Başlayan sadece bir “yerel seçim” süreci mi?

AKP’nin hükümet olmasından beri; büyük patronların, yerli ve yabancı sermaye odaklarının; “2. Tezkere”nin Meclis tarafından reddi bir yana bırakılırsa, hemen hiçbir engele rastlamadan amaçlarını gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında, Sakıp Sabancı’nın “3 Kasım Seçimi”ni patronlar için “demokrasi bayramı” ilan etmesinin bir rastlantı olmadığı görülür.
AKP’nin hükümet olmasından itibaren, patronlar ne istiyorsa “bir fazlasını” yapmak, Gül ve Erdoğan hükümetlerinin başlıca ilkesi olmuştur. IMF ile yapılan anlaşmalara gösterilen sadakatten “uyum paketleri”ne, Amerika ile ilişkilerden İş Yasası’nın değiştirilmesine kadar pek çok yasa çıkarılmış, ücretler, maaşlar ve sosyal haklar “piyasanın” ihtiyaçlarıyla uyumlu olarak sınırlanmış; bu amaçların gerçekleştirilmesi için hükümet, Meclis, bürokrasi; gece gündüz, soğuk sıcak, bayram tatil demeden çalıştırılmıştır.
Şimdi ise, kalan eksikleri tamamlamak (Irak’a asker gönderilmesi için tezkere çıkarma ve Orman Yasası’nın çıkarılması) üzere Meclis, 15 Eylül’de “olağanüstü” toplantıya çağrılmıştır.
Sonbahar ayları, Eylül 2003’ten başlayarak, sermaye ve hükümet bakımından olduğu kadar emekçiler bakımından da önemli aylar olacaktır. Çünkü sermaye, yıl boyunca kazandığı mevzileri sağlamlaştırırken, “Kamu Yönetimi Temel Yasası”ndan TCK’ya, “piyasa”nın ve büyük patronların ihtiyacı olan düzenlemeleri yapmaya, kararları almaya hazırlanmaktadır. Ve AKP, yerel seçimleri tüm marifetlerini aklatmanın, mevzisini daha da güçlendirmenin bir aracı olarak değerlendirmeyi planlamaktadır.
Emek cephesi de süreci, kendi açısından; bir yandan zaaflarını aşmak, öte yandan da kendi içindeki birliği güçlendirip sermaye güçleri karşısında tüm emekçiler için çekim merkezi olacak bir alternatif yaratmak üzere değerlendirmekle karşı karşıyadır.
Bu açıdan bakıldığında; karşılıklı güçlerin birbirine karşı durumuna kısaca göz atmak sürecin anlaşılması bakımından önem taşımaktadır:

*        *        *

Yazın sonu ülkemizde, “1 Eylül Dünya Barış Günü” merkezli, yurt sathına yayılmış eylemlere sahne oldu.
1 Eylül merkezli “barış eylemleri” Finlandiya ve Lüksemburg’ta da yapılmış olabilir. Ama, gündemle “sıcak bağlantısı” ve içerikleri bakımından, bu ülkelerdeki 1 Eylül’ün, Türkiye’dekinden tamamen farklı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Türkiye’deki 1 Eylül, “dünyada barış olsun” dileğini bir kez daha ifade etmekten çok öte bir anlama sahip olmuştur. Bu anlamı oluşturan en önemli faktörlerden birincisi, Türk askerlerinin Irak’a gönderilerek, Amerikan-İngiliz işgal kuvvetlerine katılması için hükümet ve öteki Amerikancı güç odaklarının tam bir fikir birliğine varmış olmasıdır. Aslında süreç, bir fikir birliğinden daha öteye de geçmiştir. Nitekim hükümet, “Irak’a asker gönderme yetkisini” eline almak için Meclis’i 15 Eylül’de toplantıya çağırmıştır. Dolayısıyla da, hemen sınırımızın ötesinde işgal edilmiş bir ülke olarak Irak’ın işgaline son verilmesi, Amerika’nın bölgeden atılarak barışın sağlanması mücadelesi, AKP Hükümeti’nin işgali güçlendirme ve Irak direnişinin ezilmesi için Irak’a asker göndermesini önleme mücadelesi, en sıcak gündem maddesi olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.
1 Eylül’e kendine has bir özellik kazandıran Türkiye’ye özgü öteki gelişme ise, Kürt sorunuyla da dolaysız bir biçimde bağlantılı olan “Pişmanlık Yasası” dayatmasıdır. Halkın, ilerici ve demokrat çevrelerin “Ayrımsız bir genel siyasi af” talebine karşı, AKP Hükümeti ve arkasındaki güç odakları, “Kürt sorununu, ezerek ve teslim alarak çözmeyi” amaçlayan politikalarının bir uzantısı olarak bu talebe “Pişmanlık Yasası”yla yanıt vermişlerdir. Bu, sadece Kürtleri değil, Türkiye’nin bütün ilericilerini, demokratik güçlerini ilgilendiren bir yanıttır. Ve bu yanıt, sadece Kürt devrimci demokratları değil, Türk kökenli ilericileri, devrimcileri de cezaevlerinde tutmaya devam etme politikasının bir devamı olarak tezahür etmiştir. Bu tutum, aynı zamanda, Türkiye’nin; on binlerce kişinin siyasi haklarından mahrum, binlerce kişinin siyasi nedenlerle cezaevlerinde tutulduğu bir ülke olmasını (olmaya devam etmesini) isteyenlerin tutumudur.
Son 20 yıldır, Kürtleri ezerek sorun çözme” politikasının devamı olan “Pişmanlık Yasası” dayatması, 1 Eylül 2003’ün simgelediği “barış”a kendine has anlam veren öteki önemli bileşen olarak Dünya Barış Günü’nü anlamlandırmıştır.
*        *        *

Asıl kaygısı “Kopenhag Kriterleri’ne uyum” olan egemenlerin “demokratikleşme” programı, bir komediye dönüşmüş bulunmaktadır. Türkiye’nin “hangi alanda”, “ne kadar demokratikleşeceği” hükümet, Genelkurmay, Cumhurbaşkanı arasında yapılan tartışmalar ve uzlaşmalarla “yasalaştırılmakta”, ama, TCK’dan DGM Yasası’na, YÖK Yasası’ndan RTÜK Yasası’na, Polis Yetki ve Selahiyet Yasası’ndan çalışma yasalarına kadar pek çok alanda sayısız hak sınırlamaları sürüp gitmektedir. Görünüşte kaldırılan bir yasağın yerine daha ağır yaptırımlar içeren bir başkası geçmekte; bir adım ileri atılırken iki adım geriye zıplanmak adeta şaşmaz bir kural olarak uygulanmaktadır. 1982 Anayasası ise, “başlangıç maddeleri” ve “ruhu”yla dimdik ayakta durmaktadır.
Demokratikleşmenin önünde en önemli sorun olan Kürt sorununun, halkçı ve demokratik çözümü bakımından da, 5 yıl öncesinin, “Türkiye’nin demokratikleşmesinin yolu Diyarbakır’dan geçer” sözlerinin edildiği dönemin bile çok gerisine düşülmüş, dil ve kültür eşitliği yerine; dil özgürlüğü adına bu hakların etrafının duvarla çevrilmesine girişilmiştir. Hak isteyenler, demokrasi isteyenler polisin şiddetiyle karşılaşmakta, öğrenciler okullarından atılmakta, sade vatandaşlara TCK 169’dan davalar açılmaktadır. Dahası, son aylarda insan hakları ve öteki bireysel hakların ihlalleri daha da artmış, polis, jandarma, savcılıklar hak istemeyi suç sayan bir uygulamayı halkın demokratikleşme isteğini bastırmanın bir aracı olarak kullanmaya yönelmişlerdir.
Hükümet ve sermayenin öteki güç odakları, halkın dışında olduğu ve tartışmasına katılmadığı bir “demokratikleşme süreci”ni hayata geçirerek, sorunu kapatmayı amaçlamakta, bunu gerçekleştirmek için uğraşmaktadırlar. Bu yüzden de Meclis’ten geçirilen yedi “uyum paketi”ne ve çuvalla demokratikleşiyoruz lafı edilmesine karşın, Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu, halkın gündeminin en başındaki konu olmaya devam etmektedir.
*        *        *

Sendikal mücadele; basit ekonomik ve sosyal haklar mücadelesi ya da patronlarla işçiler arasındaki mücadele olarak bütün anlamını yitirmiş bulunmaktadır.
İşçilerin ücret ve sosyal hakları, memurların maaşları, taban fiyatlar, emekli maaşları, hatta sosyal hakların başlıcaları IMF programına bağlanarak, kamuda ve özel sektörde TİS’ler bir formaliteden ibaret hale getirilmiştir. Sadece TİS’ler değil, tüm diğer emekçi kesimlerin haklarının sınırları da, doğrudan hükümet, IMF, büyük patronlar mihrakının aldığı kararlar doğrultusunda belirlenmektedir.
Bu alanda gidişata müdahale edip emekçilerin ihtiyaçları üstünden talepler sunması, bu talepler doğrultusunda işçileri hareket geçirmesi beklenen sendikalar, sendikal bürokrasinin işbirlikçiliği sonucu olarak işlevsizleşmiş, güç ve itibar yitimi bakımından varacakları yere varmışlardır. Ve sendikaların asıl işlevleri, işçileri, emekçileri, patronlar ve hükümetin sunduğu koşullara ikna etmeye indirgenmiştir.
Sendikal hareketin yeniden toparlanması, TİS’lerin yeniden bir işleve sahip olabilmesi ve sendikasız kesimlerin de haklarını etkileyebilecek bir sendikal mücadele çizgisinin geliştirilmesi, sendikaların ayakları üstüne kalkabilmesi için mücadeleci bir sendikacılık hattına yönelmekten, partili bir sendikacılığı gündemin en ön sırasına almaktan başka bir seçenek kalmamıştır.
1475 sayılı İş Yasası’nın değiştirilerek, işçilerin 200 yıllık kazanılmış haklarının ortadan kaldırılması, sermaye cephesinden gelen bu hamle karşısında sendikaların parmağını bile oynatmaması, oynatamaması; bir yandan işçi hareketinin itildiği çizgiyi, öte yandan sendikaların düştüğü çaresizliğin, sendikal bürokrasinin izlediği sendikacılık çizgisinin sendikaları nasıl tahrip ettiğinin göstergesi olmuştur. Çünkü böylece burjuvazi, son 50 yıl içinde işçi sınıfı ile giriştiği uzlaşma platformunu tanımadığını ilan ettiği gibi, aynı zamanda, yeni koşullarını da dayatıp yasa haline getirmiştir.
Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın,
1-) Sendikasız birçok işyerinde sendikalaşma isteği ile işçiler harekete geçmektedir.
Son aylarda bu isteğin arttığını, hatta kimi sanayi bölgelerinde kitlesel bir karakter kazanma özelliği göstermeye başladığını görüyoruz.
2-)  Esnek çalışma, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, işten çıkarma gibi girişimlere karşı işçiler, toplu tepki koymak için düne göre daha bilinçli ve daha kararlı davranmaya başlamıştır.
3-) Özelleştirmeye karşı mücadele, sendikal bürokrasinin “artık özelleştirmeye karşı mücadele edilemez, bari en az zararla kurtarma pazarlığı yapalım” dediği noktada yeniden canlanmış, TEKEL, PETKİM, TÜPRAŞ, TÜGSAŞ gibi sınai faaliyet bakımından temel olan işyerlerinde işçiler geçmişe göre daha militan bir mücadele çizgisine girmiş, sendikal bürokrasinin ihanetine rağmen mücadeleye devem edeceğinin işaretini vermiştir.
Emek mücadelesinin bir bileşeni olarak kamu emekçilerinin mücadelesi, kendine has kimi nedenlerle pratikte farklı imkânlara sahip olsa da; Devlet Personel Rejimi’nin yeniden düzenlenmesinin amaçlandığı Kamu Yönetimi Temel Yasası’nın hükümet ve sermaye güçlerinin istedikleri gibi çıkması durumunda, bu alandaki bütün kazanımların da kaybedileceğini söylemek kehanet olmaz. Ancak kamu emekçileri mücadelesinin daha derli toplu ve muhtemel gelişmelere karşı tutum almaya daha hazır olduğu göz önüne alındığında, bu alandaki mücadelenin hayli çetin geçmesi, eğer kamu emekçilerinin ileri kesimleri yeterince kararlı ve yaratıcı davranırlarsa, sermaye güçlerinin püskürtülebileceği de günümüzün önemle dikkate almamız gereken gerçeğidir.
*        *        *

Tarım alanı ve köylülük ise, hükümetin tümüyle gözden çıkardığı, çöküşe ve iflasa
terk edilmiş bir alandır. Hükümet, kimi göstermelik çıkışlardan sonra fındık, pancar,
buğday gibi başlıca tarım ürünlerini desteksiz bıraktığı gibi, tüm ülkeyi kavuran büyük kuraklık karşısında da, bu alanda hiçbir sorun yokmuş gibi davranmayı sürdürmektedir. Dolayısıyla geniş köylü yığınları için IMF ve hükümetin tarım politikalarına karşı alanlara çıkıp mücadele etmekten başka bir seçenek kalmamıştır.
Yakın geçmişte, köylülük için hem dayanışma hem de üretime destek vermenin dayanakları olan PANKOBİRLİK, FİSKOBİRLİK, ÇUKOBİRLİK, TARİŞ gibi ulusal çapta kurulmuş kooperatifler özelleştirmeye kurban edilirken, köylülük, çeşitli devlet desteklerinden, tarıma yapılan sübvansiyonlardan da mahrum bırakılmıştır.
Gübre, makine, tarım ilaçları, genetik müdahale görmüş tohumlar, besicilik ve sütçülüğe yapılan tarımın temel girdileri alanındaki destekler de, yabancı tarım  ve gıda tekelleri lehine kaldırılmış; Türkiye’nin her tür destek ve dayanaktan arındırılmış üreticileri, arkasında devasa devlet desteği olan uluslararası tarım tekelleriyle “piyasa koşullarında yarışmaya” sokulmuştur.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) en zengin köylü kesimlerinin temsilcisi rolünü bile oynayamaz duruma gelirken, örgüt, içindeki MHP-DYP çatışması tarafından da işlevsizleştirilmiştir.
IMF-Dünya Bankası kılavuzluğundaki büyük sermaye ve hükümetleri, geniş köylü yığınlarını; hem kooperatif örgütlerini hem de ziraat odaları gibi “birlik”lerini işlevsizleştirerek tümüyle örgütsüzlüğe iterek, bugüne kadar edindiği kazanılmış hakları (sübvansiyon ve teknik destekler biçimindeki) bir direnişle karşılaşmadan ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.
Bütün dünyada, en gelişmiş ülkeler bile, kendi tarımlarını korur ve uluslararası ticaret anlaşmalarında kendi tarımlarına ayrıcalıklar talep ederken, Türkiye tarımı IMF, uluslararası tekeller, hükümet işbirliği ile tam bir açmaza sürüklenmektedir.
Bu koşullarda iki örgüt biçimi ayakta kalma şansına sahip görünmektedir:
1-) Yerel ve kendine özgü alanlarda kurulmuş üretici kooperatifleri,
2-) Tür Köy-Sen.
Özellikle Tür Köy-Sen, adıyla bile büyük ilgi görmüş, çalışmanın başlatıldığı her yerde, köylülerin en uyanmış kesimleri tarafından benimsenmiştir.
Bu sendikanın, artık açıkça ortaya çıkmış olan örgütlenme sorunlarını çözmesi durumunda, köylülüğün mücadele örgütü olarak rol oynamasının önünde hiçbir engelin olmadığı, geçen 2-3 yıl içinde açıkça görülmüştür. Dahası, son bir-iki yıl içinde yaşananlar, köylülük için de mücadeleden, hem de en geleneksel köylü partilerini de karşısına alarak mücadele etmekten başka bir seçeneğin olmadığını göstermiştir. Bu yüzdendir ki, Tür Köy-Sen, köylülüğün antiemperyalist mücadeleye çekilmesinin örgütü olarak da rol oynayacak bir pozisyondadır. 
*        *        *

Sermaye güçleri ise, kendi aralarında, hükümet ve Genelkurmay arasında Irak’a asker gönderme ve laiklik konusunda var olan sorunları önemli ölçüde aşmış olarak Eylül ayını karşılıyorlar. Cumhurbaşkanı ile, hem Irak politikası, hem de “yasalar” ve “devlet yönetimi tarzı” konusunda sorunları olsa da, hükümet; Meclis’teki büyük çoğunluğuna dayanarak, bunu bir sorun olmaktan çıkaracak bir pozisyon edinmiş bulunmaktadır. Üstelik sermaye cephesi, İş Yasası’nı patronların istediğinden bile daha geri bir çizgide değiştirmenin moraliyle davranıyor. Bunun ötesinde, AB ile “uyum” ve “demokratikleşme” adı altında kendi siyasi sistemini tedricen yenileyen bir çizgiye girmeleri de onları nispeten rahatlatmıştır. IMF ile ilişkiler ise, üstü örtülü biçimde Irak’a asker gönderme ve Amerika ile “uyum”a endekslenmiş olduğundan, yakın vadede bir sorun olacağa benzememektedir.
Türkiye’nin egemenleri; siyasi bakımdan ve kendi aralarındaki çelişmelerin azalması bakımından “ANAP-Özal dönemi”nden beri en talihli günlerini yaşıyorlar. AKP Hükümeti, büyük patronlar ve uluslararası tekellerin istekleriyle tam bir gönül ve işbirliği içinde Meclis’teki çoğunluğunu kullanırken; etkisiz CHP muhalefetinin de dolaylı desteğine sahip durumdadır.
Sermaye güçleri; emekçilere, halka yönelik saldırılarında iki önemli koza sahiptir:
1-) Hükümetin IMF-Dünya Bankası programıyla tam uyumu, Meclis’te Anayasa’yı bile değiştirecek bir çoğunluğa sahip olması (Meclis’teki CHP muhalefetinin de hükümetin ekonomik ve siyasi programıyla, en azından ana hatları bakımından uyum içinde olması, sermayenin avantajını büyütmektedir.),
2-) Emek güçlerinin ve ilerici devrimci-demokratların güçlerinin dağınıklığı.
Emek ve demokrasi güçleri için önümüzdeki dönemin taktiğinin başlıca amacı; bu iki nedeni tersine çevirmek olmalıdır. Başka bir söyleyişle; emek ve demokrasi güçleri için yakın dönem hedefi, sermayenin saldırısının koçbaşı olan “hükümetin gücünü kırmak”, emek ve demokrasi güçlerini toparlayan bir taktik çizgi geliştirerek, bu güçlerin işçi sınıfı, emekçiler ve tüm halk için bir mücadele mihrakı, bir “çekim merkezi” olarak sahnedeki yerini almasını sağlamak olarak ortaya çıkmış görünmektedir.
*        *        *

Sınıfların nesnel bakımdan yukarıda ifade edildiği gibi mevzilendiği koşullarda, Türkiye, yerel seçimlere hazırlanmaktadır. Eylül ayı, yerel seçimlerin başlama işaretinin de verildiği bir ay olma bakımından önem taşımaktadır. Gerçi çeşitli partiler yazın başından beri “görüşmeler” yapmakta, “aday adları ortaya atıp nabız yoklamakta”dır, ama yazın (tatilin) sonu anlamına gelen Eylül ile birlikte, yerel seçimler için daha ciddi ve hedefli çalışmalar da başlayacaktır.
Koşullar göz önüne alındığında ve hükümetin de yerel seçimleri kendi politikaları için bir “güvenoyu”olarak göreceği düşünüldüğünde, yerel seçimlerin; bütün bu sınıf güçlerinin ekonomik ve siyasi taleplerinin; (hükümetin emekçi sınıflara yönelik ekonomik politikaları, Irak asker gönderme, demokratikleşme) kesişme noktasında cereyan edeceğini söylemek, gerçeğin en önemli yanını belirtmek olur.
Süreci, Eylül 2003 ile yerel seçimlerin yapılacağı Nisan 2004 arası olarak alırsak; bu “uzun” sürede, bazen Irak’a asker gönderme, bazen emek mücadelesinin talepleri, bazen demokrasi ve Kürt sorununun bir yanı, bazen bizzat seçimin şu kadar ilde kazanılması her şeyin üstünü örtecek kadar öne çıkabilir, ama bütün bu mücadeleler ve sürecin anlamı; asıl olarak, emekçi sınıfların ve demokrasi güçlerinin sermaye güçleri karşısında somut bir mevzi edinmesi; emekçilerin yerel ve siyasi iktidarın elde edilmesi mücadelesinde ileri adımlar attığı bir süreç olması olacaktır. Başarılı bir yerel seçim dönemi geçirmenin koşulu da budur. Başka bir söyleyişle, emek güçleri, bu süreci; toparlanıp sermayenin saldırıları karşısında ayağa kalktıkları, bir iktidar seçeneği olarak kendilerini ortaya koyabildikleri bir süreç olarak değerlendirebilirlerse başarılı olduklarını söyleyebileceklerdir.
Bu açıdan bakıldığında; Meclis’te azımsanmayacak bir milletvekili sayısı olan CHP, her zaman olduğu gibi, etkisiz bir muhalefet sergilemekte, çoğu zaman sermaye basını ve piyasadaki hocalarının aklıyla AKP’nin bile gerisine düşmektedir. Bunun içindir ki; halk yığınlarının bunca sıkıntıya sürüklendiği bir dönemde, muhalefetteyken bile itibar ve oy kaybeden bir muhalefet partisi olmayı başarmaktadır.
3 Kasım seçimlerinin tasfiye ettiği partilerin; yeniden toparlanması ve halk indinde etrafında toparlanılır bir odak oluşturma şansı görünmemektedir.
Genç Parti’nin ise, beklendiği gibi, Uzanlar’ın “suç örgütü”nün siyasi uzantısı olarak, artık akıbetini öteki Uzan firmalarının akıbetine bağlamış bir “firma-parti” olarak, hızla çökeceğini söylemek yanlış olmaz.
Bu koşullarda Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu; mevcut sermaye güçlerinin iktidarı ve onların çeşitli türden partileri karşısında, yüzde 6.2 oyu ile ayakta durabilecek ve halk yığınları için, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinde olduğu kadar, hak mücadelesinde de seçenek olabilecek tek güçtür. Dolayısıyla da Blok ve onu oluşturan partiler; bir yandan geniş halk yığınlarını etrafında birleştirmenin planını yaparken, öte yandan da hızla politika alanında AKP ve öteki sermaye güçleri karşısında halkın sesi, onun taleplerinin savunucu olarak ortaya çıkıp bu bilinçle davranmak durumundadırlar.
Bunun ön koşulu da; birer birer partilerin, grupların, çevrelerin sorun olan şeyleri aşıp; tüm halkın taleplerinin öne çıkarıldığı bir mücadele hattında birleşmeleri, böyle bir hatta yer alabilecek tüm güçleri bu birliğe katmalarıdır. Genel seçimlerdeki gibi, grupların, etkisi ne olduğu belirsiz çevrelerin kapris ve isteklerinin değil; ortaya konan ve az çok halkı ve ülkeyi düşünen kimsenin karşı çıkmayacağı bir platformda, bu platformu kabul eden herkesin birleştiği bir çalışmayı karalılıkla savunmak, halk güçleri ve halkı birleştirecek tek doğru yöntemdir.
Kuşkusuz ki, yerel seçimler süreci; 3 Kasım 2002 genel seçiminde, “IMF’siz bir Türkiye”, “Daha iyi çalışma ve yaşama koşulları”, “Irak’ta savaşa hayır” taleplerini gerçekleştirir umuduyla oy verilen AKP ve hükümetiyle bir “hesaplaşma” olarak da gündeme gelecektir. Dahası, gelişmelere daha yakından bakarsak; emekçilere yönelik saldırıların bu ölçüde pervasızlaşması ve sonuç alıcı olmasında, politikadan halkın bu ölçüde dışlanmasında, AKP’nin Meclis’te ele geçirdiği büyük güç vardır. Büyük patronlar ve arkasındaki ABD başta olmak üzere yabancı güç odakları, AKP’nin bu çoğunluğunu “balyoz” olarak kullanmaktadır. Bunun da ötesinde, eğer Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu, bu iktidar karşısında bir güç ve çekim odağı olarak ortaya çıkamazsa, halkla çatışmaya girmesine, kendisine ideolojik olarak bağlı olan kesimlerde bile hayal kırıklığı yaratmasına karşın, AKP, yerel seçimlerde gücünü önemli ölçüde artırabilir. Bunun anlamı ise; halka yönelik saldırıların artması ve ülkenin badirelere sürüklenmesinde daha ölçüsüz davranışlar olacaktır. Bu yüzdendir ki, yerel seçim, sadece yerel yönetimleri belirleyen bir süreç olmaktan daha ötedir.
Kuşkusuz, bu yerel seçimler sürecini herhangi bir yerel seçimden ayıran en önemli özellik, aynı zamanda “Kamu Yönetimi Reformu” adı arkasında hizmetlerin piyasalaştırılmasının önündeki engellerin temizlenmesi için egemen güç odaklarının son aşamaya gelmiş olmalarıdır. Buna, GATS ile ilgili sözleşmelerin 2004’ten itibaren yürürlüğe gireceğini eklemek de gerekir. Dolayısıyla süreç; işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin kazanımları olarak devlete ve yerel yönetimlere yüklenen pek çok yükümlülüğün ortadan kaldırılması süreci olarak da işleyecektir. Bu yüzden de, dönem, aynı zamanda, halkı doğrudan ilgilendiren pek çok hakkın savunulması ve demokrasi mücadelesi bakımından da özel bir öneme sahiptir. Ancak egemenler, “Kamu Yönetimi Rreformu”nu çok yaldızlı bir paket içinde sunduklarından, bu alanda ciddi bir ajitasyonun örgütlenmesinin gerektiği açıktır.
Demek ki, önümüzdeki süreç, yerel yönetimlerde kimin olacağından öte; Türkiye’nin Irak’a asker göndererek, Türkiye’nin Amerika’nın askeri olup olmayacağının ve uluslararası tekellerin ve yerli uzantılarının, hizmetler (belediye hizmetleri, genel hizmetler) alanını bir rant alanına dönüştürerek, halkın haklarını ve demokratik kazanımları ortadan kaldıran bir “yerel yönetimler düzeni”nin kurulup kurulmayacağının belirlendiği bir süreç olacaktır.
Böyle devasa sorunların aşılmasında tek dayanak ise, Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu ve öteki emek güçlerinin yerel (ve elbette aynı zamanda genel) iktidar için bir seçenek olduklarını gösterebilmeleridir. Aksi halde egemenler belirledikleri hedeflere varmakta zorlanmayacaktır.

2003, 2004’e ne devretti?

2003, Irak’ın işgali merkezli olarak, Amerika’nın dünyayı kendi çıkarları etrafında birleşme zorlamalarının had safhaya çıktığı bir yıl olarak başladı. Irak’a yönelik askeri işgal, diplomatik, sosyo-ekonomik, ideolojik her alanda dünya ölçüsünde yankılandı ve savaşa, Irak’ın işgaline karşı mücadelenin yaygınlaşıp derinleşmesine de yol açtı.
Bu yüzden yıl; Amerika’nın yeni ataklarına, daha önce hiç ulaşamadığı bölgelerde bile yeni mevziler kazanmasına sahne olduğu gibi, aynı zamanda, Amerikan karşıtlığının, Amerika’dan nefretin tarihte eşi görülmemiş boyutlara vardığı bir yıl oldu. Amerikan karşıtı tepkiler, İslam dünyasına yayıldı; Latin Amerika türü geleneksel Amerikan düşmanlığı sınırlarını aşarak Avrupa’ya da yansıdı. Avrupa ülkelerinde savaş karşıtlığı hızla yükselirken, Almanya, Fransa gibi ülkelerin hükümetleri de Amerikan “hınk deyiciliği”ni bırakarak, ona karşı duran bir hattı geliştirmek zorunda kaldılar. Amerikan halkı bile, savaş karşıtı eylemlere yüz binlere varan kitlelesellikle katılarak Bush yönetimine ve onun saldırganlığına karşı açıkça tavır almaya girişti. Amerika’da savaş karşıtlığı, ancak Vietnam Savaşı dönemindekiyle kıyaslanabilecek, etki bakımından değilse de, kitlesellik bakımından o dönemi bile çok aşan bir boyuta vardı.
İşgal sonrasında ortaya çıkan Irak direnişi, Irak halkının ülkesini savunma kararlılığı, Amerika’nın “20 günde işgal ettik. Bize karşı çıkanlar kaybetti” üstünden yapacağı “zafer kutlamaları”na izin vermediği gibi; Irak’ta “Vietnam’dan bile derin bir batağa sürüklendiği” fikrini güçlendirdi.
Yılın sonunda Saddam’ın yakalanması vesilesiyle bir propaganda fırtınası yürütülse de, Irak’lı direnişçilerin Amerika’ya karşı tutumları, günde birkaç Amerikan konvoyuna saldırı ve Amerika’nın ve ortaklarının giderek çaresizleşmesi, hem Amerika’da hem de dünyada işgale ve savaşa karşı güçlere önemli dayanaklar sundu.
Afganistan’dan sonra Irak’ın işgal edilmesi, 2003’ü, Amerika’nın dünyayı bir savaşa sürüklemede daha ileri mevziler kazandığı bir yıl yapmış olmasına karşın, Amerika’ya karşı yeni güç odaklarının ortaya çıktığı ve halkların barış mücadelesinin de zirveye çıktığı yıl yaptı.
Bu gelişmeler ışığında, yıla bütün olarak bakıldığında şu tespitler yapılabilir:
1-) ABD-İngiliz orduları Irak’ı işgal etmiş, Saddam rejimin devirmişlerdir ama, aslında ABD-İngiltere Saddam’la hesaplaşmak, Irak’ı ele geçirmek için değil, Avrupa, Rusya, Çin, Japonya ile mücadele ve onlarla girişeceği bir hesaplaşma için kendisini askeri, diplomatik, siyasi hatta ideolojik bakımdan mevzilendirmektedir. Bu mevzilenme, 2. Dünya Savaşı sonrasında, zaten savaş gücünü bütünüyle yitirmiş ve teslim olmaya hazırlanan Japonya’ya atom bombası atmasına benzetilebilir. Çünkü o zaman da ABD, Japonya’ya atom bombası atmıştır, ama aslında savaştaki müttefiklerini, en başta Sovyetler Birliği’ni tehdit etme, sonra da Avrupalı müttefiklerine göz dağı vermeyi amaçlamıştı. Sonraki gelişmeler bu tespiti doğrulamıştır.
2-) ABD yıl içinde bir yandan 150 binden fazla askerini Irak’a taşırken, dünyanın stratejik bölgelerinde de üsler edinerek, yürümek isteği saldırganlık yolunda yeni adımlar attı. İran ve Suriye’yi daha ciddi bir biçimde tehdit eder duruma geldi. Ortadoğu, Kafkasya ve Ön Asya’ya müdahale edebilme bakımından askeri adımlar attı. 50 yıllık kadim ve sadık müttefiki Türkiye’nin egemenleri de ABD’nin bölgeye yerleşmesinin yarattığı sarsıntıdan nasiplerini aldılar ve Amerikancılıkta yeterince performans göstermeyince, Amerika’nın Irak’ın işgali operasyonunun hedefi” haline geldiler ve ABD yıl boyunca Türkiye’deki işbirlikçi ve uşaklarını adeta yeniden yapılandırdı.
3-) Irak’ın işgali ve Saddam’ın devrilmesinin gündeme gelmesiyle, AB’nin önemli ülkeleri Almanya ve Fransa ile ABD’nin, Ortadoğu üstünde bir çıkar çatışması içinde oldukları ortaya çıktı. BM’yi de arkasına alan Almanya-Fransa bloğu, Amerikan-İngiliz bloğunu uluslararası hukuk dışına iterek, kendilerine, Amerika’nın Irak’a müdahalesini gayri meşru ilen eden bir pozisyon edindiler. Rusya ile ittifaklarını da geliştiren ikili, yakın gelecekte Amerikan karşıtı bir kamplaşmanın son derece önemli olabilecek adımlarını attı. Çin ve Japonya’nın bu bloğa eklenmesi de yakın bir dönemde mümkündür. Ancak Amerika’nın karşı hamlesiyle de İtalya, İspanya gibi ülkelerin de içinde olduğu bir grup AB ülkesi, ABD’nin yanında saf tutarak, AB’nin patronlarına karşı çıktılar. Bu da, ABD’nin Avrupa’da sanıldığından daha etkin bir güce sahip olduğunu gösterdi.
4-) Amerikan saldırganlığı; hem Avrupa ve Amerika’da hem de İslam ülkelerinden Hindistan’a, Güney Afrika’dan Rusya’ya, Japonya’ya kadar tüm dünyada savaş ve Amerikan karşıtlarını sokaklara döktü. Aynı gün içinde dünyanın belli başlı kentlerinde 11-12 milyon kişi sokaklara dökülüp savaşı ve Amerika’yı lanetledi. Londra, Paris, Berlin, Washington, New York, Tokyo milyonların katıldığı “savaşa hayır” gösterilerine sahne oldu.
5-) 2003’te; en büyük ve en önemli ülkesinde, Brezilya’da halk, Brezilya İşçi Partisi’nin adayı Lula da Silva’yı, Amerika’nın tehditlerine rağmen başkan seçerek, Latin Amerika’nın “makus talihi”ni yenme yolundaki gelişmelere önemli bir katkı yaptı. Bu gelişme, Latin Amerika’da Amerikan karşıtlığının giderek yayıldığını gösterirken; Venezüella’da Amerikancı darbe girişimi yenilgiye uğratıldı, Bolivya halkı halkçı bir yönetim kazandı, Peru ve  Kolombiya’da halk güçlerinin Amerikancılar karşısındaki mücadelesinde yeni ilerlemeler gerçekleşti.
6-) Avrupa ve öteki ülkelerde işçiler yıl içinde savaş karşıtı mücadelede oldukça etkin bir biçimde yer aldılar. Özellikle İtalya, Fransa, Yunanistan gibi ülkelerde gösterilere kalabalık işçi yığınları katıldı. Zaman zaman genel greve varan eylemler gündeme geldi. İşçi haklarının gaspına yönelik neoliberal saldırıya karşı da işçiler hemen bütün ülkelerde irili ufaklı eylemlerle tepkilerini göstermeye devam ettiler. Özelleştirme karşıtı mücadele, hizmetlerin piyasaya açılması gibi alanlarda işçiler ve kamu emekçileri direnmeye devam ettiler. Sendikal bürokrasinin rolü, sendikaların yeniden inşası gibi sorunlar da, hemen bütün dünya işçilerinin gündemi olarak 2004’e devroldu.
7-) Dünya ticaretinin “serbestleştirilmesi”nde önemli adım atılacağı iddialarıyla toplanan Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Cancun Zirvesi’nin başarısızlığa uğramasından sonra, Cenevre Zirvesi’nin de toplanamadan dağıtılması; DTÖ üstünden dünyaya dayatmada bulunan ABD ve öteki birkaç gelişmiş ülkeye ve asıl olarak da neoliberal politikalara karşı mücadelelerin, ülkeler düzeyinde de tepki toplamaya başladığının ve bu alandaki mücadelenin önümüzdeki yıllarda, “küreselleşme balonu”nu patlatabileceğinin göstergesi oldu.

TÜRKİYE HEDEF ÜLKE OLDU
Türkiye 2003’e, son 50 yılın gelenekselleşmiş düzen partilerinden kurtulmuş, fakat onların yeni ama eklektik bir bileşeni olduğunu da hemen belli eden AKP’nin Meclis’teki milletvekilliklerinin üçte ikisini almasının tartışmaları eşliğinde girmişti.
Sermayenin güç odakları uzunca bir zamandan beri kendi siyasal sitemlerini yeniden düzenlemek için uğraşıyordu ve 3 Kasım 2002  seçimi onlara bu imkânı, umduklarından daha çabuk ve istediklerinden daha elverişli bir biçimde sundu.
AKP iktidarı büyük sermaye güçlerine; Amerika’yla ilişkilerden Kıbrıs sorununa, AB ile yapılan pazarlıklardan işçilerin, emekçilerin kazanılmış haklarının ortadan kaldırılmasına, “demokratikleşme”den Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bakımdan yeniden yapılandırılmasına kadar başlıca sorunların çözümünde bir hamle yapma olanağı verdi. Onun içindir ki, sermayenin en rafine sözcüleri, AKP’nin Meclis çoğunluğunu ele geçirmesini, CHP’nin Meclis’teki tek muhalefet olmasını, “demokrasi bayramı” olarak ilan ettiler. Çünkü; 2002’nin sonlarında kurulan hükümetin programıyla büyük patronların sıkıntılarını çözme planı olan “Acil Eylem Planı” aynı şeydi.
Ama Türkiye’nin dış ve iç politikasını 2003’te asıl belirleyen, Irak’ın Amerikan-İngiliz kuvvetleri tarafından işgali oldu. 
AKP Hükümeti’nin Amerikancılıkta önceki hükümetlere rahmet okutan bir hükümet olacağının görülmesiyle, yılın başından itibaren Amerika ve savaş karşıtı eylemler de genişledi. ABD’nin Türkiye’yi bir saldırı üssü olarak donatmayı, 60 bin dolayında Amerikan askerini ve bunların teçhizatlarını İskenderun-Mardin hattı boyunca üslendirmeyi, pek çok liman ve hava alanının Amerikan savaş uçakları ve gemilerine açılmasını istemesi, savaş karşıtı mücadelenin zeminini genişletti. Halkın böyle bir savaşa hayır denmesi ve Irak’ın işgaline karşı çıkılması yönündeki tutumu, egemen sınıfın güç odaklarını da baskı altına aldı. AKP Hükümeti ile Genelkurmay, Meclis’ten tezkere çıkarılması sorumluluğunu birbirlerinin üstüne yıkarak işin içinden sıyrılmayı amaçlayınca, savaş karşıtı mücadelenin; her gün alanlara çıkan “savaşa hayır” güçlerinin Meclis’i baskılamasının etkisi arttı. Bu ve öteki koşullar birleşince, AKP Hükümeti’nin “Amerika’nın isteklerine evet” demek için hazırladığı “tezkere”, Meclis’ten geçemedi.
Böylece Türkiye, ABD tarafından “Amerika’ya karşı olan ülkeler” kategorisine sokularak, bir operasyon başlatıldı.
Pentagon’un “Kurt Sürüsü” olarak bilinen Wolfowitz, Perle, Grossman, Rumsfeld, neredeyse sıraya girerek; Türk Genelkurmayı’nı “önderlik yeteneklerinden yoksun” olmakla, hükümeti de “Meclis’e sözünü geçiremeyen”, “at pazarlığı” yapan, “sözüne güvenilmez” mihraklar olarak suçladılar.
1 Mart “tezkeresi”nin reddedilmesiyle Türkiye ABD tarafından, operasyonların hedefi yapıldı.
Sözü edilen kişilerin saldırgan açıklamaları karşısında ne Genelkurmay ne de AKP Hükümeti cenahından kayda değer bir tepki geldi. Tersine; “Ne istiyorsanız onu yapalım, Ama Meclis’ten bu karar çıktı” gibi “özürler”le Amerika önünde “hazırol”a geçildi. Ve bu süreç, Kuzey Irak’ta Türk timinin başına “çuval geçirme vakası”na kadar vardı. Sonuçta Ekim’de Meclis’ten Amerika’nın istediği “tezkere” çıkarılarak Amerika’ya teslim olunduğu belgelere geçirildi. Bu Amerika’yı yatıştırdı. Türkiye yeniden “müttefikler” arasına alındı. Hatta, “Irak’taki ihalelere katılabilme” ödülüyle sırtı okşanıp, “işgalci ülkeler” arasında sayılmakla taltif edildi. Ancak bu sefer de, Türkiye, Amerika’nın açtığı Pandora Kutusu’ndan çıkan terörist saldırıların hedefi haline geldi. İstanbul’da “İsrail ve İngiliz hedefleri” denilen hedeflere yönelik saldırılar, aslında Türkiye’nin, Amerika ve onun dünya egemenliği mücadelesinin kıskacına düştüğünün göstergesiydi.
Bu saldırıların hedefi İngiltere ve İsrail gibi görünse de, asıl hedefin Türkiye’nin izlediği politikalar olduğunu herkes biliyordu. Ve beklendiği gibi saldırılar, hükümeti ve öteki sermaye güç odaklarını Amerikan-İngiliz-İsrail Bloğu’nun Ortadoğu politikalarına daha açıkça yaklaştırdı.

BAŞKA GERÇEKLER

Ama Türkiye’deki savaş karşıtı mücadele, geleceğe dair umutlu olmamızı sağlayan son derece önemli gerçeklere işaret etti:
1-) Türkiye’nin egemenleri ve AKP Hükümeti’nin, Türkiye’yi Amerikan-İngiliz ordusunun bütün bölgeye yönelik bir saldırı üssü haline getirme gayreti karşısında, Türkiye halkı; Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla… ezici çoğunlukla “savaşa hayır” demiş, Amerikan işgaline karşı çıkmış; bölge halklarının kendi kaderini tayin hakkına saygılı olduğunu göstermiştir.
2-) Halk bu tutumunu; “Aman Amerika para vermez, dolar 3 milyona tırmanır, ekonomi çöker”, “Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulur, Türkiye bölünür” propagandasına rağmen sürdürmüş; Amerikan uşakları ve işbirlikçilerini bir kaosa sürüklemiştir. Halkın bu ısrarı, Meclis’i baskı altına almış; Tayyip Erdoğan’ın çabaları bile AKP grubunun bölünmesini ve “teskere”nin 1 Mart’ta reddedilmesini önleyememiştir.
3-) AKP Hükümeti ve askerlerin, Amerikan çıkarları için değil Türkiye’nin çıkarı için Irak’ın işgaline katılmak istedikleri doğrultusundaki propaganda; Kasım ayında, ABD, “Türk askeri Irak’a gelmesin” deyince çökmüş;Tayyip Erdoğan’ın “Zaten biz Irak’a girmek istemiyorduk, Amerika istedi diye asker gönderme kararı aldık” demesiyle, Türkiye’nin Irak macerasına bulaştırılmasının sadece Amerika’nın isteği ile gündeme geldiği ortaya çıkmıştır. Dahası Türkiye’nin egemenleri, uzun zamandan beri “Türkiye’nin güvenlik kuşağı Kuzey Irak’tan başlıyor”, “Kuzey Irak’ta Kürt devleti savaş nedenidir”, “Musul ve Kerkük’te bizim de hakkımız var” gibi “kırmızı çizgiler”den vazgeçmek zorunda kalmıştır. Çünkü ABD ile komşuluğun Saddam’la komşuluk gibi atıp tutmalara çok imkân tanımadığı görülmüştür. Böylece Türkiye; komşularıyla ilişkilerde düşmanlığı esas alan, halkların kendi kaderini tayin hakkına saygı göstermeyen bir tutumun başına belalar açacağını, hiç olmazsa Irak için görmüştür. Böylece aslında Türkiye; Kürt sorununu, Kuzey Irak’ta askeri harekâtlarla; içerde baskıcı ve antidemokratik uygulamalarla çözme girişimlerinde başarısızlığa uğramış; resmen olmasa bile fiilen bu yolla Kürt sorununu çözme politikasının iflas ettiği açığa çıkmıştır.
4-) Türkiye ABD’ye komşu olarak; Amerika’nın hem Türkiye üstündeki oyunlarının daha doğrudan hedefi hem de Amerika’nın bölgede hedefi olan güçlerin hedefi haline gelmiştir. Yıl içindeki gelişmelerle ve AKP Hükümeti’nin de gayretiyle, halkın muhalefetine karşın, Türkiye, Amerika-İngiltere-İsrail bloğunun stratejisine daha çok yaklaşmıştır. Tayyip Erdoğan’ın, 2002 sonlarında Bush’la girdiği yakınlaşma girişimini bu ayın sonunda Erdoğan’ın Amerika’ya yapacağı “seyahat”le ete kemiğe büründürmesi beklenmektedir.
5-) 2003’te olup bitenler, Amerikan-İngiliz-İsrail bloğunun bölge için bir istikrarsızlık, bölge ülkeleri ve halkları için tehdit oluşturduğunu göstermiştir. Kürt, Türk, Arap… her milliyetten Türkiye halkının kurtuluşunun; Amerika’nın bölgeye müdahalelerine karşı mücadele edilmesinden, Türkiye’nin Amerika’nın bölgedeki bir gücü değil antiemperyalist güçlerin merkezi olmasından geçtiği açıkça görülmüştür.

EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN ÖNEMLİ DERSLER ÇIKARDIĞI BİR YIL
Türkiye’nin sınırlarının dibindeki savaş, savaş alanıyla Türkiye’nin coğrafi, tarihsel, siyasi, dinsel ilişkileri; emek hareketi, Kürt sorunu, demokratikleşme, AB’ye girme, Kıbrıs’taki çözümsüzlük, ekonominin IMF denetimine girmiş olması; açlık ve yoksulluğun yayılması ve piyasalaşma gibi Türkiye’nin başlıca ve kronikleşmiş sorunlarının üstünü örttüyse de, yakından bakıldığında, 2003’ün bütün bu alanlarda, sonraki yılları etkileyecek gelişmelere sahne olduğunu görürüz.
2003’te de temel sorun, Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunuydu. Bu açıdan Kürt sorunu, en önemli sorun olmaya devam etmiştir.
Ne var ki; Türkiye’yi egemenlerinin çıkardıkları 7 “uyum paketi”ne karşın, Kürt yığınları tatmin edecek bir ilerleme sağlanamamıştır. Tersine Kopenhag Kriterleri’ne uyum çerçevesinde atılıyor görünen adımlar, sadece AB’ye giriş için biçimlendirilmiş; Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adımlardan hiçbirisi atılmadığı gibi, “atıldı” denilen açısından da, bir adım ileri atılıyor gibi görünürken iki adım geriye sıçranmıştır. Kürtçe eğitim, Kürtçe kurslar, Kürtçe adlar, “pişmanlık yasası” konusunda olduğu gibi, DEHAP’a karşı alınan tutum ve bölgedeki polisiye önlemlerdeki artış, OHAL’i çağrıştıran uygulamaları getirmiştir. Bizzat Başbakan Erdoğan, geçmiş yıllarda Ecevit’in şahsında temsil edilen en gerici-şoven çizgiye dönerek; “Kürt sorunu değil bölgenin geri kalmışlık sorunu vardır. Kürt sorunu yoktur diye düşünürseniz yok olur” diyerek, inkârcılıktan bir adım bile geri atılmadığını kanıtlamıştır.
Türkiye’nin egemenleri, “demokratikleşme” sorununu, AB’ye giriş için yapılan bir “makyaj”a indirgemiştir. 2003, bu gerçeğin daha geniş çevreler içinde görüldüğü bir yıl olmuş; yıl içinde oluşan “Demokratik Türkiye için Aydınlar Girişimi”, çeşitli toplantılarla, Anayasa’dan Siyasi Partiler Yasası’na, Polis Selahiyeti ve Toplu Gösteriler Yasası’ndan çalışma yasalarına kadar pek çok yasadaki antidemokratik maddelerin ayıklanması için harekete geçmiştir. Dahası, bu tartışmanın halk yığınlarına taşınmasını da önüne görev olarak koyarak, demokratikleşmeyi; “Hükümet-Cumhurbaşkanı-Genelkurmay-AB” arasında bir pazarlığa dönüştüren zihniyete karşı mücadele açmış; demokrasi mücadelesine halk yığınlarını çekmek için bir dayanak olabilecek girişimler başlatmıştır. Bu doğrultuda atılan adımların emekçiler tarafından son derece olumu karşılandığı gelişmelerle ortaya çıkmıştır.
AB ile girişilen Kıbrıs tartışmaları ve yılın sonunda Annan Planı çerçevesinde bir anlaşma için masaya oturulacağının AKP Hükümeti tarafından ilan edilmesiyle, Kıbrıs sorunu yeni bir safhaya girmiştir. Ama, gerek seçim sonuçları üstünden yapılan tartışmalar gerekse Kıbrıs’ın Türkiye’nin egemen güç odaklarının kendi aralarındaki hesaplaşmanın odağı olması, Kıbrıs’ın en azından önümüzdeki yılın ilk yarısı boyunca Türkiye gündeminin en önüne çıkacağını söylemeyi kolaylaştırıyor.
Bütün bu gelişmelere birlikte bakıldığında;
1-) 2004’te, bir yandan Türkiye’nin demokrasi ve emek güçlerinin öte yandan Irak’ta olup bitenlerin baskısıyla Kürt sorununda demokratik ve halkçı çözümün önem kazanması, AB merkezli bir çözümün giderek etkinlik kaybedeceği bir zemine çekilmesi sürpriz olmayacaktır. Özellikle yerel seçimler; AKP’nin geriletilmesi ve halk güçlerinin birleşmesinin vesilesi olarak değerlendirilebilirse, Kürt sorununun halkçı, demokratik çözümü için geniş yığınların bir taraf olarak tutum almasının yolu açılacaktır.
2-) Kıbrıs sorunu üstünden girişilen hesaplaşma, egemen güç odakları arasında egemenlerin dış politikasının ana unsurlarını tartışma gündemine getirecektir. Bu da; bu dış politikanın emperyalizme bağımlı, şoven bir temele dayandığının gösterilmesi, barışçı, anti-emperyalist bir dış politika ihtiyacının yaygınlaşması bakımından son derece önemli fırsatlar sunacaktır. Bu, Kuzey Irak’taki hak iddiaları ve Amerikan-İngiliz-İsrail çizgisine bağlanma ile birlikte tartışıldığında, aslında emekçilerin kendi dünyalarını kurma mücadelesi için son derece önemli dayanaklar hazırlayacak gelişmelere yol açabilecektir.
3-) 2003’teki birikmeler, Türkiye egemenlerinin en azından elli yıllık politikalarının iflas ettiğini ortay koymuştur. 2004, bu gerçeğin herkesçe görülmesi bakımından başka gelişmelere de gebedir. Bu yüzden 2004’ün; Bağımsız Demokratik Türkiye için mücadele programının yaygınlaştırılması; bu doğrultuda halkın, işçi sınıfının örgütlenmesi, geniş kesimlerin demokrasi ve bağımsızlık mücadelesine çekilmesi ve açlık, işsizlik ve yoksulluğa karşı mücadelenin de bağımsız ve demokratik Türkiye mücadelesiyle birleştirilmesi için adımlar atıldığı bir yıl olmaması için bir neden yoktur.
4-) Türkiye’nin, 14 milyon kişinin açlık sınırının altında yaşadığı, ortalama işçi ve memur maaşlarının yoksulluk sınırının çok altında olduğu bir ülke olduğu gerçeği; 2003’te daha da kesin bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır. AKP Hükümeti, IMF ve Dünya Bankası programına bağlanarak; zengini daha zengin yoksulu daha yoksul yapmaya devam edeceğini göstermiştir. Çünkü, ianecilik, “cami önü yardım” tarzı, belki başlangıçta bazı tepkileri önleyebilir ama, Türkiye’nin sorunlarının “cemaat önlemleri”yle çözülemez; sosyal güvenliğin yaygınlaştırılması, parasız eğitim ve sağlığın her vatandaşın hakkı olduğu, açlık sınırının altında yaşayanlara insanca bir yaşam için sosyal yardım yapılması gibi, yoksulluğa karşı mücadelede de başarı sağlayacak adımlar atılmadıkça, açlık ve yoksullukla mücadele başarılamaz. Bu yüzden, 2004, aynı zamanda, yoksulluğa, açlığa karşı mücadelenin de önem kazandığı bir yıl olacaktır.
5-) Hükümet, IMF programını tavizsiz uygulamakta ve 2004 için pembe tablolar çizmektedir. Ancak rakamlar düzeyinde enflasyon düşmekle birlikte, ciddi ekonomi çevreleri, pek çok bakımdan bu programın yeni krizlere işaret ettiğini ifade etmektedir. Dahası hükümetin, “Bize bir yıl süre verin sonra bizden bir şey isteyin” dedikleri süre de bitmiştir. Bu da, emek ve demokrasi güçleri bakımından mücadelede mevziler kazanmak için yeni imkânlar demektir.  

