoksulları insanca yaşatabilir bir sosyal yardım gerçekleştirilebilir. Oysa, krizin başından beri 54 milyar TL’nin firmalara aktarıldığını hükümet söylüyor. Daha da milyarlarca TL aktaracaklar. Yukarıda sözünü ettiğimiz yoksullara yardım ise; işsizlik fonundaki 40 milyar TL’yi aşkın birikimle ve patronlara verilmek istenen milyarlar düşünüldüğünde haydi haydi karşılanabilirdir.
Krizin bir “aşırı üretim” ya da başka türlü ve emekçilerin alım güçlerinin yine “eksik”, yani insanca geçimini sağlamaktan uzak olduğu olağan dönemlerle karşılaştırıldığında tamamen eksik olması anlamıyla tersinden söylenirse, “eksik tüketim” krizi olduğu düşünüldüğünde, hükümetin elindeki kaynakları halka, işsizlere ve yoksullara aktararak “piyasayı canlandırması” iktisadi bakımından da bir zorunluluktur. Yoksa patronların ve onların eteğine yapışmış sendikacıların; vatandaşa yönelik olarak “Evinde oturma, çarşıya çık para harca!” kampanyası açması ya vatandaşla dalga geçmek içindir; ya da “Bu nekes millette para var, ama yastık altında saklıyor; harcamıyor!” düşüncesinde olduklarını göstermektedir. Çünkü içinden geçilen krizde sorun üretememek değildir. Eğer sorun üretememek olsaydı; firmalara yardım mantıklı olurdu. Ama sorun tüketememektedir! İstemediğinden değil, yokluktan, satın alma gücünün düşüklüğünden tüketememektedir. Yani; halkta para olmadığı için ihtiyacı olan maddeleri alamamasındadır. Kapitalistler ve hükümetleri, bu gerçek ortadayken; ha bire işçileri sokağa atarak, onların ücretlerini düşürerek, kısmi çalışmaya yönelerek, “krizden çıkacaklarını” öne sürmektedirler. Oysa bu olanaksızdır ve bu bir “fasit çember”dir. “Mallarımı satamıyorum” diye işçi çıkarmak, “kârım azalmasın” diye işçi çıkarmak, ücretleri düşürmek, piyasaya girecek parayı daha da azaltmaktır. Onu içindir ki; kapitalistlerin krizden çıkma yolu diye önerdikleri; gerçekte krizden çıkış yolu değil; “krizi fırsata çevirme”, “sömürüyü artırma”, kamu adına birikmiş kaynakları yağmalamanın yoludur. Ya da üzerinde konuşulan ve önlemleri ileri sürülen; krizden çıkmak değil, “krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkmak”tır. Kaldı ki; kapitalizmin bu uluslararası krizinden Türkiye’nin kendi alacağı önlemlerle çıkması da olanaklı değildir. “Krizden şöyle çıkarız, böyle çıkarız” tartışması da halkı aldatmak içindir. Yoksa kapitalistler de, ABD, Avrupa, Japonya krizden çıkmadan Türkiye’nin de çıkamayacağını biliyorlar. Ve gerçekte sürdürülen tartışma; şu önlemin mi bu önlemin mi alınacağı tartışması olarak; krizin hangi kesime yıkılacağı; “halka, işçi sınıfı ve emekçilere mi, yoksa, rantiyeye, büyük sermaye sahiplerine mi?” tartışmasıdır.
Krizin nispeten hafifletilmesi, hiç olmazsa iç piyasayı bir nebze hareketlendirerek ekonominin az çok üretim yapılarak az çok canlandırılmasının koşulu bile; emekçilerin krizin yükünü reddetme taleplerinin az çok hayata geçmesidir.
Elbette sendikalar ve emek örgütleri; sınıf partisi, emekçilerin ileri kesimleri için bu taleplerin anlamı; krizin etkisini azaltmanın ötesinde bir öneme sahiptir. Çünkü bu talepler için mücadele içinde emekçiler sermaye güçlerine, onların hükümetlerine karşı birleşmeye; kendi güçlerinin farkına varmaya, sermaye ve hükümetlerinin, sermaye partilerini gerçek niyet ve karakterlerini öğrenmeye başlarlar. Bunun içindir ki; sendikalar ve emek örgütleri; sadece kendi üyelerini değil, tüm sınıfı düşünüp, tüm emekçileri krizin yükünden koruma stratejisini benimseyerek, birer sınıf örgütü gibi davrandıkları ölçüde, taleplerin elde edilmesi mücadelesinin gerekli etkiyi uyandırması mümkün olacaktır.
Elbette yığınlar eylemlerinde ya da olağan zamanlarda talepleri sürekli tekrar ederek yaygınlaştırırlar ve bunun için de talepler her vesileyle yinelenecektir. Ancak sınıf partisi, sınıftan yana sendikacılar, sendikalar ve emek örgütleri talepleri tekrar etmekle yetinemezler. Onların asıl işi, bu taleplerin elde edilmesi için mücadelenin örgütlenmesi; sınıfın örgütlü kesimlerinin bu mücadelenin başına geçmesi için gerekli girişimleri yapmak; imkanları gerçeğe çevirmek için gerekli inisiyatif, yaratıcılık ve bilgiyi kullanarak mücadele stratejisini ete kemiğe büründürmektir. Onun içidir ki; sınıfın ileri kesimleri ve sınıftan yana sendikacılar için sorun, kapitalist sistemin krizden çıkması sorunu değildir; emekçilerin krizin yükünü reddetme mücadelesinin, sistem karşı mücadeleye, emekçilerin kendi dünyalarını kurma mücadelesine dönüşmesinin yolunu açmaktır.
Yoksa, “canım işçiler de kıpırdamıyor”, “Herkes kendini kurtarmak istiyor”, “İşçiler sindi, sendikalar ne yapsın” gibi görünüşte haklılık ifade eden şikayetlerle, dünyanın en doğru talepleri, en haklı istekleri bile bir anlam ifade etmez hale gelir.
Bu açıdan sendikaların ve emek örgütlerinin 1990’lar ve 2000’in başlarındaki mücadeleden ders çıkarmaları gerekir. Ki, bu derslerin en başında; kimsenin (kişi, çevre, sendika, herhangi bir emekçi kesiminin) kendi başına kurtulamayacağı; kimsenin sadece sendikalı işçilerin hakkını savunarak bir yere gidemeyeceği; kimsenin hükümetlerden ve patronlardan insaniyet ve vicdanlı davranışlar beklemeyeceği gerçeği vardır. Çünkü emekçilerin güçlerini birleştirip sermayeye karşı direnecek bir güç oluşturmaları açısından, söz söyleme haklarının olduğunu, bunun için muhtaç oldukları gücün kendi kollarında olduğunu anlamları belirleyicidir. 1 Mayıs’taki “Taksim tartışması”nın arkasında da bu temel anlayış vardır.
İKİ ODAKLI BİR MÜCAEDELE STRATEJİSİ
Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye merkezlerinin sözcüleri başta olmak üzere, artık herkes kabul etmektedir ki; kriz, kendisini, işsizlik ve emekçilerin hızla yoksullaşması olarak ortaya koymaktadır.
Yine kapitalistler, krizi bir fırsata çevirip; canlı emek sömürüsünü artırmak için, işçi sınıfının tüm kazanımlarını gasp etmek için her yola başvurmaktadırlar.
Dolayısıyla, krizin yükünün reddedilmesi stratejisinin, iki başlıca odağı olan bir strateji olması gerekir. Bu odaklardan birisi işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele; ötekisi de, işçilerin hak gasplarının önlenmesi, kapitalistlerin krizden yararlanarak çalışma koşullarını kötüleştirme dayatmalarına karşı mücadele temelindeki talepler etrafında mücadeledir.
1-) İşsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele: Bu mücadelenin de iki bileşeni olduğu açıktır. Bunlardan birisi, işten atılan işçi yığınlarının talepleri etrafındaki mücadeledir. Ve bu kesimin en başta gelen talebi; işsizlik fonundan her işten atılanın yararlanması ve fondan ödenen işsizlik ödeneğinin işsiz işçinin insanca yaşayacağı düzeye çıkarılmasıdır. Dahası, işten atılan işçinin sağlık ve sosyal güvenlik primlerinin devlet tarafından karşılanmasının yanı sıra, elektrik, su, yakacak, kira, ulaşım gibi zorunlu harcamalarının yerel ve merkezi yönetimler tarafından karşılanmasıdır. İşsiz işçinin, iş bulmasını kolaylaştırmak üzere meslek edindirme kursları düzenlenmesi ve bu kurslara katılan işçilerin asgari masraflarının yine kursu düzenleyen kurumlar tarafından karşılanması gibi talepler bu mücadelede önemlidir.
Yoksulluğa karşı mücadele ise; Özgürlük Dünyası’nda çeşitli vesilelerle gündeme getirilen, “emekçi ailesinin korunması” ile ilgili talepler etrafında bir mücadele olarak anlamlanabilir bir mücadeledir. Çünkü yoksulluk en başta emekçi ailesini vurmakta; derinleşen yoksulluktan emekçi kadınlar, çocuklar ve gençler en büyük zararı görmektedir. Özellikle gençler ve çocuklar sağlıklı bir biçimde büyümek ve gerekli eğitimden uzak[4] kalmaktadır. Eğitimsizlikle birleşen işsizlik, emekçi ailelerinin parçalanmasının yanı sıra gençleri, hırsızlık, çeteleşme, kumar, fuhuş gibi yasadışı ve ahlak dışı tehditlerin hedefi haline getirmektedir. Bu yüzden yoksulluğa karşı mücadelede; gençler, kadın ve çocukların ihtiyaçlarına ilişkin talepler de önem kazanmaktadır. Kadınların çalışmasının kolaylaştırılması için kreş ve meslek kursların açılması (ki, yerel seçimlerde hemen tüm adaylar ve partiler bu tür merkezlerin kurulması sözü vermişlerdir); yaşlıların bakımı için imkânların genişletilmesi; gençler için meslek kurslarının açılması taleplerinin yanı sara eğitim-kültür talepleri, sağlık hizmetlerin parsız olması talebi belirleyici önemde olacaktır. Ancak bu talepler uğruna bir mücadele; hükümet ve tarikatların “iane”, sadaka”, “rüşvet” türü yardımlarının yerine “gerçek bir soysal yardım”ın geçmesinin yolunu açabilir.
Yine bu çerçevede; emekçi semtlerinde gençlik, spor ve kültür-eğitim merkezleri, kadın eğitim ve kültür merkezleri gibi kurumların açılması, emekçi ailesinin gençlerinin ve çocukların sağlıklı bir biçimde yetişmesinin imkânlarını genişletecektir.
Aslolan, mücadele içinde işsiz ve yoksul yığınların; kadınıyla erkeği ile genciyle yaşlısıyla emekçi yığınların bilinç ve örgütlenme düzeylerinin ilerlemesidir. Ancak bu mücadele içinde, onlar, gücün kendi kollarında olduğunu fark ederek, sermaye ve hükümetin merkezi ve yerel yönetimdeki gücü karşısında durabilecek; sermaye partilerinin yedeklemesinden kurtulabilecektir. Bu güç oluştuğu ölçüde taleplerin bir programa evrilmesi; mücadelenin, emekten yana bir düzen kurulması mücadelesine dönüşmesi de olanaklı olacaktır.
2-) Çalışan işçilerin krizin yükünü reddetme mücadelesi: Kuşkusuz ki; çalışan işçiler için en önemli talepler; “işten çıkarmaların yasaklanması ve işçilerin hak gasplarının önüne geçilmesi”dir. Bu mücadele, aynı zamanda sendikal mücadelenin önündeki engellerin kaldırılması, esnek çalışma uygulamalarının engellenmesi, çalışma sürelerinin, ücretlerin düşürülmesi yoluna gidilmeden kısaltılması (altı saat ve ihtiyaca göre daha aşağılara çekilmesi), toplu iş sözlemlerinin mutlaka uygulanması, patronların “krizi fırsata dönüştürmelerinin önlenmesi” için gerekli denetimin sağlanması, bu denetimde işyerindeki işçilerin ve sendikaların da rol alması gibi talepleri kapsamak durumundadır.
Elbette, burada, sendikalara son derece önemli görevler düşmektedir. Çünkü sendikalı işçiler, sınıfın en örgütlü kesimi olarak, bu mücadelenin başında olmakla yükümlüdürler ve sendikalar da, sınıf örgütleri olarak; sadece üyesi işçilerin değil, tüm işçilerin, kamu emekçilerinin ve tüm emekçilerin haklarını savunma merkezleri olarak örgütlenmek durumundadır. Bu, sadece üyesinin çıkarını düşünen ve üyesi dışındaki işçilerin, emekçilerin ve ailelerinin nasıl örgütlendiklerini, hangi sorunlarla mücadele ettiklerini, hangi kültürün ve siyasi baskıların altında olduklarını umursamayan sendikacılığın artık bugün bir işleve sahip olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de, şimdi sendikaların içinde hızla yapısal ve ideolojik bir dönüşüm için mücadele edilmesi aciliyet kazanmıştır. Bu dönüşümün dinamiği; kriz koşullarında patronlarla ve hükümetleriyle yukarıdaki talepler uğruna girişilecek mücadelededir.
Bu yüzden de, kapitalistler tarafından fırsat olarak değerlendirilmesinin tam karşıtı olarak, krizi bir fırsat olarak değerlendirmek; işçilerin ileri kesimlerinin, sınıftan yana sendikacıların ve sendikalarda örgütlenmek için mücadele içinde olan, en azından bunun özlemi içindeki milyonlarca genç işçinin umududur.
Krizin derinleşmesi, kuşkusuz ki; işçilerde örgütlenme ve sendikalaşma ihtiyacını daha derinden hissettirecektir. Burada, bu ihtiyacın eyleme dönüşmesinin koşulu ise, sendikaların bu ihtiyaca inandırıcı bir biçimde yanıt vermesi, örgütlenme ihtiyacı olan işçiye sendikada örgütlenirse güç olacağını hissettirmesidir. Bunun için de, her şeyden önce, sendikaların, bugünkü, üyesi olan işçiyi önemseyip geri kalanı kendinden saymama tutumunu değiştirmesi zorunludur. Aksi halde, orada işçiler sendika diye mücadele ederken; buradaki sendikaya girmekte tereddütlü davranacaktır. Bugüne kadar yaşanan budur.
Bu, elbette, bir anda var olan sendikaların durumlarını değiştirip sınıf sendikaları haline geleceği demek değildir. Ama bunun için adım atma kararlılığını hissettiren sendikalar; genç işçi kuşaklarıyla birleştikleri ölçüde bir değişim ve dönüşüm sürecine de gireceklerdir. Kriz, bu ihtiyacı duyururken, dönüşümün imkânlarını da görülebilir biçimde ortaya koyacaktır. Şimdiden koymaya başlamıştır. Son günlerde Türk-İş’e, hükümete yönelik sendikal alandan, şubelerden gelen tepkilerdeki üslup, bu dönüşüm ihtiyacını hisseden bir rengin olduğunu göstermektedir.
İKİ BİLEŞENLİ MÜCADELENİN ORTAKLAŞMASI
Yukarıdan beri sözü edilen; semtlerde işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele ve bu mücadelenin başlıca alanı olarak öne çıkarılan “emekçi ailesinin desteklenmesi”ne ilişkin taleplerle yürütülen mücadele, elbette bir fabrika merkezli mücadeleden farklı özellikler taşır. Başka bir söyleyişle, bu mücadelenin, elbette kendine has yanları, kendi özgünlükleri olacaktır.
Yine işyerlerinde (fabrika, atölye, hizmet kurumlarında) sendikal talepler eksenli mücadelenin de, semtlerdeki mücadelelerden farklı yanları olacağı herkesçe bilenen bir gerçektir. Ancak bu iki mücadelenin, bugünkü koşullarda birbiriyle bağlanmadan yürütülmesi, kaçınılmaz olarak başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Çünkü bu iki mücadele; ancak birbirini besler, semtlerdeki mücadele işletmelerde ve hizmet kurumlarındaki besleyip desteklerken, işletmeler ve hizmet kurumlarındaki mücadelenin de, yoksulluk ve işsizliğe ilişkin talepleri kendi taleplerinin içine alarak, semtlerdeki mücadeleyi kapsaması ve onunla bağlanması hayati bir önem sahiptir. Hele sendikaların bugün, sadece üyeleriyle ilgilenmeye sıkışmışlığı, işçi ailesi ve sınıfın tümünün çıkarlarını gözetmeyen bir bencillikle malul olduğu göz önüne alındığında, sendikal mücadelenin semtlerdeki mücadeleyle birleşmesinin bir zorunluluk olduğu açıkça görülür.
Dolayısıyla; bu iki alanda kendi özgünlükleri de olan mücadelelerin ortak bir amaçta; sisteme karşı mücadele amacında birleştirilmesi; sermayeye karşı emek cephesinin gücü olarak hareket etme stratejisinde birleşmesi, günün en önemli görevi olarak ortaya çıkmaktadır.
Bunu kim yapacaktır?
Elbette; bu özgün alanlarda mücadelenin karakterini kim belirliyorsa; bu stratejiyi kim oluşturuyorsa, bu iki özgün alandaki mücadelenin birleştirilmesi sorumluluğu da ona aittir. En başta sınıf partisinin sorumluluğudur bu. Ama sınıf partisi derken, çevresinden soyutlanmış bir parti ve onu üyeleri değildir, kast edilen. Tersine, sınıfın ileri kesimleri, semtlerdeki ilerici demokrat birikim, sınıfın ileri kesimi, sınıftan yana sendikacılarla birlikte bu işlev yerine getirilebilir. Daha doğrusu parti, bütün bu birikimi kendi çizgisine kazandığı ölçüde sorumluluklarının üstesinden gelecek gücü biriktirmiş olabilir. Ve elbette bu mücadele süreci, bir kazanma ve ilerleme, ilerledikçe daha geniş ve bir önceki dönemde kazanamadıklarını da kazanıp ilerleme süreci olarak anlaşılmalıdır. Ve sendikalar, emek örgütleri sürece ne etkinlikte katılırlarsa kendi dönüşümleri o ölçüde ilerleyeceği gibi, mücadele de o ölçüde etkin olacaktır.
YAPARAK ÖĞRENECEĞİZ ÖĞRENDİKÇE YAPACAĞIZ
Elbette ki; bu tartışma ve burada sözü edilen örgütlenmede her adımda yeniden yeniden eleştirilip ilerlenecek; kazanımlar korunup, mücadeleyi geriye çeken ne varsa geride bırakılarak ilerlenecektir. Bu yüzden de; bu mücadelenin nasıl yürüyeceği; halkın çeşitli kesimlerinin mücadele içinde nasıl ve hangi biçimlerde yer alacağı gibi konular, mücadele ilerledikçe çözümlenecek işler olarak ele alındığı ölçüde gelişme sağlıklı olacaktır.
Elbette ki; sınıflar mücadelesinin uluslararası birikimi ve bizim kendi mücadelemizin birikimlerinden gelen önemli dayanaklara sahibiz. Ve bu birikimin yol göstericiliğinde ilerliyoruz. Bunları var sayarak şunu söylemeliyiz ki; buradan daha ileri gitmemizin ilkesi; yaparak öğrenmek, öğrendikçe yapmaktır!
Aksi halde biçimler tartışması gerçeği boğabilir. Bunun örnekleri geçmişte vardır.
[1] Burada, “Ne yani, kapitalist ülkeler krize müdahale konusunda G-20’de aldıkları kararları (temennileri) şimdi devreyle sokmuş olsalardı daha iyi mi olacaktı?” sorusu gündeme gelebilir. Elbette onların krize, G-20 kararları çerçevesinde müdahalesi demek; krizin faturasını çok yolla işçi sınıfının ve emekçilerin sırtına yıkmaları için adım atmaları demektir. Bu yüzden de, karar alamamaları, alsalar bile uygulayamamaları, emekçiler açısından daha tercih edilirdir. Ama burada tartıştığımız, kriz karşısında sermaye güçlerinin henüz üstünde birleştikleri bir plana sahip olmadıkları; hatta görünüşteki uzlaşma ve anlaşmalara karşın farklı yönlerde hareket etmeye devam ettikleridir ki; bu, emekçiler açısından elbette, gidişata kendi açılarından müdahale için fırsatlar yaratmaktadır.
[2] Hükümet ve sermaye sözcüleri Türkiye’nin bankacılık sektörünün çok sağlam olduğunu; 2001 krizinde bankalar içindeki çürükleri temizlediklerini iddia etmektedirler. Bunlar bir bakıma doğrudur. Ama sadece bir bakıma! Çünkü, 2001’de kendi bankalarını soyan banka sahipliği tasfiye edilmiştir, ama, bankaların kredi kartı üstünden vatandaşı soyması için rast gele, adeta zorla dağıtılan banka kartlarının sorunu bir kartopu gibi büyümektedir. İşsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi ve yaygınlaşmasıyla, milyonlarca emekçi kredi kartını kullanmaktadır ve görünüşteki krizin “teğet geçmesi”nde en önemli etkenlerden birisi de, krizin, banka kartları aracılığı ile ertelenmeye devam etmesidir. Bu da, sonuçta ABD’deki hisse senetleri ve öteki “kıymetli kağıtlar”ın üç beş kez satılması üstünden kurulan “saadet zinciri” gibi kopacaktır ve bunu için ne kadar zaman kaldığını söylemek zorsa da, yakında olduğu kesindir. Başbakan, kredi kartı sorununu, vatandaşın kötü niyetliliğine bağlayıp, bu konuda bir önlem almayı reddetmekte, bankalara, “bildiğinizi yapın” demektedir. Ki, bu da başbakanın halkın geçimi konusunda var olduğu iddia edilen duyarlılığını artık tümüyle yitirdiğinin de işaretidir.
[3] Krizin ilk günlerinde TOFAŞ, Renault, Bosch gibi büyük otomotiv fabrikalarında işçi atılacağının duyulması üzerine binlerce işçi fabrikayı terk etmeme eylemi başlatınca. Türk Metal sendikası yöneticileri; önce işçileri yatıştırıp eyleme son verdirmiş, sonra da gidip patronla; işçi atılmaması karşılığında yarı ücretli izin, ücretlerde yüzde 26 düşüş gibi koşullarla işçi atımını önlediğini iddia etmiştir. Ama bu anlaşmadan sonra da, patron tüm bu işletmelerde ve Ford gibi büyük otomotiv fabrikalarında tedricen işçi atmayı sürdürmüştür. Yine Türk Metal ve Çelik-İş, ERDEMİR ve İSDEMİR’de “patron işçi atacak” bahanesiyle ücretlerin 16 ay süreyle yüzde 35 aşağı çekilmesini kabul etmiştir. Lastik fabrikalarında patronun işçi atacağı duyulması üzerine eylem geçip fabrikaya kapanan işçileri sendika eylemden vazgeçirmiş; buna karşılık, patronla işbirliği içinde, sendikaya muhalefet eden işçileri kapsayan bir işçi atımını organize ederek, bir taşla iki kuş vurmak istemiştir. Ve Lastik-İş yöneticileri iki fabrikadan 80-60 işçi atılmasını bir başarı olarak göstermiş; sendikanın baskısıyla az sayıda işçinin atıldığını iddia etmiştir. Cam’da yine işletme bazında uzlaşma ve esnek çalışma uygulaması kabul edilmiştir. Tekstil’de, gıda da sendikaların pek çok işçi hakkının gasp etmesini kabul etiği bilinmektedir. Yine pek çok işletmede, esnek çalışma uygulaması yaygınlaştırılmış; yıllardır patronların istediği esnek çalışma, bu krizin baskısıyla fiilen uygulanmaya başlanmıştır.
[4] Sağlık ve eğitim sorununun çözümüne ilişkin talepler, elbette emekçi ailesinin, onun fertlerinin en önemli taleplerindendir. Ama bunları öyle basitçe söylenip geçilecek talepler olarak görmemek gerekir. Tersine sağlık talebi; çocukların sağlıklı büyümesi için gıda yardımından tüm sağlık hizmetinin, muayene, tedavi ve ilaçların parasız olmasına kadar geniş bir çerçeveyi kapsamalıdır. Eğitim ise, daha da karmaşıktır. Ve “parasız eğitim” talebi, sadece eğitme katkı payının alınmaması ve okul masraflarının devlet tarafından karşılanması değil, kitap, defter vb. masraflarından ulaşım masraflarına kadar tüm masrafların devlet tarafından karşılanmasını kapsarken, aynı zamanda, dershane sisteminin kaldırılmasıyla, bugünkü ayırımcı ve parası olanlara ayrıcalık tanıyan sınav sisteminin kaldırılması da parasız eğitim talebinin merkezine çekilmelidir. Ve bu talepler, eğitimci-öğrenci-aile işbirliğinin yanı sıra tüm emek örgütlerinin ve sendikaların talebi olarak da öne sürülüp uğruna mücadele edilen talepler olduğu ölçüde anlamlanacaktır.
Genel Seçime Doğru
2011 Haziran’ında yapılacak genel seçime altı aydan fazla bir zaman var. Ama tüm siyasi mihraklar, attıkları her adımı, 2011’in 12 Haziran’ında yapılacak seçimde kendi amaçlarına en uygun biçimde girmeye göre atmaktadırlar.
Öte yandan, Türkiye’nin siyaset sahnesi; 2010 yılında, referandum, CHP’deki gelişmeler, türban, laisizm konusundaki tartışmaların daha ileri bir mevziye taşınması, Kürt sorunu üstünden hükümeti köşeye sıkıştıran gelişmeler, “yeni bir Anayasa ihtiyacı” tartışmalarının gündemin üst sırasına çıkması gibi yeniden ve yeniden saflaşmalara sahne olmaktadır.
2010 yılı, emek mücadelesi bakımından da, bir yandan kamu emekçileri, öte yandan da işçiler bakımından önemli gelişmelere sahne oldu. Kamu emekçilerinin 2009 sonundaki grevi, TEKEL işçilerinin ülke çapında emek mücadelesini sarsan eylemi, Çemen işçilerin örnek mücadelesi ve 26 Mayıs “genel grevi”ne gelen sınıf hareketinin sorunlarını tartışma ve mücadele süreci son derece önemli gelişmelerdi. Yine 2010’un son çeyreğinde ortaya çıkan sendikal konferanslar ve işçi kurultaylarıyla sendikal mücadelenin sorunlarının işçilerin ileri kesimleri açısından farklı ve bugüne kadar olduğundan çok daha ileriden bir müdahale için alan açılması; sınıf hareketinin yakın geleceği açısından önemli gelişmelere yol açacağa benzemektedir.
Öte yandan, kentsel dönüşüm merkezli olarak kent emekçilerinin barınma hakkı mücadelesi, kırsal alanda HES’lere, termik ve nükleer santrallere, maden firmalarına karşı mücadeleler; doğal ve tarihi SİT alanlarının koruması mücadeleleri giderek daha yaygınlaşmaktadır. Bu yaygın tepkinin, aynı neoliberal politikaların devamı olan sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel hizmet alanlarındaki uygulamalara tepkilerle birleşmesi, hükümetin uygulamalarına karşı bütün bu kesimlerin giderek artan bir dirençle karşı durması, seçim sürecinde bu direncin, politik bir karakter de kazanarak, AKP karşıtı bir mevziye yönelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Hükümet cenahında “ekonominin herkes için iyiye gittiği” yolundaki bütün açıklamalara karşın, aslında “iyiye giden”in sadece bankaların, borsa oyuncularının, büyük firmaların, yabancı ve yerli rant çevrelerinin, para babalarının işleri olduğu giderek daha açıkça görülmektedir. Bu “büyük gelişme”den emekçilere düşen ise, artan işsizlik ve derinleşen yoksulluk olmaktadır. Bu ise, belki beklenenden daha yavaş biçimde, ama giderek daha geniş kesimlerce anlaşılır hale gelmektedir.
Elbette bu mücadele, daha bir seçim öncesinde AKP’ye oy veren kır ve kent emekçileriyle AKP hükümetini karşı karşıya getirerek, AKP’nin en geniş ve en oturmuş görünen oy zeminini parçalamaktadır. Ve bu sürecin giderek daha ilerleyeceğini ve seçimde hükümeti ve AKP’yi sıkıştıracak en önemli muhalefet dinamiklerinden biri olacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır.
Siyasal alandaki bu gelişmelerin, siyasal yaşamın başlıca alanlarını kapsaması ve sermaye partilerinin bütün sığlığına karşın, gelişmelerin derinliği dikkate alındığında, başlayan seçim sürecindeki farklı siyasi odaklar arasındaki çatışmaları büyüteceği görülmektedir. Aynı zamanda bu gelişmeler, gerek demokrasi mücadelesi, gerekse emek mücadelesi bakımından mücadelenin daha ileri bir mevziye taşınmasında son derece önemli fırsatlar sunacaktır. Bunun belirtileri, henüz ipuçları biçiminde olsa da şimdiden görülmektedir.
Elbette seçim söz konusu olduğunda, öncelikle bu gelişmelerin, siyaset alanında yol açtığı ve açacağı hareketlenmeye yansımasının bugünkü tablosunu görmek önemli olacaktır.
SİYASET SAHNESİNDE SAFLAŞMA!
İç ve dış politikadaki gerilimler ve sermaye klikleri arasında giderek artan çatışmalar ile emekçi sınıfların henüz eyleme dönüşmese de yoksulluk ve işsizlik merkezli hoşnutsuzlukları, siyasal alanda yeni saflaşmaları da hızlandırmıştır.
Bu saflaşmalar sadece genel olarak zaten var olan saflaşmaları derinleştirmekle kalmamakta, dün aynı safta olanlar arasında ayrışmayı, onların yeni saflarda mevzilenmesini de beraberinde getirmektedir.
Bu saflaşma tablosu ve safların içindeki eğilimleri şöyle resmedebiliriz:
1-) AKP etrafındaki saflaşma
Yerel seçimlerde oylarının yüzde 47’den yüzde 39’a gerilediğini gören AKP; referandumla; bir yandan karşısındaki güçleri; CHP ve MHP’yi parçalamayı amaçlarken, kendi kayıplarını da geri almayı ve kendisini, geleneksel “sağ-muhafazakâr” olarak tanımlanan kesimleri toparlayan bir çekim merkezi yapmayı hedefledi. Bunda da önemli ölçüde başarılı oldu.
Referandumda “evet” diyen yüzde 58’in içinde, bir seçimde AKP’ye oy vermeyecek kesimler de vardır. Ama bunların yüzde 10-15’i aşması zordur. Ve önümüzdeki genel seçim için referandumdan çıkarılacak önemli dersler olsa da, referandumun oy oranlarının kalıcılığı tartışmalıdır.
Ancak AKP’nin referandumda asıl iki önemli kazancı olmuştur:
a-) Birincisi, bugüne kadar gönüllerinin bir köşesinde AKP aşkı taşıyan liberal “solcu” “yetmez ama evet”çilerin ar damarlarının çatlamış olması, “12 Eylül’le hesaplaşma” paravanı arkasında bu kesimin AKP’ye biat etmesidir. Özellikle bir genel seçimde, bu sefer “demokratik bir Anayasa” vaadi paravanına sığınarak, “AKP’yle ittifak” adına ona iltica etmeleri sürpriz olmayacaktır. Ki bu liberal kesim, oy olarak ciddi bir yekûn teşkil etmese de, AKP’nin doğrudan etkin olamadığı laik, demokratik kesimler gözünde AKP’nin meşruiyetini sağlayıp, AKP hakkındaki soru işaretlerini küçülterek bu çevrelerde AKP’nin etkinliğini artırmasına taşeronluk yapması bakımından önem taşımaktadır.
b-) Referandumda AKP’nin ikinci önemli kazancı ise, MHP’yi önemli ölçüde parçalamış olmasıdır. Özellikle İç Anadolu’daki en geleneksel milliyetçi kesimlerin Bahçeli’nin değil Erdoğan’ın söylediklerine inanarak, referandumda AKP’yi takip etmesi, MHP gibi “mermer” bir parti için ağır bir darbedir. Bahçeli ve ekibinin, bu ağır darbenin sersemliğinden kurtularak, MHP’yi eskisi gibi toparlaması da hayli zor olacaktır.
“Sol”cu tortu ve MHP’den kopardıklarıyla fiili bir ittifak kurarak (onlara vekillik, belediye başkanlığı vb. vaat ederek) AKP; SP, HAS Parti, BBP gibi ideolojik farklılıkları derin olmayan ya da geleneksel olarak aynı genlere sahip olduğu partileri de etrafına alarak seçime gitmeyi amaçlayacaktır. AKP’nin seçimlerdeki hedefi, referandum rüzgârını da arkasına alarak, seçimlerde yüzde 47’nin üstüne çıkan bir oy çoğunluğu ve 367’yi aşan (Anayasayı Meclis’te değiştirecek ya da yeni bir Anayasa yapmada meşruiyet dayanağı olacak) bir çoğunluk sağlamak olarak görülmektedir.
AKP böyle bir blok oluşturabilir mi; oluştursa bile bu blok onu hedefine ulaştırır mı; bunu göreceğiz.
Elbette AKP’nin başka avantajları da vardır. Bunların en başında da, yerel yönetimlerin büyük çoğunluğunun AKP’nin elinde olması gelmektedir; dahası devlet hazinesinden güvenlik güçlerine, idareden Diyanet’e kadar devlet gücü de AKP’nin elindedir. Ve AKP bu imkânları parti rantına çevirmenin, halkın bu yolla aldatılmasının ustasıdır! “Bayram harçlığı”, kömür, yiyecek-içecek dağıtımı, esnafa kredi, vergi ve pirim afları gibi… istismar edildiği besbelli olduğu halde, bir seçim ortamında kimsenin karşı çıkamayacağı “yardım”ları, AKP, kış ve giderek zorlaşan yaşama koşullarını istismar etmekten de çekinmeyerek, kullanacaktır.
Son günlerde AKP’nin üstünde oynayacağı bir diğer imkânın da, “dinin sosyal yaşamdaki etkisini artırma” gayretleri üstünden, bölge başta olmak üzere, tüm ülkede, caminin ve imamların etkin biçimde siyasete çekilmesi olacağı anlaşılmaktadır. 90-100 bin kişilik, maaşı devlet tarafından ödenen ve tek merkezden yönetilen imam ordusunun büyük bir bölümünün AKP’nin hizmetinde büyük bir güç oluşturacağı tartışılmazdır.
AKP, kuşkusuz bu alanda diğer bir imkân olarak da, cemaat-tarikat (yerel esnafın katılımıyla da desteklenen) çevreleriyle mali imkânlarını da devreye sokacaktır.
2-) CHP bloğu nasıl oluşabilir?
Altı ay önce bu soru başlığının altını; hemen asker ve sivil bürokrasinin geleneksel kesimleri, kimi sendikacılar, Kemalist aydınlar, sanatçılar, Kemalist, ulusalcı iddiasıyla kurulmuş kimi küçük partiler ve siyasi odaklar, Ergenekoncu diye adlandırılan kimi çevreleri sayarak doldurabilirdik. Hatta, seçimlere katılımayı reformculuk sayan, “seçim boykotçusu” olduklarını iddia eden ve “CHP içine sızarak” politika yapan kimi “radikal sol” odakları da bunlara ekleyebilirdik.
Ancak bugün durum biraz farklıdır. Baykal’ın bir skandalla CHP’nin başından gitmek zorunda kalması sonrasındaki gelişmeler ve CHP’nin Türkiye’nin iç ve dış politikasında, dünkü tutumundan hayli farklı bir çizgiye yöneldiği şeklinde belirtilerin ortaya çıkmasıyla yukarıda çerçevesi çizilen CHP etrafındaki bloklaşmanın da bir hayli değişebileceğini gösteren işaretler belirmiştir.
