“Amerikan oyunu” ne durumda?

Özgürlük Dünyası okurları, dergimizde Arap halk ayaklanmaları üzerine bir dizi makale yayınlandığını bilirler. Tunus ve Mısır ayaklanmalarının hemen ardından başlayarak, gelişmeler, dergimizde hep sıcağı sıcağına yayınlandı. Tek tek ülkelerdeki gelişmeler kadar Arap ülkelerindeki gelişmelerin ortak yanları üzerinde de durduk. Başından beri ortaya ikircimsiz biçimde ve olanca netliğiyle koyduğumuz gerek Arap halk ayaklanmaları ve gerekse bu ülkelere Amerikan ve Batı müdahalesi üzerine görüşlerimiz çoğu akım ve siyasal yoğunluk tarafından paylaşılmadı. Bu şüphesiz olabilir, bunda şaşkınlık duyulacak şey yoktur.  Ve ama, Tunus Devrimi’nin üzerinden iki tam yıldan fazla geçti, Mısır Devrimi’nin ise ikinci yıldönümü yaklaşıyor. İki ülkenin deneyimi ve diğerleri, ortaya konan görüş ve yürütülen tartışmaları sınavdan geçirdi. Olan-biteni bu nedenle bir kez daha ve iki yılın gelişmelerinin ardından gözden geçirmek bu nedenle yararlı olacak.
İkinci yılın da ardından konuya bir kez daha eğilmek yararlı olacak, ancak, herhalde tek tek şu akım ya da siyasal yaklaşım şöyle bu böyle dedi şeklindeki bir ele alış yerine, asıl olarak, pek revaç bulmuş gibi görünen, ancak iki yılın gelişmelerinin sonrasında hızla irtifa kaybeden “Amerikan oyunu” iddiası ekseninde genel bir tartışma yürütmenin hem doğru olacağı, hem de gerekli de olduğu düşüncesindeyiz.

*
Başlayalım.
Sidi Bouzid’de Muhammed Bouazizi’nin kendisini ateşe vererek Tunus’tan kıvılcımını çaktığı Arap devrimlerinin “Amerikan oyunu” olduğu çok ileri sürüldü. Bu iddiada bulunanlar sayıca da hiç az olmadı. Neredeyse Bouazizi’nin eline kibriti verenin CIA ajanları olduğu bile iddia edilecekti. TKP bu yaklaşımda oldu. ÖDP tam böyle demedi, ancak biraz “oyun” biraz halk isyanı değerlendirmesiyle bir uçtan diğerine gidip geldi ve ortalamayı tutturmaya çalıştı. Sol liberallerse her durumda Amerikalıların tutum ve yönelimlerinin savunucusu ve destekçisi oldular.
Sanki aksini iddia eden varmış gibi, dendi ki, bölgede petrol ve doğalgaz vardı, yani Ortadoğu enerji kaynakları bolluğu nedeniyle stratejik bir bölgeydi. Sanki aksini iddia eden varmış gibi, dendi ki, Batılı emperyalistler ve özellikle ABD açısından bölge gözden çıkarılmayacak kadar önemliydi. Ve sonra, kimisi, genel olarak Batılı ve özel olarak Amerikalı emperyalistlere açıktan ya da başka hiçbir anlama gelmeyecek üstü örtülü biçimlerde demokratlık atfederek, öteden beri bölgeye çekidüzen vermekte olan büyük devletlerin bölge ülkelerini yeniden yapılandırma ihtiyacı duymaya başladıklarını söyledi. Kimisi Mübarek türü diktatörlerin ve diktatörlüklerinin “eski model” oldukları ve emperyalistlerin ihtiyaçlarını karşılamadıkları görüşünden hareketle, kimisi, düpedüz halklarına zulmeden bu aynı diktatörlüklerin bu nedenle yıkılma zorunluluğundan söz etti. Sanki bin Ali ve Mübarek, tıpkı Kral Abdullah ve Suudi hanedanı gibi, sadece ve yalnızca başta Amerikalılar olmak üzere emperyalistlere hizmet edegelmemiş ve sanki sadece ve yalnızca onların dikte ettiği politikaları uygulamamış gibi, her nedense, büyük emperyalist devletlerin hışmına uğruyorlardı. Böyle diyorlardı.
Halka hiç inanmadılar. Hep bir oyun olarak gördüler halkın ayağa kalkışını. Arap halklarına gericiliğe karşı mücadele etmeyi bir türlü yakıştıramadılar. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından eski Sovyet etki alanlarında Amerikalılar tarafından yaratılan kargaşalıklar ve bunlardan yararlanılarak düzenlenen hükümet değişikliklerine atıfta bulunarak “renkli devrim” dediler. Halk isyanlarını, düpedüz devrimleri “Amerikan oyunu” olarak gördüler, böyle nitelediler.

