Kriz Ortamında Politika

Kriz, gerçekten tam anlamıyla politik bir içerik kazanarak ağırlaşıyor. Burjuvazinin mevcut olanakları ve seçenekleri, “yönetememe krizi” boyutlarını aşmaya elvermiyor. Krizin, tam bu noktada, devrimin karmaşık süreçlerini sadeleştiren ve işçi ve emekçi yığınlar için kendi iktidarları için olanak arayışlarına hız veren bir rol oynamasından korkuluyor.

5 Nisan’da açıklanan ekonomik tedbirler paketi, yalnızca ekonomin “darboğazda” olduğunu göstermekle kalmadı, kimi zaman üstü örtülebilen politik kriz özelliklerini de açığa çıkardı. Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas, 10 Nisan tarihli yazısında, “Türkiye’nin problemi ekonomik değil, politiktir” tespitini yaptıktan sonra, “politik kriz” kavramından ne anladığını özetle şöyle açıklıyordu: Önemli olan, ekonomik tedbir paketleri hazırlamak değildir; bunları istikrarlı bir tempoyla uygulamak gerekir. Bu, cesaret ve sabır ister. Oysa Türkiye’nin başlıca siyasi kadroları, ekonomi belirli bir düzelme gösterir göstermez, eski yola dönerler.
Barlas, “kriz politiktir” diyor, ama hükümetlerin “beceriksizliği” kavramından ötesini göremiyordu. Bu tespit, bir başka politik yaptırım tehdidi ile tamamlanıyordu: “Ekonomiyi iyi yönetemeyen iktidarlar, tedbir paketleriyle toparlanıp rota değiştirmeyi denediler. Bunda başarılı olmayınca da, şu ya da bu şekilde çekip gittiler. İşte bu yüzden Çiller-Karayalçın Hükümeti de galiba gidicidir.”
Diğer burjuva yazarlar da, Mehmet Barlas’tan daha ileri görüşte değildiler. Krizin politik karakterli olduğu noktasında anlaşılsa da, bundan çıkarılan sonuç, hangi hükümetin krizin altından daha kolay kalkacağı sorusunda düğümleniyordu.
Fakat burjuvazinin açmazı da tam bu noktadadır: Bir yandan mevcut hükümetin yetersizliği, özellikle de, SHP kanadının “özelleştirme özürlü” oluşu, krizden çıkış planlarının uygulanamayacağı endişesini yaygınlaştırıyor; fakat krizin yükünün işçi ve emekçi kitlelerine yıkılması ve Kürt sorunu dolayısıyla uygulanan açık terörcü politikalara yönelik muhalefetin sınırlanması ve denetlenmesi için kendisine olan ihtiyacın tam olarak ortadan kalkmadığı düşünüldüğünden, SHP’siz bir hükümet formülü, en azından şimdilik erteleniyor. Burjuvazinin, krizin politik olduğu yolundaki saptamasının esas içeriğini bu oluşturuyor.
Bununla birlikte, kriz, gerçekten tam anlamıyla politik bir içerik kazanarak ağırlaşıyor. Burjuvazinin mevcut olanakları ve seçenekleri, “yönetememe krizi” boyutlarını aşmaya elvermiyor. Krizin, tam bu noktada, devrimin karmaşık süreçlerini sadeleştiren ve işçi ve emekçi yığınlar için kendi iktidarları için olanak arayışlarına hız veren bir rol oynamasından korkuluyor.
Krizin, birinci dereceden önemli politik eğilimi, budur.
Öte yandan, mevcut kriz, burjuvazinin kendi iç ilişkileri bakımından da, “hükümet sorunu”yla sınırlanamayacak kadar derin bir politik içerik taşıyor.
Krizin açığa çıkardığı tablo, birbiri içine geçmiş başlıca üç unsurun karşılıklı etkileşmesini sergiliyor:
– Her şeyden önce, Türkiye’nin emperyalizmle ilişkileri, kapitalizmin tüm gelişme özelliklerini olduğu gibi, krizden çıkış yollarını da, ancak dış destekle bulabileceği bir eksene oturtmuştur. Öteden beri, Türkiye, bütün krizlerini, sermayenin olağan birikim ve dolaşım yollarını açacak bir iç genişleme yoluyla değil, bunun dışında bir “nefes borusu” aracılığıyla geçici olarak erteleyebilmiştir ve bugün de, çıkış yolu esas olarak bu kanallarda aranmaktadır.
– İkinci olarak, emperyalizme bağımlılık, Türkiye’nin kendine özgü projeleri geliştirme ve bunlar ekseninde bir dış politika yürüte-bilme olanaklarını da tüketmiştir ve bugünkü krizi, yalnızca bir “iç ekonomik kriz” olarak tanımlanamayacak unsurlarla donatmıştır.
– Üçüncü olarak mevcut kriz, öncekilerden çok daha açık bir biçimde burjuvaziyle işçi ve emekçi sınıfları karşı karşıya getiren uygulamaları zorunlu kılmaktadır. Bir yandan, özelleştirme planları ve diğer yandan sömürüde artan yoğunlaşma, işçi sınıfına karşı cepheden bir saldırı niteliği kazanmıştır; öte yandan, esas olarak bir çöküş süreci yaşayan köylülük, tarımda destek alımlarının kaldırılması, tarım girdilerinin yükseltilmesi yoluyla yıkıma doğru itilmiştir. Kürt emekçileri, bu saldırıdan, iki kat payını almakta, savaşın ağır siyasi-askeri yüküne ek olarak gelişen ekonomik yıkıntı, halk üzerinde gittikçe daha da ağırlaştırılan bir baskıyla birlikte ilerlemektedir.
Böylece, mali ve siyasi bakımdan emperyalizmle olan ilişkilerle, içerde sınıf mücadelesinin unsurları birbirine geçmiş ve aynı olguda düğümlenmişlerdir.

EMPERYALİZMİN KOLLADIĞI FIRSATLAR VE KRİZ

Emperyalizmle kriz ortamının ilişkileri, yalnızca Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi finans kurumları dolayısıyla değil. Türkiye’nin dış politikası aracılığıyla da kurulur hale gelmiştir. Şu anda öne çıkan ve krizin netleştirdiği iki unsur, hükümetin tercihlerini ciddi olarak belirleme gücü taşımaktadır.
Kriz-dış politika bağıntısını netleştiren ilk olgu, yeni silah ambargosudur. Alman hükümeti, hükümetin “istikrar paketi”ni açıkladığı gün, Türkiye’ye verilmesi kararlaştırılmış bulunan bir kısım zırhlı araç ve yedek parçadan oluşan “hibe niteliğindeki” malzemeyi, dondurduğunu açıkladı.
Türkiye, bir yandan açıkça derin bir kriz içine doğru ilerlediği görüle görüle, ağır mali ve iktisadi yük getiren askeri harekâtlarından birisini daha gerçekleştirmek üzere, “Kuzey Irak”a harekât başlattı.
PKK kamplarına yönelik olarak sürdürülen sınır-ötesi harekât, Kürt sorunundaki sıkışmayı PKK’sız çözüm yollarından giderme acelesinden kaynaklanıyor. Ekonominin en sıkışık bir anında, son derece pahalı bir manevraya girişmenin nedeni, ekonomideki darboğazın aşılabilmesi için, dış yardım musluklarının önünde bir tıkaç gibi duran Kürt politikalarında bir açılım sağlamayı amaçlıyor. Buna göre, birkaç ay içinde, PKK’nın çökertilmesi gerçekleştirilecek ve Batı kamuoyunu susturmaya yönelik siyasi tedbirlerin alınmasına sıra gelecek. Almanya’nın silah ambargosu, esas olarak Alman iç politikasındaki sıkıntılardan kaynaklanan ve fazla ciddiyeti olmayan bir tutum özelliği gösterse de, Türkiye’yi bu yönde zorlamak için “iyi zamanlanmış” bir taktik olarak tanımlanabilir. Almanya, PKK yandaşlarına ve örgütlerine karşı giriştiği operasyonlardan sonra, Türkiye’nin de “siyasi çözüm” yolunda adım atması için bir süre beklemeye girdiği izlenimi veriyordu. Hesaba göre, Alman kamuoyunun duyarlı kesimlerinin baskısı, bu biçimde yatıştırılacaktı. Fakat Türkiye, PKK ezilmeden Kürt sorununa “siyasi çözüm” formüllerini tartışmaya yanaşmadığı için, bu, tersine dönerek, Alman hükümetini sıkıştırmaya başlayan bir etki yarattı. Almanya, artan kamuoyu baskısını hafifletmek ve Ortadoğu’da kendi çıkarlarına uygun bir çözümü hızlandırmak için, son harekâtta payının olmadığını göstermek ve krizin baskısından yararlanmak amacıyla, silah ambargosu olarak adlandırılan ve aslında, silah yardımının miktarı ve niteliği bakımından hiçbir ciddi özelliği bulunmayan bu uygulamaya girişti. Alman silah yardımı, gerçekte, Doğu Almanya’nın dağılmasından sonra Federal Almanya’nın eline geçen bazı zırhlı araç ve yedek parçanın Türkiye’ye hibe edilmesinden ibaretti. Bu, NATO ilişkileri çerçevesinde gerçekleşiyordu ve toplam miktarı 1,5 milyar marktan ibaretti. Şu anda “ambargo” konusu yapılan araç ve teçhizat miktarı, toplam 40 milyon mark tutarında bir kısımdır ve hibenin son bölümünü oluşturmaktadır. Yani esas olarak, askeri harekâtı önleyecek ya da zaafa uğratacak bir gücü yoktur. Fakat Almanya, zaten böyle bir hedefi gözetiyor değildir. Asıl beklenti, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü ile ilgili genel stratejik hedeflere ilişkindir ve bugünkü “ambargo” Türkiye’nin bu mesajı alması için bir uyarıdan başka bir özellik taşımamaktadır. Türkiye basın ve politika çevreleri, daha önceki benzer yaptırımlarda takındığı tutumun aksine, bu kez, oldukça “soğukkanlı ve ağırbaşlı” bir tavır takındı.
Bunun başlıca nedenleri şöyle özetlenebilir:
Birincisi, ambargo, “Alman silahlarının sivil halka karşı kullanıldığı yolundaki iddialar hakkındaki araştırma sonuçlanana kadar” süreli olarak konmuştur, ikincisi, yardımın çoğu zaten alınmıştır.
Basının tepkisiz kalışının altında yatan nedenler bunlardır. Burjuva yorumcular, daha çok, bu “sembolik tutumun” ne anlama geldiği üzerinde durdu.
Aynı anda, ABD’nin de yardımı kesip kesmeyeceği endişesi kısa bir süre yaşandı. Ancak, yardımın o taraftan olsun kesilmeyeceği güvencesi görüldü. ABD, “terörizme kaşı Türkiye’nin mücadelesini koşulsuz olarak destekliyordu”. Fakat ABD de, bu fırsattan yararlanarak, Almanya gibi, “sorunun askeri yöntemler dışındaki çözümü” konusunda bir beklenti içinde olduğunu bu sırada bir kez daha açıkladı.
Almanya’nın geçici olarak yardımı durdurma kararının, ekonomik krizin en yüksek noktasına denk düşmesi, Türkiye’nin sert tepki göstermesini önleyen bir başka nedendir. Krizin ancak dış destekle aşılabileceği, dış kaynakların ise özellikle Almanya ve ABD’nin kontrolünde bulunduğu bir dönemde, Türkiye, tepkisini “serinkanlı”, “aklı başında” bir düzeyde tutmak zorunda kaldı.
“Çiller’in ayakta kalabilmesi ve paketi uygulayabilmesi için, ivedi olarak dış kaynak sağlanması gerekiyor.” Osman Ulagay’ın bu saptaması, Çiller’in ABD yolculuğunun hemen öncesinde durumu özetliyordu. Çiller’in ABD seferinden beklentileri, basında şöyle özetlendi:
*Körfez fonundaki 1 milyar doların serbest bırakılması
*ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı tütün kotasının kaldırılması
*Amerikan firmalarının Zonguldak’a yatırım yapması
*IMF ve Dünya Bankası’nın 4-5 milyar dolar vermesi
Bunlardan hangisinin ne ölçüde verildiği tam olarak belli olmadı. Çiller’in 5 milyar dolar aldığı söylentisi yayıldı, resmi açıklama yapılmadı.
Bu sırada, ABD, Çiller-Clinton görüşmesinin Türkiye’de açıklanmayan bir yönünü, Yunanistan’la görüşmesi sırasında açıkladı. Buna göre, “Kıbrıs sorunu” artık kesin çözüm aşamasına gelmiş bulunuyordu ve Türkiye, bu konudaki bütün direnme ve pazarlık kozlarından vazgeçmek üzereydi. Clinton’un deyimiyle “Türkler zor durumdaydı ve sorunun çözümünde güçlük çıkaramayacaklardı.” Böylece, kriz, dolaysız bir biçimde, Türkiye’nin dış ilişkilerinde düğümlenmiş bir hal aldı. Kriz, ancak dış destekle aşılabilecekti, fakat dış desteğin beklendiği ölçüde gerçekleşebilmesi için özellikle de Almanya ve ABD’nin Ortadoğu planlarına uygun bir gelişme görülmesi gerekiyordu. Kuşkusuz bu durumda da, “milli meseleler” konusunda sert muhalefetin yapılamayacağı bir ortama, bir başka deyişle, sıkı bir “milli mutabakat”a ihtiyaç duyulacaktı. Milli mutabakat, burjuva anlamda ve kayıkçı dövüşü niteliğinde de olsa, muhalefetsizlik anlamına gelmektedir.

MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİNİ KİM KURACAK?
Bu noktada, mevcut hükümetin krizin yükü altında ezileceği tespitlerini yapanlar ve yeni bir hükümet için olanakları araştıranlar, ilk önce, Cem Boyner’le Mesut Yılmaz’ın sürpriz gibi yansıtılan buluşmasına umutla baktılar. Bu buluşma, iki açıdan önem taşıyordu: Her şeyden önce, bütün burjuva partiler gibi, güven ve umut vermekten uzaklaşmış bulunan ANAP için “sağ merkezde liberal büyük parti” olma olanağı doğurabilirdi ve böylece RP’nin doldurmaya başladığı boşluk kapatılabilirdi. Cem Boyner’in tekelci burjuvazi nezdindeki olumlu imajı, hükümet seçeneksizliğine, ANAP’ı güçlendirerek bir cevap yolu açabilirdi. DYP, SHP’ye mahkûm olmaktan çıkar, aynı zamanda, “ANAYOL” formülü için de yeni bir atılım fırsatı yakalanabilirdi. İkinci olarak, gerek ANAP’ın, gerekse Cem Boyner’in temsil ettiği akım, Kürt sorununda, Alman-Amerikan planlarını uygulayabilecek esnekliğe sahip görünüyordu. Askeri harekâtın beklenen sonuçları vermesi halinde, böyle bir bileşim, yeni siyasi çözüm aşamasını yürütebilirdi. Yılmaz-Boyner buluşmasının bu özelliğini, Ertuğrul Özkök şöyle selamladı:
“Türk siyaseti böyle yeni yaklaşımlara ihtiyaç gösteriyor. Çünkü parlamento bugünkü yapısıyla ülkenin en temel meselelerinde yeni çözümler üretebilecek durumda değil. Özellikle Güneydoğu konusunda neredeyse kilitlenme söz konusu. DEP, aşağı yukarı, meclis dışına itildi. SHP, hükümete girdiğinden beri yeni açılımlar yapamıyor. RP ise, çözümü din eksenli bir yöne çekmek istiyor.”
Ne var ki, Yılmaz-Boyner buluşmasının üstünden üç gün geçmeden, Boyner’in ANAP’h olmayacağı açıklandı. Buna bakarak, ANAP’ın kuruluş yıllarında olduğu gibi, Özalcı “değişik eğilimleri birleştiren büyük kitle partisi haline dönme”siyle “yönetememe krizine çare bulunacağına inanmış çevreler, böylece yeni bir arayışın ilk işaretlerini verdiler.
23 Nisan Bayramı, parlamentoya vurgu yapmanın ve bu arada, Cindoruk’un reklâmının yaygınlaştırılmasının fırsatlarını yarattı. Uzun süredir çeşitli tekelci burjuva çevrelerde tartışılan “ulusal mutabakat hükümeti”nin başbakanının Cindoruk olması olasılığı ansızın güç kazandı. Cindoruk, kendisine bağlanan umutları, sert bir siyasi demeçle cilaladı: “Darbeyi önlemeye çalışıyorum”. Darbeyi, parlamentoyu güçlendirerek, sağı birleştirerek ve ekonomik ve siyasi tedbirler paketini tam olarak uygulayacağına dair güven vererek önleyecekti. Milliyet’te Osman Ulagay, “Mevcut hükümetin bu paketi sonuç almaya yetecek sürede ödünsüz uygulamaya yetecek güce ve kararlılığa sahip olmadığı tereddüdü var” diye yazıyordu. Yeni hükümet arayışlarının odaklaştığı son isim, Cindoruk’tu.
Burjuvazi, böylece bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyor. Hem, “sağda birleşme” sloganı canlı tutuluyor ve alışılageldiği üzere, Cindoruk’un gene geçici bir liderliğe hazırlandığı imajı veriliyor; hem de darbe tehdidini canlı tutarak, krizin yükünün omuzlarına yıkılmasına karşı direnen işçi ve emekçilere gözdağı veriliyor. Muhtemel bir Cindoruk hükümeti, gerçekten böylece “sivil darbe”nin hükümeti olarak doğacaktır.

EKONOMİK OLAĞANÜSTÜ HAL
“Sanayinin iki devinden şok çağrı: Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı, Demirel’den Anayasanın 119. maddesi gereğince Olağanüstü Hal ilan edip ekonomiye hemen el koymasını istedi.” Bu haber, 10 Nisan tarihli Hürriyet gazetesinin manşetini olduğu gibi kaplıyordu.
Krizin işçi ve emekçi kitlelerine nefes alma olanağı bırakmayan ağırlığı, siyasi bakımdan alınması gereken tedbirlerin birer savaş tedbiri gibi düşünülmesini gerektiriyordu. Vehbi Koç, bunu daha açık bir slogan haline dönüştürdü :”Hepimizin hakikaten, Kuvay-ı Milliye ruhuyla mücadele eder gibi bu işe sarılıp fedakârlık etmemiz tek çözüm yoludur.” İkinci Kurtuluş Savaşı, Kuvay-ı Milliye gibi sloganlarla yükseltilmeye çalışılan ajitasyonun, aslında, yabancı bankalara, uluslararası kredi kurumlarına, Amerikan emperyalizminin ihtiyaçlarına cevap verecek bir ekonomik sıkıntı için yapıldığı düşünülürse, işin bir de trajikomik yanının bulunduğu görülecektir: Emperyalizmin doymak bilmez midesini doldurmak için, “Kuvay-ı Milliye ve İkinci Kurtuluş Savaşı”. Nisan ayının son numarasını, üç “büyük” gazete yaptı. Manşetten şu sloganı verdiler: “Bu Savaşı Kazanacağız, Haydi Türkiye!” Bu slogan, okuyucuda ilk önce, “hangi savaş, ne oluyor?” tepkisine yol açtı. Sınır ötesi harekâtın devam ettiği koşullarda, ilk akla gelen, PKK’yla olan savaştı.
Öte yandan, 5 Nisan paketinin açıklanışından sonra, başta Başbakan olmak üzere, her ağzını açan, Kuvayı Milliye ruhundan, İkinci Kurtuluş Savaşı’ndan söz etmeye alışmıştı. Kastedilen acaba bu muydu? Zehir zemberek bir ajitasyon diliyle yazılmış bulunan ortak bildiri, her iki anlamı da göz önünde tutan bir esneklik taşıyordu ama, kastedilen, asıl olarak “ekonomik savaş”tı.
Üç “büyük” gazete, yakın zamanda devletten almayı başardıkları 2 trilyonluk düşük faizli kredinin karşılığını, fedakârlık kampanyasını ön safta sürdürerek vermeye çalışıyorlardı.
Ateşli savaş çığlıklarıyla yapılan fedakârlık çağrısı, bankaların kurtarılıp kurtarılamayacağı tartışmasının yapıldığı günlere denk geldi. Batmakta olan bankaları kurtarmak için, savaşa çağırılanlar, işten atılan, ücreti bir anda % 40 oranında eksilen işçiler ve emekçilerdi. Türkiye hepimizin olduğuna göre, sesimizi çıkarmamalı, batık şirketlerin ve bankaların kurtarılması için kendimizi aç ve açıkta bırakanların işlerine engel olmamalıydık.

Türkiye’de sermaye, başlıca birikim ve dolaşım olanaklarını kaybetme noktasındadır. Ücret ve maaşlardaki reel düşüş, ciddi bir iç pazar daralması yaratmıştır ve bunun eski dengesini bulabilmesi olanağı yoktur. Özel olarak Güneydoğu’daki savaş koşulları, bir dönem için ekonomiye kaynak sağlamış bulunan, Türk müteahhitlik firmalarının Arap ülkelerindeki işlevlerine son vermiş, özellikle de Irak’la olan bağlantının Körfez Savaşı ve devamında yürütülen operasyonlar nedeniyle tümüyle ortadan kalkmış olması, bu kanalları da tıkamıştır. Avrupa’yla olan ilişkiler ise, Kıbrıs ve Kürt sorunları dolayısıyla daimi bir çıkmaz niteliği kazanmıştır. Bugünkü koşullarda, krizden çıkışın olanakları geçmiş krizlere göre çok daha sınırlıdır ve hemen hemen tükenmiştir. Bugün egemen sınıflar açısından, tek yol olarak, sömürünün daha da ağırlaştırılması ve KİT’lerin özeleştirilmesi yoluyla emperyalist sermaye akışının hızlandırılması görülüyor. Ancak bu da, gene egemen sınıf sözcülerinin üzerinde anlaştıkları gibi, “geçici ve ancak bugünü kurtarmaya yetecek” bir tedbir özelliği gösteriyor. İstikrarda süreklilik ve sermayenin olağan koşullarda genişlemesi için gerekli iç kaynakların harekete geçirilmesi yönünde herhangi bir planın bulunmaması, daha doğrusu böyle bir plan yapabilmek için gerekli esnekliklerin kaybolmuş olması, durumu tam bir umutsuzluk havasına dönüştürüyor.
“İkinci Kurtuluş Savaşı” krizden kurtulma planının egemen sınıflar dilindeki adı. Ne var ki, bu slogan, egemen sınıflar arasında, derin bir umutsuzluk havasının hâkim olduğu izlenimini kuvvetlendirmekten başka işe yaramıyor. Aktüel dergisinin, “Türkiye’den Tüyme Rehberi”ni, sadece komiklik olsun diye yayınladığı düşünülmemelidir. Gerçekten, krizin yükünün omuzlarına yıkıldığı sınıflarla tekelci burjuvazi arasındaki çelişme, bütün temel meseleleri açığa çıkararak genişliyor. Bir yandan, bütün çelişmelerin kendisi üzerinde düğümlendiği bir özellik kazanıyor, diğer yandan, her türden çelişmenin çözümü için temel bir öneme sahip olduğunu gösteriyor. Burjuvazi, kapitalizmin krizinin, şu andaki durumuyla kendisi için bir ölüm kalım meselesi haline geldiğini biliyor. Elindeki son silahın, askeri darbe silahının ise, kullanılamayacak kadar yıpranmış olduğunu kederle görüyor.
Bu noktada, bu silahı yeniden cilalayıp kabul edilebilir hale getirecek tek bahanenin “şeriatçı ayaklanma” olduğunu da görerek, muhtemel her halk hareketini, işçi direnişini aynı adla adlandırarak ezmek için fırsat kolluyor.
1 Mayıs, işçi ve halk hareketinin hedefleri ve biçimi bakımından, krizin gerek ekonomik sonuçlarına, gerekse siyasi bakımdan bu sonuçların üzerinde yükseltilmek istenen karşı-devrimci girişimlere karşı gücünü gösterme fırsatı olacaktır.
Eğer, sınıfın devrimci inisiyatifi gösterile-bilirse, burjuvazi, korkusunun, “tüyme planlarının” yersiz olmadığını anlayacaktır. Yok, eğer, Türk-İş’in planladığı gibi, 1 Mayıs, “laikliği savunma” gösterisine dönüşürse, bu aynı zamanda, Türk-İş’in, muhtemel bir sivil-askeri darbeyi desteklemek üzere, sınıfı yedekleme-ye çalıştığı anlamına gelecektir.

Mayıs ’94

Kapitalist Saldırı ‘Paketi’ ‘Uzlaşma’ ve ‘Fedakarlık’ Çağrıları Üzerine

Emperyalizme bağımlı Türkiye burjuvazisi, kapitalist dünyanın girdiği ve giderek boyutlanan bunalımı, kapitalizmin ana ülkelerinden daha ağır biçimde yaşıyor. Türkiye burjuvazisi, giderek derinleşen krizin yüklerini işçi sının ve emekçi kitlelere yıkarak, krizden kurtuluş çarelerini ararken; krizin ağırlaşmasında doğrudan bir etken olarak rol oynayan emperyalist sermaye kuruluşları, daha fazla taviz koparmak için dayatmalarını sürdürüyor.
Çiller Hükümeti; IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası mali sermaye kuruluşlarının dayattığı ve tek hedefi sömürünün artırılması olan “ekonomik önlemler”i, “ekonomik kurtuluş savaşı” ilanıyla yürürlüğe koydu. “Bunalımdan çıkış” için “kaçınılmaz” olduğu iddia edilen “ekonomik önlemler paketi”nin toplumun ezilen sınıf ve tabakalarınca da desteklenmesi için, burjuvazinin tüm sözcüleri, yoğun bir propaganda yürütüyorlar, işçi sınıfı ve emekçilerden gelebilecek tepkileri etkisizleştirmek, önlemek veya en azından asgari düzeyde tutmak için, “herkesin fedakârlık yapmasının zorunlu olduğu” üzerine sürdürülen propaganda, yeni unsurlarla güçlendirilmeye çalışılıyor. Holding patronları, tekelci burjuvazinin önde gelen temsilcileri, TİSK, TÜSİAD, TOBB gibi sermaye kuruluşları, burjuva parti yöneticileri ve hükümet sözcüleri sürekli olarak “fedakârlık” çağrısında bulunuyorlar ve “yükün eşit paylaşımı” demagojisiyle tepkileri yumuşatmaya çalışıyorlar. Tekelci burjuva basını, gazetelerin baş ve köşe yazarlarıyla TV kanallarının yüksek maaşlı yorumcuları, “paket”in topluma benimsetilmesi için yırtınıp duruyorlar. Burjuvazi, sermaye ve diktatörlük, bu ekonomik-sosyal (ve kaçınılmaz biçimde siyasal) saldın paketini bir “rejim sorunu” olarak ele almakta, uygulamaya sokulan “tedbirleri”, “rejimin bekası” açısından değerlendirmektedir. Çiller Hükümeti’nin ilan ettiği saldırı kararlarının kapsamı, IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası tekelci kuruluşlar tarafından belirlenmiş ve TİSK, TÜSİAD gibi sermaye kuruluşlarınca da benimsenmişti. Emperyalist sermaye kuruluşları, kısaca ücret ve maaşların dondurulmasını, tarım kesiminde sübvansiyonların kaldırılmasını, KİT çalışanlarının kapı dışarı edilmesini ve KİT’lerin tasfiyesini, yatırımların sınırlandırılmasını ve durdurulmasını ve tekel özelliği taşıyan ürünlere yüksek oranlı zamların yapılmasını istiyorlardı. ’90’lı yıllarda kapı önüne konan ücretli sayısı (ki Petrol-İş araştırmasına göre 900 bin civarında) yeterli görülmüyor ve sözde “istikrar için” 600 bin kamu çalışanının daha sokağa atılması isteniyordu. IMF yetkilileri, Türk devlet yetkililerine “bu kararlarda ne denli tavizsiz davranılırsa, bizim desteğimiz de o kadar olur” demektedirler. Ve Çiller yönetimi, IMF ile imzalamaya karar verdiği “Stand-by” antlaşmasıyla bu saldırı kararlarını uygulamadaki kararlılığını göstermiş bulunuyor. Türkiye burjuvazisi, kamu ve özel sektörde bu planı en katı biçimiyle uygulamaya soktu. Burjuvazinin, Çiller Hükümeti’ne dayattığı “önlemleri”, DPT eski Müsteşarı Yıldırım Aktürk şöyle formüle ediyordu: “Personel azalacak, fabrika kapatılacak, özelleştirme olacak, satılabilenler satılacak, bakın sadece KİT’leri kastetmiyorum. Devletin diğer kurumlarında da, dairelerinde de azalma olmasını istiyorum. Ücret artışlarını yeniden gözden geçirmek lazım. Bence çalışanların dörtte biri çıkartılmalı, çok zorlanırsa üçte biri çıkartılmalı. Toplam çıkartılacak işçi sayısı, aşağı yukarı 600 bini bulur. İşçileri kıdem tazminatları karşılığında çalıştıkları kurumlara ortak etmek en uygun çözüm olur. Eğer fabrika kâr ederse, onlar da bundan pay alır, eğer zarar ederse, yapılacak bir şey yok, yıllarca oranın ekmeğini yediler. Ancak bunları siyasiler yapmaz. Eğer bunun negatif bir tutarı varsa; bu, oy sandığına yansımayacak şekilde olsun. Hiçbir parti bundan zarar görmesin. Bu, neredeyse bu dönemi yok sayacak bir ara dönem. Polisiye rejimden geçilmesi gerekiyor.”
Kuşku yok, bu sözler “bir kişinin görüşleri” değil; Aktürk, sermayenin istek ve planlarını açığa vuruyor. Kapsamlı saldırıların engelsiz uygulanması için, “polisiye rejim”i zorunlu görüyor. Nitekim Türk tekelci burjuvazisinin en irileri olan Sabancı ve Koç, Olağanüstü Hal’in tüm ülkede ilan edilmesi için Demirel’e çıkıp, sermayenin direktiflerini açıkça dile getirmekten kaçınmadılar. Saldırı paketinin açılmasıyla birlikte, “acı ilacın içilmesi zorunluluğu” üzerine yürütülen kampanya ve işçi ve emekçilerin “rahat durmaları” konusunda uyarılmaları (!), sermaye ve gericiliğin işe sıkı sarıldığını gösteriyor. Toplumun çeşitli kesimlerinden gelen eleştirilere bile tepki gösteriyorlar ve emekçi muhalefetinin sokağa taşmasının önünü almak için, tehditler savurup gözdağı vermeye çalışıyorlar. TİSK Başkanı Refik Baydur’un, paketin başarıya ulaşmasında “hükümetin gücünün yetersiz kalacağı” biçimindeki sözlerinin gerisinde yatan “aslan”, Aktürk’ün “polisiye rejim” dediği şeydir. Sabancı da “muhalefet işin tadını kaçırmasın” buyurmaktadır. Ömer Dinçkök, “Bu programa sıkı sıkı sarılıp izlemeliyiz” derken, Genelkurmay Başkanı Güreş, ordunun başı olarak, Çiller’i “genç ve cesur bir kadın” olarak gördüğünü ve desteklediğini ilan etti. Böylece, planın engelsiz uygulanmasını sağlayacak askeri güç desteği de ortaya konmuş oldu.
Burjuvazi, uzun süredir, seçim kaybetmeyi göze alan hükümetlere (ve başbakana) ihtiyaç olduğuna ve “istikrar programının eksiksiz uygulanması için ne gerekiyorsa onun yapılması”na dikkat çekiyor ve bayan başbakan da göğsüne vura vura “şimdiye kadar kimsenin, hiçbir hükümetin yapmaya cesaret edemediği şeyi, biz yapacağız” diyordu.
Bu; kendi boyutları içinde bir savaş ilanıydı ve kesinlikle zam ve vergi artışıyla sınırlı olmayan, bundan da öte, doğrudan işçi sınıfının sendikal örgütlülüğüne, sosyal haklarına, işçi olarak varlığını sürdürmesine yönelmiş, daha kapsamlı sosyal-siyasal saldırıları gündeme getirecek bir “ön hazırlık paketi” idi. Sabah gazetesi yazan Güngör Mengi, “Türkiye kaçınılması ve ertelenmesi imkânsız bir savaşa girmiş bulunuyor” derken, burjuvazinin cephesinden olayın ele alınış tarzını ifade etmiş oluyor. Bu “paket”i kimler destekliyor sorusuna verilecek cevap, bir sınıf savaşının bugün daha keskin tarzda yürütüldüğünü açıklıkla ortaya koyuyor. “Paket”i IMF, Dünya Bankası, ABD emperyalizmi, Koç, Sabancı vb. holding patronları, TÜSİAD, TİSK, TOBB gibi, Türkiye burjuvazisinin örgütlü kuruluşları, fabrikaların ve bankaların sahipleri (sanayi ve banka sermayesini ellerinde tutanlar) ve burjuvazinin bekçi köpekleri destekliyorlar.
Sermayenin temsilcileri ve uşakları tarafından “ekonomik kurtuluş savaşı” olarak adlandırılan bu savaş, proletarya ve emekçilere karşı, siyasal zoru da içeren sosyal-ekonomik bir saldırılar kompleksidir. Burjuvazi, içine yuvarlandığı kapitalist bunalımın tüm yükünü işçi ve emekçilerin sırtına yüklemek için, bir yandan “fedakârlık” çağrılan yaparken; öte yandan, bir dalga halinde işyerlerini kapatmakta, fabrikaların vardiya sayılarını düşürmekte, işçileri ücretli ya da ücretsiz “izin” uygulamasıyla aldatarak sokağa atmakta, KİT’lerin tasfiye edileceğini ve KİT çalışanlarının sokağa atılacağını ilan etmektedir. Yüksek oranlı zam ve vergiler ise, tüm bu saldırıların bir yönü olarak gündeme gelmektedir. Tüm temel tüketim maddelerine yüzde 100 civarında yapılan zammın “ilk üç aylık uygulamanın bir unsuru olduğu, üç ay sonra yeni ayarlamaların yapılacağı (bu, yeni zam ve vergi demektir) daha baştan ilan edilmiş bulunuyor. Hükümet, sermaye hesabına, 300 trilyonluk bir zam ve vergi geliri hedefliyor. Rant ve faiz geliri sağlayan tefeci ve tekelcilerin 200 trilyonluk borcuna kalem çeken hükümet, bu “açığı”, işçi ve emekçilerden alacağı ek vergi ve zamlarla kapamaya çalışıyor. Ve gene bu paketle, Kürt özgürlük mücadelesinin kana boğulması için ihtiyaç duyulan kaynak sağlanmaya çalışılıyor. Sorun bununla da bitmiyor. Bir yandan, tüm temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları yüzde 100’leri aşacak tarzda artırılırken, öte yandan işçi ücretleri ve memur maaşları dondurulmak isteniyor. (Bu “paket”in açılmasıyla ücret ve maaşların daha baştan yüzde 35 reel değer kaybına uğraması sağlandı), tarım kesiminde destekleme alımları ve sübvansiyonlar kaldırılıyor, KİT çalışanlarının sendika, sigorta vb. sosyal haklan bir kalemde gasp ediliyor.

