Harekette bölünmenin derinleşmesi ve rekabet sermayeye yarar

1 Mayıs İstanbul’da iki ayrı meydanda kutlandı. Bu durumun geçici bir ayrılık mı, yoksa hareketin daha derin bölünmesinin  bir işaret fişeği mi olduğu üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gerekiyor. Belirtiler hareketteki bölünmenin derinleşeceğini, en azından bu yönde bir çaba içine girilmekte olduğunu ortaya koyuyor. Bu bakımdan bu ayrılık, işçi hareketinin daha derin bir bölünme ile karşı karşıya kalabileceğini, kısır sendikal rekabete doğru yol alınabileceğini işaret etmesi bakımından son derece önemlidir. Saraçhane kürsüsünden, Çağlayan’da 1 mayıs’ı kutlayan işçilerin “sınıf işbirliği” yapmakla suçlanmaları, işçi sınıfının birliğini tehdit eden anlayışın nerelere kadar gidebileceğini açıkça gösteriyor. Bu nedenle işçi sınıfı hareketinin seksenli yılların ortalarında başlayan yükselişini ve hareketin bazı temel özelliklerini hatırlatmakta sayısız yarar bulunuyor. Özellikle bugün çıktıkları kürsüleri işçi hareketine borçlu olanların, bu kürsüleri keskin “solcu” çıkışlarına alet etmeleri, bu hatırlatmayı daha bir gerekli kılıyor.

1988-91 ARASI İŞÇİ HAREKETİ KİMLERİN OMUZLARINDA YÜKSELMİŞTİ?
İşçi hareketinin yakın tarihinde 1987-88 yılları ve hemen bunun ardından gelen 1989 Bahar Eylemleri son derece önemli bir yer tutmaktadır. ’87-88 yıllarında özellikle metal işkolu ağırlıklı fabrika eylem ve direnişleri, işçi sınıfının yeni bir mücadele dönemine uyanmakta olduğuna işaret ediyordu. ’89 Bahar Eylemleri, işçi sınıfının ana gövdesinin harekete geçtiği bir dönem oldu. Sınıfın uyanışı ve mücadeleye atılması, sınıf hareketi tarihinin başka bir döneminde görülmeyen kitleselliğe ulaştı. Bu yükseliş ‘90 1 Mayıs’ı ve Zonguldak direnişi ile devam etti. 3 Ocak genel Eylemi, ardından Paşabahçe ve Erdemir gibi grev ve direnişler yaşandı. Kazlıçeşme ise daha önceki dönemin bir mücadele odağıydı. 
Yukarıda anılan dönem, işçi hareketinin ülkenin politik ve sosyal yaşamına damgasını vurduğu bir dönem oldu. Hareket çok ileri politik talepler öne sürmese de, politik hakların genişlemesine, sermaye ve gericiliğin halk üzerindeki cenderesinin önemli ölçüde kırılmasına, 12 Eylül yenilgi psikolojisinin aşılmasına yolu açtı. Burada şu sorular gündeme geliyor, ve bugünkü tartışmalar dikkate alındığında, sorulmaları zorunlu oluyor. Yüz binlercesi ayağa kalmış olan, sermaye basınına “adım adım geliyorlar” başlıkları attıranlar işçiler miydi yoksa başkaları mı? Ve ikincisi, kuşkusuz bir dizi farklı düşüncelerine rağmen birlikte ayağa kalkmış bu işçiler, acaba hangi sendikanın tabanıydılar? Ayağa kalkanların “şucu” ya da “bucu” olarak bölünmeyip bir hareket oluşturmak üzere birleştikleri ve bu işçilerin ana gövdesini Türk-İş’li işçilerin oluşturdukları, işçi hareketine ilgi duyan hemen herkes tarafından biliniyor. Hareket Türk-İş üst yönetimine rağmen gelişen bir hareket oldu. İşçilerden gelen mücadele istek ve kararlılığı hareketin ilerleyişinde belirleyici oldu ve alınan kararlar önceleri fabrika komiteleri, daha sonra yerel platformlar aracılığı uygulandı. Burada kısaca belirtmek gerekir ki, 1994’deki yeniden yükselişte de Türk-İş tabanının katılımı ağırlıklıdır; 20 Aralık’ı, 20 Temmuz’u zorlayanlar da asıl olarak bu işçilerdir.
Bu dönemdeki (’88-91) işçi hareketinin –konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla– işçi, emekçi mücadelesi üzerindeki bazı etkilerini şöyle sıralayabiliriz. İlk olarak, mücadeleye atılan işçiler, işçi sınıfının tabandan birliğini sağlamayı önemli ölçüde başardılar. Uyanan ileri işçi kitlesi ile daha geriden gelen ana kitle büyük oranda birleşmeyi başardı. Bu etki o kadar büyüktü ki, işçi hareketinin otoritesi dönemin 1 Mayıs tartışmalarına da son noktayı koymuştu. “Devrimciler”in, “solcular”ın Taksim’de 1 Mayıs’ları mı, yoksa işçi hareketinin tabandan birliğini sağlayan 1 Mayıs mı? Bu sorun, işçilerin 1 Mayıs’ı ile çözüldü! Taksimciler, –son 1 Mayıs öncesi kolaycılıkla ileri sürüldüğü gibi Türk-İş’in değil– işçilerin otoritesine boyun eğmek zorunda kaldılar. Sadece onlar değil, sermaye ve gericilik de 1 Mayıs’ı tanımak zorunda kaldı! İşçilerin birliğine dayalı 1 Mayıs kutlamaları, Türk-İş vb. yönetimi ya da daha genel ifade ile sendika bürokrasisinin bir dayatması olarak değil ama, işçi hareketinin tabandan gelen zorlamasının sonucu “gelenekleşti”.
İkinci olarak, işçi hareketi demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilebileceği zemini genişletti, gerici yasaları önemli ölçüde paçavraya çevirdi. DİSK’in yeniden kurulması da –bu kuruluşun doğruluğu ya da yanlışlığı bir tarafa– işçi hareketinin bu kazanımı üzerinden gerçekleşti. Ama aynı zamanda sermaye ve gericilik de sendikal rekabetin işçi hareketine yeniden sokulması, ileri işçi birikiminin parçalanıp, zayıflatılması olanağını burada gördü ve çözümsüzlükten “fırsat” çıkardı. Bütün bunlar bir tarafa, DİSK, yeniden kuruluşunu, yıllardır Çağlayan’da 1 Mayıs’ı kutlayan, geçmiş mücadelelerden süzülüp gelen işçilere, onlarla birlikte mücadeleye atılan diğer işçilere borçlu olduğunu unutmamalıdır.
Üçüncü olarak, işçi hareketi yükselttiği kitlesel mücadelesi ile, toplumun diğer emekçi kesimleri üzerinde olumlu bir etkiye sahip oldu, onlar arasında mücadeleye atılma, mücadelelerini geliştirme isteğinin yaygınlaşmasına neden oldu. Bu kesimlerin başında ise kamu emekçileri geliyordu. İşçi hareketinin durgunluğa girdiği dönemde, bu hareketten moral alan kamu emekçilerinin hareketi yükseldi ve gelişti. KESK’in işçi hareketinin bu yükselişi üzerinden mücadelesini geliştirdiği, bu yanıyla işçi hareketine çok şey borçlu olduğu unutulmamalıdır. KESK’te etkili ve egemen olan –eski DY ve şimdi ÖDP– küçük burjuva anlayışın, zaman zaman kamu emekçilerini, işçilere karşı rekabet içine sokma gibi gerici bir çabası olsa da, kuşku yok ki kamu emekçilerinin geniş kesimleri bu tarihi hatırlamakta ve ona sahip çıkmaktadır.
Kamu emekçisi hareketinin ciddi sorunlar ve zorluklarla yüz yüze olması ve bunları aşmada problemler yaşamasında, bu hareketin, işçi hareketinin geri çekilmesiyle ciddi bir maddi ve moral dayanaktan yoksun kalmasının önemli payının olduğu görülmeli; kamu emekçileri ve KESK’in esenliğinin, işçi sınıfının birliği ve hareketinin yükselişini gereksindiği teslim edilmelidir.

İŞÇİ HAREKETİNİN BİRLİĞİ SINIFIN KAZANIMI, BÖLÜNMESİ VE SENDİKAL REKABET SERMAYE VE GERİCİLİĞİN KAZANIMIDIR
Bugün işçi hareketi bölünmenin derinleşmesi ve sendikal rekabet tarafından tehdit edilmektedir. Saraçhane kürsüsünden edilen sözler başkaca bir anlama gelmemektedir. Üstelik bu anlayış Saraçhane ile sınırlı kalmamış, İzmir’de de kürsüden işçiler arasında sendikal rekabeti kışkırtıcı çağrılarda bulunmuştur. Alınan tutumlar ve yapılan açıklamalar dikkate alındığında, eğer olup bitenden gerekli sonuçlar çıkarılmaz, sağ duyulu davranılmazsa, önümüzdeki dönemde işçi hareketinin, sorumsuzca davranışlarla rekabet ve bölünmeye –bu, girişte işaret edildiği gibi, salt sendikal bir bölünme değildir, ileri işçiler arasında da, onların zorladıkları ortak mücadelede de bir bölünmedir– sürüklenmek istendiği, böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalacağı anlaşılmaktadır.
Oysa işçi hareketi tarihinde aldığı tüm ağır yenilgileri sınıfın bölünmesi nedeniyle almıştır. Sermaye ve gericiliğin güçleri, işçi sınıfı hareketini güçten düşürmek, sınıfı yenilgiye sürüklemek için sendika bürokrasisini, sendikaların uzlaşmacı üst yönetimlerini kullanmışlar; bununla da yetinmemişler, hareket içerisinde bölünme yaratacak, var olan bölünmeleri derinleştirecek eğilim ve akımların önünün açılmasını bir biçimde sağlamışlardır. 12 Eylül’ün hemen  öncesinde 1 Mayıs’ın yasaklanmasının, Taksim’e ordu bayrağının dikilmesinin, bu saldırı karşısında sınıfın ciddi bir tepki gösterememesinin, giderek 12 Eylül yenilgisine sürüklenmesinin en önemli nedenlerinden birisinin, işçi sınıfı içerisindeki derin bölünme, emekçi ve halk hareketindeki bölünme olduğu unutulmamalıdır.
Peki, ama, bugün işçi ve emekçi hareketini daha derin bir bölünme ve rekabete sürüklemek isteyenler, bu süreçten güçlenerek çıkabilirler mi? Bunun olanaklı olmadığını peşinen belirtmek gerekiyor. Çünkü bu bölünme, sınıfın, emekçi hareketinin ana gövdesi ve bunlarla birliğin tayin edici olduğunu anlayan ileri kesimleri ile, işçilerin diğer mücadeleci kesimleri ve onların ileri unsurları arasındaki bir bölünmeye karşılık düşecektir ve dolayısıyla sendikal hareketi güçlendirip kitleselleştiren bir bölünme olmayacaktır. Bunun objektif anlamı; hangi konfederasyonda olurlarsa olsunlar, sınıfın ileri kesimlerinin, bir arada, sınıfın ana kitlesi üzerinde bir otorite ve çekim merkezi olma olanağını yitirmeleri olacaktır. Bu kitleselleşme ve güç toplama olanağını ortadan kaldıracağı gibi, sınıf ve emekçi hareketi karşısındaki sorumlulukların yerine getirilemeyecek olması anlamına da gelecektir.
Elbette olası bu tarz bir bölünmenin zararları bununla da sınırlı kalmayacaktır. ’80’lerin ortalarından itibaren asıl olarak Türk-İş tabanına dayanan hareketlenme, sendika bürokrasisini yer yer yenilgiye uğratmış, işçiler mücadelelerini, “kendi içlerindeki” sermaye fraksiyonunu tasfiye etmeye doğru genişletmişlerdi. Yıkılamaz denilen bazı sendika yönetimlerinin tepe taklak –Harb-İş– gitmesi, bazılarının işçilerin ayaklanmasını zor bela –Türk Metal– bastırması, bu mücadelelerin birikimi üzerinden gerçekleşmişti. İşçi hareketinin durgunluğa, mevzi yenilgilere sürüklenmesinin temel nedenlerinden birisinin, bu mücadeleci kesimin bir biçimde tasfiye edilmesi ya da bir kısmının sendikal bürokrasi ile uzlaşma pozisyonuna savrulması olduğu gerçeği hatırlanmalıdır.
Bugün sınıfın ve emekçi hareketinin ileri kesimlerini koparıp alma hesaplarına dayanan –DİSK, KESK gibi konfederasyonların bazı üst yöneticilerinin anlayışı–, politik olarak ÖDP gibi partilerden kaynaklanan bu tutumun, bu ilgili kesimleri güçlendirmeyeceği, aksine hareketteki  bölünmeyi derinleştiren ve rekabete sürükleyen parti ve örgütler olarak güçsüzleştireceği bilinmelidir. Bunun başlıca iki nedeni vardır. İlk nedenden, yani bölünmenin derinleştirilmesi tehdidinden kısmen söz edildi. İkinci neden ise, bu sendikaların üst yönetimlerinin –buna damgasını vuran bürokratik anlayışlar ve ÖDP vb. anlayışların– özünde ve pratik tutumlarıyla, Türk-İş üst yönetiminden farklı bir sendikal anlayışa, mücadele anlayışına sahip olmadıkları gerçeğidir. Bunu anlamak için, işçi ve emekçi hareketine bakmak yeterlidir. İşçi ve emekçi hareketinde bu kesimlerden kaynaklanan bir rüzgar esiyor mu? Bu yöne doğru bir eğilim var mı? Gerçekler olmadığını söylüyor. İşçi ve emekçi kitleler sağduyuları ile bunların (özellikle Türk- İş ve DİSK) üst yönetimlerinin, sendikacılık ve mücadele konusunda farklı tutumda olmadığını anlıyor ve görüyor. Bu neden üzerinde aşağıda biraz daha durmak gerekiyor.

SENDİKAL ANLAYIŞTA FARKLILIK VAR MI?
Son 1 Mayıs’a gelirken ilginç tartışmalar yaşandı. Alan belirlenmesi bile “devrimcilik”in ölçütlerinden sayıldı. İstanbul’da Çağlayan, Türk-İş yönetimi ileri sürülerek, “uzlaşma” ve daha da ileri gidilerek “sınıf işbirliği”nin, Saraçhane ise “devrimci 1 Mayıs”ın alanı sayıldı. Çağlayan’da “izinli”, “icazetli” kutlama vardı, oysa Saraçhane’de dayatmalar ve icazetçilik parçalanacaktı! Belirli bir anlayış –ya da anlayışsızlık–, iki konfederasyon ve beraberlerinde bir dizi solcu grubu, önemli bir işçi kitlesinden gönüllü olarak ayırıp, onları, “ne haliniz varsa görün” anlamına gelmek üzere bulundukları pozisyonda terk ederek, ne gibi bir üstünlüğü olduğu anlaşılamayan, kendisi de alanlardan bir alan olan Saraçhane’de topladı. Sonuçta, kutlama ve sahibi işçiler bölündü; henüz işçi hareketinin gücü başkasına yetmediği için, iki alanda da izinli kutlamalar düzenlendi ve ama her iki alanda da kürsülerden aynı içerikli iki slogan atıldı: Birinde “İnadına Türk-İş…”, diğerinde “İnadına DİSK…”
Peki, bir arada kutlama düzenlemeyen sendikaların, lafın ötesinde, pratik tutum ve anlayışları birbirinden nasıl farklılaşıyordu?
Bütün örgüt ve partiler gibi, sendikaların da tutumları, sadece ilan ettikleri programlardan, sarf ettikleri sözlerden, “esip gürlemeleri”nden hareketle değil, pratik mücadele içerisindeki tavırlar esas alınarak gerçekçi bir biçimde değerlendirilebilir. Yani söz değil, eylem belirleyici olmaktadır. Ülkedeki, öne çıkmış, bu tartışmanın konusu olan sendika konfederasyonlarının üst yönetimlerine bakıldığında, bunların, bu açıdan birbiriyle kesin olarak ayrışmış pratik tutumları olduğundan söz edilebilir mi? Yaşanan gerçekler, bugün bize bu farklılıkların olmadığından, en azından ciddiye alınarak üzerinde durulabilecek bir ayrılığın bulunmadığından söz ediyor.
Örneğin, işçi hareketinin kabarması ve alttan zorlaması ile Emek Platformu’nun ortaya çıktığını biliyoruz. Bu platforma DİSK ve KESK de Türk-İş gibi –Hak İş vb. nin durumları biraz daha farklılık göstermektedir– üyedir. Bu platformun işçi ve emekçi hareketi üzerinde olumlu bir rol oynadığı, ancak hareketin ihtiyaç duyduğu noktalarda, kendisinden beklenen sorumlulukla davranmadığı da bir gerçektir. Bugün ise, bu platform atıl durumdadır. Oysa, IMF Programları, özelleştirmeler, grev yasakları, düşük ücret dayatmaları, ülkenin ABD’nin emperyalist, işgalci dış politikasına bağlanması tehditleri, hükümetin gerici saldırıları devam etmektedir. Bütün bunlara karşı Emek Platformu’nun harekete geçmesi için DİSK ve KESK’ten, bunların üst yönetimlerinden –bunlara egemen olan anlayışlardan– kaynaklanan bir inisiyatif bulunuyor mu? Bunun bulunmadığını görüyoruz. (Hatta, DİSK ve KESK, saldırılar karşısında bu platformun işlevsel kılınması ve bir mücadele merkezi olarak çalıştırılması bir yana ve “solculuk” adına, ama kendileri de bir mücadele merkezi işlevi üstlenmeden, örneğin Türk-İş’in Emek Platformu’ndan dışlanması –ve kuşkusuz sonuç olarak, sendikal rekabetin geliştirilmesi ve işçi ve emekçilerin bölünmesi– tutumunu geliştirme çabasındadır. Bunun, Türk-İş’in de işine geldiğini kestirmek zor değildir.)
Peki Türk-İş ve DİSK üst yönetimlerinin sendikalaşmada, iş yerlerindeki mücadelede, toplu sözleşmelerde bir farklılıkları söz konusu mu? Tek tek işyerlerinde örgütlenme, sendikaların yeni üyelerle güç kazanması, işçilerdeki sendikalaşma eğilimlerin teşvik edilip desteklenmesi konusunda söz konusu konfederasyonlar arasında bir farklılık bulunduğunu, işçi, emekçi hareketi konusunda az çok birikime sahip, dürüst hiç kimse ileri süremez. Sadece Türk-İş üyesi TÜMTİS ve birkaç şube farklı bir tutum ortaya koymakta, mücadeleci bir sendikacılık yapmaktadır. Gerek yeni sendikalaşma mücadelesinde, gerekse başlarındaki sendikal bürokrasiden kurtulmak için –Türk Metal gibi– başka bir sendikaya geçme mücadelelerinde –Bursa vb. hatırlansın– işçilere gerekli destek verilmemiş, mücadeleci işçi tabakasının ezilmesine sessiz kalınmıştır. Ayrıca, bir dönem, DİSK üst yönetiminin “işyerini koruma” anlayışı ile sendikacılık yapmayı formüle ettiğini de anımsatmak durumundayız.
Mücadele anlayışında tutum bu da, sendikaların alta doğru örgütlenmelerinde, gerçekten işçilerin örgütlü gücü haline gelmelerinde farklı mı? İşçilerin herhangi bir sendikaya üye olmaları ile, doğrudan örgütlü bir güç haline gelmedikleri bilinmektedir. Sendikaya üye olmak, genellikle örgütlülüğe atılan ilk adım olarak kalmaktadır. Sendikaların işyerleri ve fabrikalarda alta doğru örgütlenmeleri, üyelerini gerçekten sıkıca örgütlenmiş bir kitle haline getirmeyi başarmaları durumunda, sermaye saldırılarına, tek tek patronların saldırılarına karşı ciddi direnişler ortaya çıkmakta, sınıf bilinci gelişmekte, aksi takdirde, mücadele kolayca yenilgiye sürüklenmektedir. Ancak bilinçli işçi önderlerinin olduğu yerlerde, konfederasyon ve sendika ayrımı olmaksızın, işyeri komiteleri, grev, direniş komiteleri gündeme gelmektedir. Aksi durumda, o işyerindeki mücadele, sendika bürokrasinin patronlarla pazarlık, uzlaşma, yasal yollardan eritilme girdabına çekilmektedir. Bu tür tek tek işyerlerinden örnekleri çoğaltmak olanaklıdır. Ancak hangi örneği ele alırsak alalım, bunlar, bizi, pratikte DİSK ve Türk-İş üst yönetimleri arasında bir anlayış ve yaklaşım farkı olduğu sonucuna ulaştırmayacaktır.
Sendikal alandan politik alana doğru kayalım ve ülkenin kaderinin belirlendiği anlarda, bu konfederasyonlar arasında pratik bir tutum farkının gündeme gelip gelmediğine bakalım. Bu açıdan alınan olumlu ve olumsuz tutumlarda bir farklılığın olduğu ileri sürülemez. Yani olumlu tutum alınırken de, olumsuz tutum alınırken de, ortada, diğerinden ayrışmış, ayrı bir mihrak olarak sivrilmiş, çaba göstermiş bir tutum görülmemektedir. Son zamanlardaki politik gelişmelere bir göz atalım. Ülkenin Irak’a asker göndermesine, toplumun ezici çoğunluğu gibi, bu konfederasyonlar da karşıdır! IMF programlarının uygulanmasına, zamlara, “kötü özelleştirmeye” karşıdırlar. YÖK, eğitim sorunları tartışılır ve kararlar alınır, ama konfederasyonlarımızın bu meselelerde ‘açıklama’ yapmaktan öte bir tutumları bulunmamaktadır vb..vb.. Uzatmadan bir hatırlatma yapalım; eski DİSK Başkanı –Budak– ile eski Türk-İş Başkanı’nın –Meral–, politika yapmak üzere, ilkinin başlangıçtaki tutumundan farklılaşan DSP macerasından sonra, aynı partiyi –CHP– tercih etmeleri, yeterince açıklayıcı ve ikna edici değil mi?
Bu bölümü bitirirken şu saptamayı yapmak gerekmektedir. Mevcut  sendikal anlayışları ve ortaya koydukları pratikleri ile Türk-İş ve DİSK üst yönetimlerinin birbirinden ayrışmış bir tutumları bulunmamaktadır. “Okumuş, yazmış” kitlesinin çokluğu ile KESK’in farklı bir yerde olması gerekirken, orada egemen olan anlayış nedeniyle, ülkede gelişen politik  –örneğin kamu yönetimi temel kanun tasarısı karşısındaki zayıf tutum hatırlansın–, ekonomik ve sosyal olaylar karşısında, onun da farklı bir profil çizmediği görülmektedir.

ORTAK TALEPLER İÇİN ORTAK MÜCADELE
Bugün ülke kritik bir süreçten geçmektedir. Irak’ta olan bitenler çok iyi biliniyor. Ancak ABD’nin bölgeye müdahalesinin Irak’la sınırlı olmadığı, Ortadoğu’nun diğer ülkelerini de –başta Suriye– tehdit ettiği bir gerçektir. Ülke, Afganistan’a kadar uzanan bölgedeki sorunların içine çekilmek, ABD emperyalizminin hizmetinde, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’un köşe taşlarından birisi yapılmak istenmektedir. Bu amaçla NATO Zirvesi Türkiye’de toplanmakta, emperyalist şefler bölge halkları üzerine gerici kararlar almaya hazırlanmaktadır. Diğer taraftan ülke ekonomisi bıçak sırtında ilerlemekte, her an krize sürüklenebilecek olmasının nedenlerini içinde taşımaktadır. IMF ile görüşmeler sürmekte, eski ekonomik program sürdürülmekte, yeni Stand-by anlaşmaları hükümet tarafından gündeme alınmaktadır. Özelleştirmeler, sözleşmelerde düşük ücret dayatmaları, doğrudan grevlerin yasaklanması, zam ve vergiler, gerici politik saldırılar vb.. ile işçi sınıfının ve emekçi halkın sırtına yeni yükler bindirilmekte, yaşam ve çalışma koşulları ağırlaşmaktadır. Kitlelerin hükümetten beklentileri, ‘değişen bir şeyin olmadığının’ görülmeye başlaması ile hayal kırıklığına doğru dönmeye başlamıştır.
Böylesi bir döneme girilirken, işçi hareketinin kısır bir rekabet ve bölünmenin derinleştirilmesi tehdidi ile karşı karşıya kalması, işçi ve emekçi halkın mücadelesine büyük zararlar verecektir. ÖDP gibi partiler, bu konuda sorumsuzca adımlar atma, ‘hareket yeniden yükselme eğilimine’ girerken ileri kesimleri “kazanma” hesapları yapabilirler. Bunlar yanlış hesaplardır ve kendilerine bir şey kazandırmayacağı gibi, hareketi zayıflatan adımlar olarak, dönüp kendilerini vuracaktır. Ancak DİSK, KESK gibi örgütlerin üst yöneticileri, işçi ve emekçilerin kitle örgütleri olma iddiasının sorumluluğu ve ağır başlılığı ile hareket etmek zorundadırlar. Yapılması gereken, işçi ve emekçi kitlelerin ortak talepleri ve çıkarları temelinde en geniş birliği ve ortak mücadeleyi yükseltme çabasına girilmesi, tabandan böylesi bir birliğin zorlanmasıdır. Türk-İş, en fazla üyeye sahip sendika olarak, üst yöneticilerinin tutumları bahane edilerek, bu ortak mücadeleden dışlanmaya gidebilecek girişimlerle karşı karşıya bırakılamaz, geniş işçi kitlesini ikna edecek, ilerletecek çabadan vazgeçilemez. Ortak tutum içinde kalması, olabildiğince sendikal rekabet dışında tutulması –işçiler tabanda tercihlerini çoğunluğa göre zaten yapmaktadırlar– bu yolu açacak başlıca olanak durumundadır.
Bugün Emek Platformu işlevsiz durumdadır. Ancak gelişmeler onu canlanmaya itebilir, özellikle yeniden canlanması gereken yerel sendikal platformların baskısı ile, belirli adımlar atmak zorunda kalabilir. Peşinen böyle bir gelişmenin olmayacağından söz edilemez. Ama bir yandan hemen tüm sendikalar üye kaybeder ve etkileri azalırken, bir yandan da, bugün yeniden uç verme tehlikesi gösteren sendikal rekabet, hareketi derinden bölme girişimi güç kazanırsa, bu, aynı zamanda, Türk-İş üst yönetimini rahatlatan bir gelişme de olacaktır. Onlar, böylece, taban baskısından kısmen kurtulacaklar, Türk-iş bünyesindeki ileri, mücadeleci kesimleri tasfiye etme, etkisiz kılma olanağına sahip olacaklar, Türk-İş tabanını hareketin dışında tutma hesapları için daha elverişli bir zemin bulacaklardır. Açıkça vurgulamak gerekir ki, Türk-İş üst yönetimi bahane edilerek, hareketi bölmeye yönelik alınan her tutum, sınıf hareketi karşısındaki sorumsuzluğun, hareketi güçten düşürmenin adımı olacaktır.
Geçmişte, konfederasyonların, işçi hareketinin zorlaması ve iki konfederasyondaki mücadeleci işçilerin, sendikacıların çabaları ile bir araya gelmeleri, ortak tutum almaya gitmeleri, işçi hareketinin temel kazanımlarından birisi oldu. Üst yönetimlerin alınan kararlara ne kadar sadık kaldığı, kendi tabanlarında bu yönde ciddi bir çalışma içine girmedikleri ise biliniyor. Ama zaten bu, az çok sınıf bilinçli işçinin bildiği bir gerçektir, ve bu işçiler, kararlar bir kez alınınca, sorumluluğun kendi omuzlarına yıkıldığını, çabalarının belirleyici olduğunu anlamaktadırlar. Yine anlamaktadırlar ki, bu tür kararlar; kendilerine, sınıfın ana kitlesine ulaşma, meşru zemini genişleterek, onların ortak iradeyi kabul etmelerini kolaylaştırma olanağı vermektedir. Hareket yeniden yükseldiğinde, kuşkusuz kendi yolunu bulacak, kendi örgüt biçimlerini ortaya çıkaracaktır. Ancak kesin olan bir şey var ki, o da, sınıfın ana kitlesini bu hareketin içine çekemeyen, geniş emekçi kitlelerini birleştirme yeteneği olmayan bir kabarmanın, sermaye ve gericiliğin saldırısını püskürtme gücünde olamayacağıdır. O halde, işçi ve emekçi hareketine karşı sorumluluk duyan herkesin, aklını başına toplaması gereklidir, sınıfın ve emekçilerin çıkarı da buradadır.

Ekim devrimi tarihten çıkarılabilir mi?

Şu söz oldukça ünlüdür ve çok bilinir: ”Devrimler tarihin lokomotifidir”(Marks). Büyük Fransız Devrimi, neredeyse tüm Avrupa’ya yayılan 1848 devrimleri, Paris Komünü, 1905 Rus Devrimi, Büyük Ekim Devrimi.. Bütün bu devrimlere Çin, Küba, Vietnam gibi ulusal kurtuluş mücadeleleri ve devrimlerini de eklersek, yukarıdaki sözün doğruluğunu tarihsel olarak kanıtlayan epeyce veri elde ederiz. Devrimler, ülkelerin tarihlerindeki dev sıçramalardır ve çözülmeden birikmiş bütün tarihsel, sosyal sorunları, kısa bir zaman dilimi denebilecek bir sürede çözüme bağlarlar. Başka bir ifade ile, devrimler tarihin akışının hızlandığı, halkların yaratıcılıklarının zirveye çıktığı zaman dilimleridir.
Ancak tarih düz bir çizgide ilerlemiyor. Tarihin genel akışı ileri doğru olmakla birlikte, duraklamalar, geriye dönüşler, tekrar ileriye sıçramalar görülebiliyor. Örneğin Fransız Devrimi bu açıdan son derece ilginçtir. Fransız halkı Kralı devirdi, devrim egemen oldu. Arkadan Thermidor egemenliği geldi, daha sonra da, Napolyon’un şahsında imparatorluk. Ardından yeniden gericilik –Restorasyon Dönemi, krallık– yılları, 1848 devrimleri, Paris Komünü vb. Ancak bütün bu sürecin burjuva demokrasisini, cumhuriyeti kökleştirip, egemen kıldığı bilinmektedir. Ancak aklı başında hiç kimse, ‘bütün bu mücadele ve alt üst oluşlar olmasaydı da, Fransız halkının bugünkü kazanımları –ki bunlar, insan hakları, eşitlik, cumhuriyet, demokrasi vb. gibi, tüm insanlığın da kazanımlarıdır– yine de olanaklı olurdu’ iddiasını ileri sürmemiştir, sürememiştir. Zaman zaman devrimin fazla kanlı olduğu, sonrakilere kötü örnek oluşturduğu ileri sürülmüş, burjuvazi tarafından Jakobenizm kötülenerek, devrimin radikalizmi –proletaryaya yolu açtığı gerekçesi ile– reddedilmiş, ancak bütün bunlar genel bir kabul görmek bir yana, marjinal düşünceler olarak kalmışlardır. Halklar, tarihi; devrimler, ayaklanmalar olarak dışa vuran sınıf mücadeleleri ile bir kez yapmışlar ve tarih bir kez böyle yazılmıştır. Bu tarihsel gerçekliği değiştirme yönündeki gerici çabalar hep boşuna çabalar olarak kalmıştır ve kuşkusuz öyle de kalacaktır.
Ancak, sosyalizmin yıkılması ve ardından “Doğu Bloku”nun ortadan kalkması, burjuva liberalizmine ve gericiliğe farklı bir nefes verdi. Dönüp tarihi yeniden ve kendi gönüllerince yazma çabası hız kazandı. Bu uluslararası rüzgarın ülkemizi de etkilemesi kaçınılmazdı. Zaten tarihi gerici tarzda yorumlayan, anti-komünizmi meslek edinmiş gerici bir takım vardı ve bunların üzerine, ”ilerici, solcu” etiketli ”bilim adımları”, yazar vb. takımı da eklendi. Gazetelerde yayınlanan herhangi bir makalede ya da tarih üzerine bir yazıda, örneğin şunları okumak artık sıradan oldu; ‘devrim zorunlu muydu?’ ‘devrim olmasaydı da Rusya bugünkü noktaya gelemez miydi? Stalin öyle davranmasaydı çok faklı olurdu, yapılanlar boşa gitti vb..’
Bütün bu gerici varsayımlara son zamanlarda günlük köşe yazılarında da rastlamak olağanlaştı. Hepsine değinmek elbette olanaksız. Ama örnek olması bakımından birine göz atmakta yarar var. Radikal’de Türker Alkan şöyle yazıyordu; ”Bir hışımla gelip geçtiler… Devrimlerden söz ediyorum. Örneğin Sovyet devrimi, 20 milyon cana mal olduğu söylenir. Sayı doğru mudur, elbet kimse tam olarak bilemez. Ama Stalin’in palabıyıklı kişiliğinde simgeleşen Gulak Takımadaları’nın kötü bir düşten ibaret olmadığı ortada. Şimdi dönüp 70 yıllık (yaklaşık olarak üç kuşak eder) bu dönemde ödenen bedel olmadan da, evrimci bir yaklaşımla acaba Rusya bugün ulaştığı noktaya gelemez miydi, sorusunu sormakta (net bir yanıtı olmasa da) yarar var sanıyorum.”(Türker Alkan, Çöken Devrimlerin Ardından 12. 05. 2004 Radikal)
Bu tip saldırılara karşı, 20 milyon Sovyet insanının, insanlığı faşizm belasından kurtarmak için Nazi Almanya’sına karşı savaşta öldüğü, Sovyet insanının sadece kendi anayurdunu değil, Avrupa’yı da kurtardığı, sosyalizme karşı suç işleyip Gulak vb. kamplara gönderilenlerin büyük çoğunluğunun sağ salim geri döndüğü, bunlardan pek çoğunun sosyalizme hizmet ettiği tarihsel belgelerle anlatılmaya çalışılır. Bunların aklına nedense hiç faşizm belasını savuşturmak için Sovyet halklarının verdiği kayıplar gelmez. Ya da tersinden, başıboş kaldığı yaklaşık son kırk yıl içinde, yalnızca Amerikan emperyalizminin açtığı savaşlarda ölen insan sayısının 20 milyondan fazla olduğu da gelmez. Kapitalizmin insanı mahkum ettiği açlık, kötü beslenme, sağlıksız yaşam koşulları ve iş kazaları nedeniyle ölümlerin, bu sayıdan kat be kat fazla olduğu hatırlanmaz bile. Karşı cephe geniş ve şerbetlidir. Siz daha bunlara cevap vermeye çalışırken, gazetelerin köşelerinden, dergilerin makalelerinden yeni salvolar gelir, ipe sapa gelmez iddialar sıralanır. Bunları elbette yanıtlamak gerekir. Bu, yeni kuşakların yalan ve yanıltıcı propaganda ile zehirlenmesini önlemek açısından da, son derece önemlidir. Ancak bütün bu saldırılara tek tek yanıt vermenin zorluğu da ortadadır. Biz burada bunları tek tek yanıtlamaktansa, tarihsel materyalizme dayanan genel bir tarih bilinci edinmenin, proletarya ve halkların toplumsal kurtuluşa doğru ilerleyen tarihsel mücadelelerinin genel çizgisini kavramanın, bütün bu gerici saldırılara karşı genel bir savunma ve karşı saldırıya geçmenin temel koşulu olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.