GEREKÇE YOK DEĞİL
Evet, halka inançsızdırlar ve her olgu ve gelişmeyi “yukarı”ya yormaya yatkındırlar. “Aşağıdan” bakmamışlardır hiç, hiç böyle düşünüp davranmamışlardır. Sadece egemen güçler ve özellikle dünyanın büyük egemenleri vardır. Ve kadiri mutlaktılar. Sadece Amerikan ve genel olarak Batı muhipleri, işbirlikçi ve yardakçılar değil, sözde Amerikan ve emperyalizm karşıtı bu takım da her şeyi  ama her şeyi emperyalizm ve Amerika’ya yormuşlardır. Gözlerinde çok büyütmüşlerdir. Her istediklerini yaptıklarını, yapacaklarını/yapabileceklerini öngörmüş ve üstelik onlardan başka inisiyatif alıp kimsenin tarih yapmaya cesaret edemeyeceğini sanmışlardır. Etse bile, olanaksızdır, yapamaz diye varsaymışlardır. “Amerikan oyunu” nitelemelerinin bu “yukarıdan” bakışçılığı ve halka inançsızlığı tayin edicidir.
Ancak bu yukarıdancı inançsızlığı güçlendiren etkenler de yok değildir. Bunlardan önemli bir kısmı Türkiye’de olan-bitenlerden “çıkarılan dersler”le perçinlidir. Yukarıdancılık denen şey, örneğin, Türkiye “dersleri” ile fazlasıyla ilgilidir, hatta neredeyse bu “dersler”in ürünüdür. “Kemalist Türkiye”, her şeyin yukarıdan örgütlenmesi kavrayışı bakımından alışkanlık yaratmıştır. “Siz isterseniz komünizmi bile getirirsiniz Paşam” vecizesinde ünlenen yukarıdancılık, şimdilerde her kötülüğün, kıyıcılık ve halk düşmanlığının yakasına yapıştırıldığı İttihatçılardan kalmadır. Onların üst tabaka devrimciliği Kemal ve Kemalizmle sürmüş, Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan zaferle kayda geçirilerek teorik olarak da doğrulandığı düşünülmüştür. Ne yapılacaksa üstten yapılacaktır! Ne olmuşsa yukarıdan inisiyatifle olmuştur. Üst sınıflar. Egemenler. Ve emperyalizm. Önyargı düzeyine yükseltilmiş bu eğitim ve deneyle, Arap halklarının kendi başlarına, aşağıdan, kendi inisiyatif ve güçleriyle bir şey yapamayacaklarını, bir şeyler olduysa ancak yukarıdan, egemenler eliyle olmuş olabileceğini düşünmüşlerdir.
Ve emperyalizme yakıştırılanlar.. Sınıf olarak burjuvaziye dair yalan yanlış bilgi.. Emperyalizm çağında artık burjuva devrimlerinin olanaksızlığına; çünkü burjuvazinin devrimci barutunu bütünüyle tükettiğine ilişkin sapkın görüş.. Ve yasladığı bu sapkınlığı güçlendiren ulusal sorunun ancak sosyalizmle çözülebileceği yolundaki –Lenin’in emperyalizmin karikatürü olarak nitelendirdiği– emperyalist ekonomizme biat etmiş olmak –tümü, eğer komünist değilse, en azından başında komünistler bulunmuyorsa, demokrasiye ve devrime dair süreçlerinin olanaksızlığı fikriyatıyla bir arada, olan-bitenin tamamıyla “emperyalistlerin oyunu” olduğu saptamasına –ne saptama ama!– götürmüştür.
Politika ile ekonomi, önderlikle hareketin nesnelliği arasındaki ilişkiye dair kavrayışsızlık da, emperyalist ekonomist yaklaşımın öngörüsüzlüğünü geliştirici etkide bulunarak “Amerikan oyunu” saptamasının yapılışını kolaylaştırmıştır. Bakılmış, özellikle Mısır’da komünist bir önderlik, komünist bir hareket görülüp bulunamayınca, küçük ve hatta orta burjuva devrimci atılımlar da olanaksız sayılınca, hareketin kendiliğindenliğine, nesnelliğine, dolayısıyla çıkarlarıyla devrimci olan sömürülen sınıfların tarihi ilerletici/dönüştürücü güçlerine de güvensizlikle birleştiğinde, geriye tek ihtimal kalmıştır: “Amerikan oyunu”! Elbette devrimci bir politik önderlik olmadığında zafere ulaşma ve kurtuluşunu elde etme olanağı olmayan emekçi halk yığınları, ama nesnel koşulları bulunduğunda ya da bir başka deyişle tarih kendilerini çağırdığında, böyle bir önderliğin olup olmadığına bakmaksızın, tarihsel eylemlerini sahneye koymadan edemezler. Küçümsenecek, “olmaz” denilecek türden şey değildir ve “sahne” tarihin o devasa sahnesidir, “Amerikan oyunları”nın genellikle para gücüyle derme çatma olarak kurulmuş sahnesi değil.
“Amerikan oyunu” saptamasına yol veren iki başka “yanıltıcı” etkenin daha sözünü etmeliyiz. Birincisi, ne Tunus ne Mısır ne de Arap halklarının ayağa kalktıkları başka bir ülkede emperyalizm karşıtlığı harekete damgasını vurmamış, hatta hemen hiçbir ayaklanmada anti-emperyalist talepler doğru dürüst dile bile gelmemiştir. Bundan çıkartılan sonuç, hiç sağına soluna bakmadan, düz bir kolaycılıkla “öyleyse emperyalizmin oyunu” değerlendirmesi olmuş ya da bu tür değerlendirmeler yapmak ayaklanmaların anti-emperyalizm eksikliği nedeniyle kolaylaşmıştır.
Emperyalizm karşıtlığı, kuşkusuz sınıfın bağımsız hareketiyle, sosyalist hareket ile aynı şey değildir ve anti-emperyalist bilincin, sınıf bilinci türünden “ekonomi alanının dışından” gelme zorunluluğu bulunmadığından, elde edilebilirliği önkoşul olarak sosyalist önderliği gereksinmez. Dolayısıyla anti-emperyalist bilinç sosyalist bir önderlik olmadan ulaşılabilir ve anti-emperyalist eylem bir sosyalist önderlik olmadan da gelişebilir türdendir. Ancak buna rağmen Arap ayaklanmalarının anti-emperyalizm eksiğinin gözle görünürlüğü kolaycı değerlendirmelere kapı aralamıştır.
Oysa birkaç nedenle bu “eksik”ten “oyun” sonucu çıkmaz. İlk olarak, ayağa kalkan sömürülen yığınların ve hareketlerinin karekterize edicisi bilinç ve örgüt eksiğidir. Emek yığınları etrafında birleştikleri ya da birleşecekleri bir programdan yoksun oldukları gibi, harekete geçirici –bırakalım politik örgütlenmeleri, sendikal biçimleriyle bile– örgüt biçimlerini ellerinin altında hazır bulmamışlardır. İkinci olaraksa, az-çok örgütlü olarak ve kesinlikle yatıştırmak ve geri çekmek üzere harekete katılan liberal çevreler ya emperyalizm yandaşıdırlar ya da sınıf karakterleri nedeniyle emperyalistlerle uzlaşmaya hazır ve yatkındırlar. Dolayısıyla net bir programa ve bağımsız politik örgütlere sahip olmamak, kafa karışıklığı ve örgütsüzlük talep formüle etmeyi şüphesiz zorlaştırırken, emperyalistlerle uzlaşmacı tutumların sömürülen yığınlara ne kadar ulaştıysa o kadar olan etkisi de anti-emperyalist taleplerin ileri sürülüşü bakımından olumsuz olmuştur. Üçüncü olarak, ele geçirmek ve meyvelerini toplayarak onu bir karşı-devrime dönüştürmek üzere harekete sonradan katılan dinci gericiliğin, Ihvan-ı Müslümin’in (Müslüman Kardaşler’in), çoktan, emperyalizmle uzlaşmaktan onunla birleşmeye ve işbirliğine evrilmiş tutumuysa, sömürülen yığınların demokratik olduğu kadar anti-emperyalist talep ve eylemleri bakımından tabii ki belirleyici bir olumsuzluk kaynağı durumunda olmuştur. Ve sonuncusu, yığınların Mübarek ve bin Ali türü otokrasinin zulmü belasından ve ekmeğe ve işe ulaşmak üzere açlıktan kurtulma özlemleri, bilinç ve örgüt eksiğinin boşluğunu doldurmadan edemeyecek olan “çarıklı erkan-ı harb”in yol göstericiliğinde, Türkçesiyle kendiliğindenlik zemininde “hedef daraltıcı” etkide bulunmuş ve sadece emperyalizme değil Siyonizme karşı talepler de kendiliğinden geri çekilmiş ya da düşmüştür. “Çarıklı erkan-ı harb”le anlatmak istediğimiz ya da kimilerinin “doğal önderlik” dediği hareketin kendiliğindenliği, şüphesiz ki, bir ya da birkaç burjuva partinin ideolojik etkisi ya da boz bulanıklığıyla genel bir burjuva platformun etkinliğini yansıtmakta ya da denk düşmektedir ki, gerek burjuva liberal parti ve grupların gerekse ideolojik ortamın şekillenmesinde önemli etkiye sahip Ihvan’ın emperyalizmle uzlaşıcı ve birleşici/işbirlikçi tutumlarının baskın olduğu koşullarda kendiliğindenliğin katkısı da eklendiğinde, anti-emperyalist taleplerin kendisine yer edinemediği bu tür bir “hedef daraltıcılık”a şaşmamak gerektir. Ancak buradan, özellikle Mısır ve Tunus bakımından, ayağa kalkan sömürülen yığınlar ve hareketlerinin, bırakalım “Amerikan oyunu” olmayı, emperyalizm ve Siyonizme karşı olmadıkları sonucu da çıkarılamaz.
İkinci “yanıltıcı” etken olarak, Türkiye derslerinde fazlasıyla okunup yazılmış “yobazlık” ya da “şeriatçılık” korkusu üzerinden düşünmek, buradan davranıp saptamaları buradan yapmak ve siyaset düzenlemek alışkanlığı belirtilmelidir. Siyasal İslam ya da düpedüz dinciliğin Arap devrimlerinin istisnasız tümünün ardından güç kazanması ve etkisinin artması, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun Arap ülkelerinde devrimler olmadığı, ama yalnızca “Amerikan oyunları” oynandığı yolundaki değerlendirmelerin birinci elden kanıtı sayılmış ve değerlendiricilerinin kendilerine güvenlerini artırmıştır. Nasıl olurdu da, devrim Müslüman Kardeş etkisinin artışına ya da dolaysızca söylenecek olursa Ihvan’ın iktidara katılmasına, bu katılımla dayanakları genişleyen Amerikan egemenliğinin güçlenmesine yol açardı? Böyle devrim mi olurdu? Hayır, “oyun”la, hem de “Amerikan oyunu”yla karşı karşıyaydık!
Fransa’da III. Napeleon’un imparatorluğuna götüren 1848 devrimi de devrim değildi zaten.. Kıtaya yayılmış ama yenilmiş bütün ’848 devrimleri de devrim değillerdi.. Stolopin gericiliğinin iktidarına yolaçtığı için 1905 Rus Devrimi de devrim değildi! Ancak zafer kazananları devrim olabilirdi. Ve belki de uzun yıllar sonra yenilgiye uğratılıp püskürtüldüğü için Büyük Ekim Devrimi de devrim değildi! Tümü “Amerikan oyunu” olmalıydılar!
Bir yarım “yanıltıcı” etkenin daha sözü edilebilir ki, o da eksik bırakılmamalıdır. Ne Amerikalılar ne de genel olarak Batılı emperyalistler, eğer kendi adamlarıdıysalar, Mübarek ve bin Ali türünden adamlarını neredeyse hiç savunmamışlardı. Buradan belliydi ki Amerikalılar “oyun” oynuyorlardı. Adamıysa bile savunmayıp bir adamını harcıyor, diğer adamını getiriyordu. Bu “oyun”! değil de neydi?
Oysa Tunus’ta Amerikalılar içinde bütün emperyalistler gafil avlanmış, hazırlıksız yakalanmışlardı. “Koca” CIA ve sair istihbarat örgütleri sinek avlamışlar, bir ucundan, emperyalistlerin kadiri mutlak olmadığını kanıtlamışlardı. Bin Ali’nin desteklenecek hali kalmamış, arkasına bakmadan kaçmaktan başka şey yapamamıştı. Tunus’un ardından zihnen ve pratik politika yetenekleri bakımından toparlanan başta Amerikalılar olmak üzere emperyalistler, ellerinden geleni, en ileriden yapıp uygulamaya giriştiler. Önce üç-dört gün Mübarek’in kalıcı olup olamayacağını sınadılar. Mübarek, Baltacıları dahil tüm gücüyle saldırdı devrime. Artık Mübarekle olamayacağı görüldüğünde, evet, emperyalistler kullandıkları adamlarını, artık hayır etmeyecek hale geldiğinde kaderine terk ettiler. Adamlarının tükenişi ve sonunda kendi güçsüzlüklerini seyretmek emperyalistlerin hiçbir koşulda yapmadıkları şeydi, kuşkusuz böyle yapmadılar. Manevraya giriştiler, Mübarek’ten çok kendi kontrollerinde olan askerleri “tarafsızlık”a yönelttiler. Halkın öfkesini ordunun da üzerine çekmemek için öyle görünmelerini istediler. Ayaklanan halkın karşısında saf tutmayarak “tarafsızlık” görüntüsünü az-çok başarıyla veren askerlere, eski Savunma Bakanı Mareşal Tantavi başkanlığında bir Yüksek Askeri Konsey kurmalarını salık vererek, öteden beri göz kulak oldukları emperyalizmle birleşmiş gericiliğin iktidarına bir süreliğine daha göz kulak olmalarını istediler, çünkü henüz bunu başarabilecek başka bir organize güç yoktu. Müberek’i desteklemeyi sürdürseler, ayağa kalkan halkın tekmelerinden onlar da yiyeceklerdi. Gereksiz yere durumlarını zorlaştırmaktan kaçındılar. Çoktandır kendilerine selam çakmakta olan Müslüman Kardeşleri çağırdılar. Askerler tarafsızlaşırken, onlar beşinci günün sonunda seyretmekte oldukları devrime “katıldılar”. O zamana kadar parmaklarını kımıldatmamışlardı.
“Oyun” yandaşları Amerikan emperyalizminin Mübarek’i sonuna kadar desteklemeyip ortada bırakmasından da hatalı sonuç çıkardılar. Oysa örneğin İngilizler kimleri ortada bırakmamış, kimleri kullanıp sonra aslanlara yem etmemişti ki! Emperyalistler için Mübarek ya da başkası değil, kendi egemenlikleri ve egemenliklerindeki gericiliğin düzeni önemliydi; onun esenliğini gözettiler. “Oyun” kurmadıkları kesin. Ayağa kalkan halklar, üstesinden kolayca gelinemeyecek denli güçlü olduğunda, hem de tüm Arap halklarının indinde yara-bere alıp itibar da kaybetmekten kaçınarak, emperyalistler, hep yapageldikleri gibi, onların ve devrimin arkasından dolanmak üzere manevra yaptılar. Halkları yatıştırıp eylemlerini bastırmak üzere inisiyatif aldılar. Her yerde Libya’daki gibi işin ağırlığını üstlenmediler, bundan kaçındılar, hem masraflı oluyordu, hem de işgalci görüntüsü güçten düşürüyor, halklarla doğrudan karşı karşıya gelmek yıpratıyordu. Yeni işbirlikçiler de edinerek, genişletilmiş işbirlikçileriyle yürüdüler, bastırma işini onlara yıktılar. Mısır’da örneğin, bu “iş” hala başarılmış değil, sürüyor. Ve mücadeleleri bastırılarak devrimin ellerinden çalınmasına sömürülen yığınlar tepki gösterip direniyorlar. Henüz sonuç, yani, halkların muhalefetinin üstesinden gelinip gelinemeyeceği belli olmadı. Süreç bitmiş değil. Mücadele sürüyor. Tunus’ta da öyle.