CHP, Kurultay sonrasında; “Kürt sorununun çözümü”ne dair militarist, statükocu tutumunu yumuşatmaya koyulmuş; örneğin sonradan geri alsa da, Kılçdaroğlu’nun “Genel af”tan, “Öcalan’la görüşülebileceği”nden söz ederek öne sürdüğü ikircikli görüşler ekseninde, giderek CHP’nin, Kürt sorununda AKP’nin açılım manevralarının alanını daraltacak, bazı konularda AKP’yi zorlayacak bir “çözüm planı” geliştirdiğini göstermektedir.
Yine türban tartışmaları içinde, laisizm konusunda, CHP’nin “tehlikenin farkında mısınız?” çizgisinden daha liberal bir anlayışa yönelmesinin işaretleri de ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Yine Kılıçdaroğlu CHP’sinin, Ecevit’in ’70’li yıllardaki “emekten yana” sloganlarından da yararlanarak, geniş emekçi kitlelerin en sivrilmiş taleplerine (taşeronlaştırma, işsizlik ve yoksulluk başta olmak üzere) sahip çıkar gözükeceğini, ama aynı zamanda onları kontrol etmek ve yedeklemek için istismar edeceğini gösteren belirtiler de, daha Kılıçdaroğlu’nun ilk kurultay konuşmasından itibaren açıkça ortaya çıkmıştır.
Ancak bu başlıca alanlardaki yönelişlerin anlamlanabilmesi için, bu yönelişleri kendi başına ve yalnızca söylem olarak değil; TÜSİAD’dan TOBB’a, ABD’den AB’ye, Türkiye’de AKP’ye karşı bir seçeneğe (yeni bir statükonun oluşturulmasına) ihtiyaç duyan güçlerin yönelişlerine bakarak değerlendirmek gerekir.
AKP’nin sekiz yıllık iktidarının ilk 6 yılı boyunca onunla adeta bir balayı yaşayan iç ve dış gericilik, emperyalist ülkeler ve büyük burjuvazi, aynı zamanda, AKP’nin olağanüstü güçlenip pratikte “seçeneksiz bir parti” olmasından gelen ve bunda kerameti kendinde gören, (semitizme varan bir Yahudi karşıtlığı, İran, Taliban, Hizbullah yandaşlığı vb.) çıkışlarından da hoşnutsuzdurlar. Bu yüzden de, en azından son yerel seçimden beri, AKP’nin bir seçeneği olmasının hem kendilerini rahatlatacağını, hem de AKP’yi disipline eden bir etken oluşturacağını düşünmekteydiler.
Böyle bir seçenek için elbette ilk akıllarına gelen CHP’ydi. Ancak CHP’nin eski statükoyu, üstelik milliyetçi bir yaklaşımla savunması onlar için aşılması çok zor bir sıkıntıydı.
Baykal’ın bir skandalla devrilmesi, bu egemen güç odakları için bir fırsat (tabii bu skandal, bizzat bu güçlerle bağlantılı organize edilmediyse) olarak ortaya çıktı.
Bugün gelinen yerde, egemen güçlerin, neoliberal politikalar temelinde; ekonomiden orduya, bürokrasiden üniversiteye hayli ileri düzeyde oluşturdukları “yeni statüko”nun partisi kılma, en azından eski statükoyla ilgili takıntılarını geride bırakmış bir CHP oluşturmada hayli ilerledikleri görülmektedir.
Sav-Kılıçdaroğlu hesaplaması (muhtemelen bir olağanüstü kurultayla) eğer Kılıçdaroğlu’nun başarısıyla geçilirse, bu alanda geri dönülmez bir adım atmış da olacaktır.
MHP milliyetçiliği ve Ergenekon “ulusalcılığı” ile arasına bir mesafe koymaya yönelen CHP’nin, ABD, AB, TÜSİAD ve öteki sermaye çevrelerinden önceki seçimlere göre daha çok destek bulması şaşırtıcı olmayacaktır. Buna karşın CHP’nin “ulusalcı”, “Ergenekoncu” çevrelerden desteğinin zayıflayacağı, hatta hiç destek görmeyeceği de bugünden işaretleri olan gelişmelerdir. Yine aydın ve sanatçı çevrelerde de CHP’nin desteğinin yelpazesi değişebilecektir.
Cumhuriyet’in başından beri CHP’nin en sadık destekleyicisi olmakla birlikte, laisizm tartışmaları içinde mevzilerini yenileyen, talepleri konusunda ısrar eden ve CHP’den farklı olarak gerçek bir laiklik ve inanç özgürlüğü isteyen Alevi kesimlerininse CHP’yi desteklemeye ikna edilmesi mümkün olamayacak, en azından hayli güç olacaktır.
Belki bu konuda tek değişmeyecek olan, resmiyette “seçim boykotçusu” “solcu”ların fiiliyatta CHP destekçiliği olacaktır.
Bütün bunlardan öte; CHP’yi bir seçenek haline getirmek isteyen güçlerin; medya gücünü de kullanarak, CHP’yi iktidara yürüyen bir parti olarak göstermesi, yaratılacak böyle bir rüzgârla; soldan, sendikal çevrelerden, Kürt çevrelerinden “AKP’ye karşı” olan kesimlerin CHP etrafında birleşmesi için bir baskı oluşturacaklarını da şimdiden söyleyebiliriz.
Çok yönlü olarak CHP’nin AKP’ye karşı seçenek ilan edilmesi ve sermaye güçlerinin imkânlarıyla bu iddianın CHP’nin kendi niyetlerini bile aşan biçimde propaganda edilmesiyle, emek ve demokrasi güçleri üstünde de bir baskı oluşturulacağından; “CHP’ye oy vermeyenin AKP’ye vermiş sayılacağı” demagojisinin önceki seçimleri aşan biçimde kullanılacağından şüphe etmemek gerekir. Ve ancak, emek ve demokrasi cephesi, kendi açısından bu cereyanı göğüsleyip tersine çevirerek, karşısına, demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesi için CHP’yi “ehveni şer” gören kesimleri etkileyecek bir çekim merkezi olarak çıkabilirse, bu baskıyı önleyebilir. Hatta bu silahı tersine çevirip, CHP’nin de kendine çeki düzen vermesine imkân açmış olur.
3-) MHP sıkıntılı
Referandumda seçmen tabanı önemli ölçüde parçalanarak, bu tabanın büyük çoğunluğu AKP’nin isteği doğrultusunda “evet” oyu kullanan MHP, bu seçim sürecine son derece sıkıntılı başlamaktadır. MHP yönetimi, “Bir parçalanma yok. Bunu diyenler hainlerdir!” dese de, onlar da bu gerçeği bildikleri için, kendilerine yönelik bu türden değerlendirmelere öfkeli yanıtlar vermektedir. Ama öte yandan, Bahçeli, yıllardır etrafından uzaklaştırdığı MHP’nin eskilerini “barış yemekleri”ne davet ederek, parti tabanındaki derin yarılmayı kapatmayı amaçlamaktadır. Ancak bunun kolay olmayacağı da görülmektedir. Çünkü giderek sistemle çıkar ilişkileri temelinde bütünleşen MHP tabanı, AKP’de bu çıkarlarına sıcak bir karşılık bulacağını bildiği için, referandumu vesile yapmış görünmektedir. Öte yandan MHP’nin ülke sorunları konusundaki “mermer kafa” tutumunu, Kürt sorunu başta olmak üzere, öteki pek çok iç ve dış politika sorununda çözümsüzlüğü, MHP tabanında da, giderek “Bu işlerin sonu nereye varır?” sorusu etrafında sorun olmaktadır. Burada, AKP’nin, MHP tabanına yönelik milliyetçi motifleri belirgin çağrılarının da etkili olduğunu eklemek gerekir. Ancak, bütün şu ya da bu konjonktürel gelişmenin etkinliğini artıran ise; MHP’nin politikalarına zemin oluşturan, savunucusu olduğu eski statükonun çözülmesi; dolayısıyla MHP politikalarının dayanağı olan zeminin hızla çürümesidir. Bu da, neoliberal rüzgârların MHP cenahında yeni çatlaklara yol açmasını kolaylaştıracağı gibi, AKP tarafından yaratılacak baskıyla referandumdaki yarılmanın kalıcı olma olasılığını güçlendirecektir. Eğer MHP “toparlanmak için bir yol bulamazsa, “bu seçimde MHP barajın altında kalır” tespiti yapanların haklı çıkması sürpriz sayılmaz.
4-) Demokrasi bloğu
Demokrasi bloğundan söz ederken, son 10 yılın seçimlerine bakıldığında, çoğu zaman ve günlük dilde, seçime giderken kendi aralarında bloklar, ittifaklar, birlikler oluşturan BDP, EMEP, ÖDP, TKP gibi partileri, siyasi çevreleri kastediyoruz. Ancak gerçekte, bu blok çok daha geniştir. Bu yüzden de, sadece siyasi parti ve çevrelerle oluşacak bir bloğun adı “demokrasi bloğu” olabilir, ama Türkiye’nin demokrasi güçlerini birleştiren bir blok olamayacağı açıktır. Hatta böyle bazı partilerin kendilerini “demokrasi cephesi” ilan etmesi ve tüm diğer güçleri, “Haydi gelin, bizim etrafımızda birleşin. Bize oy verin!” diye çağırması, niyet iyi olsa bile, sonuçta böyle gerçek bir demokrasi bloğunun engeli haline gelebilir. Bu yüzden de, böyle bir blok, aslında bugün sistemle şu ya da bu biçimde karşı karşıya gelen, ama kendilerini siyasi bir odak olarak da ortaya koymayan tüm çevreleri, yerel ve merkezi düzeydeki tüm güçleri birleştiren bir genişlikte olmak durumundadır. Demokrasi mücadelesinin ihtiyacı da bu genişlikte bir bloktur.
Bu açıdan bakıldığında, demokrasi bloğunun kapsaması geren güçleri, çok ayrıntısına girmeden şöyle sıralayabiliriz:
a-) Bu mücadelenin örgütlenmesinde birinci dereceden sorumluluk üstlenecek BDP, EMEP, ÖDP gibi siyasi partiler ile bu bloğa katılmak isteyen çeşitli adlar altında oluşmuş siyasi parti ve çevreler, böyle bir bloğun siyasi etmeni olarak çok önemlidir.
b-) Direnen Kürt ve Alevi kesimlerin çeşitli adlar altında oluşmuş (dernek, platform, kongre) örgütleri, temsilcileri, birey olarak bu toplam üstünde etkin kişileri de böyle bir demokrasi bloğunun bir bileşeni olmak durumundadır.
c-) Doğal ve tarihi SİT’lerin savunulması etrafında oluşmuş örgütlenmeler; kendi topraklarını ve çevrelerini korumak üzere birleşen ve yer yer köylü-toprak mücadelesine dönüşen, yer yer anti-emperyalist bir karakter de gösteren mücadelenin ulusal ve yerel düzeydeki örgütleri (temsilcileri), “demokrasi bloğu” dendiğinde ilk akla gelenlerdendir. Ancak bu alandaki mücadele, bir yanıyla kentlerde kent yoksullarının “barınma hakkı” mücadelesi merkezli, kentsel dönüşüm alanlarının sermayenin rant alanına dönüştürülmesine karşı mücadeleyle, öte yandan hizmetlerin ticarileştirilmesini de kapsayan küreselleşmeye, özelleştirmeye karşı mücadeleyle içsel bir bağlantı içindedir. Bu yüzden de, sistemin kendisini yenileme çabalarına karşı her mücadele, aynı zamanda demokrasi bloğunun kapsaması gereken bir mücadele olarak önem kazanmaktadır.
d-) Kadın hareketinin bileşenlerini oluşturan, çeşitli adlar altında bir araya gelmiş kadın örgütlenmeleri, yerel ve merkezi dernek, platform, çevre, demokrasi bloğunun da önemli bir ayağına oluşturmak durumundadır.
e-) Elbette böyle bir blok; emek mücadelesinin ileri kesimlerini de kapsamak zorundadır. Üstelik blok girişimlerinin bundan önceki en önemli zaaflarından birisi, emek mücadelesinin ileri kesimlerini kapsayamamış olmasıdır. Bu durum, pratikte sendikaları, odaları, meslek birliklerini, hareketin önünde ilerleyen sendikaları (konfederasyonları da), çeşitli türden yerel sendikal birlikleri ve platformları, hatta sınıf hareketi içinde merkezi ya da yerel düzeyde etkin birer birer sendikacıları, emek örgütü temsilcilerini kapsamak durumundadır.
f-) Bu bloğun olmazsa olmaz koşullarının birisi de, Türkiye’nin aydın birikimini kapsama zorunluluğudur. Hatta ülkemizin aydın birikiminin tek seçeneği böyle bir bloktur, olmak zorundadır. Bunun için, üniversite bilim çevrelerinin, sanat çevrelerinin örgütleri ve bu camianın seçkin temsilcilerinin demokrasi bloğunu içinde olması son derece önemli olacaktır.
Elbette demokrasi bloğunun kendisini böyle geniş bir biçimde tarif etmesi de yetemez; bu niyetin pratik tutumda da karşılık bulması gerekir. En geniş, bugünkü eski ve “yeni” statüko ile çatışan tüm güçleri, halktan, emekten yana, halkların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye isteyen parti, grup, çevre ve kişileri geniş bir demokrasi anlayışı içinde birleştiren, grupçuluğu, fraksiyonculuğu reddeden bir ilişkiyi inandırıcı biçimde hayata geçirmesi gerekir. Ki bu açıdan en önemli görev, böyle bir girişimi başlatmak için bir araya gelen güçlerde olacaktır.
Söz konusu olan seçim olunca, elbette ki; böyle bir bloğun seçime bir parti ya da ortak adaylar etrafında birlemiş olarak girmesi; seçimde barajı aşacak bir gücü oluşturmuş olması, yığınları bu gücün oluşturulabileceğine ikna edecek bir etkinlikle ve enerjiyle ortaya çıkması da son derece önemli olacaktır.
Çünkü Türkiye’nin sorunları ve bu sorunların çözümü için demokrasi güçlerinin bugüne kadar söylediklerini yaşam önemli ölçüde doğrulamıştır. Daha düne kadar etkili olan, Kürt sorunu, laisizm sorunu, demokrasi ve özgürlükler sorunu ya da emek cephesinin talepleri ile ilgili olarak halk yığınlarının AKP ve öteki sermaye partilerinden beklentileri büyük ölçüde iflas etmiştir. Başka bir seçenek görülemediği için ve kimi geleneksel alışkanlıklardan dolayı sermaye partileri ayakta kalmaya devam etmektedirler. Dahası, bugün en geriden gelen çevreler bile, bu ülkenin çözülmezse hiçbir yere gidilemeyecek sorunları için gerçekçi bir çözümden söz ettiklerinde, dün sövüp saydıkları, bölücülük, hainlik dedikleri çözümü kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.
Çünkü hükümet, sermaye partileri ve basını, süreci ellerindeki devasa medya gücüyle ve örgütleriyle nasıl etkilemeye ve maniple etmeye çalışırsa çalışsın; bugün Türkiye’nin sorunları üstü örtülemeyecek kadar gerçektir ve can acıtıcı biçimde sivrilmiştir. Ve seçim süreci de; Kürt sorunu başta olmak üzere, laisizm sorunu, emek cephesinin hak ve özgürlük talepleri, ülkenin demokratikleşmesi için seçim yasasından siyasi partiler yasası, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’na kadar geniş bir özgürlükler ve demokrasi tartışmasıyla sürecektir. Ve bu süreç, aynı zamanda, bütün bu sorunların; Türkiye’nin halkların kardeşçe yaşadığı, demokrasi ve özgürlüklerin yanı sıra ülkenin nimetlerinden de yararlandığı, açlığın, işsizliğin, yoksulluğun olmadığı bir Türkiye’nin inşasının dayanağı olacak bir demokratik Anayasa talebiyle de birleşecektir. Ve elbette, demokrasi güçleri, bu süreci; demokratik bir Türkiye’yi ve onun anayasasını da inşa edecek güçlerin birleşip, kendilerini bütün halk için bir seçenek olarak ortaya koyacakları bir süreç olarak algılayıp, bunu gereği yaptıkları ölçüde iddialarını anlamlı hale getirebileceklerdir.
Bu yüzden de, demokrasi bloğunun seçim bildirgesi; bir yandan bütün bu başlıca sorunların çözümü konusunda görüşlerini açık bir biçimde ortaya koyarken, aynı zamanda, bu sorunları çözümünün gerçekten demokratik bir biçimde olması, Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet etmesi için bir gücü biriktirmenin gereğini ortaya koymak durumundadır. Bu yüzden de demokrasi bloğunu oluşturacak güçler, seçim sürecini, böyle bir bloğun oluşması, etkinliğinin artması, ülkenin ileri güçlerinin, ülkenin demokrasi güçlerinin ağırlığını hissettiren bir güç odağının oluşması bakımından değerlendirmeyi asli işleri olarak görmek zorundadırlar.
Evet, seçime henüz “çok zaman var” görünüyor. Ama aslında “az zaman” kalmıştır. Çünkü 2011 Bütçesi’nin geçmesinden sonra, Meclis’te belki seçimde ihtiyaçları olacak bir iki düzenlemeden sonra, sermaye partileri seçim kampanyasını başlatacaktır. Demokrasi cephesi de, elini çabuk tutmak; çalışmalarını yoğunlaştırmak, sermaye partilerinin halkı bölme faaliyetini dizginlemek ve gerçekleri en açık biçimde ortaya koymak üzere, ülkenin tüm ileri güçlerini birleştirmek, işçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimlerini uyarma çabalarını daha da artırmak durumundadırlar.
TKP’nin Sınıf Mücadelesiz Dünyası
TKP’nin eski Genel Başkanı Aydemir Güler, son haftalarda, bir bakıma son bir yıl içinde EMEP’le girdikleri “güç birliğini” de kapsayan, ama asıl olarak EMEP’in çizgisiyle hesaplaşmayı amaçlayan uzun bir yazı yayımladı.
Yazını başlığı; “Solda Nefret: EMEP’in TKP’ye Bakışı”(!)
Aydemir Güler gibi. uzun zaman genel başkanlık da yapmış, TKP’nin önde gelen bir yöneticisinin, EMEP’le bir “hesaplaşmaya girmesi”, Emek Partisi’nin çizgisine yönelik eleştirilerini açıkça sergilemesi elbette hem tartışılmaz hakkı, hem de mücadele için geliştirici bir etkendir. Ancak bu yazının daha başlığında “Solda Nefret” diye başlaması hem tartışmadan beklenen amacı gölgeleyen hem de tartışmayı daha baştan sığlığa, sen ben çekişmesine indirgeyen bir tutumu çağrıştırmaktadır. Dahası başlığın ikinci cümleciği olan “EMEP’in TKP’ye Bakışı” da kulağı tersten göstermektir. Hani bir sözcük oyunuyla konuyu ilginç hale getirmek için yapılmış dense bile, cümle “nefret”le başlayınca bir polemik içinde olabilecek sözcük oyunları bile işe bir “çarpıtma”yla başlandığı duygusu uyandırmakta, dahası niyetin “iyiliği” konusunda kuşkuyu artırıcı olmaktadır. Ve yazının ilk paragrafları, bu başlığa gelmek için hayli uzatılmıştır. Öyle ki, kim böyle bir yazı yazsa, “Biz şöyle desek hemen soldan şöyle itirazlar geliyor” diyerek ülkenin başlıca sorunlarını sıralayan paragraflarla, kendilerini, pek “sevdikleri” sol camianın dışına çıkararak, “sola yönelecek eleştirilerin” hedefi olmaktan kendilerini sakınan bir tarz benimsenmesi de daha giriş bölümünden itibaren Güler’in yazısının zaafı olarak ortaya çıkmaktadır.
Çünkü yazıyı bütün olarak okuduğunuzda Özgürlük Dünyası, Evrensel gazetesi, çeşitli internet sitelerindeki yazılar, Hayat Televizyonu’ndaki röportajlar, bazı panel ve meydan konuşmaları, EMEP üye veya yöneticisi olarak bilenenlerin dışında, Ertuğrul Kürkçü’nün söylediklerinin bile EMEP’e mal edilip, EMEP’in onca yayınından durumu karşılayan bir cümle bile aktarmayan yazarın yazısında “solda tartışmaların nefretle yapıldığını” başlığa çekeceği bir şey yoktur.
EMEP üyelerinin TKP’ye yönelik eleştirilerinde “EMEP’in solda nefreti körüklediğine” kanıt olacak tek bir paragraf, tek bir cümle bile yoktur. Tabii TKP eski başkanı eleştiriyi “nefret körükleme” olarak almıyorsa! Tersine bu eleştirilerde, hem birlikte yürünüp hem de birbirini eleştiren siyasi çevrelerin üsluplarını aşacak şeyler yoktur. Üstelik bunlar Aydemir Güler’in Emek Gençliği ve TKP’li gençler arasındaki tartışmaları, “sen şunu yaptın bunu yaptın” diyerek yaptığı zorlama alıntılara karşın “solda nefreti körükleyen bir tartışma” değildir TKP’ye yönelik eleştiriler.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Güler’in yazısında en sert sözler, Güler’in kendi yorumu olarak alıntılara yakıştırdığı “nefret”e dair söyledikleri ve “provokatör” suçlamalarıdır.
Ancak şöyle bir gerçek vardır. EMEP ile TKP “ayrı dünyaların” partileridir. Programları, devrim stratejileri, sınıflar mücadelesi karşısındaki tutumları, taktik mücadele çizgileri, sosyalizm anlayışları, hatta hitap ettikleri sınıflar ve toplumsal güçler farklıdır. Ve Aydemir Güler’in EMEP’i eleştirdiği konularda, EMEP’in tutumunu yanlış anlaması ve doğru anladıklarını da reddetmesinin nedeni iki partinin farklı sınıfların dünya görüşleri ve siyasetlere sahip olmalarındandır. “Ne olacak hepimiz solcuyuz” demekle de bu farklılıklar ne aşılabilir ne de önemsizleşebilir.
Bu durum elbette yazarı zorlayan da bir durum!
Eğer yazar yazısını, “EMEP’in TKP’ye bakışı” olarak değil de “TKP’nin EMEP’e bakışı” üstünden yazsaydı, belki eleştirilerinde yine zorlanırdı, ama lafı bu kadar uzatmak zorunda kalmaz, okuyan açısından da “demek ki TKP şunu, EMEP de bunu savunuyormuş” fikir açıklığı sağlanmış olurdu. En azından okur, “TKP şu konularda bunları savunuyormuş” diyebilirdi. Çünkü Aydemir Güler’in yazısı “EMEP’in TKP hakkındaki görüşü”nden çok, TKP’nin EMEP karşısında ne kadar haklı olduğunu göstermek için yazılmış! Dolayısıyla yazısının başlığındaki cümlecik, “TKP’nin EMEP’e bakışı” olsa, belki söylenenlerin yanlışlığı değişmez ama anlatmak istenen kesinlikle daha kolay anlaşılırdı.
Başlık üzerine lafın fazlaca uzadığı söylenebilir, ama Aydemir Güler’in, bütün yazısını, dönüp dolaşıp; “EMEP, TKP ve sola nefreti körükleyen parti” olduğu fikrine oturtmak istediği dikkate alındığında, bu ön açıklama ister istemez zorunlu olmuştur.
Ama burada, bundan sonra söyleneceklerin daha anlaşılır olması için şunları da eklemek gerekmektedir.
Bu yazı Aydemir Güler’in söylediği yanlış ve haksız her şeye yanıt vermeyi amaçlamadığı gibi, yazı içinde polemik sınırlarını aşarak, (hatta tartışma terbiyesini de diyebiliriz) hem Özgürlük Dünyası’nın editörünü hem de Güler’in yazısında adı geçen yazarları küçümseyen nitelemelerine burada ayrıca yanıt vermeyeceğiz. Gerek görürlerse, buna o nitelemelerin muhatabı arkadaşlarımız gerekli yanıtı vereceklerdir. Ve tabii burada, gençlik mücadelesi, 1 Mayıs vb. gibi pratik mücadele ve bunlar üstünden taktik tartışmalarına bu yazı çerçevesinde sadece anlayış açısından kimi vurgular yapılmakla yetinilecektir. Ama EMEP için üstünkörü söylenen, daldan dala konan alıntılarla kafa karışıklığı yaratma, biraz daha yakından bakıldığında kendi tabanına yanıt verme ihtiyacından kaynaklandığı duygusu veren “EMEP eleştirilerine” burada belli başlıklar altında yanıt vereceğiz. Ki, TKP’nin nelere karşı çıktığı, EMEP’ten neden rahatsızlık duyduğu, sorunun bir nefret ve sevgi sorun olmayıp; bir dünya görüşü sorunu olduğu gerçeği ortaya çıksın!
TKP’NİN HER DERDE DEVA ‘SOL’U NASIL BİR SOLDUR?
Yazı daha baştan itibaren, her şeye kadir, her şeyi kapsayan bir “sol”, “solda şu”, “solda bu” diye başlıyor. Ve bir yandan tüm olumlulukların, devrimci değerlerin taşıyıcısı ve kaynağı olan bir “sol”dan söz edilirken öte yandan olumsuz ne varsa, bazen solun TKP’nin içinde olmadığı bir kesimine, bazen yine TKP’nin içinde olmadığı bir başka kesimine yükleyen bir tarz benimsenerek, “sol”dan yakınılıyor. Kısacası yazı boyunca “sol” lastik gibi her bir yana çekiştiriliyor.
“TKP, Ortadoğu’da emperyalizmin inisiyatifi ele geçirme tehlikesine ve bu olasılığın ne anlama geldiğine dikkat çekerek yeni bir tartışma düzlemine geçmeyi mi deniyor; solda birileri hemen ortaya atılıp “halkların mücadelesini ihmal etmemek” gerektiğini söylüyor,…
“TKP, 1 Mayıs’ların siyasal içeriksizliğine dikkat mi çekiyor,… birileri fırlayıp (yine solcular kast ediliyor İ.Ç) “sendikaları ve geniş kitleleri dıştalamamak” gerektiği yolunda, ilkokul düzeyinde bir argümanla tartışmayı engelliyorlar. …
“Yukarıdaki liste uzar gider. Konumuza gelmek için listeyi bir yerde kesmek zorundayım.” diyerek Aydemir Güler sürdürüyor sözlerini.
Ortalığa söylenmiş gibi duran bir takım lafların dönüp solun bir kesimi için ya da dolaylı olarak EMEP için söylendiğini görüyoruz.
“Türkiye solunun bu kesimlerinin tamamı liberal sapma içinde sayılamaz. Ancak Çulhaoğlu’nun sol liberalizme atfettiği etki, yaygın bir tanımlama için de pekala kullanılabilir”(!)(Gülerin aynı yazısı) gibi, değerlendirmelerle de, TKP dışındaki “sol”un bazı kesimlerinin de “iyi” olabileceğine dair saptamalar yapılıyor.
Bu yüzden de Güler ve TKP ile önce bu ne olduğu belirsiz “sol” kavramı üstünde tartışmamız gerekiyor. Çünkü “sol” kavramı, özellikle 1960’lardan beri, siyasal yelpazede sadece bir yere karşılık gelmiyor, (böyle olsa tartışmaya değmezdi) Marksizmin en temel kavramlarını muğlaklaştıran ve Marksist teoriyi piyasalaştıran, sınıfı, sınıf mücadelesini siyaset alanının dışına atan bir tutuma karşılık geliyor. Bu yüzden de “sol”la tanımlanan ideolojik siyasi tutum, TKP ve bütün diğer liberal ve popüler sosyalizm akımlarıyla Marksist sosyalizm arasındaki ayırımın da ana ayrım çizgisini oluşturuyor.
Sözü biraz uzatma pahasına bu tartışmayı burada yapmak durumundayız. Çünkü TKP’nin sosyalizm anlayışının, Marksist sosyalizmle taban tabana zıtlaşmasının referansları “sol” ve ona yüklenen içerikte saklı.
Bu yüzden de “sol”un son yarım yüzyılda kazandığı içeriğe kısaca değinmekte yarar olacaktır.
Şöyle ki; bugün tam bir piyasa kavramı haline gelmiş olan “sol” kavramı, Marksist literatürde genelde “olumsuz” anlamda, Marksizmden “sol”a sapmalar için kullanılır. Genellikle de bireysel terörizmi siyasi mücadelenin asıl aracı olarak kullanmayı amaçlayan siyasi tutumları adlandırmak için kullanılmıştır.
Bizde “sol”, 1960’lı yıllarda cuntacı YÖN’cüler ile kendilerine sosyalist deme cesaretini gösteremeyen liberal sosyalist çevrelerce kullanılıp popülerleştirilmiştir. Yok efendim, “Fransız devrimi sırasında mecliste yoksullar solda, zenginler sağda oturur”muş da, ondan dolayı, “yoksullardan yana olanlara solcu, zenginleri savunanlara da sağcı denmiştir” gibi “şark kurnazı” kaba aktarmalarla “sol” “her derde deva” bir kavram olarak, ama kesinlikle “olumlu” değerlerin yüklendiği bir kavram olarak siyaset “piyasasına” sürülmüştür. Zaman içinde de sosyal demokratlardan terörizmi benimseyen ya da Marksist sosyalistlere kadar her akımın “sol” sayıldığı bir siyaset piyasası oluşturulmuştur. O günden beri de “sol”, sermaye propagandacılarının, en pespaye “solcuları” göstererek, “sol” diye nitelediği, herkesi aynı çuvala koymasının dayanağı olduğu gibi aynı zamanda az çok uyanan emekçileri, işçileri “solculuğun kadim partisi” CHP’ye yedeklemenin dayanağı yapılmıştır. Öyle ya; madem herkes solcu, neden koca solcu CHP varken solun oyları bölünsün ki!
Az çok ciddiye alınacak her felsefi akım, en başta da Marksizm, bir kavram öne sürerken, o kavramla daha önce açıklanmayan, anlaşılamayan olay ve olguların anlaşılmasını sağlamayı amaçlamıştır. Aksi halde yeni her kavram yeni gereksiz bir laf demektir. Bu açıdan bile “sol”, yön belirtme dışında ya da sapmayı belirleme dışında yeni bir şey anlatmamaktadır. Ama tersine daha önce üstünde anlaşılmış olan, sosyalizm, sosyal demokrasi, komünizm, sınıf mücadelesi vb. gibi pek çok kavramı siyaset alanının dışına sürmenin yolunu açarak, sığlığı ve bulanıklığı artırıcı bir rol oynamaktadır. Örneğin, “bu kişi solcudur” demek, o kişi hakkında bir şey söylemek değildir. Çünkü o kişi İngiltere eski Başbakanı ya da CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu gibi bir sosyal demokrat ya da Maocu, Marigellacı, Marcusçu, IMF Başkanı bir “sosyalist” Dominik Strauss Khan gibi bir liberal, dönek bir Marksist, bir anarşist, anarko sendikalist, bireysel terörist bir örgütün yandaşı vb. olabilir.
Emek Partisi’nin 2006 yılında çıkardığı “Emek partisi nasıl bir partidir” broşüründe, “EMEP sol bir parti midir?” sorusuna şöyle yanıt veriliyor:
“Bugün politik arenada en çok kullanılan sözcüklerden birisi sol ya da sağ sözcükleridir. Ama yine, politikada en belirsiz ve en çok üstünde tepinilen sözcük de ‘sol’dur. Çünkü bugün bir partiyi ya da siyasi odağı ‘sol’ olarak tanımlamak aslında hiçbir şey söylememektir. Örneğin, ‘A partisi sol bir partidir’ denildiğinde; bundan, sosyal demokrasiden komünist partiye kadar akla gelebilecek her tür siyasi eğilimlerden birisini kastetmiş olabiliriz. Bu ise, hemen hemen hiçbir şey dememektir. Bir de sosyal demokrasinin ve eskiden kendisini Marksist, komünist gören siyasi mihrakların neo-liberalizme bağlandıkları, emperyalizm konusunda tümüyle saf değiştirdikleri göz önüne alındığında, sol, artık dünkü kadar bile bir ayrım nitelemesi olmamaktadır. Ama örneğin her seçim döneminde daha da ateşlenmek üzere ‘solcuların birliği’ gündeme getirilmektedir. Kendisine ‘solcu’ diyenlerin, kendisine sağcı diyenlere karşı birleşmesi gerektiği gibi bir varsayım üstünden masa başı projeleri gündeme getirilmektedir. Bugüne kadar bu konuda hiçbir gerçek adım atılamadığı halde, bunda ısrar edilmektedir. Bunda ısrar edenler örneğin CHP ile, DSP ile, Kızılelmacı ‘solculuk’la EMEP’in ve diğer, kendisine sosyalist diyenlerin birleşmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Peki; ‘Çılgın Türkler’ milliyetçiliği ile sokaklarda insanları linç etmek için gösteri yapanların arkasındaki ‘solculuk’la, EMEP’in enternasyonal, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunması nasıl birleşecektir? Hele ortada çözülmesi gereken bir Kürt sorunu varken ve milliyetçilik gemi azıya almışken; bırakalım birliği, Kürt hareketi gerekçe gösterilerek, seçim ittifakı bile olanaksız olmaktadır. Kaldı ki, siyasi yelpazedeki her partinin ötekine göre sağda ya da solda olması bakımından da kavram anlamsızlaşmaktadır.
“Elbette günlük dilde bu tür nitelemelerden söz etmek zorunda kalınmaktadır. Ama o zaman bile ‘tırnak içinde’ kullanmak gerekir. Çünkü ‘solculuk’ kavramı sosyalist literatürde ‘olumsuz’, Marksizmden, bilimsel sosyalizmden bir sapma, daha çok da sekter ve siyasette bireysel terörizmi esas alanlar için kullanılmaktadır. Bugün ise ‘sol’ nitelemesini, kendilerine sosyalist deme cesareti bile olmayan ve sosyalizmi de belirsizleştirerek kendi burjuva fikirleri doğrultusunda eğip bükenler ‘olumlu’ olarak, bir övünç ifadesi olarak kullanmaktadır. Bu yüzden de “sol” ya da “solculuk” bir “belirsizlik” olarak ortada dolaşmaktadır.
“Ama şöyle denirse; sermayenin çıkarlarının en radikal savunucularının en sağda, komünizmin en gerçek savunucularının da en solda olduğu; bütün diğer akım ve eğilimlerin bunların arasında yer aldığı bir siyasi yelpaze yapılarak, ‘EMEP sol bir parti midir?’ sorusu sorulursa; bu soruya; ‘EMEP en soldaki partidir’ demekte hiçbir sakınca yoktur.”
EMEP’in yaklaşımı budur ve TKP de Türkiye’de “sol”u en çok kullanan bir parti olarak bu eleştirilerin hedefidir.
EMEP ‘GÜÇBİRLİĞİ’NDEN NE ANLIYOR?
Aydemir Güler yazısına, “girizgâh”tan sonraki ilk başlık* olarak “EMEP Güçbirliğinde” (!) bölümüyle başlıyor. Referandumda “hayır” denilerek yapılan güçbirliğini “anlamlı” buluyor, ama bu güçbirliğinin dağılmasında, sorunu/sorumluluğu EMEP’e yüklüyor.
