Kürt sorunu, 80. yıl kutlamaları ve inkarda istikrar

Kürt sorunu, Cumhuriyet’in 80. kuruluş yılında çözümlenmemiş bir sorun olarak duruyor. Cumhuriyetin kuruluşunda, Türkler ve diğer tüm halklarla omuz omuza mücadele eden Kürtlerin durumu, aslında Cumhuriyet’in karakterinin izahı olarak değerlendirilebilir. Emperyalist kuşatmadan ve işbirlikçi saltanat sahiplerinden kurtarılan topraklarda kurulan ve sürdürülenin nasıl bir Cumhuriyet olduğunu görmek isteyenlerin karşılaşabilecekleri en çarpıcı fotoğraf kareleri, Kürtlerle ilgili olanlarıdır. Kürtlerin tarihine bakarak, Cumhuriyet’i tanımamak ve tanımlamak mümkün. Emperyalist işgale karşı bir halk hareketi olarak gelişen ve tüm dünya halklarının saygı ve sempatisini kazanan Kurtuluş Savaşı sonrasında Cumhuriyet kurulmuş ama, halklar siyasetten dışlanarak mülk sahibi sınıfın iktidarı perçinlenmiştir.
Sovyet devriminin etkisi ve Kurtuluş Savaşı boyunca anti-emperyalist güçlere sunulan desteğin yarattığı sempati, ve Kurtuluş Savaşını başarmış ülkenin, bir demokratik halk devrimi yoluna girme ihtimalinin doğurduğu korku, iktidarını kurmuş olan tefeci-tüccar kesimin “korku kaynakları”na saldırılar düzenlemesine neden olmuştur. 1923 İzmir İktisat Kongresi ve ardından 1924 Anayasası, Cumhuriyeti kuran sınıfların karşı karşıya gelişinde önemli bir süreçtir. İşçilerin ve köylülerin her demokratik talebi ve örgütlenme çabalarının bastırıldığı bu yıllarda, Kürtlerin hak ve özgürlük talepleri ise, “Genç Cumhuriyete yönelik saldırı, dış güçlerin kışkırtması ve işgalcilerin yeniden diriltilmesi” olarak değerlendirilerek, içeride iktidarın gericileştirilerek sağlamlaştırılmasına malzeme edilmiştir. “İrtica” “bölücülük” ve “komünizm” ‘tehlikeleri’nden bazen biri bazen diğeri öne çıkarılarak, diktatörlüğün meşru hale getirilmesine çalışılmıştır. 1919 ile 1922 yılları arasında, yani Kurtuluş savaşı yılları boyunca Kürtlere dair söylenmiş sözlerin ve yine 1923’te uluslararası platformlarda yapılan açıklamaların aksine, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, inkar ve asimilasyon politikaları benimsenmiştir.
Tek parti dönemi, “çok-partili parlamenter sistem”e geçiş ve sonraki yıllar boyunca tüm hükümetler bakımından bir ortak payda, Kürt sorununda şekillenen resmi politikayı ısrarla uygulamak olmuştur. “Cumhuriyeti Kuran Parti” diye, Baykal’ın övündüğü CHP, ardından DP, AP, MSP Hükümet ve Koalisyonları, ve tüm burjuva-gerici partilerin ortak paydası, Kürt sorununu ezerek “çözme” anlayışı olmuştur. Yine ’71 ve 1980 askeri faşist darbeleri, sıkıyönetim ve OHAL uygulamaları süresince ve tüm “özel kurumlar”ın (asker-sivil) hedefinde, işçi ve sosyalist hareketin yanı sıra, Kürtlerin demokratik hak ve özgürlük mücadelesi bulunmuştur. Cumhuriyet tarih boyunca, Kürt sorunundaki temel resmi politika, diğer tüm “değişikliklere” rağmen sürdürülmüştür. “Sağ”da ve “sol”da, “laik” ve “şeriatçı”, “milliyetçi” kategorideki tüm partilerin tarihi, devletin değişmez inkar politikasını sürdürmek olmuştur. Baskı, imha, sürgün, mecburi iskan, tenkil ve tedip hareketi, idam ve toplu yıkımlar olarak devam eden politika, tek ulus dayatmasıyla sürdürüldü. Tüm uluslardan ve azınlıklardan halkları “eritmek” uğruna Cumhuriyet boyunca büyük acılar yaşandı.
Ancak 1925’teki Şeyh Sait İsyanı “Kürt sorununda çözümün” kalın çizgilerle belirlendiği bir dönem oldu. Bu isyanın bastırılmasında benimsenen tarz ve ilan edilen “seferberlik” hali, bazı farklılıklarla beraber, hâlâ devam etmektedir.
Başta Türk halkı olmak üzere tüm halkların baskı altına alınarak ezilip sömürülmesinde, iktidarı pekiştirmek için bu dönem özenle değerlendirildi. Bu tarihten sonra “Kürt yok”tu. Artık Kürt yoktu ve Kürt iddiasıyla ortaya çıkan her kişi ve oluşumun amansız düşman sayılarak ezilmesi mubahtı. Şeyh Sait İsyanı dönemi, bastırılmasında devletin takındığı tutumun vahşet boyutuyla beraber ideolojik bir tutumun da belirginleşmesi bakımından önemli bir dönemdir. Yakın tarih olan 28 Şubat’ta yaşandığı gibi, çok daha kapsamlı olmak üzere, bu isyan, iktidarı sağlamlaştırmanın aracı haline getirildi. “İrtica ve bölücülük tehlikesi karşısında Cumhuriyeti savunma” refleksi bu dönemden yadigardır. Aydınları, demokrasi ve bağımsızlık yanlısı çevreleri, öğrenim gören genç kuşağı ve geniş bir çevreyi maniple etmede, Şeyh Sait Ayaklanması titizlikle değerlendirildi. TKP’nin de yedeklendiği bu dönemde “sol” ve “sosyalist” çevreler Kürt sorununun çözümünde resmi ideoloji ile mutabakata mahkum edildi. TKP, kurucusu Mustafa Suphi ve 15 arkadaşının Karadeniz’de boğularak öldürülmesini de sineye çekerek, şoven bir çizgide ilerlemeyi bu yıllarda bir politika olarak benimsedi. Bu dönemden sonra, Kürtlerin her “kıpırdanışı” acımasızca  bastırıldı. Bu politika giderek, Cumhuriyetin karakteri haline getirildi.
’30’lu yıllarda ise ideolojik çalışmalar arttırıldı. İnkar ve asimilasyonun “bilimsel” temelleri atıldı! “Güneş Dil Teorisi”, “Türk Tarih Tezi” gibi çalışmalarla Kürtlerin inkarı ve tek ulus içinde eritilmelerinin “bilimsel” temelleri sağlamlaştırıldı. Kürtlerin “dağ Türkü”, Kürtçe’nin ise “Türkçe’nin dağ şivesi” olduğu yönlü saçmalıklar “bilimsel” kanıtlara dayandırıldı. Kürtçe olan her şey yasaklandı. İl, ilçe, köy, mezra, dağ, ova isimleri değiştirildi. Kürtçe olan her şeyin kayıtlardan kazınması için hummalı bir çalışma başlatıldı. Kemalizm’in ideolojik tutumu ve resmi politika olarak şekillenen ve şiddet araçlarıyla sürekli geliştirilen bu politikalar, bugün hâlâ süren politikalardır.

AKP VE  KÜRT SORUNUNDA GELİŞMELER

AKP de, devletin resmi politikasına uygun davranmaktadır. Dahası bu Hükümet tüm diğer hesapları için Kürt sorununu kurban vermiş durumdadır. O da, kendisinden önceki tüm hükümetler gibi Kürt sorununu demokrasi sorunu olarak görmek istemiyor. KADEK’i ya da başka herhangi bir örgütü bir sonuç olarak görmek, Kürt halkının kültürel, sosyal ve siyasal sorunlarını çözmek yerine, bölgeyi daha fazla kuşatarak ve Kürtlerin her ses çıkardığı alanı baskı altına alarak inkarı derinleştirmek, direnci kırmak istiyor. Şimdiye kadar bastırmakla övünülen 29 isyanda ne yapıldıysa, onu yaparak yol almak, “çözüm” bulmak peşinde. Erdoğan, hükümetin ilk günlerinde, “Kürt sorunu yoktur diye düşünürseniz, sorunu çözersiniz” diyerek çözüm yoluna işaret etmişti. Son zamanlarda saldırıların dozu daha da arttı. Cemil Çiçek, Adalet Bakanı değil, bir Polis Şefi gibi hareket ederek açıklamalarda bulunuyor. Çıkarılan pişmanlık yasasının fiyaskoyla sonuçlanmasının da etkilediği ruh haliyle saldıran hükümet, şovenizmi kışkırtıcı açıklamalar yapıyor. Genel siyasi af ve Kürt sorununa demokratik barışçıl çözüm isteyenlere kinle yanıt veriyor. Bakan Çiçek, “40 bin masum insanı mezarında tek başına bırakan Öcalan da tek başına kalmalıdır” diyerek şiddeti ve çatışmayı körüklüyor; OHAL koşullarını aratmayan ortama ve saldırılara gerekçe bulmaya çalışıyor. Yalnız Kürtlere değil, barış ve demokrasi isteyen işçilere, emekçilere, gençlere ve kadınlara yönelik şiddetin dozunu arttıran hükümet ve yönetici güç odakları, hâlâ “bölünme” edebiyatıyla Kürt sorununu emek ve demokrasi güçlerini bölmenin malzemesi olarak değerlendirmek istiyor.
Özellikle birkaç yıldan bu yana azalan çatışma ortamı, Kürtler ve Türkler ve tüm halklar arasında gelişen  kardeşlik duygusu ve Kürt sorunun demokratik çözümü yönünde güçlenen havayı dağıtmak üzere bir saldırı dalgası başlatılıyor. Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’nun çerçevesinde sağlanan ve giderek genişleyen kardeşleşme “içerden” ve dışardan bir aşındırma ve saldırı ile dağıtılmak isteniyor. DEHAP’ın kapatılmasına yönelik dava ve Bloğun seçime girmemiş sayılması senaryoları da bu çabanın bir parçası oluyor. AKP hükümeti, emekçilere ve halka karşı ne kadar acımasız ise, Kürtlere ve Kürt sorunun demokratik çözümüne de o kadar düşmanca bir yaklaşım içinde bulunmaktadır. AKP, hükümet olduğundan bu yana bu tutumunda ısrarcıdır. Genelkurmay ile değişik çevrelerin AKP’ye yönelik her “laiklik düşmanı” iddiası, AKP’nin halka ve Kürtlerin taleplerine saldırısı olarak yansıyor. Bingöl depreminde halka yöneltilen şiddet ve sonrasında tüm bölgeye yayılan baskı ve terör bu yaklaşımın tezahüründen başka bir şey değildir. Herhangi bir dönemde yapamadıklarını AKP hükümetine yaptıran egemen sınıflar, AKP’yi Kürt sorunu ve savaş destekçiliğinde posası çıkıncaya kadar kullanmak istemektedirler. İşçi, emekçi ve gençlerin her talep ve mücadelesine, halkın emperyalist işgale ve işbirliğine karşı mücadelesine hunharca saldıran AKP ve iktidar güçleri, Cumhuriyetin 80. Kuruluş Yılı etkinlikleriyle şovenizmi ve saldırıları daha da arttıracaklardır.
Ancak, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunu gibi sorunların baskı ve şiddetle ertelenmesi bugün artık daha zordur. Bu tutumu sürdürenlerin, DYP, DSP, MHP ve diğer irili ufaklı onlarca partinin akıbetini paylaşacağı kesindir. Ve artık halkın partilerin arkasındaki güçlere, yönetici güç odaklarına yöneleceği bir döneme girilmektedir. Milyonlarca halk için, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun demokratik çözümü en temel ve can alıcı talep haline gelmiş bulunuyor. Birkaç yıldan bu yana AB Uyum Yasaları ile bu talepleri yedekleyerek, halkı beklenti içine sokan burjuvazi ve partileri, olanaklarını tüketmektedir. Halk, yıllardır demokratikleşme adına yapıldığı söylenen yasaların hayat bulmadığını, günlük yaşama yansımadığını, baskı ve şiddetin egemen tarz olarak devam ettiğini düşünmektedir. İktidarı elinde bulunduran güç odakları için şimdi, Uyum Yasaları’ndaki düzenlemeler bile sorun olmuş, tüm riyakarlık ortaya çıkmıştır. Artık, demokratikleşme güldürüsüne son vermek üzere, tüm halk güçlerinin gidişata el koymaları için koşullar her zamankinden daha elverişli hale gelmektedir. Burjuvazinin gelişen hareketi parçalamak için Kürt sorununu umacı haline getirmesi boşuna değildir. Kürt sorununu KADEK sorunu ve KADEK’i de “bölücü terör örgütü” olarak gösterip, emekçileri yedeklemek için çaba içinde olan burjuva cephe, aslında savaşa ve sömürüye karşı gelişen tepkiyi ve demokratik Türkiye mücadelesini dağıtmak istemektedir.

