Ulusal Sorun, Kürt Sorunu ve Güncel Gelişmeler

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “iyi şeyler olacak, sorunun çözümünde tarihsel bir fırsat yakalandı” yönündeki açıklamasının ardından, ülkenin belli başlı politik aktörleri, partiler, Başbakan, muhalefet partileri, demokratik çevreler ve bizzat bu sorundan birinci dereceden etkilenenler, Kürt sorununun çözümüne yönelik ve bu soruna ilişkin tutumlarını yeniden açıkladılar.

Açıklanan bu politik tutumların arasında, mevcut durumun korunmasından, ufak tefek iyileştirmelere kadar bir dizi görüş yer aldı. Demokratik çevreler ve Kürt siyasi çevreleri ise, daha ileri bir çözüm için beklentilerini ve umutlarını dile getirdiler. Gerçekten de bu sorunun çözümünde bir kavşak noktasına mı gelindi, çözüm için tarihsel bir fırsatın eşiğinde mi bulunuluyor?

Bütün bu tartışma ve beklentilerin genel olarak ulusal soruna, bu sorunun anlaşılmasına, özel olarak da Kürt sorununa ilişkin ilgiyi canlandırdığı görülmektedir. Bu nedenle, güncel gelişmeleri de dikkate alarak, bu sorun üzerine bütünlüklü bir yaklaşımı yeniden tazelemekte sayısız yarar bulunuyor. Bu yazıda da sorunu bütün bu yönleriyle, ama fazla ayrıntıya boğmadan, okumayı zorlaştırmadan ortaya koymaya çalışacağız.

ULUS NEDİR?

Ulusun ebedi ve ezeli bir topluluk biçimi olmadığını, ama belirli bir tarihsel dönemin, kapitalizmin yükselişi döneminin ürünü olduğunu biliyoruz. Örneğin MS. 10. Yüzyılda da Türkler ve Kürtler, Cermenler ve İspanyollar vb. vardı. Bunların bazıları büyük devletler kurmayı da –örneğin Cengiz imparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu vb.– başarmışlardı. Ama bunları ulus olarak adlandırmak doğru olamaz. Çünkü bunlar, kararlı topluluklar olarak bir araya gelmiş, kendi iç bağları gelişmiş topluluklar değildiler. Daha çok bir fatihin, bir kavmin, ırkın önderlik ettiği, bir dönem bir araya gelerek devletler kurmuş topluluklardı. Daha sonra bu devletlerin, birliklerin pek çoğu kısa ya da uzun bir sürenin ardından tarihe karıştı.

Ulus, esas olarak yükselen kapitalizmin ürünü olarak şekillenen bir topluluk oldu. Kapitalizm, İngiltere ve Batı Avrupa’da ilk önce gelişti ve modern uluslar şekillenmeye başladı. Kapitalizmin gelişmesinin hız kazanması ile birlikte –18. Yüzyılın başından itibaren– bu süreç hızlı bir şekilde ilerlemeye başladı. Böylece İngilizler, Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar vb. modern uluslar olarak örgütlendiler. Avrupa’da pek çok ulus Cermen, Gal, Frank, Kelt, Yunanlı, Etrüks, Arap vb. ırk ve kavimlerin farklı yerlerde, farklı bileşimlerde kaynaşmasından meydana geldi. Örneğin Fransız ulusu Galyalılar, Cermenler, Romalılar, Britanyalılar vb.’nden oluştu.

Yükselen burjuvazi, ulusun tartışmasız önderiydi ve feodal parçalanmışlığa karşı “eşitlik ve özgürlük” bayrağını sallayarak, ulusal pazarı kurmayı başardı. Bu “ulusal çitlerin” örülmesi dönemiydi. Burjuvazi pazarın bütünlüğünü sağlamış, bu pazarda ulusun birliğini kurmuş; krallar, prensler, feodal ayrıcalıklar tarihe karışmış, mutlak monarşiler ya ortadan kaldırılmış ya da meşruti monarşiye dönüşerek daha sonra yerini parlamenter sistemlere –burjuva demokrasisi– bırakmış ya da İngiltere’de olduğu gibi, kraliyet sembolik düzeyde bırakılmıştı. Artık ulusun bireyleri “özgür” vatandaşlardı. Sermayenin ihtiyaç duyduğu kapitalist üretim için işgüçlerini özgürce satabilecekler, işgüçlerini pazara sunduklarında, aynı durumdaki diğer bireylerle “eşit” koşullarda bulunacaklardı.

Görülmektedir ki, ulusların oluşumu tarihsel bir sürecin ürünüdür ve bu süreç, esas olarak kapitalizm döneminde sonuçlanmıştır. Bu yanıyla ulus kapitalizmin bir ürünüdür. Kapitalizmin gelişme sürecinde bir arada bulunan istikrarlı toplulukların, modern bir ulus olabilmeleri için, “ulusal çitler” içinde anlaşacakları ortak bir dillerinin, ortak yaşantı için toprak parçasının –vatanın– kendilerini bir arada tutacak güçlü ekonomik bağlarının, bütün bu ortaklıklar üzerinde şekillenen, ama koşullara göre değişebilen ruhsal şekillenme birliklerinin teşekkül etmesinin belirleyici önemi bulunmaktadır. Buradan ulusun nasıl tanımlanması gerektiğine gelebiliriz.

Bilimsel olarak kabul edilen ve güçlü bir itiraz yöneltilemeyen ulus tanımı şudur; “Ulus tarihsel olarak oluşmuş, ortak bir dil, toprak, ekonomik hayat ve kendini ortak bir kültürde bütünleyen ruhsal biçimleniş temelinde oluşan, istikrarlı bir insan topluluğudur.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun, Evrensel Basım Yayın.)

Bu tanımdan da açıkça anlaşılabileceği gibi, ulus olmanın koşulu, bütün bu özelliklerin bir arada bulunmasıdır. Tek başına dil birliği vb. özellikler, ulus olarak tanımlanmak için yeterli değildir. Ama aynı dili konuşan farklı ulusların –İngiliz ve Amerikalılar, Almanlar ve Avusturyalılar vb.– oluşması olanaklıdır. Yine örneğin Türkiye Kürdistanı’nda yaşayan Kürtler Türklerden ayrı bir ulus oluştururken, Irak, Suriye ve İran’da yaşayan Kürtlerle emperyalizmin neden olduğu parçalanmışlıktan, bunun getirdiği farklı gelişme özelliklerinden, ortak bir yaşam kurmalarının önüne dikilen engellerden dolayı bugün tek bir Kürt ulusu oluşturmazlar. Toprağın parçalanmış olması, ekonomik birliğin olmaması, kader birliğinin her parçada farklı şekilleniyor olması vb. gibi durumlar, dil ortaklığına, tarihsel bağlara vb. rağmen, onların tek bir ulus olarak örgütlenmelerini engeller. Bölgede büyük alt üst oluşların gerçekleşmesi durumunda, bir araya gelme, tek bir ulus olma olasılığı, bir ihtimal olarak bulunabilir, ama bugün daha fazlasını söylemek sanırız doğru olmaz.

ULUSAL HAREKET

Ulusların kapitalizmin yükseliş döneminin ürünleri olması, yani oluşumlarını bu tarihsel koşulla bağlı olarak şekillendirmeleri, aynı zamanda, onların modern devletler olarak, yani ulusal devletler olarak örgütlenmeleri sürecidir de. Burjuva demokratik devrimler dönemi olarak da adlandırılan bu dönem, genel olarak 1789’dan 1871’e kadar olan dönemi kapsamaktadır. İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan vb. devletlerin oluşum süreçleri böyledir. Bunun neredeyse tek istisnası, İrlanda’dır. İrlanda Batı’da bir istisnayı oluşturur. En gelişkin durumda olan İngilizler devleti kurmuş, İrlandalılar ezilen ulus konumuna düşmüştür. Sorun bir çözüme kavuşmamış, ancak demokratik hak ve özgürlükler, özerk yönetim vb. ile süreç içerisinde yumuşamıştır. Sorun bugün çok acil ve yakıcı bir sorun olmasa da, bu soruna ilişkin problemler zaman zaman ortaya çıkmaktadır.

Burada vurgulamak gerekir ki; “ulusal çitleri” yükselterek, iç pazara egemen olarak işe başlayan İngiliz, Fransız, Alman vb. ulusal burjuvazileri, gelişmelerinin “ulusal sınırlar” içine sığmamaya başlaması üzerine, dünya pazarına göz dikti; başka ülkeleri, ulusları sömürgeleştirdi, ulusal kölelik boyunduruğunu onların boynuna geçirdi. Bu durum, artık onların “ulus adına” olan misyonlarının bittiğini, emperyalist tekelci burjuvazinin –tabii ki kendi ülkelerinin– çıkarlarının temsilcileri haline geldiklerini göstermektedir. Bu emperyalist burjuvazi için, yeni kurulan veya kurulmak istenen ya da korunmak istenen “ulusal devletler” gericidir! Her şey uluslararası tekelci burjuvazinin yağmasına açılmalıdır vb. vb.. Burjuva liberal aydınlar da, emperyalizmin cephaneliğinden aldıkları bu malzemeyi ülkenin bağımsızlığına karşı bol bol kullanırlar.

Uluslaşma, ulusal devlet kurma sürecine geri dönecek olursak, Batı’dan farklı olarak, Doğu’da genelde karşılaştığımız tablo şudur: Kapitalizmin gelişiminin geri olduğu, feodal kalıntıların hüküm sürdüğü Avrupa’nın Doğu’sunda farklı bir gelişme oldu. Buralarda en gelişmiş ulus, devleti örgütledi ve kurdu. Avusturya’da Almanlar, Macaristan’da Macarlar, Rusya’da Ruslar vb. kendi devletlerini örgütlediler. Osmanlı Devleti de, kapitalizmin gelişmişlik düzeyinin geriliği, feodal unsurların gücü vb. nedeniyle diğer bir istisnayı oluşturuyor, benzerliklerinin yanında, benzemezlikleri ile diğerlerinden ayrılıyordu.

Ama kapitalizmin gelişimi Batı ile sınırlı kalamazdı ve kalmadı. Ticaretin, iletişimin gelişmesi, cereyan eden uluslar arası politik olaylar yeni ulusların oluşumunu harekete geçirdi. Ama onlar duvara çarptılar. Aynı topraklarda yaşayan en gelişkin ulus, devleti kendisine göre örgütlemişti! Avusturya’da Çekler, Polonyalılar, Rusya’da Gürcüler, Ermeniler, Letonyalılar vb., Macaristan’da Hırvatlar ulus oluşturmalarına karşın bir devlet oluşturamadılar. Batı’da İrlanda bir istisna olmuştu, ama Avrupa’nın Doğu’sunda bu durum, neredeyse hemen her devlette rastlanır bir durum oldu.

Avrupa’nın Batısı’nda istisna olan İrlanda, bu duruma bir ulusal hareketle yanıt vermişti. Avrupa’nın Doğusu’nda da böyle olmaması için bir neden yoktu ve yeni uluslar birer birer ulusal hareketlere yöneldiler. Genç ulusların burjuvazisi, kendi pazarına sahip olmak, orada kendi borusunu öttürmek istiyordu. Stalin’in tabiri ile “Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okul” oldu. (Bkz. Evrensel Basım Yayın agy.)

Genç burjuvazi bütün ulus adına hareket ediyor, bütün ulusu kendi davası etrafında birleştirmeye çalışıyordu. Önce örgütlenmiş ulusun egemen sınıfları genç burjuvazinin bu çabasına ulusal baskı ile karşılık vererek, şurada dili, okulları yasaklayarak, dinsel baskıları yoğunlaştırarak, burada politik özgürlükleri vb. yasaklayarak, yeni oluşan ulusa gerekli “yardımı” yapmaktan geri durmadılar.

Demek ki, mücadele, ezen ve ezilen ulusun bütün kesimleri arasında değil, ezen ulusun burjuvazisi ile ezilen ulusun burjuvazisi ve üst sınıfları arasında başladı. Ezilen ulusun burjuvazisi, –çoğu durumda, bu, küçük burjuvazinin üst kısımları da olabiliyor– kendi işçileri, köylülerini tek ulusal bayrak altında toplamayı başardığı oranda, ulusal hareketin kitleselliği arttı, sonuca daha çabuk gidildi. Ulusal baskının, ezen ulusun toprak ağalarının, ezilen ulusun köylüleri, kır burjuvazisi vb. üzerindeki baskısına büründüğü yerlerde ise, zaten sorun daha kolay gözle görülür oluyor, ulusal sorun, bir toprak sorunu olarak gelişme yolunu kolayca buluyordu.

Ya da merkezi devletin burjuvazisi ve toprak aristokrasisine, bürokrasisine karşı, bunların oluşturduğu devlet yönetimine karşı, ezilen ulusun üst sınıfları “özgürlük bayrağını” açıyor, onların önderliğinde ulusal hareket başlıyordu. Ulusal hareket “Pazar sorunu” olarak başlamakla birlikte, bu durumda sadece Pazar sorunu olmaktan çıkıyor ve demokratik hak ve özgürlükler, eşit haklar için mücadele alanına doğru genişliyor, kapsamı ve içeriği genişliyordu. Bu durumda, artık sorun, bütün bir halkı ilgilendirir hale geliyor, ulusun “ortak sorunları” her şeyin önüne geçiyordu.

Sömürgeleştirilmiş ya da işgal edilmiş ülkelerin ulusları söz konusu olduğunda ise, zaten ulusal sorun, ülkenin kurtarılması, bağımsızlığın kazanılması, yani sömürgelerin kurtuluşu, Batı’nın proletaryası ile birleşme sorununun bir parçası olarak şekilleniyordu. Emperyalizm döneminde, ulusal sorunun, genel olarak bağımlı bir devletin iç sorunu olmaktan çıkıp, emperyalizme karşı bağımlı ulusların ve ülkelerin bağımsızlığını kazanmasına doğru genişlemesi oldukça anlaşılabilir bir gelişmedir. Çünkü ulusal baskının sürmesinde pek çok büyük devletin parmağı bulunmaktadır. Emperyalist devletler, ulusal haklarından yoksun bırakılmış halkları kendilerine bağımlı kılma, bu sorunu kullanma konusunda büyük tecrübelere –dış güçlerin parmağı meselesi– sahiptirler. Denilebilir ki, çözülmemiş ulusal sorunlarla pek çok büyük devletin ilişkisi vardır, onlar, haklarına kavuşamamış ulusları kendilerine bağlama peşindedirler. Bu nedenle ve anlamda ulusal sorun “uluslararasılaşmıştır” ve bu yeni bir şey değildir.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, ulusal hareketin içeriği her yerde aynı olmamaktadır. Bu, hangi yakıcı sorunun öne çıktığı, hangi taleplerin öncelikle öne sürüldüğü ile bağlantılı bir sorundur. Ulusal hareketin bu içeriği, bu sorunun o verili anda nasıl çözüleceğinin de anahtarını sunar. Burada temel sorun, ulusal hak talepleri ile harekete geçen ezilen ulus kitlelerinin, üst sınıfların bu çözüme razı olup, olmayacaklarıdır. Ezilen ulusun işçileri, köylüleri bu harekete ne kadar kitlesel katılırsa, ulusal hareketin tabanı o kadar genişler, etki alanı da o oranda artar. Örneğin sadece kitlesellik açısından bakıldığında, günümüzde Kürt halk kitlelerinin ulusal harekete katılımı, ona verdiği destek, bu hareketin en yaygın ve kitlesel ulusal hareketlerden birisi olma özelliğini kazanmasını sağlamıştır.

Kürt ulusal hareketinin bu yaygınlığı ve kitleselliği, içeriği ile de doğrudan bağlantılıdır. Hareket, esas olarak politik özgürlükler, eşit haklar, anadil serbestisi vb. ekseninde, merkezi iktidara karşı gelişmektedir. Kürdistan’da bir toprak sorunu olmasına rağmen, toprak mülkiyetinin genel olarak Kürt ağaları ve beylerinde oluşu, topraksız ve az topraklı yoksul köylü hareketini engelleyen bir faktördür. Ulusal çelişki ağır basmakta, hareketin önderleri, “ulusun birliğini” koruma adına bu sorunu gündeme getirmemektedir. Kürt ulusal hareketi, bu özelliği ile, aynı zamanda bir “toprak” hareketi, bir anti-feodal hareket olarak gelişmemektedir. Zaman zaman bu yönde küçük ve kısmi hareketlenmeler olsa da, bu hareketler, henüz ulusal harekete damga vurmaktan uzaktır.

Doğrudan kapitalist işletmelerin bulunduğu alanlarda –fabrika, işletme vb.- ise, durum biraz daha değişik olmakla birlikte, bağımsız, ulusal sorunda işçi sınıfının enternasyonalist tutumunu yansıtacak güçlü bir işçi hareketinden söz edilemez. Buradaki Kürt işçiler, Türkiye işçi sınıfının genel eylemlerine katılma eğilimi göstermekte, ancak Kürt hareketi içerisinde henüz bağımsız bir çizgi izleyememektedirler. Ancak Kürt işçilerinin Kürdistan bölgesi ile sınırlı bir alanda yaşamaması, İstanbul gibi sanayi merkezlerinde de önemli bir nicelik oluşturması, bir taraftan Kürt ve Türk işçilerin birliği sorununu yakıcı hale getirirken, diğer taraftan, hareketin işçi temelinin ve inisiyatifinin güçlenmesinin yolunu da açmaktadır. Kürdistanlı kamu çalışanları ise, işçi ve emekçi hareketinin bütünüyle birleşme konusunda daha avantajlı ve ileri bir konumdadırlar. Ancak hareketteki amaçlarını “ulusal çıkarlar” belirlemekte, eylemleri ve amaçları güdükleşmektedir.

Burada görüldüğü gibi, ezilen ulusun işçilerinin durumu özel bir önem kazanır. Ulusal baskının yoğunluğu, kendi dilini kullanamaması, kültürünü geliştirememesi, ezen ulustan işçilerin harekete müdahalesinin zayıflığı vb. etkenler, ezilen ulusun işçileri arasında kendi üst sınıflarının peşine takılma gibi sonuçlara yol açar. Durumun ne yönde gelişeceği, sınıf çelişkilerinin gelişmişlik düzeyine, işçilerin sınıf bilincine ve mücadele tecrübesine doğrudan bağlıdır. Fakat her durumda, ezilen ulusun işçileri, ulusal baskıya karşı mücadele ederler ve ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi için tutarlı çaba gösterirler. Ezilen ulustan işçilerin en ileri kesimleri, şunun da farkındadırlar ki, ulusal hareketin talepleri ve programı ile, kendi talepleri ve programları ayrı şeylerdir. Sınıf bilincine sahip bu işçiler, ulusal harekete katılırken, ulusal taleplerle sınırlı olmayan, toplumsal kurtuluşu hedefleyen bir perspektifle hareket ederler.

Ezen ulusun işçileri için ise, görevler, bütünüyle sadece genel ilkeler bakımından enternasyonalizmin savunulması olarak şekillenmez. Aynı devlette ezen ulusa mensup işçiler olarak, ulusal baskıya karşı somut, güncel, tutarlı bir mücadele yürütme görevi ile karşı karşıyadırlar. Bu, iki ulustan işçi sınıfının birliği açısından da son derece önemlidir. Ezilen ulus üzerindeki her türlü şiddetin, zulmün durdurulması, buna karşı pratik mücadele, ezilen ulusun zorla devlet sınırları içerisinde tutulmasına karşı kararlı bir tutum, işçi sınıfının birliği, karşılıklı güvenin gelişmesi açısında tayin edici öneme sahiptir. İşçi sınıfının politik temsilcileri, yani tutarlı sosyalistler, ulusların kendi kaderini tayin hakkını –ayrılma hakkı dahil, ulusun kendi yaşantısını özgürce düzenleme hakkı– kayıtsız şartsız savunmak zorundadırlar.

ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI

Kendi kaderini tayin hakkı, bir ulusun kendi yaşamı ve geleceği üzerine sadece kendisinin karar verme hakkına sahip olduğu anlamına gelir. Ulus, ayrılıp, ayrı devlet kurabilir, özerk bir yapı ya da federatif bir ilişki içine girmek isteyebilir. Bütün bunlar, bir ulusun özgürce kendisinin karar verebileceği işlerdir. Bütün uluslar eşit haklara sahiptirler ve ulus olmaları, kendi kaderleri üzerinde tam bir egemenlik hakkına sahip oldukları anlamına gelir.

Ezen ulusun işçilerinin en ileri kesimleri eğer sosyalist bilince sahipse, bu durum; ulusal kurtuluşun, ulusal baskıya karşı mücadelenin, ezilen ulusun işçileri ile birlikte ortak sosyal kurtuluşa doğru genişlemesinin koşulları bulunuyor anlamına gelir. Ezen ulusun işçileri ulusal baskıya karşı amansız bir mücadele yürütür ve ezilen ulustan sınıf kardeşlerinin işlerini kolaylaştırırsa, ortak gelecek için mücadelenin önü sonuna kadar açılır, ezilen ulustan işçilerin ulusal hareketteki etki ve etkinliklerinin önü daha fazla açılır. Ezen ulusun işçileri eğer sosyalist bilince sahipseler, her durumda, ezilen ulusun haklarını savunurlar, onlara karşı kendi egemen sınıflarının yönelttiği asimilasyon ve terör politikalarına karşı en önde mücadele ederler, kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsız desteklerler.

Kendi kaderini tayin hakkı, her somut durumda farklı biçimlere bürünebilir, çözüm farklılaşabilir. Örneğin Marx, 19. Yüzyılın ortalarında, Rus Polonya’sının ayrılmasından yana tavır almıştı ve o günün koşulları dikkate alındığında, bu tutum doğruydu. Çarlık Rusya’sı, gericiliğin merkezlerinden birisiydi ve geri bir kültür ileri bir kültürü baskı altında tutuyordu. 19. Yüzyılın sonunda ise, Polonyalı Marksistler, Polonya’nın ayrılmasına artık karşı olduklarını ilan ettiler. Çünkü Rusya’da büyük değişiklikler gündeme gelmiş, iki ülke ekonomik ve politik olarak birbirine yaklaşmış, Rus işçi hareketi, işçilerin ortak davası güçlenmişti. (agy)

Marx, 1848’de ise, Çeklerin ulusal hareketine karşı çıkmıştı. Çünkü o dönemde Avrupa devrimler yaşıyor, uluslar, bu devrimler karşısındaki tutumları ile “ilerici, demokratik” ve “gericiler ya da tutucular” olarak tanımlanıyor, Çarlık Rusya’sı, gericiliği besleyen en büyük düşman olarak görülüyordu. Çeklerin “ulusal” hareketi ise, bu genel duruma ters düşüyor, gericiliği güçlendiriyordu.

Ulusal sorunun çözümü açısından, Marx’ın İrlanda’nın kurtuluşuna ilişkin tutumu da oldukça öğreticidir. Marx, İrlanda’nın, ezilen ulusun –yani İrlandalıların– ulusal hareketleriyle değil, ezen ulusun işçi hareketiyle kurtulacağını öngörüyordu. Ancak İngiliz işçi sınıfı, uzun süre liberallerin etkisi altında kaldı. Bütün bu gelişmeyi gören Marx, 10 Aralık 1869’da, Enternasyonal Konseyi’nde okunacak raporunda, “İrlanda ile bugünkü ilişkilere son vermek, İngiliz işçi sınıfının doğrudan doğruya ve mutlak çıkarı gereğidir… İrlanda kurtulamadığı sürece İngiliz işçi sınıfı, hiçbir zaman herhangi bir başarı gösteremeyecektir… İngiltere’de İngiliz gericiliğinin kökleri… İrlanda’nın boyunduruk altında tutulmasındadır.” (Aktaran Lenin, UKKTH) demektedir. İrlanda’nın kurtuluşu, yeter ki, İngiliz işçi sınıfı tarafından desteklenen, İrlanda halkının kitlesel hareketiyle devrimci yoldan gerçekleşsin.

Lenin, İrlanda’nın kurtuluş hareketi konusunda, daha sonra şu yorumu yapmaktadır: “Olaylar başka türlü gelişti, İrlanda halkı olsun, İngiliz proletaryası olsun, yeteri kadar güçlü olmadıklarını gösterdiler.” (agy) Tutarlı bir proleter siyaset izlemenin, Marx’ın yukarıda özetlenen görüşünün dışında bir yolu bulunmamaktadır. Sosyalistler için ulusal sorun “mutlak bir şey” değildir. Onlar, işçi sınıfı hareketinin bu sorunu kökten çözeceği üzerine politikalarını geliştirmektedirler. Ancak kurtuluş için örgütlenmiş bir ulus ve onun hareketi varsa, sosyalistlerin bu soruna ilgisiz kalmaları, egemen burjuva düşüncelere prim vermeleri beklenmemelidir. Sosyalistler somut durumu tahlil etmekte, işçi sınıfının ve halkın çıkarlarının o dönemde hangi tutuma yönelmesi gerektiğini belirlemektedirler.

Ulusal sorun dendiğinde, kuşkusuz, devrim öncesi Rusya’sından söz etmeden geçilemez. Çarlık Rusya’sı “halklar hapishanesi” olarak tanımlanmaktaydı ve dizginsiz bir gericilik, kırımlara kadar politikalar uyguluyordu. Ancak iyi örgütlenmiş bir parti ve güçlü bir işçi hareketi bulunuyordu. Bu durum, ezilen, sömürge ulusların kurtuluşu için de büyük bir olanaktı. Çeşitli ulustan işçiler aynı partide örgütlenmiş, parti, ezilen uluslar için de bir çekim merkezi olmuştu. Kuşkusuz milliyetçi hareketler ve eğilimler de vardı –bunlar özellikle yenilgi dönemlerinin ardından güçleniyorlardı!– ve bunlar, güçlü bir işçi hareketinin olduğu koşullarda ondan farklı bir yol izleyemiyorlardı. Ezilen ulusların kurtuluşu da, işte bu nedenle, işçi hareketi önderliğindeki bir devrimle gerçekleşmiştir. Bugün Rusya örneğini verip, Kürt sorununda yan çizen, sosyalizm adına ulusal sorunu görmezden gelen çevreler bulunmaktadır. Bunlar, Rusya’nın gelişme özelliklerini, RSDİP’in etkisini, daha da önemlisi merkezi, güçlü işçi hareketini görmezden gelmektedirler. Açıkçası, sözün özü şudur; yukarıda verilen örnekten de hatırlanacağı gibi, İrlanda sorununda İngiliz işçilerinin yapamadığını, Rus işçileri yapmıştır.

Türkiye’de ulusal sorununun çözümü hangi yolu izleyecek? Kuşkusuz, sorunun kilit halkası, işçi hareketinin tutumunda bulunmaktadır ve sonucu, ülkenin gelişme özelliklerinden, ulusal hareketin gücüne kadar pek çok etken belirleyecektir. Önemli olan şudur ki, proleter sosyalist çizgi, enternasyonalist tutum tutarlılıkla savunulmalıdır. Gelişmeler bir noktaya geldiğinde, ezilen ulusun kurtuluşundan yana aktif tavır almak, bu çizginin zorunlu gereğidir. Sosyalistlerin, böylesi bir durumda, “ülkenin belirlenmiş sınırlarını” savunmak gibi bir takıntıları bulunmamalıdır. Belki de bu durum, işçilerin kurtuluşunu da yakınlaştıracaktır! Ama şu anda, burada, somut gerçeklerden değil, olası gelişme eğilimlerinden söz ediyor oluşumuz sanırız gözlerden kaçmayacaktır.

Genel olarak ifade edecek olursak, kapitalizm koşullarında, ulusal sorunun çözümünde işçi sınıfının çıkarlarına en uygun düşen çözümlerden birisi, kuşkusuz bölgesel özerkliktir. Yerel bir özerklik temelinde tam eşit ulusal haklar ve dilin tam özgür olması, ezilen ulusun demokratik bir biçimde, aynı devlet içerisinde eşit koşullarda yaşamasını sağlam güvencelere bağlayabilir. Bu, işçilerin ortak davasını güçlendiren, halkları kaynaştıran, burjuva dünyasının ulusal rekabet duygularını törpüleyen de bir çözümdür.

TÜRKİYE’DE ULUSAL SORUN

Türkiye’de bir ulusal sorun var mıdır? Varsa, bugünkü düzeyi nedir, çözümünü nerede bulacaktır?

Türkiye’de bir ulusal sorun vardır ve bu sorun, genel olarak “Kürt sorunu” olarak adlandırılmaktadır. Burjuvazinin gerici parti ve akımları, uzun yıllar bu sorunun varlığını inkar etmiş, bu sorun üzerine söz söylemek, onu tanımlamak zorunda kaldıklarında da, bu sorunu “Doğu sorunu”, “geri kalmışlıktan, feodal kalıntılardan kaynaklanan”, sosyal bir sorun, en sonu da  “terör sorunu”, olarak tanımlamışlardır.

Önceleri Kürtlerin varlıkları da inkar edilmiş, onlar Türklerin bir kolu sayılmış, – donmuş kar ve basınca çıkan “kart kurt” sesleri hikayeleri– 12 Eylül askeri faşist darbesi ile dillerini konuşmaları bütünüyle yasaklanmış, devlet terörü tüm zincirlerinden boşanmış olarak Kürt halkının üzerine inmiştir. Ama bütün bunlar fayda etmemiş, Kürt halkı, bu zorbalığa ve ulusal baskıya, güçlü bir ulusal hareketle karşılık vermiştir. Sonunda “Kürt Realitesini tanıma” (Demirel, İnönü) noktasına gelinmiş, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” (Mesut Yılmaz) denmiş, “bu sorun bizim sorunumuzdur, biz çözeriz” (Erdoğan) denmiş, “Kürtler bireysel kültürel haklarını, yasal güvence altına alınmadan, topluluk yaratmadan kullanabilirler” (GKB Başbuğ) denilmiştir. Bugün de aynı şeyler tekrarlanmakta, ek olarak “tarihsel bir fırsatın yakalandığından” bahsedilmektedir.

Bugün, devlet, Kürtçe bir televizyon kanalı açmış durumdadır. Bazı üniversiteler, Kürt Dili kürsüleri açmaya hazırlanmaktadır. Yerel yönetimlerin gayrı-resmi olarak Kürtçe kullanımına ilişkin mahkeme kararı –Digor– gibi tutumlarla sorun yumuşatılmak istenmektedir. Sorun her çevrede tartışılmakta, değişik “çözüm” önerileri ortaya atılmaktadır. Kürt ulusal çevrelerini ve enternasyonalizme bağlı sosyalistleri bir yana bırakırsak, gerici burjuva çevreler, liberaller, bu sorunu “etnik bir sorun” olarak tanımlamakta, “terör sorunu çözülmeden bu sorunda çözüm yönünde ilerleme sağlanamayacağını”, “sorunun kaynağının dışarısı –Kuzey Irak, Kandil– olduğunu” savunmaktadırlar. Onlara göre “terör çözülmeden” Kürt sorununda “çözüm” olmaz. Peki, “terör” diye adlandırılan hareketler nereden çıkmaktadır, sorunun kaynağı nedir? Gericiliğin bu sorulara bir yanıtı bulunmadığı gibi, üzerinde anlaşılmış bir “çözümü” de bulunmamaktadır.

Gelinen yerde, en iyimser ifade ile Kürtler etnik bir grup olarak tanımlanmakta, ancak “çözüm” olarak kısıtlı bir dil ve kültür serbestliği öngörülmektedir. Ancak bu konuda da bir istikrardan ve egemen sınıfların etrafında birleştikleri bir politikadan söz etmek olanaklı görünmemektedir. Esen, estirilen şovenist rüzgârlara göre dümen kırılmakta, bir adım ileri atılmışsa, iki adım geri atılmakta: burjuva, gerici partiler aynı hizaya gelmektedirler. Ancak bu sorun inkar edilemeyecek ölçüde ülkenin gündemine gelmiştir ve artık geriye, eski duruma dönme olanağı bulunmamaktadır. Ama gericiliğin direnişi güçlüdür ve uluslararası durumun kendisine imkanlar tanıdığını, bir süre böyle giderse, sorunu bir süre için daha “öteleyebileceğini” hesaplamaktadır.

SORUNUN KAYNAĞI VE TANIMI

Ülkede Kürtler olarak tanımlanan halkın doğru tanımı, Kürt ulusudur. Sorun olarak tanımlanan ise, bu ulusun ulusal hareketidir. Kürtler ve Türkler, Kürtler daha eski tarihlere dayanmak üzere, yaygın bir ifade ile en azından “1000 yıldır” bu topraklarda yaşamaktadırlar. Osmanlı dönemi, Kürtlerin kendi içerisinde bir özerkliklerinin olduğu, Kürt beylerinin padişaha bağlılıklarını bildirdikleri, kendi halkları üzerinde ise despotça bir yönetim sürdürdükleri bir dönemdir. Çeşitli nedenlerle gündeme gelen ayaklanmalar da kanlı bir şekilde merkezi yönetim tarafından bastırılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile birlikte, bu mevcut durum sona erdi. Ülkenin işgaline karşı ulusal bir kurtuluş mücadelesi başladı. Bu mücadeleye Kürtler de katıldı ve o dönemde, kendilerine, özerkliğe kadar varan çeşitli sözler verildi. Ancak Lozan Anlaşması’nın imzalanması ile birlikte bütün bunlar unutuldu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulus devlet” olarak inşasına girişildi. Bu, Kürtlerin bütün hakların yoksun bırakılması anlamına geliyordu. Kürtler, bu duruma, irili ufaklı ayaklanmalarla karşılık verdiler. Ama bu ayaklanmalar kanla bastırıldı ve asimilasyoncu, şiddete dayanan gerici politikaların uygulanması hız kazandı.

Bu açıdan, sorunun özü şu ki, Türkler ve Kürtler uluslaşma sürecine çok geç girmişlerdi. Yeni oluşmaya başlayan Türk burjuvazisi zayıf ve cılızdı. Diğer azınlık uluslardan burjuvazi –Rum, Ermeni vb.– bütün ekonominin can damarlarını elinde bulunduruyor, daha önce sömürgecilerle, daha sonra da emperyalistlerle ilişkileri yürütüyordu. 1. Dünya Savaşı içinde, askeri nedenler gerekçe gösterilerek kırıma uğratılan Ermenilerin kalanları da büyük ölçüde ülkeden sürülmüş, Ermeni burjuvazisinin mallarına el konulmuştu.

Bu durum, Cumhuriyet sonrasında, Rumlar üzerinde uygulanan gerici politikalarla devam –Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları vb.– etti ve devletin desteğini de alan Türk burjuvazisi, bir ölçüde palazlandı. Diğer taraftan, ülkenin genelinde de olmakla birlikte, ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde, feodal kalıntılarla da beslenen güçlü bir toprak ağalığı sistemi vardı. Yeni devletin oluşumunu, Kurtuluş Savaşı ile büyük bir saygınlık edinen ve kendisini ülkenin “kurucusu ve kurtarıcısı” olarak gören ordu ve devlet üst bürokrasisinin de katıldığı ittifak belirledi. Bu ittifaka Kürt toprak ağalarının en üst temsilcilerinin de –uygulamaya bakılınca hiçbir ulusak hak talep etmeden– dâhil edilmesi, yeni devletin genel çerçevesini tamamlıyordu. Ulusal hak talebi ile çıkan isyanlara katılan toprak ağaları ve beyleri ise, bu ittifakın dışında tutuldu, onlar sert biçimlerde cezalandırıldılar.

Türkiye egemen sınıfları böylece şekillenmiş, güçlü bir “Türk ulusu” oluşturma işine de tüm çabalarıyla girişmişlerdi. Bu dönemde, “güneş dil ve tarih” teorileri ortaya atılmış, yeni ulusun olmayan güveni ve birliği bu gerici yöntemlerle yapay olarak oluşturulmaya çalışılmıştı. Bütün bu çabaların ve kapitalizmin gelişme düzeyinin Türk ulusunun oluşturulmasına yettiğini, bunu “başardığını” tespit edebiliriz. Bu süreç, Türklerin uluslaşma sürecinin, genelde işin içine zorbalık da karışmakla birlikte, “başarıyla” yönetildiğini kanıtlamaktadır. Türk uluslaşmasının en özlü ifadesi, “Ne Mutlu Türküm Diyene”dir. Her ulus, etnik grup, böylece, Türklüğe davet edilmiş, bu davete uymayanlar ezilmeye, yok edilmeye çalışılmıştır.

Bu davete uymayanların başında Kürtler gelmektedir. Yukarıda özetlenen süreç, aynı zamanda, farklı bir ulusun da, biraz geriden gelerek, oluşma sürecidir bir bakıma. Bu ulus, Kürt ulusudur. Tarihsel gelişme, kapitalizmin eski ilişkileri çözmesi, Kürt burjuvazisinin, özellikle de şehirlerdeki Kürt küçük burjuvazisinin gelişmesi, ulusal duyguları uyandırdı ve geliştirdi. Diğer taraftan, merkezi devletin baskı ve terörü, asimilasyoncu politikalarda ısrar, bu ulusun gelişmesine yeterli katkıyı zaten vermekteydi. Böylece ulusun oluşması, sert darbeler altında gerçekleşti ve güçlendi. Türk burjuvazisi, Ermeni ve Rumları ulusal düşman ilan etmiş, bu düşmanlıklar üzerinden kendi yolunu açmıştı. Gelişmekte olan Kürt burjuvazisi ve küçük burjuvazisinin de “Türklere karşı” kullanacağı bir yığın gerçek bulunuyordu. Böylece ulusal hareket güçlendi ve mücadelesi her geçen gün gelişerek devam etti.

Bugün Kürt burjuvazisi, küçük burjuvazisi, ulusal harekete katılan toprak ağaları, Kürt halkının temsilcileri olarak, ulusal hak eşitliği istemekte, başta dil olmak üzere ulusal, kültürel haklarını talep etmektedirler. Ulusal hareketlerin genel gelişimine bakıldığında, bu haklar, engellenemeyen, eninde sonunda kabul gören taleplerdir. Bu süreç ne kadar uzarsa uzasın, ne kadar acılara neden olursa olsun, sonunda, ulus, yaşamını ya bağımsızlığını kazanarak düzenler ya da birlikte yaşamaya karar vermişse, bu birliğe çeşitli biçimler vererek –özerklik, federasyon vb.– düzenler. Bütün bu biçimler, ortak anayasa ve yasalar tarafından güvenceye alınır, ülkede demokratik bir yapı kurulur. Ulusal sorunun kapitalizm koşullarında çözümü, tam bir demokratizmin egemen olmasını şart koşar. Bu durumda, iki ulustan Türkiye işçi sınıfının ücretli kölelik düzeninden kurtuluşu mücadelesi daha elverişli koşullar içerinde gelişme olanağını da bulur.

Bütün bunlardan sonra, “terör sorunu”, “PKK sorunu” olarak tanımlanan sorunun, aslında Kürt sorunu olduğunu, bu sorunun kaynağını da Kürtlerin ayrı bir ulus olmasının oluşturduğunu, bugün “terör” olarak gösterilen –kuşkusuz terör diye tanımlanabilecek tek tek eylemler de bulunmaktadır, ancak bunlar sorunun özünü karartmamaktadır– mücadelenin de, ezilen ulus durumundaki Kürtlerin ulusal hareketi olduğunu altını çizerek belirtebiliriz.

SOMUT DURUM NE, ÇÖZÜM NEREDE?

Genel olarak ulusal sorunu, özel olarak da Kürt sorununu yeterli açıklıkta ele almaya çalıştık. Bu bölümde, “bugün bu sorun hangi aşamada”, “sorunun çözümü nerede” sorularının yanıtlarını araştırmak gerekiyor. Hemen vurgulamak gerekir ki, bugün Kürt ulusal hareketi, çok yaygın destek gören, ulusun geniş tabakaları arasına yayılmış bir harekettir. Üstelik ülkenin somut gelişme özelliklerinden dolayı, bu ulusal hareket, en gelişmiş kentlerden de –İstanbul, İzmir, Mersin, Adana, Ankara vb.– destek bulmaktadır. Tarihsel örnekler, pek az ulusal hareketin bu yaygınlığa ve güce eriştiğini göstermektedir.

Ülkenin işbirlikçi egemen sınıfları, kuşkusuz bu durumun farkındadırlar. Genelkurmay Başkanı’ndan, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’dan yüksek devlet görevinde bulunmuş eski bürokrat ve politikacılarına kadar, geniş bir çevre, bu nedenle, peş peşe sahne almakta, “sorunun çözümü” üzerine açıklamalar yapmaktadırlar. Ama bütün bu “çözüm” önerileri ve yaklaşımların sorunun özünü –ezilen ulusun hak ve talepleri– ortaya koymadığını, buna uygun bir çözüm getirmediğini, bu nedenle de, Kürt halk kitlelerinin özlem ve isteklerine yanıt vermediğini baştan tespit etmek gerekir.

Kürt halk kitlelerinin istediği, çok kısıtlı bir dil serbestisi, sınırlı kültürel haklar, kısıtlanmış TV ve radyo yayınları vb. değildir. Dile getirilen, kendi politik temsilcileriyle görüşülmesi, anadilde eğitim, politik hakların tanınması, bu hakların anayasal güvenceye alınması, yerel yönetimlerde bir tür özerklik anlamına da gelebilecek bir serbesti vb.’dir. Kısacası, her alanda tam bir eşitlik ve özgürlüktür. Bütün bunların, ezilen ulusun önündeki tüm gerici barikatların parçalanması anlamına geldiği, ülkeyi demokratlaştıracak temel özellikler taşıdığı açıktır.

İşbirlikçi egemen sınıflar ise, bugünkü uluslararası durumun, özellikle ABD ile ilişkilerin ve ABD’nin bölgede Türkiye egemen sınıfları ile yapmayı planladığı gerici hareketlerin, kendi durumlarını savunmaya elverişli koşullar ortaya çıkardığını hesap etmektedirler. Egemen sınıflar uluslararası durumun çok uzun olmayan bir dönemde sertleşen çelişkiler, artan kutuplaşmalar yönünde olacağını, bu döneme kadar “kazasız, belasız” gidebilirlerse, Kürtleri kontrol altına almak için önlerine farklı fırsatlar çıkacağını ummaktadırlar. Demirel, “ülke 30 yıl bölünmeden gitmeyi başarmalı” demişti, bugün devleti yönetenler de “vakit kazanmanın” kendilerini rahatlatacağını sanmaktadırlar. Oysa keskinleşen emperyalistler arası çelişkiler, aynı zamanda bu sorunu diğerine karşı kullanma ve farklı gelişmeleri kışkırtma potansiyelini de içinde taşımaktadır. Yani işbirlikçi egemen sınıfların beklenti ve hesapları tam tersine de dönebilir. Aynı Demirel’in “bizi bölmeye çalışanlar müttefiklerimiz” sözü durumu yeterince açıklamaktadır. İşbirlikçi egemen sınıfların korkuları temelsiz değildir. Egemen olan ve ezen ulusun çıkarları ile, ezilen ulusun çıkarları arasındaki çelişkiler öylesine zıttır ki, bunlar bir çözüme kavuşmadıkça, çok uluslu bir devletin kararlı ve dengeli bir varoluşu olanaklı değildir. İşbirlikçi egemen sınıfların her taşın altında bölünme hayaletini görmeleri, bu nedenle boşuna değildir.

İşbirlikçi egemen sınıflar “çözümü” Kuzey Irak Kürt yönetimi ile işbirliğini geliştirmek, PKK’nın silahlı gücünü etkisizleştirmek, içte esasa ilişkin olmayan, ancak geçmişe göre “ilerleme” olarak görülecek bazı sınırlı adımları atmak, Kürt hareketini bütünüyle yatıştırmayacaksa da, bir süre kontrol altına almakta aramaktadırlar. Egemen sınıflar, işte bu sonucu ummakta ve beklemektedirler. Onların bu gerici hesaplarıyla, Kürt Ulusal Hareketi’nin uyandırdığı ve harekete geçirdiği özlem ve talepler arasında büyük bir zıtlığın olduğu açıktır.

Ulusal sorunun çözümünü ele alırken, bu çözümün; her somut durumda, tarihsel koşulların özelliklerine, ülkelerin durumuna uygun olarak çözülebileceğine dikkat çeken Stalin “eğer bir yerde diyalektik yaklaşıma ihtiyaç duyuluyorsa, o yer tam da burasıdır, ulusal sorundur” demektedir. Türkiye’nin durumu, Türk ve Kürt halklarının iç içeliği, Türkiye işçi sınıfının her iki ulustan oluşması, tarihin kritik noktalarındaki ortak davranış –ulusal kurtuluş mücadelesine Kürtlerinde katılımı vb.– gibi etkenler ve Kürt Ulusal Hareketi adına politika yapanların dile getirdiği talepler, Kürt sorununun çözümünün, kendine özgü özgünlükler içereceğini göstermektedir. Bugün peşinen “şu biçimde çözülür” denilemeyecekse de, sınıf bilinçli işçilerin ve onların partisinin her koşulda, ulusal baskıya ve zorbalığa karşı duran, zorla sınırlar içerisinde tutulmayı reddeden, kendi kaderini tayin hakkını tavizsiz ve koşulsuz savunan ve bunun için mücadele eden bir pozisyonda olması gerekmektedir.

Kürt ulusal sorununda bugün dikkati çeken temel özelliklerden birisi, ulusal hareketin ayrılma ve bağımsız devlet kurma talebini öne sürmemesidir. Oysa bu, bir ulusun, bir ulusal hareketin en doğal ve haklı talebidir. Bunun ileri sürülmemesi, Kürtlerin ve Türklerin demokrasi, eşit haklar ve özgürlükler, geniş bir demokratizmin egemenliğinde ortak yaşama ve geleceği birlikte kurma çabalarına güç vermekte, milliyetçiliğin ve şovenizmin önünün kesilmesine hizmet etmektedir. Tutarlı bir demokrasi, ulusal sorunun kapitalizm koşullarında en iyi çözüm yoludur. Ancak ulusal hakların merkezi yönetim tarafından inkar edilmeye devam etmesi, terör ve baskı politikalarının uygulanmasında ısrar, Kürt Ulusal Hareketi’nde bağımsızlık eğilimlerini de güçlendirecek bir etkendir. Somut olarak böyle bir durumun ortaya çıkması bugünden öngörülemese de, böyle bir durumda, ezen ulustan sosyalistlerin ve işçilerin “zorla birlikte tutulmaya” karşı mücadele etmeleri, bu ayrılma hakkını kayıtsız koşulsuz desteklemeleri gerekmektedir.

İKİ ULUSTAN İŞÇİ SINIFI VE PARTİ TAKTİĞİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ

Türkiye’nin esas olarak iki ulusun yaşadığı –kuşkusuz farklı milliyetlerden topluluklar da yaşamaktadır, ama bugün ulusal sorundan bahsedildiğinde kastedilen, Kürt ulusu ve Kürt sorunudur– çok uluslu bir ülkedir. Bu durumun politik yaşamın bütün yönlerini etkilememesi, onu koşullandırmaması beklenemez. Türkiye işçi sınıfı da, ağırlıklı olarak bu iki ulustan oluşmuş, kapitalizmin gelişme düzeyi, Kürdistan’dan zor kullanılarak yaptırılan göçlerle ve ekonomik yaşamın zorladığı “gönüllü” göçlerle, kapitalizmin merkezlerinde Türk ve Kürt işçiler, aynı işyerlerinde, aynı tezgâhta bir arada çalışma ve yerleşim yerlerinde birlikte yaşama durumuyla karşı karşıya gelmişlerdir.

İşçilerin genel olarak ortak çıkarı, ulusal farklılıkların törpülenmesinde ve sönmesinde, farklı ulustan işçilerin ortak kurtuluş için mücadeleye atılmasında, sermayenin egemenliğinin devrilmesindedir. Bu nedenle, ezen ve ezilen ulustan işçilerin tek bir parti içinde örgütlenmeleri tayin edici önemdedir. Tek bir ülkede ezen ve ezilen ulustan işçilerin bulunması, işçi sınıfının birliği ve ortak mücadelesi sorunun daha yakıcı bir sorun olarak orta yere getirir ve işçi sınıfı partisi, bu durumu dikkate alan özel politikalar ve taktikler uygulama yükümlülüğü ile karşı karşıya gelir.

Örneğin Türkiye Kürdistan’ında uygulanacak taktikle, ülkenin batısında, işçi merkezlerinde uygulanacak taktik farklılıklar gösterebilir, ama bu taktik, değişik yönlerden gelerek, aynı amaca hizmet eder; bu amaç, ulusal baskının engellenmesi, şovenizmin geriletilmesi, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesinin kolaylaştırılması, işçi sınıfının birliğinin sağlanması ve ortak mücadelenin gelişmesi, sermeyenin egemenliğinin devrilmesinin yakınlaşmasıdır.

Bu yaklaşım, eğer işçi hareketi güçlü ve deneyimliyse, sorunun bir ayrılığa doğru gitmesi durumunda da, bu ayrılığın sancısız ve büyük bedeller ödenmeden, halkların düşmanlaşmasını sağlamadan gerçekleşmesini sağlayabilir. “Başka bir ulusu ezen bir ulusun özgür olamayacağı” gerçeği, ezen ulustan işçiler için daima en doğru pusuladır. Bugün gericilik en büyük gıdasını milliyetçilikten almakta, Kürtleri ezmekle, onlara eşitlik ve demokrasi tanımamakla kalmamakta, Türklere de demokrasi tanımamaktadır. Bu nedenle, şu daha net anlaşılmalıdır ki; Kürt sorununun çözümünde temel sorun, ezen ulustan işçilerin tutumunda yatmaktadır. Onların tutumu her şeyi belirleyecektir. Ezilen ulusun tüm haklarını koşulsuz savunan, bunu pratik mücadele içerisinde gösteren bir tutumun belirleyici bir önemi bulunmaktadır.

Bu durum, yani çok uluslu sınıf yapısı, işçilerin partisinin sınıfı birleştirmek için uyguladığı politikalara, güncel taktiklerine de zorunlu olarak yansımak durumundadır. Özellikle seçimler, diğer demokratik talepler, sendikalardaki ilişkiler vb.’ne yönelik taktikler belirlenirken, dikkate alınan temel kıstas, bugün ulusal harekete önderlik eden kesimlerin, işçilerin partisine karşı nasıl tutum aldıkları değildir. Bu taktiklerde; işçi sınıfının birliğini gözeten, ezilen ulustan halk kitlelerinin duygu ve düşüncelerini dikkate alan, gerektiğinde taktik olarak “geri adım” gibi görünen politikaların, stratejik amacı gerçekleştirmeyi kolaylaştıran özelliklerinin olması zorunludur.

Örneğin Kürt işçi ve emekçileri, şurada ya da buradaki bir seçimde kendi temsilcilerinin seçilmesinin Kürt sorununda bir ilerleme sağlayacağını, sorunun çözümünü kolaylaştıracağını düşünüyorlarsa ve bu genel bir eğilim haline gelmişse, işçilerin partisinin bu tutumun yanlışlığını eleştirmekle birlikte, –ki eleştiri her zaman gereklidir– bu kitlelerle karşı karşıya gelmek şöyle dursun, durumu anlayarak, bu isteklerine engel olmayacağı açıktır. Kürt emekçi kitleleri de, kuşkusuz kendi tecrübeleriyle öğreneceklerdir.

Türk ve Kürt işçilerinin birlikte yaşadıkları yerlerde, bu tür tutumlar, Türk ve Kürt işçiler arasında güvenin ve birliğin artmasına yardımcı olacak, sermayeye ve gericiliğe karşı birliği ve mücadeleyi güçlendirecektir. Bu tür politikaların kimi çevrelerce “kuyrukçuluk” olarak nitelendirildiği bilinmektedir. Bu çevrelerin ezilen ulusa karşı sorumluluk taşımadıkları, hele hele, ezen ve ezilen ulustan işçilerin birliğine karşı sorumsuzca davrandıkları, bu gerici davranışlarının milliyetçiliğin baskısı ile şekillendiği çok açıktır.

