Gençlik içinde çalışmanın bazı zorlukları

Politika, bir yanıyla yığınları bir düşünceye kazanma sanatıdır. Ancak, yığın dendiğinde; homojen “bireyler”den oluşun bir kalabalık anlaşılmaz. Tersine, yığın, çoğu zaman, çıkarları birbiriyle kısmen örtüşen kısmen de çatışan sınıfların fertlerinden oluşur. Söz konusu olan gençlik olduğunda; gençlik de, yığın olarak, homojen olmayan katmanlardan oluşur. En azından her sınıfının bir genç kesimi vardır, ve genel olarak, günümüzde 14-26 yaş arasındaki nüfus, gençlik kitlesini oluşturuyor sayılmaktadır.

Emekçi sınıfların gençliğinden söz ettiğimizde de, emekçi sınıfların 14-26 yaş arasındaki kesimlerinden söz ederiz. Ama bu da yetmez. Emekçi gençlik, lisede, üniversitede okuyan, öğrenci gençlik dediğimiz bir kategorinin yanı sıra işçi sınıfının genç kesimlerini ifade eden işçi gençlikle, diğer emekçi kesimlerin geçlerini kapsayan ve o sınıf ve kategorilerin adlarıyla da ifade edilen gençlik kesimlerinden oluşur.

Kuşkusuz ki, egemen sınıfın da bir gençlik kesimi vardır, ama bunlar, hem genel gençlik yığınları içinde çok küçük bir kesim oluşturdukları, hem de ve çok daha önemli olarak, gelecek ve bugüne dair talepleri emekçi gençlik yığınların talepleriyle taban tabana zıt olduğu için, gençlik ve onun mücadelesinden söz edildiğinde, dikkatimizin tamamen dışında kalan bir kesimdir.

Sınıflar mücadelesinde gençliğin kazanılması; sınıflar mücadelesinin iki kutbundaki güçler için de son derece önemli olmuştur. Çünkü gençliği; onun enerjisini, cesaretini, ataklığını yanına alamayan bir gücün, girdiği mücadelelerden başarıyla çıkması beklenemez. Bunun içindir ki; eski düzeni yıkarak yeni bir dünya kurma amacıyla kurulup faaliyet gösteren sınıf partisi için gençliği kazanmak çok daha önemlidir. Çünkü yeni bir düzen kurmak; cesaret, enerji, ataklığın yanı sıra; eski düzenin gelenek ve göreneği ile şartlanmamışlığı, onlarla çatışmayı, yeni bir gelecek istemeyi ve bu geleceği kurma mücadelesine hasredecek bir zamana sahip olmayı da gerektirir. Onun içindir ki, Lenin; işçi sınıfını sınıflar mücadelesinin öncü sınıfı olarak nitelerken; sınıfın genç kesimini kazanmanın önemine özellikle vurgu yapar.

Burada bir noktaya dikkat çekmemiz gerekir: Yukarıda hem egemen sınıfların gençliği kazanma ihtiyacından söz ettik, hem de egemen sınıfların geçliğinin, nüfus olarak, bir güç oluşturma bakımından ciddi bir yekun oluşturmadığını belirttik. Bu bir çelişki değildir. Çünkü egemen sınıfın ideologları da, “gençliği kazanmak”tan söz ederken; emekçi sınıfların gençliğini kazanmaktan söz ederler.

Egemen sınıflar; kendi düzenlerinin devamı için gençliği kazanmanın farkına çok erken çağlarda varmışlardır. Örneğin Antikçağ’ın en önemli düşünürlerinden Sokrates’in ölüme mahkum edilmesinin nedeni; “gençliği baştan çıkaracak; yürürlükteki yasalar, gelenek ve görenekler hakkında kuşku duyacağı fikirler yaymış” olmasıdır. Günümüzden 2 bin 400 yıl önce verilmiş bu karar bile, çok uyarıcıdır. Çünkü bu karar; egemenlerin, 2 bin 400 yıl önce de, gençliğin kurulu düzenin savunulmasına kazanılmasının önemini fark ettiklerini gösterdiği gibi, aynı zamanda, düzenlerini savunmak için, en önemli düşünürleri bile ölüme mahkum etmekten çekinmeyeceklerini göstermesi bakımından da öğreticidir.

Aslına bakılırsa; 2 bin 400 yıl önce Sokrates’in ölüme gönderilmesiyle 34 yıl önce Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idama gönderilmesinin gayri resmi gerekçeleri bire bir uyuşur: Gençliği sisteme karşı başkaldırmaya yönlendirmek!

Kuşkusuz ki; sınıflar mücadelesinin yasalarının bilindiği ve yığınları etkileyecek pek çok yeni imkanın ortaya çıktığı günümüzün kapitalist toplum koşullarında gençliği kazanmanın önemi çok daha fazla önem kazanmıştır. Okullar, yığınsal eğitim kurumları, medya gücü, sayısız eğlence ve sanat yapıtları, son tahlilde toplum ve onun en dinamik gücü olan gençliği kazanmak için kullanılmaktadır.

Dolayısıyla hem düzenlerini savunmak için egemen sınıfların, hem de kurulu düzeni yıkarak, yerine yeni bir düzen; işçilerin, emekçilerin çıkarına uygun bir yeni düzen, nihayetinde sömürüsüz ve baskısız bir dünya kurmak isteyen sınıf partisinin kazanmak ve kendi amaçlarının gücü yapmak istediği gençlik yığınları, aynı yığınlardır.

Egemen sınıflar ve onların çeşitli güç odaklarının gençlik yığınlarını kendi yanlarına çekmek için giriştiği baskılar ile sınıf partisi ve ilerici, devrimci güç odaklarının gençliği yeni bir dünya kurma mücadelesine kazanma mücadelesi, sınıflar mücadelesinin en önemli alanlarından birisidir. Bu yüzden de “gençliği kazanma” mücadelesi derken; ortada duran bir gençlik yığını var; biz de bu yığına “çekici teklifler” yaparak onları kendi yanımıza çekmeye uğraşacağız biçiminde mekanik bir kavrayışı aşarak; gençlik yığınlarını egemen sınıfların düzenine karşı örgütleme ve her adımda gençlik yığınlarını daha büyük bölükler halinde mücadele mevzilerine çekme faaliyetini anlamamız gerekir. Çünkü gençliği kazanmak bir mücadeledir; üstelik egemenlerin en etkili ve en sinsi silahlarına karşı savaşılan ve en dolaysız çatışmanın yaşandığı bir mücadele alanıdır.

TÜRKİYE’DE GENÇLİK MÜCADELESİNİN KARAKTERİ

Türkiye’nin; öncesini bir yana bıraksak bile, son 40 yıllık tarihi içinde ilerici, devrimci güçlerle gerici, egemen güç odakları arasındaki mücadelenin ön cephesindeki çarpışmalar, “gençliği kimin kazanacağı mücadelesi olarak cereyan etmiştir” dersek bir abartı yapmış olmayız.

12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin gerekçesi, gençliğin sisteme karşı başkaldırıya sürüklenmesi; sisteme karşı fikirlerin etkisinde kalmış olması olmuştur. Her iki darbe de, halk yığınları indinde meşruiyeti, “gençliği yeniden sisteme kazanmanın başka yolu olmadığı” iddiasına dayanarak sağlamaya çalışmıştır. Bu yüzden de; gençliğin ileri, artık kazanılamaz diye düşünülen kesimleri, geniş yığınların bilincinde anarşist, komünist, terörist, bölücü… gibi dışlayıcı sıfatlarla nitelenip, bu kesimler ülkenin ve halkın düşmanı olarak ilan edilirken; geri kalan kitle havuç ve sopa politikasıyla hizaya sokulup, sonra da fikir ve çıkarları bakımından kazanılma yoluna gidilmiştir. Anayasalar, yasalar, hep bu, gençliği düzene bağlama gerekçesi ardında yeniden ve yeniden düzenlenmiştir.

Bu mücadele, Türkiye’de, son 40 yıl içinde çok daha açık bir biçimde cereyan etmiştir. 60’lı ve 70’li yıllarda, gençliğin ileri kesimleri sisteme karşı bir mücadele içinde olmuşlar; dünyadaki gelişmelerin de baskısıyla oluşan gençlik eylemleri karşısında egemenler ise, önce gençlik yığınlarını anarşist, terörist ilan ederek tam bir kıyıma girişmişler; sisteme karşı gençlik liderlerinin idam edilmesi, sokak ortasında yargısız infazlara götürülmesi, on yıllarca cezaevlerinde tutulmaları gibi vahşi uygulamalar görülürken, aynı zamanda, sindirilen, liderleri ve ileri kesimlerinden tecrit edilmiş gençliğin ana kitlesinin kazanılması için, bir yandan üniversiteler kışlaya çevrilmiş, öte yandan da şeriatçılık, Türkçülük gibi gerici ideolojiler gençliğin “ıslah” edilmesinde araç olarak kullanılmış; üniversiteler ve gençlik içinde bu fikirlerin yayılması için her olanak seferber edilmiştir. YÖK, işte bu mücadele içinde gençliğin, özellikle üniversite gençliğinin sisteme bağlanmasının aleti olarak icat edilmiştir.

Kuşkusuz ki; anayasalar, yasalar, cezai önlemler, artık çaresiz kalındığında başvurulan yöntemlerdir. Genel olarak bakıldığında, egemenlerin gençliği kazanmak; onun dinamizminden, enerjisi ve yeteneklerinden yararlanmak için geliştirdiği yöntemler çok daha kapsamlı, etkin ve kesintisiz bir biçimde işler.

Daha doğduğu andan başlayarak; ailesi, okulu, yaşanan toplumsal çevre, gelenek ve görenekler, gençliği topluma uyum için hazırlayan rollerini oynayarak; onu biçimlendirirler. Burada asıl sorun; kendiliğinden gibi görünen, ama egemen sınıfın ideolojisi ve sosyal organizasyonu tarafından oluşturulan bu biçimlendirme faaliyetine, eğer ilerici devrimci güçlerden bir müdahale olursa, ve eğer bu müdahale, bu eğitim faaliyetini sekteye uğratacak düzeyde gerçekleşirse; gençliğin enerjisi, yetenekleri, gücü; eski toplumun yıkılıp yerine yeni, toplumsal olarak ileriye evrilmesinin dayanağı olan mücadelelerin başarıya ulaşmasını (elbette nesnel koşullar da yeterince olgunlaşmışsa) mümkün kılar. Onun içidir ki; ilerici devrimci güçler, en başta da sınıf partisi; kendi programının gençliğe mal edilmesi ve gençliğin sınıflar mücadelesinin ilerletilmesinde etkin bir güç olarak örgütlenmesini görevlerinin en başına koymuşlardır.

Türkiye’de öğrenci gençlik mücadelesi; ‘60’lı ve ‘70’li yıllarda dünya ölçüsünde de yükselme eğiliminde olan anti emperyalist mücadele cereyanını arkasına alan bir mücadele olarak biçimlenmiş; bu anti emperyalist mücadele, Türkiye koşullarının da etkisiyle anti faşist bir karaktere de bürünerek ilerlemiştir.

Türkiye’de gençlik mücadelesinin bir özelliği de; yüksek öğrenim gençliğinin mücadelesi olarak ortaya çıkıp, bu gençlik kesiminin sınıfsal özelliklerini taşıyan bir mücadele olarak kendi geleneklerini oluşturmuş olmasıdır. Dahası, Türkiye’de 60’lı ve 70’li yıllarda gençlik mücadelesinin oluşturduğu kültür, bugünü de önemli ölçüde etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir.

Konumuz açısından bakıldığında; 1960’lı ve 70’li yıllardaki gençlik mücadelesinin bazı özelliklerine kısaca göz atmak gerekmektedir.

1960’lı yıllardaki gençlik mücadelesi; gençliğin ana kitlesini kapsayan bir “üniversite reformu” mücadelesi olarak başlamış ve “Dünyada neler oluyor?” diye sorgulayan gençler; o günlerde hızla esen Küba Devrimi, Çin Devrimi, Vietnam kurtuluş mücadelesi rüzgarı ve faşizmi yenilgiye uğratmakla kalmayıp, “uzay yarışı”nda ABD’yi geride bırakan Sovyetler Birliği’nin yeniyi, geleceği savunan imajı; baskısız ve sömürüsüz bir dünya kurmak isteyen ve devrimleri temsil eden ülkelerden esen ve ezilen halkların Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere, emperyalizme, sömürgeciliğe, yeni sömürgeciliğe karşı mücadelesinin etkisiyle karşılaşmışlardı. Dahası bu yılların gençliği, onlardan aldıkları fikirlerle, Türkiye’nin bağımsız, demokratik bir ülke olması davalarını sürdürmeye yönelen bir gençlikti.

Estiği ülkenin “renkleri”ni de taşıyan, ama genelde olumlu mesajlar içeren bu devrimci rüzgarlar; aynı zamanda, dünyada Kruşçevizm ve “Avrupa Komünizmi”nin dünya komünist hareketini parçaladığı, Maoculuğun ve Kastroculuğun Marksizmin devrimci yorumu, Debraycılık, Marcusculuk gibi sapkın akımların bile Marksist, sosyalist tutumlar olarak algılandığı olumsuz cereyanlar tarafından da baskılanıyordu.

Bu dönem, bir yandan “işçi sınıfı ve onun devrimci misyonunun önemini yitirdiği”; “devrimin yığınların değil, devrimcilerin eseri olduğu” yolundaki fikirlerin yayıldığı, öte yandan da kitle mücadelesinin küçümsendiği, emek mücadelesi ile sosyalizm ve devrimin bağının koparılıp, ulusal kurutuluşçuluk ve devrimci iradenin rolünün abartılarak volantarizmin kutsandığı, mücadelenin değerlerinin bu anti Marksist, öznel idealist ortamda şekillendiği bir dönemdi.

Fransa, İtalya gibi, o yıllarda Komünist partilerin işçi sınıfının önemli bir bölümünü kucakladığı ülkelerde, öğrenci gençlik hareketiyle atbaşı yükselen işçi sınıfı mücadelesinin bu modern revizyonizme kayan partiler tarafından bastırılıp sisteme bağlanması; gençlik arasında işçi sınıfı sosyalizminin değerlerine karşı (devrimde işçi sınıfının rolü, ara sınıfların karakteri, gençliğin sınıfsal durumu, devrim mücadelesiyle sınıfın dolaysız ilişkisinin koparılması vb.) girişilen burjuva propagandanın etkisini artırdı. Dolayısıyla Batı ülkelerinde ’68 mücadelesi, bir öğrenci gençlik mücadelesi olarak tecrit olma süreci yaşadı ve başlıca kapitalist ülkelerde “68 hareketi”, 1-2 yıl içinde kontrol altına alınan “orta sınıf gençliğinin sisteme başkaldırı hareketi” olarak “tarihteki yerini” aldı. Türkiye’de ise, bu hareket, 1971’deki 12 Mart Darbesi’ne kadar sürdü.

’68 için, burjuva propaganda merkezleri, “başkaldırı” ve “devrim” gibi, katılanları onurlandıran nitelemeler kullandı; ama burjuva ideologları, bu nitelemeleri, gençliğin sisteme karşı çıkışını onurlandırmak için değil, sosyalizm cephesindeki parçalanmadan yaralanarak, Marksist sosyalizme saldırmak ve onun değerlerini mahkum etmek için kullandılar. Ve ’68’den; “en devrimci sınıfın işçi sınıfı değil gençlik, özellikle öğrenci gençlik” olduğunu iddia eden tezler ürettiler; “solcular”ın “öncü savaş kuramını”, ’68’in yarattığı “mistik ortamı” kullanarak yenilediler ve Marksizmi tahrif etmek, devrimci saflarda karışıklık yaratmak için ’68’i bir malzeme olarak kullandılar. Pek çok ülkede devrimci çevreler bu tezlerle kuşatılarak manüple edildiler.

TÜRKİYE GENÇLİK MÜCADELESİNİN ÜÇ DÖNEMİ

Evet, gençlik, üniversite gençliğinden ibaret değildir. Tersine ülkemiz, genç bir nüfusa sahip bir ülke olarak; üniversite dışında da milyonlarca gencin yaşadığı bir ülkedir. Ama gençlik mücadelesinin bağımsız bir mücadele olarak şekillenişi, üniversite gençliği mücadelesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de, devrimci, solcu çevrelerin gençlik mücadelesine dair argümanları, gençlik mücadelesi kültürü, üniversite gençliği mücadelesi içinde oluşmuştur. Bu yüzden de, günümüzde olup bitenlerin anlaşılması için, üniversite gençlik mücadelesi içinde ortaya çıkan eğilimler üzerinde durmakta yarar vardır. Bunu için kısaca gençlik mücadelesinin yakın tarihine bir göz atmak gerekir.

1-) ’60’LI YILLARIN GENÇLİK MÜCADELESİ

Türkiye’de, üniversite gençlik mücadelesi, tarihinde ilk kez 60’lı yıllarda anti emperyalizmle, sosyalizmle yüz yüze geldi. ’60’lı yıllarda öğrenci gençlik mücadelesi, okunan her yeni kitabın yeni tartışmaları getirdiği bir “aydınlanma” dönemi zemininde ilerledi. Batı ülkelerinde ortaya çıkıp yayılan ’68 hareketini, Türkiye’nin öğrenci gençliği, bu yoğun fikir tartışmaları ve yeni fikirleri keşfetmeye yöneldiği koşullarda karşıladı.

’60’lı yıllardaki öğrenci gençlik hareketinin en önemli özelliklerinden biri, gençlik hareketinin, üniversite gençliğinin ana kitlesi diyebileceğimiz* önemli bir kesimini kapsamasıdır diyebiliriz. Gerici güçler, ’60’lı yılların sonlarında gençlik mücadelesine müdahale etmek istediklerinde; üniversite içinde kendilerine dayanak olacak kadar bile gençlik kümelenmeleri bulamadılar. Onun için de; gençlik mücadelesine ilk saldırılar ya doğrudan güvenlik güçlerinden geldi ya da kontrgerilla örgütlenmesinin faaliyetleri olarak ortaya çıktı. Kitlesel saldırılar ise; yine en gerici güçlerin oluşturduğu, üniversite dışında gerçekleştirilen “toplu namazlar”dan çıkan gerici güruhun, emniyet güçleri tarafından yönlendirilmesiyle yapılabildi. Giderek bizzat resmi makamların özel çabalarıyla yaratılan baskının sonucu olarak, üniversite öğrenci gençliği içinde ırkçı (ülkücü) ve şeriatçı gruplar organize edildi ve ’60’ların sonlarında başlatılan bu çabalar, asıl olarak ’70’lerin ikinci yarısından itibaren ürünlerini verdi. Başka bir söyleyişle, üniversiteye giren her genç, girdiği fakülte ve yüksek okulun öğrenci birliğine üye olmadan okula kayıt yaptıramazken, aynı zamanda ilerici, devrimci, hatta zamanın kavrayışına ve kendine göre olsa bile sosyalist bir topluluğa girdiğini düşünüyordu. Bu yüzden de, henüz evinden kopup gelen genç için, üniversitede sağcı, gerici grupları bulup onlara katılmak epey bir “zahmet” istiyordu. Bu nedenle, kimi ırkçı ve şeriatçı güçlerin yuvalandığı birkaç fakülte dışında, üniversitelerin genel kitlesi; kendisini ilerici, solcu, sosyalist sayan bir kitleydi. O yıllarda sağcı bir gazete tarafından yapılan anket, üniversite öğrencilerinin yüzde 82’sinin Türkiye’nin geleceğini ve sorunlarını aşmasının yolunu sosyalizmde gördüğünü gösteriyordu. Bu yüzden de; “üniversite reformu” isteyen kitleyle “kahrolsun emperyalizm” fikrine katılan kitle, bire bir olmasa da, büyük ölçüde örtüşüyordu.

Konumuzu oluşturan gençlik mücadelesine müdahale ve gençlik yığınların kazanılması açısından bakıldığında, gençlik yığınlarıyla bağlantı kurmak için; doğrudan, Amerika’nın işbirlikçisi, ülkeyi yabancılara satan hükümete karşı bir mücadele öngörmek, bir ana muhalefet partisi gibi davranmak; hükümetin anti-komünist, anti-sosyalist söylemine cepheden karşı çıkmak, dünyada esen anti emperyalist mücadele rüzgarına paralel olarak Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi öne çıkarmak yetiyordu. Daha geri bir politik tutum, o gün gençliğinin ana kitlesinin ruh haliyle de, politik istekleriyle de uyuşmazdı. Nitekim, sosyal demokrat gençlik diye bilinen ve ’60’ların sonlarında başlatılan ve ’70’li yılların ilk yarısında popüler olan akım, 60’ların ikinci yarısında “mızmız muhalefet”, “Amerika’nın gizli işbirlikçisi” olarak görülüp tecrit olmuştu. Yine, gençliği daha geri ve parlamentarist bir çizgide mücadeleye çağıran TİP de, gençlik mücadelesinden dışlandı. Kısacası bu dönemde, gençliği kazanma mücadelesi; doğrudan Amerikan emperyalizmine, hükümete, onun politikalarına devrimci bir üslupla müdahale ve muhalefet etme üzerine kuruluydu. Kısacası gençlik, radikal bir ana muhalefet odağı gibiydi.

Böyle bir ortamda, kol kulüp kurmak, öğrenci birlik ve derneklerinden çekilip, politik kimliği belirsiz öğrenci temsilcilikleri kurmak, kültürel etkinlikler düzenleyerek geniş yığınları çekip oralarda propaganda yapmak gibi dolaylı yollardan politika yapmak, elbette ki mücadeleyi geriye çekmek, yığınların gerisine düşmek olurdu.

2-) ’70’Lİ YILLARIN GENÇLİK MÜCADELESİ

1970’li yıllarda ise, durum bir hayli değişmiştir.

12 Mart darbesi, ’68 gençliğinin öncü kesimini ezerken, geri kalan ana kitle üzerinde de tam bir terör estirmişti. Ama, 1974 yılından itibaren üniversite gençliği içindeki devrimci mücadele gözle görülür biçimde öne çıkmıştı. Ancak; 1960’lı yıllarda sağcı, ırkçı, şeriatçı siyasi odaklar ve kontra güçlerin müdahaleleri ve yarattıkları baskı, gençlik içinde bir bölünme yaratmış; “Ülkücü” ve “Akıncı” gençlik denilen sağcı gençlik kümelenmeleri, üniversite gençliği içinde bir hayli mevzi kazanmıştı.

’70’li yılların sonlarında üniversitelerde sağcı ve solcu gençlik kesimleri arasındaki “rekabet” bir genel çatışmaya dönüşen biçim aldı. Bölünme, kentlere, mahallelere, ilçelere hatta köylere kadar yayıldı. Sonunda; merkezinde üniversitelerin bulunduğu çatışmalar, her gün 10-20 kişinin öldüğü bir aşamaya vardı.

Öğrenci gençliğin ana kitlesi, solcu ve sağcı olarak bölünmüştü. Arada kalanlar ise; çatışmalar sertleştikçe, bu gruplardan birisine iltihak etmek zorunda kaldı; çünkü ne can güvenliği ne de öğretime devam etme imkanı başka türlü bulunup sürdürülebilir olmuştu.*

Bu koşullarda yığınları kazanmanın tek yolu, onları koruyacak kadar örgütlenmiş, hatta silahlanmış olmayı gerektiriyordu. Daha geri bir tutum almak; gidişata müdahale edememe ve öğrenci yığınlarının talepleri karşısında bir role sahip olmama sonucunu doğuruyordu.

Bugünkü müdahale biçimleriyle tartışırsak; örneğin 1978-79 yılında; “öğrencilerin temsilcileri için bütün öğrencilerin katıldığı seçim yapalım”; “kollar ve kulüpler kuralım”; “üniversitelerde her öğrencinin katılmasına fırsat veren toplantılar düzenleyip sorunları tartışalım”, “kültürel, sosyal muhtevalı eğlenceler, etkinlikler düzenleyelim” gibi girişimler, herhalde sadece çocukça bulunmaz, ama bu tür hayaller peşinde olanların “taraflar” arasındaki çatışmalarda “arada kalarak” kim vurduya gitmesi de kaçınılmaz olurdu.

’70’li yılların ikinci yarısındaki koşullarda, gençlik yığınlarını kazanmanın yol ve yöntemleri olağandışı bir biçimde şekillenmiş; “ortada” olabilecek öğrenci kitlesi, bulunduğu üniversite ve çevrede hangi taraf ağırlıktaysa o tarafı tercih etmiş; can güvenliğini ve öğrenimini sürdürme imkanını böyle bulmuştu! Bu büyük bölünme içinde, taraflardan birine katılmayanların ise, okullarını terk edip evlerine dönmekten başka çareleri olmamıştı.

Bu dönemin yığınları kazanma tutumu, “kitlesini saldırılardan korumak” üzerine oturmuş ve gazete, dergi, broşür, dernek, sol ya da sağ gruplar aralarındaki ilişki (ittifaklar ve çatışmalar) ve benzeri bütün öteki yığınları kazanma araçları, bu temel amaca hizmet edecek biçimde biçimlenmişti.

3-) 12 EYLÜL SONRASINDA GENÇLİK MÜCADELESİ

1980 sonrasında ise; durum tamamen değişti.

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca uluslararası sermaye güçleri, hükümetler ve ideoloji merkezleri; gençliği komünizmin etkisinden korumayı ve komünizme karşı mücadelede gençliğin dinamizminden yararlanmayı kendileri için başlıca strateji edinmişlerdi.

Yeni Dünya Düzeni’nde; birçok başka konuda olduğu gibi, gençliği kazanma stratejisinde de önemli değişiklikler oldu. Gençlik bir yandan dini, mistik, bilinemezci, öznel idealist, kozmopolit öğretilerin pençesine alınırken, öte yandan da, piyasanın acımasız dişlileri arasına atıldı. Ve herkesin birbiriyle rekabete sokulduğu yarış, hayatın her alanında dayatıldı.

Eğitimin her kademesinde sınavlarla yarışa sokulan gençler; eğitim sonrası, yetişkinlik çağında da; öteki sınıfdaşları ve yaşdaşlarının işini elinde almak üzere eğitilip yönlendirilmektedir. Artan ve kronikleşen işsizlik; kimi zaman da dincilik, ırkçılık ve aşırı milliyetçilikle harmanlanan piyasacılığın baskısı zemininde, kapitalizmin ideologları, gençleri birbirine rakip olarak göstererek, her yolla gençliği kendi geleceğini kazanmak için birleşmekten alıkoymaya çalışmaktadır.

Bu uluslararası durum, Türkiye’nin kendine has koşullarıyla birleşerek, gençlik yığınlarını sermayenin geleceğine bağlanmaya çalışanlara dayanaklar sağlamaktadır.

12 Eylül Cuntası, gençliği, özellikle de öğrenci gençliği ezerken; gençliğin siyasete “bulaşması”nı önlemek üzere de önlemler almış; üniversitede bir kışla düzeni kurmuştu. Bu düzen, ülke sathına yayılan terör aygıtı devletin uygulamalarıyla da birleşince, 12 Eylül’ün öncesi ve sonrası, tamamen iki ayrı döneme karşılık gelen, öncesiyle bağı olmayan bir durumu ortaya çıkarmıştı. Tıpkı, Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” romanındaki 10 yıl kesintisiz yağan “yağmur”un toplumun öncesiyle bütün ilişiklerini koparması gibi. Ya da şöyle demek daha doğru olur: 1980 öncesinin 20 yılına damgasını vuran devrimci gençlik hareketi içinde doğmuş grupların kimi yeni versiyonlarının, “hiçbir şey değişmedi”; “aslında solcular yenilmedi”; “hiç de yanlışımız yoktu” demeleri ötesinde pek çok şey değişmişti.

Bu gruplar, önceki dönemin eski ideolojik ve örgütsel zaaflarını da ’80 sonrasının öğrenci gençlik hareketine taşımışlardı. ’60’lı ve ’70’li yıllardaki gençlik hareketinin kitleselliği ve sert çatışmaları içinde pek fark edilmeyen, fark edilse de önemsenmeyen, yığınları küçümseme, gençliği devrimin temel gücü, “üniversiteleri devrimin kaleleri” görme, öncülüğü işçi sınıfından alıp devrimci gençlere aktarma; asıl gücün devrimci gençlerde olduğunu vehmetme gibi eğilimleri, ’80 sonrası dönemin marjinalleşen sol gruplarının politik tutumuna damgasını vurdu. Üstelik bütün inandırıcılıklarını da yitirmiş olarak!

Kuşkusuz sağcı gençlik gruplarında da benzer bir marjinalleşme yaşandı. Devlet gücü –tümüyle olmasa bile, az-çok– arkalarından çekildiğinde nasıl ortada kaldıklarını gördüler. Çünkü üniversite öğrencileri kitlesi; 12 Mart öncesinde ana kitlesi devrimci gençlik mücadelesiyle birleşen bir kitleyken, 12 Mart sonrasında sağ ve sol olarak bölünmüş ve yurt sathında sol ve sağ gençlik yığınlarının birbirlerine karşı silaha sarılacağı ve günde 15-20 kişinin öleceği düzeyde sertleştiği bir bölünme dönemi yaşamıştı. 12 Eylül sonrasında ise, üniversite gençliği; ana kitlesi günlük politikayla pek ilgilenmeyen, gençlik yığını içinde sol ve sağ bölünmesinin marjinal düzeyde kaldığı bir karakter arz etmiştir ve bugün de görünüm budur. Dolayısıyla; ne sağcılardan gelen milliyetçi, dinci herzelere bulanmış talep ve çağrılar, ne de “sol” adına ortaya çıkan gurupların iktidara, düzene, YÖK’e karşı yüksekten “mücadele” çağrıları ya da basit gündelik talepler (yemek, kredi, harç, ulaşım, barınma vb…) üzerinden kendi belirledikleri eylemler ve yukarıdan eylem çağrıları bu ana kitleyi pek etkilemektedir. En azından son 20 yılda üniversite öğrencilerinin hareketi böyle bir seyir izlemektedir.

(Bu dönemde Kürt kökenli gençlik yığınlarının daha farklı bir gelişim seyri izlediğini, statükoya, sisteme karşı silahlı karşı çıkış yoluna giren gençlerin sert yöntemlerle karşılandığını, dolayısıyla iki kuşak gencin dağlarda ya da yerleşim bölgelerinde muhalefet yürüttüklerini ve hiç de küçümsenmeyecek kırımlara uğratıldıklarını biliyoruz. Elbette ki bu durum ayrıca değerlendirmeye muhtaçtır.)

GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİ VE SİYASET

12 Eylül Cuntası’nın oluşturduğu üniversite sistemi ve genel siyasi baskının etkisinin azalmaya başlamasıyla, ’80’lerin ikinci yarısından itibaren, gençlik mücadelesinde solcu sloganlar ve sol örgütlenmeler etrafında epeyce bir gencin toplandığı görüldüyse de (sayısal olarak bu kitle, üniversite gençliğinin bütünü bakımından, geçmişe göre, önemli sayılacak bir yekûn teşkil etmiyordu), sonraki yıllarda bu sayının giderek azaldığı gözlendi. Çünkü sol gruplar; ’70’lerde olduğu türden, sanki üniversite durmadan “profesyonel devrimci üreten bir mücadele merkezi” rolü oynarmış ve oynuyormuş gibi, üniversite öğrencilerini, kendi örgütlerinin “profesyonel kadro ihtiyacı”nın ana kaynağı olarak görmeye devam ettiler ve üniversitelerde bir mücadele örgütlemeye, üniversite gençliğinin mücadelesini, üniversitenin demokratikleşmesi mücadelesini Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin bir parçası olarak görmeye yanaşmadıkları gibi, üniversite öğrencileri ve öğretim üyelerini demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin bir bileşeni olarak görmeyi de lüks buldular. Ve tabii üniversitelerde az-çok bir etkiye sahip sol odaklar; üniversite gençliğini ve üniversiteleri Türkiye’nin bilimsel bilgi ve entelektüel geleceğinin merkezi olarak değerlendirmediler; buradaki mücadeleye böyle bir değer biçmeyi, üniversite öğrencilerini üniversiteyi bitirdikten sonra da demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin içinde yer alacak bir kitle olarak görüp algılamayı da başaramadılar. Tersine, üniversitedeki mücadeleyi, (kendi aralarında çatışmayı da ihmal etmeden) faşist ve dinci çevrelerle çatışmaya, kendi örgütlerine kadro kazanmanın zemini olmaya indirgenip, üniversitede şu ya da bu ilişki içinde kazandıkları gençleri hızla üniversiteden çıkararak “kadrolaştırma” başlıca kaygı olunca; üniversitedeki mücadele, devrimci gençler cephesinden, sürekli kan kaybeden, biriktirmeyen bir mücadele olarak seyretmiştir.

Üniversitede, gençliğin siyasileşen ileri kesimleri içinde faaliyet gösteren sol gruplar, üniversiteyi sınıflar mücadelesinin bir alanı olarak değil (en azından fiiliyatta böyle), örgütlerinin kendi reklamlarını yaptıkları ve ileri gençleri kendilerine çektikleri bir alan olarak görünce, gençlik mücadelesi de, grupların sloganlarının yarıştığı, en radikal olanın kazançlı çıkıyor göründüğü bir “arena”ya dönüşmüştür. Bu yarış ve gruplar arasındaki çatışmanın kuralları, üniversite gençliği içindeki çalışmanın da kuralları haline gelmiştir. Bu eğilim; ’60’lı ve ’70’li yıllar öğrenci gençlik hareketinin oluşturduğu kültün baskısı altında; o mücadelelerin yanlış yorumlanması ve zaaflarıyla birleşerek, kendisine tarihsel dayanaklar da bulmuştur.

Böylece, üniversitedeki gençlik mücadelesinin seyrini belirleyen, şu veya bu nedenle solculuğa bulaşmış ve üniversiteye girmiş gençlerin çeşitli sol fraksiyonlardan birini seçmeye zorlanmasıyla sınırlı bir mücadele olarak gelişmiştir.

Geriye dönüp bakıldığında; bu mücadelenin böyle ifade edilmesinin haksızlık olduğu ileri sürülebilir. Çünkü “solcular, örneğin, öğrencilerin yurt, kredi, yemek, ulaşım gibi sorularına da sahip çıkmışlardır. Üniversitenin kışla düzenine, YÖK yönetimine karşı çıkmışlar; ders program ve notlarına kadar pek çok konuda ajitasyon yapmışlardır…” denebilir. Ve çalışma, özünden koparılıp sözcüklerin karşılığına indirgendiğinde, bu iddia doğru da olur. Evet, sol gruplar, yerine göre, yemeklere zam yapılmasına, barınma güçlüklerine, ulaşımın zamlanmasına, YÖK’ün keyfi uygulamalarına; yurt, barınma, eğitim, sosyal yaşamanın sınırlanmasına, üniversitedeki kışla düzenine, gerici, ırkçı milliyetçi eğitim girişimlerine karşı çıkmışlardır; ama bunu, “yukardan”; yığınlar adına, onların yerine kendilerini geçirerek; tıpkı ’60’ların, 70’lerin devrimci gençlerinin yığını korumak için öne atılmaları gibi, onları taklit ederek, yapmışlardır. Üstelik de, arkalarında onları izleyen, izlemekten başka çaresi de olmayan bir kitle olmadığı halde. Dolayısıyla; öne sürülen talepler, öğrenci çoğunluğu için bir dayatmanın, çoğu zaman da zoru içeren yöntemlerle onları eylemlere çekme uğraşının dayanağı haline gelmiş ve sonuçta onları polisin yeniden yeniden saldırısının hedefi haline getirmeye dönüşmüştür. Çünkü sol gruplar için, bugünün üniversite gençliğinin ana kitlesi; politikaya, dünyada olup bitene karşı “ilgisiz”, bireyciliğin güdümüne girmiş, mutlaka “çekilip çevrilmesi gereken” bir kuru kalabalıktır!

GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİ ‘DÜNYANIN NEREYE GİTTİĞİ’NE İLGİSİZ Mİ?

Oysa şu bir gerçektir ki, bugünkü öğrenci gençliğimizin ana kitlesini oluşturan öğrenciler, ne ülke sorunlarına ne de kendi sorunlarına yabancıdırlar. Tersine onlar, sanıldığından daha çok ülkeyi ve kendi geleceklerini düşündüklerini her fırsatta göstermektedirler. Özellikle son yıllarda; yüzlerce öğrenciyi bir salona toplayarak yapılan TV programlarında da görülmektedir ki; öğrenciler, önlerine getirilen her fikre “evet” dememektedir. Tersine, genel olarak kabul gören, AB, demokrasi, serbest piyasa, özgürlükler gibi, sistemin ideolojisinin köşe taşı yapılan konularda, yerleşik ve genel kabul gördüğü var sayılan yargıları kabul etmediklerini ortaya koymuşlardır. Kaldı ki, programların yapımcıların ortaya attıkları “evet” demeye zorlayan sorulara “hayır” diyebilmişler; programın düzenleyici ve ideolojik yön vericilerinin bile onlardan beklemediği rasyonal fikirler öne sürdüklerine pek çok kez tanık olunmuştur. Hatta öyle ki, programı hazırlayanlarla programa katılan uzmanların baskılarının da onların fikirlerini değiştiremediğini görüyoruz. Elbette burada söz konusu olan, inatlaşma değil; tersine öğrencilerin genel geçer fikirleri, egemenlerin ülke ve dünya sorunlarına çözümlerini kolayca kabul etmemeleridir.

Aslında olup bitene bakıldığında; burada olanın, öğrenci yığınlarının, egemenlerin fikirlerine kayıtsız koşulsuz boyun eğdikleri ve “ot gençlik” oldukları yönündeki saptamayı ya da seçkinlik özentisi ve kendini beğenmişliğin önyargısını doğrulamadığı; ama sorunları ve taleplerini tartışacakları mekanizmaların olmadığı, olan ve olabilecek mekanizmaların da gençlerden yana ve talepleri yönünde çalıştırılmadığıdır. Başka bir söyleyişle; gerçek durum, gençliğin, ülkenin, üniversitenin ve kendisinin sorunlarına duyarsız değil; ama sorunları ve çözümlerini tartışmak, fikir ve karar oluşturmak için bir mekanizmaya; bunları gerçekleştirecek örgütlenmeye sahip olmadığıdır. Burada sol ve sağdan gelen çağrılar da onlara dayatma olarak gelmektedir.

Üniversite ortamının sorunlarının tartışılıp kararlar oluşturulması ve öğrencilerin ana kitlesinin bu tartışmalara katılıp bir tutum almasının imkanlarının yaratılması söz konusu olduğunda, bugünkü mekanizmalarının arasında hemen ilk akla gelen ÖTK olmaktadır. ÖTK’lar, sadece seçimler sürecinde değil, ama ÖTK’ya seçilen öğrenciler etrafında oluşturulacak girişimlerle, öğrencilerin ve üniversitenin eğitim ve öğretim sorunları üzerinden tartışmalar düzenlemek; tartışmaları siyasi çevrelerin kendi aralarında yaptıkları bir diyalog olmaktan çıkarıp, anfilere taşıyarak, çoğunluğun istekleri doğrultusunda bir eylem hattı izlemek, bugün öğrenci gençliğin ana kitlesini bu tartışmaların içine çekmek için son derece önemlidir. Ancak ÖTK’ların, kurum olarak, daha baştan, “idarenin icazetli kurumları olduğu”, “öğrenci gençlik mücadelesini YÖK’ün denetimine sokacağı” gibi damgalarla lekelenmeye ve dışlanmaya çalışıldığını, pek çok sol grubun seçimleri bile boykot ettiğini, bu yüzden de sağcıların kolaylıkla ÖTK’larda etkin olduğunu biliyoruz. Dahası, Emek Gençliği’nin bile, teoride önemsemesine karşın, bu kurumlara gerekli önemi verdiğini, bu kurumların üniversite mücadelesinde bir dayanak olarak değerlendirildiğini söylemek güçtür. Bunun nedeni; “sol”dan estirilen cereyanların Emek Gençliği saflarındaki etkisi ve gençlik içindeki çalışmanın geleneksel alışkınlıklarıdır.

Bugünün koşullarında, öğrenci gençlik yığınlarının bir bölümüyle de olsa ilişki kurmanın bir aracı olarak ortaya çıkan örgütlerden birisi de, “kol ve kulüp örgütlenmeleri”dir. Sağ ve “sol” çevrelere göre daha geniş bir öğrenci kesiminin ilgi duyabileceği bir frekansa sahip olan kol ve kulüplerin, etkili oldukları olumlu örnekler vardır. Çünkü bu kol ve kulüpler yoluyla, öğrencilerin “ilgili kesimleri”nin ilgisinin çekileceği tartışmalar düzenlemek, bilimin, kültürün, sanatın ve siyasetin çeşitli konularında tüm öğrenci kitlesine hitap etme şansı olan etkinlikler gerçekleştirmek; sosyal, siyasal ve bilimin çeşitli dallarında tartışmalar düzenlemek; bu tartışmalar içinde bilimin, siyasetin, felsefenin –ayrıntıda bile– birçok konusunda propaganda yapma imkanı bulmak mümkündür. Örneğin “biyoloji kulübü”nün Evrim Kuramı’nı tartıştırması, yaradılışçılıktan Darwinizme, öznel idealizmden diyalektik materyalizme kadar pek çok konuda tartışma açabilmesi, ve bunu, öğrenci kitlesinin büyük çoğunluğunun katıldığı bir tartışma olarak örgütlemesi olanaklıdır. Ya da bir folklor kulübü, emperyalist kültür ve halk kültürü tartışması üzerinden pek çok konuyu gündeme getirebilir. Beğenmediğiniz sinema kulübü ile; çok az bir çevreyi ilgilendirebileceği düşünülecek yerli sinema-Amerikan sineması tartışması üzerinden, emperyalist kültür istilası ve sonuçları tartışmasına geniş bir kesimi katabilirsiniz. Ya da gündemde ön sıraya çıkan Kürt sorununu demokrasi kültürü, dil, özgürlükler bağlamında konuşup tartışmak mümkündür ve edebiyat kulübü böyle bir tartışma düzenleyebilir… Örnekler çoğaltılabilir.

Ancak, kol ve kulüplerin de, önemli ölçüde, sağ ve sol gruplar tarafından, sözcüğün gerçek anlamıyla istismar edildiği, bunların öğrencilere karşı bir “hile”, bir “maske” gibi kullanıldığı, bu yüzden de kötü örneklerin de ortaya çıktığı; dolayısıyla, etkinliklerin etki alanının, hızla sözkonusu kol ya da kulüpte egemen olan grubun çevresiyle sınırlı hale dönüştüğü bilinmektedir.

Kuşkusuz bugün de, amaçlarına uygun olarak kurulup değerlendirildiğinde ya da kurulmuş olanlar amaçlarına uygun faaliyetlere yöneltildiğinde; kulüp ve kolların, etkin, öğrenciler içinde itibara sahip, işe yarayan araçlar olabileceği, sabırla çalışıldığında, iyi düşünülmüş ve iyi örgütlenmiş bir propagandanın ciddi dayanakları olacakları bir gerçektir.

Bir bütün olarak son 20 yılın üniversitelerinde olup bitenlere bakıldığında, üniversite gençliğinin, dünyada ve ülkede olanlara, üniversitenin sorunlarına, kendi güncel taleplerine ilgisizliğinden söz edemeyiz. Ama, bu sorunları tartışmaya açmak isteyen üniversitedeki gençlik örgütlerinin, sol siyasi çevrelerin, bu sorunları gündeme getiriş tarzının geniş gençlik yığınlarının ilgisini çekecek bir “formatta” olmaması kadar, sorunları ele alış tarzlarının da sorunlu ve ilgisiz, öğrenci kitlesini küçümseyen, onlara bir fikri, bir tutumu dayatan bir tarzda olduğundan söz edebiliriz. Ve evet, genellikle gençliğin ana kitlesinden genci “adam yerine koymayan”, kendi içine dönük ama dışa kapalı, dayatıcı ve üstelik çoğu kez “ürkütücü” bu tarz ve tutumlar, gençlik yığınlarıyla birleşme yerine onların uzak durması ve “ilgisizliği”ni koşullamaktadır. Çünkü; tartışma konularının ortaya konuluşu ve bu belirli konularda gençlerin tutum almaya çağırılması; sol ve sağ grupların kendi grup ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmiş sloganlar, alınmış bir karar ve belirlenmiş bir tutuma katılım çağrıları (şunun için şurada toplanın, şu gün boykot yapalım, burada eyleme geçelim vb. gibi), bu çerçevede basın açıklamaları vb. biçiminde gündeme gelmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, 1960’lı yılların solun etkisindeki gençlik yığınları ya da ’70’li yılların ana kitlesi “sol” ve sağ olarak bölünmüş gençliğinin en azından çağrının yapıldığı tarafta yer alan gençlik kesimi için anlamlı olan bu tür yol ve yöntemler, bugünün sol ve sağdan gelen çağrılara kolay yanıt vermeyecek bir pozisyonda bulunan üniversite gençliği için bir anlam taşımamaktadır. Bunun içindir ki; bugün üniversitede sol ve sağ siyasi fraksiyonların yeni gençler kazanması rastlantıya kalmaktadır. Nitekim, bugün çeşitli siyasi fraksiyonların saflarında yer alan gençlerin çok büyük çoğunluğunu, üniversite öncesinden, aile ya da arkadaş çevresinden siyasileşerek gelenler oluşturmaktadır. Üniversitede kazanılanların sayısının çok az olduğunu (şurada burada istisnai durumlar elbette vardır) kabul etmek gerekir. Ancak bunun nedeni, üniversite gençliğinin dünyada olup bitene ilgisizliği değildir.

Kısacası, üniversite gençliğinin bugün siyasetin dışında kalmış olmasının iradi nedenlerinin başında (kuşkusuz, bizim irademiz dışında da nedenleri de vardır), sorunların tartışılmasının mekanizmasının oluşturulamaması; oluşmuş mekanizmaların kullanılmasında gerekli beceri ve gayretin gösterilememesi gelmektedir. Gençlik içindeki tartışmaların dar grup çevrelerinden çıkarılıp, anfilere, dersliklere taşınması ve bu tartışmanın yeterince sistemli bir ajitasyon ve propaganda faaliyetinin bir parçası olarak ele alınması, bu alandaki olumsuzlukların aşılmasının ön koşuludur.