DEVRİMLER NİYE OLUYOR?
Bugünün egemen olan burjuva liberal bakış açısıyla tarihe bakanlar, onu aynı zamanda yeniden yazma gibi boşuna bir çabanın içine de giriyorlar. ”Devrim olmasaydı” da Rusya’nın bugünkü durumuna gelebileceğini ima edenler, sadece bir ülkenin şu ya da bu gelişme yolunu keyfince izleyebileceğini ileri sürmüş olmuyorlar. Onlar, tarihte, sınıfları, onların mücadelelerini, işçi sınıfını, halkları, ezilenlerin ezenlere karşı mücadelesini ve bu mücadeleye temel olan zemini de yok sayma gibi, bütünüyle gerici bir yola da sapıyorlar. ”Evrimci bir yaklaşımı” ileri sürenler, herhalde çok genel bir biçimde ifade edilecek olursa; insanlığın evriminin ileriye doğru olduğunu biliyorlar. Bu evrim kendi içerisinde sıçramaları, altüst oluşları, düşüşleri ve yükselişleri, kısa süreli geriye dönüşleri barındırıyor. Yani bu evrimi insanlığın genel ilerlemesi olarak kabul edecek olursak, devrimler, bu evrimin içinde zaten var! Kuşkusuz devrim yasakçılarının, ”evrimci yaklaşımdan” kast ettikleri, bu değildir. Politik literatürde, evrim; hem devrime karşı, hem de devrimin hazırlandığı az çok barışçıl dönem olarak kullanılabilmektedir. Kolayca anlaşılacağı gibi, Alkan, evrimi, devrimin karşıtı olarak kullanmakta, düz ve barışçıl bir evreyi kastetmektedir. Bu gibilerin ”evrimi”, düz ve ilerleyen, altüst oluşlara ve sıçramalara yer vermeyen bir süreçtir. Böyle bir süreç ise, ne Rusya’da, ne de başka bir ülkede, dahası sınıflı toplumların tarihinde yaşanmadı ve yaşanmayacaktır. Bu tarihi lokomotifsiz bırakma, birikmiş sorunları çürümeye ve kokuşmaya terk etme, ama bu arada, halklara çok ağır ve sancılı bir fatura çıkarma denemesidir. Kuşkusuz tarih, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da kendi yolunu izleyecektir.
O halde, tarihin gerçek ilerleyişine dönüp, yukarıda ortaya atılan ”evrimci” sorunun yanıtını aramaya başlayabiliriz. Öncelikle, Rusya’da milyonlarca insanı ayağa kaldıran nedenler neydi, o tarihsel koşullarda onların ayağa kalkması önlenebilir miydi, sorusuna yanıt aramak gerekiyor. Bu soruları, Çar’ın yeteneksizliği, Kerenski’nin beceriksizliği, Stopilin reformlarının yarım kalması, Lenin’in dehasını işin içine sokarak yanıtlayan ”tarihçiler” var. Onlar, genellikle tarihi, ”büyük tarihsel kişiliklerin” yaptığını savunurlar ve tesadüflere olduğundan fazla bir değer biçerler. Ama sınıflar, onların mücadeleleri, bu sınıfların ortaya çıkardıkları önderler, bu önderlerin bir örgütü yönettiği, bu örgütün –partinin– o sınıf içinde örgütlendiği, önderleri devrime giden halkın çıkardığı ve onların sınıfın o an ki mücadelesini ve istemlerini en iyi ifade eden kişiler olduğu gerçeğine çok uzaktırlar. Örneğin bunların bir kısmına göre, Lenin, her şeyi önceden planlamış ve kurmuştur! Lenin, elbette işçi sınıfının genel hedeflerini, mücadelesini nereye doğru yöneltmesi gerektiğini, politik koşullardaki değişimlere göre ilerlemek gerektiğini, her dönemde mücadelenin hangi tip bir örgüte gereksinim duyacağını politik gelişmelerin seyrine bakarak tayin edebiliyordu. Ama ne bunalımları, ne de savaşları çıkarmaya gücü yetmezdi! Bütün bunları “yapan” egemen sermaye düzeniydi, kapitalizmdi ve kendi karşı güçlerini sürekli olarak üretiyor ve topluyordu.
Savaş, dünya kapitalizminin genel bir bunalıma girmesinin ürünüydü. Büyük emperyalist devletler dünyayı yeniden paylaşma mücadelesine atılmış, milyonlarca insanı kurbanlık koyunlar gibi cepheye sürüyordu. Çarlık Rusyası da, İngiliz ve Fransız emperyalizminin yedeğinde, bu paylaşım savaşına dahil olmuştu. Şovenist dalga yatışıp gerçekler daha iyi görülmeye başladığında, Rusya halkları ve işçi, emekçi kitleleri arasında savaşa karşı duygu ve düşünceler gelişmeye başlamış, bunlar açık hareketlere dönüşmüşlerdi. Uzun süren savaştan yorgun ve yoksul düşmüş milyonlarca işçi, köylü ve asker ne istiyordu? Savaştan hemen çıkılmasını, adil bir barışın yapılmasını, açlık sorununun çözümünü. Bunlar ‘kahrolsun savaş, barış ve ekmek’ taleplerinde dile geliyordu. Ancak ne Çarlığın, ne de sonrasında kurulan geçici hükümetin kitlelerin bu taleplerine yanıt vermeye niyeti vardı. Yani ‘evrimci yol’ bütünüyle kapanmış, Rusya tüm keskin çelişkilerin düğüm olduğu bir ülke olmuştu. Ezilen, sömürülen, cepheden cepheye sürülen yığınlar, Bolşeviklerin önderliğinde kendi tarihsel inisiyatiflerini kullandılar ve devrime başvurdular! Bu düğüm başka türlü çözülemezdi. Yığınlara ‘itidal’ tavsiye etmenin, yönetimden ‘sağduyu’ dilenmenin, tarihin devrimci bir yola değil de ”evrimci” bir yola girmesini sağlayamayacağı apaçık ortadaydı. Sonunda, emperyalizm ve gericilik bu ”zayıf halkada” yarıldı ve devrim gerçekleşti. Bu sonuca yol açan gelişmeler bütünüyle nesnel nedenlere dayanıyordu. Parti ve Lenin de, işçi sınıfının önderlik rolünü yerine getirebilmesi sağladılar ve bu nesnel nedenler üzerinde kendi devrimci rollerini oynadılar. Yani evrim devrimi hazırlamış, çözemediği sorunları çözmek üzere devrimi sahneye davet etmişti!
O koşullarda Rusya’da ”devrim olmasaydı” demek, bütün bu sorunların çözümünü Çar’a, toprak beylerine, kapitalist sınıfa havale etmek anlamına geliyordu. Bu gerici sınıfların ise, ülkenin ve halkın temel sorunlarını çözmeye ne istekleri ne de yetenekleri vardı. Tepeden tırnağa çürümüşler, diğer ülke ve halkların sırtından ganimet edinme peşine düşmüşlerdi. 1905 Devrimi’nin yenilgisinin ardından da, Rusya’da bir kısım liberal aydın, devrim kaçkını, artık ülkenin ”anayasal gelişme yoluna girdiğini” devrimden ebediyen vazgeçmek gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Onlar kuşkusuz kendilerini toprak aristokrasisi ve patronların saflarına atmışlar, kokuşmuş ve çürümüş sınıflardan ”ilerlemenin” öncülüğünü yapmalarını istemişlerdi. Bir takım aydınların, neredeyse yüzyıl sonra, Çar’dan, toprak beylerinden, onlarla işbirliği halindeki kapitalistlerden keramet bekleme durumuna düşmeleri, şaşırtıcı ama gerçek!
Bütün bunlara rağmen, toplumların tarihinden devrimi çıkarma isteğinin, sınıfların, sınıf mücadelelerinin olmadığı, bunların kendi doğal sonuçlarına ulaşmadığı bir toplumu düşlemek anlamına geldiği açıktır. Dahası, bu, çağımızda bunalımların olmadığı bir kapitalizmi düşlemektir. Bu ise, gerçekleşmeyecek bir ütopya peşinde koşmak demektir. Düğüm üzerine düğüm olmuş çelişkileri, tıkanmış tarihi ilerletmek için kitleler inisiyatif almışlar ve bu sorunu kendi yöntemlerince çözmüşlerdir. Kitlelere ‘devrim yapmayı yasaklayanlar’, öncelikle, devrime yol açan nedenler üzerine kafa yormalıdırlar. Birinci Dünya Savaşı –paylaşım amaçlı– neden çıktı, emperyalistler sorunlarını barış içinde çözemezler miydi? Haydi, birincide ”hırslarına, akılsızlıklarına” yenik düştüler, ikincisine niye yol açtılar? Üstelik bunlar, aynı dünyanın –sömürücüler dünyası– güçleri ve insanları; savaşsız, çatışmasız bir yol tutamazlar mıydı!? Alkan gibilerinin bu sorulara verecek bir yanıtı bulunmamaktadır. Eğer emperyalist ve gerici güçler, kendi dünyalarındaki çelişki ve ayrılıkları giderme, bunalımları aşma yolunu savaşlarda buluyorlarsa; bütün bu çelişki ve çatışmaların üzerlerine yıkıldığı karşı dünyanın insanları olarak, işçi sınıfı ve emekçi kitleler, çözümü ve kurtuluşu elbette devrimde bulacaklardır. Bu çözüm, onların isteklerin ürünü değil, bütünüyle nesnel koşulların onları zorlamasının bir sonucudur. Proletarya partileri, bu nesnelliğin yasalarını anlamış, hazırlıklarını buna göre yapmışlardır. Onları ”komplocu” akım ve partilerden ayıran temel farklardan birisi de budur. Burada, Marks ve Engels’in 1848 devrimlerinin ardından söylediklerini hatırlatmakta yarar var; ”Bir yeni devrim, ancak yeni bir bunalımın ardından gelebilir. Ama biri ne kadar kesinse, öteki de o kadar kesindir”. (Fransa’da Sınıf Savaşımları’na Engels’in önsözünden)
Burada, yeniden baştaki soruya dönebiliriz. Rusya halkları bu devrimin zorunluluğunu anlamış ve gereğini yapma yeteneğini göstermişlerdir. Peki benzer koşullarda devrimlerini yapamayan, ayaklanmaları bastırılan halklar için tarih nasıl bir yol çizmiştir, bu ülkelerde neler yaşanmıştır? Yani ”devrimini yapamayanlar”, vagonları ”lokomotiften” ayrılanlar hangi gelişme yolunu izlemiştir? Bu ülkelerden birisi Almanya’dır. Bilindiği gibi Almanya Birinci Paylaşım Savaşı’nda bir bloğun başını çeken güçtür. Alman işçi ve emekçileri de savaştan yorgun ve yoksul düşmüş, savaşın sonuna doğru ayaklanmalara –örn. Hamburg–yönelmişlerdir. Onların bu ayaklanmaları kanla bastırılmıştır. Almanya’nın yenilgisinin ardından gelen sert bir sınıf mücadelesi dönemidir. Burada işlenmesine gerek olmayan nedenler dolayısıyla, on yıldan fazla süren mücadelesi sonucu Alman emekçileri yenilmiş, Hitler ve Nazi kılığındaki faşizm egemen olmuştur. Koşullarının farklılığını dikkate almak kaydıyla ifade edecek olursak, Rusya halkları kendi Çarlarının, Kerenskylerinin, Kornilovlarının, Denikinlerinin hesabını görmüş, ancak Alman halkı, tüm cesaretine ve mücadelesine rağmen yenilgiye uğramıştır. Gelen; ”tarihin evrimci, barışçı” ilerleyişi değil, bunalım ve gericilik yılları ve ardından faşizmdir. Burjuva toplumunun yükselişi değil, düşüşüdür. İkinci büyük savaşa yol açan nedenler ve sonuçları ise bilinmektedir. İleride konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla bu soruna girilecektir.

SOSYALİZMİN İLK DÖNEMİ VE DÜNYA
Uluslararası işçi sınıfına ve ezilen halklara devrimi ve ”aşırılıkları” yasaklayanlar acaba nasıl bir dünya da yaşadığımızı, son yüzyılda neler olup bittiğini gerçekten biliyorlar mı? Biz, bildiklerini, ama bu gerçekleri bilmezden geldiklerini varsayıyoruz. Sovyet işçi sınıfı, iktidarı ele geçirdikten sonra, kendisini bütünüyle –enternasyonal dayanışmalarını ve görevlerini ihmal etmeden– sosyalizmin inşasına verdi. Sosyalizmin inşası, sadece savaşta zarar görmüş ülkenin basitçe yeniden inşa edilmesi anlamına gelmiyordu. Bu, ülkenin bütünüyle en ileri kapitalist ülkeler düzeyine çıkarılması ve onların geçilmesi –”on yılda yakalayıp ve geçmek”. Stalin– anlamına geliyordu. Sosyalizmin zaferinin garantisi de burada yatıyordu. Sanayide, tarımda, bilimde ve teknikte dev atılımlar, bütün bunlarla birlikte, sosyalizmin, yeni dünyanın, yeni insanın yaratılması. Tüm Sovyet ülkesi adeta dev bir şantiyeye dönmüş, bilim, ilk defa bu ölçüde insanlığın gereksinmelerini karşılamak için seferber olmuştu.
Sovyet insanları bu büyük uğraşın içindeyken, dünyanın geri kalan kısmında neler oluyordu? Ya da başka bir biçimde soracak olursak, devrimsiz yola devam edenler ne durumdaydı?
1920’li yılların ortası, kapitalizmin ilk savaşın krizinden çıktığı, ”stabilizasyon” yıllarıdır. Üretimde genellikle savaş öncesi düzeye ulaşılmış, işçi hareketleri geriye çekilmiş, mücadele hedeflerini de buna göre belirlemiştir. Doğrudan iktidar için mücadelenin yerini, sabırlı güç toplama çalışması almıştır. Uluslararası güç ilişkilerindeki en önemli değişiklik; artık dünyanın altıda birinde sosyalizmin varolması, kapitalizmin tek bir dünya sistemi olmaktan çıkmasıdır. Diğer önemli olgu ise, Anglo-Amerikan ittifakının dünya kapitalizminin liderliğine oturmasıdır. Bugün, yani 2004’te aynı ittifakın ABD önderliğinde devam ediyor olması, emperyalist kapitalist sistem açısından son derece dikkati çeken bir olgudur. Ancak kapitalizmin kısmi istikrarı uzun sürmedi. 1929 bunalımı patlak verdi ve sosyalist SSCB –orada üretim büyük bir hızla gelişiyor, sosyalizmin inşasında dev adımlar atılıyordu– dışındaki dünyanın belli başlı tüm ülkeleri, sanayiden tarıma kadar tüm sektörleri içine çeken bunalımın pençesine düştüler.
Dünya kapitalizminin bu bunalımın öncesinde ve sonrasında verdiği en önemli politik tepki, İtalya ve Almanya’da faşist yönetimlerin işbaşına gelmesi oldu. Kapitalist emperyalist sistemin işçi ve emekçilerin taleplerine, sosyalizme yanıtı faşizm olmuştu. Faşist devletler, sadece kendi ülkelerindeki işçi hareketlerini bastırmak için değil, sosyalist devlete karşı da sürülmek üzere emperyalizmin lider ülkelerince kollandılar. 30’ların ortası, kapitalist sistemin bir önceki bunalımın etkileri daha üzerinden atamadan yeni bir bunalıma sürüklendiği yıllardır. İspanyol halkı, dünya halklarının ve sosyalist SSCB’nin yardımlarına karşın, faşist çizmeler altıda ezilmiş, ancak diğer ülkelerde –Çin, Hindistan vb– ulusal kurtuluş mücadeleleri devam etmiştir. Artık yeni bir savaşa gidişin yılları başlamıştır. Avrupa’da Almanya ve İtalya, Uzak Doğu’da Japonya emperyalist, faşist saldırganlığın başını çekmektedir. ”Demokratik ülkeler”in saldırgan ülkelere karşı uyguladıkları politika ise, gerici, özünde saldırıyı SSCB üzerine yönlendirmek isteyen taviz verme ve geri çekilme –Münih Siyaseti– politikasıdır. Ancak Stalin önderliğindeki SSCB’nin stratejisi, ”demokratik ülkeleri” SSCB ile ittifaka mahkum eden bir stratejidir. Nazilerle diğerleri arasındaki çelişkileri kullanmak ve derinleştirmek –Almanya ile saldırmazlık Paktı dahil, ki bu politika SSCB’ye Alman saldırısını geciktirmiş, savunma hazırlıkları için vakit kazanılmasını sağlamıştır–, SSCB’nin tecrit edilip ezilmesini engellemek bu stratejinin özüdür.
Kalın hatlarla çizilmeye çalışılan bu genel tablo ne göstermektedir? Herhalde öncelikle; Sovyet halkları barış içinde yeni bir dünya kurma uğraşını yürütürken, etraflarının kan ve ateşle çevrili olmasını, dahası kapitalist emperyalist sistemin sosyalizmi boğmak için her türlü yola ve caniliğe başvuracağını. Sosyalizmin ülkesinin kan ve ateşle çevrilmesi ve kuşatma altına alınması karşısında, sosyalizmin, düşmanlarına, kuruluşu baltalayanlara, ihanet ve sabotajda bulunanlara şefkatle davranmayacağı bilinmek zorundadır. Sosyalist devlet de proletaryanın iktidarını koruyup, sağlamlaştırmak için gerekli önlemleri aldı, sınıf düşmanlarını cezalandırdı.

GELDİK DEVRİMSİZ GÜNLERE!
Uluslararası işçi sınıfına ve emekçi halklara ”devrim yapmayın” diyenlerle, eğer devrimler olmasaydı ülkeler ve dünya nereye gidecekti diye kafa yoranların çok derin düşüncelere dalmasına gerek bulunmuyor. Çünkü bugünkü dünya onların hayal ettikleri dünya değilse de, hayallerinin mantıklı sonuçlarına ulaştığı bir dünyadır. Sosyalizm 50’li yılların ortasında boğulmuş, ancak bunun çıplak ve yıkıcı sonuçları “Doğu Bloku”nun yıkılmasının ardından açıkça görülür olmuştur. Sosyalizm tasfiye edilmiş olsa da, “Doğu Bloku” ayrı ve dünya egemenliğinde iddiaya sahip bir blok olarak kaldığı sürece, kapitalist emperyalist sistemin ve büyük devletler arasındaki çıkar çekişmelerinin disiplin altına alınması, gemlenmesi söz konusuydu. Bloklar birbirlerini kontrol ediyor, biri diğerinin dizginsiz gitmesine izin vermiyordu. Sadece kendi ”arka bahçelerini” düzenleyebilir, diğer bölgelerde ekonomi dışında zor kullanımı pek görülmez, en azından bugünkü pervasızlığa yer kalmazdı.
Bugün kıran kırana bir egemenlik mücadelesi sürmekte, ülkeler işgal edilmekte, yönetimler devrilmekte, halkların tüm tarihsel kazanımları gaspedilmeye çalışılmaktadır. Geçmiş sosyalizm uygulamalarına ateş püsküren emperyalist devletler, başta ABD ve İngiltere olmak üzere –Anglo-Amerikan ittifakı!–, neredeyse tüm dünyayı kendi ”güvenliklerini tehdit eden” düşman ilan etmişler, Irak çöllerinden Afganistan dağlarına, Kafkaslar’dan Orta ve Latin Amerika’ya kadar işgal ve saldırılarını genişletmişlerdir. Bu tablo karşısında ”biz evrimci yolla bunu kastetmiyoruz, bunlar da tarihin aşırılıklarıdır, bunlara da karşıyız” demek, hayal dünyasında dolaşmak, bugünün dünyasının gerçeklerine sırt çevirmek anlamına gelmektedir. Gerçekte olup bitenlerin bir mantığı vardır. Bu mantık, dünyanın paylaşımı, paylaşım için mücadelenin hız kazanması, egemenlik için rakibi ezme yönelimi üzerinde şekillenmekte; tekellerin aşırı kâr ve yutma, emperyalist devletlerin egemen olma mücadelesi başka bir gelişmeye kapıyı kapatmaktadır. Özel mülkiyetin, emperyalizmin sınırlamasız egemen olduğu bir dünya başka türlü bir gelişmeyi olanaksız kılmaktadır.
Sosyalizm, kuşkusuz emperyalist kapitalizmi sadece uluslararası ilişkilerde dizginlemedi. Sosyalizmin, uluslararası işçi sınıfına ve dünya halklarına yaşayan bir örnek sunması, kapitalist ülkelerin işçi sınıfına ve halklarına büyük olanaklar sağladı. Batı’da işçi haklarının gelişmesi, ”sosyal devlet” uygulamaları vb. sosyalizmin yarattığı baskı ve uluslararası işçi sınıfının mücadelesinin gücüyle elde edildi. ”Vahşi kapitalizm” bu alanda da dizginlenmişti. Kapitalizm bugün tarihsel bir ”rövanşın” peşinde koşuyor ve kendi mezar kazıcılarını yeniden ve daha derin kazmaya zorluyor.

SONUÇ YERİNE; BUGÜNKÜ RUSYA
Sosyalizm ve ardından gelen dönemde –revizyonist egemenlik yılları–, Rusya, dünyanın ikinci büyük gücü idi. Ülke bağımsız bir sanayi temeline sahip olmuş, bilim ve teknikteki ilerlemeler dost düşman herkesin kabul edeceği bir gelişme göstermişti. Ülke pek çok sektörde dünyanın lideri durumundaydı. Modern revizyonistler sosyalizmin mirasından sonuna kadar yararlanmışlar, ülkeyi ABD ile bitip tükenmeyen bir egemenlik yarışının içine sokmuşlardı. Sosyalizmin 50’li yılların ortasından başlayarak tasfiyesi sürecinde, Sovyetler ciddi bir ekonomik gerileme içine girmiş, “Doğu Bloku”nun çöküşünün ardından, Rusya krizlere sürüklenmiştir. Petrol ve diğer enerji maddeleri neredeyse tek gelir kaynağı haline gelmiş, ülke kendi ekonomik temellerini tahrip etmeye başlamıştı.
Ancak Rusya, devrimle birlikte, sadece diğer ülkelerdeki işçi sınıfına ve halklara geniş sosyal ve siyasal kazanımların kapısını aralamamıştı. Dünyada bilimin ve tekniğin gelişmesine büyük katkılarda –uzaya ilk defa insan gönderilmiş, şimdilerde gözde bilim dalı olan genetikte ciddi araştırmalar yapılmış, sağlık alanında tartışmasız bir üstünlük kurulmuştu vb.– bulunmuş, kendisi de bağımsız, maddi bir teknik temel kazanmıştı. Bugünkü Rus burjuvazisi, Putin’in önderliğinde, bu potansiyeli kullanma olanaklarını araştırmaya yönelmiştir. Rusya, devrimle bunu kazanmış, devrim yenilse de, bu kazanım, ülkenin maddi, teknik temeli ve kazanımı olarak varlığını korumuştur. Rusya’nın böyle güçlü bir temeli devrim ve sosyalist inşa ile kazandığını kimse inkar edememektedir. Yine bilinmektedir ki, dünyanın belli başlı emperyalist güçleri, aralarındaki sıralama değişse de, değişmeden kalmışlar, bağımlı ülke ve halkların ezilip sömürülmesindeki belirleyici yerlerini korumuşlardır. Bugün ise, insanlığı, daha geri ve karanlık bir döneme doğru sürüklemektedirler. Liberal aydınlarımız istemese de, insanlığın elinde, bu süreci tersine çevirmek için devrimden başka bir araç bulunmuyor.
Bu aydınlar, ‘evrimci, barışçıl gelişme’ olarak, emperyalist kapitalist ülkelerde yaşanan kısmi sükuneti görüyorlar, –ki, bu dönemin kapanmakta olduğuna dair ciddi belirtiler ortaya çıkmaktadır–, ama bu sükunetin, bağımlı ülke halklarının yoğun sömürüsü, soyulması, soykırımlara uğraması, ülkelerinin işgal edilip yağmalanması, azgın bir rekabet ve yutma, yeni kapışmaya hazırlanma pahasına korunmaya çalışıldığını gözlerden gizlemeye çalışıyorlar. Ama onların gizlemeye çalıştıkları bu alanlarda, emperyalist ülke merkezlerinde devrim güçlerini biriktiriyor, lokomotif yola çıkmak üzere istim tutuyor!

“Ilımlı İslam” mı, ABD’nin vurucu gücü mü?

Son zamanlarda sıkça tartışılan konulardan birisi “ılımlı İslam” ve bununla bağlantılı olan “dinde reform” sorunudur. Bu sorun, ABD’nin Ortadoğu merkezli BOP –bu proje Büyük Ortadoğu, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika vb. adlar alıyor– projesi ile daha da güncelleşmiş durumdadır. Bu proje, ABD’nin bu bölgedeki emperyalist çıkarlarını genel olarak ifade etmektedir. Bölge halklarının ağırlıklı olarak İslam dinine mensup olması, BOP ideologlarınca da İslam dininin “terör ve şiddeti” doğuruyor sayılması, beraberinde İslam dininin “ılımlılaştırılması”, “reformdan geçirilmesi” hedeflerini de beraberinde getirmektedir. Ancak bu “ılımlılaştırma” ve “reformdan” geçirme, “Amerikan İslamı” denilebilecek gerici bir amaçla ele alınmaktadır. Bu nedenle, bugün “ılımlı İslam”ın ve bununla bağlantılı olan dinde “reform” çalışmalarının, ABD’nin dünya egemenliği politikasından, bunun içinde İslam ülkelerine yönelik stratejilerinden ayrı ele alınması olanaklı görünmemektedir. Bölgedeki İslam halkları, ABD’nin müdahale ve işgallerine razı bir pozisyona getirilmek istenmekte, bu amaçla, bugün onlar arasında hemen hemen en etkili ideoloji durumundaki İslam, ABD’nin gerici, emperyalist girişimlerine olur verecek biçimde yeniden yorumlanmak istenmektedir. AB’nin bir “medeniyet projesi” olarak yansıtılması gibi, “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika” projesi de, “bir uygarlık ve demokrasi projesi” olarak yansıtılmaktadır.
Türkiye açısından bütün bu gelişmeler son derece önemlidir. Çünkü Türkiye, bu bölgede, GOP sözcüleri tarafından, “model” ve “örnek” ülke olarak takdim edilmektedir. Ülkenin, İslami kökenlerine vurgu yapan bir hükümet tarafından yönetilmesi, bu hükümetin ABD’nin bölge politikalarına yatkınlığı, Türkiye’de de, “ılımlı İslam” sorununun tartışılmasını doğal olarak beraberinde getiriyor. Bölgedeki gelişmeler, uluslararası politik ilişkiler, belli başlı emperyalist büyük güçler arasındaki derinleşen çelişkiler, BOP’u ve onun stratejik dayanaklarından birisi olmaya aday “ılımlı İslam” sorununu, yakın gelecek dönemde sürekli olarak gündeme getirecektir. Burada belirtmek gerekir ki; bu yazı, soyut olarak “dinde reform” sorununu ele alma amacında değildir. Sorunu, asıl olarak, ABD’nin bölge politikaları ve müdahaleleri açısından ele almakta, bu arada kısaca dinde reform örneklerini ve İslam halklarının geçmişini hatırlatmaktadır.
Burada konuya daha yakından girmeye başlayabiliriz. Din ve reform üzerine kısaca neler söylenebilir? İlk elden söylenebilecekler, her halde şunlar olmalıdır; “Ilımlı İslam” tartışmaları beraberinde din ve dinde reform meselesini doğal olarak gündeme getiriyor. Çünkü ortada “ılımlılaştırılmak istenen” bir din var ve bu dinin nasıl ve hangi yönde “ılımlılaştırılacağı” –neden ılımlılaşma ve İslam? Bunu ileride açmaya çalışacağız– sorunu, bu sorunun temelini oluşturuyor. Bu nedenle, kısaca, dinler açısından, genel olarak tarihsel gelişmeye bir göz atmak gerekmektedir. Genel olarak dinlerin gelişim evrelerine bakıldığında, onların, genelde “çağın koşullarına ayak uydurma” yönünde bir değişimden geçtiğini görüyoruz. Bunun en belirgin örneği Hıristiyanlık’ta görülmektedir. Hıristiyanlık, Luther Hareketi ile bir reformasyondan geçmiş, yükselen kapitalizm koşullarına uygun bir içerik ve biçim kazanmıştır. Protestanlık, bu gelişimin ürünü olarak şekillenmiştir. Kazanç ve kâr kutsanmış, “kazancın” buyruğu ile dinin bu yönde evrimleşmesinin, daha sonraki gelişmelere uyum sağlayabilmesinin önü açılmıştır.
Musevilik ise, bir taraftan kendi katı iç kuralları ile dikkat çekmekte, diğer taraftan ise, daha baştan beri, özellikle mülk sahibi kesimlerinin aşırı tutkusunu ifade eden tefecilik ve ticaretle adeta özdeşleşmekle karakterize olmaktadır. Bu ikinci yanı ile, Museviliğin her döneme iyi uyum sağladığı görülmekte; Musevilik, bu yanıyla sınırlı kalmak üzere, çağın değişen koşullarına, “dünyasal işlere” uyumu ile dikkati çekmektedir. Ancak dinsel fanatizmin bu dinde halen etkili olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu dinin kendi içinde ayrıca bir iktidar talebinin olmaması –kendi sermayesinin ve uluslararası sermayenin Yahudi etiketli kesimlerinin zaten bu işlevi yerine getirdiği varsayılmaktadır– güncel bir çatışmaya yol açmamaktadır. Bu çatışma, Siyonizm aracılığı ile kendi dışına, özellikle de İslam’a, Müslüman halklara karşı yönelmiş durumdadır. Filistin sorununun güncelliği, somut bir kanıt olarak ortada durmaktadır.
Bugün “ılımlılaşması” için emperyalizmin temsilcileri tarafından hedefe konan din, asıl olarak İslam’dır. Bu hedefin neye göre belirlendiğine ise, yazının giriş kısmında kısaca değinildi. Bir cümle ile ifade edecek olursak, neden, ABD’nin bölge çıkarlarının güvenceye alınmasıdır. –Yazının ilerleyen bölümlerinde İslam’ın ABD çıkarlarına ne ölçüde tehdit oluşturup, oluşturmadığına değinilecektir, ancak– Bugün başta ABD olmak üzere, emperyalist büyük güçler, İslam’ı “uygarlaştırma ve “ehlileştirme” peşindedirler. İslam halklarının bir zamanlar insanlığın ilerlemesine yaptığı katkılar unutulmakta, onların da bir uygarlık yarattığının üzeri örtülmekte, bu halklar, “uygarlaştırılmaları” gereken barbar sürüleri olarak görülmektedir. Bu nedenle, burada, kısa bir hatırlatma yararlı olacaktır. İslam dininin bir reformdan geçmediği genelde kabul edilmektedir. İslam’ın yükseliş dönemi, özellikle 8., 9. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar olan dönem, “İslam rönesansı” olarak da adlandırılmaktadır. İslam’ın yükseliş döneminde, bu dine mensup Arap halklarının tıp, astronomi, matematik ve bilimin çeşitli dallarında çok önemli bilim adamları yetiştirdiği bilinmektedir. Batı rönesansının sonradan yararlandığı antik Yunan kaynaklarını Arapça’ya çeviren, koruyan ve tabii bu arada Yunan filozoflarından, özellikle de Aristo ve Platon’dan büyük ölçüde etkilenen İslam filozofları olmuştur. Orta Çağlarda, Batılılar, El Farabi’ye, “ikinci usta” demektedirler. “Birinci usta”, elbette Aristo’dur. El Farabi, Platon ve Aristo’ya dayanarak –yeni Platonculuk–, idealist dinsel felsefeyi yetkinlikle işlemiştir. (Bu konularda mükemmel bir özet için Enver Hoca’nın Ortadoğu Üzerine Düşünceler adlı kitabında yer alan “halkların Şanlı Geçmişleri İnkar Edilemez” makalesine bakılabilir.)
Avrupa’da, 17. yüzyılda “din mi-akıl mı” sorunu Descartes’le birlikte tartışıldı ve bu sorun aklın yararına çözüldü. Böylece iman ve irrasyonalizme karşı, rasyonel bakış açısı egemen oldu. İslam Dünyası’nda ise, bu tartışma, çok erken bir dönemde, 11. yüzyılda gündeme gelmişti. İslam bilgini Gazali bu sorunu aklın değil, dinin yararına çözdü. Her şey akıl ve akıla göre değil, Kur’an’la ve Kur’an’a göre açıklanmak zorundaydı. Hiçbir düzeltme ve gelişme, Kur’an hükümlerine uygulanamazdı. O zaten mükemmeldir ve tanrının kelamıdır. Daha sonra içtihat kapısının kapanması –hadislerin koşullara göre yorumlanması çabası– vb. nedenlerle, İslami dinsel ideoloji, bütünüyle taşlaşmıştır. Kapitalizmin İslam toplumları arasındaki geç gelişiminin de, özünde bu durumu değiştirmediği görülmüştür. Ancak İslami ideolojinin çağa ayak uydurması yönündeki çabaların, özellikle 20. yüzyıldan itibaren yoğunlaştığını da görmekteyiz. Ancak İslam ülkeleri, 19 ve 20. yüzyılda sömürgeciliğin ve emperyalizmin denetimi ve yönetimi altına girdi, ve bu güçler, her türlü gelişmenin önünü daha baştan kestiler, dinsel düşünceyi halkı uyuşturmanın etkili bir aracı olarak kullandılar.
Özellikle Ekim Devrimi ve onun ateşlediği ulusal kurtuluş mücadelelerinin, İslam ağırlıklı Doğu halkları arasında büyük bir uyanışa neden olduğunu tespit etmek gerekir. Bu etkinin “İslam sosyalizmi” vb. adlar almaya kadar uzandığını görebiliriz. Elbette bu tür adlandırmanın bir yanı, İslam halklarını modern sosyalizm düşüncesinden, materyalist felsefeden uzak tutma çabalarıdır. Ama madalyonun diğer yanında, sosyalizmin prestijinden yararlanma, halkların hareketine bir itilim kazandırma bulunmaktadır.

FARKLI İKİ YÖN
Burada zorunlu olarak sorulması gereken soru şudur; dinin –burada İslam’ın– reforma tabi tutulması, ılımlılaştırılması, başlı başına, karşı çıkılması gereken bir gelişme midir? Dinin fanatik savunucuları olan küçük bir azınlık dışında, bu düşünceye karşı çıkan hemen hemen yok gibidir. Toplumsal, tarihsel koşullardaki değişme ve gelişmeler, dinin, çağın koşullarına ayak uydurmasını her zaman beraberinde getirmiştir. Burada önemli olan, bu hareketin söz konusu toplumun kendi iç dinamiklerinin ürünü olması, toplumun kendisini ve dine yaklaşımını bilinçli olarak bir reforma tabi tutmasıdır. Ya da gerçekten ilerici düşünce ve akımların dış zorlamasının –sosyalizm, ulusal kurtuluş vb.– itici güç olmasıdır. Bu tür bir reform hareketi, dinin içinden gelebileceği gibi, dinin dışından, ama söz konusu toplumun içinden de gelebilir. Örneğin Kemalist Türkiye’nin hilafetin kaldırılması, laiklik vb. reformları bu türden bir harekettir. Dinin çağın koşullarına ayak uydurması çabalarının birinci yönü budur. Burada doğal olarak bu tür hareketlerin başarı derecesi üzerine ayrıntılı bir değerlendirmeye girilmeyecek, dini bu tür reform ve ılımlılaştırma –içinden veya dışından gelsin– çabaları, bu yazının konusu olmayacaktır. Ancak şu söylenebilir ki, bu tür hareketler belli bir başarı sağlamışlar, toplumsal ilerlemeye katkıda bulunmuşlardır. Bu tür bir gelişme evresinden geçse de, dinin idealist özünün korunduğunu ve halkı uyutmaya devam etmek üzere kullanıldığını, sanırız ayrıca belirtmeye gerek yoktur.
Dinin reforma tabi tutulması çabalarının ikinci yönü, bizi asıl ilgilendiren yönü ise, topluma ve dine dıştan dayatılan “ılımlılaştırma” çabalarıdır. Burada temel amaç, toplumu ve dini çağdaşlaştırma, reformdan geçirme değildir. Dışarıdan dayatılan belli bir gerici politikaya –burada emperyalist politika– uyum göstermesi, onun bir aleti olmasıdır. BOP’la yeniden güncelleşen “ılımlı İslam” dayatmaları, bu türe girmektedir. Burada İslam, belirli bir emperyalist politikanın hizmetine koşulmak üzere, ehlileştirilmekte, söz konusu ülke halkının, yerli işbirlikçiler aracılığıyla, uysal köleler haline getirilmesi hedeflenmektedir. Emperyalist Batı’nın dini –Hıristiyanlık– ile olan çelişkiler yumuşatılmakta, İslam, Hıristiyanlıkla yeni bir uzlaşmaya –Hıristiyanlık yararına– zorlanmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, İslam, emperyalizm yararına, geriye doğru bir reforma tabi tutulmakta, bu dinde önemli bir unsur olan “esarete karşı savaşın” üstü örtülmekte, işgal altındaki, baskı altındaki Müslümanlara “cihat” ve mücadele yasaklanmaktadır. Bu, şu açıdan, son derece önemlidir; eğer bir İslam ülkesi işgal altındaysa, dine göre, cihat zorunludur. Bugün de, örneğin Irak’ta yankılanan ve etki bulan çağrılardan en önemlisi, her halde budur. “Cihat”ın hedefini, cihat eden güçler nasıl açıklarsa açıklasın, cihatın, objektif olarak, emperyalist müdahale karşıtı olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Burada, elbette, cihat adına yapılan terör saldırılarını dışta bırakmak gerekir.
Burada, “Hıristiyanlık ile Müslümanlığın uzlaşmasının ne kötülüğü olabilir?” sorusu akla gelebilir. Ancak sorun bu değildir. Bu halklar, barış içinde ve yan yana, iç içe yaşamanın olumlu örneklerini verdiler ve veriyorlar. Sorun, İslam halklarının emperyalist müdahaleye teslimiyet sınırına çekilmesi, bu teslimiyetin, “Hıristiyan-Müslüman” uzlaşması olarak sunulmasıdır.

