Küreselleşme ve üçüncü dünyacılık tartışmaları

Osmanlı’dan bu yana çağdaşlık, gelişmişlik ve modernizm kavramı, Batılılaşma ile neredeyse eş anlamlı olarak ele alınmıştır. Hiç şüphesiz bu tartışmada Batılılaşma, Batılı hükümran devletlerle kayıtsız şartsız ve ne pahasına olursa olsun sınırsız bir işbirliği, daha doğrusu memleketin kapılarını Batının hükümran devletlerine, emperyalist, soyguncu takımına sonuna kadar açma biçiminde sunulmuştur. Öyle bir hale gelmiştir ki, eğer uygarlığı, modernizmi, dünyanın dayattığı çağdaş gelişmeleri savunuyorsan, aynı zamanda Batıyı savunmak zorundasındır. Eğer Batılı devletlere karşı biraz tereddütlü yaklaşıyorsan, önerdiklerini veya dayattıklarını gözü kapalı biçimde savunmuyor, hadi tamamına değil de, bir takım ayrıntılara bile çekince koyuyorsan, bu durumda sen, uygarlığa, Batının çağdaş, modern yaşamına karşı geriyi savunuyorsun demektir. Bu durumda da, ister istemez çağdaşlığa, modernizme karşısındır demektir. Böylece özgürlükçü bağımsız olabilme fikri ilk baştan ret edilmiş, bağımlılık tanrı buyruğu gibi kabul edilmiş olmaktadır.
Ve elbette böyle bir bakış açısı ile meseleler ele alındığında, yani modernizm ve uygarlık Batıcılık olarak değerlendirildiğinde, çağdaşlık, modernizm ve uygarlığın Batıdan ayrı, ondan bağımsız kavramlar olamayacağı sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır!
Burjuva ideologlarına göre Batıcılık, ya da Batılılaşma, Batının ortaya sunduğu, dayattığı kavram ve uygulamaları bir bütün olarak kabullenmekle, gelişmenin ve çağdaşlığın ancak ve ancak ona tümüyle biat ederek olabileceğini peşin olarak kabul etmekle olur. Bu, ekonomik kararlardan, siyasi köleliğe kadar sınırsız bir alanı kapsamaktadır. Eğer gelişmek ve çağdaşlaşmak istiyor, modern dünyadaki yerini almak istiyorsan, Batının bütün yaptırımlarına koşulsuz şartsız ‘evet’ demen, önüne konan her şeye gözü kapalı imzanı atman gerekmektedir. Yok, bazı şeylere karşı tereddüt gösteriyorsan, sen o zaman hâlâ Doğunun geri yapılanmasını aşamamışındır demektir ki, senin yerin uygarlık dışıdır! Üçüncü dünyadır. -Ki önceleri yine bir burjuva kavram olarak piyasaya sunulan geri ülkelerin birleşerek iki büyük emperyaliste kafa tutabileceği tezi, şimdi geri, uygarlık ve çağdışı ülkeler anlamında kullanılmaktadır.-
Peki Batı nedir? Dün Fransa, İngiltere, Almanya, bugün bunlarla birlikte ABD’dir.
Sözünü ettikleri modernizmin, uygarlığın, çağdaşlığın, gelişmişliğin karşılığı nedir? Dün kapitülasyonlar, bugün küreselleşmedir!
Eğer günümüzde küreselleşmeye karşı çıkıyorsan, dünyadaki gelişmelerden zerre kadar bir şey anlamamış, çağın gereklerine gözlerini kapamış, yıllar öncesinde kalmış bir zavallısın demektir! Çünkü küreselleşme kapitalizmin insanlığa sunduğu büyük bir hediye olduğu kadar, kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Ve fırsatlar sık sık çıkmaz. Arada bir doğan bu fırsatlardan faydalanan, çağdaş dünyadaki yerini alır. Faydalanamayan ise, tarihin karanlıklarında kalmaya mahkumdur!
Küreselleşme trenine binenler Batının gelişmiş ve çağdaş ülkeleri ile aynı yoldan yürüyüp aynı imkanlardan faydalanırken, trene binmekte geç kalanlar üçüncü dünyanın geri ve zavallı ülkeleriyle aynı kaderi paylaşmak zorundadırlar!
Burada teknolojinin kimlerin elinde kime karşı, uygarlık denen şeyin ne, çağdaşlığın ölçütünün ne olduğunun önemi yoktur. Hal böyle olunca, aya insan göndermek de, ABD’nin Irak’a on binlerce ton bomba yağdırıp yakıp yıkması, işgal etmesi de modernizim ve çağdaşlıktır. Buna karşın, ABD’nin Irak işgaline karşı çıkmak ise, çağ dışılık, üçüncü dünyacılıktır.
Küreselleşmenin gereği ve büyük bir erdemi olarak memleketin yabancı tekellerin yağmasına sınırsızca açılmasını savunmak, gümrük duvarlarını, yabancı sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırmak, kendi öz kaynaklarını yabancı tekellere teslim etmek, çağdaş dünyanın gerekleri, gelişmenin şartıdır. Memleketi savunmak, kaynakların tekeller tarafından yağmalanmasına karşı çıkmak ise uygarlık dışıdır!
Hal böyle olunca da, ABD’nin ve emperyalizmin dünya üzerinde sınırsız yağması ve buna karşı çıkmanın adının uygarlıklar çatışması olarak konulmasında şaşırtıcı bir yan yoktur.

ÜÇÜNCÜ DÜNYACILIK KAMPANYASI
Son dönemde medyanın etkili köşe yazarları tarafından, “üçüncü dünya” ile ilgili, tam da yukarıda değinilen esaslar dahilinde, küreselleşme karşıtı olmak, Batı karşıtı olmak, uygarlık ve çağdaşlık karşıtı olmaktır; üçüncü dünyacı olmaktır biçiminde özetlenebilecek yoğun bir kampanya başlatıldı. Gazete köşelerinden, TV’lerden ve özenle çarpıtılmış, işlenilmiş ya da imal edilmiş haberlerle sürdürülen kampanyanın hedefinin, ulusal çıkarları savunan ya da en azından ulusal çıkarlar ve küreselleşme konusunda tereddütler yaşayan, küreselleşmeye karşı çıkmasa da, en azından biraz daha dengeli olunması gerektiğini mırıldananlar olduğu görüldü.
Kampanyanın neredeyse bir anda sanki bir yerlerden düğmeye basılmışçasına başlaması ve özel olarak da  medyanın kendisine “aydın”, “entelektüel” ve “çağdaş” etiketler yapıştıran kesimi tarafından sürdürülmesi dikkat çekiciydi. Bir başka dikkat çekici önemli yan ise, bu kampanyayı ısrarla sürdürenlerin tamamının ABD’nin Irak işgalini bir Amerikan generali kadar istek ve azimle savunmaları, Türkiye’nin bu işgalde yer alması için kendilerini paralayan kişiler olmasıydı. Üstelik bu kampanya, tam da Irak işgalinin ardına denk gelmiş ve kampanyanın bir ucu da orduya yönelmişti.
Peki ne olmuştu da, bugüne kadar bütün antenleri Genelkurmay merkezine dönük olanlar, leb demeden leblebiyi anlayıp günlerce ordunun hassasiyetleri, bilmem hangi paşanın derin hissiyatları üzerine duygulu yazılar yazmayı mesleğinde yükselmenin ve işini sağlama almanın garantisi olarak görenler, daha da ötesi, orduyu bu memleketin en çağdaş, en modern, dünyadaki gelişmeleri en iyi algılayabilen kurumu olarak değerlendirip, Türkiye’nin toplam kalitesinin önünde ayrıcalıklı bir yere oturtanlar, birden orduya karşı yazılar yazmaya, eleştiriler yapmaya, hatta köşe yazıları dışında ince ayar yazılmış haberlerle alttan alta alay etmeye başlamışlardı?
Düne kadar paşa dendiğinde gırtlakları kuruyanlar, hazırola geçenler, ne olmuştu da, eleştirilerde bulunmaya, hatta ince ince oymaya başlamışlardı? Hadi, ordunun birden modern ve çağdaş dünyanın gerisinde kaldığını, uygarlıktaki gelişmeleri kavrayamadığını, hem de bir sürü köşe yazarı aynı anda, bir gecede anladılar, uykularında vahi indi diyelim, ama bu cesareti nereden buldular?
Ama kampanyayla ilgili önemli ve gözden kaçmayan bir ayrıntı daha vardı: Kampanya, önce ABD medyasından, sonrası İngiliz medyasından ve daha sonrası Avrupa Birliği sözcülerinden start almıştı.
Kampanyada dikkat çekici ve üzerinde önemle durulması gereken bir başka ve şaşırtıcı nokta ise, kampanyayı yürütenlerin AKP’ye hiç dokunmaması, tersine açık bir destek vermeleriydi. Şaşırtıcıydı, çünkü, o, modernizmin, çağdaşlığın, uygarlığın Türkiye’deki yegane ve tek temsilcisi kabul edilen ordu, bu kampanyada, çağdışına düşmekle, üçüncü dünyacılıkla eleştirilirken, birkaç zaman önceye kadar gerici, yobaz, örümcek kafalı olarak nitelenen AKP’ye bir anda modernizmin, uygarlığın, çağdaşlığın öncü misyonu yüklenmişti! Küreselleşmeye ayak uydurmaya çalışan, Batıya uyum sağlayabilmek için cansiperane çalışan AKP idi, buna ayak direyen, çomak sokan ise orduydu!
Buraya nasıl gelinmişti?
ABD, Irak işgalinde Türkiye’den çok daha büyük katkılar bekliyordu. Hatta buna katkı demek yerine, Türkiye’den, kendisiyle birlikte koşulsuz şartsız Irak işgalinde aktif olarak yer almasını, Türkiye’yi açık bir işgal üssü olarak kullanmayı bekliyordu demek, daha doğru olur. Nitekim hem ilişkilerin düzeyi, hem de o ana kadarki görüşmeler bunu gösteriyordu.
ABD, Irak işgaline kendisiyle birlikte gözü kapalı dalmakta, aktif biçimde davranmakta ayak sürteceği belli olan Ecevit’e karşı muazzam bir kampanya açtı. Düne kadar memleketin namus timsali, dürüstlüğün lekesiz temsilcisi, büyük devlet adamı Ecevit, bir günde “tu kaka” edilemeye başlandı. Ecevit’in ne altının bağlanmadığı kaldı, ne akıl sağlığını yitirmediği. Hastaneye kaldırılan Ecevit, bazı söylentilere göre burada zehirleniyordu, bazı söylentilere göre hastane ve doktor değiştirmese birkaç gün sonra iş göremez raporu verilecekti. Sonuçta içerden ve dışarıdan müdahaleler devreye sokuldu. TÜSİAD, Kemal Derviş ve Yılmaz’ın katkılarıyla Ecevit devrildi.
Hükümet olan AKP’nin başının, daha yıllar önceden başlayarak, ABD ile yakınlaşmak, kendini kabul ettirmek ve onay almak için özel ilişkilere girdiği, Cüneyt Zapsu adını taşıyan ve ABD’de önemli kişilerle özel ve muammalı ilişkilere sahip olan şahıs aracılığıyla bir takım gizli görüşmelerde bulunduğu biliniyordu. Hükümet olmalarıyla birlikte, AKP Başkanı Bush’la görüştü. Bu görüşmede, Irak işgaliyle ilgili ABD’ye her türlü güvencenin verildiği gerek ABD gerekse yerli medyanın haber ve yorumlarına yansıdı.
Nitekim daha meclisten karar çıkmadan, ABD, Türkiye’ye yığınak yapmaya, belirlenen üs, liman, havaalanı ve tesislerde değişiklik, tadilat, inşaat çalışmalarına başlamıştı. Ortada her hangi bir meclis kararı yoktu, ama, hükümet bütün olanaklarını ABD’nin emrine sunmuş, satışın karşılığında gelecek kan parasıyla nelerin yapılabileceği konuşuluyordu. Ancak gerek halkın ezici çoğunluğunun büyük tepkisi, gerekse de devletin bir takım kurumlarında ABD’nin Kuzey Irak’a Türkiye’yi sokmayışının yarattığı güvensizlik, Kuzey Irak’ta Kürt devleti oluşumu endişeleri ve halkın ezici çoğunluğunun hükümet partisi üzerinde yarattığı baskının parti içinde yarattığı çatlaklar nedeniyle ABD, Türkiye’den beklediği düzeyde desteği alamadı.
Bu durum, hem ABD için bir hayal kırıklığı oldu, hem de Amerikancı mandacılarda can sıkıcı bir durum ve panik havası yarattı. Böylece ABD’nin “çürükler” listesine Türkiye de girmiş oldu. Irak işgali tamamlanınca yarım kalmış defterler açıldı ve Amerikan medyasında Türkiye aleyhine tehdit ve şantaj içeren yazılar yayınlanmaya başladı. Beyaz Saray kaynaklı bu yazılarda, ordu üzerinde bazı değerlendirmeler yapılıyor, “Ordunun önderlik görevini yerine getiremediği” vurgulanıyordu. Ardından İngiliz medyası da devreye girerek, Ordunun darbe hazırlığında olduğundan tutun da başka değişik haber yorumlara yer verdi. İşte tam da bu yayınların ardından, Türk medyasında, özel olarak da Doğan gurubuna ait  basın yayın organlarında açılan tartışma bir kampanyaya dönüştü.
Hiç şüphesiz bu kampanya ile ABD, Türkiye’den, önünde diz çökmesini, “Irak işgalinde isteklerinizi tam olarak yerine getiremediğim için özür dilerim, bana keseceğiniz her cezaya razıyım” demesini istiyordu. Açıktı ki, önümüzdeki dönem Ortadoğu ve Kafkaslara ilişkin hesapları olan ABD, bu hesaplar dahilinde, önünde diz çökmüş, tam anlamıyla teslim olmuş, ayak sürten unsurlardan arınmış bir Türkiye istiyordu. Bunun için düğmeye basılmış, pek çok yönden kapsamlı bir operasyona başlanmıştı.
Diğer yandan da, Avrupa Birliği konusu yeniden alevlenmiş; Avrupa Birliği’nin Türkiye sorumlusu, “Kemalizmin Avrupa Birliği’ne girişe engel olduğu”nu söylemişti.
Oysa, bu güne kadar Kemalizm, Batıcılığın kendisi olarak anlatılmıyor muydu? Kemalizm, çağdaşlaşmanın garantisi ve öncüsü, uygarlığa giden yolun garantisi değil miydi? Çağdaşlık, uygarlık, ilericilik, Batıcılık Kemalizm’le eş değil miydi?
Ancak her iki taraftan gelen baskılar, açıklamalar, varılmak istenen noktayı çok açık biçimde orta yere koyuyordu: Gelinen noktada emperyalizm, ulusallık adına hiçbir şey duymak ve görmek istemiyordu. Zaten bu, küreselleşme denilen şeyin ta kendisiydi. Emperyalizm, uygarlık, modernizm, çağdaşlık etiketleri adı altında, bütün dünyayı kendine esir etmek, tüm dünyayı gözü dönmüş biçimde yağmalamak, talan etmek, kendi uzantısı haline getirmek istiyor, önünde en küçük bir engel görmek, duymak istemiyordu. Emperyalizmin isteklerini gıkını çıkarmadan yerine getirir, sermayenin dolaşımının, yani talanın önündeki tüm engelleri kaldırırsan, modern Batı dünyasında yerini alıyor, uygar oluyorsun, yok “mırın kırın” eder, kendi ülke çıkarlarından söz açarsan üçüncü dünyacı oluveriyorsun!

KÜRESELLEŞME UYGARLIK MIDIR
Burjuva ideologlarınca kapitalizmin insanlığa büyük bir lütfu olarak reklam edilen küreselleşme, kısaca ifade etmek gerekirse, uluslararası tekelci sermayenin serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması ya da başka bir ifadeyle, büyük balığın küçük balığı yutması için aynı havuza konmasıdır. Büyük tekelci sermayenin önündeki engellerin kalkmasıyla, büyük ve gelişmiş ülkelerdeki teknolojik ve uygar olan her şeyin dünyanın en ücra köşelerine kadar gideceği, dünya nimetlerinden herkesin faydalanacağı, gelişmemiş, uygarlıktan nasibini almamış hiçbir bölgenin kalmayacağı yaygarasıyla ortaya atılan küreselleşme, ekonomik ve sosyal düzeyin yükseltilmesinin yanı sıra savaş tehditlerinin de ortadan kalkması demekti! Çünkü paylaşımda adalet sağlanacak, uygarlık, teknoloji, dünyanın her tarafına dağılacak, bütün toplumlar bundan pay alacağı için artık savaşlara gerek kalmayacaktı. Çünkü küreselleşme, aynı zamanda bilgi toplumları yaratacak, cehalet ortadan kalkacağı için de, insanlar savaşmak yerine birbirlerini seveceklerdi! Böylelikle savaşların nedeni de ortadan kalmış olacaktı. Sanki savaşların nedeni, bu sistemin kendisi, paylaşım ve hegemonya mücadelesi değil de, insanların içindeki kaba, hayvani duygulardı. Sanki savaşların nedeni emperyalizm değildi.
Küreselleşme yaygarasının ortaya atılmasından bu yana geçen süre zarfında, bırakın paylaşımda adaletin sağlanmasını, dünyanın en ücra yerlerinde ekonomik ve sosyal anlamda gelişme kaydedilmesini, işler daha da kötüye gitti. Dünya nüfusunun büyük bir bölümü yoksulluk, bir bölümü de açlık sınırının altına sürüklendi. Bugün dünyada on milyonlarca kişi açlık ve yetersiz beslenme ve onun doğurduğu hastalıklar sonucu yaşamını yitirirken, dünyadaki yeraltı kaynaklarının yüzde sekseni ABD, Almanya, Fransa gibi beş altı emperyalist büyük devlet tarafından emiliyor.
Küreselleşme refah seviyesini artırmadı, dünyanın büyük çoğunluğunun yaşam seviyelerinde iyileşmeler yapmadı. Yapamazdı da, varlık nedeni dünyanın yerüstü ve yeraltı kaynaklarına el koyma, kendisine yeni pazarlar yaratma olan emperyalist kapitalizmin, işi gücü bırakıp, kitlelerin refah düzeyini düzeltmeye çalışmasını beklemek, “ben çok kazandım, biraz da yoksullarla paylaşayım” diyeceğini düşünmek, kapitalizmi kapitalizm yapan nedenlerden vazgeçmesini beklemekti!
Yine aynı şekilde, küreselleşme, savaşları yok edip barış ortamını sağlamadı, ama tersine emperyalist yağma ve tahakkümün dozajı arttı. Emperyalistler arasındaki dalaş kızıştı ve kızışmaya devam ediyor.
Emperyalizm, sermaye dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması, kapıların sonuna kadar açılması, kaynakların kendi denetimine sunulması vb. isteklerini yerine getirmeyen ya da tereddüt edenleri hedef listesine, moda deyimiyle “terörist devletler” listesine koyuyor.
Dünya Ticaret örgütü, GATT, vb. örgütlenmeler ve yapılanmalar aracılığıyla aldığı kararları tüm dünyaya dayatıyor. Gümrük duvarlarının sıfırlanması, vergi indirimi yada muafiyeti, yatırım kolaylık ve ayrıcalıkları sağlayarak, gelişmekte olan ülkelerin mali denetimlerini eline alıyor, merkez bankasını ve diğer bütün yürütücü fonksiyona sahip bulunan kurumları özerkleştirip çeşitli adlar altında komisyonlar, “üst kurullar” kurarak yetkiyi bunların üzerine devrediyor. Diğer yandan, önündeki tüm engeller kaldırılan ve ağırlıklı olarak spekülatif amaçlarla kullanılan mali sermaye aracılığıyla geri ülkelerde büyük vurgunlar yapıyor. En küreselleşmeci ABD’li iktisatçıların bile itiraf ettiği gibi, spekülatif  sermaye, “serseri mayın” gibi oradan oraya dolaşıyor, ülkelerin, halkların iliğini kemiğini emiyor.
Sadece ülkemizde gelinen duruma göz atmak bile, küreselleşme, dev bir ahtapot gibi kollarını oradan oraya uzatan mali sermayenin yarattığı dev çark hakkında bilgi vermeye yetiyor. Sadece son yirmi yıllık dönemde ülke borçlarının 5-10 kat artması, daha 1985 yılında 39 milyar dolar olan toplam borcun 2002 yılında 212 milyar dolara fırlaması, ülke gelirlerinin  tamamının borç ödemelerine yönelmesi, toplanan vergilerin tamamının dahi artık dış borçların sadece faizlerini bile karşılamaya yetmemesi, işçilerin, emekçilerin, köylünün ve genel olarak halkın yaşam düzeyi sürekli gerilerken, bir avuç vurguncunun, borsa simsarının, faizcinin, spekülatörün bütün değerleri ceplerine aktarıyor olması, durum hakkında kaba bir bilgi veriyor.
İşte Osmanlı’dan bu yana, gelişme ve uygarlığın ancak Batılı büyük devletlerden gelebileceğine yemin eden, bir başka deyişle, Batılı baronların lütfetmesiyle uygarlık ve çağdaşlık seviyesine ulaşabileceğimizi iddia eden burjuvazinin sözcülüğüne ve avukatlığına soyunmuş burjuva, küçük burjuva yazar çizer takımın ve  TÜSİAD, TİSK, TOBB gibi örgütlerin savunduğu modernizm budur. Ve onlar, vahşi sömürüye, bir avuç büyük sermayenin tüm dünyayı yağmalamasına karşı çıkanları ise, gelişmeye, uygarlığa karşı çıkmakla suçlayabilmektedirler. 
Onlar, bu düşünceden hareketle, ABD’nin dünya çapında yaptığı her hareketi ve eylemi uygarlığın doğal ve gerekli bir sonucu olarak değerlendirmektedirler. ABD, Irak’ı işgal ile tehdit mi ediyor? Onlar, hemen ayağa kalkıp, Irak’ın derhal teslim olmasını, ABD’nin isteklerini yerine getirip üstelik bir de özür dilemesini istiyor. Çünkü ABD; Irak’a uygarlık götürecektir. ABD’ye karşı çıkmak ise, uygarlığa karşı çıkmaktır ki, uygar ve medeniyet isteyen herkes bu işgalin yanında yer almak mecburiyetindedir. Irak, ABD’nin isteklerine boyun eğmedi, enerji kaynaklarını ABD’li petrol tekellerini hesabına devretmedi mi, işte o zaman, Irak, işgali hak etmiştir. Kaldı ki, medeni ve çağdaş olmadığı, üçüncü dünyanın bir parçası olduğu için, zaten o zengin petrol yataklarını işletmek, Irak ve Irak halkının taşıyamayacağı bir lükstür!
Şimdi ABD’nin hedefinde İran, Suriye, Kafkas petrolleri var. ABD, Irak’ta işleri yoluna koyar koymaz, bölgedeki ilişkilerini ayarlar ayarlamaz, İran’a yönelecektir. Bu bir tespit değil, bizzat ABD’li yetkililerin belirlemesidir. Ancak Irak işgalinde ABD açısından iyi sınav vermeyen Türkiye’nin, bu sürede tamamen teslim alınması, ABD’ye kölece itaatkâr hale getirilmesi, bunun için, hem psikolojik savaşın hem de gerekli operasyon ve düzenlemelerin yapılması kaçınılmazdır. ABD’nin ulaşmak istediği hedefler karşısında tereddüt edenler, “iyi-kötü” pazarlık yapmaya teşebbüs edenler temizlenmelidir. Çünkü İran’a yönelmek demek, Karadeniz’in üstüne, Rusya içlerine, Kafkas ve Hazar bölgesine yönelmek demektir. Ya da başka bir türlü ifade etmek gerekirse, İran’a yönelmenin yolu, Azerbaycan üzerinden daha kolay olabilir. Nitekim ABD, İran nüfusunun yüzde kırkını oluşturan Azeriler üzerinde etkinlik yaratmak amacıyla Azerbaycan’ı üs seçmiştir. Peki Azerbaycan’daki bu operasyonların içinde başka hangi ülke vardır? Türkiye!
İran’ın nüfusunun yüzde 40’ını Azeriler oluşturuyor. Daha 1992 yılında, Elçibey döneminde, Bağımsız Azerbaycan ordusu oluşturuldu. Bakü’nün Apseion yarımadasında, Mega Oil şirketi adı altında oluşturulan kamplarda toplanan askerleri eğitmek için, ABD, General Richard Securd ve Albay Oliver North’u görevlendirmişti. Bu arada, İran’daki Azerilerin ayrılıkçı hareketi kışkırtılıyordu. Bu hareketin başını çeken ve ABD’nin adamı olarak tanınan Çöhragani geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelerek istihbarat örgütü ve Dışişleri Bakanlığı dahil bir dizi görüşme yaptı. Ve bu Çöhragani, Türkiye’den doğru ABD’ye geçti.
Hem İran’a sınır, hem Karadeniz’e komşu olması, ayrıca Azerbaycan, Türkmenistan, Gürcistan vb. cumhuriyetler içindeki çalışmaları nedeniyle, Türkiye, ABD için hâlâ önem sıralamasında önlerde gelmektedir. Diğer yandan, Irak işgalindeki tutumu nedeniyle, Türkiye, bölge ülkeleri ve halkları açısından da “kötü” bir örnek olmuştur. Türkiye’nin ABD’nin önünde diz çökmesi, salya-sümük bağışlanmasını dilemesi, ibretlik bir önem taşımaktadır.
Öyleyse önce ABD, sonra İngiliz medyasında başlayan ve bir anda ülke medyası tarafından gündeme taşına üçüncü dünyacılık tartışmalarının neden ve hedefini başka yerlerde aramamak gerekmektedir.

ORDU, ÜÇÜNCÜ DÜNYA TARTIŞMALARI
Sağdan soldan üzerine salvo atışları başlatılan, üçüncü dünyacılık, çağdaş gelişmeye, uygarlığa, Avrupa Birliğine karşı olmak gibi suçlamalarla, hem Irak işgalinde “yeterli kararlılığı gösterememesinin” intikamı alınan hem de ABD tarafından, İran, Suriye ve Kafkas, Hazar operasyonları öncesi tam köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığı anlaşılan ordu, gerçekten denildiği gibi, küreselleşmeye, Avrupa Birliği’ne karşı mıdır?
Gelen yoğun atışlar sonucu, ordunun bu konudaki resmi görüşü, Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın “Küreselleşme ve Güvenlik Sempozyumu”nda yaptığı konuşmada dile getirilmiştir. Büyükanıt konuşmasında, ordunun küreselleşmeye, dünyadaki kaçınılmaz gelişmelere uzak kalmadığını, tam tersine gelişmelerin, yani kürselleşmenin içinde yer almanın kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Büyükanıt’ın konuşmasında vurgu yaptığı bazı noktalar şunlardır:
“….Yaşadığımız çağda gelişmekte olan ülkeler, askeri yaptırımlardan çok politik, ekonomik ve sosyal yaptırımların altındadır…”
( Küreselleşmenin hedefleri) “…İlk olarak, uluslararası sermayenin serbest dolaşımındaki tüm engeller kaldırılmalıdır.
İkinci olarak, devlet organizasyonları ve bürokrasi, sermayenin serbest dolaşımının en önemli engelleridir ve ortadan kaldırılmalıdır.
Üçüncü olarak, uluslararası sermayenin muhatabı devlet kurumları değil, yerel yönetimler ve özel kuruluşlardır.
Bir diğer istek, ulusal devlet anlayışı ve uygulamaları, sermayenin serbest dolaşımına engel olan unsurlardır ve bertaraf edilerek daha liberal yaklaşımlar ve uygulamalar esas alınmalıdır.”
“ Buraya kadar yaptığımız saptamaları lütfen küreselleşme karşıtı, önyargılı ve ideolojik bir yaklaşım olarak ele almayın.”
“…Küreselleşmeyi tümden kötüleyenler çoğunlukla faydalarını görmezden geliyorlar. Küreselleşme gelişmekte olan ülkelerdeki bir çok insanda tecrit duygusunu azalttı ve bu ülkelerdeki birçok insanın bir yüz yıl önce en zengin insanların ulaşabileceği düzeye erişmesini sağladı…”
“…Ancak ulusal çıkarları, küresel çıkarlarla uyumlu hale getirebilen ülkeler barış içinde yaşayabilecekler…”
Büyükanıt konuşmasında, küreselleşme denilen olgunun, sermayenin dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması olduğunu, büyük devletlerin çıkarlarına uygun olan kuralları küçük devletlere dayattığını, küçük devletler savunma amaçlı silah üretmeye kalktığında, bunu engellediğini ama, kendilerinin her türlü silahı ürettiklerini, ancak çağımızda asıl kuşatmanın ekonomik ve sosyal alanlarda gerçekleştiğini, büyük devletlerin tehdit algılamasını kendi çıkarlarına göre belirlediğini, kendi çıkarlarına dokunabilecek her şeyi tehdit olarak ilan ettiklerini anlatmış, ama diye eklemiştir, buradan çıkarılması gereken sonuç, bizim küreselleşme düşmanı olduğumuz, küreselleşmeye karşı olduğumuz değildir. Tersine küreselleşme kaçınılmaz bir gelişmedir. Büyükanıt, küreselleşmenin yararlarını saydıktan sonra, kendilerinin küreselleşmenin tüm olgularını gözleri kapalı biçimde alıp kabullenmek yerine, bize uygun olan biçimde değerlendirmekten, bir takım ulusal çıkarların gözetilmesinden söz etmiştir.
Bu bakımdan ele alındığında, Büyükanıt’ın konuşması, zaten kendi içinde zıtlıklarla dolu ve çelişkilidir. Üst tarafta saydıkları ile alt tarafta sıraladığı hassasiyetlerin bir arada olması asla mümkün değildir. Büyükanıt’ın dediği gibi, küreselleşme sermaye dolaşımın önündeki engellerin kaldırılmasıysa, ki öyledir, hem bunu kabul edip hem ulusal çıkarlardan söz etmenin manası yoktur. Hem sermaye dolaşımının önündeki engelleri kaldıracak, emperyalist tekellere ziyafet masası kuracak, masaya da ülkenin en değerli kaynaklarını altın tepside koyacaksın, hem de ulusal kaygılardan söz edeceksin!
Hem yabancı sermayenin yağmasını kabul edecek, kalkınmanın yabancı sermayenin gelmesiyle mümkün olacağını söyleyecek, artık dünyada askeri kuşatmalardan çok ekonomik ve sosyal kuşatmalardan, ülkelerin ekonomik faaliyetlerle ele geçirildiğinden bahsedeceksin, hem de küreselleşmeye karşı olmadığını, tersine dünyanın gelişiminde küreselleşmenin büyük katkısı olduğunu söyleyecek, sonra da, bazı ulusal kaygılara dikkat çekerek küreselleşmeyi bize uygun hale getirelim diyeceksin!
Ama Büyükanıt’ın da dediği gibi, küreselleşme, uluslararası tekelci sermayenin serbestçe dolaşımı önündeki tüm engelleri kaldırmak, ülkeleri yağmalamaksa ve ulusallık bunun önünde engel ve küreselleşme de ulusal olana yönelmişse; küreselleşme bize nasıl uydurulacak, nasıl ulusal çıkarlara uygun hale getirilecektir? Nitekim uydurulamamıştır da. Çünkü küreselleşmenin amacı, geri ve bağımlı ülkeleri daha bağımlı hale getirmek, büyük birkaç emperyalist devletin kurduğu düzene uydurmaktır.
Öyleyse, küreselleşmeye ya karşı olunacak ya da basit bir parçası ve gerçekte emperyalist tekellerin yağma alanı olunacaktır. Büyükanıt’ın da dediği gibi, kale içten, politik, ekonomik, sosyal kuşatmalarla ele geçirilecek, sonucunda da, ne ulusal değer ne ulusal kaygılar ne ulusal çıkarlar asla söz konusu olmayacak, ne kadar parlak laflar edilirse edilsin, ne kadar bağımsızlık ruhundan, ulusal kaygılardan dem vurulursa vurulsun, dün ABD istedi diye, Somali’ye, Bosna’ya, Afganistan’a ABD’nin küresel çıkarlarını korumak için koşulacak, gün gelip, Irak işgali söz konusu olduğunda, ve işin Irak’la sınırlı olmadığı, sırada İran, Suriye, Hazar, Kafkaslar, Rusya, öbür tarafta İran ve bölge halkları olduğu, işin bölgesel büyük çatışmalara doğru gittiği fark edildiğinde, “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali sıkışıp kalınacaktır.

