Ekonomi ne durumda?

Türkiye ekonomisinin iyi olduğuna ve sürekli olarak iyiye gitmekte olduğuna ilişkin öncelikle hükümet çevrelerinden körüklenen yaygın bir kanı bulunuyor. Onlara göre artık yeni krizler de söz konusu değildir. Bunun aksini iddia eden çevreler bulunsa da, şimdilik bunların eleştiri ve uyarıları, ekonominin “parlak performansı”nın gölgesinde kalıyor. Bu durum, ekonominin dikkatli bir eleştiriden geçirilmesini zorunlu kılıyor. İlk elde de hükümet ve sermaye çevrelerinin kanıtlarını incelemek gerekiyor.

Ekonominin iyi olduğu ve daha da iyiye doğru gittiğini ileri süren Hükümet çevreleri ve onu destekleyen ekonomistlerin, bu “iyileşmeye” kanıt olarak ileri sürdükleri nedenler hangileridir? Bu nedenlerin başlıcalarının şunlar olduğunu görüyoruz: “Türkiye Ekonomisi sürekli olarak büyümektedir, ihracat artışında rekorlar kırılmaktadır, enflasyon düşmüştür, dış açıklar ve cari açık olsa da, bu açıklar ‘finanse edilebilir’ durumdadır, endişeye gerek yoktur, borçlar artmamaktadır vb.”

Türkiye Ekonomisi’ne yüzeysel bir bakış, ileri sürülen bu kanıtların doğru olduğu kanısını uyandırmaktadır. Ekonomi büyümekte, enflasyon düşmekte, ihracatta rekorlar kırılmaktadır vb.. Yüzeyde görünenler bunlardır. Ancak bu “kanıtlara” az çok derinlikli bir bakış, önümüze farklı bir tablo getirmekte, buradaki çizgiler ekonominin zayıflıklarını ortaya koymakta ve ekonominin daha da iyiye gideceği yönündeki iddiaları çürütmektedir. Ancak burada hemen vurgulamak gerekir ki, bu yazının amacı her türlü peşin hükmün ötesinde, ekonomideki mevcut durumu gerçek boyutları ile ortaya koymak, zayıflıklarına işaret etmek olacaktır. Ekonomi bugün bir kriz içerisinde değildir. Yeni bir krizin ne zaman ve hangi olayla patlak vereceği ise elbette bugünden bilinemez. Ama ekonomiye dikkatli bir bakış, derinlerde yeni bir krizin unsurlarının biriktiğini de göstermektedir.

Burada bir hatırlatma yapmak gerekiyor: ekonominin iyiliği veya kötülüğü hangi sınıfın penceresinden bakıldığı ile ilişkili bir durumdur. Sermaye ve temsilcileri için genel olarak “çarklar dönmekteyse” yukarıdaki gelişmeler oluyorsa ekonomi iyidir. Bazı sorunlara ilişkin endişeler dile getirilebilir, ancak bu endişe ve eleştirilerin sermayenin yararına olduğundan kuşku duyulamaz. İşçi ve emekçi sınıfların cephesinden bakıldığında ise görülen, ekonomik ve sosyal sıkıntıların büyümekte olduğudur. Dikkat edilirse ekonominin iyiliğine ilişkin “kanıtların” içerisinde zaten halkın durumunun iyi olduğuna ilişkin güçlü bir iddia bulunmamaktadır. Ekonomik “iyileşme” bu sınıflara yansımamaktadır. Kapitalizm koşullarında sermaye sınıfının işçi ve emekçi sınıfların durumunu düzeltmek diye özel bir çabası olmadığı için, bu durum normal sayılmalıdır. Kapitalizmin savunucuları için, ekonomi iyi gidiyorsa, bunun sonuçlarından er veya geç çalışanlar yararlanacaktır vb. Ama ekonomiye ilişkin iki farklı tutumun olması, elbette ekonominin objektif bir eleştiriye tabi tutulmasının önünde engel değildir. Ekonominin nesnel gerçekleri vardır ve bunlar olası gelişmelere ışık tutar. Bunu yapmak emekçi sınıflar açısından da önem taşımaktadır. Çünkü işçi ve emekçi sınıfların geleceğe yönelik davranışlarının belirlenmesinde, mevcut ekonomik durumun tüm yönleri ile anlaşılmasının büyük önemi bulunmaktadır.

Şimdi konuya girebiliriz.

Büyüme ve üretim

Türkiye Ekonomisi 2004 yılında yüzde 8.9 oranında büyüdü. 2005 yılı için büyüme oranı ise yüzde 5.8’dir. Genel olarak 1995-2004 dönemine bir göz atılacak olursa, Türkiye ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 4 büyüdüğü görülmektedir. 1999 ve 2001 krizleri dışta tutulduğunda ise büyüme yüzde 7’dir. Ekonominin büyüme, durgunluk ve krizler içerisinde ilerleyeceği dikkate alındığında –ki gerçek durum da budur– yıllık ortalama yüzde 5 civarında bir büyümenin gerçekleşeceği varsayılabilir (veriler Tüik istatistiklerinden, Tüsiad raporlarından, BSP araştırmalarından ve günlük gazetelerden alınmıştır). Nüfus artışı dikkate –ortalama yıllık yüzde 1.5 dolaylarındadır– alındığında bu büyümenin gerçekte daha küçük olacağı görülebilir. Bu durum göz önünde tutulduğunda, bugün çok abartılan ekonomideki büyümenin, geçmiş dönemlerin büyüme performansından farklı olmadığı ortaya çıkar.

Kriz yılının ardından 2002 büyümesi 7.8, 2003 büyümesi 5.9, 2004 büyümesi 9.8’dir. 2005 yılı büyümesi ise yüzde 5.8’dir ve büyümedeki yavaşlama dikkat çekicidir. Burada belirtmek gerekir ki, 1980-1999 yılları arasındaki büyüme, 2000-2004 dönemine göre daha büyüktür. 2002’den bu yana milli gelirin yaklaşık yüzde 40 oranında arttığı görülmektedir. 2002’de 181.7 milyar dolar olan –krizden çıkış yılı olduğu dikkate alınmalı– milli gelir, 03’te 238.9, 04’te ise 283 milyar dolar olmuştur. Bu süre içerisinde milli gelirin yaklaşık yüzde 40 arttığı görülmektedir. Burada dikkati çeken önemli nokta ise bu dönemde TL’nin kazandığı değerdir. TL 2001 Mart’ına göre Mart 04’e gelindiğinde yüzde 40 dolaylarında değer kazanmıştır. Bu oranın da son dört yılın milli gelir artışına denk düştüğü görülmektedir! Son açıklanan rakamlara göre 2005 yılı için milli gelir yaklaşık 340 milyar dolardır. Kriz yıllarında TL’nin değer kaybını “bir gecede yoksullaştık” diye açıklayanlar, TL’nin kazandığı değerle milli gelir artışı arasındaki ilişkiyi pek görmek istememektedirler.

Bir ekonomide büyümeden veya küçülmeden söz ediliyorsa, doğal olarak üretime, özellikle de imalat sanayiine bakmak gerekir. Çünkü imalat sanayii büyümenin lokomotifi durumundadır. Bu lokomotifin ilerleyebilmesi için sabit sermaye yatırımları –makine, teçhizat vb– büyük önem kazanmaktadır. 2004 yılına kadar sabit sermaye yatırımlarında ciddi artışların olmadığı görülmektedir. Örneğin 2004 yılındaki sabit sermaye yatırımları 1998 yılının gerisindedir. Ulusal tasarrufların GSMH oranı 98’de yüzde 23 iken, bu oran 04’te yüzde 22 olmuştur. Sabit sermaye yatırımlarında artma eğilimi bulunmaktadır. Bu artma 2005 yılı için daha belirgindir. Ancak bu artmanın, bazı ekonomistlerin işaret ettiği gibi, önemli kesiminin eskiyen ve kriz yıllarında değersizleşen makine ve teçhizatın yerine konmasından kaynaklandığı görülmektedir. Bütün bunların ötesinde üretim ve imalat sanayii önemli bir zaafı bünyesinde barındırmaktadır. Bu zaaf üretimin ara ve yarı-mamul maddelerin ithalatına olan bağımlılığıdır. Türkiye ekonomisinin üretiminin canlandığı, büyümenin gerçekleştiği yıllarının, aynı zamanda ithalatın büyük oranda arttığı yıllar olması tesadüfi değildir.

Ara ve yarı-mamul maddelerin ithalatına ödenen miktar, hemen hemen ülkenin ihracatına –76 milyar dolar dolayında– eşit durumdadır! Bu durum dış ticaret açığını ve dolayısıyla bununla ilişkili olan cari açığı sürekli olarak artıran temel bir etkendir. Bu yapı, üretimin dışa bağımlılığının en somut göstergesi durumundadır. Mali ve parasal krizler gibi kendisini açığa vuran, sıcak para girişini hızlandıran ve krizleri tetikleyen de “reel ekonomideki” bu yapıdır. Öncesi bir yana 2001 yılından itibaren ara malları ithalatının, toplam ithalat içerisindeki oranı her yıl ortalama yüzde 70 olarak görülmektedir. Sermaye malları için bu oran yüzde 17, tüketim malları içinse yüzde 11’dir. Zaman zaman dillendirilen “halkımız lüks tüketime yöneldi, ithalatımız patladı” propagandalarının bir masaldan ibaret olduğunun açık bir kanıtıdır bu.

Aşağıda bu konuda yapılmış bir araştırmadan alınan bir tablo bulunuyor. Ekonomi Politikaları Araştırma Enstitüsü Direktörü Güven Sak’ın yazısından alınan bu tablo, içerisinde bazı önemli eksiklikler bulunmasına rağmen kesin bir fikir vermektedir.


Burada imalat sanayiinin ihtiyaç duyduğu ana metallere ilişkin bir veri bulunmamaktadır. Kimyasal madde ithalatı ile birlikte ana metallerin ithalatı, genel ithalatın içerisinde en önemli oranı tutmaktadır. İmalat sanayiinde üretimi sürdürmek üzere, her sektörün ne kadar ara malı ithalatına gereksinme duyduğunu ortaya koyan ayrıntılı araştırmalar bulunmamaktadır ve en son yapılan araştırma 1998 yılına aittir! 2005 yılına ait bazı rakamlar ilk 11 ayda imalat sanayiinin ithalatının 84 milyar dolara ulaştığını göstermektedir. (Tüsiad verileri) Bu artışın yüzde 39’u metal ve kimyasal maddeler –tekstil ve giyimde kullanılmaktadır– ithalatından oluşmaktadır. Bu tablo genel olarak kanıtlamaktadır ki, ihracat artacaksa, ithalat ondan daha fazla artmak zorundadır! Ekonomiyi içine çeken tehlikeli bir girdaptır bu.

Bu durumun çıkmazını gören bazı ekonomistler “üretimin yapısının değişmesinin zorunluluğundan” söz etmektedirler. Bunlar fiyatları sürekli düşen emek yoğun ihraç mallarından, fiyatları düşmeyen ya da “yüksek teknoloji yoğun” ihraç mallarının üretimine yönelme gereğini ileri sürmektedirler. Ancak burası zurnanın zırt dediği yerdir. Bunun anlamı Türkiye’nin gelişmiş bir sanayi ülkesi olmasıdır. Emperyalizme bağımlı bir ülkenin, bu bağımlılık ilişkisine son vermeden gelişmiş bir sanayi ülkesine dönüşmesi görülmemiştir. Sıkça verilen Güney Kore örneği özel bazı koşulların –komünizmle mücadelede özel konum ve destek vb gibi– ürünüdür ve son zamanlarda Güney Kore ekonomisinin zayıflıkları da daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Türkiye ekonomisi emperyalizme bağımlılığının faturasını, başka şeylerin yanısıra ihraç ettiği malların değerinin düşmesi ile de ödemektedir. Emperyalist ülkeler sadece ucuz işgücü ile üretim yapmayı dayatmamakta, aynı zamanda üretilen malları ucuza ithal ederek, faturayı tüm ülke halkına kesmektedir. Dış açıktaki, dış borçlardaki büyüme ile bu faturayı tüm ülke halkı ödemektedir.

TL’nin değerlenmesi bazı hesaplamalarda “avantajlı” olarak görülürken, özellikle ihracata yönelik sektörler bu durumdan oldukça rahatsız olmakta, ihraç ettikleri ürünlerin sürekli olarak değerinin düştüğünden yakınmaktadırlar. Ancak hükümetin eline tutuşturulan programın IMF programı olduğunu, döviz ve finans politikalarının da bunun önemli bir unsuru olduğunu göz önünde tutmak gerekir.

Büyüme ve üretime ilişkin ortaya çıkan bu genel tablo, Türkiye Ekonomisi’nin hangi temeller üzerinde yükseldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu temeller yumuşak bir zemin üzerinde yükselmektedir ve dayanakları oldukça zayıftır. Dolayısıyla gelecek krizlerin nedenlerini içerisinde taşımaktadır. İmalat sanayiine ücretler ve verimlik bölümünde yeniden döneceğiz.

Enflasyon, Borçlar Ve Sıcak Para

Hükümetin ve hükümeti destekleyen çevrelerin ekonominin iyiye gittiğine ve temellerinin sağlam olduğuna ilişkin diğer kanıtları enflasyondaki düşüştür. Enflasyonda gerçekten de bir düşme bulunmaktadır. Uzun yıllar yüksek enflasyonla yaşayan bir ülke açısından, bu düşüş elbette görmezden gelinemez. Ama hemen hemen aklı başında olan herkes kabul edecektir ki, yüksek enflasyonlu dönem daha fazla devam edemezdi. Enflasyon yukarıdaki temel zaaflara sahip Türkiye ekonomisi için olağan sayılabilecek sınırlara gelmiştir. Ama buna rağmen Türkiye Avrupa’nın en yüksek enflasyon oranına sahip ülkesidir ve sağlıklı bir ekonomi için kabul edilemeyecek düzeydedir. 2005 yılı enflasyonu yüzde 8 olarak gerçekleşmiştir.

Enflasyonun yakın geçmişteki oranlarına bakıldığında durum şudur: 1993-2002 arasında enflasyon ortalaması yüzde 70.4’tür. Enflasyon 2003 yılında yüzde 13.4, 2004 yılında 9.3 olmuştur. Geçmiş yüksek enflasyon oranlarına bakılarak bugünkü durum başarı olarak kabul edilmektedir. Soyut olarak düşünüldüğünde bu bir başarı gibi gözükmektedir. Ama fatura bütünüyle emekçi halka çıkarılmıştır. Yüksek enflasyon döneminin faturasını emekçi halk yoksullaşarak ödemişti. Şimdi enflasyonun nispeten düşmesinin bedelini yine ve daha fazla yoksullaşarak emekçi halk ödemektedir.

Ayrıca enflasyondaki düşmede en temel etkeni reel kurdaki düşmenin oynadığını Tusiad gibi sermaye çevreleri de kabul etmektedir. Sıkı para politikaları enflasyonu aşağı çekmiş, ancak başarı pamuk ipliğine bağlanmıştır.

Açıklara gelince: Cari işlemler 2001 de 3.4 milyar dolar fazla vermektedir. Bu durum 05’te ise 23 milyar doları geçen bir açığa dönüşmüş durumdadır. Bu ise milli gelirin yaklaşık yüzde 6’sına tekabül etmektedir. Türkiye’nin borçları ise AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılından bu yana sürekli olarak artmıştır. 2002 Aralık ayında toplam kamu net borç stoku (brüt) 257.3 milyar YTL’dir. Bu rakam 2003 Aralık ayında 297.4 milyar YTL’ye, 2004 Aralık ayında 332.1 Milyar YTL’ye, 2005 Mart’ı itibariyle 341.8 milyar YTL’ye (veriler Hazine Müsteşarlığı’nın Bakanlar Kurulu’na sunumundan -4 Temmuz 2005- alınmıştır) ulaşmıştır. 2006 Şubat’ı itibariyle bu rakam 350 milyar YTL’yi aşmış durumdadır.

Dış borçlardaki artışta ise durum şöyledir: 2002’de toplam dış borç stoku 130.3 milyar dolar, 2003’te 145.8 milyar dolar, 2004’te 161.8 milyar dolar, 2005’te ise yaklaşık 160 milyar dolar olmuştur. Türkiye’nin toplam borçları ise –iç ve dış– 350 milyar doları aşmış durumdadır. Bu borçlar düzenli olarak artmaktadır. Hükümet dış borçların milli gelire oranının düşmüş olduğunu ileri sürmektedir. Gerçekte bu oranda bir düşme bulunmaktadır. Ancak dış borçlar mutlak büyüklük olarak artmakta, başka bir ifade ile boçlanma eğrisi aynı eğilimde yükselmekte, ama milli gelirdeki artış dolayısıyla bu borçların milli gelire oranı düşmektedir. Bu da bu konudaki yanılgıları beslemektedir. Hükümet “Derviş programını” uygulamaktadır ve bu programın en büyük özelliklerinden birisi bütçede faiz dışı fazla elde etmektir. Borç ödemede hükümetin bulabildiği tek yol budur ve bütçe düzenli olarak yüzde 6.5 dolayında faiz dışı fazla vermektedir. Bu durum ekonominin borç ödemeye göre yönetildiğinin somut kanıtlarından birisidir.

Borç ödemelerinin yanısıra, bu borçların faizleri de ciddi bir yük oluşturmaktadır. 2001 yılında bütçe içindeki faiz giderleri GSMH’nin 23,3 olmuştu. 2004 yılında bu oran 13,2 oldu. Bu oran 2005’te ise yüzde 9,6 oldu. 2001 yılında bütçeden faiz giderlerine ayrılan pay yüzde 51 olmuştu. 2005 bütçesinde bu pay yaklaşık yüzde 31,9 oldu. 2006 yılı için tahmin edilen oransa yüzde 29,4. Bunların oldukça ciddi oranlar olduğu görülmektedir. Bütçenin büyüklüğüne göre oranlar düşmekte, ama ödenen miktarlarda kayda değer düşüşler olmamaktadır. Araştırmalar göstermektedir ki: Türkiye son 20 yılda 390 milyar dolar iç ve dış borç faizi ödemiştir. Anapara ve faiz ödemelerinin toplam miktarı ise 1 trilyon 236 milyar dolardır. Ülkenin anapara ve faiz ödemeleri ile ciddi biçimde yağmalandığı açıkça görülmektedir.

Ülkenin mevcut borçları ve ana para ve faiz ödemelerinde dövize duyulan sürekli ihtiyaç, üretimin mevcut yapısındaki zayıflıkla birleşince –ara mallara ve yarı işlenmiş maddelere duyulan ihtiyaç ve bunun dış ticaret açığını yükseltmesi– sıcak para girişini hızlandırmakta, bu da ülkenin mali krizlere sürüklenme riskini artırmaktadır.

“Sıcak para” girişi ekonominin diğer temel problemlerinden birisidir. Spekülatif sermaye OECD ülkelerinde yıllık ortalama yüzde 4-5 faiz elde ederken, bu oran Türkiye’de yıllık yüzde 35 ile 45 arasında değişmektedir. Hatta bazı durumlarda yatırılan paranın üçte ikisi kadar “vurgun yapmak” olanaklıdır. Yıllara göre spekülatif finansal getiri oranları şöyledir: 2001 yılı için yüzde 7.0, 2002 yılı için yüzde 31.8, 2003 yılı için yüzde 45.3, 2004 yılı için bu oran yüzde 33.3’tür (Bkz.Yeldan). Bugünlerde sıcak paranın 65 milyar dolara yaklaştığı tahmin edilmektedir. Açıkça görülmektedir ki, AKP Hükümeti yılları spekülatif kazanç için “tatlı yıllar” olmuştur.

Aşağıdaki tablo Haziran 2005 itibariyle sıcak para miktarını göstermektedir.

Bazı iktisatçılar “bu döviz bolluğunun” ithalat hacmini genişletip, dış ticaret ve cari işlemler açığını artırdığından söz etmektedirler. Ancak bu, aradaki ilişkinin ters kurulmasıdır. Gerçek durumu, üretimin ithalata zorunlu bağımlılığı ve bu durumun “sıcak para” girişini tetiklemesi ile açıklamak daha gerçekçi gözükmektedir. Dövize olan ihtiyaç, spekülatif hareketleri de hızlandırmaktadır. Ancak bir kriz anında bu durum kendisini TL’deki değersizleşme, “döviz bunalımı”, ya da mali bunalım olarak açığa vurmaktadır. Oysa bunalımın kaynakları reel sektördedir. Bu tespit elbette günümüzde mali alanda patlayan krizlerin de olabileceği gerçeğini reddetmek anlamına gelmemektedir.

Ücretler ve İşçi Sınıfının Durumu

Yapılan araştırmalar son dört, beş yılda reel ücretlerde düşme olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum Tüsiad tarafından da kabul edilmekte ve reel ücretlerin düşmesi, diğer ekonomilerle “rekabet edebilmenin” kolaylaşması olarak değerlendirilmektedir. Sermaye işçi sınıfının ücretlerini en geri düzeye çekme eğilimindedir ve sürekli olarak sınıfın yaşam ve çalışma koşullarını daha da zorlaştırmanın, sosyal haklarını gaspetmenin adımlarını atmak istemektedir. Bu durumun ücretler alanındaki rakamsal ifadesi şöyledir. 2004’te imalat sanayiinde ücretler yaklaşık olarak kamu kesiminde reel olarak yüzde 4.2, özelde ise yüzde 4.5 oranında artmıştır. Bu durum ilk bakışta bir terslik gibi görünmektedir. Ancak yanıltıcıdır.

2000-2004 arasında imalat sanayiinde reel ücretler kamuda yüzde 12.2, özel sektörde ise yüzde 17.1 oranında gerilemiştir. Buna karşılık verimlilik ortalama yüzde 25.9 artmıştır. Bağımsız Sosyal Bilimciler’in yaptığı bir araştırma, reel ücretlerin 1997 seviyesine gelmediğini göstermektedir. Tüsiad araştırmaları da bu durumu başka bir açıdan doğrulamaktadır.

Bunun anlamı nedir? Üretim artmakta, buna karşın birim maliyetteki emek karşılığı düşmektedir. Bunun tek bir anlamı bulunmaktadır: artı-değer sömürüsü artmış, sömürü oranı yükselmiştir. Son 4 yılda özel sektörde yetersiz de olsa yapılan makine, techizat yatırımı verimliliği artırırken, nispi artı-değer sömürüsünü de yoğunlaştırmıştır. Ama sermaye sadece nispi artı-değer sömürüsünü yoğunlaştırmakla kalmamış, artı değer sömürüsünün en vahşi yöntemlerinden birisi olan “mutlak artı-değer sömürüsü” de devreye sokmuştur. Çünkü araştırmalar açıkça ortaya koymaktadır ki işçilerin çalışma saatleri artmış, işsizliğin sürekli yükselmesine karşın, çalışan işçilerin sırtından tatlı kârlar vurulmuştur. Çalışma saatlerindeki bu artışlar şöyledir, 2002’de yüzde 1.4, 03’te yüzde 2, 04’te ise bu artış yüzde 1.9’dur. Vergi toplamaya ilişkin sıkça yapılan bir benzetme ile durumu ifade edecek olursak, sermaye “kümesteki kazları yolmuş” ama kümese ne yeni kazlar koymuş, ne de kazların beslenmesi için yemi artırmıştır, aksine azaltmıştır! Kazların işçiler olduğunu söylemeye sanırız ayrıca bir gerek bulunmuyor.

Aşağıda kullanacağımız verileri Tüsiad’ın “2006 Yılına Girerken Türkiye Ekonomisi” adlı çalışmasından derledik. Sermayeye göre durum şudur; 1990 yılı baz alınarak yapılan hesaplamalara göre 1972’de işçi başına 12.8 YTL olan katma değer, 2003’te 26.3 YTL’ye çıkmıştır. Bu yaklaşık iki kat bir artışı göstermektedir. Tüsiad raporunda bu artışın hangi yılda kesin bir sıçramaya dönüştüğü açıkça vurgulanmıyorsa da, yapılan atıflardan bunun 12 Eylül 1980 sonrası olduğu açıkça anlaşılıyor. Yani o dönemki TİSK Başkanı Halit Narin’in “biraz da biz gülelim” sözlerinin somut karşılığı durumundadır bu rakamlar. Yine Tüsiad verilerini kullanarak devam edecek olursak, 2005 yılında özel imalat sanayiinde, bir birimlik üretim için ödenen reel ücreti gösteren –birim reel ücret endeksi– yılın ilk üç aylık döneminde –yani ilk 9 ay– geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2.6 oranında gerilemiştir. Çalışan endeksi temel alınarak yapılan hesaplamalar, 2000 yılı için 90.3, 2003 için 87.0, olağanüstü büyüme yılı olan 2004 için ise 91.4’tür! Birim başına daha az işçi çalıştırıldığının bir başka kanıtıdır bu.

Yine aynı dönemde çalışılan saat başına verimlilik yüzde 4.8 artarken, saat başına reel ücret sadece yüzde 2.2 artmıştır! Bu da artı-değer sömürüsünün artmasının bir başka biçimde ifade edilmesidir.

Asgari ücret ise “sefalet ücreti” olmaya devam etmiştir. Bugün asgari ücret 380.46 YTL’dir. Yani asgari ücretle çalışan bir işçi açlık sınırının altında –açlık sınırı 4 kişilik bir aile için 563.20 YTL’dir. TÜİK– bir ücret almaktadır. Asgari ücret 4 kişilik bir ailenin gıda, barınma, sağlık, bakım vb gereksinmelerini sadece 6.2 gün karşılayabilmektedir. İşçilerin önemli bir oranının asgari ücretle çalıştığı dikkate alındığında, ki SSK’ya kayıtlı işçilerin üçte ikisi asgari ücretle çalışmaktadır, “ekonominin iyiliğinin” kimler için olduğu açıkça ortaya çıkar.

Yoksulluk, işsizlik ve gelir dağılımı

Türkiye dünyada gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkelerden birisidir. Araştırmalar nüfusun en üstteki yüzde yirmilik kesiminin milli gelirin yaklaşık yarısına el koyduğunu –2002’de yüzde 50.1– göstermektedir. Nüfusun yüzde 20’lik dilimlere bölünmesi ile elde edilen bu bölüşüm rakamları, diğer yüzde 20’lik kesimler için üstten alta doğru sıralarsak şöyledir: en üst yüzde 20’lik dilim, milli gelirin yüzde 50.1’ini almaktadır. Dördüncü yüzde 20, 20.8’ini, üçüncü yüzde yirmi yüzde 14’ünü, ikinci yüzde 20, 9.8’ini, beşinci yüzde yirmi, yani en yoksul kesim ise yüzde 5.3’ünü almaktadır. Türkiye nüfusunun yaklaşık 75 milyon olduğunu göz önüne alacak olursak, her yüzde 20’lik dilime yaklaşık 15 milyon kişi düşmektedir. Dikkatli bir bakış en üstteki yüzde yirmilik bölümün 15 milyona tekabül etmediğini, gerçekte bu yüzde 50.1’i çok daha dar bir (belki bir kaç milyon) kesimin cebe indirdiğini görebilir. Açıkçası bu yüzde yirmilik dilimler durumun vehametini yumuşatmaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı son araştırmalara göre Türkiye’de, 2004 yılında, yaklaşık 909 bin kişi açlık sınırının, 18 milyon kişi ise yoksulluk sınırının altında bulunuyor. TÜİK’e göre 2003 yılında yüzde 1,29 olarak tahmin edilen, açlık sınırının altında yaşayan fert oranı, 2004 yılında değişmedi. Başta sendika çevreleri olmak üzere, bazı ekonomistler açıklanan bu rakamları “iyileştirilerek düzeltilmiş” bulmakta, gerçek durumun daha ağır olduğunu ortaya koymaktadırlar. Türkiye’de yaklaşık 20 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Son yapılan araştırmalar her dört kişiden birinin yoksul olduğunu ortaya koymaktadır. Kırda yoksulluk yüzde 40’a çıkmakta –kırda yaşayan 27 milyondan, 11 milyonu yoksul–, bu oran şehirlerde yüzde 17 olmaktadır. Hükümetin 2002’den beri uyguladığı ekonomi politikaları yoksulluğu artırmakta, açlığı ciddi bir sorun olarak ülke gündemine getirmektedir. Diğer taraftan en adaletsiz vergi sistemi olarak kabul edilen dolaylı vergi türünde görülen artış dikkat çekicidir. 2005’te toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergilerden elde edilmiştir (dolaylı vergi özellikle günlük tüketim maddelerinden alınmaktadır ve bu Koç, Sabancı vb.nin, işçi Ahmet’le ekmeğe, sigaraya vb. aynı oranda vergi vermesi anlamını taşımaktadır). Bu arada Koçların, Sabancıların doğrudan ödedikleri gelir vergilerinin de işçilerin sırtından ödendiğini hatırlatalım.

İşsizlik ülkenin diğer temel problemlerinden birisidir. Son yıllarda resmi olarak açıklanan istatistiki veriler, ülkede işsizliğin yüzde 10 ve biraz üzerinde olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak ekonomi ile ilgilenen ciddi çevreler, mevcut hesaplama yöntemleri ile dahi bu oranın yüzde 20’nin altında olmadığını ileri sürmektedirler ve bu konuda genel bir anlayış birliği bulunmaktadır. Mevsimlik oynamalar, kırsal kesimdeki gizli işsizlik vb. dikkate alındığında bu rakam yüzde 40’lara ulaşmaktadır.

2004’ün sonuna göre 15 yaş üstü sivil işgücü 50.2 milyon kişidir. Çalışanların genel sayısında 2002’de 110 bin, 2003’te 207 bin kişilik bir daralma olmuş, ekonominin rekor büyüme yılında 564 bin kişilik bir artış görülmüştür. Ancak bu dönemde 15 yaş üstü nüfus 1 milyon artmıştır. Türkiye’de işgücüne katılma oranı yüzde 48 gibi oldukça düşük bir rakamdır. Ortaya çıkan veriler kanıtlamaktadır ki, ekonominin büyüdüğü dönemlerde de işsiz sayısı azalmamaktadır. Çalışanlar endeksi 2000 yılı için 90.3, 2003 yılı için 87.0, 2004 yılı için 91.4 olmuştur (tam istihdam 100 kabul edilmiştir).

İşsizlik, yoksulluğun derinleşmesi toplumun sosyal dokusunda da derin yaralar açmaktadır. İntiharlar, cinnet geçirmeler, soygun ve kap-kaç olaylarının artması bu ekonomik temel üzerinde yükselmektedir. Son zamanlarda ciddi olarak gündeme gelen kredi kartları sorunu da aynı probleme işaret etmektedir.

Sonuç

Burada Türkiye Ekonomisi’nin genel durumunu kalın çizgileri ile ortaya koymaya çalıştık. Ortaya çıkan tablo, ekonominin görünen yüzünün gerisinde derin çatlakların ve çukurların oluştuğunu göstermektedir. Deyim uygun olursa, ekonomi “bıçak sırtındadır”. Hükümetin ve onu destekleyen sermaye çevrelerinin sürekli pembe hayaller yaymasına karşın, ekonominin gerçek durumu budur. Son verilerin de gösterdiği gibi büyüme yavaşlamış, üretimde kapasite kullanma oranı yüzde 75’lere gerilemiştir.

Bir yandan işçi sınıfının ve emekçi halkın sırtından, pamuk ipliğine bağlı dengelerin üzerinden tatlı kârlar vurulmakta, diğer taraftan işsizlik, yoksulluk ve sömürü artmaktadır. Ekonomi işçi ve emekçi halka gelecek için herhangi bir umut vaat etmediği gibi, egemen sınıfları rahatlatacak, derin bir nefes aldıracak bir düzeyi de tutturamamaktadır.

Öte yandan emperyalizme bağımlı böyle bir ekonominin krizlere açık olduğu da kabul edilmelidir. Ancak bu kriz ekonominin pamuk ipliğine bağlı “iç dengelerinin” bozulması sonucu gündeme gelebileceği gibi, emperyalist ülkelerle sürdürülen ilişkilerin sonucu olarak, şu ya da bu politik veya ekonomik olayın ardından da patlak verebilir. Krizin patlak verip vermeyeceğinden bağımsız olarak, mevcut tablonun işçi ve emekçilerin mücadelesini körüklemesi doğaldır. Önümüzdeki dönem, sermaye ile emeğin daha sert mücadelelere gireceğinin açık belirtileri ile doludur.

“Stalin Raporu” ve Sonun Başlangıcı

Tarihin belirli dönemeç noktaları vardır. İçinde yaşanılan anda bunlar kolayca farkedilemeyebilir. Ancak olayların gelişimi incelendiğinde, herhangi bir gelişmenin başlangıcı, ya tam, ya da yaklaşık olarak tespit edilebilir. Sosyalizmin tarihi bakımından da aynı durum geçerlidir. Geriye dönüş ve Stalin sorunlarında –ki, aralarında kopmaz bir bağ vardır– sağlıklı bir değerlendirme yapmak için, SBKP’nin 20. Kongresi tam bir dönemeç noktasıdır. Bu sorunların bugün hâlâ tartışılmakta oluşunun anahtarı da burada yatmaktadır. Geçtiğimiz aylar içerisinde, 1956’da, SBKP’nin 20. Parti Kongresi’ne Kruşçev tarafından sunulan Stalin karşıtı rapor yeniden gündeme geldi. Raporun gündeme geliş nedeni, üzerindeki “50 yıllık gizlilik”in kaldırılmasıydı. Rusya Federal Arşivi’nde bulunan rapor, Rusya Devlet Tarih Müzesi’nde açılan bir sergide yer aldı. Raporun üzerinde “50 yıl gizlidir” mührü bulunsa da, Kruşçev’in raporu okumasından daha bir kaç gün sonra, raporun genel içeriğinin emperyalist dünya tarafından bilindiğini, birkaç ay sonra, ABD basınında tam metninin yayınlandığını biliyoruz. Rapor, 20. Kongre’ye konuk olarak katılan diğer komünist partilerinin delegasyonlarına da –konuk delegasyonlar, “Stalin Raporu”nun okunduğu oturuma alınmamışlardı– dağıtılmıştı ve onlardan bazıları, bu raporu, Enver Hoca’nın deyimi ile “gericiliğe vermeye ve kitap sergilerinde kiloyla satmaya götürmüşlerdi.

SBKP’nin 20. Kongresi, Kruşçev’in Stalin’i mahkum eden raporu ile ün kazandı ve öne çıktı. Kuşkusuz dünya gericiliği, “Stalin raporu”nda ve Kongre’ye sunulan raporda sosyalizmden uzaklaşmanın ilk belirtilerini buldu. Stalin sorunu öne çıktı, ancak Kongre Raporu’nda dile getirilen modern revizyonizme doğru sapmanın tezleri gölgede kaldı. Kuşkusuz Marksist-Leninistler bu durumun farkındaydı ve önceleri sosyalist dünyanın birliğini koruma kaygısı ve ilke nedeniyle açıktan karşı çıkmasalar da, daha sonra, işlerin susulmaması gereken bir noktaya gelmesiyle, açıktan mücadele bayrağı açtılar. ‘50’li yıllarda CIA Başkanı olan Allen Dalles, raporla ilgili yaptığı açıklamada, “Bu raporun metnine bir milyon dolar veriyorum. Bu, komünizmin tabutuna çakılan ilk çivi olacaktır” demişti. Gericilik kuşkusuz o günlerde çok sevinmiş ve ellerini ovuşturmuştu. Bugünden bakıldığında daha rahat görülebilmektedir ki, Gorbaçov’a giden yolun taşlarını Kruşçev döşemiştir ve Gorbaçov, ‘malum olanı ilan ederek’ perdeyi kapatmıştır.

Ancak vurgulamak gerekir ki, ne SSCB’de ve tek tek ülkelerde sosyalizmin yıkılması, ne de sosyalist bloğun dağılması komünizmin sonu olmadı, olamazdı da. Çünkü komünizm, işçi sınıfının sömürü ve yaşam koşullarından, insanlığın tüm olumlu mirası ve bunun bilimsel bilgi ile donatılmasından doğmuştur ve bu mücadelenin son bulması için, her şeyden önce, sınıfların ve sömürünün ortadan kalkmış olması gerekir. Bu da, kapitalist emperyalist sistemin doğasına, varoluş koşullarına aykırıdır. Emperyalist burjuvazi, bugün savaş, işgaller ve katliamlarla, işçi ve emekçi sınıfların yaşam ve çalışma koşullarını sürekli geriye götürmekle, insanlığın sosyalizme ve komünizme doğru ilerlemekten başka bir kurtuluşunun olmadığını zaten sürekli olarak kanıtlamaktadır.

Uluslararası burjuvazi ve emperyalist kapitalizm, önce sosyalizmin, ardından da sosyalizm görünümü altında devam eden “Doğu Bloku”nun yıkılması ile geçici bir zafer kazanmış, bu zaferin sarhoşluğu ile “tarihin sonu”nu ilan etmişti. Emperyalist burjuvazinin dünya halklarının önüne sunduğu sözde “yeni dünya düzeni”, daha ne olduğu anlaşılmadan tarih olmuş, bugün artık unutulmuştur. Ancak bugün emperyalist burjuvazinin dilinden ilan edilen her “yeni dünya ideali”nin, kapitalist emperyalist sistemin, sosyalizm ve sınıf mücadelesinin baskısıyla karanlıkta kalan tüm kötülüklerinin su yüzüne çıkması olduğu görülmektedir. Bugünün egemenlerinin dünya halklarına kandan, göz yaşından, sefaletten, savaş ve işgallerden, aşırı sömürü ve yoksulluktan başka verebilecekleri hiçbir şeyin olmadığını, günümüz gerçekleri açıkça ortaya koymaktadır.

Bütün bu gerçeklerin ışığında, kapitalizme rücu edip sosyalizmi satanların, Stalin’i mahkum edenlerin neye hizmet ettiklerini yeniden hatırlatmak zorunlu olmaktadır. Burada, kısaca ve ana çizgileri ile yapılmaya çalışılacak olan da budur.

STALİN RAPORU NEYDİ?

SBKP’nin 20. Kongresi’ne, dönemin parti sekreteri Kruşçev tarafından sunulan “Stalin Raporu”, Stalin’e yönelik bir dizi suçlamayı içeriyordu. Aslında bu suçlamaların her biri, dünya gericiliği tarafından, sosyalizmi yıkmak amacıyla, anti-komünist propagandanın malzemeleri olarak zaten kullanılmaktaydı. “Stalin’in despotluğu”, “tek adam diktatörlüğü”, “keyfi yönetimi”, “yargılamalar ve sürgünler”, dünya gericiliğinin sosyalizme karşı kullandığı “önemli” malzemelerdi. Kruşçev’in tüm yaptığı, bütün bu malzemeyi alıp sistemleştirmek, onu “içeriden” süslemekti. Raporun yarattığı etkinin büyük sırrı da burada yatmaktadır. Stalin’in yerine oturan, onu mahkum etmekte ve suçlamaktadır. Bu suçlama, geçmişte sınıf düşmanlarını bastırmak için belki aşırıya kaçmış şu ya da bu uygulamanın eleştirilmesinden öte, sosyalizmin “defterinin dürülmesi” açısından çok önemli ve stratejiktir. Bu yanıyla da, bir ilktir. Kapitalizmin yolunu tutmuş olan –bu süreç, giderek, Sovyetler’de tekelci devlet kapitalizminin egemen olduğu bir süreçtir– modern revizyonistler, –revizyonizm, bir burjuva ideolojisidir ve işçi sınıfının tarihsel amaçlarından kesin bir ayrılıştır– deyim uygun düşerse, “hançeri tam kalbe saplamışlardır.”

Dünya gericiliği tarafından alkışlarla karşılanan bu raporda, ilk olarak, Kruşçev, Stalin dönemini “facia” olarak nitelendiriyor ve şöyle devam ediyor: “Bu facianın suçlusu elbette Stalin’dir. Biz, yoldaş Lenin’in ölümünden az önce yazdığı yazıları yayımlamak istiyoruz. Bu yazılarda, yoldaş Lenin de, Stalin’in görevini suiistimal edebileceği uyarısında bulunarak, Stalin’in çok kaba biri olduğunu ve yoldaşlarla çalışamayacağını vurgulamıştı.” Raporda, Stalin’in “işlediği birçok suçu” açıklayan Kruşçev, “Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı da olmazdı” görüşünü de savunuyor.

“Facia” olarak adlandırılan dönemde ne olmuştur? Rusya gibi geri bir ülkede sosyalist inşa dev adımlarla ilerlemiş, Rusya 10 yılda dünyanın en ileri ülkelerinden birisi haline gelmişti. Tüm dünya halklarını umuda ve sevince boğan yeni sosyalist bir uygarlık yaratılmış, bu uygarlık, aynı zamanda, faşizm belasının insanlığın başından atılmasında belirleyici rol oynamıştı. Faşist saldırının tüm yıkımlarına ve tahribatlarına rağmen, ülke yeniden inşa edilmiş, sosyalizm, daha sonraları Kruşçevciler ve ardından gelenlerin mirasyedi gibi harcayacakları dev bir miras bırakmıştı. Öyle ki, bu miras, birikimleri üzerinde tepinen “mısır uzmanı” Kruşçev’e bile, döneminde, uzaya ilk insanı göndermeyi nasip etmişti! “Facia” olarak adlandırılan dönem, işte böyle bir dönemdi.

Lenin’in Stalin’i “kaba” olarak nitelemesi ise, ilk kez bu raporda yer almıyor ve tarihsel olarak da bulunmaz bir malzeme değil. Troçkistler, çok önceleri bu tartışmayı yapmışlardı. Burada önemli nokta şudur: Lenin’in ölümünden sonra, parti sekreterliği tartışmalarında, bu “sorun” partinin önüne bizzat Stalin tarafından getirilmiş, Stalin açıkça, “sınıf düşmanlarına karşı kaba olduğunu” ifade etmiş, partinin kendisini görevlendirmeyebileceğini, aday olmayacağını belirtmiştir. O dönemde, parti, buna rağmen, –Troçki’nin de bir itirazı olmadan!– Stalin’i Genel Sekreter seçmekte hiç tereddüt etmemiştir. Lenin’in söz konusu mektubundaki kısa bölüm, Stalin’in kaba yanları olabileceğini ifade etmekte, ancak Stalin’in kararlı ve sadık olduğuna dikkat çekmektedir. Lenin, Troçki’nin ise, sürekli yalpalayan durumuna vurgu yapmıştır.

Stalin’in, tüm görevi boyunca, görevlerini “suiistimal ettiği” tek örnek yoktur. Tüm yaşamı ortadadır ve sonradan ellerinde her türlü belge ve bilgi olanlar da, aksi bir kanıt ileri sürememişlerdir. “Stalin olmasaydı İkinci Dünya Savaşı olmazdı” iddiası ise, tam Kruşçevvari bir saçmadır. Ciddi bir eleştirinin konusu bile yapılamaz. Emperyalist ideologlar bile, o dönemde, –sonradan Hitler ve Stalin’e eşit sorumluluk yüklemelerine karşın– böyle bir iddia ileri sürmemişlerdi. Savaş emperyalistler arasında başlamış, Nazi saldırganlığı Sovyetler’e yönelmişti. Bu iddiaya, Kruşçev’in dünya emperyalizmine sunduğu adi bir hizmet deyip geçmek gerekiyor.

Stalin’i yakından tanıyan ve onunla bir çalışma içinde bulunanların genelde birleşen ortak bir değerlendirmesi vardır. Bu değerlendirme, onun içtenliği, mütevazı kişiliği, sade yaşamı, kolektif çalışmaya verdiği önem üzerinedir. Gerek savaş sırasında sosyalist anayurdun savunulması çalışmalarında, gerekse de sosyalist inşa sorunlarında, Stalin, birlikte çalıştığı kişilerin düşüncelerine son derece değer vermiş, ancak hatalarını ve eksikliklerini göstererek, onları ilerletmekten de hiç geri kalmamıştır. Özellikle 30’lu yılların ortalarından itibaren SSCB’de sınıf mücadelesi sertleşmiş, dünya gericiliğinden de destek alan pek çok eylem gündeme gelmiştir. Parti önderlerinden Kirov’un öldürülmesi, bunlardan sadece birisidir. Sosyalist devlet kendisini savunmakta tereddüt etmemiştir. Dönemin mahkemelerinde yapılan yargılamalar, sınıf düşmanlarına gerekli cezayı vermiştir. Bu arada, “kurunun yanında yaşın da yandığı” durumlara rastlanmıştır. Ancak bu hatalar ortaya çıktığında düzeltilmiş, sürgüne gönderilenlerin önemli bir kısmı suçsuz bulunarak serbest bırakılmış, içlerinden, daha sonraları, yine Stalin döneminde önemli görevler alanlar olmuştur. Mücadelenin büyüklüğü ve bir ölüm-kalım meselesi olduğu dikkate alındığında, bu konularda yapılan hataların, karşı devrimci pravokasyonlar da dikkate alındığında, büyük ve vahim olmadığı, büyük tarihsel ilerleyişin yanında ihmal edilebilir olaylar olarak karşılanması gerektiği açıktır. Ayrıca hatırlatmak gerekir ki, “yapılan bazı aşırılıklar”a, Stalin’in katıldığı son Kongre olan 19. Parti Kongresi’nde dikkat çekilmişti.

Kruşçev’in hazırladığı raporun sonunda da Stalin’in bir devrimci olmadığı savunularak, “O, her zaman takip edilme ve casus korkusuyla yaşayan biriydi” gibi ifadeler de kullanılıyor. Bu tür karalamalara ciddi bir yanıt vermek gerekmiyor. Stalin’in tüm yaşamı ve mücadelesi biliniyor. Devrimden önceki illegal mücadeleye katılımı ve yaşamı, yakalanmalar ve sürgüne –Stalin’in anlamı çelik adamdır ve tüm mücadelesi ve eylemi bunu doğrular niteliktedir– gönderilmeler, iç savaş sırasında görevlendirildiği cephelerdeki tutumu, Nazi ordularına karşı savaşın örgütlenmesinde büyük bir stratejist ve önder olarak önemi ve Nazi orduları Moskova’nın dibine kadar geldiğinde de Stalin’in Moskova’dan ayrılmadığı biliniyor. Dönemin İngiltere Başbakanı Churchill, savaş içerisindeki Sovyet stratejisinin doğruluğunu teslim etmekte, bu durumun ise, Stalin’in stratejik dehasının ürünü olduğunu kabul etmektedir. Troçkist tarihçi Isac Deucher de, 2 ciltlik Stalin adlı kitabında, Stalin’in kendi sınıfının en kararlı adamı olduğunu kabul eder. Stalin, o dönemde, sosyalizmin önderi ve sosyalist devletin en önemli yöneticidir. Bu devlet, elbette önderini korumak için karşı-devrimcilere ve casuslara karşı önlem alacaktır. Yaşananlar da öyle olması gerektiğini zaten ortaya koymaktadır.

Raporu, emperyalist dünya ve modern revizyonizm –o dönemde Titoculuk’ta simgelenen kapitalist ideoloji ki, sonradan, Kruşçevciler de böyle anıldılar– coşkuyla karşıladı. Ancak Marksist-Leninistler açısından durum oldukça farklıydı. O günleri, 20. Kongre sırasında Moskova’da bulunan Enver Hoca şöyle anlatmaktadır: “Kongreye katılan kardeş partilerin sadece birinci sekreterleri raporu okudu. Bütün gece raporu okudum, çok sarsılmıştım; okumaları için heyetin öteki iki üyesine de verdim. Kruşçev ve şürekasının Stalin’in şanlı eserine ve kişiliğine çizik çektiklerini zaten biliyorduk; adının hiç olumlu anılmadığı Kongre çalışmaları sırasında da bunu gördük. Ama Sovyet önderlerinin büyük, unutulmaz Stalin’e karşı bütün bu iğrenç suçlama ve iftiraları kağıda dökeceğini asla tahmin edemezdik. Yine de işte yazıya dökülmüştü. Kongre’ye delege olarak gelen Sovyet komünistlerine okunmuş, Kongre’ye katılan öteki partilerin temsilcilerine okumaları için verilmişti. Yüreğimize, beynimize derinden işleyen ağır bir darbe inmişti. Bunun bütün sınırları aşan, Sovyetler Birliği ve hareket için feci sonuçlar getirecek bir ihanet olduğunu ve bu trajik koşullarda partimizin görevinin, kendi Marksist-Leninist konumunda sımsıkı direnmek olduğunu kendi aramızda konuştuk.

Okuduktan sonra bu korkunç raporu hemen sahiplerine geri verdik. Kruşçev’in düzdüğü bu tiksindirici suçlama lağımı neyimize gerekti ki. Gericiliğe vermeye ve kitap sergilerinde kâr için kiloyla satmaya götürenler öteki ‘komünistler’di.

Lenin ve Stalin’in anayurdunda görüp duyduklarımızdan yüreğimiz ezik, ama Kruşçev ve Kruşçevcilerin faaliyet ve tutumlarına karşı daha uyanık, dikkatli olmamızı belirten çok öğretici bir dersle döndük Arnavutluğa.” (Enver Hoca, Kruşçevciler)

20. KONGRE’NİN ÖNEMİ

20. Kongre’de Stalin’in adı etrafında kaldırılan toz bulutu arasında kabul edilen kararlar, sonraki çöküşün başlangıcı niteliğindeki kararlardı. Sonrasında Kruşçev* tarih sahnesinden çekilse de, onu tasfiye eden Brejnev ekibi ve ardından gelenler, aynı yolda yürüdüler. Kruşçev, hem yıpranmış, hem de beceriksiz çıkmıştı. Sonradan gelenler, açıktan pek fazla Stalin’e saldırmadılar, çünkü bu, artık onlar için “çözülmüş” bir meseleydi. Ama Kruşçev’in açtığı kapitalist yolu sonuna kadar takip ettiler, dünya egemenliği için ayrı bir mihrak olarak mücadele ettiler. İçten içe çürüyen ve kapitalist niteliği artık gizlenemeyecek hale gelen sistemlerinin, Gorbaçov’la birlikte, üzerindeki “sosyalist” kabuğu atmasıyla, açıktan kapitalizme iltihak ettiler.

20. Kongre raporu ve kararları, Stalin’in ölümünden önce yapılan 19. Parti Kongresi kararlarını ve dolayısıyla Marksizm-Leninizmi başlıca şu alanlarda revize ediyordu: Çağımızın niteliği, barış içinde bir arada yaşama, sosyalizme geçiş sorunları, savaş ve barış sorunları, modern revizyonizme ve emperyalizme karşı tutum vb. Ayrıca sosyalizmin ekonomik yasaları ile oynanıyor, üretim araçların meta olmalarının ve değer yasasının etki alanının genişlemesinin yolu açılıyor, üretimin artışı için maddi teşvikler bütünüyle öne çıkarılıyordu. Sanayi ve öncelikler sorunu da çarpıtılıyor, ekonomik iflasa gidecek yol açılıyordu. Bu yazıda, bütün bu başlıklara ayrıntılı olarak girilmeyecektir. Ama hatırlatma amacıyla da olsa, önemli bazılarını, satır başları ile ele almaya çalışacağız.

Marksist-Leninistler, çağımızın “emperyalizm ve proleter devrimleri çağı” olduğunu hep vurguladılar. Bu tespit, uluslararası durumun tahlil edilmesi, anlaşılması, olayların gelişim yönünün öngörülmesi ve sınıf mücadelesi politikalarının geliştirilmesinde temel önemde bir rol oynadı. Çağımızın emperyalizm ve proleter devrimleri çağı olmasının anlamı şudur: Çağımıza emperyalizm ve proleterya damgasını vurmakta, emperyalizmde somutlaşan tekelci kapitalizm eskiyi ve çürüyen güçleri temsil ederken, proleterya yeniyi ve devrimi temsil etmekte, çağımıza buradan çıkan çelişki –burjuvazi-proleterya çelişkisi– damgasını vurmaktadır. Çağımız, bu yanıyla, tarihsel bir süreç boyunca devrime varacak olan, büyük nicel ve nitel dönüşümler çağıdır ve diğer tüm çelişkilerin –emperyalizm ve ezilen uluslar, emperyalist devletlerin kendi aralarındaki çelişkiler– nihai çözümü, anılan bu çelişkinin çözümüne bağlıdır.