Emek Gençliği, üniversite mücadelesini Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin bir alanı olarak ele alıp; tartışmaları, kararların oluşturulmasını anfilere, dersliklere taşımadan, gençliğin ana kitlesini etkileyemeyeceğini görmek durumundadır. Bunun zamana ve mekana göre elbette yöntemleri farklılaşacak; nasıl ve hangi araçlar kullanılarak bunun başarılacağı her somut durumda değişik olacaktır. Emek Gençleri bunun yollarını, yöntemlerini yaratıcı bir biçimde geliştirecektir. Bu tartışmaları yönlendirmede başarının kriteri ise; gazete başta olmak üzere, yayınların, gençlik dergisinin, bilim ve kültür organların ÖTK’lar, kol ve kulüp örgütlenmeleri içinde okunan, tartışılan yayınlar olmasıdır. Bunun olabilmesi için ise; yayınların bu alanlarda dağıtılması, onların koyduğu gündemin tartışmaya açıldığı bir propagandanın örgütlenmesi, içeriklerinin bu alandaki gençliğin ilgi göstereceği haber, yorum ve röportajlarla desteklenmesi gibi görevleri yerine getirmek gerekmektedir. Bu yayınların öğrenci gençlik yığınlarına anlamlı gelecek biçimde seslenen bir muhteva kazanması için, üniversite gençliğinin ileri kesimleri, en başta da Emek Gençliği kendi üstüne düşeni yapmak; bu yayınları gençliğin sorunlarının tartışıldığı, çözümlerin araştırıldığı kürsüler olarak değerlendirmek durumundadırlar. Ancak böylece propagandamızın düzeyini yükseltebilir ve gençliğin duyabileceği bir frekansı yakalama imkanına sahip oluruz.

EMEKÇİ GENÇLİK KESİMLERİ İÇİNDEKİ ÇALIŞMA

Öğrenci gençlik için böyle de; emekçi gençlik yığınları arasındaki çalışmanın sorunları farklı mıdır?

Elbette hem farklıdır hem de değildir. Emekçi gençlik yığınları arasındaki çalışmanın esas alanının da, geniş işçi ve emekçi gençlik yığınlarının ana kitlesinin dışında kalan, az çok siyasete bulaşmış, bir biçimde solcu fikirlerden etkilenmiş, Kürtlük, Alevilik gibi kimlik sorunları üzerinden girilen çevreler ve yürütülen gençlik faaliyetinin de bu çevrelerle sınırlı bir faaliyetin olduğu bir gerçektir. En azından bugün Emek Gençliği’nin, emekçi gençliğin ana kitlesini oluşturan her mezhep ve milliyetten genç işçi, işsiz vb. gençlik kesimleri içinde; onların talepleri etrafında tartışmalar açan ve bu talepler etrafında birleşen gençleri eğitip örgütleyen bir faaliyet içinde olduğu söyleyemeyiz. Bu, ilk anda kaçınılmaz olabilir. Ama çalışma bu çevre içinde sıkışıp kalırsa, sorunlar da başlar. Nitekim öyle olmaktadır. Ve çalışmanın az çok geliştiği yerlerin, bu dar çevreyi aşan bir yönelişin başarılı olduğu çalışma alanları olması da bunun kanıtıdır.

Kuşkusuz burada kast edilen, bütün Türkiye sathına yayılmış milyonlarca gencin içinde, bir anda, binlerce alanda birden çalışma başlatmak değildir. Bunun olanaksız olduğu ortadadır. Burada kast edilen; her çalışma noktasında yapılan çalışmanın karakteridir. Ve bu çalışmanın hedefi ve içeriğinin, o çalışma alanındaki emekçi gençlik yığınlarının talepleri etrafında bir mücadelenin örgütlenmesi olmasıdır. Bu örgütlenme; meslek edinmeden kimi kültürel taleplere, iş talebinden okul talebine, parasız eğitimden üniversiteye girmede eşit hakka kadar değişik sorunlardan hareketle, bu sorunlar üzerinden şekillenen talepler etrafında olabilir. Zaman zaman ve çalışma alanındaki gençlik yığınının bileşimine göre, bu taleplerden bazıları öne çıkarak öteki talepler ona/onlara bağlı ele alınabilir. Ama önemli olan, bulunulan alandaki talepler ve bu talepler üzerinden mücadeleye –dar bir çevreyi değil, ama– gençliği katacak bir çalışmanın yapılmasıdır. Bunun esası ve başlıca ihtiyacı da; gençlik yığınlarını etkileyecek yoğunluk ve sistemlilikte bir ajitasyon ve örgütlenecek gençlik kesimlerinin ihtiyaç ve taleplerine uygun örgüt biçimlerinin geliştirilmesidir. Örneğin işsizlik ve yoksullukla ilgili özel bir kampanya yürütülüyorsa; işsizlik ve yoksulluğun baskısını en çok hisseden emekçi gençlik yığınları arasında yürütülecek ajitasyonda işsizlik ve yoksulluğa dair talepler öne çıkarılır; ajitasyonda ve örgüt çalışmasında, gençlerin meslek edinme talebi, işsizlik sigortasının etkinleştirilmesi, yoksullara yapılacak yardımın iane biçiminden kurtarılması, parasız meslek kursları, meslek edinenlere iş sağlanması gibi talepler önem kazanır. Dahası; işsizliğin kaynağı olarak kapitalizmin ve işsizliğin sistemle bağlantısı, yoksulluğun kaynakları ve kapitalist sömürünün açıklanmasına yönelik semireler, konferanslar örgütlemek, bu sürece damgasını vurur. Ama bu, kuşkusuz, gençliğin okul, parasız sağlık, “üniversiteye girişte adalet”e dair talepleri için mücadeleden vazgeçilmesi ya da çeşitli kültürel taleplerle, gençlik kesiminin ülke sorunları, dünyanın gidişatına dair tartışmalara katılması, ileri gençlerin siyasi olarak kazanılması faaliyetlerinin es geçilmesi anlamına gelmez.

Bir açıdan bakıldığında, emekçi gençlik yığınları içindeki çalışmada da, üniversite gençliği içindeki çalışmada olduğu gibi, dönüp dolaşılıp; gençliğin talepleri etrafında bir mücadele ve bu mücadelenin nasıl ve kimlerle olacağı/yürüyeceği fikrinin geniş gençlik kesimleri içinde tartışılması, bu tartışmaların açılıp yönlendirilmesi yerine; “Sizin talepleriniz şunlardır” ve “Şöyle örgütler kurmalısınız” dayatması yaygın tutum olarak ortaya çıkmaktadır. Bu “dışardan” dayatmanın kaçınılmaz sonucu olarak, tartışmalar ve alınan kararlar, az çok siyasete bulaşmış ve kendi içine kapanma hastalığı ile malul gruplar oluşturan gençlik çevrelerine sıkışmaktadır. Dolayısıyla emekçi gençlik yığınları içinde de, asıl sorun, bunu aşmak; gençliğin ana kitlesinin talepleri etrafında bir tartışma açma ve geniş gençlik yığınlarına seslenme ve onların mücadelesinin önünü açmanın yolunu bulmaktır.

Örneğin, yürütülen çalışmanın etrafında bir gençlik kitlesinin biriktiği ve “burada artık bir gençlik derneği kuralım” dendiği yerlerde, bu zaaflar kendisini daha açıkça ortaya koymaktadır.

Yoksul emekçi gençlik kesimlerinin geniş kitleler oluşturduğu semtlerdeki dernek çalışmalarında, genellikle dernek; bir mücadele örgütü; derneğin üyeleri aracılığı ile bütün bir gençliği mücadeleye çekmenin aracı değil, ama bir “sivil toplum kuruluşu”ymuş gibi; gençlerin kimi ihtiyaçlarını karşılayan; müzik, tiyatro, şiir, elişi gibi kültürel sanatsal faaliyetler düzenleyerek, bu faaliyetin içine çekilen gençlerle sıcak ilişkiler geliştirerek “bağ kurmayı” ve onları siyasete kazanmayı hesaplayan bir tarz egemendir. Ancak yine yaşananlar göstermektedir ki; bu tarzla, emekçi gençliğin ana kitlesiyle bağ kurulması mümkün olmamaktadır. Çünkü bu tarz; Türkiye’de devlet tarafından, devlete sadık gençlik kuşakları yetiştirmek üzere kurulmuş, bütün faaliyetlerinde gençlere “kutsal devlete biat” fikri işleyen (kurulduğu koşullarda anlaşılır nedenleri vardı) Halkevleri geleneğinin bir devamıdır. Bugün de, Halkevleri içinde mevzi tutmuş bazı siyasi çevreler; buraları gençlerle bağ kurma “yeri” olarak kullanmakta (kullanmaya bir şey denemez, ama buradaki gençlik çalışması anlayışı, elbette ki sivil toplumculukla sınırlıdır ve eleştirilen de budur) ve benzer bir çalışmayla belirli bir kitleyi toplamakta, ama orada toplanan kitle sayısal olarak ne olursa olsun, bu çalışmanın kendisi “sivil toplumcu” faaliyeti aşmamaktadır. Bu yüzden de, kimi siyasi çevrelerin arpalığı olmayı aşmayan bir faaliyet olarak sürmektedir. Gençlik dernekleri, gençlik kültür merkezleri olarak Emek Gençliği’nin gündeminde olan örgüt biçimleri şüphesiz, Halkevleri’nin taklidi olmamalıdır. Tersine bu dernekler, birer mücadele örgütü olarak; gençlere kendi sorunlarını tartıştıran; sorunları aşmak üzere onların kararlar almasını sağlayan; gençlik yığınlarını talepler etrafında mücadeleye seferber etmede dayanak olan kuruluşlar olmak durumundadır.

Elbette gençliğin, müzik, tiyatro başta olmak üzere, kültürel talepleri vardır. Ama dernek ve onun etrafındaki gençlik çalışması, nasıl ki, iş talebi, meslek edinme talebi için bir mücadele örgütlüyorsa, kültürel talepler için de, bu taleplerin merkezi ve yerel yönetimler tarafından yerine getirilmesi için mücadele örgütlemek yükümlülüğündedir. Yoksa, saz çalmak isteyene saz kursu, tiyatro yapmak isteyene tiyatro kursu, şiir yazmak isteyene şiir atelyesi açmak, hem derneğin imkanlarını aşar, hem bu sanat dallarını “ayak altına” atar, hem de bu tutum ve tarz, mücadele edecek gençlere yanlış hedefler göstermek olur.

Kısacası, gençlik kültür dernekleri, bir mücadele örgütü olarak faaliyet gösterdikleri ölçüde anlamlı ve gençlik çalışmasının ilerlemesinin bir dayanağı olabilirler.

Demek ki, dernek etrafında örgütlenen faaliyet; emekçi gençlik kesimlerini, taleplerini elde etmek için harekete geçiren, örgütleyen, gençleri, elde etmek için etrafında birleştireceği talepleri yerel ya da merkezi yönetimlerden istemeye yönelten; bu mücadele içinde birbiriyle dayanışmaya ve sistemi tanımaya başlayan gençlerin, mücadeleden çıkarılan derseler temelinde eğitildiği bir faaliyettir.

Dernek de; kuşkusuz talepleri olan, talepleri konusunda yürütülen ajitasyonun uyardığı gençlerin, “taleplerimizi nasıl elde ederiz?”; “meslek sahibi nasıl oluruz?”; “kültürel taleplerimiz nasıl yerine gelebilir?”, “nasıl sendikalaşabiliriz?”, “geleceğimizi nasıl kurtaracağız?”… ve yerine göre, “seçimde ne yapacağız?”, “hangi partide örgütleneceğiz?”…. gibi sorunları tartışıp, bunların çözüm yolları üstüne de ortak kafa yormalarına, talepleri uğruna mücadele içinde taleplerinin arkasındaki gerçekleri, ve sonuçta, “siyaset olmadan”, “sisteme karşı bir mücadele olamadan” bu taleplerin çoğunun elde edilemeyeceğini anlamalarına yardımcı olmayı görevlerin merkezine koyan bir merkezdir. Demek ki, dernek, pratikte mücadelenin nasıl örgütleneceğinin tartışıldığı, gençlerin kendi yönetimlerini seçtiği, derneklerini yaşatmak için bir gayret içine girdiği bir faaliyetin cisimleşmiş şeklidir. Dolayısıyla derneğin kurulması ve yaratılması süreci de, onların, bunun kendileri için önemini anladıkları bir süreç olarak ele alınırsa anlamlı olur.

Elbette ki, bu çalışmanın doğru yolda ilerlemesi, talepler uğruna gençlerin inisiyatif aldıkları mücadele, taleplerin arkasındaki gerçekleri açıklayan bir ajitasyon ve propaganda faaliyetinin örgütlenmesi ve gençlik yığınlarının aydınlatılmasıyla birlikte olursa, başarılabilir. Burada gazetenin ve öteki yayınların rolünün belirleyici olduğu; gençlik içinde sürekli bir faaliyet, sürekli bir aydınlanma faaliyeti için gazetenin, gençlik dergisinin kullanılması ve öteki yayınların propagandanın araçları olarak değerlendirilmesinin tayin edici önemde olduğu açıktır. (Sınıf partisinin kitle içinde çalışmasının aracı olarak gazetenin oynaması gereken rol, elbette ki burada da geçerlidir. Bir farkla ki, burada, gençliğin dinamizmi ve öğrenme azminin bilenmesini de buna eklemeliyiz.) Aksi halde, “Burada çok genç var, dernek kuralım; gençler gelsin, biz de onları siyasileştirip örgütleyelim” mantığı belirleyici ve geçerlidir demektir ki, bu mantık, tamamen 1960’lı ve ’70’li yılların gençlik mücadelesi ve derneklerinden akıldan kalan kimi özelliklerin yanlış yorumlanmasının ürünüdür ve günümüzün gerçekleriyle mücadelenin buradan şekillenen ihtiyaçlarına yanıt olamaz.

Kuşkusuz ki, emekçi gençlikten söz ederken; burada meslek liseleri ve meslek yüksek okullarındaki çalışmanın ayrıca bir önemin olduğunu söylemeliyiz. Bu çalışmanın yöneldiği hedeflerin, planlanması bakımından, ayrıca değerlendirilecek önemde olduğu da bir gerçektir.

* * *

Yeni Dünya Düzeni’ni ifade eden motifleri altında; genel olarak rasyonalizm ve materyalizmin yaslandığı tüm değerler de dahil, insanlığın bütün sağlam değerlerine yönlendirilen saldırının, asıl olarak, gençlik yığınlarının aklını karıştırmak, onların düzene tepkilerini sindirmek ve kontrol altına almak için olduğunu söylemek; bir gerçeği en yalın biçimde ifade etmek olacaktır. Bu yüzden de, gençlik yığınları içindeki çalışmanın stratejik hedefi, bu saldırıyı püskürtmek, gençlik yığınlarına kapitalist emperyalist sistemin vereceği bir şey olmadığını göstermektir. Bu saldırı, zaman zaman silahla bile hizaya getirmeyi de içeren en kaba yöntemlerle yürütüldüğü gibi, bundan daha çok da, “inceltilmiş”, ama etkili yöntemlerle; sanat, eğitim, toplumsal dayanışma, yardım etme, hizmet gibi gerçekte kimsenin karşı çıkamayacağı biçimler altında yürütülmektedir. Bunun için de, gençlik içinde çalışmanın ağırlıklı yönü, bu “ince yöntemler”in deşifre edilmesi olmak durumundadır. Bu yüzden de, gençlik içindeki çalışma, bir stratejiye, bu stratejiye sıkı bağlı taktikler geliştirilmesine, deney birikimi ve bu deneylerin derslerinin özümsenip yığınlara mal edilmesiyle birleşen planlı bir çalışmaya dayanmak zorundadır. Yine aynı nedenle, çalışma; üniversite, lise, meslek lisesi, işçi gençlik (sanayi sitelerinde çalışan genç işçilerle fabrikada çalışan genç işçilere yönelik çalışma) ve işsiz, yoksul emekçi yığınları içinde; Kürt ya da Türk kökenli gençlik yığınları arasında farklı yöntemler ve farklı kalkış noktalarından hareket eden, araçları farklı bir çalışma olmak durumundadır.

Bu yüzden de, bu yazı; gençlik yığınları içindeki çalışmaya bir yaklaşım, başlıca, gençlik yığınları içindeki çalışmada, gençliğin ana kitlesine seslenebilecek bir çalışmanın nasıl bir çalışma olması gerektiğine bir yaklaşım olarak görülmelidir. Somut çalışma alanları ve içinde çalışılan gençlik kitlesinin sınıfsal, ulusal vb. özelliklerini gözeten somut taktikler ve yöntemlerle ortaya çıkan örgüt biçimlerin geliştirilmesi, elbette ki, bu alandaki gençlerin, Emek Gençliği örgütlerinin inisiyatifleri ve yaratıcılıklarının eseri olacaktır. Kaldı ki; bugün de birçok alanda yapılan çalışmadan olumlu dersler çıkaracak durumdayız. Başarılı çalışmalar yapılmıştır, yaşanmış olumlu örnekler, ÖTK faaliyetleri, iyi değerlendirilmiş kol kulüp çalışmaları vardır ve bunlardan da öğrenmeliyiz. Bu derslerin toparlanıp mücadeleye ışık tutar hale gelmesi, yanlışlardan arınmanın bir yolu olduğu gibi, ilerlemenin de vazgeçilmez koşuludur. Çünkü her hareket, öncelikle, kendi deneylerinden öğrenen bir hareket olduğu ölçüde gelişebilir.

Özgürlük Dünyası ve öteki yayınların da; bu geliştirilen araçlar ve çalışmanın etkisinin değerlendirilmesinin paylaşıldığı araçlar olarak rol oynadıkları ölçüde, çalışmanın ilerleyip olumlu sonuçların yaygınlaşacağını unutmamak gerekir.


* ’60’lı yılların ikinci yarısındaki, en azından 12 Mart darbesine kadar gelen devrimci gençlik

mücadelesi; Dev-Genç ve onun etrafındaki mücadele olarak, az sayıda genci kapsıyor görünüyordu.

Ama kendisini ilerici, devrimci, sosyalist sayan geniş üniversiteli gençlik kesimi, bu devrimci gençlik

mihrakından gelen çağrılara duyarlıydı; onunla bir biçimde diyalog içindeydi. Bu yüzden de, gençliğin

ana kitlesiyle devrimci gençlik odaklarının ilişkisi olumlu bir ilişkiydi. Ama bundan, bu devrimci gençlik

odaklarının, ana kitleyle olan ilişkilerini her zaman “olumlu” ve mücadeleye müdahale araçlarını doğru

ve yerinde kullandıkları söylenmez. Tersine, süreç ilerledikçe ve hükümet ve güvenlik güçlerinden gelen

baskılar arttıkça, bu ana kitleyle devrimci mihrakların arasındaki diyaloğun koptuğunu ve giderek

grupların ve elbette Dev Genç’in de tecrite yönelen örgütler ve harekete dönüştüğünü söylemek gerekir. Bu yüzden de, bu değerlendirmeden, o zamanki gençlik örgütleri için; “Onlar, gökten gelen gençler olarak, her

zaman doğru davranmış ve mücadelenin sunduğu olanakları biliçle ve gerektiği gibi kullanmıştır” gibi

idealist sonuçlar çıkarmamak gerekir. Çünkü onlar da, bugün eleştirdiğimiz pek çok yanlışı yapmış,

sonradan, “keşke öyle değil de, böyle yapsaydık” dedikleri sonuçlar çıkarmışlardır.

* Hiç kuşkusuz, söz konusu dönemde, buradaki tanıma pek uymayan okullar da vardı. Ya da; bir

öğrenim kurumunda olanlarla ötekinde olanlar birbirinden farklıydı: Bu, aylara, hatta haftalara göre

bile farklılaşıyordu. Ama bugünden bakıldığında ve gelişmelerin seyri ayrıntıdan arındırıldığında; gerçek

durum, gençliğin ana kitlesinin iki büyük bölüme ayrıldığı biçimdedir. Yer yer bu gruplaşmalardan az

etkinlemiş olan fakültelerde bile, “okulcular!”, bu grupların faaliyetlerine ve öteki gruplarla ilişkilerine

göre bir tutum almak zorundaydı. Bu yüzden de; ’70’lerin sonrasında gençliğin ana kitlesinin sağ ve sol

olarak bölündüğünü söylemek, olup bitenin anlaşılması bakımından gerçeğin en doğru ifadesidir.

Bir Provokasyonun Gösterdikleri

Özgürlük Dünyası’nın Mayıs 2006 tarihli 169. sayısında, EMEP-GYK’nın Nisan 2006 toplantısında yapılan değerlendirmeler ışığında kaleme alınan makalenin saptamalarından ilki şöyleydi:

1-) Bugün Türkiye’nin iç ve dış politikası iki etken tarafından biçimlendirilmektedir. Bunlardan birincisi, ABD’nin İran’a yönelik kuşatması ve GOP’taki amaçları için Türkiye’ye biçtiği rolün ve Türkiye’den isteklerinin belirginleşmesidir. İkincisi ise; 2007 İlkbahar’ında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2007 Sonbaharında yapılacak bir olağan genel seçimde kimin mevzi kazanacağıdır. Çünkü bu ‘iki seçim’, yıllardır iktidar mücadelesi içinde olan ve karşılıklı hamleler yapan geleneksel iktidar odaklarıyla AKP ve onu arkasındaki güçlerin hesaplaşmasında bir eşik olma mahiyeti taşımaktadır. Bu iki etkeni yönlendiren güçlerin amaçlarına varmak üzere giriştikleri hamleler, ellerindeki her silahı kullanmaya yönelmeleri Türkiye’nin politik ortamını sertleştirmekte, her tür provokasyona açık hale getirmektedir.

Mayıs ayı, adeta bu tespiti bire bir doğrulamak üzere, bir merkezden yönetildiği tartışılmaz olan olaylara sahne oldu.

Cumhuriyet gazetesine, patlamayan iki ve patlayan bir bombanın arda arda ve adeta herkese göstere göstere atılmasıyla başlayan ve daha bu bombaların gerçek bir saldırı mı yoksa bir “oyunun parçası mı” olduğu tartışmaları sürerken, Danıştay’ın 2 No’lu Dairesi’ne yapılan silahlı saldırı ve bir yargıcın öldürülmesi, dört yargıcın yaralanmasıyla sonuçlanan olay, doğal olarak Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Cumhuriyet Gazetesi ve Danıştay gibi; AKP Hükümeti’ne “muhalif”, “Şeriat’a karşı” ve Şeriatçılar tarafından hedef ilan edilen “iki odağa” yapılan saldırı, akıllara, ya bir “meczup”un çılgınlığını ya da El Kaide türü bir Şeriatçı örgütün saldırısını getirdi. Ve derhal; CHP’nin başını çektiği ve kendisine Kemalist, laik diyen kesimlerin arkasında saf tuttuğu, Şeriatçı-Laik bölünmesi üstünden bir kampanya başlatıldı. Ama ortada önceki provokasyonlardan biraz farklı bir durum vardı: Hem Cumhuriyet Gazetesi’ne, hem de Danıştay’a yapılan saldırının tetikçileri yakalanmıştı. Özellikle Danıştay’a yapılan saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Aslan adlı kişinin kimliği çok ilginçti. Bu kişi, neredeyse son yıllarda, “türban eylemleri”nden “Kızıelmacılar”ın “Ermeni Konferansı protestosu”na kadar, her eylemde yer alan milliyetçi ve “İslamcı özellikler de taşıyan” bir “avukat”tı. Öğrenciliğinde de, üniversitede polisle yakın işbirliği içinde ve Ülkü Ocakları safında yer alan “satırlı” saldırganlardan birisi olarak da tanınıyordu.

Kısacası bu kişi, hem Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan saldırıda, hem de Danıştay’a yapılan saldırıda doğrudan rol almıştı.

Sanıkların kimliği ve ortaya çıkan ilk ilişkileri; olayların sıcaklığı içinde ilk akla geldiği gibi olmadığını gösterdi. Saldırgan ne “meczup”, ne de bu tür eylemlere katılacak bir Şeriatçı’ydı. Tersine, “Türkçü”, “milliyetçi”, kendi ifadelerine göre; “sıkı Kemalist” bir kimliğe sahipti. Alpaslan Aslan’ın Ülkü Ocakları ve BBP’nin Nizamı Alem Ocakları’yla ilişkili olduğu da belirtiliyordu. Çok kısa sürede soruşturma burada da kalmadı: Alpaslan Aslan’ı yönlendiren kişinin emekli bir yüzbaşı olduğu ortaya çıktı. Eski yüzbaşı Muzaffer Tekin’in ilişkileri tipik bir kontra örgütlenmesi ile yüz yüze olunduğunu gösteriyordu. Ortaya çıkan bilgi ve belgeler; Susurluktan beri her deşifre olduğunda yukarıdan yapılan müdahalelerle üstü örtülen bir kontra örgütlenmesiyle karşı karşıya olunduğunu işaret ediyordu. Ortaya çıkan bilgilerin “ilişkiler” boyutu; emekli yüzbaşı Tekin’in ilişkileri, Susurlukçu İbrahim Şahin’den Sedat Peker’e, emekli general Veli Küçük’ten, “bayrak provokasyonundan beri sağda solda adı duyulan ve kimlerin üye olduğu bile bilinmeyen (başında eski bir ülkücünün bulunduğu, karanlık güç odaklarıyla ilişkili olduğuna dair hakkında güçlü iddialar bulunan) Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Derneği’ne kadar çok değişik çevreleri kapsıyordu.

Kısacası, saldırın elebaşısı olarak görülen “iki kişinin” bağlantıları bile göz önüne alındığında, bunların, Susurluk’tan bugüne kadar ortaya çıkan tüm çete organizasyonlarıyla ilişki içinde olduğu görülüyor; dolayısıyla da, Danıştay’a yapılan saldırı etrafında, bugüne kadar üstü örtülen “çete organizasyonlarının da çözülme ihtimali”nin” gündeme gelmesi ayrıca önem taşıyordu.

Bugüne kadar ortaya çıkan çete organizasyonlarında hükümetlerin ve yetkililerin tutumu; ortaya çıkan çetenin; “çizmeyi aşan eylemleri”, “kişisel çıkar gözetmeleri” gibi gerekçeleri öne sürülerek soruşturmalara sınır konmuş; “aslında ülke çıkarı için yapılan organizasyonların, kişiler tarafından yolundan çıkarılarak, çeteleşmeye yol açıldığı” öne sürülmüş; bu çerçevede, çete organizasyonlarının arkasındaki güçleri deşifre etmenin “devlet sırrı kapsamına gireceği” iddia edilerek, soruşturmalar mümkün olan en alt kademlerde boğulmuştu.

Bu sefer durum biraz farklıydı; çünkü saldırı, ne “çizmeyi aşma” ne de kişisel çıkar gözetme türündendi; tam bir provokasyondu! Kişisel görüşleri radikal laik, milliyetçi olan kişiler; devletin ihtiyaçları kapsamında; milliyetçiliği ve laisizmi kışkırtmak üzere bir provokasyona girişmişler; Cumhuriyet ve Danıştay’ı saldırıların hedefi yaparak; sözcüğün gerçek anlamıyla tam bir provokasyon gerçekleştirmişlerdi. Şimdi, emniyet güçlerinin elinde, başında tanımış bir “emekli general”in bulunduğu bir “örgüt şeması”nın olduğu, ama olup bitenlere bakıldığında; soruşturmanın, Susurluk’ta, Yüksekova’da ya da Şemdinli’de olduğu kadar bile ileri götürülemeyeceği anlaşılıyor. Çünkü davanın elle tutulur bir “çete davası” olabilmesi için “çetenin elebaşısı” sayılan kişinin de bu dava içinde ciddi olarak yer alması gerekirdi. Ancak; eski yüzbaşı Tekin; önce kendisin bıçaklayarak, sonra da “susma hakkı”nı kullanarak, soruşturmayı yönetmiş; kendi savunma kalkanı olarak rol oynayan “silah arkadaşları”nı harekete geçirerek, mahkemeden elin kolunu sallayarak; “Türkiye seninle gurur duyuyor” biçiminde popülerleşen “çete karşılama sloganı”yla çıkmıştır. En azından şimdilik durum budur.

 

ÇETE YOK, BİREYESEL TERÖR VAR!

Danıştay’a saldırıya kadar varan provokasyon ve sonraki bir hafta içinde sorunun değerlendirilmesi üstünden olan saflaşma; Türkiye’deki siyasi mihrakların; başlıca güç odaklarının aldıkları tutum, bu güçlerin amaçları ve çete organizasyonları karşısındaki gerçek niyetlerini göstermesi bakımından son derece ilginçtir.

Bu mihrakların tutumunu şöyle ifade edebiliriz:

 

1-) Cumhuriyet Gazetesine atılan ve patlamayan ilk iki bomba (atılan bombalar MKE markalıdır) Cumhuriyet Gazetesi’nin yöneticileri de dahil, basın ve siyasi güç tarafından önemsenmemiş; “yok mahiyetinde” sayılmıştır. Ve çok ilginç bir biçimde, bu olay, sansasyon için her cefaya katlanan “Türk basını”nda ciddi haberler arasında bile yer bulamamıştır. Oysa bombaların hedefi, Cumhuriyet gibi Türkiye’nin en eski Gazetesi olduğu gibi, aynı zamanda, Türkiye’deki en geleneksel “cumhuriyetçi mihrak”tı. Ancak üçüncü bomba ve arkasından Danıştay’a yapılan saldırıdan sonra, Cumhuriyet Gazetesi, olup biteni, “Laik Cumhuriyet değerlerine bir saldırı” olarak niteleyerek, açıkça tutum almaya (daha sonra bu tutumun ne olduğunu da tartışacağız) başlamıştır.

 

2-) Danıştay’a yapılan saldırın hemen arkasından CHP ve kendisine “Kemalist” diyen mihraklar ayağa kakarak; “Saldırının, Şeriatçılar’ın cumhuriyetin değerlerine ve laikliğe saldırısı olduğunu” öne sürerek, cenaze törenini, ülkeyi “laik-şeriatçı bölünmesi” üstünden geren bir gösteriye dönüştürdüler. Yakalanan kişilerin Şeriatçı olduğu, Şeriatçı örgütlerle bağlantılarının bulunduğu, arabalarında dini yayınlar ve gazeteler bulunduğu gibi gerekçeleriyle de desteklen propaganda hızla yükseltildi. Cenaze töreninde bakanların da tartaklanmasına varan gösteriler Genelkurmay Başkanı tarafından övüldü; “Bu mücadele her gün olmalı” diyen Özkök, AKP’yle olan ve radikal çevrelerce eleştirilen tutumunu da terk ederek, kendisini tümüyle bu çevrelerin safına bıraktı. Ancak; CHP, yandaşları ve onları arkasından itenler, saldırganların, “Kemalist”, “milliyetçi”, “cumhuriyet değerlerine bağlı” olduğunun ortaya çıkmasından sonra, bu çevre sesini kıstı ve hükümeti, soruşturmayı yürüten emniyet güçlerini; bu sefer olayların ve çete organizasyonunun Susurluk’la bağlantısını kurmaya çalışmasını olmadık yerde çete keşfetmeye başlama, Fethullahçı emniyetçilerin olayları saptırması olarak suçladılar.

 

3-) AKP Hükümeti, bu provokasyon süreci içinde tam bir iktidarsızlık ve iradesizlik örneği sergiledi. Saldırganların “Şeriatçı” değil “milliyetçi-Kemalist” olduğunun ortaya çıkmasıyla; “komplonun içinde Baykal da var. Yakında gerçekler açığa çıkacak. Sürpriz gelişmeler olacak!…” gibi açıklamalarla, bir an için bir irade sergileme belirtisi gösteren AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan, adeta, provokatörlerin bir çete organizasyonu olduğunu değil, olmadığını ispatlamak için gayret sarfetti. Eldeki bilgilere karşın, gözaltılar ve tutuklamaları gerçekleştirme konusunda cesaretsizlik örneği sunan yetkililer, hükümetten de bir dik duruş görmedikleri için, kendilerinin rahatını bozabilecek çevrelere dokunmayan bir soruşturmayla yetinmiş; böylece, sanki bir çete organizasyonu çözüyormuş açıklamaları yapan siyasiler ve emniyet yetkilileri; daha savcılıkta çökecek bir soruşturmayla yetinmişlerdir. Böylece hükümet, bu provokasyonun altında kalmadığı için şükreden bir aciz hükümet durumuna sürüklenirken, aynı zamanda, karşısında yer alan güç odaklarına da; fiilen “bakın arkasında siz varsınız, ama biz üstüne gitmiyoruz” diyerek, bu çevrelerle bir uzlaşma tutumuna da girmiştir.

Ancak provokasyonun ardından düzenlenen cenaze töreninde, “Katil hükümet” sloganları eşliğinde bakanların tartaklanması; AKP Hükümeti’nde, kolay tamir edemeyeceği yaralar açmıştır. Soruşturmada dağın fare doğurması ise, bütün bu gelişmelerin üstüne üstüne “tuz biber” olmuştur. Nitekim, kısa bir süre öncesine kadar hükümetin ekonomi politikasının arkasında duran sermaye çevreleri de; “belirsizlik”ten, “ekonominin geleceğinden endişe duymak”tan söz etmeye başladıkları gibi, 2001 krizinden beri en önemli ekonomik dalgalanmalarla, provokasyonun gerdiği siyasi gelişmeler birleşmiştir. Bunun, hükümet ve yakın geleceği üstüne tartışmaları hızlandıracağından, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimde hükümetin hayli zorlanacağı yönünde etkisinin olacağından şüphe duyulamaz. Üstelik AKP üstünde yapılan basınç; meyvelerini de vermeye başlamıştır. Hükümetin ve AKP’nin önemli isimlerinde Devlet Bakanı Abdullatif Şener; CHP tarafından “cumhurbaşkanı adayı” gösterilmesinden sonra, daha da çok Erdoğan ve AKP çizgisiyle ayrılık noktalarını derinleştiren açıklamalar yapmaktadır. Nitekim, cenazede tartaklanan bakanlardan biri olduğu halde, Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın cenazede yaşananları şiddetle eleştirmelerinden sonra, o, cenazede yaşananları normal karşıladığını söylemekle de yetinmemiş, bir adım daha atıp; vatandaşı laikliği her gün böyle savunmaya çağıran “Genelkurmay Başkanı Özkök’le aynı görüşte” olduğunu da söylemiştir. Bu da, AKP içinde çatlağın derinleşmekte olduğunu; AKP’e yapılan baskıların orada ayrışma eğilimlerini güçlendirdiğini göstermiştir.

 

4-) Danıştay’a saldırının hemen ardından; spekülatif ve sansasyonel ne varsa, her şeyi bilgi ve belge yayma adına ortalığa döken ve önceki çete soruşturmalarında olduğu gibi bir “bilgi ve belge kirlenmesi” yaratan sermaye basını, yukardan gelen “kulak çekme” ve “kaş çatmalar”dan sonra olacak, birden “kemale ererek”; “Canım bu belge ve bilgiler de tek merkezden gönderiliyor gibi”, “Çete böyle mi olur?” demeye başlamış; çete haberlerini hızla önce 1. sayfanın altına, sonra da iç sayfalara taşıyarak, geleneksel rolünü oynamaya koyulmuştur. Son gelişmelerden sonra ise, basında bir memnuniyet vardır. Çünkü; olayların ardında çete yokmuş; gerginlik yokmuş; hükümet de, muhalefet de öteki güç odakları da yıpranmamış; olayın “asli faili” Avukat Alpaslan Aslan da yakalanıp tutuklanmış; daha ne istenir ki!….

 

Kısacası; provokasyonu düzenleyenler ve CHP, fazlaca ele yüze bulaştırılan eylemlere karşın, bu kadar basit bir biçimde kurtulmuş oldukları, üstelik hükümetin iktidar olma ve siyasi irade olarak yara almasını sağladıkları için mutludur. Hükümet cenahı; provokasyonun altında kalmamış olmaktan, ama aynı zamanda da, “mağdur” olmadan dolayı, en azından durumdan şikayetçi değildir. Üstelik hükümet, işler yukarılara tırmanmadığı ve başını ağrıtacak fazladan sorunlar olmayacağını düşündüğü için olup bitenden hoşnuttur.

Yine bu olanlardan sonra, kendisine en az bir hafta boyu spekülasyon ve sansasyon malzemesi sunan olaylar devlete zeval vermeden kapanma yoluna girdiği için, güzide medyamız da memnun görünmekte, kendilerini yoldan çıkaran bilgeler ortaya atanlara esip gürlemektedir.

İyi güzel de; olaylar henüz sıcakken; Bütün bu olanlar bir güç kullanımıdır; cumhurbaşkanlığı seçiminde güçlü olmak, erken seçimi zorlamak için bunlar yapılmaktadır. Biz ülke meseleleri diyoruz, onlar cumhurbaşkanlığı seçimi diyorlar. diye belki de en gerçekçi değerlendirmeyi yapan Başbakan Erdoğan’ın söyledikleri ne olacaktır?

Ya da bir zamandan beri “Tehlikenin farkında mısınız!” sloganın kullanarak bir kampanya yürüten ve bu kampanyada Demirel’i sola liderlik yapmaya çağıran Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması ve bu bombalama karşısında Cumhuriyet yönetiminin anlaşılmaz bir biçimde geçiştirme tavrı; emniyetin bir çete ortaya çıkaramamasına adeta sevinen tutumu ne olacaktır? Ve dahası Cumhuriyet’e atılan bombaların MKE marka olmakla kalmayıp, aynı zamanda “orduya zimmetli bombalar” olduğunun tespit edilmesi, nasıl açıklanacaktır? Yani, Şeriatçılar değil, “kendilerine Kemalist” diyenler Cumhuriyet’e bomba atmıştır. Şimdi; “Tehlikenin farkında mısınız!” biçimindeki, yanıtı bilinen soru; Cumhuriyet’e dönen, ona sorulması gereken bir soruya dönüşmez mi; İlhan Selçuk-Cumhuriyet-Demirel çizgisi bu sorunun yanıtını vermekle yükümlü değil midir?

Ve bir soru daha: süreç içinde alınan tutumları bu provokasyondan ayrı düşünmemek gerektiği göz önüne alındığında, ortaya çıkan durumdan herkesin “mutlu görünmesi”, sadece bir hesaplaşma ertelemesi olarak görülemez mi?

Elbette öyledir. Çünkü; üstünden hesap yapılan kapışmalar (cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim) bu kadar yakınsa; “pata kalma” kimsenin işine yaramaz. Özellikle de güçlenmeye daha çok ihtiyaç duyan tarafın! Bu yüzden de, mevcut güç dengelerini değiştirerek kendisini güçlü duruma getirmeye çalışan taraf geri adım atamayacak; eline geçen ilk fırsatta yeni hamleler yapacaktır. Bu yüzden de, önümüzdeki günler ve aylar, yeni saldırılar, yeni gerginlikler ve provokasyonlara gebedir.

 

ŞİMDİ DURUM DAHA KRİTİKTİR

2006 Mayısı’nın ilk yarısında, Türkiye’de başlıca gerginlik, Kürt sorununda çözümün dayatılmış olması, yükselen şovenizmin kışkırttığı bir “Türk-Kürt çatışması” tehdidiydi. Bu gerginliğe; şimdi bir başka unsur daha eklenmiştir: Bir “laik-Şeriatçı” bölünmesi (çatışması) dayatması!

Yani ülkeyi yöneten güç odakları; Kürt sorunu ve devletin din karşısında tutumu konularında ortaya çıkan sorunları çözmek yerine, bu sorunlar üstünden yarattıkları baskıyla toplumu yönetmeyi amaçlamaktadırlar. Dün, bu gerilimi Kürt sorunu üstünden yaratıp, halk yığınlarını, milliyetçi, ırkçı, şoven duyguları okşayarak kendi arkalarına yedekleyen güçler , şimdi bir hamle daha yapıp (Egemenler bu sorun sıkça kullanmışlardır. En son da 28 Şubatta kullandılar. AKP’nin iktidar olmasından sonra, sorun daha geriye itilmiş gibi göründü. Ama şimdi bir kez daha, konu, gündemin ön sırasına çıkarıldı), “laik olmayanlarla laikleri” karşı karşıya getirerek bir bölünme daha yaratma, bir “operasyon” olarak gündeme getirildi. Böylece, egemen güç odakları, son 80 yıldır kendi çözmedikleri sorunu, yeniden ısıtarak, kendilerini ayakta tutmanın bir dayanağına dönüştürmeyi hesaplamaktadırlar.

Kuşkusuz ki, laisizm sorunu, Kürt sorunu gibi, Cumhuriyet’in çözemediği en temel iki sorundan birsidir. Ve bu sorunu bugüne kadar daha çok hükümet kullanmak istiyordu. Ancak son hamleyle, “laikliği cumhuriyetin tek koşulu”na indirgemiş güç odakları, AKP’nin silahını ters çevirip, ona karşı kullanmaya karar vermiş görünmektedirler. Özellikle de Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim öncesinde, bu sorun üstünden AKP’yi bölmeyi, unsurlarına ayrıştırmayı ve teslim almayı planlamaktadırlar. Bunda bu güç odaklarının başarı şansları nedir; bunu yakında göreceğiz. Ama niyetlerin yukarda tarif edildiği gibi olduğu gerçektir.

Peki, kendilerini laisizmin ve cumhuriyetin koruyucusu ilan etmiş güçler, her yolla ortamı kendileri lehlerine biçimlendirmeye çalışırken, AKP Hükümeti boş mu durmaktadır? Elbette hayır! Dahası iktidar “ipleri”ni eline aldığı günden beri AKP Hükümeti; cumhuriyete, laisizme karşı mücadele etmekte; bazen imam hatipler, bazen özel okullar, bazen Milli Eğitim müfredatı, bazen TÜBİTAK ya da üniversitelerde hamleler yaparak Şeriatçı odakların mevzilerini güçlendirmek için adımlar atmaktadır. Ancak hükümet; çete organizasyonlarına, onların politik ortama müdahale için giriştikleri provokasyonlara karşı çıkıp bu güç odaklarıyla doğrudan çarpışma irade ve cesaretinden yoksundur. Ve bu alanda da takiyeye baş vurarak, kendi mevzilerini güçlendirmek istemekte, bu tür provokasyonlardan bu amaçla yararlanmayı amaçlayan bir hat izlemektedir.

Ancak 27 Mayıs günü, TOBB Genel Kurulu’ndaki tablo ibret vericidir: TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu; Genel Kurul’a katılan Erdoğan, Baykal ve Ağar’ın salona el ele tutuşmuş olarak girmesinden hoşlanacağını, bunda bir “istikrar tablosu” göreceklerini söyler ve “liderlerimiz” de bu isteğe uyarak, el ele tutuşarak salona girerler. Mizansen ya da değil; bu tablo, aslında, daha üç-beş gün önce birbirini “provokasyonun içinde”, “Şeriatçıların koruyucusu” gibi nitelemelerle suçlayan bu zatı muhteremlerin, sermayenin çıkarları gerektirdiğinde el ele tutmaların tablosudur. Ve aslında bu tablo, çetelerin neden yıllardır ortaya çıkarılmadığının, neden ülkenin en temel sorunların çözülmediğinin, neden biri gidip öteki geldiği halde, ülkede açlığın, yoksulluğun, özgürlük ve demokrasi yokluğunun sürüp gittiğinin de tablosudur. Ve güncel gelişmeler bakımından da; “Çetesiz bir Türkye”nin bu zatı muhteremlerden, düzen partilerinden beklenemeyeceğinin tablosudur.

 

BİR “DEMOKRASİ CEPHESİ” İHTİYACI

Gözaltına alınan eski Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in de serbest bırakılmasından sonra, daha açıkça ortaya çıkmıştır ki; legal ya da illegal siyasi mihraklarla bağlantılı olan devlet içindeki çete organizasyonlarıyla mücadele, bu organizasyonların deşifre edilip bağlantılarının ortaya çıkarılması, hukuk, mahkeme, emniyet güçlerinin şu ya da bu kadar çaba gösterilmesi sorunu değildir. Tersine, çete organizasyonlarının bu güçler içinde de yandaşları ve destekçileri bulunduğu için, çoğu zaman anahtar hırsıza teslim edilmektedir. Bu yüzden de, çete organizasyonların açığa çıkarılması sorunu, bir hukuk ya da asayiş sorun değil, siyasi bir sorundur. Başka bir söyleyişle, çetelere, çete organizasyonlarına karşı mücadele, siyasi, bu nedenle de, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesi sorunudur. Bunun içindir ki, halkın, çetelerin açığa çıkarılması için harekete geçmesi, ve halkın müdahalesinin, hükümetlerin ve olayı örtbas etmek isteyen güç odaklarının müdahalelerini püskürtecek bir yoğunluğa ulaşması birinci dereceden önemlidir. Hükümetler de, son 8-10 yılda yaşananların gösterdiği gibi, çete organizasyonlarına karşı, ancak halk baskısı olduğu ölçüde harekete geçmektedirler. Tabii ki, hükümetler de çete organizasyonlarıyla bağlantılı değillerse!

Danıştay 2. Dairesi’ne saldırıya kadar varan bu son provokasyon; Kürt sorununu, Meclis gündeminde ilk sıralarda bulunan “Terörle Mücadele Yasası”nın sertleştirilmesini öngören yasa tasarısını ve işçi ve emekçi sınıfların haklarını gasp eden çeşitli yasaları gündemden düşürmüş; en azından dikkatlerden uzaklaştırmıştır. Oysa, “Çetesiz bir Türkiye” talebi, aslında bir demokrasi talebi olarak, Kürt sorunun çözümüyle, ırkçılığa, şovenizme karşı mücadeleyle doğrudan bağlantılıdır. Dahası çete organizasyonlarının aktifleşmesi bu somut sorunlar üstünden olmakta; bu sorunların etkilediği yığınların bölünmesi ve yedeklenmesi için, bu organizasyonların arkasındaki güç odaklarından gelen işaretle çeteler harekete geçmektedir.

Egemen güç odakları –bir yanda başlıca askeri kasta dayanan “Cumhuriyet’in kollayıcı ve koruyucusu” geleneksel iktidar odağı, bir yanda da “değiştim” diyen dinci zemine dayanan hükümet– arasında giderek daha da acımasız ve sert yöntemlerin devreye sokulmasıyla ilerleyen mücadele; bu mücadelenin ihtiyacı olarak gündeme getirilen ırkçı şoven propaganda ve bu dalganın üstüne oturtularak yükseltilen bir Türk-Kürt çatışması tehdidi; halk güçlerinin gidişata müdahalesini daha acilleştirildiği gibi; bu müdahalenin daha da ustaca yapılmasını dayatmış bulunmaktadır. Bunu başarabilmenin ilk koşulu ise; halk güçlerinin; ilerici demokratik çevrelerin, en azından emek güçlerinin ileri kesimlerinin içinde yer alacağı bir “demokrasi cephesi”nin oluşturulması için harekete geçmektir.

Günlük gelişmelere bir “taraf” olarak müdahale etmekten Kürt sorunun demokratik çözümüne, laisizmle dincilik çatışmasının çözümünden TMY’nin engellenmesine, emekçilerin kazanılmış haklarının gaspına karşı mücadeleden emekçilerin örgütlenme özgürlüğüne, gençliğin içine sürüklendiği kaostan çıkarılma mücadelesinden ifade özgürlüğünün savunulmasına; sisteme ve onun savunucularına karşı bir mücadele içinde oluşacak olan “demokrasi cephesi”nin örgütlenmesi, elbette ki, çetelerin açığa çıkarılması ve ülkenin karanlık güçlerin tehdidinden kurtulduğu bir sürece girmesinin de belirleyici koşuludur.