İşçilerin ve diğer emekçilerin aynı sendikalarda örgütlenmesi, sendikaların ulusal temelde ayrışmaması, bu tür eğilimler ortaya çıktığında, bunlara karşı ideolojik mücadele zorunlu ve gereklidir. Ama açıktır ki, sınıf bilinçli işçiler ve onların partisi, bununla sınırlı kalmayan, ezilen ulusun haklarını pratik olarak savunan ve mücadele eden bir çizgi ile hareket etmek zorundadır. Ezilen ulustan işçi ve emekçilerde güven duygusu oluşturacak, onları ortak örgütlenme ve mücadeleye çekecek bir tutum, ancak bu durumda olanaklıdır.

İşçilerin partisinin uyguladığı politika ve taktikler, kuşkusuz yanlışlıklar da içerebilir. Ya da doğru politika ve taktikler, onların taşıdığı esneklikler, özgünlükler nedeniyle belirsizleştirilebilir, muğlâklaştırılabilir ya da ilkesizlik olarak yorumlanmaya açık şekilde uygulanabilir. Ama bunlar ortaya çıkıyor diye, bu taktikler yanlış olarak mahkûm edilemeyeceği gibi, bu taktikleri hayata geçirme yeteneği gösteremeyen bir partinin, politik olayların karmaşıklığı, dönemsel taktik dönüşümler vb. gibi durumlarda politikasız kalacağı, taktik uygulayamayacağı da açıktır. Burada sorun, parti güçlerinin eğitilmesinde, belirlenen politika ve taktikleri tam bir açıklıkla ve netlikle uygulama yeteneği gösterebilmesinde düğümlenmektedir. Yanlışlar ise, her zaman düzeltilebilir yanlışlar olacak, yanlış yapılsa bile, bunlar, ağır ve düzeltilemez yanlışlar olmayacaktır.

Bitirirken vurgulamak gerekir ki, bugün Türkiye’de tutarlı ve güvenilir bir sosyalist tutuma sahip olmanın turnusol kağıdı, Kürt ulusal sorununda enternasyonalist bir tutuma sahip olmaktır. Gerisi milliyetçiliğe, sosyal şovenizme bulanmış iki yüzlülükten başka bir şey değildir.

Devlet ve Demokrasi

Epeyce tartışmalı geçen bir referandum geride kaldı. Referandum 12 Eylül Anayasa’sının 26 maddesinde değişiklik yapılmasını içeriyordu. Bu anayasa değişiklikleri yüzde 58’lik bir oranla kabul edildi. Bununla birlikte hükümet ve liberaller tarafından “çözüleceği” iddia edilen sorunlar daha da ağırlaşarak varlığını sürdürmeye devam edecek. Hatırlanacağı gibi, hükümetin dümen suyundaki liberaller, referandumun, demokrasi ve “vesayetçi” devlet arasında var olduğunu iddia ettikleri ilişkiyi “demokrasi” lehine çözeceğini ileri sürmekteydiler. Ancak süreç içinde daha iyi anlaşılacaktır ki, bugün ortaya çıkmış olan tablo, demokrasi yönünde değil, yürütmenin yetkilerinin arttığı daha merkezi bir devlet yapılanması lehine olmuştur. Gerici devlet yapısı tüm kurumları ve organları ile ayakta durmakta, ancak bunların konumları ve aralarındaki ilişkiler halkın aleyhine, büyük sermayenin lehine adeta yeniden yapılanmaktadır. Üstelik bütün bunlar, “demokrasi”, “daha fazla özgürlük” adına yapılmıştır.

Ama vurgulamak gerekir ki, daha merkezi ve otoriter bir devlet yapısı, sadece AKP’nin değil, genel olarak büyük sermayenin ve gericiliğin istediği bir yapıdır. Çünkü hem uluslararası hem de işbirlikçi sermaye, sermayenin çıkarları için daha kolay ve hızlı kararlar alabilen, önlerindeki her türlü engeli ortadan kaldıran bir devlet yapısı istemektedir. Durum böyle olunca, yaşanılan bütün bu süreci ve bu süreçte yapılan tartışmaları, demokrasi sorunu açısından, demokrasi devlet ilişkisi açısından yeniden irdemek zorunlu hale gelmektedir. Bu irdemeyi yaparken, somut, güncel tartışmalar üzerinden giderek yapmak, sorunun anlaşılmasına daha iyi hizmet edecektir.

DEVLET KURUMLARININ OLUŞMASI VE DEMOKRASİ

Demokrasi tartışılırken, öncelikle bu sorunu gerçek zeminine oturtmak gerekir. Sınıflı toplumlarda demokrasi üzerine genel laflar etmek, azınlık ve çoğunluk üzerine ahkâm kesmek, bu sorunun anlaşılmasına en ufak bir katkı sağlamayacaktır. Demokrasi bir devlet biçimidir ve dolayısıyla devletin yönetim biçimlerinden birini ifade etmektedir. Devletin, egemen sınıfın sınıf egemenliğini güvenceye aldığını, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki diktatörlüğünü ve örgütlenmiş zorunu ifade ettiğini biliyoruz. Modern burjuva toplumunda demokrasi denildiğinde ise, kastedilenin burjuva demokrasisi olduğunun altını kalınca çizmek gerekiyor. Burjuva demokrasisi, sermayenin egemenliği üzerinde yükselmektedir ve burjuvazinin sınıf hakimiyetini güvence altına alır. Her devlet biçimi gibi, demokrasi de zorun örgütlenmiş olarak, sistemli biçimde yönetilen alt sınıflara uygulanmasıdır. Ama bu zor, yasallığı ve görünüşte eşitliği kendisine zırh edinmiştir.

Farklı sınıflara bölünmüş toplumlar kuşkusuz bu aşamaya birden bire gelmemiş, onu “icat” etmemiştir. Tarih boyunca sınıfların karşılıklı mücadeleleri ve ilişkileri, sınıf hakimiyetini olduğu gibi, bunun biçimini de belirlemiştir. Örneğin, en parlak döneminde, antik Yunanistan’da, köleci bir sistem egemendi ve ülke demokrasi ile yönetiliyordu. Ama nüfusun önemli bir kısmını oluşturan köleler –Atina’nın en gelişmiş döneminde kölelerin sayısı özgür yurttaşların sayısının yaklaşık on katı olarak tahmin ediliyordu–, ne oy kullanabiliyor, ne de yurttaşlara tanınan diğer temel haklardan yararlanabiliyordu. Bu, köleci bir demokrasi idi.

Feodal toplum, gelişmesinin ileri aşamalarında, toprak aristokrasisini temsil eden feodal soylular ve kral arasındaki ilişkilerin ürünü olan meşruti yönetim biçimlerini merkezi düzeyde geliştirdi. Şehirler kısmen kendi yönetim biçimlerine sahip oldu vb. Ama bu sistemde toprağa bağlı olarak yaşayan serfin –köylünün, toprak kölesinin– kaderi, toprak beyinin iki dudağı arasındaydı. Kral ve soylular arasındaki ilişkileri düzenleyen kurullar vb., üst sınıfların yönetim üzerindeki kayıtsız şartsız tekelini ifade ediyordu.

Kapitalist ilişkilerin gelişmesi ve yaygınlaşması, burjuvazinin bir sınıf olarak oluşması ve yönetimde söz hakkı talep etmesi, burjuva devrimleri çağını başlattı. Burjuvazi, genel olarak büyük toprak mülkiyetine dayanan soyluluğa karşı eşitlik ve özgürlük sloganlarıyla halkı yedeklemeyi başardı ve kendi sınıf egemenliğini kurdu. Bu mücadeleler içerisinde halk yığınları ve gelişmekte olan işçi sınıfı politik mücadele deneyimi edindi, bütün bu mücadeleler sonucunda parlamento vb. kurumlar oluştu. Burjuva demokrasisi, genel olarak burjuvazinin sınıf hakimiyetinin en saf biçimi olarak –serbest rekabetçi kapitalizm döneminde– şekillendi ve kuruldu.

Burjuvazinin sınıf egemenliğinin tam ve gelişmiş bir biçimi olarak burjuva demokrasisinin daha önceki yönetim biçimlerinden temelde ayrılan bir özelliği bulunuyordu. Bu sistemde, yurttaşlar, yasa önünde “eşit ve özgürdü.” Örneğin basın serbestti. Ancak tüm basımevleri, kâğıtlar, dağıtım aygıtları vb. burjuvazinin tekelindeydi ve bu, alt sınıflar için basın özgürlüğünü ulaşılamaz bir hale getiriyordu. Belirli kısıtlamalarla da olsa, seçme ve seçilme hakkı kazanılmıştı, ama aday olmak, bir seçim kampanyası yürütmek ancak büyük paralarla olanaklıydı vb. Bunların da üzerinde, büyük burjuvazi ve mali sermaye, devletin her kurumunu kendi lehine kullanma, her düzeyde memuru satın alma imkânına sonuna kadar sahip durumda ve bu durum burjuvaziye kesin bir hakimiyet getiriyor. İşçi sınıfının ve halk yığınlarının burjuva demokrasisinin kâğıt üzerinde getirdiği bu haklardan kısmen de olsa yararlanabilmesi için büyük mücadeleler vermesi, kendi hareketlerini ve eylemlerini geliştirmeleri gerekiyordu.

Tam da burada, bir yanılgıyı ortaya koymak gerekiyor. Burjuva demokrasisinin gelişmesi ve egemen olması, burjuvazinin emekçi halka bir hediyesi değildir. Burjuva demokrasisinin gelişmesi ve egemen olması için işçi ve emekçi halkın büyük mücadelelere girmesi gerekmiştir. Bugün yasalara giren pek çok hak ve özgürlük, halkın ayaklanmalara da varan mücadelelerinin sonucunda gerçekleşmiştir. Özellikle büyük burjuvazi, bu mücadelelerde ya doğrudan karşı safta yer almış ya da yatıştırıcı bir rol oynamıştır. Burjuvazinin radikal kesimleri, özellikle de küçük burjuvazi, zaman zaman halkın önünde yürümüş, halkla birlikte demokrasi ve özgürlük istemlerini “burjuva devriminin bu ideallerini” savunmuş, onların taşıyıcısı olmuştur. Bütün bu sınıf mücadeleleri, burjuva demokrasisine bilinen temel özellikleri kazandırmıştır. Kısacası, büyük halk kitlelerinin alttan gelen girişkenliği olmadan, ciddi hiçbir tarihsel, toplumsal sorun köklü bir çözüme kavuşturulamamıştır.

Büyük Fransız Devrimi’ne ilişkin yapılan şu tespitler bu durumu çok iyi açıklıyor: “Parisli sansculotte’lar 14 Temmuz’da Bastille’i ele geçirmiş olmasalardı Ulusal Meclis’in ayaklanması kralcıların süngüleriyle bastırılacaktı. Çıplak kollular –dönemin işçilerini tanımlamak için kullanılıyor– 5 Ekim günü Versailles’a yürüyüp Meclis’i zorlamış olmasalardı, İnsan Hakları Bildirgesi asla onaylanmayacaktı. Kırsal bölgelerden gelen karşı konulması imkânsız baskı olmaksızın, Meclis, 4 Ağustos 1789 gecesi feodal mülkiyet haklarına –yine de ürkekçe– saldırmaya cesaret edemeyecekti. 10 Ağustos 1792’de güçlü bir kitle hareketi olmasaydı, feodallerin alacaklarının tazminat ödenmeksizin kamulaştırılması yasası asla çıkarılmayacaktı ve burjuvazi, cumhuriyet ya da genel oy hakkı gibi konularda duraksayacaktı.” (Fransa’da Sınıf Mücadelesi 1793-95, Daniel Guerin)

Emekçi sınıflarla demokrasi arasındaki bu ilişki bugün de geçerlidir. Bu mücadele bazen burjuva demokrasisini elde etme, bazen de onun sınırlarını aşarak ilerleme biçiminde hâlâ devam ediyor ve bu nedenle de bu yazının konusu olmayı sürdürüyor. Ama tüm bu mücadeleler sonucunda anlaşılan temel bir gerçek var ki, o da şu: Demokrasi mücadelesini, demokratik hareketi halk kitlelerinin genel çıkarlarına yakınlaştırma, onu üstte yapılan soyut, entelektüel tartışmalardan çıkarma görevi, günümüzde işçi sınıfının omzuna binmiş durumdadır. Demokrasi mücadelesini, halk demokrasisi ve halk devrimi mücadelesine doğru geliştirecek olan da budur. Büyük Ekim Devrimi’nin kanıtladığı gerçek de budur. Yoksa tarihsel gelişmenin de kanıtladığı gibi, burjuva toplumunda işçi sınıfı ve emekçi halk için tek bir “gerçek” özgürlük var ve bu özgürlük de, işgücünü patrona satma özgürlüğü, satış koşullarını belirleme özgürlüğüdür. Bu ise, patron tarafından dayatılan koşulları kabul etmeme durumunda, açlıktan ölme özgürlüğüne dönüşmüştür.

Burjuva toplumunda özgürlük gibi, eşitlik de bir hayalden ibarettir. Sömüren ile sömürülen arasında hiçbir biçimde gerçek bir eşitlikten söz edilemez. Demokrasi, biçimsel ve yasa önünde eşitlik getirmektedir. Sınıflar ortadan kaldırılmadan, sınıf farklılıkları kaldırılmadan, toplum üyelerinin üretim araçlarının mülkiyetine göre eşitliği sağlanmadan, gerçek bir eşitlikten söz edilemeyeceği ortadadır. Kolayca anlaşılacağı gibi, burjuva toplumunda işçi ve emekçi sınıfların önüne tek gerçek yol konulmuştur, bu da, mücadele yoludur. Buradan şu kesin sonuca ulaşılmaktadır, işçi sınıfı iktisadi köleliliğine son vermeden politikada üstünlük kuramaz. Ama iktisadi köleliğine son vermek ve haklarını genişletmek için de demokrasiye ihtiyaç duymakta, demokrasinin olmadığı ülkelerde demokrasi mücadelesi vermektedir.

Buraya kadar kısaca özetlenenler, burjuva toplumun olağan gelişmesini yansıtmaktadır. Türkiye gibi ülkelerde ise, burjuva demokrasisinin –kapitalizmin geç gelişmesi, emperyalizme bağımlılık ilişkileri vb.– egemen olmaması, sermayenin, egemenliğini burjuva diktatörlüğünün çeşitli biçimleri altında sürdürmesi gibi ek sorunlar, demokrasi mücadelesine farklı boyutlar katmaktadır. Bu nedenle, sürdürülen demokrasi mücadelesi, işçi sınıfının ve emekçi halkın alttan gelişecek girişkenliğini ve inisiyatifini artıran, onun eylemini kolaylaştıran bir zemin üzerinde gelişmek gibi özelliklere sahip olmak zorundadır.

Bütün bu söylenenler şu anlama gelmektedir ki, demokrasi sorununu, anayasa ve referandum meselelerini, bütün bunların devletle ilişkilerini, işçi sınıfı ve emekçi halkın eylemini ve tutumunu, bu tarihsel ve toplumsal gerçekler dışında ele alma olanağı bulunmamaktadır. Şimdi konuya bunların ışığında biraz daha yakından bakabiliriz.

GÜNCEL DEMOKRASİ TARTIŞMALARI

Çok iyi bilindiği gibi, anayasa değişikliği tartışmalarının yoğunlaştığı temel alanlardan birisi, Anayasa Mahkemesi’nin ve HSYK’nın oluşturulma biçimidir. Mevcut uygulamada Anayasa Mahkemesi üyeliğine atamaları cumhurbaşkanı yapmaktadır. HSYK üyeleri ise bütünüyle yüksek yargı tarafından seçilmektedir. Yapılan değişiklik ise, bu kurumlara ilişkin seçim ilkesini biçimsel olarak biraz daha genişletmekte, yürütmeye ve seçilmiş cumhurbaşkanına daha fazla müdahale alanı açmakta, onun belirleyiciliğini daha kesin hale getirmektedir. Buna rağmen hükümet ve onun dümen suyuna girmiş liberaller, burada, “demokrasi” ya da “yetersiz de olsa iyileştirme” bulmaktadırlar.

Oysa soruna biraz daha yakından bakıldığında, ortaya bütünüyle farklı bir tablo çıkmaktadır. Hem eski biçimiyle, hem de yenilenmiş haliyle yüksek yargı ve bütünüyle yargı sistemi, egemen sınıfların, büyük burjuvazinin halk üzerindeki egemenlik sisteminin en önemli halkalarından birisidir ve bu egemenliği güvence altına alan bir hukukun ve onun kurduğu bir sistemin üzerinde yükselmektedir. Bu sistemde yargının bağımsızlığından söz etmek ne olanaklıdır, ne de burjuvazi böyle bir şeyi kabul edebilir. İşte bu sistem içerisinde, görevleri ve işlevleri belirlenmiş yüksek yargı kurumlarının nasıl oluşturulacağının, üyelerinin nasıl belirleneceğinin “demokrasi” açısından ne gibi bir önemi olabilir? Ya da farklı egemen sınıf kliklerinin bu sistem içerisinde ne kadar etkinlik kuracakları mücadelesi, halkın sorunu olabilir mi?

Oluşturulmuş anti-demokratik yapının bu sorunu kendi içerisinde bir çözüme kavuşturması, bütünüyle sistemin kendi sorunudur. Farklı burjuva kliklerinin, devlet kurumları içerisinde daha fazla etkinlik kurma mücadelesinde halkı yedeklemeye çalışacağı tahmin edilebilir ve tarihin pek çok döneminde böylesi durumlara rastlanmıştır. Son anayasa tartışması da, AKP ve onun dümen suyundaki liberallerin, burjuvazinin yönetim sorunlarına, bu sorunlara ilişkin anlaşmazlıklara halkı yedekleme çabalarının nereye kadar uzanabileceğini açık seçik göstermiştir.

Hükümet ve bazı liberaller, parlamento çoğunluğunun, yüksek yargıyı yeniden yapılandırmasının demokrasiye uygun olduğunu iddia etmekte, demokrasi sorununu dar ve biçimsel seçim çerçevesine sıkıştırarak, “büyük demokratlar” pozlarında ortalıkta salınmaktadırlar. Onlara göre, her ne yolla olursa olsun, çoğunluk haline gelmiş olan karar alır, azınlık da buna uyar. Bu, burjuva partiler sistemi, mevcut seçim ve partiler kanununun kutsanmasından başka bir anlama gelmemektedir. Ayrıca bu yaklaşım, bizdeki somut durum bir yana, liberallerin demokrasi anlayışına uygundur. Bu demokrasi anlayışı, her türlü yol ve yöntem kullanılarak oluşturulmuş “çoğunluğun” egemenliğini meşru saymaktadır. Sınıfsal anlamda, bu, burjuva azınlığının çoğunluğa onaylatılmış egemenliğinin bir biçimi olmaktadır.

Peki, bu sorunda işçi ve emekçi halkın tutumu nasıl olmalıdır? Olayları, gelişmeleri seyretmek, ‘ne halleri varsa görsünler’ tutumu takınmak, ne ciddi politik partilerin, ne de işçi emekçi halkın tutumu olabileceğine göre, sorun nasıl ele alınacaktır? Demokrasi açısından soruna bakılınca, işçi ve emekçi halkın bu sorunu farklı bir alandan tartışması, demokrasi sorununa ve mücadelesine farklı bir içerik kazandırması, zorunlu ve gerekli olmaktadır.

Bu sorunun genel olarak demokrasi mücadelesinin bir parçası olduğu, demokratikleşmenin genel görevlerine bağlı olarak bir çözüme kavuşturulabileceği ortadadır. Ama yüksek yargı da içinde olmak üzere bir yargı sistemi tartışması varsa, bu genel görevlerle bağlantı içerisinde olmak üzere, yasaların ve sistemin bütünüyle değiştirilmesini, yargıçların halk tarafından seçilmesini; halk mahkemesi, halk jürisi sistemi ve halkın bilgi ve denetimine açık yargı, gerektiğinde yargıçları görevden alma yetkisinin halka verilmesini, adalete ulaşmanın parasız hale getirilmesini vb. talep etmek ve bunun için mücadele etmek, pratik güncel bir görev olarak da, politik yaşamın daha da gericileştirilmesine karşı çıkmak, demokrasi güçlerinin temel görevleri arasında olmalıdır.

Her soydan burjuva liberalinin adalet ve yargı sisteminin bu kapsamda halkın önüne getirilmesinden ölesiye korktuğu görülmektedir. Halkın girişkenliğinin ve inisiyatifinin bu yönde gelişmesi, işçi ve emekçi halkın devlet ve yönetim işlerine bu mevziden müdahale etmesi, burjuvazi ve liberaller açısından kabul edilemezdir. Onların demokrasisi, mevcut sistem içerisinde, halka kapalı bir çerçevede, kendi içerisinde sınırlı bir seçime ve bolca atamalara dayanmaktadır. Eskisiyle ve yenisiyle yargı sistemi ve yüksek yargının oluşumu, halkın üzerinde anti-demokratik bir mekanizmanın sağlamlaştırılması ve korunması üzerine oluşturulmuştur. Böyle bir yargının  ayrıca bağımsızlığından söz etmenin anlamsızlığı ortadadır.

Yargı sistemi böyle de, diğer devlet kurumları ve bürokrasi farklı mı? Farklı olduklarını ileri sürmek için tek bir neden bile bulunmamaktadır. Bir bütün olarak devlet sistemi, halkın üzerinde baskı ve egemenlik aygıtı olarak örgütlenmiş durumdadır. En yükseğinden, en alttakine kadar tüm kademelerde memurlar atamayla görevlendirilir, halk tarafından denetlenemez, onlardan hesap sorulamaz, görevden alınamazlar. Belediyeler, yerel yönetimler, merkezi hükümet ve devlet aygıtı tarafından sıkı biçimde denetlenmektedir. Hareket alanları ve yetkileri son derece sınırlıdır. Halkın ne merkezi düzeyde, ne de yerel, bölgesel çevrelerde inisiyatifini geliştirecek, yönetim ve devlet işlerine katılmasını sağlayacak, kendi kaderine olan ilgisini artıracak yol ve yöntemler geliştirilmediği gibi, bu yöndeki mücadeleler, talep ve istekler sürekli olarak bastırılmaktadır.

Bugünkü modern devletlerin ve sermaye düzeninin temel direği sürekli ordudur, polis de bu kurumu tamamlar. Olağan bir burjuva devletinde, ordu, hükümetlerin arkasında durur ve ancak emekçi sınıfların “düzeni tehdit eden” hareketlerini bastırmak üzere göreve çağrılır. Türkiye devletinin şekillenmesinde ordunun özel bir yeri ve ağırlığı olduğu reddedilemez. Ama buradan “vesayet sistemi vb.”nin de teorisi yapılamaz. Çünkü bu, büyük burjuvazinin sınıf egemenliğini, emperyalizme bağımlılık ilişkilerini, ordunun bu ilişkilerin korunmasındaki işlevini vb. halkın gözünden kaçırmaktadır. (bkz. ÖD’nin geçmiş sayılarında konuya ilişkin yazılar.)

YAŞ toplantısı, bu toplantı öncesi gelişmeler –mahkemelerin harekete geçirilmesi–, şurada terfilerin engellenmesi vb., hükümet çevreleri ve liberaller tarafından “vesayet sistemi”nin darbe yemesi olarak sunulmuştur. Emekçi halk için, düzenin temel direği ordunun komuta heyetine kimlerin atacağı sorunu belki merak ve ilgi konusu olabilir. Ama halkın bütünüyle bu mekanizmanın dışında olduğu, oraya atananların temel görevinin halkı bastırmak olduğu gerçeği karşısında, bu merak ve ilginin başka bir alana yönelmesi gerektiği de ortadadır.

Bu ilginin düzenli ordunun dağıtılması, halkın genel silahlanmasının bunun yerini alması mücadelesine doğru ilerlemedikçe, işçi sınıfının ve emekçi halkın kendi kaderini kendinin belirleyemeyeceği, artık tarihsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir. Bürokrasi ve düzenli ordu, modern burjuva devletin iki temel dayanağıdır. Tarihsel olarak mutlakiyetin gerilemesi ve yıkılması, meşruti monarşiler ve burjuvazinin gelişmesi ve egemen olması süreci, bu iki temel kurumun sürekli olarak geliştirilmesi ve yetkinleştirilmesi süreci olmuştur. Polis kurumu, gizli ve açık güvenlik örgütleri vb., bütün bu mekanizmayı tamamlamaktadır.

Devlet yapısı ne kadar gelişmiş, burjuva toplumu ne kadar oturmuş ve kökleşmiş ise, devletin örgütlenmesi de o kadar gelişmiştir. Bütün bu sistemin merkezinde de, mükemmel örgütlenmiş, bir ağ gibi toplumu yönetmek ve denetlemek üzerine kurulmuş bir bürokratik sistem bulunmaktadır. Önemli tüm devlet işleri kulislerde, dar çevrelerde karara bağlanır ve parlamentolar bu kararların kitleler önünde meşrulaştırıldığı organlar olarak görev yapmaktadırlar. Büyük burjuvazi, demokrasiyi, parlamentarizmi sürekli olarak biçimselleştirmekte ve güdükleştirmekte, halk kitleleri kendilerini ilgilendiren her önemli karar sürecinden sistematik olarak dışlanmaktadırlar.

Bu genel durum dikkate alındığında, tüm devlet ve yönetim işlerinin şeffaflaşması, işçi ve emekçi halkın her düzeyde kendi kaderini ilgilendiren karar ve yönetim mekanizmasına katılması mücadelesini geliştirmesinin önemi daha bir anlaşılır olacaktır. Demokrasiyi dar ve biçimsel şekillerden çıkaracak, onu, halkın kendini yönetme biçimine yaklaştıracak olan da budur. Bugün bunu sağlayabilmenin araçları ve yöntemleri bulunmaktadır. Burjuvazi, bu araçları, halkı denetleme ve gözetleme, baskı altında tutma amacıyla kullanmaktadır. Ama tam da burası, aynı zamanda, burjuvazinin tahammülsüzlüğünün, demokrasiye katlanamayacağının görüldüğü yer durumundadır. Halkın bu yöndeki her ciddi ilerlemesi, burjuvaziyi, egemen sınıfları demokrasiyi ortadan kaldırmaya doğru yöneltmektedir.

DEVLET VE HÜKÜMET

Modern burjuva toplumlarında, burjuvazinin egemenlik ve işçi sınıfı ve halk üzerinde sınıf diktatörlüğünün aygıtı olan mekanizma, devlettir. Mutlak olan ve devletin yapısını belirleyen olgu, burjuvazinin sınıf egemenliği ve diktatörlüğüdür. Burjuvazi bu sınıf egemenliğini, sınıf mücadelelerinin düzeyine, tarihsel gelişmenin özelliklerine göre, açık diktatörce yöntemlerle kullanabildiği gibi, burjuva demokrasisi yöntemleriyle de sürdürebilir. Bu, devletin çeşitli biçimler alabileceği gerçeğini ortaya koyar. Burjuvazinin sınıf hakimiyetinin en saf ve ideal biçimi burjuva demokrasisidir. Burjuva demokrasisi ne kadar gelişkin ve mükemmel bir düzeye ulaşmışsa, burjuvazinin sınıf hakimiyeti de o kadar gelişkin olur. Demokrasiye ilişkin bütün bu söylediklerimiz, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine uygun düşmektedir.

Tekelleşme ve emperyalizm dönemi, burjuvazinin demokrasiyi sınırlama ve ortadan kaldırma eğilimlerini güçlendirmiştir. Burjuva demokrasisi güdükleşmiş, seçim ilkesi daha fazla biçimselleşmiş, faşistleşme eğilimleri, faşist diktatörlükler kurma istemi yoğunlaşmıştır. Yakın geçmişte Almanya’da, İtalya’da, diğer bazı ileri ülkelerde ve bağımlı ülkelerde faşist diktatörlükler gündeme gelmiş, bilinen trajik olaylar yaşanmıştır. Daha geri ve bağımlı ülkelerde yaşananlardan ise uzun uzadıya söz etmenin bir gereği bulunmuyor. Bugün ise, batılı demokrasiler, bilinen teknolojik gelişmeleri, her vatandaşı denetim altına almanın ve gözlemenin aracı olarak kullanmaktadırlar. Artık “büyük birader” her yerdedir. Bütün bu söylediklerimiz, devletin, burjuvazinin sınıf egemenliğinin aygıtı olarak kaldığını, ancak biçiminde değişiklikler olabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Buradan devlet ve hükümet ilişkisine geçebiliriz. En kısa tanımlama ile, hükümetleri, devletin işlerini yürüten komiteler olarak tanımlayabiliriz. Parlamenter sistemlerde seçimlerle işbaşına gelen hükümetler, devleti çalıştırma görevini üstlenirler. Bu, olağan bir “parlamenter demokrasi”nin işleyiş biçimidir. Ancak Türkiye gibi ülkelerin pratiğinde de görüldüğü gibi, anti-demokratik yönetim biçimlerinde de, hükümetler, seçimlerle değişmektedir. Bu durum, anti-demokratik devlet yapısını değiştirmemektedir.

Bu durumu şu somut örnekle açıklamak olanaklıdır: 12 Eylül askeri faşist darbesinin kurduğu anti-demokratik devlet yapısı aynı kalırken, cunta hükümetleri, sonrasında ANAP, DYP, ANAYOL, ANASOL, REFAHYOL, AKP vb. hükümetler birbirlerini takip etmişlerdir. Geri toplumsal yapıdan, dinin politik amaçlarla kullanılmasından, burjuva sınıfın genişlemesinden ileri gelen burjuva klik ve partilerinin kendi aralarındaki mücadeleler de, bu genel yapıyı değiştirmemiştir. Ama şunu da vurgulamak gerekir ki, devletin şekillenmesindeki bazı özgünlükler nedeniyle, hükümetlerin devlet mekanizması üzerinde tam kontrol kurma sorunu bulunmaktadır ve bu durum, bir mücadelenin konusu olmaya devam etmektedir.

Ama burada, bir gerçeğin altı kalınca çizilmelidir. AKP Hükümeti, gerek uluslararası büyük emperyalist burjuvazinin, gerekse de onunla işbirliği içerisindeki büyük burjuvazinin istek ve hedeflerini derinden kavramış, büyük sermayenin özgürce gelişmesi için yapılması gerekenleri gerçeğe dönüştürme konusunda fütursuzca adımlar atmakta kararlı bir hükümettir. Bu konuda Özal’ın ANAP’ı ile karşılaştırılabilir, ancak onu aşan bir kararlılık göstermiştir. Din ve yaşam tarzı konusunda defoları olsa da, büyük burjuvazinin çıkarlarını kararlılıkla savunan bir hükümettir. Büyük burjuvazinin bir bölümü ile ortaya çıkmış olan çelişkilerin temelinde, büyük burjuvazinin sınıf olarak biraz daha genişlemesi, bu yeni kesimlerin de ayrıcalıklardan yararlanma, kendini kabul ettirme mücadelesi bulunmaktadır. Başbakan Erdoğan bu durumu “yeni gelişmiş olanları içlerine kabul etmiyorlar, ya da çok seçkinci davranıyorlar” sözleri ile ifade etmektedir.

Sonuç olarak, şunu ifade etmek gerekir ki, bugün uluslararası düzeyde hükümetlerin otoritesinin daha fazla arttığı, devletlerin “güvenlik ve terör” bahaneleri ile daha fazla merkezileştiği ve güçlendiği, buna karşın büyük sermayenin çıkarlarının engelsizce yerine getirildiği bir süreç yaşanmaktadır. AKP Hükümeti de, bu genel akımın dışında değildir. Ülkenin kendi tarihinden, gelişiminden kaynaklanan ek sorunlarla birleştiğinde, bu genel gidişata ilişkin tablo renklenmekte ve çeşitlenmektedir. Ancak sorunun özü yukarıda çizilen genel çerçevenin ışığında anlaşılabilir ve karşı koyma ve mücadele etme hattı bu temelde kurulabilirse, sermayenin ve gericiliğin saldırısı püskürtülebilir, işçi sınıfının öncülüğünde demokrasi ve bağımsızlık kazanılabilir.

Ne Yapmalı’da Örgüt ve Profesyonel DevrimcilikSorununun Ele Alınması Üzerine

Lenin’in “Ne Yapmalı” adlı yapıtı, hiç kuşku yok ki, pek çok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de, Leninist bir partinin örgütlenmesi ve çalışmasının kapsamı, parti örgütünün kurulmasında ve politik çalışmanın niteliğinin yükseltilmesinde gazeteye verdiği tayin edici rol konusunda temel bir anlayışı ortaya koyması ile önem kazanmıştır. Ama yine hiç kuşku yok ki, parti ve örgüt sorunu, pratik ve ideolojik çalışmanın kapsamı ve ihtiyaçları, bu yapıtta da vurgulandığı gibi, tarihsel dönemin özelliklerinden, politik koşullardan, içinden geçilen süreçten, dönemin ihtiyaçlarından bağımsız olarak ele alınamaz.

“Ne Yapmalı”da ortaya konulan örgütlenme planı, illegalite koşullarına zorunlu olarak mahkum olmuş, bu arada merkezi bir örgütlenme ve çalışmadan yoksun kalmış, ekonomistçe bir faaliyetin yeterli görülmesi nedeniyle amatörce bir çalışmaya saplanıp kalmış bir çalışmadan ve böylesi bir dönemden çıkışın temel unsurlarını ortaya koymaktadır. Bu çıkışta, “tüm Rusya’yı kapsayan illegal siyasi bir gazetenin”, kurulacak merkezi örgütün “iskelesi ve iskeleti”ni oluşturması gerekmektedir.

“Ne Yapmalı”da, illegal temelde profesyonel bir örgütün inşasında, merkezi, illegal bir gazetenin örgütlenmesinin tayin edici olacağı çarpıcı bir biçimde işlenir. Ama bu kitap, diğer pek çok önemli sorunu da ele almıştır. İdeolojik mücadele, yürütülecek çalışmanın kapsamı, ekonomizm ve amatörlük bu sorunlar arasındadır. Ama bütün bu sorunların çözümünde de merkezi bir örgüt, ve bu örgütün yaratılmasında gazete tayin edici bir rol oynadığı için, bütün Rusya çapında illegal siyasi bir gazetenin örgütlenmesi hep öne çıkmıştır. Kuşkusuz bugün de, farklı tarihsel koşullarda, merkezi bir örgütün varlığı ve farklı araçların da devreye girdiği koşullarda, halen politik günlük çalışma ve bu çalışmada gazetenin tutması gereken yer sorunu, devrimci işçi partileri için temel sorunlardan birisi olmaya devam etmektedir.

Ama burada, “Ne Yapmalı”, işlediği bütün yönleriyle ve genel olarak değil, daha sınırlanmış bir alanda; sorunun anlaşılması bakımından önemli olduğu için, o dönemin kısa ve genel bir özeti eşliğinde, kısaca, örgüt ve özellikle de profesyonel devrimcilik sorununu nasıl ele aldığı yönüyle işlenecektir. Çünkü bu sorunlar, devrimci işçi partilerinin işçi sınıfının ve gençliğin ön saflarını kucaklayarak her dönemde yeniden inşasının temel sorunları olmaya devam etmektedir. Bu nedenle, “Ne Yapmalı”yı bir de bu yönüyle yeniden irdelemek her halde yararlı olacaktır. Konuyu bu çerçevede belirlemek ve sınırlamak, zorunlu olarak alıntıları fazlalaştırmakta ve bazılarının uzun tutulmasına yol açmaktadır. Okurun bunu anlayışla karşılayacağını umarız. Ama bu durum, kuşkusuz zaman zaman bugünün sorunlarına kısa göndermeler yapmayı ve sorunların benzerliklerine ve farklılıklarına işaret etmeyi engellemeyecektir.

Hatta konuya tam da buradan girmek, belki daha yararlı olacaktır. Sorunu, şu çarpıcı yönüyle ortaya atmak olanaklıdır. Ülkemiz örneğinden yola çıkarsak, öncesi bir yana, yakın dönemde ve bugün pek çok işçi kesiminin şu ya da bu fabrikada veya bütün bir işkolunda –yakın dönemde TEKEL örneği– ya ekonomik ve sosyal haklar için ya da örgütlenme hakkı için mücadeleye, direnişe geçtiği görülmektedir. Bu direniş ve mücadeleler, kendi içerisinden kararlı, militan öncü işçiler de çıkarmaktadır. Bu “sınıf savaşçıları”nın ne kadarı daha ileri bir mücadeleye kalıcı olarak kazanılabilmekte, kararlı sosyalizm savaşçıları olarak örgütlenebilmektedirler?

Ya da soruyu şöyle sormak da olanaklıdır: Mücadeleler içerisinde öne çıkan bu işçi militanları, genç devrimcileri, profesyonel devrimciler, giderek “politik önderler” olarak yetiştirmeyi, örgütlemeyi başaramayan bir işçi partisi, sınıfın ve halkın daha geniş kesimlerini kucaklamayı başarabilir, devrimci görevlerinin üstesinden gelebilir mi? Kuşkusuz bu sorunlar, sadece ülkemize özgü sorunlar değildir ve kendilerini devrimci görevlerle donatma sorumluluğunda olan işçi partilerinin mücadelelerinin çeşitli dönemlerinde benzer sorunlarla karşılaşılmıştır.

Bu ülkelerden birisi de Rusya’dır ve “Ne Yapmalı”da sorun tüm çarpıcılığı ile ortaya konmuştur. Burada ele alacağımız örgüt ve profesyonel devrimcilik sorununu anlamak bakımından, Rus sosyal-demokrasisinin* gelişim aşamalarını kısaca hatırlamak gerekiyor. Rus sosyal-demokrasisinin tarihini üç döneme ayıran Lenin, “sonsöz”de bu dönemler hakkında şu tespitlerde bulunmaktadır:

Birinci dönem, on yılı kapsar, aşağı yukarı 1884’ten 1894’e kadar. Bu dönem, sosyal-demokrasinin teori ve programının yükselme ve pekişme dönemiydi. Yeni akımın Rusya’daki yandaşları sayıca çok azdı. Sosyal-demokrasi bir işçi sınıfı hareketi olmaksızın varlığını sürdürüyordu ve bir siyasal parti olarak, gelişmesinin rüşeym aşamasındaydı.

Bu dönemin ardından “ikinci dönem” gelmektedir. Bu dönem, gerçekten de ilginç bir dönemdir. Pratik çalışmayla birlikte ideolojik dönüşümün de ortaya çıktığı, şekillendiği bir dönemdir. Dikkatle okunursa, bu dönemin bize de oldukça tanıdık gelebilecek bazı özellikler taşıdığı rahatça görülebilecektir. Lenin bu dönemi şöyle tanımlamaktadır: “İkinci dönem, üç ya da dört yılı kapsar 1894-1898. Bu dönemde sosyal-demokrasi, sahnede, bir toplumsal hareket olarak, halk yığınlarının bir atılımı olarak, bir siyasal parti olarak göründü. Bu, hareketin çocukluk ve delikanlılık dönemidir. Aydın tabaka Narodizme karşı mücadele etme ve işçilerin arasına gitme genel çabası içindeydiler; işçiler de, grev hareketine katılma coşkusu içinde. Hareket büyük ilerlemeler kaydetti. Liderlerin çoğunluğu, Bay N. Mihaylovski’ye bir çeşit doğal sınır gibi görünen ‘otuz beş yaşına’ henüz varmamış olan gençlerdi. Gençliklerinden ötürü, bunlar, pratik çalışmaya hazırlıklı değildiler ve şaşılacak bir hızla sahneden uzaklaştılar. (abç) Ama çoğunlukla eylemlerinin kapsamı çok genişti. Birçokları devrimciler olarak düşünmeye Narodnaya Volya yandaşı olarak başlamışlardı. Hemen hepsi, gençliklerinde terörist kahramanlara hayranlık duymuşlardı. O kahramanlık geleneklerinin büyüleyici etkisinden kurtulmak için bir mücadele gerekti ve bu mücadeleye, Narodnaya Volya’ya sadık kalmaya kararlı ve genç sosyal-demokratların derin bir saygı duydukları kimselerle olan kişisel ilişkilerin kesilmesi eşlik etti. Bu mücadele, genç liderleri, kendi kendilerini eğitmeye, her eğilimdeki gizli yazını okumaya ve legal Narodizmin sorunlarını yakından incelemeye zorladı. Bu mücadelede eğitilen sosyal-demokratlar, ne yollarını aydınlatan Marksist teoriyi, ne de otokrasiyi devirme görevini “bir an bile” unutmadan, işçi sınıfı hareketi içine girdiler. 1898 ilkyazında partinin kurulması, bu dönemin sosyal-demokratlarının en çarpıcı ve aynı zamanda da sonuncu hareketi oldu.

Lenin’in “Ne Yapmalı”yı kaleme aldığı dönem, üçüncü dönemdir. Lenin, üçüncü dönemi –1897’de hazırlanan, 1998’de, ikinci dönemin yerini alan– dağınıklık, parçalanma ve yalpalamalar dönemi olarak tanımlar: “Bu, bir bölünme, dağılma ve yalpalama dönemiydi. Delikanlılık çağındaki bir gencin sesi çatallaşır. Ve işte böyle, bu dönemde Rus sosyal-demokrasisinin sesi de çatallaştı, falsolu sesler çıkarmaya başladı.” İşçi hareketi büyüyor, ilerliyor, buna karşın, yerel, parçalı ve ekonomizme saplanmış amatör çalışma, gelişen hareketin ihtiyaçlarına yanıt vermiyordu. Hareketin ileri, önderlerin geri olduğu bir dönemdi. Bu dönem, aynı zamanda, ideolojik planda “legal Marksist yazınla yetişmiş önderler”in egemen olduğu bir dönemdir. Bu durum, aynı zamanda kapsamlı ideolojik mücadeleyi de zorunlu kılmaktadır. İçinden çıkılması gereken dönemin özellikleri bunlardır. Lenin, “Ne Yapmalı”yı, ideolojik sorunlardan örgütsel sorunlara kadar uzanan kapsamlı görevlerin yerine getirilmesi amacıyla yazar ve bu döneme kesin olarak son verilmesi çağrısı ile bitirir. Varılacak hedef bellidir, Rusya çapında illegal politik bir gazete, bu gazete etrafında kurulacak ilişkiler sayesinde oluşturulacak merkezi bir örgüt, hareketin bütün ihtiyaçlarını yanıtlayacak merkezi, profesyonel bir çalışma. Bu çalışma, aynı zamanda, işçi sınıfına, tüm politik ve ekonomik sorunlara “sosyal-demokrat açıdan” tepki vermeyi de öğretecektir vb. Burada vurgulamak gerekir ki, “Ne Yapmalı”nın bu çağrısı kesinlikle yerine getirilir. Şimdi, konumuzla ilgili bölümleri irdelemeye başlayabiliriz.

NASIL BİR ÖRGÜT?

Profesyonel devrimciler sorununa geçmeden önce, “Ne Yapmalı”da Lenin tarafından tarif edilen örgütün nasıl bir örgüt olduğunu kısaca hatırlatmak gerekiyor. Lenin’de, koşullardan, ihtiyaçtan bağımsız, soyut bir örgüt tanımı bulunmaz. Lenin, örgütlenmenin karakterinin, doğal ve kaçınılmaz olarak faaliyetinin içeriği tarafından belirleneceğini vurgular. Amacı, işçi sınıfını devrime hazırlamak olan bir örgütün, buna uygun bir örgütlenmeyi başarabilmesi gerekir.

Burada tanımlanan örgüt, sosyal-demokrat örgütlerin parçalanmışlığı, yerel-amatörce bir çalışmaya saplanıp kaldığı, ülkede otokrasinin hakim olduğu –demokrasinin bulunmadığı– illegalite koşullarına mahkum olunduğu bir dönem içindir. İhtiyaç, tek bir merkez etrafında kenetlenmiş, yerel parçalanmışlıklardan, amatörce çalışmadan kurtulmuş, tüm enerjiyi merkezi çalışma etrafında yoğunlaştırmış, kendi içinde sımsıkı kenetlenmiş bir örgüttür. Bütün bunları gerçekleştirmenin aracı ise, Rusya çapında illegal siyasi bir gazetenin örgütlenmesi olacaktır. Gazetenin kurduğu ilişkiler, güvenilir adamlar, dağıtım ağı, işçi mektuplarının toplanması vb. bu örgütün “iskeletini” oluşturacak, tüm çalışmanın aynı hedef doğrultusunda yürümesine “kılavuzluk” edecektir. Söz konusu olan, otokrasi koşullarında çalışmayı başarabilen bir devrim örgütünün inşasıdır.

Lenin bu örgütün niteliklerini şöyle tanımlamaktadır: “Tekrar tekrar belirttiğim gibi, örgütle ilgili olarak ‘akıllılar’ sözüyle kastettiğim, profesyonel devrimcilerdir, kökenleri öğrenci olmuş ya da işçi olmuş önemli değil. İddia ediyorum ki: 1° sürekliliği sağlayan istikrarlı bir önderler örgütü olmadan hiç bir devrimci hareket varlığını sürdüremez; 2° hareketin temelini oluşturan ve ona katılan halk yığınları mücadeleye kendiliklerinden ne kadar büyük sayıda sürüklenirlerse, böyle bir örgüte olan gereksinme o ölçüde ivedileşir, ve bu örgüt de o ölçüde sağlam olmalıdır (yoksa demagogların yığınların daha geri kesimlerini peşlerinden sürüklemeleri daha da kolaylaşmış olur); 3° böyle bir örgüt esas olarak devrimci eylemi meslek edinmiş kimselerden oluşmalıdır; 4° otokratik bir devlette, böyle bir örgütün üyelerini devrimci eylemi meslek edinmiş kimselerle ve siyasal polisle mücadele sanatında profesyonel olarak eğitilmiş kimselerle ne denli sınırlarsak, örgütü açığa çıkartmak, o ölçüde zorlaşacaktır; 5° harekete katılabilen ve orada etkin olarak çalışabilen işçilerin ve öteki toplumsal sınıflardan gelme ögğelerin sayısı o ölçüde büyük olacaktır.

Kuşkusuz bu örgütün “profesyonelleri”, mücadele eden yığınlar içerisinden gelecektir ve onlarla sımsıkı bir bağlantı içindedir. O dönemde, böyle bir örgütle “kitleleri” karşı karşıya koymaya çalışan ekonomistlerin eleştiri ve karşı çabalarının etkisizleştirildiği bilinmektedir. Dönem, “Rus sosyal-demokrasisinin bunalımının, kendiliğinden uyanan kitlelerin yeterince eğitilmiş, yetiştirilmiş ve deneyimli önderlere sahip olmayışıyla açıklandığı” bir dönemdir ve ihtiyaç duyulan örgüt, işte bu bunalımı ortadan kaldıracak, bu ihtiyaca cevap verecek, önderleri de yetiştirecek bir örgüttür. Burada, şu hatırlatmayı yapmakta da fayda var: Lenin’in, daha sonra parti ve örgüt üzerine yazdıkları, özellikle “Bir Adım İleri İki Adım Geri”de, partiye üyelikten demokratik merkeziyetçiliğe, alt organların üst organlara bağlılığı ve organ çalışmasından disipline kadar vurguladığı ilkeler, Bolşevik Partisi’nin program ve tüzüklerinde yer alan ilkeler hatırlanmadan, bir bütün olarak 3. Enternasyonal’in (Komüntern) tecrübesi ve uluslararası komünist hareketin birikimi, bugün yaşanmakta olan tecrübe irdelenmeden, genel olarak Leninist parti ve örgütlenme sorunu tam olarak anlaşılamaz. Burada, sorunun, “Ne Yapmalı”nın sınırları içinde kalarak ele alındığı hatırlanmalıdır.

Yine de, “Ne Yapmalı”da söylenilenlerden, bugün için şöyle genel bir sonuç çıkarmak olanaklıdır: Örgütün alacağı biçim politik koşullara göre değişebilir. Açık çalışma koşullarının genişlemesi, araçların yaygınlaşması ve etkinleşmesi, eski dönemlere göre çok geniş olanaklar sunmaktadır. Sadece şunu hatırlatmak bile yeterlidir: Lenin’in o dönemde planını yaptığı gazete –Iskra– haftalıktı! Çok daha sonra Pravda ise, günlük. Ve Pravda günlerinde Bolşevik Partisi’nin açık çalışma olanakları genişlemiştir. Görüldüğü gibi, olanaklar, araçlar, örgütün alacağı biçim koşullara göre değişmekte, etkinlikleri artmaktadır. Ama yine de, örgüt için genel bir saptama yapmak olanaklıdır. Bu örgüt hangi biçimi alırsa alsın, bir devrim örgütü, “devrim yapmaya yetenekli” bir örgüt olacaksa, hem yönetici çekirdeğini sıkıca birleştirmek, günün görevlerini yetenekle yerine getirebilecek tarzda donatmak, hem de profesyonel aygıtını –iskeletini!– işçi kitleleri ile bağ içerisinde geliştirmek ve sürekli taze güçlerle beslenmesini güvenceye almak, iç ilişkilerinde demokratik merkeziyetçiliği uygulamak zorundadır. Şurası açık ki, böyle bir örgütün, günün büyüyen ve ağırlaşan görevlerini yerine getirebilmesinin temel koşullarından birisi olarak, kendisini sürekli olarak yeni kazanacağı profesyonel devrimcilerle güçlendirmesi ve sağlamlaştırması gerekmektedir. Bunun için, “bu nasıl olacak?” sorusunun da yanıtlanması gerekir.

İŞÇİ DEVRİMCİ NASIL YETİŞECEK?

Lenin amatör çalışmayı eleştirirken, “adam yok” sızlanmasına karşı şunları söylemektedir: “İşçi-devrimci, görevine tam olarak hazırlanabilmek için, aynı şekilde profesyonel bir devrimci olmalıdır. Onun için B-v., işçi, günün on bir-buçuk saatini fabrikada geçirdiğine göre, ajitasyon dışındaki öteki devrimci görevler ‘zorunlu olarak büyük ölçüde o çok az sayıdaki aydınların omuzlarına yüklenmelidir’ derken yanılmaktadır. Ama bu, hiç de ‘zorunlu’ olduğu için böyle olmamaktadır. Bu, biz geri olduğumuz için, yetenekli her işçiye profesyonel ajitatör, örgütçü, propagandacı, yayın dağıtıcısı, vb. vb. olabilmesi için yardım etmenin görevimiz olduğunu bilmediğimiz için böyle olmaktadır. Biz, bu bakımdan, gücümüzü utanç verici bir biçimde çarçur etmekteyiz, neyi en büyük dikkatle yetiştirmemiz ve geliştirmemiz gerektiğini bilmemekteyiz.

Ama işçi sınıfı partilerinin deneyimlerinde olumlu örnekler de vardır. Lenin, bunlara şöyle işaret eder: “Almanlara bakınız: onların güçleri bizimkinin yüz katıdır, ama gerçekten yetenekli ajitatörlerin vb., çoğu kez ‘ortalamalar’ arasından çıkmadığını pek iyi anlıyorlar. Onun için, her yetenekli işçiyi, hemen, yeteneklerini geliştirebileceği ve tam olarak kullanabileceği koşullar içine yerleştirmeye çalışıyorlar: onu profesyonel ajitatör yapıyorlar; eylem alanını genişletmek için, tek bir fabrikadan bütün sanayi koluna, tek bir yöreden bütün ülkeye yayabilmesi için, ona yardımcı oluyorlar. O, mesleğinde deneyim ve ustalık ediniyor; görüş ufuklarını genişletiyor ve bilgisini artırıyor; başka yörelerdeki ve başka partilerdeki ileri gelen siyasal liderleri yakından gözleme olanağını buluyor; işçi, onların düzeyine yükselmeye ve işçi sınıfı ortamının bilgisi ve sosyalist inançların tazeliği ile profesyonel ustalığı kendi şahsında birleştirmeye uğraşıyor; çünkü bunlar olmadan, proletarya, kusursuz biçimde eğitilmiş olan düşmanlarına karşı çetin bir mücadele veremez. İşte yığınlar, saflarından, Bebel ve Auer çapında adamları ancak bu şekilde çıkarmaktadır.