“Solda seçimlerin işbirliklerine yardımcı değil, engel olduğunu söylemek durumundayız. Bu kez de öyle oldu ve seçim taktiklerine ilişkin, bahsi geçen sol parti ve hareketlerin dışındaki kesimleri ilgilendiren olasılıklar, cepheleşmenin de önüne geçti. Burada soyut konuşmanın anlamı yok. Cepheleşmeyi baltalayan ilk faktör, EMEP’in birincil seçim partneri olarak BDP’yi görmesinden ibarettir” diyen Aydemir Güler, tartışmanın seyrinden hiç söz etmiyor. Çünkü o zaman, EMEP’in daha en başından; bu 3 parti ve 1 politik çevrenin referandum ya da başka bir iş için bir araya gelmesine “cepheleşme” denmesinin doğru olmayacağını, böyle bir birliğin cephe olamayacağını, bunun aynı zamanda gerçek bir cepheleşme çabasını da baltalayacağını söylediğini ifade etmesi gerekecekti. Ama burada daha önemli olan, böyle bir “cepheleşme” ve birlik açısından, özellikle seçime giderken ve “nasıl birlik” ve “kimlerle birlik” tartışması sürerken, TKP’nin kendi ön koşulu olarak “BDP ile kesinlikle bir seçim ittifakı içinde olmayacağı” biçiminde yazılı bir dayatmayla gelmesidir. EMEP böyle bir dayatmayı kabul etmemiştir. Bunun yanlışlığını dili döndüğünce anlatmıştır. Öyle olup olmamasından bağımsız olarak, bir partinin, isminde “komünist” sıfatı bulunan bir partinin Kürt hareketiyle yan yana gelmeyi “kırmızı çizgimiz” olarak belirlemesinin yanlış ve anlaşılmaz olduğunu anlatmıştır. Ama Güler dönüp; “Cepheleşmeyi baltalayan ilk faktör, EMEP’in birincil seçim partneri olarak BDP’yi görmesidir” diyerek işin içinden çıkıyor. Gerçek ise tersidir. TKP, BDP’nin içinde olacağı bir seçim ittifakında olamayacağını açıklayarak, bu görüşmelerin akamete uğramasına yol açmıştır.
Ama EMEP, BDP ile birlikte olunmamasının bir koşul olarak ileri sürülmesini kabul etmemiş, bunun yanlışlığını anlatmıştır. Yer alıp almamanın BDP’nin bir tercihi olabileceğini, ama bunun olması için çaba gösterilmesi gerektiğini ifade etmiştir. BDP’nin olmayacağı bir seçim ittifakının belki olabileceğini, ama bunun ülkenin dinamik güçlerinin bir ittifakı olmayacağı için anlamlı bir ittifak olamayacağını her platformda savunmuştur. Ancak tartışma TKP’nin dediği aşamaya gelmeden, TKP, bu tutumu gerekçe edinerek tartışmayı bitirmiştir!
EMEP’in birlik, ittifak anlayışı için yine “Emek Partisi nasıl bir partidir?” broşürüne başvuralım. Bu broşürde “EMEP’in ‘solda birlik’ diye bir sorunu yok mudur?” sorusuna şöyle yanıt veriliyor:
“Siyaset; o anda karşıya alınan güçlere karşı, o an için çıkarları ortaklaşan güçlerin birleştirilmesi, mücadeleye çekilmesi sanatıdır. Bu nedenle de siyasette ‘birlik’ sorunu en yakıcı sorunlardan biridir. Ama birlik sorunu; kendilerini sol ve sağ sözcükleri ile tanımlayan siyasi odaklar arasında birlik sorunu olarak alınırsa, bugüne kadar görüldüğü gibi; birlik üstüne çok konuşulur ama ciddi adımlar atılamaz. Ama birlikten kast edilen; belirli talepler için çeşitli odakların bir araya gelmesi ve o taleplerin elde edilmesine kadar aralarında ittifak oluşturulması* ya da seçim dönemlerinde olduğu gibi, seçim ittifakları yapılması ise, EMEP elbette bunları yapmak için çaba harcamaktadır; bundan sonra da bu konuda elinden geleni yapacaktır. Burada da belirleyici olan o siyasi partinin, o siyasi odağın kendisini ‘sol’ ya da sağ olarak tarif etmesi değil; üstünde ortaklaşılan taleplerdir. Örneğin bugün Türkiye’de, Kürt sorununun demokratik çözümü, gerçek bir laisizm, anti-emperyalizm ve işçi sınıfının, emekçilerin haklarına yönelik saldırıların karşısına çıkmak, IMF, Dünya Bankası sultasına son verecek bir ekonomik program etrafında birlik zorunludur. Ama örneğin CHP’den İP’e soldan en çok söz eden partiler, ‘Kızılelma solculuğu’ böyle bir birlik platformunun dışında kalmaktadırlar. Hatta sadece Kürt sorunu ya da gerçek bir laisizm talebi ile ‘solda’ görünenlerin pek çoğu birlik platformu dışına düşmektedir. Ama örneğin kendisini ‘sol’ olarak tarif etmeyen DTP böyle bir birlik platformunun içinde kalabilmektedir.
“Kısacası birlik sorunu; genel olarak ‘solun birliği’ değil; ‘şu şu talepler etrafında birlik’ sorunudur ve EMEP de, sorunu böyle görmekte; ortaya üstünde birleşilmesi gereken talepleri koymakta; partilerin kendisini sol ya da sağ diye nitelendirmesine bakmadan o talepler etrafında birliği savunmaktadır. Ve elbette ki EMEP; sadece partileri değil; sendikalar ve emek örgütleri başta olmak üzere işçilerin, emekçilerin ekonomik, kültürel, sosyal karakterli örgütlerini de bu birliklerin unsuru olarak görmektedir.
“EMEP’in programında birlik sorununa yaklaşım şöyle devam etmektedir: Emek Partisi bütün farklılıklarına ve eleştirilerine karşın, diğer siyasi partilerle, işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda güç ve eylem birlikleri yapacaktır.
“Emek Partisi her yerde, mevcut toplumsal ve siyasal düzene karşı her devrimci hareketi destekleyecektir…
“Emek Partisi yalnızca ülke içinde değil, uluslararası planda da, bütün ülkelerin devrimci demokrat hareketleri arasında, emperyalizme ve tekelci kapitalizme ve gericiliğe karşı birlik sağlanması için çalışacaktır.”
Bu genel yaklaşımlar dikkate alındığında;
1-) TKP’nin sınıf mücadelesi anlayışı, sınıf dışı bir anlayış; siyasi çevreler arasında bir itiş kakış halidir:
Yukarıdaki alıntıdan açıkça anlaşıldığı gibi, EMEP için birlik sorunu, belirlenen hedefe varmak için o hedefe varmak isteyecek ve bu amaçla nesnel bakımdan bir araya gelebilecek tüm güçleri bir araya getirme mücadelesidir. TKP ise, tersine, yalnızca şu şu partiler (çevreler) bir araya gelsin, onlarla ne yapacağımızı kararlaştıralım demektedir. Tabii bunu bir adım olarak söylese, yine de anlaşılırdır. Ancak TKP, o hedefe gidebilecek güçleri “solcu”/”bir arada olunabilir” ve “sağcı” ya da Kürt hareketine ilişkin değerlendirmesinde olduğu gibi “bir arada olunmaz” güçler olarak ayırmakta, sadece kendince “solcu” olanlarla birlik olmayı benimsemektedir. O zaman da TKP; “şunlar varsa ben yokum” diyen “seçmeci”, “solcuların birliği” ile sınırlı, toplumdaki sınıfların ve birbiriyle çatışma içindeki toplumsal kesimlerin (etnik, din, mezhep, cins, sınıf farklılıkları gibi) talep ve ihtiyaçları dışında bir birlik anlayışı gündeme getirmektedir.
Bu anlayış; seçimlerde “BDP’yle olmamayı” kendisi için “olmazsa olmaz koşul” olarak öne sürerken, işi, 1 Mayıslarda “sağcı” kategoride tanımladığı Türk-İş, Hak-İş, Kamu Sen gibi sendikalarla bir arada olmamaya, hatta seçimlerde sevmediği tutumlardaki (ahlaktaki) vatandaşlardan “oy istememeye” kadar varmaktadır.
Bu anlayış, kendisini, TKP’nin sınıf mücadelesi ve devrim anlayışında çok daha açık biçimde ortaya koymaktadır.
Hiçbir yerde bu açıklıkla yazarak ifade etmese de, TKP için devrim, TKP’lilerin sayısının artırılmasıyla, nüfusun “çoğunluğunun en azından TKP’yi destekler hale gelmesiyle mümkündür. Bu yaklaşım, TKP’yi bir yandan parlamentarizmin kucağına iterken*, öte yandan da sınıf mücadelesi dışında bir parti olmaya zorlamaktadır. Onun nedenle, TKP, yönetiminde sağcıların olmadığı sendikaların, ÖSYM mağduru sağcı öğrencilerle “milliyetçilikle malûl” gördüğü Kürtlerin olmadığı, en azından “kendi belirleyip seçtikleri”yle bir arada olacağı bir mücadeleyi tercih etmektedir. Bu anlayışın devrimi de, sömürülen ve ezilen kitlelerin değil ama TKP’lilerin eseri olarak görmekten kaçınamayacağı apaçıktır.
’60’lı yıllarda “devrim devrimcilerin eseridir” diyen modern revizyonizmin kefareti “solcu” anlayış, aradan geçen yarım yüzyıl sonra, TKP’de parlamentarizme bulanmış bu haliyle, o dönemin “devrim” anlayışının karikatürü olarak kristalize olmuştur. Onun içindir ki TKP, çeşitli “sol” çevreler ve işçi sınıfının “solculaşmış” ve ne yazık ki “solculaşırken” de sınıfın ana kitlesinden kopmuş, bürokratik, “solcu” bir mücadele anlayışına savrulmuş kimi unsurları dışındaki kesimleriyle talepler etrafında bir mücadeleden kaçmaktadır. Bahanesi de hazırdır: Bunlar gericidir, dincidir, milliyetçidir! Bu nedenle TKP, sınıf mücadelesinin nesnel ihtiyaçlarını gözeterek hareket etmemekte, taktiklerini buradan geliştirmemekte; ama reformasyona uğratılarak, sistem içi, parlamenter formlar kazandırılmış “devrimci”, “sol semboller”, belirlenmiş “sol çevreler” ya da kimi sloganlar etrafında kurulan birliklerle kendini sınırlamaktadır.
Bu yüzden de TKP’nin “sınıf mücadelesi”, karşıt sınıflarla ulusal vb. çeşitli toplumsal güçlerin, işçi sınıfının ve öteki toplumsal kesimlerin yer almadığı, tersine ancak çeşitli sol parti, çevre ve kişilerin kendilerine yer bulabildiği, bunların karşı devrimci başka siyasi güçlere karşı mücadele ettiklerini sandıkları bir mücadeledir. Bu anlayışla, sınıf mücadelesi, kaçınılmaz olarak önce sağcı parti ve çevrelerle solcu parti ve çevrelerin slogan düzeyinde tartışmasına indirgenirken, “sol içindeki” mücadele de sol grupların birbiriyle itiş kakışına indirgenmektedir.
Ve Güler, partisinin sınıf mücadelesi anlayışının tipik ifadesi olan sol grupların sürekli birbiriyle itiş kakış halinden yakınmaktadır.
2-) TKP, “akademik bir sosyalizm” anlayışını savunmaktadır:
Bu yazının ağırlıklı bölümünü oluşturan TKP’nin sınıf mücadelesi karşısındaki tutumu, gerçekte onun sosyalizmden ne anladığı ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Çünkü devrimi yığınların eseri, sosyalizmi işçi sınıfının kuracağı bir düzen olarak gören Marksist devrim ve sosyalizm anlayışına sahip olan bir parti; sınıf mücadelesinin kendisine dayattığı görevler karşısında bu görevlerden bazılarını, ne yazık ki en önemlilerini, “ayağına çamur bulaşacağı”nı düşündüğü için elinin tersiyle itmez, tersine bu alandaki mücadeleyi, sınıfı, mücadele içinde eğitilip, öteki ezilen ve sömürülen toplumsal sınıf ve tabakalarla birleşip ilerleyeceği, ülkeyi yöneten bir güç (bilinç, örgütlenme düzeyi ve özgüven olarak) olarak örgütlemeyi amaçlar.
Şimdi Güler ve TKP önde gelenleri, “Biz de öyle yapıyoruz” diyebilirler. Ancak gerçek böyle değil. İşte 1 Mayıs’taki tutumları*. 1 Mayıs’taki tutumlarının yanı sıra seçim taktikleri, gençlik mücadelesi içindeki tutumları, tam da bu mücadeleye “sol kesim”in dışarıdan katılıp, “mücadeleyi lekeleyen kesimlerin” katılmaması, bunların mücadeleyi kirlettiklerinin düşünülmesi ve devrimin kitlelerin değil, tersine “solcuların”, dahası “komünistlerin” eseri olduğu fikrinden kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım, TKP’nin en yakın çevresinden çıkan ve herhalde TKP’nin denetimi ve izniyle de yapılan “Devrimden Sonra” filminde çok açık biçimde ortaya konmuştur. İşçisinden askerine, köylüsünden orta sınıf vatandaşa hiç kimsenin haberi olmadan yapılan ve sonrasında olacakları ilan eden devrim anlayışı, açıkça bir film olarak ortaya konmuştur. Gerçi TKP önde gelenleri filmin böyle eleştirilmesine çok kızıyorlar, ama bu film kendi eserleridir. Hani başkası yapsa, denir ki, “TKP’ye kara çalmak için yapıldı!” Ama öyle değil. Filmdeki devrim ve kitle ilişkisi anlayışı; 1 Mayıs, seçim taktiği, üniversite mücadelesinde de görüldüğü gibi, bulundukları her yerde kitle mücadelesi karşısında aldıkları seçkinci, “yukarıdan” tavırla tam bir uyum içindedir. Bu yüzden de bu film; TKP’nin “devrim” algılamasını, yığın mücadelesiyle devrim anlayışının ilgisizliğini ve TKP’nin sosyalizm anlayışının işçi sınıfıyla hiçbir bağlantısının olmadığını çok başarılı biçimde ortaya koyan bir sinema eseridir! Bu filmde, sosyalizm açıkça; yığınlardan kopuk, “yukarıdan”, adeta bir askeri darbe gibi ve “komünistlerin” yaptığı bir “devrim” olarak konmaktadır. Bu yüzden de filmdeki “şu ev senin”, “bu fabrikalar şunların”, “bundan böyle şöyle yaşayacaksın” diye herkese ulufe dağıtır gibi davranan devrimcileri varsayan ve Marksist sosyalizm anlayışıyla hiçbir biçimde bağdaşmayan sosyalizm anlayışı, aslında TKP’nin sosyalizm ve sınıf mücadelesi anlayışının çok rafine bir ifadesidir.
Komünistler dışında hiç kimsenin haberinin olmadığı, radyolarla, işyerlerindeki hoparlörlerle duyurulan; emekçilerin, halkın beklentilerine yukardan yanıt vermeyi amaçlayan bir devrimdir bu. Ve kaçınılmaz olarak bu devrimin iktidarı da “TKP’nin iktidarı”dır. Ve TKP’nin iktidara geldiğinde neler yapacağını anlatmaktadır bu film. Tıpkı Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu’nun halka, “Beni iktidara getirirseniz size şunları vereceğim demesi gibi!*
Hatırlayalım; Leninizm ve Troçkizm arasındaki “sosyalizmin proletaryanın diktatörlüğü mü olduğu, yoksa partinin diktatörlüğü mü olduğu” tartışması tam da TKP’nin anlayışının eleştirisidir. Troçki ve yandaşları sosyalizmi “partinin iktidarı” olarak anlarken, önce Lenin ve ardından da Lenin’i ve Marx’ı referans alarak Stalin ve SBKP, sosyalizmi “işçi sınıfının iktidarı” olarak ele alırlar. Partiyi, Sovyetleri, sendikaları, tüm öteki başlıca işçi, emekçi örgütlerini işçi iktidarının bileşeni olarak görürler. TKP ise, ortaya koyduğu anlayışla, bu tartışmada partinin iktidarıyla işçi sınıfının iktidarını aynılaştırmaktadır. Bu yüzden “komünist” partinin, kapitalizm koşullarında, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıfları eğitme, birleştirme; bilinç ve örgütlenme düzeylerinin ülkeyi yönetecek bir düzeye gelmesi için hayatın her alanında, hiçbir imkanı küçümsemeden mücadelelerinin örgütlenmesi gibi bir sorunu yoktur. Tersine, “okuyarak” ya da bir biçimde sosyalizmi öğrenen kişilerin TKP’ye katılması ya da onu destekleyen bir konuma gelmesi yeterlidir. Hele bir de, nereden geleceklerse, “500 bin boyun eğmeyen kişi” bulurlarsa tamamdır! Örneğin D. Perinçek, zamanında A. Türkeş, günümüzde D. Bahçeli’nin de tabii ki kendi kavillerince boyun eğmediklerini akıllarına getirmeden peşine düştükleri “boyun eğmeyenler” arayışının kapitalist toplumu dönüştürecek başlıca güçle ilgilenmediği öylesine açıktır ki; tüm nesnelliğiyle komünizm yapıcısı olan sınıf değil, boyun eğip eğmemek türü ahlaki, haydi diyelim ki siyasi kategoriler hareket noktası edinilmektedir. İşçi sınıfının ana kitlesinin ve öteki emekçi kesimlerin kazanılması gibi bir sorunu yoktur TKP’nin. Eğer öyle olsaydı; her toplumsal mücadelede hemen “sol”-“sağ” ayrımı yaparak yürümek yerine, sağın; gericiliğin etkisindeki işçi ve emekçi yığınları ortak talepleri etrafında birleştirerek, sermaye güçlerine karşı (dün yandaşı olduğu partiye, devlet güçlerine, gerici odaklara karşı) harekete geçirecek bir mücadele anlayışına sahip olurdu. Ki bu durumda, mücadele stratejisini, “solcu”-“sağcı” ayrımı üzerinden değil, dönüştürücü toplumsal güçleri sömüren-sömürülen, ezen-ezilen karşıtlığını esas alarak örgütleyen, bugünün sermaye güçlerinin yedeğindeki emekçi yığınları yarının sosyalizmini kuracak güçlere dönüştüren bir mücadele üzerinden kurardı. Böyle olsaydı, EMEP’in “ittifaklar” ve “cephe” anlayışına saldırarak, etkisiz ve sınıfsal dayanaktan yoksun “sol cephe” anlayışına dayanak aramak yerine, EMEP’in ne dediğini anlamaya çalışırdı. Ve o zamanda tartışma, Güler’in deyimiyle sadece “keyifli” olmaz, aynı zamanda herkes için öğretici ve ilerletici olurdu.
Kısacası EMEP, işçi sınıfının, proletaryanın iktidarı olan bir sosyalizmi, proletarya sosyalizmini, aynı anlama gelmek üzere bilimsel sosyalizmi, Marksist sosyalizmi savunmaktadır. Bunun gereği olarak da EMEP, programı ve stratejisiyle sıkı biçimde bağlı olarak, tüm taktiklerini işçi sınıfını eğitmeyi, onu sosyalizmi kuracak bir güç olarak eğitip örgütlemeyi gözden ırak tutmadan geliştirmekte; bütün güncel görevlerini, bu stratejik hedefine uygun olarak biçimlendirmeye çalışmaktadır. TKP ise, okunarak (daha çok da kulaktan dolma ve sol piyasadan) öğrenilen ve sosyalizmi “öğrenenlerin” TKP’ye katılarak devrimi yapacakları bir sosyalizm, bir türden “okulcu” ya da “akademik sosyalizm”* diyebileceğimiz küçük burjuva bir sosyalizm anlayışını savunmakta, bu yüzden de EMEP’in yapmak istediğini anlamamakta ya da tümüyle yanlış anlamaktadır. Onun içindir ki, TKP, EMEP tarafından kendine yönelik eleştirileri de “solda nefreti körükleme” gibi politikada sadece kişisel düzeyde anlamlı olabilecek nitelemelerle açıklamaya çalışmaktadır.
ULUSAL SORUN, TKP’NİN MİLLİYETÇİLİĞİ VE KÜRT SORUNU
Ulusal sorun, en azından 20. yüzyılın başından beri (emperyalizm çağı ile birlikte), enternasyonalist bir sosyalizm anlayışına sahip olmayan sosyal demokrat, sosyal şoven, burjuva sosyalizm akımlarının temsilcileri tarafından netameli bir alan olarak görülmüştür. Ezilen ulusların başkaldırıları, bu burjuva sosyalizminin temsilcileri tarafından bazen “anayurdun savunulması”, bazen “ezilen ulusun emperyalizmin dümen suyunda olması”, bazen “ezilen ulus milliyetçiliğinin işçi sınıfının birliğine vereceği zarar” gibi bahanelerle karalanmıştır. Ve bu ve benzeri gerekçelerle “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” söz konusu “kutsal değerler” adına ayaklar altına alınmış; işçi sınıfı ve sosyalizm adına ezen ulus burjuvazisinin (yeri geldiğinde “anayurdun savunulması” adına emperyalist kamplardan birinde) ezilen ulusun (ulusların) üzerine yürümesi ve zoru benimsenebilmiş, bazen hatta teşvik edilmiştir!
“EMEP’in bilmeden yazıp çizdiği konulardan biri de, ulusal sorundur” diye başlıyor TKP’nin eski Genel Başkanı, yazısının “EMEP Ulusal Sorunda”(!) başlıklı bölümüne. Ve her başı sıkıştığında da “EMEP’in Lenin’i yanlış okuduğu”, “sonuna kadar okumadığı” gibi laflarla herhalde genç TKP’lilerin “ulusal sorunda TKP’nin nasıl bir yerde durduğunu” merak eden kesiminin sorularını baskı altına almak istiyor.
Elbette biz TKP’nin önde gelen kadrolarının Lenin’i okumadıklarını ya da sonuna kadar okumadıklarını söylemiyoruz. Yazdıklarından belli olmasa da, “okuyorlar”dır! Ama Marksizmin, Leninizmin en büyük çarpıtıcılarının (Bernstein, Kautsky, Buharin, Kruşçev, Gorbaçov… gibi) da bu “okuyanlar” içinden çıktığını biliyoruz. Çünkü Marksizm Leninizm sadece okunan bir metin olarak kaldığında, hayatın pratiği içinde her gün yeniden özümsenmediğinde, sadece okumuş cahiller kategorisini (tabii bunu iyi niyetle yaparsanız) kalabalıklaştırmış olursunuz. Aydemir Güler, bu kategoriye girmeye çok hevesli görünüyor. Ve “akademik sosyalizm” nitelemesini hak etmek için elinden geleni yapıyor görünüyor.
Türkiye’de sosyal şovenizmle, bırakalım proleter enternasyonalizmini, bırakalım Marksist sosyalizmi, tutarlı demokrat olmayı bile ayıran bir mücadelenin sıcak biçimde sürdüğü koşullarda TKP’nin önde gelen bir şahsiyetinin (kuşkusuz TKP’nin de) ulusal soruna bu kadar uzak, bu kadar yabancı olması, bu kadar anlamaz gözlerle bakması anlaşılır değildir.
Burada “bu kadar kitaptan bakmamak olur” “suçlaması” yapmamızı okur yadırgamamalı. Çünkü Güler burada, kitaptan bile bakmıyor.
Çünkü Güler kitaptan bile baksa, en azından ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmayı, “taktik bir sorun” iddiasını öne sürerek, ilkesel olarak reddetmezdi!
Şunları söylüyor Güler yazısında:
“EMEP, Sovyet sonrası dünyada ulusların kaderlerini nasıl tayin ettikleri hakkında ne demektedir? Yirmi yıldır halkların çıkarına, işçi sınıfının ağırlığının artmasının eşlik ettiği, bu anlamda ilerici, emperyalizmi gerileten, özgürlüğü yakınlaştıran, milliyetçiliği baskılayan bir tayin olayı yaşanmış mıdır? Sovyetlerin var olduğu dünyada, anti-emperyalist bir ilerlemenin parçası olan kendi kaderini tayin pratiği, neden emperyalizmin lehine tecelli etmektedir?
“… Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkını evrensel, genel geçer bir ilke olarak değil, dönemsel bir devrimci taktik olarak formüle ettiğini görmek için yüzeyden derinlere gitmek bile gerekmez. Sadece yarım yamalak okumak yerine baştan sona okumak yetecektir.
“… Üçüncü evrede ise ulusal süreçler üstündeki genel emperyalist etki artmıştır.
“EMEP, … emperyalizmin manipüle ettiği, yeniden biçimlendirdiği dünyada halkların özgürlük mücadelesini aramaktadır.
TKP’nin, içinde bulunduğumuz evrede ulusal dinamikler üstünde emperyalizmin daha geniş olanakları olduğunu bilmesi, bu dinamiklere kayıtsızlık veya düşmanlık üretmesine neden olmamaktadır. Ancak eski dil, yöntem ve araçların Marksist-Leninist yönteme dayanarak yenilenmesi gerekmektedir.”
Bu kadar uzun bir pasajı bu önemli konuda Güler’in ne dediği kendi ağzından anlaşılsın diye aktardık. Ancak, tarihsel referanslara atıflarla genellemeler yapan Güler, sonunda bütün Marksizm çarpıtıcılarının gerekçesine sığınıyor: “Ancak eski dil, yöntem ve araçların Marksist-Leninist yönteme dayanarak yenilenmesi gerekmektedir.”
Bernstein’den Gorbaçov’a bütün revizyonistlerin gerekçesidir bu.
Burada şöyle bir sorun da var: Eğer bunu söylüyorsanız, demek ki henüz yeni bir yaklaşımınız yok demektir. Ama öyle değil, aslında Güler son 20 yılın (burada 20 yıl SB’nin çöküşünden sonraki dönemdir) ulusal mücadelelerini, emperyalizmin yedeğindeki, hatta onlar tarafından organize edilen girişimler olarak toptan mahkûm ediyor. Yukarıdaki uzun aktartmadan, Güler’in kafa karışıklığını yansıtan metinden anlaşılan tek şey bu. Ötesi, TKP şunu yapmaya çalışıyor.. kısmı ise işin hikâyesi.
Burada Güler’in iddiasını üç başlık altında ele alabiliriz.
1-) Ulusların kendi kaderini tayin hakkı taktik bir sorun mudur?
Aydemir Güler, Lenin ve Stalin’in “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nın “taktik bir sorun” olduğunu öne sürdüklerini iddia etmektedir. Bu doğru değildir. Marx’tan başlayarak, Lenin ve Stalin başta olmak üzere tüm gerçek Marksistler; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının”, ulusların tartışılmaz bir hakkı olduğunu, her ulusun kendi kaderini serbestçe tayin hakkının tartışılamayacağını her vesileyle tekrar tekrar söylemişlerdir.
“Taktik” olan, yani tartışılan, bu hakkın kendisi değil, “bu hakkın ulus tarafından nasıl kullanıldığı”dır; taktik, hakkın kullanımına ilişkindir. Yani ezilen ulusun, kendi kaderini, ezen ulustan ayrılıp kendi devletini kurarak mı, özerklik, federasyon ya da başka bir biçim altında mı gerçekleştireceği taktiğin konusuna girerr. Burada Marksistler, bazen ayrılmayı savunmuşlar (Polonya’nın Rusya’dan ayrılmasını savunan Marx ve Engels, böylece Polonya proletaryasının bu ayrılmadan yararlanarak güç toplayacağını, aynı zamanda bu ayrılmanın Çarlığı zayıflatacağını söylemişlerdir.), bazen de ayrılmaya karşı çıkmışlardır. Burada Finlandiya’nın sosyalist Rusya’dan ayrılması ve Lenin’in bu konudaki tutumu öğreticidir.
Finlandiya örneği şöyle: Ekim Devrimi’nden sonra hâlâ Rusya sınırları içindeki Finlandiya’nın kendi kaderini tayin etmesi için yapılan referandumda, “ayrılma” kararı çıkar. Lenin, Finlandiya proletaryasının kendi burjuvazini izlemesinden üzüntü duyduklarını, Fin proletaryasının çıkarının Rusya proletaryasıyla birlikte sosyalizmi inşa etmekte olduğunu, ama Fin ulusunun ayrılma hakkına da saygı göstereceklerini söyler ve Sovyet Rusya Finlandiya’nın ayrılmasını tanır.
Bu örnekte de açıkça görüldüğü gibi, sadece teorik bakımdan değil, pratikte de ulusların kendi kaderini tayin hakkı taktik sorun değildir. Tersine bu konuda hiçbir tartışma yoktur. Zamana, ülkeye ya da başka koşullara göre değişen, “taktik” denebilecek olan, tayin hakkının nasıl kullanılacağıdır!
Türkiye’de de sermaye güçleri Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını tanımıyor. “Kaderinizi biz tayin ederiz; siz bizim tayin ettiğimiz alanda verebileceklerimizle yetinmelisiniz” diyor.
Demokrasi güçleri ve tabii ki Marksistler, proleter sosyalistler ise bunu tartışmıyor. Tersine, “bu hakkın kullanılması nasıl olursa Türk ve Kürt proletaryasının çıkarına olur; hakların kardeşliğini ilerletici olur? Bugün gönüllü birliğin şartları nedir?” – bunu tartışıyor. Ve TKP, bu tartışmanın dışında kalmakta ısrar ediyor. Ve kendisi öyle planlamasa da, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayan sermaye güçleriyle aynı safa düşüyor.
2-) Tunus, Mısır, Libya,… halk isyanları devrimci karakter taşıyan isyanlardır:
TKP Tunus ve Mısır ayaklanmalarının sıcak olduğu günlerde isyanları destekler görünmüş, bu doğrultuda açıklamalar yapmıştır. Ancak TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, bu başkaldırıların emperyalizmin denetiminde, hatta onun organizasyonu olduğunu öne süren, halkı ve halk iradesini yok sayan ve bu isyanları karalayan yazılar yazmıştır. Öyle görünmektedir ki, Aydemir Güler de, Okuyan gibi, bu ayaklanmaları emperyalizmin çıkarına ayaklanmalar görerek bunlara karşı çıkmaktadır.
TKP, sınıflar mücadelesi, hiç de kendi kafasında biçimlendirdiği bir “proje” olarak cereyan etmediği için yanılmaktadır. Dahası, emperyalizmi her şeye kadir gören küçük burjuvazinin tipik gerekçelerinden hareketle baktığı için Arap-İslam dünyasında olanları anlamamakta ve bu yüzden de emperyalizme ve gericiliğe karşı çıkan demokrasi, özgürlük, iş, ekmek isteyen halkların mücadelesini daha baştan emperyalizme bağlanan mücadeleler olarak mahkûm etmektedir.
Ve bu tutumuyla Güler ve partisi, Bin Ali, Hüsnü Mübarek, Suudi Arabistan Kralı, Bahreyn Şeyhi ya da Yemen diktatöründen teşekkürü hak etmektedir! Zaten onlar da ayaklanmaların yabancı güçler tarafından çıkarıldığını söylemiyorlar mı?
TKP kendi tezini haklı göstermek için, Arap-İslam ülkelerindeki başkaldırıları Doğu Avrupa’daki doğrudan emperyalist ülkelerce organize edilen Sorosçu “renkli devrimler”le benzeştirerek mahkûm ediyor, ama bu iki gelişme ve kaldıracı olan hareketler tamamen farklıdır. Arap-İslam dünyasındaki halklar; emperyalizmin 30-40 yıldır en sadık uşağı olan başlarındaki diktatörlere karşı baş kaldırmışlardır. Belki de tarihlerinde ilk kez bu halklar, kendi ülkelerinin kaderine el koymak, kendi geleceklerine sahip çıkmak için ayaklanmışlardır. İktidarı ele geçirecek kadar organize değillerdir, ama ABD ve AB’nin işbirlikçisi de değillerdir. Tersine onlar, emperyalist sistemin en zayıf halkasındaki çelişkinin ileri ittiği halklar olarak hareket etmektedir.
Emperyalistler elbette, bu geniş halk ayaklanmalarının eski adamlarını çöpe atması karşısında görünüşte isyanları destekleyen bir mevziye çekilmişler, onları yedeklemek için girişimlerini artırmışlardır. Örneğin Libya ve Suriye’de bu doğrultuda baskılarını artırmış, Libya’ya silahla müdahalede bulunmuşlardır. Ancak burada lanetlenmesi gereken Kaddafi ya da Esad’a karşı ayaklanmalar değil, NATO ve Batı emperyalizminin halkların kendi geleceklerine sahip çıkmalarını önlemek ve “onlar adına kader tayin etmek” için yaptıkları müdahalelerdir ki, bu müdahaleler ayağa kalkan Arap halklarını ezmeye ve mücadelelerini bastırmaya yöneliktir.
“Arap dünyasında neler oluyor, işler nereye gidebilir; bizlere düşen nedir?” gibi tartışmalar olacaktır elbette. Ama tartışılmaz olan, halkların bu girişiminin Ortadoğu halklarının uyanışının işareti olarak anlaşılması ve halkların kendi kaderlerine sahip çıkmasının bir biçimi olarak, aynı zamanda örtük olarak antiemperyalist niteliğinin görülmesidir. Elbette; bu ayaklanmaların sadece Arap dünyasına has olmayıp (TKP öyle görüyor), emperyalist sistemin öteki zayıf halkalarında; Yunanistan, İspanya, Gürcistan, Türkiye gibi Batı dünyası ülkelerinde de yankılarının olduğunu anlamak da ayrıca önemlidir. Çünkü bütün bu ülkelerdeki hareketlenmeler, sistemin derinlerindeki aynı çelişkilerden güç almaktadır.
Bu ayaklanmalar sonuçta ne kadar başarılı olacaktır; müdahale ayaklanmaları söndürebilecek ve emperyalizmin bölge ülkelerindeki egemenliğini yenileyebilecek mi; yoksa bu ayaklanmalar sürecinde işçi sınıfı ve halklar kendi örgütlenmelerini yenileyip dünyanın antiemperyalist ilerici güçleriyle birleşmeye doğru mu ilerleyecek? Bunu şimdiden kestirmek zordur. Ama bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de sosyalist ve devrimci güçlere, demokrasi güçlerine düşen, bu halk başkaldırılarına şüpheyle bakmak, emperyalist gerici propagandaya malzeme sağlayan değerlendirmeler yapmak değil, antiemperyalist ve demokrasiden yana mücadelelerin güçlenmesi için elden geleni yapmaktır. En önemlisi de, bu ülkelere yönelik emperyalist müdahalelere karşı uluslararası düzeyde bir dayanışma çok önem kazanmıştır. Ancak TKP yukarıdaki alıntıda (Güler’in yazısı) ifade edilen yaklaşımıyla, ayaklanmaları emperyalizmin oyunu olarak görüp, (istemese de) bu ayaklanmaların hedefi olan diktatörlerle müttefik haline gelirken, dolaylı olarak da sistemin huzurunu isteyen emperyalistlerle aynı paralele düşmektedir. Bu zaaflı durumun ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorununa yaklaşımla ilişkisi kuşku götürmez.
3-) Kürt sorununun çözümünde TKP milliyetçi bir çizgi izliyor: Uluslararası alanda tanık olduğumuz ulusal hareketleri tümüyle emperyalizmin yedeklediğini düşünen, bunları emperyalizmin lehine başkaldırılar olarak gören TKP, “içerdeki” Kürt başkaldırısına ise, bir yanıyla “cumhuriyet değerlerini savunma” adına, öte yanıyla da Kürtlerin mücadelesinin emperyalizmin Türkiye’yi bölmesine fırsat veren bir girişim olduğu gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Üstelik TKP bu alanda yalnız da değildir. CHP’den başlayarak, İP’e, Türk Solu’na kadar uzanan irili ufaklı çeşitli “sol” milliyetçi, soysal şoven (kendilerine, sanki farklı bir şeymiş gibi “ulusalcı” diyorlar) çevrelerin ideolojik baskısından da etkilenen TKP, sanki onlardan farklı bir söylem benimsiyormuş gibi görünse de, her tutum alınması gereken noktada, kendisini geriye çeken bahaneler bularak milliyetçiliğe savrulmaktadır. 12 Haziran seçiminde bu savrulma çok açık biçimde görülmüştür. Yukarıda ifade edildiği gibi, TKP, seçim ittifakı bakımından BDP ile birlikte olmamayı “ittifakın koşulu” olarak ilan etmiştir.