“YEŞİL KUŞAK” VE “ILIMLI İSLAM”
Burada, bugünkü Amerikan doktrinine hizmet eden “ılımlı İslam” ile, bir önceki dönemin –soğuk savaş– İslam ülkeleri için tasarlanmış dinsel ideolojisi ve yine Amerikancı olan “yeşil kuşak” arasındaki belirgin farklılığı da vurgulamak gerekir. ABD ve Batı açısından, bir önceki dönemin temel düşmanı “Sovyet yayılmacılığı” ve onun şahsında simgeleşen “komünizm” idi. Materyalist ve tanrı tanımayan komünizme karşı, Müslümanlardan beklenen, “cihada” daha fazla sarılmaları, dinsel manevi değerleri yükseltmeleri idi. Din, bu alanlarda, olabilecek en radikal tarzda yorumlanıyor ve sadece Sovyetlere karşı değil, içte, işçi ve emekçi hareketine karşı da kullanılıyordu. Bu mücadelede temel müttefik ABD’ idi ve İslamcı kralların, şeyhlerin, şeriat yönetimlerinin açıktan desteklenmesinde bir sakınca bulunmuyordu. Afganistan’daki Taliban hareketinin ve Bin Ladin’in, ABD ile bu ilişkinin çocukları olarak dünyaya geldikleri, çok iyi bilinmektedir. Öz olarak denilebilir ki, Yeşil Kuşak İslamı’nın temel karakteristiği, anti-komünizm idi. İslam, “komünizme” karşı yöneltilmişti.
Doğu Bloku’nun çökmesinin ardından gelişen süreç ise, farklı bir dünya ortaya çıkardı. ABD, tek süper güç ve dünya zorbası olarak, kapitalist emperyalist dünyanın başına oturdu. Dünyanın yeniden paylaşımı söz konuydu ve bu paylaşımda aslan payını almak isteyen de, ABD idi. Ve paylaşılacak alanların başında ise, petrol ve enerji kaynakları zengini Ortadoğu ve çevresi gelmekteydi. ABD, bu alanda hem sahip olduklarını korumak, hem yenilerini kazanmak zorunluluğu ile karşı karşıya idi. Burada temel sorunlardan birisi, bu ülkelerin halklarının Müslüman olmaları idi. “Komünizme, Sovyet yayılmacılığına” karşı, “cihat ruhuyla”, “anti-komünizm” temelinde eğitilen İslam dünyasının, yakın geleceğin işgalci ve müdahalecisi ABD karşısında yeni bir eğitime tabi tutulması gereği ortada idi. ABD provokasyonu olup olmadığı tartışılan 11 Eylül terör saldırısının ardından, ABD’nin, BOP ve onun içinde temel ayaklardan birisi olan “ılımlı İslam” projesi, yeniden güncelleşti ve piyasaya sürüldü.
Ancak bu kez, “ılımlı İslam”, işaret edildiği gibi, “Yeşil Kuşak İslamı”ndan farklı özellikler taşımak zorundadır. Bir kere, işgalciye karşı “cihat” aforoz edilmiştir. Çünkü işgalci, Sovyetler gibi “tanrısızlık” değil, “özgürleşme uygarlık ve demokrasi” getirmektedir. “Cihat”, artık terörizm olarak ilan edilmiştir. Ülkelerinin bağımsızlığı için savaşanlar ise, artık bir önceki dönemdeki gibi, “özgürlük savaşçıları” değil, “uluslararası terörizmin” taşıyıcılarıdır. Artık “kurtarılacak topraklar” yoktur. İşgal kabul edilmeli, “tevekkülle” sineye çekilmelidir. “Yeşil Kuşak”ta İslam içerisindeki mezhepler arasındaki farklılık, “komünizme” karşı ortak mücadele gereği, öne çıkarılmazken, “ılımlı İslam” döneminde, Irak’ta olduğu gibi, asıl vurgu ayrılığadır. Sunni ve Şiiler belirgin bir biçimde ayrıştırılmış, hatta mezhep çatışması körüklenmeye başlanmıştır. Bu, sömürgeciliğin ve emperyalizmin bölme ve yönetme politikasına uygun gerici bir politikadır. Ilımlı İslam’ın temel karakteristiği, İslam’ın, müdahaleci güçler yararına, İslam’a karşı kullanılmasıdır. Ilımlı Müslümanlar, radikallere ve genel olarak bağımsızlık mücadelesine yönelen İslam halklarına karşı kullanılacaktır. Tabii ABD’nin hizmetine koşularak. Örneğin, “İslamda reform”, “ılımlı İslam” dayatmalarında bulunanların, kendi gerici amaçlarını şöyle açıkladıklarını görüyoruz; “Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere –İslam ülkelerindekiler kastediliyor– güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da. Fundamentalist ve gelenekseller arasında oluşabilecek bir yakınlık kesinlikle engellenmeli. Hatta birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmeli. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur’an’ı sınırlandıran modernist Müslümanlardır. Bu grup desteklenmelidir. Fundamentalistler zayıflatılmalı ve yok edilmelidir.”* (* RAND Corporation’ın hazırladığı ve muhafazakar Smith Richardson Vakfı’nın finanse ettiği “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık rapor. Rapor Yeni Amerikan Yüzyılı projesinin ideologlarından, Bush’un şimdiki Afganistan temsilcisi Zalmay Halilzad’ın karısı Cheryl Benard tarafından hazırlanmıştır. Aktaran: İ.Karagül, 30 Kasım Yeni Şafak) Rapor, buna benzer pek çok gerici düşünceyi içermekte, ABD yönetimine, bir “ılımlı İslam” stratejisi sunmaktadır. “Ilımlı İslam”da anti-komünizm ise, dinin, olağan komünizm karşıtlığının sınırlarına çekilmiştir.
Bu gerici politikanın hayata geçebilmesi için, işgalciye karşı dinin yumuşatılması, işgale ve emperyalist müdahaleye razı bir pozisyona çekilmesi, özel bir önem kazanmaktadır. İşgalci, ne de olsa bir dine sahiptir ve üstelik bu din –Hıristiyanlık–, Kur’an tarafından, “hak dini” –semavi din– olarak nitelenmektedir. Diğer “hak dini” ise, Museviliktir. Bu dinlerin yeni uluları –Bush ve çetesi–, İslam ülkelerine karşı seferi, “Yeni Haçlı seferi” olarak niteleseler de, bu, onların, cephe gerisini düzlemek için kullandıkları bir laftır ve “ılımlı İslamcılar”a göre, buna fazla itibar etmemek gerekir! Onlara göre, artık dinsel hoş görüye sahip olmak ve diğer dine saygılı olmayı öğrenmek gerekir. Böylece İslam, adeta Hıristiyanlığın uysal bir alt mezhebine indirgenir ve bu mezhebin “sapkınlarına” karşı Haçlı seferleri açılır.
Bu “argümanların”, bir önceki dönemin “Yeşil Kuşak” argümanlarından farklı olduğu ortadadır. Ortak nokta ise, yine dinin kullanılması, üstelik her iki dönemde de, ABD emperyalizmi lehine kullanılmasıdır. Ama bu kez, kullanılma yönü değişmiştir. Artık İslam, İslam’a karşı kullanılacaktır. “Dinin akideleri”nin, bu yön değişikliğine uygun olarak yorumlanması gerekir. Yani, Kabe, Washington’dur ve tanrının kelamını –Kur’an’ı– değiştirmeye, sadece emperyalist ideologlar, bu “yeni peygamberler” yetkilidir. Dinde reformasyon, böylece, “Beyaz Saray Buyrukları” olarak yerine getirilir. Bu amaçla, “yeni Kur’an” bile yazılmış durumdadır. “Yeni Furkan” adıyla CIA tarafından yazdırılan bu kitap, “BOP”un “kutsal kitabı” olarak piyasaya sürüldü. Kitap, ABD’nin Ortadoğu’da Müslüman ülke ve halklara karşı güç ve egemenlik için yaptığı saldırıları, “Hıristiyanlık” ve onun müttefiki “Musevilik” açısından kutsuyor ve bu saldırıya ideolojik temel sağlıyor. Kitap, “üç dinin kitabı” vb. biçimlerde de adlandırılıyor. ABD’nin bu iş için geniş bir işbirlikçiler ağını kullandığını, elbette, ayrıca belirtmek gerekir.
İslam’da reform tartışmalarının, ABD ile doğrudan bir bağlantısının olduğu açıkça görülmektedir. ABD emperyalizmi, dünya egemenliğinin kilit sorunu olarak, Ortadoğu’yu, buranın petrol ve enerji kaynaklarını, geçiş yollarına sahip olmayı görmektedir. Doğal olarak, bu gerici amaç, bölgeye müdahale ve saldırıyı da beraberinde getirmektedir. Keskinleşen emperyalistler arası çelişkiler, ABD’nin bu bölgeye eski yöntem ve tarzlarla egemen olamayacağını göstermektedir. Din açısından bakılacak olursa, bölge halkları ağırlıklı olarak Müslüman, müdahaleci gücün dini ise, Hıristiyanlıktır. Bu çelişkinin bir biçimde çözülmesi veya uzlaşır hale getirilmesi gerekmektedir. Yukarıda işaret edilen gerici çabalar, bu uzlaşmayı olanaklı hale getirmeyi amaçlamaktadır.

DİN TEMELİNDE YÜRÜTÜLEN BİR MÜCADELENİN BAŞARI ŞANSI VAR MI?
Burada genel olarak şu soru öne çıkmaktadır: ABD emperyalizminin önderliğinde, Ortadoğu’nun Müslüman halklarına karşı yürütülen bu savaş ve müdahale saldırısı, dine, Kur’an’a dayanarak püskürtülebilir mi? Ortadoğu’nun Arap, Kürt, Türk, Pers ve diğer halkları, tek bir “cihat bayrağı” altında toplanarak, ya da tek tek ülkelerde, bu emperyalist saldırıyı püskürtebilirler mi? Yoksa Ortadoğu halkları ulusal ve sosyal kurtuluş için farklı bir temele dayanmak, birliğini ve mücadelesini bu temel üzerinden geliştirerek zafere ulaşmak zorunluluğu ile mi karşı karşıya? Orta ve Yakındoğu halklarının önümüzdeki dönemde yürütecekleri mücadelenin kaderinin, büyük oranda bu sorunun çözümünde yattığı ortadadır.
Bugün Ortadoğu’daki Müslüman halklarının, tarihlerinin en büyük saldırısı ile karşı karşıya geldikleri açıktır. Düşman, ABD’nin şahsında simgelenen emperyalizmdir. Bugünkü emperyalist saldırının, geçmiştekilere göre çok daha köklü ve güçlü olduğu görülmektedir. Çünkü Ortadoğu, bugün, yeni bir paylaşım mücadelesinin tam göbeğinde bulunmaktadır ve bu niteliği ile, hem yeni bir dünya savaşının, hem de ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinin başlangıcı olmaya aday bir bölgedir. Petrol ve zengin doğal kaynakları, büyük geçiş yollarının merkezi olması, yüz milyonlarca nüfusu ile büyük bir pazar olma niteliği, bu bölgeyi, dünyanın paylaşımındaki “en değerli mücevher” haline getirmektedir. Bölgeye sahip olan, aynı zamanda, rakipleri üzerinde stratejik bir üstünlük sağlayacaktır. ABD emperyalizmi, bölgeye büyük güçler yığmaya ve bölge gericilikleri kendi etrafında birleştirmeye, saldırılarını daha da yıkıcı hale getirmeye adeta mahkum durumdadır. Rakip emperyalistlerin de, eğer dünyanın bölüşülmesinde söz sahibi olacaklarsa, giderek buna yakın bir gücü harekete geçirmek zorunda oldukları kendiliğinden anlaşılır.
Bütün bunlara karşın, bölgenin Müslüman halkları, dine, Kur’an’a sarılıp, “cihat bayrağını” yükselterek, birliklerini sağlayıp bu büyük saldırıya karşı koyabilirler mi? Olgu ve olaylara gerçekçi bir bakış, tarihsel deneyimler, böylesi bir birliğin sağlanamayacağını göstermektedir. Bunun nedenleri kısaca şunlardır; İlk olarak; din –burada söz konusu olan Müslümanlıktır–, kendi içerisinde farklı mezheplere bölünmüştür ve bu bölünme, halkları birleştirme değil, ayrıştırma yönünde etkide bulunmaktadır. Irak’taki Şiilerin direniş hareketine katılmamaları, ya da bazı kesimlerinin zayıf bir destek vermeleri, güncel bir örnektir. Bu, halkların birliğini zayıflatmakta, mücadelelerini güçten düşürmektedir. Ayrıca aynı mezheplerin bile, kendi içerisinde alt parçalara bölündüğü, dini farklı biçimlerde yorumladıkları bir gerçektir. Bu durum, bölünmeyi derinleştiren bir etkide bulunmaktadır. İkinci olarak; bölge halklarının farklı devletlere, uluslara bölünmüş olduğu, bunlar arasında, yine kaynağını emperyalizm ve gericilikten alan köklü çelişkilerin (Türk-Kürt, Arap-Kürt, Arap-Fars vb.) olduğu bilinmektedir. Bu çelişkiler, emperyalizm tarafından kışkırtılmakta ve derinleştirilmektedir. Üstelik Araplar da, farklı uluslaşma yönünde ilerlemekte, farklı devletlere sahip olma ile birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bütün bu farklılıkları Müslümanlığın “ümmet birliği” ya da Arapların “Arap Birliği” altında toplayamayacağı ve toplayamadığı, bugün de, geçmişte de görülmüştür. Üçüncü olarak; İslam halkları, işgalciyi, aynı zamanda, Hıristiyanlığın temsilcisi olarak görmektedirler. Emperyalizmin saldırısı, “Hıristiyan emperyalizmin” ülkelerine saldırısı olarak algılanmaktadır. Bu, dinsel karşıtlıkları körükleyen –bu, emperyalistlerin işine gelmektedir, zaman zaman kasıtlı olarak bu yönü öne çıkarmaktadırlar– bir yaklaşımdır. Oysa “Hıristiyan dünyada” bir de işçi ve emekçi yığınlar vardır. Bunlar, halkların işgale ve emperyalizme karşı mücadelesinin doğal müttefikleri durumundadırlar. Ezen ve ezilen halkların mücadelesinin aynı hedeflere yönelmesi hayati bir önem taşımaktadır. Irak’ın işgali öncesinde, milyonlarca “Batılı Hıristiyan”ın işgale karşı çıktığı unutulmamalıdır. Din merkezli bir mücadele, bu doğal müttefikliği baltalayan, onun gerçekleşmesini önleyen bir yönde etkide bulunmaktadır.
O halde, bölge halklarının, dinsel, mezhepsel etkilerden kurtuldukları oranda, hareketlerini birleştirme ve güçlendirme yeteneğine sahip olacakları anlaşılamaz bir şey değildir. Bu ise, ancak, dinsel ve gerici etkilerden kurtulmuş, modern bir hareket etrafında birleşmekle olanaklı olabilir. Bu halkların işçi ve emekçilerini, ulusal ve sosyal kurtuluş etrafında birleştirebilecek, onların emperyalizme karşı birliğini, kendi içlerinde demokrasiyi sağlayabilecek tek modern hareket ise, sosyalizmdir. Dinin, eski toplumun böldüklerini, ancak sosyalizm birleştirir ve bir araya getirebilir. Bu, elbette, bütün bu toplulukların hemen sosyalizmi benimsemeleri gerektiği ve bunun bir çırpıda olabilirliği anlamına gelmiyor. Vurgulanmak istenen, mücadele birliğini, dinin değil ancak sosyalizmin, buna varan bir ulusal kurtuluş fikrinin sağlayabileceğidir. Bu mücadele birliği ise, anti-emperyalist, demokratik ilkeler etrafında sağlanabilir. Farklı din ve mezhepler ise, bu birlik altında ve birbiri ile çatışmadan yer alabilirler.
Öte yandan, İslam ülkelerinde, “İslamcıların” yekpare bir bütün oluşturmadıkları da bilinmektedir. İslamcıların aralarında anti-emperyalist, anti-Amerikan kesimler bulunmakta, bunlar, giderek güçlenmektedirler. Bu kesimler, daha çok, alt ve orta sınıflardan gelmektedirler. İşçi ve emekçi kesimlerin anti-emperyalizmi, bugün sosyalizmin zayıflığından dolayı, kendisini, İslami kılıklarda da ifade edebilmektedir. Ancak savaş ve işgaller dönemi, halkları, geçmişe –görece olağan günlere– göre, daha çabuk olgunlaştırmaktadır. Onlar, bugün, İslam ülkelerindeki üst sınıfların Amerikancılığını daha fazla fark etmekte, kendilerini şeyhlerden, krallardan, prenslerden ayrıştıran farklılıkları daha fazla görmektedirler. Bütün bu gelişmelerin, İslam ülkelerinde modern düşünce ve akımların gelişmeleri yönünde etkide bulunduklarını görmek gerekiyor. Aksi bir gelişme ise, işgale ve müdahaleye karşı İslam’ın tek alternatif olarak sivrilmesini, dinin, giderek daha radikal biçimler kazanmasını da beraberinde getirecektir. Burada, Türkiye işçi sınıfının oynayabileceği tarihsel rol, son derece önem kazanmaktadır.

“ILIMLI İSLAM” VE TÜRKİYE
Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik emperyalist stratejisi içerisinde kilit öneme sahip ülkelerden birisidir. Ülke, “ılımlı İslam”a yatkın, ABD ile işbirliğine hazır bir hükümet tarafından yönetilmekte, nüfusunun çok önemli bir kısmını Müslümanlar oluşturmaktadır. ABD’li stratejistler, Kemalizm’in vaktini doldurduğunu –Türkiye’nin Kemalizm’le ilişkisini kesmesi, kuşkusuz uzun yıllar önce gerçekleşti, ama burada, içte laikliğin yumuşatılması, dışta saldırgan bir politikanın uygulanması kastedilmektedir– hükümet ve devlet yöneticilerinin kulağına üflemektedirler.
Bu üflemelerin etkisiyle, politik düzeyde “ılımlı İslam”ı savunan kesimlerin, şu tür düşüncelerin daha yüksek sesle dile getirdikleri görülmektedir: “Cumhuriyet dönemi ile birlikte, kendi içine kapanma yaşandı. Çevremizde olup bitenler –özellikle İslam ülkelerinde– artık buralara ilgisiz kalamayacağımızı açıkça göstermektedir. Türkiye tarihten gelen mirasını ve tecrübesini bu alanda kullanmalıdır vb.” AKP Hükümeti, Fethullahçılık vb. gibi kesim ve akımlar da, Amerikan İslamı diyebileceğimiz bu gerici düşüncelerin piyonluğuna soyunmuş durumdadırlar. Fethullahçılar, ABD’yi mesken tutmuşlar, Kabe yerine Beyaz Sarayı tavaf etmenin “İslami duygularını” daha da güçlendirdiğini keşfetmişlerdir. İşbirlikçi Türkiye egemen sınıfları arasında, bir tür “Yeni Osmanlıcı” diye adlandırabileceğimiz bir klik, giderek palazlanmaktadır. ABD ile, özellikle Kürt sorununda, Kürt halkının başı üzerinden yeni, gerici bir anlaşmaya gidilmesi durumunda, bu kliğin ağır basacağı kesindir.
Böylece “Ilımlı İslam” ülkesine dönüştürülmüş bir Türkiye’nin, Ortadoğu’nun diğer Müslüman halklarının üzerine doğru sürülmesinin kolaylaşacağı hesap edilmekte; Türkiye, BOP’un temel ayaklarından biri yapılmak istenmektedir. Diğer ayağın ise, İsrail olduğu tartışılmazdır. İsrail, bölgede, ABD çıkarlarının en güçlü bekçisi ve temsilcisi durumundadır. ABD çıkarları ne zaman tehlikeye düşse, bölgede İsrail’in provokasyonları başlamaktadır. Kuşkusuz, İsrail’in kendi gerici bağımsız çıkarları bulunmaktadır. Ancak, arkasında ABD desteği bulunmayan bir İsrail’in, bölgedeki durumunun bugünkü gibi olamayacağı da, bir gerçektir. ABD’deki güçlü Yahudi sermayesi bu ittifakı pekiştirmekte, hatta ABD’nin İsrail tarafından kullanıldığı gibi bir görüntü bile ortaya çıkabilmektedir. Çıkarların iç içe geçtiğini, ama asıl kumandanın, emperyalist sermayede olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak gerekmektedir. Din sorununun çokça öne çıkması, bu gerçeği karartmakta, emperyalist politikanın dini kullandığı gerçeği kararmakta, dinin emperyalizmi –din de kuşkusuz bu durumdan yararlanmaktadır– kullandığı gibi bir görüntü egemen olabilmektedir. Oysa halkların emperyalizme karşı mücadelesinin gelişebilmesi için, bu ayrımın yapılabilmesi büyük bir önem taşımaktadır.
Bütün bunlara karşın, Türkiye’de, diğer Müslüman ülkelere göre, gelişmiş bir işçi sınıfının ve daha ileri toplumsal koşulların olduğu yadsınamaz. Ayrıca Türkiye işçi sınıfının küçümsenmeyecek bir sosyalizm birikimi de bulunmaktadır. Bu yanıyla, Türkiye emekçileri, bölgede, anti-emperyalist ve demokratik bir hareketin başını çekebilecek potansiyele sahiptirler. Türkiye’nin bölgede ABD stratejisi için kilit önemi, Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerinin bu potansiyeli ile boşa çıkarılabilir, ve Türkiye, emperyalist saldırının değil, bölge halklarının mücadelesinin kilit ülkesi olabilir. Türkiye halkının, daha geri koşullarda, geçmişte böyle bir rolü oynamış olduğu gerçeği, gelecekte de böyle bir rol oynayabileceğinin bir kanıtı değil midir?

Sosyalizmin sahibi kim?

Günümüzdeki işçi sınıfının, bırakalım 19. yüzyılın sonlarını, son çeyrek yüzyılda bile epeyce değiştiğini ileri süren politik akım ve çevreler var. İşçi sınıfının niteliğinin değişip değişmediğine ilişkin tartışmalar ve bunun sosyalizm mücadelesine nasıl bir etki yapacağı sorunu sürekli olarak gündemde tutuluyor. İşçi sınıfının niteliğinin değiştiği, artık “eski işçi sınıfı” kalmadığı, dolayısıyla “devrimci görevini yerine getirecek” bir sınıftan söz edilemeyeceği üzerine yüklü bir külliyat bulunuyor. Kuşkusuz bu konuda pek çok polemik yapıldı ve Özgürlük Dünyası’nda da konu üzerine epeyce makale yayınlandı. Ancak konu sürekli olarak çeşitli yönleri ile güncellenen bir konu ve bu nedenle sorunu zaman zaman değişik yönleri ile ele almak gerekli olabiliyor.
Hasan Bülent Kahraman bu konu üzerine çeşitli zamanlarda düşüncelerini dile getirdi. Şubat ayı içerisinde Sabah Gazetesi’ndeki köşesinde konuya ilişkin bir dizi makale yayınladı. “Solu Yeniden Kurmak” (11 Şubat), “Proletaryasız sol, hangi sol…”, (13 Şubat), “Solun Sahibi Kim?” (15 Şubat) başlıklı makalelerde sözünü ettiğimiz sorunları işledi.
Kahraman, sorunu, çerçevesi pek belli olmayan bir “sol” açısından ele alıyor ve “Solun sahibi kim?” sorusuna, sonuçta, “Solun sahibi gerçek soldur!” yanıtını veriyor. Tabii bu durumda, bu “gerçek sol” nasıl bir “sol”dur sorusunun yanıtlanması gerekiyor. Kahraman bu soruyu açıkta bırakmıyor ve  “gerçek sol”un sosyal-demokrasi olduğunu açıkça dile getiriyor. Sosyal-demokraside ifadesini bulan bu “gerçek sol”un da, Bernstein, Bad Godesberg –kısaca Willy Brand çizgisi diyebiliriz– çizgisinde kimliğini bulduğunu ortaya koyuyor.
Kolayca tahmin edilebileceği gibi, yapılan bütün bu tartışmalarda işçi sınıfının “eski proletarya” olmadığı, bu sınıfın yapısının değişmiş olduğu görüşü/iddiası merkezi bir yer tutuyor. İşçi sınıfının yapısının değişmiş olduğu tezleri zorunlu olarak “nasıl bir sosyalizm?” tartışmalarına açılıyor. Bu nedenle, biz de, konunun ele alınışına, birbiriyle bağlantılı olarak bu iki konudan başlamak gerektiğini düşünüyoruz.
Kahraman, önce “hangi sol” olduğunu bilemediğimiz bir solla polemik yapıyor ve Murat Belge’den kendisinin de katıldığı ve onayladığı bazı aktarmalar yapıyor. Şunlar ona ait: “Belge, çok çarpıcı bir noktadan hareket ederek ele alıyor: İşçi sınıfı ve sol düşüncede ona atfedilen önem. Solun bizdeki temel kabullerinden biri işçi sınıfının olmaması: Sanayi devrimini yaşamadığımız için bir işçi sınıfı da oluşmadı! Bu yorum veya hareket noktası çok dramatik bir sonuç türetiyor ki, o da sosyalist camia veya düşüncenin ikinci temel kabulünden kaynaklanıyor: ‘işçi sınıfı tanımı gereği devrimcidir.’ Eh, ‘tanımı gereği’ devrimci olan bu sınıf olmadığına göre, sosyalizm de söz konusu olmaktan çıkıyor… Belge’nin itirazı bu algılamaya dönük. Hiçbir şeyin hayatta ‘tanımı gereği’ bir özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağını vurguluyor. Öte yanda, asıl can alıcı nokta şu: 21. yüzyılda işçi sınıfı, işçi ne demektir, kimdir, ne yapar, potansiyeli nedir?… Galiba yakın tarihin hiçbir döneminde sosyalistlerle kitleler arasındaki bağ bu ölçüde kopuk olmamıştı. Belge, haklı olarak ‘aslında yok böyle bir bağ’ diyor. Sosyalistlerle kitleler arasındaki ‘bağsızlık’, kopukluk bir vakıa, ama bence, sosyalizm konusundaki düşünce üretimi faaliyeti de hayli zayıf. Zaten eğer o merkezde bir etkinlik, canlılık olsaydı, diğeri de bu derecede vahim noktada bulunmazdı. Asıl sorunun bu olduğu kanısındayım.“
“Belge, sosyalist bir tasavvuru diri tutmak maksadıyla farklı bir saptamada bulunarak, bir işçi sınıfının olup olmamasının değil, önem taşıyan konunun, niteliği ne olursa olsun, bir ‘sınıfın’ mevcudiyeti olduğunu belirtiyor. Eğer öyleyse, ben, bir sosyalist olarak, o sınıf kavramıyla iç içe geçmiş tahakküm durumu üstünde düşünmek zorundayım. Maksadım da o tahakküme son verecek düzenin nasıl oluşacağı üstünde düşünmektir.Gerçekten de asıl sorun bu. Çünkü 21. yüzyılda, 1848’in şartlarını taşıyan bir proletarya bundan sonraki teknoloji-egemen dünyada olmayacak. Komünist Manifesto’nun o sınıfa atfettiği işlev de, bundan sonra, o günkü dinamikler içinde söz konusu olmayacak. O zaman geriye çok önemli bir soru kalıyor, bundan sonra bir sosyalist düzen neye dayanarak inşa edilebilir? Ve onu kim inşa edecek, taşıyıcı elemanı, itici gücü ne olacak o yeni oluşumun? Bu sorunun yanıtı elbette önemli. Çünkü, bizatihi sorunun kendisi dar anlamda bir sınıf temeline oturmuş, taşıyıcı unsuru (proletarya) ve onun, haydi diktatoryasını demeyelim, hâkimiyetini tesisle mükellef bir aracı (parti) devre dışı bırakıyor. Bu, teknolojik bir sonuç olmaktan ziyade Bad Godesberg’den beri gelen bir entelektüel tercih olarak kabul edilebilir. Nitekim 1959 tarihli Alman Sosyal Demokrat Partisi Manifestosu bu maksatla sosyalizme farklı temellerden gelinebileceğini ifade ediyordu. Bunlar klasik felsefe, Hıristiyanlık düşüncesi ve hümanizma olabilirdi. Burada önemli olan nihai maksattı: Sömürünün olmadığı, tahakkümün bulunmadığı bir dünyanın kurulması.”
Bizde yukarıda iddia edildiği gibi işçi sınıfının olmadığını ileri süren solcular var mıdır? Varsa, sosyalist hareket üzerindeki etkileri ne ölçüdedir? Doğrusu bunların yanıtlarını yazıda göremiyoruz. Hiç kuşkusuz, Kahraman CHP solculuğunu ve Kemalist geleneği kast etmektedir. Ancak CHP’nin “ülkede sınıfların olmadığı” düşüncesi 30’lu yıllara ait bir düşüncedir ve bunun günümüzde etkili olması beklenemez. Böyle bir etki bulunmamaktadır. Kemalizm, farklı ideolojik boyutları ile (laiklik, ulusalcılık vb,) günümüzde bazı sol kesimleri etkilemektedir. Bugün işçi sınıfının eski işçi sınıfı olmadığı yönünde bir etki varsa, bu etki, asıl olarak işçi sınıfı ve sosyalizm tartışmalarından, “elveda proleterya”cı kesimlerden gelmektedir. Bu niteliğiyle ise, sadece ülkeyi ilgilendiren bir tartışma olmaktan çıkmaktadır. Zaten Kahraman’ın verdiği örnekler de uluslararası düzeydedir. Dolayısıyla, “madem ki işçi sınıfı değişti, o halde devrimci bir sınıf da bulunmuyor” tezi, tam da bu nedenle, sadece ülkeyi ilgilendiren, onun içinden türemiş bir tez değil, asıl olarak uluslararası boyutları bulunan bir tezdir.
Burada şöyle bir tablo ile karşı karşıyayız. Kahraman işçi sınıfının değiştiğini söylerken, Belge “niteliği ne olursa olsun” bir “sınıf”ın olduğunu kabul etmekte, ancak bu sınıfın “tanımı gereği bir özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağı”nı (devrimcilik kastediliyor) vurgulamaktadır. Açıkçası, işçi sınıfının ‘devrimci barutunun bittiği’ bilmem kaçıncı kez ilan edilmekte, ama “sosyalizm” idealinden vaz geçilmemektedir! Ancak istenen “sosyalizm”in nasıl bir “sosyalizm türü” olacağı epeyce muğlaktır! Bilimsel sosyalizm ise kabul görmemektedir. Böyle olunca, doğal olarak sosyalizme katılan güçler, hatta oraya varmaya yarayacak, hizmet edecek ideolojiler epeyce “genişlemektedir”. İslamcılık, demokratizm, adaletli paylaşımcılık, insan hakçılığı, Hıristiyan düşüncesi, humanizm vb., sosyalizmin “kaldıraçları” olarak görülmektedir. Kuşkusuz sosyalistlerin bütün bu sorunlara ilişkin düşünceleri, yaklaşımları bulunmaktadır. Ancak “adaletli”, demokratik, eşitlikçi –sınıfların ortadan kaldırılması anlamında– bir dünya kurulacaksa, bunun işçi sınıfının merkezinde olduğu bir sosyalizm mücadelesi ile olanaklı olacağını hem tarihsel deneyler, hem de günümüzün tecrübeleri yeterince ortaya koymaktadır.

İŞÇİ SINIFININ NİTELİĞİ VE NİCEL DURUMU
Sosyalizm tartışmalarında ve görüldüğü gibi Kahraman’ın eleştirilerinde merkezi yeri işçi sınıfının nitel ve nicel durumu tutmaktadır. Dolayısıyla, burada da, sorunun bu yanı ağırlıklı olarak işlenmeye çalışılacaktır. Eleştiri konusu yapılan diğer sorunlar ise doğrudan doğruya ideolojik yaklaşımlardan kaynaklanmaktadır ve bunlara yönelik eleştiriler nispeten daha kısa ele alınacaktır.
Burada, artık, işçi sınıfı ve onun özellikleri sorununu biraz açmak gerekiyor. İşçi sınıfı, artık kalmadığı iddia edilen devrimci niteliğini nereden almaktadır? Ona bu niteliği kazandıran nedir? İşçi sınıfının “tanımı gereği bir özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağı” tezi ne anlama geliyor? Sanırız, bu konuyu irdelemek gerekiyor.
İşçi sınıfı kapitalizmin özel ve temel ürünüdür. Bunun anlamı şudur: Kapitalist toplumda işçiler hiçbir üretim aracına sahip değillerdir ve yaşamlarını ancak işgüçlerini kapitalistlere satarak sürdürebilirler. Üretim araçlarına sahip olan sermayedar sınıf (burjuvazi), böylece, işgücüne karşılıksız olarak elkoyma etkinliği olarak, artı-değer sömürüsünü gerçekleştirir. Yani kapitalizm, işgücünden başka satacak bir şeyi bulunmayan, işgücünü kapitaliste satarak onun sermayesini çoğaltacak, kendisi hiçbir üretim aracına sahip bulunmayan özel bir sınıf meydana getirmiştir. Emek ile sermaye arasında uzlaşmaz çelişki, işte bu ilişkide kendisini gösterir. İşçi sınıfı devrimci niteliğini bu ilişkiden alır ve onun sınıf çıkarı sermaye egemenliğinin bütünüyle yok edilmesindedir. Yani işçi sınıfı, sömürülen ve ezilen farklı sınıf ve katmanlardan –küçük burjuvazi vb– farklı olarak, kapitalist toplumda temel sömürü ilişkisinin üzerinden üretildiği bir sınıftır ve devrimci özelliğini bu ilişkinin yıkılmasına kadar korur. Yani onun devrimciliğini “sonuna kadar” korumasının “sırrı” budur. İşçi sınıfı, varlığı ve tanımında ifadesini bulan toplumsal ve maddi kökenleri ortadan kaldırılmadan, canı “yeni bir şeyler” yumurtlamak isteyen kişilerin, sınıfın bu devrimci niteliğini birkaç “felsefi” söz kırıntısıyla ortadan kaldırabilmeleri elbette olanaklı değildir. Bu niteliği ortadan kaldırmak için kapitalist toplumun kendisinin ortadan kaldırılması gerekir.
İşçi sınıfının kapitalist toplumdaki bu özel ve temel konumu o kadar kesin bir gerçektir ki, bugün de somut olarak gözlenebileceği gibi, yönetilen diğer bütün sınıflar modern sanayi karşısında sürekli olarak dağılır, istikrarsızlığa sürüklenir ve kararsızlık içerisinde yeniden farklı düzeylerde oluşurken, işçi sınıfı varlığını korur ve gelişmelerin de kanıtladığı gibi, daha geniş kesimler artı-değer sömürüsü içerisine çekilirler. Bunun nedeni, emek sermaye ilişkisinin kapitalizmin temel ilişkisi olması, sermayenin ücretli emeği sömürmeden kendisini üretip genişletemeyeceği gerçeğidir. Sermayenin yeniden üretimi, işçi sınıfını ve devirmci niteliğini de durmaksızın yeniden ve yeniden üretir. İşçilerin kullandıkları aletler, işin örgütlenmesi, işgücünün sömürülmesindeki yoğunluk derecesi, kapitalist ülkeler arasında işçi sınıfının dağılımı sürekli olarak değişebilir. Hatta modern sanayinin kendisi de sürekli bir yapılanma içerisindedir. Ama ücretli emeğin sömürülmesi hep değişmeden kalır. Çünkü bu ilişki kapitalizmin temel ilişkisidir ve artı-değer sömürüsü sadece ücretli emek sömürüsü üzerinden gerçekleştirilebilir.
Şimdi artık, buradan, işçi sınıfının nicel durumuna geçebiliriz: Dünyada bugün yaklaşık 700 milyon dolayında sanayi işçisi bulunuyor (ILO rakamları). Kapitalizmin ileri ölçüde geliştiği ülkelerde sanayi işçilerinin sayısında dramatik düşüşlerin olduğuna ilişkin çok ciddi veriler bulunmamaktadır. Bazı ülkeler ve bazı sanayi kollarında işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaymalar olmuş, buna karşın, “göç veren” ülkelerde hizmetler gibi bazı alanlarda işçi sayısında büyük artışlar gündeme gelmiştir. Dünya ölçeğinde genel olarak işçi sayısı 1 milyar 200 milyon dolayındadır. Sanayi, hizmetler, tarım birlikte ele alındığında, bu sayı, neredeyse 3 milyara ulaşmaktadır. Hizmet sektörünün bazı alanlarında kol gücü ile çalışma hala çok yaygındır. Örneğin ABD’de hizmet sektöründe çalışan 112 milyon işçinin 42 milyonunun kol emeğine dayanan işlerde çalışmakta olduğu bilinmektedir.
Burada işçi sınıfının nicel varlığı ile ilgili bazı hatırlatmalar yapmak yararlı olacaktır. 1861’de İngiltere ve Galler’de toplam 20 milyon insan yaşıyordu. Fabrika sanayiinin ana dallarında çalışan işçi sayısı ise 1.605.440 idi.  ABD’de, 1900’lerde, yaklaşık 11 milyon sanayi işçisi bulunuyordu. Bu sayı, 1950’lerde yaklaşık 21 milyona, 2000’li yıllara yaklaşıldığında ise yaklaşık 31 milyona çıkmıştı. Almanya’da, 1970’li yıllarda sanayi sektöründe 12.706 bin işçi çalışıyordu. Bu rakam 2004 10.796 bindir. Aynı dönem için Japonya’da bu rakamlar 17.880 ve 17.301’dir. Dünyanın üretim atölyesi gibi çalışan Çin’de 80’li yılların sonuda yaklaşık 30 milyon işçi bulunuyordu. 2011 verilerine göre, Çin’de endüstride çalışan işçi sayısı ise 225 milyon dolayındadır. Hizmetlerde 272, tarımda 265 milyon işçi bulunmaktadır. “Gelişmiş” denilen ülkelerde 1950’li yılların başında 87 milyon sanayi işçisi bulunuyordu. 2000’li yıllarda, bu sayı yaklaşık 112 milyon olmuştur. Arada dalgalanmalar olsa da, dünya ölçüsünde sanayi işçisi sayısında artış olmuştur. Ayrıca unutmamak gerekir ki, çeşitli istatistik oyunları, sanayi, hizmet sektörü arasında çeşitli oynamaları gündeme getirmektedir.
Kapitalist ülkeler içinde sanayi işçilerinin sayısının düştüğü ülkeler de olmuştur. İngiltere ve Belçika gibi ülkeler buna örnek olarak verilebilir. Örneğin İngiltere’de 1978’de yaklaşık 7 milyon olan sanayi işçilerinin sayısı, 2005’e gelindiğinde 3.2 milyona düşmüş, ama aynı dönemde hizmet sektöründe çalışan işçi sayısı 14.8 milyondan 21.5 milyona çıkmıştır. Yine bu aynı dönemde, genel olarak dünyada sanayi işçilerinin sayısında artış görülmüştür. Bu durum, bütünüyle eşitsiz gelişme, ucuz işgücü bölgelerine kayma ya da sektörlerde meydana gelen değişimler nedeniyle olmuştur. Örneğin İngiltere’de 1980’li yılların ortalarında 1 milyon kömür işçisi bulunuyordu. Artık bu işçiler yok. Buna karşın sadece bir süpermarket zincirinde (Tesco) 250 bin işçi çalışmaktadır vb. Tek tek ülkeler ele alındığında buna benzer pek çok örnek verilebilir.
Burada, bazı önemli ülkelerde işçi ve çalışan sayısı ile ile ilgili verileri topluca vermek yararlı olacaktır.
Dünya Bankası verilerine göre, 2011’de dünyadaki toplam çalışan nüfus 3.264.688.006’dır.