KAPİTALİZMİN BUNALIMI, “SAVAŞ” ve “FEDAKÂRLIK”
Hükümet, yeni zam ve vergileri, işten atmaları, ücret düşürmelerini ve sosyal hak gasplarını bir “refah programı” olarak sunuyor ve destek istiyor. Burjuvazi, kendi programının başarıyla uygulanması için tüm propaganda aygıt ve olanaklarını bu kampanyaya yöneltmiş durumda, işçiler, işsizler, şehir ve kırın yoksulları, memurlar, küçük esnaf, gençlik vb. burjuvazi adına “fedakârlığa” çağrılıyor. İşçilere, özellikle kapatılacağı belirtilen KİT işçilerine, “tahriklere kapılmama” ve “olanları kabullenme” (burjuvazi bunu kaçınılmaz kader olarak gösteriyor) çağrısı yapılıyor ve aksi tutumların (yani mücadele yolunun seçilmesinin) “daha kötü sonuçlara yol açacağı” tehditleri savruluyor.
İşçi sınıfı ve emekçilerin “fedakârlığa” ikna edilmesi için, TV kanalları ve burjuva basını özel bir rol üstlenmiştir. Henüz saldırı kampanyasının kapsamı hakkında netleşemeyen işçi ve emekçilerin durumundan da yararlanarak, burjuva propagandacıları, “herkesin fedakârlık yapmasının zorunlu olduğu” fikrini işliyorlar ve örneğin, sahte bağış kampanyaları düzenleyerek, sözde herkesin sıkıntıya katlandığını kanıtlamış oluyorlar. Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök, Güneri Civaoğlu, Güngör Mengi gibi köşe yazarları bu kampanyada baş görevi üstlenerek, her gün, her saat “paketin yararları” üzerine vaaz veriyorlar.
“Yükün eşit paylaşımı” üzerine demagojik bir propaganda yürütüyorlar. Burjuvazi ve gericilik cephesinin tüm “savaşçıları”, işçi sınıfı ve emekçilerden “zorluk çıkarmamaları”nı istiyorlar.
Burjuvazinin bir “savaş” yürüttüğünü yukarıda da söyledik. Bu savaşta iki tarafın olduğu, savaştaki taraflardan birinin, öteki tarafı, kendi lehine fedakârlığa çağırdığı, fedakârlığa çağrılan işçi ve emekçilerin, bu toplumdaki (kapitalist sistemde) yer alış biçimiyle zaten sürekli fedakârlık yaptığı açık olmasına karşın, burjuvazi, halk yığınlarını mücadeleden alıkoymak için -ve elbette kendi sınıf çıkarlarını tüm toplumun ortak çıkarları ilan ederek- “toplumsal fedakârlıktan, “toplumsal uzlaşma”dan söz etmekte, “yükün adil dağılımı” üzerine ikiyüzlü bir propaganda yürütmektedir. Bırakalım krizin derinleştiği ve mücadelenin keskinleşmesinin kaçınılmaz olduğu dönemleri, “barış” dönemlerinde de “yükün eşit dağılımı” bir safsatadan, aldatmacadan ibarettir.
Kapitalizm, “yükün eşit dağılımı”na tümüyle aykırı bir sistemdir. O, bir sınıfın (proletarya), diğer sınıf (burjuvazi) yararına ürettiği ve fedakârlığa katlandığı, yükü omuzladığı, “adil” olmayan ve sömürüye dayalı bir sistemdir. Kapitalizmin içine girdiği bunalım dönemleri ise, “yükün eşit paylaşımı” lafazanlığı ardında işçi sınıfı ve emekçiler daha fazla yük altına sokulduğu, krizin faturasını ödediği dönemlerdir. Bu gibi dönemlerde gündeme getirilen “istikrar önlemleri’yle, emekçilerin daha fazla açlığa, işsizliğe ve sefalete sürüklenirken, burjuvazi, bunun “kaçınılmazlığı” üzerine aralıksız bir propaganda yürüterek, işçi sınıfı ve emekçilerin boyun eğmesini sağlamaya çalışır.
Burjuvazinin “istikrar önlemleri”nin ve “fedakârlık” çağrılarının neyi ifade ettiği, kapitalist sistemin, kapitalist üretim tarzının daha yakından tanınmasıyla kuşkusuz daha iyi anlaşılır. İşçilerin, burjuvazinin “fedakârlık” çağrılarının anlamını kavramaları, kapitalizme ve burjuvaziye karşı mücadelenin seyrini doğrudan etkiler. Çünkü Türkiye burjuvazisinin anlamını kavramaları, kapitalizme ve burjuvaziye karşı mücadelenin seyrini doğrudan etkiler. Çünkü Türkiye burjuvazisi, krizin derinleştiği koşullarda bile, kârını azamiye çıkarmanın, sömürüyü artırmanın yollarını arıyor ve propaganda edildiği gibi herhangi bir fedakârlıkta da bulunmuyor. Örneğin kapitalist işletmeler, “fedakârlık” adına işçileri kapı dışarı ederken, daha az işçiyle daha fazla üretim yollarını aramaktan ve gene, ürün stoklarını eritmek için fabrikaları kapatırken, ürünlerine zam yaparak kâr oranını artırmaktan geri durmuyorlar. “Fedakârlık” yaptıkları iddiasındaki kapitalist işletmelerin bir kısmının ’93 yılı kârları bile tek başına burjuva propagandasını yalanlamaktadır. Bunalım dönemi olan ’90’h yıllarda kapitalistlerin artı-değer sömürüsü, dolayısıyla kârları giderek katlandı. Örneğin Sabancı Holding, ’93’te, 6,5 trilyon, Koç Holding’in bir kısım işletmesi; 18,8 trilyon, Yapı Kredi Bankası bir trilyon vb. kâr sağladılar.
Kapitalizm, eğer sömürülme “fedakârlık” ise, zaten sömürülen sınıf (ya da sınıfların) fedakârlığı üzerine oturan bir sistemdir. Burjuvazinin, işçi sınıfına ve emekçilere “verdiği” herhangi bir şeyden söz edilecekse, bu; sömürü, baskı, açlık, işsizlik, eğitimsizlik, sağlıksızlık vb.dir. Kapitalizm, işçinin kendine ve ürününe yabancılaştığı, yabancılaştırıldığı, işçinin yalnızca artı-ürün, artı-değer üreten (ve bununla burjuva sınıfın yaşamını olanaklı kılan) bir iş makinesi, bir yük hayvanı, bir meta olarak değer gördüğü bir sistemdir. Buna rağmen, burjuvazi, sürekli olarak, işçi ve emekçilerle “aynı gemi”de yaşadığından, kendisi olmazsa işçilerin çalışacak iş ve yiyecek aş bulamayacağından söz ederek onları fedakârlığa çağırıyor. Oysa işçinin çalışarak ürettiği ürün ve bu ürünün kapitalist tarafından mülk edinilmesi olmasa; yaşayamayacak olan, yaşaması olanaksız hale gelecek olan burjuva sınıfın kendisidir. Açık olan gerçek şu ki; kapitalist ile işçi arasındaki ilişki, sömürme-sömürülme ilişkisidir. Sömürünün olmaması, kapitalizmin ve kapitalistin de varlık koşullarını ortadan kaldırır. Burada kapitalizmin tahlilini yapmıyoruz, ama kapitalistin, işçinin canı ve kanı pahasına yaşam olanağı bulduğu gerçeğinin üzerinin örtülmesine de izin verilmemelidir. Kapitalistin ve işçinin, kapitalizm koşullarında birbirleriyle karşılıklı bağlı bir ilişki içinde olduğu kuşkusuzdur. Bu bağlı ilişkinin tümüyle işçinin aleyhine devam ettiği ve kapitalizm tasfiye edilmeden, işçilerin durumunda temel bir değişim sağlanmasının olanaksız olduğu ise bir diğer gerçektir. Kapitalistin işçiye ödediği miktar, bizzat işçiler tarafından üretilen ürünün pazarda işçi tarafından parayla satın alınması sonucu (pazar ilişkileri içinde bindirilen kâr fazlasıyla birlikte) gerisin geriye kapitaliste döner. Kapitalist, yaşamını, işçinin yarattığı artı-değere, geçimini sağlayacak çalışma süresi dışındaki sürede yarattığı artı-ürüne karşılıksız el koyarak, dahası, buradan elde ettiği artıyı, genişleyen yeniden üretime sokarak ve her seferinde sermaye yığılımını artırarak sürdürür.
Kapitalist üretim, meta üretimi üzerine kuruludur, pazar için üretimdir. Kapitalizmde üretim, tüketicinin ihtiyaçları üzerinden değil, bilinmeyen bir pazar için yapılır. Üretim sürecinde, üretim araçları daha fazla yoğunlaşmanın yanı sıra, daha az sayıdaki kapitalistin elinde toplanır. Bu durum, fiyatların belirlenmesinde olduğu gibi, yeni buluşların üretimde kullanılmasında da tekellerin belirleyici rol oynamalarına yol açar. Kapitalizmde “aşırı üretim ve yığınların yoksulluğu, her biri ötekinin nedeni olmak üzere…” birlikte var olur. Bu çelişkili yapı, ekonomik, sosyal, siyasal birçok çelişkiyi de üreterek bunalımlara yol açar ve eninde sonunda “üretim tarzının dönüşmesi” ne götürür. Kapitalist üretim tarzında esas olan, kapitalistin üretime yatırdığı değerin üzerinde bir değeri, üretimden çekmesidir. Kapitalistin amacı “üretime yatırılmış değer miktarından daha üstün bir değere sahip olan bir meta üretmektir.” (Engels) Üstün değeri sağlayan “artı-değer”dir ve kapitalist; artı-değere el koyarak, hem gereksinmelerini karşılar, hem de yeni artı-değer üretimi için kaynak sağlar. Kapitalistler, her gün mümkün olduğu kadar fazla “ödenmemiş emek”e el koymak isterler. Çünkü kapitalist sınıfla işçi sınıfı arasındaki ilişki, meta sahiplerinin ilişkisi biçimindedir. İşgücü sahibi ile para sahibi (kapitalist) pazarda karşılaşır ve kapitalist, işgücünü belli bir süre için, bir gün, bir hafta, bir ay vb. süreler için satın alır. Sermaye; işgücünü, iş yapan güç olarak değerlendirir ve işçinin tüm zamanını, ya da bu zamanın mümkün olan en fazla bölümünü “işgücü zamanı” olarak kullanmaya çalışır.
Burjuvazi, artı-değer üretiminin fazlalaştırılması için “işgücü zamanı”nı uzatmaya çalışır. Bilimsel teknik buluşların üretime sokulması yoluyla, hem çalışma zamanı artırılır, hem de verimlilik artışı sağlanır ve bu yolla artı-değer miktarında artışa gidilir. Emeğin üretkenliğini artırmak (bu üretim maliyetinin düşürülmesini de içerir) aynı zamanda, işçinin aldığı ücret karşılığı çalışmak zorunda olduğu “gerekli iş süresi”nin kısaltılması ve fazladan çalışma süresinin artırılmasına da hizmet eder. Marx, konuyu açıklarken şunları yazıyordu: “… Ama sermaye, fazla çalışma konusundaki açgözlülüğü, ölçüsüz ve gözü dönmüş hırsıyla, işgücünün yalnızca ahlaksal sınırlarını değil, fiziksel üst sınırını da aşar… İşgücünün süresi, sermayenin umurunda bile değildir… Kapitalist üretim, bu gücün tükenişini ve zamansız ölümünü üretir. İşçinin belli bir zaman aralığındaki üretme süresini, onun yaşamını kısaltarak uzatır.”
Burjuvazi, işçilerden fedakârlık isterken, esasta bu sömürüye daha fazla katlanmalarını istiyor. Makineli üretimde büyük ilerlemelerin gerçekleştirildiği günümüzde, hem daha fazla işçinin sokağa bırakılması, hem de daha az işçiyle işgününün uzatımı (bunun çeşitli yolları var) yoluyla daha fazla artı-değer üretilmesi olanaklı hale gelmiştir. Toplumsal bir zorlamanın olmaması durumunda işçinin sağlığı ve yaşam süresi, kapitalistleri hiç ilgilendirmez ve onlar, her zaman ucuz işgücü fazlasını yedekte bulma olanağına sahiptirler. Bunu olanaklı kılan en önemli etken, makinenin kapitalist kullanımıdır. Makinenin kullanımı, burjuvaziye işgücünün uzatımı imkânı sağlamasının yanı sıra; kontrole hazır, onun emri altında çalışmaya hazır bir işgücü fazlasını meydana getirir. Türkiye burjuvazisi, işçi sınıfına dayattığı düşük ücret-yüksek fiyat politikasının başarısı için, yedekte bekleyen dev işsizler ordusunu bir koz olarak kullanmaktadır.
Makineli üretim, bir yandan kapitalizmin gelişmesine paralel olarak milyonlarca emekçiyi fabrika ve işyeri çatısı altında birleştirerek, işçilerin örgütlenmesine, disipline olmasına ve sonuçta kapitalizmin mezar kazıcıları olarak rol oynamalarına yol açarken, öte yandan, işçinin makineye bağımlılığının gelişmesine ve yabancılaşmanın pekişmesine yol açmaktadır. Kapitalist üretim; gelişme süreci içinde, işçinin makineye bağımlılığını artırır, işbölümü ve makineleşmenin gelişimiyle, işçinin kendine, ürününe ve üretime yabancılaşması da artar. Marx, bunu, “Emek araçlarını kullanan işçi değildir, tersine işçiyi kullanan emek araçlarıdır” biçiminde ifade ediyordu. Makineye bağımlılık, işçinin düşünme, yetenek ve becerilerini geliştirme olanaklarını büyük oranda sınırlarken, işçiyi makinenin hareketleriyle uyumlu, tekdüze hareketleri yineleyen bir “robot”a çevirir. İşbölümünün modern makineli organizasyonu, kapitalist üretim tarzının yol açtığı yabancılaşmayı daha da geliştirir. Marx, bu durumu şöyle izah ediyor: “Bir ve aynı aleti yaşam boyu kullanmanın verdiği uzmanlık, şimdi bir ve aynı makineye hizmet etmenin verdiği uzmanlık halini alır… El zanaatları ile manifaktürde işçi aleti kullanırdı, oysa fabrikada, şimdi makine işçiyi kullanmaktadır… Orada emek aracının hareketi işçiden geliyordu, burada ise makinenin hareketlerini izlemek zorunda olan odur… Manifaktürde işçiler canlı mekanizmanın birer parçasıydı, fabrikada, onun yalnızca canlı bir eklentisi olan işçiden bağımsız cansız mekanizma vardır… Makine, işçiyi işten kurtarmadığı, ama yalnızca çalışmanın bütün ilginçliğini yok ettiği için, işin hafiflemesi bile bir çeşit işkence halini alır. Her türlü kapitalist üretim, yalnızca bir emek süreci olmayıp, aynı zamanda artı-değer yaratma süreci de olduğu için şu ortak özelliği gösterir: Emek araçlarını kullanan işçi değildir, tersine işçiyi kullanan emek araçlarıdır. Ne var ki, bu tersine dönüş, ilk kez yalnız fabrika sisteminde teknik ve somut bir gerçeklik kazanır.”
Kapitalist üretim, insanın ve işçinin kendine yabancılaşmasına yol açmaktadır. Bunun nedeni şudur: İşçi, ne ürettiği emek ürünün sahibidir, ne de üretim sürecinde, üretimin herhangi bir yönü üzerinde otorite olanağına sahiptir. İşçi, adeta robotlaştırılmıştır. Üretimin nasıl ve ne kadar, kimler tarafından ve ne miktarda yapılacağına karar veren, kapitalistin kendisidir. Bunun kaçınılmaz sonucu, işçinin kişiliksizleştirilmesi, robotlaştırılması, soyutlanması biçiminde tümüyle işçinin aleyhine durumların ortaya çıkmasıdır. İşçi, işteki ve iş dışındaki yaşamında doyumsuz, özgüvensiz (psiko-sosyal sorunlara itilmiş) bir duruma sürüklenir. Ürünün üretilmesi alanında söz sahibi olmadığı gibi, bölüşümü ve mülkiyeti açısından da adeta yabancı biri durumundadır. Kapitalist üretim tarzında, üretim sürecinin tüm karar mekanizması, burjuvazinin elindedir. Burjuvazi; süreci hızlandırarak verimi artırmak, zaman kaybını önlemek ve “iş disiplini” kalıplan içinde işçinin davranışlarına biçim vermek için, ipleri her zaman kendi ellerinde olan, ancak araç ve aracıları değişebilir bir kontrol mekanizması geliştirmiştir. Bu yolla sonuçları ideolojik-politik boyutlara da varan bir şekillendirme sağlanarak, bireysel iş sorumluluğu, diğer bireylerden bağımsız davranışların benimsenmesinin aracına dönüştürülür.
Marx, kapitalist üretimin insanın kendine yabancılaşmasına yol açan özelliklerini ele alırken şunları yazıyor: “Peki emeğin yabancılaşması neye dayanır? İlkin emeğin işçinin emeğinin dışında olması, yani onun özüne ilişkin olmaması, demek ki; emeğin de işçinin kendini olurlamayıp yadsıması, mutlu değil, mutsuz duyması, özgür bir fizik ve entelektüel etkinlik göstermeyip, bedenine ve tenine eziyet etmesi olgusuna, sonuç olarak, işçi ancak çalışmanın dışında kendi kendisinin yanında olma duygusuna sahiptir ve çalışmada kendini kendi dışında duyar. Çalışmadığı zaman kendi evinde gibidir ve çalıştığı zaman da kendini kendi evinde duymaz. Öyleyse çalışması istemli değil, ama istemsizdir, zorlama çalışmadır. Öyleyse bir gereksinmenin karşılanması değil, ama sadece çalışma dışındaki gereksinmelerin bir karşılanma aracıdır. Emeğin yabancı niteliği, fizik ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz, çalışmadan veba gibi kaçınması olgusunda açıkça görülür. Dışsal emek, insanın içinde kendine yabancılaştığı emek, bir kendini kurban etme, bir onur kırılması çalışmasıdır. Son olarak, emeğin işçiye dışsal niteliği, onun işçinin kendi öz malı değil, ama bir başkasının malı olması, işçiye ilişkin olmaması, işçinin emekte (çalışmada) kendine değil, bir başkasına ilişkin olması olgusunda da görülür. Dinde insan imgeleminin, insan kafasının ve insan yüreğinin öz etkinliği, nasıl birey üzerinde, ondan bağımsız olarak yani tanrısal ya da şeytansal bir etkinlik olarak etkili olursa, işçinin etkinliği de tıpkı öyle kendi öz etkinliği değildir. Bir başkasına ilişkindir, kendi kendinin yitirilmesidir bu etkinlik.
“Bundan şu sonuca varılır ki; insan (işçi) artık kendini ancak yemek, içmek ve çoğalmak gibi hayvansal işlevlerinde, bir de olsa olsa konutta, süste vb. özgürce etkin duyabilir. İnsan işlevlerinde ise ancak hayvanlığını duyar. Hayvanal insanal, insanal da hayvanal duruma gelir.” (Kapital)
Marx’ın sözünü ettiği bu yabancılaşma, kapitalist üretim sürecinde yeni buluşların devreye girmesiyle daha da belirginleşmiştir Verimin ve artı-ürünün artırılması amacıyla üretimin hızlandırılması ve bunun bir biçimi olarak “Bant tipi üretim”in geliştirilmesiyle işçinin davranışları daha fazla sınırlandırılmış, onun tüm yaratıcı yetenekleri yok edilmiştir. Bu üretim durumuyla beceri gerektiren “bütün” halindeki çalışma yerine, şimdi işçi; hızla dönen bandajın belli bir hareketine uyum göstermekle görevli, monoton, yetenek ve dikkati bu tek yönle sınırlanmış bir öğedir ve bir “robot” haline dönüştürülmüştür. Üretim sürecinin tüm karar mekanizmasından uzaklaştırılma durumu, bu biçim altında daha da geliştirilmiştir, işçi, hemen hiçbir düşünsel çaba göstermeden, aynı hareketi yineler durur, işçiler arasındaki iletişim zayıflamış, aşırı işbölümüyle işçiler birbirinden soyutlanmıştır. Fabrika üretimi, olumlu özelliklerinin (yüzlerce, binlerce işçiyi bir araya getirerek ortak davranışa yöneltme vb.) yanı sıra; işçilerin birçok yeteneğini köreltme gibi olumsuz sonuçlara da yol açmaktadır, “işçinin, bir tek işteki becerisini, bir yığın üretici yetenekleri ve içgüdüleri aleyhine zorlayarak, onu çoğu organlarından yoksun garip bir yaratık haline getirir.” Bu durum, işçinin fiziki, psikolojik toplumsal davranışlarını etkiler, örneğin kolektif hareketin aleyhine, bireysel soyutlanmışlık durumuna yol açar, bu yönde davranışlara zemin hazırlar. İşçinin işteki fiziksel davranışları, onun toplumsal (siyasal-sosyal) davranışlarını da etkiler. Türkiye’de ileri derecede makineleşmenin henüz gelişmediği maden vb. işletmelerde bu sonuçlar olanca netliğiyle görülmemekle birlikte, örneğin otomotiv, beyaz eşya, petro-kimya ve ilaç sanayisi gibi sektörlerde işçilerin yaşamı hızlandırılmış üretim tarafından tümüyle kontrole alınmıştır, işyerindeki hareketi, banda bağlı olarak bir tek hareketin yinelenmesi biçiminde sınırlandırılmış işçinin, mücadeleyi, sınıf mücadelesi olarak görmesi ve ona göre davranmasının önüne de çıplak gözle görülemeyecek engeller dikilmiştir. Bizzat kendi emeğinin ürünü olan “meta”larla pazarda bir yabancı olarak karşılaşan, asla ürünün sahibi olmayan ve kapitalizm koşullarında olmasının olanağı da bulunmayan işçi, işte de kendisi gibi işgücünü satarak, bir bakıma emeğini kapitaliste önceden “avans” vererek geçinen işçi arkadaşlarına yabancı biriymiş gibi soyutlanmıştır. İşçinin sevmeden, bir zorunluluk olduğu için çalışması ve ürününe de başkalarınca el konulması nedeniyle işi yadsıması; onu, özgüvenini yitirmiş bir duruma getirirken, sınıfın mücadelesini de olumsuz biçimde etkilemektedir. Açıkça görüldüğü gibi, kapitalist sistemde, işçi sınıfı ve emekçilerin konumu, onların kapitalistler yararına sürekli fedakârlığını olanaklı kılmaktadır.
Kapitalist üretim tarzında, bizzat kapitalizmin ürünü olan iki karşıt sınıf arasında, sürece bağlı değişik biçimler alan kesintisiz bir mücadele sürerken; burjuvazi hemen her zaman “birlik” ve “fedakârlık” çağrılarıyla proletarya ve diğer ezilen kesimlerin dikkatini sınıf çatışmasından ve bu çatışmayı doğuran sömürü olgusundan uzaklaştırmaya çalışır. Sürekli olarak işçi ve “işveren”in birbirlerine ihtiyacı olduğu ve “birlikte ebediyen yaşamalarının zorunluluğu” fikri işlenir. Burjuva propagandasına göre, “herkes aynı gemidedir ve gemi batarsa herkes batar.” Burjuvazinin, kapitalist cennetini sürdürmesi için bu propagandaya ve işçi ve emekçilerin sisteme bağlanmalarına ihtiyacı vardır. Burjuvazi, uluslararası deneyleriyle, sömürü olgusunun tüm boyutlarıyla görülüp-kavranmadığı koşullarda, sınıfın ve emekçilerin mücadelesinin sistemin temeline, sömürüyü olanaklı kılan üretim biçimine ve onun doğurduğu siyasal üstyapıya yönelmeyeceğini bilmektedir, işçiler ise, günlük yaşamlarında aldıkları ücretle, ürettikleri ürün fiyatları arasında kıyaslamalar yaparken, sömürülmeleri konusunda belli bir fikre ulaşmalarına karşın, görece karmaşık kapitalist sömürüyü tüm yönleriyle kavramakta zorlanırlar. Kapitalist, işçiyi gün boyu, haftalık veya aylık çalıştırarak, önce emek-gücünü kullanır ve yaratılan ürünü (para olarak karşılığını süreçte alsa bile) mülk edindikten sonra, işçiye ödeme yaparken hiçbir biçimde işçinin emek gücünün (işgücü; fizik ve düşünsel güç kullanımıdır) karşılığını tam olarak ödemez. (Aksi durumda kapitalistin sermaye birikimi sağlaması ve sermayeye sahip olabilmesi mümkün olmazdı.) işçi, çalışma zamanının bir bölümünü, kendisine ödenen ücret karşılığı kullanırken, diğer kesiminde, karşılığında hiçbir değer almaksızın, bütünüyle kapitalist için çalışır, işte kapitalist kârın esas kaynağı, bu ödenmemiş emeğin yarattığı değer (artı-değer)dir. Kapitalist, ne kadar fazla ödenmemiş emeğe el koyarsa, artı-değer sömürüsü de o denli fazla olur. İşçi sınıfı, ücretli emek ve sermaye ilişkisi içinde yaşadığı sürece, kapitalistlere, karşılığı ödenmemiş değer yaratarak esas fedakârlığı yapmaktadır. Bunalım koşulları bu bakımdan olsa olsa, bu sömürü oranında artış sağlanması biçiminde bir “ek fedakârlık” getirir. Bu çıplak gerçek, burjuvazi ve tüm uşaklarının “yükün eşit paylaşımı” propagandasının ikiyüzlü-gerici özünü de açığa çıkarmaktadır. Gerçek hayatta, üretim araçları ve ürünlerin mülkiyetine sahip olan burjuva sınıfla, ürettiği ürüne bile sahip olamayan ücretli işgücü sahibinin “eşitliği” ekonomik, ya da siyasal hiçbir biçimde mümkün değildir. Zam ve vergi yükünün artırılması, doğrudan doğruya, işçinin “gerekli iş zamanı” süresindeki çalışması karşılığı aldığı ücretin bir bölümünün daha, ondan geri alınması anlamına gelir, isterseniz bunu, kapitaliste karşılıksız çalışma süresinin uzatımı olarak da değerlendirebilirsiniz. Ayrıca, kapitalistler ürün fiyatlarının artırılması yoluyla, artı-değer sömürüsüne ek bir kâr da sağlamaktadırlar. O halde, onların “aldığı yük” ya hiç yoktur veya azami kâr oranında nispi bir düşüşten ibarettir. Bunun ise “yükün paylaşımı” ya da “eşit dağılımı”yla en küçük bir ilişkisi yoktur. Bu bakımdan burjuva propagandası kof ve yalan üzerine kuruludur.
Esasen sorunu karmaşık hale getiren de burjuva propaganda merkezleri ve burjuvazinin kendisidir. Çeşitli biçimlerde sürüp giden sınıf mücadelesinin üstünü örtmek; işçi ve emekçi mücadelesinin sömürüyü olanaklı kılan kapitalist üretim tarzına (kapitalist sisteme ) ve onun üstyapı kurumlarına yönelmesinin önünü almak amacıyla burjuvazi ve gericilik, “çıkarların ortaklığından, “aynı gemide yaşamak”tan, “fedakârlık”tan ve “yükün adil dağılımı”ndan söz etmektedir.

KRİZ, UZLAŞTIRMA GİRİŞİMLERİ VE “TOPLUMSAL UZLAŞMA” ÇAĞRILARI
Kapitalizmin bunalımı derinleştikçe, burjuvazinin “Toplumsal Uzlaşma” çağrıları daha sık duyulmaktadır. Burjuvazinin yeni hamlesi olarak gündeme gelen son saldırı paketi de “uzlaşma” ve “birlik” çağrılarıyla yürürlüğe kondu. Koç ve Sabancı gibi Türkiye’nin en iri tekelcileri başta olmak üzere, sermayenin tüm temsilcileri, devlet ve hükümet yetkilileri sürekli “birlik” çağrılarını yineliyorlar.
Bu çağrıların bir tek amacı var: işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarının, yeni zam ve vergi yüküyle artan sömürüyü ve kazanılmış sosyal hakların gaspını itirazsız, (ya da sistemi zora sokmayan basit itiraz biçimleriyle birlikte) kabullenmelerini sağlamak. Bu amaçla gündeme getirilen uzlaştırma girişimlerinden biri de “Ekonomik-Sosyal Konseydir. Buna göre; tekelci burjuvazinin temsilcileri, hükümet (tekelci burjuvazinin temsilcilerinden oluşur) temsilcileri ve “işçi temsilcileri” (işbirlikçi sendika ağaları)nden oluşan bir “kurul”, sorunların “ülke çıkarları doğrultusunda çözümü” için faaliyet yürütecek. “Sanayicilerin, hükümetin ve sendikaların elbirliğiyle bunalımın aşılması” propagandası, tümüyle burjuvazi ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu propagandayla, işçi ve emekçilerden, kendilerine yönelen saldın planlarının altına imza atmaları isteniyor.
Uluslararası deneylere sahip olan burjuvazinin başka manevralarından da söz etmek gerekiyor. Örneğin Karabük Demir-Çelik İşletmeleri’nin tasfiyesi için çalışmalar yoğunlaştırılırken, işçilere “eğer özelleştirilmesini ya da kapatılmasını istemiyorsanız, onu size devredebiliriz; ancak buna karşılık kıdem tazminatı vb. alacaklarınızdan vazgeçmeniz gerekiyor.” denmektedir. Yıldırım Aktürk’ün, “eğer fabrika kâr ederse onlar da yararlanırlar, yok eğer zarar ederse, yapılacak bir şey yok, o kadar ekmeğini yediler.” sözleri de aynı anlama gelmektedir. Burjuvazi, işçilerin sayesinde ve onların emek ürününe el koyarak yaşamını sürdürmesine rağmen, işçilere ekmek veriyormuş gibi görünmekte, bu sahte görüntü ardına gizlenerek sınıfa ve emekçilere karşı alçakça saldırı planlan geliştirmektedir. İşçilerin, işletmelere sözde ortaklığı düşüncesi (ve uygulaması da), işçilere yeni bir tuzak kurulmasını ve kazanılmış işçi haklarına el konulmasını amaçlamaktadır. Kaynakların ve ülke yönetiminin burjuvazinin elinde olduğu koşullarda, işçilerin herhangi bir işletmeyi kapitalist tarzda işletmesinin, işçilere tüccarlaşma hayalleri kurma dışında bir yararı yoktur. Bu açık gerçeğe rağmen bazı sendika ağaları da benzer bir düşünceyi savunabilmektedirler. Örneğin T. Deniz İşletmeleri’nin özelleştirilmesi gündeme geldiğinde, işkolu sendika yöneticileri, “biz alalım” talebiyle ortaya çıktılar. Bu tür bir tutumun (ve varsayım olarak bu tür bir uygulamanın) getireceği sonuç, sınıfın gücünün, birliği ve mücadelesinin bölünmesinden başka bir şey olmayacaktır. İşçilerin bir bölümünü sözde “patron olma” hayaliyle aldatarak, öteki kesimine karşı kapitalist burjuvazinin emrine vermekten başka bir şeye hizmet etmeyen bu tür önerilerin, işçilerin yaşamında herhangi bir iyileşmeye de hizmet etmediği açıktır. Ayrıca bu türden bir “el değiştirme”nin gerçekleştiği varsayılsa bile; işçilerin tekelci kapitalizm koşullarında, “birlikte çalışarak ve paylaşarak” ya da “birlikte pazarlayarak” tekelci işletmelerle rekabet etmelerinin, dahası tekellerin egemenliği koşullarında ayakta kalmalarının olanağı yoktur. Tekelci burjuvazi, işçilere böyle bir imkân tanımayacağı gibi, artı-değer elde edeceği kapitalist işletmeleri elden çıkarmak da istemez. Demagojik propaganda bir yana; bu sınıfın mücadelesini sabote etmenin taktiklerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Ama, kuşkusuz olay, bununla da sınırlı kalmıyor.
Burjuvazi, işçi sınıfı saflarında bir eğilim olarak gelişme olanağı bulan sendikalizmi körüklemek ve mücadeleyi geri düzeyde tutma yoluyla işçilerin “fedakârlık” sınırlarını genişletmek amacıyla bir başka yola da başvurmaktadır. Bu; işyeri sorunlarına “ortaklık”, “ortak sorumluluk” temelinde işçilerin katılımını sağlamaktır. Amerika ve Avrupa’da denenen bu yönteme, diğer kapitalist ülkelerin burjuvazisi de eğilim göstermektedir. Kapitalist mülkiyet ilişkilerine dokunmayan, dolayısıyla da kapitalist sömürünün gerçekleşmesine herhangi bir engel oluşturmayan bu tür bir “ortaklık”; işçilerin, kapitalistlerin yararına sömürüsünü artırmaya yöneliktir. Burada amaç; işçiye, çalışma ortamının düzenlenmesinde sözde hak tanıyarak, manevi bir doygunluk hissi yaratmak ve onun, kendini işine daha fazla vermesini, daha fazla üretmesini sağlamaktır. ABD, Almanya, Japonya gibi ülkelerde denenmiş olan bu yöntemle, işyerlerinde çalışma koşullarının düzenlenmesi ve denetlenmesine işçiler “ortak” edilmiş, bu yolla hem daha fazla üretim gerçekleştirilmiş, hem de “işyeri barışı” adı altında mücadelenin işçi sınıfından yana gelişmesinin önü kapatılmıştır. Türkiye’de bir süredir, bazı kesimlerce sözü edilen “işyeri konseyleri” de aynı amaca yöneliktir. Burjuvazi, işçilerin işyeri ve işletmelerin yönetimi sorunlarına sözde katılımı yoluyla (gerçekte bu “katılım”, çalışma koşulları, fazla mesai ve ücretler gibi konularda düşünce belirtme ve işçi-işveren çatışmasının engellenmesi için neler yapılması gerektiği üzerinde düşünme gibi, işçinin sömürülme durumunda hiçbir değişiklik yaratmayan konulara ilişkindir.) sınıfın bağımsız örgütlenmesini ve siyasal mücadelesini önlemeyi hedeflemektedir. Bu tür oluşumlar İngiltere’de “Birlikte Danışma”, ABD’de “Ortaklık Planları”, Fransa’da “Çalışma Komiteleri”, Almanya’da “Birlikte Yönetim” adı altında denendiler. Türkiye’de üzerine konuşulan “Ekonomik-Sosyal Konsey” de aynı amaca hizmet eden bir girişimdir.
Çeşitli adlar altında denenen veya denenmek istenen bu türden oluşumlarla esas olarak üretimin, artı-değerin ve kârın artırılması amaçlanmaktadır. Bazı yerlerde burjuvazi, amaca hizmet etmesi için, işi, kârdan pay dağıtımı ve işletmenin sabit sermayesine ortaklık düzeyine kadar vardırmalardır. Bu yöntemlerle, işçilerin işe motive olmaları, işi daha verimli kılmaları, hammadde kullanımında “ekonomik düzey”i tutturmaları sağlanmak istenmiştir. Söz konusu ülkelerde, özelikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında daha da geliştirilen bu yöntemlerle, sözde ekonominin “birlikte yönetimi” görüntüsü yaratılarak, mücadelenin pasifize edilmesi yönünde başarılı adımlar atılabilmiştir. Savaş ve bunalım dönemlerinde de bu türden oluşumlardan “endüstriyel barış” sağlanması, işçilerin kapitalist haydutlar yararına fedakârlığa katlanmalarının olanaklarının yakalanması yönünde yararlanılmıştır.
Bu tür oluşumlarla, işçilerin sendikal örgütlülüğü de zayıflatılmış, sendikaların işlevleri daraltılmıştır. Çoğu kez “Birleşik Komiteler”, ya da “Ekonomik-Sosyal Konsey” türü sözde “birlikte yönetim” organları aracılığıyla sendikaların sınırlanması yolu denenmiş ve bunlar çift başlılığın yaratılması için kullanılmışlardır. Burjuvazi, bu girişimlerle hem işçi sınıfının mücadelesini saptırmış ve hem de örneğin Japon Komatsu tekelinin yaptığı gibi, işçilerin aldatılması yoluyla tekel kârını artırabilmiştir.
Dikkat edilmesi gereken olgu şudur; Burjuvazi ve gericilik, krizin derinleştiği dönemlerde saldırılarını daha da yoğunlaştırmaktadır. Onun azami kâr (isterse ortalama kâr olsun) artışını sağlama olanağı daraldığında, yeni saldırı yöntemleriyle, sürece müdahalesi de kaçınılmaz olmaktadır. Sömürücü sınıflar bunun için birçok yönteme birden başvurmaktadırlar. Bunlardan bazılarına, kısmen de olsa, yukarıda değindik. İşçilerin, özel mülkiyet ilişkilerini zedelemeyecek tarzda işletme “yönetimine ortak” edilmeleri projesi bunlardan biridir ve çalışma verimini, iş disiplinini, işe uygunluk düzeyini artırma ve işyeri çatışmalarının “sınıf çatışması” düzeyine yükselmesini engelleme amacı taşımaktadır. Bunun dışında, nispi refah dönemlerinde geliştirilen bilimsel teknik buluşlar da, bunalım dönemlerinde işçilerin aleyhine olacak tarzda üretime sokulmaktadır. Burjuvazi bu yolla, insanın hizmetinde olması gereken teknolojiyi, insana (ve işçiye) karşı kullanmaktadır. Yeni buluşların üretimde kullanılmasının sonuçlarından biri; işçilerin sokağa atılması, bir diğeri, çalışanların sömürülme oranının artırılmasıdır. Bir örnek olsun; Japon Toyota firması, yeni teknoloji kullanarak, Amerikan Ford tekelinin 400 bin kişiyle yaptığı üretimi, 1/10 oranında daha düşük bir işgücüyle gerçekleştirme olanağını elde etmiştir. Teknolojik gelişme, yeni istihdam alanları oluşturmakla birlikte, esas olarak, burjuvazinin elinde işçilere karşı kullanmakta ve işsiz sayısının çoğalmasına (işçilerin atılması nedeniyle) yol açmaktadır. Yeni teknolojinin kullanılmasıyla, Japonya’da otomobil montajında yüzde 50 oranında çalışan sayısı azaltılmıştır. Gene İngiltere ve ABD’de istihdamda daralma gerçekleştirilmiştir. 1978-84 yılları arasında ABD’de, yeni teknoloji kullanımı nedeniyle ortaya çıkan işsiz sayısının 2,4 milyon olduğu belirlenmiştir. Görüldüğü gibi, burjuvazinin, işçileri ve diğer ezilen kesimleri ezip-sömürmekten başka bir toplumsal girişimi ya da bilimsel buluşları “toplum yararına kullanımı”ndan söz etmek mümkün değildir.
Bütün bunların ortaya koyduğu gerçek şudur: Kapitalizm, tüm gelişmeleri ve olanakları emeğin daha fazla sömürülmesi için kullanırken; işçilerin sınıf kavgasını, iktidarı ele geçirme ve sömürüyü tasfiye bilinciyle ele almalarını engelleme amacıyla her yolu denemektedir. Bunalımın derinleştiği koşullarda da, hem işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırılar yoğunlaştırılıyor, hem de “birlik”, “uzlaşma” ve “fedakârlık” üzerine propaganda geliştiriliyor.
Öte yandan, “bunalımı aşma” amacıyla burjuvazinin attığı her adım, onu daha fazla batağın içine çekmektedir. Örneğin üretimi artırmak ve “işçi-işveren uyumu” sağlamak amacıyla gündeme getirilen “katılımcı” programlar, süreç içinde işçilerin gerçeği görmelerine ve yeni taleplerle ortaya çıkmalarına yol açmaktadır. Bilimsel teknolojik buluşların üretime sokulması da, işsizliğe yol açmasının yanı sıra; işçilerin kendilerini geliştirme zamanı bulmalarına, entelektüel gelişme olanaklarının genişlemesine yol açabilmektedir. Bilimsel teknolojik gelişmeler, kapitalizmin özünü değiştirmediği için, burjuvazi-proletarya çatışmasının olanca şiddetiyle devam etmesine engel olamazlar. Bu konudaki revizyonist tezler bir yana; yeni teknolojik buluşlar mekan ve zaman açısından üretimde yeni olanaklar sağlarken, işçi sınıfının bunların sağladığı olanaklardan sosyalizm mücadelesini geliştirme yönünde yararlanması da mümkündür.
Burjuvazinin, bunalımın yükünü işçi ve emekçilerin sırtına yıkmak amacıyla gündeme getirdiği çalışma süresinin sınırlanması, “yarı-süreli çalışma”, geçici çalışma vb. uygulamaları da, yeni sorunları burjuvazinin önüne çıkarmaktadır. Kısaca, burjuvazinin hiçbir “önlemi” ve uygulaması kapitalizmin bünyesel çelişmelerinin ortadan kalkmasını sağlama gücüne sahip değildir ve geçici rahatlamalar dışında hiçbir işe yaramamaktadır. Kuşkusuz buradan, çürüyen özellikleriyle tekelci kapitalizmin kendiliğinden yıkıma gittiği ve sistemin bünyesel “çöküş” etkenlerine kendiliğinden boyun eğeceği sonucu da çıkmaz. Şimdiye dek söylenenler de gösteriyor ki, kapitalizm (yeni buluşları, ömrünü uzatmanın aracı olarak kullanması gibi), “kendini yenilme” amacıyla sürekli bir faaliyet içindedir.

İŞÇİ SINIFI, GELİŞMELERE “SINIF GÖZÜ”YLE BAKMAK ZORUNDADIR
Burjuvazi ve gericilik, bunalımı sınıf çıkarları doğrultusunda kullanarak işçi sınıfı ve emekçi halk yığınlarına yönelik saldırılarını yoğunlaştırıyor. “Ortak fedakârlık” çığırtkanlığı, buna hizmet ediyor. Bunalımın “elbirliğiyle aşılması” yönündeki propagandanın işçi ve emekçiler üzerinde etkili olması için her yola başvuruluyor; örneğin milletvekillerinin birer maaşlarını devlete bağışlamaları vb. gündeme getiriliyor. İşçilere, “uslu durmaları” işten atılmayı, ücretlerinin düşürülmesini ve kazanılmış sosyal haklarına el konulmasını sessizce benimsemeleri, tüm emekçilere yeni ekonomik-sosyal saldırılara teslim olmaları öğütleniyor. “Yoksa hep birlikte batarız” nakaratları, kapitalizmin batışını geciktirmek içindir. Burjuvazi ve gericilik, hemen tüm ülkelerde ve bu arada Türkiye’de dev işsizler ordusunu, çalışanlara karşı bir koz olarak kullanmaya çalışıyor ve işsizlikten, mücadeleyi pasifize etme yönünde yararlanıyor. Milliyet, mezhep ve bölgecilik temelinde işçiler ve emekçiler parçalanmaya, sınıf tutumuyla hareket etmeleri engellenmeye çalışılıyor. Hak talebinde bulunan emekçilerin susturulması için tehditler savruluyor ve aldatıcı ne varsa o deneniyor. Tekeller trilyonlarca liralık kâr sağlarken, “battı batacak” propagandasıyla işçi ve emekçilerin açlığı ve sefaleti benimsemeleri sağlanmaya çalışılıyor. Tekellerin, trilyonlarca liralık kazançlarını garantiye almak ve Kürt mücadelesinin kana boyanması amacıyla bütçeye konan 400 trilyonluk “savaş ödeneği”ni karşılamak için halk yığınları fedakârlığa çağrılıyor.
İşçi ve emekçiler ne yapacak? Ya sömürücü egemen sınıfların, burjuvazi ve emperyalizmin yararına “fedakârlığa” evet denecek veya bunalımın yükünü omuzlamaya “hayır” diyerek, sınıf çıkarları doğrultusunda kavga yükseltilecektir. Başka ve “ortalama” bir yol yoktur. İşçi sınıfı ve emekçi mücadelesinin çeşitli sorunları olduğu açıktır. Dağınık, çalışmayı bir “avanta” sayan, bu avantajı elde tutmak için sınıf kardeşlerinin kapı önüne konmasını sessizlikle karşılayan, tüm ekonomik ve politik saldırılara karşın, henüz “yetti artık” diyemeyen ve tüm birlikleriyle ayağa kalkamayan işçilerin “öncülüğü yürütmeleri” nasıl mümkün olacaktır? Burjuvazi, birlikleriyle işyerlerini, sokakları, semt ve köyleri kuşatmaya almış ve aralıksız cinayetlerine her gün yenilerini eklerken, “demokrasi”, “toplumsal uzlaşma”, “huzur ve güven” üzerine sürekli propagandayla, emekçileri etki altında tutma ve “yanına alma” çağrılarını kesintisiz sürdürürken, yeni ekonomik-sosyal (ve siyasal) saldırılarla işçi ve emekçileri içinde tuttuğu demir cendereyi daha da sıkarken, onun bu çok yönlü saldırıları karşısında öfkeli homurtuları ya da bir fabrikanın, bir ilçe halkının, birkaç köyün emekçilerinin aynı zamana denk gelmeyen “kendi” eylemleri, protestoları, saldırıları püskürtmeye yetebilir mi? Yetmediğine dünya ve ülke tarihi tanıktır. Yetmediğini yakın zaman da gösterdi. Tek tek fabrikaları düşürdüler. Yalnız bırakılan Zonguldak işçilerini, Mengen barikatında durdurabildiler. Tek tek ilçeleri düşürüp, köyleri boşaltabildiler. Bölücülük demagojisi ve “Apo tazminatı” ile katliam seyirciliği sağlayabildiler. İşçilerin, genelleşmeyen kısmi ve tekil eylemlerini rahatlıkla bastırdılar ve ezdiler. Dahası; çelişki keskinleştikçe burjuvazinin “kararlılığı” da artırıyor. O halde proletaryanın ve halkın kararlılığının da artması gerekmiyor mu?
Burjuvazi, devlet ve hükümet yetkilileri “fedakârlık” istiyorlar. İşçi sınıfı ve emekçi halk yığınları ya “fedakârlığa hayır” diyerek, kapitalist sömürünün tasfiyesi yolunda mücadeleyi yükseltecek veya kapitalist kölelik ve burjuva gerici zorbalık altında yaşamaya devam edecekler. Ya, tüm ekonomik-politik sorunlar ve gelişmeler “sınıfa karşı sınıf perspektifiyle ele alınıp, ona göre davranılacak; veya burjuvazinin, sendika ağalarının, burjuva parti sözcülerinin sömürü sistemini ve onun yarattığı siyasal baskı organizasyonunun devamı yönündeki çabalarına “ortak çıkarlar” adına, oportünist bir katılım sağlanacak.
Günün canlı pratiği bir yana, Marksizm ve sınıf mücadeleleri tarihi, işçi sınıfına ve ezilen kitlelere “nasıl yapmaları” gerektiğini tüm açıklığıyla gösteriyor. Yeter ki bakmak, görmek, öğrenmek bilinsin ve buna cesaret edilsin.

Mayıs 1994

Din, Laiklik, Şeriatçılık ve Sınıflar Mücadelesi – 2

Bundan 5-10 yıl önce, şeriata, hatta dine karşı, ateist bir tutumda olduğunu söyleyen kimi aydınlar ve demokrat, demokratik sosyalist, Marksist olduklarını iddia eden kimi çevreler, bugün, “uzun” ve “ciddi araştırmalar sonucu” İslamiyet’e dönmüş bulunuyorlar. Sadece kendileri dönmekle de kalmadılar, demokrasi ve özgürlük mücadelesini sürdürmekte olanları Islama, İslami düzene çağırıyorlar. Yeni iddiaları; aranan demokrasi ve özgürlüğün Greko-Hıristiyan Batı kültürünün ürünü olan demokrasi ya da Marksizm’de değil İslam’da olduğudur.
Marksizm’in, onu kendisinden önceki bütün “izm”lerden ayıran, toplumsal gelişmeyi burjuvazi ve proletarya arasındaki mücadeleye bağlayan ve bu mücadelenin kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğüne yol açacağını söyleyen temel tezini görmezden gelen bu çevreler, Marksizm’i basit bir kapitalizm muhalifliği ya da bununla birlikte bir “sivil toplum kurumları bütünü” olarak algılamışlardı. Bu çevrelerin ya da kişilerin yanlış sosyalizm, Marksizm anlayışları, sosyalizmin son yıllarda hırpalanmışlığı ve pratikte bir düzen seçeneği olmaktan çıkmış görünmesiyle birleşince; bunların, “kapitalizme karşı yeni bir seçenek” olarak ortaya çıktığı öne sürülen dine, şeriata dönmeleri aslında çok da şaşırtıcı değildi. Öyle ya; sosyalizm 60-70 yıl bile dayanamamıştı kapitalizm karşısında, ama İslam bin 400 yıldır ayaktaydı ve nihayet İran, Arap Yarımadası, Mısır, Cezayir, Sudan, Libya gibi ülkelerde, ya iktidardaydı, ya da iktidara gelmek üzereydi. Demek ki İslam, sosyalizmden daha üstün ve kadim bir toplumsal sistemdi! Aydın olmanın tek kıstası olarak “akla uygunluk”tan başka ölçü tanımamış hangi aydının aklını çelmezdi ki böylesi mantıklı ve “nesnel kanıtlara” dayalı bir açıklama?
“Aklın ışığı” denilince akan sular duruyordu, ama “aklın ışığı”nın nereye ve nasıl tutulması gerektiğini gösteren sınıf bilinci olmadan “saf akıl”la bir yere varılamayacağı, metafiziğin alanında kalınacağı bir kez daha doğrulandı ve bunun sonucu olarak da sadece bazı aydın ve “sol” çevrelerin dine, şeriata dönüşüyle sınırlı kalmadı gelişme. Daha da ileri gidildi, entelektüel yaşam Türk-İslam sentezcilerinin, “Müslüman aydınların” öne sürdüğü tezlerin tartışılması tarafından belirlenir oldu. Öyle ki; pek çok “sol”, liberal ve aydın çevrelerin çıkardığı yayınların başköşeleri İslamcıların, en azından “ilginç” fikirlerinin, kürsüsü durumuna geldi. Şeriata karşı mücadele ettiğini iddia ederek ortaya çıkanlar, şeriatçıların platformunda kaldıkları için onların aleyhine konuşurken bile onların propagandasını yaptılar. Şeriatçılara çok karşı olmakla övünen radikal Kemalistler bile İslami görüşün yayılmasının destekçisi oldular. En fazla aynı tezleri tersten savundular. Sonuçta, aleyhte propaganda bile, yönü ve kalktığı temel yanlış olduğundan, daha organize bir odak olan şeriatçılara yaradı.