Kruşçevciler kesin nitelikleri belli olmayan bir “yeni çağ” tespiti yapmakta, bu “yumuşama” çağında devrimler, savaşlar, emperyalist ülkelerle ilişkiler eski içeriklerinden soyulmakta, tüm bu tespitlere, sınıf işbirliği, uzlaşma, devrimden yüz çevirme çizgisi sinmektedir. Herşey bir “termonükleer savaşın önlenmesi” amacına bağlanmaktadır. Uluslararası ve ulusal düzeyde kapitalizm ve sosyalizm “barış içinde yarışacak”, sosyalizm üstün gelecektir. Tek tek ülkeler, devrimlerini yapmadan, sosyalizme, “kapitalist olmayan yoldan kalkınarak” geçeceklerdir. Nükleer silahların varlığı ve sosyalist sistem yeni bir savaş ihtimalini ortadan kaldırmakta, savaş sorunu, kapitalizm ve emperyalizmden, dünyanın paylaşılması sorunundan soyutlanmaktadır.

Emperyalist kapitalist sistem var olduğu sürece savaşlar hep olacaktır. Bunların bir dünya savaşına dönüşmesi elbette kaçınılmaz değildir ve barış yanlısı güçler böyle bir savaşı engelleyebilir veya geciktirebilir. Ancak Kruşçevciler, sorunu, bu bağlam içerisinde değil, artık kesin olarak emperyalist savaşların, dünya savaşlarının olmayacağı ilişkisi içerisinde koymakta, ulusal kurtuluş mücadelelerini görmezden gelmekte, halklar arasında boş hayaller yaygınlaştırma işini üstlenmektedirler. Bugün de dünya, emperyalist işgal ve savaşlarla sarsılıyor. Yeni kamplaşmalar belirginleşiyor. Dolu dizgin silahlanmaya gidiliyor, nufüz ve hegomonya mücadeleleri sertleşiyor.

Alınan kararlar, ülkelerdeki iç sınıf mücadelelerine ilişkin olarak da oldukça çarpıcı tespitler içermektedir. Örneğin 20. Kongre Raporu’nda yer alan tespitlerden birisi şudur: Rapor, Ekim Devrimi’nden bu yana, parlamento sorununa “yeni biçimde” yaklaşım için “esaslı değişiklikler” olduğundan söz etmekte, sorunu şöyle koymaktadır. “…Sağcı burjuva partileri ve onların oluşturduğu hükümetler sık sık iflasa uğruyorlar. İşçi sınıfı bu şartlarda, emekçi köylülüğü, aydınları ve yurtsever güçleri etrafında toplayıp, kapitalistlerle ve büyük toprak sahipleriyle anlaşma siyasetinden kopamayan oportünist unsurlara tayin edici darbe vurarak, gerici, halk düşmanı güçleri yenilgiye uğratabilir, parlamentoda sağlam bir çoğunluk kazanabilir ve parlamentoyu burjuva demokrasisinin organı olmaktan çıkarıp, halk iradesinin gerçek organı haline getirebilir.” (19. ve 20. Kongre Raporları, İnter Yayınları) Bu “tez”, nedense, Ekim Devrimi’ni yapan ve sosyalizmi kuranların ‘aklına gelmemiştir!’ Bu Kruşçevci tezde, parlamenter mücadeleden ve parlamentodan yararlanma taktiğinden değil, “parlamenter devrim”den söz edilmektedir. Bu, ham bir hayaldir ve tek bir örneği bulunmamaktadır. Sözde sosyalist hükümetlerin ise, kapitalizmin temel işleyiş yasalarına dokunmaları söz konusu bile olmamaktadır.

Barış içinde bir arada yaşama ise, farklı iki sistemin zorunlu olarak yan yana yaşaması taktik sorunundan, barış içinde yarışa dönüştürülmekte, bu sorun, ülke içerisindeki sınıf mücadelesinin yerini almaya doğru genişletilmektedir. Sınıf mücadelesini reddetme taktiğidir bu. 20. Kongre, parti ve devlet sorunlarında da, mevcut gerçekliği ve Marksist-Leninist teoriyi revizyona tabi tutmuş, işçi sınıfının partisi ilkesi “halkın yöneticisi” konumuna geriletilmiştir. Elbette bu “halk” sözcüğü de, Kruşçevcilerin iktidarını perdelemek amacıyla kullanılmakta, “halkın devleti” vb safsatalara yol açılmaktadır. 20. Kongre Raporu, bir yanıyla “Pandoranın kutusu”nu sonuna kadar açmıştır. Açılan bu kutudan, “Avrupa komünizmi” vb. burjuva ideolojileri çıkmakta gecikmemiştir. Kuşku yok ki, Togliattiler, Berlinguerler, Kruşçev’e çok şey borçludurlar.

SONUÇ

Diğer taraftan “Doğu Bloku”nun yıkılmasıyla gündeme gelen büyük dağılmanın ardından, bu gelenekten gelen ve o dönemde Kruşçevciliğe çark eden eski komünist partiler –revizyonist partiler– bugün toparlanmaya çalışmakta, ama Kruşçevcilikle ideolojik bir hesaplaşma yoluna girmemektedirler. Kruşçev, en fazla, olağan gidişten bir sapma olarak görülmekte, Brejnev’le işlerin yeniden düzeldiği kabul edilmektedir. Açıkça görülmektedir ki, bu partiler, bugün ideolojik olarak Brejnevciliği aşamamaktadırlar. Bunların içinde büyük ve ciddi partilerin olduğu da görülmektedir. Ancak geçmişle bu köklü hesaplaşma yapılmadan, işçi sınıfı ve sosyalizm adına varılabilecek hiçbir yer bulunmamaktadır ve proletaryanın sosyalizm bilinci, bu hesaplaşma yapılmadan ilerleyemez ve gerçek zeminine oturamaz. Geçmişi yeni koşullarda tekrar etme çabası, işçi sınıfının mücadelesine zarar verecek bir çabadır.

Özetle diyebiliriz ki, 20. Kongre Kararları ve “Stalin Raporu” sosyalist blokta kargaşa yaratmış, uluslararası proletaryayı ve onun partilerini bölmüş, emperyalist sisteme taze kan taşımış, kapitalizmin yolunu açmıştır. Bu niteliği ile çöküşün başlangıcı olmuştur. Kruşçev’in girdiği kapitalist yolu Gorbaçov tamamlamış, işi doğal sonucuna götürmüştür. Ancak tarih hükmünü sürdürmektedir. Emperyalist kapitalist sistem, bugün çürümenin ve kokuşmanın zirvesine doğru ilerlemektedir. Bu sistem, attığı her adımda insanlığı felakete doğru sürüklemektedir. Diğer yandan, bugün Rusya’da yapılan anketler, Stalin’in en sevilen lider olduğunu kanıtlamaktadır. Kruşçev, Gorbaçov vb. gibiler ise, en sevilmeyenler arasındadır. Kuşkusuz insanlık, sosyalizmin geçmiş kazanımlarını, sosyalist uygarlığın olağanüstü deneyimini ve Stalin’i sağduyuyla değerlendirebileceği bir yere doğru ilerlemektedir.

 

* Kruşçev üzerine birkaç şey söylemek gerekirse, kısaca şunları söylemek olanaklıdır: Stalin döneminde MK üyesi, ancak Parti’nin önde gelen önderlerinden birisi değildir. Stalin’in ölümünden sonra, parti, Malenkov, Molotov ve Voroşilov tarafından yönetilmiş, ’53-’56 arasında Kruşçev olağanüstü bir hızla yükselmiştir. Genel Sekreterliğe gelmiş, ancak ’57’de MK tarafından görevden alınmış, (bu görevden almanın, devrimci uyanıklık ve Kruşçev’in yapmak istediklerini farketmekten ziyade, klik çelişmesinin ürünü olduğunu vurgulamak gerekir) tarımla uğraşmakla görevlendirilmiştir. Ancak Savunma Bakanlığı’nın tankları ile, yeniden, bir darbe ile göreve getirilmiş, MK ve parti içerisinde büyük bir temizlik ve kıyım yapmıştır. Kruşçev’i tanklarıyla bu göreve yeniden getiren Savunma Bakanı Jukov’da bu arada kızağa çekilenler arasındadır!

 

Jeopolitik, Jeostrateji ve Reel Politik

Jeopolitik, jeostrateji ve reel politik gibi kavramlarla günlük konuşmalarda, makalelerde ve yapılan dünya ve bölge tahlillerinde sık sık karşılaşıyoruz. Türkiye’nin veya herhangi bir ülkenin dünyadaki ve bölgesindeki önemine atıfta bulunulurken, öncelikle o ülkenin jeopolitik konumuna, buradan yola çıkılarak jeostratejik önemine vurgu yapılıyor. Örneğin –ABD gibi– dünya egemenliği için mücadele eden bir büyük güç için, falan ülkenin ya da bölgenin taşıdığı jeopolitik öneme dikkat çekiliyor ve söz konusu gücün ilgili coğrafyada olup bitenlere sessiz kalamayacağı tahlilleri yapılıyor. Ya da başka bir yerde, “reel politik gereği”, falan büyük gücün isteklerine karşı koymamak gerektiği üzerine tahlillere rastlanabiliyor.

Emperyalist propaganda ve onun gerici savunucuları, bütün bu tahlilleri yaparak işleri öyle bir noktaya getiriyorlar ki, adeta üzerinde yaşanılan coğrafya tek suçludur, bütün olup bitenlerin sorumlusu odur, coğrafi önemi olan ülke ve bölgeler olmasa tüm dünya da her şey güllük gülistanlık olacaktır! Ordular ülkeleri işgal etmek zorunda kalmayacak, kanlı boğazlaşmalar olmayacak, insanlar oradan oraya sürüklenmeyeceklerdir! Emperyalist stratejist, ideolog ve politikacılar bütün bu “gerçekler”e inanılmasını istiyorlar; uyguladıkları saldırgan politikaları coğrafi “zorunluluklar”ın gerekleri gibi gösterip, olup bitenleri coğrafyanın üzerine yıkıyor, onun kaçınılmaz sonuçları olarak yansıtıyorlar. Halkların bu idealist, metafizik sahtekarlığa inanmasını istiyorlar.

Gerçekte ise, tarihin bir şey yapmaması gibi, coğrafya da bir şey yapmıyor. İşleri yapanlar; kanlı-canlı ve tarih içinde hareket eden, belirli amaçlar uğruna mücadeleye atılan bireyler ve bunların oluşturduğu insan topluluklarıdır. İnsan dediğimiz canlı da, belirli bir toplumsal düzen içerisinde hareket eden, tüm tavır ve davranışları buna göre belirlenen, sınıflara bölünmüş, bu sınıfların amaçlarını güden canlı bireylerdir. Sınıfların varlığı; bizi, üretime, bu üretimin nasıl yapıldığına ve paylaşıldığına, sömüren ve sömürülen, yöneten ve yönetilen sınıflar ve karşıtlıkları gerçeğine götürür. İşin içine özel mülkiyet, kâr, aşırı kâr, tekel kârı ve bütün bunları elde etmek için rakiplerle mücadele, rekabet ve dünya egemenliği için dev tekeller ve onların sınıf egemenliği aletleri olan emperyalist devletlerin birbirleriyle kavgaya tutuşmaları girer.

Eğer şu ya da bu büyük emperyalist devlet ya da devletler grubu dünya egemenliği için mücadeleye atılmışsa, ki merkezileşmesi ve yoğunlaşması sonucu üretimin geldiği yer itibariyle böyle bir mücadeleye atılması zorunludur, kendi egemenliğini kurması ve koruyabilmesi, bunu sağlamlaştırması için, ham maddelere, madenlere, enerji kaynaklarına ve pazarlara, üretilmiş mallarını satacağı ülkelere gereksinimi bulunmaktadır kendi gücüne denk düşen hamleleri yapmak zorundadır. Rakipleriyle amansız bir mücadeleye girecek, ordularını kıtalararası seferlere çıkarabilecek yetenek ve olanaklara sahip olacak, okyanuslarda ve dünya denizlerinde filolarını dolaştıracak, hava kuvvetleri ile düşman saydığı, “terörist” ilan ettiği hedefleri vuracak, karada hareket ettirdiği birliklerle ülkeleri işgal edecektir.

Gerçekte jeopolitik ve jeostrateji denilen kavramların devreye girdiği yer de tam burasıdır. Bu kavramların 19. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkmaları tesadüfi değildir. Kapitalizmin gelişmesi, artan üretim, dünya pazarlarını ele geçirebilmek için keskinleşen rekabet; bu rekabette avantajlı konumda olmayı, bölge ve ülkelerin zenginliklerine el koymak için savaş ve fetihlere atılmayı, rakibi kuşatmak ve boğmak için strateji ve taktikler geliştirmeyi gerektiriyordu. Bütün bu gerici amaçlara hizmet etmek üzere, giderek jeopolitik ve ona bağlı olarak geliştirilen jeostrateji kavramları üretilmeye ve şekillenmeye başladı. Böylece jeopolitik, dünya pazarı ve egemenliği için mücadeleyi “meşrulaştıran” bir politika olarak şekillemeye başladı. Şimdi bu kavramların anlamları ve gelişimleri üzerine kısa bir özet yapabiliriz.

 

JEOPOLİTİK NEDİR?

Burada, konuya giriş yapmak için, egemenlik ve hegemonya mücadelesine girişmiş büyük devletlerin ürettiği jeopolitik anlayışa bağlı kalarak Türkiye’de jeopolitik üzerine araştırmalar yapmış ve kitaplar yazmış emekli Korgeneral Suat İlhan’dan uzunca bir alıntı yapmak gerekiyor. İlhan anlatıyor:

1967 Temmuz ayında Kara Harp Akademisi öğretim üyeliği kadrosuna atandım. Harp Tarihi ve Askeri Coğrafya (veya Stratejik Coğrafya) konularının öğretim üyeliği sorumluluğunu beklerken, bunlara ek olarak 60 saatlik jeopolitik dersinin de yönetilmesi, yürütülmesi istendi. Böyle bir dersi vermeye tam hazır değildim. İşin ilginç yanı, bu konuda Türkiye’de yeterince yayın da yoktu. Daha ağırı, o zamana kadar jeopolitiğin kuramsal yönü dış dünyada da tam olarak işlenmemiş, belirlenmemişti. Bir ülkenin veya bir bölgenin jeopolitiği anlatılmayacaktı. Jeopolitik ders olarak işlenecekti. Büyük boşlukları bulunan kuramsal tabanı oluşturmak gerekiyordu. Bu sürede Ankara’da, kütüphanelerde, Genelkurmay’da, Dışişleri Bakanlığı’nda, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde, özellikle Milli Kütüphane’de uzun süre arandım, elbette ki bazı şeyler de buldum. Derslere başlamadan bazı noktalarda kesin sonuçlara ulaşmam gerekiyordu. Tanım: Tanım yapmak zor işti. Aynı zamanda sevimsiz bir işti. Çoğunlukla eksik kalır; azınlıkla da olsa kavrama yanlış anlamlar yüklenir.

Jeopolitikle ilgili yapılan bütün tanımları inceleyerek ortak noktalarını araştırdım. Bütün tanımlarda coğrafya, devlet ve politika kullanılmıştı. Buradan hareketle şu sonuca ulaştım: Coğrafya, devlet ve politika sözcükleri kullanılarak yapılan her tanım şu yanından veya bu yanından jeopolitiğe ulaşıyor. Dersler ilerledikten oldukça sonra, devleti de çıkararak, bana göre oldukça belirleyici bir tanıma ulaştım. Jeopolitik, coğrafyanın politikaya verdiği yöndü.” (Suat İlhan, Jeopolitik Çalışmaları, Jeopolitik.org)

Anlatımını hiç değiştirmeden aktardığımız Suat İlhan’ın jeopolitik konusunda ulaştığı tanım budur. Ancak bu tanım oldukça tartışmalıdır ve içerisinde önemli ve temel bazı yanlışları barındırmaktadır. İlk akla gelen soru şudur: Coğrafya politikaya şu ya da bu yönü nasıl verebilir? Kolayca görülebilir ki, dünya coğrafyası üzerinde yaşayan ve dünya egemenliği gibi bir amacı bulunmayan devletler, dar anlamda kendi bölgelerinin coğrafi zorunluluklarını tahlil etseler ve buradan bölgesel politikalar üretseler de, örneğin Afrika’nın küçük bir ülkesinin, Latin Amerika coğrafyasının filan sorunuyla –politik, ekonomik vb.– gelişmelere müdahale edecek düzeyde ilgilenmesi pek görülmemiştir. Keza Türkiye’nin de Latin Amerika’nın benzer bir sorunuyla uğraşması için bugün doğrudan herhangi bir neden bulunmamaktadır. Ama bu ülkelerin coğrafyası –Venezüella, Türkiye, Togo vb.–, örneğin ABD politikasının ilgi alanına girebilir ve gerçekte de girmektedir. ABD, Türkiye ve bulunduğu bölge üzerine politikalar geliştirebilir ve geliştirmektedir de vb. Demek ki, burada, “coğrafyanın politikaya yön vermesi”nden değil, egemenlik uğruna mücadele eden belirli –emperyalist– güçlerin, egemenlik mücadelelerinin hizmetindeki belirli –emperyalist– politikalarıyla, coğrafi konumu kendi stratejik amaçları için kullanmasından söz etmek daha doğru olacaktır. Gerçekte zaten böyledir.

Suat İlhan da kendi bakış açısından bu eksikliği görmüş olacak ki, tanımını şöyle geliştirme yoluna gitmiştir: “Yıllar sonra bu tanıma bir açıklama getirme gereksinimi duydum. Jeopolitik, siyasi coğrafyanın beşeri değerlerle aktif hale gelmesidir. Politikanın iki dayanağı olan güç ve hedefi coğrafi açıdan inceler.” (Suat İlhan, Jeopolitik Çalışmaları, Jeopolitik.org)

İlhan, burada politikayı işin içine aktif olarak dahil eder; ancak bu dahil edişte, bu politikanın neden coğrafyayla ilgilendiği ve bu politikayı harekete geçiren güçlerin niteliğinin ne olduğuna ilişkin bir açıklamada bulunmaz. Onda, “beşeri –insani– değerler”in neler olduğu ve gerekçelerini nereden aldıklarına ilişkin bir tahlile de rastlamayız. Zaten bu tür tahlillerde bulunmasını da bekleyemeyiz.

Ancak bu gerçeklere karşın, gerek Suat İlhan, gerekse emekli Orgeneral Servet Cömert, jeopolitiğin ortaya çıkmasına ve jeopolitik teorilere ilişkin yararlanılabilecek bir özet yapmaktadırlar. Konunun egemen güçler açısından nasıl ele alındığını anlamamız ve gerekli eleştirileri yöneltebilmemiz için, bu iki ismin çalışmaları şimdilik bizim için yeterlidir.

Servet Cömert, jeopolitik ile ilgili yazdığı makalenin girişinden önce, şu sözü başlığın altına yerleştirmeyi uygun bulmuş: “İyi coğrafyacı doğru felsefe yapar.” İyi coğrafyacı olmanın kıstasları nelerdir, buradan nasıl doğru bir felsefe yapılabilir gibi sorunlar son derece önemlidir ve bunların yanıtı, egemenlik mücadelesi veren gücün çıkarlarının savunulmasını içeren politikalar bütünündedir. “İyi coğrafyacı” bu çıkarları bilecek, bunları savunan ve dile getiren politikalar geliştirecektir.

Bu coğrafyacılar ve marifetlerine kısa bir göz atalım. Jeopolitiğin başlangıcı ile ilgili olarak genelde birleşilen ortak nokta, “jeopolitiği dünyaya getirenlerin siyasi coğrafyacılar olduğu”dur. Bu siyasi coğrafyacıların ise, hemen hemen tamamının, kendi dönemlerinde, dünyanın paylaşımı mücadelesinde ön sıraları tutmuş olan ülkelerin coğrafyacıları olduğunu ayrıca hatırlatmak herhalde gereksizdir. Bunlar, Frederich Ratzel (1844-1904), H. John Mackinder (1861-1947), Rudolf Kjellen (1864-1922), Karl Haushofer (1869-1945), Nicholas J. Spykman (1893-1943) gibi coğrafyacılardır.

JEOPOLİTİĞİN UNSURLARI

Konunun daha iyi anlaşılması için burada bazı uzun alıntılar yapmak zorundayız. Suat İlhan, “… her konusunun içeriğini ve kapsamını en iyi olarak ‘unsurları’ belirler. Unsurlar sınırları ve ilgi alanını açıklar. Karmaşık ve yeni konuların açıklanmasında unsurlar (alt birimler) konuyu tanımlamaktan daha belirleyicidir. Jeopolitik de diğer konular gibi, ilave her yeni unsurla genişler ve yeni sorumluluklar alır. Buna karşılık bir unsurun eksiltilmesi sonucu alanı daralır. Bu sebeple, jeopolitik konusunun daralmasının, yerini bulmasının, jeopolitik tartışmalarının azalmasının büyük ölçüde unsurlar üzerinde anlaşmaya çalışılmasına bağlı olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek” demektedir.

Gerçekte stratejinin üç unsuru olan ‘Mekân-Kuvvet-Zaman’ jeopolitiğin unsurlarının da başlıklarını oluşturur. Tasnif edecek unsurlar üzerine çalışma yapan ilk düşünür Fr. Tuğamiral Pierre Celerier’di. Değişen unsurlar olarak: Nüfus, tabii ve diğer kaynaklar, enerji ve yeni enerji kaynakları, politik ve sosyal yapılar; Değişmeyen unsurlar olarak: Mekan ve bölümleri, arazinin şümulü, fiziki yapı, asayişin şekli, deniz durumları, merkezi durum gibi jeopolitik unsurlar, alt birimleri belirlemişti.

Suat İlhan, kendi derslerinde unsurları şöyle sıralıyor;

1. Jeopolitiğin coğrafi unsurları (değişmeyen unsurlar)

Coğrafi konum (Kıt’alar arası ve bölge düzeyinde)

Sınırlar ve coğrafi bütünlük

Saha genişliği ve stratejik kaynaklar

Coğrafi özellik (Ada, kıt’a, kenar, kıt’a içi devlet)

2. Jeopolitiğin beşeri unsurları (Değişken unsurlar)

Sosyal değerler

Ekonomik değerler

Politik değerler

Askeri değerler

Kültür değerleri ve kültür çevresi

3. Zaman

Jeopolitiğin coğrafi unsurları stratejide “mekân”, beşeri unsurları stratejide “güç” komşuluğudur. Her ikisinde de konuları, düşünceleri canlandırıcı (akıcı kılan) zamandır.

Bu uzun alıntılardan sonra kolayca görülebileceği gibi, jeopolitiğin “beşeri–değişken– unsurları” olarak sayılan maddeler, gerçekte, bugünkü jeopolitiğe gerçek içeriğini veren unsurlardır. Belirli bir ekonomik sosyal yapı kendine denk düşen, varlığı ve devamının ihtiyaçlarını karşılayacak politikalar üretimine temel sağlamakta ve yön vermekte, buradan şekillenmiş –egemen– çıkarlar ve politikalar, bu politikaları yaşama geçirecek askeri gücün oluşumunu varsayıp zorunlu kılmakta, diplomatlar bu politikaları –ve çıkarları– savunmakta, egemenlik kurmanın bir aracı olarak kültür vb. değerlerden de yararlanmaktadır. Bugünün dünyasında ekonomik olarak egemen olan güçlerin, ekonomik ve politik çıkarlarını savunmak üzere harekete geçtiklerini –örneğin ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya vb.– görmekteyiz, ve onlar, tek başlarına ya da gruplaşarak –bazı eğilimler oluşmakla birlikte henüz emperyalist kamplar net olarak ortaya çıkmamıştır– dünya üzerindeki çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye çalışmaktadırlar. Kısaca ifade edecek olursak; “Jeopolitiğin unsurları”nı emperyalist, yayılmacı ve başka alan, pazar ve kaynaklara yönelik emeller taşıyan politikanın gerekçeleri olarak anlarsak, herhalde hata yapmış sayılmayız.

JEOPOLİTİK TEORİLER

Ara başlıktan da kolayca tahmin edilebileceği gibi, bu alan jeopolitiğin “en verimli” alanıdır. Pek çok jeopolitik teori bulunmaktadır. Bu teorilerin ilki ve en ünlüsü, Mackinder –coğrafyacı– tarafından geliştirilen “Kara Hakimiyeti Teorisi”dir.

Mackinder dünyayı üç bölgeye ayırmaktadır: Avrasya’nın içindeki Kalpgah, Kalpgahı kuşatan “iç hilâl” (Avrupa, Yakındoğu, Ortadoğu, Hindistan, Çin), iç hilâli kuşatan “dış hilâl” kuşağı (İngiltere, Güney ve Kuzey Amerika, Afrika, Avustralya, Okyanus ve Japonya). Bu teoriye göre, “Kim Doğu Avrupa’ya hükmederse Kalpgah’a hakim olur; kim Kalpgaha hakim olursa Dünya Adası’na hükmeder; Kim Dünya Adası’na hükmederse Dünya’ya hakim olur.” Mackinder, “yeryüzünde bir tek büyük kara parçasının olduğu”nu kabul eder. “Dünya Adası-World Island” adını verdiği kara parçası, Avrupa-Asya-Afrika kıtalarıdır. Rusya’nın bulunduğu orta bölge, “Kalpgah-Heartland”tır. Böyle bir kara parçasına sahip tek devlet Rusya’dır ve dünya hegemonyasını elde etmesine mani olunmak isteniyorsa, onun açık denizlere çıkmasına müsaade edilmemelidir. (Mackinder, Demokratik İdealler ve Gerçekler, 1919) Kitabın yayınlanış tarihi dikkat çekicidir. Bu teorinin oluşum süreci daha eskiye doğru gitse de, kitap, Ekim Devrimi’nden iki yıl sonra yayınlanmıştır. Adeta emperyalist stratejistleri, sosyalizmi kuşatma ve boğmanın yol ve yöntemleri üzerine kafa yormaya çağırmaktadır.

Bu gerici teorinin açtığı yoldan diğer teoriler gelmekte gecikmemiştir. Ardından gelen “Kenar Kuşak Teorisi”dir. Bu teori, Mackinder teorisinin yanlış olduğunu söylemekte, aynı coğrafi unsurları kullanarak; kim kenar kuşağa hükmederse Avrasya’ya hakim olur, kim Avrasya’ya hakimse dünyanın kaderini kontrol eder demektedir. (Bakışın Coğrafyası, Nicolas Spykman – Spykman Amerikan jeopolitiğinin en önemli isimlerindendir. Amerikan güvenlik politikaları ve stratejilerinin dayanaklarını formüle etmiştir.) Bu teori, sosyalizme karşı mücadeleyi günün ihtiyaç ve koşullarına göre formüle etmiş, bir anlamda Mackinder’in teorisini yanıtlamıştır. Diğer iki teori de, “Deniz Hakimiyeti Teorisi” (“denizlere hakim olan dünyaya hakim olur”) ve “Hava Hakimiyeti Teorisi”dir (adından da anlaşılacağı ve yorumlanabileceği gibi, “göklere hakim olanın dünyaya hakim olacağı”nı ileri sürmektedir). Bu son iki teorinin, deniz ve hava güçlerinin olağanüstü gelişiminden sonra ortaya çıkmış olduğu kolayca anlaşılabilir.

1971’de, bu teoriler iki başlık altında toplanmıştır. İlk iki teori, fiziki coğrafyaya bağlı teoriler olarak kabul edilmiş, son ikisi ise, salt kuvvete dayalı teoriler olarak tanımlanmıştır. Emperyalist stratejistler, genelde jeopolitiğin coğrafi temele dayalı bir “ilim dalı” olduğunu, güçlerin ise –kuvvete dayanan– sürekli değiştiğini; gerçi askeri durumun her üçüne de ihtiyaç duyduğunu, yine de ilk iki teorinin (kara hakimiyeti teorisi ve kenar kuşak teorisinin) jeopolitik bakışı temsil ettiğini kabul etmişlerdir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında, jeopolitik teoriler, fetih ve saldırı politikalarına yolu açmış, ona gerici malzemeler sunmaktan geri kalmamışlardır. Örneğin Alman jeopolitik ekolünün temellerini atan F. Ratsel, ünlü “Lebensraum” (yaşamalanı) teorisini geliştirmiş, Almanya’nın, yaşamalanını ele geçirmek üzere Doğu’ya doğru yönelmesi gerektiğini ileri sürmüştür. İleri sürdüğü görüşler, ırkçılığa –bazı toplumları idare etmeye tayin edildikleri vb.– da kapı açacak niteliktedir. Daha sonra, bu teori, Kjellen ve Haushoffer –general olan Haushoffer Nazilerin bu konudaki otoritesidir– tarafından geliştirildi, ve Naziler eliyle, sosyalizmi boğmak üzere uygulamaya konuldu. Rus Prof. Semyenov’un bütün bu jeopolitiği “faşist jeopolitik” olarak tanımlaması oldukça dikkat çekicidir.

 

***

Şimdi kısaca jeostratejiye gelebiliriz. Jeostratejinin şöyle tanımları yapılmıştır: “Coğrafya ile strateji arasındaki münasabetlerin ilmidir”, “jeostrateji, jeopolitik çıkarların stratejik yönetimidir” vb. Pek çok stratejist, jeostratejiyi asıl olarak “güvenlik ve savunma” konularına ilişkin kullanmaktadır. Bu teorilere göre, genel politikaya yön veren unsur jeopolitik, stratejiye yön veren ise jeostratejidir. Biz Jeostrateji’yi, emperyalizmin hizmetindeki jeopolitiğin ortaya koyduğu sorunlar temelinde geliştirilen politika ve stratejiler olarak tanımlayabiliriz.

Bütün bu teorilerden bu bölüm için genel bir sonuç çıkaracak olursak; stratejistlerin, dünya egemenliğini, geliştirdikleri teorilerin merkezine oturttuklarını görürüz. Onlara göre, Avrasya dünya egemenliğinin kilididir. Tümü, zaten “Avrasyasız politika ve strateji düşünülemez” noktasında birleşmektedirler. Bu durumda, jeopolitiği, Avrasya’ya, dolayısıyla dünyaya hakim olma mücadelesi veren büyük güçlerin –başta ABD olmak üzere– politika ve stratejilerinin genel teorisi olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Ancak bu, emperyalist büyük güçler dışındaki devletlerin jeopolitik-jeostratejik yaklaşım ve hesapları olmayacağı anlamına da gelmemektedir.

GÜÇ MERKEZLERİ TEORİLERİ VE JEOPOLİTİĞİN GELDİĞİ NOKTA

“Güç merkezleri” teorileri, kısaca ifade edilecek olursa, özünde emperyalist jeopolitiğin günümüz dünyasının “gerçekleri”ne uyarlanmasının teorileridir. Karşılıklı olarak hegemonya ve egemenlik mücadelesi veren büyük güçlerin hakkı teslim edilmiş, bu güçlere şu ya da bu ülke veya bölgeye –sadece askeri yönüyle sınırlı olmadan– yönelmesi için gerekçeler oluşturulmuştur.

Güç merkezleri teorileri, şu ya da bu coğrafyada büyük güçlerin nasıl oluştuğunu açıklamakla işe başlar. Bu teorilere göre, vasıflı insan ve stratejik kaynaklar uygun coğrafyada buluşmuşsa, orada bir güç merkezinin oluşması olanaklıdır. Buna göre, güç merkezleri zaman içerisinde el ve yer değiştirdiği ve değiştireceği için “eski jeopolitik teoriler” anlamlarını yitirmiştir. “Arz politikası”nın esasları –teoriler–, mevcut ve görülebilen geleceğin güç merkezlerine göre geliştirilmek zorundadır vb.

Örneğin şu alıntı, bugünün ABD’sinin pozisyonunu tarif eder gibidir: “Güç merkezleri yer ve el değiştirdiği zaman teorilerin geçerlilikleri zayıflıyorsa, hakim etken teoriler değil, güç merkezleri ve bunların oluşturdukları coğrafyadır.” Yani “Doğu Bloku” dağılmış, yeni ve tek güç merkezi olarak, ABD öne çıkmıştır; yeni ilişkiler buna göre tarif edilmelidir. Burada coğrafya, yine işin içine sokulmuştur; ancak bunu, ABD’nin bulunduğu değil, ilgilendiği, egemen olmak istediği coğrafya olarak anlamak gerekir. Burada artık işleri yönlendiren ABD “coğrafyası”dır. Yani işin özü, ABD, tek süper güç olarak, dünyadaki olayları yönlendirme gücüne sahip olmuştur. Karşısında oluşmakta olan güç merkezleri ve onların karşı mücadelesi, yeni çatışma ve kavgaların habercisi gibidir. Açıkçası, bir paylaşım tamamlanmış, yenisi başlamıştır. Coğrafi sınırlar çıkarların sınırlarına doğru geliştirilmiş, böylece her türlü bağlayıcılıktan kurtulunmuştur. ABD’nin “güvenliği”nin, ABD sınırlarından değil de, egemen olmak istediği ülkelerden başlatılması, bugün, ABD emperyalizminin stratejistlerinin genelde üzerinde anlaştıkları bir konudur.

Gelişmesinin bu noktasında, artık jeopolitik, olayları şöyle yorumlama noktasına gelmiştir: “Evrensel politikaları, teorilerin değişmeyen coğrafi kesimlerine göre değil, teşekkül eden güç merkezlerinin coğrafi konumlarına göre düşünmek, değerlendirmek ve oluşturmak gerekiyor.” (S. İlhan, Jeopolitik Çalışmaları) Artık burada, “coğrafya”, egemen olan güç merkezinin, ya da merkezlerinin rekabet ve mücadele içerisinde fethedeceği alan olarak –yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile birlikte- yerli yerine konmuştur. Tanım, utangaç ve üstü örtülüdür, ancak doğru okunup anlaşıldığında yeterince açıklayıcıdır.

Jeopolitik teorilerinin son olarak geldiği yeri şöyle özetlemek olanaklıdır ki; kültür jeokültür olarak, ekonomi jeoekonomi olarak jeopolitik tartışmaları içerisinde yerlerini almışlar, ulusal sorunlar, göçmenlik, gettolar, fundamentalizm –kökten dincilik– sorunları jeopolitik sorunlar olarak tartışılmaya başlanmıştır. Son zamanlarda gündeme dayatılan “medeniyetler çatışması”, “dinsel veya etnik terörizm”, “göç ve göçmenler sorunu” vb. sorunlar öne çıkmış ve bu kapsamda ele alınıp tartışılmaktadır. Huntington –medeniyetler çatışması–, Lacoste vb. gibi “stratejistler” bu işlerin teorilerini yapmaya soyunmuşlardır. Ancak bu teoriler, işin özünü, yani başta ABD olmak üzere, büyük güçler arasında dünyaya egemen olma mücadelesinin şiddetlendiğini, işin esasının mevcut güçlere göre dünyanın paylaşılması olduğunu es geçmektedirler. Yeni jeopolitik teorilerin, saldırı ve işgallere yeni malzemeler sunan teoriler olarak şekillendiğini ve daha da gericileşmekte olduklarını tespit etmek gerekiyor.

REEL POLİTİK

Sıkça karşılaşılan diğer bir terim ise, “reel politik”tir. Reel politik çoğu durumda ‘gerçekçi politika’ olarak anlaşılır ve bu haliyle kabul görür. Durumun gerçekçi bir tahlili ve bunun üzerinden politika geliştirme olarak anlaşılır. Elbette reel politiğin gerçekle bir ilişkisi bulunmaktadır. Ancak reel politiğin gerçeği ve bunun üzerinden geliştirdiği politika bütünüyle durumu kabullenme üzerine kurulmuştur. Pasif bir kabullenme, ‘kadere boyun eğme” reel politiğin temel unsurudur.

Jeopolitik ve jeostrateji ne kadar saldırganlığı ve gücü çağrıştırıyorsa, reel politik de, o kadar güçsüzlüğü ve teslimiyeti çağrıştırmaktadır. Jeopolitik ne kadar egemenlik ve hegemonya mücadelesi verenlerin teorilerini yansıtıyorsa, reel politik de, o kadar bağımlılığın ve tabi olmanın gerekçelerini yansıtmaktadır. Eğer egemenlik ve hegemonya mücadelesi veren büyük bir gücün ağzından “reel politik” sözleri dökülüyorsa, bu, o gücün varlığı ve çıkarlarının kabul ve teslim edilmesi anlamına gelmektedir. Yani büyük bir gücün jeopolitik ve jeostratejik çıkarlarına bağlanmış politik, diplomatik, ekonomik ve askeri bir dayatmanın itirazsız kabul edilmesini politik gerçek yapmak anlamına gelmektedir.

Özellikle bağımlı ülkelerin yöneticilerinin ağızlarından şöyle sözler duymak neredeyse olağan hale gelmiştir: “Adamlar süper güç, gelip kapımıza dayanmışlar, bizden istekleri şunlar, bunları nasıl reddedebiliriz ki? Onlarla karşı karşıya gelmek akıllıca bir iş mi? Taleplerini karşılamak daha gerçekçi olmaz mı?” Bu teslimiyet politikasının adı “reel politik”tir. Mevcut koşulları –“gerçekleri!”– olduğu gibi kabullenme, kendinden istenileni gönüllü veya gönülsüz yerine getirme politikasıdır, reel politik. Reel politiği savunanlar, karşı koymayı, durumu değiştirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmez.

Bu yanıyla, iktidarda kalabilmek için büyük güçlerle işbirliği yapan sınıfların politikasıdır reel politik. Reel politikçi “ABD Irak’a saldıracak, Irak’ın direnmesi mümkün değil, ABD Türkiye’den şunları istiyor, bunları yerine getirmek, ‘bir koyup üç almak’ en gerçekçi politika değil midir?” diye düşünür ve eğer kendisini engelleyen karşı bir güç –halkın muhalefeti, egemen klikler arasında görüş ayrılıkları vb.– yoksa, kendisinden istenilenleri yerine getirir. Bunun adı, işbirlikçi literatürde, “politika dahiliği”dir. Bazı politikacıların ağzından dökülen “politika olabilecekleri yapma sanatıdır” tespitleri, reel politiğin günlük politikaya yansımış hali gibidir. Olabilecek olanı değil, olmasını gerekeni yapmaya çalışma, koşulları zorlama, kendi güçlerini buna göre hazırlama, buna uygun bir çalışma içerisine girme, reel politikçinin ilgi alanına girmez.

TÜRKİYE VE JEOPOLİTİK KONUMU

Türkiye’nin jeopolitik konumu ve bunun önemi üzerine yazılanları toplasak, her halde ciltler dolusu kitap eder. Jeopolitik teorilerde, Türkiye’nin konumu genelde şöyle tarif edilmektedir: “Türkiye üç kıt’anın birleşme noktası üzerinde bulunmaktadır; doğuyu batıya, batıyı doğuya, kuzeyi güneye, güneyi kuzey açıp kapamaktadır. Üç kıt’anın menteşesi durumundadır. Üç kıt’aya vurulan kilit ve aynı kilidi açan anahtar değerindedir. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’ın bileşkesi üzerindedir. Dünya adasının iki iç denizine (Akdeniz, Karadeniz) kıyıları bulunmaktadır ve bu iki denizi bağlayan Boğazlar’a sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti çok değerli bir arsa üzerinde kurulmuştur.” (Suat İlhan) “Arsa değerli” olunca, bu arsayı pazarlamayı kendisine görev edinmiş işbirlikçiler de elbette eksik olmayacaktır. “Memleketi pazarlıyoruz” sözleri, kuşku yok ki, bu çerçevede gerçek anlamına kavuşmaktadır.

İşbirlikçi politikacı, ülkenin bu “jeopolitik” konumundan kendisi için gerekli olan işbirlikçi ve teslimiyetçi gerici politikayı çıkarmış, ülkeyi binbir bağla emperyalizme bağlamıştır. Bu politika, ülkeyi yöneten egemen sınıfın çıkarlarının da zorunlu bir sonucudur. Bu sınıflar, büyük bir gücün desteğini arkalarını almadan egemen sınıf olarak kalma ve iktidarlarını sürdürme şansına pek fazla sahip değildirler. Halkla karşı karşıya kaldıklarında, halkın kendilerinin hakkından geleceğini çok iyi bilmektedirler. Ülkeyi yönetenlerin, bulundukları coğrafyayı özellikle ABD’nin çıkarlarını savunma ve geliştirme yönünde kullandıkları bilinmektedir. Egemen sınıfların dönem dönem ABD ile sorunlar yaşamasının nedeni, ABD’nin komşu ve çevre ülkelere yönelik politikaları ile çelişkiye düşmekten ziyade, ülkenin temel iç politika kaygılarının –Kürt Sorunu– giderilememesidir. Bu konuda Kürtlerin başı üzerinden yapılacak bir anlaşma, egemen sınıflar için pürüzleri giderecektir.

Vurgulamak gerekir ki, bütün burjuva, gerici sınıflar gibi, Türkiye egemen sınıflarının da, bölgelerinde iştahlarını kabartan çıkarları ve bunlar üzerinden geliştirdikleri hesapları bulunmaktadır. Ne var ki, egemen sınıflar, kendi başına ve “bağımsız” olarak, büyük güçler, çıkarları ve politikalarıyla uyumlanmadan, bunları uygulayacak güce sahip değildirler. Onlar, esasta, ABD emperyalizminin çıkarlarının bekçiliğini yapma ve onu geliştirme pozisyonundadırlar. Örneğin Irak’a müdahalenin desteklenmesi, İran’a saldırılması Türkiye’nin çıkarına değildir, ama hakim sınıflar, kendilerine dayatılan politikaya boyun eğmekten başka çare görememekte, en uc noktada, 1 Mart tezkeresi günlerinde olduğu gibi aşağılanmayı göze alarak, bütün istekleri karşılamaktan “kaytarmakta”dır. Ülkenin petrol ve doğal gaz geçiş merkezine, dolayısıyla adeta dev bir petrol ve gaz borusuna dönüştürülmesi de, ülkenin ve halkın çıkarına değildir. Ne var ki, büyük patron ABD böyle istemektedir ve ülke, bu yoldan, çıkar çatışmalarının merkezine itilmektedir. Türkiye egemen sınıfları, Orta Asya’ya, –Türki Cumhuriyetler’e– yöneldiğinde de, kendi bağımsız çıkarlarını, bu ülkelerle kardeşçe ilişkiler kurmayı değil, buraları Batı’ya, özellikle ABD’ye bağlamanın aracı olarak görev yapmaktadır. Bu politikadan en küçük bir sapma bile, büyük patronun tepkisini çekmeye yetmektedir. Zaman zaman çıkarların çelişmesi gündeme gelse de, hemen her seferinde, egemen sınıflara gerekli “balans ayarı” yapılmaktadır.

Bu bölümde kısaca belirtmek gerekir ki, bugünün dünyasına, bu dünyanın ilişkilerine yön veren çıkarların ışığında bakıldığında; Türkiye’nin jeopolitik konumu önemlidir ve bu nedenden dolayı da, sürekli olarak büyük güçlerin egemenlik mücadelesinin odak noktalarından birisi olmuştur. Coğrafyanın barış ve kardeşliğin, halklar arasında dostluğun geliştirilmesinin aracı değil de, düşmanlıkların ve çatışmaların aracı haline getirilmesinin nedeni, egemen –kapitalist emperyalist sistem– dünya sistemidir. Bu sistem ortadan kaldırılmadan, coğrafya, sefası sürülecek değil, cefası çekilecek yer olarak kalmaya devam edecektir.

GENEL SONUÇLAR

Burada jeopolitiğe ve jeopolitik teorilere yöneltilen eleştirilerden, elbette işçi sınıfının ve onun politikacılarının jeopolitiğe ilgisiz kalmaları gerektiği gibi bir sonuç çıkarılamaz. Sorun, egemen sınıf politikacılarının ağızlarına sakız ettikleri jeopolitik, jeostrateji gibi kavramların ardında yatan gerçekleri anlama ve bunları bütün açıklığı ile işçi ve emekçi halka anlatma sorunudur. Eğer bugünkü dünyaya yön veren ilişkiler emperyalizm üzerine kurulmuşsa, işçi sınıfı politikacısı da, ülkeyi bekleyen tehlikeleri, ülkenin sürüklenmek istendiği yeri teşhir etmek, emperyalizme teslimiyeti savunan egemen sınıf politikalarına karşı mücadeleyi örgütlemek görevi ile karşı karşıyadır.

Halka ve emekçi yığınlara, egemen sınıfların jeopolitika ve jeostrateji “gereği” savundukları “reel politika”nın, gerçekte hangi çıkarların bekçiliğini yapmak anlamına geldiğini açıklamak ve buna karşı mücadele örgütlemek, işçi sınıfı politikacısının, sınıf bilinçli işçinin temel görevleri arasındadır. Örneğin ABD’nin, Irak’ı, bu ülkeye demokrasi getirmek için değil, petrole ve doğal zenginliklere sahip olmak, Körfez Bölgesi’ne iyice yerleşmek, bu bölgenin halklarına boyun eğdirmek ve diğer emperyalistler karşısında stratejik avantaj elde etmek için işgal ettiğini işçi ve emekçi yığınlara anlatmak, onlarda anti-emperyalist bilinç geliştirmek ve bunun ülkenin bağımsızlığı için pratik mücadeleye dönüşmesini sağlamak, bu politikanın önemli halkalarından birisidir.

Bunun gibi, GOP nedir, neyi amaçlamaktadır, burada Türkiye’ye hangi uğursuz rol biçilmektedir, ülke nereye doğru sürüklenmektedir vb..? Bütün bunlar, günlük politikanın konusudur ve işçi sınıfının politikacısı, sınıf bilinçli işçi, bütün bu sorunları, sadece dış politika sorunları olarak değil, iç politikanın temel sorunları olarak da tartışmak, tartıştırmak, karşı mücadelenin örülebilmesi için kullanmak durumundadır.

Eğer sınıfın politikacıları, işçi sınıfının aydınlanmış ileri unsurları, emperyalist politikacıların ve onların yerli işbirlikçilerinin hangi gerici çıkarlar için mücadele ettiklerini iyi anlar ve geniş emekçi kesimlerine anlatabilirse; yani jeopolitik, jeostrateji, reel politik gibi kavramlar, işçi politikacının literatürüne emperyalist strateji ve politika, güç ve hegemonya mücadelesi, bağımlılık ilişkisi ve teslimiyetçi politikalar, bunların ilan edilen gerekçeleri olarak girerse, emperyalist, gerici politikaların şifreleri bir bir çözülmüş ve halkın karşı mücadelesinin önü açılmış olur. Bundan ötesi, artık, işçi sınıfının strateji, politika ve taktiklerini ilgilendirmektedir ve onun konusudur.