Kuşkusuz, Lenin, politik koşulların farklılığını iyi bilmektedir ve o nedenle şu tespiti yapmaktadır: “Ama siyasal bakımdan özgür olan bir ülkede büyük çapta kendiliğinden olan şeyi, Rusya’da, biz, bilinçli olarak ve sistemli bir biçimde örgütlerimizden yararlanarak yapmalıyız. Azıcık yeteneği olan ve bir şeyler ‘vadeden’ bir işçi ajitatörün günde on bir saat fabrikada çalışmasına izin verilmemelidir. Geçiminin parti tarafından sağlanmasını; zamanı gelince yeraltına geçebilmesini; eğer deneyimini artıracaksa, görüş ufuklarını genişletecekse ve jandarmaya karşı mücadelede hiç değilse birkaç yıl dayanabilecekse, eylem yerini değiştirmesini biz sağlamalıyız. Hareketlerinin kendiliğinden yükselişi genişlik ve derinlik kazandıkça, işçi sınıfı yığınları, kendi saflarından, sadece artan sayıda yetenekli ajitatörler değil, ama yetenekli örgütçüler de, propagandacılar da ve sözcüğün en iyi anlamıyla ‘pratik militanlar’ da çıkartırlar (böyleleri, çoğunlukla, Ruslara özgü biçimde oldukça dikkatsiz ve alışkanlıklarında derbeder olan bizim aydınlarımız arasında o kadar azdır ki). Gerekli hazırlıktan geçmiş ve eğitilmiş işçi-devrimcilerden kuvvetlerimiz olduğu zaman (ve elbette bütün öteki kollardan da), dünyadaki hiç bir siyasal polis bunlarla baş edemez, çünkü bütün varlıklarıyla devrime bağlı olan bu kuvvetler, işçi yığınlarının sonsuz güvenini kazanmış olacaklardır. Ve biz, hem işçilerin hem de ‘aydınların’ ortak yolu olan profesyonel devrimci eğitim yoluna işçileri ‘yöneltmek’ için gerekeni yapmadığımız, ve çok kez, işçi yığınları için, ‘ortalama işçiler’ vb. için ‘erişilebilir’ olan şeyler konusunda ahmakça söylevlerimizle onları geriye çektiğimiz için doğrudan doğruya suçluyuz.

Bugün ülkemizdeki koşulların o dönemki Rusya’dan farklı olduğunu, halen bir demokrasi ve özgürlük sorunu olmasına karşın, açık alanın daha fazla kullanılabildiğini, olanakların ve araçların son derece gelişmiş ve ilerlemiş olduğunu tespit edebiliriz. İşçi kitlelerine gelince, bazen mevzi olarak, bazen daha genel biçimde mücadeleye atılıyorlar, deney ve tecrübeleri sürekli olarak gelişiyor. Direnişe geçen işçilerin kendilerine sunulan kürsüleri de büyük bir yetenekle kullandığını, olumlu deneyimler açıkça gösteriyor. Bu durumun, işçi devrimcileri kazanma, onları sınıflarının kararlı ve yetenekli militanları ve giderek önderleri olarak yetiştirme konusunda o dönemin Rusya’sı ile kıyaslanamayacak olanaklar ve avantajlar sunduğunu kim inkar edebilir? Oysa, şimdilik oldukça sınırlı olan olumlu örneklerin de kanıtladığı gibi, ileri işçiler, kendilerine yeterli yardım sağlandığında, yeteneklerini geliştirme konusunda fazla sıkıntı çekmiyorlar.

Demek ki, işçiler arasında bu türden insanlar olmadığı, toplumun çeşitli kesimlerinden –profesyoneller sadece işçiler arasından çıkmayacaktır, genç aydınlar bu konuda geniş bir rezerv durumundadırlar vb.– kendini bu mücadeleye adayacak insanların çıkmadığı gibi bir gerekçe ileri sürülemez. Lenin, bu sorunu şöyle koymaktadır: “Gerçek şudur ki, toplum, ‘davaya’ uygun birçok insan yetiştirmektedir, ama biz, bunların hepsini kullanamıyoruz. Hareketimizin bu bakımdan içinde bulunduğu kritik geçiş aşaması şöylece formüle edilebilir: hiç adam yok – ama gene de yığınla adam var. Yığınla adam var, çünkü işçi sınıfı ve gittikçe çeşitlenen toplumsal katlar, her yıl, kendi safları arasından, protestoda bulunmayı isteyen, dayanılmazlığı herkes tarafından anlaşılmamış olsa bile, her gün büyüyen bir yığının gittikçe daha derinden duyduğu mutlakıyete karşı mücadeleye güçleri yettiği kadar katkıda bulunmaya hazır, gittikçe artan sayıda hoşnutsuz kimse üretmektedir. Aynı zamanda, adam yok, çünkü önderlerimiz yok, hem geniş ölçüde hem de birbirleriyle eşit ve uyumlu bir biçimde, en önemsizler dahil, bütün güçlerin kullanılması olanağını sağlayan bir çalışmayı gerçekleştirecek yetenekte siyasal önderler, yetenekli örgütçüler yok, ‘devrimci örgütlerin büyümesi ve gelişmesi’ sadece işçi sınıfı hareketinin büyümesinin gerisinde kalmıyor, ….. ama halkın bütün katları arasındaki genel demokratik hareketin de gerisinde kalıyor.

Bu satırları okuyunca, hangi militanın aklına şunlar gelip takılmaz? Burada, Rusya için çizilen çarpıcı tablonun, kendi gerçeklerimize benzeyen yanları yok mu? Koşulları, olanakları, örgütlenmiş bir parti olarak var olmanın getirdiği farklılıkları bir yana bırakırsak, gerçekten de benzerlikler şaşılacak kadar çoktur. Bir yanda, bugün henüz genel, kitlesel bir harekete dönüşmese de, her geçen gün yeni bir direniş haberinin geldiği işçi sınıfı mücadelesi, diğer yanda, emekçi tabakaların uyanışı ve mücadelesi, gençliğin artan öfkesi ve yükselen sesi, öbür taraftan, yaşadığı çevreyi, yaşam alanının savunmak için harekete geçen kesimler ve bir diğer yandan, canlı bir ulusal hareket, hiç bitmeyen bir demokrasi özlemi ve bunun için farklı sınıflar içerisindeki hareketlenmeler vb.. Bütün bu hareketlerin içinden en iyilerini kendi saflarına kazanmayı, işçi hareketini ve genel olarak halk hareketini böylece kucaklamayı başarabilen bir partinin, yenilmez ve üstlendiği görevleri yetenekle yerine getirebilen bir parti olacağı açık değil midir?

İŞÇİ DEVRİMCİ VE AYDINLAR

Bazen şu tür sorunlar getirilip ortaya konabilmektedir. İşçiler bu görevleri ne kadar yerine getirebilir, onların “eğitimi, düzeyleri yeterli midir?” Lenin, işçilerin profesyonel devrimciler olarak kazanılmasında her hangi bir ayrım noktası koymamakta mıdır? Kuşkusuz bu sorular uzatabilir, ama konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla, bu sorular, yanıtlarını “Ne Yapmalı”da bulmaktadır. Lenin şunları söylemektedir: “İşçi-devrimciler bile işçi sınıfı yığınlarının kendiliğinden uyanışının gerisinde kalmaktadırlar. Ve bu olgu, ‘pratik’ bakımdan da, işçilere karşı görevlerimiz konusundaki tartışmalarda sık sık lâyık görüldüğümüz ‘pedagoji’nin sadece saçmalığını değil, ama aynı zamanda gerici siyasal niteliğini de doğrular. Bu olgu, birinci ve en önemli görevimizin, parti eylemi bakımından aydın devrimcilerle aynı düzeyde olan işçi sınıfı devrimcilerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak olduğunun kanıtıdır (‘parti eylemi bakımından’, sözcüklerini vurguluyoruz, çünkü, işçilerin öteki bakımlardan aydınlarla aynı düzeye gelmesi, ne o kadar kolaydır, ne de o kadar ivedi bir zorunluluktur) (abç) Onun için işçileri devrimciler düzeyine yükseltme işi asıl çabamız olmalıdır…

Bu paragrafta, sorun, yeteri kadar açık bir biçimde işlenmiştir. İşçi devrimcilerden öncelikle istenen, “parti eylemi” bakımından, yani partinin hedefleri doğrultusunda, işçi sınıf içerisindeki pratik günlük, örgütsel çalışma bakımından görevlerini yerine getirmeleridir. İşçi devrimciler, bu konuda çok fazla zorluk çekmeyeceklerdir. Yoksa onlardan ilk elden istenen, aydınlar düzeyine yükselmeleri, sonra bu görevleri üstlenmeleri değildir. Partinin sınıf içerisinde yürüttüğü günlük pratik çalışmaya katılmak ve sınıf kardeşlerini bu konuda kazanmaya çalışmak, işçi devrimci için yerine getirilemeyecek bir çalışma değildir. Bunun ötesinde, bir işçi devrimci, zaten kendi deneyiminden, özenti içinde “aydınlar gibi olmaya çalışmanın” kendisi üzerinde yarattığı, yaratacağı olumsuzlukların, bu “kıyafetin” kendi üzerinde ne kadar eğreti durduğunun kolayca farkına varabilir. Demek ki, burada sorun, işçi devrimcinin kendi sınıfını örgütlemek, onun hareketini geliştirmek için, düzenli, sistemli, bütün olanakları kullanan, hareketle genel bağını kurmuş yetenekli bir çalışma içerisine çekilebilmesidir. Burada üstlendiği hiçbir görev, işçi devrimcinin yabancısı değildir.

Oysa partiye katılmış, pratik örgütsel çalışma yürüten aydınlardan ve genç aydınlardan istenenler, işçi devrimciden istenenlerden daha fazladır. Burada, ayrıca, bugün aydınlar üzerine yürütülen tartışmalar dikkate alınarak, şu dikkatle vurgulanmalıdır ki, konumuzla ilgili olarak, aydınlar dendiğinde, bundan kastedilen, genel olarak aydınlar değil, işçi hareketine katılmış olan aydınlardır. Bu tür aydınlar söz konusu olduğunda, bunlarda aranan nitelikler için, ilk elden şunlar sayılabilir: İşçi hareketine kayıtsız şartsız bağlanma, ideolojik sağlamlık ve birikim, partinin ideolojik gelişimine katkıda bulunma, işçi hareketine olumlu özellikler katma, disiplin vb. gibi pek çok kıstas. Bu nedenle, Lenin’in yukarıdaki ayrımı koyması boşuna değildir. Partinin işçi hareketini kucaklayabilmesinin temel güvencesi işçi devrimcilerin kazanılması ve yetiştirilmesi ise, parti olabilmesinin güvencesi de, bu işçilerin aydınlarla –sosyalizmin bilimsel bilgisi ile donatılmış– olumlu bir bileşimidir.

Sonuç olarak, bitirirken şunları söyleyebiliriz: “Ne Yapmalı”, burada, konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla irdelenmeye çalışılmıştır. Yoksa kitabın kapsamı oldukça geniştir, devrimci işçi ve genç için çalışmasına ışık tutacak, yön verebilecek pek çok alanı içermektedir. Burada ele alınan sorunlar açısından, dönem, koşullar, parti ve örgütlenme sorunları farklılıklar gösterse de, genel amaç açıkça ortada durmaktadır; bu amaç; işçilerin parti olarak örgütlenmesi, kendilerini dönemin koşullarına ve ihtiyaçlarına yanıt verecek tarzda geliştirmeleri, sermayenin iktidarını yıkmak için mücadeleye atılmaları ve bu mücadeleye halkın diğer emekçi tabakalarını ve gençliği de kazanabilmeleridir. Bunları başarabilen bir işçi sınıfı ve onun partisi, tarihsel görevlerini yerine getirmeye gerçekten aday bir parti olacaktır.



* Sosyal demokrasinin, yozlaştırılıp sınıf işbirliğini esas alan bir bozuşma süreci yaşayarak, sonunda bugünkü “sosyal demokrasi” dönüşmesiyle, bu niteleme bir yana bırakılarak, devrimci işçi akımı ve hareketini belirtmek üzere “komünizm”, “komünist hareket” kavramları kullanılmıştır.

Emperyalist Müdahaleler ve Halklar

Emperyalist müdahalelerin hız kazandığı bir dönem yaşanıyor. En son örnek Libya’da da görüldüğü gibi, bu müdahaleler, açık askeri müdahale ya da üstü örtülü politik müdahaleler olarak devam ediyor. Libya ilk örneği oluştururken, Mısır ikinci türe giriyor. Müdahalelerin gerekçeleri ise hemen hiç değişmiyor. Ya diktatörlerinin bazı istisnalar dışında hemen hepsinin emperyalistler tarafından desteklendiği ve yine pek çoğunun bir darbe ile iş başına getirildiği çok iyi bilinmesine rağmen, halkların kendi diktatörleri tarafın ezilmesi, katledilmeleri gerekçe olarak kullanılıyor. Ya da “korkunç kitle imha silahları geliştirdikleri ve terörizme destek verdikleri” ilan ediliyor.

Irak örneğinde, “Saddam yönetiminin korkunç kitle imha silahları geliştirdiği” gerekçesi emperyalist dünya için başat bir rol oynadı. Müdahale ve işgal sonrasında ülke yakılıp yıkılmış, ama ortaya bu silahlara ilişkin bir kanıt konulamamıştı. O dönemde ABD yönetiminde olan üst düzey görevliler bu kanıtları ortaya koyamayınca “yanıltıldıklarını” itiraf etmişler, ama bu arada ülke harabeye çevrilmiş, yüz binlerce insan katledilip, işkencelerden geçirilirken, bir o kadarı da yurtlarını terk etmek zorunda kalmış, mülteci durumuna düşmüştü.

Emperyalistler ve özellikle ABD emperyalizmi Irak örneğinde, yine de “rahatlatıcı” bir gerekçe bulmuşlardı. Irak Kürtleri zülüm altındaydı ve Saddam yönetimi zehirli gazları da kullanarak kitle katliamları yapmıştı. Gerçi ABD yönetimi Halepçe’de rahat bir katliam yapabilsin diye Saddam yönetiminin ellerini serbest bırakmıştı, ama bu durumu nasıl olsa dünya halklarının gözünden kaçırabilirdi. Kürtler ulusal baskı ve zülüm altındaydılar, ama ne emperyalist müdahale istemişlerdi, ne de emperyalistler onların on yıllardır süren mücadelesine, esaretine ilgi göstermişlerdi. Kürtlerin müdahale sonrasında yaptıkları ise, benzer durumdaki hemen her halkın yapacağı şeydi. Ortaya çıkan durumdan yararlanmak ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin edebileceği koşullara kavuşmak için çaba göstermek.

Genel olarak çok iyi biliniyor ki, halkların, pek çoğu emperyalizmin işbirlikçisi olan kendi yönetimlerine karşı mücadelesi on yıllardır sürüyor. Bu mücadelelerinin hedefinde de –mücadele edenler bunun bilincinde olsunlar ya da olmasınlar ya da taktik nedenlerle açık bir tutum açıklamaktan kaçındıkları durumlarda bile– gerici yönetimlerin destekçisi olan emperyalizm bulunuyor. Ancak uluslararası gelişmelerin karmaşık gibi görünen örgüsü, halkların özü aynı olsa da yaşadıkları farklı süreçler, emperyalist müdahalelerin anlaşılmasını zorlaştırıyor ve kuşkusuz bu zorlaşmada emperyalizmin ideologlarının büyük propaganda aygıtını kullanarak sürdürdükleri demagojilerin ve onların izinden giden liberallerin yanıltıcı propagandalarının büyük etkisi bulunuyor.

Bu nedenle, emperyalist müdahalelerin gerçek amaçlarını yeniden yeniden tartışmak, durumu olabildiğince berrak bir biçimde halkların önüne getirmek, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi veren işçi sınıfını ve halkları bu bakımdan silahlandırmak büyük önem kazanıyor. Şurası açık ki, hiçbir müdahale ya da halkların müdahaleye olanak tanımayan atılımları –Tunus gibi– birbiri ile aynı özellikleri taşımıyorlar ve hepsi birden tek bir torbaya doldurulamazlar. Tunus ve Mısır’daki gelişmeler, benzer yönleri olmasına karşın aynı özellikleri taşımadıkları gibi, Mısır ve Libya’yla bu ülkelerde olanlar da aynı özellikleri taşımıyorlar. Diğer taraftan bir süre önce ABD tarafından açıklanmış, ancak halklar tarafından iç yüzü çabuk anlaşıldığından adı değiştirilmiş, ama stratejisi değiştirilmemiş olan bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) var ve bazı ulusalcılar ve solcular halkların eylemlerini BOP’un bir uygulama tahtası olarak görme ve böyle yansıtma eğilimindeler.

Bütün bunlar dikkate alındığında, emperyalist müdahaleleri ana hatları ile yeniden ele almak, sorunu mümkün olan açıklıkta işçi ve emekçi halkların, gençliğin bilincini geliştirecek bir mevziden ortaya koymak zorunlu ve gerekli olmaktadır.

AFYON SAVAŞLARINDAN LİBYA’YA

Çin’e karşı afyon savaşlarını başlatan sömürgeci koalisyonun açık bir gerekçesi vardı. Çin yönetimi sömürgeci güçlerin ticaretini ellerinde bulundurdukları afyonun pazarlanmasını serbest bırakmalı ve halkının uyuşturulmasına kapıları ardına kadar açmalıydı. Gerekçe, “serbest ticaret” adına bu kadar arsızca ve utanmazca orta yere konmuştu. Çünkü o devirde henüz “demokrasi ve özgürlük uğruna” müdahale yapmak icat edilmemişti.

Örneğin Alman İmparatoru II. Wilhelm, 27 Temmuz 1900’de, Bremerhafen’da, Boxer ayaklanmasını bastırmak üzere Çin gönderilecek askerlere şöyle sesleniyordu: “Askerlerim! Kurnaz, tam silahlı ve tehlikeli bir düşmanla karşılaşacağınızı bilmelisiniz. Onunla çarpışın ve yenin; ona hiç alan bırakmayın, hiç esir almayın. Elinize düşerse onu öldürün. Bin yıl önce Atilla’nın liderliğindeki Hunlar öyle bir nam saldılar ki, hala masallarda ve efsanelerde yankılanmaktadır. Dolayısıyla Almanların ismi de Çin tarihinde bin yıl sonra bile yankı yapmaya devam etsin, öyle ki çekik gözlü ya da değil, hiç bir Çinli, bir Alman’ın yüzüne bakmaya cesaret edemesin.” (Atilla, Christopher Kelly).

Çin’deki anti-sömürgeci hareketleri bastırmak için İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Japonya vb. ülkeler uluslararası bir güç oluşturarak, Çin’in tepesine çullandılar. Elbette Çin halkı sömürgeci müdahaleye direndi ve sömürgeciliğe karşı bir mücadeleler zinciri başladı. Kuşkusuz Afyon Savaşları ile başlayan, Boxer ayaklanmasına ulaşan anti-sömürgeci hareketleri uluslararası koalisyon oluşturarak bastırmak, geri ve bağımlı ülkelere müdahale etmenin ilk örneği değildi. Ama müdahalenin gerekçesi oldukça çarpıcıydı ve sömürgeci, emperyalist müdahalelerin tüm mantığını ve özünü açıkça ortaya koyuyordu. 1814’te Napolyon’un Waterlo’daki yenilgisinin ardından Avrupa’nın büyük devletleri, kralların ve imparatorların saltanatlarını güvenceye alacak, halklara karşı ortak hareket edecek bir sistem kurmuşlardı. Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun güçlü adamı Kont Maternich’in adını taşıyan bu sistem, 1848 devrimlerine kadar varlığını sürdürmüş, pek çok halkın ayaklanması bastırılmış, tahtların taçların korunması sağlanmış, bu gerici sistem en büyük destekçisini de Rus çarlarında bulmuştu. Avrupa’daki pek çok devrim ve özgürlük hareketi Çarlık orduları tarafından ezilmişti.

Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları’nın –dünya savaşları–, Cemiyet-i Akvam’ın deney ve tecrübeleri üzerine Birleşmiş Milletler kuruldu ve emperyalist güç ilişkileri ve onun etrafında şekillenen dünya sistemi “uluslararası hukuka” kavuşturuldu. Stalin döneminde sosyalist Sovyetler Birliği’nin bu örgütlerde ulusların eşit koşullarda temsil edilmesine yönelik mücadelesi, çeşitli gerici gerekçelerle engellendi ve Kruşçev yönetimiyle ve daha sonrasında da zaten durum bütünüyle değişti, Sovyetler kendi gerici, emperyalist çıkarlarını gütmeye başladı.

Güç ve paylaşım ilişki ve çekişmelerinden dolayı kendi aralarında savaşların eksik olmadığı büyük devletler, küçük devletlerde patlayan bağımsızlık eğilimlerini, halkların mücadelelerini bastırmak için neden bir araya geliyorlar, emperyalist koalisyonlar oluşturuyorlar ve halklara karşı saldırganca savaşlar yürütüyorlar? Kuşkusuz bu sorunun yanıtlanması çok uzundur ve üzerinde ciltler dolusu kitap yayınlanabilir ve zaten yayınlanmıştır da. Lenin, Emperyalizm –bu kitabın Evrensel Basım yayın tarafından yeni bir baskısı yapıldı– kitabında, kapitalizmin tekelci evreye geçmesi ve emperyalizm halini alması, büyük tekeller ve devletler tarafından dünyanın paylaşılmasının kaçınılmazlığını büyük bir açıklıkla ortaya koydu.

Konumuz açısından durum bir cümle ile şöyle özetlenebilir: Kapitalist emperyalist sistem en tepede yer alan birkaç büyük devlet tarafından korunacak ve savunulacak, bağımlı devletlerin ve halkların sistemi tehdit eden her hareketi bastırılacak, büyük tekellerin ve devletlerin kârları, stratejik çıkarları ne pahasına olursa olsun güvenceye alınacaktır. Bütün bunların doğal ve zorunlu uzantısı ise, emperyalist güçler arasındaki bölgesel ve genel savaşlardır. Bir halkın tepesine çullanıldığında sadece o ülke tam bir emperyalist denetim altına alınmıyor, aynı zamanda paylaşılıyor. Son dönemde gerçekleşen emperyalist koalisyonların temel özelliklerinden birisi işte bu paylaşımdır. Dünyayı güçleri oranında paylaşmaya devam ediyorlar.

Bugün bu paylaşımın nasıl devam ettiğini şu gazete haberi olanca açıklığı ile özetliyor: “İngiliz Independent gazetesinin ele geçirdiği binden fazla gizli belge, İngiltere’nin Irak işgalindeki asıl amacını gözler önüne serdi. Irak işgalinin başlamasından 1 yıl önce dünyanın büyük petrol şirketleri ile İngiliz hükümeti arasında Irak’ın dev petrol rezervleri üzerinde görüşmeler yapıldığı anlaşıldı. Petrol aktivisti Greg Muttitt tarafından, 5 yıllık bir çalışmanın sonucu ulaşılan belgeler, 2002’nin sonunda, devlet memurları ve bakanlar ile BP ve Shell arasında yapılan en az 5 görüşme hakkında detayları içeriyor. Belgelere göre, Mart 2003’teki işgalden 5 ay önce, dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Barones Symons, Başbakan Tony Blair’in Irak’ta rejim değişikliği isteyen ABD’nin planlarına verdiği destek için, İngiltere’nin enerji şirketlerine Irak’ın dev petrol ve doğalgaz rezervlerinden pay verilmesi gerektiğine inandığını kaydetti. Belgelerde, ‘Irak’ın çok büyük bir petrol potansiyeli var. Saddam sonrası Irak’ta, İngiliz şirketleri için adil bir pay elde etmek konusunda kararlıyız’ ifadeleri yer aldı. Yine belgelere göre, BP, ABD’nin, Fransız TotalFinaElf’in Saddam rejimiyle olan sözleşmesini işgalden sonra iptal etmemesi halinde Fransız holdingin dünyanın en büyük petrol şirketi olacağından endişe duyuyordu. Irak’ın işgalinden hemen sonra petrol rezervlerinin paylaşılma şekli, belgelerin doğruluğunu kanıtlıyor. İşgalin akabinde, 20 yıl süreyle geçerli olmak kaydıyla atılan imzalar tarihe geçti. Bu anlaşmalarla Irak’ın petrol rezervlerinin yarısı (60 milyar varil), BP ve Çin Ulusal Petrol Şirketi’nin (CNPC) oluşturduğu konsorsiyuma satıldı. Bu konsorsiyum, sadece Irak’ın güneyindeki Rumaila petrol yataklarından yılda 658 milyon dolar kazandı.” Hatırlatmakta yarar var, işgalin gerçek nedenlerini ortaya koyan bu belgeler, daha sonra İngiltere’nin Irak savaşındaki rolünü sorgulayan Chilcot Soruşturması’nda yer almadı. Shell ve BP de, Irak petrolü için İngiliz hükümetiyle görüşüldüğü iddialarını reddetmiş, dönemin Başbakanı Tony Blair “petrol komplosu teorisini saçma bulduğunu” ifade etmişti. Ancak gelişmeler gerçeği tüm çıplaklığı ile orta yere getirdi.

ARAP AYAKLANMALARI BOP’UN LABORATUVARINDA MI HAZIRLANDI?

Çok iyi hatırlanacağı üzere, ABD emperyalizmi Bush döneminde BOP’u ortaya atmış, Bush yönetiminin son dönemine doğru bu “proje”den söz edilmez olmuştu. Projenin özü şuydu ki, Kuzey Afrika’dan Kafkaslara kadar olan bir bölgede büyük değişimler olacak, krallar, şeyhler, diktatörler devrilecek, bu bölgelerde ‘daha demokratik yönetimler’ kurulacaktı! ABD’de, kendisiyle birlikte hareket etmeyi kabul eden müttefikleriyle bu süreci destekleyecek ve yönetecekti. ABD bu projeyi ilan ederek iki yönlü bir saldırıya hız kazandırmak istedi. Bu saldırının bir yönü, bölge halklarına ve diğer emperyalist rakiplerinin bölgeye ilişkin besledikleri hevesleri kırmaya yönelikti. Kısacası ABD’nin emperyalist çıkarlarının yenilenmesi ve güçlendirilmesi amaçlanıyordu. Ama bu projenin iki temel zaafı vardı.

Birincisi, kralların, şeyhlerin ve daha modern diktatörlerin büyük çoğunluğu –Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esad yönetimi farklı özellikler gösteriyor– ABD’nin sadık destekleyicileri ve uşakları idi. Bunların değişmesi söz konusu değildi. ABD Yemen’de diktatör Salih’in arkasında durarak, Bahreyn’de muhalefetin Suudi desteğiyle ezilmesini sağlayarak, zaten bunun olamayacağını fiilen kanıtlamıştı. Mısır’da ise, halk hareketini kontrol altına almak için Mübarek yönetiminin kalıntıları ve Müslüman Kardeşler ile yakın bir işbirliği yürütmekte. Krallar ve şeyhlerle yönetilen ülkelerde Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı türden bir süreç, yani ABD kontrolünde ve denetiminde çok partili yaşama geçilmesi ve demokrasi görüntüsü verilmesi mümkün olabilir mi? Bu da mümkün gözükmüyor, çünkü örneğin Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriat yönetimi buna bütünüyle kapalıdır. Ancak demokratik ve laik bir halk hareketi bu yolu açabilir, ama bu durumda da ABD’nin stratejik çıkarları tehlikeye atılmış olur. Açıkçası BOP, daha baştan çıkmaza girmeye mahkumdu.

İkinci olarak, Ortadoğu’daki halk kitleleri BOP’un “demokrasi” vaadini ciddiye alırlarsa ya da bu proje onlarda bu yöndeki istekleri kışkırtırsa ne olacaktı? Bu yöndeki her gelişme zorunlu olarak anti-ABD ve anti-Batı olmak, anti-emperyalist potansiyel taşımak zorunda idi. Gerekçesi ise açıkça ortada duruyordu, ilk olarak devrilmesi gereken yönetimler ABD uşakları idi ve onlar devrilmeden demokrasi yönünde bir gelişme söz konusu olamazdı. Ama onların baş destekçisi de ABD idi. İkinci olarak, Filistin sorunu gibi büyük bir sorun vardı ve aşağıdan gelişecek her halk hareketinin Filistin halkıyla yakın bir dayanışmaya yönelmesi hemen hemen kaçınılmazdı. Bu ise, ABD ve İsrail karşıtlığından başka ne anlama gelebilirdi ki? Çok açıktır ki, bu durum, emperyalist ve gerici emellerin darbe yemesi anlamına gelir.

Açıkçası BOP “olmayacak duaya amin” demekti ve sessizce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gerçekleşmeyen projeler rafına kaldırıldı. Ama rafa kaldırılmayan bir amaç vardı ve bu amaç bölgeye ilişkin ABD’nin stratejik çıkarları ve hesapları idi. Yani asıl amaç ortada duruyor, ama kılıf değişiyordu. Bu kolayca anlaşılacağı üzere şu anlama geliyordu: ABD’nin emperyalist çıkarları bir “proje çerçevesine” sığdırılamaz, emperyalist çıkarlarımız her durumda korunmalı ve geliştirilmelidir, bunun için hedefleri ilan edilmiş projelere değil, Amerikan pragmatizmine ihtiyaç var! Herkesle konuş, denetim dışı hareketleri kontrol altına almaya çalış, yönetimler nasıl olursa olsun, ama Amerikan çıkarları her durumda korunsun ve geliştirilsin! Sorun yönetimlerin aldığı biçimler değildir, ABD çıkarları karşısında aldığı tutumlar belirleyicidir, çıkarlarımız savunuluyorsa yönetim biçimlerinin bir önemi yoktur! ABD emperyalizmi açısından sorun bu kadar açık ve net ortaya konmuştur ve uygulanan gerici politikalar da bütünüyle bu anlayış tarafından belirlenmektedir.

Burada, kısaca uluslararası medya tarafından “Arap Baharı” olarak adlandırılan, Arap halklarının devrim, isyan ve ayaklanmalarından oluşan sürecin, tek tek ülkelerdeki farklılıklarına da değinmek gerekir. Tunus, bütün diğer ülkelerden ayrılan bir özellik göstermektedir. Tunus halkı emperyalistlerin müdahalesine fırsat tanımadan bin Ali diktatörlüğünü devirmiştir. Fransız emperyalistlerinin Ali’ye destek verme girişimi başarısızlığa uğratılmıştır. Ayaklanma birden bire gelişse de, sürecin bu yana doğru gittiğini Tunus İşçileri Komünist Partisi çok önceden tespit etmiştir. Tunus işçileri ve halkı, diğer Arap ülkelerinden farklı olarak bir partiye sahiptir. Diktatörlük devrilmiş, halk bilincini ve örgütlenmesini daha fazla ilerletecek bir sürece girmiştir. Halk hareketi diktatörlüğün tüm kalıntılarını temizlemekte kararlıdır. Emperyalistler AKP benzeri bir partiyle devrimi denetim altına almaya, Tunus halkının kazanımlarını gasp etmeye çalışmaktadır. Ama Tunus halkı tecrübesi ve mücadele deneyimi ile böyle bir duruma izin vermeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Mısır halkı isyanıyla Mübarek yönetimini devirdi. Başta ABD olmak üzere belli başlı emperyalist güçler, ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un deyimi ile, “halkların ne yöne gideceği belli olmayan” hareketini kontrol altına almaya çalışmaktadırlar. Emperyalistlerin istediği Mübareksiz bir Mübarek rejimidir. Ancak Tahrir Meydanı’nı yeniden dolduran Mısır halkı buna izin vermeyeceğini tutumuyla ortaya koymaktadır. Mısır’da ayağa kalkmış bir halk vardır ve bu halk hızla bilincini artırmakta, örgütlenmelerini geliştirmektedir. Ayaklanma günlerindeki her bir gün “olağan zamanın onlarca yılına bedeldir” sözü burada da geçerliliğini korumaktadır. Mısır’da da Müslüman Kardeşler’in emperyalizmle uzlaşma tutumları, halk tarafından boşa çıkarılabilir ve gelişmeler durumun bu yöne doğru ilerlediğini göstermektedir.

Bahreyn ayaklanması, ABD’nin bölgedeki temel dayanaklarından birisi olan Suudi diktatörlüğü tarafından bastırıldı. ABD, Yemen’de diktatör Salih’i desteklemeye sonuna kadar devam etti. Ürdün’deki hareketlenme şimdilik kontrol altına alınmış görünüyor. Libya’da özellikle gençlerin başı çektiği ilk hareketlenme diktatör Kaddafi tarafından bastırıldı. Emperyalist güçler, NATO şemsiyesi altında Bingazi’de işbirlikçileri örgütleyerek, vurucu gücünü Fransa, İngiltere ve ABD’nin oluşturduğu, sonradan çıkarlarının güvence altına alınacağı garantisini alan İtalya’nın da katıldığı emperyalist bir koalisyonla Kaddafi yönetimini devirmeye çalışıyorlar. Türkiye gericiliği de bu emperyalist koalisyonun içinde aktif bir biçimde yer alıyor ve Libya’nın emperyalistler tarafından işgaline ve paylaşımına doğrudan katılıyor.

Suriye’de de muhalif gösteriler başladı ve Esad yönetimi bu gösterileri vahşice bastırmaya yöneldi. Bu durum “Batı” için bölgedeki çıbanbaşlarında birisi olarak kabul edilen Suriye yönetimini devirmenin gerekçesi yapılıyor. Suriye’ye karşı henüz emperyalist bir koalisyon oluşturulamasa da, Esad yönetimini devirmek için her fırsattan yararlanılıyor. Emperyalist güçler Suriye halkının kendi kaderini kendisinin tayin etmesine olanak tanımamak, süreci kendi kontrollerine almak istiyorlar. Türkiye gericiliği de bu gerici planda aktif bir rol oynuyor.

Görüldüğü gibi her bir Arap ülkesinde yaşananların kendine özgü bir gelişme özelliği ve farklı niteliği bulunuyor. Bunların aynı torbaya doldurulamayacağı, hepsi için geçerli genel tespitlerin yapılamayacağı ortadadır. Ortak bir gerçek varsa, o da Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da halklar hareketlenmişlerdir ve bu hareketlenme eski gerici statükoyu parçalamakta, halkların uyanışını hızlandırmakta, halk hareketleri objektif olarak ABD ve Batı’lı emperyalistlerin çıkarlarını tehdit etmektedir. Emperyalist güçler, Arap halklarının başlattığı bu süreci yeniden sıkı bir biçimde kendi kontrolleri altına almaya çalışmaktadırlar. Yaşanılanları böyle değerlendirmeyip, ABD’nin “planları” olarak görmek, sadece siyasi körlük değil, Arap halklarının çıkarlarının, onların isyan ve devrimlerinin karşısında yer almak, eski statükoya destek vermek anlamına gelmektedir.

Mayıs ayı sonlarında toplanan G-8 Zirvesi’nin şu bildirisi aslında fazla söze gerek bırakmamaktadır. “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da devam eden tarihi değişim, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Orta ve Doğu Avrupa’da ortaya çıkan değişimlere kapıyı açan bir potansiyele sahiptir. Biz G-8 üyeleri olarak Arap Baharı’nın taleplerini kuvvetle destekliyoruz. … Fransa’nın ev sahipliğinde gerçekleşen G-8 zirvesinde ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, İtalya, Kanada ve Rusya devlet başkanları, Batının yardım ve desteği olmazsa Arap Baharı’nın aşırı uçlara kayması tehlikesine değinerek her ülkeye ayrı ayrı çağrıda bulundu.” (Sabah 28 Mayıs, abç.) Arap halklarının hareketlerinin aşırı uçlara kaymaması için emperyalist müdahalelerin şart olduğu, gelişmelerin yönünü etkilemek için her türlü yolun kullanılacağı böylece bir kez daha ilan edilmiş oluyor. “Aşırı uç”un demokrasi ve bağımsızlık olduğunu her halde ayrıca belirtmeye gerek bulunmuyor.

HALKLARIN YAŞADIKLARI DRAMLAR EMPERYALİST MÜDAHALELERİN HAKLI GÖSTERİLMESİNE MAZERET OLABİLİR Mİ?

Bu soru boşuna sorulmamıştır. Arap ülkelerinde yaşananlar eski bir tartışmayı yeniden güncelleştirmiştir. Hatırlanacağı gibi, bu tartışma Irak işgali ve sonrasında gelişen olaylar bağlamında yürütülmüş, Irak Kürtleri bazı kesimler tarafından işbirlikçi ilan edilmiş, bazı kesimler de ABD ve müttefiklerini Irak Kürtlerini özgürleştiren güçler olarak selamlamışlardı. Sorunun bu kısmına aşağıda yeniden döneceğiz ve İsmail Beşikçi ile Mesele dergisinde yapılan bir röportajı ele alacağız.

Görülüyor ki, bugün yukarıdaki tartışma farklı biçimlerde devam etmektedir. Emperyalizmin “liberal” savunucuları, bu müdahalelerin halkları kendi diktatörlerinden kurtardığını ve “halkları özgürleştirdiğini” savunmaktadırlar. Halkların yaşadıkları büyük dramlar, onlara yöneltilmiş katliamlar, bu katliamların hemen çoğunun arkasında emperyalist güçler olduğu unutularak ya da üzeri örtülerek, emperyalist müdahalelere haklılık kazandırma çabasına girişmişlerdir. Onlar, bırakalım geçmiş örnekleri, yaşanmakta olan süreçteki Yemen’deki Salih örneğini, Bahreyn’de olup bitenleri görmezden gelmektedirler. Ne gariptir ki, bunların estirdikleri rüzgarlar ilerici, demokrat çevrelerde de etkili olmaktadır. Süreçlerin karmaşıklılığının bazı kafa karışıklıklarına yol açmış olması anlaşılır olsa da, bu durumu anlayış düzeyine yükseltmiş olanların mahkum edilmesi gerekmektedir. Çünkü bu anlayışların emperyalizme, onun bugünkü dünya sistemine ilişkin tozpembe, liberal bir beklenticilikle sarıp sarmalanmış hayaller yaymasına seyirci kalınamaz.

Mesele Dergisi’nin 52. Sayısında Berat Günçıkan tarafından İsmail Beşikçi ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Beşikçi, söyleşinin içindeki bir bölümde kendisinin genel yaklaşımını özetle ifade eden şu tespitleri yapıyor: “Zeynel Abidin Ali, Hüsnü Mübarek, Kaddafi, Beşar Esad gibi diktatörlerin, geçmişte Saddam Hüseyin, Hafız Esad gibi diktatörlerin kendi halklarına karşı katliam yapmalarına uluslararası güçler izin vermemelidir. Egemenlik, bağımsızlık gibi ilkelerin böyle katı bir şekilde değerlendirilmesine karşı konmalıdır. Aslında bütün devletler, birbirlerine ekonomik ve siyasal ilişkiler yönünden bağımlı olmalıdır.” Anlayış bu olunca, doğal olarak örneğin Libya’ya yönelik müdahalenin emperyalist bir müdahale olduğuna ilişkin tespitler de Beşikçi tarafından eleştiri konusu yapılıyor. Sorunun Kürt sorununa ilişkin boyutları da bulunuyor. Bunlara da aşağıda değineceğiz. Ancak önce bu genel yaklaşıma ilişkin bazı değerlendirmeler yapmak gerekiyor.

Sorunu şuradan değerlendirmeye başlamak sanırız yararlı olacaktır. Bugün dünyada halkların özgürlüğünü savunan, onların kendi demokrasilerini kurmalarına yardım eden “uluslararası güçler” var mıdır? Eğer böyle güçler varsa, kuşkusuz doğru yapıyorlardır ve onlar desteklenmelidir. Ama bugünün dünya sisteminde böylesi güçler bulunmamaktadır. Ama bir “uluslararası güç” bulunmaktadır ve bu güçler egemen ilişkiler ve kurallara dayanarak veya dayanmayarak ülkelere çeşitli müdahalelerde bulunmaktadırlar. Dahası bu işgal ve müdahalelerden çok sonra ortaya çıkan belgeler, işgal edilen ülkelere ilişkin, bu ülkelerin enerji kaynaklarının, hatta tarihi eserlerinin nasıl yağmalanacağı ve paylaşılacağına kadar ayrıntılara giren hazırlıklar yapıldığını göstermektedir.

Bugün “uluslararası güçleri” kimler temsil etmektedir ve müdahale mekanizmaları nasıl işlemektedir? BM, BM Güvenlik Konseyi bu müdahalelerin “karar alıcı” organı durumundadır. Onunla işbirliği halindeki NATO ve AB’nin kurumları da alınan kararların yürütücüsü durumundadır. BM Güvenlik Konseyi beş daimi üyeden oluşuyor. ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin bu daimi üyeleri oluşturuyor. Bunlara birde 5 artı 1 formülü ile Almanya ekleniyor. Buradan çıkan kararlar genellikle BM Genel Kurulu’nda onaylanıyor. Eğer ortak bir karar çıkmazsa, Güvenlik Konseyi üyesi bir veya birkaç ülke “uluslararası hukuku” hiçe sayarak, eğer gücüne güveniyorsa, karar Güvenlik Konseyi’nin bazı üyelerince veto edilmiş olsa da, açık bir meydan okuma ile kendi müdahalesini ve işgalini, Irak ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi gerçekleştiriyor. Soyut olarak mekanizma bu!

Peki, bu mekanizma pratik olarak nasıl işliyor? İşleyiş genellikle şöyle oluyor: Dünyanın en büyük emperyalist gücü ABD hedefi ve amacı belirliyor. Genellikle yanında İngiltere de oluyor. Eğer yanına Fransa ve Almanya gibi ülkeleri de almışsa “uluslararası koalisyon” daha geniş oluyor. Çin ve Rusya ise bazen karşı çıkıyor, bazen sessiz kalıyor, bazen de destekliyor. Karşı çıktıkları durumlarda da, söz konusu kararı fiilen engelleyebilecek bir tutum almıyorlar. Hem buna güçleri yok, hem de bu durum açık bir gerici çatışmayı gündeme getireceği için böyle bir yolu henüz göze alamıyorlar. Bütün bu adı geçen devletlerin kendi içlerindeki yönetin farklılıkları bir yana, örneğin “aynı değerlere sahip olduklarını” iddia eden Batı’lı güçler, kendi ülkeleri dışında, özellikle de bağımlı ülkelerde demokrasi ve özgürlüğü hiç desteklemişler mi? Çin’de Rusya’da nasıl bir demokrasi bulunuyor?

ABD’nin diktatörleri nasıl desteklediğini uzun uzun anlatmanın bir gereği bulunmuyor. ABD, kendi halklarına karşı en ağır zulmü yapan en azılı diktatörleri hem destekledi, hem de onların işbaşına gelmelerine yardım etti. Evren ve Pinochet, Sedat ve Salih, Kral Abdullah ve bilumum şeyhler ve burada sayıp dökemeyeceklerimiz ABD’nin kara sicilinin sadece bir bölümü. ABD’nin Irak’a nasıl “demokrasi” götürdüğü ise artık kara mizah konusu. Eski sömürgeci, ABD’nin yamağı İngiltere’nin sicili ise daha parlak değil. Fransa, bırakalım eski dönemlerini, daha dün Ruanda’da soykırımını desteklemekle suçlandı. Tunus diktatörü bin Ali’ye destek sunmayı teklif etti. Almanya ise hevesle av peşinde koşuyor ve Afganistan’da halkı katletmekte ABD’nin sağlam bir ortağı durumunda. Çin’de en küçük bir muhalif hareket kan ve terörle bastırılıyor; Rusya ise kendi etki alanında halkların özgürlük hareketlerini kan ve terörle bastırmakla kalmıyor, kendi içerisinde de muhalif güçleri ezmeye çalışıyor.

Bugün “uluslararası toplum” adına hareket eden “uluslararası güçler” bunlar. Bunlara Japonya, Kanada, İtalya gibi ülkeleri, emperyalizmin sadık destekçileri Kuzey ülkelerini eklemedik! Bu tablodan halklara özgürlük çıkar mı ya da bugüne kadar çıktı mı? Gerçekler çıkmadığını gösteriyor. Bu emperyalist devletler kendi stratejik çıkarları peşinde koşuyorlar ve enerji kaynaklarını, bunların geçiş yollarını, ülkelerin zenginliklerini güçleri ve etkileri oranında paylaşıyorlar.

Bu genel tablo içerisinde, Irak Kürtleri, farklı bir yerde duruyor gibi gözüküyor. Bu nedenle, bu konuyu yine Beşikçi’nin iddiaları temelinde irdelemekte yarar bulunuyor. Beşikçi, aynı söyleşide şunları ileri sürüyor: “Saddam Hüseyin kendi halkı Kürtlere karşı kimyasal silahlar kullanmıştı. O zamanda Irak’ın egemenliğini, Irak’ın bağımsızlığını savunanlar, Kürtlere karşı tırmandırılan devlet terörünü, soykırımı görmezlikte gelerek Saddam Hüseyin ve rejimine karşı geliştirilen müdahaleye karşı çıkıyorlardı. Aslında bu, diktatörler tarafından ezilen halkların durumunu anlamak için daha önemlidir.” İddialar büyük ve suçlamalar kesin!

O zaman gelişmelere, olup bitene yakından bakalım. Ama önce şu ayrımı yapmak gerekiyor. Irak müdahalesine, soruna tutarlı bir anti-emperyalizm cephesinden bakanlar da, örneğin farklı bir gerekçe ile bizde olduğu gibi ulusalcı bir bakış açısıyla bakanlar da karşı çıktılar. Ulusalcıların gerekçelerini burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ama tek cümle ile özetlersek, onları harekete geçiren etken, Türkiye’de de bir Kürt sorunu olması, müdahalenin Türkiye açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı, benzer müdahalelerin Türkiye’ye karşı da gündeme gelebileceği korkusudur. Nitekim onlar, Irak’ta PKK güçlerine karşı operasyona izin verildiği koşullarda “ABD ile ilişkilerden memnun oldukları”nı –örneğin Baykal gibi– açıklamakta bir sakınca görmediler. Biz burada sorunu doğal olarak anti-emperyalizm ve sosyalizm cephesinden ele alanlara yönelik eleştirileri yanıtlamak durumundayız.

Irak’a yönelik emperyalist müdahalenin gerekçesi, Saddam yönetiminin kitle imha silahları ürettiği ve 11 Eylül saldırısı ve El Kaide ile bağlantılı olduğu iddialarıdır. Ki bu iddiaların doğru olmadığı ortaya çıktı ve o dönemin baş aktörleri bunu açıkça itiraf ettiler. Müdahale gerekçeleri içerisinde Irak Kürtlerinin durumuna ilişkin tek kelime bulunmuyordu. Üstelik ilk müdahale sonrasında, 90-91’de, Saddam’ın Kürtleri Halepçe’de kimyasal gazlar da kullanarak rahatça katletmesine göz yumanlar da ABD ve İngiltere idi. Kürt halkının toplu katliamı, bu emperyalist güçlerce, son derece soğukkanlı bir biçimde, sonra atılacak adımın “malzemelerinden” birisi, Irak Kürtlerini kendilerine bağlamanın taktik adımı olarak değerlendirilip kullanıldı.

Irak’a müdahale ve Saddam yönetiminin devrilmesi, elbette ki Irak Kürtlerine yaradı. Irak Kürtlerinin ortaya çıkan bu durumdan yararlanmaması düşünülebilir miydi? Dahası Irak Kürtleri bu durumdan yararlanmış olmalarından dolayı eleştirilebilirler mi? Irak Kürtleri, kendileri dışında gerçekleşmiş olaylardan ve sonuçta ortaya çıkan durumdan akıllıca yararlandılar ve zaten on yıllardır verdikleri mücadelenin sonuçlarını almaya başladılar. Olup bitenin özeti budur. Soruna anti-emperyalizm ve sosyalizm cephesinden bakanlar için olup bitenin açıklaması budur. Bugün Irak Kürtlerine ne denilebilir? Herhalde ancak şunlar: “Barzani ve Talabani gibi işbirlikçileri ve gericileri değil, demokratik bir yönetime varacak hareketleri destekleyin, sizin bu yöndeki her çabanıza destek vereceğiz. Ama bunu yapmasanız da kendi kaderinizi tayin hakkına sahipsiniz ve size yönelik her türlü müdahaleye ve sizi boğma girişimlerine sonuna kadar karşı çıkacağız.” Bundan başka ne söylenebilir ki?

Ama önemli bir noktaya daha işaret etmek gerekiyor: Açıkça görüldüğü gibi, Beşikçi’nin temel dayanağı olan Irak Kürtleri örneği, çok farklı bir gelişim yoluna işaret etmektedir. Ama Beşikçi’nin mantığı kabul edildiğinde ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır. Irak Kürtleri, sonuçlarından yararlandıkları bir olayın –Irak’ın ABD tarafından işgali ve yakılıp yıkılması– gerçekleşmesini sağlayan bir faktör gibi ele alınıp anlatılmakta, on yıllardır direniş ve mücadele içinde şekillenmiş Kürt kimliği ve karakteri–Beşikçi bunu kötü bir şey olarak görmese de– sıradan bir işbirlikçiliğe indirgenmektedir. Aklı başında ve vicdan sahibi her Kürdün Beşikçi’ye, “şimdiye kadar bize yaptığın olumlu katkılar için sağol hoca, ama bize işbirlikçiliğin olumlu bir meziyet olduğunu kabul ettirmeye çalışma” deme hakkı herhalde olacaktır!

Beşikçi önem vermese ve farkında olmasa da, ulusal karakter ve kimlik şu açıdan önemli: Tutarlı bir ulusal şekillenme ve karakter oluşumu ancak bağımsızlıkçı –illa bağımsız bir devlet kurma yönelimi kast edilmiyor– bir tutuma sahip olmakla olanaklıdır. Aksi durumda bir ulus iradesini şu ya da bu emperyalist devletin iradesine, dolayısıyla çıkarlarına bağlamaktan, büyük güçlerin oyuncağı ve nihayetinde uşağı olmaktan kurtulamaz. Ulusal karakterin demokratik bir biçimde şekillenmesi açısından da bu durum belirleyici bir öneme sahiptir.

Öte yandan Irak Kürtleri Barzani ve Talabani taraftarlarından ibaret değiller ve demokrasi ve özgürlük için mücadele edenlerin güçlendiği bir süreç yaşıyorlar. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi yöneten gerici rejimlerin, Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olduğunu ve bunu kabul edeceklerini açıklamaları durumunda –bu onların hiç yanaşmayacakları bir tutum– Irak Kürdistan’ında çok farklı gelişmelerin yaşanacağı da bir gerçektir. Ama ne olursa olsun, Irak Kürtlerinin farklı bir tecrübe yaşıyor olmaları bugünün bir gerçeğidir ve her halka güvenildiği gibi, Irak Kürtlerine de güvenilmelidir. Beşikçi, Irak Kürtlerinin kendi güçlerine dayanarak bugünkü duruma geldiklerini vurgulama ihtiyacını duymuş olsa da, olup biteni baskı altındaki halklar açısından “genel bir-çözüm” olarak göstermekte bir sakınca görmüyor.