Tarihte hemen her dönemde görülen “milliyetçi sosyalizm” anlayışına sahip ya da sosyal şoven politikaları benimseyen partiler gibi, TKP de, konuştuğunda, genel olarak enternasyonalizm konusunda pek radikal bir söylem benimsemektedir. Ama iş Türkiye’de bu enternasyonalizmin gereğine gelip Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı tartışma konusu olunca, daha Kürtlerin bu hakkı nasıl kullanacağı sorununa bile gelinmeden; emperyalizmin Türkiye’yi bölme planlarından ya da ulusal hareketlerin günümüzde ilerici bir muhteva taşımadığından söz açılarak, genellemeler üzerinden bile Kürtlerin emperyalizmin aleti olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Bu tez, aslında Türkiye’deki bütün milliyetçi solculardan en aşırı sağcı güçlere kadar her renkten gericiliğin ortak referansıdır. Bu, 87 yıllık cumhuriyet tarihinin de ana tezidir. Tek fark, bu tutuma sağcıların milliyetçilik, solcuların ise “yurtseverlik” (TKP yurtseverlik diyor) ya da ”ulusalcılık” demeleridir.
Oysa Türkiye gibi çokuluslu bir ülkede işçi sınıfının partisi iddiasındaki bir parti, Kürt sorununun demokratik çözümünü kendi programına almadan, bırakalım halkların kardeşliği ve ulusal hak eşitliğini, ittifaklar sorunu ve Kürt ulusal hareketiyle ittifakı, Kürt ve Türk kökenli işçilerin birliği sorununu çözmeyi bile gündemine alamaz. Bunun pratikteki anlamı ise, sınıfın sendikal düzeyde bile birliğinin gerçekleştirilememesi, sendikaların ve öteki işçi örgütlerinin işçilerin Kürt ve Türk kökenlerine göre biçimlenmesinden başka şey değildir. Bu yüzdendir ki, Türkiye’de Kürt sorunu, Kürt halkının ulusal mücadelesi; işçi sınıfı partisi ve sınıf örgütleri için bir “dış sorun” değil, işçi sınıfının birliği ve Türkiye’nin nasıl bir geleceğe sahip olacağıyla ilgili temel bir sorundur. Bu yüzden Kürt sorununun çözümü sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesi, dolayısıyla işçi sınıfının partisinin asgari programının (EMEP’in asgari programında böyledir) da bir parçasıdır.
TKP ise, Kürt sorununu kendi dışında, dolayısıyla partisi olduğunu iddia ettiği işçi sınıfının mücadelesi dışında bir sorun olarak görmekte, sorun hakkında dışarıdan analizler yaparak; doğrular ve yanlışlar konusunda ahkâm kesmektedir. Denebilir ki TKP, Kürt sorununu, sadece emperyalizme karşı mücadeleden söz edildiğinde hatırlamakta, ama bu noktada da Kürtleri ittifak gücü olarak değil, karşıya alınması gereken; emperyalist planların bir bileşeni, emperyalizmin müttefiki olan bir güç olarak görmektedir.
Burada sorun, bir yanıyla TKP’nin demokrasi mücadelesi karşısındaki yanlış mevzisinden ve demokrasiyle ve Kürt sorunuyla ilgili sorunları “sosyalizm çözecek” diyerek gündemden çıkarmış olmasından kaynaklansa da, asıl olarak “milliyetçi sosyalizm” mevzisinde olmasından kaynaklanmaktadır. (TKP’nin tuttuğu bu mevzi öylesine belirgindir ki, gericiliği dinci gericilikten ibaret sayan bağlantılı burjuva mevziyle bir arada, onu Ergenekoncu generalleri yurtsever saymaya ve Ergenekon Davası’nın da bir Amerikan komplosundan başka şey olmadığını ileri sürerek her yanından kan damlayan karanlığı neredeyse savunmaya götürmüştür.)
Bütün bu yaklaşım ve sorunların ötesinde, bugün Kürt ulusal mücadelesinin, “sivil itaatsizlik” yönelimiyle birlikte, daha hareketli ve taleplerin fiilen elde edilme mücadelesiyle ilerlendiği bir döneme girdiği gözlenmektedir. Bunun anlamı ise, kitle mücadelesinin yaygınlaşacağı ve askeri ve polisiye önlemlerle başa çıkılamayacak mücadele biçimlerinin giderek ağırlık kazanacağıdır.
Yine bölgedeki gelişmeler dikkate alındığında, Türkiye’nin Kürt bölgesi, Kürt sorununun bölgesel çözümü bakımından da, İran ve Suriye Kütlerinin de dikkatini Türkiye’deki mücadeleye yöneltmiştir.
Tunus ve Mısır’da başlayan başkaldırıların Suriye’yi de içine alarak Türkiye’nin sınırlarına dayanmış olduğu dikkate alındığında, Türkiye’nin demokratikleşmesinde Kürt sorununun demokratik çözümü koşulunun olağanüstü bir ağırlık kazandığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Tabii burada; “TKP’nin mücadele programında, stratejisinde ve taktiklerinde Kürt sorununun yeri nedir?” sorusu kendisini dayatmaktadır. Bırakalım bölgeyi, ülkemizde 15-20 milyon Kürdü dolaysız biçimde (tüm halkları da dolaylı biçimde) ilgilendiren böyle bir mücadele karşısında “TKP hangi saftadır; Kürtlerden yana mı, yoksa Kütlerin mücadelesini ezmek için uğraşanların yanında mı?” sorusu gündeme gelmektedir.
Konunun yakıcılığı ortadayken böyle sorular sormak bizim için de üzüntü kaynağıdır. Ama gerçekler de ortadadır. Ulusal başkaldırıları peşinen emperyalizmin yedek gücü ilan eden ve özgürlükleri için mücadele eden Kürt hareketini, partisini “seçim ittifakı yapılmayacak bir parti” olarak gören bir “komünist parti”yle ya da “milliyetçi ‘komünist’ parti”yle karşı karşıyayız ve soruları böyle “dikine” sormadan gerçeğin görülmesi de zor olmaktadır.
BU YAZIYI TKP YAZDIRDI!
Bu eleştiriler var diye EMEP ve TKP bundan böyle mücadele içinde birlikler, ittifaklar yapmaz mı, yapmayacak mı?
Elbette hayır!
Tersine eleştireceğiz, tartışacağız, mücadelenin sorunlarını aşmak ve bu sorunlara ortak çözümler geliştirmek için bazen kıyasıysa eleştireceğiz, ama mücadelenin çeşitli alanlarında ortak mücadele sürdürebilmek için de her gayreti göstereceğiz.
Ama eleştirilerde hakkaniyet olması gerektiği kadar alınganlık da olmamalıdır.
Evet, TKP’ye yönelik eleştirilerimiz, ne yazık ki, kendisine komünist diyen bir parti için “ağır”dır. Ancak bunlar söylenmelidir. Çünkü geçilen süreç herkesin elini taşın altına koyması gereken bir süreçtir. Bu süreçte, Türkiye’nin ilerici demokrat güçleri ya birleşerek, toplumun tüm dinamik güçlerini (Kürtler, Alevilerin uyanış içindeki kesimleri, işçi ve emekçilerin ileri kesimleri, sendikalar ve emek örgütleri, kadın hareketi, çevre hareketi, geçlik hareketi, aydın çevreleri) birleştirmek için üstlerine düşeni yapacak ya da AKP ve arkasında birleşmiş gericilik ve sermaye güçleri kendi amaçlarına ulaşacaktır.
Demokrasi güçlerini sadece “solcularla” sınırlı gören anlayış yenilgiye uğratılamazsa, solda bu görüşler mahkûm edilmezse, bu hareketlerin bırakalım iddialarını gerçekleştirmelerini, kendilerini emek ve demokrasi mücadelesi içinde etkin bir odak olarak sürdürmeleri bile olanaklı olamaz. Bu yüzden TKP’ye yönelik eleştirilerimiz “dost acı söyler” kategorisinden görülmelidir. Ve dahası, tartışmalar bir strateji ve taktik meselesinden ya da sınıflar mücadelesinin sorunlarının tartışılmasından çıkarılıp laf yarışına dönüştürülürse, bunun ilerletici olması da beklenemez.
Umuyoruz ki TKP eski Genel Başkanı ve öteki TKP yöneticileri, “Emek Partisi bizi neden böyle eleştirmiş; gerçekten bizde eleştirilere haklılık kazandıracak yanlışlar var mı?” diye kendilerine dönüp bakarlar.
Çünkü bu yazıyı Emek Partili biri yazmıştır ama bu yazıyı (bu içerikte) TKP yazdırmıştır!
* Aydemir Güler’in yazsındaki ara başlıkları Charlie Chaplin üslubuyla ve alay içeren biçimde yazması da rahatsızlık vericidir, ama bunda bir art niyet yok diye düşünmek istiyoruz.
* Cephe ve “cepheleşme” ise, elbette talepler etrafında birlikleri aşan, bir taktik dönem boyunca karşı güçleri alt etmek için oluşturulan ve bu dönem boyunca kalıcı bir birlik olan sınıflararası ittifaklardır ve en azında belirli bir dönem boyunca sistemle karşı karşıya gelen toplumsal güçlerin bir araya gelmesiyle biçimlenen mücadele örgütü, böyle bir birliğin örgütlenmesidir. TKP ve kimi ”sol” gruplar ise, kendilerine “cephe” deyip, “cephe” fikrini muğlaklaştırıp gözden düşürürken, aynı zamanda yapılabilecek işbirliklerini de zorlaştırmaktadırlar.
* Parlamentarizm, seçimlere katılmak ya da seçimlere önem vermek değildir. Seçimlere katılmak eğer mücadeleyi güçlendirecek bir taktiğin parçasıysa, parlamento yığınların mücadelesinin bir dayanağı olarak değerlendirilebiliyorsa, seçim, seçimde yüksek oy almak, milletvekili çıkarmak çok önemli olur. Son seçimler üstüne yapılan tartışmada söz konusu olan, TKP’nin halktan 500 bin oy istemesi ve buna “boyun eğmeyen 500 bin kişi” diyerek kahramanlık atfetmesi, sonunda seçilme olmasa bile parlamentarizmin daniskasıdır. Daha da kötüsü, seçilme amacı bile olmadan yapılmış, sanki sadece daha büyük güçleri bir araya getirmekten ya da onlarla birleşmekten kaçınmış olmak için icat edilmiş bir parlamentarizmdir. Çünkü “olmayacak dua” olması bir yana bu “500 bin oy”, ülkenin en dinamik, sistem karşıtı ve gerici-burjuva statüko için gerçek bir tehdit haline gelmiş olan Kürt halkı ve hareketini dışlayan, öteki kitlesel dinamikleri (Aleviler, çevre hareketi, kadın hareketi, sendikal çevreler vb.) bir araya getirmeyi de hiç hesaba katmayan, dolayısıyla sınıf mücadelesinin geliştirilip ilerletilmesini amaçladığı ileri sürülemeyecek bir taktik olarak geliştirilmiştir!
* Her 1 Mayıs’ta tüm TKP’lileri İstanbul’da toplamak (ki son 1 Mayıs’ta bundan kısmen vazgeçtiler), kimi sendikaları 1 Mayıs’a layık görmemek ve onlardan rahatsız olmak; 1 Mayıs alanının dışında bir ayin yapar gibi “ayrı kutlama” yapmak; 1 Mayıs’a katılacak işçi ve sendika sayısını önemsememek ve 1 Mayıs’ın sınıfın eğitim ve katılımını teşvik etmesini önemseme gibi bir kaygı gütmemek; tersine her şeyi kendi katılımları ve gösterilerinin etkin olmasına endekslemek… TKP’nin sınıfa ve kitlelere bakışını yansıtan tipik göstergelerdendir.
* Her şeyden önce, filmde anlatılan devrim, bir darbe gibi yapılmış olsa da, aslında anlayış olarak parlamentarizmin ta kendisidir. Sadece bu filme de değil… Yanılmıyorsak 2007 seçimleri öncesinde, Haber Türk TV’nin Yayın Yönetmeni, öteki partilere de sorduğu bir soruyu ortaya atarak; Aydemir Güler’e “seçimde 550 milletvekili çıkarsanız Türkiye’yi nasıl yönetirdiniz?” diye sormuştu. Ve Aydemir Güler bu soruya karşılık, neler yapacaklarını anlatmıştı! Yani öteki partilerin beş fazlası, üç eksiği idi anlattıkları! Bu bile TKP’nin nasıl bir sosyalizm anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.
* Burada, “akademik sosyalizm” nitelemesiyle ne Marksist literatürü okuyarak sosyalizmi öğrenmek eleştiriliyor, ne de akademik düzeyde Marksizm incelemeleri yapan bilim çevreleri. Tam tersine, Emek Partisi, Marksist literatürü daha çok okumaya ihtiyacımız olduğu bilinciyle, bu okuma ve incelemeleri teşvik etmekte, bu amaçla Marksist klasiklerin ve yardımcı literatürün titizlikle basımı ve dağıtımı için çaba harcamaktadır. Yine Emek Partisi, akademi dünyasında da Marksizm tartışmasının daha geniş bir biçimde yapılmasından yanadır. Burada, kendisine komünist adını takan bir partinin sınıf mücadelesi dışında, işçi sınıfıyla organik bağları olmayan bir sosyalizm anlayışını savunması, bu savunuyu da pratikte “solcu” taktiklerle hayata geçirmeye çalışması eleştirilmektedir.
İsrail-Türkiye ilişkileri nereye?
2009 yılının Şubat’ında, Davos Zirvesi sırasında, Başbakan Erdoğan’la İsrail Devlet Başkanı Şimon Perez arasında, “One Minute” gerilim ile başlayan çatışma; “alçak koltuk krizi” ve nihayet; “Gazze’ye yardım” gemilerine karşı İsrail’in yaptığı saldırı ve 9 kişinin yaşamını yitirmesiyle zirvesine çıkmış görünüyor.
Saldırıdan sonra, İsrail ve Türkiye tarafından, egemen iki devletin, birbirine karşı diplomasi adabı bakımından pek alışık olunmayan bir üslup eşliğinde sürdürdükleri polemik, giderek tavsasa da, sorunların çözümüne ilişkin ciddi girişimlerden iki taraf da çekinmeye devam ediyor. Bazen “yumuşama” eğilimi gösteren açıklamalar yapılsa da; hem Türkiye, hem de İsrail tarafı, kendi dediklerinde ısrar eden öneriler öne sürüp, ısrar edeceklerini ifade eden açıklamalar yapmaktan geri durmuyorlar.
En son gelinen yerde;
Türkiye İsrail’e; “1-) İsrail Türkiye’den resmen özür dilemeli, 2-) Olayı uluslararası bir komisyon soruşturmalı, 3-) Ölenlerin ailelerine tazminat ödenmeli” şartlarını öne sürmekte devam ediyor ve bunlarda ısrar edeceğini söylüyor. “Eğer bu şartlar yerine getirilmezse; Türkiye tarafından yapılacak olanı İsrail bilmektedir” diyor, Dışişleri Bakın Davutoğlu.
İsrail ise; “1-) Özür dilemenin söz konusu olmayacağını, eğer özür dilinecekse, Türkiye’nin dilemesi gerektiğini, 2-) İsrail’in soruşturma komisyonu kurduğunu ve adil bir soruşturma yürütüldüğünü, 3-) Ölenlerin Hamas’la ilişkili kişiler olduğunu ve bu yüzden tazminatın söz konusu olmayacağını” söylemektedir.
Bu sert ve birbirinin karşıtı da olan açıklamalara karşın, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile İsrail Ticaret ve Sanayi Bakanı Binyamin Ben Eliezer, 30 Haziran 2010’da, Brüksel’de gizilice görüştüler. Görüşme’nin açığa çıkmasından sonra, bu görüşmenin, “Obama’nın ricasıyla”, Erdoğan ve Netanyahu’nun bilgileri dâhilinde yapıldığı açıklandı.
Bu görüşme, zaten her vesileyle “karışma” alametleri gösteren İsrail kabinesinde yeni bir karışıklığa yol açtı. Çünkü İsrail Başbakanı Netanyahu, bu görüşmeyi, İsrail Dışişleri Bakanı Avigor Lieberman’dan gizlemişti. Ve Lieberman’ın görüşmeyi televizyondan öğrendiği belirtiliyor.
Görüşme için, Başbakan Netanyahu’nun, Türkiye ile ilişkileri iyileştirmekten yana olarak bilinen Ticaret Bakanı Eliezer’i görevlendirmesi, aşırı sağcı Lieberman’ı dışlaması, İsrail Başbakanı’nın Türkiye ile ilişkileri yumuşatmak istemesi olarak değerlendirildi. Yine bu süre içinde, Gazze’ye yönelik ambargonun gevşetilmesi de, İsrail’in uzlaşma isteğinin işareti olarak yorumlandı.
“Yardım gemilerine saldırı” sonrasında, Türkiye diplomasisi ve basını, her ne kadar İsrail’in dünyadan tecrit edildiği, onun terörist yüzünün açığa çıktığı gibi bilinen hamasi bir kampanya yürüttüyse de, gelinen aşamada bir “kısa gün kârı”ndan söz edilecekse, İsrail, yaptığı hamle ile; 1-) Türkiye’nin İran’la yapılan nükleer takas anlaşması girişimini akamete uğratmak, 2) Suriye-İsrail görüşmelerinde Türkiye’yi arabuluculuktan düşürmek, 3-) Dünya kamuoyu ve Batı diplomasisi önünde Türkiye’yi yönetenlerin, Hamas, El Kaide, Taliban, Ahmedi Necat safından yer almaya yöneldiğini göstermekte bir adım daha atmak gibi önemli üç somut kazanç sağlamış görünmektedir.
Türkiye ise, Arap halkları içinde popülaritesini artırarak, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “yeni Osmanlıcı” dış politikaları açısından bir kazanç sağlamış görünmektedir. Ancak Türkiye’nin İsrail’e karşı izlediği bu sert politikanın, gerekçeleri farklı olsa da, Arap ve İslam dünyasının liderleri tarafından pek hoş karşılanmadığı da ortaya çıkmıştır. Nitekim İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısından dişe okunur bir İsrail kınaması çıkmadığı gibi, son yıllarda Türkiye’ye en yakın Arap lider olarak bilinen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat bile, “Eğer Türkiye Filistin davasına yararlı olacaksa, İsrail’le diyalogu koparmamalıdır” diyerek, İsrail’e karşı “One Minute”çü diplomasi tarzından yana olmadığını açıkça ifade etmiştir.
Gerek Türkiye, gerekse İsrail hükümetlerinin “Şarkvari”, daha çok da iki tarafın en şoven, en milliyetçi duygularını okşamayı ön plana alan “oportünist-pragmatist” diplomasi tarzına bakarsak, İsrail’le Türkiye bir savaşa girdi, girecek görünmektedir! Ancak, biraz daha yakından bakıldığında, yukarıdaki patırtılı diplomasiye karşın, ekonomik, askeri ilişkilerde, her şey, sanki “hiçbir sorun yokmuş”a yakın bir çizgide yürür görünmektedir. Nitekim, İsrail Ordusu’nun dergisinde, tam da böyle bir dönemde, Türkiye ile askeri ilişkilerin boyutundan duyulan memnuniyet öne çıkarılırken, Genelkurmay Başkanı Başbuğ hakkında sitayişkâr değerlendirmelerin bulundurulması, diplomaside olanlardan İsrail Ordusu’nun hoşnutsuzluğuna vurgu yapıldığı kadar, iki ülke askerileri arasındaki ilişkilerin önemine de işaret edilmektedir. Onca tehdit ve şantaj içeren açıklamalardan sonra, ilişkilerdeki sorunun, İsrail’in Konya’daki hava tatbikatına katılımının önlenmesi için tatbikatın iptal edilmesi ve Türkiye’nin de Doğu Akdeniz’deki “Güvenilir Denizkızı” tatbikatına katılmamasıyla sınırlı kalmış olması da üstteki tartışmanın gerçek ilişkileri çok etkilemediğiri göstermektedir.
TÜRKİYE’NİN İSRAİL DÜŞMANLIĞI SÜREBİLİR Mİ?
Tayyip Erdoğan ve AKP’sinin, İsrail düşmanlığına, bu düşmanlığın anti semitizme dönüşmesine en yakın çizgide duran bir siyasi gelenekten geldiği, herkesin bildiği bir gerçektir. Bu kadronun bütün gençliği; merkezinde “Kahrolsun Yahudiler” olan bir siyasi-dini kültür ortamı içinde geçmiştir.
Burada, şunu güvenle söyleyebiliriz ki, Erdoğan ve partisinin ana çekirdeğini oluşturan “milli görüşçülüğü” karşıtlarından ayıran en önemli özellik, “Yahudi düşmanlığı” ve bu düşmanlığın dünyadaki bütün kötülüklerin anasının Yahudiler olduğuna inanan bir siyasi gelenekten gelmekte olmalarıdır.
Bu kadro, MHP’den farklı olarak, Yahudi düşmanlığını bir “Kur’an emri” olarak da aldığı için, daha bağnaz bir Yahudi karşıtlığı çizgisinde bulunmaktadır.
Bu nedenle de, AKP Hükümeti tarafından İsrail’le ilişkilerde yürütülen diplomasi, her tür provokasyona açıktır. Hamas’la girişilen ilişkilerin Batı Şeria’daki Filistin hükümetiyle ilişkileri zedeler boyutlara varması, Türkiye-İsrail ilişkileri ve bölgedeki diplomasinin Hamas’ın ve öteki Şeriatçı odakların müdahalelerine açık hale gelmesinin, Gazze’ye yardım etmenin, “yardım gemileri”nin üstünden, “İsrail karşıtı bir uluslararası sefer”e dönüştürülmesine hükümetin müdahale edememesi gibi gelişmelerin arkasında, böyle bir ideolojik zemin vardır. Ancak İsrail-Türkiye ilişkileri, 60 yıllık geçmişi, ABD ve NATO ile ilişkilerin İsrail’le ilişkilerin bir yüzünü oluşturuyor olması, dahası İsrail’in Türkiye’nin askeri ihtiyaçları bakımdan ABD’den sonra ikinci sıradaki “tedarikçi ülke” olması (2009 yılında, Türkiye ve İsrail arasındaki askeri alışverişin miktarı 1.8 milyar doları bulmuştur) olması, Türkiye-İsrail iliklerinin ardındaki gerçek nedenlerdir. Askeri haberleşmeden tank ve savaş uçaklarının modernizasyonuna, ileri tartım teknolojisine kadar, Türkiye’nin birçok ihtiyacını İsrail üstünden karşılıyor olması gibi nedenlerle, Türkiye-İsrail ilişkileri, “kahve politikacıları”nın, “Ne olacak canım iki buçuk milyon Yahudi” hafifsemesinden çok başka bir şeydir. Bu yüzden, konuyu yakından bilenler, Türkiye’nin, İsrail’le “Savunma işbirliği anlaşmaları”nı ortadan kaldıramayacağını, en fazla askıya alıp “gösteri mahiyetinde” tavırlar sergileyebileceğini belirtmektedir.
Daha genel olarak söylersek; İsrail’le ilişkiler, ABD ile, NATO ile ilişki demektir. Çünkü kuruluşundan beri, ABD, İsrail’le ilişkilerini, “hayati ortaklık”, “yaşamsal ortaklık” olarak tarif etmektedir. Türkiye’yi yönetenler, “ABD bize model ortak dedi” diye, ABD’nin kendilerine verdiği önem için zil takıp oynaması bile, ABD-İsrail ilişkilerinin “yaşamsal ortaklık” olarak tarif edilmesinin önemini işaret etmektedir. Bizimki modelse, İsrailinki “yaşamsal”dır. Onun içindir ki, Türkiye’nin İsrail’e karşı bayrak açması, ABD’ye, NATO’ya bayrak açması demektir.
Kısacası, Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri, “tek başına” bir şey değil, ABD, NATO ve AB ile, dolayısıyla da, bölgede izlenen politikalarla doğrudan ilgilidir. Ve bütün bu alanlarda ciddi bir dönüşümü göze almayan Türkiye hükümetlerinin, İsrail’le ilişkilerde köklü bir değişime yönelmesi; “İsrail şu isteklerimizi yerine getirmezse gerekeni yaparız” demesi inandırıcı olamaz. Tabii “yaparız” denilenler, “dağın doğurduğu fare” cinsinden bir şey değilse!
Daha Kürt sorunun çözülmemişliği ve Türkiye’nin bu sorunun çözümünü ABD-Irak-Türkiye “üçlü mekanizması”nın bölgedeki inisiyatifine bağladığı düşünüldüğünde, bu inisiyatif içinde, İsrail’in uzmanlarıyla, elektronik gözleme ve istihbaratıyla “gizli ortak” olduğu da dikkate alındığında, sadece Kürt sorunundan dolayı bile, Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin esasını tehlikeye atmasının olanaksıza yakın bir zorluk içerdiği de görülecektir. Dolayısıyla, kendi Kürtleriyle sorunlarını konuşarak çözme çizgisine geçemeden, sadece Kürt sorunu bile, Türkiye’yi İsrail’e mahkûm eden bir sorun olarak, İsrail’in elini olağanüstü güçlendirmektedir.
Peki, AKP Hükümeti, İsrail’e karşı, İsrail’le ilişkileri kesecek düzeyde önlemler alabilir mi?
Burada, şunu güvenle söyleyebiliriz ki, Erdoğan ve partisinin ana çekirdeğini oluşturan “milli görüşçülüğü” karşıtlarından ayıran en önemli özellik, yukarıda da ifade edildiği gibi, “Yahudi düşmanlığı”dır ve bunlara göre, dünyadaki bütün kötülüklerin arkasında Yahudiler vardır. Bu genetik, onlara İsrail’e karşı atıp tutma kolaylığı sağlamaktadır.
Son birkaç yıla bakıldığında, AKP Hükümeti’nin, İsrail’e karşı, gerek Türkiye’nin halkının, gerekse “İslam dünyası” halklarının “yüreğini soğutan” çıkışlar yaptığı, daha doğrusu, bir yanı “halkla ilişkiler” amacı güden bir şovla karışık diplomasi yürüttüğü bilinmektedir. Gazze katliamı karşısında İsrail’i “soykırımı yapmak”la suçlaması, “One Minute” çıkışı, “yardım gemilerine saldırı sonrasında tutturduğu İsrail karşıtı söylem” gibi çıkışlarla, Erdoğan ve Hükümeti, “İşte İsrail’i sindirip hizaya getirecek, bu hükümettir!” havası yaratamaya çalışmaktadır.
Ancak yukarıda da belirtildiği gibi, diplomasi alanındaki onca kabadayılığa karşın, gerçek ilişkilerde çok bir değişiklik olmadığı gibi, Türkiye’nin bu tavrının, ABD’nin de hoşgörüsü, hatta alttan alta desteği ile oluştuğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü İsrail’in Filistin politikasından ve bu politikanın da kışkırtmasıyla biçimlenen İsrail’in İslam ülkeleriyle ilişkilerinden, ABD de (İsrail’i destekleyen öteki Batı ülkeleri de) hoşnutsuzdur. Çünkü İsrail’in bazen iç politika kaygılarıyla, bazen kendi paranoyalarını gerçekmiş gibi öne çıkararak, komşu ülkelere ve Filistinlilere yönelik giriştiği saldırgan tutum, ABD’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerinde de sorunlara yol açmaktadır. Yahudi lobisinin ABD’de iç politikadaki etkinliği ile de desteklenen bu İsrail tutumuna karşı, son bir ki yıl içinde, ABD yönetimi, Türkiye’nin İsrail’e karşı, onun anladığı dilden konuşuyor görünmesinde, kendilerine bir dayanak bulmuş görünmektedir. Bu yüzden de, “One Minute” ya da AKP Hükümeti ve Erdoğan’ın sair İsrail’e karşı kavgacı söylemi, Batı’da (ABD ve AB’de), eskiden olduğu gibi “anti semitizm” olarak algılanmamış, hatta İsrail’e “Sen de haddini bil!” tavrı konmuştur. Dolayısıyla, Erdoğan-Davutoğlu’nun İsrail karşıtı girişimleri, kendi inisiyatifleri olarak değil, bir yönüyle ABD stratejisinin gereği olarak gelişen ve ABD’nin İsrail karşısında elini rahatlamaya da dayanak olan çıkışlar olmuştur. Çünkü Türkiye’nin bölgenin “lider ülkesi” olarak öne çıkarılması, ABD stratejisinin bir ihtiyacıdır ve bölgede “lider” olacak bir ülkenin de, İsrail’in hot zotlarına, başıboş girişimlerine karşı bir tavır alması zorunluluğu da ortadadır. Bu yüzden de, Türkiye’nin İsrail karşısında diklenmesini, en azından bir yanıyla “bölgesel liderliğini” İsrail’e kabul ettirme tutumu olarak ve ABD’nin zımni de olsa desteği ile yaptığını düşünmek doğru olur. Çünkü bugünkü koşullarda, İsrail’e sözünü geçirmeyen bir “bölgesel lideri” kimse ciddiye almaz.
Bütün bu, bir yanıyla “eksen kayması” tartışmalarına kadar götürülen, yakın dönem gelişmelerinin ötesinde, soruna daha geniş bir perspektiften bakıldığında, şu açık bir gerçektir: Türkiye, kendi tarihinin 200 yıllık hedefi olan, “Batı dünyası ile bütünleşme” ve bunu somut biçimi olarak NATO içindeki rolüne devam etme, ABD ile ilişkileri geliştirme, AB’ye girme için gayretlerini sürdürme, Türkiye’yi Batı’nın petrol-doğalgaz geçiş yollarının platformu yapma,… çabalarıyla düşünüldüğünde; Türkiye, İsrail’le ilişkilerini, uzun süre, böyle krizle tariflenecek biçimde tutamaz. Erdoğan, Davutoğlu ya da hükümetin tümü, kendilerine atfedilen “eksen kayması”nı samimi olarak isteseler bile; Türkiye’yi Batı yörüngesinden çıkaramayacakları gibi, İsrail’le ilişkilerinde de, bu ana stratejinin dışına çıkaramazlar.
Bütün bunların da ötesinde, orta vadede; ABD’nin kendilerine taktığı “bölgesel liderlik” madalyasını büyük bir hevesle benimseyen Türkiye’nin egemenleri (hükümet, devlet, büyük sermaye odakları, milliyetçilik ve din üstünden siyaset yapan güç odakları, sermaye partileri…) için en önemli rakip, İsrail değil, İran’dır. Çünkü İslam ülkeleri üstünde “liderlik” iddiası yapacak kültürel, tarihi, siyasi ve ekonomik güce sahip iki devlet, bunlardır. Burada, İsrail’in, İran’ı değil, Türkiye’yi desteklemesi ise, kimin bölgesel lider olacağında belirleyici olacaktır. İran’da rejim değişse bile, bu gerçek değişmeyecektir; sadece, çatışmanın süresi uzar, kısalır, … gelişmeler daha doğrudan ya da dolaylı olabilir. Bu yüzden de, Türkiye, ABD’nin desteğini sorunsuz bir biçimde alması kadar, bölgesel liderlik sorununda da İsrail’in desteğine ihtiyaç duyacaktır.
Bu yarına ilişkin saptamalar ötesinde, bugün de, silah ve askeri elektronik-haberleşme teknolojisi bakımından da, Türkiye, bugün İsrail’e büyük ölçüde bağımlıdır. Ve bu bile, Türkiye’nin, en azından uzunca bir süre, Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerin askıya alamayacağını göstermektedir. Bu yüzdendir ki, Türkiye uzun süre İsrail’le kavgalı olmayı göze alamayacaktır.
İlk fırsatta da, İsrail-Türkiye ilişkilerini yenilemek için yeni adımlar atılacaktır. ABD, AB, burada yeterince etkili müdahaleler yapacaklardır.
İSRAİL TÜRKİYE’DEN VAZGEÇEBİLİR Mİ?
İsrail, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş bir ülke. Ülkenin kuruluşunun arkasında, Yahudilerin, sadece Yahudi oldukları için, başka milletlerden daha özel bir Nazi zulmüne maruz kalmaları vardır. İşte bu zulmün bir diyeti gibi, Yahudilere, bir vatan olarak, İsrail kurulmuştur.
Yahudilerin savaş döneminde gördükleri baskı ve şiddet, İsrail’in, bütün uygar dünyanın gözünde, Batı uygarlığının ve halklarının gözünde insanlık sembolü olarak görülmesini getirmiştir.
Öte yandan, ABD’deki Yahudi lobisi ve Yahudi zenginlerini de arkasına alan İsrail, aynı zamanda, başlıca kapitalist ülkelerin ekonomik, diplomatik, askeri her yolla destekledikleri bir ülke olmasının imkânlarını da kullanarak, tüm Ortadoğu’ya karşı bir “bir Batı üssü” olarak mevzilenmiştir. Aynı zamanda, İsrail, Batılı emperyalist ülkelerin komünizme karşı savunulmasının “ileri karakolu” olarak da inşa edilmiştir.
İsrail’in kurucu liderleri ve sonraki yöneticileri, insanlığın, zulme uğramış bir halk olarak Yahudilere duyduğu yakınlığı istismar etmede çok ustaca davranmışlardır.
ABD ve İsrail’li liderler; İsrail’e karşı Arap-İslam dünyasındaki ön yargıları, İsrail’i tanımama, daha çok da İsrail’i yok etme propagandasını bahane göstererek; İsrail’in, bölge ülke ve halklarına karşı silahlanan ve savaşan bir ülke olması için ellerinden geleni yapmışlardır.
Sonuçta İsrail; bölgede, sadece NATO üyesi, ABD’nin ve Batı kapitalist ülkelerin kadim dostu olan Türkiye ve Şahlık döneminde Amerikan-İngiliz emperyalizmin bölgedeki en önemli müttefiklerinden olan İran tarafından tanımış, desteklenmiştir.
“İran İslam Devrimi” sonrasında ise; denebilir ki, İsrail’in bölgedeki tek dostu; onun doğuya açılan tek penceresi, Türkiye olmuştur.
Bu açılardan bakıldığında; İsrail’in Türkiye ile kapışması, onunla köprüleri atan çatışmalara girmesi, akılcı bir diplomasi için anlaşılır olmamaktadır.
Nitekim son yıllara kadar da; İsrail-Türkiye ilişkileri en sorunsuz ilişkiler olarak sürmüş; İsrail’le Türkiye arasında, ekonomiden savunma işbirliğine kadar bir dizi stratejik mahiyette anlaşmalar imzalanmıştır.
Ama son yıllarda, bu “kadim İsrail dostluğu”, Filistin’de giderek daha şiddetli bir hal alan İsrail zulmü ile bozulmaya başlamış; Ecevit, Erbakan, en son da Tayyip Erdoğan hükümetleri döneminde, İsrail-Türkiye ilişkilerinde, söz düellosunu çok aşan karşılıklı suçlamaların gündeme geldiğine tanık olunmuştur. Ama Erbakan ve Ecevit döneminde İsrail’e karşı gösterilen tepkiler, bir süre sonra, yerini olağan ilişkilere bırakırken, son bir buçuk yılda polemikler, çatışmalı bir süreç olarak gelişmiş; “yardım gemileri”ne saldırı ve TC vatandaşlarının öldürülmesine varan askeri operasyonlara kadar gelinmiştir.
Burada belirtmek gerekir ki; son birkaç yıldır; özellikle de Gazze’nin Batı Şeria’dan ayrılarak, ayrı bir Filistin devleti olarak davranmasıyla ve Hamas’ın provokatif çizgisinin de yardımıyla, Türkiye-İsrail ilişkilerinin kötüleşme eğilimi güç kazanmıştır. Son bir buçuk yıldır da, İsrail-Türkiye ilişkileri, söz savaşına, ölümlü operasyonların eşlik ettiği bir mecrada ilerlemektedir.
Bölgenin özellikleri ve Türkiye’nin İsrail’in tek dostu olduğu göz önüne alındığında, bu durumun, İsrail için daha anlaşılmaz olduğu bir döneme girilmiştir.
AKP Hükümeti’nin bir yandan damarlarındaki kanda mevcut olan Yahudi düşmanlığı, öte yandan nabza göre şerbet verme politikası (takiyecilik) birleştiğinde, İsrail’e karşı “düşmanca” görülecek ifadeler kullanılması, İsrail iç politikasında önemli ağırlığa sahip radikal Yahudi odakların da işine gelmektedir. Ancak sürecin böyle daha uzun zaman sert ve çatışmalı bir biçimde sürmesinin, İsrail’in lehine bir durum üretmeyeceği de açıktır.