Kuşkusuz ki, böyle bir mücadelenin iki yönü olacaktır. Bunlardan birincisi; “acil demokratik talepler etrafında bir mücadele”, ikincisi ise; bu mücadelenin ana bileşeni olan güçlerin, mücadelenin yönetilmesinde ortaklaşıp bilinçli adımlarla müdahale ve mücadelenin düzeyini yükseltmek üzere örgütlenme biçimlerini ihtiyaca uygun bir biçimde şekillendirmeleridir.

Nasıl bir örgütlenme ve olaylara nasıl bir müdahale konusunda, geçmiş iki seçimin deneyimleri ve son 3-4 yıl içindeki gelişmelerden çıkarılacak dersler aydınlatıcı olacaktır.

Talepler konusuna gelince, Mayıs 2006 tarihli Özgürlük Dünyası’nın “Türkiye Karanlık Bir Mecraya Sürükleniyor” başlıklı makalesinde talepler şöyle özetleniyordu:

Kürt sorununun demokratik çözümüne dair öne sürülen; ‘Genel ve ayrımsız bir siyasi af’tan ‘Seçim barajının kaldırılması’na, ‘Köye dönüşlerin teşvik edilmesi’nden ‘Bölgede yoksulluğun ve işsizliğin azaltılması’na dair taleplere kadar, çeşitli talepler etrafında mücadele, bugün de ısrarla sürdürülmek durumundadır. Ama son aylardaki gelişmeler; bu taleplere yenilerini eklerken, sorunu Kürt-Türk kardeşliği üstünden, demokratik bir biçimde çözmek isteyen güçlere de yeni yükümlülükler getirmiştir. Bunun en başında da; bölgeyi yeniden OHAL koşullarına sürüklemek isteyen güçlere karşı mücadele gelmektedir. Terörle Mücadele Yasası’nın sertleştirerek ve fiiliyatta alınacak önlemlerle bölgeyi yeniden OHAL dönemindeki uygulamaların alanı yapmak isteyenlerin önünü kesmek, bugün, hem bölgede, hem de Batı illerindeki çalışmada (Batı illerinde bu çalışma çok daha önemli) son derece önem kazanmıştır.

Bunun için;

– Terörle Mücadele Yasası’nın sertleştirilmesini önlemek için mücadele,

– Seçim barajının kaldırılması talebinin öne çıkarılması,

-Seçilmiş belediye başkanları ve yöneticilerin baskı altına alınması ve görevden alınmasına karşı mücadele edilmesi,

– Legal parti yöneticilerinin ve yerel önderlerin sindirilmesi ve onların illegal hale gelmesi için yapılan baskılara karşı mücadele,

– Bölge gençliğinin ‘vurucu kırıcı bir güruh’; hırsızlık, kap-kaç, çeteleşmelerin asli faili gibi gösterilmesine karşı propaganda, önümüzdeki dönem bakımından son derece önem kazanmıştır.

Kürt sorununun demokratik çözümü merkezli bu taleplerin yanında; gençliğin bir yozlaşma ve kör şiddet kaynağı ve iş, aş, eğitim, sağlık hizmeti bekleyen başa bela bir toplumsal kategori olarak gösterilmesine karşı mücadele, (hele bir seçime gidildiği göz önüne alındığında) eğitimden sağlığa halkın acil talepleri ve emekçi sınıfların kazanılmış haklarının savunulmasına ilişkin talepler ile çete organizasyonlarının dağıtılması, basın ve ifade özgürlüğü ilgili talepler de önem kazanmaktadır.

Egemen güç odaklarının hesaplaşmalarında had safhaya varmaları; bir yandan ülkeyi karanlık bir geleceğe doğru sürüklerken, öte yandan da demokrasi güçleri için gidişata müdahale etme imkanlarını sınırsız bir biçimde genişletmektedir. Süreç için asıl dikkat edilecek özellik de budur. “Demokrasi cephesi”nin güçleri dönemi doğru değerlendirdiklerinde, ülkeyi Kürt sorunu ya da laiklik-Şeriat sorunu üstünden halkı karşı karşıya getirerek kendi devranlarını sürdürmeye çalışan sermaye odaklarının halkla karşı karşıya getirilmeleri ve ipliklerinin pazara çıkarılması zor olmayacaktır.

Milliyetçilik ve Enternasyonalizm

Sözlüklerde ya da gündelik dilde, en masum sözcüklerden birisi olan, çoğu zamanda bir övgü ve övünme vesilesi yapılan “milliyetçilik”, ideolojik ve politik bir silah olarak kullanıldığında; ulusların, halkaların, tüm insanlığın başının belası olan bir içerik kazanmaktadır.

Egemenler, kendi sömürü ve çıkarlarını gizlemek için, bu çıkarların tüm ulusun çıkarları olduğunu iddia ederler; özellikle de gençliği “milliyetçi” bir ideolojik formasyonla yetiştirerek, onun enerjisini, hem sömürüyü artırma hem de başka uluslara ve ülkelere karşı mücadelelerinde bir araca dönüştürmeyi amaçlarlar. Çünkü; milliyetçilik, ülkeden ülkeye değişse de, son bir-bir buçuk yüzyıl içinde, gerici güçlerin, yığınların aklını karıştırmak, gözünü bağlamak için kullandığı bir ideolojik gözbağı olarak kullanılmıştır; bugün de kullanılmaya devam edilmektedir.

İşçi sınıfını, gençlik yığınlarına yönelik olarak, “daha iyi bir insanlık toplumu”, “sömürüsüz ve barış içinde bir dünya” idealini değil, ama kendi düzenlerinin en iyi düzen, kendi ülkelerin en ideal ülke, hatta kutsanmış, “seçilmiş” olduğunu propagandalarının esası olarak öne çıkaran egemen güç odakları ve onların eğitimcileri, ideologları, politikacıları, din adamları…, bu kafa karışıklığı yaratma gayretlerine en geniş dayanağı milliyetçilikte bulmuştur. Türkiye’nin son yüz yıllık tarihi de, kimi zaman bütün diğer ulusları aşağılayan Turancılık, kimi zaman “Atatürk milliyetçiliği”, “sol milliyetçilik” gibi adlar altında, işçi sınıfını, gençliği milliyetçilikle zehirlemenin tarihidir. Son bir-bir buçuk yıldır ise; milliyetçilik; egemenlerin arasındaki iktidar kavgasında ve ülkeyi bir Kürt-Türk çatışmasına doğru sürüklemek isteyen gerici, şoven milliyetçi güçlerin bir silahı olarak kullanılarak, bir siyasi programa dönüştürülmek istenmektedir. Sermaye partilerinin aralarında milliyetçilik yarışına girmeleri; 70-80 yıl sonra “Kızıl elmacılık”ın yeniden popülerleştirilip, eski solcu siyasi çevrelerden Ülkücülere kadar “geniş” bir yelpazenin ortak bir organizasyonu olarak, tüm milliyetçi çevreleri provokatif bir cephede birleştirmesi bir rastlantı olmadığı gibi, kendiliğinden olan bir şey de değildir. Tersine; bu yönlü gelişme, yelkenine rüzgar üflenen milliyetçiliğin, CHP’den, İP’ten MHP’ye, burjuva siyaset arenasında etkin bir sis bulutuna dönüşmüş olmasındandır.

 

KAVRAM OLARAK MİLLİYETÇİLİK

“Milliyetçilik”i, Türkçe’de “ulusçuluk” olarak da kullanmaktayız. Ancak, kendilerini, hayli kirli bir tarihe sahip olan ırkçı milliyetçilikten “ayırmak” isteyen, hem solcu (hatta sosyalist) hem de milliyetçi olduklarını, ırkçılığı reddettiklerini iddia eden kimi siyasi çevreler ve “aydınlar”, ırkçıların, Turancıların “milliyetçi”, kendilerinin ise “ulusçu”, “ulusalcı” (millici) olduğunu söylemektedirler. Dolayısıyla, Turancı milliyetçilikle ulusçuluk arasında özde bir ayırım olduğunu iddia etmektedirler ki, burada yapılan, tümüyle bir sözcük oyunundan ibarettir.

Kavram kargaşası bu boyutta da kalmamakta, kendilerini “sağ milliyetçi”, “sol milliyetçi” diye de tanımlayarak; milliyetçilikten beslenen siyasi odaklar, kendi aralarındaki ayırımları kavram düzeyine çıkararak, “kavram” kargaşasına katkı yapmaktadırlar.

Bu yüzden de, öncelikle bu kavram kargaşası tuzağına düşmemek için, bu yazı içinde; ulusçuluk ve milliyetçilik, sözlüklerde olduğu gibi, eş anlamlı olarak kullanılacaktır. Dahası “sağ milliyetçilik”, “sol milliyetçilik” (ulusalcılık) sadece tırnak içinde ve olumsuz  anlamda kullanılacaktır.

Milliyetçilik (ulusçuluk) gibi, ulusalcılık da, “millet”den türeyen, onunla bağlantılı bir tutumdur. Dolayısıyla da “kapitalizm şafağında” ortaya çıkan bir olgu olan “millet”in çıkarlarının ifadesi olarak biçimlenmiş; onun evrimiyle, milliyetçilik de evrim geçirmiştir.

Milletlerin ortaya çıkmasından itibaren, hemen her ciddi felsefi eğilim ve birer birer düşünürler, milletin ne olduğu, nasıl bir kategoriye karşılık geldiği, onun oluşumu ve geleceğine dair çeşitli tezler öne sürmüşlerdir ve bugün bile bu tartışma sürmektedir. Ancak kavramı idealist içeriğinden arındırarak, ona bilimsellik kazandıran Marksizm olmuştur.

Stalin, bu kavramı; 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başındaki “ulus” tartışmalarından da kalkarak, şöyle tanımlamıştır: Ulus; tarihsel olarak oluşmuş, ortak bir dil, toprak, ekonomik hayat ve kendini ortak bir kültürde bütünleyen ruhsal biçimleniş temelinde oluşan, istikrarlı bir insan topluluğudur. (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun, sf. 14, Evrensel Basım Yayın)

Demek ki; yalnızca aynı dili konuşan, aynı ırktan gelen insanların oluşturduğu topluluklar ulus sayılmazlar. Ya da çoğu zaman sanıldığı gibi, aynı ırktan gelen insan toplulukları bir ulus sayılmaz. Örneğin Türkiye’deki Türklerle eski SB’den ayrılan birçok “Türki kökenli halkları” aynı ulustan saymak doğru olmaz. Çünkü onlar ayrı topraklar üstünde yaşamaktadırlar, yanı sıra uzun bir tarihsel süreç içinde ayrı bir kültürel şekillenme içinde olmuşlar, ayrı bir ekonomik hayat oluşturmuşlardır.

1990’ların başında SB dağıldığında, ulusun ırksal bir kategori olduğu yaklaşımıyla, Türkiye’nin egemenleri, ırkçı-milliyetçi çevreler; bu halkların Türkiye ile bütünleşip, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan büyük bir Türk dünyası” meydana getireceklerini iddia etmişlerdi. Bu propagandayı örgütleyenlerin amacının, aslında bu ülkeleri, Türkiye’nin sömürgeleri olarak kullanmak olduğunu yok saysak bile, bu hayaller üç beş yıl bile sürmeden bitti. Çünkü o halklar, Türk milliyetçileri”nin, kendilerine “kardeşim” derken, aslında kendilerini sömürmek, kullanmak, ülkelerini yağmalamak için geldiğini fark etmiş; “milliyetçiler” de, bu ülkelerde, “Türklüğün kalmadığını”, hatta “dinlerini, milliyetlerini unuttuklarını”, “Ruslaştırıldıklarını”… “fark etmiş”, oralarda etkin olmak, çıkarlarını sürdürmek için “kardeş olma”nın yetmeğini görerek, “darbe düzenlemeye” kadar varan eylemlere girişmişlerdir.

Aynı devlet sınırları içinde yaşamanın bir ulus olmaya yetmediğin en önemli kanıtlarından birisinin örneği ise, yine Türkiye’nin kendisidir. Örneğin Türkler ve Kürtler bin yıldır bir ve aynı devlet sınırları içinde yaşadıkları halde, modern çağda ayrı ayrı uluslar olarak biçimlenmişler; aynı devlet içinde ezen-ezilen ulus ilişkisi oluşmuş, bu yüzden de dili, kültürü, tarihsel olarak şekillenmesi farklı olan Kürtler; kendi ulusal hakları için mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü, bin yıllık doğal ilişkiler içinde asimile edilememiş olan Kürtleri, egemenler son yüzyılda zorla asimile etmeye yönelmişler; dil ve kültür yasaklamaları, zorunlu iskan (sürgün) vb. türü uygulamalara girişmişlerdir. Ama yakın tarihimizdeki son derece acı deneyimlerle de görülmüştür ki, Anayasa ve Türkiye’nin egemenlerinin “tek ulus” iddiası, sadece bir iddia ve propagandadan ibaret kalmıştır. Ve Kürt sorununun çözümü, bugün Türkiye’de iki ayrı ulusun varlığını kabul etme ve bu ulusların eşit haklara sahip olmasına bağlanmıştır. Başka türden çözümlerin bir çözüm olamayacağı, giderek daha geniş kesimlerce fark edilmektedir.

Irkçıların ve ırkçı-milliyetçilerinin öne sürdüğü gibi; ulusun bireylerinin damarlarında akan kanın bir anlamı yoktur. Yani iki ayrı topluluğu oluşturan bireylerin aynı soydan, aynı eski atalardan gelmiş olmasının bir önemi olmadığı gibi, aynı dili konuşuyor olmak ya da aynı topraklar üstünde uzunca bir zaman bir arada ya da yan yana yaşamış olmak da bir ulus olmaya yetmemektedir.

 

MİLLYETÇİLİK, ENTERNASYONALİZM VE YURTSEVERLİK

Peki milliyetçilik (ulusçuluk, ulusalcılık) kavramından ne anlamalıyız? Gerçekten de milliyetçilik her zaman yurdunu sevmek midir; ya da milliyetçi, o yurt ve o topraklar üstündeki insanları sevmek anlamına gelir mi? Şimdi buna bakalım.

Milliyetçilik, milletle bağlantılı bir kavramdır; ve ilk akla gelebileceği gibi, kendi milletinden, kendi ulusundan olandan yana olmak, onun çıkarların savunmaktır. Politikada ve uluslararası ilişkilerde, bu; kendi ulusunun çıkarlarını başka ulusların çıkarlarından üstün görmek, haklı-haksız gözetmeden, kendi ulusun çıkarların savunmak anlamına gelir.

Genel olarak tek uluslu devletler olarak şekillenmiş batı Avrupa’da, en azından uluslaşma sürecinde, ulusçuluk devrimci bir işlev görmüş; ulusal çıkarlar uğruna, feodal çitlerin, eski imparatorlukların yıkılmasında milliyetçilik önemli bir rol oynamıştır. Marx ve Engels, onun içindir ki, 1871 Paris Komünü’ne kadarki dönemde, Avrupa’daki savaşları ilerici savaşlar olarak değerlendirdi. Çünkü bu savaşlar; Büyük Fransız Devrimi’yle sloganlaşan Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik özlemlerinin ifade ettiği fikirlerin yayılmasına hizmet ettikleri gibi; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Çarlık Rusyası gibi köhnemiş gericilik merkezlerini zayıflatıp güçten düşürdüler. Nitekim bu dönemde, “uluslararası hukuk”, “Kantçı hukuk anlayışı” üstünden, “bir ülkenin kendi çıkarları için başka ülkelere savaş ilan etmesi”ni meşru görüyordu.

V. İ. Lenin, kapitalizmin gelişmesiyle ulus sorunu arasında ilişkiyi şöyle ifade ediyor:

Gelişen kapitalizm ulusal sorun konusunda iki farklı tarihsel eğilme tanıklık eder. Birincisi, uyanan ulusal yaşam ve ulusal hareketler, her türlü ulusal baskıya karşı mücadele ve ulusal devletlerin yaratılmasıdır. İkincisi ise, her biçimde uluslararası ilişkilerin gelişip büyümesi, ulusal çitlerin yıkılması, sermayenin genel olarak ekonomik yaşamın, politikanın, bilimin vb. uluslararası birliğinin ortaya çıkmasıdır.

Her iki eğilim de kapitalizmin evrensel yasasıdır. Kapitalist gelişmenin başlangıcında birinci eğilim ağır basar. İkinci eğilim, sosyalist topluma dönüşmeye doğru ilerleyen olgun kapitalizmi karakterize eder. Marksistlerin ulusal programı her iki eğilimi de hesaba katar ve şunları savunur: İlk olarak uluslar ve dillerin eşitliği ve bu bakımdan hiçbir ayrıcalığa izin verilmemesi (ve aynı zamanda ulusların kendi kaderlerin tayin hakkı). İkinci olarak da enternasyonalizm ilkesi ve en ince biçimleriyle burjuva milliyetçiliğinin proletaryaya bulaştırılmasına karşı amansız bir mücadele.” (Marksizm ve Ulusal Sorun, Lenin, sf. 82)

Ayrıntılarından arındırırsak, şunları söyleyebiliriz: Demek ki; gerek dünya ölçeğinde gerekse birer birer ülkelerde, ulusun gelişme safhasında kapitalizm olumlu rol oynarken; kapitalizmin olgunlaşmasına paralel olarak, ulus; ulusu oluşturan sınıfların karşılıklı mücadelesiyle, onları birada tutan bağların gevşemesiyle karakterize olmaya başlar; burjuvazi, kendi egemenliğini sürdürmek ve işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfları zapturap altına almak için baskı ve şiddet yöntemlerini devreye sokar; başka uluslara karşı –kendi çıkarlarından başka çıkarlar olmayan– kendi ulusunun çıkarlarının önemini abartarak; milliyetçiliği, işçi sınıfı ve tüm öteki sömürülen ve ezilen sınıf ve tabakalar için gözbağı olarak kullanmaya yönelir… Ama bütün bu “olumsuz” gelişmeler; Lenin’in yukarıda sözünü ettiği, “sosyalist topluma dönüşmeye doğru ilerleyen kapitalizmin” sancılarıdır. Bunun “milliyetçilik” bakımından anlamı ise, burjuva milliyetçiliğinin, artık feodal çitlere, gericiliğe karşı ulusu birleştirmenin, özgürlüğün ve ilerlemenin değil, ama gericiliğin bir ideolojik silahına dönüştüğü; artık “ulus sorununu çözmenin” yolunun da burjuva milliyetçiliğinden değil işçi sınıfı enternasyonalizminden* [*Dipnot: Enternasyonalizm (uluslararasıcılık) kavramı, Marksizme ait bir kavramdır ve ulusal olanı aşma, uluslararası davranmayı ifade eder. Bir yandan bakıldığında, kapitalizm uluslararası bir sistemdir, bu yüzden burjuva milliyetçiliği de uluslararası bir özellik taşır, ama bundan, sermayenin uluslararası çıkarlarını, uluslararası çapta işçi sınıfını sömürmeyi ve dünyayı sınır gözetmeden yağmalamayı çıkarır. Proletarya enternasyonalizmi ise; ırk, dil, din, milliyet farkı gözetmeksizin, bütün dünyanın işçilerinin kardeşliğini; bütün halkların kardeş olmasını, sınırları ortadan kaldırmaya kadar varan bir insanlık dünyasını gerçekleştirmeyi amaçlar. Kapitalistler, tekellerin egemenliğini ve onların sınırsız dolaşım hakkını savunur. Bunu, en açık biçimde, son çeyrek yüzyıldır gündemde olan “küreselleşme” politikalarında ve “küreselleşme” ideologlarının tarif ettiği hedeflerde görüyoruz. Küreselleşme yanlıları, sermayenin ve malların sınırsız bir biçimde dolaşmasını engelleyen her şeyi milliyetçilikle suçlayıp ortadan kaldırmak isterken, aynı zamanda işçilerin birliği ve halkların kardeşliğini önlemek için de milliyet, ırk, dinsel, mezhepsel, bölgesel… ne tür ayrılık buluyorsa bunları kışkırtıp, “özgürlük kriterleri” yaparak, halklar ve mazlum uluslar arasında ayrılıkları körüklemekte, milliyetçiliği, bağnazlığı desteklemektedir. Bu, ulusal politikalar açısından, emperyalizmin çıkarları karşısında ülkelerin yalnızlaştırılması, emperyalistler karşısında mazlum halkların yalnızlaştırılması olarak şekillenmektedir.] geçtiğidir. Bu, elbette; sorunları çözemeyen kapitalizmin, sosyalizmin koşullarını oluşturarak; ulusal çitlerin yıkılmasının, sermayenin olduğu kadar işçi sınıfının da uluslararası birliğinin imkanlarını geliştirmesi demektir.

Söylenenlerin daha anlaşılır olması için biraz gerilere giderek, tarihe bakmak gerekir.

Çünkü “burjuva ulusların olgunlaşması”na karşılık gelen dönem, aynı zamanda proletaryanın da, artık burjuvazinin yedek gücü olarak değil, kendi adına, kendi dünyasını kurma isteğini de ifade eden talepleri doğrultusunda, kendisi için bir sınıf olarak tarih sahnesine çıktığı bir döneme de karşılık gelir. 1848 devrimlerinde, işçi sınıfı, silahını tarihte ilk kez kendi burjuvazisine de çevirir.

Marx ve Engels, 1848 yılında kaleme aldıkları Komünist Manifesto’da; burjuvazi ile proletaryanın ulusal sorun karşısındaki tutumunu şöyle ifade ediyorlardı:

Komünistlere ayrıca vatanı, milleti ortadan kaldırmak isteme suçu yüklendi.

İşçilerin vatanı yoktur. Zaten olmayan bir şeyin onlardan alınması da mümkün değil. Proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda olduğu için kendisi de ulusaldır hala, ama asla burjuva anlamda değil.

Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin ticaret özgürlüğünün, dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.

Proletarya egemenliği bunu daha da yok edecektir…” (Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, sf. 69)

1848’de dikkat çekilen burjuva ulusların kendi sonlarını işaretleri 1871’deki Paris Komünü’yle somutlaştı. 1871’de Paris’te ayaklanan işçiler burjuva devlet çarkını kırarak, kapitalist sınıf üstünde bir diktatörlük kurmaya yönelerek, tarihin gidişatına yön verecek bir sınıf olduklarını gösterdiler. Bu tarihten itibaren, burjuvazi, savaşta da, barışta da proletaryanın bu tehdidini hep ensesinde hissetti; attığı her adım bu tehdidin baskısı altında oldu.

Bu, aynı zamanda, burjuvazinin, proletaryaya karşı, eskiden savaştığı feodalizm (kaldığı kadarıyla artıkları) ve en gerici güçlerle ittifak kurması, dolayısıyla burjuvazinin (kuşkusuz büyük burjuvazinin) ve onun çıkarlarının ifadesi olan milliyetçiliğinin feodalizme ve gericiliğe karşı mücadeleye son vermesi demekti. Onun için Marx ve Engels, Paris Komünü’nü, batı Avrupa’da ulusçuluğun ilerici bir rol oynadığı dönemin sonu olarak görürler. Tam tersine, artık ulusçuluk; işçi sınıfının kendi düzenini kurmasına karşı gericiliğin elinde bir silah olarak kullanılacaktır. En azından Batı Avrupa için böyledir.

Artık tarihi ilerleten güç; ulusların sorunlarını çözmenin siyaseti olan burjuva milliyetçiliği değil, proletaryanın enternasyonalizmidir ve artık her mücadelenin, ulusal mücadelelerin de, Doğu Avrupa’nın, Asya’nın ve Afrika’nın genç uluslarının kaderlerini belirleyen de, proletarya enternasyonalizmi ile burjuva milliyetçiği arasındaki çatışma olacaktır. Bu yüzdedir ki; yalnızca burjuva milliyetçiliğiyle proletarya uluslararasıcılığı değil, ama burjuvazinin uluslararasıcılığı ile proletaryanın uluslararasıcılığı da karşıttır.

Ulusların oluşması aşamasında olumlu bir rol oynayan milliyetçilik ya da ulusalcılığın; emperyalizm çağı ile birilikte; özellikle de Ekim Devrimi sonrasında, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çatışma dünyasında, ulusların çıkarlarının ancak sosyalizmin dünyasından yana olmakla birleştiği ölçüde olumlu rol oynadığına tanık olundu. Aksi halde milliyetçilik, “kendi ulusunun çıkarlarını öteki ulusların çıkarlarından önde görmek” anlamında bile, kendi amaçlarıyla da çelişerek, en gelişmiş kapitalist ülkelerin, emperyalist sistemin ya da onun içindeki odaklardan birisinin çıkarları uğruna kendi ulusunun da çıkarlarını feda etmeye dönüşmüştür. Demek ki; ulusal gelişmenin ilerleyen aşamasında yurtseverlikle milliyetçilik ayrışmakta; yurdunu sevmek; emperyalizme karşı ülkenin bağımsızlığını savunmak; bu bağımsızlığı emperyalist stratejilere karşı mücadele üstünden emperyalizmle çıkarları çelişen diğer uluslarla birleşme; (dolayısıyla “Benim ulusumun çıkarları bütün diğer uluslardan önemlidir” tezinin geçersizliği) ayırımcı, ulusları birbirine karşı kışkırtan bir rol oynayan milliyetçiliğin terk edilmesi, bunun yerine “yurtseverliğin” önem kazanması anlamına gelmektedir. Çünkü emperyalizme karşı mücadeleci tutumu ifade etmek üzere, yurtseverlik; milletçilikten farklı olarak, ayrıştıran, parçalayan değil, emperyalizme karşı ortak çıkarlara sahip olan sınıfları, zümreleri, ulusları birleştirmeyi amaçlayan; emperyalizme karşı ulusların bağımsızlığını savunan; aynı ülkedeki uluslar ve ulusal sorunlar bakımından da demokratik çözümü savunan ve ulusların eşitliğini, ulusların kendi kaderini tayin hakkını esas alan bir tutum olarak biçimlenmiştir. Bu bakımdan da yurtseverlik; milliyetçilik temelinde bir ülke bağımsızlığını değil; enternasyonalizme dayanan; ulusal çitleri aşan ve emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesiyle birleşen bir içeriğe sahiptir.

 

 

Bu açıdan Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşananlar çok öğreticidir. Kurtuluş Savaşı sonrasında, milliyetçilik; Kürtlere karşı Türk ulusunun çıkarlarını öne çıkararak, Türkiye’de demokrasinin gelişmesinin önüne set çeker, ve ilerleyen yıllarda, en hızlı gelişen emperyalistlerin dünyayı yeniden paylaşmasını talep eden ve faşizmi kendi egemenliğini yaymanın biçimi olarak benimseyen Alman-İtalyan-Japon mihrakının hizmetine girerken (bir çelişki gibi görünse de, bütün ırklardan üstün bir “yaratılış”a sahip Alman ırkının çıkarlarını savunmak anlamına gelen bu hizmeti en çok benimseyenler, Türklerden başka soylu ulus tanımayan Turancılar, ırkçı-milliyetçi odaklar oldu), 2. Dünya Savaşı sonrasında ise; milliyetçiler, çeşitli fraksiyonlarıyla, ABD’nin başını çektiği emperyalizmin “komünizmi kuşatma stratejisinin” en militan güçleri olarak rol oynamışlardır. Nitekim ülkücü-milliyetçi kesimlerin önde gelen bazı temsilcileri; 1960 ve ’70’lerde nasıl kullanıldıklarını, Amerika’ya nasıl uşaklık ettiklerini, biraz nostalji, biraz da pişmanlık ifade eden bir üslupla, kendileri, bugün sıkça itiraf etmektedirler.

V. İ. Lenin; bu karşıtlığı şöyle sert çizgilerle çizer:

Burjuva milliyetçiliği ve proletarya enternasyonalizmi –bunlar kapitalist dünyada iki büyük sınıfa tekabül eden ve ulusal sorunda iki farklı siyaseti (hatta iki farklı dünya anlayışını) ifade eden birbiriyle uzlaşmaz düşman sloganlardır. (Marksizm ve Ulusal Sorun, Lenin, sf. 79)

Lenin’in bu saptaması, 20. yüzyıldaki gelişmeler içinde çok çarpıcı bir biçimde doğrulanmıştır.

Şöyle ki; İtalya ve Almanya’nın ulusal birliğinin sağlaması ve ardından 1871 Paris Komünü; yani işçi sınıfının burjuvaziye karşı kendi iktidarını somutlaştırması; Batı Avrupa’da uluslaşmanın tamamlanmasına ve bu ülkelerde ulusal çıkarların (eskiden de asıl olarak sermayenin çıkarı olan, ama feodalizme karşı “bütün halkı” peşinde birleştiren sermayenin tarihsel olarak ilerici rol oynamakta olan çıkarlarının) artık gerçekte ulusal olmaktan çıkıp; sermayenin uluslararası çıkarlarına, tekellerin çıkarlarına dönüştüğü döneme girildiği; dolayısıyla ulus adına çıkarılan savaşların da artık gerici; başka ulusları egemenlik altına alma savaşlar olduğu anlamına gelmektedir. Emperyalizm çağı ile bu durum daha netleşti ve genelleşerek, emperyalist ülkeler bakımından “ulusal” mücadele, bu ülkeler arasındaki dünyanın yeniden paylaşılması mücadelesine bağlandı, emperyalist burjuvazinin “ulusallığı” dünya egemenliği peşinde koşma içeriği kazandı. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı, bu gelişmelerin tipik bir ifadesi oldu. Burjuva milliyetçileri, burjuva milliyetçisi, sosyal şoven bir çizgiye savrulan eski Marksistler; patlayan savaşta, kendi burjuvazilerinin isteği doğrultusunda, “anayurdu savunma” adına, emperyalist burjuvazinin amacına hizmet etmek üzere mevzi tutarken; gerçek Marksistler; her ülkeden işçilerin, silahlarını kendi burjuvazilerine çevirmeleri çağrısı yaptılar. Çünkü, bu savaş, ulusların kurtuluş savaşlarıyla ilgisi olan bir savaş değil, tersine, tekelci sermaye gruplarının ve onların devletlerinin dünyayı yeniden paylaşma savaşıydı.

Elbette ki; “savaşa karşı savaş”, “her ülkenin işçilerinin silahlarını kendi burjuvalarına çevirmesi”, enternasyonalizmin bir gereği idi; ve bütün ülkelerin işçilerini kendi burjuvazilerinin savaş politikasına karşı çıkartarak; uluslararası çapta işçi sınıfını, savaşa karşı ortak bir strateji içinde savaşmaya çağırmak demekti. Bu, işçi sınıfının, tekellere karşı, emperyalizme karşı uluslararası (enternasyonal) bir birlik oluşturması anlamına geliyordu.

 

SOSYALİZM VE ULUSAL SORUN

1. Emperyalist Paylaşım Savaşı, önceden yapılan bütün tahminleri aşan bir dünya tablosu ortaya çıkarmıştı. 1917 Ekim’inde, daha savaş bitmeden dünya ilk kez gerçek anlamda ikiye bölünmüştü. Bir yanda sosyalist bir dünya; işçi sınıfının dünyanın altıda birinde, bütün insanlığa ekmek, barış, özgürlük, kardeşlik ve eşitlik vadeden  kendi iktidarını kurduğu bir dünya, ve öte yanda, kaosun, kargaşanın, gidişatını sömürünün belirlediği, ulusların birbirini boğazladığı kapitalizmin dünyası. Bu iki dünyanın “uluslar sorunu”nu çözmesi de kendisine göre oldu.

Savaşın emperyalist galipleri; savaşın ve SB’nin doğuşunun daha da karmaşıklaştırdığı dünyanın sorunlarının çözümü için, görünüşte, ABD Başkanı Wilson’un “doktrini” olarak sunulan “self determination hakkının”, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nın tanınması ilkesini öne sürdüler. Ve galip emperyalist devletler; sömürgeler ve yarı sömürgelerin halklarına bu ilkeye uyacaklarını ilan ettiler. 1919’da SB’nin girişimiyle Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı da, ezilen halkları birleşmeye ve sömürgecilere, emperyalistlere karşı baş kaldırmaya çağırdı ve bütün “ulusların kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız koşulsuz tanıdığını ve tanıyacağını” ilan etti.

Söylemde iki “karar” birbirine çok benziyordu. Ama biraz yakından bakıldığında; kapitalist dünyanın uluslar ve sömürgeler soruna getirdiği çözümün; halkların sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadelesini kontrol altına almak ve emperyalistler arası çelişmelerin bir devamı olarak, dünyanın paylaşımının, savaş olmayan koşullarda sürdürülmesinden başka bir şey olmadığı görülür. Bunun pratikteki anlamı ise, savaştan yıpranmadan çıkan ABD’nin, çözülen sömürgecilikten pay alarak “yeni sömürgeler” oluşturması, İngiltere ve Fransa’nın sömürgeciliğini, “bağımsızlık” görüntüsü ardında sürdürmesiydi. Daha da önemlisi, bu emperyalist çağrı ve tutum, genç SB’nin sömürge ve yarı sömürgelerde uyandırdığı bağımsızlık ve kurtuluş heyecanının sömürge sistemini tümüyle çökerteceği endişesinden kaynaklanıyordu. Bütün bunlardan başka; emperyalizm çağında artık sermaye; hegemonyasını gerçekleştirmek için, askeri bakımdan işgal etmeye ihtiyaç duymuyordu. Emperyalizm döneminde sermaye ihracının mal ihracına göre önem kazanması, klasik sömürgeleştirmeye gerek olmadan da aynı sonuçları (hegemonyaların sürdürmelerini) elde etmelerini sağlıyordu. Bu nedenle de, sömürgelerin “siyasi bakımdan bağısız olmaları”, ekonomik bakımdan emperyalist sistem içinde kaldıkça, artık sistemin yaşaması için bir sorun teşkil etmeyecekti.  Bu yüzden de; sömürgeler sadece siyasi bakımdan “bağımsızlaşsalar” da, gerçekte emperyalist talan ilişkileri ve hegemonyanın dışına çıkmış olmuyorlardı. Bunun içindir ki, ulusal sorunun çözümü artık emperyalizme karşı mücadeleden geçiyor; dolayısıyla emperyalist sistemin dışına çıkılarak mümkün hale gelebiliyor, ulusal sorunun çözümü, emperyalizmden kurtuluş sorunu olarak şekilleniyordu.

İşte Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nın çağrısı tam da buydu. Kurultay, ezilen halkları emperyalizme karşı mücadelede birleşmeye çağırıyor; SB’nin bu mücadeleleri sonuna kadar ve kayıtsız koşulsuz destekleyeceğini ilan ediyordu.

Komünist Manifesto’nun “son sözü” olan “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” çağrısının Ekim Devrimi sonrasında kurulan 3. Enternasyonal tarafından “Bütün dünyanın işçileri ve ezilen halkları birleşin!” biçiminde yenilenmesi, ulusal sorunun sorun olmaya devam ettiği dünyada, işçi sınıfının uluslar sorunuyla kendi stratejisi arasındaki kopmaz bağa da işaret ediyordu.

Nitekim Doğu Halkları Kurultayı’nın bu çağrısı, Asya ve Afrika’nın ezilen uluslarında yankı uyandırdı; Çin’den Hindistan’a, Türkiye’den Afrika ülkelerine kadar, dünyanın önemli bir bölümünde ulusal mücadeleler emperyalizme karşı mücadelede; genç Sovyetler Birliği’nin “dolaylı müttefiki” olarak rol oynarken, aynı zamanda, SB’nin desteğinde, ulusal bağımsızlıklarını geliştirme ve ulusal ekonomilerini kurmak için, kendi sanayi ve tarımlarını korumak için önlemler alma imkanı elde ettiler.

Süreç ilerledikçe görüldü ki; Ekim Devrimi’nin sosyalist ve kapitalist olarak böldüğü dünyada ulus ve ulusal devletlerin kurulması sorunu, kapitalizmin şafağında ortaya çıkan uluslar ve ulusal devletlerin kurulmasından farklıydı, ve bu genç uluslar ve ulusal devletlerin bu iki dünya arasındaki mücadelede yansız kalmaları çok zordu ve önünde sonunda iki stratejiden birisine bağlanmak durumunda kalıyorlardı: Ya kapitalist dünyanın bir yarı-sömürgesi olma (sonradan bunlara “yeni sömürge” denildi) ya da sosyalist SB’nin kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele stratejisinin bir ifadesi olan Bakü Kongresi Kararları doğrultusunda emperyalizme karşı mücadele eden bağımsız, demokratik cumhuriyetler stratejisine… Ya kapitalist emperyalizme ya da sosyalizme bağlanma.

Kuşkusuz bu bölünme, her dönemde bu iki ana gücün karşılıklı olarak mücadelesi tarafından olduğu kadar, iç ve bölgesel nedenlerin baskısıyla da birleşerek biçimlenmiştir. Ama uzun aralıklar içinde ele alındığında, 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş mücadelelerinin ancak sosyalist SB ile yakınlaştığı ölçüde; onun kapitalizme ve emperyalizme karşı oluşturduğu dünya ile birleşildiği ölçüde bağımsız ve demokratik bir yönelişe girebildiği görülmüştür. Emperyalist dünyaya yakınlaşan; onların sosyalizme karşı mücadelelerinin müttefiki olmaya yönelen uzlaşmacı ulusal mücadeleler, giderek gericileşip, yarım kalan demokratik devrimler kategorisi içinde kalmışlar; iç gericiliğin çıkarlarının gerçekleştirildiği, politikanın dış müdahalelerle bir cuntalar savaşına dönüştüğü ülkeler haline gelmişlerdir. Türkiye [*Dipnot: Türkiye; ulus ve ulusal devletin şekillenişi bakımından, 20. yüzyılın en tipik ülkesidir. Bir yandan emperyalizme karşı ilk ulusal kurtuluş savaşını vermesi, öte yandan da Bakü’den ve batıdan gelen çağrıların etkisine açık olmasıyla tipik özellikler gösterir. Kurtuluş Savaşı’nın sıcak döneminde, Misak-ı Milli sınırları içinde, başta Kürtler ve Türkler olmak üzere, tüm halkları birleştirmeyi amaçlayan Kurtuluş Savaşı’nın önderleri, Türk ulusal burjuvazisinin temsilcileri; SB ile yakınlaştıkları ölçüde emperyalizm ve işbirlikçilerinin işgaline karşı mücadelede sağlam ve kararlı bir dayanağa sahip oldukları gibi, üst yapıyla sınırlı kalsa bile, feodal yapıya, saltanat ve hilafete karşı tutumlar almaya yönelmişler, batı emperyalizmine yaklaştıkları ölçüdeyse, Türk milliyetçiliğine, ırkçılığa, Turancılığa meyil etmişler, iç gericiliğin isteklerini tatmin etmeyi “ulusal politika” haline getirmişlerdir. 2. Dünya Savaşı sonrası ise, batı emperyalizminin “komünizme karşı savaşı”nın ön cephesinde yer alan Türkiye; “Yeşil Kuşak’ın da ilk halkası olarak rol oynamıştır. Genel seçimlerin yapıldığı “demokratik ve bağımsız bir ülke” olarak görülen Türkiye’nin son yarım yüzyılı; cuntaların, kontra güçlerin düzenin gidişatına müdahale edip yönünü belirlediği, iç karışıklıkların, siyasi alt-üst oluşların eksik olmadığı ve Kürtlere karşı “düşük yoğunluklu bir savaşın” 20 yıl boyunca sürdürüldüğü bir ülke olarak geçmiştir. Nitekim bu yüzdendir ki; daha Kurtuluş Savaşı içinde, çözümü için adım atılan Kürt sorunu ve laisizm sorunu, bugün “acilen çözülmesi gereken sorunlar” olarak gündemin baş sırasındadır. Türkiye örneği, emperyalizm çağında, burjuva milliyetçisi bir platformda kalındığı sürece, ülkenin demokratikleşmesi ve gerçekten bağımsız bir ülke olmasının mümkün olmadığının bir örneği olması bakımından da ilginçtir.] ve kimi Asya ve Afrika ülkeleri, bu kategoriden “cumhuriyetler” olarak tarihe geçmiştir. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasındaki dünyada; bu durum çok çarpıcı olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim; Arap ülkeleri ve pek çok Afrika ülkesinde ulusal sorun ve sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele (SB’de de kapitalizme yönelme sürecinin başlaması ve Kruşçevcilerin bu ülkeleri kendi egemenliklerinin bir dayanağı olarak kullanmaya yönelmesiyle) bu ülkelerde de cuntalar ve iç karışıklıklara yol açarken, anti-emperyalist mücadele de bölünmüş; genç ulusal cumhuriyetlerin demokratik gelişimlerinin önü kesilmiştir. Bu durum, kaçınılmaz olarak; daha kuruluşundan itibaren  SB’ye karşı emperyalizmin bir “Truva Atı” rolünü oynayan Yugoslavya’nın girişimiyle oluşan (arkasında ABD’nin ve İngiltere’nin olduğu sonraki yıllarda açıkça görüldü) “Bağlantısız ülkeler bloğu”nu genişletmiş; sonuçta, 2. Dünya Savaşı sonrasının ”masum bir eğilimi” gibi ortaya çıkan “bağlantısızlık”ın, kapitalist emperyalizmin SB’yi ve komünizmi kuşatma stratejisinin (soğuk savaşın) bir ayağı olduğu gerçeğini de ortaya çıkarmıştır.

 

KÜRESELLEŞME VE MİLLİYETÇİLİK

Küreselleşme politikaları olarak ifade edilen politikalar; son çeyrek yüzyılda; uluslararası sermayenin, dünya ölçüsünde serbestçe dolaşmasının önündeki engelleri kaldırma politikaları olarak biçimlenmiştir.

Stalin sonrası dönemde; SB’de, sosyalizmden geri dönüş ve ’70’lerde bu eğilimin iyice belirginleşmesine bağlı olarak, artık kendisinin somut olarak sosyalizm tarafından tehdit edilmediğini gören emperyalist kapitalizm; hızla liberal politikalara yönelerek; işçi sınıfının ve halkın mücadelesini, sosyalizmin kazanımları olan “ödünleri” ortadan kaldırarak; piyasacı bir kapitalizmi, mal ve hizmet üretiminin bütün alanlarına yaygınlaştırırken; işçilerin kazanılmış haklarını da ortadan kaldırarak, emeğin sömürülmesinde daha önce görülmedik boyutlara varan uygulamaları (esnek çalışma yöntemlerini vb.) devreye soktu.

Bu politikaların birer birer ülkelere yansıması; 1-) Gümrük duvarlarının kaldırılması, 2-) Ulusal sanayi ve tarımda koruma önlemlerin kaldırılması, 3-) Kamuya ait mal ve hizmet üretiminin özelleştirme yolumla tasfiyesi, 4-) İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşama ve çalışma koşullarına ilişkin (iş güvenliği, iş güvencesi, sosyal güvenlik, eğitim, sağlık gibi temel kazanımların) kazanılmış hakların ortadan kaldırılması için uluslararası planda bir saldırının organize edilmesi olarak şekillenmiştir. Esnek çalışma yöntemleriyle, işyeri düzeyinden uluslararası boyutlara kadar vararak, işçiler arasına rekabetin sokulması; sendikalar başta olmak üzere, sınıf örgütlülüğünü dağıtılması için taşeronlaştırma, işsizlik, rekabet baskısını kullanmak, yine bu politikaların yansımasıdır.

Bu saldırı karşısındaki tutumları ise şöyle sıralayabiliriz:

1-) Liberaller: Kapitalizm, ulusal çitleri yıkarak, insanlığı birleştirmek için devrimci bir rol oynuyor. Bu, insanlık tarihi bakımından bir ilerlemedir. Böylece savaşlar için bir neden kalmamaktadır. Ulusal devleti ve ulusal çıkarları savunmak milliyetçiliktir, gericiliktir. Özelleştirmeler ve kamu hizmetlerinden de devletin tümüyle çekilerek küçülmesi, devletin rolünün azalması demokrasi ve özgürlüklerin sınırlarını görülmemiş biçimde genişleteceği için, ekonomik liberalizm, kaçınılmaz olarak demokrasinin de sınırsız gelişmesine hizmet edecektir.

Bu içerikli gerici teze; bir zamanların Marksistleri ve sonradan liberalizme açıkça ya da üstü örtülü bir biçimde iltihak edenler da hevesle katıldılar ve daha da ileri giderek, sosyalizmin yapamadığını şimdi kapitalizmin yaptığın iddia ederek, kapitalizmin kucağına savrulmuş olmalarını da haklı çıkarmaya çalıştılar. Kendisini hala Marksist, sosyalist sayan, Troçkizmden etkilenen kimi çevreler de, emperyalist neoliberal saldırganlık karşısında bağımsızlık ve “milli çıkarların” savunulmasını milliyetçilik olarak görmekte; özelleştirmeye karşı çıkmayı, burjuva devletin güçlü olmasını savunmak ve kapitalizmin liberaline devletçisini tercih etmek olarak suçlarken, yabancı sermayeye karşı mücadeleyi, ulusal sanayiinin ve tarımın savunulmasını da milliyetçilik olarak nitelemektedirler. Dolayısıyla bu mihraklar, niyetlerinden bağımsız olarak, emperyalist propaganda merkezlerinin ağzıyla konuşup onlarla aynı safta yer almaktadırlar.

2-) Milliyetçiler: Küreselleşme, ulusa ve ulusal devlete saldırıdır. Devletin küçülmesi ve etkinliğinin azalması demek, etnik, dinsel ve mezhepsel ayırımların üstündeki devlet baskısının kalkması ve bölücülüğün kolaylaştırılması demektir; bu yönde yüründüğünde, ülkeler, Yugoslavya’da olduğu gibi, bölünecektir. Bu yüzden de, ekonomik liberalizm, aynı zamanda ülkenin güvenliğini de tehlikeye sokmaktadır. Özelleştirmeler devletin ekonomideki etkinliğinin azalması bakımından kötüdür, ama daha kötüsü, ulusal sanayi kurumlarının yabancıların eline geçmesidir. Bu yüzden, devlet işletmelerini yerli özel sektörün alması, ehveni şer görülüp desteklenmelidir. Bu şartlarda demokrasi istemi, devletin, askerin etkinliğinin azaltılmasını istemek, “derin devlet”e ve “çeteler”e karşı çıkmak, demokrasi istemek, uluslararası sermayenin, Türkiye’yi bölmek parçalamak isteyenlerin, “Sevrcilerin” oyununa gelmektir. Türkiye, etrafı düşmanlarla çevrili bir ülkedir. Ermeniler, Yunanlılar, Kuzey Irak Kürtleri, Suriye’nin topraklarımızda gözü vardır. İran, kendisine Türkiye’yi rakip gördüğü için, sürekli karıştırmak; Türkiye’ye “Şeriat ihraç etmek” istemektedir. AB; Amerika, İsrail ve süper NATO, Türkiye’yi bölmek için işbirliği içindedir. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”tur.

MHP’lisinden Kızılelmacı’sına; kendisine Kemalist diyeninden Ecevitçisi’ne, CHP’lisinden çete organizasyonlarının sözcülerine, milliyetçi cenah, söylemi ve dozu değişik olsa da bu görüşlerde hemfikirdiler.