Aynı söyleşide, Berat Günçıkan Beşikçi’ye, Bahreyn ve Yemen’de olup bitenleri hatırlatıyor ve BM ve NATO’nun neden müdahale etmediğini de soruyor. Beşikçi’nin buna yanıtı ise şudur: “Ortadoğu’da yeni gelişmeler oluyor. Bahreyn’de Şiiler Sünni yönetime karşı mücadele içindeler. Suriye’de Sünniler Şii yönetime karşı mücadele ediyorlar. Ortadoğu’da bu tür dinamiklerin harekete geçmesini gelecek bakımından olumlu buluyorum.” Ne dersiniz, çok aydınlatıcı bir yanıt olmuş değil mi? Emperyalist müdahalelerin temel karakteri göz önüne alınmazsa, emperyalizmin stratejik amaçları dikkate alınmazsa, bu tür sorulara verilecek başka bir yanıt bulunamaz.

Başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalizmin derdi halkların kaderi ve özgürlüğü değildir. Bağımlı ülke yönetimleri hangi biçimleri alırsa alsın, emperyalist ülkelerin stratejik çıkarlarını savunuyorlarsa, bir sorun yoktur. Bu çerçeve içerisinde, Kaddafi ve Saddam’ın eli kanlı şeytani diktatörler olarak gösterilirken, Salih’e arka çıkıp, Suudi Kralı’nın desteklenmesinin garip bir yanı bulunmamaktadır. Emperyalizm açısından bu durum bir çelişkiyi ifade etmemektedir. Ama emperyalizm açısından bir çelişkiyi ifade etmeyen bu durum, bazı ilericilerimizin ve solcularımızın kafasında ciddi çelişkiler yaratmakta, onları oportünizmin karanlık sularında kulaç açmaya zorlamakta, emperyalizmden liberal beklentilere kapıyı ardına kadar açmaktadır. Ama gerçekler sadece inatçı değil, oldukça aydınlatıcıdır. Olup bitenlerde herkesin öğrenebileceği epeyce tecrübe bulunmaktadır.

İdeoloji ve politika alanında bazı sorunlar

Başlıkta geçen ve burada ele alacağımız konular kuşkusuz ilk kez işlenmiyor. Özgürlük Dünyası’nın önceki sayılarında bu konular çeşitli yönleri ile ele alındı ve işlendi. Ancak ideolojik-politik mücadele, değişmeler ve gelişmeler karşısında sürekli olarak yenilenmesi, güncel olayların ışığında tazelenmesi gereken bir mücadele. Bu nedenle, özellikle son dönemdeki tartışmalar dikkate alındığında, bu ve benzeri konuların yeniden ele alınmasının zorunluluk olduğu görülmektedir. Burada ana hatları ve kalın çizgileriyle başlıkta belirtilmiş olan konuları irdelemeye çalışacağız.

Son dönemlerde bazı kavramların, içeriklerinden ve gördükleri işlevden çok farklı kullanıldığı görülüyor. Böyle olunca, farklı amaçlarla kışkırtılan bir kavram kargaşası, tarihte olanların farklı yorumlanması vb. gibi nedenlere dayanan düşünceler ortalığı kaplıyor. Bu duruma, AKP Hükümeti’nin uygular gibi gözüktüğü politikaların (“açılım”, anayasa değişikliği, yargı “reformu” vb.) ve hükümetin dümen suyuna girmiş liberal bazı çevrelerin epeyce katkısının olduğu da bir gerçek. İşin bir tarafında bu “cenah” bulunuyor ve sol çevrelerde ideolojik karışıklık yaratma, politik tutum ve düşünceleri bulandırma görevini yerine getirmeye çalışıyor.

Bu cenah İttihatçılık ve Kemalizm, ordu ve vesayet, derin devlet ve kontrgerilla, Kürt sorunu, statüko ve demokrasi vb. konularda her şeyi birbirine karıştıran, gerçekleri tahrif edip değiştirmeyi amaçlayan yoğun bir propaganda yapıyor. Bütün bu propagandanın dayandığı tezlerin temel mantığına bakıldığında, bu tezlerin, ülkenin tarihini yeniden ama liberal bir prizmadan geçirerek yorumlama üzerine odaklandığı görülüyor. Bu yorumun ana eksenini ise, politikada dini kullanan akımların “ılımlılaştırılmış” versiyonu oluşturuyor.

KEMALİZM VE STATÜKO

Bu akımı  ve onun gerici amaçlarını, ülkenin geçmiş tarihini bütünüyle gün yüzüne çıkarmayı ve onunla hesaplaşmayı içeren bazı dürüst çabaların varlığı nedeniyle, ayrıştırıp belirginleştirmek oldukça güç oluyor ve bu durum kafaların epeyce karışmasına yol açabiliyor. Örneğin Kemalizm eleştirisi iki türlü yapılabilir. Birincisi ileriye doğru, ikincisi geriye doğru. Geriye doğru yapılan eleştiri Kemalizmin tarihsel olarak oynadığı ilerici rolün üzerini örtüp, onda sadece baskı ve diktatörlük görür, bugün devletin tepesinde bulunan bazı kesimleri (asker sivil yüksek bürokrasi) Kemalizmin devamı gibi görüp gösterirken, yani göreceli olarak emperyalizmden bağımsızlıkla karakterize olan Kemalizm ile bugün lafızda “Atatürkçü” işbirlikçilerini aynı kefeye koyar. Bütün bu yapı, liberaller için “statükoyu” temsil eder.

Böylece liberaller, “statüko”yu iyice darlaştırarak, bu çerçevede tartışır ve işçi ve emekçi halk üzerindeki işbirlikçi büyük sermayenin egemenliğinin –yani gerçek statüko–, köklü demokrasi sorunlarının üzerini özenle örterler. Emperyalist büyük devletlerin dünya üzerinde kurdukları mevcut statüko, bu statükonun bölgedeki temsilcisi işbirlikçi egemen sınıflar ve onların bugünkü temsilcisi AKP Hükümeti ve onun uyguladığı politikalar vb. sorunlar, liberal çevreler tarafından sadece görmezden gelinmez, aynı zamanda bu temel sorun halkın gözünden kaçırılır, emperyalizmle suç ortaklığının üzeri kapatılır.

Kemalizmin diğer eleştirisi ise, Kemalizmin tarihsel ilerlemeye yaptığı katkının hakkını, (bu ilerleme genel olarak “Cumhuriyet’in kazanımları” olarak da ifade edilebilir) ona yönelttiği eleştirilerle birlikte teslim ederken, bugün Kemalizmin benzer bir rolü oynayamayacağını, –anti-emperyalist ve demokratik potansiyel taşıyan Kemalist çevrelerle işbirliğini reddetmeden– toplumun ilerlemesinde farklı dinamiklerin, örneğin işçi sınıfının oynayacağı role yoğunlaşır. Sosyalistler, statükoyu, bugünkü dünya sisteminden, emperyalist egemenlikten, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinden, sınıf egemenliğinden, sınıf ilişkilerinden soyutlayarak tartışmaz, statükonun içeriğini ve kapsamını daraltmaz, asıl değişmesi gereken statükonun öncelikle işbirlikçi büyük burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin devletinin, işçi sınıfı ve emekçi halk üzerindeki diktatörlüğü, onun gerici biçimleri olduğunu vurgular, demokrasi mücadelesini öne çıkarır, ortaçağ kalıntılarını canlandırmaya yönelik dinci akım ve partilere karşı da tutarlı, sosyalizmin birikiminden yararlanarak bir mücadele yürütür vb.

Diğer taraftan, ılımlılaştırılmış dinsel düşüncenin ve bununla iç içe girmiş bazı liberal çevrelerin tezlerinin karşısında, “Kemalistler”den başlayıp, devletin tepesini oluşturan, geleneksel büyük burjuvaziye yaslanan, ama bugün konumunu muhafaza etmekte zorlanan asker sivil bürokrasiye kadar uzanan, “statükocu” olarak adlandırılan farklı bir çevre bulunmaktadır. CHP’nin de, başlıca temsilcileri arasında yer aldığı ve desteklediği bu güçlere göre, mevcut yapı “dinci-liberal” akımlar tarafından tehdit edilmekte, Türkiye bir “yön değişimine” zorlanmaktadır. Bu “cenah” tehdidin niteliği konusunda aşağı yukarı görüş birliği içindedir. Ama “çözüm” farklılaşmaktadır vb. Bunların “statükosu”nda da işbirlikçi büyük burjuvazinin sınıf egemenliği ve oradan kaynaklanan sorunlar bulunmamaktadır.

Bazı Kemalistlerin düşüncesine göre, ülkenin içinde bulunduğu sorunların çözümü Kemalizmin ilk dönemine dönüşte yatmaktadır. Onlara göre, Kemalizm “özgürlük, eşitlik, kardeşlik projesi”dir. Kürt sorunu da, laiklik meseleleri de, bu temelde çözülecektir vb. Bu kesimlerin yaklaşımları, Soner Yalçın’ın şu tespitine uygundur: “Bugün, özgürlük, eşitlik ve kardeşliği kuracak tarihimizdeki yegâne proje 1920’lerin Kemalist Devrim projesidir.” (Hürriyet 11.4.2010) Geri toplumsal koşulların, kendine özgü tarihsel ortamın ortaya çıkardığı Kemalizmin bugün yeniden olanaklı olamayacağı gerçeği burada es geçilmiştir. Kuşkusuz, es geçilen sadece bu değil, Kemalizmin, Lozan Anlaşması’nı imzaladıktan sonra gerici niteliği açıkça belirginleşen Kürt politikasıdır. Bu politika baskıcı, inkarcı, asimilasyoncu karakteri ile (bu niteliği ile örneğin kardeşliği nasıl kuracağı bütünüyle karanlıktadır) dikkat çeker. Diğer taraftan, dini devletin hizmetine veren laiklik anlayışı –bu anlayışın ters yüzü, dinin devlet gücünü ve olanaklarını kullanmasıdır– gibi bazı çok temel tarihsel, politik özellikler, bu politikanın temellerini oluşturur.

Kemalizmin sağladığı  yapı üzerinden devlete egemen olmuş, –Kemalizmin anti-demokratik, despotik devlet yapısını ve kurumlarını faşist bir içerikle değiştirerek– giderek Cumhuriyet’le birlikte gelişmiş büyük burjuvaziyle uyuşarak ve emperyalizmle ilişkilerini sağlamlaştırarak ülkeyi yönetmiş, Kemalizmle ilişkisini çoktan bitirmiş olan “resmi Atatürkçü” kesim ise, bugün ABD ile işbirliği halindeki “ılımlı İslam” tarafından çatlatılmakta olan yapının olduğu gibi korunmasını savunmaktadır. Bunların, ABD ile olan ilişkinin özüne bir itirazları bulunmadığı gibi, bu ilişkinin devamından yana tutum aldıkları görülmektedir. Kürt sorunu, bölge politikaları vb. konularında ABD’nin Türkiye egemen sınıflarına kilit roller ve statüko konusunda güvenceler vermesi, bu kesimlerin temel isteği durumundadır. Daha sonraki bölümde görüleceği gibi, büyük sermayenin emperyalizmle girdiği bağımlılık ilişkisinin özüne itirazı olmayan bir yaklaşımdır bu.

Görüldüğü  gibi, “statükocu” ve bu statükoyu “ılımlı İslam”la çatlatmada (bu çatlamanın demokrasi yanlısı bir gelişme olarak yorumlanması liberallerin temelsiz bir yaygarasıdır) mesafe almış kesimler, ABD ile işbirliği konusunda özde birleşmekte, ancak araçlar ve yöntemler konusunda “değişkenlik” göstermektedirler. Bugün “liberal İslam” ya da “ılımlı İslam” denilen ve AKP Hükümeti’nin şahsında temsil edilen egemen sınıf kesimleri, ABD ile ilişkileri yürütmede (bu dünyanın mevcut statükosunu savunma anlamına gelmektedir) bir adım önde görünüyor olsalar da, uluslararası politikada gündeme gelecek gelişmeler, özellikle generaller ve orduda temsil edilen kesimleri yeniden daha etkili bir konuma yerleştirebilir vb. Her durumda generallerle ilişkileri gevşetmemek ve onların hükümetle ortak iş tutmalarını sağlamak, ABD’nin gerici politikasının merkezinde durmaktadır.

Ülke politikasında egemen sınıf kliklerinin farklı kesimlerini temsil eden bu iki ana bölünme dışında, ülkenin taşlaşmış sorunlarının çözümünü işçi sınıfı hareketinde ve emekçi halkın kendi kaderini kendi ellerine almasında bulan, sosyalizmi temsil eden akım ve diğer sosyalist eğilimler bulunmaktadır. Bu akımın iki yönlü bir baskı altında tutulmak istendiği görülmektedir. Bu baskılardan birisi, ılımlı dincilikle pek çok noktada ortaklaşmış liberal çevrelerin “liberal demokrasi” söylemlerinden gelen “demokrasi” baskısıdır. Sosyalist ve devrimci çevrelerde, statüko, vesayet, derin devlet vb. argümanlar ileri sürülerek bilinç bulanıklığı yaratılmaya çalışılmaktadır. “Liberal bir demokrasi”ye doğru ilerlendiği izlenimi yaratılmakta, geniş çevrelerin demokrasi konusunda kafaları karıştırılmakta, AKP Hükümeti tarafından atılan adımların, devletin “yeniden yapılandırılmasını” hedefleyen gerici bir yönelim olduğunun üstü örtülmektedir.

İkinci etki ise, Kemalist çevrelerden gelen “Cumhuriyet’in kazanımlarını koruma” ve “bağımsızlıkçılık, anti-emperyalizm” adına yapılan baskıdır. Orta ve küçük-burjuvazinin üst katmanları içerisinde bu politika oldukça etkindir. Sınıf mücadelesini ve emekçi halk hareketini geri plana itmeyi, yüzeydeki politik sorunlara yoğunlaşmayı bugünün tek geçerli politikası sayan bu politik, ideolojik baskı, sosyalist politika ve akımların etkisini sınırlamaya çalışmakta, onları yedeklemek istemektedir. İşçi hareketi güçlendiği ölçüde bu iki yönden gelen baskıları göğüslemek kolaylaşmakta, ancak diğer durumlarda “sosyalist çevreler”de kafa karışıklığı ortaya çıkabilmektedir. Daha sonra ele almaya çalışacağımız gibi, ülkenin demokratikleştirilmesinin sağlanması, taşlaşmış tüm sorunlarının çözümü, demokratik, sosyalist içerikli bu akımın gelişip, güçlenmesine bağlıdır.

Ülkedeki politik güçlerin böyle bir bölünme içerisinde olmasına yol açan olgu, kuşkusuz ülkede çözülmeden kalmış –başta demokrasi, Kürt sorunu, bağımsızlık vb.– bazı temel sorunların bulunmasıdır. Bu politik bölünme, temelde sınıf bölünmeleri üzerinde yükselmekle birlikte, güçlü politik yansımaları nedeniyle, adeta ülkedeki toplumsal bölünmeleri –sınıfsal– perdelemektedir. Burjuvazi de, bu perdelemeyi, elindeki tüm araçları kullanarak sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

Burada bir temel gerçeğin altını tekrar ve biraz daha açarak kalınca çizmek gerekiyor: AKP’de temsil edilen ABD işbirlikçisi çizgi ile, bugün epeyce gerilemiş görünen sivil-resmi devletin üst yönetim kademelerinin çizgisi, ABD ile işbirliği, halkın üzerinde diktatörlük kurma eğilimleri konusunda özünde farklı bir tutum içerisinde değildirler. Bunun araçları ve yöntemleri konusunda ortaya çıkan farklılık, onların kah çatışarak, kah uzlaşarak böyle bir yolu tuttuğu konusunda her hangi bir kuşkuya yol açmamalıdır. Bu akımların etrafında kümelenmiş olan “liberal ve statükocu” çevrelerin “statüko” tahlillerinin emperyalizme bağımlılık ilişkilerinden, sınıf ilişkilerinden soyutlanarak yapılması, devlete ilişkin sınıf egemenliği gibi gerçeklere hiç girmemesi, hem dikkat çekicidir, hem de onların halkın gözünden neyi kaçırmak istediklerinin kanıtı durumundadır. Bunlara göre, Türkiye adeta sınıfsız bir toplumdur, varolan ve değişmesi istenen “statüko”nun sınıf egemenliği, büyük burjuvazi, işbirlikçilik vb. ile bir ilişkisi bulunmamaktadır! Statüko tartışmacı ve vurgucularının, sorunun bu yanına girmemekte gösterdikleri özen oldukça dikkat çekicidir!

ABD yönetimi, Pentagon ve oradan generallere uzanan geleneksel bağlılık çizgisi, AKP’de somutlanan dini politikanın hizmetinde kullanan (yaygın olarak ılımlı İslam diye nitelenen) akım tarafından yeni bağlılık yöntemleri kullanılarak geliştirilmektedir. ABD, geçmişte “iş yaptırdığı” askeri çevrelerin bir bölümünü (bunlar yeni koşulların gereğini yapmakta ayak sürüyen askeri ve onunla işbirliği halindeki sivil takımdır) tasfiye etmekte, bir bölümünün burnunu sürtmekte, böylece generallerle ilişkilerine yeni bir şekil vermektedir. ABD emperyalizminin Türkiye’nin bulunduğu coğrafyaya ilişkin hesapları dikkate alındığında, onun, “askerlerle” ilişkilerini gevşetme lüksüne sahip olmadığı anlaşılır bir şeydir. Ama bu ilişki, eski “durağan” ilişki biçiminden çok farklı olacaktır. Generallerin, ABD’nin bölge politikalarının ihtiyacını anlamış görünen AKP Hükümeti ile ortak iş yapmaya –ya da olası bir hükümet değişiminde aynı çizgiyi izleyecek bir hükümetle uyumlanmaya– zorlanmaları, bu “yeni ilişkinin” önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

Bütün bu gelişmelerin, bugüne kadar oluşmuş olan statükoyu sağlamlaştıracak, devleti yeniden yapılandıracak temel bir özellik taşıdığının altı kalınca çizilmelidir. Hükümetler değişse de, varlığını koruyacak, bölgesinde komşu ülkelere karşı ABD emperyalizminin Truva atı görevini üstlenecek gerici bir yapıdır bu. Ancak işçi sınıfının önderliğinde gelişen bir halk hareketinin baskısı altında değişebilir ya da yıkılabilir.

ANTİ-EMPERYALİZM VE İÇERİĞİNİN BOŞALTILMASI

Kavram kargaşasının görüldüğü ya da bilinçli bir biçimde bulandırılan diğer bir sorun da, emperyalizm, ulusalcılık, işbirlikçilik gibi terimlerin içinin doldurulmasında görülmektedir. Soyut bir anti-emperyalist söylem her şeyi bastırmakta; burjuvazi, işbirlikçilik, egemen sınıflar gibi kategoriler silikleştirilerek ortadan kaldırılmakta, en fazlasından AKP Hükümeti’nin uyguladığı politikalar düzeyinde mahkum edilmektedir. Ortada anti-emperyalist mücadelenin özünü ve içeriğini tahrif eden ideolojik bir saldırı bulunmaktadır.

Bu “anti-emperyalist, ulusalcı” akımın merkezinde sol görünümlü Kemalistler, İP’i vb. oluşturan çevreler bulunmaktadır. Aydınlık geleneğinin partisi İP’in –İşçi Partisi– Teori dergisinin Kasım 2009 tarihli sayısında, derginin Genel Yayın Yönetmeni Arslan Kılıç’ın şu yöndeki tespitleri anti-emperyalist mücadelede, egemen sınıflara karşı mücadelenin, onların oynadığı sınıfsal rolün nasıl ortadan kaldırıldığına ilişkin iyi bir örnektir. Benzer politik tutuma sahip olanların düşüncelerinin de anlaşılmasına ışık tutacağından ötürü alıntıları biraz uzun tutmak zorundayız. “Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’i: ABD’nin Ortadoğu’daki ‘öncü kuvveti’ olma siyaseti” başlıklı yazıda şöyle tespitler yapılmaktadır:

“Resmi açıklamalarda ‘stratejik işbirliği’, ‘altın işbirliği’, ABD’nin liderliğindeki ‘yeni dünya düzeni için’ Türkiye’nin ‘alt bölgesel düzenler kurması’ vb. olarak ifade edilen ABD ile ilişkilerin gerçek düzeyi ve boyutları nedir? Söz konusu olan Menderes’ler, Demirel’ler, M. Yılmaz’larınki türünden, bir ayağı Türkiye toprağında olan bir işbirlikçilik midir? Esas temsilcileri Menderes’ler, Demirel’ler olan, ama 1950’lerden 2000’lere kadar gelip giden bütün hükümetler tarafından da sürdürülen, o ‘geleneksel’ batıcılık mıdır?” sorusu sorulmakta ve bu soruya şu karşı soruyla yanıt aranmaktadır.

“Yoksa Türkiye ile bağları, Karzai’nin Afganistan’la, Talabani’nin Irak’la bağı türünden olan, bu düzeyde bir Amerikancılıkla mı karşı karşıyayız? ABD’ye bağlılık konusunda, esas olarak ve öncelikle ABD’ye hizmetle yükümlü unsurlar olma, ama yönettikleri ülke ve toplumda nereye ait olduklarına ilişkin görüntüyü korumak amacıyla ‘Türkiye tarafında gözükme’ midir söz konusu olan?”

Yazar bunları söyledikten sonra, okuyucuyu ikna etmek için şu açıklamalara girişmektedir: “Konunun özünü ortaya koymak üzere gündeme getirdiğimiz bu sorulardaki ABD işgallerinin mahsulleri olan Karzai, Talabani örneklerinin, A. Gül, T. Erdoğan’ların durumunu anlatmada denk düşmeyen örnekler olduğu söylenebilir. ‘Kendi toplumunun %40’lar düzeyindeki seçmen desteği ile iktidar koltuklarına oturmuş T. Erdoğan ve A. Gül’ün ABD ordusunun silahları ile Afganistan ve Irak’ın tepesine oturtulmuş Karzai ve Talabani’ye benzetilmesi isabetli değildir’ türünden itirazlar öne sürülebilir.”

Yazar gelebilecek bu “itirazları” şöyle karşılamaktadır: “Ama, biçime ilişkin farklılıklar özü değiştirmemektedir. Kaldı ki, farklı biçimlerin ikisi de ABD denetimi ve güdümündedir. Afganistan ve Irak’taki ABD işgal ordusu ne kadar Beyaz Saray ve Pentagon’un komutasında ise, Türkiye’deki sandık iradesine hükmeden tarikatlar, cemaatler, iliştirilmiş medya, NGO’laşmış kitle örgütleri, oy pazarı kuran kara sermaye de o kadar CIA, Department of State, Soros, ve Rand Corporation’lar denetimindedir. ABD, 2000’lerin başından beri Türkiye’de sandıktan artık, ‘Eşbaşkan’lar dışında kimsenin çıkmasına izin vermemektedir.”

Zorunlu olarak uzunca tuttuğumuz bu alıntılar, İP ve benzeri bir “anti-emperyalist ve ulusalcı” çizgi izleyen çevrelerin politik tutumlarını yeterince açıklamaktadır. Şimdi bu söylenilenleri biraz yakından irdelemek gerekiyor.

Öncelikle bu yazının doğrudan konusu olmayan bir noktayı kısaca belirtmek gerekiyor. Karzai ve Talabani’nin konumları, ne halklarına karşı, ne de ülkelerine karşı aynı bakış açısıyla değerlendirilemez. Irak Kürtlerini ve onların mücadelesini, bu mücadelenin özelliklerini ayrı değerlendirmek gerekir. Irak Kürtlerine karşı “anti-emperyalist” görünüm altında sürdürülen Türk şovenizminin tipik bir örneğidir bu tutum. Şimdi gelelim yukarıda söylenilenlere.

Yapılan bu uzun alıntılarda okuyucunun da dikkatini çekeceği gibi, egemen sınıflar, Türkiye burjuvazisi, büyük sermaye bulunmamaktadır. Bu kesimlerin emperyalizmle kurduğu genel ilişki, bu ilişkinin ülkeye yansıması bütünüyle göz ardı edilmiştir. Bir yerde “kara sermaye”den söz edilmekte, ama o da, Erdoğan ve Gül desteği söz konusu edildiğinde zikredilmektedir. Yazının ilerleyen bölümlerinde, aynı mantıkla, “CIA-Pentagon denetimindeki mafyalaşmış sermaye”den, tarikatlardan söz edilmektedir. ABD ve diğer emperyalist ülkelerle işbirliğinde sınır tanımayan Koçlar, Sabancılar ve diğerleri, yani tarihsel işbirlikçiler emperyalizmin dayanakları olarak görülmemektedir. Sadece ABD desteğinde ayakta kalan hükümetler (kastedilen esasta AKP Hükümetidir. ABD emperyalizmine bağımlılık adeta AKP Hükümeti ile başlatılmaktadır!) bulunmakta, adeta havada asılı duran bu hükümetlerin ABD’ye hizmetleri söz konusu edilmektedir. Görüldüğü gibi, burada, emperyalizm ile bağımlı ülkeler ilişkisi, gerçekte olduğundan çok daha geri ve ilkel bir ilişki düzeyine indirgenmiş, bağımlılığın, sermayenin uluslararası hareketiyle dolaysız bağları ve ilişkileri göz ardı edilmiş, sorun, ‘satılmış unsurlar’ın ihaneti gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

Bağımlılıkta “kırılma noktaları” olarak yazının ilerleyen bölümlerinde ele alınan 12 Eylül darbesi, Özal, daha sonra Yılmaz ve Çiller dönemlerinde de bu durum değişmemekte, bunlar, sadece yolu açanlar olarak mahkum ediliyor görünmektedir. Ama onlar da, “ayakları ülke toprağına bastığından” dolayı mazur görülebilir! Büyük burjuvazi ve onun emperyalizmle kurduğu temel bağımlılık ilişkisini, bu ilişkinin politik parti ve akımlara yansımalarını göz ardı etmenin vardığı sonuç budur.

Böyle olduğu içindir ki, Karzai örneği gibi aşırı zorlama örneklere baş vurulmaktadır. Emperyalizme, ABD emperyalizmine bağımlılıkta kuşkusuz hükümetler önemli işlevler görmektedirler. AKP Hükümeti de, kendisinden önceki hükümetlerin yolundan yürümüştür. Ama bu bağımlılık ilişkilerinin, hükümetleri çokça aşan, onların değişmesi durumunda da bu ilişkileri güvenceye alan boyutları ve derinlikleri bulunmaktadır. Ekonomik, mali tekelci kapitalist ilişkiler başta olmak üzere, Genelkurmay ve askeri ilişkiler, diplomatik alandaki işbirliği vb. gibi ilişkiler bütün bu bağımlılık ilişkilerini sağlamlaştıran ve derinleştiren ilişkilerdir. Hükümetler, bu ilişkileri korumakta, geliştirmekte, emperyalizmle temel ilişkiyi sürdürmektedirler.

Yerli gericilik –işbirlikçi büyük burjuvazi, en büyük toprak sahipleri– bütün bu ilişkiler ağı ile sarılıp sarmalanarak ve devleti örgütlemiş olarak işçi sınıfının ve emekçi halkın karşısında yer almaktadır. Sermayeye, devlete, o an iş başındaki hükümetlere karşı mücadele eden emekçi sınıflar ve onlara yakın partiler, kendileri bilincinde olsunlar, olmasınlar zorunlu olarak emperyalizme, ABD emperyalizmine vb.’ne karşı da mücadele etmektedirler.

Örneğin özelleştirmelerden, sadece emperyalist ülkelerin tekelleri yararlanmadı. Bu politika, özünde emperyalizmin uluslararası ekonomi politikalarının gereklerinin yerine getirilmesiydi ve yerli işbirlikçi tekeller de bu yağma ve talandan epeyce bir pay aldılar ve almaya da devam ediyorlar. Türkiye ekonomisi, bugün dünyanın 17. büyük ekonomisi durumundadır. Özelleştirmeler olmasaydı da, ABD, Fransız, Alman, Japon vb. ülkelerin tekelleri, ülkede kurdukları sömürü ağıyla –Ford, Renault, Toyota vb.– ülkeyi yağmalamaya devam edeceklerdi. Bu otomotiv tekellerinin son krizde çalıştırdıkları işçilere düşük ücretle çalışmayı, ücretlerinde kesintiler yapmayı dayatmalarını emperyalist-kapitalist ilişki saymamak, ancak İP gibi partilerin marifeti olabilir.

Kuşkusuz bu kadar da değil. Bugün bankaların yüzde 70’inin yabancı sermayenin denetiminde olduğu unutulmamalıdır. Bütün bunlar sömürü ve bağımlılık ağının zincirleri ve halkalarıdır. Ama İP’ci yazara göre, sadece Erdoğan ve Gül’ün temsilcileri oldukları politikalar nedeniyle, sadece “tarikatlara, kara sermayeye” indirgenmiş ilişkilerle “Yeni Dünya Düzeni’nin muz devletine” doğru gidilmektedir. İP’cinin ağzından emperyalizme karşı yöneltilen genel ve keskin ifadeler, sadece büyük tekelci burjuvazinin işbirlikçiliğini ortadan kaldırmamakta, Türkiye egemen sınıflarına karşı, işbirlikçi büyük burjuvaziye karşı işçi ve emekçi sınıfların mücadelesini, yani ülkedeki “iç mücadeleyi” bütünüyle ortadan kaldırmakta, sorunu bir kaç işbirlikçinin ihanetine indirgemektedir.

Bu durumda anti-emperyalist mücadele kendi topraklarından koparılmakta, “tepe”de sayıları son derece sınırlandırılmış olan bazı işbirlikçi kişi ve onların politikalarına karşı mücadeleye indirgenmektedir. Özünde bu gerici tutum, içerdeki sınıf mücadelesinin, emek ile sermaye arasındaki mücadelenin, bunun politik yansımalarının ortadan kaldırılmasına varmaktadır. Emperyalizm sadece ABD emperyalizmine indirgenmekte; onunla işbirliği ve uygulanan politikalar da, birkaç işbirlikçinin –başta Erdoğan ve Gül olmak üzere– marifeti olarak açıklanmaktadır. Bütün bu söylenenler inandırıcı olsun diye de, işgal altındaki Afganistan ve Karzai örnekleri öne sürülmektedir.

Bu yaklaşım, zorunlu olarak şu durumları açıklamamaktadır: İP yazarına göre, örneğin 2001 krizinin ardından Ecevit başbakanlığındaki koalisyon hükümetinin (DSP, ANAP, MHP), Ecevit’in isteğiyle ekonomiyi uluslararası sermayenin has adamı Kemal Derviş’e teslim etmelerinin bir izahı bulunmamaktadır! Bu dönemde, sadece koalisyon hükümeti değil, tüm Meclis 15 günde, uluslararası finans kurumlarının dayattığı 15 yasayı çıkarmak için seferber edilmişti. Keza tarıma vurulan en ağır darbe, bu hükümet döneminde gerçekleştirilmişti. Bu partiler, İP yazarının tespitiyle, “ayakları az çok ülke topraklarına basan” partilerdi. Ama buna rağmen emperyalizm tarafından dayatılan politikaları da kuzu kuzu hayata geçirmişlerdir. Bu nasıl açıklanacaktır? İP mantığına göre bunun açıklaması yoktur. Ya da bu partiler “ulusalcılıkta” ittifak gücü sayıldığından, halka karşı eylemlerinin üstü örtülmüştür.

Ama bu durum şaşırtıcı  olmayıp, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin bir kaç “ajan” siyasetçiye, “kara sermayeye” vb. indirgenmesinin doğal sonucudur. İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar, keskin anti-emperyalist lafazanlık altında, emperyalizme ve onun yarattığı derin bağımlılık ilişkilerine karşı silahsız bırakılmaktadır. Eğer bugün Erdoğan’lar, Gül’ler ve geçmişte hükümet olmuş parti ve liderler bağımlılık politikalarını uygulayabiliyorlarsa, bu, onlara sadece “ajanlık” sıfatı takılarak açıklanabilecek (kuşkusuz genel anlamda işbirlikçilere politik teşhir amacıyla ajanlık vb. sıfatlar takılabilir, ama anlatmak istediğimiz daha geniş kapsamlı ilişkiler bütünüdür) bir şey değildir. Bu, onların işbirlikçi politikaları uygulayabilecekleri geniş ekonomik-politik-askeri vb. ilişkiler bütününün unsuru olmaları ve bu çıkarlar doğrultusunda hareket etmelerinden dolayıdır. Bütün bu ilişkiler bütünü onların dayandıkları zemini oluşturmaktadır. Bu zemin hedef alınmadan, anti-emperyalist lafazanlıklarla emperyalizme karşı mücadele edilemeyeceği ortadadır.

Zaman zaman büyük emperyalist devletlerin kendi tekellerinin ihtiyaçlarına ve uluslararası gelişmelere göre politikalarında öze ilişkin olmayan değişiklikler gündeme gelmekte, bu devletlerin Türkiye gibi bağımlı ülkelerden talep ettikleri politikalar ve görevler değişebilmektedir. “Soğuk Savaş” döneminde Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı, 12 Eylül’ün darbeci generallerinin “Türk-İslam Sentezi” olarak adlandırdıkları Amerikancı politikalar ya da daha öncesine de giden “yeşil kuşak” politikaları vb. gibi… Bu dönemde işbirlikçi egemen sınıflara verilen görev içeride duruma hakim olmaları, “Sovyetlere karşı” Batı’nın sınırlarını korumaları idi vb. Bugün istenen ise, “aktif dış politika” izlemek ve “bölgede lider ülke” olarak ABD çıkarlarına hizmet etmektir vb.

AKP Hükümeti’nin konumu ile ilgili şunlara özel vurgu yapılabilir: AKP Hükümeti de, kendisinden önceki hükümetler gibi, genel olarak uluslararası emperyalist sisteme, özel olarak da ABD emperyalizmine bağlı bir hükümettir. Tam da bu nedenle, statükonun savunucusu ve sürdürücüsüdür. Hükümet ve şakşakçılarının iddia ettikleri gibi “milli çıkarları” temsil etmemekte, “kendine özgü” politikalar uygulamamaktadır. ABD’nin emperyalist, gerici stratejisine dayanan bölge politikalarını Özalvari bir tavırla “derinden” anlamakta ve buna uygun adımlar atmaya çalışmaktadır. Bu politikaların Türkiye’yi Ortadoğu politikalarının içine daha fazla itmekte olduğu, özellikle de İran’la karşı karşıya gelmeye zorladığı görülmektedir. Bu konuda, ABD’nin de bastırmasıyla, Genelkurmay’la ortak çalışmakta, işbirliğini ilerletmektedir. Bu gerici politika, giderek bir devlet politikası haline gelmektedir. Halk hareketinin baskısıyla olabilecek hükümet değişiklikleri dışında, farklı partilerin kuracakları hükümetlerin de benzer politikalar uygulayacağı –belki dinci vurgusu geriye çekilmiş halde– bilinmektedir. Hükümetler bağımlılık ilişkilerinde her zaman stratejik bir halkayı oluşturmaktadır ve bu nedenle de, anti-emperyalist mücadelenin hedefi durumundadırlar.

Ayrıca genel olarak emperyalist büyük devletlerin gerici politikalarına ilişkin olarak şunlar da söylenebilir: Büyük emperyalist devletler, genel olarak Türkiye gibi orta büyüklükte ülkelerin, kendileri için potansiyel sorun olabileceğini değerlendirme eğilimindedir. Emperyalist devletlerin böl ve yönet politikaları uyguladıkları çok iyi bilinmektedir. Ama diğer taraftan büyük emperyalist devletler, güçlü bölgesel desteklere, bölgesel bekçilere de ihtiyaç duymaktadırlar. Bu durum, emperyalist egemenliği daha “ucuza“ getirmektedir. Kuşkusuz hangi politikanın uygulanacağına emperyalistler kendi çıkarları temelinde karar vermektedirler. Emperyalizme dayanan uluslararası politikanın zaman zaman birbirini törpüleyen, zaman zaman keskinleştiren eğilimlere sahip olduğu ise bilinmektedir. İşbirlikçi egemen sınıfların özellikle bugün AKP eliyle yürüttüğü politikaların tahlil edilmesinde, emperyalizmin bu eğilimlerinin iyi anlaşılması son derece önemlidir.

Görülmektedir ki, genel olarak işbirlikçiliğe karşı anti-kapitalist bir perspektifle yürütülecek anti-emperyalist bir mücadele, tutarlı bir anti-emperyalizm açısından zorunludur. Aksi bir tutum işçi sınıfını ve emekçi halkı düzen ve sermaye partilerinin çeşitli kliklerine karşı silahsız bırakmak, onlardan birisinin peşine takmak anlamına gelecektir. İP’in pratiğinin gösterdiği de budur.

GERİCİ BİR AKIM; ULUSALCILIK

Anti-emperyalist söylemlere sahip farklı “ulusalcı” kesimlerin emperyalizme ve ülkenin iç politikasına yönelik yaklaşımları epeyce gerici unsuru içerisinde taşımaktadır. Keskin anti-emperyalist söylemlerle “büyük dış güçlerin ülkeyi bölüp parçalamak” istedikleri sıkça söylenmekte, özellikle Kürt Sorunu öne çıkarılmaktadır. Kürt sorununda mevcut statükoya, egemen sınıfların geleneksel politikalarına emperyalistlerce destek verildiği –kuşkusuz kendi hesapları gereği– durumlarda ise, “ulusalcı” söylemlerin köşeleri yumuşamaktadır.

Bu kesimlerin, dini politikaya alet etmeyen diğer gerici politik çevrelerle, özellikle de Genelkurmay’da cisimleşen gerici politikalarla bir sorunu bulunmadığı gibi, sınıf mücadelesi karşısındaki konumları da törpüleyici ve gericidir. Bunların ulusalcılıktan yurtseverliğe doğru meyleden kesimleri ise, daha farklı, ilerici bir tutum almaya yatkındırlar. Ama bu kesimlerin çok güçlü olmadıkları da görülmektedir.

Bugün etkisi küçümsenemeyecek bir düzeye ulaşmış, farklı düşünce ve akımların içine de sızmakta başarısız olmadığı görülen ulusalcılığı tanımlamak ve onun bugünkü temel karakterini anlamak için şu soru mutlaka sorulmalıdır: Ülkede bugün ulusalcılığı karakterize eden temel etken nedir? Ulusalcılık, kendisini nasıl temellendirmektedir?

Bugün ulusalcılığa temel karakterini veren etken, ülkede Kürt sorununun varlığı ve Kürt halkının yürüttüğü mücadeledir. “Ülkenin birliğini, ulusun tekliğini” korumak ulusalcı reflekslerin temelini oluşturmakta, bu çevreler kendilerini Kürt sorunu üzerinden temellendirmektedirler.

Ulusalcılar, ülkede iki farklı ulusun varlığı gerçeğini kabul etmemekte; “ulusal kurtuluş savaşı” ile kurulmuş, giderek emperyalizme teslim olmuş, onun aletine dönüşmüş olan Türk patentli –bugün derin yaralar almış bulunan– gerici “statükonun” korunması ve sağlamlaştırılması için etkili bir mücadele yürütmektedirler.

Burada, ikinci bir soru sorulabilir. Peki, ama ulusalcıların anti-emperyalist bir yanı yok mu? Ulusalcılar emperyalizme karşı değil mi? Ulusalcıların emperyalizm karşıtlığı, emperyalist büyük devletlerin –örneğin ABD’nin– Kürt sorununa müdahalesinin niteliğine göre değişen tutumlar almaya kadar daralan bir aralığa indirgenmiş durumdadır. Emperyalizmin –özellikle ABD emperyalizminin– bölgeye ilişkin politikalrında ülkenin “parçalanması” tehlikesi gördükleri durumlarda sığ bir Amerikan karşıtlığına yol vermekte, ama bu politikaların ülkenin mevcut statükosuna zarar vermediğini düşündüklerinde ya da ona paralel olduğunu düşündüklerinde (örneğin “anlık istihbarat paylaşımı, Kuzey Irak’a girilmesine yeşil ışık vb.) “memnuniyetlerini” dile getirmektedirler. Kürt sorunu nedeniyle, içlerinde, –tehcir ve kırım kafasıyla– Kuzey Irak Kürt Yönetimiyle “nüfus mübadelesini” önerebilen kesimlere bile rastlanabilmektedir.

Bu kesimlerin, bir dönem özelleştirmelerin yoğunluğu vb. nedeniyle kısmen ilgilendikleri “ulusal ekonominin korunması” türü sorunlar, giderek geri plana doğru itilmiştir. Özelleştirmelerin “yağmacı” olup olmadığı, “iyi özeleştirme mi, kötü özelleştirme mi” olduğu gibi sorunlara doğru bir geri çekilme olduğu görülmektedir. Ulusalcıların –Kürt sorunu karşısındaki tutumlarıyla– bu “evrimi”, onlarla milliyetçi-faşist akım ve partiler arasındaki yakınlığı artıran, birinden diğerine geçişi kolaylaştıran bir etken olmuştur. Bu tür bir ulusalcılığın, özünü anti-emperyalizm oluşturan sağlıklı bir yurtseverlikle hiçbir ilişkisinin bulunmadığı ortadadır. Ulusalcıların yurtseverliğe yaklaşmış kesimleri ile ittifakların yapılabileceği, bu kesimleri kazanmak için çaba gösterilmesi gerektiğiyse, her halde anlaşılır bir şeydir.

SOL, DEVRİMCİLİK, SOSYALİSTLİK

Politik kavramların, onlara farklı içerikler verilerek kullanılmasının ve bu yolla onların içeriklerinin boşaltılmasının diğer örnekleri, solculuk, devrimcilik, sosyalistlik gibi nitelemelerin kullanılışında görülmektedir. Kuşkusuz en fazla bulandırılan kavram “solculuk” ve onun üzerinden yapılan tahlil ve tespitlerdir. Genel olarak solculuk; emekten, demokrasiden, ilerlemeden yana olanları tanımlamak için (bunların pek çoğu emekten, işçi sınıfından kendisini “kurtarmış”, soyut “sol değerlere” sahip olarak kendilerini ayrı bir yere koymuşlardır) kullanılmaktadır. Bu, oldukça geniş bir tanımdır ve politik yelpazenin “solu”nda yer alan her akım ve parti için kullanılabilir. Bu durum, aynı zamanda bulanıklıkların, politik-ideolojik karmaşıklıkların da başladığı yerdir.

Bu ideolojik-politik bulanıklığa yol açan temel etkenlerden birisi, kendisini “sol” olarak tanımlayan, ülkedeki politik bölünmeyi “sol ve sağ” olarak gören ve gösteren, kendisini solun ve sosyalizmin içinde gören epeyce geniş bir yelpazenin bulunmasıdır. Sınıfsal bölünmenin –emek sermaye– üzeri örtülmekte, genel bir solculuk ve sağcılık bölünmesi onun yerini almaktadır. Bu temelde, solun ve solcuların birliği, soldaki en güçlünün desteklenmesi –pratikte CHP kuyrukçuluğu– gibi bitip tükenmeyen tartışmalar da, kendisine bereketli bir zemin bulabilmektedir.

Bugün ülkede solu kimin temsil ettiğine yönelik bir soruya ortalama vatandaşın, bir köşe yazarının verdiği yanıt, ‘CHP’dir. CHP de, kendisini fiilen solun temsilcisi olarak görmektedir. Geniş bir kesim tarafından, CHP, sol ve sosyal demokrat olarak görülmektedir. CHP’nin sosyal demokratlığının, Batı’da görülen, işçi sınıfı hareketinden çıkmış bugünkü sosyal demokrat partilerle ortak bir yanı bulunmamaktadır. CHP, en genel anlamıyla “ulusal-reformcu” denilebilecek hattan doğmuş bir siyasi partidir. Sonraki yıllarda, “ortanın solunda” mevzilenmiştir. CHP dışında da sosyal demokrat, “demokratik sol” olduğunu iddia eden bazı partiler bulunmaktadır.

Daha sola doğru gidildiğinde ise, sosyalist vb. partilere varılmaktadır. Bu sosyalist partilerden her birisinin, gerçekte kendilerinin sosyalist olduğuna dair bir iddiaya sahip oldukları bilinmektedir. Bugüne kadarki politik deneyimler, gerçek solun şu olduğu, gerçekte sosyalizmi şu partinin temsil ettiği gibi tartışmalar üzerinden bir mesafenin alınamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Daha geniş bir yelpazeyi ifade eden solculuk açısından ortaya kesin bir tanım koymak, sol yelpazedeki partileri “gerçek” ve “gerçek olmayanlar” olarak adlandırmak, gereksiz enerji tüketmek, faydasız ve sonuçsuz bir çaba olacaktır. Öncelikle bu türden bir solu sosyalizmden ayrıştırmak, özellikle işçi ve emekçi halkın bu ayrımı anlamasını sağlamak için çaba göstermek, daha gerçekçi bir yaklaşım olarak görülmektedir. İşçi ve emekçi yığınların “evet, şunlar da solcular, ama şu parti diğerlerinden farklıdır” demesi, bu bilince yükselmesi çok önemli bir ayrışma noktasıdır. Bunun için, kuşkusuz aydınlatma, teşhir ve pratik tutumla ayrışma önemli noktalardır.

Genelde “solla”  birlikte değerlendirilen sosyalizm açısından ise, durum oldukça farklıdır. Sosyalizm, öncelikle işçi sınıfı hareketinden doğmuştur ve bu hareketin bilimsel bilginin taşıyıcıları olan aydınlarla birleşmesini ifade eder. Sosyalist bir parti de (bilimsel olarak ifade edilecek olursa, komünizmi temsil eden parti) bu iki hareketin örgütsel birliğinin temsilcisidir. Bu parti, günlük pratik çalışması, kendisini işçi sınıfının mücadelesi içerisinde inşa etmesi, diğer emekçi sınıflar ve onların gençliğini kucaklaması, işyeri ve yerleşim birimleri temelinde örgütlenmesi, kendisini işçi sınıfının iktidar hedefine hazırlayan devrimci bir çalışmaya göre ilerletmesi ile bütün diğer “sosyalist” partilerden ayılır. Tarihsel olarak, uluslararası sosyalizmin tüm kazanımlarının temsilcisi ve mirasçısıdır. Enternasyonaller, Komüntern, sosyalizmin inşası ve bir dönüm noktası olarak SBKP’nin 1956’daki 20. Kongresi ve bu deneylerin mirası olan birikimin köşe taşlarını oluşturmaktadır. Bütün bunları, kısaca proletarya sosyalizmi ya da işçi sınıfı sosyalizmi –bilimsel sosyalizm– olarak adlandırmak olanaklıdır. Bugün kısaca “Uluslararası Komünist Hareket –Konferans–” olarak adlandırılan hareket, bu çizginin uluslararası temsilcisi durumundadır.

Bu temel köşe taşları konulduğunda, –içeriği yukarıda açıklanan– işçi sınıfı sosyalizmini diğer “sosyalist” akımlardan ve partilerden ayrıştırmak kolaylaşmaktadır. Küçük-burjuva sosyalizmi ve modern revizyonizmin kalıntısı pek çok “sosyalist” parti ve grup bulunmaktadır ve yukarıda sayılan ayrım noktaları ve kıstaslar, bu akım ve partileri bilimsel sosyalizmin bugünkü temsilcilerinden ayırmaktadır.

Sosyalizm kadar deforme edilmiş bir başka kavram da, devrimciliktir. Devrim, emek ve sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi, işçi sınıfı lehine çözen ve ücretli emek sömürüsünü ortadan kaldırarak, sömürüsüz, sınıfsız yeni bir dünya yaratma eylemidir. Devrimcilik, ancak bu mücadeleyi yürüten sınıflara, kişilere verilen bir sıfat olabilir. Devrimci bir akım ya da kişi, amaçlarını komünizmin ideallerinden almaktadır ve dünyayı kökten değiştirmenin başka bir yolu ve yöntemi de bulunmamaktadır. Komünizmin devrimi ve devrimciyi tanımlamasının özü, kalın hatları ile böyledir.

Ancak devrim ve devrimciliğin çok geniş bir alanda kullanıldığını  da biliyoruz. Burjuva devrimleri, siyasal üst yapının değişmesini tanımlayan devrim hareketleri vb. bunlardan sayılabilir. Devrimciliğin giderek daha geniş bir alanda kullanılmasının yol açtığı sonuçlardan birisi, bu kavramın giderek yozlaştırılması ve içeriğinin darlaştırılması, taşıdığı sınıfsal anlamdan soyutlanmasıdır. Küçük-burjuva akımların bu durumun ortaya çıkmasında önemli bir payı bulunmaktadır.

Günümüzde küçük-burjuva sosyalizmini temsil eden akımlar başta olmak üzere, pek çok akım bu sıfatı kullanmakta, bu durum, işçi sınıfı mücadelesinden kopuk, sosyalizm davasına bağlanmamış genel bir “devrimci” kimliğinin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Bütün bunları “sınıf dışı devrimcilik” olarak nitelemek olanaklıdır. Bir dönem, “elde silah devrim peşinde koşan” bir tip olarak idealleştirilen bu devrimci tipinin, hangi aldatıcı ambalajla sarılıp sarmalanırsa sarmalansın, bugün ülkenin sınıf mücadelesinin gerçekleri ile, bilimsel sosyalizmin idealleri ile yakından uzaktan bir ilgisi bulunmamaktadır. Sosyalizme ihanetin ve geri dönüş koşullarının varlığında kısmen “masum” sayılabilecek bu “devrimciliğin”, günümüz koşulları dikkate alındığında, işçi sınıfı devrimciliğinden kesinlikle ayrıştırılması gerekmektedir. Bunun yolunun ise, ideolojik mücadele, işçi sınıfının tarihsel ideallerine bağlılık, yaşamını ve eylemini bu mücadelenin içinde kurmak olduğu açıktır. Genç devrimciler de, ancak bu yolla kendi yaşamlarını ve eylemlerini diğer “devrimci gençlik akımlarından” ayırabilirler.

Bütün bunlara ülkenin kendi tarihsel koşullarından kaynaklanan “Kemalist devrimcileri” de eklediğimizde, durum daha da karmaşıklaşmaktadır. Oysa kendisini emek-sermaye çelişkisinin emek tarafında var ederek, dünyayı kökten değiştirme eylemi olan devrimciliğin, Kemalist devrimcilik gibi siyasi düzende reformlar yapma –hilafetin ve saltanatın kaldırılması, Latin alfabesinin kabulü, şapka, kılık-kıyafet reformu vb.– ile sınırlı bir “devrimcilikle” karıştırılmaması, eşitlenmemesi gerekir. “Kemalist devrimciliğin”, emek-sermaye çelişkisi, bu çelişkinin kökten çözümü ile bir ilişkisi olmadığı gibi, sınıfların “uyumu ve birliğine varan” korporatif anlayışlara kadar uzanan gerici bir ideolojisi bulunmaktadır.

Buna karşın, Kemalizmin ilk dönemine bağlılık gösteren kesimlerin özellikle emperyalizme karşı bir mücadele potansiyeli taşıdığı, bu kesimlerle ilişkilerde bu özelliğin dikkate alınması gerektiği açıktır. Küçük-burjuva devrimci akımlarla ilişkiler, politik ittifaklar vb.’nin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği de açıktır. Burada sorunun, ideolojik görev ve yaklaşımlarla, politika ve taktik sorunlarının birbirlerine karıştırılmaması ve birlikte ve ayrı ayrı değerlendirilmesinde genel bir olgunluğa sahip olmakta yattığı açıktır. Zaten bu kesimlerle ilkeler temelinde iş yapılabilmekte, ideolojik mücadelenin görevleri ile günlük politik mücadelenin gerekleri birbiri ile karıştırılmamaktadır.