Bu nasıl marksizm savunusu? – II

SINIF MÜCADELESİ NEDEN BELİRLEYİCİDİR?
Modern burjuva toplumu iki temel sınıfa bölünmüştür. Bu temel bölünmenin iki ana sınıfı burjuvazi ve işçi sınıfıdır. Bu iki temel sınıf arasında küçük burjuvazi, ara tabaka ve katmanlar bulunmaktadır. Bu ara sınıf ve katmanlar, sürekli olarak bu iki sınıfa doğru, tabii ki ezici çoğunluğu işçi sınıfına ve diğer alt sınıflara doğru olmak üzere dağılır. Dağılma ve giderek incelen bir tabaka halinde yeniden oluşma burjuva toplumun temel ozelliklerindendir. Bu temel bölünmenin maddi temeli, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bu temel üzerinde emeğin sermaye tarafından artı-değer elde etmek için ücretli sömürüye tabi tutulmasıdır. Bugünün toplumunun sosyal, ideolojik ve politik tüm mücadeleleri emek ve sermaye arasındaki bu temel ve uzlaşmaz çelişki üzerinde cereyan etmektedir. Bu sınıf mücadelesi bugünün toplumunun her anına damgasını vurmaktadır. Bu durum işçi sınıfının şu ya da bu dönemdedeki mücadelesinin düzeyinden bağımsız bir gerçekliktir. Bu öncelikle şu anlama gelmektedir, her şeyden önce burjuva devleti, büyük burjuvazinin örgütlü gücünü ve sermayenin diktatörlüğünü temsil eder ve burjuva sınıfının çıkarlarını her an her durumda savunmak üzere örgütlenmiştir. Bu devlet, burjuvazinin işçi sınıfına karşı mücadelesini, her durumda, her zaman ve her alanda titizlikle savunur ve geliştirir.
Eagleton’un sınıf mücadelesine ilişkin düşünceleri ise Marksizmin sınıf mücadelesi teorisinin çarpıtılması üzerine kurulmuştur. Eagleton görünüşte sınıf mücedelesinin varlığını ve önemini kabul eder. Ama Marksizmin diğer konularına yaklaşımını burada da gösterir ve sınıf mücadelesinin gerçek anlamını ve içeriğini ustalıkla boşaltır, çarpıtır. O sınıf mücadelesini sedece belirli “anlarla” sınırlamakta, sınıf mücadelesi teorisinin sadece “olayları anlamamıza” yardım ettiğini ileri sürmektedir. Onun şu yaklaşımını hatırlayalım: “Öyleyse sınıf mücadelesi niçin birincil önemde? Marx’ın buna iki cevabı olabilir. Sınıf mücadelesi, ilk bakışta bağımsız görünen pek çok olayı, kurumu ve düşünceyi biçimlendirir; tarihsel bir çağdan başka bir çağa geçişteki çalkantılı dönemde belirleyici rol oynar.”
“Sınıf mücadelesi, ilk bakışta bağımsız görünen pek çok olayı, kurumu ve düşünceyi biçimlendirir” tespitine çok genel bir açıdan yaklaşacak olursak, bunu doğru olduğunu varsayabiliriz. Ancak Eagleton, düşüncelerini bu doğrultu üzerinde geliştirerek, onu gerçekte anlamsızlığa doğru götürür. Sınıf mücadelesine bu genellik içerisinde yaklaşınca aslında şöyle söylememiz gerekir; sınıf mücadelesi, anlamsız ve bağımsız gibi görünen pek çok gelişmeyi ve olayı birbirine bağlar, onların anlaşılmasına yardım eder, sorunun temelinin nerede yattığı, nelerin buradan kaynaklandığı konusunda açık ve net bir anlayış ortaya koyar. Bütün bunların üzerinden ezilen ve sömürülen sınıfa kurtuluş için ne yapması gerektiğini gösterir. Eagleton’un tespiti, sınıf mücadelesini sınırları belli olmayan bir “düşünce biçimlendirmesi”ne indirgemektedir. Marksistler sınıf mücadelesine sadece “tespit etmek” ve olayları anlamak için önem vermezler. Marksistler, sınıf mücadelesine, onu doğal sonuçlarına vardırmak, sınıfsız topluma ulaşmak için önem verirler ve bu amacın gereğini yapmak üzere sınıf mücadelesine kendi ideolojik, politik perspektifleri ile yaklaşırlar. Marksizm açısından sınıf mücadelesinin asıl anlamı ve önemi buradadır.
Eagleton’un sınıf mücadelesine bu sakat yaklaşımı, kendisini, hemen ardından gelen ikinci cümlede zaten açığa vurmaktadır. Sınıf mücadelesine sadece “tarihsel bir çağdan başka bir çağa geçişteki çalkantılı dönemde belirleyici” bir rol verilmektedir. Böyle olunca bugünün burjuva toplumunda hergün her saat cereyan eden mücadeleyi açıklayacak, “düşüncelerimizi biçimlendirecek” bir klavuz aslında elimizde bulunmamaktadır. “Düşünceyi biçimlendirme” ifadesi bir süs olarak, sadece bir “düşünce” olarak kalmaktadır. Marksizmin sadece bir “düşünce” ve “açıklama” klavuzu olmadığı, “dünyayı değiştirme” klavuzu olduğu hatırlandığında, Eagleton’un yukarıdaki tespitinin gerçek içeriği, hangi yanlış düşüncelere yol vermek üzere ortaya sürüldüğü daha iyi anlaşılabilir.
Sınıf mücadelesinin sadece “geçiş çağı”nda belirleyici bir rol oynadığı iddia edildiğinde doğal olarak şu sorular sorulmak zorundadır: Eğer sınıf mücadelesi geçiş çağını hazırlayan bir rol oynamıyorsa, yani bu mücadelenin olağan dönemde toplumsal bir önemi bulunmuyorsa, o zaman “geçiş çağı” gelip kapıya dayanınca, sınıf mücadelesinin belirleyici bir rol oynayabilmesi için ne gibi bir sebep olabilir? Bardağı dolduran, sonra da taşıran nedenler nelerdir? Evrim ve devrim boş sözler midir vb. vb.? Ama gerçek şudur: Eğer işçi sınıfı her günkü mücadelesi ile toplumun ezilen ve sömürülen diğer sınıf ve tabakalarına önderlik yapmamış, bu mücadeleler içerisinde kendi saflarını sıkılaştırıp daha sert mücadelelere hazır hale getirememişse, “çalkantılı dönem” gelip çattığında tarihsel rolünü oynayamayacaktır. Bu durumda devrim sönüp gidecek ya da yenilgiyle sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır. Tarih bunun sayısız örnekleri ile doludur. Ve bu örnekler sadece yenilgiye uğramış devrimlerden ibaret değildir. Bu tür yenilgiler yine de sınıf mücadelesi açısından tarihin onurlu sayfalarıdır. Çünkü işçi sınıfı, ezilen kitleler mücadele etmiş, ancak yenilmiştir. Buna karşın, pek çok “çalkantılı dönem” de, sessizce, çürümeyle, burjuvazinin pek çok yol ve yöntemle dizginleri yeniden ele alması ile sonuçlanmıştır. Sosyal demokrasi ya da diğer uzlaşmacı akımlar tam da böylesi dönemlerde sınıf mücadelesini “çürütmüşlerdir.”
Açıkçası, gerçek Eagleton’un göstermek istediğinden tümüyle farklıdır. Sermaye ile emek arasındaki çelişki, emek ile sermayenin bir arada bulunduğu her alanda sürekli olarak devam eder. Emek ile sermayenin doğrudan karşı karşıya olmadığı alanlarda ise etkiler, yansımalar, hareket tarzı, alışkanlıklar ve gelenekler olarak devam eder. Ücretlerinde artış, sosyal haklarında genişleme, şu ya da bu yasanın emekçiler lehine düzenlenmesini isteyen işçiler ve onların örgütleri bu haklarını elde etmek için sürekli bir mücadele yürütürler. Bu mücadeleler, bazen açık sınıf çatışmalarına yol açar, bazen durgun bir dönem yaşanır, bazen de mücadele, sonrasındaki uzlaşmalarla bir düzen kazanır, bazen grev ve gösterilere, bazen barışçıl, bazen de sert biçimler alarak sürer gider. Dahası hükümetler vergiler, teşvikler, toplumun sosyal, ekonomik, politik yaşamına yön verecek farklı yasalar çıkardıklarında, bütünüyle burjuva sınıfın egemenliğini yayma ve pekiştirme peşindedirler. Üstelik bu mücadele sadece ekonomik ve politik alanda cereyan etmez. İdeoloji, din, kültür, sanat, müzik, basın ve yayın bu mücadelenin önemli alanlarıdır ve burjuvazi işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin bilincini sürekli olarak kendi kurduğu düzen lehine biçimlendirmeye çalışır. Bütün bu mücadeleler sürekli olarak devam ettiği, tüm toplumu devamlı olarak ikiye böldüğü içindir ki, “tarihsel anlar gelip çattığında”, işçi sınıfının partisi, diğer örgütleri eğer sürekli olarak bu mücadelelerin içindelerse ancak tayin edici bir rol oynayabilirler ve sınıf mücadelesini doğal “sonucuna”, yani sınıfların tasfiye edilmesine, sosyalizmin kurulması sonucuna ulaştırabilirler.
Yoksa tarihsel anlar, yani bir çağdan diğer çağa geçiş zamanı gelip çattığında, yönetici sınıf, eğer karşısında kendisini tehdit eden örgütlü bir sınıf hareketi yoksa, içine sürüklendiği bunalımdan çıkış yolunu bir biçimde bulacaktır. Üretici güçler tahrip olacak, burjuva ekonomisi yeni bir denge kurarak, yeni bunalımlara kadar yoluna devam edecektir. Yani hiçbir şey kendiliğinden olup bitmeyecektir. Ancak ayrıca vurgulamaya gerek yoktur ki, büyük burjuvazinin egemenliğindeki burjuva toplumu üstesinden gelemediği ve gelemeyeceği uzlaşmaz çelişkileri nedeniyle sürekli olarak bu sonu hazırlar ve yeni bir toplumun koşullarını, araçlarını ortaya çıkarır. Açıkçası, zorunlu olarak bu yöne doğru ilerlemekte olan koşulları ve etkenleri ne değiştirebilir ne de onları engelleyebilir. Bu nedenle işçi sınıfının bağımsız politik mücadelesi tayin edici bir önem kazanmaktadır. Bu yaklaşım, Marksizmi zararsız bir tarih teorisi, olayları açıklamaya yarayan bir klavuz olarak yorumlama çabalarının nesnesi olmaktan çıkarır, onu, işçi devriminin teori ve pratiğini bir arada yürüten bir “praxis”e dünüştürür. Bu, tam da Marksizmin yaşayan, canlı ruhudur. Kolayca anlaşılabilir ki, sınıf mücadelesi bütün bunlar olmadan da cereyan eder. Ama bu mücadeleyi devrime, yeni bir toplumun kuruluşuna götürecek olan işçi sınıfının politik örgütü ve bilincidir. Bu nedenle, her türden burjuva ideologu, liberal sosyalistler işçi sınıfının bağımsız politik mücadelesini –yani kendi partisi ile bu mücadeleyi yönetmesini– uzlaşma ve düzen sınırları içine çekme konusunda azami bir çaba sarfederler. Eagleton’un sosyal demokrasiye ilişkin umudu da tam burada yatar. Ona göre, “belki sosyal-demokrasi” bu çatışmayı kontrol altına alacak, onu söndürecektir vb. Eagleton’un dediği şey, farklı koşullarda, farklı biçimde, hem de trajik bir biçimde yaşanmıştır. Alman sosyal demokrasisi devrimci önderleri –Liebnecht, Lüksemburg– katletme görevini yerine getirerek bu uğursuz görevi yerine getirmişti. Kullandığı yol ise “uzlaşma, çelişkileri yumuşatma” değil, açıkça terör ve şiddet uygulama idi.
Böylesi tarihsel anlarda işçi sınıfının bağımsız politik bir tutumla ortaya çıkması gerektiğinin ileri sürülmesi, komünistlerin bir istek ve temennisinin dile getirilmesi değildir. Bu zorunluluk, burjuva üretim ilişkilerinin başka türlü yok olmayacağı temel gerçeğinden kaynaklanır. Burjuvazi, feodal toplum içerisinde kendi üretim ilişkilerini yaygınlaştırmış, sonra da bir devrimle üst yapıyı, yani devleti ele geçirmiştir. Oysa sosyalist üretim ilişkileri burjuva toplumun içerisinde yeşerip gelişmez. Sadece sosyalizme götürecek üretici güçler ve maddi temel bulunmaktadır. Burjuva üretim ilişkilerinin bir devrimle yıkılması, sömürüyü ortadan kaldıran yeni üretim ilişkilerinin kurulması gerekir. Bu nedenledir ki, sınıf mücadelesi ile bu mücadelenin pratik sonuçlarına ulaştırılması –yani iktidar için mücadele– içiçe girmiş, birbirinden ayrılmamacasına kenetlenmiştir.
“Marksist öğreti, sınıf savaşımının teorisini ve pratiğini tek bir ayrılmaz bütün içinde eritmiştir.”  Sınıf mücadelesine ilişkin yukarıdaki tespitleri yapan Eagleton’un hiç kuşkusuz Lenin’in bu tespitine katılması beklenemez. Bütün diğer “Marksistler” gibi, Eagleton da, Lenin’i Marksizm’den ayırmakta, hele hele Stalin’e öfkeli salvolar yöneltmektedir. Troçki ise, daha sonra kısaca göstereceğimiz gibi, onun favori adamıdır. Zaten kitabını Marx’ın kendince yorumladığı fikirleri ile sınırlamasının nedeni de budur. Biz de Eagleton’un kitabında çizdiği çerçeve içinde hareket ediyoruz ve Lenin ve diğer Marksistleri mümkün olduğunda işin içine katmadan eleştirilerimizi yöneltiyor ve Marx’a bağlı kalarak Marx’ın Eagleton’un yansıtmaya çalıştığı Marx’la bir ilgisinin olmadığını kanıtlamaya çalışıyoruz. Ama yine de bir iki kısa saptama yapmak zorundayız: Eagleton için Lenin’den yukarıda aktardığımız düşünce, bunun, Lenin’in düşüncesi olduğu, Marx’ın bu düşüncede olmadığıdır.
Ancak Marx’ın tüm yaşamı ve ortaya koyduğu pratik tutum Eagleton ve onun gibilerinin itirazını boşa çıkarır niteliktedir. Marx ve Engels, aynı zamanda, büyük birer eylem adamlarıdır. Engels “general” lakabını sadece askeri bilgisi ve tahlillerinden ötürü almamıştır. 1848 devrimlerinde Almanya’da gönüllüler ordusunda subay olarak yaptıklarını hatırlatmak bile yeterli olacaktır. Onlar, her ülkedeki sınıf mücadelesinin sorunları ile doğrudan ilgilenen uluslararası işçi sınıfının önderleri, Alman Partisi’nin politika, taktik ve ideolojilerinin ortaya çıkmasında en fazla katkıyı yapan kişiler, her ülkede işçi sınıfının politik mücadelesi ve örgütlenmesine yardım eden politik ve ideolojik önderler, politik mücadele, yani “pratik zamanı” gelip kapıya dayandığında çoşkuyla buna katılan, ama aynı zamanda ondan teorik sonuçlar çıkaran bir eylemci ve teorisyenlerdir. Açıkçası, işçi sınıfının pratik mücadelesi ve mücadelenin güncel sorunları ile uğraşmayan bir Marx ve Engels portresi çizmek olanaksızdır. Eğer Marksizm, burjuva ideologlarının, liberal sosyalistlerin iddia ettiği gibi, sınıf mücadelesinin güncel sorunları ile uğraşmasa, işçi sınıfının bir eylem klavuzu olarak bu mücadele içerisinde yer almasa, o durumda, zararsız bir tarih, felsefe, ekonomi teorisi olur, alanı “düşünce belirleme” ile sınırlı kalırdı. Çok açıktır ki, bunun anlamı ise, Marksizmin burjuva liberal bir sosyalist teoriye dönüştürülmesidir.

SINIF MÜCADELESİ BİRİNCİL Mİ YOKSA TEMEL Mİ?
Kitaptaki sınıf mücadelesine ilişkin tespitleri irdelemeye devam edelim. Eagleton Marx’ın politik mücadelesine karşı ilgisiz olsa da, onun sınıf mücadelesi ile ilgili tespitlerine “büyük bir önem verir” gözükmektedir. Ancak o, sınıf mücadelesinin Marksist anlayışına çok uzaktır. Marx’tan “toplumların tarihi sınıf mücadeleleri –sınıflı toplumların ortaya çıkmasından itibaren– tarihidir” tespitini aktarırken, bu anlayışı sağından solundan budama çabası içindedir. Marx’ın sözlerini bizler için yeniden yorumlar ve önümüze şöyle bir şey koyar: “Demek istediği insanın tarihinde, sınıf mücadelesinin birinci derecede önemli olduğuydu. Gene de hangi anlamda birinci derecede? Örneğin din, bilim ya da cinsel baskı tarihlerinden nasıl daha önemlidir? Sınıf, zorunlu olarak siyasi faaliyeti harekete geçirici birinci derecede güçlü bir etken değildir. Bu açıdan Marksizmin fazla dikkate almadığı etnik kimliğin rolünü düşünün. Anthony Giddens’e göre ırksal ve cinsiyetçi eşitsizliklerin yanı sıra devletler arasındaki çatışmalar da ‘sınıf sömürüsü ile aynı önemdedir.’”  Giddens gibi burjuva sosyolojisinin günümüzdeki önemli isimlerine dayanan dünya olaylarının bu açıklaması dikkatlice irdelendiğinde, aslında Marksizmin sınıf mücadelesi kavramından geriye pek bir şey kalmamıştır. Marx’ın işaret ettiği sınıflı toplumların temel çelişkisi ve ilişkisidir. Marx’ın yaklaşımında birincil, ikincil, tali vb. nitelemeler bulunmaz. O temel çelişkiye işaret eder ve diğer tüm çelişkilerin bu zemin üzerinde hareket ettiğini, ona bağlandığını, yaşam olanağı bulduğunu, dahası “dinsel ve ideolojik, politik” çatışmalar olarak açığa vuran mücadelelerin aslında bu sınıf mücadelesinin görünüm biçimleri olduğunu açıkça gösterir.
Gerek Marx’ın, gerekse Engels’in, gerekse de genel olarak Marksistlerin sınıf mücadelesine ilişkin genel yaklaşımını şöyle özetlemek olanaklıdır: Hepimiz biliriz ki, toplumsal hayat çelişkilerle doludur; toplum bireyler ve birey gruplarından oluşur ve bu birey ve birey gruplarının her birinin elde etmek istediği şeye sahip olması, diğerleri ile bir mücadeleye girişmesini gerektirir. Tarih, sadece uluslar ve toplumlar arası mücadeleyi değil, ulusların ve toplumların kendi içindeki mücadeleyi de gözler önüne serer. Dünyaya ve çevremize baktığımızda, birbiri ardından gelen barış ve savaş, durgunluk, hızlı gelişme ya da gerileme ya da düpedüz geçici de olsa geriye dönme dönemlerinin olduğunu görürüz. Marksizm, görünüşteki bu “labirent ve kaosu” yöneten yasaların bulanabilmesi için bir klavuz, yani, sınıf mücadelesi teorisini sağlamıştır. Belli bir toplumun ya da toplumlar grubunun bütün üyelerinin çabalarının bütünüyle incelenmesiyledir ki, ancak, bu çabaların bilimsel açıklamasına ulaşılabilir. Bu çelişkili çabalar, her toplumun bölünmüş olduğu sınıfların konumlarındaki ve yaşam biçimlerindeki farklılıktan ileri gelir. Komünist Manifesto “bugüne dek var olan bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir” (Engels, daha sonra, buna ‘ilkel topluluğun tarihi dışında’ diye bir açıklık getirmiştir) diyerek kesin bir tanımlama ile açıklamıştır. Yani ilk çağlardan bu yana doğru ilerleyecek olursak; özgür ile köle, patrisyen ile plep, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüştür. Bu mücadele, ancak, yeni bir toplumun kurulması ve sınıfların bütünüyle ortadan kalkması ile bir sonuca ulaşacaktır. Marksizmin sınıf mücadelesi ile ilgili genel yaklaşımı Komünist Manifesto’dan bu yana genel hatları ile yukarıdaki gibi özetlenebilir.
Açıkça görülmektedir ki, sınıf mücadelesi modern toplum içindeki temel mücadeleyi anlamak açısından bir klavuzdur. Üstelik materyalist tarih anlayışının temellendirdiği sınıf mücadelesi teorisi sadece iki karşıt sınıfın mücadelesini açıklamaz. O, aynı zamanda, maddi çıkar çelişkileri nedeniyle aynı sınıf içerisindeki tabakaların, katmanların birbirleri ile mücadelesini, çelişkilerinin kaynağını, bunların nedenlerini de açıklar ve egemen sınıflar arasındaki çelişkilerin maddi koşullarını da gösterir. Bunu Marx’a dayanarak örnekleyelim. Marx 1852’de Weydemer’e yazdığı ve bir bölümünü daha önce aktardığımız önemli mektubunda, sınıflar, sınıf mücadelesi ve tarihçiler üzerine değerlendirmelerde bulunur. Marx’ın değerlendirmeleri şöyledir:
“..Maliye Bakanı Disraeli, 2 Mart’ta seçmenlerine şöyle yazıyor: ‘Son yıllarda bu krallığın refahı üzerinde çok zararlı etkiler yapmış bulunan sınıf çatışmalarına son vermek için elimizden geleni yapacağız.’ Bu sözler üzerine The Times’ın 2 Mart’taki yorumu şöyle: ‘…eğer bu ülkede sınıfları uzlaşmayacakları derecede bölecek ve adil ve onurlu bir barış için hiçbir seçenek bırakmayacak bir şey varsa; bu, ithal tahıldan vergi almak olacaktır….’” Marx burada şu hatırlatmayı yapıyor: “Şunu anımsatmak gerekir ki, on sekizinci yüzyılda İngiliz aristokrasisi ‘özgürlük’ (ticarette serbestlik) yanlısıydı, burjuvazi ise ‘tekel’den yanaydı.” Aristokrasi feodal toplumun, burjuvazi ise modern toplumun yönetici sınıfıdır. Geçiş dönemlerinde, bunlar bir arada, bir devlet içerisinde bir arada olsalar da, aralarındaki mücadele çeşitli biçimlerde sürer. Açıkçası mücadele egemen sınıfın içerisindeki farklı tabaka ve katmanlar arasında da hüküm sürmektedir. Ayrıca günümüzde tekelci burjuvazi tarafından ezilen orta ve küçük burjuvazinin üst tabakalarının büyük tekellerle olan çelişkisinin maddi temelleri de onların farklı maddi koşullarından ve çıkarlarından kaynaklanmaktadır. Küçük üretici köylülerin büyük kapitalist tekellere karşı mücadelesi vb. hep onların çelişkili ekonomik, maddi koşullarına dayanmaktadır. Üst sınıflar ve mülk sahibi diğer tabakalar arasındaki bu çıkar çelişkisi, sonuçta alt sınıflara da yansımakta, genel olarak sınıf mücadelesinin şiddetini, ritmini, gelişim seyrini etkilemektedir. Modern burjuva toplumda sınıf mücadelesi dendiğinde, doğal olarak ilk akla gelen işçi sınıfı ile sermaye arasındaki mücadeledir ve bu çelişkinin temel çelişki olması nedeniyle bu kavrayışta hatalı bir yön de bulunmamaktadır.
Bütün bunlardan sonra, kesin bir vurgu ile ifade etmek gerekir ki, Eagleton, sınıf mücadelesini gerçek zemininden, maddi koşullarından ve ekonomik temelinden koparmaktadır. “Sınıf mücadelesiyle ilgili nokta, sonucun öngörülemeyeceği dolayısıyla determinizmin tutunacak zemin bulamamasıdır.”  Eagleton’un bir iddiası da budur! Bunlar kulağa hoş gelen içi boş belirlemelerdir. Öyle anlaşılıyor ki, yazarımıza göre sınıf mücadelesi ile ilgili bir öngörüye sahip olmak, dahası sınıfların kendi önlerine kendi yaşam koşullarından kaynaklanan ve mevcut durumu değiştirmek üzere hedefler koyması, bir amaçlarının olması determinist olmakla aynı anlama geliyor. Bir kez daha anlaşılıyor ki, Eagleton’un derdi determinizmi eleştirmek değil, onu üzerinden Marksizme vurmaktır. Oysa Marksistlerin sınıf mücadelesinin nereye doğru gelişeceği ve sonuçta işçi sınıfının üstün gelmesi durumunda nasıl bir düzene geçileceği konusunda bir öngörüleri vardır. Dahası bu öngörüyü gerçekleştirmek üzere mücadeleye atılırlar. Marx asıl dikkatini mevcut toplumun eleştirisi ve onun yıkımı üzerine yoğunlaştırmış olsa da, gelecek sosyalist toplumun nasıl bir şey olacağının bazı ana hatlarını vurgulamaktan kaçınmamış, ama tablonun bütününün somut koşullar tarafından çizileceğini de özenle belirmiştir. Üstelik sosyalizm deneylerinden sonra bu durum bir “öngörü” olmaktan çıkmış, tarihsel bir gerçeklik haline dönüşmüştür. Gerçekte, Marksistlerin, sınıf mücadelesi ve onun hedefleri konusunda öngörü sahibi olmamak, bu mücadeleyi doğal sonuçlarına ulaştırmak üzere mücadele etmemek, yani öngörüyü gerçekleştirmeye çalışmamak gibi bir lüksü de bulunmamaktadır. Marksistler, sınıf mücadelesinin kesin sonucuna ulaşaması için mücadele ederler.
Peki ama belirli bir tarihsel andaki sınıf mücadelesinde öngörülemeyen hiçbir nokta yok mudur? Hiçbir Marksist böyle bir şeyin olabileceğini iddia etmemiştir. Belirli bir ülkede, sınıfların açıkça karşı karşıya geldiği ve çatışmaya girdiği belirli bir anda zafer kesin değildir. Hiçbir Marksist önceden kesin bir zafer vaat etmez. İşçi sınıfının bu mücadeleden galip çıkabilmesi için pek çok koşulun bir arada olması gerekir. Genel politik bunalımın yeterince olgunlaşması, egemen sınıfların eskisi gibi yönetememesi, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istememesi, işçi sınıfının örgütlenme ve bilinç derecesinin düzeyi, ara sınıfların ve ittifakların durumu, hatta son anda öngörülemeyen bazı gelişmelerin olması, uluslararası durum vb.. –bütün bunların hepsi birden sınıf mücadelesinin sonucunu belirler. Zaten bütün bunlar kesin bir zafer için hazır olsaydı, ancak kesin zaferden emin olunca çatışmaya girilseydi, o zaman Marx’ın dediği gibi, “tarihi yapmak çok kolay olurdu.” Ama bütün bunlar Eagleton’un “öngörülemez” dediği şeyden bütünüyle farklıdır ve aslında o, zaman zaman değindiğimiz gibi, burjuva toplumunu hangi toplumun izleyeceği konusunda bulanıklık yaratmaya yönelmiştir, “sosyalizmin garanti” olmadığı konusundaki düşüncelerini temellendirmek üzere bu tespitlerde bulunmaktadır.
Öngörü konusunu farklı bir noktadan ele alacak olursak, Marx’ın Paris Komünü hakkındaki düşünceleri bu açıdan son derece öğreticidir. Marx, Paris halkının ayaklanmaması gerektiğini, ayaklanmaları halinde yenilebileceklerini önceden “öngörür.” Ancak ayaklanma patlak verip Paris işçileri ve halkı kahramanca bir mücadeleye giriştiklerinde onları çoşkuyla destekler, hangi taktikleri izlemeleri gerektiğini belirtir. Paris Komünü yenilgiye uğradığında ise, “ah”, “vah”, “keşke ayaklanmasalardı” gibi laflar etmez. Komün’ün genel bir değerlendirmesini yapar, oradan, devlet için teorik önemi olan çok ciddi sonuçlar çıkarır. Bütün bunlar sınıf mücadelesinin politik koşullarını, taktiklerini ve örgütlenmesini doğrudan ilgilendirir ve Marksizme yaşayan bir mücadele ruhu, canlılık ve gelecek mücadeleler için tecrübe katar.
Eagleton ise, bütün bunlardan belirsizlikler, keyfiyet, tarihin öngörülemeyeceği, sınıf mücadelesinin gelişme yönünün tahmin edilemeyeceği gibi sonuçlar çıkarır. Oysa öngörmek, ayakları yere basan hayaller kurmak, bütün bunlar üzerinden somut gelişmeler konusunda tahminlerde bulunmak, yetenekli her Marksist politikacının vaz geçmemesi gereken özelliklerdir. Örneğin, Türkiye gibi bir ülkede kapitalizm hızla gelişiyor, sanayi siteleri ve organize sanayi bölgelerinde milyonlarca işçi birikiyor ve bunlar vahşi sömürü koşullarında çalışmaya ve sömürülmeye mahkum ediliyorlarsa, buralarda patlamalar şeklinde işçi mücadelelerinin gündeme gelmeyeceğini, ekonomik ve sosyal talepler öne süren bir işçi mücadelesinin gelişmeyeceğini öngörmemek körlük değil midir? Marksistler dahil hiç kimse bu gelişmelerin somut olarak nasıl ve ne zamanda gerçekleşeceğini elbette daha önceden kesin hatları ile bilemez. Ama bu durum işçi hareketini bu yöne doğru geliştirmek için buralarda örgütlenme ve çalışma yapma yapmamanın mazereti olabilir mi? Ya da bazı durumlarda başarısızlığa uğranılması halinde genel amaçlardan vaz geçmeyi haklı çıkarabilir mi? Dahası bu çabalar içerisinde olan sosyalistler “deterministlikle” suçlanabilirler mi?
Marksistler ve onların partileri açısından sınıf mücadelesi koşullarında bu türden yaklaşımlara kesinlikle prim verilemez. İşçi partilerinin sınıf mücadelesini ne yana doğru geliştirmek istediklerinin stratejileri ve taktikleri, örgütlenme ilkeleri hemen hemen bellidir. Sınıf mücadelesinin varlığı, sınıflara keyfi bir hareket özgürlüğü kazandırmaz. Sınıfların genel amaçları açık seçik bellidir. Daha önemlisi, maddi, ekonomik temel, üretici güçlerin gelişme düzeyi bu hareket yönünün sınırlarını belirlemiş, bunun koşullarını ve araçlarını ortaya çıkarmıştır. Bu gerçek genel olarak şu zeminden hareket etmektedir: Günümüz kapitalist toplumunda üretim işçilerin kollektif üretim tarzına dayanmaktadır. Ama bu kollektif üretim tarzının üzerinde kapitalist mülkiyetin özel mal edinme biçimi egemendir. Emek, ücretli emektir ve sermaye tarafından artı-değer elde etmek için sömürülür. Burjuva toplumun genel yapısı budur. Bu durumda gelişmenin yolu ne tarafa doğru olabilir? Sınıf mücadelesinin hedefleri ne olabilir? Bu çelişkinin tek bir çözümü vardır. Bu, kapitalist özel mülk edinme biçiminin yerine kollektif, yani toplumsal mülkiyetin konulmasıdır. Yani toplumsal olarak üretenler, toplumsal olarak da mülk edineceklerdir. Üretim araçları toplumsallaştırılacaklardır. Eagleton’a göre bütün bunları öngörmek determinizmdir! Eagleton’un determinizm eleştirisi kılığında Marksist tarih anlayışına saldırmasının, onu eleştirmesinin sonuçları buralara varmaktadır.
Aslında burada olup bitenin anlaşılması çok zor mudur? Ya da toplumsal gelişmenin yönü herkes için bir sır mıdır? Toplumların gelişmesi bunun böyle olmadığını açık seçik ortaya koyuyor. Yeni bir toplumsal düzene geçmenin ögeleri bizzat eski toplumun bağrında gelişiyor ve olgunlaşıyor. Üstelik bugünün işçisi sadece bir ülke içerisinde kollektif, yani toplumsal bir üretimde bulunmuyor. Üretim süreçlerinin dünya ölçüsünde genişlemesi, tüketimin dünyaya yayılması bugünün işçisini aynı zamanda “evrensel bir üretici” konumuna getirdi, onun üretici güçlerinin evrensel gelişimini sağladı. Bu durum, hem tek tek ülkeler açısından, hem de uluslararası planda işçi hareketinin, sınıf mücadelesinin gelişim yönünü belirliyor. Bu gelişimin kesintiye uğraması, şu ya da bu süreçlerden geçmesi, şurada ya da burada daha erken sonuca ulaşması, bütünüyle sınıf mücadelesinin somut koşulları tarafından belirlenecektir. Kesin olan bir şey varsa, o da şudur ki, işçi sınıfı bir kez ayağa kalktığında, yeni bir toplumsal düzenin temellerini atmaya başladığında ilk müdahale edeceği alan mülkiyet ilişkileridir. Yani işçi sınıfı kendi tepesine yeni bir sömürücü sınıf getirmeyecektir! İşçi sınıfının sosyal-demokrasi gibi sosyal itfaiyecilere kanıp, katlanılabilir sömürü koşullarına razı olmasını ummak ise, ayağa kalkmış işçi hareketinin canlı ruhundan hiçbir şey anlamamak, sosyal-reformist bir beklenti –Eagleton’un ideolojik konumu aslında tam da buna tekabül etmektedir– olacaktır.
Bir toplumda maddi ekonomik koşullar yeterince olgunlaşmamışsa, tarihsel ve toplumsal koşullar tümüyle farklıysa, bir koşul ortaya çıkmış olsa bile, daha ileri bir topluma geçmek olanaklı olmayacaktır. Tek başına sınıf mücadelesi de böyle bir yolun önünü açmayacaktır. Marx’ın Roma’lı Pleplerin durumuna ilişkin verdiği örnek oldukça çarpıcıdır. Plepler, küçük mülk sahibi özgür köylülerdir. Bunlar, süreç içerisinde, büyük mülk sahibi Roma’lı asiller ve büyük mülk sahibi soylular tarafın mülksüzleştirildiler. Ama bunlar, İngiltere’de olduğu gibi proleterleşmediler, “ayak takımına” dönüştüler. Çünkü toplumsal ve tarihsel koşullar, ekonomik temel bütünüyle farklıydı.
Burada yanıtlanması gereken diğer bir soru şudur: Marx bu örneği neden vermektedir? Marksizmi çarpık bir biçimde yorumlayanlar, Marx’ın kapitalizmin başlangıcına ilişkin “tarihsel eskizini” –yani İngiltere’de küçük mül sahibi köylülerin mülksüzleşmeleri ve giderek proleterleşmeleri olgusu– hangi tarihsel koşullar olursa olsun tarihin benzer bir gelişme yönü izleyeceği biçiminde yorumluyorlardı. Marx, işte bunları uyarmak için bu örneği vermiş, buradan “tarihsel-felsefi bir teori” üretmek isteyenleri eleştirmişti. Eagleton kitabında Marx’tan bu alıntıyı yapıyor, ama Marksizme karşı kullanmak, sözde “Marksizm içindeki determinizmi” eleştirmek için. Oysa ortaya konulan, materyalist tarih anlayışının doğrulanması ve kanıtlanmasından başka bir şey değildir. Marx’ın bu yaklaşımının diğer önemli bir yanı, üretici güçlerin bir “seçme özgürlüğünün” olmamasıdır. Yani maddi toplumsal ve ekonomik koşullar çözümü ve gelişme yönünü de beraberinde getirmektedir. Sınıf mücadelesinin içerisinde cereyan ettiği maddi koşulları, ekonomik temeli ihmal ederek tarihsel gelişmeye yön vermeye kalkmak, sınıf mücadelesinden kendi keyfince sonuçlar üretmek şarlatanlıktan başka bir şey değildir. Oysa Eagleton için bu determinizmin ta kendisidir!
Eagleton’un ortaya attığı diğer bir sorun, egemen sınıfların “en parlak dönemlerinde” devrilmesinin pekala mümkün olacağına ilişkin tezdir. Görünüşte bu tez epeyce “devrimcidir” ve kulağa hoş gelmektedir. Eagleton şöyle demektedir: “…Her halükarda eğer siyasi muhalefet yeterince güçlüyse, en parlak döneminde olan egemen sınıfı devirmek mümkün değil midir? Gerçekten üretim güçlerinin duraksamasına kadar beklemek zorunda mıyız?”  Bütün bunlar, kendi iç bağıntıları olmayan, mantık bütünlüğü taşımayan, Marksist devrim anlayışının izini zerre kadar taşımayan büyük bir laf yığınından ibarettir. Eğer Eagleton Marx’ı birazcık anlamış olsaydı, olgunlaşmış bir burjuva toplumunun üretici güçlerin gelişimine zaten engel olduğunu, bugün bu toplumu sarıp sarmalayan çelişkilerin ve çatışmaların tahrip edici derecelere varmasının nedeninin de tam da bu olduğunu, yani üretici güçlerin gelişmesinin engellenmesi olduğunu kolayca anlayabilirdi.
Devrim son tahlilde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin ürünü olsa da –ki toplumların ileriye doğru dönüşümünün de anahtarı buradadır– devrimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bütünüyle somut bir anda objektif ve sübjektif koşulların uygun olması ile ilişkilidir. Daha açık bir ifade ile, belirli bir ülkede belirli bir tarihsel andaki devrimden söz ediliyorsa, bu devrim, ancak uygun ekonomik, politik ve toplumsal koşulların –yukarıda bir kısmının özetlendiği gibi– bir araya gelmesi ile olanaklı olabilir. Yani sömüreni de, sömürüleni de etkileyen ulusal ve uluslararası bir bunalımın söz konusu olması gerekir. Bu tür bunalımların açığa çıkması ise bütünüyle kapitalizmin iç çelişkilerine bağlıdır ve kapitalizm bu bunalımları sürekli üretir. Bu bunalımlar, eğer sermaye egemenliğinin yıkılması ile sonuçlanmazsa, genellikle üretici güçlerin büyük oranda tahrip edilmesi ile sonuçlanır ve üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki temel çelişki çözülmeden kaldığı için yeni bunalımın unsurları mayalanmaya başlar. Yani belirli bir tarihsel andaki ekonomik, politik ve toplumsal koşullarla, bunun bir devrime yol açıp açmayacağı ile, devrimi yapmak için üretici güçlerin “duraksaması” gibi genel bir sorunu birbirine karıştırmak, Marksist politikanın değil, şarlatanca işlerin konusu olabilir.
Hatırlatmak gerekiyor ki, Marksizme eleştiri yönetenler ve saldıranlar, bir süre öncesine kadar, bugünün burjuva toplumunda bilimin teknolojinin geliştiğini, insanların geçmişe göre daha fazla tüketim araçlarına sahip olduğunu, artık “işçi sınıfının zincirlerinden başka” kaybedecek şeyleri olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı. Bu, kapitalizmin üretici güçleri hızlı bir tempoda ve engelsiz geliştirmeye  devam ettiğini bir başka biçimde iddia etmekten,  başka bir şey değildir. Buna karşı, Eagleton da bize, “eğer siyasi muhalefet yeterince güçlüyse egemen sınıfı devirmek mümkün değil midir? Üretim güçlerinin duraksamasına kadar beklemeli miyiz?” gibi ilk bakışta epeyce devrimci ve kulağa hoş gelen sözler söylüyor. Buradan ilk önce şu anlaşılılıyor ki, Eagleton kapitalizmin üretici güçleri ciddi olarak geliştirmeye devam ettiği kabul ediyor. Oysa bu titizlikle incelenmesi gereken bir sorundur. Çünkü üretici güçlerin ilerlemesi bütünüyle ve kesin olarak durmamıştır denildiğinde bile kapitalist toplumun iflah olmaz çelişkilerinde bir hafifleme olmamaktadır. Çalışma ve yaşam koşullarının, krizlerin kanıtladığı gibi, bugünün kapitalist sisteminde üretici güçlerin en küçük bir ilerlemesi bile topluma ağır bir fatura çıkarmaktadır.
Ama o, soruna tersten yaklaşarak, üretici güçlerin “duraksamamış olduğunu” kabul ederek, işçilerin kaybedecek şeyleri olduğunu ileri sürenlere üstü örtülü olarak hak veriyor. Demek ki işçilerin üretimi toplumsal olarak yapmaları, buna karşın bu toplumsal üretimin sonuçlarına tek tek kapitalistlerin ya da dev tekellerin özel mülkiyet olarak el koymaları, dahası, bu üretimin gerçekleştirilmesinde kullanılan fabrikaların vb. üretim araçlarının kapitalistlerin özel mülkiyeti olmaları, zaten bu nedenden ötürü bu el koymanın gerçekleştiğini gözardı etmemiz gerekiyor. İşçilerin kaybedecek fabrikaları, büyük toprakları, dev bankaları bulunmuyor. Eğer ortalama bir işçi ailesinin büyük zorluklar sonucu kavuşabileceği bir araba ya da ev işçinin kaybedecekleri arasında sayılıyorsa, bu küçük özel mülklere el koyacağını, işçileri böylece mülksüzleştireceğini ileri süren bir Marksist nasıl bir Marksisttir? Bu günümüzde ancak komedi filmlerinde olur. Ancak günümüz dünya sineması toplumsal gerçekleri konu edinmekten o kadar uzaklaşmış durumdadır ki, böyle bir komedi filminin çevrilebileceği bile şüphelidir.
Elbette sosyalizmin her emekçinin uygarca ve insanca yaşayabileceği bir konut politikası, ulaştırma için toplu taşım araçlarının kullanılmasını temel edineceği bir ulaştırma politikası olacaktır. Ancak bunlar için işçilerin, emekçilerin, küçük mülk sahiplerinin sahip oldukları mevcut arabalarına ve evlerine el konulacağını söylemek çocukça olacaktır. Kapitalistlerin ve büyük zenginlerin üretim araçlarına ve fazladan sahip oldukları tüketim araçlarına elbette el konulacak, onların on evleri varsa dokuzu elbette işçi ve emekçilerin kullanımı için kamulaştırılacaktır. Demek ki sorunu buralardan tartışmak, günümüz toplumunun değiştirilmesi sorununda öncelikli ve temel bir sorun değildir.
Kapitalizm, bilimi, teknolojiyi bir ölçüde geliştirmektedir ve geliştirmek zorundadır. Yoksa uygar buruva toplumunu devam ettirmek olanaklı olmazdı. Ancak bu sorun, yani bilim ve teknikteki kısmi ilerleme, üretici güçlerin gelişmesine küçük ama oldukça sorunlu bir katkı yapmış olsa bile, üretici güçlerin geliştirilmesi sorunu bütünüyle farklı bir sorundur. Üretici güçlerin gelişimi sorunu doğrudan mülkiyet ilişkilerine ilişkin bir sorundur ve bu sorun kolektif üreticilerin, yani işçilerin toplumsal üretimlerinin bir ya da bir grup kapitalist tarafından el konulması, mülk edinilmesi ortadan kaldırılmadan, yani özel mülk edinilme yerine toplumsal mülk edinilme konmadan çözülemez. Genel olarak “toplumsal devrimler çağına” yol açan neden de zaten budur. Proletarya devrimi tarihsel ve toplumsal temel gerekçesini tam da buradan alır.
Kapitalizm koşullarında bilim ve teknikteki her gelişme üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir. Bunun temel ve basit bir nedeni vardır. Bilim ve teknikteki her ilerleme işçi sınıfının aleyhine kulllanılır ve onun üzerindeki sömürüyü yoğunlaştırır. Başka bir ifade ile teknikteki, makinelerdeki gelişme ile normalde iki saat çalışarak eski sekiz saatlik üretimini gerçekleştiren bir işçi, hala sekiz saat çalışmakla kalmaz, çalışma saatlerinin uzatılması, iş gücünü daha düşük bir fiyata satması için korkunç bir baskı altına alınır. Temel gerçek bu iken, kapitalizmin bu temel sorunda bir “gelişme sağladığını” kim ileri sürebilir ki? Eğer birileri hisse senetli kapitalizmin bu tür sorunları çözdüğünü ileri sürecekse, onlara gerçekleri hatırlatmak yararlı olacaktır. Bugün hisse senetleri bir kapitalistin, ya da kapitalistler grubunun “halka açılmak” adına onları bir kez daha soymasından başka bir anlama gelmemektedir. Bu tarz soyulanlar da genellikle işçiler değil, küçük burjuva tabakalar olmaktadır. Yani kapitalizm koşullarında küçük mülk sahibi mülksüzleşmeye devam etmektedir.
Bugün burjuva üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişmesine yapabileceği tek “ilerletici” katkı, büyük oranda tekelleşmiş kapitalist üretimi bütünüyle devlet tekeli altında toplamaktır. İleri düzeyde gelişmiş tekelci devlet kapitalizmi üretici güçlerin en ileri düzeyde merkezileşmesini ve yoğunlaşmasını beraberinde getirir, üretimin toplumsallaşmasını en üst düzeye çıkarır. Bu ise, sosyalizmi haber veren ve onun güçlerini en ileri düzeyde hazırlayan bir adımdır. Tekelci kapitalizm bu tehlikenin farkındadır ve bitip tükenmeyen özelleştirmeler ve devletleştirmeler döngüsü sadece kapitalist ekonominin gereklerinden değil, aynı zamanda burjuvazinin bu temelden türeyen ideolojik konumundan da kaynaklanmaktadır. Tekelci burjuvazi böylece kendi sınıfsal tabanını tazelemek, burjuva katmanı genişletmek ister. Her durumda üretici güçlerin en küçük ilerlemesi bile oldukça buhranlı ve çatışmalı olmaktadır. Yani burada açıkça vurgulanmak istenen, kapitalizmin genel olarak üretici güçlerin gelişimine engel olduğu, buna rağmen üretici güçlerin küçük ilerlemelere sahip olduğu, ama bu ilerlemenin dönüp kapitalist toplumun üretici güçlerini vurduğudur. Bu nedenle Marksistler kapitalizmin artık üretici güçleri engellediğini tespit ettiklerinde tam da bu duruma işaret etmektedirler. (kapitalizmin ve sosyalizmin üretici güçleri, üretici güçlerin en küçük ilerlemesinin hangi sonuçlara yol açtığı gibi konular yazının üçüncü bölümünde kapitalizm ve sosyalizm karşılaştırması bölümünde daha ayrıntılı yer alacaktır.)

SINIF MÜCADELESİ, İNSANLARIN KENDİ TARİHLERİNİ YAPMASI
“İnsanların kendi tarihlerini kendilerinin yapması” gerçekte ne anlama gelmektedir? Bu belirleme sık sık ve yerli yersiz kullanılmakta, insanların kendi tarihlerini “kendi keyiflerince yaptıkları” bir anlayışa doğru esnetilerek gerçek içeriğinden ve anlamından koparılmaktadır. Eagleton gibiler ise, bu belirlemeyi “Marksizm içindeki determinist eğilime” karşı, “sınıf mücadelesinin sonuçlarına özgürce karar vermenin işareti” olarak selamlamaktadırlar. O halde gerçek nerededir? Marksizm adına bu sorunun yanıtının verilmesi gerekiyor. Kuşkusuz bu belirleme Marx ve Engels tarafından kullanılmıştır. Ama onlar insanların tarihlerini kendilerinin yaptığını söylerken, “tarih yapmanın” genel koşullarını da, materyalist tarih anlayışına bağlı kalarak işaret etmişlerdir. Eagleton ise, Marx’ın söylediklerini iç bağıntılarından ve genel mantığından kopararak yorumlamakta, bizi Marksizm’in aslında tam da bu olduğu konusunda ikna etmeye soyunmaktadır.
Peki bu işin aslı nedir? Marx ve Engels “tarihimizi kendimiz yaparız” derken özünde nereye vurgu yapmışlardır. Şimdi bu sorunun yanıtını almamız gerekiyor: “Tarihimizi, biz kendimiz yaparız, ama her şeyden önce, çok belirlenmiş öncüllerle ve koşullar içinde. Bunlar arasında en sonunda belirleyici olanlar ekonomik koşullardır.” (Engels’ten Bloch’a Mektup) 21(22) Eylül 1890. Burada açıklanması gereken “çok belirlenmiş öncüller ve koşulların” neler olduğu, bunların en sonunda belirleyici olan “ekonomik koşullarla” ilişkisinin niteliğinin ne olduğudur. O halde başlayalım: Eğer tarihimizi kendimiz yapacaksak bir toplumda yaşıyor olmamız gerekir. Üstelik bu toplum sınıflara bölünme derecesinde gelişmiş bir toplum olmalıdır. Toplumsuz ve sınıfsız, sınıf mücadelesiz bir tarih yapmanın olanaksızlığı ortadadır. İnsan topluluklarının kaydedilebilen tarihi toplumların sınıflara bölünmesinden sonra başlamıştır. Marksizm toplumların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir derken, tam da bu gerçeğin üzerinden hareket etmektedir.
Peki ama toplum nedir? Bu soruyu Marx’a başvurarak yanıtlamak zorundayız. “Biçimi ne olursa olsun, toplum nedir? İnsanların karşılıklı eylemlerinin ürünü. İnsanlar kendileri için şu ya da bu biçimde bir toplum seçmekte özgür müdürler? Asla. insanın üretici güçlerinin belirli bir gelişme aşamasını alırsanız, belirli bir ticaret ve tüketim biçimi elde edersiniz. Üretimde, ticarette, ve tüketimde belirli gelişme aşamaları alırsanız, buna tekabül eden bir aile, zümreler veya sınıflar örgütü, tek sözcükle, buna tekabül eden bir uygar toplum elde edersiniz. Belirli bir uygar toplum alırsanız, uygar toplumun yalnızca resmi ifadesi olan belirli politik koşullar elde edersiniz…..İnsanların kendi üretici güçlerini —ki tüm kendi tarihlerinin temelidir— seçmekte özgür olmadıklarını eklemek gereksiz, çünkü her üretici güc, edinilmiş bir güçtür daha önceki eylemlerin ürünüdür. Üretici güçler, bundan ötürü, pratik insan enerjisinin sonuçlarıdırlar; ama bu enerjinin kendisi insanların kendilerini içinde buldukları koşullarla, o ana dek edinilmiş üretici güçlerle, kendileri varolmazdan önce varolmuş, kendilerinin yaratmadıkları, bir önceki kuşağın ürünü olan toplumsal biçimle koşullandırılmaktadır. Bu basit olgu nedeniyle, yani birbiri ardından gelen her kuşağın yeni üretime hammadde olarak hizmet eden ve bir önceki kuşak tarafından edinilmiş üretici güçlere kendisini sahip bulması nedeniyle, insanlık tarihinde bir tutarlılık doğar, insanın üretici güçleri ve bundan ötürü de toplumsal ilişkileri daha da geliştikçe, insanlık tarihi, her zamankinden daha çok bir insanlık tarihi biçimine bürünür. Böylece, bunun zorunlu sonucu olarak, insanların toplumsal tarihi, onlar bunun bilincinde olmasalar da, kendi bireysel girişimlerinin tarihinden başka bir şey değildir asla. İnsanların maddi ilişkileri, tüm ilişkilerinin temelidir. Bu maddi ilişkiler, maddi ve bireysel eylemlerin içinde gerçekleştiği zorunlu biçimlerden ibarettirler.“
Demek ki “insanların kendi tarihlerini kendilerinin yapması” yukarıda genel olarak çizilen çerçeve içerisinde gerçekleşmektedir. Burada her hangi bir keyfiyete, şuradan buraya doğru rastgele atlamalara yer yoktur. Kuşkusuz insanların kendi tarihlerini genel bir plana göre, ortaklaşa kararlar vererek, kollektif bir biçimde yapacakları zamanlar da –komünist toplum– gelecektir. Ama bu, ancak sınıfların ortadan kaldırılması, insanlığın özgürlükler dünyasına adım atması ile olanaklı olacaktır. Sınıflı toplumlarda ise, insanlar bir önceki toplumdan devraldıkları ekonomik ve toplumsal koşullar içerisinde tarihlerini yapmaktadırlar. Egemen sınıfların gerici amaçlarını gerçekleştirmek üzere gerçekleştirdiği yağma savaşları, bunalımlar, ayaklanmalar ve devrimler aslında emek ile sermaye arasında kesin bir bölünme üzerinde yükselen sınıf savaşlarının bütünüyle dışa vurumundan başka bir şey değildir.
Yukarıdaki mektup, aynı zamanda, daha önce açıklamaya çalıştığımız üretici güçler sorununa da “İnsanların kendi üretici güçlerini —ki tüm kendi tarihlerinin temelidir— seçmekte özgür olmadıklarını eklemek gereksiz, çünkü her üretici güç, edinilmiş bir güçtür daha önceki eylemlerin ürünüdür” diyerek çok açık ve net bir yanıt vermektedir. Eagleton’un bir üretim biçiminden sonra “diğerinin geleceğinin garantisi” yoktur derken, tam da bu gerçeği, yani üretici güçlerin bu niteliğini ve bunun “insanlık tarihine bir tutarlılık vermesi”ni inkar etmekte, Marksizmi karikatürize etmektedir. Şu sözleri hatırlayalım: “… Eğer böyleyse, o zaman artık tarihsel sürecin, belirli bir içsel mantıkla her üretim biçiminin hemen öbürünü izlediği kesin bir ‘lineer’ yol düşünmemize gerek kalmaz. Feodalizme özgü, onu karşı konulmaz bir şekilde kapitalizme dönüştüren bir şey yoktur. Tarihin halısında onu boydan boya geçen tek bir iplik yoktur.”
Kuşkusuz bütün bunlar açıkça zırvalamaktır. Feodalizm aşamasına ulaşmış toplumların hiçbirinde kapitalizme doğru yol alınmadığını kanıtlayacak hiçbir şey yoktur. Eğer bir toplum yok olmamış, başka bir toplum tarafından yutulmamışsa yolu kapitalizme doğrudur. Yok olup yutulmuşsa da, onun içine karıştığı toplum bu yöne doğru ilerleyecektir. Roma’lı Pleplerin örneğinde görüldüğü gibi, kölecilikten kapitalizme geçişin tek bir örneği olmaması gibi, feodalizmden kapitalizme doğru ilerlememenin de tek bir örneği bulunmamaktadır. İçsel ve dışsal etkiler nedeniyle duraksamalar ve gecikmeler olabilse de, feodal topumun açılacağı kapı kapitalizmdir. Genel doğrultu bu yöndedir.
Kuşkusuz özel örnekler de bulunmaktadır. Örneğin sosyalist devrim sonrası, bırakalım feodalizmi, ataerkil ilişkilerin feodal ilişkilerle birlikte yer aldığı Moğolistan örneğini hatırlamak gerekir. Böyle bir Moğolistan’da sosyalizm nasıl inşa edilecektir? Moğolistan önce feodalizme, sonra kapitalizme mi geçirilecektir? Böyle bir durumun saçmalığı ortadadır. Bu soruna Lenin ve Bolşeviklerin verdiği yanıt, “büyük, komşu bir sosyalist ülkenin yardımı ile” sosyalist üretim ilişkilerinin yerleşmesine yardım edilmesidir. Moğolistan sorununun pratik çözümü de bu olmuştur. Marksistlerden dogmatiklik, şematiklik bekleyenler için oldukça şaşırtıcı bir çözüm değil mi? Ama burada tarihsel materyalizmin genel ilkelerine bağlı kalarak, toplumun maddi üretici güçlerinin gelişme düzeyi dikkate alınarak çözülen bir sorun bulunmaktadır.
Buradan toplumların gelişmesine ilişkin genel bir sonuca ulaşmak olanaklıdır: o sonuç şudur; eğer dünyanın her hangi bir yerinde ileri bir toplum biçimi ortaya çıkmışsa, bu durum geriden gelenlerin ulaşmak istediği genel bir “modelin de” ortaya çıkmış olduğunu ifade eder. Bu, sadece kapitalizmin önce İngiltere’de ortaya çıkması, diğer Batı Avrupa ülkelerinin onu takip etmesi örneği ile sınırlı değilidir. Bu örnek, Polinezya’nın, Afrika’nın bazı bölgelerinde varolan kabile yaşamının kapitalizm tarafından bozulacağı, gelişmenin kapitalizme doğru olacağı, eğer içsel ve dışsal etkiler nedeniyle bağımsız kapitalist gelişme olanaklı olmazsa, –ki böyle olması kuvvetle muhtemeldir– bu toplumların ileri kapitalist toplumlar tarafından öğütüleceği anlamına gelmektedir.