3-) Enternasyonalistler: Evet biz; gümrük duvarlarının kaldırılmasına da, ulusal sanayi ve tarımın korunmasına ilişkin yasaların kaldırılmasına da, özelleştirmeye de, taşeronlaştırmaya da, mal ve hizmet üretiminde kamunun tasfiyesi ve bunların piyasa koşullarında üretilmesine de, Türkiye’nin uluslararası sermayeye entegre edilmesi için alınan tüm önlemlere de karşıyız. Bütün işçiler, emekçiler, yurdunu seven herkes de bunlara karşı çıkmalıdır. Çünkü bu politikalar; uluslararası sermayenin önündeki engelleri kaldırmak için, onun sömürüsünü ve dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırılması stratejisinin amacına varması için oluşturulmuş politikalardır. Dahasış bunu yaparken, sermaye merkezleri, aynı zamanda, işçi sınıfının 200 yıllık mücadelesinin kazanımlarını ve sosyalizmin insanlığa vurduğu damganın izlerini de temizlemek istemektedirler. Bu yüzden de, bugün tartışılan, burjuva devletin ne olup olmadığı [*Dipnot: Kaldı ki; gerek Kamu İktisadi Teşekkülleri, gerek parasız eğitim, sağlık, toplu ulaşım gibi temel hizmetlerin devletin üstüne yıkılması, burjuva devletin kendi doğasından gelen özelliklerinden değildir, tersine, işçi sınıfı ve sosyalizmin dayattığı, onun da üslenmek zorunda kaldığı yükümlülüklerdir. Tarım ve sanayii koruyan yasalar bile, sosyalizmin hayati bir tehdit oluşturması nedeniyle, emperyalist ülkeler tarafından kabul edilmek zorunda kalmıştır. Bu yüzdendir ki; devletin bu yükümlülükleri ve kimi “ulusal koruma” önlemleri, işçi sınıfının ve emekçilerin kazanımıdır ve savunulması da bu nedenle gereklidir.] değildir; bu politikaların, emperyalizmin dünya hegemonyasının devamı stratejisinin politikaları olduğudur. Bu yüzden bizim özelleştirmeye karşı çıkmamızın nedeni, devlet ya da yerli sermayeyi savunmak değil, uluslararası sermayenin hareket alanını daraltmak; onun dünyayı egemenliği altına alma (hegemonyasını yenileme) gayretlerini boşa çıkarmak içindir. Eğer, özelleştirme değil de devletleştirme onların stratejisinin bir aracı olsaydı; biz devletleştirmeye karşı çıkmakta tereddüt etmezdik. Dolayısıyla bizim tutumumuz milliyetçilik değil, işçi sınıfının uluslararası çıkarlarını savunmaktır; bunu ulusların kendi kaderlerin tayin hakkıyla birleştirerek; sadece ulusal düzeyde değil uluslararası düzeyde de halkların, ulusların demokratik ve anti emperyalist bir platformda kapitalizme, emperyalizme karşı birliği ve mücadelesidir. Somutta bu mücadele, kürselleşme politikalarına karşı mücadeledir, ulusal ve uluslararası planda, son tahlilde proletarya enternasyonalizminin gerçekleşmesi mücadelesidir. Çok açıktır ki, ezilen uluslar, halklar ve elbette işçi sınıfı; okuyarak, olan biteni seyrederek değil, ama sermayenin dünya egemenliğinin pratik uygulamalarına karşı mücadele içinde aralarındaki birliğin ve enternasyonalizmin önemini anlayacaklar; kapitalizme karşı ortak bir mücadele stratejisi etrafında ulusal çitleri aşarak birleşebileceklerdir. Bu yüzden de, burjuvazinin uluslararası politikalarına karşı mücadele ve herkesin kendi ülkesinde bu mücadeleyi sürdürmesi günümüzün en önemli gerçeğidir ve bunu atlayarak, “gelecek güzel günler”de oluşacak bir enternasyonalizm hayali içinde emperyalizme ve neoliberalizme karşı mücadeleden geri duranlar, sadece küreselleşmecilerin ekmeğine yağ sürerler.

Evet; “küreselleşme”; ulusal devletlerin etkisinin iyice azalıp; dünyanın tek bir kapitalist pazara dönüşmesi bir burjuva ütopyasıdır; bunu da en iyi “küreselleşmenin ideologları” bilmektedir. Ama küreselleşmeyi gerçekleştirmek bahanesiyle hayata geçirilmeye çalışılan politikalar; IMF ve Dünya Bankası’nın uyguladığı programlar, Dünya Ticaret Örgütü’nün geri ülkeler dayatmaları, emperyalist mihrakların yeniden oluşmaya başlaması, Yugoslavya’nın, SB’nin parçalanması, iç savaşların Avrupa’nın ortasına kadar taşınması, enerji savaşları, Afganistan ve Irak’ın işgali; ABD’nin GOP’u… bir gerçektir ve bu politikalara karşı mücadele; bu mücadelenin sadece ulusal çapta değil, uluslararası çapta da sürmesi; dolayısıyla emperyalistlerin stratejisine karşı işçi sınıfının ve ezilen ulusların mücadelesinin birleşmesinin gerekliliği de, hiçbir biçimde göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir.

Ve, enternasyonalistlerle, anti emperyalist güçlerle sanki aynı çizgideymiş gibi görünen milliyetçi odaklar, gerçekte; ulusun çıkarını her şeyin önüne koyarak; komşu uluslarla rekabete girmekten onları baskı altına almaya, komşu ülkelerle rekabetten karlı çıkmak için emperyalist güç odaklarıyla işbirliğine girmeye kadar pek çok yolla; ülkeyi yalnızlaştırdıkları gibi, emperyalizme karşı mücadelede birleşmesi gereken ulusları karşı karşıya getirmekten de çekinmemektedirler. Bu, anti emperyalist mücadelenin arkadan hançerlenmesidir. Dolayısıyla milliyetçi odakların “emperyalizm karşıtlığı”, özelleştirmeye karşı çıkmaları ya da bağımsızlık konusunda abartılı bir propaganda yürütmeleri boş laftan ibarettir; daha da kötüsü onların bu tutumu; halk yığınlarını, ezilen ulus ve milliyetleri emperyalistlerin ve gerici güçlerin, işçi sınıfını da çeşitli liberal burjuva kesimlerin yedeklemesini kolaylaştırmaktadır.

 

MİLLİYETÇİLİK PRATİKTE HALKIN GÖZBAĞI OLARAK KULLANILMAKTADIR

İşte Türkiye’deki milliyetçi odaklar; bir yandan Kürtlerin hakların inkar ederek, Kürtler ve Türkler arasında çelişkileri derinleştirerek, bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtırken, komşu ülkelerle de (Suriye ile Hatay sorunu; İran’la bölgede “kimin borusu ötecek” rekabeti; Irak’la Kerkük-Musul sorunu, Ermenistan’la Ermeni soykırımı sorunu, Yunanistan’la Ege ve Kıbrıs sorunu gibi konularda) sürekli olarak gerginlik yaratmayı, Türkiye’nin iç ve dış politikasını yönlendirmenin başlıca dayanağı olarak kullanmaktadırlar. Türkiye’yi böyle “düşmanlarla çevrili bir ada”, kendilerini de, tüm dünyayı yenerek “Türklüğün ebedi iktidarını korumak” amacıyla “görevlendirilmiş tanrısal-tarihsel güçler” olarak düşleyen milliyetçiler; demokrasi ve özgürlükler konusunda her istemi de; bölücülük ve Türkiye’yi parçalamak isteyen emperyalistlerin oyununa gelmek olarak suçlamaktadırlar. Devlet içinde örgütlenmiş çete organizasyonları da kendi varlıkları ve görevlerini aynı gerekçeye bağlamakta; kendilerini Türk milliyetçiliğinin öncü güçleri olarak görmektedirler.

Sonuçta milliyetçi odaklar keskin bir “anti-emperyalizm”, keskin bir “ülke bağımsızlığı” edebiyatı, yerine göre de keskin bir “sosyalizm yandaşlığı” [* Dipnot: Kızılelmacılar, “sol milliyetçiler”, kendilerini keskin bir Amerikan düşmanlığı arkasına gizlerken; bölge haklarının GOP’u bir kurtuluş yolu olarak görmeleri için tüm şartları sağlayacak bir tutum içindedirler. Buna, bu yazı içinde de değişik vesilelerle değinildi. Ancak burada TKP’nin “ulusal sorun” konusundaki milliyetçi tutumuna değinmek gerekir. Çünkü bu partiye göre, bugünkü koşullarda “ulusal sorun var” demek ve bunun çözülmesi için mücadele etmek, tamamen Kürt milliyetçisi bir çizgiye düşmek demektir. Çünkü onlara göre, ulusal sorunun bugün çözülme koşulları yoktur; bu yüzden, bu parti, sosyalizm gelince ulusal sorunu da çözecektir! Açıktır ki, bu tutum; niyet ve ideolojik zaaflar bir yana; Kürt sorununu, emperyalistlerin bölgeye müdahalelerinin ve Kürt milliyetçilerinin eline teslim etmek, Kürt halkını da AKP’nin istismarına emanet etmek, Barzaniciler’in, Amerikancı güçlerin Kürtleri yedeklemelerine göz yummak anlamına gelmektedir.] yapmalarına karşın; Türklerin çıkarını bütün ulusların çıkarlarının üstüne (kimi milliyetçi odaklara göre, Türkler, ırk olarak da bir yaratılış üstünlüğüne sahiptir.) çıkararak, UKKTH’nın reddetmekte; ve bu hakkı sadece Türklere has görerek (en azından Türklerin çıkarına karşı olmadan kullanılabilecek bir hak gibi görmektedirler), emperyalizme karşı tavır alabilecek güçlerin birbiriyle boğazlaşmasını amaçlayan politikalar savunmaktadırlar. Bununla da kalmayıp, ülke içinde de bir Kürt-Türk çatışması kışkırtarak, lince varan girişimler tezgahlayarak; Türkiye’nin gerçekten bölünmesinin taşlarını da döşemektedirler. Çünkü böylece onlar; Kürtler’le Türkler’in bir arada kalmasını zorlaştırırken (Milliyetçi güçlerin ve devletin Kürt politikası milliyetçi bir temelde geliştirilmiştir), Kürtleri ezerek “Kürt sorun çözme” politikasında ısrarı savunmaktadırlar. Ve bu tutumlarını sürdürürlerse, ÖDP’nin “Bir Arada Yaşamı Savunalım” kampanyası [*Dipnot: ÖDP, bir süreden beri böyle bir kampanya sürdürmekte ve ilk bakışta da “iyi bir iş yapıyor” gibi görünmektedir. Ama, olup bitene yakından bakınca şu açıkça görülmektedir ki; “Bir Arada Yaşamayı Savunmak” ÖDP’ye düşmez. Burada doğru tutum, belki DTP’nin bu adla bir kampanya düzenlemesidir. Eğer öyle olsaydı, DTP devrimci bir tutum takınmış olurdu. Ancak ÖDP, DTP’yi bile dışlayarak, bu sloganı öne çıkarmıştır. ÖDP, Türk aydınlarının, demokratlarının temsilcisi olduğunu iddia eden bir parti ise (ÖDP bunu iddia ediyor), ona asıl düşen, “ayrılma hakkını” savunmasıdır. Ancak “ayrılma hakkı” konusunda tereddüdü yoksa, Kürtler açısından, “gönüllü birliğin”, “bir arada gönüllü olarak yaşamanın” temeli oluşur. Aksi halde, ÖDP kampanyasının tek somut anlamı, Kürtlerin özgürlükleri, dil ve hak eşitliğinin gerçekleşmediği bugünkü koşullar sürsün, hem de “Bir arada yaşamı savunalım” olmaktadır. Bunu, kuşku yok ki, bütün Türk milliyetçileri, AKP, CHP, MHP, Kızılelmacılar hepsi savunur. ÖDP elbette, “biz, onlar gibi demiyoruz; ‘Kürtlerin hakları da tanınmalıdır’ diyoruz” diyecektir. Ama, gerçekler, olup bitenler göz önüne alındığında, ÖDP’nin “şerhi” sadece laftan ibaret kalır.  Kaldı ki, bu slogan ve kampanya tek başına da değildir. Bu slogan ve kampanya, ÖDP’nin epeyce bir zamandan beri girdiği Kürt sorununun çözümünde Kürtlerin adım atması; onların ateş kesmesi, onların fedakarlık yapması konusunda ısrarı politikasının bir devamıdır.] bile bir işe yaramaz. Oysa; eğer Türkiye ABD’nin bölge piyonu olmaktan kurtulacaksa; uluslararası sermayenin yeni saldırılarını püskürtecekse; bunun tek yolu; öncelikle Kürt ve Türk kardeşliğini sağlayacak biçimde Kürt sorununun demokratik çözümünden, sonra da  bölge halkları ve ülkeleriyle, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nın koşulsuz demokratik platform üstünde emperyalist müdahalelere karşı ortak mücadeleye yönelmekten geçer. Ancak böyle bir Türkiye; yani bağımsız ve demokratik bir Türkiye, bölgede emperyalizme karşı mücadelenin güçlü bir bileşeni olabilir. Aksi halde bölge halklarıyla çatışan bir Türkiye’nin bırakalım bağımsız bir ülke olarak kalmasını, tarihte onurlu bir yere sahip olması bile beklenemez.

Türkiye’nin bütün bir son yüzyılının tarihi, Türk milliyetçiliğinin de tarihidir. Dolayısıyla milliyetçilik, kimi zaman “Kemalizm”, kimi zaman din ve muhafazakarlığın savunulması, kimi zaman “anti komünizm”, kimi zaman “solculuk”, kimi zaman da daha liberal görünümler altında, daima egemenlerin halkı yedeklemesinin, demokratik ve anti emperyalist mücadeleyi ezmesinin bir dayanağı olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise milliyetçilik; Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi taleplerinin karşısına dikilmek için devreye sokulmuş; özel olarak güncel politikanın bir silahına dönüştürülmüş olarak kullanılmaktadır.

Asker cenazeleri, ABD ya da AB’den gelen Türkiye’ye yönelik eleştiri ve aşağılamalar, Kuzey Irak’ta olanlar, İran’ın nükleer enerji araştırmaları, akla gelen her konu, milliyetçi duyguların kışkırtılması için kullanılmaktadır. Dahası; bu duyguların yükseltilmesinin de kışkırttığı linç girişimleri, karanlık güç odaklarının çeteler olarak sokağa dökülmesi, ulu orta girişilen provokasyonlar, bu milliyetçilik dalgasının üstünden egemen güç odakları arasındaki hesaplaşmanın; örneğin cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimlerden galip çıkmanın vesilesi olarak da değerlendirilmektedir!. Yani bugün milliyetçilik, üç yıl önce olduğu gibi, gençliğin, halkın milliyetçilik temelinde eğitilmesi gibi genel ve uzak bir tehlike değil, aynı zamanda somut; günlük politikada egemen güç odaklarının bir “kılıcı” olarak da kullanılan,  demokrasi mücadelesini ve anti emperyalist mücadeleyi tehdit eden en önemli tehdit unsurudur. Bu açıdan da milliyetçilik ve onun özel biçimlerine (Kürtler başta olmak üzere ezilen halklara, aşağı görülen uluslara karşı düşmanlık, özgürlük ve demokrasi düşmanlığı, emek düşmanlığı,..) karşı mücadele her gün daha çok önem kazanmaktadır.

Bu mücadelenin başarısında kılavuz ise, son yüzyılın ulusal mücadelelerinin deneyimlerinin zenginleştirdiği işçi sınıfı enternasyonalizmidir.

Bilim ve Düşünce’nin Üçüncü Kitabı Günümüze Işık Tutuyor: Pozitivizme Karşı Mücadeleden Öğrenmek

Bilim ve Düşünce’nin 3. Kitap’ı “pozitivizmin eleştirisi”ne ayrılmış.

Bilim ve Düşünce okurlarının artık bildiği gibi, 3. kitabının en büyük bölümü; 20. yüzyılın ilk yarısında pozitivizme yönelik olarak yapılan eleştirilerin tarihsel belgelerini içeriyor. Sorunun güncel yanı, daha doğrusu Türkiye’deki yansıması ise Aydın Çubukçu tarafından kaleme alınmış.

Kuşkusuz ki; Bilim ve Düşünce’nin önceki iki kitabını biraz sistematik bir biçimde okuyanlar için, bu üçüncü kitabı okumak, hem daha kolay hem de güncel bağlantıların kurma ve Türkiye’deki yaşananları anlama bakımından “ilginç” bulunmuş olmalıdır.

Evet, bu kitapta da yer alan yazılar; 20. yüzyılın ilk yarısındaki tartışmalarla ilgili. Ama bu yazıları okurken şöyle bir etrafımıza göz atarak, Amerikan filmlerinden apartma “Denemeden bilemezsin ki!” ya da Atatürkçü ve laik görünme adına “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” vecizeleriyle kendi dünya görüşünü deklare edenlerin ya da “Aziz Nesin zaten bu milletin yüzde 60’ı aptaldır demişti” diye emekçilere tepeden bakan zamane aydınlarının, “Taksim meydanda üç kişiyi sallandıracaksın bak memlekette kapkaççı, tecavüzcü, uyuşturucu satıcısı… kalıyor mu?” diye kestirme çözümler üreten kahve politikacıları ya da onların daha modern biçimi olan ve masa başında sınıflardan, onların ilişkileri ve çatışmalarından bağımsız “toplumsal reform projeleri” geliştirenlerin sayısına bakıp, “Meğer etrafta ne çok pozitivist varmış!” demekten kendinizi alamayacak kadar da bu tartışmaların güncel olduğunu söylemek gerçeği ifade etmek olacaktır.

Yukarda belirtildiği gibi; Bilim ve Düşünce’nin ilk iki sayısının dikkatli okurları açısından, Bilim ve Düşünce’nin 3. Kitabı olan “Pozitivizm” kitabını okumak için önerilerde bulunmak elbette yersizdir. Ama, biliyoruz ki; Bilim ve Düşünce, okurların büyük çoğunluğu için henüz bir alışkanlık oluşturmuş değildir. Bu yüzden, Bilim ve Düşünce’de yazılanlar üstüne güncel makaleler yazmak, yorumlarda bulunmak ve polemiklerle tartışmanın derinleştirilmesine katkı yapmak önemli olduğu kadar; belgesel mahiyetteki yazıların okunmasını kalaylaştıracak teşvik yazıları yazmaya ihtiyaç olduğu da bir gerçektir.

 

BİLİM VE DÜŞÜNCE’NİN 3. KİTABI’NI OKUMAK

Az çok felsefe eğitimi almamış ya da felsefeyle amatörce hevesle ilgilenmemiş olanlar için 3. kitaptaki makaleleri “sırayla okumak, sıkıcı ve “anlaşılma zorluğu” yaratacak mahiyettedir. Çünkü kitabı hazırlayanlar; yazıları, felsefe tarihinde pozitivizme yol açan düşüncelerin tarih sahnesine çıktığı sıraya göre el almışlardır.*

Sonuçta, I. S. Narski’nin “Pozitivizmin Ortaya Çıkışı ve Gelişimi” başlıklı yazısı, “kitap”ın ilk yazısı olarak seçilmiş.

Narski ise; yazısına George Berkeley’in öznel idealizmi ile Hume’cu bilinemezciliğin eleştirisiyle başlıyor. Çünkü pozitivizm, son tahlilde “öznel idealizm” ve “bilinemezcilik” üstünde şekillenen bir düşünce olarak biçimlendiğine göre, mantısal bakımdan, Narski’nin yaptığı son derece doğrudur. Narski’nin yazısı “Pozitivizme giden yol” olarak ifade ettiği Berkeley ve Hume’nin görüşlerinden sonra, Auguste Comte’un pozitivizmi ve en son olarak da “İngiliz Pozitivizmi” olarak adlandırdığı J. Stuart Mill ve Spencer’in öğretisinin eleştirisiyle tamamlanıyor. Kitaptaki ikinci yazı, Lucy Pernant’ın “Marks ve Comte Felsefesi’nin Karşılaştırılması” adlı yazısı. Bu makaleyi, Paul Leberenne’nin “Marksizm ve Pozitivizmin Sosyal ve Politik Etkinlikleri” başlıklı makalesi izliyor; en sona ise, Frank E. Hartung’un “Pozitivizmin Sosyolojisi” adlı makalesi konmuş. Ancak Bilim ve Düşünce’nin okur profili bakımından, okumanın bu sıraya göre yapılmasının bazı güçlükler çıkarması söz konusu olabilir.

Mevcut sıralama içinde okuma güçlüğü hisseden okurlar için, aşağıda vereceğimiz türden bir sıralama izlenmesinde yarar olabilir.

 

JÖN TÜRKLER’DEN KEMALİZME POZİTVİZİMİN DERİN ETKİSİ

Hiç kuşkusuz ki, Aydın Çubukçu’nun yazısı, hem ağır bir felsefi tartışmaya hazırlanmak, hem de bu felsefi tartışmanın güncel ve Türkiye’ye yansımalarına dikkat çekmesi bakımından son derece önemlidir. 19. yüzyılın ikinci yarısında “Batılılaşma sevdasına” kapılan genç Osmanlı aydınlarının, Avrupa’nın kendi aydınlanmasını bile inkar etmeye yöneldiği bir zamanda, “kapitalizme hayran” bir çizgiden bakmaları; ve örneğin Rus ya da Doğu Avrupa’lı aydınların, aynı yıllarda, aynı Paris’te, kapitalizme çok temelli eleştiriler yönelten Marksist çevrelerle ilişki içine girip sosyalizme yöneldikleri bir çağda, kapitalizme sevdalanmaları, onları, gerici pozitivist çevrelere yakınlaştırmıştı.

Onun içindir ki; Osmanlı aydınları “ışığını”; yüzünü geriye dönmüş burjuvazinin işçi sınıfı ve devrim düşmanlığını kendisine ana tutum edinmiş, sınıf mücadelesini reddeden, “düzen ve ilerleme” yi slogan olarak benimsemiş pozitivizmden almıştır. Kemalistlerin de aynı çizgiden; Tanzimatçılık, Meşrutiyetçilik ve İttihat ve Terakki üstünden ilerleyerek; cumhuriyeti, “sınıfsız, zümresiz, yukardan yapılan projelerle inşa edilen bir pozitivist proje” olarak ele almasının bir tesadüf olmadığına dikkat çeken Çubukçu’nun yazısı, pozitivizm ve cumhuriyet tartışmalarıyla, cumhuriyetin bugün de sorunu olan milliyetçilik, laisizm ve Kemalizmin kaynakları üstüne tartışmaları yeniden başlatacak mahiyettedir. Dahası Çubukçu’nun yazısı, sadece dünün Kemalistlerine ve cumhuriyetin kuruluşundaki pozitivist ruha bir eleştiriden öte günümüzün neoliberalleri ve piyasacılarının iradeci tarih yazımlarına, sınıflar mücadelesi olmadan toplumda dönüşüm yaptırma “reformculuğu”na karşı da bir polemik olarak geliştirilecek dayanaklar sunmaktadır. Daha da ötesinde; Çubukçu’nu açtığı tartışma; “kaos” ve “bilinçli tasarım kuramı” gibi öznel idealist ve bilinemezcilik üstünden varolan günün aktüel tartışmalarının düşünsel dayanaklarının pozitivizmde olduğunun işaretlerini de taşımakta; dolayısıyla “insanlığın, sorunlarını, ileriye, kapitalizmi aşarak, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya doğru ilerlemesiyle mi, yoksa, kapitalizmin içinde kalarak ve onun sorunlarını ‘çözerek’ mi kurtulacağı” gibi felsefenin temel bir sorununu da günümüz tartışmalarının odağına çekecek dayanaklara işaret etmektedir. Çubukçu’nun yazısı; “Jön Türkler’den İttihat Terakkicilere, Kemalistlere, 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, ‘Yeni Osmanlıcılık’tan Kemalizm’e ileriye gitme niyetleri ve hamleleri içinde ‘pozitivist zihniyet’in geri çekici bir rol oynadığına” işaret ederek, burjuvazinin gericiliğinin fikri dayanaklarına ve tarihsel köklerine dikkat çekmektedir.

Bu yüzden de, Aydın Çubukçu’nun yazısı ilk okunan yazı olmalıdır. Çünkü; diğer yazılardaki teorik tartışmalara ilgimizi artırıcı sorular ortaya atmaktadır. Ama Çubukçu’nun yazısını, diğer yazıları okuduktan sonra bir kez daha okursak, pozitivizmin, bugün de, güncel tartışmalar içinde gericilere nasıl silahlar sunduğunu ve bu nedenle pozitivizmin güncel biçimlerine karşı mücadelenin son derece önemli olduğunu daha yakından göreceğiz.

 

BERKELEYCİ İDEALİZM VE HOME’CU BİLİNEMEZCİLİK POZİTİVİZME GİDEN YOLU DÖŞEDİ

Kuşkusuz ki; Bilim ve Düşünce’nin bu kitabını okumak isteyen okur için, “Pozitivizm nedir; nereden ve neden ortaya çıkmış; etkileri nasıl olmuştur?…” gibi soruların yanıtını bulmak en dolaysız meraktır. Bu sorunu yanıtını, okur; I. S. Narski’nin yazısında bulmaktadır. Ama yukarıda sözü edilen okur profili nedeniyle, felsefe tartışmalarında yeterince birikimi olmayan okurlar, bu yazıya, 1. Bölüm’den değil, 3. Bölüm’den “Pozitivizmin Doğuşu, Auguste Comte’un Öğretisi” yazısıyla başlarlarsa; hem pozitivizmin babası sayılan Comnte’un görüşleri, hem de pozitivizmin oluştuğu tarihsel süreç hakkında diğer bölümleri okuduklarında; pozitivizmin düşünce tarihinde tuttuğu yeri anlamada kolaylık sağlayacak bir temel edineceklerdir.

Elbette ki, Narski’nin dört bölümden oluşan yazısı son derece kapsayıcı ve eğitici bir yazı.

Yazının 1. Bölümü’nde; George Berkeley’in (1684-1753) öznel idealizminin gelişmesine ve bilinemezciliğinin ortaya çıktığı koşullara, bilinemezciliğin, Antik Çağ’ın şüpheciliği (bu şüphecilik yöntemseldir ve doğruyu bulmak için olgulardan şüphe etmeyi öngörür) ile ilkesel karşıtlığına dikkat çekilmektedir.

Narski; Hume ve Berkeley’in fikirlerinin temelini; burjuvazinin soylulukla ittifakına, artık bir “egemen-gerici güç” olarak halkın karşısına dikilmesine bağlıyor. 1688 İngiliz 2. burjuva devriminin kapitalistler ve burjuvalaşma sürecine giren soyluluk arasında bir uzlaşmayla sonuçlanmasının, İngiliz egemen sınıfları arasında önemli değişikliklere yol açtığına dikkat çeken Narski; burjuvazinin, dün savaştığı soylular, bankerler, tüccarlarla ittifaka yönelmesinin yeni bir “fikri dönüşümü” de zorladığını belirtiyor. Daha doğrusu, burjuvazi artık; egemen soyluluğa ve aristokrasiye karşı mücadele eden bir sınıf olmaktan çıkarak, egemen sınıflardan birisi haline gelmiştir. Böylece, burjuvazi için, soyluluk, ana tehlike olmaktan çıkmıştı.

Bu durum, İngiliz burjuvazisinin dünya görüşünde de köklü bir dönüşüme karşılık geliyor, bunu zorluyordu.

Daha önce Hobbes ve Lock’un materyalizmi kılavuzluğunda dünyaya bakan ve bu dünya içinde kendi rolünü oynamaya çalışan, bu uğurda krallarını idam etmekten çekinmeyen burjuvazi için, artık; halkın yatıştırılması gerekmektedir. Çünkü artık soylulukla birleşen burjuvazinin çıkarlarını tehdit eden, eski feodal güçler değil, “halkın aşırı istekleri”dir.

İşte bu koşullarda, George Berkeley’in “ateizm ve şüpheciliğe karşı kesin ve açık bir tutum alan düşüncesi”, İngiliz büyük burjuvazisinin ve burjuvalaşan soyluluğun, düzenlerinin meşruiyeti için ihtiyaç duydukları dayanakları veren öğreti olmuştur.

I. S Narski, “George Berkeley’in öznel idealizmi” adlı bölümde; Berkeley’in, Locke’nin materyalist duyumculuğunu, nasıl öznel idealist bir duyumculuğa dönüştürerek, “tek bencilik” düzeyine yükselttiğini, böylece 19. ve 20. yüzyıl pozitivizmi için nasıl önemli bir“cephanelik” sunduğunu göstermektedir.

S. Narski, yazısının ikinci bölümünü, yine bir İngiliz düşünürü olan David Hume’un (1711-1776) görüşlerine ayırmış. Narski; Hume’un bilinemezciliğine, pozitivizme dayanaklık eden iki önemli düşünce kaynağından biri olarak işaret edip, bu düşüncenin İngiliz ve Fransız pozitivist düşünürlerine nasıl etkilediğini, “pozitivizme giden düşünsel yolu” nasıl kat ettiğini gösteriyor. Çünkü; pozitivizmin iki dayanağından birisi öznel idealizmse; öteki de bilinemezciliktir.

Hume’un görüşleri, idealist düşünürlerden çok, 18. yüzyılın Fransız materyalistlerinin dikkatini çekmiştir. Çünkü Hume’un Kiliseye ve “hurafeciliğe” yönelttiği eleştiriler, Fransız materyalistleri tarafından kendi ateizmlerine destek olarak görülmüş ve savunuluştur.

Narski, Hume’un dönemi ve onun fikirlerinin oluşumunu etkileyen tarihsel ortamı şöyle tanımlıyor:

Hume, burjuvazi ile soyluluk arasındaki sınıf uzlaşmasının ideologuydu. Locke ve Berkeley de bu uzlaşmanın ideologuydu. Ne var ki, 18. yüzyılın ortalarında bu uzlaşmanın niteliği, aynı yüzyılın başlarındaki bir öncekinin sonundakinden farklıydı. İngiltere kapitalist gelişme yolunda hızlı bir ilerleme gösteriyordu. Soylu toprak sahipleri burjuva girişimci ruhuna kapıldılar, tüccarlar, sanayiciler ve finansörlerse geçmişe göre daha muhafazakar bir yaklaşıma sahiptiler. Dar bir faydacılık, ortayı çıkan düzenin sağlamlaştırılması ve devrimin reddi; bunlar egemen sınıfın idealleriydi. Hume, Berkeley’den farklı olarak, batıl-kilise dogmacılığının avukatlığını yapmıyordu.; Wigh’lerin liberalizmi ve Fransız materyalistlerinin cesur ateizmiyle birleşti. ……Hume’un bilgi kuramsal görüşlerinin özü ise tutucudur…. (bu yüzden) Hume’cu bilinemezciliğin gösterdiği yolu takip edenler, ateizme değil pozitivizme varıyorlardı. (sf. 35)

Narski; Home’un bu yolu nasıl döşediğini açıklıyor yazısı boyunca.

 

POZİTİVİZMİN EN OLGUN BİÇİMİ: COMTE’CULUK

Narski’nin yazısının 3. Bölümü, “Pozitivizmin Doğuşu Auguste Comte’un Öğretisi” başlığını taşıyor.

Evet, İki İngiliz düşünürü, Berkeley ve Hume, öznel idealizm ve bilinemezciliği geliştirerek, pozitivizme giden yolu açmışlardır. Ancak pozitivizmin bir öğreti durumuna yükselmesinin “onuru” bir Fransız düşünürü olan Auguste Comte’un olmuştur.

Narski’nin pek haklı olarak belirttiği gibi, pozitivizm; Fransa’da 1830 ayaklanmalarının arkasından, bu ayaklanmaların taşıdığı tehdidi farkında olan burjuvazinin gericilikle uzlaşma girişimleri ve 1848 Devrimi’ni önceleyen yıllarda ortaya çıkan koşullarda, “burjuvazi ve burjuvalaşmış soyluluk arasındaki halka karşı ittifakının bir ihtiyacı” olarak doğmuş ve “restorasyon dönemindeki spiritüalizmin açıkça ‘karanlıkçı’ öğretilerin yerini almış”tır. Bu durumu, Narski; “Devrim sonrası dönemde (1789 Büyük Fransız Devrimi kastediliyor) artık iktidara gelmiş Fransız burjuvazisi için ise, materyalizm fazlasıyla aykırı ve ‘tehlikeli’ bir akım olmaya başlamıştı. Bu, pozitivizmin doğmasının ana sebebidir. İşçi hareketi geliştiği ölçüde, burjuvazi, proletaryanın ideolojisine karşı, doğan ve gelişmekte olan diyalektik materyalist felsefeye karşı giderek daha çok pozitivizmden yararlanmaya başlamıştır.” (sf. 58) biçiminde ifade ediyor.

Comte’culuğun 19. yüzyılda popülerleşip, bilim çevrelerinde itibar görmesinin en önemli nedeni; kuşkusuz, 19. yüzyılda doğa ve toplum bilimlerindeki büyük atılım ve pozitivizmin, zamanın entelektüelleri ve bilim çevreleri tarafından, “bilime büyük önem veren bir öğreti” gibi algılanmasıdır. Hatta öyle ki, pozitivizm, “bilinemezcilik dışındaki tüm felsefi eğilimleri reddeden ve felsefeyi tümüyle bilim içinde eriten bir tutum benimsemesine” karşın, bu tutumunu açıklarken bile, bilime çok değer veren bir öğreti havası takınmıştır. Comte ve Comte’cular, bir yandan bilime ve gelişmesine çok önem veriyor görünürken, öte yandan da “Birçok görünümün doğa bilimsel açıklamasını yalnızca kapitalist üretimin teknik yönden mükemmelleştirilmesinin çıkarlarına uygun düşmesi oranında benimsiyor ve ona bilinemezci bir hava” vererek, gerçekte bilimsel gelişmeyi sınırlamaya çalışıyor, önüne set çekiyorlardı.*

Böylece pozitivizm; felsefenin temel sorusu olan “Bu dünya ve onun üstündeki insan nereden gelip nereye gidiyor?” sorusunun hiçbir bilimsel anlama sahip olmadığını, dolayısıyla felsefeyi, tekil bilimlerin toplamıyla ifade edilebilecek bir “disiplin” olarak, bilgi sürecinin tek tek yönlerinin biçimci incelenmesine indirgeyerek; dine ve onun, dünyanın ve insanın nereden gelip nereye gittiğine verdiği yanıtlar için alan açmıştır.

S. Narski, yazısında, pozitivist öğretinin oluşumuna dikkat çekerken, Auguste Comte’un kişiliğine de dikkat çekmektedir. (Kitabın sonraki bölümlerinde Comte’culukla Marksizm arasındaki karşıtlıklara ve “benzerliklere” dikkat çeken yazılarda da buna önem verilmiştir.) Çünkü; Comte’u ve pozitivizmini bilim ve entelektüellerin dünyasında popüler yapan, onun yaşı ilerledikçe meczuplaşmaya varan “kişiliği”yle (kişilik bozukluğu demek daha doğru) biçimlenen “sosyolojisi”sidir.

Bir materyalist ve sosyalist olan Sait-Simon’un uzun yıllar yardımcılığın yapan Comte, Saint-Simon’dan aldıklarını “bozuşturarak”, pozitivizmi, bir tarikat, “yeni bir kilise öğretisi” olarak biçimlendirmeye kadar varır. Ona göre; “Yeni kilisenin papazları filozoflar”dır ve proletarya karşı devrimci “zihinsel bir yeniden eğitimden geçirilmeli”dirler.

Comte’a göre, bireyin gelişmesi üç aşamadan geçmiştir: “Teolojik aşama, metafizik aşama, pozitivist aşama; tıpkı birey gibi toplum da üç aşamadan geçmiştir: ‘1. Savaşçı aşama; usun teolojik gelişim aşamasına karşılık gelir. 2. Geçiş aşaması; metafizik aşamaya karşılık gelir. 3. Bilimsel-endüstriyel aşama; pozitivist aşamaya karşılık gelir.” (sf. 65)

“Kitap”ın okunması bakımından, I. S. Narski’nin yazısının 3. Bölümü’ünden başlanmasını önermemin nedeni, yukarıdaki aktarmalardan da anlaşılacağı gibi, Narski’nin pozitivizmin en olgun biçimi olarak Auguste Comte’un pozitivizmini ele alması ve pozitivizmi, “pozitivizm olarak”, değişik yönleriyle bu yazı içinde eleştirmesi; tanımlarını, örneğin Comte’un öğretisinin temeli yaptığı “üç ilkesi”ni bu yazıda açıklıyor olmasıdır. Başka yazılarda da Comte’un üç ilkesi”nden söz edilmektedir, ama en açık ifade edildiği yer burasıdır.

 

İNGİLİZ POZİTİVİZMİ AMERİKAN PRAGMATİZMİNE KAYANAKLIK ETTİ

Fransa’yla eş zamanlı olarak İngiltere’de de pozitivist fikirler gelişti. Liberalizmin en ileri düzeyde geliştiği ortamda ortaya çıkan İngiliz pozitivizmi, bir yanda gelişen ve genişleyen İngiliz endüstrisinin pazarının “ilerleme” fikriyle daha yakın dururken, öte yandan da dine taviz vermede Comte’cu pozitivizme göre daha açık bir tutum alıyordu. Ama nihayetinde, İngiliz pozitivizmi de; Hume’un bilinemezciliğine ve Berkeley’in öznel idealizmine dayanmaktaydı.

I. S. Narski’ni yazısının 4. Bölümü, işte, bu, 19. yüzyıl İngiliz Pozitivizmi’ni, John Stuart Mill (1806-1873) ve Herbert Spencer’in (1820-1903) öğretileri temelinde ele almaktadır.

Bilim ve Düşünce’nin 2. Kitabı’nı oluşturan Amerikan Pragmatizmi üstüne yazıları okuyanlar için, İngiliz pozitivizmi yabancı değildir. Çünkü; Amerikan Pragmatizmi’nin kurucuları, John Stuart Mill’in öğretisinden kalkarak; onu, bir yandan liberalizm, öte yandan da faydacılık konusunda “ilerleterek”, Mill’in pozitivizmini “Amerikan Pragmatizmi”olarak “özgünleştirmişler”dir.

Mill’in öğretisi, ABD’de, Amerikan Pragmatizmi”, “Amerikan emperyalizminin ideolojisi” olarak biçimlenirken, İngiltere’de “Fabiancı sosyalistler”e ve “işçici eğilimler”e dayanak olan etkiler yaratmıştır.

S. Narski; bu dönemin özelliklerini şöyle belirtiyor:

19. yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz burjuvazisi sömürgeciliğin meyvelerin topladı; devasa artı karlara dayanarak anavatanda sınıf çelişkilerinin keskinliğini belirli ölçülerde törpülemeye çalıştı. Bunu işçi sınıfının üst tabakasına rüşvet dağıtarak gerçekleştirdi. Bu pratiğin ideolojik temelini, böylelikle yeni bir içerik kazanan liberal ideoloji sağladı.

…….

Politik liberalizme, ağırlıklı olarak bilinemezcilik tondaki öğretilerde ifadesini bulan felsefi liberalizm denk düşmekteydi. Bu öğretiler, bir yandan bilime olan sempatilerini ve temelsiz idealist spekülasyonlara olan antipatilerini ilan ediyorlar, diğer yandan, bilimin nesnel gerçek gibi ‘aşırı taleplerine’, materyalizme karşı çıkıyorlar ve dine açılan yolu düzlüyorlardı. Bu bilinemezci öğretiler, dış görünüşleriyle son derece ilerici, ‘liberal’ bir tablo çiziyorlar, ama özleri itibariyle burjuva sınırlılığı ve dar pratikçiliği ifade ediyorlardı. Bu eğilim J. St. Mill ve H. Spencer’in pozitivizminde özellikle açık görülür.” (sf. 68)

Mill’in 1773’teki ölümünden Spencer’in 1903’teki ölümüne kadar geçen süre; tarihin, rekabetçi kapitalizmin tekellere, emperyalizme evrildiği dönemine karşılık gelir. Bu yüzden de, J. St. Mill’in reformculuğuna karşın, Spencer; emperyalizmin arifesindeki burjuvazinin filozofu olarak ortaya çıkar.

Narski, Spencer’in düşüncesinin özelliğini şöyle belirliyor:

Spencer felsefesinin çıkış noktası da bilimle din arasında bir uzlaşma noktası bulmaktır. Ve bu uzlaşmanın zeminini ise; tüm olgular arasındaki o en önemli, en genel ve en güvenilir, yani evrende bize görünen gücün tümüyle binemezliğinin oluşturması gerektiğini öne sürüyordu. Ayrıca, bilimin gelişiminin, bilim insanlarının kendilerini bile çözümsüz sırlarla karşı karşıya bıraktığını, böylece onları dine ulaştırdığını iddia ediyordu. Sır, bilimin son, dinin ise ilk adımını oluşturmaktadır diye açıklıyordu Spencer. (sf. 73)

I. S. Narski’nin yazısının 5. Bölümü (son bölümü), Alman-Avusturya ekolünün düşünürleri olan Richard Avenarius ve Ernst Mach’in düşüncelerinin eleştirisidir.

Ampriokritisizm ya da “ikinci pozitivizm” de denilen bu öğretiler, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın hemen başındaki, modern fizik başta olmak üzere, bilimdeki gelişmeler üzerinden, öznel idealizm ve bilinemezciliği, “yeni Kantçı” bir çizgide yeniden üretmişlerdir. Ve okunduğunda görüldüğü gibi, Narski bu bölümde, Bilim ve Düşünce okurlarının yabancısı olamadığı Lenin’in ünlü yapıtı “Materyalizm ve Ampriokritisizm”le sıkı bir bağlantı içinde konuyu ele almıştır.

 

MARKSİZM VE POZİTİVİZM KARŞILAŞTIRMALARI

Bilim ve Düşünce’nin bu sayısındaki yazılardan ikisi Marksizmle pozitivizmin karşılaştırılmasına ayrılmış. Bu yazılardan birincisi; “Marx ve Comte Felsefelerinin Karşılaştırılması” adını taşıyor. Yazı, bir akademisyen olan Lucy Prenant tarafından yazılmış.

İkinci yazının başlığı ise; “Marksizmin ve Pozitivizmin Sosyal ve Politik Etkinlikleri”

adını taşıyor ve yine, bir öğretim üyesi olan Paul Laberenne tarafından yazılmış.

Daha doğrusu, her iki yazı da; bir toplantıda konferans olarak sunulmuş olan, iki konuşmacının konuşmalarından oluşuyor. Konuşmalar arka arkaya yapıldığı için, ikinci konuşmayı yapan Paul Laberenne, konuşması içinde, sık sık Bayan Prenant’a “atıflar” yapıyor.

Lucy Prenant, yazısında Marx ve Comte’un birbirlerini hiç tanımadığına dikkat çekerek başlıyor yazısına (konuşmasına) ve Marx’ın Comte’dan 20 yıl daha genç olmasının ona tanıdığı üstünlüklere vurgu yapıyor haklı olarak. Çünkü; Marx’ın yaşadığı dönemin merkezinde; işçi sınıfının tarih sahnesine çıktığı, sınıfın kendi adına rol oynadığı ilk büyük eylemi olan 1848 Devrimi vardır. Marx ve Engels; kendi dünya görüşlerini, bu devrimin ortaya çıkardığı dersler üzerinden oluşturmuşlardır. Oysa, aynı tarihte Comte, artık “ununu eleyip eleğini asmış” burnu havada bir “pozitivizm Papası” olarak, dünyaya, öğrenmek için değil, öğretmek için bakar durumdadır.

Prenant, elbette, bu özelliklere dikkat çektikten sonra, “bilim karşısında tutum”dan başlayarak, çeşitli konularda, Marx’ın öğretisi ile Comte’un öğretisi arasındaki “benzerliklere” de dikkat çekiyor.

Yazının bütün açısından bakıldığında, Prenant’ın yazısını okurken; “Bu kadar ayrı dünyaların iki insanının, bu kadar karşıt iki ayrı dünya görüşünün birbiriyle ilişki ve benzerliklerine bu kadar çok dikkat çekilmesine ne gerek var?” düşüncesine kapılmıyor değil insan. Aslında, bu duyguya, Paul Leberenne’nin de kapıldığı anlaşılıyor. Çünkü, yazısı içinde Lucy Prenant’a yaptığı her atıfta; “birkaç ekleme daha yapmak” ihtiyacını hissediyor ve bunu söylemekten de çekinmiyor. Bu yüzden de, bu iki yazıyı, bir konunun iki yönünü ele alan, ama aynı zamanda, birbirini tamamlayan iki yazı olarak okumakta yarar var. Aksi halde okur; sadece Lucy Pernant’ın yazısına bakarak, Marx ve Comte’un öğretilerinde fazlaca yakınlık olduğu duygusuna kapılabilir.

Bilim ve Düşünce’nin 3. Kitabı’nın okunması açısından bakıldığında; bu iki yazının, okumayı kolaylaştırmak bakımından, İ. S. Narski’nin yazısının 3. bölümü olan “Auguste Comte’un Öğretisi” bölümünden hemen sonra, önce Lucy Prenant’ın, ardından da Paul Leberenne’nin yazılarının okunması yerinde olur. Çünkü, sonuçta; Bilim ve Düşünce’nin okurlarının çoğu, Marksizm ve onun ilkeleri açısından pozitivizmin tartışması olan bu yazıları daha rahat anlayacakları bir birikime sahiptir. Dahası, bu yazıları okuduktan sonra, diğer yazıları okuyup daha derinlemesine anlamaları için bir birikim de sağlamış olacaklardır.

 

*

Yazıların bütünü açısından ve pozitivizme yol açan bilinemezcilik ve öznel idealist düşüncelerin özgün biçimlerinin düşün dünyası içinde boy verdiği ya da doğrudan pozitivist fikirlerin şekillendirilip bir öğretiye dönüştüğü dönemlere bakıldığında; bu dönemlerin, burjuvazinin, genel olarak ya da ülkelerin özgülünde, bir önceki döneme göre, soylulukla, en gerici güçlerle uzlaşma arayışına girdiği ya da bu uzlaşmayı tamamlayarak, halka karşı saldırıya geçtiği dönemlere karşılık geldiği görülmektedir. Dolayısıyla pozitivizm; burjuvazinin bir gözünü değil (burjuvazinin, en devrimci çağında bile, bir gözü “geride” olmuştur), “iki gözünü de geriye döndürdüğü”, ama adımlarının arkasından iten toplumsal hareketin (tarihin tekerleğinin) onu ileriye doğru sürüklediği dönemlerde, burjuvazinin öğretisi olarak ortaya çıkmıştır.