DİNİN DAYANAKLARINDAN BİRİSİ DE BİLGİSİZLİKTİR
Marksizm’in dinin dayanağı olarak insanın bilgisizliğini öne süren tezi bir başka düzeyde de geçerliliğini dramatik bir biçimde gösteriyor. Bütün çağların bilgisinin kendilerinde toplandığını iddia eden aydınlar, tarih ve sınıflar mücadelesi bilgisinden/perspektifinden yoksun olmanın cezasını dincilerin demagojileri karşısında elleri kolları bağlı kalarak ödüyor ve bu nedenle de, şiddetle karşı olduklarını iddia ettikleri dinciliğe destek vermiş oluyorlar.
Gerek kendisini laik ilan eden Kemalist-aydın çevreler, gerekse laisizme karşı olduğunu öne süren ılımlı ve radikal her türden İslami çevre bir tespitte birleşiyorlar. Bunlara göre; İslam ve Hıristiyanlık sadece inanç ve ibadet biçimleriyle değil, din, tanrı ve dine yüklenen toplumsal işlev bakımından da birbirinden farklıdır, Hıristiyanlık bu dünyada müminlerin ne yaptığı, nasıl bir toplumsal ve siyasal örgütlenme içinde olduğu ile ilgilenmeyen bir öte dünya diniyken, İslam; Müslüman’ın bu dünyadaki yaşamını da organize eden, Müslümanların aile, iş, sosyal ve siyasal tüm yaşamını düzenleyen bir dindir; bu yüzden de İslam ile Batı demokrasisinin tarif ettiği laik devlet, uzlaşamaz.
Bu temelden kalkan İslamcılar, en azından dini açıdan laikliği İslam’ın dışına atarak, bütün müminler için laikliği “gavur icadı”, “İslam toplumuna yabancı”, en azından gereksiz hale getirerek politik bir kazanç sağlamaktadır. Radikal laisizm yanlıları ise; laikliğin ancak Batı kültürü üstüne oturan, doğulu Müslümanlıkla çelişen bir olgu olduğunu ispatlayarak, laisizmin bir seçkinler tercihi, uygarlığın son icadı, insanoğlunun varıp varabileceği son uygarlık aşaması olduğunu “kanıtlayarak” bu erişilmezlikle kendilerini avutmaktadırlar. Ve tabii böylece de, İslamcılardan, Batı hayranı, kapitalist emperyalist sistemin misyonerleri, Hıristiyanlığı İslam’dan üstün tutan Batı taklitçileri suçlamasını da hak etmektedirler. Kendi haklılıkları için ne kadar böbürlenirlerse böbürlensinler, her iki görüş de bir ve aynı yanılgı üstüne oturmaktadır.
Şöyle ki; nasıl ki Hıristiyanlık bir Yahudi mezhebi olarak çıkıp sonradan “bağımsız” bir din kimliğine bürünmüşse; İslam da Yahudi ve Hıristiyan inançlarının karmaşası olarak, genellikle de Yahudiliği esas alan, bir tür mezhep olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığı da “hak din”, Davut, Musa ve İsa’yı da “hak peygamber” olarak kabul eder ve İslamiyet’in çıkışını Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin bozulup yozlaşmasına bağlar. Ama yanılgı sadece İslam ile Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin ortak kökleri olup olmamasında değildir. Asıl yanılgı Hıristiyanlığın da bir zamanlar tıpkı İslam gibi, bütün Hıristiyanların sadece inanç ihtiyacını bütün günlük, bu dünya ve “öteki dünya”sını düzenlediğidir. Bunun en tipik örneği de ortaçağdır.
Ortaçağ’da kilise, sadece bir ibadet kurumunu değil, ondan daha çok da bu dünyadaki tanrısal devleti simgeler. Bu devletin olup olamayacağı, olursa ne ölçüde geçerli olacağı bin yıllık bir dönem boyunca sadece entelektüel hayatı yönlendirmekle kalmamış, bütün Hıristiyan dünyasının maddi ve manevi yaşamını da kilisenin koyduğu kurallar belirlemiştir. Günlük yaşamdan bilime, devlet yapısında felsefeye kadar neyin ne olduğu Hıristiyan dogmasının bildirdiklerine göre kilise tarafından yorumlanmıştır ki; kimi tarikat ve dini çevrelerdeki katılık bir yana bırakılırsa, İslam dünyasında, İslamiyet’in bu ölçüde katı bir biçimde sosyal ve siyasal yaşamı belirlediği, en azından çok uzun dönemler, olmamıştır.
Kuşkusuz ki; ortaçağdaki bozulmamış, daha doğrusu kilise tarafından “ihtiyaca göre yeniden biçimlendirilmiş” haliyle Hıristiyanlıkla laisizmin, en az Müslümanlık kadar, uzlaşır bir tarafı yoktur. Ancak kilisenin geçirdiği büyük reformdan sonradır ki Hıristiyanlıkla laik devlet uzlaşmış, uzlaşmak zorunda kalmıştır.
Soruna biraz daha yakından bakılırsa olan şudur:
Ortaçağın sonlarında ortaya çıkan “çifte doğru öğretisi” bilimin ve giderek laik politikanın, Hıristiyanlıktan yani dinden, kendisi için yaşama alanı talebidir. Kapitalizmin egemen olup burjuvazinin egemen sınıf olarak örgütlenmesiyle birlikte, bu sefer “çifte doğru”yu benimseyen din olmuş, kendi yaşama alanını sınırlayarak, burjuvaziyle uzlaşmıştır. Dinin bir afyon olarak kullanılabilmesi için bir köşede durması burjuvazinin de işine geldiği için, (sadece işine geldiği için de değil, kapitalizmde işçi sınıfının, ezilenlerin nasıl olsa bir dine ihtiyaçları olacağından), kilisenin varlığını sürdürmesine izin vermiştir. Burjuva ideologları; laikliği, kendi devletlerinin ve toplumsal sistemlerinin ihtiyaçlarına uygun olarak, “din ile devlet işlerinin ayrılması” biçiminde tanımlamışlardır. Ama bu yazının birinci bölümünde de değinildiği gibi, dinin, bu eskisine göre alt statüye razı olması için; Hıristiyan dünyası, yaklaşık 300 yıl boyunca süren bir kargaşa yaşamak zorunda kalmıştır. Yani Hıristiyanlık, Hıristiyanlık hayranı aydınlarımızın iddiasının aksine, Hıristiyanlığın kendi özünde bulunan laik ve demokratik eğilimler nedeniyle burjuva demokrasisi gelişip yerleşmemiş, tersine burjuva demokrasisi, en azından devrimci çağında dine karşı, onu burjuvazinin çıkarlarına uydurmak için savaşmak, “ıslah etmek” zorunda kalmıştır. Hatta bu mücadele, kilise topraklarına el konarak kilisenin mülksüzleştirilmesinden kiliselerin yağmalanıp, yakılması, papazların öldürülmesine kadar varmıştır. Ancak bu uzun mücadelelerden sonradır ki kilise ile laik devlet “yan yana” yaşayabilecek hale gelmiştir.
Kısacası olan bir sınıflar mücadelesiydi. Feodal toplumun toplumsal ve siyasal kurumu olarak dine karşı burjuvazi, onun eskiyi yeniden getirmesine karşı silahlı ve silahsız her yolla savaşmış, ancak dinin eski toplumsal düzeni geri getirmekten vazgeçmesinden sonradır ki; dine “laiklik” çerçevesinde bir yer açmıştır. Böyle bir savaş ve karşılıklı olarak çıkarları artık öyle gerektirdiği için uzlaşma ötesinde, ne Hıristiyanlığın özünde İslam’dan daha çok laikliğe yatkın olmak, ne de burjuvazinin dine duyduğu gizemli tutku söz konusudur.
İslam’a gelince;
İslam, Hıristiyanlık gibi bir reform geçirmedi. Kuşkusuz ilk ortaya çıktığı yıllardaki gibi de kalmadı. Kimi akitleri yeniden yorumlandı ve daha ortaya çıkışının üstünden 50 yıl geçmeden yeni mezhepler ortaya çıktı, ama bu mezheplerin ortaya çıkışı Hıristiyanlıktaki Protestan hareketinde olduğu gibi eski toplumsal düzenden yeni bir toplumsal düzene geçişten çok, İslam’ın egemen sınıf dini olurken, aynı zamanda siyasal iktidarı elde tutmanın da aracı olması nedeniyle ortaya çıkan, ya da daha sonra görüleceği gibi, yeni fethedilen ülkelerin koşullarına uydurulmak için yapılan yorumlardı. Hanefi, Hanbelî, Maliki, Şafi gibi Sünni mezhepler ya da Şiilik gibi Alevi mezhepleri İslam’da yeni bir toplumsal düzene adapte olmak için gerçekleştirilen bir reformdan çok, yine ortaçağ koşullarında olan ama ya fethedilen ülkelerde kolay kabul görmeye yönelik ya da dini akılla yeniden temellendirilirken yönelinen yorumlamalar olarak ortaya çıkmıştı.

ELİNDE KILIÇLA DOĞAN BİR DİNİN “MEDİNE VESİKASI”
İslam’ın din olarak Hıristiyanlıkla çok yakın ilgisi vardır, ama ortaya çıkış koşulları farklıdır. Bu koşullar Müslümanlığın sonraki evrimine yansıdığı için burada kısaca değinmek gerekiyor.
Hıristiyanlık, ortaya çıkışından ancak 300 yıl sonra bir devlet dini oldu. Yani İsa’nın yaşadığı varsayılan milat 0-30 yıllarından itibaren 300 yıl boyunca Hıristiyanlık bir halk dini, Roma düzenine muhalefet eden ezilen emekçilerin ve kölelerin dini olarak yaşadı. Ancak İ.S. 325’te Roma İmparatoru’nun devlet dini olarak benimsemesiyle, Hıristiyanlık, legalleşip bir kilise hiyerarşisi oluşturarak bütün Hıristiyanların tüm yaşamına hükmeden, aynı zamanda da politik amaçlarla yaygınlaştırılan bir din olabildi. Ve ancak birinci bin yılın sonlarına doğru krallar, imparatorlar Hıristiyanlık uğuruna savaşlara girdiler. Ama dünyayı Hıristiyan kilisesi etrafında birleştirmek için girilen savaşlar, Hıristiyan kilisesi içinde bölünmenin başlıca nedenlerinden birisine dönüşerek, bilinen büyük, dinde reform hareketine kadar gelindi.
Gelişim seyri göz önüne alındığında, Hıristiyanlık uzun bir yasa-dışılık ve dolayısıyla ancak eşitlikçi ve özgürlükçü sloganlarla halk yığınları içinde yayılabileceği bir dönemden geçmiştir. Bu yüzden de Hıristiyanlıkta İsa’ya ait olduğu söylenen sözlerin nicel olarak epeyce bir bölümü hümanist, eşitlikçi biçimler taşır. Ancak, devlet dini olduktan kısa bir süre sonra Hıristiyanlık ilk yayılışındaki o yoksullardan yana bütün ilkelerini unutur ve önce Roma, sonra Charlmagne, arkasından da çeşitli Avrupa ülkelerinin feodal-Hıristiyan imparatorluk ve krallıklarının dini olarak “dinin yayılması uğruna savaşları” kutsayan bir din olur. Ve devlet dini olmakta ileri gittiği ölçüde de, devletin baskı ve zulmünün hem kutsayıcısı hem de başka din ve mezhepler söz konusu olduğunda, uygulayıcısı olur.
Müslümanlık ise; daha ortaya çıkışının 10. yılında; önce Mekke aristokrasisinin, sonra bütün Arabistan yarımadasının ve doğuşundan 40 yıl sonra ise; Mısır, Suriye, Irak ve İran’ı da içine alan geniş bir Arap-İslam imparatorluğunun devlet dini durumuna gelmişti. Bundan bir kırk yıl sonra ise İslamiyet; Orta Asya, Güney Rusya, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve ispanya’nın bir bölümünü içine alacak biçimde genişlemişti. Ve bu hızlı genişlemenin kaçınılmaz sonucu olarak, Müslüman fatihler, putperest yoksulları kılıç zoruyla Müslüman ederken, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi Kuran’da da ,”hak dini” sayılan dinlere karşı “saygılı” davrandılar. Daha çok da bu kendilerinden önceki “hak dinleri” karşısında meşruiyet aradılar.
Müslüman fatihlerin bu tutumu sonraki yüzyıllarda da sürdü. Bu tutumu gerekçe gösteren günümüz şeriatçıları ve şeriatçılığa karşı olduğunu söyleyen ama İslam’ın “erdemlerinden” kuşku duymayan “ilerici” çevreler, İslam’ın “demokratikliği”ne örnek göstermektedirler. Örneğin, 15. yüzyılda İspanyol engizisyoncularının zulmünden kaçan Yahudilerin Osmanlı Padişahı’na (Selim 1’e) sığınmaları, Osmanlı toprağındaki çeşitli türden Hıristiyan tebaam inançlarından dolayı ceza görmemesi gibi nedenler hep, “İslam’ın hoşgörüsü”, Batı anlamıyla bir “demokrasiye”, ve “laikliğe” ihtiyaç olmadığına gerekçe olarak gösterilmektedir. Bu durum, kimi şeriatçılar tarafından “Medine Vesikası” ile birleştirilerek, şeriatın Batı demokrasisine seçenek olduğu öne sürülmektedir.
İlk bakışta “Medine Vesikası” bir uzlaşma belgesi olarak, İslami hoşgörünün ve demokratik bir toplumun temel belgesi olarak görülebilecek özellikler taşısa da, bu “Vesika”nın ortaya çıkış koşulları ve yürürlük süresi göz önüne alındığında, bunun tümüyle var olan koşullarla sınırlı ve tümüyle İslam’ın çıkarına uygun olduğu için ve sadece uygun olduğu sürece kullanılan bir “vesika” olduğu görülür.
Nedir, bu son zamanlarda kimi solcu ve aydın çevrelerce de ciddiye alınıp tartışma gündeminin başına alınan “Medine Vesikası”?
Mekkeli Müslüman olmayan kabilelerin baskısı karşısında Medine’ye göç etmek zorunda kalan Müslümanlar, belki Mekke’den daha rahat koşullarda yaşıyorlardı, ama yine de nüfusun çok küçük bir bölümünü (yüzde 15) meydana getiren yeni bir dinin taraftarları olarak Hıristiyan, Yahudi, Putperest Arap çoğunluğun tehdidi altındaydılar.
Öte yandan Medine kentinin önde gelen kabileleri yüz yılı aşkın bir süreden beri birbirleriyle savaş halindeydi. Herkes bu savaştan bıkmış olmasına karşın, barış sağlayabilecek bir otorite de bugüne kadar çıkmamıştı. Ama Müslümanlar, bu uzun savaşta rol almamış bir taraf olarak bir barış çağrısı yapacak pozisyonda bulunuyorlardı. Muhammed bu konumlarını iyi değerlendirerek, Medine’deki Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, putperest tüm kesim ve kabilelerin kendi haklarına sahip olduğu, her tür inanç ve ibadetin serbest olduğu asgari müştereklerde birleşen bir anlaşma önerdi. Böylece “yeni devletin Anayasasını kabul ettiler. Medine Vesikası denilen bu anlaşmaya göre Medine çevresinde yaşayan her dinden, her inançtan kişiler inançlarının gereğini serbestçe yerine getirebilecek, bundan dolayı suçlanamayacaktı. Medine Vesikası’nın yürürlüğe girmesiyle Medine sakinleri barışa kavuşmuştu, ama en kazançlı çıkanlar Müslümanlar olmuştu.
Her şeyden önce barışı getirenin Müslümanlar olduğu duygusu yaratılarak Müslümanlar ve Müslümanlık prestij kazanmıştı. İkincisi ise; eski dinlere inananlara göre azınlık ve saldırıya uğrama ihtimali olan İslam, bu anlaşma ile kendisine bir korunak sağlamıştı. Kısacası Medine Vesikası, güçsüz olan her dinsel, politik ya da başka türden bir azınlığın kendisini savunmak için benimseyeceği hükümler içermektedir. Ve Müslümanlar güçlenip İslamiyet’i kılıç zoruyla da yaymayı kendilerine politika edinmeleriyle Dirlikte Medine Vesikası’nı ihlal etmişler, bir daha da, İslami düzenin Batı demokrasisinin seçeneği olduğu iddiasının öne çıkarıldığı yakın geçmişe kadar, bu Vesikayı pek gündeme getiren olmamıştır.
Nitekim bunu kimi İslamcılar da kabul etmektedir. Örneğin Abdurrahman Dilipak, Medine Vesikası için, Peygamberin “takiyye” yaptığını, o günün şartlarında kâfirleri kandırmak için böyle bir platform önerdiğini, İslam’ın güçlenmesinden sonra yönetimi devralarak Medine Vesikası dönemine son verdiğini söylemektedir. Dilipak’a göre; günümüzde İslam ve İslam olmayan çoktan ayrılmış olduğundan Medine Vesikası gibi, henüz ayrışmanın olmadığı dönemlere ait yol ve yöntemlerin bugün gündeme getirilmesi anlamsızdır.
Bilgi ve Hikmet dergisi çevresinin önde gelen isimlerinden Ali Bulaç ise; Medine Vesikası’nı hem İslami demokrasinin hem de sivil toplumun temeli sayıyor. Kesimler arasında uzlaşma, demokrasi; her türden inanca serbestlik tanıması ve bunların güçlerinin iktidara yansıması ise sivil toplumla özdeşleştirilip, İslam’ın sivil ve demokratik olduğu sonucuna varılıyor. Ve buradan kalkılarak, Batı demokrasisi karşısında İslami demokrasinin bir seçenek olduğu çıkarsaması yapılıyor.
İster Medine Vesikası’nı esas alanlar olsun, ister Muhammed’den bu yana kurulan İslami devletlerin uygulamalarını esas alan İslamcılar olsun, kendilerinin ne kadar demokrat, İslam’ın ne kadar hoşgörülü olduğunu anlatmak için bu devletlerde Hıristiyan ve Yahudilere gösterilen toleransı örnek gösteriyorlar. Ama burada bir şey gözden kaçırılıyor, İslam’da, aynı anlama gelmek üzere şeriat devletinde esas olan, devlet içinde herkesin İslam’a uygun yaşayacağı değil, İslam olanların İslam’a uygun yaşamak zorunda olduğudur. Gayrimüslimlerin Müslümanlığı tahkir eden davranışlardan kaçınmaları onların suçlanmaması için yeterlidir. Örneğin gayrimüslim, Ramazan’da oruç tutmak zorunda değildir ama açıkça oruç yiyemez, ya da gayrimüslim içki içebilir ama bunu “umuma açık” yerlerde yapamaz vb. Müslüman ise; şeriat devletinde, İslami kurallara uygun yaşamak zorundadır. Yani her Müslüman İslam’ın gerektirdiği gibi yaşamak, bu yaşamın görünürdeki ifadesi olan ibadetleri yerine getirmek zorundadır. Bu yüzdendir ki; Arap ya da Osmanlı İslam devletleri içinde başka dinden olanların Müslüman olmaya zorlanmamaları İslamiyet’in hoşgörülülüğünün göstergesi değil, imparatorluk olarak kalmanın bir koşuludur. Bu sadece siyasi bir gereklilik değil, ekonomik bir zorunluluktur da. Çünkü İslam devleti, Müslüman tebaadan farklı olarak diğer dinlere mensup halktan ayrıca bir vergi almakta, farklı inancı adeta vergilendirmektedir. Nitekim Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarında pek çok gayrimüslimin, salt bu ek vergiden kurtulmak için görünüşte Müslümanlığı kabul ettikleri bilinen gerçeklerdendir.
Diğer büyük din olan Hıristiyanlığın da bu konuda İslamiyet’ten farkı yoktur. Hıristiyan imparatorluklar içinde de pek çok din ve mezhep barınmış, vergilerini verdikleri ve düzeni bozmadıkları sürece inançlarına karışılmamıştır. Zaten başka türlü de imparatorlukların yaşaması olanaklı olmazdı.
Elbette zaman zaman İslam ya da Hıristiyan imparatorluklar içinde değişik dinlere karşı kırımlar olmuştur, ama bunlar dinsel inançtan çok başka, daha çok da ekonomik ve siyasal nedenlerden kaynaklanmış, ama dinsel kılıflar geçirmek ticari sayıldığından öyle gösterilmiştir. Örneğin Yahudilerin ispanya’dan sürülmesi tamamen ekonomik nedenliyken, Ermenilere karşı Osmanlıların giriştiği kıyım siyasi nedenlere sahiptir.
Demek ki; başka dinlere özgürlük tanımak sadece İslam imparatorluklarına has, İslamiyet’teki demokrasi eğiliminden kaynaklanan bir tutum değil, Hıristiyan ya da Roma gibi çok tanrılı imparatorlukların da bir özelliğidir. Ve azınlık inanç sahipleri problem çıkarmadıkça, inançlarından dolayı özel bir baskıya maruz kalmaları nadir görülen şeylerdir. Dolayısıyla eski İslam devletlerinde değişik dinlerden topluluklara dinlerine değiştirmeleri için zor kullanılmamasından kalkarak İslam’ın özünde demokrasi olduğunu iddia etmek bir demagojiden ibarettir. Bunu da en iyi Müslüman ideologlar bilir. Ama onlar, “aydınların” bilgisizliğinden emin oldukları için bu tür saçmalıkları sürekli tekrarlayarak gerçek olmayanın gerçek olarak kabul edilmesi için bir taktik uygulamaktadırlar.

LAİKLİK VE GERÇEK
Demokrasiyi, sınıflar mücadelesi dışında bir takım saf ilkelerle tanımlayanlar ya da herkesi aptal sanan şeriatçılar şu iddiada birleşiyorlar: Mademki demokrasi var deniliyor, o zaman şeriatçılar da serbestçe örgütlenmeli; eğer çoğunluk şeriat isterse şeriata uygun bir düzen kurulmalıdır. Örneğin şeriatı açıkça savunan bir parti demokrasinin vazgeçilmez ilkesidir, bunlara göre. Nitekim Avrupa’nın demokratik ülkelerinde Hıristiyan demokrat partiler hatta radikal dinci partiler vardır. Bizde şeriatçı partilerin yasak olması demokrasimizin eksiğidir. Çok radikal Kemalist geçinen pek çok aydın da, bu eleştiriler karşısında geri adım atarak, bu görüşü benimsemekte, “ben şeriata karşıyım ama onların serbestçe fikirlerini söyleyip örgütlenmesinden yanayım” gibi sözlerle çağdaş Voltaire’lik taslamaktadır. Daha da ileri giderek sosyalizmde de şeriatçılığın örgütlenmesinin serbest olması gerektiği, aksi halde sosyalist demokrasi değil sosyalist diktatörlük olacağı kehanetinde bulunmaktadırlar.
Oysa aydın kulüplerindeki tartışmalar dışında ne saf demokrasi olmuştur, ne de saf laiklik.
Bir kaç örnekle söylenmek isteneni biraz açalım:
1793-1815 yılları arasında Fransa’da dini esasa göre düzeni değiştirecek ya da krallığı yeniden ihya edecek bir partinin kurulması yasaktı. Ve bu amaçlarla (o günün koşullarında her iki tutum da aynı anlama, eski düzenin yeniden hortlatılması anlamına geliyordu) faaliyet gösterenler kurşuna diziliyordu. Tıpkı ’89 öncesinde krallığı ve kilisenin otoritesini yıkmak için örgütlenenlerin kurşuna dizildiği gibi.
1848 sonrası Fransa’sında da kralcı ya da dini esaslara göre toplumun örgütlenmesini savunan partiler yasaktı. Bu yüzden de uzun yıllar bu tür eğilimler değişik burjuva partiler içinde yer alarak kendilerini hem gizlediler, hem de amaçlarının hiç olmazsa bir bölümünü bu gerici partiler aracılığı ile yaşama geçirmeye çalıştılar. Ama ne zaman ki; burjuvazinin iktidarı artık soyluluk ve kilise tarafından yıkılamayacak kadar sağlamlaştı, bu türden partiler de, yasal olarak hâlâ yasak olmasına karşın, fiilen kurulup faaliyet göstermeye başladılar. Çünkü din ve soylular kendi amaçlarının gerçekleşemeyeceğini gördüklerinden artık burjuva düzenini yıkmaktan vazgeçmiş, onun bir eklentisi olarak varlıklarını sürdürmekten başka çareleri kalmamıştı. Bu yüzden de dinci ya da kralcı bir parti kurmanın burjuva düzenini tehdit etmesi söz konusu olmadığından burjuva demokrasisi ve laiklik anlayışı “genişleyerek”, demokrasi ve laikliğe özde karşı olanları da kapsamıştır.
Genel olarak Batı Avrupa ülkelerinde din çoktan beridir iktidar olmaktan, eski düzeni ihya etmekten vazgeçmiştir; bu yüzden de bu ülkelerde laiklik “din ve devletin birbirine karışmaması” ilkesine oldukça yakın bir biçimde işlemektedir. Tabii bu ülkelerde de devletin dini kullanması sık sık mümkün olmaktadır, ama tersi pek görülmemektedir.
İslam ülkelerinde ise durum daha farklıdır.
Her şeyden önce İslam, bir “reformasyon dönemi” geçirmediği için, hâlâ İslami bir düzen peşindedir. Ote yandan Müslüman ülkelerde, şeriata maddi temel olacak feodal, yarı-feodal ilişkiler hâlâ canlıdır ve bu yüzden de teokratik devlet yönetimlerinin kurulma koşulları vardır. Bu nedenledir ki; İslam ülkelerinde laik devlet anlayışıyla İslami devlet anlayışı arasındaki çatışma tarihsel bir kalıntı ve fikir düzeyinde bir çatışma olmanın ötesinde, doğrudan sınıfsal bir çatışmadır da. Başka bir söyleyişle; İslam ülkelerinde laiklik ve şeriatçılık çatışması bir iktidar mücadelesi olarak sıcaklığını korumakta, mücadele; başkaldırılar, darbeler, kovuşturmalar vb. her yolla sürmektedir.
İran’da mollaların “devrimi”, Cezayir’de “laik” darbe, Mısır’da İslamcı terör eylemleri ya da 1920’li 40’lı yıllar içinde Türkiye’de Kemalistlerin şeriatçılara karşı aldıkları sert önlemler, İslam ülkelerinde laik ve laik olmayan düzen yanlıları arasındaki çatışmanın kimi göstergeleridir.
Örneklerden de anlaşılacağı gibi, çatışmanın boyutu doğrudan çatışmada yer alan sınıflar arasındaki çatışmanın düzeyi ile ilgilidir. Kullanılan yöntemlerin doğru ya da yanlışlığı tamamen ayrı bir şeydir.
Demek ki, sorun Müslümanlık, Hıristiyanlık ya da niyet sorunu değil doğrudan dinin hangi sınıfın çıkarları için kullanıldığıdır.
Söylenenlerden şu çıkar ki; bugün bütün gericiliğin merkezi durumundaki büyük burjuvazinin kendi başına laiklik diye bir derdi yoktur. Onun tek sorunu kendi iktidarını mümkün olduğu kadar kendi çıkarına yürütmektir. Bu yürüdükten sonra şeriat ya da laik düşünce egemen olmuş bu çok önem taşımaz. Bu nedenledir ki; görünürdeki her laik-şeriatçı çatışması gerçeği, yani laik tarafın ilericiliği, modernliği, şeriatçı tarafın da geriyi, çağ dışılığı temsil ettiği anlamına gelmez. Tıpkı burjuva partileri arasındaki demokrasicilik oyununda olduğu gibi çoğu zaman iki taraf da en geriyi temsil ederler. Bu nedenledir ki; burjuva düzenindeki laik-laik olmayan çatışması sahte bir çatışmadır. Asıl olarak bu çatışma emekçileri, devrim ve demokrasi güçlerini bölmek, onları burjuva kliklerin yedeğine takmak anlamına gelmektedir.
İşte bütün bu ve bu yazının birinci bölümünde söylenen nedenlerden dolayıdır ki; devrimci komünistler için, burjuva-proleter, emperyalizm-halk ve genel olarak devrim ve sosyalizm davasından soyut bir laik-şeriatçı çatışması yoktur.
Elbette ki; din kişi ile inandığı tanrı arasında bir ilişki olduğu sürece buna kimsenin bir diyeceği olmaz. Ama dinin politik bir ifadeye bürünmüş biçimi olarak şeriatçılık söz konusu olduğunda; elbette ki bu doğrudan devrimci mücadelenin de hedefi olacak, nasıl faşizm devrim mücadelesinin özel hedefi haline geliyorsa şeriatçılık da bu mücadelenin özel hedefi olmak durumundadır. Çünkü günümüzde şeriatçılık, 17, 18 ve 19. yüzyıllarda olduğu gibi, burjuva düzenine cepheden karşı, feodal aristokrasisinin yönetim aracı değildir. Belki bütün bu feodal kalıntıları da kapsayan ama burjuvazinin devrim mücadelesi karşısında seçeneklerinden birisidir. Özellikle uluslararası alanda bu çok daha açık görünmekte, din ve ılımlı şeriatçılık uluslararası sermaye tarafından anti-emperyalist halk hareketlerine karşı kullanıldığı gibi, birer birer ülkelerde de burjuvazi, emekçi sınıfların mücadelesini bastırmakta dini, özellikle de şeriatçılığı kullanmaktadır. Bugün Türkiye’de, Kürt sorunu karşısında din ve şeriatçılığın nasıl ıslah edici bir unsur olarak kullanıldığı ortadadır ve bu asla bir rastlantı, Türk egemen sınıflarının kötü niyetiyle ilgili değildir. Yine bunu, laiklik denince mangalda kül bırakmayan Genelkurmay ve hükümetin yapıyor olması da bir gaflet değildir.
Bütün gelişmeler, şeriatçılığın Türkiye’de büyük sermaye iktidarının bir yedek gücü olarak tutulduğunu ve tutulacağını göstermektedir. İslam’ın yeterince “ehlileşmemiş olma” gibi bir sorunu vardır, ama egemen burjuvazi için bu bile bir sorun olarak görünmemekte, en azından zaman içinde çözülecek bir sorun olarak görülmektedir. Bu yüzden de şeriatçılığa karşı mücadele işçi sınıfı ve emekçi sınıfların sermaye ve gericiliğe karşı mücadelesi içinde bir unsur olarak ele alındığı ölçüde yerli yerine oturacaktır. Kendi başına, sermaye ve gericiliğin ihtiyaçları ve politikalarından bağımsız bir şeriatçılık olmadığı gibi, kendi başına, sermaye ve gericiliğe karşı mücadeleden bağımsız bir şeriatçılık karşıtı mücadele de söz konusu olamaz. Ve bu nedenledir ki; işçi ve emekçilerin şeriata karşı barikat kurdukları ölçüde sermayenin ve gericiliğin saldırılarına karşı barikat kurmuş olacağı yanlış; sermaye ve gericiliğin saldırılarına karşı barikat kurdukları ölçüde yobazlık ve şeriatçılığa karşı da barikat kurmuş olacakları doğrudur. Çünkü birinci durumda; karşılıklı güçler, laik ve laik olmayanlar gibi bilinçle ilgili bir karşı karşıya geliş söz konusu olurken, ikinci durumda sermaye ile sermaye tarafından ezilen sömürülen, çıkarları nesnel olarak bu düzenin sürmesine karşı olan, işçi ve emekçiler karşı karşıya gelir. Ve ancak böyle bir yaklaşım içinde din, laiklik ve şeriatçılık sınıflar mücadelesi içindeki anlamlarını bulabilir.

Mayıs 1994

Ulusal Kurtuluş, Milliyetçilik ve Anti-Komünizm

(Bu yazı, bir bakıma daha önce ortaya konulan düşüncelerin tekrarından ibarettir. Ö.D. çeşitli sayılarında söz konusu milliyetçi hareketin ve dergi yazarlarının görüşlerini eleştirilmişti. Bir örnek olarak Ö. Dünyası’nın 61. sayısındaki “Burjuva Milliyetçiliği ve Devrimci Katliamının Mantığı” başlıklı yazı gösterilebilir. Ne var ki, okuyucunun canını sıkma pahasına Özgür Halk yazarlarının, komünist faaliyetin yasaklanmasının teorisine soyundukları yazılarındaki yaklaşımlarını bir kez daha ve hemen hemen daha önce söylenenlerin bir genel tekrarı biçiminde de olsa ele almayı zorunlu hale getirdi. Umarız okuyucu bunu anlayışla karşılar.)