SONUÇ OLARAK..
Osmanlı’dan bu yana, Türk aydının geleneksel ifadesi olan uygarlığın, gelişmişliğin ancak Batı ülkeleri tarafından bize getirilebileceği tezi, bugün değişik biçim ve adlar altında sürüyor. Ama o kafa, o tarihten bu yana, ülkenin emperyalizmin elinde oyuncak olduğunu, beladan belaya sürüklendiğini, onurunu, itibarını yitirdiğini ve ülkenin kaynaklarının elden gittiğini, ekonomiden politikaya, kültürden sanata kadar emperyalizmin egemenliği altına girildiğini göremiyor, görmüyor. Bir de, maaş aldıkları patronlarının düşüncelerini savunmak göreviyle işe asılanlar var ki, onlara denecek söz zaten yok.
ABD’nin hedefinde İran, Suriye, Hazar ve Kafkaslar var. Türkiye bu bölgenin tam ortasında ve hem ABD, hem AB, hem de Rusya, Çin, Japonya açısından önem taşıyor. Ayrıca şu gerçek de hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, emperyalistler arası egemenlik mücadelesinin yaşandığı, hammadde ve pazar alanları için tekellerin birbirlerinin gözlerini oyduğu dünyada, her ülke emperyalizm için önem arzediyor. Kendisine özel bir avantaj sağlamıyor olsa bile, rakiplerine bırakmamak önem taşıyor.
ABD, Irak’ta tekleyen Türkiye’yi tam olarak köşeye sıkıştırarak, her şeyi ile teslim alma faaliyetini dört bir taraftan sürdürüyor. Hükümet devirmekten adam satın almaya, tehdit ve şantajdan psikolojik savaşın unsuru olarak propaganda kampanyalarına kadar pek çok şeyi örgütlüyor.
Şimdi emperyalizm, işgalci ABD ve şaklabanları bir kez daha dayatıyor: Çağdaş, modern ve uygar mısın, yoksa “üçüncü dünya”dan mısın? Eğer çağdaş, modern ve uygarlıktan yana isen, ABD’nin yanında İran’ı, Suriye’yi işgale hazır ol ve koşulsuz şartsız ABD’nin hizmetinde olduğunu açıkla. Irak için  ABD’den diz çöküp af dile. Çünkü Irak işgalinde ayak sürçmekle, gelişme, modernizm, çağdaşlık ve uygarlık yerine “üçüncü dünya”yı seçtin. Şimdi önünde kendini kanıtlamak, modern dünyadaki yerini almak için bir fırsat var ve bu fırsatı kaçırma.
Bugün yeniden bir kampanya biçiminde başlatılan üçüncü dünyacılık tartışmasının ardındaki nedenler bunlardır. ABD’ye koşulsuz şartsız biat etmek. Avrupa Birliği önünde secdeye varmak. İşgal ve savaşlarda hazır kıta yer almak. Ülkenin kaynaklarını sınırsızca yağmaya açmak. Ulusallığı çağrıştırabilecek en küçük bir şeyin sözünü etmemek. Soyulmak soğana çevrilmek, kendi ülkende kaderini ve bütün imtiyazları emperyalizmin eline vermek; küreselleşme bu. Burjuva ideologlar, Amerikancı, küreselleşmeci yazar çizer takımı tarafından kastedilen aydınlanma, modernizm, çağdaşlık, uygarlık denilen şeyin kendisi de bu.
Peki, küreselleşemeye ayak uyduramamakla eleştirdikleri ordu bunlara karşı mı? Yaşar Büyükanıt’ın söylediği gibi, ordu ne küreselleşmeye, ne AB’ye, ne ABD’ye karşı. Tersine, bugüne kadar ABD ile her alanda omuz omuza dövüşmüş. Kendisini stratejik ortak olarak görmüş ve daima ona uygun davranmış. Ancak arada bir ulusal çıkar falan lafı etmiş. Ama küreselleşme “çağı”nda, modern ve çağdaş dünyada bu laflara bile yer yok.
Yaşam ve koşullar kendini çok açık biçimde dayatıyor. Dünya halkaları üzerinde dizginsiz at koşturan emperyalizm kartlarını açık oynuyor: Ya benden yanasın, benim hizmetimdesin, ya da karşısın diyor. Bu yüzden de, ya küreselleşmeye, emperyalist yağmaya, işgalci savaşlara karşı mücadele ya da uşaklık etmek gerekiyor. Ve artık çok açık biçimde bilinmelidir ki, halkın ve dünya ezilenlerinin tek yolu ve kurtuluşu da emperyalizme karşı dişe diş mücadele etmekten geçiyor.

Irak’ta görünen köy kılavuz istemiyor

Irak’taki son gelişmeler, ABD’ye karşı giderek, hem birleşen ve halk hareketi haline dönüşen, hem de daha geniş alanlara yayılıp etki gücü artan direniş, bazı kesimlerce beklenilmeyen, biraz da şaşırtıcı bir durum olarak karşılandı. Gazetelerindeki köşelerinden işgal başlamadan ABD’nin zaferini ilan edenler ise, inanılmaz bir suskunluk içersinde. Hatta denilebilir ki, Kıbrıs meselesi onlar için neredeyse bir can simidi oldu. Son zamanlarda onca olay, onca kanlı çarpışma, isyan girişimi dünyanın ilgi alanı olmasına karşın, bu kişiler, sanki bu dünyada yaşamıyormuşçasına, gelişmelerle ilgili tek bir satır yazmadılar!
Konu mu önemsizdi? Gelişmeler, Irak’ta son yaşananlar üzerinde durmaya değmeyecek kadar küçük boyutlu muydu? Hiç şüphesiz, eğer giderek köşeye sıkışan Irak halkı, egemenliğini pekiştiren de ABD olsaydı; söz konusu yazarlar son derece keyifli yazılar kaleme alırlar, işgalin, işgal altındaki Irak halkına sunduğu fırsatlar üzerine tonla yazılar yazarlardı. Ama işler “tersine” gidince, “kapağı” Kıbrıs’a attılar. Ama, onların kapağı Kıbrıs’a atması, Irak’taki gelişmeleri ortadan kaldırmıyor. Irak’ta her gün yeni gelişmeler oluyor; işgalci güç köşeye sıkışırken, ilk şoku üzerinden atan halk, işgalciye karşı giderek güçlenen bir moralle direniş hattını daha sıkı ve kalıcı biçimde örmeye devam ediyor. Genişleyen ve etkinleşen, geniş halk kesimlerini içine katan direnişte, değişik mezheplere mensup insanlar arasındaki önyargılar kırılıyor, birlikte mücadele isteği yaşamın içinde hayat buluyor.

IRAK’TA NELER OLUYOR
ABD’nin Irak’ı işgal planları, işlerin kolayca yürüyeceği varsayımı üzerine kurulmuştu. Yıllardan beri korkunç bir ambargo adı altında ilaç, çocuk maması, gıda girişinin bile yasaklandığı, bunun sonucunda –çoğu bebek ve çocuk– 2 milyona yakın insanın öldüğü Irak’ta, nükleer silahlar bir yana, cephe savaşı verebilecek düzeyde ağır silahların olmadığını çok iyi biliyorlardı. BM silah denetçileri sayesinde öyle yerlere girmişlerdi ki, girilmedik yer, bakılmadık kapı arkası bırakmamışlar, ne var ne yok hepsini öğrenmişlerdi.
ABD, moral değerleri çökertilmiş, baskı ve tehdit yoluyla dünyadan yalnızlaştırılmış, tecrit edilmiş halkın Saddam rejimi ile sorunlarının, Irak’ı oluşturan halkların birbirlerine karşı önyargı, güvensizlik ve bölünmüşlüklerinin kendisinin işini çok kolaylaştırdığını düşünüyordu. Aralarındaki çatlakları derinleştirecek, onlar birbirleriyle uğraşırken, dengelerle oynayarak, bildiği yoldan yürüyecekti.
Nitekim işgal harekatı az çok düşünüldüğü gibi oldu. Birkaç yerdeki kendiliğindenci lokal direnişler dışında kayda değer bir direnişle karşılaşılmadı. Ancak işgalcilerin düşünmek istemedikleri ya da düşünüp de ciddiye almadıkları bir şey vardı: İşgal, halklar için asla kabul edilecek bir şey değildi. Nitekim, olmadığı da kısa zaman içersinde görülecekti.
ABD, geride kalan bir yıldan fazla zaman içersinde işgal ettiği topraklar üzerinde tam ve kesin bir hakimiyet kuramadı. Kuramazdı da. Çünkü, bir ülke, toprakları şu veya bu biçimde, yüksek teknolojili silahların, uydu merkezlerinin, radarların, alıcıların, dinleme istasyonlarının yardımıyla ve para gücüyle savunma örgütlenmesi çökertilerek işgal edilebilir. Ama, yabancı bir ülkede, binlerce kilometrekarelik araziler, milyonlarca insan, birkaç yüz bin askerle sonsuz değin kontrol altında tutulamaz. İşgal altına alınan topraklar, savaşın kesin olarak bitirildiğinin sanıldığı anda, her cadde, her sokak, tuzağa, girildiğinde geri çıkması zor labirentlere dönüşebilir. Öyle de olmuştur.
Son olaylarla bir kez daha kesin bir biçimde görülmüş ve kimsenin inkar edemeyeceği açıklıkla kanıtlanmıştır ki, askeri bakımdan, güçlü ve son derece modern silahlara, en gelişmiş türünden füzelere, tanklara, toplara sahip olmak, bir savaşın kesin olarak sonlanacağı anlamına gelmemektedir. Savaşların sonunu, klasik muharebeleri ve cephe savaşlarını da kapsayarak insan unsuru belirlememektedir. Çünkü hiçbir silah, binlerce sokağı denetlemeye, kontrol altında tutmaya yetmemektedir.
ABD, ilk önceleri Tikrit’le uğraştı. Tikrit ciddi bir direniş sergiledi, bir türlü kontrol altına alınamadı. Amerikan propagandası, bu durumu, “Saddamcıların son kalıntılarının umutsuz çırpınışları” olarak yansıtarak geçiştirmeye, Saddam düzeninden nemalanan Sünnilerin rantlarının elden gitmesine bağlamaya çalıştı. Sünnilerin, Irak’ı oluşturan diğer halkların, inanç guruplarının kendileriyle eşit haklar elde etmesinden rahatsızlık duyduğu gibi bir propagandayla örtmek istedi. Böylece,  yalnızca direnişi küçümsemek ve kötülemekle de kalmıyor, aynı zamanda, halkları birbirine karşı kışkırtmaya, bölmeye, karşı karşıya getirmeye de çabalıyordu. Çünkü eğer Amerikan propagandasına bakılacak olursa, Sünnilerin direnişi, “ABD’ye karşı gibi gözükse de, asıl kendileriyle eşit haklara kavuşan Şii’lere, Kürtlere karşıydı! ABD ise, Irak’a, halklar arasında eşitliği getirmişti! Ona karşı direnmek, eşitliğe, barışa karşı direnmek, ayrımcılıkta ısrar etmek demekti!”
Bu arada, ABD geçici yönetim oluşturmaya girişti. Ama tutmadı. Ne yapsa meşrulaşmadı. Yeni manevralar, göz boyamalar yapıldı. Bir türlü tutmuyor, atadığı kukla yönetim dikiş tutmuyordu.
Derken, direnişin ardındaki son kale olarak gösterilen Saddam da yakalandı. İleri sürüldüğüne göre, Irak halkının son direnç noktası da kırılacak, direniş duracak, “bir yolunu bulur, yine başa gelir” diye korktuğundan işgalcinin yanında yer almaktan korkan halk, koşa koşa ABD’nin yanında yer alacaktı.
Oysa, Saddam’ın yakalanması hiç de öyle bir etki yapmadı. Tam tersine, direnişin ardındaki gücün Saddam olmadığı meydana çıktı. Kaldı ki, önümüzdeki süreçte yürütülecek yargılama, gerçekten herkese açık olursa, bu yargılamadan da Amerika’nın zararlı çıkacağı gün gibi ortadadır. Bu yüzden de, büyük ihtimalle yargılama herkese açık yapılmayacaktır. Çünkü, yakalanmasını takiben, o meşhur saçı başı dağınık haldeki Saddam görüntülerinden sonra, Saddam’ın adı pek anılmamıştır. Sonraları, basına yansıyan sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Saddam kolay lokma olarak yutulamayacaktır. ABD önünde diz çökmeyecektir. Eğer yargılama adil ve tüm dünyaya, kameralara açık olabilse, davanın, ABD’nin yargılanmasına dönüşmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

YAYILAN DİRENİŞ VE ŞİİLER
ABD’nin işini zorlaştıracak güç olarak görülen Şiiler, ilk başlarda ABD ile açık çatışmaların içine girmediler. Her ne kadar, işgale destek vermediler, ABD’nin yanında açıktan yer almadılar, bir an önce çekip gitmesini söyledilerse de, görüşmelerin içinde ve atanmışlar yönetimde yer alıp uzlaşmacı bir görüntü sergilediler. Bunda da en büyük etken, Şiilerin üzerinde esas olarak Ayetullah Ali El-Sistani’nin etkisinin olmasıydı.
Dinsel açıdan dünya Şiiliğinin birinci ismi pozisyonundaki büyük Ayetullah Ali El-Sistani, asıl olarak Şiilerin Güney’de yaşayanlarının lideriydi. Ve Irak Şiileri asıl Güney’de yaşıyorlardı. Ancak, işgal karşısında beklentici ve belirli bir uzlaşmaya dayalı tutum, tüm Şiiler açısından onaylanan bir tutum değildi. Aynı zamanda hoşnutsuzlukları da doğuruyordu.
Buna karşın, dinsel yetkeye sahip olmasa da, orta Irak’ta, özel olarak da Necef’te yaşayan Şiilerin lideri durumundaki Muktada Sadr, ABD’ye karşı daha net bir görüntü sergiliyordu. Her ne kadar, ilk andan itibaren silaha sarılmamışsa bile, çok da uzlaşır bir tutum içine girmemişti. Bu da ABD’yi rahatsız ediyordu. Üstelik, onca kışkırtmaya, rezil propagandaya karşın, beklenen olmamış, Orta Irak’taki Şii ve Sünniler birbirine girmemişti. Sadr, bir türlü istenilen rolü oynamıyor, ABD de, bir türlü vaziyete egemen olamıyordu. Sıkıntılar çoğalıyor, hoşnutsuzluk dalgası içten içe genişliyordu.
Bu arada, Sadr’ın tavrı, diğer bölgelerdeki Şiiler arasında da sempati topluyor, destek buluyor, Sistani’nin tartışılmaz pozisyonu tartışılmaya başlıyordu.
ABD, Orta Irak’ta o her zamanki bilinen kontra yöntemlerine başvurdu. Camiler bombalandı. Ama bekleneni elde etmek, Şii-Sünni çatışması yaratmak, halkı birbirine kırdırtmak bir yana, tam tersi oldu. Sünniler ve Şiiler, ABD’ye karşı birlikte yürüyüş yaptılar, işgalciye karşı birlikte mücadele edeceklerini ilan ettiler.
İşte bu kötüydü işgalciler için! Halkların barış ve kardeşlik içinde yaşamaları, birbirlerini katletmemeleri ne kadar da üzücü bir şeydi! Oysa birbirlerini boğazlasalar, kan gövdeyi götürse ne de güzel olacaktı! Çünkü ABD, “barış sağlamak” için gelmişti ya!
Bu kez, Sadr’a saldırmayı planladılar. Belki de bu, bazılarının dediği gibi, güçlenmekte olduğu fark edilen ve bir türlü kontrol altına alınamayan Sadr’ı daha fazla büyümeden savaş alanına çekmek, istihbarat taktiklerinde yer alan, “erken doğuma” zorlamaktı. Henüz hazır olmadan savaş alanına çekilecek Sadr, yenilecek, güçleri tamamen imha edilecek, tehlike büyümeden etkisizleştirilecekti.
İşgalciler, önce Muktada Sadr’a bağlı bir grup tarafından çıkarılan El Havza En Natika (Hareketli Havza) adlı dergiyi kapattılar. Dergi, ABD ve işgal güçlerine açıktan tavır koyuyor, net bir biçimde işgal karşıtı yayıncılık yapıyordu. Ardından, yeni bir komplo devreye sokuldu. Sadr’ın en yakın yardımcısı sayılan Mustafa Yakup, geçen yıl bir suikasta kurban giden Abdulmecid El Hui’nin öldürülmesinden sorumlu tutularak, tutuklandı. Sünni-Şii çatışmasını başlatamayan ve Sadr’ın yükselen prestijini önleyemeyen ABD, bu kez, hem Sadr’ın artan prestijini sarsmayı hem de Şiileri kesin çizgilerle birbirine düşürmeyi planlamıştı. Ama bu da tutmadı! Hikaye hiç kimse tarafından inandırıcı bulunmadı, tersine, bir kez daha ABD nefret kazandı.
Derginin kapatılması ve ardından en yakın yardımcısının pis bir komployla tutuklanması üzerine, Muktada Sadr, o güne kadarki en sert açıklamasını yaparak, halka, düşmanla dişe diş mücadele çağrısı yaptı. Çağrı anında yanıt buldu. Başta Necef olmak üzere, Bağdat, Basra ve Amara’da işgalci güçlere karşı saldırılar düzenlendi. Halkın büyük katılımıyla yürüyüşler patladı. Yönetim binaları, belediyeler işgal edildi. Direniş hareketi hızla tüm ülkeye yayılıyordu. Hem de öyle ufak tefek gurupların işi olarak değil, geniş halk yığınlarının katılımı ve farklı inanç sahiplerinin birlikte mücadelesi olarak.
Bu arada ABD’ye bir darbe de İspanya’dan geldi. Sıkı Amerikancı Aznar seçimleri kaybetti. Hem de seçimlerden önce yaratılan provokasyona rağmen. İspanya’da bombalar patlatılmış, onlarca insan ölmüş, bombalamanın sorumlusu olarak El Kaide gösterilmişti. Hesaba göre, “İşte bakın Aznar’ın yaptığı iş ne kadar doğru, Irak’a asker göndermekte, terörizme karşı ABD ile birlikte savaşmak ne kadar haklı” denilecek ve oy kazanılacaktı. Ama o plan da ters tepti. İspanya halkı Aznar’ı devirdi. Aznar’ın devrilmesi, ABD’ye Avrupa cephesinden indirilmiş bir darbeydi. AB’nin bir mevzi daha kazanmasıydı. Ama aynı zamanda, Irak’ta ABD’yle birlikte hareket edenlerde çözülmenin de habercisiydi.
Nitekim, İspanya, Iraktaki askerlerini geri çekeceğini açıkladı. Devreye bizzat Bush girdi ve İspanya’nın yeni hükümetine baskı yaptı. Ama İspanya Hükümeti kararından geri basmadı. Ardından, İspanya ile birlikte hareket eden Honduras, Irak’taki 300 civarındaki askerini geri çekeceğini açıkladı.
Rakamlar belki azdı, asker sayısı sembolik düzeydeydi, ama sorun, asker sayısıyla ilintili değildi. Sonuçta, bir ülke desteğini çekiyor, ABD yalnızlaşıyordu. İşgal, işgal güçleri açısından bile meşruiyetini yitiriyor, moral bozukluğu yaratıyordu.
Sadr’ın açıklaması ve olayların patlamasından sonra, Bremmer, Muktada El-Sadr’ı “Kanun dışı ve Irak’ın güvenliğini bozan kişi” olarak tanımladı ve hakkında tutuklama kararı çıkarttı. Gerekçesi olarak da, Sadr’ı, Iraklı din adamı El-Hui’nin öldürülmesinden sorumlu tuttu. Bush ise, Sadr’ı “haydut” olarak tanımladı! Buna karşın Sadr, “Başlatılan isyanın, yabancı kuvvetler girdiği bölgelerden çıkana kadar devam edeceğini” açıkladı. 
İspanyol askerlerinin gösterilere ateş açmasıyla başlayan çatışmalar, Sünni bölgesi olan Felluce’den Necef, Kerbela, Nasıriye gibi Şii bölgelerine de yayıldı.
Genişleyen isyancı harekete ABD’nin tepkisi, son derece acımasız oldu. ABD, kenti havadan bomba yağmuruna tuttu. İnsanların üzerine binlerce tonluk bombalar atıldı. Kadın erkek, ihtiyar bebek demeden insanlar yakıldı, binalar yerle bir edildi. Klasik deyimiyle, “sivil asker ayrımı yapılmadı” da denemez, çünkü isyancılar sivil halktı. ABD kuvvetleri tam bir katliam yaptı, 1000’den fazla insanı öldürüldü. 1500’den fazla insan yaralandı. Buna karşılık, 100’den fazla ABD askerinin öldürüldüğü açıklandı. Bu, ABD’nin işgal sırasında  kaybettiği asker sayısı kadardı.
Ancak ABD için saldırının faturası, asker kayıplarından çok daha büyük oldu. ABD’nin katliamı, ülke çapında büyük bir öfkeye yol açtı; halkın birleşmesinde etkin bir rol oynadı. O güne kadar ABD ile birlikte görünen ya da en azından ABD’ye engel olmayan yüzden fazla aşiret reisi, Amerika’nın Irak sorumlusu Bremmer’la görüşerek, “Saldırıların derhal durdurulmasını” talep etti. İçlerinden bir bölümü daha da ileri giderek, “Eğer saldırılara son verilmezse, kendilerinin de Sadr’ın yanında savaşacaklarını” söyledi.
İş bununla da bitmiyordu. Sadr’ın isyankar tavrı, en çok da Ayetullah Ali El-Sistani’yi zor durumda bırakmıştı. Kendi etkinliğindeki Güney Şiileri arasında bile tartışılmaya, Sadr’a destek vermesi için üzerinde baskı oluşmaya başlamıştı. İşgale karşı mücadele edenlerin, teslim olmayanların prestiji ve etki gücü yükseliyor, Sistani’nin prestiji ise düşüyordu.
Güney Şiileri arasında da, Sadr, etki alanı yaratmaya başlamıştı. Doğal olarak, Sistani daha fazla sessiz kalamaz, gelişmeleri elleri kollarlı bağlı izleyemezdi. Aksi takdirde, tam Amerikancı ve işbirlikçi görünme tehlikesi vardı; ve işte o zaman, ne prestiji kalırdı ne saygınlığı ne de etki gücü… Nitekim, etkinliği altındaki Güney Şiileri sokaklara dökülmüşler, işgal güçlerine karşı eylemlere girişmişler, bir bölümü de savaşmak için Sadr’ın yanına gitmeye başlamıştı. Kuşatma altındaki Necef’e konan ambargonun aşılması için bedenlerini ortaya koymuşlar, halk canlı hedef olarak kamyonlarla kente yiyecek taşımıştı. Ayetullah Ali El-Sistani dinlenmemişti!
Sonuçta, Sistani daha fazla sessiz kalamadı. Nihayetinde, ABD’nin imha tavrına son vermesi gerektiğini, aksi takdirde Sadr’ı destekleyeceğini açıkladı. Sadr ve ABD, uzlaşmak için görüşmelere başlamalıydı.
Kısa bir ateşkes dönemi oldu. Ama bu dönemde bile çatışmalar devam etti. ABD, bildiğini okudu, bombalamaları, katliamlarını sürdürdü. Ama direniş de silahlı eylemler biçiminde Felluce, Necef, Bağdat, Basra, Amara, Karbela, Nasıriye gibi bölgelere yayılmıştı. ABD’nin işi şimdi çok daha zordu ve giderek içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.

BUNDAN SONRASI
Artık ABD’nin, Irak’ta bir türlü düzene koymadığı dengeleri kurması çok daha zordur. Halk kontrol altına alınamayacaktır. Bu çok açık biçimde anlaşılmıştır. Dengeleri tutturmak da zorlaşmıştır. Sünni ve Şiileri düşmanlaştırma hesapları halk tarafından bozulmuştur. Sadr teslim olmamakta, direnişi, itibar ve etki gücü kazandırmaktadır. Sistani ise, eski havasında değildir. Üstelik bundan sonra, durumu kurtarmak, halkın gözünde soru işaretleri oluşturan pozisyonunu kurtarmak için, ABD’den, Şiiler için daha fazla şeyler, haklar, ayrıcalıklar talep edecektir. Bir tarafta Sistani, diğer tarafta Barzani ve Talabani’yle Kürtler, ortada Sünniler ve Sadr; ABD’nin herkesi memnun etmesi çok zordur! Olmayan, ayar tutmayan dengeler, bir kez daha ve bu kez çok ciddi biçimde sarsılmıştır. Üstelik bu kez, karşılarında ciddi bir direniş cephesi vardır.
Büyüyen direnişle birlikte, ABD, direnişin ardındaki gücün İran olduğu propagandasını üflemeye başladı. Dün, Saddam’dı, bugün İran! Yarın işler iyice sarpa sardığında, hedefe, Suriye ve diğerleri de konulabilir. Çünkü, İsrail’in düşmanları ABD’nin de düşmanlarıdır!
Sonuçta her direnişin arkasında yeni bir düşman ve hedef aranacak ve yaratılacaktı. Oysa konuyla ilgili herkes az çok bilir ki, ABD’nin hedefleri arasında ilk andan itibaren İran ve Suriye de vardı. Ve hatta ABD; Irak işgalini tamamlar tamamlamaz İran’a dalmayı planlamıştı. İran durdukça, ABD’nin petrol bölgesi üzerindeki planları tam olarak gerçekleşmiş olmayacaktı. “Çıbanbaşı” varlığını sürdürecek ve diğer ülkelere de kötü örnek olacaktı. Aynı zamanda İsrail’in güvenliği için de İran ve Suriye’nin düzlenmesi gerekiyordu.
Ancak, Irak’taki işler beklendiği gibi gitmeyip işgal dünyadan büyük tepkiler alınca, İran’a “dalma” işi bir süreliğine ertelendi. Ayrıca İran’a düzenlenecek saldırının, Irak Şiilerini de karşıya alma riski vardı; bu ise, hem Irak hem İran’da iki cephe aşılması demekti ve işler iyice karışabilirdi.
Kısaca söylemek gerekirse, Irak, ABD için tam bir bataklık halini aldı. Çırpındıkça daha çok batıyorlar. Moral üstünlüğü direnişçi halka geçiyor, işgalci güçler hızla moral kaybediyorlar.
Bugün için Irak direnişinin en büyük eksikliği, hareketin işçi sınıfına dayanmaması ve işçi hareketinin damgasını taşımaması, ve başını, işçilerin partisi bir yana devrimci demokrat bir örgütün çekmemesi, örgütlülüğün zayıf olmasıdır. Buna rağmen, hareket büyüyecek, direniş, zaman zaman düşme zaman zaman yükselme eğilimi gösterse de, büyüyerek ilerleyecektir.
Üstelik bataklık sadece Irak’la da sınırlı değildir. Irak’ta gelişen direniş hareketi, kazanılan her başarı, dolaysız olarak bölge halklarını etkileyecek, yıllardır ABD ve İsrail kumpası altında bunalmış, öfke ve nefretleri keskinleşmiş halkların anti-Amerikancı, anti-Siyonist duygularını kamçılayacaktır. Ve kamçılamaktadır da. Nitekim, Filistin’deki İsrail katliamları ve suikastlar bölge halkında büyük bir nefrete neden olmaktadır. Hamas’ın son lideri Rantisi’nin öldürülmesinin, Şaron’un ABD’de Başkan Bush’tan Gazze Planı’na destek aldığı görüşmelerin ardından gerçekleştirilmesi, kimsenin gözünden kaçmamıştır. Bunun ise, bir kez daha ABD’nin  bölge halkları tarafından iyice düşman olarak görülmesine yol açması kaçınılmazdır.
Irak işgali, bölge halklarının geleceğine doğrudan etki yapacak bir faktör olarak, giderek daha belirgin hal alıyor, ve kaçınılmaz olarak, anti-Amerikancı, anti-Siyonist cepheyi büyütüyor. Mesela, bölgede ABD’nin en sadık dostu durumdaki Ürdün Prensi’nin, çok öncelerden planlanmış ABD gezisi ve Bush’la görüşmesini ileri bir tarihe ertelemesi, bölgedeki Amerikancı yönetimlerinin ne kadar zor bir durumda olduğunu göstermektedir.
Gelişmeler son derece açık. Irakta Sünnisi ve Şiisi ile, ABD ve işgal karşıtı cephe birleşip güçleniyor. ABD’ye karşı aktif tavır alanlar güç topluyor, prestij ve itibar kazanıyor. Etki alanları genişliyor, liderliği ele alıyor. Aynı biçimde bölge hakları da ABD ve Siyonist İsrail karşıtlığında aynı duygu ve düşünceler etrafında birleşiyor. Buna karşın, Amerikancı işgal cephesi çatırdıyor. İspanya, Honduras, Polonya, Irak’tan çekiliyor. Japonya çekilecek. Ürdün prensi ABD gezisini ertelemek zorunda kalıyor. Geriye bir ABD, bir de İngiltere kalıyor. Ama bu ülkelerin halkları da ciddi ve güçlü tepkiler veriyor. Aznar’ın başını yiyen Irak, Bush’un da başını yiyecek gibi görünüyor.
Irak çok şeye gebe. Süreç, Irak halkından yana gelişiyor. Gelecek, bütün bölge halkları bakımından aydınlık. ABD kaybediyor, halklar kazanıyor.