GELİŞMELER KARŞISINDA SINIF PARTİSİNİN TUTUMU
Egemen güçlerin bu saldırı politikasını püskürtmek için çok yönlü, kapsayıcı ve akıllı bir çalışma yürütmek gerekmektedir. Dönemin sorunlarını görmek ve çözüm için gereğini yapmakta sınıfın partisine büyük görevler düşmektedir. Kimilerinin, Blok güçlerinin önemli bileşeni DEHAP’ın zaaf ve tutarsızlıklarını, birleşik hareket yaratmayı zaafa uğratan tutumlarını gerekçe göstererek, Kürt halkının özgürlük davasına karşı gösterdiği tutum; sınıfın partisine ve kadrolarına yabancı bir tutumdur. BAK bu eksen üzerinde hayata müdahale etmekte ve bir güç olmak istemektedir. Bu anlayış ve tutumları mahkum etmek, birleşik halk hareketinin yaratılması için gösterilen çabayla gerçekleşecektir. Ancak, bu sorunu aşmak bugün fazlasıyla önemlidir. Geniş halk kesimlerini kazanma mücadelesi, dönemin esas sorunu olarak önümüzdedir. Savaşa ve işgale karşı mücadele Kürt sorununda demokratik çözüm mücadelesiyle birleştirilebildiği oranda başarılı olunacağı bilinerek, şoven çevreleri püskürtüp etkisizleştirmek önem kazanıyor. Bu durum, sınıfın partisinin bugün önemli bir dönemeçte bulunduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, Kürt emekçi yığınlarının özlemleriyle buluşma ve onun özgürlüğü kazanma coşkusuna ortak olma, partimiz ve kadrolarını, tüm burjuva, şoven ve sosyal şovenlerden ayıran tutumdur. Bölge örgütleri ve tüm Türkiye örgütlerinin Kürtlerin demokratik hakları ve siyasal özgürlükleri için mücadeleden geri durmayarak, demokrasi sorununu, tüm Türkiye işçi sınıfı ve halklarının sorunu olarak önüne koymaları, ama her özgün durumu yaratıcılıkla değerlendirmeleri ve bu sorunları aşmaları gerekiyor.
Kürt halkının ulusal ve sosyal kurtuluş davasının kayıtsız koşulsuz savunulması görevi, sınıfın partisinin görevi olarak karşımızdadır. Kuşatılmış, tüm ulusal demokratik hak ve özgürlüklerinden yoksun olarak önemli bir tarihi süreçten geçmekte olan Kürt halkının sorunlarını anlamak, paylaşmak ve davasını sırtlamak, sınıfın partisinin ve onun kadrolarının omuzlarındadır. Ortadoğu coğrafyasında bölünmüş ve parçalanmış ve değişik gerici-işbirlikçi güçlerin esaretine mahkum edilmiş Kürtlerin kendi kaderlerini ellerine alma mücadelesiyle birleşmek için çaba, tüm diğer sorunların üstünde tutulmalıdır.
Sorunları saptamayı marifet sayarak klişe tanımlamalarla hareket etmek sınıfın tutumu olmamıştır. Örneğin, Güney Kürdistan’daki gelişmeleri “Amerikan İşbirlikçiliği” gibi tanımlamalarla izah etmek kolaydır, ama bu, diğer yapılması gerekenleri yapmamak için bir gerekçe de değildir. KDP ve YNK’nin politikaları ve tutumlarından dolayı Kürt halkını suçlamak, işbirlikçi Türkiye yönetimini başından atamamış olan ve hâlâ bu işbirlikçi partilere oy vererek onları destekleyen halkı suçlamaktan farklı değildir. KDP ve YNK’nin tutumu gerekçe edilerek halka sırt çevrilemez. Kürt halkının durumu tüm diğer bölge halklarından farklı ve çok daha karmaşıktır.
Yine KADEK’in tutum ve davranışları, politika ve taktik yönelimindeki “tutarsızlıkları” gerekçe gösterilerek, KADEK’e ve tüm bölge halkına yönelik saldırılara kayıtsız kalmak, bırakın “sol”, “sosyalist” geçinmeyi, demokratça bir tutum bile olamaz. Marksizm’in dünya tarihindeki deneyim ve öğretilerinin gösterdiği de budur. Irak’a asker gönderme çabalarının sürdüğü günümüzde bu aşamada gösterilmeyen tutarlılık, bölgedeki karışıklıklar arttıkça ve Türkiye savaşa bulaştıkça hiç gösterilemeyecek ve halkın parçalanıp yedeklenmesinde burjuvazi “ulusal savunma” cephesini yaratarak başarılı olacaktır.
Emperyalist işgale ve işbirlikçi bölge yönetimleriyle girdiği ilişkilerin gelişmesine, Kürtler içindeki karmaşaya, çeşitli Kürt örgütlerinin emperyalistlerle girdikleri ilişkilere ve ilişkiye girmeyi gözetenlerin varlığına, onların işbirlikçiliği meşru gören anlayışlarına tanık olduğumuz günümüzde, Kürt halkının doğru yolu gösterenlere daha çok ihtiyaç duyduğu kesindir. Kürt halkı kendi kaderini kendisi belirleyecektir. Düşüp kalkacak,ezilip, hırpalanacak, ama ulusal olduğu kadar sosyal kurtuluş politikaları etrafında birleşecektir. Biz, ortaya çıkan eksik ve yanlışları giderebilecek, sorunları çözecek tek gücün Kürt işçi ve emekçi halkı olduğuna inanıyoruz. Bölgedeki ve Türkiye’deki güncel gelişmeler karşısında, Türkiye halkına ve Kürt emekçilerine yönelik her saldırının göğüslenmesi için işçi, genç ve kadın tüm parti kadrolarının tereddütsüz hareket etmesi bugün daha da önem kazanmıştır. Şovenizmin etkisini kırmak, tereddütlerin aşılmasını sağlamak için cesaretle davranmak zorunludur. Partinin Batı illerindeki çalışmasında, şovenizmin etkisindeki geniş halk yığınları gerekçe edilerek, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi taleplerinin savunulmasında “utangaçlık” gösterilemez. Sınıfın partisinin diğer tüm akımlardan ayrım noktası, söylemle uyum içindeki pratik tutumudur. Saldırıları püskürtmek için Kürt halkıyla derin duygu ve düşünce bağları kurmak böyle olanaklıdır. Kürt sorununda şovenizmin etkisinden kurtulamayan, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme hakkına saygı ve güven duymayan ve bunun için seferber olmayan, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kayıtsız koşulsuz savunmayan ve bunun için mücadele etmeyen kimse, devrimci olmayı hak etmiş olamaz. Irkçı ve şoven “Kızıl Elma”nın kapsama alanından çıkamayan “sol” ve “sosyalist”lik iddiasındaki TKP, ÖDP gibi çevrelerin, “komünist” sıfatlara sahip diğer şovenizmin etkisindeki çevrelerin halk ve gençlik içerisinde -örgütsel olmasa da fikri düzeyde olan- etkinliklerini gidermek, bölgedeki gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni sorunlardan dolayı her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Bu sorun, KADEK ya da başka herhangi bir hareketin değil, sınıfın partisinin, onun kadın ve gençlik örgütünün sorunu olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca, “Türk Solu”nun sözünü ettiğimiz bu akımlarla ifade edilmesine karşı mücadele etmek, “Türk Solu”nu şovenizm ve ırkçılıkla malul göstermekten kurtarmak için yürütülecek mücadelede de sınıfın partisi görev ve sorumlulukla hareket etmek durumundadır. Bu çevrelerin şoven politik etkisini kırmak ve burjuvazinin yedeğine düşmelerini engelleyerek halk güçleriyle buluşmalarını sağlamak için –yeni oluşum ve platformların yolunu açmak da dahil olmak üzere– hızlı hareket etmek önem kazanıyor.
BÖLGEDEKİ GELİŞMELER, EMPERYALİZME VE İŞBİRLİKÇİLİĞE KARŞI MÜCADELE
Irak Savaşı ve işgalle devam eden gelişmeler, Kürtlere yönelik saldırı olarak yansıyor. Ancak Kürtler bakımından, her parçaya yansıyan farklı bir durum söz konusu. Bölgedeki her politik Kürt örgüt ve oluşumu, işgali ve gelişmeleri farklı bir pencereden değerlendirmektedir. Sınıfın partisinin tutumu açık ve nettir. Kürt işçi ve emekçilerin giderek daha da güçlenen tutumu da, işgalci emperyalist güçlere karşı mücadele ve direnen Irak halkının desteklenmesi tutumudur. Ancak, ABD’nin sinsi tavrı, Kürtlerin bölge yönetimlerinden çektiği acılarla birleşince, bir kafa karışıklığı oluştu. Bölge diktatörlüklerinden büyük acı çeken halk “nefes aldığını” düşünmektedir.
KADEK; PDK ve YNK’dan farklı bir değerlendirme ve fiili tutum içinde olmakla beraber, gelişmeleri tahlil etme ve politik taktik tutum geliştirmek bakımından sürekli değişiklik göstermektedir. Bir yandan ABD eleştirilmekte, diğer yandan ABD ile işbirliğinden yana olunduğu açıklanmaktadır. ABD ve bölge ülkeleri arasındaki konjonktürel sorun ve çelişkilere fazlasıyla bel bağlanmaktadır. PDK ve YNK, Kürtlerin Saddam esaretinden kurtulmuş olduğunu ve kendi kaderlerini ellerine almak için koşulların yaratıldığını düşünerek, ABD ile fiili işbirliği halindedir. ABD güçleriyle Kürt halkı arasında yer yer çatışmalar çıksa da (Kerkük’te Kürt bayraklarının indirilmesi olayında olduğu gibi), bu iki politik otoritenin yönelimi, şimdilik bu işbirliğini sürdürmekten yanadır. PDK ile YNK arasında bazı farklı değerlendirme ve eğilimlerden söz etmek mümkün olsa da, bunlar esasa ilişkin değil. Ancak, ABD’nin atadığı Konsey üyelerinin hemen tümünün de ifade ettiği gibi, bu iki örgütün liderleri de, Irak yönetiminin bir süre sonra Iraklılara bırakılarak işgale son verilmesini istemektedirler. KADEK ise, Türkiye’yi yöneten gerici ve işbirlikçi güç odaklarının süren tutumundan dolayı “temkinli” davranmakla beraber, beklentilere sahip olduğunu açıklamaktadır. KADEK, ABD ile uyum içinde değildir, ama bunu istediğini bazı açıklama ve kararlarıyla ilan etti. ABD, Türkiye ile ilişkilerinden dolayı KADEK’le açık bir işbirliğine girmemekte, ama bir pazarlık kozu olarak kullanmaktadır. Türkiye’nin temel isteği olan KADEK’in tasfiyesi, Türkiye ile ABD arasında bir anlaşmazlık sorunu olarak kalmakta, böyle süreceği de anlaşılmaktadır.
KADEK’in Kürt sorunun çözümüne ve örgütün durumuna ilişkin attığı adımlar ve ileri sürdüğü çözümler, yönetici güç odaklarınca ret edildi.   “Çözüm” için adım atılması halinde silahlı güçlerini dağıtıp, ülke içine döneceğini açıklayan KADEK yanıtsız bırakıldı. KADEK’in “çözüm” planının içeriği tartışılır olmakla birlikte, demokratik ve halkçı bir çözüm için atılacak adımlarla Türkiye’nin Kürt sorununun çözülebileceği açıktır. Tüm emek ve demokrasi güçlerinin talebi de, Kürt sorununun çözümü için adım atılmasıdır.
Irak’ta işgalle birlikte ortaya çıkan ve giderek genişleyen direniş, henüz küçümsense de, aslında, emperyalizme karşı halkların direnişinde bir dönüm noktası oluşturma potansiyeli taşıyor. Ancak KDP, YNK, KADEK ve birçok örgüt bu direnişi yanlış bulmaktadır. Oysa Kürt, Türk tüm Türkiye halkı bu direnişe sempati beslemektedir. Direnişi dikkatle izleyen halk, dayanışma duygularıyla desteklemektedir. Ancak Kürt örgütlerinin önemli bir kısmı, direnişi; “statükocuların beyhude çabası” ve direnişçileri de “kısa süre sonra tükenecek Baas artıkları” olarak küçümsemektedir. Elbette bu değerlendirmenin sahipleri büyük bir yanılgı içinde bulunuyorlar. Bu, direnişin genişleyip genişlemeyeceği ve direnişin emperyalist işgali püskürtecek düzeye çıkıp çıkmayacağından bağımsız olarak, yanlış bir değerlendirmedir. İşgal edilmiş Irak topraklarındaki direniş ve emperyalistleri kovma mücadelesi, en başta özgürlük mücadelesi veren Kürtler ve Kürt politik çevrelerinin anlaması, meşru görüp desteklemesi gereken bir tutum olmalıdır. Kürtlerin tüm bölge devletlerinden ve Baas rejiminden gördüğü baskı ve katlandığı esaret, bu sonuca götürmemelidir. Bu, özgürlük için mücadele eden bir halkın, esaret altındaki başka bir halk karşısında alacağı tutum olamaz. Bu yaklaşım, halkların emperyalizme, sömürgeciliğe ve zulme karşı tutumunda çarpıklara neden olur ve ne zaman kime yöneleceği belli olmayan gerici bir tutumu besler. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi; Saddam diktatörlüğünün yıkılması gerekçe edilerek ve Baas gericiliğinin on yıllardır Kürtlere uyguladığı vahşet, dahası Halepçe gibi bir katliam ve hak yoksunluğu ileri sürülerek, olumlanamaz. ABD’nin işgalini “demokratik sömürgecilik” gibi tanımlamalarla ifade etmek, savaşı ve ardından işgali, bölgedeki statükocu ve baskıcı yönetimleri tasfiyeye yönelik bir girişim olarak mazur görmek, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi veren bir halkın temsilcilerinin savunacağı bir tutum olmamalıdır. Amerikan işgalini, Irak halkları ve bölgedeki herhangi bir halk için olumlu saymak ve demokratikleşmenin önünü açacak bir gelişme olarak değerlendirmek ve Kürtler lehine bir gelişme varsaymak yanıltıcıdır. Irak-İran Savaşı’nda İran desteğindeki Kürtlerin tarihi, daha önceki yıllarda emperyalist ve gerici yönetimlerle işbirliğiyle sağlanan statülerin deneyimleri de ortadadır. Ortaya çıkan durumu halk lehine değerlendirmek ve çemberi yarıp mücadeleyi sürdürmek için, emperyalistler ve işgalci güçler hakkında yanlış değerlendirme ve beklentilere gerek yoktur. Konjontürel olan ve şimdilik işgalci güçlerin planlarına uygun olan durumun değişebileceği/değişeceği hesaplanarak, halka ve halkçı güçlere dayanılmalıdır.
Bölgedeki gelişmeler, ABD’nin, Türkiye’nin işbirlikçi güç odaklarından istekleri, Irak Kürdistanı’ndaki gelişmeler ve başka birçok faktör, Türkiye’de Kürtlere yönelik saldırıların dozunu arttıran etkenler olarak işlev görüyor. KADEK, emperyalistler ve bölge gericilikleri ve işbirlikçi güçler için hedeftir ve ezilmesi gereken “terör örgütleri” kategorisindedir. ABD uşaklığında tescilli Türkiye’nin yönetici güç odakları, Irak Kürdistanı’ndaki  her gelişmeyi “içeride” Kürtlere saldırı vesilesi etmektedir. Bölgede, Irak’ta ve özellikle de “Kuzey Irak”ta yaprak kımıldasa, bu, Türkiye’de Kürtlere, emek ve demokrasi güçlerine yönelik saldırıya dönüşüyor. “Kuzey Irak’taki “Kürt oluşumu” ve bu bölgeyi yıllardır arka bahçesi haline getirip “tatbikat sahası” olarak kullanan güçlerin etkisiz kalması çılgınlık yaratmaktadır. Bölgeye saldırı düzenlemek için her yolu deneyen güç odakları, Türkiye’nin tehdit altında olduğu propagandasıyla yatıp kalkmaktadırlar. Irak Kürdistanı’ndaki gelişmelerden dolayı ülkenin her an parçalanabileceği yönlü paranoyayla, Kürtlere yönelik kapsamlı bir saldırı başlatılıyor. Irak’a asker gönderilmesine karşı ortaya çıkan güçlü halk muhalefetini bastırmak, parçalamak ve yedeklemek için Kürtler lanetlenmekte, tüm melanetlerin müsebbibi olarak Kürtler gösterilmekte ve yeniden başlatılan düşmanlaştırma kampanyasıyla yeni bir “askeri seferberlik” ilan edilmeye çalışılmaktadır. Kızıştırılan çatışama ortamı içinde, Kürtler, tarihinde görülmedik ölçüde boy hedefi edilmektedir. Güney’den her an içeri girerek karışıklık ve giderek bölünme yaratacak yabancı güçlerin, bölücü terör elemanlarının varlığından söz edilerek, KADEK ve Öcalan üzerinden sürdürülen propaganda ile, halklar arasında yabancılaşma ve düşmanlık derinleştirilerek, boğazlaşmanın zemini oluşturulmaktadır. Irak’a asker göndermeye esas gerekçe olarak Kürt sorunu ve “bölücü örgüt” gösterilmektedir. Böylesi bir dönemde emperyalizme, bölge gerici yönetimlerine ve işbirlikçilerine karşı bölge halklarının dayanışmasına ve desteğine, kazanılmasına ihtiyaç vardır.
1 Mart Tezkeresi’nin reddiyle “kaybedilenler” gazete sayfalarında dizi, ekranlarda program oluyor. Bir kampanya başlatılıyor. Türkiye’nin kayıpları ile Kürtlerin kazanımları kıyaslanarak, savaşa karşı çıkan halka lanet okunuyor. ABD tarafından geçersizleştirilmesine rağmen “kırmızı çizgiler”den yeniden söz açılıyor ve Kürtlerin “Kuzey Irak”ta, kendi topraklarındaki ‘yeni’ yaşamı, kışkırtmanın hedefi haline getiriliyor. “Kürt’ten dost olmaz” fikri, Türk ve diğer halklara empoze ediliyor. Kürtler “bölücülük”, “bölücü terör örgütü” gibi kavramlarla eşleştiriliyor. ABD için ölüme gönderilecek olan askerler, Irak halkının karşısına, işgale direnen halkların üzerine salınan güçler olarak değil, tehdit altındaki vatanı düşmandan temizlemek üzere gönderilen kahramanlar olarak lanse ediliyor. Halk, şoven bir politik atmosfer etrafında yönlendirilerek, esir edilmek isteniyor. Bu koşullarda, halkların emperyalizme, işbirlikçi bölge iktidarlarına ve işgale karşı nasıl tutum alacağını doğru saptamak ve belirlenen hattın savunulmasında ısrarcı olmak hayati derece de önemlidir. ABD ile işbirliği halinde bölgeye girmek isteyen güç odaklarının planlarını bozmak ve engel olmak, ABD ile değil halkların gücüyle olanaklıdır.
Irak’a savaş açarak ve Irak’ı işgal ederek buraya yerleşen ve emperyalist yayılmayı sürdüren ABD, bölgede birden fazla kombinezonu hesaplayarak adım atmaktadır. Arap, Kürt, Türkmen, Asuri ve diğer halkları, Sunni ve Şiileri, Suriye, İran ve Türkiye’yi ve buradaki gelişmeleri değerlendiren ABD; en azından şimdilik KADEK güçleri ile bir çatışmaya girmeyi düşünmemektedir. Ama bu, bir güvence oluşturmuyor. Bu, hem Türkiye’ye daha çok boyun eğdirmek, hem Türkiye’deki Kürtler ve demokrasi güçlerinin tepkisi hem de Ortadoğu’da yaşayan tüm Kürtlerin durumu gözetilerek sürdürülüyor. ABD; PDK ve YNK ile süren ilişkilerinin KADEK’i de kapsayarak genişlemesini amaçlamakla beraber, Kürtler arasında sağlanmış bir güçbirliğinin, gelecekte kendisi için doğuracağı sakıncaları da hesaba katmadan edemiyor. Güney’deki “oluşum”un halk lehine ilerlemesinin garantisi de bu gerçekleri görmekle mümkündür.
KADEK’in yedeklenmesi için sürdürdüğü çabadan da vazgeçmeyen ABD, battığı bataklıktan düze çıkmak, diğer emperyalistlerin onu çıkmaza düşürme planlarını savuşturmak için, “Yedi Kocalı Hürmüz” gibi, bir çok tarafı idare etmektedir. Türkiye’yi bataklığa çekmek için ekonomik, siyasi ve askeri nüfuzunu devreye sokmuş bulunan ABD, Türkiye’nin bölgeye ilişkin Kürt sorunu, Türkmen kartı, Musul ve Kerkük petrolleri gibi emellerini de bilerek hareket ediyor. 11 askerin başına çuval geçirilerek Kerkük’e götürülmesi, sonra sorgulanıp bırakılmasıyla “kendi başına iş yapmaya kalkışma” uyarısı boşuna yapılmadı! Ancak Türkiye’yi yöneten güç odakları, Türkmenleri yedekleyerek ve bazı Arap aşiretlerini “kafalayarak” bölgede bir güç olmayı ve Kürtleri baskı altına alarak etkisizleştirmeyi, Kuzey Irak’ı denetim altında tutmayı ve KADEK’i ezmeyi hâlâ arzulamaktadır. ABD’nin askeri olmaya mahkum bu güç odaklarının bir yandan da, bu emeller içinde olduğu sır değildir.

BAĞIMSIZ DEMOKRATİK TÜRKİYE, KÜRT SORUNUNA DEMOKRATİK ÇÖZÜM
KADEK’i Kürt sorunun yaratıcısı gibi gösteren, bu örgütün çökertilmesiyle, Kürt sorununun da ortadan kalkacağını propaganda eden egemen güçler, her zamanki gibi yalan ve demagojiye baş vurmaktadırlar. Zira, Kürt sorununu KADEK yaratmamıştır. Dahası Kürt sorunu, KADEK’i yaratmıştır. Bir halkın özgürlük ve demokrasi talepleri ve kendi kaderini eline alma mücadelesi sürecinde ortaya çıkmış olan KADEK’in tasfiyesi ya da başka bir hal almasından bağımsız olarak, Kürt sorunu vardır ve Kürt halkı demokratik hak ve özgürlüklerinin kazanımı için mücadele etmektedir. Kuruluşunun 80. yılında Cumhuriyet Türk, Kürt ve diğer halkların demokratik ülkesi haline getirilememiştir. Baskıcı ve sömürgen karakterleriyle gerici ve işbirlikçi güç odakları alaşağı edilmedikçe, bu, mümkün olmayacaktır. Kürt, Türk, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, Ermeni ve diğer tüm halkların, tüm ulus ve mezheplerden Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halkın çıkarlarının savunucusu olan işçi sınıfı partisinin programı ve politik taktik platformu çözüm yolunu göstermektedir. Kürt sorununa ilişkin çözüm önerileri ve halkın her vesileyle dile getirdiği talepler ciddiye alınmadan, baş vurulan her ”çözüm”, daha büyük sorunlar yaratacak, Türkiye halkının maddi ve manevi kayıplarına neden olacaktır. Yalan ve demagojiyle, AB uyum yasaları kapsamındaki demokratikleşme güldürüsüyle, bazı düzenlemeler yapıp bilineni sürdürmekle bir yere varılamadığı ortadadır. Bugün, bu tarzla yol almak hiç mümkün değildir. Zira, artık ne Kürtler yıllar önceki durumdadırlar, ne bölge eski halinde, ne de Türkiye halkı olup-biteni sineye çekebilecek durumdadır. Dengeler, güç ilişkileri, halklar arasındaki dayanışma eğilimi ve Kürtlerin özgürlüğü kazanma direnci her zamankinden daha ileri düzeydedir. Türkiye’yi yöneten güç odakları, AB Uyum yasaları için hazırladıkları hemen her pakette, adını koymasalar da Kürtlerin varlığını, hak ve özgürlüklerinin tanınmasını kabul etmiş gözüktüler. Anadilde eğitim, Kürtçe TV ve radyo yayını ve diğer kültürel haklar uygulamada yasaklara takılsa da, uluslararası sözleşmelere geçmiş olan hakların kullanılması için mücadele tüm baskılara rağmen sürüyor. Bu hakların önüne çıkarılan yasaklar tüm baskılara rağmen aşılacaktır. Ayrıca bir bölge sorunu olan Kürt sorunu artık farklı boyut kazanmıştır. Türkiye’nin burnunun dibinde “Irak Kürdistanı” varken, “Kürtler yoktur, Kürtçe yoktur” yollu iddiaları ileri sürmek artık zor olacaktır. Bu gerçeği değiştirmek mümkün değildir. Bugün artık Kürtler, sınırları içinde bulundukları her ülkede eşit haklara sahip olmak ve özgürce yaşamak istemektedirler. Zorla ve ezerek Kürtleri esaret altında tutan yönetici güç odaklarına rağmen, her ülkedeki halkların yargısı da bu yönlüdür. Zira Kürtlerin ezilip inkar edildiği bir ülkede ezen ulusun halkı da özgür değildir ve bu, bölge ülkelerinde birleşik mücadele dinamiklerini güçlendirmektedir. Türkiye’de bu yolda belirli bir mesafe alınmıştır. Şovenizmin etkisi giderek kırılmakta, halklar arasında kardeşleşme ve dayanışma duygusu gelişmektedir. Kürtlerin, tam hak eşitliğine, eşit, özgür ve gönüllü birlikteliğe dayalı yaşam isteği, şovenizm karşısında güç kazanmakta, desteklenmektedir. Bir avuç ırkçı ve şoven dışında milyonlarca emekçi bunu arzulamaktadır. Ve yönetici güç odaklarının yıllardır uygulanan statüyü sürdürme olanakları giderek tükenmektedir. ABD’nin Irak’ı işgal koşulları bu durumu sekteye uğratmamış, tam aksine, halk ve mücadelenin yükselmesi lehine veriler sunmuştur. Ayrıca, işgalci ABD’ye karşı bölgedeki tüm halkların bağrında biriken öfke ve yükselen tepki, aynı zamanda, gerici bölge devletlerine karşı birikmektedir. Emperyalist işgal ve ablukayla beraber, bağımsızlık ve özgürlük tüm bölge halkları bakımından yeniden anlam bulmakta, halklar arası dayanışma ve ittifakı gündeme getirmektedir. Ortadoğu halkları arasında gelişen bu dayanışma ve mücadele duygusu, demokratik Ortadoğu özlemini belirginleştirecek ve giderek bunun örgütlenmesini de yaratacaktır. ABD’ye karşı gelişen her eylem, aynı zamanda sömürü ve baskı düzenine karşı, işbirlikçi-gerici bölge diktatörlüklerine karşı halkların bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine güç katıyor. Ve Irak’taki direniş, ABD’nin yenilmez olmadığını gösteriyor, güçlenen yaygın direnişin önünü açıyor. Türkiye halkının tutumu ise, bölge halklarının saygı ve sempatisini kazanıyor. Ve 80. yılında halklar yeniden bağımsız ve demokratik bir Türkiye için daha deneyli ve güçlü olarak kendi yollarında yürüyorlar.