EMEK MÜCADELESİ 2004’E NE DEVRETTİ
Sermaye güçlerinin uzun zamandır özlemini çektiği 1475 sayılı İş Yasası’nı bir esnek çalışma yasasına dönüştürme hayali, 2003 yılında gerçekleşti.
Sermaye güçleri 2003’te İş Yasası’nı değiştirdiler, sendikal bürokrasiyi teslim aldılar, ama, örneğin özelleştirmeye karşı mücadeleyi durduramadılar. Daha da önemlisi, bu mücadele TEKEL, TÜPRAŞ ve PETKİM gibi en önemli tesislerin işçilerini de kapsayarak genişledi.
Kamu emekçileri “rutin”, “takvime bağlı” eylem yöntemleriyle yıl boyunca mücadelelerini sürdürdüler. Özellikle sağlık işkolunda hekimlerin de katılımıyla yapılan ilk grev, bir genel greve dönüşecek ölçüde başarılı oldu. Ve bu gelişme, hem yılın sonuna “emek mücadelesi” damgasını vurdu; hem de mücadelenin devamı bakımından önemli dersler sundu.
Öte yandan Türk-İş, DİSK ve KESK’e üye sendikaların İstanbul şubelerinin 50’den fazlası bir araya gelerek, 2003 başlarında İstanbul Sendikalar Birliği’ni (İSB) kurdular. Mücadeleci bir sendikacılık çizgisinin geliştirilmesi, sınıf mücadeleci bir tutumunun tüm sendikalarda yayılması, İstanbul çapında pratik mücadelenin koordine edilmesi.. gibi amaçlarla kurulan bu birlik, İş Yasası’nın Meclis’e gönderilmesi sürecinde sendikasız işçileri de katarak yaptığı toplantılar ve yılın son ayında Kadırga’da 500’den fazla işçinin katılımıyla düzenlenen “Sendikal özgürlükler ve demokrasi” konulu toplantıyla, mevcut sendikaların hem tabandan kopmuşluğunun aşılmasının yolunu hem de “siyaset dışılık” tutumunun aşılabileceğini gösterdi.
Yıl içinde, sendikal harekette irili ufaklı gelişmeler oldu. Esnek çalışma uygulamalarına, işten çıkarmalara ya da patronların baskılarına karşı mücadele verildi; gösteriler yapıldı. Ama bütün bunların ötesinde, 2003’e asıl damgasını vuran, genç işçilerin sendikalaşma çabaları oldu.
İstanbul’dan Uşak’a, Lüleburgaz’dan Gaziantep’e, Bursa’dan İzmir’e başlıca sanayi merkezlerinde yüzlerce işyerinden on binlerce işçi, sendikalaşmak için mücadeleye girdiler.
Yurt sathında girişilen bu mücadelelerin büyük çoğunluğu sendikalaşan işçilerin işten atılmasıyla bastırıldıysa da, bu, hareketin yayılmasını önlemeye yetmedi. Tersine; süreç ilerledikçe, işçilerin daha kararlı ve daha mücadeleci bir hatta girerek mücadeleyi başaracakları fikri yaygınlaşmaya başladı.
2003’te, sendikal hareketin sendikalar boyutunda da önemli sayılacak gelişmeler yaşandı.
2003’te yapılan sendika genel kurullarında, işçi sınıfı hareketi ve onun örgütü olan sendikaların bugünkü durumu eleştirildi, mevcut sendikaların hareketin ihtiyacına yanıt vermediği, hatta bugünkü durumdan çıkışın tek yolunun sınıf mücadeleci bir mücadele hattına geçişte olduğu, sağcı solcu, “siyaset-dışı”… tüm sendikacılar tarafından açıkça “itiraf” edildi. Türk-İş Genel Kurulu, bir “dibe vuruş”u gösterdiği kadar, aynı zamanda, çıkışın tek yolunun mücadeleci sendikacılıkta olduğunun itiraf edildiği bir genel kurul oldu.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler açısından bakıldığında, 2003’te;
1-) İşçi sınıfının en büyük bölümünü oluşturan genç, örgütsüz, çok ağır koşullar altında çalışan işçilerin; sendikalaşmak, çalışma ve yaşam koşullarını düzeltmek için inatçı bir mücadeleye girişmeye yöneldiği bütün belirtileriyle ortaya çıktı.
2-) Sendikaların mevcut yapılarıyla ve aynı anlayışın yönetimlerde kaldığı koşullarda ayakta kalamayacağının sendika yöneticilerinin en üst kastı tarafından itiraf edilmesiyle, “Böyle gitmez, daha mücadeleci bir sendikal mücadele hattı” fikrinin sendikalaşmış kesimlerde ve işçi sendikalarının içinde de tartışılmasının önünün açıldığını, Türk-İş’in içinde de tartışmanın bu yönde merkezileşebileceğini söyleyebiliriz.
3-) 2003, bütün şikâyetlere karşın, aslında her gün Türkiye’nin birkaç yerinde eylemlerin olduğu bir yıl oldu. Ve yıl boyunca her eylemde; emek mücadelesinin sorununun, eylemlerin azlığından çok mücadelenin birleştirilmesi ve mücadeleci bir hatta çekilmesi sorunu olduğu, sendikal mücadelenin ancak bu hatta yenilenebileceği, her gün biraz daha derinden duyumsandı. Bu yüzden de, emek mücadelesinin 2004’teki asıl sorununun, sendikal mücadelenin mücadeleci bir hatta çekilmesi ve bu hatta birleştirilmesi sorunu olduğunu söylemek, gerçeği ifade etmek olacaktır.
*        *        *
Kuşkusuz ki; emek mücadelesi ya da öteki mücadele alanları için sorun, bu alanlardaki durumlar ve sorunların belirlenmesi değildir. Bunlar artık dost düşman herkes tarafından bilinmektedir. Bu yüzden, bütün alanlarda sorun; sınıf partisinin demokrat ve ilerici siyasi odakların, emek güçlerinin ne yapacağı, güçlerini nasıl birleştireceği ve nasıl bir mücadele hattı izleneceğidir. Bunu içindir ki, her alanda asıl rol, partiye, emekçilerin ileri kesimlerine, demokrasi güçlerine düşmektedir. 2004’te bu doğrultuda adım atıldığı ölçüde, mücadelenin kendi ayakları üstüne kalkması kolaylaşacaktır. Yerel seçimler, Kıbrıs üstünden egemenlerin hesaplaşması, Kürt sorununun bir çözümü dayatması, Irak sorunu, egemenlerin bu konularda da kendi aralarında çatıştıkları gerçeği, sendikal mücadele alanında ortaya çıkan gerçekler ile, sınıf partisi ve öteki ilerici güçlerin mevzi doğru değerlendirilirse, 2004, pek çok konuda mücadelenin seyrinin değiştiği, emek ve demokrasi güçlerinin saldırıları püskürtmek için stratejik öneme haiz bir pozisyon edindikleri yıl olabilir. Yeter ki, bu alanda herkes üstüne düşeni yerine getirebilsin.

Devlette yeniden yapılanma kimin için?

Devlet sorunu, Platon’nun MÖ 4. yüzyılda “devlet üzerine” tezler öne sürmesinden beri felsefenin ve siyasetin en önemli tartışma konularından birisi olmuştur. Ve o zamandan bu yana, Platon’un öğrencisi Aristoteles’ten başlayarak, Marks’ın hemen öncesinde idealist felsefenin zirveleştiği Hegel’e kadar, “sistematik” görüşler öne süren her filozof, felsefi okul, siyasi mihrak “kendi görüşleri” açısından “devlet”i tarif ederek “kuramlarını tamamlamış”lardır.
Elbette devlet tartışması, Marx ve Engels’in sorunu diyalektik ve tarihsel materyalizm ışığında çözümlemesinden sonra da bitmemiş; tersine, burjuvazinin çeşitli renkten filozofları, siyasetçileri, ideologları, Marksizmden sapma akımlar; Hegel’e, Kant’a, Hume’e dönerek ya da liberalizme sarılarak devlet üstünden kendi politikalarını hayata geçirmeye çalışmışlardır. Bu yüzden “devlet sorunu”, Marksistlerle tüm öteki görüş sahipleri arasında, Marksizmin tarih sahnesine çıkmasından beri en temel tartışma konularından birisi olmuş; çoğu zaman da mücadelenin saflaşmasında pratik ve belirleyici bir önem kazanmıştır.
Günümüzde de, neoliberalizmin savunucuları ve onlara eklemlenen sözde Marksist çevreler (gerçekte ‘liberal sosyalizm’ yanlıları), Marksistleri, ülkelerinin emperyalizmden bağımsızlığını savunanları; emperyalist sermaye ihracı ve emperyalist hegemonya karşısında ulusal sanayi ve tarımın gelişmesini savunanları, özelleştirmelere karşı çıkanları, devletin yükümlenmek zorunda kaldığı parasız eğitim ve sağlık başta olmak üzere öteki kamu hizmetlerinin tasfiye edilmesine karşı çıkanları; eski, hantal, müsrif devleti savunmakla, devletçi olmakla, devleti kutsamakla, muhafazakarlıkla suçlarken, kendilerini, devlete, dolayısıyla baskıya karşı, ilerici, yenilikçi olarak göstermektedirler.
Özellikle burjuva devletin hantal, bürokratik, müsrif, rüşvetçi, adam kayırmacı özellikleri öne çıkarılarak, bizzat sermayenin çeşitli çıkar odaklarının marifeti olarak ortaya çıkan devlet kurumlarının siyasi partilerin rant alanı, arpalığı haline gelmesini öne sürerek, devletin bu zaaflardan kurtulması için bütün diğer önlemleri aldıkları intibaını vermek istemektedirler.
Özgürlük Dünyası, çıktığı günden beri bu tartışmanın Marksist tarafında yer aldı; burjuva devletin karakteri, rolü, devlet karşısında Marksistlerin tutumu, işçi sınıfı ve emekçilerin bugünkü mücadelesi bakımından devlet ve devletçiliğin nasıl bir rol oynadığı vb. gibi konularda sayısız eleştiri, makale yayınladı; Marx, Engels, Lenin ve öteki Marksist düşünür ve siyasetçilerin makalelerini aktardı.
Ama Kamu Yönetimi Temel Yasası ve ona bağlı olarak Kamu Personel Rejimi Yasası ve Yerel Yönetim Yasası gibi başlıca alanlarda hükümet ve sermayenin çeşitli güç odaklarının devletin yeniden yapılanmasını güncel bir sorun olarak ele almalarıyla, “devlet” konusu yalnızca teorik bir tartışma, devrimin stratejik bir sorununun ele alınışı olmaktan çıkıp, aynı zamanda, güncel siyasal ve sendikal mücadelenin de bir sorunu olarak gündemin üst sıralarına oturdu. Öyle olunca da; yığınların mücadeleye katılmasını engellemek ve onları bölmek için sermayenin propaganda odakları, “devlet düşmanlığı” denilecek bir çizgiden “kutsal devlet”e kadar varan yelpazede yayılan bir propaganda ile emekçiler arasında bölünme yaratmaya yöneldi. Asıl yapılmak istenenin, egemen sınıfların devletinin gediklerinin kapatılması, çürüyen yönlerinin restore edilerek, emekçilere, halka karşı daha etkin, kendisini her tür hizmet ve sosyal görevden arındırmış; etkin biçimde vergi toplayan, polis ve asker gücü bakımından daha zapturaptçı bir yapıya kavuşturulması olduğunun ise, üstünün örtülmesi tercih edildi.
Bu yüzden, bu yazı, hem yakın tarihteki devlet tartışmalarına bir göz atmayı hem de günümüz tartışmalarıyla dünkü tartışmalar arasındaki bağlantıyı kurarak ve bir dergi yazısını sınırlılığı içinde de olsa, güncel mücadelenin ihtiyaçların gözeterek, devletin niteliğinden öte, üstlendiği roller ve onun asli görevi arasındaki bağlantılar üzerine bir tartışmayı amaçlamaktadır.

EGEMEN SINIFIN BASKI ARACI OLARAK DEVLET
Devleti, bürokratik, askeri bir mekanizma olarak; egemen sınıfın, öteki sınıf ve tabakaları baskı altında tutmak için örgütlediği gerçeği, devletin şiddetin örgütlenmiş ifadesi olması, onun, şiddeti rasgele kullandığı ve terör dışında bir işlevinin olmadığı anlamına gelmez. Tersine devlet, en “yalın” haldeyken bile, kendini tüm sınıfların üstünde göstermesine yarayan fonksiyonlara sahip olduğu gibi, toplumun “babası”, “kutsal yükümlülükleri” olan, toplumdaki çıkarları karşıt sınıflar arasındaki çatışmayı belirli sınırlar içinde tutan, “arabuluculuk yapan”, “sınıf çıkarlarının üstünde” bir kurum olduğunu göstermesine inandırıcılık kazandıran çeşitli “donatılara” da sahip olmuştur. Örneğin, Ortaçağ’da dinle içli dışlı hale gelerek, çoğunluğun ve dinin koruyucusu, ulusun ve halkın dış düşmanlara karşı kollayıcısı, asayişin sağlayıcısı, salgın hastalıklara karşı önlem alıcı, açlık ve kıtlık yıllarında sıkıntıları hafifletici bir rol oynayan, toplumun birlik bütünlüğünü sağlayan bir kurum olarak gösterilmiştir.
Devlet hakkında yayılan, onun sınıflar üstü bir toplumsal organizasyon olduğu hayallerine karşı Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı yapıtında şunları söylüyor:
“…devlet, asla topluma dışarıdan zorla kabul ettirilmiş bir güç değildir. Hele Hegel’in ileri sürdüğü gibi ‘ahlaki düşüncenin gerçekliği’ hiç değildir. Devlet, daha çok toplumun kendi kendisiyle çözülmez bir çelişmeye düşmesinin, üstesinden gelemeyeceği uzlaşmaz karşıtlıklara bölünmesinin kabullenilmesidir. Ne var ki bu karşıtlıkların, ekonomik çıkarları çelişen sınıfların gerek kendilerini gerekse toplumu kısır bir mücadele içinde tüketmemeleri için görünüşte toplumun üzerinde duran bir güç, çatışmayı yumuşatmak ve düzenin sınırları içinde tutmak amacıyla zorunlu duruma gelmiştir. İşte toplumun bağrında doğan, ama kendini toplumun üzerine koyan ve ona gittikçe yabancılaşan bu güç devlettir.”
Engels’in tanımı, hem devletin bir keyfiyetten değil, zorulu olarak, toplumun çıkarları karşıt sınıflara bölünmüş olmasının zorunlu sonucu olarak ortaya çıktığını, hem egemen sınıfının baskı aracı olduğunu, hem de onun, toplumun üstünde, karşıt sınıfları uzlaştırma görünümü veren bir rol oynadığını ifade etmektedir. Ama bu “uzlaştırma”, iki tarafa eşit uzaklıkta durarak değil, egemen sınıfın çıkarlarına uygun bir uzlaşmayı gerçekleştirmek üzere devletin rol oynadığın ifade etmektedir.   
Devlet, yalın haliyle; egemen sınıfın öteki sınıf ve tabakaları kontrol altına almak, boyun eğdirmek için oluşmuş, örgütlenmiş bir şiddet aracıdır. Ama her dönemde de, toplumsal gelişmeye bağlı olarak daha karmaşık görevlerle yükümlenerek, bu yalın halinin üstünün örtüldüğü çeşitli yükümlülükler ve roller de üslenmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, çıplak haliyle kapitalist devlet, burjuvazinin işçi sınıfı ve öteki halk kesimlerini baskı altında tutması için örgütlenmiş bir şiddet aracıdır. (Sorun, çeşitli yanlarıyla, Özgürlük Dünyası’nın 141. sayısında Lenin’in Devlet ve Devrim adlı yapıtının tanıtımı çerçevesinde, kapsamlı bir biçimde Kadir Yalçın tarafından aktarılmıştır. Okuyucularımızın, sorunun Marksizm tarafından ele alınışı için hem Yalçın’ın yazısına hem de Devlet ve Devrim’e başvurmaları önemlidir.) Şiddet, bazen polis önlemleri, mahkemeler, cezaevleriyle yasalar aracılığı ile sürdürülürken, bazen de devlet ve düzenin korunması adına hak ve özgürlük talebi ile hareket eden yığınların asker ve polis şiddetiyle sindirilmesi, toplumsal muhalefetin açık şiddet aracılığı ile bastırılması biçiminde görünür. Ama asıl olarak, burjuva devletin asli yapısı; asker, polis gibi iç ve dış güvenlik gücü ile vergi toplayan bir “sivil bürokrasi”den ibarettir. Bunun ötesinde, bu yapıya eklenen yükümlülükler, döneme, ülkeden ülkeye, toplumdaki sınıfların mücadelesinin durumuna ve güç ilişkilerine göre değişebilir.

‘SOSYAL DEVLET’* YALANI NASIL ORTAYA ÇIKTI?
18. ve 19. yüzyıldaki işçi mücadeleleri, burjuva devlet açısından kimi hakların kabul edilmesine götürmüş, işgününün belirli saatle sınırlandırılması, çalışma koşullarının yasalarla düzenlenmeye başlanması, sosyal güvenlik sisteminin kurulması, toplu sözleşme hakkının tanınması, genel oy hakkının kabulü, genel eğitim ve sağlığın yaygınlaşması gibi hakların kabulüne bağlı olarak, devlet, bu hakların kullanılmasını hem garantiye alan hem de “denetleyen”, “gözetim altında tutan” kurumlar oluşturmak, bu kurumlarda azımsanmayacak sayıda sağlıkçı, eğitimci, müfettiş, teknisyen istihdam etmek zorunda kalmıştır. Yine yaygın eğitim ve sağlık, araştırma geliştirme, sivil ve savaş sanayiinin ihtiyaçlarından kaynaklanan büyük işletmeler kurulması, haberleşme, kara ve demir yolu yapımı, bakımı ve işletilmesi gibi çeşitli alanlarda devletin faaliyetleri genişlemiştir. Ama, devletin bir takım sosyal görevler üstlenmesi, bu görevlerin, devletin faaliyetleri içinde hem çalışan personel sayısı hem de faaliyetlerin alanı olarak ciddi bir yer tutmaya başlaması; 20. yüzyılda, Ekim Devrimi sonrasının dünyasında görülmüş; bir sosyalist devletin de ortaya çıkması (işçi sınıfının dünya ölçüsünde yükselen iktidar mücadelesini de buna eklemek gerekir), burjuva devletin sosyal görevlerine genellik ve süreklilik kazandırmıştır.
Başka bir söyleyişle, burjuva devletlerin, eğitimden sağlığa, ulaşımdan belediye hizmetlerine, işçilerin ve öteki emekçi kesimlerin emeklilik, işsizlik, sağlık sigortaları, sosyal güvenlik, bilim ve teknolojinin geliştirilmesi, sağlık ve eğitimin parasız ve herkese açık hale getirilmesi gibi “sosyal görevler”le yükümlendirilmesi, tümüyle; işçi sınıfının 200 yıllık mücadelesi, ve asıl olarak da, Ekim Devrimi’nin dünyayı sosyalist ve kapitalist dünya olarak ikiye bölmesi ve dünyanın bir bölümünde sosyalist bir devletin ortaya çıkmasıyla olabilmiştir.
Kısacası, Rusya’daki Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin kapitalist ülkelerde kıyıya vuran dalgası, burjuva devletin, kendi yapısını da “sosyalleştirmeye” zorlamıştır.
Ekim Devrimi’nin kapitalist dünyada reformlara yol açan etkisi 1917’den itibaren görülmeye başlar. Ama, sosyalizmin hızla inşasına başlandığı 1920’li yıllarda daha açık hissedilmeye başlar. 1929 Ekonomik Buhranı’nın kapitalist dünyada yol açtığı panik, sosyalizmin yükselen baskısıyla birleşince, kapitalist ülkeler; Keynesyen politikalar eşliğinde bir “sosyal reformculuğu” (günümüzde neoliberalizmi benimsedikleri gibi) genel bir tutum haline getirirler. Ama özellikle de 2. Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa ülkelerinde devletler yeniden kurulurken; bir yandan SB Anayasası’ndaki bireysel hakları, öte yandan SB’deki sağlık, eğitim, sanayileşme, ulaşım, işsizlik, emekçilerin sosyal statülerine ilişkin öteki gelişmeleri görmezden gelememiş; kapitalist ülkelerde, savaş boyunca sosyalizmi de kapitalizmin faşist yüzünü gören işçi sınıfı ve öteki halk kesimlerinin sosyalizme yakınlık duymaları, faşizmle kapitalizm arasındaki dolaysız bağı farketmiş olmaları ve komünist partilerin İtalya, Fransa, Yunanistan gibi ülkelerde iktidarın eşiğine kadar gelen güçleri, burjuva devletin, kendisini, daha önce görülmemiş ölçüde sosyal görevlerle yükümlendirmesini zorlamıştır.
Aslında 1917’de Rusya’da patlak veren devrimden sonra, 2. Dünya Savaşı arkasından, Doğu Avrupa’da , Avrupa’nın ortasına kadar olan bölgede “halk cumhuriyetleri”nin kuruluşu, Asya’da ise Çin, Kore ve Vietnam devrimlerinin halkçı ve anti emperyalist karakteri ve sosyalizmle kurdukları ilişki; dünya nüfusunun ve topraklarının çok önemli bir bölümünü kapitalist dünyanın hakimiyetinden çıkarmıştı. Daha geniş bir tarih aralığından bakarsak, bu gelişmeler, Ekim Devrimi’nin yayılması, bir anlamda 2. Dünya Savaşı’nın üstünden bir yandan Avrupa’da öte yandan Asya’da ulusal kurtuluş mücadeleleri ve faşizme karşı savaşların bir sosyal devrim olarak da ilerlemesiydi. Bu ülkelerde savaş ve devrimler sonrası kurulan devletler, kapitalist burjuva-bürokratik devletten farklı olarak, halkçı, sosyal karakterleri gelişkin devletler olarak şekillenmişlerdir.
Kapitalist Avrupa’da bir yandan iktidardan dönen öte yandan da “halk cumhuriyetleri”yle Batı Avupa’nın sınırlarına dayanan sosyalizm güçleri, aslında kapitalist dünyayı pek çok yandan kuşatmıştı ve kapitalist Avrupa savaş sonrasında devlet yapısını yeniden kurarken; bu kuşatmanın baskısı altında biçimlendi ve anayasa ve yasalarını yeniden oluştururken, her maddesini yazarken, deyim yerindeyse, “Acaba bu maddeyi böyle yazarsak işçiler ne der; halk kabul eder mi; acaba sosyalizm bu konuda ne diyor, ne yapıyor?” diye yeniden yeniden düşünmek zorunda kaldılar.
Sosyalizmin, halk cumhuriyetlerinin ve kendi işçi sınıflarının tehdidi altında şekillenen burjuva devletlerinde, işçi ve emekçi haklarının gözetilme zorunluluğunun ortaya çıkması, milyonlarca halkın eğitim, sağlık,ulaşım, iş, ev, belirli bir standartta yaşama hakkını garanti altına alan kurumlar ve kuruluşlar, burjuva devletin bürokratik yapısını yumuşatmıştır. Daha doğrusu, burjuva devlet, bürokratik yapının arkasında saklanacağı bir “sosyal örtü” oluşturacak kadar “kalın” sosyal görevler üstlenmek zorunda kalmıştır.
Nitekim, 2. Dünya Savaşı sonrasının ABD’nin başında bulunduğu kapıtalist strateji, SB’nin Batıdan ve Güneyden kuşatılmasıdır. Bu, NATO, CENTO, CEATO ve öteki kapitalist paktlar içinde yeralan ülkeler, Avrupa’da “sosyal” ve “demokratik normlar” bakımından teçhiz edilirken, geri ülkelerde de sosyal önlemler öne çıkarılmış, Türkiye gibi ülkelerde de “çok partililik”, sendikaların serbestçe kurulması, sosyal güvenlik sistemlerinin geliştirilmesi, genel eğitim ve sağlığın yaygınlaştırılması, devletin sanayii ve tarımı geliştirmek için çeşitli organizasyonlar ve denetim kurumları oluşturması gibi pek çok ekonomik ve sosyal kurumla burjuva devlet aygıtı donatılmıştır.

‘SOSYAL DEVLET’İN İŞÇİ SINIFI VE HALKLAR İÇİN BİR TUZAĞA DÖNÜŞMESİ
Bu gelişmelerden, burjuva ideologları; burjuvazinin, artık eskiden olduğu gibi, sadece kendi kârını düşünmediği, uygar, sömüren, ama bu sömürüden emekçilerin de yararlanmasını sağlayan bir sınıf olduğu, dolayısıyla kapitalizmin, yeni bir aşaması olarak “sosyal devletçi” aşamasına geçtiği sonucunu çıkardılar. Yani; emek mücadelesinin, sosyalizmin başarıları karşısında burjuva dünyasında, bu arada burjuva devletin yapısında yapılmak zorunda kalınan reformlardan, burjuva ideologları, bu gelişmelerin, kapitalizmin yapısında, onun “özü”nde bir değişimin sonucu olduğu, burjuvazinin karakterin değiştiği sonucunu çıkarmışlardır. Daha doğrusu, böyle bir iddiayı propagandalarının merkezine koymayı, kapitalizmin sosyalizme karşı yürüttüğü savaş stratejisinin gereği saymışlardır. Çünkü böylece işçi sınıfı ve emekçi halk kesimleri arasında fikri bir kargaşa çıkarma ve mücadelelerini yatıştırmayı umdukları gibi, aydınlar arasında da bir bölünme yaratmayı amaçlamışlardır.
Kruşçevizm ve onunla aynı ideolojik dayanaklar üstünde şekillenen Eurokomünizm de, kapitalizmin ideologlarıyla aynı sonucu çıkarmakta yarışmışlardır.
Kruşçevciler, “kapitalizmle sosyalizmin barış içinde bir arada yaşadığı, birbiriyle savaşmasına gerek olmadığı bir dünyanın artık mümkün olduğunu” ileri sürerken sınıf uzlaşmacılığını savunmuş; bundan önceki dönemde sosyalizm ile kapitalizm zıtlaşmasını Stalin’in uygulamalarına bağlayarak, daha 2. Dünya Savaşının hemen sonunda “soğuk savaş” stratejisiyle SB’yi kuşatmaya başlayan ABD ve öteki gelişmiş ülkelerde yaygınlaşan Mc Cartycilikle birleşmiştir.
Kruşçevizmin Marksist-Leninist partiler içinde yarattığı bölünme ve ideolojik kargaşa ile birleştiğinde “burjuvazinin karakterinin değiştiği” yönündeki iddialar, aynı zamanda, işçi sınıfının devrimci rolünü de tartışmaya açmış, “işçilerin de artık proleter olmaktan çıkıp beyaz yakalı orta sınıf fertlerine dönüştüğü” öne sürülmüş, “öncü savaşçılık”, “Maoculuk”, Marquezcilik gibi akımlar itibar kazanmıştır. Bu akımlardan kimisi, bir devrimin artık gereksizliğini (aynı zamanda olanaksızlığını) öne sürerken, kimisi devrimin silahlanmış küçük birimlerin, kadroların işi olduğu üstünden stratejiler savunmaya koyulmuş, kimisi köylülüğü asıl devrimci güç ilan edip şehirlerin kırlardan kuşatılarak kurtarılacağı fikrine sarılmıştır. Başkaları, başta CİA görevlisi Herbert Marcuse gibiler ise, “artık işçi sınıfı değil, öğrenciler devrimin öncü gücüdür” gibi saçma görüşleri bu kaos ortamına atmıştır. İşin kötüsü, ortaya çıkan kaos ortamı, yakın geçmişte devrimci bir çizgide olan işçi sınıfı partileri ve sendikalarının “sosyal uzlaşmacı” bir çizgiye çekilmesiyle birleşince, bu görüşler, sahiplerinin umduğundan çok daha fazla itibar kazanmışlardır.
Toplam açısından bakıldığında, gerek sosyal güvenlik, işsizlik sigortasının sınıfın çok önemli bölümünü sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması; eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim… gibi hizmetlerin parasız olmasının yasalar ve anayasalara geçirilmesi, gerekse kişisel özgürlükler alanında burjuva demokrasisini zenginleştiren gelişmeler, daha önceki dönemlerde görülmemiş biçimde gelişmiştir.
Bu gelişmeden iki sonuç çıkabilirdi. Bunlardan birincisi; kapitalizmin artık uygarlaştığı, dolayısıyla işçi sınıfı ile çelişmesinin uzlaşmaz olmadığı, dolayısıyla bu hakları verdiği, en azından kabul ettiği biçimindedir.
Bu gelişmelerden çıkarılabilecek ikinci sonuç ise, işçi sınıfının kazandığı bu hakları  mücadeleyi daha da ilerletmek, burjuvazinin iktidarına son vermek için kullanmaktır.
Burjuvazi ve onun stratejistleri, bu gelişmeyi, işçi sınıfı ve onun çeşitli örgütlerine karşı bir tuzağa dönüştürmek üzere harekete geçtiler.
Onlara göre; “Kapitalizm eskiden sömürücü, ‘insanın insanın kurdu olduğu’ vahşi bir sistemdi. Marksizmin bu doğrultudaki tespitleri ve sınıf mücadelesi anlayışı doğruydu. Ama bugün durum değişmiştir. Kapitalizm de olgunlaşmış, artık sisteminin eskisi gibi sürmeyeceğini görmüştür, bunun sonucu olarak da işçilerin sosyal haklarını, demokratik isteklerini kabul ederken ekonomik bakımdan refahın paylaşılmasını, yani ekonomi geliştiği ölçüde işçilerin reel gelirlerinin de artmasını kabul etmektedir. Bu yüzden artık sınıf mücadeleci değil, sosyal uzlaşmacı bir ilişkiyi esas almalı; işçilerle patronları arasındaki sorunları masa başında çözen bir yaklaşım esas olmalı”dır.
Burjuvazinin bu tutumu karşısında, Kruşçevciler; “barış içinde bir arada yaşama” teziyle zaten, sınıf mücadelesine gerek olmadığını ilan etmişler, kapitalist ülkelerdeki işçi partilerine, “kendi burjuvazileriyle barış içinde bir arada yaşama” çağrısı yapmışlardı. Çünkü onlara göre de; “kapitalizm artık eski vahşi karakterini değiştirmiş, şimdi uygar ve uzlaşmacı bir kapitalizm olarak sosyalizmle her alanda barış içinde yarışabilir; insanlar da sistemlerin başarısına bakarak, kendi taraflarını seçebilirler”di.
Eurokomünistler ise, aslında Kautskistlerin bıraktığı yerden hareketle, sosyalizmin demokrasi ve sosyal haklar bakımından hayli adımlar atmış kapitalizm içinde gelişeceği ve barış içinde sosyalizme geçilebileceği fikrindeydi.
Sosyal demokrasi, zaten ortaya çıktığından beri böyle bir uzlaşmacılık ve sınıf işbirliğinin teorisini yapıyordu.
Kısacası gelişmiş ülkelerde burjuvazinin uzattığı “sosyal uzlaşma” elini tutmak isteyen geniş bir “Kruşçevci-eurokomünist-sosyalist-sosyal demokrat” tortu oluşmuş bulunuyordu ve bu tortunun ideologları ve propagandacıları, burjuvazinin “uzlaşma teklifini” allayıp pullayarak yaygınlaştırma, bir propagandaya dönüştürme işini de fazlasıyla başardılar. Elbette bunlar bir ideoloji ve propaganda olarak da kalmadı; işçi sınıfının partilerinin mücadele hattında belirsizliklere, yalpalamalara, sonra da onların hızla uzlaşmacı bir çizgiye kaymalarına yol açarken, sendikaların da Komintern döneminin sınıf mücadeleci çizgisinden ayrılarak sınıf işbirlikçi bir çizgiye yönelmesine yol açtı.
Böylece burjuvazi ile uyumlanan işçi örgütlerinin önemli bir bölümü ve dünün Marksist-Leninist partileri, bir takım sosyal haklar ve ekonomik bakımdan işçilerin durumlarını iyileştirmesi karşılığı, kapitalizme karşı mücadeleden, sömürüsüz ve baskısız bir dünya kurma mücadelesinden vazgeçiyorlardı.
1950’lerin sonundan başlayarak, gelişmiş ülkeler başta olmak üzere, kapitalist dünyada sınıf mücadelesinin mevzilenmesi böyle bir “sosyal anlaşma” çizgisine hapsedildi.
Burada, kuşkusuz ki, asıl sorun, sendikaların işçilerle bazı hakları konusunda anlaşmaları değil; burjuvazinin karakterinin değiştiği fikridir. Çünkü; “Burjuvazinin artık uygarlaştığı” varsayımı, burjuvazinin artık sömürücü niteliğini kaybettiği, en azından burjuvazi ve işçi sınıfının çıkarlarının uzlaşmaz karşıtlığını yitirdiği, dolayısıyla kapitalizmin süreç içinde tümüyle sosyalizme evrilebileceği fikirine yol açmıştır. Bu var sayım, işçi partilerinin sermayeye karşı mücadelesinin karakterini de devrimci olmaktan çıkarıp reformcu bir çizgiye çekilmesini getirmiştir. Aslında bu, kapitalizmi karakterize eden emek-sermaye çelişmesiyle dünyayı tanımlayan başlıca çelişmelerin karakterinin değiştiği anlamına da geliyordu.

‘YENİ DÜNYA DÜZENİ’NİN YOLU ‘SOSYAL DEVLET’LE DÖŞENDİ
Burjuvazi, tek tek ülkelerde; sosyal hakların, işçilerin yaşama ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi alanlarda tavizler verip “sosyal uzlaşma” çağrısı yaparken, Amerika ve İngiltere başta olmak üzere, kapitalist ülkelerde Mc Cartycilik üstünden yürütülen anti-Stalinizm, anti-komünizm kışkırtılıyordu. Öte yandan, NATO’nun yanı sıra CENTO, SEATO gibi bölgesel paktlarla SB batıdan ve güneyden kuşatılarak bir “yeşil kuşak” da oluşturuluyordu. Kore’den sonra Küba, sonra da Vietnam’a karşı savaş, asılında komünizme karşı bir savaş olarak yürütülüyordu. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da ilerici ve anti-emperyalist gelişmeler, emperyalizme karşı mücadeleler ve sosyalizmle birleşebilecek güçler, istihbarat örgütlerin faaliyetleri ve gerici güçlerin, cuntaların iş başına getirilmesiyle tasfiye ediliyordu.  Ama ne Kruşçevciler ne de euro-komünistler ve kendisine sosyalist diyen uzlaşmacı çevreler, bu olup biteni; kamplar arasında bir rekabetin sonucu olarak ele alıyorlardı. SB’nde iktidarı elinde tutan Kruşçevciler de SB’nin prestiji ve dünyada kazandığı sempatiyi, ABD ve Avrupalı emperyalistlerle aynı platformda rekabet ederek harcıyor; emperyalistlere, karşı darbelerle, geri ülkelerdeki gerici, militarist fraksiyonlarla işbirliği ile karşılık vererek, emperyalizme karşı mücadeleyi onlarla rekabete indirgiyordu. Bu yöndeki tutumları; bu ülkelerdeki gerçek Marksist örgüt ve çevrelerin gelişmesine müdahale ve işçi hareketinin bastırılmasıyla birleşiyordu.
Böylece Kruşçevizmin emperyalist politikalara yönlendirdiği SB, dünya ölçüsünde anti-emperyalist demokratik gelişme ve mücadelelerle değil, darbeler ve cuntacı  burjuva fraksiyonlarla birleşerek, komünist partilerden sonra anti-emperyalist mücadelede de bölünmeleri kışkırtarak Amerika ile aynı silahları kullanarak aynı platformda bir mücadeleye yönelmiş bulunuyordu.
Aslında 70’li yılların başından itibaren kapitalist ülkeler; SB’nin sosyalizmden, Ekim Devrimi’nin amaçlarından uzaklaştığını, uzaklaştıkça da, işçi sınıfı ve anti-emperyalist hareketler karşısında itibar yitimine uğradığını fark ettiler. Dolayısıyla onları bağlayan ve işçi sınıfı ve ezilen halklara karşı dizginsiz bir saldırıya girişmekten caydırıp alıkoyan bu en önemli bağ; dünyadaki sosyalizme yöneliş ve emperyalizme karşı mücadelelerin desteğini alan SB’nin oluşturduğu tehdit ortadan kalkıyordu. Onun için de, ’70’lerin ikinci yarısında itibaren; neoliberal politikalar, önce İngiltere, sonra Amerika’da Teacher ve Reagan’la gündeme girmeye başladı. Burada petrol krizi ve onun ortaya çıkardığı etkenlerin rolü de vardır, ama neoliberalizme yönelişi asıl kışkırtan, kapitalist ülkelerin kendilerini artık sosyalizm ve anti-emperyalist, demokratik muhtevalı halk hareketlerinin tehdidi altında görmemeleridir. Ve sürecin sonraki yıllarda nasıl geliştiği biliniyor.
Gorbaçov, aslında Kruşçevin sözünü ettiği, burjuvazinin artık vahşiliğini kaybettiği, burjuvazi ile proletarya, sosyalizmle kapitalizm arasındaki çelişmenin uzlaşmaz olmadığı fikrine dayanan “barış içinde bir arada yaşama” düşüncesini sonuçlarına götürerek SB’ne son verdi ve Baba Bush’la el ele tutuşarak Yeni Dünya Düzeni’ni ilan etti.
Yeni dünya Düzeni, “sosyalizme ihtiyaç duyulmayacak bir kapitalist düzen” olarak tarif edildi: Evrensel barış, uluslar arasında eşitlik ve adalet, demokrasinin dünyanın her yerinde egemen olduğu ve refahın emek ve sermaye arasında paylaşıldığı bir dünya!
Ama propagandası yapılan bu “dünya”nın yerine, aslında, söylenenin tam tersine, dünyanın her köşesinin savaş alanına dönüştürüldüğü, ABD’nin hiçbir uluslararası anlaşmayı ve uluslararası hukuku dinlemediği, BM kararlarının bile açıkça çiğnediği, açlık ve yoksulluğun devasa büyüdüğü bir dünya düzeni kuruluyordu. Küreselleşme ütopyası etrafında neoliberal politikalarla emeğin tüm kazanımları ve sosyalizmin insanlığa kazandırdığı tüm kurum ve değerlerin ortadan kaldırılması amaçlanıyordu.
Yeni dünya Düzencileri “küreselleşmiş bir dünya” tarifi yaparken, bu; aslında 1950’li, ’60’lı yıllarda, “sosyal uzlaşma”yla varılan ve işçi sınıfıyla (sendikalar ve kendisini işçi sınıfı partisi sayan parti ve çevrelerle demek daha doğru) burjuvazi arasında, bir takım sosyal haklar ve ücretlerin yükseltilmesi karşılığında kapitalizmi yıkmaktan vazgeçme anlaşmasının kapitalistler tarafından yok sayılmasının da ilan edilmesiydi. Böylece kapitalistler kendilerini artık o uzlaşmanın koşullarıyla bağımlı saymıyordu. Buna karşılık, sendikalar, artık tamamen sosyal demokratlaşmış eski işçi partileri, eski Marksist çevrelerse, sanki bu “uzlaşma anlaşması” hâlâ devam ediyor gibi davranmayı sürdürdüler.
Sürece bir bütün olarak bakıldığında şunlar apaçık görülecektir:
1-) İşçi sınıfının ve sosyalizmin kazanımları olan sosyal ve ekonomik haklar bütünü üstünde gerçekleştirilen “sosyal uzlaşma”, işçi sınıfı için bir tuzağa dönüşmüş, bu vesileyle sermaye işçi hareketini denetim altına alarak, kendi mevzilerini işçi sınıfına ve sosyalizme karşı rahatça tahkim etmiş, dahası işçi sınıfını kuşatarak, “vermek” zorunda kaldıklarını geri almak için 1990’larda gerçekleştirdiği operasyonu mümkün kılacak hazırlıkları yapmıştır.
2-) Burjuvazinin düne göre daha uygar, daha uzlaşmacı bir karakter kazandığı, baskıcı ve sömürücü karakterinin değiştiği iddiasının sadece bir propaganda olduğu ortaya çıkmıştır. Neoliberal politikalar dönemi göstermiştir ki, burjuvazinin sömürücü, baskısı karakteri eskisi gibi sürerken, o, 1960’larda işçi sınıfının mücadelesi ve sosyalizmin kazandığı mevziler karşısında benimsediği uzlaşmacı tutumu 1980’lerden itibaren terk ederek, daha da aç gözlü bir biçimde işçi haklarını ortadan kaldırmak için saldırıya geçmekten, çalışma ve yaşama koşullarını daha da ağırlaştırmaktan çekinmediğini göstermiştir. 6 Ocak 2004 tarihli Evrensel’de Serdar Derbentli’nin köşesinden Almanya için yazdıkları bu durum çarpıcı bir göstergesidir:
“Eylül 1998’de sendikaların büyük desteğiyle hükümete gelen sosyal demokratlar emekçilerin kazanılmış bütün haklarını gasp ediyorlar. Bununla da yetinmeyip on yıllardır müttefikleri olan sendikaların örgütlenme haklarına saldırıyorlar. Son olarak hükümet, sermayenin direktifi doğrultusunda TİS’lerin özerkliğine saldırıya geçti. Hükümet sendikalara daha fazla uzlaşmacı davranmalarını dayatıyor: ‘Ya uzlaşır ve TİS’lerin delinmesine müsaade edersiniz ya da biz yasalar çıkartarak TİS’lerin genel geçerliliğini engelleriz.’ Yıllardır ‘sınıfların kalktığından’, ‘sınıf mücadelesinin’ bittiğinden dem vuran DGB ve ona bağlı sendikaların bürokratları bastılar feryadı: ‘Bu tepeden sınıf mücadelesi dayatmasıdır.’”
3-) Burjuvazinin karakterini değiştirdiği saptaması ve bundan çıkarılan devrimin gereksizliği kuramı; eğer bilerek geliştirilmiş hainane bir kuram değilse, aşırı aptalca, burjuvaziye duyulan derin imanın yön verdiği sınıfa yabancı bir tutumun ifadesidir.
4-) Yeni Dünya Düzeni, 1990’ların başında dünyanın gelişmiş kapitalist ülkelerinin çıkarları doğrultusunda ve onlar etrafında bir küreselleşme zorlamasıydı. 11 Eylül’den beri ise, küreselleşme, Amerika’nın çıkarları etrafında tüm dünyanın küreselleşme zorlamasına dönüşmüştür. “Ya bizden yanasınız ya da teröristlerden” formülasyonu bu zorlamanın en yalın hali oldu. Olup bitenler, bugün de, dünyanın 20. yüzyılın başındaki gibi; emperyalist, büyük devletlerin birbirinin gözünü oymak için mevzilenmeye yöneldiği, emperyalist ülkelerin, özellikle ABD’nin yeni bir dünya savaşı için mevzilenmeye giriştiği bir dünyadır. Üstelik, bu sefer savaşı dayatan “gelişen genç emperyalist” değil, zaten sistemin patronu olan emperyalisttir. Ve bu yüzden de dünya ve insanlık, bu emperyalistin dünya egemenliğini sınırsızca sürdürme stratejisine bağlanmaya zorlanma gibi büyük bir tehdit altındadır.

BURJUVA DEVLETİN ‘YENİDEN YAPILANMA’SI**
Uluslararası burjuvazi, 1990’ların başından beri, açıkça, kendi devletini “hantallık”, “rüşvet”, “çürümüşlük”, “israf” gibi pek çok şeyle eleştirmektedir. Ve sürekli olarak “yeniden yapılanma” derken; ekonomik, siyasi, idari, sosyal yapıyı yeniden yapılandırmak”tan söz etmektedir.
Mevcut devlet yapısındaki bürokrasiden; çürümüşlükten, adam kayırmacılıktan vb. bunalan insanlar da, “evet eleştiriler doğrudur, yeniden yapılandırılsın” demektedirler. Ama, sermaye güçlerinin “yeniden yapılandırma” dedikleri ile, emekçilerin, halkın devlet ve idare karşısındaki şikayetleri aynı nedenlerle değildir. Halk, devletle yüz yüze gelenler, idarenin labirentlerine düşenler; bürokrasiden, rüşvetten, halkın değil varlıklıların işlerinin yürümesinden şikayet ederken, egemenler ve onların propagandacıları “hantallık”, “bürokrasi” dediklerinde; devlete yüklenmiş olan sosyal görevlerden; eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamu hizmetlerinin devlet tarafından üstlenilmiş olmasından, devletin ekonomiyi denetlemesinden ve karaborsayı, fahiş fiyatı vb. kontrol etmesi gibi faaliyetlerden ve yanı sıra geri ülkelerin sanayi ve tarım gibi alanlarda koruyucu önlemler almasından yakınmaktadırlar.
Çözümler de buna göre olmakta; neoliberaller devletin; devletin bir alanını oluşturan idarenin, merkezi ve yerel yönetimlerin vergi toplamak, güvenlik gibi başlıca işlerle uğraşması, ama geri kalan her şeyi piyasa koşullarında yapılması için özel kişilere, özel firmalara devretmesini istemektedirler.
Dolayısıyla kapitalizmin kendisini yeniden yapılandırmasından, bu “yenilenme”nin temeline konulan her tür mal ve hizmetin piyasa koşullarında üretilmesi ve devletin, kamunun piyasanın ürettiği hizmet ve mal alanlarından tümüyle çekilmesi isteğine uygun olarak, devletin bütün faaliyet alanlarında da buna uygun düzenlemeler kastedilmektedir.
Demek ki, burjuvazi, kendi devleti açısından; 20. yüzyıl boyunca işçi sınıfı ve sosyalizmin kazanımları olarak kendisine dayatılmış görevleri terk ederek; o klasik tanımında ifade edilen “egemen sınıfın örgütlenmiş şiddet aracı olama” görevi dışında kendisine yükümlendirilen görevlerden kurtulmak istemektedir. Eğitim reformu, “sağlık reformu”, “sosyal güvenlik reformu”, “personel reformu”, “çalışma yaşamı reformu” gibi her şeyin başına reform lafını getirerek yapılan işler, aslında bir reformdan çok, bir restorasyon, çürüyen, tahrip olan burjuva devlet yapısının yenilenmesi, tamir edilmesidir.
En gelişmiş kapitalist ülkelerden en gerilerine kadar, bütün ülkelerde, burjuvazinin bu uluslararası programı hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.
Elini kolunu emperyalizme, özellikle de Amerikan emperyalizmine kaptırmış Türkiye ise, pek çok bakımdan olduğu gibi, sermayenin uluslararası “yeniden yapılanma” operasyonundan en çok etkilenen ülkelerden birisidir. Aynı zamanda, pek çok bakımdan pratikte olanlar, teorinin söylediklerine neredeyse bire bir karşılık gelmektedir.
Şu günlerde gündemde olan ve “yerel seçimler” nedeniyle de ayrıntıları ile tartışılacak olan Kamu Yönetimi Temel Kanunu (KYTK) ve ona bağlı olarak çıkarılması planlanan Kamu Personel Rejimi Kanunu ile Yerel Yönetimler Kanunu, devletin yeniden yapılanmasının (İş Yasası’nın değiştirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi girişimleri, özelleştirme, esnek çalışma vb. ile birlikte) çok tipik bir ifadesi olarak karşımıza çıkmıştır.
Türkiye’nin egemenleri; bürokrasiden, Kürtler üstündeki baskıdan, eğitim ve sağlık hizmetlerinin çöküşünden, sosyal güvenlik hizmetlerinin aksaması ve yetersizliğinden, akla gelen her sorun dolayısıyla yükselen şikayetler karşısında; “İşte Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile bunları çözeceğiz. Özelleştirme tamamlanırsa bütün bu sorunlar ortadan kalkacak”, “Yerel Yönetimler Yasası ile bürokrasi, hantal devlet aşılacak; hatta Kürt sorunu çözülecek, Türkiye’nin demokratikleşmesinde ileri hamleler yapılacak!” propagandasını geliştirmekte; ve, bu yasalar ve devletin yeniden yapılanması doğrultusundaki girişimler, halkın şikayet ettiği sorunları çözme amaçlı girişimler olarak sunulmaktadır.
Gerçekte ise, egemenler; bütün bu şikayetleri, yığınları, kendi sistemlerini yenilemenin ve halkın asırlık kazanımlarını ortadan kaldırma stratejilerinin arkasına çekmek için kullanmaktadırlar. Onun içindir ki, Kamu Yönetimi Temel Kanunu üstünde yürütülen tartışma; ancak şu iki temel soruya yanıt vererek anlaşılabilir olmaktadır.
1-) Çıkarılmak istenen yasa gerçekte nasıl bir “yeniden yapılanma” amaçlamaktadır? Kimin, hangi sınıfın, hangi güç odaklarının ihtiyacıdır?
2-) Bu yasa (taslağı) hangi sınıfın, hangi güçlerin ihtiyacından doğmuştur; hangi sınıf ve güçlerin egemenlik stratejisinin bir unsurudur?
Önce birinci sorunun yanıtına bakalım:
Her şeyden önce, iskeleti Cumhuriyet’le kurulan ve geçen 80 yıl içinde çeşitli payandalarla, restorasyonlarla güçlendirilen egemen sınıfların devleti ve onun “idari yapısı”, seksen yaşında bir gemi gibi, hurdaya çıkarılacak kadar eskimiş, çürümüş, perçinleri paslanmış, pek çok yerinden su alır hale gelmiştir. Hantallık, rüşvet, iltimas, israf, bürokrasi, birçok alanda sistemi tıkamakta; devlet gemisinin ağır ağır suya gömülmesi manzarasını yaratmaktadır.
Egemen sınıflar arkalarına IMF, Dünya Bankası ve sermayenin öteki uluslararası güç odaklarını alarak, bu çürümüş, ağırlaşmış, her yandan su alan “idari yapı”yı restore ederek yeniden yüzdürmek, kullanılır hale getirmek istemektedir. Ama, bunu yaparken de, asıl olarak, artık devletin sırtında bir ağırlık olarak gördükleri emekçi sınıfların hakları, parasız eğitim, parasız sağlık hizmeti gibi son yüzyıl içinde devlete yüklenen çeşitli sosyal hizmetleri, sosyal görevleri devletin sırtından atarak “gemiyi hafifletme”yi ve “yüzdürmeyi” hesaplamaktadırlar. Başka bir söyleyişle, egemen güç odakları, kendi sistemlerini ve kendilerinin bu hale getirdiği idareyi değiştirmek istemekte, ama bütün bu değişiklikleri halkın ve ülkenin çıkarları için yaptıklarını propaganda etmekte, buna inandırıcılık kazandırmak için de; “hantallık”, “rüşvet”, adam kayırma”, “çürüme”, “bürokrasi”, “israf” gibi kendi sisteminin hastalıklarını öne sürüp, onları kaldıracaklarını iddia etmektedirler.
Bu yasanın arkasında IMF ve dünya Bankası da olduğuna göre, şu çok açıktır ki; bu yasa, Türkiye’nin egemenlerinin ihtiyaçlarından da öte, uluslararası sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan, Türkiye ile uluslararası sermaye güçlerinin entegrasyonuna hizmet eden bir yasa olarak hazırlanmıştır.
Demek ki, Kamu Yönetimi Temel Kanunu’na egemen sınıflar ve arkasındaki uluslararası sermaye güçleri acilen ihtiyaç duymaktadır.
İkinci sorunun yanıtı da burada saklıdır. Çünkü egemen sınıflar kendi sistemlerini değiştirmek için ekonomide, siyasette, hizmetler alanında (özelleştirme, taşeronlaştırma, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetlerin piyasalaştırılması, düzen partilerinin aynı ekonomik ve sosyal programa bağlanarak gerçekte tekleştirilmesi, eski siyasi partilerin tasfiyesi vb..) önemli değişiklikler yaparken, bunu, idari yapıyla tamamlamak, bu yapılan işlerin idari yapıdaki (merkezi ve yerel yönetimlerin görevlerinin, üstlendikleri hizmetlerin ve buralarda çalışan personelin çalışma koşullarının piyasa kurallarına göre yeniden düzenlenmesi..) karşılığını da oluşturmak durumundadır. Çünkü egemenlerin iktidarı ve Cumhuriyet tarihi boyunca geliştirdiği başlıca politikalar tıkanmıştır.
Kısacası, Kamu Yönetimi Temel Kanunu ve ona bağlı olarak çıkarılması planlanan kanunlar; sermayenin kendi devlet örgütünün etkinliğini artırmak için (bunu devlet tanımında kullanılan sözcüklerle; “egemenlerin emekçi sınıflar üstündeki baskısını daha etkin bir biçimde sürdürmesi için” biçiminde ifade edebiliriz), devlet örgütünün idari yapısını yenilemek, emekçilerin mücadelesinin devlete (merkezi ve yerel yönetimlere) yüklediği görevlerden kurtulmak istemektedirler. “Yeniden yapılanma” adı altında sürdürülen gayretlerin tümü, elbette söz konusu kanunlar da, egemenlerin, bu, devleti yeniden organize etme stratejisinin bir dayanağıdır. Bu yüzden de emekçilerin, ilerici ve demokrat güçlerin bu yasalarda iyilikler keşfetmeleri; “şu maddesi iyi bu maddesi kötü” yaklaşımıyla tartışmaya katılıp bu yasalara genel kabul vermeleri, kanunların amaç ve gerekçelerinin emekçiler içinde meşruiyet kazanmasına olarak tanımaları, sermayenin stratejisine bağlanmak anlamına gelir.
Amerikancılıktan AB ile bütünleşmeye, Kıbrıs’tan Kürt sorununa, demokratikleşmeden, “çok partili hürriyetçi siyasi düzen”e, idari ve adli sistemden şeriatla mücadeleye, ekonomik düzenden çeşitli sosyal politikalara kadar bütün alanlarda egemenlerin politikaları çökmüştür.
AKP, işte bütün bu alanlarda sistemi yenilemenin partisi olarak görev üstlenmiştir. Statükoyu ise, CHP savunmaktadır.
Dolayısıyla bu durum, AKP’yi sistemi değiştirmek isteyen, bu nedenle reformcu, değişim yanlısı, eski yapıdan ve onun sorunlarından sorumlu olmayan bir parti gibi göstermektedir. CHP ise, statükonun koruyucusu olarak, halkın şikayet ettiği her şeyden sorumlu olarak, eskinin savunucusu olarak görünmektedir. CHP de, aldığı tutumla bunu hak etmektedir ve asılında AKP’ye ve egemenlere bu yolla hizmet sunmaktadır.