Çanlar Suriye ve İran için mi çalıyor?

Irak’ta yaşananların, sadece bölgeyle ilgili mesele olmaktan çıkıp, dünyanın yegane meselesi haline gelmesinin altında, şüphesiz, işgal edilen toprakların kapitalizmin en çok ihtiyaç duyduğu ve olmazsa olmazlarından olan enerji kaynaklarını barındırmasının yanı sıra, Irak halkının giderek genişleyen ve Amerika’nın kontrolünden çıkmaya başlayan direnişi; bu direnişin gerek bölge, gerekse dünya halklarında uyandırdığı sempati ve Amerika’nın sergilediği vahşet gibi nedenler yatmaktadır.
Irak’ta hızla genişleyen direniş hareketi, büyük bir kabadayılıkla ve yenilmek bir yana, kılına dokunulamaz  “dünya imparatorluğu”olarak gösterilen ABD’nin nasıl bir bataklığın içerisine saplandığının da göstergesidir. ABD kamuoyunda sık sık “yeni Vietnam” sözcüklerinin telaffuz edilmesi tesadüf değildir. Ancak altının çizilmesi gereken nokta şudur: Hiç şüphesiz, Irak direniş hareketi, Vietnam direnişi gibi bir önderliğe sahip değildir; ama başarısının yaratacağı etki, Vietnam’dan çok daha büyük ve sarsıcı olacaktır. Öncelikle Irak, egemenlik kurmak için emperyalistler arasında kıyasıya mücadelenin yaşandığı bir bölgede yer almaktadır. İçinde barındırdığı enerji kaynakları dolayısıyla bölge, emperyalizm için, kendi iradesiyle asla vazgeçilecek türden değildir. Öte yandan da, direnişin başarısı, yıllardan beri enselerinde boz pişirilen, kanlı savaşların ortasında bırakılan bölge halklarının yeni bir uyanış dalgasına, anti emperyalist ve mevcut yönetimlere karşı başkaldırılarına yol açabilecek özelliktedir.
Son zamanlarda ortaya çıkan dikkat çekici davranışlardan birisi de, Amerika’nın Irak’ı işgalini neredeyse “kahramanca” savunan, Amerika’dan fazla Amerikancı kesilen Türk medyasının şanlı kalemlerinin konuya olan ilgisizliğidir! Son zamanlarda yaşanan onca olay, onca vahşet, ortaya çıkan işkence fotoğrafları, düğün katliamlarından sonra, “Amerikan özgürlükçülerinin sanki dili tutulmuştur!” Aylar boyunca “Amerikan özgürlüğü”, “Amerikan demokrasisi”, “bölgede huzur ve istikrar” üzerine yazı yazanların, son yaşananlarla “Amerikan özgürlüğü” arasında da derin bağlar kurmaları gerekmez miydi?
Oysa yaşananlar o kadar açıktı ki, ABD bırakın tüm bölgeye barış, huzur ve istikrar getirmeyi, Irak’ı yönetmek üzere atadığı kendi adamlarına bile istikrar getirememişti! Uygulamaya koyduğu hiçbir yöntem ve yönetim dikiş tutmuyordu. Her yeni düzenleme birkaç ay içersinde geçerliliğini yitiriyor, yeni arayışlara girişiliyordu. Her ne kadar yine burjuva çevreler ve analistler, bu durumu ABD’nin bölgeye, Irak halkına, halkın örf, adet ve geleneklerine yabancılığı ve yanlış uygulamaları ile açıklamaya çalışarak, işgali gözlerden gizlemeye yelteniyorlarsa da, gerçekler hiç de böyle değildi. Irak halkının direnişi, tek tek münferit olaylara, işgal gücü askerlerinin “denetim dışında kalan” bazı uygulamalarına, bir takım insan hakları ihlaline karşı değil, işgaleydi. Halk, işgalcilerin gitmesini istiyor, bağımsızlık ve özgürlük talep ediyordu, “anlayışlı, insani duyguları gelişkin, yumuşak yürekli işgal komutanları” değil! Yaratılan son vahşi olaylar ise, işgalin kaçınılmaz sonucuydu. Çünkü vahşi ve insanlık dışı olan, işgalin kendisiydi. Vahşi ve insanlık dışı olan işgalden insani sonuçlar beklemek ise, ancak aptallık olurdu! İnsanların bağımsızlığını, özgürlüğünü yok etmenin, esaret altına almanın, köleleştirmenin kendisi vahşetken, “iyi köle sahibi” beklentileri, ancak kafaları burjuvazi ve egemenliğinden başka bir şeye çalışmayanların, onun uşaklığından başka bir dünya düşünemeyenlerin işi olabilirdi.
Ama sonuçta, ortada, büyüyen bir direniş ve giderek köşeye sıkışan ABD vardı. Tüm gelişmeler direniş dalgasının giderek büyüdüğünü, ülke çapında hem de hızla yayıldığını gösteriyordu. Üstelik Saddam’ın yakalanması, baştan söylendiği gibi, direnişin hızını kesmek bir yana, arttırmış, direnişin üzerindeki Saddam şüpheleri aşılınca, direnişçiler arasında birlik ve ittifaklar yolunda hızlı adımlar atılmıştı. Daha önce, özellikle ABD tarafından ortalığa salınan “Saddam yanlısı olanlar”-“Saddam karşıtı olanlar” biçimindeki ayrışma ortadan kalkmış, direniş tek bir hatta birleşmiş, ortaya birleşik bir direniş hareketi çıkmıştı.
Öyle olmuştu ki, işgal güçleri, daha önce Saddam’ın polisi, Saddam’ın generali diye teşhir ettikleri ve karşı kampta görme eğiliminde oldukları kişileri Felluce, Necef, Bağdat gibi şehirlerde güvenlik yetkilisi olarak atamışlar; ancak bir süre sonra, bu kişilerin direnişin gizli destekçileri olduğunu söylemeye başlamışlardı!
Bir yandan Haziran ayında Irak’taki ABD askerlerinin  sayısının azalacağını söylüyor, diğer yandan Güney Kore’de buluna Amerikan askerlerinin Irak’a kaydırılacağını açıklıyorlardı!

ABD, SURİYE VE İRAN İÇİN NELER DÜŞÜNÜYOR?
ABD işgalinin Irak’la sınırlı olmadığı, bölgede kendisine muhalif veya yeterince güven vermeyen ülkeleri hedefine aldığı biliniyordu. Bunların başında Suriye ve İran gelmekteydi. Halkından gördüğü tepki üzerine ABD’nin Irak işgaline üst düzeyde destek vermeyen, çekingen davranan Suudi Arabistan da, işgal değilse bile, kulağı çekilecek ülkelerin arasındaydı.
Irak’ı işgal eden ABD, aslında kaçınılmaz olarak bu yola girmişti. Irak, işgaller dizisinin başlangıcını oluşturuyordu. Irak halkının esasını oluşturan Sünni, Şii Arap ve Kürt toplumlarının denetim altına alınması, tam olarak susturulması, komşu ülkelerin tam anlamıyla denetim altına alınıp susturulmasıyla bağlantılıydı. Çünkü her yeni işgal; yeni sorunlar, yeni düşmanlıklar, ittifaklar, karşı cepheler demekti. Her yeni işgal, aynı zamanda, “karşı kampın” birleşmeye zorlanması, karşı bloğun güçlenmesi anlamına da geliyordu.
ABD, Kuzey Irak Kürtlerini, Talabani ve Barzani aracılığıyla bir biçimde denetim altına almış, özgürlük vaatleriyle yanına çekmeyi başarmıştı. Aşiret geleneğinden gelen ve onu sürdüren bu isimlerin egemenin yanında yer almasında, ve aşiret bağlarının etkisinin yanında, Kürt kitleleri, ezilmişliklerinden kurtulma istek, arayış ve umutlarını kullanarak peşlerine takmalarında şaşılacak bir şey yoktu. Ancak şimdiden görülmeye başlandığı gibi, ABD’nin “ipi” özgürlük ipi değil, boyna geçirilen ilmekti. ABD’nin batağa saplanması, onu destekleyen kesimlerin de batağa saplanması demekti. Oradan, bağımsızlık ve özgürlük değil, çıksa çıksa yeni belalar, yeni yıkıntılar, hayal kırıklıkları, tecritler ve büyümüş düşmanlıklar çıkardı.
ABD açısından Sünniler, Saddam’ın yakalanması sonucunda en çabuk susturulacak kesim olarak görülüyordu. Moral olarak yıkılmış, güvenlerini kaybetmiş ve tecrit edilerek köşeye sıkıştırılmış bu kesim “kolayca teslim alınabilirdi.” Ama çok kısa zamanda evdeki hesapların çarşıya uymadığı görülüverdi. Bu, ABD için birinci hayal kırıklığıydı. Bu hırsla saldırılarının dozunu arttırdılar, tam bir katliama giriştiler. Ancak saldırıların artan şiddeti, direnişin şiddetini güçlendirmekten başka bir işe yaramadı!
ABD’nin asıl ilgilendiği ve kafa yorduğu kesim Şiilerdi. Şiilerin durumu ve alacakları pozisyon, yalnızca ABD’nin değil, konuyla ilgilenen herkesin merak konusuydu.
İlk başlarda, Şiilerin lideri kabul edilen Sistani ile işler bağlanmaya çalışıldı. Sistani, özelikle Güney Şiileri üzerinde büyük etkinliği olan bir liderdi. Zaten Irak Şiilerinin büyük bölümü Güney’de yaşıyordu. Sistani, başından itibaren işgale karşı açık bir tavır koymamış, Saddam’ın devrilişini, toplumuna karşı yatıştırıcı ve uyutucu bir olay olarak yansıtmıştı. İşgale karşı asla açık ve net bir tutum koymamış, ‘ABD’nin işini yapıp yönetimi Iraklılara bırakıp gitmesi iyi yoldur’ türünden sözlerle  lafı dolandırıp durmuştu. Daha sonraları ABD tarafından atanan kukla yönetimde de yer almayı kabul etmişti.
Ancak işler öyle yürümedi. Oyunu bozacak gelişmeler ortaya çıktı. Orta Irak Şiilerinin lideri durumundaki Sadr, işgale açıktan tavır almaya başladı. ABD’nin Sadr’ı susturmak, etkisizleştirmek için saldırması ve çatışmaların başlamasıyla, Sadr, bir anda işgal karşıtı hareketin önderlerinden birisi durumuna yükseldi. Sadr’ın tavrı, Şiiler arasında büyük sempati toplamaya, etkinliği Güney’e kadar uzanmaya, kendine taraftar bulmaya başladı. Bu arada doğal olarak Sistani’nin prestiji sarsıldı, önderliği ve tavrı, etkinliği altındaki kesimlerde bile tartışılmaya başlandı. Sistani güç kaybederken Sadr sürekli güçlendi.
Bu durumda ABD, hem direnişe suçlu yaratmak, hem de egemenlik alanını genişletmek için, Irak direnişinin arkasında, Suriye ve İran devletleri ile Suudi Arabistan’daki Arap milliyetçisi güçlerin olduğunu daha açıktan, yüksek sesle söylemeye başladı ve teorileştirdi.
Beyaz Saray kaynaklı propagandaya göre, bu ülkeler, kışkırtıcılık yapıyor, direnişe insan, para ve silah kaynağı oluşturuyordu. Yani halklar kendi başlarına asla hiçbir şey yapamazlar, hep dış güçlerin kışkırtmasına gelirlerdi! Oysa, işgal ve esaret dış güçlerin değil, Irak halkının sorunuydu. İşgalden mağdur olanlar, ezilenler, bağımsızlık ve özgürlükleri ellerinden alınanlar dış güçler değil, Irak halkıydı!
ABD; böyle yapmakla, birincisi, Irak direnişinin, Irak halkının değil, “dış güçlerin” işi olduğunu anlatmaya, başarısızlığına kılıflar uydurmaya çalışıyordu; öte yandan, ikincisi, hedefleri somutlaştırıyordu.
İşte tam da bu doğrultuda, Başkan Bush, 11 Mayıs’ta Kongre’ye bir yasa tasarısı gönderdi. Yasa tasarısı şunları içeriyordu: “Suriye terörü destekliyor, Lübnan’ı işgal ediyor, kitle imha silahları üretiyor, Irak’ın yeniden yapılandırılmasına karşı çıkıyor, Amerika’nın ulusal güvenliğine, dış politikasına ve ekonomisine zarar veriyor.”
Bush, aynı tasarıda, Suriye’ye karşı alarm veriyordu. Bu arada, Suriye’ye ticaret ambargosu konmuştu.
Bu gerekçeler, ABD’nin Irak işgali öncesi öne sürdüğü gerekçelerin aynısıdır. Tüm söylenenlerin yalan olduğu ortaya çıkmasına rağmen, aynı gerekçelerin büyük bir utanmazlıkla Suriye için ileri sürülmesi, yüzsüzlüğün sınırsızlığıdır.
Bir süre sonra, aynı gerekçelerin, İran ve başka ülkeler için ileri sürüleceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Çünkü, ABD’ye göre, Irak’ın denetimi, çevre ülkelerin denetim altına alınmasını gerektirmektedir. Enerji kaynaklarının tek elde toplanmasının, diğer rakiplerin bölge dışına tam atılmalarının yolu buradan geçmektedir.
Ancak, çevre ülkeler denetim altına alındığında, başka düşman ülkelerin ortaya çıkacağından da kuşku yoktur!
Ayrıca, Suriye ve İran, İsrail’in de birincil hedefleri arasındadır. Son zamanlarda iyiden iyiye kudurganlaşan İsrail’in iki de bir Suriye’yi vurabileceğini söylemesi, kuşkusuz tesadüf değildir.

ABD, SURİYE VE İRAN’A SALDIRABİLİR Mİ?
Bush’un yasa tasarısında söylenenler, aslında tam bir komediydi: Nasıl olabiliyordu da Suriye ve İran, binlerce kilometre öteden ABD’nin güvenliğini tehdit ediyordu da, Irak’ı işgal etmiş ABD, komşu ülkelerin, Suriye, İran ve diğerlerinin güvenliğini tehdit etmiyordu? Eğer, ABD binlerce kilometre öteden gelip Irak’ı işgal ediyorsa, bu mantıkla  komşuların da Irak’ta yaşananlara müdahale hakkı ortaya çıkmaz mıydı?
Yasa tasarısı kabul edilir ve Bush yetki alırsa, ABD, Suriye ve İran gibi ülkelere müdahale edebilir mi? Irak’ta açamazlara sürüklenmiş ABD, yeni cepheler açmayı göze alabilir mi?
Irak’ta bataklığa saplanmış, gittikçe daha fazla zorlanan, denetimi kaybeden, Felluce, Necef gibi bazı kentlere giremeyen ABD’nin Suriye ve İran’a saldırmasının mantığı yok gibi gözükebilir. Ama, emperyalizm mantığa göre değil, çıkarlar üzerinden yürür. Emperyalizm, daha fazla işgal, hegemonya mücadelesi demektir. Emperyalizmi işgallere, daha fazla egemenlik peşinde koşmaya zorlayan akıl oyunları değil, sitemin yayılmacı özelliğidir.
Şu doğrudur: ABD, şimdiye kadar Suriye ve İran’a bindirmemişse, bunun yegane nedeni, Irak’taki direniş hareketidir. Eğer işler ABD’nin beklentileri doğrultusunda gelişse, Irak kolayca teslim olsa, ABD çoktan bu ülkelere bindirmiş olacaktı.
Üstelik, bir de, ABD’nin tüm dünya nezdinde yalnızlaşması gibi bir durum da vardır.
Yine de tüm bunlara rağmen, bölgesel hegemonya, enerji kaynaklarına tek başına sahip olma, İsrail’in güvenliği gibi nedenlerden dolayı, söz konusu ülkeler, ABD’nin açık hedefindedir.
ABD, Şiileri kontrol altına almak için İran’ı hedef görüyor. Irak’ta kesin denetim için İran ve Suriye’nin ele geçirilmesi gerektiğini söylüyor. Ama böyle bir durumda, Şiileri kontrol etmek çok daha zor olmayacak mıdır? Eğer denildiği gibi, Iraklı Şiiler emirleri İran’dan alıyorsa, İran’a yönelecek bir saldırıya karşı ayağa kalkmayacaklar, ABD’ye karşı çarpışmayacaklar mıdır? Böyle bir saldırıda, Irak, Suriye ve İran halkları birlikte hareket etmeyecekler midir? Bu durumda, şimdi Irak’la baş edemeyen ABD, büyüyen ve birleşen bir cepheyle nasıl baş edecektir?
Sorular çoktur. Ancak Bush’un çıkmasını istediği yasa tasarısıyla verilecek olan da, boş yere, laf olsun diye istenmiş bir yetki değildir. Elbette, tasarının, Suriye ve İran üzerinde baskı unsuru oluşturmak, korkutmak ve tehdit amaçlı bir tarafı vardır; ama iş sadece  bununla sınırlı değildir. Yasa tasarısı, ABD’nin bölge hakkındaki emellerini en açık biçimde göstermektedir.
Görülmektedir ki, ABD, Suriye ve İran’a fırsatını bulduğunda ya da kendisi için kaçınılmaz hale geldiğinde bindirecektir. İsrail faktörü de gözlerden kaçırılmamalıdır.
Yasa tasarısı Kongre’ye sevk edildiğinde, Suriye’de Avrupa Birliği temsilcilerinin bulunması, karşılıklı daha fazla ticaret için görüşmeler yapılıyor olması, meselenin bir başka dikkat çekici yanını oluşturmaktadır; bu, basitçe bir tesadüf olarak değerlendirilebilir mi? Uluslararası diplomasinin, hem de büyük devletlerin  diplomasi dilini bilenler için bu asla bir tesadüf değildir. Yasa tasarısının zamanlaması, aynı zamanda, Avrupa Birliği’ne verilmiş “boyundan büyük işlere kalkma!” mesajıdır. Çünkü ABD, aynı zamanda, Suriye’ye karşı ticaret ambargosunu da başlatmıştır.
Tüm bunlar göstermektedir ki, bölge artık çok daha fazla kızışmakta, işler çatallaşmakta, kamplaşmalar netleşmektedir. Irak savaşı, yeni ve bölgesel anlamda büyük çatışmaların, kanlı savaşların ön sayfasıdır. Bölgede cephesel savaşlar mayalanmakta, yeni paylaşım hesapları yapılmakta, herkes safını belirlemeye başlamaktadır.
Bir tarafta, Almanya, Fransa, Rusya, Çin, diğer tarafta ABD, İngiltere, ortada Irak işgali, enerji kaynaklarını zaptetme planları, yeni paylaşım hesapları, hızla belirginleşen cepheler, isim konulmadan ve resmen ilan edilmeden şekillenen ittifaklar… Bölgede yeni çatışmaların, büyüyen savaşların işaretleri bir bir ortaya çıkıyor. Ama, böylesi bir savaşın bölgeyle sınırlı kalmayacağı da safların sıklaşmasından, belirginleşen cepheleşmelerden anlaşılabiliyor.

Yağmanın diğer adı: özelleştirme

IMF ve Dünya Bankası’nın “küreselleşme sürecinde yeniden yapılanma” adı altında tüm ülkelerinin önüne koyduğu yaptırımlardan birisi de özelleştirme olarak karşımıza çıktı.
Özelleştirme, gelişmiş kapitalist ülkelerde, daha önceleri “Sovyet tehdidine karşı” kapitalistlerin sosyal alanda uygulamaya mecbur kaldıkları sosyal yapıların tamamen tasfiye edilmesi, kamusal alanların büyük sermayeye peşkeş çekilmesi; geri kalmış, emperyalizme bağımlı ülkelerde ise, emperyalist yağmanın önündeki tüm engellerin kaldırılması, ekonominin savunmasız ve güçsüz bırakılması, en kârlı alanların, hazır kurulu işletmelerin, yine yabancı sermaye ve onun işbirlikçisi yerli büyük sermayeye peşkeş çekilmesi olarak işlev görüyor.
Bugün tüm dünya kapitalist sisteminde yoğun bir “özelleştirme harekatı”nın yaşanması, “yeniden yapılanma” sürecinin bir sonucudur.
Sovyetler Birliği ayaktayken, bu ülkedeki emekçiler lehine sağlanan muazzam ilerlemeler, ülke nimetlerinin, kaynaklarının birkaç şiş göbekli kapitalist için değil, milyonlarca emekçi için kullanılması; kâr, çıkar, rant değil, emekçi yığınların talep, dilek ve ihtiyaçlarının temel alınması, yaşam standartlarının hızla yükselmesi, konut sorunundan sağlığa, eğitimden kültürel alanlara kadar sınırsız genişlikte düzenlemelere gidilmesi, kapitalist ülkeleri ve genel olarak kapitalist sistemi de ister istemez tedirgin ediyordu. Her ne kadar Sovyetler Birliği’ne karşı akıl almaz yalan ve iftiralarla dolu muazzam bir propaganda kampanyası sürdürülüyor, eğitimden medyaya, sanattan bilime kadar her şey bu propaganda dahilinde kullanılıyorsa da, sosyalizmin başarıları, sadece yalan karşı propagandalarla örtülemiyordu. Kapitalist yönetimler altında yaşayan milyonlarca emekçinin Sovyet Birliği’nden etkilenmesinin önü kesilemiyor; işçiler, emekçiler Sovyetler’deki gelişmelerden, düzenlemelerden, sürekli hale gelen iyileştirmelerden etkilenip kendi hükümetlerinden daha fazla şey talep ediyorlardı. Sadece kuru laf kalabalığının, akıl almaz yalanların kendi emekçilerini kandırmaya yetmeyeceğini gören burjuvazi de, yaşam standardı çıtasını yükseltmek, tavizler vermek zorunda kalıyordu.
Şimdi savunulan devletin “kamusal alanlarda ne işi var” düşüncesinin tersine, devlet, kapitalist de olsa, kamusal alanlara girmeye, halka şimdikinden daha fazla hizmet götürmeye mecbur kalıyor; “sosyalizme” karşı “sosyal devlet” anlayışı ileri sürülüyordu. Bunun neticesinde de, kapitalist devlet, ister istemez hastanelerden postanelere, okullardan konut sorununa kadar pek çok alana girmek zorunda kalmıştı.
Bu arada, kapitalist devlet, sermaye birikiminin henüz yeterince sağlanamadığı, büyük sermaye gerektiren işlere de el atmıştı.
Bu anlamda, hastanelerden eğitime kadar sosyal alanlara yatırım, katkı, kapitalistlerin ulufesi değil, emekçilerin kazandığı haklar olarak karşımıza çıkmaktaydı.
Yoksa dünyayı sömürmek, yeni yer altı ve yerüstü hammadde kaynaklarına el koymak, nüfuz alanları yaratmak, pazar alanları peşinde koşmak, sömürge ve yarı sömürgeler ele geçirmek, vurgun, talan, yağma, spekülasyonlarla milyarlarca doları cebe indirmek gibi temel görevleri varken, kapitalizmin, insanların sağlığını, konut sorununu, defterini-kitabını düşünecek hali yoktu.!
Sovyet Birliği’nin çökmesi, Rusya’nın kendisini kapitalist olarak ilan etmesiyle birlikte, kapitalizm sırtındaki büyük bir yükten kurtulmuş oldu. O güne kadar istemeden de olsa yapmak zorunda kaldığı hizmetlere noktayı koydu. Ve adeta geçmişin intikamını alırcasına, emekçilerin kazanılmış haklarına yönelik büyük bir saldırı kampanyası başlattı. Bunun adına da “yeniden yapılanma”, “değişim”, “yapısal reformlar” gibi adlar koydu.
Şöyle demek istiyordu kapitalistler: “Bu güne kadar sizin için istemeden, yüreğimiz kanayarak yapmak zorunda kaldığımız bir takım hizmetleri burada noktalıyoruz. Noktalamakla da kalmıyor, yavaş yavaş, ortam uygun oldukça geri alamaya başlıyoruz. Herkes başının çaresine bakacak. Hizmet almak isteyen parayı bastırıp istediği hizmeti alacak. Parası olmayan parasızlığına yanacak.”
Kapitalistler, bir kez daha oyun oynuyor, ellerindeki geniş ve etkili propaganda araçlarıyla, medyası, kitapları, eğitim sistemiyle, gerçekleri her zaman olduğu gibi bir kez daha büyük bir yalancılıkla tahrip ediyorlardı. Söz konusu hizmetler zaten halkın emeğinden sağlanan değerlerle, ülkenin kaynaklarıyla yapılmıştı. Kimsenin kimseye ulufe bağışladığı yoktu. Tersine, halkın sırtından, ülke kaynaklarından beslenen kapitalistlerdi.
Yeniden yapılandırmanın temel taşlarından birisi olarak, özelleştirmeler ileri sürüldü. Bunun ileri sürülen ana gerekçesi de, devletin hizmetten, kamusal alanlardan çekilmesi gerektiği, sosyal alanların, KİT’lerin ekonominin sırtında büyük bir “kambur” olduğuydu. Oysa, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak, hastane, okul yapmak, alt yapı hizmetlerini yürütmek, nasıl olabilir de, devletin sırtında yük olarak görülebilirdi? Hani kapitalist öğretiye göre, devlet tüm vatandaşlarına hizmet sağlar, eşit davranırdı? Hani devlet, insanların refahı ve huzuru için çalışırdı? Ve nasıl olabilirde, devlet sadece kârı hedefleyebilir, yapacağı hizmetlerde kâr şartını arardı? Devlet kapitalist bir işletme miydi? Bizzat kapitalist ideologlar, devletin vatandaşların hizmetinde olduğunu söyleyip durmuyorlar mıydı?
Ama, işte Sovyetler Birliği çökmüş, burjuvazi de bu durumu moralsizleşen işçi sınıfı ve emekçilere karşı yoğun bir ideolojik propagandayla birlikte haçlı seferine dönüştürmüştü.
Büyük kapitalist ülkeler özelleştirmeye girişti. Bu, aynı zamanda, işçi sınıfı ve emekçilerin o güne kadar kazandığı ekonomik ve sosyal hakların belli bir program dahilinde tasfiyesi sürecinin bir başlangıcıydı.