Kürt illerinde ve Dersim’de, PKK’nın sıradan emekçilere, öğretmenlere ve devrimci örgütlerin mensuplarına yönelttiği saldırılar üzerine, bu saldırılar söz konusu edilerek, PKK’nın mücadele ve eylem çizgisine ve ulusal soruna ilişkin ideolojik tutumu ve politik taktiklerine yöneltilen devrimci eleştiriler, PKK yetkilileri ve Özgür Halk yazarlarının “şiddetli” tepkilerinde bir “patlamaya”, onların öteden beri sürdürdükleri hakaret, aşağılama ve küfre dayalı sözde eleştirilerinin dozunun artışına yol açtı. Özgür Halk yazarları, komünist ve devrimci katliamının “haklılığı”nın teorisini geliştirirken; bir kez daha, işçi sınıfı, Marksizm ve komünizm karşısındaki konumlarını ortaya koydular. Özgür Halk dergisinin Ocak ’94 sayısında M. Can Yüce ve A. H. Hengirvanlı, komünistler başta olmak üzere, “Türkiye Solu”na bakış açılarını ve ilham aldıkları sınıfın tutumuna uygun olarak Kürt illerini “mülk toprak” olarak ele alış gerekçelerini, anlamak isteyen herkesin anlayabileceği bir açıklıkla dile getirdiler. Küfür, kara çalma ve yakıştırmaları bir yana bırakılırsa; bu “yetkili” yazarların yazılarının ana fikrini, PKK dışındaki siyasal hareketlerin, mülkiyetinin PKK’ya ait olduğu ilan edilen topraklarda, devrimci faaliyet yürütme çabalarının “sömürgeci rejimin politikasının eklentisi” sayılması gerektiği (!) düşüncesi oluşturuyor.
Bu yazarların ifadelendirdikleri düşünceler herhangi bir yenilik taşımıyor kuşkusuz. PKK yetkililerinin ve Özgür Halk-Özgür Gündem yazarlarının (bunlarla birlikte işçi ve halk hareketi açısından en küçük bir rolü, yeri ve değeri olmayan bazı köksüz ve şarlatan aydın bozuntularıyla, sözde sosyalist boş boğaz dalkavukların) Marksist harekete, devrimcilere, bundan da öte, doğrudan işçi ve emekçi halk kesimlerine ilişkin karalama, aşağılama ve yok sayma biçimindeki sözde devrimci tahlilleri, yasakçı, politik tekelci yaklaşımları, daha önce de söz konusu dergi ve gazete sayfalarında yer almıştı. Biz ise; söz konusu yazılardaki küfür, kara çalma ve tehditleri bir yana bırakarak; PKK sözcülerinin ve ‘Özgür Halk’ – ‘Özgür Gündem’ yazarlarının, bilimdışı anti-Marksist ideolojik-politik düşüncelerini ele alıp eleştirmede ısrar ederek, Kürt devrimcilerinin, Kürt işçi ve emekçilerinin dikkatini can alıcı sorunlara; işçi sınıfı ve emekçilerin gerçek kurtuluşu için, kiminle birlikte, kimlere karşı ve nasıl bir mücadele yürütmek gerektiğine çekmeye çalıştık. Tek doğru devrimci ve bilimsel yöntem buydu ve biz, bu yazımızda da, Hengirvanlı A.H. gibilerinin ağız dolusu küfürlerine, ezilmiş Kürt emekçisinin duygularının sömürüsüne yönelmiş ilkel ve intikamcı tahriklerine ve dayanaksız kara çalmalarına aldırmak-sızın, aynı doğru tutumu sürdüreceğiz. A.H. Hengirvanlı ve diğer Özgür Halk yazarlarının yazılarında, ya da PKK sözcülerinin açıklamalarında gayriciddî ve samimiyetsiz bir eklenti olarak yer alan “dosttuk” vb. lafların ötesine geçildiğinde; onların tıpkı kendi malını satabilmek için başkalarına çatmayı zorunlu sayan pazarlamacı mantığıyla hareket ettikleri görülür. Bu yazarlar, Kürt ve Türk halkının birliğinden, ortak mücadelesinden ve eşitlik ve özgürlük önkoşuluyla birlikte yaşamalarından söz eden, bunu savunan ve bunun için mücadele eden devrimci kesimleri “geleneksel sol”, “Türk solu”, “Kemalist sol” olarak adlandırma yoluyla, mücadeleye yönelen Kürt gençlerinde önyargıya dayalı bir güvensizlik oluşturma çabalarını son dönemde giderek yoğunlaştırdılar ve hiçbir ayrım yapmaksızın, PKK’nın ideolojik-politik çizgisine ve çeşitli eylemlerine eleştirel yaklaşan herkesi, “emperyalistlerin ve özel savaş rejiminin güçleri” olarak göstermekten geri durmadılar. A. Cizreli, H. Munzur, Dr. Baran, A. Fırat, M. Can Yüce, A. H. Hengirvanlı ve diğerleri, yayınlanan yazılarda, röportaj ve açıklamalarında, peş peşe, “geleneksel sol” olarak tanımladıkları Türkiye-Kürt devrimcilerini, Kürt toprağını derhal terk etmeye, ya da bağımsız politik-örgütsel varlıklarına son vererek “özgürlük hareketi”ne boyun eğmeye çağırdılar. PKK’nın koyduğu “kurallara uymak istemeyenlerin payına düşeni ise; Hengirvanlı A.H. “Kemalist Sol ve Dersim Gerçeği” başlıklı yazısında şöyle ortaya koyuyor: “Yaşanan kızgın savaş ortamına gözlerini kapatan ve devrimin yasalarını ciddiye almayan güçlerin yaşam hakkı ve olanağı yoktur.”
Herkes bu sözlerin, bir “ölüm talimnamesi” olduğunu artık biliyorlar ve gene bu suçlamaların yeni olmadığı, 12 Eylül öncesi saldırganlık politika ve pratiğinin bugüne aktarılması, geliştirilip-savunulmasından ibaret olduğu da bilinebilir bir durumdur.
Komünistler, Türk burjuvazisine karşı mücadeleyi, emperyalizm ve onunla kardeş birliğine gitmiş, birleşmiş Kürt ve Türk gericiliğine karşı mücadeleye, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin ulusal-sosyal kurtuluş mücadelesine genişlettikleri, kapsamı bu olan mücadelenin, üzerinde yaşadıkları toprakların her tarafında yükseltilmesi için çaba gösterdikleri ve proletaryanın (Kürt-Türk, tüm milliyetlerden işçi sınıfı) egemen burjuvazi ve kapitalizme karşı sınıf çıkarları ve dünya görüşü temelinde birlikte örgütlenmesini savundukları, kısaca Marksizm’i ulusal soruna uyguladıktan için ve öteden beri hedef tahtasına oturtulmaktadırlar. PKK sözcüleri ve Özgür Halk yazarları, ideolojik-politik görüşlerine devrimcilerin yönelttiği eleştirileri, faşist gericiliğin şoven temsilcilerinin karşıdevrimci propagandalarıyla aynı görüp-göstermeyi de anlaşılan “kârlı iş” saymaktadırlar. Kürt mücadelesine, işçi ve emekçilerin kurtuluş davasına zarar veren eylemleri eleştirildiğinde de bunu “özel savaş rejiminin ağzıyla karşı propaganda yürütmek” olarak ilan ediyorlar. Her şey bir yana; PKK’nın dayattığı ve Özgür Halk yazarlarının da savuna-geldikleri şey, PKK’nın Kürt illerindeki siyasal tekelinin tanınması ve proletarya ve emekçilerin, burjuvazi ve gericiliğe karşı bağımsız siyasal örgütlenmesi çabasından vazgeçilmesidir. Bu durumu Bay Hengirvanlı şöyle ifade ediyor: “Doğru tutum ortadadır, Kemalist solculuk elini buradan çekmeli, devrimin önüne engeller çıkarma girişimlerini terk etmeli, kontra-vari faaliyet özelliğini taşıyan müdahalelerinden vazgeçmelidir. Kürt emekçilerine sözüm ona proleter önderlik götürme sevdasını bir yana bırakmalıdır.”
“Kemalist Sol” tanımlamasının en fazla kime, hangi politik taktik ve ideolojik çizgiye uygun düştüğü üzerinde, daha önceki bazı yazılarımızda durulmuştu. Daha ileride birkaç şey söylemek üzere, burada, sorunun bir yanına değinerek geçiyoruz. Bugün Kemalizm, en çok Kürt sorunu açısından tartışılıyor. Anlaşılan nedenlerle Kürt milliyetçilerinin Kemalizm’e karşı tavrı, Kemalizm’in tarih içindeki konum ve gelişiminden bağımsız olarak ortaya çıkıyor ve gene Kürt milliyetçilerinin Kemalizm’e bakışları “Türk Solu” denilenler üzerinde de etkili oluyor, onlar kendilerini buna göre “bir yere koymaya çalışıyorlar. Kemalizm’in ‘Türk ulusal kurtuluş savaşı’ sürecindeki durumuyla, ‘Kemalist devlet’in, işçi ve halk hareketi ve Kürt özgürlük hareketi karşısındaki konumu bir ve aynı kabul ediliyor. Gerçek o ki; kendilerine “sol” diyenler, kendilerini bir işçi hareketi olarak ortaya koymadıkça ve Kemalizm’i de işçi sınıfının Marksist perspektifiyle değerlendirmedikçe yanlıştan kurtulamayacaklardır. PKK ve Özgür Halk yazarlarının “Kemalizm” yaftasını devrimcilerin boynuna asma çabaları ise, tümüyle dayanaksız ve pragmacı bir anlayışın ürünüdür.
Suçlamalar, Marksizm ve küçük burjuva milliyetçiliğinin ulusal soruna farklı -bu zorunludur- yaklaşımları nedeniyledir. Suçlamalara dayanak yapılmaya çalışılan şey; Marksistlerin, ulusal-sosyal kurtuluş mücadelesinde iki halkın birlikte hareket etmesini savunmaları ve buna uygun bir pratik içinde olmalarıdır. Kürt milliyetçi yazarlar, bu tutumun Kürt işçi ve emekçilerinin mücadelesine nasıl ve neden “zarar verdiği”ni ortaya koyacaklarına; Kürt ulusalcılığına seslenmeyi ve ortak mücadele ve birlikte mücadeleyi savunanları, “özel savaş rejiminin adamı” olmakla karalamayı, kestirme yol saymaktadırlar. Söz konusu yazılara bakıldığında, bunun saldırganlığın teorize edilmesi girişiminden başka bir şey olmadığı görülür.
Kaytanı kırbaç gibi kullanma alışkanlığı olduğu anlaşılan Özgür Halk yazarı, “Gerçeğe ulaşmak açısından, öldürülenlerin devrimci olup olmadıkları sorunu etrafında yoğunlaşmak yerine, yukarıdaki sorulara yanıt arama temelinde durumu değerlendirmek zorunludur” (sf. 27) diyor. “Öldürülenlerin devrimci olup olmadıkları”nı pek de önemli görmeyerek yazmaya başlayan Bay A.H. Hengirvanlı soruyor:
“Geleneksel sol, bu alanda hüküm süren yabancı egemenliğin tasfiye edilmesini amaçlayan devrimci kurtuluş savaşma ne ölçüde dostça yaklaşıyor? Bu sol, mevcut yaklaşımlarıyla bu savaşın yanında mı yoksa karşısında mı yer alıyor? Ulusal kurtuluş mücadelesiyle içerikten yoksun sözcüklerden çıkıp pratik bir temele kavuşmuş gerçek bir dostluk ve dayanışma nasıl sağlanabilir?” (sf. 27)
Kuşkusuz yazar, bu soruyu (ya da soruları), komünistlerin tutumunu ve ne yaptıklarını bilmediği için savunmuyor. Onun çarpıtmalara ve suçlamaya ihtiyacı var. Sorularla buna olanak sağlamaya çalışıyor. Bunu bilsek bile, komünistlerin tutumunu bir kez daha özetlemekte yarar var.
Biliniyor, komünistler, kapitalizme ve burjuvaziye, zorbalığın tarihsel olarak ondan önceki bütün kaynaklarına karşıdırlar. Burjuvazi ve gericiliğin tarihin ileriye doğu ilerleyişine engel teşkil eden hiçbir tutum ve politikasına, zora dayalı hiçbir uygulamasına komünistler destek olmazlar, onun karşısında yer alırlar. Ulusal sorunda komünistler, zora dayalı politika ve uygulamaların, tüm dayatmaların uzlaşmazca karşısındadırlar. Yazarın yazı boyunca hiçbir kanıt göstermeden bol keseden ileri sürdüğü, Misak-ı Milli sınırlarını savunmak ya da bu dayatılmış durumdan “çıkar sağlamak” üzere onun devamını üstü örtülü olsa da onaylamak gibi tutumlar, Marksizm’e tamamen yabancıdır.
Ne var ki; UKKTH’yi savunmak, ezen ulusun ayrıcalıklarına karşı ezilen ulus burjuvazisinin peşinde onun ulusal ayrıcalıklarının savunulması, onun bütün ulusal taleplerinin sonuna kadar desteklenmesi anlamına da gelmez. Burjuvazi her zaman alabildiğine “pratiktir. Yazar, “pratik bir temele kavuşmuş gerçek bir dostluktan, hiç kuşku yok, tek bir eleştiri ve farklı bir yaklaşım ve politikaya yer olmayan “Özgürlük Hareketi”nin otoritesinin kabulünü anlıyor ve yazının ileriki bölümlerinde bunu açıkça ortaya koyuyor. İstenen; tabi oluşun, yedekliğin kabulüdür. İstenen; proleterlerin, komünistlerin, kendi ilkelerini ileri sürmeden, ortaya konan bütün ulusal talepleri ve izlenen bütün ulusal politikaları sonuna kadar desteklemektir. Bu, farklı sınıfların farklı yaklaşım ve politikalarla mücadele yürüttükleri koşullarda olanaklı olmayan ve “pratiklik” adına istenemeyecek bir şeydir.
Lenin, “Her ulusal hareketin başlangıcında, doğal olarak hegemonyayı (önderliği) elinde tutan burjuvazi, bütün ulusal özlemleri desteklemeyi pratik bir davranış sayar. Ama burjuvazi, ulusal sorunda proletaryanın siyasetini (öteki sorunlarda olduğu gibi) ancak belirli bir doğrultuda destekler; bu siyaset, burjuvazinin siyasetiyle hiçbir zaman tam uygunluk haline gelemez. İşçi sınıfı, burjuvaziyi, ulusal barışı sağlamak için eşit haklar sağlayabilmek ve sınıf savaşımının gerekli koşullarını yaratabilmek için destekler. Onun için burjuvazinin pratikliğine karşı, proleterler, ulusal sorunda kendi ilkelerini ileri sürerler; onların burjuvaziye sağladıkları destek, ancak koşula bağlı olabilir. Ulusal sorunlarda burjuvazi, her zaman kendi ulusu için ayrıcalıklar ya da özel üstünlükler elde etmeye çalışır ve buna pratik olma’ denir. Proletarya her türlü ayrıcalığa, her türlü istisnai işleme karşıdır” diyor. (U.K.K.T.H. sf. 74)
Türk ve Kürt komünistlerinin ulusal özgürlük mücadelesi karşısındaki tutumları, tam da Lenin’in yukarıda ortaya koyduğu tutuma denk düşmektedir. Komünistler ulusal baskı politikasının son bulmasını istemekte ve tam ulusal eşitlik için mücadele etmektedirler. Ancak, komünistlerle, burjuva milliyetçiliği arasındaki sorun da gerçekte tam da buradan başlamaktadır. Burjuva milliyetçiliğinin tam bir ulusal özgürlük perspektifine sahip olmamaları bir yana; sorunun esası, ulusal taleplerin savunulması ve salt ulusal kurtuluş için mücadelenin proletarya ve emekçilerin kurtuluşu açısından yeterli sayılıp sayılamayacağıdır. Burada geriye dönüp, PKK sözcüleri ve Özgür Halk yazarlarının, komünistlere karşı sürdürdükleri özel kampanyanın nedenlerine bakalım: Komünistler ne yapıyor ve ne söylüyorlar? Çok kısa biçimde özetlenirse; Kürt ve Türk Marksistleri, Türk egemen sınıflarının, Kürt ulusunun varlığını ve haklarını inkâr etmesiyle, ilhakı sürdürme amacıyla yürüttüğü asimilasyon politikasıyla mücadele ediyor. Kürt ulusunun siyasal olarak ayrı devlet kurma hakkını (kaderini tayin etme) hiçbir önkoşul ve şart olmaksızın savunuyor ve Kürt halkının, bugünkü devlet bütünlüğü içinde zorla tutulmasına karşı çıkıyor. Kürt ve Türk Marksistleri, ulusal baskının, ulusal ayrıcalıkların ortadan kalkması, ulusların ve dillerin tam hak eşitliğinin sağlanması için mücadele etmektedirler. Kapitalizm koşullarında ulusal baskı politikasının ve ulusal ayrıcalıkların tümüyle ortadan kalkmasının olanaklı olmadığı gerçeği, ulusal özgürlük mücadelesinin, kapitalizm ve gericiliğin tasfiyesini içeren bir mücadele çizgisinde sürdürülmesini, işçi-köylü devrimi ve sosyalizme doğru genişletilmesini zorunlu kılmaktadır.
Kürt ve Türk Marksistleri, ulusal özgürlük mücadelesinin tutarlı devrimci bir çizgide kapitalizm ve kapitalizm öncesi toplumsal gericiliğin tasfiyesi perspektifiyle ele alınmasının Kürt işçi ve köylü yığınlarının gerçek kurtuluşları için zorunlu saymakta, mücadelenin “ulusal sınırlar”a hapsolup kalmaması için çaba göstermektedirler.
Kürt ve Türk Marksistleri, ya da kimilerinin sevdikleri deyimle “Misak-ı Milli”nin bugünkü sınırlarının tayininde hiçbir sorumlulukları bulunmadığını, bu sınırların tarihsel süreçte burjuva egemen sınıfların ve emperyalistlerin çıkar çatışmaları ve ezilen ulusların hak gaspı ve kırımı temelinde oluştuğunu, bu açıdan meşru olmadığını, ulusal kaderini tayin hakkının tanınmasının doğallıkla sınırların değişebilirliğini içerdiğini, sınırların değişip-değişmemesinin yalnızca halkların özgür iradesine bağlı olduğunu; ancak bu sınırların “ulusal ölçekte” içinde mücadele edilecek ve örgütlenilecek sınırlar olduğunu, proletarya ve emekçilerin öncelikle üzerinde yaşadıkları topraklarda ve coğrafi “sınırlar” içinde “kendi” egemen sınıflarına karşı mücadele etmekle görevli olduklarını, “meşru” ya da gayrı-meşru olmasından bağımsız olarak “devlet sınırları”nın örgütlenme ve mücadelede ‘veri’ olmasının zorunlu olduğunu söylemektedirler.
Kürt ve Türk Marksistleri, emperyalist gericiliğin dünya egemenliği sisteminde, mevcut düzen ve devlet sınırlarına takılan her “çözüm”ün, işçi sınıfı ve emekçilerin sömürülme ve baskı altında tutulması durumunda herhangi bir temel değişiklik yaratmaya yetmeyeceğini, kapitalist-emperyalist sömürüye son verilerek gerçek özgürlüğün kazanılabileceğini, mücadelenin dar ulusal, kısmi politik ya da güncel ekonomik taleplerle sınırlı kalmaması ve siyasal iktidarın alınması hedefine bağlanması gereğine dikkat çekmektedirler.
Kürt ve Türk Marksistleri, Kürt ve Türk egemen sınıflarının, tüm milliyetlerden ezilen halk yığınlarına karşı, gerici bir sınıf birliği oluşturduklarını; proletarya ve emekçilerden ezilen sınıf ve ulustan yana temel değişikliklerin, ancak sömürücü egemen sınıfların bu gerici cephesine karşı, tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerin en tam dayanışması ve birliği sağlanarak yürütülecek bir mücadeleyle gerçekleştirilebileceğini, emperyalizm ve gerici sınıflar ittifakına son verilmedikçe, hiçbir hakkın kalıcı olmayacağı ve gerçek bir özgürlükten söz edilemeyeceğini söylemektedirler.
Kürt ve Türk Marksistleri, Kürt mücadelesinin gerçekten desteklenip desteklenmediğinin verilerini (ülke gerçeğinde) uzaktan sürdürülen “destekliyoruz” yollu lafazanlıkta, tribün şakşakçılığında değil, pratik mücadele içinde yer almada. Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin, ulusal-siyasal hakların elde edilmesi, faşizme, burjuva egemenliğine, emperyalist hegemonyaya, kapitalist sömürüye, feodal kalıntıların her yönlü etkilerine son verilmesi için mücadeleye çekme ve örgütleme pratiğinde aramakta ve her devrimci siyasal akım ya da grubun tutumunu buna göre değerlendirmektedirler. Birleşmiş gericiliğe, Türk egemen sınıflarına ve onların Kürt işbirlikçilerine ve emperyalist hegemonyaya karşı, tüm milliyetlerden proletarya ve emekçilerin en sıkı dayanışması ve birliğini sağlamak için en geniş kitleler içinde faaliyet yürütmekte, mücadelenin ateşi içinde yer almaktadırlar.
Kolayca görülebileceği gibi; sorun, ulusal kurtuluş hareketi karşısında dostluk ya da düşmanlık sorunu değildir. Sorun, ulusal özgürlük mücadelesinin hangi sınıf ya da sınıfların çıkarları esas alınarak yürütüleceğidir. Kürt ve Türk Marksistleri, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin gerçek özgürlüğü ve kurtuluşu için, yığın hareketi içinde küçük de olsa bir yeri olan devrimci politik akım ve grupları, devrim ve kurtuluş mücadelesini zaafa uğratan taktikleri ve ideolojik tutumları nedeniyle ve dostça eleştirmektedirler. PKK’ya yönelik eleştiriler de bu amaca bağlı ve bu sınırlar içindedir. Komünistlerin eleştirileri olağanüstü titizlikle yapılmakta, ortak düşmana karşı mücadeleyi zaafa uğratabilecek en küçük bir tutumdan dahi kaçınılmaktadır. Ama yazar, komünistlerin “Bu savaşın yanında mı, yoksa karşısında mı?” yer aldıklarını, tüm çıplak gerçeklere karşın, salt şüphe oluşturmak için hâlâ “merak ediyor”^) Gerek bu soruyu soran Bay Hengirvanlı, gerekse Özgür Halk’ın diğer yazarları, kuşku yok, komünistlerin güçleri oranında özgürlük mücadelesinin içinde yer aldıklarını ve Kürt komünistlerinin silahlarının yalnız ve yalnız karşıdevrime yönelik kullanıldığını biliyorlar. Ama milliyetçi anlayış gene de bu soruları gündeme getiriyor.
Kürt komünistlerinin yaptığı; Hengirvanlı gibilerinin, “Burası artık benim mülküm” dayatmalarına karşın, proletarya ve kır yoksulları başta olmak üzere emekçileri; burjuvazi, diktatörlük ve sermayeye karşı örgütlemektir. Bu ise bir tek anlama geliyor; Kürt halkının kurtuluş mücadelesinin ilerletilmesi. “Kanıtlanmaya çalışılan” kısa vadeli ya da “grupsal” bir çıkarın olmadığı açıktır. Kürt işçi ve yoksul köylülerinin, Kürt emekçi yığınlarının emperyalizme, feodalizme, egemen Türk işgalciliğine ve Kürt burjuvazisine karşı mücadelesidir, söz konusu olan.
Bu aynı zamanda, yazarın “Bunlar ülkemizde kime karşı kimi örgütlüyorlar?” sorusunun da cevabı oluyor ve “Özgürlük Hareketi” olarak genelleştirilmek istenen siyasal grubun, komünistlere yönelik saldırılarına, komünist katliamına rağmen, bu örgütlenmenin (komünist örgütün) “özgürlük Hareketi” karşıtlığıyla bir ilişkisi yoktur. Ortak düşman olan burjuvazi ve faşist diktatörlüğe karşı mücadele edildikçe, diktatörlüğe karşıt kutupta bulunan devrimci örgütlere yönelen şiddet, devrimin ve halkın çıkarlarını hedef alır. Komünistler, “özgürlük Hareketi”ni tam da bu noktada eleştiriyorlar.
Kürt burjuva milliyetçi yazarların ve Kürt milliyetçisi grupların, Marksistleri “ihanet”le, “özel savaş rejiminin gücü olmak”la suçlamalarının nedenleri işte bunlardır. Onlar, Kürt işçi sınıfının bağımsız politik örgütlenmesini “Kürt ulusunun birliğinin bölünmesi” olarak görmekte, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin, kurtuluş mücadelesinin zaferi için birlikte örgütlenmesinin savunulmasını “Misak-ı Millicilik” ve Kürt toprağında komünist ve devrimci faaliyette ısrarlı olmayı da sömürgeciliğin sürdürülmesi olarak göstermektedirler. Her önüne gelene pervasızca “Kemalist” suçlaması yapan Özgür Halk yazarları, Kürt işçi ve emekçilerinin gerçek özgürlüğünü ve proletaryanın bağımsız politik örgütlenmesini savunan komünistleri, Kürt mücadelesinin “bölücüleri” olarak gösterir ve Kürt illerinden çıkmamanın “yaşam hakkını kaybetmek” anlamına geleceği tehdidinde bulunurlarken, Kemalistlerin, işçi ve köylü kitlelerinin haklarının savunulmasını “ulusun ve ülkenin birliğine yönelik eylemler” olarak görüp cezalandırdıklarını ne çabuk unutuyorlar.
Özgür Halk yazarları, kendileri dışındaki devrimci grupların “mücadele etmedikleri” iddiasındadırlar. Sözünü ettiğimiz yazısında A.H. Hengirvanlı şunları yazıyor. “Dürüstlükten şaşmayan her insan… Bu solun egemenlere en küçük bir darbe vurmadığım, faşist rejimin ülkemiz üzerindeki örgütlü zoruna karşı mücadele gibi bir amacın bu solun programında yer almadığını görecektir.”
Bu sözlerde dürüstlüğün zerresi yoktur. Bir tek kelimesi bile doğru olmayan bu sözlerle, devrimci gruplar hakkında bilgisi olmayan, devrimci literatürü okuma olanağı bulamamış Kürt gençleri aldatılmaya çalışılıyor. Bu sözler, yaşamın gerçeklerinin inkârı ve devrimcilerin karalanması amacıyla sarf edilmektedir.   “Dürüstlükten şaşmayan her insan” gerçekleri görmek istediğinde, milyonların gözü önünde meydana gelen olayların Hengirvanlı A.H. tarafından çarpıtıldığını görecektir.  “Dürüstlükten şaşmayan her insan”, PKK’nın, zaafları ve ciddi yanlışlarıyla birlikte, ağır bedeller pahasına yürüttüğü mücadeleyi görmezden gelemeyeceği gibi;  işçi ve emekçi halk yığınlarının sömürü ve zulümden kurtuluşu için, faşizme ve gericiliğe karşı sürdürdükleri kavgada şehitler veren, zindanlara doldurulan, işkence tezgâhlarında ve sokaklarda katledilen Marksistlerin ve devrimcilerin çabasını da inkâr edemez. “Dürüstlükten şaşmayan her insan”, bir Kürt işçi, emekçi ve gencin, PKK saflarında yer aldığında neden yurtsever ve fakat örneğin TDKP’nin saflarında yer aldığında, neden “ajan”, “kontra”, ya da “özel savaş karargâhının gücü” olduğu(!) üzerinde mutlaka düşünmelidir. O zaman görülecektir ki, Bay Hengirvanlı hiç de dürüst değildir. Devam ediyor bay yazar: “Mevcut koşullarda ayakta durma gücünden dahi yoksun olanların sosyalist ön derlik ihraç etmeye kalkışmaları gülünç değil midir? Bunlar bu cüret ve cesareti kimlerden alıyorlar?” (sf. 27)
Milliyetçi yayınların hemen tümünde olduğu gibi bu yazıda da proletarya ve komünistler karşısında küçümseyici bir tutum her yere sinmiş görünüyor. Örneğin, az ileride “12 Eylül’den sonra rejime yönelmeyen bu tükenmiş sol…”, “… Kendi yatalak haline bakmadan…” şeklinde küçümseme tutumlarına rastlayacağınız gibi, Türkiye proletaryasının “pasifliği”ne ve neredeyse devrimci bir güç olmaktan çıkmış görünmesine ilişkin oldukça fazla sayıda argüman bulabilirsiniz bu yayınlarda. PKK dışında hemen her şeyin küçümsenip aşağılanması, Kürt milliyetçiliğinin karakteristik özelliklerinden biri durumundadır.
“Sosyalist önderlik ihracı”, komünistlere öteden beri burjuvazinin yönelte-geldiği “kökü dışarıda” suçlamasının bir türüdür. Komünistler hemen her zaman “kökü dışarıda” olarak suçlanmışlar, “cüret ve cesaretlerini kimlerden aldıkları” sorulmuştur. Suçlama, bir dönem “Komintern ajanı olmak” sonra “Rusya’ya dayanmak” ve “Moskof uşaklığı” olmuştur. Oysa bilimsel bir öğreti olan Marksizm’in evrenselliği ve uluslararası akışkanlığı bir yanda tutulursa ne “önderlik ihracatı” söz konusu olmuştur, ne de komünistler, proletarya ve emekçi halk dışında bir “cesaret kaynağı”na ihtiyaç duymuşlardır. Kürt komünistleri ise tamamen yerlidirler, Kürt proletaryasının militanları, Kürt halkının evlatlarıdırlar. Yazarın, bir Kürtün komünist olmasını aklının almadığı, komünizmi Kürt topraklarının dışında varsaydığı ve onu milliyetçi bir yaklaşımla Türk komünistlerinin ihracatına bağladığı anlaşılıyor. Düşünce ve dünya görüşü olarak, Marksizm evrenseldir ve içerikte değil, ancak biçimde ulusaldır. Onun sınıf temelini oluşturan proletaryanın az çok ortaya çıktığı her yerde, eninde sonunda ortaya çıkması ve gelişmesi kaçınılmazdır. Marksistlerin de Kürt illerinde proletarya ve emekçiler oldukça “cesaret’lerine şaşırmak gereksizdir.
“Öldürülenlerin devrimci olup olmadıkları sorunu etrafında yoğunlaşmak yerine, yukarıdaki sorulara yanıt arama temelinde” soruna yaklaşılmasını öneren yazar, ger çekleri değiştirmeye ve laf oyunu yaparak devrimcilerin kanına girmeyi haklı göstermeye çalışmaktadır. Üstelik öldürülenler ve cezalandırılacağı ilan edilenlerden kimi, ömrünün 15-20 yılını faşizme karşı savaşa hasretmiştir, kimi diktatörlüğün işkence tezgahlarından geçmiştir. Devrimci olup olmadıklarının sorgulanmaya çalışılması bile yalnız büyük bir ayıptır.
Ve bir de “zamanlama” sorunu var. Yazar böyle bir tartışma da yürütüyor.
Diyor ki:
“Mücadelenin alabildiğince kızıştığı şu son dönemlerde TDKP Dersim’de bazı kişilerin gerillalar tarafından ajan provokatör olarak adlandırılıp cezalandırılmak istenmesini kınayan bir bildiriyi Federal Almanya’da demokratik kuruluşlar, örgütler ve şahsiyetlerin imzasına açmış bulunuyor… Bu girişimi TDKP özgülünde geleneksel solun bu alandaki devrimci gelişmeler karşısındaki katı şoven bir tavır içinde bulunduğunu açıkça ortaya koyuyor.” (sf. 31)
Ne kadar kolay “şoven” olunuyor! Militanları öldürülen komünist partisi, katliamı kınayan bildiri yayınlayınca “şoven” oluyor. Öldürmek, devrimci kanı akıtmak değil, bunu kınamak “hata” hem de büyük “hata” oluyor. Devrimci militanların kurşuna dizilmesinin yanlışlığını ortaya koymak ve olayı kınamak “şovenizm” olarak adlandırılıyor yazar tarafından. Gerçeğin bu denli çarpıtılmasının tek bir anlamı vardır. Yazar, bölgede komünizmin varlığına karşıdır; komünizme karşındır. O, komünizmden şovenizmi anlamaktadır. Ona göre komünist olmak şoven olmak demektir.
Nedendir bu “sosyal şovenlik” nakaratı? “Şoven”, “sömürgeci egemenliğin uzantısı”, “devlet solu”, “Kemalist sol” gibi hakaretler neden ileri sürülüyor? Daha önce değinildi; komünistlerin Kürt illerindeki varlığı ve bu alanda örgütlenme çalışmaları içinde bulunmaları tek neden olarak görünüyor.
“Türkiye solculuğunun bu alandaki varlığı ile kendi egemenlerinin halkı eritme ve ‘Misak-ı Milli’ sınırları içerisinde ‘tek dil-tek ulus’ yaratma politikası arasında dolaysız bir bağ vardır.” (adı geçen yazı)
Yazara göre komünistlerin Kürt illerindeki varlıkları, dolaysızca “Misak-ı Milli”cilik anlamına geliyor. Komünistler, Kürt illerinde varlıklarını ortaya koyduklarında bile “tek dil-tek ulus” yandaşı oluyorlar. İddia böyle. Kürt milliyetçisi olunmadığı durumda tek alternatif öngörülüyor: Türk milliyetçiliği, Kemalistlik, Misak-ı Millicilik. Dersim gibi Kürt illeri kastedilerek söylenen şu sözler yukarıdaki yaklaşımı açması bakımından daha da vahimdir:
“Sadece TKP değil, bir bütün olarak Türkiye solu, rejimin buradaki inkâr ve imha politikasını hayata geçirmesini kendi programının uygulanması olarak değerlendirmiştir. Türkiye solunun çok çeşitli gruplarının bu alanda yoğunlaşmaları ve Kürtleri sözüm ona Türkiye devrimi adına örgütlemeye çalışmaları bile kendi başına bunun doğruluğunu kanıtlamaya yetmektedir.” (sf. 29)
Devrimi örgütlemek, hangi mantıkla rejimin inkâr ve imha politikasının uygun görülmesi olarak anlaşılabilir? Bu devrimin ne tür bir yoruma tabi tutulduğu, Türkiye devrimi mi, milli bir devrim mi olarak anlaşıldığından bağımsız olarak, uğruna mücadele edilen devrimse, inkâr ve imha politikasının benimsenmesine olanak olmadığı kesindir. Hiçbir kanıtı olmayan yuvarlak laflarla, Kürt komünistlerinin ulusal inkârcılıkla suçlanmaları, ancak milliyetçiliğin sınıfsal temelden kaynaklanabilecek düşmanlığıyla açıklanabilir. Komünistler, Kürt illerinde ulusal haklar için işgal ve imhaya karşı ulusal bağımsızlık, eşitlik ve özgürlüğün yanı sıra sosyal kurtuluş için mücadele ediyor, kanlarını döküyorlar.
Ve o “pasifliği” üzerine laf edilen Türkiye proletaryası, olanca hızıyla tırmandırılan Türk şovenizminden eğer daha fazla etkilenmemişse, bu, en başta komünistlerin propagandası nedeniyledir. Miting ve eylem alanlarında şovenizmden yana tek bir slogan atılmadığını duymamak için sağır olmak gerekir.
Mesele başkadır. Kürt milliyetçileri, komünistleri, kendileriyle yarışmaya çalışan bir rakip görüyor ve “daha küçükken yılanın başını ezmeyi” düşünüyorlar. Komünistlerin varlıkları ve alternatif devrimci bir çizgi önermeleri, onları rahatsız ediyor.
Türkiye devriminin örgütlenmesinden rahatsızlar, “Kürt devrimciliğini örgütlemiyorlar” diyorlar. Üstelik “açıkça söylemek gerekirse Türkleşmeyi örgütlüyor, dayatılan ulusal yabancılaşmayı solculukla tamamlıyor”lar. (sf. 28) diye ileri sürüyorlar.
Milliyetçilik, tarih boyunca hep milli devrimleri esas almış, milli davaları gütmüştür. Ama bir başka yol, bir başka yaklaşım, güdülecek bir başka dava da hep olmuştur. Uluslararası proletaryanın uluslararası burjuvazi ve dünya kapitalizmine karşı proleter dünya devrimi davası ve tek tek ülkelerde bunun parçası olan devrimler.
“Besbelli ki; işçi sınıfı, mücadele edebilmek için sınıf olarak kendi ülkesinde örgütlenmelidir ve her ülke, ayrı ayrı bu sınıf mücadelesinin sahnesidir. Ve işçi sınıfının mücadelesi, bu anlamda ulusal nitelik taşır, içeriği bakımından değil, ama Komünist Manifesto’nun da dediği gibi, ‘biçimi bakımından’ ulusal” (Marx-Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, sf. 34)
İşte enternasyonalizm de budur. Proletaryanın sınıf mücadelesine sahne olan her ülkede, sınıf mücadelesini, biçimde ulusal, enternasyonalist içerikle yapılabilecek bir antikapitalist perspektifle ve tek bir dünya devriminin parçası olarak örgütlemek. Proletarya her ülkede biçimde ulusal bütün özellikleri dikkate alıp Marksizm’in programını bu özelliklere uyarlayıp “ulusallaştırarak” ulusal devrim için çalışır, gerekli adımlar atar.
Türkiye devrimi, Türkiye’nin dayatılmış sınırlarıyla, bu sınırların değiştirilmesi ya da gönüllüce yeniden düzenlenmesi taleplerini de içererek, Türkiye’nin çok uluslu bir ülke olmasının bir sonucu olarak karmaşık bir süreç izleyecektir. Bu doğaldır. Ancak, antikapitalist bir perspektife sahip olmak gereği kesindir. Başka türlü proletaryanın çıkarları savunulamaz. Bu, Türkiye’nin Türk illeri açısından bir gereklilik olduğu kadar, Kürt illeri açısından da bir gerekliliktir. Kürt halkının bağımsızlık ve özgürlüğü, Marksist olarak kalınacaksa anti-kapitalist bir perspektifle ele alınmalı ve ulusal devrim, burjuvazinin devrilmesi sorununa bağlanmalıdır. Yani ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin birleştirilmesi zorunluluktur.
Tek bir dünya devrimi davası güden komünistlerin, dayatılmış sınırların değiştirilmesi talebini içermekle birlikte, verili koşullarda egemenliği elinde tutan ve hem Türk hem de Kürt halkının tek ve ortak düşmanı olan diktatörlüğü ve dayanaklarını, bunun gerektirdiği kaçınılmazlıkla, tek bir devrim sürecinin bileşeni ulusal, demokratik ve sosyal mücadelelerin ilerletilmesine bağlı olarak devirmeye yönelmelerinden doğalı yoktur. Kürt ulusal direnişinin sosyal kurtuluş hedefine de yönelmesi, devrimi sağlamlaştıracak temel bir dinamiktir. Milliyetçiliğin ötesine geçmek, ancak sınırlan belirli çok uluslu bir ülkede tek devlet iktidarını devirmek üzere farklı ulusal ve sınıfsal kaynaklardan beslenen tek bir devrim sürecini geliştirmekle olanaklıdır. Bu devrime ister Türkiye devrimi adı takılır, isterse başka bir şey; böyle bir devrim, hem Türk, hem Kürt proletaryası ve emekçilerinin mücadelesinden güç alacak, demokrasi ve ulusal özgürlük de içinde olmak üzere siyasal özgürlüğü gerçekleştirecek ve sosyalizmin temelli bir adımı olacaktır.
Kürt illerinde ulusal kurtuluş mücadelesinin sosyal kurtuluş mücadelesiyle birleşmesi, bu devrime önemli bir güç katacaktır. Ancak milliyetçi bir pencereden bakılsa bile, Kürt mücadelesinin temel müttefiki; Türkiye proletaryası ve emekçileri ve onların mücadelesidir. Milliyetçi bir yaklaşımla dahi tek ve bir düşmanın devrilmesi, ulusal mücadelenin tek ve bir devrimin bir bileşeni olarak algılanmasını gerektirir. Diktatörlüğün başkaca devrilmesi olanağı yoktur. Ülkedeki tüm gelişmeler bunu ortaya koyuyor.
Ama sorunun Türk ya da Kürt devrimi ve Türk ya da Kürt devrimciliğinin örgütlenmesi olmadığı anlaşılmış olmalıdır. Marksist olunacaksa, Türklük ve Kürtlük, mücadelenin yalnızca biçimine ilişkin bir önem taşır. Ve Marksist olan, Türklüğü ya da Kürtlüğü değil, Türk ya da Kürt olsun proletarya ve emekçi halkın ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini esas alır.
Milliyetçilik, örgütlenmede Kürtlüğün esas alınmasını ve ulusal kurtuluşun ötesinde bir perspektife sahip olunmasını “Misak-ı Milli” sınırlarının savunulması sanıyor ya da işine geldiği için öyle göstermek istiyor. Marksizm, sınırları gönüllü olarak yeniden düzenleyecek, proleter dünya devriminin parçası tek bir devrim öngördüğü için enternasyonalisttir. Milliyetçilerin önerdiği gibi “Türk devrimini” ya da Türklüğü örgütlemeye yönelmediği için enternasyonalisttir. Bu nedenle komünistler ne “Türk Solu”durlar, ne “Kemalist Sol” ve ne de “Kürt Solu”. Komünistlik onlara yetmektedir.
“Türk solculuğu”, “Kemalist solculuk”, “devlet solculuğu” gibi hakaretleri, komünistlere sarf etmekte sakınca görmeyen yazar, sözde kanıt göstermek üzere işin kolayına kaçıyor. “Kanıt” Şefik Hüsnü ve TKP’sidir. “Rejimin giriştiği imha seferleriyle dış destekli dinsel-feodal gericiliğe karşı savaştığını, halkı ağalara ve eşkıyanın tahakkümünden kurtardığını ve girdiği yerlere uygarlık götürdüğünü iddia” (sf.29) eden Şefik Hüsnü ve TKP’si gerçekten ulusal sorunda Kemalizm’in tam destekçiliğini yapmıştır. O, ne Dersim, ne de diğer Kürt illerinde uygulanan soykırıma bile karşı çıkmamıştır. Bırakalım ulusların kendi kaderini tayin ve bağımsız devlet olarak örgütlenme hakkını savunmayı, Kürt illerinin bombalanıp insanların kurşuna dizilmesine bile sessiz kalmıştır. Şefik Hüsnü, gerçekten Kemalist solcudur, Kemalizm’e verdiği desteği hem teorisi hem de pratiği ile açık olarak ortaya koymuştur. Doğu Perinçek, ve Aydınlık’ı da öyledir. Bir dönem kendisini Kürt milliyetçiliğine beğendirme tutumu ile onların dostluğunu kazanmayı becerse de, yüzü kolay açığa çıkmıştır. Komünistler tarafından, yıllarca Kemalistliği, reformculuğu ve revizyonistliği ve sosyal şovenizmi mahkûm edilen Şefik Hüsnü, Doğu Perinçek ve partileriyle “gölge”ye sığınmaya çalışan bazı diğerleriyle devrim ve komünizmi aynılaştırmaya ve benzer şekilde suçlamaya, gözü milliyetçilik ile kararmamış hiç kimsenin onay vermesi mümkün değildir. Şefik Hüsnü TKP’si ve Aydınlıkla komünistler arasında Dersim dağlan kadar fark vardır. Bu İP-Aydınlık gibi reformcu, devlet karşısında yaltaklanın, burjuvazi ile uzlaşmacı takımların hak ettiği bir nitelemedir. Yazar, 71 devrimcilerinin yanı sıra bir de TİP’i kolluyor. Oysa geleneksel solculuğun önemli akımlarından biri TİP’tir. Ama TİP’i kurtaran, içindeki Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Ali Arslan, Kemal Burkay gibi Kürt reformcusu geleneksel solcular olsa gerek.
Şefik Hüsnü ve benzerleri, devrimi “Türk Devrimi” olarak savundukları için değil, burjuvazi ve devletiyle uzlaştıkları, bu uzlaşmayı ulusal sorun kadar yaydıkları için Kemalist’tirler, Misak-ı Millicidirler, geleneksel solcu ve milliyetçidirler. Devrimi ve komünizmi ulusal özellikleri de gözeterek savunup uygulamaya çalışan Marksistler ise ne Türkçülük, ne de Kürtçülük yapmadıkları için komünist ve enternasyonalisttirler. İkisini birbirine karıştırmak ise ancak gözü kör milliyetçiliğin işi olabilir.
*  *   *
“Geleneksel solculuk ülkemizin kendilerinin doğal ve ayrılmaz bir parçası olarak ele alıp burada faaliyette bulunduğu sürece, Kemalizm’in buradaki egemenliğini meşrulaştırmış sayılacaktır.” (sf. 29)
Sorun yaratan yalnızca ve yalnızca Kür-toprağında faaliyette bulunmak, Kürt halkının ulusal ve sosyal kurtuluş davasını gütmektir. Bu, açıkça anlaşılıyor. Söylenmekle kalınmıyor, vurgulanıyor.
Tekrarlamakta yarar var: Komünistler, Kürt illerini Türkiye’nin doğal ve ayrılmaz bir parçası olarak ele almamaktadırlar. Komünistlerin, Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkını şartsız savunmalarıyla, Kürt illerinde faaliyette bulunmaları çelişmemekte, tersine birbirini tamamlamaktadır.
Lenin, “Rusya’da ulusal, özerk ve bağımsız bir devlet kurma, şimdiye değin bir tek ulusun, Büyük Rus ulusunun ayrıcalığı olarak kalmıştır. Biz Büyük Rus proleterleri, hiçbir ayrıcalığı savunmayız ve bu ayrıcalığı da savunmuyoruz. Savaşımımızda belirli bir devleti kendimize temel olarak alıyoruz; o belirli devlet içindeki bütün ülkelerden işçileri birleştiriyoruz; biz hiçbir özel ulusal gelişme yolunu savunamayız, biz bütün olanaklı olan yollardan sınıf hedefimize doğru yürüyoruz.” (U.K.K.T.H. sf. 78) diyordu.
Tek devlet içindeki bütün uluslardan işçilerin, yalnızca partileri içinde değil, bütün örgütlerinde mutlak birliği;
“… Her burjuva milliyetçiliğinin öğütlediği şeyin tam karşıtı olarak bütün ulusal topluluklardan gelme işçilerin, bütün işçi sendika, kooperatif ve tüketim örgütlerinde mutlak birliği ve tam kaynaşması ile, ancak böyle bir birlik ve böyle bir kaynaşma ile demokrasi savunulabilir ve şimdiden uluslararası bir niteliğe bürünen ve her geçen gün bu niteliği artan sermayeye karşı işçilerin çıkarları savunulabilir, her türlü ayrıcalığa ve sömürüye yabancı olan yeni bir yaşam tarzına doğru dönüşmekte olan insanlığın çıkarları savunulabilir.”
(Age, sf. 20-21)
“Belirli bir devlet içinde.” Bütün uluslardan işçilerin mutlak birliği, tek sınıf örgütleri, tek komünist partisi, tek sendika vb. vb. Doğaldır ki, komünistler, sınıf çıkarlarının savunulması ve ulusal ve sosyal kurtuluşun gerçekleştirilmesi hedefiyle, dayatılmış sınırları hiçbir şekilde savunmadan ve bu sınırların zora dayalılığının ortadan kaldırılarak yeniden düzenlenmesi talebini de içeren bir perspektifle “belirli devletin” her yerinde faaliyete bulunurlar, bulunacaklardır.
Sınıf mücadelesinde “belirli devletin” mücadele alanı olarak temel alınmasından başka bir yol yoktur. Devrilmesi hedeflenen, sınıf ve demokrasi düşmanı olduğu kadar, ulusal zorba da olan tek bir egemenlik sistemidir. Bu egemenliğin devrilmesini hedefleyen güçleri; milliyeti, dini vb. kökenlerine göre bölmek, yalıtılmış devrimci süreçleri ve yalıtık örgütler öngörmek, konumuz açısından zaferin engelcisi milliyetçi tutumlarıdır.
Rusya’da komünistlerin ülke çapında, belirli Rus devleti çerçevesinde, Ukrayna’da, Beyaz Rusya’da vb., tek örgüt içinde uygun biçimlerle birlikte örgütlenmesi hiç de “geleneksel solculuk” ya da Ukrayna’nın vb. Rusya’nın doğal ve ayrılmaz bir parçası olarak alındığı anlamına gelmiyordu. Ukrayna’daki faaliyetleri nedeniyle komünistler, nasıl Rus Pruşkeviçlerinin gerici milliyetçiliğini ve onların egemenliğini meşrulaştırmış olmamışlarsa, Kürt toprağında faaliyette bulunan komünistler de “Kemalizm’in buradaki egemenliğini meşrulaştırmış” olmuyorlar. Kemalizm ile komünizm arasında hem sınıf düşmanlığı hem de Türk milliyetçiliğinin ayrıcalıklarını savunup reddetme temelinde bir uzlaşmazlık vardır. Komünistler ve özellikle Kürt komünistleri ulusal ayrıcalıklar ve işgale karşı savaşırken bu savaşı, burjuvazinin devrilmesi hedefine bağlar ve bunun doğal sonucu ve kaçınılmaz bir ihtiyacı olarak belirli Türk devleti içinde tek bir komünist örgüt olarak örgütlenirler. Ötesi milliyetçiliktir.
Türkiye, Irak, İran, vb. komünistleri “kendi” egemenlerini devirme mücadelesi olarak yürüttükleri sınıf mücadelesini bu belirli devletler içinde sürdüreceklerdir. İçlerinde Kürt ve başka uluslardan komünistler de yer almak üzere bu ülkelerin komünistleri dünya çapında da “tek bir dünya komünist partisi” içinde birleşmeyi önlerine görev olarak koyacaklar, ancak bu yolla dünya proleter devrim sürecinin koordinasyonuna katkıda bulunurken, ayrı ayrı devletleri sınıf mücadelesinin sahnesi yaparak, bu ayrı ayrı devletlerin egemenliğini devirmeye ve bunu başarmak üzere her belirli devlet içinde, hem proletaryanın sınıf çıkarlarını gözetmek hem de devirici yeterli gücü oluşturmak için bütün olanaklarından yararlanacakları ulusal, demokratik ve sosyal taleplerle tek bir devrim sürecini geliştirmeye yöneleceklerdir.
Yazar, sınıf perspektifine tümüyle yabancı olduğu için; ne proletaryanın, ulusal kökenleri önemsiz olarak mutlak birlik halinde tek bir komünist örgüt içinde örgütlemesini, ne de mücadele alanlarının koşulları ve sınıf mücadelesinin ulusal biçimlenişi önemli olarak bu tek örgüt içinde “ulusal seksiyonlar” kurulması gereğini anlayabilmektedir.
Bütün uluslardan işçilerin, belirli devlet içinde tek parti halinde ve seksiyonlar oluşturularak örgütlenmesi, kuşkusuz bir yönüyle proletaryanın burjuva milliyetçiliğinin etkilerinden arınması ve sınıfsal çıkarlarını bağımsızca gerçekleştirebilmesi içindir. Ama en başta proletarya, ulusal kökenlerinin ötesinde anti-kapitalist bir sınıf olduğu ve sosyal kurtuluşu amaçladığı içindir. Kürt komünistleri, ezilen ulusun, ulusal taleplerini burjuvazinin devrilmesi mücadelesine bağlı olarak yürütmek zorunda oldukları için, tek bir anti-kapitalist örgüt içinde örgütlenmektedirler.
Lenin, konuya kesin bir açıklık getirmiştir:
“İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı savaşımının çıkarları, bütün uluslar işçilerinin tam dayanışmasını ve en sıkı birliğini gerektirmektedir; bu çıkarlar, her ulusal topluluktan burjuvazinin milliyetçi siyasetine karşı şiddetle karşı koymayı emreder. Önün için sosyal demokratlar, eğer ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını, yani ezilen ulusun ayrılma hakkını reddederlerse ya da ezilen ulusların burjuvazisinin bütün ulusal isteklerini desteklerlerse, proletaryanın siyasal çizgisine karşı gelmiş olurlar. Ve işçileri, burjuvazinin siyasetine boyun eğmeye yöneltirler. Ücretli işçinin, Büyük Rus olmayan burjuvazi değil de, başlıca Büyük Rus burjuvazisi tarafından sömürülmesi ya da Yahudi burjuvazisi değil de Polonya burjuvazisi tarafından sömürülmesi vb. hiç de önemli değildir. Sınıf çıkarlarını anlayan ücretli işçi, Büyük Rus kapitalistlerini devlet ayrıcalıklarına olduğu kadar, Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin, devlet ayrıcalıklarına kavuştukları zaman, dünya yüzünde cenneti kuracakları yolunda vaatleri karşısında da kayıtsızdır. Kapitalizm gelişmektedir ve türdeş olmayan toplulukların bütünleşmiş devletleri içinde olsun, ayrı ulusal devletler içinde olsun, şu ya da bu biçimde gelişmeye devam edecektir.
Her iki durumda da işçiler sömürüle-çeklerdir. Ve sömürüye karşı başarıyla savaşım verebilmek için, proletarya, her türlü milliyetçilikten arınmış olmalıdır…” (U.K.K.T.H. sf. 91-92)
Kürt milliyetçisi yazarın komünistlere önerisi ise, Türk milliyetçisi olmaktır; Türkleri, kuşkusuz ulusal temelde, örgütlemektir. Bunun “biricik doğru tutum” olduğu düşüncesindedir. “Buna karşı koymak demek” de “sömürgeci egemenliği meşrulaştırmak, varlık gerekçesini bu egemenliğe dayandırmak” (sf. 33) oluyor! Teori ve pratik, ancak bu denli tersine çevrilebilir.
Kürt milliyetçileri, Kürt işçi ve yoksul köylülerini salt ulusal taleplerle kendi peşinde görmek istemektedir. Komünistler, “Türkçü devrimci” olmayı kabullenirlerse, Filistinlilerin “misafir”lere sağladıkları türden olanaklardan yararlanabileceklerdir. Yani Dersimli komünist, kendi ülkesinde misafir olmayı kabul etmelidir! Dersimli komünist, “Türk devriminin gücü” olacaksa, Dersim’de eğitim, vb. gördükten sonra örneğin İstanbul’da mücadele etmesine ses çıkarılmayacaktır!
“Özgürlük Hareketi” de “Türkiye halkına saygılı davranıyor, bu halkın temel sorunlarına dıştan müdahalede bulunmuyor”muş! Oysa sorun, saygılı davranma sorunu değil, sınıfsal temelde ve ortak sınıfsal çıkarlar etrafında örgütlenme sorunudur. Hem “Devrimci Halk Partisi” dayatmasına ne demeli?
Milliyetçilik, komünizme karşıdır. Marksizm’in ulusal programı ve ulusal örgütlenme tarzına karşıdır. Proletarya ulusal temelde, yani Kürt burjuvazisinin ulusal talepleri ve programı temelinde örgütlenecek olursa, komünistler “Kürtçü komünist” olurlarsa, Hengirvanlı buna bir diyeceği olmayacağını söylemektedir. “Eğer bu grupların içinde ‘Kürt komünistleri’ varsa ve ülkemizde komünist bir önderlik boşluğu görüyorlarsa, bunlar burada örgütlenmeli ve bu ülkenin somut gerçeklerine özgü bir parti örgütlemeli; bu temelde Türkiye’deki kardeş partilerle ilişkilerini sürdürmeye devam etmelidir. ‘İşçi sınıfının öncü partisi’ olarak UKM önderliğini ele geçirmeye çalışmalıdır.” (sf. 33) Komünistler Kürt milliyetçiliğini benimseyip milliyetçi zeminde davrandıktan sonra sorun kalmayacak! “Özgürlük Hareketi”, Kürt milliyetçiliği zemininde bir örgütlenmeden çekinmemektedir. Ama Marksizm’e de kesinlikle düşmandır. Sorunun kaynağı da tam bu noktadır.
Kürt milliyetçiliği, Marksizm’in ulusal soruna ilişkin yaklaşım ve önermelerinin geçersiz olduğu düşüncesindedir. Hâlâ zaman zaman Marksizm-Leninizm’den çeşitli milliyetçi yayınlarda söz edilmekte; ama onun tezlerinin çöktüğü düşüncesi de ileri sürülmektedir. Özgür Halk’ın aynı sayısında Ali Fırat’ın söyledikleri bu yaklaşımın ifadesidir.
“Reel sosyalizm, emperyalizmin işini oldukça kolaylaştırıyordu. Denebilir ki, yetmiş yıl boyunca ve özellikle de son süreçlerde emperyalizmin güçlü bir dayanağıydı.” (si 16)
Fırat’ın “Reel sosyalizm” ile kastettiğinin, Kruşçev, Brejnev, vb. bir yana Stalin dönemi olduğu anlaşılıyor. “70 yılın” 30’u, Rusya’da ulusal sorunun tamamen eşitlik ve kardeşlik içinde çözüm yoluna konduğu Stalin dönemini kapsamaktadır. Burada Stalin ve sosyalizmin yuvarlak laflar bir yana, emperyalizmin işini nasıl kolaylaştırdığı, uluslara nasıl bir “çözümsüzlük” ve “çıkmaz” sunduğunu açıklaması gerekir. Bunun açıklaması yoktur ya da değişen dünya koşullarında “gözden düşen” Marksizm’e, milliyetçi “alacaklar”ın ödettirilme çabası, açıklama olarak anlaşılmaktadır. Bugünkü “çöküş” koşullarında Marksizm’in, genel olarak ve başlıca ulusal soruna ilişkin öğretisi bakımından geçersiz ilan edilmesi ve milliyetçiliğin savunulmasında ve bütün sorunlara ulus penceresinden bakmada ellerin serbest kalmasına ihtiyaç duyulduğu anlatılıyor.
Bar-Elias’ta bir röportajda Öcalan’ın yabancı gazetecilere söylediği şu sözler, sosyalizme milliyetçi-revizyonist yaklaşımın göstergesidir:
“O bahsettikleri komünizm çözülmüştür, fakat ben en büyük güçlenmemi bu dönemde sağladım… Artık nasıl bir sosyalist veya komünist olduğumu kendileri araştırsın. Yani o bildikleri komünistlerden değilim. Toplumsallıktan yanayım. Doğanın ve toplumun tahrip edilmesine karşıyım. Bana göre mevcut rejimler doğayı da toplumu da tahrip etmişlerdir. Buna hangi ideoloji derseniz deyin, ben o ideolojidenim.” (Özgür Halk, Ekim ’93, sf. 19)
Bütün bir bilimsel öğretisi ile Marksizm dururken, ne olduğu belirsiz bir doğa ve toplum savunulması “ideolojisi”! Ve bir gerçeğin ifade edilişi; milliyetçilik, komünizmin “çözüldüğü” koşullarda güçlenmiştir. Onun programı reddedilerek ve “yeni dünya koşulları”na “uygun” yeni olmayan yollardan yine yeni olmayan milliyetçi yaklaşımlarla eski tür çözümler peşine düşülmüştür.
Milliyetçiliğin eski önerileri, bugün Marksizm’in sözde “çöküşü”nün verdiği güç ve cesaretle daha bir “güven”le ve açıktan ortaya konmaktadır.
Kuşkusuz ulusal talepler ileri sürülmektedir, ama ortada ne ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, ne tam ulusal eşitlik, ne ulusal ve sosyal kurtuluşun birleştirilmesi gibi temel bir yaklaşım, ne “belirli bir devlet içinde” sınıf mücadelesinin esas alınması ve ne de proletaryanın mutlak birliği ve dayanışması ortada kalmaktadır.
Ulusal eşitlik talebi, Türk burjuvazisi ve rejimle, ulusal özgürlük talebi ise emperyalistlerle geliştirilmeye çalışılan uzlaşmalar ve aranan anlaşmalar aracılığıyla geri çekiliyor.
Bar-Elias’ta yabancı gazetecilerle söyleşen Öcalan, Türk burjuvazisine şöyle sesleniyor:
“…gelin siyasal çözüm yoluna açık olun, halkların özgür iradelerine saygılı olun, halkların gelişmesinin barış içinde daha sağlıklı olacağına inanın ve sağlıklı adımlar atın. Böylece halkın çıkarlarına yönelik barışçı, siyasal, demokratik çıkarları birlikte hayata geçirelim.” (Ö.Gündem, 7 Ekim ’93,.sf. 11)
Öcalan yine yabancı gazetecilere şunları söylüyor:
“Tek koşulumuz siyasi çözüm yolunun açık tutulmasıdır. Böylesi bir durumda ikili bir ateşkese her zaman varız, tek şartımız diyalogdur. Birinci aşama bu. İkincisi ise, federasyon üzerine tartışma olabilecektir.” (Ö.Gündem, 30 Eylül ’93, Sf. 11)
Önemli olanın ve koşul olarak ileri sürülenin yalnızca siyasi çözüm yolunun, yani anlaşmalar yolunun açık tutulması olduğu belirtiliyor. Sonra ulusal sorun açısından temel bir çözüm oluşturmayan ve üstelik bir devrime ve diktatörlüğün devrilmesine bağlanmadan bugünkü rejimle kurulması görüşülecek federasyon tartışması gelecektir.
Gericilikle görüşmelerin ilke olarak reddedilmesi kuşkusuz savunulamaz, komünistler böyle bir görüş savunmazlar. Ama taktik olsa bile görüşmelerin devrimi geliştirici olması şarttır. Her şeyin devrime bağlanması zorunludur. Gericilikle anlaşmaya bağlı olarak sağlanması öngörülen “siyasal çözüm”, kuşkusuz çözüm olamaz. Ve bu “adım” için ne ulusal ne de sosyal kurtuluş hedefinden taviz verilebilir. Ama ne var ki, “siyasi çözüm” ile kastedilen; gericilikle, Kürt -ve kuşkusuz Türk- halkının çıkarlarına aykırı olması kaçınılmaz bir anlaşmadır. Böyle bir anlaşma çerçevesinde öngörülen “federasyon” ise şöyle bir “idari birim” olarak düşünülmektedir:
“Kürdistan var kocaman. Buna bazı azınlıklar da dâhil. Bir eyaletten daha ileri bir idari birim olarak, siyasi birim olarak bakabiliriz ve buna federasyon diyebiliriz. ” (Ö.Gündem, 26 Nisan ’93, sf. 6) ,
“Türk solu” Kürt illerini “kendi” eyaletleri gibi gördüğü için eleştirilir, ama bir tür “eyalet” de “çözüm” olarak önerilebilir. Milliyetçilik bunu çelişkili bulmaz.
Ve “siyasi çözüm” olarak ileri sürülen bu geri adımlar, üstelik bir de ileri sürülmesi için en elverişsiz zamanda, rejimin tam bir kuşatma ve imhaya, uluslararası planda tecride yöneldiği koşullarda hiçbir uzlaşma belirtisi göstermezken, şu son günlerde “Kürt Konferansıma, bir kez daha önerilir. Gericiliğin kararlılığını kırmaktan başka yapılacak şey yokken (bir zaaf belirtisi olarak) hele bu son öneriler, uzlaşmanın hem de kötüsüne razı olunduğunu göstermektedir:
“Türk devleti ile görüşmeler temelinde ve diyalog yoluyla, demokrasi içinde halkımızın meşru taleplerini dile getirme ve bu konuda bir sonuca varma temelinde bir süreç başlatılacak olursa, buna taraf olacağımızı belirtmek istiyorum.
Siyasi çözüm ve serbest siyasi faaliyetler için zemin oluşturulursa silahlı savaşın tamamen sona erdirilmesinin önünü açacağımızı da açıklıyorum.” (Ö.Gündem, 14 Mart ’94, sf.11)
“Talepleri dile getirmek için diyalog”. “Demokrasi içinde”. “Serbest siyasi faaliyete izin verilirse savaşa son verme…” Gerilenen nokta budur. Bu elverişsiz koşullarda daha ileri bir anlaşma da aranamazdı! PKK yöneticileri ve Özgür Halk yazarları, komünistleri “Misak-ı Millicilik”le suçlarken, faşizme “demokrasi” vererek onunla uzlaşma çabalarını devrimcilik olarak sunuyorlar.
Emperyalistlerle anlaşma arayışı daha da ileri boyuttadır. Son döneme kadar onlarla Türk burjuvazisi aleyhine aranan anlaşma zemini, emperyalistler “terör” edebiyatı ile Türk burjuvazisine destek eğilimlerini ortaya koyunca yerini bir yandan sisteme bırakırken, bir yandan da daha geri bir temelde aramaya devam edilmiştir.
“Turgut Özal ilk defa bir adım atmak istiyordu” şeklinde övülerek ulusal sorunu çözme yolunda ilerlemekte olduğu tespit edilir ve “Gerçekten Menderes’in olsun, Muhsin Yazıcıoğlu’nun olsun, görüşleri dikkate alınmaya değer… Eğer devletten çekinmezler, en az Özal kadar klasik resmi politikalara karşı cesur ve demokratik adımlarım sürdürürlerse, bunlara da demokratik zemini açık tutmak lazım” değerlendirmesi yapılırken, bunların efendisi emperyalistlere karşı sıhhatli bir tutum geliştirilemeyeceği doğaldır. Özal, Menderes ve Yazıcıoğlu’nun “demokratik adımları”na bel bağlanırken, aynı süreçte proletarya küçümsenmekte ve komünistler kurşuna dizilmektedir. Ve bu, devrime hizmet edecek demokratik tutumların geliştirilmesini amaçlayan eleştirileri düşmanca sayma tutumuyla tamamlanmaktadır.
Yazar, tümüyle karaçalına amacıyla ve adeta ilkel bir öç alma tutumuyla komünistleri, NATO ve Alman emperyalistlerinin diliyle konuşmakla suçlarken; savunduğu milliyetçi çizgi, emperyalistlerin desteğini de bir türlü gözden çıkarmamaktadır. Milliyetçi yayınlar, uzun süre Avrupa ve Amerikalıların ulusal hareket karşısındaki çeşitli tutumlarını Kürt halkı lehine yorumlamakta ısrarlı manşetlerle ve yorumlarla dolup taştı. Son noktada “Almanya, Türk tarafına yardım sunacağına, katliamlardan uzak dursun. Daha da hayırlı bir iş yapmak istiyorsa arabulucu olsun. İki tarafın arasına girsin.” (Öcalan, Ö.Gündem, 7 Aralık ’93, sf.1) denmektedir. “Kürt Konferansı”nda ise, Öcalan, “Biz, tüm çözüm önerilerine, bu konuda devletlerin veya uluslararası kuruluşların yapacağı girişimlere açık olacağız!” demektedir. Çekiç Güç ise şimdi tümden unutulmuştur!
Türkiye proletaryasının payına düşen ise, hareketsizliği ve pasifliğine ilişkin aşağılamadır.
Tüm bunlar bir bütün oluşturuyor. Onlara göre, Marksizm’in ulusal programıyla birlikte geçersizleştiği “çöküş” koşullarında artık tam ulusal bağımsızlığın elde edilmesi de olanaksızlaşmış, “bağımsızlık ve ulusal özgürlük” emperyalistler ve uşaklarıyla anlaşma ve uzlaşmalara bağlı olarak elde edilebilir bir şey haline geliştir. Artık Vietnamlar yolu tıkalıdır. Gerçekçi olmak gerekir. Bir noktada anlaşmak zorunludur.
Bu yaklaşım, ABD emperyalizminin peşine düştüğü “yeni dünya düzeni” çerçevesine oturmaktadır. Onun izin vereceği kadar bir bağımsızlık ve özgürlük. Kuşkusuz Kürt halkına, işçi ve emekçilerine değil, burjuvazisine özgürlük. O da, sınırlı olmak koşuluyla.
Başka yol da yoktur. Ya Marksizm’in ulusal programı ya da emperyalistler ve gericilikle anlaşmaları dışlamayan, ulusal kurtuluş sloganlarını kullanan proletarya ve halka karşı anlaşmalar siyaseti.
Lenin, bu ayrımı da çok önceden yapmıştır:
“Ezilen ulusların burjuvazisi, işçileri aldatmak için ısrarla ulusal kurtuluş sloganlarına başvurur, iç politikalarında bu sloganları, egemen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalar yapmak için kullanırlar (örneğin Avusturya ve Rusya’daki Polonyalılar, Yahudileri ve Ukraynalıları ezmek için gericilerle uzlaşırlar); dış politikalarında halk düşmanı planlarını uygulayabilmek için rakip emperyalist devletlerle uzlaşırlar (küçük Balkan devletlerinin siyaseti vb.)” (U.K.K.T.H. sf. 154)
Ve ne bu anlaşmalar siyaseti ne de bir başka şey, komünistlerin UKKTH’nı reddetmesinin, ulusal eşitlik ve özgürlük taleplerini sarsılmaz bir şekilde savunmamasının nedeni olamaz. Kim ne yolu izlerse izlesin, komünistler, özellikle Kürt komünistleri, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini ilerletmek ve UKKTH’nı gerçekleştirmek için çalışmaktan vazgeçmeyecektir.
Olguların reddi, gerçeklerin çarpıtılması, küfür, geri bilince seslenme ve duygu sömürüsü, Özgür Halk yazarlarının “ideolojik mücadele” malzemesini oluşturuyor.
Hengirvanlı A.H. diyor ki; “Türkiye’deki sol, gerçekte devlet soludur. Bu solculuk her bakımdan rejimin çizdiği sınırlar içinde hareket eden bir solculuktur. Özellikle onun ülkemizdeki uygulamalarını özü bakımından meşru gören ve rejimin ortaya çıkardığı hasadı devşiren bir solculuktur.”
Çok açık, “Türkiye’deki sol” düşman ilan ediliyor. “Türkiye’deki sol” kimdir? PKK’nın “demokrasi cephesi”nde yer alan “dostları” sayılmazsa, bu “sol” başlıca TDKP, TİKKO ve Devrimci Sol’dur. Peki, bu “sol” rejimin çizdiği sınırlar içinde mi hareket ediyor? Eğer kişi, bu “sol”a özel ve önyargılı ‘husumet’ besleyen sistem savunucusu biri değilse ve “dürüstlükten şaşmayan her insan…”dan biriyse bu soruya da, Hengirvanlı’nın uygun gördüğü cevabı vermeyecektir. Türk ve Kürt halkının birliği ve burjuva egemen sınıflara karşı birlikte mücadelesinden yana olmaktan başka bir “suç”u olmayan bu “sol”un, rejimin Kürt illerindeki uygulamalarını “özü bakımından meşru gördüğü”nü, ancak proletaryanın sınıf çıkarlarına ve devrime öfkeyle bakan fanatik bir Kürt milliyetçisi ileri sürebilir. Rejimin uygulamalarına karşı çıktıkları için bu “sol”un mensuplarının kafatasları rejimin temsilcileri tarafından parçalanır, bedenleri kurşunlarla kalbura çevrilirken, Kürt işçi ve emekçilerinin sınıfsal kurtuluşunu savundukları ve bu uğurda mücadele yürüttükleri için Kürt Marksistleri işkence tezgâhlarında, sokaklarda, kentte ve kırda katledilir ve zindanlara kapatılırken, onları “rejimin hasadı” olarak nitelemek için, kişinin kararlı bir komünizm düşmanı, gözü kör ve bağnaz bir milliyetçi olması gerekir.
Özgür Halk yazarı kin kusmaya devam ediyor: “Gürsel’in çağrısındaki ‘Milli bütünlüğün sarsılması’nı önleme, Türkiye solunun literatüründe ‘iki halkın birliğine önem verme’ biçimini alıyor… Faşist rejim ve Kemalist solculuğu ortak bir hedefte, ülkemizin kendisinden kopmaması hedefinde birleşiyor. “
Kin ve öfke, yazarın düşünme yetisini kuşatmaya almış. Bir kişi, devrim adına en küçük bir sorumluluk taşımadığı durumlarda ancak bu denli pervasız konuşabilir. Bay Hengirvanlı, Kürt halkının ayrı devlet kurma hakkını ve iki halkın eşit, özgür ve gönüllü birliğini savunmanın Türk generallerinin “milli bütünlüğün sarsılmasını önleme” anlayış ve çabalarıyla nasıl bağdaştığını ortaya koyamaz kuşkusuz. Ama olsun, ‘çamur at izi kalır!’ Hengirvanlı ve Özgür Halk’ın diğer yazarları, Marksistlerin, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin sınıf çıkarlarının aynı oluşundan, ortak düşmanlarının varlığından hareketle, mevcut iktisadi-toplumsal koşulların iç içe kattığı ve kendiliğinden kitle örgütleri içinde bir araya gelmelerine yol açtığı toplumsal zeminde, işçilerin tek politik örgütünü savunmanın neden Kürt halkına “zarar verdiği”ni açıklayacaklarına, Marksistleri ve devrimcileri ‘faşist rejimle aynı hedefle birleşmek’le suçlamayı daha ticari buluyorlar. Ve utanmadan, hemen ardından da “milliyetçi değil, enternasyonalist oldukları” üzerine vaaz veriyorlar. Bu yazarlarla tartışırken, bilimin diliyle konuşmak ne denli yararlı olur, bilemiyoruz ama zordan arınmış bir birliğin, Kürt ve Türk halkının gerçek kurtuluşu için büyük avantaj sağlayacağı açıktır. Kürt ve Türk işçi ve emekçileri kapitalist kölelikten kurtulmadan, ulusal-sınıfsal baskıdan tümüyle kurtulamazlar. Kapitalizmin ve burjuva sınıf egemenliğinin tasfiyesi ve sosyalizmin inşası için daha büyük ekonomik birliklerin -zordan arınmış varlığı- daha güçlü bir maddi temel sağlamaları nedeniyle istenen bir şeydir. Marx, Lenin ve tüm Marksistler de böyle düşündüler.
Marksistler, fanatik milliyetçilerin “özel savaş rejiminin doğal müttefiki” vb. gibi çirkin suçlamalarına aldırmaksızın iki halkın birliğini savunmaya devam edeceklerdir. Bu, hiçbir biçimde, ‘ayrı devlet kurma’ gibi meşru bir hakkın reddi değildir. Kürt halkının mevcut kölelik statüsünün devrimci değişimi, iki halkın birlikte mücadelesiyle ancak sağlanabilir. Günümüzün tüm toplumsal gelişmeleri de bu Marksist yaklaşımı destekler durumdadır.
Eğer herhangi bir okuyucu, yaşanan olayları, iktisadi-toplumsal sistemin yapısını ve bu yapı içinde Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin yer alış biçimini bilimsel inceleme yoluyla sonuçlar çıkarma gücüne sahip değilse, olay ve olgulara bilimsel veriler ışığında ve devrimin çıkarları doğrultusunda bakamıyorsa; Marksistlerin, PKK’ya yönelttiği eleştirileri, milliyetçi yazarın göstermek istediği gibi görebilir. Ama aynı yüzeysel mantıkla, örneğin Bay Hengirvanlı’yı da “özel savaş rejiminin adamı” saymak da mümkündür. Bu, Marksistlerin, PKK’ya yönelik fiili herhangi bir saldırısı yokken, Kürt komünistlerinin PKK tarafından katledildiği koşullarda daha da inandırıcı gelebilir. Ama komünistlerin böyle bir iddiası da bulunmuyor. Özgür Halk-Özgür Gündem yazarları ise, komünistlerin, işçi ve emekçilerin kurtuluş mücadelesinin zaferi için ve dostça yönelttikleri eleştirileri, “başında özel savaş rejiminin bulunduğu saldırı cephesi”nin faşist ve karşı-devrimci saldırılarıyla aynı görüp-göstermekten “kazanç” bekliyorlar. Onların bu tutumunun UKM’ne, devrime ve devrimci politikaya en küçük bir katkı sunmadığı, aksine, devrim ve halk düşmanlarının ellerini ovuşturmalarına yol açtığı açıktır.
Özgür Halk yazarlarının ısrarla üzerinde durdukları bir diğer konu; Kürt illerinde görev yapan öğretmenlerin, “sömürgeci eğitim sistemi karşıtlığından hareketle öldürülmesi durumdur. Hengirvanlı aynı konuyu yeniden ele alarak şunları söylüyor:
“Şu ‘ilerici’ öğretmenler sendikasının ‘devrimci’ üyesi öğretmen bu alanda ne yapıyor? Bu öğretmen, asimilasyonu amaçlayan sömürgeci eğitim sisteminin pratik uygulayıcısı olarak faaliyet yürütmüyor mu? … Bakın bu ‘devrimci’ öğretmenler ne yapıyorlar? Bunlar halkın direnişini kıran fiziki soykırım seferlerinin yıkın sonuçları üzerinde uygulamaya konulan beyaz soykırımı, sonuca götürmeye çalışıyorlar. Bunlar ulusal imha politikasının başarıyla sonuçlandırılmasına en büyük katkıyı sunuyorlar… Dolayısıyla Türkiye solculuğu, proletarya enternasyonalizmi adına soykırımı savunuyor.”
Hep aynı yüzeysel ve düz mantık… Bu anlayışın düşman statüsüne sokmayacağı insan sayısı oldukça azdır. Aynı mantıkla hareket edildiğinde, “sömürgecinin okulu”nda okuyan öğrencinin, “sömürgeci kurumlar” da çalışan işçi ve memurun “düşman” görülmesi işten bile değildir.
Biz, asimilasyoncu eğitimin işlevi, dahası kapitalizm ve burjuva okulunun işlevi üzerinde daha önce durduğumuz için (bkz. Özgürlük Dünyası S. 61’deki ilgili yazı) yeniden aynı konuya dönmeyeceğiz.
Bir gerçeği belirterek geçiyoruz. Mevcut sistemde, eğitimin temel yönlerinden biri de asimilasyonun -buna “beyaz soykırım” da denilebilir- sağlanmasıdır. Kuşkusuz rejim bunu, diğer şeylerin yanı sıra öğretmenler aracılığıyla yapıyor. Ancak, işçinin sömürülmesinin nedeni makineler olmadığı gibi, asimilasyoncu burjuva eğitiminin esas sorumlusu da öğretmenler değildir. Rejim; öğretmenleri, memurları, işçileri yalnızca Kürt illerinde değil; Türkiye’de, her yerde çalıştırıyor ve bütün bu kesimler, esas olarak rejimin koyduğu kurallar çerçevesinde, onun işleyişine “uygun” bir tarzda çalışıyorlar. Her yerde burjuva egemenliği, gericilik ve kapitalizmin sultası var. Çalışanlar, bu işleyiş içinde çalıştıkları için, bir yanıyla kurulu düzene de hizmet ediyorlar. Eğer, Hengirvanlı ve diğer Özgür Halk yazarlarının mantığıyla olaylar irdelenirse, öğretmenin, işçi ve memurun her yerde, “rejimin savunucuları” ilan edilerek öldürülmeleri sonucu çıkar ki; bu mantığın, bilimsel düşünme şurada kalsın, akıllı düşünmeyle de ilgisi yoktur.
Rejimin “beyaz soykırım” politikasını geçersiz kılmak için öğretmenleri öldürmek değil, soykırımı olanaklı kılan toplumsal temeli değiştirmek gerekiyor, işçinin sömürülmesi veya işsiz kalmasında rol oynadığı için makinelerin parçalanması, işçinin kurtuluşuna yol açmayacağı gibi, öğretmenlerin imhası da “beyaz soykırımı” ortadan kaldırmaz. Okulun Kürt kimliğinin silinmesi çabalarındaki yerinden hareketle, okulun yakılması ve öğretmenin öldürülmesinin savunulacak bir yanı yoktur. Asimilasyonu olanaklı kılan, Kürt halkının mevcut statü içinde zora dayalı alıkonulmasıdır. Anlamlı bir kurtuluş için bu işleyişin temelden değiştirilmesi gerekiyor. Bu ise; ancak diktatörlüğü ve onun üzerinde yükseldiği maddi temeli (kapitalizmi) hedef alan bir mücadeleyle mümkündür. Böyle bir mücadelede, kendileri de rejimin saldırı hedefi olan devrimci öğretmenleri “beyaz soykırımın sorumluları” ilan ederek öldürenler ise, halkın kurtuluş mücadelesine zarar vermektedirler.
“Özgür Halk” yazarları, kaba mantık yürütme ve küfür savurma yoluyla, Kürt gençlerini Marksistlere ve devrimcilere karşı düşmanlık duygularıyla donatma çabasındadır. Burjuva-reformist ideolojik çizginin, uzlaşmaya açık politik taktiklerin, mücadele anlayışları ve eylem çizgilerindeki yanlışların, halka yönelik zor yöntemleri ve devrimci katliamının eleştirisinin (komünistlerin yaptıkları budur) “Özel savaş rejiminin propaganda cephesinde” yer almak olmadığını, “dürüstlükten şaşmayan her insan” kolaylıkla bilebilir, ‘iki halkın birliğine önem verme’nin Kürt mücadelesine zararı değil, yararı vardır. Bunu anlamayan, ya da anlamak istemeyenler, burjuvazinin ve gericiliğin, emekçileri milliyet kökeni, dini inanış vb. gibi yollarla ayrı tutma çabalarına yardımcı oluyorlar.
PKK yöneticileriyle, Hengirvanlı ve M. Can Yüce gibi yazarlar, komünistlere Kürdistan’dan “çıkma” yolu gösteriyorlar. Dayattıkları; yasak ve sürgündür, Kürt devrimcisini, Kürt toprağından sürmeye çalışıyorlar. Eğer Kürt devrimcileri, Kürt komünistleri; Kürt işçi ve emekçilerini örgütlemekte ısrarlı olurlarsa, “yaşam hakkı ve olanağı” tanınmayacağını söylüyorlar.
Bizim açımızdan ise, halkımızın özgürlüğü, işçi ve emekçilerin kurtuluşu için yürüttüğümüz mücadeleyi daha bilinçli, daha etkin sürdürmek; esas kaygı durumundadır. Devrim ve sosyalizm yolunda kararlılıkla yürümek, her komünistin baş görevidir. Kürt devrimcisinin, ya da özel bir hedef haline getirilen Dersimli komünistin toprağını terk etmesinin herhangi bir nedeni olmadığı gibi; bu yönlü milliyetçi dayatmalar da gereksiz ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine zarar vermektedir. Devrimci olana, üzerinde yaşadığı toprakların her köşesi bir görev alanıdır. Hengirvanlı gibilerinin bunu bilmelerinde yarar var.