ABD…………………………………:  158.415.787
Rusya………………………………:  76.307.744
Çin…………………………………: 806.026.432
Almanya……………………………:  42.237.922
Japonya………………………………….:   66.615.344
Türkiye (çalışan-işçi sayısı)…… :   26.984.806
İsviçre………………………………..:  4.541.780
Bu rakamlar mal ve hizmet üretiminde çalışan 15 yaş üzeri işçi ve işiz kalanları  kapsamaktadır. Yani çocuk işçiler bu rakama dahil değildir. Kol gücüyle çalışanları, mevsimlik işçileri, ilk kez iş arayanları, evde çalışanları, kayıt dışıları içermiyor.

Ayrıca OECD  istatistiklerine göre dünyada işçilerin durumu ise şöyledir (2013 ilk çeyrek rakamları):

ABD……………………………………….. 143.366.700
Türkiye……………………………………..  25.421.570
Avrupa alanı  (17 ülke)………………….139.999.600
Avrupa Birliği (27 ülke) ……………….. 215.953.200
G7  Ülkeleri………………………………  342.070.000
OECD ( Toplamı)……………………….   554.576.300  / 2011’de 550.381.400

2011’de  diğer bazı ülkelerdeki işçilerin sayısı

Fransa……………………………………29.057.200
İngiltere………………………………….31.632.000
İspanya…………………………………..23.103.600

Ayrıca, dünyada çalışan nüfus toplamının  % 30.5’u kırsal/tarımsal alanda çalışmaktadır. 15 yaş üzeri toplam dünya kadın nüfusunun %51’i çalışmaktadır. Yine 15 yaş üzeri toplam dünya erkek nüfusunun % 77’si çalışmaktadır. Bu rakamlar okuyucuya genel bir fikir verecektir. Kuşkusuz bu rakamlar kendi içerisinde sektörlere göre kesin bir ayrışmayı belirtmemektedir. Bu konuda bir kaynak şu verileri ortaya koymaktadır.

Temel sektörlerde uzun vadeli istihdam gelişmesi – uluslararası karşılaştırması
USA         GB         NL         F         D
(ABD)   (B.Britanya)  (Hollanda)   (Fransa)   (Almanya)
PRIMÄRER SEKTOR (LANDWIRTSCHAFT/TARIM)
1870                 50         23         37         49        50
1913                 28         12         27         41         35
1950                 13           5        14          28         22
1992                   3          2          4          5          3

SEKUNDÄRER SEKTOR (INDUSTRIE/ENDÜSTRİ)
1870                 24         42         29         28         29
1913                 30         44         34         32         41
1950                 34         45         40         35         43
1992                 23         26         24         28         38

TERTIÄRER SEKTOR (DIENSTLEISTUNG/HİZMET)
1870                 26         35         34         23         22
1913                 43         44         40         27         24
1950                 54         50         46         37         35
1992                 74         72         72         67         59

Kaynak: Maddison 1995.

Bu oranlar, asıl olarak, söz konusu ülkelerde tarımda çalışanlar aleyhine bir işgücü azalması olduğunu açık seçik ortaya koymaktadır. Endüstri işçiliğinde ise, üzerinden sosyalizm ve işçi sınıfı aleyhine ideolojik sonuçlar çıkaracak aleyhte gelişmeler olmadığı gibi, daha önceki rakamlardan da anlaşılacağı üzere, bu sektördeki genel işçi sayısı dünya çapında artmış durumdadır.
Diğer taraftan, işçi sınıfının niteliğinin değiştiğine ilişkin tezler ileri sürenlerin iddialarında, işçi sınıfı, sanki ilk ortaya çıktığı koşullardaki gibi üretim yapan bir sınıf olarak varsayılmaktadır. Oysa işçi sınıfının ilk ortaya çıktığı günden bu yana üretimde kullandığı aletler, üretimin örgütlenmesi, üretimin teknolojik temeli sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Ancak bu gelişmelerin hiçbiri, sermaye ile emek arasındaki temel ilişkiyi, yani işgücünün sermaye tarafından ücretli emek olarak üretime koşulmasını ve işgücü üzerinden artı-değer elde edilmesini ise hiç değiştirmemiştir. Artı-değer ancak emek sömürüsü üzerinden elde edilebilir. Tüm dünyada, sanayide gerçekleşen bütün maddi üretimin temelinde, sayısı neredeyse 700 milyona ulaşan sanayi işçisi bulunmaktadır. Sanayi işçiliğinin önemi, tarımı dışta tutarsak, gerçek maddi değerlerin bu alanda üretilmesi, sanayinin kapitalist üretim tarzının temel direği olmasındandır. Sanayi işçiliği kapitalist üretim biçiminin tam kalbinde bulunmakta, sanayi işçileri de bütün işçi sınıfının merkezinde yer almaktadır. Giderek daha fazla yaygınlaşan hizmetler vb., gerçekleşen bu maddi üretim üzerinde hayat bulmakta, özünde üretim sürecini artı-değerin (bir gerçekleşme biçimi olarak kârın) realize edilmesini tamamlayan halkalar olarak işlev görmektedir. Üretim olmayınca, bu büyüklükte sunulacak bir hizmetin de olmayacağı açık bir gerçektir. Hizmetlerde çalışan işçileri –temizlik, taşımacılık, her türlü posta işleri, dev marketler, yiyecek sektörü vb.vb.– sanayi ve üretimin çeşitli kolları etrafındaki halkalar olarak değerlendirmek, sermayenin sömürü çarkının döndürülmesinde etkin dişliler olarak ifade etmek doğru olacaktır ve bu kesimler sonuçta maddi üretimi gerçekleştiren işçilerle aynı kadere sahiptirler. Yani emek sömürüsüne tabi tutulmakta, üzerlerinden artı-değer elde edilmektedir. Diğer yandan unutmamak gerekir ki, hizmetlerde çalışan işçilerin bir kısmı doğrudan kol gücü isteyen işlerde ve ağır çalışma koşulları altında çalışmaktadırlar.
Dolayısıyla, artık işçi sınıfının olmadığını ve işçilerin eskisi gibi sömürülmediği hikayelerinin gerçekle bir ilişkisi bulunmamaktadır. Kapitalizmin teknik temeli sürekli olarak değişmekte, ancak emek ile sermaye arasındaki temel ilişki olduğu gibi kalmaktadır. İşçi sınıfı açısından “devrimci bir sınıf olma” özelliği de işte bu ilişkiden kaynaklanmaktadır. İşçi sınıfı, tarihsel olarak sermaye egemenliğini yıkmayı, sömürüsüz bir dünya kurmayı –işçilerin verili andaki bilinç düzeyinden bağımsız olarak– kendisi için devrimci bir görev olarak benimsemeye mahkum edilmiştir. Çünkü işçi sınıfının bunu başarmaktan başka bir kurtuluş yolu bulunmamaktadır. Durum böyle olunca, işçi sınıfının “tanımı gereği bu özellikle sonuna kadar yüklü olamayacağı” içerikli tezler içi boş sözler olarak kalmaktadır. Yukarıdaki rakamlar açıkça göstermektedir ki, emek sömürüsü içine çekilen, üzerinden artı-değer üretilen işçi sayısı giderek daha fazla artmakta, genel olarak nüfus içerisinde sermayenin emek-sömürüsü gerçekleştirdiği oran artmaktadır.

SOSYAL-DEMOKRASİ ÇARE OLABİLİR Mİ?
“Duvarların yıkılması”nın ardından sosyalizme yönelik yoğun bir ideolojik saldırı başladı. Bu ideolojik saldırıların bir bölümünün uluslararası sermayenin neo-liberal politikalarını diğer sermaye partileri ile birlikte uygulayan sosyal-demokrasiden gelmesi ilginçtir. Ancak bu durum sosyal-demokrat partilerin kitleler içerisinde güç kaybetmesine, gerilemesine yol açtı. Bu durum, sosyal-demokrasinin “klasik çizgisi”ne doğru bir dönüşü de beraberinde getirdi. Sosyal devlet, emek üzerindeki vahşi sömürünün kısıtlanması, sosyal haklara yönelik saldırıların durdurulması gibi talepler bu partilerin özellikle “sol kanatları”nın ileri sürdükleri talepler oldu.
Kahraman, tam da bu çizgi üzerinde kendi önerilerini geliştiriyor. “Bugün gelinen nokta gene Bernstein çizgisi mi? Muhtemel bazı ‘pedantik’ (aşırı detaylı) irdelemeler ve bazı entelektüel tercihler bu önermeye bazı itirazlar geliştirebilir. Geliştirmeli de. Fakat bu temel gerçeği değiştirmiyor. Bugün dar sınıf temeline oturmuş, salt işçi sınıfının mevcudiyetini ve geleceğini gözeten bir sosyalist projenin uygulanması imkânsız denecek kadar zor.” derken ve yine “… Aslına bakılırsa Bad Godesberg, Bernstein’ın yüzyıl başında Marx’ın görüşlerine yaptığı eleştirinin benimsenmesiydi. Bernstein, parlamenter demokrasiyi, kapitalizmi ve dönüşen işçi sınıfı gerçeğini işaret ediyordu. Bunun o dönemde ‘radikal sol’ tarafından kabul edilmemesi anlaşılabilir bir şeydi. Ama 1968 sonrasında da benimsenmedi. Ancak 1975 civarında oluşan Akdeniz Sosyalizmi, proletarya diktatoryasını partilerin nihai hedefi olmaktan çıkardı. O da ne mücadeleler pahasına.” derken de işte bu çizgi üzerinde bulunmaktadır.
“Akdeniz sosyalizmi” malum “Avrupa Komünizmi”dir. Bu çizginin ulaştığı yer ise, gelişmelerinde kanıtladığı gibi, burjuva ideolojileri içerisinde erimek ve kapitalizme karışmak olmuştur. Bu çizginin tarihsel esin kaynağı olan Bernstein çizgisinin ulaştığı yer de, en fazlasından düzen içerisinde “küçük kazanımlar” ve bir belediye sosyalizmi olmuştur. Burada uzun uzun Bernstein’ın revizyonizmini irdelemek gerekmiyor. Ancak kısa bazı hatırlatmalar yapmak yararlı olacaktır. Bernstein’ın tüm fikirlerini şu ünlü sözü özetliyordu: “Bence hareket herş eydir ve sosyalizmin sonal ereği (nihai hedefi) denilen şey hiçbir şeydir.” Bernstein’in kendisi revizyonizmini de şöyle özetlemişti: “Aslında, yalnız kuramsal sonuçlar için anlam taşıyan bir sözcük olarak revizyonizm, siyasal dile çevrilince, reformculuk adını alır. Reformculuk, devrimci bir felaketi, hareketin istenen ya da kaçınılmaz bir evresi olarak gören politikanın tersine, sistemli bir reform çalışmasına yönelik bir politikadır.” (Bernstein, “Bir sosyal demokrat parti programının teorik bölümü için ilkeler”, Sosyalist Siyasal Düşünüş 1, Bilgi Yayınevi) Küçük adımlar, parlamenter çalışma, belediyelerde mevzi kazanmak vb. bu akım için temel çalışma biçimleridir. Kapitalizmin çıkmazlarından ve çözümsüzlüklerinden kaynaklanan krizler ve çöküntülerin devrimci gelişmelere yol açması ve buradan yürünerek sömürü ilişkeleriyle kapitalizmin tasfiyesi ise açıkça reddedilmektedir.
Daha önce de vurgulandığı gibi, bu anlayışlar klasik sosyal-demokrasi ve “piyasa sosyalizmi” anlayışına ulaşmışlardır. Bu nedenle ve bu sorun ÖD’nin önceki sayılarında işlendiği için, “piyasacı sosyalizm” anlayışları üzerine ve pratik olarak ileri toplumlarda hükümet olmuş ve işlevleri çok açık ve net görülmüş olduğu için sosyal-demokrasi eleştirisi üzerine burada yeniden durmak gerekmiyor. Ama bir yaklaşım farklılığının altını da çizmek gerekiyor. Bernstein günlük küçük adımları, hareketi herşey, nihai hedefi, yani sosyalizmi hiçbir şey olarak nitelerken, günümüz Bernsteincıları ve Belge ve Kahraman gibiler, nasıl bir yoldan geçilirse geçilsin ama bir “sosyalizm”e ulaşılsın çizgisindedirler. Bu ama, sosyalizm olur mu olmaz mı, önemsememektedirler. İşçisiz ama sermayeli ve kuşkusuz piyasalı bir “sosyalizm” pek yaman bir sosyalizm “tercihi”dir! Eskilerle yeniler açısından ortak olan şey ise, aslında sosyalizmi kurmanın pratik olarak olanaksızlığıdır. Bernstein bunu sosyalist mücadeleyi çıkmaz yollara sokarak gerçekleştirirken, günümüzdekiler sosyalizme varmayı olanaksızlaştıracak adımlar atarak –kitleleri etkileyen her türlü gerici ideolojiyle uzlaşma önermek gibi– yapmaya çalışmaktadırlar. Bütün bunlar üzerinde uzun uzun durmak gerekmiyorsa da, işin işçi sınıfına yönelik kısmı üzerinde kısaca da olsa durmak gerekiyor.
Madem ki “bugün dar sınıf temeline oturmuş, salt işçi sınıfının mevcudiyetini ve geleceğini gözeten bir sosyalist projenin uygulanması imkânsız denecek kadar zor” deniyor, o halde bunu biraz irdelemek gerekiyor.
Sosyalistler de bugünün dünyasında yaşıyorlar ve çevrelerinde olup bitenler konusunda bütünlüklü fikirlere sahipler. Bu fikirler, bütünüyle, kapitalist toplumun güncel gelişmesinin incelenmesine, sermaye düzeninin toplum ve doğa üzerinde yaptığı derin tahribattan sonuçlar çıkarılmasına dayanıyor. Bu durum, doğal olarak, sosyalizm mücadelesi veren işçi sınıfını da yakından ilgilendiriyor ve işçi sınıfı partileri, doğanın, insanlığın tarihsel mirasının tahrip edilmesine, toplumun çöküntüye götürülmesine karşı toplumun tüm ezilen, sömürülen, mevcut durumdan rahatsızlık duyan kesimlerini kendi etrafında birleştirmeye çalışıyor. Bunun nedeni son derece açıktır: Bugünün toplumu sermaye egemenliği ve kâr üzerine kuruludur ve doğayı, toplumu, insanlığı tarihsel ve kültürel mirasını kâr elde etmenin aracı olarak görmektedir. Tekelci kapitalizm, tüm alanları üzerlerinden aşırı kârlar vurulacak “av alanları” saymakta ve büyük sermayenin hükümetler eliyle attığı her adım bu yöne doğru ilerlemektedir. Modern işçi sınıfı, bütün bu gidişatı, kendi etrafında topladığı toplumsal güçlerle tersine çevirmeye çalışmaktadır.
Elbette sadece bu kadar da değil. Bugünün modern işçi sınıfı ve onun partileri demokrasi, insan hakları gibi kavramlara da gerçek içeriğini kazandırmaktadır. Burjuva devrimlerinin hukuksal düzeyde düzeyde sağladıkları özgürlük, eşitlik, adalet biçimsel olmaktan kurtulup, sosyalizm mücadelesi tarafından; tüm toplumun yeniden örgütlenmesi, bu temelde iş, gelecek, eğitim, sağlık vb. hakların sağlanması, tüm yöneticilerin ve görevlilerin seçimle iş başına getirilmesi ve gerektiğinde görevden alınabilmesi, her türlü sömürünün, sınıfların ortadan kaldırılmasına doğru ilerleyiş içinde gerçek temellerine oturmak üzere genişletilmektedir. Bütün yerel yöneticilerin halk tarafından seçilmesi, halkı temsilen seçilen vekillerin denetlenmesi ve gerekirse azledilmesi gibi talepler işçi sınıfının programına girmiş durumdadır. Ezilen ulusların özgürlük sorunu kadar kadın sorunu da kesin çözümlerini sosyalizm de bulacaktır. Bu gerçekler, işçi sınıfı hareketine yönelik getirilen “dar sınıf temeli” eleştirilerini iki yönden boşa çıkarmaktadır. İlk olarak: Bu sorunların köklü çözümü sosyalizmde olsa da, işçi sınıfı, kendi dışındaki sömürülen ve ezilen kesimleri müttefik olarak görmekte, onların mücadelesini de desteklemektedir. İkinci olarak: Yukarıda da vurgulandığı gibi, sermayenin emek sömürüsü içine çektiği yığınların genişlemesindeki sürekli artış nedeniyle, kavramsal bakımdan darlık atfedilen “sınıf” ve “sınıf temeli” olguları, nesnel olarak darlık değil genişlik üretmenin dinamiği durumundadır.
Dolayısıyla, Kahraman’ın “O zaman söz konusu geniş katılımlı model nasıl oluşacak? Murat Belge bu bağlamda dinselliğin/İslam’ın önemine değiniyordu. Ben onu biraz daha açayım: böyle bir tasavvur, elbette sömürü, haksızlık, eşitsizlik üstünden gelişecek bir itici güce dayanır. Öncelikle. Ama bu model aynı zamanda kitleleri bünyesine çekecek yeni unsurları da içerir. Zorluk burada başlıyor. Bugünkü dünyada sömürü sadece ekonomik ve tarihi dönüştürecek (yani ‘artık değerle’ ilgili) bir kavram değil. Aynı zamanda bir insan hakları ve demokrasi kavramı. Dolayısıyla çok geniş bir kesim, bazen kapitalizmle de hiç sorunu olmaksızın, çıplak bir sömürüye şiddetle karşı çıkıyor. Mikro-demokrasi anlayışı da bunu gerektiriyor. Böylesi bir düzen içinde durum karmaşıklaşıyor. Geçen yazımın sonunda bu projenin sol/sosyalist bir model olarak oluşturulmasındaki güçlüğe değinmiştim. Gerçekten zor. Tarihin sonu-proletarya iktidarı söz konusu değilken, işçi sınıfı teknolojiye bağlı olarak dönüşmüşken, emek kavramı değişmişken, artık sadece ekonomik değil çok daha zengin bir değerler yelpazesi kitleleri etkiliyor ve bu durum 1980 sonrasında sürekli olarak gelişiyor.”  gibi tespit ve eleştirilerinin soyut içerikleri ve temelsiz bağlantılarının hiçbir geçerliliği kalmıyor.
İşçi sınıfı, hem sosyalizm mücadelesi içerisinde, hem de kurmayı hedeflediği toplum biçiminde haksızlıkların ve eşitsizliklerin kökenini ve gerçekleşme koşullarını yok edip, sınıfların ve sömürü ilişkilerinin kaldırılmasına bağlı olarak insan hakları ve demokrasiyi gerçek temellerine oturtma mücadelesi vererek ve kurulacak yeni toplumu bu temelde inşa ederek bu sorunlara köklü bir çözüm getirmek istemektedir. Bunun ise “tahakküm” ve “hegomonya kurmak”la bir ilişkisinin olmadığı, ama sermaye hegomonyasını kırmakla bir ilişkisinin olduğu son derece açıktır. Ama işçi sınıfı, tüm bu sorunlardan bunalan ezilen kesimleri kendi etrafında birleştirme görevi ile karşı karşıyadır. İşçi sınıfı, sadece burjuva sınıfı, sadece sınıfsal ayrıcalıkları değil, bizzat sınıfların kendisini ortadan kaldıracak tarihsel bir harekete yönelmiştir. Böyle bir tarihsel hareketin önderliğini yapması ve onun ana gövdesini oluşturması, işçi sınıfının kaçınılamaz bir sorumluluğudur. Tüm dünyada milyarlarca insan emek sömürüsüne tabi tutulurken “dar sınıf temeli” eleştirisinde bulunmak en hafif deyimiyle maddi gerçekleri çarpıtmak olmaktadır. Buna karşın sınıf hareketinin konjönktürel zayıflığından yola çıkarak, her türlü burjuva ve dinsel ideolojiye kapıyı sonuna kadar açmak, sosyalist hareketi güçlendirmeyeceği gibi, sosyalizmin kurulmasına da hizmet etmeyecektir. Ama bu akımlardan etkilenmiş kesimleri somut pratik mücadele içerisinde aydınlatmak ve kazanmak da işçi sınıfı partilerinin sırt çeviremeyecekleri bir görevdir.
Kahraman eleştirilerini sıralamaya şöyle devam etmektedir: “Galile, ‘bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım’ demişti. Ben de ‘solun dünyayı yerinden oynatacağı kaldıraç nedir’ diye soruyordum.
“Şimdi, işçi sınıfının dönüştüğü, işçilik zeminine oturmuş ve ‘demokratik merkeziyetçiliği’ öngören Leninist dar parti modelinin ortadan kalktığı, aydın öncülüğünün söz konusu bile olmadığı, yatay örgütlenmelerin dikey ve hiyerarşik örgütlenmelerin yerini aldığı, sivil toplum girişimlerinin ve gevşek dokulu ittifakların harekete geçtiği bir dönemde solun sahibi kim olacak? Bu sorunun cevabı çok bellidir.
“Birincisi ‘olayların mantığı’ gerçeğini bilmektir. Yani, kapitalizan üretim ilişkilerinin getirdiği dinamiği yadsıyan bir solu ben bilmiyorum. Marx’ın dünyayı ‘yorumlayışı’ (‘kurgulayışı’ değil) sosyalizm değil kapitalizm üstündendir. İkincisi, her şeye rağmen sol dünya görüşü adalet temeline oturur. Yani sömürü kavramını kendisine çıkış noktası almamış bir sol olamaz. Ama en geniş manada bir sömürü ve sol beraberliği. Tüm ezilenler, mağdurlar, madunlar, dışlanmışlar, en geniş adalet paydasında solun doğal müttefikleridir. Eşitlikçi bir ekonomi politika anlayışı ve gene hakların eşitliği anlamına gelen bir demokratikleşme anlayışı olmadan sömürüye karşı çıkan sol tasavvur söz konusu edilemez.
“Fakat asıl üçüncüsüdür en ciddisi, hele Türkiye’yi düşünüyorsak: Modernleşme ve büyüme/kalkınma ekonomileri.
“Türkiye sağının soldan ayrıldığı eşik budur. Sağın büyüme modellerine ve gelişme/modernleşme yaklaşımına karşılık sol, en fazlasından, eşitlikçi bölüşüm politikalarını savunmuştur. Bölüşecek bir şey olmayınca, ne paylaşılacak? Bugün de, hâlâ Türkiye’nin ana sorunu budur. On yıldır iktidarda olan AK Parti bunu kendisine özgü bir ideoloji çerçevesinde gerçekleştiriyor. Ama o arada devleti de dönüştürüyor.
Yeni bir solun bu sistematiği peşin hükümlerle reddetmesi değil sahiplenmesi, savunması gerekir. Sol o kitleyi, onun Varoluşçu dünya görüşünü (bu eğer İslam’sa İslam’dır…) öncelikle benimseyerek bu ittifakı kuracak. Onu kültürel temelde değil ekonomik, sosyal ve politik temelde dönüştürmeyi öngörecek. Oysa nasıl Türk modernleşmesi esasen kültürel bir dönüşümse, 1960 sonrasındaki sol uyanış da kültürel bir hareketti. Ekonomik değildi.
“Sadece Türkiye’nin sorunu değil bu yetersizlikler, kısıtlamalar. Tüm dünya bu sorunu tartışıyor. Ama Türkiye’deki solun sorunu iki katlı. Hem bunlarla yüzleşmesi gerekiyor, hem de bizim devletçilik, ulusalcılık/ milliyetçilik, asker/darbecilikten oluşan zincirlerini kırması gerekiyor.
“Solun bu geçmişi gerçekten çok arkaik bir mimari. ‘Türk Solu’ henüz tarih öncesini aşamamış durumda. Hâlâ 19. yüzyıl Pozitivizminin elit öncülerbilimselcilik hattındaki ittifakını savunarak ve çıkış noktası alarak, sol, işte en fazla bugünkü noktaya gelebilirdi. O bakımdan da öncelikle dünya soluyla arasında ciddi kriz var. Hâlâ Kemalizmi sosyal demokrasi, CHP’yi sol sanarak, kültüralizmi toplumsal dönüşüm dinamiği kabul ederek daha fazla bir yere varılamaz.
“Sol önce zincirlerini kırmak ve evrenselleşmek zorundadır.
Solun sahibi gerçek soldur!”
Kahraman’ın “Leninist parti modeli”, “yatay”, “dikey” örgütlenmeler vb. gibi eleştirilerine konunun dağılmaması için burada girmeyeceğiz. Belki bunlar başka bir yazının konusu olabilir. Sadece şunu hatırlatalım ki, bugün emperyalist burjuvazi tüm dünyayı aşırı ölçüde “dikeyleşmiş” ve “hiyerarşik” ilişkiler bütünü ile yönetmekte, “yatay” örgütlenmelerin gidişatı değiştirecek ciddi bir etkisi görülmemektedir. Buna karşın Lenin’in de vurguladığı gibi “her ulus”, “her kuşak” sosyalizme farklı farklı yollardan yürüyeceklerdir. Kuşkusuz bu kuşaklar burjuvazinin aşırı merkezileşmiş ve birleşmiş gücüne karşı kendi güçlerini en fazla birleştirecek ve merkezileştirecek örgütsel biçimleri bulacaklardır. Yalnız şu kadarını söylemek gerekir ki, işçi ve emekçi halkın güçlerini “demokratik merkeziyetçilik” dışında birleştirebilen ve yoğunlaştırabilen bir örgütsel biçim henüz icat edilmedi.
Burada dile getirilen düşüncelerin bazılarına şimdi değinmek gerekiyor. Öncelikle vurgulamak gerekir ki, “Marx’ın dünyayı ‘yorumlayışı’ (‘kurgulayışı’ değil) sosyalizm değil kapitalizm üstündendir” tespiti, doğru gibi görünen, ama yanlışları ve eksikleri içinde barındıran bir tespittir. Marx ütopyacı değildi ve bazı temel çizgilerini işaret etmenin dışında ayrıntılı bir sosyalizm tanımlamasına ya da “yorumlamasına” gerek duymadı. Marx için temel sorun, güncel kapitalizmin iç işleyişinin sergilenmesi, bunların köklü bir eleştirisi, bu eleştirinin işçi sınıfı tarafından pratik eylemle sonuçlarına ulaştırılmasıydı. Yani Marx, filozofların dünyayı “yorumlamak”la yetindiği bir noktada değil, aslolanın onu değiştirmek olduğu bir platformdaydı. Kapitalizm kendini yıkıma götürecek güçleri üretiyordu ve sosyalizm de kapitalizmin ortaya çıkardığı güçler tarafından kurulacaktı. Marx’ın da dikkat noktasını asıl burası oluşturuyor, Marx bu mücadelenin ideolojik, politik ve örgütsel sorunları üzerinde yoğunlaşıyordu.
Diğer taraftan, “sol”, AKP’de temsil edilen sağın “büyüme ve gelişme modellerine” katılabilir mi, bu modelleri benimseyip savunabilir mi? Ya da bu “sistematik” peşin olarak reddedilmeli mi?
Bugün “büyüme ve gelişme” denilerek pompalanan ekonomik gelişmenin büyük sermayenin gelişip palazlanmasından ibaret olduğu, gelir dağılımının bozukluğu, işsizliğin yaygınlığı çok iyi bilinen olgulardır. AKP’ye oy veren dinden etkilenmiş kitlelere gelince, bunların zaten büyük çoğunluğu işçi ve emekçidir ve eğer “sol” sömürüye son verilmesi ve sınıfların kaldırılmasını amaçlayan sosyalizm diye bir mücadele sürdürecekse, bu kitleyi kazanmak için çaba göstermeye mahkumdur. Bu durumun “İslam”la ideolojik yakınlaşma ve bağlar kurmak ve hele İslami dünya görüşünü “benimsemek”le bir ilişkisi de bulunmamaktadır. Bugün “laikçi sol” la, din ve vicdan özgürlüğünü savunan, dinsel ideolojiden etkilenmiş, işçi ve emekçi kesimlerini kendi sorunları ve talepleri temelinde mücadeleye çekmeye çalışan “sosyalist sol” zaten büyük ölçüde ayrışmış durumdadır. Bu ayrışma süreci bugün gerçekleşiyor gibi görünse de, ulusalcığın, Kemalizmin, askerciliğin ve darbeciliğin eleştirisi çok yıllar önce yapılmış, sonrasında ortaya çıkan olay ve gelişmeler ışığında bu eleştiri genişletilmiş ve tazelenmiştir. CHP, ulusalcılar vb. gibi çevreler için sorun elbette farklıdır ve bu akımlar söz konusu olduğunda, sorun, “sol içinde” olmaktan ziyade, egemen sınıf klikleri, burjuva akımlar arasındaki farklılıklar olarak ele alınabilir.
Üretim olmadan paylaşımın olmayacağı doğrudur. Ancak “nasıl bir üretim?” ve “nasıl bir paylaşım?” sorunları üzerinden atlanacak sorunlar değildir. Öncelikle şu gerçek aydınlatılmalıdır: Üretim araçlarının kapitalistlerin özel mülkiyetinde olduğu bir toplumda eşitlikçi bir paylaşım olabilir mi? Böyle bir toplumda üretilen ürünlerin dağılımını üretim araçları sahipliği belirlemektedir ve öncelikle üretim araçları kapitalistler arasında ”bölüşülmüştür”. Bu “bölüşümü” ortadan kaldırmadan tüketim mallarını eşit olarak dağıtmak olanaklı değildir. Bugünün kapitalist toplumunda üretim toplumsal bir karakter gösterirken, mülk edinme özel bir karakter göstermektedir. Mülk edinmenin bu özel karakteri değiştirilip kollektifleştirilmeden toplumsal eşit bölüşüm olanaklı değildir ve bu durumun tek bir örneği de bulunmamaktadır. Başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm ezilen ve sömürülen kesimler bu durumdan doğrudan etkilenmektedirler. Buna karşın günümüzün tekelci burjuva devleti, son ekonomik krizde de somut olarak görüldüğü gibi sadece sömürüyü ağırlaştırmamakta, toplumun sırtından edinilen tüm zenginlikleri dev tekellerin kasalarına yığmaktadır. Bu gerçekler karşısında “üretim ve bölüşüm” üzerine kurulan sosyal-demokrat hayaller yerle bir olmaktadır.
Doğrudan üretimin kendisi söz konusu edilecekse, bu alanda da sermaye ve özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkileri değil, işçi sınıfı ve kollektif mülkiyete dayalı sosyalist üretim ilişkileriyle karşılaştırılamaz bile. Kapitalist üretim, her şey bir yana, gözlerimizin önünde önce ABD’yi ve şimdi Avrupa’yı kavurmakta olan krizleriyle maluldür ve kendi üretken potansiyelini bile gerçekleştirememektedir. Üstelik sadece krizleri değil ama kapitalizmin “sağlıklı” canlanma dönemleri de kârlı olmadığı için üretime uygulanmayıp çekmecelerde “unutulan” keşif ve icatlarla doludur. Kapitalist üretim ilişkileri, özellikle tekellerle birlikte, üretici güçlerin geliştiricisi olmaktan çoktan çıkmış ve gelişmelerinin önünde engel haline gelmiştir. Sosyalist üretim ilişkileri ise tersine üretici güçlerin önünü açar ve gelişmelerini koşullar. Bundandır ki, sosyalist Sovyetler Birliği, birkaç on yıl içinde en gelişmiş ülkeleri belli başlı bütün üretim dallarında yakalamış ve çoğunda da geride bırakmıştır.
Dolayısıyla ne üretim ne de bölüşüm alanında “gerçek sol”un, sosyalizmin ne AKP ne de bir başka burjuva “büyüme ve gelişme modeli”nde benimseyeceği ya da öğreneceği bir şey bulunabilir!
1960 sonrasının “sol uyanışını” kültürel bir hareket olarak ele almak da bu hareketin karakterini anlamamak ya da onu bilerek daraltmak anlamına gelmektedir. Olan, toplumda genel bir uyanışın gündeme gelmesi, işçilerin sendikalaşma hareketleri, köylülerinin uyanışı, toprak talepleri, gençliğin bağımsızlık ve demokrasi talebidir. Sosyal, ekonomik ve kültürel bir hareket söz konusudur. O dönem TİP’inin üzerinde yükseldiği temel de budur. İşte bu temelde Kahraman’ın CHP’yi eleştirmesi anlaşılır ise de, onu “sol” olarak solun merkezine koyması bir o kadar anlaşılmaz ve kabul edilmezdir.
Bitirirken ifade edebiliriz ki, eğer sosyalizm bir ideal olarak benimseniyorsa, bu durumda “solun sahibi” sosyal-demokraside simgeleşen hareketler değil, işçi sınıfı hareketinin üzerinde yükselen, aydınları, gençliği ve diğer emekçi tabakaları kucaklayan sosyalizm hareketidir ve bu hareketin de Kahraman’ın eleştirdiği “solla” bir ilgisinin  bulunmadığı ortadadır.
Modadır, çünkü kolay da olmaktadır; “sosyalizm”, “sosyalist” ya da “sosyalistlik”ini ileri sürerek “sol” hareket adı takılan sosyalizmle ilişkisiz hareketleri, parti ya da grupları eleştirmek.. CHP ya da olur olmaz “sol” örgütler ve sosyalizme mal edilen görüş ve anlayışlarından hareketle sosyalizmi karalamak…