GERİ KALMIŞ BAĞIMLI ÜLKELERDE ÖZELLEŞTİRMENİN MANTIĞI
Bizim gibi geri kalmış ve bağımlı ülkelerde özelleştirme, yukarıda sayılan hedeflere yönelik olmasının yanı sıra, bir başka amaca daha hizmet etmektedir. Bu da, emperyalist yağma önünde engel olabilecek ve ekonominin yerli olarak nitelenebilecek kaynaklarını ele geçirme, tahrip ve yok etme, dayanak noktalarını ortadan kaldırıp, bugünkü küreselleşme denilen olgunun temel hedeflerine uygun olarak, yerel ekonomiyi emperyalist sermayenin tam anlamıyla uzantısı durumuna getirmektir. Daha kestirme biçimde söylemek gerekirse, ülkeyi kelimenin tam anlamıyla dışa bağımlı hale getirme. Kendi başına bir ekonomi ve ülke olmaktan çıkan, ancak dış sermayenin bir parçası olarak kendine yaşam hakkı tanınan bir duruma sokma.
Nitekim son zamanlarda Türkiye’deki ekonomi tam da bu çerçevede şekillenmiş; Sabancı, Koç gibi Türkiye’nin en büyük sermayedarları, yabancı sermaye ile ortaklıklarında küçük ortak durumuna düşürülmüş, ya da sadece dağıtımdan pay alır hale sokulmuşlardır. Toyota, Fiat, Ford vb. buna örnektir.
Özelleştirmelerin boyutları incelendiğinde, gerçekten de bunların, birkaç bin işçinin işsiz kalmasıyla sınırlı olmadığı, tarımdan enerjiye kadar ülkenin ekonomik yapısını hedef aldığı, alt yapıyı tahrip ettiği ve giderek her alanda korkunç bir yıkım ve sınırsız bir dışa bağımlılıkla karşı karşıya olunduğu görülecektir.
Örneğin, Et ve Balık Kurumu’nun özelleştirilmesi, ülke hayvancılığına indirmiş bir darbe olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine SEK’lerin özelleştirilmesini aynı kategori içersinde değerlendirmek gerekir.
Hatırlanacaktır, özelleştirmeler ilk gündeme geldiğinde, öyle bir yalan bombardımanı başlatılmış, öylesine aşağılık bir propaganda sürdürülmüştü ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu bütün sıkıntıların vebali KİT’lere yüklenmişti:
“KİT’ler, halkın sırtındaki kamburdu”
“KİT’ler, memleketi yiyip bitiriyordu”
“KİT’ler varken, bu ülke asla düzelmezdi.”
“Bütün borçların nedeni, KİT’lerdi”
“KİT’lerdeki işçiler çok ücret alıyordu.”
“Özelleştirmeler bir olsun, bakın memleket nasıl düzelecek, ekonomi nasıl şaha kalkacaktı.”
Ancak gelinen noktaya ve bu yalan propaganda altında vahşice sürdürülen özelleştirmeler sonucu ortaya çıkan tabloya bakınca, hiç de anlatılanlara uygun bir tablo çıkmıyor karşımıza.
DPT verilerine göre; 17 yılda 408 kuruluş özelleştirilmiş. Bu kurumların özelleştirilmesinden elde edilen gelir, 4 milyar 474 milyon dolar. Özelleştirilmeler için yapılan masraf ise, 4 milyar 574 milyon dolar. Yani devlet, 408 kuruluşun satışından 100 milyon dolar zarar etmiş.
Hani özelleştirmelerle büyük gelirler sağlanacak, yüklerden kurtulacaktık?!
Ki bu hesaplara, özelleştirilen işletmelere sonradan “işletme kredisi” adı altında aktarılan paralar dahil değildir. Bu paralar gizlenmeyip ortaya konulsa, memleketin nasıl talan edildiği, kaynakların nasıl yağmalandığı çok daha net biçimde ortaya çıkacaktır.
Mesela, Balıkesir SEKA işletmesi, binlerce dönümlük arazisi, yüzlerce lojmanı, işletmesi, makineleri, depolarındaki stokları ile birlikte AKP’nin beslemesi Albayraklar gurubuna 1 milyon dolar civarında verilmiştir.
Albayraklar, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olmasıyla birlikte belediyeden aldığı ihalelerle peydahlanan bir şirkettir. Koskoca SEKA Balıkesir işletmesi, 1 milyon dolar civarında bir paraya bunlara ikram edilmiştir. İstanbul’da Sarıyer’de, Beykoz’da, Zekeriyaköy’de villaların 1 milyon dolara satıldığı hesap edilirse, ortadaki peşkeşin nasıl gözükara olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Ama bu kadarı da yetmemiştir. Hemen ardından Albayraklar’a hükümet tarafından yine yaklaşık 1 milyon dolarlık bir işletme kredisi verilmiştir! Yani, koskoca işletmenin yanı sıra üstüne de para verilmiştir! Buyurun özelleştirmenin memlekete faydasını!
Bugünlerde özelleştirilmesi gündemde olan ve yabancı sermayenin ağzını sulandıran TEKEL’de de aynı oyunlar karşımızdadır.
Tekel, sadece sigara fabrikaları olarak değerlendiremez. Tekel, bu ülkede tütünle uğraşan yüz binlerce insanın gözü kulağı, yaşam alanıdır. Tekel’in özelleştirilmesi demek, yüz binlerce tütün üreticisinin gırtlağının sıkılması, ülkeye milyon dolarlık katkı sağlayan bir tarımsal alanın boğazlanması demektir.
Tekel, bu yıl devlete 3,9 katrilyon lira ödeyecektir. Bunun 2,4 katrilyon lirası ÖTV, 945 trilyon lirası KDV, 146 trilyon lirası SSK primi, 550 milyar lirası Savunma Sanayi Destekleme Fonu, 9 trilyon 82 milyar lirası Afetler Fonu’na, 1,5 trilyon lirası Sivil Savunma Fonu’na, 110 trilyon lirası Tütün Fonu’na, 12,5 trilyon lirası işsizlik sigortası primi, 13,4 katrilyon lirası Emekli Sandığı’nadır.
İşte, özelleştirilmek istenen TEKEL, ekonomiye böylesine büyük katkılar sağlayan böyle dev bir işletmedir. Tabiri caizse “altın yumurtlayan tavuk”tur! Ve bu tavuğun başı vurulmak istenmektedir. TEKEL’in özelleştirilmesini, tütün üstünde oynanan oyunlarla birleştirmek gerekir. İşte o zaman, facianın boyutları daha iyi anlaşılabilmektedir.
Türkiye, yıllardır tütün ihracatında dünyada ilk beş sıradaydı. Türkiye, bu ihracatından 450.000 milyon dolar gelir sağlamaktayken, dönemin başbakanı Özal, sigara üretiminde tekeli kaldırarak, yabancı sigara tekellerine iç piyasayı açtı. Böylece tütün ihraç eden Türkiye, tütün ithal eder duruma düştü. Sürekli kösteklenen, sabote edilen Tekel sigara fabrikalarına 1986’dan beri hiçbir yatırım yapılmadı. Kalitesiz üretim için her türlü sabotaj yapıldı. Yabancı sigara tekellerinin, iç tüketimde %60’a varan bir pazar payı elde etmeleri sağlandı. Tütün üretimine kotalar konarak, 1999’da 251.000 ton olan üretim, 2000 yılında 208.000 tona, 2002 yılında ise 120.000 tona düşürüldü.
Şimdi Türkiye’ye Amerika’dan ve Nijerya’dan Virjinya tipi tütün ithal edilirken, Yunanistan’dan da Türk tipi tütün ithal edilmektedir. Zaten zor durumdaki Türk tütüncülüğüne son darbe, Amerika’da hazırlanıp gelen Kemal Derviş’in kabul ettirdiği tütün yasası ile vuruldu. Devlet artık tütün almayacak, üretici, tüccarın insafına terk edilecekti.
Oysa tütünün bir başka önemi şuradan gelmektedir ki, Türk tütünü en kıraç ve verimsiz topraklarda yetişmektedir. Bu topraklarda başka bir ürün yetişmemektedir. Tütün üretimi küçük arazi parçalarında aile tarımı olarak yapılmaktadır. Yani yalan propagandanın söylediği gibi, tütün ekmesinler başka bir şey eksinler demekle sorun çözülmemektedir.
TEKEL’in özelleşmesi; Marlboro, Camel, Kent ve diğer yabancı sigaraları üreten uluslararası tekellerin ve onların ülkedeki uzantıları, komisyoncuları Sabancıların, Koçların önlerindeki son engelin kaldırılması demektir. Bu ise, yerli tütüncülüğün ölmesi, yabancı tütünün ülkeye dolması anlamını taşımaktadır. 500.000 civarında ailenin, yani yaklaşık 2,5 milyonluk nüfusun ve Tekel fabrikalarında çalışan otuz bin işçinin ekmeğine göz dikilmesidir.
Marlboro, Camel, Kent, Sabancı, Koç için, yüz binlerce ailenin feda edilmesi, Türkiye’nin tütücülüğünün gırtlaklanması… Ne vatanseverlik ama!
Aynı şey şeker pancarı ve şeker fabrikaları için de geçerlidir. Aynı oyunlar şeker üzerine dönmekte, Cargill’e her türlü kolaylık, ayrıcalık sağlanır, Bakan Kemal Unakıtan’ın oğlu bu işten yüz binlerce dolar vururken, yüz binlerce pancar üreticisinin ipi çekilmektedir.
Sümerbankların özelleştirilmesine aynı şekilde bakmak lazım. Mesele, sadece birkaç fabrikayla sınırlı değil. Yüz binlerce pamuk üreticisini, ülkenin pamuğunu ilgilendiriyor.
Aynı tezgahlar pamukta da döndürüldü. İthalatın serbest bırakılması, düşük fiyatlar, devlet desteklerinin kaldırılması, kotalar, pamuk üretiminin ve üreticinin belini kırdı. Ve yine aynı sona gelindi.
Uzun yıllar dünyanın en önemli pamuk ihracatçılarından olan ve daha yirmi yıl öncesine kadar ihracatının %15’ini pamuk satarak karşılayan Türkiye, uygulanan politikalar sayesinde, artık yılda 550-600 milyon dolarlık 500.000 ton pamuk ithal ediyor. Bunun % 40’ını Amerika’dan yapıyor.
İşte bir ülkenin ekonomik alt yapısını böyle yok ediyorlar, dışa böyle bağımlı hale getiriyor, böyle borçlandırıyorlar. Bu yüzden de, Sümerbanklar, şeker fabrikaları, Tekeller yağma talan satılıyor, tarım mahvoluyor, yerli ürünler yok ediliyor, dışardan ürün alınıyor.
Yine örneğin TÜPRAŞ’ı ele alalım. TÜPRAŞ, Türkiye’nin en stratejik işletmelerinden birisidir. Bırakın kârı zararı, bir ülkenin geleceği için en önemli ve mutlaka elinde olması gereken kurumlarından birisidir. Ama bu işletmenin bile başını yiyorlar. Bir yanda en hamasi milliyetçilik yapıyor, “vatan bölünmez” nutukları atıyorlar, diğer yandan da, ülkenin en stratejik işletmelerini, hem de yabancı ortaklı konsorsiyumlara peşkeş çekiyorlar.
Stratejik olmanın yanında, kapitalist işletmecilik mantığıyla bakıldığında bile, bir insanın TÜPRAŞ gibi bir işletmeyi satması için aklını yemesi lazım. Hangi kapitalist kendisine katrilyonlar kazandıran, dev bir işletmeyi zararına satar? Ölene kadar her tarafta vır vır konuşan, “satılsın kardaşım” diye nutuk atan Sabancı, SASA’sını neden bedavadan birilerine vermiyor? Ya da Koç, Arçelik’ini, BEKO’sunu niye sırtından atmıyor?
TÜPRAŞ ise, on Sabancı, Koç alır. İşte bu işletmeye gözlerini diktiler, göz göre yiyecekler.
TÜPRAŞ’ın rakamlarına bakmak bile, nasıl bir katliam peşinde olunduğunu gösteriyor bizlere.
TÜPRAŞ, Türkiye’nin rafineri kapasitesinin yüzde 86’sına sahip. Ham petrolün yanı sıra LPG ve diğer petrol ürünlerinin ithal ve depolamasında da en büyük alt yapı onda. Yalnızca son dört yılda 2 milyar dolar yatırım harcaması yapılan TÜPRAŞ’ın  yeniden kuruluş değeri, 7 milyar dolar. Yıllık 660 trilyon kârı olan işletmenin cirosu, 19, 3 katrilyon (13,5 milyar dolar). Hazineye katkı payı 7,7 MİLYAR DOLAR.
Nasıl oluyor da 7 milyar dolarlık bir işletme, 1,3 milyar dolara satılmaya kalkılıyor?   
Hem de 2003 yılında 14,3 milyar dolar ciro gerçekleştiren TÜPRAŞ’ın cirosu;
kendisinin peşkeş çekilmeye kalkışıldığı Vestel Elektronik’in cirosunun 17, Tatneft’in cirosunun ise 3 katı kadar olmasına rağmen! TÜPRAŞ’ın ödediği vergi ise, Vestel Elektronik A.Ş.’nin ödediği verginin 370 katıdır.
Yine özelleştirilmek istenen TELEKOM’a bir bakalım ve memleketin nasıl yağmalandığını anlayalım.
Telekom, TÜPRAŞ gibi, Türkiye ekonomisine en büyük katkıyı yapan kurumlardan birisi.
Türk Telekom’un yıllık geliri 9,5 katrilyon lira. 2003 kârı ise, 1,5 milyar dolar. Ödediği 900 trilyon 216 milyar liralık vergi ile Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmeni.
Şirketin yılın ilk üç ayındaki kârı, geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 17.1’lik artışla, 656 trilyon liraya ulaştı. Yılın ilk üç ayında cirosunu, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 17.8 artırarak, 2 katrilyon 206 trilyona çıkardı. Kurumun toplam net gelirleri, yüzde 8.7’lik artışla, 1 katrilyon 710 trilyona çıktı. Telefon gelirleri yüzde 19, data gelirleri yüzde 2.9, kablo TV gelirleri yüzde 1.5 artış gösterdi. İlk üç aydaki kontör geliri yüzde 43, konuşma gelirleri de yüzde 17.2 arttı. Üç aydaki yatırım giderleri, yüzde 74’lük artışla 47 trilyon oldu. Sabit telefon abone sayısı 18.9 milyona ulaştı. Üç ayda, abone başına aylık geliri yüzde 29 arttı.
Her şey apaçık ortada. Bu ülkenin en güzide kuruluşları, ekonomisinin can damarları bir bir yok edilmek isteniyor. Yabancı tekeller ve onların işbirlikçileri yağma edercesine memleketin tüm değerlerine büyük bir aç gözlülükle saldırıyor.

ÖZELLEŞTİRMELERE KARŞI ÇIKMAK VATANI SAVUNMAKTIR.
Özelleştirmelere karşı eylemler yapan işçilerin son zamanlarda en çok attıkları sloganlardan birisi, “TÜPRAŞ’ı, TEKEL’i, Sümerbank’ı” savunmanın vatanı savunmak olduğudur.
Yukarıda aktarılan rakamlar, küreselleşme denilen emperyalist yağmanın hedefleri, IMF ve Dünya Bankasının “yeniden yapılanma” adıyla tüm bağımlı ülkelerin önüne olmazsa olmaz şart olarak koyduğu özelleştirmelerin ülke ekonomisinde yarattığı tahribatlar, en güçlü işletmelerin ve ona bağlı tarım vb. alt yapıların bir bir yok edilmesi dikkate alındığında, işçilerin bu sloganı ileri sürerken ne kadar haklı olduklarını ortaya koymaktadır.
Şimdi gelinen noktada çok açık biçimde ve acı deneylerle anlaşılmıştır ki, özelleştirme, birkaç bin işçinin işini kaybetmesi meselesi değildir. Bunun ve alıcı yerli ve yabancı kapitalistlerin tatlı kârlar uğruna yükselttikleri mal ve hizmet faturalarıyla halkın iliğini emmelerinin yanında, özelleştirmenin hedefinde bağımlı ülkelerin son sınırına kadar bağımlı hale getirilmesi, emperyalist sermaye önündeki bütün direnç noktalarının yerle bir edilmesi, dayatmalara, şantajlara, yaptırımlara karşı tüm dayanak noktaların yok edilmesi, yani savunmasız ve çaresiz bıraktırılması vardır.
Bu bakımdan özelleştirmelere karşı çıkmak, işçilerin dediği gibi, “vatanı savunmakla eş değer”dir. Özelleştirmeler ise, vatanı satmak ve vatan hainliğiyle eş değerdedir. Dolayısıyla bugün için özelleştirmelere karşı mücadele, emperyalizmle dişe diş mücadele alanlarından birisidir.

Hızlandırılmış tren katliamı

Geçtiğimiz günlerde meydana gelen ve hükümeti sarsıcı nitelikte işlev gören hızlandırılmış tren faciası, belki de, herhangi başka bir zamanda olabileceğinden çok daha fazla ön plana çıkarak, gündemde büyük yer tuttu. Olay aslında hükümetin ülkeyi idare ediş tarzının görülmesi açısından acı bir örnek oluşturuyor;medyanın, AKP hükümetine açık bir biçimde yüklenmesi, oklarını yöneltmiş olması bakımından da ilginçlik arz ediyordu.
Osmanlı’nın son dönemlerinde işleme konan demiryolları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkenin ulaşımının, ticaretinin gelişiminin temel unsurlarından birisi olarak ele alınmış, “Onuncu Yıl Marşı’na” girecek kadar gelecek ve ekonominin temel unsurlarından birisi olarak görülmüştü. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkeyi bir baştan bir başa “demir ağlarlarla” örmek, gelişme yolundaki temel göstergelerden birisi olarak ortaya konuyor, var olan demir ağların daha geniş ve yaygın olarak kullanılması, ülkenin her köşesine yaygınlaştırılması stratejik hedefler arasında gösteriliyordu.
Ancak otuzlu yıllarda emperyalizmle bağların sıklaştırılması, ülke ekonomisinin temellerini emperyalist ilişki ve telkinlerin belirlemesi, Amerikan otomotiv devleriyle girişilen ilişkiler, KOÇ-FORD işbirliğinin ağırlığını koyması, ekonomik gidişatı emperyalist kapitalist ilişkilerin belirlemesi, demir ağların kaderini de belirliyordu. Artık ülkenin bir baştan bir başa “demir ağlarla” örülmesi, kalkınma, gelişmişlik ve ilerlemenin gururu olarak görülmeyecek, demir ağların yerini otomotiv endüstrisinin yönlendirmeleri ve ihtiyaçları alacak; ulaşım ve taşımacılık alanındaki yapılanmayı ülkenin çıkarları değil, otomotiv tekelleri ve onların o zaman “minik” çaplı uzantısı KOÇ’un tercihleri belirleyecekti. Onuncu Yıl Marşı’nda memleketin gururu olarak yer alan demir ağlar, o zamanki deyimiyle, “Demirperde” ülkelerinin, yani “komünizmin” simgesi sayılarak, “anti-komünist” faaliyetin hedef alanları içersindeki yerini alacak, “zanlılar” listesine konulacak ve cezalandırılacaktı. Çünkü, “toplu taşıma”, “topluluk”tan (komün) hareketle, “komünizmin işiydi”. Otomobil ise, “bireysel özgürlüğü” simgeliyor, kapitalizmi temsil ediyordu! İster taşıma, ister başka bir biçimde söz konusu olsun, “topluluk” sözcüğü, anti-komünist faaliyetin temel hedefi olmalıydı.
Oysa aynı dönemlerde, Avrupa’nın ileri gelen ülkelerinde, demiryolu, ulaşım ve ticarette oldukça etkin role sahipti! Avrupalı kapitalistler, demiryollarında pek de “komünist tehlike” görmüyorlardı. Gerçi oradaki demiryolları da, giderek otomobil endüstrisinin rekabet alanı içersinde ikinci plana itilecek, türlü entrika, alavere dalavereyle gelişimine takoz konulacak, teşvik ve tercihler hep otomotivden yana kullanılacaktı; ama yine de, uluslararası rekabet, maliyetler, ulaşım olanakları, kapitalistlerin demiryollarını tamamen kurban etmesini engelliyordu. Ama ülkemizde demiryollarının komünizmim ideolojik yayılmasının gizli amaçlı bir unsuru olarak kara listeye girmesi, kafasının uçurulması kaçınılmaz olacaktı.
Emperyalistler, kendi ülkelerinde ticaret, dolaşım, maliyetler vb. unsurlar bakımından demiryollarını tümden terk etmeyecekti, ama, bizim gibi bağımlı olan ve tam bağımlılaşma sürecine girmiş ülkelere, geleceğin, modernleşmenin, ilerlemenin stratejik hattının otomotivde ve karayollarında olduğunu vaaz edeceklerdi. Otomobil, modernliğin, gelişmişliğin, çağdaşlığın, Batılılaşmanın; demiryolları ise, geri kalmışlığın simgesiydi artık!
Bu süreçten sonra, demir yollarına, “komünist dış düşman”ın içteki uzantısı gözüyle bakılırken, otomobil savunulacak kutsal varlık oluyordu. Böylece otomotiv tekellerinin rekabette silinmesi gerektiğini varsaydıkları demiryolları, bir anda ulusal düşmanlar sınıfına katılıverdi! Aslında şimdiki durumdan çok değişik bir şey söz konusu değildi. Nasıl ki ABD’nin  düşman ilan ettiği Irak, Türkiye’nin de düşmanı haline geliveriyor, nasıl ki emperyalistler, gelişmenin, Batılılaşmanın, modern bir ülke olmanın yolunun tarımın işini bitirmekten geçtiğini söyleyince ya da dayatınca tarımın ipi çekiliyorsa, demiryolları/otomotiv ve karayolları meselesinde de benzer bir durum yaşanmıştı.                                             
Böylece, tercihler “bireysel özgürlükten” yana kayarken, hem ülkenin iç dinamikleri dinamitleniyor, hem bağımlılaşma süreci hızlandırılıyordu.
Çünkü otomotiv demek; yol, yedek parça, petrol, lastik, benzin istasyonları, demekti. Kısaca, demiryolları, Amerikan arabaları için idam sehpasına çıkartılmıştı. Bu süreçten sonra demiryollarına yatırım yapılmadığı gibi, pek çok bölgede var olan demiryolları sökülecekti. Sökülmeyenler ise göz altında tutulacak, kaderine terk edilecekti!

HIZLANDIRILMIŞ TREN, HIZLANDIRILMIŞ İKTİDARIN KARİKATÜRÜ
Terkedilmiş demiryollarına el atmak AKP’ye nasip oldu, ve belki de böylece, demiryolları bugünkü mevcut sistem dahilinde, gelecek bakımdan bir kez daha büyük darbeyi de bu biçimde almış oldu. Hızlandırılmış tren faciasıyla, boynu bükük demiryolları bir kez daha atış tahtası olarak hedefe konurken, otomotiv endüstrisinin kurtları, olan biteni büyük bir keyif içersinde kıs kıs gülerek izliyordu.
Bu facia vesilesiyle sorgulanması gereken, Türkiye’nin yıllardan beri izlediği ulaşım politikaları, demiryollarının neden geri bıraktırıldığı, nasıl ve kimler tarafından sabote edildiği, neden yollara katrilyonlarca yatırım yapılır, paralar asfaltlara gömülürken, demiryollarına yatırım yapılmadığı olması gerekirken; sanık sandalyesine trenler ve demiryolları oturtulmuştu!
Bu facia vesilesiyle demiryollarına bir kez daha öldürücü darbeler indiriliyordu.
Oysa AKP’nin demiryollarına önem vereceğini söylemesi, modernizasyon girişimlerine başlayacağı biçimdeki açıklamaları, bugüne kadar hükümetlerin her konuda her şeyi söyledikleri, her konuda sınırsız vaatlerde bulundukları bilindiğinden, pek dikkate alınmamıştı. Yine de demiryollarının lafta bile olsa gündeme gelmesi, özel olarak demiryollarında çalışan emekçiler için yeni bir heyecanın başlangıcı demekti. Bütün işçiler, emekçiler gibi, onlar da, çalıştıkları işle gurur duymak, çalıştıkların işten zevk almak isterlerdi. Onlar da, tıpkı deniz otobüsleri, hızlı feribot kaptanları ve elemanları gibi göğüslerini gererek dolanmak, ne iş yaptıkları sorulduğunda gözleri parıldayarak yanıt vermek isterlerdi. Ama demiryolları deyince, akla, eski-püskü trenler, terkedilmiş kasabalara benzer görüntüler geliyor, demiryolu emekçileri de, terkedilmiş kasabaların, virane yapıların boynu bükük kahramanlarını andırıyorlardı.
Hızlandırılmış tren projesi, bu bakımdan kuşkuları içersinde barındırsa da, en azından heyecan vericiydi. Ama, her zamanki gibi, yine de meseleye ülke çıkarları, ihtiyaçlar bakımından değil, “yağmacı Hasan’ın böreği”, talan, reklam, batakçı mantığıyla yaklaşılmıştı. Demiryollarını belli bir plan dahilinde ele alıp, re-organizasyonuna gitmek, alt yapısıyla birlikte, yeni baştan ülke çapında düzenlemek ve işlerliğe kavuşturmak gibi bir kalıcı hedef yerine, tepeden inme, hızlı tren gündeme getirilmişti. Aslında yine, toplu taşımacılık yerine, parası olana, zengine hizmet öne alınıyordu. Çünkü, gerçek anlamda hızlı tren pahalı ve ancak lüks sınıfından yolcuların binebileceği bir araçtı.
Gelgelelim, bunun bile suyu çıkartıldı. Hızlı tren yerine “hızlandırılmış tren” diye bir şey icat edildi ki, dünyada ilkti! Bu, bir tuhaflık gibi görünse de, AKP’nin genel olarak ülke sorunlarına yaklaşımı göz önüne alındığında, temele uygunluk arz ediyordu. En başta, parti olarak kendileri, hızlandırılmış biçimde ABD’de kurulmuşlar, hızlandırılmış biçimde hükümet olmuşlar, medyadan hızlandırılmış bir destek almışlardı.
Yeniden canlandırılacağı açıklanan demiryollarının başına, trenlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan, bütün bildiği, belki de hayatında bir veya birkaç kez trene binmekten ibaret olan, hükümetin başının İstanbul Belediyesi ekibinden, belediye otobüs işletmesi müdürü getirildi. Ve kim bilir, söz konusu şahıs, İstanbul Belediyesi otobüs işletmesinin başına da nereden getirilmişti? Çünkü bugün Ulaştırma Bakanı olan şahıs, daha önce, İstanbul Deniz Otobüsleri’nin başındaydı. Ve oraya getirildiğinde, denizle, deniz araçlarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktu. İstanbul Blediyesi’den iş alan bir müteahhitti!
Aslında, AKP’nin yangından mal kaçırır gibi, kelimenin tam anlamıyla, gözü dönmüşçesine giriştiği kadrolaşma harekatının uzantısıydı, bu atama da. Köşe başlarına, oraya buraya, ellerine ne geçer, nereleri bulurlarsa kendi adamlarını yerleştirmek ve nemalanmak, ranttan, doğan veya yaratılan olanaklardan pay kapmak, ve elbette, olabildiğince, kendi dünyasal bakış açılarını her köşeye egemen kılmak anlayışının yansımasıydı, bu durum. Hem dünyasal bakış açılarının hem de yağmalama sevdasının bir sonucu olan bu kadrolaşma harekatında, atanan kişinin atandığı kurumla ilgili bilgisinin, birikiminin olmamasının hiçbir önemi yoktu. 
Demiryollarına itibar kazandırma yaygaraları, aslında bu atamayla, yeni bir itibarsızlığa uğruyordu. Ve o müdür de, İngiltere’ye yaptığı bir seyahatte hızlı trene biniyor ve çok hoşuna gidince, “ille bundan Türkiye’ye yaptıracağım” diye tutturuyordu.
Aslında, AKP’nin genel anlamda memleket idare ediş tarzının özeti de burada yatıyor. Ülkenin ihtiyaçları, alt yapı, üst yapı, gereklilikler, gereksizlikler, eldeki olanaklar, mevcut olanakların en iyi biçimde kullanılması– bunların hiçbir önemi yoktu. Müdür bey görmüş, beğenmiş ve ille bundan Türkiye’ye yapacağım diye tutturmuştu. AKP ve başbakanına ise, “ne kadar büyük” ve “halkı ve ülkenin geleceğini düşünen adam” olduğunun “kanıtlanması”, halkçılık edebiyatı ve şov gerekiyordu.
Harekete geçilmiş, hızlı tren için yeni bir alt yapı, demiryollarının yeni baştan organizasyonu, sitemin sil baştan yenilenmesi gibi uzun vadeli ve pahalı yatırımlar söz konusu olunca, hızlı tren yerine, varolan trenleri hızlandırmak keşfedilmişti.
Çalışmalara başlanmış, uzmanların, üniversitelerden öğretim üyelerinin düşüncelerine baş vurulmuş, taslaklar, raporlar hazırlanmıştı.
Eğer demiryollarının başındaki kişi, öyle uzmanlık derecesinde de değil, az buçuk demiryollarından anlasa, trenler, vagonlar, raylar, alt yapı üzerine birazcık fikir sahibi olsa, hızlandırılmış tren gibi bir şarlatanlığa asla girişmezdi. Girişmek bir yana, böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirmezdi. Cahil cesareti denilen şey, tam da buydu.