EN ÖRGÜTLÜ GÜÇ İKTİDARA
Halkların ayaklanmalarını “oyun” sananlar, sanı ve sanrılarını sürdürseler de, devrim sürüyor.
+++Ancak devrim, kimilerinin hüsnü kuruntularındaki türden “ya sosyalist devrim ya hiç” içeriğiyle gelişmiyor kuşkusuz. Arap ülkelerinin hiçbirinde sosyalist devrim süreci yaşanmıyor. Evet, emperyalizm çağındayız. Ve evet, burjuvazi esas olarak gericileşmiş ve alt ve orta kesimlerinden kesimlerinden koparak üst kesimleri emperyalizmle birleşmiştir. Yine evet, hemen bütün ülkelerde kapitalizm, kiminde geri kalıp kiminde daha ileri düzeylerde gelişmiş olsa da, az-çok gelişmiş ve tümü kapitalist dünya ekonomisine bağlanmıştır. Mısır’da örneğin proletarya nitelik ve nicelik olarak hiç de küçümsenir bir güç durumunda değildir. Bağımsız bir sınıf olarak örgütlenme düzeyi oldukça geri ve gelişmemiş olsa da, işçi sınıfı, 25 Ocak Ayaklanması ve Mısır Devrimi’ne yığınsal olarak katılmış, başlıca bilinç ve örgüt düzeyinin düşüklüğünde beliren dezavantajlarına karşın gücüne tanıklık etmiş ve deneyden geçmiştir, geçmektedir.
Ancak bunlar, özellikle işçi sınıfının bilinç ve örgüt düzeyinin geriliği dolayısıyla devrimin sosyalist içeriğe sahip olmasını sağlamaya yeter değildir. İşçi sınıfının tek başına iktidarı alabilecek güce sahipliğinin problemli oluşu bir yana, en gelişkin kapitalizme sahip Mısır dahil, Tunus ve diğerleri emperyalizmle birleşmiş dar bir zümre olarak tekelleşen burjuvazinin –arkasına emperyalizmi aldığı için bağımsızlık mücadelesine de yol açan– tekelci talanı yanında bu talanın dış koşullarını sağlamaya yönelmiş dayanılmaz otokratik zulmüyle karakterize olmaları nedeniyle demokratik karakterde devrimlerle yüzleşme durumundaydılar. Nitekim öyle oldu. Ayağa kalkan ezici çoğunluğu sömürülen emekçi yığınlardan oluşan halk başlıca ekmek ve adalet ya da siyasal özgürlük özlemiyle otokrasilerin üzerine yürüdü. Asıl tekellere karşı ayaktaydılar, ancak bırakalım tek başına iktidarı alabilmeyi ve sosyalist devrimi, işçi sınıfı, başlıca Mısır ve Tunus’ta başka birkaç sınıf ve tabakayla birlikte kendisinin de katıldığı devrimci demokratik bir iktidar kurmaya bile güç yetiremedi; bilinç ve örgüt eksiğiyle sömürülen yığınların öfkesi otokratik makineleri bile değil, “diktatörler”i hedefledi. Bin Ali ve Mübarek’in zulüm makineleri, onların ve çevrelerinin şahsında dağıtılmaya girişildi. Tam burada emperyalistler, yeni işbirlikçileri olan Müslüman Kardeşler aracılığıyla müdahalede bulundular.
Emperyalistlerin Müslüman Kardeşlere, Müslüman Kardeşlerin emperyalistlere ihtiyaçları vardı. Yeni ve işlevsel bir “ittifak” ya da işbirliği ilişkisi, bu karşılıklı ihtiyaçtan türedi.
İşçi ve sömürülen yığınlar iktidarı almaya hazır değillerdi, alamadılar. Mübarek ve bin Ali’nin modern olsa bile eski ve köhnemiş iktidar aygıtıysa, eski bilinen dayanaklarıyla işlemez hale gelmiş ve ayağa kalkan halkın darbeleriyle çökmüştü. En örgütlü olan öne çıktı. Halkın kendisi değildi. Halkçı devrimci örgütler değildi bu öne çıkan. Ama Müslüman kardeşlerdi.
20. Yüzyılın ilk çeyreğinin hemen ardından kurulan bu örgüt Mısır kökenliydi ve hemen tüm Arap İslam ülkelerine dal budak salmıştı. İlk ortaya çıktığında İslam’ı hareket noktası edinmiş ve şeriat devletini hedeflemişti. Küçümsenmeyecek “maceralar”dan geçti. Üzerine oturduğu, Arap-İslam ülkeleri halklarının katılaşmış önyargılar oluşturmuş ideolojik yaşamının en ince damar ve en ücra gözeneklerine sızarak etkisini kökleştirmiş 1500 yıllık geleneksel inanç sistemi olarak dine dayalı yaklaşım ve tutumları, bütün bu maceralarında Ihvan’a yolgösterdi. Başlangıçta Arap ülkelerine yönelik emperyalist baskılar onu da etkiledi ve karşı çıkıyor gibi yaptı. Ancak gerici zemini, dünya gericiliğinin kalesi emperyalizmin ona el atıp uygun yöntemlerle hizmetine sokup kullanmasına dayanaklık etti. Bunda konjönktürel koşullar kadar 20. Yüzyıl dünyasının kapitalizmle sosyalizm arasındaki bölünmüşlüğü ve sonra sosyalist biçimleri kullanarak Mısır ve diğer bazı Arap ülkelerine el atıp talan ve egemenliğini örgütlemeye girişen Rus sosyal emperyalizmiyle başlıca Amerikan emperyalizmi arasındaki dünya hegamonyası uğruna mücadelenin belirlediği koşulların payı oldu.
Rus emperyalizminin sadece Afganistan işgali değil, ama örneğin 1952’de Mısır Kralı Faruk’u bir darbeyle devirerek iktidara gelen “Hür subaylar”ın içinden sıyrılıp çıkan ve az-çok ilerici ve anti-emperyalist bir politik hat tutturan, bu kapsamda seküler/laik bir tutum da geliştiren Cemal Abdülnasır’la benrzeri tutumlar izleyen BAAS rejimlerini desteklemesi, Müslüman Kardeşler’in gelişme eğrisini önemle etkiledi, Amerikan etkisi altına girişini kolaylaştırdı.
Politikayla uğraşıp uğraşmamak örgüt içinde ayrılık nedeni olur ve politikayı kategorik olarak reddederek dini örgütlemeyi öngören Selefiler ayrı bir örgüt haline gelirken, gerekçe şüphesiz sahteydi, çünkü Selefiler de din politikası ya da din üzerinden politika yapmaktaydılar. Şeriat başlıca amaçlarıydı ki, bu dünyanın din kurallarıyla düzenlenmesi önermesinden başka şey değildi ve siyasetten başka anlama gelmez.
Ancak öyle ya da böyle, Nasır’la başlayan süreçte dünya ve kuşkusuz –dolaysız olarak siyaset demek olan– devlet işlerinden dışlanan Müslüman Kardeşler, bir yandan siyasetle uğraşmak sorununu tartışmaya dalmak zorunda kalırken, diğer yandan da baskılanması nedeniyle zorunlu olarak “yeraltı”na çekilmek, bunu kamufle etmek üzere “sosyal” işlere dalmak ya da sadaka, zekat vb. gibi dinsel kolaylaştırıcı akidelerden de yararlanıp dini de içine katarak “sosyal” işlerle sınırlanmak durumunda kaldı. İmarethane, hastane-sağlık ocağı, medrese/okul ve başlangıç olarak bunların finansmanı ihtiyacıyla vakıf ve şirketler kurarak bu yönelimi örgütlemeye girişmesi, politikayla uğraşıp din politikası yapmanın baskılandığı koşullara rağmen, Müslüman Kardeşler’in kaybolup gitmesini önlediği gibi, onu besleyip güçlendirdi de. Zaten köklü önyargılarıyla İslam’ı savunması Ihvan’ı sıradan bir örgütten ayırdediyor ve baskılara direnmesini getirirken, bu “sosyallik”i direncini ciddi biçimde artırdı.
Nasır’ın ardından gelen ve artık üstelik Amerikan işbirliğini örgütleyen Enver Sedat ve Mübarek iktidarları döneminde de, bir-iki işbirliği ve düzene katılma denemesi sayılmazsa, düzen dışına itilmesi süren Ihvan, bütün bu dönem boyunca hatta suikastlar ve düzene karşı irili-ufaklı isyanlar da örgütleme girişiminde bulunsa bile, kendisini korumayı başardı. Bunda Arap-İslam ülkelerinde dinin etkisinin küçümsenmez önemi tayin edici rol oynadı. Öyle ki, Mübarek döneminde örneğin, Ihvan düzen dışı ilan edilmiş ve Ihvancı olmak idama kadar varan cezalandırmalara neden olmakla birlikte, Mısır anayasasında, Mısır’ın bir şeriat devleti olduğu ve devletin dininin İslam olduğu yazılıydı. Buradan güç alarak sondan bir önceki Mısır Meclis seçimlerine bağımsız adaylarla katılan Ihvan seksenden fazla milletvekilliği kazanmıştı. Kısaca, geleneksellikten güç alan Müslüman Kardeşler, yeterince güçlü ve örgütlüydüler. Hatta özellikle Mısır’da neredeyse devletle bile boy ölçüşebilecek örgütlülükleri görmezden gelinemezdi.