ABD İŞGALİ, SADDAM’IN ELE GEÇİRİLMESİ VE DİRENİŞİN YÖNÜ

Saddam işgal güçleri tarafından ele geçirildi. Ülkesinde “kaçak” duruma düşürülen ve “Maça As” koduyla aranan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, ABD işgal güçleri tarafından esir edildi. Bu, 2003 yılının en önemli olayı olarak tarihe geçti. Saddam’ın ele geçirilmesine dair birçok spekülasyon bulunması bir tarafa bırakılarak söylenecek olursa, ABD’den on binlerce kilometre uzaklıkta bulunan, petrol rezervleri bakımından zengin ve stratejik önemdeki Irak’a savaş açılmış, bu ülkenin binlerce vatandaşı katledilmiş ve ülke işgal edilmiştir. Ülke yıkılmış, yağmalanmış, açlığın ve sefaletin içine itilmiştir. Petrol ve bölge üzerinde hakimiyet sağlanması uğruna insan nesline dair her şey ayak altında ezilmiştir.
ABD Saddam’ı ele geçirmiş olmayı büyük bir zafer olarak sundu. Irak’ı işgal etmiş olmayı birinci, Saddamı ele geçirmeyi de ikinci zafer olarak ilan eden ve bu durumdan tüm dünyaya “dünyanın tek hakimi benim” mesaj vermek üzere faydalanmayı hesaplayan ABD, olup biteni tüm dünyaya ABD’nin irtica ve terörizm karşısında kazandığı büyük başarı olarak sundu. Afganistan’dan sonra Irak.. Hâlâ süren bombalamalarla yıkıntı ve acı içinde bırakılan Irak’ın işgali ve Saddam’ın ele geçirilmesi, 11 Eylül’ün rövanşı gibi yansıtılmaktadır.

KARANLIK VE ACI DOLU DÖNEM KAPANDI: “KIZIL ŞAFAK” DOĞDU!
Operasyonun adı “Kızıl Şafak”tı. Füzeleriyle, stok edilmiş kimyasal gazlarıyla, her köşe başı muhafızlarla tutulmuş, tüm yolları tuzak döşeli, mayın tarlalarıyla çevrilmiş Bağdat başta olmak üzere altı sığınak dolu şehirleriyle, gündeme getirilerek beyinlere kazınan Irak’ın kudretli devlet başkanı, işte, ABD’nin elindeydi. Doktorlar nasıl da onun sağlığıyla ilgileniyorlardı! İşgalciler ne kadar insancıldı! Başında bit, ağzında diş kontrolü yapılan zavallı derekesine düşürülen bir Saddam sunumuyla karşı karşıyaydık.
Girilmedik köy, tecavüz edilmedik ev bırakılmamış Irak’ta Bush’un gelip “Noel hindisi” sunması ve her karış toprağın asker postalları altında çiğnenmesi, elbette halkların zihninde bir şeye karşılık gelmektedir ve emperyalistler bunu ısrarla yapmaktadır. ABD insana dair olan her şeyi kirleterek, tüm dünyaya bir ders vermektedir
Kuşkusuz ABD’nin bu yönlü propagandası etkili olmakta; tüm dünyaya egemen olan burjuva kapitalist yönetme tarzı, bunu en ücra köşelere kadar taşımakta önemli rol oynamaktadır. Güçlü bir karşı propagandanın gerçekleştirilemediği günümüz koşullarında, emperyalist propagandanın kırılması ve yalanın perdesinin yırtılması daha çok ve daha güçlü çabayı gerektiriyor. Gerçeğin güçlü bir sesle dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarına anlatılamadığı koşullarda, ABD ile birlikte diğer emperyalistler ve tüm işbirlikçi yönetimler halkları aldatmakta, onları politik amaçlarına alet etmekte ve bu yolla iktidarlarının ömrünü uzatmaktadırlar.
Irak ve Saddam, emperyalist hegemonyanın şaha kalkması ve tüm dünya halklarının tehdit edilerek boyun eğmeye zorlanması bakımından seçilmiş bir savaş cephesi durumundadır.
İran-Irak Savaşı, Kuveyt’in işgali, Kürtlerin kimyasal gazlarla kitlesel katli gibi olayların müsebbibi olarak, Saddam, tüm dünyanın gündemine sokulmuş bir devlet başkanıydı. Birinci Körfez Savaşı’nın ardından devam eden ABD-Irak çelişkisi ve hemen her gün televizyonlarda süren “kimyasal silah avı”, giderek ilaç ve çocuk mamasına varan ambargolarla gündemde olan Irak ve ismi Irak’la eşleşmiş olan Saddam’ın tüm dünya kamuoyunca yakınen tanındığı bilinmektedir.
Saddam’ın ele geçirilme tarzı ve yakalanırken içerisinde bulunduğu görüntülerin evire çevire dünya kamuoyuna sunulması, işte bu, geçmişte beyinlere kazınan “güçlü Saddam” sunumunun tersten gösterilmiş görüntüsüydü. En çarpıcı görüntüler bir mizansen içinde verilmekteydi. Saddam bir devlet başkanı gibi değil, adli bir vakadan aranan, çaresiz kalmış bir düşkün olarak yansıtıldı ekranlara. Böylece emperyalizmin, özellikle de Amerikan emperyalizminin karşı konulmaz ve yenilmez olduğu dünyaya ilan edilmiş oluyordu. Hiçbir “ikinci sınıf” ülkenin ve onun liderinin ABD hegemonyasına baş kaldıramayacağı, bu “yakalanmış zavallı” görüntüleriyle kanıtlanmaktaydı.
Sadece Irak Arap halkına değil, Fas, Cezayir, Tunus, Mısır, Lübnan, Suriye, Filistin, Ürdün, S. Arabistan, Kuveyt ve İran Körfezi Emirlikleri’ne kadar olan koca bir coğrafyaya yayılmış Arap halkına ve tüm Müslüman dünyaya ele geçirilmiş Saddam’la gösterilen ve önerilen “tövbekarlık”ken, Batı’ya ise, “iftihar” edilecek bir tablo sunulmaktaydı!
Özellikle Arap halklarına, bölge halklarına ve tüm Müslüman dünyaya gözdağı verilmekte, hedef kitle, bir sığınakta düşkün halde ele geçirilen Saddam’la “terbiye” edilmek ve hizaya getirilmek istenmektedir.
Elbette burada, son birkaç yılda ABD’ye kafa tutmasından dolayı topladığı sempati ve oluşan “karizmanın” yerle bir edilmesi çabası görülmektedir. “Meydan okuyan adam” tutumlarıyla, Filistin direnişine dair övücü sözleri ve İsrail’e fırlattığı füzeleriyle, ABD ve İsrail karşıtı insanların gönlünde yer bulmuş olan Saddam’ın örselenmesi ve rencide edilmesi, sadece Irak halkı için değil, aynı zamanda Filistin direnişi, Arafat ve diğer bazı “söz anlamaz” liderler için de, ibret alınacak bir durum olmalıydı. Zira, Arafat’ın kuşatma altında olması, Filistin halkına yönelik görülmedik saldırılar, uygulanan pervasızlık, süren kitlesel katliamlar ve yükselen “sınır duvarı” ABD’nin Irak’ta gerçekleştirdikleriyle uyum içindedir.
Diğer yanda, Saddam’ın gadrine uğramışların yedeklenmesi için de hesaplar yapılmaktadır. ABD, Irak’ı işgal etme ve Saddam’ı ele geçirme operasyonlarında, Saddam’ın Kürtler, Şiiler, Asuriler, Türkmenler ve diğer bölge halkları nezdinde kötü olan sicilini de bir olanak olarak görmekte ve bu durumu olabildiğince değerlendirmektedir. İşgalci ve sömürgeci ABD, tüm kötü ününe rağmen, Saddam’ın yıllarca kan kusturduğu bu bölge halklarıyla “ilişki ve diyalog” içinde olmayı önemsemektedir.
ABD, Irak, İran ve Türkiye üzerindeki hesapları bakımından, Kürtlerin özgürlük taleplerini suiistimal etmek, sömürmek, Kürtlerin politik temsilcileri olarak öne çıkmış olanları yedeklemek ve Kürtlerin hamisi olarak yer tutmak için birçok entrikaya başvurmaktadır. Bölgedeki yayılmacılığını güçlendirmek için işgali uzun tutması gereğini hesaplayarak, tepkileri etkisizleştirmenin birçok yolunu hesaplamaktadır. Meşruiyetini Saddam’ın Kürtlere ve diğer halklara yönelik baskıcı ve öldürücü politikalarına ve onların durumunun hala “güvence” altına alınmamış olmasına dayandırmaktadır. 
Ancak, aynı zamanda, ABD tüm bölgeyi kan gölüne çevirecek ölçüde yığınak yapmayı sürdürmektedir. İran, Suriye, Libya, Yemen gibi ülkeler başta olmak üzere, bir bir Irak’a dönüştürülecek ülkelerin kuşatması sürmektedir. ABD, hizaya getirip koşulsuz olarak egemenliği altına alamadığı her ülke için tehdit durumundadır. Ve artık tüm bölge açık bir işgal tehdidi altında bulunmaktadır.
Bu modern haydut çetesinin saldırgan ve sömürgeci eylemi görülmeden ve onun açık işgalci tutumuna karşı mücadele araçları geliştirilmeden beklemek hiçbir bölge halkının hayrına olmayacaktır. Bölgedeki herhangi bir halkın özgün durumundan ve çözümlenmemiş –Kürt sorunu gibi– sorunların çarpıcı olarak gündeme gelmiş olmasından kalkarak, diğer bölge halkaları için tehdit olan bir güce müsamaha göstermek, büyük bir yanılgı ve tehlike ile birlikte yaşamak olacaktır. Böylesi koşullarda geleceği garanti altına almak mümkün değildir. Bölgede, ABD’ye ve diğer emperyalist güçlere yönelik olarak gösterilecek her iyiniyet tutumu, kurtlar sofrasında yem olmayı beklemekle eş anlamlıdır. Bu yaklaşımla hiçbir taşı doğru oturtmak ve bölge halklarının geleceği hakkında doğru öngörülerde bulunmak mümkün olmayacaktır.

EMPERYALİZMİN ELİNİ GÜÇLENDİREN SADDAM VE HALK DİNAMİĞİ

Saddam’ın geçmişi ve bugün içine düştüğü durum bir bütünlük içinde ve doğru irdelenmeden, onun tüm icraatlarının emperyalist politikalardan bağımsız olmadığı görülmeden, bölgedeki savaş ve çatışmaların kaynağı olan paylaşım kavgası ve aşırı kâr hırsı anlaşılmadan ve emperyalizmin karakteri unutularak, girilen her ilişki ve yapılan her değerlendirme, serap görmekle eşdeğer olacaktır. 
Zira, yakın geçmiş, mevcut durum ve hızla değişen çok yönlü gelişmeler, bir bütünlük içinde ve bilimsel sosyalizmin süzgecinden geçirilerek değerlendirildiğinde görülecek olan; Irak işgaliyle birlikte sunulan emperyalizmin yeni dönemdeki azgın görüntüleridir. Emperyalizmin değişmeyen karakteriyle birlikte, YDD’nden anlaşılması gerekenin ne olduğu ve emperyalist güçler arasındaki çelişki ve çatışmaların boyutu ile bölgenin stratejik önemi bakımından çarpıcı veriler sunmakta olan Irak işgali, özellikle bölge halkları bakımından, süratle bir ortak tutum geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Tüm karmaşıklığına, her ulus, azınlık ve mezhep bakımından özgünlüklerine rağmen, süreç, emperyalist yeni bir paylaşım savaşı hesaplarına denk düşmektedir. 
Saddam’ın eski bir ABD işbirlikçisi olması bir yana bırakılarak söylenecek olursa; onun, Irak’ın sınırları içine hapsedilmiş değişik ulus ve mezheplerden halklara kan kusturmuş olması, ABD’nin bölge halklarını etki alanına almasında önemli etken olmuştur. Şiilerin, Asurilerin, Türkmenlerin, Kürtlerin ve –iktidar nimetlerinden faydalanan bir avuç Arap dışta tutulacak olursa– Arap halkının yıllardır baskı ve sefalet koşullarında yaşaması, işkencenin, zulmün ve sefaletin egemenliği, dahası kullanılan kimyasal gazlarla binlerce Kürdün katledilmesi, on binlercesinin yerinden ve yurdundan sürülmesi, ve hâlâ devam eden esaret koşullarının sorumlusu olarak Saddam büyük tepki toplamıştır. Yaygın ve sistematik propagandanın da etkisiyle tüm dünyanın nefretini kazanmış olan Saddam, ABD’nin bölgeye ilişkin planlarını uygulamasında “ilk vuruş” için bulunmaz bir av özelliği taşıyordu. ABD, Saddam’ı, ‘seveni’ ve ‘sevmeyeni’ için de ders çıkarılacak bir malzeme olarak evirip-çevirip kullandı ve bölgeye hiçbir dönem olmadığı kadar girdi.
İran’la savaşa girerek 1 milyon insanın ölümüne neden olan, Kuveyt’e saldıran, Amerikan uşağı diğer Arap yönetimlerine hakaretler yağdıran ve tehditler savuran, Birinci Körfez Savaşı’nda ABD’ye bayrak açan Saddam’ın ele geçirilmesi, ABD için bulunmaz bir nimet olmuştur.
Ancak, bu durum, aynı zamanda, bugüne kadar olmadığı ölçüde bir tehlike anlamına gelmektedir: Siyonizm ve Amerikan karşıtlığı üzerinde temellenen Arap milliyetçiliği ve bölge halklarının emperyalizme ve özellikle ABD emperyalizmine duyduğu nefret çok uzun olmayan bir süre içinde daha kapsamlı bir direniş hareketine dönüşebilir. Kim ne derse desin, ABD bir bataklığın içindedir, ve burada nispeten kalıcı bir zafer kazanması o kadar kolay olmayacaktır. Bunun içindir ki,  o eline geçirdiği her imkanı propaganda malzemesine dönüştürmekte ve bombalar eşliğinde kullanmaktadır; Saddam’ı ele geçirmeyi bir şova, bir güç gösterisine dönüştürmekte “ince” yöntemler kullanmaktan geri durmayan, bu, özgürlük ve demokrasi düşmanı güç merkezi, Irak ve tüm bölge halklarına, onları bir suçludan kurtardığı ve özgürlük getirdiğini anlatmak için özel çaba harcamaktadır. Ancak, ABD, Saddam üzerinden sağladığı güçlü manipülasyona rağmen, bölge halkının ABD işgalini sindiremediğini/sindiremeyeceğini bilmektedir. “Sükuneti sağlayıp, yönetimi emin ellere bırakıp dönme” açıklamaları ve “demokrasiye geçiş programları” bu kaygıdan ayrı düşünülemez.
Yaygınlaşan direnişi ve durdurulamayan halk tepkisini görmemek mümkün değil. Arap halklarının ve bölgenin tüm Müslüman halklarının, ABD’nin müdahalesi ve işgalini kabullenmediğini, dahası bölge halklarının Amerikan emperyalizminden ve işbirlikçilerinden nefret ettiğini bilmek için kahin olmak gerekmiyor. Bölge işbirlikçi yönetimleri, Kral ve Emirlerin ABD müdahalesi dolayısıyla çektikleri “karın ağrısı” ve halk tepkisinin ne düzeye varacağına dair kaygıları da bilinmektedir.
Bölgeyi istila etmiş ve halkın onurunu çiğnemiş ABD karşısında sessiz kalan yönetimlerin karşılaşacağı halk tepkisinin ezilen ve sömürülen halkın diğer talepleriyle birleşmesi kaygısını da taşıyan işbirlikçi yönetimler, ABD’nin yönetimi halka bırakması için telkinde bulunuyorlar. Petrol deryasına, dolar bolluğuna, lüks ve şatafatın egemen olduğu yaldızlı görüntülere rağmen, Arap ülkelerindeki halkın açlık, sefalet ve ilkel koşullarda yaşamaya mecbur edilmiş olduğu, ve bu on milyonlarca insanın işbirlikçi Arap yönetimlerine ve ABD’ye sempati ile bakmadığı gerçeği, çelişkinin esasını oluşturmaktadır.
İsrail Siyonizmine karşı kin ve nefret dolu olan, bununla birlikte, ABD emperyalizmini İsrail destekçisi, özgürlük ve bağımsızlığın azılı düşmanı ve her gün öldürülen onlarca Filistinlinin katili olarak değerlendiren Arap halkının esir alınması mümkün olmayacaktır. Saddam görüntüleriyle bu halkı susturmak ve teslim almak düşünülemez bile.
Saddam’ın başında bit ayıklama ve ağzını açtırarak diş sayma “sunumu”nun halkın üzerinde etki yapması beklenir bir durumdur; ama bu, aynı zamanda, karşı tepkileri yaratmak ve geliştirmeye de neden olmaktadır. Nitekim, GHK’nin (Geçici Hükümet Konseyi) Saddam’ın yargılanmasını halka açık yapmaktan vazgeçmesi, hem Saddam’ın tutumu, hem de halkın alacağı tutum bakımından gündeme gelmiştir. Özellikle Ortadoğu halkları bakımından “onur”la ilişkilendirilerek seçilmiş “ince” yöntemlerle ekranlara yansıtılmakta olan görüntülerin ters teptiği, şimdiden görülebilir. ABD, yıllardır tüm dünya kamuoyuna bir cani, kitle imha silahlarının ve Saddam Füzeleri’nin başına oturmuş bir katil ve ABD’ye yıllarca kafa tutmuş bir adamı, “tünemiş bir tavşan gibi”  yakaladığını allandıra ballandıra anlatsa da; halkların gözüne kara çalmak, gerçekleri tersyüz etmek olanaklı değil.