İSRAF, RÜŞVET, BÜROKRASİ BURJUVA DEVLETİN HASTALIĞIDIR
Egemen sınıfların propagandacıları, en çok devletin israfçılığından, bütçe açıklarının getirdiği yükten söz etmekte, yapacakları reformların amacının da, devleti israftan, ekonomiyi yükten kurtarmak olduğunu iddia etmektedirler. Ama, kapitalist devlet bir israf devletidir ve bugüne kadar kapitalistlerin israfı önledikleri de görülmemiştir. Tam tersine, israfı ortadan kaldırmaktan söz ederken, öteki iddiaları gibi bununla da başka amaçlar gütmekte; bütçeden sosyal güvenliğe, eğitime, sağlığa ve öteki kamu hizmetlerine ayrılan payları “masraf kapısı” sayıp ortadan kaldırarak israfı önleyeceklerini söylemektedirler. Oysa asıl masrafları sağlayan bürokrasiye, askeriyeye, polise yapılan masraflar bütçenin en büyük bölümünü oluşturmaktadır. Bu da zorunludur. Çünkü burjuva devlet; kendisinden olmayan, çıkarı bu sistemle çelişen, üstelik de burjuva bir bilinçle, kendi çıkarını düşünmeyi her şeyin önüne koymayı öğütlediği “insanı” devlet hizmetine koşarken, ona bir maaş bağlamakta, ister istemez, kayıtlar, denetçiler, denetçinin denetçisi gibi bir bürokrasi oluşturmakta, bu düzenlemelerin boşluklarında, işlemez hale geldiği noktalarda ise, rüşvet, adam kayırma, devletin olanakların “etkili” ve yetkili kişiler tarafından yağmalanması devreye girmektedir. Toplam Kalite Yönetimi, sadece, bu bürokratik mekanizmayı daha da güçlendirmekten, kayıt-kuyut ve denetimi etkinleştirme adına bürokrasiyi artırmaktan, çalışanları birbirinin gardiyanı olarak görevlendirip baskıyı genelleştirme ve süreklileştirmekten başka bir yenilik de getirememiştir. Ve yine, bir zamane harikası olarak sunulan Toplam Kalite Yönetimi; devletin sivil hizmetlerinin, tıpkı askeriyedeki gibi, en basit işler de dahil, her işin bir prosedüre bağlanmasıyla, bürokrasi ve israfı sınırsız artıran, insana güvenmemeyi bir erdem düzeyine yükselten bir yönetim olmuştur.
Aslına bakılırsa, “israf” eleştirisi sosyalizmin kapitalizme karşı yönelttiği en temel suçlamalardan birisidir. Sosyalizm, kapitalizmi, hem profesyonel bir memurlar ordusu, hem de dev bir asker ve polis ordusu besleyerek toplumsal üretimin büyük bir bölümünü heder ederken, aynı zamanda, krizlerle üretim araçlarını da tahrip etmekle suçlar. Nitekim, Paris Komünü, israfı önlemek üzere, profesyonel devlet memurluğunu ortadan kaldırarak, devlet işlerini herkesin yapacağı kadar basitleştirip, üretimin örgütlenmesi içinde bu tür denetim ve yönetim işlerinin de herkes tarafından yapılan bir işe dönüştürülmesini amaçlayarak çözmeye yönelmiştir. SB’nde de bu tür “bürokratik” görevler, kolhozlar ve sovhozların örgütlenmesi içinde ve yönetim ve denetim ayrı bir memur işi olmaktan çıkarılarak çözülmüş; sosyalizmin kuruluşundaki ilerleme ve dünya ölçüsünde egemenliğine bağlı olarak, askerlik ve polislik gibi güvenlik işlerinin de profesyonel hizmetler olmaktan çıkarılmasının mümkün olacağı, SB deneyi içinde görülmüştür.
Bilgisayar teknolojisindeki gelişme ve bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte; daha Marx ve Engels’ten başlayarak, sosyalizmin kuramcılarının bürokrasiyi kaldırarak, sosyalizmin, israfın temeli olan masrafları ortadan kaldıracağı tezi az çok düşünen herkes için görülebilir bir şey haline gelmiştir. Çünkü bilgisayar, sosyalizmin temel bir sorunu olan sayısız daldaki üretimin kaydı ve toplumun ihtiyacına göre bölüşümün sağlanması sorununu basit işlemler sorununa dönüştürmektedir.
Ancak, kapitalizmde bilgisayarın bürokrasiyi kaldırmak için kullanılmasının hayal olduğunu, yaşananlar göstermiştir. Mevcut kapitalist sistemde bilgisayar ve elektronikteki gelişmeler, kamu hizmetlerinin ortadan kaldırılması ve devlet hizmetlerinde çalışan emekçilerin işsizliğe terk edilmesinde işe yaramış; ama, hizmet ve üretimde çalışan işçilerin yerine daha çok güvenlikçi, daha çok polis, daha çok denetçi alınmak zorunda kalınarak, aslında bürokrasi büyümüştür. Gelişmiş ülkelerde her bin vatandaşa düşen polis ve memur sayısının giderek artma eğilimi göstermesi, kapitalizmin bürokrasi ve israf gibi konularda bir labirentte olduğunu, bürokrasinin, bir taraftan azaltılmaya çalışılırken, öte yandan kaçınılmazlıkla büyümekte olduğunu kanıtlamaktadır.
Bürokrasi büyüdükçe rüşvet de büyümektedir. Çoğu zaman göz yumulan, kimi zaman da mücadele ediliyor görünülen rüşvet, kapitalist devletin asla iyi olmayan ve olamayacak olan bir hastalığıdır. En gelişmiş ülkelerin en önemli firmaları ve en üst yöneticilerinin de adlarının karıştığı rüşvet skandallarının hiç eksik olmaması, rüşvetin bir Türk icadı ya da geri kalmış ülkelere özgü bir şey olmadığının, tersine mülk sahibi sınıfların devletinin onmaz bir hastalığı olarak ortaya çıkıp günümüzde de sürdüğünün göstergesidir. Hiçbir “reform” ve “yeniden yapılanma” da burjuva devleti bürokrasiden, rüşvetten ve israftan kurtaramaz. Eğer bu belalardan kurtulmak isteniyorsa, bunu tek yolu, burjuva devletten kurtulmaktır. Bürokrasiden, rüşvetten, israftan şikayet edenler, bunda samimi iseler, gereğini, burjuva devletin güçlendirilmesi, etkinliğinin artırılması demek olan “yeniden yapılandırma” girişimlerinde değil, burjuva devletin ortadan kaldırılması mücadelesinde, sosyalizmin saflarına geçmekte aramak durumundadırlar. Aksi halde burjuvaziye hizmet etmiş, bürokrasinin, rüşvetin ve rüşvetçilerin, israfın ömrünün uzatılmasına, hatta yayılmasına hizmet etmiş olurlar.

* Sosyal devlet: Bu kavram, burjuva devleti uzlaşmacı göstererek şirinleştirmek, devletin bir şiddet aracı olmaktan çıktığını ifade etmek için burjuvazinin propagandacıları tarafından piyasaya sürülmüş, ama onlardan çok, sendika bürokrasisi, eski Marksistlerin, Kruşçevcilerin, euro-komünistlerin, sosyal demokratların kullandıkları bir kavramdır. Kullanımı bu kadar yaygınlaşınca, kavram ister istemez, gündelik dile de geçmekte; işçiler, emekçiler, ilerici ve demokrat çevreler tarafından devlet hakkında hayaller yayma “art niyeti” olmadan da kavram kullanılmaktadır. Özgürlük Dünyası’nda bugüne kadar ve elbette bu yazı boyunca da “sosyal devlet” kavramı “tırnak içinde” ve devlet hakkında hayaller yayma işlev ve amacı bilenerek, bu nedenle de olumsuz anlamda kullanılmıştır.
** “Burjuva devletin yeniden yapılanması” ifadesi, eski yapının istenmeyen yanlarının dışlanması ve emek mücadelesi tarafından tahrip edilen burjuva devlet mekanizmasının çeşitli bölümleri tamir edilip, bugünün imkanlarından da yararlanılarak, burjuva devletin “orijinal yapısına” mümkün olan en uygun biçimde yeniden kurulmasıdır; bir tür restorasyondur. Bu yüzden de “yeniden yapılanma”, aslında, “eski yapının daha eski bir biçimle yenilenmesi”dir. Bu yüzden, “yeniden yapılanma” için girişilen çabalar bir reform değil, bir karşı reform, bir restorasyondur.

“Savaşa Dur de, Demokrasi için Birleş!”*

Son yıllarda Ortadoğu dünyanın en sorunlu bölgesi haline gelirken, bu bölgenin Batı emperyalizmi ile İsrail’den sonra en içli dışlı ülkesi olan Türkiye, bölgeye yönelik emperyalist müdahalelerden doğrudan etkilenen, ama aynı zamanda bu müdahalelerin bir aleti olarak da rol üstlenen bölgenin en sorunlu ülkelerinden biri haline geldi.
Bölgeye emperyalist müdahalelerin Irak’ın işgaliyle doruğuna varması ve 2007’den itibaren “bölgesel güç” ilan edilen Türkiye’nin, Ortadoğu’da, ABD’nin bir adım geri atarak “boşalttığı” yeri doldurmaya başlamasıyla, bölgedeki gelişmeler, Batı emperyalizmi ile bölge ülkeleri arasında çatışmalar değil bölge ülkelerinin kendi aralarındaki çatışmalar görünümü kazandılar. Suriye-Türkiye, Türkiye-Irak, Türkiye-İran arasında giderek çatışmalı hale gelen süreç, Rusya ile Türkiye arasındaki gerilimin tırmanması, bu gelişmenin tipik görünümleri olarak ortaya çıktı.
Ve son yıllarda emperyalistlerin bölgeye müdahalelerinin çeşitlenip etkinleşmesi ve Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan üzerinden Suriye’ye yönelik müdahale, İran’a yönelik kuşatmanın tırmandırılması, bölge ülkeleri arasında cepheleşmeler gibi gelişmeler, bölge ülkelerinin hızla silahlandırılmasıyla birleşince, Ortadoğu, savaş etkenlerinin hızla yükseldiği bir bölge oldu. Dincilik, mezhepçilik ve ırkçılığın günlük politikanın en önemli dayanakları olarak kullanılması rutin hale geldi.
Bölgedeki ve ülkemizdeki gelişmeleri dikkate alan Emek Partisi, silahlanma ve emperyalistlerle gerici hükümetlerin bölgede savaş etkenlerini yükseltme politikalarına karşı bir mücadeleyi öne çıkaran ve özgürlük ve barış taleplerini halk yığınları içinde tartışılmasını, işçilerin ve halkın politikaya müdahalesini ilerletmeyi amaçlayan bir kampanya başlatmıştır.
İçinden geçilen sürecin özellikleri dikkate alındığında, kampanyanın iki başlıca hedefi vardır: Bunlardan birincisi, yığınların aydınlatılması faaliyetinin daha sistemli ve daha yoğun bir biçimde barış ve demokratikleşme sorunları üzerinden yürütülmesidir. İkincisi ise, bu süre içinde ortaya çıkan güçlerin, barış ve demokrasi talepleri üzerinden birleştirilip mücadeleye müdahil olmaları için adımların atılmasıdır.

YIĞINLARIN AYDINLATILMASI FAALİYETİNDE BAŞLICA SICAK DAYANAKLAR
Yığınların aydınlatılması için, emekçi yığınlar arasında (işyerlerinde ve emekçi semtlerinde) ajitasyonun nicel ve nitel bakımdan düzeyinin yükseltilmesi zorunludur. Ki, burada hükümetin iç ve dış politikasının teşhiri, halkın ve işçi sınıfının özgürlük demokrasi ve barış taleplerinin içeriklerinin yenilenmesi son derece önemlidir.
Bu faaliyet içinde devrimci ajitasyonun üzerinde duracağı başlıca konular şöyle sıralanabilir:

1-) Bölgede silahlanmanın artması
ABD bir yandan bölge ülkelerindeki kendi üslerini yenileyip daha modern ve etkili silahlarla donatırken, ABD 5. Filosu’nun Bahreyn’deki üssü de yenilendi. Bölgede yeni emperyalist savaş üsleri kurulurken, NATO paravanası arkasında, Afganistan ve Türkiye başta olmak üzere NATO üsleri güçlendiriliyor. Silahlanmaya dair ikinci olgu ise, bölge ülkelerinin silahlanmasına hız verilmesi biçimindedir. Özellikle petrol zengini ülkelere akan petro-dolarlar, Batılı silah tekelleri tarafından bu ülkeler tepeden tırnağa en modern savaş uçaklar ve füze sistemleriyle donatılmak üzere satılarak geri alındı. İsrail’in askeri gücü artırıldı ve gayri resmi bir biçimde çoktan nükleer silahlarla donatılmış bulunuyor. Ülkeler arasındaki silahlanma yarışı da kuşkusuz hızlandı.

2-) Bölge ülkelerinde çelişkilerin derinleşmesi, istikrarsızlığın artması ve Arap isyanları
Bölgeye yönelik olarak giderek artan emperyalist müdahale, emperyalist ülkelerin kendi çıkarlarını korumak üzere, bölgedeki şeyhler, krallar ve Mübarek türü diktatörlüklerin yönetimlerinin sürmesine destek biçiminde ortaya çıkarken, bölge halklarının daha da yoksullaşması, işsizliğin devasa boyutlara varması, eğitim ve sağlığa dair taleplerin büyümesi ve nihayet kapitalist dünyadaki krizlerin de etkisinin bu çelişkilere eklenmesiyle ayaklanmalar gündeme geldi. Bölgedeki istikrasızlık bir yandan bu isyanları kışkırtırken, öte yandan da emperyalistlerin bölgeye müdahalelerine zemin oluşturdu. Libya ve Suriye’ye emperyalist müdahale Mısır ve Tunus’ta Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesi gibi bölgedeki istikrarsızlık içinde ortaya çıkan gelişmeler, sağ ve sol ulusalcı çevreler ve kimi “solcu” grupların da gayretiyle yığınlar açısından anlaşılır olmaktan çıkarılırken, aynı zamanda emperyalist müdahalelere haklılık sağlayan gerekçelerin üretilmesine de dayanak yapıldı. Bu yüzden de bölgedeki gelişmeleri, emperyalist müdahaleleri, halkların buna karşı direnişinin ifadesi de olan isyanları, bölge gericiliklerinin rolünü bölgenin gerçekleri içinde açıklamak, bölgedeki barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin anlaşılması ve büyütülmesi bakımından son derece önem kazanmış bulunmaktadır. Onun içindir ki, emperyalistlerin bölgeye müdahalesi ve Arap isyanları ekseninde bölgede olanların gerçek içeriklerinin açıklanması, kampanyanın elbette belki biraz fonunu oluşturacak, ama sürekli bir zemini olacaktır, olmalıdır.

3-) Türkiye’nin Batı emperyalizminin bölge stratejisine tam uyumu
2007 Eylül’ündeki Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra, Türkiye, Batı emperyalizminin bölge stratejisine hiçbir itirazı kalmadan bağlanan bir ülke durumuna gelmiştir. Öyle ki, NATO’ya ilk girildiği 1950’lerden beri Türkiye-ABD ve Türkiye-NATO ilişkileri hiç bu kadar sorunsuz olmamıştır. Ki, bu çerçevede NATO’nun stratejik önemdeki Füze Kalkanı Sisteminin radarlarının Kürecik’e konuşlandırılması, NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın İzmir’e taşınması, Patriotların hiçbir soruna meydan verilmeden Türkiye yerleştirilmiş olması bu ilişkin düzeyini göstermesi bakımından önemli olmuştur. Nitekim, Batı emperyalizminin İran’ı kuşatma taktiğinin uygulanmasında Türkiye adım adım Batı emperyalizminin çizgisine girmiş; İran, Irak, Suriye ile ilişkilerini ABD ve müttefiklerinin istediği çizgiye çekmiş bulunmaktadır. AKP Hükümeti ve Türkiye’nin milliyetçi ve muhafazakar çevrelerinin Türk-İslam sentezcisi ideolojisiyle uyumlu olarak “geliştirilen” yeni Osmanlıcılık, son yıllarda iyice palazlanan büyük sermaye güçlerinin yayılmacı amaçları ve bölgeye yönelik girişimleriyle birleştirilerek sunulurken, Yeni Osmanlıcılık, emperyalizmin bölge ihtiyaçlarıyla uyumlaştırılmıştır. “Komşularla sıfır sorun”la başlayan ve bu doğrultuda atılan adımlarla başlatılan yeni Osmanlıcı hamle, Batı emperyalizminin stratejisine uyum (İran’ın kuşatılmasına aktif katılım için İran’la dost ülkelere karşı sert tutum alma) uğruna terk edilerek dışarıya yönelik olarak sert ve saldırgan bir biçim kazanırken, yeni Osmanlıcılık daha çok içeriye ve dinci, milliyetçi çevrelere yönelik bir propaganda argümanına dönüştürülmüştür. Batı emperyalizminin stratejik hedefleri doğrultusunda İran’ı kuşatmak üzere İran’ın yanı sıra Irak ve Suriye ile ilişkileri gerilen ve diplomatik bakımdan bile sorunlu hale gelen Türkiye, gerçekte, kendisi kuşatılan bir ülke durumuna gelmiştir.

4-) Yarım yüzyıl sonra Türkiye yeniden silahlanıyor
1950’li yılların başında NATO’ya giren Türkiye, ordunun modernize edilmesi adı altında Amerikan silahlarıyla silahlandırılırken, Sovyetler Birliği’ne karşı Jüpiter füze sistemiyle de donatılmış, toprakları üzerinde pek çok yere radar üsleri kurulmuş, İncirlik SB’yi kontrol altına alan U-2 casus uçaklarının üssü haline gelmişti. Sonraki yıllarda bu üsler Türkiye’nin ilerici güçlerinin mücadelesiyle tedricen ve kısmen de olsa tasfiye edildi. Bugün, o yıllardan sonra, Türkiye ilk kez yeni ve etkili NATO silahlarıyla silahlandırılırken, topraklarında yeni radar ve füze üsleri de kuruluyor.  Kürecik üssü ve Patriotlar ile NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın İzmir’e nakli bu kategoriden girişimler olarak sürmektedir. Öte yandan da yeni hava savunma sistemleri alınması, yeni füze sistemleri, yeni savaş uçakları F-35, AWACS’lar alınması gündemdedir. “Yerli savaş sanayi” de tam istim çalışmaktadır. Altay tankı, yerli saldırı helikopteri, yerli insansız hava araçları ve askeri amaçlı Göktürk-2 uydusu (sırada Göktürk-3 var) gibi yeni silahlanma girişimlerinden sonra, şimdi de, ilk Türk uçak gemisi için ihale girişimleri başlatılmıştır. Önümüzdeki birkaç ay içinde bu uçak gemisinin yapımı için ihale sonuçlanacak aşamaya gelmiştir. Dahası Akkuyu’da kurulacak nükleer santralin bir amacının da nükleer silah teknolojisi geliştirmek olduğu artık çok gizlenen bir amaç da değildir. Bunu için İsrail ve İran’ın nükleer silaha sahip olması bahanesi bile yeter. Dahası hükümetin silah sanayine yönelik yatırımları da bütçeden ve çeşitli asker fonlar kapsamında yapılmaktadır. Türkiye’nin silahlanma için hevesli tutumu, yeni Osmanlıcılık adı altında eski Osmanlı topraklarında egemenlik (ağabeylik deniyor) peşinden koşması, emperyalizmin bölgesel gücü rolü üslenmesi, bölgenin diğer ülkelerinde de silahlanmayı teşvik etmektedir. Patriotlar gibi NATO silahlarının bölgeye taşınmasının da bölgedeki silahlanmayı hızlandırıcı bir etki yaptığı son gündemdeki tartışmalarla da iyice açığa çıkmıştır.
Ancak burada silahlanması, hele de Türkiye’nin yerli silah üretmesi (“emperyalist ülkelere bağımlılığın azaltılması” demagojisi) “ulusal bir sorun” olarak görüldüğü ve bu yaygın bir önyargı oluşturulduğu için belki ajitasyonumuzda en incelikli yanlarından birini teşkil edecektir. Özellikle ulusalcı çevrelerin ve hükümetin bu konudaki propagandası kırmak için daha çok çabaya ihtiyaç olacaktır.

5-) Barış ve demokrasi mücadelesinin başlıca bileşeni olarak Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme sorunu
Eğer bugün bir barış ve demokratikleşme kampanyasından söz ediyorsak, bu kampanyayı böylesine sıcak yapan en önemli unsur, Türkiye’de ve bölgede Kürt sorununun çözümü için verilen mücadelenin geldiği aşamadır. Çünkü, Hükümet ve arkasındaki gericilik, Türkiye’nin Kürt sorununu, barışçı, iki halkın hak eşitliği ve gönüllü birliğini esas alarak değil, mevcut statükonun restorasyonu üzerinden “çözmekte” ısrar etmektedir. Bu yüzden de, kampanyanın en önemli bileşenlerinden birisi, Kürt sorununun demokratik ve barışçı çözümü için geniş emekçi yığınlar içinde, sendikal çevrelerde, aydınlar (bilim, kültür ve sanat çevreleri içinde) arasında açılacak tartışmalardır. Ki burada emekçilerin, sendikal çevrelerin ve aydınların içinde yeni güçlerin barışçıl çözümden yana çekilmesi, sendikaların, emek örgütlerinin ve çeşitli kitle örgütlerinin en azından bir bölümünün daha etkin bir mücadele hattında demokrasi ve barış gücü olarak birileşmeleri ve barışçıl çözümden yana ağırlık koymaları için adımlar atmaları, bu konuda hissedilir bir ilerleme sağlamalarının bu kampanyanın en dikkate değer gelişmesi olacağını şimdiden söyleyebiliriz.
Çoktan bölgesel, hatta uluslararası bir soruna dönüşmüş olan Kürt sorununu şiddetle çözmeyi amaçlayan girişimler, Türkiye’yi, Kürt siyasi güçlerine karşı bir savaşın verildiği bir ülke haline getirirken, aynı zamanda –dolaysızca ilgilendirdiği İran, Irak ve Suriye’yi içine çekmekte olduğu– bölgesel bir savaşın tetikleyicisi durumuna da getirmektedir. Bu da, barış mücadelesini, hem Türkiye hem de bölgenin sorunu olan birleşik bir sorun olarak şekillendirmektedir. Bu yüzden de, Kürt sorununun demokratik çözümünden söz ederken, hem Türkiye hem de bölge ülkelerinin demokratikleşmesi ve bölge halkları arasındaki kardeşliğin geliştirilmesi ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının başat bir ilke haline gelmesinden söz ediyoruz demektir. Özellikle son yıllarda demokratikleşmeden söz edilen her yerde Kürt ve Türk halkının gönüllü birliğinin hem iç barışının hem de demokratikleşmenin bir şartı olarak gündeme gelmesini nedeni de budur.
Hele de günümüzde bir yandan Kürt siyasi ve askeri güçlerine karşı savaş düzeyine varan askeri operasyonların sürdürülüyor olmasının yanı sıra Kürt güçlerinin hükümetçe gayri resmi de olsa taraf olarak görülür hale gelmesi de dikkate alındığında, savaş-barış sorunu ve demokratikleşme talepleri etrafında yürütülecek bir siyasi kampanyada, elbette Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü kampanyanın en önemli konusu olmak durumundadır.
Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünün tartıştırılması, özellikle de Türk kökenli halk kesimleri, işçi sınıfı, onun sendikaları içinde bu sorunun tartışmaya açılması, dahası sınıfın örgütleriyle, partisiyle sorunun bir tarafı olarak sürece etkili bir biçimde müdahalesi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin, daha doğru bir deyimle demokratikleşememesinin en önemli sorununun aşılması anlamına gelecektir. Bu, elbette, işçi sınıfının siyaset alanında kendi gücünü ortaya koymasının da tek gerçek yolu olarak, sınıflar mücadelesi bakımından da belirleyici önemde bir adım olacaktır.
Elbette bu büyük sorunun bir kampanyayla çözülmesi beklenemez. Ancak kampanyanın bir amacının da sınıf partisinin böyle bir mevziye yerleşmesi, işçi sınıfının demokrasi mücadelesin etkin bir bileşeni olarak hareket etmesinde bir ilerleme sağlanması, en azından bugün sınıfın ve çeşitli örgütlerinin bu konunun tamamen dışına düşmüş olma halinden çıkmak için sınıfın ileri kesimin bir hamle yapma mevzisine geçmesi, kampanyanın yakın amaçlarından birisi olarak görülmelidir.
Kuşkusuz ki, kampanyanın en önemli yanı, etkin bir aydınlatma faaliyeti ve partinin mevzisini değiştirmesinde bir adım olmasıdır. Bu yüzden de sorun pek çok yanıyla işçi sınıfı ve emekçi yığınlar içinde tartışmaya açılması, sorunun çözümünde işçi sınıfı ve onun çeşitli örgütlerinin yer alması ihtiyacının ikna edici bir biçimde açıklanması, bu faaliyetin gazete, TV’den işyerlerindeki ve emekçi semtlerindeki sözlü ajitasyona kadar her araçla gündemin ön sırasında tutulması, ajitatörleri günlük olarak faaliyetini sürdürürken partinin yerel örgütlerinin propagandalarıyla bu ajitasyonu beslemek üzere yaratıcı ve inisiyatifli bir biçimde hareket etmeleri son derece önemli olacaktır.

6-) Mezhep ayırımcılığı ve ulusalcılık sorunu
Gerek emperyalistlerin bölgeye müdahalesinde gerekse AKP Hükümeti’nin iç ve dış politikasında mezhep ayırımcılığı özel bir yer tutmakta, giderek de bu unsur güçlendirilmektedir. Emperyalistler, bölgeye müdahale stratejilerini Şii-Sünni ayırımı ekseni üzerinden girişimlerle desteklemekte ve bölgede İran’ın kuşatılmasını özellikle bu ayrım üzerinden gerçekleştirmeye yönelmiş bulunmaktadırlar. Emperyalistler, böylece, bölgedeki Sünni çoğunluğu (kuşkusuz en başta resmen bu mezhepten olan devletleri, cemaatleri vb.) yedekleyebileceklerini hesaplamaktadırlar. AKP Hükümeti de Kürtlere, Kürt sorununun çözüm ve çözümsüzlük tartışmalarına yaklaşımında bile dini kurumların ve odakların soruna daha etkin müdahalesini öne çıkaran bir yönelişe girerken, bu emperyalist yönelişe paralel olarak, dış politikasını da mezhepçilik üzerinden geliştirmekte, Suriye ve Irak’a müdahalelerini açıkça mezhep ayırımcılığını (Şii-Sünni, Alevi-Sünni) öne çıkarak yapmaktadır. Burada ajitasyonumuzu yürütürken sıkıntı yaratacak olan, gerek emperyalistlerin gerekse Hükümet ve hükümet partisi olarak AKP’nin mezhep ayırımcılığını üstü örtülü yapmasıdır ki, biz de bu alana müdahalede incelikleri gözetmezsek zorlanacağımızı bilmeliyiz. Burada dikkat noktamız, özellikle Sünni çevreler içinde sıkı bir biçimde örgütlü olan AKP’nin propagandasına karşı, onların Sünni ve genel olarak inançlı (mütedeyyin) kitlelerin çıkarlarını sahiplenmeyle, halk ve halkın çıkarlarıyla ilgisizliklerini ve gerçekte emperyalizmin stratejine bağlanmış olduklarını, emperyalistlerle işbirliği içinde Sünni Müslüman kitlelerin sömürülüp ezilmelerini örtülemek üzere mezhep sorununu (mezhep istismarcılığı yaparak) öne çıkardıkların teşhir etmektir. Bu kampanyanın bir yanını da bu oluşturacaktır. Çünkü içerde Sünni ve Türk çoğunluğu, dışarıda da Sünni inançlı halk kitlelerini yedeklemek, hem emperyalistlerin hem de AKP Hükümeti’nin ortak amacıdır; barışa ve özgürlüklere yönelik tehditlerinin dayanağıdır. Yani, sorun yokmuş gibi üstünden atlamak yerine, bu sorunun gerçekte nasıl bir sorun olduğunu işçi sınıfı ve halk yığınları içinde tartışmaya açmak, bugün son derece önemli ve gereklidir.
Farklı bir şeymiş gibi kendilerine “ulusalcı” olarak tanımlayan milliyetçi güçler de, bölgede Türk-İslam sentezcilerinin ve büyük sermaye çevrelerinin yayılmacı hayallerini, Yeni Osmanlıcılık üzerinden değil de, bölgedeki gerici odakların birliği üstünden yenilemektedirler. Bu çevreler, özellikle Kürt sorununu “Türkiye’nin bölünme sorunu” olarak getirmekte, barış ve demokrasiye dair talepleri “emperyalizmin Türkiye’yi bölme ve yönetme” stratejisinin gereği olarak propaganda etmektedirler. Bunu da ulusal (milli) değerleri, Cumhuriyet’in kimi kazanımlarını kullanarak yapmaktadırlar. Burada ulusalcılıkla (milliyetçilikle) anti-emperyalizmi, yurtseverliği ayırmak, halk yığınlarının ülkenin birliği için gösterdikleri hassasiyeti dikkate alan, ama bunu, aynı zamanda Kürtlerin de hassasiyetlerini gözetmeyi isteyen bir noktadan yapmak, bu amaçla ajitasyonumuzu şoven milliyetçi odakların etkisi altındaki kesimler içinde yaratıcı ve kararlı bir biçimde sürdürmek, bu kampanyada yerel örgütlerimizin özenle yerine getirmesi gereken görevlerdendir.

ÖNE ÇIKAN GÜÇLERİN BARIŞ VE DEMOKRASİ TALEPLERİ ETRAFINDA BİRLEŞTİRİLİP BİR GÜÇ OLUŞTURMASI İÇİN ADIMLAR ATILMASI
Elbette ki, bir kampanyanın “olağan” çalışmadan farkı, bazı sorunlar etrafında yoğunlaştırılmış bir çalışma olmasındadır. Bu kampanaya da, bir yandan barış ve özgürlük talepleri etrafında bir aydınlatma faaliyetini esas alırken, aynı zamanda kampanyanın uyandırdığı toplumsal kesimlerin birleştirilmesi ve halk yığınlarının politikaya müdahalesinin imkanlarını geliştirecek adımlar atmada daha yoğunlaşmaktadır.
Burada ilk adım; işçi sınıfının ileri kesiminin, sınıftan yana sendikacıları ve mümkünse sendikaları (şubeler, platformlar, merkezler) politika yapmaya, politik alana sınıfın cephesinden müdahale etmeye, özgürlük ve demokrasi talepleri etrafında sınıfın bütün güçlerini birleştirecek girişimlere teşvik etmektir. Özellikle de sendikaların “politika dışında”, “politikanın üstünde” kalmasının nelere yol açtığının görünür kılınması ve politikaya müdahale etmeden sendikal hareketin TİS imzalama görevini bile yerine getiremeyeceği gerçeğinin gösterilmesi, bu kampanya döneminde yapılacak girişimlerden olmalıdır.
Aydınların, bilim, kültür sanat çevrelerinin birikimlerinin işçi sınıfı ve emekçilere aktarılması, onların emekçilerle aynı safta politika yapmalarının önemine dikkat çeken girişimlerde bulunmak, yine bu kampanyanın olmazsa olmaz amaçlarındandır.
Bu kapsamda bilim, kültür ve sanat alanına yönelik olarak hükümet eliyle yapılan baskılar, üniversitenin yeniden yapılandırılması için yapılan girişimlerin bilim insanlarını da hedef alır hale gelmesi ve üniversitenin en olmazsa olmaz değerlerinin ayaklar altına alınması, bu alandaki çalışmaların önemini artırmıştır. Ve bugün baskılar, geleneksel olan aydınların kendilerini diğer kesimlere yönelik baskılara karşı çıkan bir kategori olmakla sınırlamalarını aşmalarını gerektirmiştir. Aydınların aynı zamanda kendi üzerlerindeki baskılara karşı mücadelede toplumun diğer ilerici güçleriyle ittifak yapmak durumunda kalmış olmaları, belki de son yılların en dikkate değer gelişmelerinden birisidir. Ve bu alandaki girişimler, kampanyamızın önemli dikkat noktalarından birisi olmak durumundadır.

KAMPANYANINI AYIRICI YANINA BİR VURGU

Son günlerde, özellikle de Patriotların Türkiye’ye konuşlandırılması çalışmalarına paralel olarak sokakların ısındığını, her gün bir, üç, beş yerde kimi siyasi çevrelerin üyelerinin, platformların, kimi sendika ve emek örgütlerinin basın açıklamaları ya da yürüyüşlerle savaş hazırlıklarını protesto ettiklerini ya da kimi çevrelerin özgürlük talebiyle kimi gösteriler yaptıklarını görüyoruz. EMEP’in kampanyasının amacı, zaten gerçekleştirilmekte olan bu girişimlere birkaç yenisini eklemekle sınırlı değildir. Bunlar geleneksel “rutin”dir zaten. EMEP de, bu etkinlikler içinde bazen daha etkin bazen daha az bir katılımla yer alıyor.
Kampanyanın amacı ise, bugün henüz alanlara çıkmayan, ama ülkenin silah deposuna döndürülmesinden, Kürt sorununun çözümünün savaşla olabileceği merkezli girişimlerinden, “çözüm” ve “barış” derken bile ülke içi ve dışının bombalanmasının, yani savaşın ve sürdürülmesinin esas alınmasından, özgürlüklere yönelik saldırılardan hoşnutsuz ve emperyalizmin bölgeye müdahalelerine karşı durulmasından yana olan, ama bu yönde tutumlar alınmasına katılmak için bir çıkış yolu bulamayan geniş emekçi yığınlarına yönelik olarak gerçekleri açıklamak, tepkilerini ortaya koymalarının ve bunun için aralarında birleşerek bir güç oluşturmalarının önünü açacak bir çalışmayı daha etkili bir biçimde yapmaktır. Bu yüzdendir ki, yerel örgütlerin çalışması, bu örgütlerin atacakları adımlar ve girişimlerinde gerekli inisiyatif ve yaratıcılığı göstermeleri belirleyici olacaktır. Ve elbette yerel çalışmaların birleşmesi ve bunların ete kemiğe bürünerek ülke çapında bir etkiye sahip olabilmesi için araçlar olarak gazete ve TV’yi gerektiği düzeyde kullanılmalıdır. Aksi halde çalışma sadece yerel düzeyde kısmi bir etki yapmakla sınırlanacaktır.
“Böyle bir çalışma, EMEP gibi bir parti için her zaman zaten yapılması gereken bir çalışmadır” denebilir. Bu doğrudur. Ancak bugün, koşullar, bölgede ve Türkiye’deki sıcak siyasi gelişmeler dikkate alındığında, çalışmanın, bu gerçeklerin geniş halk kesimleri bakımından doğru bir biçimde algılanmasını ve gidişata müdahaleye katılımlarını sağlayacak bir etkinlikte yapılması önem kazanmıştır.
Bu yüzden de, bu çalışmayı afiş, bildiri, güncel gelişmeleri açıklayan broşürler, duvar gazeteleri, günlük gazete, TV, yerel basın,… konferans, panel, kültür, sanat etkinliklerin, siyasi içerikli açık hava ve salon toplantıları, mitingler… gibi pek çok değişik aracı ve etkinliği birbirini tamamlayan bir ilişki içinde, “barış ve demokrasi talepleri” etrafında yoğunlaştırılmış bir çalışma olarak, günlük bir çalışmayı aşan bir yoğunlukta gerçekleştirmek gerek. Kampanyanın bütün bu araçların yaratıcı biçimde kullanıldığı, merkez örgütlerinin olduğu kadar yerel örgütlerin de tüm olanaklarıyla katıldığı bir çalışma olarak tasarlandığı ortadadır.
Kampanyanın il afişi “Savaşa Dur de/Demokrasi için Birleş!” olarak çıkmıştır. Emeğe Sesleniş’in kampanyayla ilgili ilk sayısı da tüm ülke sathında dağıtılmıştır.
Ve ancak böyle etkili bir çalışma yapılabilirse, geniş halk kesimleriyle işçi sınıfının ileri kesimleri içinde iz bırakan bir çalışma temposu yakalanabilecektir.

Avrupa uygarlığından geriye ne kaldı?

Öncesini bir yana bıraksak bile, son 10 yıldır, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip giremeyeceği, Türkiye siyasi gündeminin en ön sırasında bulunuyor.
Kendi geleceklerini, Türkiye’nin AB’nin bir parçası olmasına bağlamış olan Türkiye’nin egemenleri, bu amaçlarına varmak için, itilip kakılmaya, aşağılanmaya, her mihnete razılar. Bu uğurda katlandıklarını, “içerde” ve “dışarıda”, her platformda ifade etmekten büyük bir gurur duyuyorlar. Çünkü onlara göre, Türkiye’nin 200 yıldan beri bir parçası olmak için uğraştığı “muasır medeniyet”, “Avrupa uygarlığı”; işte bu Avrupa Birliği’nde cana kana bürünmüştür. Onlara göre, AB’ye girmek için katlanılacak fedakârlıklardan, sadece egemenlerin, AB ile işbirliği içinde olan, AB’ye girmekle kârları artacak olan sınıfların değil, bütün halkın çıkarı vardır. Çünkü AB, sadece bir çıkarlar birliği değil, bir “medeniyet projesi”dir.
Daha ileri giderek söyleyelim ki; AB işbirlikçiliğini, onun ideolojik savunuculuğuna vardırmış olanlara bakılırsa, AB, sınıflar üstü ve devletler üstü, insanlığın vardığı en ileri uygarlık aşamasıdır. Bu yüzden de, burada, ülke çıkarından, sınıf çıkarlarından söz etmek “milliyetçilik”tir, “kaba emek yanlılığı”dır!
Bütün bir kapitalist sömürgecilik döneminin, kapitalizm çağındaki gelişmiş ülkelerdeki köleciliğin ve son yüzyıl içine sığdırılan iki dünya savaşı ve  bir “soğuk savaş”ın yanı sıra, pek çok ülkede başvurulan askeri darbelerin, anti-emperyalist mücadeleleri bastırmak için başvurulan savaşların (Latin Amerika, Asya ve Afrika’da) bu uygarlığın eseri olduğunu unutuyorlar. Ve sadece; bu ülkelerde fert başına düşen 30-40 bin dolarlık milli geliri, artan dış ticareti, Avrupalı emeklilerin Türkiye’de, Antiller’de tatil yapmasını, abartılı olarak işçi ücretlerinin 3-5 bin Euro düzeyinde olmasını öne sürerek; “bu projeye katılmayı” savunduklarını söylüyorlar.
Tabii bu katılım isteği, küreselleşme ve Amerika’nın dünya egemenliğine bağlanmanın gerekçeleriyle desteklendikten sonra, içeriye dönüp; Türkiye’nin demokratikleşmesi ve ekonomik geri kalmışlığına dair tüm sorunlarının başında ve kaynağında da; AB’nin dışında kalmış olmanın bulunduğunu ileri sürüyorlar. Buradan da, AB’ye girişi zamanında yapmamış hükümetlerin basiretsizliği üstünden, rakip partilerle hesaplaşmaya girişiyorlar.
AB’cilerin yarattığı baskı ortamında aklı karışan eski Marksist, yeni liberal sosyalist “teorisyenler” ve zamane sosyal bilimcileri ve siyaset bilimcisi erbabı, AB’yi emperyalist bir birlik olarak gören devrimcilere, Marksistlere, yanlış yolda olduklarını gösteren “tartışılmaz” bir kanıt sunuyorlar: Unutmayın ki, Karl Marx da bu Avrupa’dan çıktı; sosyalizm de Avrupa uygarlığının bir ürünüdür!

AB BİR “MEDENİYET PROJESİ” MİDİR?
Elbette ki; AB bir “medeniyet projesi”dir. Hatta AB kadar ileri gitmese de, az-çok belirlenmişliklere sahip olan ve bu politikalara dayanarak bir büyük güç olma stratejisi izleyen her birlik, bir “medeniyet projesi”dir. Örneğin ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” de bir “medeniyet projesi”dir. Ya da Erbakan’ın “Müslüman Ülkeler Birliği”nin de, eğer gerçekleşseydi, bir “medeniyet projesi” olduğu iddia edilebilir, kimse de “Hayır, bu, medeniyet projesi değildir” diyemezdi. Yani bir birliğin “medeniyet projesi” olarak yüceltilmesi; ortaya atılmış bir takım ortak değerlerle, “medeniyet projesi” lafının parlaklığı üstünden illüzyon yapıp yığınları kandırma ötesinde çok bir anlama sahip değildir. Ancak AB’nin propagandacıları ve işbirlikçilerinin, “AB bir medeniyet projesidir” derken; onun, “insanlığın gördüğü en ileri birlik”; “tarihin ilerlemesi içinde varılan en ileri uygarlık aşaması”; “insan hakları, demokrasi, emeğin hakları ve tüm diğer ahlaki erdemlerin zirvesi bir mihrak” olduğunu da söylemiş oluyorlar. Onun için de; “AB bir medeniyet projesidir. Biz de bu projeye katılmak istiyoruz” denilince, artık tüm itirazların, tüm kaygıların sona ermesini; bütün enerjinin “bu projeye nasıl dahil oluruz”a yoğunlaştırılmasını istiyorlar.
Peki, gerçek bu iddiaya uygun mudur?
Çok kaba bir bakış ve habire büyütülen propagandanın toz dumanının yarattığı alacakaranlık ortamına teslim olursanız; AB’yi, “insanlığın en ileri medeniyet projesi” olarak selamlayabilirsiniz. Ama olup bitene biraz daha yakından bakıldığında, ortada olanın, gerçek anlamıyla bir “medeniyet projesi” değil, “tek dişi kalmış” olan “emperyalizm canavarı”nın Avrupa mihrakının, ayakta kalmak, rakip emperyalistleri altetmek için giriştiği ve 50 yıl içinde adım adım olgunlaştırılan bir hamle olduğunu görürüz.
Avrupa; kendi Ortaçağı’nı aşıp kapitalizmi inşa etmeye giriştiğinde, sistemin ilerlemesinin önündeki engelleri yıkan burjuva devrimleri çağında, kuşkusuz ki, insanlığın en ileri bölümünü temsil ediyordu. Bu bakımdan da, Reform ve Rönesans’ın Avrupa’sına; burjuva devrimleri çağının Avrupa’sına katılmak, kültürde, sanatta, teknolojide, bilimde Avrupa’dan öğrenmek; Avrupa’nın o gün temsil ettiği fikirlerin yayılmasını savunmak, bu fikirlerin savunulması için savaşlar yapmak, savaş yapanları desteklemek; savaşları finanse eden ve yönlendiren yeni egemen sınıf burjuvazinin amacı sadece kâr ve yağma olsa da, insanlığın ilerlemesi için önemliydi. Örneğin, Napolyon Bonapart; ordularıyla Avrupa’yı geçip Moskova’ya dayandığında, Fransız Devrimi’nin “Eşitlik, Özgürlük Kardeşlik” çağrısı hiç de umurunda değildi. Nitekim o kendisi için üç önemli şeyin “para, para, para…”olduğunu slogan haline getirmişti. Ama; onun savaşlarının yarattığı sarsıntı, Avrupa’daki hanedanların çöküşünü çabuklaştırırken, halk yığınlarının uyanıp soyluluğa karşı başkaldırmasının vesilesi oldu; Fransız Bayrağı, Devrimin Bayrağı olarak tüm Avrupa’da dalgalandı; devrimin umdeleri tüm Avrupa’ya yayıldı.
Onun içindir ki; “18. yüzyılın sonundan başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik Batılı kapitalist ülkelerin baskıları, –sömürgeci içeriği bir yana– Osmanlı’nın modernleşmesi, ‘çağdaş medeniyet’e katılması yönündeki girişimler olarak değerlendirilebilir. Örneğin 1839’da yayımlanan İslahat Fermanı, Batılı kapitalistlerin Osmanlı’yı kendi himayelerine alma, yarı-sömürgeleştirme girişimidir, ama aynı zamanda, kendi Ortaçağı’nı yaşayan Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan halkların da kurtuluşunun önünü açan bir müdahale olması bakımından, ilerici bir rol oynamıştır” deriz.
Kısacası, kapitalizmin Avrupa’da hızla geliştiği bu dönemde, dünyanın geri kalan bölümü kendi Ortaçağlarını yaşarken, Avrupa, bilimde, teknolojide, sanatta insanlığın bütün bilgi birikimini (Sümer’in, Mısır’ın, Yunan’ın, Çin’in, Yahudi, Hıristiyan ve İslam dünyasının birikimini özümsemiş olmayı, o bilinci, o ilerlemeyi temsil ediyordu.
Onun içindir ki, sosyalizmin öğretmenleri Marx ve Engels, kapitalist sömürü ve sömürgeciliğe, burjuvazilerin sık sık silahlarını işçilere çevirmesine karşın, Avrupa’daki –burjuvazinin çıkarları doğrultusundaki– savaşların 1871’e kadar olanlarını ilerici, insanlığın ileri gitme çabalarına destek veren savaşlar olarak nitelediler.
Fikri düzeyde Ortaçağ gericiliğine karşı savaş, aydınlanma mücadelesi, bilim ve felsefedeki gelişmeler, işçi sınıfının tarihte daha önce görülmemiş devrimci özelliklere sahip olan bir sınıf olarak ortaya çıkması, Avrupa’daki gelişmenin bir ürünüydü. Ve elbette; felsefe, ekonomi politik ve sosyalizm teorisindeki gelişmeler ile bu gelişmelerin bir sentezi olan Marksizm ve Marksist sosyalizm de, Avrupa medeniyetinin bir ürünü olarak şekillenmişti.
Başka türlü de olamazdı. Çünkü, eğer Marksizm insanlığın vardığı en ileri düşünceyi temsil ediyorsa, bu da ister istemez, insanlığın en ileri aşaması içinde, tıpkı işçi sınıfının kapitalizmin bir ürünü olması gibi, Marksist sosyalizm de kapitalizmin bağrında ve kapitalist sömürüye karşı mücadele içinde doğup gelişebilirdi. Konfüçyus’ta, Hint felsefesinde ya da İslam felsefesinde günümüzdeki tartışmalara da değiniyor gibi görünen bir takım sözler ve “çözümlemeler”in olması, “insan düşüncesinin evrimi içinde” Doğu’nun Batı’dan daha önce aydınlandığını iddia eden, sosyalizmi “Avrupa merkezli” bir görüş olarak niteleyen oryantalistler ya da popülist, bölgeci, “Doğucu” şarlatanların patırtısından ibarettir. Çünkü ne kapitalizm ve onun sorunlarının aşılması ne de Marksizm, öyle tapınakların loş köşelerinde uydurulmuş parlak laflarla ulaşılabilir şeyler değildir.
Ancak kapitalizmin insanlığın en ileri bölümünü temsil ediyor olması; onun devrimci dönemine ait bir saptamadır. Tekellerin ortaya çıkıp, emperyalizm dönemine geçilmesiyle birlikte ve elbette sosyalizmin gerçekleşebilir bir düzen olarak kapitalizmin somut bir seçeneği haline gelmesiyle; bu durum, yani kapitalizmin ve kapitalist birliklerin insanlığın ilerleyen bölümünü temsil ediyor olması gerçeği de değişmiş, gerçek olmaktan çıkmış, tarih olmuştur. Dolayısıyla 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, kapitalist ülkeler ve onların birlikleri, hele sosyalizme karşıt birliklerse; artık bunların, insanlığı ileriye değil, geriye götüren birlikler olduğuna tanık olunmuştur.
Yazının bundan sonraki bölümü sorunun bu yanı üstünde duracaktır.

KAPİTALİZM İNSANLIĞA NE VAAT ETTİ?
Kapitalizm çağının; meta üretiminin, denizaşırı ticaretin büyüdüğü ve Ortaçağın inancıyla, gelenek ve göreneği ile bir hesaplaşmaya başladığı 14-15. yüzyıldan itibaren başladığı genel kabul gören bir yaklaşım olmuştur. Ama konumuz açısından, sorunu biraz farklı ele alacağız. Çünkü; burada tartıştığımız konu, kapitalizmin insanlığa ve onun değerlerine kendiliğinden sunduğu olanaklardan öte, kapitalist sınıfın insanlığa ne vaat ettiği, nasıl bir dünya yaratmayı vaat ettiği ve bu vaadini ne ölçüde yerine getirdiğidir.
Avrupa’daki ilk burjuva devrimi, İspanya egemenliğinden kurtuluş mücadelesi de olan 1609 Hollanda Devrimi’dir. Onu 1640 İngiliz Devrimi izlemiştir. Kuşkusuz her iki devrimin de başlıca özellikleri arasında; soyluların egemenliklerinin burjuvazinin lehine sınırlanması, genel olarak soyluluğun kapitalist gelişmeyi sınırlayan çıkarlarının geriye itilmesi vardır, ama, 14-15. yüzyılda başlayan gelişmelerin siyasal bakımdan zirvesi, 1789 Fransız Devrimi olmuştur.
Bu devrime gelen süreç boyunca, burjuva düşünürleri, eski feodalizmin dünyasına karşı yeni bir kapitalist dünyayı; onun hukuksal, siyasal zemini olan anayasa tartışmalarına kadar, bugün de tartışılan, pek çok konuyu ele almışlardır.
Bütün bu mücadeleler ve gelişmeler; önce 1776’daki Amerikan Devrimi ve arkasından da 1789 Fransız Devrimi’nin belgelerinde ifadesini bulmuştur.
Amerikan Devrimi; İngilizlere karşı bir bağımsızlık savaşı olarak da geliştiği için; Amerikan haklar bildirisi, bir “Amerikan Bağımsızlık Bildirisi” adıyla anılmıştır.
Bu bildiriye göre;
Hükümet, halk tarafından yaratılan ve yalnızca halkın kendine geçici olarak verdiği yetkiyi kullanan bir güçtür. İnsanlar, kendilerinden esirgenmeyecek haklara sahiptirler. Bu haklar; din, basın, toplantı özgürlüğü, kimsenin keyfi olarak tutuklanmayacağı, yasalar önünde herkesin eşit olduğu gibi haklardır.
Ve besbellidir ki, Amerikan Devrimi’nin belgesi olan “Bağımsızlık Bildirisi”, aslında Avrupa’daki tartışmaları, özellikle de Fransız Devrimi’ni hazırlayan düşünürlerin fikirlerini yansıtmıştır. Ama şu da bir gerçektir ki; bu fikirlerin Amerika’da bir belge olarak yayımlanması, Fransız Devrimi’nin önderlerini “İnsan Hakları Bildirisi” yayımlamakta cesaretlendirmiştir.
1789 Büyük Fransız Devrimi’nin dünyanın gidişatına yaptığı büyük etki, siyasetle az çok ilgilenen herkes için çok bilinen bir gerçektir ve bu devrimin etkisi pek çok yönüyle ele alınabilir. Ama biz burada, iki belgenin içeriği üstünde duracağız
Bu belgelerden birisi, Fransız Haklar Bildirisi’dir.
Bu bildiriyle;
1-) Bir anayasa ile monarşinin yetkilerinin sınırlandırılması,
2-) Vergilerin düzene konması ve azaltılması,
3-) İç gümrük duvarlarının indirilmesi,
4-) Basın özgürlüğü talepleri ileri sürülür.
Besbelli ki, bu talepler, yeni sınıf burjuvazinin, soyluluktan, onun iktidarının simgesi olan monarşiden talepleridir. Ve bu yanıyla, saf burjuva taleplerdir. Monarşinin bu talepleri kabul etmemesi karşısında, orta sınıf, yoksulları da peşine takarak, 14 Temmuz 1789’da ayaklanır. Devrimin yeni bildirisi, “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”dir.
Bu bildiriye göre;
1-) İnsanlar özgür doğar ve özgür yaşama hakkına sahiptir. (Tüm insanlar kardeştir.)
2-) Herkes yasalar karşısında eşittir. (Herkesin memur olma hakkı vardır.)
3-) Söz ve basın özgürlüğü sınırlanamaz.
4-) Özel mülkiyet hakkı dokunulmazdır.
5-) Vergiler dengeli bir biçimde toplanmalıdır.
Zamanın tarihçileri, “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”ne “eski düzenin ölüm fermanı” diyerek, doğru bir yorumda bulunmuşlardır. Çünkü; bu devrimin hemen arkasından, bu bildiride yer alan çağrılar, “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganıyla tüm kıtaya yayıldığı gibi, sonraki yüz yıllarda dünyanın her köşesindeki özgürlük mücadelelerinde ortaya çıkmış, her eski düzene karşı savaşan devrimcilerin bayrağı olmuştur.
Bu bildiriyle Fransız burjuvazisi; tüm feodal ayrıcalıklara son vererek, yasa önünde tüm insanların eşit olduğu, herkesin mülk edinme, ikamet etme, söz ve basın özgürlüğüne sahip olduğu ve tüm insanların kardeşçe bir arada yaşadığı bir dünya vaat etmiştir. Bu vaade inanan Fransız işçileri ve köylüleri de burjuvazinin ordusuna katılarak; feodalizme, soyluluğun bir kurumu olarak rol oynayan Kilise’ye ve tüm öteki feodal kurumlara karşı baş kaldırmıştır.
1789’a gelene kadar kapitalizmin seyir sürecine baktığımızda; şunu söyleyebiliriz. Önceki 200-300 yıl boyunca; soyluluk, derebeylik rejimlerine, onların üstünde yükselen mutlak krallıklara ve Ortaçağ düşüncesine yönelttiği eleştirilerin temeli olarak, kapitalist sınıf, insanlığa yeni bir dünya vaat etti. Bu vaadin ilkeleri, Amerikan Devrimi ve özellikle de Fransız Devrimi’nde bir formülasyona ulaşmıştır. Burjuvazi, tüm insanlığa; Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’yle; “Ey insanlar, benim kuracağım dünyada eşitlik, özgürlük, kardeşlik olacak. Yasalar karşısında herkes eşit, fikirlerini söyleme, yayma konusunda her insan serbest olacak. Bütün –feodal– ayrıcalıklar kalkacak, yurttaşlar eşit haklara sahip olacak. Ben böyle bir dünya kurmak istiyorum. Bu dünyayı isteyenler arkamdan gelsin!” demek istemiştir.