Başlangıçta dünya ölçeğinde iki “süper devlet” Amerikan emperyalizmiyle Sovyet sosyal emperyalizminin hegamonya çatışması yürüttüğü koşullarda, Mısır’da Nasır ve Suriye’yle Irak’ta BAAS’ın Sovyetler Birliği ile “ittifakı” ve en son Afganistan’da Rus işgali döneminde, SB’nin çöküşüne dek izlemeyi sürdürdüğü “yeşil kuşak” politikasıyla ABD, olanca gücüyle desteklediği siyasal İslamı “dinsiz komünizme karşı” mücadelenin çekiciliğiyle kolaylıkla kendi stratejisine bağlayıp hizmetine alarak, adı “komünist” olan rakibini, kontrolündeki İslam ülkeleri ve Cihat etmekte olan İslamcı hareketlerle kuşatmaktaydı. Ihvan’ın Amerikan emperyalimiyle “tanışıklığı” buradan başlamadıysa bile yakın ilişkileri buradan gelişti. Ihvan, buradan zaten çerçevesinden çıkmaya hiç eğilim göstermediği gibi, yalnızca Amerikalı emperyalistlerle hedef ve amaç ortaklığının güçlü zeminine oturan yakınlık ilişkileri ve giderek işbirliği nedeniyle değil, ama sermayenin fetişizmi ve teslim alıcığıyla kapitalizme çoktan bağlanmıştı ki, baştan beri hiçbir anti-kapitalist yön ve niteliğe sahip olmadığı da kuşkusuzdu. Ihvan, buradan, giderek kapitalist bir örgüt olarak gelişti ve nerede şirket, nerede “sosyal” ve nerede siyasal bir örgüt olduğu ayırdedilemez hale geldi. Fethullah “cemaati”ne benzedi: İç içe geçmiş şirketler, okul ve medreseler, “sosyal yardım” kuruluşları ve camiler.
İhvan, bir kez kurduğu emperyalizmle yakınlık ilişkileri ve kapitilazasyonuyla, bu gelişme yönünü SB’nin çöküşünün ardından da sürdürdü ve iyice geliştirdi. Tek farkla ki, sermaye dünyasına demir atarak iktisadi sosyal alanda eksiksiz kapitalizminin yanında, artık “yeşil kuşak” döneminin kendisini durmaksızın boy attıran münbit siyasal ortamından yoksundu. Mısır başta olmak üzere birçok Arap ülkesi, daha Sovyetler Birliği sahneyi terketmeden Amerikan yandaşlığına rücu etmiş ve siyasal koşullar değişmiştir. Mısır’da örneğin önce E. Sedat ve ardından Mübarek’in iktidarı Amerikancılığıyla tebarüz eder; ama yumuşasa da, hala Nasır döneminin seküler tutumları sürdürülür, işi Sedat’a suikast düzenlemeye kadar vardıran Ihvan Amerikancı iktidarlar döneminde de yasa-dışı kalmaya devam eder. Siyaseten böyledir, ancak bir yandan da neoliberal koşulların tadına varır Ihvan, bir zenginleşip palazlanma sürecidir gider ki, haddi hesabı olmaz. Ihvan, buradan, eski gücüne güç katmaya başlar; önyargılardan güç alan dinsel ideolojik etkisinin üstüne, güçlü finansman yeteneğiyle hız verdiği yoksulluk çölünün ortasında serap görmüş hissi ve hazzı veren vahalar olarak “sosyal dayanışma” uygulamalarının getirileri biner ki, etkisi küçümsenemez. Ve kuşkusuz artık diğerleriyle aşık atacak büyüklük ve güce ulaşan palazlanmış şirketler ve birikimlerinin sağladığı güçle birlikte tümü birbirine eklendiğinde, Ihvan öylesine güçlenmiştir ki, siyasal dışlanmışlığına ve yasa-dışılık koşullarına rağmen genel seçimlerde seksenden fazla vekillik kazanmayı başarır –tabii ki bir güç gösterisi ve göstergesidir bu.
Bunlar, hükümferma diktatörler ve etraflarındaki dar oligarşiyle “iş tutuyor” olsalar da, Batı ve özellikle Amerikalı emperyalistlerle –zaten tekelci kapitalizmle hiçbir çelişme ve anlaşmazlığı olmayan– Ihvan arasındaki tüm “açıları” kapatıcı niteliktedir. Batılılar Mısır’da Mübarek ve Tunus’ta bin Ali’yle gidebildikleri kadar giderler. Onlardan vazgeçmek için bir nedenleri yoktur, hele kurtulmayı akıllarının ucundan bile geçirmezler; her işlerini uysallıkla görmektedirler. Ama bilmektedirler ki, artık yedeklerinde bir de Ihvan durmaktadır ve işbirliğine hazır ve nazırdır.
Amerikan işbirlikçisi diktatörler, ayağa kalkan halkın mücadelesinin darbeleri karşısında dayanamayıp ipleri ellerinden kaçırdıklarında, bu nedenle, Batılılar ve özellikle Amerikan emperyalizmi paniklemezler. “Oyun”u Mübarek ve bin Ali’yi devirme oyunu olarak değil, ama diktatörlükler bir kez çatırdayıp merkez oyuncuları zorbalıklarını sürdürmelerine rağmen, egemenliklerini sürdüremez olunca oynarlar: “Demokrasi” falan derler, Müslüman Kardeşlerin yolunu açarlar, bilirler ki örgütlülükleriyle, ortaya konacak sandıktan onlar çıkacaklardır.
Bu nedenle ahı gitmiş vahı kalmış “eski adamları” olan diktatörlerde israr etmez ve oligarşik diktatörlükleri kurtarmaya bakarlar, eskilerin yenilerle değişmesiyle eski düzenin sürmesini garanti altına almaya yönelirler. Çünkü kapitalist tekelci egemenlikten ibaret eski düzen, sadece Mübarekler ve etraflarının düzeni değil, aynı zamanda, kendi egemenliklerinin de zeminidir. Ufak-tefek değişiklikler ve başlıca iktidar ipini –kuşkusuz başta Amerikalı emperyalistlerle birlikte ya da doğrusu onların desteğiyle– ellerinde tutanların değişmesiyle, emperyalizmin güdümündeki aynı tekelci kapitalist düzen ve ilişkiler sürecektir.
İşçi sınıfı ve emekçi yığınların gücü, kafa açıklığı ve örgütlülüğü bu “oyunu” bozmaya yetmez. Hem Müslüman Kardeşler fazlasıyla örgütlü ve güçlüdürler, hem de emperyalistler de “oyun” boldur. Amerikalılar, “oyun” olsun diye devrim yapmazlar ya da devrim yapacak kadar oyunbaz değillerdir, ama “oyun”larını bin Ali’yle Mübarek’i deviren halk ayaklanmalarının hemen ardından, devrimi karşı devrime dönüştürmek üzere sahneye koymaya girişirler. Amerikalılar, örneğin Mısır halkı ayağa kalkmış ve Mübarek diktatörlüğünü çalışamaz hale gelmeye zorlarken, Washington’da olan Genelkurmay Başkanı Enam’ı ordunun destekçi tutum almaması ve Mübarek’e kefil olmamasına, “tarafsızlık”a ikna eder ve Mısır Ordusu’na bu taktiği uygulatırlar. Çünkü Mübarek’in orduyu da önde gelen şefleriyle birlikte beraberinde tarihin çöplüğüne sürükleyip götürmesi tehlikesini sezmiş, ayağa kalkan halkın isyanında bu gücü görmüş ve orduya manevrayı reva görmüşlerdir. Çünkü bu aynı ordu, onlara “yeni iktidar”a geçiş döneminde gerekli olacaktır. Hayır, asıl Ihvan’a karşı değil, onların da son bir rötuşten geçerek yeterince ehlileşmiş ve iktidar teslim edilir hale geldiklerinin test edilmesi gerekmektedir, ordu bu işi de görecektir ve bu nedenle yara-bere içinde kalmamalı, perestijini lafını geçirecek kadar az-çok korumalıdır; ancak, ordunun, asıl, Mübarek’in devrilmesini yeterli görmeyip devrimi sürdürme yanlısı tutumlar geliştirebilecek sömürülen yığınlara ve muhtemel radikalizmleri karşısında sömürelenler ve arkalarındaki emperyalistler ve egemenliklerinin sürdürülmesi açısından gerekli olduğunu bilen bilmektedir.
Yüksek Askeri Konsey’in en yüksek iktidar organı olarak egemenlik dönemi kısa sürer, ancak halkın yatıştırılmasında az iş yapmaz. Devrimin hızının kesilmesi ve devrilen diktkatörlüğün kurumları ve dayanaklarının korunması, halkın örgütlenmesinin önünün kesilmesi için Konsey küçümsenmez tutumlar geliştirir ve sonra ordu olağan görevine sarılırken yerini Müslüman Kardeşlere bırakır.
Mübarek’in son başbakanı Ahmet Şefik’le geçtiğimiz Haziran’da başkanlık seçiminin ikinci turunda yarışan M. Mursi, küçük bir oy farkıyla seçimi kazandığında Mısır’ın geleceğinin belli olduğu sanılmış, en fazla, Müslüman Kardeşlerle Mübarek’in Savunma Bakanı Tantavi’nin başkanlığındaki Yüksek Askeri Konsey arasında sorunlar yaşanıp sürtüşmeler olabileceği beklenmişti.
Bunlar oldu ve Müslüman Kardeşlerle Yüksek Askeri Konsey arasındaki güç (iktidar) oyununda Mursi Konsey’in başta Tantavi ve Enam olmak üzere askeri şeflerini görevlerinden alarak emekliye ayırdı. Anayasa Mahkemesi olarak da çalışan Yüksek Mahkeme’yi etkisizleştirdi, Başsavcı’yı görevinden alarak yerine kendi adamını atadı. O da askeri şeflerle ve eski düzenin kalıntılarıyla hesaplaştığı sanısıyla hareket etmekteydi ki, devrim kendisini yeniden hatırlattı. Durmamıştı, tümüyle geri çekilmemişti, taze kuvvetlerle yeni bir atılıma girişti.