ABD-SADDAM İLİŞKİSİNİN ÖZET TARİHİ
ABD İran-Irak savaşı boyunca Saddamı destekledi. Şah’ın yıkılışıyla kaybedilen İran kalesinin yeniden kazanılması ve bununla birlikte Irak’ın denetim altına alınması için ne gerekiyorsa yaptı. Kuşkusuz o, savaşta Saddam’a bu desteği sunarken, bu vesileyle tüm Arap dünyasında sempati rüzgarları estireceğini ve takdir toplayacağını hesaplamaktaydı. 1967 Arap-İsrail savaşı ile kesilmiş olan Irak-ABD ilişkilerini onarmak ve Perslere yenilen Arapların imdadına yetişmek, tüm Arap dünyasında olumlu etki yapacaktı. Bu bulunmaz fırsat iyi değerlendirilmeliydi. ABD’nin gözünde ünlü bir BAAS milliyetçisi olan Saddam, Arap halklarının İsrail ile yeniden ilişki kurmalarında “uzlaşmacı kişilik” olarak da önemsenmekteydi.
Diğer yandan, İran ile Irak arasındaki savaşın Mollalar lehine döndüğünü hisseden ABD iyice telaşa kapıldı. Şah’ı yerle bir eden İran’ın Irak’ı da yenilgiye uğratarak zafer kazanması olasılığı, ABD’yi kaygılandırmakta ve ürkütmekteydi. Mollaların zafer kazanması demek ABD’nin tüm bölgedeki çıkarlarının tehdit altına girmesi demekti. Şah’ın devrilmesiyle ABD ve İngiliz emperyalizmine ve onların tekellerine kapanan İran petrollerinin kapıları tamamen kilitlenecek, ve üstüne üstlük, bölgede bir daha düzelmesi zor bir ‘dengesizlik’ ortaya çıkacaktı.
Bu yeni gelişme, Körfezdeki Amerikan çıkarlarına, en başta da bölge petrollerine erişim olanağına yönelik büyük bir tehdit olarak değerlendirildi ve hızla harekete geçildi. İran’da kadim işbirlikçisi Şah’ı kaybetmeyi hazmedemeyen ve bu ülkenin zengin petrol yataklarına hükmetmekten vazgeçmemiş olan ABD, yeniden müdahale olanakları bulmuştu ve bunu genişletmek için Irak’a destek sunmak gerekiyordu.
Reagan’ın başkanlığı döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi olan ve aynı zamanda Irak’la yakından ilgilenen Howard Teicher, o dönem  Washington Post’a yaptığı bir açıklamada, “Realpolitik bize durumun daha kötüye gidişini durduracak şekilde davranmamızı emrediyor.” diyecekti. Akabinde Rumsfeld’in, Aralık 1983’te, Saddam Hüseyin’i, ABD temsilcisi olarak ziyaret ettiği biliniyor.
Bu tarihten sonraki yıllar boyunca ABD,  Saddam’ı desteklemekten geri durmadı. İran savaşında kullanılmak üzere kimyasal silahlar Saddam’a ABD tarafından verildi. Yine tüm askeri teçhizat ABD desteğinde sağlandı. Ancak ABD, şimdi olduğu gibi, o zaman da birçok “ata oynamakta”ydı. Irak-İran savaşında petrol yataklarına yeniden sahip olmak isteyen ABD ile birlikte Fransa ve İngiltere, Irak’a kimyasal silahlar, füzeler, süpersonik uçaklar satan ülkelerdi. Arap ülkelerini parçalamak amacındaki İsrail de, savaşta Irak’a destek sundu. Sovyetler Birliği ise, Irak’ın hemen tüm modern silah ihtiyacını gideren ülke durumundaydı.

ABD-SADDAM İLİŞKİLERİ VE CIA PLANLARI
United Press International (UPI) ajansından Richard Sale’in yayınlanan araştırmasında, Saddam’ın CIA ile tanışıklığı, 1958 yılına dayandırılmaktadır. Monarşiye karşı az çok devrimci ve ilerici bir ayaklanma olarak gelişen ve Kral Faysal’ın devrilmesiyle son bulan gelişmelerin ardından, General Abdülkerim Kasım’ın iktidara gelişini hazmedemeyen ABD, darbe hazırlıklarına, bu tarihten itibaren girişti. “Komünistler”in de desteklediği, liberal subayların temsilcisi General Kasım’ın iktidara gelişinin hemen ardında, Kasım’a karşı 1959’da gerçekleştirilen suikast girişiminde, CIA desteğinin varlığı biliniyor. Bu, aynı zamanda, Saddam-CIA tanışıklığına denk gelen dönem.
O yıllarda da, Irak, önemli bir stratejik merkez olarak değerlendirilerek, hedefte bulunmaktaydı. Tıpkı İran-Irak savaşında olduğu gibi, öneminin arttığı bir dönem. General Kasım’ın Kral Faysal’ı devirmesiyle ABD karşıtı bir tutum sergilemesi ve Bağdat Paktı’ndan çekilerek Sovyetler Birliği’yle ilişkilerini güçlendirmesi, ABD’yi “yeni arayış”lara yöneltmişti. Yayılan Sovyet etkisini engellemenin yollarından birisi de, bu ülkelerdeki iktidar kavgaları ve klikler arası çatışmayı değerlendirmek oldu. Ve iktidara gelişinden beş yıl sonra, 1963’te, Abdülkerim Kasım Baas gericiliğinin gerçekleştirdiği bir darbeyle devrildi ve idam edildi. Bu darbedeki CIA’nin rolü, o yılların Baas parti sekreteri tarafından şöyle açıklanmıştı: “İktidara, CIA trenine binerek geldik.”  Bu darbeyle iktidara gelen Albay Arif, Saddam’ı Baas’ın Gizli İstihbarat Bölümü’nün sorumlusu olarak atayacaktı. Komünist sayılanların ve ilericilerin tutuklandığı ve kıyıma uğradığı bu dönemde, komünist avı başlatan Ulusal Muhafız Birlikleri Saddam tarafından yönetilirken, CIA önemli bir yol göstericiydi.
1968 yılında General El-Bekr devlet başkanı oldu. Böylece, gerici, feodal ve komprador burjuvazinin temsilcisi olan Baas Partisi iktidarını daha da sağlamlaştırdı. Artık Saddam için iktidar yolu da açılmış oluyordu.
1970’lerin başlarında Basra Körfezindeki ABD karakolu, Şah’ın İran’ıydı. Başkan Richard Nixon, ABD’nin  Basra Körfezindeki çıkarlarının koruyucusu olarak İran Şahı’na özel ilgi ve ihtimam gösteriyordu. Ancak 1979’da Şah’ın devrilmesi ve aynı yıl Saddam’ın Irak’ın başına geçmesi, ABD’nin planlarında değişikliği zorunlu kıldı.
ABD, Reagan döneminde, yani 1981 sonlarında İran-Irak savaşındaki gelişmeleri gerekçe ederek, İran’ın olası zaferini engellemek üzere harekete geçti. Daha önce “terör destekçisi” sayılan Irak, 1982’de, alelacele, ABD’nin “terörizm destekçileri” listesinden silindi. Irak için uygulamada olan ithalat sınırlaması kaldırıldı ve yeni kredi olanakları için düzenlemeler yapıldı. Hem sivil hem askeri amaçlarla kullanılabilen kimyasallar, gelişmiş iletişim donanımları ve sair teknolojik malzemenin alımına kapı açıldı. Kasım 1983’te, Irak’ın İran güçlerini engellemek amacıyla kimyasal gazlar kullandığı açığa çıkmasına rağmen, ABD bunu örtbas etti. Reagan’ın 114 No.lu Milli Güvenlik Karar Yönergesi’ni bu amaçla imzaladığı bugün açığa çıkmış bulunmaktadır. Bu gelişmenin ardından Rumsfeld Bağdat’a giderek görüşmelerde bulundu. Bu görüşmenin akabinde, 1985’te, ABD, 1,5 milyar dolara karşılık gelen şarbon türevleri ve zehirli gazlar vererek, Saddam’ın nükleer ve biyolojik silah programına büyük olanaklar sundu. ABD, Saddam’ı, BM ve başka birçok uluslararası kurumun korumasına ve desteğine aldı. ABD Kongresi’ne yardımların kısılması ve kesilmesi amaçlı olarak gelen öneriler ve yine BM’de yasaklanmış silahların kullanıma karşı gelişen tepki ve alınmak istenen kararlar, Reagan tarafından engellendi.
Krediler, örtülü ödenekler ve askeri teçhizatlarla güçlendirilen Saddam, uluslararası birçok silah tekelinin desteğine kavuşturuldu. CIA koordinatörlüğünde birçok silah tekeli Saddam’a silah vermeye başladı. Dönemin CIA Müdürü William Casey Irak’a yönelik planların başında bulunuyordu. İran’ın, adına “İnsan Dalgaları” dediği taarruz taktiğinin diskalifiye edilmesi için sağlanan Misket Bombaları, Şili’li bir şirket olan Cardoen tarafından sağlandı.
Mart 1988’de Halepçe’de Kürtlere yönelik zehirli gaz kullanıldığında, CIA, Saddam’a tam destek veriyordu. 5 binden fazla Kürdün ölümüne desteği ABD’nin sağladığı, belgeleriyle açıklandı. ABD’nin Irak’a yardımı, Kuveyt’in işgaline kadar devam etti.   

SADDAM’IN ELE GEÇİRİLMESİ VE UŞAKLARIN SEVİNÇ ÇIĞLIKLARI
Saddam’ın yakalanması, ABD için olduğu kadar, emperyalizmin uşakları için de sevinç gösterilerine neden oldu. Türkiye’deki işbirlikçiler, ABD karşısında yıllardır sürdürdükleri onursuzluğu unutarak, büyük bir arsızlık örneği sergilediler. Tam bir Amerikan uşaklığı gösterisi yaşandı. Savaş karşıtı milyonların ve işgale hayır diyen tüm Türkiye halkının karşısına Amerika’nın sesi olarak çıktılar, ve adeta, tüm Amerikan ve savaş karşıtlarına “ders” verdiler. Saddam’ın düştüğü durumla dalga geçtiler. AKP Hükümeti daha birkaç ay önce gidip kol kola girdiği, ticari anlaşmalar yaptığı, geleceğe dair projeler konuştuğu Irak’ın devlet başkanı Saddam’ın ele geçirilmesiyle gönendi. ABD’yi alkışladı, kendisine de pay çıkarmak için çırpınıp durdu. Bu, damat Ferit’in muadilleri, Padişah eteğinin kırıntıları durumundaki mandacı zevat, Amerika’da bile görülmeyen sevinç çığlıkları attılar!
Medya, aylardır karaladıklarının direnişçiler olduğunu unutarak, Saddam’ın direnmeden teslim olduğunu yazarak dalga geçti, Saddam’ın içinde bulunduğu koşulları, aşağılama unsuru olarak kullandı. Bilumum işbirlikçiler, ABD’ye dizilen övgülerle, iğrenç bir yağcılık örneği sergilediler. Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir ülke olmasından yana tüm güçlere karşı ABD saflarında hizaya geçtiler. İşbirlikçiler ve ruhunun tüm derinliklerine uşaklık sinmiş olanlar, böylece, ABD’ye direnmenin olanaksızlığını da kanıtlamaya çalıştılar.
Bu güruhun Saddam’ın yakalanışı ile çığlık atması, tüm Türkiye halkının içinde bulunduğu tehlikeyi göstermeye yetmektedir. İşgal edilmiş bir ülke halkının işgalciye karşı koyuşunu, küçümsenecek, aşağılanacak ve iğrenilecek bir durum olarak anlayan ve böyle sunanların yönetimde bulunduğu bir ülkenin, güven içinde olmadığı açıktır. Ve onlar, işbirlikçi ve halk düşmanı mihraklar olarak, Türkiye’nin başına böylesi bir hal geldiğinde ne yapacaklarını bu vesileyle de ilan etmiş oldular. Başka bir güç ya da emperyalist bir mihrak tarafından ülkemize yönelecek bir saldırı karşısında, tıpkı “Kurtuluş Savaşı”ndaki Damat Feritler ve Ali Kemaller gibi davranacaklarını göstermiş oldular.

ÜLKESİNİ SAVUNACAK TEK GÜÇ İŞÇİLER VE EMEKÇİLERDİR, ÜLKENİN TÜM HALKIDIR
Saddam, Kürtlerin, Arap halkının, Şiilerin, Türkmenlerin, Asurilerin ve tüm halkın düşmanıydı. Burjuva kapitalist dünyanın bir unsuru olarak Irak’ın yönetimini elinde bulunduran bir gericiydi. Tıpkı bölgedeki diğerleri gibi, Türkiye’nin başındaki güç odakları gibi bir zihniyetin sahibiydi. Sömürü ve baskı düzeninin savunucusuydu. Kurulu düzeni sürdürmek için elindeki tüm olanakları kullandı. Darbeler tezgahladı, katliamlar gerçekleştirdi, ülkenin maddi ve manevi tüm değerlerini yağmaladı. Özgürlük ve bağımsızlık yanlısı tüm güçleri, en hunhar yöntemler kullanarak ezdi. Sosyalistleri, işçi ve emekçi iktidarını savunan ve bunun için mücadele edenleri yaşatmadı. Gerçek yurtseverler ölüm, işkence ve sürgün dolu yıllar yaşadılar. Ulusal özgürlük için mücadele eden Kürtler, Saddam döneminde en büyük acıyı çektiler. Bir uluslar ve mezhepler hapishanesi olan Irak’ta, tüm bu uygulamalarından dolayı Saddam, hiçbir emperyalist gücün ve gerici bölge yönetiminin tepkisiyle karşılaşmadı.
Ancak tüm bunlar, bizim de hiç yabancısı olmadığımız uygulamalar. Türkiye’nin yönetici güç odakları, yıllardır darbeler, sıkıyönetimler, katliamlar, tutuklamalar, onlarca yıl zindanlarda mahkumiyet ve insanlık dışı tüm uygulamalarla ülkeyi yönetmektedirler. Kürtlere yönelik uygulamalar taptaze ve kabuk bağlamasına imkan verilmeyen kanayan yara durumunda.
Özcesi, Saddam, gericiliğin, işbirlikçiliğin, despotizmin ve halk düşmanı politikaların savunucusu ve uygulayıcısı olarak, Türkiye’yi yönetenlerle benzeşmektedir. O, hemen tüm bölge ülkelerindeki iktidarlardan farklı olmayan bir iktidarın sahibiydi. Emek ve demokrasi mücadelesini, ulusal kurtuluş ve demokrasi mücadelelerini kanla bastıran bir mutlak egemen, uzun bir dönem Amerikan işbirlikçiliği yapmış olan bir devlet başkanıydı. Ancak buna rağmen, tüm dünya halklarının düşmanı, tüm kanlı katillerin destekçisi, tüm diktatörlüklerin ve kanlı iktidarların mimarı olan ABD’nin Saddam’ı ele geçirmesinde dünya halklarının sevineceği bir yan yoktur. Onun yerine kimi ikame edeceğinin hesapları içinde bulunan emperyalist mihrakların, Arap, Kürt halkının ve de bölgedeki diğer halkların ve Türkiye’nin dostu olmadığı açıktır. İşbirlikçiler, tam bir eşgüdüm içinde sevinç çığlıkları atsalar da, ezilen ve sömürülen halkların, ulusal kurtuluş ve demokrasi mücadelesi içindeki ulusların ve mazlumların Saddam gösterilerek hizaya getirilmeleri ise, hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Newroz kutlamaları ve Kürt halkının özgürlük arayışı