Bitirirken, kısaca yeniden vurgulamak gerekir ki, burada ele alınan sorunlar, gerek günlük pratik mücadelede, gerekse ideolojik görevlerin yerine getirilmesinde sık sık karşımıza çıkmakta, bazı bulanıklıklara ve belirsizliklere yol açabilmektedir. Bu alanda ideolojik bir mücadelenin yürütülmesi gerektiği açıktır. Bu akımların yakın tarihine ilişkin zengin bir literatüre sahip olduğumuz bir gerçektir. Bugün olduğu gibi, geçmiş dönemde de, temel ideolojik çizgileri eleştirilmiştir. Ancak her akım günün koşullarına göre kendisini yeniden temellendirmekte ve “konumlandırmaktadır.” Bu nedenle, ideolojik mücadelenin de yenilenmesi, süreklilik göstermesi gerektiği açıktır. Burada güncel sorunlara sadece genel bir giriş yapılmıştır. Zaman zaman ihtiyaçlara göre bu konuları ele almaya devam edece

kapitalizm ile emperyalizm arasındaki ilişkiyi koparmak olanaklı mı?

 

Kapitalizm kavramı günümüz dünyasında olup bitenleri açıklayabilmekte yeterli bir kavram mı, yoksa emperyalizm kavramına da ihtiyaç duyuluyor mu? Bu soru rastgele ortaya atılmış bir soru değil. Günümüzde bazı çevrelerin emperyalizm kavramının kullanılmasına gerek olmadığına ilişkin bir düşünceyi savundukları görülüyor. Bu düşünce kuşkusuz yeni değil. Küreselleşme tartışmaları ile birlikte öne çıkmaya başladı ve küreselleşmeye ve kapitalizme ilişkin yaptığı tahlillerde, bu iki kavramın günümüz ilişkilerini açıklamaya yeterli olduğundan yola çıkıyor. Ama günümüz kapitalizminin –tekelci kapitalizm– ilişkilerini, eğilimlerini açıklamak ve yorumlamak, emperyalizm kavramını kullanmadan, yazının ilerleyen bölümlerinde irdelemeye çalıştığımız gibi olanaklı değildir. Buna karşın, emperyalizmi açıklamak da, kapitalizm olmadan, onun gelişme derecesi anlaşılmadan ve hesaba katılmadan kuşkusuz olanaksızdır.

Yazının başlangıcında çok genel olarak ifade edecek olursak, emperyalizmin geride kaldığı, tekelci kapitalizmin günümüzde olanaklı olmadığı, küreselleşen kapitalizm kavramının günümüz dünyasının tüm ilişkilerini aydınlattığı gibi düşünceler, kapitalizmin reformcu, küçük-burjuva bir cepheden yorumlanması temelinde ortaya çıkıyorlar. Birikim Dergisi’nin Ağustos-Eylül 244-245’ci sayılarında Kerem Ünüvar’ın Çağlar Keyder ile yaptığı bir söyleşi yer alıyor. Bu söyleşide Keyder’in ileri sürdüğü düşünceler, emperyalizm kavramına yöneltilen eleştirilerin derli toplu bir özetini veriyor. Bu nedenle, bu düşüncelere –Birikim yazarının da büyük oranda katıldığı– yakından bakmakta yarar bulunuyor.

Yarar bulunuyor, çünkü Keyder’le söyleşi, kapitalist-emperyalist sistemin genel bir ekonomik krizin içine yuvarlandığı koşullarda yapılmıştır. Kriz, kapitalizmin temel ilişkilerini, bu ilişkilerin günümüz toplumunu nasıl sarıp sarmaladığını, dev tekellerin çıkarları için devletlerin ne tür önlemler aldıklarını açıkça –üstlenilen “yükümlülükler” dışta tutulmak üzere, ABD’de 15 ve dünya genelinde 25 trilyon dolar civarında bir para dev tekellerin kurtarılmasına harcandı– ortaya yere getirdi. Kapitalizm, tekel ve emperyalizm arasındaki kopmaz bağ bir kez daha görüldü. Bütün bu bağlantılar şunun için de önemli, yazının ilerleyen bölümlerinde görüleceği gibi, Keyder yalnızca emperyalizm kavramına karşı çıkmıyor, tekelci kapitalizm kavramına da karşı çıkıyor. Böylelikle günümüz kapitalist toplumunu, devletlerin ekonomik, politik ve askeri ilişkilerini açıklayan, bunlara temel olan ve yön veren ana ilişkiler de ortadan kaldırılmış oluyor.

Şimdi bu söyleşiye biraz yakından bakalım.

Keyder’e bu söyleşide yöneltilen ilk soru şu: “Sizin için emperyalizm kavramı bugün yaşanmakta olan iktisadi süreçleri açıklamak için yeterli bir kavram mıdır? Mesela, içeriği, yaşanılan iktisadi dönüşümleri ya da krizleri analiz etmek için kafi midir?” Keyder bu soruya şu yanıtı veriyor: “Hayır, yeterli bir kavram değil. Emperyalizm kavramının daha çok tarihsel bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Eskisi kadar eleştiri olmadan kullanmaya imkan olmamasına rağmen, ‘küreselleşme’ bir gerçeklik ifade ediyor ve bu kelime kapitalizmin eskiye nazaran çok daha yaygınlaştığını, derinleştiğini, yerleştiğini anlatıyor. Eğer böyleyse emperyalizm kavramını kullanan analizlerin fazla anlamı olmadığını söylemek gerekiyor; çünkü gerçekten küresel bir kapitalizmden söz ediyorsak, sonuçta kapitalizm kavramı bize yeterli bir analitik araç veriyor.”

Keyder’e göre emperyalizm “empire”la, “imparatorlukla” ilişkili bir kavram ve imparatorluğun özelliği ise, farklı toplumsal formasyonları –kapitalizm ve kapitalizm öncesi üretim biçimleri kastediliyor– bir arada bulundurmasıdır. Dolayısıyla, burada emperyalizmden söz edilebilir, çünkü emperyalist devletin şiddeti söz konusudur. Burada, emperyalist devletin koyduğu kurallar, zorlamalar vardır. Bu devlet zoru veya askeri şiddet, kapitalist olan birim ile, kapitalizme henüz geçmemiş bir birim arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir ilişkidir. Ama her yerde kapitalizm hakimse, “emperyalizm” lafına ihtiyaç kalmıyor. Keyder’e göre, kapitalizmin içinde sömürünün, eşitsizliğin ne olduğunu anlatmak kolay, o halde niye emperyalizm diye bir formüle başvuralım? Küreselleşme ile beraber, yani Negri’nin “empire” diye nitelediği olay çerçevesinde, kapitalizmin, içerdiği bütün kavramlarla beraber, bütün dünyaya hakim olması söz konusu. Demek ki, “emperyalizm” lafı da çok ilginç değil artık.

Keyder, kapitalizm ile emperyalizm arasındaki ilişkinin doğrudan olmadığını düşünüyor. Bu konuda Marksistlerden çok Schumpeter’e yakın düşündüğünü ifade ediyor. “Emperyalizmi, ekonomik belirlemeden anladığımız ya da kapitalizmin gereklerinden çıkardığımız dinamikten daha farklı bir dinamik belirliyor. Bu ‘dinamik’i tanımlamak gerekirse, isterseniz siyasi kerte deyin, isterseniz Schumpeter’in tanımladığı gibi burjuva gibi düşünmeyen devlet yöneticileri deyin. Her halükarda, ekonomide olup bitenle, siyasette olan birbirinden nispeten bağımsız, ama bir sarmal içinde olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Bu sarmalın unsurları birbirlerinden bağımsız hareket edebiliyorlar. “Yani sırf kapitalistlere kalsa yahut da kapitalist dinamiğin mantığına kalsa, emperyalist hakimiyet diye bir şeye gerek yok aslında.” Ama kapitalist sınıf çok heterojen, içinde tüccar, yatırımcı, kapkaççı vb. var. Bazılarının işine gelen proje, siyasetçilerin ve devlet adamlarının da işine geldiğinde, “kapitalist gelişmeyi yavaşlatan emperyalist bir proje ortaya çıkabiliyor….Ama kapitalist sınıfın bütünü açısından, yahut ekonominin genel mantığı açısından….emperyalizm olayları aslında kapitalist gelişme açısından hiç rasyonel değil. O yüzden emperyalizm olayını kapitalist mantık üzerinden çıkarmak kolay değil.

Keyder’in yaklaşımın tam anlaşılması için bu alıntıları zorunlu olarak uzatıyoruz. Bu bölümde şunları da aktarmadan geçmemek gerekiyor. “Tabii ki kapitalistler 1838 Antlaşması, yani yeni bir yapılandırmaya yol açan türde şeyler isterler, ama bu demek değildir ki, kapitalistler illa imparatorluğu sürdürüp, devamlı bir ırkçılık, devamlı bir oryantalizm, devamlı bir aşağıda bırakma ve böylece kapitalist dinamiği törpülemek niyetinde olsunlar. Bu açıdan Bill Warren’ın 1970’lerde Imperialism: Pioner of Capitalism’de söylediği çok doğrudur; yani emperyalizm kapitalizmi önleyen bariyerleri yıktıktan sonra kapitalizm emperyalizmi yok edecektir. Kapitalizm kök salmaya başlayınca emperyalizm ortadan kalkar; çünkü kapitalizm aslında dönüştürmek ister, kendine göre sömürmek ister, kendine göre yatırım yapmak ister. İmparatorluğun getirdiği farklılaşmanın sürmesini istemez. Niye istesin? Karşısında ücretli emek olmaya hazır bir ve özgür bir grup istiyor, yatırım olanağı istiyor. Ama kapitalizm kendi eşitsizlikleriyle beraber gelecektir.

Şimdilik bu kadar alıntı yeterlidir. Konunun farklı yanları gündeme geldiğinde zorunlu olarak ilgili alıntıları yapmak durumundayız. Ama öncelikle bu söylenilenlerin üzerinde biraz durmak gerekiyor. Dikkatle okunduğunda görülecektir ki, Keyder, emperyalizmi hem geride kalmış bir olay, hem de özellikle devlet ve hükümetlerin, bazı burjuva grupların geri ilişkilerden kurtulamamaları nedeniyle yöneldikleri ve “tercih ettikleri” bir politika olarak ele almaktadır. Ona göre, zaten emperyalizm olayını kapitalist mantık üzerinden çıkarmak kolay değildir!

Ama kapitalizmin gelişmesi, bize tam tersi bir gerçeği kanıtlar. Küçük meta üretimi üzerinde boy veren kapitalizm, küçük üreticiyi mülksüzleştirerek, onu üretim araçlarından yoksun bırakarak gelişir, egemen olur. Kapitalist gelişme, sermayenin ve üretim araçlarının merkezileşmesini ve yoğunlaşmasını zorunlu olarak beraberinde getirir. Keyder emperyalizmi şiddet kullanmakla eleştirse de, kapitalizmin gelişme süreci hiç de barışçıl değildir. Mülksüzleştirme ve işçileştirme salt ekonomik zorla olmaz. Bunun yanına siyasi zorda eklenir. Burjuva devrimlerinden ve onların rolünden de hiç bahsetmiyoruz!

Kapitalist üretimin sürekli olarak sermayenin ve üretim araçlarının yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine doğru yol alması, kapitalizmi bir üst düzeye doğru sıçratır. Bu yoğunlaşma ve merkezileşme sonucu serbest rekabetçi kapitalizm giderek geride kalır, tekelci kapitalizm dönemine adım atılır. Emperyalizm, bu nedenle, kapitalizmin temel özelliklerinin gelişmesi ve onun doğrudan devamı olarak ortaya çıkar. Arada bir kopukluk olması şöyle dursun, bir süreklilik ve devamlılık söz konusudur. 1900’lerin başı tekellerin ve emperyalizmin egemenliğinin başladığı yıllar olarak anılır.

Yani emperyalizm, doğrudan doğruya “kapitalist mantık” üzerinden, kapitalist gelişmenin kat ettiği yol üzerinden açıklanabilir. Emperyalizme yol açan şey, kapitalist gelişmedir. Emperyalizm, ancak gelişkin bir kapitalizm –tekelci kapitalizm– temelinde ve onun üzerinde var olabilir. Bu olgu, sadece geçmişte kalmış, tarih olmuş bir olgu değildir. Günümüzün temel ilişkileri de bu gerçek tarafından belirlenmektedir. Bugün büyük kapitalist devletlerin politikalarını, kendi kapitalistlerinin çıkarlarının dışında açıklamak olanaklı değildir. Çünkü bu devletler doğrudan tekeci kapitalistlerin çıkarlarını savunan ve koruyan üst yapılardır. Farklı ülkelerin tekelci kapitalist gruplar arasındaki sert rekabet ve mücadele, doğrudan doğruya devletlerin bu rekabet içerisinde yer almasını, kendi gruplarının çıkarlarını savunmasını beraberinde getirir.

Burada bazı örneklere değinmekte yarar var. ABD emperyalizmi Irak’ı işgal ettiğinde, bu emperyalist politikanın uzantısı ve doğal sonucu, başta ABD olmak üzere, İngiliz vb. petrol tekellerinin, inşaat işleri ile ilgili tekellerin vb. işin içine girmesi, bu kaynakların işletme hakkını ellerine almaları, bu konuda Irak içinde de tekel konumuna gelmeleridir. Bunların üzerine silah tekellerini, inşaat tekellerini vb. de eklemek gerekiyor. Bu emperyalist bir politikadır. Ama bu emperyalist politika, doğrudan doğruya ABD tekelci kapitalizminin çıkarları üzerinde yükselmektedir ve ABD hükümeti’nin bu temeli inkar ederek, farklı bir politikayı “tercih etmesi” olanaklı değildir. Ama bu emperyalist politikada bugün silahlı müdahalenin öne çıkması, yarın “barışçıl” biçimlerin öne çıkması sorunun özünü değiştirmez. Yani emperyalist yayılma için illaki silahlı müdahale ve işgal gerekmez. Sorunun özü emperyalizmde, onun sürekli olarak yayılma ve egemenlik kurma eğiliminde düğümlenmektedir. Kesin hesaplaşmalar ise, ancak güçle, silahların gücüyle yapılabilir.

Şu elbette doğrudur; emperyalist politik müdahaleler, müdahalenin yapıldığı ülkede kapitalist ilişkileri belirli oranda geliştirir. Ama buradan yola çıkarak, bu kapitalist gelişmenin emperyalizmi ihtiyaç olmaktan çıkaracağını ileri sürmek saçma sapan bir düşüncedir. Aksine olan, emperyalist askeri müdahale, ya da sermaye ihracı, meta ihracı gibi “barışçıl” yöntemlerle yapılan müdahalelerin, söz konusu ülke ya da bölgede emperyalist bağımlılık ilişkilerini geliştirmesi, bu ilişkilerin söz konusu ülkenin tüm derinliklerine doğru ilerlemesidir. Tarımın tasfiyesi, özelleştirmeler, içinden çıkılamayacak borç sarmalı, emperyalist ülkenin üretiminin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir kapitalist üretim yapısı vb. gibi sonuçlar ortaya çıkar. Bu da yetmez, emperyalist soygun için IMF, DB gibi özel kurumlar örgütlenir. Yani sorun, kapitalistlerin ücretli emeği özgürce sömürmeleri ile sınırlı değildir. Genel bir bağımlılık ilişkisinin, bir ülkenin zenginliklerinin yağmalanması üzerine oturan bir sistemin kurulması söz konusudur.

Yani “gelişme” emperyalist ilişkinin ihtiyaç olmaktan çıkması yönünde değil, tam tersi yönde olmaktadır. Artan bağımlılık ilişkisi ve ülkelerin daha fazla soyulmasıdır, olan. Eğer Keyder’in iddia ettiği gibi, kapitalist gelişme bir süre sonra emperyalizmi gereksiz hale getirseydi, söz konusu ülkeler gelişmiş kapitalist ülkelere dönüşür, onlar açısından emperyalizme bağımlı ilişkiler bir “kalkınma modeli” hizmeti görürdü! Oysa olan, yağma ve talana sonsuz bir alanın açılmasıdır. Kuşkusuz bu tür ülkelerde kapitalizm gelişmekte, ama bu kapitalist gelişme, emperyalist bağımlılık ilişkilerini daha fazla derinleştirmektedir. Bu ülkelerin bazılarında görüldüğü gibi, eski makinelerle emek yoğun sanayilerin bu ülkelere dayatılması sonucu iş gücünün aşırı sömürülmesi, bunun üzerinden yüksek kârların vurulması, hemen hemen bağımlı ülkelerin ortak kaderi durumundadır. Bu sonuç; kapitalizmin, ama tekelci kapitalizmin “kendine göre sömürmek, yatırım yapmak” istemesinin, azami kârın peşinde koşmasının doğal sonucudur. Bugünün kapitalizmi, ortalama kâr değil, azami kâr peşindedir. Keyder, bugünün kapitalist-emperyalist sisteminden serbest kapitalist sisteme doğru geri bir adım atmakta, olguları küçük-burjuva reformist bir mantıkla yorumlamaya çalışmaktadır.

Olan bitenin özeti şudur; emperyalizm bağımlı ülkeye girmiş, –gelişmiş tekelci kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki ilişkileri dışta tutarak söylersek– belirli bir kapitalist gelişme sağlanmış, sağlanan bu kapitalist gelişme emperyalist bağımlılık ilişkilerini yaygınlaştırmış ve derinleştirmiştir. Bilinmektedir ki, dünya genelinde kapitalist üretim biçimi egemendir. Kapitalizm her yere kendi ilişkilerini ve kurallarını götürmektedir. Kapitalizm öncesi ilişkileri de kendisine bağlamakta, hizmete koşmakta, onları uzun vadede çözmektedir. Bunun sonucu olarak kapitalizm dünya genelinde gelişmekte ve kökleşmektedir. Üstelik bu durum “küreselleşmenin” ortaya çıkardığı bir gelişme de değildir. Haberleşme ve ulaşım sistemlerinin, bankacılığın gelişmesi, ülkeler ve bölgeler arasındaki ilişkileri geçmişe göre çok daha kolay hale getirmiştir. Burada sorun, kapitalizmin gelişip gelişmediği değil, girdiği, yerleştiği her yerde ne tür kapitalist ilişkileri geliştirdiğidir. Bu ilişkiler, emperyalizme bağımlılık ilişkileridir ve bağımlı ülke, pek çok bağla büyük bir emperyalist ülkeye ya da ülkelere bağlanmıştır. Bu tablonun bir yüzünde bağımlı ülkelerin sürekli artan dış borçları ve bu borçların faizleri bulunmaktadır.

ESKİ BİR TARTIŞMA

Ultra-emperyalizm, hatırlanacağı gibi, Kautsky tarafından ortaya atılan bir kavramdır. O, kendisinden önce Hobson’un ortaya attığı “inter-emperyalizm” terimini isim değişikliği ile tekrarlamıştır. Kautsky “…Acaba bugünkü emperyalist siyasetin yerini, ulusal mali-sermayeler arasındaki savaşımın yerine uluslararası düzeyde birleşmiş mali-sermayeyle dünyanın ortaklaşa sömürüleceği yeni, ultra-emperyalist bir siyaset alamaz mı? Kapitalizmin bu yeni aşaması her halükarda düşünülebilir bir şeydir. Bu, gerçekleşebilir mi? Bu soruyu yanıtlamamızı olanaklı kılacak yeterli öncüllere henüz sahip değiliz. (Lenin, Emperyalizm) demektedir. Lenin, Kautsky’i, kitlelerin dikkatini günün keskin çelişkilerinden uzaklaştırmakla, ağır sorunlarından saptırmakla, kitlelerde kapitalizm koşullarında sürekli bir barışın olabileceği umudunu yaygınlaştırmakla, yığınları aldatmaya çalışmakla suçlar. Lenin’e göre, bütün bunlar gerici avuntulardır. Zaten tarihsel gelişmeler ve olaylar da, Kautsky gibileri değil, Lenin’i doğrulamıştır ve doğrulamaya devam etmektedir.

Buna karşın, Keyder, Kautsky’nin “ultra-emperyalizm teorisi”nin “çok işlenmemiş olmasına rağmen” bugünkü durumu daha iyi anlattığı düşüncesindedir. “Siyasi mekanizma, kapitalist mekanizmayla nasıl ilişkilidir?”: Kautsyk’i haklı çıkarmak için Keyder’in ortaya attığı ve yanıtladığı soru bu. Siyasi mekanizmadan kasıt, devletler, politikacılar vb. Ama Keyder, bu soruyu ekonomi ile siyaset arasında birebir bir ilişki olmadığı vb. anlamında ortaya atmıyor. Keyder, “siyasi mekanizmaya” olağanüstü bir serbestlik hakkı tanıyor! Aşağıdaki alıntılar bu sorunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Keyder şunu demektedir: “Kautsky diyor ki, kapitalistler arasında illa çatışma çıkması gerekmez….Hakikaten de gerekmeyebilir.” Keyder bunu söyleyince, yukarıdaki tartışmayla ilgili olarak, 1. Dünya Savaşı’nın nedenini de açıklamak zorundadır. Keyder bunu şöyle yapıyor; “Bence Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkışını kapitalistlere bağlamak doğru değil,… Emperyalizm ve savaş konularının analizinde, ben siyasi mekanizmaya –devleti yönetenlerin feodal, aristokratik, kültürel kalıntılarına bağlıyor– büyük ölçüde bağımsızlık tanımak taraftarıyım, yani kapitalistler genelde çatışma istemez bence de, ama devletler isteyebilir.

Böylece Birinci Dünya Savaşı’nın nedeni ilkokul tarih kitaplarında ileri sürülen nedene indirgenmektedir. Bu, oldukça şaşırtıcı bir durumdur. Bir bilim adamı nasıl böyle bir konuma savrulabilir? Ama aslında bunda şaşılacak bir yan bulunmamaktadır. Keyder, günümüz kapitalizmini, kapitalizmin ulaştığı tekelcilikten, mali sermayeden ve bunların açık ve en ileri ifadesi olan emperyalizmden soyutladığında, varacağı ve vardığı yer burasıdır. Keyder, kapitalizmi, kapitalist ilişkileri salt fabrika, üretim, bu üretimin ihtiyaçları vb. açısından değerlendirmektedir. Bunlar kapitalist üretimin temelleridir ve bunların zorunlu olarak yol açtığı sonuçlar ve sorunlar göz ardı edilirse, şu sorular yanıtlanamaz: İkinci Dünya Savaşı neden çıkmıştır? Günümüzdeki işgallerin ve çatışmaların nedeni nedir? Bu sorulara yanıt yoktur ve olduğu yerde de yukarıdaki çocukça mantık devreye sokulmaktadır.

Keyder’in değerlendirmelerinde, kapitalist üst yapı, yani başta devlet mekanizması, ordu, bürokrasi vb. olmak üzere, kapitalizmin hizmetine koşulan hukuk, din, ideoloji, kültür vb. bütünüyle dışta tutulmuştur. Oysa bütün bu mekanizma, kapitalizmin sorunsuz işleyebilmesi için çalışmakta, kapitalist sistem, Keyder’in tanımlamaya çalıştığı gibi yöneticilerin keyfine göre değil, bütünlüklü bir yapı, onun ihtiyaçlarına yanıt veren bir sistem olarak hareket etmektedir. Bu anlaşılmadan, büyük kapitalist devletlerin –tekelci kapitalist, yani emperyalist– ham maddeler ve enerji kaynaklarına egemen olmak için verdiği mücadele, bağımlı ülkeleri sermaye ihracı, borçlandırma vb. yollarla haraca bağlama, kendi tekellerinin çıkarları için askeri müdahaleler, tehditler vb. gibi faaliyetleri anlaşılamaz, açıklanamaz. Daha da önemlisi, mevcut devlet mekanizmalarının, bürokrasinin, asker ve polis yığınının, kendi işçi ve emekçilerine karşı kapitalist düzeni korumak üzere üstlendikleri işlevler de izah edilemez.

Demek ki, Keyder’in kapitalizmi, “saf ekonomik” dürtülerle hareket eden, her türlü zorluğunun üstesinden barışçı yollarla gelen, eğer “siyasi sınıf, yönetici mekanizma” olmasaydı dünyayı barışa götürecek –hakkını yemeyelim, eşitsizlikler yaratabilirmiş!– hayali bir kapitalizmdir. Serbest rekabet döneminde bile olmayan bir kapitalizmdir bu! Serbestçe ve barışçıl bir biçimde, hiçbir engele takılmadan tüm dünyaya yayılacak, bu yolla tek amacı olan güzel sömürmeyi gerçekleştirecek, çatışmasız bir dünya yaratacaktır!

Bu tahlillerin diğer tamamlayıcısı da, günümüz kapitalizminin, tekelcilikten azade olduğu iddiasıdır. Tekelci kapitalizm kavramı da, Keyder tarafından, bugün için geçerli bir kavram olarak görülmez. Birikim yazarının “Tekelci kapitalizm lafı da ömrünü çoktan tamamlamış görünüyor “ tespitine, Keyder canı gönülden katılmaktadır. Peki, bu katılmanın gerekçesi nedir?

Keyder, “Dünyada herkesin ucuz işçi aradığı, herkesin farklı kaynak aradığı, herkesin yeni teknolojiyle farklı pazarlara girmeye çalıştığı, bu kadar hızlı dönüşümlerin olduğu bir dönemde tekelci kapitalizmin hiçbir anlamı yok.” tespitini yapmaktadır. “Tekelci kapitalizmin gerçek olması için koşul, ülkelerin kendi kapitalizmleriyle yaşamaları. O zaman tekelci kapitalizm olabilir; çünkü yapay olarak rekabeti durdurursunuz.” Bunlar bütünüyle anlamsızdır. Bir ülkede tekel konumunu kazanan bir grup ne yapacaktır? Gözünü zorunlu olarak uluslararası arenaya dikecektir. Farklı tekel grupları arasındaki sert rekabetin kanıtladığı da budur. Üstelik tekel rekabeti ortadan kaldırmaz. Onun “üstünde ve yanında” yer alır. Bu durum çelişkileri şiddetlendirir, sürekli mücadeleyi gündeme getirir vb. Burada temel sorun, tekellerin ekonomik yaşamda tayin edici bir konuma oturmalarıdır.

Tekellerin rekabeti ve mücadelesine, onlar adına katılan devletlerin durumuna güncel bir örnek, Opel etrafında yaşananlardır. Son krizde, Alman hükümeti, zor duruma düşmüş olan GM’nin elinden Opel’i ayırmak için olağanüstü bir çaba gösterdi. Alman otomotiv tekelleri, kendi pazarlarına kök salmış olan rakip tekelin tasfiyesini istiyorlardı. GM, arkasına kendi hükümetini de alarak –ABD–, bu planlara karşı direndi ve sonunda Opel’i kaptırmamayı başardı. Bütün bunlar, görüldüğü gibi, tek bir ülkenin içinde de olup bitmedi. Keyder, rekabeti ve tekeli karikatürize ederek, “solcuların” ne kadar ilkel düşündüğünü kanıtlamak için benzer örneklere sıkça sarılmakta, ama her defasında onun kafasındaki hayali kapitalizmin değil, bu dünyanın gerçek kapitalizmi, yani tekelci kapitalizm, mali sermaye ve emperyalizmin gerçekleri galip gelmektedir.

Bugün örneğin Alman kapitalizminden, Deutche Bank’ı, Bayer’i, Mercedes’i, WF’yi, RWE’yi vb. çıkardığımızda, geriye ne kalmaktadır? Ya ABD kapitalizminden Citi Group’u, Ford’u, son krizde ağır darbe yiyen GM’yi, Exxon Mobil gibi dev petrol tekellerini, Lockheed Martin benzeri silah tekellerini, IBM’i vb. çıkardığımızda, –Japon, İngiliz, Fransız tekellerini saymıyoruz– geriye ne kalmaktadır? Bu emperyalist devletler, bütün dünyada hangi çıkarlar için sağa sola saldıracaklar, hangi tekeller için bu kadar askeri harcama yapmayı göze alacaklardır? Bu sorulara, ‘kötü kalpli, çağdışı kalmış yöneticiler böyle istiyor’ yanıtı verilebilir mi?

Ya da başka örnekler verelim. ABD hükümeti, Çin’den araba lastiğinin, bazı kimya ürünlerinin ithalatına sınırlama koyduğunda, diğer devletler de benzer uygulamalara gittiklerinde, gerçekte neyi, kimleri savunmaktadırlar? Bu sorunun tek bir yanıtı bulunmaktadır. ABD ya da Çin, kendi kapitalist tekellerini ve sert rekabette onların çıkarlarını savunmaktadır. Ya da Sarkozy, Fransız otomotiv tekellerinin çıkarlarını savunmak için neden ortaya atılmaktadır? Tekelci kapitalizm emperyalizmin temelidir ve bu gerçek anlaşılmadan bugünkü dünyanın politik, ekonomik ilişkileri açıklanamaz ve anlaşılamaz. Emperyalizmi kapitalizmle ilişkisiz bir ekonomik kategori ya da “tercih edilen” bir politika olarak göstermeye çalışmak, tekellerin ve emperyalizmin ekonomik temelini ortadan kaldırmaya çalışmak, bugünün dünyasındaki tayin edici rollerini hiçe saymak anlamına gelir. Oysa bu olanaksızdır. Kapitalist sistemde, küçük meta üretimi dahil, tüm kapitalist üretim biçimleri, sonuçta bin bir yolla büyük ölçekli üretime, bankalara, tekelci kapitalizme ve mali sermayeye bağlanmaktadır.

Keyder şunları da söylemektedir: “Amerika’nın yaptıklarını eleştirelim, ama yine de sonunda Amerika’nın projesi bütün dünyayı bir kapitalist ortama dönüştürmek. Bunu sağlamak istiyor. Yani projenin mantığı o.” Kapitalizm zaten dünya genelinde yaygınlaşıp, gelişmektedir. Keyder, kendisi de, bunu defalarca söylüyor. O zaman zorunlu olarak şu soru gündeme geliyor; ABD neden o “eleştirilecek”–yani salt kapitalist mantıkla açıklanamayacak!– politikalara yönelmektedir ve bu politika da ısrar etmektedir. Bu sorunun tek bir yanıtı bulunmaktadır. Yayılmak ve ülkeleri yağmalamak, bunu bugün barışçı, yarın zorbalıkla yapmak, tekelci kapitalizmin, emperyalizmin doğasında bulunmaktadır. ABD, geri ülkelere yayılmakla, sadece onları kendisine bağlamamakta, aynı zamanda rakip emperyalist devletlerle rekabette onların önüne geçmeye çalışmaktadır.

Küreselleşme tartışmalarının yoğun olduğu dönemleri de hatırlayalım. Hatırlanacağı gibi, ABD “küreselleşmenin” en hızlı savunucusu idi. Çünkü dünya kapitalizminin motor gücü ve uzun yıllar en hızlı gelişen ülkeydi. Diğer ülkeleri peşinden sürüklemekteydi. Bütün pazarların önünde açılması, hızlı kapitalist gelişmenin önündeki her türlü engelin kalkması vb., ABD politikasının temel unsurlarından biriydi. Kapitalizm ideologlarının, hayranlarının “küreselleşme” olarak tanımladıkları bu süreç, sorunu kapitalizm açısından tek yönlü ve tek boyutlu olarak ortaya koymaktaydı. Bugün genel krizin vurmasının ardından “korumacılık” vb tartışmalarının gündeme gelmesi de, göz ardı edilmemelidir.

Küreselleşme tartışmalarında; kapitalizmin yaygınlaşması, teknolojinin gelişmesinin ortaya çıkardığı olanaklar övülüyor, ama bu kapitalist gelişmenin yağmacı karakteri, bağımlı ülkelerde geri biçimler halinde olsa da oluşmuş sanayileri yıkması, bu ülkelerin yağmalanmasına, onların kapitalizmlerini yeniden “yapılandırmasına” varan özellikleri göz ardı ediliyordu. Aslında küreselleşme denilen şey, emperyalizmin saldırısının yeni bir biçimiydi. Böyle olduğu içindir ki, ABD, bugün Ortadoğu’ya, Asya’nın diğer bölgelerine hücum etmektedir. Bu saldırganlık, kapitalist gelişmeden, küreselleşmeden soyut ve “kural dışı” bir yöntem olmak şöyle dursun, genel emperyalist politikanın ayrılamaz parçası durumundadır.

Tekellerin egemen olduğu bir çağda başka türden bir politika da olanaklı değildir. Keyder, tekellerin kapitalist gelişmeyi denetleyemeyeceğini, dinamizmi kontrol edemeyeceğini, pazara hakim olamayacağını ileri sürmektedir. Tekeller kapitalist gelişmenin tepesinde yer almaktadırlar ve alttaki her türlü “dinamizmi” kendisine bağlamakta son derece gelişkin araçlara sahiptirler. Kredi sistemi, bankalar, hükümet politikaları, satın almalar vb. yolla bu gelişme kontrol edilmektedir. Kaldı ki, bu dinamiğin hiç kontrol edilmemesi durumunda da, tekele doğru gelişmek dışında her hangi bir yolu bulunmamaktadır. Rekabet ise, ortadan kalkmak şöyle dursun, yukarıda da vurgulandığı gibi, her alanda ve tekelci birlikler ve ülkeler arasında kıyasıya sürmektedir.

ANTİ-EMPERYALİZM SORUNU

Derginin 1980’lerle beraber emperyalizm tartışmalarının kesildiği, ABD’nin Irak’ı işgali ile birlikte geri döndüğü yönündeki sorusuna verilen yanıt da ilginçtir. Keyder şöyle demektedir: “Bence bu formülün 1990’larda tekrar canlanması haksız bir şey değil. Şöyle de sorabiliriz; ‘1980’lerde niye yumuşadı ya da kesintiye uğradı?’ Çünkü solcular ‘anti-emperyalist’ akımdan desteklerini çektiler, solcular uyandılar. Bence solun ya da Marksizan yaklaşımın getirdiği emperyalizm analizi, içerideki kapitalizmin güçlülüğü karşısında gerilemek mecburiyetinde kaldı ve ‘demek ki, sadece dünya sisteminin dayatması ya da kompradorların sömürüsü değilmiş, içeride de kapitalistler varmış’ gibi bir rölans durumu çıktı ortaya.” Burada bir açıklama yapmakta yarar var. Keyder’in “anti-emperyalist” akımdan asıl olarak kastettiği, ona göre milli kapitalizmlerin ortaya çıkma (1920’lerle 1975 arası) sürecidir. Ve bu dönemde anti-emperyalizm bolca kullanılmıştır, solcular da bu koroya katılmıştır vb.

Keyder sorunu böyle koymaktadır. Bu yaklaşımın, önceden açıkladığı düşüncelerin bir uzantısı olduğunu görmek gerekir. Aslında emperyalizm yoksa, anti-emperyalizm de yoktur. Her şey kapitalizm çerçevesinde açıklanabilir vb. Söylenmek istenenin özü budur. Ama işin gerçeği farklıdır. Önce şu soruyu sormak gerekir: 1980’lerde emperyalizm tespit ve tahlilleri “yumuşamış mıdır?” Kuşkusuz bazı solcular için “yumuşamıştır”. Özellikle seksenli yılların sonuna doğru esen liberal rüzgarlar, “küreselleşme” (“globalizm”) çığırtkanlığı, “yeni dünya düzeni” demagojileri hatırlardadır. “Sol” olarak genelleme yapmayı bir tarafa bırakır, proletarya sosyalizmine bağlı kalan sol açısından ifade edersek, bu sol kapitalizmin özünün değişmediği, bu temel üzerinde emperyalist sistemin egemenliğini sürdürdüğünü savunmuştur. Diğer bazı “sol”un uyanması ise, Irak müdahaleleri döneminde olmuştur. Bunların bazılarının gözü kısmen açılmış, onlar emperyalizm kavramını yeniden kullanmaya başlamışlardır. Keyder ve Birikim vb. de “küreselleşme” masalları anlatmaya devam etmektedirler.

Millicilik ya da ulusalcılık bağlantılı “anti-emperyalist” akım meselesi ise, işin farklı bir boyutudur. Tekelci kapitalizmin yayılması ve emperyalist sistemin egemenliğini derinleştirip pekiştirmesi, geçmişte nispeten daha güçlü ulusal ekonomiler üzerinde yükselen “anti-emperyalist” eğilimlerin maddi temelini zayıflatmıştır. Ulusal burjuva diyebileceğimiz kesimler bütünüyle ortadan kalkmasa da, ulusal ekonomilerin emperyalizme bağlılığının artması –özelleştirmeler vb.–, bu maddi temelden kaynaklanan, burjuva orta sınıflardan çıkan ulusalcı, “anti-emperyalist” eğilimleri oldukça zayıflatmıştır.

Ama bu durum, anti-emperyalist mücadeleyi “ulusal burjuva” sınıfların vb. değil de, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi sınıfların verebileceği gerçeğinin açık seçik ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Kapitalizmin temellerine vuran tutarlı ve sonuna kadar giden bir anti-emperyalizmi ancak bu sınıflar gündeme getirebilirler ve ülkelerin bağımsızlığı sorunu, bu nedenle, emekçi sınıfların omuzlarına binen, onların genel kurtuluş mücadelesine sıkıca bağlanan bir sorun olma özelliğini kazanmıştır. Sosyalist solun bunun bilinciyle hareket etmesi, “anti-emperyalist hareketten” desteğin çekilmesi, anti-emperyalizm diye bir sorunun olmadığı anlamında değil, anti-emperyalist mücadelenin gerçek sınıf temellerine ve içeriğine oturması olarak yorumlanabilir.

Burada, sorunun, emperyalizmin zayıflaması, “içerideki kapitalizmin güçlenmesi” gibi saçma bir karşıtlık içerisinde konulamayacağı çok açıktır. Kapitalist gelişme ile emperyalist bağımlılığın güçlenmesi arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Bu demektir ki, içeride işbirlikçi egemen sınıflara karşı yürütülen mücadele, zorunlu olarak, aynı zamanda anti-emperyalist bir mücadele olarak gelişmek durumundadır. “Ulusalcı” “anti-emperyalist” akımlar ise, bu halkayı koparmakla kalmamış, emperyalizmle özellikle politikada ifadesini bulan “gerici milli çıkarlar” temelinde her türlü anlaşma ve uzlaşmaya açık bir konuma –örneğin Türkiye özelinde Kürt sorununu Türkler lehine çözme desteği vb.– yerleşmişlerdir.

Ama Keyder’in “emperyalizm lafının geri gelmesi”nden anladığının bütün bunlarla, kapitalizmin ulaştığı boyut vb. ile bir ilişkisi bulunmamakta, o tartışmayı “eski imparatorluk” tartışmalarının “geri dönmesi” olarak yorumlamaktadır. Yani egemenlik peşinde koşan siyasi sınıflar, bazı burjuvalar, geri ilişkiler vb. Kuşkusuz bunlar, sonuç olarak kapitalizmi aklamaya, onun tüm günahlarını temizlemeye yönelik girişimlerdir. Kapitalizm “ırkçılık yapmaz, zor kullanmaz, eşitleştirici ve özgürleştiricidir” vb. Tarihsel gelişmeler ve günümüzün gerçekleri çok farklı şeyler söylüyor ve kanıtlıyor. Kapitalizm kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu yapmakta hiç tereddüt etmiyor. Emperyalizme mal edilen tüm günahlar, kapitalist bir temel üzerinde ortaya çıkmaktadır ve günümüz emperyalizmi, kapitalizmden ayrılamayacağı gibi, emperyalist ilişkiler anlaşılmadan, kapitalizm güncel eğilimlerini anlamak da olanaksızdır.

 

Kapitalizm Nereye Gidiyor?

Kapitalist dünya sisteminin -tekelci kapitalist emperyalist sistem- içine düştüğü son ekonomik kriz, sadece güncel krizin nedenleri sorununu değil, kapitalist sistemin geleceğinin ne olacağına, nasıl bir dünya sistemi kurulacağına ilişkin tartışmaları da gündeme getirmiş bulunuyor. Burjuva ideologları, ekonomistleri, bir dizi daldan profesörleri ve sistemin tüm paralı uşakları kapitalizmin nereye gitmekte olduğu sorusunu ortaya atıyorlar ve bu soruya, genellikle “yanlışlıklarından arınmış, daha mükemmel bir küreselleşme sürecine doğru gidileceği” yanıtını veriyorlar.

Ülkemizde de durum pek farklı değil. Yukarıda sayılan çevrelerden gıdalarını alan Türkiyeli uzantılar da benzer tahliller yapıyorlar. Bu çevrelerin kapitalizmin “ebediyen yaşayacağına” ilişkin inançları tam. Örneğin şu iddiayı ele alalım; “Kapitalizmin yerine kolektif mülkiyete dayalı, piyasa mekanizmasını reddeden, tamamen farklı bir ekonomik sistemin geçmesini ise ancak hayal edebiliriz. Küresel kapitalizmin, küresel meşruiyet de kazanacak tarzda geliştirilmesi yolundaki arayış ise mutlaka sürecektir.” (Küresel Çöküş ve Kapitalizmin Geleceği Osman Ulagay. Söyleşi Murat Aksoy Özgür Yayınları sf. 51, 3. Baskı)

Alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Milliyet’in ekonomi yazarı Osman Ulagay da, -sosyal reformist sayılabilecek bir çizgide- kapitalizmin uluslararası “reformcu” ideologları gibi “küresel kapitalizmin, küresel meşruiyet de kazanacak tarzda geliştirilmesi” dışında bir alternatifin olmadığına iman etmiş durumda. Adını vermeden tarif ettiği sosyalizmi ise ancak “hayal edebiliriz”! Yani kapitalizmin gelişmesi, tüm yıkıcılığına ve yağmacılığına karşın gerçek bir gelişme yoludur. Buna karşın sömürüyü ortadan kaldırarak, eşit, adil, özgür bir gelecek sunan yeni bir dünya, sosyalist bir dünyanın kurulması ise ancak bir hayaldir! Burada dikkati çekmek gerekir ki; ortaya atılan tezde güncel olarak sosyalist bir sistemin kurulması ihtimalinin bugün olup olmadığı -bugün gündeme girmiş pratik bir alternatif olup, olmadığı- tartışılmıyor, yaşanmış sosyalizm örneğine rağmen, sosyalizm kurulabilir bir sistem olarak, kategorik olarak reddediliyor. Ne bugün ne de gelecekte sosyalizm olanaklıdır, ama hayal edebiliriz, hayal etmenin bir sakıncası bulunmuyor nasılsa!

Ulagay’ın bu ve benzeri görüşlerini içeren söyleşilerden oluşmuş yukarıda adı geçen kitapta kriz tartışılıyor ve sadece krizin nedenleri değil, kapitalizmin geleceğine ilişkin tespitler yapılıyor. Bizde bu yazıda, yukarıda küçük bir bölümünü aktardığımız Ulagay’ın bu “tespitleri” üzerinde duracağız ve kapitalizmin nereye doğru yol almakta olduğunu, kapitalist “adil bir uluslararası düzen” kurulup kurulamayacağını irdelemeye çalışacağız. Mevcut kriz hangi sonuçları ortaya çıkarıyor, kapitalizmin “küresel meşruiyet” kazanması ne anlama geliyor, uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar kapitalizme alternatif bulmakta gerçekten çözümsüz mü vb? Bütün bu soruları daha yakında irdelemek gerekiyor.

YIKILMA TARTIŞMASI

Ulagay, hayatta sizi en çok heyecanlandıran şey nedir sorusuna karşılık, “ömrünün önemli bir bölümünü dünyadaki ve Türkiye’deki dönüşüm süreçlerini izleyerek geçirmiş biri olarak” şöyle yanıtlıyor: “Halen yaşanmakta olan küresel krizin yarattığı altüst oluşu fevkalade heyecan verici bulduğumu söyleyebilirdim herhalde.” (agy, sf. 9) Ulagay’ın bu kadar heyecanlanmasına neden olan altüst oluş nedir? Yanıt şu; “Şimdi yaşamakta olduğumuz krizin alternatifsiz tek seçenek olarak dünyaya pazarlanan efsaneyi yıkması, ‘piyasa tanrısı’nın ve finans sektörünün çok boyutlu çöküşünü sergilemesi de benim heyecanımı artırıyor. Hayatı piyasalara indirgeyen ve insanın toplumsal bir varlık olduğunu unutan bir anlayışın şimdi iflasın eşiğine gelmesi, değişim umudunu gündeme taşıdığı için de önemli.” (agy)

Kapitalizmin egemen olduğu bir dönemde “insanın toplumsal bir varlık olduğunu unutmayan”, “piyasalar dışında bir hayat” için, bir değişim için umut var mı yok mu, bunları daha sonra irdelemeye çalışacağız. Ama önce şu “altüst oluş”a bakmak gerekiyor. Altüst olan nedir ve yıkıldığı iddia edilen “piyasa tanrısı ve finans sektörü”ne dayanan günümüz kapitalist sistemi, başka türlü olabilir miydi ve gelecekte de izleyebileceği başka bir yol var mı? Bu kapitalizm hangi temel üzerinde yükselmektedir? Ve bu temel değişmeden, bu iki gerçeği -piyasanın tanrılığıyla finans sisteminin ağırlığını- değiştirmek olanaklı mıdır? Öncelikle yanıtlanması gereken sorular bunlardır.

Ama burada şuna dikkat çekmek gerekiyor ki, Ulagay, kolayca anlaşılacağı gibi, “yıkılanın”, finans sektörüne önem veren “özel” bir kapitalizm türü olan “Anglo Sakson Modeli” olduğunu öne sürüyor. Ulagay’ın ifadeleri ile aktaracak olursak, “Kapitalizmin sonunun geldiğini söylemek zor, ancak piyasanın belirleyiciliğini ve finans kesiminin önemini abartan Anglosakson modeli kapitalizmin ciddi bir darbe yediği ortada.” (Agy, sf. 23) Anglosakson modelinden kasıt, ABD ve İngiltere gibi Anglosakson ülkelerinde egemen olan kapitalist sistemdir. Başka bir ifade ile, dev tekellerin, bankaların vb. batmasına, ülkelerin iflas etmesine neden olan kapitalizmin son krizi, aslında kapitalizmin genel bir krizi değil, “Anglosakson modeli”nin krizidir. O yıkılmadıysa da, “ciddi bir darbe” yemiştir. Söylenmek istenen budur. Tabii burada akıllara şu soru gelmiyor değil; dünyanın son yüzyılından İngiltere ve ABD’yi, onların kapitalist emperyalist sistemde tuttuğu yeri çıkarıp atsak kapitalist emperyalizm adına geriye ne kalır? Bu da başlı başına ayrı büyük bir sorundur! Hepsine kısaca değinmeye çalışacağız.

Bugün başta sosyalistler olmak üzere, aklı başında hiç kimse zaten kapitalizmin sonunun geldiğini söylemiyor. Eğer mevcut kriz, uluslararası işçi sınıfının güçlü partilere sahip olduğu, yaygın bir işçi hareketinin var olduğu bir dönemde patlak verseydi, kuşkusuz bu sorun farklı bir biçimde önümüze gelecekti. Bugün işçi hareketi elindekini korumaya çalışma, daha fazla mevzi kaybetmeme çizgisinde bulunuyor. Uluslararası işçi hareketi henüz güç toplama, hasarlarını tamir etme döneminde ve önüne kuşkusuz daha ileri hedefleri de yavaş yavaş koyacaktır. Kapitalizmin çöküşü meselesi bu koşuldan bağımsız olarak tartışılamaz ve sosyalistler de hiçbir zaman böyle bir tartışma yapmadı.

Ama kriz dönemlerinin devrim için ortaya çıkardığı elverişli koşullar, bu koşullarda sermayenin devrilmesi için verilecek mücadele ve bu mücadelenin sorunları, işçi hareketinin ihtiyaçları her zaman tartışıldı. Krizlerinin ardından kapitalizmin “stabilizasyonu”nun geçmişte olanaklı olduğu, biten her krizin ardından yeni bir krize doğru ilerleyen sürecin başladığı, bunun kapitalizm için bir kısır döngü olduğu hep tespit edildi.

Stalin’e sövgüler savuranları kızdırmak için söyleyelim, bütün bunlar, emperyalizm koşullarında Stalin tarafından tespit edildi. Her krizde, mevcut durumun somut tahlilini yapma yeteneğinden yoksun, tanrıya dua eder gibi kapitalizmin çöküşünü gözleyen “sosyalist” tipi çizmek, sonra da “bakın kapitalizm şimdi de çökmedi, sosyalizm hayaldir” demek, burjuva ideologlarının ve sosyalizme saldırıda onlardan geri kalmayan sözde sosyalistlerin sosyalist ideolojiye saldırı yöntemlerinden birisidir. Hasmını önce istediğin kılığa sok, sonra da darbelerini bir güzel indir. Kurnazca bir yöntem! Ama buna karşın yine de sonuçsuz. Çünkü yalan ve demogajiye dayalı ve gerçekler de çok inatçı!

Gerçek şudur ki; tarihsel materyalizm ve politik ekonomi bize gerçek durumu ve olayların gelişim yönünü anlamamızda güçlü bir kılavuz sunar. Bu nedenledir ki, kapitalizmin krizlere yuvarlanacağını, her gelişme ve yükseliş evresinden sonra yeni bir krizin geleceğini sosyalistler tespit etmişlerdir. Bu, az çok genel bir birikime sahip hiç kimse için bir sır değildir. Ama ekonomiyi, finans sektörünü yönetsinler diye önlerine milyonlarca dolar yığılan yöneticiler, onların hizmetindeki ekonomistler bunları göremezler. En iyi ihtimalle birkaçı, belki bir kaç yıl önce durumu sezer, ama onlar da olayların ardındaki sistemi kavramaktan uzaktır. Kriz başlayıp, kapitalizmin kabeleri bir bir çökmeye başlayınca da, bütün bunları niye göremedikleri tartışmasını yaparlar. İşler biraz “düzelmeye” başlar başlamaz da, benzer bir süreci yeni baştan yaşamak için var güçleri ile aynı oyunu oynamaya devam ederler. Ünlü bir tekelin CEO’sunun dediği gibi, “müzik çaldıkça dans etmeye devam” ederler.

Kapitalist sistem sürece -devre- yeniden başlar, dökülen dökülür, yıkılan yıkılır, çöken çöker, dengeler bozulur, yenileri kurulmaya çalışılır, geriye kalanlar aynı biçimde devam ederler. Bu durum, uçurumdan atlayan ilk koyunu takip edip, uçurumun dibini boylayan koyun sürüsüne benzer. Kapitalist sistem, sistemin temelleri tehdit altına girmedikçe sürüyü kurtarmaya çalışmaz, yeni sürü toplamaya koyulur. Eğer ciddi bir tehdit söz konusuysa, tekelci sistemin devletini devreye sokar, işleri bir miktar düzeltmeye çalışır. Düzenin sahipleri bütün bunlara “yaratıcı yıkıcılık” diyen ideologlar da yetiştirmiştir.

ANGLO-SAKSON TÜRÜ BİR KAPİTALİZM VAR MI?

Buradan, Ulagay’ın “piyasaya ve finansa ağırlık veren Anglo Sakson kapitalizmi” tespitlerine dönebiliriz. Hemen vurgulamak gerekir ki, bu tespit bazı Batılı ekonomistler tarafından yıllardır kullanılmaktadır. Yani patenti Ulagay’a ait değildir. Kapitalizmin farklı ülkelerdeki gelişme özelliklerine göre geçmişte farklı tanımlar da kullanılmıştır. Örneğin İngiltere “sömürgeci”, Fransa “tefeci”, Almanya ikisinin karışımı vb. tanımlarla adlandırılmıştır. Ortak özellikler dışındaki bazı karakteristik farklılıkları vurgulamak için yapılmıştır bu tanımlar. Yoksa farklı farklı kapitalizm türleri söz konusu değildir. Maddi zemin, temel ilişkiler bir ve aynıdır. Anglo Sakson kapitalizminden kastedilen, ABD ve İngiltere’de uygulanan, tüm dünyayı sarıp sarmalayan bir kapitalizmdir. Bir kavram ortaya atılmakta, ama bunun anlamı, farklı temellerinin var olup olmadığı tartışılmamaktadır. Anglo Sakson kapitalizmi tanımı da böylesi kavramlardandır.