M. Mursi, yeni anayasanın yapımı sürecinde, Mübarek kalıntılarını hedefleyerek, ama asıl olarak kendi iktidarını sağlamlaştırma yönelimiyle iki yanlış yaptı. Birincisi, anayasa kabul edilinceye kadar kendisini ve Anayasa hazırlama komisyonunu hukuk üstü ilan eden bir süper-kararname imzaladı ki, bununla, yeni-Mübarek bile değil, ama yeni-Firavun olarak nitelendirilmesinin önünü açtı ki, bu suçlama da tuttu. İkinci hatasıysa, muhalif üyeler çekilmesine karşın Anayasa komisyonununun işletilmesi ve yeni anayasanın yapılmasında ısrar etmesiydi. Yeni anayasa iktidarını onaylamak üzere gerekliydi, ama, bunca kişiyi ve asıl olarak halkı karşısına alma pahasına değil.
Gerçi yeni anayasanın ilk turda %50’yi, ikinci turdaysa 60 biraz aşan oranlarla halk tarafından kabul gördüğü açıklandı, ancak, tüm demagojik tevatüre karşın keferandum kimseyi ikna etmedi. Türkiye’ye yansıması da Mısır’da iki gerici mihrak olduğuna ilişkin görüntüsüyle olan referandum, gösterilmeye çalışıldığından farklı olarak üç ana akım arasında cereyan etti. Birincisi Müslüman Kardeşler’di. İkincisi Amerikancı liberaller olan eski Uluslararası Atom Ajansı Başkanı M. Baradey ve benzerlerinin cephesi. Ve ücüncüsü de, 6 Nisan Hareketi’nin de aralarında olduğu solcu sosyalizan, aşağı sınıf ve tabakalarının sözcülüğünü üstlenenlerin oluşturduğu cephe. Referandumda ilki “evet”, ikincisi “hayır” tutumu alırken, üçüncü cephe “boykot” tutumu aldı ki, bu tutum halmk tarafından küçümsenmez bir kabul gördü. İlk tura katılım %40’a yaklaşırken, ikinci tura katılım oranı %32’de kaldı. Bu Mısır’da devrimin ciddi taraftarının bulunduğu anlamına gelir ki, devrim taraftarları, asıl olarak, kendileri, referandum sürecinde Tahrir başta olmak üzere Kahire ve diğer büyük kentlerin başlıca alanlarını sürekli doldurarak da gösterdiler. Yüz binler, milyonlar sokakları on gün boyunca hiç boşaltmadılar. Üstelik, meydanları doldurmakla yetirmeyip iki kez Mursi’nin Başkanlık Sarayı’nı kuşattılar ki, birincisinde Mursi ancak İskenderiye ve Suez gibi kentlere yayılan gösteriler sırasında çok sayıda Müslüman Kardeş bürosu ve kurduğu partinin ofisleri yakıldı.
Benzer gelişmeler Mısırla sınırlı kalmadı, Tunus’ta da görüldü. Orada devrim taraftarları daha iyi örgütlüydüler ve ülkenin üçüncü gücünü oluşturan çok sayıda parti ve örgütün katıldığı bir cephe olarak örgütlüydüler. Mısır’da da olduğu gibi, sendikalarda örgütlüydüler. Bu sendikalardan biri olan Genel İşçi Sendikaları’na yönelik bir saldırıyı genel grev ilanıyla karşıladılar ve hükümetin geri adım atmasını sağladılar. Tunus Müslüman Kardeşleri’nin şefi Gannuşi Sidi Bouzid’de Muhammed Bouazizi’nin anısına düzenlenen gösteride yuhalandı ve bırakıp gitmek zorunda kaldı.
Gannuşi’nin başgösten olaylar karşısındaki açıklaması devrime ve genel gidişata dair açıklayıcığıyla öğreticiydi. Gannuşi “enkaz devraldıkılarını” anlatarak başladığı açıklamasını “ekonomiyi sıfırın altıyla devraldık. Biraz toparladık, birkaç puan iyileştirdik, ama hala sıfır altında olduğumuzu söylemeliyim” diye sürdürdü.
Msır ve Tunus’a ve tüm Arap ayaklanmalarına din eksenli yorumlarla yaklaşma, laik-şeriatçı saflaşması üzerinden değerlendirmeler yapma yaygın tutumdur ve “ilericilik” “gericilik” tartışmaları da içinde olmak üzere, “Arap Baharı” sürecinde hemen tüm olup biten buradan analiz edilip anlaşılmaya, buradan tutumlar geliştirilmeye çalışılmıştır. Oysa gerçek Gannuşi’nin kendini ele veren açıklamasında gizlidir. Kahire’de yarım milyondan fazla bir nüfusa sahip olan ve “ölüler kenti” olarak anılan mezarlıklarda yaşayan en yoksullar, başkanlık seçimlerinde kendilerini “geçmişten, geçmişin zulmü ve yoksulluğuyla açlığından kurtaracağı” duygusuyla Mursi’ye oy vermişler ve referandum sürecinde de Mursi’nin sarayını kuşatmışlardır!
Devrim, ne laiklik ne de şeriatçılık türü gerekçelerle patlamıştır! Açlığa varan sonuçlarıyla işsizlik ve yoksulluk ve bunları yaratan tekelci kapitalizmle katmerleştiricisi neoliberal politüika ve uygulamalar ve tümünün dayatıcı zorbalık – işte devrimin başlıca hareket ettiricileri. Ve Mısır söz konusu olduğunda 25 Mart Devrimi’nin ardından iki yıla yakın zaman geçmesine karşın durumlarında hiçbir düzelme olmayan sömürülen yığınlar, üstelik Mursi, kararnameleriyle yeni zorba olarak kendini ele verdiğinde, devrimi sürdürmeye girişmişlerdir.
Bitmemiştir ve daha biteceğe de benzememektedir. Çünkü bütün mücadeleleri içinde sömürülen yığınlar yeniden ve yeniden güçlerini ve yaptıklarıyla yapmadıklarını sınavdan geçirmek üzere deneysahibi olmakta ve herbir deneylerinde örgütlülük ve bilinçlilik durumlarını geliştirip az-çok yükseltmektedirler. Şüphesiz kendiliğinden Marksizme ve kendi kendilerini kurtaracak kafa açıklığı ve bağımsız örgütlülüğe varacak değillerdir. Ama her geçen gün bağımsız bir sınıf örgütlülüğü tarafından kucaklanıp seferber edilmeye daha yatkın ve yakın hale geldiklerinden emin olabiliriz. Tabii ki devrimci bir sınıf partisi ihtiyacı kesindir. Tunus’un sahip olduğu bu etken Mısır için de acil ihtiyaç durumundadır.
Ama kesindir ki Tunus ve Mısır’da ve geri kalan Arap ülkelerinde hiç kimse oyun oynamamaktadır!
Son söz olarak, eklenmelidir ki, Suriye’deki de, bir “oyun” değil, ama on binlerce cana ve neredeyse bütün bir Suriye’nin yakılıp yıkılmasına neden olan kanlı bir hesaplaşmayken, bu ülkede “Amerikan oyunu” kapsamına girebilecek bir komplo ve emperyalist müdahale gerçektir. Başlangıçta Suriye’de de ayağa kalkan ve hak talep eden halklar ve hareketinin yarattığı ortamı fırsatı ganimet bilerek değerlendiren Batılı ve özellikle Amerikalı emperyalistler, en başta yeni-Osmanlı özlemiyle dolu Türk-İslam sentezci AKP eliyle Türkiye’yi memur ederek bu ülkenin üzerine çullandılar. Doğrudan dışarıdan müadahaleyle ve özellikle Katar ve Suudiler tarafından desteklenen Türkiye aracılmığıyla örgütlemeye giriştikleri silahlı çetelerle rejimi yıpratmaya yöneldiler. Halk muhalefeti hızla önce ikinci plana düştü ve giderek yerini rejimle çatışan silahlı çeteler ve hesaplaşmalarına bıraktı.
Suriye’de evet, bir “oyun”, rejimi devirip kendi yandaşı bir rejim kurmaya yönelik bir “Amerikan oyunu”, bir tezgah ya da komplosu sahneye konmuştur. Ve eğer oyun denecekse, oyun Suriye’den ibaret de değildir. Büyüktür. Dünya ölçeğindedir. Bir yanda yanına İngiltere ve Fransa’sıyla Batıyı almış Amerikan emperyalizmi, karşıda Rusya ve Çin safa girmektedirler. Almanya, Hindistan gibi büyük devletler kendi seçimlerini yapacaklardır, belirli eğilimleri bulunmaktadır. Suriye, dünya egemenliği yolunda mevzilerini güçlendirip mesafe almak bakımından Amerika ve Batılılar bakımından bir menzildir. Sırada İran vardır. Emperyalist kamplaşmadan birini ya da diğerini tutmanın devrimle ve devrimcilikle bağdaşmazlığı kesin olduğu kadar, Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere, Batılıların hedeflerine koydukları Suriye’ye –ve ardından İran’a– yönelik emperyalist müdahalede rol alan Türkiye dahil bütün gerici güçlere ve komplolarına karşı olduğumuzu söylemek bile gereksizdir.
Ancak Suriye ile ne Mısır ne de Tunus’ta olanlar birbirine karıştırılabilir. Soruyla bitirelim. Her üç ülkede de “Amerikan oyun” oynanıyorsa, Mısır ve Tunus’un Esad’ı kimdir, bu iki ülkede iktidarda olan ve Amerikancı darbelere maruz kalan hangi Amerikan karşıtı rejimdir? Ve ikincisi, Tunus ve Mısır’da, Suriye’nin silahlı çeteler olarak Selefiler ve Al Nusra gibi El Kaide çeteleriyle birlikte örütlenmiş İhvan’ı (Müslüman Kardeşleri) zaten iktidara katılmış değil midir? Kim kimdir? Kim kime karşı “Amerikan oyununu”nun aktörlüğünü üstlenmiştir?
Geçelim ve geçerken şu “oyun” edebiyatını bir yana bırakalım!