Newroz’u görkemli kutlamalarla geride bıraktık. Ancak yarattığı etkinin ve gösterdiklerinin daha uzun süre tartışılıp değerlendirileceğini belirtmek gerekiyor. Zira, Newroz, hem Kürt halkının süren mücadelesinin gelişim yönü, hem de egemen sınıfların hesapları bakımından önemli veriler sunmuştur.
Her şeyden önce, Newroz kutlamaları, Kürt demokratik hareketini de şaşırtacak veriler sunmuştur. Kürt halkı, işçi emekçi, genç ve kadınlar; birçok gelişmenin, içten ve dıştan baskıların yarattığı sorunları kendi usulünce çözmüş ve birleşik mücadele kanallarını genişletmiştir. Demokratik Kürt hareketinin mücadelenin sorunlarını karşılamada gösterdiği ürkeklik, liberalizm, hesap ve öngörü yetersizlikleri, halk tarafından açık ve eylemli olarak ortaya konmuş ve tutulması gereken yol, daha önce de defalarca olduğu gibi, bir kez daha gösterilmiştir. Görülmüştür ki, askeri cenahtan Newroz öncesi savrulan tehditler, hükümetin baskıcı tutumu, valilerin yasaklama kararları, ‘W’ye ilişkin ve diğer tüm engeller, kışkırtıcı propaganda ve türlü hesaplar Kürt halkının özgürlük tutkusuna ket vuramamış ve ona engel olamamıştır. Kürt halkı, duygu, özlem ve eylemleriyle, Newroz’a yüklediği anlamı bir kez daha çok yalın olarak ve büyük bir olgunlukla açığa vurmuş; efsanede dile getirildiği üzere, zalim Dehak’a karşı mazlum Kawa’nın özgürlük tutkusuyla, tutsaklığı parçalamak arzusuyla alanlara çıkmış ve demokratik bir Türkiye, eşit haklar ve özgür bir yaşam isteğini ortaya koymuştur.
Rahatlıkla söylenebilecek olan, Kürt halkının, bu Newroz’la, üzerinde yükseleceği halkçı ve demokratik zemini güçlendiren bir birikim yarattığıdır. Halkın demokratik ve halkçı taleplerde yoğunlaşması, meşruiyet ve kendisine olan güveni artarak devam ediyor. “Kürt halkı yoruldu”, ‘Kürt hareketi dağılıyor’ ya da ‘yenilgi’ söylemleriyle, bu yönde hesap, öngörü ve beklenti içinde olanlar; Türkiye egemen sınıfları, ABD, AB, uzlaşmacı, işbirlikçi Kürt çevreleri, emek ve halk düşmanı güçlerin hesapları, birinden diğerine, kursaklarında kalıyor. Kürt halkı, Newroz kutlamalarıyla, demokratikleşme mücadelesini daha da ileri taşımak istediğini gösterdi. Özellikle genç kuşak; işçi, işsiz, liseli, üniversiteli gençlik ve orta yaş kuşağı kutlamalara damgasını vurdu ve mücadele bayrağının genç kuşakların elinde, ‘emin ellerde’ olduğunu gösterdi. Süren mücadelede, halkçı ve demokratik damarın ne denli güçlü olduğu, Newroz’la bir kez daha görüldü. Gelişmenin yönü ileriye doğrudur; ve bu, Türkiye’nin demokratikleşmesi, siyasal hak ve özgürlüklerin kazanılması, devrim ve sosyalizm davası için önemli bir kazanımdır. Bu, geleceğin kazanılması mücadelesini güçlendiren önemli bir dayanaktır.
Kürt halkı, 2005 Newrozu’nda, Ortadoğu’yu bölüp parçalamak, halkları birbirine karşı kışkırtarak boğazlatmak isteyen emperyalizme, yoksayıcı, baskıcı Türk milliyetçiliği, ırkçılık ve şovenizme, Kerkük, Musul ve diğer sorunlar üzerinden yaratılmak istenen provokasyonlara karşı, “ilkel” milliyetçiliğe uzak durup pirim vermeden, halkların kardeşliği talebiyle ve mücadele tutumuyla alanlara çıktı. “Savaşa geçit vermeyeceğiz” şiarı etrafında birleşen Kürt halkı, Türkiye egemen sınıflarının şiddet politikalarına, savaş naralarına, operasyonlara, çatışmayı körükleme ve halkları birbirine kırdırma hesaplarına karşı, Newroz’u, halkların barış ve kardeşlik bayramı olarak kutladı.
Newroz kutlamaları, AB’nin Kürtler üzerinde oynamak istediği hesapları bozacak güç ve eğilimi ortaya çıkardı. AB ve Türkiye’nin Kürtler üzerinden yaptıkları hesaplara alet olmayacağını halk ortaya koydu ve demokratik Kürt hareketinin sözcüleri bunu ifade ettiler. Newroz kutlamaları, Kürt sorunun çözümünün, AB, ABD ve başkaca bir güçten gelmeyeceğine, halkın kendi gücüyle, ezilen ve sömürülen kardeş halkların ortak mücadelesiyle gerçekleşeceğine dair güçlü mesaj ve yönelimleri belirgin kıldı. ABD karşıtlığının arttığı Türkiye halkları arasında Kürt ve Türk kardeşliğini güçlendirmenin güçlü dinamiklere işaret etti. ABD karşıtlığını Türk milliyetçiliğine, “Kızıl Elma”cılığa bağlamanın doğru olmadığını, Kürt ve Türk halklarının ortak değerlerde buluştuğunu gösterdi. Kürt sorununun dışarıdan kışkırtmalarla gündeme dayatıldığı, ‘kökü dışarıda güçlerin kışkırtması’ olduğu yalanı, Newrozu’nu milyonların bayramı olarak kutlayan halk tarafından bir kez daha deşifre edildi. Newroz, Kürt halkının, her parçada yaşayan özgürlük özlemiyle dolu kardeşleriyle dayanışma içinde olmak istediğini ortaya koyarak; emperyalizmin oyunlarını boşa çıkarma güç ve potansiyelini açığa çıkardığı gibi, ABD ve Türkiye’nin Barzani ve Talabani üzerinden gerçekleştirmek istedikleri hesapların tutmayacağını gösterdi. Kuşkusuz bölge halklarıyla kardeşçe ilişkiler, emperyalizm, bölge diktatörlükleri ve gerici yönetimlerinin hesaplarına dikkat etme ve uzak durma ve bu hesapları bozma tutumunu da kapsayan anlamlarıyla, savaş karşıtlığı ve halkların kardeşliği vurguları, kutlamaların tayin edici unsurlarıydı.
*
Türkiye metropollerinde ve Bölge’de geçmiş yılların en kitlesel kutlamalarını yaşadık. Son 30 yılın en kitlesel, ve aynı zamanda, talepleri ve iddialarıyla, halkın gidişe müdahalesi bakımından en kayda değer kutlaması gerçekleşti.
Örneğin, Özgür Gündem’de, Delil Karakoçan, “Ne devletten yana, ne de Kürt demokrasi güçlerinden yana böyle bir beklenti vardı.”  değerlendirmesi yapmaktadır. (Ülkede Ö. Gündem, 27.03.2005) Ancak belirtmek gerekir ki; bu durum ve gelişme sınıfın partisi tarafından öngörülmüştü. Gelişmenin yönünün ileriye doğru olduğu ve bu yılki kutlamaların, geçen yılları aşarak, demokrasi, barış ve kardeşlik mücadelesini üst boyuta taşıyacağına dair veriler fazlasıyla mevcuttu ve bu mutluluk vericidir. 
Newroz’un bu yıl her zamankinden daha kitlesel ve amacına uygun kutlanacağına dair veriler şunlardı:
– Bölgedeki gelişmeler, ABD emperyalizminin Irak’ta içine girdiği çıkmaz, ABD emperyalizmine ve Irak işgaline karşı gelişen halk tepkisi, sanılanın tersine, özellikle Türkiye’de, Kürt halkının ve hareketinin önünü açmaktaydı.
– 17 Aralık süreci, AB emperyalistlerinin gerçek yüzünü daha ileriden açığa çıkarıcı rol oynamıştı.
– Türkiye egemen sınıflarının işçi ve halk düşmanı, IMF ve Dünya Bankası emir-kumandalı politikaları ve bunun yarattığı tahribat, bütün halkların, bu arada Kürt halkının emekçi ve yoksullarını ayağa kaldırıcı içeriğe sahipti.
– AKP’nin halk nezdinde itibar yitimi ve kendi içinde dalaşmalar yaşaması, ona yönelik beklentileri giderici ve ön açıcıydı.
– Özelleştirme ve yağma politikalarına karşı İzmit SEKA işçilerinin 52 gün süren ve bir işçi ve emekçi şölenine, SEKA-Bitlis TEKEL işçilerinin mücadeleci birliği üzerinden Kürt-Türk işçi dayanışması ve ortak eylemine dönüşen direnişi, TEKEL işçilerinin tutumu ve diğer KİT’lerdeki mücadele isteği; hareketlendirici, cesaret verici ve gelecek umutlarını besleyiciydi.
– Henüz cılız da olsa topraksız köylülerin toprak talebi ve toprak reformu isteği, üretici köylülerin hareketi ve Malatya ve Tokat Mitingleri’nde yansıyan işçi sınıfı mücadelesiyle birleşme potansiyeli, aynı şekilde, önemliydi.
– Tarım işçileri içinde mayalanmakta olan mücadele ve örgütlenme isteği, görmezden gelinemezdi.
– İşsizlik ve sefaletin boyutu ve biriken öfke, sendikasız ve sigortasız çalışan milyonlarca Kürt ve Türk işçinin, asgari ücretlinin tepkisi ve örgütlenme isteği, hareketi ve yükselişini beslemekteydi.
– Kamu emekçileri alanındaki gelişmeler, emekçi kadınların yaşadığı, cins, sınıf ve ulusal kaynaklı baskı ve şiddete karşı mücadele potansiyeli, gençliğin üniversitede karşılaştığı baskı, şiddet ve bilimsel eğitim arayışı, üniversiteye girme arayışında perişan düşmüş ve gelecek kaygısı içindeki işsiz gençliğin arayışı, yine ileriye doğru gelişmenin dayanaklarıydı.
– Bir bütün olarak Türkiye halkını, ama fazlasıyla, Kürt halkını, gençliği ve kadınlarını da işsizlik, eğitimsizlik, sağlıksızlık içinde bunaltan iktidarın ekonomik, siyasi, askeri her alanda süren baskı ve şiddet politikalarının yarattığı birikim yaygın tepkileri besliyordu.  
– Yetersiz de olsa, demokratik hareketin kazanımları olarak elde edilen Kürtçe’nin az-çok serbestçe konuşulabilir olması, kursların açılması ve radyo-TV yayınları, eski DEP’lilerin zamanından önce serbest bırakılmaları ve –önü kesilmeye çalışılsa da, engellenemeyen– resmi Avrupa platformlarına kadar uzanan toplantılara katılım ve siyaset yapma olanağı vb., Kürt halkı ve hareketinin eskisi gibi yoksayılamaz olması, belirli bir düzeyiyle yakalanan meşruiyetin göstergeleri olduğu kadar, kuşkusuz ön açıcıydı.
– Newroz öncesinde gerçekleşen sokak eylemleri, miting ve gösteriler de, yine, kutlamaların güçlü ve gelişkin olacağına gönderme yapmaktaydı.
Kürt ve Türk işçi sınıfı ve emekçi halkının partisi olarak örgütlenen devrimci işçi partisi, gelişmenin yönünü görerek, propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışmalarını buna uygun belirlemiştir. Kürt ve Türk işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele eden işçi sınıfının devrimci partisi; Kürt sorunun gelişim yönünün işçi ve emekçi karakterli olduğunu saptamış ve dikkatlerini –öteden beri– buraya yöneltmiştir. Sınıf partisi, dünyada, Ortadoğu’da, Türkiye’de ve Kürt sorunu kapsamındaki gelişmeleri dikkatle izlemekte ve sonuçlar çıkarmaktadır. Türk ve Kürt işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele eden işçi sınıfı partisi, bu kapsamda, olanaklarını Kürt halkının özgürlük mücadelesi için seferber etmekte ve giderek daha fazla araçla sürece müdahale etme arayışını sürdürmektedir: Örneğin, Bölge Örgütü Konferansı’nda yapılan değerlendirmeler ve varılan sonuçlar üzerinden sınıfın partisi, günlük işçi basının rolünü bir kez daha vurgulamış ve 21 Mart günü Bölge baskısına geçerek, yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılamak üzere, yeni düzenlemeler yapmıştır.
Yine, Kürt sorunun giderek sermaye güçlerinin elinden çıktığını, çözüm yeteneğini kesinlikle elinde bulunduran işçi ve emekçilerin, Kürt sorununu çözmek üzere, eskisinden daha ileri düzeyden, emperyalizme, sermaye ve gericiliğe karşı mücadeleye yönelmekte olduğunu tespit eden sınıfın partisi, giderek, buna temel teşkil eden koşulların genişlemesine ve daha elverişli hale gelmesine dikkat çekmiştir.
12-13 Mart tarihlerinde Merkezi Konferansı’nı tamamlayan Kürt ve Türk işçi sınıfının devrimci partisi, şu saptamada bulunmaktadır: “Ortadoğu’da ve Türkiye’de yaşananlara bağlı olarak, Kürt sorununun demokratik halkçı temelde çözümü için mücadele güncelliğini ve aciliyetini sürdürmektedir. Partimiz, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı kayıtsız ve koşulsuz savunmakta, Kürtlerin dil, kimlik, kültür ve diğer demokratik taleplerinin kabul edilmesini, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez bir parçası olarak görmektedir.
Bu anlayışla Konferansımız, Kürtlerin demokratik talepleri için mücadelenin ilerletilmesi ve Türk ve Kürt milliyetinden işçi ve emekçi sınıfların bu temelde mücadeleye seferber edilerek, kardeşlik duygularının güçlendirilmesinin önemini bir kez daha vurgulamıştır. Konferansımız, bütün parti örgütlerimizin, Türk kökenli işçi ve emekçilerin Kürt sorunu konusunda aydınlatılması ve eğitimi için çok yönlü bir çalışma sürdürmesi ve bu konuda her olanağı değerlendirmesinin zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Partimiz, Kürt ve Türk halkından işçi sınıfının partisi olarak, Kürt halkının durumunu ve karşı karşıya bulunduğu sorunları aşmayı kendi asli sorunu saymaktadır. (…)
İşçi hareketiyle Kürt hareketinin birleşmesi, demokratik anti-emperyalist mücadelenin bu iki temel gücün birleşik mücadelesi olarak ilerlemesi bir zorunluluktur. Buna bağlı olarak, Kürt demokratik hareketinin, anti emperyalist mücadelenin bir bileşeni olarak ilerlemesi için sürdürdüğümüz ortak çalışmalar devam edecektir.”
Devrimci sınıf partisi, Kürt halkının mücadelesinin gelişim yönüne işaret etmekle kalmamış, diğer tüm sorumluluklarıyla birlikte, Newroz kutlamalarında da sapmaz bir tutumda ısrar etmiş, birleşik hareketin yaratılması için çaba sarf etmiştir.
Bu çerçevede, Irak’ın işgalinin yıldönümü olan 19 Mart eylemlerinin Newroz kutlamalarıyla birleştirilmesi için yürüttüğümüz çabalar sonuç vermemiş, bir gün arayla iki ayrı eylem düzenleme zorunluluğunun üstesinden gelinememiştir. Kürt demokratik hareketi, anlaşılır bir nedenle, Newroz hazırlıkları içinde olması nedeniyle, en azından belirli bir katılım sağlayabileceği 19 Mart Irak işgalini protesto mitingine katılmamıştır. Burjuva, küçük burjuva ‘sol’ çevreler ise, Newroz’u doğru değerlendirememiş ve geri bir tutum almışlardır. ÖDP, TKP ve diğer ‘sol’ ve ‘sosyalist’ etiketli gruplar, Kürt sorunu karşısında, Türkiye egemen sınıflarının, şovenizmin etkisinden kurtulamadıklarını ve tutarsızlıklarını, bu süreçte bir kez daha ortaya koymuşlardır. İstanbul’da, 19 Mart Mitingini bir bahane olarak kullanan bu çevrelerin, Newroz kutlamalarında takındıkları tutum, bu akımların işçi sınıfı ve halkın davası karşısındaki samimiyetsizliklerinin göstergesi olmuştur.
Sınıfın devrimci partisi, İstanbul başta olmak üzere, Irak’ın işgalinin yıldönümü olan 19 Mart’ta gerçekleşen tüm miting ve etkinliklere katılmış, geniş katılım için tüm güçlerini seferber etmiş, ancak Newroz’un Kürt halkının özgürlük mücadelesindeki rolünün de bilinciyle hareket etmiştir. Newroz’un Kürt, Türk tüm Türkiye halklarının ortak mücadelesinde önemli bir dönemeç olduğu ve buna uygun ele alınması gereğinden hareket eden işçi partisi, Newroz kutlamaları için tüm olanaklarını seferber etmiş, bu süreci, demokratik Kürt hareketiyle birlikte örgütlemeye yönelmiştir. Burjuva, küçük burjuva parti ve akımlar, ‘sol’, ‘sosyalist’, ‘komünist’ çevreler ise, halk güçlerinin birleştirilmesi yerine, ‘kendi bayraklarını dalgalandırmanın aşkıyla, ayrı ayrı alanlarda “toplanarak” ya da hiç katılmayarak ‘devrimci duruş’ sergilemişlerdir. Bu sözde solcu gruplar, hem 19 Mart mitingi, hem de Newroz’da halka ve geniş işçi yığınlarına “bulaşmama”nın yeni örneklerini vermişlerdir.
ÖDP, TKP vb. çevreler, bu yıl, ‘Kızıl Elmacı’ların rüzgarından etkilendiler. Newroz kutlamalarına ya hiç katılmayarak ya da ‘temsili heyetlerle’ günü kurtarmaya çalıştılar. Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini haykırmasından, sembol ve sloganlarıyla eylemlere katılmasından rahatsız olan ve ürken bu çevreleri, Kürt halkının mevcut statüsünün değişmesi için süren mücadele fazlaca ilgilendirmemektedir. ÖDP, AB’nin Kürt sorunundaki önermelerini aşmayan bir tutum sergilerken; TKP, sözde AB’ye karşı, emperyalizm karşıtı amansız mücadeleci kesilirken, Kürt halkının dil, kimlik, kültürel haklar ve siyasal özgürlükler mücadelesini yok saymakta, gerçekte, AB üyeliği kapsamındaki gelişmeleri yeterli bulmakta ve geri kalan talepleri sosyalizme havale ederek işin vebalinden “kurtulmakta”dır. Kürt halkının taleplerini istismar eden AB ve genel olarak emperyalizmin taktikleri karşısında, Kürt halkının taleplerinden uzaklaşmakta, inkarcı ve asimilasyoncu platforma düşmektedir. Dahası bu parti ve akımlar, iki halkın ortak mücadele olanaklarını, işçi ve emekçi hareketindeki gelişmeyi ve yükselme eğilimindeki hareketi sabote eten tutum ve davranışlarda ısrar etmektedirler. Bu çevreler, ‘sağ’cı ve statükocu anlayışlar karşısında eğilmekte, dahası, bu çevrelerle birlik ve ittifaklar kurarak hareket etmekte; ama, sendikaların bileşiminde, Emek Platformu’nda, çeşitli ittifak ve eylemlerde, Kürt halkı ve Kürt demokratik hareketinin varlığından ve temsiliyetinden rahatsız olmaktadırlar. Diğer bazıları ise, ‘Devrimci Newroz kutlamaları’ düzenleyerek, halkın devasa birikimine ve yönelimine sırt çevirmektedirler.