Din, misyonerlik ve emperyalizm

Emperyalizm uzunca süredir bir dünya sistemi haline gelmiş bulunmaktadır. Emperyalist egemenlik sistemi, diğer tüm ilişkileri kendisine bağlamakta, onları kendi hizmetine almaktadır. Kapitalist ilişkileri kendisine kılavuz edinen ideoloji, politika, kültür, sanat, spor vb. tüm etkinlikler sonuçta gelip emperyalizme ve onun çıkarlarına bağlanmakta, emperyalist dev tekellere hizmet etmek üzere şekillendirilmektedir. Burada şu soru sorulmalı ve yanıtı aranmalıdır: Din ile emperyalizm arasında bir ilişki var mıdır? Eğer varsa, bu nasıl bir ilişkidir ve din mevcut burjuva toplumunun en küçük hücrelerine kadar sızmış, sermaye çıkarları temelinde şekillenmiş bu bağımlılık ilişkilerinin dışında kalabilir mi? Emperyalizm döneminde dinin emperyalist egemenlik ilişkilerinin dışında kalmadığını, onun tarafından kullanıldığını olay ve olgular açıkça gösteriyor.
Dinin dünyanın en eski ideolojisi olduğu sık sık dile getirilir. Buradan yola çıkılarak, tarihi binlerce yıla dayanan dinin, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başı diyebileceğimiz bir tarihte şekillenmeye başlayan emperyalist ilişkilerin egemenliği altına girmeyeceği ileri sürülebilmektedir. Oysa toplumların tarihi, ilkel komünal toplum dışta tutulacak olursa, aslında sınıflı toplumların ve onların sınıf mücadelelerinin tarihidir. Bazı dinler, başlangıçta, alt sınıfların ideolojisi ve isyanı olarak -Hıristiyanlık gibi- ortaya çıksa da, giderek üst sınıfların onların yararını keşfetmesiyle, kurulu düzenin resmi dini haline gelmişler, toplumlar değişse de, onlar “tepe”deki yerlerini sürekli korumuşlardır. Böylece, din, sömürücülerin ellerinde, sömürülenleri avutmanın, uyutmanın bir aracı olarak sürekli kullanıldı ve kullanılıyor. ”Dinin ezilenlerin afyonu” olması da, bu ilişkiyi tanımlayan en özlü ifadedir.
İlkel dinleri bir yana bırakacak olursak, büyük dinlerin izlediği yol hep böyle olmuştur. Örneğin Hıristiyanlık açısından durum şudur: Hıristiyanlığın başlangıçta alt sınıfların isyanı ve sesini duyurmak için ortaya çıktığı ve yaygınlaştığı genel olarak kabul edilmektedir. Bu din, milattan sonra 4. yüzyılda resmi din olarak kabul edildikten sonra, köleci Roma’da köle sahiplerinin, karanlık ortaçağlarda aristokrasi ve krallıkların, kapitalizmin egemen olması ile birlikte burjuvazinin –burjuvazi, devrimci döneminde din ve devlet işlerini ayırmış, laisizmi benimsemiştir– hizmetine girmiş, açıkçası tüm bu toplumlara uyum sağlamış; egemen sınıflar da, dinin yararını keşfetmekte gecikmemişlerdir.
Bu durum; dinin dayanıklılığı ve yeni koşullara uyum yeteneğinin olduğu kadar, sınıflı toplumlarda, üst sınıfların, bu ideolojinin –dinin– kitleler üzerindeki etkisini, sınıf egemenliklerini sürdürmelerinin bir aracı olarak kullanmanın faydasını görmelerinin bir sonucudur. Kapitalizmin tekelci kapitalizme, yani emperyalizme dönüştüğü tarihsel aşamada, din ile egemen üst sınıflar arasındaki ilişkinin tarihte olduğu gibi şekillenmemesinin herhangi bir nedeni bulunuyor mu? Olgular bulunmadığını göstermektedir. ”Emperyalizmin siyasi gericilik” olması, bir yanıyla, tüm geri ilişkileri kullanma ve hizmetine almada kendisini göstermektedir. Emperyalizmin komünizme karşı mücadelesinde Papa ve Kilisenin oynadığı rol sır değildir. Keza ABD emperyalizminin, Sovyetlere karşı, “mücahitler”i, Taliban’ı örgütlediği, Bin ladinlerin bu ilişkilerin çocuğu olarak dünyaya geldikleri de bir sır değildir. Bugün de dine sıkça vurgu yapıldığını, onun, emperyalist çıkarlara hizmet için göreve çağrıldığını görüyoruz. Bugün ”kurtarıcı”, bu işle “görevlendirilmiş kişi”, “görevlendirilmiş devlet” vb. terimleri, özellikle ABD emperyalizmi tarafından sıkça kullanılıyor, kitlelerin en geri duygularına hitap eden emperyalist bir propaganda yürütülüyor.
Gerçekten de kısaca bir bakalım; tarihin hangi döneminde din, bugün olduğu kadar politikanın hizmetine koşulmuştu? Eski çağların rahip krallı devletlerini bir yana bırakırsak, bu soruya duraksamadan verilecek ilk yanıt, her halde Ortaçağ olacaktır. Ancak Ortaçağ’ı bugünden ayıran temel bir özellik bulunuyordu. Bu özellik, kilisenin toplumdaki etkin konumudur. Ortaçağ’da Kilise, iktidar sahibi bir kurumdur. Bu iktidar, sadece inananlar üzerinde cennetin anahtarını elinde tutmaktan kaynaklanan ipotekten ileri gelmez. Aynı zamanda, büyük toprakları elinde bulundurması, feodal toprak sisteminde önemli bir yer tutmasından da ileri gelir. Krallar Papa’nın önünde diz çöker ve onun eliyle taç giyerler. Ta ki kralın hakkı krala, tanrının hakkı tanrıya –Sezar’ın hakkı Sezar’a, tanrının hakkı tanrıya– verilinceye kadar. Bu, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığını, göksel iktidarın dine, bu dünyadaki iktidarın ise krallara verildiğini ifade eder.
Reform ve Rönesans’la başlayan Aydınlanma ve ardından gelen burjuva devrimleri ile devam eden süreç, din ve devlet işlerini birbirinden köklü bir biçimde ayrıştırdı. Burjuvazi, yeni iktidarın sahibi sınıf olarak, alt sınıfların devrim tehdidinden korkarak, dini kendi hizmetine alsa da, tarihsel bir kazınım olarak laisizm, genel olarak egemen oldu. Ancak dinin kurulu düzenin çıkarları için kullanılmasından hiçbir dönemde vazgeçilmedi. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayanan kapitalist sistem, işçi sınıfına ve ezilen yığınlara bu dünyada verecek fazla bir şeyinin olmadığını itiraf eder gibi, sömürülen ve ezilen yığınları öbür dünyanın ödülleri ile avutmayı, düzenin devamı için hayati önemde gördü. Bu dünyanın kötülüklerine karşı –sömürü, baskı, açlık, yoksulluk vb.– mücadele ve isyan etmemenin ödülü, öbür dünyada rahat ve bolluk içinde bir yaşamdı!
Ancak din, kurulu sermaye düzeninin sadece kendi halkını avutmak* için kullandığı bir araç olmadı. Sömürgecilik ve emperyalizm, dini hizmetine aldı ve diğer ülkelerin halklarını egemenlik altına almaya hizmet eden bir araç olarak kullandı. Bu kullanmanın en etkili yöntemlerinden birisi de misyonerlik faaliyetleri oldu. Misyonerler, ”barbar halkları uygarlaştırmanın, onları eğitmenin” görevlileri olarak, Afrika, Asya, Latin Amerika’ya vb. gönderildiler. Gerçekte misyonerler, dinin değil, sömürgecilik ve emperyalizmin misyonerleri olarak görev yaptılar.
Kısaca da olsa, bu misyonerlik faaliyetlerine değinmek gerekiyor. Misyonerlik üzerine oldukça ünlü bir eski Afrika özdeyişi bulunuyor. Özdeyiş şöyle der: ”Hıristiyanlık Afrika’ya geldiğinde, Afrikalıların toprakları, Hıristiyanların ise İncilleri vardı. Hıristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua ve ibadet etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda onlar bizim topraklarımızı, biz de onların İncillerini almıştık.” Bu özdeyiş durumu oldukça iyi açıklıyor. Ancak bu misyoner ”Hıristiyanların” sömürgecilik ile olan bağları üzerinde biraz durmak gerekiyor. Sömürgeciliğin hizmetindeki Hıristiyan misyonerlerin özellikle Afrika’da yürüttükleri faaliyetler, çarpıcı sonuçlara yol açmıştır. Bu çalışma, neredeyse tüm Afrika toprakları üzerinde sürdürülmüş, buna, koloniler halinde bu topraklara yerleşme eşlik etmiştir. Misyonerler, ”kutsal kitapları” ile, her zaman sömürgeciliğin hizmetinde oldular, bir taraftan sömürgeciliğin açtığı yolda yürürken, diğer tarafta onlar bir yol açmayı başardıkça, sömürgecilik onları izledi. Yani işler, sadece ”kutsal kitabın” ikna gücüne bırakılmadı. Bu ”ikna”, silahların ve orduların gücüyle, oldukça ”dünyevi” bir güce dönüştürüldü.
Bu faaliyetler, misyonerlerin, özünde, soyut bir ”din uğruna” çalışmadıklarının tipik bir örneğidir. Onların Afrika’da ve diğer bölgelerde yürüttükleri bu sömürgeleştirme faaliyetleri, olduğu gibi, emperyalizm tarafında devralındı; ve din, kitlelerin emperyalist soygun ve zulme itaatle boyun eğmesinin bir aracı olarak kullanıldı ve kullanılıyor. Ancak emperyalizm dönemiyle birlikte, dinin yanı sıra, pek çok etkin aracın –emperyalist kültür objeleri vb.– da devreye sokulduğundan söz edilebilir. Örneğin son zamanlarda, tüm dünya, ABD Başkanı Bush’un ağzından inanç ve tanrı ile ilgili sözler duyuyor. Bush, inançsız birinin başkanlık yapamayacağından söz ediyor. Bush, bu sözleri ile, ortalama ABD vatandaşının duygularına sesleniyor, onların, emperyalist dünya politikasının yedek gücü olmasını sağlamak istiyor. Elbette bu gerici tutum, ABD toplumunu etkilemekle sınırlı kalmıyor ve diğer Batı toplumlarının halklarını da etkiliyor, onları emperyalizmin yedeği yapmayı hedefliyor. Bu tutum, emperyalizmin dini kullanmasının en uç noktalarından birisini oluşturuyor ve olayların gelişimi, bu kullanmanın giderek daha fazla yoğunlaşacağını açıkça işaret ediyor.
Ancak emperyalizmin, dinsel olarak, sadece Hıristiyanlığı kullandığını ileri sürmek, eksik ve yanıltıcı bir tabloyu resmetmek, emperyalizm-din ilişkisini görece dar bir alana hapsetmek olacaktır. Emperyalizmin sadece Hıristiyanlığı hizmetine almadığını, İslam dinini de gerici amaçları için kullandığını tarihsel ve politik gerçekler göstermektedir. Hatta rahatlıkla ileri sürülebilir ki, özellikle İslam ülkeleri söz konusu olduğunda, emperyalist merkezler, bu ülkelerdeki emekçi yığınları geri ilişkiler içinde ve bağımlılık altında tutmanın aracı olarak İslam dinini daha fazla kullanmışlardır. Tarikatların, kralların, prenslerin, şeyhlerin desteklenmesi ve korunması, onlar aracılığı ile diğer İslam ülkelerinde yürütülen faaliyetler –petro dolarlar–, bu kullanmanın içinde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bugün ”ılımlı İslam”dan bolca söz edilmektedir. Bir dönem önce ise, ”yeşil kuşak” gözde idi. Adlandırmalar değişmiş, ama işin özü değişmemiştir. Bu öz, dinin –burada İslamın– emperyalizm tarafından kullanılmasıdır.
Bu bölümü tarihsel bir örnekle bitirmek yararlı olacak. Tarihe bakıldığında, 19. yüzyılın sonu ve 20 yüzyılın başında, örneğin Pan-İslamizm fikrinin, İslam ülkelerinde ortaya çıkmadığını görmek ilginçtir. Bu akım, özellikle İngiliz sömürgeciliğine ve Ortaasya’da Rus hegemonyasına karşı –sömürgelerin önemli bir kısmı İslam ülkeleri idi– Alman emperyalizmi tarafından geliştirilmiş, oradan İslam ülkelerine, özellikle de, neredeyse yarı-sömürgesi sayılabilecek Osmanlı İmparatorluğuna aktarılmıştır. Amaç, İngiltere’ye karşı bu halkların hoşnutsuzluğunu körüklemek, Osmanlılar üzerinden yeni topraklara ve sömürgelere sahip olmaktı.

MÜSLÜMAN MİSYONERLER!
Misyonerlik çalışmaları, sadece Hıristiyanlar tarafından yapılmıyor. İslam dininde de benzer çalışmalara rastlanmaktadır. Ancak arada bazı ciddi farklılıkların bulunduğu da gözardı edilmemelidir. Bu farklılıkların en belirgini de, Hıristiyanlığın emperyalizme doğrudan hizmeti ve bu arada ”kendi dinine hizmet” iken, bugün İslam’da misyonerlik adına yola çıkanların emperyalizme –özellikle ABD’ye– hizmetleri söz konusudur. Bu bakımdan, örneğin Gülen ”cemaati”nin özellikle ”Türki Cumhuriyet”lerdeki ”eğitim faaliyetleri” oldukça dikkate değerdir. Bu okulları destekleyenler, bunların ”devletin yapamadığını” yaptıklarını ileri sürmektedirler. Buralarda onlarca okul bulunmaktadır ve bunlar, ”resmi müfredat”ın yanı sıra özel bir eğitim de gerçekleştirmektedirler. Nurcu olarak bilinen bu cemaatin buralarda yürüttüğü faaliyetin kime ve neye hizmet ettiği, irdelenmesi gereken bir konudur. Cemaatin Lideri Fethullah Gülen, yıllardır ABD’de yaşamaktadır. Cemaatin faaliyet gösterdiği ”Türki Cumhuriyetler” ise, ABD’nin ilan ettiği Geniş Ortadoğu Projesi’nin hedef ülkeleri arasındadır. Bu iki gelişmenin tesadüfen bir araya geldiğine inanmak için ortada herhangi bir neden bulunmamaktadır.
Burada açığa çıkarılması ve anlaşılması gereken sorun şudur: Fethullahçılar bu ülkelerde ne amaçla bulunmaktadırlar ve kimin çıkarlarına hizmet etmektedirler? Bu soruya en son verilecek yanıt, herhalde, soyut olarak ”din adına, dine hizmet için burada bulunuyorlar” olacaktır. Sorunun elbette dinle ilgili bir yanı bulunmaktadır. Ancak burada ”nasıl bir din, kimin hizmetinde bir din” sorusu hemen gündeme gelmektedir. ABD emperyalizminin gerek soğuk savaş dönemindeki ”yeşil kuşak” projesinde, gerekse şimdilerin ”ılımlı İslam” döneminde, İslam dinini kendi emperyalist çıkarları için kullandığı bilinmektedir. Deyim yerinde ise, ABD ‘dini askere almıştır’. Aşağıdaki kısa alıntı da, bu sorunun yanıtını yeterli açıklıkta vermektedir.
Gülen, Milliyet gazetesinde yayınlanan röportaj dizisinde, kendisine sorulan BOP’a ilişkin soruyu şöyle yanıtlıyor: ”BOP lazım mı, değil mi? Biz buna inanıyor muyuz? Eğer inanıyorsak, Türkiye, dünya muvazenesindeki yerinin paha biçilemez olduğunu Rusya’ya, Avrupa Birliği’ne ve Çin’e karşı da iyice ortaya koymalı. Büyük bir Ortadoğu olacaksa, bunun ancak Türkiye’nin ağırlığı ile olabileceği iyi anlatılmalı. BOP ciddi bir proje ise ve gerçekten demokrasi getirmek gibi bir hüsnüniyet taşıyorsa bile, Türkiye temkinli davranarak plana katılmaya bakmalı, kendi çıkarlarını gözetmeli, niyetleri, oyunun kurallarını ve detaylarını öğrenmeli; Ortadoğu’daki diğer ülkelere de bu mesele mal edilmeli. Şayet projeye tamamen kapanırsa oyun aleyhte neticelenir, çıkarlarımızı koruyamayız.” (abç.) Gülen, Rusya’ya, AB’ye, Çin’e karşı tutum ortaya koyuyor. Sorun, bu tutumu kimin adına ortaya koyduğudur. Gülen, ABD ile BOB bağlantısına ilişkin bir soruyu, ”Türkiye’nin fikirlerinin alınması” temelinde yanıtlarken, bu sorunun yanıtını da veriyor. Hizmet edilen güç ABD’dir ve Türkiye, bekçi, muhafız ve misyoner olarak ona hizmet edecektir.
Bu durumdaki bir Müslümanın, ”misyoner” olarak, dini kendi stratejik amaçları için kullanan ABD emperyalizmine hizmet ettiği ortadadır. Burada şöyle çelişkili bir durum ortaya çıkmaktadır: Hıristiyan misyoner, kendi yerindedir. Yani hem kendi devletine ve onun emperyalizmine hizmet etmekte, hem bu arada din için de av peşinde koşmaktadır. Çünkü kitleleri dine kazanmanın, onlar arasındaki direnme ve mücadele etme isteğine darbe vuracağı hesap edilmekte, bu yönde faaliyet gösterilmektedir. Ama örneğin Fethullahçı bir misyoner ise, amacını ne biçimde gizlerse gizlesin, korumasına girdiği emperyalist devlete –burada ABD– hizmet etmektedir. Kendi “İslam kardeşleri”ni ABD emperyalizmine peşkeş çeken bir din misyonerinin ise, kendi dini konusunda da samimi olmadığı ortadadır.
Dinin, bu dinlerden birisi olan İslam’ın günümüzde egemen sınıfların gericiliğine hizmet ettiği gerçeği göz ardı edilmemelidir. Ancak İslam dini açısından, yukarıda da değinilen ikili özelliğin üzerinden atlamamak gerekir.
Bu özellik şudur, bugün pek çok İslam ülkesinde gerici iktidarlar emperyalizm tarafından ayakta tutulmaktadır. Sorunu, din cephesinden gelerek izah edecek olursak, İslami iktidarlar, ve yönetimler, birkaçı dışında, emperyalizm –emperyalist ülkelerde egemen din genel olarak Hıristiyanlıktır!– tarafından ayakta tutulmaktadır. Bu gerçeğin temelinde, birkaçı dışında İslam ülkelerindeki işbirlikçi egemen sınıfların emperyalizmin hizmetine girmesi yatmaktadır. Onların, yakın zamana kadar açıkça –şimdi daha kapalı olmak zorunda, çünkü konjonktür değişti– kendi dinlerini yaymak üzere görevlendirildikleri -–önce ”yeşil kuşak, şimdilerde ”ılımlı İslam”– bilinmektedir. Örneğin Kafkaslardaki Çeçen faaliyetlerinin bir boyutu budur. Bu ”dini yayma” faaliyetinin din uğruna yapıldığına birkaç saf dışında inanan bulunmamaktadır. Bu yönlü faaliyetlerin, Müslüman kitleler arasında emperyalizme dayanak oluşturmak amacıyla yürütüldüğü, bu bölgedeki egemenlik çatışmalarında kullanılan bir alet olduğu artık iyice açığa çıkmıştır.
Özetle ifade edilecek olursa; üst sınıflar ve devletler tarafından desteklenen İslamı yayma çalışmaları, önemli ölçüde emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden bir faaliyet haline gelmiştir. Bu durumun sonuçlarından birisi, herhalde, mezhep ve tarikatlar içerisinde, üst sınıflarla alt sınıflar arasındaki çelişkilerin sertleşmesi olacaktır. Bağımlı ve ezilen halk ve ulusların bağımsızlık mücadeleleri, zorunlu olarak emperyalizmi ve onunla işbirliği içindeki İslamcılığı –ılımlı İslamcılığı da– hedef almak zorundadır. Kuşku yok ki, ”ılımlı İslamcılığın” karşıtı ”radikal İslam” değildir. Ancak bu yöndeki eğilimlerin, başka modern bir alternatifin yokluğunda, güç ve mevzi kazanacağı da bilinmektedir, bilinmelidir. Bilinen bir başka şey de, bunların, zorunlu olarak, emperyalizm ile mücadele etme eğilimi içerisine –elbette rasgele ”Cihat” ilan eden terörist gruplar kastedilmiyor, ancak bir yanıyla, bunlara da zemin oluşturmak üzere– girecek olmalarıdır. Bu yazının doğrudan konusu olmamakla birlikte, bu durumun, Müslüman ülkelerde, emperyalizme karşı Müslüman kitleleri seferber etme mücadelesini geniş ve kapsamlı, esnek taktikleri ve yöntemleri olan vb. bir mücadele haline getireceği açıktır.

DİN KARŞISINDAKİ TUTUM
Burada, kısaca da olsa, bilimsel sosyalizmin din karşısındaki tutumunu hatırlatmakta yarar var. Bilimsel sosyalizmi, Marksizm-Leninizmi kendisine kılavuz edinmiş partiler, mevcut devletin –burjuva devletin–, dinin, kişinin ”özel sorunu” olduğunu kabul ve ilan etmesini sürekli savunmuşlar ve bu ilkeye bağlı kalmışlardır. Bu, geniş anlamı ile tanımlayacak olursak, din ve devlet işlerinin ayrışmasını, devletin tüm dinler ve dinsizlik karşısında yansızlığını korumasını, her türlü dinsel baskının ortadan kalkmasını içerir.
İşçi sınıfı partileri vatandaş ve devlet arasındaki dine ilişkin bağıntıyı bu şekilde ortaya koyarken, kendileri, kuşkusuz “dine karşı acul bir savaş” açmazlar, ancak din karşısında yansız değillerdir, materyalisttirler. Bu partilerin programları ve tüzükleri bellidir ve bunu kabul eden ve bu temelde çalışan işçi ve emekçiler bu partilere üye olabilirler. Kuşkusuz bu partiler, üyelerini, ”dini bir sınavdan” geçirmezler. Dine inanan üyelere de sahip olabilirler. Sorun, bunların da, partinin yürüttüğü ideolojik, politik, örgütsel çalışmaya kayıtsız şartsız katılması, kendi inançlarının propagandasını yapmamasıdır. Marksist-Leninist partilerin dünya görüşünün diyalektik materyalizm üzerinde şekillenmiş olduğu, din de dahil olmak üzere, her türlü idealist, metafizik düşünceyi mahkum ettiği bilinmektedir. Burada bir çelişki bulunmuyor mu? Kuşkusuz bulunuyor. Ama bu çelişki, partinin bir çelişkisi değil, ”inanmış olanın” çelişkisidir ve zamanla pratik içerisinde ve partinin ideolojik yardımıyla kuşkusuz çözülecektir.
Burada bir noktanın altı özenle çizilmelidir; işçi partileri dine karşı tantanalı, gösterişli savaşlar açmazlar. Bu partilerin çizgileri, işçi sınıfının, emekçi yığınlarının geniş kesimlerini pratik mücadele içerisine çekmek, onların dikkatlerini ortak sorunlara çekmek, yığınların bu mücadele içerisinde ilerlemesine, tecrübe kazanmasına ve aydınlanmasına yardım etmektir. Burjuvazinin radikal kesimleri, zaman zaman dine karşı gösterişli savaşlar açmışlardır. Ancak bu savaşların, modern toplumların burjuvazi ile proletarya arasındaki temel çelişkisinin üzerini örtmeye, dikkatleri o günün temel sorunlarından başka bir yana çekmeye, sınıf bölünmeleri yerine, dinsel bölünme tehlikesine kapı açmaya yaradığı açıkça görülmüştür. Üstelik bu ”savaşlar” çoğu durumda tam ters bir etki yaratmış, dinin güçlenmesine yol açmıştır. Bunun karşısında, işçi partileri, materyalist dünya görüşünün sistematik olarak savunuculuğunu yaparlar, her türlü gerici ideolojiye karşı ideolojik mücadeleyi ara vermeden sürdürürler. Gerici, idealist akım ve düşüncelerin, bilim dünyası dahil, tüm düşünce dünyasından sürülmesi ve mahkum edilmesinin özel bir önemi bulunmaktadır. Sürdürülen bu ideolojik mücadele ile doğrudan yığınları ilgilendiren politik mücadelenin görevleri ve sürdürülüş biçimi elbette farklı olmak zorundadır.
Ülkemizde de, tek tek direniş ve eylemlerde, dini ideolojiden etkilenmiş işçilerin pratik mücadeleye katıldıkları, hatta çok iyi proleter savaşçılar oldukları görülmüştür. İşçiler, emek ile sermaye arasındaki mücadeleden yola çıktıklarında, aralarındaki sınıf duygusu, ortak mücadele değerleri güçlenmekte, ideolojik ve politik olarak ilerlemelerinin, geri ayak bağlarından kurtulmalarının yolu da açılmaktadır. Bütün bunlar şu anlama gelmektedir ki; işçi partileri, devrimci mücadelenin toplumsal pratiğinde, yığınları bu pratiğin içine çekerek, onlardaki dini ideolojik önyargılar dahil, geri tutumları geriletebilir ve işçi ve emekçileri tarihin bilinçli dönüştürücü öznesi haline getirebilirler. Din karşısındaki her türlü süslü, tantanalı, gösterişli çıkış bu partilere yabancıdır, ve onlar, bunu, işçi ve emekçi mücadelesi için tehlikeli bulmaktadırlar.
Çünkü bu partiler, felsefi materyalizmi kendilerine kılavuz edinmişlerdir ve dinin köklerinin ”göklerde” değil, modern toplumun derinliklerinde olduğunu, yani toplumsal olduğunu bilmektedirler. Her birisi sermaye düzeninin sonuçları olan işsizlik, yarının ne getireceğinin belirsizliği, geleceğe güvensizlik, krizler, savaşlar, önlenebilir veya zararı en aza indirilebilir doğal afetler karşısındaki çaresizlik vb., sürekli olarak, dinsel düşünceyi besler ve onu yaşatır. Bu demektir ki, esas mücadele toplumsal zeminde olacaktır ve yığınlar, bu mücadelenin içine çekilmek zorundadır.
Yine vurgulamak gerekir ki; günümüz toplumlarında, özellikle Türkiye gibi ülkelerde, zaman zaman din sorunu bir vesileyle öne çıkmakta, toplumun tüm dikkatlerini kendi üzerinde toplamakta, toplum içerisinde bu temelde –inanlar-inanmayanlar, laikler ve karşıtları vb.– bir bölünmenin derinleşmesine yol açabilmektedir. Böylesi dönemlerde, işçi partileri, tüm emekçileri birleştiren bir politikaya ve taktik tutuma sahip olmak, onları bölen değil, birleştiren ve mücadele hattına yerleştiren tavrıyla soruna müdahale etmek durumundadırlar. Bitirirken eklemek gerekir ki, kendi mücadele tarihimizde bu politik tutumun olumlu örnekleri bolca bulunmaktadır.

Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan: Değişen ne, değiştiren kim?

1980’li yılların sonlarına doğru, Doğu Avrupa’daki “eski sosyalist” devletler, domino taşları gibi, ardı ardına devrilmeye başlamıştı. İşin medyaya yansıyan kısmında, mizansen hep aynıydı. Gorbaçov bir vesile ile bu ülkelere gidiyor, liderlerini öpüyor, öpülen lider, aradan çok zaman geçmeden tepetaklak gidiyordu. Böylece zaten altı boşalmış olan yönetimlerin yerine, ülkenin “yeni gerçeklerine” uygun yönetimler geliyor, dolayısıyla öz ile görüntü arasındaki aykırılık gideriliyordu. Bu, şu anlama gelmekteydi: Bu ülkeler, kelimenin gerçek anlamıyla, “eski sosyalist”ti. Yani bir zamanlar sosyalizmi inşa yoluna girmişler, bu yolda önemli mesefeler katetmişlerdi. Sovyetler’de, ’50’li yılların sonuna doğru başlayan kapitalizmi restore etme süreci bu ülkeleri de etkilemiş, sosyalizm, burlarda esas olarak tasfiye edilmişti. ’80’li yılların sonuna doğru başlayan süreç, “eski sosyalist ülkeler”in ayrı bir blok olarak –Doğu Bloku– varlığına son veren olaylar zincirinin son halkasını oluşturuyordu. Sosyalist üretim ilişkileri zaten fiilen tasfiye edilmişti. Bu yeni dalga ile birlikte, “eski biçim”, hukuksal olarak da tasfiye edildi.
Bugün “eski sosyalist” Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin pek çoğu Avrupa Birliğine üye –Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Slovakya vb.– oldu, bazıları da tam üyelik –Bulgaristan, Romanya– yolundalar. Bu ülkeler Batı kapitalizmi tarafından yutuldular ve büyük bir sindirim süreci başladı. Ancak, Rusya Federasyonu’na komşu ülkeler –Ukrayna, Beyaz Rusya– ve Kafkaslarla Orta Asya Cumhuriyetleri, daha farklı bir sürece girdiler. Bu ülkeler de, karşı devrimlerini tamamlamalarına rağmen, Rusya Federasyonu’na yakın ya da Kırgızistan’ın yapmaya çalıştığı gibi “denge politikası” diye adlandırılan –Kırgızistan hem Rusya’ya, hem ABD’ye üs vermişti– bir çizgi izlediler, “eski nesil” yöneticiler işbaşında kaldı. Batı ile ilişkileri, bu nedenle sorunlu oldu. Çok geçmeden ikinci bir tasfiye dalgası bu ülkelerin yönetimlerini vurdu ve onlar da peşpeşe devrilmeye başladılar. Başka bir ifade ile, “tepede” yarım kalan süreç, böylece tamamlanmış oldu.
Kafkaslar’da Gürcistan ile başlayan bu süreç, Ukrayna ile devam etti ve son olarak, Kırgızistan bu “demokratik darbeler”den payına düşeni aldı. Gürcistan’da “Kadife Devrim”, Ukrayna’da “Turuncu Devrim, Kırgızistan’da “Lale Devrimi adını alan bu darbeler, hemen hemen aynı yöntemlerle kotarıldı. Batı ve ABD yanlısı yönetimler kolaylıkla başa geçtiler. Bu darbeler, bu değiştirme eylemleri –bunlara Batı medyası “demokratik devrim” diyor– gerçekte nasıl örgütleniyor, neyi değiştiriyor, bu gerici değişimlerin kökenleri nerelere uzanıyor? Bütün bu soruların yanıtları, kuşkusuz bu ülkeleri ve bu ülkeler üzerinde çevrilen dolapları yakından takip edenler için çok da bilinmez şeyler değiller. Bu yazıda yapılmaya çalışılacak olan, derli toplu bir özet ve genel bağlantıların kurulmaya çalışılması olacaktır.

SÜREÇ NASIL HAZIRLANIYOR?
Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da olup bitenlere genel bir bakış, bu ülkelerin aşağı yukarı birbirine benzer bir “hazırlık süreci”nden geçtiğini ortaya koymaktadır. Bu “demokratik darbeler”de hemen ilk göze batan, özellikle ABD merkezli “sivil” vakıf ve kurumların oynadığı gerici roldür. Ki bu kuruluşlar, komünizme karşı “hür dünya’nın savunulmasında da aktif rol almışlar, anti-komünist kampanyaların örgütlenmesinde etkin olmuşlardı. Bu kurumların başlıcaları şunlar: ABD’de, dünyada “demokrasi”yi savunmak üzere kurulmuş Ulusal Demokrasi Fonu (NED), Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü (IRI) ve Ulusal Demokrasi Enstitüsü (NDI). Bu kuruluşlar arasında, ayrıca, Freedom House ve milyarder George Soros’un Açık Toplum Vakfı da yer alıyor. Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın adı, bu ülkelerdeki “değişimler” sırasında bolca duyuldu ve halen de duyuluyor.
Bu “demokratik darbeler” sırasında Soros’un adı çokça gündeme geldi. ABD’li bu karanlık milyarderin dolarlarını “demokrasi aşkı” için saçtığı üzerine epeyce bir demagoji yapıldı ve yapılıyor. Soros’un dolarları saçtığı elbette doğru. Ancak bu dolarların nereden geldiği konusunu epeyce karanlıktır. Bu kadar parayı Soros’un borsa oyunlarından temin ettiğine inanmak için epeyce saf olmak gerekiyor. Daha önce de, pek çok örnekte görüldüğü gibi, Soros, kuvvetle muhtemel ki, CIA’ya ayrılmış fonları kullanıyor. Daha önce de, pek çok örnekte görüldüğü gibi, CIA, bu tip milyarderi perde olarak kullanıyor. Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın ve diğerlerinin, ABD Hükümetince CIA’ya aktarılan fonları kullandıkları ve çeşitli satın alma ve eğitme faaliyetlerini bu fonlarla yürüttüklerini inanmak için ortada epeyce bir belirti bulunmaktadır. CIA, yöntem olarak, zengin birini bulma ve fonları onun aracılığı ile akıtma işini her zaman kullandı ve kullanıyor. Örneğin, Soğuk Savaş sırasında, Amerikan gizli kültürel faaliyetlerinin yönlendirildiği Uluslararası Örgütler bölümünde görevli olan CIA ajanı Tom Braden, şu örneği veriyor: “Vakıfların adlarını çeşitli amaçlarla kullanıyorduk ama vakıf yalnızca kağıt üzerinde vardı. New York’ta zengin ve tanınan birine gidiyorduk, ona ‘bir vakıf kurmak istiyoruz’ diyorduk, ne yapmak istediğimizi anlatıyorduk, gizli tutulacağına dair şeref sözü verdiriyorduk, o da ‘tabii kurarım‘ diyordu. Sonra onun adını taşıyan antetli mektup kağıdı bastırıyorduk, al sana vakıf. Gerçekten çok basit işti.” (Parayı verdi düdüğü çaldı. CIA ve Kültürel Soğuk Savaş S. 140)
Soros’un farkı, belki sadece kağıt üzerinde kalmaması, teşkilatını yaptığı işlere göre organize etmesi, onu işleyen bir kurum haline getirmesidir. Soros’un, yaptığı işin sonuçlarından da epeyce bir pay aldığını akılda tutmak gerekiyor. Soros’un yaptığı iş üzerine kısa bir hatırlatma yapılacak olursa, şunları söylemek olanaklıdır. Soros “Açık Toplum” ismini verdiği projesini hayata geçirecek elemanları yetiştirmek üzere, 1989’da eski Yugoslavya’nın Adriyatik kıyısındaki Dubrovnik kentinde Inter-University Centre örgütünü kurdu. Sonra bu kurum, Macaristan’da, Merkezi Avrupa Üniversitesi’ni kurdu. “Eğitim”, 1990’da Prag’da, 100 öğrenciyle başlamıştı. Bu “eğitim”, şimdilerde, 40 ülkeden 829 öğrenci ile Budapeşte ve Varşova şubelerinde sürdürülüyor. Bu tür bir faaliyetin, özellikle gençler arasında, Batı ve ABD yanlısı örgütler kurmaya yardım ettiği görülmektedir. Nitekim Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan gibi ülkelerde kurulan bu gençlik örgütleri, Gürcistan’da Kmara (Yeter), Ukrayna’da Pora (Zamanı), Kırgızistan’da Birge (Birlikte) adlarını almışlardır. Bu “gençlik örgütleri”, öncelikle üniversitelerde örgütleniyorlar ve buraları “muhalefetin” enerjik ve etkili yerleri haline getiriyorlar, sokağa ilk dökülenler arasında yer alıyorlar.
Bu kuruluş ve vakıfların, görünüşte, işin “sivil” kesimlerini hazırlama gibi bir görevi bulunuyor. Ancak işin bütünüyle bunlara havale edildiği gibi bir yanılgıya da düşmemek gerekiyor. Diğer taraftan, gizli bağlantılarla, CIA ve diğer Batılı istihbarat örgütlerinin, özellikle ordu ve devletin diğer stratejik birimlerinde satın alma ve “kazanma” faaliyetlerini yürüttüğünden hiç kuşku duymamak gerekir. Örneğin Ukrayna’da, eksi 10 derece soğukta günlerce meydanda sabahlayan binlerce kişi, bu “mucizeyi” nasıl başarmıştı? Freedom House danışmanı Adrian Karatnycky, Foreign Affairs dergisinin Mart-Nisan 2005 tarihli nüshasında bu işin sırrını şöyle açıklıyor: “Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) üst düzey yöneticileri muhalif lider Viktor Yuşenko’nun genel sekreteri Oleh Rybachuk ile düzenli temas halinde oldular. SBU, seçimlerde muhtemel güvenlik tehditleri ve kirli oyunlar konusunda Yuşenko yandaşları ile işbirliği yaptı.” Ancak sadece SBU değil, ordu ve emniyet içinde de harekete destek sağlanmıştı. Ukrayna’da eksi 10 derecede eylem yapan ve sokakta sabahlayan göstericilere askeri çadır, parka sağlanmış ve yemek yapmaları için seyyar ordu mutfakları verilmişti. Seçimlerde hile yapıldığı öne sürülmüş, muhalifler tarafından Ukrayna Parlamentosu kuşatılmış, ardından hükümet çekilmek zorunda kalmıştır.
Güvenlik güçlerinin yukarıda anılan türde bir destek vermesi ya da “tarafsız kalması”, sokağa çıkan birkaç bin kişinin hükümetleri devirmesi için genellikle yeterli oldu. Başlangıçta eylemlere katılmayan kesimler de, “meydanını boş olduğunu” görünce, cesaretlenerek eylemlere katılır oldular ve bu sayı onbinlere ulaştı. Bundan sonrası, artık, genellikle çok kolay oldu. Hükümetlerin altındaki toprak kayıvermişti ve artık çekip gitmekten başka çareleri kalmıyordu. Eskilerle yeniler arasında genellikle bir anlaşma yapılıyor, böylelikle, “eski defterler”in karıştırılmaması konusunda bir tutum belirleniyordu. Söz konusu ülkelerde, “yenilerin” genellikle eski yönetimlerde görev aldıklarını, hatta onların gözde adamları olduklarını görüyoruz. Örneğin Gürcistan’da gelişme şöyle olmuştu: “Açık Toplumu geliştirmek üzere, Soros’u Gürcistan’a davet eden, bizzat Devlet Başkanı Şevardnadze idi. Daha sonra aralarında çıkan anlaşmazlıklar sonucu, onun üzerinde kontrolünü kaybediyor ve Soros, Şevardnadze’nin eski adamı, yeni muhalefet lideri Şaakaşvili’ye destek vermeye başlıyordu. Soros, ileride olacakları haber verircesine, Şaakaşvili’ye ‘Açık Toplum’ ödülünü veriyor ve ‘Kadife Devrim’de önemli rol oynayan özel Rustavi-2 adlı televizyon kanalını finanse ederek, gençlik örgütü ‘Kmara’yı besliyordu. Soros’un sadece gençlik örgütüne ayda 500 bin dolar akıttığı belirtilmektedir.” (Çeşitli günlük gazete ve internet sitelerinde bu bilgiler yer aldı). Sonrası çorap söküğü gibi gelmiştir. Başkanlık sarayı kuşatılmış ve Şevarnadze devrilmiştir.
Kırgızistan’da olanlar çok farklı değildir. Ancak olayların, Akaev’in ABD’nin yeni üs talebini reddetmesinin ardından hızlanması dikkat çekicidir. Orta Asya’ya iyice yerleşme adımları atan ABD, bu bölgede enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol etmede epeyce mesafe almıştır. Yeni yönetimin yetkilileri, doğrudan ABD tarafından eğitilmiştir. Darbeden sonra Devlet Başkan vekili olarak atanan Kurmanbek Bakiyev, “Dışarıdan tek kuruşluk yardım almadık ve kimseden yardım talep etmedik. Yöntemlerini kopyalamak için Ukrayna’ya ya da Gürcistan’a gitmedim” demektedir. “Ukrayna ve Gürcistan’a gitmediler, ama geçen yıl 28 Şubat-14 Mart arası Washington’da ciddi bir eğitime tabi tutuldular.” (Aktaran İbrahim Karagül Yeni Şafak) Yani Washington işi daha baştan sıkı tutmuş, muhaliflere en “üst düzeyde” eğitim vermiştir. Ancak Kırgızistan’da muhalefetin cılızlığının, Akaev sonrasında bir otorite boşluğu yarattığı açıkça görülmüştür. Muhaliflerin devirmeye güçleri yetmiş, ancak otorite kurma konusunda zayıf kalmışlardır.