Kapitalist sistem, gelişmesini, hep en ileri ögelerini örnek alarak, onun önünü açarak, geriden gelenleri onun peşine takarak sürdürür. ABD ve İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmış devletlerdir. Zaferin asıl kaymağını da ABD yemeye başlamış, tartışmasız dünya kapitalizminin liderliğini üstlenmiş, İngiltere de onun peşine takılmıştır. Başta ABD olmak üzere, bu iki devlet, kapitalist emperyalist sistemin en önünde yer alarak, kapitalist sistemin hem önünü açmışlardır, hem de kapitalist emperyalizm bu ülkelerde en doğal gelişme yoluna girmiştir.

Sermayenin aşırı merkezileşmesi ve yoğunlaşması, sermaye ilişkilerinin yaygınlaşıp, derinleşmesi en ileri noktalara evrilmesi, öncelikle bu ülkelerde, en uç noktalarda gerçekleşmiştir. Yani Anglo Sakson kapitalizmi denilen “model”, ABD’li ve İngiliz yöneticilerin “bilinçli bir tercihleri, politikaları” değil, tekeci kapitalizmin doğal gelişmesinin bir ürünü ve sonucudur. Onlar, sermayenin en fazla yoğunlaştığı ve merkezileştiği, aşırı kâr dürtüsünün en yoğun olduğu ülkelerde, bu sermayenin ihtiyaçlarına uygun davranmışlar, bu ihtiyaçların kendilerini götürdüğü yere gitmişlerdir. Belki burada ancak şu söylenebilir ki; kapitalizm, kriz nedeniyle güçlü bir darbe almıştır, kitlelerin geniş tepkisi nedeniyle “bazı aşırılıklar” devlet tarafından kontrol edilebilecektir. Bugün, devlet, ne de olsa en büyük tekel durumuna gelmiştir vb!

Kapitalizmin, ABD ve İngiltere örneklerinde görüldüğü gibi, bu en gelişkin örneklerine göre değil de, başka gelişim yollarını “tercih ederek” gelişimini sürdürebileceğini öne sürmek, sadece iflah olmaz bir kapitalizm dalkavukluğu değil, aynı zamanda kapitalizmin gelişim yasalarından da hiçbir şey anlamamak demektir. Küçük burjuva, sosyal reformist bir rüyadır bu.

Burada, ABD ve İngiltere’de kapitalizmin gelişim özelliklerine, fazla uzatmadan, ama temel nitelikleri itibarıyla biraz yakından bakmak gerekiyor. Önce İngiltere’ye, sonra da ABD’ye bakacağız. Bu sıralama, bu ülkelerin dünya tarihinde aşağı yukarı son iki yüzyılda oynadıkları role göre yapılmıştır. Yoksa ilk önce İngiltere gelir, en önemli odur anlamında değil. ABD bugün tartışmasız liderdir.

İngiltere, dünyanın en büyük sömürge imparatorluğunu kurmuş ülkesidir. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” deyimi, İngiltere için üretilmiştir. İngiltere, bu duruma kendi kapitalist gelişmesi sonucu ulaşmıştır ve kapitalizmi geliştikçe de sömürgeciliği güçlenip, yaygınlaşmıştır. İngiltere, kabaca 19. yy.’ın ilk çeyreğinden sonra kapitalist dünyanın tartışmasız lideri konumundadır. İngiliz sanayi hızla gelişmekte, sömürgelerden elde ettiği hammaddeleri büyük ölçeklerde işlenmiş kapitalist metalara dönüştürmektedir. İngiltere “dünyanın atölyesidir” sözü bu nedenle söylenmiştir. İngiliz sanayiinin üretim gücü ve verimliliği diğer ülkelerin üretimlerini vurmuş, eski üretim yöntemlerini yıkmış, “dünya pazarı” bütünüyle İngiltere’nin denetimine girmiştir.

Kapitalist sanayinin bu gelişmesi, bankacılığı ve sigortacılığı da peşinden sürüklemiş, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, mali sermayeyi ortaya çıkarmıştır. Mali sermaye, sanayi ve banka sermayesinin birleşip kaynaşması, tek bir sermaye -finans kapital- haline gelmesidir. Artık tekelci kapitalist yolu tutan bütün ülkelerde, kapitalist üretim ve onun yönetimi, mali sermayeden, yani finans kapitalden sorulmaktadır. Geçmişte sınırlı etkileri ve işlevleri olan bankalar, artık dev kapitalist organizasyonlara dönüşmüş, üretimi, mali sistemi, tüm kapitalist ilişkileri, bu sermayenin çıkarlarına göre şekillendirmişler ve denetimleri altına almışlardır. Bu arada, 19. yüzyılın sonuna doğru borsa, “büyük oyun” olarak gelişmeye, güçlenmeye başlamıştır.

Ancak mali sermayenin güçlenmesi ve her şeye egemen olması, aynı zamanda kapitalizmin asalaklığının ve çürümesinin de hız kazanması anlamına gelmektedir. Mali sermaye, sadece üretimin değil, artık tüm toplumun sırtında kan emici büyük bir güçtür. Dünya pazarında pay sahibi olmak -Almanya, Japonya, ABD- isteyenlerle, payını korumak isteyen -İngiltere, Fransa- diğer güçlerin karşılıklı mücadelesi ve mevzilenmesi, egemenlik ve güç çatışmasının kızışması, bilindiği gibi, Birinci Paylaşım Savaşına yol açtı.

İngiltere ve ABD, bu savaştan galip devletler olarak çıktılar. Ancak üzerinde güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğu -İngiltere-, tüm haşmetine karşın, artık eski gücünde değildir. Kapitalist gelişme ABD’de de dev adımlarla ilerlemiş, ABD dünyanın yeni efendisi olmaya doğru ilerlemeye başlamıştır. Ancak ABD’ye dünyanın yeni patronu olacak yolu açan asıl olay, bilindiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’dır. Artık bu dönemden sonra ABD, kapitalist dünyanın tartışmasız tek lideridir. İngiltere ikinci dereceden bir güç haline gelmiş, ABD ile “stratejik ittifakı” içerisinde gücünün daha fazla zayıflamasına engel olmaya çalışmıştır.

ABD emperyalizminin İkinci Dünya Savaşı sonrasında ulaştığı gelişme dikkat çekicidir. Sanayi üretiminin verimliliğinde ABD tartışmasız dünyanın en ileri ülkesidir. Olağanüstü artan üretimin üzerinde yükselen dev tekeller, bu tekellerle iç içe girmiş bankalar dünyanın en büyükleri haline gelmişlerdir. ABD mali sermayesi, ABD Dolarının dünya kapitalist sisteminin ortak parası haline gelmesi ile -Bretton Woods anlaşması ve sistemi- dev gelişme boyutlarına ulaşmıştır. ABD, bugün de, 14 triyon dolarlık yıllık GSMH’sı ile açık ara dünyanın en büyük ekonomisi durumundadır.

ABD ve İngiltere’nin dünya kapitalist sistemindeki yeri genel hatları ile böyledir. Yani dünyanın eski ve yeni efendileri olan, ama birlikte hareket etme konusunda da bugüne kadar birbirlerine stratejik olarak pek ters düşmemiş iki ülkeden söz ediyoruz! Şimdi deniyor ki, Anglo Sakson kapitalizmi kendisini dayattı ve tüm dünyada akıl ve mantık dışı bir durumun ortaya çıkmasına yol açtı. Oysa bu iki ülke, tekeci kapitalist sistemin en ileri ülkeleri oldular ve sermaye ilişkileri burada olabilecek en uç noktaya kadar gelişti ve egemen oldu. Mali sermaye egemenliği için bir laboratuar aranıyorsa, öncelikle kuşkusuz bu iki ülkenin ekonomileri -Marx’ın kapitalizmi tahlil için İngiltere’yi temel alması hatırlansın- incelenmelidir. Kapitalizmin ideologları ve diğer emperyalist ülkeler, bu iki ülkedeki “piyasaların derinliğine” boşuna hayran olmadılar.

Diğer kapitalist-emperyalist ülkelerin önünde de farklı bir “gelişme” yolu bulunmuyordu ve bulunamazdı. Diğer büyük ekonomiler de bunların peşine takıldı ve aynı yoldan ilerledi. Zaten en büyük ve en ileri sermayenin açtığı yolda diğerlerinin ilerlememesi, kapitalizmin, sermayenin işleyiş kurallarına aykırıdır ve bunu yapmayan sermaye grubu ya da devlet geride kalmaya mahkumdur. Bu tartışmalar geçmişte de yapıldı. Alman emperyalizmi, Britanya İmparatorluğuna kıskançlıkla baktı. Bir Alman emperyalisti, “Britanya İmpartorluğu’nun temelinde 1 sterlinlik hisse senetleri var” -o dönemde Almanya’da en küçük hisse senedi 1000 Mark olmak zorundaydı- dediğinde (Bkz. Lenin Emperyalizm), “üretimci” Alman kapitalizminin bu yolu tutması gerektiğine dikkat çekiyordu.

Ayrıca bugün şu bir sır değildir: ABD ekonomisinin finanse edilmesinde, devlet tahvillerinin alımı ile ona “kredi” sağlanmasında başı Japonya, Çin ve petrol zengini Körfez ülkeleri çekmektedir. Çin ve Japonya’nın Amerikan devlet tahvillerine yatırdıkları sermaye 2 trilyon dolar civarındadır. Burada, “piyasadan, finans sisteminden” azami kârı sağlayanlara ne ad verilecektir. Sadece bu örnek bile, “Anglo Sakson kapitalizmi” diye “özel ve tercih edilen” bir kapitalizm türünün varolduğu iddiasının kofluğunu ortaya koymaktadır. Bu tanımla adlandırılan kapitalizm, bugünkü kapitalizmin olağan gelişmesinin zirvesidir ve az çok önemli bir sermayeye, sanayiye hükmeden hiçbir ülkenin bu gelişimin dışında kalması olanaklı değildir. Başka bir “tercih”, gerileme ve iddialarını yitirme anlamına gelmektedir.

Eğer bugün bazı emperyalist ülkeler bunalımdan farklı derecelerde etkilenmişlerse, bunun nedeni, “bilinçli tercihleri” değil, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişmesi, bazı ülkelerin diğerlerine göre bazı alanlarda geri kalmış olmaları, güçleri oranında gelişmelerden etkilenmeleridir. Bu, aynı zamanda şu anlama gelmektedir: Ciddi bir sermaye birikimine hükmeden bir devlet, tekel grubu vb., kaçınılmaz olarak ABD ve İngiliz sermayesinin tutmuş olduğu yolu tutacak, azami kârını benzer yöntemlerle güvence altına alma imkanlarına yönelecektir.

Burada, geçmişe dönük bazı hatırlatmalar yapmanın da yeri geldi. Bu kriz, kapitalist emperyalist sistemin ilk kriz olmadığı gibi, son krizi de olmayacaktır. 1929 Büyük Bunalımı da, ABD’de patlak vermişti. Hatırlatmak gerekir ki, o zaman “sermaye piyasaları” ve “finans sektörü” bugünkü kadar “derinlikli” ve gelişmiş değildi. Şimdiki anlamda bir “küreselleşme”den de söz edilmiyordu. Ama kapitalizm bunalıma düşmekten kaçınamadı ve kuşkusuz bundan sonra da kaçınamayacak. Krizlerin kapitalizmin yol arkadaşı olduğu gerçeğine, kapitalist üretimin yapısının ortaya koyduğu sonuçlardan, bu sonuçların yol açtığı etkilerden yola çıkılarak ulaşılmıştır.

Kapitalist sistem, periyodik olarak, değişik zaman aralıklarıyla -son 20 yıla bakıldığında, neredeyse her beş yılda bir kriz düşmektedir- krize yuvarlanmaktadır. Bu krizler, genel, bölgesel, bazı ülkeleri içine çeken ya da durgunluk vb. biçimlerde görülebilmekte, hafif ya da ağır hasarlarla atlatılmaktadır. Ama dikkati çeken şudur ki, her kriz bir öncekinden daha etkili olmakta, tahribat büyümektedir. Kapitalist sistem, bu altüst oluş içerisinde bozulmuş olan dengelerini yeniden kurmaya çalışmakta, aradan fazla uzun bir süre geçmeden yeni bir kriz kapıyı çalmaktadır. Güncel kriz ise, kapitalist sistemin dengesini daha önceki krizlerden çok daha fazla bozmuş, “eski güzel günlerin” bir daha yaşanmayacağına ilişkin pek çok belirtiyi ortaya çıkarmıştır.

Bu bölümü, krizden çıkış tartışmaları ile bitirmek istiyoruz. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız düşünceleri ileri süren Ulagay ve diğerleri, acaba güncel krizden çıkışın çaresini nerede görmektedirler? İlginçtir, ama “çare”, Amerikan tüketicisinin yeniden tüketmeye başlamasında görülmektedir. Kriz koşullarının yarattığı duruma dikkat çeken Ulagay şöyle diyor; “ABD halkı yıllardan beri ilk kez tasarruf yapmaya zorlandı. ABD’deki ve küresel ekonomideki küçülmenin ya da resesyonun en önemli nedeni bu bence. Çünkü Amerikalı tüketicinin yerini alacak başka bir tüketici yok dünyada….” (agy)

Bu düşüncelerinde, Ulagay yalnız değildir. Soros da benzer düşünceler ileri sürmektedir. Soros, Financial Times gazetesindeki röportajında, “Küresel ekonominin zayıf noktaları, esas olarak ABD tüketim oranları ve bankacılık sektörü” demektedir. (Milliyet ekonomi. int. Sys 27.10.2009) Durum böyle olunca yapılacak da belli. Amerikalılar yeniden daha fazla tüketmeye teşvik edilecek. Ama Amerikalı “tüketici” borç içinde yüzüyor ve başta ABD Başkanı Obama olmak üzere, pek çok yetkili “eski günlerin geri gelmeyeceğini” itiraf ediyorlar. Ama bu “çare”yi ileri sürenlerin, aynı zamanda krizin “nedeninin” de Amerikalı “tüketicinin” doymak bilmez tüketim hırsında yattığını, Amerikalıların evlerini “bankamatik” gibi kullandıklarını ileri sürdüklerini hatırlatarak, bu bölümü bitirelim.

KAPİTALİZM KOŞULLARINDA ADİL BİR DÜZEN, ULUSLARARASI DÜZEYDE ÇATIŞMASIZ BİR KÜRESEL SİSTEM OLANAKLI MI?

“Bu kriz nasıl aşılacak ve sonunda nasıl bir dünya düzeni ya da düzensizliği çıkacak ortaya?” Ulagay’a sorulan bir diğer soru bu. Ulagay’ın bu soruya verdiği yanıtın tam olarak anlaşılabilmesi için uzunca bir alıntı yapmak zorunlu. Yanıt şu: “Bunu kestirmek kolay değil, ama bu krizde çok büyük yara alan küresel finans sistemini yeniden yapılandırmak için ve küresel kapitalizmi yaşatmak için ciddi bir çaba harcanacağı söylenebilir. Şimdi gündemde olan G-20 toplantıları bu çabanın önemli bir ayağını oluşturuyor. Hedef, yeni güç dağılımını daha iyi yansıtan, Batı’nın artık tek başına belirleyici olmadığı bir yeni küresel düzenin oluşturulması yolunda adımlar atmak; bu yeni küresel düzenin kurallarını ve kurumlarını gerçekten küresel katılımla belirlemek. Bu çabalar olumlu sonuç verirse, küresel düzenin çerçevesi konusunda küresel mutabakat sağlanabilirse, halen yaşanmakta olan krizin aşılması yolunda önemli bir adım atılmış olur. Küresel kaynakların koordinasyon içinde kullanılması güven krizinin aşılmasını kolaylaştırabilir. Örneğin büyük tasarruf fazlası olan, iki trilyon dolarlık döviz rezervi bulunan Çin’in tavrı belirleyici olabilir…” (sf. 24-25) Ulagay’ın Çin’e özel bir rol biçmesi, bu örnekle sınırlı değil. Şunları da söylüyor: “Halen yaşanmakta olan kriz, Batı’nın küresel düzendeki tartışılmaz üstünlüğünün sona ermekte olduğunu ve başta Çin olmak üzere yeni yükselen güçlerin hemen her alandaki ağırlığının arttığı bir döneme girilmekte olduğunu gösteriyor.” (sf. 12)

Şimdi bütün bu “tezler”in üzerinde biraz durmak gerekiyor. Ama önce şunlar hatırlatılmalı ki; her büyük uluslararası olaydan sonra -savaşlar, büyük ekonomik krizler vb.-, bu kapışmanın ardından, uluslararası kapitalist sistem, yeni oluşan güç ilişkilerini yansıtan -örneğin paylaşımın ardından- ona uygun bir ilişkiler sistemi kurmuş, bu güç ilişkileri, uluslararası kuruluşların oluşturulmasında ve bunların işleyişinde kendisini kabul ettirmiştir. BM ve Güvenlik Konseyi, NATO, AB, IMF ve DB vb. gibi politik ve ekonomik kurumlar, bu güç ilişkilerini yansıtacak biçimde örgütlenmişler, bunların iç işleri ve çalışmaları buna göre belirlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan kurumlar, dünyanın kapitalist ve sosyalist blok olarak bölünmesini yansıtırken, Batı kapitalizmi cephesinde ABD’nin liderliği ve belirleyiciliği çok bariz görülür.

Genel olarak yüzeysel bir adlandırma ile “sosyalizmin yıkılması ve blokların ortadan kalkması” olarak tanımlanan, özünde Doğu Bloku’nun açık kapitalist biçimlere geçmesi olayının ardından da, -bu, aynı zamanda bir paylaşımın tamamlanması, ama yenisinin başlaması için mücadele anlamına geliyordu- ABD’nin “tek süper güç” olarak dünya kapitalist sisteminin üzerine çöreklendiği bir döneme girildi. Emperyalist politikacı ve ideologların propagandası ve adlandırması ve bunları izleyen soldaki çömezlerinin alkışlarıyla, buna, “yeni dünya düzeni” dendi. Kısaca hatırlanacak olursa; bu dönem, barışın egemen olduğu, insanların refahının yükseldiği, savaşların geride kaldığı, demokrasi ve insan haklarının egemen olduğu bir dönem olacaktı!

Olup biteni hep birlikte gördük, yaşadık. Neo-liberal kapitalist saldırganlığın eşliğinde ABD emperyalizmi ve müttefikleri dünyayı kana ve gözyaşına boğdu, ülkeler yakılıp yıkıldı, soyulup yağmalandı. “Yeni Dünya Düzeni” hayalleri, propaganda materyallerinin mürekkebi kurumadan yerle bir oldu, emperyalizmin insanlık dışı yüzü her tarafta daha çıplak görülür hale geldi.

Büyük bir pişkinlikle ortaya atılan “tarihin sonu” tezlerinin kısa sürede iflas ettiği görüldü. Peki, ama neo-liberal kapitalist emperyalist saldırganlık doludizgin nereye koşuyordu? Nereye koştuğu, sadece ülkelerin yakılıp yıkılması, uluslararası işçi sınıfının kazandığı mevzilerden geriye sürülmesi ile ortaya çıkmadı. Emperyalist kapitalist sistem, tarihinin en büyük ekonomik bunalımlarından birine yuvarlandı. Dünün burnundan kıl aldırmayan emperyalist tekelleri lego taşları gibi birbiri ardına devrildi. Sistemi daha büyük bir çalkantıya girmesini, şimdilik, tekelci devletlerin devreye girmesi önledi. Kendisine en fazla güvendiği bir dönemde, emperyalist sistem ağır bir krize yuvarlandı ve “piyasa tanrısı”, kendisini kurtarması için, “piyasalar için sorunun kaynağıdır” dediği devletin kapısına sığındı. Anlaşıldı ki, kapitalist sistem doludizgin genel bir krize doğru koşmaktadır.

Yani sondan bir önceki altüst oluşun sonuçları kısaca bunlar oldu. Şimdi, bu yeni “altüst” oluştan sonra, “eskinin zaaflarından arınmış, yeni bir küresel düzenin oluşturulması” çağrıları yapılıyor. Kuşkusuz dünya ekonomisi içerisinde yer alan bazı ülkeler ilerledi ve gelişti. Çin, Brezilya, Hindistan, Meksika, Rusya, Güney Kore, daha geriden gelmek üzere Türkiye gibi ülkelerin ekonomileri eski ağırlıklarının biraz daha üzerine çıktılar. Ama bu süreç krizle ortaya çıkmadı. Kriz, var olan durumun daha açık seçik görülmesini sağladı. Bu ülkeler, “piyasalarının fazla derin” olmamasının, yani geriliğin avantajı ile krizden en büyüklere göre, göreli olarak daha az etkilendiler. Dünya ekonomisinin “merkez ülkeleri”, “tepe noktaları” bu krizden daha fazla darbe yediler. Bunun yol açtığı sonuçlardan birisi, krizin ardından ülkelerin pozisyonlarında, ağırlıklarında değişmeler olmasıdır.

Kapitalist ekonominin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesi göz önüne alındığında, bütün bu yaşananların sürpriz olmadığı çok iyi görülür. Kapitalist emperyalist sistem içerisinde ülkelerin ağırlıklarının değişmesi, -İngiltere tek güçken, Fransa, Almanya ve ABD’nin ilerlemesi ve ortak olması gibi. Ayrıca, hatırlanacağı gibi, Birinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Almanya neredeyse sömürge olmuştu!- ekonomilerin genel sıralamadaki yerlerinin farklılaşması, sistemin doğasında bulunmaktadır. Eşitsiz ve sıçramalı gelişmenin sonucudur bu. Ancak son yüzyıla bakıldığında, listenin ilk ülkelerinin sıralamada yerleri değişmekle birlikte listenin hemen hemen hep aynı kaldığı görülmektedir. ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkeler hep bu listenin içindedirler. Şimdi bu listenin biraz daha genişlediği görülmektedir. Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya vb. gibi ülkelerin ekonomileri eşit ve aynı özellikler göstermemekle birlikte, gelişmiş ve büyümüştür.

Buna karşın dünya ekonomisinin belirleyici ülkesi halen ABD’dir. ABD, 14 trilyon dolarlık GSMH ile listenin başında yer almakta, bir ucundan tartışılmaya başlasa da, dolar hâlâ dünya parası olarak kabul görmektedir. Listenin ikinci ülkesi ile ABD arasında hemen hemen 10 trilyon dolara yakın bir fark bulunmaktadır. ABD ekonomisinin dünya ekonomisinin yüzde 25’inden fazlasını oluşturduğu bilinmektedir. Dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin Batı’dan Asya kaydığına ilişkin tespitler, yeni ve kriz sonrasının tespitleri değildir. Milyarlık nüfus sahibi ülkelerin -Çin ve Hindistan- yer aldığı, eski emperyalist Japonya’nın bulunduğu Asya’nın kapitalist gelişmenin girdabına kapılması ile üretimlerinin artması, bu ülkelerin büyük potansiyel pazarlar ve üreticiler haline geldikleri bir gerçektir. Ama diğer bir gerçek de, dünya ekonomisinin canlanması için halen Amerikalı tüketicilere bel bağlanmış olmasıdır! Büyük nüfusları ve alanları ile bu ülkelerin ekonomileri büyümekte, ama kişi başına düşen GSMH payı genellikle üç rakamlı dolarla ifade edilmektedir.

Burada temel sorun şudur ki; bu ülkeler kapitalist emperyalist sistemin bir parçasıdır ve avlanma istekleri kadar, av olma durumları da bulunmaktadır. Yani eski çözümsüz çelişkilerin üzerine yenileri binmiş durumdadır. Bu durumda, dünya ekonomisinin ağırlık merkezlerindeki farklılaşma ya da oranların değişmesi, daha adil ve kusurlarından arınmış bir küreselleşme -emperyalizm- için nasıl bir zemin sağlayacaktır? Dünya ekonomisinde orta büyüklükteki devletlerin sayısının artması, bunların eskilerle kurdukları işbirlikleri ve karşı taraftakilerle mücadelesi; daha sert rekabet, bloklaşma eğilimlerinin artması, pazarlar için mücadelenin daha da kızışması anlamına gelmektedir. Kuşkusuz ABD eskisi kadar rahat at oynatamayacaktır. İttifaklarını geliştirerek pozisyonunu korumaya çalışacaktır ve bunu yapıyor. Ama bütün bunlar, bloklaşmalar ve egemenlik mücadelesini, daha sert bir rekabeti, silahlanma yarışını, ham madde ve enerjiye egemen olma mücadelesini kızıştıracak gelişmelerdir. Yani çelişkilerin yumuşaması değil, keskinleşmesi ve sertleşmesi söz konusudur.

Demek ki, Ulagay’ın “sosyal reformist, liberal” bir cepheden yorumlayarak;  “kusurlarından arınmış, daha katılımcı bir dünya sistemi” için olanak gördüğü yerde, daha sert rekabet, rakibi boğmak için önlemler, bloklaşma ve egemen olma mücadelesinin bütün unsurları bulunmaktadır. Bu tablonun içinde ABD’nin ne kadar ağırlığı olacağı sorunu, bir ayrıntıdan, ama önemli bir ayrıntıdan öteye geçmediği gibi, sorunun özü de değildir. Sorunun özü, yeni güç ilişkileri temelinde yeni dengelerin kurulması talebi, eskilerin durumlarını koruma mücadelesi, bu mücadele içinde yeni dengeler kurulurken amansız bir mücadelenin yürütülecek olmasıdır. Örneğin doların dünya parası olmaktan çıkarılması için yürütülen açık/kapalı pazarlıklar, ülkelerin ikili ticarette ulusal paraları kullanma yönünde yaptıkları anlaşmalar, enerjiye ve enerji yollarına egemen olmak için verilen mücadeleler ve gruplaşmalar bu gelişmenin ön habercisi durumundadır.

“Batı’nın artık tek başına belirleyici olmadığı bir yeni küresel düzenin oluşturulması yolunda adımlar atmak; bu yeni küresel düzenin kurallarını ve kurumlarını gerçekten küresel katılımla belirlemek”… Ulagay’ın beklentisi ve temennisi bu. Ama bu “katılımcılar”, kapitalist dünyanın “yükselen güçleri” olarak tanımlanan ülkeler ve bunların “eskilere” göre henüz epeyce çapsız oldukları da görülmektedir. Bu ülkelerin, eskilerin liderliğinde olmak üzere, çeşitli gruplaşmalara yedeklenerek, ganimetten kendi güçlerine göre bir parça koparmak istemek dışında ne gibi bir hedefleri bulunuyor? Başka bir hedefleri yoktur. Her birisi bulundukları coğrafyada bölgesel bir güç olmak istiyor ve bunu, ancak eskilerin bazıları ile ittifak arayarak, onların koltuk altına girerek gerçekleştirebileceklerini gayet iyi biliyorlar. Buradaki mücadele, “insanın toplumsal bir varlık olduğu” teslim etme mücadelesi değil, dünyayı yeni bir yıkıma sürükleyecek bir mücadeledir.

Örneğin G-20’lerden Türkiye’ye bakalım. Türkiye, bugün Ortadoğu’ya, kendi doğusuna daha fazla yöneliyorsa, bunun ABD’nin bölge politikaları dışında düşünülmesi, ona rağmen bir gelişme olması kesinlikle söz konusu değildir. ABD emperyalizmi, ekonomik ve askeri olarak yediği darbeler sonucu kısmen zayıflamış, bölgesel dayanaklara daha fazla ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Ama onlara verdiği görev, onlardan istediği daha “aktif” politikalardır. ABD Başkanı Obama, Türkiye ziyaretinde TBMM’de yaptığı konuşmada, ABD-Türkiye ilişkilerini, bu duruma uyan “model ortaklık” olarak tanımlamıştır. Türkiye’den istenen, ekonomisiyle, diplomasisiyle, askeri gücüyle, hatta tarihsel birikimi ve ilişkileriyle ABD’nin çıkarlarını koruması ve geliştirmesidir.

Ya da şöyle bir olasılık düşünelim; örneğin uzak doğu’da Çin, Japonya, Güney Kore vb. ülkeler, kendi aralarında bölgesel bir ittifaka girmiş olsunlar. Bu durumda bu ittifak kime karşı olacaktır? Öncelikle, bölgede güç ve egemenlik mücadelesi veren diğer büyük devletlere karşı ve onları bölgeden sürmek üzerine olacaktır. Bu, keskin bir rekabet ve egemenlik mücadelesi demektiir. Küresel düzenin belirlenmesindeki “katılımcılık” ancak böyle olanaklıdır. Mücadeleye katılanlar, güçleri oranında kendi paylarını talep edeceklerdir. Halklara düşen ise, sömürü ve yıkımdır. Bu mücadelelerden “insanı toplumsal bir varlık olarak görme” sonucunun çıkacağını öngörmek için gerçekten hayal dünyasında yaşamak gerekir.

G-20’ler böyle bir role soyunabilir mi? Bu mücadelelere katılan, dünya kapitalizmini yaşatmak dışında ortak bir çıkarları olmayan, ayrışan ve birbirine zıt çıkarlara sahip olan devletlerin, “yeni kuralların” belirlenmesinde kendi gerici amaç ve isteklerinin dışında bir ilkeleri bulunmamaktadır. G-7 dışında kalanlar, diğerleri ile çeşitli müttefiklik ilişkileri içerisinde bulunmaktadırlar. Örneğin Türkiye ve Meksika’nın ABD çıkarlarına zarar verecek kararların içinde bulunmayacağı ne kadar gerçekse, Almanya ve Fransa’nın başka bir “ittifakın” çıkarlarının söz konusu olduğu yerde, kendi çıkarlarının zarar gördüğünü dile getirmeleri de o kadar gerçektir. Örneğin, Ulagay “yeni düzen” için Çin’e fazlaca bir umut bağlasa da, ABD ile Çin arasında patlak veren, bazı metalarda karşılıklı olarak gümrük ve vergi artırımını gündeme getiren “ticari savaş”ın büyüme ihtimali oldukça fazladır.

Ulagay, “ABD ve diğer Batı ülkelerinin, dünya ekonomisinde ve küresel sistemde hâlâ büyük ağırlığı var… küresel mutabakatın sağlanması için her şeyden önce Batı’nın sahip olduğu bazı ayrıcalıklardan feragat etmeyi kabul etmesi, dünyanın yeni gerçeklerini kabul etmesi gerekiyor.” (sf. 25) demektedir. Ancak, yine örneğin son G-20 toplantısında IMF’ye daha fazla görev verilmesinde anlaşılmış, ancak IMF kararlarında ABD belirleyiciliğine dokunulamamıştır. ABD, IMF’nin istemediği kararlarını tek başına veto etme hakkını sıkıca elinde tutmaktadır. Görülüyor ki; Ulagay’ın bu söyledikleri, emperyalist sistemin katı gerçekleri karşısında boş bir hayal, kapitalist emperyalist devletler arasındaki egemenlik ve güç mücadelesi ise realitedir.

Son dönemde yapılan sık toplantılara karşın, G-20’nin kurumsallaşma yönünde hiçbir adım atamaması son derece dikkat çekicidir. G-7’yi oluşturanlar, G-20’yi toplayarak onların krizin yükünün hafifletilmesi için “sorumluluk üstlenmeye” davet ettiler! Bu davetin, ‘bizim yığılan metalarımızı daha fazla tüketmelisiniz’ anlamına geldiği kısa sürede anlaşıldı. Ayrıca işin diğer bir boyutu var ki, bu, son derece dikkat çekicidir. G-7’ler, diğer ülkelerin döviz rezervlerini IMF’nin kullanımına açmalarını talep ettiler. Bu durum, söz konusu ülkeler için son derece ağır sonuçlara yol açacak bir yolun açılması olacaktır. Kasım ayının ilk haftasında İskoçya’da yapılan G-20 maliye bakanları toplantısında alınan “önlemlerin” kaldırılıp kaldırılmaması yönünde ciddi tartışmalar yaşanmış, ülkeler kendi çıkarlarını koruma konusunda taviz vermeye yanaşmamışlardır. Örneğin “küresel para transferlerinin yeniden düzenlenmesi” tartışılmış, ancak ortak bir karar alınamamıştır. Kısaca vurgulanmalıdır ki, G-7’lerin G-20’yi toplamasının temel amacı, onların krizin yükünü üstlenme konusunda sorumluluk almasını sağlamak, dahası, onları yükün altına girmeye zorlamaktır.

Diğer taraftan şu gerçek dikkat çekicidir: G-20’ye katılan “gelişmekte olan ülkeler”e ya da farklı bir tanımla “yükselen pazarlar”a sermaye akışında ciddi bir yavaşlama söz konusudur. Bu ülkelere olan sermaye akışı, 2007 yılında 1,2 trilyon dolar seviyesindeydi. Net özel sermayenin bu akışı, 2008 yılında 707 milyar dolara düştü. Uluslararası sermaye akışının bu yıl daha da gerileyip 363 milyar dolara düşmesi bekleniyor. (Kaynak Dünya Bankası) Mali sermaye, daha çok “kendi merkezleri”ne yönelme eğilimine girmiştir. Ulagay’ın hoşuna gitmese de, gerçekler bunlar. G-20’ye katılan ülkelerin ciddi iddialar ortaya sürebilmeleri bu tabloda olanaklı görünmüyor. Onlar, şimdilik, güçlü stepneler olma aşamasındalar.

EMPERYALİZM; ÇÜRÜMESİ VE ASALAKLIĞI ZİRVEYE ÇIKMIŞ TEKELCİ KAPİTALİZM

Bugünkü krizi, finans gruplarının yöneticilerinin yanlış politikalarına, CEO’ların aç gözlülüğüne bağlayarak açıklama çabalarının olduğu bilinmektedir. Oysa son kriz, kapitalist sistemin bir bütün olarak asalaklığı ve çürümesinin dışa vurmasından başka bir şey değildir. Azami kârı garantiye alma isteği aşırı üretimi körüklemiş, aşırı üretim spekülasyona yol vermiş, bütün bunların sonucunda, kapitalist üretimin sinir merkezi olan finans sistemi tepe taklak gitmiş, üretim büyük bir yara almıştır. Bu bölümde Lenin’i ve onun “Emperyalizm” adlı yapıtını hatırlatmakta sayısız yarar bulunuyor.

Lenin, “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm” adlı yapıtını 1916 ilkbaharında yazdı. Lenin, 19. yüzyılın ortalarından itibaren nüveleri ortaya çıkan, bu yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında artık egemen olmaya başlayan tekeller ve mali sermaye üzerine dönemin literatürünü tarayarak, ölümsüz bir yapıt ortaya çıkardı. Emperyalizmin değiştiğine ilişkin bütün teori ve tezlere karşın, emperyalizme temel olan ilişkilerin ve ekonomik temelin, niceliksel değişimler dışında, özünde değişmediğini, bugün yaşanan olaylar yeterince kanıtladı. Bu yapıtın ilgili bölümlerine kısaca bir göz atmak, bugün olup bitenleri daha iyi anlamamıza yardım edecektir.

Bu ölümsüz yapıtın üçüncü bölümünün başlığı “Mali sermaye ve mali oligarşi”, sekizinci bölümünün başlığı ise “Kapitalizmin asalaklığı ve çürümesi”dir. Lenin, çürümeyi ve asalaklığı anlattığı bölümde, şunları vurgular: “Emperyalizmin en derin ekonomik temeli tekeldir. Bu tekel kapitalist tekeldir, yani kapitalizmden doğmuş olan ve kapitalizmin, meta üretiminin, rekabetin genel koşulları içinde, bu genel koşullarla sürekli ve çözülmez bir çelişki halinde bulunan bir tekeldir. Ve yine de, bütün tekeller gibi, kaçınılmaz olarak bir durgunluk ve çürüme eğilimine yol açar: geçici olarak da olsa, tekel fiyatları uygulandığı ölçüde, teknik ve dolayısıyla her türlü ilerlemenin itici gücü bir noktaya kadar yok olur; ayrıca, teknik ilerlemeyi yapay olarak frenleme iktisadi olanağı doğar… Kapitalist rejimde tekel, elbette dünya pazarında rekabeti tümüyle ya da uzun bir süre için ortadan kaldıramaz… Teknik iyileşmelerle üretim maliyetlerini azaltma ve kârları yükseltme olanağı elbette yeniliklere yol açmaktadır. Ancak, tekellere özgü durgunluk ve çürüme eğilimi işlemeye devam etmekte, bazı ülkelerde bazı sanayi dallarında bir zaman için üste çıkmaktadır.

Bu asalaklığı ve çürümeyi iyi anlayabilmek için alıntılarımızı biraz uzun tutmak zorundayız. Lenin, şöyle devam etmektedir: “Emperyalizm, az sayıda ülkede, daha önce de gördüğümüz gibi 100-150 milyar frankı bulan büyük bir nakdi-sermaye birikimidir. Rantiye sınıfın ya da daha doğrusu rantiye tabakanın, yani “kırptıkları kuponlarla” yaşayan insanların, herhangi bir işletmenin çalışmasına hiçbir biçimde katılmayan insanların, meslekleri işsizlik olan insanların olağanüstü bir biçimde çoğalması bundandır. Emperyalizmin başta gelen ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracı, rantiye tabakasının üretimden kopuşunu daha da artırır ve denizaşırı bazı ülkelerin ve sömürgelerin emeğinin sömürüsüyle yaşayan ülkenin topuna asalaklık damgasını vurur.

Lenin, o dönemde yapılmış araştırmalardan örnekler vererek, bu asalaklığın dev boyutlarını ortaya koyuyor. Örneğin şu: “Büyük Britanya’nın bütün sömürge ve dış ticaretinde, ihracat ve ithalatından elde ettiği toplam yıllık gelir -istatistikçi Giffen tarafından, 1889 için 800 milyon İngiliz liralık iş hacmi üzerinden %2,5 hesabıyla- 18 milyon İngiliz lirası (yaklaşık olarak 170 milyon ruble) olarak tahmin edilmiştir. Bu rakam ne denli büyük olursa olsun, gene de İngiliz emperyalizminin saldırgan yönünü açıklamaya yetmeyecektir. Bunu asıl ortaya koyan, ‘yatırılmış’ sermayenin gelirini, rantiye tabakasının gelirini temsil eden 90-100 milyon sterlin tutarındaki paradır. Rantiyelerin elde ettiği gelir, dış ticaret gelirinden, hem de dünyanın en büyük ticaret ülkesinin dış ticaret gelirinden beş kat daha fazladır! Emperyalizmin ve emperyalist asalaklığın esası budur işte.

Bunun için, ‘rantiye-devlet’ (Rentnerstaat) ya da tefeci-devlet kavramı, emperyalizmi işleyen iktisat yazınında, sık sık kullanılan bir deyim olmuştur. Dünya, bir avuç tefeci devlete ve bir borçlu devletler çoğunluğuna bölünmüş bulunmaktadır… İngiltere’nin ulusal geliri 1865-1898 yılları arasında, hemen hemen iki katına yükselmişti; oysa ‘yurtdışından sağlanan’ gelirin aynı süre içinde artışı dokuz kata çıkmıştı.” Lenin “İngiltere’de gittikçe daha büyük yüzölçümlerine ulaşan bir toprak parçası, tarımdan ayrılarak spor işlerine, zenginlerin eğlence işlerine verilmektedir.” diye yazarak, tekelci kapitalist emperyalist asalaklık ve çürümeye dikkat çekmekteydi…

“Mali Sermaye ve Mali Oligarşi” bölümündeki şu tespit, günümüzde olup biteni anlamak açısından son derece çarpıcıdır: “Kapitalizmin özelliği, genel olarak, sermaye sahipliğini, bu sermayenin sanayide uygulanışından; para-sermayeyi, sınai ya da üretken sermayeden, yalnızca para-sermayeden elde ettiği gelirle yaşayan rantiyeyi, sanayiciden ve sermayenin yönetimi ile doğrudan ilgili herkesten ayırır. Bu ayrılma, geniş ölçülere ulaştığı zaman, mali-sermayenin egemenliği ya da emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşama çizgisine gelir. Mali-sermayenin bütün öbür sermaye çeşitlerinden üstünlüğü rantiyenin ve mali-oligarşinin egemenliği anlamını da taşır; mali yönden ‘güçlü’ birkaç devletin bütün öbür devletler karşısındaki üstün durumunu da açıklar.

Lenin’den aktardığımız çürüme ve asalaklık örnekleri bugün zirveye çıkmış durumda. Burada, bazı verileri incelemekte yarar var.

Yapılan bir araştırmaya göre (Mc Kinsey Global Institute); 1980 yılında dünyadaki finansal varlıkların (banka mevduat ve kredileri, hisse senetleri, tahvil ve bono) toplamı 12 trilyon dolardır. Buna karşın dünya GSYH’sı 10 trilyon dolardır. 2007’ye gelindiğinde, küresel finans varlıklarının toplamı 196 trilyon dolara çıkmış, buna karşın GSYH 55 trilyon dolar olmuştur. Artışlardaki katlanma dikkat çekicidir, ancak finans varlıklarındaki artış daha da dikkat çekicidir. Finans varlıkları 16 kat artarken, GSYH ise 5 kat artmıştır. “Türev” varlıkları diye adlandırılan enstrümanlarla yapılan kontratların değeri, 1998’de GSYH düzeyindedir. 2007’de ise, 600 trilyon doları -dünya GSYH’sının 11 katı- aşmıştır. (kaynak: günlük gazeteler ve Ulagay)

Bu gelişme neyi kanıtlamaktadır? Öncelikle, sermayenin, üretken sermayeden -gerçek değerler üreten, üretime bağlı sermaye- kopuşunun son derece arttığını, mali sermayenin ulaştığı asalaklığın ve çürümenin düzeyini kanıtlamaktadır. Ama bu durum, her zaman potansiyel bir krizin varlığına işaret eder. Az çok ciddi sayılabilecek birkaç banka, tekel kârlarını “realize” etmek istediğinde, sistem için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir. Kapitalist üretim sisteminin temeli ve kalbi sanayi üretimidir. Finans sistemi, kapitalizmin kan dolaşımı ve sinir sistemi gibidir. Sanayi ve banka sermayesi tekeller çağında iç içe girmiş, tek bir mali sermaye olarak kaynaşmış, ama üretimin genel değeri ile, finansal varlıkların genel değeri arasında az çok kabul edilebilen bir oran olmuştur. Şimdi bu oranın çok fazla açıldığı, bu durumun da kapitalizmin bunalımlarını daha da ağırlaştırdığı görülmektedir. Şuna vurgu yapmak gerekir ki, günümüzde mali sermayenin ulaştığı gelişme derecesi, kapitalist sistemin sorunlarını son derece ağırlaştırdı ve büyüttü, içinden çıkılamaz bir hale getirdi. Kapitalizmin dengesizliğini artırdı.

Bu nedenle, aşırı ölçüde dengesizleşmiş bir üretim ve finans sistemine sahip kapitalist dünya sistemi, geçmiş bunalımlarından farklı olarak, gelecekteki olanaklarını da yemeye başlamıştır. Toparlanma beklenmekte, ancak sistem, yeni döneme aşırı borçlu başlamaktadır. Bu durum, bunalımdan çıkmayı eskiye göre zorlaştırdığı gibi, var olan dengesizliği de, yeni dengeler oluşturma konusunda son derece kırılgan hale getirmektedir. “İkinci dip”, “bir yıl içinde yeni balonların patlayacağı” öngörüleri de, işte bu temelden kaynaklanmaktadır.

Burada şu soru yanıtlanmalıdır: Üretimden bu derece kopuk bir sermaye ne ölçüde ve oranda büyüyebilir? Aşırı kâr dürtüsü, kapitalist tekelleri bunun sınırlarını ölçüsüzce geliştirmeye doğru zorlamıştır. Bir simyacının yoktan altın yaratma tutkusu gibi, mali sermayeye hükmedenler de, sermayelerini üretimden bağımsız olarak sınırsızca genişletebilecekleri ve çoğaltabilecekleri yolları bulduklarını sanmışlardır. Olmayan değerler, olmayan sermaye “gerçek varlıklar olarak” işlem görmeye başlamıştır. Bu durum, başlıca iki temel soruna yol açmıştır. Bunun ilki, aşırı kârlar vurma isteğiyle aşırı üretimi sınırsız teşvik etme ve yığılan meta dağları; ikincisi ise, ilk panikte en zayıf zincirden kopacak mali dolaşım, yani finans sistemi. Son bunalımda her ikisi de gerçekleşmiştir. Bu durum, kapitalist sistemin çürümesinin ve asalaklığının zirvesidir.

Burada, çürüme ve asalaklığının bir başka boyutuna işaret etmek gerekiyor. Belli başlı büyük devletlerin borç yükü giderek artmakta, genel olarak borç toplamının ulusal gelire oranı yükselmektedir. Bazı büyük emperyalist devletlerde durum şöyledir: ABD’de borçların ulusal gelire oranı % 93,6 (ABD’nin 12 trilyon 250 milyar dolar devlet ve özel sektör dış borç toplamı bulunuyor.); Britanya’da %81,7 (İngiltere’nin toplam 10 trilyon 450 milyar dolar dış borcu bulunuyor); Japonya’da %227,0 (Japonya’nın toplam dış borcu 1,5 trilyon dolar); İtalya’da %120,1; Almanya’da %84,5. (Kaynak: Sabah ekonomi, 1 Şubat 2009 İnt.) vb. Burada, örneğin ABD’nin ulusal gelirinin 15 trilyon dolar dolayında olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bu yüksek borçluluk oranları, devletlerin “piyasalardan” sürekli olarak borç almasını da beraberinde getirmektedir.

Eğer “alacaklılar” borçlarını bir yılda tahsil etmek isteselerdi, bunun yol açacağı tek sonuç, bu devletlerin iflaslarını istemeleri olurdu! Büyük emperyalist devletler, bu borçların ödenmesini yıllara yaymaları, emperyalist avantajlarla geri ülkeleri soymaları, ticari tekel vb. gibi imkanları kullanmaları nedeniyle ekonomilerini “çevirebilmektedirler”, ama sürprizlere de gebe olmaktan kurtulamamaktadırlar. Çünkü bu yüksek borçluluk, ek riskleri beraberinde getirmektedir. Faiz oranları bile, tek başına, ekonomilerde dalgalanmalara yol açabilmektedir. “Sıcak para”nın orta büyüklükteki ekonomileri nasıl sarsıp, krize sürüklediği görülmüş ve yaşanmıştır. Sürekli borçlanmaların ve bunlara ödenen faizlerin asalaklığın ve çürümenin boyutlarını korkunç derecede artırdığına dikkat çekmek gerekiyor.

Bu arada hatırlatmak gerekir ki, Japonya’nın durumu ilginçtir. Japonya, ulusal gelirine oranla en fazla borçlu olan devlettir. Japon devleti finans kapitale adeta haraç vermektedir. Bir dönem Japon bankalarının dünyanın en büyük bankaları arasında yer alması, kesinlikle tesadüfi değildir. Ama bu durumun Japon ekonomisine faturası, bir türlü atlatılamayan durgunluktur. Japon ekonomisini, üretime önem vermesi ile, herhalde “Anglo-Sakson” kapitalizminden ayırmak gerekir! Ama mali sermaye ve tekel kârları söz konusu olduğunda, tutulan yolun aynı olduğu kolaylıkla görülmektedir.

Yine burada hatırlatmak gerekir ki, finans spekülasyonları ile ilgili verilen örnekler, mali sermayenin sadece finans alanında spekülasyon yaptığı gibi bir sonuca yol açmamalıdır. Başta konut olmak üzere, çelik ve petrol üzerine yapılan spekülasyonların bugünkü krizi hazırlayan unsurların arasında olması son derece dikkat çekicidir. Fiyatlardaki aşırı artma, stokların büyümesi, daha sonra değerlerin düşmesi vb. ciddi çalkalanmalara yol açmıştır.

Tekelci kapitalizmin yol açtığı durgunluk ve çürüme eğilimine, bir de, tek bir tekel örneğinde bakmakta yarar var. GM, dünyanın bir numaralı otomotiv tekeli olarak, sınırsızca büyüdü. Otomotiv sektörü, genelde rekabetin keskin olduğu bir sektördür. Bu durumda, Amerikan tekelinin, pazar payını korumak ve artırmak için, üretim tekniklerini geliştirmeye ve teknolojik yenilenmeye azami dikkat göstermesi beklenirdi. Ancak GM, rakipleri ile girdiği rekabette, diğer şeylerin yanı sıra aşırı ve dengesiz büyümenin yol açtığı durgunluğu da aşamadı. Kriz çanları çaldığında ilk tepetaklak olan otomotiv tekelinin GM olması, kesinlikle bir tesadüf değildir. GM, aşırı tekel kârlarını cebe indirdi, ama bu durum, aynı zamanda, onun kapitalist sistem için zorunlu olan yaşamsal reflekslerini son derece zayıflattı. GM, sonuçta devlet kapısına çulu serdi. Ama diğer taraftan, Opel örneğinde de görüldüğü gibi, rakibin bağrındaki pazar payından da vaz geçmemek, o pazardan silinmemek için ne gerekirse yapıyor.

Sonucu durgunlukla biten eşitsiz ve sıçramalı gelişmeye tekellerden bir başka güncel örnek, Fiat’tır. İtalyan otomotiv devi Fiat, 2000’lerin başında derin bir krize yuvarlandı ve satışı gündeme geldi. Alıcılardan birisi de, GM’ydi! Ama bugün Fiat, Amerikan otomotiv tekeli Chrysler’in yüzde 20’sini almış durumda, tamamını yutmanın hesaplarını yapıyor ve bir ara da GM’ye talip olmuştu! Görülmektedir ki, sermayenin genel eğilimi eşitsizlik ve sıçramalar içinde sınırsızca büyümedir. Ama bu büyüme, durgunluğu ve çürümeyi de beraberinde getirmektedir.

Bütün bu dalgalanmalar, işletmelerin verimliliği ile büyüklüğü arasındaki ilişkiyi, tartışma konuları arasına katmıştır. Kapitalizmin ideologlarının zaman zaman küçük işletmelerin üstünlüğüne övgüler dizmesi boşuna değildir. Dev tekellerin durgunluğunun ve giderek bu durgunluğun yol açtığı kârlılıktaki düşüşün “küçük işletmelerle aşılabileceği” tezlerinin temelinde genelde bu sorun yatmaktadır. İşletmeler küçültülmeye -genellikle bölünerek- çalışılmakta, ama bu kez farklı sorunlar patlak vermektedir. Üretim için çıkan sorunlar bunların başında gelmektedir. Diğer taraftan, kapitalizmde küçülme bir yana, yerinde saymanın bile ağır sonuçları bulunmaktadır. Bu kez eğilim tersine döner ve hantal ve kârsız olduğu gerekçesiyle ve sosyalizmi çağrıştırması nedeniyle mahkum edilen “kombine işletmelerin üstünlüğü” yeniden keşfedilir vb. Bu bir kısır döngüdür. Kapitalizm kendisini bir o tarafa, bir bu tarafa vurmakta, iflah olmaz sorunlarına çare bulmaya çalışmaktadır. Ama görüldüğü gibi bu nafile bir çabadır.