Mayıs 1994

Osmanlı Sosyalistleri ve İştirakçı Hilmi

Osmanlı aydınları, 19- yüzyılda, Avrupa’da gelişen belli başlı fikir akımları, devrimci ayaklanmalar ve milliyetçi savaşlarla ilgilenmişler; kendi çıkardıkları yayınlarla bu düşünce akımlarını ülkeye taşıyarak, gelişen olaylar hakkında yorumlar yapmışlardı.
Kimi 1848 Devrimi’ne, bir sonraki kuşağa dâhil olan bazıları da 1871 Paris Komünü’ne tanık olmuştu. 1864’te kurulan 1. Enternasyonal de, Osmanlı İmparatorluğu’na muhalif aydınların ilgiyle izlediği bir oluşumdu. Engels’in 1845’te Marx’a yazdığı bir mektupta dile getirdiği gibi, “paralı aristokrasiden, küçük dükkân sahiplerine kadar” herkesin kendisini sosyalist ilan ettiği bir dönemde, Avrupa ülkelerinde bulunan genç Osmanlı aydınlarının da bu havadan etkilenmeleri kaçınılmazdı. Dolayısıyla sosyalizm, eski rejime muhalif kimi aydınların, gerçekleşebilir bir yeni dünyaya dair özlemlerinin ve beklentilerinin ifadesi olarak çok erken zamanlarda tartışılmaya başlanmış, gazete ve dergilerde konuyla ilgili yazılara sık sık yer verilir olmuştu. Kuşkusuz bu sosyalizm tartışmaları o zamanlar oldukça naif ve derinlikten yoksundu; ama bir eğilimi ifade etmelerinden ve bu eğilimin yaygınlaşmasına yaptıkları katkılardan dolayı oldukça değerliydi.
Diğer yandan, geçen yüzyılın son çeyreğinde gündeme gelen bu sosyalizm tartışmaları, Osmanlı împaratorluğu’nda yavaş yavaş gelişmekte olan ticaret burjuvazisiyle birlikte aynı anda tarih sahnesine çıkan işçi sınıfının sınıfsal özlemlerini ifade edebilme olanağı bulduğu bir platformda gelişmiyordu. Henüz oldukça cılız ve örgütlenmemiş olan; tek tek işçilerin oluşturduğu bir şekilsiz topluluktan başka bir şey olmayan işçi sınıfı, bu tartışmaların uzun süre dışında kalmış, sosyalizm Genç Osmanlı aydınlarının gündemine sadece bir düşünsel zenginlik olarak girmiş; muhalefeti olgunlaştırma sürecinde bulunan ticaret burjuvazisinin kurduğu ideolojik hegemonya ortamında, bu sınıfın çıkarlarının prizmasından geçirilerek tanımlanmaya çalışılmıştı. Çoğu kere, bu aydınlar için sosyalizmi savunmak, “mal ve kadınlar üzerindeki ortaklık, aile hukukunun hiçe sayılması” olarak anladıkları komünizmin reddedilmesine bir zemin yaratıyor, ideolojik bir imkân tanıyordu. Sosyalizm, “komünizm heyulası”na karşı kavramsal bir dalgakıran olarak tercih ediliyor ve aslında, son tahlilde, sınıf mücadelesini ağızlarına almayan bu aydınların kavrama “özgün” ve Osmanlıca anlamlar yüklemeleriyle birlikte burjuva bir içerik kazanmış oluyordu.
Tercüman-ı Şark gazetesinin yazı işleri Müdürü Şemsettin Sami, 1878’de yazdığı bir makalesinde “sosyalizm, insanlık toplumunun hüsnü idaresiyle, refah ve mutluluğunu ve istisnasız bütün fertlerin özgürlük ve eşitliğini hiç kimsenin doğal haklarını çiğnemeyerek sağlayan; hak ve adaletin meydana çıkmasını ve doğal nimetlerden herkesin bol bol yararlanmasını ve pay almasını arar bir selamet yoludur” diye sosyalizmi överken, komünizmi yerin dibine batırarak, savunduğu sosyalizmin komünizmden farklı bir şey olduğunu iddia ediyordu: “Komünizm, insanı hayvan yapmakta ve değişmeyen -yani ezeli ve ebedi olan- mukaddes ahlak yasası bu doktrini meşru saymamaktadır” (A. Cerrahoğlu, Türkiye’de Sosyalizm, İkinci kitap, Kurtulmuş Matbaası 1966 s.7)
Gerçekte, Şemsettin Sami’nin, sosyalizm ve komünizm arasında bir benzemezlik gören, ikincisi yerine birincisinden yana olmayı savunan dünya görüşü, 1920’lere kadar bütün “sosyalist” Osmanlı aydınlarının marazi bir takıntısı olacaktır.
Sami, “Avrupa ve Amerika’daki sosyalistlerin 1875 tarihi miladisinde Almanya’nın Gotha şehrinde akdettikleri içtimai umumide ilan ettikleri atideki program, sosyalizmin maksat ve esasını anlatmaya kâfidir” diye yazmaya devam ediyordu; küçük burjuva içerikli, Gotha sosyalistlerinin programı, hayranlığını çekmekteydi. Çünkü “bu programda komünizm lekesi yoktur. Sosyalizmin maksadı hayırlı bir maksattır. Gotha Programı’nda bu hayırlı maksada hizmet edenleri iştirak-i emval yani mal ortaklığı ve komünizm suçu ile suçlandıracak bir leke görünmez.” Şemsettin Sami Gotha Programı’nı amacına uygun görmekte haklıydı, Gotha ve Erfurt partilerinin programları sınıf işbirlikçisi, uzlaşmacı özellikleri nedeniyle Marx ve Engels tarafından eleştirilmişti; bu programlarda komünist bir içerik, “komünizm lekesi” yoktu.
Osmanlı “sosyalist” aydınları için sosyalizm, daha sonraki dönemlerde sosyalizm yaftası taşıyan fırkalar, partiler ve dernekler kurulduğunda bile Şemsettin Sami’nin verdiği içerikle tanınmaya devam edecekti.

KOMÜN VE ENTERNASYONAL TARTIŞMALARI
1871 Paris Komünü, Osmanlı basınında çok işlenen bir konu oldu. Öyle ki, Komün sempatizanlarıyla komün karşıtları arasında bir kamplaşma meydana geldi. Burjuva -devrimci Genç Osmanlı aydınlarının oluşturduğu Komün yandaşları, Fransız proletaryasının verdiği mücadelenin ne anlama geldiğini kavrayamamışlardı; ama Komün düşmanlarına karşı yürüttükleri polemikler sırasında Osmanlı aydın kamuoyunu Fransa’da olup bitenler hakkında bilgilendirmişler ve övgü dolu yazılarıyla Parisli işçilerin kavgasını desteklemişlerdi.
Namık Kemal ve arkadaşlarının çıkardığı ibret gazetesi, Komün hakkında en fazla yazının yayınlandığı gazetelerden biriydi. Yazarlarının bazıları Fransa’da, bizzat Komüncülerle birlikte savaşmışlar ve gözlemlerini İbret’in sütunlarında aktarmaya başlamışlardı. Komün onlara göre “belediye yönetimi” demekti ki, Komün’e kazandırılan bu yerel yönetimle ilgili içerik, Genç Osmanlıların Padişahın merkezi otoritesini zayıflatmak, iktidara bir meclis aracılığıyla ortak olup denetlemek heveslerinin karşılığı gibi görünüyordu. Kısacası, Komün’de, kendi siyasal beklentilerinin az çok gerçekleşebilme umudunu görmüşlerdi.
Komün karşıtları da savunucularıyla aynı öncüllerden yola çıkıyordu. Komün, statükonun değişmesi demekti ve statüko savunucuları Komün’ü karalamak için “mal ve kadınlar üzerindeki ortaklık” öcüsünü kullanıyorlardı. İbret sütunlarında çıkan bir savunma, Komün olaylarına tanık olan Reşat Bey tarafından yazılmıştı ve suçlamaları şöyle yanıtlamaktaydı: “Paris’in son ihtilaline sebep, belediye taraftarları devrini iştirak-i emval (mal ortaklığı) ve iyal mezhebinde zannolunmuş gördüm… Komün taraftarlarına komünist demek ve komünist ile komünalisti fark edecek kadar Fransızca bilmeden Fransa’nın ahvali hakkında fikir söylemeye kalkışmak, cehaletten kaynaklanan maskara bir cesarettir. Komünarlar iki ay kadar Paris’te hükümet ettiler. Mal ortaklığı kötü kuralını icra eylemek şöyle dursun, parasını peşin vermeden kimseden bir habbe aldılar mı? Ve Fransa Bankası’nda milyonlarca akçe mevcut ve idaresi kendi ellerindeyken bir akçesine dokundular mı? Para lazım oldukça Paris şehri adına senet vererek cüz’i bir şey aldılar. Onun da cümlesi belediyeye ve askere sarf eyledikleri Divanı harpte muhakeme olundukları zaman sabit oldu. Hal böyleyken onlara iştirak-i emval taraftarı demeğe hakkaniyet razı olur mu?”
Genç burjuvaların Komünarlara duydukları yakınlık, bu deneyin bir proletarya diktatörlüğü deneyi olmasından çok, onların “mal ortaklığı”nı hayata geçirmemiş olmalarından kaynaklanmaktaydı. Bankalara el konulmamış olması, gerçekte Komüncüler için bir zaaftı; ama İbretçiler bunda bir erdem görmüşler, kendi tezlerini doğrulama olanağı bulmuşlardı. Komüncüler iyi ki komünist gibi davranmamışlardı; iyi ki mal ortaklığını sağlamamışlar, iyi ki kadınları ortaklaşa kullanmamışlardı! Bunlar ve Komün’ün merkezi idareye karşı bir mücadelenin aracı olarak oluşturulmuş bir “aşağıdan gelen iktidar” olması ve bir de Genç Osmanlıların, Komünde gördükleri, kendi düşlerinin gerçekleşme olanağı, Fransız proletaryasına duyulan saygı için yeterli olmuştu.
İbret’te yayınlanan Komün yazıları, bir başka yayın organı Basiret’te tezahüratla karşılanmış, gazete, “Aferin İbret! Bu himmetine şimdi ve misillu dakik davalar üzerine bundan böyle sarf edeceğin hizmetlere dahi şimdi yani peşin olarak teşekkür ederiz” sözleriyle kutlanmıştı. Ardından Basiret yazarı Ahmet Mithat Efendi’nin savunuları yayınlanacaktı.
Komün tartışmalarının yayınlandığı sırada, gazete ve dergilerde I. Enternasyonalle ilgili yazılar da sıklaşmaya başlamıştı. Avrupa’da giderek büyüyen bu örgüt, devlet adamlarını, hükümeti ve gericileri ürkütürken muhalif aydınlar tarafından ilgi ve coşkuyla karşılanıyordu. Ama elbette, bu yazarlarda sınıf mücadelesi kavramı gelişmemişti ve mevcut çelişkiler onlara göre, mal ve mülkün zenginler ve yoksullar arasında eşit dağıtılmamasından kaynaklanıyordu. Yoksullar sefalet içindeydiler ve bu durum, burjuva entelektüellerinin yüreğini sızlatıyordu. Örneğin, Ahmet Mithat Efendi’ye göre bir ekmekçi nasıl sadece beş on para kazanabilmek için hizmet etmiyor, çağdaş toplumu kurmak için kendine düşen payı yerine getiriyorsa, bir vali de siyasetle uğraşarak kendine ait bir hizmeti ifa ediyordu; dolayısıyla hizmetler arasında eşitlik vardı; herkes toplumsal zenginliği eşit bir şekilde paylaşmalı aynı haklara sahip olmalıydı; çünkü bütün insanlar medeni cemiyete hizmet etmekteydi. Bu burjuva eşitlik anlayışı sınıf çelişkisini doğal olarak görmezden geliyor, dolayısıyla Enternasyonal’i de yoksulların davasını güden “cemiyete faydalı” bir örgüt olarak anlıyordu. Burjuva-aristokrat aydınların, Enternasyonal hakkındaki naif değerlendirmelerine karşın devlet, Enternasyonalce, bünyesindeki bütün çelişkilere karşın tehdit edici bir yan görmüştü.
Ali Paşa, Enternasyonal savunucularına gözdağı yüklü bir emirname yayınlamıştı bile: “İşçinin kapitalistle zenginlik ve nimetlerden faydalanma hususunda eşitliğini sağlamak amacıyla ortadaki malları bölüşmek ve hükümeti onlarla ortaklaşa idare etmek gibi zararlı fikirler 1860-61 yıllarında meydana çıkmış, dokuz-on yıl içinde habis ruhlar gibi Avrupa’nın her tarafına yayılmış ve bu fikirleri besleyenler Enternasyonal adıyla büyük bir dernek kurmuşlardır… Yaratılış kanununa aykırı olan bu gibi fikirlerin gerçekleşmesi -Allah göstermesin!- türlü türlü ihtilaller ve çatışmalar doğurur. Bu gibi fikirler taşıyan komünarların Paris’i ne hale soktukları da gözlerimizin önündedir. Bu, insan toplumunu vahşete sürüklemek, haydutluğu ve eşkıyalığı sistemleştirip mubah kılmak demektir… Bunun imparatorluk sınırları içine girmemesini sağlamak ve bu fesatçı fikre saplananların maksat ve emellerine ulaşmalarına kesin olarak fırsat verilmemesi için gerekli tedbir almak hükümetin görevidir” (A. Cerrahoğlu, agy, Birinci kitap, s. 67)
Gerekli tedbirlerin alınması hiçbir zaman ihmal edilmeyecekti. Her türden muhalefet, şiddetle bastırılmaya çalışıldı. Ama ülkedeki bütün sosyal sınıf ve katmanların hoşnutsuzluklarını ortak bir rotaya sokarak gelişen burjuva devrim engellenemedi. Bir zamanlar merkezi idareyi eleştirerek “özgürlük, eşitlik ve adalet” sloganlarını atan ticaret burjuvazisi iktidara geldi. Sosyalizm tartışmaları, Jön Türk devriminden sonra yeni bir ivme kazandı ve tabelalarına sosyalizm sözcüğünü koyan ilk sosyalist örgütler kurulmaya başlandı. İktidara gelen İttihat ve Terakki Örgütü, işçi sınıfı eylemlerini ve grevlerini kanla bastırıp, muhalif örgütleri yasaklarken, sosyalizmin Osmanlıca versiyonu, İttihat ve Terakki iktidarına karşı muhalefet eden işçi ve aydın kesimlerle, ulusal mücadele veren çevrelerin bayrağı haline geldi. Bu çevreler, aradıklarını bulamamışlar, kendi talepleriyle katılıp destek verdikleri devrim, onlara yüz çevirmişti. Huzursuzluk katlanarak artmış, muhalefet yeni bir içerik kazanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun her yöresinde köylülerin toprak talebini de içererek gelişen milliyetçi ayaklanmalar hız kazanmıştı.