Laiklik ve demokrasi – 2

AKP, siyasal İslamcı neoliberal bir parti olarak, Türk İslamcılığının kadim argümanı “türban”ı, daha kuruluş sürecinde, yalnızca kullanım değil ama değişim değeri de yüksek bir “malzeme” olarak elinin altında buldu ve tepe tepe kullandı. Şimdi artık tüm topluma hem de “kamu”da da kullanımını dayattığı bu “malzeme”nin, önde gelen bir “mücadele aracı” olarak rantını yiyegeldi.

 

“Ustalık” iddia ettiği ulaştığı aşamada, AKP, “türban” türü simgelerle yetinmez/yetinemez hale geldi. Hem elde ettiği kazanımlar daha fazlasını olanaklı kılıyor, hem de aynı kazanımlar daha fazlasını ihtiyaç haline getiriyordu. Artık azıyla idare edilemez olunmuştu; “ileri demokrasi” değil, ama “ileri dincilik”, “dinciliğin derini”, sökün etmeye çoktan başlamış açmazlar/açıkların örtüsü olarak gerekli olduğu gibi, zorunluydu da. “İleri” adımlar atılmasa, türlü cemaatlerden oluşan eğitimli organize taban adama nedenini sorardı. Üstelik, AKP “büyükleri” şüphesiz tabandan değillerdi, ama çok “içeriden” gelmeydiler ve hem canı gönülden içlerinden geldikleri hem de para ettiğini bildikleri için, cemaatten gelmeliğin, imamlık eğitimin hakkını veriyorlardı.