KAPİTALİZMİN SORUNLARI ÇÖZÜMLENEMEZ SORUNLARDIR, SOSYALİZM ZORUNLULUKTUR

Yazının önceki bölümlerinde işlenen kapitalist sistemin sorunları, tüm yaşanan pratik tecrübenin kanıtladığı gibi, kapitalizm bir sistem olarak ortadan kaldırılmadıkça çözümlenemez türden sorunlardır. İşsizlik, yoksulluğun yaygınlaşması, ekonomik krizler, yerel ve bölgesel savaşlar ve işgaller, geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanmayacağının bir garantisi olmayan genel bir savaş tehdidi gibi sorunlar, kapitalizmin çözüm bulamayacağı sorunlardır.

Bu sorunların bazılarına kısaca bir göz atalım; Birleşmiş Milletler’in yaptığı açıklamaya göre, dünya çapında sürekli açlık çeken insan sayısı 1,02 milyara ulaştı. BM, ilk defa bu kadar yüksek bir rakamla karşı karşıya olunduğunu belirtmektedir. Dünyada her altı insandan biri açlık sorunu yaşamaktadır. Her 5 saniyede bir çocuk, açlık nedeniyle yaşamını yitirmektedir. 2007’ye kadar açlık çekenleri gösteren rakam 850 milyon’u geçmiyordu. 2008’de ise, bu rakam, 915 milyon civarlarındaydı. Yani açlık çekenlerin sayısı azalma değil, artış göstermiş durumdadır.

Yoksulluk sorunu ise, ağırlaşmaya devam ediyor. Dünyada 3 milyar kişinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı kabul ediliyor. Bağımlı ve geri ülkelerin halklarının önemli bir kesimi yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Kapitalizmin merkezlerinde işsizlik sistematik olarak yükseliyor. ABD’de, işsizlik, son 26 yıldan bu yana, ilk defa yüzde 10’u geçti. Avrupa ülkelerinde ise, artık yüzde 10, ile yüzde 20 arasındaki rakamlara rastlanabiliyor.

Dünya Bankası’nın eski Başkan Yardımcısı, Brookings Institution Küresel Ekonomi ve Gelişim Programı Başkan Yardımcısı ve Direktörü, AKP Hükümetine anahtar teslimi ekonomi programı devreden eski bakan ve CHP’li, dünya emperyalizminin has adamı Kemal Derviş, bir konuşmasında zengin ile fakirin yanı sıra, zengin kentler ile fakir kentler arasındaki farkın da arttığını belirtiyor. Urban Age İstanbul Konferansı’nda yaptığı konuşmada kıyaslamalarda yapan Derviş, şöyle diyor: “Geçmişe gidecek olursak, 1820’lerde zenginle fakir arasında 3 kat fark vardı. Yani zenginler fakirlerden 3 kat daha zengindi. Bugün en zengin 10 ile en fakir 10 arasında karşılaştırma yaptığımızda, en zenginle en fakir arasındaki fark 50 kat. Burada inanılmaz bir ayrışma trendi söz konusu.” demektedir. Karşılaştırma çarpıcı, ancak gerçek tabloyu yansıtmaktan uzak. Gerçekte milyon katlara varan bir durum söz konusudur.

Nitekim, ABD Kongresi Bütçe Ofisi’nin verilerinden yararlanılarak hazırlanmış olan bir araştırma, 1979 – 2005 döneminde ABD halkının yüzde 80’ini oluşturan geniş kitlenin elde ettiği gelir artışının çok sınırlı kaldığını gösterirken, en üstteki yüzde 20’nin gelirinin yüzde 100’e yakın bir artış göstermiş olduğunu kanıtlamaktadır. “Gelir merdiveninin en tepesindeki yüzde 1’in elde ettiği gelir artışı ise yüzde 200’ü geçmiş. 2005 yılında en alttaki yüzde 20’lik gelir diliminde bulunan tüm hanelerin toplam geliri 383 milyarda kalırken, en tepedeki yüzde 1’in elde ettiği gelir artışı 525 milyar dolar olmuş”tur (N. York Times, 15 Aralık 2007)

Uluslararası işçi sınıfı üzerindeki emek sömürüsündeki yoğunlaşma da korkunç derecede artmıştır. Otomotiv sektöründe bir işçi, yılda, Hindistan’da 2777, Türkiye‘de 2129, Çin’de 2122 saat çalışmaktadır. Çalışma saatleri mutlak artı-değer sömürüsünün artması konusunda bir fikir vermekte, ancak emek sömürüsündeki yoğunlaşmayı yansıtan nispi artı-değer sömürüsü konusunda kesin bir fikir vermemektedir. Avrupa, ABD, Japonya vb.’de yüksek teknoloji ile çalışan işçilerin üzerindeki emek sömürüsünün yoğunluğu olağanüstü artmış durumdadır. Otomotivde, dakikada bir adet üretimin yapıldığı yoğunluğa ulaşılmıştır.

İşçilerin sosyal kazanımlarına da vahşice saldırılmaktadır. Sağlık ve sosyal alanda kısıntılar ve kesintiler fazlalaşmakta, haklar geri alınmakta, işçilerin ve emekçilerin emeklerinin ürünü olan fonlar, mali sermayenin yağmasına açılmaktadır. Örneğin dünyada emeklilik fonlarının 17-18 trilyon dolar büyüklükte olduğu belirtilmektedir. Bir fon yöneticisi şu tespitleri yapmaktadır: “Bunun 10 trilyon doları Amerika’da ve yüzde 60-65’i de hisse senetlerine yatırılmış. Bu krizde 2 trilyon dolar seviyesinde varlık, fonlar içerisinde eridi. Genel olarak ifade etmek gerekir ki; sağlık ve emeklilik fonları ciddi bir tehdit altındadır.

Kapitalizmin en gelişmiş ülkelerinde aşağı yukarı durum budur. Bağımlı ve geri ülkelerde ise, tam bir yıkım tablosu söz konusudur. Emperyalist kapitalist ülkelerin kendi tüm avantajlarına karşın durum bu iken, onların egemen olduğu bir dünyanın daha değişik ve “adil” bir tablo ortaya çıkarması için ne gibi bir haklı gerekçe bulunuyor? Böyle “haklı” gerekçeler yoktur ve bulunamaz.

Krizin sadece 2008 yılında yol açtığı “varlık kaybı” 50 trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır. Bu, neredeyse dünya ekonomisinin 1 yılda yarattığı toplam gelire yakın bir rakamdır. Bu “servetin”, eğer insanlığın yararına kullanılsaydı, bugün açlık, yoksulluk, temiz suya ulaşamama, aşırı sömürü altında üretime zorlanma, geleceksizlik gibi sorunları ortadan kaldıracağını tahmin etmek çok mu zor? Kuşkusuz zor değildir. Ancak bu durumda kapitalist emperyalizm, kendisi olmaktan çıkardı.

Bugün şu durum bir gerçektir: En büyük tekelci devletlerde, ekonomi, iflastan ve çöküşten devlet müdahalesi ile kurtulmuştur. Bu dayanak ortadan kalktığı anda çökecek kapitalist ekonomi sayısının haddi hesabı bulunmamaktadır. Emperyalizmin ideologlarının şaka yollu söyledikleri “sosyalist olduk” lafları gerçeği yansıtmasa, demagojik nitelikli olsa da, olup biten, toplumsal zenginliklerin bir avuç rantiyenin kâr hırsına terk edilemeyeceğini açık seçik kanıtlamaktadır. Başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm emekçi yığınlar ağır koşullarda çalıştırılmakta, bunların tüm toplum için yaptıkları üretime, toplam toplumsal üretime tekelci kapitalistler el koymakta, toplum “fazla zenginlik ürettiği” için krize düşmektedir! Bu durum akıl dışıdır, ama kapitalizm böyle işlemektedir.

Bunun temel nedeni, toplumun ürettiği zenginliklerin “sermaye” olma niteliğidir. Hiçbir üretim aracı, sahibi olan kapitaliste azami kâr sağlamadan, üretime -sermaye niteliğinde olmak zorunda- girmemekte, hiçbir banka azami rantı elde etmeden kredi açmamaktadır. Dünyada, bir tarafta yoksullar ve açlar birikirken, diğer tarafta lüks ve savurganlık hüküm sürmektedir. Kapitalizmin merkezlerinde yapılan son anketler, kapitalizmin prestijinin yerlerde -kapitalizmi savunanlar %25!- süründüğünü göstermektedir. Duvarın yıkılmasının ardından estirilen rüzgarlara bakıldığında, bu, çok büyük bir değişimdir. Hiçbir sosyalist propaganda bunu gerçekleştiremezdi. İnsanlık farklı bir dünya kurmanın yollarını aramaya başlamıştır.

Ama bu tabloyu kökünden değiştirmenin tek bir yolu bulunmaktadır. Toplumun elinden çekilip alınarak, sermayeye dönüştürülen toplumsal zenginliklerin, başta da üretim araçlarının toplumun eline verilerek, bunların sermaye olmaktan çıkarılmasıdır. Ama bu, kapitalizm için ölüm, yeni bir dünyanın kurulması demektir. Sömürüsüz, savaşsız, açlığın ve yoksulluğun çekilmediği, toplumsal eşitliğin kurulduğu bu dünyanın adı, çok iyi bilindiği gibi sosyalizmdir. Ama sömürücülerin cennetlerini kaybetmeye asla gönüllü razı olmayacaklarını tarihsel tecrübeler açıkça ortaya koymaktadır.

Sosyalizme ancak, işçi sınıfının kendi bağımsız çıkarlarının farkına varmasıyla ve yeni bir dünya kurmak için, tüm emekçi halkı kendi etrafında toplayarak, onun önünde mücadeleye atılmasıyla ve bu mücadelenin tek tek ülkelerde sermaye düzenini, ücretli emek sömürüsünü ortadan kaldırarak ulaşılacağı çok iyi bilinmektedir. Kapitalizm çürümekte, can çekişmekte, topluma ağır bedeller ödetmektedir. Çare ve kurtuluş sosyalizm için mücadele etmekte, yeni bir dünya kurmayı başarabilmektedir. Görüyor ve yaşıyoruz ki, kapitalizm kendi altını çok iyi oymaktadır. Uluslararası işçi sınıfı kuşkusuz yeni bir sosyalist bilince uyanacak, mücadelesinin içinden devrimin örgütlerini çıkarmayı başaracaktır.

anayasalar ve sınıf mücadelesi

 

 

12 Eylül askeri faşist cuntası tarafından yapılan ve cunta koşullarında halka kabul ettirilen 1982 Anayasası’nın, artık toplumun ihtiyacını karşılamadığı, yeni bir anayasanın yapılması gerektiği uzun süredir dile getiriliyordu. İşçi ve emekçi yığınlar, yürüttükleri demokrasi mücadelesinde, özellikle kendilerini ilgilendiren ve mücadelelerini anayasal ve yasal sınırlarla boğan darbe anayasasına karşı değişim isteğini zaten dile getiriyorlardı. Burjuva liberal çevreler ve sermaye örgütleri de, kendi cephelerinden, yeni bir anayasanın gerekliliğini dile getirmişler, “demokratikleşme adımı” olarak kendi anayasa taslaklarını hazırlatmışlardı.

AKP Hükümeti de, özellikle cumhurbaşkanlığı krizinin gündeme gelmesi ile birlikte yeni anayasa ihtiyacından sıkça söz eder olmuş, bir akademisyenler grubunu yeni bir anayasa metni hazırlamak üzere görevlendirmişti. Bugün artık tüm politik parti ve eğilimler yeni bir anayasa tartışması içerisindeler ve kendi cephelerinden istek ve önerilerini, taleplerini dile getiriyorlar, anayasa tartışmasına bir biçimde katılıyorlar. Bu tartışmalar, AKP’nin taslağını kamuoyuna açması ile birlikte daha da yoğunlaşacak ve ülkenin politik gündeminde anayasa sorunu çok önemli bir yer tutacak.

Yeni anayasa nasıl bir anayasa olacak ve hangi sorunu çözüme bağlayacak? Genelde anayasalar ve anayasa niteliğindeki metinler nasıl ortaya çıkarlar ve neleri karar bağlarlar? Kuşkusuz bu yazıda anayasa tartışmalarını tüm yönleri ile –teknik hazırlık, maddeler, anayasa hukuku vb. açısından bunu hukukçular ve tartışmaya katılanlar yapacaktır– değil, sınıf mücadelesini ilgilendiren boyutu ile ele alıp irdelemeye çalışacağız. Çünkü bu niteliği ile sorun doğrudan sınıf mücadelesini ve politikayı ilgilendirmektedir.

Konunun ayrıntılarına girmeden önce, sınıf mücadeleleri açısından anayasa tartışmalarının özünü oluştururan bir soruyu sormak ve bu soruyu yanıtlamak gerekir? O temel soru şudur: Anayasalar toplumda tartışılan herhangi bir sorunu çözüme mi bağlarlar, yoksa toplumun bir çözüme bağladığı sorunları temel bir yasa halinde güvenceye alan metinler midir? Bu soruya tarihsel materyalizm ve sınıf mücadeleleri cephesinden verilmesi gereken yanıt şudur: Anayasalar toplumun –sınıf mücadelesinden geçerek– ulaştığı çözümleri, temel yasalar haline getiren metinlerdir.

Toplumda çözülmeyen sorunları çözmeye yönelmek değil, ama ulaşılmış çözümleri, en azından toplumda o anda oluşan yeni güç dengelerine dayalı olan ara çözümleri anayasa maddeleri düzeyine yükseltmek, toplumu yönetmenin genel ilkeleri haline getirmek, devletin işleyişinin kurallarını belirlemek anayasaların temel içeriğini –bu durum aynı zamanda devletin alacağı biçimi de doğrudan şekillendirir– oluşturur. Yoksa anayasalar toplum tarafından olumlu ve olumsuz bir çözüme kavuşturulamamış sorunları çözüme kavuşturmazlar, bu anlamda sorunları çözen sihirli metinler değillerdir. Egemen olan kendi anayasasını da hazırlar, yürürlüğe koyar. Bu söylenenleri tek cümlede şöyle de özetleyebiliriz: Anayasalar toplumun o andaki fotoğrafını çeker ve bize verirler. Bundan ne eksik, ne de fazla!

Bu nedenle, yeni bir anayasa yapılırken, ortaya çıkabilecek anayasanın karakterini saptamak için, o günkü topluma, sınıf mücadelesinin durumuna, güç ilişkilerine bakmak, toplumun o an verdiği fotoğrafı iyi okumak gerekir. Ancak toplumlar ve sınıf mücadelesi –bundan sadece emek ile sermaye, burjuvazi ile işçi sınıfı anlaşılmamalı, toplumun diğer sınıf ve tabakaları, sermaye ve egemenler içindeki farklı kesimler vb. arasındaki mücadele de anlaşılmalı–  söz konusu olduğunda, bu “fotoğraf”ın durağan bir kare olmadığını, sürekli değişmeye ve gelişmeye açık olduğunu sanırız ayrıca vurgulamak gerekmiyor. Her anayasa daha yapıldığı andan itibaren eskimeye yüz tutmaya başlar ve gelişen toplum, ilerleyen sınıf mücadelesi, anayasada yansımış olan fotoğrafın yenilenmesini talep eder. Toplumda güç sahibi olan yeni aktörler fotoğraf karesinde yer almak ve etkili olmak isterler. Bu açıdan anayasalar ile sınıf mücadelesi arasındaki ilişkiyi yazının ilerleyen bölümlerinde açıklamaya çalışacağız ve bu fotoğrafın nasıl çekildiğini dünya ve ülke tarihinden örnekler vererek göstermeye çalışacağız.

      

MAGNA CARTA’DAN İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİNE, SENED-İ İTTİFAK’TAN GÜNÜMÜZE

Tarihte modern anayasaların temeli sayılan ilk metin, Magna Carta’dır. Büyük ferman anlamına gelen Magna Carta, İngiltere’de, 1215’te, Kral John ile büyük toprak sahipleri olan soylular arasında imzalanmıştır. Bu ferman, soyluların kendi rızaları olmadan kralın onlardan vergi alamayacağını, can güvenliklerini vb. hükme bağlar. Yani kralla soylular arasında yapılan bir anlaşmadır. Kralın yetkilerini soylular ve din adamları lehine sınırlar. “Hiç kimsenin, ülke kanunlarına göre yasal şekilde yargılanıp hüküm giymeden tutuklanmayacağı, hapsedilmeyeceği, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacağı” gibi maddeler, feodal soyluların kendilerini, mallarını ve mülklerini güvenceye almak için krala dayattıkları ve kabul ettirdikleri maddelerdir. Bu madde, aynı zamanda mülkiyet sahibi sınıfın mülkiyetini güvenceye alması ile, sonraki sınıflı toplumların da değişmez kurallarından birisi olmuştur. Olup bitenin anlamı şudur ki; kralla feodal soylular arasında bir mücadele olmuş, bunun sonucu olarak, kral soyluların bazı haklarını kabul etmek zorunda kalmış, ve ortaya, bu durumu belgeleyen ilk “anayasa benzeri metin” çıkmıştır.

Yüzyıllar sonra, feodal sistem içerisinde gelişip güçlenen soyluluğa ve feodal sisteme karşı mücadele eden burjuvazi, kendini tüm toplumun önderi ve çıkarlarının savunucusu olarak tanımlamış, giderek iktidarı bir devrimle ya da tedricen ele almıştır. Eski feodal düzene karşı burjuvazinin önderliğinde gerçekleştirilen 1789 Büyük Fransız Devrimini’nin şiarı, özgürlük, eşitlik ve kardeşliktir. Burjuva sınıf üretimini rahatça sürdüreceği toplumsal koşullara ihtiyaç duymakta, feodal toplumun dar ve parçalanmış yapısı, kişisel bağımlılık ilkesi, kapitalizmin gelişimine, serpilip güçlenmesine engel olmaktadır.

Kapitalist, iş gücünü bir meta olarak pazarda serbestçe satabilecek “özgür bireyler”e ihtiyaç duymaktadır. Feodal toplumun serfi, toprak sahibinin malıdır, kişiye ve toprağa bağlıdır ve yerini değiştiremez, iş gücünü serbestçe satamaz vb. Ancak toprak beyine çalışabilir ve kalan zamanda da kendine ayrılmış topraklarda geçimini sürdürmek için çalışabilir. Bu durum, üretim için “özgür emekçiye” ihtiyaç duyan burjuvazi açısından kabul edilebilecek bir şey değildir. Burjuvazi özgürlük bayrağını çeker ve tüm toplumun öncüsü olduğunu ilan ederek, toplumu ve bireyleri özgürleştirme mücadelesine atılır. Feodal baskıdan ve sömürüden bunalmış geniş halk yığınları burjuvazinin bu çağrısına kayıtsız kalmazlar ve feodal sistemin kökü kazınır. Bu, büyük bir tarihsel ilerlemedir.

Artık insanın insana kölece kişisel bağımlılığı, yani feodal bağımlılık ortadan kalkmış, tek bağımlılık ilişkisi olarak, modern burjuva toplumun ekonomik bağımlılık ve çıkar ilişkileri egemen hale gelmiştir. Sermaye, burjuvazi artık “özgürleşmiş” insanlarla, onları ücretliliğin kölesi yapacak “özgür iş sözleşmesi”ni rahatça yapabilir olmuştur. Bundan sonra, artık tek bir bağımlılık ilişkisi vardır: Tüm bireyler ve toplum, sermayeye ve onun çıkarlarına –bugün her olayda piyasalar ne der sorusunun sorulmasının nedeni de budur bağlanmıştır. “Değişim ilişkisi” burjuva toplumun temel ilişkisi haline gelmiştir ve burjuvazi, bu ilişkiyi, hem modern devletin temeli olarak, hem de evrensel insan hakları olarak tanımış ve güvence altına almıştır.

Burada da olan biten şudur ki; modern burjuva toplumun temeli, alt yapısı kapitalist ilişkiler tarafından oluşturulmuş, burjuvazi de, burjuva toplumunun bu yapısını, hem kendi devletinin, hem de genel olarak insan haklarının temeli olarak tanımıştır. Yeni devlet, burjuva toplumun ürünü ve sermayenin egemenlik ve yönetim aygıtıdır. Bu toplumun temel belgesi olan anayasalar ve yasalar da burjuvazinin sınıf egemenliğini güvence altına almıştır. Yani sonuçlanmış sınıf mücadelesi, kendi yansısını ve sonucunu anayasal belgelerde dile getirmektedir. Zaman zaman yanlış bir biçimde dile getirilen, anayasaların, toplumla devlet arasında bir “sözleşme” olduğu yolundaki görüşler, devletin sınıf mücadelelerinin ürünü olarak toplumun içinden çıktığı ve egemen olan sınıfın egemenlik aygıtı olarak toplumun üstünde yer aldığı gerçeğini perdelemekte, toplumun devlete gönüllü olarak itaat ettiği fikrini yaymaktadır.

Kuşkusuz, tarihte ve toplumda olup bitenler, burada kısaca özetlenmeye çalışıldığı kadar yalın ve açık seçik değildir. Sınıfların mücadelesi, pek çok ara biçimi ve çözümü de gündeme getirmiş, bu biçimler, bazen burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki mücadelenin damgasını –büyük, küçük burjuvazi, büyük burjuvazinin çeşitli kesimleri vb. taşımış, bazen de devrim ve karşı-devrim arasındaki dengeyi yansıtmıştır. Ama bu biçimler geçici olmuş, ağır basan taraf, kendi egemenliğini ve damgasını devlete ve anayasaya vurmuştur.

Burjuvazi, emperyalizm dönemi ile birlikte, serbest rekabetin son dönemlerinde iyice görür hale gelen gericileşmesini sürdürmüş, emperyalist dönemin anayasaları, “güvenlik ve terör” bahanesi ile emekçi sınıflara karşı daha da zırhlandırılmış, devletler, emperyalist sistemin yeni ihtiyaçları temelinde yetkinleştirilip güçlendirilmiştir. Örneğin Avrupa’da bazı ülkeler tarafından reddedilen AB Anayasası, emperyalist tekelci sermayenin istek ve arzularını en ileri düzeyde gerçekleştiren, neo-liberal saldırıları temel hükümler haline getiren bir anayasa olma özelliğini taşıyordu.

Buradan da açıkça anlaşılacağı gibi, anayasalar, donmuş ve değişmez metinler değillerdir. Yönetici sınıfın değişen ihtiyaçlarına göre ya da alt sınıfların baskısı sonucu değişebilirler, toplumda oluşan yeni güç ilişkilerini yansıtırlar. Yukarıda verilen örnekler, bu durumu yeterince kanıtlamaktadır. Ancak tarihte sadece egemen sınıfların egemenliklerini pekiştiren ve güvenceye alan anayasalar bulunmamaktadır. Sömürüye ve ücretli kölelik düzenine karşı mücadele eden işçi sınıfının da kendi anayasaları olmuştur. Bu durumun ilk örneği Paris Komünü olurken, Rus işçilerinin Ekim Devrimi ile kurdukları yeni işçi devleti de, sınıfsız topluma doğru ilerlemek için kendi anayasasını yapmış ve iktidarını güvence altına almaya çalışmıştır.

1871’de Paris’te bir ayaklanma ile iktidarı alan işçiler ve onları destekleyen emekçi kitleler, bütün yönleriyle belirlenmiş bir anayasa olmasa bile, ilk işçi anayasasasının temel hükümleri sayılabilecek kararlar almışlardır. Komün, mevcut orduyu ortadan kaldırmış, yerine silahlanmış halkın gücünü koymuş, memurların seçimle işe başlamasını ve yüksek ücretler almamasını karar altına almış, halkın temsilcilerinin seçilmek gibi, görevden alınmasını da halkın kararına bağlamış, fırıncıların gece çalışmasını yasaklamış, kadın ve çocuk emeğinin istismar edilmesini önlemiş, devleti ve kiliseyi birbirinden ayırarak laikliği uygulamış, genel eğitimi başlatmıştır. Bütün bunlar, anayasa hükmündeki kararlardır; ve tarihte ilk kez, sömürenler değil, sömürülenler ve ezilenler, kısa bir süreliğine ve Paris’le sınırlı da olsa iktidarı almışlar, sömürülen ve ezilen sınıfların talep ve isteklerini yönetim ilkesi durumuna yükseltmişlerdir.

1917 Büyük Ekim Devrimi ile birlikte, tarihte ilk kez, işçi sınıfı, eski sömürücü sınıfları devirerek kendi iktidarını tüm ülke çapında kurmuş, yeni işçi iktidarı, işçi sınıfının özgürce gelişiminin önündeki tüm engelleri kaldırmış, çeşitli milliyetlerden Sovyet halklarının eşitliğini güvence altına almıştır. İşçi sınıfı, ilk kez ve uzun süreli iktidara gelerek, sömürücü üst sınıfları tasfiye etmiş, insanın insan tarafından sömürülmesine son vermiştir. Bu dev tarihsel adımlar, önce 1924 Anayasası ile güvence altına alınmış, ardından 1936 Anayasası gelmiştir. Dünyada bugüne kadar yapılmış en demokratik anayasa, kuşkusuz 1936 Anayasası’dır. Bu anayasa, sadece içerdiği demokratik hükümleri, sınıfsız topluma doğru yürümenin yollarını sonuna kadar açması ile değil, yapılış süreci ile de tektir. Çeşitli milliyetlerden Sovyet emekçileri, tartışarak, eleştirerek, yazarak, fabrika, işyerleri, okullar, mahalleler vb.’nde toplantılarla, buralarda oluşturulan öneriler, alınan kararlarla ve sonunda oylayarak, bu anayasanın yapılışının tüm süreçlerine katılmıştır. Bu anayasa, genel niteliği itibari ile sosyalist toplumun ulaştığı gelişim aşamasını yansıtırken, sosyalist kazanımları da güvence altına alan ve geliştiren bir özellik taşıyordu. Sosyalizm ve işçi iktidarı emperyalist kuşatma altında yıkılsa da, ilk kez, sömürüden kurtulmuş işçi sınıfının kurmaya çalıştığı, insanın kendi kendisinin efendisi olmasını sağlamaya çalışan bu yeni uygarlık, geriye derin ve kalıcı izler bıraktı.

 

TÜRKİYE’DE TARİHSEL GELİŞME

Türkiye’de, Osmanlı İmparatorluğu dönemi de dahil olmak üzere, anayasaların tarihi, çok eskilere gitmez. Padişahın sarsılmaz ve tek olan otoritesine karşı, ilk anlaşma sayılabilecek belge, Sened-i İttifak’tır. 1808 Ekim’inde ayanlar –dönemin büyük beyleri ile yapılan uzlaşmanın sonucu olan bu belgeye göre, ayanlar yerel büyük beyler de diyebiliriz merkezi otoriteyi –padişahı tanıdıklarını –iç ayaklanmalarla padişahın otoritesi sarsılmıştır kabul ederler; buna karşılık, kendi hanedanlıklarını, mallarını mülklerini güvenceye alan maddeleri padişaha kabul ettirirler. Halk, vergilerle fazla ezilmemesi tavsiye edilen “fakir, fukara” olarak, bu anlaşmanın önemsiz unsurları arasında yer alır ve ayanın aşırı vergilerle onları bunaltmaması istenir. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi’nde bazı ”modernleşme” hareketleri vardır ve padişahın, özellikle Müslüman olmayan halkların haklarını güvenceye almasına yönelik küçük adımlar atılır. 1856’da yayınlanan Islahat Fermanı’yla, bu adımlar devam ettirilmeye çalışılır.

1876’da ilan edilen 1. Meşrutiyet ve 1876 Anayasası Kanun-i Esasi–, ilk yazılı anayasal metin olarak kabul edilmektedir. Padişahın tek otorite olmasını güvence altına alır ve il yönetimlerinde bazı değişiklikler yapar. Hatırlanacağı gibi, ilk Meclis-i Mebusan’ın kendisi gibi, bu anayasa da kısa sürede rafa kaldırılmıştır. Padişahlığa karşı, 1905 Rus Devrimi ve dönemin diğer ayaklanmalarının da etkisiyle Osmanlı İmparatorluğu’da gelişen hareketler sonucu, 2. Meşrutiyet 24 Temmuz 1908’de ilan edilmiş, meşruti monarşi denebilecek bir yönetim biçimine geçilmiştir.

Bu değişikliklerin kökeninde, toplumsal ilerleme ve burjuvazinin kısmen gelişmesi, Batı ve bazı Doğu ülkelerindeki halk hareketlerinin yansımaları bulunmaktadır. Anayasal düzeyde yapılan her değişiklik, ileriye doğru atılan her adım, toplumun değişen yapısına karşılık düşmektedir.

1. Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaştan yenilgiyle çıkmasının ardından Ulusal Kurtuluş Savaşı başlar ve bu dönemi karakterize eden anayasal metin olarak, 1921 Anayasa’sı –Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilir. Anayasa uzmanlarının genel kanısına göre, bu anayasa, Türkiye’de şimdiye kadar yapılan en demokratik anayasadır. İlk toplanan Meclis tarafından kabul edilen bu anayasa da, “Türk devleti”nden değil Türkiye devletinden, “Türkler”den değil Türkiye’den söz eder. Devlet başkanı yoktur ve Meclis hükümeti tanınır. Bu anayasa, işgal koşullarında ve tüm halkın –Türk, Kürt ve diğer unsurlarmücadeleye katılmasını öngören bir yaklaşımla hazırlanmıştır ve bu yaklaşımı, o anda toplumun içinde bulunduğu durumu resmetmesiyle gerçekçi bir anayasadır.

1924 Anayasası, savaşın kazanılmasının ardından yapılmış ve 1921 Anayasası’nı kaldırmıştır. Milliyetçi bir anlayışla yapılan bu anayasa, “Türklük” tanımını ve onun haklarını anayasaya sokmuş, “altı ok” umdeleri anayasa maddesi haline gelmiştir. Bu anayasa, yeni kurulan cumhuriyet’in, kendisini Türk milliyetçiliği temelinde inşa etmesinin anayasası olarak da kabul edilebilir ve anayasa hukukçularının deyimi ile “katı ve otoriter” bir içeriği bulunmaktadır. 24 Anayasası, yeni kurulan Cumhuriyet’i kurumsallaştırmayı, yeni gelişen burjuvaziyi palazlandırmayı hedefler. Bu anayasa, 1960 askeri darbesine kadar yürürlükte kalmıştır.

1961 Anayasası ’60 darbesinden sonra yapılmış, 24 Anayasası’nı kaldırmıştır. ’61 anayasası, genel toplumsal uyanışın üzerine gelmiş, bir taraftan bu uyanışa dayanıyor görünürken, asıl olarak, onu kontrol altına alma ve sınırlamanın çerçevesini çizmiştir. 1982 Anayasası ise, faşist askeri darbe sonucunda, cunta koşullarında yapılan bir anayasadır. Bu anayasanın karakterini, ünlü iki cümle ile belirlemek olanaklıdır. Birinci cümle, dönemin ABD Başkanı Reagan’a aittir ve darbeyi yapanları “bizim çocuklar” olarak tanımlamaktadır. İkinci cümle ise, dönemin TİSK Başkanı Halit Narin’e aittir ve “gülme sırası artık bizde”dir. Özetle ifade edecek olursak; halk hareketi yenilmiş, işbirlikçi egemen sınıflar, bağımlılığı ve faşizmi yansıtan, sermayenin önünü sonuna kadar açan, bunalımın tüm yükünü işçi sınıfı ve emekçi halkın sırtına yıkan “anayasal bir düzen” kurmuşlardır.

 

BUGÜNKÜ DURUM VE ANAYASA TARTIŞMALARI

12 Eylül’ün kurduğu faşist gerici devlet yönetiminde ilk gedikler, işçilerin ’80’li yılların ortalarından itibaren girdikleri mücadele ile açılmaya başlamıştır. İşçi hareketi “Bahar Eylemleri” ile doruğuna ulaşmış, diğer emekçilerin hareketine de alan açmıştır. Kamu emekçisi memurlar kendi talepleri ile hareketlenmişler, yükselen mücadele fiili haklar elde ederek ilerlemiştir. İşbirlikçi egemen sınıflar, arada kendi cephelerini toparlamaya çalışan ataklar yapmışlarsa da –sürgün sansür kararnameleri, 28 Şubat vb.–, 12 Eylül Anayasası, artık topluma “dar gelmeye”, dikilen elbisenin dikişleri patlamaya başlamıştır. Bu dönemin diğer karakteristik özelliklerinden birisi de, çeşitli kanatları ile dinciliğin –radikal, liberal vb.– gelişmesidir.

Bütün bu mücadelelerin bir anayasa tartışmasını gündeme getirmemesi beklenemezdi. İşçi ve emekçiler zaten yıllardır gerici faşist yasa ve uygulamalara karşı mücadele etmekte, demokrasi ve özgürlük talep etmekteydiler. Bu hareketlenmeden endişelenen ve kontrolü ele almak isteyen sermaye kesimleri de, zaman zaman AB ilişkilerini de gündeme getirerek, değişiklik talep etmeye başladılar. Onların istediği, “küreselleşme ve globalleşme çağına” ayak uyduran bir “TÜSİAD demokrasisi” idi. Bugün artık özellikle burjuva liberal çevreler başta olmak üzere, pek çok çevre, şu görüşü daha yüksek sesle dile getirmektedir: “1982 Anayasası artık hızla gelişen ve değişen topluma dar gelmekte, ‘modern Türkiye’nin ihtiyacını karşılamamaktadır.’ Yeni bir anayasa yapılmalı, toplum rahatlatılmalıdır.” Eğer durum böyleyse, bugün hazırlıkları yapılan yeni anayasa çalışmalarının gerçekte neyi ifade ettiğini ve hangi sorunları çözüme bağlayacağını doğru saptamak gerekir.

Öncelikle, bugün anayasa tartışmalarının nereden çıktığını, farklı mevzilerde duruyormuş gibi görünen güçlerin gerçek niteliğini olanca açıklığı ile belirlemek gerekiyor. Anayasaların çözüme bağlanmış sınıf mücadelelerinin sonuçlarını yansıtan politik metinler ve egemen sınıfın temel yönetim ilkelerini yansıttıklarını, yazının önceki bölümlerinde açıklığa kavuşturmaya çalıştık. Bugün, yöneten ve yönetilen sınıflar arasında büyük bir hesaplaşma mı yaşanmakta, yönetilenler –işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri– yöneten sınıfa –işbirlikçi tekelci burjuvazi– kendi taleplerini zorla kabul ettirmeye mi çalışmaktadırlar? Ve bugün demokratik bir anayasa olanaklı mıdır?

Bugün ülkede böyle bir durumun olmadığı görülmekte ve bilinmektedir. Ülkede büyük bir alt-üst oluş durumu, sınıflar arasında az-çok bir denge durumu ya da emekçi sınıfların ağır basarak devrimci bir anayasa yapma güçleri şimdilik bulunmuyor. İşçi sınıfının ve emekçi halkın, işbirlikçi egemen sınıfa ve onun gerici yönetimine karşı bir mücadelesi olsa da, bu mücadelenin egemen sınıflara yeni bir anayasa yaptıracak, işçi ve emekçi kitlelerin hak ve özgürlüklerini kabul ettirmeye zorlayacak bir gelişkinlikte olmadığını tespit etmek zorundayız. İşçi ve emekçi yığınlar, henüz bağımsız, birleşik bir hareket içerisinde değillerdir ve hakları saldırı altındadır, gaspedilmektedir, en ileri noktada küçük bazı kazanımlarla yetinmek zorunda kalıyorlar. Kürt ulusal hareketinin ise, böyle bir güce –temel hak ve özgürlüklerini anayasal düzeyde kabul ettirmek– sahip olmadığını biliyoruz. Böyle olmakla birlikte, işçi, emekçi yığınlar ve kürt ulusal hareketi eğer etkin bir tutum alabilirse, yeni anayasada bazı önemli demokratik hakların yer almasını sağlayabilecekleri de ayrı bir gerçekliktir. Ama bunun, ivmesi bugünkünden daha yüksek bir mücadele sürecini zorunlu kıldığı/kılacağı kabul edilmelidir.

Bugün yeni bir anayasa için ortaya gerçek bir politik güç koyan kesimler, seçimlerden de aldıkları moral güçle, AKP’de simgelenen –din karşısında liberal tutumları ile öne çıkan– işbirlikçi tekelci burjuva kesimler ve liberal aydın takımıdır. AB sürecinden ve AB’den de destek alan, geniş bir orta burjuva tabakaya dayanan ve palazlanan bu büyük tekelci sermaye kesimi iktidardan pay almak istemekte, kendi sınıfsal isteklerini, “demokrasi” talebi olarak –Demirel’in yasaklı olduğu dönemde “kendim için birşey istiyorsam namerdim” demesi gibi– dile getirmektedir. Bu sermaye grubu, dini ve dinin etkisini, tarikat ilişkilerini yedeklemiş durumdadır. “Özgürlük”, bu sermaye kesiminin literatüründe, devlet olanaklarından ve iktidar nimetlerinden daha fazla yararlanmanın yanında dine biraz daha fazla alan açma özgürlüğü anlamına gelmektedir. Dine daha fazla özgürlük tanımayı –şeriatçılık iddialarına güç verecek biçimde– vadetmesi, asıl olarak, geniş kitleleri peşinden sürüklemek ve örgütlülüğü ve gücünü buradan tahkim etmek içindir. Ülkenin politik yaşamına damga vuran çelişki de, tam da bu nedenle, –kimi liberaller “halkla seçkinler (bürokrasi) arasındaki çelişme” olarak gösterseler de– egemenler arasındaki dalaşmayı ifade eden “laik-dinci” kutuplaşması olmuştur.

Eğer yapılabilirse, yeni anayasa, kuşkusuz bir şeriat anayasası olmayacaktır. Ancak bugüne kadar yürütülmüş olan dini faaliyetleri anayasal bir çerçeveye alacağı, onlara daha fazla alan açacağı da kesindir. Buna rağmen, siyasal demokrasi çerçevesine girecek haklar bakımından, 12 Eylül Anayasası’ndan daha geri ve gerici olması imkanı da herhalde pek yoktur. Bunun nedeni, AKP’nin bunu istemesi değil, işçi ve emekçi yığınların bugüne kadar yürüttükleri demokrasi mücadelesinin, AKP’ye asıl olarak din için değil, ekonomik ve sosyal durumlarını düzelteceği beklentisi ile destek veren halk kesimlerinin bu beklentilerinin etkisi olacaktır. İki gerici gücün karşı karşıya geldiği –laikçiler ve liberal dinciler– durumda, ortaya eskisinden daha gerici bir anayasa çıkma ihtimali bugün bulunmamaktadır. Bir paradoks gibi görünen bu durumun köklü ekonomik, politik ve sosyal nedenleri bulunmakta, uluslararası koşullar da buna bugün için olanak vermemektedir. Öncelikle, sahneye gelen güçlerden birisi, kendisi için de olsa “demokrasi” talep etmekte, “cumhur”un –halk– söz sahibi olmasını istemektedir. Bu durumda, göstermelik ve eğreti de olsa, bazı hak ve özgürlüklerin tanınmak zorunda kalınması olanaklıdır. Yoksa geniş halk kitlelerinin –“cumhurun”– aldatmaya dayalı desteğini bile sağlayabilmek, kendi sosyal tabanını güçlendirebilmek olanaklı değildir. Bu durum, demokrasi isteklerini kışkırtan bir rol oynamaktadır. AKP’nin burada işlevi, demokrasi taleplerini olabildiğince budamak ve güdükleştirmek olarak öne çıkacaktır. Gelişmelerin, AKP’yi yeni anayasa yapma işinden vaz geçmeye götürebileceğini de gözden ırak tutmamak gerekir.

Geçmişte pek çok çevre tarafından liberalleştiği ve demokratikleştiği kabul edilen, yıllar öncesinden yeni bir anayasa taslağı hazırlatmış olan büyük patronların örgütü TÜSİAD, bugünkü anayasa çalışmalarına açık bir destek vermiş olmasa da, yeni anayasanın “TÜSİAD demokrasisi”ni hedefleyeceği ve onu yansıtacağı kesin gibidir. TÜSİAD’cılar, büyük sermaye güçleri içindeki bu güç mücadelesinde eski imtiyazlı konumlarından uzaklaşmayacaklar, ama bu konumlarını AKP’nin sağladığı olanaklarla semiren/semirmekte olan yeni sınıfdaşları ile paylaşmak zorunda kalacaklardır. Onlar için yeni anayasanın tek olumsuz yanı bu olacaktır!

Yeni anayasa tartışmalarından en fazla rahatsızlık duyan iki kesim, eskilerin deyimi ile “askeriye ve mülkiye”dir. Üst düzey komuta heyetini oluşturan genarallerde temsil edilen “askeriye”, sadece 82 Anayasası ile değil, neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca devlet yönetiminde ayrıcalıklı kesim olmuştur. ’82 Anayasası, bu kesiminin ayrıcalıklarını iyice pekiştirmiş ve pratik devlet yönetiminde belirleyici mevzileri tutmalarını –milli güvenlik kurulu, devlet kurumlarında ve kurullarında temsil edilme vb.– garanti altına almıştır. Genel olarak genelkurmay, ikinci bir devlet iktidar gibi ya da bir başka deyişle, asıl devlet iktidarı olarak hareket etmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde verilen muhtıra ve devlet organlarının –Anayasa Mahkemesi dahil– hizaya getirilmesi yaşanmış gerçeklerdir. Ancak seçimler ve sonrasında ortaya çıkan tablo, bu kesimi daha dikkatli ve hesaplı adımlar atmaya zorlamış durumdadır. Kullandıkları temel malzeme laikliktir ve işçi, emekçi kitleleri laik-dinci olarak bölmenin, ilerici sol çevreler dahil, halkın bazı kesimleri arasında “şeriat geliyor” korkusu yayarak, onları yedeklemenin artık uzmanı olmuşlardır. İşaretlerine göre davranan ve sözcülüklerini yapanların yanında yaklaşım ve tutumlarını önemle dikkate alarak kendisine çeki düzen veren medya destekleri de ihmal edilemeyecek güçtedir. Her dönemde halkın önüne yeni bir sorun atılmakta –“mahalle baskısı”, türban vb.–, işçi ve emekçi kitleler arasında gerici bir bölünme her fırsatta derinleştirilmek istenmektedir.

Askerlerin asıl sorunları, devlet yönetimindeki ayrıcalıklı konumlarını kaybedecek olmaları korkusudur. AB sürecine uyum için atılan bazı adımlardan duydukları rahatsızlıkları zaten dile getirmekteydiler. Hatırlanacağı gibi, bu “uyum süreci” açısından MGK’nın yapısında bazı değişikliklerin yapılması gibi gelişmeler, komutanlar tarafından hoşnutsuzlukla sineye çekilmek zorunda kalınmıştı. Bugün ordu, sınıflı bir toplumdaki olağan mevzisinde bulunmakla, yani devletin temel kurumu olma ve gerektiğinde harekete geçireceği güç olma özelliği ile yetinmemekte, doğrudan günlük politika ve devlet işlerinde söz sahibi olma konumunu korumak istemektedir. Kuşkusuz yeni bir anayasada orduyu “olağan yerine çeken” köklü değişiklikler olmayacaktır. Ancak bugünkü duruma sınır getirecek bazı adımların atılmak isteneceği de görülmektedir. Bu bir mücadele konusudur ve bu durumun yeni anayasada nasıl yer alacağını belirleyecek olan bu mücadelenin seyri olacaktır. Ordunun Kürt sorununu zorlayarak, “güvenlik sorunlarını” alevlendirerek, laikçi kesimleri hareketlendirip, yedekleyerek mevcut hükümeti ve genel olarak hükümetleri geriye ittiği ve sınırlandırdığı bilinmektedir.

Yüksek yargı ve sivil bürokrasi diyebileceğimiz “mülkiye” takımı da, anayasa tartışmalarından ciddi rahatsızlık duymakta ve bu sürecin durdurulması için uyarı bayraklarını kaldırmaktadır. Sıklaşan rektörler toplantıları, yüksek yargının her vesileyle yaptığı çıkışlar, devlet yönetiminde hangi kliklerin ağır basacağı mücadelesinin dışa vurumlarıdır. Hükümetin gerek ordu, gerekse de sivil yüksek bürokrasi karşısındaki pozisyonu, demokrasiyi savunmak değil, “benden olsunlar, yerlerinde kalsınlar” pozisyonudur. Ancak Cumhuriyet dönemi boyunca geleneksel politikaların uygulayıcısı ve savunucusu olan bu kesimlerin, kendi konumlarını sarsacak herhangi bir değişikliğe gönüllüce razı olacaklarını gösteren en küçük bir belirti bile bulunmamaktadır. Yeni anayasa –eğer yapılacak olursa!–, bütün bu sorunları kalıcı bir çözüme bağlamaktan çok, geçici ara çözümlere yönelecektir. Çünkü bugünkü güç ilişkileri daha fazlasına izin vermemektedir.

 

NASIL BİR ANAYASA?

Bu sorunun yanıtını vermek, kuşkusuz burada demokratik, halkçı bir anayasanın tek tek maddelerini sıralamak değildir. Ama gerek işçi sınıfının, gerekse emekçi halk yığınlarının yıllardır uğruna mücadele ettikleri talepler bellidir. Bunları genel olarak ifade edecek olursak; bu anayasa; söz, basın ve örgütlenme –sendikal vb. dahil– hakkı üzerindeki her türlü yasaklama ve baskıyı ortadan kaldıran, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında halkın çıkarlarını koruyan, demokratik içeriği ile Kürt halkı üzerindeki baskı ve terörü ortadan kaldırarak, politik ve kültürel hakları tanıyan bir anayasa olmalıdır.

Özetle, yukarıdakilerin yanı sıra, aşağıda genel olarak dile getirilen şu genel talepler demokratik bir anayasanın belirtisidir; işçi sınıfı ve emekçi yığınlar, bu taleplerin anayasada yer alması için mücadele etmelidir:

a) Kürt sorununun demokratik, eşit ve halkçı çözüm yolunu açan, halklarını kardeşliğini esas alan, Kütçe’nin kamusal alanda kullanılmasını güvenceye alan,

b) Laisizmi, devlet dini dayatması ve Diyanet İşleri üstünden Sünniliğin bir yorumu olan “devlet dini”nin destekçisi olmaktan çıkarıp; dinler, inançlar karşısında tamamen yansız olacağı bir temele oturtan, din ve vicdan özgürlüğü temelinde laikliği güvence altına alan, dinsel baskının her türüne karşı vatandaşı koruyan,

c) İşçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış haklarını güvenceye alan, işsizlik ve yoksulluğa karşı önlemler almayı asli görevi sayan, 18 yaşına gelmiş her vatandaşa iş bulmayı garanti altına alan, iş buluncaya kadar işsizlik ödeneği sağlayan,

d) Uluslararası sermayenin dünya egemenliğinin politikası olan küreselleşme politikalarına karşı; Türkiye’nin sanayisini, tarımını, emeğinin birikimlerini koruyan, kamu sağlığı ve eğitimini hak sayan ve garanti eden,

e) Dünyanın ve Türkiye’nin doğasını ve tarihi varlıklarının korunmasında devleti sorumlu kılan,

e) Gerici Ortaçağ değerleri ve bilim dışı öğretilere karşı; insanlığın ileri kültürel değer ve birikimlerinin korunup geliştirilmesini teşvik eden, bilim özgürlüğünü savunan ve bu alandaki hakları güvence altına alan… bir anayasa.

Burada temel sorun, elbette, işçi ve emekçi kitlelerin mücadelesinin henüz böyle bir anayasayı koparıp alacak gelişkinlikte olmamasıdır. Ancak demokrasi ve özgürlükler için mücadele etmek, bu mücadeleyi yeni anayasa tartışmaları sırasında da yükseltmek, bütün bu talepleri elde etme olanağı tanımasa da, gerici yönelimleri, daha da geriye çekme –laikçi, milliyetçi cephe bunun için bastırmaktadır– çabalarının bazı girişimlerini engelleyebilir. Bütün bunlar, açık ki, soyut akademik tartışmaların, doktiriner yaklaşımların, anayasa taslakları hazırlamayı iş ve görev edinen bir anayasa yazıcılığının değil, somut mücadelenin konusudurlar.

Eğer işçi sınıfının iktidar mücadelesi gibi bir sorunu, demokrasi ve bağımsızlık isteyen güçleri arkasına toplama diye bir sorunu varsa –olduğuna her halde kimse itiraz edemez–, anayasa gibi önemli politik bir sorunda atıl kalması söz konusu değildir. Bütün bu sorunlar ve mücadeleler iktidar mücadelesinin ön çarpışmalarıdır ve işçi sınıfı bu okuldan geçmek zorundadır.

kuzey ırak, türkiye ve ukkth

 

“Kuzey Irak Sorunu” diye bilenen sorun bir süredir politika gündeminin en ön sıralarını meşgul ediyor ve ülkede şovenizmin en önemli malzemesini oluşturuyor. Bu sorun PKK’nın Kandil Dağı’nda varlığı nedeniyle öne çıkıyor gibi gözüküyor. Ama aslında tartışılan, sadece PKK değil, kaderleri üzerine tartışma yapılan Kuzey Irak Kürtlerinin durumu ve genel olarak Türkiye’deki Kürt sorunudur aslında. Bu sorun bir süredir Ortadoğu’nun diğer temel sorunlarına daha fazla bağlanma eğilimi göstermeye başladı. Kuzey Irak Kürtlerinin kaderinin tartışıldığı her tartışma bir biçimde Irak’ın bölünmesi, buna bağlı olarak Türkiye’nin bölünmesi ve İran sorunu ile birlikte anılmaya başlandı. Bu niteliği ile de uluslararası bir sorun olma özelliği kazandı.

Bilindiği gibi, Türkiye’nin de yer aldığı Ortadoğu bölgesi, özellikle zengin petrol ve doğalgaz kaynakları ve coğrafi olarak uluslararası geçiş yollarının üzerinde olması nedeniyle, emperyalistler arası egemenlik ve paylaşım mücadelesinin neredeyse tam merkezinde yer alıyor. Bölgenin karmaşık etnik ve dinsel yapısı, tarihsel olarak büyük düşmanlıkların ve çatışmaların yaşandığı bir bölge olma özelliği göstermesi, bölgedeki Arap ülkelerinin sınırlarının emperyalist güçlerce yapay olarak çizilmesi, bu bölgedeki sorunları daha da karmaşıklaştırıyor ve çözümünü güçleştiriyor.

İsrail işgali ile başlayan, bunun üzerinde yükselen Filistin-İsrail sorunundan kaynaklanan Arap-İsrail sorunu ve İran’ın Şah’ın devrilmesinin sonra sahip olduğu anti-Amerikan yönetimi nedeniyle İran sorunu olarak anılmaya başlanan diğer temel sorun, bugün Ortadoğu’nun en önde gelen sorunları olarak görülmekte ve bu sorunlar ve bu sorunlara bağlanmış diğer sorunlar uluslararası siyaseti büyük ölçüde koşullandırmaktadır. Örneğin ABD emperyalizminin Ortadoğu’da attığı her adımın sadece bölge ülkelerini değil, egemenlik ve paylaşım mücadelesine katılan diğer emperyalist güçleri de –Almanya, Fransa, Rusya vb.– ilgilendirmesi kaçınılmazdır.

Bu temel sorunlar varlığını sürdürürken, bir başka sorun daha ortaya çıkmış, bu sorun özellikle Türkiye gericiliğinin Ortadoğu sorunlarının içine çekilmesinde kaldıraç görevi görmeye başlamıştır. Bu sorun, Kürt sorunudur. Irak’ın ABD emperyalizmi ve stratejik müttefiki İngiliz emperyalizmi tarafından işgal edilmesi, Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlerin durumunda köklü bir değişikliğe yol açtı. Geçmişte büyük acılar çekmiş bu halk, ortaya çıkan olanaktan yararlanmanın yolunu tuttu. Kuzey Irak’ta istikrarlı bir yönetim kuruldu ve Kürtler kendi kaderlerini tayin etme konusunda elverişli bir pozisyona yerleşti.