BURJUVAZİ BU VAATLERİNİ TUTTU MU?
İşçi ve köylü yığınları, kent ve kırın yoksulları açısından, uzun burjuva devrimleri döneminde, onların gerçekten tek özgür oldukları zamanlar, ellerinde silahın olduğu kısa başkaldırı dönemleri olmuştur. Devrim ya da savaş sona erdiğinde, burjuvazinin ilk işi; işçilerin, köylülerin silahlarını teslim edip işlerinin başına dönmesi çağrısı yapmak ve silahları halkın elinden toplamak olmuştur. Ve bir kez silahı bırakan işçi, köylü; basit bir emekçi olarak; sadece çalışması istenen, bir makine parçası, bir köleye dönüşmüştür. “Eşitlik, kardeşlik, özgürlük” de, onun için, sadece bir zamanlar bayrağında taşıdığı, bildirilerden anımsadığı özlemler olarak kalmıştır.
Burjuvazinin yeni bir dünya yaratma çabası içinde olduğu bu dönemde, feodal ayrıcalıklar önemli ölçüde tasfiye edilip, burjuvazinin çeşitli katmanları, soyluluk karşısında her gün biraz daha güç ve mevzi kazanırken; işçi ve köylülere verilen sözler unutulmuş; emekçi kesimlerden gelen istekler karşısında burjuvazi soylulukla uzlaşmaya; işçilerin örgütlenmelerini ve hak taleplerini şiddetle bastırmaya yönelmiştir. Bu yüzden de, çoğu ülkelerde burjuva devrimleri kendi varabilecekleri amaçlarına varmadan sona ermişlerdir.
Örneğin İngiltere’de, 1799’da, işçilerin tüm örgütlenmeleri yasaklanmıştır. Ve bu yasak; sonraki çeyrek yüzyıl boyunca sürmüş, ama ancak, yasağı kontrol etmenin mümkün olamadığının görülmesi üzerine, 1825’de kaldırılmıştır. Ne var ki, bundan, soylulukla uzlaşan İngiliz burjuvazisinin işçi sınıfı üstündeki baskılarının sona erdiği anlamı çıkmaz. Tersine, ilk devrimci işçi partisi olan Chartist Parti ve onun etrafında yükselen işçi sınıfı mücadelesi 1840’ların başında ezilmiş; bu hareketin sorumluları ağır cezalara çarptırılmıştır. Fransa’da ise; onca ayaklanmalara katılan işçilerin hakları resmen neredeyse hiç tanınmamış; ilk sendikaların tanınması için, 19. yüzyılın ortasına gelinmesi gerekmiştir. Almanya’da, işçi sınıfı haklarıyla ilgili az çok resmi bir kabul gösterilmesi için 1890’lara varılması gerekmiştir. 1848 Devrimleri’ne bağlanan kıta çapındaki işçi eylemlerinin kanla bastırılmasına, Paris Komünü’nün bir kanlı katliamla ezilmesine burada hiç değinmiyoruz.
Onun içindir ki; Marx ve Engels; 1848’e kadar olan işçilerin eylemlerinin hep yenilgiyle, burjuvazinin ezmesiyle sonuçlandığını, ama bu dönemde işçilerin çok büyük bir kazanım sağladığına da dikkat çeker: İşçiler bu mücadeleler içinde yenilmişlerdir, ama bir sınıf olarak da birleşmişlerdir. Yani işçi sınıfı, ulusal ve uluslararası çapta bir sınıf olduğunu, sınıf kardeşliği ile birleşip dayanışması gerektiğini bu mücadeleler içinde anlamıştır. 
Bu dönemi somut haklar bakımından alırsak; çalışma saatlerinde genelde küçük bir azalma, yer yer çalışma koşullarında iyileşmeler söz konusu olsa da, genel açısından bakıldığında, işçilerin, 19. yüzyılın son çeyreğine kadar; ciddi, belirlenmiş, bir adım sonrası için üstüne basarak ilerleyeceği kazanımları olmamıştır.
Söylenmek istenenin ne olduğunu daha açık anlatabilmek için, sorunu şöyle ele alalım:
Günümüzün burjuva ideologları, burjuva sisteminin, onun demokrasisinin tarihte bulunmuş en ileri, en iyi sistem olduğunu iddia ediyorlar. Dahası; burjuva demokrasisini, bütün sınıfların devlet yönetimine ortak olduğu, halkın kendi kendisini idare ettiği bir sistem olarak tanımlıyorlar, ve bunun da; genel oy hakkı, bu oy hakkı üstünden oluşmuş bir parlamento ve bu parlamentoya dayalı bir temsili hükümet olarak biçimlendiğini iddia ediyorlar.
Bu açıdan bakıldığında; burjuvazinin bu en devrimci döneminde oluşan ulusal devletlerin; belki kısa süreli, devrim dönemlerinde bir halk oyuyla –bu “oy”lama, genellikle eline geçirdiği silahın gücünde ifadesini bulmuştur– oluşan parlamentolarından söz edilse bile, “hayat normale dönüp” işçiler ve köylüler “işlerinin başına” döndüğünde, ne oy hakkının ne işe yaradığı, ne parlamentonun nasıl olacağı, ne de hükümetin programı konusunda işçilerin, köylülerin yaptırımcı bir fikir ve role sahip olmadığını görüyoruz. Tersine, burjuva demokrasisi, burjuva ve soylular kastının, parlamentonun loş koridorlarında, parlamentarist ayak oyunlarıyla birbirleriyle mücadele ettikleri bir oyuna dönüşmektedir. Oy sistemi ise; bu oyuna meşruiyet kazandıran, ama oyuna müdahale etmeye de izin vermeyen bir araç olarak tutulmuştur. Oy hakkının etkisizleştirilmesi için, burjuvazi ve soyluluk; emekçilerin bölünmesi, oy hakkının sınırlanması ve oy kullanmayı güçleştirici pek çok yöntemi bir arada kullanmıştır. Amerikan ve Fransız devrimlerinin hemen arkasından yayımlanmış “bildiriler” de, vaatleriyle birlikte rafa kaldırılmış; örneğin “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” ve bu bildiriye dayalı Anayasa hiçbir zaman yürürlüğe girememiştir. Bunun da ötesinde, “genel oy” ve ona bağlı kurumların az çok etkinleşmeye başlaması için, 1890’lara gelinmesi gerekmiştir. Burada da, bu hakkı az çok hakka çeviren, işçilerin parlamenter yoldan siyasete katılacak kadar bir örgütlenme ve bilinç düzeyine ulaşmış olmasıdır. Alman sosyal demokrasisinin kitlesel bir güç kazanarak işçi temsilcilerinin parlamentoya girmesi; Belçika’da 1890’lı yıllarda “genel oy hakkı” için yüz binlerce işçinin sokak eylemlerine, genel grevlere başvurması ve 2. Enternasyonel partilerinin etkin bir mücadele yürütmeye başlamasıyla genel oy hakkı işe yarar hale gelmiştir. Buna rağmen, yine de, 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, hâlâ, ne Kuzey Amerika’da ne de Avrupa’da tüm ergin vatandaşların genel oyuyla oluşmuş bir tek parlamento bile yoktu. Tüm parlamentolar; burjuvazinin egemenliğini tehdit edecek tüm “şer güçleri”ni dışlayacak biçimde seçim sistemlerini düzenlemişlerdir. Ve 19. yüzyılın sonunda işçi partilerinin tarih sahnesine çıkmasıyla, burjuva parlamentosunda demokrasi, onu sonuna kadar olgunlaştıracak temsilcilerini bulmaya başlamıştır.
İşin ilginci, aynı yıllar, burjuvazinin devrimci barutunu tükettiği, gittiği yerlere, artık uygarlık, demokrasi değil, egemenlik ve gericilikten başka bir şey götürmediği bir dönemdir. Ve bundan sonra, sadece burjuva demokrasisinin az çok olduğu ülkelerde bu demokrasinin geliştirilmesi değil, geri ülkelerdeki anti-emperyalist ve demokratik devrimler de, işçi sınıfı ve onun partilerinin eseri olacaktır. Çağ, artık, burjuvazinin devrimler çağı değil, proleter devrimleri çağıdır!

YA İŞÇİ SINIFI VE SOSYALİZM OLMASAYDI!
Bir adım daha atmak için; bölüme başlarken, burjuvazinin insanlığa vaat ettiği dünya ile ilgili vaatleri yeniden hatırlayalım.
Bu dünya, Fransız Devrimi’nin hemen başında ilan edilen “Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi”nde ifade edilmişti: Yasalar karşısında herkesin eşit olduğu, din, ifade, basın, gösteri yapma özgürlüğünün olduğu, özel mülkiyetin dokunulmaz olduğu, vergi adaletinin sağlandığı; “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganında ifade edilen bir dünya!
Bu bildirinin ilan edilmesinden 125 yıl sonra; Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, bugünkü AB standartlarına göre, “demokrasi” diyebileceğimiz, üç ülke vardı: Avustralya, Yeni Zelanda ve Norveç!
Ancak daha ileri gitmeden şunu belirtelim ki; “Şu kurallara uyan rejimler demokratiktir, bu kalıba uymayanlar da demokratik olmayan rejimlerdir” demek saçmadır. Çünkü görünüşte o kurumlar olduğu halde, rejim demokratik olmayabileceği gibi, söz konusu kurumların çoğu olmadığı halde, mevcut rejim son derece demokratik olabilir. Örneğin; 1917 Şubat Devrimi sonrasında, günümüz “burjuva demokratik” kurumlarından hiçbiri olmadığı halde, ayaklanan işçilerin baskısıyla, Rusya bir anda Avrupa’nın en demokratik ülkesi olmuştu. Ya da; Fransız Devrimi ve sonrası 5 yılda, devrimci başkaldırı döneminde, oy hakkından seçimlere pek çok konuda sorun olduğu halde; Fransa kendi tarihinin en demokratik yıllarını yaşamıştır. Ya da Türkiye’de, en azından 1946’dan sonra, “çok partili” ve “genel oy”a dayanan bir rejim vardır ama, bu rejimin ne kadar demokratik olduğu çok tartışılırdır. Ancak biz burada; anlaşılır olması için, sorunu, bugün AB’nin “demokrasi normları” açısından ele alıp; burjuvazinin kendi çizdiği sınırlar içinde demokrasiyi ne kadar geliştirdiğine bakacağız. Çünkü burada söz konusu olan; “demokrasinin ne olduğu” değil, burjuvazinin kendi demokrasisini ne ölçüde geliştirdiğinin, kendi normları bakımından bir değerlendirilmesidir.
Bu konuda; İsveçli sosyal bilimci Gören Therbor’un “Sermaye Egemenliği ve Demokrasinin Doğuşu” adlı eseri; konuya, neyin demokrasi olduğu neyin olmadığına ve burjuva ülkelerde “demokratik normlara” oldukça ilginç bir yaklaşımı ortaya koyuyor.
Therbor; “demokrasi”nin; 1-) Genel oy hakkı, 2-) Serbest seçimlerin varlığı ve hükümetlerin bu serbest seçimlere dayanan bir temsiliyetinin olması, 3-) Farklı sınıflar, din, milliyet gibi azınlıkların haklarının korunması, 4-) İfade, basın, din vb. özgürlüğünü gereksindiğini belirtiyor.
Therbor; bu kriterleri taşıyan ülkeleri demokratik saymakta ve bu kriterlerden bakarak da, 1. Dünya Savaşı öncesinde, sadece üç demokratik ülke olduğunu (Avustralya, Yeni Zelanda, Norveç) olduğunu söylemektedir.
Bu kriterler ile, burjuva demokrasisinin zirvesi sayılan AB’nin demokrasi anlayışının ifadesi olan Kopenhag Siyasi Kriterleri’nin, neredeyse, bire bir örtüştüğünü söyleyebiliriz.
“Kopenhag Kriterleri”nde demokrasi, “Hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı” olarak belirtilmektedir.
AB’ye girmeye aday ülkeler ise; eğer o ülkeyi hizaya getirmek için özel koşullar ileri sürülmüyorsa;
– İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması,
– Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,
– İnsan haklarına saygı,
– Azınlıkların korunması gibi “dört ana kriter” açısından değerlendirmeye alınmaktadır.
Görüldüğü gibi, AB’nin “Kopenhag Kriterleri”yle “Therbor Kriterleri” özü itibariyle aynıdır. Bu yüzden de, Therbor’un yaklaşımından hareket ederek, burjuva ülkelerin dününe bakmak pek çok bakımdan aydınlatıcı olacaktır.
1. Dünya Savaşı öncesinde demokratik kriterlere sahip üç ülkenin üçü de, aslında merkezi kapitalist ülkeler olmak yerine, tersine, kapitalist dünyanın çevresinde yer alan ülkelerdir. Bu, işin ilginç bir başka yönüdür. Bu yıllarda, “demokrasinin yüz akı” sayılan İsviçre ve Fransa gibi ülkeler, Avrupa’da en ileri “demokrasi”ye sahiptirler. Ama bu ülkelerde, kadınlar oy hakkına sahip değildir. İsviçre’de ayrıca, “iflas edenler” ve “vergisini ödeyemeyenler” oy hakkından yoksun bırakılmaktadır. Bu, öyle küçümsenecek bir engelleme değildir ve bu yüzden oy kullanamayan İsviçreli erkeklerin oranı, 1874’de yüzde 25’e kadar çıkmıştır. Sonraki yıllarda da, bu oranda olmasa da, önemli bir erkek nüfusu genel oy hakkını kullanamamıştır. (İsviçre’de kadınların oy hakkına sahip olabilmesi için 1971’e kadar beklenmesi gerekmiştir.)
“Demokrasinin beşiği” İngiltere’de ise, erkeklerin hepsi oy hakkına sahip değildi. İşçi sınıfından erkeklerin oy kullanabilmesi için, belirli bir aileyi geçindiriyor olması gerektiği gibi, diğer emekçiler için de, “belirli bir vergi ödeyecek düzeyde düzenli bir gelire sahip olması” şartı vardı. Chartist hareketin ezilmesi üstünden yürütülen işçi sınıfı üzerindeki baskı, bu tarihlerde (1914 öncesinde) henüz yeni yeni hafifletiliyordu. ABD’de de, güney eyaletlerinde siyah erkeklerin, tüm kadınların, kuzeyde ise okur yazar olmayanların ve tüm kadınların oy kullanma hakkı yoktu. Siyahların oy hakkına sahip olabilmeleri ve ABD’nin demokratik standartlara uyan bir ülke olabilmesi için, Amerikan Devrimi’nin 200. yılına çok yaklaşıldığı 1970 yılına gelinmesi gerekmiştir. Yani o, “Bağımsızlık Bildirisi”ndeki “hükümetin yetkiyi halktan alması” ya da “Kanunlar önünde herkes eşittir” ilkeleri, 200 yıl boyunca, “gök kubbede hoş bir seda” olarak kalmıştır. Kadınların (siyah ve beyaz) oy hakkına sahip olmaları, ABD’nin kuzey eyaletlerinde, 1. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra oldu. Güney eyaletlerinde ise, kadınların oy hakkına sahip olmaları 1960’ların sonunu buldu.  Ama bugün bile Başkanlık seçimlerinde şaibenin olduğu, hile yapıldığının tartışıldığı, milyonlarca siyah, Doğulu ve Latinin oylarının sayılmaması için dolapların çevrilebildiği bir ülke ABD. İtalya’da ise; birinci savaş öncesinde seçimlerin sonuçları, seçmenin iradesinden çok, valiler ve “eli sopalılar”, “haydutlar” denilen organize grupların iradesini yansıtıyordu.
1939’da, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Therborn’un “demokrasi kriterleri”ne uyan sadece dokuz ülke vardı. Danimarka, Hollanda, İngiltere, İsveç, gibi ülkeler, demokratik ülkelere yeni katılanlar arasındadır.
1950 sonrasında ise; “demokratik normlar”a uyan ülke sayısı 16’ya çıkmıştır: “Yeniler”, Almanya, Avusturya, Belçika, Finlandiya, İtalya, Japonya, Kanada’dır.
Peki, kapitalist ülkeler, böyle, bir adım ileri atıyor gibi görünüp, iki adım geriye zıplarken; sosyalizm, 1917’de Avrupa’nın en gerici ülkesinde hayata geçirilen sosyalizm nasıl bir demokrasi geliştiriyordu? Devrim’den 20 yıl sonra oluşturulan 1936 Anayasası, bireysel haklarla ilgili şunları saptıyordu:
Madde 122) SSCB’de, ekonomik, devletsel, kültürel, toplumsal ve politik yaşamın bütün alanlarında kadın erkekle eşit haklara sahiptir.
Madde 123) SSCB yurttaşlarının, ekonomik, devletsel, kültürel, toplumsal ve politik yaşamın bütün alanlarında hangi milliyetten, hangi ırktan olursa olsunlar eşit haklara sahip oluşları mutlak bir yasadır.
Madde 124) Yurttaşların vicdan özürlüğünü sağlamak için SSCB, kiliseyi devletten, okulu kiliseden ayırmıştır. Bütün yurttaşlar dinsel ibadet özgürlüğüne ve din karşıtı propaganda yapma özgürlüğüne sahiptirler.
Madde 125) Emekçilerin çıkarlarına uygun olarak ve sosyalist sistemin sağlamlaşması amacıyla SSCB yurttaşlarının şu hakları yasalarla güvence altına alınmıştır:
a)     Konuşma özgürlüğü,
b)     Basın özgürlüğü,
c)     Miting ve toplantı özgürlüğü,
d)     Yürüyüş ve gösteri özgürlüğü.
Yurttaşların bu hakları, emekçilere ve emekçi örgütlerine, bu hakların kullanılması için gerekli olan basımevleri, kağıt stokları, kamu binaları, caddeler, posta ve telekomünikasyon ve diğer maddi koşulların sunulmasıyla güvence altına alınmıştır.
Madde 127) SSCB yurttaşlarının kişilik hakları ihlal edilemez. Hiç kimse, mahkeme kararı ya da savcılığın izni olmadan tutuklanamaz.
Madde 128) Yurttaşların konutlarının dokunulmazlığı ve mektuplaşma sırrı yasalarla korunmuştur.
Madde 135) Milletvekilleri genel seçimle seçilir. 18 yaşına gelmiş her SSCB yurttaşı, ırkı, ulusu, cinsi, inancı, eğitimi, yerleşikliği, sosyal kökeni, servet durumu, eski faaliyeti dikkate alınmaksızın milletvekili seçimlerine katılma hakkına sahiptir. Sadece akıl hastaları ve mahkeme kararıyla ellerinden seçme hakları alınmış kişiler bunun dışındadır.
SSCB Yüksek Sovyeti milletvekilliğine, ırkından, ulusundan cinsiyetinden, inancından, eğitim derecesinden, yerleşikliğinden, sosyal kökeninden, servet durumundan, eski faaliyetinden bağımsız olarak 23 yaşına gelmiş her SSCB yurttaşı seçilebilir.

AB DEMOKRASİSİ AÇMAZDA
Bu haklar Sovyetler Birliği Anayasası’na geçtiğinde, anayasası böyle bireysel haklar içeren hiçbir burjuva ülke yoktu. Bu yüzden de, 1936 Anayasası, burjuva ülkeler tarafından “kışkırtıcı” olarak nitelendi ve tepkiyle karşılandı. Bunun da ötesinde, 2. Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa yeniden kurulurken; Fransa, İtalya, Belçika, Avusturya ve öteki ülkelerin anayasaları yapılırken, 1936 Anayasası yok sayılamadı. Tersine; bu Anayasa’dan birçok madde, özellikle bireysel ve sosyal haklara dair maddeleri, burjuva anayasalara alınmak zorunda kaldı. Bu nedenledir ki, İtalya’nın yarı faşist Başbakanı, Tayyip Erdoğan’ın yakın dostu Berlusconi, İtalya Anayasası’nı “Sovyet Anayasası” olarak “suçlamakta” ve “Bu Anayasayı değiştireceğiz” demektedir.
Başka bir söyleyişle; 1950 sonrası, burjuva anayasalar ve yasalarda, “sosyal devletçi haklar” denilen haklar kadar, o, bugün çok övülen ve burjuva demokrasisinin medarı iftiharı gibi sunulan bireysel özgürlükler de; burjuvazinin “gönlü bolluğu”nun, “uygarlaşması” ve “gelişmişliği”nin değil; sosyalizmin yarattığı baskının sonucu, zorunlu olarak yer almıştır. Ama burjuvazi, bunu, ustaca; sosyalizmin dünyası karşısında kapitalizmin dünyasının da söyleyecek lafı olduğu, kapitalizmin bir seçenek olduğu biçiminde sunmayı başarmıştır.
Ancak “soğuk savaş” dönemi boyunca, anayasalara konulan bu bireysel hakların önemli ölçüde kağıt üstünde kaldığı; işçi hareketinin kontrol altına alınması ve SB’nde geri dönüş sürecine girilmesine paralel olarak, Avrupa’daki burjuva parlamenter sistemin “iki buçuk partili” bir sisteme dönüştürüldüğünü biliyoruz. Nitekim, son 50 yılda başlıca Avrupa ülkelerinde, bir Hıristiyan demokratlar bir sosyal demokratların münavebeli olarak iktidara geldiklerini, bu iki partinin uğradığı ağır yenilgilerde de, eksiklerinin ülkesine göre, “liberaller” ya da “yeşiller” tarafından doldurularak; bir “tahtirevalli demokrasisi” çerçevesinde burjuvazinin iktidarını sürdürdüğünü biliyoruz.
Ayrıca; neoliberal küreselleşme politikaları ve sosyal devletçi uygulamaların çökertilmesi çerçevesinde, burjuvazinin “tahtirevalli demokrasisi”nin şimdi “tıkanma” aşamasına geldiğine tanık oluyoruz. Çünkü; son 10-15 yılda işçi ve emekçi yığınları; sosyal demokratların da muhafazakârların da (yeşiller, liberaller, sözde sosyalistler vb.nin de) aynı programda birleştiklerini, aslında tek partiyle karşı karşıya olduklarını farketmeye başlamışlardır. Çünkü, neoliberal politikalar uyguluyor diye iktidardan uzaklaştırılan “muhafazakâr” partinin yerine gelen sosyal demokrat-sosyalist partinin de aynı programı uyguladığını halk yığınları görmüştür. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da ve tüm diğer ülkelerde aynı şey olmuştur.
Örneğin Avrupa’nın merkez ülkesi Almanya’da; muhafazakâr, Hıristiyan Demokrat CDU neoliberal bir program uyguladığı için işçiler tarafından iktidardan düşürülmüştür. Ama onun yerine gelen sosyal demokrat (SPD)-yeşiller koalisyonu da aynı programı uygulamıştır. Şimdi eyalet seçimlerinde SPD de hızla oy kaybetmektedir. Ama; onun yerine aday ise, bir önceki seçimlerde iktidardan düşürülen CDU’dur. Bu tablo; işçi sınıfı, emekçiler kadar, burjuvazi ve sistemi için de bir açmazdır. Çünkü; kısa vadede CDU’cular sevinse de, orta ve uzun vadede bu, sistemin tıkanması anlamına gelmektedir ve işçi sınıfı kadar, burjuvazi de, henüz bu labirentten çıkış için bir yol bulmuş değildir.
Yine aynı sistemin tıkanmasının bir ifadesi olarak, Avrupa’nın en gelişmiş demokrasilerinde (Fransa, Danimarka, Norveç, İsveç, Avusturya, Hollanda) neofaşist partilerin yüzde 15-20 düzeyinde oy alması, üstelik bu oyları da yoksullardan, işçi sınıfının ve öteki emekçilerin en sıkıntı çeken kesimlerinden, hatta yabancılardan alması, burjuvazinin, AB ve Kopenhag Kriterleri çerçeveli demokrasisini, bugün olduğu gibi sürdürmesinin mümkün olmadığının alametlerindendir.
Öte yanda merkezi Avrupa ülkelerinde işçilerin yeni arayışlara girmesi; “sol parti”, “sosyal demokrasiden daha solda bir sosyal demokrat parti” arayışları da, elbette ki, sorunun bir çözümü olacak görünmemektedir. Çünkü, sosyal devletçi politikalar ve onların gölgesinde bir “refah elde ederek kapitalizmle uzlaşma” artık eskide kalmıştır. Çünkü, o politikalar, sosyalizm ve işçi sınıfının kapitalizmin hayatiyetini tehdit etmesi karşısında, burjuvazinin geri adımına karşılık geliyordu, ve burjuvazi, son 50 yılda, bu geri adımı, kendisi için yeni bir hamleye dönüştürmüştür. Dolayısıyla; son 50 yıl boyunca oluşan “demokratik normlar” da, yine sosyalizmin ve işçi sınıfının yüzyılın ilk yarısındaki ileri hamlelerinin dayattığı normlardı. Ve şimdi bu normlar, tamamen biçimsel hale getirilmiş; sınıfı, emekçi yığınları siyasi mücadelenin (iktidarı alma mücadelesinin) dışına itip, sendikaları, emek örgütlerini “sivil toplum örgütleri” derekesine indirgeyerek düşkünleştirme esaslı, “Kopenhag Kriterleri” denilen, sadece şekli demokratik umdelere dönüştürülmüştür. Ama, sermaye güçleri açısından bundan sonraki adımın, “Kophenhag Kriterleri”nin de gereksiz ve lüks bulunacağı bir adım olduğunu söylemek bir kehanet olmaz.
Çünkü; Yeni Dünya Düzeni’nde, insan hakları, özgürlükler, sınıf haklarının yeri yoktur.
Çünkü; bu düzende demokrasi, “emekçi sınıfların kendi iktidar mücadelelerini yürütme serbestisi olan bir yönetim biçimi” olarak anlaşılmamaktadır.
Bu yüzden de, demokrasinin geleceği; bir kez daha, işçi sınıfının mevcut açmazdan çıkışının çözümünü bulmasına; insan hakları ve bireysel özgürlükler mücadelesini, emeğin hakları ve sınıfın iktidar mücadelesiyle birleştirerek kapitalizmin hayatiyetini tehdit eden bir yola girmesine bağlıdır. Ancak böyle bir çıkış demokrasinin gelişmesini, ve elbette burjuva demokrasisinin aşılmasının koşullarını getirecektir. Bunun için, sınıfın kendi tarihine, kendi teorisine sahip olması ve kendi bağımsız örgütlenmesini geliştirmesi yakıcı bir ihtiyaçtır; bu mücadele içinde sınıf partilerinin oluşup gelişmesi son derece önemlidir.
Yaşananlar; en gelişmiş ülkelerde işçi sınıfı saflarındaki hoşnutsuzluklarının büyümesi ve sistem partilerinden kopma eğiliminin olağanüstü güçlenmiş bulunması, bütün bu gelişmelerin, umulandan çok daha hızlı bir biçimde gündeme gelebileceğinin işaretlerini vermektedir.

DEMOKRASİ BURJUVAZİNİN BİR ESERİ MİDİR?
Burjuva ideologları ve propagandacıları; bireysel haklar, kişisel özgürlükler, basın, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü gibi demokrasinin en temel ilkelerini kendi icatları, burjuvazi tarafından keşfedilip insanlığın hizmetine sokulan değerler olarak göstermektedirler. Oysa kapitalizm; sadece bu hakların geliştirilmesinin zeminini yaratan bir sistemdir. Ne var ki burjuvazi, iktidarı ele geçirip egemen sınıf olarak örgütlendiği andan itibaren; aynı zamanda devrim dönemlerinde az çok kullanılmaya başlayan bu haklara karşı da mücadele açmış; kendi demokrasisini, sadece kendisinin iktidarına cevaz verecek sınırlara çekmeye uğraşmıştır. Burjuva sistemine karşı mücadele için kullanmaya başladıklarında, işçi ve emekçileri bu hakları kullanamaz hale getirmeye çalışmış, güvenlik güçlerini, mahkemeleri harekete geçirmiş; eğer buna rağmen mücadeleler sürmüş ve kapitalizmin hayatiyetini tehdit eden bir yönelişe girmişse, hak-hukuk, insan hakkı, özgürlük tanımadan, darbelerden faşizme kadar varan yöntemlerle demokrasiyi yok etmekten de kaçınmamıştır.
Elbette ki, bu konu bu yanıyla da ayrıca ele alınabilir, ama burada, yukarıdan beri söylenenler ışığında şu kısa değerlendirmeyi yapmak, konunun aydınlanmasına yardımcı olacaktır:
1-) 1789 Fransız Devrimi’nin eseri olan “Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi”nin normları ile, bu bildiriden 200 yıl sonra oluşturulan “Kopenhag Kriterleri” neredeyse bire bir aynı değerleri savunmaktadır. Hatta Kopenhag Kriterleri, mücadeleyi, halkın taleplerini gerçekleştirmeye değil ama belirlenmiş “kriterlerin”, “sivil toplumcu” bir temelde, şekli olarak ileri sürülmesine indirgenmiş olması nedeniyle de, bir geriye gidişe karşılık gelmektedir.
2-) 1789’da kuracağı dünyanın normlarını, “Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi” ile ilan eden burjuvazi, sonraki yıllarda bu normları unutmuş; egemen sınıf olduğu, soyluluğu gerilettiği ölçüde (iktidar mücadelesinde işçi ve köylülerin desteğine ihtiyaç duymadığı ölçüde) de baskıcı, gerici bir rejimi savunmuştur. Bu yüzden de, her burjuva devrimin ilk işi işçileri, köylüleri, yoksulları silahtan tecrit edip işinin başına döndürme olmuştur. Böylece onları bir güç olmaktan çıkarmış; kendi güttüğü bir sürüye dönüştürmüştür. 1914 öncesinde; az çok burjuva hakların geçerli olduğu sadece üç ülke olması (Norveç, Avusturalya, Yeni Zelanda!) bile, burjuvazinin demokrasinin gelişmesi gibi bir kaygısının olmadığının kanıtıdır.
3-) Burjuva demokrasisinin ilerlemesi; işçi sınıfı mücadelesinin gelişmesi, işçi yığınların siyasi mücadeleye atılması süreci içinde olmuş; burjuva-bireysel hakların gerçekleşmesi; işçilerin genel oy hakkı mücadelesi (herkese eşit oy hakkı, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması) ve siyasi hak taleplerinin ilerlemesiyle bağlantılı olmuştur. Ekim Devrimi; sosyalizmin yeni dünyasının sermaye dünyası karşısına bir seçenek olarak çıkması, (emekçi yığınların özgürleşmesinde atılan devasa adım ve bunun kapitalist ülkelerdeki yankıları) burjuvaziyi kendi demokrasisini yeniden biçimlendirmek zorunda bırakmıştır. Bireysel özgürlüklerin anayasalara girmesi; demokratik katılımın gerçekleşmesine olanak sağlayan sosyal hakların yasal ve anayasal haklar düzeyine yükselmesi, sosyalizmin ve kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelelerinin bir ürünü olmuştur. Özellikle 2. Paylaşım Savaşı sonrasında kapitalist ülkelerin demokratik anayasalara sahip olmalarının temelinde bu vardır.
4-) 2. Savaş sonrasında gelişmiş ülkelerde demokrasi, sosyalizme karşı girişilen anti-komünist savaşta bir dayanak olarak kullanılırken, gerçekte; basın özgürlüğünden ifade özgürlüğüne, inanç özgürlüğünden yasalar karşısında eşitliğe kadar pek çok temel özgürlük kısıtlanmıştır. AB’nin demokratik bir mihrak olarak biçimlendirilmeye cesaret edilmesi, sosyalizmin kapitalizmi tehdit eden bir güç olmaktan çıkmasıyla bağlantılıdır, ama aynı zamanda, kapitalizmin, sosyalizmin barış ve kardeşlik içinde bir dünya idealini de gerçekleştirebileceği iddiasına dayanak edilmesi amaçlıdır. Bu yüzden, “Kopenhag Siyasi Kriterleri” olarak bilinen normlar; tamamen şeklidir; işçi sınıfı ve öteki halk sınıflarını siyaset dışına iten, emekçileri demokrasi adına bölen (sivil toplumcu) normlardır, kısacası demokrasiyi siyasi değil “siyaset dışı” haklar toplamı olarak görmektedir. Ancak arkasındakilerin niyeti ne olursa olsun; bu demokratik haklar, insan hakları, özgürlükler, elbette ki, işçi sınıfı ve emekçiler için değerlidir ve bu özgürlüklerden yararlanarak kendi mücadelelerini geliştireceklerdir.
5-) “Kopenhag Kriterleri”, AB’yi oluşturan merkezi ülkelerin yeni katılacaklara dayatma silahı olarak kullanılmaktadır. Hangi ülke hangi konularda yeniden yapılandırılmak isteniyorsa, o konuya dair talepler öne çıkarılmaktadır. Bu yüzdendir ki, Polonya, Bulgaristan, Yunanistan için sorun olmayan konular, Türkiye için, “sorundur” diye büyütülmektedir. Çünkü; AB’nin çıkarları bunu gerektirmektedir. Ama, bir ülkenin karşısına çıkılıp; “kardeşim bizim çıkarımız şudur, sen de böyle olursan gel” demek “diplomatik olmayacağı” için; “Kopenhag Kriterleri”ne uyulup uyulmadığı tartışılmaktadır. Gerçekte ise, tartışılan; AB’nin merkezi ülkelerinin çıkarlarına uyumdur.
6-) AB, olumlu anlamda bir “medeniyet projesi” değil; Avrupalı en büyük emperyalistlerin çıkarları etrafında oluşturulmuş Avrupa merkezli bir birliktir. Bu birliğe katılanlar; bu büyük emperyalist güçlerin çıkarlarına, onların stratejisine bağlanmaktadır. Alınma koşulları içinde bu hazırlanmaktadır. Özellikle de “AB’nin ekonomik kriterleri”, bunu açıkça ifade etmektedir. Demokrasi, şimdilik, hem birliğin oluşmasında kuruculara avantaj sağladığı, hem de diğer emperyalist güçlerden kendini ayırıp imajlarını düzelttiği için kullanılan bir “değer”dir. Muhtemelen AB’nin “demokratik normları”, Amerika’nın dünya egemenliğine karşı, Almanya-Fransa merkezli bir dünya egemenliği mücadelesinde de AB’nin bir silahı olarak kullanılmak üzere, (şimdiden bunun belirtileri vardır) korunmaktadır.

SOSYALİZM ÇIKARILIRSA, “AVRUPA MEDENİYETİ”NDEN GERİYE NE KALIR?
Batı kapitalizminin ve burjuva devrimlerin insanlığın ulaştığı en ileri aşamayı temsil etmeleri kendi çağlarıyla ilgilidir. Dolayısıyla, burjuva devrimlerinin dinmesinden 100 yıl sonra gündeme gelen Avrupa Birliği’nin oluşumunu “bir medeniyet projesi” olarak sunmak, kabul edilmez olduğu gibi; AB’nin, Türkiye’nin 200 yıllık ilerleme ve uygarlaşma uğraşının zirvesi sayılması da, elbette ki, kabul edilemez. Çünkü; AB’nin ortaya çıkmasının temeli olan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (1960’larda Avrupa Ortak Pazarı, 1970’lerde Avrupa Ekonomik Topluluğu, 1990’larda ise Avrupa Birliği oldu), 2. Dünya Savaşı sonrasında, savaş sırasında faşist ordular tarafından yıkılmış Avrupa’nın yeniden inşası için kurulmuştu. Ama bu kadar masum da değildi. Çünkü ABD ve İngiltere, her ülkeden büyük kapitalistler ve gerici güç odakları, Avrupa’nın yeniden kuruluşunu, aynı zamanda, sosyalizmin yayılmasının önünün kesilmesi için, sosyalizme karşı bir kale olarak da inşa edilmesini planlamıştı. Dolayısıyla Avrupa Birliği, aynı zamanda, kapitalizm ve sosyalizm arasındaki mücadelede, kapitalist güçlerin en önemli birliği olarak gelişti.
1970’lerin ortasından başlayarak, neoliberalizmin, Avrupa’nın başlıca önemli ülkelerinde yavaş yavaş egemen tutum haline gelmesi, emeğin kazanılmış haklarını, işçi sınıfının değerlerini yok etmeyi; işçi sınıfı ve sosyalizmin dünyaya vurduğu damgayı silmeyi de kendisine başlıca amaç edindi. AB de, sosyalizm düşmanlığının, emek düşmanlığının bir merkezi olarak biçimlendi. Ama, onun göstermelik demokrasisine ve lafta demokratik söylemlerine bağlanan Avrupa sendikacılığı ve Türkiye’deki uzantıları, AB’yi hâlâ işçilerin kazanımlarının kalesi görmeye devam etse de, gerçekte AB; işçi haklarına saldırı merkezi olarak şekillenmiştir. Bugün de, sinsice bu işin başında bulunmaktadır. Türkiye’de iş yasasındaki, SSK yasasındaki emek düşmanı değişikliklerin, “AB’ye uyum için zorunlu olduğu” iddiası, sadece patronların bir uydurması değildir. Aynı zamanda, AB’nin yakın gelecekteki standartlarına da bir hazırlıktır.
Kısacası günümüz Avrupası, 17,18, 19. yüz yılların; bütün insanlığın en ileri bilgi, kültür ve beceri birikiminin merkezi olan Avrupa değildir. Ama bugün bu birlik, insanlığın bilgi ve kültür hazinesi içinde insanlığı ileriye sıçratacak olan işçi sınıfı ve sosyalizmin mirasının reddi üstüne kurulmuş bir birliktir. Bu yüzden de, AB, Avrupa emperyalizminin çıkarlarının birliği olduğu gibi, aynı zamanda, kapitalist gericiliğin ABD’den sonraki en önemli merkezidir. Çünkü bu birlik; sosyalizm ve onun yarattığı değerleri silme amaçlı bir birliktir. İnsanlığın ileri güçlerinin birleşmesi de; AB’ye katılarak değil, AB’ye karşı mücadele içinde, AB ülkelerinde ileriyi, anti-emperyalizmi, demokrasiyi ve sosyalizmi temsil eden işçi sınıfı ve diğer emek ve halk güçleriyle birleşmekten geçmektedir.
Kısacası, Avrupa uygarlığından işçi sınıfının ve sosyalizmin yarattığı değerleri çıkaracak olursak, geriye; bir ucu Ortaçağ karanlığında, Hıristiyan-Yahudi kültüründe, öteki ucu, emperyalist yağmacılık ve gericilik olan, “iki ucu da pis” bir “Avrupa uygarlığı” kalır. AB içindeki; Türkiye’yi AB’ye alıp almama konusundaki tartışmalar, aslında bu burjuva-emperyalist Avrupa’nın lağımının patlamasıdır. “Türkiye’yi almayalım” diyenlerin “Türkiye Müslüman ülkesi”, “referandum yapalım, imza toplayalım”, “Haçlı savaşlarını bunlarla yaptık. Viyana’yı onlar kuşatmadı mı” hatırlatmaları ile, “Türkiye’yi alalım” diyenlerin, Türkiye üstünden Ortadoğu’da egemenlik hesapları öne sürmeleri, “Türkiye’nin Avrupa’nın bekçisi”, “İslam dünyasına köprü” olacağı tezleri; bu iki ucu pis Avrupa’nın tipik yansımasıdır.
Demokrasi konusuna gelince; Erbakan, AB’ye karşı bir “İslam Birliği” hayali içinde olduğu günlerde, “Müslümanlar olmasaydı, Avrupalılar kıçlarına don giymeyi bile bilmezlerdi. Onlar don giymeyi bizden öğrendi” demişti. Gerçekten, Avrupalılara don giymeyi Müslümanlar mı öğretti, belki tartışılırdır; ama işçi sınıfı ve sosyalizm olmasaydı; Batı demokrasisi denilen demokrasilerin, bugün övünülen pek çok kurumunun (genel oy, katılımcılık, mevcut anayasalar vb) hiçbir zaman bugünkü aşamaya gelmeyeceği, olsa olsa, Antikçağın köleci demokrasileri gibi, sadece belirli kastlar için bir demokrasi olarak kalacağını kesin bir biçimde söyleyebiliriz. Bu yüzdendir ki, söylemde AB, demokrasi yolunda ilerliyor görünürken; gerçekte, karşılaştığı sorunları demokratik hakları kısıtlayarak, bu demokratik hakların az çok kullanımına fırsat veren sosyal haklara savaş açarak aşmayı amaçlamakta; birbiriyle farklı partilerin yaşamasına bile izin vermeyen, faşizmi, emek düşmanlığını büyüten bir siyasi ortama doğru sürüklenmektedir.

Emperyalist stratejiler ve Türkiye

Hükümet ve sermaye medyası, Türkiye’nin gündemini “AB’ye girmek için tarih alınıp alınmayacağına” kilitleyip, dünyayı 17 Aralık etrafında döndürdükleri son 2-3 ay içinde, hem dünyada hem de Türkiye’yi de kapsayan bölgede çok önemli gelişmeler gerçekleşti. Elbette ki, burada sözü edilen “yeni gelişmeler” birden ortaya çıkmış değil. Tersine, bunlar, dün olan ve bölgeye emperyalizmin müdahalesine bağlı gelişmeler, ama bugün, bir yandan Bush’un seçimi kazanması, öte yandan Avrupa’nın giderek Bushçu Amerika’ya benzeme çabaları; ABD’nin, Türkiye’den beklediği desteği “istediği çabukluk ve düzeyde” elde edememesine tepkileri ve Türkiye üstüne yeni bir “Amerikan operasyonu” fikrini güçlendiren gelişmeler; bölgedeki gelişmelere, “yeni” diyebileceğimiz önemli unsurlar eklemiştir. (*)
– Irak direnişi, ABD’nin başlıca kentleri yeniden sokak sokak savaşarak zaptetmek zorunda kaldığı bir aşamaya ulaştı.
– ABD’de Bush’un seçimleri kazanması, bu ülkede, dünyanın her yerindeki Amerikancılar için, en gerici güçlerin zaferi olarak gerçekleşti. Ve ABD yönetimi, daha sert bir Bush’çuluk için hazırlıklarının sonuna geldi.
– Bush’un seçimleri kazanması, Ortadoğu’da ABD’nin daha saldırganlaşacağının işareti olurken, aynı zamanda, İran’a yönelik Amerikan saldırganlığını daha açık hale getirdi. İran’ın yanı sıra Suriye’ye yönelik tehditler de arttı.
– Arafat’ın ölmesi, bir yandan Filistin direnişini yeni bir yol ayrımına getirirken, öte yandan İsrail-ABD cephesine, Filistin’de kalıcı bir çözüm için adım atmak zorunda olduğunu daha iyi görmeye başlaması için bir fırsat sundu.
– Bölgenin en güçlü ve en önemli ülkesi Türkiye’ye ABD’nin biçtiği rol konusunda yeni bir krizin ipuçları ortaya çıktı. ABD’nin Fener Patrikhanesi’nin statüsü üstünden Türkiye’nin içişlerine açıkça müdahaleye varan girişimine, AKP Hükümeti’nin tepki göstermesi, Musul yakınlarında 5 Türk Özel Tim elemanının öldürülmesi ile birleşerek, Ankara-Washington ilişkilerinde “başa çuval geçirilen günleri” anımsatan bir kiriz eşiğine gelindiğinin işaretlerini verdi.
Elbette ki, ABD’nin Ortadoğu’ya ve Türkiye’ye müdahaleleri, bölge için amaçları bilinmez değil. Dahası, Irak’ın işgalinden sonra, kendisini, Ortadoğu’nun efendisi, bölgeyi ıslah edecek güç, Batı uygarlığının “seçilmiş koruyucusu” olarak gören ABD’nin, bölge ülkelerinin kiminin sırtını okşaması, kimisini “düşman”, “terörist” ilan etmesi de yeni değil. Ancak, bir yandan Bush’un yeniden seçilmesi sonrasında, bu saldırganlığın ideolojik biçimlenişi ve bölgedeki hedeflerini yenilme bakımından bu gelişmelerin önemli olduğu da bir gerçek. Bu yüzden de, bu yazı çerçevesinde; Bushçuluğun ideolojik dayanakları ve bu dayanakların bugünkü biçimlenişi ile, Türkiye-ABD ilişkileri ile bölgedeki hedefleri arasındaki bağlantının üstünde duracağız.

BUSH’UN SEÇİMİ KAZANMASININ ANLAMI
Bush’un 2 Kasım 2004’te yapılan seçimi rakibine fark atarak kazanmasını, Bushçular; Amerikan halkının Bush’un izlediği politika ve temsil ettiği radikal, Evangelist Hıristiyanlık tutumunu, ABD’nin “terörizme karşı mücadele” adı altında dünyanın her köşesine saldırılar düzenlemesi ve ülkeleri işgal etmesine onay verdiği biçiminde yorumladılar. Bunun, dünya kamuoyu ve özellikle de Avrupa’nın gerici güçleri için bir mesaj anlamı vardı, ama, asıl olarak, bu tutumun, dünya halkları bakımından anlamı, Bush yönetiminin saldırgan tutumunu daha da ileriye götüreceği idi. Çünkü Bushçular; önceki dönemde, Amerikan tekelci sermayesi ve gerici güç odaklarından tam destek almışlardı, ama halkın bu saldırgan emperyalist politikalara destek vermesi konusunda endişeliydiler. Bu yüzden de, bazı konularda ikircikli tutumlar aldılar; hatta Bush yönetiminin önde gelen simaları, kendi aralarında çatışmak durumunda kaldılar. Örneğin Colin Powell gibi; Bush’un ve Rumsfeld’in temsil ettiği değerlerle çelişen, zaman zaman onları engelleyen durumlar yaratan bir kişiye Dışişleri Bakanı olarak tahammül ettiler. Oysa şimdi, seçimle, bu türden tereddütlerini de geride bırakmış olarak sahneye çıkmaktadırlar. Nitekim, Bush ekibindeki “güvercin” Dışişleri Bakanı Powell’in yerine, Bush’un Ulusal Güvenlik Başdanışmanı “yarasa” Condoleezza Rice’ın, Bush takımının en fanatik kişisinin getirilmesi, yeni Bush döneminin dünyaya nasıl bir yazgı yazmaya hazırlandığının işareti olarak görülmelidir.
Amerikan seçimlerinde Bush ve adamları; “terörizm” adını verdikleri tehdidi, “Amerikan hayat tarzına karşı bir saldırı”, “Amerikan değerleri”ni tehdit eden uluslararası bir güç olarak tarif edip; kendilerini de, bu saldırıyı Amerikan topraklarına gelmeden önlemeye çalışan bir “seçilmiş kurtarıcılar ekibi” olarak sunmuşlardır.
Demokratlar ise, muhtemeldir ki, bu seçimi kazanmak da istemedikleri için, Kerry gibi bir kişiliksiz adayla Bush’a karşı yarışırken, politik tutum olarak da, mevcut politikaları, kendilerinin, Bush ve ekibinden daha etkin ve daha az masrafla gerçekleştireceklerini propaganda etmeyi öne çıkarmışlardır. Çünkü, Demokratlar da, “Amerikan hayat tarzını koruma” ve ona yönelen tehdidi yok etme dışında bir teze sahip olamamışlardır.
Hal böyle olunca; “terörizm” korkuluğu ile sindirilip, “tehdit” paranoyasına sürüklenmiş basit, orta sınıf Amerikalı için; dünyanın kaymağını yiyen Amerikan tekelci burjuvazisinin sofrasından fırlayan kemiklere sahip olamama korkusu, her endişenin önüne geçmiştir.
– Çünkü, Amerikan orta sınıfı için; “hayat tarzına saldırı” ve “Amerikan topraklarında güvenlik yokluğu”, içinden sayısız Hollywood filmi senaryosu çıkarılacak bir ana çerçeve oluşturmaktadır!
Burada en can alıcı sözcükler; “Amerikan hayat tarzı” ve “Tehdidi Amerikan toprakları dışında karşılamak”tır.
– Çünkü, Amerikan orta sınıfı, 1990 öncesindeki, yarım yüzyıllık dönemi kapsayan bütün bir soğuk savaş sürecindeki şartlanmalarını; “Amerikan hayat tarzına komünizmin yönelttiği tehdit”, “komünizm geliyor” paranoyası arkasında yaratılan ruh haline kolayca geri döndü. Çünkü; söylenen şey çok basitti, “herkesin bildiği” ve “yeniden kanıtlanmasına gerek olmayacak kadar bilinen” bir şeydi; sadece  “komünizm”in yerine “terörizm” geçirilmişti.
Amerikan propagandasında en önemli yeri tutan “Amerikan hayat tarzı” denilen şey; sadece, sınırsız bir tüketme güdüsü ve bu güdünün verdiği saldırganlık, geri kalan dünyanın yanmasını umursamamak değildir. Elbette ki; temelde bu vardır; ama bu, aynı zamanda, Amerikalıların tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduğu; Amerikan çıkarlarının tüm diğer ulusların çıkarlarından önemli olduğu; bu çıkarların savunulması için her yolun mubah sayıldığı bir dünya görüşünü de içermektedir. Dolayısıyla bir “öz savunma”, en fazla “masum bir bencillik” ifade eder gibi görünen “Amerikan hayat tarzı” kavramı, bir yanıyla açık emperyalist saldırganlığa, bir yanıyla Anglosakson ırkçılığına, öteki yanıyla Evangelist mezhebinin meczup Şeriatçılığına karşılık gelen ögelerle iç içe geçmiş bir “hayat tarzı”nı belirtmektedir.
Uzaktan bir bakışla Hıristiyan Evangelist görüşlerin baskısının “Amerikan hayat tarzı” içindeki etkisi pek hissedilmezse de, bu hayat tarzı; günlük aşırı tüketim alışkanlıklarından dinin sosyal yaşamı belirlemesine; sosyal yaşamı taşranın, küçük fanatik cemaatler oluşturan “müminlerin” damgaladığı bir tür şeriatçılığın resmi eğitimi, bilimi, siyaseti baskı altına almasının mekanizmalarını oluşturan bir hayat tarzı olarak şekillenmiştir. Ve kendisini ayakta tutmak için, emperyalizm, bu Ortaçağ kalıntısı güçleri yardıma çağırmıştır.
Ortaçağı yaşamamış, ama gerçek bir Aydınlanma da yaşamamış olan Amerika, Aydınlanmanın Avrupa’dan sürdüğü bu gerici fikirler için de sığınak olmuş; bugün de bu Ortaçağ dünya görüşünü, kendi yeni dünyasının ideolojik dayanağı olduğu kadar, bu inancı, tipik bir Amerikan ideolojisi olan pragmatizmle birleştirerek, “Amerikan hayat tarzı”nın da bir dayanağı yaparak, bu radikal Hıristiyan Evangelist kitleyi sistemin kitlesel dayanağı da yapmayı amaçlamıştır. Tıpkı Hitler’in milliyetçi sosyalizmi ideolojik motif olarak kullanırken, işsizleri, en yoksulları ve gelecek endişesi içindeki geniş küçük burjuva yığınları politikasının kitlesel dayanağı yapması gibi.
Amerika ve Amerikan ulusunun “seçilmiş” olduğunu düşünen bu geniş kesim (Son Amerikan seçimleri sırasında yapılan araştırmalara göre, Amerikan seçmenlerinin yüzde 62’si, Amerika’nın “tanrı tarafından seçilmiş bir ülke”, Amerikan ulusunun da “seçilmiş bir ulus” olduğunu düşünmekteymiş!); elbette ki, bu toprakların “kafir”, inançsız, vahşi sürülerin ayağı altında kirlenmesini istemez. Yani Amerikan ordusunun onlarla savaşını da, bu seçilmiş topraklar dışında, (Amerikan toprakları dışında) başka ülkelerin sınırları içinde yapmasını uygun görür. Dolayısıyla bu yaklaşıma göre, Bush ve yandaşlarının; başka ülkelere müdahale ve o ülkeleri işgal etmesi, gayet normaldir. Aksi ise, Amerikan yaşam tarzı ve Amerikan ulusunun “seçilmiş bir ulus” olarak varolma hakkıyla çatışır! Bunu içindir ki, “bütün dünyanın nefretini kazanan en büyük Amerikalı” olan Bush, Amerikalı seçmenler tarafından “zafer” denilecek bir farkla seçilmiştir.
Bush’un iki seçimine bakıldığında, birinci seçimi, liberal Clinton’dan sonra, “muhafazakar”, pürüten Hıristiyan, Evangelist değerlerin seçimidir. Bush’un ikinci kez seçimi ise, bu değerlerin, emperyalist Amerika’nın çıkarları uğruna (Amerikan tekelci burjuvazisinin demek daha doğru) dünyanın kana bulanması, bir üçüncü dünya savaşı da dahil, her şeyin göze alınmasının arkasına konularak, Bush’un temsil ettiği saldırganlığın “referandum”a sunulmasıdır. Bu yüzdendir ki, ikinci Bush dönemi, birincisine göre daha saldırgan bir mevziden hareket edecektir demek bir yanılgı olmaz. Nitekim bunun ilk emareleri de, Irak’ta; Felluce’nin yerle bir edilmesinde, saldırganlığın bir soykırıma dönüştürülmesi boyutuna götürülmesinde; camiler, türbeler gibi İslam’ın kutsal mekanlarının topa tutulması ve Amerikan askerleri tarafından bu yapıların tahrip edilmesindeki pervasızlıkta görüldü.