BİLİMİN DÜŞMANI OLARAK AKP
Tayyip Erdoğan, faciayla ilgili olarak bir gazetecinin sorusu üzerine küplere biniyor, haddini bilmekten bahsedip, “ideolojik soru” sorduğu için muhabire haddini bildiriyordu! Oysa facia, tam da bir ideolojinin sonucuydu ve ülkenin üzerinde dolaşan yeni felaket bulutları, bu facianın, olabileceklerin yanında “minicik” kalacağını ortaya koyuyordu.
Bakanlığın ve demiryolları idaresinin çağrısıyla bir araya gelen, öneri ve görüş sunan, rapor hazırlayan uzman ve üniversite hocalarının büyük bir bölümü, böyle bir projenin felaket demek olacağını, onay vermek bir yana, gündeme getirilmesinin bile saçma olduğunu söylüyorlardı. Daha sonra, bu işin gerçekten uzmanı iki öğretim üyesi, görüşlerini medyaya da yansıtıyor, tehlikelere dikkat çekiyor ve yaklaşan faciaya ve dönen dolaplara dikkat çekiyorlardı. Söz konusu görüşler, faciadan bir süre önce, profesörlerin ağzından, en açık biçimde EVRENSEL gazetesinden duyurulmuştu. Ama, AKP hükümeti ve onların “kaderci” ve çok bilmiş kadroları, bilime inanmıyorlardı ki, bilim adamlarına inansınlar! İş başına geldiğinden itibaren, TUBİTAK’tan TSE’ye kadar pek çok kurum ve kuruluşu ele geçirmek adına tarumar eden, imam, hoca ne bulurlarsa, bu kurumlara atayan AKP, elbette bilime ve bilim adamlarına zerre kadar değer vermeyecekti. Bu örnek, YÖK işine tüm varlığıyla asılan ve hedef olarak, bu kurumu ortadan kaldırmayı ve özgür demokratik üniversitesi kurmayı değil, ele geçirmeyi amaçlayan AKP’nin, bu amacına ulaşmasıyla birlikte, eski YÖK’ü AKP’lileştirmek ve zaten kısıtlanmış ve sermaye piyasasına hizmet eder duruma gelmiş üniversiteleri iyice raydan çıkartacağının göstergesidir.
Öğretim üyelerinin tüm karşı çıkmalarına, başa gelecek felakete dikkat çekmelerine rağmen, proje, aynen sürdürülecekti. İstanbul-Ankara hattında belirlenen rötuşlar, düzeltmeler, daha doğrusu göz boyamalar için ihale açılmış ve ihale Tayyip beyin dünürünün müdür ve ortak olduğu şirkete verilmişti! İşte, bir felaketin ardındaki yağmacı mantık kendini gösteriyordu. Acaba dünürün, Tayyip beyle dünür olmaktan başka, demiryolları ve trenler hakkında ne gibi bir bilgisi vardı? Hükümetler değişmekte, liberali gitmekte milliyetçisi gelmekte, milliyetçisi gitmekte imanlılar gelmekte; ama ihale, rant, eş dost kayırma, avanta, rüşvet hiç değişmeden egemenliğini sürdürmekte, herkes o nimetten payını almaktaydı.
Bilim adamlarının, uzmanların tüm itirazlarına karşın proje hayata geçirilir. Çünkü, bilim adamına inanmak, değer vermek için, önce bilime inanmak gerekmektedir. Bilime inanmak ise, soyut kişisel bir mesel olmaktan öte, ideoloji, dünyaya bakış ve yorumlamayla dolaysız bağlantılıdır.
Bütün yaşamları boyunca bilime ve bilimsel olana karşı mücadele vermiş olanlar, bilimi ve bilimselliği; tanrısızlık, tanrıya baş kaldırma ve nihayetinde kafirlik olarak nitelendirmişlerdir. Bilimsel sonuç ve verileri ters yüz edip kendi durum ve ihtiyaçlarına uygun hale getirmeye kalkanlar, ders kitaplarından bilimsel olanı atmak, yerine hurafeleri, mistik dünya görüşlerini yerleştirmek için uğraşanlar, bilime ve bilimsel olana ne kadar itibar edeceklerdir? Zaten bunu nedenle de, demiryollarının başına otobüsçüyü, denizyollarının başına kabzımalı getirmekte sakınca görmezler. Görmeyince de, statik ve dinamik hesaplar, açılar, ters açılar, eğilim, rüzgar, zemin hareketleri, demirin genleşmesi, sürtünme vb., çok da belirleyici bir önem taşımaz. Bilim ne dersi desin, imam bildiğini okur! Öyle olunca da, facia, kaçınılmaz olarak, pek çok insanın yaşamının sonu olmuştur.
Nitekim Demiryolları müdürünün Haydarpaşa Garı’na, hızlandırılmış tren projesine, daha doğrusu, hızlandırılmış tren ucubesine muhalefet eden bilim adamlarına karşı astırdığı karikatürlü afiş, AKP hükümetinin bilime ve bilim adamına bakış açısını en sade ve kestirme biçimde kanıtlıyordu. Haydarpaşa garındaki karikatür şöyleydi: Mahkeme salonunda sanık sandalyesinde inekler oturuyor. Davacı şöyle diyor: “Bu sanıklar, rahat seyredemeyeceğiz diye hızlı tren projesini engellemeye çalışıyorlar sayın hakim”!
Bilim ve bilim adamı inektir! Trene bakan öküzdür! Bu karikatür ve yaklaşımdan sonra, AKP’nin bilime ve bilim adamına bakış açısını bu kadar açık seçik ortaya koyacak başka bir şeye gerek var mıdır? İşte o bakış açısı ve bilime düşmanlık, tren faciasının temeli olduğu gibi, bundan sonra memleketi bekleyen tehlikelerin de yatağıdır.
Şimdi, halkın önüne medya ve propaganda güçleri tarafından çok başarılı ve örnek yönetim diye konulan İstanbul Blediyesi’in nasıl yönetildiği, hangi kaynakların kimlere nasıl peşkeş çekildiği, savrulduğu, olmazların cahil cesareti tarafından nasıl olur hale getirildiği daha iyi anlaşılmaktadır. Yine, bir tren projesine bile böyle yaklaşanların, İstanbul ve Marmara’yı bekleyen deprem tehlikesi karşısında bu kadar kayıtsız kalmalarının, umursamaz tavırlarının nedenleri anlaşılır olmaktadır.
Tıpkı tren faciası öncesinde olduğu gibi, deprem uzmanları, üniversite hocaları yıllardır belediyeleri, hükümetleri yaklaşan büyük deprem felaketi konusunda uyarıyorlar. Uyarmak bir yana, adeta kendilerini yırtıyorlar ve alınması gereken önlemleri tek tek sıralıyorlar. Bu uyarı ve öneriler karşısında belediyelerin ve hükümetin tutumu nedir? Tıpkı tren faciası öncesinde olduğu gibi, hükümet ve yetkililer, uyarılara ve alarm zillerine kulaklarını tıkamakta, “kadere boyun eğmeyi” ideolojilerine uygun görmektedirler. Bilim düşmanlıklarının göstergesi olarak, “hızlandırılmış tren” faciasını “Allah’tan” bulanlar, öncesinden hiçbir önlem almadıkları olası bir deprem felaketini, doğal afet olarak, haydi haydi “Allah’tan” sayacaklardır!
Aynı biçimde, orman yağması, ekolojik dengelerin bozulması, bitki ve arazi örtülerinin yok edilmesi, madencilik yasasıyla en güzel ormanların toplu katliama açılması, yağmacı kapitalist sistemle birlikte, AKP’nin durumunu ve ülkeyi bekleyen yakın tehlikeleri gözler önüne sermektedir.
Son yaşananlardan sonra, deprem ve diğer felaket olasılıkları karşısında, ülkeyi ne büyük tehlikelerin beklediği çok daha iyi anlaşılabilmektedir.

MEDYANIN YAKLAŞIMI
Facia karşısında medyanın tutumu beklenmedik bir sertlik ve eleştirisellikteydi. Hükümet olmasından bu yana, AKP hükümetine gözü kapalı destek veren, her şeyiyle vıcık vıcık yağ salan, bu yüzden toplumsal bazda zaten çok düşük olan itibarını bile yok eden medya, hükümete fena bindiriyordu. Hatta kılıcını kalkanını almış, küçük çaplı mevzi taarruzlarına, taciz atışlarına girişmişti. Anlaşılan, bu taarruz, AKP ve onun başı için de beklenmedik bir şey olmuş, birden tuhaflaşmış, şaşırmış ve sinirlenmişti; o kendine güvenli, kabadayı halinden, hazır cevaplılığından bir şey kalmamış, asit küpüne dönmüştü. Soru soran gazetecileri azarlıyor, haddini bilmek ya da haddini bildirmekle tehdit ediyordu. Oysa muhabirin sorduğu soru, bu tür olaylar karşısında tüm gazetecilerin sorduğu veya soracağı rutin, standart, sıradan sorulardandı. Herkese böyle soru sorulur, burjuva politikacıları da bu soruları, ‘evet’, ‘tabii’, ‘mutlaka’, ‘şüphesiz” diyerek geçiştirirlerdi. Klasik soruya, klasik burjuva politikacısı yanıtı!
Ama o, bu sıradan soruya bile saldırıyordu. Çünkü beklenmediği bir şeydi. Şimdi nereden çıkmıştı bu saldırganlık? Oysa, hep pohpohlanacak, övgüler düzülmeyecek miydi?
Şüphesiz medyanın bu tavrında, iç ve dış politikada, ekonomik ilişkilerde belirleyici sektörlerin, örneğin otomotivcilerin, belki de “İsrail” ilişkilerinin payı olmuştu. Belki birileri, bir yerlerden ufak bir yoklama çekip, “ayağını denk al” mesajı göndererek, “güçlü olan sen değil biziz, havaya girme, bizim pistimizde bize dans figürleri, ayak oyunları çekme” demek istemişlerdir.
Bunların hepsi mümkündür, şu ya da bu biçimde etkisinden söz edilebilir. Ama burada üzerinde durulması gereken, medyanın, tıpkı başka zamanlarda olduğu gibi, “hızlandırılmış tren” gündeme getirildiğinde de, halka bilgi vermeyerek, halkı yanlış yönden bilgilendirerek, var olan olumsuz verileri saklayarak ve hükümeti gazlayarak bu faciaya yol açmada önemli iş gördüğüdür.
Medya kendisini tarif ederken, halkı bilgilendirmek ilkesini temel aldığını bağırır durur. Ancak “hızlandırılmış tren”in en çok yaygarasını, hükümet yalakalığını yapan, medya olmuştur. Halkı yanlış yönlendirmişler, bilim adamlarının açıklamalarına itibar etmemişler, tartışmaya açmamışlardır. Medya, elindeki gücü, bir kez daha, halkı bilgilendirmek için değil, var olan doğru bilgileri gizlemek, doğruyu değil yanlışı savunmak, halkı aydınlatmak değil, gerçeklerin üstünü karartmak için kullanmıştır.

SANIK SANDALYESİNE OTURMASI GEREKEN KURUM HÜKÜMETTİR
Eğer bir şeye “göz göre göre” denilecekse, bu faciadan daha uygun olanı yoktur. Bütün uyarılara, karşı çıkmalara, raporlara, bilim adamlarının açık tutumlarına rağmen, bütün olmazlar bir araya getirilerek, bu faciaya davetiye çıkartılmıştır.
Üstelik demiryollarında görevli uzman ve mühendisler arasında bir anket yapılmış ve ezici çoğunluk bu projeye hayır demiştir.
Tüm bunlara karşın, bildiğini okuyan hükümet projeye onay vermiş, ihaleler, dünürlere, eşe dosta sunulmuş, paralar kazanılmış, kazandırılmış; faciaya da davetiye çıkartılmıştır.
Suç ve suçlu son derece açıktır. Ama tüm bu açıklığa, tartışmasız netliğe karşın, yine de, o, aynı oyun döndürülmeye çalışılıyor, suçlu olarak demiryollarının iki emekçisi hapse atılıyor. Bu, sadece yolsuzluk, bilim tanımazlık, ben bilirimciliğin ötesinde, vicdan ve ahlak sorunudur. Lafa geldiğinde, beş vakit namazdan niyazdan bahsedenlerin, ayinlerde kafa sallayanların, kendi çıkarları söz konusu olduğunda, nasıl vicdansızlaştıklarını, ahlaksızlaştıklarını ortaya koymaktadır.
Bu olayla bir kez daha görülmüştür ki, Türkiye gibi ülkelerde, her şey ince bir ip üstündedir. Her an her şey ters yüz olabilir; dünün iyileri, şaheserleri, bir anda tu kaka olup yerin dibine batırılabilir, dengeler bir anda sarsılabilir.
AKP için, bu vesileyle, taşların nispeten yerinden oynadığı, bir süreden beri sessiz görünen güçlerin yeniden sahne almaya başlayacakları, halkın ise, AKP’ye ve icraatlarına eskisinden daha fazla kuşkuyla bakacağı söylenebilir.
Şüphesiz, yeni bir sayfanın açıldığını söylemek aptallık olur. Ama, AKP için bundan sonraki virajların daha keskin olduğunu, manevra sahalarının, eskiye göre, kısmi anlamda da olsa, nispeten daraldığını söylemek mümkündür. Ama elbette bundan sonrası, asıl olarak, emek örgütlerinin göstereceği performansa bağlı olacaktır.

“Terör’”ün ardındaki gerçekler

Giderek kesintisiz hale dönüşen, yok ettiği insan sayısı, büyüyen etki gücü ve ABD’nin ve peşinden diğer burjuva yönetimlerinin çağın düşmanı sıfatını yakıştırdıkları “terör”, tam da, egemenlik kurmak için her türlü yol ve yöntem kullanılan bölgenin tam ortasında bulunması bakımından, Türkiye’de, daha büyük yankılar buluyor. Gerçekten de, Türkiye; paylaşım kavgalarının, emperyalist devlerin birbirlerini zayıflatma, güçsüz kılma çatışmalarının tam orta yerinde bulunuyor. Bu rekabet ve egemenlik kavgasında, pek çok bakımdan harekat üssü olarak kullanılıyor. Tamamen emperyalizme, özel olarak da Amerikan emperyalizmine bağımlı politikalar, Türkiye’yi, hem kavgaların ortasına taraf durumda atıyor, hem de hedef durumuna getiriyor.
Sadece etrafımızdaki savaş, bombalama, suikastlarla dolu tabloya göz atmak bile, durumun vahametini görmeye yetiyor.
Güneydoğumuzdaki komşu Irak Amerikan işgali altında. Çatışmalar tüm şiddetiyle sürüyor. Öbür tarafta, İsrail, Filistin halkına, tarihte az görülür bir nefret ve azgınlıkla yıllardır saldırıyor. Kelimenin tam anlamıyla, açık bir soykırıma tanık olunuyor. ABD ve İsrail, hedef olarak, sıraya İran ve Suriye’yi koyuyor. Bu ülkelere yönelik saldırıların “uygun” bir zamanda başlamayacağının hiçbir garantisi yok. İran’da nükleer silah üretimi olduğu gerekçesiyle başlayan ABD-İran gerginliği giderek geriliyor.
Kuzeyimiz, Rusya ve Kafkaslar, aslında örtülü savaşın sürdüğü merkez durumunda. Daha geçtiğimiz haftalarda Kuzey Osetya’da meydana gelen okul baskını ve yüzlerce çocuğun ölmesi, hem çatışmalarının şiddetinin hem de terör denilen savaş aracının hangi amaçlar için kullanıldığının açık göstergesi. Doğuda ise, Afganistan sorunu hâlâ çözülebilmiş değil. Türkiye’nin de askerleriyle yer aldığı Afganistan’da, ne ABD ve NATO tam bir egemenlik kurabilmiş durumda ne söylendiği gibi bir “istikrar” söz konusu.
İşte, Türkiye egemenlik mücadelelerinin kızıştığı çatışma bölgelerinin tam ortasında yer alıyor; Amerikan çıkarlarına endekslenmiş dış politikasıyla hedef haline gelirken, her geçen gün daha fazla köşeye sıkışıyor veya sıkıştırılıyor.

NEDEN DOĞU?
11 Eylül’de Amerika’da ikiz kulelerin vurulması yeni bir sürecin başlangıcına işaret ediyordu. Yıllar boyu komünizmi merkezi düşman konumuna oturtan ve dünya üzerinde bütün egemenlik mücadelesini, manevra ve ataklarını bunun üzerinden yapan ABD ve emperyalizm, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, yeni bir konsept arayışına girdi. Tüm tarih boyunca düşmansız yaşayamamış efendilerin dünyasında, düşmansız kalmak asla olmayacak bir şeydi. Çünkü genel olarak sömürü sisteminin sürmesi, hem yığınların uyutulması, biriken öfkenin başka kanallara yönlendirilmesi, hem de kendi egemenlik amaçlarının belli bir zemine oturtulması için, düşman, her zaman gerekli ve kaçınılmaz bir dayanak noktasıydı. 11 Eylül’de “İkiz Kuleler”in vurulmasının ardından, ABD, büyük bir propagandayla yeni düşmanı ilan etti: “Küresel terör!”
“Küresel terör, insanlığın, dünyanın yeni belası, büyük düşmanıydı.”
“Küresel terör insanlığı tehdit ediyordu.”
Amerikan propaganda grupları bunun alt yapısını da hazırlamışlardı. “Medeniyetler Çatışması” adlı sipariş kitaplar, “Doğu-Batı çelişkileri”, “Dinler savaşı”, “Uygar olanla uygar olmayanın uyumsuzluğu” üzerine yapılan kurgular, uydurulan teorilerle “küresel terör” edebiyatına dayanak noktaları oluşturuluyor, yeni düşman, “tüm yanları ve kapsamlı bir çalışmayla” huzurlara çıkartılıyordu. Böylece Batı’ya karşı Doğu, düşman kampın içersine konuluyordu.
Aslında, neden “Doğu” sorusunun yanıtı, yine yıllar öncesinde, Amerikan belgelerinde, “Think Tank” da denilen, Amerika’ya politika üreten, hedefler sunan, gerek dışişleri gerekse istihbarat kuruluşların yan kolu gibi çalışan kuruluşların çalışma raporlarında vardı.
Daha 1950’li yıllarda CIA belgelerinde, petrol bölgesi olan Ortadoğu’nun, ele geçirilmesi gereken öncelikli yer olduğu belirlenmişti bile. Bu belirleme, ABD’nin yakın hedefini saptamakla kalmıyor, aynı zamanda, emperyalist paylaşım, egemenlik çatışmalarının merkezini işaret ediyordu. Hiç şüphesiz, bu belirleme, nedensiz, durduk yerde değildi. Emperyalizmin temel ihtiyaç ve karakteristiği, bu belirmenin baş nedeniydi.
Emperyalist kapitalizm, hammadde kaynaklarına el koyma ve pazarlar üstünde egemenlik sağlama üzerine inşa edilmişti. Hammadde kaynakları kimin denetimindeyse, kim o kaynakların üzerinde söz sahibiyse, kendi bugünü ve geleceğini güvence altına alıyor, rakiplerinin üzerinde de büyük bir güç kazanıyordu. Böylece rakipleri üzerinde baskı kurabilir, denetimindeki kaynakları tehdit ve şantaj aracı olarak kullanabilir, kendisi için ayrıcalıklar sağlayabilir ve bitip tükenmek bilmeyen yeni taleplere girişebilirdi. Bunun için, öncelikle hammadde kaynaklarını denetimi altına alması lazımdı. Ama bu da yetmezdi. O kaynaklardan rakiplerin dışlanması, tecrit edilmesi, rekabet alanının dışına itilmesi gerekirdi. Bu ise, sürekli ve kıyasıya bir mücadeleyi, direkt ya da başkalarının üzerinden dişe diş kavgaların, çatışmaların, çelmelemeler, entrikalar ve nihayetinde saflaşmaların kaynağını oluştururdu.
Nitekim öyle de oldu. ABD, petrol bölgesinde büyük bir etki gücüne ve denetim ağına erişti. Kendine bağlı yönetimler oluşturdu, ya da var olan yönetimleri, rüşvet, satın alma, komisyonlar verme, ABD’de de ayrıcalıklar tanıma, bazen de şantaj ve tehdit yoluyla kendisine bağladı.
Ama bu kadarı bile yetmiyordu ona. Yetemezdi de. Çünkü emperyalist kapitalizm hep daha fazlayı ister, ulaşılacak en azami kâr peşinde koşardı. Her yeni etkinlik, yeni egemenliklerin zorunluluğunu beraberinde getirirdi. Artık yeni fetihler, işgaller, egemenlik savaşları bir tercih değil, kaçınılmaz olandı. Çünkü rakipler de boş durmamakta, onu kuşatmaya, zayıflatmaya çalışmaktaydı.
Öte yandan da, egemenlik savaşımında emperyalizme daha rahat harekat alanı sağlayacak, kendisini yığınları gözünde meşru pozisyona büründürecek ve rakiplerini de peşinden sürükleyecek gerekçeler lazımdır her zaman. Bunun yolu da, düşmanlar yaratmak, bütün sınıf ve tabakaları kendi peşine takacak “ortak düşman” bulmaktan geçmektedir.
Bir dönem, bu düşman, “kızıl hayalet” olmuştu. Bütün egemenlik girişimleri, hammadde kaynaklarına el koyma çabaları, uzun bir dönem boyunca, “insanlığın ortak ürünlerini” “kızılların” eline geçmesinden korumak adına propaganda edilmişti. Kapitalistler için kendilerine ait olan tüm şeyler “özel mülkiyet”, başka ülkelere ve halkalara ait olan şeyler ise “insanlığın ortak malıydı!”
Sovyetler Birliği’nin kapitalist yola girdiğini açıkça ilan etmesi ile birlikte “kızıl tehlike” de bitmiş oluyor, yeni bir düşman gereksinimi ortaya çıkıyordu. 11 Eylül’de “İkiz Kuleler”in vurulmasının ardından ortaya sürülen yeni düşmanın “küresel terör” ve kaynağının Doğu, özel olarak da “Arap” dünyası ilan edilmesi, ABD’nin tüm ihtiyaçlarıyla örtüşüyordu! İşte buradan, gerek 11 Eylül’de “İkiz Kuleler”in vurulması ve gerekse “küresel terör” edebiyatının ardındaki güçler ve nedenler de daha rahat anlaşılabiliyordu.
ABD; “insanlığı tehdit eden ‘küresel terör’e karşı” dünyayı koruyacak, “insanlığın ortak kaynakları”nı insanlık adına işletecekti! Geri kalanlar da, bu “kahramanca mücadele”de ABD’yi destekleyecekler, emrine girecekler, yoksa ya “terörizmden yana” ya da “küresel terörün hedefi” olacaklardı! Ya da ikisi birden. “Küresel terörün” kaynağı ise, “Doğu-Batı uyuşmazlığı”, “uygarlıklar”, “dinler” çatışmasıydı! Bu durumda terörün kaynağı, otomatikman Ortadoğu oluveriyordu. Öyleyse Ortadoğu, yani petrol bölgesi “terörden” temizlenecek, insanlığın “ortak kaynakları insanlığın ortak hizmetine” sunulacaktı!
Böylece ABD, yeni düşman “küresel terör”le hedefine giden yolun önünü açıyor, rakiplerinin üzerinde baskı kuruyor, işgal ve hegemonya girişimlerine mazerete yaratıyor, yığınları korkutuyor ve aynı zamanda da “küresel terörü” kendi ihtiyaçları doğrultusunda rakip ülkelere karşı kullanıyordu. Çünkü örgütleyici ve düşman “terörizmin” yaratıcısı bizzat kendisiydi!
En basitinden şu bile kaynağı göstermek için yetiyor:
Bugün “küresel terör”ün en büyüğü olarak gösterilen ve neredeyse ölümsüzlük mertebesine yükseltilen “Usame Bin Ladin”, Rusya’ya karşı savaş için Afganistan’a ABD tarafından gönderilmemiş midir? Onun, vakti zamanında, CIA ile dolaysız bağlantısı sır değildir ki! Kaldı ki, Ladin ailesi, hem Arabistan’ın zengin ve önde gelen ailelerindendir hem de ABD ve özel olarak da baba Bush’la ortak yatırımları vardır! Nitekim Ladin’in yönettiği söylenen eylemlere bakıldığında, ABD’nin zararına değil yararına eylemler olduğu, ABD’nin tezlerini güçlendirdiği görülecektir!
Mesela, Türkiye halkı ABD’den nefret ediyor, Irak halkına destek verip Irak direnişine sempati mi duyuyor; İstanbul’da İngiliz Konsolosluğu önünde bombalar patlar, Türkiyeliler ölür, Irak direnişçilerine lanet okunur!
Amerika’da Irak işgaline karşı güçlü muhalefet mi oluşuyor, halk yollarda protesto gösterileri yapıp işgalin haksız mı olduğunu söylüyor; bir Amerikalının kafası  kesilir, görüntüler, başta ABD olmak üzere, tüm dünyada gösterilir, ve böylece, “buyurun size, destek olduğunuz caniler” dedirtilir!
Ama aynı zamanda, o, “küresel terör”, rakiplerini zayıflatmak, göz dağı vermek ve bazı hatırlatmalar için Rusya içlerine kadar sokulur!

RUSYA’DA NELER OLUYOR
Kuzey Osetya’da yaşanan okul katliamının ardından, gözler, bir kere daha Rusya üzerine çevrildi. Rusya’da neler oluyordu? Çeçenistan, Gürcistan, Abhazya, Azerbaycan, Osetya, NATO, üsler derken, her geçen gün biraz daha karışan, büyük tezgahların döndüğü Rusya’da, kimler, ne yapma peşinde dolanıyor, hangi hesaplar görülmeye çalışıyordu?
Tüm zayıflamış görünümüne karşın, Rusya, her şeyden önce, tarihin en eski ve güçlü devletlerinden olma özelliği taşıyor, Çarlık’tan sosyalizme kadar sayısız deney ve tecrübeyle yoğrulmuş bulunuyordu. Bugünkü durumunun geçicilik arzettiği, belli bir toparlanma sürecini atlattıktan sonra, yeniden, eski gücü ve heybetiyle tarih sahnesindeki yerini alacağını tahmin etmek zor bir şey değildi. Bu bakımdan, Rusya’ya lazım olan şey; zamandı. Bu ara dönemi kazasız belasız, sessiz ve derinden atlatma, zaman zaman geri çekilerek, tavizler verir görünerek, zaman zaman diş göstererek, hedefe doğru ilerleme peşindeydi. Kestirmeden söylemek gerekirse, Rusya zamana oynuyordu.
Başta ABD olmak üzere, diğer emperyalistler de, pekala bunun farkındaydılar ve bu yüzden de, ABD, o “gerekli zamanı” Rusya’ya tanımak niyetinde değildi. Bunun en kolay ve kestirme yolu da, sürekli iç karışıklıklar çıkartmak, ayrılıkçılığı, halklar arasındaki düşmanlıkları kışkırtmak, güvensizlikleri yaymak, milliyetçilik bayrağını yükseltip Rusya’yı yalnızlaştırmak, enerji kaynaklarına sahip olarak ya da denetimi altına alarak, ekonomik anlamda zayıf düşürmekti.
Öte yandan da, gerek Hazar bölgesi gerekse Kafkaslar, Ortadoğu’dan sonra, dünyanın en güçlü enerji kaynaklarına sahip bölgesiydi. Bu anlamda, Rusya, sahip olduğu konum ve kaynaklar bakımından, ne Çin ne Japonya ne de Avrupa ülkeleri gibi dışa bağımlı olmadığı gibi, ihracatçı ülke konumundaydı. Ama onun bu artılarını ortadan kaldırmak için, en başta toparlanmasına izin vermemek, Kazakistan, Türkmenistan, Kafkaslar, Hazar bölgesi gibi zengin enerji kaynaklarına sahip bölgeleri ele geçirmek gerekliydi.
Bunun için en zayıf halkadan işe başlandı. Çeçenistan ilk adım için seçildi. Ardından Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan, Türkistan, Kazakistan’da yoğunlaşıldı. Bunların tümündeki faaliyetlerde ABD’nin en sıkı dostu ve “stratejik ortağı” Türkiye idi!
Çeçenistan’daki Rusya karşıtı faaliyetlerin ana istasyonlarından birisi olmayı Türkiye üstlenmişti. Söz konusu eylemcilerin Türkiye’de CIA ile ortak eğitildiği, lojistik desteğin Türkiye’den sağlandığını sağır sultan bile duymuştu. Azerbaycan’da düzenlenmeye kalkışılan ve başarısız olan darbe girişiminin ardında Türkiye’nin olduğu, bizzat zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından itiraf edilmiş, darbenin “kahramanlarından” Ferman Demirkol, son anda rica minnet, Türkiye’ye getirilmiş ve zamanın İstanbul üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu tarafından gayri hukuki biçimde öğretim üyeliğine atanmıştı.
Gerek Çeçen gerekse Azerbaycan içlerindeki çalışma ve kışkırtmayla, Türkiye, o çok şikayet ettiği “terörün” merkezinde ve hizmetinde yer alıyor, bu yüzden de, bu konuda dünyanın gözünde tüm inandırıcılığını yitiriyor, ama aynı zamanda, Rusya’nın gözünde de düşman kamptaki yerini alıyordu.
Ayrıca ABD, İran’ı bölmeye yönelik Azeri kışkırtmasını da, Azerbaycan üstünden yapıyordu. ABD’nin, İran Azerilerini İran’a yönetimine karşı ayaklandırıp, büyük Azerbaycan devletini kurmaya yönelik özel bir ordu kurmaya çalıştığı, bu kişileri Azerbaycan’da eğittiği ve yine İran Azerilerine yönelik radyo yayını yaptığı meydana çıkmıştı. İşi ilk yöneten ve örgütleyen kişi ise, Latin Amerika’daki kontrgerilla faaliyetlerinin örgütleyicisi, uyuşturucu kaçakçılığından Amerikan Kongresi’ne ifade vermiş, ABD Özel Harp Dairesi Başkanı Albay Oliver Norht’tu!
Ve yine, buradaki faaliyette de Türkiye-Amerikan ortaklığı vardı.
Gürcistan’da Amerikan etkinliğinin artması, ince ayar bir darbeyle, iktidara, Amerikan eğitiminden geçmiş CIA ajanı Şakvaaşvili’nin getirilmesi; ABD açısından, bölgede kendisine daha büyük kapıların açılması, bölge açısından ise, işlerin daha da karışacağı, çelişkilerin, çatışmaların kızışması anlamına geliyordu. Nitekim öyle de oldu. Şakvaaşvili işbaşına gelir gelmez, önce Acaristan’a bindirdi, ardından Abhazya, ve Güney Osetya’ya göz dikti,  tehditler yağdırıp fiili müdahale ve saldırılara girişti.
Bu sırada Gürcistan’da Amerikan özel kuvvetleri bulunuyor ve Güney Osetya ve Abhazya’ya yönelik operasyonlarda Özel Amerikan Kuvvetlerine mensup askerlerin görev yaptığı meydana çıkıyordu. Meydana çıkan bir başka şey daha vardı: Amerikan Büyükelçisi, Gürcistan Bakanlar Kurulu’nun bazı toplantılarına katılıyor, gerek Acaristan gerek Güney Osetya gerekse Abhazya’ya yönelik saldırı ve operasyonlardan önce, Şakvaaşvili, Amerikan Büyükelçisiyle bir araya geliyor, son sözü ABD söylüyordu.
Bu arada NATO da devreye girmiş, Rusya’yı içten ve dıştan kuşatma işinde aktif görev almıştı. Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan gibi ülkelerde NATO için ön hazırlık yapılıyor, buradaki eski üsler yavaş yavaş devreye sokulmaya çalışıyordu.
Elbette tüm bu girişimler karşısında, Putin’in liderliğiyle birlikte, yeniden toparlanma sürecine giren ve kendisine güven kazanan Rusya da boş durmuyordu.
O da, Çeçenya içersinde bir dizi operasyonla yönetime ağırlığını koyuyor, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki bitip tükenmek bilmeyen sorunlardan kendi lehine faydalanıyor, işine geldiğince, iki taraf da kendisine muhtaç olduğu için gerginliğin sürmesinden fayda sağlıyor ve ona göre pozisyon alıyordu.
Rusya, enerji kaynakları bakımından zengin iki ülke Türkmenistan ve Kazakistan’la arayı düzeltmiş, dışa satılan petrolün kendi üzerinden geçmesini garantiye almıştı. Böylece hem dışa satılan petrolün denetimi kendisinde oluyor hem de pay alarak gelir sağlıyordu.
Bu arada, ABD’nin sıkıştırma ve tehditlerine karşı, hem AB hem de Çin’le ilişkiler geliştiriliyor, Çin’le tarihin en büyük ekonomik, siyasi ve askeri anlaşmaları imzalanıyordu. Bir bakıma Rusya ile Çin, ABD’ye karşı ittifak yapıyordu.
Gürcistan, Acaristan, Güney Osetya ve Abhazya ile Rusya’yı sıkıştırmaya çalışırken; Rusya da, Güney Osetya ve Abhazya’nın arkasında yer alıyor, onlara askeri desteğini sunuyordu.
İşte Kuzey Osetya’daki sonu büyük faciayla biten okul baskını bu koşullarda oldu. Her ne kadar katliamın ardında yalnızca Çeçenlerin adı geçse de, asıl şef, her zaman olduğu gibi, Amerika’ydı; Gürcistan taşeronluk yapmıştı. Rusya’nın iddiasına göre, eylemciler Gürcistan’da eğitilmişlerdi. Ve elbette Gürcistan’la birlikte adı geçen bir ülke daha vardı: TÜRKİYE!
Ancak olay, Rusya tarafından da, tıpkı ABD gibi, kendi lehine sonuçlar doğuracak biçimde kullanıldı. Görünen o ki, bu saldırıdan Rusya da kârlı çıkıyor. Çünkü o da, “teröre” karşı mücadele adı altında, çevresine daha sert ve otoriter davranacağını, gerekirse komşularının içlerinde operasyon yapacağını ilan ediyor! En azından saldırılarına meşru bir zemin yaratma peşinde koşuyor. Aba altından sopa gösteriyor.
Yine “küresel terör”ün kaynağını görebilmek açısından, Özbekistan’da yaşananlar, çok çarpıcı bir örnektir.
Bir süre öncesine kadar Özbekistan ile ABD’nin arası çok iyiydi. Hatta Özbekistan’ın Rusya’dan uzaklaştığı, tamamen Amerikancı olduğu varsayılmaya başlanmıştı. Özbekistan kapılarını ABD’ye açmış, hem askeri üsler sağlama hem de NATO’nu taleplerini karşılama bakımından her türlü kolaylığı sağlayacak gibi görünüyordu. Fakat Putin bu ülkeyle yakından ilgilenmeye başladı. O arada, devreye Çin girdi. Çünkü Özbekistan, Rusya ile Çin arasındaki en büyük kapılardan birisiydi. Rusya Çin ortak harekatı, işbirliği, karşılıklı ticaret, enerji koridoru projeleri, Özbekistan’ın ABD’ye karşı olan tavrını değiştirdi ve bu ülke Rusya’nın en yakın müttefiki oldu. İşte o andan itibaren, birkaç zaman öncesine kadar methedilen Özbekistan yönetimine karşı, ABD tarafından olumsuz propaganda kampanyası başlatıldı. Özbekistan yönetimi tarafından ülkede faaliyeti yasaklanan ve ünlü spekülatör Soros tarafından finanse edilen “insan hakları” kuruluşları aleyhte yayınlara başladı.
Ve bir şey daha oldu! Bu ülkede birden Hindistan, Afganistan kaynaklı olduğu söylenen Hizb-ul Tahrir örgütünün Özbek yönetimine karşı yoğunlaştırılmış eylemleri başladı! Ne tesadüf!
Yine Dağlık Karabağ sorunundan ötürü yıllardır boğaz boğaza giden Ermenistan ile Azerbaycan’ın bu kavgasından Rusya kârlı çıkıyor görünüyor. Bir süre önceye kadar Ermenistan Rusya’ya yakın dururken, Gürcistan gibi olmasa da, dengeleri daha çok gözetmeye çalışarak, Azerbaycan da Amerikancılığa oynuyordu. Ama Dağlık Karabağ sorunundan ötürü sıkışınca, mecburen Rusya’ya doğru döndü ve ABD’nin istediği askeri üslere yeşil ışık yakmadı. Buna karşılık, NATO da, Azerbaycan’la ortak tatbikatı iptal etti. Önümüzdeki dönemde Azerbaycan’da terör eylemleri gelişir ya da Hizb-ul Tahrir veya Talibanlar peydahlanırsa şaşırmamak lazım!