RASLANTI VE ZORUNLULUK
Eagleton’un çarpıttığı diğer bir mesele raslantı ve zorunluluk ilişkisidir. Eagleton dünya tarihini raslantılarla açıklamaya epeyce meyillidir. Kendisinin bu eğilimini Marksizm’e maletme uğraşı az değildir. “Marx, siyasi zafer için cesaret ve tutarlığın gerekliliğini vurgulayarak, tarihsel süreçlerde raslantısal olayların belirleyici önemini kabul eder görünmektedir. 1849’da Fransa’da kolera salgınının militan işçi sınıfını kırıp geçirmesi böyle bir örnektir.”  Siyasi zafer için cesaret ve tutarlılığın germesinin raslantıyla ilişkisi nedir? Bu bütünüyle saçma bir yaklaşımdır. En ileri sınıfın partisi olsun, onun öncü kadrosu olsun sınıf mücadelesinin belirleyici anlarında cesaret ve tutarlıklık göstermek zorunda değil midir? Üstelik sadece cesaret ve tutarlılık değil, büyük bir yetenekle sınıfların hareketlerini, politik gelişmelerdeki en küçük oynamaları, sınıfların hareketlerine yön veren olaylardaki en küçük dönüşleri görebilecek kapasitede olmalıdırlar. Eğer bunlara sahip değillerse, hangi önder ya da parti temsil ettiği sınıfın hareketini ileriye götürüp, zorunlu sonuçlarını ulaştırmayı başarabilir ki?
Büyük Ekim Devrimi olanca gerçekliği ile büyük bir tarihsel deneyimdir. Şubat Devrimi’nden sonra her sınıfın farklı politikası ve taktikleri vardır. Geçici hükümet ve Menşevikler dahil pek çok akım Dünya Savaşı içerisindeki Rusya’nın vatan savunması yapmasının doğru olduğunu söyleyip, bu taktiği hayata geçirmeye çaba göstermektedirler. Lenin’in başında olduğu Bolşevikler ise, bütün iktidarın sovyetlere devredilmesini, ancak bundan sonra gerekirse vatanın savunulabileceğini söylemektedirler. Lenin, daha sonra ise Bolşeviklerin iktidarı alması gerektiği ileri sürmüş, tüm partiyi buna hazırlamak için çaba göstermiştir. Bolşeviklerin önderliğindeki Rus işçileri Ekim’de bir devrimle iktidarı almışlardır. Şimdi burada sormak gerekiyor; bütün bunlarda raslantının bir rolü bulunuyor mu? Objektif ve subjektif koşullar son derece olgunlaşmış, Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler ve Rus işçileri siyasal mücadelenin sert koşullarında, oldukça oynak ve sürekli değişen bir zemin üzerinde doğru politika ve taktikleri uygulayarak, sadece cesaret ve tutarlılık değil, büyük bir yetenek ve esneklik göstererek devrimi gerçekleştirmşler, iktidarı almışlardır.
Eagleton ise, hepimizi aptal yerine koymakta ve bütün bunların raslantıyla bir ilişkisinin olduğunu iddia etmektedir. Raslantıların büyük tarihsel olayların ana mecrasını ve yönünü değiştirmek gibi bir etkisi bulunmamaktadır. Bazı durumlarda gelişmeleri geciktirebilirler ya da yönünü bir miktar saptırabilirler. Ama genel gelişme olayları yeniden ana mecrasına yerleştirir. Marksizmin önderlerinin raslantı ve zorunluluk üzerine genel yaklaşımı şöyledir: “İnsanlar, kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ama henüz, genel bir plana göre, ve hatta belirli, örgütlü, verili bir toplum çerçevesi içinde, bir kollektif istence uyarak değil. İnsanların beklentileri birbiriyle çatışır ve işte tam da bu nedenle bütün bu toplumlar, tümleyeni ve açığa vuranı raslantı olan zorunluluk tarafından yönetilir. Burada kendini raslantı aracılığıyla ortaya koyan zorunluluk, gene sonal olarak ekonomik zorunluluktur. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken, büyük adamlar denen sorundur. Şöyle şöyle bir adamın ve tam da ol adamın, belli bir zamanda, belli bir ülkede ortaya çıkışı, kuşkusuz yalnızca bir şanstır. Ama o eğer ortadan kaldırılırsa, ikame edilmesi gereği ortaya çıkar ve bu ikame, iyi ya da kötü, ama uzun zamanda bulunur. Napoléon’u, işte tam da o Korsikalıyı, bizzat kendi savaşlarıyla tükenen Fransa Cumhuriyetinin askeri diktatör olarak gereksinmesi raslantıydı; ama ortada bir Napoléon olmasaydı, onun yerini birinin dolduracak olduğunu, gerek duyulduğu zaman birinin mutlaka bulunduğu olgusu kanıtlamaktadır: Sezar, Augustus, Cromwell, vb.. Marks, materyalist tarih anlayışını keşfettiyse de, Thierry, Mignet, Guizot ve 1850’ye kadarki tüm İngiliz tarihçiler, bu yolda çaba gösterildiğinin kanıtıdırlar; aynı kavramın Morgan tarafından da keşfedilmiş olması, zamanın bu keşif için olgunlaşmış olduğunu ve bu kavramın keşfedilmesinin artık gerekli hale geldiğini kanıtlar.
“Tarihteki bütün diğer olumsallıklar [raslantılar] ve görünürdeki olumsallıklar [raslantılar] için böyledir. İrdelediğimiz alan ekonomiden ne denli uzaklaşır ve salt soyut ideolojininkine ne denli yaklaşırsa, gelişmesinin o denli raslantı gösterdiğini ve eğrisinin o denli zikzak çizdiğini görürüz. Ama eğrinin ortalama eksenini işaretlerseniz, dikkate alınan dönem ne denli uzun ve ilgilenilen alan ne denli geniş olursa, bu eksenin, ekonomik gelişme eksenine o denli yaklaştığını ve o denli koşut olma eğilimi gösterdiğini görürsünüz.”  Gerek genel tarihsel gelişme, gerekse “önemli tarihsel kişilikler” hakkında ortaya konulan bu yaklaşım yeterince açık değil midir? Eagleton, “bazılarının Engels’i son derece determinist olarak gördüğünü” söyler. “Bazılarının” düşüncelerinin arasına kendilerininkileri katma ustası olan Eagleton’da aslında farklı düşünmez. Kendi eğilimi de bundan farklı değildir. Oysa Engels’ten yukarıya aktardığımız pasajlarda determinizmin zerresi bulunmaz. Engels tarihsel gelişmenin hattını tüm açıklığı ile özetlemektedir.
Eagleton’un raslantıya verdiği bu önem onun Troçkizme göz kırpmasının bir sonucu olsa gerektir. Çünkü onun Troçkizm’e ilişkin şöyle bir değerlendirmeye sahip olduğunu biliyoruz: “Marksizmin en verimli akımlarından biri olan Troçkizmi gelişi güzel birkaç değiniyle geçiştirirken de haklı bir noktada durmuyor.”  Peki Troçki raslantı konusunda ne diyor? Tarihçi E.H. Carr kitabında raslantıyı konu edindiği bölümde şöyle bir değerlendirme yapıyor: “… 1923 güzünde Zinovyev, Kamenev ve Stalin’le çatışmasının kritik bir noktasında Troçki’yi eylemin dışına çıkaran bir ördek avı sonucunda üşüterek ateşlenmesi üstüne kendisinin yaptığı yorumu ele alalım: ‘İnsan bir devrimi ya da bir savaşı önceden kestirebilir, fakat sonbaharda bir yaban ördeği avının sonuçlarını önceden kestirmesi imkansızdır.’”  Böyle bir raslantı olmasaydı tarihin akışı değişir miydi? Gerçek tümüyle başka bir yerde duruyor. Tek ülkede sosyalizm tartışmaları, sosyalist inşa ve partide Stalin’in konumu –aslında Troçki’nin kendisininde kabul ettiği Stalin’in parti içindeki gücü ve etkisi– aşağı yukarı işlerin zaten nereye doğru gelişeceğini belirlemişti.
Raslantı sorunu tarihçileri epeyce meşgul etmiş bir sorundur. Tarihin raslantılarca belirlendiğini ileri süren burjuva tarih akımları bulunmaktadır. Kendi tarih anlayışı da sorunlu olmasına karşın, tarihçi Carr bunlara ilişkin şunları yazmaktadır. “Saldırının öteki kaynağı, ünlü, Kleopatra’nın burnu gizemidir. Bu, tarihin geniş ölçüde şansa bağlı raslantılarca belirlenmiş bir olaylar dizisi olduğu ve en raslansal nedenlere bağlanabileceği yolundaki teoridir. Actium Savaşı’nın sonucunu tarihçilerce ileri sürülen nedenler değil, Antonius’un Kleopatra’ya delicesine tutkunluğu belirlemişti. Beyazıt’ın damla hastalığı yüzünden Orta Avrupa’ya ilerlemesi alıkonulduğunda Gibbon –ünlü bir İngiliz tarihçisi– ‘bir adamın tek bir lifine düşecek aykırı bir safranın ulusların felaketini önleyebileceği ya da geciktirebileceğini’ söylemişti. Yunan kralı Aleksandros, 1920 güzünde maymunun ısırması sonuc olarak öldüğü zaman, bu kaza Sir Winston Churcill’e ‘çeyrek milyon insan bu maymunun ısırması yüzünden öldü’ dedirtecek bir olaylar dizisini başlatmıştı.”  Carr, yukarıda aktardığımız Torçki’ye ilişkin bölümü hemen bunların arkasına eklemiştir.
Carr gibi bir tarihçinin Marx’ın bu konuda ne dediğini merak etmemesi olanaksızdır. O Marx’tan şu alıntıyı yapar: “Dünya tarihi içinde eğer raslantıya yer olmasaydı, çok gizemli bir niteliği olurdu. Bu raslantı doğal olarak, gelişmenin genel eğiliminin bir parçasıdır ve öteki raslantı türlerince dengelenir. Fakat, hızlanma ya da gecikme başlangıçtaki hareketin başında bulunan bireylerin ‘raslantı’ya bağlı nitelikleri de içinde olmak üzere bu tür ‘raslantısal ögeler’e bağlıdır.”  Marx’ın yaklaşımı son derece açıktır. Tarihte raslantılar olabilir, ancak bunlar genel eğilimin bir parçasıdırlar ve öteki raslantılarla dengelenirler. Yani raslantılar olayların gelişmesini hızlandırabilir, geciktirebilir, ancak onları engelleyemezler. Raslantı ögesi özellikle kişilerde kendisini daha açık gösterebilir, ancak tarihsel gelişme ihtiyaç olan kişiyi de bulup çıkaracaktır. Türkiye burjuvazisi de emekliliğini bekleyen silik bir general olan Evren’i 12 Eylül darbesinin “lideri” yapmıştı! Oysa ondan önce gelen bazı generaller sırf “darbeci “ eğilimleri nedeniyle tasfiye edilmişlerdi! Okuyucu tam da burada Engels’in tarihsel kişiliklere ilişkin yukarıda aktardığımız düşüncelerini dikkatlice bir kez daha okumalıdır. Raslantıya yol açan “zorunluluk” etkisini büyük bir güçle hissettirir ve temeldeki o “ekonomik zorunluluk” bizim tarihi daha iyi anlamamıza, olayları açıklamamıza yardım eder.
Şimdi tam da burada Troçki’nin şu sözlerinin ne anlama geldiğini irdelemek gerekiyor. “Bütün tarihi süreç, tarihi yasanın raslantısalın içinde kırılmış şeklidir. Biyoloji diliyle, tarihi yasanın raslantıların doğal ayıklanmasıyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz.”  Troçki “tarihi yasayı raslantısalın içinde kırdırmakta”dır. Oysa Engels kendini raslantı aracılığıyla ortaya koyan zorunluluktan söz etmektedir. Yani raslantının kendisini zorunluluk içinde kırdırmaktadır! Şunları hatırlayalım: ”İnsanların beklentileri birbiriyle çatışır ve işte tam da bu nedenle bütün bu toplumlar, tümleyeni ve açığa vuranı raslantı olan zorunluluk tarafından yönetilir. Burada kendini raslantı aracılığıyla ortaya koyan zorunluluk, gene sonal olarak ekonomik zorunluluktur.” Eğer tarih Troçki’nin iddia ettiği gibi raslantıların doğal ayıklanması şekliyle açıklanmaya çalışılsaydı, bu tarih çok keyfi ve seçmeci bir tarih olurdu. Troçki’ni kendisi de zaten “ördek avını” seçmiş! Oysa tarihi hareket geçiren yasalar bu iki bölümde açıklayarak kanıtlamaya çalıştığımız gibi tümüyle farklıdır ve bu, bizim tarihi “tutarlılık” içinde anlamamıza yardım eder.

MARKSİZM, ULUS VE KADIN SORUNU
Şunları yeniden hatırlamamız gerekiyor. Marx’ın sınıf mücadelesine ilişkin tespitini ele alarak Eagleton şöyle diyordu: “Demek istediği insanın tarihinde, sınıf mücadelesinin birinci derecede önemli olduğuydu. Gene de hangi anlamda birinci derecede? Örneğin din, bilim ya da cinsel baskı tarihlerinden nasıl daha önemlidir? Sınıf, zorunlu olarak siyasi faaliyeti harekete geçirici birinci derecede güçlü bir etken değildir. Bu açıdan Marksizmin fazla dikkate almadığı etnik kimliğin rolünü düşünün. Anthony Giddens’e göre ırksal ve cinsiyetçi eşitsizliklerin yanı sıra devletler arasındaki çatışmalar da ‘sınıf sömürüsü ile aynı önemdedir… sınıf mücadelesinin, dini inanç, bilimsel keşifler ya da kadınların baskı altında tutulması açısından gerekli temeli oluşturduğunu söyleyemeyiz.’”  Bunlar tek kelime ile demagojidir. Sınıf mücadelesinin olabilmesi için sınıfsal bölünmenin olması, örneğin mülk sahipleri ile mülksüzler bölünmesinin gerçekleşmesi, toplumun bu maddi temel üzerinde şekillenmesi gerekir. Yukarıdaki sorunları hiçbirisini sınıf mücadelesi yaratmamıştır, sınıf mücadelesinin kendisi de bir sonuçtur. Ama bütün bu bahsedilen sorunların çözümünde sınıf mücadelesi belirleyici bir öneme sahiptir.
Bugün genel olarak bir kadın sorunu varsa ve emekçi kadınlar bu sorunda temel yeri tutuyorlarsa, bunun nedeni sınıf mücadelesi değildir. Yapılan bütün bilimsel araştırmalar, en gelişmiş ülkeler de içinde olmak üzere, bugün kadın işçilerin ücretlerinin erkek işçilere göre ortalama yüzde 20 daha düşük olduğunu kanıtlıyor. Bu sonucu ortaya çıkaran sınıf mücadelesi değil, sınıflara bölünmüş bir toplumda kurulmuş olan sermaye egemenliğidir. Marksizmin yaptığı, yapmaya çalıştığı, kadın ve erkek işçilerin ortak mücadelesi ile bu eşitsizliğin ortadan kaldırılması, giderek sermayenin kendisinin devrilmesidir. Sermaye egemenliğinin devrilmesi, kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizliğin maddi temelleri ortadan kaldıracaktır. Kolayca kabul edilir ki, toplumun, özellikle erkeklerin davranış, alışkanlık ve tutumlarından cinsiyet eşitsizliğini kaldırmak daha uzun süre alacaktır. Sorun, bu eşitsizliği besleyecek maddi temelin, hukuksal zeminin, toplumsal gerekçelerin ortadan kaldırılmasıdır.
Kuşkusuz kadınlar üzerindeki tek baskı bu değildir. Kapitalist toplum Engels’in tespitiyle “erkek egemen toplumdur”. Ancak Engels’in feodalizmden çıkıp gelen ve feodal gelenek ve alışkanlıkların yeni toplumun içinde henüz canlılığını sürdürdüğü dönemde bu çarpıcı tespiti yaptığı unutulmamalıdır. Şövalye geleneğinden, senyörlerin “ilk gece hakkına” kadar erkek cinsine üstün ayrıcalıklar tanıyan bir toplumdan gelinen, kapitalist ilişkilerin yerleşmeye başladığı, buna karşın kalıntı olarak eski alışkanlıkların ve geleneklerin yaşadığı, hemen terkedilmediği bir toplumdur bu. Bugün durum kökten değişmese de, 19. yüzyılın son çeyreğine göre epeyce farklılaşmıştır. Özellikle Batılı ve gelişmiş ülkelerde toplumsal, politik yaşama katılma konusunda kadınlar epeyce mesafe almışlardır. Bu ülkelerde kadın sorunu giderek daha dar bir alana doğru sıkışmakta, kadın emeği ve kadınlara özgü diğer sorunlarda olduğu gibi eşitsizlik ve hak talepleri emekçi kadının sorunları olarak daha açık hale gelmektedir.
Buna karşın, geçiş toplumlarında, bu toplumların özellikleri gereği kadınlar çok daha fazla sorunlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Töre cinayetleri, namus cinayetleri, dini baskılar vb., tüm yukarıda sayılan genel baskılara ek olarak kadınların üzerine çökmektedir. Marksistlerin toplumu genel olarak demokratikleştirme, eşitsizliğin ekonomik ve toplumsal temellerine karşı mücadele etme konusunda tutumları çok açıktır. Kadın ve erkek işiçilerin demokratik ve sınıfsal mücadeleye birlikte katılması ve toplumu dönüştürme mücadelesinin başarıya ulaşması için çaba göstermeleri, genel olarak bu sorunun çözülme yolunu ve olanaklarını açıkça göstermektedir. Bunların dışında bir yol bulduğunu iddia edenler elbette vardır. Ama buldukları yolların toplumu kökten değiştirmeye götüren bir yol almadığı, sorunun kaynağını kurutmaya yardım etmediği artık daha iyi bilinmektedir. Yine de bunların platformları doğru olmasa da, demokrasi mücadelesine, kadınların ezilmesine karşı mücadelede sınıf mücadelesinin müttefikleri olduklarını teslim etmek gerekir. Açıkçası, Marksizmin ne kadın sorununa yaklaşımda, ne de bu soruna ilgisiz kalmada Eagleton cephesinden yapılan eleştirileri sineye çekmesi için hiçbir neden yoktur. Marksizm kadına kurtuluşun yolunu göstermektedir ve “kadınlar katılmadan bir devrimin gerçekleşmeyeceği”ni açıkça ilan edenler de Marksistlerdir. Tüm bunlara karşın, Marksistlerin, “kadın sorununu” savunduklarını ve “çözümü bulduklarını” ilan edenlerin peşinden koşması için en küçük bir neden bile yoktur.
Ulus ve etnik sorun konusundaki eleştiriler de bundan farklı değildir. Toplumun sınıf mücadelesi ve bu mücadelenin işçi sınıfının zaferiyle sonuçlanması durumunda köklü olarak dönüşebileceği yaklaşımı nasıl eleştirilmektedir? Ulus ve etnik sorunların, hatta devletler arası çatışmaların daha önemli olduğu yaklaşımıyla! Marksizm ulusların oluşması sürecini maddi temelleri ile açıklamıştır. Feodalizmin tasfiyesi, yeni ve modern ulusların oluşmasının yolunu açmıştır. Ulusun kendisi de ekonomik bir kategoridir! Ulus yükselen kapitalizmin ürünüdür. Burjuvazinin ulusal iç pazarı kurması ve feodal parçalanmışlık ve ayrıcalıkları kaldırarak ekonomik bütünlüğü sağlaması, modern ulusların maddi temelini oluşturur. Peki Marksizm, ulusun oluşması, ulusal birliklerin kurulması konusunda neden eleştiriliyor? Marx ulusa önem vermemiş, sınıf mücadelesine önem vermiş! Modern ulusların oluşumu tamamlanmadan, bu uluslar içerisinde burjuvazi ve işçi sınıfı ayrımı keskinleşmeden hangi sınıf mücadelesinden söz ediliyor? Yeni doğan kapitalist toplumda ancak eski feodal sınıflarla yeni yükselen burjuvazi ve burjuvazinin gölgesinde kalmış köylülükten ve zayıf bir işçi sınıfından söz edilebilir.
Eğer söz konusu olan ezilen uluslar sorunu ise, Marksizm, ezilen ulusların özgürlüğü sorununu sonuna kadar savundu ve savunuyor. Marx, önceleri İngiliz işçi sınıfının İrlanda’nın kurtuluşunu sağlayacağını umut ediyordu. Ama sınıf mücadelesi farklı bir rota izledi. İngiliz işçileri burjuvazinin ve milliyetçi kuşatmanın çemberini yaramadı. Bu arada dünya pazarına egemen olan İngiltere (kuşkusuz İngiliz burjuvazisi), elde ettiği kârların küçük bir bölümü ile kendine bağlı ve işçi sınıfını kontrol edebilen bir işçi aristokrasisi yaratmayı başardı. Marx, somut durumu gördü ve İrlanda’nın bağımsızlığının, ulusal kurtuluşunun İngiliz işçilerinin kurtuluşunun yolunu açacağı tespitinde bulundu. Bağımsızlık ve özgürlük için mücadele eden uluslar her zaman Marksistlerin desteğini almışlardır. Örnekse, Marx ve Engels Polonyalıların özgürlüğü desteklemişler, gerici ulusal hareketlerden ise uzak durmuşlardır. Ama Eagleton gibilerin derdi başkadır. Örneğin şu sözler ona aittir: “Engels…hem proletaryanın, hem de sömürge İrlanda’nın savunucusu olarak, işçi sınıfından bir kadını metres tutmak suretiyle teori ve pratiği birleştirmeye de özen göstermekteydi.” (Mesele, Sf. 52)
Eagleton bunları neden söylüyor? Bu konunun özel bir yanıt gerektirmediği bizce açıktır. Ancak okuyucunun Eagleton’un ne karakterde bir adam olduğunu anlaması bakımından onun bu çamur atmalarının yansıtılması gerekli olmuştur. Engels’in iki kadınla birlikteliği oldu. İkisi de İrlanda’lı idi. Ama ikinci evliliği ilk eşi öldükten sonra oldu! Üstelik ikinci eşi ilk karısının kız kardeşiydi ve Engels’in evinde yaşıyordu! Eagleton bunları böyle saptırarak ve bir çirkeflik içerisinde dile getirek ne yapmayı amaçlıyor olabilir ki? Marksizmin kurucularının bu benzer iftiralara uğramasının sayısız örneği vardır ve Eagleton da her halde bunların sonuncusu olmayacak. Onların özel yaşamları da didik didik edilmiştir. Marksizmin önderlerine saygınlık kazandıran şeyin ne olduğu son derece açıktır. Bu, işçi sınıfının bilimsel dünya görüşünü oluşturmaları, sınıfın pratik mücadelesinin içerisinde yer almaları, dünya devrim mücadelesine öncülük etmiş olmalarıdır. Özel yaşamları zaten sınırlı ve kısıtlıdır. Bu alanı merak eden biyografi yazarları elbette olabilir. Ama bunlar da işlerini dürüst yapmalı, Eagleton gibi adice yönlere sapmamalıdırlar. Marx’a ve Engels’e bugüne kadar çok çamur atılmıştır. Ama uluslararası işçi sınıfı onları Marksizmin kurucuları ve önderleri olarak baş köşeye oturtmuştur ve öyle de kalacaklardır.
Ulusal sorunlar konusunda, Marksistlerin emperyalizme karşı ulusal kurtuluş hareketlerine olan desteğinden uzun uzun bahsetmenin bir gereği bulunmuyor. Bu ülkede Taksim diye bir meydan var ve oradaki heykelde Mustafa Kemal’in arkasında bir Bolşevik general duruyor! Bu generalin adı Frunze’dir. Onun heykelde yer alması, Bolşeviklerin ulusal kurtuluş savaşına desteğini ifade eder. Ne ulusu ne de uluslar arasındaki çatışmaları, etnik farklılıkları Marksistler yaratmamışlardır. Bu tür çatışmaların varolduğu her yerdeyse, Marksistler bu çatışmaların durması, her ulustan işçi sınıfının sermayenin egemenliğine karşı birlikte mücadele etmesi gerektiğini savunmuşlardır. Gerici ulusal çatışmaları, etnik kışkırtmaları desteklemek Marksistlerin işi değildir. Marksistler gerici ulusal ve etnik hareketlerin peşine takılmamakla eleştiriliyorsa, Marksistler böyle davranmaya kuşkusuz devam edeceklerdir. Ancak ilerici ulusal hareketleri desteklemek, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi gerektiğini savunmak, bu uğurda mücadele etmek de Marksistlerin vaz geçemeyeceği ilkelerdir. Ayrıca bir ulusun hareketi gerici de olsa, Marksistler ezen ulusların, emperyalistlerin ya da her hangi bir dış gücün onlar üzerinde güç kullanmasına, onlara zorla boyun eğdirmeye çalışmalarına da karşı çıkmaktadırlar ve çıkmaya da devam edeceklerdir. Uluslar kendi iç yaşamlarını kendileri düzenlemekte tam bir özgürlüğe sahip olmalıdırlar. Buna karşın, Marksistler, elbette burjuva ulusal hareketlerin peşine takılmayacaklardır. Marksistleri bunu yapmadıkları için ulusların sorunlarına, etnik sorunlara ilgisiz kalmakla suçlayanlar olacaklarsa, onlar kuşkusuz bu suçlamalarına devam edebilirler. Ama Marksistler bu konuda genel ilkelerinden ve görüşlerinden geri adım atmayacaklardır.
Bütün bu gerçeklere karşın, Marksistler, ulusal ve etnik hareketlerin önemsiz olduğunu ne iddia ettiler, ne de pratik olarak böyle davrandılar. Ulusal ve etnik çatışmalar bugünün bölünmüş, parçalanmış burjuva dünyasının ürünleridir ve gerek uluslararası ilişkilerde, gerekse bir ülkenin kendi içerisinde emperyalistlerin ve bölge gericiliklerin at oynattığı alanlardır. Bu çatışma ve bölünmeler işçi sınıfının birliğini ve mücadelesini engelleyebilmekte, bölgesel gerici savaşları kışkırtmakta, dış müdahalelere kapıyı açabilmektedir. Marksistler, farklı uluslardan işçilere, ancak birlikte mücadele etmenin onların uğruna mücadele ettikleri hakların elde edilmesini ve ulusal, etnik sorunların kesin çözümünü sağlayacağını söylemektedirler. Ancak bütün bu çatışmaların sınıf mücadelesinden daha önemli olduğunu iddia edenlere Marksistlerin yanıtı da hep şu oldu ve olmaya da devam edecektir: Sınıf mücadelesi, bu çatışmaların, eşitsizliklerin kaynağını kurutmak için tutulabilecek tek tutarlı yoldur. Sınıf mücadelesinin önemi buradan gelir ve diğer tüm mücadeleleri kendisine bağlamasının asıl nedeni de budur.
Marksistler devletler arasındaki çatışmalara önemli olup olmadığı noktasından bakmazlar. Bu çatışmaların nedeni nedir ve bugün çatışıp, yarın barışan devletler arasındaki politikaya yön veren temel etken nedir? Sorunlu ve sorunsuz zamanlarda bu temel etken değişmekte midir? Bu soruların yanıtları bellidir. Marksistler ekonomik çıkarların, hegemonya ve güç peşinde koşmanın burjuva devletlerin politikasına yön verdiğini ileri sürmektedirler. Bunların böyle olduğunu kanıtlamak için çok özel kanıtlar ortaya sürmek de gerekmez. Güncel birkaç örnekle yetinelim. Irak işgal edilmeden petrolleri paylaşılmıştı. Libya üzerinde İtalya’nın da çıkarlarının savunulacağının garantisini almadan, İtalya, Libya’ya karşı emperyalist harekatı desteklemedi. Afganistan zengin maden yatakları ve Orta Asya’nın kapısı olduğu için talan ediliyor. AB aynı birlik içinde olan Yunanistan’ı soymayı garanti altına almadan yardım etmiyor vb. vb.. Rusya ve Çin’i Suriye’ye karşı bir müdahaleye karşı durduran etken ise, onların Suriye’nin haklarını savunmaları değil, kendi çıkarlarını garanti altına almak istemeleri, en azından rakiplerin bu alanda kesin bir üstünlük sağlamalarına engel olmaktır vb.. Kısacası büyük devletler ve onların tekelleri dünyayı güçlerine göre paylaşıyorlar ve devletler arasındaki ilişkilere bu çıkarlar yön veriyor. Bağımlı ve ezilen halklar ve devletler ise sürekli olarak köleleştirilme tehdidi ile karşı karşıyalar.
Bütün bunların ortaya koyduğu temel bir gerçek bulunuyor. Özel mülkiyet temelinde sınıflara bölünmüş bir toplumda, bütün diğer eşitsizlikler, çatışmalar vb. gelip bu bölünmüşlüğe dayanmaktadır. Sınıf mücadelesi, sadece sömürülen sınıf açısından değil, her türlü eşitsizliğin ve çatışmanın kaynağını da ortadan kaldıracağı için modern burjuva toplumunun temel bölünmesi nedeniyle ortaya çıkan temel bir çatışmadır ve bu temel çelişki çözülmeden diğer çatışmaların kaynaklarını kurutmak, ulusların ve halkların önüne barışçı bir dünya koymak olanaksızdır.
(DEVAM EDECEK)

Türkiye Nereye Sürükleniyor?

Devletlerin yöneticileri, yönettikleri halka, sürekli olarak, “ulusal savunma”dan, “orduyu güçlendirmenin önemi”nden söz ederler ve bu söyledikleri, hem doğrudan egemen sınıfları destekleyen çevrelerce, hem de olup biten konusunda henüz yeterli bilince ulaşmamış halk kitlelerince, genellikle, tartışmasız gerçekler olarak kabul edilir. Türkiye gibi bir ülkede, bu durum daha da belirgindir. Ordu ve ulusal savunma, üzerinde tartışma dahi teklif edilemeyecek bir tabu olarak görünür. Türklerin “ordu millet” olduğu tez ve demagojileri bu tabuyu sürekli besler ve her türlü karşı fikir, tez ve tartışmanın baskısından korur. Örneğin, yıllık bütçe tartışmaları sırasında, Savunma Bakanlığı’nın bütçesi usulden hafifçe tartışılır ve alelacele kabul edilir. Ordunun harcamaları, ülkenin savunma stratejileri, silahlanma giderleri ve bunların niteliği vb. konular, parlamentonun ciddi bir biçimde ele alacağı konuların arasına girmez. Ülkenin belirlenmiş bir savunma stratejisi vardır ve bu strateji, Batı’ya, NATO’ya koşulsuz bağlılık temelinde oluşturulmuştur. Ama bugün, özellikle de Genelkurmay Başkanlığı tarafından, ülkenin ciddi tehlikelerle yüz yüze bulunduğu ve giderek büyüyen ulusal savunma problemlerinin olduğu iddia ediliyor ve çözüm önerilerinde bulunuluyor. Bunlara yakından bakmakta ve irdelemekte kuşkusuz yarar var. Çünkü ülkenin ve halkın geleceği söz konusu ve ülkenin ve halkın geleceğini yeniden kuracak olanlar bu konulara ilgisiz kalamazlar.

Bilindiği gibi, Ağustos ayının sonunda, Genelkurmay Başkanlığı’nda devir teslim töreni yapıldı. Bu törende, hem görevi devreden Orgeneral Özkök, hem de görevi devralan Orgeneral Büyükanıt, Türkiye’nin güvenliği ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundular. Değerlendirmeyi yapanlar Genelkurmay’ın başındaki komutanlar ve konu ulusal güvenlik ve tehditler olunca, bu konuşmalar daha da önem kazandı. Özkök ve Büyükanıt, dünya ve bölgedeki değişimlere değindiler, Türkiye’nin bu değişimdeki yeriyle ilgili saptamalarda ve uyarılarda bulundular. Komutanların konuşmalarında ilk göze çarpan özellik, aralarında bir işbölümü yapmış olduklarıydı. Özkök, konuşmasında alışıldık iç politika sorunlarına da değinmekle birlikte, daha çok Türkiye’nin dış politikasına ve bu politikanın “Batılı müttefiklerin” politikası ile uyumuna vurgu yaptı. Dünya politikası konusunda tahliller yaptı, öngörülerde bulundu.

Orgeneral Özkök, törende yaptığı konuşmada, örneğin şu tür sorunlara değindi, vurgular yaptı, saptamalarda bulundu:

Tahmin edilemezlikler, dondurulmuş çatışmalar, uluslararası güç dengelerindeki bozulmalar bütün ufkumuzu bir karabasan gibi sardı… Kuzey Kore’den başlayıp Ortadoğu’ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler yaratan ülkelerin varlığı.. Türkiye’nin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu sorun, uluslararası camianın yoğun diplomatik çabalarına rağmen çözülemezse, ülke olarak yakın gelecekte önemli karar noktalarıyla karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir… Türkiye; Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Orta Asya’yı etkileyen jeopolitik ve jeostratejik konumuyla, çağdaş değerleriyle, demokratik yapısıyla, kültürel değerleriyle, insan potansiyeliyle ve ekonomik gücüyle dünya üzerindeki kilit ülkelerden birisi durumundadır. Bu sebeple, yapacağımız değerlendirmelere öncelikle ‘ülkemizin her bakımdan güçlü bir ülke olduğu’ gerçeğini temel alarak başlamamız ve halkımızı bu yönde bilinçlendirmemiz gerektiğine inanıyorum…” (abç)

Orgeneral Özkök, Türkiye’nin coğrafi büyüklüğünü çeşitli örneklerle anlatıyor ve Türkiye’nin bölgesinde ”muazzam” bir ülke olduğunu söylüyor ve “Bu sebeple, dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşayan vatandaşlarımızın ve yatırımcılarımızın güvenliğini tehdit edebilecek bir olay artık bizi de çok yakından ilgilendirmektedir. Nitekim, TSK’nın bugün gelinen noktada, Balkanlardaki, Kafkaslardaki, Afganistan’daki ve Afrika’daki çeşitli barışı destekleme harekatlarına hesaplı riskleri göze alarak birlik göndermesinin sebebi, dünya barışına katkıda bulunmanın yanında, milli menfaatlerimizi korumak ve desteklemektir” diyor.

Özkök’ten sonra yeni komutan Büyükanıt konuştu. Orgeneral Özkök’ün yaptığı konuşmaya dikkat çeken Büyükanıt, Özkök’ün güvenlik konusunda ve bölgesel ve küresel anlamda çok önemli tespit ve analizlerde bulunduğunu ifade etti. “Bunların, objektif ve büyük bir birikime dayalı fevkalade isabetli değerlendirmeler olduğunu” vurgulayan Büyükanıt, bu değerlendirmelerin bundan sonraki çalışmalarına da ışık tutacağını belirtti. Orgeneral Büyükanıt da, ulusal güvenlik ve iç politika ile ilgili önemli tespitler yaptı. Örneğin şunları söyledi: “Bugün özellikle güvenlik kavramları büyük çaplı değişikliklere uğradı… eskiden tüm güvenlik mülahazaları NATO-Varşova Paktı ortamına göre kurulmuştu, ancak bugünkü dünyada her şey değişti… Türkiye’nin güvenliği ve geleceği boyutunda, o tarihlerde, ki 1970’li yıllardır, dengelenmiş iki kutuplu bir dünya vardı. ABD’ye kendi kıtasında tarih boyunca hiçbir saldırı yapılmamıştı. Tarihte, kısa sayılacak bir süre içinde iki kez Irak’ta savaş yaşanmamıştı. Irak’ta ortaya çıkan ve Türkiye’nin geleceği açısından yaşamsal önem taşıyan olaylar gerçekleşmemişti. Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya, İran bağlamında böylesine belirsizlikler ortaya çıkmamıştı. Türkiye açısından hayati önem taşıyan Kıbrıs, 1974 yılı hariç, hiç bu kadar tartışma konusu olmamıştı. Ayrıca cumhuriyetin kurulduğu günden bu güne, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğü ve cumhuriyetin temel ilkeleri hiçbir zaman bu boyutlarda tartışma konusu olmamıştı. Bu söylediklerimi üzüntü ile ifade ediyor ve bir gerçeği vurgulamak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir. Türkiye’nin çevresinde oluşan bu belirsizlikler ve risklere ilave olarak, silahlı bölücü terörün dışında, silahsız terör diyebileceğim iç ve dış oluşum ve girişimlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına hiç bu kadar saldırılmamıştır.” (abç)

Bu konuşma ve saptamalardan Türkiye’nin geçmiş “savunma” politikalarına yönelik temel bir sonuç çıkarmak olanaklı olduğu gibi, yakın gelecekte izleyeceği çizgi konusunda da güçlü ipuçları bulmak olanaklıdır. Geçmişe yönelik çıkarılacak temel sonuç şudur ki; Türkiye’nin ABD, NATO ve Batı’nın çıkarlarına bağlanarak uyguladığı “ulusal savunma politikalarının” yanlışlığı açıkça ortaya çıkmış, Türkiye bu politikalar nedeniyle bugün Büyükanıtın ifadesiyle “bu kadar tehditle” karşı karşıya kalmıştır. Türkiye egemen sınıfları, ABD’nin ve Batı’nın çıkarlarının savunulmasını halk nezdinde hep “Türkiye’nin ulusal çıkarlarının savunulması ve korunması” olarak göstermişler, ülkenin “güvenliğinin ve esenliğinin” bu politikalara bağlı kalınarak korunabileceğini iddia etmişlerdir. Ama bugün gelinen noktada, yeni Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın saptamasıyla, ”Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir.” Demek ki, ülkeyi yönetenler, ABD ve Batı yanlısı politikalara bağlı kalarak ülkenin bugün bunca tehditle karşı karşıya gelmesinin yolunu açmışlar, sadece Türkiye’nin değil, bulunduğu bölgenin ve dünyanın kaosa ve kargaşaya sürüklenmesine katkıda bulunmuşlardır. Tehdidin Türkiye’nin komşularından ya da “Kürt sorunu veya PKK tehlikesinden” kaynaklandığını ileri sürenlerin bu iddialarının ise, tutarlı hiçbir tarafının olmadığını yazının ilerleyen bölümlerinde göstermeye çalışacağız.

 

TEHDİT NEREDEN GELİYOR?

Görevi devreden eski Genelkurmay Başkanı Özkök, “Tahmin edilemezlikler, dondurulmuş çatışmalar, uluslararası güç dengelerindeki bozulmalar bütün ufkumuzu bir karabasan gibi sardı… Kuzey Kore’den başlayıp Ortadoğu’ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler yaratan ülkelerin varlığı.. Türkiye’nin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor…” demektedir. Bu tespitler doğru mudur? İki bloğun varlığı, NATO gibi askeri kuruluşların örgütlendiği ve devreye sokulduğu ABD emperyalizminin önderlik ettiği Batı Blok’unun üstünlüğü ile noktalandı. ’50’li yılların ortalarından itibaren sosyalizmle ilişkisini adım adım kesmiş olan ve adından başka sosyalizmle bir ilişkisi kallmayan Doğu Bloğu dağıldı ve parçalandı. Doğu Bloku’nun bazı ülkeleri şimdi NATO üyesidir. Yani NATO, eskisine oranla, görünüşte güçlendi ve büyüdü. Türkiye Batı Bloku’nun “komünizme karşı” sadık bir bekçisi, ileri karakoluydu. Doğu Bloku’nun yıkılmasında Türkiye egemen sınıflarının da katkısı oldu; ’50’li yıllardan beri NATO üyesi olan Türkiye, ABD’den sonraki en büyük orduyu kurdu ve besledi. Anti-komünist histeri sürekli canlı tutuldu ve ülkedeki özgürlük ve demokrasi mücadelesi kan ve terörle bastırıldı.

ABD’nin önderlik ettiği kapitalist-emperyalist sistem zaferini ilan ettiğinde, ABD dünyanın tek süper gücü olarak öne çıktı. Türkiye’nin “40 yıllık müttefiki”, dünyanın en büyük efendisi olmuştu. ABD’nin prestiji doruktaydı. Beklenen, Türkiye’nin rahatlaması, kazanılan zaferden küçük de olsa bir kırıntı almasıydı. Bu arada ABD zaferinin tadını çıkarıyor, kazancını realize etmenin adımlarını atıyordu. ABD emperyalizmi elini çabuk tutmak zorundayd,ı çünkü keskin çıkar çelişkileri ile bölünmüş olan emperyalizmin dünyasında sert bir rekabet hüküm sürüyordu ve eski güç dengelerine göre oluşturulmuş uluslararası kurumların –BM, NATO, AB vb.– çatlaması, işlevsizleşmesi, giderek yeni bloklaşmaların oluşmaya başlaması kaçınılmazdı. ABD’nin ilk hedefi, petrol zengini Ortadoğu idi. ABD bu bölgede tartışmasız ve kesin bir egemenlik kurmak istiyor, böylece olası rakiplerinin gırtlağına basma imkanına sahip olup, dünyanın efendisi olarak kalma stratejisini sağlama almak istiyordu. Kitle imha silahları, terör vb.. bahaneler ileri sürülerek, Afganistan ve Irak saldırıları bu koşullarda gündeme geldi. ABD, koruduğu sistemin ve kendisinin doğurduğu ve tetiklediği terör olaylarını bahane olarak kullandı, saldırılarına, BOP’u (Büyük ya da geniş Ortadoğu Projesi) kurma kılıfını geçirdi. Ortadoğu’ya “demokrasi ve özgürlük” getirecek, bölgede barış egemen olacaktı!

Bugün Ortadoğu’da yaşananlardan uzun uzun söz etmek gerekmiyor. Bölge ABD ve dayanağı İsrail tarafından bir kan ve ateş denizine çevrilmiştir. ABD, Irak’ta Türkiye’nin komşusu olmuş, ABD’nin “40 yıllık dostu, sadık müttefiki Türkiye’nin payına ise, “Türkiye Cumhuriyeti (nin) kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiş” olmak düşmüştür. Tehdidin ABD’den geldiğinin bir başka biçimde itirafıdır bu. ABD bölgedeki tüm taşları yerinden oynatmış, ulusları ve halkları birbirine karşı kışkırtıp kırdırarak, hepsinin üzerinde tekelci bir hakimiyet kurmayı amaçlamıştır. İşbirlikçi Türkiye egemen sınıfları ABD’ye dünya egemenliği yöneliminde uşaklık yapmış, karşılığını, aşağılanarak almıştır. ABD, bugün, Türkiye egemen sınıflarını teslim almış, boyun eğdirerek bölge politikalarının hizmetine koşmuştur. PKK Koordinatörlüğü –özünde, koz olarak kullanmak üzere, ABD’nin Kürt sorununu üstlenmesidir bu– kurulması, ABD’nin bu sorunda da inisiyatifi ele almasını kabul etme anlamına gelmektedir. Diğer taraftan, gerek “ılımlı İslam”, gerekse “modern, laik Türkiye” söylemleri, her iki durumda da, Türkiye’yi, bölgenin “radikal İslam” diye adlandırılan ülkelerinin –İran vb.– üzerine sürmenin araçları olarak, ABD tarafından kullanılmaktadır.

Gerçek bu olmasına karşın, “Kuzey Kore’den başlayıp Ortadoğu’ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler yaratan ülkelerin varlığı.. Türkiye’nin güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu sorun, uluslararası camianın yoğun diplomatik çabalarına rağmen çözülemezse, ülke olarak yakın gelecekte önemli karar noktalarıyla karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldir” tespitleri, ABD politikasına yamanmanın argümanları olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Yakın gelecekte “önemli karar noktaları ile karşılaşmak”, Türkiye’nin, İran’a karşı ABD politikalarının yanında yer alacağının açıkça ilan edilmesidir. Türkiye egemen sınıfları ülkenin önüne çok tehlikeli bir yol ayrımı getirmekte, ülkeyi bölgede çıkacak yangının tam ortasına sürmeye hazırlanmaktadırlar. İran’ın nükleer bir güç olma, atom bombası yapma isteği (İran bomba yapmak gibi bir niyetinin olmadığını söylemektedir), Türkiye’nin ABD politikasına yedeklenmesinin gerekçesi olarak öne sürülmektedir. İran’ın nükleer bomba yapmamasını istemek, elbette ki, bölge ülkelerinin hakkıdır. Ancak İsrail’in elinde, hem bölgeyi, hem de dünyayı birkaç kez havaya uçuracak kadar nükleer bomba bulunmaktadır. Buna karşı çıkmadan İran’a karşı çıkılmasının bir anlamı ve inandırıcılığı bulunmamaktadır. Üstelik İsrail devleti, Filistin’de sürdürdüğü işgalle, Suriye topraklarının bir bölümünü –Golan tepeleri– işgal altında tutmakla, Lübnan’a saldırmakla bölgeyi sürekli ateş altında tutmakta, sadece bölgenin diğer halkları için tehlike oluşturmamakta, ama Yahudi halkın bölgede bir devlet olarak yaşama ve var olma hakkını ve geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Çözüm, en azından bölgenin nükleer silahlardan arındırılmasındadır ve çifte standartlar terk edilmek zorundadır.

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye egemen sınıfları tarihten ders almamışlardır ve bu ilişkiler ve ABD’ye bağımlılık koşullarında alma şansları da bulunmamaktadır. Ülkeyi peşkeş çekme, ülkenin halkına karşı dolap çevirme, gizli pazarlıklar yürütme, işbirlikçi karakterlerini sürekli olarak açığa vurmaktadır. Onlar, egemenliklerinin ve ülkenin bütünlüğünün anahtarını ABD ile işbirliğinde aramakta, kendilerini buna mahkum etmektedirler. Ama bu politika, ülkeyi, ABD’nin ve diğer büyük emperyalist ülkelerin şantajına sürekli olarak açık hale getirmekte, onur kırıcı politikalara mahkum etmektedir. Artık bu politikanın sembolü “çuval”dır ve işbirlikçi egemen sınıflar sürekli olarak çuvallamaya ve çuvallanmaya mahkumdurlar.

 

KÜRT SORUNU VE İRTİCA ULUSAL BÜTÜNLÜĞE TEHDİT Mİ?

Türkiye egemen sınıflarının Kürt sorunu konusunda ileri sürdükleri temel argüman, bu sorunun “dış güçlerce sürekli olarak kaşındığı ve kullanıldığı”dır. Irak’ta olup bitenler, egemen sınıfların bu argümanı, hiç hakları olmamasına rağmen, daha yüksek sesle ileri sürmelerine neden olmaktadır. Böyle olunca, bu sorunda bazı dönüm noktalarını hatırlatmakta yarar bulunmaktadır.

ABD’nin ilk Irak saldırısının ardından gündeme gelen “Çekiç Güç” Türkiye egemen sınıflarının istek ve iradeleriyle ülke topraklarına konuşlanmış, komşu ülke ve halklara saldırının aracı olarak kullanılmıştır. İkinci Irak saldırısı ve işgaline egemen sınıflar onay vermiş, özünde Türkiye Kürdistanı’na fiilen yerleşmeyi de içeren ABD planlarını gündeme getiren 1 Mart Tezkeresi, işbirlikçi egemen sınıflar içindeki çelişki ve cesaretsizliklerin yanında asıl olarak halkın güçlü muhalefeti ile reddedilmiştir.

Bütün bu gelişmelerde Türkiye ile doğrudan ilişkide olan güç, “Türkiye’nin kırk yıllık müttefiki ABD”dir. Yani “karşı taraf”ta ABD bulunmaktadır. Bugün şu gerçek açıkça teslim edilmek zorundadır; Türkiye egemen sınıfları ikide bir “Sevr korkusu”nu halkın üzerinde salıyorlarsa, bunun baş sorumlusu Kürt halkı değil, ABD’dir. Şimdi de Kürt sorununda “koordinatör” dönemine girilmiş, bu sorunda iyice ABD’ye teslim olunmuştur. Ancak bu yol, çözüm değil, bölge halklarının sürekli olarak karşı karşıya gelmesi, ABD’nin bu sorunu dilediği gibi kullanması anlamına gelmektedir. ABD, bugün ulusal sorunlarda “halkların özgürlüğü ve demokrasi” bayrağını sallamakta, bu slogan, tüm sahteliğine karşın, halkları etkilemektedir. Türkiye egemen sınıflarıysa, Kürt sorununu eşitlik ve özgürlük temelinde çözme iradesinden yoksundurlar ve açıkça görülmektedir ki, iradelerini ABD’ye bağlamışlardır. Gidişat, ABD’nin Ortadoğu ve İran politikasına tam teslimiyetin karşılığı olarak, Kürt sorununu çözümsüz bırakma ve şiddet politikasında ısrar etme yönündedir. Bu yol, çıkmaz sokaktır, sürekli ABD ve diğer büyük emperyalistlerin politikalarına, şantajlarına boyun eğmenin yoludur ve sonunda düşmanlıklar ve çatışmalar bulunmaktadır. Sonuç, bölge halklarının birbirinden kopmaları ve uzaklaşmalarıdır.

Kürt sorununda düğüm noktası, bölge halklarının tutumundadır. Başta Türk halkı olmak üzere, Arap, Acem ve Kürt halkıyla diğer halklar birbirlerinin eşitlik ve özgürlüğünü savunmak zorundadırlar. Özgürlük ve tam hak eşitliğinin bu halklar tarafından savunulması, bölge halklarının arasındaki güven ve dayanışmayı güçlü bir temelde kuracak, bir arada yaşamak isteyen halklar için yeni bir gelecek başlatacak, ayrı yaşamak, kendi devletlerine sahip olmak isteyenlerle –Irak Kürtleri gibi– güven ve dayanışmayı tesis edecektir. Halkların bu tutumu, bölgeye dışarıdan yapılacak emperyalist müdahalelerin püskürtülmesini sağlayacak tek yol durumundadır. Bu ileri tutumu alan halklarla, bölgeye dışarıdan sürekli müdahale eden hiçbir emperyalist güç oynayamaz ve baş edemez.

İrtica tehlikesi ise, laikçi cephe tarafından şişirilmiş bir sorundur. Ancak bu sorun tehlikeli bir noktaya doğru gelişmektedir. İrtica ya da laiklik sorunu, daha önceden, sadece ülkenin bir iç sorunu –İran ve mollalar meselesi, sadece motif olarak kullanıldı ve etkili değildi– ve halkı mezheplere bölerek yönetmenin bir aracı olarak kullanılırken, bugün, Ortadoğu ve İran sorununa bağlı olarak gündeme getirilmekte, ABD’nin dünya çapında açtığı cepheye yedeklenme amacıyla alevlendirilmektedir. Şu dikkat çekicidir ki; ABD, Türkiye’ye ilişkin politikalarında, bir dönem önce “ılımlı İslam” motifini öne çıkarırken, bugün Müslüman bir ülke olarak “modern, çağdaş ve laik Türkiye” imajını ileri sürmekte, halk arasında irtica tehlikesini yayarak, Türkiye’yi İran politikasına yedeklemenin adımlarını atmaktadır. Bu, Kemalistlerin de kafasını bulandırma ve bu politikaya yedeklenmelerini sağlama politikasıdır ve “paşalar”la, hükümeti de aynı bayrak altında birleştirmektedir. Hükümet, bugün, dinciliği ile değil, Amerikancılığı ve Batı’ya uşaklığı ile öne çıkmakta, İslamcı motifleri de bu amaçla kullanmaktadır.

Türkiye’de şeriat özlemi duyan, ülkeyi Ortaçağ karanlığına mahkum etmek isteyen güçler kuşkusuz vardır ve muhtemelen toplumsal bir alt-üst olmadığı koşullarda da her zaman olacaktır. Ancak bunlar, hem yansıtılmak istendiği kadar güçlü değildir, hem de örneğin 12 Eylül ve “1000 operasyon” döneminde olduğu gibi, devlet tarafından açıkça desteklenmedikleri dönemler dışında, öne çıkamamaktadırlar. Bugün belli bir tabanları bulunuyorsa, bunun temel nedeni, şeriat istemi değil –kuşkusuz bu istekte bulunan bir kesim de vardır– işsizlik, yoksulluk ve ülkenin canavarca politikalarla yönetilmesine tepki ve bu tepkiyi kullanmaya yönelmeleridir. Din ve vicdan özgürlüğü temelinde gerçek bir laikliğin savunulması, ülkeyi ABD’ye ve Batı’ya bağlama, Batılı tekellerin kölesi yapma politikalarına son verilmesi, halkın ülkenin potansiyelinden ve zenginliklerinden yararlanmasının sağlanması; dinsel kökenli gericiliğin etkisizleşmesinin, onun toplumsal temelinin zayıflamasının temel koşulu durumundadır. Parlamento içindeki ve dışındaki laikçi muhalefetse, halkın sorunlarını öne çıkarmamakla hem dinci gericiliğin ekmeğine yağ sürmekte, hem de ülkenin Amerikancı politikaların peşine takılmasına yolu açmaktadır.