Üstelik İsrail’in, Filistin sorunundaki –ideolojik-dini motifli– uzlaşmaz tutumundan, Siyonist odakların baskısıyla yönlendirilen iç ve dış politikasından, ABD ve Avrupa da hoşnut değildir. Ve bu politikanın değiştirilmesi için İsrail’e baskı yapmaktadırlar. Onların bu isteği ile Tayyip Erdoğan’ın İsrail karşıtlığının tolore edildiğine yukarıda değindik.
Öte yandan, Türk Genelkurmay’ı gibi, İsrail Genelkurmay’ı da, Türkiye-İsrail ilişkilerinin, örneğin10 yıl öncesindeki gibi olmasın istemektedirler. Bu konuda, hükümete baskı yaptıkları da anlaşılmaktadır. Bu yüzden de, dışişleri bakanları, hatta başbakanlar düzeyinde sert cereyan eden tartışmalar ve operasyonlar askerler tarafından yok sayılarak; bütün anlaşmaların gereği gibi davranmaya devam etmektedirler.
Öte yandan, “One Minute” ve “alçak koltuk” krizlerinin ardından, “yardım gemilerine saldırı” sonrasında da, ABD ve Batılı ülkeler, saldırıyı Türkiye’nin istediği gibi “etkili bir biçimde kınayan” bir tutum almayarak, Türkiye’nin İsrail’i hizaya getirmesinde hoş görebilecekleri sınırları da çizmişlerdir.
Bütün bu tablo göz önüne alındığında; Türkiye ile bugünkü çatışmalı durumu sürdürmesi için (bu, eğer düzeltilmezse ilişkilerin daha da kötüye gideceği anlamına gelmektedir), İsrail açısından akla uygun bir gerekçesi yoktur. Bu yüzden de, İsrail hükümetlerinin, iç politikada kullanmak için, Türkiye ile çatışmayı sürdürmesi kolay ve kârlı bir yol ise de, orta vadede İsrail-Türkiye ilişkilerinin “normalleşeceği”ni söyleyebiliriz. Belki on yıl önceki gibi, “süt liman” biçimde sürmez bu ilişkiler; belki bu ilişkiler hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Ancak bugün olduğu gibi; karşılıklı ültimatom ve tehditlerle bir yere gidilemeyeceğini iki tarafın egemenleri de anlayacaktır. Özellikle İsrail’in çıkarları bunu gerektirmektedir. İsrail’i yönetenler de bunu anlayacaklardır! Çünkü İran başta olmak üzere, İsrail’in etrafı, –Mısır, Suudi Arabistan, Emirlikler gibi ABD ve batı işbirlikçisi Arap rejimleri el altında İsrail’e işbirliğini sürdürse de– İsrail’i haritadan silmeyi resmi politika olarak sürdüren ülkeler tarafından çevrilmiştir ve Türkiye, İsrail’in bölgedeki tek nefes borusu, dayanıp güvenebileceği tek ülkedir. İsrail’i yönetenler bunu anlamadıklarında ya da anlasalar bile gereğini yapamadıklarında, ABD ve öteki Batılı ülkeler, İsrail’in (tabii Türkiye’nin de) anlayacağı dilden konuşacak kozları ellerinde tutmaktadırlar.
Kaldı ki İsrail’liler, ne kadar fanatik görünseler de, kâr-zarar hesabını iyi yapan aşırı pragmatist kişilerdir. Bu yüzden de, Türkiye ile böyle çatışmalı bir sürecin, herkesten çok kendi aleyhlerine olduğunu göreceklerdir. Ve o zaman “dün şunu demiştik” demeyip, “dün dündür, bugün bugündür” diyeceklerdir. Özellikle de çelişkilerin böylesine arttığı, her ülkenin kendine yeni müttefikler arayıp, dünyadaki yerini sağlamlaştırmak için yılana sarıldığı bir dünyada, İsrail’in, kendi varlığının devamı için Türkiye’nin hayati rolünü görmemesi anlaşılır olmaz.
İsrail bu gerçeği eninde sonunda görecektir ve dahası, İsrail, ABD stratejisine bağlanmış bir Türkiye’nin “bölgesel lider” rolünü desteklemenin de, yine İsrail ve Batı emperyalizmi için önemini fark edecektir. Dolayısıyla, uzak olmayan bir zamanda, İsrail tarafından, Türkiye’nin gönlünü hoş edecek kimi jestler yapılması, Türkiye’nin de biraz ayak sürüyerek, bu jestlere yanıt vermesi bir sürpriz olmaz.
OBAMA, YENİ OSMANLICILIK VE TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ!
Bush ve neoconları, “yeni dünya düzeni”ni silah gücüyle ayakta tutmayı, dünyanın her köşesinde en az “iki buçuk savaş yürüten bir Amerika” hedefine varmak için çatışma ve savaş içinde bir dünyayı olağanlaştırmayı amaçlamışlardı. İsrail’i de, bu görüşün “kutsal gücü”nün sembolü olarak, tartışmasız desteklemişlerdi. Bu yüzden, Filistin sorununu da; Filistin üstündeki baskıyı artırarak ve Filistinlileri teslim olmuş bir biçimde görüşmelere zorlayarak çözmeyi amaçlamışlardı. Yani, Filistin sorununu, Amerika’nın gölgesinde bir “Amerikan Barışı”nın konusu olarak çözmeyi amaçlamışlardı.
ABD’nin Ilımlı İslamcılığa önemli işlevler yükleyerek geliştirdiği “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”, daha Bush iktidardayken çökmüştü. Dolayısıyla, bu planın merkezinde yer alan İsrail de, eski “dokunulmazlığını” yitirmişti!
Obama ise; “Yumruğunu gevşetenlerin elini sıkacağız” diyerek, radikal İslamcı çevreler de dâhil, ABD’nin bölge çıkarlarıyla uyumlu hareket etmeye yönelen herkesle uzlaşmaya hazır olduklarını öne çıkaran bir çizgi izleyeceğini ilan etmiştir. Bush ve Obama yönetimi için amaç değişmemişse de, aralarında bir üslup farkı da vardır ve bu da, Filistin sorununun çözümünde, bölge ülkelerinin ve Filistinlilerin isteklerinin daha çok dikkate alınacağı anlamına gelmektedir.
İsrail açısından, bu durum, daha radikal çıkışlarla ortamı germe ve Obama’nın girişimlerini akamete uğratma girişimlerini öne çıkarsa da, orta vadede, ABD’nin Filistin sorununu çözmek için bölgede genel bir yumuşamayı istediği, radikal İslamcı güçleri bu yöneliş içinde etkisizleştirmek isteyeceği de gözlenmektedir.
Burada, ABD yönetiminin yaklaşımı, Türkiye’de, son dönemlerde açıkça hükümet tarafından da dile getirilen, bölgede Yeni Osmanlıcı bir diplomasiye yönelme çabalarıyla birçok noktada kesişmektedir.
Türkiye’nin 2007 başından itibaren “aktif dışı politikaya yönelme”, “bölgenin lider ülkesi olma” tutumunu benimsemesi ve bu görüşün 2007 Eylül’ündeki Bush-Erdoğan görüşmesiyle ABD tarafından desteklemeye başlanmasıyla, Türkiye, bölgede ABD stratejisiyle birleşmek için daha hevesle girişimler yapmaya başlamıştır. Çünkü bu yöneliş;
1-) Türkiye’yi ABD ve Batı emperyalizminin Ortadoğu, Kafkasya, Ön ve Orta Asya’daki stratejik çıkarlarına bağlamaktadır.
2-) Bu “bölgesel lider ülke”, “aktif dış politika” kavramları etrafında geliştirilen dış politika, içerde de; din istismarcılığı ve Osmanlı öykünmeciliği üstünden politika yapan gelenekle, Avrasyacı milliyetçilikle ve hatta ırkçı milliyetçi odakların istem ve hayalleriyle birleşmektedir.
3-) Bu yöneliş, bölge ve İslam dünyasında giderek daha büyük iddialar öne süren büyük sermaye ve yeni serpilen aç gözlü sermaye odaklarının yayılmacı hayalleriyle, bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağlama istekleriyle de tam bir uyum içindedir.
4-) Bu politik yöneliş, başta ABD olmak üzere, Batılı emperyalist ülkelerin bölge stratejisiyle de çelişmemekte; hatta onlara yeni manevra imkanları sunmaktadır. Bu da, İsrail’le Türkiye’nin arasındaki sorunların, bu yönelişe engel teşkil etmeyeceğini göstermektedir. Hele ilerleyen süreçte, Türkiye, “lider ülke” olmasının İsrail’le çatışmayı sürdürmekte olmadığını, ama, uzlaşmayı gerektirdiğini ve gerektireceğini gördüğü ölçüde, yeni Osmanlıcı politikaların, ABD kadar, İsrail için de yeni bir imkân olduğu, onlar tarafından da görülecektir.
Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin, Cumhurbaşkanı Gül’ün aktif desteği ile yaptıkları son aylardaki girişimler, hem “Yeni Osmanlıcı” politikanın hedeflerini, hem de açmazlarını ortaya koymaktadır. Ancak, “komşularla sıfır sorun” derken, bunun, zaten dış politika bakımından çok önemli olmayan ülkelerle ilişkilerde başarılı adımlara karşılık geldiği, ama enerjiden İran’la ilişkilere, İsrail’le ilişkilerden AB ile sorulara, pek çok konuda, etkisiz kaldığı, hatta daha büyük sorunlar yaratmaya aday olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Sorunların ortaya çıkıp büyümesi demek, Türkiye’nin, ABD ve İsrail’e daha çok ihtiyaç duyması anlamına gelecektir ki; bu da, Türkiye-İsrail ve Türkiye-ABD ilişkilerinde, Türkiye aleyhine, onların mevzi kazanmasına yol açarken, Türkiye’nin onlara muhtaçlık halini artıracaktır. Bu, Yeni Osmanlıcılığın iç politikada tutucu, din ve milliyetçilik istismarcısı, dış politikada işbirlikçi-komprador karakterini ortaya koymaktadır.
Bütün bu nedenler; ABD ve Batı emperyalizminin çıkarlarının, bölgedeki iki müttefik gücünün, Türkiye ve İsrail’in çatışmalarının geçici, ama işbirliklerinin esas olmasını zorunlu kıldığını göstermektedir. Ve hem Türkiye halkı, hem İsrail halkı açısından, bölge halklarıyla olduğu kadar, kendi aralarındaki gerçek dostluğun da, ancak iki ülkenin de Batı emperyalizminin stratejisine bağımlılıktan kurtularak, bölge halklarının kardeşliği temelinde, bölgede halklar arasında dostluk ve dayanışmayı esas alan politikalara yönelmesiyle mümkün olacağını göstermektedir. Aksi halde, Batı emperyalizminin stratejisine bağlanmış bir İsrail ve Türkiye’nin, kendi aralarında barış ya da çatışma halinde olmasının, bölge halkları için de, bu ülkelerin kendi hakları için de ciddi bir farkı yoktur.
2010’da kazanmak için bir mücadele platformu
2009 sona ererken, Ankara’da siyasi atmosferi tarif edenlerin en çok kullandığı niteleme, “Ankara toz duman” biçimindeydi.
2010 başlarında da durum çok değişmedi, hatta siyasetteki, diplomasideki ve ekonomideki toz dumanı artıracak etkenlerin daha da yükseldiğinin işaretleri ortaya çıktı. Örneğin 2010’la birlikte, “açılım”, “kriz”, “kozmik oda”, “tele kulak”, “muhalefet-iktidar”, “asker-sivil”, “hükümet-yargı”, “İsrail-Türkiye” çatışmalarına “erken seçim” tartışmaları da eklendi!
Ülkenin Kürt sorunundan çeteleşmelere, ekonomik sorunlarından emekçilerin taleplerine, her alanda, AKP Hükümeti’nin, arkasındaki güçlerin açmaza sürüklenmesinin yarattığı sorunlar; ABD’nin “bölge gücü”, “ABD’nin model ortağı” olarak bölge ülkeleriyle giriştiği bir yanı şova dayanan “başarılar” tarafından bile üstü örtülememektedir.
2009’DAN 2010’A…
2009 yılı ABD Başkanı Obama’nın (20 Ocak’ta) Bush’tan ABD yönetimin devralmasıyla başladı. Obama çöken küreselleşen dünya–sistemini yeniden ayağa kaldırmak için pembe tablolar çizen vaatlerle ABD egemenliğini Bush’tan daha farklı bir üslupla yenileyeceğini ilan etti. Ve onun bu imajı, 2009 boyunca, emperyalist propaganda odakları tarafından kullanıldı, kullanılmaya da devam ediyor.
2009’un başında toplanan Dovos’ta dünya kapitalizmin en önemli temsilcileri, “Kriz sonrası dünyasının yeniden inşası” konusunu ele aldılar. Davos’u, G-20 Zirvesi, NATO’nun yenilenmesine ilişkin NATO Zirvesi izledi. G-20 krizin aşılması için 6 trilyon dolara ihtiyaç olduğunu açıklarken, aynı zamanda devletleri de krize müdahale etmek için göreve çağırdı. Dahası, küreselleşmecilerin en büyük iddiası ve adeta tabu haline getirilen, “devletin ekonomiden elini çekmesi ve her derde deva olara gösterilen serbest piyasa”dan vazgeçilerek, devletlerin gidişata el koyması ve “kontrollü bir kapitalizm dönemine geçilmesi” doğrultusunda kararlar aldı.
Bütün bu gelişmeler, elbette Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyordu. Ama daha özel olarak Obama’nın dünyanın yeniden inşası konusunda Bush’un savaş araçlarına fazlaca başvurmasını eleştirirken, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi konusunda da, Türkiye’yi ziyaret edip Türkiye’nin rolüne açıkça vurgu yapması, sonraki gelişmelerin de önemli bir etkeni oldu. Türkiye’nin “bölgesel güç”, “bölgesel lider ülke” olması, ”model ortaklık” denilen özel ilişkilerle yükümlendirilip tanımlanması, Türkiye-ABD ilişkilerinden Kürt sorunun çözümüne ve iç politikaya, Türkiye-İsrail ilişkilerinden komşu ülkelerle ilişkide “yeni bir çizgi” oluşturulmasına, Obama’nın açıklamalarında vurgu yapılan “model ortaklık” nitelemesinin içeriği önemli bir rol oynadı. Erdoğan’ın 2009 Davos’unda Şimon Perez’e “One Minute” resti ve 2010’daki “alçak kanepe krizi”ne gelen İsrail’i her vesileyle azarlama tutumu da, bu ABD stratejisinin uygulanmasında bölgesel güç olma rolüyle anlaşılır hale geldi.
Şimdi 2010’un başındayız, Ocak ayı sonunda Davos yeniden toplandı. Ama dünya kapitalist krizi konusunda, dünyayı yöneten güçler, 2009’un başındakinden ne daha umutlu ne de krizi aşma konusunda yeni yol ve yöntemler oluşturma konusunda daha ileri bir aşamadalar. Tersine, 2010’un başında, sadece Afrika ülkeleri değil, Portekiz ve Yunanistan gibi orta büyüklükte, kişi başına geliri 20 bin doları aşmış ülkeler bile iflas etme tehlikesiyle karşı karşıya. Almanya’nın 2009’daki küçülmesi, beklenmedik biçimde yüzde 5’i buldu. ABD ve AB’de işsizlik, önceki yıla göre bile, yüzde 50 artarak, yüzde 10’u geçmiş bulunuyor. Borsalar ve finans piyasalarındaki suni şişmenin etkisiyle kriz aşılıyor gibi görünüyorsa da, sermaye politikacılarının iyimser yorumlarına karşın, genel olarak ekonomilerde belirsizlik ve giderek artan sorunlar her tür iyimserliği inandırıcı olmaktan çıkarmaktadır. Ve işsizlik ve yoksulluğun artması konusunda, uzun vadeli olarak bile, kapitalizmin iktisatçıları ve politikacıları vaatte bulunmuyor. Tersine, krizin yol açtığı tahribatı ve emekçileri sürüklediği durumu “normalleşme” olarak kabul etmeye dayanan bir tutum giderek egemen hale geliyor.
Uluslararası kapitalizmin, dünya kapitalizminin yeniden inşasında tek önemli dayanağı, sendikaların büyük ölçüde sistemle bütünleşmiş olması ve işçi hareketini kontrol altında tutuyor olmalardır.
AÇILIMIN İLAN EDİLDİĞİ VE TIKANDIĞI YIL: 2009
2009 yılı, AKP’nin, ülkenin, Kürt sorunu, Alevi sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, demokratikleşme sorunu gibi en kronik sorunlarını çözeceğini ve krizi aşma konusunda dev hamleler yapacağını ilan ettiği yıl oldu.
Kürt açılımı: Mart başında, ABD desteğini de arkasına alan AKP Hükümeti, Cumhurbaşkanı Gül’ün ağzından “Kürt açılımını” ilan etti!
Gül, İran’a giderken, “Türkiye’de hem içerde hem dışarıda iyi şeyler olacak” diyerek, 2009’un, Kürt sorununun demokratik çözümü yılı olacağını ilan etti. Açıklamalar ve girişimler arka arkaya geldi. Sonunda Hükümet, önce “Kürt açılımı”, sonra “Demokratik açılım” dediği politikaları, “Türkiye’nin birlik ve bütünlük projesi” olarak resmileştirerek, yılın sonuna kadar Kürt sorununun çözümünde başlıca adımların atılacağını, Kürtlerin isteklerinin yerine getirilmesi konusunda devletin tüm kurumlarının birleştiğini ilan etti.
Açıklamalar ve kullanılan yumuşak üslup, özellikle Kürtler içinde sorunun çözümü konusunda adımlar atılacağı konusunda umutları artırdı. Ancak yaz başından başlayarak, AKP Hükümeti, Kürt sorununun çözümü iddiasıyla ileri adım atacağına dair her çıkışını, Kürtlere karşı yeni bir saldırıyla yürüttü. Açılım toplantıları, Kürt çalıştayları, önce Kürt kamu emekçilerine, sonra Kürtlerin yerel örgütlenmelerindeki yöneticilere, insan hakçılarına karşı operasyonlarla yürütüldü. “Açılım’ konusunda iddialar yüksek tutulup gerçek hayatta da bir karşılığı ortaya çıkmadıkça, hükümet; “Kürt açılımı” olarak başlattığı açılım sürecinin başarısızlığını; Alevi sorununu da, Ermeni sorununu da, Kıbrıs sorununu da, AB’ye girmeyi de, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini de, açılımın amacı ve hedefi ilan ederek, örtmeye çalıştı.
Yılın sonunda DTP kapatıldı. “Açılımın Koordinatör Bakanı” Beşir Atalay, Kürt sorununun çözümünden PKK ve Kürt direnç odaklarının tasfiyesini anladığın itiraf ederek, “açılım”dan demokratik standartların genel olarak yükseltilmesini anladıkların açıkça ilan etti.
2010’un ilk ayı da, KCK operasyonlarının bölgede ve batı illerinde sürdürülmesiyle geçti ve öyle anlaşılıyor ki, AKP Hükümeti ve açılımın arkasındaki güçler, KCK operasyonlarını sürdürmeye devam edecek.
Bütün bu gelişmeler, Kürtlerin içinde açılıma karşı tepkilerin yanı sıra AKP’ye karşı tepkileri de yoğunlaştırdı. Hükümet, kendi Kürtlerini muhatap almama ve sorunu ABD-Irak-Türkiye “üçlü görüşmeleri” çerçevesinde ve ABD’nin bölge stratejisiyle uyumlu olduğu kadar AKP’nin iç politik çıkarlarıyla da uyumlu bir biçimde “çözme”de ısrar etmektedir. Bu da, süreci son derece tehlikeli hale getirmiştir. Yılın son aylarında Bayramiç ve Selendi’de de görüldüğü gibi, Kürtlere ve Romanlara (aşağı ırklara ve istenmeyen topluluklara) karşı ırkçı-şoven kitle saldırılarına kadar varılmış bulunulmaktadır.
2010’un başına gelindiğinde, AKP Hükümeti’nin ve devletin “açılım” politikası, sorunu daha tehlikeli bir hale getirmiş; her yeni askeri çatışma sonrasında linç girimleri, giderek, Kürtleri, Romanları toptan karşıya alan ırkçı karakterini ortaya koymuştur. Öyle ki, 2009’un sonlarına doğru bir Türk-Kürt çatışmasından daha çok söz edilir olmaya başlarken, Kürt sorununun çözümü de, 2010’a, daha da aciliyet kazanmış bir sorun olarak devredildi.
Alevi açılımı: Son yıllarda Alevileri içlerinden bölmek üzere Aleviler içindeki anlayış farklılıklarına da oynayan AKP; dedelere maaş bağlanması ve diyanette Alevilere yer verme türü rüşvetleriyle Alevileri yedeklemek istemiş ancak bunda başarılı olamamıştır. Bu amaçla yapılan “Çalıştaylar”ın beşincisine Maraş Katliamı’nın bir numaralı faili Ökkeş Şendiller’i de çağıran AKP, Alevi açılımından ne anladığını ortaya koşmuştur. Alevilerin bütün itirazlarına karşın; “Diyanetin yeniden tarif edeceği bir Alevilik çerçevesinde Aleviliği yeniden kurmaya” niyetlenen AKP, aynı zamanda laisizmin en temel ilkesi olan devletin dinden tamamen uzak olması ilkesini de bir kez daha “demokrasi” adına, “Alevi açılımı” adına ayaklar altına almaktadır. Tıpkı Kürtler gibi hak isteyen Alevileri de sevmeyen AKP hükümeti, Alevi açılımının “inanç özgürlüğünü” savunan ve bunun için mücadele eden (böyle bir Alevi kesim ortaya çıkmış ve meydanlarda gerçekten laik bir Türkiye talebini dile getirmektedir) Alevileri bölüp etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Bunun için de milletvekillerinden, maaş bağlamaya ve ihalelerden çıkar sağlamaya her olanak kullanılmaktadır. Örneğin Dersim İsyanı konusunda CHP’li Onur Öymen’in ırkçı şoven yaklaşımını da kullanan AKP, Dersim’de Alevi-Kürt ayırımını kurma ve bu yolla bir bölünme yaratmayı bile kullanmak istemektedir. Ancak bu konuda da AKP’nin seçenekleri azalmış, Aleviliği tanımlamada bile sıkıntıya düşmüştür. Çünkü kafasındaki Alevilikle Alevilerin Aleviliği uyuşmamaktadır. Bu gelişmeler ışığında bakıldığında, 2009 Alevi açılımının da “tıkandığı” bir yıl olmuştur. 2010 ise, “Alevi açılımının” iflas ettiği yılı olmaya adaydır.
Azınlık hakları açılımı: İktidara geldiğinden beri bazen ABD’den gelen baskılarla ve bazen AB’ye şirin görünmek için “azınlıkların hakları” konusunda, bu hakları teslim etme yanlısı olduğunu iddia eden AKP, (bu hakların önceki hükümetler tarafından ortadan kaldırıldığını öne sürerek) bu konuda hiçbir adım atmamıştır. AKP Hükümeti, sonunda bu konuyu da “açılma dâhil ettiğini” açıklamıştır. Ancak, Patriğin, 2009 sonlarında ABD’de yaptığı, “Kendimi çarmıha gerilmiş hissediyorum” açıklamasından sonra, Türkiye’deki Hıristiyan azınlığı, rehin olarak tuttuğunu göstermek istercesine, Ruhban Okulu’nu açılmasını Yunanistan’ın Batı Trakya’daki Türk asıllı azınlığın taleplerini yerine getirme koşuluna bağlamıştır. Yani Türkiye kendi vatandaşlarının haklarını tanıyıp tanımamayı Yunanistan’ın tutumuna bağlayarak, tipik ırkçı, milliyetçi politikaları benimsediğini göstermiştir. Hükümetin bu konuda geldiği nokta, ne insan hakları, ne vatandaş hakları ne de az çok laiklik açısından anlaşılır değildir.
Dahası Rahip Santoro, Hrant Dink cinayetleri ve Zirve Yayınevi Katliamı AKP Hükümeti’nin son üç yılı içinde olmuş ve bu cinayetlerin failleri, AKP ile, siyesi değilse de, ideolojik bağları olan çevrelerdir. Ve bu konuda hükümet, bu çevrelerle bağların koparan bir tutum da takınmamıştır. Bu yüzden de, bu davalarda tetikçiler dışında gerçek yöneticiler açığa çıkarılmamış, bunun için hiçbir gayret gösterilmemiştir. Hrant Dink’in üçüncü öldürülme yıldönümünde yapılan açıklamalarda, “Bu davanın ne zaman başlayacağı” sorusu hala en yakıcı soru olmaya devam etmektedir.
Ermeni açılımı: “Komşularla sıfır sorun”, “tarihsel sorunları çözüyoruz” propagandasıyla ve milli maçların havası da kullanılarak başlatılan Ermeni açılımı da büyük ölçüde tıkanmıştır. Davutoğlu ve Nalbantyan tarafından İsviçre’de; ABD, AB ve MİNSK grubu ülkelerin baskısıyla imzalanan “protokoller”, 2010 başında, Türkiye’nin Azerbaycan’ın bakısıyla ayak sürümesi ve Ermenistan’da milliyetçi baskıların sonucu olarak Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin müdahalesiyle çökmüştür. Böylece AKP Hükümeti’nin en yaldızladığı “açılım” konularından birisi daha, girişim bir yılını doldurmadan akamete uğramış ve başa dönülmüş görünmektedir.
ERGENEKON’DA BİR ADIM İLERİ İKİ ADIM GERİ!
Ergenekon davası, AKP’nin “demokratlığı”nın bir yansıması olarak sürüyor. Davanın bir kontrgerilla davası, Türkiye’nin demokratikleşmesinin bir dayanağı olabilmesinin koşulu kontra faaliyetlerin açığa çıkarılması, sorumlularından hesap sorulmasıdır. 1950’lerden beri, özellikle de Maraş, Çorum katliamları, ’77 1 Mayıs katliamı, o yıllardaki sayısız cinayet ve katliamlar ile cuntaların mahkûm edilmesi, kontrgerillanın tasfiyesinin ilk adımıdır. Dahası, 80’li yıllardan başlayarak, bölgedeki kotra faaliyetler, binlerce faili meçhul, kayıp ve özel savaş yöntemleriyle halkın sindirilmesi suçlarının sorumlularının açığa çıkarılması, yine kontrgerillanın açığa çıkarılmasının bir ayağını oluşturmaktadır.
Ancak AKP Hükümetince, sorunun, kendi iktidarı dönemiyle ve AKP’ye yönelik akamete uğramış kimi girişimlerle sınırlı tutulması, Ergenekon davasının kamuoyunda zaten kuşkulu olan imajını iyice bozmuştur. Bu dava ile bağlantılı ortaya çıkan tele kulak skandalı, asker ve yargı ile hükümetin giriştiği çatışmalar da, tıpkı davanın kendisi gibi, demokrasi, özgürlükler adına, aslında hükümetin kendi çıkarları, geleneksel güçlerle giriştiği iktidar mücadelesine dönüştürülmüş bulunmaktadır.
Bu dava ile geçtiğimiz yıl içinde en önemli gelişme, Danıştay saldırısının bu davaya bağlanmasıdır, ama o konuda da nereye kadar gidileceği belirsizdir.
Hükümet, en iddialı olduğu ve “Gladio’yu açığa çıkarma” propagandasına dayanak yapacağı bu davada ileri adım atmadıkça da; “Arınç’a suikast” gibi ciddiyeti tartışılır iddialarla politik ortamı terörize etmektedir.
2009’da Ergenekon davasında sayısız “dalgalarla” sürdürülen ve koparılan gürültünün ötesinde kontrgerillanın ortaya çıkarılması doğrultusunda ciddi bir adım atılmadığı gibi, bu dava, sansasyonlarla ayakta tutulan bir davaya dönüştürülmüştür. Her adımda askerle yeniden yeniden pazarlık yapılarak, davanın ortaya çıkardığı imkânları da heder eden AKP Hükümeti, davanın asıl faillerinin tahliyesini seyrederken, örneğin 12 Eylül darbecilerinin olduğu kadar, failleri en yüksek makamlarda olmaya devam eden kotra cinayetlerin üstüne gitmekten ve faillerin bulunup hesap sorulmasından özenle kaçınmıştır.
Bu dava etrafında kopartılan bütün gürültüye karşın, henüz kontra güçlerin üstüne AKP’nin çıkarlarını aşan bir ciddiyetle gidildiğini gösteren bir belirti yoktur. Davanın böyle ilerlemesininse, gerçek bir ilerlemeye karşılık gelmesi neredeyse imkânsızdır.
2010’da, eğer AKP Hükümeti’nin inisiyatifinde kalırsa, davanın, AKP’nin muhalefetini sindirmeye yönelik ve yığınları yedeklemesine dayanak olmanın ötesine geçmesi çok olanaklı görülmemektedir.
Benzer durum; JİTEM davası, Şemdinli çetesi davası, …bölgedeki öteki davalar için de geçerlidir. Bu davaların siyasi niteliği, dolayısıyla siyasal iktidarın iradesi olmadan ilerlemesi olanaksızlığı nedeniyle, onca delile karşın davalar oldukları yerde saymaktadır.
ANTİ DEMOKRATİK YASALARI HÜKÜMET KENDİ ÇIKARINA KULLANIYOR
Kendisinden önceki pek çok muhalefet partisi gibi, AKP de, kısa muhalefet döneminde, hatta iktidar olduktan sonra da; YÖK Yasası, Seçim yasası, Siyasi Partiler Yasası, hatta Anayasa’nın bütünü için; bu yasaların mutlaka değiştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Ancak iktidara geldikten sonra bu yasalardan, onların anti demokratik karakterinden yararlanmaya başladıktan sonra, bu yasaları ve nimetlerini kullanmayı sürdürmüştür. Gerekçesi de, “Bu yasaları biz çıkarmadık. Bizden önce de bu yasalar vardı” olmuştur.
Bütün bunların da ötesinde, Anayasa’yı değiştirmek için taslak hazırlayan AKP’nin laisizm konusunda bazı yumuşatmalar ve AB’yi hoşnut edecek kimi makyajlar dışında, 12 Eylül Anayasası’nın sadece ırkçı, şoven, gerici özünü değil, anti demokratik maddelerini esas itibariyle koruduğuna da tanık olduk.
Kısaca AKP ve hükümetinin, Anayasa ve anti demokratik yasaların değiştirilmesine ilişkin tutumu, tamamen “ben merkezci” olmuş; kendi işine geliyorsa, daha önce karşı çıktıkları da dahil her yasayı savunmuş, savunamadığını, ayak sürüyerek, değişimini önleyecek bir çizgi izlemiştir. Bu tutumu, “AKP’nin kendine Müslüman bir demokrasi yanlılığı” yaptığı kanısını yaygınlaştırmıştır. Sonuçta, AKP hükümet olmadan önceki yıllarda Anayasa ve anti demokratik yasalar konusunda sorun neyse, bugün de, bu sorun büyük ölçüde durmaktadır. Süreç ilerlediği için de; düne göre bile çok geriye düşülmüş durumdadır. Nitekim, yılın sonlarına doğru, AKP ve hükümeti Anayasa değişikliğin yeniden gündeme getirmiştir. Ama AKP’nin bu değişikliği gündeme getirme nedeni, tümüyle kendi ihtiyaçlarına karşılamaya yöneliktir ve bir seçime doğru giderken yapamadıklarına bahane bulmak içindir. Dahası AKP, “Ben yapacaktım ama Anayasa izin vermiyor. Onun için Anayasayı değiştirecek kadar güç verilmesini istiyorum” diyeceği bir gerekçeye dayanak sağlamak için, Anayasa değişikliğin gündeme getirmektedir. En azından bir yanıyla da böyledir.
EMEKÇİLERİN ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ TALEBİ
Demokrasi mücadelesi dendiğinde, çoğu zaman akla, Kürtlerin ulusal hakları, Alevilerin inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, kimi anti demokratik yasaların ya da Anayasa’nın değiştirilmesi gelir. Elbette ki işçi sınıfı, ülkenin demokratikleşmesi için, bu kendisiyle doğrudan ilgili olmayan talepleri, kendi talepleriymiş gibi savunmak, onlar için mücadele etmek zorundadır. Bu, onun en devrimci sınıf olmasından kaynaklanan, tüm diğer ezilen sınıfların ve toplumsal kesimlerin haklarını savunması tarihsel misyonunu gereğidir. Ancak ülkemizde işçi sınıfının özgürlükleri de son derece sınırlıdır. İşçilerin haklarını koruyabilmesi için en önce akla gelen hakları, örneğin TİS ve grev hakları tamamen göstermelik düzeyde vardır.
Örneğin TİS hakkına sahip olmak için, sendikanın, önce işkolu düzeyinde yüzde10 barajını, sonra işyerindeki yüzde 50 barajını aşması gerekir. Üstelik bu yüzde 50’ye, kapsam dışı ve sendika ve grev hakkından yaralanamayan geniş bir işçi kesimi de dâhildir. Bunun ardından uzun yetki prosedürünü aşmak, artık bir haktan öte, işçinin zorla ve fiili durum yaratarak elde edebileceği bir haktır. Grev ise, sadece TİS uyuşmazlığı ile doğan (bu hakkı kullanma aşamasına gelmek ayrı maceradır) bir haktır. “Hak grevi”, ”dayanışma grevi”, “siyasi grev”, “genel grev” gibi az çok demokratik ülkelerde yasal hak olan haklar, Türkiye’de yasaktır.
Milyonlarca işçi için ise, sendikalaşma bile pratikte olanaksız hale getirilmiş, sendika, TİS ve grev yasaları adeta ulaşılmaz bir yüksekliğe konmuştur. Diğer emekçi kesimler için bu haklar daha da kısıtlı olup, örneğin kamu emekçilerinin grev ve toplu sözleşme hakkı hiç yoktur. Yasalarla tanınmış görünen “Her işçi sendika üyesi olabilir ve bundan dolayı baskı görmez” hakkı günümüzde sadece bir laftır. Gerçekte ise, bu kısıtlı haklar bile, kamuda çalışanlar ve sınırlı sayıda özel işletme için uygulanabilirdir. Ancak, taşeronlaştırmayla birlikte kamuda ve sendikalı işletmelerde de artık bu hak hızla ortadan kaldırılmakta, sendika ve toplu sözleşme hakkı olmadan çalıştırma esas hale gelmektedir.
Gerek TİS ve grev hakkının yasalarla sınırlandırılmış olması, gerekse fiiliyatta bu kısıtlı hakkın bile kullanılmaz olması, işçi haklarının patronlara karşı basit bir hak mücadelesi olmanın ötesinde bir siyasi mücadeleyi, bir demokrasi mücadelesini zorunlu kılmaktadır.
KRİZ: SERMAYE İÇİN FIRSAT, EMEKÇİLER İÇİN İŞSİZLİK VE YOKSULLUK!
2009’u “teğet geçen krizin etkilerinin ortadan kaldırıIdığı yıl” olarak ilan eden sermayenin propagandacıları ve hükümetin tüm ileri sürdüklerine rağmen, krizin etkilerinin sadece en büyük sermaye çevreleri rantçılar için kaldırıldığına tanık olduk. Nitekim 2009 biterken borsa kriz öncesinin bile üstünde bir endeksi yakalarken, bankaların kârlarının yüzde 37 artış gösterdiği ilan edildi. Büyük sermaye kuruluşları da, üretimin ve kâr miktarlarının düşmesinden yakınsalar da, bütçeden ve işsizlik fonundan aktarılan 100 milyara yakın bir fonla desteklenmiş, istihdam düşerken kârlılık oranlarını artırmışlardır. Bundan da öte patronlar, yıllardır toplu sözleşmelerle reddedilen esnek çalışmanın en acımasız yöntemlerini devreye sokarak; kısmi çalışma, ücretsiz izinler, ücretlerde doğrudan ve yüzde 35’lere varan düşüşler, imzalanmış toplu sözleşmeleri tanımama, toplu işten çıkarma gibi yol ve yönetmelerle işçilerin hak mücadelesini büyük ölçüde sindirmişlerdir. Ki, buradaki kazanım, çok daha kalıcı ve kendileri açısından işçi sınıfına karşı kazanılmış bir sınıfsal kazanımdır. Burada sermayenin ve hükümetin en büyük destekçisi işbirlikçi sendikacılar olmuştur.