GELİŞMENİN YÖNÜ, BAYRAK PROVOKASYONU, TÜRK VE KÜRT İŞÇİ SINIFININ DEVRİMCİ PARTİSİNİN TUTUMU
Özgürlük Dünyası’nın Nisan 2005 sayısında (sayı no: 155) gelişmenin yönü ve Newroz kutlamalarına ilişkin saptamamız şöyleydi:
“Dolayısıyla, bu Newroz, (…) Kürt halkının özgürlük ve demokrasi taleplerinde daha da ilerlediği, dahası egemen sınıfın tüm şiddet, inkar ve halkları düşmanlaştırma tutumuna rağmen, Newroz’un barış ve kardeşlik bayramı olarak kutlanmasında mesafe alınacağını gösterecektir.”
Kutlamalar bunu gösterdi. Ancak Türkiye burjuvazisi ve sömürü ve baskı aygıtından beslenen egemen sınıfların belirli fraksiyonları, gelişmenin yönünü görerek, Newroz’un ortaya çıkardığı durumu provoke etmek için atağa kalktılar. Kürtlerin yüz yıla yaklaşan ulusal kölelik ve esaret koşullarından kurtuluş mücadelesinin ve ötesinde Kürt halkının karşısına Türk halkını, Türk işçi sınıfını, Bayrağı ve ulusal bağımsızlığın simgelerini seven ve sayan güçleri çıkarmak için harekete geçtiler. ‘Bayrak Operasyonu’, yıllardır süren ve giderek güçlenen demokratik hareketin, kardeşleşme ve ortak mücadelenin yönünü değiştirmek, Newroz’un Kürt halk hareketine, Türk-Kürt kardeşliği ve halk güçlerinin birleşik mücadelesine sunduğu katkıyı etkisizleştirmek üzere, iki çocuğun bayrakla oynaması sağlandıktan iki gün sonra devreye sokuldu.
Türk bayrağının, Türk ve Kürt halkı ve tüm Türkiye halkının ‘Kurtuluş Savaşı’, ‘emperyalizme karşı mücadele’, ‘İşgale edilmiş toprakların kurtuluşu’ adına sahip olduğu değerleri pazarlamak ve egemenliğine malzeme etmekte olan işbirlikçi ve emperyalizm uşağı egemen sınıflar, belirli fraksiyonlarının gerçekleştirdiği ‘Bayrak Provokasyonu’nu, halkları birbirine karşı safa sokmak üzere kullanmak istediler. Oysa, Newroz Bayramı kutlamalarının gerçekleştiği 60 kadar merkezin hiçbirinde, demokratik halkçı duruşu lekeleyen bir tutum görülmemiştir. Çatışmanın yoğun olarak yaşandığı yılların yarattığı psikolojik ortamının, köylerin yakılıp yağmalanmasının, hemen her gün taşınan cenazelerin ve diğer etkenlerin beslediği gerginliğin daha az olduğu koşullarda, demokratik Kürt hareketinin, ilkel milliyetçilik, ırkçı ve şoven yaklaşımlar karşısında sürdürdüğü çabanın da katkısıyla, Kürt halkı, ırkçılık ve şovenizmin beslediği tüm uygulamalara rağmen, olumlu bir duruş sergilemektedir. Ulusal talepli hareketler bakımından, bu, fazlasıyla önemsenmesi gereken bir durumdur, ve bir yönüyle, ürküntü duyulup tersine çevrilmek istenen de budur.
Bölgede yapılan ve geçmiş yılları birkaç kat aşan kutlamaların hiçbirinde Türk halkının değerlerine yönelik bir saygısızlık olmamıştır. Devletten, polis ve silahlı güçlerden gelen baskılara karşı direnme tutumu, hiçbir zaman Türk halkına karşı bir düşmanlığa varmamıştır.
Ancak, başta Türk ve Kürt halkı olmak üzere, tüm Türkiye halkının ortak kazanımı olan ‘Kurtuluş Savaşı’nın, diğer halkları ve onların mücadelesini yok sayarak, ‘Türk Kurtuluş Savaşı’ olarak görülmesi, ülke sembollerinin Türk sembolleri olarak ve diğer halkları inkar ve baskı altına almanın malzemesi olarak kullanma tutumu, “Bayrak Operasyonu” ile bir kez daha su yüzüne çıkmıştır. Kürt halkı ‘Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir rol oynamış; Maraş, Antep, Urfa gibi cephelerde ise, büyük kahramanlık göstermiştir. Ancak ‘kurtuluş Savaşı sonrasında, halkları, ulusları ve onların ulusal değerlerini genç cumhuriyeti tehdit eden ögeler olarak gören egemen sınıflar, Türk milliyetçiliğine sarılmışlardır. Kürtlerin ulusal simgeleri, renkleri ve diğer sembolleri yakılmış, Kürtçe isimler yasaklanmış, hayatın doğal akışı ve yüzyıllardır süren yaşam ırkçı ve şoven bir yaklaşımla alt üst edilmiştir. Kürt halkı semboller ve kültürlerine yapılan saygısızlıkla yaralı bir halk olmasına rağmen, Türk halkının duygu ve düşüncelerine, sembol ve değerlerine karşı saygıyı elden bırakmamıştır. Kurtuluş savaşının sağladıklarına ve onun yarattığı ortak değerlere de saygılıdır. Ancak bu, kuşkusuz, Kürt halkının tarihi, kültürel birikimi ve onun şekillendirdiği sembolleri ve bugün kazanmak istediği özgürlükleri sembolize eden simgelere sahip çıkmayacağı anlamına da gelmez, gelmemektedir.
Her şeyden önce, Türk bayrağının gerici, ırkçı ve faşist güçler tarafından ilerici, devrimci, sosyalist ve demokratik güçlere karşı hangi amaçlarla kullanıldığı bilinmez değildir. Örneğin 12 Eylül zindanlarında sosyalist ve demokratlara, “bayrak” adına işkence edilmiş, zorla İstiklal Marşı söyletilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla baskı aracı olarak ve gericiliğin aleti kullanma, yalnızca Kürt sorununa dair ve Kürt karşıtlığıyla sınırlı değildir; ancak bu yönlü istismarının daha köklü ve geniş bir temele sahip olduğu da kuşkusuzdur. Bu bakımdan, Türk Bayrağı’nı Kürtlerin sembollerini yok sayma vesilesi etme ve burjuvazinin geniş halk yığınlarını peşine takma hesabının aracına dönüştürme tutumu karşısında, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerin partisi, elbette ki, açık ve aleni tutum alacaktır.
Ufukları ulusal dava ve ulusallıkla sınırlı olmamakla ve enternasyonalizmi benimsemekle birlikte, bağımsızlık ülküsü, anti-emperyalist mücadele ve ulusal değerlerin savunucusu ve mirasçısı olan sosyalistler, her halkın ulusal değerlerine saygı gösterirler. Hiçbirinin sembol ve değerlerini diğerinden üstün tutmazlar ve birine karşı diğerini kutsamazlar. Ancak burjuvazinin bu değerleri gerici amaçları uğruna kullanması karşısında kayıtsız kalmaz, işçi sınıfı ve emekçileri burjuvazinin peşine takacak her türlü girişime karşı dururlar. Burjuvazinin ‘ulusal’ sembolleri kullanarak, işçi sınıfı ve halkı esir alma ve birbirine düşürme yönelimleriyle mücadele eder, işçi sınıfının ırk, cins, ulus ayrımı gütmeyen birliğini ve ortak değerlerini yüceltirler. Ancak bu enternasyonalist tutumları, ulusallığı ve ulusal değerleri yoksayma ya da onlara saygısızlığı içermediği gibi, tersine, bu değerleri savunma ve dayanak edinmeyi gerektirir.
“Bayrak Operasyonu” ise, Kürt halkının emek eksenli taleplerine uzak olmayan demokratik hareketinin gelişiminin, Türkiye halkının birleşik hareketinin bir parçası olma çabasının sabote edilmesidir.
Kürt halkı, 20 ve 21 Mart tarihlerindeki Newroz kutlamalarında egemen sınıfları, ırkçı ve şoven güçleri ürküten bir tablo sunmuştur. Türk ve Kürt kardeşliğine, ortak mücadeleye, emperyalizme, baskıya, zulme, şiddete ve her türlü düşmanlaştırmaya karşı mücadele ve direniş ateşiyle dolu olan Kürt halkının tutumundan korkunun sonucu olarak, provokasyon gündeme alınmıştır. Gerici güç odakları, gelişmenin yönünden fazlasıyla rahatsız olduklarından, bugüne kadar genellikle cesaret edemedikleri simgelerle oynamayı göze almışlardır.
Aslında 12 ve 14 yaşındaki iki çocuğun eline zorla verilen ve provatörlerce teşvik edilen bayrağın yakılması gerçekleşmemiştir. Olayın medyayı yansımasından sonra, hem Kürtler hem de Türkler, tüm Türkiye halkı, olgunlukla, halklardan beklenen tutumu sergilemiştir. Hazmedilmeyen budur! Genelkurmay kaynaklı açıklama ile adeta düğmeye basılmış ve ırkçı, şoven güçler harekete geçmiştir. (Dipnot: Provokasyonun, “derinliklerde” ve “su üstündeki” belirli ırkçı, şoven gerici fraksiyonların “işi” olduğunu, ancak yine de belirli yaygınlaşmasının sağlandığının belirtileri az değildir: İki gün egemenlerin sözcülerinin, hükümetin, medyanın vb. yaklaşımı itidallidir, hükümet ve sair yürütme, sonradan da, açıklamalarının ötesinde, uygulamada tırmandırıcılığa yönelmemişler ve Genelkurmay Başkanı da, Başkanlığın sert açıklamasından birkaç gün sonra, “itidal” açıklaması yapmıştır.) Ancak hesap yine tutmamış, tüm hakaretlere, provakasyon ve saldırılara rağmen, Kürt halkı Newroz’daki tutumunda ısrar ederek, ucuz hesaplara pirim vermediği gibi, Türk halkı ve Türkiye’nin her ulus ve dinden işçi ve emekçileri de, ırkçı, faşist ve gerici güç odaklarının yakmak istedikleri ateşe itibar etmemiş, katkı sunmamıştır. Irkçı, inkarcı, şoven ve faşist güçler, aslında önemli bir “kozu”, önemli bir değeri, piyasa yapmak için ortaya sürmüş, ama başarılı olamamışlardır.
Bunun temel bir nedeni, halkların yaşadıkları deneylerinden öğrenerek olgunlaşmaları ve buradan birbirine düşürülme girişimini püskürtmeyi başarmalarıysa, ikinci bir temel nedeni de, provokasyoncu gericiliğin inandırıcılıktan yoksun oluşudur. İki çocuğun alet olarak kullanılmaya çalışıldığı provokasyon, bu yönüyle kimseye inandırıcı gelmediği gibi; ‘Bayrak’ın; özelleştirmelerle, IMF-DB reçeteleriyle, yabancılara mülk satışlarıyla, AB hayranlığı ve İncirlik’in bir ABD toprağı sayılmasının onaylanması raddesine gelinmesine varıncaya kadar, Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla tüm ulusal değerlerinin emperyalizme peşkeş çekilmesinde hiçbir sakınca görmeyenlerin elinde tamamen eğreti durduğu ve kötü emellerinin aleti olarak kullanılmaya çalışıldığı, geniş halk kesimleri tarafından, en azından sezgisel olarak algılanmış ve dayatma, inandırıcılık kazanmamıştır.
Emperyalizmin bölgeye yönelik işgal ve şiddet yüklü politikaları, bölme ve parçalama çabaları, bölge gerici devletlerinin şiddeti de içeren politikalarına karşı, Kürt ve Türk halkından milyonların Newroz’da alanlara çıkması karşısında, ırkçı ve şoven güçler, bayrak gibi ulusal bir simgeyi kullanarak, ancak binleri peşlerine takıp yürütebilmişlerdir. Halkın ezici çoğunluğu ise, MHP, DYP ve diğer kışkırtıcı güçlerin tutumuna itibar etmemiştir. Kuşkusuz, Kürt halkının daha birkaç gün önce milyonlar olarak çıktığı alanlarda verdiği barış ve kardeşlik mesajları da, tüm Türkiye halkını bağlayan önemli bir tutum olmuştur. Türk işçi ve emekçilerinin, Newroz’da hiçbir taşkınlık ve saygısızlığa yer vermeden alanlara çıkarak, kendi tarzları ve ulusal motifleriyle; kendi yollarını açma ve kaderlerini belirleme isteklerinin yanında; taleplerini, Türkiye halkının demokratikleşme talepleriyle birleştirme ve kardeşleşme isteklerini de açıklıkla ortaya koyan Kürt halkını ve mücadelesinin meşruluğunu teslim etmede, geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında, daha ileri noktada olduklarını ve bunu gösterdiklerini söyleyebiliriz. Halklar, kuşkusuz kendi deneylerinden öğrenmektedirler. Bundan, gelecekte de benzeri provokasyonların tutmayacağı düşüncesi, dolayısıyla umursamazlık ve ırkçılık ve şovenizmin zararlı etkilerine karşı uyanıklığı elden bırakmak ve şovenizme karşı mücadeleyi sürekli kılmaktan geri durmak çıkmaz; ancak, halklar arasında karşılıklı anlayış ve kardeşleşme yönündeki eğilim de saptanmalıdır. Halkların kardeşliği uğruna harcanan emek boşa gitmemektedir.
Ancak, Kürt sorununu, ‘bölücü örgüt’, ‘teröristler’, ‘ülkemizi bölmek isteyenler’e indirgeyip marjinalleştirerek ve şiddetle bastırılmasını meşru göstererek ilerlemek isteyen gericiliğin; bu Newroz’un önceki yılları da aşan katılım ve meşruiyeti karşısında çılgına döndüğü de ortadadır.  
Egemenlerin sağdan ve ‘sol’dan bölme ve zaafa uğratma çabalarına rağmen, 2005 Newroz’u, Kürt ve Türk işçi sınıfı ve emekçi halkı güçlendiren, halklar arasındaki dayanışma ve güven duygusunu geliştiren bir rol oynamıştır. Kürt halkı, Newroz kutlamalarında, ırkçı ve şoven çevreleri çatlatırcasına, barış ve kardeşlik duygularını haykırmış, Türk işçisi, emekçisi ve aydınıyla tüm Türkiye halkının ortak mücadelesinin önemli dinamiği olduğunu göstermiştir. Ancak, bunu, korkmadan, gizlemeden ve taleplerini de ortaya koyarak yapmıştır. Kürt halkı, Newroz Bayramında, dosta düşmana, tüm dünyaya bir halkın özgürlük yürüyüşünün boyutunu göstermiştir. Kürt halkının ısrarla vurguladığı, Kürt sorunun demokratik içeriğiyle çözülmesi isteğidir. Bununla birlikte, kimsenin, Kürt sorununu, AB adaylık sürecine meze etmeye hakkının olmadığı ve gücünün yetmeyeceği de göstermiştir.
Öte yandan, Türkiye’nin tüm ilerici ve aydın birikimi ve demokratik güçlerinin Kürt sorununa doğru yaklaşarak sahiplenmesi ve onu kendi sorunu olarak görüp, gelişmelere kararlıca müdahil olması gerekirken, çoğunlukla ve ÖDP ve TKP türünden partilere varıncaya kadar, ürkek ve çekingen tutumlar sergilemesi, sadece Kürt halkı için değil, esas olarak Türk halkı için acı ve zarar vericidir. Sınıf bilinçli işçi başta olmak üzere, emek ve demokrasi mücadelesinin başarısından yana olan herkesin yapması gereken; siyasal özgürlüklerin kazanılması mücadelesinin önemli bir dinamiği Kürt halkı ve mücadelesini ileri taşıma çabası içinde olmaktır. Psikolojik savaştan etkilenerek eğilip bükülmek değil.
Kürt demokratik hareketinin dünya ve Türkiye proleter devriminin bir bileşeni ve sosyalizmin bağlaşığı olarak gelişmesinin önündeki engellerin kaldırması ve Kürt işçi ve emekçisinin sosyalizm mücadelesine kazanılması; ancak hakları ve talepleri sahiplenilerek ve kendi dili, kültürü ve mücadele deneyleriyle ilerlemesi desteklenerek sağlanabilir.
Kürt halkı; askeri darbelerden, faşist uygulamalardan, baskı ve şiddetten, sömürü ve yağmadan zarar görmüş Türkiye halkının yanında, bunlardan en çok ve derinden etkilenen bir halk olarak, Türkiye’nin tüm demokrasi güçleriyle ortak mücadele etmek istiyor ve bunun çabası içinde. Anayasanın değiştirilmesi, Kürtlerin bir halk olarak kabulü ve Kürt halkına, Türk halkıyla eşit statüde, kimlik, dil, kültürel haklar, anadilde eğitim ve siyasal özgürlükler tanınması gereklidir ve savunulmalıdır. Sözü edilen talepler, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin taleplerindendir. Savunulması ve gerçekleşmesi, işçi ve emekçi iktidarınını amaçlayan mücadeleyi güçlendirecektir.
Son olarak belirtilmelidir ki, Newroz, işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’a güç vermiş, onun temellerini beslemiştir. Şimdi, Türk, Kürt, tüm uluslar ve milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkının partisinin görev ve sorumlulukları daha da artmıştır.  Konferansın sunduğu perspektif ve devrim ve sosyalizm davasına bağlanmış bir çalışmayla  ilerlemek gerektiği açıktır.

Newroz, Kürt sorunu, şovenizm ve anti-emperyalizm

Mart ayının 21’i Newroz. Sadece Asya’da değil, dünyanın birçok bölgesinde ve eski uygarlıklarda kutlanan bir gün. 21 Mart, Ortadoğu halklarının önemli bir bölümünde, baharın ya da yılın başlangıcı olarak coşkuyla karşılanmakta, şenlik ve etkinliklere kutlanmaktadır. Doğanın ısınması, bitkilerin canlanması, bereketin habercisi olarak karşılanan ve çeşitli biçimlerle kutlanan Newroz, Medlerin devamı olduklarını düşünen Kürtler için, takvimsel olanın ötesinde bir anlam ifade etmektedir. Kürtler için de Newroz, “Yeni Gün” demektir. Ancak Kürtler için bu “Yeni Gün”; doğuşun, dirilişin, mücadelenin, özgürlük için ayağa kalkışın adıdır. Böyle olduğu içindir ki, başka halklar için sorun olmayan Newroz kutlamaları Kürtler için ciddi bir sorun yaratmaktadır.

Efsanede, demirci ustası Kawa’nın elinde çekiciyle başlattığı isyan, Dehhak’ın zulmüne son vermiş ve halk özgürlüğüne kavuşmuştur.

Kürtler, efsanedeki halkın kendileri olduğuna inanmaktadır. Kürtler için o gün, yani 21 Mart, Kürtlerin diriliş ve kurtuluş günüdür. O gün, yeni gün, o gün Newroz’dur. Sarı, yeşil ve kırmızı renklere bürünen halk alanlara çıkmakta, bayramı kutlamaktadır.

Günümüzde, Kürt halkı 21 Mart’a, diğer halklardan farklı ve efsaneyi aşan –zulme karşı başkaldırı, eşit haklar, özgürlük ve demokrasi taleplerinde ifadesini bulan– somut ve güncel bir anlam yüklemiştir.

Emperyalizm tarafından bölünüp parçalanan, değişik ulusların gerici ve diktatör yönetimlerinin egemenliğinde esaret altında yaşamaya mahkûm edilen Kürtler, Newroz’u taleplerini dile getirme, içinde bulundukları koşulları değiştirme, ulusal zulme son verme gününe dönüştürmektedirler. Newroz günü, sadece meydanlarda değil, yüreklerde de özgürlük ateşi yanmaktadır!

Çeşitli ülkelerde bölünmüş yaşıyor olmalarına ve aralarında kilometrelerce mayınlı arazi, dikenli teller, tank ve toplarla takviye edilmiş ordu birlikleri olmasına rağmen, her Newroz’da Kürtler, ortak bir ruhla duygu harmanı oluşturmakta, aynı şarkılar ve aynı taleplerle haykırmakta, kölelik zincirlerini parçalamak için alanlara akmaktadır. Ortadoğu’daki kutlamalara Kürt halkı damgasını vurmakta, Newroz’u halkın kendi geleceğini ellerine alma, ulusal eşitlik, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması, barış ve halkların kardeşliği için bir mücadele günü olarak kutlamaktadırlar.

21 Mart’a, Yeni Gün’e; doğanın uyanışı, bereket ve bolluğun habercisi, yeni yılın başlangıcı gibi takvimsel anlamlar yükleyerek kutlayan diğer halklardan farklı bir anlam yükleyerek kutladıkları içindir ki, Kürtler, her 21 Mart’ta, her Newroz kutlamasında büyük sorunlarla karşılaşmakta, egemen güçlerin saldırılarına hedef olmakta ve her defasında bedeller ödemek durumunda kalmaktadırlar.

EGEMEN SINIFLAR NEWROZ’DAN NEDEN KORKUYOR?

Egemen sınıflarının hiç haz etmediği günlerden biri 21 Marttır, Newroz’dur. Dahası 21 Mart, nefret ettikleri ve olanakları olsa takvimden çıkarıp atacakları bir gündür! Mart yaklaşıp, önce havaya, ardında suya ve toprağa cemre düştüğünde, yani havalar ısınmaya başladığında, ırkçı ve şoven yönetimlerin kâbus dolu günleri de başlıyor. Şiddeti bir yönetme tarzı olarak benimseyen, diğer uluslara, halklara ve kültürlere karşı inkarcı ve tahammülsüz olan egemen güçlerin kimyası 21 Mart’a doğru tümden bozulmakta, devlet “bahar sendromu”na yakalanmakta, Kürt halkına karşı saldırganlığı doruğa çıkmaktadır!

Bir halk, bir ulus olarak kabul edilmeyen Kürtlerin Newroz’da ortaya koydukları duruş karşısında sistemin tahammülsüzlüğü tavana vurmaktadır. Ulusal eşitlik, dil, kültür, kimlik ve siyasal haklar için yıllardır mücadele eden, kendi geleceği üzerinde söz ve karar sahibi olmak isteyen Kürt halkı için Newroz, adeta aylar önce rüyasına yatılan, hazırlığı yapılan bir bayramdır.

Newroz, kutlanan bir bayram olmakla beraber, aynı zamanda riske girme günüdür de. Siyasal ve kültürel hakları için mücadele eden halk, barış ve kardeşlik ve ülkenin demokratikleşmesi için yüz binler olarak sokağa çıkarken, her an saldırı ve provokasyonlarla karşılaşabileceğini bilmektedir. Köylerden mahallelere, kasaba ve ilçelerden metropollere kadar yaygın kutlamalar gerçekleştiren Kürt halkının, yanı sıra sokağa da çıkmasıyla sistem zıvanadan çıkmaktadır. Her Newroz’da, devletin inkarcı ve şiddet yüklü tutumu nedeniyle büyük gerginlikler yaşanmakta, gözaltı ve tutuklamalar olmakta, insanlar kurşunlanmaktadır.

Her yıl; Newroz sözü, Newroz seslenişi, Newroz sözcüğünün yazılışı, Newroz Bayramı’nın kutlanış tarzı; yakılıp çevresinde halay çekilen ateşler ve “Newroz” ifadeli her girişim devlet katında krize neden olmakta, nevrotik hallerin nüksetmesine ve ortalığın velveleye verilmesine vesile olmaktadır.

Çünkü egemen sınıflar için ne Newroz, ne de Kürt diye bir halk var. Kürtlerin bir halk olduğu, dili, kimliği, kültürel ve siyasal haklarının tanınması gerektiğine dair bir kanı taşıyanlar da, Kürt halkı gibi, vatan-millet düşmanı, bölücü ve terörist yandaşlarıdır! Kürtlerin demokratik taleplerine destek sunanlar “yoldan çıkmışlar” kategorisindendir. Örneğin Türkiye’de, her ne kadar “Kürt sorunu vardır” mealinde sözler birçok başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından söylenmişse de, bu, dönemsel nedenlerle, parti propagandası ve dışarıya karşı imaj meselesi olmaktan öteye gitmemiştir. Özal, Demirel, Yılmaz, Çiller, Erbakan, Erdoğan… Tümü de “Özerklik sorunu”, “Kürt realitesi”, “AB yolu”, “Bask modeli”, “Türküm doğruyum demekle olmaz, öbürü de çıkar Kürdüm doğruyum der” ve “Kürt sorunu vardır” gibi sözlerle dönemlerinde birkaç cümle etmiş olsalar da, söylediklerinin üzerine yatarak, zaten Kürt sorunu üzerinden manevra yapmanın ötesinde niyet taşımayarak, kökü “derinler”de olan şovenizm karşısında boyun büküp, demokrasiden hiç nasiplerini almamış olduklarını gösterdiler.