 

SONUÇ OLARAK

Devir teslim töreninde eski ve yeni Genelkurmay Başkanlarının bugün ve yakın gelecekte ülkenin ününe koydukları, uygulanmasının zorunlu olduğunu ilan ettikleri politikalar, ülkenin geçmiş bağımlılıklarını bugüne taşıyan, ülkenin geleceğini tehlikeli bir biçimde ipotek altına alan ve tehlikeye atan politikalardır. İşbirlikçi egemen sınıflar geçmiş bağımlılık ve kölelik politikalarından hiç ders almamışlar, bu gerici politikaları ABD’nin istekleri temelinde güncelleştirmişlerdir. Ülkenin sürüklenmek istendiği yer kan ve ateş denizinin tam ortasıdır. Ülkenin geleceği tehlikededir ve halkın aşağıdan gelecek yaratıcılığının dışında bir kurtuluş yolu gözükmemektedir. Ülkenin geleceği her kritik dönemde olduğu gibi bugün de yine halkın ellerindedir.

Bu nasıl marksizm savunusu? – I

Uluslararası kapitalist sistem, 2008 yılında, belirtileri daha önceki yıllarda ortaya çıkan derin bir ekonomik krize düştü. Bu krizin etkileri halen Yunanistan, İtalya, İspanya vb. gibi ülkelerde ciddi bir biçimde görülüyor. Bu ülkeler ve onların halkları faturayı en fazla ödeyenler arasında bulunuyor. Hatırlanacağı gibi, İrlanda gibi ülkeler resmen iflas etmiş, bu iflas ve batmalara finans ve üretim alanında faaliyet gösteren büyük kapitalist tekeller de dahil olmuş, –örneğin GM gibi– bazı dev tekeller ise devlet müdahalesi ile kurtarılmış, kapitalist devletler dev tekellere trilyonlarca dolar aktarmıştı. Buna karşın kapitalist ekonomilerin pek çoğunda istikrarsızlık eğilimleri devam etti. Bu müdahalelerin ardından beklenen ve genellikle kriz sonrası dönemlerde yaşanan “güçlü toparlanma” henüz ortalıkta görünmüyor. Bazı ülkelerde durgunluk, genellikle ise hafif bir toparlanma görüldü. Bazı ülkeler halen krizin pençesinden kurtulmuş değiller.

Kapitalizmin içine düştüğü kriz doğal olarak kapitalizmin geleceğinin ne olacağı tartışmaları da beraberinde getirdi. “Duvarların yıkılması” ile kapitalist sistemin alternatifsiz kaldığı, artık ciddi ekonomik krizlerin, savaşların görülmeyeceği iddia edilmiş, hatta “tarihin bittiği” ileri sürülmüş, bu “yeni sisteme”, “yeni dünya düzeni” adlandırması yakıştırılmıştı. “Küreselleşme”, kapitalizmin bilinen bütün eski olumsuz özelliklerini ortadan kaldıracak, liberalizm tüm sorunları çözecekti. Bilindiği gibi, bu “Yeni Dünya Düzeni”, hükmünü sürdüremeden, tarihin çöplüğüne atıldı. Bölgesel savaşlar, ekonomik krizler, ekonomik ve sosyal problemlerin büyümesi, kapitalist sistemin insanlığın önüne iyi bir gelecek koyamaması, bütün bu tartışmaları körükledi. “Liberalizm” neo-liberalizm olarak etki göstermeye başladı ve tüm dünyada uluslararası işçi sınıfına ve emekçi halklara dizginsiz bir sermaye saldırısı yürütüldü. İşçi ve emekçi halkların geçmiş kazanımlarına saldırıldı, eğitim, sağlık, emeklilik gibi sınıfın mücadelesi sonucunda kazanılmış haklarda ciddi bir biçimde kayıplar yaşandı.

Kapitalizmin –Örneğin ABD eski Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger gibi– en gerçekçi politikacılarına ve –Schumpeter gibi– ideologlarına bakılırsa, “kaos ve kargaşa” kapitalizm için iyidir! Bu yolla kapitalist sistem bir taraftan imha eder, diğer taraftan yenilerini koymak için canlanır vb. Ancak bu kısır bir döngüdür. Çünkü her şey, yeni baştan benzer biçimde yaşanmak üzere yeniden başlar. Bu ise, sadece kapitalizmin çözümsüzlüğünün ve çürüdüğünün kanıtı olabilir. Oysa sistemin savunucuları, onun ebedi ve insan oğlunun gördüğü en mükemmel sistem olduğunu ileri sürüyorlar, ama yaşanılan somut olgular, bu savunucuları her geçen gün daha fazla yalanlıyor. Onlar, kapitalizmin ömrünü uzatabilmesi için insanlığın önüne umutlu bir gelecek koyması gerektiğini çok iyi biliyorlar. Krizler, savaşlar, işsizlik, açlık, çocuk ölümleri ve bir yığın çözülmemiş ve çözülemeyecek problem kapitalizmin parıltısını sürekli söndürüyor ve bu sistemin insanlık için iyi bir gelecek yaratamayacağının somut kanıtları oluyorlar. Bu durumda kapitalizmin alternatifinin olup olmadığı tartışmaları gündeme geliyor. Bu tartışmanın yapıldığı zaman da, Marksizme ilgi gösterilmesi kaçınılmaz oluyor. Bu kaçınılmazlık, kapitalist sistemin, onu içten içe yiyip bitiren çelişkilerini bilimsel bir yöntemle açıklayan ve insanoğlunun yeni bir toplum kurmasının temellerini ve zorunluluğunu gösteren ideolojinin sadece Marksizm olmasından dolayıdır. Kapitalizmin, burjuva ideolojisinin karşısında sosyalizm ve sosyalizmin bilimsel savunusu dışında başka bir alternatif bulunmuyor. Burjuva ideologlarının, tam da bu nedenle, sosyalizme ve Marksizme saldırıları kaçınılmaz bir zorunluluk oluyor. Açıkçası, kapitalizm ve kapitalizmin geleceğinin tartışıldığı her yerde, doğal olarak bilmem kaçıncı kez öldüğü söylenen “eski hayalet”, yani komünizm hayaleti, Marksizm yine ortaya atılıyor. Hatta bunun için, komünizmin savunucularının bu işi yapması bile gerekmiyor. Burjuva ideologları ve bilim adamları, hemen, yaşanılanların sosyalizme geçişin zorunlu olmadığını, kapitalizmin “bu krizi de aşacağını” kanıtlama telaşına düşüyorlar ve tüm dünyanın önüne ister istemez bu tartışmayı getiriyorlar. Bütün bu gelişmeler sadece bir sonuca yol açıyor, o sonuç da şu; kapitalizmin amansız eleştirmeni Marx ve onun temellerini attığı Marksizm yeniden ve örneğin bir on yıl öncesine göre daha fazla ilgi odağı olmaya başlıyor. Bugün Batı’nın bazı üniversitelerinde, öğrenciler, Marx’ı anlamak için okuma grupları kuruyorlar. Marksizmden etkilenmiş akademik çevreler, yeni araştırmalar yayınlama eğilimi içine giriyorlar. Marksizmi-Leninizmi savunmada ödün vermemiş olan komünist partilerinin çağrıları, bugün, eskiye göre daha fazla dikkat çekiyor vb. Ve hepsinden önemlisi, pek çok kazanımları ellerinden alınan işçiler, artık geriye çekilecek başka bir mevzileri olmadığı için, mücadele yoluna daha fazla giriyorlar.

Ancak böylesi dönemlerde, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan farklı eğilimler de bulunuyor. Bu eğilimler, Marx’ı, Marksizmi savunma adına ortaya çıkan, ama özünde Marx’ı ve Marksizmi tahrif eden, onun içeriğine, devrimci temellerine saldıran eğilimlerdir. Marx’ı ve Marksizmi savunma adına, hem Marx’ın düşünceleri, hem Marksizm yeni bir revizyona tabi tutuluyor. Uyanmakta olan işçinin, araştırma içine girmiş gencin önüne, daha baştan, “işte Marksizm budur” diye, çarpıtılmış fikirler ve düşünceler konuluyor. Bu fikirlerin altı biraz kazındığında, bunların, Troçkizmin, Marksizmi çeşitli yönlerden eleştirmiş burjuva akımların eski düşüncelerinin yeni versiyonları olduğu açıkça görülüyor. Kısacası, ortaya çıkan külliyatın önemli bir bölümü, tam bir anti-Marksist bulamaç. Bunları yapanların öznel niyetleri ne olursa olsun, sonuçta yapılan iş, ideolojik bulanıklığı ve kafa karışıklığını amaçlıyor.

Bu durum, Marx’ın devrimci düşüncelerini ve Marksizmi yeniden ve bu eğilimlere karşı da savunmayı zorunlu kılıyor. Doğanın boşluk tanımadığı gibi, ideolojik ve politik mücadele de boşluk tanımıyor. Hele hele saldırı, materyalist tarih görüşüne, onun tahrif edilmesine kadar uzanırsa, bu savunu daha da önem kazanıyor. Çünkü politik mücadeleler olarak kendini açığa vuran farklı ideolojik tartışma ve tahribatlar için pek çok mazeret bulunabilir, ortalığın bulandırılması daha kolay olabilir. Bu ideolojik tartışmalar, her zaman sorunun özünün ne olduğu konusunda tartışan taraflara çok açık gelmeyebilir, olayların sıcak gelişmesi içerisinde ayrıntılar gözden kaçabilir vb. Ancak tartışma materyalist tarih anlayışına kadar genişlemişse ve insanlığın, kendisine yeni yollar açmada dayandığı maddi güçler hakkında bulanıklık yaratılmaya başlanmışsa, bu durumda Marksizmi savunma işini ve tabii onun temeli olan materyalist tarih anlayışını koruma ve geliştirme işini daha bir ciddiye almak gerekiyor. İşin özü şu ki, materyalist tarih anlayışı tahrif edilse de savunulsa da, tarih, hükmünü, bu anlayışta özetlenmiş olan fikirlerin maddi zemini olan “maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimi” üzerinden sürdürmeye devam eder. Yani tarih böyle yürümüyor diyenler var diye, toplumların gelişimi, bu gelişime yön veren ilişkiler mecrasını değiştirmez ve yolundan sapmaz. Ancak insan eyleminin tarihin gelişim yönünde olup olmadığının, devrimci dönüşümlerin fazlaca sancılı olup olmayacağına büyük bir etkisi var ve bu durum kesinlikle göz ardı edilemez. Özellikle kitlelere mal olmuş ideolojik mücadeleler ve bu mücadelelerin sonuçları, belirli bir tarihsel anda, devrimci dönüşümlerin sancılı veya daha sancılı olmasını etkiler, dayandıkları toplumsal güçlere yeni bir atılım gücü, dönüştürme eylemleri için farklı bir enerji verir.

Devrim kitlelerin eseridir” saptaması, çok iyi bilindiği gibi, daha sonra, “devrim örgütlü kitlelerin eseridir” tespitine doğru genişlemiştir. Bu örgütlü kitlelerin doğru bir ideolojiye, doğru politika ve taktiklere, dahası, doğru bir örgütlenmeye sahip olmasının önemi tartışılmazdır. Zaten örgütlü kitleden kasıt da budur. Devrimlerin tarihleri, sınıf mücadeleleri, bu durumu yeterince açıklıkla kanıtlamaktadır. Örneğin, eğer Bolşevik Partisi olmasaydı, bu parti Rus işçilerine ve yoksul köylülerine doğru bir önderlik götürmeseydi, hiç kuşkusuz, Rusya, o kriz ve devrim günlerinden farklı bir biçimde çıkacaktı. Yani maddi sınıf çelişkileri üzerinde yükselen, nesnel koşulların olgunlaşması durumunda, temsilcisi oldukları devrimci sınıfın yolunu açmak için, ideolojik, politik ve örgütsel olarak doğru bir biçimde silahlanmış kitleler, tarihin yapılmasına etkin bir biçimde katılıyorlar ve kendi kaderlerini kendi ellerine alma anlamında “kendi tarihlerini kendileri” yapabiliyorlar. Materyalist tarih anlayışı bunun doğruluğunu kanıtlıyor. Marksizm’den bir biçimde ödünç aldıkları “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” anlayışını, içeriğinden ve ruhundan koparanlar, onu bu bağlam içinde tekrarlamayı pek sevenler ise, bütün bu gerçeklere sırtlarını dönüyorlar.

Bütün bu gelişmelerden dolayı, Marx’ı ve Marksizmi savunma adına bugün ortalığa dökülen fikirleri ciddi bir eleştiriden geçirmek gerekiyor. Terry Eagleton’un Yordam Kitap’tan çıkan “Marx Neden Haklıydı?” kitabı, işte tam da bu nedenle, ciddi bir ilgiyi ve eleştiriyi hak ediyor. Kitap, Marx’ı savunmak adına yazılmıştır ve bu “savununun” nasıl bir savunu olduğu açık seçik anlaşılmak durumundadır. Kitabı yayınlayanlar, tanıtım yazısında şunları söylüyorlar: “Ünlü Marksist yazar Terry Eagleton, bu meydan okuma ve polemik kitabında, ‘Marksizm öldü, gününü doldurdu’ iddiasının geçersiz ve dayanaksız olduğunu ortaya koyuyor. Marksizme yönelik en yaygın on itirazı özetleyip bunları tek tek çürütüyor. Marksizmin siyasi despotluğa yol açtığı, her şeyi ekonomiye indirgediği, insan doğasına safça inanan bir ütopyacılığa saplandığı, bir tür tarihsel determinizm olduğu vb. iddialarını tekrarlayanların Marx’ın düşüncelerini ne kadar acınası biçimde hicvettiklerini gösteriyor. Kapitalizmin, büyük krizlerle temellerine kadar sarsıldığı günümüz dünyasında, Marx Neden Haklıydı? önemli ve tam zamanında bir kitap olmanın yanı sıra cesareti, açık yürekliliği ve nesnelliğiyle öne çıkıyor.” Çok güzel değil mi? Bu ifadelerin her biri, “işte nihayet aydın ve Batı’lı bir Marksist çıktı Marx’ı, Marksizmi hakkını vererek ve güncel gelişmeleri eleştirerek savundu” diye okuyucuda taze umutlar uyandırıyor olmalı. Bunun böyle olup olmadığını kuşkusuz yazının ilerleyen bölümlerinde göreceğiz. Ancak kitabı dikkatlice ve bazı bölümlerini tekrar tekrar okumanın bizde uyandırdığı kesin yargıyı peşinen burada bildirmenin bir sakıncası bulunmuyor: Kitap, “Marksizmi hicvedenlere” karşı, Marx’ı ve Marksizmi karikatürize ederek, onun devrimci içeriğini boşaltarak “savunuyor.” Bu “savunu”, Marksizmi, başta materyalist tarih anlayışı ve sosyalizm olmak üzere, pek çok önemli noktada revize ediyor ve onu bozuyor. Eagleton, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışıyor. O, gerçek mallarının yanına tapon mallar koyarak malını pazarlamaya çalışan sahtekar tüccarlara benziyor. Kuşkusuz böyle şeyler Marksizmin başına ilk defa gelmiyor ve herhalde sonuncusu da bu olmayacaktır.

Yazıya başlamadan önce, yöntem konusunda birkaç şey söylemek gerekiyor. Eleştiriye konu olan düşünceler 270 sayfalık bir kitapta toplanmıştır. Tüm iddiaları yanıtlamak için koca bir kitap yazmak gerekir. Çünkü Eagleton’un her satırı, bir “inci” tanesi, zırvalamanın daniskasıdır. Ama bir dergide, doğal olarak en temel iddiaları ele alıp, eleştirilerini de, doğal olarak parçalara ayırmak, derginin farklı sayılarında yayınlamak gibi bir zorunluluk ortaya çıkmaktadır. Diğer bir mesele de, gerek yazarın, gerekse Marx’ın düşüncelerini olabildiğince tam olarak aktarma zorunluluğunda ortaya çıkmaktadır. Yazan ve okuyan açısından, bu durum pek hoş olmasa da, konunun bütünüyle anlaşılması için alıntıların uzun tutulması gerekiyor. Böylesi bir yazıda bundan kaçınmanın bir yolu da bulunmuyor. Bu konuda da, okuyucunun sabrına güvenmek gerekecek. Ayrıca Eagleton’un tarzı ayrı bir sorundur. Yazar dolaylı bir üsluba sahiptir. Söyleyeceklerini doğrudan ve açıkça söylemek yerine, kendi düşüncelerini konu edindiği eleştirilerin arasına katarak söyler ya da söylenilen konusunda yorum yapmayarak ona sessizce katılır. Bu da ek bir sorun yaratmaktadır.

Son olarak, şu soruna açıklık getirmek gerekir: Neden Eagleton eleştirisi? Marksizmi eleştiren ve bozan daha “şöhretli” şahsiyetler var. Bunlardan başlanamaz mıydı? Kuşkusuz, bu da olabilirdi. Ancak Eagleton’un kitabı günceldir ve savunduğu düşünceler, öz olarak, Marksizmi eleştiren diğer “şöhretlerin” tezlerini de aşağı yukarı kapsamaktadır. O, “cesurca” ileri atılmış, “Marksizmi savunma” adına anti-Marksist tezleri güncellemiştir. Kısacası bayrak taşıyıcısıdır. Ona nişan almak, bu nedenle ondan başlamak yararlı olacaktır.

MARX’TA AYIRT EDİCİ ÖZELLİK NEDİR?

Eagleton’un görüşlerinin eleştirisine onun üçüncü soruya verdiği yanıtla başlamak, yazarın Marksizmi, materyalist tarih anlayışını nasıl yorumladığı konusunda bize açık ve net bir yanıt vermesinden dolayı doğru olacaktır. Elbette öncelikle üçüncü sorunun ne olduğunu bilmemiz gerekiyor: Soru şudur: “Marksizm bir tür determinizmdir. Erkekleri ve kadınları sadece tarihin araçları olarak görür; onların özgürlüklerini ve bireyselliklerini bir yana atar. Marx tarihin, hiçbir insan eyleminin karşı koyamayacağı ve acımasız bir güçle kendi kendine çalışan demir yasaları olduğuna inanıyordu. Nasıl kapitalizm kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacaksa, feodalizmin kaderinde de kapitalizmi doğurması vardı. Gerçekte, Marx’ın tarih teorisi, sadece Tanrı’nın Takdiri ya da Kader’in seküler bir yorumudur. Marksist devletler gibi, bu, insan özgürlüğüne ve haysiyetine bir saldırıdır.” Üçüncü soru bu ve Eagleton, bu sorudan yola çıkarak, Marksizmi “savunmaya” başlıyor. Adamımız, bu “savunmada” Marksizme yönelik determinizm eleştirilerini yerle bir edecek değil mi? Bakalım öyle mi olacak?

Eagleton, Marksizmi savunma işine şuradan başlıyor: “Marksizmin ayırt edici özelliğinin ne olduğunu sorarak başlayabiliriz. Marksizm’de başka hiçbir siyaset teorisinde olmayan ne vardı? Bunun devrim fikri olmadığı açıktır, bu Marx’ın çalışmalarından çok önce vardı. Komünizm kavramı da değildir, çünkü bunun kökeni çok eskiye dayanır. Marx sosyalizm ya da komünizmi keşfetmedi. Avrupa işçi hareketi, Marx henüz liberalken sosyalist fikirlere ulaşmıştı. Gerçekte onun düşüncesine özgü herhangi bir tek siyasi özelliği düşünmek zordur. Kuşkusuz bu, Fransız Devrimi’nden kaynaklanan devrimci parti fikri de değildi. Her halükarda Marx’ın bu konuda söylediği çok az şey vardır. Peki, ya sosyal sınıf kavramı? Bu da değil, çünkü Marx, haklı olarak, bu kavramı bulduğunu reddetmiştir. Gerçi bu kavramı önemli ölçüde yeniden tanımlamıştır, ama bu kendi icadı değildi. Ne de, pek çok 19. yüzyıl düşünürüne aşina olan proletarya kavramının fikir babasıdır. Yabancılaşma anlayışı da büyük ölçüde Hegel’den gelir…. İleride göreceğimiz üzere, toplumsal yaşamda ekonomiye öncelik verilmesi konusunda Marx tek başına değildi. O, yalnızca devrimci yollarla kurulabilecek, sömürünün olmadığı, üreticilerce işletilen kooperatiflere inanıyordu…. Marx’ın düşüncesinin merkezinde iki temel öğreti vardır. Birincisi toplum yaşamında ekonominin oynadığı öncelikli rol; diğeri tarih boyunca üretim biçimlerinin birbirini izlediği fikridir. Bununla birlikte ileride göreceğimiz gibi, her iki kavrayış da Marx’ın bulduğu yenilikler değildir. Acaba Marx’a özgü özellik, sınıf değil, sınıf mücadelesi kavramı mıdır? Kuşkusuz bu, Marx’ın düşüncesinin özüne çok yakındır, ama bu da sınıf kavramından daha fazla Marx’a özgü değildir… Kendisinin de farkında olduğu gibi, sınıf mücadelesi fikri Marx’a özgü değildi. Böyle olmakla birlikte bu düşünce onun için son derece merkezi önemdeydi. Gerçekten o kadar merkeziydi ki, bunun insan tarihini sürükleyen güçten farksız olduğunu düşünüyordu. Bu, tam da insan gelişiminin motoru ya da dinamiğiydi… Marx, Komünist Manifesto‘da ‘şimdiye kadar var olmuş toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir’ demişti. Tabii kelimesi kelimesine bunun böyle olduğunu kastetmiyordu. Eğer Çarşamba dişlerimi fırçalamam tarihin bir parçası sayılırsa, bunun sınıf mücadelesiyle ilgisini görmek güçtür… (yazar burada benzer başka örnekler de veriyor)… Marx da ‘bütün tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir’ derken, her şeyin sınıf mücadelesi meselesi olduğunu kastetmemişti. Demek istediği, insanın tarihinde, sınıf mücadelesinin birinci derecede önemli olduğuydu. Gene de hangi anlamda birinci derecede? Örneğin din, bilim ya da cinsel baskı tarihlerinden nasıl daha önemlidir? Sınıf, zorunlu olarak siyasi faaliyeti harekete geçirici birinci derecede güçlü bir etken değildir. Bu açıdan Marksizmin fazla dikkate almadığı etnik kimliğin rolünü düşünün… Öyleyse sınıf mücadelesi niçin birincil önemde? Marx’ın buna iki cevabı olabilir. Sınıf mücadelesi, ilk bakışta bağımsız görünen pek çok olayı, kurumu ve düşünceyi biçimlendirir; tarihsel bir çağdan başka bir çağa geçişteki çalkantılı dönemde belirleyici rol oynar. Marx’ın tarihten kastı ‘olmuş olan her şey değil’, ama olayların temelinde yatan belirli bir rotadır. O, ‘tarihi’, olayların izlediği anlamlı bir yol olarak ele almakta; insanoğlunun bugüne kadar gelen varoluşuyla eşanlamlı olarak görmemektedir… Onun düşüncesindeki özgünlük, bu iki kavramı –sınıf mücadelesi ve üretim biçimi– birbirine kenetleyerek, gerçekten yeni olan bir tarihsel senaryo ortaya koymasıdır. Marksistler arasında, bu iki kavramın birbiriyle uyuştuğu konusunda tartışmalar olmuştur; Marx’ın kendisi de bu noktayı çok fazla geliştirmemiştir. Ama eğer onun çalışmalarındaki özgünlüğün peşindeysek, burada duramayız. Marksizm, özünde, uzun dönemli tarihsel değişimin teori ve pratiğidir. Göreceğimiz gibi, Marksizmin özgünlüğü, aynı zamanda en sorunlu yönüdür.” (Agy. sf 48 vd. kalınlar yazara ait.)

Yazarın bu Marksizm “savunusunun” her cümlesinde, her tespitinde ciddi bir sorun bulunmaktadır. Burada bir Marksizm savunusu bulunmamaktadır. Marksizm, sorunlu ve liberal bir tarih teorisine indirgenmiş, Marksizme yönelik her darbe, bu liberal mevziden karşılanmaya çalışılmıştır. Marksizm eleştirmenlerinin bu liberal savunuya çok fazla bir itirazları olmayacaktır. Hatta onların bazıları, “Eagleton çizgisinde Marksistlerle buluşabiliriz” bile diyebilirler. Eagleton neden Marksizm karşısında burjuva bir liberal çizgidedir? Sözü fazla uzatmadan, bu sorunun yanıtını Marx’tan almamız gerekiyor. Çünkü yaptığı işin ayırt edici özelliğini ondan daha doğru hiç kimse açıklayamaz. Söz sırası Marx’ta: “… Ve şimdi bana gelirsek, modern toplumdaki sınıfların varlığını ya da bunlar arasındaki mücadeleyi keşfetme onuru, haliyle bana ait değildir. Benden çok daha önce burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişmelerini, burjuva iktisatçıları da sınıfların ekonomik yapısını açıkça anlatmışlardır. Benim yeni olarak tanıtladığım şey (abç): 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihi aşamalar ile sıkı ilişki içerisinde bulunduğu, 2) Sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı; 3) bu diktatörlüğün kendisinin de sadece, bütün sınıfların ortadan kalmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten ibaret bulunduğu gerçeğidir.” (Seçme Mektuplar, Marx’tan New York’taki J. Weydemer’e, Londra, 5 Mart 1852 Evrensel Basım Yayın)

Bu kadar açık ve net! Marksizm’in ayırt edici özelliği konusunda sayfalarca yazmak, ama onun bu özsel yönünü sessizlikle geçiştirmek, ancak bir sosyal demokrata, bir liberal sosyaliste yakışır. Ama kabul etmek gerekir ki, sınıfların ortadan kalkmasına götürecek bir proletarya diktatörlüğü anlayışı, Marksizm’i sözde savunma pozisyonunda olan bir liberal sosyalist için oldukça dehşet verici bir düşüncedir. Alman sosyal-demokratlarının lideri Kautsky’den beri Marksizmin bu özsel yönü sessizlikle geçiştirilmiş, sınıf mücadelesi ve devlet konusunda bir yığın liberal laf salatası ortalığı doldurmuştur. Oysa hem sınıfların ortaya çıkışının, hem sınıf mücadelelerinin yasalarının açıklanması, zorunlu olarak sınıfların ortadan kalkmasına gidecek yolun gösterilmesi, bunun toplumun maddi hareket yasaları temelinde yükselen bilimsel bir temelde açıklanması, Marx’ın oluşturduğu materyalist tarih anlayışının temelidir.

Bilindiği gibi, Marx’ın en yakın çalışma arkadaşı ve yoldaşı Engels’tir. Engels de, yukarıda özetlediğimiz materyalist tarih anlayışının bulunması ve artı-değerin sırrının çözülerek kapitalist sömürünün tüm gizemlerinin ortadan kaldırılmasını Marx’ın “iki büyük” buluşu olarak tanımlar. Engels şöyle demektedir: “Bu her iki büyük buluşu: gerek materyalist tarih kavrayışını, gerekse artı-değer yoluyla kapitalist üretimin gizinin açığa dökülmesini Marx’a borçluyuz. Bunlar sayesinde sosyalizm bilim oldu.” (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm; Evrensel Basım Yayın, sf. 62) Engels’in açıklamasında, biri genel, diğeri daha özel olmak üzere iki yön bulunmaktadır. Genel yön, materyalist tarih kavrayışının toplumların gelişim tarihine uygulanacak olmasıdır. Özel yön ise, bugünkü kapitalist toplumdaki üretimin gizeminin artı-değer yoluyla açıklanmış olmasıdır. Bu iki yön bir araya geldiğinde, sosyalizm bir bilim olmaktadır.

Ama Eagleton’un bu taraklarda bezi yoktur. O, düşüncelerine Troçkizm bulamacı katmış bir liberal sosyalist olarak davranmıştır. Eagleton’un, bizzat Marx’ın kaleminden dökülen yukarıda aktarılan tespiti bilmediğini her ne kadar Marksizm bilgisinin epeyce sorunlu olduğu görülse de varsaymak ve Engels’in söylediklerinden habersiz olduğunu iddia etmek için her hangi bir neden yoktur. Marksizm üzerine ciddi bir araştırma yapacak olan her yazarın bilmesi gereken, temel gerçeklerden birisini açıklayan mektuplardan birisidir, bu mektup. Yeri gelmişken vurgulamak gerekir ki, aslında Marx ve Engels’in mektupları, Marksizmin özlü anlatımının bir ifadesidir. Sadece bu mektuplar okunarak bile Marksizmin “özü” kavranılabilir, ondaki “ayırt edici özellik” rahatlıkla görülebilirdi. Ancak sınıf mücadelesi ve bu mücadelenin zorunlu olarak varacağı yer ve bu yerin de aslında bütün sınıfların ortadan kalkması olduğu gerçeği, hele hele proletarya diktatörlüğü gibi “dehşet verici” bir düşünce, ne Batılı bir burjuva liberalin, ne de Marksizmi oportünizm yoluyla burjuva liberalizmine yaklaştırmaya çalışan “sosyalistlerin” kabul edebileceği bir şeydir. O nedenle, bunlar, sınıf mücadelesi, sınıflar, ekonominin belirleyici olduğu vb. tezler etrafında, üstelik bunları da çarpıtarak dolanıp dururlar.

Bir liberal sosyalist, diktatörlükten, özellikle de proletarya diktatörlüğünden nefret eder. Onun için burjuva yönetimi, burjuvazinin sınıfsal diktatörlüğü değil, burjuva demokrasisidir. Burada konuyu uzatmak pahasına diktatörlük üzerine kısa bir hatırlatma yapmakta yarar var. Burjuvazinin diktatörlüğü veya proletaryanın diktatörlüğü… Modern toplum ve onun tarihi henüz üçüncü bir diktatörlük biçimi tanımadı. Bir burjuva liberali, bir liberal sosyalist diktatörlük kavramından niye korkar? Bu korku, en hafif deyimiyle, bugünün toplumunda burjuvazinin diktatörlüğünün gizlenmesine yardım etmiyor mu? Gerçekler ortadadır: Bugünkü modern toplum burjuvazinin sınıfsal olarak diktatörlüğünü sürdürdüğü bir toplumdur ve bir anda bunu kanıtlayan binlerce örnek verilebilir. Uluslararası burjuvazi Yunanistan’a ve İtalya’ya “teknokrat başbakanlar atayarak”, hangi gerçeği bütün dünyanın gözünün içine bakarak kanıtladı? Ya da son krizde trilyonlarca doları dev finans kuruluşlarına, tekellere akıtan devletler, hangi sınıfın çıkarlarını gerçekleştiriyorlardı? Sadece bunlar mı? Bugün devletler ve hükümetler, sürekli olarak işçi ve emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarını budayarak, hangi sınıfa hizmet ediyorlar? Bütün bu soruların yanıtları bellidir: Bugünün modern toplumu, büyük burjuvazinin, büyük sermayenin diktatörlüğüdür. Bu diktatörlük, burjuva demokrasisi, faşizm gibi çeşitli politik biçimler alabilir. Genel olarak ifade etmek gerekirse, burjuvazinin tam egemenliğinin, diktatörlüğünün çıkarlarına en uygun politik biçimi burjuva demokrasisidir. Bu biçim, burjuva diktatörlüğünün tam ve eksiksiz bir biçimde sarıp, sarmalanmasıdır. Emperyalizm dönemi ve tekelcilik, burjuva demokrasisini sürekli olarak siyasi gericilik yönünde budayıp güdükleştirse de, son olarak İtalya ve Yunanistan örneğinde görüldüğü gibi, her türlü burjuva geleneği ayaklar altına alsa da, burjuva demokrasileri genel olarak varlığını sürdürür. Buna karşın, burjuva toplumunun alternatifi olan sosyalist toplumda, işçi sınıfının proletaryanın sınıf egemenliğinin ifadesi de proletarya diktatörlüğüdür. Bu diktatörlük, yenilmiş, yıkılmış, ama yok edilememiş burjuvazi ve burjuvazinin sınıf olarak tasfiyesinin ardından kapitalizmin kalıntıları üzerinde tam bir diktatörlüğü ifade eder. Bu diktatörlüğün politik biçimi ise proletarya demokrasisidir. Kapitalizmden komünizme geçişteki bütün bir tarihsel dönemde, devletin sınıf karakteri proletaryanın sınıf egemenliğini ifade eden proletarya diktatörlüğünden başka bir şey olamaz. Bu, Marx’ın işaret ettiği, sınıfların ortadan kaldırılması sürecinin zorunlu evresidir. Bu gerçeğin her inkarı, düşüncede burjuva liberalizmine, politik mücadelede ise kapitalizmin restorasyonuna götürür. Burada yeri gelmişken hatırlatmak gerekir ki, Kruşçevcilerin oynadığı lanetli rolün temel taşları da bu inkarla döşenmiştir. Burjuvazinin sınıfsal diktatörlüğünü sessizlikle geçiştirmek, ama proletarya diktatörlüğüne öfkeli saldırılar yöneltmek, ancak bir burjuva liberaline, bir liberal sosyaliste yakışır.

Engels’in yukarıya aktardığımız ve Marx’ın “iki büyük buluşu” dediği, yani tarihsel materyalizmin oluşturulması ve kapitalist üretimin artı-değerin keşfedilmesi yoluyla gizeminin çözülmesi sayesinde sosyalizm bilim oldu tespiti üzerinde biraz daha, ama bu kez farklı bir yönüyle düşünmek gerekir. Eagleton, sınıfların, sınıf mücadelesinin, sosyalizmin, komünizmin, proletaryanın, devrim anlayışının, parti düşüncesinin vb. Marx’ın keşifleri olmadığını söylemektedir. Eagleton bunları söylerken biçimsel olarak haklıdır. Zaten Marx da, açıkça, bunları kendisinin bulduğunu reddetmektedir. Ancak Marx öncesi sosyalizm, ütopik, küçük burjuva, hatta kürsü sosyalizmiydi. Komünizm ise, genel olarak eşitlikçi, kaba üleşimci vb. özellikleri olan bir komünizm idi. Sınıf mücadelesi, burjuva tarihçiler tarafından da kabul ediliyor, ama bunun yasaları bilinmiyordu. Devletin tanımlanması, içeriğinin gözler önüne serilmesi, devrimlerin zorunluluğu ve gelişimlerinin özellikleri ve işçi sınıfının partili mücadelesi gibi düşünceler, ancak sosyalizmin Marx tarafından bilimsel temellere oturtulmasından sonra gerçek içeriklerine ve anlamlarına kavuşmuşlardır. Bu sayede sosyalizm ütopyadan bilime doğru evrilmiş, bütün bu kavramlar yeniden tanımlanmış, geliştirilmiş, toplumun hareket yasalarının bilgileri ve insanoğlunun o güne gelinceye kadar biriktirdiği tüm bilimsel bilgilerin incelenmesi ve geliştirilmesi ile gerçek bir bilimsel sistem kurulmuştur. Yani Eagleton’un iddia ettiği gibi, Marx sadece sınıf kavramını yeniden tanımlamamıştır. Eagleton’un sözünü ettiği bütün o kavramları yeniden ve tarihsel gelişim yasaları temelinde gerçek içeriklerine kavuşturmuş, hepsine de, kökenleri toplumun maddi ilişkileri üzerinde yükselen ve bu ilişkilerin titiz bir incelenmesine dayanan bilimsel bir içerik kazandırmıştır. Tarihsel materyalizmin açıklama yöntemine başvurulmadan ne toplumu harekete geçiren maddi etkenler anlaşılabilir, ne de kapitalist toplumun gizemleri çözülebilir. Tarih de, bu durumda, idealist ve burjuva tarihçilerinin yaptığı gibi, başı ve sonu belli olmayan, bölük pörçük olaylar dizisinden, “üstün kişilerin”, “kahramanlıklarının” anlatıldığı, bilimsel bir temeli olmayan bir anlatı, bir söylenceler dizisi olarak kalırdı. Ya da bazı filozofların ileri sürdüğü gibi, kendi amaçları olan, bunu gerçekleştirmek için insanları kullanan bir disiplin olurdu.

TARİHSEL MATERYALİZM NEDİR?

Marx’ın tarih anlayışını, yani tarihsel materyalizmi doğru olarak anlamak, onunla Eagleton’un Marksizm diye yutturmaya çalıştığı burjuva liberal tarih anlayışını karşılaştırabilmek için, burada materyalist tarih anlayışının tam ve genişçe bir özetini vermek gerekiyor. Bunun için de doğal olarak ilk kaynağa, yani Marx’a müracaat etmek gerekiyor. Ama önce bu yönteme neden tarihsel materyalizm dendiğini Engels’ten öğrenelim: Engels J. Bloch’a şöyle yazmıştı: Bütün önemli tarihsel olayların büyük devindirici gücünü ve ilk nedenini toplumun ekonomik gelişmesinde, üretim ve değişim tarzlarının dönüşümünde, bunun sonucu olarak toplumun sınıflara bölünmesinde, ve bu sınıfların birbirleriyle savaşımlarında arayan tarih anlayışını adlandırmak için, tarihsel materyalizm sözünü, başka birçok dilde yaptığım gibi, İngilizcede de kullanırsam, Britanyalı ‘saygınlığını’ incitmeyeceğimi umarım.” Bu satırlar, bu tarih anlayışını adlandırmanın tarihsel materyalizm dışında bir şey olamayacağını yeterince açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Şimdi Marx’a, onun ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’sının ünlü Giriş’ine dönebiliriz: “Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir, hukuki, siyasal, dini, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz, tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir — bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.

Bu giriş, Marx’a araştırmalarında kılavuzluk yapan materyalist yöntemin ve elbette tarihsel materyalizmin özlü ve tam bir tanımını vermektedir. Sınıflara bölünmüş bir toplumda, toplumun, yani insanların “varlıklarının toplumsal üretiminde” tarihin devindirici gücü sınıf mücadelesi ve bu mücadelenin taşıyıcısı olan “toplumun maddi üretici güçleridir.” Üretici güçlerin toplumu ileriye doğru hareket ettiren rolü anlaşılmadan, ne sınıf mücadelesi, ne de sınıflı toplumların ileriye doğru gelişimi, ne işçi sınıfının hareketine yol veren temel, ne de sınıfsız topluma geçişin dinamikleri anlaşılabilir. Üretici güçler nelerdir ve neden tarihsel ilerleme de kilit bir rol oynarlar? Üretim güçleri, başta insan, insan emeği, üretim araçları, üretim teknolojisi, toprak vb.’dir. İnsanın yaratıcı çalışmasının ürünü olan üretim araçlarının yapımı, aletlerinin gelişimi, iş örgütlenmesinin daha verimli hale gelmesi, makinelerin sürekli mükemmelleşmesi, üretici güçlerin sürekli olarak ilerlemesini de beraberinde getirir. Buradan da açıkça anlaşılabileceği gibi, içinde tarihsel ve toplumsal insan, yani sınıflara bölünmüş toplumun kendi çıkarlarının peşinde koşan insanı ve insan eylemi bulunduğu için, üretici güçler toplumun en devingen bölümüdür ve toplumun bu maddi üretici güçleri, içinde hareket ettiği belirli bir toplumdaki üretim ilişkileri ile uyumlu olmak durumundadır. Bu “uyum” kuşkusuz çelişkisiz bir uyum değildir. Ancak bu çelişki, üretim ilişkileri tarihsel olarak ilerici bir rol oynadığı ve ciddi toplumsal bunalımlar patlamadığı sürece, açıkça bir çatışmaya girişmez, “toplumsal devrimler çağı”nı başlatmaz. Bunu toplumların tarihsel gelişimine bakarak rahatlıkla görebiliriz.

Örneğin köleciliğe göre feodalite, daha ileri bir toplum biçimidir. Kölenin yerine bağımlı, yarı-köle üretici köylü, yani serf almıştır. Serfin köleden farklı olarak, efendisine çalışmak dışında, “kendi iktisadı” da vardır. Bu onun üretime olan ilgisini artırır. Üretim artmış, emek rantın yanı sıra ürün rant devreye girmiş, daha sonra para rant biçimindeki bir gelişim aşamasına ulaşılmıştır. Bu rant biçimleri, çoğu durumda iç içe ve yan yana bir arada bulunabilmişlerdir. Toplumda ticaret, zanaatlar gelişmiş, para ekonomisi bu, paranın ileride sermayeye dönüşecek olmasının güçlü bir habercisidir ilerlemiştir. Basit işbirliği, manüfaktür üretimi, eski zanaatçılığın, feodal loncaların yerini almaya başlamıştır. Bunun kesin bir sonucu vardır: o da şudur ki, meta ekonomisi gelişmiş, feodal toplum çözülmeye başlamış, toplumda, yeni bir topluma doğru gidişin koşulları olgunlaşmıştır. Bu toplum içerisinde meta ekonomisinin, para ilişkilerinin gelişmesi sonucu kapitalist ilişkilerin uç vermesi, yeni üretici güçlerin işçi sınıfının, makinelerin vb. ortaya çıkması, kapitalist topluma geçilmesinin yolunu açmıştır. Bu gelişmenin belirli bir olgunluğa ulaşması, burjuva devrimleri çağını başlatır. Değişen alt yapı ile uyumlu yeni bir üst yapı kurulmak zorundadır. Burjuvazi ile işçi sınıfı arasında sömürü ilişkisi var diye, bu devrim engellenmez. Aksine serflikten yani yarı kölelikten özgür işçiye geçiş, aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçiler açısından da tarihsel bir ilerlemeyi ifade ederken, insanlar, kişisel bağımlılık ilişkilerinden kurtularak özgür yurttaşlara dönüşürler. Burjuvazi, bu süreçte, “tüm toplumun temsilcisi” olma rolünü üstlenmiştir. Burada, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasında bir uygunluk bulunmakta, üretici güçlerin toplumsal gelişmede oynadığı devindirici rol de Eagleton bunun açık olmadığını iddia etmektedir açıkça anlaşılmaktadır. İşçi “özgürce” iş gücünü satar ve kapitalist bunu sermaye haline gelmiş üretim araçları ile birleştirerek kullanır ve artı-değer sömürüsünü gerçekleştirir. Kapitalist üretim artık ortaya çıkmıştır. Burjuva devrimi, giderek toplumun tüm gözeneklerine yayılır ve iktidardaki burjuvazi toplumu yeniden biçimlendirir. Kapitalist; üretim araçlarının sahibi olarak, toplumsal olarak gerçekleştirilen, yani tek bir işçinin emeğinin ürünü değil, işçilerin ortak emeğinin ürünü olan tüm üretimin sahibi olur. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki bu çelişki, mülk edinmenin bu özel biçimi ile üretimin toplumsal karakteri arasındaki uzlaşmaz çelişkide kendi ifadesini bulur.

Kapitalist toplum, gelişmesinin belirli bir evresinde, artık üretici güçlerin gelişmesinin engeli haline gelmeye başlar. Bağrında tohum halinde taşıdığı çelişki keskinleşmeye başlamıştır. Peki, ama bunun belirtileri nelerdir? Ne olmuş da, çelişkili de olsa, başlangıçtaki uyum, giderek şiddetli bir uyumsuzluğa dönüşmüştür? Bunun ilk nedeni, kapitalist üretimindeki dev ilerleme, bu üretimin toplumsal karakterinin daha belirgin hale gelmesi, buna karşın mülk edinmenin özel karakterinin devam etmesidir. Kapitalist toplumun bu temel çelişkisi derinleşmiş ve keskinleşmiştir. Bu durum, kapitalist toplumda ekonomik ve sosyal problemleri daha göze batar hale getirmiştir. Bu problemler, kapitalist bir toplumda, aşırı sömürü, işçi sınıfının kötü yaşam koşulları, krizler, işsizlik, savaşlar, kırımlar, açlık vb. biçiminde kendisini açığa vurur. Burjuva devrimi ile “özgür yurttaş” olan işçi, bu özgürlüğün, özünde işgücünü kapitaliste satma özgürlüğü anlamına geldiğini acı tecrübeleri ile öğrenir. Üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçimi arasında daha baştan beri varolan çelişki, artık daha fazla olgunlaşmış ve keskinleşmiştir. Emek ve sermaye arasında daha başında varolan çelişki daha sert biçimler alır ve artık yeni bir toplumsal devrim çağının kapısı açılır. Bu sosyalist devrimdir. Üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilir, onlar toplumsallaştırılır ve üretici güçlerin önü yeniden açılır. Bu, aynı zamanda, sınıfların ve eski toplumun tüm kalıntılarının ortadan kalkmasına giden yolun açılması anlamına gelir. Bütün bunlardan sonra, Marksizm, Eagleton’un tanımı ile, “Marksizm özünde, uzun dönemli tarihsel değişimin teori ve pratiğidir“ türünden görünüşte şatafatlı, ama içi boş bir tarih teorisi gibi tanımlanamaz. Marksizm, Marksistlerin tanımladığı gibi, “proletarya hareketinin teorisi ve pratiğidir” ve bu tanım, Eagleton’un “Marksizm tanımı”ndan bütünüyle farklı olmakla kalmaz, aynı zamanda, bugünkü tarihsel gelişmenin temel unsurunu, hareket ettirici dinamiklerini de açıkça ortaya koyar.

Peki, ama Eagleton neden “Marksizm özünde, uzun dönemli tarihsel değişimin teori ve pratiğidir. Göreceğimiz gibi, Marksizmin özgünlüğü aynı zamanda en sorunlu yönüdür” demektedir? Eagleton’un ağzındaki bakla nedir? Onun düşüncesi şudur: “Marx’a göre tarih ilerlerken, üretim güçleri de gelişme halindedir… Hangi sınıf maddi üretimi geliştiriyorsa gelişimin aracısı da odur. Tarihin bu yorumuna göre, sanki üretim güçleri, kendilerini en çok geliştirecek sınıfı ‘seçmektedir’. Ama öyle bir nokta gelebilir ki, var olan sosyal ilişkiler, üretim güçlerini geliştirmekten çok, onlara engel olabilirler.” (sf. 54 vd) Eagleton, bu çerçevede, Marx’ın Katkı’nın Giriş’indeki “sosyal devrim çağı başlar” dediği pasajı alıntılar ve ekler: “Marksistlerin işaret ettiği gibi, bu teoride birçok sorun vardır. Bir kere neden genel olarak üretim güçlerinin evrim geçirdiğini varsaymaktadır?… Örneğin, üretim güçlerinin niye belirli zamanlarda yüzyıllar boyu durgunluk içinde olduğunu açıklamaz… Bazı Marksistler, üretim güçlerini iyileştirme zorunluluğunun tarihin genel bir yasası olmayıp, kapitalizme özgü bir zorunluluk olduğunu düşünür… Başka bir konu, hangi mekanizmayla bazı sosyal sınıfların, üretim güçlerini ilerletmek için ‘seçildiği’ açık değildir… Örneğin neden aynı mekanizma üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişki bir sınıflı toplum döneminden diğerine geçişte işlemektedir?… Her halükarda eğer siyasi muhalefet yeterince güçlüyse, en parlak döneminde olan egemen sınıfı devirmek mümkün değil midir? Gerçekten üretim güçlerinin duraksamasına kadar beklemek zorunda mıyız?… Sosyal ilişkilerin değişimi basitçe üretim güçlerinin genişlemesiyle açıklanamaz. Ne de üretim güçlerindeki çığır açan değişimler, Sanayi Devrimi’nin gösterdiği gibi, mutlaka yeni sosyal ilişkiler doğurur. Aynı üretim güçleri farklı sosyal ilişkilerde bir arada olabilir. Örneğin Stalinizm ve sanayi kapitalizmi gibi.. Ya da aynı tür sosyal ilişkiler, değişik üretim güçlerinin gelişimini teşvik edebilir. Kapitalist sanayi ve kapitalist tarımı düşünelim. Tarih boyunca üretim güçleri ve üretim ilişkileri uyum içinde birlikte var olmamıştır. Üretim güçlerinin gelişiminde her aşama, bir dizi olası sosyal ilişkinin yolunu açmaya zorlar ve gerçekte herhangi bir dizi üretim ilişkisinin ortaya çıkacağının garantisi yoktur. Ne de, tarihsel çatırtı duyulduğunda, potansiyel devrim temsilcisinin hazır olacağının garantisi vardır… Niçin her zaman üretim güçlerinin, üretim ilişkilerine galip geleceği, niçin ikincisinin, birincisine itaat etmek durumunda gibi göründüğü açık değildir. Bunun yanı sıra teori, Marx’ın gerçekten feodalizmden kapitalizme ya da bazı yönleriyle kölecilikten feodalizme geçişi resmetmesiyle uyumlu görünmemektedir. Aynı sosyal sınıfların, üretim güçlerini geliştiremedikleri halde, genellikle yüzyıllarca iktidarda kaldığı da doğrudur. O modelin çok açık kusurlarından birisi determinizmidir. Sanki hiçbir şey, üretim güçlerinin ileriye doğru yürüyüşüne karşı duramamaktadır. Tarih, kaçınılmaz olarak bir içsel mantıkla işlemektedir. Tarihin başından sonuna kadar uzanan tek bir ‘öznesi’ (sürekli gelişen üretim güçleri) vardır ve ilerledikçe değişik siyasi düzenleri fırlatıp atmaktadır. Bu, son derece metafizik bir görüştür… Sınıf mücadelesi sırasında erkeklerin ve kadınların özgür gibi göründüğü doğrudur. Ne de olsa grevler, lokavtlar, işgaller kimi ilahi güçlerce emredilmez. Ama eğer tam da bu özgürlük, deyim yerindeyse, tarihin önüne geçilemeyen yürüyüşüne doğru programlanmışsa? Burada Hıristiyan ilahi kader ile özgür insan iradesi arasındaki etkileşimle bir benzerlik söz konusu… Bir anlamda gelecekteki Tanrı krallığının gelişi önceden belirlenmemişti; o, ancak şimdi kadınlar ve erkekler bunun için çalışırsa gelecektir. İnsanların özgür iradeleriyle bunun için çalışmasının kendisi, kaçınılmaz olarak Tanrı’nın takdiri nedeniyledir. Marx’ta da özgürlük ve kaçınılmazlığın benzer biçimde karşılıklı etkileşimi vardır… Hıristiyan davranış biçimi özgür olmakla birlikte, nasıl önceden belirlenmiş bir planın parçasıysa, Marx için de kapitalizmin çöküşü, önlenemez biçimde erkeklerin ve kadınların özgür iradeleriyle onu süpürüp atmasına yol açacaktı… Kapitalizm, yıkımın eşiğinde sendeliyor olabilir, ama onun yerine geçecek sosyalizm olmayabilir. Faşizm ya da barbarlık olabilir. Belki de sistemin parçalanmasıyla birlikte, işçi sınıfı, yapıcı biçimde hareket edemeyecek kadar zayıf düşecek ve morali bozulacaktır… Ya da tam olarak öngörmediği bir olasılık sistem, reformlarla siyasi başkaldırıyı savuşturabilecektir. Sosyal demokrasi, sistemle yıkım arasında bir siperdir. Böylece gelişkin üretim güçlerinden elde edilen artık, rüşvetle devrimi savuşturmak için kullanılabilir; bu durum, Marx’ın tarihsel taslağına hiçbir surette uymaz. O, kapitalist refahın ancak geçici olabileceğini inanmış görünüyor; nihayetinde sistem başarısız olacak ve o zaman işçi sınıfı da kaçınılmaz olarak ayaklanarak, onu ele geçirecektir. Ama bir kere bu, kriz içindeki kapitalizmin bile yurttaşlarının onayını alabileceği pek çok yolu olduğunu (Marx’ın yaşadığı zamana kıyasla bu yollar günümüzde çok daha karmaşıktır) göz önünde bulundurmamaktadır… Tabii zihinlerde canlandırılabilecek bir başka gelecek olabilir: Hiçbir geleceğin olmaması. Marx, nükleer katliam ya da ekolojik yıkım olasılığını öngöremezdi. Ya da belki egemen sınıf bir asteroidin çarpmasıyla yıkılacaktı… En determinist tarih teorisi bile böyle beklenmedik olaylarla yıkılabilir… (sf. 59 vd.)