AVRUPA KENDİ BUSH DÖNEMİNE GİRİYOR
Kuşkusuz ki; Ortaçağ değerlerine dönüş, bu değerlerin emperyalizmin dayanağı yapılarak, toplumsal yaşamda, bu türden dinci, ırkçı değerlerin itibarının yükselmesi gibi gelişmeler, ABD gibi dünya kapitalizmin baş patronu olan bir ülkede oluyorsa, sadece Amerika’ya özgü olarak kalamaz. Bütün diğer kapitalist ülkelerde de benzer eğilimlerin güç kazandığına tanıklık edilir.
Gerçekte de böyle olmaktadır.
11 Eylül sonrasında, kendi “demokratik normları” ve kişisel özgürlüklerinin sınırlarından endişeye düşen Avrupa’da; “iç güvenlik”, “terörizme karşı önlem” adına pek çok kişisel hak sınırlamaları gündeme gelmişti. Bu sınırlamalar, hava alanları başta olmak üzere, kalabalıkların bulunduğu mekanlarda polisiye önlemlerin artırılması biçiminden başlayarak, yasalardaki anti-demokratik uygulamalar ve iç güvenlik güçlerinin yetkilerinin artırılmasına, “yabancıların”, “göçmenlerin”, Müslümanların polis ve “sivil vatandaşlar” tarafından taciz edilmesine kadar uzanmıştı.
Dolayısıyla, 11 Eylül sonrasında Avrupa ülkelerinde, “muhafazakarlık”, “Hıristiyan demokratlık”, neo nazilik”, “yabancı düşmanlığı” gibi bilinen şer güçlerin harekete geçtiğine tanık olunmuştu. Ama Bush’un ikinci kez seçilmesi; sadece bu şer güçlerin nispeten güç kazanmasını değil, aynı zamanda, bu şer güçlerin Amerika’daki gibi, Hıristiyan değerlerini öne çıkaran bir kanala girdiklerini de göstermektedir. Bunu bazen şu ülkede bazen bu ülkede, şu ya da bu vesileyle ortaya çıkan tutumlarda değil, ama aynı zamanda, tüm Avrupa ülkelerinde; “yabancı düşmanlığı”, “neo nazizmin yükselişi”, “İslam karşıtlığı”, “Hıristiyan değerlerinin öne çıkarılması” olarak da görüyoruz. Dahası, dün bu “aşırılıklar”, neonaziler, neofaşistler, kimi küçük dini cemaatler tarafından temsil edilirken, bugün; Hıristiyan demokrat”, “muhafazakar” adı altında faaliyet gösteren, kimi ülkelerde iktidar, kimi ülkelerde ana muhalefet olan kitle partilerinde de bu eğilimlerin temsil edilmeye başlandığına tanık oluyoruz.  Örneğin, Türkiye’nin AB’ye girmek için yaptığı girişimler karşısında, Avrupa, neredeyse ikiye bölünmüştür. Bir bölümü, Müslüman olan Türkiye’nin AB’ye alınmasını savunmuş, bir bölümü ise; Haçlı seferlerini, Viyana Kuşatmasını, tarihteki Müslüman-Hıristiyan çatışmasını “bugün de oluyor”, “yarın da olacak”mış gibi göstererek, Müslüman bir ülke olan Türkiye’nin, Hıristiyan uygarlığının bir merkezi olarak görünen AB’ye girmesine karşı çıkmışlardır. Üstelik bu karşı çıkış içinde olanlar, sadece küçük, marjinal uç partiler değil; Fransa, Almanya, İngiltere gibi Avrupa’nın en önemli ülkelerinin iktidar ya da iktidara aday partilerinin içinde yer aldığı siyasi mihraklar olmuştur. Yapılan kamuoyu yoklamalarında da, nüfusun yüzde 50’sinden çok fazlasının (hiçbir ülkede nüfusun çoğunluğu, Türkiye’nin AB’ye alınmasından yana değildir), Türkiye’nin AB’ye alınmasına karşı çıktığı görülmüştür. Ve dahası, genel olarak politikanın dışında kalmayı tercih eden Vatikan bile, sıcak tartışmaya katılarak; Müslüman Türkiye’nin Avrupa’da yeri olamayacağını öne sürmüştür.
İşin ilginci; Türkiye’nin AB’ye alınmasını isteyen sosyal demokratlar, sosyalistler, komünistler, yeşiller gibi “ilerici” partilerin Türkiye’nin AB’ye alınmasının gerekçeleri de; asla bir insanlık bütünleşmesi; ırkların, milliyetlerin, dinlerin böldüğü insanlığı yüksek insani değerler etrafında birleştirmek değildir. Tersine onlar da; emperyalist Avrupa’nın duyacağı silah gücü ihtiyacı, Ortadoğu ve İslam dünyası üstünde egemenlik kurmada Türkiye’nin önemli bir ülke olduğu gerekçesiyle Türkiye’nin AB’ye alınmasını savunmaktadırlar. (Aslına bakılırsa, Türkiye’nin bu açıdan önemini “Hıristiyan partiler” de kabul etmekte, ama “içimize almadan ayrıcalıklı ortak olalım” demektedirler.)
Yine Türkiye-AB tartışmaları içinde görülmüştür ki; Fransa, Avusturya gibi ülkeler; eğer Türkiye’nin AB’ye girişini öteki yollardan engelleyemezlerse, “referandum”a giderek engelleyeceklerini öne sürmüş; şimdiden bu doğrultuda karar almışlardır. Yani, referandum gibi demokratik bir araç; burada, halklar arasında düşmanlığı körüklemek, Avrupa’da Türk ve Müslüman düşmanlığını teşvik etmek için kullanılmak istenmektedir. Nitekim daha bugünden; din ve milliyet ayrılıklarını, halkları kötülemeyi, halklar arasında düşmanlık yayan görüşleri ders kitaplarından çıkarmayı “norm yapan Avrupa”nın parlamentosunda; Türkleri, Viyana’yı kuşatan, barbar, saldırgan bir halk; Müslümanlığı, asla uzlaşılamayacak, uygarlık dışı bir din olarak gösteren konuşmalar yapılmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, Amerika’da Bush’un seçimi ve çoğunluğun Bush’un temsil ettiği politikalar etrafında birleşmesi eğilimini, Avrupa’da da görüyoruz. Özellikle Bush’un seçim zaferi sonrasında, Hıristiyanlık ve muhafazakar değerler daha da yükselen bir trend göstermektedir. Çünkü; Bush’un seçim kazanması, gerici, Hıristiyan partiler için, dünyanın, bir “muhafazakarlık iklimine uygun” olduğu fikrini getirmiştir. Nitekim; son günlerde Türkiye üstünden estirilen Hıristiyanlık, Avrupa’nın Hıristiyan bir birlik oluşturduğu fikrinin yanı sıra, Avrupa ordusunun kurulması çabalarının artması, radara yakalanmayan nükleer denizaltı örneği silahlanmanın öne çıkarılması, Amerika karşısında (Rusya ve Japonya karşısında da) Avrupa’nın çıkarlarını korunması için “siyasi bir güç oluşturulması fikrinin önceki dönemlerde görülmedik biçimde işlenmesi, deyim yerindeyse, Avrupa’nın kendi Bushlarını iktidar getirmek üzere, kendi Bush dönemine hazırlık yaptığının işaretleri olarak görülmesi gerekir. Dahası; bu politikalar prim yaptıkça (ki öyle görünüyor), bugün nispeten daha demokratik değerleri savunur gözüken sosyal demokrat, yeşil vb. partilerin de aynı kulvara yönelmesi için hiç bir engel görünmemektedir.

‘PATRİKHANE SORUNU’ BİR PATRİKHANE SORUNU DEĞİL
Bush ve onun temsil ettiği tekelci kliğin politikaları; püriten Hıristiyan değerler ile emperyalist yağmacılığın birleştirilmesi üstünden biçimlenen bir ideolojik zemine oturtulmuştur. Şimdi Avrupa’da da, bu biçimleniş, hızla rağbet kazanmaktadır. Bu ise; ABD ile Avrupa arasındaki rekabeti, hızla “genel olarak olan” bir karakterden çıkarıp somut ve güncel politik tutumlarda da kendisin ifade eden bir gerçeklik düzeyine yükseltmektedir. Irak’ın işgaline Fransa-Almanya blokundan gelen açık karşı çıkış, İran politikasında Avrupa ve Amerika’nın karşıtlaşması, Avrupa Ordusu’nun vurucu gücünün artırılması ve silahlanma için kararlar alınması,… gibi.
ABD karşısında Avrupa’nın sözcülüğünü, son yarım yüzyıldır olduğu gibi yine Fransa yapmaktadır. Ve bu sefer, yanına, ebedi düşmanı Almanya’yı da almıştır. Bu ikili, Rusya’yı da yanlarına alarak, ABD’yi, sadece mali ve siyasi bakımdan değil, askeri bakımdan da dengeleyebilecek karşıt bir mihrak oluşturmak hesabı içindedirler. En azından gelecekte buna ihtiyaç duyacaklarının farkında olarak davranmaktadırlar.
Bu rekabet, ABD’ye, Avrupa’da ikinci bir hamle yapma ihtiyacını dayattığı gibi, bir müdahale imkanı da yaratmıştır. Rusya’da ve öteki doğu Avrupa ülkelerinde müdahalenin en etkin yolu olarak Hıristiyan değerlerinin önemini gören ABD, bu ülkelerde de, Ortodoks Kilisesi’nin devletlerle iç içeliğini görmüş ve Ortodoks Kilisesi’ne el atmıştır. Burada da kilit nokta, uzunca bir zamandan beri hamisiz, Türkiye’nin de baskılarından muzdarip olan Fener Patrikhanesi’dir.
Eğer Fener Patrikhanesi’ni kendi etkisi altına alır, “ekümenlik” sıfatını tanıtabilirse, Amerika, Ortodoks dünyasında (dünyada 350 milyon Ortodoks var), Ortodoksluğun ruhani lideri Fener Patriğini Müslüman-Türk baskısından kurtarıp özgürlüğüne kavuşturan yeni hami olarak büyük bir otorite kazanacağı gibi, bütün Ortodoks ülkelere müdahale için de çok önemli bir mevzi kazanmış olacaktır. Hele Rus, Yunan ve Bulgar patrikhanelerinin Fener Patriği’nin “ekümen” olmasını istemedikleri düşünüldüğünde, ABD, bu ülkelerdeki kiliseleri de en azından ikiye böleceğini hesaplamaktadır.
Demek ki; son günlerde Türkiye ile ABD’nin arasında ciddi bir gerginliğe yol açan ve Türk-Amerikan ilişkilerini “çuvallama dönemi”ndeki gibi kritik bir aşamaya getiren “ekümenlik krizi”, basitçe bir Hıristiyan mezhebinin baskı altında tutuluyor olmasından duyulan bir rahatsızlığın çok ötesindedir. Tersine, ABD’nin bütün bir Doğu Avrupa’nın Ortodoks ülkelerine müdahalesinin kilit noktası olarak ortaya çıkmıştır. Bu müdahalenin, Türkiye gibi bir İslam ülkesinde, ama Amerika’nın elinin altındaki bir ülkede yapılacak olması da, onun için bir avantaj oluşturmaktadır. Bu yüzden de ABD, Avrupalılardan da (AB de, Kopenhag Kriterleri üstünden, Fener Patriği’nin daha serbest çalışması, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, kiliselerin tamirine imkan tanıması gibi sorunların çözümü için uğraşıyordu) önce vaziyete hakim olmak için, “ekümenlik” üstünden bir girişim yaparak, AB’yi de sürecin dışına itip, Ortodoks dünyasına müdahalede ilk adımı atmıştır. (Bu hamlenin,, aynı zamanda Türkiye’yi Amerikan yörüngesine tam oturtmak için süren Amerikan operasyonunun devamı olarak da bir öneminin olduğu apaçıktır.)
Amerika’dan Doğu Avrupa’ya kadar, bakıldığında; ABD’de Evangelist Hıristiyanlık bir yükseliş içindedir ve Amerikan toplumu içindeki bütün tutucu, küçük burjuva değerlerle bütünleşerek toplum yaşamını biçimlendiren bir canlanma göstermektedir.
Avrupa’da ise, Hıristiyan değerler yeniden öne çıkarılmakta, Aydınlanma değerlerini toplum yaşamından kovmaya girişen din, bir yandan devlet ve siyasi partiler, öte yandan değişik “sivil kurumlar” aracılığı ile yeniden toplum yaşamındaki etkisini artırmaktadır.
Ortodoks Hıristiyan dünyasında ise, din; geçen 50-60 yıl boyunca sosyalizme karşı kullanıldıktan sonra, şimdi de bir kez daha, bu eski sosyalist ve halk demokrasisi ülke haklarının zapturapt altına alınıp ABD ya da Avrupa emperyalizmi tarafından yedeklenmelerine vesile edilmek üzere kullanılmak için, her gün yeni hamleler yapılmaktadır. Dolayısıyla Amerika’nın, durup dururken, Ortadoğu’daki en iyi müttefiki Türkiye ile “papaz olması”nın boş yere ve sorunun da “Fener patriği ekümen mi olsun yoksa düz patrik mi” gibi kıytırık bir mesele olmadığı anlaşılır.
Kuşkusuz ki; sorun, ne “saf Hıristiyanlık” idealidir (Hıristiyanlık için Hıristiyanlık) ne de Hıristiyan değerleri kullanmaktan ibarettir. Tersine; emperyalizm, egemenliğini tehdit eden güçleri ürettiği için, birinci tehdit olarak gördüğü İslam dünyasında da bir bölünme yaratarak; “Ilımlı İslam” adını verdiği (“ılımlılık”, az Şeriatçı olmaları değil, Amerika ile işbirliği içine girmeleri anlamında kullanılmaktadır. Yoksa en radikal Şeriatçı Vahabiler; Arabistan’da, Çeçenya’da Amerika’nın himayesinde faaliyet göstermekte, Afganistan ve Pakistan’da radikal Şeriatçı gruplar, ABD ile işbirliği içinde oldukları için ılımlı görülmektedir!) Amerikancı, emperyalizmin dünya egemenliğinde Amerika ile işbirliği yapacak bir İslami eğilimi de, kendi müttefiki olarak görmektedir. Bu yüzden de, İslam’ı, “radikal” ve “ılımlı” diye ayırmakta; “ılımlı İslam”ı, “radikal İslam”a karşı, radikal Hıristiyanlığın müttefiki olarak görmektedirler.
Bu tabloda açıkça görüldüğü gibi, Hıristiyanlık (ve “ılımlı İslam”), günümüz emperyalizminin ihtiyacına uygun olarak, emperyalist ülke halklarını kendi tekelci sermayesinin yedek gücü olarak hazırlanması için kullanılırken, tüm dünya işçi sınıfı ve ezilen halkların muhtemel başkaldırılarına karşı bir panzehir olarak kullanılmak üzere de hazırlıklar yapılmaktadır.
Başka bir söyleyişle, kapitalizm; kendisinden önceki dünyanın şer güçlerini kendi imdadına çağırmıştır, ve 21. yüzyılın, Yeni Dünya Düzeni’nin kurulacağı yüzyıl; savaşsız, baskısız, refahın paylaşıldığı bir yüzyıl olacağını ilan eden emperyalizmin ideolog ve propagandacıları, şimdi herkesi; Ortaçağın, insanlığın en karanlık çağının değerleri etrafında birleşmeye çağırmakta; insanlığın kurtuluşunu, Ortaçağ değerlerine dönüşte görmektedirler.

TÜRKİYE BU GERİLİMİN NERESİNDE?
Ortalıktaki resmi söyleme bakılırsa, Türkiye, bu olup bitenle ilgisiz; fırtınaların birbirine karıştığı bir okyanusta, asude bir liman gibidir. Ama görünüşün arkasındaki gerçeğe bakıldığında, Türkiye, bütün bu olup bitenlerin merkezindedir; bütün çelişmelerin en girift bölgesinde yer almaktadır.
Bu yüzden de sıkça; “Türkiye ABD’nin Ortadoğu’daki en iyi müttefiki mi”dir yoksa, ABD’nin Ortadoğu’daki “hedef ülkelerinden birisi mi” sorusu, bütün bu kargaşa içinden çıkıp, gündemin ivedilikle yanıtlanması gereken sorusu haline gelmektedir.
Kuşkusuz ki, Türkiye’nin böylesi kritik bir önem kazanması, hem ABD’nin amaçları, hem de Türkiye’nin Ortadoğu’da tuttuğu tarihsel, coğrafi, ekonomik, siyasi, askeri, stratejik,… pozisyonla ilgilidir.
Ancak sorunun bu yanına değinmeden önce; son 50 yılda Türkiye-ABD ilişkilerinin bir yönüne dikkat çekmek oldukça aydınlatıcı olacaktır.
Çünkü genel bir bakışla; “Türkiye-ABD ilişkileri, son 60 yıl içinde, Kıbrıs bir yana bırakılırsa, hemen hiçbir ciddi krizle karşılaşmamış; gelen de giden de, Amerika ne emrederse onu yapmaya çalışmıştır” diye görülebilir. Ama gelişmelere daha yakından bakınca, sorunun pek öyle olmadığı, dahası, ABD için, “ne istiyorsa onu yapmış olmanın” çoğu zaman yetmediği görülür.
Şöyle ki;    
Türkiye, Amerika’nın, İsrail’le birlikte, tartışmasız Ortadoğu’daki en iyi, en sadık, en güçlü, en vazgeçemeyeceği müttefikidir. 50, hatta 60 yıldan beri, hükümetler, ufak tefek kimi pürüzler bir yana bırakılırsa, Amerikan stratejisine bağlanmak, onunla uyum içinde olmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Dahası denebilir ki, hiçbir Amerikan dostu ülke, ABD’ye, Türkiye kadar sadakat göstermemiştir. Türkiye’yi bugün yöneten AKP Hükümeti ise, gelmiş geçmiş hükümetler içinde, en Amerikancı hükümetlerden birisidir. Dahası AKP Hükümeti, Kemalizm’le hesaplaşmak, iktidara gelmesinde yığınsal destek gördüğü muhafazakar ve dinci güç odaklarını rahatlatmak için, Amerika’yı arkasında görmek isteyen bir iç politika tarzı benimsemiştir. Bu yüzden de, AKP Hükümeti, gelmiş geçmiş hükümetler içinde, ABD ile işbirliğine en hevesli hükümettir demek bir abartı olmaz. Bir adım daha atarak, şunu söyleyebiliriz ki, son yıllarda, Amerikan dünya egemenliği stratejisinin merkezi Ortadoğu’ya kaymıştır. Dolayısıyla ABD’nin, Ortadoğu ve İslam dünyası ilişkileri önem kazanmıştır; bu çerçevede de, Türkiye’de, İslam dünyasındaki İslamcı, Şeriatçı rejimlerle ilişki kurabilecek İslamcı ve Amerikancı bir Türkiye Hükümeti, Amerika için asla vazgeçilmezdir.
AKP Hükümeti de, kurulduğu günden beri, elinden ne geliyorsa, onları seferber ederek, büyük gayretle ABD’ye hizmette kusur etmemeye çalışmaktadır. Bu amaçla, Irak’ın işgali gibi, BM yaslarına aykırı, bütün uluslararası hukuk kurallarını çiğneyen bir eylemi bile, Türkiye Hükümeti destekledi; yetmedi, “kararname” çıkararak Amerikan kuvvetlerinin Türkiye’de üslenmesi ve Türkiye’nin işgal üssü yapılması için elinden gelen gayreti gösterdi. Bunu başaramayınca da, Türkiye’yi işgalin lojistik destek üssüne dönüştürdü. Ama bu ve bu türden pek çok desteğine karşın, AKP Hükümeti, ikide bir, ABD ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu karşı karşıya geliş, Irak’ın işgalinden sonra, Türk askerlerinin Kuzey Irak’ta Amerikan askerleri tarafından yakalanıp başlarına çuval geçirilmesine kadar vardı. Aradan 15 ay geçtikten sonra; son günlerde benzer bir süreç işlemeye başlamış; Fener Patriği’nin “ekümenlik sıfatı”nın ABD tarafından tanınması üstünden; ABD’nin açık diplomatik saldırısı (Ankara’da “Ekümen Patrik” adına yemek düzenlenmesi ve hükümetin katılmamasını not etmesi, Büyükelçi Edelman’ın Tayyip Erdoğan’ın kendisine altı haftadır randevu vermediğini New York’ta, Türkiye’ye karşı bir “nota verme” biçiminde açıklaması), beş Türk Özel Tim elamanın resmi görevleri gereği gittikleri Musul yakınlarında pusuya düşürülüp öldürülmesiyle yeni bir krizin eşiğine gelinmiş bulunulmaktadır.
Olup biteni anlamak için tarihe şöyle bir göz atalım:
Menderes, 1950’de, “Türkiye’yi Küçük Amerika yapacağım” iddiasıyla iktidara gelmiş; 10 yıllık devri iktidarı boyunca da, ABD’nin bir dediğini iki etmeyen bir ABD işbirlikçiliğinin dünyadaki simgelerinden biri olmuştur.
Ancak Menderes’i ve partisini devirerek, iktidarı eline geçiren 27 Mayıs ihtilalcilerinin ilk açıklamaları da, “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” olmuştu. Üstelik bu “aşk” tek yanlı da değildi. Çünkü sonraki yıllarda görüldü ki, 27 Mayıs darbesini, Kemalist çevreler, her ne kadar Kemalist, Türkiye’nin demokratik ve bağımsız bir ülke olması için girişilen bir “Kemalist ordu harekatı” olarak sunsa da, darbe, ABD’nin bilgisi dahilinde bir harekat olarak gerçekleşmiştir. Zaten o günün dünya koşulları ve Türkiye’nin o dünya içindeki yeri düşünüldüğünde, ne ordu ne de başka bir devlet gücü, ABD izin vermeden “tuvalete” bile zor giderdi.
Sadece Menderes de değil. O Süleyman Demirel ki, siyasete atılmaya hazırlandığı günlerde; Amerikan Ordusu’nun inşaat işlerini yürüten bir Amerikan inşaat firması olan Morisson’nun Türkiye temsilcisiydi. 27 Mayıs sonrası ortamında ortaya çıkan anti-Amerikancılığı bastırmak; Menderes’in belirlediği ama ulaşamadığı amaçların gerçekleşmesini sağlamak, dolayısıyla Türkiye’de dizginlerin yeniden ama daha ileri bir düzeyde ele alınması için hazırlanmış politikaları hayata geçirmek için rol verilen bir kişidir. Demirel de, kendisine biçilen bu rolden hoşnutsuz değildir. Ve bu Demirel; Amerika’nın arkasında olduğunu göstererek, partisi AP (Adalet Partisi) içindeki “en Amerikancılık” yarışını kazanmak için, dönemin ABD Başkanı L. Johnson ile kol kola çekilmiş fotoğraflarını dağıtacak kadar Amerikanofildir.
Ama bu “sıfır Amerikancı” Demirel ve partisi, 12 Mart darbesiyle iktidardan uzaklaştırılır. 12 Mart darbesi sonrasında yaptığı bir konuşmada, Demirel, Amerika’yı kastederek; “Adamlar altımı oymuş da, haberim olmamış” diye yakınarak anlatır olup biteni. Demirel’in burada “Adamlar” dediği, Amerka’dır; Amerika’nın Türkiye’deki görevlileridir; “altını oymak”tan kastı da, Amerika’nın ordu içinde cunta örgütlemesi, üstelik de, bu organizasyonu yaparken, MİT’i de kontrol altına alması ve cunta organizasyonundan, MİT’in bağlı olduğu Başbakanı haberdar beli etmemesidir.
Ama 12 Mart darbesi tokadı bile, Demirel’in Amerikan aşkını (biraz buruklaştırsa da) kıramaz; Demirel, sonraki yıllarda da, Amerikan stratejisine (“Yeşil Kuşak” ve anti-komünist kampanyaya katılma vb.) uygun davranmak için elinden geleni yapmıştır. Ama buna rağmen, Demirel; 12 Eylül Cuntası’na da başbakan olarak yakalanır; soluğu Zincirbozan’da alır. Ve 12 Eylül Cuntası’nın da bir ABD yapımı olduğu, daha harekat başladığında bilinir. O gün Washington’da bir tiyatro seyrederken, “Türkiye’de darbe” haberini alan dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’in, yanındakilere, “Telaş edecek bir şey yok. Bizim çocuklar yaptı” şeklindeki sözlerini, daha 12 Eylül’ün hemen arkasından, cuntanın, arkasında Amerika’nın olduğunu göstermek için basına sızdırdığı bir gerçekti. Cunta ve sonrası Özalcı dönemi; bu dönemin ilişkilerindeki çığrından çıkmış Amerikancılığı biliyoruz.
Yukarıda şöyle bir değindiğimiz, 20 yıla sığan üç askeri darbe açısından bakıldığında; Türkiye’de iktidar değişimlerinde, “Amerikan uşaklarının Amerikan uşakları tarafından darbeyle uzaklaştırılması” gibi bir ironi ile karşı karşıya kalırız. Ya da bu 20 yıllık dönemi; Amerika’nın, yeni uşaklarına yol açmak için, eski uşaklarına karşı darbe yaptırdığı bir dönem olarak görebiliriz.
Gerçek böyle midir? En azından görünüşte olan budur. Ancak; ABD bunu, yeni uşaklar kolayca ikbal sahibi olsun da, bana daha çok hizmet etsin, ya da kudretinden sual olunmaz bir güç olduğunu dost düşman görsün diye yapmamaktadır. Ama Amerikan uşakları, işbirlikçileri; Amerikan stratejisinin değişen ihtiyaçlarını anlamama, onlarla çelişen (ya da verilen rolde etkisiz duruma gelme) bir pozisyona düşme ve bu strateji içinde kendi rollerini yeterince başarıyla oynayamamaları sonucu Amerikan (ya da olurunu alan) müdahalesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Menderes de, Demirel de bu nedenle askeri darbeyle düşürülmüştür. “Eğer askeri bir müdahaleyle ipler yeniden ele alınmasaydı, ülkede kontrolü imkansız hareketler meydana gelebilirdi” iddiası, 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de, darbeciler ve arkasındaki güçlerin değişmez “tezi” olmuştur. Hatta ünlü “28 Şubat” harekatının bile; ABD’nin bu müdahale içinde etkin bir rol oynadığı, sonradan “medeniyetler savaşı” olarak adlandırılan ve İslam dünyasında Amerikan ve Batı karşıtı eğilimlerin Türkiye merkezli bir mihrak oluşturma ihtimaline karşı bir müdahale olarak, Amerikan icazetinde ve kontrolünde geliştiğini söylemek gerekir. Çevik Bir ve onun etrafındaki organizasyon bunu açıkça göstermektedir.
AKP Hükümeti ile ABD arasında ikide bir denecek sıklıkta oluşan, ama bir darbeye varmayan “krizlere” bu tarihsel dayanaklardan bakıldığında, çatışmaların arkasında benzer nedenler görülüyor.
Evet, AKP Hükümeti, var gücüyle Amerika’nın Ortadoğu üstünden giriştiği dünya hegemonyası mücadelesine uyumlu bir rotada ilerlemeye çalışıyor; bunun için gayret ediyor ama, bir yandan Türkiye halkı içindeki anti-Amerikan duygular ve yatıştırılması sorunu, öte yandan da İslam dünyasındaki tepkiler karşısında panikliyor; Amerika’nın istediği kararlılıkta bu eğilimlerin karşısına çıkıp; onların geri döndürülmesi için başarılı hamleler yapamıyor. Burada, Amerika neyi kast ettiğini, bir buçuk yıl önceki “çuval krizi” sırasında, Rusmsfeld ve Wolfowitz gibi Pentagon’un kurtlarının ağzından açıkça söyledi. Hükümet ve Genelkurmay’ın, “Biz elimizden gelen gayreti gösterdik ama, ne yapalım ki Meclis’te gerekli çoğunluğu sağlayamadık” mazeretine karşı, Amerikan tarafı; “Türk hükümeti ve Genelkurmay Başkanlığı, kararnamenin Meclis’ten geçirilmesi sürecinde kararlı bir önderlik sergileyememiştir!” diyerek açıkça acizlik ve yeteneksizliklerine işaret etmiştir. Başka bir söyleyişle, ABD; Türkiye’deki hükümetten beklediğinden daha az destek görüyorsa; işbirlikçilerini, uşaklarını işe yaramaz görmekte, daha becerikli ve yetenekli olanları onların yerine geçirmek için, mekanizmaları harekete geçirmektedir. Ancak son 15 yıldır; Yeni Dünya Düzeni’nde, darbeler klasik biçimiyle, hiç olmazsa şimdilik de olsa, tercih edilen bir yol olmadığı için, ABD, işbirlikçilerini; “havuç” ve “sopa” yöntemiyle “eğitmek”te; konuşmakta, pohpohlamakta, para-pula boğarım vaadleri yapmakta; yine de sonuç alamazsa, “başına çuval geçirmekte”, içeride ve dışarıda “şer güçleri” harekete geçirmekte, kucağına alıp bir güzel pataklayarak aklını başına getirmeye çalışmaktadır.
AKP Hükümeti ile ABD’nin ilişki biçimi, şimdi, böyle bir platformda cereyan etmektedir. ABD’nin bölge stratejisine, Türkiye’deki hükümet, askerler, başka türden güç odakları, verebilecekleri azami desteği vermede yetenek gösteremezlerse, Amerika’nın şiddetini üzerlerine çekmektedirler. Kaldı ki, ABD, Türkiye’yi, herhangi bir Ortadoğu ülkesinden fazla olarak; bir “ılımlı İslam modeli” ve kendi kurmak istediği “Ortadoğu İslam düzeni”nin “model ülkesi” olarak seçmiştir; ondan, bu modelliğe uygun davranışlar beklemektedir. Çünkü model ülke olmak, örnek davranışlar sergileyen bir ülke de demektir.
Evet; Türkiye, 50-60 yıldır Amerika’nın dostu ve en sadık müttefikidir. AKP Hükümeti de, ABD için her şeyi yapmaya çalışmaktadır, ama Türkiye hükümetlerinin, genelkurmayının ve öteki Amerikancı odakların kendilerine göre “takıntıları” (bu takıntılar, bir önceki dönemde Amerika için önemli değildi) vardır. Amerika; “ılımlı İslam” derken, aslında Amerikancı İslam dediğini; Müslüman işbirlikçilerinin de, kendi ülkelerinin ya da İslam ülkelerinin değil, “Amerika’nın hassasiyetlerini dikkate almaları” gerektiğini, bunları bilmelerini istemektedir. Oysa, örneğin, Irak’ın toprak bütünlüğünde ısrar, İran’la ilişkilerde Amerika’nın isteklerini yeterince süzememek, “ılımlı İslam değil, laik bir ülke”, Kıbrıs ve son zamanlarda da Ortodoks Patriği konusundaki “takıntılar”, Türkiye’yi yöneten Amerikancı güç odaklarıyla ABD’yi sık sık karşı karşıya getirmektedir.
Hal böyle olunca da, ABD; bütün bu takıntıları aşmak için işbirlikçilerini zorlamakta; eğer istekleri dikkate alınmaz ve gereği yapılmazsa, “takıntı” edilen konuların, başlarına gelecekler yanında hiçbir şey olmadığını göstermeyi amaçlamaktadır. Kuzey Irak’taki “kırmızı çizgiler” efelenmesinin çökmesi, “ekümenlik belası”nın çıkarılması, kamyon şoförlerinin öldürülmesi ve Irak’ta iş yapan şirketlerin korunmaması, en son 5 özel timcinin öldürülmesi – bunların; Amerika’nın burun sürtme, sopa ile hizaya getirme uygulamalarının göze batanları olarak görülmesi gerekir.
Bunu içindir ki, ABD’nin en yakın müttefiki Türkiye de, zaman zaman Amerikan operasyonlarının hedefi olmakta; bu operasyonlarla, halka gözdağı verildiği kadar, işbirlikçilere de “balans ayarı” yapılması amaçlanmaktadır.

EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELEDE GÜNCEL GÖREVLER
Bush ve Bushçuların iddiasına göre; “Amerikan yaşam tarzı”na ve onun şahsında temsil olunan değerlere uluslararası planda bir terörist saldırı stratejisi vardır. ABD, bu saldırıyı, kendi topraklarına gelmeden, hatta doğduğu topraklarda yok etmeyi amaçlayan bir kuvvet politikası geliştirmiştir. Amerika’ya yönelik saldırının kaynakları ise; radikal İslamcı görüşlere dayanan bir tutum olduğu kadar, bu tutum, kimi İslam ülkelerinin yönetimleri tarafından da desteklenmektedir. Bu İslam ülkesi yönetimleri de, Amerikan stratejisinin hedefleridir.
Bu mücadelenin bir yanı da, bir “Medeniyetler Savaşı”dır. Bu “Medeniyetler Savaşı”nın doğru, haklı olan yanını, Hıristiyan-Yahudi değerlerini savunan Bush’un başını çektiği ABD yönetimi ve onun müttefikleri temsil etmektedir. Bu yüzden de, bu değerlerin tüm dünyada egemen olması için mücadele, uygarlık ve insanlığın ilerlemesi mücadelesidir. Bu mücadelenin liderliğinde Bush yönetimi vardır. Bugün bu tutum, Avrupa’da da öne çıkan ve giderek yaygınlaşan bir tutumdur. Dünün pasif muhafazakar, Hıristiyan demokrat partilerinin daha radikal bir söylem ve politikaları benimsemeye yönelmiş olmaları bir rastlantı değildir. Kısacası; Hıristiyan-Yahudi dünyası, radikal bir Batı uygarlığının temsilcisi olduğunu iddia eden en gerici dini ve siyasi odaklar; “Batı uygarlığı”nı, ilkel, çağdışı uygarlıklara karşı savunmak iddiasını kendilerine paravan yapmış; “ılımlı İslamcı” güçleri de yedekleyerek, amaçlarına yürümek istemektedirler.
Sorunun, bir “uygarlık”, “insanlığın yarattığı en ileri değerlerin savunulması” olarak konması bir aldatmacadır. Ama; kuşkusuz ki, örneğin Amerikan tekellerinin çıkarlarını savunmak, Amerika’nın dünyayı yağmalama hakkını savunmak demekten çok daha masumdur ve çok daha geniş kesimleri yedekleme imkanı tanımaktadır. Dahası; bir uluslararası strateji oluşturmak bakımından, “Amerikan hayat tarzı”ndan (“Amerikan hayat tarzını korumak” iddiası, ancak ABD’nin kendi iç politikası bakımından önem taşır) bile kapsayıcıdır. Çünkü, Hıristiyan dünyasının dini etki altındaki geniş yığınlarını (elbette ki Kilise’yi ve çeşitli muhafazakar dini ve siyasi toplulukları,…) olduğu gibi, İslam dünyası ve öteki “uygarlık” bölgelerinde de “Batı değerleri”nin insanlık için önemini gören geniş bir kesimi, daha da önemlisi entelektüel çevreleri de yedekleyici bir karaktere sahiptir. Bu yüzdendir ki, “Medeniyetler Savaşı” kavramı öyle kafadan atılmış, marjinal bir çevrenin öne sürdüğü bir saçmalıktan çok fazla bir şeydir.
İslamcı ve Şeriatçı çevreler bakımından da, “Medeniyetler Savaşı”; Şeriatçılığı savunmaktan daha kapsayıcı; İslami değerlerin etkisindeki geniş Müslüman çevreleri de, Şeriatçı, marjinal dini çevrelere yedekleme imkanı tanıdığı için “sarılınan” bir kavrama dönüşmüş bulunmaktadır.
Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkileri ve kendi “Ortadoğu projesi”nde Türkiye’ye vermek istediği rol de aslında hiç farklı değildir. Onlar için de, Ortadoğu; istikrasız yönetimlerden radikal İslamcı eğilimlere yataklık yapan, yoksulluktan şeyhlik rejimlerine sayısız sorunları olan, ama bir dünya hegemonyası mücadelesinde de; petrol ve doğalgaz rezervleri ve enerji geçiş yollarının güvenliği açısından jeo-stratejik konumundan dolayı, olmazsa olmaz olan bir bölgedir. Türkiye ise; bu bölgede, egemen sınıfları Batıya sadakatle bağlı, Batılıların oturup konuşabilecekleri ve Batı emperyalizminin amaçları üstünden geleceğe dair hesaplar yapabilecekleri “çok önemli” bir ülkedir.
Kuşkusuz ki, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa; bölgeye, bugün ABD ile aynı amaçla, ama “farklı bir üslupla” yaklaşmakta, bu ülkelerin ordularla işgal edilmesine, silahla hizaya getirilmesine karşı görünmektedir. Çünkü bir yandan, şu anda sorunlara yaklaşımı nedeniyle, öte yandan ve bununla bağlantılı olarak, ABD ile silahla müdahale alanında rekabet edemeyecekleri için, böyle bir üslup kullanmaktadırlar. Yugoslavya’da, Afganistan’da, Makedonya’da, Bosna ve Kosova’da, en son da Irak’ta bunu gördüler. Bırakalım başka kaygıları; eğer ülkeleri silahla hizaya getirmek öne çıkarılırsa; ABD’nin, kendilerini paylaşım masasının dışına iteceğini artık biliyorlar. Bu yüzden de; Yugoslavya’ya silahlı müdahaleye ses çıkarmayan AB’nin patronları, Irak’ın işgaline karşı çıktıkları gibi, İran’ın güçle hizaya getirilmesine, öteki İslam ülkelerini de ABD’nin silahla tehdit etmesine sıcak bakmıyorlar.
Ama bundan, AB’nin daha insancıl bir emperyalizm türü geliştirdiği (1960’lı yıllarda böyle teoriler öne sürülmüş, hayli de taraftar toplamıştı. Maoculuğun temeli yapılan ünlü “Üç Dünya Teorisi” de, bu varsayım üstüne oturtulmuştu.) anlamı çıkmaz. Nitekim daha geçtiğimiz ay, Fransa’nın Afrika’da yaptıklarına tanık olduk.) Ama; dünya hegemonyası için ABD ile şimdilik silahla rekabet etme imkanı olmamasından kaynaklanarak, AB de, kendi güçlü olduğu alan olan diplomasiyi öne çıkarmaktadır. Kaldı ki; Amerika’dan sonra, Avrupa’da da emperyalizm, bir süreden beri Hıristiyanlığı; yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, muhafazakar değerleri” yardımına çağırmış bulunmaktadır. Ve Amerika’dan yükselen ideolojik planda Ortaçağa dönüş, Avrupa’yı da etkilemekte (Avrupa emperyalizminin gerici duygularını kışkırtmakta); dolayısıyla, Amerikan üslubunun Avrupa’da egemen üslup olması, bu üslubun gerektirdiği diplomatik ve askeri donanım imkanlarının geliştirilmesi, iç politikanın buna göre yeniden şekillendirilmesi eğilimi güçlenmektedir. Avrupa’da neo-Nazi ve yabancı düşmanı marjinal odaklardan sonra, kitle partileri olan Hıristiyan ve muhafazakar partilerin Hıristiyan değerleri öne çıkarması, bunun alametidir.
Öte yandan, Türkiye’nin, iki emperyalist gücün (Rusya, Çin ve Japonya’nın da bölge ile yakın ilgisi olduğu unutulmamalıdır) çatışma alanında bulunması ve aynı zamanda “çatışma konusu” olması; Türkiye’nin, Kürt sorunu başta olmak üzere, demokrasi sorunundan ekonomiye, tarihsel sorunlardan Şeriatçı eğilimlerin kışkırtılmasına, “ılımlı İslam” müdahalelerine, pek çok konuda müdahaleye açık olması; Türkiye’ye emperyalistlerin müdahalesini kolaylaştırmaktadır. Bu müdahaleler, aynı zamanda, bütün bu sorunların demokratik halkçı çözümü ve ülkenin demokratikleşmesi için mücadele ile emperyalizme karşı mücadelenin genel ve sloganlar düzeyinden çıkarılarak, emperyalizmin somut hedefi olan ve bu bölgedeki hedef ülkelerden biri olan Türkiye’de mücadelenin, kendine özgün talepleri bakımından yenilenmesini zorlamaktadır. Örneğin Irak’ın işgaline, bölgeye ABD müdahalesine karşı mücadele, sadece “ABD’ye hayır”, “Diren Felluce” denilerek(**) olamaz; olmamalıdır da. Tersine, Türkiye’de anti-emperyalist mücadeleye katılımın; Türkiye’nin savaşa verdiği desteği kesmesi, hükümetin ABD yanlısı tutumuna son vermesi, üslerin kullanımına son verilmesi, Kürt sorunun çözümü ve bu sorunu ABD’nin müdahalelerinden koruyacak bir sahiplenmenin öne çıkarılması,… gibi Türkiye halkı için somut taleplerle zenginleştirilmesi aciliyet kazanmış bulunmaktadır. ABD işbirlikçisi ve Avrupa ile de işbirliği isteyen bir hükümetin varlığı, Türkiye’nin bölgedeki konumu ve mücadelenin aynı zamanda işbirlikçi egemen sınıflar ve onların hükümetlerine karşı bir mücadele olduğu göz önüne alındığında; taleplerin söz ve içerik olarak yenilenmesi, bu perspektiften yeniden değerlendirilmesi gereken önemli bir görev haline gelmiştir.
Yani; ABD ve Avrupa’daki gelişmeler; Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkilerinin muhtemel seyri; propaganda ve ajitasyondan demokratikleşme ve anti-emperyalist mücadelenin taleplerini özgünleştirmeye, bir yenilenmeye aciliyet kazandırmıştır. İlerici aydınlar ve demokrat güçler arasında; egemenlerin Avrupa kapitalizmine entegre olma ve Avrupa emperyalizmine silahlı güç olma eğiliminin “demokrasi ve özgürlüklerin Avrupası”na, “Emeğin Avrupası”na katılma olarak algılandığı; bir bilgisayara sahip olma ve internete girmenin gerçek bilgiye ulaşma sayılmasının egemen bir görüş olduğu göz önüne alındığında; emperyalizmi, onun insanlığı nasıl bir karanlık döneme doğru sürüklediği gerçeğini aydınlar arasında olduğu kadar, emekçiler arasında da tartışmaya açmanın; kürsüyü, hem aydınlar, demokrat çevreler arasına, hem de halk yığınları arasına kurmanın önemi daha açık görülür.
Kapitalizmin insanlığa “yeni Ortaçağ” denebilecek bir gelecek hazırladığını deşifre etmek; bu amaçla genel olarak kültür, sanat piyasa kıskacına sokulurken, resmi eğitimin de gericiliğin pençesine atıldığı; gerçeğin bilinemeyeceği, sermeye güçlerinin ihtiyaç duyduğu ve söylediği “piyasa gerçekleri” dışındaki her şeyin aslında gerçek olmadığı biçimindeki yönelişi deşifre etmek; bu geniş alanda kapsamlı bir ideolojik mücadeleyi örgütlemek; bu ideolojik mücadeleyi, güncel mücadelenin ihtiyaçlarıyla birleştirirken, güncel mücadelenin bir araya getirdiği güçleri de ideolojik mücadelenin güçleri olacak biçimde aydınlatmayı örgütlemek, düne göre, bugün on kat, yüz kat daha önem kazanmıştır.
Muhtemeldir ki, 2005; sınıflar mücadelesinin ve dünya ölçüsündeki ilericilik-gericilik mücadelesinin bu yönlerinin öne çıktığı, emperyalizme karşı mücadelenin ideolojik boyutunun da işçi sınıfı, emek örgütleri ve tüm öteki ilerici demokrat güçlerin ilgi ve dikkat alanı içine gireceği, girmesi gereken bir yıl olacaktır.

(*) “AB’ye giriyoruz” gürültüsü arkasında, IMF ile üç yıllık stand-by anlaşmasının yapılması, Bütçe’nin emekçilerden kaçırılması, eğitim alanında Milli Eğitim Bakanlığı’nın hamleleri ve SSK yasasının değiştirilerek “genel sağlık sigortası” tasarısının gözlerden saklanması gibi çok önemli gelişmeler de gözden kaçırılmıştır. Ama bu yazının konusu emperyalizmin Ortaçağ değerlerine dönmesi ve bölgeye emperyalizmin müdahaleleri ile bunun Türkiye üstünde yarattığı sorunlar olduğu için, güncel gelişmelerin, “AB’yi fethettik” yaygarasının örttüğü bu sorunlara bu yazı kapsamında yer verilmemiştir.

(**) Irak’ta işgale hayır mitingleri çalışması sırasında; Felluce katliamı, Irak’a destek için yapılan ajitasyon sırasında hamlıktan gelen en ilginç tepkilerden birisi de, “Irak’taki mücadeleye nasıl destek vereceğiz. Biz de oraya gidip direnişçilere mi katılalım?” biçimindeki sorulardır. Çünkü; iki yıldır süren savaş karşıtı çalışmalar boyunca, somut yaklaşım; “tezkereye hayır” dönemi dışındaki genel tutum; “Kahrolsun Amerika”, “Savaşa hayır”, İşgale hayır” ve “Diren Felluce” gibi,… direnişi övme sloganlarından ibaret kalmıştır. Bu da, ister istemez, “Irak’a destek” denilince, akla ya buradan “kahrolsun” sloganları atma ve öfke boşaltmayı ya da Irak’a gidip savaşmayı akla getirmiştir. Oysa Türkiye hükümeti, savaşın lojistik hizmetlerini üstlenerek, üsleri kullandırarak, uluslararası her platformda Amerika’nın arkasında yer alarak savaşın tarafıdır ve bunlardan hareket eden özgün taleplerle hükümetin karşısına çıkmak; hükümeti savaşın tarafı olmaktan çıkarmak, herhalde Irak’a yapılacak en büyük destek ve ABD emperyalizmini kahretmenin en kestirme yoludur.

12-13 Mart konferansı ve Sınıf partisinin semt çalışmasının imkanları

12-13 Mart 2005’te, EMEP’in, örgütsel çalışmalarının düzeyini yükseltmek, sınıflar mücadelesine müdahalesinin olanaklarını geliştirmek amacıyla topladığı Konferans, örgütsel çalışmanın birçok yönüne dikkat çekmiştir. Kuşkusuz ki, en çok dikkat çekilen sorunların başında; gençlik çalışmasında karşılaşılan darlıklar, kadın çalışmasında ilkellikler; işsizlik ve yoksulluğa karşı mücadele konusunda geçtiğimiz yıl boyunca yapılmak istenen çalışmada ilk hamleden sonra geriye düşülmesi, partinin halkçılaşmasının önündeki engeller ve bunun çözümü sanılarak başvurulan popülizm eğilimleri geldi.
Elbette ki, Konferans’ın dikkat çektiği sorunların her birine ve bunların çözümlerine ilişkin ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nda, bundan böyle çeşitli yazılar ve değerlendirmeler yayımlanacaktır. Ancak bugün burada, yukarıda sözü edilen sorunların önemli yanlarının üstünde birleştiği bir çalışma alanının; “semt çalışması ve onun sorunları”nın ele alınması üzerinden Konferans’ın çözümlerinin önemli bir yanına değineceğiz.

*        *        *
Semtleri, herhangi bir parti çalışması alanından ayıran başlıca özellik, semtin nüfus bileşimi, değişik sınıf ve kategorilerden emekçileri bir araya getirmiş olmasıdır. İşçiler, memurlar, kadınlar, orta ve yüksek öğrenim öğrencileri, çocuklar, işsiz yığınları, çıraklar, değişik mezhep ve milliyetten topluluklar, hemşehri grupları, “yerliler”, “göçmeler”, emekliler, işportacılar, esnaflar, zanaatkarlar…, akla gelecek her meslek ve kategoriden emekçiler semtlerde bir araya gelirler. Dolayısıyla buradaki parti çalışmasının merkezinde de, değişik emekçi sınıflardan emekçileri ortak talepleri etrafında örgütlemek ve seferber etmek yer alır.
Öte yandan semtler; burjuva düzen partilerinin ezelden beri politik çalışma yaptıkları; halkı aldatmak için kullandıkları “kapalı av alanları” oldukları ve bu partilerin halk içinde faaliyet gösteren deneyimli “doğal örgütçüler”e sahip bulundukları, dahası bu örgütçülerin pek çok küçük çıkar bağı ve feodal-arkaik bağlarla halk yığınlarıyla ilişki içinde oldukları, bu ilişkilerin onlara güç verdiği ve dayanaklık ettiği alanlar olmalarıyla da başka mücadele alanlarından ayrılırlar.
Semt çalışmasının doğal mekanları; kahveler, semtlerde kurulu çeşitli amaçlı dernekler, yerel ve merkezi yönetimin semtlere “hizmet götürme amaçlı” (okuma yazma, meslek edindirme vb. kursları, varsa kütüphane,…), kadın ve gençliğin çeşitli ihtiyaçlarını “karşılama” amaçlı örgütler, sendika şubeleri, dershaneler, okullar, hemşehri dernekleri ve nihayet doğrudan ailelerin içinde oturduğu “evler”dir.
Doğrudan ele alındığında, sınıf partisinin semtlerdeki faaliyetinin amacı, burjuva düzen partilerine bağlanmış olan geniş emekçi yığınlarını bu partilerin etkinliğinden kurtarmak üzere, halkı aydınlatma ve kendi talepleri etrafında birleştirme, kapitalist düzen ve emperyalizm karşıtı güce dönüştürme faaliyetidir. Ancak bu faaliyet, çoğu zaman anlaşıldığı gibi; halka “sizi sermaye partileri aldatıyor”, “aslında siz şöyle bir dünyada yaşıyorsunuz”, “şimdikinden daha iyi bir dünya kurabilirsiniz” demekle sınırlı bir çalışma değildir. Sonuçta, bu çalışma, elbette bir fikri dönüşümü ve politikleşmeyi amaçlar ama; bu dönüşümün sadece lafla, sadece “açıklamalar”la olmayacağı da apaçıktır. Dolayısıyla semtteki çalışmanın esası da, sonuçta, emekçilerin kendi acil talepleri etrafında mücadelesiyle; bu taleplerin elde edilmesi için harekete geçen emekçilerin, düzen partilerinin de koruyucu unsurları ve dayanakları oldukları düzen ve egemenlik ilişkileriyle karşı karşıya gelmeleri sürecinde, onların gerçek yüzünü görmelerini sağlamaya yöneltilmiştir. Bunu da parti, ancak; emekçilerin kendi talepleri uğruna mücadeleleri içinde düzen partilerinin kendilerini nasıl aldattığını, aslında, bir oy deposu olarak kullanıldıklarını, popülist politikalarla uyutulduklarını, onlar uyurken bir avuç vurguncunun nimetleri paylaştığını göstererek gerçekleştirebilir. Onun içindir ki, sınıf partisinin semt çalışması, sadece genel talepleri etrafında, partinin asgari programı doğrultusunda bir ajitasyonla sınırlı kalamaz; semt halkının büyük çoğunluğunun acil talepleri doğrultusunda (bu, bazen gençlerin, bazen kadınların, bazen emeklilerin vb. taleplerinin öne çıkarılarak mücadelenin değişik alanlarına ilişkin çalışmanın yoğunlaştırılmasını reddetmez) günlük bir ajitasyonla birleştirilir. Dahası; semtteki çeşitli toplumsal kesimlere yönelik olarak “özel çalışmalar” organize edilir. Örneğin; işsizler, semt gençliği, kadın yığınları, çocuklar, özellikle ev kadınları ve genç kızlar içinde yapılacak bir çalışma için, semtlerden daha geniş imkanı hiçbir çalışma alanı sunmaz.
Ancak çalışmanın öteki alanlarında olduğu gibi, burada da, sınıf partisinin asıl sorunu; çalışmanın profesyonel bir düzeye çıkarılması; diğer partilerin halk yığınlarıyla kurduğu asırlık bağları parçalayacak etkinlikte bir çalışmanın organize edilmesi; bu çalışmanın bilinçli ve istikrarlı bir biçimde sürdürülmesidir.
Dünyanın bugünkü gidişatı, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi, Türkiye-AB ilişkileri, sermayenin kendi sistemini yenilemek için giriştiği yasal düzenlemeler, zamlar, enflasyonun düşmesi-çıkması…, TV’deki “reality show”lar (yarışmalar vb.) sıcak, renkli, zengin bir ajitasyon için her zaman fırsat sunmaktadır. Çünkü; bütün bu konular, kahvelerde, evlerde, hatta köşe başlarında toplanan “sohbet toplulukları” içinde konuşulmaktadır. Ama bunlara, bu tartışmalara genellikle, burjuva düzen partilerinin “kahve politikacıları” yön vermektedir. Dolayısıyla, bir semtte başarılı olmanın, orada söylediklerine kulak veriliyor olmanın ilk koşulu, bu güncel ekonomik, siyasi, kültürel, sanatsal ideolojik gelişmelerin partinin dünya görüşü açısından yorumunun, kahvelerden, gençlik ve kadın guruplarından başlayarak tartışma gündemine müdahale edilmesidir.
Bunun nedenle, partinin semt örgütünün; bu tartışmalara müdahale etmek için, her çevreye, o çevrenin en kolay algılayacağı araçlarla hitap etmeyi başarması gerekir. Bunun için; kahvelerdeki tartışmalara en çok ve en çabuk biçimde “sözlü” olarak müdahale edilebileceği bilinmek durumundadır. Bunu için de, semt parti örgütünün, tüm partilileri ve çeperini (hatta dost siyasi çevrelerin elemanlarını) bu tartışmalara nasıl müdahale edeceği konusunda eğitmesi; güncel gelişmelere nasıl ve hangi noktadan müdahale edeceğine dair de, partilileri, yandaşlarını (ittifaklarını) harekete geçirmesi gerekir. Partinin öne sürdüğü her fikre gelen tepkiye karşı, fikri, tekrar tekrar yenileyerek, aynı zamanda onu insanların kolayca algılayacağı kadar basitleştirilmiş ama bayağılaştırılmamış bir biçimde sunmak gerekir.
Örneğin hükümetin, ABD’nin Irak’ta yaptıklarına karşı çıkıyor görünürken, aslında ABD’nin yanında olduğunu göstermek gerekir. Bunun için hükümetin, işgal öncesinden bu yana tutumunu, Irak politikasını, Kürt politikasını net ve anlaşılır örneklerle sergilerken, bugün de “ABD stratejik müttefikimizdir”, “ABD ile ilişiklerimiz her şeyin önündedir” demesinin anlamını anlatmak; AKP’nin kahve politikacılarının “hükümet aslında ABD’yi oyalarken Irak halkına yardım ediyor” yalanını tam tersine çevirerek; Hükümetin, “aslında halkı oyalayıp aldatırken ABD’ye yardım ediyor” olduğunu göstermek gerekir. Ya da; “mortgage sitemi” olarak bilinen, “kira öder gibi ev sahibi olma”nın nasıl bir yalan olduğunu göstermek için, sadece partililerin genel olarak söylemesi de yetmez; konunun uzmanları tarafından da, “bugünkü iktisadi koşullarda böyle bir sistemin sadece orta gelirlere, hatta onların üst kesimlerine hitap ettiği, yoksulları kandırma amaçlı bir propaganda yürütüldüğü”nün ifade edildiğini göstermek gerekir. Bunun için, semtte; iki tarafın da temsilcilerinin katıldığı toplantılar düzenlemek, uzmanlara konferanslar verdirmek, bu toplantılara mümkün olduğu kadar halkın katılımını sağlamayı örgütlemek gerekir. Dahası, çeşitli propaganda araçları ve yöntemleriyle yoksulların nasıl ev sahibi olabileceği/olacağı konusunda halkı aydınlatır, hükümetin ise, böyle politikalardan tamamen uzak, tam tersine bu politikalara kesinlikle karşı olduğunu teşhir ederken; mühendisler, şehir planlamacıları, mimarlar, üniversite öğretim üyeleri gibi, halk indinde söylediğine değer verilen kişilerin getirildiği toplantılar düzenlenmesi; bu toplantılardaki tartışmaların üstünden ajitasyonun sürdürülmesi önemlidir.
Elbette ki, bu türden konferans, seminer, panel gibi etkinlikleri bütün halka açmak, her çevreden, her yaştan kadın ve erkeklere bu tartışmaları aktarmak gerekir. Bunun için, konferans, panel vb. için seçilen kişilerden duyurunun üslubuna kadar (örneğin; “Hükümetin mortgage politikasının yanlışlığını göstermek için bir toplantı düzenledik” yerine, “Ey ahali; kira öder gibi nasıl ev sahibi olunacağını tartışan bir toplantı düzenledik. Bu konuda sorularınız ve sorunlarınızı şu şu kişilere sorarak öğrenebilirisiniz” diyen çağrılar yapmak gerekir. Zaten gerçek de böyle olmalıdır; kişiler de buna uygun, sorulara anlaşılır yanıtlar verecek bilgi ve birikimde olmalıdırlar.), her sorun, gerçekten profesyonel bir anlayışla ele alınıp düzenlenmelidir. Çalışma, sağlık sigortası gibi; işsizlik gibi, yoksulluk gibi halk yığınlarının büyük çoğunluğunu ilgilendiren öteki konularda da böyle yürütülmelidir. Tartışmalar bu boyutta ele alınınca, görülecektir ki, düzen partilerinin “kahve politikası erbabı” yalan söylemektedir. Ve sonuçta, ister istemez, halk yığınları geriye doğru; yıllardır nasıl kandırıldıklarının muhasebesini de yapmaya koyulacaktır.
Kahvelerden başlayıp evlere, öteki mekanlara yayılan tartışmalara müdahil olmak için, elbette ki, genel olmayan ve bu tartışmalarda partinin söylemesi gereken sözü söyleyen bildiriler; bu ajitasyonun vaz geçilmez bir aracıdır. Öreğin; “kira öder gibi ev sahibi olma” üzerine yapılan konferanstan sonra, ertesi gün düzen partilerinden karşı atak gelecektir. Buna yanıt verilmezse, konferansın etkisi bir süre sonra silinir. Bu yüzden de, konuya ilişkin olarak, AKP merkezli iddialara karşı yeni bir atak, bu sefer, bildirilerle desteklenen ve kahvelerde, derneklerde, ev toplantılarında partimizin sözcülerinin taraf olduğu akılıca geliştirilmiş yanıtlarla devam etmek durumundadır. Konferansa katılan ve ön yargılı olmayan herkesi, bu sefer, hükümet partisinin yalanlarının karşısına dikmek için, semt çapında yeniden daha küçük toplantılar yapmak da, bu tartışmayı yürütmenin bir başka boyutunu oluşturabilir, ama bildirilerin, en hızlı ve yaygın kullanılacak araçlar olduğu da bilinmelidir.
Ama şu unutulmalıdır ki; burada en önemli rol olan, ajitasyona istikrar kazandırmak (onu merkezi ajitasyona bağlamak, ve yerel ajitasyonu değişik malzemelerle beselemek) ve yönlendiricilik rolü; sınıf partisinin yayınlarına düşer. En başta gazete, burada rol oynar. Gazete, bu tartışmaların haberini yapıp yayarak ve tartışmayı zenginleştirerek, semtin özgül sorunları üstünde haberler yaparak, mektuplar yayınlayarak çalışmayı destekler. Bu yüzden de, gazetenin semtte okunurluluğunu artıracak özel haberler ve mektuplarla gazeteyi desteklerken, gazetenin dağıtımını genişletmek; semt çalışmasının en önemli görevi olarak ortaya çıkar.
Söylemeye gerek yok ki; her semt çalışmasının en önemli işlerinden birisi, gazetenin en yaygın biçimde dağıtılmasıdır. Bunun bir boyutu; her kahveye, her derneğe, her sendikaya, semte, insanların toplu olarak bulundukları her mekana, ve elbette az çok ilişki kurulan her haneye gazetenin günlük olarak girmesini sağlamaktır. Bunun ötesinde, gazetenin belirlediği gündemin yığınlar arasında tartışılmasını sağlamanın ilk adımı olarak, gazetenin günlük satışına, en küçük bir mahallede bile olsa başlanması (sonra tüm semte yayılmasının sağlanması), partinin semtteki gündeme müdahalesi ve onu yönlendirmeye başlaması anlamına gelir.
Semtte ajitasyondan ve onun zenginleştirilmesinden söz edince; semtin özgünlüklerinden yararlanma gereğinden söz edilmeden geçilemez. Çünkü, her ilin, her bölgenin olduğu gibi, her semtin de, kendi tarihi, kendi güzellikleri, korunması gereken bir çevresi, turistik ve tarihsel kalıntıları, bugüne dair eserleri; oluşmuş kimi gelenekleri; anıtlaşmış kişileri (şairler, yazarları, halk kahramanı kişilikler, sanatçıları) vb. vardır. Bunların bilinmesi ve ajitasyonun çeşitlendirilip zenginleştirilmesi, propagandanın etkinliğinin ve inanılırlığının artırılması için bu yerel değerlerin dayanak olarak değerlendirilmesi önemlidir.
Yine bu değerlerin tanıtılması, bunun için gazetenin, kültür dergisinin ve öteki parti yayınlarının kullanılması; bu yayınların semt halkıyla arasında sıcak bağlar kurmasını kolaylaştıracağı gibi, parti çevremizin ve semt halkının kendi semtlerini, partinin ve onun yayınları üstünden “yeniden tanıması”, daha gerçek bir biçimde tanıması ise, halkla parti bağının kopmaz bir biçimde kurulmasına dayanak teşkil edecektir.
Elbette ki, partinin ajitasyonu her zaman güncel ihtiyaçlar üstünden hareket etmez. Günümüzün koşulları düşünüldüğünde (iletişim olanaklarının gelişkinliği ve dünyanın öteki ucundaki bir gelişmenin bile, TV ve gazeteler aracılığı ile, hemen halk yığınları arasında konuşulmaya başlandığı göz önüne alındığında), semtlerdeki parti çalışmasının, çoğu zaman, ulusal ve uluslararası siyasi, diplomatik vb. konular üstünden gelişmesi de kaçınılmazdır. Örneğin savaş, BOP, Newroz’daki “bayrak vakası”, 1 Mayıs, semt gençliği için “6 Mayıs etkinlikleri” ya da “Faşizmin Yenilgisinin 60. yılı”nın anlamı ve içeriğine dair çeşitli konular, sosyalizmin dünyayı nasıl kurtardığı, burjuvazinin tarihi nasıl çarpıttığı, bugün bunun anlamının ne olduğu da, semtlerdeki parti çalışmasının, halk yığınlarını aydınlatmanın vaz geçemeyeceği ve üzerinden gelişmeden edemeyeceği konulardır.