DEĞİŞEN NE?
Söz konusu ülkelerde yönetimler peşpeşe değişmektedir. Sırada Kazakistan ve Moğolistan’ın bulunduğu ileri sürülmektedir. Yönetimler değişmekte, ancak, bu ülkelerin sosyo-ekonomik yapıları, hatta rejimleri bile değişmemektedir. Değişen, bağımlılık ilişkileri ve ülkenin yönü olmaktadır. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan, zaten kapitalist ilişkileri geliştiren ülkelerdir. Ancak Batı için yönetimdeki liderlerin “eski gelenekten” olması sorun oluşturmakta, bu ülkelerin uluslararası tekellerin yağmasına açılması istenen hızda gitmemekte, “modası geçmiş” devletçilik uygulamalarına rastlanabilmektedir. Ayrıca Rusya ile ilişkilerinin yakın olması, ayrı bir sorun oluşturmaktadır. Sivil darbelerle, eski yarım kalmış iş tamamlanmakta, bu ülkeler, Batı ve ABD eksenine iyice yerleştirilmektedir. Bu nedenle, olup bitenin, uluslararası emperyalist güç ve paylaşım ilişkileri dışında değerlendirilmesi olanaklı değildir. Olaylar bölgesel düzeyde değerlendirilecek olursa, ABD tarafından yapılan hamlelerin, Rusya’yı “arka bahçesinden” kuşatmak anlamına geldiği açıkça görülmektedir. Bu hamlenin, aynı zamanda, ABD’yi dünya egemenliğinde hem avantajlı duruma getirdiği, hem de sorunlarını büyüttüğü açıktır.
Bütün bu nedenlerden dolayı, ABD ve Batı medyasının olayları köklü değişiklikler olarak yansıtmasının herhangi bir gerçek temeli bulunmamaktadır. Olan, sadece bir yörünge değişikliğidir, ve bu değişiklik, dünyayı paylaşma ve egemenlik kurma mücadelesinin sonucu olarak gündeme gelmektedir. Örneğin, Yuşçenko’nun Devlet Başkanı olduktan sonra gerçekleştirdiği ABD ziyareti, Hürriyet gazetesine şöyle yansımıştı: “ABD Başkanı George Bush’un demokrasiyi yayma girişiminin bir simgesi haline gelen Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko, Amerikan Kongresi’nde kahraman muamelesi gördü. Yuşçenko, ABD ile yeni bir “stratejik ortaklık” kurmak istediklerini de söyledi… Yuşçenko’nun, ülkesinin doğu ve batıyla entegrasyonunu derinleştirebilmesi ve komşularıyla barış içinde yaşayabilmesi için ABD’nin desteğini istediği konuşması, Kongre üyelerinin alkışlarına sahne oldu. Kongre üyeleri ayrıca “Yuşçenko!” diyerek tempo tuttu… ABD’nin desteğine teşekkür eden Yuşçenko, böylece eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden, Amerikan Kongresi’nde bir oturumda konuşan ilk lider oldu.” (7 Nisan, Hürriyet)
Bu örnekte ve Gürcistan örneğinde açıkça görüldüğü gibi, iki temel amaç, “sivil darbeler”le yerine getirilmektedir. Birincisi; bu ülkeler özellikle ABD yörüngesine sokulmakta; ikincisi, bu ülkeler bütünüyle uluslararası tekellerin yağmasına açılmakta, pazar ilişkilerinin daha hızlı ve engelsiz yaygınlaşması sağlanmaktadır. Kısaca vurgulamak gerekirse, olayların ne “demokrasi” ile ne de “ özgürlükle” bir bağlantısı bulunmaktadır. Bilindiği üzere, emperyalist ideologların sözlüğünde, bir ülkenin “özgürleşmesi”, ABD’nin bu ülkede özgürce cirit atması anlamına gelmektedir. “Özgürleştirilen ülkeler” ABD’nin av sahası haline gelmekte, ülkenin zenginlikleri ABD tekellerinin yağmasına açılırken, doğal zenginliklerine de el konulmakta, IMF ve Dünya Bankası programları bu ülkelere dayatılmaktadır. Bu arada ABD, dünya egemenliğinde yerini pekiştirmeye ve yaygınlaştırmaya, elde ettiği yeni avantajları da kullanarak, karşısına alternatif bir gücün çıkmasına engel olmaya  çalışmaktadır. Ancak ABD’nin bu emperyalist stratejisi, kaçınılmaz olarak diğer emperyalist devletlerin karşı ataklar yapmasını kışkırtmakta, bloklaşma yönündeki eğilimleri hızlandırmaktadır.

Gençlik çalışmasının bazı yönleri üzerine

Başlığından da anlaşılacağı gibi, bu yazı, gençlik çalışmasını genel olarak, bütün yönleri ile ele alıp değerlendirmeyi amaçlamamaktadır. Yapılmaya çalışılacak olan, gençlik çalışmasında özellikle son dönemde iyice belirginleşmiş ve düzeltilmek üzere parti gündemine alınmış olan bazı hatalı yaklaşımları ele almak, bunların nasıl aşılabileceğini yeniden hatırlatmak, yanısıra, güncel bazı politik mücadele sorunlarına değinmek olacaktır.

GENÇLİĞİN ÖRGÜTLENMESİ VE MÜCADELEYE SEFERBER EDİLMESİ PARTİNİN SORUNUDUR
Gerek son yapılan Konferans’ın belgelerine yansıyan, gerekse de tek tek il örgütlerinin raporlarında yer alan çarpıcı bir tespit bulunuyor. Bilindiği gibi, bu, “gençlik çalışmasının gençliğe emanet edildiği” tespitidir. Kuşkusuz sınıfın partisi gençliğe güvenmekte, onu komünizme kazanmanın mücadelesini vermektedir. Ancak sınıfın devrimci partisinin gençlik çalışmasının tüm sorumluluğunu gençliğe emanet etmek gibi bir anlayışı –günlük pratik çalışmanın ağırlığının gençlerin omuzuna binmesi farklı bir şeydir– bulunmamaktadır. Parti, diğer alanları olduğu gibi, gençlik çalışmasını da, yakın bir önderlik çizgisi izleyerek geliştirme ve yönetme doğru anlayışına sahiptir. Ancak doğru anlayışa sahip olmak, gençlik çalışmasının sorunsuz yürüdüğü anlamına gelmemektedir. Bu doğru anlayışın pratiğe geçirilmesinde bazı sorunlarla karşılaşıldığı, bu sorunların çözülmemesi durumunda, gençlik çalışmasının ilerleyen ve gelişen, geniş gençlik yığınlarını mücadeleye seferber eden ve örgütleyen bir çalışma olarak gerçekleşemeyeceği bilinmektedir.
Bazen “olanaksızlıklar”ın ardına sığınılarak, bazen de “kolaycılığa” kaçılarak, gençlik örgütü ve çalışması, bazı parti belgelerinde de ifade edildiği gibi, pratikte gençliğe havale edilebilmektedir. Bu konuda izlenen yöntem ise, son derece “masum”dur: X ilinde bir gençlik yönetimi bulunmaktadır ve bu yönetim genç bir sekretere sahiptir. Atılan adım, genellikle bu gençlik yöneticisini parti il yönetimine almak –bu aşağıda da açılmaya çalışılacağı gibi yanlış değildir-, böylece gençliği onun aracılığı ile yönetmek olmaktadır. Bunu yaparken, genellikle böylece gençliğe daha yakın olduğumuzu, gençliğin sorunlarına daha ciddi çözümler getirebileceğimizi düşünüyoruz. Oysa bu adımı atarken, bu adımı diğer adımlarla desteklemediğimiz için, diğerleri bir yana, iki önemli hata yapmış oluyoruz. Bu iki önemli hatanın birincisi; partinin gençlik sorunundan uzaklaşmasını beraberinde getirmekte, ikincisi ise; genç kadroların yetişmesi, şekillenmesi ve eğitiminde çarpıklıkların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
Birincisinden başlayalım. Parti, diğer çalışma alanlarında olduğu gibi, gençlik alanında da, kendi kurduğu gençlik örgütüne yakın bir önderlik çizgisi izlemek zorundadır. Özellikle, gençlik çalışmasının, işçi sınıfı içindeki çalışma gibi, özen ve dikkatle yürütülmesi gereken bir çalışma olduğunu dikkate aldığımızda, bu zorunluluk daha bir anlaşılır olacaktır. Parti –yerel örgütleri de, kendi alanlarında–, genel olarak gençlik kitlelerin durumunu, eğilimlerini, ülkedeki politik gelişmelerin seyrini en ileriden bilebilecek örgüt durumundadır. Parti, gençliğin durumunu, gençlik çalışmasının sorun ve ihtiyaçlarını derinlemesine irdeleyebilir, döneme ilişkin görevler çıkarabilir, gençlik sorununu sürekli gündem yaparak, bu alana ilgisini sürekli olarak canlı tutulabilir. Devrimci sınıf partisinin bu konuda zengin bir tecrübeye ve birikime sahip olduğu, ayrıca engin bir mücadele deneyimi olduğu bilinmektedir.
Burada denilecektir ki; sınıf partisi, bu birikim ve tecrübesini zaten genç yoldaşlarla paylaşmaktadır, gençlik de, bu tecrübeyi özümsemekte istekli olmalıdır. O halde, onları böyle görevlendirmekte ne sakınca olabilir ki? Böylece parti gençleşmiş olmuyor mu? Bu kısmen doğrudur. Yani parti birikimi ve tecrübesini genç yöneticilerle paylaşmakta ve onların da gelişmesine, işleri omuzlamalarına yardımcı olmaktadır. Ancak her dönemin tecrübesinin farklı olduğunu, olayların ve hareketin gelişmesinden genel sonuçlar ve görevler çıkarmanın, partinin günlük çalışmasının bir parçası olduğunu hatırlatmak gerekir. Kuşkusuz, genç yöneticiler de, bulundukları organlarda partinin bu yöndeki kararlarının oluşmasına katılmaktadırlar. Ancak onların, ideolojik donanım ve tecrübe olarak, henüz öğrenme sürecinde oldukları, katkılarını sınırlı ölçüde yapabilecekleri unutulmamalıdır.
Pratik uygulamada ise, bu durum tersine dönmekte, sadece genç yoldaşların parti yönetimine getirdiği bilgiler üzerinden –kuşkusuz bu bilgilerin, hem de fazlasıyla gelmesi son derece önemlidir– kararlar alınmakta, görevler belirlenmekte, sonuçta, bunların uygulanması da, parti yönetimine katılmış gençlik yöneticisine havale edilmektedir. Böylece parti örgütü, gençlik sorunlarını irdeleme, çözümler üretme “yükünü” sırtından atmakta, gençlik sorununa iyi bir çözüm getirdiğini düşünmeye başlamaktadır. Bu tarz bir yaklaşımın, gençlik sorunlarını anlama, gençlik örgütünün doğru bir çizgide gençlik yığınlarına yaklaşmasını sağlama ve gençliği parti çizgisine kazanmada başarılı olamayacağı açıktır.
Sorunun çözümünün, parti yönetici organlarında gençlik sorununun gereken ağırlıkta ele alınmasında, gençliğin sürekli gündem yapılmasında, parti organında gençlikten görevli bir partilinin bulunmasında ve bu görevlinin organda bulunan gençlik yöneticisi ile birlikte gençlik çalışmasını yürütmesinde yattığı, bilinemez değildir. Böylece parti, hem gençlik yönetimine, hem de gençliğin örgütünün diğer organlarına daha yakın olacak, gençlik çalışmasının daha güvenli, çok yönlü ve zenginleşmiş olarak yürütülmesine azami katkıyı sağlayacaktır. Bu durumun genç yönetici yoldaşların işlerini kolaylaştıracağını, gençlik örgütü içerisinde partiye olan güveni ve inancı artıracağını söylemeye gerek bile yoktur.
Ayrıca vurgulamak gerekir ki; partinin gençlik örgütüne yaklaşımı, örneğin illerde, yönetimlerin, burada belirtilmeye çalışıldığı gibi, soruna yaklaşması ile sınırlı değildir. Parti, gençliğe “her kademede” yakın önderlik yapmakla yükümlüdür. İlçe örgütleri, varsa semtlerdeki parti örgütleri, gençlik örgütü ile böyle bir ilişki içerisinde olmak zorundadır. Gençlik içerisinde “parti organları” oluşturmak da, ancak böyle pratik bir çalışmanın üzerinden olanaklı olabilir. Aksi takdirde, gençlik içerisindeki parti organları, çalışmanın ilerlemesinin bir ifadesi olarak ortaya çıkmayacak, sorun, bir başka düzeyde kendisini üretmeye devam edecektir. Burada olması gereken, partinin her kademedeki yönetici organlarının, gençlik mücadelesini, çalışmasını –bu çalışmanın özü; gençlik yığınlarının harekete geçirilmesi ve örgütlenmesidir. Bu amaç için belirlenen görevler, gençlik örgütünün çalışmasına temel yapılmak zorundadır– gençlik örgütünün sorunlarını sürekli gündem yapması, çalışmayı ilerletmesi, bu çalışmanın üzerinden gençlik örgütü içerisinde parti organlarını oluşturmasıdır. Vurgulamak gerekir ki, anlayış ve tutum değişmeden, sorunlar çözülemez.
Kısacası, partinin, gençliğin enerji ve dinamizmine, gençleşmeye; gençliğin de, deneye, tecrübeye, yakın yardıma ihtiyacı bulunmaktadır. Bugün bunlar pratik çalışmada ayrı ayrı yerlerde durmakta, gençlik çalışmasından gerekli verimin alınmasını önleyebilmektedir. Öncelikle düzeltilmesi gereken budur.
İkinci olarak; sınıfın partisi gençliğe güvenmekte, onun, partinin tecrübe ve birikiminden azami ölçüde yararlanmasına özen göstermektedir. Ancak pratikte, gençlik çalışmasının, gerekli yardım yapılmadan, parti sorumlulukları yerine getirilmeden, genç kadroların omuzuna bindirilmesi, onlarda yanlış yaklaşım ve anlayışların uç vermesine yol açabilmektedir. Ayrıca bu, gençleşme sorununa yanlış bir yaklaşımı da ifade etmektedir. Gençliğin, kendine güven, ataklık, üstlendiği işi yerine getirebilmede iyimserlik gibi, önemli olumlu özelliklerinin olduğu bilinmektedir. Ama bu olumlu özellikler, eğer parti tarafından doğru geliştirilemez, iyi yönetilemez ve iyi bir parti eğitimi ile birleşmezse, kendini beğenmişliğe, sekterliğe, üstlenilen görevlerin sindirilerek yerine getirilememesine yol açabilmektedir. Kuşkusuz bu, bugün için bu ciddi bir tehlike değildir. Ancak gençliği görevlendirme ve eğitmede mevcut pratik çizgi düzeltilmezse, bu tip eğilimlere yol açan zeminin güçlenebileceğini gözardı edemeyiz. Burada, bu sorunun doğrudan “gençlikten kaynaklanmadığı”, ama partinin gençlik örgütüne yaklaşımının zaaflarından kaynaklandığının altı bir kez daha özellikle çizilmelidir. Bu nedenle genç yoldaşları suçlamak, parti sorumluluklarını yerine getirmemek ve kolaycılık olacaktır.
Gençlik örgütü, sempati ve eğilim duyan her genci kazanmayı hedefleyen kitlesel bir örgüt olarak şekillenmek durumundadır. Bu, doğal olarak, işçi sınıfı dışındaki emekçi sınıflardan da gençlerin gençlik örgütüne katılması anlamına gelmektedir. Bu gençlerin, kendi sınıflarının alışkanlık ve davranış biçimlerini beraberinde getirecekleri gözardı edilemez. Sekterlik, rekabet vb. özellikler bir gençlik örgütünde rastlanabilecek özelliklerdir. Ancak gençlik örgütü, aynı zamanda bir okuldur ve gençler, burada, mücadeleyi olduğu gibi, dayanışma, özveri, sebat, kararlılık vb. gibi işçi sınıfına özgü özellikleri de partinin yardımıyla öğrenecekler, mücadele içinde eski sınıf alışkanlıklarından kurtulacaklar, kendilerini ileri bilinç ve tutumla donatacaklardır. Bütün bu gelişmelerin, partinin yakın önderliği olmadan gerçekleşmesinin olanaklı olmadığı, olamayacağı anlaşılır bir durumdur. Parti nasıl gençlik sorununu “ikincil bir sorun” olarak ele alma lüksüne sahip değilse, gençliğin görevlendirilmesi ve eğitimi sorununu da ikincil bir sorun olarak göremez.

SEMT ÇALIŞMASI VE GENÇLİĞİN KAZANILMASI
Özgürlük Dünyası’nın gerek Nisan sayısında, gerekse de bazı önceki sayılarında semt çalışması ve buralardaki gençlik çalışması çeşitli yönleriyle işlendi. Burada bu çalışmanın bazı yönlerine yeniden dikkat çekmekle yetinilecektir. Düzenin çürümüşlüğü ve çaresizliğinin en iyi görülebileceği yerlerin başında emekçi semtleri gelmektedir. Büyük kentlerin özellikle emekçi semtlerinin, hoşnutsuzlukları içten içe kaynayan geniş gençlik kesimlerini barındırdığı çok iyi bilinmektedir. Yine çok iyi bilinmektedir ki, düzene olan öfke ve hoşnutsuzluklarına rağmen, bu gençlik yığınları tepkilerini doğru kanallara akıtamamakta, gençliğin küçümsenmeyecek bir kitlesi, demagojilerin, estirilen rüzgarların etkisiyle, gerici akımlara yönelebilmektedir. Kestirmeden ifade edilecek olursa, eğer gençlik işçi sınıfının davasına kazanılacak, onun yedek gücü olacaksa, emekçi semtleri, gençlik çalışmasının mutlaka ve başarıyla yerine getirilmesi gereken alanlardır. Bu çalışma, semtteki işsiz gençlik kitleleri içerisinde, orta öğrenim kurumlarında, lise ve varsa diğer okullarda, işyeri ve atölyelerde genç işçiler arasında, kısacası, sokak sokak sürdürülmesi gereken bir çalışmadır.
Bu alanların her birinin kendine özgü sorun ve taleplerinin olduğu gözardı edilemez. Elbette tüm semt gençliğini ilgilendiren ortak talep ve istekler de bulunabilir. Örneğin spor alanlarının yapılması, geliştirilmesi, kültürel etkinlikler için olanakların sağlanması, meslek edindirmeye yönelik kurs ve olanakların sağlanması vb. Özellikle işsiz gençler arasında bu ve benzeri taleplerin yaygınlaştırılması, gençler arasında, bunları elde etmek üzere talepler öne sürülmesinin sağlanması, semtlerdeki gençlik çalışmasına yeni olanaklar ve geniş bir zemin kazandıracaktır. Sürdürülen gençlik evleri ve dernekler kurma çalışması, kuşkusuz gençlik çalışmasını bir mekana indirgeme, onun dinamiklerini sınırlandırma anlayışına kapalı olmalıdır. Bu olanaklardan yararlanmak, ancak asıl çalışma alanlarının gençlik kitlelerinin geniş safları olduğu bilinmek durumundadır. Sokak sokak çalışmak, bu çalışma üzerinden sokak sokak örgütlenmek zorunludur; bu çalışmada, gericiliğin propagandası ile yüz yüze gelmiş gençlik yığınlarının içinde bulundukları durumun ve geleceklerinin nerede olduğunun bilincine varabilmeleri için, bu durumun sorumlularının ne ve kimler olduğunu, alternatifin ne olduğunu, başka bir dünyanın kurulabileceğini, bunun için birlikte mücadelenin zorunluluğunu anlatabilir, kurtuluşun yolunu işaret ederek, bu mücadele içerisinde ilerleyebilmelerini sağlayabiliriz. Bu çalışmanın ancak çok yönlü ve geniş bir perspektifle yürütülürse başarılı olacağı ortadadır.
Bazı büyük illerde, özellikle semtlerde, gençlik alanında “kalıcı güçler” edinme konusunda yaşanan sıkıntılar bilinmektedir. Bu konuda genellikle şöyle bir yöntem izlenmektedir: Yaz dönemlerinde üniversitelerden genç militanlar semt çalışması için görevlendirilmekte, bu çalışma belli bir canlanma yaratmakta, ancak okulların açılması ile birlikte, yeniden hemen hemen başlanılan yere dönülmektedir. Bu tip planlar ve görevlendirmeler elbette yanlış değildir. Burada sorun, genellikle çalışmaya hangi perspektifle yaklaşıldığı noktasında düğümlenmektedir. Dışarıdan giden genç kadrolar, çalışmayı kendilerinde merkezileştirecek, bütün sorunlara koşacak, “genç kurtarıcılar” gibi mi hareket edecek, yoksa ilişki kurdukları, kazandıkları gençlerin kendi alanlarının sorumluluğunu üstlenmelerine, çalışmayı yürütmelerine yardım mı edecek? Birinci durumda, genç güçlerin birikmesi, onların çalışma içerisinde tecrübe kazanması, işleri üstlenmesi hemen hemen olanaksız olurken, ikinci durumda, az da olsa, birikmiş güçlerin iş yapması, örgütlenmesi, düzenli ilişki ve yardımla bu çalışmanın genişleyip ilerlemesi olanaklı olacaktır. Ayrıca orta öğrenim çalışmasındaki kısmi ilerleme, semtlerde kalıcı güçler edinme, genç liselilerin bu çalışmada görevlendirilmesi gibi olakları da genişletmiş durumdadır. Bu olanağı da verimlilikle kullanmak gerekiyor.
Semtlerde çalışmanın yürütülmesi için, başta günlük gazete olmak üzere, var olan pek çok olanak eğer iyi değerlendirilebilirse, emekçi semtlerindeki geniş gençlik yığınlarının kazanılamaması için hiçbir neden bulunmamaktadır. Güne gazetesini satmakla, onu geniş yığınlarla buluşturma çabası ile başlayan bir genç, kuşkusuz geleceğin iyi bir partilisi olmaya adaydır. Emekçi semtlerinde tek bir gencin bile gericiliğin ve sermayenin ağına takılması, sadece genç bir yaşamın heba olması anlamına değil, ama işçi ve emekçi halkın enerjisinin eksilmesi anlamına da gelmektedir. Emekçi semtlerindeki gençliğin sermaye ve gericiliğin demagoji ve yalanlarına yedeklenmemesi, enerjisini, fedakarlığını ve coşkusunu emekçi halkın kurtuluşuna adaması, gençlik çalışmasının mutlaka başarması gereken çok önemli bir görevdir.

İŞÇİ GENÇLİK ÇALIŞMASI ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ
İşçi gençlik çalışması, özellikle genç işçilerin yoğun olarak çalıştıkları organize sanayi siteleri vb.’deki çalışma ve bu çalışmanın sorunları üzerine parti basınında pek çok belge, bilgi bulunuyor. Ayrıca ihtiyaç olduğunda, başka bir yazıda sadece bu alanda yürütülen çalışmayı değerlendirmek olanaklı olabilir. Burada, sadece yaz dönemini planlamak açısından dikkati çekmek için, çok kısa olarak bazı hatırlatmalarda bulunmak gerekiyor. Organize sanayi siteleri ve bölgeleri, işçi gençlik çalışmasının mutlaka başarıyla yürütülmesi gereken alanlar olarak, pek çok kez gündemimize girdi. Bu alanda bazı başarılı adımlar atıldığı gibi, zorluklara göğüs gerememe, alanı terketme, uzun süre yeniden gündeme almama, çalışmayı sıfırlama, düpedüz bu çalışmayı unutma gibi olumsuz gelişmeler de yaşandı. Kuşkusuz bu çalışma, mutlaka ve sabırla yürütülmesi gereken bir çalışma. Çalışmanın ele alıp planlanmasından görevlendirmelere, görevlendirilenlere yardım etmekten istikrarlı bir biçimde çalışmayı yürütmeye kadar, pek çok sorunumuz bulunuyor. Ancak ısrar edildiğinde, çalışmanın ilerlediği ve geliştiği de bir gerçek. Eğer gençlik örgütünün omurgası işçi gençliğe dayanacaksa –ki bu, aynı zamanda, çalışmada, mücadelede istikrar, gençlik örgütünün savrulmalara daha kapalı olması anlamına da gelmektedir–, bu çalışma, mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir çalışmadır.
Tatil döneminin başlayacak olması, ihtiyaç olan yerlerde işçi gençlik çalışmasını yeniden planlama ve somut adımlar atma konusunda yeni olanakları beraberinde getiriyor. Genç aydın kuşaktan, işçi gençlik çalışmasında yararlı olabileceklerin bu çalışmada görevlendirilmesi, genç kadroların bu çalışma için teşvik edilmesi ve cesaretlendirilmesi, bazı yerlerde çalışmanın başlatılması, bazılarında ise güçlendirilmesi için atılması gereken adımlar arasında yer almaktadır. Bilmek gerekiyor ki, genç aydın kuşağının, bugün genç işçilere bu çalışma ile yapabileceği yardımın yerini hiçbir şey tutamaz. Genç işçilerin, kendi sınıflarının en dinamik kesimleri olarak, mücadeleci, sınıf bilinçli iyi savaşçılar olarak yetişmelerine yardım, hem işçi hareketinin geleceği için, hem de partinin gençleşmesi için son derece büyük önem taşımaktadır.
Bu çalışma için adım atıldığında, genç işçiler arasından son derece yetenekli, yeni bir dünya kurmak için mücadeleye istekli militanların çıktığını deneyimlerimiz kanıtlamaktadır. Bu gençler, doğru bir yardımla, yürütülen çalışmanın sorumluluğunu üstlenebilirler. Dışarıdan giden genç aydınlarda da, kuşkusuz buradan sınıfa katılma, kendisini sınıfın kurtuluşuna adama eğilimleri çıkacaktır ve ayrıca bu, sistematik olarak teşvik edilmesi gereken bir durumdur. Bunlar için asıl çalışma alanının genç işçi çalışması olması doğaldır. Her durumda önemli olanın, yetenekli genç işçilerin kendi işlerini, yani alandaki çalışmanın sorumluluğunu üstlenmelerine yardım etmek olduğu, çalışmanın başarısını en iyi ölçecek kıstasın da bu olduğu unutulmamalıdır. Bu alandaki sorunların bolluğu, bizi, ‘hemen bir direniş örgütleme’nin cazibesine teslim olmaya götürmemelidir. Bunun için yeterince zaman da, fırsat da zaten olacaktır. Çalışma, bu durum ortaya çıktığında, hareketi o alanda ileriye itecek, işçi hareketine kazanımlar sağlayacak geniş bir perspektifle yürütülmek zorundadır.
Sonuç olarak ifade edebiliriz ki, burada kısaca ve ana hatları ile işlenen sorunlar, gençlik çalışmasında yeniden önümüze gelmiş olan, çözülmesi zorunlu bazı önemli güncel sorunlardır ve bu sorunları çözmek üzere atılacak adımlar, gençlik çalışmasına ivme kazandıracak, gözle görülebilir ilerlemelerin yolunu açacaktır.

ŞOVEN DALGA VE BUNA KARŞI MÜCADELE
Ülkemiz, mevcut sorunları nedeniyle, gericiliğin malzeme bulmakta pek zorlanmadığı bir ülkedir. Ancak gericiliğin kullandığı her sorun, aynı zamanda, iktidar iddiasıyla faaliyet yürüten bir partinin karşı çözümleri üretmek zorunda olduğu, bu sorunlar da, üzerinden, işçi sınıfını, emekçi halkı ve gençliği eğitip ilerletme yükümlülüğünün olduğu sorunlardır. Yani atlanıp üstünden geçilemezler, yok sayılamazlar. Mevcut sorunların kaynağını gösterebilmek ve çıkış yollarını işaret edebilmek gerekmektedir. Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, Kıbrıs Sorunu, AB ve ABD ile ilişki, Türkiye’nin bölgedeki durumu vb. gibi sorunlar, bunların başlıcalarıdır. Her sorunun kendi özgünlüğü vardır ve sınıfın devrimci partisi, genel olarak ülkenin bağımsızlığını, halkların kardeşliğini, diğer ulusların haklarına saygıyı, demokrasi ve eşitlik temelinde sorunların çözülmesini, emperyalist ve gerici kışkırtmaların açığa çıkarılmasını, emekçi kitlelerin bu konularda kazanılmasını ve harekete geçirilmesini hedefleyen bir politik çalışma yürütmektedir.
Bu sorunların bazıları dönem dönem öne çıkmakta, gericilik, bunun üzerinden şövenist bir rüzgar estirmeye girişmektedir. Son olarak, “bayrak provokasyonu” ile Türk şövenizmini kışkırtan gerici bir dalga yaratılmaya çalışıldı. Bu dalga kısmen etkili de oldu. Gençliğin bu şövenist kışkırtmaların hedef kitlesi arasında yer aldığını söylemeye sanırız gerek bulunmuyor. Gericilik, her meselede olduğu gibi, bu sorunlarda da, gençliği kendi yedek gücü yapmaya çalışıyor, onu şövenizmle zehirleme girişiminde bulunuyor. Bu sorunlar özellikle yüksek öğrenimde hemen yankısını bulabiliyor. Gericiliğin bu alanda attığı ilk adım hemen hemen hiç değişmiyor. Kazanıp örgütlediği gençleri ilerici, devrimci gençlik kesimlerinin üzerine salarak, onları dağıtmayı, geniş gençlik kesimlerini sindirmeyi ve etkisi altına almayı hedefliyor. Yani gericilik, güçlü olduğunu düşündüğü alanda hemen saldırıya geçme, ilerici, devrimci güçleri erken bir çatışmaya çekerek, onlarla geniş gençlik kesimleri arasında ayrışma yaratma, sınır çekme ve bu güçleri tecrit ederek boğma taktiği izliyor. Saldırı için öne saldığı kesimlerin ardında bütün bir düzen ve devlet ilişkileri sistemi bulunduğunu, herhalde ayrıca kanıtlamaya gerek yoktur. Yani saldırıları, rasgele ortaya çıkmış, bir avuç kandırılmış gencin keyfi davranışları olarak yorumlamak yanlış olacaktır.
Bu durum, doğal olarak, “o halde, ne yapmak gerekir?” sorusunu öne çıkarıyor. Gericiliğin harekete geçirdiği güçlerle çatışmaya mı girilecek, yoksa farklı bir yol mu izlenecek? Bu sorunun son dönemlerin önemli sorunlarından biri olduğu yadsınamaz. Bu sorunun anahtarı, gericiliğin ne yapmak istediğini doğru yanıtlamakta yatmaktadır. Bir önceki paragrafın ortasından itibaren gericiliğin ne yapmak istediği kısaca yanıtlanmaya çalışıldı. Burada, şu soruyu da sorarak, durumun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabiliriz. Bu soru, “hedef kim?” sorusudur. Gericiliğin hedefi, sadece, üniversitelerde sayıları son derece sınırlı olan ilerici, devrimci güçler midir? Bu soruya yanlış olarak “evet” yanıtı verilirse, doğal olarak, “kendini savunma ve çatışma” çizgisi izlemek kaçınılmaz olmaktadır.
Eğer bu soruya “bugün biz, kitlelerin ileri kesimlerini oluşturuyoruz, onları ülkenin sorunları konusunda aydınlatmak, bağımsızlıkçı, demokratik bir çizgiye, sosyalizme kazanmak gibi bir görevimiz, sorumluluğumuz bulunuyor; saldırı, bizi bu görevden alıkoymayı, tecrit etmeyi, kazanmak istediğimiz kitleyi gericiliğin peşine takmayı hedefliyor, yani, asıl hedef kitlelerdir” yanıtı veriliyorsa, o zaman yapılması gereken farklıdır. Doğal olarak yapılması gereken iş, geniş, kesintisiz, istikrarlı bir kitle çalışmasına yönelmektir. Gençlik kitleleri ile canlı ve kalıcı bağlar kurmaya çalışmak, bu bağların gericilik tarafından kesilmesine engel olacak bir çalışma yürütmek gerekmektedir. Gericiliğin saldırı ve provakasyon çabalarını püskürtmenin en etkili güvencesi, geniş kitle bağlarıdır. Eğer bu bağlar varsa, gericilik, saldırı için, üç-beş kez düşünmek zorunda kalacaktır. Yok eğer buna rağmen saldırıyorsa, karşısında, örgütlenmiş çok geniş bir kesim bulacak ve saldırı kuşkusuz orada ezilecektir. Öyleyse, çalışmada ve mücadelede kitle çizgisi izlemek, gericiliğe verilecek en etkili yanıt olacaktır. Aksi bir durum, düellocu bir çizgiye götürecek; ilerici, devrimci güçleri geniş kitlelerden tecrit edecektir. Böylesi erken bir bölünme, kaçınılması gereken bir durumdur. Alnımızda damgayla kitlelere gidemeyiz, gitsek de başarı şansımızı büyük ölçüde yok etmiş oluruz.
Gençlik kitlelerini gericiliğin kullandığı sorunlar konusunda bilinçlendirmek için pek çok yol ve yöntemin olduğu bilinmektedir. Gençlerle yüz yüze konuşmaktan, panel ve konferanslar düzenlemeye, bildiri ve broşür dağıtmaktan, birlikte ilerici bir kültürel etkinliğe gitmeye, sınıf ve anfi konuşmalarından, derslerin doğal ortamını kullanmaya kadar kadar pek çok yol ve yöntem bulunmaktadır. Burada kilit sorunun, ilgili alanda gençlikle sürekli canlı ve kalıcı ilişkiler içinde bulunmak olduğu açıktır. Örneğin, şöyle bir tartışma geniş kesimlerle yürütebildiğimizi varsayalım; konu milliyetçilik olsun. Tartışma başlıklarını şöyle açalım: Ülkenin ABD ile ilişkileri ne durumdadır, ülkeden ne istenmektedir, uluslararası finans kuruluşları ile yapılan anlaşmaların gerçek içeriği nedir, milliyetçilik etiketi kullanan hükümetler ve devlet bugüne kadar hangi tutumu almıştır, yurtseverlik çizgisi ile şövenist bir çizgiyi ayıran noktalar nelerdir, emperyalizme ve büyük devletlerin baskısına karşı ülke çıkarlarının savunulması yurtseverlik olabilirken, Kürt halkının ezilmesini savunmak yurtseverlik olabilir mi, ya da yurtseverlik diğer milliyetler ve halklar üzerinde kendi milliyeti için ayrıcalık ve imtiyazlar talep edebilir mi, çokça sözü edilen ülkenin bölünme tehlikesi şövenizme varmış milliyetçilikle önlenebilir mi, yoksa eşit hakları savunan bir kardeşlik çizgisi mi izlemek gerekir? vb vb. Böylesi bir tartışmayı başarıyla yürütebildiğimiz bir alanda, gericiliğin yüzündeki tüm perdeleri çekip almamız işten bile değildir. Zorluklar elbette olacaktır. Ama hiçbir şey olanaksız değildir. Burada sorun, bunu gerçekleştirmek üzere adımlar atmakta ve bu adımları ısrarla ilerletmeyi başarabilmekte düğümlenmektedir.

İşçi sınıfının günlük mücadelesinde demokratik ve sosyalist görevler

Türkiye, emperyalizme bağımlı, demokrasi sorununu çözememiş bir ülkedir. Bu durum, doğal olarak işçi sınıfının iktidar için yürüttüğü mücadeleyi doğrudan etkiler ve bu mücadeleye birbiriyle sıkıca bağlı ve iç içe girmiş iki farklı görev yükler. İşçi sınıfı, demokratik ve sosyalist görevler olarak adlandırılan bu görevleri başarıyla yerine getirerek, iktidar için mücadele eden bir sınıf konumuna yükselebilir. Ancak bu görevler, nitelik itibarıyla birbirinden farklı görevlerdir.
Bu yazının esas amacı, genel olarak sosyalist ve demokratik görevlerin nasıl ele alınacağını açıklamak olmayacaktır. Gerek klasiklerde gerekse de Parti yazınımızda bu konuda yeterince materyal bulunmaktadır. Bu nedenle, sorunun nasıl konulduğu kısaca hatırlatılacak, ağırlıklı olarak pratik günlük parti çalışmasında bu sorunun nasıl ele alınması gerektiği irdelenmeye çalışılacaktır. Bu irdeleme, işçi hareketi karşısındaki görevlerden sırt çevirmiş, ama buna karşın sosyalizm lafazanlığını iş edinmiş olan bazı sol çevrelerin tutumlarının yerli yerine oturtulması için de özellikle gerekli hale gelmiş bulunmaktadır.