Eagleton, materyalist tarih anlayışının, kendi ifadesine göre “determinist yorumunu” böylece yerle bir eder. Burada ele alınan ve eleştiri konusu yapılan her sorunu elbette ele alıp irdeleyeceğiz. Ama şimdilik hatırda tutmamız gereken iki önemli nokta bulunuyor: İlk olarak, Eagleton determinizme yönelttiği eleştiride, materyalist tarih anlayışına ait temel kategorileri, yani üretici güçler ve onların gelişimini, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişkileri determinizmin kategorileri haline getirmiş, Marksizmi buradan budamıştır. Yazarımıza göre, toplumların gelişiminin tarihi üzerine inceleme yapan, bunların gelişim yasalarını çözmeye çalışan Marksistler bu kategorilerden uzak durmalıdır. Peki, ama, uzak durmazlarsa ne olur? O zaman bu Marksistler, tarihi determinist olarak yorumlamış, Marksizme determinizm bulaştırmış olurlar. Yazar, “Marx’ın tarihten kastı,olmuş olan her şey değil ama olayların temelinde yatan belirli bir rotadır” ve “o, ‘tarihi’, olayların izlediği anlamlı bir yol olarak ele almakta; insanoğlunun bugüne kadar gelen varoluşuyla eşanlamlı olarak görmemektedir” derken, aslında, materyalist tarih anlayışının determinist olduğu düşüncesine zemin hazırlamaktadır. Eagleton’un “anlamlı yol”u nasıl eleştirdiğini, onu hangi düşüncelerin paraleline yerleştirdiğini ileride göreceğiz. Şimdilik söylemeliyiz ki, Eagleton’un üretici güçler ve onların gelişimine ilişkin Marksist yaklaşımla ciddi bir sorunu vardır ve onun üretici güçlerle olan bu sorununu, elbette şimdiye kadar olduğu gibi, yeri geldikçe irdeleyeceğiz. İkinci olarak, Eagleton’a göre, tarihin bu yorumu, Hıristiyan kadercilik anlayışı ile benzerlik göstermektedir. Eagleton Marx’ı Mesih’likle damgalamamıştır, ama aradaki mesafeyi oldukça daraltmıştır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, Eagleton, Marksizmi bu biçimde –yani determinist ve kaderci– yorumlayanların eserlerinden ve düşüncelerinden doğrudan bir aktarma yapmaz. Ama onun eleştirdiği, Marksizmin bu “yorumları” değil, Marksizmin kendisidir. İki korkuluk sallanmış, bunların üzerinden Marksizme saldırılmıştır.

Ama rahatlamamız lazım, adamımız ne de olsa bir Marksist’tir ve Marx’ın, düşüncelerinde, tarihe ilişkin “değişik bir düşünce akımı” olduğu müjdesini vererek bizi rahatlatır! Şöyle devam eder: “Oysa Marx’ın yazılarında, toplumsal üretim ilişkilerine, üretim güçlerine göre öncelik tanıyan (”oysa Marx şöyle dememiş miydi: “Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder.”–abç–) değişik bir düşünce akımı vardır. Eğer feodalizm, kapitalizmin yolunu açtıysa, bunun nedeni, ikincisinin üretim güçlerini daha verimli hale getirmesi değildi; kırsal kesimde feodal sosyal ilişkiler, kapitalist ilişkiler tarafından yerinden edilmişti. Feodalizm, yeni burjuva sınıfın serpileceği koşullar yarattı, ama bu sınıf, üretim güçlerinin gelişmesinin bir sonucu değildi. Bunun yanı sıra, eğer üretim güçleri feodalizmde geliştiyse, bu, içinde var olan bir eğilimden dolayı değil, sınıfsal çıkarlar nedeniyleydi… Bu alternatif teoriye göre, insanlar, sosyal ilişkiler ve sınıf mücadeleleriyle gerçekten kendi tarihlerinin yazarıdır. Marx, bir keresinde Engelsle ile birlikte, kırk yıldır ‘sınıf mücadelesinin, tarihin en doğrudan itici gücü’ olduğunu söylediklerini vurgulamıştı. Sınıf mücadelesiyle ilgili nokta, sonucun önceden öngörülemeyeceği dolayısıyla determinizmin tutunacak zemin bulamamasıdır…” (sf. 66) Eagleton, daha sonra, bu düşüncesini kanıtlamak için, taşıdığı derin anlamı anlamadan ve dikkate almadan, Marx’tan şu alıntıyı yapar: ”Tarih’ diye yazar Marx, ‘hiçbir şey yapmaz, muazzam servete sahip değildir, hiç savaşlara girmez. Bütün bunları yapan gerçek, yaşayan insandır; sahip olur ve savaşır. ‘tarih’ sanki insandan ayrıymış gibi, insanları kendi amaçları için araç olarak kullanmaz; tarih amaçlarının peşinden giden insan faaliyetinden başka bir şey değildir.’ (bu alıntı ‘Kutsal Aile’dendir, sf. 101–A.Y) …Eğer böyleyse, o zaman artık tarihsel sürecin, belirli bir içsel mantıkla her üretim biçiminin hemen öbürünü izlediği kesin bir ‘lineer’ yol düşünmemize gerek kalmaz. Feodalizme özgü, onu karşı konulmaz bir şekilde kapitalizme dönüştüren bir şey yoktur. Tarihin halısında onu boydan boya geçen tek bir iplik yoktur: (burada okuyucu, Eagleton’un Marx’ın tarih anlayışına yönelttiği ve Marx’ın tarihi, “tarihin izlediği anlamlı yol” olarak gördüğü eleştirisini hatırlamalıdır. –A.Y) aksine birtakım faklılıklar ve süreksizlikler söz konusudur. Marksizm değil, burjuva politik ekonomisi, olaylara evrensel evrim yasaları açısından bakar… Marx, siyasi zafer için cesaret ve tutarlılığın gerekliliğini vurgulayarak, tarihsel süreçlerde raslantısal olayların belirleyici önemini kabul eder görünmektedir. 1849’da Fransa’da kolera salgınının militan işçi sınıfını kırıp geçirmesi böyle bir süreçtir.” (sf. 67 vd)

Böylece tarihin, yazara göre iki Marksist yorumu karşı karşıya getirilmiş, ilki, “determinizmle” sonuçlanıyor diye mahkum edilmiştir. Oysa yazarımız, Marksizme karşı yönetilen determinizm suçlamalarını yanıtlamak için yola çıkmıştı! Ama bu konuda tüm yaptığı, “determinizm” suçlamalarına karşı, ‘canım bu işi bu kadar da kabaca, hicveder gibi yapmayın, benim ne kadar incelikli bir yol izlediğimi görün’ demek olmuştur. Yazarımızın tercih ettiği ve benimsediği ikinci yorum ise, üstelik sınıf mücadelesi örnek gösterilerek, “keyfiyetle” sonuçlanmıştır. Yazarın anlatımına bakılırsa, ikinci tarih yorumu, durakta müşteri bekleyen taksiden farksızdır, verin adresi istediğiniz yöne gitsin! Burada, tarihsel eylem, onun üzerinde yükseldiği maddi koşullar yok sayılmış, belirsizliğe ve keyfiyete terkedilmiştir. Buna karşın, tarih, ilk ve son durağı belli olan bir taksi-dolmuş da değildir. Çünkü insanoğlunun yaratıcı güçlerinin üretici güçlerin gelişimine yapacağı etki, önceden kesin hatları ile bilinemez. Ama gerçek olan bir şey var ki, o da, maddi yaşamın yeniden üretiminin bir ileri toplum biçimine geçmek için maddi önkoşulları çıkaracak olmasıdır. Ancak Eagleton bütün bunları yok saymış, Marx’ın “..yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar”… insanlık “önüne çözebileceği sorunları” koyar tespitlerini görmezden gelmiş, dahası “sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar” saptamasını yok saymıştır. Zaten keyfiyet de böyle bir şeydir. Bütün bunları okuduktan sonra, insan, Eagleton’un kitabına, niye “Marx Neden Haklıydı?” adını koyduğunu doğrusu merak ediyor. Aslında Eagleton, kitabına, “Marksizmin Marx’ına karşı Eagleton’un Marx’ı” adını koymalıydı.

Materyalist tarih anlayışını ana hatları ile özetlemeye çalıştık. Burada, sorunun diğer bir yanına değinebiliriz. O yan şudur ki; Marx tarafından materyalist tarih anlayışının oluşturulması ve bunun toplumsal olaylara uygulanması, tarihin daha önce açıklanış biçimlerinden köklü bir biçimde farklıdır. Böylece, önceki “tarihsel teorilerdeki” iki temel eksiklik giderilmiştir. (Lenin, Karl Marx. Ütopyadan Bilime Sosyalizm içinde Evr. Bas. Yay.) İlk olarak, geçmiş teoriler insanoğlunun tarihsel eylemlerinde yalnızca ideolojik, dini vb. nedenleri, bunların maddi toplumsal nedenlerini araştırmaksızın, “toplumsal ilişkiler sisteminin gelişmesini” yönlendiren nesnel yasaları ortaya koymadan, bu ilişkilerin temellerinin maddi üretimin gelişme derecesinde olduğunu görmeksizin incelemişlerdi. İkinci olarak, eski teorilerde halk kitlelerinin eylemleri yoktu. Tarihsel materyalizm, halk kitlelerinin toplumsal yaşam koşullarını, bunlardaki değişmeyi bilimsel bir doğrulukla incelemeyi olanaklı hale getirmiştir. Lenin’in ifadesi ile, “Marksizm öncesi ‘toplumbilim’ ve tarih yazarlığı, en iyimser bir değerlendirmeyle, gelişigüzel toplanmış ham gerçekler yığınını ve tarihsel süreçlerin bireysel yanlarının bir anlatımını sergilemişti. Marksizm ise, birbirine zıt eğilimlerin bütününü inceleyerek; bunları, toplumun çeşitli sınıflarının kesinlikle belirlenebilen yaşam ve üretim koşullarına indirgeyerek; belli bir ‘egemen’ fikrin ya da bu fikrin yorumlanmasının seçiminde, öznelliği ve keyfiliği bertaraf ederek; ve istisnasız, bütün fikirlerin ve bütün farklı eğilimlerin, maddi üretim güçlerinin koşullarından çıktığını açıklayarak, sosyo-ekonomik sistemlerin yükseliş, gelişme ve gerileme süreçlerinin kapsamlı ve ayrıntılı inceleme yolunu göstermiştir.” (Agy) Bütün bunlar Eagleton’un tarihe yaklaşımından oldukça farklıdır ve materyalist tarih anlayışının kapsamını açıkça ortaya koymaktadır.

Şimdi Eagleton’un üretici güçlere ilişkin tez ve iddialarını gözden geçirme işine devam edebiliriz.

KAPİTALİZMİN VE SOSYALİZMİN ÜRETİM GÜÇLERİ AYNI MIDIR?

Eagleton, “Sosyal ilişkilerin değişimi basitçe üretim güçlerinin genişlemesiyle açıklanamaz. Ne de üretim güçlerindeki çığır açan değişimler, Sanayi Devrimi’nin gösterdiği gibi, mutlaka yeni sosyal ilişkiler doğurur. Aynı üretim güçleri farklı sosyal ilişkilerde bir arada olabilir. Örneğin Stalinizm ve sanayi kapitalizmi gibi.. Ya da aynı tür sosyal ilişkiler değişik üretim güçlerinin gelişimini teşvik edebilir. Kapitalist sanayi ve kapitalist tarımı düşünelim.” demektedir. Her hal de anlaşılmış olmalıdır: Eagleton’un Stalinizm’den kastı, Stalin dönemindeki sosyalist inşa ve sosyalizmdir. Onun iddiası, sanayi kapitalizmi ile sosyalizmin aynı “üretim güçleri”ne sahip olduğu, ama sosyal ilişkilerin değişik olduğudur. Burada hatırlatmak gerekir ki, bilindiği gibi, Eagleton gibiler, Stalin dönemini “bürokratik kapitalizm vb.” tanımlarla damgalamaktadırlar. Bu, temelsiz bir suçlamadır ve Stalin döneminde sosyalist inşanın temelleri ve başarıları inkar edilemez gerçeklerdir. Tarih, bu çapta başka bir sosyalizm inşasına da tanık değildir. Bu nedenle bu “kaçamak” Eagleton’u kurtaramaz. Eagleton, sosyalist inşa döneminde en azından üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki temel çelişkinin çözülmediğini, örneğin sömürücü sınıfın tasfiye olmadığını, üretim araçlarına el konulmadığını kanıtlamak durumundadır. Oysa bu işi bugüne kadar yapabilen bir “babayiğit” henüz çıkmadı. Tüm yapabildikleri, “sosyalizmin uygulamalarını” çeşitli bahanelerle eleştirmektir. Bu nedenle, açıkça vurgulamak gerekir ki, Eagleton’un üretici güçlere yaklaşımı metafiziktir ve o gerçekte kapitalizmle sosyalizmin üretici güçlerini aynılaştırmaktadır. Eagleton bunu söylemekle, materyalist tarih teorisinden, Marksizm’den zerre kadar haberinin olmadığını ortaya koymaktadır. Materyalist tarih anlayışını iki türlü yorumlayan ve bunun birinin determinizme, diğerinin keyfiyete çıktığını “kanıtlayan” Eagleton, tarihi de, sosyal ilişkiyi, üretici güçlerin karakterini de bir burjuva liberali gibi yorumlamaktadır. Bu metafizik ve anti-Marksist bir görüştür. Ama kabul etmek gerekir ki, Eagleton Marksizme karşı darbesini nereden vuracağını çok iyi bilmektedir. Üretici güçleri toplumsal gelişmenin ve ilerlemenin temel dinamiği olmaktan çıkarırsanız, işçi sınıfının elinden devrim ve sınıfsız toplum amacını çekip alırsınız. Eagleton’un yapmaya çalıştığı da budur. Eagleton “sosyal ilişkilerin değişimi basitçe üretim güçlerinin genişlemesiyle açıklanamaz” demektedir. Ortada Marksizmin “basitçe” açıkladığı hiçbir şey yoktur. Marksizmi “basitlik”le suçlayanların açıklama tarzı ise, burada sabırla göstermeye çalıştığımız gibi gerçekten bayağı ve adicedir.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, Eagleton üretici güçlerden sadece makineleri, binaları, çalışan işçileri, teknolojiyi anlamakta, bunlar arasında da durağan, mekanik bir ilişki kurmaktadır. Kapitalizmde de bütün bunlar var, sosyalizmde de, o halde farklı sosyal sistemlerde de aynı üretici güçler söz konusudur diye düşünmektedir. Bu mantığa göre, sosyalizmin bütünüyle yeni maddi üretim araçlarına sahip olması, sosyalist inşa sürecinde kapitalizmden devralınan makineleri, fabrikaları, teknolojiyi imha etmesi, toprağı terketmesi gerekir. Eagleton, örneğin bir ülkede, kapitalizmde de sosyalizmde de aynı dil konuşuluyor diye “sosyal ilişkilerin değişmediğini de” kanıtlama işine soyunabilirdi! Neyse ki işi oraya götürmemiş. Sosyalizm elbette makineleri, teknolojiyi, toprağı kullanacaktır. Bütün yeni toplum biçimleri eski maddi üretim araçlarını, üretim teknolojilerini devralmış, ama onları geliştirmiş, kullanımına farklı bir boyut katmış, onu kullanan insanla kullandığı alet arasındaki ilişkinin niteliğini değiştirmiştir. Yani üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki çözülmüş, üretim araçları, fabrikalar, makineler, toprak vb. toplumsallaştırılmış, üretici güçlerin özgürce gelişmelerinin yolu açılmıştır. Daha önceki toplum biçimleri ise sadece sömürünün koşullarını değiştirmiş, bir sömürücü sınıfın yerini başka bir sömürücü sınıf almıştır. Köleci toplumun üretim güçleri ve kullandığı iş araçları ile feodal toplumun kullandığı araçlar yüzyıllarca hemen hemen aynı kalmış, giderek ve çok yavaş bir değişikliğe uğramıştır. Üretim araçlarındaki dev ilerleme Sanayi Devrimi’nin ürünüdür. Makinelerin yapımı ve gelişmesi, bilim ve teknikteki ilerleme üretici güçlerin gelişimini, köleci ve feodal toplumdaki gelişim hızıyla kıyaslanamayacak oranda hızlandırmıştır. Kol gücünün ve kol gücü ile çalışan makinelerin yerini enerji ile çalışan makinelerin alması, bu sıçramanın kilit halkasıdır. Eagleton’un “üretici güçler yüzyıllarca durağan kaldı” eleştirisi, bu gelişim dikkate alınarak soyuttur, gerçekçi değildir ve toplumsal gelişmenin özünü anlamaktan uzaktır. Sosyalizm, makine kullanımının önündeki tüm sınırlamaları kaldırmış, bilim ve teknikteki ilerlemenin önündeki engelleri yıkmıştır. Açıkçası sıfırdan yeni bir toplum yaratılmaz. Bu insanlığın gelişimine de, onun tarihsel birikimine de terstir. Bu bir ideoloji haline getirilirse de varılacak yer sapkınlıktır.

Sosyalizmde üretici güçlerin kullandığı, harekete geçirdiği üretim araçları ile olan ilişkileri niteliksel bir değişime uğramıştır. Kapitalizmde üretici güçlerin canlı, en devingen parçası olan işçi sınıfı, üretim araçlarının sahibi değildir. İşçilerin sermaye biçimini almış üretim araçları ile girdiği her ilişki, artı-değer sömürüsünü harekete geçirir. Sosyalizmde ise, işçi, üretim araçlarının toplumsallaşması ile zaten onların sahibidir. Yani üretim araçları ile işçinin girdiği ilişkide artı-değer üretilmez. Ama toplumun gelişip ilerleyebilmesi için toplumsal fonlara aktarılacak bir fazla üretilir. (Eagleton’un sosyalizme ilişkin tespitlerinin ve onun “sosyalizm” anlayışının eleştirisi ayrı bir bölüm olacaktır.) Kapitalizmde makine kullanmanın sınırlarını, o makinenin yerinden ettiği iş gücünün değeri belirler. Kapitalist aynı işi canlı emek sömürüsü ile daha kârlı yapıyorsa, makine kullanımına geçmez. Kapitalizmin üretici güçlerinin gelişmesinini engellemesinin kendisini gösterdiği yerlerden birisi burasıdır. Üretim sınırsızca genişleme eğilimindedir ve bu sayede tüm toplumun ihtiyaçlarını karşılamak olanak dahiline girer, ancak kapitalizm onu sürekli geriye çeker, ilerleme oldukça yavaştır, sürekli dizginlenmektedir.

Sosyalizm ise, o makine toplumsal üretime katkıda bulunuyorsa, işçiler için, sosyalist toplumun insanları için yaşamı kolaylaştırıyor, üretimi artırıyor ve sosyalizmin insanına farklı insani etkinliklerde bulunması için zaman yaratıyorsa, üretimde kullanılır. Çünkü üretici güçlerin önemli bir parçası olan üretim araçları sermaye olmaktan çıkmıştır. Yani o makinenin, fabrikanın hangi üretim ilişkisine hizmet ettiği, onun hem kullanımının, hem de gelişiminin sınırlarını belirler. Yani orada da makine var, burada da makine var, bunlar aynı üretici güçlerdir demek, sadece metafizik bir yorum değil, aynı zamanda insan toplumlarının sürekliliği ve bu süreklilik içinde değişimini, gelişimini ve dönüşümünü de özünde inkar etmek demektir. Su çarkları, değirmenler, yel değirmenleri çok eski çağlardan beri vardır. İnsanlık bu arada üç toplumsal sistem değiştirmiştir. Ama bugün insanlık bu araçların çok geliştirilmişleri ile elektrik üretimi yapmaktadır. Milyonlarca kölenin, serfin, işçinin emeği, alınteri, canı ve kanı, insanlığın tarihsel ve toplumsal gelişiminde, onun maddi ve manevi ürünlerinde adeta cisimleşmiştir. Çekiç, balta, testere vb. gibi el gücü ile kullanılan aletler binlerce yıl kullanılmış, bunların üretici güçleri geliştirmesi çok yavaş olmuştur. Ancak sanayi devrimi ile birlikte makinelerin kullanılmaya başlaması, üretici güçlerin önüne muazzam bir gelişme yolu açmıştır. Marx “kapitalizmin teknik temeli devrimcidir” derken işte tam da bunu kastetmektedir. Devrimci bu teknik temel, gelişmesinin belirli bir aşamasından sonra, üretici güçlere kazandırdığı muazzam toplumsallık nedeniyle, kapitalist üretim ilişkilerine, yani sınırsızca gelişmesini engelleyen kapitalist kullanım biçimine başkaldırmaktadır.

Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında canlı diyalektik bir bağ vardır. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişim düzeyleri tarafından belirlenmektedir. Ancak bir kez ortaya çıktıklarında, rolleri pasif değildir. Üretici güçlerin gelişimine uygun üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmelerine hizmet ederler. Toplumsal gelişmenin belirli bir aşamasında ise, onlara köstek olmaya başlarlar. Bu durumda, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uygunluk artık bozulmuştur. Özellikle kriz dönemlerinde bu çelişki çok açık bir biçimde görülür. Bir tarafta sermaye oldukları için artık kâr getirmediği için üretmeyen, boş duran dev makineler yığını, diğer tarafta ancak canlı emekleri ile o makineleri harekete geçirebildikleri sürece karınlarını doyurabilen –geçim araçları ellerinden alınan– dev işsizler ve açlar yığını.

Bu durum, üretim ilişkilerinin artık üretici güçlerinin önünde engel haline geldiklerinin açık kanıtıdır. Çözümü de, toplumun gelişimi tarafından, bizzat o toplumun güçleri tarafından üretilmiştir. O üretim araçları ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki giderilecektir. Üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki çelişki çözülecektir. Bu sosyalizmdir. Yani toplumun “nereye doğru gideceği” bir sır değildir. Toplumun kendisi, bu çelişkiyi ortadan kaldıracak, toplumsal ve insani gelişimin önünü açacak güçleri ve olanakları zaten üretmiştir. Taksiye binen müşteri gibi, şoförün eline herhangi bir adres tutuşturup şu ya da bu yöne gidemezsiniz.

Eagleton ise böyle düşünmemektedir. O sanmaktadır ki, kapitalist toplumun ortaya çıkardığı üretici güçler, bu güçlerin en devrimci ögesi olan yaşayan tarihsel ve toplumsal insan ve onun oluşturduğu toplumsal sınıf –işçi sınıfı–, elbise dolabından elbise beğenir gibi, yeni bir sistem beğenecek, toplum o yöne doğru gidecektir. Ya da raslantı her şeyi belirleyecektir. Eagleton, “bazı Marksistlerin” “hangi mekanizmayla bazı sosyal sınıfların üretim güçlerini ilerletmek için seçildiği açık değildir” tespitine katılırken, toplumun maddi gelişiminin yasalarını, insanların aralarında girdikleri ilişkinin niteliğini anlamamış, maddi, toplumsal gelişmenin ortaya çıkardığı güçleri tanrı bilimden ödünç aldığı “seçilme” yaftası ile damgalamıştır. Onun, bütün bu teorilerini dayandırdığı ”Marksislerin” ortak özelliği de, onların hemen hepsinin anti-Marksistler olmalarıdır. Vurgulamak gerekir ki, “üretici güçlerin, tarih tarafından, tarihsel amacı yerine getirsinler diye kodlanmış içkin amaçları” yoktur. Onların gelişimi, bütünüyle maddi, sosyal yaşamın ilerlemesine, ortaya çıkardıkları üretim ilişkileri ile girdikleri karşılıklı etkiye, bilimsel, teknik gelişmelere bağlıdır. Bütün bu etkenler toplumsal gelişmenin yolunu ve doğrultusunu da belirlemektedir. Açıkçası toplumun gelişim yasaları öyle “gizemli” yasalar değildir. Toplumu ilerletecek güçler bellidir ve onlar mücadeleleri ile bu ilerleme ve dönüşümü başarmaya çalışırlar.

Eagleton, Marx’tan şu alıntıyı yaparken bunun anlamı ve içeriği üzerine hiç düşünmemiştir. Gerçi onun, ilk elden Marx’ı okuyup okumadığı da, şüphelidir. Çünkü alıntılar, genellikle başka bir yazardan aktarmadır. Yeniden hatırlatacak olursak, alıntı şudur: ”Tarih” diye yazar Marx, “hiçbir şey yapmaz, muazzam servete sahip değildir, hiç savaşlara girmez. Bütün bunları yapan gerçek, yaşayan insandır; sahip olur ve savaşır. ‘tarih’ sanki insandan ayrıymış gibi, insanları kendi amaçları için araç olarak kullanmaz; tarih amaçlarının peşinden giden insan faaliyetinden başka bir şey değildir.” Oysa Eagleton’un burada durup düşünmesi gerekirdi. En azından kendisine şu soruları sorabilirdi: Sınıflara bölünmüş bir toplumda ezilen ve sömürülen insanlardan meydana gelmiş, benzer koşulları paylaşan insan gruplarının oluşturduğu sınıfların, bu sınıfın mensubu insanların “tarihi amaçları” ne olabilir ki? Yeni bir sömürücü sınıf mı? Yoksa daha vicdanlı patronlar mı? Sakın toplumun durumunun farkında olan, onu farkettiği anda da bu durumu değiştirmek gerektiğini düşünen yeni ve insan sever bir egemen sınıfa sahip olmak olmasın? Bütün bunların peşinde koşan, bunları idealleri haline getiren insan toplulukları var mı acaba? Ya da böyle davranınca yanılgıya düştüğünü anlamayan bir topluluk var mıdır? Ama buna karşın insanlar çok eski çağlardan beri “kaybettikleri cenneti” yeniden bulmanın peşinde olmuşlardır. Bu, ilkel biçimiyle komünal toplumdur. Yani sömürünün, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin olmadığı, insanların eşitçe bir arada yaşadığı bir toplum. Bugünün insanı da, harekete geçirdiği güçlerin, bu güçlerin zorunlu olarak hareket edeceği yönün bilgisi ile donanmıştır. Başarısız ve başarılı ayaklanmalar, kısa ve daha uzun sürekli iktidar tecrübesi ve yeni bir toplum kurma çabası bütün bu faaliyetin, amacın niteliğini belirler.

Sömürücüleri dışta tutarsak, günümüz insanı, sömürüsüz, sınıfsız bir toplum kurma amacının peşindedir ve onun bu çabası tarihi de meydana getirmektedir. Yani “insanlar tarihlerini” gerçekten kendileri yaparlar. Ama keyiflerince değil, verili koşullarla, ulaştıkları maddi gelişim aşamasının özellikleri ile, maddi yaşam koşullarının ortaya çıkardığı çelişkileri çözmek üzere harekete geçerek, bunu yaparlar. Üstelik insan toplulukları yaşadıkları tecrübeyi biriktiren, onları tartışan ve geliştiren bir yeteneğe, bir “tarih bilincine” sahiptirler. Sömürücü sınıflar da “kendi sınıf ve tarih bilincine” sahiptirler. Onlar da, sınıfsal çıkarlarını korumak, sömürüyü ebedi kılmak için tarihin yapılmasına katılırlar. Bütün bunların karşılığı ise sınıf mücadelesidir. Bunun anlamı şudur, insanlar tarihlerini keyiflerince yapmazlar. Verili koşullarda, kendilerini çevreleyen ilişkiler ve maddi yaşam koşulları temelinde yaparlar. Yani “yapılmış olan eski tarih”, kendi tarihlerini yapmaya çalışan yeni kuşakların omuzlarına olanca ağırlığı ile binmiştir.

Bu tarihsel hareketin determinizmle bir ilgisi bulunmamaktadır. Determinizmin nedensellik anlayışı idealist, metafizik ve tek yönlüdür. Şurada nedenler, orada hazır ve zorunlu sonuçlar vardır. Bunlar zıt kutuplar gibidir. Felsefi materyalizme dayanan tarihsel materyalizmin yöntemi ise diyalektiktir. Burada neden olan, şurada sonuç olabilir. Nedenler ve sonuçlar arasındaki ilişki sadece çok yönlü ve canlı değil, nedenlerin incelenmesi de diyalektiktir. Doğa ve toplum olayları, sadece zıtlıklara değil, ilişkiler ve iç bağıntılara sahiptir, bütün bunların aralarındaki ilişki çok yönlüdür ve karşılıklı etki içindedir. Bütün bunlar titiz bir incelemeye tabi tutulur. Felsefi materyalizmin doğaya ve insan toplumlarının tarihine bakışı, determinist anlayıştan sadece çok farklı değil, aynı zamanda onun zıddıdır da. Diyalektik materyalizm, olguları ve gelişmeleri, kendi iç bağlantıları ve birbirleriyle ilişkileri içinde inceler ve yorumlar. Deterministlerin giderek “ilk neden”e, yani tanrıya ulaşmaları ya da doğayı tanrı yerine koymaları tesadüfi değildir. Nedensellik, evrensel bağlantıların ancak küçük bir parçasıdır ve diyalektik yöntemin kanıtladığı gibi, neden ve sonucun ancak bir yönünün insan tarafından kavranmasına hizmet eder. Oysa doğa ve toplum olayları çok yönlü ve zengindir ve bütün bunlar karşılıklı ilişkileri ve etkilenmeleri çerçevesinde incelenebilirler.

Neden sonuç ilişkileri üzerine Engels’in Conrad Schmidt’e 27 Ekim 1890’da yazdığı mektubun şu satırlarını burada hatırlatmak yararlı olacaktır: “Bütün bu baylarda eksik olan şey, diyalektik. Onlar burada neden, orada sonuçtan başka başka bir şey görmüyorlar. Bunun tatsız tuzsuz bir soyutlama olduğunu, bu türlü kutupsal, metafizik karşıtlıkların, gerçek dünyada ancak bunalımlar sırasında varolduklarını; tüm engin gelişmenin (iktisadi hareketin en güçlü, en ilk, en kararlaştırıcısı olduğu güçlerin eşitsiz olmasına karşın) karşılıklı-etki biçiminde sürüp gittiğini; bu gelişmede mutlak hiçbir şey olmadığını, her şeyin görece olduğunu görmüyorlar. Onlar için, Hegel yaşamadı.” Burada nedenler ve sonuçlar arasındaki ilişkinin Engels tarafından son derece açık bir biçimde ortaya konuluşunu görüyoruz.

Kapitalizmin yerine sosyalizmin değil de, faşizmin ya da barbarlığın alabileceği gibi iddialara gelince, bunlar içi boş iddialardır. Faşizm, tekelci kapitalist burjuvazinin işçi ve emekçi sınıflara karşı sermaye düzenini korumak için başvurduğu bir yönetim biçimidir ve kapitalizmden ayrı bir faşizm söz konusu bile edilemez; faşist diktatörlük, burjuva diktatörlüğünün yalnızca bir biçimidir. Barbarlık vb. ise fanteziden ibarettir. İnsanoğlunun yaratıcı gücüne, önüne çıkan sorunları çözme yeteneğine olan güvensizliğin ürünüdür. Eagleton, herhalde Amerikan kurgu filmlerinin “genel yıkımdan” sonra çizdiği tablonun etkisinde kalmıştır. Burjuvazinin, sosyalist bir dünya yerine, her şeyi yıkıp mahvetmeyi tercih edebileceği ihtimal dahilinde olabilir. Ancak karşılıklı olarak mücadele eden güçlerin, uluslararası işçi sınıfının ve emekçi halkların kendi kaderlerini ve geleceklerini burjuvaziye terketmeleri için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının, hatta atom silahlarının kullanılmasıyla ortaya çıkardığı yıkım bilinmektedir. Ancak bütün bunlardan sonra, özellikle en fazla yıkıma uğramış ülkeler başta olmak üzere, hiçbir ülkede barbarlığa dönüş yönünde en küçük bir yönelimin olmadığı da çok iyi bilinmektedir. Barbarlık, eğer şiddetin ve vahşetin dizginsiz uygulanması ise, kapitalist emperyalizm bunu zaten yapmaktadır. Yani bu, geleceğin sorunundan çok, bugünün sorunudur. Savaş ve yıkım, kapitalizmin bir özelliğidir ve çizgiden “sapmayı” değil, aksine kapitalizmin yasalarının doğal sonuçlarını temsil etmektedir. Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Filistin’de yapılan yıkım az değildir. Buna karşın kapitalistler aptal değildir. Eagleton rahat etsin, onlar sınıf mücadelesinin kaçınılmaz olarak sosyalizmi dayattığı bir noktada, ya pazarlık ederek kaderlerine razı olacaklar ya da direnerek yok olacaklardır.

Açıkçası toplumların ilerlemesine yol açan temel yasalar, bu ilerleme bir biçimde kesintiye uğrarsa, hem yasa olmaktan çıkmazlar, hem de işlevlerini sürdürmeye devam ederler. Yaygın bilinen bir örnektir: Yer çekimi kanununa göre, ağaçtaki elma yere düşer. Ama birisi onu koparıp yerse, çekim kanunu geçerliliğini yitirmez. Bu durumda hiç kimsenin aklına çekim kanununu yeniden tartışmak gelmez değil mi?

Devam edecek…

Güçler Yeniden Mevzileniyor

Rusya’nın çıkışı

Geçtiğimiz Şubat ayında uluslararası politikaya damgasını vuran gelişme, Almanya’da yapılan “Münih Güvenlik Konferansı”nda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yaptığı konuşma oldu. Putin’in yaptığı konuşma; duvarların yıkılmasından sonra, ABD’nin uluslararası politikada, bütün uluslararası kuralları ayaklar altına alarak, ama tek başına, ama BM veya Nato’yu yanına alarak, tek süper güç olarak her söylediğini yaptığı bir dönemin yaşandığını, artık böyle gitmemesi gerektiğini ilan etmesi bakımından son derece önemliydi. Bu konuşma, yarattığı büyük etkiyle, hem konferansta hem de uluslararası politikada ciddi dalgalanmalar yarattı. Konferansın ardından gelen haftalarda Rusya tarafından yapılan açıklamalar -ABD’nin Doğu Avrupa’ya füze sistemleri yerleştirmek istemesine karşı ve Rusya’nın güvenlik doktrininin değiştirilmesine ilişkin-, Putin’in çıkışının anlık, fevri bir çıkış olmadığını açıkça ortaya koydu.

Putin’in söyledikleri üzerine özellikle ABD’den açıklama ve değerlendirmeler –yeni soğuk savaş gibi yanlış adlandırmalar içeren değerlendirmeler vb.– gelirken, etkin diğer büyük devletler tepkilerini pek belli etmediler, daha sonra sessizliği Almanya bozdu. Ancak uluslararası politikada genel olarak, bu konuşma, “Putin’in tarihi çıkışı” olarak yorumlandı. Gerçekten de konuşmanın içeriğine bakıldığında, bu çıkışın, zaman zaman hoşnutsuzluğunu çeşitli biçimlerde ortaya koyan Rusya’nın son yıllardaki en net tavrı ve çıkışı olduğu görülmektedir. Putin çok net ve açık ifadelerle ABD’nin izlediği politikalara karşı çıkmış, ABD’nin tek kutuplu dünya özlemi içerisinde olduğunu söylemiş, onu uluslararası politikada keyfi davranmakla suçlamıştır.

Putin’in söylediklerinin tam anlaşılması için konuşmayı ve Konferas’ta alınan tutumları satırbaşları ile de olsa özetlemek gerekiyor. Putin şunları üzerine basarak söyledi: “Tek kutuplu dünya düzeni ve ABD öncülüğündeki Batı politikalarını uygun bulmuyorum. Tek merkezli bir gücün dünyayı yönetmesi çabası doğru olamaz. Tek merkezli bir dünya demokrasi için de doğru bir algılama değildir. Demokrasi, çoğunluğun isteklerinin azınlığın hakları ihlal edilmeden yerine getirilmesi olmalıdır. Biz silahsızlanma konusunda şeffafız, ama ABD ve birçok ülkede bu şeffaflığı göremiyoruz. Bize sürekli demokrasiyi öğretmeye çalışanlar, demokrasinin gereğini yerine getirmiyorlar. ABD her şeyin üzerinde davranıyor. ABD, ulusal güvenliği gerekçe göstererek ulusal sınırları tanımıyor. Bu büyük bir çatışma yaratıyor. Tek yönlü eylemler çatışmaları çözmüyor, aksine kötüleştiriyor. Hiç kimse uluslararası hukuka saygı göstermiyor. (Putin yeni bir uluslararası hukuk istiyor.) NATO bir dünya kurumu değildir. Hükümet dışı kuruluşlar (NGO) başka ülkelerin güdümünde faaliyet gösteriyorlar. Bu kabul edilemez. Rusya’da NGO’ları sıkı biçimde izletiyorum. Eğer İran’ın nükleer çalışmaları sorunsa, bu, İsrail, Pakistan, Hindistan ve Kuzey Kore ile birlikte ele alınmalıdır. Kuzey Kore nükleer denemeyi yaptı bile.  ABD’nin, ‘önleyici müdahale’ yaklaşımı ve uygulamasının doğru olmadığı ve çatışma alanlarını daha da artırdığı ortaya çıkmıştır.” Ayrıca Putin, Amerikalı senatörlerin sorularına karşı, “İran’a nükleer materyallerin Batı tarafından verildiği” yanıtını da verdi.

Putin, konuşmasında ayrıca, NATO’nun genişlemesinden duyduğu rahatsızlığın da altını çizdi. Varşova Paktı lağvedilirken, Rusya’ya kendi güvenliği açısından sözler verildiğini, ancak NATO’nun genişlemesi ile Batı’nın Rusya sınırına askeri güç yığdığının görüldüğünü vurguladı. “NATO’nun, ülkelerin çoğunluğunun üye olduğu bir dünya kurumu olmadığını, bu nedenle bütün dünyayı temsil eden bir güç gibi davranamayacağını, uluslararası sorunların çözüleceği zeminin BM olduğunu” belirtti. Putin, ABD’nin BM’yi dikkate almadığını anımsatarak, Rusya’nın da gerekli gördüğünde –özellikle nükleer silah kullanımı konusunda– aynı yöntemi kullanabileceğini de ima etti.

Açıkçası, Rusya devlet Başkanı olarak Putin, ABD politikalarını a’dan z’ye köklü bir eleştiriye tabi tutmuş, ABD’nin tek süper güç olarak dünyaya hükmetmesine, onu kendi çıkarları temelinde şekillendirmesine, çıkarlarını ebedileştirmek için attığı adımlara kesin bir dille karşı çıkmıştır. Ardından, geçtiğimiz günlerde –Mart sonuna doğru– Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, açıkça ABD’yi hedefleyerek, Moskova’da düzenlenen Rusya Dış Politika ve Savunma Konsey toplantısında, Putin’in sözlerini farklı perdeden tekrarladı. Lavrov, “ABD artık dünyanın efendisi olamaz. Tek kutuplu dünya projesi yürümedi, ama ABD bunu kabul etme cesaretini gösteremiyor.. ABD’nin yaratmak istediği tek efendili dünya politikaları artık iflas etmiştir. Günümüzde uluslararası siyasete baktığımızda tek kutuplu dünya fikrinin, ABD’nin hegemonya projesinin gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller kategorisine geçiş yaptığını görüyoruz… Günümüzde ABD’nin dünyadaki etkisi, Rusya’nın giderek artan ağırlığı karşısında cılız kalmaya başladı.. ABD’nin tek kutuplu dünya planlarının tasarlandığı gibi yürümediği artık bariz biçimde gözleniyor, ancak Amerika yutkunup bu gerçeği kabul etme cesaretini de hala gösteremiyor” dedi. Rusya bu açıklamalarla kalmadı, ulusal güvenlik doktirinini de buna uygun olarak değiştirdi. “Uluslararası terörizm” baş tehlike olmaktan çıkarıldı, “Batı ve NATO’dan gelen tehdit”, ilk sıraya kondu.

Bütün bu açıklamalar alt alta konduğunda ve Rusya’nın attığı pratik adımlar dikkate alındığında, Rusya’nın ABD’ye karşı politikasında ciddi bir dönüşümü gerçekleştirdiğinin altını çizmek gerekiyor. Rusya çözülüş ve dağılma döneminin ardından katlanmak, sineye çekmek, cılız karşı koyuşlarla yetinmek zorunda olduğu ABD politikalarının artık tam karşısında durmanın zamanının geldiğine inanmaktadır. Rusya bunu yaparken, kuşkusuz akıllıca bir politika izlemekte, örneğin AB’nin etkin ülkelerine uluslararası durumun değişmekte olduğunu hatırlatmakta, onların önüne faklı bir platform açmaktadır.

Rusya’nın çıkışının altında yatan nedeni nasıl açıklayabiliriz? Rusya, kendi yayılmacı emelleri olan, bunun için gerekli kaynaklara sahip emperyalist bir ülkedir. Eski devlet biçiminin (bu yanlış olarak sosyalizmin yıkılması olarak adlandırılıyor. Oysa sosyalizm ellili yılların ortasından itibaren tasfiye edilmiş, içerde devlet kapitalizmini, dışarıda emperyalist iddiaları takip eden bir yönetim biçimi oluşmuştu) dağılmasından sonra Rusya uzun süre bunun etkilerini yaşamış, ancak daha sonraları yavaş yavaş toparlanmaya başlamış, potansiyelini yeniden kullanır olmuştur. Hatırlatmak gerekir ki, Rusya’nın sosyalizm döneminde edindiği çok ciddi bir sanayi, bilim ve teknoloji birikimi vardır ve ülke zengin doğal kaynaklara ve enerji potansiyeline sahiptir. Doğalgaz ve petrol gibi enerji kaynaklarına sahip olması, bunlara sahip ülkelerle olan tarihsel ve ekonomik bağları ve bunların enerji kaynaklarının da ihraç edilmesinde kilit pozisyonda olması, Rusya’nın toparlanmasına hizmet etmiştir. Köklü devlet geleneğinin olmasıysa bu toparlanmayı kolaylaştırmıştır. Toparlanan Rusya, ABD’nin Rusya’yı kuşatma ve “ayıyı ininde boğma” politikasına artık karşılık verebilir, kendi çıkarlarını daha iyi savunabilir bir durumdadır. Putin’in çıkışı, ABD’nin dizginsiz emperyalist yayılmasına karşı, emperyalist emelleri olan başka bir büyük gücün açıkça açtığı ilk bayraktır. Bir süreden beri kutuplaşma eğilimlerinin güçlendiğini dikkate aldığımızda, Rusya’nın bu tutumunun, diğer bazı büyük devletleri de daha net tutum belirlemeye zorlayacağı açıktır. Ayrıca bu çıkışın zamanlaması da önemlidir. Rusya, ABD’nin uluslararası planda prestij yitirdiği, Irak’ta yeterince dayak yediği, Afganistan’daki olayların farklı gelişmeye başladığı, ABD ekonomisinin zorlanmaya başladığı bir dönemde bu çıkışı gerçekleştirmiştir.

İŞLER NEREYE DOĞRU GİDECEK? BÜYÜK DEVLETLER NASIL MEVZİLENECEK?

Rusya’nın bu tutumu uluslararası arenada güç ve egemenlik peşinde koşan büyük emperyalist devletler arasındaki ilişkileri ve dünya çapında uluslararası mevzilenmelerin oluşumunu nasıl etkileyebilir?

Putin’le aynı Konferans’ta konuşan Almanya Başbakanı Merkel, “AB’nin bir savunma politikasının olmadığından ve uluslararası platformda ortak politika izleyememesinden” yakınmış, son zamanlarda da bunun gerçekleşmesi gerektiğini söylemişti. Putin’in konuşmasına asıl yankıyı ise, Almanya, Dış İşleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in ağzından verdi. Steinmeier, Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung gazetesine yazdığı makalede (Mart sonuna doğru), Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze sistemleri kurmayı planlayan Bush yönetimini kastederek, özetle şöyle demektedir: “Avrupa’da yeni bir silahlanma yarışı istemiyoruz. Bu Avrupa’yı böler… Hiç kimse kısa dönem çıkarları için Avrupa’yı ‘eski’ ve ‘yeni’ diye bölmeye kalkmasın… Füze sistemi, yeni bir silahlanma yarışı için gerekçe olmamalı. Soğuk Savaş’ın üzerinden 20 yıla yakın zaman geçmişken, ABD’nin silahlanma yarışı başlatmasına kimse izin vermemelidir…” Yazısında füze savunma sistemiyle ilgili tartışmaların Avrupa’yı bölmemesini isteyen Steinmeier, “Bu konularının tartışılacağı platform NATO’dur. Amaçsa kimseyi rahatsız etmeyecek ortak bir karar almak olmalı” demektedir. ABD, savunma sistemini, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne kurmayı hedefliyor. Rusya’ya göreyse, bu plan, ABD’nin Moskova’ya karşı bölgede güçlenmek istemesi anlamına geliyor ve Rusya buna kesinlikle karşı.

Almanya, Steinmeier’in kaleminden, ABD’yi, Avrupa’da at oynatmaması için uyarmaktadır. Almanya, Avrupa Birliği’nin en etkin ülkesidir ve Doğu Avrupa’yı da kendi nüfuz alanı olarak görmektedir. Almanya, özellikle Fransa’yı da yanına alarak, AB’yi dünya çapında bir güç merkezi yapma politikası izlemektedir. Oysa ABD’nin Avrupa’nın etkin ve büyük devletlerine biçtiği rol, dünya çapında ABD stratejilerine bağlanmaları, burada ikincil önemde bir rol oynamaya razı olmalarıdır. Almanya ve Fransa, birkaç yıl öncesine kadar, kendi ayrı çıkarlarını merkeze alan daha kararlı bir politika izleme yönünde sinyaller verirken, son bir iki yılda, özellikle de Almanya seçimlerinden sonra, bu sinyaller oldukça –bu ülkeler kendi iç sorunları ile uğraşmış, Almanya Afganistan’a birlik göndermiş, ama güçlü bir politika izleyememişlerdir– zayıflamıştı. Öyle anlaşılıyor ki, büyük Alman patronları ve holdingler hükümeti eski politikayı güçlendirme ve ilerletme yönünde yeniden topuklamışlardır. Aslında Almanya’nın bağımsız emperyalist çıkarları da bunu gerektirmektedir.

Seçim dönemine giren Fransa’nın, şu sıralar bu konularda güçlü ses vermesi beklenemez. Ancak seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Fransa’nın ABD çıkarlarına hizmet edecek bir politika izlemesi olanaklı değildir. Fransa, Afrika’daki eski sömürgelerinde ABD ile karşı karşıya gelmekte, bu iki emperyalist devletin çıkarları çatışmaktadır. Fransa İran konusunda da daha aktif olmak istemektedir. Fransa’nın kendi bağımsız emperyalist çıkarları olmakla birlikte, Almanya ile birlikte hareket etmesi hemen hemen kesin gibidir.

Eski güçlü sömürgeci ve emperyalist güç İngiltere, baştan beri ABD ile birlikte davranmakta, AB üyesi olmakla birlikte, Anglo-Sakson politikalar izlemektedir. Olayların gelişmesinde büyük sürprizler olmazsa, İngiltere –şu sıralar İngiltere’de, son dönemlerde izlenen politikalar ciddi bir biçimde tartışılmaktadır– kendi bağımsız çıkarlarını gözeterek, ABD ile birlikte davranacaktır.

Üzerinde çok fazla demagoji yapılan diğer büyük bir devlet de Çin’dir. Çin hızla büyüyen bir ekonomiye, ciddi bir dış ticaret fazlasına sahiptir. Askeri yatırımlara ve silahlanmaya ayırdığı parayı sürekli artırmaktadır. Ancak tüm bunlara karşın, Çin, henüz dünya çapında rol oynayabilecek emperyalist bir büyük devlet olarak rüştünü ispatlamış değildir. Ekonomisi ilerleyip güçlenmeye de, yağmalanıp çökertilmeye de açıktır. Dünya ekonomisinin zincirleme biribirine bağlılığı, Çin’e karşı spekülatif ekonomik eylemleri engellemektedir. Ancak ilişkilerin sertleşmesi durumunda işlerin nasıl bir yön alacağı, büyük bir soru işaretini de bağrında taşımaktadır. Ama Çin, kendi bölgesinde büyük bir güçtür ve dünya egemenliği için mücadele veren güçlerin dikkate almadan edemeyeceği bir ağırlık taşımaktadır. Çin, ABD tarafından da stratejik ilişki geliştirilecek bir ülkedir ve Çin, ABD devlet tahvillerine yatırdığı ticaret fazlası dolarlarla, ABD ekonomisine kaynak aktaran –diğer büyük finansörler, petro-dolarlarıyla Araplar ve Japonlar vb.’dir– güçlerden biridir.

Rusya, Çin’i ve Hindistan’ı kendi safına kazanmak istemekte, bu devletlerle stratejik ilişkiler geliştirmeye çalışmaktadır. Bu ülkeler kendi aralarında özel anlaşmalar yapmakta, enerji hatları inşa etmekte, bu ülkelerin bölgesel çıkarları ABD çıkarları ile çelişmektedir. Kuşkusuz bu devletlerin kendi çıkarları, tarihsel geçmişi bulunan anlaşmazlıkları bulunmaktadır. Ama dışarıdan gelen güç –ABD-, bunları birlikte davranmaya zorlamaktadır.

Dikkate değer diğer büyük güç Japonya’dır. Japonya şimdilik, bölgede ABD’ye en yakın güç olarak durmaktadır. Ancak Japon ekonomisi ciddi birikimi olan, kendi bağımsız çıkarları olan güçlü emperyalist bir ekonomidir. Japonya, ikinci dünya savaşından sonra, ilk defa askeri alanda ciddi adımlar atmaya başlamış, silahlanmaya yönelmiştir. Farklı bir gelişme olmazsa, ABD ile ortak hareket etme eğilimi daha güçlü basmaktadır.

Kuşkusuz bütün bu kamplaşma eğilimleri, daha çok bugünkü gelişmeleri yansıtmaktadır. Büyük devletlerin şu ya da bu biçimde kendi çıkarlarını gütme politikası, kuşkusuz hayli eskidir. Vurgulanmak istenen şudur ki; ortada henüz şekillenmiş kamplaşmalar, bu kampların belirlenmiş devletleri yoktur. Köprülerin altından çok sular geçecektir. Ama bugünden ileri sürülebilir ki, ABD ile Rusya aynı kamp içinde yer almayacaktır. AB’nin Rusya ile mi yoksa ABD ile mi birlikte davranacağı, yoksa bağımsız bir güç odağı olarak mı –AB’nin kendi iç birliğini koruma, Almanya ve Fransa’nin liderliğini kabullenme, İngiltere’nin durumu, Doğu Avrupa gibi pek çok sorunu bulunuyor, henüz homojen bir görüntü vermiyor– yükseleceği ve olası kamplaşmanın şeklini bütünüyle değiştireceğini kestirmek güçtür. Bunun için olayların biraz daha gelişmesini beklemek gerekecektir.

Ama altını çizmek gerekir ki, bugün ABD hala dünyanın tek süper gücü ve dünyanın en büyük ekonomisidir. Ama gerilemekte ve özellikle Irak’da, Afganistan’da sürekli dayak yemekte ve yıpranmaktadır. Diğer iddialı güçler bunu görmekte, ABD’nin daha fazla yıpranmasını, güç ve prestij kaybetmesini ellerini ovuşturarak izlemektedirler. Rusya’ysa, artık sadece izlemeyelim, karşı ataklar da geliştirelim demektedir.

Bu bölümün sonunda kısaca vurgulamak gerekir ki, iddialı büyük devletler arasındaki ilişkiler, yumuşamaya doğru değil, karşı karşıya gelmeye, sertleşmeye, kol bükmeye doğru gitmektedir. Bir dönem bu sürecin böyle devam edeceğini beklemek, ancak yeni gelişmelerin hızlı ve sert dönüşümleri beraberinde getirebileceğini gözardı etmemek gerekir.

TÜRKİYE NE YAPIYOR, NE YAPACAK?

Putin’in açıklamalarını büyük bir dikkatle takip eden ülkelerden birisi de Türkiye oldu. Bu konuda herhangi bir resmi açıklama yapılmadı, ancak bazı çevreler bunun Türkiye’nin önüne açılmış yeni bir olanak olduğunu ilan ettiler. Daha önce de, özellikle bazı emekli generaller, Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşması, hatta “Şanhkay Beşlisi” –Rusya, Çin, Hindistan, Kazakistan,….– ile birlikte davranması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Bu konuda dikkati çeken ‘resmi’ bir gelişme, Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi internet sitesinin, Putin’in konuşmasının orjinal metnine link vermesi oldu!