İŞSİZLİK VE YOKSULLUĞA KARŞI MÜCADELE VE SEMT ÇALIŞMASI
İşsiz ve yoksul yığınların mekanları semtler olduğuna göre, bu çalışmanın yürütüleceği alanlarının en geniş olanı da, semtlerdir. Özellikle büyük kentlerin varoşlarında yaşayan milyonların en önemli çoğunluğunu, işsiz ve açlık sınırının altında yaşayan yoksul yığınlar oluşturmaktadır.
Dahası, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu koşullar; sermaye güçlerinin ekonomi politikaları; işsiz ve yoksul yığınların kitlesini hızla büyütmektedir. Bunu gözeten sınıf partisi, daha belirgin olarak da, 2001 krizi sonrasında; işsizlik ve yoksullukla mücadeleyi gündeminin ön sıralarına yükseltmiştir. Bu amaçla genelgeler çıkarılmış, ÖZGÜRLÜK DÜNYASI’nda yazılar yayınlanmış, gazete konuya ilişkin “özel” haber ve röportajlar yayınlamış; ama yerel parti örgütleri ve semt çalışması içindeki parti grupları, konuyu gerektiği önem ve titizlikte ele alamamış, üst örgütlerimiz de konuyla ilgili olarak yeterince ısrarcı ve takipçi davranmamıştır. Bu yüzden, bu yayınlar yoluyla oluşturulan baskının etkisiyle, kimi bölgelerde ve kimi dönemlerde atılan bazı adımlar ise, geneli belirleyecek, bu alanda çalışmayı ilerletecek kadar bir etki uyandıramamıştır. Bu nedenle, geçtiğimiz yıl, işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele sorunu, sadece yayın organları düzeyinde, parti örgütlerin bilgilendirilmesiyle sınırlı kalmıştır denirse, yanlış söylenmiş olmaz. Ancak 12-13 Mart Konferansı konuya yeniden dikkat çekmiştir.
Yine Konferans’taki tartışmalardan da anlaşılmaktadır ki; işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele bir “kampanya” gibi ele alınmış, ama, kampanyanın da gerekleri yapılmayınca, “yapılamamış bir kampanya”ya dönüşmüştür. Oysa; bugün dünya kapitalizminin içinde bulunduğu koşullar, özellikle, bu koşulların Türkiye’nin özgün koşullarıyla da birleşerek büyümesi buna eklenince, işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele, Türkiye’nin sınıf partisinin gündelik ve çalışmalarının önemi sıralamasında da üst sıralarda olan bir çalışma olarak biçimlenmek durumundadır.
“Kapitalizm, servet üreten olduğu kadar, sürekli olarak işsizlik ve yoksulluk üreten de bir sistem”dir. Dahası, servetler, büyük mülk sahiplerinde toplandığı oranda işsizlik ve yoksulluk yayılır. Bunun için de sınıf partisi, kapitalizme karşı mücadelesinin bir boyutu olarak, işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadeleyi örgütlemek yükümlülüğündedir. Bunu yapmazsa, sınıf mücadelesinin en önemli alanlarından birisinin imkanlarını kullanmamış olur.
Ancak sorun bu kadar genel olsaydı; bu yazıda yer alması gerekli olmayabilirdi. Çünkü, genel olarak kapitalizme karşı mücadele, yoksulluk ve işsizlikle ilgili bir ajitasyon elbette yapılmaktadır. Ama sorun, genel yaklaşımlar ötesinde, partinin gündelik çalışmasına ilişkin ve bu çalışmanın önemli bir alanı olması bakımından da son derece önemlidir.
Bu yüzden, önümüzdeki dönemde, bu çalışmanın, olağan çalışmamızın bir bileşeni olarak gündeme alınması gerektiği; parti örgütleri, başlıca da semt örgütleri için, bu alanın sürekli bir mücadele alanı olduğu tartışılmazdır. Hele işsizlik ve yoksulluğun öne çıktığı kentlerde ve büyük kent varoşlarında işsizlik ve yoksulluğa karşı mücadelenin önemi dikkate alındığında, bu mücadelenin, başlıca kendisinin ilerletilmesi üstünden gelişecek semtlerdeki mücadeleye damgasını vurması; dolayısıyla semtlerde bu konuda özel çalışmalar yapılması, hatta kent ya da semt çapında, sorunun önemli görünen bir boyutunun öne çıkarılması için kampanyalar düzenlenmesi gerekebilir/gerekecektir. Tabii ki, böylesi özel çalışmaların organize edildiği dönemlerde; partinin il örgütlerinin, parti merkezinin ve gazete başta olmak üzere yayın organlarının kendi rollerini oynamaları, çalışmaya destek veren bir mevziye girmeleri de ayrıca önem kazanır.
Özellikle de bölge illerinde ve büyük ketlerin varoşlarında, semt gençliği ve kadınlar arasındaki çalışmada, işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadelenin taleplerini öne çıkaran bir ajitasyonun önemli olduğunu, burada bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır. Sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesiyle eğitim ve sağlığın paralı hale getirilmesinin gündemde olduğu, hükümetin, yoksul yığınları “dilencilik”e teşvik eden yöntemlerle “İslami biçimde” yardımlara muhtaç bıraktığı bir dönemde, işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele; “modern bir sosyal yardım” için taleplerin öne çıkarılmasını, sosyal güvenlik sisteminin iyileştirilmesi taleplerini ve elbette özelleştirmeye karşı mücadeleyi, işyerlerinde çalışma saatlerinin kısaltılması ve hatta IMF programının iptal edilmesi gibi taleplerle birleştirmek durumundadır.
Bunun da ötesinde, genç kadın ve erkekler için iş talebinin teşvik edilmesi, bu amaçla meslek edindirme için merkezi ve yerel yönetimlerden talepte bulunulması zorunlu olduğu kadar; sınıf partisinin programında da yer alan “emekçi ailesinin desteklenmesi”ne ilişkin olarak; açlık sınırın altında gelire sahip ailelerin çocukları için eğitim ve sağlık yardımı yapılması, tüm eğitim masrafları ve sağlık hizmetlerinin devlet tarafından karşılanması; açlık sınırının altındaki ailelere, kira ve gıda desteği sağlanması, kimseye muhtaç olmadan yaşayacakları bir gelire sahip olmaları; işsizlik sigortası maaşının açlık sınırın üstüne çıkarılması, asgari ücretin açlık sınırının üstünde belirlenmesi gibi talepler, semtlerdeki parti faaliyetinde öne çıkarılıp, emekçilerin etrafında örgütlendikleri ve talebin muhatapları karşısında birleşip güç oluşturdukları talepler olmak durumundadır.1
[Dipnot-1: İşsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadelenin talepleri;

1-) Açlık sınırının altında geliri olan her ailenin gelirinin bu sınırın üstüne çıkması için yardım yapılması,
2-) Emekçi ailesinin desteklenmesi: Partimizin programında da yer alan bu talep; aileyi zayıflatan emekçi ailelerdeki yoksulluk koşullarının, çocukların ve gençlerin (lümpenlik, serserilik, fuhuş, hırsızlık, mafya ve çete örgütlenmelerinin eline düşmeleri vb.) kötü alışkanlıklar edinmesini, aileyi dağıtmasını ve sosyal yaşamı tahrip etmesini önleme amaçlıdır. Burada, gelirlerin açlık sınırının üstüne çıkarılması, emekçi ailesinin desteklenmesinin ön şartıdır. Ama bundan ibaret değildir. Ailenin okula giden çocukları için eğitim yardımı, küçük çocuklar için sağlık yardımı, emzikli çocuklar için gıda yardımı; tüm sağlık hizmetlerinin parasız olması, mesleksiz gençler için meslek edindirme kursları gibi taleplerin geliştirilmesi gerekir. Bu destek, aynı zamanda, aile fertlerinin kültür, sanat vb. etkinliklerden faydalanması için imkânlar sağlanmasını da kapsamalıdır.
3-) Yoksul ailelere, okula gidecek yaşta çocuk başına eğitim yardımı ve sosyal güvenlik sistemi dışındaki tüm aile fertlerine parasız sağlık hizmeti,
4-) Yoksul ailelerin yaşlıları ve/ya da kimsesiz yaşlılar için insanca yaşayacakları imkânların sağlanması (Sosyal güvenlik sistemi dışındaki yaşlıların, özürlülerin tüm masraflarının devlet tarafından karşılanması),
5-) Kadınlar, gençler ve mesleksiz işçiler için meslek edindirme yardımı: Bu amaçla meslek edindirme kursları açmak, kursların teşvik edici olması için kurslardan çıkanlara iş sağlanması için özel çalışmalar yapılması, meslek edindirme kurslarına katılanların asgari masraflarını karşılayacakları bir ücret almalarının sağlanması, iş arayanlar için bu süre içinde şehir içi ulaşımın parasız olması,
6- Gelirleri açlık sınırının altında olan ailelerin sağlık, eğitim, iletişim, ulaşım, barınma gibi temel ihtiyaçlarının parasız sağlanması (Genel Sağlık Sigortası uygulamasının teşhiri),
7-) Evi olmayan yoksullara kira yardımı yapılması,
😎 İşsizlik sigortasının alt sınırının açlık sınırının üstünde bir miktara çekilmesi ve işten atılan herkesin yararlandığı bir sistem haline getirilmesi,
9-) Yeşil Kart uygulaması: Hiçbir sosyal güvencesi olmayanların Yeşil Kart’tan yararlanmasının sağlanması ve Yeşil Kart uygulamasının siyasi rant aracı olmaktan çıkarılması,
10-) Yoksulları dilenci durumuna iten “yardım” uygulamalarına zaman içinde son verilmesi için gereken düzenlemelerle ilgili talepler.[KUTU OLACAK]]
Aslına bakılırsa; Dünya Bankası başta olmak üzere, uluslararası sermaye merkezleri ve Türkiye’deki hükümet ve düzen partileri, işsizlik ve yoksulluğu artık “birlikte yaşayacakları olgular” olarak benimsemişlerdir. Dolayısıyla, işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, herkese insanca yaşayacağı bir yaşam sunma yerine, tam tersine; sadece piyasanın sağladığı hizmeti alabilecek gelire sahip kesimlerin (müşteri sayılacak kadar bir gelire sahip olanların) derdini dert edinirken, geri kalan işsizleri ve yoksulları, tüm toplumsal yaşamın dışına iterek, onları “toplumun uru” olarak yaşamaya zorlayan programlar geliştirmektedirler. Dünya Bankası, bunu; Türkiye’de, en yoksullara zaman zaman elden küçük para yardımı yapma, okul kitaplarını bedava verme, kömür yardımı yapmaya izin verme gibi biçimler altında sürdürmektedir. Böylece bir “sosyal patlama”nın da önü alınmak istenmektedir. Türkiye’deki düzen partileri ve hükümet ise; zenginlerin yoksullara gıda yardımı yapmalarını teşvik etmekte, belediyelerin aşevleri açması yoluna gidilmekte, bunların, özellikle Ramazan ve Bayram gibi dini bakımdan kutsal günlere denk getirilerek, aynı zamanda, dinsel istismar aracı da kılınması ihmal edilmemektedir. Kısacası, yoksul yığınlar, bu yolla da, zenginlerin ve hükümetin eline bakan, onlara minnet duygusu besleyen bir “kategori” olarak, kontrol altında tutulmak istenmektedir.
Sınıf partisi, bütün bu yardım biçimlerinin aslında neye hizmet ettiğini ve bugün “modern bir yardım”ın ne olduğunu, başka ülkelerdeki (özellikle geçmişte sosyalist ülkelerdeki) uygulamalarıyla da destekleyerek, ortaya koymak durumundadır. Dahası; işsiz ve yoksullara yardımın devletin asli görevi olduğunu, Türkiye’nin kaynaklarının; eğer IMF ve Dünya Bankası’nın arkasındaki uluslararası sermaye güçleri tarafından yağmalanmasına izin verilmezse (IMF programı reddedilip; iç dış borç ödemeleri durdurulursa); yaratılan değerler, bir avuç hortumcuya, faizciye, rantçıya aktarılmazsa, vergi kaçakçılığına dur denebilirse, savunma adına, özel sektörü destekleme adına katrilyonlar har vurulup harman savrulmazsa; bütün bu israf ve vurgun önlenebilirse; hem sosyal güvenlik kurumları üstlenmeleri gereken işlevi gereğince üstlenebilir, hem böyle bir modern sosyal yardım hem de parasız eğitim ve sağlık gibi, 70 milyona insanca yaşayacak imkanlar sağlanabilir. Türkiye’nin kaynakları buna müsaittir. Müsait olmayan şey; suyun başının, uluslararası tekeller, büyük patronlar, hortumcular, yabancı sermaye uşakları ve onların hükümetleri tarafından tutulmuş olmasıdır.
İşte sınıf partisi ve onun semtlerdeki parti grubu; işsizlik ve yoksulluğa karşı mücadelede; bu gerçekleri açıklayan bir ajitasyon ve propagandayı; konferanslar, paneller, çeşitli türden halk toplantıları (kahveler, dernekler, sendikalar, yerel yönetimlerin salonları, düğün salonları vb. gibi mekanlardan da yararlanarak)…, broşürler, basın organları (gazete, ÖD, vb.) yoluyla geliştirip; işsizliğe ve yoksulluğa ilişkin gerçekleri halk yığınları içinde tartıştırma yükümlülüğündedir. Semtteki çalışmanın önemli bir boyutunu da, bu çalışma oluşturmak durumundadır. Tersten ifade edersek; söz konusu kentlerde ve “varoş” diye ifade edilen yoksul yığınların yaşadığı semtlerde; yoksulluğa, işsizliğe karşı bir mücadele örgütlemeyen bir sınıf partisinden, bu alanda sistemli bir çalışma yapmayan bir partinin çalışmasından bir ilerleme beklemek ham hayaldir.
Kısacası, semt çalışmalarının en önemli bileşenlerinden birisi, işsizlik ve yoksulluğa karşı mücadeledir. Dolayısıyla, bu alanda; ciddi, istikrarlı, profesyonelce organize edilen bir ajitasyon ve propaganda faaliyeti yürütülmeden, kentin yoksul yığınlarının, sermaye güçlerine karşı mücadeleye çekilmesi gündeme alınmadan, sınıf partisinin yığınlar içindeki çalışmasından hoşnut olunamaz.

İŞÇİ ÇALIŞMASININ CEPHE GERİSİ OLARAK SEMT ÇALIŞMASI
Semtler; işçilerin işyerindeki çalışma dışındaki tüm zamanlarının geçtiği alanlar olması bakımından da, sınıf partisinin işçi sınıfı arasındaki çalışmasının birinci dereceden önemli “yardımcı” alanlarıdır.
Bu durum, parti açısından, semtleri, bir tür fabrika çalışmasının cephe gerisi olarak değerlendirmeyi getirir. Yani, fabrikadaki parti örgütleri; semtlerdeki partililer ve parti çeperinde yer alan işçileri; semtlerde oturan diğer işletmelerde çalışan işçilerle de bağ kurmak ve fabrika çalışmasını diğer işletmelerde de yaymak için kullanırken, aynı zamanda, partinin semt halkının bir bölümünü oluşturan işçiler içindeki etkinliğinin artmasına bağlı olarak da, pek çok işletmeden işçilerle semtlerde tanışmak, ilişki kurmak, işletmelerdeki çalışmanın buralardan desteklenmesi, hatta daha önce parti çalışmasının olmadığı fabrikalar ve hizmet birimlerinde çalışma başlatmanın imkanları da semt çalışması içinde ortaya çıkar. Öte yandan, işyerlerindeki faaliyetler içinde yer alan partili işçiler, emekçiler; semtlerine döndüklerinde, buradaki faaliyete katılarak; semt halkıyla sıcak ilişkiler geliştirip, bilgi ve becerilerini artırırken, aynı zamanda, semt çalışmasının niteliğinin yükseltilmesine de katkı sağlarlar.
Soruna, semtteki parti çalışmasının üzerinden bakarsak; semt halkı arasında yürütülen aydınlatma faaliyeti, partiyi, ister istemez; çeşitli işletmelerde çalışan çok sayıda işçiyle, hizmet birimlerinde çalışan kamu ve özel sektördeki emekçilerle yüz yüze getirir. Bu alanda yürütülen faaliyet sırasında, semtte çalışan partililer, bu işçilerle girdikleri ilişki ilerleyip ciddileştiği ve bir parti ilişkisine doğru evrildiğinde ya da bu işçilerin az çok mücadeleye kendi işyerlerinde de katılma isteği ortaya çıktığında; söz konusu işyerindeki parti gruplarıyla bağlantı kurularak, onların işyerindeki faaliyete katılmaları sağlanabilir. Az çok semt çalışmasının olduğu yerlerde, mekanizma böyle işlemiştir.
Bunun ötesinde, işçiler, asıl olarak işletmelerde örgütlenirler ve onların partililik bilinci, kendi işyerlerindeki çalışmanın içinde gelişir; parti normlarını, partinin nasıl bir dünya kurmak için kurulduğunu, onun üyelerinin nasıl bir yükümlülük altında olduğunu, bu yükümlülüğün nasıl bir disiplinle gerçekleşebileceği vb.’ni, işçi, esas olarak, işyeri örgütünün her günkü çalışması içinde alır.
Kuşkusuz ki, semt çalışmasının işyeri çalışmasının yardımcı bir alanı olmasının boyutları, yukarda sözü edilenlerden ibaret değildir. İşçinin işyerinde olduğu saatlerde de, işçinin eşi, çocukları, ailesinin diğer fertleri (işsiz kaldığında kendisi de) semttedir. Ve onların emekçi talepleri doğrultusunda örgütlenmesi sorunu da, doğrudan semtteki parti çalışmasının görevi olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla işçi, aynı zamanda, ailesi aracılığı ile de semtteki parti çalışmasıyla bağlantılıdır ve semtteki iyi bir çalışma, işçinin, işyerindeki parti çalışmasına daha verimli katılmasını sağlayacak bir aile ortamı da oluşturur.
Elbette ki, sadece bundan ibaret de değil. İşyerleri, sonuçta, çoğunlukla, emekçi semtleriyle coğrafi bakımdan da yakınlık içindedirler ve bu yüzden de, işyerlerindeki grev ve direnişlerle, emekçi semtlerindeki işçi ailelerinin ve emekten yana semt halkının dayanışması; birlikte mücadele, sermaye güçlerinin işyerindeki mücadeleye saldırması karşısında, semtlerdeki emekçilerin de direnişe çeşitli biçimlerde destek olmalarının sağlanması da (işçi sınıfı mücadelesinde en çok karşılaşılan dayanışma ve yardımlaşma biçimi, işçilerle emekçi semt halkın dayanışmasıdır. Burada, işin başını işçi ailelerinin çekmesi, en son SEKA’da olduğu gibi, işin doğası icabıdır), partinin semtlerde yürüttüğü faaliyetle doğrudan bağlantılı olan şeylerdir.
İşyerlerindeki çalışmanın güçlüklerini aşmak için ya da güçlüklerle ilk karşılaşıldığında; “işçileri de gidip semtlerden örgütleyelim” kolaycılığına karşı, elbette ki, mücadele etmek gerekir. Çünkü, sınıf partisinin yakın tarihinde bunun olumsuz örnekleri sıkça görülmüştür.2
[Dipnot 2: Kendisine “sosyalist” diyen çeşitli siyasi ve sendikal çevrelerin; “işyerlerindeki işçinin yapısı değişti”, “sömürü biçimi değişti”, “sınıfın yapısı değişti”, “sendikalar ihtiyacı karşılamıyor” gibi gerekçeler öne sürerek (uydurarak demek daha doğru) ve bunlara dayanıp semt çalışması üstünden bir “işçi sınıfı mücadelesi” çıkararak; “sosyal programcı” bir “sosyal forum sendikacılığı” ya da “toplumsal hareket sendikacılığı” geliştirme peşinde olmaları da, semt çalışması ile işyerlerindeki çalışma arasındaki dayanışmanın olduğu kadar, ayrılığın da farkında olmayı zorlar.]
Ancak, burada sorun, semtlerde çalışmanın var olması ve sürdürülmesi değil; işletmelerde çalışma yapma alışkanlığının kazanılmamış olması ve bunun temel ve belirleyici öneminin yeterince fark edilememesidir. Yoksa; semtlerde çalışmayarak, bu sorun aşılamaz.
Tersine, burada gerekli olan, semtlerde çalışan parti gruplarının; kendi çalışmalarının anlamını bilmesi ve çalışmalarını, onun bir yanını da, işyerlerinde çalışan parti gruplarına destek vermek üzere, semtteki işçilerle kurduğu ilişkileri gereken hassasiyet ve ciddiyetle değerlendirmesinin oluşturduğu yaklaşımıyla yürütmesidir.
Semtlerin, yalnızca işçileri değil, çeşitli tabakalar ve mesleklerden emekçileri bir arada barındırdığı göz önünde bulundurulduğunda; semtlerle fabrikalar ve semt çalışmasıyla fabrika çalışması arasında kurulan ilişkinin benzerinin, diğer emekçi kesimlerin örgütlenmesi ve mücadelesinin ilerletilmesine yönelik çalışma açısından da geçerli olması gerektiği ortadadır. Semtler, diğer emekçi kesimler içindeki çalışmanın da “cephe gerisi” olarak değerlendirilmek durumundadır.

SEMTTE GENÇLİK ÇALIŞMASI 
Türkiye’de, genel olarak, “gençlik” denildiğinde hep üniversite gençliği akla gelmiştir. Israrla, “gençlik denilince, emekçi sınıfların 14-26 yaş arasındaki kesimi akla gelmelidir” dendiğinde bile, gençlik ve o alandaki çalışmanın sorunlarından, hep üniversite gençliğinin mücadelesi ve onun sorunları anlaşılmıştır. Bunun, elbette ki, Türkiye için tarihsel, ideolojik nedenleri vardır. Ama aynı zamanda, genel olarak parti faaliyetinin emekçi gençlik yığınları içinde derinlemesine kök salmamasının rolü olduğu da bir gerçektir.
Bu açıdan bakıldığında; ciddi bir semt çalışmasının olmaması ya da semtteki çalışmanın “genel” olması ve halka yönelik “genel” bir ajitasyon ve “çevre çalışması” olarak kalmasında; işçi, işsiz gençlik yığınlarına (elbette ki, kadın yığınlarına da) yönelmemiş, bu özel alanların özelliğine uygun bir çalışmanın yapılmamış olmamasının rolünün olduğu da bir gerçektir. Çünkü; istikrarlı bir semt çalışması demek; geniş gençlik yığınları içinde varolmak, bu yığınlar içinde çalışmak, onların, daha çocukluk yaşlarından itibaren parti ile yüz yüze gelmeleri ve en azından 10-12 yıl (14 ila 26 yaşları arasında) partinin ve gençliğinin faaliyetiyle bir “ilişki” içinde olmaları demektir.
Çünkü; Türkiye, nüfusu genç ve hızla kentleşen bir ülke olarak; nüfusunun önemli bir bölümünün, dolayısıyla gençlik yığınlarının en kitlesel bölümünün büyük kentlerin semtlerine taşındığı bir ülkedir. Bu yüzden de, semtlerdeki çalışmanın en önemli unsur ve bileşenlerinden birisi; semtteki genç işçi (işsiz) yığınları ile ortaöğrenim gençliğidir.
Yine elbette ki, genç erkek ve kızlar, semt halkının çok önemli bir bölümünü oluşturduğu gibi, aynı zamanda, onun, değişmeye ve yeni fikirlerle karşılaşmaya en hazır, en hareketli, arayış içinde kesimi olduğu bir gerçektir. Semt çalışmasında, gençlik yığınlarına yönelik çalışmanın önemine dikkat çekmek için pek çok başka neden de sayılabilir. Ancak yukarıda değinilenler bile, bir semt çalışmasının en önemli bileşeninin, kadın ve erkek gençlik yığınları içinde çalışma olduğunu göstermek için yeterlidir.
Demek ki, semt çalışması denildiğinde; onun en önemli bileşenlerinden birisinin de, semtteki gençlik yığınları içinde partinin (elbette onun gençliğinin) çalışması olduğunu anlayacağız. Eğer böyle anlamazsak, semt çalışmasından da bir şey anlamamış oluruz.
Eğer söz konusu olan gençlikse, onun semtteki bölümüyse; sınıf partisinin gençliğe ve onun özelliklerine dair saptamalarını ve gençlik çalışmasının özgünlüğüne dair her şeyi semt çalışması içinde düşünmek, yaratıcı uygulamalar geliştirmek; semtteki parti ve gençlik örgütünün görevidir.
Bunların en başında ise, gençliğin dinamizmi, öğrenme heyecanı ve kendi talepleri doğrultusunda hareket etme çabukluğunu dikkate alan bir örgütlenme faaliyeti ve böyle bir faaliyeti engelleyen amatörlük, tembellik, disiplinsizlik gibi engelleri ortadan kaldırmaya girişmek gelir. Öte yandan, semt gençliği denildiğinde, işçi gençler, geniş bir kesim oluşturan işsiz gençler ve henüz işçileşmemiş gençlerin kendilerine bir meslek, bir iş arayışı içindeki kesimi, orta öğrenim gençliği, hatta bir bölüm üniversite gençliği gibi, güncel talepleri, birbiriyle birleştiği kadar ayrılan da bir heterojen tabaka akla gelir. Örneğin, meslek edinme ve iş talebiyle hareket eden işsiz gençlik yığınlarının bu talepleri; orta öğrenim gören ya da meslek sahibi ve o anda bir işe sahip gençler için, çok bir anlam ifade etmez. Ya da üniversite kapısına dayanırken, aynı zamanda da, umutsuzluğun içine doğru sürüklenen ortaöğrenim gençliği için, parasız, demokratik bir eğitim, üniversiteye giriş sınavlarını kaldırılması talebinin önüne, iş ve meslek edinme talebi (en azından henüz) geçemez. Bir işe girerek evdeki baskı ortamından kurtulmak, genç kızlar için, başka hiçbir talebin gerisinde kalamaz.
Demek ki, semtteki günlük gençlik çalışması, gençliğin bu kesimlerini dikkate alan, onların talepleri etrafında bir günlük ajitasyonun sürdürüldüğü bir çalışmadır. Elbette ki; semtten semte, gençlik yığınlarının taleplerinin ağırlığı değişse de, bir semt çalışması içinde ağırlık; işsiz gençlik yığınları içinde çalışma3 [Dipnot 3: Öğrenci gençlik için okullar, dershaneler, işçi gençlik için de işyerleri, sanayi siteleri temel çalışma alanı olarak düşünüldüğünde, semtteki çalışma, bu gençlik kesimleri için belki önemlidir, ama “yardımcı bir çalışma alanı”dır. Bu bakımdan bu gençlik kesimleri içinde çalışma, biraz, yukarıda sözü edilen semtteki işçiler içindeki çalışmaya benzer. Mevcut iş koşulları, esnek çalışmanın yaygınlaşmasına da bağlı olarak, işsiz gençle işçi gencin aynı kişinin şahsında tezahür etmesi, bugünün işsizinin yarının işçisi, bugün işçi olanın yarın işsiz olduğu da düşünüldüğünde, işçi gençlik de, semt çalışması bakımından, pratikte, büyük ölçüde semt çalışması kapsamında düşünülebilir.] olarak belirir.
Dolayısıyla, semtte gençlik çalışmasının en önemli ayağını, işsiz gençlik yığınları içindeki çalışma oluşturur. Bu yığınların meslek edinme ve iş talebi ile birleşen bir çalışma etrafında, sınıf partisi, gençlikle, kahvelerden hemşehri derneklerine, sıkça iş bulup yeniden işsizler ordusuna katılan bu gençlik kesiminin fertleriyle semtin en ücra köşelerindeki en yoksul kesimlere kadar uzanan bir ilişkiye de sahip olur. Dolayısıyla, yukarıda sözü edilen işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele (bu mücadelenin en önünde yer alacak kesimini de işsiz gençlik yığınları oluşturur) ve bu mücadelenin taleplerinin özgün halinin, aynı zamanda, bir gençlik çalışması ve onun talepleri olarak biçimlendiğini görürüz.
Yine, emekçi semtlerindeki orta öğrenim kurumları ve dershanelerin semtlerin içinde kurulmuş ve semtle içli dışlı oldukları düşünüldüğünde, ortaöğretim gençliği içindeki çalışmanın, kurum dışındaki en önemli dayanağının da, semt çalışması olduğu görülür. Bu gençler, sonuçta, semtte oturmakta, semt halkının bir parçası olarak yaşamakta; semtte olan iyi ve kötü her şeyin etkisine açık bulunmaktadırlar. Onları, henüz ekonomi ve ekonomik zorluklar dolaylı etkilemektedir, ama anti-demokratik, ezberci eğitim koşulları, eğitimin fiziki şartları, öğretmen ve laboratuar eksiklikleri ve zengin semtlerindeki eğitimle kıyaslanamayan zorluklar ve yokluklar içinde okumalarına karşın onlarla “eşit” koşullarla sınava sokulmaları gibi adaletsizlikler, dershanelere mecbur edilmeleri, liselere sınav konarak yeni engellerle karşı karşıya bırakılmaları,… sayısız sorun, daha 14-15 yaşından (hatta daha küçük yaşlardan) başlayarak, bu gençlerin omuzlarındaki ağır yüklerdir.
Demek ki; semtteki çalışmanın bir yönü olarak, bu en genç kesimler içindeki çalışma, onların aydınlatılması, bu faaliyette ailelerle birlikte çalışma; hem gençlik yığınlarıyla bağları güçlendirecek, hem de ailelerle partinin yeni siyasal ve sosyal bağlar geliştirmesine de vesile olacaktır.
Kuşkusuz ki, gençlik içindeki çalışma; sadece ekonomik taleplerle sınırlı değildir. Tersine; emekçi gençlik yığınları, işsizlik ve yoksulluğun da baskısıyla, hızla lümpenleşme, hırsızlık, uyuşturucu, çeteleşme gibi pek çok sosyal problemle de yüz yüzedir. Bu yüzden de, sınıf partisi, gençliği hedef alan bu tehlikelere karşı mücadele etmek, dolayısıyla gençliğin kültürel taleplerine sahip çıkmak, onların, ülkesini ve halkını seven, emeği ile geçinmeyi, ama emeğinin hakkı için mücadeleyi de bilen gençler olarak yetişmesi için tüm enerjisi ve bilgisini seferber etmek durumundadır. Öte yandan, bu gençlik kesimi; kapitalizm tarafından en çok ezilen bir toplumsal kategori olarak, kapitalizme karşı ve kapitalist sömürüye karşı mücadele bilinciyle eğitilmesi gereken, dolayısıyla içinde sosyalizmin propagandasının sistemli bir biçimde sürdürüldüğü, yeni bir dünyanın kuruluşunda rol sahibi olma bilinciyle eğitilen bir gençlik kesimi olarak dikkate alınmak durumundadır.
Demek ki, sınıf partisi ve onun gençlik örgütü; semt gençliği içindeki çalışmasını, sadece gençlik yığınlarının günlük talepleriyle sınırlamaz. Tersine, semt parti örgütü, dikkatini, gençlerin fikri bakımdan da gelişmesine vermek; köşe dönmeciliğe, serserilik ve çeteleşmelere pirim vermeyen bir anlayışa sahip olmaları ve geleceği kendi kollarıyla kurma bilinciyle davranmalarını sağlayan bir eğitimi esas almalıdır.
Bu çalışmanın bir boyutu, günlük ajitasyon, ekonomik ve siyasi gerçeklerin açıklandığı toplantılar düzenlemek, bu toplantılara gençleri katmak olduğu gibi, gençlik içinde, günlük gazete başta olmak üzere, parti yayınlarını yaygınlaştırmak, bu yayınların okunmasını sağlamak; kitap (roman, öykü, şiir,..) okumayı teşvik etmek; bunun için kahvelerin, derneklerin, semtteki sendika ve benzeri mekanların birer kütüphane gibi çalışmasını sağlamak, okumayı, politik gelişmeyi teşvik edecek etkinlikler düzenlemek, ihmal edilmemesi gereken etkinliklerdir. Yine aynı amaçla, tiyatro ve film gösterimleriyle, yaşamın değişik yönlerine emekçi gençlerin ilgilerini çekmek, nihayet, onların ileri unsurlarının sosyalist bilinçle eğitilmesi için özel bir eğitim programı uygulamak, bu amaçla özel toplantılar düzenlemek, gençlerin, partinin mücadele hattına olduğu kadar, parti ve sosyalizm fikrine de kazanılması için eğitim faaliyetleri organize etmek, semtteki gençlik çalışmasının olmazsa olmazlarıdır.
Değişik gençlik kesimleri de, ancak bu kültürel-ideolojik faaliyet içinde birleştirebilir, siyasete çekilebilirler. Bu yüzden de, gençlik yığınları içinde, bir yandan düzenin gençliğe dayattığı şovenizme, ırkçı eğilimlere vb., öte yandan düzen partilerinin onların üzerindeki etkisine karşı bir mücadele yürütmek; gençlerin, sistemin kurumları ve düzen partileriyle karşı karşıya gelecekleri bir mücadeleye sevk edilmesi, gençlik yığınlarının gerçekleri görmesi bakımından, ayrıca önemlidir. Elbette ki, burada, kaba “particilik”ten kaçınmak ve talepler etrafında mücadelenin gelişmesine de bağlı olarak, sistem partileriyle gençlik yığınlarının karşı karşıya geldiği noktalardan hareketle bir ajitasyon yürütmek, hem anlaşılırlık hem de etki gücü bakımından zorunludur.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir başka şey de; gazete başta olmak üzere, partinin yayınlarının, broşürlerinin, dönemle bağlantılı öteki yayınların okunması, tartışılması ve gençlik yığınlarının bu yayınlarla bağlantı kurmalarının sağlanmasının, gençlik yığınlarıyla partili gençliğin bağlarını güçlendirmesinin en sağlam ve doğru yolu olduğudur. Bu olmadan, gençlik yığınlarıyla partinin ve gençlik örgütünün kalıcı bağlara sahip olması beklenemez.
Buradaki faaliyetin bütün boyutlarının ortak amacı; gençlik yığınlarının, partinin mücadele hattında, sermaye güçlerine karşı bir mevziye sokulmasıdır. İşçi sınıfının yeni bir dünya kurma mücadelesinde, bu gençlik kesimlerinin önemi apaçıktır. Dolayısıyla, çalışmanın en basit biçimleri (bildiri dağıtmak, gazete satmak, bir mitinge katılmak vb.) bile, bu amaca uygun bir ruhla yürütüldüğü, içeriği bu bilinçle doldurulduğu ölçüde anlamlıdır. Aksi halde partinin semtteki çalışması; basit bir “yardım faaliyeti”ne indirgenir ki, bunu reddetmek gerekir.
Demek ki, sınıf partisi ve onun gençlik örgütü için semt çalışması; emekçi gençlik yığınları kadar, orta öğrenim gençliğine ulaşmanın (elbette ki, üniversitedeki çalışmasını da güçlendiren) da kaldıracı olarak rol oynayan bir çalışmadır.

SEMTTE KADIN ÇALIŞMASI
Sınıf partisinin örgütlü olduğu işçi ve kamu emekçisi kadınlar arasındaki çalışma bir yana bırakılırsa, kadın çalışmasının başlıca alanı, emekçi semtleridir. Dolayısıyla, sınıf partisinin semtteki çalışmasının en önemli bileşenlerinden birisi, emekçi gençlik yığınları arasındaki çalışma ise, diğeri de, kadınlar arasındaki çalışmadır.
Semtte de kadınlar; sonuçta, işçidir, ev kadınıdır, öğrencidir, işsizdir vb. Dolayısıyla, birer emekçi olarak partinin ajitasyonunun hedefidirler. Ama buradaki özgünlük, onların kadın olmaktan gelen talepleridir. Bu konuda, Konferans’ta yapılan tartışmalar da göz önüne alınarak, şunlar söylenmelidir.
Başka alanlarda olduğu gibi, semtlerde de kadın çalışması, partiden, yerel parti örgütünden bağımsız olarak, kadınların yaptığı bir çalışma değildir. Bu çalışma, partinin semt örgütlerinin kadın yığınları arasındaki çalışmasıdır. Bu çalışmanın iki boyut vardır. Bunlardan birincisi; kadınların kadın olmaktan gelen, dört duvar arasına sıkıştırılmışlık, koca baskısı, aile baskısı, gelenek, görenek, töre baskısı, taciz ve kapitalist toplumda kadın olmaktan gelen ikinci cins görülmenin yarattığı baskılara karşı mücadelenin talepleridir. Bu talepler üzerinden mücadele, kadınlar arasındaki çalışmayı asıl özgün kılan nedendir.
Kadınlar arasındaki çalışmanın ikinci boyutu ise; kadınların, emekçi sınıfların bir bölümü olarak, işsizlik ve yoksulluğa karşı mücadelenin meslek edinme, iş talebi, sosyal güvenlik vb. talepleri ile, çocuklarına ve emekçi ailesinin desteklenmesine dair talepleridir. Yani, kadınların bu talepler doğrultusunda mücadeleye çekilmesi için, kadınlar arasında yapılan çalışmadır. Çalışmanın iki boyutuna dair de; birkaç kadını bir araya getirip; “hadi gidin kadınlar arasında çalışın” demek, “kadın çalışması yapılıyor”, “hakkıyla bir kadın çalışması yapılıyor” demek değildir. Tersine kadın çalışması da, gençlik çalışması gibi, parti örgütünün gündeminin üst sıralarında yer alıp, mücadelenin sorunları parti örgütü tarafından çözümlendiği, bu sorunların üstesinden gelecek bir çalışma örgütlendiği ölçüde, bir kadın çalışmasından söz etmek mümkün olur. Kadın grupları da, bu görevin yerine getirilmesi sürecinde ortaya çıkar.
Yani, parti örgütü, birkaç kadını bir araya getirip, “Hadi kadın çalışması yapın!” demez. Tersine, parti, kadın çalışmasının hedefleri ve sorunlarını, bu sorunların nasıl aşılacağını planlar; burada, kadın erkek diye bir fark yoktur. Ama semtte, kadın çalışmasının temel mekanları olan evlere girip çıkmak kolaylığı, kadınların sorunlarını, duygularını, düşüncelerini, dillerini, neye nasıl tepki vereceklerini, partili kadın, partili bir erkekten daha iyi anlayacağı için, kadınlar arasındaki çalışmada kadınların görevlendirilmesi önemlidir. Çünkü, söz konusu özellikler, bir kitle çalışmasında hayati önemdeki özelliklerdir. Ancak böyle bir parti çalışmasını arkasına alan kadın parti görevlileri, kadınlar arasında ciddi bir çalışma yapabilirler.
Çalışma, partinin çalışması olduğu için; semtteki kadınlar arasındaki çalışma, elbette ki, parti karşısında hiçbir bağımsızlığa sahip değildir. Ancak bu çalışmanın kitlesellik kazanması, partisiz kadın kitlelerinin mücadeleye katılması gibi bir durum ortaya çıkmasından itibaren, “kadınların bağımsız bir kitle örgütü”nden söz edilebilir bir noktaya varılır. Bu durumda, partinin kadın gurupları, bu kitle içinde çalışarak, bu kitlenin partinin mücadele hattı doğrultusunda hareket etmesi için uğraşırlar. Burada da, “bağımsızlık” özelliği, partisiz kadın kitlelerinin örgütüne dairdir, yoksa partili kadınlara dair değildir.
Yukarıda söylenenlerden anlaşılacağı gibi, kadınlar arasındaki çalışma, kimi avantajlar sunduğu gibi, pek çok zorluklar da getirir. Özelikle de yetişmiş kadın kadroların sıkıntısı çeken örgütler için, çalışma, daha da çok güçlük çıkarır. Ancak şu da bir gerçek ki; semt halkının yarısını kadınlar oluşturuyorsa; semtteki parti örgütünün de enerjisinin yarısını kadınlara yönelik çalışmanın alması kadar doğal bir şey yoktur.
Elbette ki, partinin semtteki faaliyetinin siyasi ve ekonomik taleplere ilişkin boyutu, hem erkek hem de kadın emekçilere yöneliktir. Örneğin, bağımsızlık ve demokrasi taleplerine ilişkin olarak, kadınlar arasında da, kesintisiz bir aydınlatma faaliyeti sürer. Hatta parasız eğitim ve sağlık, çocukları, gençleri tehdit eden uyuşturucu, lümpenlik, çeteleşme gibi eğilimlere karış mücadele ya da işsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele; kadın yığınları içinde, belki erkeklerden daha etkin bir ajitasyonla yürütülmesi gerekir. Başka alanlarda olduğu gibi, sınıf partisinin dolaysız amacı; kadın yığınlarını; sermayeye karşı mücadeleye çekmek, sömürüsüz ve baskısız bir dünya kurma mücadelesinin bir bileşeni olarak hareket ettirmektir. Bu, kadınların kurtuluşu için atılabilecek ilk ciddi adımdır da. Dahası, kadınların kapitalist dünyada erkeklerle eşit olabilecekleri tek alan siyaset alanı olduğu için, kadınların siyasi mücadeleye çekilmesi, kadın yığınların, siyasi mücadele içinde işçi sınıfı davasının başarısı için mücadele etmeleri bilincinin geliştirilmesi önemlidir. Ama bundan da önemlisi; partinin, ileri işçi kesimlerinin, kadınların hakları için yürüttükleri mücadelenin önemini anlamaları, bu mücadele üstünden siyasete çekilebileceklerini ve kadınların siyasete katılmasının işçilerin davasının başarısı için vazgeçilmez olduğu bilincinin geliştirilmesidir. “Kadınlar katılmadan devrim olmaz” diyenler boşuna dememiştir. Ve elbette ki, bu çalışma içindeki partililerin, parti örgütlerinin geri plana itemeyecekleri bir görevleri de, kadın mücadelesi ve kadınların mücadelesi içinde öne çıkanların sınıf partisinin saflarına kazınılmasıdır. Başka bir söyleyişle; teferruattan arındırırsak, partinin, semtte kadınlar içinde çalışmasının iki önemli amacı vardır: Kadınların mücadeleye katılması, bu mücadele içinde kültürel, siyasi olarak gelişmeleri, politikleşmeleri ve bu mücadelenin önünde yer alan kadın kesimlerinin partinin saflarına katılmalarını sağlamaktır.
Dolayısıyla, kadınlar içindeki parti çalışmasının içeriğini de, bu amaç belirler. Kadın kitleleri içinde yapılacak eğitim; kültürel ve sanatsal etkinlikler, kadınların kendi mücadelelerinin deneyleri temelinde eğitilmeleri, onların emek mücadelesiyle dayanışmaları ve ortaklaşa eylemleri, ortak değerleri paylaşmaları, kadınların anti-emperyalist ve demokrasi mücadelesi içinde yer almaları, kuşkusuz ki, hem sınıfın ve hem de kadınların kurtuluşu arasındaki kopmaz bağın kavranmasını kolaylaştıracaktır. Bütün bu alanlardaki mücadelelerin birleştirilerek, işçi sınıfının kendi dünyasını kurma mücadelesine bağlanması işi de, sınıf partisinin sorunu ele alışı ve kadın mücadelesi içinde mevzilenişi ile doğrudan bağlantılıdır.

*        *        *
Yukarıdaki yazıda, bir semt çalışmasının yönelişi ve üstünde yükseleceği başlıca alanlarla parti örgütünün faaliyetinin çerçevesi çizilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevenin içinin doldurulması, mücadelenin ete kemiğe büründürülmesi, her semtin somut koşulları ve oradaki imkanları gerçek bir dayanağa dönüştüren yerel örgütlerin, semt parti örgütlerinin yaratıcı, inisiyatifli çalışmasıyla mümkün olacaktır. Ve bu çalışmaların somut başarılarının değerlendirilmesi üstünden çıkarılacak derslerle bu yazının tamamlanması, her gün yeniden tamamlanması gerekmektedir. 12-13 Mart Konferansı, sınıf partisinin örgütleri ve üyelerinin önüne böyle canlı, istikrarlı bir çalışmayı, bu çalışmanın sürekli olarak eleştirilip geliştirmesi görevini koymuştur.

Konferans, sınıf partisi ve sınıflar mücadelesi

12-13 Mart tarihinde yapılan parti Merkezi Konferansı’nın “Sonuç Bildirgesi”nde; en başında, partinin amaç ve bugün kendisini mevzilendirmesi gereken pozisyon bakımından; “İşçi sınıfının; sınıfsız, sömürüsüz, barış içinde bir dünya kurma idealinin vazgeçilmez aracı olmak için kurulduğuna, partimizin en vazgeçilmez görevinin de bu mücadeleyi yönetmek (*) ve yönlendirmek; bu amaçla bugün uluslararası sermayenin ve her ülkedeki uzantılarının, halklara ve işçi sınıfına karşı yönelttiği saldırısını püskürtmek için uluslararası ve ulusal planda ekonomik, siyasi ve ideolojik, hayatın bütün alanlarında savaşacak bir parti olmanın bütün yükümlülüklerini yerine getirmek olduğuna” vurgu yapıldıktan sonra, şunlar söyleniyordu: ”Konferansımız, partimizin yeniden inşası ve örgütsel normlarının kavranmasının basit, teknik düzeyde önlemlere indirgenemeyeceğine; bu normların partimizin asgari ve azami programının ruhundan beslenmesi gerektiğine, örgütsel normlarıyla ideolojik siyasi mevzisinin kopmaz bir biçiminde birbiriyle bağlantılı olduğuna, bu iki etkenin birbirini bütünleyeceğine; bu yüzden de partimizin örgütsel sorunlarının aşılmasının sınıf mücadelesinde tuttuğu mevziye, sınıf mücadelesinde partimizin varoluş nedenine uygun bir mevzi tutmasının da örgütsel normlarının düzeyine bağlı olacağına özenle dikkat çekmiştir.”

SINIF PARTİSİNİN VARLIK NEDENİ
Bu vurgulardan da anlaşılacağı gibi, partimizin varlık nedeni; greve çıkan işçiye destek olmak, özelleştirmeye karşı mücadele eden emekçinin yanında bulunmak, zamları protesto etmek, insan hakları ihlallerine karşı çıkmak, emperyalizmi, savaşı lanetlemekle sınırlı değildir. Elbette ki, sınıf partisi, bütün bu ve başka pek çok günlük görevi de yapacaktır. Ama, bunları yapmakla sınıf partisinin asli işini yerine getirmiş olmayacağı da pek açıktır. Çünkü sınıf partisinin varlık nedeni; işçi sınıfı ile burjuvazi, halklarla emperyalizm ve işbirlikçileri arasındaki mücadelenin örgütlenip yönetilmesi; bu mücadelenin sermaye güçlerinin iktidarını yıkarak, baskısız ve sömürüsüz bir dünyanın, sosyalizmin kurulması; insanlığı komünizme götüren yolunun açılmasıdır.
Elbette ki, bu, “uzak” hedeftir ve yukarıda sözü edilen mücadelenin güncel görevleri yerine getirilmediğinde, bir “sosyalistler kulübü”, “komünizm sevenler birliği” olmanın ötesine geçilemez. Bu yüzden, yukarıda sözü edilen saptamanın anlamı odur ki; eğer sınıf partisi, bu stratejik hedeflerini gözden kaçırır, günlük görevlerini bu stratejik hedeflerine bağlamazsa; Konferans’ın dikkat merkezine koyduğu güncel mücadele içindeki zaafları ve örgütsel sorunlarına dair saptamaların konusu olan zayıflıkların çok önemli bir bölümünün aşılması olanaklı olamaz.