SOSYALİST GÖREVLER VE PARTİ
Sınıf partisinin sosyalist görevlerinin kapsamı ve bunun temel konuları klasiklerde genel olarak şöyle konulmaktadır: Parti, bilimsel sosyalizmin öğretilerinin propaganda yoluyla yayılmasını sağlayarak, yürüttüğü çalışma ile, sosyal ve ekonomik sistemin temellerini ve gelişmesini, toplumdaki çeşitli sınıfların arasındaki ilişkilerin ve mücadelenin niteliğini, bu mücadele içerisinde işçi sınıfının tuttuğu özel yeri açıklayarak, işçi sınıfının toplumun gelişen ve çöken güçleri konusunda berrak bir bilinç edinmesini sağlar. Parti, işçi sınıfının, ayrı bir sınıf olarak, aynı zamanda uluslararası işçi sınıfının bir parçası olduğu bilincini sınıfa taşır ve bu sınıfın, sınıfsız toplumu kurma tarihi göreviyle yükümlü olduğunu tüm temelleri ile gösterir.
Parti, bu propagandaların yanı sıra, işçiler arasında, onları partiye ve Marksizme kazanmayı hedefleyen yaygın bir ajitasyon örgütleme görevi ile de yükümlüdür. Çünkü işçi sınıfı sermayeye karşı hergün mücadele eden bir sınıftır. Parti, işçi sınıfı içerisinde her gün yürütülmesi gereken istikrarlı bir çalışma gerçekleştirmek, sınıfın kendiliğinden gelişen her mücadelesine katılmak, ücretler, sosyal haklar, uygulanan ekonomik politikalar, çalışma koşulları vb. konularda işçi sınıfını sürekli aydınlatmak zorundadır. Bu zorunluluk, sadece işçilerin semayeye ve ücretli kölelik düzenine karşı günlük taleplerini daha açık ve kesin formüle etmelerine yardım etme gereğinden kaynaklanmaz; aynı zamanda, işçi sınıfının bağımsız politik bilince sahip olmasının da temel koşuludur. İşçiler böylece dayanışmayı, birlikte hareket etmeyi, ayrı bir sınıf olarak tutum almayı, ortak bir çıkar ve davaya sahip olduklarını öğrenirler.
Peki, yukarıda sayılan sosyalist görevler bugün devrimci sınıf partisi tarafından yerine getirilmekte midir? Bugün bu görevlerin özellikle propagandaya ilişkin bölümü, sınıf partisi tarafından, her geçen gün biraz daha geliştirilerek yerine getirilmeye çalışılmaktadır. Toplumun gelişmesini, işçi sınıfının konumunu ve rolünü açıklayan çeşitli propaganda broşürleri, teorik dergiler, bilimsel sosyalizmin klasiklerinin basılması ve yaygınlaştırılması, sosyalist mücadele tarihinin temel metinlerinin ve çeşitli ideolojik akımlarla yürüttüğü polemiklerin yeniden yayınlanması, günlük işçi basınında işçi sınıfı mücadelesi ve davasının sürekli ele alınması ve sorunlarının tartışılması, işçi sınıfının ortak bir dava ve bilince kazanılarak ayrı bir sınıf olduğunun farkına varması, mücadelesinin birleştirilmesi çabası vb., bu propaganda faaliyeti içerisine giren çalışmalardır. Ancak vurgulamak gerekir ki, bu görevlerin içeriğinden de kolayca anlaşılacağı gibi, işçi sınıfı içerisinde bilimsel sosyalizmin yaygınlaştırılması görevi, devrimin kaderini etkileyecek önemde bir sorundur ve hiçbir biçimde ihmal edilemez. İşçi sınıfı içerisinde sosyalizm bilincini yaygınlaştırmadan, demokratik görevlerin hakkıyla yerini getirilebileceğini sanmak sadece ağır bir yanılgı olarak kalmaz, aynı zamanda, işçilerin bağımsız bir sınıf ve parti olarak hareket etmelerini de engeller.

DEMOKRATİK GÖREVLER VE PARTİ
Ülkenin gerek toplumsal gelişmişlik düzeyi, gerekse emperyalizmle ilişkileri nedeniyle, bugün önünde bir demokrasi ve bağımsızlık sorunu bulunmaktadır. Bu sorunun çözümü bütünüyle işçi sınıfının omuzlarına yıkılmış durumdadır. Bağımsızlık ve demokrasi sorunu, işçi sınıfının görmezden gelebileceği, üstünden atlayabileceği bir sorun değildir. Eğer işçi sınıfı iktidar için mücadele eden bir sınıf düzeyine yükselecekse, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin başında yürümek, işbirlikçi egemen sınıfların iktidarını yıkmak için toplumun diğer emekçi kesimlerinin ve mevcut durumdan zarar gören sınıf ve tabakalarının önderliğini üstlenmeyi başarmak zorundadır.
Kolayca anlaşılacağı gibi, bu, politik bir mücadeledir ve her politik mücadelenin karakterinde bir biçimde var olan iktidar için mücadeledir. İşçi sınıfının bu demokrasi mücadelesini başarıyla vermeden, demokrasi için mücadele etmeden, sosyalizme doğru adımlar atabileceğini sanmak, işçi sınıfını iktidarsızlığa mahkum etmek anlamına gelecektir. İşçi sınıfı bugün politik baskıya, zorbalığa, demokrasi yoksunluğuna, emperyalist büyük devletlerin dayatmalarına, ezilen Kürt işçi ve emekçilerine ve genel olarak Kürt halkına uygulanan terör ve zorbalığa karşı mücadele etmeden, ulusların tam hak eşitliğini ve kendi kaderini tayin –özünde ayrılma hakkı– hakkını savunmayı öğrenmeden ve bunun için mücadele etmeden, kısacası demokrasiyi kazanmadan sosyalizme doğru ilerleyebilir mi? İlerleyemeyeceğini tarihsel deneyimler çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
İşçi sınıfı, sermayeye karşı –ekonomik– mücadelesinde yalnızken, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinde yanına pek çok müttefik kazanabilecek durumdadır. Toplumun geniş kesimleri, uygulanan baskılara karşı demokrasi istemekte, hak ve özgürlükler talep etmekte, ezilen ulus eşit haklar talebini öne sürmektedir. İşçi sınıfı; sürekli yaygınlaştırılmak istenen Türk şövenizmine, baskı ve terör yasalarına, toplumsal, sosyal hayatın sürekli gericileştirilmesine karşı, toplumun ezici çoğunluğunu çevresinde birleştirmeye ve ortak düşmana karşı mücedeleye sevketmeye yetenekli tek sınıftır. Diğer sınıflar, bu mücadeleyi tutarlılıkla ve sonuna kadar götürmeye –sınıf konumları, sosyal ilişkileri vb. nedeniyle– yetenekli değilken, işçi sınıfı, objektif olarak –yeni bir toplumu kuracak güç olarak– her türlü gericiliğin amansız düşmanıdır.
Ancak böyle olması, elbette ki, sınıfın hemen kendiliğinden bu konularda harekete geçeceği anlamına gelmemektedir. Sınıfın demokratik hareketin öncülüğünü üstlenmesi, partinin, sınıfın her türlü günlük mücadelesine sistematik olarak katılması, sistemli ve sabırlı bir çalışma ile sınıfın kendi özdeneyiminden öğrenmesini ve hareketini politik bir harekete doğru genişletmesini sağlamayı başarması ile olanaklı olacaktır. Kısacası, işçi sınıfı, politik sorunların çözümünde, her hangi bir sınıfın –küçük burjuvazi, liberal kesimler vb– peşinden gitmeyi değil, kendi amaçlarını izlemeyi, bağımsız çizgisini korumayı başardığı ölçüde, iktidar için mücadelesini güvenceye alabilir, demokrasi ve bağımsızlık sorununu halkçı-demokratik bir çözüme kavuşturabilir.
Bütün bu görevler, partinin günlük mücadelesinde, politika ve taktiklerinde, yürüttüğü ajitasyonda ifadesini bulmaktadır. Demokrasi mücadelesinden başarıyla geçmemiş bir sınıfın sosyalizme doğru ilerleyebileceğini sanmak, sınıf mücadeleleri tarihinden hiçbir şey öğrenmemiş olmak anlamına gelecektir.

GÜNLÜK MÜCADELEDE SOSYALİST VE DEMOKRATİK GÖREVLERİN BİRLİKTE YÜRÜTÜLME ZORUNLULUĞU
Ülkenin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle, bugün verilen mücadelede demokratik ve anti-emperyalist politik ajitasyonun öne çıkması doğaldır. İşçilerin sermayeye ve onun hükümetlerine karşı yürüttükleri mücadelede de bazı ekonomik taleplerin sivrilmesi, ekonomik ajitasyonun yapılması, şu veya bu talebi elde etme ile sınırlı mevzi kavgaların verilmesi aynı biçimde doğal ve zorunludur. Bu durumda bir terslik bulunmamaktadır. Sorun, partinin ve parti örgütlerinin fabrika, işyeri vb.’de işçiler arasında yürüttüğü günlük çalışmada, onların ufuklarını genişleten, girdikleri her kavganın niteliğinden ve sonucundan bağımsız olarak, sermayeyi devirme ve yeni bir dünya kurma bilincinin işçiler arasında yaygınlaşması için özel bir çalışma yapıp yapmadığı noktasında düğümlenmektedir. Esasen işçi sınıfının bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmesi ve tarihsel görevini yapabilmesi, bu çalışmanın başarısına bağlıdır.
Bu söylediklerimizi somut bir güncel örnekle açıklamaya çalışalım. SEKA işçilerinin özelleştirmeye karşı yürüttükleri mücadele ve bu mücadelenin sonuçları işçi çevrelerinde çok iyi bilinmektedir. SEKA işçileri, kendi cephelerinden yapabileceklerini fazlasıyla yaptılar. Ancak gerek sınıflar arasındaki güç ilişkileri, gerekse de işçi sınıfının kendi hareketindeki zaaflar nedeniyle, özelleştirme saldırısı püskürtülemedi ve direniş yenildi. Ama SEKA işçilerinin mücadelesi diğer sınıf kardeşlerine önemli bir mücadele tecrübesi bıraktı ve onlar, örneğin özelleştirme saldırısı ile karşı karşıya kaldıkları anda –Seydişehir Eti Alüminyum, Ereğli Demir Çelik vb.–, tereddüt etmeden SEKA’nın bıraktığı –işgal ve gösteri–yerden başladılar. Bunları hatırlatmaktan amacımız, kuşkusuz işçi hareketinin bu döneminin değerlendirilmesi değil. Sorun, sınıfın bu mücadelesinin işçi hareketine kalıcı ne gibi unsurlar bıraktığıdır.
SEKA işçilerinin eylemlerinin lafazan devrimci çevrelerde ve sosyalizm çığırtkanlığı yapanlarca küçümsendiğini biliyoruz. Onlar, işçilere, “bencil olmayın, açık politik sloganlara sarılın, sadece kendiniz için değil sosyalizm için mücadele edin” gibi “keskin” eleştiriler yönelttiler. Hızını tam alamayanlar ise, “SEKA’da ne oldu ki?” şaşkınlığına kapılabildiler. Kuşkusuz bütün bu tutumlar, keskin görünümleri altında, sınıf hareketine yabancı olmanın, hariçten gazel okumanın, görünürdeki “ileriliğe”, keskinliğe karşın, sınıfı geriden seyretmenin dışa vurumlarıydı. Bu arada, bu lafazanlar sayesinde, işçilerin işlerine, ekmeklerine sahip çıkma mücadelesinin geri bir mücadele olduğu da öğrenmiş olduk! Bütün bunlar bir yana, bu eylemi konumuz açısından irdeleyecek olursak, çalışmamızı özellikle şu noktadan değerlendirmemiz gerekir. İşçiler bir mücadeleye atıldılar ve bu mücadele içerisinde dostlarını ve düşmanlarını daha açık gördüler. Günlük işçi basını ile daha fazla yüzyüze geldiler ve en azından bazı ileri kesimleri partiyle tanıştılar.
Parti, işçilerin bu mücadeleden zaferle çıkması için onlara yardım etmeye, sınıfın diğer güçlerini, sınıf kardeşlerini destekleme yönünde harekete geçirmeye çalıştı. Ancak burada, çalışma yürüten parti organı, partili bir militan, kendi çalışmasını şuradan irdelemek zorundadır: İşçilerle girdiğim bu ilişkide, onların farklı ve yeni bir dünyanın kapılarını aralamalarına ne ölçüde katkıda bulundum? Bu çatışmanın emek ve sermaye arasında süregeldiğini, özelleştirmelerin emperyalizmin bir dayatması olduğunu, hükümetin uluslararası sermaye ile ilişkilerini ve teslimiyetini, işçilerin emperyalizme karşı mücadele etmesi gereğini, sınıfın nihai hedefinin ücretli kölelik düzenini yıkmak olduğunu kaç işçiyle tartıştım? Bu arada, kaç ileri işçide sosyalist bilinç kıvılcımları uyandırdım, kaçını komünizme kazandım? Şu ya da bu mevzii mücadele bittiğinde, kaç işçi eski işyerinde, ya da yenisinde, işçi sınıfının sosyalist bilince uyanmış bir militanı olarak mücadelesini sürdürecek, bunlarla düzenli ilişkiler kurabildim mi? Partim kendini sınıfına adamış yeni işçilerle güçlendi mi?
SEKA örneği kuşkusuz tek örnek değildir. Ayrıca kendini açığa vuran herhangi bir işçi mücadelesi de olmayabilir. Sorun, sınıf içerisinde düzenli ve istikrarlı çalışma sorunudur. İster ücretine tek kuruş eklemek için, isterse şu ya da bu sosyal hakkın gaspedilmesini önlemek için olsun, bütün işçi mücadelelerinde de benzer bir durum söz konusudur. İşçiler arasındaki sosyalist eylem, bugün kendisini, atılan sloganlar ya da ileri sürülen talepler arasına sıkıştırılıvermiş “sosyalist” slogan ve talepte göstermez. Yapılan çalışmanın içeriğinde, işçilerle girilen ilişkilerin geliştiriciliğinde, işçinin dünyasına bir bütün olarak girme ve onu değiştirme, onu partiye kazanma çabasında kendisini gösterir. İşçilerin mücadelesi yenilgilerle, zaferlerle, ileri atılımlarla ve durgunluklarla ilerler. İşçilerin bağımsız sınıf olma bilinci ne kadar gelişmişse, girilen bu her mücadele, sonucu ne olursa olsun, sonraki mücadelelere daha fazla tecrübe devreder.
Bütün bu mücadeleler içinde, gerek kendi tecrübesi ile gerekse de partinin yardımıyla bugün gericiliğe karşı demokrasi mücadelesi, sermayeye karşı hak arama mücadelesi veren işçi; bunları elde etmenin zorunlu olduğu, ancak ücretli kölelik düzeninin sonunu getirmediği, ama sermaye iktidarını yıkmak için bu yolu yürümesi gerektiği bilincini edinir. İşçi sınıfının bağımsız bir sınıf olarak hareket etmesinin garantisi de, zaten burada yatar. Eğer işçilerin, en azından mücadeleci kesimleri, giriştikleri mücadelelerde toplumun diğer sınıflarının tepkilerini, sermayenin karşı manevralarının içeriğini, iktidarın uluslararası bağlantılarının niteliğini öğrenmeyi başarmışlarsa, onlar sosyalizm için de dövüşmeyi göze alan işçi kuşakları olarak eğitim görüyorlar, sınıfın diğer kesimlerini de ilerletecek bir pozisyonda bulunuyorlar demektir.
Bu söylenenlerden şu sonuç zorunlu olarak çıkmaktadır ki, işçi sınıfı içerisindeki çalışmanın temelinde sosyalist görevler bulunmaktadır. Çalışma, bir bütün olarak, işçilerin bağımsız ayrı bir sınıf olarak örgütlenmesi, eylemlerini sosyalizme doğru genişletmesi, ücreli kölelik düzenine son verilmesi, iktidarın alınması perspektifiyle yürütülür. Bu, güncel politik sorunların ele alınmasını –demokrasi, bağımsızlık ve buradan kaynaklanan güncel sorunlar– zayıflatan değil, aksine sınıfın bu mücadeleye daha güçlü ve ileriden katılmasını garantiye alan bir yaklaşımdır. Böylece, demokrasi ve bağımsızlık sorunları, başta işçi sınıfı olmak üzere, geniş halk kesimlerinin arasına yayılarak gerçek temeline oturur. Bu, aynı zamanda, yürütülen çalışma ve eylemin demokratik içerikli, ama kullandığı araçlar ve mücadele biçimleri –grevler, genel grevler, politik gösteriler vb.– itibariyle proleter nitelikli olması anlamına da gelmektedir.
Söylenenleri yine güncel bir örnekle somutlaştırmaya çalışalım. Bilinmektedir ki, bugün ülkenin en önemli sorunlarından birisi Kürt sorunudur. İşçi sınıfı bu demokrasi sorununda aktif bir taraf olmadan, bu konuda kendi tutumunu ortaya koyup, halkın diğer kesimlerini kendi çevresinde toplama çabasını göstermeden iktidar için mücadelesini ilerletebilir mi? İlerletmek bir yana, kendi sınıf birliğini bile sağlayamaz. Nedeni ise oldukça basittir; işçi sınıfı asıl olarak Türk ve Kürt işçilerinden oluşmaktadır ve ezilen ulusun –Kürtlerin– tam hak eşitliğini, kendi kaderini tayin hakkını savunmadan, ezilen ulusa yönelen baskı ve şiddete karşı mücadele etmeden kendi birliğini sağlayamaz, bu demokrasi mücadelesinden geçmeden bilincini ve eylemini sosyalizme doğru genişletemez. Ancak bu sorunun çözülmemesi de, politik havayı sürekli zehirler, sermaye ve gericilik, işçi ve emekçi halk üzerindeki baskı, terör ve sömürüsünü sürdürme olanaklarını genişletir.
Peki ama, bu sorun işçiler arasında nasıl işlenecektir? Bunun için her zaman genel propaganda ve ajitasyon araçlarının yeterli olmadığı, ihtiyacı da karşılamadığı bilinmektedir. Bu konuda, çoğu zaman kullanılan dil, yaklaşım biçimi son derece önem taşımakta, fabrikanın, işyerinin vb. bileşimine ve özelliğine göre konuya ilişkin ‘oraya özgü bir dil, yöntem’ geliştirmenin zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Sosyalist işçinin, yanyana çalıştığı sınıf kardeşine bu konuda yaklaşacak mutlaka farklı araç ve yöntemleri olmalıdır. İşçi toplantıları, aile ziyaretleri, sorunun bir biçimde işlendiği kültürel bir etkinliğe gitme –sinema, tiyatro vb.–, bunun üzerine sohbetler geliştirme, bir yazıyı, makaleyi birlikte okuyup tartışma, çeşitli vesilelerle daha dar gruplarla bu sorunu tartışma, milliyetçilikten etkilenmiş işçi kardeşlerini şövenizmle ağulanmaktan kurtarmak için özel bir çalışma yürütme vb… Kuşkusuz canlı yaşam, çok daha fazla yol ve yöntemi önümüze getirecektir.

EKONOMİK AJİTASYON VE SOSYALİZM PROPAGANDASI

İşçiler günlük mücadeleleri içerisinde sermayenin saldırıları ile karşı karşıya gelmekte, genellikle ekonomik ve kısmen sosyal hakları için mücadeleye atılmaktadırlar. Ekonomik hak arama mücadelesi işçilerin sıklıkla başvurdukları ilk mücadele biçimidir. Ama diğer taraftan, bu mücadele biçimi, içeriği nedeniyle, işçi ile sermayeyi karşı karşıya getiren bir mücadeledir. Bu nedenle özellikle ekonomik ajitasyonun yaygın ve güçlü bir biçimde yapılması büyük bir önem taşır. Zaman zaman, bu tür bir ekonomik ajitasyonun “ekonomizme götürdüğü” gibi yanlış bir kanı oluşabilmektedir. Oysa ekonomizm buradan değil, işçi sınıfının ülkenin politik yaşamına kendi bağımsız tutumuyla katılmasının engellenmesinden doğar. İşçi sınıfının, politika yapmayı, örneğin liberal burjuva politik akımlara, küçük burjuvaziye devretmesini izleyen bir çizgiden doğar. Konumuz kuşkusuz bu değil. Sorun, güçlü ve yaygın bir biçimde yürütülmesi gereken ekonomik ajitasyonun, çoğu durumda, sosyalizmin propandası ile karıştırılmasından doğmaktadır.
Oysa bu iki faaliyet birbirinden farklıdır ve öyle de olmak zorundadır. Ekonomik ajitasyon, işçilerin şu ya da bu acil hak talebinin öne sürülmesini, işçilerin bu konuda harekete geçirilmesini konu edinir. Kuşkusuz başarılı yapılmış bir ekonomik ajitasyon, sermayeyi ve ücretli kölelik düzenini teşhir eden bir içerik taşıyacaktır. Böylesi bir ajitasyon “sermayenin suç üstü yakalanmasını” sağlarken, aynı zamanda işçilerin olup biten olayların ardındaki gerçekleri görmesine de yardımcı olacaktır. Oysa sosyalizmin propagandası, yukarıda “sosyalist görevler” başlığı altında işlenmesinden de anlaşılacağı gibi, toplumun tüm sınıfları arasındaki ilişkilerin kavranmasından, bilime, sanata, felsefeye vb. kadar uzanan geniş bir alan üzerinden yapılmak zorundadır. Ancak işçilerin sermayeye karşı giriştikleri ekonomik karakterli mücadeleler de, partinin yürüteceği başarılı bir çalışma ile politik mücadeleye doğru genişler, işçiler giderek sosyalist bilinçle tanışır.
Burada altını çizmek gerekir ki, “ekonomik karakterli mücadelelerin politik mücadeleye genişlemesi”, ekonomik nedenlerle çıkmış her grev ve direnişin “sosyalizm talep etmesi” anlamına gelmez. Böylesi bir durum her halde çocuk oyunlarına dönerdi. Bir grev ve direnişin başarısının ölçütü kuşkusuz öne sürdüğü talebi elde etmesindedir. “Politik mücadeleye genişleme”den kasıt, işçilerin sermayeye karşı giriştikleri bütün bu mücadelelerden deney ve tecrübe çıkarması, bağımsız işçi politikası ile karşı karşıya gelmeleri, bilinçlerini sosyalist bilince doğru genişletmeleri, ülkede olup bitenlere sınıfın çıkarları yönünde ve sınıfın politik bilinci ile müdahale edebilmeleridir. Hatırlatmak gerekir ki, Rus işçileri, devrim öncesinde, politik taleplerle en fazla mücadeleye atılan işçilerdir. Ancak devrim, onların “sosyalizm istemesinden” patlak vermedi. Yığınların barış ve ekmek talebi vardı ve devrim de bu taleplerin üzerinde yükseldi. Burada sorun, bu mücadelenin içerisinde yer alan, örgütüyle, bilinciyle buna yön vermeye çalışan bir sınıfın –konumuz açısından nesnel koşulları vb.. bir yana bırakıyoruz– varlığında düğümlenmektedir.
Bitirirken, kısaca vurgulamak gerekir ki, ekonomik ajitasyon ve propaganda ciddiyetle eğilinmesi gereken, mutlaka ve başarıyla, yaygın bir biçimde yapılaması zorunlu olan bir çalışmadır. Sosyalizmin propagandası ise, bu ve diğer çalışmaların içine gömülmüş, yaşamın ve mücadelenin bütün yönlerini kavrayan, kavratan bir çalışmadır. Bunun, sosyalizmin ajitasyonu ile karıştırılmaması gerekir. Sosyalizmin “ajitasyonu”nu değil, propandasını yapmak gerekir. Sosyalist ajitasyon, kendisini, ileri işçinin partiye, komünizme kazanılması çabasında gösterir. İşçiler arasında yürütülen güçlü ve yaygın ekonomik ajitasyon ve propaganda, sosyalist propagandaya zemin açan, onun da başarıyla yerine getirilmesi sağlayan bir işlev görecektir.

Sol, ’12 Eylül’ü nasıl değerlendirdi?

12 Eylül’ün üzerinden 25 yıl geçti. 12 Eylül askeri faşist darbesi bugüne kadar “Türkiye solu” tarafından pek çok yönüyle değerlendirildi. Bu değerlendirmeler, değerlendirmeyi yapanların baktıkları yer dikkate alınarak kuşkusuz eleştirilebilir. Ancak bu değerlendirmelerin genelde ortak bir noktası bulunmaktadır. Bu ortak nokta, bu değerlendirmeler kimler tarafından yapılırsa yapılmış olursa olsun, 12 Eylül darbesinin ülkede durum ve uluslararası koşullar çerçevesinde değerlendirilmiş olmasıdır. Ama böyle olmadığını iddia edenler de var. Toplumsal Tarih Dergisi’nin Ekim 2004’te yayınlanan 142. sayısında, Roni Margulies imzalı bir 12 Eylül değerlendirmesi yer aldı. Yazının tam başlığı şöyle, üstte “12 Eylül’e farklı bir yaklaşım” ifadesi yer alıyor, altaki ana başlık ise, “Türkiye’de ve Dünya’da 1980”. Yazının içeriğine bir göz atıldığında, genel olarak doğru sayılabilecek tespitler yapılmakla birlikte, Türkiye Solu ve solun darbeyi değerlendirmesi ile ilgili yanlış ve subjektif tespitlerin yapıldığı görülüyor. Değerlendirmenin, asıl olarak TKP ve Kemalizmle bağlantılı sol merkeze alınarak yapıldığı görülüyor. Ama bütün sol aynılaştırılıyor. Yazar her ne kadar “12 Eylül’e farklı bir yaklaşım”da bulunuyorsa da, yazı, sadece 12 Eylül ve sol değerlendirmesi ile sınırlı değil. 60’a, 68’e uzanan değerlendirmelerde bulunuyor. Biz, bu yazıda, sadece 12 Eylül’le ilgili bölümleri inceleyeceğiz. Diğerleri belki farklı bir yazının konusu olacak. Şimdi konuya geçebiliriz.

Margulies “Türkiye’de toplumsal direniş kültürü ve toplumsal direniş dinamikleri 1980 öncesinde ve sonrasında gerçekten de farklıdır, ancak bu farkları ‘12 Eylül’ öncesi ve sonrası olarak değil, ‘1980’ öncesi ve sonrası olarak değil,; ‘Türkiye’de 1980’ öncesi ve sonrası olarak değil, ‘dünyada 1980’ öncesi ve sonrası olarak düşünmek gerekir.” demektedir. Yazarın sola ilişkin temel tespiti şudur: “Ama Türk solu, ‘somut durumun somut analizi’ne, yani misak-ı milli sınırları içinde olup bitenlere düşkün olup bu sınırlar dışında olanları ‘soyut’ olarak düşündüğü ve dolayısıyla ilgilenmediği için, 12 Eylül’ü tümüyle ve münhasıran Türkiye’yle ilgili, dünyadan bağımsız bir gelişme olarak düşünegelmiştir.” Yazarın bu “iddialı” tespiti oldukça cüretkardır. Alıntının sonundan da açıkça anlaşılacağı gibi, “Türk solu” sadece darbe öncesi ve sonrasında böyle düşünmemiş, böyle düşünmeye devam etmiştir. Çünkü “düşünegelmiştir” saptamasının bundan başka bir anlama gelmesi olanaklı değildir.

Yazarın zaman zaman kullandığı ve toptancı bir etiketlemenin ürünü olan “Türkiye solu”, ya da “Türk solu” tanımlamalarını, bunların ne anlama geldiğini ileride ele alacağız. Ama önce yazarın, solu, 12 Eylül’ü dünyadan bağımsız bir gelişme olarak değerlendirmekle suçlamasına yol açan tespitlerine kısaca da olsa bakmak gerekiyor. Yazar, öz olarak, 12 Eylül darbesinin “küresel arkaplan”dan bağımsız olarak düşünülemeyeceğini ileri sürmektedir. Ona göre, 1980’e gelindiğinde dünya çapında hareket geri çekilmiş, karşı saldırı başlamıştır. Margulies bunu şöyle belirmektedir: “Sonuç olarak, 1980’lerin başlarına gelindiğinde, hareketin geriye çekilmiş olduğu artık her yerde bellidir. Margaret Thatcher 1979’da, Kenan Evren 1980’de, Ronald Reagan 1981’de ve Helmut Kohl 1982’de iktidara gelir. Muhafazakar partilerin art arda seçim kazanmalarından daha da önemlisi, egemen sınıfların krize karşı alacakları neoliberal önlemler paketini artık ayrıntıyla şekillendirmiş, ideolojik kılıfını artık hazırlamış olmasıdır”. Bu karşı saldırı, yazara göre, yaklaşık 20 yıl sürmüştür.

Bu yazıdan amacımız, kuşkusuz bir bütün olarak Türkiye solunu savunmak değil. Sol adına yola çıkanların her birinin farklı politikaları ve yaklaşımları var. İçlerinde Kemalizmden şövenizme kadar giden, kendisini sosyal demokrat sayan kesimler de bulunuyor. Bunu dikkate alarak, biz, sadece “toptancı yöneltilen” eleştirilerin bazılarını, solun devrimci, sosyalist, komünist kesimlerini ilgilendirdiği kadarıyla ele alacağız.

Yazar tarafından yukarıda yapılan eleştiriyi, iki noktadan kısaca ele alalım. İlk olarak; yazarın 90’lı yılların başından itibaren yaygın olarak kullanılan “küreselleşme”, küresel bakış ya da küresel arkaplan gibi terimlerle ifade ettiklerini, “Türkiye solcuları” “uluslararası durum tahlili” olarak 70’li yılların ortalarından itibaren sıklıkla kullandılar. Ancak bu “solcuların” hiçbirisi, emperyalist dünyanın şefleri ile Evren’i eşit ilişkiler içerisine yerleştirme garipliği göstermedi. Türkiye’nin emperyalizme, özellikle de ABD emperyalizmine bağımlılığının altı her zaman özenle çizildi, emperyalist ekonomilerin hafif hapşırması durumunda Türkiye ekonomisinin zatürre olacağına hep vurgu yapıldı. Türkiye hep emperyalizmle ilişkisi içerisinde değerlendirildi.

Dönemin ABD Başkanı’na, ABD’li yetkililer Türkiye’de askeri darbenin haberini verirken, “bizim çocuklar yaptı” demişlerdi. “Türkiye solu”nun en geri kesimleri dahi ABD ile Türkiye arasındaki bu bağımlılık ilişkisini çok iyi biliyorlardı ve politikalarını ve mücadelelerini –doğru ya da yanlış– Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını temel alarak geliştiriyorlardı. Bunlar dikkate alındığında, “Türkiye solu”nu ülkeyi dünyadan ilişkisizmiş gibi görmekle suçlamak, en azından sorunu çarpıtmak olmaktadır. Solun başka uluslararası bağlantılarına ise ileride değineceğiz.

İkinci olarak; bir ülkede, belirli bir anda politik durumun ne yöne doğru gelişeceğini belirleyen, ülke içindeki sınıf mücadelesi, bu mücadelenin aldığı, alacağı biçimdir. Uluslararası durum, emperyalist ülkelerin talepleri vb. ülke içindeki mücadele üzerinde etkili olur. Ancak ülke emperyalizme göbekten bağımlı da olsa, sırf bu nedenle, askeri faşist darbeler –uluslararası bir büyük bunalım, savaş vb. gibi iç politik durumu doğrudan belirleyen özel koşullar bir yana– gündeme gelmez. Eğer egemen sınıflar ve onların efendileri ülkeyi mevcut yönetim biçimi ile yönetebiliyorlarsa, bu yönetim biçimi, alt sınıfların –işçi sınıfı ve emekçi yığınlar– tehdidi altında değilse, doğrudan askeri darbelere başvurmalarına gerek yoktur. Böyle bir darbenin ulusal ve uluslararası çapta ciddi sorunlar yaratacağı açıktır. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde harekette bir daralma olsa da, yazarı iddia ettiği gibi bir “geri çekilme” söz konusu değildir. Hareketin yeniden yükseleceğine, hem de bu kez sınıf temelleri daha da güçlenerek yükseleceğine ilişkin güçlü belirtiler bulunmaktadır. Örneğin 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasına dönük adımlar, işçi ve emekçi hareketini yeniden mücadeleye itecek başlıca etkenlerden biri durumundadır.

Egemen sınıflar ve efendileri devrim ve karşı-devrim arasındaki bu ilişkiyi görmüşler ve darbelerini kendileri için en müsait zamanda indirmişlerdir. Kısacası, ülke içi gelişmelerden, sınıf mücadelesinin gelişme seyrinden bağımsız bir “dış koşullar” tahlili totolojiye götürür. Dış koşulların ülke içinde belirli bir politik yönetim biçiminin egemen olmasını sağlaması, iç gelişmelerin de buna uygun olması ile olanaklı olabilir. Yoksa yazarın iddia ettiği gibi, “egemen sınıfların krize karşı neoliberal önlemler paketini artık ayrıntılarıyla şekillendirmiş (yazara göre, tarih, 80’lerin başıdır), ideolojik kılıfı artık hazırlamış olmaları”, Türkiye’de askeri faşist darbenin açıklaması değildir. Emperyalist şefler, “biz programımızı hazırladık, şu ülkede askeri darbe yapalım” mantığı ile hareket etmiyorlar. Yönetimin hangi biçimi alacağında iç koşullar belirleyici oluyor ve bağımlı ve geri ülkeler, emperyalist ülkelerin, krizin yükünü, ya gerici yönetim biçimleri ya da askeri darbeler ve açık diktatörlüklerle yıktıkları ülkeler haline geliyorlar. Bağımlı ülkelerde yönetimin hangi biçimi alacağını ise, devrim ve karşı-devrim arasındaki mücadele belirliyor. Sadece uluslararası sermayenin 80’de içinde bulunduğu durum veri alınarak, tek tek ülkelerdeki yönetim biçimleri tahlil edilemez, eğer edilirse, yazar gibi ciddi yanılgılara düşmek kaçınılmaz olur.

12 Eylül askeri faşist darbesinden önce, ülkenin yaşadığı ve onu bu darbeye götüren bir süreç bulunuyor. 12 Eylül darbesi birdenbire ve aniden ortaya çıkmadı. Öncesinde, 1978’de Maraş katliamının ardından ilan edilen bir sıkıyönetim ve daha sonra 24 Ocak Kararları var. Farklı ideolojik akımlara dayanan ve farklı politik tutumlara sahip olan Türkiye solunun elbette bu olaylar karşısında aynı değerlendirmeyi yapması beklenemezdi. Ancak solun büyük çoğunluğunun, iç gelişmelerin uluslararası bağlantılarını gördüğü de bir gerçektir. Örneğin o dönemde çıkan Parti Bayrağı dergisi, sıkıyönetimi, “sıkıyönetimin ilan edilmesine neden olan esas şeyin emperyalist kapitalizmin krizi ile birlikte… halkın yükselen devrimci hareketi…” (Sayı 16 Faşizmin genel Saldırısı ve Sıkıyönetim başlıklı yazı) ile bağlantılı olarak değerlendiriyordu. Yani uluslararası durumun ne yöne gittiği konusunda herhangi bir tereddüt bulunmuyor, ülkede halk hareketinin yükselişine dikkat çekiliyordu. Burada, bağlantılar ve ilişki, doğru bir biçimde yerli yerine konmaktadır. Solun sınıf uzlaşmacılığını temsil eden TKP, TİKP gibi kesimleri ise, elbette durumu farklı değerlendiriyorlar, bu yanlarıyla işçi ve halk hareketinin gelişmesine darbe vuruyorlardı.