Devleti yöneten kesimlerden bazılarının sessizce onayladıkları Rusya’nın bu çıkışı, Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Sessiz onay verenler, bunun Türkiye’nin manevra alanını genişleteceğini, ABD ve AB’den gelen baskılar karşısında nefes aldıracağını düşünmektedirler. Yani, bir nevi Tanzimat Politikası. Türkiye, büyük devletler karşısında bir ‘denge politikası’ izleyebilir mi? Türkiye böyle bir olanağa sahip mi?

Bu sorunun yanıtı, ülkenin bugün içinde bulunduğu uluslararası ilişkiler sistemi içinde bulunmaktadır. Türkiye, asıl olarak ABD’ye bağımlı, ABD’ye bağımlılık politikalarını terketmeden AB’ye girmeye çalışan bir ülkedir. Bağımlılığın anlamı, ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik vb.. bağımlılıktır. Sıkça dile getirilen “ekonomisini IMF’ye, iç politikasını AB’ye, dış politikasını ABD’ye teslim etmiş bir ülke” tablosu, genel hatları ile ve kabaca bu bağımlılığı tarif etmektedir.

Ancak Türkiye’nin, bir süredir ABD ve AB ile, her birinin farklı boyutları olan anlaşmazlıklarının olduğu gizlenemez durumdadır. Türkiye’nin asıl efendisi ABD’dir ve onunla ilişkileri, özellikle ilk Irak’a yönelik ABD saldırısı ve ardından gelen işgal dönemi süresince, gerilimli bir zeminde yürümektedir. ABD ile bazı politikalarda anlaşmakta, bazılarında ise çelişmektedir. ABD, generaller içinde tayin edici konumda olanlar aracılığı ile, Türkiye’yi ABD’nin bölge politikalarına sıkıca bağlamak istemektedir. ABD’nin hükümetle de yakın ilişkileri bulunmakta, Erdoğan ve Gül gibi isimlerle, söz konusu generaller kliğini ortak davranmaya zorlamaktadır. Bu durumun iç politikadan kaynaklanan bazı zorlukları olsa da –laiklik vb-, bunun aşılabileceği düşünülmektedir. Gerçek durum da bu yöne doğru gelişmektedir.

Türkiye’de egemen sınıfları son dönemde karakterize eden özelliklerden birisi, bu sınıfın farklı kliklere bölünmüş olduğu –bu elbette yeni bir şey değil, ancak bölünme derinleşmiştir– gerçeğidir. Bu klikler, zaman zaman bazı iç politik olaylar üzerinden, zaman zaman dış politik gelişmeler üzerinden hesaplaşmalara girişmektedirler. Türkiye üzerinde büyük emperyalist devletlerin baskısı artıkça ve belli politika uygulamaları gündeme geldikçe, bu hesaplaşmaların sertleşeceği de bir gerçektir.

Egemen sınıfları bu dönemde karakterize eden ikinci özellik; bir taraftan emperyalizme bağımlılıktan kaynaklanan çaresizlik ve boyun eğme, büyük devletler karşısında zayıflık ve teslimiyet, onlarsız ayakta duramama ihtimali, diğer taraftan halk karşısındaki zayıflıklarıdır. Türkiye ABD karşıtlığının çok yüksek olduğu bir ülkedir ve özelikle Müslüman komşularına karşı ABD yanında girişilecek her eylem, güçlü bir anti-Amerikan, anti-emperyalist bir hareket doğurmaya adaydır. Halk hareketinin bu dönemde nispeten düşük ve durgun olması, böyle bir hareketlenmenin olmayacağının garantisi değildir. Egemen sınıflar, halkın duygu ve düşünceleri, bunların oluşturduğu atmosfer ile emperyalistlere daha fazla bağlanma arasında büyük zorluklar yaşamaktadırlar ve yaşayacaklardır. Bu, egemen sınıflarla halk kitleleri arasındaki ilişkinin özellikle bu dönemde gerilimli ve patlamalara açık bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Egemen sınıflar, emperyalizm karşısında bir “tercih” yapacak durumda değildirler. Onlar, emperyalist destekteki azalmanın kendilerini halk karşısında iktidarlarını sürdüremeyecek duruma getireceğini çok iyi görmektedirler.

Bütün bu nedenleri dikkate aldığımızda, egemen sınıfların bir bağımlılık ilişkisini  kesip atmasının olanaklı olmadığını görürüz. Rusya’nın çıkışı onları bir miktar rahatlatmakla birlikte, farklı bir şey yapabilecek durumda değildirler. Onlar daha çok “idare etme ve gelişmeleri gözleme”, açıkça ABD’ye karşı koyamayacakları durumlarda boyun eğerek kendilerine dayatılan politikaları uygulama durumundadırlar. İçeride Kürt sorunu ve bu sorunun uluslararası düzeyde aldığı biçim, emperyalist parlamentolarda Ermeni meselesinin ülkeyi belirli politikalara boyun eğdirmek için sürekli ısıtılması, Kıbrıs sorunu egemen sınıfları sıkıştırmaktadır. Bölgedeki gelişmeler de sürekli tırmanma eğilimindedir ve bütün dünyada yaşanmaya başladığı gibi, ülkeyi de gerginliklerin ve güç denemelerinin artarak devam edeceği bir süreç beklemektedir.

İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar için yaşam zorlaşırken, mücadele zemini genişlemekte ve güçlenmektedir. Gelişmeler önümüzdeki dönem için, ülkenin emperyalizmden bağımsızlığı sorununu daha yakıcı bir sorun haline getirmektedir. Türkiye, ABD tarafından Ortadoğu batağına çekilmek, İran’ın üzerine sürülmek istenmektedir. Halk kitleleri bu politikalara kesinlikle karşıdır ve süreç onları halkın ve ülkenin bağımsız çıkarlarını izleme konusunda daha fazla rol almaya zorlamaktadır. Sorun ülkenin kaderi sorunuysa, bu kaderi kimin belirleyeceği kilit bir meseledir ve işçi ve emekçi yığınlar, ülkenin kaderini ellerine almak için öne doğru hamle yapmak zorunluluğu ile karşı karşıyadırlar.

AKP Ekonomisinin Beş Yılı

Türkiye yeni bir seçim sürecine girdi. Ülke, aşağı yukarı son beş yıldır AKP tarafından yönetiliyor. Seçimlere gidilirken, hükümeti destekleyen kesimler, AKP döneminin en güçlü yanının ekonomi uygulamaları olduğu propagandasını oldukça etkili bir biçimde yürütüyorlar. Bu propaganda, hükümetin ekonomik bir kriz yaşamaması nedeniyle doğru gibi görünüyor. Hükümet, 2001’de yaşanan derin ekonomik krizin ardından göreve –Kasım2002– geldi ve dibe vurmuş olan ekonomi yavaş yavaş bir toparlanma sürecine girdi.

Ancak AKP Hükümeti’nin uyguladığı ekonomi programı, bir önceki dönemde, kriz nedeniyle Başbakan Ecevit –seçimlere birlikte giren sosyal demokratların manevi lideri!– tarafından ABD’den getirilen uluslararası sermayenin güvenilir adamı Kemal Derviş’in IMF direktifleri temelinde hazırladığı “güçlü ekonomiye geçiş” programı idi ve seçimlerden zaferle çıkan AKP, bu programı virgülüne bile dokunmadan olduğu gibi uyguladı. Ekonomi halen IMF’nin vesayetinde ve onun direktiflerinin dışına çıkılmasının büyük felakete yol açacağı uyarısı işbirlikçi büyük sermaye tarafından sıkça dile getiriliyor.

Bugün Türkiye ekonomisi’ne yüzeysel bir bakış atılacak olursa, ilk elden şunlar görülmektedir; ekonomi büyümekte, enflasyon –son aylarda bir miktar yüksek çıkmakla birlikte– düşmekte, ihracatta rekorlar kırılmakta, uluslararası sermaye ülkeye akmaktadır vb. vb.. Ancak bu parlak tablonun altı biraz kazındığında görüntü değişmektedir. Bu görüntü ise şöyledir; dış borçlar sürekli büyümekte, cari açıkta rekorlar kırılmakta, işsizlik artmakta, gelir dağılımının bozukluğu devam etmekte, yoksulluk derinleşmekte, büyümeden işçi sınıfı ve emekçi halk yararlanamamaktadır. vb. vb..

Bu tablolardan hangisi gerçektir? Aslında her iki tablo bir tek bütünü oluşturmakta ve gerçeği yansıtmaktadır. Bu, emperyalizme bağımlı işbirlikçi kapitalist ekonominin kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı bir tablodur ve ülkenin yaşadığı büyük çelişkiyi resmetmektedir. AKP’nin, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin programını alıp harfiyen uygulaması gibi, son beş yılda AKP hükümeti değil de, başka bir hükümet de olsa idi, muhtemelen önümüzdeki tablo benzer bir tablo olacaktı. Şimdi bu tabloya biraz daha yakından bakalım.

BÜYÜME VE ÜRETİM

Türkiye ekonomisinin son beş yıldaki ortalama büyümesi, yüzde 5’tir. Bu rakam, geçmiş büyüme rakamları ile karşılaştırma içinde gerçekçi bir yere oturtulabilir. Genel olarak 1995-2004 dönemine bir göz atılacak olursa, Türkiye ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 4 büyüdüğü görülmektedir. Ancak, 1999 ve 2001 krizleri dışta tutulduğunda, büyüme yüzde 7’dir. Ekonominin büyüme, durgunluk ve krizler içerisinde ilerleyeceği dikkate alındığında –ki gerçek durum da budur–, yıllık ortalama yüzde 5 civarında bir büyümenin gerçekleşeceği varsayılabilir.* Nüfus artışı –ortalama yıllık yüzde 1.5 dolaylarındadır– dikkate alındığında, bu büyümenin gerçekte daha küçük olacağı görülebilir. Bu durum göz önünde tutulduğunda, bugün çok abartılan ekonomideki büyümenin, geçmiş dönemlerin büyüme performansından farklı olmadığı ortaya çıkar.

Kriz yılının ardından 2002 büyümesi 7.8, 2003 büyümesi 5.9, 2004 büyümesi 9.8’dir. 2005 yılı büyümesi yüzde 5.8, 2006 büyümesi ise yüzde 6’dır. Türkiye’de daha önceleri, bu büyüme oranının üzerinde, hem de daha uzun bir döneme yayılan büyümeler olmuştur. Örneğin 1980-1999 yılları arasındaki büyüme, 2000-2004 dönemine göre daha büyüktür. 2002’den bu yana, milli gelirin yaklaşık yüzde 40 oranında arttığı görülmektedir. 2002’de 181.7 milyar dolar olan –krizden çıkış yılı olduğu dikkate alınmalı– milli gelir, 03’te 238.9, 04’te ise 283 milyar dolar olmuştur. Burada dikkati çeken önemli nokta ise, bu dönemde TL’nin kazandığı değerdir. TL; 2001 Mart’ına göre, Mart 04’e gelindiğinde yüzde 40 dolaylarında değer kazanmıştır. Bunun anlamı şudur; dolar bazında yapılan her hesaplamada ekonomi yüzde 40 daha büyük gözükecektir. Önceden 100 dolarlık üretim yapıyorsanız, üretiminizi artırmadan, işçi sayısını çoğaltmadan, artık 140 dolarlık üretiyorsunuz demektir, bu. “Kağıt üzerinde büyüme” denilen şeydir bu. Yüzde 40’lık bu büyüme oranının da, son dört yılın milli gelir artışına denk düştüğünün görülmesi ise ayrı bir ilgiçliktir. 2005 yılı için milli gelir yaklaşık 340 milyar dolardır. 2006 için ise bu rakam, 400 milyar dolardır. Hatırlatmak gerekir ki, bu büyüme ile TL’nin kazandığı değer arasında yukarıda dikkat çekildiği gibi doğrudan bir ilişki mevcuttur.

Büyüme rakamlarına, ülkenin sattığı kamu kuruluşlarına ödenen dolar ve euroların, alınan borçların da dahil edildiğini hatırlatırsak, mevcut “büyüme”nin niteliği konusunda daha net bir düşünceye sahip olabiliriz.

SANAYİ VE BÜYÜME

Eğer bir ülke büyümesinin sağlıklı olmasını istiyorsa, özellikle sanayisini geliştirmek, büyümesini –kapitalizm koşullarında ne kadar olabilirse, o kadar–istikrara kavuşturmak zorundadır. Bu açıdan üretimin kilit sektörü, imalat sanayiidir. İmalat sanayii büyümenin lokomotifi durumundadır. İmalat sanayiine düzenli olarak yapılan sabit sermaye yatırımları ve bu yatırımların genişlemesi –makine, teçhizat vb.–, üretimin artmasının, dolayısıyla büyümenin temel koşuludur. 2004 yılına kadar sabit sermaye yatırımlarında ciddi artışların olmadığı görülmektedir. Örneğin, 2004 yılındaki sabit sermaye yatırımları, 1998 yılının gerisindedir. Ulusal tasarrufların GSMH’ya oranı, 98’de yüzde 23 iken, bu oran 04’te yüzde 22 olmuştur. Sabit sermaye yatırımlarında artma eğilimi bulunmaktadır. Bu artma, 2005 yılı için daha belirgindir. Ancak bu artmanın, bazı ekonomistlerin işaret ettiği gibi, önemli kesiminin, eskiyen ve kriz yıllarında değersizleşen makina ve teçhizatın yerine konmasından kaynaklandığı görülmektedir. 2007’de de sabit sermaye yatırımlarında artış görülmekte, ancak bu artış içinde yenilenme payları asıl kalemi oluşturmaktadır.

Emperyalizme bağımlı ülkelerde, tek başına üretimin artması da, ekonominin sağlıklı geliştiğinin göstergesi değildir. Çünkü genellikle üretim artışı, üretimde kullanılan ithal malların –ara malları– artışını da beraberinde getirmektedir. Türkiye ekonomisinin üretiminin canlandığı, büyümenin gerçekleştiği yıllarının, aynı zamanda ithalatın büyük oranda arttığı yıllar olması tesadüfi değildir. Üretim artmakta, aynı biçimde ithalat artmakta, bu da, dış ticaret açığının ve onun asıl yansıması olan cari işlemler açığının büyümesine yol açmaktadır. Bu ise, kriz tetikçisi etkenlerin harekete geçmesi anlamına gelmektedir.

Burada vurgulamak gerekir ki, Türkiye’nin üretimini devam ettirmek için yaptığı ithalatla, gelişmiş kapitalist ve emperyalist ülkelerin yaptıkları ithalat arasında niteliksel bir fark bulunmaktadır. Bir tarafta bağımlılık ve zorunluluk bulunmakta, diğer tarafta emperyalist ülke olmanın verdiği avantajla kendi halkına tüketim malları sunma, dışarıdaki şirketlerinden “ithal” etme gibi temel bir fark.. Eğer bu dikkate alınmazsa, “karşılıklı bağımlılık” demagojisinin etki alanına girilerek, bugün dünya ekonomisinin işleyiş kurallarına ters açıklamalar yapmak gibi bir yola girilecektir.

Zaman zaman açıklanan rakamlar, ara ve yarı-mamul maddelerin ithalatına ödenen miktarın, hemen hemen ülkenin ihracatına –örneğin 2005 için 76 milyar dolar– eşit durumda olduğunu göstermektedir. Bu yapı, üretimin dışa bağımlılığının en somut göstergesi durumundadır. Mali ve parasal krizler türünden kendisini açığa vuran, sıcak para girişini hızlandıran ve krizleri tetikleyen de, “reel ekonomi”nin bu yapısıdır. Öncesi bir yana, 2001 yılından itibaren ara malları ithalatının, toplam ithalat içerisindeki oranı, her yıl ortalama yüzde 70 olarak görülmektedir. Sermaye malları için bu oran yüzde 17, tüketim malları içinse yüzde 11’dir. Üretim artmakta ve Türkiye büyümektedir. Ama bu büyüme sürekli olarak dış ticaret açığını artırmakta, hemen hemen hiç yeni istihdam yaratmamaktadır.

BORÇLAR, SICAK PARA GİRİŞİ VE ENFLASYON

AKP hükümeti döneminde enflasyonun düştüğü bir gerçektir. Ama buna rağmen, Türkiye, Avrupa’nın en yüksek enflasyon oranına sahip ülkesidir ve bu oran, sağlıklı bir ekonomi için kabul edilemeyecek düzeydedir. Ancak bu durum, hayatın ucuzladığı, yaşam koşullarının iyileştiği anlamına da gelmemektedir.

Enflasyonun yakın geçmişteki oranlarına bakıldığında, durum şudur: 1993-2002 arasında enflasyon ortalaması, yüzde 70.4’tür. Enflasyon, 2003 yılında yüzde 13.4, 2004 yılında 9.3 olmuştur. 2007’de ise, oran, yeniden yüzde 12 civarına çıkmıştır. Geçmiş yüksek enflasyon oranlarına bakılarak, bugünkü durum başarı olarak kabul edilmektedir. Soyut olarak düşünüldüğünde, bu bir başarı gibi gözükmektedir. Ama hem ekonominin genel durumu içerisinde, hem de işçi sınıfı ve emekçi halkın yaşamında her hangi bir iyileşmeden söz edilemez. Fatura, bütünüyle emekçi halka çıkarılmıştır. Yüksek enflasyon döneminin faturasını emekçi halk yoksullaşarak ödemişti. Şimdi enflasyonun nispeten düşmesinin bedelini, yine ve daha fazla yoksullaşarak emekçi halk ödemektedir. Enflasyonun düşmesi, ücret ve maaşlardaki artışın düşük tutulmasının gerekçesi olmakta, bu durum yoksullaşmayı derinleştirmektedir.

Ayrıca, enflasyondaki düşmesinde temel rolü reel kurdaki değerlenmenin oynadığını, TÜSİAD gibi sermaye çevreleri de kabul etmektedir. Sıkı para politikaları enflasyonu aşağı çekmiş, ancak başarı pamuk ipliğine bağlanmıştır.

Açıklara gelince: Cari işlemler, 2001 de, 3.4 milyar dolar fazla vermektedir. Bunun genel bir ölçü olamayacağı ileri sürülebilir. Ama geçmişte, genelde bugünkü düzeyde dış açık görülmemektedir. 2005’te bu açık 23 milyar doları geçmiştir. Bu ise, aynı yılın milli gelirinin yaklaşık yüzde 6’sına tekabül etmektedir. Bugün ise, bu açık 30 milyar dolar seviyesindedir. Dış açık ve dolayısıyla cari işlemler açığı sürekli olarak yükselme eğilimi içerisindedir. Türkiye’nin borçları ise, AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılından bu yana, sürekli olarak artmıştır. 2002 Aralık ayında, toplam kamu net borç stoku (brüt) 257.3 milyar YTL’dir. Bu rakam; 2003 Aralık ayında 297.4 milyar YTL’ye, 2004 aralık ayında 332.1 Milyar YTL’ye, 2005 Mart’ı itibarıyla 341.8 milyar YTL’ye* ulaşmıştır. 2006 Şubat’ı itibariyle, bu rakam 350 milyar YTL’i aşmış durumdadır. 2007’de ise, borç rakamı 400 milyar YTL’yi aşmış durumdadır.

Dış borçlardaki artışta ise durum şöyledir: 2002’de toplam dış borç stoku 130.3 milyar dolar, 2003’te 145.8 milyar dolar, 2004’te 161.8 milyar dolar, 2005’te ise yaklaşık 160 milyar dolar olmuştur. Bu rakam, 2006 içinse 206.471 milyar dolardır. 2007’de bu rakam daha da yukarı çıkmıştır. Yani AKP hükümeti, 130 milyar dolar olarak devraldığı dış borç miktarını, 200 milyar doların üzerine çıkarmıştır. Türkiye’nin toplam borçları ise –iç ve dış– 400 milyar doları aşmış durumdadır. Bu borçlar düzenli olarak artmaktadır. Hükümet, dış borçların milli gelire oranının düşmüş olduğunu ileri sürmektedir. Gerçekte, bu oranda bir düşme bulunmaktadır. Ancak rakamların da kanıtladığı gibi, dış borçlar mutlak büyüklük olarak artmakta, başka bir ifade ile, borçlanma eğrisi aynı eğilimde yükselmekte, ama milli gelirdeki artış dolayısıyla bu borçların milli gelire oranı düşmektedir. Bu da, bu dış borçların “azaldığı” gibi bir yanılgıya yol açmaktadır.

Borç ödemelerinin yanı sıra, bu borçların faizleri de ciddi bir yük oluşturmaktadır. 2001 yılında bütçe içindeki faiz giderleri, GSMH’nin 23,3’ü olmuştu. 2004 yılında, bu oran 13,2 oldu. Bu oran 2005’te ise, yüzde 9,6 oldu. 2001 yılında bütçeden faiz giderlerine ayrılan pay, yüzde 51 olmuştu. 2005 bütçesinde bu pay, yaklaşık yüzde 31,9 oldu. Bunların oldukça ciddi oranlar olduğu görülmektedir. Bütçenin büyüklüğüne göre oranlar düşmekte, ama ödenen miktarlarda kayda değer düşüşler olmamaktadır. Araştırmalar göstermektedir ki: Türkiye son 20 yılda 400 milyar doları aşan iç ve dış borç faizi ödemiştir. Anapara ve faiz ödemelerinin toplam miktarı ise, 2005 rakamlarına göre, 1 trilyon 236 milyar dolardır.

“Sıcak para” girişi, ekonominin diğer temel problemlerinden birisidir. Spekülatif sermaye, OECD ülkelerinde yıllık ortalama yüzde 4-5 faiz elde ederken, bu oran, Türkiye’de yıllık yüzde 35 ile 45 arasında değişmektedir. Hatta bazı durumlarda, yatırılan paranın üçte ikisi kadar “vurgun yapmak” olanaklıdır. Yıllara göre spekülatif finansal getiri oranları şöyledir: 2001 yılı için yüzde 7.0, 2002 yılı için yüzde 31.8, 2003 yılı için yüzde 45.3, 2004 yılı içinse bu oran yüzde 33.3’tür (Bkz. E. Yeldan). Son dört yılda, sıcak para girişinin 70 milyar dolara ulaştığı bilinmektedir. Borsanın yüzde 74’ü ise, yabancı sermayenin kontrolüne girmiş bulunmaktadır.

Üretimin ithalata zorunlu bağımlılığı, sürekli artan dış borçlar, ana para ve faiz ödemelerini, “sıcak para” girişini tetiklemekte, spekülatif hareketleri de hızlandırmakta, yeni krizlere yataklık yapmaktadır. AKP hükümeti, daha önceki hükümetler gibi, bu kısır döngüyü kıracak hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Açıkça görülmektedir ki, AKP hükümeti yılları, spekülatif kazanç için “tatlı yıllar” olmuştur.

ÜCRETLER VE İŞÇİ SINIFININ DURUMU

AKP hükümeti ekonominin düzeldiğine ilişkin yoğun bir demagoji yapmaktadır. Ama bu “düzelme”, işçi sınıfına ve emekçi halka yansıyan bir düzelme değildir. İşsizlik ve yoksulluğun artması, bu durumun somut göstergesi durumundadır. Yapılan araştırmalar, son dört, beş yılda reel ücretlerde düşme olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum TÜSİAD tarafından da kabul edilmekte ve işbirlikçi büyük burjuvazi, reel ücretlerin düşmesini, dış ülkelerle “rekabet edebilmenin zorunlu koşulu” olarak değerlendirmektedir. Sermaye, genel eğilimi olarak, işçi sınıfının ücretlerini en geri düzeye çekme isteğindedir. Karşısında güçlü bir emek muhalefetinin olmadığı bugünkü koşullarda, bu açıdan iyice pervasızdır. Bu durumun ücretler alanındaki rakamsal ifadesi şöyledir: 2004’de imalat sanayiinde ücretler, kamu kesiminde reel olarak yüzde 4.2, özelde ise yüzde 4.5 oranında artmıştır. Yakından bir bakış, bu rakamların yanıltıcı olduğunu ortaya koymaktadır.

2000-2004 arasında, imalat sanayiinde reel ücretler, kamuda yüzde 12.2, özel sektörde ise yüzde 17.1 oranında gerilemiştir. Buna karşılık, verimlilik ortalama yüzde 25.9 artmıştır. Bağımsız Sosyal Bilimciler’in yaptığı bir araştırma, reel ücretlerin 1997 seviyesine gelmediğini göstermektedir. TÜSİAD araştırmaları da, bu durumu başka bir açıdan doğrulamaktadır.

Bunun anlamı nedir? Üretim artmakta, buna karşın, birim maliyetteki emek karşılığı düşmektedir. Bunun tek bir anlamı bulunmaktadır: AKP Hükümeti döneminde artı-değer sömürüsü artmış, sömürü oranı yükselmiştir. Son 4-5 yılda, özel sektörde yetersiz de olsa yapılan makine, techizat yatırımı verimliliği artırırken, nispi artı-değer sömürüsünü de yoğunlaştırmıştır. Ama sermaye sadece nispi artı-değer sömürüsünü yoğunlaştırmakla kalmamış, artı değer sömürüsünün en vahşi yöntemlerinden birisi olan “mutlak artı-değer sömürüsü”nü de devreye sokmuştur. Çünkü araştırmalar açıkça ortaya koymaktadır ki, işçilerin çalışma saatleri artmış, işsizlik sürekli yükselmesine karşın, çalışan işçilerin sırtından tatlı kârlar vurulmuştur. Çalışma saatlerindeki bu artışlar ise, 2002’de yüzde 1.4, 2003’te yüzde 2’dir. 2004’teyse, bu artış, yüzde 1.9’dur.

TÜSİAD’ın “2006 Yılına Girerken Türkiye Ekonomisi” adlı çalışmasına göre, durum şudur; 1990 yılı baz alınarak yapılan hesaplamalara göre, 1972’de işçi başına 12.8 YTL olan katma değer, 2003’te 26.3 YTL’ye çıkmıştır. Bu, yaklaşık iki kat bir artışı göstermektedir. TÜSİAD raporunda bu artışın hangi yılda kesin bir sıçramaya dönüştüğü açıkça vurgulanmıyorsa da, yapılan atıflardan, bunun 12 Eylül 1980 sonrasında olduğu açıkça anlaşılıyor. Yine TÜSİAD verilerini kullanarak devam edecek olursak, 2005 yılında, özel imalat sanayiinde, bir birimlik üretim için ödenen reel ücreti gösteren birim reel ücret endeksi, yılın ilk üç aylık döneminde –yani ilk 9 ay–, geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 2.6 oranında gerilemiştir. Çalışan endeksi temel alınarak yapılan hesaplamalar, 2000 yılı için 90.3, 2003 için 87.0, olağanüstü büyüme yılı olan 2004 için ise 91.4’tür! Birim başına daha az işçi çalıştırıldığının bir başka kanıtıdır bu.

Yine aynı dönemde, çalışılan saat başına verimlilik yüzde 4.8 artarken, saat başına reel ücret sadece yüzde 2.2 artmıştır! Bu da, artı-değer sömürüsünün artmasının bir başka biçimde ifade edilmesidir.

Asgari ücret ise, “sefalet ücreti” olmaya devam etmiştir. Bugün asgari ücret, aylık net 352.09 YTL’dir. Asgari ücretin artış oranı da sürekli olarak düşmektedir. Asgari ücret, 2005’te, bir önceki yıla göre yüzde 10 artarken, bu artış, 2006’da yüzde 8.2, 2007’nin ilk ayında 5.9, yedinci ayına gelindiğindeyse 3.1 olmuştur.  Yani asgari ücretle çalışan bir işçi açlık sınırının altında ücret almaktadır.* Asgari ücret, 4 kişilik bir ailenin gıda, barınma, sağlık, bakım vb. gereksinmelerini sadece 5 ya da 6 gün için karşılayabilmektedir. İşçilerin önemli bir oranının asgari ücretle çalıştığı dikkate alındığında –ki SSK’ya kayıtlı işçilerin üçte ikisi asgari ücretle çalışmaktadır–, işçi sınıfı ve emekçi halk için, AKP dönemi açlık ve yoksullukla birlikte anılacak bir dönem olacaktır.

YOKSULLUK, İŞSİZLİK VE GELİR DAĞILIMI

Türkiye, dünyada, gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkelerden birisidir. Araştırmalar, nüfusun en üstteki yüzde yirmilik kesiminin, milli gelirin yaklaşık yarısına el koyduğunu –2002’de yüzde 50.1– göstermektedir. Nüfusun yüzde 20’lik dilimlere bölünmesi ile elde edilen bu bölüşüm rakamlarını, diğer yüzde 20’lik kesimler için üstten alta doğru sıralarsak şöyledir: en üst yüzde 20’lik dilim, milli gelirin yüzde 50.1’ni almaktadır. Dördüncü yüzde 20, 20.8’ini, üçüncü yüzde yirmi yüzde 14’ünü, ikinci yüzde 20, 9.8’ini, beşinci yüzde yirmi, yani en yoksul kesim ise yüzde 5.3’ünü almaktadır. Türkiye nüfusunun yaklaşık 75 milyon olduğunu göz önüne alacak olursak, her yüzde 20’lik dilime, yaklaşık 15 milyon kişi düşmektedir. Dikkatli bir bakış, en üstteki yüzde yirmilik bölümün 15 milyona tekabül etmediğini, gerçekte bu yüzde 50.1’i, çok daha dar bir (belki bir kaç milyon) kesimin cebe indirdiğini görebilir. Açıkçası, bu yüzde yirmilik dilimler durumun vehametini yumuşatmaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı son araştırmalara göre, Türkiye’de, 2004 yılında, yaklaşık 909 bin kişi açlık sınırının, 18 milyon kişi ise yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. TÜİK’e göre, 2003 yılında yüzde 1,29 olarak tahmin edilen açlık sınırının altında yaşayan fert oranı, 2004 yılında değişmedi. Başta sendika çevreleri olmak üzere, bazı ekonomistler, açıklanan bu rakamları “iyileştirilerek düzeltilmiş” bulmakta, gerçek durumun daha ağır olduğunu ileri sürmektedirler. Türkiye’de yaklaşık 20 milyon kişi, yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Son yapılan araştırmalar, her dört kişiden birinin yoksul olduğunu ortaya koymaktadır. Kırda yoksulluk yüzde 40’a çıkmakta –kırda yaşayan 27 milyondan, 11 milyonu yoksul–, bu oran, şehirlerde yüzde 17 olmaktadır. Hükümetin 2002’den beri uyguladığı ekonomi politikaları yoksulluğu artırmakta, açlığı ciddi bir sorun olarak ülke gündemine getirmektedir. Diğer taraftan, en adaletsiz vergi sistemi olarak kabul edilen dolaylı vergi türünde görülen artış dikkat çekicidir. 2005’te toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergilerden elde edilmiştir. (Dolaylı vergi, özellikle günlük tüketim maddelerinden alınmaktadır ve bu, Koç, Sabancı vb. nin, işçi Ahmet’le, ekmeğe, sigaraya vb., gelirleri arasındaki uçuruma rağmen aynı oranda vergi vermesi anlamını taşımaktadır.) Bu arada, Koçların, Sabancıların doğrudan ödedikleri gelir vergilerinin de, işçilerin sırtından ödendiğini hatırlatalım.

İşsizlik ülkenin diğer temel problemlerinden birisidir. Son yıllarda resmi olarak açıklanan istatistiki veriler, ülkede işsizliğin yüzde 10 ve biraz üzerinde olduğunu ortaya koymaktadır. Resmi istatistiklerde, sanayi ve tarımdaki işsizlik ortalaması, yüzde 14 civarındadır. Ancak ekonomi ile ilgilenen ciddi çevreler, mevcut hesaplama yöntemleri ile hesaplandığında dahi, bu oranın yüzde 20’nin altında olmadığını ileri sürmektedirler ve bu konuda genel bir anlayış birliği bulunmaktadır. Mevsimlik oynamalar, kırsal kesimdeki gizli işsizlik vb. dikkate alındığında, bu rakam, yüzde 40’lara ulaşmaktadır.

2004’ün sonuna göre, 15 yaş üstü sivil işgücü, 50.2 milyon kişidir. Çalışanların genel sayısında, 2002’de 110 bin, 2003’te 207 bin kişilik bir daralma olmuş, ekonominin “rekor büyüme” yılında 564 bin kişilik bir artış görülmüştür. Ancak bu dönemde, 15 yaş üstü nüfus 1 milyon artmıştır. Türkiye’de işgücüne katılma oranı yüzde 48 gibi oldukça düşük bir rakamdır. Ortaya çıkan veriler kanıtlamaktadır ki, ekonominin büyüdüğü dönemlerde de işsiz sayısı azalmamaktadır. Çalışanlar endeksi, 2000 yılı için 90.3, 2003 yılı için 87.0, 2004 yılı için 91.4 olmuştur. (Tam istihdam 100 kabul edilmiştir.) Özellikle genç nüfus arasında, işsizlik oldukça yaygın durumdadır. İşsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi, toplumun sosyal dokusunda da derin yaralar açmaktadır. İntiharlar, cinnet geçirmeler, soygun ve kap-kaç olaylarının artması, bu ekonomik temel üzerinde yükselmektedir.

ÜLKENİN YAĞMALANMASI; ÖZELLEŞTİRME

Başbakan Erdoğan, görevlerinin “ülkeyi pazarlamak” olduğunu açıkça dile getirmişti. Maliye Bakanı Unakıtan ise, kamu mülklerini “babalar gibi satmakla” övünüyordu. Ülke, bu anlayışla, uluslararası büyük sermayeye tam anlamı ile peşkeş çekildi, halkın biriktirdiği değerler üç-beş kuruşa pazara çıkarıldı. Bu satışlar sonucu, ülke sadece biriktirdiği ulusal kamu değerlerini yitirmekle kalmadı, özelleştirme dolayısıyla işsiz kalan bir işçi kitlesi de ortaya çıktı.

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, 2004 yılı başında özelleştirilen şirket ve işletmelerde iş akdi feshedilen personel sayısının 15 bin 828 olduğunu söylüyordu. Unakıtan, “1986 yılından bugüne kadar özelleştirme kapsamındaki 150 kuruluşta kamu payının, hisse senedi satışı yoluyla özelleştirildiğini, ayrıca 30 kuruluşa ait 3 bin 134 işletme, tesis, iştirak payı, gayrimenkul varlığının satış ve devir işleminin tamamlandığını” açıklıyordu. Özelleştirmayi dayatan uluslararası mali kuruluşlardan birisi de Dünya Bankası idi. Unakıtan, “özelleştirilen işletmelerin yeniden yapılandırılması sonucu işten çıkarılan işçilerin yoksulluğa düşmesinin önlenmesi ve yeniden işe yerleştirilerek işgücü pazarına dönüşlerinin hızlandırılması amacıyla, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın koordinasyonunda, Dünya Bankası kredili ‘Özelleştirme Sosyal Destek Projesi’ uygulandığını” belirtiyor, “bu proje kapsamında 32 bin kişiye hizmet verilmesinin hedeflendiğini” vurguluyordu.

Özelleştirilen kuruluşlardaki işçiler işsiz kalırken, bir kısmı, memurlar gibi başka kentlere sürüldü; özelleştirilen kuruluşlardan bazılarıysa yıkılarak, arazileri üzerinden rant elde edildi.

Aşağıda, bazı başbakanların kendi dönemlerinde ne kadar özelleştirme yaptıklarına ilişkin bir tablo bulunuyor.

 

Başbakan

Özelleştirme Geliri (Milyar $)

1. R. Tayyip Erdoğan

20.8

2. Bülent Ecevit

6.4

3. Mesut Yılmaz

2.7

4. Turgut Özal

1.5

5. Tansu Çiller

1.3

6. Süleyman Demirel

0.6

7. Yıldırım Akbulut

0.4

8. Necmettin Erbakan

0.4

9. Abdullah Gül

0.1

Toplam:

34.2

 

Bu tablodan da açıkça görüldüğü gibi, AKP dönemi satışın en fazla olduğu dönem olmuş, onu sosyal demokratların manevi lideri Ecevit izlemiştir.

Özelleştirilen kuruluşların yanı sıra özelleştirmeyi bekleyen bazı kuruluşlar da şunlar; Ziraat Bankası, Türkiye Kalkınma Bankası, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nun fazla olan televizyon kanalları, elektrik üretim ve dağıtım şirketleri, Hamitabat ve Soma elektrik santralları, Tekel Sigara, Çaykur, Makine Kimya Endüstrisi, Türkiye Kömür İşletmeleri, Boru Hatları ile Petrol Taşıma AŞ (BOTAŞ), Şeker Fabrikaları, Milli Piyango, köprüler ve otoyollar, yine bu yıl özelleştirilecek Petkim’in yanı sıra Türk Hava Yoları, Vakıfbank ve Halk Bankası’nın blok hisseleri, TELEKOM’un kamu hisselerinin halka arzı, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü, yerel yönetimlerin şirketlerinden İGDAŞ, EGO, İSKİ, ASKİ vb.

AKP Hükümeti dönemi özelleştirmede gözü kara gidiyor ve IMF ve Dünya Bankası’nın direktiflerini harfiyen yerine getiriyor.

TARIMIN ÇÖKERTİLMESİ

AKP döneminde çöküntüye uğrayan bir diğer alan da tarım oldu. Birçok bağımlı ve azgelişmiş ülkede tarımı çökerten ve çiftçilerin yoksullaşmasına yol açan IMF-Dünya Bankası damgalı “yapısal uyum programları”, Türkiye tarımında da uygulanmaya başladı. Altyapısı Dünya Bankası’nca hazırlanan ve bu bankanın kredileri ile desteklenen, Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) adı altında dayatılan bu program uyarınca, tarımda destekleme fiyatı uygulamasına son verildi, tarım kredilerine ve girdilerine verilen sübvansiyonlar kaldırıldı. Doğrudan gelir desteği (DGD) sistemine geçişte önemli adımlar atıldı. Destekleme alım miktarları azaltıldı, destekleme fiyatları gerçekleşen enflasyonun çok altında belirlendi. Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri (TSKB), Ziraat Bankası, TEKEL ve Şeker Fabrikaları’nın özelleştirilmelerine olanak veren yasalar yürürlüğe girdi. Tarımsal KİT’lerin (ORÜS, EBK, TZDK, TİGEM) özelleştirmelerine devam edildi.

AB ile yürütülen birlik görüşmelerinin en önemli başlıklarından birisi de, tarımın “yeniden yapılandırılmasıdır”. Bu programa göre, tarımsal nüfus, genel nüfusun yüzde onuna çekilecektir. Bu oran, bugün Türkiye’de yüzde 40’dan fazladır ve bunun anlamı, köylülüğün, tarımdan geçinen küçük üreticilerin farklı bir alternatif gösterilmeden yıkımı ve tasfiyesidir.

İşbirlikçi egemen sınıflar, uzun yıllar, ülkenin “tarımda kendine yeterli ülke” olması ile öğündüler. Bugün, bu alanda da, dışa bağımlılık gelişmektedir. Emperyalist ve gelişmiş ülkeler kendi tarımlarını ve hayvancılıklarını pek çok sübvansiyonla desteklerken, Türkiye gibi ülkelere, bu alanlarda tasfiyeyi ve küçülmeyi dayatmakta, kendi ürünlerini bu ülkelere pazarlamanın yolunu açmaktadırlar.

Türkiye ve tüm bağımlı ülkeler, uluslararası tarım tekellerinin “patent” ve GDO gibi yöntemleri ile bir kez daha soyulmakta, yerli ürünlerin geliştirilme ve üretilmesi giderek daha fazla tehlikeye girmektedir.

SONUÇ

Burada, AKP Hükümetinin yaklaşık beş yılını, devraldığı ekonomik mirasla karşılaştırarak, kalın çizgileri ile ortaya koymaya çalıştık. Ortaya çıkan tablo, daha önceki dönemlerden çok farklı bir tablo değildir. Ne var ki, son beş yılda –zaman zaman dalgalanmalar görülmekle birlikte– bir ekonomik kriz yaşanmamasına rağmen, ülkenin ekonomik sorunları büyümüş, Türkiye, uluslararası büyük sermayenin daha fazla kontrolü altına girmiştir.

Bu süreçte, ülke, elinde bulunan kamu mülklerinin çoğunu satışa çıkarmış, deyim yerinde ise, bir miras yedi gibi hareket etmiştir. Tarım çöküntüye sürüklenmiş, ülkenin borçları kabarmıştır. İşsizlik ve yoksulluk artmış, bunun sonucu, kendisini sosyal çöküntü olarak açığa vurmuştur. AKP de, kendisinden önce gelen hükümetlere dayatılan IMF programlarını uygulamıştır. AKP veya bir başka gerici burjuva partinin seçim kazanarak hükümet olması durumunda da, aynı programlar uygulanmaya devam edecektir. Ülke emperyalizme bağımlılıktan kurtulmadıkça, önünde farklı bir yol bulunmamaktadır.



* Veriler TÜİK istatistiklerinden, TÜSİAD raporlarından, BSP araştırmalarından ve günlük gazetelerden alınmıştır.

* Veriler Hazine Müsteşarlığı’nın Bakanlar Kurulu’na sunumundan -4 temmuz 2005- alınmıştır.

* Açlık sınırı, Türk-İş’in araştırmasına göre, 4 kişilik bir aile için 626 YTL’dir. Yoksulluk sınırı ise, Mayıs ayı itibarıyla 2 bin 40 YTL’dir.

Seçimler, Gençlik ve Sorunlar

Ülke cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, “dinci bir cumhurbaşkanı” seçtirmemek amacı ile genelkurmay tarafından verilen muhtıranın ardından genel seçim sürecine girdi. Bu sürece damgasını vuran, başlangıçta “laik-dinci” çatışma ve bölünmesi oldu. Genelkurmay ve onun politikası peşine takılan parti ve örgütlerin, modern yaşamın tehlikeye girdiğine inandırılan kitleleri peşlerine takarak yaptıkları mitingler, seçim süreci ile birlikte noktalandı. Ancak sonrasında, “laik-dinci” bölünmesine, “tırmanan terör” bahanesi ile kışkırtılmasına hız verilen “terörizme karşı mücadele” de eklendi ve milliyetçilik dalgası zaman zaman olduğu gibi yeniden tırmandırıldı. Milliyetçilik dalgasının yakın geçmişte gerici parti ve akımları güçlendirmede, devleti “toparlamada” sağladığı imkanın görülmüş olması, denenmiş bu yolun yeniden ve etkin bir biçimde kullanılmasını gündeme getirdi.

Bu kargaşa ve gerilimin içinde aşağı yukarı tüm partiler seçim bildirgelerini peşpeşe açıkladılar. Sermayeyi, devleti ve düzeni savunan partiler, bu bildirgelerde halka ve gençliğe bol bol vaadlerde bulundular. Ancak sermaye ve düzen partilerinin seçimler öncesinde halkın taleplerini istismar etmesi, sonrasında tüm söylediklerini yalayıp yutması, seçim dönemlerinin alışıldık manzaraları arasındadır. İşçi sınıfı ve emekçi hareketini temsil eden Emek Partisi de bu seçimlere katılıyor ve ayrıca demokrasi ve barış davasını savunan partilerle birlikte halka bağlı bağımsız adayları destekliyor.

Kuşkusuz bu seçim sürecinde, partilerin kazanmak için gözlerini diktikleri toplumsal kesimlerin başında gençlik gelmektedir. Bu seçimlerde, yaklaşık üç milyon genç ilk defa oy kullanacak. Ancak gerici akımlar, özellikle bunlardan bazıları tarafından, gençlik, sadece seçmen olarak değil, bu akımların aktif militan gücü olarak da kazanılmak ve yedeklenmek istenmektedir. Bu akımlar gençliğin gücünü ve dinamizmini bilmekte, sadece bu dinamizmi pasifize etmek için değil, gençliği gerici akımların aktif militan gücü ve militanları olarak kazanmak için de hamle yapmaktadırlar.

Ülkenin politik tablosuna bir göz attığımızda, gençliğin başlıca iki akım tarafından kazanılmak ve yedeklenmek istendiğini görmekteyiz. Bu akımlar “dincilik” ve “milliyetçilik”tir. Bu akımların gençlik içerisinde aldıkları mesafe oldukça fazladır. Bu akımların gençlik içerisindeki etkisi ile kıyaslanınca, ilerici düşünce ve akımların gençlik içerisinde sözü edilebilecek ciddi bir etkiye sahip olduğundan ne yazık ki söz edilmeyeceği gibi, bununla ilişki içerisinde, gençlik kitlelerinin kendi talep ve özlemleri ile harekete geçmesinden, bağımsız bir gençlik hareketinin varlığından söz de edilemez.

Gençlik içerisinde “etkili” olduğunu iddia eden ilerici parti ve akımların gençlik içerisindeki etkileri, “marjinal” denebilecek pozisyondadır ve ortada “kendilerinin çalıp, kendilerinin oynadıkları” bir durum bulunmaktadır. Kuşkusuz bunun nedeni gençlik yığınları değil, bu kesimlerin gençliğe yaklaşımlarındaki yeteneksizlik, cesaret ve inisiyatif eksikliği, gençlik kitlelerine gitme ve onları kazanma konusunda gösterdikleri anlayışsızlıktır.

Oysa bugün gençlik, geleceksizliğin kendisine kader olarak dayatılığı, işsizliğin kemirdiği, kaliteli bir eğitim olanağından yoksun, insanca bir yaşam sürdüremeyen, umutsuzluk içerisinde olan bir kesim durumundadır. Açıkçası, gençlik toplumsal yozlaşma ve çürümeden nasibini bol bol almaktadır. Gençlik eşit olmayan koşullara, geleceksizliğe, horlanmaya, insanca olmayan yaşam koşullarına öfke duymakta, bir kısmı isyanını ve enerjisini boşaltanalanlara–uyuşturucu, çeteleşme vb.– yönelmekte, önemli bir kısmı da kendisine alternatif olarak sunulan dinci-milliyetçi ideolojilere kapılmaktadır. Gençlik, duyarlılığı ve onuru ile bağımsız ve gururlu bir ülke istemekte, ancak bu isteği suistimal edilerek, kendisine, Kürtlere ve diğer uluslara düşmanlık temelinde gerici bir milliyetçilik dayatılmaktadır.

Oysa devrimci çalışma ve dünyayı dönüştürmenin temel koşullarından birisininin gençliği kazanmak olduğunu devrimci ve ileri çevreler çok iyi bilmektedirler. Ancak bugün sorunu doğrudan ortaya koymak gerekirse, gençliğin dinamik kesimleri, bugün, devrimci çalışmanın, işçi ve emekçi halkın yedek gücü değil, gerici, milliyetçi çevrelerin yedek gücü durumundadır. Kitlesi küçümsenemeyecek bir gençlik kesimi de yozlaşmanın, uyuşturulmanın girdabına sürüklenmiş durumdadır.

Bugün şu gerçek açık seçik teslim edilmek durumundadır ki; parti, gençlik içerisinde onu kazanacak ve örgütleyecek, kitlesel bağımsız bir gençlik hareketinin yolunu açacak bir çalışma ve eylem içerisine girmeden, ülkenin hiçbir temel sorununda sözü edilmeye değer bir rol oynayamaz, hele devrim ve sosyalizm gibi amaçları gerçekleştirmeyi hayal bile edemez. İşçi, öğrenci ve işsiz gençliğin ana kitlesini kazanmak için harekete geçmeyen, çalışmasını ve eylemini buraya oturtmayan, kendisini sürekli olarak genç ve taze güçlerle beslemeyen bir partinin, bu konularda söz etmeye değer bir iddia sahibi olamayacağı anlaşılmak zorundadır.

Şunları hatırlamak bile yeterince uyarıcı olmalıdır; Hrant Dink’i öldürmek için bulunan tetikçi henüz 18’ine bile basmamıştır. İtalyan rahibi vuran gencin durumu daha farklı değildir. Malatya’da misyonerlik faaliyetleri nedeniyle katledilenleri öldürenler de gençlik arasından devşirilmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama işin önemini anlamak için sanırız yeterlidir. Dini ve milliyetçiliği kullanan akım ve partiler, gizli-açık çeteler, gençliğin dinamizmini, atılganlığını, kendini feda edebilmesini sonuna kadar kullanmakta; bu gençleri, gençliğin eşit, sömürüsüz, özgür bir gelecek idealine karşı savaşan militanlar olarak, yani gençliğin geleceğini karartan savaşçılar olarak gençliğe karşı örgütlemektedirler.

Bu zeminin oldukça kaygan bir zemin olduğu, gerici, faşist hareketleri güçlendirdiği, böylesi bir gelişmenin ivme kazanması durumunda, işçi ve emekçi halkın önüne kapkara bir gelecek konulması tehlikesinin büyüdüğü görülmek zorundadır. Gençlik kendi geleceğinin celladı mı olacak, yoksa kendi geleceği de dahil olmak üzere işçi ve emekçi halkın, yani kendi ana ve babalarının kurtuluşunda, ülkesinin dönüşümünde sorumluluk üstlenerek, dev bir rol mü oynacaktır? Bugünün kilit sorunu budur ve bu sorun, olumsuz değil, olumlu yönü ile bir çözüme kavuşturulmak durumundadır.

Tarihsel bir iyimserlikle bu sorulara peşinen olumlu bir yanıt verilebilir, gençliğin geçmişte yaptıkları sayılıp, dökülebilir. Muhtemelen söylenen herşey de doğru olur. Ancak bugünün gerçekleri ve yakın tehlikeler söz konusu olduğunda, bu soruna ciddiyetle yaklaşılması, durumu değiştirecek bir sorumluluk ve bilinçle hareket edilmesi gerektiği ortadadır. Hitler’in SS’leri, Mussolini’nin kara gömleklileri, Başbuğ’un komandoları da gençlik içerisinden devşirilmiş; ilk iki örnekte, gençlik faşizmin kitle desteği, militan vurucu gücü olmuş, militarizme kapılarak, ömrünü ve geleceğini savaşlar içinde tüketmiştir. Son örnekte ise,
küçümsenmeyecek bir gençlik kesimi, ülkedeki bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi veren gençliğin ve emekçi halkın önüne dikilmiş, 12 Eylül askeri faşizminin yolunu açan süreçte gerici, halk karşıtı faşist bir rol üstlenmiştir. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Gerici, faşist, dinci akımlar gençliğe her şeyi vadetmekte, ama sonuçta geriye hayal kırıklığına uğramış, gençliğini ve geleceğini yitirmiş bir harabe bırakmaktadırlar. Oysa gençliğin bugün içinde bulunduğu duruma bakıldığında, onun, işçi sınıfı ve emekçi halkın evlatları olarak hareket etmek, sömürü ve baskıya, yoksulluğa ve işsizliğe, geleceksizliğe karşı çıkmak için tüm nesnel koşullara sahip olduğu görülmektedir. Bu koşulları anlamak için öyle derin araştırma ve incelemelere gerek de yoktur. Aklı başında, sorumluluk duyan her genç, çevresine irdeleyici bir gözle baktığında bu çıplak gerçeği görebilir.

Bu çıplak gerçek ana hatları ile kısaca çizilecek olursa, ortaya çıkan tablo şudur.

İŞSİZLİK VE GENÇLİK

Bugün ülkede işsiz kitleler içerisinde en büyük kesimi gençlik oluşturmaktadır. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Mart ayında açıklanan işsizlik rakamlarına bir göz atmak bile durumu yeterince ortaya koymaktadır. Mart ayında genel olarak açıklanan resmi işsizlik rakamı yüzde 10.4’tür. Tarım dışı işsizlik oranı yüzde 13.1 olmuş, genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki döneme göre 0.3 puan artarak, yüzde 19.5’e yükselmiştir. Kentlerde bu oran daha da yüksektir. Kentlerde genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 21.3’tür.

Bu işsizlik oranının daha yakından incelenmesi durumunda, lise ve yüksek öğrenim yapmış gençler arasında işsizlik oranının oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Yani iş bulmak, bir geleceğe sahip olma güvencesine kavuşmak için yüksek öğrenim yapmak da yetmemektedir. Mevcut düzen, eğitimsiz gençlerin yanına eğitimlileri de koyarak, gençliğin geleceğini karatmakta, umutlarını yıkmaktadır.