GREVLER, İŞÇİ ÖRGÜTLERİ, SOSYALİZM VE MEŞRUTİYET
Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk işçi örgütü 1895’te Tophane işçileri tarafından kuruldu. Osmanlı Amele Cemiyeti adını taşıyan bu örgüt, bir yıl faaliyet yürüttükten sonra yöneticileri yakalanıp tutuklandı, tutuklananlar 7-8 yıllık sürgün cezasına çarptırıldı. Bir kısmı da yurtdışına çıktı.
Abdülhamit’in istibdat dönemleri boyunca bu örgüt dışında başka bir işçi örgütü kurulamadı. Ancak 1906-1908 yılları arasında yoğunlaşan işçi grevleri ve halk ayaklanmaları ve giderek gelişen Jön Türk devrimi, işçi örgütlerinin yeniden gündeme gelmesini sağladığı gibi, bir süredir durmuş bulunan sosyalizm tartışmalarını da alevlendirdi.
Devrimden bir yıl önce Beynelmilel İhtilal Fırkaları adını taşıyan bir kitap yayınlandı. Bu kitapta, Owen, Fourier, Saint Simon, Louis Blanc, Proudhon, Etienne Cabet, Babeuf, Marx ve Engels hakkında bilgiler veriliyor, Komünist Manifesto’dan dört sayfalık bir de özet bulunuyordu. Ayrıca Avrupa’daki çeşitli sosyalist, anarşist ve milliyetçi devrimci partilerin tanıtıldığı kitap, ilgiyle karşılanmıştı. Böylece sosyalizm sözünün kullanılmasını yasaklayan Abdülhamit yasaları, değişen siyasal koşullar nedeniyle hükümsüz kalmaya başlamıştı. Ama henüz bu bir başlangıçtı.
Devrimin ertesinde, ağustos ve eylül aylarında 30 gün içinde en az otuz yerde grevler başladı. 1908’in ilk grevi imparatorluğun Avrupa kesiminde Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’a yakın bölgelerdeki demiryolu işçileri tarafından yapıldı. Bu grevler kısa zamanda hızla yayılarak İstanbul-Edirne hatlarına kadar sıçradı. Bir süre sonra Aydın demiryolu işçileri ve düşük maaşlı memurlar da greve gittiler.
Daha sonra bazı maden ocaklarında, İstanbul ve Ankara’daki tütün işletmelerinde ücret ve kötü çalışma koşullarının düzeltilmesi talebiyle grevler görüldü.
Ama greve giden bazı işçilerin talepleri bunlarla sınırlı kalmıyordu. Anadolu Bağdat Demiryolu işçileri 17 Ağustos’ta hükümete verdikleri dilekçeyle
-Bağdat demiryolları Memurin ve Müstahdemin Cemiyeti adlı dernek tanınmadığı
-Şube müdürlüklerinden başka bütün memurlara birer maaş ikramiye verilmediği
-Gece çalışanlara iki kat gündelik verilmediği
-Hasta memurlar işte, çıkarılmaya devam edildiği taktirde greve gideceklerini belirttiler. İşçiler, istekleri kabul edilmeyince kısa süre içinde greve gittiler. 15 Eylül 1908 tarihli İkdam gazetesinde bu grevle ilgili haber şu ifadelerle yer aldı: “Eskişehir, Ankara- Konya- Bulgurlu hatlarıyla bütün şubelerindeki memurlar ve amele grev yapmışlardır. Dün, amele, önlerinde mızıka ve ellerindeki bayraklarla Kadıköy ve civarını dolaşmışlar, tezahürat yapmışlardır. Bu gezintiden sonra, Haydarpaşa İstasyonu’nun kapısına astıkları bir beyannamede, akşam trenlerinin gelişinden sonra tekmil memurinin işi bırakacakları yazılıydı” (Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge yayınları, s.38)
Aynı yıl, Alatini Tuğla Fabrikası işçileri, Selanik’te iki tütün ticarethanesi, Varnalı işçiler, şimendifer işçileri, Zonguldak maden işçileri, liman işçileri, Şirketi Hayriye işçileri, Adana’da pamuklu dokuma fabrikası işçileri de greve gitti.
Bazı grevler, hükümetin emri üzerine şiddetle bastırıldı. Aydın Demiryolu işçilerinin grevine saldıran jandarmalarla işçiler arasında çıkan çatışmalar sırasında bir işçi öldü, birçoğu tutuklandı, bir kısmı da yaralandı. Olaylar giderek büyüyünce İzmir Valisi’nin isteği üzerine kente Mecidiye zırhlısı gönderildi.
Osmanlı İmparatorluğu’nda işçilerin durumu oldukça kötüydü. Günlük çalışma süresi 15-16 saati buluyor, haftalık tatil haklarını kullanamıyorlardı. Ücretlerin zamanında ödendiği olmuyordu, üstelik sadece çalışılan günler için ödeniyor, yemek saatleri ve dinlenme aralarında kesiliyordu. Ücretler yıllarca aynı kalıyordu. Örneğin Ergani Bakır İşletmeleri’nde çalışan işçilerin yevmiyeleri, elli yılda iki kuruş artmıştı. Diğer yandan ülkedeki kapitalist işletmelerin yabancı kumpanyalar tarafından işletilmesi o sıralarda uyanan Türk milliyetçiliğinin etkisi altında kalan Türk işçileri rahatsız ediyor ve birçok grev, yabancı kumpanyalara karşı gelişen bir tepkinin ürünü olabiliyordu.
1908’de ağırlıklı olarak ücret sorunu gözetilerek başlatılan grevlerin daha sonraki yıllarda zenginleşen işçi talepleri nedeniyle içeriği de değişecekti. Ancak, kısa zamanda çok sayıda grevle karşılaşan İttihat ve Terakki Hükümeti 25 Eylül 1908’de (ki, temmuzda iktidara gelmişti) Tatil-i Eşgal yasası hazırlayarak grevleri ve işçilerin sendikalarda örgütlenmelerini yasakladı, basına sansür getirildi. Ancak, bu yasak ve baskılara karşın grevler durmadı. Devrimden iki yıl sonra Tramvay işçileri, Kazlıçeşme deri işçileri, Manastır Dokuma Fabrikası işçileri, İstanbul’da kömür yükleme ve tütün deposu işçileri grevdeydi.
Selanik, özgürlükçü fikirlerin en çok kök saldığı bir kent olarak işçi eylemleri bakımından kaynamaktadır. İşçilerin artık 8 saatlik işgünü ve hafta tatili talebiyle başladıkları bu grevlerin, öncekilerin ve sonraki grevlerin birçoğu polis zoruyla bastırıldı.
Sendikal Örgütlenmenin Tatil-i Eşgal yasasıyla yasaklanmasına karşın, 1908’den 1913’e kadar olan dönemde birçok sendika kurulmuş ve çok sayıda işçi sendikalılaşmıştı. İstanbul’da marangozlar, terziler, Anadolu demiryolu memurları; Selanik’te tütün işçileri, pamuk ipliği bükümcüleri, hamallar, yükleme işçileri ve demiryolu memurları; Zonguldak maden işçileri; İzmir’de yükleme ve demiryolu işçileri sendikaları kurulmuştu. Bunların yanı sıra sendika olmayan çeşitli işçi kuruluşları da yaygınlaşıyordu. (Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar, Cilt 1, Bilgi Yayınevi, s.35)
İşçi hareketi gelişirken, birçok bölgede sosyalist cemiyetler kurulmaya ve sosyalist antetli yayınlar çıkmaya başladı. Gerçi, Makedonya’da, sosyalist takısı almış örgütler 1908’den çok önce faaliyete başlamışlardı ama sosyalizmin, örgütsel ifade olanağı kazanması 1909’da başlayacak. 1910’lardan sonra yaygınlaşacaktı. 1904’te faaliyete başlayan Makedonya-Edirne hattındaki İç Makedonya Devrimci Örgütü, daha çok Bulgarlar arasında çalışma yürütüyordu ama bu faaliyet Türk işçilerini de etkilemeye başlamıştı. Selanik’te, devrimden bir yıl sonra kurulan ve Türk, Yunan ve Yahudi işçilerin üye olduğu Selanik İşçi Kulübü ise, 1 Mayıs 1909’dan sonra Sosyalist İşçi Federasyonu’na dönüşecekti. Faaliyetlerini sürdürdükleri süre içinde çok sayıda işçiyi örgütlemeyi başaran bu örgütler, kendilerini sosyalist olarak tanımlayan reformist örgütlerdi. Bunların ve 1910’da kurulan Osmanlı Sosyalist Fırka ve örgütlerinin sosyalizm perspektifi, özünde, iktidardaki İttihat ve Terakki Örgütünün perspektifini aşmıyor ancak, işçi ve emekçi kitlelerinin duydukları hoşnutsuzluğu örgütleme işlevi görüyorlardı. Sosyalizm, alternatif bir düzen olarak o kadar çok tartışılıyordu ki, İttihat ve Terakkiciler de bu tartışmaya katılmadan edemiyorlardı. 1908’deki tartışmaların içeriği, 1871’de Komün’ü tartışan Genç Osmanlı aydınlarının yürüttüğü tartışmalardan çok farklı değildi; belki biraz daha entelektüel derinlik ve sosyalizm hakkında konuşulanlarla ilgilenen çevrelerde bir genişleme sağlanmıştı. Selanik’te çıkan İttihat ve Terakki adlı gazete, devlet sosyalizmini savunuyor ve bundan anlaşılması gerekenin fizyokratizmle sosyalizm arasında bir sentez yapmak olduğunu kaydediyordu. “Fizyokratlar devletin pozitif görevini inkâr ederler. Fizyokratlara göre devlet servet istihsal etmeyecek, servet için çalışanlara karışmayacaktır. Bunun zıddı bir doktrin vardır ki, devlet komünizmi adıyla tanınır. ‘Komünizm deta’ yani devlet komünizmi adı ile tanınmıştır. Devlet komünizmindeki sakatlık ortadadır. Çünkü devlet, üretim vasıtalarının sahibi hele tek sahibi hiç değildir. Kişilerin akli ve adali yani kafa ve kol çalışmalarına hiç sahip olamaz. Böyle olunca devletin varlığını inkâr etmek yok etmek gerekir… Fizyokratlarınkiyle devlet komünizmi arasında ortalama bir meslek çıkmıştır ki buna devlet sosyalizmi denir. Buna göre devlet, bazı hususlarda özel teşebbüsün yerine geçmelidir veya özel teşebbüse müdahale etmelidir… Ama özel teşebbüse engel olmamak gerekir. Devlet hiçbir zaman üretim araçlarının tek sahibi olarak kabul olunamaz… Önerdiğimiz fikir bugün medeni toplumlar tarafından uygulanan devlet sosyalizmidir… Müdahale mesleğini o suretle sınırlandırmak gerekir ki özel teşebbüsün tam serbestliğine engel olmasın” (A. Cerrahoğlu, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı, May yayınları, 1975, s. 501)
Bu, İttihat ve Terakki’nin ilkelerine sadık gazeteden yapılan uzunca alıntıda görüldüğü gibi Türkiye’de tekelci devlet kapitalizminin ve özel teşebbüsün hangi ilişkiler içinde gerçekleştirileceği tartışılıp, önerilen yönteme sosyalist devletçilik adı verilmekteydi. Sosyalizmi savunan Osmanlı sosyalistlerinin büyük bir çoğunluğu ise gazetenin izlediği yöntemin tersini uygulayarak kendi sosyalizmlerinin içeriğini, tekelci devlet kapitalizmini açıklayan unsurlarla doldurdular. Bir yanlarıyla Osmanlıya bir yanlarıyla da ancak, yakın gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlıydılar, ufuklarına sosyalizm adına fazla bir şey yerleştirememişlerdi; zaten oldukça erkendi; buna zaman vardı.

OSMANLI SOSYALİST FIRKASI VE İŞTİRAKÇİ HİLMİ
İlk Türk “sosyalist” dergisi 26 Şubat 1910 yılında yayınlanmaya başlanan İştirak’ti. Yayın sorumluluğunu Hüseyin Hilmi’nin üstlendiği İştirak birkaç kez Örfi İdare tarafından kapatılmış, her seferinde bir başka adla yeniden yayınlanmaya başlamıştı. İnsaniyet, Sosyalist, Medeniyet adlarını alarak yayın faaliyetini kesintili olarak sürdüren dergi, Osmanlı Sosyalist Fırkası (OSF)’nin kurulmasından sonra, bu partinin yayın organı oldu. OSF’nin programı da İştirak sayfalarında yayınlandı. Fırkanın sosyal ve siyasal görüşlerini yansıtan şu görüş, onun sosyalizm anlayışını, halk ve devlet arasındaki ilişkiyi nasıl gördüğünü örneklemesi bakımından ilginçtir:
“Hükümet Anadolu’da kooperatif şirketler, küçük sendikalar teşkil etmeli; köylü az faizle istediği parayı oradan alabilmeli. Biz, hükümetimizden ne bir Grand Opera ne de Sarayburnu’ndan Haydarpaşa’ya asma köprü istiyoruz… Biz işçileri, rençperleri, köylüleri biraz terfih edebilirsek, büyük iş görmüş oluruz.” (Cerrahoğlu, 106)
Başlıca kadroları arasında Refik Nevzad, Namık Hasan, Pertev Tevfik. Baha Tevfik, İsmail Faik Hamit, Suphi bulunuyordu. Partinin Paris’te bir yurtdışı bürosu, İstanbul, Kastamonu ve Ankara’da temsilcilikleri vardı.
Parti ve yayın organında ilginç bir sosyalizm anlayışı hâkimdi. İslamiyet’in, özünde sosyalizmi içerdiğini düşünüyor ve sosyalizmi haklı çıkaracak gerekçeleri İslam dininde arıyorlardı. Diğer yandan, OSF, milliyetçi bir partiydi. Hüseyin Hilmi bir keresinde şöyle yazmıştı ” İslamiyet’te nice ayet-i kerime ve hadis-i şerif ile tasdik olunan sosyalist ilkeler zekât gibi ameli bir surette dahi ifrağ edilmektedir.” Sosyalizmin İslami ifadesi, zekâtta bulunmuştu.
Jön Türk iktidarına yönelik sürekli eleştiriler getiren Hüseyin Hilmi ve arkadaşları, bu yönetimin bir diktatörlük olduğunu vurguluyor ve “amele”ye daha iyi koşullar sağlamak için mücadele ediyorlardı. Bir amele örgütü olduklarını her fırsatta yinelemelerine karşın sınıfsal bir perspektife ve buna bağlı bir devlet tasarımına sahip değildiler. Yayın organlarının logosunda “Biri Yer Biri Bakar Kıyamet Ondan Kopar” ibaresi bulunuyordu. İştirak’in birinci sayısında “Sosyalizm sermayenin bir avuç zalim kimsenin elinde bulunmasına razı değildir. Bu yüzden herkese hakkı kadar verilmesi prensibini ortaya koyar. Niçin milyonlarca insan bir kişinin esiri olsun!” denilmekteydi. Muğlâk bir hak kavramıyla açıklamaya çalıştıkları bölüşüm problemi, programlarının temel sorunuydu. İşçilerin mevcut içler acısı durumlarının hakkaniyet gözeterek yapılacak bir bölüşümle düzeltilebileceğini düşünüyorlardı. Temel talepleri şunlardı: Bütün seçimlerin tek dereceli olması, geniş bir basın ve toplantı özgürlüğü tanınması, ölüm cezasının kaldırılması, temel tüketim malları üzerindeki vergilerin kaldırılması, demiryolu, banka, sigorta ve maden ocaklarının millileştirilmesi ve tekellerin dağıtılması, barış zamanında ordunun yalnızca milis kuvvetlerinden meydana gelmesi, gösteri, grev ve basın özgürlüğü vs.
Bu türden talepleriyle, Jön Türklerin, yola çıkıp da yarım bıraktıkları burjuva demokratik devrimin tamamlanmasını öngörmekteydiler. Adalet, eşitlik ve özgürlük vaatleri yerine getirildiği takdirde, işçilerin yoksulluk sorunu çözülecekti. Mevcut hükümet buna muktedir değildi, çünkü bunu yapabileceği halde yapmıyor sermayenin, bir avuç insanın elinde tutulmasına göz yumuyordu.
OSF’liler devletin bütün ekonomiyi elinde tutan bir tekel haline gelmesini istiyorlardı. Emperyalistlerin kontrolü altındaki işletmelerin millileştirilmesini savunuyor ve bunun sosyalist ekonominin kurulması için yeterli olacağını sanıyorlardı. Önerileri aslında kapitalizmin geliştirilmesinden başka bir sonuç vermiyordu. Yasal düzenlemelerden çok fazla şey umuyorlardı. “Dilenciliği ve serseriliği ortadan kaldırmak için adalete uygun kanunlar koymak gerekir” ifadelerinin yer aldığı, Paris bürosunun yayınladığı bir bildiride, serserilerle ilgili bir yasa çıkaran devlet, eleştirilip “serserilere iş bulmak ve karınlarını doyurmak” gibi hedefler gösterilmekteydi.
Devrimin sınıfsal niteliği konusunda doğru bir tahlil yapamamışlardı, bu yüzden iktidarda olan burjuva devrimcileri, hayal kırıklığına uğrayanların bulunduğu bir başka burjuva demokrat cepheden eleştirmekle yetindiler, daha ileri gidemediler.
Aynı bildiride bu ruh durumu da yansıyordu: “Eğer birisi bize üç yıl önce büyük Osmanlı devrimi için ‘sizin, olması için 15 yıldan fazla çalıştığınız o büyük devrim bir gün memleketinizde kamçıyı sosyal yasalar içine sokacaktır’ demiş olsaydı o zatı yalancılıkla suçlardık. Şöyle derdik: ‘Bizim kuracağımız meşrutiyet rejimi ilerlemenin temellerini atacak, birliği bozucu olmayacak, Hürriyet aşkının mucidi olacak, kin ve garezin mucidi değil! Medeniyet fikrini ihya edecek, vahşet fikrini değil, Sosyal mutluluğun ve özgürlüğün sorumlusu olacak, yoksulluğun değil”
Onlara göre Jön Türkler milli birliği sağlayamamışlardı. Hâlbuki “herkes mutlu herkes müsterih olmalıydı”; ama bunun koşulu milli hâkimiyetin sağlanması için ulusun her ferdi ile istişare etmekti.
OSF’nin bu görüşleri daha sonra kurulacak kimi sosyalist fırkalar tarafından da geliştirilerek emperyalizme karşı milli kapitalizmin savunulması doğrultusunda faaliyet yürütmeyi öğütleme düzeyine gelecek, böylece anlamlı bir antiemperyalist politika bile güdülmüş olmayacaktı. Bu görüşlerin en gelişmiş biçimi Şefik Hüsnü’nün TKP’sinde görülecek; perspektifin doğal gelişme çizgisi, sınıf işbirliğine varacaktır.
İlk sosyalistler, işçilerin birliğini, çoğunluğun haklarının gözetildiği ulusal birliğin sağlanması için istiyorlardı. Mevcut hükümet bu birliği sağlayamamış, çoğunluğun haklarını gözetmemişti. Kardeşlik ve eşitlik vaadi boş çıkmıştı. “Osmanlı Sosyalist Fırkası memleketimizde çeşitli unsurlar arasında birlik, kardeşlik, eşitlik esaslarına hizmet edecek ve başlıca bölünme sebebi olan nefret ve yanlış anlamanın giderilmesine çalışacaktır. Temel amaçlarından birincisi, resmi programında beyan olunduğu üzere, çoğunluğun haklarını ve refahını sağlamak, ikincisi ise yine aynı amacın daha çok gerçekleştirilmesi için bütün yeryüzündeki işçilerle işbirliği ve hareket birliğini sağlamaktır.”
1913’e gelindiğinde, politik yaşamında üçüncü yılını dolduran OSF, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin gazabına uğradı. İştirak dergisi ve Parti kapatıldı. Hüseyin Hilmi ve arkadaşlarından bazıları sürgüne gönderildi, Divanı Harb’e verilen muhaliflerden bazıları o sırada bir suikasta uğrayan Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sorumlu tutularak idama mahkûm edildi.
Bu fırtına, OSF’nin ve diğer muhalif hareketlerin sonu oldu. Bundan sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar hiçbir sosyalist girişim gündeme gelmedi.
Hüseyin Hilmi ve arkadaşları sürgünden ancak 1918’de dönebildiler. Döner dönmez de OSF’yi bu kez yeni bir ad altında canlandırmaya çalıştılar. 1919 yılının şubat ayında kurulan yeni partinin adı Türkiye Sosyalist Fırkası (TSF)’ydı. Bu dönem Türkiye açısından da yeni bir dönemdi ve iki yıl içinde birçok siyasal oluşum tarih sahnesine çıkacak, işçi hareketleri yeniden başlayacaktı.

İKİNCİ DİRİLİŞ TSF
Bir ay içinde programını açıklayan TSF’nin temel programatik ilkesi eşitsizlik ve adaletsizliğe dayanan bugünkü toplumun ana kuruluşunda değişiklikler yaparak, onu çekilebilecek bir duruma getirmekti. Üretim ve dağıtım araçlarının devletleştirilmesi ve aynı amacı güdenlerle işbirliği yapılmasını hedefliyorlar bu amaca ulaşıncaya kadar da birtakım reformların yapılmasını öngörüyorlardı.
Parti, hükümeti ekonomide millileştirmelere gitmesi için sıkıştıracaktır. Yeni bir vergi reformu yapılmalı, zorunlu tüketim vergileri kaldırılmalı, lüks harcamalar ve kullanılmayan servetler vergilendirilmeli, emekçilerden vergi alınmamalı; birtakım önlemler alınarak “sermayesiz sınıf korunmalıydı.
Parti’nin yayın organı tek yaprak halinde basılan idrak’ti. TSF’nin görüşleri OSF’nin görüşlerinden biraz farklılaşmış, ama bu değişiklik öze ilişkin olmamıştı. Ancak, aradan bir dünya savaşının geçmesiyle değişen konjonktürel durum itibariyle TSF, kendisini yeni koşullara uydurmuştu. Ama yine sosyalizmle İslam dini arasında zoraki bir ilişki kurma çabasına girilmektedir. Biraz laikleşilmiştir ama din, sosyalizmin kaynağı olarak görülmeye devam etmekteydi. İdrak gazetesinde “Memleketimiz, ezeli bir sosyalist memleketidir. Muhammed’in kuralları ise esasen yüksek hükümleriyle bir sosyalist düsturudur. Ve bu düstura tamamen uyulduğu sürece, şeriat hükümlerine itaat edildikçe bu millet refah içinde vaşamıştır” ifadeleri bile yer aldı.
Parti’nin milliyetçiliğinde de herhangi bir değişiklik olmamıştır. O zamanlar İdrak’te Zenon imzasıyla yazan Ziynetullah Nuşirevan (daha sonra Halk İştirakiyyun Fırkası’na geçecek, Mustafa Suphi’ye yakınlaşacaktır) sosyalizmle milliyetçilik arasında şöyle bir ilişki kuruyordu: “Sosyalistler görevlerini yapıyorlarsa milliyetçiliğe hizmet etmiş olurlar; milliyetçiler de halkçı anlamıyla programlarını uygularlarsa bu da sosyalistlerin işine gelir. Ama milliyetçilikte şovenizme kayma yönelimi vardır. Yine de bu derdin yegâne devası sosyalizmdir.” (Mete Tuncay agy, s. 74) Bu görüşler, OSF’lilerin milli birlikçi düşüncelerinden oldukça değişiktir.
O dönem, “sosyalistlerin ısrarla ve sürekli olarak milliyetçilikten söz etmelerinin nedeni, Türkiye’nin batı kapitalizmi karşısındaki konumu olduğu kadar, Türkiye’de proletaryanın, burjuvazinin ve aristokrasinin olmadığına inanmalarıydı. Türkiye devasa bir köylü kitlesinden oluşmakta, bu kitle, Osmanlı hükümeti ve Avrupa kapitalistleri tarafından sömürülmekteydi. Dolayısıyla, milli birlik halinde, hükümete ve daha çok da Avrupalı kapitalistlere karşı savaşılmalıydı. Sınıf mücadelesinden anladıkları, Türk ulusu olarak Avrupalı emperyalistlere karşı savaşmak biçiminde ifade buluyordu. Kuşkusuz, bir süre sonra girilecek olan ulusal kurtuluş savaşı ortamı, sosyalistlerin, ufuklarını bu hedeflerle sınırlamalarını kolaylaştırıyor ve doğallaştırıyordu; ama bu perspektif, onları fazla ilerletemiyordu. Hükümete yönelik altı doldurulmamış muhalefet biçimi ise, onların oldukları yerde durmadan dönmelerine neden oluyordu.
Ama bu kez, Hüseyin Hilmi ve çevresi OSF dönemindekinden farklı olarak belli bir işçi kitlesiyle ilişki kurabilmişti. 1920’deki tramvay işçilerinin grevi TSF’nin inisiyatifi altında gerçekleşti. İşverenle görüşmeler TSF tarafından yapılarak, grevin bazı işçi taleplerinin kabul edilmesiyle sonuçlanması sağlanmıştı. TSF aynı dönemdeki tersane ve debbağ hane grevlerinde de rol oynadı ve bu ona prestij kazandırdı. 1921 1 Mayısı’nda ise Şir-ket-i Hayriye. Seyrü-sefain, Haliç İdaresi, Tramvay Kumpanyası işçileri toplu halde “amele bayramını” kutlamak üzere Parti Merkezi’ne geldiklerinde Hüseyin Hilmi ve üç partili, işçilerle bayramlaştıktan sonra onları Babıali’ye, sadrazam paşaya ziyarete götürmüştü. Sadrazam ziyareti yapılarak kutlanan 1 Mayıs, yoğun bir işçi katılımıyla gerçekleşmesi bakımından dikkat çekici oldu.
Fırka’nın parlak günleri, bir süre sonra sona erdi. Parti içinde Hüseyin Hilmi’nin diktatörlüğünden yakınan çeşitli gruplar, partiden ayrıldılar. Bir kısmı yeni partiler kurarak faaliyetlerini buralarda devam ettirdiler.
TSF, Tramvay işçilerinin grevi sırasında İngiliz işgal kuvvetleri tarafından desteklenmişti. Çünkü o sıralarda Tramvaylar, Fransız kumpanyasına aitti ve İngilizlerin Fransızlarla arası oldukça kötüydü. Hilmi’nin grevci işçilere iane sağlamak için İngilizlerden para yardımı aldığı da söylenmektedir. Ancak İngilizlerle Fransızların arası düzelince Hilmi ve partisi destekten yoksun kaldığı gibi daha sonra yapılan grevler başarısızlıkla sonuçlandı. TSF’nin bu türden çelişkilere bel bağlayan politikası, partiyi parçalayan etkenlerden biri oldu. Hüseyin Hilmi, girdiği karanlık ilişkilerin sonucu olarak öldürülmeden önce, bir süre ortadan kaybolmuş ortaya tekrar çıktığında ise bol para harcayıp lüks yaşamaya başlamıştı. Hakkında işgal devletlerine ajanlık yaptığı doğrultusunda iddialar da ortaya atıldı. İştirakçi Hilmi’nin kişisel tutumlarından bağımsız olarak, OSF ve TSF, Osmanlı İmparatorluğundan modern Türkiye’ye doğru gelinen yerde, işçi örgütlenmeleri ve sosyalizm adına bir dönemin simgesi ve önemli kaldıracı olmuştu. Ama TSF’nin kurulmasından bir yıl sonra, bu parti, alanında tek değildi artık; başka oluşumlar ve fırkalar da kurulmaya başladı.
TSF miadını doldururken Türkiye’de işçi eylemleri artmış, sosyalist hareket yeni bir dönemece girmişti bile.
Özgürlük Dünyası’nın bir sonraki sayısında TSF dışındaki diğer örgütlere değineceğiz.

Mayıs 1994

Burjuva Ekonomi Politiği ve Bunalım

Kapitalizm, ortaya çıkışından bu yana, irili-ufaklı, ağrılı-sancılı onlarca bunalım yaşadı. Bunlardan bazıları kısa sürede atlatılırken, bazıları da uzun ve sancılı geçti. Her büyük bunalım dönemi, burjuva iktisatçılarının görünüşte birbirine karşıt olan görüşlerinin çatıştıkları bir ortam yarattı. Bir büyük bunalım döneminden önce, tartışmasız olarak hâkim ve yaygın olan burjuva iktisat okulunun düşünceleri, bunalımla birlikte şiddetle tartışılmaya başlandı. Hâkim olana sözde karşıt olan iktisadi düşünceler onu parçaladı, etkisini bir süre için yok etti ve yerine kendisini egemen kıldı. Tarihsel olarak geriye dönüp baktığımızda, büyük bunalım dönemlerinin, burjuva iktisadi düşüncelerin birine hayat, diğerine ölüm getiren dönemler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama buradaki hayat ve ölüm kavramlarının “yeniden dirilme”, “yeniden can verme” imkânlarıyla birlikte kullanılması gerektiği kaydını koyarak. Çünkü soruna yakından bakıldığında görülecektir ki, yaşayanın ölmesi, daha sonra öleni bir biçimde yeniden diriltecektir. Buna, yazının daha ileriki bölümlerinde yeniden döneceğim.
Dünya kapitalist ekonomisinin, tarihindeki en büyük bunalımlarından birisini yaşadığı bir dönemdeyiz. Özgürlük Dünyası’nın 66. sayısında yer alan “Emperyalizmin Sertleşen Çelişkileri ve Devrim ve Sosyalizmin Olgunlaşan Koşulları Üzerine” başlıklı yazıda, dünya kapitalizminin, genel krizinin yeni bir aşamasına doğru yol aldığı vurgulanmaktaydı. Kapitalizmin bugünkü bunalımının ve girilmekte olan yeni dönemin özelliklerinin kavranabilmesi bakımından, devrimci proletaryanın biricik eylem kılavuzu olan Marksizm-Leninizm’in bunalıma nasıl yaklaştığının, onu yaratan ve ortaya çıkaran temel öğelerin neler olduğunun ve bu öğelerin bugünkü boyutlarının kendini nasıl ortaya koyduğunun, temelleri bakımından anlaşılabilmesi gerekiyor. Ama bundan önce, kapitalizmin tarihi boyunca, burjuva ekonomi politiğinin bunalım kavramını nasıl ele aldığının ve bunun çeşitli dönemlerde burjuvazi tarafından nasıl kullanıldığının ana hatlarıyla hatırlatılması yararlı olacaktır. Çalışmanın bu bölümünde, çeşitli tarihsel dönemlerde burjuva ekonomi politiğinin bunalıma nasıl yaklaştığını en genel hatlarıyla ele alıp bundan bazı sonuçlar çıkarmaya çalışacağım. Bu yönüyle ele almaya çalışacağım burjuva ekonomi politiğinin çeşitli versiyonlarının, her birinin kendine özgü teorilerinin ayrıntılı tahlillerine girişmeyeceğim.

KAVRAMA YAKLAŞIMIN YÖNTEMİ VE İÇERİĞİ
Bütün kavramlar gibi bunalım da, onu açıklayan, anlamlandıran ve tanımlayan sınıfların, onu kendi eyleminde nasıl kullanacağına, başka kavramlarla ilişkilerini nasıl kuracağına, sınıfsal varlıkları ve çıkarlarıyla nasıl ilişkilendireceğine, dolaysız olarak bağlı bir biçimde tanımlanır. Hele üzerinde tartışılan kavram, sınıf mücadelesinin dolaysız araçları olarak ortaya çıkıyorsa, bu durum, kendisini daha açık bir biçimde hissettirir. Örneğin demokrasi, özgürlük ve benzeri kavramlarda olduğu gibi bunalımın, proletaryanın bilimsel dünya görüşü olan Marksizm-Leninizm ve çeşitli burjuva akımları tarafından farklı olarak tanımlanması ve içeriklendirilmesi, bu sonuca ulaşılırken kullanılan yöntemlerin farklılığından ve karşıtlığından kaynaklanmaz yalnızca. Bunalımı açığa çıkaran ilişkiler ve alanın özellikleri, bu zemin üzerinde sınıf mücadelesinin kazandığı boyutlar ve özellikler onun açıklanış tarzında belirleyici bir rol oynar. Ya da bir başka ifadeyle şöyle de söyleyebiliriz: Burjuvazi ve proletarya, kendi sınıf çıkarlarına bağlı olarak yürüttükleri mücadele içerisinde, birinin diğerine karşı tutumu olarak bunalım kavramını tanımlarlar.
Burjuva ekonomi politiği, bütün tarihi boyunca kapitalizmi insan doğasına ve aklına en uygun, asla değiştirilmemesi, ama mutlaka yaşatılması gereken bir toplumsal sistem olarak göstermeye çalışmıştır. Dolayısıyla her burjuva iktisadi akımının ortaya çıkışının temel nedeni, içinde bulunulan dönemin temel özelliklerine ve ihtiyaçlarına bağlı olarak, kapitalizmin nasıl daha iyi yaşatılabileceğine, nasıl daha güçlü olarak ayakta tutulabileceğine ilişkin en sağlıklı formülleri ortaya koyma ihtiyacından kaynaklandı. (Her birini böyle bir çabaya iten, kuşkusuz ki, kendinden önceki akımın çözüm önerilerinin belirli bir süre sonra çözümsüz kalışıydı.) Bütün burjuva iktisadi akımlarının ortak olan bu yanı, kapitalizmin çelişkilerini görmek bir yana, esas olarak onları örtbas etmeyi amaçlıyordu. Çünkü çelişkiyi görmek, açığa çıkarmak, beraberinde çelişkinin nasıl çözümlenmesi gerektiği sorusunu da ortaya atacaktı. Böyle bir şeye yönelmek bir yana, yönelenlere karşı (bunlar iyi niyetli burjuva bilginleri olsa dahi) savaş bayrağını çekmek, burjuva iktisatçılarının kutsal vazifeleri oldu hep.
Burjuva ekonomi politiğinin özü, onun bunalıma yaklaşım temellerinin de özünü yansıtacaktır. Bu bakımdan, yukarıda ana temasını çok kısa olarak ifade etmeye çalıştığımız, burjuva ekonomi politiğinin atalarından başlayarak konuyu nasıl ele aldıklarını kısaca açıklamak gerekiyor.

FEODALİZME KARŞI MÜCADELE DÖNEMİNDE BURJUVA EKONOMİ POLİTİĞİ

Burjuvazi, feodalizme karşı mücadelesinde bir yandan kapitalist ilişkilerin oluşturulmasının kavgasını verirken, bir yandan da feodal ekonomiye karşı yürüttüğü ideolojik mücadele içerisinde kendi ekonomi politiğini yaratmaya yöneldi. Klasik burjuva ekonomi politiğinin ortaya çıktığı yer, doğal olarak kapitalizmin ilk anavatanı İngiltere oldu. ilk ekonomi politik akımları, ilk iş olarak değerin ve servetin kaynağını açıklamaya yöneldiler. Bunlardan Merkantilistlere göre, değer ve servet, malların alış fiyatlarıyla satış fiyatları arasındaki farktan doğuyordu. Bu yüzden, satış önemliydi. Onun içindir ki, Merkantilistler dış ticaret üzerinde yoğunlaşıyorlardı. İktisadi görüşlerini bu akımın son dönemlerinde yoğunlaştıran Wilelam Petty (1623-1687), malların değişiminin, üretimleri için gerekli olan emek miktarı karşılığında yapıldığını açıklamaya çalıştı. Burjuva ekonomi politiğinin gelişiminde, Yunanca doğa ve egemenlik kavramlarından türemiş adıyla anılan Fizyokratlar önemli bir yer tutar. Bu akımın önde gelen temsilcisi Francois Quesnay’dir. Fizyokratlar, zenginliği dış ticaret ve parada gören Merkantilistlerden farklı olarak üretimin üzerinde dururlar. Sadece tarımı üretken olarak görürler. Bunda iki şeyin önemli etkisi vardır: Birincisi Fizyokratlar, Aydınlanma Çağı filozofları gibi, insan toplumunun doğa tarafından kendisine verilmiş yasalarının bulunduğunu varsayıyorlardı. Bu varsayım, onları, tek zenginlik kaynağının doğa ve dolayısıyla tarım olduğu fikrine ulaştırıyordu. İkincisi, Fransa, bu dönemde henüz bir tarım ülkesiydi. Yani ekonomik üretimin temel alanı henüz tarımdı. Bu da, Fizyokratların düşüncelerini koşullandıran maddi bir temeldi.
Fizyokratlara göre, değerin ve servetin kaynağı doğaydı. Bitkilerin ve hayvanların doğal olarak büyüdüğü, ziraat ve hayvancılık dalında “net ürün” (bu, teorilerinin odak noktası) yaratıyor, bunun dışındaki bütün ekonomi alanlarında tarımdan gelen ürünlerin biçimi değişiyordu. Yani üretime yönelik harcamaların dışında kalan “net ürün”ün kaynağı tarımdı, doğaydı. Öyleyse, bütün vergiler toprak sahiplerinden alınmalı ve sanayiciler bunun dışında tutulmalıydı.
Burada, değerin ve servetin kaynağını ticarette gören Merkantilistlerle, doğada ve dolayısıyla tarımda gören Fizyokratlar’ın ortak bir noktada buluştuklarını görebiliriz.
Bu nokta, değerin ya da servetin kaynağını, üretimin dışında bir yerde aramaktır. Birisi, değerin, malların alımlarıyla satımları arasındaki farktan kaynaklandığını; öteki, doğadan ve tarımdan elde edileceğini söylüyor. Böylece iki şeyi açıklamış ve kendilerince başarmaya yönelmiş oluyorlar: Birincisi kapitalist üretimin çelişkili doğasını gizliyorlar; ikincisi onu normal, insan doğasına uygun, yerli yerinde göstermeye çalışarak burjuva toplumsal ilişkileri haklı çıkarıyorlar.
Klasik Alman Felsefesinden sonra Marksizm’in ikinci teorik kaynağı olacak olan Klasik İngiliz Ekonomi Politiği, değerin ve servetin kaynağını açıklamak bakımından, kendisinden önce gelen burjuva ekonomi politikçilerinden bir kopuş gerçekleştiriyorlar. Bu akımın en önemli temsilcileri bir toplum bilimci olan Adam Snıith (1723-1790) ve bir borsa komisyoncusu olan David Ricardo’ydu.(1772-1823). Klasik İngiliz Ekonomi Politiği’ne göre, değerin ve servetin kaynağı, yalnız tarımsal emek değil, genellikle emekti. Onlara göre, metaların değerini ve fiyatını belirleyen şey, onların üretiminde harcanan emekti. Bu saptama, aynı zamanda, Klasik İngiliz Ekonomi Politiği tarafından geliştirilen (ya da kurulan) emek-değer teorisinin temelini teşkil ediyordu.”
Adam Smith, “Ulusal Zenginliğin Özü ve Nedenleri Üzerine Araştırmalar” başlığı altında topladığı çalışmalarında; emeği, değerin kaynağı olarak ele aldı. Ama, çelişkili bir biçimde: Ona göre, değerin emek tarafından belirlenmesi yalnızca basit meta üretimi için yani “toplumun ilkel durumu” için geçerliydi. Kapitalizmde ise değerin kaynağı gelir, yani ücret, rant ve kârdı. Smith, böylece “değerin kaynağı emektir” diye attığı ilk adımından sonra, tersi yöne doğru bir adım attı, kapitalizmde, değerin kaynağının “emeğin değeri” olduğunu ileri sürdü. Ona göre kapitalizm üç ana sınıfa bölünmüştü. İşçiler, kapitalistler, toprak sahipleri. Bu sınıfların mensuplarının tek tek kendi yararları peşinde koşması, toplumsal bir yarar sağlayacaktı. Çünkü bu toplumsal sistemde değer, bu sınıfların mensuplarının gelirlerinden kaynaklanıyordu. Öyleyse, kapitalist toplumda insanlar arasında bir çıkar birliği vardı. Dolayısıyla serbest rekabet göklere çıkarılmalıydı. Smith’in geliştirdiği bu görüşlere, onun kapitalizmin manifaktür döneminde yaşamasının etki ettiği söylenebilir (Buna biraz aşağıda yine değineceğim).
David Ricardo ise, “Politik Ekonominin ve Vergilendirmenin Temel İlkeleri” başlığı altında topladığı notlarında, Smith’in, değerin kaynağının sadece “toplumun ilkel durumunda” emek olduğu tezine karşı çıktı. Ama bunun yerine, Smith’in kapitalist toplumda değerin kaynağı olarak gösterdiği ücret, kâr ve rantın kaynağının, işçi emeği olduğunu ortaya koydu. Ricardo’nun bu çabası, esas olarak ekonomi politiğin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Ama şu kesinlikle vurgulanmalıdır ki, Ricardo da, Smith gibi kapitalizmin çelişkili doğasını görmekten çok uzaktı. O da kapitalizmi doğal ve sonsuz bir sistem olarak görüyor ve tasarlıyordu. Bütün görüşlerini gelip bağladığı yer bundan öteye gitmiyordu. Smith ve Ricardo işte bu ortak noktada buluşuyorlardı: Kapitalizm akla en uygun ve en adaletli sistemdi.
Burada şu tarihsel koşullan göz önünde bulundurmak yararlı olacaktır: Bu dönemde, iki ana sınıf arasındaki çelişkiler henüz netleşmemiş ve belirgin hale gelmemiştir. Bir yandan da burjuvazinin aristokrasiye karşı mücadelesi sürüp gitmektedir. Ve proletarya daha çok bu mücadele içinde burjuvazinin arkasından yürümektedir. İşte, Klasik İngiliz Ekonomi Politiği tarafından geliştirilen emek-değer teorisi, bu tarihsel koşullar içerisinde, feodal aristokrasiyi hedef almaktadır. Ve ona karşı savaşan ve kendilerine göre değeri üreten ve burjuvazinin temsil ettiği kapitalist üretim ilişkilerini ve genel olarak kapitalizmi kutsamaktadır. Henüz, bağımsız bir sınıf olarak burjuvaziye karşı mücadele eden proletarya yoktur. Onun bilimsel dünya görüşü olan bilimsel sosyalizm de yoktur. (Ama ütopik sosyalizm gelişmektedir). Bu bölüme son vermeden önce, son bir şeye daha vurgu yapmalıyız: İlk başta söylediğimiz gibi burjuva ekonomi politiği, daha sonra bütün tarihi boyunca devam edeceği gibi, kapitalizmi, insan doğasına ve aklına en uygun toplumsal sistem olarak yüceltmektedir; ama bu yüceltme eylemi ve teorilerinin alacağı biçim, kapitalizmin o anki gelişme özellikleri ve burjuvazinin ihtiyaçlarına yanıt verecek tarzda şekilleniyor.
Büyük makinelerle yapılan üretimin başlangıcı olarak sayabileceğimiz 19. yüzyıldan bu yana, kapitalist üretimin gelişimi, adeta periyodik olarak kesintiye uğradı. Bu durum, kimi zaman kısmi aşın üretim bunalımlarıyla daha 18. yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştı. Ama bir kapitalist ülke ekonomisinin baştanbaşa sarsıldığı ilk sanayi bunalımı 1825’te İngiltere’de patladı. 19. yüzyılda belli başlı kapitalist ülkelerde ortaya çıkan bunalımların tarihlerini vermek bile, onun bu dönemdeki düzenliliğini kanıtlayacaktır: 1825 (İngiltere), 1836 (İngiltere ve ABD), 1847 (ABD ve Avrupa), 1857 (Avrupa ve ABD), 1866-1873-1882-1890 (Yine çeşitli Avrupa ülkeleri ve ABD). Bu dönem boyunca, kapitalist üretimde birbirini sürekli olarak takip eden iki şey gözleniyor: Canlılık ve durgunluk. Engels, “Anti-Dühring” adlı eserinde, kapitalizmin bu döneminde bunalımların her on yıl dolaylarında bir, tekrar ettiğini tespit ederek, bunalım döneminin temel özelliklerini şöyle anlatıyor:
“Ticaret durur, pazarlar tıkanmıştır, ürünler sürümsüz oldukları ölçüde yığılıp kalır, peşin para görünmez olur, kredi ortadan çekilir, fabrikalar kapanır, emekçi yığınlar fazla geçim gereci üretmiş olmaktan ötürü geçim gereçlerinden yoksun kalırlar, batkılar batkıları, zoraki satışlar zoraki satışları kovalar. Tıkanıklık yıllarca sürer; üretici güçler ve ürünler, birikmiş meta yığınları, sonunda değerlerinin az ya da çok altında bir fiyat üzerinden sürülene, üretim ve değişim yavaş yavaş canlanana değin, yığın halinde israf ve imha edilirler. Yavaş yavaş, gidiş hızlanır, tırısa döner, sınaî tırıs dörtnal olur ve bu dörtnal da, sonunda, en tehlikeli atlamalardan sonra kendini yeni baştan… çöküntü çukurunda bulmak üzere, bir sanayi, ticaret, kredi ve spekülasyon steeple chase’inde (engelli yarış) dolu dizgine değin yükselir.” (Anti-Dühring, s. 437, Sol Yayınları, Mart 1977, Ankara)
Kapitalizmin tarihinin bu aşamasında şaşırtıcı bir düzenlilikle ortaya çıkan ve içeriği yukarıda Engels tarafından tarif edilen bunalım ve birikim dönemleri, burjuva ekonomi politiğinde de hem yöntemsel açıdan hem de soruna yaklaşım açısından biçimsel bir farklılığı da beraberinde getirdi. Burjuvazinin feodal aristokrasiye karşı mücadele ettiği, ama burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf çelişkilerinin henüz olgunlaşmadığı koşullarda, burjuva ekonomi politiği, bilimsel tahliller yapabiliyordu. Sonuçta kapitalizmin yüceltilmesine bağlansa, aslolarak burjuva bir karakter taşısa bile, örneğin, Adam Smith ve David Ricardo tarafından geliştirilen emek-değer teorisi, bilimsel bir içerik taşıyordu. Ama artık kapitalizmin, sık sık yaşanan bunalımlarla birlikte gelişmesi ve burjuvaziyle proletarya arasındaki çatışmaların artması ve çelişkilerin keskinleşmeye başlaması, burjuva ekonomi politiğini daha farklı bir noktaya götürecekti. Marx, Kapital’in “Almanca İkinci Baskısı’na Önsöz”de bu durum için şunları söylüyor:
“Fransa ile İngiltere’de, burjuvazi, siyasal iktidarı ele geçirmişti. Bundan sonra sınıf savaşımı, pratik olduğu kadar teorik olarak da gitgide daha açık bir tehdit edici biçimler aldı. Bu, bilimsel burjuva ekonomisinin ölüm çanını çalıyordu. Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi, tehlikesiz mi olduğu söz konusuydu. Çıkar gözetmeyen araştırmaların yerini kara vicdanlı ve şeytanca maruz göstermeler almıştı.” (Kapital, 1. Cilt, s.23 3. Baskı. 1986, Sol Yayınları, Ankara)