Pozitivizm, kendisini, bilime çok önem veren, metafiziğe, bu nedenle idealizme de karşı olan bir öğreti olarak tanıtmış ve ne yazık ki, bilim dünyası ve entelektüel çevrelerce de böyle kabul görmüştür. Bu yüzden de, burjuva bilim çevrelerinde pozitivizm hep bir itibara sahip olmuştur. Oysa gerçekte, pozitivizm, İngiliz, Fransız, Alman,… versiyonlarıyla; eski ve yeni biçimleriyle, bilimsellik iddialarına karşın bilimdışı, bilime karşı; metafiziğe karşı olma iddialarına karşın metafizik, idealizme karşılık “havaları”na karşın idealist, tarafsızlık iddialarına karşın taraflı, “üçüncü yolcu” (ne idealist ne materyalist, ama pozitivist) olduğu iddiasına karşın “ikinci yolcu” (idealist) bir öğreti olagelmiştir.

Kendi iddiaları karşısındaki iki yüzlülüğünü örtmek için, pozitivizm, sadece olguculuğun yenisi, eskisi ve değişik eklerle ifade edilen biçimlerinin yanı sıra; görgücülük, eleştiricilik, duyumculuk, bilinemezcilik, olaycılık, ampriokritisizm, Machcılık, yararcılık (pragmatizm), yeni olguculuk, mantıkçı atomculuk, semantik gibi adlar altında kendini ortaya koymaktadır. Bu çeşitlilik, ona, her kalıba girme kolaylığı sağlamıştır.

Bugün de; Bilim ve Düşünce’nin 2. Kitabı’nın konusu olan “Amerikan Pragmatizmi” pozitivizmin doğrudan bir uzantısı olduğu gibi; postmodernizm, “kaosculuk”, “bilinçli tasarımcılık” gibi bir ayağı öznel idealizm ve dinde, öteki ayağı bilinemezcilikte olan öğretiler de, pozitivizmin 150 yıllık cephaneliğinden yararlanılarak biçimlendirilmektedir. Bu yüzdendir ki, pozitivizm tartışmaları; Berkeley, Comte, Mach, Spencer ya da benzerlerinin öğretilerine karşı dün verilen mücadeleleri günümüze taşımak, bu mücadeleden öğrenmek; sosyalizmin, materyalizmin kapitalizme ve idealizmin her türüne karşı mücadelede deneyimlerini bugüne aktararak, kendi cephaneliğimizi yenilemek anlamına gelmektedir. Aksi; Harp Okulu’nda Clausewitz’i, Napolyon’u, Kutuzov’u, Bismarc’ı, Jikov’u, Mustafa Kemal’i, Giap’ı,… okumanın yararsızlığını savunmak kadar abestir.



* Kitapta Paul Lengevin’in kısa ama pozitivizm üzerine özlü bir makalesi ile Henri Wallon’un “Marksizmin Işığında” serisinin ikinci cildinin ilk kitabına yazılan son derece derinlikli bir önsözü var.

* Günümüzdeki bilim ve teknoloji tartışmaları ve kapitalizmin üretici güçleri geliştirmeye devam ettiği iddialarına dayanak olarak öne sürülen, bilim ve teknolojiyi sınıflar-üstü görme tutumu ve aynı anlama gelmek üzere, bilim ve teknolojinin sunduğu olanakların sadece kapitalist karı artıracak biçimde geliştirilip kullanılması da tarihsel ve düşünsel kökleriyle bu yaklaşımdan beslenmektedir.

GOP İçin İkinci Hamle: Lübnan’a Saldırı

İsrail’in; bir askerinin HAMAS tarafından esir alınması üzerine, Filistin topraklarında başlattığı “asker kurtarma operasyonu”nu Filistin kentlerini ve ulaşım sistemini fiziki olarak yok etmeye, bakanlar ve milletvekillerini tutuklamaya kadar götürmesi bile; “İsrail’in bir asayiş operasyonu”, “ama biraz aşırı tepkiye kaçmış bir operasyon” ve en ileri noktada “orantısız güç kullanma” olarak değerlendirildi. Ama çok geçmeden, iki İsrail askerinin de Lübnan Hizbullah’ı tarafından esir alınması gündeme geldi ve bu kez İsrail, Lübnan’a karşı, askerlerini “kurtarma operasyonu” olduğunu iddia ettiği askeri bir harekat başlattı.

Kısa sürede bu askeri operasyon; bir savaşa dönüştü. Çünkü bu askeri harekat; İsrail hava kuvvetleri, topçuları ve zırhlı birliklerinin, Lübnan’a yönelik saldırılarını giderek koordineli bir biçimde artırdıkları bir işgal ve yok etme harekatına dönüştü. Lübnan’a yönelik saldırı bir aydan fazla (34 gün) sürdü ve İsrail, kaçırılan iki askerini kurtarmak dahil, amaçladığını ilan ettiği hedeflerin hiç birisine varamadan, saldırılarını durdurmak zorunda kaldı.

Gerek Filistin gerekse Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarının görünen ilk özelliği; saldırıların bu iki ülkede de su ve akaryakıt depoları, elektrik santralleri, yiyecek ve ilaç depoları gibi insanların en hayati ihtiyaçlarını yok etmenin yanı sıra sivilleri kitle halinde öldürmeyi de amaçlamaktan çekinmeyen bir hareket olarak ortaya çıkmasıydı. Bu iki harekatın bir diğer özelliği de, yolları, köprüleri, hava alanlarını kullanılmaz hale getirerek kentleri birbirinden soyutlamak, Filistin ve Lübnan’ı fizik bakımdan parçalamaktı. Birbirleriyle bağlantısı koparılmış bölgelerde “ayrı kuralları” geçerli kılmak –bu, iki harekatın da amacı olarak gözlendi.

Öte yandan İsrail, Filistin’de bakanlar ve milletvekilleri ile seçilmiş belediye başkanları dahil yetkilileri tutuklarken, devlet binalarını da hedef alarak; aslında Filistin devletinin en temel fiziki dayanaklarını yok etmeyi amaçladı. Bir başka söyleşiyle, İsrail’in, Filistin’e saldırısıyla, baştan beri istemediği HAMAS hükümetini devirip Filistin devletini işlevsiz hale getirmeyi, bir kaosa sürüklemeyi amaçladığı, saldırının üstünden geçen süre uzadıkça daha iyi görülmeye başlandı.

 

İSRAİL SALDIRISI BİR ASAYİŞ OPERASYONU DEĞİLDİ

İsrail saldırısı, Filistin’de gerçekleştirdiği vahşi yıkım ve katliamlara karşın, burada kalsaydı, beş yıl önce Filistin’deki, Cenin’deki katliamın genişletilmiş bir hali; İsrail barbarlığının yeni bir örneği olarak görülebilirdi. Ancak harekatın Lübnan’a genişletilmesi ve Güney Lübnan halkının tümüyle bölgeden sürülerek mülteci durumuna getirilmesine varan bir saldırıya ve Güney Lübnan’ın köylerinde, kentlerinde taş üstünde taş bırakmamayı amaçlayan bir yıkma ve katletmeye dönüşmüş olması, İsrail’in; bir asayiş ve kendi güvenliği ile ilgili bir askeri operasyonu çok aşan, en azından bölgede güç dengelerini değiştirecek sonuçlar doğuracak bir askeri plana göre hareket ettiğini gösterdi. Bu askeri hareket içinde İsrail sivil halkı hedef alırken, aynı zamanda, kentler arasındaki ulaşımı da kesmiş, bombalanan bölgelere uluslararası yardımların (ekmek, ilaç ve öteki insani yardımların) iletilmesini de önleyerek, pis savaş yöntemlerinin hepsini devreye sokmuştur.

Sivilleri hedef alan saldırganlığının; sivil halkın, çocuk-yaşlı denmeden tepesine bomba yağdırılmasının yanı sıra İsrail; halkın açlığa, susuzluğa, ilaçsızlığa, elektriksizliğe, barınaksızlığa mahkum edilmesini de, “İsrail halkının güvenliği için gerekli, haklı ve meşru bir savunma eylemi” olarak göstermiştir. Lübnan’ın nüfusunun üçte birinden fazlasını oluşturan Güney Lübnan halkının ise “Lübnan halkı değil Hizbullah halkı” olduğunu öne sürerek, insanlık düşmanı eylemlerine haklılık kazandırmayı amaçlamıştır.

Bu girişimiyle ve bu girişimine gösterdiği gerekçelerle İsrail; askeri bakımdan yakın hedefini, Hizbullah’ı silahsızlandırmak ve böylece tasfiye etmek olarak ilan ediyordu. Bunu başarmak için de, öncelikle, Hizbullah’ın içinde barındığını iddia ettiği Güney Lübnan’daki sivil halkı bölgeden sürerse, Hizbullah’ın birkaç bin gerilla olarak ortada kalmasını sağlayacağını planlamıştı. Çünkü böylece İsrailli generaller; ağır silahlarla donatılmış, üstün eğitim ve savaş yeteneğine sahip İsrail ordusunun, hafif silahlı ve halktan tecrit olmuş birkaç bin kişiyi kolayca ezebileceğini düşünüyorlardı. Böylece İsrail hükümeti ve ordusu ilk askeri zaferini kazanacak, arkasından da yeni hedeflere yönelmek için maddi ve manevi bakımdan çok önemli avantajlar elde edecekti!

Lübnan’a yapılan İsrail saldırısı bir aydan fazla sürmüş; bin yüzden fazla sivil öldürülmüş, 750 bin-1 milyon arasında insan da sürgün edilmiştir. Şimdilik yapılan tahminler, Lübnan’ın 8 milyar dolarlık maddi kaybı olduğu doğrultusundadır.

Beyrut’un Güneyi başta olmak üzere, bölgedeki kentler tahrip edilmiş, rafineriler, su kaynakları bombalanmış, Akdeniz; Beyrut Limanı’ndaki rafinerinin akaryakıt depolarının bombalanması ve akaryakıtın limana akması nedeniyle tarihinin en büyük çevre kirliliği ile karşı karşıya kalmıştır. Kirliliğin Türkiye kıyılarını kapsaması da beklenmektedir.

Bu bir aylık savaşta; Filistin ve Lübnan’ın bütün sivil hizmet kaynakları tahrip edilmiştir.

Peki İsrail açısından durum nedir?

ABD ve Batılı emperyalistlerin şımarık çocuğu İsrail, bugüne kadar bölgede hep istediğinden fazlasını, önceden öngördüğünden çok daha kolay bir biçimde elde eden bir ülke olmaya alışmıştır. Ancak Lübnan’a saldırısı, İsrail’in istediği hedeflerin yakınına bile varamaması bir yana, beklediğinden çok daha pahalıya mal olmuştur. İsrail; giriştiği askeri harekatın en somut ve en yakın hedefi olarak belirlediği Hizbullah’ı silahsızlandırma amacını gerçekleştiremediği gibi, Hizbullah’ın halk indindeki itibarını güçlendiren (sadece Lübnan’da değil, tüm İslam dünyası içinde ve tüm emperyalizm karşıtı güçler nezdinde) bir sonuçla yüz yüze kalmıştır. Bu yüzdendir ki; bölgeye yerleştirilecek “barış gücü”ne asker vermek isteyen ülkeler, “Hizbullah’ın silahsızlandırılması”na yanaşmamaktadır. Bu, Hizbullah’la çatışmaktan çekindiklerinden olduğu kadar, aynı zamanda, Hizbullah’ın kazandığı meşruiyet nedeniyledir de. Dahası İsrail, aynı zamanda, askeri bakımdan büyük kayıplar vermiştir. Nitekim İsrail ordusu ve hükümeti; daha savaşın ilk günlerinde, “beklediklerinden daha büyük bir dirençle karşılaştıklarını” itiraf etmişlerdir.

Hayfa’nın, hatta Tel Aviv’in bile Hizbullah saldırılarının dışında kalamayacağının görülmesiyle, “Biz organize ve üstün askeri gücümüzle saldırır yok ederiz, Araplar ağlar, beddua eder” diye düşünen İsrail için, artık bu dönemin sona erdiği ortaya çıkmıştır.

Bu gelişme, Arap dünyasının İsrail’le mücadeleye bakışını değiştirmiştir. 7 Ağustos’ta Beyrut’ta toplanan Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısında konuşan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim: “Hizbullah güç dengesinin İsrail’den yana olduğu fikrine son verdi. Suriye İsrail’den gelecek her türlü saldırıya hazır ve hemen yanıt verecektir” değerlendirmesi yapmaktadır.

Beklediğinden daha sert, daha donanımlı ve daha savaşçı bir Hizbullah’la karşılaşan İsrail’in, Lübnan topraklarından Hizbullah’ı söküp atamak için giriştiği her hamlede, en seçkin “özel kuvvet” birlikleri, önce askeri, sonra da siyasi bakımdan ağır sonuçlar doğuracak kayıplar vermiştir. Öyle ki, İsrail; harekatı yöneten komutanlarını değiştirmek, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Moşe Kampriski’yi askeri harekatın başına getirmek zorunda kalmıştır.

Ve 34 günlük çatışmalar sonrasında, İsrail hükümeti ve generalleri, BM’den yapılan alçak sesli bir “ateşkes”e kurtarıcı olarak sarılıp; çatışmaları durdurmuşlardır.

Bölgede çatışmaların durmasının hemen arkasından ise, bir yandan “zafer kazandık” diyen İsrail’in askeri ve sivil yetkilileri, öte yandan da bu harekatın başarısız sonuçlanmasına yol açan kararları alan yetkililer hakkında soruşturma açılması için harekete geçmişlerdir. Ancak hükümetin “askeri yetkililer hakkında soruşturma açması” da, İsrail’in uğradığı şoku karşılamaya yetmemiş görünmektedir. Binlerce “yedek asker”; imzaladıkları bir dilekçeyle askeri ve siyasi yetkileri suçlayarak, “savaşma isteklerin köreltildiğini” belirtip, buna neden olan askeri ve siyasi sorumluların cezalandırılmasını istemişlerdir.

 

ABD VE İSRAİL, GOP İÇİN YENİ BİR HAMLE OLARAK LÜBNAN’A SALDIRDI

Çatışmaların durması sonrasında, hem İsrail hem de Hizbullah kendilerinin zafer kazandığını ilan ederek kendi tarzlarında kutlamalar yaptılar.

Eğer İsrail’in amacı Filistin’in alt yapısını tahrip etmek, HAMAS hükümetine bir gözdağı vermek ya da Filistin topraklarına canının istediği zaman girip çıkacağını göstermek olsaydı, İsrail Filsitin’e girmekle bir zafer kazanmıştır!

Eğer İsrail Lübnan’a, “Hizbullah’ı içinizde barındırırsanız, ben de başınıza bombalar yağdırırım; evlerinizi, hastanelerinizi, su kaynaklarınızı, enerji sistemlerinizi yakar yıkarım” demekle sınırlı bir operasyon amaçlamış olsaydı, İsrail Lübnan’da zafer kazanmıştır!

Ya da Hizbullah; amacı İsrail’i Lübnan’dan püskürtmek ve onu geri çekilmeye zorlamak olsa, en azından şimdilik bir zafer kazanmıştır!

Ancak, kimin kazandığını, kazanılanın ne kadar olduğunu anlamak için, önce tarafların amaçlarının ne olduğuna bakmak ve özellikle de girişilen askeri harekatın amaç ve hedeflerini doğru belirlemek gerekmektedir. Bu yüzden de; asıl olarak, İsrail’in bölgede yarım yüzyıldır üslendiği misyon ve Filistin’de başlatılıp Lübnan’a yayılan saldırısının hangi büyük planla bağlantılı olduğunu anlamak gerekir. Çünkü, Hizbullah, sonuçta yerel bir güç olarak, kendisinin topraklarına yönelen bir saldırıya yanıt vermek durumunda kalmış bir güçtür. Dolayısıyla bölgede çatışan emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin planlarına doğrudan bağlı olmadan hareket etmesi nedeniyle, Hizbullah’ın eyleminin (direnişinin) yarattığı sonuçları da İsrail saldırısı ve bu saldırının yol açtığı gelişmeler belirlemiştir.

Şöyle ki, bu yazının giriş bölümünde belirtildiği gibi; İsrail; Filistin altyapısını çökerten, hükümet binalarını savaş uçaklarının, tankların saldırı hedefi yapan, yüzlerce sivilin öldürülmesi ve yaralanmasına yol açan, bakanları, milletvekillerini, belediye başkanlarını tutuklayıp İsrail’e götürmesine kadar genişleyen saldırın nedenini; “bir erin Filistinli militanlar tarafından kaçırılması” olarak göstermiştir. Dolayısıyla Filistin’e yönelik saldırı “bir asayiş sağlama operasyonu” olarak benimsetilmeye çalışılmıştır..

Lübnan’a yönelik ve yukarda belirtilen genişlikte, 34 gün süren askeri harekatın nedeni olarak da İsrail, Hizbullah’ın iki İsrail askerini kaçırmasını gerekçe olarak göstermiştir.

Ancak olup bitenlere daha geniş bir açıdan bakıldığında; İsrail’in giriştiği askeri harekatın aslında ne askerleri kurtarma ne de genel olarak bu iki ülkede İsrail karşıtı güçlere gözdağı verme amaçlı bir “asayiş operasyonu olmadığı” anlaşılmaktadır. Tam tersine, İsrail’in, ABD-İngiliz mihrakının Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme amaçlı olarak öne sürdüğü “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”yle bağlantılı bir askeri hamlenin uygulayıcı olduğu görülmektedir.

Bunun işaretleri şunlardır:

1-) Lübnan’a yönelik İsrail saldırısının bir-bir buçuk yıl önce planlandığı, bu planın ABD ve İngiltere tarafından da onaylandığı ortaya çıkmıştır. ABD’de yayınlanan San Francisco Chronicle gazetesine bilgi veren İsrail Bar-Ilan Üniversitesi’nden siyaset bilim profesörü Gerald Steinberg, “1948’den beri yaşanan İsrail savaşlarında, İsrail’in en hazırlıklı olduğu, buydu” diyor. Steinberg, “Bir anlamda savaş hazırlıkları Mayıs 2000’de, İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinden hemen sonra başladı. 2004 yılında, şu andaki askeri saldırı kampanyası çoktan planlanmıştı. Son iki yıl içinde ise, masa ve kağıt üzerinde simüle edildi ve mükemmelleştirildi” diye açıkladı. Bu açıklamalar ve bu planın 2004’te Bush ve Blair tarafından da onayladığı haberleri yalanlanmadı.

2-) Bu saldırının başlamasından birkaç gün sonra (21-22 Temmuz 2006’da) bölgeye gelen, Tel Aviv ve Beyrut’u ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice; “Artık yeni bir Ortadoğu’dan söz etmenin zamanıdır” diyerek, girişilen saldırının GOP’la bağlantılı bir planı hayata geçirmek için başlatıldığını, bu hamle ile, amaçlarını açıkça itiraf etmekten çekinmeyecekleri ileri bir mevziye yerleşeceklerini bütün dünyaya ilan etmeyi amaçlamıştır.

3-) ABD ve İngiltere, BM’de İsrail’e karşı tüm tepkileri ve bir “ateşkes çağrısı” için yapılan tüm girişimleri, “İsrail önceden belirlenen amaçlarına varmadan bir ateşkesin anlamı yoktur” diyerek geri çevirmişlerdir. Böylece, bir kez daha, İsrail saldırısının Ortadoğu’ya yönelik kendi planlarının bir parçası olduğunu ifade etmişlerdir.

Şu açıkça görülmektedir ki, İsrail, kendi saldırganlığını savunmak için kendisine özgü nedenler öne sürse bile, gerçekte, Lübnan’a yönelik İsrail saldırısı, Irak’tan sonra, ABD-İngiltere bloğunun Ortadoğu’da “yeni bir düzen kurmak” adına geliştirdikleri, GOP’un gerçekleşmesi doğrultusunda atılmış ikinci büyük ve somut hamledir demek gerçeği ifade etmek olur. Dolayısıyla; sorunu İsrail’in bir “asayiş harekatı”na indirgemek, İsrail’in bataklıkta tüfekle sivrisinek avlayacak kadar pusulayı şaşırdığına inanmak anlamına gelir. Ki, böyle bir durum söz konusu değildir. Tam tersine, İsrail; ne yaptığını, nereye varmak istediğini bilerek yola çıkmıştır, ama o, Hizbullah’ı halkla bağlantısı olmayan, marjinal bir terör örgütü olarak görme gafletine düşmüştür. Dahası İsrail, en azından Irak’ın işgalinden beri Ortadoğu’da ve mazlum halklar arasında hızla büyüyen Amerikan-İsrail karşıtlığının maddi bir güce dönüşmesinin ağırlığı altında kalmıştır. İsrail’in ilk hedefi olan Hizbullah’ı yok etme (ya da silahsızlandırma) konusunda başarısızlığa uğraması, beklenmedik kayıplar vermesi, onu, dünya karşısında hem zalim hem de utanç verici bir askeri harekatın başarısız ülkesi durumuna düşürürken; aynı sonuçlar Hizbullah’ın zaferi olmuştur.

 

LÜBNAN’A SALDIRI BÖLGE ÜLKELERİNİ YENİ BİR SAFLAŞMAYA ZORLAMIŞTIR

Gelişmelere daha geniş bir açıdan bakıldığında, İsrail’in askeri harekatı ve Hizbullah’ın direnişinin, bölgede ve dünyada karşıt güçlerin mevzilenmesinde önemli bir aşamaya karşılık geldiğini göstermiştir.

Filistin’de HAMAS’ın seçimleri kazanması, Irak’ta işgalcilerin hedeflerine ulaşmak bir yana her gün durumlarının daha kötüye gitmesi ve Bush-Blair yönetimlerine karşı kendi ülkelerinde bile tepkilerin artan bir seyir izlemesi, İran ve Suriye üstündeki diplomatik ve ekonomik baskıların sonuç vermemesi gibi etkenlerin yanı sıra, petrol başta olmak üzere, dünya ekonomisinin kırılganlıkların artması ve ABD’nin saflarında oluşan “disiplinsizlikler”; ABD ve İngiltere’nin kendi saflarını ve cephe gerilerini sağlamlaştırmak için yeni bir hamle ya da hamleler yapmasını zorunlu kılıyordu. Lübnan’a saldırı, bu ihtiyacın bir “gereği” olarak ortaya çıktı.

Şöyle ki;

1-) ABD-İngiltere-İsrail bloğu, uluslararası planda, Lübnan’ı, Ortadoğu’ya müdahalenin yeni bir sıçrama tahtası olarak, yeniden yapılandırmayı amaçlamışlardır. Çünkü, “Hariri suikastı” sonrasında yaratılan kaos; Suriye askerlerinin Lübnan’dan çıkarılması ve Lübnan Hükümeti’nin Batı yanlısı bir hükümet olarak yeniden biçimlendirilmesi ile sonuçlanan gelişmeler, Lübnan’ın GOP’un bölgedeki bir “üssü” olarak kullanılmasına yetmemiştir. Bunu engelleyenin, Hizbullah’ın Lübnan’da kazandığı askeri ve siyasi otorite olduğunu görmüşlerdir.

2-) Lübnan’a müdahale eden İsrail ve arkasındaki güçler; Irak’ın işgalinden beri, bölgedeki güçler mevzilenmesinde, Lübnan’a bir müdahalenin, önce Suriye, sonra da İran’la karşı karşıya gelmek olduğunu biliyorlardı. (Lübnan’ı da bundan dolayı hedef seçmişlerdi zaten.) Bu yüzden, daha müdahalenin başından itibaren Hizbullah’a yöneltilen her suçlamayı, “Hizbullah’ın arkasında İran ve Suriye var. Onlar silahlandırıyor; onlar eğitiyor, İsrail’e onlar saldırtıyor” demeye kadar vardırmışlardır. Suriye ve İran da, Hizbullah’ı kendilerinin silahlandırıp eğittiğini reddetmişlerdir, ama “Hizbullah demek Lübnan halkı demektir” diyerek, Hizbullah’ın hedeflerin savunmuş, başarısı için onu destekleyeceklerini açıkça ilan etmişlerdir. ABD-İngiltere-İsrail bloğu ile İran ve Suriye, Hizbullah üstünden karşı karşıya gelmişlerdir.

3-) Bu saldırıyla, Arap-İslam dünyasındaki bölünme derinleştirilmiştir. İsrail saldırıları karşısında tam bir suskunluk gösteren Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in sergilediği pasif tutum ülkesinde de tepkiyle karşılanmasına karşın, Mübarek; “Lübnan veya Hizbullah’ı korumak için Mısır’ın savaşa girmesi çağrısında bulunanlar, dış maceraların bittiğini anlamıyorlar” diyerek, İsrail’e destek anlamına gelen açıklamalar yapmıştı.

Bölgenin en Amerikancı yönetimlerinden birine sahip olan Suudi Arabistan, İsrail operasyonunun 3. gününde, krizden “Lübnan içindeki unsurların” sorumlu olduğunu belirterek, çatışmalardan dolayı sert bir dille Hizbullah ile ona destek veren İran’ı suçladı. Suudi yönetimi, İsrail’in Filistin’e saldırısında da HAMAS’ı suçlamış; “Karıştırdıkları gibi düzeltsinler” demişti. Bölgenin bir diğer Batı güdümlü ülkesi olan Ürdün’ün Kralı Abdullah’ın tepkisi ise, BM’nin bölgeye acilen müdahale etmesini istemekle sınırlı kaldı. Ama bu müdahale isteğinde, Kral’ın endişesi, Lübnan’da olanlar değil; Arap dünyasında “radikalizm”in gelişmesi tehlikesiydi! 4 Ağustos’ta gelişmelere değinen Kral Abdullah, bunu, “Bu saldırı sürerse ılımlılar zarar görecek. Hizbullah halkın gözünde bir kahraman düzeyine yükseldi. Bu süreç uzarsa, benim ülkemde de huzursuzluklar ortaya çıkabilir.” biçiminde ifade etti.

Arap ülkelerinin başlıcalarının bu tutumu; Arap Birliği’nin toplantısında da kendini gösterdi. İsrail’in Lübnan’a saldırısından 4 gün sonra, 18 ülkenin katılımıyla Mısır’ın Başkenti Kahire’de olağanüstü toplanan Arap Birliği Dışişleri Bakanları, konuyu BM’ye havale etti. Genel Sekreter Amr Musa’nın, sorunun Arap Birliği’nin sorunu olmasını isteyenlere yanıtı çok açıktı: “Biz dünyadan ayrı olamayız. Bu durumun çözüleceği merci BM’dir!” Arap Birliği’nin Beyrut toplantısından da, Lübnan Başbakanı’nın ağlayarak yardım istemesine karşın, hiçbir elle tutulur sonuç çıkmadı.

İslam Konferansı Örgütü (İKÖ)’nün durumu da, Arap Birliği ve Arap dünyasından daha iyi değildi. Savaşın başında bir türlü toplanamayan örgütün liderlerinin, sonunda, 3 Ağustos 2006’da Malezya’da yaptığı toplantı da, önemli Arap ülkelerinin liderlerinin katılmaması nedeniyle, sadece dokunaklı konuşmalar ve BM’ye aktif olma çağrısı yapılan bir toplantı olmayı aşamadı.

4-) “Büyükler”in Roma Konferansı da fiyaskoyla sonuçlandı. 2 Temmuz 2006’da, İtalya’nın başkenti Roma’da toplanan ve 14 ülkenin temsilcilerinin katıldığı konferans, ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın İsrail’in ateşi kesmesine yönelik her öneriye karşı çıkması nedeniyle fiyaskoyla sonuçlandı. Konferans’ta ABD Lübnan’a NATO gücü gönderilmesi isterken, Fransa ve Rusya buna karşı çıktılar. Diğer bütün önerileri reddeden ABD, Konferans’tan herhangi bir karar çıkmasını da engelledi. Konferans’ın ertesi günü çıkan Lübnan’ın Es Sefir gazetesi, Roma Konferansı sonucunu, “ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, ateş etmeyi sürdürüyor ve Roma Konferansı’nı öldürdü” manşetini attı.

Avrupa basını Konferans’ın başarısızlığa uğramasından ABD’yi sorumlu tutarken, İsrail Adalet Bakanı Haim Ramon, toplantıyı, bu toplantıyla, Lübnan’daki operasyonlarını sürdürmek için gerekli izni aldıkları biçiminde yorumladı. Ramon, “Roma’da, Hizbullah Güney Lübnan’dan yok oluncaya ve silahsızlandırılana dek operasyonlarımızı sürdürmek için izin aldık” dedi. Roma Konferansı’nın başarısızlığa uğramasıyla, Avrupa ve ABD arasında bölge üstünde bir mücadele olduğu ve bundan sonra da olacağı Roma’da açıkça ortayı çıktı.

5-) Gerek Arap dünyasından, gerek İslam Konferans Örgütü’nden, gerekse Roma Konferansı’ndan İsrail’e “dur” diyebilecek bir karar çıkmamasının ana nedeni, ABD-İngiltere bloğunun, bu konferanslarla toplantılara katılan bütün ülkeler üstündeki baskıları ve giriştiği manevralardır.

ABD, Avrupa’ya ve İslam dünyasına; “Hizbullah teröründen yana mısın yoksa benden ve İsrail’den yana mı?” tutumunu dayattı. Ve savaşın sürdüğü 34 gün boyunca, ABD, bu saflaşma üstünden, İsrail’in en ağır silahlarla saldırılarını sürdürmesini sağlarken, çatışmaların durmasından sonra, kimlerle kimlere karşı mücadele edeceğini de netleştirmeye çalıştı. Ancak ortaya çıkan durumun ABD için parlak olduğu söylenemez. Çünkü, İsrail; kendisinden beklenen, Hizbullah’ı tecrit edip silahsızlandırma, en azından etkisizleştirme görevini yerine getirememiştir. Bu durumun, ABD’nin oluşturduğu cepheyi hayli hırpalayacağı anlaşılmaktadır. Çünkü Hizbullah, İsrail’e karşı savaşılamayacağı fikrini çok somut bir biçimde yıkmıştır. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, bunu; “Hizbullah güç dengesinin İsrail’den yana olduğu fikrine son verdi” diyerek belirtmiştir.

Lübnan’da Hizbullah’ın başardığı şey, sonuçta, saldıran İsrail’e karşı direnmek gibi, herhangi bir askeri çatışmada her an olabilecek sıradan bir iş gibi görünmektedir. Ama bu çatışma, varlığını ve meşruiyetini komşularına karşı askeri güç kullanma temeline oturtmuş bir devletle yapılmışsa; bu, “mahallenin kabadayısı”na, mahalleden “bir gariban”ın sokak ortasında, tüm öteki ondan çekinenler önünde kötek atması gibi önemli bir sonuç doğurmaktadır.

Dolayısıyla bu 34 günlük mücadelede, ABD ve İsrail tarafı hiç ummadıkları bir yenilgi alırken; İsrail’e karşı son 60 yıl içinde kazanılmış en küçük bir askeri başarı bile, Arap dünyası başta olmak üzere, tüm dünyada anti-Amerikan, anti-emperyalist güçler için moral kaynağı olmuştur. Amerikancılığı varlıklarının ve geleceklerinin dayanağı gören geleneksel Arap aristokrasisi ise şimdi daha umutsuzdur ve geleceğe daha büyük bir endişeyle bakar hale düşmüştür.

 

İSRAİL BU AŞAĞLANMAYI HAZMEDEBİLECEK Mİ?

Lübnan’da olanların, sadece Arap-İslam dünyasında değil, bütün dünyada ABD ve emperyalizme karşı güçlere moral veren, onları cesaretlendiren bir gelişme olduğunu söylemek abartı olamaz.

ABD’nin İsrail’in Lübnan’a saldırısı üstünden yarattığı baskıyla, önce Ortadoğu’da, sonra da dünya ölçüsünde dayattığı saflaşma ABD’nin yandaşları arasında bir kargaşaya yol açarken, karşıt safları sağlamlaştıran ve onlara güç veren sonuçlar doğurmuştur.

Peki ABD ve İsrail bunu hazmedebilecek mi?

İlk bakışta, İsrail; çatışmanın durması için BM karar almadan birkaç gün önce bile; “Henüz hedeflerimize varmadık. Hizbullah’ı silmeden durmayacağız” gerekçesini öne sürerek, “kara harekatını genişletme” kararı almıştı. Ama, bir kara harekatı için giriştiği daha ilk adımda savaşın en fazla zayiatını verince, ABD ve İsrail, BM’nin çağrı yapmasını bloke etmekten vaz geçtiler ve hızla BM’nin çatışmaların durdurulması çağrısına uyacaklarımı açıkladılar. Ve çatışmaların hemen sonrasında, bu savaşta başarısızlığın faturasının kesilmesi için soruşturma açıldı; ama ilk şaşkınlıktan sonra, İsrail’in ve ABD’nin, prestijlerini kurtarmak için yeni hamleler yapacakları ve bu yenilginin acısını çıkarmak için daha saldırgan ve daha çok güç kullanan saldırılarda bulunacaklarından kuşku duyulamaz. Çünkü, Lübnan’da Hizbullah’ın kazandığı başarı, sadece küçük (ama önemsiz değil) bir çarpışmaya özgüdür. Bu yüzden de, yenilmiş, acı veren yaralar almış, ama savaşma gücünü yitirmemiş saldırganın yeni saldırılar yapması, bugün, düne göre daha büyük bir ihtimaldir. Onun içindir ki, bugün bölge, düne göre, çatışmalara daha çok gebedir. Bu nedenle; çatışmaların durmasından sonra, herkes, her gün yeni çatışmalar beklemeye devam etmektedir. İsrail de, yeni bir saldırı için fırsat kolladığını her vesile ile belli etmekten geri durmamaktadır. Bu saldırlar, bir yandan Lübnan ve Filistin’de dolaysız askeri harekatlar biçiminde olabileceği gibi, Suriye ve İran’a yönelik ambargo ve baskıların artırılması, kuşatmanın sıkılaştırılması amaçlı çeşitli girişimler biçiminde de olabilecektir. Örneğin beş İran ve bir Suriye uçağının Türkiye tarafından inişe zorlanması ve aranması, bu kuşatmamın sıkılaştırılacağı, Türkiye ve öteki bazı ülkelerin de bu suça ortak edileceği ve bölge ülkelerinin arasındaki gerginliğin artırılması için çaba harcanacağının işaretlerindendir.

Aslında bu durum, İsrail’in de, öteki bölge ülkeleri gibi normal bir ülke olması için bir fırsattır. Ama bir yandan Siyonizm’in, öte yandan ABD’nin bölgedeki amaçlarıyla kendi varoluşunu bütünleştirmiş olan İsrail egemenleri için olup biteni hazmetmek güçtür. Çünkü; olup biteni kabul etmek, çıkarlarını zorla ve karşısındakini ezerek dayatmak değil, ama bölge halklarıyla uzlaşarak varlığını meşrulaştırmaya yönelmek, İsrail için normalleşmenin kapılarını açabilecek tek yoldur. Bu, aynı zamanda, bölgede barışın asgari şartıdır. Ancak yediği tokadın, İsrail’in aklını başına getirmek yerine, onu, intikam almaya yönelteceğinin işaretleri çok daha fazladır.

Bu yüzden de, şimdi bölge, düne göre provokasyonlara, yeni çatışmalara daha açık hale gelmiştir. Türkiye’nin ABD ve İsrail’le suç ortaklığı yapmak için, giderek İran, Suriye, Lübnan ve Filistin’e giden her geminin, her uçağın, her TIR’ın aranması, sonra bu ülkelere giden araçların sınırlandırılması, ticaret sınırlandırmaları vb. gibi konularda öne çıkarılmasına, bölge ülkeleri arasında gerginliklerin artması için diplomasi ve öteki alanlardan zorlamalar yapılacağına tanık olmamız sürpriz olmaz.

 

EMPERYALİST STRATEJİ İÇİN ‘YENİ’ SEÇENEK: SÜNNİ-Şİİ ÇATIŞMASI
ABD-İngiltere-İsrail bloğunun bölgede yeni saflaşmaları zorlarken; akıllarında –hem asıl niyetlerini perdelemek hem de sahte saflaşmalar üzerinden işlerini kolaylaştırmak üzere– bir Sünni-Şii çatışması olduğu ve böyle bir çatışmanın hazırlığı içinde olduklarının ipuçları da ortaya çıkmıştır.
Lübnan’daki sıcak gelişmelerin gündemin gerisine ittiği Irak’taki gelişmelerin hızla bir Sünni-Şii çatışmasına doğru seyretmesi, emperyalizmin stratejistlerinin geleneksel ama bir süredir geriye ittikleri bir seçeneklerini de öne çıkarmış bulunuyor.
Aslına bakılırsa, ABD’nin Irak’ı işgali sırasında emperyalist stratejistlerin önemli bir bölümü bu işgalin en çok İran’ın işine yarayacağını, çünkü İran’ın böylece, daha önce Saddam Hüseyin tarafından baskı altında tutulan, Irak’ın nüfusunun yüzde 65’ni oluşturan Şiiler üstündeki etkisini rahatça kullanarak Irak’ta egemen hale geleceğini öne sürmüşlerdi.
Ancak ABD yönetiminin Sünniler, Şiiler ve Kürtler’den oluşan “Amerikancı bir Irak” kurma amaçlı işgali, en azından geçtiğimiz üç yıl içinde başarıya ulaşmamıştır ve giderek de bu amacı gerçekleştirmeleri güçleşmektedir. Tersine, Irak’ta Şiilerden de Sünnilerden de beklediği desteği bulamayan ABD, kendi silahlı güçleriyle kontrol ettiği merkezi kentlerde  bile “asayişi” sağlayamayınca, bir Sünni-Şii çatışmasının önünü açacak bölünmeleri tahrik etmeye yönelmiştir. Son aylarda, Şiiler ve Sünniler arasındaki çatışmalarda ayda bin kişiden fazla insan ölmektedir. Öte yandan da hem Şiiler hem Sünniler ABD’ye karşı da direnmektedirler, ama gidişat, Irak’ın bir Sünni-Şii çatışması temelinde bölüneceği doğrultusundadır. Böylece 1991’de, Körfez Savaşında çizilen sınırlar, şimdi Irak’ın üçe bölünmesinin sınırları olarak biçimlenmektedir.
Öte yandan Lübnan’daki Şii Hizbullah’ın başarısının ardından, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri’nde önemli bir nüfus oluşturan Şiilerin de hareketlenmesi ve Amerikan egemenliğinin temellerini oluşturan ve petrol yataklarının üstüne oturmuş bu ülkelerde Şiilerin ayaklanmaları uzak bir ihtimal olmaktan çıkmıştır.
Bölgenin bütünü açısından bakıldığında; Şii İran, Nuseyri (Alevi) Suriye (Suriye’nin tercihinin İran’dan yana olduğu ortadadır), Şii Hizbullah ile varlığı İsrail-Amerikan planlarına karşı mücadele etmeye bağlanmış olan Filistin bir mihrak oluşturmaya yönelirken; politik tutumları Amerikancılık olan Sünni İslam devletleri; Mısır, Suudi Arabistan, Körfez Emirlikleri ve Ürdün, bölgedeki Amerikancı mihrakı biçimlendiren bir ittifak oluşturmaya yönelmişlerdir. Irak’taki gelişmelerle, Irak’ın da kendi iç bölünmüşlüğüne bağlı olarak ittifaklar içinde yan tutacağını beklemek gerekir.
Şu bir gerçek ki; ABD’nin –işgal ve egemenliğini gizlemek üzere– “Yeni Ortadoğu Düzeni”nin temeline koyduğu “Ilımlı İslam-Radikal İslam” karşıtlığı üstünden geliştirilen politikalar, ABD’nin, bölgeyi kendi istediği doğrultuda yeniden biçimlendireceği gücü bir araya getirmeye yetmemiştir. En azından, bu bölünme üstünden oluşturulacak bir Ortadoğu stratejisi çekiciliğini yitirmiştir. Bunun yerine; Ortadoğu’nun tarihsel gerçekleriyle sıkı bağlantı içinde bir Şii-Sünni karşıtlığı ve bu iki büyük gücün üstünden yaratılacak bir bölünmeyle, ABD, yeni bir saflaşma zorlamasına girişebilir. Emperyalist stratejistlere göre, ABD; Suriye ve İran’a karşı, sadece işbirlikçisi Arap-İslam hükümetlerine değil, Ortadoğu’nun geniş halk yığınlarına da bu bin 300 yıllık çatışmayı hatırlatıp yeniden alevlendirebilirse; Ortadoğu’ya kendi istediği düzeni vermek için yeni imkanlar yaratabilir.
Irak’tan Suudi Arabistan’a kadar geniş bir coğrafyada Şii İran’a karşı bir ittifak oluşturmak; bu ittifaka Sünni Türkiye’yi de katmak, ABD-İngiltere-İsrail eksenini bu geniş ittifakın üstüne oturmak için bir Şii-Sünni çatışmasını kışkırtmak, elbette ki, bugünkü kimi düşmanlıkları da dostluğa dönüştürmenin yolunu açacaktır. Bugün ABD’ye karşı en sert direnişi gösteren Irak’taki Sünnileri, Sünni/Vahabi El Kaide ve Taliban gibi örgütleri de yanına çekmeyi gerektirecektir. Bunun için, ABD’nin Saddam Hüseyin’le uzlaşması, El Kaide ve Taliban’la açıkça olamasa da eski ittifakını yenilemesi bile şaşırtıcı olmaz. Nitekim, Saddam’la bu doğrultuda kimi dolaylı görüşmeler yapıldığı da basına sızmaktadır.
Kısacası; emperyalist güçlerin bölgede bu tarihsel çelişki ile oynamaya yöneleceklerini gösteren tartışmaları ve belirtileri çoğalmıştır. Lübnan’daki başarısızlıkları, onların bu yönelişini daha da hızlandırabilecek etkenleri artırmıştır.

LÜBNAN SALDIRISI BM’YE KARŞI BİR OPERASYON OLARAK DA GELİŞTİ
LÜBNAN SALDIRISI TÜRKİYE’DE İSRAİLLEŞME HEVESLERİNİ KIŞKIRTTI

Lübnan’a saldırının, bir “yıldırım harekatı” olarak, amacına götürülerek bitirilememesi, bir yandan Roma Konferansı’nın, öte yandan da Arap Birliği ve İKÖ’nün topu BM’ye atması ile Lübnan saldırısı, BM’nin ne kadar acz içinde olduğunun bir kez daha ve çok dramatik bir biçimde ortaya çıkmasına neden olmuştur. BM’nin bölgedeki sivil görevlilerinin, BM’den yapılan uyarılara (İsrail, 6 saat içinde 10 kez, o bölgede BM görevlileri var diye uyarılmış) karşın İsrail tarafından öldürülmesi karşısında, BM Güvenlik Konseyi’nin, bu saldırıyı, ABD-İngiltere’nin vetosu nedeniyle kınayamaması, bir ateşkes çağrısı bile yapamaması, BM’nin  misyonunu ve varlığını da yeniden tartışılır hale getirmiştir. Daha önce de, Somali’den Bosna’ya, Kosova’ya kadar sayısız katliamlar karşısında, ABD’nin gönlü oluncaya kadar hiçbir müdahale yapmayan BM’nin rolünü tartışmaya açmıştır. Bu yüzdendir ki; Lübnan’a yapılan saldırı, bir yanıyla da, BM’ye karşı bir “operasyon” olarak gelişmiştir.

Çünkü ABD-İngiltere, uzunca bir zamandan beri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan BM ve onun şahsında oluşturulan (saldırıya uğrayan bir ülkenin kendisini savunma hakkı dışında tüm savaş ilanlarını hukuk dışı sayan) uluslararası hukukun değiştirilmesini istemektedir. Sosyalist ve kapitalist olarak bölünmüş dünyanın güç dengeleri içinde oluşturulan bu hukukun artık geçerli olmaması gerektiğini düşünen ABD-İngiltere, yeni güç ilişkilerine göre, BM’nin ve onun üstüne oturduğu uluslararası hukukun değiştirilmesini dayatmaktadırlar. Kendisi açısından zararına olacak BM kararlarına aldırmayan ABD (Irak’ı BM’nin olumsuz kararına karşın işgal etti), BM’yi bloke ederek, işe yaramadığını göstermeye çalışmaktadır. Nitekim; son 15 yıl içinde BM’nin içine düştüğü açmazları öne çıkaran 2003 Ağustos’unda İstanbul’da toplanan Dünya Felsefe Kongresi’nde, Kongre’nin “duayeni” olarak öne çıkarılan ünlü Alman düşünür Jurgen Habermas’ın okuduğu sonuç bildirgesinde, bu sorun, Kongre’nin ana sorunu olarak nitelenmiş; BM’nin birçok uluslararası olayda başarısızlıklarına işaret edildikten sonra; “demokrasi ve özgürlüklere saygı geleneği olan” (!) birkaç devlete, dünya barışını tehdit eden öteki devletlere karşı savaş açma hakkı tanıması için uluslararası hukukun yeniden gözden geçirilmesi savunulmuştu.

ABD Lübnan’daki dayatmasıyla, BM’nin işe yaramazlığını bir kez daha teşhir etmiştir. Bundan sonra atacakları adımın da bu doğrultuda, “Yeni Dünya Düzeni”ne uygun “yeni bir BM” dayatması olması da beklenmelidir. Nitekim Yücel Sayman, 6 Ağustos tarihli Evrensel’deki yazısında şunları söylemektedir: “Öyleyse Batı demokrasilerinin o kibirli devletleri neden sessizler, hatta İsrail’i desteklerler? Sanırım emperyalist güçlerin belirledikleri küreselleşme siyasetini meşrulaştıracak yeni bir uluslararası örgütlenmenin ve onun hukukunun yaratılmaya başlandığı bir süreci yaşıyoruz.

 

İsrail’in Filistin ve Lübnan’da giriştiği saldırılar ve bölgede Amerikan karşıtlığın artması, Türkiye’yi yöneten güç odaklarını giderek daha çok zorluyor. Çünkü, bu güçler, bir yandan büyük Ortadoğu projesi ve “ikili anlaşmalar”la ABD ve İsrail’in bölgedeki stratejilerinin en sadık ve geleneksel müttefiki olma “sorumluluğu”nu taşırken, öte yandan da Türkiye halkının ABD ve İsrail’in bölgedeki saldırganlıklarına duyduğu tepkinin gazabına uğramanın korkusuyla İsrail’in katliamlarına karşı çıkmak (doğrusu, bu görüntüyü vermek) zorunda kalıyorlar.

Ancak bu iki yüzlü tutumla idare etmek, halka karşı takiyye yapmak giderek zorlaşıyor. Çünkü ortaya çıkan gelişmeler herkesi yeniden tavır alamaya, aldıkları tavrı da netleştirmeye zorluyor.

AKP Hükümeti’nin sözcüleri ve başbakan, konuşurken, bir tutum açıklarken, Türkiye halkının anti-Amerikan, anti-Siyonist tepkilerini hesaplayarak, konuşmalarının içine, İsrail’i eleştiren, Lübnan ve Filistin halkanı savunan, hatta HAMAS ve Hizbullah’ı bile meşru sayan cümleler koymak zorunda kalıyorlar. Ama öte yandan ABD ve İsrail’in tepkilerini çekmemek için de; dönüp, GOP’un içinde yer aldıklarını, ABD’nin bölge planlarınıan başarısı için çalıştıklarını eklemeyi ihmal etmiyorlar.