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMİN POTANSİYEL TERÖR MERKEZLERİ!
İçinde bulunduğumuz yıllarda dünyanın en hızlı gelişen ve önümüzdeki yıllar açısından da gelişmeyi sürdüreceği görülen bölge, Uzakasya olarak gösteriliyor. Elbette, bölgenin başını, 1,2 milyarlık devasa nüfusu ile Çin çekiyor ve emperyalist tekellerin başını döndürüyor.
Yine enerji ihtiyacı bakımından, önümüzdeki yıllarda en büyük talep artışı bu bölgeden gelecek. Çin, bu talepte en büyük pay sahibi. Oysa Çin, petrol kaynakları bakımından zengin bir ülke değil. Şimdilik, petrol ihtiyacının ancak yüzde 2 kadarını kendi üretebiliyor. O da, sorunlu bölgesi Çin Uygur Özerk Bölgesi’nin hemen dibinde. Buranın güvenliği Çin’in başını ağrıtıyor. Çin de bu bölgedeki “terörden” rahatsız! Uygur bölgesinde ayrılıkçı hareketler örgütlendiğini ve kendisine karşı kışkırtıldığını söylüyor ve bundan da TÜRKİYE’yi sorumlu tutuyor!
Durmadan artan talebiyle enerjiye bağımlığı büyüyen Çin, bu ihtiyacının büyük bölümünü petrol bölgesinden karşılıyor. Bu ise, Ortadoğu’ya, dolayısıyla ABD’ye bağımlılık anlamına geliyor. Çünkü gerek Petrol Körfezi gerekse Uzakasya’ya uzanan enerji yolu, yani Hint Okyanusu Amerika’nın denetiminde bulunuyor. Bu yüzden, yeni arayışlara giren Çin, Kazak ve Türkmen petrolleriyle ilgileniyor. Bu ülkelerin petrol ve doğalgazını, Rusya’nın da katılacağı bir boru hattıyla, Özbekistan üzerinden, Uzakasya’ya taşımanın anlaşmaları yapılıyor.
ABD’nin baskılarına karşı, Çin, Rusya, Kırgızistan ve Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın içersinde yer aldığı Şangay İşbirliği Örgütü kuruldu. Şangay İşbirliği Örgütü, Asya’da yeni enerji koridorları yaratmak üzerinde çalışmalar yapıyor. Kazakistan ile Çin arasında yapılması planlanan petrol boru hattı projesi hayata geçerse, sadece Kazak petrolleri değil, Rus petrolünün de Çin’e ihracı gerçekleşecek.
İşte bu noktada soru şudur: ABD bu işe ne kadar izin verecektir? Ya da seyirci kalacak mıdır?
Üstelik Çin, kendisini silah üretimi konusunda da geliştirmiş, petrol karşılığı İran ve S. Arabistan’a füzeler satmış, bu ise, İsrail ve ABD’nin hayli canını sıkmıştır. Ama ABD ile henüz kapışma aşamasında olmadığını bilen ve tıpkı Rusya gibi zamana oynayan Çin, İsrail ile de iyi ilişkiler geliştirmekten geri durmamakta, iki ülke arasında ticaretten silah alım satımına kadar değişik anlaşmalar imzalanmaktadır.
Bir yanda, dünyada en hızla gelişen, muazzam büyüklükte ve tekellerin ağzının suyunu akıtan bir pazar. Büyüyen ve büyüdükçe ağırlığını hissettiren, bölgede dev güç olmaya doğru yürüyen ve tam olgunluğa eriştiği andan itibaren, rekabetçi olarak, ABD’nin karşısına dikilecek Çin. Diğer yanda da, bölgede hakimiyetini kaybetmek istemeyen ABD.
ABD, Çin’in gelişimini gözleri kapalı seyredecek midir?
Bu sorunu yanıtı, ABD’nin yeni konseptinde vardır: “Küresel terör”
Amerikan istihbarat ve dışişleri raporlarında Uzakasya’ya dikkat çekilmiş, önümüzdeki dönem en büyük kavgaların bu bölgede yaşanacağı öngörülmüştür!
Nitekim, geçtiğimiz ayın son günlerinde, ABD’de yapılan bir açıklamayla, sürgünde Doğu Türkistan hükümeti şimdiden ilan edilmiştir.
Önümüzdeki süreçte bölgede işlerin karışması, Tayvan, Singapur, Malezya, Endonezya, Uygur Özerk Bölgesinde olayların tırmanması, zaten Dünya Ticaret Örgütü ile ve Tayvan meselesiyle sıkıştırılan Çin’in başının daha fazla ağrıması sürpriz olmayacaktır. Bu bakımdan, denilebilir ki, önümüzdeki dönem açısından, Ortadoğu’dan sonra, ortamın en fazla kızışacağı, hesaplaşmaların zor kullanılarak çözümlenmeye çalışılacağı yerlerden birisi bu bölgedir.
Ayrıca gerek enerji kaynakları gerekse Rusya ile Çin arasında enerji koridoru olmaya soyunmaları bakımından Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan, “küresel terör”ün yakın hedefleri arasındadır! Çünkü ABD’nin politikalarına karşı hareket eden herkes, o hedefin merkezindedir. Emperyalist rekabette güç, gücünü yetirendedir!
“Küresel terör”, üzerinden devasa propaganda mekanizması çalıştırılsa da, ABD’nin “düşmanı” değildir, hizmetinde olmakla da kalmamaktadır, “avucunun içinde”dir.

TÜRKİYE’NİN DURUMU
Emperyalist hegemonya, egemenlik kavgalarının en yoğun biçimde sürdüğü ve her geçen gün işlerin daha fazla kızışıp sertleştiği, daha büyük savaşlara gebe, “küresel terör”ün merkezi ve hedefi durumunda olan bölgenin tam ortasında bulunan Türkiye, kendi geleceği açısından, nasıl bir konumdadır? Nasıl bir politika izlemektedir?
Aslında bu sorunun en kestirme, basit ve çarpıcı yanıtı, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde, en kör gözlerin bile görebileceği biçimde karşımızda durmaktadır. Türkiye’nin, AB macerasında, sürekli itilip kakılan, aşağılanan ve horlanan bir ülke konumuna düşmesinin en baş nedeni, işte, Türkiye’nin, bölgede bugüne kadar sergilediği kişiliksiz, karaktersiz, taşeron politikalarından başkası değildir. Çünkü dıştan bakıldığında, gerek Ortadoğu’daki ülkeler gerek Kafkaslar gerekse de Avrupa’nın gözünde, Türkiye, ABD’nin ileri karakoludur. Türkiye’nin söylediklerine, ABD’nin söyledikleri olarak bakılmakta, bu sözler, bir bakıma, ABD politikalarının, çıkarlarının karikatürü olarak değerlendirilmektedir.
Elbette bu değerlendirmeler, boş ve temelsiz değildir. Türkiye, kendi boyuna posuna bakmadan, “Büyük Türk Devleti” gibi “yüksek projeler” üzerinden, bölgesel güç olma hesaplarına fena halde dalmıştır! Tabii ki, bunda, Amerikan kışkırtmasının etkisi vardır. Çünkü bu “yüksek ideallerle” gazlanmış Türk devletinin “derinlikleri”, en başta Rusya Federasyonu içersinde, Rusya’ya karşı ayrılıkçılığı kışkırtan çalışmaların içersine girip, kovboyculuk oynamaktadır. Çeçenistan meselesinde, gerek Rusya gerekse Avrupa ülkelerinin gözünde, Türkiye, “Çeçen terörü”nün ardındaki güçlerden birisidir. Azerbaycan’da Haydar Aliyev’e düzenlenmeye kalkışılan darbenin ardında Türkiye çıkmıştır. Türkmenistan ve Özbekistan’a da yakın bir ilgisi vardır. Ama tüm bunlar, ABD’nin Rusya ile ilgili planlarıyla tam bir uyum içersindedir! Ne büyük tesadüf!
Bu kadarla da kalmamaktadır. Şu anda Rusya Federasyonu’nun içindeki en büyük karıştırıcı durumundaki Şakvaaşvili, Türkiye’nin en yakın dostlarından birisi olup, Şakvaaşvili’nin Türkiye ziyaretinde gördüğü birinci dereceden ilgi, ortak çalışma, üst düzey ilişki açıklamaları, Türkiye’yi, otomatikman resmi düzeyde taraf haline getirmiştir. Yine kukla Irak yönetiminin ilk resmi dış ziyaretini Türkiye’ye yapması ile birlikte ele alındığında, Türkiye, Amerika’nın adamlarının dayanışma merkezi gibidir.
Rusya ile Çin arasındaki ve Rusya’yla Hint Okyanusu arasındaki ülke ve petrol bölgesine doğudan komşu olması bakımından son derece stratejik öneme sahip olan Afganistan’da da, ABD ve NATO’nun bayraktarı, Türkiye’dir. Hatta Türkiye’ye, yabancı kuvvetlerin koordinatörlüğü görevi verilmiş, Eski Dışişleri Bakanı ve CHP milletvekili Hikmet Çetin bu göreve atanmıştır! ABD’nin Afganistan’da aşiretlerle uyuşturucu ticareti karşılığı anlaştığı ve önlerini açtığı, şu anda dünyanın en büyük uyuşturucu merkezlerinden birisinin Afganistan olduğu göz önüne alınırsa, Hikmet Çetin’in ne şanlı bir görev icra ettiği daha iyi anlaşılabilecektir.
(Burada bir ilginçlik daha vardır: Dünyanın şu anda uyuşturucu üretim ve sevk merkezi olarak bilinen iki bölgesi vardır: Latin Amerika’da Kolombiya, Meksika vb. ülkeler ve Afganistan. İki bölgede de ABD özel kuvvetleri cirit atamakta, Amerikancı yönetimler işbaşında bulunmaktadır. Buyurun size bir büyük tesadüf daha!)
Biraz aklı başında düşünüldüğünde, Türkiye’nin ABD gazlaması politikalarının kendisini ne kadar  büyük bir bataklığın içersine sürüklediği görülmektedir. Birincisi, son olarak Azerbaycan’ın makas değiştirmesi, Özbekistan’ın Rusya’ya dönmesi, aynı biçimde Tacikistan ve Ukrayna ile Putin’in yakınlaşması, yine Rusya, Çin, Tacikistan, Özbekistan, Kazakistan  işbirliği, bunların ortaklığıyla kurulan Şangay İşbirliği Örgütü, Gürcistan’ı yalnızlığa sürüklemektedir. Rusya, yüzyılların birikimi, deney ve tecrübesiyle, Gürcistan’ı direkt olarak vurmasa, açık bir saldırıya girişmese de, etrafından dolanarak çepeçevre kuşatmakta, sıkıştırmaktadır. Bu, aynı zamanda, Türkiye’nin sıkıştırılması ve yalnızlığı demektir.
Şakvaaşvili’nin gelecek açısından en küçük bir şansı yoktur. Türkiye, Amerikan çıkarları ve hormonlanmış “Büyük Türk Birliği” zırvalığının peşinden “yitik bir general”e yatırım yapmakta, aynı zamanda kendisi yitirmekte, ama çok sayıda düşman kazanmaktadır.
İsrail ile ilişkileri nedeniyle Türkiye, Ortadoğu halklarının gözünde son derece kötü bir durumdadır. Son İran ziyaretinde, Tayyip Erdoğan için İran gazetelerinde yapılan yorum, ABD tarafından gönderilmiş olduğudur! Yani bu kadar güvenilmez bir yönetimi vardır Türkiye’nin!
Diğer yandan da, “bölgesel güç” olmak, Amerikan gazıyla, ırkçı rüyalarla olacak bir iş değildir. Her şey bir yana, bunun için, en başta ekonomik güç ve çekim merkezi olmak gerekir. Oysa, kendisi üç beş yüz milyon dolara muhtaç, 250 milyar dış borç, 40 milyar dolarlık dış ticaret açığıyla Türkiye, ne tür bir “güç” olmaktan söz edebilir? Bir-iki milyar dolarlık nakit paranın yurt dışına gitmesiyle krize giren Türkiye, hangi kozlarla, bölgesel güç olup bölgede dengeleri değiştirecektir? Üstelik, kendisi yeminli Amerikancılığı oynayan Türkiye’nin, toplam ithalat ve ihracatının yüzde 60’ından fazlası Avrupa’yladır!
Nitekim hayallerle boyundan büyük işlere kalkan Türkiye dış politikası, Amerika tarafından, tam bir bar fedaisi gibi kullanılmakta, tetiği çektikten sonra zaman zaman sırtı sıvazlanmakta, işine gelmediği zaman da, kulağından tutulup, “senin bölgesel güçlüğün buraya kadar” denilerek bir kenara atılmaktadır! Irak meselesinde, “çuval hadisesi”nde, Türkmenlerin bombalanması olayında böyle olmuştur. Üstelik ABD bu kadarla da yetinmemiş, Osman Öcalan vasıtasıyla “Kürt meselesine bu kez dolaysız olarak el atmıştır!”
Yine, daha önce, NATO konsepti çerçevesinde, Azerbaycan ordusunda Türk subayları eğitmenlik yapmaktaydı. Son NATO planı çerçevesinde, Türkiye, Azerbaycan ordusunun eğitim işinden de dışlandı. “Evli evine, köylü köyüne” döndü!
Şimdi böyle bir dış politikaya sahip, daha doğrusu, ABD’nin günlük çıkarlarına endekslenmiş zırvalığın peşindeki Türkiye’ye kim, neden güvensin? Neden AB’ye alsınlar?
Üstelik, işin en trajikomik yanı, bunca hizmeti ve kendini feda etmesine rağmen, Türkiye, ABD’ye de yaranamamıştır. Türkiye halkının direnmesi ile tezkere geçmeyince, ABD’nin Türkiye’ye “güveni sarsılmış”, birazcık bozulmuştur. Ancak bazılarının dediği gibi de, Türkiye, gözden çıkartılmamıştır. Hegemonik savaşımlarda bir metre kare yer bile emperyalizm açısından önemliyken, Rusya, Ortadoğu, Karadeniz, Akdeniz’in ortasında, Avrupa’dan Uzak Asya’ya açılan kapı durumundaki Türkiye’nin jeopolitik önemi hiçbir zaman görmezden gelinmeyecektir. Zaten sorun önemsizleşip önemsizleşmemesinde değil, gerçekten bağımsızlıkçı bir politikayla yönetilip yönetilemeyeceği, onun bunun taşeronu olup olmayacağı, saygınlık kazanıp kazanmayacağındadır.
Gerçek şudur ki, Türk dış politikasının bugün beş paralık kıymeti harbiyesi yoktur. Oysa Türkiye, gerçekten halk iktidarının yönetiminde olsa, bölgede hem de büyük bir çekim merkezi olabilir, bölge halklarını doğrudan etkileyebilir, bölgedeki dengelerin değişimine gücünün ötesinde katkılarda bulunabilir.

YENİ SOĞUK SAVAŞIN GÜNCEL VESİYONU: “KÜRESEL TERÖR”
Her ne kadar, soğuk savaş denilince, emperyalist kapitalist dünya ile Sovyetler Birliği akla geliyorsa da, aslında, görünür olanın dışında, en büyük ve keskin savaş, emperyalistlerin kendileri arasında sürmektedir. Hammadde kaynaklarına el koyma ve pazar alanlarını ele geçirme, rakiplerini zayıf düşürme üzerine kurulmuş emperyalist kapitalist sistemde daha başkası mümkün değildir. Bu bakımdan, günümüzde yoğunluk kazanan “küresel terör”, yeni soğuk savaşın yöntemlerinden birisi olarak karşımızdadır. “Küresel terör” olgusu, “öfkeli anti Amerikancılar”ın işi değil, bizzat ABD ve ona karşı onun silahıyla yanıt vermek isteyen rakiplerinin baş vurduğu araçlardan birisi olarak karşımızdadır.
Burada, bombanın pimini çekenin, bombayı yerleştirip patlatanın kim olduğunun hiçbir önemi yoktur. Dünyanın dört bir tarafına yayılmış, “mükemmel biçimde örgütlenmiş”, “her bir şeye yetişen, her taraf ulaşan ama bir türlü bulunamayan” Bin Ladin masalı bile ne kadar komik duruyor! Dolayısıyla “küresel terörün” ardındaki güce, bombayı patlatanların kimliğine bakıp ulaşılamaz. Yakalananların ya da ölenlerin kimliğine bakıp “küresel terörün” ardındaki gücün kimlik tespiti yapılamaz.
Bunu anlamak için, sermaye ilişkilerine, egemenlik savaşımlarına, hegemonya planlarına, emperyalistler arası rekabete, tekellerin mücadelesine ve “terörün”  kimin işine yaradığına bakmak lazımdır. Bakınca da, tüm gerçekler, çırılçıplak orta yerde gözümüze batmaktadır.
Polisiye filmlerinin değişmez bir sözü vardır: “Katili bulmak için paranın izini sür, katile ulaşırsın.”
Ya da şöyle de denilebilir: Cinayette en çok yaygarayı yapan kimse ona dikkat et! Kim dikkatleri başkalarının üzerine çekmek istiyor, başkalarını hedef gösteriyorsa, katil odur!

SSK’lar ve sosyal güvenlik

Eğer bugün gündemin ilk sıralarına oturan SSK’lara el koyma teşebbüsünün öyle hükümetin söylediği gibi, “sağlık sistemini tek çatı altında toplamak” biçiminde, Türkiye’ye özgü bir şey olarak gören varsa, büyük bir yanılgı içersindedir. Yine, eğer sendika merkezleri, sorunu, yalnızca SSK hastanelerinin el değiştirmesi olarak değerlendirme eğilimindeyseler, onlar da, bir o kadar yanılgı, ama aynı zamanda gaflet ve delalet içersindedir demektir. Sendikaların genel merkezleri ve onların uzman, eğitmen kadrosundakiler, eğer dünya meseleleriyle azıcık ilintiliyseler, pekala bilmiş olmaları lazımdır ki, SSK’lara el koyma işlemi, Türkiye’ye has bir hükümet tasarrufu değil, 1980’lerde, IMF ve Dünya Bankası tarafından, borç-alacak ilişkisi içersine girdiği borçlu ülkelere dayatılan programın bir parçasıdır. Ve sonradan bu, genel olarak küreselleşmenin faziletleri olarak, tüm dünyada uygulamaya sokulan veya sokulmak istenen temel programın parçası haline gelmiştir: SOSYAL GÜVENLİĞİN TASFİYESİ.
Bu bakımdan, gerek SSK’lara el koyma, gerekse kıdem tazminatları ve emeklilik sistemi tartışmasının aynı zamanlarda ortalığa sürülmesi ne tesadüftür ne de birbirinden bağımsızdır. Tersine, her biri, sosyal güvenliğin tasfiyesinin araçları olarak gündeme gelmiştir.
1980’lerin başlarında IMF ve Dünya Bankası, borç-alacak ilişkisi içersine girdiği ülkelere, yeni krediler ve borç ertelemeleri koşulları olarak, temel birkaç noktayı dayatıyordu. Özelleştirmeler.. Ucuz emek gücü, yani ücretlerin en düşük seviyeye indirilmesi.. Sosyal alanların tasfiyesi.. Gümrük duvarlarının kaldırılması, ticaretin liberizasyonu, merkez bankasının özerkliği, yerli paranın dolarizasyonu..
Bu çerçevede büyük özelleştirme furyası başladı. En kârlı ve verimli işletmeler özelleştirilip yabancı ve yerli sermayenin önüne konurken, kâr etmeyen kurum ve işletmelerinse tasfiyesi gündeme geliyordu. Böylece ülkenin en temel üretim merkezleri, ekonominin dayanak ve direnç noktaları kırılıyor, ülke dayanaksız bırakılıyor, yabancı sermayenin can sıkıntıları ortadan kaldırılıyordu. Merkez Bankasının özerkliği, paranın dolarizasyonu ile ekonomi emperyalist tekel ve mali sermayenin eline geçiyor, spekülatif sermayeye hem vurgun alt yapısı hazırlanıyor, hem de ekonominin kontrolünü ellerine geçirme kolaylıkları sağlanıyordu. Ticaretin liberalizasyonu yerli üretimin çanına ot tıkıyor, rekabet şansını ortadan kaldırılıyor, yerli şirketlere ancak yabancı sermayenin uzantısı olma durumunda hayat hakkı tanıyordu.
Diğer şartlardan birisi de, sosyal güvenliğin tasfiyesini, devletin bu alanlardan tamamen çekilmesini içeriyordu. Dünya Bankası buna parlak bir isim de bulmuştu: “Yoksullukla mücadele”!
Evet, aynen böyleydi. Sosyal güvenliğin tasfiyesi, sağlıktan eğitime, emeklilik sisteminden kıdem tazminatlarına ve diğer alanlara kadar devletin sosyal alandan tamamen çekilmesi, desteklerin sona ermesi, “yoksulluğa karşı mücadele” programı adı altında yapılacaktı. Çünkü, yoksulluğun kaynağında devletin bu alanlara çok para harcaması, yatırım yapması yatıyordu! Bu harcamalar, kaynakların boşa harcanması sonucunu doğruyor, bütçe açıklarını büyüyor, ülke kalkınamıyor, kalkınamadığı için de yoksullaşıyordu!
Dünya emperyalist kapitalist sistemi, yoksulluğun nedeni  bulmuştu işte: İnsanların sağlığına, eğitime yapılan harcamalar, emeklilik sistemi, kıdem tazminatları! Yoksulluğa karşı sağlıklı mücadele verilmesi ve “yoksulluğun kabul dilebilir sınırlar dahiline çekilebilmesi” için, devletin bu alanlardan tamamen çekilmesi şarttı. Aksi takdirde, kaynaklar buralara gidecek, bütçe açıkları büyüyecek, kalkınma olamayacağı için yoksulluk da artacaktı! Oysa bütçeler gerçekçi ve rantabıl olmalı, kaynaklar israf edilememeliydi. İyi bütçe ise, borç ödeme esasına göre düzenlenmiş bütçelerdi! En önemlisi borç faizlerini ödemekti! Borç ödemelerini döndüren ülkeler gelişmekte olan ülkelerdi. Borçlar artabilirdi ve artmalıydı da. Eğer borç faizleri ödenebiliyorsa, borç artışı, kalkınmanın kanıtıydı!
Peki devletin sosyal alandan tamamen çekilmesiyle doğacak boşluk nasıl doldurulacaktı? Geri çekilen devletin yerine ne konulacaktı? “Acil Sosyal Yardım Fonu”!
Önerilen buydu. Hastanelerden, eğitime, emeklilik siteminden kıdem tazminatlarına kadar tüm sosyal alanlar “sosyal yardım fonu” şemsiye altına toplanacak, yönetim, hükümetle birlikte çalışacak “sivil toplum örgütleri”ne bırakılacaktı. “Sivil toplum örgütleri” de bu kurumları çekip çevirecekti. Herkes kendine yetecekti. Böylelikle, devlet, eğitime, sağlığa, emeklilik sistemi vb.’ne, yani sosyal yaşama kaynak ayırmayınca, yoksulluk azalacak, “kabul edilebilir yoksulluk”la da, yardım fonlarıyla, hayırsever duygularla mücadele edilecekti! Eğer buna rağmen yoksulluk sürüyorsa, bunun sorumlusu devlet, sistem değil, yardım fonlarının iyi çalışmaması, fonlarda yeterli kaynak toplanmaması olacaktı. Yoksulluk önlenecekse, halk daha fazla fedakarlık yapacaktı!
Fonlar kaynağı nereden sağlayacaktı? Gayet basit: Kaynak halktı. Hizmetler masrafı karşılığında verilecek, “yaratılan kaynaklar”la, sosyal alan çekip çevrilecekti. Çok mecbur kalınca, Dünya Bankası gibi kurumlar, “eğitim ve sağlığın gelişmesi”, insanların “eğitimsiz ve sağlıksız kalmaması (!)” için “ kredi vereceklerdi! Acil sosyal yardım fonları da, bu borçları, “çalışarak” ve çalıştırarak, hastaneleri, okulları verimli hale getirerek, kâra geçirerek ödeyeceklerdi. Eh, bir de halkın yardımseverlik, hayırseverlik duygularına baş vurulacaktı. Hayırseverlerin katkısıyla hizmetler sürdürülecekti!
Fonların temel ayakları, örneğin okullarda “Okul Aile Birlikleri” olacaktı. Okul aile birlikleri kayıt parası, bağış, katkı payları toplayacaktı. Ki bu uygulama, fiili olarak zaten yapılmaya başlanmıştı. Maliyetlerin düşürülmesinin başka yolları da vardı: Çalışanların sayısına azaltmak, esnek çalışmayı hakim kılmak. Geçici personel uygulamasını yaygınlaştırmak. Kadrolu öğretmeler yerine, saat başı öğretmen sistemini yaymak. Oluşacak rekabet ortamında, en az ücret talep edene işi vermek. Sınıfları kalabalıklaştırmak. Böylece öğrenci başına giderleri en alt seviyeye çekmek. Ya eğitim kalitesi? Kalite, şimdi olduğu gibi, özel dershane sistemini en geniş biçimde yaymak, özel okulları teşvik etmekle sağlanabilecek bir şeydi!.
Hastanelerde de durum buna benzerdir: Yapılan her işin, her hizmetin para olarak karşılığını almak. Hastaneleri bir sağlık kurumu olarak değil, işletme olarak düşünmek, kâr-zarar hesabına göre düzenlemek. Hastanelerin verimlilik ilkesini, sağlığa katkın nedir, kaç insana hizmet verdin, hizmet ‘kaliten nedir’den çıkartıp, ‘ne kazandın’a döndürmek. Verimliliği, sağlığa katkısından çok, yıl sonu bilançolarına bakarak tespit etmek! Öyleyse, övünç unsuru, övünmenin dayanağı, insan sağlığından çıkmış, kâr ederek “ayakları üstünde durma”yı başaran hastanelere indirgenmiştir. Ülkede sağlık sistemi felç olmuş, insanlar sağlık hizmetlerinden faydalanamıyor, hastalıklardan kırılıp geçiyorsa, bunun sorumlusu devlet değildir! Sosyal yardım fonlarının eksikliğidir! Kâr etmeyen hastanelerdir! İnsanların hayırseverlik duygularındaki gevşemedir, eğitim eksikliğidir, hastane ücretlerindeki düşüklüktür!