BURJUVA EKONOMİ POLİTİĞİNİN İFLASI
Bundan sonra, burjuva ekonomi politiğine, ilkel bir yaklaşım egemen oldu. Bu ilkel yaklaşımın baş temsilcileri John Stuart Mili, F. Bastiat ve J.B. Say’dır. Bu yaklaşım daha önceki dönemlerde burjuva ekonomi politiğinin az-çok bilimsel yanlar taşıyan çabalarını ve çalışmalarını tümüyle inkâr ederek bunları bir kenara attı. Marx, “…Sınıf savaşımı su yüzüne çıkmadığı ya da kendisini ancak dağınık ve tek tek olaylarla ortaya koyduğu sürece, ekonomi politik, bir bilim olarak kalabilir” diyor, (age, s.22) Ama artık, sınıf savaşımı su yüzüne çıkmaya başlamış, kendisini dağınık bir biçimde ortaya koymanın ötesine geçmiştir. Kıta Avrupası’nda gerçekleşen ve İngiltere’yi de etkisi altına alan 1848-1849 Devrimi bunun açık örneğidir. Bir yandan da kapitalizm, düzenli bir şekilde aşırı-üretim bunalımlarını yaşamaktadır.
Bu durumda Marx tarafından ilkel (vülger) ekonomi diye adlandırılan burjuva ekonomi politiğinin başlıca temsilcilerinden birisi olan J. S. Mill’in başlıca çabası, uzlaşmazları uzlaştırma yönünde yoğunlaştı. Marx, Kapital’in aynı yerinde, J. S. Mill’in bu çabalarını şöyle anlatıyor:
“Bilimsel bir değeri olduğunu hâlâ öne süren ve egemen sınıfların lafebeleri ve dalkavukları olmaktan ötede bir şey olduklarını öne sürenler, sermayenin elindeki ekonomi politik ile proletaryanın daha fazla görmezlikten gelinemeyen istekleri arasında uzlaşma sağlama çabasına düştüler. İşte böylece, John Stuart Mill’in en iyi temsilciliğini yaptığı sığ uzlaştırma (doğdu -ç.).” (age, s. 24)
F. Bastiat ise, bütün açıklama ve çalışmalarını, burjuva çalışma özgürlüğünü eksen alarak, kapitalizmde sınıf çıkarlarının birliği ve uyumu şeklinde yoğunlaştırdı. Bu teorik dayanaklarından hareketle, sürekli güçlenmekte olan proletarya hareketine karşı saldırgan bir tutum takındı.
Vülger ekonominin, bunalımlar karşısında takındığı tutum ise kuşkusuz ki onun olabilirliğinin teorik olarak imkânsızlığını ilan etmek oldu. Bunun en duru (ve en kaba) açıklamasını ve örneğini J. B. Say’da görebiliriz.
J. B. Say, daha sonra “Say Kanunu” şeklinde adlandırılacak olan ve “her arz kendi talebini yaratır” biçiminde formüle edilen teorisini bir yerde şöyle açıklıyor: “Mallar için talep yaratan üretimdir… Bir mal arz edilince, bu andan itibaren, diğer mallar için piyasa açılmış olur.” (Aktaran: Gülten Kazgan, iktisadi Düşünce, s. 94) Ona göre, malların üretilmiş olması, onların satın alınabilmesinin koşullarını da yaratacaktır. Öte yandan da bu, onu üretenlerin üretim yapabilmeleri imkânını da yaratacaktır. Değerin kaynağını başlıca üç üretim faktörü oluşturmaktadır. Bunlar; emek, sermaye ve topraktır. Ya da başka bir ifadeyle değer, bu üretim faktörlerinin sahipleri olan emekçiler, sermaye sahipleri ve toprak ve toprak sahipleri tarafından yaratılır. Yaratılan değerden herkes kendi payına düşeni alacaktır: Emekçi ücretini, sermaye sahibi kârını, toprak sahibi rantını. Üretim, bölüşüm ve tüketim çelişkisiz ve doğal bir biçimde yaşanacak, böylece bu çelişkisiz ve doğal süreç, bunalımları imkânsız hale getirecektir. Ekonomi, kendiliğinden, hiçbir müdahaleye gerek kalmaksızın tam istihdam noktasına gelir.
Artık, burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf mücadelelerinin açık bir hal aldığı bir dönemde, burjuva ekonomi politiğinin böylesine ilkelleşmesi, bu kadar kabalaşması anlaşılır bir hal almaktadır. Vülger ekonomi, 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden başlayarak 1929 Büyük Bunalımı’na kadar, burjuvazinin başlıca silahlarından, burjuva iktisatçılarının altında toplandıkları başlıca bayraklardan birisi olmaya devam edecektir.
Bütün bu dönem boyunca kuşkusuz ki, egemen düşünceyi çeşitli biçimlerde eleştiren akımlar da vardır. Bunların başlıca temsilcileri ise toprak sahibi sınıfların çıkarlarını teorileştiren ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştıran Malthus ve burjuva ekonomi politiğinin küçük burjuva eleştiricisi S. Sismondi idi. Malthus ve Sismondi farklı teorik önerilerden yola çıkmalarına karşın bir noktada birleşiyorlardı. Bu nokta şöyle özetlenebilir: Aşın üretim bunalımları kapitalizmin olağan bir yanıdır. Ve bu olağan olumsuz yan, bir şekilde çözümlenebilir. Gerek Malthus’un gerekse Sismondi’nin, bu durumu açıklamaya çalışan özgün teorik yaklaşımları vardır kuşkusuz. Ama bizi burada ilgilendiren sadece bu kadarıyla sınırlı. Kısaca ve yeniden ifade etmek gerekirse: Sismondi ve Malthus’un eleştirici yönleri sadece bunalımların varlığı ve yokluğu, imkânsızlığı ya da olağanlığıyla ilgilidir. (Burada, Sismondi’yi Malthus’tan ayıran bir yana işaret etmek gerekiyor. Sismondi, Malthus’tan farklı olarak, işçilerin ve köylülerin mutlak sefaletinden belirli ölçülerde etkilenen bir radikaldi. Bu yüzden, Marx tarafından küçük burjuva sosyalisti olarak adlandırılmıştır.) “Her arzın kendi talebini yarattığı ve bu yüzden bunalımların imkânsız olduğu” yönündeki egemen görüşe bunların karşı çıkışı, bunalımların imkanlı ama doğal olduğu yönündedir.

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BURJUVA EKONOMİ POLİTİĞİ
Emperyalizm çağına geçiş, kapitalizmin bunalımının dünya kapitalizminin bunalımı olarak ortaya çıkmasının ön koşullarını da yarattı. Emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi, burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf çelişkilerinin açık bir hal alması, dünya ekonomisinin daha derinden birbirine bağlanması gibi olgular, bu dönemin başlıca özellikleridir. Dünyanın emperyalistler arasındaki yeniden paylaşım savaşımı olan 1. Dünya Savaşı ve bu savaşın ardından ortaya çıkan iki şey, burjuva ekonomi politiğinin temel gelişim ve yönelim eksenlerini oluşturacaktır.
Bunlardan birincisi, 1914-1918 yılları arasında yaşanan Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından kapitalist ve emperyalist ülke ekonomilerinin yıpranması ve bundan sonra gelecek olan 1929 Büyük Bunalımı’nın koşullarının olgunlaşmaya başlamasıdır. İkincisi ise, bu dönemde Büyük Ekim Proletarya Devrimi’nin hem dünya burjuvazisinin, hem de dünya proletaryasının gündemine açık bir şekilde girişidir.
Bu dönemin, burjuva ekonomi politiğine, iki şekilde yön vermeye başladığını saptayabiliriz. Birincisi, insan aklına ve doğasına en uygun toplumsal sistem olarak propaganda edilen kapitalizmin Rusya’da yere vurulması, bu propagandanın kimi biçimsel özelliklerinin değişmesini gerektirecekti. Bir yandan sosyalizm aleyhine güçlü propaganda malzemeleri ve teoriler oluşturulup biriktirilecek, öte yandan kapitalizm daha da alçalarak savunulacaktı. Diğer yandan ise, bu sarsıntılı ortam içerisinde, burjuva ekonomi politiğine egemen olan düşünceler (vülger ekonomi) tartışma masasına yatırılacaktı. Gerçi 1920-21 yıllarında belli başlı kapitalist ülkeleri saran iktisadi krizin atlatılması, bu süreci biraz geciktirecek, ama 1929 Büyük Bunalımı’yla birlikte burjuva ekonomi politiğinin, en büyük peygamberlerinden birisi olan Keynes’in gelişini engelleyemeyecekti.
Gelişmeler bu yönde oldu. Modern burjuva ekonomi politiği. Büyük Ekim Proleter Devrimi’nin yarattığı “yeni dünya”ya saldırmada emperyalizmin başlıca silahlarından birisi olarak hizmet etmeye çalıştı. Bütün burjuva iktisatçıları, olanca gericilikleri ile atalarından devraldıkları mirası sürdürmeye çalıştılar. Modern burjuva ekonomi politiği, bilimsellik, az çok tutarlılık gibi şeyleri bir yana bırakarak, kutsal vazifesini yerine getirmek için didinip durdu. Ama aradan çok geçmeden 1929 Büyük Bunalımı, emperyalizmi en ileri kalelerinde vuracaktı. Bu, aynı zamanda “bırakınız yapsınlar”cılığın da, esas olarak burjuva ekonomi politiğinin kendi silahlarıyla vurulmasını gerektirecekti. Onu vuran silah, Keynes’in Genel Teori’si oldu.
1929 Büyük Bunalımı, bu dönemdeki tek sosyalist planlı ekonomiye sahip olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dışındaki bütün emperyalist kapitalist ülkeleri ve bunun yanında bağımlı ülkeleri de etkisi altına almıştı. Bu bunalım, kapitalizmin tarihi boyunca yaşadığı bunalımların en şiddetlisi, en sancılısı olma özelliğini taşıyordu. Dünya kapitalizminin bu sancısı, 1933 yılına kadar sürecekti. Bu bunalım dönemi boyunca tüm kapitalist dünyada sanayi üretimi olağanüstü derecede düştü, ticaret neredeyse durma noktasına geldi, kapitalist, emperyalist ülkelerin maliyeleri şiddetli sarsıntılar geçirdi. Sanayi üretimindeki bu büyük düşüş, bunalımın atlatılmasını alabildiğince zorlaştırdı. Bunalımdan zorlu, sancılı çıkışın ardından çok geçmeden, yeni bir bunalım dönemi daha başladı. 1937 yılı, bunun başlangıcıydı. Şüphe yok ki peş peşe yaşanan bu bunalımlar, burjuva ekonomi politiğini de çukura düşürecekti. Belki de daha sonra yeniden diriltilecek olan vülger ekonomi, Keynes’in tekelci burjuvazi tarafından göklere çıkarılmasıyla birlikte gömülüverdi.
Keynes (Bu konuyla ilgili daha geniş bilgi için ÖD’nin 63. sayısında yer alan Güncel Keynes Tartışmaları ve Genel Teorinin Tarihsel Arka Planı başlıklı yazıya bakılabilir.), liberal iktisatçılardan farklı olarak, adını hiçbir zaman anmamaya gayret etmiş olsa bile, kapitalizmde bunalımların olabilirliğini kabul etmektedir. O, “bırakınız yapsıncılar”dan farklı olarak, ekonominin kendi başına bırakıldığında kendiliğinden ve otomatik olarak dengeye ve tam istihdam noktasına gelemeyeceğini söylemektedir. Ya da bir başka ifadeyle, ekonominin bunalımlardan, ancak devletin çeşitli müdahaleleriyle kurtulabileceği, Keynes’in başlıca teorik tezini oluşturmaktadır. Keynes’in genel teorisinin temelinde, bireylerin yaşantısında, geleceğin belirsizliğinin ve bu belirsizlik ortamından beklentilerinin yadsınamaz bir rolü vardır. Talep yetersizliğinden kaynaklanan eksik istihdam, buradan doğar. Bu durumda, politikacıların doğru ve akıllı bir yol izlemeleri, iktisatçıların doğru görüşlerine ikna olmaları gerekir. Eğer bu başarılırsa sorunlar çözümlenebilecek, aksi takdirde sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Keynes’in düşüncelerinin kapitalizmin çağdaş bunalımlarını açıklayamamasında, onun soruna yaklaşımındaki yöntemsel yanlışlık yatıyor. O, kapitalizmin bunalımını açıklamaya çalışırken, üretim süreci ve bu süreçte ortaya çıkan çelişkileri değil ama dolaşım sürecini ve bu süreçte kişilerin psikolojik durumlarıyla, devletin müdahaleleri arasındaki ilişkiyi temel alıyor. Bunda, bu dönemde dünyanın birçok ülkesinde gerçekleşen halkların devrimci kalkışmalarının ve sosyalizmin dünya proletarya ve halklar üzerindeki muazzam etkisinin önemli bir payı olduğunu özellikle vurgulamaya gerek bile yoktur.
Keynes’in öncülüğünü yaptığı düşünce siteminin, ikinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde, burjuva ekonomi politiğinin resmi görüşü haline geldiği, bilinen bir gerçektir. Ama bir başka gerçek ise, tam da Keynes’çi politikaların uygulandığı bir dönemde, 1970’li yıllarda, emperyalist dünyanın yeniden bir bunalım dönemine girmesidir. Artık, o da, burjuvazinin ihtiyaçlarına yanıt vermez duruma gelmiştir. Ve burjuvazi, onu da terk edecek, burjuva ekonomi politikçilerinin sırayla gömüldükleri mezara, şimdilik vazifesini tamamlamış olarak, o da gömülecektir.
Kuşkusuz ki, emperyalist burjuvazi, ihtiyaçlarına uygun yeni iktisadi düşünceler arayışı içine girecek ve onun bu çağrısına “bırakınız yapsınlar”cılar yeni kıyafetleriyle yetişeceklerdir. Yeni-liberalizm, tarih sahnesine böylece çıktı.
Uzunca bir süre sonra kapitalizm, 1974’te yeni bir bunalım dönemine girdi. Bu tarihten itibaren, uluslararası düzeyde üretimin gerilemeye başlamasının ilk verileri ortaya çıktı. Artık, daha önceki canlanma ve sanayi birikimi döneminin kapandığı, saklanamaz bir hale geldi.
“1974’ten 4 yıl sonra 1978’de yayımlanan ve yeni-liberalizmin Milton Friedman’dan H. G. Johnson’a kadar en önemli sözcülerinin yazılarını bir araya getiren bir kitaba konulan başlık çarpıcıydı: Müreffeh Bir Ekonominin Rahatsızlıkları” (Aktaran: S. Savran, “Kriz Nedir?” başlıklı yazı, Petrol-lş ’92 Yıllığı içinde, sf. 547)
Emperyalist dünyanın yaşadığı bu sancılı dönemde, burjuvazinin ihtiyaçlarına yanıt verecek, dertlerine deva olabilecek bir akım olarak yeni-liberalizmin yıldızı parlatıldı. Kitaba konulan başlık gerçekten de son derece çarpıcıdır. Ekonomi müreffehtir, ama birtakım rahatsızlıkları vardır! Bu rahatsızlıkların hangi nedenlerden kaynaklandığını, biçimsel olarak birbirinden farklı nedenlerle açıklayan yeni-liberalizmin farklı kollan, görünüşte birbirinden ayrı durmakta, ama önünde sonunda aynı noktada birleşmektedirler. Bu nokta, esas olarak, serbest piyasa ekonomisinin özgür işleyişinin önündeki engeller kaldırıldığı anda, ekonominin rahatsızlıklarının da ortadan kalkacağı yönündedir.
Başlıca temsilciliğini Milton Friedman’ın yaptığı ve monetarizm adıyla ünlenen yeni-liberalizmin bir kolu, bu engelin esas olarak, devletin ekonomiye müdahale ve diğer şeyler için gerçekleştirdiği aşırı harcamaların, ekonominin rahatsızlıklarının başlıca sebebi olduğunu ortaya koyuyor. Böylece, para arzındaki artış, ekonomide bir şişkinlik yaratacak ve birtakım sorunlara yol açacaktır.
Yeni-liberalizmin bir başka kolu olan ve arz yanı iktisat olarak adlandırılan akım ise, ekonominin temel sorunlarının, kapitalist girişimlerin önündeki başlıca engel olan aşırı vergiler olduğunu iddia etmektedir. Kapitalist girişimlerin önündeki bu önemli engel kaldırıldığında ya da önemli oranda hafifletildiğinde, ekonominin temel problemlerinin ortadan kalkacağını açıklamaktadır.
Artık iyice yıpranana kadar emperyalist dünyanın çıkarlarına sonuna kadar hizmet eden ve emperyalizmin dünya proletaryası ve halklarına yönelik saldırılarının ayrılmaz bir parçası ve önemli bir silahı olarak işlev gören yeni-liberalizmin gelip dayandığı nokta burasıdır. Eğer, doğru iktisat politikaları izlenirse, ne ekonomide rahatsızlıklar meydana gelecek, ne de bunalımlar yaşanacaktır. Bu bakımdan, yeni-liberalizm ve Keynes’çilik, özünde aynı noktada birleşir. Sonuçta, yeni-liberallerin Keynes’e açtıkları ateş, onun artık kütüphanelerin raflarında tozlanan Genel Teori’sine çarpıp yine kendilerini vuracaktır. Çünkü artık yeni-liberal burjuva iktisatçılarının hepsi, emperyalist dünyanın bunalımının hızla yol aldığı yeni bir evresine girilirken, umutsuzluk içinde kıvranmaktadırlar. Kapitalizmin bunalımı, onları da baştanbaşa sarmış bulunmaktadır.

SONUÇ
Burjuva ekonomi politiğinin başından beri çabaları, kapitalizmin insan doğası ve aklına en uygun sistem olduğunu kanıtlamaya çalışmak olmuştur. Eğer ekonomide birtakım sorunlar yaşanıyorsa, bunun temel sebepleri ya iktisat politikalarının yanlışlığındadır ya da çeşitli rastlantılar nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Ama mutlak olan, kapitalizmin kendi sorunlarını çözmeye her zaman kudretli ve müreffeh bir sistem olduğudur. Onun ötesi yoktur. Eğer birtakım sorunlar yaşanıyorsa, çözüleceği yer de yine aynı alandır. Ve neresinden bakılırsa bakılsın, burjuva ekonomi politiğinin kutsal vazifesi, egemen sınıfların hizmetkârlığıdır. Burjuva ekonomi politiği, tarihi boyunca bu hizmetkârlığını en iyi biçimde gerçekleştirmek için fasit daireler çizip durmaktadır. Onun tarihinde her zaman “ölü, diriyi yakalar.”
“Dünya pazarının buncalarında, burjuva üretiminin çelişkileri ve antagonizmleri çarpıcı bir biçimde gözler önüne serilir. Kapitalizmin özürleyicileri, felaket sırasında patlak veren çatışmalı öğelerin doğasını araştırmak yerine felaketin kendisini yadsımakla yetinir, düzenli ve dönemsel olarak tekrarlanan bunalımların, şayet üretim, ders kitaplarında yazılanlara uygun biçimde sürdürülmüş olsaydı, asla ortaya çıkmayacağında ısrar ederler.” (Karl Marx, aktaran: N. Satlıgan ve S. Savran, “Dünya Kapitalizminin Bunalımı” adlı derlemenin girişinde)

Mayıs 1994

“Proletaryanın yiğit, vefalı ve yüce savunucusu”

Engels, “Wilhelm Wolff adlı çalışmasını Haziran-Kasım 1876’da, Wilhelm Liebknecht tarafından yönetilen “Die Neue Welt” (Yeni Dünya – çev.) dergisi için kaleme aldı. Makaleler dizisi; Marx’ın, temel eseri “Kapital”in ilk cildini anısına adadığı, döneminin en tanınmış Alman proleter devrimcisinin yaşamını kısa fakat özlü bir biçimde anlatıyor. Marx da bir Wilhelm Wolff biyografisi yazmayı tasarlamış, fakat o dönemde Wolff un yaşamı hakkında gerekli verilere sahip olmadığı için bu tasarısından vazgeçmiştir. Engels, yazdığı uzun biyografiyi, sonradan kısaltarak, Wilhelm Wolff’un makalelerinin derlendiği bir broşüre giriş olarak yeniden yayınlamıştır. Bizim buraya aldığımız biyografi, kısa olanıdır. Türkiyeli okuyucunun yakından bilmediği ve Marx’ın “proletaryanın yiğit, vefalı ve yüce savunucusu” olarak andığı Wilhelm Wolff ün yaşamını konu alan bu makale, büyük devrimcilerin yaşamlarının devrimci kadrolar için önemli bir eğitim malzemesi olduğu göz önünde tutularak okunmalıdır Bu makale Olcay Dönmez tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Yanılmıyorsam, Nisan 1846 sonlarına doğruydu. Marx ve ben, o zamanlar Brüksel’in bir banliyösünde oturuyorduk. Almanya’dan bir bayın bizimle görüşmek istediği iletildiği sırada, ortak bir çalışmamız (1) üzerinde çalışıyorduk. Kısa boylu, tıknaz yapılı bir adam ile karşılaştık. Yüz ifadesi, sakin bir kararlılığın yanı sıra samimiyet de yansıtıyordu; görünüşü ise, küçük burjuva kılığındaki bir Doğu Alman köylüsüne benziyordu. Bu, Wilhelm Wolff tu. Basın suçu nedeniyle aranırken, Prusya hapishanelerine düşmemeyi başarmıştı. İlk bakışta, bu silik dış görünüşün, ne kadar az rastlanır türden bir adamı gizlediğinin farkında değildik. Bu yeni mültecilik yoldaşıyla candan bir dostluk kurmamız ve sıradan bir insanla karşı karşıya olmadığımızı anlamamız için birkaç gün yeterli oldu. Klasik antikçağ okulunda incelikle eğitilmiş zekâsı, zengin mizah gücü, zor teorik sorunları duru bir biçimde kavrayışı, halkları ezen bütün zalimlere karşı beslediği alev alev nefreti, enerjik ama yine de sakin yapısı kısa zamanda kendini ortaya koydu. Ancak, sarsılmaz güçlü kişiliğinin, kesin ve şüphe götürmez güvenilirliğinin, dosta, düşmana ve kendine karşı aynı derecede katı sağlam sorumluluk duygusunun her yönüyle denenmesi için; mücadelede, zafer ve yenilgide, iyi ve kötü zamanda, uzun yıllar boyu süren bir birliktelik ve arkadaşlık ilişkisini gerektirdi.

* * *
Wilhelm Wolff, 21 Haziran 1809’da Silezya bölgesinin Frankenstein civarındaki Tarnau (2) kentinde doğdu. Babası serfti ve aynı zamanda, onu, karısı ve çocuklarıyla birlikte beyefendinin feodal angaryalarını görmek zorunluluğundan kurtarmayan mahkeme kretçamını (meyhane -Lehçe’de karczma-, burada köy duruşmaları yapılıyordu) da işletiyordu. Wilhelm, böylece, çocuk yaştayken uysal Doğu Almanya köylülerinin kötü durumunu öğrenmekle kalmadı, bizzat yaşadı. Fakat bundan fazlasını da öğrendi. Hep özel bir bağlılıkla söz ettiği ve o günkü koşulların üstünde bir eğitime sahip olan annesi, onda, köylülerin feodal beyler tarafından pervasız sömürüsüne ve uğradıkları aşağılayıcı muamelelere karşı öfke uyandırdı ve besledi. Ve bu öfkenin ömrü boyunca içinde nasıl mayalanıp kaynadığını; nihayet onu açıkça dışa vurduğu o yaşam dilimine geldiğimizde göreceğiz. Köylü çocuğunun yetenekleri ve öğrenme hevesi kendini kısa süre içinde belli etti; liseye gidecekti; fakat bunun için birçok engelin aşılması gerekiyordu. Maddi olanaksızlıklar bir yana bırakılırsa, beyefendi ve kâhya engeli vardı, onların izni olmadan adım atılamazdı. Serflik, gerçi 1810 yılında sözüm ona kaldırılmıştı, fakat feodal bağımlılık, angarya, veraset mahkemesi, toprak beyliği polisi varlıklarını sürdürüyor ve bunlar sertliğin fiilen devam etmesine neden oluyordu. Ve bey ile onun hizmetindekiler, bu köylü çocuğunun öğrenciden çok bir domuz çobanı olmasını yeğlerlerdi. Bu arada, tüm engeller aşıldı. Wolff, Schweidniz’de liseye kaydoldu, sonra da Breslau’da üniversiteye. Her iki öğrenim sürecinde de geçimini esas olarak özel ders vererek sağlamak zorundaydı. Üniversitede tercihini klasik filoloji üzerine yaptı; fakat o, eski okulun hece didikleyen filologlarından değildi. Yunan ve Roma şair ve yazarlarını benimsedi ve onların eserleri, ömrü boyunca onun en sevdiği eserler olarak kaldılar.
Ulusal Meclisin (3) ve Avusturya ile Prusya hükümetlerinin durulmuş olan “Demagoglar kışkırtması” (4) 20’li yıllarda yeniden başladığında, üniversite öğrenimini bitirmek üzereydi. Burschenschaft (Üniversite Öğrencileri Derneği-çev.) üyesi olarak 1834’te tutuklandı. Senelerce tutuklu olarak cezaevi cezaevi dolaştırıldı, sonunda da hüküm giydi. Ne için? Öyle sanıyorum ki, hiçbir zaman bunu açıklamaya değer bulmadı. Yeter. Spielberg kalesine götürüldü. Orada dert ortakları buldu, özellikle de Fritz Reuter’i. Ölümünden birkaç ay önce, Wolff un eline Reuter’in yazdığı “Ut mine Festungstid” (Cezaevi Anılarım -çev.) geçti. Yazarın eski dert ortağı olduğunu anlayınca, hemen, yayınevi yoluyla ona haber yolladı. Reuter, ona, bekletmeden -şu anda önümde duran ve o yaşlı “Demagog”un 12 Ocak 1864’te uysal bir dalkavuğun dışında her şey olduğunu kanıtlayan- uzun ve çok candan bir mektupla yanıt verdi.
“Şimdi burada oturuyorum,” diye yazıyordu “saçlarım ağaralı otuz yıl oluyor ve halk iradesini şöyle enerjik bir biçimde yansıtacak şiddetli bir devrim bekliyorum, ama neye yarar? … Bari Prusya halkı vergi boykotuna başvursaydı; bu, Bismarck ve hempalarından kurtulmanın ve ihtiyar kralı öldüresiye kızdırmanın tek yoludur.”
Wolff, Spielberg’de, Fritz Reuter’in yukarda adını andığımız kitabında çok canlı ve mizahi bir üslupla anlattığı, tutuklu “Demagogların” yaşadığı tüm o büyük güçlükleri ve o tek tük sevinçleri yaşadı. Nemli hücrelere ve dondurucu kışlara karşılık, yaşlı kaya yuvasının garnizoncular olarak da adlandırılan idari personelinin, yaşlı sakatlardan oluşması; bunların katılıklarıyla ünlü olmayışları ve bazen de sert bir içkiye ya da birkaç meteliğe taviz vermeleri sadece küçük bir teselliydi. Neyse; 1839’da Wolffun sağlığı o kadar bozuldu ki, affedildi.
Breslau’a gitti. Burada öğretmen olarak yaşamını sürdürmeye çalışacaktı. Fakat o, ev sahibini hesaba katmamıştı; ev sahibi Prusya hükümetiydi. Öğreniminin tam ortasında tutuklanması nedeniyle, önünde bitirmesi gereken üç seneyi bitirememiş ve bitirme sınavını verememişti. Oysa Prusya’da, ancak bütün bu kuralları yerine getiren, öğretmenliğe aday olabiliyordu. Bunun dışındaki herkes, konusunda çok iyi olsa da -Wolff un klasik filolojide olduğu gibi- loncaya alınmıyor, bilgisi resmi değerlendirmenin dışında bırakılıyordu. Geriye özel öğretmen olarak şansını denemek kalıyordu. Ancak bunun için de hükümetin verdiği ruhsata ihtiyaç vardı ve Wolffun ruhsat için başvurusu reddedildi. Prusya’da Polonyalılar olmasaydı, “Demagog” ya açlıktan ölecek ya da köyünde yeniden angaryalığa dönecekti. Poznan’da, bir toprak beyi, onu evine özel öğretmen olarak kabul etti; onun yanında, hep özel bir keyifle bahsettiği birkaç yıl geçirdi.
Breslau’a geri dönünce, sürekli yaptığı şikâyetlerle ve başvurularını durmadan yinelemesiyle, ısrarlı ricalarıyla bıktırması sonucunda, nihayet çok yüce kral hükümetinden özel öğretmenlik yapma iznini aldı. Artık kendine mütevazı bir yaşam kurabilirdi. Hemen hiçbir ihtiyacı olmayan bu adam, daha fazlasını da istemiyordu.
Aynı sırada, o zamanki kötü şartlar olanak tanıdığı ölçüde, yaşanan baskılara karşı mücadeleye yeniden atıldı. Memurlar, toprak beyleri ya da fabrikatörler hakkında, tek tek gerçekleri kamuoyuna duyurmakla yetinmek zorundaydı ve burada dahi sansür engeliyle karşılaşıyordu. Fakat bildiğini yapmayı sürdürüyordu. O zamanlar yeni kurulan yüksek sansür mahkemesinin Breslau’lu özel öğretmen Wolff kadar inatçı, hep yeniden önlerine gelen bir başka daimi müşterisi yoktu. Sansürü aldatmaktan daha büyük bir zevk yoktu onun için. Bu da, sansürcülerin aptallıkları sayesinde ve de onların zayıf yanlarının bilgisine sahip olunca pek zor sayılmazdı. Sofuluğu, bu şekilde son derece rezil eden de oydu. Hâlâ bazı yerlerde kiliselerde kullanılan eski bir ilahiler kitabında, cezasını çekmeye hazır bir günahkârı anlatan, aşağıdaki ana ilahiyi (her ayinde mutlaka okunan ilahi-çev.) keşfetti ve Silezya’nın yerel gazetelerinde yayınladı:
Ben tam bir leş kargasıyım,
Gerçek bir günah sakatıyım.
Rus’un soğan yediği gibi,
Oburca günah tıkınanım.
Hz. İsa, köpek olan beni kulağımdan tut.
Önüme merhamet kemiğini at,
Ve yontulmamış günahkâr bir herif olan ben
Merhamet cennetine at.
Bu ilahi, hızla ilerleyen bir yangın gibi, allahsızlara yankılanan kahkahalar attırarak ve “ülkenin sessizlerini” öfkelendirerek tüm Almanya’ya yayıldı. Sansürcü iyice azarlandı ve hükümet yeniden gözünü, o beş yıl kale tut-saklığıyla bile ehlileştirilemeyen, bu rahat durmayan dalavereci özel öğretmen Wolff’un üzerinden ayırmamaya başladı. Ona yeniden dava açmak için bir bahane bulmak uzun sürmedi. Eski Prusya yasama yetkisi, ülke çapında ustaca bezenmiş tuzaklar, ilmikler, kapanlar ve ağlarla dolu bir sistemdi, sadık hizmetkârlar bile zaman zaman bundan nasiplerini alırken, sadık olmayanları bir o kadar büyük kesinlikle ağına düşürüyordu.
Wolff’un, 1845 sonu veya 1846 başında, ona dava açılmasına neden olan basın suçu öylesine önemsizdi ki, artık hiçbirimiz durumu ayrıntılarıyla hatırlayamıyoruz. Fakat üzerindeki takip öyle boyutlar kazandı ki, Prusya cezaevlerinden ve kalelerinden bıkan Wolff, onu tehdit eden tutuklamadan kaçtı ve Mecklenburg’a gitti. (Wermuth-Stieber’e göre: Wolff, Breslau eyaleti yüksek mahkemesince “basın suçu işlemekten” üç ay hapis cezasına çarptırıldı. “19. yüzyıldaki Komünist Komploları”, II., S.141 -1886’da Engels’in notu-)  Burada, Hamburg’dan Londra’ya pürüzsüz bir gemi yolculuğu ayarlayana kadar, arkadaşlarının yanında güvenli bir yer buldu. Yasal bir dernekte -hâlâ varlığını sürdüren Alman Komünist İşçileri Eğitim Derneği- ilk kez kalabalık karşısında konuştuğu Londra’da uzun süre kalmadı

***
Brüksel’de, kısa süre içinde, Alman gazetelerine Fransa, İngiltere ve Belçika haberleri veren ve bunları koşullar olanak tanıdığı ölçüde sosyal demokrat bir ruhla yazan bir haber ajansında iş buldu. Wolff, “Alman-Brüksel Gazetesi” (5) kendini partinin emrine sunduğunda, orada çalıştı. Wolff, kısa zamanda, o dönemde kurduğumuz Brüksel Alman İşçileri Derneği’nde (6) en sevilen konuşmacılardan biri oldu. Burada haftalık olarak, güncel gelişmeler üzerine genel bir değerlendirme yapıyordu. Her konuşması popüler, bir o kadar da espriliydi ve güçlü bir anlatımı vardı. Almanya’daki beylerin ve onların hizmetindekilerin hasislik ve alçaklıklarını layık oldukları biçimde mahkûm ediyordu. Bu politik yorumlar, onun öylesine sevdiği bir iş haline geldi ki, bunları katıldığı her toplantıda, hep aynı usta popüler anlatımla yapıyordu.
Şubat Devrimi patlamıştı ve anında Brüksel’de yankı buldu. Her akşam yığınlarla insan, milis ve jandarmanın işgali altında bulunan Belediye binasının önündeki büyük pazaryerinde toplanıyordu. Pazaryeri etrafında çokça bulunan birahane ve meyhaneler tıka basa doluydu. İnsanlar “Vive la Republique!” diye haykırıyor, Marseillaise söyleniyor, itişiyor, itiliyor ve itiyorlardı. Hükümet görünürde ses çıkarmıyor, fakat taşrada, yedekleri ve izinlileri orduya alıyordu. Hükümet. Belçika’nın en tanınmış cumhuriyetçisi olan Bay Jotterand’a el altından; kralın, eğer halk isterse çekilmeye hazır olduğunu ve bunu, dilediği zaman, kralın bizzat kendisinin de duyabileceğini iletti. Jotterand gerçekten de Leopold’e, yüzüne karşı, kendisinin de yürekten bir cumhuriyetçi olduğunu ve eğer Belçika kendisini cumhuriyet olarak kurmak isterse, asla buna engel olmayacağını; sadece bütün bunların düzen içinde ve kan dökülmeden gerçekleştirilmesini istediğini ve en azından doğru düzgün bir emeklilik umduğunu söyletti. Bu haber, el altından çabucak yayıldı ve hareketi öylesine dindirdi ki ayaklanma denemesi bile yapılmadı. Fakat yedekler bir araya getirilir getirilmez ve birliklerin çoğunluğu Brüksel etrafında konumlandırılır konumlandırılmaz -bu küçücük ülkede üç dört gün yeterliydi-, artık çekilme söz konusu bile değildi, jandarma bir akşam, pazaryerindeki insan yığınlarına aniden saldırdı ve her yerde tutuklamalar başladı. İlk saldırıya uğrayanların ve tutuklananların arasında Wolff da vardı. Belediye binasına götürüldü, burada kızgın ve sarhoş milisler tarafından yeniden tartaklanarak birkaç günlük gözaltından sonra sınır dışına. Fransa’ya götürüldü.
Paris’te uzun süre kalmadı. Berlin’deki Mart Devrimi ve Frankfurt Parlamentosu ile Berlin Ulusal Meclis toplantılarının hazırlıkları onun, radikal bir seçim faaliyetini hayata geçirmek üzere Silezya’ya gitmesine neden oldu. Bizim, ister Köln’de, ister Berlin’de bir gazete kurma tasarımız gerçekleşir gerçekleşmez yanımıza gelmek istiyordu. Herkes tarafından sevilmesi ve güçlü popülaritesi ve ikna yeteneğiyle kırsal alan seçmen çevrelerinde, o olmadan çıkma şansları bile olmayan radikal adayların çıkarılmasını başardı.
Bu arada, 1 Haziran’da Marx’ın yazar ve yönetmen olarak başında bulunduğu “Neue Rheinische Zeitung” (Yeni Ren Gazetesi- çev.) yayınlandı ve Wolff kısa süre sonra yazı kurulunda görev almak üzere geldi. Yorulmak bilmez çalışkanlığı, hiçbir şekilde sarsılmaz titiz özenliliği, birçok genç insandan oluşan yazı kurulunda onun için bir dezavantaj oluşturuyordu. Diğerleri arada sırada “Lupus (Lupus; Latincede kurt anlamına gelmektedir. Almancada Wolff ismi tek ” f ” ile okununca “Wolf kelimesi kurt anlamı verir.-çev.) nasıl olsa gazetenin çıkmasını sağlar” güveniyle ekstradan bir saat kaytarıyorlardı ve kendimi de kesinlikle bunların dışında tutmak istemiyorum. Gazetenin ilk zamanlarında Wolff’un başyazılardan çok, günlük işlerle meşgul olması bundan kaynaklanıyordu. Fakat kısa sürede buna bir çare bularak onları da çalışmasına kattı. “Reich’tan” adlı sütunda, Almanya’nın küçük devletlerinden gelen ve yönetenlerin olduğu gibi, yönetilenlerin de küçük devlet ve küçük kasaba dar-kafalılıklarını, eşine az rastlanır bir mizah gücü ile ele alan haberler derleniyordu. Aynı zamanda Demokratlar Derneği’nde (7) her hafta verdiği günlük gelişmeleri ele alan yorumlar, burada da onu en sevilen ve en etkili konuşmacılardan biri haline getirdi.
Burjuvazinin, Paris Haziran Çarpışmasından sonra giderek artan sersemliği ve korkaklığı, gericiliğin gücünü yeniden toparlamasına meydan vermişti. Viyana, Berlin, Münih vb. kamarillaları (bir büyük yetke sahibini perde arkasından yöneten kimse-çev.) asil kral naibi ile el ele çalışıyorlardı ve kuklaların iplerini, kulislerin arkasındaki Rus diplomasisi idare ediyordu. Şimdi, Eylül 1848’de, bu beyler için eyleme geçme zamanı yaklaşıyordu. Dolaylı ve dolaysız (Lord Palmerston aracılığıyla sağlanan) Rus baskısı altında, rezil Malmö (8) ateşkesi dolayısıyla ilk Schleswig-Holstein seferi kararlaştırıldı. Frankfurt Parlamentosu bu ateşkesi onaylayarak ve böylece açıkça ve şüphe götürmez bir şekilde devrimden ayrılarak, kendini alçalttı. 18 Eylül Frankfurt Ayaklanması buna yanıttı; bozguna uğratıldı. Hemen eşzamanlı olarak Berlin’de Anayasayı Kararlaştırma Meclisi (9) ile kraliyet arasında kriz baş göstermişti. 9 Ağustos’ta, Meclis, son derece uysal hatta çekingen bir kararla, hükümete, gerici subayların çekincesiz hareketlerini artık bu kadar alenen ve edepsiz bir tarzda sürdürmemeleri için ricada bulundu. Eylül’de bu kararın uygulamaya sokulmasını talep ettiğinde, yanıt, başında bir general bulunan, açık gerici Pfuel bakanlığının getirilmesi  (19 Eylül) ve tanınmış Wrangel’i orgeneralliğe ataması oldu; Berlin Meclisi ya baş eğecek ya da dağıtılmayı kabul edecekti. Tansiyon genel olarak yükseldi. Köln’de de halk toplantıları düzenlenir ve bir güvenlik komisyonu atanır. Hükümet, ilk darbeyi Köln’e vurmaya karar verir. Buna göre 25 Eylül sabahında, aralarında eskiden “kızıl fırıncı” adıyla tanınan şimdiki belediye başkanının da bulunduğu birçok demokrat tutuklandı. Heyecan yükseliyordu. Öğleden sonra eski pazaryerinde bir halk toplantısı yapıldı. Toplantıya Wolff başkanlık ediyordu. Milis kitleyi çembere almış; demokratik harekete çok uzak değil, ancak öncelikle kendi çıkarlarını temsil ederek. Bir soru üzerine, halkı korumak için orada bulunduğunu açıklar. Birdenbire pazaryerindeki insanlar, “Prusyalılar geliyor!” çığlığı üzerine itişmeye başladılar. Sabah tutuklananların arasında olan, fakat halk tarafından kurtarılan ve o an konuşan Joseph Moll, şöyle seslendi: “Yurttaşlar! Prusyalılar karşısında mı dağılmak istiyorsunuz?” Yanıt “Hayır, hayır!”dı. “Öyleyse barikatlar kurmalıyız!” ve hemen orada işe başlandı -Köln Barikatlar gününün nasıl sonuçlandığı bilinir. Kuru gürültüden çıkan, direniş görmeden, silahsız milis usulca evine gitmiştir- tüm hareket kansız bir şekilde dağıldı; hükümet amacına ulaştı: Köln’de sıkıyönetim ilan edildi, milis silahsızlandırıldı, “Neue Rheinische Zeitung” geçici olarak kapatıldı, yazarları yurtdışına çıkmaya zorlandı.