Ancak bütün bu “incelikler”ine rağmen, Türkiye, İsrail’in tepkisini çekmekten geri kalmadı. Lübnan’a ve Hizbullah’a silah ambargosunu Türkiye’nin deldiğini açıkça iddia eden İsrail’e karşı, ABD, “Hayır Türkiye öyle yapmadı, o, bu konuda üstüne düşeni yaptı” diye Türkiye’yi savunmak “zorunda” bile kaldı.

Filistin’e saldırıyla başlayıp, Lübnan’a saldırıyla bir savaş haline gelen İsrail saldırganlığı karşısında, geçtiğimiz 2 ay boyunca Türkiye’nin tutumu; geleneksel ittifakları ile halkın anti-Amerikan, anti-İsrail tepkisi arasında sıkışmaktan gelen bir “iki arada bir derede kalma” biçiminde olmuştur. Bu durumu aşmak için; AKP’den Genelkurmay’a, çeşitli sermaye partilerinden basına kadar ortak eğilimleri şöyledir:

1-) “Türkiye, PKK karşısında her gün ölüler verirken, başında yeterince büyük gaileler varken, bir de Lübnan’la uğraşamaz” gerekçesi arkasında Lübnan’a, Filistin’e açıkça destek veren ve İsrail ve ABD’nin Ortadoğu politikalarına karşı çıkan tutumlardan geri durmak gerekir. Bu çerçevede Lübnan’a asker gönderme konusu ABD ile Kuzey Irak ve PKK konusunda bir pazarlık konusu olmalı, ABD’nin atacağı adımlara göre, Lübnan’daki rolümüzü artırıp azaltmalıyız. (Bu görüş, CHP, Genelkurmay ve çeşitli milliyetçi çevrelerce savunulmaktadır, ama hükümet de bu tutumla çelişen bir noktada değildir.)

2-) Hizbullah (tabii HAMAS da) Şeriatçıdır; biz, “laik bir ülke” olarak, bu Şeriatçı güçlerle bir arada olmamalıyız. (Burada, AKP hükümetinin teorik olarak küçük itirazları olsa bile, pratikte, o da, bu tutuma katılır) Lübnan ve Filistin halkını desteklemek insani yardımlar biçiminde olmalıdır.

3-) Hizbullah ve HAMAS’ın ya da İran ve Suriye’nin Amerika ve İsrail’e açıkça karşı çıkan tutumuyla birleşmemeliyiz. Bizim tutumumuz, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi olmalı; HAMAS ve Hizbullah’ın aşırılıklarına karşı çıkarken, İran ve Suriye’nin Batı karşıtlığı ile de birleşiyor görünmemeye özen göstermeliyiz. Başka türlü davranmak, Amerika’nın bölge stratejisine karşı bir pozisyona düşmek, bizi Ortadoğu’da inisiyatif almaktan geri düşürür. Dahası, böyle bir politika, Suudi Arabistan ve öteki zengin Arap ülkelerinin Türkiye’ye “yatırımlar” yapmasını da engeller. Vb..

Türkiye’yi yöneten egemen güç odakları, bir yandan, yukarıda özetlenen gerekçelerle, ABD ve İsrail’e karşı çakan ülke ve mücadelelerden uzak dururken, öte yandan da, İsrail’in Lübnan’a saldırısı ve AB’nin bu saldırıya meşruiyet kazandırmak için öne sürdükleri “İsrail’in kendini savunmak için Hizbullah’ın üslendiği Lübnan’a saldırma hakkı vardır” iddiasına sarılarak; güncel durumdan, “Madem İsrail yapıyor, biz de Kuzey Irak’a girebilir, Kandil Dağı’nı bombalayabilir; kara birliklerini Irak topraklarına gönderebiliriz” sonucu çıkardılar. Bu faydacı, ilk bakışta pek uyanıkça görülen tez; Türkiye’nin İsrail’e karşı çıkarabileceği bütün dayanakları da ortadan kaldırıyordu. Onun içindir ki, AKP Hükümeti’nin sözcüleri ve Başbakan Erdoğan dokunaklı konuşmalar yaptılar, Lübnan’a bir miktar da ilaç ve gıda yardımı yapıldı, ama asıl olarak, İsrail’e karşı etkili olabilecek hiçbir ekonomik, siyasi-diplomatik girişimde bulunmadılar. Bu pasif tutumda, “İsrailleşme hevesleri”nin yükselmesinin etkileri olduğu da açıktır.

Önümüzdeki dönemin muhtemel gelişmeleri açısından bakıldığında; Türkiye’nin egemenleri açısından “iki arada bir derede” olmayı güçleştiren, manevra alanlarını daraltan etkinlerin giderek yükselmesi söz konusudur.

Bu güçlüklerden birisi, 55 yıldan beri ABD’nin müttefiki ve NATO üyesi olan Türkiye, son yıllarda laisizmin de aşırı öne çıkarılmasıyla baskılanan politikalarıyla, ABD-İngiltere-İsrail yörüngesinde hareket etmekte olmasıyla ilgilidir. Çeşitli güç odaklarından, konjönktürel olarak, bu çizgiyle çelişen kimi çıkışlar (Erbakan’ın İslam dünyasının liderliğine oynaması türünden) ya da halkın baskısıyla oluşan yönelişler (1 Mart Kararnamesi’nin reddi sonrasında oluşan durum) geçici ve rastlantısal olarak kalmaktadır. Dolayısıyla, bu geleneksel çizgiyle çelişen her yöneliş, ABD ve yanındaki güçler tarafından, hızla Türkiye’ye fatura edilmektedir. Bu yüzden de, ABD’nin (kuşkusuz İsrail’in de), stratejik ihtiyaçları bakımından, Türkiye’nin “idare eden bir noktada uzun süre kalması”na göz yummaları beklenmez.

Bölgedeki diğer önemli gelişme de, HAMAS ve Hizbullah’ın yükselişi, İran’ın “nükleer enerjini kullanılması” konusunda ABD ve AB’den gelen baskılara boyun eğmeyeceğini açıklayarak açık bir tutum almasıyla, bölgede emperyalist baskı ve müdahalelerin artacağına işaret eden gelişmelerdir. İran’a, Lübnan’a müdahale eder gibi müdahale edemeyecek olan ABD ve müttefiklerinin; burada, Türkiye’ye biçtiği rolü oynatmak için, Türkiye üstünde daha çok oynayacağını söyleyebiliriz. Özellikle de “Medeniyetler Savaşı” tezini, Ortadoğu’da “Ilımlı İslam-Radikal İslam” ayrımından, “Sünni-Şii çatışması”na doğru kaydıracak bir ABD’nin, Türkiye’yi Sünni cenahın liderliğine soyundurması sürpriz olmayacaktır. Burada, “Radikal İslam-Ilımlı İslam” ayırımına pek sıcak bakmayan AKP’nin, Sünni-Şii ayırımı üstünden bir saflaşmaya daha sıcak bakacağını gösteren işaretler de vardır. Çünkü; Irak’ın ABD tarafından işgali ve Türkiye’nin ABD’yi destekleyen tutumunun, AKP içindeki “tarikat mensubu” fraksiyonlar tarafından, “Şiiler’e Sünni Arapları ezmek için destek vermek” olarak yorumlandığı ve bu görüşün AKP içinde azımsanmayacak bir gücü olduğu bilinmektedir. Yine AKP içinde ve dışındaki dini çevreler içinde, Suriye’nin Nuseyri (Alevi) iktidarının Sünnileri ezdiği yönündeki görüşlerin yaygın olduğu ve Suriye’de bir Sünni ayaklanması konusunda ABD ile bu çevrelerin aynı görüşte olduğunu da biliyoruz. Bütün bunların ötesinde, Lübnan’a İsrail saldırısı karşısında, Türkiye, lafta İsrail’e karşı çıkarken, fiiliyatta İran ve Suriye uçaklarını Türkiye’ye inişe zorlayarak, bu ülkelere karşı dostça olmayan (İran bu tutumu hoş olmayan bir tutum olarak niteledi) bir tutumu benimsediğini göstermiştir.

 

ANTİ EMPERYALİZM VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNİN İMKANLARI SON DERECE GENİŞLEMİŞTİR

Öte yandan, ABD’nin, Kuzey Irak’taki gelişmeleri ve PKK’yi Türkiye’nin İran’la karşı karşıya getirilmesi için bir pazarlık konusu yapması gayretleri de düşünüldüğünde, Türkiye’nin bölgede izleyeceği politikalar, bölgenin geleceği bakımından hayati önem kazanmaktadır.

Bütün bu nedenlerledir ki; Türkiye’de barış mücadelesi, Kürt sorununun demokratik bir biçimde çözümü, Türkiye’nin bölge halklarıyla, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı temelinde birliği ve ABD ve İngiltere’nin bölgeye müdahalelerine karşı mücadele bir ve aynı mücadelenin değişik yönleridir ve süreç ilerledikçe, bu, daha çok böyle olacaktır. Ve elbette ki, bu rolün yerine gelebilmesi için; aralarında sürtüşüyor görünseler de ABD ve Türkiye’nin egemenlerinin politikaları etrafında birleşen egemen güç odaklarının değil, ama onlara karşı mücadele eden demokratik güçlerin, demokrasi isteyen Kürt ve Türk milliyetinden halkların ve Türkiye’nin her milliyetten emekçilerinin mücadelesinin yükseltilmesi; yığınların bu gerici politikaların karşısına dikilmesinde belirleyici olacaktır.

Çok açıktır ki; bölgeye müdahale eden ve egemenlik peşinde koşan emperyalist güçlerin ve Türkiye’nin her renkten egemen güçlerinin açmazı; bölge halklarının, Türkiye halkının ve emekçilerinin mücadelesinin ileri atılmasının olanaklarıdır. Ancak olanakların gerçek olabilmesi için, onların içinde bulunduğu açmazları kullanmak, emekçi sınıflar ve demokrasi mücadelesinin güçlerini birleştirmek, ekonomik, siyasi, ideolojik… hayatın bütün alanlarını kapsayan bir mücadelenin örgütlenmesi ve her somut durumu değerlendirerek, emekçi yığınları, halk güçlerini egemenlerin karşısına dikecek bir mücadele hattını kararlılıkla, cesaretle ve yaratıcı bir inisiyatifle hayata geçirmek gerekmektedir. Bu alanda bir adım atıldığında görülecektir ki; koşullar, dünyaya ve Türkiye’ye hükmedenlere sunduğu olanaklardan çok daha fazlasını bu sisteme karşı mücadele edenlere, anti-emperyalizm ve demokrasi mücadelesinin ilerletilmesinden yana olanlara, işçi sınıfına, kendi dünyasını kurmanın yolunu açma mücadelesi içinde olanlara sunmaktadır.

Bugün Türkiye’de “iki arada bir derede” manevra yaparak ayakta durmaya çalışan egemenlere karşı; İsrail’le ikili anlaşmaların iptal edilmesi, İsrail’e karşı diplomatik-siyasi bir tutum alınması, Lübnan ve Filistin’e saldırılarından dolayı İsrail’in cezalandırılması ve yaptığı tahribatın tazmin edilmesi, Ortadoğu’da barış ve halkların kardeşliği temelinde, tüm bölge ülkeleriyle dostluk, emperyalistlerin bölgeye müdahalesine karşı çıkma… talepleri etrafında bir mücadele, halk yığınlarının birleşmesi ve mücadeleye atılması için son derece önemli dayanaklar sunmaktadır.

Bizlerin görev ve sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizin ölçüsü de, bu hedeflere ulaşmayı esas edinen stratejimizden çıkan somut görevleri yerine getirmede göstereceğimiz başarı olacaktır.

Gençliğin Eğitim Hakkı Mücadelesi

 

Son iki yüz yıllık işçi sınıfı mücadelesinin en önemli ve en evrensel kazanımlarından birisi de (buna biricisi demekte de bir sakınca yok); ilk öğretimden başlayarak, eğitimin* “parasız ve bütün vatandaşlara açık” hale getirilmesidir. En azından başlıca kapitalist ülkelerde, bu talep, anayasalara ve yasalara böyle geçirilmiştir.

Elbette ki, sosyalist ülkeler dışındaki uygulamada her zaman sapmalar olmuş, bu hak çoğu zaman kağıt üstünde kalmış, işçi sınıfı ve öteki emekçi sınıfların bu haktan gereği gibi yararlanamaması için egemenler kendi anayasa ve yasalarını bile uygulamaktan kaçınmışlar, çeşitli bahanelerle eğitimdeki adaletsizlik ve seçmeciliği sürdürmüşlerdir. Ama, parasız eğitim hakkı, en azından yasalar ve anayasalar bakımından tartışılmaz kabul edilmiştir.

Son çeyrek yüzyıl içinde ise, bu temel kazanım; uluslararası sermayenin işçi sınıfına ve emekçilerin temel haklarına yönettiği saldırının hedeflerinin ön sıralarına konmuştur.

Uluslararası planda ve birer birer ülkelerde giderek şiddetlenen bir biçimde süren eğitim hakkına yönelik saldırının iki yanı olmuştur. Bunlardan birincisi; eğitimin kapitalist firmalar ve tekeller için bir kâr ve rant alanı olarak yeniden düzenlenmesidir. Bu; bir yandan özel okulların açılması ve sayılarının artmasının teşvik edilmesi biçiminde olurken, öte yandan da, devlet okullarında eğitimin kalitesinin düşürülmesi ve bu okulların dolaylı yollardan (kayıt harcı, katkı payı, temizlik, aydınlanma masrafları, … gibi adlar altında) paralı hale getirilmesi biçiminde olmuştur.

Emekçilerin eğitim hakkına yönelik saldırının ikinci yanını ise, “eğitim müfredatının çağ dışı bir niteliğe büründürülmesi” girişimleri oluşturmaktadır. Çünkü, tıpkı burjuva devlete “parasız eğitimin tüm vatandaşların hakkı olduğu” talebinin kabul ettirilmesinde olduğu gibi, eğitim müfredatının içeriğini belirleyen de, ilerici ve gerici sınıfların mücadelesi olmuş; önce Aydınlanma’nın ve burjuva devrimlerinin, sonra da işçi sınıfı mücadelelerinin ve sosyalizmin yarattığı baskıyla, kapitalist devletlerde de resmi eğitim müfredatı, tedricen  bilimsel, laik, az çok demokratik bir karakter kazanmıştı.

Bugün egemen sınıflar resmi eğitimi yeniden düzenlerken, saldırılarının sivri uçlarından birisini de buraya, eğitimin laik, bilimsel temeline yöneltmiş bulunmaktadırlar.

Bu saldırı ülkeden ülkeye, zamana ve konusuna göre değişse de; temel olarak, eğitimin laik, bilimsel temeline yönelik olarak gelişmektedir. Modern fizikle Newton fiziği arasındaki fark, İzafiyet Kuramı ile Kuantum Kuramı arasındaki “boşluk”, genetikteki keşifler çarpıtılıp bozuşturularak, bilimin 500 yıl önce reddettiği safsatalar yeniden resmi eğitime sokulmaya çalışılmaktadır.  Bilimin, bilimsel bilginin kuşkulu hale getirilmesi, “gerçeğin bilinemeyeceği” fikrinin savunulmasının yanı sıra, “dinin gerçeği ile bilimin gerçeğinin aynı değerde” olduğu gibi görüşlerin eğitime sokulması çabaları giderek yoğunlaşmaktadır.

Biliyoruz ki; Ortaçağ’ın sonlarında başlayan bilim ve din çatışmasında, burjuvazi, bilimin din karşısında başarı sağlaması, dini dogmanın bilimin alanından sürülüp atılmasını destekledi. Bu, feodal aristokrasinin ve Kilise’nin otoritesinin yıkılması ve burjuvazinin egemenliği için zorunluydu. Böylece, yeni nesilleri kendi iktidarının meşruiyetine inandırma temelinde eğitmek isteyen burjuvazinin bu yönelimi, eğitimin laik ve bilimsel bir temele sahip olmasının yolunu da açtı. Ama uzunca bir zamandan beri burjuvazi, gerçeklerin bilinmesinin kendi iktidarının devamına değil yıkılmasına hizmet ettiğinin farkındadır. Ve burjuvazi bu gerçeği fark etmesinden beri, eğitim sistemini de gerçeğin değil, gerçek dışılığın üstüne kurmaya yönelmiştir. Bu yöneliş, aslında 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar gider. Ama, tam burjuvazi geriye yönelir ve kendi devrimci temelini reddetmeye girişirken, işçi sınıfının toplumun kaderine el atan bir güç olarak tarih sahnesine çıktığı çağ başlamıştır. İşçiler; 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren burjuvaziyle hayatın her alanında giriştikleri mücadelede, resmi eğitimin içeriğinden eğitim hakkının giderek yaygın bir biçimde kullanılmasına kadar parasız, demokratik, bilimsel, laik eğitim hakkını da savunmuş, bu doğrultuda mücadelelerini bilinçle sürdürmüşlerdir. Ekim Devrimi’yle birlikte ise, burjuvazi eğitimi istediği yöne çekemediği gibi, eğitimin (ilk öğretimin mecburileştirilmesi, orta ve üniversite öğretimin kitleselleşmesi) daha da kitleselleşmesini de kabul etmek zorunda kalmıştır.

Ancak işçi hareketi ve sosyalizmin uğradığı yenilgi üzerinden, burjuvazi, aradığı fırsatı artık yakaladığını düşündüğü için, son çeyrek yüzyılda, resmi eğitimi; dinin, bilinemezciliğin kıskacına alarak, bilim dışı bir temel üstünde yeniden biçimlendirmeye girişmiştir.

Başka bir söyleyişle, eğitimin emekçilerin hakkı olarak anayasalara ve yasalara girmesi; egemen burjuvazinin ihtiyaçların değil emekçilerin mücadelesinin ve sosyalizmin baskısıyla olmuştur. Bu yüzden de, bu mücadele irtifa kaybettiği ve baskısının kalktığı koşullarda, bu hakların da hak olmaktan çıkması, eğitimin, bir yandan dini ve bilinemezci bir temele kaydırılırken, aynı zamanda da sadece parasını ödeyenler için bir olanak olmaya devam edebileceği açıktır.

Bir yandan sınıflar mücadelesi tarihi, öte yandan Türkiye’de bu alanda son yıllarda olup bitenler göstermektedir ki; “eğitim hakkını savunmak”, burjuvazinin eğitimin temeline yönelik saldırısını püskürtmek, her kademede eğitim hakkından emekçi sınıflardan gelen gençlerin de yararlanmasının sağlanması, ancak ciddi bir mücadele yürütüldüğü ölçüde mümkün olabilecektir. Bu mücadele, elbette en başta işçi sınıfı örgütlerinin; sendikalar ve öteki emekçi sınıf örgütlerinin sorunudur. Bunun farkında olunduğu için de, az çok emek mücadelesi yürüten, böyle bir kaygı duyan örgütler, “parasız, bilimsel, demokratik, laik bir eğitim” talebini de dile getirmektedirler. Ancak saldırının boyutları göz önüne alındığında; bu talebin savunulması; sermaye güçlerinin saldırılarının püskürtülmesi çok daha kapsamlı bir mücadeleyi öne çıkarmayı zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’nin koşulları eğitimin bilimsel temeline yönelen dinsel dogma ve milliyetçi ön yargılar üstünden gelen saldırıya karşı mücadeleyi zorunlu kıldığı gibi, mücadelenin, “ana dilde eğitim hakkı” mücadelesini de kapsayan bir mücadele olması ihtiyacı, “eğitim hakkı mücadelesi”nin göz ardı edemeyeceği gerçeklerdendir. Hem bilimsel hem de ana dilde eğitim talepleri, yalnızca eğitimin değil ülkenin demokratikleştirilmesi mücadelesinin önemli dayanaklarındandır.

Yukarıda değinildiği gibi bilimsel eğitimin önemi ortadadır. Öte yandan, özellikle Kürt sorununun bunca çözümsüzlüğe itildiği koşullarda önemi daha da büyümektedir. Yalnızca tüm diller ve kültürlerin eşitliği ve gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılmasının tamamen demokratik içeriği bakımından değil, algılama ve kavrama yanında bir dönüştürme etkinliği olan eğitim ve öğretimin başarısı bakımından da ana dilde eğitim hakkının savunulmasından vazgeçilemez ve bu hak, sadece bir demokratik hak olmakla kalmaz, aynı zamanda insani bir haktır da. Üstelik, ana dilde eğitim hakkının savunulmasıyla birleştirilmediğinde, parasız, bilimsel, laik, demokratik eğitim hakkı talebinin yarımlaşacağı ve bütün milliyetlerden gençliği ve halkı etrafında birleştirme yeteneğinin kendisini yeterince güçlü ortaya koyamayacağı bilinerek, demokratik eğitim hakkı tüm yönleriyle savunulmak durumundadır.

 

EĞİTİM HAKKI MÜCADELESİNİ ÜÇ BİLEŞENİ

Türkiye’deki mevcut durum göz önüne alındığında, bu mücadelenin üç önemli ve somut bileşeni olduğu görülmektedir. Bunlar; öğrenciler, eğitimciler ve velilerdir.

Burada iki alışkanlığa dikkat çekmek gerekir. Bunlardan birincisi; “eğitim hakkı mücadelesi” dendiğinde, akla hemen, üniversite öğrencilerinin yaklaşık kırk yıldır sürdürdüğü “demokratik üniversite mücadelesi”nden esinlenilerek olsa gerek, öğrencilerin yürüteceği bir mücadele gelmesidir. İkincisi ise; Türkiye’nin eğitimcilerinin geleneksel ve eğitimin sorunlarını sahiplenen tutumlarından gelen, “eğitim sorunlarını idealist öğretmenlerin çözeceği” fikridir.

Kuşkusuz ki; bunlar önemlidir, ama bugün “eğitim hakkı mücadelesi”, onu, ne sadece öğrencilerin ne sadece eğitimcilerin üstlenip yürütmesiyle başarılacak türden değildir. Tam tersine, bu mücadelede elbette öğrenciler olacaktır, elbette eğitimciler de yer alacaktır, ama bugüne kadar, bu alanda bir mücadele bileşeni olarak görülmeyen öğrenci velileri de* bu mücadeleye katılmak zorundadırlar.

Oysa şu ortadadır ki, devlet, halkın, gençliğin eğitim hakkı konusunda kendisine düşen tüm yükümlülerden sıyrılmaya yönelmiştir. Bunu yaparken de; dalga geçer gibi, “çocukların önemi”ne, “gençlerin eğitiminin ülke ve gelecekleri için hayatiyetine” aşırı bir vurgu yapmaya özel bir önem vermiştir, vermeye de devam etmektedir. Öte yandan, hükümetler ve resmi eğitimi planlayanlar; eğitimin en temeline rekabeti koyup, bunu, daha ilkokuldan, hatta anaokullarından başlatmışlardır. Bu durumun kaçınılmaz sonucu olarak da, öğrenciler ve velilerin bir birine karşı rekabete girdiği** bir sistem devreye sokulmuş; böylece veliler ellerinde avuçlarında ne varsa bu yarışa harcamaya teşvik ve mahkum edilmiştir. Elinde avucunda bir şey olmayan emekçi kesimlerin çocukları ise, “zorunlu eğitim” dışında devre dışı kalırken, “zorunlu eğitimin de öğretmen maaşları dışındaki tüm masrafları yoksulluğun ve sefaletin batağına itilen velilere yüklenmiştir. Dolayısıyla, son çeyrek yüzyılda, tekelci burjuvazi ve sermayenin eğitimle dolaysız ve dolaylı olarak ilgili güçleri, eğitimin yükünü tedricen velilere yıkarak, velileri, sadece eğitimin içeriği konusunda değil, eğitim maddi yükü bakımından da sorumlu duruma getirmişlerdir. Bu sorumluluk; velileri, “eğitim hakkı mücadelesi”nin doğrudan tarafı haline getirmiştir.

 

OKUL AİLE BİRLİKLERİ MÜCADELE PLATFORMU OLABİLİR Mİ?

Öte yandan bu durum; Okul Aile Birliği’nin seçimlerinin ve çeşitli türden toplantılarının önemini artırmıştır. Çünkü; Okul Aile Birlikleri, eğitimin içeriğinden okulun bütçesine kadar her sorunun tartışıldığı birer toplantıya dönüşmüş olup; bu toplantılara katılan velilerin, –sırasıyla ve birbirine bağlı olarak– okul idarelerinin, Bakanlığın ve sermayenin yedeği olmaktan çıkarılıp mücadele fikrine kazanılması için de son derece uygun birer zemin haline gelmişlerdir. Bu birlikler, eğitimcilerin, velilerin ve öğrenci temsilcilerinin fikirlerini savunmalarının, eğitimin içeriğine karşı ve okullardaki çeteleşme ve öteki lumpen eğilimleri kışkırtan çevrelerle mücadelenin, okulun disiplin yönetmeliğine ve idarecilerin bilinen despotik tutum ve alışkanlıklarına karşı mücadelenin alanı olarak rol oynayacak bir konuma gelmişlerdir. Bunun değerlendirilmesi son derece önemlidir.

Son 15-20 yıldır, hükümetler ve kendilerini devletin uzantısı olarak gören çeşitli görüşten idareciler, Okul Aile Birlikleri’ni kendi suç ortakları olarak kullanmıştır. Buna bir son verilmek durumundadır ve bunun yapılabilirliği de ortadadır.

Öte yandan eğitimciler, özellikle idealist eğitimciler, böylece demokratik, laik, bilimsel bir eğitim mücadelesinde kendilerine son derece önemli bir dayanak edineceklerdir ve bu nedenle, kuşkusuz ki, idarenin, hükümetin keyfi uygulamalarını püskürtmek için velilerle ilişkilerini geliştirmede, velilerin örgütlenmesinde kendi rollerini oynamalıdırlar. Ancak böylelikle, içine itilmeye çalışıldıkları yalnızlık ve kuşatılmışlıktan kurtulabilirler. Burada, elbette, eğitimci sendikalarının ve onların her kademedeki örgütlerinin*** “eğitim hakkı mücadelesi”nde tutum alması belirleyici bir öneme sahiptir.

Bu, öğrenciler için de çok önemlidir. Çünkü resim eğitimde geleneksel olan, öğretmen ve idarenin, bütün sorunları, öğrencilerin yeterice çalışmadıkları, haytalık, serserilik yaptıklarıyla açıklayarak, velilerin çocuklarını terbiye etmesi için daha çok baskı yapmasını istemeleri; öğrencinin veliye şikayet edilmesidir. Bu yaklaşımla ve Okul Aile Birlikleri aracılığıyla, disiplin kuruları devreye sokularak “hayta öğrenciyi terbiye etmeleri için” velilerin seferber edilmesinin yanı sıra, okula “katkı payı” toplanmasında da öğrenciler velilerin üstüne salınarak, velilerle çocukları karşı karşıya getirilmekteydi. Ancak sorunlar öylesine büyümüştür ki, idareler, veliyle öğrenciyi karşı karşıya getirerek, sorunları aşamamaktadırlar. Bu nedenle, onları bir araya getirerek yedeklemek ihtiyacındadırlar. Bu yüzden de, şimdi, veliler ve öğrencilerin (liselerde öğrenci temsilcilerinin) bir araya gelerek okulların sorunlarını tartışmaları, ortak çözümler bulmaları için bir zemin ortaya çıkmıştır. Burada da öğretmenlere ve eğitimci sendikalarına son derece önemli bir rol düşmektedir.

 

EĞİTİM HAKKI MÜCADELESİNİN DİĞER İKİ ÖNEMLİ ALANI

Elbette ki, “resmi eğitim-öğretim”le sınırlasak bile, “eğitim hakkı” sorunu, sadece ilk ve orta öğretim sorunu değildir. Tersine, eğitim sorunu denilince, bir yandan üniversite öğretimi, öte yandan da “zorunlu eğitim” dışında okuması engellenen milyonlarca işçi ve emekçi gencin meslek edinme eğitimi ve kültürel ve ahlaki yozlaşmalara karşı korunması da, “eğitim hakkı mücadelesi”nin doğrudan konusu olmak durumundadır.

Bir yandan üniversiteler her gün daha büyük ölçüde emekçi sınıfların gençliğine kapatılarak, öte yandan paralı vakıf üniversiteleri aracılığı ile parası olanlara özel ayrıcalıklar sunularak, gençliğin “üniversite eğitimi alma hakkı” darbelenirken, bunlarla da kalınmamakta, üniversitelerin araştırmaları sponsor firmaların çıkarlarına ve insafına teslim edilerek, üniversite eğitimi her bakımdan tahrip edilmekte; dinin, hurafenin, milliyetçiliğin-şovenizmin, bilinemezciliğin, irrasyonel ve idealist dünya görüşünün üniversite üstündeki gölgesi giderek büyümektedir. Bu yüzden, üniversite, düne göre bile, ülke ve halkın sorunlarına çözümler aranan kurumlar olmaktan çok, kapitalist firmaların arka bahçesine dönüştürülmektedir. Dolayısıyla “eğitim hakkı mücadelesi”nin bir yanı da; “demokratik, bilimsel, parasız, herkese açık, patronların kârlarını artıran değil halkın sorunlarını tartışan ve çözümler getiren bir üniversite” mücadelesidir. Ve bu mücadele, sadece üniversite öğrencilerinin ve ailelerinin, sadece üniversitenin öğretim üyelerinin değil, tüm Türkiye halkının mücadelesi olmak, demokrasi mücadelesinin bir parçası ve Türkiye’nin entelektüel geleceğinin belirlenmesi mücadelesi olarak, üniversitede okuyan/okumayan her gencin, her kesimden halkın mücadelesi olmak durumundadır.

“Zorunlu eğitim” okulları (ilkokul ya da bugün ilköğretim okulları) dışında eğitim almamış (ya da hiç okula gitmemiş) gençlik kesimleri yönünden eğitim hakkı mücadelesi ise, bir yandan üniversite eğitimi dahil, tüm eğitim sisteminin parasız olması ve her gelir kesiminden gençliğin eğitim hakkını kullanabilmesi mücadelesi olmanın yanı sıra, kapitalist toplumda varlığı her zaman kaçınılmaz olan ve gençliğin en büyük kesimini oluşturan işçi ve emekçi gençlik yığınlarının (ve taleplerinin karşılanması) mücadelesidir. Bu talepler; meslek edinme ve iş bulma, kültürel, sanatsal eğilimlerinin teşvik edilmesi için uygun kültür evleri ve merkezlerinin yerel yönetimler tarafından karşılanması, gençlerin yoz-lumpen kültürden ve yaşam alanlarından korunması için önlemler, askerlik koşullarına ilişkin talepler, “varoş” yaşamının getirdiği güçlüklerle,… ilgili talepleri kapsamak durumundadır.

 

*                      *                      *

Birer birer alanlarda yürütülecek mücadele alanlarından kalkarak, “tikelden tümele giden” bir yöntemle bakıldığında; “eğitim hakkı için mücadele; bir yandan okullar, öte yandan da semtlerde sürdürülmesi gereken bir mücadeledir. Çünkü sonuçta, eğitimciler, öğrenciler ve veliler emekçi semtlerinde oturmakta; aynı apartmanı, aynı kahvehaneyi, aynı ortak mekanları paylaşmaktadırlar. Dolayısıyla da, sınıf partisi, bu mücadelenin, ancak okuldaki çalışmayı semtteki çalışmayla birleştirerek gelişmesine katkıda bulunmayı üstlendiğinde, kendi üstüne düşeni rolü oynayabilir. “Eğitim hakkı” talebinin içeriği göz önüne alındığında, bu talep, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesiyle de yakından ilgili (onun doğrudan parçası) olup, her kesimden halkın en önemli talepleri arasındadır. Bu yüzden de, “gençliğin eğitim hakkı” mücadelesi, sadece gençliğin mücadelesinden ibaret görülemeyeceği gibi, sadece gençlik örgütünün değil, doğrudan partinin her kademedeki örgütlerinin birinci dereceden önemli görevleri içinde görülmesi gereken bir mücadele alanıdır. Çünkü bu alanda yapılacak müdahaleyle, hem her kesimden gençlik yığınlarının hem de emekçi halk yığınlarının örgütlenmesi için önemli bir dayanak sağlanmış olmaktadır.

* “Eğitim” sözcüğü kuşkusuz ki; çok geneldir ve beşikten başlayarak insanın yaşamı boyunca süren, kişinin toplumla çok yönlü ilişkilerini kapsar. Kısaca eğitim; “eski kuşakların deneyimlerinin yeni kuşaklara aktarılması” olarak da tarif edilebilir. Ama, bu deneyim sınıfsaldır ve bu deneyimin nasıl aktarıldığı da egemen sınıfın çıkarı tarafından belirlenir. Eğitim sürecinde, egemen sınıf, bu bilgi aktarımını, çok çeşitli yollarla (aile, okul, dini kurumlar, askerlik, gazete, TV, radyo gibi iletişim aygıtları, gelenek, görenek,…) yapar. Ama, bu yazıda eğitim denince; resmi eğitimi, daha ağırlıklı olarak da ilk ve ortaöğretim kurumlarındaki eğitim-öğretimi ve yeri geldiğinde de yüksek öğretim kurumlarında sürdürülen eğitimi kast edeceğiz.

* Elbette bu konuda bazı girişimler olmuş, veli dernekleri, yer yer, bir taraf olarak müdahaleler yapmışlardır. Ama genel olarak ve mücadele anlayışı açısından bakıldığında, velilerin bu mücadelenin ana bileşenlerinden birisi olarak düşünüldüğü söylenemez.

** Veliler, bir yandan çocuklarının yarışında, aralarında, özel okul, özel ders, dershane gibi ek masraflarla rekabete sokulup yeniden soyulurken, aynı zamanda, Okul Aile Birlikleri’nde görev alan aklı karıştırılmış ya da “tuzu kuru” veliler aracılığı ile bir kez daha bölünüp, birleşip mücadele etmeleri baştan engellenmeye çalışılmaktadır.

*** Eğitim Sen’in geçtiğimiz Eylül ayında açtığı “Okuluma Bütçe İstiyorum” kampanyası, bu bakımdan örnek bir girişimdir. Ama sadece 15 günle sınırlı kalmaz ve bu kampanyanın dikkat çektiği sorunların çözümü için öğrenciler, veliler ve eğitimcilerin birleştirilmesi için adımlar adımlar atılırsa; talep de, kampanya da yerli yerine oturacaktır. Aksi halde, bu girişim sadece 15 günlük bir “sorunlara dikkat çekme” olarak kalırsa, dikkat çekilen sorunlar, idarelerin elinde, eğitimin yükünün halka yıkılmasının dayanağına dönüşür.

Bugün Çalışmada Örgütün Biçimi Belirleyicidir

 

“Günlük bir çalışma” ve buna bağlı olarak “günlük gazete etrafında bir örgüt” için yapılması gerekenler, sınıf partisi içinde, son yıllarda en çok üzerinde durulan ve tartışılan konularından birisidir. Bunun doğal sonucu olarak, Özgürlük Dünyası’nda da bu tartışma sıkça gündeme gelmektedir.* Öyle ki; bu çalışmanın dışında olan okurlar zaman zaman ‘aynı şeyler konuşuluyor, aynı şeyler yazılıyor’ duygusuna kapılabilmektedir. Ancak şu bir gerçek ki; eğer yapılması gereken iş gereği gibi yapılamazsa, elbette ki, yeniden yeniden konuşulmak zorunda kalınacaktır ve bugün de birçok konuda olduğu gibi, “günlük bir gazete etrafında örgütlenme” konusunda da böyle bir durumun, tartışılan ile yapılan arasında katlanılabilir olandan daha büyük bir mesafe olduğu bir gerçektir. Bu yüzden de; bu konuya ilişkin yazılanlar; bir yandan uygulamada henüz yeterince mesafe alınamamış olmasından, öte yandan da sınıf partisinin örgütlenme temeline dair yeniden ve yeniden vurgu yapma ihtiyacından dolayı yinelenmek zorunda kalınmaktadır.

SINIF-DIŞI EĞİLİMLERE KARŞI MÜCADELENİN ÖNEMİ

Toplam açısından bakıldığında, örgütsel planda olanlar için şunu söyleyebiliriz: Şekilsiz bir yığın, ortak bir ad etrafında oluşmuş bir çevre, fraksiyonel bir birlik alışkanlığı ve “liberal sol kültür”den gelen eğilimler ile sınıf partisinin, sınırları belirli bir örgüt, her üyenin aynı zamanda günlük bir faaliyet içinde yer aldığı bir parti örgütlenmesi ve bunun gereği olarak “günlük gazete etrafında bir örgütlenme” fikri ve pratiği çatışmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin “sol hareket” geleneğinin oluşturduğu “örgütlenme (buna genel olarak, küçük bir öncü grup ile onun etrafında örgütsüz bir çevre olarak kalma demek daha doğrudur) kültürü ile bir sınıf partisi olarak, işçi sınıfının iktidar mücadelesini bir aracı olarak, bu mücadelenin ihtiyacına uygun bir parti olarak örgütlenme arasındaki çatışma yaşanmaktadır. Başka bir söyleyişle, “günlük bir gazete etrafında örgütlenme” çabaları, “boş arazide” yapılan bir örgütlenmeyi gerçekleştirmek için değildir. Tersine, bu “arazi”, bütün diğer burjuva ve küçük burjuva örgüt tarzları, alışkanlıklarıyla gerçek, istikrarlı ve yığınlar içine derinlemesine kök salan bir örgütlenmeden kaçan küçük burjuva bireyciliği ve liberal rüzgarların etkilediği sayısız “örgütsüzlük eğilimleri” tarafından doldurulmuştur. Bu yüzden de, sınıf partisi, ideolojik alanda olduğu gibi, örgütlenme alanında da bütün bu sınıf dışı, gerçek bir örgütlenme tutumuna karşı akımlarla her adımda yeniden ve yeniden savaşmak zorunda kalmaktadır; daha uzunca bir zaman kalacaktır da.

Bütün bu “dışsal”, parti dışında görülen eğilimler, hiç kuşkusuz ki, onlarla aynı ortamda bulunan sınıf partisinin üyelerini de etkilemekte; estirilen cereyanlar, alışkanlıklar, sınıf ve emekçi yığınlarla yeterince birleşememiş olmaktan gelen sorunlarla da birleşerek, örgütsel alanda da, kimi zaman “öncü savaşçılık”, kimi zaman “bürokratizm”, “göstericilik”, “günü kurtarmacılık” kimi zaman “keyfilik”, “dar grupçuluk”… ve çoğu kez de, bütün bilinen yanlış eğilimlerin karmaşasının yansıması olarak kendini gösteren bir “direnç”e dönüşmektedir. Eğer bu direnç, şu kişi ya da bu kesimden kaynaklanıyor olsaydı, kuşkusuz ki, bunu aşmanın yolu farklı yöntemlerle olsa da, çok daha kolay olabilirdi. Ama direnç, tamamen niyetten bağımsız; alışkanlıklar ve “sol gelenek”le bağlantılı çeşitli eğilimlerden yansıyan bir karakter gösterince, bu eğilime karşı mücadele de, ister istemez; çok daha kapsamlı ve uzun bir zamanı kapsayan bir mücadele olarak biçimlenmek durumunda kalmaktadır. Bu mücadele, daha uzun bir zaman, yeni bir mücadele kültürü baskın hale gelinceye kadar aralıksız sürmek zorunda olacaktır.

 

ÇALIŞMA DEĞİL, “YETERİNCE” ETKİN ÇALIŞMA ÖNEMLİ

Uygulamada bu eğilimler; merkezi olarak alınan kararlar doğrultusunda ileriye doğru atılan bir iki adımdan sonra, ya “yeterince” ısrar edilmediği ya da “yeterince” yaratıcı ve inisiyatifli bir çalışmadan çok, şekle ve keyfiyete bağlanma, alışkanlıklara teslim olma biçiminde kendisini gösterdiğinden, kısa zamanda, “başlangıç noktasına” dönme biçiminde görünmektedir. Burada, “başlangıç noktasına dönme”, sadece “başlangıçtaki şekilsizlik” anlamındadır. Gerçekte ise, başlangıçtan bile daha geriye düşülmektedir. Çünkü; zaman, ona karşı “yeterince” dirençli olunamıyorsa, esen liberal cereyanları, “solcu kültürün” ürettiği olumsuzlukları daha da etkili kılmaktadır.

Burada en önemli ve üstünde durulması gereken sözcük, “yeterince” sözcüğüdür. Çünkü; bu konuda kişiler ve örgütler, elbette ön yargısız olarak, alınan karaları, en azından anladığı kadarıyla uygulamak için çaba harcamakta, çoğu zaman, hatta gereğinden bile fazla enerji harcamaktadırlar. Çoğu zaman da ilk bakışta, “Evet istenen böyle bir şeydir” denilecek “şekle” (belirli sayıda partiliden bir parti grubu oluşturulmakta) uyulduğu, bu grubun zaman zaman gündelik faaliyete katıldığı görülmektedir. Ama çoğu durumda, bu, sadece görüntüdür. Çünkü; her gerçek iş gibi, “günlük olarak parti faaliyetine katılma” da; sadece niyet ve görünüş açısından değil, işe yararlık bakımından o işi yapacak gücü, ısrarı, inisiyatifi ve kararlılığı bir araya getirmek zorundadır. Aksi halde, daha baştan, çalışma “çıtanın altında kaldığı” için etkin bir çalışmaya dönüşmemekte; kendisinden beklenen sonuçları doğuran bir hatta giremediği için de, uzunca ya da kısa bir zamanda bu örgütlenmenin kendisi bir “yük”e dönüşmekte, aktif az sayıdaki kişiyi de bu grupların çıkardığı sorunlarla uğraşmaya çekmekte ya da dağılıp gitmektedir. Onun içindir ki, burada, sadece “ısrar etmek”, sadece “kararlı olmak”, sadece “yaratıcılık ve inisiyatif göstermek” yetmemekte; ayrıca, bütün bu olumlu tavırları “yeterince”, yani istenen amaca ulaştıracak, her üyenin gündelik olarak faaliyete katılmasını sağlayacak bir “yeterlilikte”, bütün karşı cereyanları alt etmeye yetecek ölçüde göstermek gerekmektedir.

Nitekim son aylarda; “bütün üyelerin gazete etrafında bir örgütlenme içinde günlük faaliyete katılmasını sağlayan bir örgütlenme” için çabaların yoğunlaştırılması yeniden öne çıkmış; 2004 Mart Konferansı ve özellikle de EMEP’in 4. Kongresi’nde alınan kararlar sonrasında, bu sorun yeniden ve çözülmek üzere gündeme gelmiştir.

Bir bütün olarak ele alındığında, kuşkusuz ki, bu konuda bazı adımlar atılmıştır; bazı alanlardaki çalışmalarda en azından bu konuda adımlar atıldığı gözlenmektedir. Ancak şu da bir gerçek ki, bu konuda adım attıkça, geleneksel çalışma biçimi ve alışkanlıklar; bir ucu geçmişe sabitlenmiş bir yay gibi, biz ileri doğru gitmek istediğimiz ölçüde, bizi daha büyük bir güçle geriye çekmektedir. Bu yüzden de, “bakın işte gazete etrafında parti grubu kurduk, bunları çalıştırmak için uğraşıyoruz” ya da “grupları oluşturduk, gerekli dönüşüm sağlanınca, gruplarımız söylendiği düzeyde bir çalışma yapar duruma gelecek” sözleri sıkça duyulmaktadır. Ama, bu grupların gerçekten onlardan beklenen düzeyde etkin bir çalışma içine girdiklerini söyleyemiyoruz. Bu yüzden de; bu alanda adım atmak için, bizi geriye doğru çeken “yay”dan daha büyük bir güç ve gayreti göstermek gerekmektedir.

 

YÖNETİCİ ÖRGÜTLERİN KARARLILIĞI VE ISRARI HERŞEYİ BELİRLEYECEK

Ancak burada ilkenin; asıl olanın, grubun oluşmuş olması değil, ama çalışmanın kendisinin başlamış olması olduğunu anlamak gerekir. Çünkü, bir örgütsel dönüşüm, ancak, o örgütsel dönüşüme giden doğrultuda pratiğe geçilebildiği ölçüde gerçekleşebilecek bir şeydir. Yani burada ilke, önce o grubun olgunlaşıp günlük gazete etrafında bir çalışmaya yürütbilecek aşamaya gelmesi değildir. Tersine, bu grup, öncelikle günlük gazetenin ritmine uyan bir çalışmaya başlayarak ve bu doğrultuda adım atarak çalışmanın düzeyini yükseltebilecek, dolayısıyla grup, ancak bu pratik içine girdiği ölçüde dönüşebilecektir.

Bütün bu söylenenlerden sonra, şimdi; günlük çalışma yapacak bir parti örgütünün özelliklerini bir kez daha sıralayalım:

1-) Her partilinin bir parti grubunda yer aldığı bir örgüt biçimi: Bu, sınıf partisinin bütün üyelerinin enerjisini seferber etmesi ve bütün üyelerinin çalışmasının niteliğini yükselterek, partinin mücadeleye müdahalesini en ileri düzeyden gerçekleştirebilmesinin tek yoludur. Bu yüzdendir ki, sınıf partisi; örgütlenmede, üye olma koşullarını belirtirken, her üyenin bir parti örgütünde yer almasını, günlük mücadeleye buradan katılmasını bir tüzük ilkesi yapmıştır.

2 -) Günlük gazete etrafında gruplanma: 1. özellik olarak sözünü ettiğimiz, her partilinin bir parti grubunda yer almasından anlaşılacak olan, bu grubun, herhangi bir grup, rasgele oluşmuş bir grup değil, “günlük bir çalışma yapabilmek için günlük bir gazete etrafında oluşmuş bir grup” olduğudur. Çünkü; günlük olarak mücadeleye katılmanın tek ölçütü günlük bir gazetedir. Gazetenin günlük ritmine uygun bir çalışma gerçekleştirildiği, çalışma bu düzeye yükseltildiği ölçüde, parti grubunun çalışması etkili bir çalışma olabilecektir. Gazete etrafında örgütün asgari çalışma düzeyi ise; gazetenin alınması, günlük olarak dağıtımın yapılması ve gazeteye, haber, mektup, röportaj ve benzeri yollarla katılmakla başlayan bir çalışmadır. Grubun çalışması ilerledikçe; ajitasyonu daha örgütlü bir düzeye yükselecek, içinde yer alınan çevrenin maddi ve manevi her yolla partinin çağrıları doğrultusunda seferber edilmesi için çalışılan, her adımda yığınların ileri kesimlerinin, mücadelede öne çıkan unsurlarının parti saflarına kazanıldığı bir çalışmaya evrilen yola girecektir. Aslında gruplar daha oluştuğu anda, bütün bu görevleri daha küçük ölçüler içinde de olsa yerine getirir. Bu görevlerin yapılmasının elle tutulur hale gelmesi ise, grubun deneyim, imkanları seferber etme, inisiyatif ve benzeri bakımlardan olgunlaşıp, gelişmesiyle bağlantılıdır.