–    Çünkü bu zaafların en önemlilerinin kaynağında, bu güncel görevler ile partinin amacı arasındaki ilişkinin yeterince kurulamaması olduğu anlaşılmaktadır.
–    Çünkü bu güncel görevlerin “kendi başına” görevler gibi algılanması, ortaya çıkan olguların sunduğu imkanların değerlendirilmemesine yol açmaktadır. Örneğin, işçilerin partiye “başı sıkıştığı zaman başvurması”ndan, bunu, işçinin kurtuluş yolu arayışı olarak görüp, bundan sınıfı örgütlenmesinin bir olanağı olarak yararlanmak yerine, “işçinin partiyi ‘Kızılay’ ya da ‘sendika’ olarak görmesi” sonucu çıkarılabilmektedir.
–    Çünkü güncel çelişkiler, böylesine “kendi başına”ymış gibi ele alınınca, “partiyi Kızılay gören işçiye” küsülüp sırt dönülmekte (darlık ve sekterizme yönelme) ya da tersine, işçiye yardım, kendi başına “görev” olarak kabul edilip, her şey bu “yardım”la başlayıp bitmekte; soruna böyle yaklaşanın partili mücadeleyle ilişkisinde olduğu gibi, işçilerle kurduğu ilişkide de liberalizm, “gevşeklik” egemen bir ilişki biçimi olarak kendisini ortaya koymaktadır. Konferans’taki tartışmalarda her iki eğilim de açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.
Bugün partimiz; işçilerin, emekçilerin en acil talepleri üstünden yürütülen mücadeleye katılıp; bu mücadelenin ilerlemesi için olanaklarını seferber ederken; bu mücadele içinde, yığınların yaşadıkları dünya, patronlarla kendi aralarındaki ilişkinin niteliği, kapitalizmin nasıl sömürücü ve baskıcı bir düzen olduğu konusunda bir fikre varmalarını, aynı zamanda, birer birer işçilerin, sınıfın çeşitli bölümlerinin ve nihayet işçi sınıfının, kendilerinin öteki sınıflarla ilişkilerini (kim dost, kim düşman, kiminle nereye kadar gidebilirim,…) anlamalarını ve elbette ki, işçilerin bir sınıf olarak burjuvazi karşısında birleşmelerini sağlamak üzere müdahale eder. Bu, işçilerin siyasal bakımdan bilinçlerini geliştirmeye ve (kuşkusuz sosyalist) sınıf bilinciyle donanmalarını ve partileşmelerini sağlamaya yönelik müdahaledir. Çünkü; işçiler, kendiliğinden, kapitalistlerin kendilerini sömürdüğünü, kapitalizmin sömürücü bir sistem olduğunu, patronlar karşısında birlik olmalarının önemini,… anlarlar ama; işçi sınıfının kapitalizmi yıkacak tarihsel misyonunu ve bu misyonun kendilerine yüklediği kapitalizmi ortadan kaldırma ve sosyalizmi kurma, bunu için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini kendiliklerinden öğrenemezler. Bu bilgi, iktisadi alanın, kendiliğindenlik alanının dışından elde edilebilir. Onun için sınıf partisine ihtiyaç duyarlar. Partimiz de bunun için; işçi sınıfının nasıl bir dünyada yaşadığını, bu dünyayı nasıl dönüştürerek kendi dünyası haline getireceğini öğrenmesi sağlamak için kurulmuştur.
Sınıf partisinin, işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi yığınlar, halk arasında sistemli ve kesintisiz bir propaganda ve ajitasyon faaliyetini kendisinin “asli görevi” ilan etmesinin nedeni de budur.
Partimiz için, işçi sınıfının, emekçilerin güncel mücadelesinin önemi de onun bu tarihsel göreviyle doğrudan ilgilidir. Çünkü milyonlarca işçiye, emekçiye sosyalizm ve onun nasıl kazanılacağını öğreten okullar yoktur. Onların okulları bizzat yaşadıkları koşullardır ve işçiler, yaşadıkları dünyanın çelişkilerini ve toplumsal sınıfların aralarındaki ilişkileri, bu koşulların değiştirilmesi mücadelesi içinde öğrenirler.
Parti, işte bu gündelik mücadele içinde gerçekleri teşhir eden sistemli bir propaganda ve ajitasyon faaliyeti ile sömürülen yığınların gerçekleri görmesini, içinde yaşadıkları dünyanın niteliğini; işçi sınıfının diğer emekçi sınıflarla ve burjuvaziyle (ve devletle) ilişkileri ve karşılıklı pozisyonunu ve nihayet sömürüsüz bir toplum kurmadan, gerçek bir kurtuluşlarının olmayacağını anlamalarını sağlamanın aracıdır. İşte bu sonuca varmak, yığınlarla bağlantı kurmak, mücadelenin ileri unsurlarını partinin çizgisine ve nihayet partiye kazanmak ve yığınların mücadele içinde gerçekleri öğrenmeleri için parti; sınıfın günlük talepler için mücadelesini önemser.
Başka bir söyleyişle, partimizin, bugün ayakları; henüz daha tek amacı sendikalaşarak patronların keyfi baskılarından kurtulmak ve asgari ücreti aşan bir ücret alma hesabı içindeki işçilerin, özelleştirmeyi önleyerek işini koruma kaygısına düşmüş işçi ve kamu emekçisi yığınların, eğitim ve sağlığın parasız olması için çabalayan çeşitli emekçi kesimler ya da tek istekleri açlıktan kurtulacakları bir sosyal yardım olan yoksul yığınların ve mücadelelerinin içindedir ve onlarla birlikte; yerine göre patrona, yerine göre yerel yöneticilere, yerine göre IMF’ye, hükümete karşı yürütülen mücadeleleri çok önemsemektedir. Ama burada, parti, mücadele içinde, sadece sendikalaşmanın, özelleştirmeye karşı mücadelenin, yoksulluğa karşı mücadele taleplerinin önemini anlatarak, bu taleplerin elde edilmesi için kısmi önlemleri saymakla sınırlı kalırsa; herhangi bir “sivil toplum örgütü” çizgisini, reformcu bir partinin çalışmasını aşmış sayılamaz. Tam tersine partimiz; tüm “küçük”, ama herkesin gördüğü gerçeklerden hareketle, bu görünen gerçeğin arkasındaki asıl gerçeği açıklamak, bugünkü yaşamın sıkıntılarının aşılmasıyla kurtuluşuna giden yol arasındaki bağlantıyı kuran ve kapitalizmin nasıl bir sitem olduğunu açıklayan “sistemli, kesintisiz bir ajitasyon örgütlemek” yükümlülüğündedir.
Ve elbette ki, burada kalınırsa, hâlâ işçilerin, ülkeyi yönetme, yeni bir toplum kurmanın sanatı demek olan “siyasi bilince” ulaşması sorunu çözülmüş olmaz. Bu yüzden, sınıf partisi, işçiler ve diğer emekçi yığınlar içindeki çalışmasında; Kürt sorununun halkçı ve demokratik çözümünün önemi ve nasıl olması gerektiğini, ‘Ilımlı İslam’la ‘Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin ABD’nin egemenlik stratejisine bağlanmak olduğu gerçeğini, “bayrak provokasyonu”nu; “derin devlet”i de kapsayarak devleti ve niteliğini, MGK’nın rolünü, Kıbırıs sorununu, AB’ye girmenin kimin stratejisine bağlanma olduğunu, bütün bu mücadelelerde sınıfın, emekçilerin nasıl bir cephe tutması gerektiğini, işçi sınıfına burada hangi rolün düştüğüne kadar, ülkenin her sorununu tartışmak, bu sorunların çözümünde sermaye güçlerinden “bağımsız” ve çoğu zaman da onlara karşı bir taraf olarak davranmak…, her konuda sınıfın bağımsız tavır alabilmesi için bir mücadele yürütmek durmundadır. Ve bu, partinin sınıf içindeki çalışmasının en vazgeçilmez üç çalışma alanından birisidir: Politik mücadele alanı. Üstelik öteki iki temel alan olan “ideolojik ve ekonomik mücadele” alanına dair çalışmalar da; sonuçta, sınıfın siyasi görevlerini, siyasal sorun, mücadeleler ve görevlerin odağında bulunan siyasi iktidarı ele geçirme görevini yerine getirmeye hizmet eden bir çalışma olarak belirlendiği ve yürütüldüğü ölçüde anlam ve önem kazanır.
Kısacası, partimizin ayakları hep; sistemin şu ya da bu vesileyle ortaya çıkmış çelişmeleri üzerinden acil ve güncel talepleri için mücadeleye giren; kendi basit talepleri için sistemin çeşitli güç odaklarıyla (patron, hükümet, IMF, asker ve sivil bürokrasi, emniyet vb.) karşı karşıya gelen işçilerin, emekçilerin arasında olacak, ama kafası (aklı), bu günlük mücadele ile insanlığın kurtuluşu arasıdaki ilişkiyi kuran, bu ilişkinin bilgisini yığınlara taşıyan; görevlerini, tarihsel misyonunu, tüm somutluğuyla, kapitalizmin bugüne dair gerçeklerinden çıkan talepler etrafındaki mücadele içinde ve onun genişleyerek gelişmesinin hizmetinde belirleyen, yığınların –başka hiçbir yerde değil, ama burada olanaklı olabilecek– (politik) gerçekleri görmesini sağlayan, bu mücadele ile sınıfın uzak hedefleri arasında bağlantı kuran taktikleri geliştiren bir bilinçle hareket edecektir.

PARTİNİN ROLÜNÜ ANLAMANIN ÖNEMİ
Konferans tartışmaları açıkça göstermiştir ki; partinin günlük görevlerini yerine getirmesinden örgütsel biçimlenişine (parti içi disiplinden, yayınların kullanılmasına, ajitasyonun kavramasından porofesyonellikle ilgili sorunlara…) kadar her sorunu, partinin pratik sınıf mücadelesinde tuttuğu pozisyon ile tarihsel ve toplumsal misyonu arasındaki ilişkinin anlaşılma (ya da anlaşılmama da diyebiliriz) düzeyi ile yakından ilgilidir.
Sorunlar buradan kaynaklandığına göre, sorunların çözümü de buradadır. Yani partimizin, bugün sınıflar mücadelesinde tuttuğu pozisyonun –işçi sınıfı ve emek mücadelesinin çıkardığı olanaklar doğru değerlendirilerek– gereği yapıldığında, neredeyse 10 yıldır çarpıştığımız soruların önemli bir bölümünü geride bırakacak bir sıçrama sağlayabileceği apaçıktır.
Kısacası, bugün işçi ve emekçi sınıflar ve mücadelesinin sermaye güçlerinin saldırısı karşısında hayli mevzi kaybettiği; parçalanmış ve ancak lokal düzeyde mücadeleler sürdürdüğü; sınıf örgütlerinin içerden ve dışardan kuşatılmış olduğu son derece ağır koşularda ve ancak kazanılmış bazı taleplerini savunmak ya da ağır çalışma koşullarında “küçük” iyileştirmeler sağlamak için mücadele edebildiği bilinmektedir. Ama, öte yandan da, her mevzide bir mücadele verilmeye çalışıldığı, işçi ve emekçi yığınların birleşmek ve sermaye güçlerinin saldırılarına karşı durmak için küçümsenmemesi gereken bir direnç ve ısrarla arayış içinde olduğu ve bu gelişmelerin nasıl bir tablo oluşturduğu da, gerek günlük parti basınından, gerekse partinin değişik yayınları ve değerlendirmelerinden bilinmektedir.
Bu tablo içinde, partimizin pozisyonun doğru değerlendirmesinin hayati önemde olduğu apaçıktır.
Şöyle ki;
Bu tablo içinde, partimizin; olduğu kadarıyla, ayakları, bu güncel, üretim ve hizmet birimlerinde, kısmen de alanlarda süren mücadelededir.
Dolayısıyla; işçilerin, emekçilerin “en önemsiz görünen” talepleri için bile hareketlenmelerini teşvik eden bu mücadeleye önem veren; çalışması içinde emekçilerin mücadele azmini, morallerini yükselten bir ajitasyon çizgisi izleyen; onlarla yatıp kalkan, elindeki her imkanı mücadele içindeki yığınlarla paylaşan; mücadelenin önünde yer alan, önder nitelikleri taşıyan işçileri, emekçileri partiye kazanmayı amaçlayan; onları partili olmaya özendiren bir partililik tutumu sergileyen, yığınların siyasal bakımdan bilinçlenmeleri için ortaya çıkan bu “küçük” hareketlilikleri değerlendiren; kısacası, “iğneyle kuyu kazan”, son derece planlı, sabırlı, yaratıcı, inisiyatifli bir çalışma, partimizin ayaklarını bastığı hareket içindeki temel tutumu olmak zorundadır.
Partimiz, böylesine güncel, böylesine “basit” taleplere önem veren (birçoklarına göre, bu, aşırı önem verme olarak görünebilir ve ne yazık ki, Konferansımızda bazı arkadaşlar da bu görüşleri savunmuştur) bir çalışma içindeyken, aklı işçi sınıfının iktidarında; “sosyalizmi kurma”dadır. Ve partimiz, bu güncel mücadele içindeki kendi görevlerini ve sorumluluklarını; bu iki nokta arasındaki, “boş” olan ve “henüz yazılmamış tarihin” yazılmasındaki yükümlülüğünü hiçbir biçimde gözden kaçırmadan belirlemek zorundadır. Bu yüzden de, bugün attığı her adımı, “bu tarihin yazılmasına ne kattığı” sorusuyla değerlendirmek, bu soruya verilen her olumlu yanıtı doğrular, her olumsuz yanıtı da yanlışlar hanesine yazan bir çalışma düzeyini tutturmak zorundadır.
Kısacası, sadece parti örgütlerimiz değil, birer birer partililerimiz de; emek mücadelesinin, sınıflar mücadelesinin şimdiki düzeyi ve bu düzeyin bizden istediği çalışma ile amaçlarımız arasındaki ilişkiyi doğru bir biçimde kurmak; bildiri yazarken, gazete dağıtırken, işçilerle sendikal bir konuda toplantı yaparken, bir mitingi hazırlarken bile, bu “iki durum” arasındaki ilişkiyi gözetmek, bugünkü görevlerini sınıfın iktidarı amacına hizmet edecek bir biçimde yerine getirmek durumundadır.
Bugün en küçük adımımızın bile partinin (elbette işçi sınıfının da) nihai amacıyla (azami programıyla) bağlantılı olduğu gerçeğini bilince çıkaran bir parti örgütü ya da partili; en karmaşık durumlarda bile kendi yolunu (bulunduğu somut koşullarda kendi görevlerini) bulabilir.

PARTİNİN KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR AŞILAMAZ MIDIR?
Peki bu çok zor bir görev midir? Elbette ki, hayır! Bugün partimiz, kendi bulunduğu mevziyi, sınıflar mücadelesi içinde tuttuğu yeri doğru anlar, kendi üstüne düşeni doğru belirler ve elindeki olanakları doğru seferber ederse, üstüne düşenleri layıkıyla yerine getirebilir. Çünkü; “Tarih insanlığın önüne çözemeyeceği problemler çıkarmaz.” (Marks)
Ancak, bugün sahip olduğumuz olanaklar, sadece, Marks’ın tarih çözümlemesinden çıkardığı bu sonuç kadar “soyut” değildir.
Partimizin işçi ve emekçi sınıflar arasında itibarı yüksektir; bizim, küçük bir bölümünü bile gereği gibi değerlendiremediğimiz kadar yüksektir. Bir çok bölgede, sanayi havzasında başı sıkışan işçilerin; az çok mücaedeleye atılan emekçi kesimlerin “Bir çare!” diye baş vurduğu –şu anda– tek adres partimiz olmaktadır. Bunun da ötesinde, işçilerin ileri kesimlerinde, değişik siyasi ve sendikal mihrakların baskısıyla bölünme olsa da, mücadelenin temposu yükseldiğinde, bu çevreler de, partimizin ve yayınlarımızın ne dediğini dikkate almakta, bizimle diyaloğa girmekte duraksamamaktadır. Dahası, “sol” kesimler dışında olan çeşitli sağcı, milliyetçi, dini ağırlıklı kültürün etkisi altındaki kesimlerce de, partimiz, diğer sol siyasi mihraklardan farklı görülmektir. Partimizden haberdar, şurada burada sınıf mücadelesi içinde tutumlarına tanık olmuş küçümsenemeyecek genişlikteki bu kesimlerde de; “EMEP’in bir sınıf kaygısı güttüğü; sağcı-solcu ayırmadan tüm işçileri, emekçileri birleştirmeyi amaçladığı” fikri egemendir. Türkiye gibi, geçmişinde sol, emekten yana nitelemelerle anılan siyasi partilerin, geniş yığınlarla bağlantı kurmada çok büyük engellerle karşılaştığı bir ülkede, bu koşullar, partimizin, kendisini programındaki amaçlarına göre mevzilendirip, harekete ciddi müdahaleler yapabileceği bir pozisyon edinmesini son derece kolaylaştırmaktadır. Başka bir söyleyişle, sınıfa yönelik olarak, partimizin kuruluşundan beri süren ve ilk bakışta çok da somut sonuçları görünmeyen faaliyetlerimizin birikiminin yarattığı bu itibar, tek başına, partimizin sınıflar mücadelesine müdahale etmede önündeki sorunları ortadan kaldırmaya yetmez. Ama, şu da bir gerçek ki, partimizin kazandığı bu pozisyon; önümüzdeki sorunların ortadan kaldırılması için son derece belirleyici önemde imkanlar da sunar.
Gerçek durum böyleyken; parti örgütlerimizin pek çoğu açısından, pek çok yerde; üstelik de, mücadelenin imkanlarının hemen ayaklarının ucunda, onların müdahalesini beklediği bölgelerde bile; mücadele yükselip sokaklara taştığında onlarla birlikte coşan, ama mücadele günlük seyrine döndüğünde çalışmalarının rutinleştiği, çalışmamaya dönüştüğü –parti ve tarihsel misyonuyla günlük mücadele ilişkisini ve partinin günlük mücadeleye müdahalesini doğru ele alamamaktan gelen– bir zaafiyet görülmekte, durgunluk, gevşeklik, parti binasının kirasını bile ödemede sıkıntıya düşülen bir acizlik ve derbederlik haline dönüş ortaya çıkmaktadır.
Konferansımız, sorunun bu yanı itibarıyla; partimizin sınıf içindeki mevzilerini, ajitasyon ve propaganda faaliyetini, parti örgütümüzün yaratıcılık, inisiyatif, sınıf davasına adanmışlık, çalışmanın etkinliğinin artırılması bakımından yukarıda ifade edilen görevleri yerine getirecek düzeye ulaştırılmasını tartışmış; bu görevlerin düzeyinin yükseltilmesi ve bugün sınıflar mücadelesinin sorunlarının aşılmasına yol açacak düzeyde bir müdahaleyi gerçekleştirmek için kararlar alıp “Sonuç Bildirgesi”nde parti kamuoyuna ilan ettiği gibi; işçi sınıfı ve tüm emekçilere de bu kararları, Emeğe Sesleniş” aracılığı ile duyurmuştur.

MÜCADELEYE İKİ FARKLI YAKLAŞIM
Konferansımıza katılan delegelerin dikkat çektiği konuların başında; parti örgütlerimizin refleksinin; “sınıflar mücadelesini yönetme”, onun sorunlarını çözülecek sorunlar olarak önüne koyma yerine “parti örgütünü yönetme”, “parti örgütünün çıkardığı sorunlarla uğraşma” biçiminde olduğuna dair şikayetler gelmiştir. Hal böyle olunca da, konferanslar ya da partinin değişik düzeydeki toplantıları, “sorunların büyüklüğü” karşısında bir yakınmaya, bir “dehşete düşme”ye, görevlerin yerine getirilememesinin sorumlularının yanlış yerlerde aranmasına dönüşmektedir. Ama tartışma, genellikle; partinin mevcut üyeleri, mali imkanlar ve ilişkilerin sınırlılığı kriter edinilerek, bu çerçevede bir tartışma olarak cereyan etmektedir. Yani parti örgütlerimiz; kendi örgütünü harekete geçirip-geçirememeyi bir sorun olarak benimsemekte; ama harekete müdahale düzeyini pek bir sorun olarak görmemektedir.
Oysa; işçi sınıfı ve emekçi sınıfların mücadelesinin sınıf partisinden nasıl bir müdahale beklediği, nasıl bir müdahalenin hareketin ilerlemesi için doğru bir müdahale olacağı, ama daha alt düzeyde müdahalelerin bir işe yaramayacağı, parti gündeminde, konunun gerektirdiği önemde yer almamaktadır. Oysa, partinin sınıflar mücadelesine nasıl ve hangi düzeyde müdahale etmesi gerektiği en önemli sorun olduğu gibi, bu sorun çözülemezse; partinin örgütlenmesi ve sınıflar mücadelesindeki pozisyonunun yarattığı imkanlardan yararlanması da olanak dahilinde olamaz.
Söylenenleri bir örnekle açacak olursak; eğer parti, her hangi bir gelişme karşısında tutumunu ve görevlerini; işe, “Elimde şu kadar üye var. Şu kadar kişiyi harekete geçirebilirim, öyleyse şöyle bir müdahale yapmalıyım” diye başlayarak, görevlerini buradan çıkarırsa; bütün üyelerini bile harekete geçirse, üstüne düşeni yerine getirmiş olmaz. Dahası, hareketin kendisine sunduğu imkanları gerçeğe dönüştürme imkanını da daha başatan yitirir.
Ama tersten (doğrusundan demek daha doğru) hareket ederse, yani; “harekete nasıl müdahale edersek, hareketi istediğimiz yöne doğru çevirebiliriz” sorusuna yanıt vermekle başlar; buradan, hareketin sunduğu imkanları da kendi imkanı olarak değerlendiren bir müdahale planı geliştirirse, görülecektir ki; “hayat partinin karşısına üstesinden gelemeyeceği hiçbir sorun çıkarmayacak”tır. Çünkü; hareketin kendisinden beklediği müdahaleyi yapmak isteyen parti örgütü ve üyeleri, bu müdahalenin gereği olan maddi ve manevi imkanları değerlendirmek için kafa yoracak, ter akıtacak, gerekli güçleri birleştirecek ittifakları, imkanları bir araya getirerek; mücaedelenin kendisinden istediği müdahaleyi gereçekleştirerek yürüyecektir. Bu, birinci yaklaşımdan tamamen farklı bir tutumdur. Bu yüzden, birinci tutum, genel olarak “parti örgütünü yönetme” tutumuyken; ikinci tutum, sınıf mücadelesine müdahale etme ve sınıfın güçlerini birleştirerek sorunları aşma tutumu olarak şekillenir. 
Bu, aynı zamanda, partinin, disiplin sorunundan, onun öteki yüzü olan demokratik merkeziyetçiliğe, sistemli bir ajitasyon yürütememekten olaylara müdahalede yetersizliğe, yayınların kullanılmasından, dağıtımına tüm sorunlarını aşmanın da doğru yöntemidir.
Bütün bunların da ötesinde; gerçek bir sınıf partisinin “kendisine ait sorunları” yoktur. Onun sorunları, sınıflar mücadelesine müdahale etmede karşılaştığı sorunlardır ve bu sorunların aşılması da, ancak, sınıflar mücadelesine doğru bir müdahaleyi başardığı ölçüde gerçekleşebilir. Konferans’ta görünen, partinin sorunlarına, yukarıda ifade edilen iki farklı yaklaşım açısından, parti örgütlerimizin egemen eğilimi; sorunları “partinin iç sorunu” olarak ele alıp, çözümü de partinin içinde yapılacak “görev değişimi”, “bilgilendirme”, “eğitimi artırma” gibi “önlemler”le çözme eğilimidir. Konferans, aslında bu konuda hem bu eğilimi yansıtmış, hem de bunun aşılmasının yolunu göstermiştir. Bu yüzden de, birinci tutum, parti örgütlerinde yerini hızla ikinci tutuma bıraktığı ölçüde, partimiz, bizleri uzunca bir zamandan beri uğraştıran pek çok sorunu geride bırakacaktır.
Konferansımızdaki tartışmalar, bu sorunun nasıl aşılacağına dair bir irade birliğini, söz düzeyinde önemli ölçüde sağlamıştır. Bu, elbette çok önemli bir şeydir. Ama; sadece söz düzeyinde bir irade birliğinin yetmeyeceği, hatta eğer pratikte buna uygun bir yönelişe girilmez, yanlış eğilimlere karşı mücadele pratik mücadele olarak ilerletilmezse; Konferans’ta sağlanan irade birliğinin hiçbir anlamının olmayacağını, işçi sınıfının mücadele tarihi kadar, partimizin 10 yılık deneyimleri de göstermektedir.
Partimizin Konferans kararlarını hayata geçirmek üzere harekete geçmek; parti kamuouyuna iletilen sonuç bildirgesinin çağrısını, her parti örgütü ve partili, bir direktif olarak algılamak; buna uygun davranmayanları uyarmak, direnen eğilimlerle de mücadele etmek yükümlülüğündeyiz. Bu, yukarıda sözü edilen iki eğilimden olumlu eğilim tarafına geçmenin de ilk adımıdır.

(*) “Sınıflar mücadelesini yönetme”; eğer; bir devlet dairesini yönetme, bir askeri birliğe komuta etme gibi, hazır bir organize gücün başına geçmek olarak anlaşılırsa; bu, partinin mücadeleye müdahalesini ve onu yönlendirmesini hiç anlamamak olur. Çünkü, tam tersine, partinin mücadeleyi yönetmesinden söz etmekten kasıt; mücadele edecek emek güçlerini sermaye güçlerine karşı bir mevzide örgütleme mücadelesidir. Bu ise, sınıf içinde, o günün mücadelesinin ihtiyaçlarına uygun bir çalışmanın örgütlenmesi demektir. Ve bu güçler örgütlendiği ölçüde, parti bu güçleri örgütleyip geliştirdiği ölçüde, mücadeleye müdahale etmiş, sınıf güçlerini yönlendirme pozisyonunu güçlendirmiş olur. Bu ise, ancak gündelik mücadele içindeki çalışmanın en küçük imkanlarını heba etmeyen, onu ilerleten bir çalışma içinde başarılabilir. Kendiliğinden mücadeleyi önemsiz gören anlayışların temelinde de; bu, partinin, günü geldiğinde hazır bir gücün başına geçeceği varsayımı vardır. Bu yüzden de, bu bürokratik “sınıflar mücadelesini yönetme” anlayışı (pratikteki yansıması gündelik mücadelenin önemini görmezden gelme tavrıdır), masabaşı devrimcilerinin, “toplum mühendisliği”ni kendilerine görev edinmişlerin tipik tutumudur. Zaten sınıflar mücadelesinin tarihindeki olumlu deneyler içinde de bu tutumun tek bir başarısı görülmemiştir.

Kapitalizm ve teknoloji tartışmaları

Teknolojideki önemli gelişmeler, her zaman toplumun, geniş halk yığınlarının ilgisini çekmiştir.
Bilinen yapı tekniğini aşarak, koca bir binanın, sütun, kolon kullanılmadan bir kubbeyle kapatılması, azgın bir nehrin üzerine kurulan bir köprü, bir piramit, büyük bir saray gibi alışılan yapıları aşan her yeni gelişme, izleyenlerin gözünde bir mucizenin gerçekleştirilmesi olarak görülmüştür. Hele son 300-400 yıldaki icatlar, bilimdeki  gelişmeleri bilmeyenler ve teknolojik gelişmeyi izlemeyenler için elbette ki gizemli güçlerin harekete geçmesi olarak görülmüştür. Bu eserlerin ya “Şeytan icadı” ya da Tanrının bir işareti olduğuna inanılabilmiştir. En hafifinden ise, mucitler ve icat edilen şey hayranlık ya da nefret uyandırmıştır. Egemen sınıflar ise, emekçilerin bu zaaflarını her zaman kullanmışlardır. Kimi zaman bu teknolojik buluşları kendilerinin malı olarak göstermiş, her yeni teknolojiden kendilerine bir pay çıkarmışlar, kimi zaman ise; buluşları, halkı kontrol etmenin bir dayanağı olarak kullanmışlardır. Kuşkusuz ki, teknik buluşların sayısal bakımdan en çoğu ise, son 300-400 yıllık kapitalizm çağında ortaya çıkmış; teknoloji de, bilinçli olarak bu dönemde üretimi yönlendirip denetim altında tutmanın bir aracı olarak kullanılmıştır.
Burjuvazi, adeta bir icatlar çağı olan kendi çağında, sınıf olarak topluma verecek bir şeyi kalmadığı ölçüde, teknoloji ve teknolojik gelişmenin yol açtığı göstergeleri toplumsal ilerlemenin yerine koyarak, onun etrafında bir hale oluşturmaya yönelmiş, emeğe ve işçi sınıfına karşı “teknolojinin başarılarını” bir silaha dönüştürmüştür.
18 ve 19. yüzyılda burjuvazi; kendisini insanlığı kurtaracak bir sınıf olarak ilan ederken, bunun kanıtı olarak da, yeni icatları, gelişmiş makineleri örnek göstermiş; insanlığın 10 bin yıllık gelişmesinin ürünü olan makineleri, kendisinin eseri olarak propaganda ederek, kendini uygarlıkla özdeşleştirmeyi egemenliğinin önemli bir dayanağı olarak kullanmak istemiştir. Ama örneğin 2. Dünya Savaşı sonrasında, sosyalizm karşısında teknolojik üstünlüğü de kaybetmeye başladığı yıllarda ise, burjuva ideologları; asıl olanın, sistem değil teknolojik gelişme olduğunu, nitekim gelişen teknolojinin sosyalizm ile kapitalizmi birbirine yaklaştırdığını, dolayısıyla kapitalizmin yarattığı sorunları çözmek için devrimlere, sosyalizme ihtiyaç olmadığını iddia eden tezler türetmiştir. Kruşçevizm, “teknolojisizm” diyebileceğimiz bu yaklaşımı; “kapitalizmle barış içinde yarış” ya da bu tezin geri ülkelere uyarlanmış biçimi olan “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” modeli olarak ihraç etmiştir. Nükleer enerjinin kullanımında Amerikan tekelini kıran ve ilk astronotu uzaya Amerika’dan önce gönderme başarısını gösteren, kapitalizmin 200 yılda katettiği teknolojik ilerleme yolunu 50 yıldan az bir zamanda aşan SB’nin ve sosyalizmin büyük başarılarına sırtını dayayan Kruşçevistler ve çeşitli türden modern revizyonistler; teknolojiyi ve teknokratları öne çıkarıp, işçi sınıfının tarihsel misyonu ve sınıfın örgütlenmesini, onun dinamizmini; yani üretici güçlerin insan faktörünü önemsemeyen (asıl önemli olanın teknolojinin bilgisine sahip olan teknokratlar olduğunu iddia edip, sınıfın yerine onların bilgi ve becerisini geçiren) politikaları devreye sokmuşlardır. Bu tutumun da bir sonucu olarak, SB ekonomisi ve teknolojinin geliştirilmesinde halkın ihtiyaçlarını gözetmek yerine, “kapitalist dünya ile yarış”ın ihtiyaçlarını (sosyalizmin savunulmasının gereği olanın ötesinde, dünya hegemonyası için silah ve savaş araçlarının geliştirilmesi, uzay yarışı gibi…) gözetmek, ana tutum olmuştur. Bu durum, SB’nin “sınırlı” kaynaklarının ABD ve Avrupa’nın daha büyük kaynakları karşısında daha çok heder olmasını getirmiş ve sonraki yıllarda ortaya çıktığı gibi, bu yarış; bir yandan SB işçilerinin politikanın dışına itilmeleri ve sisteme yabancılaşmasını getirdiği gibi, hayat standartlarının da geriye gitmesinin bir dayanağı olmuştur. Bunun da ötesinde, kapitalizm-sosyalizm yarışının, kapitalizmin bir alanı olarak “teknolojik yarışmaya” indirgenmesi; ABD+Japonya+Avrupa bloğunun SB karşısında başarı kazanmasını da kolaylaştırmıştır. Çünkü; toplumun ihtiyaçları yerine öteki ülkelerle yarışın ihtiyaçlarının geçirilmesi, teknolojik ve bilimsel gelişmenin bu ihtiyaçlar üstünden kurgulanması, kapitalist dünya ile sınıf savaşının yerine teknoloji alanında savaşmanın tercih edilmesi (bu, sosyalist ülkelerin işçi sınıfının ve dünya işçi sınıfının kapitalizme karşı mevziden geri çekilmesi, ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelesinin artık sosyalizmin yedek gücü olmaktan çıkmasıydı ve kapitalizmle barış içinde yarış anlamına geliyordu) ve ekonominin bu politikalar doğrultusunda yeniden biçimlendirilmesi, sosyalist ekonomik altyapının kapitalist yola yönelmesi anlamına gelmiştir.
Genel olarak bakıldığında, son 50 yıl; bütün burjuva dünyası için, teknolojinin ve teknolojideki gelişmenin toplumsal gelişmenin yerine geçirildiği bir dönem olmuştur. Öyle ki; teknolojideki her ilerleme yeni bir çağın başlangıcı olarak ilan edilmiş; örneğin 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrası; atom bombasının herkese baş eğdireceği fikrinin yayıldığı dönemde,  “Atomçağı” olarak ilan edilirken, 10 yıl sonra uzayda yarışın başlamasıyla ve astronotların uzaya gönderilmesiyle “Uzayçağı” başlatılmış, onu “Bilgiçağı”, “İletişimçağı”, “Bilişimçağı” gibi; insanlığın nereye gittiği, hangi sorunlarla karşılaştığı, açlık, işsizlik, yoksulluk, hastalıkların vb. nasıl bir tahribat yarattığı, kültürün, bilimin, sanatın nasıl kısırlığa mahkum olduğu… gibi sorularla hiç kaygılanmayan “tuzu kuru” burjuva düşünce dünyasının güç ve propaganda odakları, her yeni gelişmeyi abartıp; “işte dünyanın bütün sorunlarını çözecek anahtarı bulduk” propagandası yapmışlardır. Kısacası bilim ve teknolojideki her yeni gelişme; sosyalizme ve işçi sınıfına (tüm diğer emekçiler ve ezilen halklara) karşı bir ideolojik silaha dönüştürülmüştür.

TEKNOLOJİK GELİŞME KAPİTALİZMİN BİR MUCİZESİ Mİ?
Kuşkusuz ki; teknoloji kavramı etrafında böylesi fırtınalar koparılabilmesinin arkasında SB’deki geri dönüş, kapitalizmin sosyalizm karşısında kolay zaferler kazanma imkanı doğması gibi etkenler vardır ama, bunun, bir propaganda malzemesi olarak, yığınları etkileyen bir ideolojik fenomene dönüşmesinin arkasında, radyo ve televizyonun yaygınlaşmasının (yine bir teknolojik ilerleme), genel olarak medya gücünün devasa büyümüş olmasının rolünü de unutmamak gerekir. Ve olup bitenden de açıkça görülmektedir ki, burjuvazi, teknolojideki ilerlemeden öte, onu daha büyük ölçüde de, kara propaganda yapmak, işçi sınıfı ve halkların bilincini bulandırmak için ideolojik bir silah olarak kullanmaktadır.
Oysa ilk çakmak taşının yontularak başka aletler yapma gayretinin başlamasından beri, insanlık, bir teknoloji üretimi ve birikimi içindedir. Bu yüzden de; nasıl ki insanlığın tarihi; yemek, içmek, barınmak gibi yaşama araçlarını üretmesinin tarihiyse, teknoloji ve onun tarihi de, işte bu toplumsal tarihle birlikte ele alındığında anlamlanan, dolaysız bir biçimde insanın en temel ihtiyaçlarının karşılanması çabasıyla bağlı bir gelişmedir. Çünkü insanlar öteki hayvanlardan ayrılıp, kendi yaşam araçlarını üretme bilincine varalı beri, sürekli olarak, daha az güç harcayarak daha çok ürün elde etmenin yollarını ve yöntemlerini geliştirmek için çaba harcamışlardır. Bu amaçla toprağı işledikleri araçları ve yöntemleri geliştirmiş, yabani hayvanları daha etkin avlama yöntemleri ya da onları evcilleştirerek çoğaltmak için yol ve yöntemler geliştirmişlerdir. Ve sonunda, bir ucunda çakmak taşının yontulması ya da bir ağaç parçasıyla tohumların toprağa karıştırılmasıyla, öteki ucunda bugün elektronikte, genetikte ve bilimin ve teknolojinin öteki dallarındaki gelişmeler olan bir teknolojik gelişme süreci yaşanmıştır. Bugün de bu süreç, kaçınılmaz bir biçimde yeni “gelişmeler”le ilerlemektedir. Ancak bu süreç; insanlığın mağaradan çıkıp bugün sosyalizmi de görmüş olan toplumsal aşamalar ve bu aşamaları belirleyen sınıf güçlerinin mücadelesiyle bağlantılı olarak algıladığımız ölçüde anlaşılır olur. Aksi halde; bütün bir “teknolojik gelişme” sürecini, burjuva ideolojisinin göstermeye çalıştığı gibi, toplumsal ilerlemeden bağımsız bir “mucizeler yaratma durumu” olarak algılamak; makineleri, ileri teknoloji ürünü araçları, bilgisayarı, robot teknolojisini burjuvazinin mucizeleri olarak görme yanılgısına düşmek mümkündür.
Konuyu, politik ekonomi kavramlarıyla ifade edersek; üretici güçlerin, üretim araçları ve onları kullanan insan olarak iki bileşenden oluştuğunu biliyoruz. Bütün bir insanlık tarihi boyunca, insan, sürekli olarak üretimi daha verimli yapabileceği aletleri geliştirmiş, bunun için, onlar üzerinde sürekli çalışmış, önceki kuşakların deneyimlerine kendi bilgi ve becerisini katan her kuşak, bir önceki kuşağa göre daha gelişkin üretim araçlarına (daha gelişmiş bir teknoloji bilgisine) sahip olmuştur. Ama aynı zamanda, insan, üretim araçları üstünde değişiklik yapıp onları geliştirdikçe, kendisini de sürekli olarak değiştirmiş geliştirmiştir.
Bu karşılıklı etkileşim, giderek üretim ilişkilerini de geliştirmiş ve değişmeye zorlamıştır. Üretim güçlerinin yapısına uygun düşen üretim ilişkileri, üretim güçlerini daha da geliştirmiştir. Yani üretim güçleri üretim ilişkileriyle “uyum” halinde ise, üretici güçler hızla gelişmiştir. Ancak bu gelişmenin belirli aşamasında, üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişmesinin engeli haline gelmiştir. Bu ise, üretim ilişkilerinin tümüyle değişmesini, yeni ve üretici güçlerin gelişmesine uygun üretim ilişkileri kurulmasını zorunlu hale getirmiştir. Toplumsal gelişme tarihinin özeti de budur.
Kapitalizmin propagandacıları, teknolojik gelişmenin kendi düzenlerinin “özünde” olduğunu ileri sürüyor, kendilerinden önceki çabaların, bilgi ve beceri birikimlerinin rolünü inkar ederek, insanlığın ilerlemesini ve onun önemli bir dayanağı olan teknolojik gelişmeyi de kendileriyle başlayıp kendileriyle var olacak bir etken olarak göstermeye çalışıyorlar; ama bu doğru değildir. Çünkü; yukarıda ifade edildiği gibi; hayvanlık durumundan ayrılalı beri insan; kendi ihtiyaçlarını kendisi sağlamaya başladığı ilk andan bu yana insan; bir üretim bilgisi de (buna teknoloji demekte hiçbir sakınca yok) biriktirmeye başlamıştır. Kapitalizm, bu tarihsel birikim üstünden ortaya çıkmış (olanaklı hale gelmiş), kapitalizm çağının, “Sanayi Devrimi” başta olmak üzere, bütün o göz kamaştıran önemli teknolojik atılımları da, o teknolojik birikim üstünden ilerlemiştir. Kaldı ki; kapitalistler, –rekabette üstünlük sağlamak için daha ucuza maletmek, bunun için ucuz işgücü kullanmak ve yanı sıra emek üretkenliğini artırmak üzere sabit sermaye yatırımlarına yönelme ihtiyacı bir yana– eğer işçilerin sömürüyü sınırlama mücadelesiyle karşılaşmasaydı; teknolojiyi geliştirmek için bir kuruş bile harcamazlardı.

İNSANLIĞIN EN BÜYÜK TEKNOLOJİK ATILIMI: MAKİNELİ ÜRETİME GEÇİŞ
Soruna daha yakından bakabilmek için, bütün bir insanlık tarihinin en önemli teknolojik sıçraması olan, “Sanayi Devrimi” diye de ifade edilen “makineli üretime geçiş”in emek gücü ve onun taşıyıcısı olan işçi sınıfı üstündeki etkisine kısaca da olsa bir göz atarsak; aslında sınıflı toplumlarla, en başta da kapitalizmle teknolojik gelişme arasındaki ilişkiyi gerçek yanıyla görebiliriz.
Kapitalizm ve teknolojik gelişme arasındaki ilişkiyi Marks, Kapital’in 3. Cildi’nde, “Makinenin emek gücü üstündeki etkisi” başlığı etrafında ayrıntılı bir biçimde inceler.
Makinelerin üretime sokulmasıyla emek gücü karşısındaki pozisyonu için Marks’ın söylediklerini şöyle özetleyebiliriz:
1-) Makinelerin devreye girmesi, kapitalistlerin yetişkin erkek emek gücüne bağımlılığına son verdi. Kadınları ve 12-13 yaşından başlayarak çocukları emek gücü pazarına çekti. Bu durum; eskiden olduğu gibi, bir yetişkin erkeğin ücretinin, “dört kişilik işçi ailesi”nin geçim masrafları üstünden hesaplanması geleneğini yıkarak, ve bunun yerine, her işçi ailesinden dört kişinin de çalıştığı varsayımını geçirerek, ücretin bir kişinin geçim masrafları üstünden hesaplanmasını getirdi. (Bugün de, asgari ücretin hesaplanmasını kapitalistler, aynı nedenle, tek kişinin geçim masrafları üstünden yapıyorlar.) Aynı zamanda, makineler çocukları ve kadınları emek gücü pazarına çekip, emek gücü pazarında işgücünün taşıyıcısı olan işçiler arasındaki rekabeti artırarak, ücretleri düşüren etkin bir rol de oynamışlardır.
2-) Makineler; cansız ve günün 24 saati çalışan nesneler (birikmiş cansız emek) olarak, işgününü, insanın fiziki sınırlarının ötesine geçirerek, işgününü uzattı. Kapitalistlerin işçileri daha uzun süre çalıştırmasını teşvik etti. Böylece, sömürünün artırılmasında (kapitalistler, buna, işletmenin verimliliğinin artması dediler) önemli bir imkan sağladı.
3-) Makinelerin kullanılması, emeğin üretkenliğinin yanı sıra, yoğunlaştırılmasını artırdı. Daha kısa sürede daha çok üretimin mümkün hale gelmesi, bir işçinin maddi ve manevi yeteneklerini daha yoğun bir biçimde harcamasını zorladı. Bu da, sömürünün artırılmasının, makineler tarafından sağlanan ikinci bir bileşeni oldu.
Başka bir şekilde söylersek; kapitalistler makineleri devreye sokarak, sınıfın sadece yetişkinlerini değil, kadın ve çocuklarını da sömürünün dolaysız hedefi haline getirdiler. Bununla da yetinmediler; ücretleri düşürürken, işçinin daha uzun zaman ve daha yoğun çalışmasını, dolayısıyla da sömürüyü olağanüstü artırdılar.
Bu gelişmenin kaçınılmaz sonucu; yetişkin erkek emeğinin fabrikalardan kovulması oldu. İşçilerin buna tepkisi ise; makine kırıcılığı olarak kendisini ortaya koydu. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında İngiltere ve Fransa’da “makine kırıcılığı” bir akım haline dönüştü; ve bu mücadelenin başındaki kişinin adından dolayı da, bu akıma “ludizm” denildi. Çünkü işçiler; o günkü kendiliğinden bilinçleriyle, işlerini ellerinden makinelerin aldığını düşünüyor, dolayısıyla makinelere karşı savaş açarak işlerini geri alabileceklerini sanıyorlardı. Ama kısa süre sonra gördüler ki; işlerini asıl ellerinden alan, onları açlık ve sefalete iten kapitalizm ve onun gelişme seyridir.
Peki, teknolojik gelişme, sadece işçilerin, işçi sınıfının aleyhine sonuçlar mı doğurdu?
Elbette ki hayır! Eğer böyle olsaydı, işçi sınıfının çıkarları teknolojik gelişmeyle karşı karşıya olur, bu da, işçi sınıfının çıkarlarının, insanlığın gelişmesiyle, daha geniş çapta üretim demek olan makineleşmeyle, teknolojik gelişmeyle çelişmesi olurdu. Kapitalistler bunu da iddia ediyorlar.
Oysa işçinin aleyhine olan, makinenin kendisi değil, makinenin kapitalist kullanımındadır. Ama bunun da ötesinde, makineli üretime geçişin işçi sınıfına sağladığı imkanları şöyle sıralayabiliriz.
1-) O günün işçileri açısından acılara, yoksulluklara yol açtığı kuşkusuzdur ama; yetişkin erkek emeği yerine büyük ölçüde kadın ve çocuk emeği ikame etse de, makineli üretim, sonuçta işçi sınıfının kitlesini olağanüstü büyütmüştür.
2-) Makineli üretim, meta üretiminin devasa büyümesi ve işçilerin kapitalistler karşısında ulusal ve uluslararası düzeyde birliğinin imkanlarını sunmuş, binlerce kişinin bir arada çalıştığı fabrika düzeninin kurulmasını sağlayarak, işçilerin sınıf olarak birleşmelerinin imkanlarını devasa büyütmüştür.
3-) Makineli üretim sömürüyü artırırken, aynı zamanda emeğin verimliliğini de yükselterek, işçilerin daha iyi yaşama ve daha iyi çalışma koşulları için mücadele etme imkanlarını artırmıştır.
4-) Ve nihayet makineli üretim, devasa meta üretimi ve kapitalist pazarın hızla büyümesini zorlayarak feodal çitleri yıkarken, işçi sınıfını da değer yaratan en önemli, modern toplumun en vazgeçilmez sınıfı yapmıştır. Dolayısıyla, makineli üretime geçişin arkasından ortaya çıkan olgular, kapitalist topluma seçenek oluşturabilecek tek düzen olan sosyalizmle işçi sınıfı arasındaki maddi bağın kavramasını kolaylaştırmıştır. Sosyalizmi kurabilecek tek sınıf olarak, işçi sınıfına dikkatleri çekmiştir.
Burada açıkça görülebilecek bu olumlu gelişmelerin hiçbirisi, kapitalistin, kapitalist sınıfın amaçları içinde yoktur. Onun tek kaygısı, kârını artırmak, işçiyi daha büyük bir iştahla sömürmektir. Ama onun isteğinden bağımsız olarak, makineli üretime geçiş; insanlığın teknolojik olarak gerçekleştirdiği bu büyük devrim, işçi sınıfının kendi tarihsel misyonunu yerine getirmesinin maddi koşullarını oluşturmuştur.

TEKNOLOJİNİN İŞÇİ SINIFINA VE HALKA KARŞI SİLAHA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
Tarihinin hiçbir döneminde, dünyayı en çok değiştirmek istediği, en devrimci çağında bile burjuvazi, teknoloji üstünden bu kadar geniş kapsamlı bir propaganda yapmadı. Bunda elbette, yığınlara yönelik propaganda ve kitle iletişim araçlarının gücünün tarihte görülmedik biçimde büyümüş olmasıyla, burjuvazinin elinde tuttuğu bu medya gücüne dayanarak yığınların kafasını karıştırma amacı varsa da; özellikle elektronik ve genetik alanındaki gelişmelerin, robotların üretimde yer almaya başlamasının ve bunların kamuoyunda uyandırdığı etkinin de önemi olduğu inkar edilemez. Taylorizm’in üretim teknolojisi olarak yaygın biçimde kullanılmasıyla başlayan 20. yüzyıl, Fordist üretim ve yüzyılın son çeyreğinde esnek üretim teknolojisinin üstünden kapitalizmin yenilenmesi girişimleriyle son buldu. Bu sürece, 20. Yüzyılın ilk yarısında sosyalizmin kazandığı büyük başarılar; bilgisayar teknolojisinin geliştirilmesi, uzay çalışmaları, nükleer enerji, ilkel de olsa robotların üretim alanında yer almaya başlaması ve bilgisayarın yaygın bir biçimde üretimde denetim görevlerini üstlenmesi gelişmeleri eşlik etti.
Bütün bu gelişmelerin bir sonucu da; uluslararası sermaye güçleri ve onların en büyüklerinin dünyayı yağmalama stratejisi; zincirlerinden boşanan kapitalizmin –tekeller arasında rekabeti serbestleştirirken– emek örgütlerine, işçi sınıfının tarihsel haklarına, ülkelerin ulusal sanayilerine ve ekonomilerine yönelik saldırısı oldu.
Bilgisayarları ve robotları devreye sokan sermaye güçlerinin amacı elbette kârlarını yükseltmekti; bunun sonucu olarak, son 25 yıl, teknolojideki her yeni gelişmeyi, işçilerin bir bölümünün daha fabrikalardan kovulması, geri kalanların da daha kötü koşullarda (daha yoğun, daha uzun zaman ve daha az ücret ve sosyal hakla) çalıştırılması izledi.
İşsizlik, sanayinin büyüme eğiliminde olduğu dönemlerinde de artan bir özellik göstermeye başladı. En önemlisi de, bilgisayar sistemleri aracılığı ile işçinin çalışmasının anında kontrol edilebilmesi ve bu, Toplam Kalite Yönetimi’nin genel olarak uygulanmasına ve işçilerin çalışma yoğunluğunun son sınırına kadar zorlanmasına yol açtığı gibi; gelişen teknoloji, tıpkı Sanayi Devrimi döneminde olduğu gibi, işçilerin işlerinden olduğu; daha basit emek sahiplerinin daha çok iş bulabildiği, ama kalifiye işçilerin işin kaybettiği bir döneme işaret etti. Küreselleşme politikaları, esnek çalışma yöntemlerinin uygulanmasıyla birleşince; dünyanın servetlerinin en gelişmiş ülkelere taşınması kadar, her ülkede de servetlerin en zenginlere doğru aktarılması, ekonomik çarkın “doğal işleyişi” haline geldi.
Bu özet ışığında; 20. yüzyılın 2. ve 3. çeyreğindeki gelişmelerle 4. çeyreğindeki gelişmeler karşılaştırıldığında şunları saptayabiliriz:
1-) Sosyalizm ve işçi sınıfının örgütlü ve militan mücadelesinin baskısından kurtulan büyük sermaye güçleri; kollarındaki bağlar çözülmüşçesine, tekeller arası rekabetin kapaklarını açtılar. Bu rekabet kendisini; bütün bilinen savaş yöntemlerinin yanı sıra; işçilerin ücretlerinin düşürülmesi, çalışma koşullarının kötüleştirilmesi, ücretlerde genel bir düşüş ve kazanılmış hakların (sosyal güvenlik, parasız eğitim ve sağlık hakkı, iletişim ve ulaşım destekleri, konut yardımı, vb. sosyal haklar) gaspı üzerinde şekillendirdi.
2-) Özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalışma; bir yandan tüm mal ve hizmet üretimini piyasaya açmanın bir anahtarı olarak kullanılırken, öte yandan işçiler arasında rekabetin yeniden başlatılmasının, işçilerin kazanılmış haklarının gaspının ve geleneksel işçi örgütlerinin çözülmesinin dayanağı olarak kullanıldı, kullanılıyor. 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk üç çeyreği içinde oluşan ve 3. çeyreğinde sistemle uzlaşan devasa sendikalar, esnek çalışma koşullarında ve son çeyrek yüzyılda sermayenin emeğe ve haklarına yönelttiği saldırlar karşısında, işlevsizleşip çöküş sürecine girdiler.
3-) Bilgisayar ve iletişim teknolojisi, bir yandan finans sermaye hareketlerini eskisine göre çok büyük bir hıza ulaştırırken, coğrafi esnekliğinin (malların üretimin de uluslararası hale gelmesinin yolunu açtı) imkanlarını da genişletti. Bu teknoloji, işçilerin her hareketinin kontrol altına alınmasını sağlarken, aynı zamanda, “sıfır stok”la (just time üretim) çalışmanın, tüm üretim aşamalarının tam kontrol için kayda alınmasının imkanını da getirdi. Böylece emek gücünün azami yoğunlaşması ve mümkün olduğu kadar uzun bir işgünü için de olanak sağladı.
4-) Elektronik, bilgisayar ve genetikteki gelişmeler üstünden, emeğin artık üretim için zorunlu bir unsur olmadığını öne süren burjuva ideolog ve propagandacıları, işçisiz çalışan fabrikalar ya da “klon işçi ve asker” hülyaları yayıp, ulaşılan teknolojik düzeyle, artık makinelerin üretip insanların tüketeceği aşamaya gelindiğini iddia ederek, “ters” ve “düz” ütopyalar geliştirirken; gerçekte ise, gelişmiş ülkelerden pek çok sanayi kuruluşunun kol emeğinin ucuz olduğu geri ülkelere taşınması çelişkisine tanık olundu. “Artık düz işçiye sanayinin ihtiyacı yok; kalifiye işçi olmadığı için insanlar işsiz kalıyor” denirken, tam tersine, eğitim görmüş işçilerin hızla fabrikalardan uzaklaştırıldığı, yerlerine daha az ücretle çalışacak düz işçilerin alındığı, resmi verilerle ortaya çıktı. Dahası, onca teknolojik gelişmeye karşın; işçilerin hem çalışma yoğunlukları, hem de çalışma süreleri, son 10 yılda bütün ülkelerde yüzde 10’lara varan bir artış göstermiştir. Bütün bunlardan da öte, üniversiteler, teknoloji enstitüleri ve bütün araştırma-geliştirme kurumları; piyasa koşullarında, dolayısıyla sermayenin kendine göstereceği amaçlar doğrultusunda araştırma yapıp, bu araştırmanın sonucunu da sadece sponsor firmalara vermekle yükümlü bir sistem içine çekilerek, bilim ve teknolojik gelişmenin az çok özgürce gelişmesinin önü tamamen kesilmiştir. Araştırmaların ve varılan sonuçların; “fikri mülkiyet hakları”, “patent” ve “know how” gibi yollarla  tümüyle kilit altına alınması, bilim ve teknolojinin gelişmesinin önüne dikilen büyük bir set anlamına gelmiştir. Dolayısıyla insanların ihtiyaçları ile sermayenin ihtiyaçları arasındaki çelişme artmış, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişme, artık çözümünü daha derinden hissettirecek emareleri açığa vurmaya başlamıştır. En büyük kapitalist güç merkezlerinin, “Yeni Dünya Düzeni” kuralım derken sürüklendikleri kaos, dünyanın her köşesinde yeni gerginlikler, kargaşalar, başlıca kapitalist güçlerin kamplaşmak için başvurmaya başladıkları yol ve yöntemlerin açıkça görülür hale gelmesi biçiminde kendisini ortaya koymaya başlamıştır. Onun içindir ki; El Kaide teröründen medet umar hale gelmişler, kendi saldırganlıklarını onun vahşiliği ile perdeleyecek kadar acze sürüklenmişlerdir.
Dönem toplam açısından bakıldığında; sermaye güçlerinin, insanlık tarihi boyunca, bilim ve teknolojideki gelişmeleri hiçbir zaman bugünkü boyutta üretici sınıfın (bugün işçi sınıfı) aleyhine kullandığı bir dönem olmamıştır.
Bugün sermaye güçlerinin; teknolojinin ve bilginin gelişmesini şu üç alanda “silah” olarak kullandığını görüyoruz:
1-) Teknolojinin askeri alanda silaha dönüştürülmesi: Teknolojinin silah, atom bombası, biyolojik silah vb. olarak, emekçilere, halklara karşı kullanılması. Bütün mülk sahibi sınıflar, tekellerinde tuttukları bilimsel bilgiyi, her dönemde silahların geliştirilmesi için kullanmışlardır. Ancak hiçbir egemen sınıf, bilgiyi bu ölçüde kötüye kullanmamıştır. Biriken devasa bilim ve teknolojik deneyimi, burjuvazi, sadece konvansiyonel silahların envai çeşidi için değil, nükleer, biyolojik, kimyasal silahların geliştirilmesi için de kullanmıştır. Teknolojik gelişme, AR-GE faaliyetleri için en önemli fonlar, askeri amaçlı, yeni silahlar geliştirme amaçlı olarak kullanılmaktadır. Üstelik bu silahlara sadece gelişmiş kapitalist ülkelerin sahip olmasını istemekte, ama başkalarının eline geçmesini o ülkelere savaş, saldırma nedeni saymaktadır. Bu tutum, elbette ki, insanlığın bilgi birikiminin açıkça kötüye, insanlığa karşı kullanılmasının en tipik ve dolaysız ifadesidir.
2-) Teknolojinin işçiye karşı bir “ekonomik silah” olarak kullanılması: Teknoloji geliştikçe, özellikle de elektronik ve bilgisayar teknolojisinin gelişmesinin pek çok alanda (denetim ve üretimde) insan emek gücüne duyulan ihtiyacı azaltmasını, kapitalistler, insanın çalışma koşullarını iyileştirmek (daha iyi bir ücret, daha az çalışma saati, daha insani koşullarda çalışma imkanları…) için değerlendirmek yerine, daha çok kâr ve rekabetin artırılması amacıyla kullanmaktadır. Bu nedenle de, teknolojide her yeni gelişme, işçi sınıfına, daha çok işçinin işini kaybetmesi ve çalışma koşullarının ağırlaşması olarak yansımaktadır. Kitlesel işten çıkarmalara ve çalışma koşullarının kötüleşmesine karşı mücadele eden işçiler ise, kapitalistler tarafından, teknolojik gelişmeye karşı mücadele edenler, ilerlemeye karşı çıkanlar olarak gösterilmektedir.    
3-) Teknolojideki gelişmelerin ideolojik bir silah olarak kullanılması: İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünyanın sosyalizme karşı seferberlik ilan etmesi ve ana stratejisini sosyalizmi yıkmaya yöneltmesi, teknolojideki her gelişmenin, aynı zamanda, ideolojik bir silaha dönüştürülmesini de birlikte getirdi. Daha önceki dönemlerde de; burjuvazi, teknolojiyi kendisinin malı gibi gösterip bundan ideolojik bir çıkar sağlamayı gözetmişti. Ama son yarım yüzyılda, bu, sosyalizm ve işçi sınıfına karşı mücadelenin en önemli alanlarından birisi haline getirilmiştir. Hatta denilebilir ki, burjuvazi, en etkin saldırılarını bu alandan yapmıştır. Kruşçevizmle birlikte SB’de geri dönüşün başlaması, işçi sınıfının artık “proletarya” değil de orta sınıf olduğu (Eurokomünisler) tezine de güç verdi. Ya da Latin Amerika ve Kuzey Amerika kaynaklı işçi sınıfının tarihsel rolünü yitirdiği, “devrimin devrimcilerin eseri” olduğu içerikli görüşler, teknolojinin getirdiği imkanların “işçi sınıfı ile kapitalist sınıfı birbirine yakınlaştırdığı” görüşlerine dayandırıldı. Bütün bunların ötesinde, son çeyrek yüzyılda elektronikteki ve genetikteki gelişmeler ise; işçi sınıfının artık üretimdeki rolünün ve bir sınıf olarak toplumun varlığını sürdürmesi için ona ihtiyaç olup olmadığının tartışmaya açıldığı bir dönemin dayanağı kılınmaya çalışıldı. Burjuva ideologlarına göre, işçi sınıfı artık üretimin vazgeçilmez bir unsuru değildir. Çünkü gelişen teknoloji, insansız çalışacak fabrikaları mümkün hale getirmiştir. Bu yaklaşımdan kalkılarak; insanlığın geleceği olan (tarihin sonu!) kapitalizmin kendi çelişmelerini aşan bir sistem aşamasına geçtiği, toplumun sınıf karşıtlıklarından arındığı ve artık üreticiler (kapitalistler) ve tüketiciler (bütün emekçi sınıflar) gibi iki kategoriye ayrıldığı; emekçilerin tüketiciler (müşteriler) haline geldiği gibi pek çok görüş, zırvalığına ya da bilim dışılığına bakılmadan, piyasaya sürülmüş bulunulmaktadır. Başka bir söyleyişle, kapitalizmin ideologları; tarihi ilerletici gücünün sınıflar mücadelesi ve işçi sınıfının insanlığı sınıfsız topluma götürecek ve son sınıflı topluma son verecek sınıf olduğuna dair diyalektik materyalist tarih anlayışına karşı mücadelelerini, “teknolojik gelişme” temelli bir karşı tarih anlayışı saldırısı ile yenilemektedirler.
Kısacası, Özgürlük Dünyası’nın değişik sayılarında değinilen ve bundan sonra da çeşitli vesilelerle tartışılacak olan bu görüşler, bugün bir propaganda malzemesi ve kapitalistlerin işçi sınıfına yönelttiği en tehlikeli silah olarak işlev görmektedir.