 

O nedenle gaza bastılar.

 

– “Dindar ve kindar gençlik yetiştir”eceklerdi. Bu yönde, vakit geçirmeksizin, eğitimde 4+4+4’lük adımı attılar.

 

– Milli eğitimin dincileştirilmesinde küçümsenemeyecek bir mesafe alınarak, zorunlu din dersinin yanına sözde seçmeli iki din dersi daha eklendi.

 

– Kızların okul yaşamı engelli koşusuna çevrilerek, ilk dört yılın sonrası zorunlu eğitim olmaktan çıkarılıp mutaassıp ve muhafazakar “kutsal aile”nin insafına terk edildi.

 

– İmam Hatipler ilköğretime kadar ve sayısal olarak yaygınlaştırıldı.[1]

 

– Kürtaj, geniş tepkiler karşısında, bütünüyle yasaklanamasa bile neredeyse yasaklanmış hale getirildi.

 

– Sezaryen, daha da ileri bir noktada yasaklandı; sadece kimin tarafından öyle sayılacağı tartışmalı “hayati” sayılacak durumlarda olanaklı olacak.

 

– Taksim’in ardından Çamlıca tepesine caminin projeleri hazırlanıyor. Kimin gideceğinin önemi yok; şan olsun diye “ecdadın yaptıklarını geride bırakacak” büyüklük ve minare sayısıyla “heykel” türü bir cami olacak! Bonusları da, opera ve tiyatro binalarına yapılacak mescitler.

 

– Siyasal İslamcı bu politika ve geliştirilen tutumların bir de ayrılmaz parçası var: “Kafir” sayıldıkları için Alevi düşmanlığı. İnanmayanların yanında, zorunlu din dersi dayatmasının hedefi kılınarak hak talepleriyle birlikte kendileri de yok sayılan, insan yerine konmayan Aleviler, kendilerine yönelik tüm tarihsel önyargılar teşvik edilip kışkırtılarak, hedef tahtasında tutuluyorlar. İştiyakla izlenmesi sürdürülen Yavuz’un, Kuyucu Murat’ın çizgisi, –Hizbullahçılarla, Bahçelievler katilleriyle birlikte– Sivas Davası “sanıkları” katillerin zaman aşımından serbest bırakılmalarından geçerek, AKP döneminde, Maraş’tan sonra Adıyaman, ardından da İzmir’de Alevi yurttaşların evlerinin işaretlenmesinden, Malatya Sürgü’de “Ramazan davulu tartışması” dolayısıyla linç girişimine, Alevi’lere yönelik saldırıların önünü açtı. Alevi ibadethaneleri olan Cemevlerinin hükümet olmuş neoliberal siyasal İslam’ın en önde gelen temsilcileri tarafından “cümbüş evi” ve “ucube” olarak nitelenip aşağılanmalarının bu saldırıları teşvik edip beslediği tartışmasızdır. En son Ağustos’un son günlerinde İstanbul Kartal’da Alevilerin evlerinin işaretlenmesinin ardından Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Kartal Cemevi’ne kundaklama girişiminde bulunulmuş olması, hükümet katından gelen bu teşvik bakımından küçümsenemez bir göstergedir. Aynı şekilde, Meclis’e Cemevi talebinin TBMM Başkanı’nca “fetva” için Diyanet’e sorulması ve caminin “tüm Müslümanların ibadethanesi” ilan edilmesi türünden özgünlüğü, hak ve talepleri yok sayılarak, Alevi Mezhebinin Sünni Mezhebine göre tanımlanıp aşağılanmasının da bu saldırıları beslediğinden şüphe edilemez. AKP’nin “Alevi Çalıştayları” ile başlattığı “açılım” doğrusu müthiştir!

 

– Ancak son aylardaki dini atılım ve hamleler bunlardan ibaret değil, hatta bunlar, örneğin Suriye ve İran’a yönelik izlenen mezhepçi politikaların yanında neredeyse masum bile kalıyorlar denebilir! Siyasal İslamcı akımın hükümet olmuş ana örgütünün dış politikası tam bir Türk-Sünni politikası durumunda. Esad’ın karşı propagandası yapılan zulmünü aratmayan hunharlıklarıyla başta El-Kaide olmak üzere siyasal İslamcı militanların “Esad yanlıları”na yönelik zulmünü, Suudi, Katar ve Bahreyn’in Suriye’ye de sirayet eden kendi ülkelerindeki zulümlerini görmezden gelip yok sayan Türk-Sünni İslamcılığı, Ortadoğu politikasını Sünni eksenli bir politika olarak tasarlayıp uyguluyor.

 

Dış politikada El-Kaide ve Müslüman Kardeşler gibi teröre başvurmaktan çekinmeyen radikal dinci akımları baş tacı edip onlarla ittifak kuran siyasal İslamcı tutumunu “zulüm karşıtı” “ilkesel ve ahlaki” bir duruş olarak pazarlayan Türk-İslam sentezcisi neoliberal AKP, içeride de toplumun muhafazakarlaştırılıp dincileştirilmesine dair tutumlarını “demokratikleşme” çerçevesine oturtmaya yönelmiştir; “demokrasi” propagandasına ara vermemektedir. Yeni anayasayla, izlediği politikalarla, AKP, amacının demokrasi olduğunu anlatıp durmaktadır.

 

AKP’yi eleştiren, beğenmediği haberleri yapan gazetecileri patronlarına “ne duruyorsun atsana” çağrılarıyla işten attıran, “milli güvenlik” türünden 12 Eylül Anayasası’nınkilerini aratmayacak gerekçelerle sınırlama önerdiği basın özgürlüğünü savunduğu iddiasında olduğu gibi, inanan olursa, AKP, dışarıda zulme karşı mücadele ettiğini, içerdeyse demokrasiyi geliştirme peşinde olduğunu anlatmaktadır!

 

 

LAİKLİK OLMADAN DEMOKRASİ OLMAZ!

 

Demokrasi olacak, ama laiklik olmayacak –bunun olanağı yoktur. Laiklik, demokrasinin olmazsa olmazı, ayrılmaz bir bileşenidir.

 

Hele farklı din ve mezheplerin yan yana bulundukları ülkelerde, laiklik olmadan, laik bir zemine oturmadan demokrasiden söz etme imkanı bulunamaz.

 

Ama laikliğin din ve mezhep farklılıklarına, bu farklılıkların bir aradalığı koşuluna, dolayısıyla din ve mezhepler arası eşitliğin sağlanmasına, devletin dinler ve mezhepler karşısında tarafsızlığı ve bir din ya da mezhebin bir diğeri karşısında üstün ya da aşağı sayılmamasının garantisi olmaya indirgenemeyeceği kuşkusuzdur.

 

Devlet, tabii ki, dinler ve mezhepler karşısında taraf olmamalı, bir inancın bir başkası ya da inançsızlık üzerinde üstünlük iddiası ve baskısının örgütü değil, ama her tür dinsel üstünlük iddiasıyla eşitsizlik dayatmasının geçersizliğini garanti etmelidir. Ancak bunun gerçekleşebilirliği ve elde edilebilmesinin de koşulu, devletin bütünüyle din işlerinin dışında kalması, dinsel nötrlüğü, dinin devletle ilişkisinin olmamasıdır. Siyaset, devlet işlerinin yürütülmesinden başka bir şey olmadığından, devlet açısından dinin, din olarak, sadece özel ve kişisel bir sorun oluşturması ve öyle kalması; ama, dinin, devlete ve devlet işlerine el atması ve sadece devleti ve devlet işlerini değil, onun aracılığıyla kuşkusuz tüm toplumsal dünyevi işleri düzenlemeye girişmesinden başka hiçbir anlama gelemeyecek bir siyasallaşmasının kategorik olarak yadsınması, dinin siyasetin nesnesi ve dayanağı kılınmasına karşı durulması, siyasal İslam vb. içerikli her türden din siyasetinin reddedilmesi –laikliğin özü budur.