Ancak Kuzey Irak Kürtlerinin bağımsız bir devlet kurma olasılığının, kendi ulusal bütünlüklerine zarar vereceğini, kendi Kürt nüfuslarını aynı yönde kışkırtacağını varsayan, başta Türkiye olmak üzere, bölgenin diğer ülkeleri Suriye ve İran, Irak Kürtlerine karşı zımni bir anlaşmaya varma çabası içindedirler. Ama bölgedeki içiçe girmiş pek çok sorun gibi, bu bölge ülkelerinin de hem kendi aralarında, hem de uluslararası emperyalist sistemle ilişkilerinde çıkarları zıtlaşan sorunlara sahip oldukları bilinmektedir. Bölge ülkeleri, Kürt sorunu ve Kürt halkının yaşadığı bölgelerin her birinin ayrı ayrı demirden bir cendere içinde tutulması konusunda zımni bir anlaşma içerisinde olmalarına karşın, alttan alta bu sorunun hangi bölge ülkesi üzerine yıkılacağının hesaplarını da yapmakta, faturayı kendileri ödemek istememektedirler. Bu da, anlaşma kadar, anlaşmazlığın ve rekabetin de konusudur.

Türkiye işbirlikçi egemen sınıfları, kendi içlerinde demokrasi ve eşitlik temelinde çözmeye yanaşmadıkları Kürt sorunu nedeniyle, özellikle bölgede etkinliği artmış olan ABD emperyalizmi tarafından sıkıştırılmakta ve Türkiye, Ortadoğu’da, ABD’nin stratejik çıkarlarına daha fazla bağlanmaya zorlanmaktadır. Burada, işbirlikçi egemen sınıfların bölgesel ve yerel çıkarları ile ABD emperyalizminin bölge politikaları bazı noktalarda çakışmakta, bazı noktalarda ise ayrışmaktadır. Ama tüm bu belirsizlikler içerisinde belirli ve kesin olan bir şey vardır ki, o da, Türkiye egemen sınıflarının ABD’ye bağımlılığı, onunla “stratejik işbirliği” arayışı içerisinde olmalarıdır. İşbirlikçi egemen sınıfların, ABD’nin BOP’a (Büyük ya da Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) –artık ilan edilen biçimiyle uygulanamayacağı, ortaya atanlarca da kabul edilen bir “projedir”– balıklama atlamalarının nedeni de budur. İşbirlikçi egemen sınıflar bununla da yetinmemekte, bu işbirliğini tamamlamak ve geliştirmek üzere İsrail ve İngiltere ile de ayrı ayrı “stratejik işbirliği” anlaşmaları yapmaktadırlar.

Burada, hem Kuzey Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin –Türkiye Kürdistan’ına ilişkin olarak sorun yayınlarımızda yeterince işlenmektedir ve işlenmeye de devam edilecektir– haklarını, hem de yukarıda bahsedilen bölge sorunlarını ele almaya, öne çıkan ana unsurların altını çizmeye çalışacağız. Yazı boyunca, sadece bu sorunla bağlantılı olduğu durumlarda Türkiye’deki Kürt sorunundan söz edilecektir.

Burada şu noktaya da açıklık getirmek gerekmektedir. Hatırlanacağı gibi, bir süre önce ABD emperyalizmi, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında, bölgeyi yeniden kendi stratejik çıkarları temelinde şekillendirme projesini açıklamıştı. Bu projede, bölgeye “demokrasi ve barış getirme, ılımlı İslam” söylemlerine özel bir ağırlık verilmişti. Ancak bu demagoji, ABD emperyalizminin gerçek yüzünün çabuk ortaya çıkması nedeniyle –Yeni Dünya Düzeni örneğinde olduğu gibi– inandırıcı olmaktan çıktı. Şu gelişmeler ortadadır: Afganistan neredeyse şeriatla yönetilir hale geldi ve Afgan direnişi işgalcilere zor anlar yaşatıyor. Irak’ta da din ve mezheplerin öne çıktığı benzer gelişmeler yaşanıyor, “demokrasi getirme” sorununun tam bir demagoji olduğu çabuk anlaşıldı, “ılımlı İslam” söylemi, “şeriat ve İslami terörizm” nedeniyle terkedildi vb. Bütün bu nedenlerden dolayı, ABD emperyalizminin sözcü ve ideologları şimdilerde bu projeden söz etmiyorlar. Ama bu durum, gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, ABD’nin bölgedeki emperyalist amaçlarından en küçük bir biçimde geri çekildiği anlamına gelmiyor. ABD emperyalizmi, herhangi bir “proje” ile kendisini bağlamadan, çıkarlarını her koşulda temel alan ve gerçekleştirmeyi hedefleyen klasik emperyalist stratejisini sürdürüyor. Bu nedenle, bu yazıda BOP-GOP gibi adlandırılan projelere ayrıca değinilmeyecek, buna özel bir anlam yüklenmeyecek, ABD emperyalizminin çıplak emperyalist çıkarları temelinde sorun ele alınacaktır.

 

UKKTH VE KUZEY IRAK

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, en genel biçimde ifade edilecek olursa, bir ulusun kendi geleceğini kendisinin belirlemesi hakkıdır. Bu hakkın özünü devlet kurma hakkı oluşturmaktadır. Devlet kurma hakkını içermeyen bir UKKTH’den söz etmek ise, bütünüyle bu hakkın ayaklar altına alınması, özünde reddedilmesi anlamına gelmektedir. Eğer bir ulus, uluslaşma sürecine –kapitalizmin gelişmesi süreci, aynı zamanda uluslaşma sürecidir– geç başlamış ve bu veya başka bir nedenle ezilen ulus konumuna düşmüşse, bu ulus açısından, UKKTH, kayıtsız şartsız ayrılma ve kendi devletini kurma hakkına sahip olması anlamına gelmektedir. Ulusun bu hakkı nasıl kullanacağı tamamen somut koşulların irdelenmesi ile olanaklıdır ve bir ulus, bu hakkı ayrılıp ayrı devlet kurma yönünde kullanabileceği gibi, birlikte yaşamanın çeşitli biçimlerini tercih ederek de kullanabilir. Ancak şu kesindir ki, bu hakkın kullanılması kadar nasıl kullanılıp kullanılmayacağı da yalnızca ilgili ulusa aittir, asla başkasına değil. Sosyalizm ve proletarya enternasyonalizmi açısından bakıldığında ise, Marksizmin, genel olarak işçi sınıfının tarihsel amaçlarını gerçekleştirme olanağını daha fazla sunduğu için, içerisinde demokrasi ve eşitliğin sağlandığı tek ve büyük devletten yana olduğunu söyleyebiliriz. Ama tarihsel olarak bu birliğin farklı biçimlerde kurulduğu –örneğin farklı cumhuriyetler, özerk bölgeler vb.– da görülmüştür.

Bugün ulusal kendi kaderini tayin hakkı üzerine “sosyalist” çevrelerde görüş birliği var gibi gözükmektedir. Ancak pek çok “sosyalist” örgüt ve çevre, sorun ayrı devlet kurma hakkının tanınması noktasına geldiğinde bin dereden su getirerek, bu hakkı inkar edebilmenin yol ve yöntemini arayıp bulmaktadır. Örneğin Kuzey Irak Kürtlerinin işbirlikçi liderler tarafından yönetilmesi, Irak Kürtlerinin kendi kaderini tayin hakkından mahrum edilmesinin gerekçesi yapılabilmektedir. Burada, hem Irak’ın ayrı bir ülke olduğu gerçeği görülmemekte, hem de genel olarak bir ulus ve halkın kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğu inkar edilerek, –üstelik savaş ve işgal tehditleri ile birlikte– yok sayılarak UKKTH ayaklar altına alınmış olmaktadır.

Sorunun göz ardı edilen diğer bir önemli boyutunu ise, sosyalistlerin ezilen ulus ve başka uluslar aleyhine kendi egemen sınıflarının, kendi devletlerinin çıkarları için ilhakçı ve gerici amaçlarla şiddet kullanmasını ilkesel olarak mahkum etmesi ve bu tür saldırılara karşı çıkması oluşturmaktadır. Bugün kendisine “sosyalist”, “işçi” vb. etiketleri yapıştıran bazı parti ve çevreler, Kuzey Irak Kürtleri söz konusu olduğunda, sosyalist olmanın bu en temel gerçeğini birden bire unutmakta, örneğin sınır-ötesi “harekat yanlısı” bir tutum takınarak, sosyal şoven bir konuma rahatlıkla oturabilmektedirler. Onlar, Barzani ve Talabani’nin ABD işbirlikçisi olmasını temel veri kabul etmektedirler. Ama öyle de olsa, Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin hakkı vardır, saygı görmelidir ve Türkiye egemen sınıflarının sınırları geçerek Irak Kürt halkına saldırması, en başta Türkiye’li sosyalistlerin direnci ile karşılaşmak zorundadır. Bir “sosyalist”, ulusal sorun söz konusu olduğunda, başka bir ulusa karşı şiddet kullanılmasına kayıtsız şartsız karşı çıkmak zorundadır.

Şu gerçekler inkar edilemez bir biçimde ortadadır: Irak bugün ABD işgali altında olsa da, ayrı bir devlettir ve Irak halkının hem işgale karşı direnme, hem de kendi kaderini tayin etme hakkı –Irak Kürtleri dahil– bulunmaktadır. İşgalci güç ABD ve stratejik müttefiki İngiltere, Irak halkını mezhep çatışmalarına sürükleyerek, bu ülkeyi parçalamayı amaçlamaktadırlar. Gerek Saddam döneminde, gerekse de daha önceki dönemlerde Irak Kürtleri ağır kayıplar ve katliamlar pahasına özgür olma mücadelesi yürütmüşlerdir. Irak’ın işgal edilmesine Irak Kürtleri neden olmadığı gibi, açıktır ki, mezhep çatışmalarının sorumluları da onlar değildir. Irak Kürtleri, Irak’ın işgali ile birlikte ortaya çıkan durumdan yararlanmak, özgürlüklerini sağlam temellere dayandırmak istemektedirler. Örneğin Kürt lider Talabani Irak Cumhurbaşkanı olmuş, yeni Irak Anayasası Kürtlere geniş haklar tanımıştır. Irak Kürtleri bu durumun devam etmesini istemektedirler. Ancak Irak’ın işgalci güçlerce parçalanması durumunda, Irak Kürtlerinin de kendi kaderlerini tayin etmek üzere harekete geçmeleri onların hakkıdır. Üstelik bugün, Irak Kürtleri, pratik olarak böyle bir hareketlenme içerisinde değillerdir. Ama kendi varlıklarını bölge ülkelerinin saldırılarına karşı güvence altına almaya özel bir önem vermektedirler.

Ancak Irak Kürtlerinin daha fazla özgür olmasından, hele hele ayrı devlet kurmaya yönelme olasılığından en fazla rahatsızlık duyanların başında, işbirlikçi Türkiye egemen sınıfları gelmektedir. İşbirlikçi egemen sınıflar, istisnasız olarak, Irak Kürtlerinin bağımsızlığa yönelmesinin, baskı ve terörle sindirmeye çalıştıkları Türkiye Kürtleri için “kötü örnek” olacağını ileri sürmekte, bunu son derece tehlikeli bulmakta, gerekirse Irak Kürtlerini “zorla Irak bütünlüğü içinde tutacaklarını” dile getirmektedirler. Egemen sınıflar içerisinde bir kanat ise, Amerikancı, Özalcı politikaların gündeme getirilmesini, Irak Kürtlerine “ağabeylik” yapılarak, onların Türkiye ile bütünleşmesini teşvik edecek, özünde ilhakçı olan –açıkça işgal yoluyla “ağabeylik”i savunanlarda vardır– bir anlayışı savunmaktadır. Yani işbirlikçi egemen sınıflar, Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin haklarının karşısına en büyük ve kararlı düşman olarak çıkmaktadırlar.

Bir süre önce, gazeteci Fikret Bila, etkin görevlerde bulunmuş emekli “paşalar”la bir dizi röportaj yapmış, bunların bir kısmı Milliyet gazetesinde yer almış, daha sonra da röportajların tamamı kitap olarak yayınlanmıştı. Bila ile konu üzerine yapılan bir röportaj Milliyet’te daha sonra yer aldı. Bila’nın Kuzey Irak ile ilgili olarak emekli “paşalar”ın halet-i ruhiyesini yansıtan –aslında bu, egemen sınıfların bu konuya ilişkin genel tutumlarını yansıtmaktadır– aşağıdaki şu gözlemi önemlidir: Bila ile röportajı yapan Sevimay soruyor, “Kuzey Irak’la ilgili ne düşünüyorlar?” ve Bila yanıtlıyor, “Komutanların çoğunda bölünme kaygısı var. Bu da Kuzey Irak’la ilgili bir sorun. Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulamayacağı inancındalar. Burada, Sevimay yeniden soruyor: “Ya kurulursa?”
Bila, bu soruyuysa şöyle yanıtlıyor: ”O zaman bunu bir beka meselesi olarak değerlendiriyorlar. Yani savaşmayı göze alabilirler. Çünkü tehdit algılamasını sıralarken ‘birinci PKK’ demiyorlar. Birinci, bağımsız Kürt devleti. İkinci Kerkük’ün statüsü. Üçüncü, bunların bir unsuru olarak PKK.” Sevimay burada yeniden soruyor: “Neden Kürt devleti birinci sırada?” Bila’nın bu soruya yanıtı şöyle: “Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulması Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü bozar diye. Çünkü iki coğrafya arasında demografik geçirgenlik söz konusu. ‘Asıl risk budur’ diyorlar.” (18 Kasım Milliyet)

Demek ki, kısa bir süre öncesine kadar ülkeyi yönetenler açısından –aralarında Evren ve eski genelkurmay başkanları da var–, Irak Kürt sorunu bu kadar açık ve net! Her ne pahasına olursa olsun, Irak Kürtlerinin bağımsızlığına karşı çıkılacaktır. Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı demek, Türkiye’nin bölünmesinin başlangıcı demektir! Ama bunun dışındaki statüler çeşitli biçimlerde kabul edilebilir vb… (“Ağabeylik”ten baskı altında tutmaya kadar uzanan alternatifler dizisi!)

Şimdi yanıtı aranması gereken soru şudur: İşbirlikçi egemen sınıflar Irak Kürtlerinin bağımsızlığını engellemek için ne gibi çarelere baş vurmaktadırlar ve baş vurdukları çözümler onları nerelere sürüklemektedir? Bu sorunun yanıtlanması, aynı zamanda işbirlikçi egemen sınıfların bölgede emperyalizmin yedeğinde oynayayacakları rolü de açığa çıkaracak özelliklere sahiptir.

 

ÇÖZÜM İŞBİRLİKÇİLİĞİ DERİNLEŞTİRMEDE ARANIYOR

Başbakan Erdoğan, bir süre önce, Kuzey Irak’a bir harekatın çok ateşli tartışıldığı bir dönemde ABD’yi ziyaret etti. Bu ziyaretin ardından tansiyon yavaş yavaş düşmeye başladı ve son günlerde Irak’ın kuzeyine “teröristleri hedef alan” sınırlı bir harekatın yapılabileceğini, Kuzey Irak Kürt yönetimi ve merkezi Irak yönetimi de artık kabul ediyor. Ardından, Irak Dışişleri Bakanı Zebari, Kandil Dağı’nın insansız bölge olduğunu ilan ediverdi. Bu, açıkça, “atış serbest” anlamına geliyor. Bu arada ABD’li generaller Türkiye’ye geliyor ve Genelkurmay’da görüşmelerde bulunuyorlar. Neler oldu da sorun bu hale geldi, işbirlikçi egemen sınıfların bazı konularda önü açıldı? Bu, yanıtlanması gereken bir sorudur. Bu sorunun yanıtı açısından, Başbakan Erdoğan’ın kısa bir süre önce ABD ve İngiltere ile yaptığı görüşmeler kilit önemdedir.

Erdoğan’ın ABD Başkanı Bush ile yaptığı görüşmenin ayrıntıları bilinmemekle birlikte, Ortadoğu ve İran sorunundaki bazı önemli konularda ABD politikalarına destek olunacağının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Şimdi merak edilen şu: İşbirlikçi egemen sınıflar ABD emperyalizmine hangi lanetli amaçlarında hizmet edecekler ve karşılığında ne alacaklar? Bu sorunun yanıtı, bugün Ortadoğu’da ABD açısından en büyük sorun nedir ve ABD emperyalizminin gırtlağına sarılmak istediği ülke hangisidir sorusunun yanıtında gizlidir. Bu ülke, kuşku yok ki İran’dır ve sorun da İran sorunudur. ABD, işbirlikçi Türkiye egemen sınıflarını İran politikası için kendi yedeğine almak istemekte, bunun için işbirliğinden şantaja kadar pek çok yöntemi kullanmaktadır. ABD’nin, İran’a yönelik emperyalist emellerini gerçekleştirmek için, işbirlikçi egemen sınıfların yardımına ihtiyacı vardır ve ABD, bunun için, sadece kendi girişimleriyle yetinmemekte, stratejik müttefikleri İsrail ve İngiltere’yi de harekete geçirmektedir.

Bu durumun en son örneği, İngiltere ile yapılan anlaşmadır. Erdoğan’ın son İngiltere ziyaretinde, İngiltere ile birden bire “stratejik işbirliği anlaşması” imzalandığı açıklandı ve İngiltere ile diplomatik ilişkiler sıklaştı. Yapılan “stratejik işbirliği” anlaşmasının açıklanan maddelerine bakıldığında ise şunlar yer alıyor: İngiltere, Türkiye’nin AB’ye katılım sürecini destekleyecek, Kıbrıs Türklerine uygulanan izolasyonların sona erdirilmesine yardım edecek, savunma alanındaki ilişkiler derinleştirilecek, PKK’nın özellikle AB coğrafyasındaki terör tehdidine karşı işbirliği geliştirilecek, Irak’ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunması konusunda ortak diyalog yapılacak, Ortadoğu’da uzlaşma teşvik edilecek, İran konusundaki BM Güvenlik Konseyi süreci desteklenecek, Türkiye’de bir İngiliz üniversitesi kurulacak vb.. (bu maddeler, ziyaretin ardından günlük gazetelerde yer alan haberlerden derlenmiştir).

Bu maddelerin her biri, İngiliz emperyalizminin, ABD’nin destekçisi olarak, Türkiye’nin sorunları üzerinde söz sahibi olmasını öngören maddelerdir. Ancak bu maddelerden özellikle bazıları dikkat çekicidir ki, bunlar arasında, İran’a yönelik olarak BM Güvenlik Konseyi sürecinin desteklenmesine ilişkin madde ve Ortadoğu’da “uzlaşmanın teşvik edileceğine” ilişkin olanlar da vardır. Bu maddeler, diplomatik dilde nasıl ifade edilirse edilsin, işbirlikçi egemen sınıfların Ortadoğu’da ABD ve İngiliz emperyalizmi ile –Anglo-Sakson emperyalizmi “derin” bir uşaklık ilişkisine girdiğinin açık kanıtlarıdır.

Bu arada hükümetin “çok yönlü politika” demagojileri eşliğinde, İran’la da özellikle enerji alanında anlaşmalar yapılmakta, bu ülke de “hoş tutulmaya” çalışmaktadır. Egemen sınıflar, İran’la bu tür ilişkilere girerken, kolayca anlaşılabilecek gerici amaçlar gütmektedirler. Bu gerici amaçların bir yanında, kendilerini daha uygun bir fiyata emperyalist efendilerine pazarlamak, onlar açısından bölgede vazgeçilmez bir “müttefik” olma pozisyonu kazanmak vardır. Anlaşmaların İran yönüne gelince; işbirlikçi egemen sınıflar bu anlaşmalar karşılığında bir yükümlülük altına girmemekte, İran’a karşı yapılacak bir saldırıda uğursuz roller oynamaları durumunda, “İran’ın dünya ile ters düştüğü” bahanesini rahatlıkla ileri sürme, bu durumda yapabilecekleri hiç bir şeyin olmadığını söyleme kıvraklığını edinmektedirler.

İngilte ile yapılan anlaşma şu açıdan da önem taşımaktadır ki, İngiltere 1. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratan, elindeki toprakları işgal eden ve bugünkü Türkiye-Irak sınırını çizen ülkedir. Osmanlı’nın eski Musul Eyaleti’nin statüsü konusu önce sürüncemede kalmış, daha sonra, 1926’da yapılan anlaşma ile sınırlar bugünkü biçimini almıştır. Ve, işbirlikçi egemen sınıflara, Musul konusunda, 1926 anlaşmasının bazı belirsizlikleri kullanılarak –eski Musul eyaleti Kerkük’ü de içine almaktadır–, mavi boncuk atılmaktadır. Eğer işbirlikçi Türkiye egemen sınıfları “Musul sorunu”nu bu fırsattan yararlanarak “çözme” hevesine kapılırsa, ülkeyi ve halkı beladan belaya sürükleyecek bir gerici planın içine balıklama dalmış olacaklardır.

Musul konusunda 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in gazeteci Bila’ya söyledikleri, işbirlikçi egemen sınıfların bazı kesimlerinin niyetlerinin anlaşılması bakımından önem taşımaktadır.

Bila’nın Kenan Evren’le yaptığı röportajda şöyle bir bölüm –uzun olsa da aktarmakta yarar var yer alıyor:

1991 Birinci Körfez Savaşı sırasında rahmetli Turgut Özal’ın Kuzey Irak’a girmek istediği, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay’ın karşı çıkarak istifa ettiği biliniyor. Özal, bu konuda size danışmış mıydı? Gerçekten Kuzey Irak’a girme konusunda kararlı mıydı?

Evet. Musul’a girecekti. Niyeti öyleydi. Ben o tarihte Cumhurbaşkanlığından ayrılmıştım. Marmaris’e yerleşmiştim. Cumhurbaşkanı Özal’dı. Onun da Marmaris’te yazlık yeri vardı (Okluk koyundaki Cumhurbaşkanlığı tesisleri). Özal da oralardaymış, bayram vesilesiyle. Marmaris’te bana geldi, yanındaki erkanla birlikte. Evde konuştuk. Dedi ki: ‘Bu ABD’nin Irak harekâtı sırasında biz de kuzeyden girelim, bu Musul meselesini halledelim, ne dersiniz?’

Benim anladığım kadarıyla, ABD Başkanı baba Bush’la konuşmuş. Musul işi takılmış aklına. Öyle anlıyorum. Baba Bush’la anlaşmış. Çünkü kendi başına böyle bir karar veremez.

O zaman kendisine dedim ki: ‘Sakın ola böyle bir şey yapma. Böyle bir harekâta girişme. Çok zor bir harekâttır ve oraya girdikten sonra burnunu çamurdan kurtaramazsın. Orası bir gayya kuyusudur. Gireriz ama o bataktan kurtulamayız. Bütün Arap âlemini de karşımıza alırız.’

Beni sessizce dinledi. Bir şey demedi. Israr da etmedi. Benden sonra Genelkurmay Başkanı Torumtay’la konuşmuş bu işi. Sonradan öğreniyorum ben. O da karşı çıkmış. O zamanki Başbakan Yıldırım Akbulut’la konuşmuş, o da karşı çıkmış. Fakat yine de Özal bu işe kararlı görünüyor, Musul’a girecek.

Fakat, Genelkurmay Başkanı, ‘olmaz’ deyip istifa edince, o iş öyle kaldı, harekât yapılmadı. Ama, Özal’ın niyeti oydu. Özal’ın niyetini anlıyorum, ama zaten Kerkük, Musul petrollerini bize bırakmamışlar ki! İngiltere var. Bize petrolden belli bir yüzde karşılığı para önerilmiş, sonra toptan bir paraya razı olunmuş falan, ortada dayanılacak bir hak da kalmamış yani böyle bir harekat için.

Biz asıl hatayı o zaman yapmışız. Artık bitmiş. Bir hak iddia etmemiz mümkün değil. O nedenle bir harekât yapılmadı o zaman. İyi de oldu yapılmadığı… Yapılsaydı, belki bugün ABD’nin düştüğü duruma biz düşerdik. Girerdik, çıkamazdık. Benim kanaatim bu.” (Milliyet)

Evren’in Özal’ın niyetine ilişkin söyledikleri bunlardır. Bugünkü politik gerçekler ve uluslararası durum, bu tür işlerin hayal olduğunu ortaya koymuştur. Ancak egemen sınıf sözcülerinin Kuzey Irak’a yapılacak harekat üzerine yaptıkları tartışmalarda İngiltere ile yapılan 1926 Ankara Anlaşması’na atıf yapmaları bütünüyle fantezi değildir. Çünkü bu anlaşma, taraflara sınırın 75 km içerisine kadar girerek operasyon yapma hakkı –anlaşma bunu şakilere ve eşkiyaya karşı olarak tanımlamaktadır– tanımaktadır. O tarihlerde sınırın bu tarafında Türkiye varsa, diğer tarafında İngiltere vardır!

Açıkçası sorun fantezi ve hayallerden soyutlandığında, bugün ortaya çıkan tablo şudur: ABD ve müttefikleri ile Irak yönetimi ve Kürt bölgesel yönetimi PKK’ya karşı sınırlı bir harekat yapılması konusunda anlaşmışlar, PKK’yı bölgede Türkiye’ye karşı eylem yapmama konusunda baskı altına almayı amaçlamışlardır. İşbirlikçi egemen sınıfların Kuzey Irak’ın bağımsızlığa yönelmeyeceği yönünde bazı garantiler almış olmaları, hatta onların konumlarını garanti edecek pozisyona razı olmayı kabul ettikleri de –bunun bazı belirtileri bulunmaktadır, bu yazı hazırlanırken bu konuda bazı gelişmelerin olduğu bilinmektedir– varsayılmalıdır. Bu, şu açıdan gericidir ki; bu gerici anlaşmalar, Türkiye Kürtlerinin en temel haklarının inkarı üzerinden sağlanmaktadır.

İşbirlikçi egemen sınıfların “bu aldıklarına” karşılık olarak, özellikle İran konusunda bazı yükümlülükler altına girmiş oldukları ihtimali de oldukça büyüktür. Bu durum, Türkiye halkını Ortadoğu bataklığının içine boylu boyunca atmak anlamına gelmektedir ve bu yanıyla büyük bir tehlikeyi içermektedir. İşbirlikçi Türkiye egemen sınıfları bugüne kadar Ortadoğu’da ABD yanlısı bir rol oynamakta ve ona destek sunmaktaysa da, şimdi bütün bunlara ek olarak, ABD emperyalizmi ve stratejik müttefiklerinin yedeğinde, geçmişte olmadığı biçimde Ortadoğu sorunları içerisine doğrudan askeri biçimleri de içerecek tarzda girme hevesi göstermektedirler.

Bu, son derece tehlikeli bir gelişmedir ve Ortadoğu’da komşu halklara karşı kanlı, canice, uğursuz planlara dahil olmak anlamına gelmektedir. Ancak işbirlikçi egemen sınıflar şunu bilmek zorundalar ki; işbirliğine girdikleri güçler, “bize Sevr’i dayatmak istiyorlar” dedikleri –Sevr’in dayatıcı muhatabı İngiltere’dir– güçlerdir. Bölgede genel bir altüst oluş gündeme gelirse, halklar ağır bedeller ödeyecekler, Türkiye’nin bu süreçten nasıl çıkacağı da belli olmayacaktır. Ortada ava gidenin avlanacağı bir durum vardır. Bu nedenle, Türkiye işçi sınıfına ve halklarına, bölgenin diğer halklarına önemli görevler düşmektedir. Kuşkusuz bu görevlerin başında emperyalizme karşı dayanışma ve mücadele ile bölgeye yapılan dış müdahalelerin püskürtülmesi gelmektedir. Eğer Ortadoğu halkları emperyalizme karşı zafer kazanır, bu güçlerin ayağını bölgeden kesmeyi başarabilirlerse, kendi aralarında tam hak eşitliğine ve kardeşliğe dayanan politik çözümler bulmayı da başaracaklardır ya da böyle bir başarıyı ancak bu çözümü bulup uygulayarak kazanabilirler.

politik durum ve görevler

 

Ülkenin politik gündemini işgal eden olaylar büyük bir hızla değişiyor ve neredeyse hergün yeni bir “gelişmenin” getirdiği sorunları tartışılırken, birdenbire bu “önemsizleşerek” başka bir yeni oluşup gündeme oturuyor ve ortaya çıkan bu yeni olay ve sorunlar tartışılmaya başlıyor. Gazetecilerin deyimiyle, Türkiye, gündem ve haber bolluğu konusunda adeta bir “cennet”i andırıyor. Birkaç hafta önce Irak Kürdistan’ına yapılan askeri harekat gündemin baş köşesini işgal ediyordu. Birkaç gün sonra, “çekilmenin biçimi” ve bunda ABD etkisi baş köşeye kuruldu. Ardından AKP’yi kapatma davası “patladı”, onun ardından “Ergenekon” operasyonu ilk sıraya çıkıverdi! Baş döndürücü bir hız!

Ancak gündemler ne kadar sık değişirse değişsin, bütün bu “gündemlerin” üstü biraz kazınınca, sorunlar gelip birkaç temel meselenin üzerinde düğümleniyor, ve olaylar farklılaşsa da, aslında, bunların arasında sürekli bir bağ olduğu, bir ilişkiler bütününün parçaları oldukları anlaşılıyor. Bugün ülkenin temel meseleleri; demokrasi –ki bunun içinde esas sorun Kürt sorunudur, laiklik mevcut biçimiyle bu kapsamda bir diğer tartışma ve kapışma konusudur, bunlara diğer hak yoksunlukları eklenmektedir–, bağımsızlık ve bununla bağlantılı olarak ABD, AB ilişkileri ve Türkiye’nin Ortadoğu işlerindeki konumu vb. ve işçi sınıfı ve emekçi yığınlara karşı yürütülen ekonomik, sosyal ve politik saldırılardır. Bu sorunların yol açtığı mücadele ve gerilimler, egemen sınıflar cephesinde derin çatlaklar ve bölünmeler yaratmıştır. Örneğin “harekat” öncesi ittifaklar ve “sefer dönüşü” ittifaklar farklılaşabilmektedir. Şu meselede iki parti yanyana gelirken, diğer bir meselede bunlardan birisi karşı taraftaki parti ile ittifak –AKP, CHP ve MHP’nin durumu böyledir– yapabilmektedir.

Bu özellik, elbette sadece partilere özgü bir durum değildir. Bunun da ötesinde, devlette tüm temel meselelerde asıl yönetim gücünü elinde bulunduran ordunun da, devlet üst bürokrasisinin de ittifakları değişebilmektedir. Bugün Türkiye egemen sınıflarını karakterize eden temel özelliklerden birisi, işte bu bölünme ve bunun üzerinden girişilen güç ve egemenlik kavgası, iktidar mücadelesidir.

Bugün ülkedeki egemen sınıf –işbirlikçi büyük sermaye, yeni büyüyen sermaye kesimleri vb.– ve bunların politik temsilcileri olan yönetici klikler arasındaki cepheleşme ve kapışmalar, her gün yeni biçimler kazanarak devam etmekte ve sertleşmektedir. İşbirlikçi bu egemen sınıfların üst kesimlerindeki bölünme “laikçiler ve dinciler” biçiminde yansıtılmakta ve bu bölünme, –bölünen halkı çatışan kesimlerin yedeği yapmak üzere– başta işçi ve emekçiler olmak üzere, tüm topluma yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bu bölünmede emperyalist gruplaşmalarla –ABD, AB– ilişkiler de etkin olmakta, bu durum hesaplaşmayı keskinleştirmektedir.

Yaşanan olayların da ortaya koyduğu gibi, görülmüştür ki, bu mücadelede her yol mübahtır. Demokrat görünme, laiklik bayrağını sallama malzeme yapılmakta, şeriatçılık ve gizli gündem suçlaması, darbe tezgahçısı olma iddiaları rakip cepheye fırlatılmaktadır. Karşılıklı davalar açılmakta, kirli çamaşırlar ortaya dökülmektedir.

Bütün bu karşılıklı suçlamalar içinde yalan ve gerçek, sahte ile orijinal birbirine karışmıştır. Ama apaçık olan bir şey kesindir; bu durum, bir taraftan sert bir egemenlik ve iktidar mücadelesini ortaya koyarken, diğer taraftan egemen sınıfların kokuşmuşluğunu, çürümüşlüğünü, iki yüzlülüğünü, emekçi halk üzerinde oynadıkları oyunları, kirli ve pis işlerini açığa çıkarmakta, onların çözülmelerini ve iflaslarını hızlandırırıcı, halkın politik bilincini geliştirici bir rol oynamaktadır.

Bu durumun işçi sınıfı ve emekçi halk açısından temel karakteristik özelliği ise şudur ki; üst sınıflar arasındaki bu gerici kapışmalar; işçi sınıfı hareketinin kendisini toparlamaya başladığı, Kürt sorununda geleneksel asimilasyoncu ve baskıcı politika ve statükonun iflas ettiği, dünyada başta ABD olmak üzere ekonomik durgunluğun itiraf edildiği ve dünya ekonomisinin krize doğru gidişinin artık gizlenemez hale geldiği koşullarda gündem gelmektedir. Türkiye ise, tek tek olayların da kanıtladığı gibi, bu ekonomik krizden en fazla etkilenecek ülkelerden birisidir. Hükümet’in SSGSS “reformu”nu bu koşullarda gündeme getirmesi, özelleştirmeleri hızlandırması, diğer saldırılar için kolları sıvaması tesadüfi değildir ve başta AKP Hükümeti ve onu destekleyen sermaye kesimleri olmak üzere, geleneksel sermaye kesimlerinin de –TÜSİAD vb.– işçi sınıfına ve emekçi halka saldırmaktan, tüm faturayı onların sırtına yıkmaktan başka bir alternatifleri ve çareleri yoktur.

Bunun anlamı, işbirlikçi egemen sınıflar ve ayrımsız onların tüm temsilcilerinin –mücadeleden bir kesim galip çıksa da, aralarında gerici bir uzlaşmaya gitseler de ki, TÜSİAD’ın uzlaşma çağrıları bulunuyor– işçi sınıfına ve emekçi halka ekonomik, politik ve sosyal saldırılar yöneltmekten başka bir “çıkışları ve çözümleri”nin bulunmadığıdır. İşçi sınıfına ve emekçi halka daha fazla saldırı, saldırının zafere ulaşması için halkın daha fazla bölünmesi –laikler-dinciler vb.–, egemen sınıf fraksiyonlarının ortak zeminini oluşturmaktadır.

 

DEMAGOJİ VE GERÇEK

Bugün çatışmakta olan güçlerin ülkenin temel sorunları karşısındaki tutumları nedir? Kuşkusuz, ilk sorun, demokrasi sorunudur. Devleti ellerinde bulunduran geleneksel işbirlikçi sınıfların ve onların temsilcilerinin anti-demokratik ve otoriter yönetim tarzları ve anlayışları bilinmektedir. Şimdi bu kesim, “laikçilik” ve ek olarak “ulusalcılık” bayrağını elinde sallamaktadır. Bu bayrakları ellerine almaları tesadüf değildir. Çünkü laiklik bayrağı ve çağrısı, halkın azımsanmayacak bir kesimi arasındaki, modern yaşam tarzı ve demokrasinin tehlikede ve şeriat yönetiminin gelmekte olduğu yönünde körüklenen korkuları, en çabuk harekete geçirecek politik paroladır. Bu nedenle, bazı aydın kesimleri üzerinde de etkili olmaktadır. Bunlar, dini “Diyanet” aracılığı ile yönetmek istemekte, bu konuda dini politik amaçla kullanan partilerin rekabetini şiddetle reddetmektedirler. Ancak türban meselesinde Genelkurmay’ın takındığı tutumda görüldüğü gibi, bu konularda iki yüzlü bir tutum kolaylıkla alınabilmektedir.

Bu kesimlerin temel amacı; devletin mevcut otoriter, anti-demokratik yapısını muhafaza etmek, kısacası şimdiki statükoyu savunmaktır. ABD, AKP’yi değil de, bunları desteklerse, “Kürtleri satarsa”, “ulusalcılığı” da satmaya –örneğin Kuzey Irak Harekatı sırasında ABD’ye sunulan teşekkürler hatırlansın– hazırdırlar. Ülkenin ABD’ye bağımlılığı, IMF direktifleri ile yönetilmesi bunları rahatsız etmediği gibi, kendi yönetimleri altında bu işlerin yapılmasına bir itirazları da bulunmamaktadır. Hem ulusalcılıkları iki yüzlü, hem de demokrasi karşısındaki konumları gericidir. Kısacası, ne ulusaldırlar –ulusalcılıkları esas olarak Kürt düşmanlığı ile karakterize olmaktadır– ne de demokratik! Açıkça görülmektedir ki; “ulusalcılık” ellerindeki eğreti bayraklardan ikincisidir, darbecilik ve komploculuk temel özellikleri arasındadır…

Peki, buna karşın, AKP Hükümeti’nde simgelenen, dini politik bir araç olarak kullanmakta oldukça usta olan kesimler, demokrasi kavgası mı vermektedirler? Fazla söze gerek yok; bugün öne çıkmış birkaç olaya ilişkin AKP’nin pozisyonunu aktarmak, konunun anlaşılmasına, demokrasi demagojisinin açığa çıkarılmasına yeterlidir. Birinci olarak; AKP’ye Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kapatma davası açmıştır. Gelişmenin sonucu bugünden kestirilemez ve bu dava sert bir mücadelenin konusu olmaktadır –kapatma iddianamesi sonrasında Ergenekon’da bir adım daha atılması tesadüfi değildir–, olacaktır. Ancak kesin olan bir şey vardır ve o da şudur; AKP, yaklaşık altı yıldır hükümet partisidir ve parlamentoda da ezici bir çoğunluğa sahiptir. Davaysa, mevcut siyasi partiler yasasına göre açılmıştır. AKP, bu yasanın DTP ve benzer partilerin kapatılmasında oldukça etkili olduğunu görmüş, bu gerici yasanın değişmesi için, kendisine dava açılıncaya kadar kılını bile kıpırdatmamıştır. Mevcut siyasi partiler yasası ve anti-demokratik seçim barajları, AKP tarafından hararetle savunulmuştur.

İkincisi ise, YÖK karşısındaki tutumdur. AKP, YÖK’ten şikayetçidir! Ama AKP’nin şikayeti, YÖK’te kimin egemen olacağı noktasında düğümlenmektedir. Şimdi, AKP yanlısı bir YÖK Başkanı vardır ve eskilerinin görevleri bittikçe, bunların yerlerine atanan AKP yanlısı rektörler görev almaktadır ve AKP YÖK’e egemen oldukça, bu şikayet ortadan kalkmaya yüz tutmaktadır. Üçüncüsü; yeni anayasa çalışmaları sırasında görülmüştür. AKP’nin taslak anayasası demokrasi konusunda hiçbir temel açılım ve yenilik getirmemekte; anayasa çalışmaları, karşı cephe ile mücadelenin bir aracı olarak ısıtılmakta veya rafa kaldırılmaktadır. Dördüncüsü, 301 konusudur ve bu faşist, ırkçı yasa hâlâ yürürlüktedir. Beşincisi (önem bakımından beşinci sırada değil); son Newroz gösterilerine azgınca saldırı, Kürt emekçilerinin katledilmesi açıkça göstermiştir ki,  AKP’nin Kürtlere ve işçi ve emekçi kitlelere saldırısı yoğunlaşarak artacaktır.

Bu örnekler, sadece son dönemde yürütülen tartşmalardan derlenmiştir. Bunları çoğaltmak, onlarca şey eklemek olanaklıdır. Ancak konunun anlaşılması için bu kadarı yeterlidir. AKP’nin demokrasi konusundaki tutumu, devletçi-milliyetçi, otoriter, anti-demokratik anlayıştan farklı değildir ve bu konuda karşı cephe –özünde MHP ve CHP’nin tutumu da farklı değildir– ile aynı çizgiyi savunmaktadır. AKP’nin ilk kesimden fazlalığı, dini kullanmak gibi bir maharete de sahip olması, dine daha fazla alan açmak istemesi, işbirlikçiliği ve büyük sermayeyi daha gözü kara savunması, toplumsal tabanının diğerlerine göre şimdilik güçlü olmasıdır. Bir yandan ABD ile daha fazla “stratejik ortaklık” aranmakta, diğer taraftan AB’nin büyük devletlerine mavi boncuk atılmaktadır. Hükümet olan AKP iktidar da olmak istemekte, devletin tüm kurumlarını ele geçirmek üzere çaba göstermekte; ancak suyun başını tutumuş olanlar, buna kolayca geçit vermeyeceklerini her fırsatta açığa vurmaktadırlar.

 

GÖREV İŞÇİ SINIFININ, EMEKÇİ HALKIN VE GENÇLİĞİN OMUZLARINDADIR

İşbirlikçi sermaye kesimlerinin ve onların arasındaki mücadelenin genel görünümü böyledir. Bu tabloya, esasa ilişkin olmayan bazı ayrıntılar ve olaylar da elbette eklenebilir. Ancak bu durum mevcut genel tabloyu değiştirmeyecektir. Şimdi sorun şudur: İşbirlikçi sermaye kesimleri ve onların politik temsilcileri arasındaki bu mücadele nasıl sonuçlanacak, ülke hangi yöne doğru gidecektir ve işçi sınıfı, emekçi halk ve onların gençliği bu süreçte nasıl bir rol oynayacaktır? Bu sorunun yanıtı, işçi ve emekçi yığınların ve gençliğin ülkenin kaderinin şekillenmesinde, geleceğinin belirlenmesinde etkin ve belirleyici bir rol oynayıp oynayamayacaklarına doğrudan bağlıdır.

Peki, “çatışan güçler birbirinden gerici, anti-demokratik zihniyete sahip kesimlerdir, bu nedenle, bırakalım birbirlerini yesinler” şeklinde özetlenebilecek tutum, işçi ve emekçi halkı politik mücadeleye sevk etmek isteyenlerin tutumu olabilir mi? Çatışan güçlerin gerici olduğu doğru, ama “bırakalım ne yaparlarsa yapsınlar” tutumu yanlıştır. Bu kapışma ve çatışma, halkın ve ülkenin çıkarları üzerinden süren bir kapışma olmadığı gibi (iki gerici mihrak da, halkın ve ülkenin çıkarlarına zerrece değer vermedikleri gibi, bu çıkarların yok sayılmasında anlaşma halindedirler), örneklerde de görüldüğü gibi, demokrasi ve laiklik sorunu hiç değildir. Bu kesimler, kapışma içerisinde bile, halka saldırmaya –operasyonlar, Newroz’u kana bulama, ekonomik saldırılar, SSGSS vb. örneklerinde görüldüğü gibi– hiç ara vermemektedirler. Hükümetin ve gericiliğin halkı hedef alan saldırıları önümüzdeki günlerde tırmanarak sürme eğilimi göstermektedir.

Bunun da ötesinde, bu mücadele nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın –bu güçlerden birisi üstün gelse de, uzlaşsalar da vb.–, sonuçta, dönüp yine işçi ve emekçi halka saldıracaklardır. Bunların halk karşısındaki konumlarında özünde bir farklılık bulunmamaktadır. O halde, işçi sınıfı, genel olarak emek ve demokrasi güçleri, kendi mücadele cephelerini örme, ayırımsız tüm emekçi halkı birleştirme görevi ile karşı karşıyadırlar. Son SSGSS eylemleri ve diğer tek tek direnişler göstermiştir ki, işçi sınıfı ve emekçi halk açısından, laikçilik-laiklik karşıtlığı, türbanlı-türbansız ayrımı bulunmamaktadır. İşçi ve emekçi kitleler sınıf mücadelesi okulundan geçmekte, politik bilinçleri ilerlemekte, olup bitenin gerçek yüzünü anlama konusunda, bugün, düne göre daha avantajlı durumda bulunmaktadırlar. Gerici klikler arasındaki kapışma, halkın bunların gerçek yüzünü görmesini sağlayacak bol miktarda malzemeyi ortalığa saçmaktadır. Yığınlar, elbette tüm karanlık işlerin ve ilişkilerin aydınlanmasını istemektedir. Kapışmadan yararlanmanın yolu da, bunların bütünüyle ortaya çıkarılmasını isteyen bağımsız bir hareketi örgütleyebilmekten geçmektedir. Demek ki; işçi ve emekçi halkı pasif izleyici ya da çatışan güçlerden birinin yedeği yapacak tutum değil, işçi sınıfının ve emekçi halkın kendi bağımsız çıkarları için harekete geçmesini sağlayacak bir tutum gerekmektedir.

Burada temel sorun; emek ve demokrasi mücadelesinin –Kürt sorununun çözümü ve ülkenin demokratikleştirilmesi, din ve vicdan özgürlüğü temelinde gerçek bir laik yapının kurulması sorunu– ayrılmazcasına birbirine bağlı olduğunu yığınlara anlatmak, yığınları, zaten pek çok kesimi mücadele içerisinde olan emekçi kitleleri birleşik bir mücadeleye sevk edebilmeyi başarmaktır. Asıl gücünü fabrika ve işyerlerinden alan bir çalışmanın örgütlenmesi, işçi ve halk hareketinin güçlü bir omurga üzerinde yükselmesini sağlayacak, sallantılı ve kararsız tutumları engelleyecektir. Bu yapılabildiği taktirde, gerici sınıflar arasındaki çatışmadan halkın mevzi kazanarak çıkması olanaklıdır. Bunu yapmayıp pasif bir seyircilikle yetinmek; çatışan güçlerden birine yedeklenmek, politik mücadeleden dışlanmak, kendi güçlerinin yenilgisini hazırlamak anlamına gelecektir. Çok açıktır ki; sınıf bilinçli işçinin ve onun partisinin tutumu bu olamaz.

 

GENÇLİK BÜYÜK BİR SORUMLULUK ALTINDADIR

Bugün, gerek laikçi cephenin, gerekse de Hükümet’in üzerinde en fazla istismar yaptığı kesimlerden birisi üniversite gençliğidir. 12 Eylül askeri faşist darbesinin ürünü olan YÖK sistemi üniversiteleri kışlalara çevirmiş, rektörleri de üniversitelerin sıkıyönetim komutanları haline getirmiştir. Üniversite gençliğinin “özerk-demokratik üniversite”, genel olarak gençliğin “parasız, demokratik eğitim” talepleri ve mücadelesi bu gerici yapının önderliğinde ezilmek istenmiş, üniversitelerden bilim dışlanmıştır. AKP Hükümeti ile birlikte üniversitelerde sorunlar çoğalmış, eskilerinin üzerine yenileri eklenmiştir. Anti-demokratik eğitim ve üniversitelerin paralı hale getirilmesi için sürekli bir saldırı, devlet olanaklarının özel üniversitelere akıtılması, bunların bazılarıdır.

AKP Hükümeti, sürekli demokrasiden ve özgürlükten bahsetmesine karşın, YÖK sistemini özenle korumuş, sistemin başına kendisi kurulmak istemiştir. Bugün YÖK üzerinde türban aracılığıyla bir egemenlik mücadelesi yaşanmaktadır. YÖK’ün eski sahipleri viraneye çevirdikleri üniversiteler üzerinde egemenliklerini korumak istemekte, buna karşın AKP Hükümeti, YÖK sistemine egemen olmak istemektedir. Bugün YÖK başkanı AKP’lidir ve görevi biten rektörlerin yerine hükümet politikalarını uygulayacak rektörler atanmaktadır. Çatışan bu güçler, üniversitelerde özgürlük sorununu türban özgürlüğüne, bilimsel çalışmayı kafanın örtülü olup olmamasına indirgemişlerdir.

Oysa üniversiteler söz konusu olduğunda, üniversite gençliğinin temel sorununun üniversitelerin özerkliği ve demokratik olması, eğitimin paralı olmaktan çıkarılması olduğu görülmektedir. Üniversiteler bilimsel eğitim yapmaktan, kendi içerisinde demokrasiyi uygulamaktan çok uzaktadırlar. Buna yol açan ise, üniversitelerin, bu hükümetin ve geçmiş hükümetlerin, devlet kurumlarının politik ve idari baskısı altında olmaları olmuştur.

Bugün üniversite gençliğini birleştirecek ortak talep, “özerk ve demokratik üniversite” talebidir. YÖK sistemi bütünüyle tasfiye edilmeden, üniversitelerin özerk ve demokratik olması olanaklı değildir. Üniversiteye saldıran, sadece AKP ve onun dini kullanan zihniyeti değildir. Türban olmayınca sanki üniversitede “bilimsellik” egemen olacakmış havasını yaratan, bugüne kadar YÖK sisteminin aletleri olan üniversite kurulları da, gençlik karşısında aynı derecede saldırgan ve üniversitelerde bilimselliğin ve demokrasinin karşısındadırlar. Bu kesimlerin, üniversitelere, örneğin “Türk ırkının üstünlüklerini anlatan araştırmalar yapma” görevi verdikleri, satırlı katillere yol verdikleri vb. unutulmamıştır. Yetkiyi ele geçiren, kendini, üniversitenin sıkıyönetim komutanı ilan etmektedir. Bunların milliyetçilik ve devletçilikle taşlaşmış kafaları, üniversitelerde demokrasiye ve bilimselliğe yol –dine karşı bilim derken, görülüyor ki, kafaların içine de ambargo koyuyorlar– vermiyor. Öğrencileri ne kadar parçalayıp bölerlerse, gerici sistemlerini o kadar sağlama alacaklarını sanıyorlar. Hükümet saldırınca da, demokrasi ve bilimselliği savunan sahte kahramanlar olarak ortalığa dökülüyorlar. Bunlar, dayandıkları YÖK sistemi ile üniversiteleri yıkıntı haline getirdiler, bu viranenin tek sahipleri olarak kalmak istiyorlar.

Bir yıl içerisinde, YÖK kurulları, neredeyse bütünüyle hükümetin atadıklarından oluşacak. Bütün bu gelişmeler gösteriyor ve kanıtlıyor ki, üniversitelerde temel sorun, özerkliğin ve demokratikliğin egemen kılınması, YÖK sisteminin dağıtılmasıdır. Bunun sağlanması bilimsel eğitime de yol verecek, paralı sisteme karşı üniversite gençliğinin mücadelesini kolaylaştıracaktır. Demek ki, üniversite gençliğinin, kendisine dayatılan mevcut bölünmeleri reddeden, inanan-inanmayan, başı açık-kapalı demeden, Türk-Kürt ayrımı –bütün bu kesimler şimdi gericilik tarafından birbirine düşürülüp düşmanlaştırılmak istenmektedir– yapmadan, inisiyatifli ve kararlı hareket etmesi gereken günleri yaşıyoruz. Gençler, tüm üniversite gençliğini ortak talep etrafında birleştirecek atılımı ve yeteneği gösterebilirlerse, bugün öne çıkan sahte sorunlar tartışma konusu olmaktan çıkacak, üniversitenin ortak sorun ve talepleri onları birleştirecektir.

Bugünün görevi açık seçik ortadadır; tüm emekçi halkı ve onun gençliğini birleştirmek, işçi sınıfını ve emekçi halkı hükümetin ve sermayenin saldırılarına karşı ortak bir mücadeleye yöneltmeyi başarabilmek. Kaldırılan onca toz bulutuna rağmen, bugün, koşullar düne göre daha elverişlidir ve emekçi halkın politik tecrübesi olgunlaşmakta, AKP’nin cilası dökülmektedir. Cesaret ve inisiyatifle hareket etmek, birleşik bir mücadeleyi örgütlemenin önündeki pek çok zorluğun aşılmasını sağlayacaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