Ancak bütün mali desteğe ve işçileri, emekçileri işsizlikle tehdit ve terbiye etme gayretlerine karşın, 2009’un sonuna doğru son derece önemli dört gelişme dikkat çekmiştir.
1-) Lastik işçilerin mücadelesi: Lastik işçileri, kriz bahanesiyle toplu olarak işten çıkarılmalarına karşı, Kocaeli ve Adapazarı’ndaki lastik fabrikalarında direnmiş, ancak Lastik-İş yöneticilerinin gayretiyle bu mücadeleler bastırılmıştır. Ancak, Lastik İş’in işbirlikçi yöneticilerinin patronla işbirliğini aynı zamanda kendilerine muhalefet eden lastik işçilerin işten atılmasına dönüştürdüğünü fark ederek, işçiler Lastik-İş yöneticilerine suçüstü yapmışlardır. İşten atılan ve çalışmaya devam eden işçiler, sık rastlamayan bir birlik ve mücadele tutumu göstererek, sendikacıları alaşağı etmek için bir hareket başlatmışlardır. Lastik-İş bürokrasisi, bu hareketi, baskı ve şiddetin her yolunu kullanarak ve çeşitli manevralarla savuşturmaya çalışmıştır. Ancak mücadelenin yeniden alevleneceği etkenler varlığını sürdürmektedir.
2-) İSDEMİR işçilerinin direnişi: İSDEMİR patronunun sendikanın desteğindeki, TİS’i hiçe sayarak, ücretleri yüzde 35 düşürmesine ve ücretler ve işyerindeki baskılara karşı 4-5 bin işçinin beklenmedik biçimde eyleme geçmesi, 2009’daki dikkate alınması gereken eylemlerden biridir. İki vardiyada da süren direniş, yine sendika yöneticileriyle patronun açık işbirliği ve mücadeleye önderlik eden bir grup işçinin işten çıkarılmasıyla bastırılmıştır. Bu direnişin iki özelliği, gösterdiği iki önemli şey vardır. Birincisi, büyük işyerlerinde, krizin yüküne karşı bir birikimin oluştuğu (bunun ipuçları Renault, Ford, Erdemir, Fiat, Beko vb. işyerlerinde de vardır), bu işletmelerde, patlamalar biçiminde tepkilerin ortaya çıkma ihtimalinin yükseldiğidir. İkincisi ise, en baskıcı ve en işbirlikçi sendikal örgütlenmelerin bile işçi mücadelesini durdurmaya yetmeyeceğidir.
3-) 25 Kasım grevi: Kamu emekçilerinin 25 Kasım grevi; KESK ve Kamu Sen’in ortaklaşarak gerçekleştirdikleri ve yüz binlerce kamu emekçisin katıldığı yasadışı grev, kuşkusuz ki, emek mücadelesi tarihimizin seçkin sayfalarından birini oluşturmayı hak eden bir grevdi. Pek çok bakımdan üstünde tartışılan ve daha da tartışılacak olan bu grev, çoğunluğu AKP’ye oy vermiş kamu emekçilerinin hükümetle ciddi olarak ilk karşı karşıya gelmesiydi. Bir bakıma sekiz yıllık AKP hükümetinin doğrudan kendisini hedef alan ilk büyük eylemdi. 25 Kasım’dan dolayı işten atılan ve örnek bir mücadele veren demiryolcuların, bir örnek daha ortaya koyarak, 16 Aralık’ta arkadaşlarının işe geri döndürülmesi için yaptığı 26 saatlik grev, 25 Kasım grevini taçlandırdı. Ve bu grev, sendikal konfederasyonlar arasındaki küçük yakınlaşmaların bile, birliğe susamış emekçiler arasında nasıl bir heyecan yarattığını göstermesi bakımından önemliydi. Kamu emekçilerinin mücadelesi, bütün talepleri ve diriliği ile, gerçekleştirdikleri önemli grevin moral ve kazanımlarıyla 2010’a devredilmiştir.
4-) TEKEL işçilerin mücadelesi: Aralık ayında mücadelelerini Ankara’ya taşıyan TEKEL işçileri, sadece haklarını istedikleri için vahşi bir polis şiddetine maruz kalırken, adeta düşman gücü gibi muamele görmüş, Aralık soğuğunda göle atılmaktan bile kurtulamamışlardır. AKP Hükümeti’nin emek düşmanı tutumunu bir kere daha teşhir eden TEKEL işçileri, uzun mücadeleleriyle, işçi sınıfının direncini, mücadele azmini, dayanışma, inisiyatif ve yaratıcılığı sergilerken, pek çok bakımdan dersler çıkarılacak bir eylem sürdürmüşlerdir. Bu yazının yazıldığı günlerde hala bu görkemli eylem sürüyordu. TEKEL işçilerin mücadelesi, kamu emekçilerinin grevinden sonra, ikinci kez, emekçilerin hükümetle ciddi bir biçimde karşı karşıya gelmesiydi. Bu ciddiyet, o mağrur, burnundan kıl aldırmayan AKP ve hükümeti ile onun başının, yüzündeki maskeyi atarak, her gün TEKEL işçileriyle düelloya girmesi, polisi, valiliği kullanarak işçileri umutsuzca taciz etme ve yıldırma çabalarına girmesinden de anlaşılıyor. Türk-İş’in önünde, Ankara’da kurulan barikat; emeğin sermaye ve hükümetine karşı kurulmuş bir barikatı, tüm emekçilerin dikkatlerini çevirdikleri bir yer olurken, sendika yönetimlerini de büyük bir sınava soktu. Eğer TEKEL işçilerinin mücadelesi hükümetin direncini kıracak kadar büyük bir güç oluşturabilirse, ki bu konuda ileri adımlar atılmış (sermaye basınının direniş karşısındaki direnci bile kırılmıştır) ve emek örgütleri son adımlar için bir araya gelmiştir; bundan sonraki adımlar, elbette hem emek mücadelesinin mevzisinin 2010’da nereye kurulacağını, hem de sendika ve emek örgütü yöneticilerinin emek mücadelesinin neresinde yer alacağını da gösterecektir.
Toplam açısından söylenecek olursa; sermaye güçleri, krizin yüküne karşı verilen ve birer birer işletmelerde ortaya çıkan tepkileri alt etmişlerdir. Ancak; 2009, ikinci yarısından itibaren, krizin yükünü reddetme mücadelesinin yeni bir safhasına girildiğini gösteren belirtilerin ortaya çıktığı bir yıl olmuştur. TEKEL işçileri, bugüne kadarki mücadelenin en ön cephesine kurdukları mevziyle; sınıfın, emekçilerin geri kalanları için de bir yol çizmiş, bir mevzi oluşturmuşlardır.
2010’a bu mevzide giren emekçilerin yürüyüşü, bu ileri mevziden hareketle olacaktır.
2010 ‘ERKEN SEÇİM’ TARTIŞMALARIYLA BAŞLADI
Söylenenlerden de açıkça görüldüğü gibi, AKP Hükümeti; gerek büyük iddialarla propaganda ettiği demokrasi mücadelesi alanında, gerekse pembe tablolar çizmeye devam ettiği halkın acil geçim ihtiyaçları konusunda vaatlerini gerçekleştirememiştir. Dahası ülkenin ve halkın bu acil sorunları karşısında AKP hükümeti, arkasındaki 338 milletvekiline ve sermaye muhalefetinin etkisizliğine karşın, çözümsüzlüğe sürüklenmiştir.
İşte bu tıkanma ve çözümsüzlük; yığınların hükümetin ülke sorunlarını çözeceğine inancının azalmasına yol açmıştır. Anketler de, AKP’nin oylarının azaldığını göstermektedir. Bu durum, muhalefetin “erken seçim”i dillendirmesini getirmiştir. Muhalefetin gücü ve ülke sorunları karşısındaki aymazlığına karşın, hükümet cenahından yükselen “erken seçim isteyenlerin vatan haini olduğu” biçimindeki ağır suçlamalardan anlaşılmaktadır ki, AKP Hükümeti, ayağının altındaki toprağın kaydığını hissetmektedir. Bu yüzden de, “erken seçim”i isteyen etkisiz muhalefet bile olsa, hükümetin canını acıtmaktadır.
Kaldı ki, seçimin erken ya da zamanında olmasının çok da önemli olmayacağı bir dönemde bulunuyoruz. Zaten zamanda bir seçime bile bir buçuk yıldan az bir zaman kalmıştır. Bu yüzden de, erken seçim de olsa, zamanında bir seçim de olsa, artık “seçim sathı mailine” girilmiştir.
Bunun anlamı ise, sermaye partilerinin her tür yolla birbiriyle çatışacağıdır.
Bunun demokrasi güçleri açısından anlamı ise; halka gerçekleri anlatmada daha büyük bir enerjiyle çalışmak, demokrasi mücadelesinde yer alabilecek bütün güçleri birleştirmek, işçilerin, emekçilerin ileri kesimleri ve aydınların ülkenin gerçek sorunları üstünden ittifaklarını gerçekleştirere, sermaye partilerinin karşısına dikilmesi görevinin bütün görevlerin önüne geçmesidir.
2010’DA MÜCADELENİN ZEMİN GENİŞLİYOR
Özgürlük Dünyası’nın son bir yılık sayılarında, işçi sınıfı ve emekçi sınıfların emek ve demokrasi mücadelesinin güncel taktiğinin iki başlıca dayanağı olduğunu; bunlardan birincisinin demokrasi mücadelesi, diğerinin de emekçilerin “krizin yükünü reddetme mücadelesi” ekseninde oluştuğu üstüne pek çok makale ve inceleme-araştırma yayımlandı.
Bu taktik çerçevesinde bakıldığında, şöyle bir zemin olduğu görülmektedir:
A-) Demokrasi mücadelesi alanı:
1-) Kürt sorunu, Alevilerin istemleri ve azınlık sorunları: Kürt sorununun demokratik çözümü, Alevilerin inanç özgürlüğü, azınlık halklarını kapsayan talepler için tüm demokrasi güçlerinin birleştirilmesi, elbette Türkiye’nin içinde geçtiği süreç göz önün alındığında, birincil önemdedir. Özellikle de Kürt sorunun demokratik çözümü, demokrasi mücadelesinin merkezinde bulunmaktadır ve çözümü ertelenemez biçimde dayatmıştır. Bu açıdan bakıldığında ve hükümetin 2009’da büyük iddialarla öne sürdüğü “açılımla çözme” girişiminin tıkandığı göz önüne alındığında, bu alanda atılacak adımlar, sadece hükümete karşı değil, aynı zamanda, bütün sermaye partilerine ve asker, “sivil” öteki sermaye güçlerine karşı bir mücadele demektir.
Silahların susması ve operasyonların durması,
Türkiye’nin Kürtlerinin muhatap alınması ve Kürtlerin taleplerinin yerine getirilmesi için onlarla konuşulması,
Kürtler ve Türklerin hak ve dil eşitliği temelinde anadilde eğitim hakkının tanınması,
Gönüllü birlik için gereken önlemlerin alınması,
Ayırımsız ve genel bir af,
Bölgede işsizliğin ve yoksulluğun azaltılması için özel bir ekonomik planın uygulanması,
Alevilerin inanç özgürlüğün tanınması,
Devletin Alevilik ve Sünnilikten, tüm öteki din ve mezheplerden eşit uzaklığa çekilmesi,
Din dersinin zorunlu ders olmaktan çıkarılması,
Diyanetin ve İmam Hatiplerin kapatılması,
Azınlıkların Lozan’da tanınan haklarına saygı gösterilmesi ve inançlarını serbestçe yerine getirebilmeleri için bu kesim üstündeki tüm baskılara son verilmesi
demokrasi mücadelesin bir ayağı için başlıca talepler olarak 2010’da da ısrarla savunulması gerekecek taleplerdir.
2-) Ergenekon ve gerçeklerin açığa çıkarılması: Demokratikleşmenin diğer bir boyutunu oluşturan; kontrgerilla güçleri, devlet içinde ve devletle bağlantılı çeteleşmelerle, darbeler ve darbe hazırlıklarının yargılanması ve üstü örtülen gerçeklerin ortaya çıkarılması için mücadeledir. Burada, 1950’lerden beri süregelen kontrgerilla eylemlerine, bölgede JİTEM’in faaliyetlerine (faili meçhuller ve kayıpların sorumluların ortaya çıkarılması), çeşitli biçimlerde ortaya çıkan JİTEM ve Özel Kuvvetlerle ilgili yargılamalar ve ortaya çıkan belgeler üstünden sürece müdahale etmek pek çok bakımdan önemlidir. Ergenekon davası başta olmak üzere, bu tür davaların demokrasi mücadelesinin çok önemli bir dayanağı olarak görülmeden ve buna uygun bir tutum alınmadan demokrasi mücadelesinin ilerletilmesi olanağı bulunmamaktadır.
3-) Anayasa, antidemokratik yasalar demokrasi mücadelesi: Demokratik bir anayasa ve anti demokratik yasaların ayıklanması mücadelesi, 2010’da son derece önemli bir mücadele alanı olmaya adaydır. Bu yüzden de, gerek aydınların, gerek demokrat hukukçuların, demokrasi güçlerinin, sendikalar ve emek örgütlerinin sürece ortak bir biçimde mücadelesi hayatidir. Aksi halde, AKP, bu alandaki boşluğu, kendine göre bir düzen kurmanın vesilesi olarak kullanmaya devam edecektir. Burada, bir seçime doğru giderken, Seçim ve Siyasi Partiler Yasası’nın demokratikleştirilmesi, ülke ve il barajının tümüyle kaldırılması, her oyun değerlendirileceği bir seçim sisteminin oluşturulması ve partilere devlet yardımının kaldırılmasının, “adil bir seçim” için aciliyeti ortadadır. Yine aynı çerçevede, Terörle Mücadele Yasası’nın iptali, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası, Polis Selahiyeti Yasası, milletvekili dokunmazlıklarının sadece siyasi görevleriyle ilgili olarak kalması, Memurin Muhakemat Yasası, TSK İç Hizmet Kanunu’nun özellikle 35’inci maddesinin iptali, askeri mahkemelerin kaldırılması, Çocuk Mahkemeleri kurulması talebi, … ve başlangıç ilkeleri ve ilk üç maddesi dahil 1982 Anayasası’nın yerine yeni ve demokratik bir Anayasa hazırlanması mücadelesi, önümüzdeki dönemde demokrasi mücadelesi için önemli olacaktır.
4-) Emekçileri örgütlenme özgürlüğü ve grev hakkının önündeki sınırlamaların kaldırılması talepleri: 2821-2822 Sayılı yasalarda toplu sözleşme hakkının basitleştirilmesi ve bu hakkın serbestçe kullanılmasının önündeki bürokratik ve prosedür engellerin kaldırılması,
İşkolu ve işyeri barajlarını kaldırılması,
Grev hakkının önündeki engellerin kaldırılması ve dayanışma grevi, hak grevi, siyasi grev ve dayanışma grevi yasağının kaldırılması,
Sendikaların siyasi partilerle ilişki kurmasını engelleyen yasaların ve sendikaların siyaset yapma yasağının kaldırılması,
Kamu emekçilerin TİS ve grev hakkı,
Memurlar siyaset yasağına son verilmesi talepleri, demokrasi mücadelesinin vazgeçilemez dört bileşeninden birisini oluşturmaktadır.
B-) Krizin yükünü reddetme mücadelesi alanı:
Krizin yükünü reddetme mücadelesi, kamu emekçilerinin grevi ve TEKEL mücadelesiyle birlikte daha ileri bir safhaya evrilmiş; emek güçlerinin sermaye ve hükümetine karşı birlikte mücadelesini öne çıkaran bir dönemin kapısını açmıştır. Bu açıdan, krizin yükünü reddetme mücadelesinin talepleri için mücadelede, daha somut ve patlama noktalarının çoğalacağı bir aşamaya gelinmiştir.
Bunlara sermaye güçlerinin ve hükümetin “krizi aştık”, “aşıyoruz” iddialarıyla birlikte düşünüldüğünde;
Kriz önlemi olarak devreye sokulan TİS’lere rağmen ücretlerin düşürülmesine, kısa dönemli çalışma, ücretsiz izin uygulamalarına son verilmesi,
İşten atmaların yasaklanması,
İşsizlik fonundan işsizlerin daha geniş, daha uzun süreli ve insanca yaşayacakları bir düzeyde işsizlik yardımı sağlanması,
Esnek çalışma uygulamalarına son verilmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi,
Sendikaların örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması,
Emekçi ailesinin insanca yaşayabilmesi için gerekli desteğin sağlanması,
Genç işsizlere iş sağlanması ve gençlere meslek edindirmek için gerekli girişimlerin yapılması,
Herkese parasız sağlık ve eğitim,
İşsizlere parasız ulaşım imkânı sağlanması,
Sendikaların günün koşullarında mücadele edecek biçimde mevzilenebilmeleri için yeniden örgütlenmesi mücadelesi, önümüzdeki dönem emek cephesinin sermayenin saldırılarını püskürtebilmesinin koşulu olarak ortaya çıkmıştır.
******
İlerici demokrat güçler, emekten yan partiler, sınıf partisi, sınıf kaygısı gütmeye devam eden sendikacılar, gençlik, kadınlar, çevreciler, yoksulluk ve işsizliğin pençesindeki emekçiler, kendi mücadelelerini de, bu, demokrasi ve emek güçlerinin mevzilenmelerine göre belirleyeceklerdir elbette.
ekim devrimi ve demokrasi tartışmaları
“Son yüzyıl içinde, üstünde en çok spekülasyon yapılan kavramların başında ‘demokrasi’ kavramı gelmiştir” dersek abartı yapmış olmayız. “Demokrasi”, kimi zaman sınıflar üstü, “halkın halk tarafından yönetimi” olarak idealleştirilip, insanlığın varabileceği son düzenin adı olarak ilan edilmiş, kim zaman “burjuvazinin egemenliğinin örtüsü” olarak lanetli bir kavram olarak ilan edilip, onun yarattığı imkanlardan yararlanmayı savunmak bile “burjuva reformisti” olmaya yetmiştir. Öyle ya da böyle; “demokrasi”, 20. yüzyılın bu en popüler siyasi kavramı, aynı zamanda en yalama olmuş kavram olarak da siyaset piyasasında var olmuştur. Bugün de aynı; kimi zaman idealize edilmiş bir sınıfsız, zümresiz yönetimi tarif etmek üzere, kimi zaman da aşağılama sıfatı olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Ve öyle görünmektedir ki, daha hayli bir zaman “demokrasi” kavramı, siyaset piyasasında tedavülde kalmaya devam edecektir.
Ekim Devrimi’nin* 90. yılında, “demokrasi” üstüne bir tartışma, bir yandan bir ironiye karşılık gelirken, öte yandan da, burjuva propagandanın “demokrasi” ve Ekim Devrimi için yaratmaya çalıştığı sis perdesini aralamak için güncel bir ihtiyaçtan da kaynaklanmaktadır.
Demokrasinin ne olduğu, gerçekten her derde deva bir yönetimi tarzına mı karşılık geldiği açısından bakıldığında, Ekim Devrimi, burjuva demokrasisinin (burjuva demokrasilerinin değil) sonunu ilan ederken, aynı zamanda, onları, aşılanarak kendilerini yenilemeye zorlayan bir güç odağı, bir baskı odağı olarak da rol oynamıştır.
BURJUVAZİNİN EGEMENLİĞİNİ SAKLAMANIN ARACI OLARAK DEMOKRASİ
Demokrasi kavramına karşılık gelen yönetim biçimleri, ilk sınıflı toplum olan kölecilikten beri; krallıkların, monarşik yönetimlerin karşıtı olarak kullanılagelmiştir. Ve genelde, “halkın doğrudan ya da temsilcileri aracılığı ile kendi kendini yönettiği düzen” biçiminde anlaşılmıştır. Bu yüzden de, örneğin Aristoteles, Platon, Makyavelli gibi ünlü düşünürler ve devlet kuramcıları tarafından “toplumda anarşiye, başı boşluğa yol açtığı” için eleştirilse de, “halkın kendi kendini yönetmesi” gibi sihirli bir tanıma sahip olduğu için, her zaman popüler bir talep olmuştur.
Demokrasi; tanımındaki, bütün o; “halkın kendi kendini yönetmesi” gibi cazip ifadeye karşın, Antik Yunanistan’da, Roma’da köleci, feodal İngiltere’de feodal bir demokrasi biçiminde şekillenmiş, ama, “halkın kendi kendini yönettiği bir yönetim biçimi” olarak değil; açıkça köle sahipleri ya da derebeyleri için/açısından bir demokrasiyken, en demokratik dendiği dönemlerde bile, köleler ya da serfler üstünde bir diktatörlük olarak cereyan etmiştir.
Köleciler, feodal krallar ya da egemenler; güçlerini tanrısallıklarından ya da soylarındaki, kanlarındaki asaletten alırken, demokrasiye, sadece mecbur kaldıklarında; ezilenlerin baskıları karşısında egemen sınıfın kendi arasındaki çatışmalara son veren bir uzlaşma için başvurmuşlardır. Dolayısıyla demokratik yönetimler, feodal ve köleci düzenlerde rastlantısal ve gelip geçiciyken, kapitalizm çağında demokrasi, burjuvazinin klasik yönetim biçimi olarak, kapitalizmle, burjuvazinin egemenliği ile özdeşleşen bir yönetim biçim olmuştur. Çünkü burjuvazi egemenlik hakkını tanrısal bir güçten ya da kan bağından almıyor, tersine tümüyle sermayeye, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmak gibi dünyevi dayanaklardan alıyordu. Dolayısıyla da; burjuvazinin, egemenliğine, toplumun çoğunluğu karşısında bir meşruiyet sağlaması için (kendi egemenliğini gizlemek için), demokrasinin ikiyüzlülüğüne ihtiyacı vardı. Yani hem burjuvazi, egemen sınıf olarak, devlet olarak örgütlenecek, hem de onun bu egemenliği; başta işçi sınıfı olmak üzere tüm halk tarafından sanki kendi egemenliğiymiş gibi algılanacaktı, burjuvazinin ihtiyacı buydu. Buna, tarihsel bakımdan, bir prestije sahip olan ve “halkın halk tarafından yönetilmesi” olarak bilinen (sanılan) demokrasiden daha iyi uyan bir üst yapı olamazdı. Daha doğrusu, demokrasi, kapitalizmin, özel mülkiyet hakkını kutsamayı temel alan burjuva egemenliğinin temeli olmuştur.
BURJUVAZİNİN DEVRİMCİ ÇAĞI VE DEMOKRASİ
Kuşkusuz ki; burjuva demokrasisi bakımından, zirve, Büyük Fransız Devrimi’dir. Silahlanmış işçi ve köylüleri peşine takan burjuvazi, soyluluğun ve Kilise’nin egemenliğine son verirken, “Özgürlük Eşitlik ve Kardeşlik” sloganı etrafında amaçlarını tüm uygar dünyaya yaymanın da yolunu açmıştır.
Devrimin eski düzene ve kalıntılarına karşı mücadelesi; herkese eşitlik ve özgürlük getireceği umudu; yoksul köylü yığınları ve kentlerde oluşmaya başlayan işçiler arasında büyük bir heyecanla karşılanmıştır. Dahası aydınlar, sanatçılar devrimin tüm toplumu özgürleştireceğini umarak, heyecanla devrimin ideallerine sarılmışlardır. Ama aradan çok geçmeden, işçi ve köylü yığınlarını silahlarından tecrit eden burjuvazi, aristokrasiyle, eski düzenin kalıntılarıyla ittifak kurarak, kendi egemenliğini pekiştirme yoluna girmiş, hem emekçi yığınlar hem de aydınlar arasında büyük hayal kırıklığına yol açmıştır.
Bu hayal kırıklığı, önce burjuva aydınlar, ütopik sosyalist düşünürler ve burjuva-sosyalist çevreler tarafından bir kapitalizm eleştirisi olarak biçimlendirilirken; bu eleştirici tutum, 19. yüzyılın ortalarında, Marks ve Engels tarafından bilimsel temellere oturtulmuş ve kapitalizmi yıkma stratejisi üstüne temellendirilen bir teorinin, Marksizmin biçimlenmesiyle; siyasetin, ekonominin ve felsefenin pek çok temel kavramı gibi, demokrasinin içeriği de sorgulanmış, demokrasi, işçi sınıfı ile burjuvazinin kendi dünyalarını kurma mücadelesi açısından yeniden anlamlandırılmıştır.
Böylece “Eşitlik Özgürlük, Kardeşlik” sloganında dile gelen idealler, 19. yüzyıl boyunca, hatta nispeten 20. yüzyılda da, demokrasi ve özgürlük bayrağının dalgalandığı her yerde uğruna ölümlerin göze alındığı idealler olmaya devam etmiştir; ama, iktidarı ele geçirdiği her yerde, burjuvazinin ilk yaptığı işin, arkasından sürüklediği emekçileri yeniden tarlalara, fabrikalara sürme, eski düzen kalıntılarıyla ittifak ederek, emekçi yığınların taleplerini bastırarak, onları basit ücretli kölelere dönüştürme olması geleneği, yıllar ilerledikçe daha katı bir kural olarak işlemiştir.
İlk kez 1640 İngiliz Devrimi’nden başlayarak, burjuvazinin önderlik ettiği bütün devrimler aynı kaderi paylaşmıştır. Slogandaki özgürlük; gerçek hayatta, burjuvazini mülk edinme özgürlüğü ile serflerin (toprak kölelerinin) ücretli köleler olarak “yaşama” ya da açlıktan ölme özgürlüğü olarak şekillenmiştir. Herkese verildiği ilan edilen ifade özgürlüğü, inanç ve vicdan özgürlüğü gibi özgürlükler ise, burjuvazinin çıkarlarıyla bağlı olarak ve sadece yeterince servete sahip olanların kullanabileceği özgürlükler olarak, işçiler ve köylü yığınları tarafından ulaşılamaz kalmıştır. Ulusların özgürlüğüne dair söyleneler ise; burjuvazin bu en devrimci çağının aynı zamanda sömürgeciliğin en parlak çağı olmasından bile anlaşılır ki; bu özgürlük, sadece Avrupa’nın zengin uluslarına ait ve onların çıkarıyla uyumlu olduğu ölçüde meşru görülen bir özgürlüktür.
“Eşitlik”; gerçekleşme koşullarından yoksun olarak, herkesin yasalar önünde eşitliğine indirgenmiştir. “Kardeşlik” ise, kapitalist rekabet tarafından çoktan çöpe atılmış; ana-baba bir kardeşlerin bile birbiriyle rekabete girdiği bir kurtlar sofrası olan kapitalizmde sadece bir cila olarak kalmıştır.
EKONOMİDEKİ SERBESTLİK VE SİYASAL ÖZGÜRLÜKLER SORUNU
17. yüzyılın ortalarından başlayıp 19. yüzyılın sonuna kadar süren burjuvazinin bu en devrimci dönemine toplam olarak bakıldığında; kapitalizmin yaptığı en devrimci şeyin, feodalizm tasfiye ederek, serfleri özgürleştirmesi ve meta üretiminin evrenselleşmesini sağlaması olduğunu görebiliriz. Bu, ekonomik temeldeki dönüşüm, siyasal üst yapıda burjuva demokrasisi; genel oyla seçilen vekillerden bileşen temsili meclislerin oluşması olarak yansır.
Ülkeden ülkeye araçları ve biçimleri değişse de; burjuva demokrasisinin geldiği en ileri aşama budur. Ancak, kapitalizmin bu devrimci çağında demokrasinin en gelişkin olduğu yerlerde bile, burjuvazi, temsilcilerin, vekillerin seçimini hep sınırlamış, meclisler genellikle yetişkin erkelerin seçtiği seçimlerle olmuştur. Seçilme ise daha da zor olmuş, İngiltere gibi bir ülkede bile, uzunca bir zaman, belirli bir vergi ödeyecek kadar mülke sahip olanların seçilme hakkının olduğu bir seçim sistemi yürürlükte kalmıştır. Kadınların oy hakkı ve seçilme hakkı ise, birkaç ülke dışında, ancak 1930’lardan sonra mümkün olmuştur.
Bu iki buçuk yüzyıllık döneme bakıldığında, bugün kimi önyargılara karşı mücadele bakımından iki şey önemlidir.
Bunlardan birincisi; seçimlerin, herkesin eşit olarak (bir oy) oy kullandığı ve herkesin aday olabildiği ideal haline gelmesinin, burjuvazinin ve onun demokrasisinin bir lütfu olduğuna dair ön yargıdır. Son çeyrek yüzyılda, neo-liberal iktisatçıların (ve düşünürlerin) iddiası da buydu. “Eğer, devlet ekonomik alandan, mal ve hizmet üretiminden çekilir, piyasa kuralları her alanda tam uygulanırsa, kaçınılmaz olarak demokrasi de gelir; çünkü ekonomik serbestlik siyasette de özgürlüğü gerektirir” diyorlardı. Mantıksal bakımdan oldukça makul görünen bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır, gerçekte hiç böyle olmamıştır. Burjuvazi, bütün 18. ve 19. yüzyıl boyunca ekonomide serbestiyi savunmuştur, ama demokrasi konusunda, tam tersine; kendi egemenliği için her önlemi almış; burjuva demokrasinin en olmazsa olmazı sayılan oy hakkını, yığınların oylarıyla devlet yönetimine katılmasını, siyaseti etkilemesini engellemek için olmadık seçim sistemleri geliştirmiş; kadınların, köylü yığınlarının, yerine göre işçilerin oylarının sonucu etkilemesini önleyen sınırlamalar getirmiştir. Tıpkı bugün en gelişmiş ülkelerde bile uygulanan seçim barajları; partiler arasında eşitsizlik yaratacak uygulamalar; halkın oylarının yaratabileceği istikrasızlıklardan parlamentoları koruma amaçlı seçim sistemleri icat edilmesi gibi…
Başka bir söyleyişle, burjuva demokrasisinin, işçi ve köylü yığınlarının demokratik haklarından, özgürlüklerden az çok yararlandıkları dönemlerinin, sadece devrimci ayaklanma dönemleri, yığınların silahlanarak bir güç olabildikleri, en azından örgütlülüklerinin onları bir güç olarak sahneye sürdüğü dönemler olduğu görülür. Yani demokrasi denilen şeyden emekçilerden yararlanması, günümüz burjuva liberalleri ve sosyalistlerinin söylediği gibi, her şeyin burjuvazi için güllük gülistanlık olduğu, toplumda “sükunet”in hüküm sürdüğü koşullarda değil, tersine toplumsal ilerlemenin yığınların devrimci atımları tarafından ilerletildiği dönemlerde olabilmiştir.
EKİM DEVRİMİ VE BURJUVA DEKMOKRASİSİ
Lenin, 1917 Şubat Devrimi sonrasının Rusya’sını değerlendirirken; “Feodal, Avrupa’nın en geri ülkesi olan Rusya bir anda dünyanın en demokratik ülkesi oldu” der. Çünkü yasalarda demokratik haklar; örgütlenme vc ifade özgürlüğü, halkların kaderlerini tayin etme hakları bakımından bir ilerleme olmamıştır; ama devrim eski düzeni parçalarken köylüleri serbestleştirmiş, işçi ve köylü yığınları Şubat Devrimi’nin getirdiği özgürlük ortamı içinde hakların savunmak için Sovyetler içinde örgütlenip silahlanmışlar; demokrasiyi ilerleterek, demokrasi mücadelesini, işçi sınıfının kendi düzenini kurma (sosyalizm) mücadelesinin bir dayanağı olarak geliştirmek üzere davranmışlardır.
Böylece işçiler hakların savunmak ve görüşlerini serbestçe ifade etmek üzere grevlere, mitinglere başvurmuşlardır. Kendi matbaalarına, kağıda, izin almadan toplantılar ve hakları için gösteri yapma hakkına kavuşmuşlardır. Dolayısıyla feodal-monarşist, otokratik Rusya, bir anda demokratik bir ülke olup çıkmıştır. Üstelik de, herhangi bir Avrupa ülkesinden farklı olarak, işçilerin örgütlenme ve ifade özgürlükleri, kağıt üstünde bir hak olmanın ötesinde, fiilen kullanılabilir duruma gelmiştir.
Burjuva Kerenski Hükümeti, bu özgürlüklere sadece 6 ay tahammül etmiş; 1917 Temmuz’unda işçi önderleri tutuklanmış, matbaaları basılıp mühürlenmiş, bildiri, broşür ve gazete çıkarmaları yasaklanmıştır. Ama altı aylık demokratik bir düzen ve açık alanda yürütülen demokrasi mücadelesi bile, işçilerin eğitiminde, onların kendi aralarında birleşme ve öteki sınıflarla ilişkilerinde (özellikle köylülükle ittifak konusunda) olağanüstü bir ilerleme sağlamıştır.
Yukarıdan beri söylenenler göz önüne alındığında; 1917 Şubat’ı sonrasında Rusya’da olanlar bir rastlantı değildir. Çünkü tarihte, bütün egemenler; kendi düzenlerin kurarken yoksulları (köylüleri, serfleri, işçileri) silahlandırmış ya da onların silahlanmasına göz yummuştur. Ta ki, kendisi iktidara gelip egemen sınıf olarak örgütlenerek, devleti, ezilen ve sömürülenler üstünde bir baskı aracı olarak kullanmaya başlayıncaya kadar. Ancak Rusya’da, bütün kapitalizm çağı boyunca Avrupa’da gördüğümüzden farklı bir şey vardı. O da; işçi sınıfının, devrimci bir sınıf olarak, devrime, kendi partisinin önderliğinde örgütlenmiş, iktidarı almaya aday bir sınıf olarak katılmış olmasıydı. Bunu, burjuvazi yakın bir tehdit olarak gördü ve en acil işi olarak, silahını işçilere, köylülere yöneltti. Daha işçilerle ve köylülerle ittifak içinde Çarlığa karşı savaşırken bile, işçilerin ve köylülerin taleplerine karşı Çarlığın kalıntılarıyla ve emperyalist burjuvaziyle işbirliğine yönelmekten çekinmeyen Rus burjuvazisi ve onun siyasi temsilcileri, Menşevikler, sosyalist devrimciler gibileri, devrimi bir karşı devrimle tamamlamak üzere, silahların işçilere, köylülere, onların partilerine ve Sovyetlere yöneltmekte tereddüt göstermediler. Bu yüzden de, Lenin’in sözün ettiği Rusya’nın Avrupa’nın en demokratik ülkesi olması tespiti, ancak 1917’nin Temmuz’una kadar sürebildi. Şubat Devrimi’nden sonra, burjuvazi, yönetici egemen bir güç olarak, sadece 8 ay yaşayabildi. Bolşevik Partisi’nin önderliğinde birleşen Rusya’nın işçi, köylü ve asker Sovyetleri, burjuvazinin iktidarını alaşağı ederek, tarihin ilk sosyalist devrimini gerçekleştirdiler.
Bu, tarihin, “Ekim Devrimi’den önce ve Ekim Devrimi’nden sonra” olarak, gerçekten ikiye bölünmesiydi. Çünkü Ekim Devrimi’nden önceki tarih, mülk sahibi sınıfların arasndaki bir egemenlik mücadelesiydi ve tarihin ilerlemesi, bir mülk sahibi sınıfın ötekinin yerine geçmesiyle olurken, Ekim Devrimi’yle birlikte, ilk kez, ezilen, sömürülen bir sınıfın, işçi sınıfının, son mülk sahibi sınıf olan burjuvazinin iktidarını yıkması ve yerine işçi sınıfının iktidarını kurması, sınıfsız bir insanlık toplumunun kurulma yolunun açılması anlamına geliyordu.