İşbirlikçi sermaye partilerinin ayrımsız hepsinin, “serbest piyasa ekonomisi”ni daha iyi çalıştırmayı vadederek, gençliğin önüne “iş umudu” olarak koydukları program, yeni isdihdam olanakları açacaklarını, böylece gençliğin işsizlikten kurtulacağını savunan bir programdır. Bu “program”, Nasrettin Hoca’nın “peşin para”sı kadar gerçekçi ve uygulanabilirdir!

Oysa, gençliğe iş olanaklarının açılması, genç nüfusun istihdam edilebilmesi için “piyasa dışı” önlem ve programlara ihtiyaç vardır ve ülke bağımsız bir ekonomik yapıya kavuşmadan bunu gerçekleştirme olanağı bulunmamaktadır. Bu durumda, gençlerin önüne sosyalizm alternatifinin kestirmeden konulması, belki propaganda olarak bir değer taşıyan, ama politik gerçekler ve çalışma için fazlaca yararı olmayan bir “çözüm”dür.

Yapılması gereken, işsiz gençlik kitleleri içerisinde iş talebini yükselten, meslek öğretmeye yönelik yatırımların yapılamasını isteyen, 18 yaşını doldurmuş, iş bulamamış her gence işsizlik ödeneği verilmesi talep eden bir çalışma içine girilmesi, gençliği mahallelerde, sokaklarda kitlesel olarak harekete geçiren ve kazanan bir çaba içerisinde olunmasıdır. Seçim dönemi çalışması iyi değerlendirildiğinde geniş olanaklar sunmaktadır. İşsiz gençlik içerisinde çalışma, mahalle ve sokaklarda gençlik örgütünün gruplarını kurmak, onları kazanmakla olanaklıdır. Mahallelere ve sokaklara kadar örgütlenmeyen bir gençlik örgütünün işsiz gençlk ve semt gençliği içerisinde ciddi bir çalışma yürütmesi düşünülemez bile.

Türkiye genç nüfusunun fazlalığı, dinamik bir ülke olmakla övünmektedir, ama görüldüğü gibi, bu genç nüfusa verilen, işsizlik ve geleceksizliktir.

EĞİTİM VE GENÇLİK

Üniversite sınavlarının (ÖSS) yapılmasının üzerinden çok fazla zaman geçmedi. 1 milyon 639 bin genç, 195 dakikaya sığdırılan bir sınavla geleceğini belirlemeye mahkum edildi. Sınava giren bu gençlerden 356 bin 512’si devlet üniversitelerine, 35 bin 271’si vakıf üniversitelerine, 10 bin 745’i Kıbrıs’taki üniversitelere, 15 bin 880’i özel yetenek programlarına olmak üzere, toplam 418 bin 408’i üniversitelere girmeye hak kazanacak. Bunun anlamın, 1 milyon 200 bin gencin sokağa bırakılması, geleceğinin karartılmasıdır. Üniversiteye girebilen gençlerin istedikleri dallarda eğitim yapıp yapamadıkları, nasıl bir eğitim aldıkları ise ayrı bir sorundur.

Eğitimin her kademesinde olduğu gibi, yüksek öğrenim de giderek paralı ve pahalı hale getirilmekte, üniversiteyi kazanan bir emekçi çocuğunun önüne yüksek harç duvarları çıkmakta, beslenme ve barınma büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. Eğitim müfredatı sürekli gericileştirilmekte, bilim dışı karanlık düşünce ve safsatalar sürekli müfredatın içine yerleştirilmektedir. İşbirlikçi egemen sınıfların öğrenci gençliği mahkum ettiği koşullar bunlardır. Gençler, pek çok durumda, tarikatların, diğer gerici örgüt ve akımlann kucağına itilmekte, onların “yurt” vb. olanakları, dışarıda kalmış gençler için kurtuluş olarak görülmektedir.

Partiler seçim bildirgelerinde bu sorunlara “el atmakta”, gençliğe daha da pahalıya  patlayacak çözüm ve programlar öne sürmektedirler. Örneğin CHP üniversite sınavının kaldırılacağını vadetmekte, çözümü, eleme sisteminin orta öğrenime doğru yayılmasında bulmaktadır! Yani yüz binlerce gence, daha baştan, “siz yüksek öğrenime gidemezsiniz” demektir bu. Bir diğer parti, MHP, dershanelerin paralı üniversitelere dönüştürülmesi vadetmekte, yaraya adeta tuz sürmektedir. Hükümet partisi AKP’nin pratiği ise zaten ortadadır. Hükümet dönemi boyunca, üniversitelere eğitim kalitesinin yükseltilmesi için hiçbir yatırım yapılmamış, YÖK sistemi korunmuş, üniversite kapılarında yığılma artmış, eğitimin her kademede paralı hale getirilmesi uygulaması sürmüştür.

Devlet üniversitelerinin merkezi bütçeden aldıkları pay her geçen yıl biraz daha kırpılırken, özel üniversiteler teşvikler ve vergi indirimleri ile beslenmektedir.

Buraya aldığımız bazı rakamlar, ülkede eğitim sisteminin durumu hakkında net bir fikir vermektedir. İlköğretimde devletin öğrenci başına yaptığı masraf (2002 rakamlarına göre) 730 YTL iken, özelde bu rakam 2492 YTL’dir. Mesleki ve teknik liselerde bu rakam, devlet olullarında 2234 YTL, özelde ise 4024 YTL’dir. Genel liselere ilişkin net veriler bulunmamaktadır. Ama durum farklı değildir ve üstelik bunların üzerine özel dershanelere verilen paralar eklenmektedir. Üniversitelerde öğrenci başına düşen harcama 5212 YTL olup, özel üniversitelere ilşkin bir veri bulunmamaktadır. Ancak bunların öğrenci başına teşvik aldıkları, çeşitli vergi indirimlerinden yararlandıkları, devlet bütçesinden pay aldıklan bilinmektedir. Eğitim harcamalarının GSYİH (gayrı safi yurt içi hasıla) içindeki payı, 2002 yılında 4.02 gibi çok düşük bir yüzdedir. Bu rakam, 1983 yılından beri yüzde 2 ile 4 arasında değişmektedir. Eğitim yatırımlarının konsolide bütçe içindeki payı ise 2002’de yüzde 1.3, 2003’te ise 1.1 olmuştur.

Genel olarak eğitimde, yörelere ve illere göre eğitimin kalitesi değişmekte, ekonomik olarak geri olan bölgelerde eğitimin kalitesi dibe vurmaktadır. Bu temel üzerinde yapılan üniversite sınavlarının, fırsat eşitliğinin olmadığı bir temelde yükseldiği açıkça görülmekte, üniversite sınavlarını kaldıracaklarını vaat edenler ise, bu yapıyı korumak ve geliştirmek dışında hiçbir şey vadetmemektedirler.

Okullar seçim döneminde kapalıdır. Ancak genel olarak öğrenci gençlik içerisinde yapılacak çalışma son derece önemli bir çalışmadır. Eğitimin her kademede giderek paralı hale gelmesine, üniversite sınavlarının kaldırılmasına, fırsat eşitliğinin sağlanmasına, eğitimin demokratikleştirilmesine, üniversitelerin özerkleştirilmesine vb. yönelik bir çalışma zorunlu ve gereklidir. Ayrıca vurgulamaya gerek yoktur ki, yüksek öğrenimli emek gençleri seçim çalışmalarına en ileriden katılmak, emek gençliği örgütlerinin yaygınlaşmasına, gençliğin kazanılmasına yardım etmek görevi ile karşı karşıyadırlar.

İŞÇİ GENÇLİK

İşçi gençliğin, emek gençliğinin ana gövdesini oluşturması gereken temel bir çalışma alanı olması nedeniyle, ayrı bir önemi bulunmaktadır. Genç işçiler, sınıfın en dinamik kesimlerini oluşturmaktadır. Ülkede organize sanayi bölgelerinin yaygınlaşması genç işçilerin sayısını fazla miktarda artırmış, bu siteler, adeta genç işçi cehennemleri olarak, ülkede gelişen kapitalizme genç işçilerin kanı ve canı ile hayat verir hale gelmişlerdir. Sendikasız, sigortasız, uzun çalışma günleri ile bu bölgeler, sınıf mücadelesinde önemli roller oynamaya aday durumdadır.

İşçi gençliğin yaklaşık yüzde 9O’ı sendikasız, sigortasız ve günde sekiz saatten fazla çalıştırılmaktadır. Asgari ücret, 16 yaşını doldurmayan işçiler için –çocuk demek daha doğru olur– aylık net 352.09 YTL, brüt 491.40 YTL’dir. 16 yaşından büyükler içinse, net 403.03 YTL’dir. (1 Temmuz’dan itibaren 419.15 YTL olacak.) Bunun adı sefalet ücretidir. İşbirlikçi sermaye, tüm işçi sınıfını ve emekçi halkı yoksulluğa ve açlığa mahkum ettiği gibi, genç işçileri de sefalet ücretine, kötü çalışma koşullarına, sosyal hak yoksunluğuna mahkum etmektedir. Oysa, son yapılan araştırmalar, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının 2000 YTL’nin üzerine çıktığını göstermektedir. Bilindiği gibi, asgari ücret, dört kişilik bir işçi ailesinin aylık asgari yaşam standardı üzerinden tespit edilmesi gereken bir ücrettir.

Sermaye düzeni, genç işçileri bu yaşam ve çalışma koşullarına mahkum ederek, onları tatlı kârları için sadece bir “üretim faktörü” –tıpkı makinalar, binalar vb. gibi– olarak görmekte, onların insan olduğunu, karşılanacak sosyal ihtiyaçları, maddi ve manevi –sportif, kültürel, eğlence vb.– ihtiyaçları olduğunu hiç düşünmek istememektedir. Genç işçiler günümüzün modern köleleridir ve onları antik çağın kölelerinden ayıran temel şey, ücretli köleler olarak, iş güçlerini satmaya ve sermayenin kârını artırmaya mahkum edilmiş olmalarıdır.

Bütün bu koşulları dikkate aldığımızda, işçi gençliğin sonsuz bir mücadele potansiyeli taşıdığını anlamakta pek zorlanmayız. Genç işçiler de, bu potansiyeli ortaya koymakta, mücadele etmekte, ancak bunu esas olarak “kendi tarzlarında”–işyerinden ayrılmak, patronu dövmek, iyi örgütlenmemiş direnişlere baş vurmak vb.– yapmaktadırlar. Az sayıda genç işçi, sendika ve sigorta, sekiz saatlik işgünü için daha örgütlü bir mücadeleye atılmakta, ancak bu mücadeleler diğer işyerlerini kapsamadığından, çoğu durumda yenilgiye uğramakta, ama başka bir işyerinde aynı mücadele uç vermektedir.

Genç işçiler arasında düzenli ve sistemli, talepleri net belirlenmiş, hedefi açık olan sabırlı bir çalışmanın yürütülmesi zorunludur. Vurgulamak gerekir ki, genç işçi çalışması zaman zaman akla gelecek, zorlukları karşısında havlu atılacak bir çalışma değildir. Eğer devrim ve sosyalizm diye bir hadef varsa, işçi sınıfını kazanmak ve örgütlemek gibi bir sorun varsa, genç işçi çalışması, bu amacın temel ayaklarından birisidir ve mutlaka çalışmanın ilk gündemleri arasında yer almak zorundadır.

Seçimler ve tatil dönemi, belli başlı önemli alanlarda genç işçi çalışmasını yeniden örgütlemek, sürdürüldüğü yerlerde güçlendirmek için bir fırsat olarak değerlendirilmek durumundadır.

SEÇİM ÇALIŞMASI, GENÇLİK ÇALIŞMASINA YENİ BİR İVME KAZANDIRMAK İÇİN İYİ BİR FIRSATTIR

Bugün gençlikte durumumuz nedir? Açıklıkla ve dürüstçe yanıtlanması gereken soru budur. Bugün görünen şudur ki, işçi gençlik içerisinde az çok istikrarlı, sürekli gelişip güçlenen bir çalışmamız yoktur. Dönem dönem bu alana dikkat çekilip yönelinmekte, zayıf bir çalışma sürdürülmektedir. Yüksek öğrenim gençliğinde zayıfız ve özellikle yüksek öğrenim açısından belirleyici önemi olan illerde ve alanlarda bu zayıflık daha da belirgindir. Orta öğrenimde ise, zaman zaman parlayan atılımlar yapıyoruz, sonra herşey eskiye dönüyor. Gençlik çalışmasının ve gençlik örgütünün içinde bulunduğu durumun kalın hatları ile özeti budur. Bunun, gençlik kitlelerini kazanacak, onları işçi sınıfı ve emekçi halkın yedeği yapacak bir gençlik çalışması olarak adlandırılamayacağı, bu “çalışma” üzerinde yükselen bir gençlik örgütünün aslında tepeden tırnağa yeniden örgütlenmesi gerektiği açıktır.

Burada çizilen tabloyu bir umutsuzluk tablosu olarak anlamak, herhalde daha baştan durumu değiştirme kararlılığından ve atılımından kendimizi ve örgütümüzü yoksun bırakmak anlamına gelecektir. Durumu açıklıkla ortaya koymak, anlamak, cesaretle ve atılganlıkla onu değiştirecek enerjik bir çalışma ve eylem içerisine girmek: İşçi sınıfına ve emekçi halka, davasına bağlı bir genç militanın, gençlik karşısında sorumluluk duyan parti yöneticisinin yapması gereken budur.

Partinin olanakları ve izlediği çizgi, abartısız her alanda istikrarlı asgari bir yıllık çalışma ile koca bir gençlik örgütünün kurulabileceğini ortaya  koymaktadır. Zorluklara boyun eğmeyen bir karakter yapısı, işi nerelerden geliştirebileceğimizi öngörebilen bir yaklaşım ve sağduyulu bir mücadele hattı, zorlukları aşmamıza yardımcı olacaktır.

Seçim çalışması ve seçim ortamı, gençlik çalışmasında güçlü bir atılım yapmak için geniş olanaklar sunmaktadır. Bu dönemde yapılacak güçlü bir çalışma, ardından gelen dönemde tüm çalışma ve eylemimizin gelişip dönüşmesinde sonsuz olanaklar sunacaktır.

Kriz Üzerine

ABD ekonomisinin bir krize girip girmediğine, dünya ekonomisinin bundan etkilenme derecesine ilişkin yapılan tartışmalar ve ileri sürülen görüşler, kriz tanımının tartışılmasını, bugün yaşananların bir kriz olup olmadığını tanımlamayı zorunlu kılacak boyuta erişti. Öyle ki, bazı ekonomistler durgunluktan, bazıları bir finans krizinden, bazıları ise doğrudan krizden söz ediyorlar. Bu arada “ABD ekonomisinde ufak tefek sorunlar olmakla birlikte, herhangi bir krizin, durgunluğun söz konusu olmadığı”na –Deniz Gökçe gibi–, bunun pek mümkün olamayacağına iman edenler de oldu. Yani kafa karışıklığı, yanıltma ve ABD’yi aleni savunma arasında sallanan bir yığın tahlil ve tespit yapıldı. Kriz tanımı bu kadar zor bir tanım mı ve krizin herkese göre değişen kriterleri mi var?

Herhalde öyle olmaması gerekir. Örneğin 1929 Krizi konusunda herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Bütün ekonomistler, politikacılar ve tarihçiler vb. 1929 krizinin çok ağır bir kriz olduğunda ve büyük bir çöküşün yaşandığında aynı fikirdedirler. Öyle ki, artık kapitalizmin ne zaman bütünüyle ortadan kalkacağı, bütün dünyanın ne zaman sosyalist olacağı –Sovyetler gelişmekte ve ilerlemektedir– ciddi ciddi tartışılır olmuştur. “Liberalizm” edebiyatı bir tarafa bırakılarak, kapitalist devletin işin içine girmesi, devletçi ve Keynesci politikaların uygulanması kapitalist ekonomiyi kısmen toparlamış; ancak bu büyük kriz, dünya ölçeğinde yeni bir kapışmanın –II. Dünya Savaşı– ön haberini vermişti. Açıkçası 1929’un, başta ABD olmak üzere, tüm kapitalist emperyalist dünyayı etkileyen –sosyalist Sovyetler Birliği dışında–, bunalımın çöküş olarak kendini açığa vuran bir kriz olduğu konusunda herhangi bir kuşku ve tartışma yoktur. 1997 yılında Asya’da başlayan kriz ve bunun bölgesel etkisi konusunda da pek bir tartışma yoktur.

1929 krizi konusunda herhangi bir tartışmanın olmamasının nedeni kuşkusuz büyük bir çöküştür ve bu çöküş hiçbir biçimde inkâr edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Hisse senetleri değersiz paçavralara dönmüş, dolar aşırı değersizleşmiş, üretim durmuş, üretim araçları hurda yığınlarına dönmüş, dev tekeller –bugün henüz başlangıç dönemindeyiz ve buna tek tük rastlanmaktadır– birbiri ardına iflas etmişlerdir. Yani gerçekler kimsenin inkâr edemeyeceği kadar ortadadır. Bugün tartışmanın sürmesine neden olan ise, açıkça bir çöküşün yaşanmamış olmasıdır. Eğer genel bir çöküş gerçekleşirse zaten kimsenin bir itirazı kalmayacaktır! Bu durum, kapitalist ekonomilerde krizin izlediği yolun tartışılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Kapitalizmin krizini inceyen ekonomi ile ilgili pek çok uzman kriz üzerine çeşitli tanımlamalarda bulunmuştur. Ancak kuşkusuz bu konuda açıklayıcı ve ikna edici tanım ve tahlil, kapitalizmi tüm çıplaklığı ile anlamamızı sağlayan Marksizmin kurucularından gelmiştir. Engels geçmiş bunalımlara atıfta bulunurken, ütopik sosyalistlerden olan Fourier’den şu sözü aktarmaktadır, “Fourier daha ilkini: …aşırı bolluk krizi, diye nitelemekle hepsinin adını koymuştur.” (Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın) Demek ki, kapitalizmin krizleri konusunda genel bir tanımda bulunulacaksa, krizlerin aşırı-üretimden kaynaklandığını tanımlamak gerekiyor. Peki, ama aşırı bolluk –yani aşırı üretim– nereden çıkmaktadır? Yeryüzünde milyarlarca insan açlık ve yoksulluk içinde yaşarken, aşırı üretim, bolluk nasıl oluyor da krize yol açıyor?

Bütün bunları anlamak için kapitalizmin temel çelişkisine bakmak gerekir. Bu çelişki, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel karakteri arasındaki çelişkidir. Tek bir metanın bir üreticiler yığını –işçiler– tarafından üretilmesi, ama tek bir kişi tarafından –kapitalist– mülk edinilmesi, kapitalizmin bunalıma varan çelişkilerinin de temelidir. Yani meta üretiminde ve dolaşımında potansiyel olarak krizin nedenleri bulunmaktadır. Kapitalist, bilinmeyen bir pazar için durmadan üretim yapar. Bu durum, kendisini zaman zaman devrevi bunalımlar olarak açığa vurur.

Sonunda, kriz, aşırı üretim biçiminde ortaya çıkar. Her taraf tıkabasa mal doludur, ancak bunlar tüketilemez, çünkü kitlelerin alım gücü yoktur. Bu, üretim fazlasıdır ve bunalım başlamıştır. Aşırı üretimi tetikleyen neden ise, kapitalist üretimin anarşik yapısıdır. Kapitalistler bilinmeyen bir pazar için, sonucunu kestiremedikleri bir rekabet içinde, aşırı kârları elde etmek için üretim yaparlar. Bunun sonucu, vurgulandığı gibi, aşırı üretimdir ve kriz artık kapıdadır. Kapitalizmde üretimin genişlemesi dengesiz bir özelliğe sahiptir. Üretim dalları arasındaki, sektörler arasındaki eski oranlar sürekli bozulur ve sermayenin bir daldan diğerine doğru akışkanlığı sürekli bir hal alır. Üretim plansız, programsız yapılır. Bütün bunların anlamı üretim anarşisidir.

Kapitalistler ve tekeller aşırı kâr hırsıyla üretimi sürekli genişletir, yeni teknikleri, makineleri mükemmelleştirirler, bunun kapitalist sistem açısından bir sonucu aşırı üretimken, işçi açısından sonucu aşırı sömürüdür. Ama kapitalistlerin sürekli olarak üretim araçlarını mükemmelleştirmek zorunda olması (rekabetin keskinliği onları buna zorlar), sermayenin organik bileşiminin (sabit sermayenin oranının yükselmesi, asıl artı-değeri sağlayan değişen sermaye oranının düşmesi) büyümesi anlamına gelir; bu ise, kapitalizmde ortalama kâr oranının düşmesi eğilimi anlamına gelir. Kapitalistler üretimi sürekli genişleterek, tekel durumunu sağlamlaştırarak, sömürüyü yoğunlaştırıp, ücretleri düşürerek vb. bu eğilimi durdurmaya çalışırlar. Ama bunun kesin çözümü yoktur.

Bazı kapitalizm eleştirmenleri, krize “tüketim eksikliği”nin yol açtığını ileri sürmektedirler. Oysa “eksik tüketim” kapitalizmin genel karakteridir ve kapitalizmin herkesi doyurmak, giydirmek, barındırmak gibi bir derdi yoktur. Bu nedenle, milyarlarca aç ve yoksul insanın kaderi kapitalistleri (kapitalist için onlar zaten tüketici değildir!) ilgilendirmez. Yani eksik tüketim her zaman vardır ve bu bunalımlara yol açmaz. Üretim fazlasından kasıt ise, göreli bir fazlanın olduğu ve geçmişte bunları tüketebilir durumda olanların artık tüketemez duruma gelmeleridir. Toplumsal üretimin toplumsal tüketime dönüşememesinin bunalımıdır bu. Kapitalizmin bunalımlarının temeli işte burada yatar. Sosyalizm işte bu temel çelişkinin çözümüdür; üretim de, tüketim de toplumsallaşır. Kriz ebediyen tarihe karışır.

Kapitalizmin tekelci kapitalizme –emperyalizme– dönüşmesi, kapitalizmin çelişkilerini derinleştirdi ve keskinleştirdi. Eşitsiz ve sıçramalı gelişme, kapitalist büyük tekeller ve devletler arasındaki çelişkileri aşırı ölçüde keskinleştirdi. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı işte bunun sonucu ortaya çıktı. Emperyalist devletler, pazarları paylaşma, bunalımı diğerinin üzerine yıkma mücadelesine girdiler ve sonuçta genel savaş patlak verdi. Bu, aynı zamanda, savaşla kriz arasında doğrudan bir ilişkinin bulunduğunun da kanıtıdır.

I. Dünya Savaşı, aynı zamanda kapitalizmin genel bunalımının başladığının ilanı oldu. Burada şu hatırlatmayı yapmak gerekir ki, kapitalizmin genel bunalımı ile kastedilen, sadece devrevi bir ekonomik kriz değildir. Genel bunalımdan kasıt, kapitalist emperyalist sistemin ekonomisini ve politikasını da kapsayan sistemin genel bunalımıdır. Toplumsal kültürel yaşam buradan nasibini yeterince almaktadır. Kapitalizmin çürümüşlüğünün, asalaklığının ve sorunlar karşısındaki çözümsüzlüğünün toplumdaki keskin yansımasıdır bu. Tekelci kapitalizm kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişimini hızlandırmış, bu durum çelişkilerin keskinleşmesine neden olmuştur. Geriden gelen emperyalist bir ülke öndekini geçebilir, daha fazla pazar ve hegemonya peşinde koşabilir. Bu durum savaşlara varan çatışmalara yol açmaktadır. Geçmişte, kapitalizmin genel bunalımının temel etkenlerinden birisi, kapitalist dünya pazarının bölünmesi, sosyalist dünyanın bu pazarın dışına çıkması, bunun da kapitalist büyük devlet ve tekeller arasındaki rekabeti ve çelişkileri daha da şiddetlendirmesiydi. Bugün pazar birleşmiştir, ancak üretimin geldiği dev boyut, tekellerin devasa gücü, bu çelişkilerin hafiflemek şöyle dursun daha da keskinleştiğini ortaya koymaktadır. Yani pazar sorunu daha büyük bir sorun haline gelmiştir. Dünyanın genel durumu, I. Dünya Savaşı öncesi koşullara –tam ve aynı olmadığını hatırda tutmak kaydı ile!– bazı bakımlardan benzemektedir.

Kapitalizmin ekonomik krizleri, genel bunalımın bu zemini üzerinde patlamakta ve yaşanmaktadır. Kapitalizmin bazı eleştirmenleri, kapitalizmin genel bunalımını, “sürekli kriz” teorileri ile değiş tokuş etmişler, buradan epeyce yanlış –“sürekli bunalım”, “sürekli devrim” vb.– teoriler üretmişlerdir. “Sürekli kriz” teorisyenleri, böylece, genel bunalımı devrevi ekonomik krizlere indirgemişler, bunun da sürekli bir hal aldığını iddia etmişlerdir. Yaşanan gerçeklerin de defalarca kanıtladığı gibi, bu, son derece yanlış bir teoridir. Deneylerden ve yaşananlardan biliyoruz ki, kapitalizm gelişme ve refah dönemleri de yaşamaktadır. “Sürekli kriz” tespiti bu gerçeklere uymamaktadır.

Kapitalist ekonominin incelenmesi, bir ekonomik krizin dört evreden oluştuğunu göstermiştir. Bu evreler; bunalım, durgunluk, canlanma ve kalkınmadır. Bir krizden diğer krize kadar olan evre ise, “devre” olarak tanımlanmaktadır. Bunalım, krizin en yıkıcı anıdır. Kriz esnasında üretici güçler tahrip olmakta, toplum fazla üretmekten dolayı yeniden üretemez ve tüketemez duruma gelmektedir. Bu, bir yanıyla kapitalizmin iflasının da açık bir kanıtıdır. Kapitalist sınıfın yönetemediğinin ve sorunlara çözüm bulamadığının açık kanıtıdır, bu durum. Bunalım anı, bütün çelişkilerin ve sorunların yıkıcı bir biçimde ortaya çıktığı andır. Üretim neredeyse bütünüyle tahrip olmuş, hisse senetleri değersizleşmiş, borsa çökmüş, enflasyon dolu dizgin gitmeye başlamıştır vb. Bunalımın ardından, önce durgunluk, ardından canlanma ve kalkınma dönemleri gelir ve bu kısır döngü yeni baştan kendini tekrar eder.

Marx, “bunalımlar, var olan çelişkilerin sadece anlık, zora dayanan çözümüdür, bozulan dengeyi o an için yeniden kuran zora dayanan patlamalardır” (Kapital, cilt. 3) demektedir. Kapitalizmin bazı ideologları, bunalımları geçici, arizi bir durum olarak görürken, bazıları da bu durumu “yaratıcı yıkıcılık” (Schumputer) olarak adlandırmakta, dahası, krizlerin biriken sorunların çözümü için yararlı olduğunu savunmakta, kapitalizmin bunalım dönemleriyle krizini atlatabileceğini ileri sürmektedirler.

Bütün bu söylenenlerden sonra, bugünkü “kriz” durumuna bakabiliriz.

DÜNYA EKONOMİSİ NE DURUMDA?

Genel bir kriz olup olmadığını anlamanın ilk koşulu, dünya ekonomisinin bugün içerisinde bulunduğu durumun net bir tablosunu ortaya koymaktan geçmektedir. Bu tablo, bize, genel bir krizin mi var olduğunu, yoksa tek tek ülkelerde ya da tek tek sektörlerde mi bir krizin olduğunu, eğer varsa, bu krizin genel bir krize dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda az çok bir fikir verebilir.

Öncelikle büyüme rakamlarına bakmak gerekiyor:

Dünya ekonomisi 2006 yılında yüzde 5, 2007 yılında yüzde 4.9 büyüdü. 2008 için tahmin edilen büyüme 3.7 ve 2009 için bu rakam 3.8. Ancak ortaya çıkan her ekonomik gelişme, ekonomideki tablonun daha net ortaya çıkmaya başlaması gibi durumların gelecek yıllara ilişkin büyüme tahminlerini geri çektiğini tespit etmek gerekiyor. Dünya ekomomisinin lokomotifi sayılan ABD ekonomisi için 2006, 07, 08 ve –tahmini– 09 için bu rakamlar 2.9, 2.2, 0.5 ve 0.6’dır. AB’nin bölgesi olan ve “Euro bölgesi” diye adlandırılan bölge için bu büyüme rakamları ve tahminler şöyledir: 2006’dan başlayarak, yıllara göre, 2.8, 2.6, 1.4 ve 1.2. Gerek genel olarak dünya ekonomisi, gerekse ABD ve AB için verilen bu rakamlar, büyümenin giderek hız kestiğini ve düştüğünü açıkça göstermektedir. Dünya ekonomisi yavaşlamakta ve durgunluk belirtileri ortaya çıkmaya başlamaktadır. Bu rakamlarda, dünya ekonomisinin nereye doğru gitmekte olduğunun güçlü kanıtları bulunmaktadır.

Kuşkusuz bu düşme, sadece emperyalist kapitalist büyük merkezlerle sınırlı değildir. Benzer düşüşler, bu kadar keskin olmasa da, Çin, Hindistan, Brezilya gibi hızlı gelişen ve dünya ekonomisine canlılık katması beklenen ülkeler için de söz konusudur. Zaten bu ülkelerin gelişmelerden etkilenmemesi beklenemez. Bu, hem genel olarak tek tek ülke ekonomilerinin dünya ekonomisi zincirinin halkaları olmaları nedeniyle, hem de bu ülkelerin özel olarak ABD gibi ülkelerle girdiği çok yakın ilişkiler ve “iç içelik” nedeniyle böyledir. Örneğin Çin Borsası son aylarda sürekli değer kaybetti ve bu alanda İstanbul Borsası’nı bile geride bıraktı.

ABD EKONOMİSİNİN DURUMU

ABD ekonomisinin bir krize girip girmediği, yaşananların bir durgunluğa işaret edip etmediği çok tartışılmaktadır. Yukarıda aktarılan veriler, ABD ekonomisinin bir durgunluğa doğru gittiğini açıkça kanıtlamaktadır. Elbette veriler sadece bu gidişi değil, bazı başka gerçekleri de kanıtlamaktadır. Bu veriler, inşaat ve finans sektöründe, tüketim malları pazarında, işsizlik rakamlarında ve hepsinden önemlisi üretimde açıkça görülmektedir. Enflasyondaki hareketlenme de dikkat çekiyor; enflasyon oranı, yine Mart sonu itibarıyla ve 12 aylık bazda, yüzde 3.1’dir.

Yeni inşaat sayısı, Mart’ta, yıllık ortalama olarak, 1,035 bin adet. Bu miktar, geçen yıl 1,344 bin, 2006’da 1,812 bin, 2005’te 2,073 bin idi. Yani ABD için önemli göstergelerden birisi olan yeni konut inşaatı sayısında düşüş hızla devam ediyor. Konut imalâtındaki daralma da, geçen dönem yüzde 25.2 ile rekor kırmış durumda. Bu dönem ise durum daha da kötü. Aslında buna çöküş de denebilir; daralma yüzde 26.6 olmuş! Ama konut üretimi, bu daralmaya rağmen sürüyor! Yani stoğa çalışılıyor. Başka bir ifade ile konutta üretim fazlası var. Bu gerçeklere dayanarak, ABD’de inşaat sektöründe krizin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Konut böyle de, diğer alanlar farklı mı? ABD açısından önemli sayılan göstergelerden bir başkası, otomobil ve kamyonet satışlarıdır. Bu sektörde de satışlar düşmektedir. Mart ayı itibarıyla yıllık ortalama satış toplamı 15.3 milyon adettir. Bu rakam tek başına bir şey ifade etmiyor, ancak önceki yılların satışı ile karşılaştırıldığında, ortaya çıkan şudur ki; satışlar geçen yıl 16.2 milyon adet, önceki yıl ise 16.5 milyon adetti. Yani üç yılda 16.5 milyon adetten, 15.3 milyon adete düşme söz konusudur. Son günlerde GM’nin (General Motor) Kanada’daki üç fabrikasını kapattığı haberleri basında yer aldı. GM “petrol fiyatlarındaki artış nedeniyle satışların düşmesi” açıklaması yapsa da, düşme eğiliminin daha önceki yıllara dayandığı açıkça görülmektedir. Görülüyor ki, bu alanda da üretim fazlası bulunmaktadır.

Bu genel düşüş, perakende satışlara da yansımıştır. Parekende satışların artış oranı, Mart ayında, yıllık ortalama olarak yüzde 0.7’dir. Geçen yıl bu oran yüzde 3.4, önceki yıl yüzde 5.9 idi. ABD’de, sanayi üretimi de genel olarak düşmeye devam etmektedir. ABD’de sanayi üretiminin Nisan’da yüzde 0.7 düşüşle “beklentilerden fazla gerilediği” ve kapasite kullanımının ise yüzde 79.7 olduğu açıklandı. Oysa ekonomistler, ABD sanayi üretiminin yüzde 0.3 düşmesini, kapasite kullanımının ise yüzde 80.1 olmasını bekliyorlardı. Bunların sonucu, Mart ayı verileri itibarıyla, ABD’de işsizlik yüzde 5.1’e yükselmiş durumdadır. Son açıklanan rakamlar ise 5.5’i geçiyor; bu oran giderek artma eğilimi gösteriyor ve bu oranın son yılların en yüksek oranı olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Üstelik istihdam edilenlerin sayısında da azalma var.

Üretimin bu durumu yatırımları da doğrudan etkilemektedir; ABD’de yatırımlar yüzde 2.5 daralmıştır. Üstelik yatırımlar, geçen yılın son çeyreğinde yüzde 6 artmıştı. Yatırım binalarında geçen 3 ay yüzde 12,4’lük bir artış varken,  bu dönem yüzde 6.2’lik bir azalışın olduğu gözlenmektedir.

ABD ekonomisinin bir diğer alandaki –tüketiciler–(!) görünümü şudur: Eldeki verilere göre, 2000 yılında, ABD’li tüketicilerin toplam kredi borcu 6.5 trilyon dolar seviyesinde bulunuyordu. Ancak 2006 yılına gelindiğinde, bu rakam, yalnızca 6 yıl içerisinde ikiye katlanarak, 13 trilyon dolara yükselmiş durumdadır. ABD’nin gayri safi milli hasılası, halen 14 trilyon dolar civarındadır. Diğer taraftan, durgunluğu aşmak için, “tüketicilere”, alışveriş için hükümet tarafından yüzlerce dolar gönderilmektedir. Aşırı üretimin tüketilmesine, piyasanın canlandırılmasına yönelik bir çabadır bu. ABD’li ekonomistler “tüketicilerin” borçlarını ödeyemez duruma gelmeleri halinde neler olacağını düşünmek bile istememektedirler. Oysa yaşananlara bakıldığında, bunun fantazi olmadığı rahatlıkla görülebilmektedir. Mortgage krizinde, ev sahiplerinin evlerini geri vererek borçtan kurtulduklarını hatırlamak, nelerin olabileceğini anlamaya yeterlidir.

Bütün bunlardan genel bir sonuç çıkaracak olursak; ABD ekonomisi, inşaat sektöründe kesinlikle bir krizin yaşandığı, finans sektörünün de bundan etkilendiği, büyümenin hızla yavaşladığı, durgunluk belirtilerinin ortaya çıktığı, ama henüz bunun genel bir krize –bunalıma– dönüşmediği (ancak gidişat bu yöndedir) bir görünüm vermektedir.

AVRUPA NE DURUMDA?

IMF, son tahminlerinde, Avrupa için büyüme beklentisini düşürmüş, enflasyon beklentilerini ise daha olumsuz olarak tahmin etmiştir. Avrupa Komisyonu’ysa, 6 aylık tahminlerini, bir süre önce açıkladı. Buna göre, AB’nin 2008 yılında yüzde 2, 2009 yılında yüzde 1.8 büyümesi bekleniyor. Bir önceki tahminler daha iyimserdi! Bir önceki tahminlere göre, 2008 yılı için 0.4, 2009 yılı için 0.6 puanlık düşüşler söz konusu. AB’nin büyüme oranı, hatırlanacağı gibi, 2007 yılında yüzde 2.8, 2006 yılında yüzde 3.1 olarak gerçekleşmişti. İşsizlik oranı tahminleri, her iki yıl için yüzde 6.8 olarak belirlenmiş durumda. 2006 yılında yüzde 2.3 ve 2007 yılında yüzde 2.4 olan enflasyon oranı, ekonomiyi takip eden kurumlarca, 2008 için yüzde 3.6 olarak tahmin ediliyor. Ekonomide ortaya çıkacak olan yavaşlamaya paralel olarak, 2009 yılında, enflasyonun da yüzde 2.4’e geri gideceği tahmin ediliyor. Öte yandan, 2007 yılında yüzde 0.9 açık veren AB bütçe dengesinin, bu yıl yüzde 1.2 ve gelecek yıl yüzde 1.3 açık vermesi bekleniyor.

ABD’de konut kredilerinde başlayan ve finans sektörünü de vuran kriz, Avrupa bankalarını da etkiledi. Kriz nedeniyle 37 milyar dolarlık zarar açıklayan İsviçreli UBS, sermaye bulabilmek için, hisselerini değerinin yüzde 31 altında satacak. Zararlar nedeniyle bir İngiliz bankası devletleştirildi. Alman bankalarından zarar açıklayanlar giderek çoğalıyor ve bilanço giderek daha fazla netleşiyor.

Geçtiğimiz günlerde konuşan İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, İngiltere’nin son 20 yılın en çetin ekonomik güçlükleriyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunarak, enflasyonun artma eğiliminde bulunduğunu belirti. Buna karşılık, büyüme ve ev fiyatlarında ise büyük düşüşler beklendiğine dikkat çekti. “Önümüzdeki dönem kolay olmayacak” diyen Mervyn King, özellikle bazı aileleri ekonomik açıdan son derece zor günlerin beklediğini de belirtti.

Dünya ekonomisinin ikinci büyük gücü olan Japon ekonomisi ise, neredeyse son on yıldır yaşadığı sıkıntılı –küçülme ve durgunlukdönemi atlatabilmiş değil. 2007’de küçülme yaşandı. Bugün küçük oranlarda büyüme rakamlarına sahip ve devletin tüm desteğine ve müdahalesine rağmen ekonomi bir türlü eski canlılığına kavuşamıyor.

BUGÜN KRİZE GİDİŞİN BAZI ÖZELLİKLERİ

Burada, bütün bu söylenenlerden sonra, genel bazı tespitlerde bulunmak gerekiyor. Öncelikle şu sorunun yanıtını vermek gerekiyor: Yazıda şimdiye kadar özetlenmeye çalışılan ekonomik olaylara genel bir ekonomik kriz denilebilir mi? Eğer kriz tanımını, ekonominin geneli için ve çöküşü tanımlamak için (ki başka türlüsü yanlış olur) kullanacak olursak, bu anlamda henüz krizden söz edilemez. Ancak, tek tek sektörleri içine çekmekte olan kısmi bir krizden söz edebiliriz. ABD’de, inşaat sektöründe bu kriz çok belirgindir. Finans sektörü de bu krizden ciddi bir biçimde etkilenmiş durumdadır. Bir kapitalist ekonomide doğal olan, tek bir sektörde ya da “lokomotif” bir ülkede başlayan krizin dalga dalga tüm sektörlere ve ülkelere yayılmasıdır. Bu nedenle, bugünkü kısmi kriz durumunun diğer sektörlere de yayılıp, genel bir kriz haline dönüşmesi için koşullar giderek olgunlaşmaktadır. Bu durumun ne kadar sürede gerçekleşeceğinin öngörülmesi pek olanaklı değildir. Bu, genellikle bir ya da iki yıllık bir süre alabilmektedir. Öngörülebilen ise, bunun kaçınılmaz olduğudur.

Finans sektöründe krizin başlaması ve kökeninde spekülasyon ve aşırı kâr yatması, iflasları ve “devletleştirmeleri” beraberinde getirmiş, kriz doğrudan üretimde başlamadığı için –şimdilik üretimle ilgisi epeyce dolaylı– yayılması ve etkisi hızlı olmamış, ancak ekonomileri içten içe kemirmeye devam etmiştir. Böyle olduğu içindir ki, emperyalist kapitalist sistemin sözcüleri, “bir köpük vardı, atıldı” tespitlerini iyimserlik yaymak için kullanmaktadır. Ancak “köpük” nedensiz değildir ve altında, kapitalist sistemin derin çelişkileri ve çıkmazları yatmaktadır. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, finans sektörünün genel durumuna bakıldığında, atılmakta olanın, bir “köpük”ün değil, âdeta kalın bir kaymak tabakasının olduğu görülmektedir. Finans ve borsa oyunları ve hareketi, koca ekonomileri sarsabilecek etkiler yaratabilmektedir. Burada Derviş’in şu aktarımı durumu özetlemektedir: “Süper bankerler, hedge fonların yöneticileri ve özel yatırım şirketleri, 21’inci yüzyıl kapitalizminin yeni baronları oldu. İnanılır gibi değil: ABD’de son birkaç yılda toplam şirket kârlarının yüzde 40’ı, finansal sektörde elde edildi.” Aslında bu durum, tekelci kapitalizmin ulaştığı asalaklık ve çürüme düzeyinin itiraf edilmesinden başka bir şey değildir. Aynı şey değil ama, Türkiye’de, 2001 krizi öncesinde, işbirlikçi tekellerin “faaliyet kârları”nın neredeyse yüzde 80’i, üretim dışı alanlardan, finans oyunlarından gelmişti. Sonrasında, çöküş sert ve kesin olmuştu.

Tekelci kapitalizmin çelişkileri bu boyutlara geldiğinden dolayıdır ki, ekonomilerin toparlanması için kesin ve kalıcı çözümler üretilememektedir. Yapay önlemlerle ertelenen kriz, sorunları büyüterek ve olanakları tüketerek kapıyı çalmaktadır. Öncelikle kendisini finans sektöründe gösteren krizin üretimle bağı şuradadır ki; bugün piyasalarda, “reel ekonomi”nin, yani üretimin ve bunun sonucu gerçekleştirilen tüketimin ve yeni yatırımların ememeyeceği miktarda para bolluğu –“sıcak para” olarak tabir edilen, trilyon dolarları bulduğu ileri sürülen para– bulunmaktadır. Örnek olsun diye bir oran vermek gerekirse, piyasaya sürülen bir birim metaya karşılık, bunun on katı değerinde bir para piyasada dolaşmaktadır! Ortalıkta para bolluğu vardır, ama bu para, yatırıma ve üretim araçlarına ve tüketime gitmemektedir. Kendini en çabuk genişleteceği borsa, hisse senetleri, tahviller vb. gibi alanlara gitmektedir. Paranın da bir meta olduğunu –metaları eşitleyen eşdeğer bir meta– ve dolaşım ve kredi aracı olarak kullanıldığını düşündüğümüzde, bugün piyasalarda para bolluğunun –aşırı üretim!– olduğunu –senetleri, tahviller vb.ni de eklemek gerek–, ama bu bolluğun yatırıma ve üretime dönüşmediğini –kapitalist emperyalizmin çürümesinin kanıtıdır bu–, ama üretilen malların satışını teşvik için bol bol kredi açıldığını rahatlıkla görebiliriz. Bu, aynı zamanda, finans krizi olarak görünen şeyin üretimle ilgisinin olduğunun da bir kanıtıdır.

Bugünkü krizin ilk elde finans sektöründe ortaya çıkmasının, bir finans krizi olarak görünmesinin, tekelci kapitalizmin işleyişi açısından olağandışı bir yanı yoktur. Finans sektörü, borsa da içinde olmak kaydıyla, kapitalizmin en fazla çürümüş ve en asalak sektörüdür ve aşırı kârların, spekülasyonların ve vurgunların en uç noktadan görüldüğü sektördür. Başka bir ifade ile söylersek, verdiği kredilerle aşırı üretimi teşvik eder, krizi hazırlar. Bu nedenle, finans sektöründeki şişmenin –âdeta bir saadet zinciri kurmuştur ve halkalardan birinin kopması çöküşü beraberinde getirir–, dönüp, kendi maddi temelini –üretimi– tahrip etmesi kaçınılmazdır.

Kemal Derviş dahil, bazı emperyalizm ideologlarının, “merkez bankaları bir miktar enflasyona izin vermeli” çağrıları, bu zemin üzerinde yapılmaktadır. Dünya ekonomisi yavaşlamakta, durgunluk belirtileri çoğalmakta; kapitalizmin ideologları, enflasyonu, “piyasaları ve ekonomileri” canlandırmanın aracı olarak görmektedirler. Mortgage krizi nedeniyle suçlanan ABD Merkez Bankası eski başkanı Greenspan’in, “bu durumun deflasyondan –paranın değerinin aşırı yükselmesi– daha iyi olduğu, yoksa durumun daha da kötüleşeceği” yönündeki açıklamaları mevcut durumu özetlemektedir. Greenspan, ayrıca, “Piyasalarda bir krizin yaşanması kaçınılmazdı. Sıkıntılar konut sektörü olmasa bir başka alanda olacaktı. Bir geçiş dönemi içerisindeyiz. Fiyatların uzun süre düşük seyrettiği bir dönemin sonuna gelmiş bulunmaktayız” diyerek, âdeta denizin bittiğini ilan etmektedir.

Kriz dönemine girilmesini yavaşlatan diğer etken ise şudur: Emperyalist kapitalist ekonominin bugünkü işleyiş özelliklerinden kaynaklanan ve geçmiş krizlerden çıkarılan tecrübelerden dolayı, krizi önlemeye çalışma ya da olabilecek en hafif biçimi ile yaşama yönünde devletlerin –birer kolektif kapitalist olarak– aşırı bir iradi çabaları bulunmaktadır. Sektörlerdeki genel çöküntüyü önlemeye çalışma –İngiltere banka devletleştirdi!–, bağımlı ülkeleri kriz çöplüğü olarak kullanma, zararları “ortaklaştırma” –ABD’deki mortgage krizinden Almanya, İsviçre, İngiltere bankalarının da etkilenmesi, büyük zararlar etmesi gibi–, finans ve borsa hareketleri ile sıkıntıyı hafifletmeye çalışma vb. gibi yol ve yöntemler etkin bir biçimde kullanılmaktadır.

Tekelci kapitalizmin ideologlarının, uzunca bir süredir, “esnek çalışma, stoksuz çalışma” yönünde çağrıları oldu ve bu çağrılar karşılıksız kalmadı. Bu yöntemler üretimde bolca kullanıldı. Kapitalizmin ideologları, böylece, kapitalizmin krizini –fazla üretimden kaynaklanan temel krizi– çözebileceklerini ileri sürdüler. Ama bu durum ek sorunları beraberinde getirdi ve bazı sektörleri geçmişte olmadığı kadar öne –örneğin taşımacılık ve ulaşım– çıkardı. Bu sektörler, çoğu durumda, üretim sürecinin doğrudan halkaları haline geldiler ve bu sektörlerdeki sorunlar –örneğin grevler– doğrudan üretimi de etkiledi. Bazı kapitalizm eleştirmenlerinin, bu sektörlerin “kilit sektörler” olduğu şeklindeki yanlış tespitlerin zemini, işte bu durumdur.

Tekelci kapitalizmin neredeyse son 20 yılına bir göz atıldığında, göze çarpan en belirgin özelliklerinden birisinin, özelleştirme, sosyal haklara ve fonlara el koyma, sosyal sigorta sistemlerinden sermayeye kaynak aktarma vb. olduğu görülür. Hükümetlerin uyguladıkları bu programlar, sermayeye yeni kaynak aktarma, kapitalizmi derinleştirme, toplumun tüm hücrelerine yayma yoluyla, hem sermayeye yeni kaynak aktarma, hem de kapitalizmin çözümsüzlüklerine çare bulma iddiasıyla uygulandı. Ama bugün bu yöntemlerin de sonuna gelindiğini görmekteyiz. Hem yağmalanacak alanın oldukça daralması anlamında, hem de yükselen emekçi mücadelesi nedeniyle.

Bütün bu yöntemler yaklaşmakta olan bir çöküntüyü önleyebilir mi? Alınan önlemlerin çöküntüyü geciktirebileceğini, ancak önleyemeyeceğini söylemek gerekir. Çünkü kapitalist ekonominin işleyiş yasaları vardır ve bu yasalar iradi çabalarla değiştirilemez, etkileri ortadan kaldırılamaz, önünde sonunda etkisini göstermekte, hükümlerini sürdürmektedirler. Şu söylenebilir ki, geciktirilmiş bir kriz, ağırlaşmış ve daha gürültülü çöküşe kapıyı aralamış bir kriz olarak yaşanacaktır. Bu durumun büyük emperyalist devletler arasındaki ilişkileri daha gerilimli hale getirdiği, kutuplaşma eğilimlerini hızlandırdığını, rekabeti keskinleştirdiğini görmek gerekir. Burada, krizle savaş arasındaki ilişkinin yeniden ve sertçe yaşanacağını öngörmek gerekir. Krizin derinleşmesi ve genelleşmesi demek, bölgesel ve genel savaşların gündeme gelmesi demektir. Bölgesel savaş ve işgaller zaten yaşanmakta, yaşananlara yenileri eklenmek üzeredir. Bu, krizin kimin sırtına yıkılacağının mücadelesinin, savaşlar dahil, sert biçimler alarak süreceğinin işaretidir.

IMF Başkanı Rodrigo Rato, “finans piyasalarındaki çalkantının dünya ekonomisi üzerine etkisinin, krizin ne kadar süreceğine bağlı olduğunu söylemekte ve “Yakında biraz istikrar geri gelse de, ayarlanma süreci ve finans piyasası dalgalanmasının etkileri muhtemelen devam edecek ve eşit bir şekilde dağılmayacak” demektedir. Bu sözler, gelecekte yaşanacak olanları da haber vermektedir. Burada sorun, bu “eşit dağılmama”dan kimin ne kadar etkileneceğidir ve bu, aynı zamanda keskin bir mücadelenin de konusudur.

Bitirirken özetle söyleyebiliriz ki; bugün ABD ve dünya ekonomisi için genel bir krizin varlığından söz edilemez. Ancak bazı sektörlerde –finans, konut yapımı vb.– bir krizin varlığından sınırlı olarak söz edilebilir. Bu krizin genel bir krize dönüşme ihtimali güçlüdür, ama bunun için, daha da derinleşmesi, zincirleme etkinin daha güçlü hale gelmesi gerekir. Bu ise, süresi şimdiden kestirilemeyecek bir zaman alacaktır. Genel olarak enflasyonun yükselmesi, buna rağmen durgunluk eğiliminin güçlenmesi gibi etkenler, mevcut kısmi krizin genel bir krize dönüşme sürecinin hızlandığının güçlü kanıtları durumundadır. Üretim rakamlarındaki değişmeler durumun daha net anlaşılmasını sağlayacak, kriz tablosunu netleştirecektir.

Türkiye’de de durum çok faklı değildir. Türkiye, dünya ekonomi zincirinin bir halkasıdır ve emperyalizme bağımlılıktan dolayı daha sık ve ağır krizlere düşmektedir. Ancak bugün ekonomide ortaya çıkan gerileme ve sorunlara bakarak bir kriz tespiti yapılması, doğru olmayacaktır. Ama gidişat bu yöndedir ve istikrasızlıklar ve sonu krize varacak daha büyük sorunlar kapıdadır. Cari açık hızla artmakta, enflasyon yükselmekte, büyüme hızı düşmektedir vb.. Türkiye, bunlara ek olarak, finans krizlerine açık bir ülkedir. Birkaç milyar dolarlık ani finans hareketleri bile ekonominin dengesini bozmakta, onu âdeta bıçak sırtı haline getirmektedir. Bütün bunlar dikkate alındığında, Türkiye ekonomisinin krize düşme olasılığının oldukça yüksek olduğu görülür.

Elbette kriz dendiğinde, fatura kime çıkacak sorusu hemen peşinden gelmektedir. Sermaye açısından bakıldığında faturayı ödeyecekler bellidir; uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar. Ancak halkların mücadelesinde bir genişleme ve ilerleme olduğunu da görmek gerekir. Tek tek ülkelerde ve Türkiye’de işçi sınıfı ve emekçi yığınlar krizin yükünü sırtlanmayı reddedecek bir yola girebilirlerse, emperyalizm ve işbirlikçileri için kâbus dolu günler başlayacaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