Kürtlerin mücadele ederek elde ettikleri ve meşruiyetini sağladıkları bazı hak kazanımları bile sorun olmaktadır. Bunlar hazmedilmemekte, devletin attığı geri adım, bir devlet zaafı olarak değerlendirilmekte ve yeniden yok sayılması için çaba sarf edilmektedir. Bizzat Newroz kutlamaları da bu kapsamdadır. Olanak yaratıldığı yerde Newroz yasaklanacak, kutlamalar engellenecektir. Bu yıl bu yönde girişimde bulunacaklarının güçlü verilerini görmek ve karşı duruş için hazırlık yapmaktan başka yol yok gibidir.

RESMİ KAYNAKLARLA BAŞI BELADA OLAN KAVRAM: “NEWROZ

 

Her Newroz kutlamasında “W” harfi krizi yaşanmakta, kutlamalar için yapılan bildirimler Kürt alfabesindeki “W” harfi gerekçe gösterilerek geri çevrilmektedir. Kürt halkının dili, kültürü, gelenekleri, özgünlükleri gayrı meşru sayılmakta, halkın benimsediği ve sahiplendiği her değer hedef tahtasına çivilenmektedir.

Başvuruların “Newroz” olarak değil, “Nevruz”, “Nevroz” ya da “Navruz” olarak yapılması dayatılmakta, bunun için ‘küçük kurnazlıklar’ önerilmekte, bazen bildirim yazılarına kalemle “W” yerine, “V” yazılmak istenmekte, bu abuk sabuk sebeplere karşı durulması halinde ise, miting, gösteri, etkinlik ve kutlamalar yasaklanmakta, yaptırılmamaktadır. “İzin” verilen yerlerde ise, yıl boyunca kullanılan “mitingler için tahsis edilmiş alanlar” değil, Newroz kutlamaları için belirlenmiş, gözden ırak, ulaşımı zor, tecrit amaçlı alanlar gösterilmektedir. Değilse, “güvenliğin sağlanamayacağı” gerekçesiyle yasaklar devreye sokulmaktadır. Denenebilir ki, Türkiye’de devletin üzerinde bunca fırtına kopardığı, bir türlü bir yere oturtamadığı, sözlüklerde, kitaplarda ve resmi tarihte yer vermemek için kılı kırk yardığı, yasakladığı, yok saydığı, mantıksızlığı ayyuka vardırdığı başka bir kavram yoktur. Gerekçeleri geçersizleşip zorlandığı noktada ise, “ihbar aldık kötü şeyler olacak” diyerek yasakladığı başka bir gün, başka bir bayram, bir tören ve kutlama da yoktur. Hiçbir zaman istila edilmemiş, doğal olarak direniş yaşamamış ve kurtuluş günü de olmayan iller, ilçeler ve kasabalar için “kurtuluş günleri” tertipleyen burjuva gericiliğin, milyonlarca katılımcıyla tarafından kutlanan Newroz için gösterdiği tahammülsüzlük, ırkçı, şoven yaklaşım ve tutumun dışavurumundan başka bir şey değil.

Devlet damgalı ya da devlet güdümlü kaynaklarda; “Nevruz, baharın ilk günüdür”, bazen “Martın yirmi birinci, bazen Martın yirmi ikinci günü”dür. Elinizin altındaki bir sözlükte “Nevruz”un karşılığına bakarak bunu görebilirsiniz. Ancak, Newroz’un, Kürt halkı tarafından, zulme ve ulusal köleliği karşı eşitlik ve demokratikleşme amacıyla her şey göze alınarak bir mücadele günü olarak kutlanmaya başlanması ve 1990’lardan itibaren kitlesellik kazanmasıyla birlikte, ‘yeni tezler’in geliştirildiğini, “Nevruz”un Türklükle alakası üzerine derin araştırmaların yapıldığını da atlamamak gerek. Zamanla, “Nevruz, Türklerin kurtuluş günü, Ergenekon Bayramı” olarak ifade edilmeye başlandı, “Türk topluluklarının pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan Nevruz bayramı” olarak kaynaklarda yer aldı. Ancak, “Kürt yoktur, onlar dağ Türkleridir” gülünç iddialarına rağmen, Newroz’un Kürtler tarafından kutlanması bir türlü hazmedilemedi. Kürtlerin ulusal taleplerini dile getirerek, folklorik özgünlükleriyle, yediden yetmişe büyük halk kalabalıklarıyla kutladıkları Newroz törenleri saldırı hedefi olmaktan kurtulamadı.

Kutlamalar karşısında hazımsızlığı sürdüren ve sert tepki göstermekle kalmayan egemen sınıflar, Newroz’un, Kürtlerin yüklediği anlam ve atalarıyla ilişkilendirdikleri efsaneyle alakasızlığını ispatlamak için hummalı bir çalışmaya girişti. Bakanlıklar, üniversiteler, medya vb. bu iddialar için koşuşturdular. Hükümetlerin çabaları, polis ve asker zoru, yasaklama ve şiddetle yetinilmeyerek, dört koldan “Nevruz üzerine bilimsel ve tarihsel araştırmalar” yapıldı, bunlar sürdürülüyor. Birçok ırkçı ve şoven akademisyen, Türkî Cumhuriyetlerdeki birçok ‘tarih ve kültür araştırmacısı’ bu amaçla görevlendirildi. Öyle ki, “Nevruz” için oluşturulan tezler, elde edilen bulgular, sergilenen yaratıcılık, sözcüğe, sözcüğün köken ve anlamına attırılan taklalar ve etimolojik açıdan yapılan yakıştırmalar karşısında hayrete düşmemek mümkün değil.

TRAJİKOMİK GİRİŞİMLER VE RESMİ NEVRUZ TÖRENLERİ

Yazılışı ve söylenişi üzerine bu kadar fırtına koparılan, kutlanışı bu kadar krize neden olan, yüksek derecede gerilim yaratan başka bir gün az bulunur. Herhangi bir amaçla toplantı, gösteri ve yürüyüş yapmak izne değil, bildirime tabi iken ve bunun yasal düzenlemesi yapılmışken, nedense (!) her yıl Newroz kutlamalarında valiler ve kaymakamlar -bir devlet tutumu olarak- kriz çıkarmakta, kutlamaları zora sokmakta, bildiri ve afişler yasaklanmaktadır. Her Newroz’da mevcut yasalar ve hukuk kuralları bir yana bırakılmakta, emniyet müdürleri, asker ve polisler yetki sultasıyla donatılmış olarak devreye girmekte, halkın karşısına silahla, tank, panzer ve özel polis ve asker güçleriyle çıkmakta, ülke militarizm kesilmektedir. Newroz hazırlıkları hem psikolojik, hem askeri hem de siyasi bir savaşa dönüşmekte, büyük bir gerilim yaşanmaktadır. Newroz’larda İçişleri Bakanları özel genelgeler yayınlamakta ve başta bölge olmak üzere, ülke ölçeğinde resmen ilan edilmemiş bir Olağanüstü Hal uygulanmaktadır. Devlet güdümündeki medya Kürt halkına karşı bir karalama kampanyası başlatmakta, satılmış kalemşorlar yarışa girmekte, medya şoven saldırı odaklarının borazanına dönüşmektedir. “Bölücülük” ve “terörizm” içerikli ırkçı ve şoven propaganda baş köşeye oturtulmakta, Kürt halkı “bölücü”, “terörist”, “provokatör” gibi kavramlarla eşleştirilerek, linç kültürünün hedefi olmakta, savaş ve çatışma senaryoları yazılmaktadır. Tüm ülke düzeyinde kaos ve kargaşa havası egemen kılınmakta ve bunun sorumlusu olarak, bölge halkı, Kürtler suçlanmakta ve linç edilmek istenmektedir. Kürtlerin yaşadığı topraklar, köyler, ilçeler ve iller her yönüyle saldırının hedefi haline getirilmekte, “sivil” ve askeri, yazılı ve sözlü her türlü namlu bölgeye ve halka yöneltilmektedir.

Unutmamak gerekir ki, burjuva gericiliğin geleneğinde “komünist partisi kurulacaksa onu da biz kurarız” kültürü egemendir. Şimdilerde “Resmi Nevruz” kutlamaları düşünüldüğünde, bu söz daha da anlam kazanacaktır. Bunun günümüzdeki izahı, “Nevruz kutlanacaksa, onu da biz kutlarız”dır. Bunun için Genelgeler yazılarak, kurumlar harekete geçirilerek düzenlenen resmi Nevruz kutlamaları, devlet dairelerinde, kurum bahçelerinde vb. yapılmaktadır. Kutlamalarda, lacivert takımlı, kravatlı devlet adamları ateş üzerinde atlamakta, yumurta tokuşturmakta, örs üzerinde demir dövmektedir.

Burjuva gericiliği, on yıllar boyunca 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı da yok saydı, İşçi sınıfının uluslararası, birlik, dayanışma ve mücadele gününü “Bahar Bayramı”yla değiştirerek inkar etti, yasakladı. Okullarda her 1 Mayıs’ta kırlara çıkıldı, piknikler düzenlendi. İlkokuldan başlayarak, 1 Mayıs, Bahar Bayramı olarak beyinlere şırınga edilmek istendi. Meşru görülmeyip yok sayılarak yasaklanan 1 Mayıs karşısında gösterilen refleks nasıl sınıf düşmanlığına denk geliyorsa; Newroz konusundaki tutum da, burjuvazinin uluslar ve halklar karşısındaki ırkçı ve şoven tutumunu yansıtıyor. İşbirlikçi tekelci burjuvazi, 1 Mayıs’ı işçi bayramı olarak, işçi sınıfı ve emekçiler kararlı bir mücadele yürüttükten ve büyük bedeller ödedikten sonra kabul etmek zorunda kaldı. Ancak, egemen sınıflar, fırsat buldukça 1 Mayıs’ı engelleme ve yasaklama tutumundan hiçbir zaman vazgeçmediler.

Kürt halkının kültürel ve siyasal hakları karşısında inkârcı pozisyon tutan gerici burjuvazi, işçi sınıf karşısında da gaddarlığı elden bırakmamıştır. 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nda gerçekleştirilen, 34 işçinin ölümü ve onlarcasının yaralanmasına neden olan katliam akıllardadır. Provokasyon ve katliamlar, burjuva sisitemin geleneğidir. Sistem işçi sınıfı ve sömürülen yığınlar karşısında olduğu gibi ezilen halklar ve talepleri karşısında da aynı refleksi göstermektedir. Newroz Bayramı’na yönelik yasakçılık ve şiddet bundan bağımsız düşünülemez. Üstelik burjuva gericilik sömürü ve baskıya dayalı düzenini meşru göstermek için Kürt sorununu ve Newroz’u bulunmaz bir nimet olarak değerlendirdiğinden, Kürt sorunu, Newroz ve Kürtlerin diğer talepleri karşısında sessiz kalmak, sömürücü ve baskıcı sistem karşısında suskun kalmak ve her açıdan köleliği kabullenmekle eş anlamlıdır.

Newroz toplumsal bir sorundur. Üstelik sadece Kürtleri değil, tüm Türkiye ve Ortadoğu’yu ilgilendiren bir sorundur. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Gürcü… Tüm Türkiye ve Ortadoğu halklarının bu soruna doğrudan ya da dolaylı olarak müdahil olduğu açıktır. Ortadoğu bir yana, Kürt sorunu nasıl tüm Türkiye halkının/halklarının sorunu ise ve herkesi etkiliyorsa, Newroz da, tüm Türkiye halkının/halklarının sorunu haline gelmiştir. Egemen sınıflar bir halkın kültürel haklarını, geleneklerini ve taleplerini yok sayarak engellemeye kalkıştıkları için sorun olmuştur. Ve demokratikleşme doğrultusunda adımlar atıldığı, Kürt sorununun çözümü yolunda halkın talepleri doğrultusunda çaba sarf edildiği ölçüde bu sorunlar çözüm yoluna girecektir.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı, zorla ayakta durmaya çalışan egemen sınıfları geriletmediği, demokrasi yolunda mesafe kat edemediği sürece mevcut durum sürecek, Kürt sorunu çözülemeyecek ve Newroz sorun olmaya devam edecektir. Newroz kutlamalarının olağanlaşmasının yolu, demokrasi ve özgürlüklerin kazanılması, Türkiye’nin demokratikleşme yolunda ilerlemesidir. Bu da, işçi ve emekçilerin, emek ve demokrasi güçlerinin iktidar yolunda güç kazanmalarıyla olasıdır.

NEWROZ KUTLAMALARI VE HALKLARIN KARDEŞLİĞİ MÜCADELESİ

Bu gerçekten hareketle, Newroz üzerinden sürdürülen gerici propaganda karşısında durmak, ırkçı ve şoven propagandanın esiri olmamak, ırkçı ve şoven güçlerin oynadığı oyunu boşa çıkarmak bu gün daha da önem kazanmaktadır. Türk, Kürt ve her milliyetten Türkiye işçi sınıfı olarak, ezilen ve sömürülen halklar olarak, tüm ilerici güçler, tüm sosyalistler olarak Newroz’u doğru değerlendirmek tarihsel bir görevdir. Bir halkın kültürüne karşı özenli olmak asgari bir sorumluluk olsa gerek. Türk ve Kürt kardeşliğinden yana olan, -bırakınız sosyalist olmayı- Türkiye’nin demokratikleşmesi çabası içinde olan, bunu gerçekten benimseyen ve isteyen her politik akımının Newroz’da ezilen ve sömürülen Kürt halkının yanında olmayı bir görev sayması gerekir.

Kitlesel olduğu kadar yaygın da gerçekleşen Newroz kutlamalarında tüm halkların ve dünya kamuoyunun dikkatleri Türkiye’ye yönelmektedir. Newroz’u bölen, parçalayan değil, halkları birleştiren, demokrasi güçlerini bir araya getiren, ön yargıları parçalayan bir mücadele gününe dönüştürmek gerekli ve zorunludur. Gerici güçlerin propaganda ve saldırılarını püskürtmek için Türk ulusundan işçi ve emekçilere da ha fazla sorumluluk düştüğü de bir gerçektir.

Devlet ve hükümetyetkilileri, sayıları milyonlarla ifade edilen bir halkın bayram kutlamalarına getirilen yasaklama ve şiddetle yanıt verme tutumuna anlam veremeyen Türkiye halkını ve dünya kamuoyunu “ikna etmek” için türlü yollara başvurmakta, bu uğurda gerçekleri ersyüz etmekten çekinmemektedir. Yasakları ve şiddeti meşru göstermek için bir çok yol denenmektedir. Provokasyonlar düzenlemek, öncesinden bombalama eylemleri tertiplemek sudan gerekçelerle tutuklamalar gerçekleştirmek ve bunu medyanın baş gündemi haline getirmek gibi girişimler neredeyse bir “gelenek” halini almıştır. Gerici egemen güçlerin bu alanda ne denli yetenekli oldukları 2005 yılının son aylarında Şemdinli’de yaşanan provakasyon eylemleriyle hafızalardadır.

Abdullah Öcalan’ın, ABD-İsrail tarafından CIA ve MOSSAD operasyonuyla birçok hesaba mahsuben Türkiye’ye teslim edilmesini ve cezaevindeki baskıları protesto eylemleri üzerinden başlatılan saldırganlığın Newroz kutlamalarını provoke etme amacı taşıdığı da görülmektedir. 2006, 15 Şubat eylemlerinde estirilen terör Newroz’a yönelik saldırganlığın habercisidir. “Eylemciler parti binasına sığındı” gerekçesiyle mahkeme kararı bile olmadan Adana, Doğubayazıt gibi yerlerde DTP binalarının basılıp sığınanların dayaktan geçirilip gözaltına alınması ve süren tutuklama furyası buna işaret etmektedir. Barış Anneleri inisiyatifinden içinde yaşlılarında olduğu 23 kadının tutuklanması, Kürt illeri, Çukurova ve batıda süren tutuklamalar Newroz’u sabote etmeye yönelik, “önleyici konsept” uygulamalarından başka bir şey değildir. Adana’da 15 Şubat eylemlerinin ardından resmi görevlilerin ağzından çıkan; “artık saldırı ve tutuklama başladı. Bu Newroz’a kadar sürecektir.” açıklaması bu durumu doğrulamaktadır.

Gerici ve ırkçı güçler “bölücü örgüt” , “bölücü başı” , “çocuk katili” gibi sıfatlar eşliğinde A. Öcalan üzerinden Kürtlere yönelik anti propagandayı güçlendirmek suretiyle Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini darlaştırmak; Kürt halkının demokratikleşme çabalarını provakatif bir mindere çekerek tecrit edip marjinalleştirmek istemektedir.

Ancak, gericiliğin bu yönlü saldırıları (hamleleri) karşısında Kürt ulusal hareketinin her zaman doğru taktikler geliştirebildiğini söylemek güçtür. Öcalan’a yönelik tecrit politikasına karşı gerçekleştirilmek istenen Gemlik Yürüyüşü ve bu esnada Bozüyük’te devreye sokulan provakasyonun da gösterdiği gibi, ırkçı ve faşist güç odaklarının kışkırtıcılık yaparak Türk halkını amaçları doğrultusunda kullanmalarına olanak vermemek önemlidir. Geniş halk kitlelerinin etkisiz kalması ve seyirci haline dönüşmesine zemin yaratabilecek eylemler yerine; Kürt ve Türk halkının birliğine hizmet edecek, devletin oyunlarını, gerici güç odaklarının provakasyonlarını boşa çıkaracak taktikler geliştirmeye özen göstermek gerekiyor.

”Abdullah Öcalan siyasi irademdir” adıyla yürütülen ve “referandum” olarak açıklanan 1 milyon imzanın toplandığı çalışma da tartışılabilir. Kürt halkının bir bölümü tarafından sahiplenilen bir talep olarak gündeme giren bir referandum ve diğer tarafta 20 milyon Kürt emekçi. Kürt halkının demokrasi ve özgürlük talebi, verilen ve referandum olduğu söylenen 1 milyon imzayla darlaştırılmamalıydı. Bu ve benzeri darlaştırıcı eylem türleri yerine geniş halk kitlelerini hedefleyen, Türk ve Kürt halklarının ortak eylemlerini de gözeten bir çalışmayı temel almak gerek,. İhtiyaç duyulan budur. Bu yüzdendir ki, 2006 Newroz’unun yaklaştığı şu günlerde çalışmanın yönü ve niteliği daha da önem kazanmıştır.

Geçen yıl gerçekleşen kutlamalardan çıkarılacak sonuçlar iyi değerlendirilmelidir. Kürt halkı, Newroz kutlamalarıyla demokratikleşme taleplerini dile getirdiği, kitlesel ve yaygın kutlamalarla meşru ve haklı mevzide kaldığı ve doğru yolda ilerlediği ölçüde, egemen güçler çaresiz kalmakta, burjuva gericiliği daha çok tedirgin olmaktadır. Türkiye halkı nezdinde giderek tecrit olacağını düşünen ırkçı ve şoven güçler sürekli bir propaganda ve çatışma hali istemekte ve bunun için düşmanlığı körüklemekte, provokasyonlara meydan hazırlamaktadırlar.