Ekim Devrimi, aynı zamanda dünyanın orta yerinden ikiye bölünmesi; kapitalist ve sosyalist dünya olarak ikiye bölünmesi demekti. Üstelik bu bölünme, siyasi literatürde sözü edilen, yoksulların dünyası, zenginlerin dünyası, işçinin dünyası kapitalistlerin dünyası, ezilen halkların dünyası, emperyalistlerin dünyası gibi, edebi, propagandif anlamda bir bölünmeden çok öte; gerçek, ele tutulur bir bölünmeydi. Çünkü, dünya coğrafyasının altıda biri üstünde, yeni; sömürüsüz, baskısız, işçilerin, köylülerin egemen olduğu ve insanlığın sınıfsız, savaşsız bir dünya idealinin büyütüldüğü bir düzen kurulması demekti. Ve artık dünyanın altıda biri üstünde; kapitalizmin ekonomik yasaları, ideolojik, siyasi, hukuki, kültürel, sanatsal değerlerinin geçerli olmadığı anlamına geliyordu.
Hani son yıllarda popülist kim siyasi çevrelerin, “önemli” bir gelişme olduğunda, “artık hiç bir şey eskisi gibi olamaz” diye parlak nutuklar attıkları (tabii, bugün olduğu gibi, vırt zırt her değişikliğe bakıp, huşu içinde, “artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz” naraları atanların söylediği anlamda değil) anlamda değil, ama gerçekten “hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmadığı” bir dünyanın kapısını açtı Ekim Devrimi.
Böylesine bölünmüş bir dünyada; hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmasının mümkün olmadığı bir dünyada, elbette burjuva devletin ideal biçimi olarak tanımlanan demokrasi de artık eskisi gibi kalamazdı. Çünkü eskisi gibi kalırsa, artık burjuvazinin yığınları aldatması için bile bir işe yarayamazdı.
Bu açıdan bakıldığında, Ekim Devrimi, kapitalizm çağının sonunu ilan ederken (proleter devrimleri çağını açtı), burjuva demokrasisinin de tarihsel bakımdan ömrünü tamamladığını ilan etti.
2. Enternasyonalcilerin önderi Karl Kautsky’nin, Ekim Devrimi’ne yönelttiği en temel eleştirisi; “Bolşeviklerin demokrasiye kılıç çekmiş olması”dır. Kautsky, burada, elbette, burjuva demokrasisine hayranlığını dile getirmekte, proletaryanın iktidarının burjuvazinin iktidarına göre daha az demokratik olduğunu, hatta baskıcı, kaba saba bir diktatörlük olduğunu ifade etmektedir. Kautsky, bu gerekçesi bakımdan elbette haksızdır ve burjuvazinin ucuz propagandacılarından biri olarak davranmaktadır. Ama bu eleştiri, aynı zamanda, Bolşeviklerin ve Ekim Devrimi’nin burjuva demokrasisi çağının sonunu ilan ettiklerini ifade etmesi bakımından da anlamlıdır. Kautsky gibi burjuvaziye hayran bir eski Marksist’in bunu sezmiş olması da, onun için bir erdem sayılmalıdır!
EKİM DEVRİMİ’NİN BÖLDÜĞÜ DÜNYADA DEMOKRASİNİN İÇERİĞİ
Elbette burada Ekim Devrimi’nin burjuva demokrasisinin sonu ilan etmesinden kasıt, artık hiçbir ülkenin burjuva demokrasisiyle yönetilen ülke olarak kalamayacağı ya da kalmadığı değildir. Tersine, tıpkı 1789 Büyük Fransız Devrimi’nin burjuvazinin egemenliğinin zaferini ilan etmesine karşın, daha yüz yıllarca feodal yönetimlerin de (mutlak krallıklar ve imparatorluklar) Avrupa başta olmak üzere dünyanın her yanında hüküm sürmeye devam etmesi gibi, elbette Ekim Devrimi’nden sonra da dünyada pek çok ülke burjuva demokrasisiyle yönetilmiş, kimi devrimler burjuva karakterde bir demokrasiyle sonuçlanmıştır. Ama şu da bir gerçektir ki; Ekim Devrimi sonrasının dünyasında, artık burjuva demokrasisi, insanlığın en ileri, en devrimci yönetim biçim olmaktan çıktığı ve eskiye ait bir yönetim biçimine dönüştüğü gibi, burjuva demokrasileri de artık eskisi gibi kalamamış; ancak sosyalizm tarafından “aşılanıp” terbiye edilmiş çeşitli versiyonlarıyla yaşamayı sürdürmüştür.
Burjuva demokrasilerinin nasıl biçimleneceğini ve özgürlüklerin ne ölçüde geçerli olacağını belirleyen ise, işçi sınıfı ve öteki emekçi sınıfların yeni devrimlerdeki etkisi olmuştur. Örneğin Türkiye gibi, işçi sınıfının, emekçilerin bağımsız siyasi güçler olarak devrimde yer alamadığı ülkelerde, yeni burjuva rejimler, despotik özellikleri ağır basan burjuva yönetimler olarak biçimlenirken; Doğu Avrupa ve Asya’da, işçilerin ve köylülerin etkisinin daha derin olduğu, emekçilerin ve işçi sınıfı partilerin bağımsız politik tutumlarla katıldığı devrimlerde, devrimlerin karakteri burjuva olmasına karşın, derin işçi ve emekçi damgası, bu ülkelerdeki demokrasileri, burjuva demokrasisini bir hayli aşan “halk demokrasileri” olarak adlandırılan biçimler olarak şekillendirmiştir. Ya da, İkinci Dünya savaşı sonrasında Avrupa’nın eski faşist yönetimlerinin yıkılmasıyla veya faşizmin baskısı altındaki ülkelerde kurtuluş mücadelesi sonucu kurulan devletlerde, burjuva özgürlükler, savaş öncesi ya da Ekim Devrimi öncesiyle kıyaslanamayacak biçimde bireysel özgürlüklere önem verir biçimde oluşup şekillenmişlerdir. Sadece bireysel özgürlükler bakımından değil; emekçi sınıfların hakları ve sınıfsal özgürlükleri bakımından da, savaş sonrasının Avrupa demokrasileri, emekçi sınıfların haklarını açıkça tarif eden; grev hakkı, örgütlenme hakkı bakımından, bu hakları onaylayan yasa ve anayasalarla güvenceye alındı. Bu dönemde, gelişmiş Avrupa ülkelerinde (Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkeler başta olmak üzere) anayasalar, 1936 Sovyetler Birliği Anayasası’nda yer alan özgürlükleri kendi anayasalarına koymak zorunda kaldılar.
Bu “zorunluluğun” birinci nedeni, Ekim Devrimi’nin böldüğü dünyada; dünyanın öteki yarısının da faşizm ve onun zulmünden dünyanın sosyalist yarısı olan SB tarafından kurtarılmasıdır. Burjuva demokrasilerindeki işçi damgasının ikinci nedeni ise; bütün İkinci Dünya Savaşı içinde, halkların, komünist partilerin ve işçi sınıfının nasıl gerçek yurtseverler olduklarını, burjuvazinin ise nasıl vatan satıcılığı yaptığını görmelerinden de güç alarak, bu ülkelerde işçi sınıfının, burjuvaziyi iktidardan alaşağı edemese de, örgütlenme seviyesini ondan büyük tavizler koparacak kadar yükseltmiş ve burjuvazi karşısındaki ağırlığını artırmış olmasıdır.
Daha genel bakıldığında ise, şu söylenebilir: Evet, 1917 Ekimi’nde işçiler ve köylüler Rusya’da devrimi yapmışlardır; ama, bu devrimin bütün kapitalist ülkelerde reformcu sonuçları olmuştur. Kapitalist ülkelerin burjuvazisi; az ya da çok, bir biçimde SB’nin yarattığı baskı karşısında kendisine çeki düzen vermiş; işçilerin, emekçilerin, halkın isteklerini gözetmek, onların istemlerini ciddiye almak, bu nedenle, daha demokratik rejimlere rıza göstererek, politikalarını ve egemenliğinin koşullarını yenilemek zorunda kalmıştır. Daha genel olarak söylersek; sosyalist Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesine çıkması; emperyalizmi ve emperyalist ülkeleri; dünya üstündeki egemenliklerini serbestçe sürdürmeleri, emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabeti sonuna kadar götürmeleri, ülkeleri yağmalama, halkları sınırsız bir biçimde sömürüp baskılama gibi emperyalizmi emperyalizm yapan pek çok bakımdan sınırlamıştır. Yani, emperyalist sistem, sosyalist sistem tarafından eli kolu bağlanan bir sistem olarak, sürekli kendisine çeki düzen vermek zorunda olan bir sistem olarak kalmıştır.
Başka bir söyleyişle, Ekim Devrimi sonrasının dünyasında, ulusal ve uluslararası çapta gelişen bütün başlıca politik olaylar, devrimler, karşı devrimler, reformcu girişimler; sosyal-kültürel yaşamadaki önemli her gelişme, Ekim Devrimi’nin etkisi hesap edilmeden anlaşılamaz olacak kadar, bu devrimin damgasın taşımıştır.
Konumuz (demokrasi) açısından bakıldığında, Ekim Devrimi’nin iki önemli boyutunun olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, uluslararası alanda, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kayıtsız koşulsuz kabulü üstüne oturtulan bir devletler arası ilişkiyi egemen kılarak, sömürgelerin kurtuluş mücadelesine yeni bir dinamizm getirirken; aynı zamanda, sömürgelerin kendi ulusal tarımları ve sanayilerini geliştirmelerinin yolunu açarak, burjuva ulusçuluğun bittiği bir çağda, yeni ve emperyalizmin manevra alanlarını sınırlayacak ulusal devletlerin ortaya çıkmasının imkanlarını geliştirmiştir. Bu, gelişmiş kapitalist (emperyalist) ülkelerin, neredeyse iki yüz yıllık uluslararası diplomasi ve uluslar arasındaki ilişkileri yönlendirme tekelinin yıkılması; dolayısıyla, bu ilişkilerin demokratikleşmesi anlamına geliyordu. İkincisi ise; Ekim Devrimi öncesi dünya, özel mülkiyetin korunması üstüne kurulan ve bireysel özgürlüklerin, sadece biçimsel ve sadece belirli bir mali güce sahip kişi ve çevrelere özgü (burjuva toplumda bireysel özgürlükler emekçiler için olanak olarak vardır, yasalar tarafından tanınır, ama emekçiler bu özgürlüklerden fiiliyatta yararlanamaz. Bunun içindir ki, burjuva demokrasisi iki yüzlü bir yönetim biçimidir) olduğu bir dünyadır. Ekim Devrimi, öncelikle Sovyetler Birliği’nde bu özgürlükleri kullanılır hale getirirken, diğer ülkelerde de işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele düzeyine yaptığı katkı ve özgürlüklerin yasa ve anayasalarla güvenceye alınmasının yolunu açmasıyla da; bu ülkelerde işçilerin burjuva demokrasisinin imkanlarından yararlanmalarının imkanlarını artırmıştır. Örneğin Ekim Devrimi öncesi dünyasında, işçilerin sendika ve sınıf partilerini kurma hakkı, sosyal güvenlik, parasız eğitim, sağlık hakları gibi haklar, sadece gelişmiş birkaç ülkede tanınan (o da kısmen) haklarken; Ekim Devrimi sonrası dünyasında, bu haklar, uluslararası standartlara kavuşturularak, her uygar sayılan ülkede tanınan, yasal ve anayasal güvencelere bağlanan haklar olmuştur. Öyle ki, bu hakların tanımadığı ülkeler, demokratik ülkeler olarak görülmez olmuştur.
Ancak, sosyalizmin baskısı karşısında, sosyalizme taviz olarak ortaya çıkan ve “sosyal devlet” denilen, devletin sosyal yükümlülüklerini, burjuvazi, nasıl ki sosyalizme karşı bir tuzağa dönüştürdüyse (sınıf mücadelesinin yerine reformları ve kapitalist refahtan pay almayı geçiren modern revizyonistler ve sosyal demokrasinin desteği ile); demokrasi ve özgürlükler alanında, Ekim Devrimi ve sosyalist dünyanın baskısıyla yenilediği “demokrasi normlarını” da, soğuk savaş silahına dönüştürmüştür. Bu yüzden de; özellikle ikinci savaş sonrası dönemde, “demokrasi”, sosyalizme karşı bir ideolojik silaha dönüştürülmüştür.
Bugün kapitalizmin ideologları, bireysel özgürlüklerin önemi üzerine kampanyalar sürdürüyorlar. Onlara göre; kitlesel örgütlerde birleşmek, ortak eylemlerle taleplerde bulunmak, bireyin gelişmesini engellemektedir. Bireyin gelişmesinin yolu, bireysel özgürlüklerin geliştirilmesinden, bireyin bu haklarını kullanmasından geçmektedir.
Son çeyrek yüzyılda burjuva propagandasının ana iddiası budur ve bu tutumun, burjuva özgürlüklerin iyice biçimselleştirilip “sanallaştığı” bir dönemde öne çıkması şaşırtıcı da değildir. Çünkü; bireysel özgürlükler ne kadar idealize edilirse edilsin; işçilerin, emekçilerin bunları etkin olarak kullanmasının imkanları azalmaktadır.
Örneğin, burjuva özgürlüklerin merkezinde olan ifade özgürlüğünün kullanımı bile, ancak büyük sermaye sahipleri için olanaklıdır. Gazete, TV ve öteki tür yayın araçları yoluyla yayılamayan fikrin bir kıymetinin kalmadığı bir dönemden geçiyoruz. Ve işçilerin, emekçilerin bunu başarmasının tek yolu; kendi gazetesini çıkaracak, kendi televizyon kanalını kuracak, kendi yayın evlerini oluşturacak kadar örgütlenebilmelerinden geçmektedir. Emetçiler de, kapitalist bir toplumda, bunları, ancak kendi ekonomik, siyasi ve entelektüel güçlerini birleştirerek yapabilirler. Yani, örgütlenerek, imkanlarını birleştirerek. Aksi halde, dünyanın en kusursuz ifade özgürlüğünün bile emekçilere bir faydası olamaz. Bugün bunu çok açıkça görüyoruz. Ve işçiler, emekçiler, ancak kendi partileri etrafında birleşerek, burjuva sistemin kendilerine tanıdığı özgürlüklerden yararlanabilmekte; kendi dünyalarını kurmak için burjuva özürlüklerini kullanabilmektedirler.
EKİM DEVRİMİ’NİN DAMAGASINI SİLME SAVAŞI
Son çeyrek yüzyılda, neo-liberal ekonomi politikalarının (küreselleşme politikaları da denilebilir) pratik amacı, “Ekim Devrimi’nin dünyaya vurduğu damga”yı silmektir.
“Peki, Ekim Devrimi’nin (sosyalizmin) insanlığa vurduğu damga nedir?” sorusuna, nicelik bakımından; şu alanda şu, bu alanda bu diye pek çok yanıt verebiliriz. Hatta yukarıdan beri söylenenleri göz önüne alırsak, “Ekim Devrimi’nin damgasını yememiş bir tek taş bile gösterilemez dünyada” diyebiliriz. Tersten de sorabiliriz. Ancak, söylenenlerin anlaşılır olması bakımından, bu soruya başka bir soruyla yanıt da verilebilir: Eğer Ekim Devrimi olmasıydı; dünya nasıl bir dünya olurdu?
Örneğin Ekim Devrimi emperyalizm ve emperyalist devletlerin elini kolunu bağlamamış olsaydı; sömürgelerin ve ezilen ulusların kurtuluşu ve ulusal bağımsızlığına sahip yeni ülkeler (onlarca ve onlarca) olanaklı olabilir miydi?
Avrupa Hitlerci faşizmi yenilgiye uğratabilir, dünyanın faşist imparatorluklar tarafından yönetilmesi önlenebilir miydi?
Dizginlenmemiş kapitalizm koşullarında, işçi sınıfı ve emekçi sınıfların haklarının yasalara geçirilmesi, anayasal güvencelere alınması ve bütün demokratik ülkelerin uyması gereken uluslararası standartlar haline gelmesi olanaklı olabilir miydi?
İnsan hakları ve demokrasi normları bakımından, dünya, 19. yüzyıldan farklı olabilir miydi; ya da tam tersine, gericileşen ve çürüyen kapitalizm çağı olan emperyalizm çağında, emekçiler ve ezilenlerin, önceki işçi sınıfı mücadeleleri ve devrimler içinde kazandığı haklar bile, –hele faşizmin olası zaferi düşünüldüğünde– emperyalist burjuvazinin ayakları altında kalmaz mıydı?
Burjuvazinin bir zamanlar pek öğündüğü, burjuva ideologlarının bir bölümünün (kimi ekollerini hâlâ savunduğu) “sosyal devlet” diye ifade edilen ve aslında sosyalizm karşısında burjuvazinin işçi ve emekçi sınıflara vermek zorunda kaldığı tavizlerin terbiye ettiği burjuva devlet versiyonu ortaya çıkabilir miydi?
Bu tür sorular, bilimden sanata, kültürden siyasete kadar hayatın her alanındaki ilerlemeleri kapsamak üzere çoğaltılabilir. Ama tarih, bu tersten sorulara verilen tersten yanıtlar olarak yazılamaz elbette. Çünkü tarih, “öyle olmasaydı nasıl olurdu?”nun tartışıldığı bir spekülasyon alanı değil, olanların neden, nasıl ortaya çıktığının anlaşılmasının bilimidir. Bu yüzden, tersten sorular ve yanıt sorular, sadece ufuk açmak bakımından önemlidir. Ama şu da bir gerçektir: Ekim Devrimi sonrasının dünyası, emperyalist burjuvazinin isteğine göre ya da sadece emperyalist ülkelerin aralarındaki çelişmelerin biçimlendirdiği* bir dünya değildir. Sosyalizmin bastırması karşısında kapitalist dünyanın razı olduğu, boyun eğmek zorda olduğu bir dünyadır. Onun içidir ki, son çeyrek yüzyılda daha açıkça görüldüğü gibi, SB’nin çökmesiyle kollarındaki bağlar çözülen emperyalizm; Ekim Devrimi’nde simgelenen, işçi sınıfının dünyaya vurduğu damgayı silmek için çalışmaktadır. Özelleştirmelerden ulusal ekonomilerin çökertilmesi planlarına, esnek çalışmanın yaygınlaştırılmasından IMF ve DTÖ üstünden dünya ekonomisinin yeniden şekillendirilmesine, eğitim, sağlık, belediye hizmetleri gibi temel kamusal alanlarda üretilen tüm mal ve hizmetlerin tümüyle piyasalaştırılmasına yönelik plan ve programların uygulanmasına kadar ulusal ve uluslararası sermaye güçlerinin tüm çabası, Ekim Devrimi’nin insanlık tarihine vurduğu damgayı silmek içindir. Belki buradan dönüp, eğer Ekim Devrimi olmasıydı, emperyalizmin insanlığa sunacağı dünya nasıl olurdu sorusuna yanıt verebiliriz, Bu dünya, sermayenin ve onun dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırıldığı; sömürü ve yağmanın sınırsız geliştirildiği, milyarlarca insanın açlık, yoksulluk ve doğal afetlerle yok olmaya terk edildiği bir teknolojik barbarlık dünyası olurdu. Tıpkı, bugün insanlığın böyle bir dünyaya sürükleniyor olması gibi.
İNSANLIK VE İŞÇİ SINIFI KAZANIMLARINI UNUTMAZ
Peki, burjuvazi bu çabasında başarılı olabilir mi?
Yani Ekim Devrimi’nin başarılarını, izlerini tümüyle ortadan kaldırabilir, bu devrimi olmamış gibi yapabilir mi?
Elbette ki, bu olanaksızdır. Çünkü; bir kez o devrim olmuş, insanlık tarihi o damgayla şekillenmiştir. Karşı devrimin onu geri döndürme çabaları kısmen başarılı olabilir, ama onu yaşanmamış hale getiremez. Nitekim de; ulusal ve uluslararası alanda devasa olanaklarla saldırmalarına karşın, sermaye güçlerinin çabaları başarısızlıklarla sonuçlanmaktadır. SB’nin yıkılmış olması onlara büyük bir moral vermiş, işçi sınıfı ve devrimci güçler cephesinde çok önemli moral bozukluğu ve dağılmalara yol açmış olmasına kaşın; sermaye güçleri, adeta bu “tek kale oynuyor” göründüğü “maç”ı kazanacak umudu da taşımamaktadır. Onu için de, sürekli olarak, bugünkü başarısızlıklardan bile, Lenin’i, Stalin’i, yetmezse Marks ve Engels’i suçlamaktadır. Bu suçlamaların bir bölüm karalamak içindir, ama bir bölümü, özellikle kapitalizmin çözümsüzlükleri ve hayatiyetine yöneltilen tehditlerle ilgili burjuvazinin söyledikleri büyük ölçüde gerçektir. Başka bir söyleyişle, bugün de, kapitalizm her yerde Ekim Devrimi ve sosyalizmin insanlığa vurduğu damgayla savaşmaktadır ve çözümsüzlükleri büyüdükçe, korkuları da büyümekte; sadece işsizlik, yoksulluk, açlık değil, ama aynı zamanda dünyanın doğasını da yok ederek insanlığın geleceğini tehdit eden bir düzen olduğu görüldükçe de, Ekim Devrimi’nin yol göstermiş olduğu güçlerin birleşip yeniden insanlığın kaderini eline almasının imkanları büyümektedir. Yani kapitalizmin mezar kazıcılarının birleşerek, Ekim Devrimi’nin izinden ilerlemelerinin imkanları genişlemektedir. Dahası, bugün işçi sınıfı, olduğu kadarıyla sınıf partileri ve insanlığın, Ekim Devrimi sonrasının zafer ve yenilgilerinin dersleriyle de donanmış olarak ve bilim ve teknolojideki devasa gelişmelerin yaratacağı imkanları da arkasına alarak ilerlediği ve yeni devrimlerle taçlandırılması için her gün pek çok olanağın ortaya çıktığı bir dönemden geçmektedir.
* Bu yazı boyunca Ekim Devrimi, bazen dar anlamda Ekim Devrimi kastedilerek, bazen de işçi sınıfının bütün mücadele ve kazanımlarının ve bütün devrimci güçlerin insanlığı ileriye götürme çabasının simgesi olarak geniş anlamda kullanılmıştır. Ki, Ekim Devrimi’ni, 250 yıllık işçi sınıfı mücadelelerinin olduğu kadar, önceki bütün devrimlerin, tarihin her çağındaki tüm ileri doğru hamlelerin de temsil edildiği bir devrim, bir zirve olarak görmek gerçeğin bir ifadesidir.
* Ekim Devrimi sonrasının dünyası, emperyalist ülkeler arasındaki çelişmenin yanı sıra; sosyalizmle kapitalizm, işçi sınıfı ile burjuvazi, emperyalist ülkelerle ezilen halklar arasındaki çelişmelerin de artık dünyanın başlıca çelişmeleri durumunda olduğu bir dünyadır.
güncel görevlerin üstesinden gelecek bir örgütsel dönüşüm için çalışma*
Konferans’ın başından beri, gerek kürsüdeki arkadaşlarımız, gerekse toplantıyı yöneten arkadaşlarımız konferansımızın amaçları hakkında epeyce şey söylediler. Kuşkusuz bu amaçlar önemli ve bu amaçların elde edilmesi açısından baktığımızda, bu amaçların arka planı da çok önemli. Yani, partimizin nasıl bir parti olduğu, nasıl bir ulusal ve uluslararası misyona sahip olduğu, Türkiye’deki görevleri açısından hangi tarihsel sorumluluklar taşıdığı konusunda da, konuşmacı arkadaşlar epeyce vurgu yaptılar.
Ben, biraz daha bu konunun farklı bir yönünü ele almak istiyorum. Ama önce, bir iki noktada hatırlatma yapmakta yarar görüyorum.
Biz, Emek Partisi’nin kuruluşu döneminde, “nasıl bir parti kurmalıyız” tartışmaları yürütürken, gerek dışımızdaki sol, ilerici çevrelerden, gerekse içimizden birçok arkadaş, “Emek Partisi gibi bir partinin aslında devrimci bir parti olamayacağını, bir devrimci partinin ancak gizli olabileceğini, Emek Partisi gibi bir partinin ancak reformlar uğruna mücadele eden, reformcu bir parti olabileceğini” öne sürdüler. Ve bunun için, “Emek Partisi böyle tarif edilip kurulursa iyi olur” diye de “temennilerini” ilettiler. O zaman bu partinin kurucuları şöyle demişti; “Eğer Lenin, Bolşevik Partisi’ni 1896’da değil de 1996’da kursaydı, Emek Partisi’ni kurardı!”
Bu, doğru bir tanımlamaydı. Ve geçen süre içinde de, ancak böyle bir partiye ihtiyaç olduğu ve ancak böyle bir partinin ayakta kalma ve mücadele etme imkanının olacağı görüldü. Ve bunun içindir ki, partimizin hedefi de, bütün uluslararası işçi partilerinin hedefleri gibi, sınıfsız toplumu kurmaktır. Ama bu yolda giderken, tabii ki, sistemin kendisine sunduğu bütün imkanlardan sonuna kadar yararlanacaktır ve onun biçimi de bu imkanların sınırları tarafından belirlenecektir. Bu tartışmaları kuruluş sürecinde yaptık. Ondan beri, görevlerimizi, biz, hep bu perspektifle tarif ettik. Bugün de arkadaşlarımız buna dikkat çektiler. Bu süreç içerisinde de, partimiz, gerçekten de gerek uluslararası planda gerek ulusal planda bu kendi tarihsel misyonu konusunda ciddi bir hata yapmadan ilerlemeye ve elindeki her şeyle bu misyonu yerine getirmeye çalıştı. Ve birçok arkadaşın da değindiği gibi, kamuoyu açısından, “Emek Partisi nasıl bir partidir. Acaba hakikaten devrimci amaçları var mıdır” diye bir tartışma, sadece belki hasetlik duyan fraksiyonların tartışmaları içinde yer alabilecek bir şey olarak, marjinal olarak kalmıştır diyebiliriz. Bu bakımdan, ben, işin bu tarafının üstünde çok durmak istemiyorum.
1996 yılı, belki de tarihsel bir rastlantı da sayılabilir; ama ihtiyaçlar bakımından baktığımızda, bunun bir rastlantı olmadığını, birçok çabamızın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 95, 96 ve sonrasındaki yıllar, Türkiye’de burjuvazinin de kendi parti sistemini yenilediği, artık eski partilerle gidemeyeceğini anladığı bir dönemdir. 2002 seçimleri, zaten artık, burjuvazinin sezgisi ve ihtiyaçlarını, tartışılmayacak bir biçimde ortaya koydu ve o yıllarda parlamentoda olan beş parti, bir seçimde parlamentonun dışına düştü. Yani aslında, o güne kadar gelen burjuva partiler sistemi çöktü. Ve AKP bunun üstünde, bu çöküşün ürünü olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla şimdi AKP’yi, burjuvazinin kendi parlamenter sistemini yenilemesinin partisi olarak görürsek, doğru yapmış oluruz. Partimizin güncel politik görevlerini tartışırken, ben bu noktadan hareket etmek istiyorum. Buradan bakarak, “AKP burjuvazinin partisi mi?”, “Onunla çelişiyor”, “TÜSİAD, ben CHP’liyim diyor” gibi tartışmalar, aslında işin teferruatıdır. Ve tabii ki, TÜSİAD’ın da çelişkisidir: “Ben CHP’ye oy vereceğim, ama AKP kazansın istiyorum” diyor TÜSİAD’ın ağır topları. Şimdi bu, ilk bakışta, sınıf bilinçli bir burjuvazinin tavrı gibi gözükmez, ama sınıf bilinçli bir burjuva tavırdır. Çünkü kökleri ile geleceği arasındaki bağı kurmayı, geçmişi ve geleceği arasında bir uyum yakalamayı amaçlamaktadır. Yoksa, bu laflar, ne dikkat çekmek için, ne rasgele, ne de aptallıktan edilmiş laflardır. Bir miktar belki şaşkınlık taşımaktadır, ne yapacağı konusunda belirsizlikleri yansıtmaktadır, bir miktar da burjuvazinin henüz belki kendi kurumlarına sahip olamamış olmasının itirafıdır; ama rasgele edilmiş laflar değildir. Evet, orduyla TÜSİAD arasında hâlâ problemler vardır. AKP ile TÜSİAD ve öteki burjuva kurumlar arasında ya da devlet kurumlarıyla TÜSİAD veya diğer egemen sınıf kuruluşları arasında problemler vardır. Bu “farklar”, örneğin Almanya ya da ABD’de olduğundan daha fazladır ve daha çok pürüzlüdür. Ama bu sorunlar ve pürüzler, Marksist devlet kuramı ve sınıf mücadelesinin bilimi açısından anlaşılmaz şeyler olmadığı gibi, tersine, onları doğrular mahiyetteki çelişki ve çatışmalardır. Ve bunlar, burjuvazinin kendi siyasi sitemini yenileme girişimlerinin sancılarıdır aynı zamanda.
Böyle bir konferansta bu nokta üzerinde durmam gereksiz gibi görülebilir tabii. Ama şuraya gelmek istiyorum: AKP, burjuvazinin en ileri çıkarlarının ifadesi olan “reformlar” (karşı reformlar) yapmaktadır. AKP’nin yaptıkları, emek düşmanı ve burjuvazinin çıkarlarının en ileriden ifadeleridir. Buradan baktığımızda, AKP, “her konuda bir çözüm üreten” (Çözümlerin doğruluğu yanlışlığı değil, TÜSİAD ve IMF’nin istekleri doğrultusu olması burada belirleyicidir) tek partisidir burjuvazinin. Kürt sorunu karşısında bir “çözümü” vardır. Alevilik meselesinde bir “çözümü” vardır. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, özelleştirme, işsizlik, yoksulluk, bütün bu konularda bir “çözümü” vardır ve dikkat edersek, bütün diğer sermaye partilerinden farklı olarak, her konuda bir “çözüm”le çıkmaktadır ve süreç ilerledikçe de, AKP, sermaye güçlerinin isteklerini daha iyi anlayıp, onlara daha uygun görünecek çözümler geliştirmekte; deyim yerindeyse, eksik yanlarını tamamlamaktadır. Yani “öğrenmektedir” de. Bu bakımdan, giderek burjuvaziyle çelişkilerini de hallederek ilerleyen süreçte, geçmişteki ANAP gibi, Adalet Partisi gibi, onun her bakımdan artık tartışılmaz bir partisi olma yolunda ilerlemektedir. Bu mesele, çeşitli yanlarıyla belki çok konuşulabilir; ama burada söylemek istediğim şudur: Eğer Emek Partisi, bugün sisteme karşı gerçek bir mücadele vermek istiyorsa, o zaman, AKP’nin bütün bu yapmak istediği “reformlara” karşı bir mücadeleyi de örgütlemek, sermaye çözümleri karşısında emek güçlerinin çıkarları doğrultusundaki çözümler için pratikte savaşmak zorundadır. Yani bizim partimizin tarihsel misyonu, sosyalizm karşısındaki konumu, elbette belirleyici önemdedir. Ama bu konferansı toplama amacımızla birlikte düşünüldüğünde, bu konferanstan bir sonuç almak istiyorsak; buradan çıkarken, sermayenin AKP üzerinden gerçekleştirmek istediği hedeflere karşı alternatif bir mücadele hattında ilerleyen, bu konferanstan tam bir irade birliği sağlayan bir parti olarak çıkabilsek, Emek Partisi kendi misyonunu yerine getirecek ve o zaman, 1996’daki kuruluşumuzdaki, “Emek Partisi 1896’daki Bolşevik Partisi’nin 1996’da Türkiye’deki karşılığıdır” derkenki iddiamızda ısrar etmiş olacağız.
****
Bu sadece boş bir iddia olarak kalmayacaksa; bir iki noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Kürt sorunu konusunda bütün burjuva partiler açısından ortak tutum nedir? “Çözümsüzlükte ısrar”dır. Yani gelenekseldir. AKP bunlar içerisinden şöyle bir noktaya hareket etti. Birinci seçimde kaybettiği ve başaramadığı şeyi görerek, bunu tamamladı. Kendi içindeki Kürt milletvekillerini de kullanarak, şimdi DTP’yi ve PKK’yi karşıya koyarak ve böylece milliyetçi tepkiyi de arkasına alarak, Kürt sorununun, DTP ve PKK gibi Kürtlerin taleplerinin radikal temsilcilerini dışlayarak, ağalar, şeyhler ve Kürt burjuvazisi üstünden bir çözümünü geliştirmeye girişti. Bu, devrimci ve demokrasi güçleri bakımından çok tehlikeli bir girişimdir. Yani bu saldırıyı, bu girişimi püskürtemezsek, bu, şu demektir ki, ilerleyen süreç içinde, AKP, Kürtleri çeşitli yönleriyle kazanacaktır. Ve bugün Kürt hareketinin az çok, başlıca talepleri etrafındaki birliğini bile bölmeyi amaçlamakta, bu amaçla harekete geçmiş bulunmaktadır.
Kürt sorunu, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde, demokratikleşme taleplerinin en merkezinde olan bir sorundur. Dolayısıyla, burjuvazi bu merkezdeki güçleri parçalarsa, Türkiye’deki demokrasi mücadelesini de, demokratik talepleri de, ABD’nin, TÜSİAD’ın çizgisine, AB çizgisine çekecektir. Ve bu çizgi içine hapsedecektir. Bu bakımdan, Kürt sorunu ve onun üstünde AKP’nin faaliyetlerini, belki de “Kürt sorunu yoktur” diyen güçlerden daha çok ciddiye almamızın önemini görmemiz gerekiyor.
İkincisi, Kürt sorunu, burjuvazi açısından; “terördür”, şudur budur, ama en sonunda Kürtlerin bazı talepleri karşılanarak (şimdi Fikret Bila’ya konuşan generaller de bunu itiraf ediyor), Kürtlerin demokrasi mücadelesinin kontrol altına alınmasıdır.
DTP açısından Kürt sorunu nedir?
DTP açısından “özerklik sorunu”dur, sonuçta, en ileri gittikleri nokta budur.
Bizim partimiz açısından, Kürt sorunu bunlarla sınırlı değildir. Bizim partimiz açısından, Kürt sorunu, aynı zamanda uluslararası kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelenin en önemli, en merkezi sorunlarından biridir. Çünkü bu bölgede egemen olmak isteyen güçler, Kürt sorunu üstünden ve Kürtleri yedekleyerek zafer kazanmak istemektedir. Amerika’nın BOP planı, bunun için, Kürtleri merkezine koyan bir haritanın üzerine oturmaktadır. Bu planın bozulması gerekir. Nasıl AKP, içeride Kürtleri demokrasi gücü olmaktan çıkarıp, bugünkü düzenin yedek gücü haline getirmek istiyorsa, Amerika da, Kürtleri, ezilen, sömürülen halkların anti-emperyalist mücadelesinin dayanağı olmaktan çıkararak, onları kendi amaçlarına uygun biçimde (yani Kürtlere sistem içinde bir rant sağlayarak, onlara “bağımsızlık”, “özerklik” vaat ederek) yedeklemek istiyor. Çünkü Ortadoğu’da, bugün, özgürlük ve ulusal talepler bakımından en “aç” halk Kürtlerdir. İranlılara, Türklere, Araplara Amerika özgürlük vaat ederek bir şey elde edemez. Ama Kürtlere özgürlük vaat ettiği zaman, elde edeceği çok şey vardır. Çünkü bu halk, burada en çok itilen, kakılan ve en hor görülen, tarihsel bakımdan da belli bir mücadele aşamasına gelmiş bir halktır.