EMEKLİLİK SİSTEMİ; KIDEM TAZMİNATLARI
“Yapısal uyum programları” ya da “devletin yeniden yapılandırılması reform programları” adı altında ileri sürülen devletin sosyal alanlardan çekilmesini ön gören planlamada, sadece sağlık, eğitim, sosyal güvenlik kurumları değil, işçilerin ihbar ve kıdem tazminatları, işsizlik parası vb.’nin de sosyal yardım fonunun içersine katılması öngörülmüş, ve bu öngörü, uzunca bir süreden beri Türkiye’de adım adım yürürlüğe konmuştur.
Nitekim, dikkat edilirse, uzunca bir süreden beri, “emeklilik sistemi” ve “kıdem tazminatları” tartışmaları ülke gündeminin baş sıralarını işgal etmektedir. Emeklik, önce, “Bu ülkenin yarısı genç emekli” tartışmalarıyla gündeme geldi ve bu sistemin memleketi batırdığı ilan edildi. “Ülkenin bu kadar borç batağına girmesinde, bütçelerin bu derecede açık vermesinde en temel nedenler, kamu işletmeleri ve emeklilik sistemiydi! Kamu İktisadi Teşebbüsleri ülkenin sırtında kambur, memleket kaynaklarını yiyip bitiren bir canavar; emeklilik sistemi ise, ülkenin bugünü ve geleceğine konmuş dinamitti Her ikisinden de en kısa zamanda kurtulunmalıydı. Kaybedilecek bir dakika bile kalmamıştı, çünkü ülke uçurumun kıyısına gelmişti.”!
Bu yaygaralar ve kulakları sağır eden, tamamen yalana dayanan gözü dönmüş propaganda eşliğinde özelleştirmelere girişildi. Ne var ne yok haraç mezat satılmaya başlandı. Satılanlar, elbette en kârlı işletmelerdi ve bırakın işletme değerini, ekonomik karşılığını, arsa parasının bile altında peşkeş çekiliyordu. Bununla da kalınmıyor, zamana yayılan borçlandırmanın üzerine, bir de, bu işletmeleri alanlara teşvikler, işletme kredileri veriliyordu. Ve sonunda ortaya çıktı ki, bunca yıllık özelleştirilmelerden sonra, devletin kasasına para girmek bir yana, para çıkmıştı!
Emeklilik yaygaraları da buna benzer oldu. Emeklilik yaş sınırı neredeyse Türkiye’deki ortalama yaşam süresine çekildi. Ama bu işin sadece başlangıcıydı. Deyim yerindeyse, sosyal güvenlik sistemini yok etmenin ilk “açılış partisi”ydi. Özellikle sendika genel merkezlerinin ısrarla görmekten ve emekçilere anlatmaktan kasıtlı biçimde kaçındıkları, buydu. Burada bir kere geri adım atıldıktan sonra, sıra diğer geri adımlara gelecekti. Çünkü kapitalist sistem, dünya çapındaki hedeflerini belirlemişti. Bu yolda adım adım yürünecek, her yeni adımla, alıştırılarak ve kanıksatılarak sosyal haklar yok edilecekti. Nitekim o iş halledilince, sermaye cephesi, ortaya, emeklilik maaşları ve kıdem tazminatlarını sürdü. “Emeklilik maaşını devletin ödemesi de ne oluyordu? Devlet o kadar emekliye yıllar boyu onca parayı nasıl ve nereden ödeyecekti? Bu gidişle memlekette kaynak kalmaz, bütçeler açık vermeye devam eder, devlet iki yakasını bir araya getiremezdi. Üstelik kıdem tazminatı uygulaması da yanlıştı. Bu işin çözümü, bir fon oluşturmak, fonun yönetimini işçi, işveren ve ‘diğer sivil toplum örgütleri’nin yönetimine bırakmaktı. Ücretlerden kesilenler fonda toplanır, fon da emekli maaşlarını öderdi. Fonun bütçesi yetmezse eğer, bu kez ücretlerden daha fazla kesinti yapılırdı. Madem emekçiler emekli maaşı almak istiyordu o zaman, emekli maaşlarını çalışırken ödeyeceklerdi.”!
İşte şimdilerde yine gündeme getirilen emeklilik sistemi ve kıdem tazminatı tartışmalarının “adresi” burasıdır. İşçilerin, emekçilerin kazanılmış sosyal hakları, yardım fonlarına havale edilmek istenmektedir. Yani, sosyal haklar ve sosyal güvenlik sistemi yerine “hayır kurumları” geçirilmek, emeklilik, emekçilerin emeklerinin karşılığı bir hak olmaktan çıkarılıp, iane-yardım durumuna indirgenmek istenmektedir! Eğer “yardım” fonları sıkışır, nakit darlığı için girerse, uluslararası yardım fonları devreye girer ya da “insanların aç kalmasına gönlü elvermeyen Dünya Bankası” kredi verir, böylece yoksulluğa karşı elbirliğiyle mücadele verilirdi!
Böylece, işçi ve emekçilerin yarattıkları değerler üzerinden inşa edilmiş ülkede, işçiler, emekçiler, halk yardım fonlarının vicdanına atılıyordu. Yani, onlar, kazanılmış haklarını bir kenara bırakıp, fonların yardımına sığınacaktı! Üstelik tüm bu sosyal hakların yok edilmesi, “yoksulluğa karşı mücadele” temelinde, onun adına yürütülüyordu. Çünkü yoksulluğu kaynağı işçiler, emekçiler, okullar, hastanelerdi!
Kısadan ifade şuydu: Sosyal hak yoktu! Yardıma muhtaç insanlar vardı! Yoksullara yardım ve dayanışma ise, devletin değil, “sivil toplum”un göreviydi! Devlet yoksullara yardım etmek yerine, zenginlere kredi, teşvik vermeli; kaynakları, hastane, okul gibi kârsız ve verimsiz yatırımlar yerine, patronların fabrikalarına, batık ya da batık olmayan bankalarına yönlendirmeliydi! Patronlar fabrika açtıkça işsizlik ve yoksulluk önlenebilirdi! Bunun için yabancı sermayenin önü açılmalı, bedava arazi tahsis edilmeli, vergi indirimleri, muafiyetler getirilmeli, elektrik, su ucuza verilmeli, gümrükler sıfırlanmalı, koruyucu önlemler kaldırılmalı ve elbette ücretler düşük tutulmalıydı!

SSK’LARIN SAVUNULMASI
1946 yılında kurulan ve şu an 148 hastanesi, 212 dispanseri, 202 sağlık istasyonu, 3 ağız ve diş sağlığı merkezi, 6 dispanser/ağız ve diş sağlığı merkezi, 2 dispanser ve hemodiyaliz merkeziyle dev bir sağlık zincirine ulaşan SSK hastanelerine el koyma, işte, yukarıda anlatılan sürecin ve hedeflerin sonucu olarak gündeme geldi.
SSK’lara Sağlık Bakanlığı’nca el konulması suretiyle sağlık sisteminin tek bir çatı altında toplanarak hizmetlerin merkezileştirilmesi ve kalitenin artması sözleri, koca yalanlardan başka bir şeyi ifade etmiyor.
Birincisi, yasal olarak bile hükümetin SSK’lara el koyma yetkisi yok. Kağıt üzerinde de olsa, SSK’lar özerk kurumlardır ve eğer sendikalar sendika olmuş olsaydı, hem denetleyici hem yönlendirici pozisyonda SSK’lar çok daha işler noktada olurdu. Buna rağmen, SSK’da asıl söz sahibi olan, işçilerdir.
Sağlık hizmetlerinin tek bir çatı altında toplanması ve hizmet kalitesinin artmasına gelince… Devlet hastaneleri ve sağlık ocaklarının büyük bölümü zaten sağlık bakanlığının yetki ve sorumluluğu altındadır. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı, ülkedeki tüm sağlık hizmetlerinden sorumludur. Peki, ülkenin sağlık sistemi ne haldedir? SSK’ları gasp edince sağlık hizmetlerinin düzeleceği palavrasını sallayan bakanlık, ülkedeki sağlık hizmetlerini neden düzeltmemiştir? Devlet hastanelerinde sağlık hizmeti daha mı iyidir? Kaldı ki, sağlığa bütçeden ayrılan pay yüzde 3,3 düzeyindedir ve bu kadar payla, bırakın yeni sağlık yatırımları yapmak, ancak genel giderler, personel harcamaları karşılanabilir. Zaten, sağlık hizmetleri de çoktan paralı hale gelmiştir. Bugün cebinde parası bulunmayan ve herhangi bir sosyal güvenlik sistemine dahil olmayan bir insanın sağlık hizmetlerinden faydalanması mümkün müdür? Diyelim o insan kanser oldu, milyar liralık tedavi ücretlerini, kutusu yüz milyonlarca liralık ilaçları nasıl karşılayacaktır? Nitekim karşılayamamaktadır ve göz göre ölmektedir.
Yalanın asıl çarpıcılığı şuradadır: Hükümet tarafından hazırlanıp Meclis’te kabul edilen, ancak Cumhurbaşkanı’nın vetosuyla karşılaşan Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı’na göre, zaten Sağlık Bakanlığı sağlık hizmetlerinden çekilecektir. Askeriye ve üniversitelerin yetki ve sorumluluğu dışındaki diğer tüm hastane, dispanser, sağlık istasyonu, sağlık ocağı vb. kurum ve kuruluşlar, il özel idarelerine ve belediyelere devir edilecektir. Yani bir değil, bin bir başlılık söz konusu olacaktır. Bu yasa tasarısı, bir süre sonra, Meclis’e yeniden gelecektir.
Demek ki, “tek başlılık” gerekçesi palavradır. İşte, AB uyum yasaları, belediye yetkilerinin arttırılması, yerinden yönetim, inisiyatif verme vb. “demokratizm” şaklabanlıklarının altında yatan asıl nedenlerden birisi de budur: Devletin asli görevlerinden çekilmesi, sosyal alanların feshedilmesi, “yerel ve yerinden yönetim” demagojisiyle hizmetlerin özelleştirilmesi, fonlara devredilmesi.
Elbette bu süreç, tıpkı özelleştirmeler ve “mezarda emeklilik” yasasında olduğu gibi yalan propagandalar ve entrikaların ortalığı kapladığı bir süreçtir. Örneğin, ileri sürülen propagandalardan birisi şudur: “SSK bir sigorta kuruluşudur. Hangi sigorta kuruluşunun hastanesi vardır? Sigorta kuruluşu insanları sigorta kapsamına alır, hastalanan insan hastaneye gider, ücretini sigorta öder?”
İşte, aslında varılmak istenen hedefin peşin peşin ifadesi budur: SSK’yı bir sosyal güvenlik kurumu olmaktan çıkartıp, basitçe bir sigorta şirketine indirgemek. Hal böyle olunca, bu düşünce, bir kez egemen kılınıp kabullendirildikten sonra, bu kez, devletin sigortacılıkta ne işi var denecektir. “Sigorta, sigorta şirketlerinin işidir” savları ileri sürülecektir. Özel sigorta, özel emeklilik, özel okul, özel hastane, “yardım fonları” derken, sosyal güvenlik sistemi kökünden feshedilecektir.

YOKSULLUĞA KARŞI MÜCADELE
1980’lerde başlayan süreçte özelleştirmeler, “yapısal uyum programları”, “yeniden yapılanma”, “kamu reformları” vb. adlar altında yürütülen tasfiyelerle buraya kadar gelindi. Şimdi Kamu Yönetimi Yasası’yla, devletin tüm sosyal alanlardan çekilmesi, yerini, “yardım fonları”na ve “sivil inisiyatifler”e bırakması öngörülüyor. Sosyal hakların budanarak köküne “kibrit suyu” ekmenin alt yapısı hazırlanıyor. Eğer SSK’lara el konulabilirse, hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, sıra diğer sosyal haklara gelecek, emeklilik sisteminden kıdem tazminatlarına kadar, her şey, aynı yöntemle “fonlar”a devredilecek ve herkes başının çaresine baksın denecek.
Bu bakımdan, SSK’ların savunulması, günümüz açısından, aynı zamanda, tüm sağlık hakkının, eğitim hakkının, hastanelerin, sosyal güvenliğin savunulması demektir. İşçilerin sosyal haklarından vazgeçirilip yardım fonlarının eline bırakılmasına karşı savaşım demektir.
Saldırının hedefi çok kapsamlıdır. En başta sendikalar olmak üzere, emekçilere, halkın çıkarlarını kendine çıkar kabul etmiş herkese büyük görevler düşmektedir. Eğer hükümetin bu hevesi gerçekleşirse, bu işin vebali, başta sendikacıların omuzlarında olacaktır. Ve tarih, onları, işçi ve emekçilerin sosyal haklarını satıp yardım kurumlarına muhtaç eden ihanetçiler olarak yargılayacaktır.
Bu anlamda, SSK’ların şahsında sosyal güvenliği, emeklilik hakkını, kıdem tazminatlarını, ülkenin –kuşkusuz emekçilerin– hastanelerini, okulları savunmak, halkı yardım fonlarının elinde oyuncak etmemek için görev başına koşulmalıdır.

AB ile ilişkiler ve Türkiye’nin önündeki süreç

Nihayet 17 Aralık da geldi geçti ve arkasında büyük gürültüler, sayısız soru işaretleriyle birlikte karmaşık bir tablo bıraktı. Oysa daha önceleri söylenenleri şöyle bir hatırlarsak, 17 Aralık, Türkiye açısından, belirsizliklerin yerini belirli olana bırakacağı gün olarak tarif ediliyordu. Ama şu andaki tablo hiç de böyle değildir. Hatta gelinen nokta, 17 Aralık öncesine göre daha çok belirsizlikler içermektedir.
Avrupa Birliği’nin getireceği yükler, alacakları, kaybettirecekleri, yerli üretim ve tarımın tasfiyesi vb… Emperyalistler arasındaki kamplaşmaların daha belirgin bir hal aldığı dünyada Türkiye nerelere sürüklemektedir? Ya da 17 Aralık belirsizliğinin, Türkiye’ye reva görülen muamelenin ardında neler yatmaktadır? AB’nin başka hiçbir ülkeye karşı davranmadığı biçimde ve aşağılamaya varan bir tavrı Türkiye’ye karşı göstermesinin nedeni nedir?
Tüm bunları anlayabilmek için, 17 Aralık’ta AB ile yürütülen müzakerelerde, hükümetin zafer kazandığını mı yoksa rezil olduğunu mu tartışmak yerine, meselenin arka planına bakmak lazımdır. Yoksa neredeyse karikatürleştirilmiş nedenlerden yola çıkarak bir yere varmak ve Türkiye’nin düştüğü veya düşürüldüğü durumu açıklamak mümkün olmayacaktır. Kaldı ki, AB’ye girmeyi bir zafer olarak lanse etmek bile, başlı başına aldatmacadır. Eğer AB’ye girmek bir zaferse, Bulgaristan, Polonya, Hırvatistan, Romanya çok büyük zaferler kazanmış ülkelerdir! Ama bu ülkelerin pozisyonlarına bakınca, gerek ekonomik, gerek siyasal, gerekse itibar bakımından hiç de zafer kazanmış ülke konumunda olmadıkları pekala görülecektir. Ama kabul etmek gerekir ki, bu ülkelerin hiçbirisi Türkiye kadar hırpalanmamış, aşağılanmamış, yerlerde süründürülmemiştir. Üstelik yine bu ülkeler bile, AB’ye girmeyi, erişilmesi zor bir zafer diye sunmamıştır.
Aslında Türkiye hükümeti ve egemenlerin 17 Aralık’ın ertesinde sergilediği bayram tutumu bile, aklı başında burjuva diplomasisinin yapacağı bir şey değildir. Bu tutum, bundan sonrası pazarlıklar için kendi kendini vurmak, kendini silahsızlandırmak, rakiplerinin elindeki kozları güçlendirmekten başka bir anlam ifade etmemektedir. Bu kadar ucu açıklığa, belirsizliğe, tehdit, şantaj ve aşağılamaya karşın bile bayram yapan bir ülkeye, rakipleri neden daha fazla hak tanıma yoluna gitsin, esnesin, taviz versin? Ama işte, dış politika, diplomasi denen şey ayağa düşmüşse, bir yerlere yamanma, ne pahasına olursa olsun emperyalist politikalara eklemlenme damarlara kadar işlemişse, böyle oluyor. 

KESKİNLEŞEN ÇELİŞKİLER, NETLEŞEN KAMPLAR
Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması, kapitalist entegrasyon sürecine girdiğini açıklaması, o güne kadar kendisini “Sovyet yayılmacılığına karşı” kapitalizmin hamisi ilan eden ABD’yi dünyanın tek efendisi pozisyonunda bıraktı. Ancak dünya üç beş büyük emperyalistin paylaşımına nasıl küçük gelirse, tek başına bir emperyalistin egemenliği için de o kadar büyüktü. Kıyasıya bir rekabet halinde bulunan emperyalist kapitalist dünya, sonsuza değin, ABD’yi tek başına hükümran olarak bırakmaya asla yanaşmayacaktı. Hiç şüphesiz, bu rekabeti belirleyecek şey ise, en başta emperyalistlerin ekonomik gücüydü. “Emperyalistler dünyayı sermayeleri oranında paylaşacaktı”
Amerikan hükümranlığına karşın, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa Birliği rekabette etkin olarak yer almaya başladı. Diğer yandan da, Putin’in iş başına gelmesiyle birlikte toparlanma sürecine giren Rusya da, kendi çıkarları doğrultusunda manevralara girişiyor; bir yandan içte yeniden güçlü bir merkez oluşturmak isterken, diğer yandan Çin ile ortak ittifak projeleri geliştiriyordu. Şanghay İşbirliği Örgütü bu doğrultuda oluşturulmuştu ve bölgede giderek etkinlik kazanıyordu. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, tarafından kurulan ŞİÖ’nün ilk amacı, daha çok ortak ticaret işbirliği biçimindeydi. Üye ülkeler, Eylül 2004’de Kırgızistan’da gerçekleşen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Başbakanlar Konseyi toplantısında, “yeni ve hızlı bir anti-terör gücünün” oluşturulması konusunda anlaştılar. Bu kararla, ŞİÖ askeri olarak da devreye giriyor, Rusya ve Çin önderliğinde güçlü bir cephe olarak, bölgeye ağırlığını koymaya başlıyordu.
Herkesin kendine uygun bir stratejisi vardı. Taktikler stratejilerine bağlı biçimde gelişiyordu. Görünen o ki, şimdilik Çin ve Rusya, değişik manevralarla zaman kazanmaya uğraşıyor. Her ikisi de, gerek enerji alanında, gerekse diğer alanlarda ABD ile direkt karşı karşıya gelmekten dikkatli biçimde kaçınıyor. Ama bu, sulh anlamına gelmiyor. Tersine, taraflar, büyük kapışmalar için güç toparlamaya uğraşıyor. Ama direkt karşı karşıya gelmekten kaçınan taraflar, dolaylı yoldan sürekli mücadele içersinde. Rusya; Gürcistan, Azerbaycan, Ukrayna vb. dolayısıyla ABD ile yüzleşmektedir. Çin; Tayvan meselesiyle, Dünya Ticaret örgütü aracılığıyla ve enerji baskısıyla sıkıştırılmaya çalışılmaktadır.
Irak’ı işgal eden, petrol bölgesine neredeyse tek başına hükümdarlık eden ABD, Venezüella’yı kuşatmaya, teslim almaya uğraşıyor. Çin ise, daha önce Saddam Hüseyin zamanında, Irak’la sıkı işbirliği içersindeydi, enerji sağlamaktaydı. Şu an Venezüella’dan da petrol alıyor. Ve ABD’nin vuruşları, Çin’i zora sokuyor.
Kazakistan-Çin ortak boru hattı projesiyle Kazak petrollerinin Çin’e taşınması için anlaşmalar yapıldı. Bu projeye Rusya da ortak. ABD ise, Azerbaycan, Gürcistan, Afganistan ile ve Ukrayna’dan Tacikistan’a, Kazakistan’dan Türkistan’a kadar iç politikaya müdahale ederek, Soros vb. vakıfları aracılığıyla para saçarak, Rusya’yı ve İttifakı sıkıştırmaya çalışıyor.
AB ile Rusya, ABD’ye karşı, zorunluluktan doğan bir dayanışma görüntüsü içersindeydi. Ama Rusya’nın toparlanmaya başlaması ve Avrasya’da tekrar merkezi bir güç olmaya doğru ilerlemesi, AB için memnuniyetle karşılanacak bir durum değildi. Ama AB, ABD’ye karşı ortak dayanışmada bulunduğu Rusya’ya karşı manevralara girişiyor. Öte yandan da, kapılarını kendine sonuna kadar açması için, Çin’in üzerinde baskı uyguluyor. Yani emperyalist akbabalar arasında hiçbir zaman saf bir dostluk ve kalıcı birlikteliklerden söz edilemiyor.
Almanya ve Fransa ise, artık ABD’ye daha fazla kafa kaldırıyor, karşı politikalar geliştiriyor ve bu politikaları açıkça ortaya koyuyor. Üç beş sene öncesine kadar, Almanya ve Fransa, belli konularda ABD’ye karşı mırın kırın yapsalar da, sonunda ABD ağırlığını koyup dediğini yaptırıyordu. Ama özellikle Irak işgali, bu bakımdan dönüm noktası niteliğinde oldu. AB, ABD’den ayrı tutum aldı. Sonrasında, özellikle ABD’nin Irak’ta başarısızlığının belli olmaya başlamasıyla birlikte, AB, tavrını daha netleştirerek, ABD’nin isteklerine hayır demeye başladı. Örneğin, ABD’nin BOP projesi, Fransa ve Almanya tarafından darmadağın edildi..
Ama AB hiçbir zaman tek bir vücut olmadı. İngiltere, ABD’nin sadık bir müttefiki olarak, ayrı bir baş çekmeye çalıştı. Ancak süreç içersinde Almanya ve Fransa ağır basarak, AB içersindeki liderliği ele aldı, İngiltere ise, neredeyse tecrit durumuna geldi. Irak başarısızlığı, ABD’nin dünya hükümdarlığının sarsılması, AB’nin giderek ağırlığını hissettirmeye başlamasıyla, Blair hükümeti, İngiliz burjuvazisi tarafından sorgulanmaya başladı, Blair, AB’den koptuğu için eleştiriliyor. Bu, İngiltere’yi yeni hükümet arayışlarına ve buna bağlı olarak yeni manevralara sürükler mi, bunu önümüzdeki gelişmeler gösterecektir.
Türkiye ise, ABD’nin sıkı bir müttefiki, “stratejik ortağıdır.”
İşte Türkiye’nin AB süreci, tam da bu koşullarda, emperyalistler arasında giderek kızışan dalaşmanın ortasında yürüyordu. Ve hiç şüphesiz, Türkiye’nin AB ilişkilerini, bu gelişmelerin ışığında değerlendirmek ve ucu açıklığın nedenlerini buralarda aramak gerekmektedir. Yoksa salt zafer veya yenilgi üzerine yürütülecek değerlendirmelerin, sadece, meseleyi asıl tartışılması gereken noktadan uzaklaştırmaya yarayacağı açıktır.

AB, ABD VE TÜRKİYE
ABD nasıl ki, Rusya’yı içerden sıkıştırıyor, ayrılıkçılığı körükleyerek bir süre sonra karşısına güçlü bir biçimde dikilecek rakibini zayıflatmaya uğraşıyor, Çin’i kuşatmaya çalışıyorsa; AB’yi de güçsüzleştirmek için plan ve manevralar gerçekleştiriyor. Bu planlar, AB’yi sulandırmak, kararlarının uygulanmaz hale gelmesini sağlamak ve nihayetinde bölmek içeriklidir. Eğer yaratabilirse, İngiltere önderliğinde ikinci bir Avrupa, Alman Fransız önderliğine karşı devreye sokulmak istenen formüldür. İngiltere’nin yanına mevzilendirilmek istenen ülkeler ise, başta Türkiye olmak üzere, Polonya, Romanya, Bulgaristan, İtalya’dır.
İşte Almanya ve Fransa, Türkiye’nin AB üyelik girişimlerine bu gözle bakmaktadır. Elbette Türkiye’nin ekonomik yapısı, işsizlik, dinsel motifler Avrupa’nın devlerini kaygılandırmaktadır; ama hepsi o kadar. Nasıl olsa bu kaygılar bir biçimde halledilebilir. Dolaşıma engel konularak, ekonomik yaptırımlar getirilerek söz konusu kaygıların sorun teşkil edilmesinin önüne geçilebilir. Ama esas olan, Türkiye’nin ABD’ye bağımlı kökleşmiş politikaları ve ABD’nin planlarıdır.
Hiç şüphesiz burada, şöyle bir soru sorulabilir. Madem öyle, Almanya ve Fransa, ABD’ye yakın olan Polonya, Romanya ve Bulgaristan’a karşı neden bu kadar katı davranmamışlardır?
Bu sorunun yanıtı hiç de karmaşık değildir. Polonya, Bulgaristan, Romanya bir takım ekonomik girişimlerle, sıkıştırma manevralarıyla belirli bir süreç dahilinde nispeten izole edilebilir, hizaya getirilebilir. Bu konuda Avrupa, coğrafi olarak da, ABD’ye göre daha avantajlıdır. Nitekim daha önce, ABD’ye yakın olan İspanya yönetimi devrilmiş, yerine, daha Avrupacı bir yönetim gelmiştir. Yine mesela Amerikancı olarak bilinen ve Türkiye’nin AB üyeliği için çalışan İtalya Başbakanı Berlusconi, 17 Aralık zirvesinde manevra olanağı bulamamış, Türkiye’ye karşı Almanya ve Fransa’nın yanında yer almak zorunda kalmıştır. Ve ihtimal odur ki, Amerikancı politikaları Berlusconi’nin sonunu getirecek, İspanya örneği, İtalya’da  tekrar edilecektir.
Polonya’nın durumu daha çarpıcıdır. Irak işgalinde ABD ile birlikte hareket eden ve Irak’a asker gönderen Polonya, Almanya ve Fransa’nın sıkıştırmaları sonucu, daha fazla direnç gösteremeyerek, Irak’ta bulunan askerlerini önümüzdeki aylarda geri çekeceğini açıklamıştır. Bulgaristan ise, daha kolay bir lokmadır, AB için. En son Rusya ile Bulgaristan arasında imzalanan petrol ve doğal gaz boru hattı anlaşmalarıyla gündeme gelen Rusya’dan Avrupa’ya enerji taşınması projesi, Bulgaristan’ı ABD’den kopartmaya dolaysız biçimde hizmet edecektir. Üstelik Romanya, Polonya ve Bulgaristan’ın ABD ile ilişkileri kökleşmiş ilişkiler değildir.  
Ama Türkiye, bütün bu ülkelerden farklıdır. Her şeyden önce, Türkiye, stratejik bakımdan bu ülkelerin hepsinden önemli bir konumdadır. Bir tarafıyla Rusya’ya, diğer tarafıyla Ortadoğu’ya komşudur ve bu her iki taraf da, şu anda dünyada cayırtının koptuğu ve bundan sonrasında da kopacağı merkezlerdir.
Türkiye, Rusya içlerinde “Türki Cumhuriyetlerde” kışkırtma faaliyetleri sürdürmekte, diğer taraftan, Fethullah Gülen İslamı kullanarak, ABD adına çalışmaktadır. Her ne kadar Pan Türkçüler, bunu, Türkistan’ı birleştirmek adına yaptıklarını söylüyorlarsa da, tesadüf bu ya, Amerikan çıkarlarıyla çakışılmaktadır!  Kestirmesi, Amerikan çıkarları için çalışılmaktadır. Çünkü Rusya içlerindeki operasyonların CIA ile ortak yürütüldüğünü bilmeyen yoktur.
İşte sorun buradadır? Bundan böyle Türkiye, Rusya içlerinde kimin için çalışacaktır? ABD için mi, AB için mi?
Ya da en basitinden bir örnekleme yapmak gerekirse, Türkiye, Irak’ta Amerika’nın yanında savaşmak için tezkere çıkartmıştır. Eğer ABD gelin deseydi, Türkiye, şu ana Irak’ta, ABD’nin yanında işgal gücü olarak bulunacaktı. Oysa, Irak’ın ABD tarafından işgali, Almanya ve Fransa’nın onaylamadığı bir tutumdur. ABD için savaşan bir Türkiye, AB için kabul edilebilir mi?
Ya da şu meşhur BOP projesini ele alalım. Türkiye, BOP projesine balıklama atlamış, projenin asıl ve merkez unsuru olmak istediğini beyan etmiştir. Oysa Almanya ve Fransa bu projeyi uygulanmaz kılmak için çalışmış ve çalışmaktadır. BOP’un asli unsuru olmak isteyen bir ülkeye AB’nin sıcak bakması düşünülebilir mi?
Mesela bir başka durum; ABD, İran’ı nükleer santral girişimlerini bahane ederek sıkıştırmaktadır. Eğer Irak’taki fiyasko olmasa, şu an ABD İran’a saldırmış durumdaydı ve muhtemelen savaş şu anda İran’da sürüyordu. Avrupa Birliği ise, bu durumdan kendi adına faydalanmak ve İran’ı ABD’ye kaptırmamak için, kendi çıkarları doğrultusunda avantajlar elde etmeyi gözeterek, İran’a karşı daha uzlaşmacı bir tutum takınmıştır. Soru şudur: Türkiye’nin tavrı ne olacaktır? ABD’nin yanında mı, yoksa AB’nin yanında mı yer alacaktır? Şimdi belki şöyle denilecektir: Son zamanlarda Türkiye’nin gerek Suriye gerekse İran ile ilişkileri düzelmeye başlamış, eski gerginlikler yerini belli alanlarda yakınlaşmalara bırakmaktadır. Ama bunun yarın için hiçbir garantisi yoktur. Yarın koşullar değiştiği, ABD politikaları net biçimde ortaya konduğu anda, bugün olanlar, mazide kalacaktır. Unutulmamalıdır ki, ABD Irak’a saldırmadan sadece ve sadece bir-iki ay önce, bu hükümetin bakanı Irak’ı ziyaret etmiş, iki ülke arasında kapsamlı ticaret anlaşmaları imzalanmış, Saddam Hüseyin’le yanak yanağa pozlar verilmiş, AKP hükümeti ve bakan Kürşat Tüzmen bu anlaşmaları büyük birer zafer olarak lanse etmişti. Ama bir-iki ay sonra ne oldu? Ortada ne anlaşma, ne ticaret, ne dostluk kaldı. Türkiye, ABD’nin yanına yerini aldı.
Bu ve benzer yaşanmışlıklar, elbette, AB tarafından da ciddi biçimde izleniyor. Bu yüzden de müzakere sürecinin “ucu açık” bırakılıyor.
Aslında 17 Aralık zirvesinde yaşananlar bile bu durumu açıkça teyit etmiştir. Her ne kadar, bizim medya tarafından, Tayyip Erdoğan’ın “masadan kalkar, geri dönerim” tehditlerinin Avrupa’yı çok paniklettiği, korkuttuğu yazılıp çizildiyse de, sonucun hiç de öyle olmadığı, sonunda, AB’nin dayattığı koşulların, Tayyip Erdoğan tarafından imzalandığı ortadadır. Kaldı ki, ticaretinin yüzde 72’si Avrupa’yla olan Türkiye’nin, o masadan paldır küldür kalkamayacağı herkesin malumudur!
Peki, Avrupa çok korkmuştur da, ne olmuştur? Tayyip Erdoğan’la yeniden konuşan Blair ve Berlusconi olmuştur! Ne Schröder, ne Chirac “masadan kalkma, geri dönme” üflemesiyle muhatap olmamıştır. Yani Amerikancılar baş başa bırakılmıştır. Bu bile, diplomasinin mesajlı dilinde son derece anlamlıdır. Almanya ve Fransa demiştir ki, “Ey, Amerikancılar, buyurun, başınızın çaresine bakın, işinizi kardeş kardeş halledin!”