3-) Parti grubu, yerel çalışmanın da temelidir: Gazete etrafında örgütlenmiş bir grubun başarısı ve istikrarının koşulu, bu grubu oluşturan üyelerin bilip tanıdıkları bir çevre içinde ve sömürülen yığınlarla aralarında günlük olarak ilişki içinde olacakları kadar yakın (aynı fabrika veya işyeri, aynı mahalle, aynı okul) olmalarıdır. Dahası, bu gruplar, elbette ki; partinin merkezi çağrılarının organı olarak gazeteyi dağıtarak, o doğrultuda ajitasyon yaparak partinin merkezi fikirlerini yayacaklardır, ama bunun da ötesinde; grubun istikrarlı ve yığınlar içine derinlemesine nüfuz eden bir çalışmayı başarması için, yerel talepleri, çalıştıkları alandaki işçi ve emekçilerin taleplerini sahiplenip savunması ve bu talepler doğrultusunda kitlelerin (gençlerin, kadınların, o işyerindeki işçilerin vb.) mücadeleye çekilmesi belirleyici önemdedir. Bu yüzden de, bir ilden diğerine, bir ilçeden ötekine, bir fabrikadan bir başka fabrikaya, bir mahalleden bir başkasına; talepler, çalışmanın koşulları, kullanılan üslup, araçlar, hatta dil farklı olacaktır; olmak zorundadır.** Çalışma bu ölçüde özgünleşemezse, aynı anlama gelmek üzere, bu ölçüde yerelleşemezse, çalışmanın etkinliği yeterince yükselemeyecek ve sermaye partileriyle yerel gericiliğin temsilcilerinin yığınlar üstündeki etkinliğini kırmak olanaklı olmayacaktır.

4-) Yerel çalışma, ilçe ve il örgütleri tarafından yerel düzeyde birleştirilir: Yığınlar içindeki parti çalışması, yani partinin yerel çalışması, yerel yönetici örgütleri tarafından yerel düzeyde birleştirilir. Bu yerel örgütler, ilçe ve il örgütleridir. Elbette bu “birleştirme”, parti gruplarının çalışmalarının ilçe ve il çapındaki planla bağlantılı bir çalışma olarak organize edilmesi, yönlendirilmesi, denetlenmesi, çalışmanın tıkandığı yerde önünün açılması için gereken müdahalenin yapılmasını da kapsayan çok yönlü bir birleştirmedir.

“Burada ısrarla üstünde durulan, bir örgüt biçimidir ve çalışmanın esasını belirlemez” diye düşünülebilirse de, bugünkü koşullarda biçim, aynı zamanda çalışmanın niteliğini, esasını belirleyecek biçimde önem kazanmış bulunmaktadır. Çünkü, partinin mücadeleye müdahalesinin ihtiyaca uygun düzeye yükseltilmesinin önündeki belirleyici engel, sınıf partisinin bugünkü örgütlenme düzeyidir. Kaldı ki, örgüt bir biçimdir ve örgütün biçimi, eğer işleviyle ve varılmak istenen amaçlarla uyumlu, o amaçların gerektirdiği çalışmanın ihtiyaçlarına uygun değilse, çalışmanın başarılması olanaksızdır. Dolayısıyla bugün; günlük bir gazete yayınlanmaktadır ve bu gazete partinin amaçlarıyla uyumlu bir içerikle çıkmaktadır. Yine partinin binlerce üyesi vardır ve bunların her biri, bireysel düzeyde, zaman zaman ya da kendilerinden her istendiğinde çalışmalara katılmaktadır. Burada eksik olan ise; bu gazetenin dağıtımı, gazeteye yazılması, gazete etrafında bir örgütlenme için gerekli plan ve ısrarın olmamasıdır. Ve bu yüzden, bugün her şeyi belirleyecek olan, “mümkün olduğu kadar çok parti üyesinin günlük gazete etrafında örgütlenmiş, günlük bir çalışmaya yönelmiş parti örgütlerinde çalıştırılması” ve “bu örgütlerin günlük çalışma yürütür” düzeye yükseltilmesidir.

Hiç kuşkusuz ki; bugün böyle bir örgütlenmenin başarısının ön koşulu; il ve ilçeler düzeyinde, örgütlenmede, yukarıdaki amaçlar doğrultusunda tam bir irade konması ve bu örgütlerin üstlerine düşeni yapmasıdır. Bu da, il ve ilçe örgütlerinin, “bütün üyelerinin, her parti üyesinin gazete etrafında örgütlenmiş bir parti grubunda yer aldığı örgüt biçimini gerçekleştirmek” görevini yerine getirmede gerekli kararlılığı ve inisiyatifi göstermesi demektir. Ancak bu irade, kararlılık ve inisiyatif gösterildiği ölçüde; işçi sınıfı ve emekçi kitleler içindeki çalışma ve gençlik, kadın örgütlenmesi, sendikal örgütlenme gibi özel alanlardaki çalışmanın sorunlarının çözülmesinde de bir yola girilebilecektir. Hatta bu başarıldığında, bugün sorun gibi görülen kimi engeller kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

 

 

(*) Örneğin, Özgürlük Dünyası’nın 87 nolu 1997 Ekim sayısında Mehmet Erdal mahlasıyla yayınlanan, Eylül ayında kaybettiğimiz yoldaşımız Şeref Aydın’ın “Günlük Basın ve Sınıf Mücadelesi” başlıklı yazısını, anısının önünde eğilerek, yeniden yayınlıyoruz.

 


** Bu sayımızda yayınladığımız Marx’ın Fransız işçileri için hazırladığı işçi anketine bakılmalı ve üzerinde düşünülmelidir. İlgi gösterdiği sorunlar ve soruları bazılarına fazla “ekonomist”çe (!) gelecek olsa bile, Marx’ın böyle bir anket için sorular hazırlamasının bir nedeni de budur.

Kamu emekçilerin 23 Mayıs grevinin öğrettiği

Kamu emekçilerin 23 Mayıs grevinin öğrettiği

 

“23 Mayıs 2012 tarihi, emek mücadelesi tarihine Türkiyeli kamu emekçilerin en geniş katılımlı grevi olarak geçecektir” dersek yanılış bir şey söylememiş oluruz.

Oysa bu grevden iki ay önce (29 mart), hükümetin, toplu sözleşmeyi düzenleyen yasayı çıkarırken, grev hakkı için yaptığı düzenlemeye karşı KESK’in çağrısıyla yapılan grev ise kamu emekçilerinin tarihinin en kötü katılımlı grevi ve gösterileri olmuştu.

Aradan geçen sekiz haftada ne olmuştu da 23 Mayıs grevi. Kamu emekçilerinin en başarılı grevlerin başına yerleşmişti?
Kamu emekçilerinin bilinç ve örgütlenme düzeyinde ani bir yükseliş mi olmuştu; yoksa başka nedenleri mi vardı?

Bu kısa sürede bir bilinç sıçraması oluğunu gösteren bir eylem ya da bir başka belirti olmadığına göre, 23 Mayıs grevinin başarısın başka etkenlerde aramak gerekir.

Peki nedir bu etkenler?

Grevin başarılı bir biçimde gerçeklemesi ve bu süreci belirleyen etkenlerin ne olduğunu daha iyi anlamak için, greve gelen sürecin olgularına kısaca da olsa vurgu yapmakta yarar var.

Şöyle ki;

Her şeyden önce 1 Mayıs 2012’de başlayan toplu sözleşeme görüşmelerine üç konfederasyon ayrı ayrı taleplerle masaya oturarak, hükümetin eline önemli bir koz vermişlerdir. Ve hükmet tarafı emek cephesindeki bu bölünmüşlüğünün toplu sözleşme masasına kadar yansımasını her aşamada kullanmıştır. Çünkü ayrı ayrı taleplerle masaya oturan konfederasyonlar, toplu sözleşme görüşmeleri boyunca ayrı ayrı tutum almışlar, birisi “görüşmeler devam” derken öteki görüşmeden ayrılmaya, biri henüz görüşürken öteki grev ilan etmeye kadar varan farklı tutumlar sergilemiştir. Bir toplu sözleşme masasında da bundan daha dağınık, parçalı bir görüntü sergilenemezdi.

Bu parçalanmışlık karşısında Hükümetin sendikalardan gelen yüzde 16-30 (*) dolayındaki maaş zammı, ek ödenek, taban maaşların yükseltilmesi ve özlük hakları, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, memura siyaset yapma hakkı, … gibi taleplerini hiç dikkate almadan ve birinci yıl yüzde 3+3, ikinci yıl yüzde 2+3 zam teklif etmesi ve toplu sözleşmeyi bir yıl, iki yıl önceki toplu görüşmelerden farksız, hatta daha geri bir platforma çekmesi elbette şaşırtıcı olmamıştır.

Hükümetin aslında nasıl bir çizgide durduğunu ve duracağını gösteren bu pervasız teklif karşısında KESK, görüşmelerden bir şey çıkmayacağını öne sürerek, 23 Mayıs’ta grev çağrısı yaptı. Görüşmelerde bir ilerleme olmaması karşısında Kamu Sen de, birkaç gün sonra, KESK’in çağrısını yapacağı greve katılacağını ilan etti. Grevden 12 saat kadar önce de, son ana kadar görüşme masasında kalan Memur Sen’in en büyük sendikası (230 bin üyesi olduğu belirtiliyor) Eğitim Bir Sen de greve katılacağını duyurdu. Üç konfederasyonun grevde ortaklaşması, hiçbir sendikaya üye olmayan geniş bir kamu emekçisi kesiminin de greve katılmasını teşvik edici bir etkin olmasına yol açarken, 23 Mayıs grevinin kamu emekçilerinin tarihlerinin en yüksek katılımlı grevi olmasını da getirdi.

Kısacası, kamu emekçilerinin biriken sorunları karşısında hükümetin kayıtsızlığı, kamu emekçilerinin konfederasyonlar ve sendikalar düzeyindeki parçalanmışlığa karşın hızla birleşmeleri, 23 mayıs grevinin başarısında belirleyici bir öneme sahip olmuştu.

 

DÖNEMİN EN ÖNEMLİ GELİŞMESİ

Tabii “birlik” bu kadar basit ve düz bir çizgi izleyerek oluşmadı. Tersine “tabanda birlik ilerledikçe”, işyerlerinden her sendikadan emekçilerin greve ortak katılacağı, ortak mücadele için birleştikleri haberleri çoğaldıkça sendika üst yönetimleri, bir yandan greve katılma kararlarını açıklarken, öte yandan da birlik yerine ayrılıkları öne çıkaran kararlar almaya yöneldiler. Greve ilk çağrıyı yapan KESK’in bile bazı merkez yöneticilerinin işyeri toplantılarında “ortak greve gidiliyor” lafı etmekten çekindiğine, “ortak greve gidiyoruz” diyen ya da ortak komiteler öneren üyeleri eleştirdiklerine tanık olundu. Dahası konfederasyonların ortak greve gideceklerini duyurulurken bile; “konfederasyonların ortak değil eş zamanlı olarak greve gideceği” işyerinde grevin (mecburiyetten) ortak yapılsa bile alanlara ayrı ayrı çıkmak için özel planlar geliştirildiği, şube yöneticilerinin, işyerindeki temsilcilerin üst yöneticiler tarafından bu doğrultuda uyarıldığı gözlendi.

Ancak üst kademelerden gelen bu “ayırımcı” tutuma karşın tabanda birlik isteği çok daha güçlü oldu. Daha önceki başarılı eylemlerde de tabandaki birlik isteği, iş yerlerinde kamu emekçilerinin ortak mücadele için kararlılıkları sendikaların üst yönetimlerinde ister istemez ortak eylemlere başvurmasını getirmişti. Ancak bu sefer önceki girişimleri aşan bir birilik isteğinin ortay çıktığı, sendika merkezlerinden açıkça “birlikte komiteler kurmama” baskısı geldiği halde birçok işyerinde üç konfederasyondan (ve sendikasız) kamu emekçilerinin ortak “grev komiteleri” kurduğu gözlendi. Bu komitelerin kurulması ya da komiteler olmasa bile üç konfederasyondan kamu emekçilerini ortaklaşa hareket etmeleri, hem konfederasyonların tabanlarında hem de geniş bir kesim oluşturan sendikasız kamu emekçileri üstünde greve katılma isteğini olağanüstü artırdı. Pek çok işyerinde olduğu gibi merkezi denetimin yoğun olduğu başlıca büyük iller dışındaki pek çok ilde ve ilçede kamu emekçileri, merkezlerden gelen ayrı alanlarda gösteriye çıkmayı kabul etmeyerek, yönetimlerden gelen ayırıcı kararları düzelttiler; sendika gibi sınıfın mücadele merkezi olan bir örgüte yakışan bir biçime hareket ettiler.

Bu tutumlarıyla çeşitli konfederasyonlara bağlı sendikalara üye olan kamu emekçileri birliğin “eş zamanlı grev yapma”nın ilerisine gitmesinden hoşnut olmayan üst yöneticilerine; “Evet bizler farklı milliyetten, farklı inançtan, farklı siyasetten, hatta farklı konfederasyonlardan olabiliriz, ancak taleplerimiz ortaktır. Çünkü biz emeği ile geçinen belirli farklılıklara karşın aynı emekçi sınıftan bir toplumsal kesimiz. Dolayısıyla sizlerin ayrılıklarımız tali, hatta geçici, birlik için nedenlerimiz esastır. Şimdilik ayrı konfederasyonlara bağlı sendikalara üye olmamız ayrı ayrı eylemlere girmemizi, bir bölümümüz grevdeyken ötekilerimizin çalışıyor olmasını, grev kırıcılığı yapmasını gerektirmez. Bazılarımızın, hatta çoğumuzun iktidar partisine oy veriyor olması bile çıkarlarımıza aykırı düştüğünde hükümete karşı da greve gidebilir; onu protesto eden eylemlere katılabiliriz. Ve bu grevle bunu gösterdiğimiz gibi, başka ve daha ileri eylemlere gitmekten geri durmayacağımızı, aramızdaki birliği daha ileriden gerçekleştirebileceğimizi de gösterdik. Bizlerin birik ve ortak mücadelemiz için çalışan her kademeden sendika yöneticilerimizle, böyle bir birliği uzun zamandan beri savunan sendikal anlayıştaki arkadaşlarımızla elbette birlikteyiz, onların bu birliğin olmasındaki katkıları, bugüne kadar bu doğrultudaki çabaları bizlerin birliğinin oluşmasında çok önemli bir dayanak olmuştur ve onları selamlıyoruz. Ancak birliğimizin önemini öne çıkarmak yerine ayrılıklarımızı öne çıkaran tutum sürdürenlerin de eğer bu tutumlarında ısrar ederlerse eninde sonunda bizimle karşı karşıya geleceğini de şimdiden duyururuz!” demişlerdir.

Ve bu grevin “gerçek kahramanı” da elbette, sendika üst yönetimlerinden bütün aksine gayretlere karşın, tabanda birliği sağlamayı başaran basit kamu emekçileridir. (*) Bunun önemi anlaşıldığı ve kamu emekçilerinin ileri kesimleri bu birliğin tepedeki onlarca görüşmeden daha değerli olduğunun farkına vardığı ölçüde ilerleme, tüm kamu emekçilerinin biriliği ve emek cephesinin oluşmasında gerçekçi bir zemine dayanıldığını göreceklerdir.

 

GREV, GREV ÖNCESİ VE SONRASI

Kamu emekçilerin ilk toplu sözleşme görüşmelerin başladığı gün olan 1 Mayıs 2012 günü, 1 Mayıs’ı kutlayan kamu emekçileri sendikaları ve konfederasyonları 1 Mayıs’ı bile ortak kutlayamayacak kadar birbirinden ayrılmış, birbirine karşı düşmanca tutumlar almış durumdaydı.

Gerek Emek Hareketi’nden kamu emekçileri gerekse bizler bu tabloyu görerek ve bu tabloyu hükümetin de göreceğini, sadece görmekle de kalmayıp emekçilere karşı kullanacağını söyleyerek ayrı 1 Mayıslar kutlanmasını, elbette çok daha geniş bir ideolojik cepheden olduğu kadar içine girilen toplu sözleşme sürecini etkileyeceği nedeniyle de şiddetle eleştirdik. Ancak, kamu emekçilerin çıkarı ve isteklerinden çok kendi ideolojik ve siyasi yakınlık duydukları mihrakların gönlünü hoş etmek isteyen her konfederasyondan sendika yöneticileri çoğunluğu, sendikal bölünmüşlüğü daha da derinleştirmekte büyük bir sorumsuzlukla ısrar ettiler. Ve böylece toplu sözleşme masasına kamu emekçileri adına oturan üç konfederasyon talepleri ortaklaştırmaları mümkün, hatta çok kolayı olduğu halde (çünkü talepler büyük ölçüde ortaktı, nicel kimi farklılıklar vardı) bunu yapmayı bile zahmet etmeden hükümetin karşısına, talepleri ve amaçları birbirinden farklı üç ayrı merkez olarak oturmaya karar verdiler. Hani denebilir ki; hükmet üç konfederasyona, “Aranızda anlaşın gelin bin de sizin üstünde anlaştığınız metne imza atacağım” dese bile bu üç konfederasyon aralarında aşlamazlardı. Anlaşmazlıkları savundukları taleplerin uzlaşmazlığından değil ama aralarınki kör rekabetten dolayı olurdu!

Bu dağınıklık masada toparlanamadı. Tersine sözleşme görüşmelerini ikinci haftasında masa aslında dağılmıştı bile. Ama sendikaları derleyip toparlayan, tepeye rağmen tabanda kamu emekçilerin birleşmesi, ortak grev komiteleri kurmaya kadar varan girişimleri oldu. Ancak konfederasyonlar bu birliği, az çok bir stratejik görüşle alanlara çıkmaya, iş yavaşlatma ve durdurmalarla, emek cephesinin birliğini masaya yansıtmaya yönelme yerine birbirini boşa düşürmek için ayrı ayrı kararlar almaya yönelerek; rekabeti canlı tutmaya çalışarak birlğe zarar verci bir tutum aldılar. Bu ayrı ayrı davranma tutumundan da en çok hükümetle kapalı kapılar arkasında sözleşmeyi bağıtlamak isteyen er büyük sendika merkezi Memur Sen yararlanmak istedi.

Tabandaki bu birilik 23 Mayıs 2012 günü, kamu emekçilerin en büyük grev günü, sektörel düzeyde bir genel grev günü olarak yaşanmasını sağladı. Pek çok önemli hizmet merkezinde greve katılım yüzde yüzü buldu. Bir buçuk-iki milyon kamu emekçisi bu greve katılırken, hemen bütün illerde ve pek çok ilçe merkezinde on binlerce, yüz binlerce kamu emekçisin katıldığı gösterilerde kamu emekçilerinin talepleri yinelendi.

Ancak, bu birliği sendikal yönetimler hükümete karşı mücadelenin bir dayanağına dönüştürmek yerine tabandaki birleşmenin gücünü görmezden gelerek, keramet kendirindeymiş gibi, keskin demeçlere hükümete geri adım attıracaklarını sandılar; kendileri öyle sanmasalar da tabanı demeçleri oyaladılar. Sonuçta hükümetin verdiğinden yarım puan fazlasına hakem kurulu 2.6 milyon kamu emekçisi ve 1.8 milyon memur emeklisi ve aileleri adına yapılan toplu sözleşmeyi bağıtladı.

İşin ilginci, her biri bu grevin görkeminden ve katılım yüksekliğinden pay almak için öne çıkan sendika yöneticileri, bu greve katılımın büyüklüğünün, grevin başarısın asıl nendi olan tabandaki birliğe, bu birliğin tepede gönülsüz de olsa ortak davranmayı zorunlu hale getirmesini ya görmezden geldiler ya da öylesine geçiştirdiler. Buna dikkat çekenlere de iyi gözle bakmadılar. Çünkü değerlendirmeyi böyle yapsalar; “Neden üç konfederasyon ayrı ayrı taleplerle hükümetin karşınsa çıktı?”, “Neden daha baştan itibaren ortak kitle gücümüzü ortaya koymadık?”, “Neden ayrı konfederasyonlar ve sendikalar olarak örgütlendik; tek bir konfederasyon neyimize yetmiyordu?” gibi sorular da art arda gelecekti. Sendika yönetimleri tartışmayı buradan ilerletmemeyi, hatta bu grevini ve olup bitenleri hiç tartıştırmamayı başararak, sendikal parçalanmışlığın, ayrı konfederasyonlar olarak bölünmüşlüğün kamu emekçilerinin bu büyük eylemden zarar görmesini engellediler!

 

23 MAYIS HİÇ OLMAMIŞ GİBİ!

Bugünden bakıldığında şunu söyleyebiliriz ki, 23 Mayıs grevinin başına da son çeyrek yüz yıldan beri her büyük işçi-emekçi eyleminin başına gelenler geldi. Büyük bir coşkuyla ve kitlesellikle gerçekleştirilen eylemin ertesi günü, sanki bu eylem hiç olmamış gibi, eylemin adeta bir gün öncesine dönüldü.

24 Mayıs günü kamu emekçileri, sanki 23 Mayıs’ta büyük bir grev gerçekleştirmemiş gibi işlerinin başına dönerken, sendikalar da sanki bu eylem kendi pozisyonlarında hiçbir değişiklik yapmamış gibi, basın açıklamalarıyla sınırlı “faaliyetleri”ne, diğer konfederasyonlarla rekabetin öne çıktığı demeç sendikacılığına geri döndüler.

“Peki neden böyle olmaktadır?” sorusunu genişletmek ve 23 Mayıs gibi görkemli bir grev bile neden bu “makus talihi” değiştirmemiştir sorusunu yanıtına geçmeden önce bu grevin ilk önemli dersine yukarıda ifade edilmiş kimi saptamaları yinelemek pahasına daha yakından gerekiyor.

Bu grevin başarısın temelinde ne şu konfederasyonunun kararı, ne ötekilerin bu karara katılmaları vardır. Bu grevin başarısının esası da teferruatı da kamu emekçilerinin tabanda, sendikal rekabeti, aralarındaki din, dil, siyasi fark, milliyet vb ayırımları, aralındaki küçük hesaplaşmaları bir yana bırakarak kendi taleplerini elde etmek için bir araya gelmelerindedir. Tabandaki bu birlik olmasaydı, hiç sendika yöneticisi ve onların hiçbir kararı bu sonucu doğuramazdı. Dahası bu birlik sendikaların tepelerinden gelen “sendikal rekabeti” kışkırtan yöntemlerde ve söylemde ısrar etmelerine karşın başarılmıştır. Ki, gerek Kamu Sen’in KESK’in aldığı grev kararına katılması, gerekse Memur Sen’in son anda grev kırıcılığından kurtularak Eğitim Bir Sen üstünden greve katılacağını açıklaması ve diğer hizmet kollarında da greve zımnen destek vermesi tabandaki bu birliği görmüş olmaları ve onlara rağmen üyelerinin greve katılacaklarını görülmesi sayesinde olmuştur. Ve eğer bu konfederasyonlar bu greve karşı çıkan bir pozisyon alsaydı, muhtemeldir ki bugün bu konfederasyon ve bağlı sendikaların ne kadar sendika oldukları tartışılıyor olurdu. Bir bakıma şu da söylenir ki, Kamu Sen ve Memur Sen KESK’in aldığı grev kararına katılarak, kedilerini, grev kırıcılığı ve sendika olup olmadıkları tartışmasından kurtarmışlardır. Bunun da kamu emekçileri açısından anlamı, iyi mi kötü mü olduğu ayrı bir tartışma konusudur.

Bu sapamadan sonra yeniden, 23 Mayıs grevinden sonra, 24 Mayıs’ta neden 23 Mayıs olmamış gibi “hayatın devam ettiği” sorusuna dönebiliriz.

Bu soruya hemen verilebilecek kısa yanıt, “Bu grevin, bir protesto eylemi olarak kendi başına, öncesi ve sonrasındaki gelişmelerle bağlantısı kurulmamış bir eylem olmasıdır” biçiminde olabilir.

 

STRATEJİ YOKLUĞU SORUNU VE PROTESTOCULUK!

Gerçekten de en mücadeleci sendika merkezi olarak KESK de dahil kamu emekçileri konfederasyonları, toplu sözleşme sürecinde emek güçlerini şöyle hareket ettireceğiz, bu cephenin güçleriyle şöyle bir dayanışma içinde olacağız, bu güçleri hükümetin muhtemel tutumuna göre şöyle mevzilendirip, gelişmelere iş yerlerinde basın açıklamaları, küçük yerel gösteriler, iş yavaşlatmalar, giderek etkisi artırılan işyeri eylemleri, sokak eylemleri, lokal iş durdurmalar, toplu sözleşme masasındaki görüşmelerde hükümetin direncini kırmak üzere ülke çapında gösteri ve mitingler, grevler,… ve genel grevi dereye sokacağız gibi bir mücadele anlayışına sahip olmamışlardır. Tersine KESK’in bile kafasındaki, “Hükmet tutumunda ısrar ederse bir grevle bu mücadeleyi noktalayalım!” biçimindeydi. Öyle de olmuş, yukarda belirtildiği gibi 23 Mayıs grevi çok başarılı ve görülmemiş düzeyde yüksek katılımlı bir eylem olmuş, ama hükmet bildiğini okumuş ve bu bildiğin okuma karşısında sendikal cepheden herhangi bir tepki ortay konamamıştır. Daha doğrusu böyle bir anlayışa, mücadeleye bir başka aşamaya evrilterek, hükümete geri adım attıracak bir mücadele hattına geçilmemiştir. Sonuçta Kamu Hakem Kurulu da “Kamu emekçileri ne der?” kaygısına kapılmadın, hükümetin istediği doğrultuda sözleşmeyi bağıtlamıştır.

Bu elbette yeni bir durum değildir. Terinse kamu emekçilerinin önceki pek çok eylemi, hata üç beş ay önceden, ”şu tarihte şu biçimde eylemler yapılacak” diye takvime bağlanmış protesto eylemleri de hep aynı, protestoculukla sınırlı mücadele anlayışının ifadesi olmuştur. Bu yüzden de sendikaların gündemine tüm kamu emekçilerini birleştirmek, sendikal bölünmüşlüğün etkisin azaltacak, giderek sendikal parçalanmışlığa son verecek oluşumlar, platformlar inşa etme, emek cephesini birleştirmek için taktikler geliştirme, girimler yapma gibi sorunları ciddi olarak sendikaların ve konfederasyonların gündemine gelmemiştir. Çünkü bir protesto yapmak esas olunca bunu ne kadar güçle yaptığının önemi kalmaz. Nitekim bütün geçmiş mücadele içinde de eylemlerde karşı tarafa geri adım attırmak, bunu için gerekli güce duyulan ihtiyaç, bu güçlerin devreye sokulması için yapılması gereken girişimler gündeme getirilmemiştir. Tersine, “namus kurtaracak” bir kitlesellikle ve en keskin sloganlarla bu protesto yapılıyorsa yeterli görülmüştür. Nitekim KESK’in son dönmede “kadro eylemlerine” dönemsi, grevi bile “kadro grevi” gibi ele alıp, Kızılay’da yapılan birkaç bin kişilik “militan gösteriyi” ve polisle çatışmayı, eylemin “polisin aşırı güç kullanımı” üstünden basında konuşulmasını “grevin başarısı” olarak ilan etmesi, bu mücadele anlayışının geldiği yer bakımından elbette ibret vericidir.

Bu protestocu anlayış sadece kamu emekçilerinin sendikarına has bir mücadele anlayış da değildir. 1990‘ların başından beri işçi sendikaları cephesinde de özelleştirmelere karşı mücadeleden sosyal güvenlik alandaki hak gasplarına, iş yasasının değiştirilmesinden krizin yükün reddetme mücadelelerine kadar bütün mücadelelerde “protestoculuk” belirleyici olmuştur. Ve adeta yıllar boylunca yüz binlerce işçi Ankara’da eyleme çağırılıp orda yapılan görkemli mitinglerden sonra evlerine dönerken Meclis ve hükümetler, bu eylemler hiç yapılmamış gibi, işçi ve emekçi hakların pervasız biçimde gasp etmeye devam etmişlerdir.  Kamu emekçileri sendikaları, daha doğrusu KESK (diğerleri bunu da yapmamıştır) de işçi sendikalarına adeta paralel biçimde “Ankara eylemciliğini” bir gelenek olarak benimsemiştir. (**) Ve sonuç da hep akamet olmuştur ama ne var ki anlayış protesto etmekle sınırlı olunca, bu eylemlerin anlamını, amacını ve sonuçlarını sağlıklı bir biçimde değerlendirmek bile olanaklı olmamıştır.

Ve bu uzun dönem boyunca açıkça görülmüştür ki, bir kazanma stratejisine sahip olmayan (Elbette mücadelede her zaman kazanılmaz ve belki de çoğu zaman yenilgilerle ilerlenecektir. Ama aklı başında bir kişi gibi bir mücadele etrafında birleşen insanlar da kısa ya da uzn vadede kazanma amacı olmadan mücadele edemezler) sendikal hareket yerine göre önemli bir eylem olan protestoyu amaç haline getirerek ve asıl amacının yerine geçirilerek, emek mücadelesini fasit bir çemberin içen çekmiştir. Bu yüzden en görkemli mücadeleler bile emekçilerin aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Çünkü amacı, varacağı hedef, elde edeceği sonuç çok da belli olmayan protestolar yığın hareketinde bezginlik ve yorgunluğa yol açarken, giderek umutsuzluğu da körüklemiştir. Tam da daha enerjik olunması gereken zamanda mücadele eden güçler mecalsizleşmiştir. Oysa protestolar asıl amaca bağlı ve ihtiyaca uygun, stratejik bir mücadele anlayışıyla ele alınsa her protesto emek cephesin güçlendirirken, sonraki adımın güçlerini de büyütecekti. Bundan da patron ve hükümetler yararlanmış, protestolar için bahaneler yaratarak mücadele eden güçleri yormayı bir yöntem olarak geliştirmişlerdir adeta. Çünkü böylece bir yandan yığınların gazı alınıp eylemlerin etkisizleşmesi sağlanırken, hükmet ve patronlar da bildiklerini okumaya devam edebilmişlerdir. Aynı nedenle sendikal bürokrasi de bu sonuçsuz mücadelelerden yararlanarak eylemlerin muhasebesini yapmak yerine bir tek eylemin kalabalık ve militanca olup olmadığını tartışarak kendisini kurtarmıştır. Böylece sendika yöneticileri, kendi başına başarılı (kitlesel ve yaygın protesto eylemeleri) protesto eylemlerini de kendi hanesine yazmayı başarmıştır.

 

23 MAYIS GREVİNDEN ÇAKARILACAK DÖRT ÖNEMLİ DERS!

23 Mayıs grevi de bütün görkemine ve karşın, bütün bu zaaflarla malul olmaktan kurtulmamıştır. Ve bu yüzden de 23 Mayıs bugün, daha 23 Mayıs grevinin üstünden iki ay bile geçmeden sanki eski bir tarihte olmuş bir grev gibi, KESK’in ve kamu emekçilerinin takvime bağlı ama adı gerek duyuldukça sayılan günlerinden birine dönüşmüştür.

Ancak 23 Mayıs grevi, ondan öğrenmek isteyenler için şu gerçekleri de herkesin gözün sokmuştur:

1-) Emek mücadelesinin gerçek bir sendikal hareket olarak ilerlemesi, işçilerin, emekçilerin din, dil, siyasi farklılık, sendikal bölünmüşlük vb. tüm farklıkları aşarak tabanda birliği gerçekleştiğinde mümkün olabilir. Aksi halde sendikal hareketin ilerlemesi mümkün olamaz. Ve bugün emekçiler içinde tarikat cemaat kışkırtmaları, sermaye partilerinin etkisi ve aşır politize olmuşluk gibi son derece olumsuz etkenlere karşın emekçiler kendi talepleri etrafında, bütün bu ayırımları aşarak birleşebilmektedirler. 23 Mayıs grevi bunu hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kadar açıkça ortaya koymuştur. Demek ki, sendikal hareketin birliğini sağlamanın ilk koşulu, sendikaların tabanındaki emekçileri kedi talepleri etrafında birleştirmeyi amaçlayan bir çalışmadır.

2-) Sendikal platformlar, şubeler ve temsilciler platformları gibi, tarihi 1989 Bahar Eylemlerine kadar giden yerel platformlar sendikal mücadelenin kazanımları olarak çok değerlidir. Ve bu birikimin tabandaki çalışmayı desteklemek ve sendikaların üst yönetimlerine yönelik olarak da baskıları artırmak için dayanak olacakları açıktır. Bu yüzden de yerel platformların canlandırılması, güçlendirilmesi, olmayan bölgelerde kurulması sendikal mücadelenin olumlu anlamda gerçek bir strateji oluşturması için hayati önemdedir. Sendikal kurultay girişimleri de taban çalışmasıyla platformlar arasındaki ilişkiyi doğru anladığı ve değerlendirdiği ölçüde bir işlevselliğe sahip olacak, kendi girişimlerini yenileyebilecektir.

3-) Sendikaların her kademesindeki mücadeleden yana sendikacıların, konfederasyon, işkolu, farkı gözetemeden, dönemin ihtiyaçları ve mücadeleci bir sendikacılık hareketinin geliştirilmesi için birikimlerini seferber etmeleri ve giderek ortak bir tutum alarak sendikal hareketi birleştirmek, parçalanmışlığı aşacak bir birliğin oluşturulması için inisiyatif almaları da sendikal hareketin bugün ortak bir mücadele stratejisi etrafında birleşmelerinin önemli bir dayanağıdır. Bu konuda azımsanmayacak sayıda sendikacının olduğu, hatta bazı sendikaların, bazı merkezlerin (SGBP ve KESK gibi merkezlerin) doğrudan böyle birliğin içinde olması da son derece önemli olacaktır.

4-) bütün konfederasyon v emek örgütlerin 2000’lerin başında oluşan Emek Platformu’na benzer bir oluşumun, bugünün koşullarında gündeme alınması ve hükmet yandaşlığına soyunanların, sermaye ile diyalogculuğun teşhirini ve tecridini de amaçlayan bir inisiyatifle hareket edilmesi bir emek cephesi oluşturulması tartışmasını da kapsayacağı için ayrı bir öneme sahiptir.

 

Böyle bütünlüklü bir strateji oluşturma girişimi açısında 23 Mayıs grevi elbette doğrudan ve dolaylı biçimde öğretici olmuştur. CVe ancak bu sonuçları çıkarıp bunu gereği yapıldığı ölçüde 23 Mayıs grevinin emek mücadelesinin ilerlemesine hiç olamazsa bundan sonrası için bir katkı yapması mümkün olacaktır.

 

(*) Memur Sen yüzde 16, Kamu Sen yüzde 25, KESK yüzde 30 zam talebinde bulundu. Ancak diğer taleplerle birleştirildiğinde konfederasyonların birbirine yakın bir toplam maaş arıtışı talebinde bulunduğunu söyleyebiliriz. Ki, konun tartıştığımız yanı itibarıyla bu miktarların da çok bir önemi yoktur.

 

(**) KESK’in kuruluş süreci belki 2000’lere kadar ki dönemde nispeten, hareketin yeni oluşunu da zorlamasıyla bir mücadele stratejine sahip olmuştur. Ancak sonraki yıllarda KESK’e egemen olan da protestocu eğilimin güçlenmesi giderek “kadro eylemi” denilen ve sendikal literatüre yabanca kavramlar üretilmesine kadar gelinmiştir. Ki, bu tutum uluslararası planda, sınıf sendikacılığının reddi temelinde geliştiren  “toplumsal hareket sendikacılığı” denilin sınıf dışı tutumdan beslenmektedir.

Büyük bir hızla ‘duvara’ doğru!

Başbakan Erdoğan, Seul’e “nükleer güvenlik” tartışmalarına katılmak için gitti, ama orada dünya barışı ve nükleerle ilgili Türkiye’nin yaklaşımları kimseyi ilgilendirmedi. Tersine, bu gezinin dikkat noktası Obama-Erdoğan görüşmesiydi. Ve önceden bilinen oradan bir kez daha ilan edildi.

Bilinen, ABD’nin bile, Türkiye’nin “Suriye’ye bir an önce müdahale edilmesi” konusundaki aşırı saldırganlığı karşısında bir adım geri atarak, gelişmeleri izlemeyi tercih ettiği gerçeğiydi. Obama, bu tutumlarına gerekçe olarak, Suriye Ulusal Konseyi (SUC)’un ne yapacağının belli olmaması ve Suriye içinde bir gücünün olmamasını gösterdi. Ve ABD’nin bu tutumu zaten biliniyordu. Nitekim “Annan Planı” denilen plan da bu varsayımlara dayanılarak, BM ve Arap Birliği tarafından oluşturulmuştu.

İran, Rusya ve Çin’in İran yanlısı açık tutumu da dikkate alındığında, “Suriye’ye hemen müdahale” tutumunun savunucusu sadece Türkiye kaldı. Belki SUC’a destek konusunda Türkiye ile ortak davranmalarına bakıldığında, Suudi Arabistan ve Katar, Bahreyn gibi birkaç ülke daha Türkiye’nin bu isteğine destek verebilirdi. Ancak bu ülkelerin diplomaside bir ağırlığı olamadığı gibi, ABD’nin gözüne bakma ötesinde bir etkinliklerinden söz edilemeyeceği de gerçektir.

Seul’den sonra Tahran’a uğrayan Erdoğan, daha uçağı Tahran yolundayken, İran’dan “Suriye’ye desteğimizin sınırı yoktur” yanıtını alarak Türkiye’ye döndü.

Bu gelişmeler sürecinde yapılan Bağdat’taki Arap Birliği toplantısı Türkiye’nin çağırılmadığı bir toplantı biçiminde Annan Planı’na destekle sonuçlanırken, Türkiye’de bir araya gelen SUC toplantısından da ”imdat” çağrılarından başka bir şey çıkmadı. Yine İstanbul’daki “Suriye’nin Dostları”(!) toplantısı, herhalde önceden belirlenmemiş olsa yapılmasını kimsenin istemeyeceği bir toplantıya dönüştü.

TEK BAŞINA, ORTADA KALMA HALİ!

Kısacası uzunca bir zamandan beri Suriye’ye bir müdahale ile Esad rejiminin çökertmeyi baş hedef edinen Erdoğan Hükümeti’nin bu son müdahale hamlesi, Türkiye’nin, sözcüğün gerçek anlamıyla yalnız başına kalmasıyla sonuçlandı.

Şimdi Türkiye, bir yandan en yakın müttefiklerinden bile destek görmeyen, ama öte yandan da komşusu Suriye ile artık yan yana yaşayamayacak kadar ilişkilerini gerginleştirmiş bir ülke haline gelmiş bulunuyor.

Bölgedeki gelişmeleri az çok izleyen herkesin bildiği gibi, Suriye sadece Suriye değildir!

ABD için de değil zaten ve Suriye’ye müdahale, İran’ı kuşatarak boyun eğdirmenin önemli de olsa sadece bir adımı. Bu yüzden de, Türkiye’nin Suriye üstünden yarattığı gerginlik, Türkiye-İran, Türkiye-Irak ilişkilerini de germektedir. Nitekim geçtiğimiz bir aydan kısa zamanda Türkiye’nin İran ve Irak’la ilişkileri de Suriye ile ilişkilerinin düzeyine hızla yaklaşan bir yola girdi. Bir adım arkada da Türkiye ile Rusya ve Çin’in ilişkilerinin gerilmesi var. Ama bunların görünür olması için sürecin biraz daha ilerlemesi gerekiyor.

KOMŞULARLA DÜŞMANLIK HANGİ AKLA HİZMETTİR?

Bugün gelinen aşamada öne çıkan sorunlardan birisi, Türkiye’nin herhangi bir konuda uluslararası alanda yalnız kalmışlığından öte, en yakın komşularıyla düşmanlaşmış olmasıdır.

AKP Hükümeti’nin ABD stratejisine bağlanma ve Osmanlıcı hayallerle süslediği dış politikasının Türkiye’yi getirdiği yerdir, bu. Ve “komşularıyla düşmanlaşma”yı hiçbir aklı başında hükümet istemez, hele bunu bir dış politika başarısı gibi sunmaz, sunamaz.

Çünkü insanlığın gelişme serüveni içinde, uluslararası ilişkilerin bir kurala kavuşmaya başlamasından beri, her ülkenin dış politikasının en öncelikli konusu, eğer savaşarak topraklarını genişletmek, onlar üstünde hegemonya kurmak gibi bir niyeti yoksa, komşularıyla barış içinde olmak; ekonomik, siyasi, askeri, kültürel, insani, … her konuda dostça ilişkiler geliştirmektir. Çünkü komşularıyla iyi ilişkileri içinde olmayan bir ülkenin ne ticaretinin istikrarlı bir biçimde gelişmesi ne de başka ülkelere karşı yürüttüğü ekonomik, siyasi, diplomatik, askeri vb. ilişkilerde başarılı olması beklenemez. Hele de emperyalizm çağında, emperyalist güçlerin müdahalelerinin sınır tanımadığı koşullarda, ülkelerin komşularıyla ilişkilerinin mümkün olduğunca sorunsuz olması, az çok huzur ve güven içinde olmaları için bile hayatidir. Bu yüzden de, bütün ülkelerin en öncelikli kaygıları, iyi ya da kötü, sevsin ya da sevmesin, rejimlerinden hoşlansın ya da hoşlanmasın, komşularıyla barış içinde yaşamalarının bir yolunu bulmak olmuştur. Aksi halde, komşularıyla barış içinde yaşamanın yolunu bulamayan ülkelerde huzur ve güvenden, halkın geleceğe umutla bakmasından söz edilemez. Çünkü komşularıyla barış içinde yaşamanın yolun bulamamış ülkeler, bir yandan komşularıyla rekabet içinde imkanlarını boşa harcarken, öte yandan da bölgeye müdahale etmek isteyen emperyalistlerin oyuncağı ya da müdahalelerinin kolay hedefi olurlar; en azından bugüne kadar hep böyle olmuştur.

Burada, diplomasi tarihi, bize, ülkelerin bir arada ve barış içinde yaşamalarının ön şartının, ülkelerin birbirinin içişlerine karışmama olduğunu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı göstermenin de uluslararası ilişkilerin tek gerçekçi çıkış noktası olduğunu gösteriyor. Aksi halde, bir dünya barışından söz edilemeyeceğini de gösteriyor, bu tarih. Dahası, eğer komşu ülkeler birbirinin içişlerine karışıyorsa, bunların kaçınılmaz olarak düşmanlaşacaklarını, hatta birbiriyle savaşmak zorunda kalacaklarını, hele bu içişlere müdahaleler büyük emperyalist devletlerin planlarıyla uyumluysa, bu durumda komşu ülkelerin emperyalist ülkelerin planları uğruna birbiriyle savaşacağını söylemenin hiç de abartma olmadığını insanlığın yakın tarihi bile apaçık gösteriyor.

Yukarıdaki soyutlama, sadece bir tarih dersi olarak değil, ama ülkelerin haklı haksız, doğru yanlış politikalar izliyor olmasından bağımsız, mantıksal bakımdan da itiraz edilemeyecek kadar gerçektir. Tabii eğer emperyalist, yayılmacı amaçlarınız, “Ben zayıf komşularımı ezerek hizaya getirir, benim söylediğim koşullara boyun eğmelerini sağlayarak, ülkemde barışı, huzuru, sağlarım!” gibi niyetiniz yoksa.

Elbette burada; “Böyle barış mı sağlanır?”, “Böyle bir barış, sadece yeni savaşlar ve bitmez tükenmez düşmanlıklar için moladır” gibi itirazlar da yapılabilir, ama bu akıl yürütme, bu itirazlar bile ihmal edilerek, yapılabilir.

HERKESLE KONUŞAN BİR ÜLKEDEN HERKESLE KAVGA EDEN BİR ÜLKEYE!

Suriye politikasını gelip dayandığı Türkiye’nin yalnızlaşması, bölgesindeki en önemli ülkelerle ilişkilerinin “düşmanlık”la tarif ediliyor olması (Irak Başbakanı Maliki, Türkiye’yi “bölgede kendine düşman arayan ülke” olarak ilan etti) AKP Hükümeti tarafından başarılı bir dış politika olarak sunulurken, düşmanlaşmanın nedeni olarak İran, Suriye, Irak yönetimleri gösteriliyor.

Bu ülkelerde bir yıl önce de aynı yönetimler vardı ve o zaman AKP Hükümeti; dış politikasını “komşularla sıfır sorun” diye ifade ediyor ve “Bölgedeki ülkelerle konuşabilen tek ülke Türkiye”dir diyordu. Ve başbakan ABD ile de, İran’la da, Irak’la da, Suudi Arabistan’la da, Filistin’in her iki hükümetiyle de, İsrail’le de, Suriye ile de,… konuşabilen tek hükümet olduğunu vurgulayarak, kürsülerden “Neredeeeen nereyee geldik, ey muhalefeeet!” diye övünüyordu. Ama bir yıl içinde bu övünülen tablo tamamen tersine dönmüştür. Irak’la, Suriye ile, İran’la konuşabilmek için, Türkiye, artık kendisi başkalarının aracılığına muhtaç hale gelmiştir.

Peki, komşularıyla sorunlarını konuşarak çözme yeteneğini kaybeden bir ülke ne yapar?

Komşularıyla sürekli çatışma halinde olur. Komşuları da ona karşı, elindeki silahları kullanır. Bundan bölgeye müdahale etmek isteyen emperyalistler yararlanır, komşu ülkeleri kendi çıkarları uğruna kullanmak üzere “destekler” ya da hizaya getirmek için karşı tarafa destek verir…

DÜŞMANLAŞMADA BU HIZ NEDEN?

Başbakan Tayip Erdoğan’ın 26 Nisan’da Güney Kore’nin Başkenti’nde yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’yle başlayan ve 20 Nisan’da Katar ziyaretine uzanan, bir aydan bile az zamanı kapsayan dönemdeki gelişmeler, izlenen dış politikanın, Türkiye’yi nasıl bir yalnızlığa ittiğini göstermeyi de aşarak, bir “duvara çarpmaya” hızla yaklaştığını gösteren gelişmeleri gözler önüne serdi.

Bu geziler başladığında Türkiye, resmiyette sadece Suriye ile ancak düşman ülkelere yönelik yürütülebilecek bir polemik yürütüyordu. Dahası, sorun bir polemiği de çok aşarak, “Suriye muhalefeti” denilen, ama uluslararası planda hiçbir itibarı olmayan, Suriye içinde de bir güç oluşturmayan SUC’u örgütlüyordu.