Yazarın bir diğer tespiti olan, yazının girişinde alıntıladığımız “Dünyada 80 öncesi ve sonrası” değerlendirmesi doğru mudur? Yazar, “Türkiye’de toplumsal direniş kültürü ve toplumsal direniş dinamikleri 1980 öncesinde ve sonrasında gerçekten de farklıdır” derken, doğru bir noktaya değinir gibi –ancak ileride kısaca değinileceği gibi, “sosyal forumcu” bir çizgidedir– gözükmektedir. Biz kısaca, Türkiye’de 80’lerin sonlarından itibaren gelişen hareketin, 12 Eylül öncesine göre çok daha fazla işçi sınıfına ve emekçi tabanına dayandığını belirtelim. Ama dünya açısından 80’in bir dönüm noktası olduğunu işaret etmek için ortada çok güçlü veriler bulunmuyor. 70’li yılların sonu ve 80’li yılların başı emperyalist sistemin krizinin derinleştiği yıllardır. Batı ülkelerinde muhafazakar hükümetlerin işbaşına gelmiş oldukları doğrudur. Bu hükümetlerin saldırılarının, daha önceki hükümetlere göre artmış olduğu da doğrudur. İngiltere ve bir ölçüde ABD, bu saldırıların ilk tırmandığı ülkelerdir. Ama bu dönemi “dönüm noktası” olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Sonraki saldırılar dikkate alındığında, bu dönem, ancak –eğer bir ad verilecekse– hazırlık dönemi olarak nitelenebilir. Emperyalist cephenin, “sosyal devleti”, “sosyal hakları” vb. kaldırmak için, “sosyalizmin yıkıldığı” demagojisini de arkasına alarak, saldırıyı hemen hemen tüm ülkelerde genel bir saldırı dalgasına dönüştürdüğü yıllar, 90’lı yılların başıdır ve bu süreç devam etmektedir. 90’lı yılların ortaları, özellikle Batı ülkelerinde, sermayenin bu saldırısını püskürtmek için –Almanya, Fransa vb.– ciddi işçi hareketlerinin görüldüğü yıllardır ve işçi sınıfı, tek tek ülkelerde, sermayenin saldırısını gösteri, genel grev ve direnişlerle püskürtmeye çalışmıştır. Özellikle İngiltere’nin, bu saldırı dönemine –80’li yıllardaki atağı dikkate alındığında– daha hazırlıklı girdiği söylenebilir. Daha açık ifade edecek olursak, ABD ve İngiltere, bu döneme bir adım önde girdiler. Bugün de Batı ülkelerinde ciddi işçi eylemleri görülmektedir. Yazar da, bunları, genel hatları ile, eksik de olsa tespit etmekte, ancak mücadele perspektifi olarak Seattle’ı öne sürmektedir. Bu hareketin “küresel düşünüp, yerel davrandığı” saptaması ise, işçi ve emekçi hareketinin gelişim seyri dikkate alındığında, havada kalmaktadır.

Bütün bunlara rağmen, genel dünya tarihi gözönüne alındığında, genel olarak birleşilebilecek dönem tespitleri yapmak, o kadar kolay değildir. Örneğin yazar, sermayenin “80’de başlayan küresel saldırısı”nı 2000’de bitirmektedir. Ona göre, hareketin uluslararası planda 68’de başlayan yükselişi 80’de geri çekilme ile noktalanmış, sermayenin karşı saldırısı bu noktada başlamıştır. Oysa bu saldırı, 80’li yıllar boyunca sürmüş olmasına rağmen –ki bunun en uç örneği İngiltere, kısmen ABD’dir; sermayenin saldırmadığı dönem elbette ki yok, burada saldırının şiddetine ve yaygınlığına dikkat çekmek için bu ayrım yapılıyor–, “sosyalizmin yıkıldığı” demagojisinin ardından şiddetlenmiştir ve 90’lı yılların başından itibaren, kapsamı genişlemiş bir biçimde halen sürmektedir ve tek tek ülkelerde işçi sınıfı ve emekçi yığınlar zaman zaman yükselen mücadelelere girmektedirler.

Yazarın ayrıca sermayenin ve egemen sınıfların saldırısına karşı “kendine özgü” bir “direniş” tahlili var ki, konuyu dağıtmadan bunun üzerine birkaç şey söylemek gerekli olacak. Margulies, “Direniş, kimilerinin sandığı gibi baskının, yoksulluğun, açlığın en yoğun olduğu, bıçağın kemiğe dayandığı yerde ve zamanda patlak vermez. Bıçak kemiğe dayanmışsa, ezilenler yenilmiş, moralsizleşmiş, örgütsüzleşmiş ve boğaz derdine düşmüş demektir.” tespiti yapmaktadır. Bu bütünüyle idealistçedir, gerçeğe ve sınıf mücadelelerinin yasalarına aykırıdır. Yazar en yoksullar, açlar direnişe önderlik edemez dese, bu anlaşılabilir. Ama iddia bütünüyle farklıdır. Sınıf mücadeleleri açısından “baskının, yoksulluğun, açlığın en yoğun olduğu dönem” bunalımın en yoğun görüldüğü dönem değil midir? Bütün bu koşullar ve kitlelerin örgütleri varsa, direniş bu koşullarda patlar. Bıçağın kemiğe dayanması, niye yenilme, moralsizleşme, örgütsüzleşme anlamına gelsin? Tarihsel deneyimlerin de gösterdiği gibi, “bıçağın kemiğe dayanması”, genellikle, “artık yeter, kaybedecek bir şeyimiz kalmadı, ayağa kalkıyoruz” anlamına gelir. Ama hayır, yazara göre bu anlama gelmiyor. İşçi sınıfı ve onun etrafında toplanmış kitlelerin örgütleri varsa, bu örgüt, kazanımların ve kayıpların tecrübesini kitleler ile birlikte yaşamışsa, kitlelerin “moralsizleşmeleri” için bir neden yoktur. Ekmek ve barış isteyenler, bunalımın en derin yerinde, güçlü bir örgüte sahip –Bolşevik Partisi– oldukları koşullarda devrim yapıp, iktidarı almışlardı. Yazar herşeyi birbirine karıştırıyor ve bıçağın kemiğe dayanması ile herşeyi bitiriyor. Oysa işçi sınıfı ve emekçi yığınlar için ise, büyük atılımların başladığı yer burasıdır. Bıçak kemiğe dayandığında, örgütlü –eğer örgütleri onlara ihanet etmemişse– kitlelerin teslim olduğu, moralsizlik içinde dağıldığı görülmemiştir. Mücadeleye atılırlar, ya yenerler, ya yenilirler.

SOLUN DURUMU

“Sol” kavramı, genel olarak, toptancı bir şekilde sıkça kullanılıyor. Böyle kullanıldığı içindir ki, zaman zaman kolaycı suçlamaların, toptan mahkum etmelerin anahtar kavramı oluyor. Yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız gibi, “Türkiye solu” ya da “Türk solu” kavramının içine, Kemalizmi savunduklarını söyleyenlerden, CHP’ye, oradan “demokratik” ya da “devrimci” sola kadar çok geniş bir yelpaze giriyor. Komünistler de sol içerisinde değerlendiriliyor ve haklarında buna göre bir yargıya varılabiliyor. Açıkçası, aspirinin her derde deva olduğu gibi, sol kavramı da, kendisine sol diyen her kesimi ve kişiyi kapsıyor, kusurlar, günahlar söz konusu edildiğinde, hepsine aynı suçlayıcı yafta yapıştırılıyor, ortak fatura çıkarılıyor. Böylece, “sola” yöneltilmiş her eleştiri, kendisine haklılık kazandıracak bir “sol” buluyor!. Bütün bunları dikkate aldığımızda, kimlerin sol olup olmadığı tartışmasının fazla bir anlamı kalmıyor. Ama bizim burada konu edindiğimiz sol, kendisini en azından “devrimci”, “sosyalist”, “komünist” olarak tanımlayan soldur.

Buradan solun durumuna geçebiliriz. Türkiye solu, kendisini dünyadan, dünyadaki gelişmelerden soyutlamış mıydı? Yazar bu konuda haklı mı? Solun bu durumda olduğunu söylemek, gerçekleri bütünüyle çarpıtmak olmaktadır. “Türkiye solu”nun dış dünya ile ilişkisi ise, yazarın görmediği ya da görmek istemediği kadar sıkı ve yakındı. Sol içerisinde çeşitli akımlar bulunuyordu. Dünyadaki “sol” bölünmüşlüğe bağlı olarak, bunlar da, kendi konumlarını belirliyorlardı. Başlıca üç akım –SBKP, ÇKP, AEP (AEP proletarya sosyalizmini temsil ediyordu)– ve Latin Amerika deneyimlerinden etkilenen orta yolcu akımlar, akla ilk gelenlerdir. Avrupa komünizmi vb. gibi akımları da dikkate aldığımızda, sol içerisinde “zengin” bir uluslararası ilişkiler ağı ortaya çıkmaktadır.

Bu olguların açıkça gösterdiği gibi, sol, haddinden fazla uluslararası idi ve uluslararası gelişmeleri yakından takip etmekteydi. Ama çeşitli ülkelerde uluslararası sermayenin işçi ve emekçilerin haklarına yönelik saldırıları varsa, elbette ki, bunların püskürtülmesi için, her ülkenin işçi ve emekçileri kendi ülkesinde bir mücadele yürütecek; bu mücadelenin hedefi de, ülkeyi yöneten egemen sınıflar olacaktır. Eğer bu ülke, Türkiye gibi bağımlı bir ülke ise, hedef, emperyalizmle birlikte egemen sınıfları hedefe koyacak tarzda genişleyecektir. Açıkçası, ayaklar, öncelikle mücadele yürütülen topraklara sıkıca basacaktır. Yazarın bugünkü “küresel mücadele”ye hayranlığı gösteriyor ki, o, ülke topraklarına sıkıca basan bir mücadele hattının zorunluluğunu anlamaktan uzaktır. Dahası, işçi ve emekçi temelini bulandırmakta, “genel bir karşı koyuş” çizgisinde bu mücadelenin hedefini muğlaklaştırmaktadır.

Ancak yazarın savunduğu bu çizgiyi bugün savunan solcular bulunmaktadır ve yazarın bu konuda “endişe etmesine” gerek yoktur. “Küresel saldırıya karşı küresel mücadele” savunulmakta, bu da, yılda bir, falan ülkede yapılan “görkemli bir gösteri”ye indirgenmektedir. Emperyalizmin saldırısı elbette geneldir. Genel olması, onun bunalımının derinleşmesinden kaynaklanmaktadır. Bu saldırıya, tek tek ülkelerin işçi ve emekçileri, ayaklarını kendi topraklarına sıkıca basarak vereceklerdir. Örnek olsun; tek tek ülkelerde, üç, beş milyon emekçinin yapacağı genel grev, grev ve gösteriler, “uluslararası mücadele” adına yapılan üç-beş yüz bin kişilik gösterilerden, hedefi vurması bakımından daha etkili ve sonuç alıcıdır. Üstelik, protestoculuğun ötesine geçecek, yaptırım gücüne sahip olacak grev, gösteri ve direnişlerin belirli somut ülkelerde belirli somut fabrika ve işyerlerinde gerçekleşmesi tek geçerli yoldur. Burada sorun, karşı saldırının nasıl püskürtüleceğine ilişkin mücadele perspektifinin yitirilmemesidir. İşçi ve emekçi hareketinin, uluslararası ilişki ve dayanışma, hatta zaman zaman eş zamanlı bir mücadele sorunu elbette vardır. Ama bu sorun, ancak tek tek ülkelerde hareketin gelişmesi ile çözülebilir ve gelişen hareket, zaten dayanışma ve birleşme yollarını arayacaktır, aramaktadır.

13 EYLÜL MÜ, DUVARIN YIKILMASI MI?

Yazar, Türkiye solunun bugün gelişen “küresel hareketi” göremediği için –görememesinin nedeni 12 Eylül değerlendirmesinde olduğu gibi, solun ülke içine bakmasıdır!–, Türkiye solunun hâlâ 13 Eylül’de yaşadığını ileri sürmektedir. Bugün Türkiye’de böyle bir sol var mı, varsa da biz bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz ve yazarın büyük ahkam kesmeler arasında göremediği bazı temel gerçekler var ve “sol”un bugünkü durumunu açıklamak için, bu gerçeklere de bakmak gerekir.

Türkiye’de ulusal sorun diye bir sorunun olduğunu, “sol”la ilgilenen her kişinin –her ne kadar yazar bundan hiç söz etmiyorsa da!– herhalde bilmesi gerekir. 80’li yılların ortalarından itibaren, bu sorun, ülkenin politik yaşamına olanca ağırlığı ile gelmeye başladı. Özellikle 90’dan sonrası, özellikle Çiller’in başbakanlığında kurulan DYP-SHP Hükümeti dönemi, Kürt halkına ve tüm ülke halkına yönelik saldırıların ağırlaşarak sürdüğü bir dönemdir. Başka bir ifade ile “bin operasyon” dönemidir. Bu dönem, Kürt halkı ile birlikte, işçi ve emekçi kitleler ve sol üzerindeki baskı ve terörün yeniden yoğunlaştığı bir dönemdir. Solun işçi ve emekçi halk arasında mevzilenmeyen kesimleri, bu dönemde, yeniden yıkımdan yıkıma sürüklenmiştir. Kısacası sorun, “solun 12 Eylül’den çıkamaması” gibi basit bir tespitle geçiştirilemeyecek ölçüde kapsamlıdır. Ülkenin içinde bulunduğu politik koşullar halen etkili olmaktadır, olması da kaçınılmazdır. Solun “ülkeyi bırak, dünyaya bak” deme lüksü bulunmamaktadır.

Bütün bunlara rağmen, “sol” toparlanamaz mı idi? Sol, bütün bu iç ve dış etkenlere, ancak işçi sınıfı ve emekçi halk arasında mevzilenerek, kendisini emekçi hareketinin içinde yeniden inşa ederek, halktan kopuk üst tabaka devrimciliğini terkederek karşı koyabilirdi. Uluslararası koşulların değişmekte oluşu da, görebildiği ve değerlendirebildiği takdirde, sola bu imkanı tanıyordu. Ancak solun bazı kesimlerinin zaten kendi durumlarından hoşnutsuzlukları yoktur ve onlar, kendilerini “anlamayan halktan” yakınarak, hatta bazen ona küfürler yağdırarak, bazen dalkavukluk ederek yollarına devam etmeye çalışmakta, kimisi maceracılığını, kimisi “kızıl elmacılığını” derinleştirerek ilerlemek istemektedir.

Vurgulamak gerekir ki; 12 Eylül sonrasında ve hareketin yeniden yükseldiği koşullarda, Türkiye’de halk başka, bu tür “sol” başka yerdedir. Türkiye’de 12 Eylül askeri faşist darbesini ardından, işçi ve emekçi hareketinin tekrar canlanmaya başlaması 80’li yılların ortalarından sonradır ve bunun zirvesi, ’89 Bahar Eylemleri’dir. Başta İstanbul olmak üzere, ülkenin pek çok kentinde işçi ve emekçi yığınlar yaygın ve kitlesel gösterilere girişmişler, hareket Zonguldaklı madencilerin Ankara yürüyüşünün ardından kısmen durulmuştur. Açıkçası, ülkenin üzerindeki 12 Eylül “ölü toprağı”nı, “solcular” değil, işçi ve emekçi hareketi süpürmüştür. Kamu emekçilerinin sendikalaşma hareketi de buradan güç almış, bugünkü kamu sendikaları böyle ortaya çıkmıştır. Eğer “sol”un işçi ve emekçi mücadelesi, bu mücadelenin geliştirilmesi diye bir kaygısı varsa, bakacağı ve bağlanacağı yer de burası idi. Vurgulamak gerekirse, Türkiye, 12 Eylül’den işçi hareketi ile çıkmıştır. Ülke içi koşullar böyledir.

Ama uluslararası duruma baktığımızda farklı bir gelişme görürüz. Seksenlerin sonu ve doksanlı yıllar, “sosyalizmin yıkılışı” olarak lanse edilen yıllardır. Sermaye uluslararası saldırısını güçlendirmiş, burjuva liberalizmi doruğuna çıkmıştır. Dünyadaki rüzgarlar, sermaye ve burjuvaziden yana esmektedir. Ama deyim yerinde ise, Türkiye işçi sınıfı akıntıya karşı kürek çekmiş, “uluslararası durumun tersine” gitmiş –ezbere küresel durum tahliller yapmanın sakıncaları!–, kendi tarihinin en ileri mücadelelerini ortaya koymuştur. Solu yıkılan duvarın altında kalmaktan kurtaracak, onun yeniden ayakları üzerine basmasını sağlayacak, bağlanması gereken hareket de aslında buydu. Türkiye işçi sınıfı, “sol”a, gelişimi kavramanın ve ilerlemenin anahtarını sunmuştu. Ancak solun büyük çoğunluğu, işçi ve emekçi halkın hareketine bağlanmaktan uzak bir durumdaydı ve bu durum, bugün de değişmediği gibi, ileride değişeceğine ilişkin güçlü belirtiler de yoktur. Ama bu harekete bağlanan “sol”, buradan bir işçi kitle partisi çıkardı ve yoluna devam ediyor. Bütün bunlar doğrudan konumuz değil. Ama vurgulamakta yarar var, yazarın 13 Eylül’ü gördüğü yerde, aslında bir duvar vardır ve “Türk solu” dünyanın hemen her ülkesinde görüldüğü gibi, duvarın altında kalmıştır. Bu da, Türkiye’ye özgü bir durum değildir.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde, kendisine “sosyalist”, “komünist” etiketi yapıştıran pek çok parti ve akım, halen duvarın yıkıldığı koşulları varsaymakta, işçi ve emekçi hareketinin canlanmasını, burjuva liberalizminin etkisini yitirmekte olduğunu, genel olarak koşulların değişmekte olduğunu görmemektedir. Oysa koşullar değişmekte, dibe vuran işçi ve emekçi hareketi –90’lı yılların ortasında Almanya ve Fransa’da ciddi işçi eylemleri olmuş, hareket tekrar durulmuştu– yeniden güç toplamakta, karşı saldırıya hazırlanmaktadır. Genel olarak ifade etmek gerekirse; gerek işçi sınıfı, gerekse de diğer emekçi kesimler, “burjuva liberal” demagojilerin etkisinden sıyrılmakta, dikkatlerini kendi güçlerini yeniden keşfetmeye doğru yönlendirmektedirler. Türkiye’de ve dünyanın diğer ülkelerinde “solun” görmesi ve bağlanması gereken yer de burasıdır. Bugün emperyalist demagoji ve burjuva liberal “alternatifler” iflas etmiştir. İşçi ve emekçi kitleler kendilerine farklı bir çıkış yolu aramaktadırlar.

Bitirirken, vurgulamak gerekir ki, eğer hareket hakkında genel bir yargıya varılacaksa, bu yargı, “sol”un durumundan değil, işçi ve emekçi hareketinin durumundan çıkarılmak zorundadır. Türkiye işçi ve emekçileri, 12 Eylül’ün etkilerini asıl olarak 80’lerin sonu ve 90’ların başında atmıştır. Ama uluslararası sermayenin istek ve talepleri doğrultusunda ülke içinde saldırı dalgaları peşpeşe gelmektedir. İşçi sınıfı ve emekçi hareketi de, bazen yükselerek, bazen geriliyerek, bazen de durgunluğa düşerek mücadelesine devam etmektedir. “Sol” için ise şu söylenebilir ki, “sol”un, ancak işçi ve emekçi halka bağlı kesimleri, işçi ve halk mücadelesinin gelişmesinde olumlu bir rol üstlenebilir. Yazar bu sorunu “solun kendisini toparlaması” olarak koymaktadır. Böyle olunca, toparlanamamasının nedeni, ister yazarın koyduğu gibi, “daha 13 Eylül’ü yaşamak” olarak, isterse “sosyalizmin yıkılışı” olarak konsun, sorunun özüne dokunulmuş olmamaktadır. Solun geniş kesimlerinin sorunu, işçi hareketine bağlanmamak, halka tepeden bakan üst tabaka devrimciliğini sürdürmek, hareketin gelişme özelliklerini ve dinamiklerini anlamamaktır. Bunu anlayanlar, hareketle birleşecek ve tarihsel devrimci rollerini oynayacaklardır. Kendi platformunda kalmakta ısrar edenler içinse, bir çözüm yoktur. Her zaman olduğu gibi hareket onları süpürecektir.

Etnik değil, ulusal kimlik

Kürt sorunu üzerine tartışmalar son dönemde “kimlik” merkezli olarak sürdürülüyor. Bu tartışma; Başbakan Erdoğan’ın, Kürtlüğün ve diğer etnik grupların “alt kimlik” olarak kabul edilmesi, birleştirici “üst kimliğin” ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olması gerektiğini ilan etmesinden sonra iyice yoğunlaştı. Bu konuda, Baykal ve diğer parlamento içi gerici muhalefet çevrelerine –onlar Türklüğü üst kimlik olarak görüyor– göre, Başbakan Erdoğan, daha ileride olduğu gibi bir izlenim veriyor.

Kürt sorununun çözümünde, “Kürtlük alt kimliğinin” tanınması ve üst kimlik olarak Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığının kabul edilmesi gerçekten olumlu bir rol oynayabilir mi? Yoksa sorun daha farklı düzeyde ele alınıp, daha köklü bir çözüme mi kavuşturulmalı? Bu sorunu yakından irdelemek gerekiyor.

Burada hemen belirtmek gerekir ki, ulusal sorunda “alt kimlik, üst kimlik” tartışması, sorunu çarpıtmaya bir gerekçe oluşturmak üzere gündeme getirilmiştir. Ezen-ezilen ulusların ilişkileri söz konusu olduğunda, sorun; ulusal sorun, ezilen ulus ve milliyetler sorunu olarak ele alınmak zorundadır. Biz, sorunun anlaşılması için, bugün yaygın olarak kullanılan kimlik vb. tanımları sınırlı olarak da olsa kullanacağız. “Alt kimlik” tanımını gündeme getirenlerin büyük kesimi, bugünkü yaygın kullanım biçimiyle, farklı kökenlere mensup etnik, dini vb. grupların varlığından hareketle, ve sözde bu “grupların hakları”nın “üst kimlik içinde zaten ifade edilmiş olduğu” iddiasıyla bu “tanım”a sığınırlarken, Erdoğan gibileri ise, “alt kimliktekilerin haklarının tanınması yönünde daha ileri bir adım atma” iddiasıyla ortaya çıkmışlardır. Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varlığını inkar etmek üzere, Kürtler de ,“bir alt kimlik” statüsünde, Çerkezler, Lazlar, Abazalar vb. “öteki alt kimlikler”le “aynı kategori”ye sokulmak istenmektedir.

“Üst kimlik” ise, bu çevreler tarafından, genellikle bütün bu “etnik kimliklerin içinde eridiği ulus kimliği” olarak tarif edilmektedir. Alt ve üst kimlik tanımının, burada askeri bir hiyerarşiyi belirler gibi kullanılamıyacağı açıktır. Daha farklı bir ifade ile, ulusal kimliklerin birbirine bir üstünlüğü bulunmamaktadır. Burada dikkat çeken nokta, “üst kimlik”in tarifinde, sözümona “alt kimlikler”in belirli bir gönüllülüğü ve kabulünün olup-olmamasından bağımsız olarak bunun dayatılmasıdır. Bu durum, kolayca anlaşılacağı gibi, ulusal sorunun halen varlığını koruduğunun bir işaretidir. Özellikle kapitalizmin geç gelişmesinden dolayı uluslaşma sürecine sonradan girmiş toplumlarda, farklı uluslar tek bir devlet çatısı altında yaşamakta, devlete egemen olan ulusun ulusal baskısına maruz kalmaktadırlar. Bu durumda “alt ve üst kimlik” tanımlaması epeyce çetrefil bir sorun olmaktadır.

Soruna bu temelden bakılınca, Kürt sorununu nereye koyabiliriz? Kürtler, Türkiye’de etnik bir “alt kimliğe” sahip yurttaşlar topluluğu mudur, yoksa bir ezilen ulus sorunuyla mı karşı karşıyayız? Ülkenin yaşadığı ve içinde bulunduğu gerçekler, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak var olduklarını, ayrı bir uluslaşma süreci yaşadıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bugün Türkiye’de, tek bir devlet içerisinde, biri egemen ve ezen, diğeri ise ezilen iki farklı ulus gerçeği ile karşı karşıya bulunulmaktadır. Öncelikle kabul edilmesi gereken gerçek de budur. Bu soruna, bu gerçeği kabul etmeden getirilecek “çözümler” de gerçekçi olmayacak, sorunun, bir biçimde çeşitli düzeylerde kendisini üreterek devam etmesine yol açacaktır.

Şimdi şu soruya yanıt arayabiliriz: Kürtlüğün etnik “alt kimlik” olarak kabul edilmesi, Kürt sorununun çözümünde kesin bir sona mı işaret etmektedir? Bununla birlikte, Kürtlerin varlığının etnik olarak kabul edilmesiyle, ayrı bir ulus olarak varlığının kabul edilmesi arasında ne tür bir farklılık bulunmaktadır?

Kürtlerin etnik düzeyde bir “alt kimliğinin” kabul edilmesi; öncelikle bir takım kültürel hakların tanınması –örneğin dilin daha rahatça kullanılması–, bunların bireysel olarak kullanılabileceğinin kabul edilmesi vb. anlamına gelmektedir. Ancak bu tür haklar, yasal güvence altına alınsa da, doğrudan kamusal alanda sahip olunan eşit, genel haklar değillerdir ve siyasal içerikten yoksundurlar. Örneğin Kürtler dillerini daha rahat kullanabilirler; ama, bu dil, ülkenin tanınmış resmi dillerinden birisi değildir ve dolayısıyla eğitim ve öğrenimde, mahkemelerde kullanılamaz, bir Kürt vatandaş meramını Kürtçe bir dilekçe ile anlatamaz vb. Kısacası, Kürtler için etnik bir topluluk olarak kabul edilmeyi ifade eden “alt kimlik”, temel ve eşit hakların üzerinin örtülmesi, ulus gerçeğinin inkar edilmesi anlamına gelmektedir. Başbakan’ın ağzından bugün bir ilerleme gibi görünen –Başbakan’ın savunusunun eğreti ve sallantılı, her zaman geriye çark etmeye hazır olduğunun belirtilmesi gerekir– bu yaklaşım, mevcut statüko ve politikanın biraz tamiratla sağlamlaştırılması anlamına gelmektedir.

ULUS GERÇEĞİ

Bugün “alt kimlik-üst kimlik” tartışmaları ile görmezden gelinen ve açıktan veya üstü örtülü olarak inkar edilen gerçek, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varoldukları gerçeğidir. Dolayısıyla haklar meselesi gündeme geldiğinde, tartışılması gereken; “alt kimlik”, etnik tanınma değil, onların bir ulus olarak varlıklarınının tanınması, tüm ulusal haklarının teslim edilmesi ile bu sorunun kesin çözümünün bu yolla sağlanabileceğinin kabul edilmesidir. Bugün Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varoldukları inkar edilemez bir gerçektir. Kürt halkı, Türkiye’de on yıllardan beri yığınlar halinde taleplerini dile getirmekte, demokrasi içinde eşit ve özgür yaşam istemektedir. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, Irak’daki Kürdistan gerçeği, bu sorunun daha fazla görmezden gelinmesine kesin bir nokta koymuştur.

Bu gerçek inkar edilemeyecek bir biçimde ülkenin politik yaşamının tam ortasına düştüğü içindir ki, bugün kimlik tartışmaları yapılmakta, ülkeyi yöneten gerici sınıflar tarafından, bu sorun, mevcut “tek bayrak, tek devlet, tek millet” çerçevesi içerisinde bir “çözüme” kavuşturulmak istenmektedir. Ancak bu, başlanılan noktaya geriye dönmek anlamına gelmektedir. Zaten bugünkü hukuki ve fiili durum böyle değil midir? O halde ne tartışılmaktadır? Bu sorunun yanıtı, yukarıda işaret edildiği gibi, sorunun, “etnik alt kimlik” çerçevesinde görülmesindedir. Böyle görüldüğü için de, çözüm olarak, bu “teklik” öne sürülebilmektedir.

Oysa bugün, etnik topluluk boyutlarını aşmış, uluslaşmış bir Kürt halkı gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla önerilen, getirilen çözüm de, bu gerçeğe uygun olmak durumundadır. Aksi durum, çözümsüzlük ve sorunun sürgit devam etmesi anlamını taşımaktadır. Bu ise, bir ulusun varlığının inkarı, ezilmeye devam etmesi, dolayısıyla, ülke içi yaşamın istikrarsızlaşması ve demokrasisizlik demektir. Bu, aynı zamanda, büyük emperyalist devletlerin ülkeye çeşitli düzeylerdeki müdahalesine de kapıyı aralamaktadır. Mevcut durum, onlara, bir egemenlik ve yönetim yöntemi olarak, halkları düşmanlaştırma ve biribirine kırdırmada sürekli olarak oynayabilecekleri ve kurcalayacakları bir kozu elde tutma imkanı vermektedir. Bu koz, onlara, bizzat ülkeyi yöneten işbirlikçi egemen sınıflar tarafından sunulmaktadır. Altında yatan neden ise, bölünme korkusudur. Bu korku ile yaşamak tercih edilmekte, buna karşın, emperyalist şantaj ve boyun eğdirmelere kapı ardına kadar açık tutulmaktadır.

Burada, “üst kimlik” olarak Türklüğün kabul edilmesini isteyenlerin tezlerine de kısaca bir göz atmak gerekiyor. Bilindiği üzere, son zamanlarda, bu görüşün en ileri sözcülerinden birisi, CHP lideri Deniz Baykal’dır. Ama o, elbette bu gerici tezin tek savunucusu değildir. Diğer gerici partiler, paşalar ve bütün bunların basındaki sözcüleri, tek bir koro oluşturmaktadırlar. Onlara göre, Türklük, sadece Cumhuriyet dönemi boyunca değil, geçmiş Türk devletleri –Selçuklular, Osmanlılar vb.– süresince de kurulan her devletin asli kimliği olmuştur. Bu nedenle de, “özsel ve kadimdir.” Bu gerici görüş, tarihsel gerçekleri bütünüyle çarpıtmaktadır. Ulus gerçeği, tarihe kapitalizmin gelişimiyle birlikte girmiştir. Modern ulusların doğuşu süreci, kapitalizmin şafağında, 17. yüzyılın ortalarından itibaren başlamıştır.

Örneğin Osmanlıların, 19. yüzyılın ortalarından önce, ulus gerçeğinden haberleri bile yoktur. Onlar, ulusal gerçeklikle, sadece yönettikleri ulusların isyanı –Yunanlılar, diğer Balkan ulusları vb.– sürecinde tanışmışlardır. Türklük ise, Osmanlı’nın aşağıladığı bir etnik topluluktur. Türk milliyetçiliği de, ancak, Osmanlı’nın dağılma dönemi ile birlikte gelişmeye başlamıştır. Kurtuluş Savaşı ile birlikte devleti kuran ve elinde tutan ulusal topluluk, –Kürtlerin emperyalizme karşı Türklerle birlikte ulusal mücadeleye katılmasıyla– Türkler olmuştur. Bu tarihsel gerçeklik, Türklüğün “özsel ve kadim” olduğu iddialarını bütünüyle boşa çıkarmaktadır. Bugün Türkler ayrı bir ulustur ve Kürtlerin de uluslaşma süreci, neredeyse Türklerin uluslaşma sürecine denk düşmektedir. Yani ülke sınırları içerisinde, yan yana gelişen iki ayrı ulus gerçeği ile karşı karşıyayız. Kürt sorununda akılda tutulması gereken ilk ve temel gerçek budur. Çözüm de, ancak bu gerçeğin sağduyuyla kabul edilmesi üzerinden olabilir.

Türklüğün “özsel ve kadim” olduğunu iddia edenlerin asıl üzerini örtmek istedikleri gerçek, özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca, tüm ülke tarihinin, politik ve sosyal yaşamın Türklük temeli üzerinde yükselmiş olmasıdır. Onlar bu durumunun değişmesinden büyük bir korku duymaktadırlar. Eğer duvardan bir tuğla sökülürse, tüm duvarın çökecek olmasından duyulan korkudur bu. Bu, aynı zamanda, benzer durumdaki her türlü burjuva milliyetçiliğinin tipik korkusudur.

ÇÖZÜM NEREDE?

Bugün “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı”ndan ya da aynı anlama gelmek üzere “anayasal vatandaşlık”tan sıkça söz edilmektedir. Ne var ki, ülkeyi yöneten işbirlikçi egemen sınıfların en azından bir kesimi bu öneriyi ortaya atarken, yeni ve demokratik bir anayasa, bu anayasada Kürtlerin ulusal varlığının kabul edilmesini kasdetmemektedirler. Onların kastı, küçük iyileştirmelerle mevcut durumun kabul edilmesi ve güvenceye alınarak, sağlamlaştırılmasıdır. Ancak bu, sorunun, gerici, gerçekçi olmayan ve demokratizmi dışlayan bir “çözüm” biçimidir.

Kürtler ayrı bir ulustur ve ulus olmaktan kaynaklanan tüm haklarının tanınmasını içeren bir çözüm biçimi, tek gerçekçi çözüm biçimi olabilir. Bu hakların başında da, ulusal kendi kaderini tayin hakkı gelmektedir. Bu hakkın özü, ayrı devlet kurma hakkının tanınmasıdır. Bu hak tanındıktan sonra, ayrılıp ayrılmayacağına sadece ulusun kendisi karar verebilir. Üstelik bu karar, bugünkü koşullar devam ettiği sürece, merkezi parlamentolarda verilemez; dahası, ezen ulus konumunda olan ulusun bu konuda karar verme hakkı bulunmamaktadır. O, sadece ezilen ulusun birlikte yaşamaya karar vermesi durumunda, bu birlikteliğin çerçevesini ezilen ulusla birlikte belirleme hakkına sahiptir, daha fazlasına değil. Demek ki, sorunun temelinde, öncelikle Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varlıklarını kabul etme ve bu ulusun temel ve vazgeçilmez haklarının bulunduğunu ilan etme bulunmaktadır.

Ancak bu temel gerçek kabul edildikten sonra, sıra, birlikte yaşamanın çerçevesini belirlemeye gelebilir. Bölgesel özerklik mi, yerel özerklik mi, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” mı, “anayasal vatandaşlık” mı – ancak bu çerçeve de tartışılabilir. Açıkçası, ulusal kendi kaderini tayin hakkının kabulüne bağlı olarak, Türklerin ve Kürtlerin gönüllü birlikteliğine dayanan yeni bir nikah kıyılacak; bu nikahta, öncelikle geçmişte mağdur olmuş ve ezilmiş olan, yeniden ezme girişimlerine karşı ayrılma hakkını elinde bulunduracaktır. Bir benzetme yapacak olursak, kadın, dayakçı kocaya sürgit katlanmak zorunda değildir. Ama bugünkü medeni yasadan da bilinmektedir ki, evlilikte ve kıyılan nikahta ayrılma hakkının olması, her evliliğin ayrılıkla bitmesi ve üstelik bunun arzulanır olması anlamına gelmemektedir.

Birlikte yaşamanın temel koşullarının eşit ve demokratik bir biçimde birlikte kararlaştırılması gerekir. Bunun anlamı ise, ülkenin sosyal, politik ve kültürel yaşantısında tam hak eşitliğinin bulunmasıdır. Yani bir ulusa ve dile üstünlük ve ayrıcalık tanınmayacak, eğer söz konusu olan iki ulussa, bu iki ulusa da eşit haklar tanınacaktır. Biraz daha açılacak olursa, bunun anlamı şudur: Devlet ve ülke yönetiminde eşit haklara sahip olunacak, diller, eğitim ve öğrenim dili olarak, eşitlik içinde olacak, kamusal yaşamda her iki dil yasal bir engelle karşılaşmadan özgürce kullanılabilecek, uluslar kültürel yaşamlarını hiçbir engelle karşılaşmadan geliştirebilecektir. Bütün bunlar yeni yapılacak bir anayasada güvence altına alınacak, vatandaşlar bu anayasa ile belirlenmiş hukuki, siyasal çerçevede “anayasal” ya da “ülke vatandaşı” olacaklardır. Bu koşullarda, örneğin “Türkiyelilik”, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” gibi kavramlarda uzlaşılmışsa, elbette bunların kullanılmasında bir sorun olmayacaktır. Ancak o zaman, bu kavramların içeriğinin değişmiş olacağı ve bunların demokratikleşerek zenginleşeceği gerçeğini gözden kaçırmamak gerekmektedir. Vurgulamak gerekir ki, ulusal sorunun, eğer kapitalist-gerici iktidar devrilmemişse, kapitalizm koşullarında olabilecek en demokratik çözüm biçimi, tutarlı bir demokrasi içerisinde çözümdür.

SONUÇ

“Üst ve alt kimlik” sorununa, iki ulusun varlığını kabul etmeden yapılacak her yaklaşım gerici olacaktır. Bu tür yaklaşımların, Kürt sorununun demokratik ve halkçı bir çözüme kavuşturulmasını engellemeyi amaçladığı açıktır. Ve bu tür çözümsüzlük “çözümleri”, artık erimiş ve yama tutmaz hale gelmiş pantolona yeni bir yama yapmaya benzer. Ancak tarihsel tecrübeler kesin bir biçimde kanıtlamaktadır ki, ulusal sorunlar, üzeri örtülemeyecek sorunlardandır. İngiltere’nin İrlanda sorunu neredeyse iki yüzyıl devam etti. İspanya’da ise, Bask sorunu halen devam ediyor vb. Bu ülkelerin, gelişmişlik düzeyi bakımından –birleşme merkezi olma şansları daha yüksektir– Türkiye’den daha ileri olduklarını, aklı başında hiç kimse inkar etmeyecektir. Buna rağmen onlarda da ulusal sorun devam edegeldi.

Ne kadar üstü örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, şu ya da bu süre içinde, Kürtler tüm ulusal haklarını alacaklardır. Sorun, bu sürecin sancısız tamamlanması, birlikte yaşama olanakları geniş olan iki halkın arasına kanlı düşmanlıklar sokmadan, bu sorunun demokratik ve halkçı bir çözüme kavuşturulmasıdır. Orta ve Yakın Doğu’da emperyalist müdahalelerin derinleşmesi ve yaygınlaşmasına karşı, Türk ve Kürt halklarının birlikte yapacağı çok şey bulunmaktadır. Kürt sorununun halkçı ve demokratik çözümü böyle bir yolun kapısını da ardına kadar açacaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