BUNDAN SONRASI
Ucu açık müzakere sürecinin ucunun daha da açılacağı ya da kapanacağı, bundan sonra Türkiye’nin izleyeceği politikalar, dünyadaki gelişmeler tarafından belirlenecektir. Türkiye, Almanya ve Fransa’ya yaklaştığı oranda müzakerelerinin ucu kapanacak; ABD ile ilişkilerin eski dozda sürmesi ve boyutuna göre daha da açılacak, hiç kapanmayacaktır. Ama ABD mi-AB mi tercihi, salt Türkiye’nin kendi iradesiyle belirlenebilecek bir şey değildir.
O zaman soru şu şekilde sorulmalıdır: Varlığını emperyalizme bağımlılık ve yamanmak üzerine kurmuş Türkiye, bu kez, kim veya kimlere hizmet edecektir? Avrupa’ya hizmet, ABD’nin kızdırılması, kafaya çuval geçirilmesidir. ABD’ye kölelik, Rusya içlerinde ve bölgede ABD için çalışmak, AB’nin sulandırılması girişimleri ise, AB’nin hoşnutsuzluğu demektir.
Bağımlılık ilişkisine bir kez girildikten sonra, her yeni adım, batağa doğru ilerleyiş demektir. Her yeni adım emperyalist efendilerde yeni beklentilerin oluşması anlamına gelmektedir.
Stratejik konumdan faydalanılıp emperyalistler arasındaki çelişkilerle oynayarak, biraz o tarafa biraz bu tarafa meyledilerek ilişkileri sürdürmenin ve aradan sıyrılmanın yolu var mıdır?
Dünyanın hızla kutuplara bölündüğü, çelişkilerin keskinleştiği, hammadde kaynakları ve pazar alanları üzerinde kavgaların kızıştığı bir dünyada, Türkiye,  bağımlılık ilişkileriyle, o şansı kaybetmiştir. Eğer Türkiye, gerçekten bağımsız ve özgür bir ülke olsaydı, bu çelişkilerden pekala yararlanılabilirdi. Ama mevcut pozisyonuyla, çelişkilerin keskinleşmesi, kendi durumunu daha fazla sıkıştırmaktan başka bir işe yaramamakta, manevra şansı tanımamaktadır.
Görünen tablo şudur: Emperyalist bağımlılık ilişkileri, eklemlenmek, jandarma olmak üzere kurulu bir dış politika, Türkiye’ye fazla seçenek tanımamaktadır: Ya emperyalizmin oyuncağı haline gelinecek, her gün daha fazla bela ile karşılaşılacak, ya da gerçekten bağımsız ve demokratik olunacaktır.

Kışkırtma, provakasyon, ne yapılmak isteniyor?

Mersin’de yaşandığı iddia edilen ve ne olduğu bir türlü anlaşılamayan bayrak olayı, yeni gerilimlerin işaret fişeği gibi oldu. Ne olduğu bir türlü anlaşılamadı, çünkü, önce bayrak yakmadan söz edildi, sonra bayrağın yakılmadığı meydana çıktı; üstelik televizyonlara yansıyan görüntülerde, söylendiği şekilde, bir bayrak yırtma hadisesi de görülmüyordu. Birkaç çocuk ellerinde bayrak öteye beriye koşturuyordu. Hepsi buydu. Nitekim, ertesi gün olay medyada geniş biçimde yer almadı. Meydana geldiği iddia edilen olay, pazar günüydü. Pazartesi günü, olağanüstü bir durum ve açıklama olmadı. Ancak salı günü, Genelkurmay sert bir açıklama yaparak, Türkiye’nin hiç de yabancısı olmadığı gerginlik ortamını başlattı.
Bu, aynı zamanda, yeni bir dönemin başlangıcının habercisiydi. Önümüzdeki dönemde, Türkiye’yi gergin ve sıkıntılı günlerin beklediğini, mevcut durum ve bulundukları pozisyondan hoşnutsuz bazı güçlerin harekete geçtiğini gösteriyordu.
Bu noktaları şöyle toparlamak mümkündür.
AKP’nin Amerika’nın açık desteğiyle işbaşına gelmesinin ardında, hiç şüphesiz, ABD’nin Irak işgali, Petrol Körfezi’ne yönelik tek egemen güç olma isteği, BOP projesinde Türkiye’nin büyük ve önemli bir yer tutuyor olması gibi nedenler yatıyordu. Hatta projenin temel ayaklarından birisi olarak Türkiye görünüyordu. Türkiye’nin stratejik önemi, gerek Ortadoğu, gerek Kafkaslar’a komşu olması, Avrupa ile Ortadoğu arasında köprü görevi görebilecek bir konuma sahip bulunması, kendisine bu projede önemli bir pozisyon yüklüyordu. AKP, ABD’nin pek çok kez açıkça dile getirdiği ve BOP projesinde de vurgulandığı gibi, Ortadoğu’da “Ilımlı İslam” modelini, planlarını kolaylaştıracak bir etken olarak değerlendirmişti.
ABD, Irak işgali hazırlıkları yapıyor, bu kadarla da yetinmeyip, hemen sonrasında İran’a girmeyi hedefliyordu. Bu planlar başarıldığı anda, Suriye, tabiri caizse “çantada keklik” olarak değerlendiriliyordu. Tüm bu işgal hazırlıklarında, Türkiye, Amerika için güvenli sıçrama tahtası, askeri bakımdan, gerek petrol bölgesine, gerekse de Kafkaslara yayılma stratejisinin en önemli ayaklarından biriydi. Ancak Türkiye nüfusunun asıl olarak  Müslüman olması dikkate alınmalıydı. Bu, iki bakımdan önemliydi. Buradan kalkışılacak bir operasyon, bölge ülkelerinin Müslüman halkları üzerinde de etkili olabilecekti. En azından, Amerikan işgal ve operasyonlarına karşı bölge halklarında doğacak tepkiyi kırıcı bir etki yapabileceği gibi, bölge ülkelerin yönetimlerini cesaretlendirebilecekti. Ancak en başta, Türkiye halkının, buna ikna edilmesi gerekirdi. İşte burada, devreye AKP formülü girdi. AKP, hem Türkiye halkının Müslüman bir ülkeye yönelik işgalinde ikna edilmesinde, en azından tarafsızlaştırılmasında rol oynayabilir, hem de BOP projesi çerçevesinde “Ilımlı İslam” konseptinde önemli bir yer tutabilirdi. AKP, bu beklentilerle işbaşına getirildi. Ancak işler beklendiği gibi yürümedi. Hatta ABD için tam bir hayal kırıklığı söz konusu oldu. Bu hayal kırıklığı, AKP’nin verdiği sözlerden dönmesi, ABD’ye sırt çevirmesinden değil, halkın kandırılamamasından doğan bir hayal kırıklığıydı. Yoksa AKP, ilk günden itibaren, ABD’nin istek ve taleplerini karşılamak için cansiperane çalışmıştı. Beyaz Saray’daki şaaşalı kabul törenleri ve bu törenlerin, içeride, AKP konusunda kafalarında hala şüphe işaretleri taşıyan asker, patron, bürokrat kesimine referans olarak takdim edilmesi, henüz hafızalardan silinmedi.
Ancak halkın tepkisi, planların aksamasına yol açtı, hatta hayata geçmesini önledi. Bu, sıkıntıların başlangıcı oldu. Sonuçta, AKP, oy aldığı kitlelere ve tabanına karşı zor durumdaydı ve onları hiç dikkate almadan ilerlemesi mümkün değildi.
Üstelik, gerek ABD, gerekse AKP’nin bölgeye Amerikan planları yönündeki her adımı büyük tepkilere neden oluyor, Amerikan düşmanlığı en üst seviyeye fırlıyordu. Kabul etmek gerekir ki, halkın  üzerinde birleştiği en tartışılamaz konsept, Amerikan düşmanlığıydı. Bu ise, gerek ABD’nin, gerekse hükümetin bölgeye yönelik planlarına takoz koyan en büyük sorunlardan birisiydi. Nitekim mesele, Amerika tarafından da açıkça dile getirilmeye başlanmış, yalnız dile getirilmekle de kalmamış, Amerikan basınında, Türkiye aleyhtarı kampanyavari bir yayın başlamıştı. Bir takım televizyon dizilerinde, değişmez “terörist” Arapların yerini Türkler almaya başlamıştı.
Bunları takiben, AKP’de istifalar gündeme geldi. Doğal olarak da, “düğmeye mi basıldı” tartışmaları başladı ve bizzat Tayyip Erdoğan’ın ağzından, bu kuşku medyaya yansıdı.
Oysa soğuk savaş kuralları işlemeye başlamış, dört bir koldan sıkıştırma harekatı yürütülüyordu. Çünkü, düğmeye basacaklar, bunu söylemez, basardı! Basmaları için önlerinde ne gibi bir engel vardı? Burada, düğmeye basmaktan çok, açık bir sıkıştırma harekatı vardı ve yönetim çevrelerini genel bir tedirginlik havası sardı. Nitekim, çok geçmeden, AKP Genel Başkan Yardımcısı, soluğu Amerika’da aldı. Ve, daha hükümet açıklama yapmamışken, İncirlik üssü “işi”nin halledildiği açıklamasını, orada, Amerika’da yaptı. Ve yine o sırada, Başbakan’ın İsrail’e gideceği duyuruldu. Ardından, 200 milyon dolar tutarında pilotsuz uçak ihalesi İsrail’e verildi. Sıkıştırma harekatı meyvelerini vermeye başlamıştı!
Yine bu kampanyanın hedefleri arasında, egemen klikler içersinde mevzi kapma savaşımı olduğu görülüyordu. Bu bakımdan, ille de düğmeye basmaktan söz edilecekse, son provokasyonlar için böyle bir şeyden söz edilebilirdi. Son olaylardan kimlerin yarar sağladığına bakarak, kimlerin elinin bu işlerde olduğu anlaşılabilirdi.

ASKERLERİN POZİSYONU
Tezkere süreci, kafaya çuval geçirme hadisesi, AB uyum yasaları, “sivilleşme harekatı”, bazı taşları yerinden oynatmaya ve hizaya getirmeye yönelik adımlardı. Bunların başında, bürokrasinin geleneksel yapısını parçalamak, askeriyenin etkisini azaltmak vardı. Emperyalistler arası egemenlik savaşımında, herkes, hesabını kendine göre yapardı. AB de, pekala görmekteydi ki, ABD’nin etkinliğini azaltıp, kendisinin güçlenmesi, bu kurumların etkinliğinin zayıflatılmasına bağlıydı. Aksi takdirde, ne yaparsa yapsın, asıl hükümran güçlerin ipleri ABD’nin elinde olacaktı. Türkiye’nin bu hali, AB’ye güven vermekten uzaktı. Dahası, pekala herkes biliyordu ki, ABD’nin hedeflerinden birisi, AB’nin zayıflatılması, sulandırılarak içinin boşaltılması ve nihayetinde işlevsizleştirilmesi ve dağıtılmasıydı. Dolayısıyla, ne kadar çok sayıda kendi denetiminde ülke AB’ye girerse, ABD’nin planlarının hayata geçme ihtimali o derecede artacaktı. Nitekim, AB’nin ağır topları Almanya ve Fransa’nın, Türkiye’ye, “ABD’nin Truva Atı” gözüyle baktığı bir sır değildi.
Herkesin hesabı kendine göreydi ve son gelişmelerle askeriyenin pozisyonunda eskiye oranla zayıflama görülüyordu. Hatta Ankara kulislerinde, sık sık “genç subaylar” lafları dolanıyor, alt kadroların en tepedeki kişiden hoşnut olmadıkları, onu pasif buldukları söylentileri yayılıyordu. Kuşkusuz, bu söylentiler, askeriye bakımından, hem pozisyon kaybetmemek, nefesini sürekli yönetenlerin ensesinde hissettirmek, iktidarın nimetlerini ve koltuğu bırakmamak, ortalığı sürekli gergin tutmak, aynı zamanda da dezenfarmasyon amaçlıydı.
Nitekim, “Bayrak” olayının ardından, ilk atış askerden geldi ve böylece, uzun zaman aradan sonra ilk hamle yapılmış, bir mevzi kazanılmış, yeniden açıktan siyaset sahnesine dönüş yapılmış oldu. Önemli olan, ilk adımı atmaktı. Ve hamleler, art arda gelmeye başladı. Birden, Yunanistan krizi peydahlandı! Kardak kayaları, gündemin baş köşesine oturdu!
Kıbrıs konusu zaten gündemdeydi. Kıbrıs noktasında saflaşma daha açıktı. Askerler Denktaş’ın ardında, AB ve hükümet karşı tarafın yanındaydı. Kıbrıs meselesinde de görüldüğü üzere, her ne kadar, asker pozisyon kaybetmiş gibi görünse de, kendilerine biçilen elbiseye kolayca razı olacak değildi. Bunu her fırsatta gösteriyordu.
Dikkat edilirse, Mersin’deki bayrak hadisesi Pazar günü olmuştu. Ancak tepki Salı günü geldi! Belli ki, durumdan vazife çıkartmışlar, bu fırsatı değerlendirmeye karar vermişlerdi. Açıklamayla birlikte, ortalık tam anlamıyla terörize edildi. İşte tam bu sırada, medyada “derin devlet” dizileri başladı! Derin devlet denilen şeyin altı, bir konuda, özellikle çiziliyordu. Derin devlet, iktidar görevini yapamadığı, yönetsel boşluk doğduğunda devreye girerdi! Yani şu anda da, gerek Kürt, gerekse milli duygular, gerek Ege, gerek Ermeni meselelerinde boşlular vardı ve derin devlet vazifeyi haketmişti!

KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEDİKÇE..
Bir süreden beri, AB ve ABD ile olan ilişkiler, IMF, Dünya Bankası faktörü, özelleştirme ve özelleştirme dışı memleketin çok açık bir biçimde yağmalanması, yabancılara verilen imtiyazlar, dış dayatmalar, sürekli itilip kakılma, aşağılanma, halkta duyarlılıklar yarattı. Bunun böyle olması da kaçınılmazdır. Üstelik uzun yıllardan beri devrimcilerin sürdürdüğü anti-emperyalist propaganda, halkın bu duygularının gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Nitekim, Amerikan düşmanlığı tartışmalarında, bu durum, medya tarafından da dile getirilmiştir.
Ancak, propagandanın her yönüyle kitleleri etkisi altına aldığını söylemek, elbette mümkün değildir. Üstelik, son dönemlerde, devrimcilerin zayıflayan etkisi ile yığınların öfkesi birleşince, sermaye, bunu, milliyetçi kanala akıtmamanın tam zamanı olduğunu düşünerek, özünde anti-emperyalist bir içerikle şekillenen öfkeyi, “iç düşmana” ve yanı sıra “Kardak Kayalıkları” gibi “önemli bir dış düşmana” çevirme manevrasına girişmiştir. Elbette, içeride, hedefe Kürtler konmuştur.
Bütün bunlar, egemenler açısından; 
Gericiliğin son dönemlerde çatlamaya başlayan birliğinin yeniden sağlanmasının…
Diğer yandan, Amerikan düşmanlığı noktasında birleşen yığınları bölme ve kontrol altına almanın…
Kuzey Irak’taki gelişmeler, Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olması dolayısıyla, hem o tarafa, hem içteki Kürtlere göz dağı vermenin…
Bir bakıma ufak noktalar gibi dursa da, Kızıltepe’de baba-oğulun öldürülmesinin ardından toplumsal bazda oluşan duyarlılığın yok edilmesinin, meydana çıkan toplu mezarlar dolayısıyla egemenlerin düştükleri geri pozisyondan çıkılması ve bir anlamda o günlerin rövanşının alınarak mevziin yeniden kazanılmasının…
Yine Kadınlar günü vesilesiyle polisin düştüğü zor durumdan çıkılmasının…
Ve elbette, en gerici noktadan Avrupa’ya karşı çıkan, eski statülerinin devamını isteyen gericiliğin, bir anlamda Avrupa Birliği’yle hesaplaşmasının da… aracıydı!
Bütün bunların bir anda yapılabilmesinin en kolay yolu, “dış düşman” sendromunu öne çıkartmak, içte de Kürt’lere vurmaktı. Çünkü bu, nispeten hem kolaydı, hem de emek hareketinin ve bir toplumsal muhalefet oluşturmak üzere birleşebilecek sömürülen ve ezilen yığınların yumuşak karnıydı!
Kolay yoldu, çünkü, binlerce insanın kanının döküldüğü o günler, hala hafızalardaydı. Yıllar boyunca cendere altına alınan Kürtler, hem siyasi, hem sosyal, hem de propaganda bakımından köşeye sıkıştırılmış, neredeyse soluk alıp vermeleri bile izne bağlanmıştı. Şoven ve ırkçı propaganda, hem Kürt, hem Türk emekçilerini vuruyordu. Her iki tarafta da, diğerine karşı önyargılar, güvensizlikler, şüpheler oluşmuştu. Bu ise, tam da egemenlerin istediği ve yapmaya çalıştıkları şeydi. Çünkü işçilerin, emekçilerin, yoksulların birliği işçi sınıfının davasına hizmet ederken, halkların düşmanlaşması ve milliyet temelinden bölünmesi burjuvazinin çıkarınaydı.
Milliyetçi, şoven, ırkçı, dinsel motifli, bölgesel anlamda ne kadar bölünme varsa, hepsi, sonuçta, burjuvazinin işini kolaylaştıran faktörlerdi. Bu anlamda, egemenler, sürekli olarak emekçilerin birleşmesinin önüne geçmeye çalışır. Araya düşmanlıklar, ön yargılar, güvensizlikler eker. Paranoyalar geliştirir ve elinde sopayı sallayarak korkutur. Korkutarak ve korkuluklarla yönetme, bizim ülkemizin en temel yönetim biçimidir. Bölünme korkusu, hem ezilen ulusu köşeye sıkıştırmak içindir, ama aynı zamanda, ezen ulusun emekçilerini sermayenin kendi çevresi etrafında toplamanın aracı olarak işlev görür. Bu bakımdan, sermaye, ülkedeki halkları bölmek, aradaki ulusal çitleri güçlendirmek, anlaşmazlıları körüklemek, rekabeti arttırmak hedefindedir. Elbette sınıf mücadelesinin düşüklüğü, egemenlerin işlerini kolaylaştırır. İşçi sınıfı hareketinin yüksek olduğu, hareketin kendisini, güçlü bir biçimde hayatın her alanında hissettirdiği dönemlerde, sermayenin, bu tür manevralarla yığınları etkileme şansı, bugüne göre çok daha az olacaktır.
Milliyetçi baskı siyaseti, işçi sınıfı  davası için bir başka açıdan da tehlikelidir. Bu politika, geniş kesimlerin dikkatini, sosyal sorunlardan, sınıf mücadelesi sorunlarından çekerek, başka taraflara yöneltir. Bunun için, işçiler, en kurnazından en vahşisine kadar, zulüm politikalarının tüm biçimlerine karşı mücadele etmek zorundadırlar. Dolayısıyla, bugün ve her zaman için, ulusal sorunlar, başka halkların ezilmesi, en başta işçi sınıfının sorunudur. Kim ki, bu meseleyi kendi dışında görüyor veya görmezlikten gelmeye kalkıyorsa, onun, işçi sınıfı davasından zerre kadar haberi yok demektir.
Ancak devrimcilerin tüm çabalarına karşın, yine de açık sözlülükle kabul etmek gerekir ki, Kürt meselesinde hala kaçak güreşildiği gerçeği de karşımızda durmaktadır. Kürt meselesinin çözümü noktasında aydınlatma çalışmasından ve gerçeklerin anlatılmasından mümkün olduğunca uzak durulmaya çalışıldığı, bu meseleyi konuşmanın faaliyete zarar vereceğinin düşünülmesi gibi garip tutumların varlığı bilinmektedir. Sanılmaktadır ki, biz bu meseleyi konuşmazsak, mesele, mesele olmaktan çıkacaktır! İşte bu, kendi kendini aldatmanın ta kendisidir. Ortada bir sorun varsa, ve bu sorun, egemenler tarafından ülke sorunu haline getirilmişse, en başta şu bilinmelidir ki, o sorundan kaçış yoktur. Siz kaçsanız bile, sorun kaçmayacak; egemenler, o sorun üzerinden kendi politika ve amaçlarını hayata geçirecekler, ve sorun, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bölünmesinin aracı durumuna getirilecektir. Nitekim getirilmektedir de.

KÜRT MESELESİ İŞÇİ SINIFININ MESELESİDİR
Her şeyden önce, akıllara kazınmalıdır ki, “Başka bir halkı ezen bir halk özgür olamaz.” (Marx)
Burjuvazi, işçilerin, emekçilerin birliğinin önüne sürekli engeller koyar, halklar arasına düşmanlık tohumları eker, ön yargı ve güvensizlikleri körüklerken, işçi sınıfı, tam tersi hareket etmek, işçi ve emekçilerin birliğini sağlamak için mücadele etmek zorundadır. İşçi sınıfının kazanması için, milliyet farkı gözetmeksizin, tüm işçilerin birleşmesine gerek vardır. Ulusal engellerin yıkılıp, Türk, Kürt ve diğer işçilerin sıkı sıkıya birleşmesi şarttır. Bunun yolu da, en başta, ezen ulusun işçilerinin, dil, kültürel haklar konusu da dahil, her türlü ayrıcalıklara karşı çıkması, tüm milliyetlere eşit haklar talep etmesi ve her ulusun kendi kaderini tayin hakkını savunmasından geçmektedir. Bunları becermeden, işçi sınıfını bu savaşım içersinde eğitmeden, demokrasi mücadelesinin temel unsuru haline getirmeden, devrimden söz etmenin manası da yoktur. Çünkü devrim, hepsinin üzerinde yükselen en zor iştir. Ancak böyle bir savaşım sonunda, işçi sınıfı milliyetçi ön yargılardan uzaklaşabilir, burjuvazinin tuzaklarından kurtulup, bağımsız bir sınıf olarak hareket edebilir, işçilerin birliğine yönelebilir. Böyle bir savaşım ruhu olmadan, egemen ulusun işçilerinin, gerçek enternasyonalizm ruhunda, bağımlı ülkelerin, sömürgelerin veya ezilen milliyetlerin emekçi kitleleriyle yakınlaşması ve devrimine hazırlanması asla düşünülemez.
Elbette, işçi sınıfı, bu eğitimi kendi kendine yapamayacak, bu bilince kendiliğinden ulaşamayacaktır. Burada en büyük görev, işçi sınıfının partisine ve militanlarına düşmektedir. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içersinde, Kürt sorunu konusunda, bıkmadan usanmadan devrimci bir çalışma yürütülmesi, ertelenemez görev olarak karşımızda durmaktadır. Aksi takdirde, egemen güçler, bu sorunu, işçi sınıfı ve emekçilerin birliğini bozmak için sık sık karşımıza getireceklerdir. Bunun karşısında, “bu bir provokasyondur” diye bağırmanın hiçbir etkisi olmayacaktır.
Yine bu mesele karşısında, işin kolayına kaçarak, her durumda, faturayı Kürt emekçilerine çıkarmaya kalkanlar, Kürt emekçilerinin her hak, özgürlük ve eşit haklar talep edişi karşısında “Kürt milliyetçiliğinden” söz edenler, ve, daha “ince ayar” bir yaklaşımla, talepleri “doğru ama, zamansız” bulanlar, bilmelidirler ki, böyle düşünmekle, en başta egemen düşüncenin savunuculuğunu yapmaktadırlar. Bilmelidirler ki, onlar, bu sayıklamalarla, egemenlerin sözcülüğünü, egemen ulus milliyetçiliği yapmaktadırlar. Bundan kimin yarar sağladığı da ortadadır.

BUNDAN SONRASI
Emperyalistler arası hegemonya mücadelelerinin, hammadde ve pazar alanları üzerindeki kapışmanın giderek şiddetlendiği ve hızla büyük kapışmalara doğru sürüklenildiği bir süreçten geçiliyor. Türkiye, bu kapışmaların tam orta yerinde bulunuyor. Üstelik, dışa bağımlılığı her geçen gün misliyle artan bir Türkiye…
Amerika’nın Ortadoğu ve Kafkaslara yönelik planları.. AB’nin hesapları.. Bitmek bilmez istekler.. İçte sürekli büyüyen borç stoğu.. Gırtlağına kadar dışa bağımlı hale gelen, elindeki tüm zenginlikleri, kaynakları emperyalistler tarafından el konulan, işbirlikçi sermaye tarafından yağmalanan, zenginle yoksul arasındaki uçurumun korkunç biçimde arttığı, yoksullaşmanın son sürat seyrettiği bir ülke.. Bu tablo, önümüzdeki günlerin her bakımdan daha sıkıntılı geçeceğini işaret ediyor. Bu tablodan sonra, neden, birden “milliyetçilik” rüzgarlarının ortalığa salındığını anlamak daha kolay oluyor. Milliyetçilik, emperyalist işbirliğini gizlemenin, kitleleri bölmenin aracı olarak, etkin biçimde sahnedeki yerini alıyor. Bu ise, geçmişinde sayısız provokasyon; Maraş, Çorum, Sivas gibi katliamlar bulunan ve bu konuda bir hayli deneyimli olan egemen güçlerin, sıkıştıkça, bu tür provokasyon ve kışkırtmalara başvuracağını gösteriyor. Bu kışkırtma ve provokasyonlar, hem içte, hem de dışta beklenmelidir. Burjuvazinin yalnız iç düşmanla yetinmeyeceği, dış düşmansız yaşayamayacağı bilinmektedir. Bunlara, bir de emperyalistlerin sıkıştırma taktikleri eklenmelidir.
Bu karanlık oyunları bozmanın yolu, işçilerin birliğini sağlamaktan geçiyor. İşçilerin birliği ise; her türlü milliyetçiliğe, şovenizme, ezen ulus ayrıcalıklarına karşı çıkmayı, işçileri sınıf mücadelesinin savaşımı içersinde büyük bir enternasyonalizm ruhuyla eğitmeyi, bilinçlendirmeyi gerekli kılıyor. Başka bir yol yok.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