Partimiz, şimdi bu gerçek üzerinden hareketle, “Kürt sorunu”nun demokratik çözümü etrafında birleşecek Kürt halkını, içeride demokrasi mücadelesinin, uluslararası planda da emperyalizme karşı mücadelenin başlıca güçlerinden biri olarak görmektedir ve buna bağlı olarak, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı (UKKTH) zemininde oluşacak demokrasi, Ortadoğu’da emperyalizme karşı mücadelenin de dayağı olacaktır. Ve bu da, ancak, Kürt halkının bu hakkının gerçekleşmesi veya bunun mücadelesi etrafında olabilir bir şeydir. Bu halk, henüz kendi devletinin kontrolü altında değildir. Tam tersine, buradan, özgürce gelişme imkanını da taşımaktadır. Bu gerçekleri görmeden konuşmak, “Kürtler şudur”, “Kürtler budur”, “Kürtler sözünde durmadı”, “AKP’ye oy verdi”, “DTP’yi bile savunmuyor” tür iddialarda bulunmak ciddiye alınamaz. Bunları ve daha fazlasını Türkler için de söyleyebilirsiniz. Kürtler oy verirken ihanet etti de, Türkler etmedi mi? Çok daha fazlasını etti. Bu, gericilerin propagandasıdır; bir halka etnik kökenine dayandırılan suçlamalar yapmak ırkçılıktır ve bizim partimizde de, seçimden sonra (her seçimden sonra demek doğru olur), milliyetçi odaklardan gelen bu propagandanın şu veya bu ölçüde etkisi olmuştur, olacaktır, ama mücadeleyi burada bırakmayacağız tabii ki. Hem dışarıda, hem de partimizdeki etkilerine karşı mücadeleyi elden bırakmamamız gerekir. Yaşananlar bunu açıkça göstermektedir.
Kürt sorunu açısından bizim çözümümüz, başka bir çözümdür. Ve biz, DTP’yi de, bütün diğer Kürt siyasi çevrelerini de, Türkiye’nin sol, aydın, ilerici güçlerini de, Kürt ve Türk kökenli işçileri ve emekçileri de, Kürt sorununun bu devrimci çözümüne kazanmak istiyoruz. Derdimiz budur, yoksa bırakırsan; AKP “kendince” çözecektir. Baraj yapacaktır, yeni fabrikalar kuracaktır. Parası vardır devletin, bu işleri yapacak kadar. Dünkü devlet gibi değil. Burjuvazinin parası var artık. Nasıl kentleri yeniden zapt ediyorsa, bölgeye de yeniden onlarca fabrika kurabilir, istediği zaman. Bunun için milyar dolarlar vardır hazinelerinde. Veya bazı özgürlükler tanımak için imkanları vardır. Bunu yapar. Ama mesele bu değildir. Biz meseleye bu sınırlar içinde bakarsak, milliyetçiliğin ya da burjuvazinin sınırları içinde kalırız. DTP’nin sınırları da, dediğim gibi, Kürtlere “özgürlük” ve “özerklik”tir. Bizimki bunu aşan bir şeydir ve “Kürt halkının kurtuluşu” meselesidir; ve bu kurtuluş, öncelikle Türkiye’nin demokratikleştirilmesine, Türkiye halkının kurtuluşuna, sonra da bölge ve dünya halklarının emperyalizmden kurtuluşuna bağlanan bir mücadele programıdır. Bizim Kürt sorununa ilişkin anlayışımızın esası budur.
EMEP meseleleri bu anlayış üzerinden tartışamazsa, bu tartışmada bir odak olarak, buradan ilerleyemezse, yığın hareketini buradan güçlendiremezse, bu sorunu, muhtemeldir ki, AKP (Türk ve Kürt burjuvazisi, ağaları) kendince çözecektir. Yani, önümüzdeki 10 ya da 20 yıl içinde, Kürtlerin talepleri karşılanmayacak, Kürtler özgürleşmeyecek, ama bu talepler etrafında ileri kesimlerin birleştiği (Kürtler din, mezhep, küçük güncel çıkarlar, aşiret vb. nedenlerle bölündüğü için) bir mücadele de kalmayacaktır.
***
Partimizin literatüründe “Cumhuriyet, bir burjuva cumhuriyetin çözebileceği iki temel sorunu çözememiştir” saptaması sıkça yapılmaktadır. Bu sorunlardan birincisi Kürt sorunu, ikincisi de laisizm sorunudur. Son birkaç haftadaki gelişmelere bakarsak, AKP kazandığı ikinci seçimden sonra bir hamle daha yapmış; Kürtleri, AKP’li Kürt milletvekilleri aracılığı ile bölüp, askeri gücü de kullanarak “AKP çözümü”nü tek seçenek olarak dayatmaya yönelirken, Alevileri de kazanmaya girişmiştir. Yani Cumhuriyet’in çözemediği iki temel sorunun burjuvazi farkındadır ve AKP’yi bu iki temel sorunu çözmek üzere yükümlendirmiştir. Kürt sorununda, Kürt kökenli AKP’li milletvekillerini ileriye sürerek kullanan Tayyip Erdoğan, Reha Çamuroğlu gibi Alevi kökenli AKP’li vekillerle Aleviler üzerinde de “Hızır Paşa Operasyonu” diyebileceğimiz bir operasyon yürütmektedir. Bu girişimin amacı, kuşkusuz ki Alevileri bölmek, onları CHP’nin “kapalı av alanı” olmaktan çıkarmaktır. Belki hayırlı bir iştir Alevileri CHP’nin “kapalı av alanı” olmaktan çıkarmak, ama AKP’nin niyeti hayırlı değildir. Bunu yaparken, bir yandan laisizm meselesini tümüyle muallak duruma getirmek, yani dinler arasındaki rekabete indirgemek ve buradan da laisizm düşmanlığı da dahil pek çok şeyin üstün örtmek istemektedir. Bugün dedelere maaş bağlanmasına göz yumulursa; yarın tarikatların da maaşa bağlanmasına kimse bir şey diyemeyecektir. Nasıl dedelere vermişse, tarikatlara da verir adam. Bunlar tabii tartışılacak. Belki Cumhuriyet gazetesinin daha fazla öne çıkaracağı şeylerdir bunlar, ama bizim burada dikkat noktamız asıl şudur: Laisizm meselesi AKP ya da burjuvazinin sınırları içerisinde “çözülürse”, görünen odur ki, dedelerinin de statüsünün yükseltilip Diyanet’e bağlanmasıyla, Diyanet’te bir Alevi işleri bölümü açılarak halledilebilir bu sorun ve burada din kaygısı yoktur Tayyip Erdoğan ve partisinin. Aleviliğin şöyle ya da böyle olması tartışılacaktır, ama –ne kadar din sayıldığı sayılmadığı vb.– buralarda itiş kakışlar olsa bile, bir anlaşmazlık çıkmayacaktır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur; nasıl Kürtler özgürlüğe, kendi devletlerini kurma hakkına açsa, Aleviler de, bu, ezilmişlik ve sömürülmüşlüğün en çok baskı altında tuttuğu kesimlerden biri olarak, buradan AKP’ye ve onun politikalarına, daha çok da sisteme bağlanmak istenmelerine çok ses çıkarmayacaklardır. Bizim buradaki politikamız; kaçınılmaz olarak, gerçek bir laisizmi savunmak ve Alevi emekçilerini, Alevi halkını kendi içinde birbirine düşürerek bölme girişimine karşı, Alevilerin gerçek bir laisizmin gücü olarak, dolayısıyla Türkiye’nin demokratikleşmesinin de gücü olarak (zamanla Kürtlerle ittifak eden bir güç olarak) kazanılması ihtiyacıdır ve partimizin, bu konuyu görmezden gelme, küçümseme, geriye itme gibi bir şansı yoktur, bugün açısından. Tersine, bu noktada, yani Alevilerin demokrasi gücü olarak kazanılması konusunda, onların Kürtlerle ittifakını sağlama konusunda yeni bir imkandır bu bizim açımızdan. Çünkü devlet bunu yaparken, burjuvazi, Alevileri kendine bağlama ve kendince yeniden laisizm konusunu ve çeşitli problemleri çözeyim derken, aynı zamanda, tabii bizim için de geniş bir alan açmaktadır ve bu gidişata müdahale etme şansı ortaya çıkmaktadır. Emek Partisi burada müdahale edemezse, sonuçta bu, Alevilerin CHP ile AKP arasında bölünmesi gibi, bugünkünden daha da kötü bir duruma yol açacaktır. Dolayısıyla bizim buradaki çözümümüz, Alevileri sistemle bütünleştirme, onların yaptığı az çok bir muhalefeti bile bölme girişimlerine karşı, buradan bir güç çıkarmaktır. Bunun imkanları var mıdır? Vardır. Buna biraz sonra değineceğim.
*
Bu iki sorun dışında da, AKP ile pek çok noktada çatışmaktayız biz. Bakarsak; burjuva iktidar ve muhalefetin kendi içinde (belki çeşitli nüans farklılıklarıyla) fikir birliği halinde olduğu eğitim sorunu, sağlık sorunu, konut sorunu (barınma) özelleştirme politikaları, enerji sorunu, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması ve işçilerin, emekçilerin kazanılmış hakların gasp edilmesi gibi vatandaşın en acil günlük ihtiyaçları konusunda bile, Emek Partisi, AKP ve burjuvazinin bu konulara getirdiği çözümle tamamen zıt bir noktada bulunmaktadır. Onlar bütün bu meseleleri piyasaya bağlamışlardır. Burjuvazinin, “çözümsüzlüğü” marifet düzeyine yükselten “statükocu” kanadı ise, Kürt sorununda olduğu gibi, sistemi ve statükoyu savunmaktadır. Yani “eski sistem, sosyal devlet iyidir” noktasındadır, ama artık onun temeli kalmadığı için, böyle bir sistemin geri geleceğine en basit emekçiler bile inanmamaktadır. Çünkü o sistem, dünyanın başka bir yerindeki büyük devrimin, Ekim Devrimi’nin kapitalist ülkelerdeki yansımasıydı. Aslı ortadan kalkmışsa, onun yansımalarının uzun süre devan etmesi, işin kuralına aykırıdır. Dolayısıyla Emek Partisi’nin buradaki çözümü de, bütün bu talepler etrafındaki mücadeleyi, aslında kapitalist sistemi, piyasa sitemini yıkma hedefine yöneltme ve bağımsız demokratik Türkiye mücadelesini aynı zamanda emekçi mücadelesiyle birleştirme ve bu mücadeleyle sosyalizm arasındaki dolaysız bağın ortaya çıkmasını sağlamaktır. AKP’nin bütün bu alanlarda önümüzdeki üç beş aya veya yıllara bağlanmış planları var. Anayasa değişikliği, aslında bu büyük planın ortasında duran bir şeydir. Yani bu alanlarda bir mücadele olmazsa ve karşıt bir şey çıkaramazsak Anayasayı istedikleri gibi yaparlar.
Bu, her şeyin sonu mu? Değil, elbette! O, işin ayrı bir yanı, ama böyle bakamayız biz. “Arkasına devleti, hükümeti almış AKP’nin politikalarına karşı Emek Partisi 5–10 bin üyesiyle ne yapabilir?” sorusu akla gelebilir. Bu bakış açısı yanlıştır ve en çok da Marksizm-Leninizm öğretisiyle, onun emekçilere, halka duyduğu güvenle çatışır. Ama 1980 sonrası, sosyalizmin çöküşünün en büyük darbesi, aslında bizim cephemizde miskin, içine kapanan ve kendisine bile güvenmeyen, ama bunu belli etmemek için etrafına güvensizlik duyan bir “solculuk” cereyanına güç vermek olmuştur. Bu cereyan, bizim partimiz de dahil, bütün güçleri etkisi altında tutmaktadır ve bu kendine güvensizlik, etrafındaki büyük güçleri, sisteme karşı oluşan büyük muhalefeti görmezden gelmektedir. Biz, burada bunu görmek zorundayız. Partimiz bunu görürse, AKP’ye karşı mücadelenin imkanlarını da yakalamış olacaktır. Bizim partimizin birikimi, 500, 5 bin ya da 10 bin üyesi değildir. Bu, çok önemlidir. Ama partinin asıl gücü, milyonlarca emekçinin ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların nasıl karşılanacağı konusundaki tartışmaya müdahale edebilme ve yol gösterebilme yeteneği göstermesinden gelir. O zaman bu, toplumumuzun belki de 200 yıllık demokrasi mücadelesi birikimi, emekçilerin binlerce yıllık sağduyu birikimi, bütün bir sosyalizm ve önceki çağlardan birikerek gelen devrimci halk kültürü, onun olanakları ve imkanları bizim dayanaklarımızdır. Ve tabii ki, emekçilerin bugün az-çok kendi deneyimleriyle gördükleri ve bildikleridir. Bu dayanakları doğru değerlendirirsek, göreceğiz ki, AKP’ye karşı mücadele edebiliriz ve bir daha göreceğiz ki, AKP’ye karşı mücadele edebilecek bizden başka bir güç yoktur. Ve dahası görebiliriz ki, biz bu gücü edindikçe, AKP güçsüzleşip yok olacaktır. Çünkü o emekçilerin gücünü emekçilere karşı kullanmak üzere örgütlenmiş bir partidir.
“AKP’ye karşı” derken, işi daraltıyor gibi görünebilirim, ama ben, somut konuşmak istiyorum. Çünkü bu mücadele, burjuvazinin en ileri partisinin emekçilerin en ileri partisiyle karşı karşıya gelme mücadelesidir. Somut hayatta olan ve olacak olan budur. Soyutlarsak, tabii, tarihsel karşıtlıklar daha geniş gözükür. Birkaç örnek vermek istiyorum. Tersane işçileri şunu yaptılar: Kendi taleplerini TMMOB’a, TTB’ye, sendikalara anlattılar. Belki çoğu ortaokulu bitirmemiş bir grup işçiydi bunlar. Ve bu kurumlar bütün imkanlarını işçilere açtılar. Sosyal güvenlik tartışması oldu. Biz emekçi semtlerinde toplantılar yaptık. TTB’den, başka kurumlardan nerede destek istediysek fazlası geldi. Hiç kimse ben bunu yapmam demedi. Ama Emek Partisi’nin mitingine çağırsak gelmezler. Emek Partisi burada bir iş yapıyorsa, bu ülkede bu birikimi taşıyan kurumlar, bu işin ucundan tutacaktır. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Çünkü bu, onlar için de, başka türlü davranamayacakları bir durumdur.
Yine örneğin hepimizi ilgilendiren konut sorununda burjuvazinin çözümü nedir? “Kentsel dönüşüm”dür. Yani eskisini yıkıp, yerine rant ve kâr sağlayacak yeni binalar dikmek. Parasını ödeyeni de oralarda oturtturmak. Vatandaşa da diyor ki, sana şu kadar süreliğine kira yardımı yaparım. Şu kadar para ödersen, sana (cehennemin dibinde bir yerde) ev de veririm. Buna karşı biz karşıt bir şey geliştiremezsek, yani “kentsel dönüşüm”ün niteliğini açıklayarak, emekçilerin kendi konutlarına kavuşması mücadelesini başaramazsak, yaptığımız iş ya gecekonduculuğu ya da konut tekellerini savunmak olur. Ama biz gereğini yaparsak, mühendisleri, mimarları, şehir plancıları, üniversiteleri ile yeni bir mihrak çıkacaktır ortaya. Ve bunların her biri, birçok işimizde olduğu gibi, buraya, bütün bilgileri, birikimleri, bağlantıları ve iyi niyetleriyle koşacaklardır. İşte bu, üniversitedeki bilim alanındaki tartışmaların da hattını değiştirmektir. Bu, teknolojinin kimin malı olduğunu tartıştırmaktır. Bu, sağlığın, eğitimin, kimin hizmetinde ve ne için yapılması gerektiğini, piyasa için mi yoksa insanların ihtiyacı için mi yapılması gerektiğinin de zeminini değiştirmektir. Partimizin bunları değiştirme ihtiyacı vardır. Bunu yaparken, ince düşünmek, plan yapmak, her alandaki ihtiyaçları doğru değerlendirmek; bu konudaki uluslararası bilgi ve deneyimi olduğu kadar, ulusal çapta biriken bilgiyi, değerleri ortaya çıkarmak, bu alandaki güçlerle birleşmek ve doğru araçlarla yürütmek gerekmektedir.
Telekom grevinden önce, biz orada bir seçime girseydik ne olacaktı? EMEP’lilerle, CHP’lilerin, AKP’lilerin MHP’lilerin ayrışması olacak ve bunlar arasında çıkar esaslı ittifaklar, uzun pazarlıklar, ayak oyunları, katakulliler gündeme gelecek; işçi de partilere, bölgelere, mezhep ve etnik kökenlere, taraf olduğu sendikacının adına göre bölünecekti. Ama grevden sonra, istese de böyle bir ayrışma yapamaz kimse. Levent Dokuyucu “ben EMEP listesi olarak çıkıyorum” dese, EMEP’lilerden itirazlar gelir. Ya da Haber-İş Genel Başkan’ı “MHP’lileri yanıma çağırıyorum” dese, dünkü MHP’lileri birleştiremez. Çünkü başka bir duygu ve düşünce geldi ortaya şimdi. Çünkü grev, bütün bu eskiden oluşmuş kategorileri belirsizleştirirken, mücadele edenlerle etmeyenler biçiminde bir ayrıma yol açan daha kalın çizgilerle belirlenmiş yeni bir kategori oluşturdu O zaman, bugün bir seçim olsa, iki liste çıksa; bu listeler grevde mücadele edenlerle etmeyenlerin listesi olacaktır. Böyle bir durum çıktı ortaya. Telekom işçilerinin bu grevden önce; bizim gazetemiz, partimiz, görüşlerimiz ve hatta Kürt sorunu gibi konular hakkında düşünceleri neydi dersek, şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Bugünkü görüşleri dünküler gibi değildir ve bugün onlar bütün bu meselelerde bize çok yakın düşünmektedirler. Grev, burada bir şok etkisi yapmıştır ve insanları sarsmıştır. Bu, her yerde vardır. Bugün bu, orada grevle olmuştur; başka bir gün öbür tarafta gecekondu yıkımıyla olmaktadır. Bir yerde esnek çalışma, bir yerde toplu işten çıkarma, bir yerde patronun paraları ödememesi, sendikayı kabul etmemesi,…. gibi. Emekçiler, her gün aslında bu etkiyle karşı karşıyadır. Ama bizim partimiz her yerde hazır ve nazır olursa, bu durum karşısında yeniden bir saflaşmayı yönlendirebilirse, ortaya, büyük gücün oluşacağı bir mihrak, bir çekim merkezi de çıkmış olacaktır. Emekçiler, bu saflaşmaya, dün oluşan MHP’li, AKP’li, Kürt, Türk, Alevi, Sünni gibi bütün ayrımları yıkan başka bir saflaşmayla karşılık verir. Telekom grevinden belki de çıkaracağımız en önemli ders budur. Yani Telekom grevi, önceki yüz yıllık önyargıların karşısına yeni bir saflaşmayı getirmiştir. Grevden önce, Telekom’daki saflaşma, yüz yıllık, kronikleşmiş ve hastalıklı haldir. Bugün birçok yerde bu hastalıklı hal egemendir. Yani çeşitli burjuva partilerinin, sağcılığın solculuğun, milliyetçiliğin, Aleviciliğin, Sünniciliğin, dinciliğin… birçok şeyin kendiliğinden saflaştırdığı bir durum vardır. Biz, bu saflaştırmalar böyle kalırken, halkı birleştiremeyiz. Bunu yıkmalıyız. Bu yıkılış lafla olmaz. Bu yıkılış, ancak emekçilerin sistemin güçleriyle karşı karşıya geldikleri noktalarda –bugün grevle, yarın başka bir taleple, öbür gün Alevilik meselesinde, Kürt meselesinde– doğru müdahaleler yaparsak, partimiz orada hazır ve nazır olarak çalışıyor olursa, o zaman biz, yeni bir saflaşma yaratma, dolayısıyla burjuvazinin Türkiye’yi yeniden kendi ihtiyaçlarına göre inşa etme planına karşı, emekçilerin Türkiye’sini inşa etme planını bir seçenek olarak çıkarma şansını elde etmiş oluruz. Partimiz, bunu yapabilir durumda olmak zorundadır. Bunun birinci şartı gazeteyi, televizyonu kullanmak, bunları yaşatmak ve onların üstünden o fikirler etrafında parti örgütlerini biçimlendirmektir.
***
Patırtı, gürültü yapmak bazen ihtiyaçtır tabii mücadelede, ama bu, ancak zaman zaman yapılacak bir şeydir. Kampanya yapmak, bazen ihtiyaçtır, ama bu, ancak, zaman zaman yapılırsa anlamlıdır. Günlük her durumu ve her ihtiyacı değerlendirmeyi beceremeyen bir parti, kendisini kampanyalarla çalışmaya yöneltirse, hepimizin eleştirdiği durumlar ortaya çıkar. Onun için bugün partimiz, demek ki, kendisini başka bir şeyle –ÖDP’nin şöyle yapması, milletvekili kazanıp kazanmama, DTP’yle olan bir meselede önde gitme arkada kalma meseleleriyle– ölçemez. Veya kendisini buralardan kalkarak demoralize eden ya da moral kazandıran şeyler oluşturamaz. Onun mücadelesi hakikaten burjuvazinin Türkiye’yi, siyasi ve ekonomik sistemini, ideoloji oluşturan kurumlarını yeniden inşa etme girişimine karşı, emekçilerin; bağımsız ve demokratik bir Türkiye kurma planıyla, sömürüsüz ve sınıfsız bir insanlık toplumu idealine dayanarak mücadele etmektir. Bunun birikimine sahiptir partimiz. Televizyon, gazete dediğimiz şeyler, bu planın halka anlatılmasında ihtiyacımız olan şeylerdir. Dolayısıyla buradan kalkarak, şunu diyemeyiz. “Zaten gazetemiz şu kadar satarken, televizyonu neden kuruyoruz? Bir de televizyon yükü üstümüze yüklendi” dersek, o zaman biz, bu yarışı daha baştan kaybederiz. Ya da “bu kadar parayı nasıl toplarız” gibi yakınmalar parti içinde güç kazanırsa, bu, partimizin kuruluş iddialarından vazgeçtiği anlamına gelir ve 1996’da öne sürdüğümüz iddiamızı gerçekleştirecek perspektifi kaybederiz.
Demek ki, Emek Partisi, çeşitli siyasi gruplar gibi “gücünün yettiği” işlerle uğraşan, kendisine dert ettiği meselelerle kendisi uğraşan bir parti olursa, aslında Emek Partisi olmaktan çıkıp, düzene ne kadar sert eleştiriler yöneltirse yöneltsin, bir düzen partisine dönüşür. Oysa biz halkın sorunlarını çözeceksek, o zaman bu partinin bir televizyona ihtiyacı vardır. Gazeteye ihtiyacı vardır. Ve bu parti bu araçlarını doğru kullanmama lüksüne sahip değildir.
***
Uzunca bir zamandan beri, biz, iyi planlar, iyi tartışmalar, iyi konuşmalar yapıyoruz. Ama işlerimiz hep bir noktada tıkanıyor. Nerede? Şunu yapalım dediğimizde, parti örgütlerimiz, ilk adımı, ikinci adımı atıp, üçüncü adımda geri dönüyorlar ve onu anlamadık, bunu yapamadık diye unutmaya bırakılıyor. Bu şikayetler ve tutum aşağıda da kalmıyor, en üst parti örgütlerini de etkisine alıyor. Buradan baktığımızda, bir dönüşüm ihtiyacını gerçekleştirmek zorundayız. Bu örgütsel olarak dönüşüm olmak zorundadır.
Bunu nasıl başaracağız?
Bir kere, az önce dediğimiz gibi, asıl gücümüz dediğimizde, emekçi sınıfların birikimini, bütün insanlığın, Türkiye toplumun ortak demokrasi, kültür ve bütün alanlardaki birikimini kast ediyoruz. Onun insan gücü derken, bu insan gücünün en başında parti örgütlerimiz vardır. Bu gücü, bu dışımızdaki, dağılmış ve henüz kendisinin bile farkında olmayan gücü toparlayıp birleştirecek olan parti, kendi elindeki en önemli materyal olan insan gücünü doğru yönetemezse, bu işin üstesinden gelemez. Eğer halkın muhalefetini, halkın gücünü, sermayenin Türkiye’yi 21. yy’ın ihtiyaçlarına göre yeniden inşa etme planının önüne, onu emekçilerin Türkiye’sine dönüştürmek üzere bir barikat olarak dikeceksek, o zaman burada örgütsel bakımdan da bu gücü birleştirip harekete geçirecek bir düzeye çıkarmak zorundayız. Çünkü bunu yapacak olan bu partinin gücüdür.
Nedir bu partinin insan gücü?
Birincisi, tabii ki, onun merkez örgütüdür. İkincisi burasıdır. Burada 473 kişi var. Buna biz bir 200–250 kişi daha katabiliriz. Bu sayının az olmasının nedeni salonun sınırlarıydı. Yani bir 750 kişi rahat çıkacaktır böyle bir durumda. Bu 750 kişi, bu partinin iskeletidir. Peki, 10 bin üyemiz varsa, demek ki, geri kalan 9 bin üyeyi, biz bu 750 kişi etrafında örgütleyip seferber etmeliyiz. Yani ileri 750 partili etrafında 10 bin üyenin örgütlü bir güç olarak davranması. Bunu yaratamazsak, bunu başaramazsak, biraz önce sözünü ettiğimiz görevleri yerine getiremeyiz.
Bunun insan karşılığı ise, 750 tane ileri partilinin etrafında birleşmiş 10 bin Emek Partilinin, Türkiye’nin bütün bu olumlu birikimini kullanarak, burjuvazinin, egemen sınıfların karşısına dikilmesidir. Uluslararası burjuvazinin karşısına da dikmektir bunu. Eğer biz burada bu gücü yaratırsak, bu, dünya ölçüsünde başka bir gelişmeye yol açacaktır. Uluslararası Platform denilen şey, Kürt sorunu karşısında uluslararası planda partimizin tutumuna dikkat çekilmesi hep bununla ilgilidir. Emek Partisi burjuvazinin karşısına ciddi bir güç olarak dikildiği ölçüde, bütün dünyada, kendisine “solcuyum”, “sosyalistim” diyen partiler, çevreler –bunların hepsinin Marksist ve bizim gibi düşünüyor olması gerekmiyor– hepsi yeniden saflaşacaktır. Bu, tarihsel bir görevdir ve bu görevi, bizim partimiz yerine getirmek zorundadır. Dolayısıyla buradan hareket etmeliyiz ve bu konferanstan biz, buradaki her arkadaşımız, kendi etrafında, bıraktığımızda bir şey yapmayan, bir işe yaramadığını düşündüğümüz partilileri de alarak, kendi bölgesinde, kendisini, kendi yerel talepleri etrafında bir çalışmayı örgütlemek üzere görevlendirmek üzere çıkmalıdır. Bunu rasgele ve kafadan ayrı ses çıkarak yapacak değiliz. İl örgütleriyle konuşup tartışacağız ve örgütlenme meselesini çözeceğiz. Dolayısıyla, bu, aynı zamanda, bizim gazetemizi her partilinin alması ve kendi etrafında dağıtmaya başlaması, gazeteye yazmaya başlaması demektir.
Bu, aynı zamanda, kumbaraların zamanında alınıp verilmesi, televizyon üzerine konuşulması ve kumbaraların para meselesi olmaktan çıkıp, onları, sisteme karşı mücadelede partinin desteklenmesi olarak gören bir görüşün yerleştirilmesi demektir.
Bu, aynı zamanda, partinin materyallerinin okunup tartışıldığı ve buralardan kendimize sonuçlar çıkarıldığı ve bunların kullanılmaya başlandığı bir çalışma demektir.
Bu, aynı zamanda, gece gündüz, yatıp kalkarken, yarın nasıl olur da biz bu çalışmayı bir adım daha ilerletiriz diyen partililerin sayısını hızla artırmak anlamına gelmektedir.
***
Burada bağış kampanyası için de birkaç şey söylemek istiyorum.
Parti, diğer faaliyetlerde olduğu gibi, partinin maddi olarak desteklenmesini de bir kampanya olarak görürse, bu yanlış olur. Çünkü kampanyalar uzadığında bir yorgunluk oluşuyor ve bazıları, hiçbir maddi destek yapmadığı halde, sürekli maddi destek veriyor havasına giriyor. Çünkü sürekli bir kampanya var ortada. En çok da maddi destekte bulunmayan arkadaşlarda böyle bir duygu uyanıyor. Bundan hızla çıkmamız lazım ve partimiz evvela kendi üyelerinin partiye katkılarını artırırken, öbür taraftan parti çevresinin mali imkanlarını da sürekli olarak partiye taşımayı düzenli bir hale dönüştürmelidir. Çalışmamızı doğal, her gün sürdürdüğümüz bir çalışma, hayatımızın bir parçası olarak yapmaya alışamazsak ve olağan hale getiremezsek, “yorgunluk” kaçınılmaz olur. Yani “gün boyu iş yaptım, bir de parti çalışması yapayım” diye bir şey yok. Gün boyu iş yaparken, etrafımızdaki insanlarla konuşursak, yani partinin çalışmasını yerelleştirirsek, çalışmamızı ailemiz, çevremiz, akrabalarımız, komşularımız, işyerindeki arkadaşlarımıza indirgersek, hepimiz her şeyi çok kolay anlatırız. Ben şimdi gitsem, dışarı çıksam, “arkadaşlar, bu memlekette Kürtlerin de kendi kaderini tayin hakkı vardır” desem, kesinlikle saldıranlar çıkar. Ama o kahveye her gün uğrayan birisi, kahvedekilere, bunu her gün söylese, kimse bir şey demez; çünkü o insanı tanıyordur, bir art niyeti olmadığını bilir, yaşantısını biliyordur. “Bu Türkiye’yi bölmek isteyen bir vatandaş değil” diye düşünür ve en çok, “Bu kadar da olmaz, ne demek istiyorsun” derler ve o da ne demek istediğini anlatır. Biz çalışmamızı bu hale getiremezsek, “Acaba burada söylesek mi söylemesek mi?” sıkıntısı hep çıkar. Bu yüzden de, biz, partin fikirlerini her yerde söylemeliyiz, ama her yerde usulüne göre söylemenin en kolay yolu, bizim bildiğimiz, bizim de bilindiğimiz, geçmişimizin de bugünümüzün de bilindiği yerde çalışmaktır. Buna, biz, partinin çalışmasının yerelleştirilmesi diyoruz. Demek ki, her ileri partilinin etrafında diğer partililerin örgütlenmesi demek, aynı zamanda, partinin çalışmasının yerelleştirilmesi demektir. Çünkü artık parti “merkezi”ni oraya taşımıştır. Gazeteden, dergiden, TV’den ne yapacağını alacaktır, ama nasıl yapacağına sonuçta kendisi karar verecektir. Nasıl o mahallenin muhtarı, bir taraftan devletin genelgelerini okuyor, öbür taraftan Başbakan’ın söylediklerini dikkate alarak, kendi mahallesinde bir şey yapıyorsa, bizim parti örgütümüz de, merkezi de dinleyecektir, gazetesine de bakacaktır, ama orada, sonuçta kendi mahallesinde uygulamak üzere, oradaki çalışmayı, kendi görevi ve sorumluluğu olarak, hesabını kendi vereceği bir iş olarak yapacaktır. Bu konferans, bence, asıl bu işi sağlayan; yani partimizin çalışmasını yerelleştiren, yani partimizin, ileri 750 üyesi etrafında geri kalan partilileri seferber ettiği, örgütlediği, gazetesini bunun aracılığıyla dağıttığı ve buradan gazeteye yazdığı, televizyonu bunun aracılığıyla desteklediği, televizyonu buradan tartıştığı, haberini buradan yaptığı ve sonuçta yine burada vatandaşla, kendi etrafındaki insanlarla konuşup tartıştığı bir hayat tarzına dönüştürmek ihtiyacında hepimizin ortaklaştığı bir konferans olmak durumundadır. Çünkü partimiz, ancak o zaman kendi görevini yapabilir.
Tarif etmemden, görevin çok zor olduğunu düşünebilirsiniz. Yani, lafla anlatmak zor, ama eğer biz, parti bizden ne istiyor diye düşünüp anladığımız şeyi yapmaya çalışırsak, bence görevlerimizin yüzde 90’ını yapmış olacağızdır. Geri kalanı yetenektir, ustalıktır, birinin diğerinden farklı olarak katacağı renktir; ama yüzde doksanı, aslında partinin ne dediğini anlayıp, bunu, etrafındaki diğer partililerle uygulamak üzere harekete geçen partili demektir. Bu konferans, bu konuda bir ilerleme sağlayacaksa, faydası olacaktır. Onun için, bence, il yönetimleriyle illerden gelen delege arkadaşlarımızın, döndüklerinde, elbirliği ile yapacakları ilk iş; kaç üyemiz var ve bunu nerelerde nasıl örgütleriz sorusunu pratik olarak yanıtlamaktır. Herkesi kendi olduğu yerde -genel üyemizi- örgütlediğimiz örgütlere dönüştürerek, bunu hızla tamamlamak ve buradan gazetemizi, televizyonumuzu destekleyen, onunla yazışan, onun maddi ihtiyaçlarını kendi derdimiz haline getiren ve giderek bizim gibi düşünen, bizim gibi çalışan partililerin sayısını hızla artırmak ve en önemlisi de daha çok emekçiyi partiye kazanacak bir çalışma içerisinde bulunmaktır. Ki, en az yaptığımız işlerden birisi budur.
Yeni insanları partiye kazanmak son derece önemli. Bir parti örgütümüz, bir yerde bir sene çalışıyor ve etrafında yeni beş partili daha kazanmamışsa, bir partili iki olmamışsa, dönüp, çalışmasına herhalde ben bir hata yapıyorum diye bakması lazım. Çünkü bizim her yaptığımız doğru değildir. Birçok şey yaparız, ama doğru olmayabilir. Oysa, partili sayımızı artırmak çok önemlidir.
Telekom grevi süresince ilişkiler kurduk, ama bir sene sonra Telekom’da yeni bir partili kazanmamışsak bu ilişkilerden, herhalde bir yerde yanlış yapıyoruz demektir. Telekom grevini destekleyerek iyi yaptık, ama başka bir konuda bir yanlış yapıyoruz diye kendi çalışmasını sorgulaması gerek. Tabii ki, “yukarı”dan “siz ne yapıyorsunuz, hiç adam kazanamadınız mı?” diye bir soru gelmiyorsa bile.
***
Belki daha çok konuşacağımız şeyler vardır, partimizin çalışmasına dair birçok eleştiri yapılabilir, ama bütün bu eleştirileri ortadan kaldırmanın, bütün bu eleştirilerin üstesinden gelmenin yolu, partinin kendisini örgütsel bakımdan dönüştürmesi ve daha çok üyesinin iş yapar bir pozisyona geçmesinden geçecektir. Bunun olmasının yolu da, gazetesini onun merkezine koyması, bütün diğer araçlarını, televizyonunu, mali bakımdan partinin desteklenmesi gibi şeyleri ayırmadan, bunların her birimizin görevi olduğunu düşünerek, kendi durumunun yeniden bir değerlendirmesini yapmaktan geçer. Bu konferanstaki asıl hedefimiz bu olmalıdır. Bunu hayata geçirmekse, bu konferanstan sonraki iştir, yani bu tutumun gerektirdiği parti biçimine varma işidir ve bunu, konferansın arkasından yapılacak partimizin her kademedeki örgütlerinin işi olarak görmek gerekir.
Hepinize başarılar diliyorum.
* İhsan Çaralan tarafından …. tarihinde toplanan EMEP Genel Konferansı’ında yapılan konuşma.