* * *
Köln’deki sıkıyönetim uzun süreli olmadı. 4 Ekim günü kaldırıldı. 12’sinde “Neue Rheinische Zeitung” yeniden yayınlandı. Wolff, Palantina bölgesindeki Durkheim kentine gitmişti, orada rahattı. Birçok yazar gibi onun hakkında da, komplo vb. düzenlemek nedeniyle gıyabi tutuklama kararı vardı. Fakat bizim Wolff, Palantina’da fazla dayanamadı ve bağbozumunda, aniden Unter Hutmacher 17 sokağındaki yazı işleri odasında yeniden ortaya çıktı. Yanda, sokağa çıkmasına gerek kalmadan, bahçeden geçerek yazı işleri bürosuna ulaşabileceği bir daire bulmayı başardı. Bu arada hapislikten çabuk bıktı; uzun bir paltoyla ve geniş siperli bir şapka takarak hemen her akşam karanlıkta, tütün alma bahanesiyle sokağa çıkmaya başladı. Tanınmayacağını sanıyordu, oysa tuhaf biçimli vücut yapısı ve özgün yürüyüşü kesinlikle kamufle edilemezdi; yine de ihbar edilmedi. Bu şekilde birkaç ay yaşarken, biz diğerleri üstündeki takip parça parça kaldırılıyordu. Nihayet 1 Mart 1849’da bir tehlike kalmadığı haberi bize ulaştı ve Wolff, sorgu yargıcının önüne çıktı. Yargıç, tümüyle abartılı polis raporlarına dayandırılmış davanın düştüğünü açıkladı.
Bu sırada aralık ayı başında Berlin Meclisi dağıtılmış ve Manteuffel’ci gericilik dönemi açılmıştı. Yeni hükümetin aldığı ilk önlemlerden biri, doğu illeri feodal beylerin toprağı karşılıksız işleme haklarının tartışma konusu edilmesi konusunda sakinleştirmekti. Mart’tan sonra, doğu illeri köylüleri, her yerde feodal angaryada çalışmayı bırakmış, hatta orada burada sayın beylerin bu tür işten feragat ettiklerine dair imzalı belgeler vermelerini sağlamışlardı. Yani, mesele sadece fiili durumu yasal olarak ilan etmekti ve yeterince hırpalanan Doğu Elbe’li köylü artık özgür bir adam olacaktı. Fakat Berlin Meclisi, Fransız Ulusal Meclisi’nin tüm angarya hizmetleri kaldırdığı 4 Ağustos 1789’dan sonraki 59 yd boyunca hâlâ kendinde aynı adımı atma cesaretini bulamadı. Serf azadındaki koşullarda biraz kolaylık getirildi, fakat sadece bazı skandal yaratan ve hoşnutsuzluk doğuran angaryalar kaldırılacaktı; ancak bu yasa tasarısı kabul edilmeden önce, dağıtılma gerçekleşti ve bay Manteüffel hükümeti bu taslağı yasa haline getirmeyeceğini açıkladı. Böylece eski Prusya serf köylülerinin ümitleri yok edilmişti, artık durumlarını açıklayarak onları hareketlendirmek gerekiyordu. Wolff, bu işin adamıydı. Sadece kendisinin köken olarak uysal bir köylünün oğlu olmasından ve çocukluğunda bizzat hizmet etmek zorunda kalışından değil; sadece, ona böyle bir çocukluğu yaşatan feodal ezenlere karşı nefretini tüm canlılığıyla koruması değil; kimse onun kadar feodal köleciliği en ince ayrıntılarıyla tanımıyordu ve hele de tüm karakteristik biçimleriyle mükemmel bir örnek çıkaran eyalette -Silezya’da.
Şimdi bizim Wolff a dönelim. 19 Mayıs’ta “Neue Rheinische Zeitung”. kızıl renkteki son sayısı yayınlandıktan sonra polis tarafından basıldı. Prusya polisi, daha 23’ü askıda kalan basın davası dışında, her bir yazara saldırmak için o kadar çok bahanesi vardı ki, hepsi Köln ve Prusya’yı terk etti. Çoğunluğumuz, sonucun burada kesinleşeceği izlenimi veren Frankfurt’a gitti. Macarların zaferleri Rusların işgalini davet ediyordu; Reich Anayasası nedeniyle hükümetler ile Frankfurt parlamentosu arasındaki çelişki; Dresden, İserlohn ve Eberfeld’dekiler bastırılmış, Palantina’da hâlâ ilerleme halinde olan çeşitli ayaklanmaların çıkmasına yol açtı. Wolff, cebinde tarih çarpıtıcısı Stenzel’in yardımcısı konumuyla eski bir Breslau vekaleti taşıyordu; yaygaracı Stenzel sadece Wolffu yardımcısı olarak yanına alması şartıyla Frankfurt’a sokuldu. Tabii ki Stenzel, tüm iyi Prusyalılar gibi, Prusya hükümetinin Frankfurt’tan geri çağırma emrine uydu. Wolff ise onun yerine geçti.
Frankfurt parlamentosu, hükümetler ile Reich anayasası için ayaklanmış halk arasında ne yapacağını bilmez şekilde kalakalmıştı. O, kazanmış olduğu Almanya tarihi boyunca toplanan gelmiş geçmiş en güçlü parlamento olma konumunu, atıllığı ve aptallığı yüzünden kaybetmiş; tüm hükümetlerin ve bu arada Reich hükümetinin de en gerisine düşmüş ve doğan boşluk hükümetler tarafından doldurulmuştu. Ancak, henüz her şey kazanılacak durumdaydı, yeter ki Parlamento ve Güney Almanya hareketinin önderleri gerekli cesaret ve kararlılığı göstersin. Baden ve Palantina ordularını Ulusal Meclis’i korumak üzere Frankfurt’a çağıran bir parlamento kararı yeterli olacaktı. Ulusal Meclis böylece bir çırpıda halkın güvenini geri kazanacaktı. Hessen ve Darmstadt birliklerinin (gerici hükümet güçlerinden -çev.) ayrılması, Württemberg ve Bavyera’nın harekete katılması o zaman büyük bir kesinlikle beklenebilirdi; Orta Almanya’nın küçük devletleri de aynı şekilde hareketin içine çekilirlerdi; Prusya’nın başına yeterince iş çıkacaktı, ve Almanya’da öylesine devasa bir hareket karşısında Rusya, Macaristan’da ustaca kullandığı birliklerini Polonya’da tutmak zorunda kalacaktı. Yani Macaristan Frankfurt’ta kurtarılabilirdi; ayrıca her şey, Almanya’da başarıyla ilerleyen bir devrini karşısında Paris’te her an beklenen patlamanın 13 Haziran 1849’da gerçekleştiği gibi radikal dar-kafalıların mücadelesiz yenilgisiyle sonuçlanmayacağını gösteriyordu.
Olanaklar bundan daha uygun olamazdı. Baden ve Palantina güvenlik güçlerinin çağrılması tavsiyesi (1886’da eklenmiş: hepimiz tarafından) Frankfurt’ta verildi, Frankfurt üzerine çağrı yapılmaksızın saldırma tavsiyesi de Mannheim’da (1886’da eklenmiş: Marx ve benim tarafımdan) verildi. Fakat ne Baden’li önderler ne de Frakfurt’lu parlamenterler cesaret, ataklık ya da inisiyatif gösterebildiler.
Parlamento, harekete geçeceği yerde sanki şimdiye kadar fazlasıyla tartışmamış gibi, bir kez daha, üstelik yayınlanacak bir “Alman Halkına Açıklama”da bir kez daha tartışma kararı aldı. Bir komisyon oluşturuldu ve bu komisyon iki taslak çıkardı, çoğunluğun eğilimini yansıtan taslak von Uhland tarafından kaleme alındı. İkisi de sönük, kuru ve güçsüzdü. Ve sadece kendi kararsızlık ve cesaretsizliklerini ve Ulusal Meclis’in kötü niyetinin kendisini ifade ediyordu. 26 Mayıs’ta ortaya koyulduğu zaman, bizim Wolff’a, bay parlamenterlere ilk ve son olarak fikrini söyleme fırsatı doğdu. Bu konuşmanın steno kaydı şöyledir:
“Bresbu’dan Wolff:
‘Beyler! Çoğunluğun kaleme aldığı ve burada okunan, Halka Açıklamaya karşı çıktım, çünkü onun bugünkü koşullara kesinlikle denk düşmediğini düşünüyorum, çünkü onu fazlasıyla zayıf buluyorum -o sadece, bu açıklamanın kaleme alınmasına neden olan partiyi temsil eden gazete makalelerine uygundur, fakat Alman halkına yapılacak bir açıklamaya değil. Şimdi bir de bir ikincisi okunduğuna göre, bu arada ona, burada açıklamama gerek olmayan sebepler nedeniyle, daha da karşı olduğumu belirtmek istiyorum,’ (Ortalardan bir ses: ‘Neden gerek yok?’) ‘Sadece çoğunluğun bildirisi üzerine konuşuyorum; gerçi o da öyle sınırlı tutulmuş ki, Bay Buss bile ona karşı söyleyecek fazla bir şey bulamaz ve bu, bir bildiri için herhalde önerilebileceklerin en kötüsüdür. Hayır, beyler, hâlâ halk üstünde herhangi bir etkiniz olsun istiyorsanız, bildiride yaptığınız şekilde halka seslenmemelisiniz; orada yasallıktan, yasal zeminden ve benzerlerinden bahsetmemelisiniz, aksine yasa-dışılıktan, hem de hükümetlerin yaptığı, Rusların yaptığı tarzda. Ve ben, Rus adı altında Prusyalıları, Avusturyalıları, Bavyeralıları, Hannoverlileri anlıyorum.’ (Kargaşalık ve gülüşmeler) ‘Bunların hepsi Rus adı altında toplanmışlardır.’ (Büyük neşe) ‘Evet beyler, bu mecliste de Ruslar temsil edilmektedir. Siz onlara şöyle demelisiniz: Siz yasal zemine nasıl dayanıyorsanız, biz de aynı şekilde dayanıyoruz. Bu zemin, zorun zeminidir. Ve tırnak içinde yasallığınızı, Rusların toplarının karşısına koyduğunuz zor olarak açıklayın, düzenli hücum kıtalarını. Bir açıklama ilan edilecekse, bu, öncelikle baş halk hainini, Reich naibini yasadışı olarak ilan eden bir açıklama olmalıdır. (‘Düzen sağlansın!’ Sıralardan coşkulu alkışlar.) ‘Aynı şekilde tüm bakanlar!’ (Yeniden kargaşalık.) ‘Yo, kesmenize izin vermeyeceğim. O, baş halk hainidir.’
Başkan Reh: ‘Bay Wolff’un saygı sınırlarını tümüyle aşmış bulunduğunu düşünüyorum. Arşidük Reich naibi, bu çatı altında bir halk haini olarak nitelendirilemez ve bu nedenle onu düzeni bozmamaya çağırmak zorundayım…’
Wolff: ‘Kendi adıma çağrıyı kabul ediyorum ve düzeni bozmak istediğimi ve onun ve bakanlarının halk haini olduklarını açıklıyorum.’ (Her taraftan: ‘Düzen sağlansın, bu bayağılıktır!’)
Başkan: ‘Konuşma hakkınızı elinizden almak zorundayım.’
Wolff: ‘Tamam, protesto ediyorum; burada halkı adına konuşmak ve halkın nasıl düşündüğünü anlatmak istiyordum. Bu zihniyetle kaleme alınmış her tür açıklamayı da protesto ediyorum.'”
Bu birkaç sözcük, ürkmüş meclise bir yıldırım gibi düştü. İlk kez gerçek durum, açıkça ve sakınmasız olarak dile getirilmişti. Reich naibinin ve onun bakanlarının ihaneti herkesçe bilinen ama dillendirilmeyen bir sırdı: tanık olanların hepsi ihanetin gerçekleştirilişini izliyordu; fakat hiç kimse gördüklerini dile getirme cesaretini göstermedi. Ve şimdi, o küçük, saygısız Silezyalı geliyor ve bir çırpıda oyun kâğıtlarından kurulu şatolarını darmadağın ediyor! “Kararlı sol” dahi, gerçeklerin bu basit saptanmasıyla, parlamenter terbiyeye ilişkin her şeyin affedilmez bir biçimde incitilmesini enerjik olarak reddetmekten kendilerini alıkoyamadılar. Bunu dile getiren ise saygıdeğer Bay Karl Vogt idi (Vogt: Ağustos 1859’da hesabına 40.000 Fr geçirildi, Louis-Napoleon’un, ajanlarına ödediği ve 1870’de açıklanan rakamlar bunu söylüyor). Bay Vogt tartışmayı, alçakça bir sıkılganlık ve rezil bir yalancılıkla dolu aşağıdaki protestosuyla zenginleştirdi:
“Beyler, bir şair ruhundan kristal aydınlığıyla. Açıklamaya dökülen düşünceleri, hak etmediği karalamaya karşı savunmak için, bu son davranışla ortalığa saçılan, her şeye bulaşan ve her şeyi kirletme tehlikesi doğuran dışkıya karşı bu düşünceleri savunmak için söz istedim. Evet, beyler! Orada, düşünülebilecek tüm temiz şeylere, bu şekilde (!) atılan bir dışkı ve pislik var, ve ben böyle bir şeyin (!) yaşanabilmiş olmasını şiddetle protesto ediyorum.”
Wolff, açıklamanın Uhland tarafından kaleme alınmasına hiç değinmediği halde, tersine, yalnızca içeriğini çok zayıf olarak değerlendirmesine karşın, Bay Vogt’un tepkisini, “pislik”ini ve “dışkı”sını neye dayandırdığını anlamak mümkün değil. Ancak bu, bir yandan, “Neue Rheinische Zeitung”un Vogt cinsinden sahte dostları ele aldığı acımasız tarzı anımsamasından, öte yandan da Wolffun, bu aynı sahte dostlara, şimdiye kadar oynadıkları koltuklama oyununu, bundan sonra imkânsız hale getirdiği mertçe konuşmasına duyulan öfkeden kaynaklanıyordu. Gerçek devrim ile gericilik arasında tercih yapma durumunda kalan Vogt, sonuncular ile Reich naibi ve onun bakanları tarafında olduğunu açıkladı -“düşünülebilecek tüm temiz şeyler”in tarafında. Yazık ki gericilik, Bay Vogt’un sözünü bile ettirmiyordu.
Wolff daha aynı gün, milletvekili Wurth von Sigmaringen aracılığıyla Bay Vogt’u tabancalı düelloya, bunu reddetmesi üzerine de dövüşmeye davet etti. Vogt, Wolff a göre bedensel açıdan bir dev olmasına rağmen, kız kardeşinin korumasında meclisten kaçtı ve bundan sonra da onun refakati olmadan hiçbir yerde görünmemeye başladı. Wolff bu yalancı pehlivanla daha fazla uğraşmadı.
Bu olaydan birkaç gün sonra, Meclis, Reich naibi ve onun hükümetinden kaçarak Stuttgarts sığınarak kendini kurtarmasıyla Wolffun yorumlarını doğruladı, bunu herkes biliyor.

* * *
Sonuca geliyoruz. Wolff, Ulusal Meclis’in Württemberg birlikleri tarafından dağıtılması sırasında da Stuttgart’ta görevinde kaldı, ardından Baden’e geldi ve sonunda da, geri kalan mültecilerle İsviçre’ye. İkamet olarak kendisine Zürich’i seçer. Orada kısa süre sonra yine özel öğretmen olarak iş buldu, fakat doğal olarak oradaki birçok yüksek öğrenim görmüş mültecinin güçlü rekabeti ile karşılaştı. Bu durumun doğurduğu kötü yaşam koşullarına rağmen, Wolff, İsviçre’de kalacaktı. Ancak, İsviçre Konfederasyonu Meclisi’nin, Avrupa gericiliğinin emri doğrultusunda, tüm mültecileri, Wolff’un deyimiyle, eziyet ederek, İsviçre’den yavaş yavaş kapı-dışarı etmekte ısrarlı olduğu giderek daha açık bir biçimde ortaya çıkıyordu. Bunun anlamı, büyük çoğunluk için, Amerika’ya göç etmekti ve bu, hükümetlerin istediği bir şeydi. Mülteciler, okyanusun öte yanında oldukları sürece rahatsızlık veremezlerdi. Wolff da sıkça, oraya gitmiş birçok arkadaşının çağırdığı Amerika’ya göç etme düşüncesiyle meşgul oluyordu. “Eziyet” onun için de dayanılmaz hal alınca, Haziran 1851’de, onu alıkoyacağımız Londra’ya yarı karar vermiş olarak geldi. Burada da özel öğretmenlerin rekabeti çok güçlüydü. Wolff, büyük çabasına rağmen, en zorunlu ihtiyaçlarını sağlamakta güçlük çekiyordu. Durumu kötü olduğunda bunu, her zamanki gibi dostlarından olabildiğince gizlemeye çalışıyordu. Buna rağmen 1853 sonuna kadar, onu çok rahatsız eden, yaklaşık 750 mark borca girmek zorunda kaldı ve aynı yılın yazında günlüğüne şu satırları yazdı:
“21 Haziran 1853te doğum günümü neredeyse korkunç bir çaresizlik içinde geçirmek zorundaydım.”
Manchester’de onun gibi mülteci ve Breslau’dan arkadaşı olan bir Alman doktoru, ilişkileri dolayısıyla Wolff’a Manchester’de en azından yaşamını sürdürmeye yetecek kadar kazanmasını sağlayacak özel dersler bulmasaydı, Amerika’ya gitme niyeti bu kez, belki de gerçekleşecekti. Böylece Ocak 1854’te Manchester’e geldi (10). Başlangıçta epeyce sıkıntı çekti. Fakat orada tutunması sağlanmıştı ve çocuklarla anlaşmada ve onların sevgisini kazanmada olağanüstü bir yeteneğe sahip olan Wolff, kısa zamanda Almanlar arasında tanınır tanınmaz etkinlik alanının büyüyeceğini hesaba katabilirdi. Böyle de oldu. Birkaç yıl sonra ihtiyaçlarına göre epey iyi bir maddi duruma ulaşmıştı. Öğrencileri ona tapıyor, dürüstlüğü, sorumluluk duygusu ve neşeli nezaketiyle genci, yaşlısı, İngiliz’inden Alman’ına kadar herkesçe sayılıyor ve seviliyordu. İşinin doğası, çoğunlukla burjuvalarla, yani az ya da çok karşıt politik unsurlarla ilişkiye girmesini gerektiriyordu; ne karakterinden, ne de inancından en ufak bir ödün bile vermemesine rağmen, nadiren de olsa çatışma durumları yaşamak zorunda kalıyordu ve bunları onurlu bir şekilde yaşıyordu. Açık politik bir faaliyet o zamanlar hepimiz için olanaksızdı; gericiliğin yasama yetkisi tarafından susmaya zorlanıyorduk. Yayıncılar bizi, yaptığımız tekliflere olumsuz yanıt vermeye bile değer görmüyordu neredeyse; Bonapartizm tamamıyla sosyalizmi yenmiş görüntüsü veriyordu. Wolff, birkaç yıl boyunca, Manchester’de sahip olduğum tek düşünce yoldaşıydı; bu nedenle hemen her gün görüşmemiz ve orada da, onun, günlük gelişmeleri neredeyse içgüdüsel olarak doğru yorumlayışına hayran kalmam için yeterince olanak bulmam, hiç de şaşılacak bir şey değildi.
Wolff un titizliğini tanıtlamak için tek bir örnek yeter. Bir öğrencisinden, okul kitabından aldığı bir matematik problemini çözmesini istemişti. Öğrencinin verdiği çözümü kitapta verilen anahtarla karşılaştırdığında, öğrencisinin yanıtının yanlış olduğunu söyler. Fakat çocuğun birkaç kontrolden sonra hâlâ aynı sonuca ulaşması üzerine, Wolff problemi kendisi de çözer ve çocuğun haklı olduğunu görür; anahtarda bir baskı hatası bulunuyordu. Wolff, hemen oturur ve kitaptaki tüm problemleri sırasıyla, buna benzer başka hataların olup olmadığını kontrol etmek için çözmeye koyulur: “Bir daha böyle bir şey başıma gelmemelidir!”
Bu özenliliği, daha 55 yaşına gelmeden ölümüne de yol açtı. 1864 ilkbaharında aşırı çalışma sonucu, giderek tamamıyla uykusuzluk doğuran şiddetli baş ağrıları ortaya çıktı. Doktoru o sırada orada bulunmuyordu; bir başkasına ise danışmak istemiyordu. Derslerine bir süre ara vermesi için yapılan tüm ısrarlar sonuçsuz kaldı; bir kez yüklendiği sorumluluğun gereklerini yerine getirmek istiyordu. Ağrılar, dayanılmaz hal alınca arada sırada derslerine ara veriyordu. Fakat geç kalmıştı. Beyne fazla kan dolması sonucu doğan baş ağrıları giderek kötüleşiyor, uykusuzluk kronikleşiyordu. Beyinde bir kan kesesinin patlaması ve art arda gelen beyin kanamaları 9 Mayıs 1864’te ölümüne neden oldu. Ölümüyle, Marx ve ben en sadık dostumuzu ve Alman devrimi yeri doldurulamaz değere sahip bir neferini kaybetti.

DİPNOTLAR
1- Söz konusu olan, 1845/46 yıllarında Marx ve Engels’in üstünde çalıştıkları “Alman İdeolojisi”dir.
2- Yapılan en yeni araştırmalara göre Wolffun doğum yerinin Frankenstein (Zabowice Slaskie) yakınlarındaki Tarnau (Tarnów) değil, Schweidnitz (Swidnica) ilçesine bağlı Tarnau (Tarnawa) köyü olduğu ortaya çıktı. Ve ayrıca Wilhelm Wolff’un kale tutukluluğundan 30 Temmuz 1839’da serbest bırakıldığı saptandı.
3- Bundestag / Ulusal Meclis – Alman Konfederasyonu’nun Avusturya’nın daimi başkanlığında, Frankfurt’ta toplanan ve Alman gericiliğinin direnme üssü haline gelen merkezi organıydı.
4- Demagoglar – Ağustos 1819’da Alman devletleri bakanlarının yaptıkları Karlsbad Konferansının kararlarında, Alman muhalif aydın hareketinin taraftarlarına taktıkları sıfattır. Bu aydınlar, Viyana Kongresi’nden sonraki yıllarda Alman devletlerindeki gerici düzene karşı çıkmışlardı. “Demagoglar” Almanya’nın birleşmesi talebiyle politik gösteriler düzenliyorlardı. “Demagoglar”a karşı mücadele, muhalif hareket. Fransız Temmuz Devrimi’nin (1830) etkisi altında yükseldiğinde yeniden başlatıldı. Bu dönemde Demagoglar üstündeki baskının hukuksal dayanağını Viyana Konferansının (12 Temmuz 1834) sonuç bildirgesinde açıklanan Alman federe devletlerinin “düzenin korunması”na ilişkin ilkeleri oluşturuyordu.
5- Deutsche-Brüsseler Zeitung / Alman Brüksel Gazetesi – Brüksel’de Alman siyasi mültecilerin kurdukları gazete. 3 Ocak 1847’den Şubat 1848’e kadar haftada iki kez olmak üzere yayınlandı.
6- Brüksel Alman İşçileri Derneği — 1847’de Brüksel’de Marx ve Engels tarafından Belçika’da yaşayan Alman işçilerini siyasi olarak bilinçlendirmek ve bilimsel komünizmin düşünceleriyle tanıştırmak amacıyla kuruldu. Marx ve Engels’in ve mücadele yoldaşlarının önderliği altında, dernek, Belçika’daki devrimci proleter güçlerin etrafında toplandığı legal bir merkez haline geldi.
7- Demokrat Topluluk- Köln’de Nisan 1848’de kuruldu. Küçük burjuvaların yanı sıra işçiler de üyeydi. Marx ve Engels, Demokrat Topluluk’a işçiler üzerinde etkinlik kazanmak ve küçük burjuva demokratları daha kararlı tutumlar almaya sevk etmek için katıldılar. Nisan 1849’da Marx ve taraftarlarının bir proletarya partisi kurmaya giriştiklerinde örgütsel olarak da küçük burjuva demokrasisinden ayrılarak Demokrat Topluluk’undan istifa ettiler.
8- Malmö Ateşkesi – 26 Ağustos 1848’de Prusya ve Danimarka arasında yedi aylık bir sure için imzalandı. Schleswig ve Holstein’daki halk hareketi ile Danimarka’ya karşı savaş başlamıştı. Savaş, Alman yurtseverlerinin Almanya’nın birliği uğruna yürüttükleri devrimci mücadelenin bir parçasıydı. Alman devletlerinin hükümetleri -öncelikle Prusya- halkın baskısı karşısında bu savaşa katılmak zorunda kaldı. Gerçekteyse Prusya’nın egemen çevreleri, askeri harekâtları sabote ediyor ve Ağustos 1848’de ihanetçi ateşkesi kabul ediyordu.
9- Marx ve Engels, Mayıs 1848’de Berlin’de “Kral’ın işbirliğiyle” bir anayasa hazırlamak üzere toplantıya çağrılan Ulusal Meclisi, Anayasayı Kararlaştırma Meclisi olarak adlandırıyordu. Bu yöntemin kabul görmesi üzerine, Prusya Ulusal Meclisi halk egemenliği ilkesinden vazgeçti.
10- Marx, Engels ve Jenny Marx’ın mektupları Wolff’un 1853’te Manchester’e göç ettiğini belgeliyor.

(Marx – Engles, Werke, Cilt: 19, Sf: 55-63 ve 83-88, Dietz Verlag, Berlin, 1969)

Mayıs 1994 Sayı

Kır yoksullarına!

“Kır Yoksullarına!” adlı kitapçık, Türkiye’de, Lenin’in diğer eserlerine kıyasla gerektiği gibi okunmayan ve yeterince yararlanılmayan eserlerden biridir. Bu kitabın hak ettiği ilgiyi görememiş olmasının başlıca nedenleri arasında, kitabın ayrıntılı teorik çözümlemelerden çok, çözümlenmiş teorik sorunların özeti oluşu sayılabilir. Bu, doğru değildir. En başta, kitap, teorik bir sorunu çözmek amacıyla yazılmamış olsa da önemli teorik saptamalar yapmaktadır; yanı sıra, bu kitapçık Lenin’in doğrudan yığınlara seslendiği bir eser olması dolayısıyla, yığınlar içinde propaganda-ajitasyon faaliyetini merkezine alan bir siyasal hareketin ve devrimci kadroların çalışması bakımından özellikle başvurulması gereken bir kaynaktır.
Türkçe baskısı 90 sayfa tutan bu kitapçık, Lenin tarafından 1903 Mart’ında Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin görüşlerini köylü yığınlarına açıklamak ve onlara yol göstermek amacıyla kaleme alınmıştır. Kitapçık, kırsal alandaki sorunlar üzerine teorik bir inceleme yazısı değildir; bu kitapçıkta Lenin, doğrudan kır yoksullarına, yani kırda yaşayan ücretli işçilere, yoksul ve orta köylülere seslenmektedir. Kitapçık, son derece açık ve yalın bir dile sahiptir. Ve RSDİP’in köylülere yönelik propaganda materyallerinin başında gelmektedir. Broşür, RSDİP’in diğer yöneticilerinin de beğenisini kazanmış, o zamanlar Lenin’le aynı parti içindeki Martov, broşürü “çok mükemmel” bulduğunu ifade etmiştir.
Broşürün yazıldığı ve yayınlandığı 1903 yılı, 1905 Devrimi’nin mayalanma yılıdır. Kent proletaryası ayaktadır. Patronların, ücretleri düşürme ve toplu işten atma saldırısı, işçilerin gün gün yaygınlaşan ve sertleşen grevleriyle, sokak gösterileriyle karşılanmaktadır. Artık otokrasiyi hedef alan sloganlar, işçi hareketinin gündemine girmiştir. RSDİP’in, işçi hareketi üzerinde hatırı sayılır bir etkisi vardır. Fakat aynı şeyi kırın emekçileri için söylemek mümkün değildir. Kuşkusuz, kentlerdeki bu hareketlenme, aynı boyutta olmasa da kırsal alana da yansımıştır; 1902 yılında Poltava ve Harkov’da baş gösteren isyanların ardından, hareket yaygınlık kazanmakta, fiilen devam eden kişisel bağımlılık ve angaryadan, çiftlik sahiplerinin ve çarlığın yerel güçlerinin baskısından bunalan köylü yığınları uyuşukluğu üzerlerinden atmakta, direniş yoluna girmektedirler. Fakat bu baskı ve yoksulluğun nedeni olarak çarı değil, kötü memurları ve çiftlik sahiplerini görmektedirler; örgütsüzdürler, çara, kökleri derinde safça bir inanç beslemektedirler. Ayrıca, kırda çarı düşman olarak görme eğilimine giren köylü yığınları, karşılarında Narodnikleri ve Sosyal-Devrimcileri bulmaktadırlar. Kısaca, kır yoksullarının hareketi üzerinde, ciddi sayılabilecek bir sosyal-demokrat etki yoktur.
Lenin ve RSDİP, o günkü Rusya koşullarında, temel siyasi görevin otokrasinin yıkılması ve tam bir siyasal özgürlüğün kazanılması olduğunu formüle ediyorlardı. Bu uğurda savaşan proletaryanın temel müttefiki, kırın proleterleri, yarı-proleterleri ve orta halli köylülerden başkası olamazdı. Bu bakımdan, kır yoksullarının çarlığa karşı genel siyasal mücadeleye kazanılması, olmazsa olmaz önemde bir görev olarak Sosyal-Demokratların önünde duruyordu. Lenin’in, söz konusu broşürü, bu görevin yerine getirilmesinin bir adımı olarak ortaya çıktı ve Lenin kır yoksullarına seslenerek onları kentlerdeki dostları proletaryayla birlik halinde çarlığa karşı siyasi mücadeleye çağırdı.
Lenin, broşüre, kentlerde işçilerin yürüttüğü mücadeleyi özetleyerek başlar. İşçilerin hedefinin sosyalizm olduğunu ortaya koyar. Bu mücadelenin başında bulunan Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin nasıl bir ihtiyacın ürünü olduğunu, ne için mücadele ettiğini açıklar ve kentteki ve kırdaki emekçilerin davalarının ortak olduğunu, aynı düşman tarafından ezilip aşağılandıklarını ifade eder. Sosyalizme varmak için uzun bir mücadelenin gerektiği, bu yolda atılması gereken ilk adımın kısıtsız bir siyasal özgürlüğün kazanılması olduğunu ortaya koyar.
Devam eden bölümlerde, kırsal alandaki durum ele alınır. Lenin, kır yoksullarının yalıtılmış yaşamlarında sınırlı olarak gözleyebildikleri gerçekleri, Rusya çapında genelleştirir ve köylülerin içinde bulunduğu yaşam koşullarını çözümler; içinde bulundukları açlığın, kişisel bağımlılık ve baskının nedenlerini açıklar. Aynı zamanda, kırsal nüfusun bileşimini bütün verileri kullanarak ayrıntılı bir çözümlemeye tabi tutar. Kimlere kır yoksulları dendiğini, zengin köylülerin ve çiftlik sahiplerinin durumunu, bunların kır yoksullarına karşı düşmanlığını ortaya koyar. RSDİP’in kır yoksullarına yönelik programını açıklar, onların önüne çıkarılan sahte çözümlerin dayanaksızlığını, gerçek kurtuluşlarının kimlerle birlikte, kime karşı ve nasıl gerçekleşeceğini bütün açıklığı ve çarpıcılığıyla açıklar.
Anlaşılacağı gibi, bu broşür, RSDİP’in tarım programının köylülerin anlayabileceği bir açıklıkla ifade edilmesidir. Bu bakımdan, bu broşür, her şeyden önce tarihsel bir deneyin anlaşılması yönüyle incelenmelidir. Ama bu broşürün ülkemizde yürütülen mücadelenin ihtiyaçları bakımından güncel bir yönü üzerinde durmak istiyoruz. Bu bakımdan da ilgimizi, broşürün içerdiği bilgilerin içeriğinden çok bu bilgilerin sunuluş yöntemi üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Esasen, Marksizm-Leninizm’in büyük ustalarının serlerinin, yöntemsel bakımdan incelenmesi her zaman büyük bir önem taşır. Bizim, bu broşür özgülünde anlatmak istediğimiz ise, daha sınırlı bir alana ilişkindir: Bu broşürün propaganda-ajitasyon sorunları -camdan incelenmesi.
Propaganda ajitasyonun içeriği ve yöntemi sorunu, başlı başına bir yazı konusudur ve dergimizin daha önceki sayılarında bu soruna değişik boyutlarıyla değinilmiştir. Biz burada, Kır Yoksullarına! adlı broşürden hareketle üç madde altında toplanmış bir hatırlatma yapmakla yetineceğiz.
* Bir propaganda-ajitasyon metni hazırlanırken göz önünde tutulması gereken ilk nokta, anlatılmak istenen düşüncelerle, seslenilen kitlenin bilinç düzeyi arasında doğru bir ilişki kurulması, buna uygun bir dil ve üslup kullanılmasıdır. Anlatılan fikirler ne kadar doğru olursa olsun, seslenilen kitle tarafından anlaşılır nitelikte değilse, ya da bilineni tekrarlamakla yetmiyorsa, beklenen etkiyi yapamaz. Köylü yığınlarına seslenen bir metin, öğrencilere seslenen bir metinle aynı özellikte olamaz; aynı şekilde geniş yığınlara seslenen bir ajitasyon materyalinin, bir teorik yazınınkinden çok daha farklı bir üslup kullanması gereği anlaşılır bir durumdur. Bu söylenenleri sıkça karşılaştığımız bir yaklaşımla örnekleyerek somutlamaya çalışalım. Bazı okuyucularımız, dergimizin dilinin “çok ağır” olduğunu, “anlaşılamadığını”, dergiyi okurken çok zorlandıklarını, buna karşılık bir haber ya da ajitasyon dergisini kolayca anladıklarını ifade etmekte ve dergide kullanılan kavramların açıklanmasını talep etmektedirler. Belirtelim ki, dergimizin kimi yazılarında mercekten de anlamayı güçleştiren uzun ve daha kolay ifade edilmesi mümkün karmaşık cümleler kullanılmaktadır. Bu bir yana bırakılırsa, bu türden eleştiriler yönelten okuyucuların, bir teorik derginin dili ile bir ajitasyon dergisinin dili arasındaki farklılığın nedenini tam olarak anlayamadıkları sonucu çıkarılabilir.
Bir ajitasyon dergisi, işçi sınıfının ve emekçi yığınların geniş kesimlerine, en dar haliyle bile bu sınıfların politikaya şöyle ya da böyle ilgi duyan nispeten geniş kesimlerine seslenir ve bu bakımdan da bütün bu kesimlerin anlayabileceği bir dil kullanmaya özen gösterir. Oysa bir teori dergisi, başka bir ihtiyacın ürünüdür. Emekçi sınıfların aydınlanmış kesimlerine seslenir ve bu dergideki yazılar, okuyucunun Marksizm’in temel kavramlarını bildiğini varsayarak, zorunlu olmadıkça temel politik kavramları açıklama yoluna gitmez. Fakat bu demek değildir ki, anlaşılır olmak, teorik bir derginin hedeflerinden biri olmaktan çıkmıştır. Fakat o, ancak konunun elverdiği ölçüde anlaşılırdır.
Yazar, temel eserlerinden birisi olan Mantık ve Diyalektik’i hazırlarken, elbette anlaşılır olmaya dikkat etmiştir; ama bu anlaşılırlık, ancak felsefenin temel bilgilerine sahip insanlar içindir. Felsefenin ve Marksizm’in temel kavramlarını öğrenmeksizin, Mantık ve Diyalektik’i okumaya kalkışmak, sonu umutsuzlukla sonuçlanması muhtemel bir serüven anlamını taşıyacaktır.
İşte Lenin, Kır Yoksullarına! adlı broşürü kaleme alırken, seslendiği kitlenin bilinç düzeyini göz önünde tutmuş, buna uygun bir dil kullanmıştır. O günün Rusyası’nda, köylülerin önemli bir kesimi okuryazar değildi, hiçbir politik eğitimden geçmemişlerdi, Marksist materyallerle tanışık değillerdi. Bu bakımdan Lenin, okuma yazma bilen ya da okunanı dinleyen her insanın anlayabileceği bir dil kullanmış, kullandığı her kavramı açıklama yoluna gitmiş, onların anlayabileceği örneklerden kalkarak siyasal gerçekleri açıklamıştır. Ama bunu yaparken ülkemizde sıkça rastlandığı gibi, dili bayağılaştırma yoluna gitmemiş, köylü bilincine teslim olmaksızın onların seviyesini yükseltmeyi temel almıştır. Böylelikle toplumun uyuşuk ve cahil bir kesimi sayılan köylü kitlelerinin, genel politik ajitasyon ve propaganda alanında eğitilmesi gerektiğini ve eğitilebileceğini göstermiştir. Dil konusundaki ilke şöyle özetlenebilir: Konunun imkân verdiği ölçüde anlaşılırlık! “Bunlar anlamaz” aydın tavrıyla girilmiş mekanik bayağılıktan kaçınma!
* Lenin’in broşüründe dikkate değer bir diğer özellik, bu broşürün, konuyu bütün somutluğu içinde, bütün özgüllüğü içinde el alması ve ele aldığı konuya mutlak hâkimiyetidir. Lenin, kır yoksullarını, çarlığa karşı siyasal mücadeleye çağırırken genel formülleri tekrarlamakla, ya da tarım programını sadeleştirmekle yetinmemiş; Rus kırını ekonomik, sosyal ve siyasal yönden çok ayrıntılı bir incelemeye tabi tutmuştur. Yayınlanmış bütün istatistikleri titizce kullanarak, bu alandaki her bir toplumsal tabakanın durumunu, taleplerini, özlemlerini, eğilimlerini ele almış, kır yoksullarının yaşam koşullarını değiştirme zorunluluğunu tamamen somut verilere dayanarak ortaya sermiştir.
Sıklıkla karşılaştığımız propaganda-ajitasyon materyallerinin azımsanmayacak bir kısmının, seslenilen alana çok kabaca bir göz atmakla kendilerini sınırladıklarını, bu somut veri eksikliğini bolca genel lafla gidermeye çalıştıklarını göz önüne getirirsek, Lenin’in broşürünün önemi daha iyi anlaşılır.
* Üçüncü nokta, ekonomik teşhirin, politik teşhir ve ajitasyonla birleştirilmesi sorunudur. Lenin, sık sık, bir işçinin sömürüldüğünü anlamasının, onun bilincinin sosyalist siyasal bilinç düzeyine yükseldiği anlamına gelmeyeceği konusunda uyarı yapar. Gerçekten de kapitalizmin dişlileri arasında ezilen her işçi, kendisinin bunca çalışmasına karşın evinde çocuklarıyla birlikte istediği gibi bir yemek yiyemezken, patronunun bir gecede, onun bir yılda aldığı ücretin çok daha fazlasını harcadığını ve bu parayı kendi sırtından kazandığını bilebilir. Ama işçilerin pek azı, ancak onların bilinçli sosyalist azınlığı, bu sömürünün nedenlerini ve bu sömürüden gerçek kurtuluşun yolunu bilebilir. Ve onlar, bu bilgiyi ekonomik yaşamın doğal akışı içinde değil, toplumsal sınıflar ile devlet arasındaki ilişki alanında edinmiştir. Bu bakımdan herhangi bir emekçiye aç olduğunu, sömürüldüğünü ispatlamak yetmez; ona, mensup olduğu sınıfın toplum içindeki yerini, karşısındaki sınıfların egemenlik ilişkilerini ve devletin niteliğini anlatmakla gerçek bilinç verilebilir. Bu teorik çözümlemeyi yapar. Lenin, köylülere seslenirken elbette ki, köylülerin ekonomik yaşam koşullarını sergiler, hem de tüm açıklığıyla. Ama hiçbir şekilde bununla yetinmez. Kır yoksullarının açlığı ve ezilmişliğinin nedenlerini ortaya koyar ve onları ezen çiftlik sahiplerinin, kapitalistlerle ortak olarak çarlığa yaslandıklarını, köylülerin kurtulabilmesi için devlete yönelik siyasal bir mücadelenin zorunluluğunu gösterir ve kır yoksullarının nihai kurtuluşunun, proletaryanın kurtuluşuna ve proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesine bağlı olduğunu, propagandasının temeli haline getirir. Demek ki, ekonomik teşhir gerekli olmakla birlikte yetersizdir ve ekonomik teşhirle sınırlandığı takdirde, burjuva politika çerçevesinde kalınmış olur. Nihayetinde bir sendika uzmanı da, işçilerin sömürülmesi konusunda uzun nutuklar atabilir ve aynı uzman, işçilerin gayretli çalışmasıyla büyüyen ulusal pastanın işçinin durumunu düzeltebileceğini öne sürebilir. Ekonomik ajitasyon, siyasal ajitasyonla birleştirilmelidir. Emekçilerin gerçek rollerini kavrayacakları ve bu rollerini nasıl değiştireceklerini öğrenecekleri biricik alan politika alanıdır. Lenin’in eseri, ekonomik teşhirle siyasal teşhir ve ajitasyonun nasıl birleştirileceği bakımından da dikkatle incelenmesi gereken somut ve hâlâ canlı bir örnektir.

(*) Kır Yoksullarına! V. İ. Lenin, Inter Yay. Çev: İsmail Yarkın, Aralık 1993

Mayıs 1994

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