Kürt halkı üzerinden güç gösterisi

Newroz öncesi, kutlamalarda ve sonrasında sokağa çıkarılan tanklar, panzerler, silahlı asker ve polis güçleri, bölgede yüz binlerle ifade edilen ordu birliklerine rağmen, sevk edilen yeni ordu birlikleri, F-16 ve diğer savaş uçaklarıyla gerçekleştirilen uçuşlar, halklara gözdağı vermek amacıyla yapılan büyük kış tatbikatları, Skorsky ve Apache helikopterleri eşliğinde gerçekleştirilen operasyonlar, yol aramaları, baskınlar, gözaltı ve tutuklamalarla birlikte, daha bir çok militarist eylem, yol, yöntem ve araç devreye sokulmaktadır. Dahası tüm bu yapılanlar mubah, meşru ve bir zorunluluk olarak gösterilmektedir. Kürtlere ve tüm Türkiye halkının demokrasi ve özgürlük mücadelesine yönelmiş şiddetin, Türk ulusal savunması, Türkiye’nin savunulması olarak anlaşılması istenmektedir. Türk ve Kürt halkının, işçi ve emekçilerinin arasına ayrıksı fikirleri, soğukluğu, kuşku ve güvensizliği, giderek düşmanlığı sokmak isteyenler Newroz’u bir olanak olarak değerlendirmek istiyor. Bu seferberlik halinin Türk işçi ve emekçilerinin bilincinde bir güvenlik sorunu olarak yer etmesi için, “ülkenin birlik ve beraberliği, vatan ve milletin bütünlüğü, bölücülüğe ve teröre karşı mücadele” gerekçesi ileri sürülmekte, zincirlerinden boşanmış şiddet Kürtler üzerinden kutsanmak istenmektedir.

Geriye dönüp bakıldığında görülecektir ki, her Newroz öncesinde Kürt halkına yönelik şiddetin dozu artmakta, gözaltı ve tutuklamalar, sokak ortasında kurşunlamalar meşru sayılmakta, hükümet ve genelkurmay tarafından yapılan şiddet yüklü ve hakaret taşıyan açıklamalar olağan gösterilmektedir. Hemen her yıl gerçekleşen kutlamalarda insanlar öldürülmekte ancak bu güne kadar tek bir polis, asker ve özel tim hakkında bu suçtan açılmış bir soruşturma, verilmiş bir ceza bile bulunmamaktadır.

2005 yılında Mersin’de gerçekleştirilen kutlamada, devletle bağlantısı kuvvetle muhtemel olan bir provakatörün, iki çocuğun eline Türk bayrağını tutuşturarak yaktırmak istediği, ancak başarılı olamadığı görüntülerin, başka bir polisin bayrağı eline alarak vatandaşa çıkışmasıyla devam eden şovun aylarca kullanıldığı bilinmektedir. Yine, söz konusu provakasyondan sonra Genelkurmay merkezli olarak yapılan bir açıklamayla “sözde vatandaşlar” kavramı kullanılarak vatandaşlar kategorize edilmiş, “alçaklar”, “kimse TSK’nın sabrını zorlamasın” gibi muhtıra niteliği taşıyan açıklamalar yapılarak böylece Kürtler hem psikolojik savaşın hem de saldırıların hedefi haline getirilmiştir. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı, başbakan da dâhil olmak üzere “ortak irade beyanı” gerçekleştirilmiştir.

2005 Newroz kutlamalarının yaygın olarak ve bir o kadar da kitlesel olarak gerçekleşmiş olması, Mersin, İzmir, Adana, Hakkari, Urfa, İstanbul, Van, Mardin-Kızıltepe gibi merkezlerde ve özellikle Diyarbakır’daki kutlamanın devasa bir katılımla gerçekleşmiş olması, somut ve demokratik taleplerin dile getirilmesi, yine halkın sorumluluk bilinciyle hareket etmiş olması, tüm tahriklere, defalarca yapılan tahrik etme amaçlı aramalara, tacize rağmen kutlamaların olaysız sonuçlanması gerici planlara darbe vurmuştur.

Dikkatlerin yöneldiği Diyarbakır Newroz’unda AB ve ABD değil, “Kürt sorununu Türkiye çözecektir, başka bir güç değil” yönlü açıklama, Kürt sorunun Türkiye’nin sorunu olduğu ve sorunu Türkiye halklarının çözeceğinin, devlete ve hükümete karşı kürsüden ve yüz binler tarafından dile getirilmesi, ABD’nin Irak işgaline karşı haykırılan sloganlar, savaşa ve işgallere karşı mesajların verilmiş olması ırkçı ve asimilasyoncu işbirlikçi Türkiye egemen güçlerini fazlasıyla rahatsız etmiştir.

Gericiliği kaygıya sürükleyen gelişmelerin başlıca etkenlerinden biri de Kürt Ulusal Hareketinin çatışmaya girmeyeceğini açıklayarak silahlı güçlerini sınır dışına çekmesi, çatışmaktan uzak durarak siyasi diyalog yolu araması, siyasi talepler ileri sürerek, Kürt sorunun çatışmasız yolla çözümü doğrultusunda ki ısrarcı tutum olmuştur. Bunun sonucu, asıl olarak yıllarca verilen mücadelenin kazanımları, diğer yandan AB sürecinin de etkisiyle Kürtçe dil kursları, Kürtçe televizyon yayınları vb gibi bir takım (çok sınırlı, güdükleştirilmiş) haklar elde etmesi ırkçı ve şoven güçlerde “Kürtler siyasi mevzi ediniyor” paniklemesine yol açmaktadır. 2005 Newroz kutlamalarından sonra saldırı dalgasının yükselmesinde, “bayrak” olayının ısıtılıp ısıtılıp sunulmasında, milliyetçi duyguların kışkırtılması hesaplarında, Türk bayrağının bu amaçla kullanılmasında, “bayrak asma günleri” tertip edilmesinde, provokasyon ve linç girişimlerinin artmış olmasında, Karadeniz’de Kürt bir tarım işçisinin öldürülmesinde vb. süren saldırganlıkta bu sözünü ettiğimiz gelişmelerden duyulan tedirginlik ve kaygı önemli rol oynamıştır

Gerici güç odakları, bu gelişmeler karşısında yeni senaryolar eşliğinde Kürt-Türk çatışması yaratmaya dönük kışkırtıcılığı körüklemeyi bir politika olarak sürdürmektedirler. .

2005 yılı boyunca süren kışkırtmalar, linç girişimleri, Bozüyük’te olduğu gibi, kitlelere, araba konvoylarına, basın açıklaması ve mitinglere, DEHAP (şimdilerde DTP) binalarına yönelik artarak süren saldırganlık, “faili meçhuller”, artan operasyonlar ve çatışmalar, asker cenazelerinin ırkçı ve faşist güçlerin gösterilerine dönüştürülmek istenmesi, Ege, Karadeniz ve diğer bazı yerlerde kışkırtılan ve “duyarlı vatandaş tepkisi” olarak meşru gösterilen faşist saldırılar bu politikanın birer unsurudurlar.

Abdullah Öcalan’a yönelik “hukuksuzluk”, tecridi yeterli bulmayarak uygulanan cezalar, ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmemesi, ziyaretçilerine yönelik aşağılamalar, ailesiyle Kürtçe konuşmasına konulan yasak, insani isteklerinin karşılanmaması, avukatları hakkında çıkarılan tutuklama kararları vb. birçok faktör, Newroz’dan sonra ortaya konulan taktik tutumdan bağımsız değil. Bu amaçlı hesaplar bu gün daha da büyütülerek sürdürülmek istenmektedir.

2006 Şubat sonunda Sarıkamış Kış tatbikatından sonra, Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının Diyarbakır’a yaptıkları çıkarma bu yılki hesaplar bakımından dikkate değerdir. Şemdinli’deki bombalama olaylarına adı karışan uzman çavuş Ali Kaya için “tanırım, iyi çocuktur” demesiyle gündeme gelen ve ardından Diyarbakır Söz Gazetesi sahibi M. Ali Altındağ’ın “Ege’de yazlık yaptırdılar, Ali Kaya ile Büyükanıt’ın ortaklığı var” iddialarıyla adı gündemden düşmeyen Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Büyükünıt’ın Diyarbakır Valisini ziyaret ederek “Sarıkamış’tan Ankara’ya dönmek yerine, Diyarbakır’ı görmek istedim.” Dedi. Yine, ”Diyarbakır’ın gerek meslek hayatımda, gerekse özel yaşantımda özel yeri var” açıklamasında bulunması dikkat çekti. 15 Şubat operasyonunu protesto eylemlerinde sessiz kalmasıyla tartışma konusu olan Diyarbakır’ın bu Newroz’da bir “bel kırma” operasyonuna hedef olacağı gözükmektedir. Büyükanıt’ın yaptığı “artık terörü reddedin” açıklaması Diyarbakır’a yönelik yeni planların gündemde olacağına yorulabilir,

Kürt halkının varlığını tanımayan, Türkiye’nin demokratikleşmesinden korkan, Türk ve Kürt halkının eşit ve özgür birliğinden, bağımsız ve demokratik Türkiye’nin inşasını kendi sonlarının başlangıcı olarak görüp ürken baskıcı ve sömürücü burjuva egemen sınıflar ve bu sistemi silahlı güçlerle koruyup kollayanlar Newroz’u iktidarını perçinleme, dağınık güçleri etrafında toplama, “milli birlik ve beraberlik” günü olarak değerlendirmek istemektedirler. Açığa çıkmış kirli ilişkilerin, gerçekleştirilen provakasyon ve katliamların üzerini örtmek, unutturmak ve affa uğratmak istedikleri suçlar için Newroz ve Kürt sorunu bir yıkayıcı makine olarak düşünülmektedir. Böyle hesaplandığı içindir ki; Newroz, bir kapışma ve psikolojik savaş günü, bir muharebe meydanı olmaktadır. Newroz bu amaçla değerlendirilmekte suyu çıkarılarak derecede kullanılmaktadır. Böyle olmasındandır ki, aynı zamanda Newroz bir politik duruştur. Kimin nerede durduğunun önem kazandığı bir arena, rengini gizleyemediği bir gün olmaktadır. “Sol” ve “sosyalist” olduğu iddiasındaki güçlerin Newroz karşısında gösterdikleri duruş, aynı zamanda devletle, ırkçı ve şoven güç odaklarıyla arasına çektiği sınırın da ölçütü olmaktadır.

“Sol”, antiemperyalizm, Kürt sorunu, Newroz ve doğru tutum

Dünyanın uzak her hangi bir köşesinde sürmekte olan ulusal, demokratik, halkçı vb. karakterli her hangi bir gelişme karşısında oldukça duyarlı olan “sol”, “sosyalist”, “komünist” “özgürlükçü ve dayanışmacı”, “anti-emperyalist” iddialı çevrelerin Kürt sorunu konusunda nedense nutku tutulmakta, basireti bağlanmaktadır. Yanlış anlaşılmamalıdır; Dünyanın her hangi bir bölgesindeki gelişmelerle elbette ilgilenilmelidir. Eleştiri konusu edilen ve tartışılan bu değil. Dünya halklarının mücadelesine kayıtsız kalmayı önermek aklımızın ucundan bile geçmez. Hele söz konusu olan emperyalizme, işgale, sömürü ve baskıya karşı, halkçı, demokratik, ulusa demokratik ve ilerici karakter bir mücadele, faşizme, emperyalizme, sömürgeciliğe ve işgale karşı gelişen bir hareket ise bu daha fazla ilgiyi ve desteği eder. Marksist –Leninistler, ezilen ve sömürülen halkların mücadelesine kayıtsız kalmak bir yana, onu meşru görür ve desteklerler. Eğilip, bükülmeden halkların yanında yer alırlar. Emperyalizmi geriletecek her girişimi kıskançlıkla korur ve güçlendirirler. Yakın dönemde Venezüella’da olan da budur. Venezüella’daki gelişmeler karşısında, eğilip, bükülen ve giderek savrulup, gerici güçlerin cephesine düşen “keskin solcu” ama aslında “Bandera Roja” gerici bir konuma düştü ve Uluslarası Komünist Hareketin bir bileşeniyken, ideolojik ve politik olarak mahkum edilerek Marksist-Leninist saflardan uzaklaştırıldı. Venezüella partisinin durumu yakın tarih bakımından öğretici bir örnektir.

Bizim üzerinde durduğumuz ve eleştiri konusu ettiğimiz, Amerikan karşıtı olmaktan söz eden, anti emperyalistlik söz konusu olunca mangalda kül bırakmayan, emperyalizme ve işgale karşı verilmiş olan kurtuluş savaşıyla şahlanan, Türk ulusunun ‘çılgınlık’larıyla övünen, eski defterleri karıştırıp yeni destanlar dizen, efsane üzerine efsane türeten, Türklüğüyle ne kadar öğünse az bulan, dahası onu kutsayan, Türk milliyetçiliğini “çok özgün bir milliyetçilik” olarak sunup tolere edenlerin “solculuğu”dur. Ve tabi, bu propaganda altında ezilenlerin durumu, onların Kürt sorunu karşısındaki tutumudur.

“Enternasyonailst”, “antiemperyalist”, “solcu” hatta “marksist” olduklarını iddia ederek, dünyanın her hangi bir bölgesindeki ulusal kurtuluş, sosyal kurtuluş, halkçı ve demokratik gelişme, hareketlenme ve bu hareketi yönlendirmede etkili olan örgüt, parti ve oluşum konusunda oldukça duyarlı davrananların, Kürt sorunu ve Kürt Ulusal Hareketi söz konusu olunca takındıkları tutumdur. Üzerine konuşulan sorun Kürt sorun değilse oldukça rahat olanlar, sorun, uzaklarda, başka bir kıtada ve kendi uluslarını enterese etmiyorsa ağzından bal damlayanlar, sorun bizim yaşadığımız topraklardaki Kürt sorunu ve Kürt Ulusal Hareketi ve Kürtlerin ulusal talepleri olunca aldıkları tutum, girdikleri kap ve büründükleri renk incelemeye değerdir. Tartışılması gereken budur. “Sol”, “sosyalist”, özgürlükçü”, “dayanışmacı” ve “komünist” iddiası ile bu durumun ne kadar bağdaştığı tartışılmalıdır. Kürt sorunu karşında kaskatı kesilmeler, eveleyip gevelemeleri, devletle ve Kürt Ulusal Haraketi’yle aynı mesafede durma” çabaları, “ama” cümlelerle izahatlar ya da pratik tutum almaktan kaçınmalar, sonuçta titreyip kendine dönmeler tartışılmalıdır.

Zira bu tutum, görünenin ötesinde, etkisi derin olan, devrimci saflara “sınıf tutumu”, “marksizmin ulusal sorundaki yaklaşımı” vb. gerekçelere bulandırılarak sunulmakta ve yansımaları atlanmayacak kadar ağır olan bir tutum. Newroz’un yaklaştığı günümüzde, ırkçı ve şoven güçlerin türlü gerekçe ve tezgâhlarla meydana çıkacağını bilerek, sorunun bu yanını tartışmak ve doğru sonuçlar çıkarmak gerekli ve zorunludur.

2005 yılı 19 Martında Irak işgalinin yıl dönümü vesilesiyle yapılan ‘Küresel Eylem Günü’ mitinginin 21 Mart Newroz kutlamalarıyla birleştirmesi önerilerinin ÖDP tarafından geri çevrilmesi hatırlanacaktır. Bu çevrenin etkisindeki BAK’ın, Newroz kutlamaları ile ABD emperyalizminin Irak işgaline karşı yapılacak etkinliği birleştirme girişimlerine uzak durması da. Kürt ulusal güçlerinin katıldığı bazı miting ve eylemlerde atılan slogan ve açılan dövizlerin rahatsızlık yaratması, bazı mitinglerin bu gerekçeyle terk edilmesi biliniyor. TKP’nin “sosyalizm Kürtleri de kurtarır” yaklaşımı ve Kürt halkına üst telden seslenip, yan yana görünmemek için gösterdiği hassasiyet, Kürt Ulusal hareketinin ABD ve AB karşısında gösterdiği “komünistçe olamayan tutumu” gerekçe ederek, Kürt halkının ulusal varlığını ve taleplerini görmezden gelen tutumu sıralanabilecek “hassasiyetler” dir. Bu yaklaşımların hangi kaynaktan beslendiği tartışılmalıdır.

Irkçı ve şoven güçlerin, sistemin, Kürt sorunu ve Newroz karşısında sürdürdüğü ideolojik ve politik saldırganlık küçük burjuva kesimler üzerinde etki yapmakta ve bu tutumların alınmasına neden olmaktadır. Bu eğilme ve bükülmeler üzerinde yürütülen çalışmanın etkisi değerlendirilmelidir. Son birkaç yıl içinde giderek açık hale gelen bu yönlü gelişmeler bu çevreleri hepten geriletmekte ve gerici bir mevziiye sürüklemektedir. Kürt sorunu karşısında sistemin çizdiği “kırmızıçizgiler” karşısında rengini ve safını belirlemekte zorlanan durumlar yaşanmaktadır. Kürt sorunu karşısında eğilip, bükülmeler, gösterilen tutukluk halinin neyin yansıması olduğu anlaşılmalıdır.

Yine, geçen yıl 12 Eylül 1980 faşist darbesinin yıldönümünde, İstanbul’da düzenlenen miting vesilesiyle yaşanan tartışmalar hafızalardadır. “Kürtler katılıyor, Apo’nun fotoğrafları açılıyor” gibi gerekçelerle DİSK’in mitingden çekilmiş olması ve bu davranışından dolayı DİSK’in şoven güç odakları tarafından takdir toplaması, yine, “sol” içinde geliştirilen ve Kürt düşmanlığı üzerinde yükseltilen Kızılelmacılık ve diğer bazı gelişmeleri devletin yürüttüğü kara propagandadan bağımsız düşünmek mümkün mü? Newroz sadece bir kutlama değil, bir duruş, bir sınav anlamına da gelmektedir. Hele söz konusu olanlar “sosyalist”, “komünist” gibi payelerle dolaşıyorlarsa bu sınavı atlamaları mümkün değil!

SONUÇ:

Newroz üzerinden bir savaş verilmekte ve bu savaş kazanılmak istenmektedir. Ancak bu durum aynı zamanda egemen sınıfların zayıf yanına da işaret etmektedir. Gerici güçler, Kürt halkını tecrit etmek, halkın demokrasi ve özgürlük kapsamındaki mücadelesini karalamak, Kürt ve Türk halkı arasına ayrılık tohumları serpmek, Kürt halkının taleplerini çarpıtmak, halkları düşmanlaştırmak, ereği kendi geleceğini belirme olan Kürt halkının mücadelesini küçük düşürmek, saptırmak istemektedir. Türk halkını şoven ve ırkçı propaganda eşliğinde sistemin yanına çekmek ve Kürt halkına karşı kışkırtmak, Kürt halkını bölücü olarak mahkûm etmek ve giderek, Türk halkıyla birlikte diğer uluslardan, Türkiye’nin değişik milliyet ve kültürlerden halkları şoven çizgi üzerinde hizaya getirmek istemektedirler. Genelkurmay merkezli çaba budur ve hükümetin bu çizgiden sapma göstermesi karşısında da tahammülsüzlük açığa vurmaktadır. İşçi ve emekçilerin, gerici düşüncelerin etkisinden sıyrılamamış olan halk yığınlarını devletin yanında saf almaya zorlayarak bölücü olarak lanse edilen Kürt halkına karşı harekete geçmesi, herkesin ‘askere yazılması’ istenmektedir. Bu oyunu boşa çıkarmak başta Kürt ve Türk ulusundan işçi sınıfının devrimci işçi partisinin görevidir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