TEKNOLOJİK GELİŞMENİN KAPİTALİZME KARŞI BİR SİLAH OLMA İMKANI
Evet, burjuvazi; bütün yönetim ve yönlendirme birikimini kullanarak, teknolojik gelişmeyi, işçi sınıfına ve tüm emekçileri karşı bir silah olarak kullanmıştır, kullanmaktadır. Ama, bundan, teknolojinin sadece, burjuvazinin halka yönelttiği bir silah olduğu ve olabileceği sonucu çıkmaz. Tersine, burjuvazi, nasıl ki sömürüyü artırmak için işçi sınıfının sayısını artırırken kendi mezarını kazıyorsa, bugün de, teknolojiyi bir silaha dönüştürse de; her teknolojik gelişme, aynı zamanda, burjuvaziye karşı güçleri geliştirmekte, onların mücadele imkanlarını da genişleten bir rol oynamaktadır.
Bu gelişmeleri de şöyle sıralayabiliriz:
1-) İletişimdeki devasa gelişme, tekeller arasındaki rekabetin etkisini yaygınlaştırıp büyütmüş, uluslararası alanda faaliyet gösteren spekülatif sermayenin devasa büyümesi ve etkinliğinin artmasının yanı sıra; kapitalizmin çelişmelerinin daha açıkça görülmesini de getirmiştir. En büyük sermayeye sahip ülkelerin, iletişimdeki hızlı gelişmeleri kullanarak, krizlerin yükünü diğer ülkelere yıkmak için giriştiği manevraları etkili kılarken; karşı güçlerin de bu manevralara karşı mücadelesini daha yakıcı hale getirmiştir. Bu mücadeleler içinde, sermayenin spekülatif ve rantiye karakteri herkes için görülür hale gelmiştir. İşsizlik ve yoksulluğun kronikleşmesi; zengin ve yoksul ülkeler ile her ülkede işçi sınıfı ve emekçilerle egemen sınıflar arasındaki –küreselleşme ve kapitalizme karşı– mücadelenin zeminini olağanüstü genişletmiştir. Öte yandan, bu alandaki gelişmeler, kapitalist dünyanın güçlü ülkeleri arasıdaki çelişmeyi de su yüzüne çıkarırken, ABD karşısında AB, Rusya, Japonya (bunlara paralel davranmaları çıkarlarına daha uygun olacak olan Çin, Hindistan, Brezilya…) gibi ülkelerin yeni mihraklar olarak davranması zorunluluğunu dayatmış; halkların emperyalizme karşı mücadelesinin imkanlarını da büyütmüştür. Örneğin 20. yüzyılın başlarında emperyalist kampların ortaya çıkıp biçimlenmesi nerdeyse 10-15 yıllık süreçleri gerektirir ve bu süreçteki sermaye hareketleri üstünde gerçekleşirken; günümüzde, kampların oluşmasına yol açacak ekonomik hamleler, iletişim ve bilgisayar teknolojisinin yardımıyla, “ışık hızında” yayılır hale gelmiştir. Örneğin Güneydoğu Asya krizinin bütün bölge ülkelerini sarması, sadece 12 saati almıştır. (Bu 20. yüzyılın başında birkaç ayı alabilirdi.) Ya da Arjantin, Rusya, Türkiye krizlerinin etkileri, 24 saat içinde bütün dünyada hissedilmiştir. Spekülasyonun büyümesi ve iletişimin etkinliğinin artmasıyla; spekülatörler, krizleri belirleyen olmasa da, tetiklenmesinde önemli bir pozisyon edinmişler; bu da, ülkelerin ulusal çıkarları, işçi sınıfının ve halkların istekleri ile uluslararası sermaye mihraklarının çıkarları arasındaki çelişmenin büyüyüp görülmesini kolaylaştırmıştır. Bütün bu gelişmeler, işçi sınıfının yeni bir dünya (sosyalist bir dünya) kurma misyonu bakımından mücadelesinin zeminini olağanüstü genişletirken; böyle bir misyonun gerçekleşmesinde önemli rol oynayacak olan ileri ve geri güçlerin, ezen ve ezilen güçlerin saflaşmasının koşullarını bir hayli hızlı bir biçimde ilerletmektedir.
2-) Teknolojideki gelişmenin ilerlemesi; otomasyon ve hatta “robotik” makinelerin devreye girmesi; insansız fabrikalar yapmaya yakın imkanların ortaya çıkması, aynı zamanda, sosyalizmin kurulmasının ve bunun kendisini bir zorunluluk olarak dayakmasının maddi temelini olağanüstü güçlendirirken, canlı emek sömürüsü yapmadan ayakta durma imkanı olmayan kapitalizmi de, sadece tarihsel bakımdan değil, ama teknolojik gelişmişlik düzeyi bakımından da akla aykırı hale getirmiştir. Çünkü kapitalizmin tek dayanağı canlı emeği sömürmeye devam edebilmesidir ve dolayısıyla da, canlı emeği gereksiz hale getiren teknoloji, kapitalizmi de gereksiz hale getirmiş demektir. Bu yüzden de, kapitalizmi savunmak, kapitalizmin ideologları açısından giderek daha zorlaşmaktadır. Dahası kapitalizm; teknolojik gelişmeyi sınırlayarak (teknolojik gelişmeyi kapitalist firmaların çıkar ve ihtiyaçlarıyla sınırlı bir kulvara sokup; kapitalist firmaların bu alandaki yatırımlarına bağlayarak), üretici güçlerin gelişmesini de açıkça engeller pozisyona geçmiştir. Dolayısıyla sosyalizm ve işçi sınıfı partisi ve aydınları; teknolojiyi abartarak toplumsal  ilerlemenin yerine geçiren kapitalizme karşı, son derece önemli, onu kendi silahıyla vuracak bir imkan elde etmişlerdir.
3-) Bilgisayar ve elektronikteki gelişmeler; kişisel bakımdan sunduğu imkanların ötesinde, tüm toplumun ihtiyaçlarının belirlenmesi, üretimi ve dağıtımı merkezli olarak “merkezi planların yapılması ve denetlenmesi” bakımından, daha önceki kuşakların sahip olmadığı son derece geniş imkanlar sunmaktadır. Bu da, SB deneyinde görülen geniş bir “bürokrasiye” duyulan ihtiyacı ortadan kaldıracak bir imkan ve sosyalizmin pratikte uygulanırlığı bakımından son derece önemli dayanaklar sunmaktadır. Yine genetikteki gelişmeler ve kapitalist mihrakların bu gelişmeleri kullanım tarzı; genetiğin, ilaç ve hastane tekellerinin ve kapitalistlerin kâr konusu olmaktan çıktığı ölçüde insanlığın hizmetine gireceğini, aksi halde insanlığa karşı bir silah olarak kullanılacağının göstermekte; ve bu alandaki teknolojik ilerlemelerin de ancak sosyalizmle insanlığın lehine olabileceği gerçeğinin belirginleşmesi, sosyalizmin propagandası ve kapitalizme karşı mücadele için son derece geniş imkanlar sunmaktadır. Kısacası teknolojik ilerleme; eğer ilerlemenin boyutları iyi değerlendirilirse, kapitalistler için değil, sınıf partisi, sınıftan yana aydınlar ve sosyalizmin güçleri için son derece etkili olacak bir ideolojik silaha dönüşecek imkanlar sunmuştur ve her gelişme bu imkanı büyütecektir. Burjuva bilim dünyasında, gerek bilgisayar gerekse genetikteki gelişmelerin “ahlaki nedenlerle” (bilgisayar ve elektronikteki gelişmeyle kişisel hakların ihlal edilmesi ve bilgi çalmak, banka soymak vb. “suçlar işlemek” için bu teknolojilerin kullanılması ya da genetikte insan klonlanması, hastalıklardan kâr sağlamak için genetik bilgisinin kullanılması vb. girişimler) sınırlanıp kontrol altına alınması talepleri vardır. Ve bu gelişmeleri, topluma, insanlığa karşı silaha döndürmekten çekinmeyen, çekinmeyecek olan kapitalizmin karşısında, bütün bu endişeler ve istekler elbette haklıdır. Ama aynı zamanda bu isteklerin, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin engellenmesini istemek anlamına da geldiği kesindir. Dolayısıyla bu, kapitalizmin bilim ve teknolojideki gelişmeyle, sadece fikri ve mantıksal bakımdan değil, pratikte de çelişmeye başladığının çok açık bir göstergesini oluşturmaktadır. Bunun bir başka anlamı da; bilim ve teknolojideki gelişme sürecinin, ancak kapitalizme karşı mücadeleyle birleştiği ölçüde ilerleme şansının olacağıdır.
4-) Bilgisayar teknolojisinin ve iletişimdeki ilerlemenin sunduğu olanaklar üzerinden geliştirilen esnek üretim, bir yandan üretimin uluslararası niteliğini geliştirip (aynı makinenin parçalarının değişik ülkelerde yapılabilmesi ve sonra da bir başka ülkede birleştirilmesi, bir ülkedeki üretimin öteki ülkedekinin yerine geçirilmesi… gibi) işçi sınıfının çeşitli ülkelerdeki bölümleri arasında organik olarak ilişkiyi olanaklı hale getirerek; sınıfın uluslararası birliğini, uluslararası sermayeye karşı ortak mücadeleyi son derece somutlaştırmıştır. Bu yönüyle kuşkusuz ki; işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının zeminini genişleten ve onu gözle görülür hale getiren bir gelişme olarak, mücadelenin ilerlemesi için son derece elverişli olanaklar sunmaktadır. Öte yandan, esnek üretim teknolojisi ve ona eşlik eden azgın rekabet; işçi aristokrasisinin ve sendika bürokrasisinin dayanaklarını da tahrip etmekte; kapitalistler, işçi aristokrasinin beslenmesi için ayırdıkları fonları azaltarak, bu tabakayı hızla küçültmek zorunluluğu ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu da, bir yandan sistemle uzlaşan, kapitalistlerle uzlaşma içindeki eski sendikal yapıların çözülmesini getirir ve burjuvazi, bu durumu, işçilerin kazanılmış haklarının ortadan kaldırılması süreciyle birleştirip işçinin aleyhine geliştirirken; öte yandan, sınıfı denetiminde tutan bu eski yapı ve bürokrasiyi sarsıntıya uğratarak, sendikal hareketin ve sendikal yapıların yenilenmesinin imkanını da gündeme getirmiş bulunmaktadır.
Sınıf partisi, sınıfın ileri güçleri bu olanakları doğru değerlendirirse, sendikal hareketin yenilenmesi için yeni bir dayanak da bulmuş olacaklardır. Çünkü; ortaya çıkan imkanlar yeterince doğru kavranıp gerçeğe dönüştürülmediği sürece, bu türden “iki yönlü” (sınıfın aleyhine alınmış önlemler olan, ama sonuç olarak da, sınıfın lehine gelişmeler imkanı da taşıyan türden) olgular, kapitalistlerin işine yarayan yönüyle gerçek olabilir. Çünkü; bu tür olgu ve gelişmelerle ilgili olarak, gelişmenin sınıfa yönelik yanına karşı mücadele edildiği ölçüde, sınıfın lehine olabilecek imkanlar görülür hale gelip gerçekleşme sürecine girebilirler. Örneğin; ancak işçiler arasında rekabete karşı, hatta kapitalist firmalar arasındaki rekabetin işçilerin ücret düşüklüğüne yol açmasana karşı mücadele edildiği ölçüde, bu ücret düşmesinden zarar görerek sarsılan işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasiyle sendikal yapıların sarsılmasından çıkan boşluğun doldurulması mümkün olabilir. Bu yüzdendir ki; bu tür gelişmelerin sınıf lehine sonuçlar doğurabilmesi için, bu gelişmeleri ve yarattığı imkanları bilinçle değerlendirmek; bu gelişmeler üstünde ortaya çıkacak örgütlenmelerin kapitalizme karşı mücadeleye bağlanması zorunluluğunu asla gözden kaçırmamak gerekir. Aksi halde, sözü edilen imkanlar sadece laf düzeyinde kalır; ve laf düzeyinde kaldıkça, ancak sermayenin sınıfa yönelik saldırısının onaylanması anlamına gelir.

*        *        *
Bilim ve teknolojideki gelişme, bunun kapitalistler tarafından çok amaçlı bir silaha dönüştürülmesi ve sınıf partisinin, sınıfın ileri güçlerinin, gerçek bilim insanlarının ve teknik elemanların, bilim ve teknolojiyi sınıflar mücadelesinde, toplumun ilerlemesi ve sosyalizme ulaşmada nasıl önemli bir dayanak olarak değerlendirebilecekleri gerçeği, elbette ki, bir makalenin sınırları içine sığacak gibi değildir. Bu yüzden, Özgürlük Dünyası açısından, sorunun çeşitli boyutlarıyla tartışılması (Elbette burada Bilim ve Düşünce ayrıcalıklı bir yere sahip olmalıdır) ve bu gelişmelerin yarattığı pratikteki sonuçların gündeme getirilmesi, işyeri incelemeleri ya da esnek çalışmanın yol açtığı tahribat ve bu tahribat içinden doğacak olan sınıfın ve sendikaların örgütlenmesinin yeni imkanları (Özellikle de bu imkanlar yönüyle. Çünkü tahribat ve yol açtığı kötü sonuçları herkes her gün bazen sınıfı ve ileri güçleri sindirmek ve sermaye güçlerinin zaferi önünde eğilinmesi için, bazen de kendi eylemsizliklerine meşruiyet kazandırmak için) üzerine kafa yorulması ve bunların ele alınmasının vesilesini yaratırsa, bu makale, kendisine düşen görevi yerine getirmiş olur. Daha ötesi, ancak bu alanda adım atıldığı ölçüde, sınıflar mücadelesinin gündemi için önemli olacaktır.

Bilim ve düşünce’nin 2.kitabı’nı okumak…

Bilim ve Düşünce’nin İkinci Kitabı pragmatizmin eleştirisi olarak çıktı.
Bu kitapta yer alan yazıların ikisi dışındakileri, 1950’li yıllarda pragmatizmin yandaşları ile Marksist düşünürler arasındaki “eski” tartışmaların metinleri oluşturuyor.
Tartışmaların yazılış tarihine bakıldığında 1950’li yılların tarihleri var. Bu yanıyla metinler eski tarihli. Ama tartışılan konulara, Amerikan emperyalizmin ideologlarının tezlerine, emperyalizmin politikacılarının insanlık ve onun sorunları karşısındaki tutumlarına bakıldığında, aslında tartışmaların son derece yeni ve şimdi tartışılması gereken konulara ilişkin olduğunu söylersek hiçbir abartma yapmamış oluruz.
Aslına bakılırsa, son iki yıldan beri, bir dönem Evrensel Kültür dergisinin eki olarak verilen “Bilim Eki”nde ve Özgürlük Dünyası’nda yayımlanan 1950’lerin Marksist düşünürlerle burjuvazinin ideologları arasındaki tartışma metinlerine ilişkin “sol”dan ve liberal çevrelerden yapılan “bunlar eski metinler” eleştirisi üstünde kısaca durmak gerekir.
Bütün öteki gerçek olgular ve olaylar açısından olduğu gibi, insanlığın düşüncesinin gelişme süreci de, dünden bugüne kesintisiz ve sürekli olarak kendi karşıtıyla mücadele ile ilerleyen bir süreçtir. Bu yüzden de her gerçek ideolojik mücadele, karşıtının kökleriyle, bağlantılarıyla bir mücadeleyi zorunlu kılar. Bu yüzdendir ki, eğer bir fikre karşı mücadele ediyorsanız, onun sadece 10-20 yıl, 50 yıl değil, çok daha eskide olan dayanaklarına karşı bir mücadeleyi de göze almak zorundasınız. Örneğin bugün pragmatizme ya da Sartre’ın fikirlerine karşı mücadele edeceksek; ona dayanaklık eden öznel idealist düşünürlerin, örneğin Berkeley’in Hume’un, Mach’ın, Hiddegard’ın,… düşüncelerine kadar gitmek gerekir.
Hele 1950’li yıllardaki tartışmalar söz konusu olduğunda, “eski tartışmalar”ın “nerede kaldığı”nı bilmek çok daha önemlidir. Çünkü; 2. Dünya Savaşı sonrasındaki tartışmaların yapıldığı ortam, daha önce düşünce dünyasında görülmedik ölçüde bir saflaşmanın olduğu bir sürece karşılık gelir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında şöyle bir dünya tablosu vardır:
Sosyalist dünyanın sınırları batıda Orta Avrupa’ya, kapitalizmin kalbine dayanırken, doğuda Pasifik’e, güneyde Hint Okyanusu’na dayanmıştır. Üstüne üstülük, insanlığı faşizm belasından Sovyetler Birliği’nin kurtardığı, işgal edilmiş ülkelerde faşizme karşı mücadelede tek gerçek direnç odağının komünist partiler olduğunu herkes görmüştür. Fransa, İtalya, Yunanistan’da komünistlerin iktidara gelmeleri, son anda askerin, Amerika ve İngiltere’nin müdahaleleriyle önlenebilmiştir. Avrupa, tam bir yıkıma sürüklenmiştir. Yıkıma uğramayan Avrupa ülkeleri olarak Portekiz ve İspanya’da burjuvazi, faşist diktatörlüklerle ayakta kalmaktadır. Sömürgeler, İngiltere ve Fransa emperyalizmine karşı ayaklanma halindedir. Sovyetler Birliği, uzay yarışında ABD’yi geçerek, sosyalizmin üretici güçleri geliştirmesi bakımından sınırsız imkanlar sunduğunu, kapitalist dünyanın kendisine en güvendiği teknoloji alanında da göstermiştir.
Kısaca dünya tablosu, 2. Dünya Savaşı sonrasının dünyası, insanlığın, kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu gördüğü bir dönemi belirtmektedir. Kapitalist dünyanın ana ülkeleri Amerikan şemsiyesi altında toplanıp; Avrupa’da komünizmin yayılmasını önleyecek önlemler almaya koyulmuşlardır. Daha savaş bitmeden; “biz yanlış düşmana karşı savaştık” saptaması yapan Churchill’e katılan, bu nedenle de SB’ye karşı savaşmak isteyen Avrupa’nın burjuva hükümetleri, SB’ye ve sosyalizme karşı sıcak bir savaşı göze alamamıştır, ama sıcak bir savaştan daha yıkıcı sonuçlar doğuran hainane bir plan olan “Soğuk Savaş” stratejisini devreye sokmuşlardır. İstihbarat örgütleri, Ortaçağ’ın bütün karanlık kuvvetlerini yanına almış olan Kilise, her ülkeden işbirlikçiler, medya gücü, burjuva bilim ve sanat çevreleri – akla gelebilecek her tür gerici güç odağı, tam bir seferberlik içine sokulmuşlardır.
Bu dönem, aynı zamanda, kapitalizmin ana vatanı Avrupa’nın Amerika’nın himayesine girmesi, o küçümsedikleri Amerikan kültürünün, Amerikan yaşam tarzının etkisine girmeleri anlamına geliyordu. Bu, felsefi alanda da, Amerikan emperyalizminin felsefesi olan pragmatizmin dönemin en gerici güçlerinin en popüler felsefesi olması, Avrupa’da da popülerleşmesi anlamına geliyordu.
Kısacası dünya, ilk kez bu kadar açık biçimde ikiye bölünmüştü. Bir tarafta, insanlığın Ortaçağ’dan beri bütün devrimleri, ileri hamleleri sırasında gömdüğü, en sonunda da, son büyük savaşta yenilgiye uğrattığını düşündüğü bütün sömürücü, vahşi, gerici, karanlık güçler; öte yanda ise, insanlığın on bin yıllık insan olma mücadelesi içinde yaratıp bugüne taşıdığı yüksek değerlerin, eşitliğin, özgürlüğün dünyası olarak birleşmesini isteyen sosyalizmin ve gerçek demokrasinin güçleri.
Dünyanın böylesine açık bir biçimde ikiye bölünüp, bir ilericilik-gericilik kavgasına girişmesi; burjuva ülkelerde, sadece Marksistlerle burjuva ideologları arasında bir bölünme ve kavga olmakla kalmadı; burjuva bilim ve sanat dünyasında, kapitalizmin insanlığı bir felakete sürüklediğini fark eden bilim adamları, aydınlar ve sanatçıların da sosyalizmin, barışın, antiemperyalist mücadelenin saflarına geçmesine yol açtı. Bu burjuva bilim ve sanat dünyasının en önünde yar alan, ülkelerinin yüzakı kişiler, kimi zaman bilimin gereklerini savunmak, kimi zaman barış içinde bir dünya için, kimi zaman sömürgeciliğin vahşetine karşı mücadele vesilesiyle kapitalizme, emperyalizme, onun sosyalizm ve insanlık düşmanı politikalarına başkaldırdılar.
İşte, daha önce Evrensel Kültür’ün “Bilim Eki” ve Özgürlük Dünyası’nda, son bir yıldır da Bilim ve Düşünce’nin iki kitabında yayımlanan belgelerin çoğu; bu, insanlık tarihinin en önemli yıllarının ürünleridir.

*
Ancak bu belgeleri önemli kılan sadece bu bölünme de değildir.
Çünkü bu yıllarda, burjuva bilim, düşünce ve sanat dünyası (burjuva entelektüel dünyası) sosyalizmin başarıları karşısında tam bir parçalanmaya uğradığı gibi, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki sert mücadele, felsefi düzeyde de kendisini gösterir ve felsefe tartışmaları; özellikle de siyasetle, ekonomiyle daha önce olmadığı kadar iç içe geçerek ilerler. Materyalizmle idealizm, metafizikle diyalektik, sosyalizmle kapitalizm arasındaki mücadele kendisini hayatın her alanında açıkça gösterir. Ve bu mücadele, 1950’lerin sonunda, çok sertleştiği, pek çok bakımdan da kopuşun daha da derinleştiği bir aşamada, Kruşçevcilerin Sovyetler Birliği’nde iktidara gelmesiyle, birden durdurulur ve yüz seksen derecelik bir dönüş yapılarak, kapitalizmle uzlaşmanın, kapitalist emperyalizmle bir arada yaşamanın gerekliliği propagandası öne çıkarılır. Bu tutum; ekonomide ve siyasette olduğu kadar, ideolojik alanda da (felsefe alanında da) sürdürülür. Stalin ve onun şahsında Marksizm-Leninizme karşı savaş açılır. Amerika ile, Avrupa ile bir hegemonya mücadelesi sürer, zaman zaman savaşın eşiğinden dönülür, ama aradaki sorun, artık iki dünya; insanlığın ileriye götürülmesi mücadelesi değil, aynı dünyada kimin ne kadar pay alacağı mücadelesidir.
Bütün bu olanlar, ilk bakışta Kruşçevcilerin politik bir manevrası gibi görülen “kapitalizmle sosyalizmin barış içinde yarışı” teziyle ideolojik alanda da desteklenir ve Ekim Devrimi sonrası dünyasının, ideolojik alanda “burjuva ideolojisine karşı her alanda uzlaşmaz bir savaş” mevzisi terk edilerek; tam tersine, kapitalizmle sosyalizmin uzlaşacağı, aynileşeceği, “esas olanın, kapitalizm ya da sosyalizm değil, ekonomik kalkınma” olduğu gibi abuk sabuk tezler popülerleştirilip yayılır. Böylece felsefi alandaki tartışmalar da, gerçekleştirilen bu politik yönelişe fikri dayanaklar bulmaya indirgenir.
Yani, siyasal alandaki uzlaşmacılık kendisini ideolojik alana da yansıtır, Kruşçevcilik, Eurokomünizm, Troçkizm (1930’larda tümüyle silinen Troçkizm, Marksizm-Leninizm saflarındaki bölünmeden yararlanarak yeniden canlanır) Maoculuk¸ Debraycılık, Markuscülük… ve nihayet Gorbaçovculuğa kadar gelinir.
Kruşçevizmle girilen süreç, Marksistler arasında ideolojik bir kargaşa dönemine de karşılık gelir. Kruşcevciler, Sovyetler Birliği’nin bütün prestijini ve devasa gücünü kullanarak, bir yandan her ülkedeki komünist partileri bölerek, onları reformcu, revizyonist bir çizgiye zorlarken; uluslararası plandaki ideolojik mücadeleyi de arkadan hançerleyerek, kendi uzlaşmacılıklarının fikri desteğine dönüşmesi için her baskıyı uyguladılar. Böylece, 1920’li yıllarda, sosyalizm ile kapitalizm arasında; iki ayrı dünyanın görüşü arasında mücadeleye dönüşen ideolojik mücadele (*) de, (İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında açık ve uluslararası planda yürütülen bir mücadele olarak ilerleyen ideolojik mücadele) böylece kesintiye uğramış olur. Sonraki dönem; bütün bu tartışmaların unutturulması, literatürden silinmesi üstünedir.
Kruşçevizmle başlayan süreç; Marksizm-Leninizmin tahrifi ve doğrudan ve açıkça burjuva ideolojisine evrilme; postmodernizm, bilim ve teknolojideki gelişmelerin çarpıtılarak sadece günü kurtarmakla da kalmayıp tarihin de çarpıtılmaya girişilmesi; Marksizme saldırının genel olarak dünyanın nesnel kavrayışı olan materyalizme de saldırıya dönüşmesi; en açık bilimsel gerçeklerin bile görmezden gelinerek, yaratılışçı tezlerin öne çıkarılması, vahiy ve dini mitoslara bütün bilimsel gerçeklerin üstünde bir değer biçilmesine yönelinmesi; rasyonalizmin yerine irrasyonalizmin geçirilmesi, bilinemezciliğin popülerleştirilmesi, öznel idealist görüşlerin itibar kazanması ve nihayet pragmatizmin, Amerikan emperyalizminin en popüler felsefesi olarak yeniden sahneye çıkarılmasına kadar geldi.
Bütün bu gelişmeler açıkça göstermiştir ki; materyalizmle idealizm ve bugünkü görünümleri arasındaki mücadelenin ilerletilmesinde; elbette ki, işçi sınıfın dünya görüşünün, Marksist materyalizmin, kendi köklerini, kendi mirasının imkanlarını ortaya çıkarmak; bu mücadeleyi 50’li yıllarda kaldığı noktadan ilerletmek için; önceki kuşakların deneyimlerini ve onların bilgi hazinesini özümsemesi gerekmektedir.
Başka bir söyleyişle, 50’li yılların metinlerinin yayınlanması, bir skolastik bilgi edinme, bir yük değil, tam tersine; Marksizmin hazinesinin özümsenmesi ve mücadeleye tarihsel dayanaklar kazandırmak içindir.

*
Bilim ve Düşünce’nin ikinci sayısında yer alan yazıların başlıcaları şunlar:
1-) Pragmatizm ve G.W. Bush (İhsan Çaralan): Bilim ve Düşünce’nin bu ikinci kitabının ilk yazısı bana ait. Yazı, Bush ve onun çevresinde yer alan kimi din adamı, kimi profesör, kimi politikacı unvanlı kişilerin, Amerikan tekellerinin çıkarları uğruna gerçekleri nasıl çarpıttıklarını, 21. yüzyılda “özgürlük”, “demokrasi”, “barış” derken, aslında tam karanlığı; “Ortaçağa geri dönüş”ü savunduklarını göstermeyi amaçlamıştır. Bu amaçla da, Bush ile hiçbirisi “felsefeci” sayılmayacak Bushçuların görüşlerine genişçe yer verilerek, o akıl almaz dini konuşmaların, 2-3 bin yıl öncesinin efsanelerinin bugünün gerçekleriymiş gibi yayılmasının, ancak aptallar söyler diye düşünülecek tezlerin, Bush’un “geri zekalılığı” ile ilgili olmadığı, neo-muhafazakar, neoliberal odakların niyet ve amaçlarını açıkladığı gösterilmek istenmiştir. Yazı, bir felsefe tartışmasından çok; politik durumu ve Amerika’nın dünya hegemonyası için geliştirilen politikaların, aslında Amerikan felsefesi olarak biçimlenmiş olan pragmatizmde nasıl uygun bir düşünce “sistematiği” bulduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede, “medeniyetler savaşı” teziyle Ortaçağ’ın Haçlı Seferleri arkasındaki düşüncenin pragmatizm üstünden nasıl birleştirildiğine dikkat çeken yazıda, aynı zamanda, 1950’lerde emperyalizmin ideologlarıyla Marksistler arasındaki tartışmanın bugünün ideolojik mücadelesiyle bağlantısına dikkat çekilerek, kitapta çıkan diğer yazılarla bağlantı kurulmaya çalışılmıştır.

2-) Amerika’da Çağdaş Felsefe Eğilimleri (Harry K. Wells): Bu yazı 1950 yılında emperyalizme ve burjuva ideolojisine karşı uluslararası bir yayın organı olarak yayımlanan La Pensee adlı dergide yayımlanmış. Amerikan felsefesinin, Avrupa’nın aksine, üniversitelerde geliştirilen bir felsefe olduğuna dikkat çeken yazar, 1950’lerdeki felsefi eğilimlerin neler olduğunu belirlemek için, Amerikan üniversitelerindeki felsefi tartışmalar üstünde duruyor. Mc Cartyciliğin yavaş yavaş bütün toplumu sarmaya başladığı yıllarda; “Soğuk Savaş”ın dayanağı olmak üzere geliştirilen felsefi eğilimlere dikkat çeken Wells; “Şu anda Amerika’da hiçbir eğitim mensubu yoktur ki, bir suç şüphesi altında olmasın ve tröstlere, ‘kurulu düzene bağlılığı’nı kanıtlamak durumunda kalmasın” saptamasıyla, sadece eğitimcilerin değil, ama bütün aydınların da “şüphe” altına gireceği, kovuşturulacağı günleri haber vermektedir. Amerikan üniversitelerinde; öznel idealist eğilimleri, bunların Berkeley, Hume, Mach, Avenarius’a dayandıklarını gösterdikten sonra; görünüşte materyalist bir görüş gibi sunulan naturalizmin bayrağı altında toplananların da, sonunda öznel idealist bir çukura yuvarlanarak; pragmatizme bağlandığını göstermiştir. Bu açıdan da, Wells’in yazısı, günümüzdeki tartışmalara zemin oluşturan felsefi eğilimlerin o günkü köklerine işaret ederek, bugüne ışık tutmaktadır.

3-) Pragmatizm (Maurice Cornforth): Cornforth’un 1950 yılında yazdığı yazı, pragmatizmin felsefi temellerini ele alıyor. Pragmatizmi “olguculuğun bir türü” olarak ele alan, kurucularından başlayarak olguculuğun fikri temellerini tartışan Cornforth, görünüşte deneye dayanan ve ilk bakışta materyalist temelden kalktığı imajı uyandıran pragmatizmin, öznel idealist bir felsefe olduğunu ortaya koyuyor. Bu görüşlerini, 1859-1952 yılları arasında yaşamış, Amerikan düşünce dünyasında oldukça etkili olmuş, Amerikalı bir eğitimci, bir filezof olan John Dewey’in görüşlerinin eleştirisi temelinde zenginleştiren Cornforth, Amerikan düşüncesinin oluşumunu da özetliyor. Pragmatizmin mantık, varlık, bilim, bilgi ve gerçek, deney, maddi dünyanın varlığı, deneyle, naturalizmle, bilinemezcilikle pragmatizmin bağlantısı gibi felsefenin başlıca konularının pragmatizmle bağlantısını inceleyen yazı; okuyucuyu pragmatizm konusunda ayrıntılı bir biçimde bilgilendiriyor. Bu haliyle yazı, kitapta yer alan yazılar içinde en kapsamlısı ve olabildiği kadar felsefi bir ekol olarak pragmatizmi ele almış. Bunu, pragmatizmle yaşıt olan J. Dewey’in görüşleri üstünden zenginleştirmesi de, yazıyı ayrıca değerli kılıyor. Yazar, felsefenin “ağır” sorunlarıyla emperyalizmin herkesçe görülen amaçları arasındaki bağı son derece yalın bir biçimde ifade ederek, kitaplar boyu tartışılabilecek bir konuyu bir makale içinde açıklığa kavuşturarak, bir felsefe eğitimi almamış okurlar için de konuyu anlaşılır kılmayı başarıyor. Bu haliyle Cornforth’un yazısı, sadece Amerikan emperyalizminin bugünkü saldırganlığının temellerini merak eden politikayla ilgili okurların değil, ama aynı zamanda, felsefe, sosyoloji, öğretmenlik eğitimi gören öğrenciler, araştırma görevlileri için de önemli bir kaynak mahiyetindedir.

4-) Richard Rorty ve Güçlü Avrupa Rüyası (Stefan Hetzler): Yazı, Hetzler’in 2004 yılında Münih Üniversitesi’nde verdiği doktora tezinden alınmış. Bu nedenle de, yazı, günümüz düşüncesi ile pragmatizm ilişkisini ele alan son derece güncel bir yazı. Francis Fukuyama’nın 1992’de yayımlanan “Tarihin Sonu” adlı ünlü kitabından yola çıkan yazar, bu kitabı, pragmatizmin yeniden popülerleştirilmesi ve önünün açılmasının işareti olarak, yorumlayarak başlıyor, ve Fukuyama etkisiyle, pragmatizme, dolayısıyla büyük sermayenin gerici saflarına geçen Avrupalı birçok “demokrat” düşünür tiplerinden Richart Rorty’nin düşüncesini ele alıyor. Yazının bütünü açısından bakıldığında, bir Amerikan felsefesi olmaktan Amerikan emperyalizminin felsefesi durumuna gelen pragmatizmin son 50 yılda Avrupa emperyalizmin de felsefesi olduğuna dikkat çeken yazar, tartışmayı son günlerin sıcak gündemlerine; Yogoslavya’nın parçalanması sırasında Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın tutumuna ve “Hartz Yasaları”na kadar getiriyor. Hetzler’in yazısı, dünün hesaplaşmalarıyla bugünün sorunlarının nasıl bağlantı içinde olduğunu görmemizi de sağlayan bir yazı olması bakımından önemli bir belge mahiyetinde.

5-) Felsefe Yapan Karanlıkçılar (B. Bişovski): “Amerikan kişilikçiliğinin sözde felsefesi” alt başlığı ile yayımlanan yazı, “kişilikçilik nedir?” sorusuyla başlıyor ve bireyselliğin, bireysel algılamaların gerçek deneyin yerine geçirilmesinde; buradan, modern bilimin fideizme (inancılığa), yaratılışçılığa, vahiy’e inandırıcılık kazandırmak için kullanılmasında ne kadar pervasızlaştıklarını gösteriyor. Dahası, kişilikçilik” adlı düşünce eğiliminin, aslında felsefede Ortaçağ’ın en gerici tutumunu benimseyen “karanlıkçılara” bağlandığına işaret ediyor. 1948 yılında, SBKP’nin teorik yayın organı olan “Bolşevik”te yayımlanan yazıyla, Bişovski; kavramaların burjuva ideologları tarafından nasıl çarpıtıldığını şöyle ifade ediyor: “Onların ampirizmi gerçek deneyime düşmandır; “rasyonalizm” usla çelişir; “pozitivizm” bilimden, gerçekten pozitif olan her şeyden nefret eder: “pratikçilik” toplumsal pratiğin sonuçlarını alaya alır; “gerçekçilik”, gerçeği tahrif eder; “kritisizm” kemikleşmiş dogmatizmi savunur; Bu arada, “isimleri çok tutulan ‘neo’ ön ekiyle tanınan sayısız tek tek teoriler, eski metafizik hurdayı yeniden gün ışığına çıkarmanın ötesine geçemez” saptamasıyla, günümüzde sermaye ideologlarının yeni bir şey geliştirmemiş olduğunu, ama 1950’li yıllardaki paslı silahları yeniden gündeme getirdiğini gösterir. Madde, bilinç, bilimin bulguları konusunda “kişilikçiler”in bir özgünlük taşımadığını gösteren yazar; aynı zamanda burjuva ideolojisinin düştüğü çaresizliği de gösterir.

6-) Emperyalist Gericiliğin Katolik Felsefesi (T. İ. Oiserman): Çoğumuz; Bushçuları, neo-muhafazakar politikacıları dinleyince; herhalde bu, burjuvazinin 20. yüzyılın sonunda keşfettiği yeni bir dayanak diye düşünürüz. Ama T. İ. Oiserman’ın 1956 yılında yayımlanan “Emperyalist Gericiliğin Katolik Felsefesi” yazısını okuyunca görülmektedir ki; burjuvazinin, emperyalist gericiliğin Ortaçağ’ın en gerici, en karanlık güçlerini imdada çağırması yeni değildir. Tersine sosyalizm karşısında çaresiz konuma düşeli beri, burjuvazinin ideologları ve politikacıları, dini hep yardıma çağırmışlardır. Ama, “karanlıkçılar”ın Ortaçağ’ın güçlerini imdada çağırmasının özel bir anlamı da vardır. Onlar, Ortaçağ’ın en gerici düşünürü Aquionalı Tomas’ın görüşlerini; onun idealizmini; skolastiğini imdada çağırırlar. 19. yüzyılın sonunda; emperyalizm çağının hemen başında, “Yeni Tomacılık” olarak yeniden diriltilen “Aquionalı Aziz Tomasso”nun görüşleri; Katolik ülkelerde yayılmaya başladıktan sonra, Amerikan emperyalizminin ideologları tarafından, Amerika’nın kurmak istediği dünyanın önemli bir dayanağı olmak üzere yaygınlaştırılıp popülerleştirilmiştir. İnsanlığın bütün bilimsel, düşünsel birikimini “Yeni Tomacı” doğrultuda yeniden yorumlamaya girişen “karanlıkçılar”ın “Soğuk Savaş”la sınırlı kalmadığını, günümüz dünyasında da, Amerika’nın Haçlı Seferleri söylemi ve ”Medeniyetler Savaşı” tezlerinin en önemli dayanağı olduğunu göstermesi bakımından, Oiserman’ın yazısı, ayrıca bir öneme sahiptir. Hele Bush ve yakın çevresinden yükselen dini havanın nedenini, kullandıkları terminolojinin Tevrat’tan, İncil’den fırlayıp çıkmış olmasını Oiserman’ın yazısını okumadan anlamak zor olacaktır. Ya da Oiserman’ın yazısını okuyunca, Bush’un eblehlikleri ya da Bushçuların bir din adamı gibi sayıklamalarının hesapsız, tesadüfen ya da aptallık sonucu ortaya çıkmış olmadığı anlaşılır hale gelmektedir.  

7-) Emperyalist gericiliğin ideolojik bir silahı Semantik İdealizm (P. S. Trofimov): İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya egemenliğini yeniden kurmaya girişen ABD’nin, burjuvazinin bütün modern felsefi düşüncelerden yararlanmasına işaret eden Trofimov, 1956’da yayımlanan bu yazısında, savaş sonrasında emperyalist burjuvazinin öznel idealizme yönelişinin düşünsel temellerine dikkat çekiyor. Yazar, “semantik idealizm” eleştirisiyle, Nesnel bir dünyanın olmadığı, maddi diye gördüğümüz dünyanın aslında duyumlarımızın karmaşık bir yansımasından ibaret olduğunu öne süren öznel idealizmin, kendisinin deneye, bilime, bilimsel verilere dayandığı iddiası arkasına saklandığı için, son derece tehlikeli bir rol oynadığını gösteriyor. Çünkü, semantikçilerin ve her türden öznel idealist düşünürün iddialarının aksine, öznel idealizm en gerici felsefi tutumlara karşılık gelen bir idealizmdir. Burjuvazi, 50’li yıllarda öznel idealizmi öne çıkarırken, bir yandan da bilim alanında materyalizmin doğrulanmasına dayanak olacak pek çok yeni buluşu ve sosyalizmin başarılarını inkar etmek ve kapitalizmin ebediyen yaşayabileceğine fikri bir dayanak bulmak üzere, düşünce tarihinin en gerici eğilimine sarılmış; düşünce tarihi boyunca ortaya çıkmış eleştirel realistler, pragmatistler, personalistler, yeni Tomacılar, varoluşçular, sezgiciler, mantıksal pozitivistler, sosyal Darwinciler gibi en gerici felsefi odakların olanaklarını seferber etmiştir. Bütün bu çabalarda amaç ise; Marksizm-Leninizmin dayanağı olan materyalist-diyalektik dünya görüşünün, kapitalizmin, insanlığın ileriye doğru ilerleyişinde gelip geçici bir aşamaya karşılık geldiği, yerini kaçınılmaz olarak sosyalizme bırakacağı görüşünü “çürütmek”tir. Yazısında, burjuvazinin bu tutumunun nedenlerini açıklayan Trofimov, öznel idealizmin çeşitli biçimlerinden birisi olarak “semantik idealizm”i, onun tarihsel dayanaklarını inceliyor ve bu gerici felsefi tutumun, 1950’li yıllarda, burjuva ideologlarının nasıl bir silahı olduğuna dikkat çekiyor. “Semantik felsefe” ya da “semantik idealizm” adı verilen öznel idealist felsefeyi geniş bir biçimde eleştiren Trofimov, burjuvazinin, 50’li yıllardaki felsefesinin temellerini ve açmazlarını sergiliyor. Öte yandan bu yazı, elbette dönemin politikaları ışığında sorunları ele alıyor, ama aynı zamanda, kitaptaki felsefi yönü en ağır yazı olarak da dikkati çekiyor.

😎 Anglo-Amerikan Fiziğindeki İdealizm Akımı Dinin ve Gericiliğin Hizmetindedir (G. Naan): 20. yüzyıl, doğa bilimleri içinde, modern fiziğin yüzyılıdır. Yüzyılın başında Einstein’in görecelik kuramıyla başlayan atılım karşısında; “kuvantum kuramı”yla görecelik kuramı arasındaki “uyuşmazlık” üstünden öznel idealist düşünürler; modern fizikteki atılımı püskürtmeye, kendi irrasyonalizmlerine dayanak olacak sonuçlar çıkarmaya yöneldiler. Ve V.İ. Lenin’in Materyalizm ve Ampriokritisizm adlı eserinde değindiği tartışmalar; 20. yüzyıl boyunca, biraz “kabalaşarak” da olsa, derinleşerek devam etti. İngiliz ve Amerikan modern fizikçileri ve düşünürlerinin başını çektiği en gerici odaklar; modern fiziğin bulgularının, aslında, “maddenin yok olduğuna”, “gerçeğin birden çok olabileceğine”, bilincin dışında maddenin olanaksız olduğuna işaret ettiğini ileri sürerek, “gerçeğin” duyumlarımızın yansımasından ibaret olduğu görüşüne ağırlık kazandırmaya çalıştılar. Fizikteki her ilerleme kadar, bilim adamları ve bilimin çeşitli dalları arasındaki çatışmalar, farklılıklar da, bu gerici tezin desteklenmesi için kullanıldı. Devletlerin, istihbarat servislerinin olanaklarını arkasına alan ve gelişen medya imkanlarından da yararlanan burjuva bilim ve felsefe odakları, modern fiziğin ve felsefenin en derin konularını, anlaşılır kılmak adına bayağılaştırılarak, toplumun; dinin, Vahiy’nin öznel idealist görüşleri doğrultusunda biçimlendirilmesine girişildi. Tıpkı günümüzde; örneğin biyolojideki ve elektronikteki gelişmelerin, insanlığın tarihinin çarpıtılmasından başlayarak, insanların sömürülmesinin sırlarının zorlanması, insan toplumunun geleceğinin belirlenmesinde sınıflar ve sınıflar arasındaki mücadelenin değil, teknolojinin belirleyici olacağı fikrinin desteklenmesi için çarpıtılması gibi. Naan’ın yazısını okuyunca, insan, hem bugün bilim ve teknolojinin emekçilere, işçi sınıfına karşı bir silah olarak kullanmasının yeni bir icat olamadığını görüyor; hem de burjuvazinin bunu niçin ve nelerden yararlanarak yaptığını anlıyor. Felsefe ile bilim, bilim ile siyaset; felsefe, bilim, siyaset ile sınıflar mücadelesi arasındaki kopmaz bağ, Naan’ın makalesiyle, bir makale içinde anlatılabileceği kadar anlatılıyor.
*        *        *
Bilim ve Düşünce’nin 2. Kitabı’nın “içindekiler” yukarda biraz ayrıntılı olarak ele aldığımız sekiz makaleden ibaret değil.
R. Frances’in “Sosyoloji ve Sosyal Mitoslar”ı, Prof. Dr. Heinz Kamnitzer’in “Kozmopolitizm ve Ulusal Devlet”i, Hovard Fast’ın “Barış Mücadelesinde Amerikan Aydınları”, G. Petrov’un “Amerikan Faşizmi”, Pierre Courtade’ın “James Benham Amerikan Emperyalizminin Yeni Rosenberg’i” gibi uzun ve özgün yazılar yanı sıra, dönemin aydınları ve onlar arasındaki ilişkileri anlamamıza yarayacak, dönemin aydın tutumuna dikkat çeken mektuplar, “Ekler” bölümü altında verilmiş makaleler var.
Sermaye güçlerinin, bilim ve düşünce dünyasındaki baskısı çeşitlenip arttıkça, açıkça görüyoruz ki; dizginlerinden boşanmış bir gericilik; apaçık gerçekleri bile ters yüz edip; kendi gerçeği olarak bütün insanlığa dayatıyor. Medya gücünü de kullanan tekeller, hükümetleri ve onların propagandacıları, siyaseti ve ekonomiyi olduğu kadar, düşünce ve bilim dünyasındaki bütün gelişmeleri yönlendirmek üzere, tüm imkanlarını seferber etmiş bulunuyorlar. Onun için de; dün, “düşünce kuruluşları”nda, “marjinal siyasi odaklar”, “sapkın tarikatlar” etrafında dile getirilen en karanlık, en gerici düşünceler; bugün, ABD gibi dünya patronu olan ülkenin başındaki kişinin (G.W. Bush) şahsında en fanatik sözcüsünü bulurken, Avrupa’da da en gelişmiş kapitalist ülkelerde gerici, neomuhafazakar fikirler, neoliberal ekonomik uygulamalara eşlik ederek güç ve mevzi kazanıyor.
Bu durum; sınıf partisine, Marksist, materyalist düşünce ve bilim çevrelerine, birer birer aydınlara, demokratlara; insanlığı karanlık bir çağa sürüklemek isteyen sermaye güçlerine karşı, sadece siyasi alanda değil, ideolojik alanda da kesintisiz, ellerindeki bütün silahlarla savaş açma yükümlülüğünü yüklüyor. Bu savaşın cephaneliğini ise, insanlığın ilerleme mücadelesi içinde geliştirdiği bütün sağlam değerler oluşturmaktadır. Bu cephanelik içinde, 50’li yıllardaki tartışmalar da son derece önemli bir etkinliğe sahiptirler. Son 50 yıl, bu silahların iyi kullanılmadığında başarısızlığın önlenemeyeceğini göstermiştir.
Bütün bu ve başka pek çok nedenledir ki; ’50’li yıllarda kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelenin düşünsel yanının bize sağlayacağı imkanları sonuna kadar kullanmalıyız. Bilim ve Düşünce, bu imkanı bize, bizim kuşağımıza sağladığı için önemlidir. Ve nihayet Bilim ve Düşünce’nin yayınladığı metinler, politikayla ilgileri olmasa bile, felsefe ve sosyoloji öğrencileri, araştırma görevlileri ve öğretim üyeleri başta olmak üzere, sosyal bilimler ve doğa bilimleri alanında öğrenim gören, eğitim veren herkes için son derece değerli belgelerdir. Dahası, bu kişilerin bugünkü koşullarda bu belgeleri sağlamaları neredeyse imkansızdır. Bu yüzden Bilim ve Düşünce, sadece politik çevreler için, Marksistler için değil, onlar için de son derece önemli bir kaynaktır.
Hiç kuşkusuz ki; Bilim ve Düşünce gibi yayınların, bireysel olarak okunması önemlidir; bu, okuyan kişilerin bilgisini artırır, onların önünde yeni ufuklar açar. Ama bundan daha önemlisi ise; bu makalelerin, işçilerin, emekçilerin ileri kesimleri içinde tartışılması, sınıfın ileri kesimlerinin donanımının artırılmasında bu tartışmalardan yararlanılmasıdır. Ancak bu da yeterli değildir; tersine, tartışmaların yayılması ve özellikle de üniversitelerde, öğrencilerin, materyalist tutum alan bilim çevrelerinin de katkısıyla, mümkün olan en geniş çevrelerin katıldığı toplantılar düzenlenerek, dün ve bugün bağlantısı içinde, bilim-felsefe-siyaset eksenli tartışmaların yapılması (bu çevrelerin giderek Bilim ve Düşünce’ye yazmaya teşvik edilmesi), son derece önemli olacaktır. Elbette ki, tartışmaların başlatılması için öncelikle Bilim ve Düşünce’nin bu çevrelere ulaşması, onlarla bir diyaloga girilmesi gerekir ki; burada da en önemli rol, üniversite öğrencisi, araştırma görevlisi ve öğretim üyesi okurlarımıza düşer.

(*) Kuşkusuz ki; idealizmle materyalizm, diyalektikle metafizik arasındaki mücadele bütün bir düşünce tarihini kapsar. Dahası Marksizmle bütün burjuva “izmleri” arasında 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kesintisiz bir mücadelenin var olduğu, bu mücadelenin çok amansız bir biçimde sürdürüldüğü tartışılmaz bir gerçektir. Ama, 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte, mücadele, bir fikri mücadele ya da genel bir sınıflar arasındaki mücadelenin fikri yönü olmaktan çıkıp; iki dünya, sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki mücadeleye dönüşmüştür.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