Ama Mart sonundaki Seul ve Tarhan gezilerinden, 20 Nisan’daki Başbakan Erdoğan’ın Katar’ gezisinin ardından yapılan “Suriye’nin Dostları”nın İstanbul toplantısı, İran’la “nükleer görüşmeler” üstünden yapılan polemik, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’nin Türkiye’ye gelmesi, arkasından Barzani’nin Türkiye gelip “devlet başkanı protokolü”yle karşılanması gibi gelişmeleri kapsayan diplomatik ilişkiler, İran’ı ve Irak’ı da, Türkiye karşısında Suriye ile aynı konuma getirdi. Daha doğrusu, bu son gelişmeler içinde Türkiye’nin tutumu, Irak’ın “Türkiye’yi bölgede düşman arayan ülke” ilan etmesine ve Türkiye’yi “Irak’ın iç işlerine karışmaması” için resmen uyarmasına yol açarken, İran’la ilişkiler de hızla açık düşmanca “vücut hareketleriyle” de desteklenen polemiğe dönüştü.

DIŞ POLİTİKA ‘KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ’YLE DE BİRLEŞTİ!

Barzani’nin, ABD’de Obama ve Clinton’un da katıldığı toplantılarla ağırlamasının hemen ardından, Türkiye’de “devlet başkanı” gibi karşılanması, Tarık El Haşimi ile Ankara’da görüşmesi, Irak’ın sert tepkisine yol açtı, ama sorun sadece Irak değildi.

Bu ziyaretlerde ele alına konular ve yapılan pazarlıklar, Suriye sorunuyla Irak ve İran’la ilgili “sorunları” bağlarken, aslında Türkiye’nin Kürt sorununu bölgenin (4 ülkedeki) Kürt sorunuyla da birleştirdiğini gösteriyor, hatta Suriye, Irak, İran sorunuyla “Türkiye’nin Kürt sorununun çözümü”nü de önemli ölçüde birbirine bağlıyordu.

Çünkü uzunca bir zamandan beri gerek ABD, gerekse Türkiye’nin seçkin Amerikancıları, “Kürt sorununun çözümünü Barzani’yle konuşma”yı savunuyorlardı.

ABD ve uzantılarının buradaki dayanakları ise; “Irak’ın yakında bölüneceği ve Iraklı Kürtlerin Irak’ın Şii çoğunluk Hükümeti tarafından ezilmek isteneceği, bu durumda da Barzani’nin Türkiye’nin himayesini gireceği” varsayımına dayanıyordu. Ve elbette bu tespitin arkasında, böylece PKK’nin ve hak eşitliği talep eden Kürt güçlerinin tasfiyesi, Barzani’nin muhatap alındığı bir Kürt sorununun çözümü tasarlanıyordu. Bu çözüm, aynı zamanda Musul ve Kerkük petrollerinin Türkiye’nin denetine girmesi gibi Türkiye’nin egemenlerinin eski hayallerini canlandıran ödüllerle süslenirken, “dört ülkedeki Kürtlerin hamiliği” üstünden Türkiye’nin bölgeye çeki düzen vereceğine dair emperyal motiflerle de çekici hale getiriliyordu. Bugün de bu hayallerin beslediği bir tür “Kürt sorununun çözümü” giderek daha çok öne çıkarılmaktadır.

YALNIZLAŞMADAN BÜYÜK BATAKLIĞA DOĞRU!

ABD’nin bölge stratejisiyle uyum sağlama ve Kürt sorununun çözümünde kendi Kürtleri yerine bölge gericiliği ve emperyalist güçlerin çıkarlarına göre “muhataplar arama” tutumu, Türkiye’yi, bölge ülkelerindeki iç çatışmalardan mezhep çatışmalarına, emperyalistlerden Talibancı, El Kaideci güçlerin müdahalelerine her melanetin oluşturduğu büyük bataklığa çekmiştir. AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan liderliğinde Türkiye, bu bataklığın en derin yerine doğru büyük bir hevesle yürümektedir.

Şöyle ki;

1-) AKP Hükümeti’nin izlediği dış politika, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıştır. Suriye’ye karşı izlediği saldırgan tutum, Batılı emperyalistleri bile daha “ihtiyatlı” olmaya itecek kadar saldırgandır. Bu politikanın, emperyal, Yeni Osmanlıcı amaçlar değil de, insan hakları, Suriye Hükümeti’nin özgürlük düşmanı tutumu ve kendi halkına zulmeden bir rejim olması gibi gerekçeleri inandırıcı bulunmamaktadır. Çünkü Türkiye’nin en yakın müttefikleri Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn gibi ülkelerin Suriye rejiminden bile daha fazla insan hakları ve özgürlük düşmanı olmaları, Türkiye’nin (ve Batılı emperyalistlerin) iddialarını tümüyle çökertmektedir.

2-) Bu süreç içinde, kimi itirazları olsa da, Türkiye’nin baş destekçisi, ABD (onun Ortadoğu’daki uzantıları Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn) olmuştur. Fransa, İngiltere ve kısmen de Almanya, öteki destekçileridir ve bu emperyalist devletlerin beklentisi, bu yolda ilerleyen Türkiye’nin İran’la her bakımdan kapışan bir ülke durumuna gelmek için alması gereken yolu en kısa sürede almasıdır. Gelişmeler dikkate alındığında, Türkiye’nin bu yolu onların umduğundan bile hızlı aldığı görülmektedir. Onun için de, zaman zaman Türkiye’nin atacağı adımlara fren koymaktadırlar.

3-) Türkiye’nin bütün bu politikalarına sessiz kalarak destek veren bölgedeki öteki ülke, İsrail’dir. Çünkü sesli desteğin İslam dünyasında geçeklerin görülmesine, Erdoğan’ın gerçekte ABD ve İsrail’in bölgedeki en önemli destekçisi olduğunun anlaşılmasına yol açacağını düşünerek, İsrail, olanları sessizce ve “tarafsız” bir eda ile seyretmeyi tercih etmektedir. Çünkü Suriye yönetimini yıkmak, Suriye’de Batı emperyalizminin dümen suyunda bir rejim kurmak İsrail’in tarihi rüyasıdır ve “İslam dünyasının koruyucusu” iddiasıyla politika sahnesine çıkan Tayyip Erdoğan’ın Hükümeti, bu rüyayı gerçek kılmak için çalışmaktadır.

4-) AKP Hükümeti’nin dış politikası, “Türkiye’nin Kürt sorununu çözümü”nü, Türkiye’nin dış politikasının; İran, Irak ve Suriye ile düşmanlaşmasının da bir bileşenine dönüştüren bir yola sürüklemiştir. ABD’nin Sünni-Şii ayırımı üstünde yaratacağı istikrasızlık üstünden bölgeyi yeniden biçimlendirme amaçlı hamleleriyle birleşen Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin bölge ülkelerine yönelik politikaları, Kürt sorununun çözümünü de “Barzani muhataplığı”na indirgeyerek, Türkiye’nin Kürt siyasi güçlerini dışlayarak sorun çözme yanlışını derinleştirmeye yönelmiştir. Bu, Türkiye’nin komşularıyla ve kendi Kürtleriyle kavgasını derinleştiren ve daha da büyüten etkenlerin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir. Ve bu, Türkiye’nin dış politikasının olduğu kadar, demokratikleşmesi ve kendi Kürtleriyle barışmasına dair beklenti ve umutların da hızla duvara çarpamaya doğru gittiği anlamına gelmektedir.

5-) Kendi çıkarların gerçekleştirmek için, emperyalistlerin, müdahale ettikleri bölgenin ülkelerini birbirine karşı kışkırtmaları, bilinen en eski ama hiç eskimeyen yöntemleridir. Türkiye, şimdi bu eski yöntemin sahneye konulduğu oyunda “başrol” oyuncusu durumundadır. Ama şu da bir gerçek ki, komşularının içişlerine müdahale etmek, onlarla kavgalı olmak ya da savaşmak hiçbir ülkeye hayır getirmemiştir. Tersine, emperyalist müdahalelerin hedefi olan bölgelerdeki ülkeler için tek doğru seçenek, halkların kendi kaderlerini tayinine saygı göstermeyi esas alan ve sorunlarını da bu temel geçeği dikkate alarak çözmekten geçmektedir.

Ancak ne yazık ki, Tayyip Erdoğan ve Hükümeti’nin gözünü bürüyen hırslar ve kayığına bindikleri güçlerin amaçları, bu gerçekleri dikkate alarak yolundan dönmeye izin vermez. Bu yüzden de Türkiye’nin bu yoldan döndürülmesinin tek imkanı, ülkemizin demokratik ve anti emperyalist güçlerinin bu yolu tıkayacak bir mücadelede adımlar atmasıdır. Aksi halde “duvara çarpacak” politikalar, sadece AKP Hükümeti’nin değil, Türkiye’nin de “duvara çarpması” olacaktır.

2007’ye Girerken Milliyetçilik ve İleri GüçlerinMevzilenişi

MİT’in –müsteşarının ağzından– “daha aktif dış politika” çağrısı ve Hrant Dink’in katliyle başlayan 2007; bir yandan “cumhurbaşkanlığı seçimi”, öte yandan da “genel seçim” yılı olmasıyla özel bir önem kazanmıştır. Dahası, bu seçimlerin, özellikle de cumhurbaşkanlığı seçiminin yasalarda yazılı olan kurallar çerçevesinde geçmeyecek görünmesi de, bu seçimlere ve elbette “2007’nin getirecekleri”ne ayrıca önem kazandırmaktadır.

Her iki seçimin de “normal koşullarda” gerçekleşmeyeceği çoktan anlaşılmıştır. Çünkü Türkiye egemenlerinin, Kürt sorunu, laisizm, ifade ve basın özgürlüğü yokluğundan seçim koşullarının eşit ve adil olmamasına kadar pek çok sorunları vardır. Türkiye’nin artık kangrenleşmiş bu ve benzeri başlıca sorunlarına dair egemen güç odakları ve onların partilerinin çözümsüzlüğü göz önüne alındığında, seçimler, egemen güç odakları arasında kıyasıya bir hesaplaşmayı da gündeme getirmektedir. Üstelik Türkiye’nin egemenleri, içte ve dışta ABD ile ilişkilerinden AB’ye girme çabalarına, Kıbrıs’tan Irak politikalarına kadar sayısız “açmaz”la karşı karşıyadırlar.

AKP Hükümeti, en iddialı olduğu ekonomi politikaları alanında bile yolun sonuna geldiğini gösteren belirtilerle yüz yüzedir. Nitekim, bugün AKP Hükümeti; IMF’nin tam desteğine karşın cari açık, kronik işsizlik ve gelir bölüşümündeki uçurumun büyümesi, tarımın çökmesi, gerçek ücretlerdeki sürekli düşüş, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik sisteminin tıkanması gibi geniş emekçi yığınları ilgilendiren son derece önemli sorunlarla karşı karşıyadır.

Başka pek çok ekonomik, siyasi, sosyal sorundan da söz edilebilir. Ancak, toplam açısından bakıldığında, gerek bu sorunların, gerekse bunlara eklenebilecek ikinci dereceden sorunların “çözümü” için yapılacak girişimler, 2007’de yapılacak iki seçim ve bu seçimler üstünden hesaplaşacak güçlerin mevzilerini yenileme ve ellerindeki her araçla birbirleriyle mücadele etmelerinin unsuru olarak biçimlenecektir. Ancak şu bir gerçek ki; 2007’de yaşanacakların işaretleri daha 2006’nın ortalarından, hatta başlarından itibaren kendisini göstermeye başlamıştı.

Bu işaretlerin en başında da, egemen güç odaklarının, milliyetçilik dalgasını yükseltme çabaları vardı.

2006 BİTİP 2007 BAŞLARKEN

2006’nın son ayları; 2007’de yapılacak “iki seçim”in hesaplaşmaları doğrultusunda, kamplaşmaların bir hayli açık netleşmesine sahne olmakla kalmadı, ABD merkezli (*) olarak Türkiye’de bir “askeri müdahale ihtimalinin yükseldiği” tartışmalarına da sahne oldu.

2007 ise, “MİT’in açıklaması”yla başladı. Açıklamanın esası, “ulus devletin tehdit altında olduğu” ve Türkiye’yi yönetenlerin “bekle gör” politikasını terk ederek “aktif politik tutum alması”nı istemek biçimindeydi.

Türkiye’deki siyasi literatürde, “aktif dış politika” çağrıları, geleneksel olana başkaldırma, Türkiye’nin çıkarlarını, sınırların ötesinde bile, askeri güç de dahil, güç kullanarak savunma olarak anlaşıla gelmiştir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye’nin dış politikadaki “geleneksel” tutumu; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” “özdeyişi”yle ifade edilmiştir. Bu “özdeyiş”in özeti de, “Türkiye’nin kimsenin toprağında gözünün olmadığı, ama kendi sınırları içinde de statükonun bozulmasına izin vermeyeceği” biçimindedir.

Bu politika, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren; Osmanlıcılar tarafından “Üç kıtada at koşturan Osmanlı mirasının reddedilmesi”, ırkçı milliyetçi çevreler tarafından da Adriyatik’ten Çin Seddi’ne büyük Türklük dünyası içinde lider ülke olmayı reddetme; pısırık, Türk’e yakışmayan politika” olarak eleştirilmiştir. Ama bu eleştiriler, yakın geçmişe kadar, devlet politikası olmamış, zaman zaman iç politikaya yönelik bir malzeme olarak kullanılsa bile, daha çok marjinal çevrelerin resmi politikaya eleştirisi olarak kalmıştır. Kıbrıs’ın işgali bile, “geçici” ve “zorunlu bir sapma” olarak görülmüştür. Bu yüzden de, işgalin adı bile “Barış Harekatı” olmuştur.

Ancak Özal’la birlikte, Türkiye’nin “misak-ı milli” sınırları, bu sınırların genişletilebileceği varsayımı üstünden tartışılmaya başlanmıştır. Örneğin Kuzey Irak’ın Kürtleriyle bir federasyon yapma, Musul-Kerkük’ün statüsünün değiştirilerek Türkiye’nin tarihsel haklarının elde edilmesi ya da SB’nin çökmesiyle “Türki cumhuriyetler”in “abi-kardeş” ilişkisi içinde sömürgeleştirilmesi, resmi olmasa bile  “gayri resmi devlet politikası” haline gelmiştir. En azından tartışma düzeyinde, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” tutumunun geleneksel dış politikanın var olan çizgisinden çıkarılması için girişimler başlatılmıştır. Ancak, Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde; “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” edebiyatı, bir yandan Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki karşı hamleleri, öte yandan da bu “yeni” cumhuriyetlerin yöneticilerinin Türkiye’nin “abilik” adına girişim ve niyetlerini anlamaya başlayıp karşı önlemler almaya yönelmesiyle terk edilmek zorunda kalınmıştır. Ve, “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” tutumu yeniden devletin resmi politikası olarak öne çıkarılmıştır.

Ancak CHP ve DSP’den Kızılelmacı sağ ve “sol” milliyetçiliğe kadar, milliyetçi odaklar, son birkaç yıldır, önce Kuzey Irak’ta bir etkinlik alanı, sonra da Kerkük-Musul üstünde “eski haklar” ve Kürtlerin Irak’ta bir Kürt devleti kurma ihtimaline karşı Türkiye’nin Irak’a müdahalesi ve Kerkük’e kadar sınırların genişletilmesi fikrini çeşitli platformlarda tartışmaya açmıştır.

MİT AÇIKLAMASININ AMACI NEYDİ?

MİT’in açıklaması; işte bu geleneksel “ana politika”dan sapmayı öneren ve son yıllarda çeşitli güç odaklarının çabalarıyla yükselen milliyetçi dalganın yönelimleriyle de birleşen, Özal döneminden beri ilk kez, (MİT’in 80 yıllık tarihinde, bu türden ilk resmi açıklamadır demek de yanlış olmaz) hükümete yapılan “aktif dış politika” çağrısıydı.

MİT Müsteşarı Emre Taner’in, 2007’nin ilk günlerinde, AKP Hükümeti’ne muhalefet eden milliyetçi odakların slogan haline getirdiği “ulus devletin tehdit altında” olduğu merkezli açıklaması elbette ki çok dikkat çekiciydi. Bu açıklama, öne çıkardığı “ulus devlet” kavramı nedeniyle de, milliyetçi “muhalif” odaklar tarafından büyük bir heyecanla karşılandı ve AKP Hükümeti’ne karşı, “Bakın başbakanın sorumluluğundaki MİT bile bizim gibi düşünüyor; bu hükümetin pasif, uzlaşmacı politikasına bir başkaldırıdır” denerek, AKP Hükümeti’ne yönelik yeni eleştirilere dayanak yapıldı. Kimi çevreler bir adım daha atarak, bu yorumu, MİT açıklamasının Genelkurmay’la anlaşarak yapıldığına ve Genelkurmay’ın AKP Hükümeti’ne karşı yeni bir hamlesi olarak görülmesi gerektiğine kadar götürdü.

Asker ve sivil geleneksel güç odaklarının, son yıllardaki “Türkiye tehdit altında”, Lozan’a karşı Sevr dayatması yapılıyor”, “Kerkük-Musul bizimdir türünden iddialarıyla MİT Müsteşarı Taner’in açıklamalarının uyumluluğuna bakıldığında, bu açıklamanın arkasında Genelkurmay’ın bulunduğunu söyleyenler haklı görülebilir. Ancak bu, çok kolaycı bir açıklamadır.

Gerçeğe yaklaşmak için 2006’nın son günlerindeki bir gelişmeyi daha dikkate almak gerekir. O da, Erdoğan’ın son aylarda adım adım milliyetçi bir çizgiye yöneldiği, 2006 biterken de, bu yönelişi artık bir propagandaya dönüştürmeye başladığı gerçeğidir. 2006’nın başlarında “Kürt sorunu vardır. Biz de yanlışlar yaptık. Bunları düzelteceğiz, sorunu demokrasi içinde çözeceğiz” dedikten sonra, Erdoğan, yılın sonuna doğru adım adım; “Kürt sorunu yok, terör sorunu var”, “Ben Rizeliyim karım Siirtli, iyi de geçiniyoruz” teranesine geri döndü. Bununla da yetinmedi; Kurban Bayramı’nı bahane ederek, sokakları, klasik ırkçı-şoven partilerin afişlerine bile rahmet okutacak bir fotoğraf ve “Kurban olam ayına yıldızına” sloganlarıyla donattı. Ve nihayet; Saddam’ın idamından sonra; “Artık öncelikli işimiz AB değil Irak’tır”a geldi. Daha Ocak ayı bitmeden, “Kerkük’e sefer” çığlıklarıyla Meclis’te “gizli görüşme” yapıldı. Bu, Başbakan’ın, “gizli görüşme” öncesinde, Kızılcahamam’daki “AKP kampı”nda milletvekillerine, “Mehmet Ağar, ‘dağdan inip ovada siyaset yapılması’ gibi çıkışlarla MHP’ye büyük imkan sağladı. DYP’den MHP’ye büyük kayış oldu. Bu konuda, geçmişte biz de hatalar yaptık. Ama artık yapmamalıyız” şeklinde konuşması ve bir AKP’li vekilin, AKP’nin özgürlük ve demokrasi vaat ederek iktidara geldiğini, ama “son zamanlarda milliyetçi bir çizgiye kaydığı” eleştirisini “terbiyesizlikle” suçlaması ile birlikte düşünüldüğünde, MİT açıklamasının anlamı değişir. Ve çeşitli çevrelerin iddialarının aksine, açıklamanın, “Genelkurmay’la danışıklı hazırlanmış bir açıklama” değil; ama hükümetin, CHP ve Genelkurmay’ın da içinde bulunduğu geleneksel ve milliyetçi güç odaklarıyla uzlaşma sağlaması öngörülerek, MİT tarafından, ama Erdoğan ve kurmaylarının bilgisi dahilinde, atılmış bir adım olduğunu söylemek daha doğru olur.

AKP NEDEN MİLLİYETÇİLİĞE SARILDI?

AKP’nin milliyetçi çizgiye yönelişinde iki etkenden söz edebiliriz. Bunlardan birincisi, milliyetçilik dalgasının yükselerek, AKP’yi de milliyetçiliğin baskısı altına almış olması ve Erdoğan’ın bu yükselişten “pay almak” üzere milliyetçi bir söylem ve tutuma sarılmasıdır. Ama bunun kadar önemli olan ikinci etken ise şudur ki, Genelkurmay ve çeşitli milliyetçi odakların, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, bir tür müdahale için, hükümeti milliyetçi bir söylem ve buna uygun tutumlar üstünden sıkıştıracağı var sayılırsa; hükümet, bu sıkıştırmadan kurtulmak için milliyetçi bir platforma geçmiştir.

Burada, hükümetin bu milliyetçi manevrasını, üstünde artırılan baskıların, dolayısıyla “28 Şubatvari baskılar”ın “etkileri” olarak yorumlamak doğru olur. Dolayısıyla AKP ve hükümeti, “müdahale”nin hedefi olmaktan çıkayım derken “müdahale yemiş” duruma gelmiştir. Nitekim hükümetin milliyetçiliğe yönelişinden sonraki adımı; CHP’den kızılelmacılara uzanan milliyetçi odakların isteği ile, Kerkük üstünden Irak’a müdahaleyi gündeme alarak, Meclis’in “gizli oturum”la toplanmasına kadar varmıştır.

Sürece daha genel bakıldığında; 2006’nın sonlarına kadar, kendisini diğer partilerden ayırarak; onları statükocu, kendisini “değişimci” gösteren ve “Türkiye’nin sorunlarının çözümü konusunda yaratıcı bir inisiyatif göstermek”le övünen AKP, şimdi; “Ayına yıldızına kurban olma”da ve Kerkük’te, Kuzey Irak’ta Osmanlıcılıkla birleştirilmiş bir milliyetçilikle öteki partilerle milliyetçilik yarışına girişmiştir.(**) MİT’in, “ulus devletin tehdit altında olduğu” tezi ve “ulus devletin korunması için ulusal birlik ve daha aktif dış politika” istemesi, “iki taraf” için de bir uzlaşma platformu olarak tarif edilmiş görünmektedir. MİT açıklamasında; kullanılan üslup, öne çıkarılan “hedefler”le, hem milliyetçi odakların, hem Genelkurmay’ın hem de hükümetin “hassasiyetleri”nin gözetildiği gözlenmektedir.

Gelişmelere MİT açıklaması boyutundan bakıldığında; bu açıklamanın zamanlaması itibariyle de; Irak’ta Amerikan stratejisinin yenilendiği, Türkiye’ye yeni yükümlülükler verilmesinin konuşulduğu ve ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacının arttığı bir döneme denk gelmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Aynı zamanda bu açıklamanın, Irak üstünden dış politika yenilemek isteyen Türkiye’nin Amerikancı egemen güç odaklarının ABD’nin stratejisine bağlanması için de yeni bir imkan yarattığı bir gerçektir. Dolayısıyla MİT açıklaması, egemen güç odaklarının Amerikan stratejisine bağlanmaları açısından da bir uzlaşma imkanı yaratacak dayanakları öne çıkarmıştır.

Kısacası, MİT Müsteşarı’nın açıklaması; bir yandan Irak’ta işgalin ilk döneminde sıkça sözü edilen “kırımızı çizgiler stratejisine geri dönüşle askeri cenahı, ama öte yandan da ABD’nin bölge stratejisine bağlanma imkanını yeniden gündeme getirerek, Türkiye’nin çıkarlarının ABD’nin stratejisine bağlanmaktan geçtiğini, 1 Mart Kararnamesi’nin reddiyle bu fırsatın kaçırıldığını savunan Amerikancı, işbirlikçi kesimleri yeniden umutlandırmıştır.

1 Mart Kararnamesi’nin aşılarak, Türkiye’nin Irak’ta ABD’nin pis işlerini üstleneceği bir kıvama ve pozisyona gelmesinde, ABD karşıtı sloganları öne çıkararak yükselen milliyetçiliğin ABD’nin stratejisine eklenmenin bir dayanağına dönüşmüş olması şaşırtıcı görünse de; ortaya çıkan bu durum, Özgürlük Dünyası’nda sıkça belirtildiği gibi, aşırıya götürülen milliyetçiliğin dönüp “emperyalizmin planlarına bağlanmasının kaçınılmazlığı” tespitiyle gayet uyumludur.

Bu yüzden de, MİT’in açıklamasını, hükümet ve Genelkurmay arasında yeni bir kapışmadan (bir kapışma boyutu olsa da) çok; hükümet-MİT-Genelkurmay üçlüsünün; birleştirici zamkı Türk milliyetçiliği olan ve yakın hedefi de ABD stratejisiyle uzlaşma ve ona uyum sağlama hamlesi olarak değerlendirmek daha gerçekçi olur. Ancak MİT’in girişiminin, egemen güç odakları arasındaki çatışma ve hesaplaşma yönünde ilerleyen süreci bir uzlaşma sürecine dönüştürmesi, dolayısıyla özellikle cumhurbaşkanlığı seçiminin “kurallar dahilinde” kalan bir mücadeleye sahne olmasını başarması, elbette son derece güçtür. Ama bir girişim olarak, tümüyle etkisiz olacağı da söylenemez. Ancak, sürecin karakterini belirleyecek olan, halk güçlerinin ne yapacağı, ilerici demokrat güçlerin, emek güçlerinin nasıl bir mevzi tutacaklarıdır. Aslında MİT’in girişiminin kimin işine yarayacağını bile, bu mevzileniş, bu güçlerin seçim sürecine müdahalesinin boyutu ve etkisi belirleyecektir.

HRANT DİNK’İN ÖLDÜRÜLMESİ VE MİLLİYETÇİLİK

MİT’in girişimi üstünden tartışmalar ve AKP ve “muhalefet” arasındaki milliyetçilik yarışı sürerken, Ermeni Gazeteci Hrant Dink İstanbul’da 17 yaşında milliyetçi bir Trabzonlu genç tarafından öldürüldü.

Cinayet, ilerici, demokrat güçler tarafından tepkiyle karşılandı, cenazesi büyük bir gösteriye dönüştü. Ve sadece cinayet değil, “TCK’nın 301. maddesinin kaldırılması” ve Türkiye’nin halklarının kardeş olduğu bir ülke olması için demokratikleşme taleplerinin yinelendiği bir eyleme dönüştü. Cinayetin en azından manevi sorumluluğunu taşıyan milliyetçi ve milliyetçi kışkırtmalarla rant sağlama gayretindeki sermaye partileri ve güç odakları, bu büyük tepki karşısında bir adım geriye atarak, Trabzon üzerine ekonomik ve sosyal analizler yapmaya koyuldular. Cinayetin, kışkırtılan milliyetçi dalganın ve kontra güçlerin ürünü değil, artan işsizlik ve yoksulluğun, bozulan ahlakın sonucu olduğunu savunmaya koyuldular. Buna ikna olmayanlar için de, CIA ve MOSSAD’ın ya da kuzey sınırlardan sızan başka dış mihrakların bu cinayetin faili olduğu öne sürüldü.

Hrant Dink cinayetinin anatomisi; bu cinayetin tipik bir kontra cinayeti olduğunu, milliyetçi kışkırtmaların azdırdığı karanlık güç odaklarının, politik ortamın kendi faaliyetleri için uygun hale geldiğini düşünerek, harekete geçtiklerini gösteriyor. Ve yine beklendiği gibi, gerek İstanbul ve gerekse Trabzon emniyetinin; bu cinayetin gerçek faillerini değil, tetikçisini ve suç aletini yakalayarak örtbas etmeyi amaçladıkları ortaya çıkmıştır. Katilin “genç vatansever”, “kahraman” ilan edilerek, başka cinayetlerin özendirilmesi, yine bu “anatomi”nin bir parçası olarak, daha ilk günden itibaren gözetilmiştir.

Cinayetten 10 gün sonra, Hrant Dink’in katli için, “Türkiye’de politik ortamı provoke ederek, milliyetçi dalgayı daha da yükselterek, iktidar mücadelesini kazanmak isteyen güçlerin amaçlarıyla bağlantılı olarak sahneye konmuş bir cinayettir” demek gerçeği ifade etmek olur.

Ancak bu cinayete gösterilen tepkinin de açıkça gösterdiği gibi, cinayet, milliyetçi güç odaklarının amaçlarının aksine, onlara karşı bir hareketin açığa çıkmasını sağlamıştır. Dahası, egemen güç odakları arasında yeni kavgaların ve çatışmaların başlamasının da vesilesi olan cinayete büyük halk tepkisi, milliyetçi dalganın dalga kıranı olarak da kendisini ortaya koymuştur.

MİLLİYETÇİ DALGA YÜKSELİŞİNİ SÜRDÜRECEK Mİ?

Türkiye’de milliyetçilik, egemen güç odaklarının her sıkıştıklarında, her çözümsüzlüğe sürüklendiklerinde başvurdukları iki önemli etkenden birisi (diğeri de dindir) olmuştur. Son yıllarda, özelikle Kürt sorununda çözümsüzlüğe sürüklenen, daha doğrusu kendi çözümlerini dayatamayan egemen güç odakları, milliyetçi kışkırtmaya hız vermişlerdir.

2005 Newrozu’nda, Mersin’de gerçekleştirilen “Kürtler bayrak yırttılar” provokasyonuyla ve Kürtlerin “sözde vatandaş” ilan edilmesiyle başlatılan kampanya, çeşitli vesilelerle Kürtlere karşı girişilen linçlerle, Papaz Santoro’nun öldürülmesi ve bölgede savaşın yeniden başlatılmasıyla ilerletilmiş; nihayet, Kerkük’e sefer çığlıklarıyla Meclis’in “gizili oturum yapması” ve Hrant Dink’in katline kadar gelmiştir. Tabii ki; yükselen milliyetçilik dalgası politik arenayı da baskısı altına almış; bir yandan sağın ve solun milliyetçileri açıkça “Kızılelma İttifakı”nda birleşirken, CHP de milliyetçilikte kendisini “aşarak” tarihinde olmadığı kadar milliyetçi bir platforma kayıp, MHP ile işbirliğini, seçim ittifakını konuşur hale gelmiştir. Bütün diğer partilerden milliyetçi olmamakla ayrıştığını da söyleyen AKP ise, 2006’nın sonunda, MHP’yi bile geride bırakmak üzere, milliyetçi sloganlara sarılmış, bu yolda yürüyeceğini ilan etmiştir.

Ancak, gelişmeler, artık bu dalganın daha ileri götürülmesinin son derece güçleştiğini, tersine bu dalganın artık kırılmaya başladığını ve dalgayı ileriye taşımak isteyenlerin üstüne çöken bir yönelişe girdiğini göstermektedir.

Burada, elbette Hrant Dink’in katli üstüne sokaklara dökülen yüz binlerin Türkiye’nin tarihinde görülmedik bir “sertlik”le, “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıyla yürümesi, bu dalganın gelip çarptığı en somut “dalga kıran”(***) olarak görünse de, aslında dalganın kırıldığını gösteren belirtiler daha önce ortaya çıkmıştı.

Bu belirtileri şöyle sıralayabiliriz:

1-) Milliyetçilik temelindeki zorlamaların Kürt-Türk çatışmasını kışkırtarak, bir iç savaşı tetikleyecek ölçüde ilerlemiş olduğunu gösteren belirtilerin ortaya çıkması. Asker ve gerilla cenazelerinde atılan sloganlar ve cenazelerin kazandığı hassasiyet.

2-) AB’ye giriş ve Kıbrıs sorununun çözümü için atılacak adımlarda milliyetçiliğin egemen güçlerin ayağına dolanan bir etkene dönüşmüş olması; yine aynı biçimde, yükselen milliyetçiliğin, AKP ve CHP gibi partiler arasındaki milliyetçilik yarışını kışkırtarak, Irak’la ilgili politikaların “Kerkük’e sefer” gibi, ayakları yerden kesilmiş yönelişleri gündeme getirmesi. AB’ye giriş sürecinin, yükselen milliyetçiliğin kuşatması nedeniyle, Kıbrıs üstünden  kesintiye uğraması bile, egemen güç odaklarına, milliyetçilik üstünden halkı yedeklemenin faturasının ne kadar ağırlaştığını göstermektedir.

3-) Linççilik, Rahip Santoro cinayeti ve nihayet Hrant Dink’in katline gelen sürecin, vicdanını yaralayıp hareketlendirerek, geniş halk yığınlarının tepkisini çekmeye başlaması. Bunun Hrant Dink cinayetinde bir patlamaya dönüşmesi. Bunun da ötesinde, egemenlerin dış politikalarındaki açmazları da ortaya çıkarması.

4-) Son aylarda, Ankara’da toplanan “Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı’na bağlanan ve değişik illerde yapılan toplantı, aydın çağrıları, panel, sempozyum gibi etkinliklere önceki ay ve yıllarla kıyaslanamayacak ölçüde bir ilginin gösterilmesi ve Ankara’da yapılan son konferansın ve sonuç bildirgesinin beklenenden çok daha geniş kesimleri etkileyen bir yankı uyandırması.

5-)  TÜSİAD’ın Kürt raporunu yeniden gündeme getirmesi ve TÜSİAD’ın eski başkanı (polemik başladığında hâlâ başkandı) Ömer Sabancı’nın MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile kamuoyu önünde giriştiği oldukça sert (Kürt sorunu raporu üstünden) milliyetçilik tartışması gibi belirtiler göstermektedir ki, egemen güç odakları için milliyetçi kışkırtmalar, (yukarıdaki ilk üç maddedeki gelişmelerde de açıkça görüldüğü gibi) yığınları yedeklemenin en ucuz yolu olmaktan çıkmaya başlamıştır. Tersine, bu kışkırtmalar, ayaklarına dolanan bir yüke dönüşmektedir. Bu yüzden de bu gelişmelere paralel olarak, sermaye medyası ve başlıca sermaye partileri, milliyetçiliği kışkırtan körüğe verdiği enerjiyi en azında azaltmak zorunda kalmaktadır, kalacaktır da. Özellikle Hrant Dink cinayetinin bu konuda bir “milat” rolü oynaması da sürpriz olmayacaktır.

Kuşkusuz bundan, bir anda milliyetçi kışkırtmaların sona ereceği, CHP ve AKP gibi partilerin de bir anda bulundukları platformu terk edeceği anlamı çıkarılamaz. Tersine onlar, zaman zaman kim daha milliyetçi yarışı yapacaklardır, ama bu yarışın halk yığınları üstündeki etkisi eski boyutlarda olmayacağı gibi, onlar da olup biteni görerek, milliyetçilik dozu giderek azalan söyleme yönelmek zorunda kalacaklardır.

Bu söylenen, mantıksal açıdan böyledir. Ancak süreç içinde, gerileyen gücün, söylem ve tutumda milliyetçilik dozunu yükselterek etkisini artırmak isteme ihtimali de güçlüdür.

Bu gelişmeler, tek gıdası milliyetçilik olan sağ ve “sol”un kızılelmacı siyasi odaklarının kontra güçlerini daha çılgın bir milliyetçilik çizgisine çekmelerini, “ortaya çıkan boşluğu” daha yüksek tondan bir milliyetçilikle doldurmaya yönelmelerini ortadan kaldırmaz. Tersine, onların daha ipten kazıktan kopmuş bir milliyetçilik çizgisine yönelmelerini de kışkırtır. Yıkımları, kırılan milliyetçilik dalgasının altında kalmaları da, bu sürecin böyle işlemesiyle olacaktır. Bu nedenledir ki, milliyetçi dalganın kırılmasını zorlayan gelişmeler, Kürtlere, ilerici demokrat çevrelere, emekçi halk kesimlerine karşı milliyetçilik üstünden gelen saldırganlığın daha çok şiddet araçlarını kullanacağı, suikast, sabotaj, provokasyon gibi yöntemlere daha çok başvurulacağı anlamına gelmektedir.

Bu yüzden de sınıf partisi ve ilerici demokrat güçler bakımından ortaya çıkan gelişmenin anlamı; milliyetçiliğin gerçekte bölücülük, emekçileri, halkları bölen ve birbirine karşı kışkırtmaya yarayan bir etken olduğunu anlatmak için imkanların artacağı, ama aynı zamanda, daha çatışmalı bir döneme de girileceği anlamına gelmektedir. Başka bir söyleyişle, süreç; hem ilerici demokrat güçlerin mücadelesini kolaylaştıracak, çalışmalarının etkinliğini artıracak, hem de daha usta taktiklerin, daha yaratıcı yöntemlerin, yığınların birleştirilmesi ve ortak hedeflere yönlendirilmesi için yeni uygun örgüt biçimlerinin geliştirilmesinde daha inisiyatifli olmalarını gerektirecektir.

DEMOKRASİ CEPHESİNDE BİRLEŞMEK

Başka bir söyleyişle; “milliyetçi dalganın kırılması” demek; halk yığınları içindeki aydınlatma faaliyetinin öneminin ve etkisinin artması, bizim tarafımızdan söylenenlerin daha kolay anlatılması ve anlaşılır olması anlamına gelirken, karşı taraftan gelen milliyetçi kışkırtmaların daha az itibar gördüğü, onların kendi söylediklerini anlatmakta giderek daha çok zorluklarla karşılaşması demektir. Ancak bundan, milliyetçiliğe karşı mücadelenin önemini yitirdiğini değil, tersine milliyetçiliğin geri çekilmesinden doğacak her boşluğun ilerici demokrat güçlerin talepleri ve tutumlarıyla doldurulması gerektiğini anlamak gerekir. Bu yüzden de, gerçekleri açıklama faaliyetini daha büyük bir enerjiyle sürdürmek, ilerici demokrat güçleri birleştirmek ve ortak hedeflere yöneltmek için daha inisiyatifli bir çalışmayı hayata geçirmek gerekmektedir.

Evet, milliyetçilik, bugün egemen güçlerin şiddet ve baskı politikasını meşrulaştırmasının, halk düşmanı politikalarının halk yığınlarına kabul ettirmenin ideolojik zeminini oluşturmaktadır. Ama emekçi yığınlar arasında milliyetçiliğe karşı mücadele, soyut, sözlükte tarif edilen bir “genel milliyetçiliğe” karşı değil, milliyetçiliğin biçimlendirdiği; “Kürtlerin yok sayılması”, “demokrasi düşmanlığı”, “basın özgürlüğünün ayaklar altına alınması”, emekçilerin sermaye karşısında dil, din, milliyet ayrımı üstünden parçalanıp bölünmesi, ırkçı ve dinci cinayetler, emperyalizm karşısında halkları birbiriyle boğazlaşmaya iten politikalara karşı mücadele olarak somutlanmak durumundadır. Bu yüzden de; milliyetçi dalganın kırılması, linççilere, suikastçılara, baskı ve şiddete meşruiyet kazandıran zeminin çökmesi olarak görülmeli; ve milliyetçi dalganın boşaltacağı her alanın, emek ve demokrasi cephesinin güçlerince doldurulması biçiminde değerlendirilmelidir.

Son yıllardaki gelişmelere yakından bakıldığında, milliyetçiliğin böylesine öne çıkarılmasının nedeni, Kürt sorununun demokratik çözümüne dair girişimlerin baskı altına alınması, bu alanda demokratikleşme doğrultusunda atılan adımların “bölücülük”, “Türk ve Türkiye düşmanlığı” olarak gösterilmek istenmesiydi.

Ancak bütün karşı gayretlere rağmen, son 6 ay içinde yapılan girişimler ve önce başlıca iller sonra da Ankara’da yapılan konferanslarda, “Kürt sorununun demokratik çözümü” yoluna girilmesi için talepler üstünde epeyce ileri bir noktadan fikir birliği oluşmuş; “Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı’nın sonuç bildirgesiyle bu talepler dile getirilmiştir. Dolayısıyla, az çok demokrasi mücadelesi içinde olan halk güçlerinin birliğinin en önemli ayağı oluşmuştur. Bu, elbette demokrasi mücadelesi ve onun içinde yer alacak güçler bakımından son derece önemli bir adım, küçümsenmemesi gereken bir kazanımdır.

Şimdi atılması gereken adım ise; bir yandan bu sonuç bildirgesinin aydınlar, ilerici demokrat çevreler, emek örgütleri ve sendikalar içinde yaygınlaştırılmasıdır. Örneğin yurt çapında bütün üniversitelerdeki ilerici, demokrat öğretim üyelerinin imzalarını almak, yerel ilerici ve demokrat kişilerin, yerel sendikacıların ve emek örgütü yöneticilerinin bu bildiriyi imzalaması ve bütün bu kişi ve çevreleri demokrasi mücadelesinin yerel güçlerini oluşturacak biçimde mücadeleye çekilmesi adımı son derece önem kazanmıştır. Ancak bütün bu çabaların sonuç vermesi için, işçilerin, emekçilerin, halk yığınlarının bu talepler üstünde tartışıp birleştirilmesinin başarılması gerekmektedir. Onun için de, sınıfın ileri güçleri, sınıf partisi ve tüm öteki demokratik güçler, bu talepleri doğrudan fabrikalara, hizmet kurumlarına, semtlere, mahallelere, sendikalar ve emek örgütlerine yayarak, buralarda oluşacak birliklerin iller düzeyinde demokrasi ve emek güçlerinin birliği olarak vücut bulması için mücadele etmek zorundadırlar.

BİR ‘SEÇİM BİLDİRGESİ’ OLUŞTURMAK İÇİN

İçinde bulunduğumuz yılın iki önemli seçime sahne olacağı, egemen güç odaklarının, bu seçimleri, daha önce Özgürlük Dünyası’nın değişik sayılarında işaret edildiği gibi, bir “hesaplaşma, iktidardaki paylarını artırma hatta rakibini tümüyle tasfiye etme” vesilesi olarak kullanacakları düşünüldüğünde, emek ve demokrasi güçlerinin birleşmesinin, aynı zamanda bu iki seçimde, her iki sermaye fraksiyonuna karşı iktidar mücadelesi vermek (elbette ki seçimler, sınıflar mücadelesinin özel bir alanı olarak önem kazanmaktadır) üzere de sağlanması gerektiği apaçıktır. Dolayısıyla “Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı’nda belirlenen talepler; aynı zamanda, emek ve demokrasi güçlerinin seçim bildirgesinin de omurgasını oluşturacaktır.

Türkiye’deki sınıf ve güç ilişkileri üstünden demokrasi mücadelesinin bileşenleri ve onların talepleri göz önüne alındığında; “seçim bildirgesi”nin, “Türkiye Barışını Arıyor”un “sonuç bildirgesi” yanı sıra; 1-) İnanç ve vicdan özgürlüğünü savunan, 2-) IMF-TÜSİAD programlarına karşı “halkçı bir ekonomi” diye tarif edilebilecek, halkın yaşamını iyileştirecek, işçi sınıfının kazanılmış haklarının korunup geliştirilmesini içeren taleplerle tamamlanması gerekecektir ki; bunların ne olduğu da en azından Özgürlük Dünyası’nın okurları tarafından bilinmez değildir.

Dolayısıyla milliyetçi dalganın kırılma eğilimine girdiğini gösteren belirtilerin hızla ortaya çıkması; milliyetçiliğe karşı halkın aydınlatılmasını kolaylaştıracak, egemenlerin emekçileri kendi peşlerine takmak için kullandıkları ideolojik, siyasi, ekonomik hayatın her alanındaki argümanların arkasındaki zemini çökertecek, onların inandırıcılıklarını azaltacaktır. Tersine emekçi yığınların kulakları bizim söylediklerimize daha açık hale gelecektir. İçine girilen sürecin bu özelliği, iki seçimin egemen güç odakları için hesaplaşma vesilesi oluşuyla (dolayısıyla egemenlerin iç ve dış politikaları, ekonomik programları üstünde de bir hesaplaşma olacağı için) birleşince, emek ve demokrasi güçleri için birleşme ve ortak hedeflere yönelen bir mücadelenin (halk yığınlarını etkilemenin) zemini olağanüstü güçlenecektir.

Egemen sınıfların ve partilerinin Kürt sorunu, Irak, Kıbrıs, AB’ye katılım, ABD ile işbirliğinden kazançlı çıkma, demokratikleşme, işsizliği azaltma, halk yığınlarının refahını artırma gibi başlıca iç ve dış politika alanlarında açmaza sürüklenmiş olmasının ortaya çıkan belirtileri; 2007’nin egemenler açısından “kurtarılması zor bir yıl” olacağını, ama ilerici ve demokrat güçler, Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir ülke olmasını isteyen güçler açısından da, bütün bu alanlardaki politikaların açıklanması ve halka mal edilmesi üstünden halk yığınlarıyla birleşmek için fırsatlarla dolu bir yıl olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu fırsatlar, elbette, sınırsız bir fedakarlık ve cesaretle çalışmayı, halkı örgütlemeyi, yerel ve ulusal çapta gerçek bir emek ve demokrasi cephesinin  oluşturulması mücadelesi için üstümüze düşeni yapmayı başardığımız ölçüde gerçek olacaktır. 2007’de en çok unutmamamız gereken şey de budur. Çünkü; egemen güçlerin iç ve dış politikadaki yönelişlerini, Türkiye’nin bir kaosa mı yoksa demokratik bir Türkiye’ye doğru mu yöneleceğini belirleyecek olan bu müdahalenin etkinliği olacaktır.

(*) Türkiye’nin iç ve dış politikasını, ABD’nin dünya hegemonyasını yenileme, özellikle de Ortadoğu’ya müdahalesinden bağımsız düşünmek elbette anlamsızdır. Bu yüzden de, Türkiye’de 28 Şubatvari darbe tartışmalarından MİT’in girişimine, Irak’a yönelik politikalara ve milliyetçiliğin zemininin bileşimine kadar pek çok şeyin, ABD’de 2006 sonundaki seçimler ve Bush’çuların Irak’ta batağa saplanmış olmalarıyla karakterize olan kendi stratejilerini yenileme girişimleri ve bu girişimlerin Türkiye’nin egemenleri içindeki yeni saflaşmalarla bağlantıları elbette önemlidir. Ve bu yazıda sorun bu boyutuyla özel olarak ele alınmasa da (bu, ayrı bir yazı konusudur ve ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik plan ve yönelimleri bir diğer makalemizde ele alınmaktadır), arka planda bu gelişmelerin olduğu göz önüne alınmıştır.

(**) AKP elbette, milliyetçi platforma geçerken politik bir manevra yapmaktadır. Ve el altından Kürt siyasi çevreleriyle ilişkilerini sürdürmeye ya da Kürt sorunu ve TCK-301 gibi konularda daha liberal olduğunu ima etmeye devam edecektir. Dahası, milliyetçi dalganın gerilemesi ya da politik çıkarlarına uygun olması durumunda yeniden, Kürt sorunu var, demokratik çözüm için elimizden geleni yapacağıza dönmesi sürpriz olmaz. Bu yüzden de; daha önce Özgürlük Dünyası’nda yapılan AKP-DYP’nin dinci-muhafazakar çizgide milliyetçi-laik odaklar karşısında ayrı bir tutum almış olduğu tespiti bugün de geçerliliğini korumaktadır. MİT açıklaması, bu farklılıklarla birlikte bir uzlaşma çağrısı olarak algılandığı ölçüde doğru algılanmış olabilir.

(***) Şoven-milliyetçiliğe karşı en önemli ve gerçek engel yığınların tepkisidir. Hrant Dink cinayetine gösterilen tepki bu bakımdan öğreticidir ve ayrıca üstünde durulması gereken bir gelişmedir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