 

Dinin devletten, din işlerinin devlet işlerinden ayrılması… Devlet işlerinin, siyasetin dine dayandırılmadan, din işlerinin dışında, din devleti, devlet de dini kullanmadan, dinin istismarı olmadan yürütülmesi –tüm dinlerin, örneğin tüm Ortaçağ boyunca hem devlet olarak örgütlenmiş, hem de istisnasız tüm Avrupa devletlerinin işlerine elini atmış ve üst mercileri olduğu iddiasında bulunarak buna uygun davranmış Papalık ve Hıristiyanlık gibi, en başından beri siyasal İslam’ın da reddettiği laikliğin esasını oluşturmuştur. Hıristiyanlık gibi, İslam da, toplumu, tüm dünyayı dini inanç ve ilkelere göre düzenleme peşinde olmuş; bu nedenle, toplumların siyasal örgütleri olan devletleri ele geçirip, onları dinsel aygıtlar olarak şekillendirerek, bu “düzenlemeyi” devlet aracılığıyla gerçekleştirmeye, göksel-dinsel olanı dünyevi-dinsel olanla ikame etmeye, göğü yere indirip, “Allah’tan olduğunu/geldiğini” ileri sürdüklerini, Papa/Halife/Ayetullah şahsında tekeline alarak, kendi bildiği gibi, inançlı ya da inançsız insanların inanç ya da inançsızlıklarına dayatmaya girişmiştir. Ancak bu tekel durumu ve dayatmanın yalnızca inanç alanıyla sınırlı kalmadığı ve kalamayacağından kuşku duyulamaz. Hareket noktası edinilen göksel/uhrevi kaynaklı inançlar olmakla birlikte, tekel durumu ve dayatmanın ayırt edici niteliği, gökselliğiyle “Allah’a ait” olan, ama dünyevi olarak Papa/Halife/Ayetullah tarafından temsil edilen “mutlak ve ölümsüz hakikat”in bir toplumsal siyasal düzen olarak ileri sürülmesidir: Siyasal İslamcılarca bir dinsel devlet (şeriat devleti) olarak “Kuran’a göre” örgütlenmesi öngörülen “İslami toplum”! Bundan sonrasına dair rivayet farklı olsa, faizi kabul eden örneğin Gülenci neoliberal dincilere göre başka Aczimendilere göre başka bir “Kuran’a görelik” iddia edilebilse, hatta bu “düzen”e geçiş biçimleri (uzlaşmacı ya da değil) üzerine ayrılıklar bulunsa bile, siyasal dincilik, “Allah adına” tekeline sahiplik iddia ettikleri “mutlak ve ölümsüz hakikati” dayatmada fikir birliği halindedirler. Tekel ve dayatma, siyasal dinciliğin özünü oluşturur.

 

Tekel.. Dayatma… İnançları, inanç olarak yaşanmaya bırakmayıp, uhreviliğin tekeline sahiplik iddiasıyla inanç sahipleri ya da inançsızlara dayatılmasının olduğu yerde, tekel ve dayatmanın olduğu yerde özgürlük ve demokrasiye yer kalmadığı, kalmayacağı herhalde tartışılmazdır.

 

Ancak inanç tekeli ve belirli bir inancın, bir inanç sistemi olarak dinin, siyasal örgüt, özellikle toplumun siyasal örgütlenmesi olarak devlet aracılığıyla dikte edilmesi özgürlük ve demokrasiyle tartışmasız olarak çelişmesine karşın, Hıristiyanlık ya da İslam, din, din siyasetçilerinin elinde zaten aynı zamanda tartışılmazlık iddiasıdır da. Buradan, bir tartışılmazlıkla bir tartışılmazlık iddiasından özgürlükler ve demokrasinin inkarı çıkar ki, başından beri, din siyaseti, siyasallaşmış din, bizde siyasal İslam, demokrasiyi “menzile varmada sadece bir araç olarak” benimsemiştir. Toplumu tekeline aldığı inanç sistemine göre düzenleme peşindeki din siyaseti, bizde siyasal İslam, doğuşundan bu yana tekelci ve dikte eğiliminde olmuş; daima üstünlük/ermişlik iddiasındaki yüceltilmiş din ve devlet uluları, Halife/Sultan/Emir/Şeyh etrafında mutlakçı örgütlülüğü benimsemiş, ama feodal ya da sonra burjuva koşullarda demokratik bir siyaset ve örgüte eğilim göstermemiştir. Feodal döneme değil, ama feodal tekel ve aristokratik zorbalık ve üstünlük iddialarının üstesinden gelmek ve kapitalist gelişmenin önünü açmak üzere burjuvazinin yükselttiği demokratik talep, yaklaşım ve tutumların ortaya çıktığı kapitalizmin gelişme dönemine ve burjuvaziye özgü laiklik ilkesiyse, zaten bizatihi inanç tekeli ve dayatmasına dayalı din siyasetine karşı yöneltilmiş bir ilke olarak, tıpkı özgürlük ve demokrasi ilkesi gibi, din siyaseti tarafından reddedilmiştir.

 

Ve İslam, Hıristiyanlıkla karşılaştırıldığında, tarihsel ve kategorik olarak, din siyaseti ve dolayısıyla özgürlüklerin inkarı bakımından daha “ileri” bir pozisyon tutmuştur. İslam, doğuşundan başlayarak özgürlük ve demokrasiyle çelişmektedir. Sonradan devletleşmiş olmakla birlikte ortaya çıkışında bir devlet önermeyen, “ezilenlerin dini” olarak, yatıştırma amaçlı da olsa, egemenler ve devletlerinin (Roma) ezilen köleler üzerindeki zorbalığı karşısında doğup gelişmiş Hıristiyanlıktan farklı olarak, İslam, en başından itibaren ezilen kölelerin değil, ama tüccarların devlet olma, devlet olarak örgütlenme yönelimli –dinsellik olarak belirmiş– ideolojik tutumunun ifadesi ve örgütlenmesi olagelmiştir. İlk halifeleri takiben Emeviler.. Sonra Abbasiler.. Devam edip gelmiş, kalıcı olmayan kısa süreli beylik ve devletlerin yanı sıra Selçuklular ve Osmanlılarla günümüze ulaşmıştır.

 

Demokrasi, her şeyden önce, toprağa ve kişiye bağımlılıkla karakterize feodal bağımlılık ilişkilerinin parçalanması ve özgür yurttaşlar olarak insanların toprağa bağımlılıktan olduğu kadar kişisel bağımlılık ilişkilerinin de köleleştiriciliğinden kurtulmuş bireyler olmalarını gereksinir ki; feodalizm karşısında devrimci burjuvazinin gerçekleştirmeye yönelip savunduğu başlıca talepler eşitlik ve özgürlük olmuştur. Her birey, bütün insanlar diğerleriyle eşittir.. Hiç kimse diğerinden üstün ya da aşağı değildir, ama hukuk önünde herkes eşittir..

 

Kuşkusuz kapitalizmin egemenliği bağımlılık ilişkilerinin köleleştiriciliğinin sonu olmadı; kölelik sürdü, ama toprağa ve kişiye bağımlılık ilişkilerinin yerini, biçimde özgür insanın iktisaden köleliği, ücret köleliği aldı. “Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendiler’ine bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında çıplak öz-çıkardan, katı ‘natik ödeme’den başka hiçbir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, darkafalı duygusallığın en ilahi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri değişim değerine indirgedi ve sayısız yok edilemez ayrıcalıklı özgürlüklerin yerine, o tek insafsız özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü koydu. Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla perdelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.[2]

 

Laiklik, burjuva bir ilke olarak, bu çerçevede ve tam da burjuvazinin egemenlik koşullarının oluşmasına bağlı olarak ortaya çıktı. Siyasal bağımlılık ilişkilerinin, kişisel dinsel bağımlılığın parçalanıp etkisizleştirilmesinin koşulunu sağlamak üzere, siyasal dinsel bağımlılık ilişkilerine son verilmesinin ihtiyacı olarak din ve devlet işlerinin ayrılması.. Siyaset ve devlet söz konusu olduğunda, devlet işlerinin görülmesi konu edildiğinde, dinin özel ve kişisel bir sorun olarak anlaşılması ve ibadet dahil din işlerinin öyle uygulanması.. Ama kişisel bağımlılık ilişkileri oluşturmak üzere, devletle iç içe geçmiş, “Tanrı’nın yeryüzündeki sözcüsü ve gölgesi”, uhrevi/kutsal “hakikat”in temsilcisi ve bu “hakikat”e dayalı dünyevi düzenin başı ve yürütücüsü Papa (ya da İslam’da Halife vb..) ve dinsel aygıtı Kilisenin egemenliğine, inançların toplumsallaştırılmasına ve siyaset düzeyine yükseltilmiş ve bütün toplumsal siyasal sorunlarla bağı ve bağlılığı ileri sürülmüş dinsel alanda, Kilisenin, bağımlı kıldığı bireyler adına karar vericiliğine olanak tanınmaması… Devlet konu olduğunda, herkesin, inanç ve ibadetini, özel sorunu olarak ve kendi kişisel kararlarını kendi vererek, ama inandığı ya da inanmadığı Tanrı ile kendi arasındaki bir sorun olarak, Kilise ya da Papa’nın ya da İslam söz konusu olduğunda imam ya da Şeyh, Seyit ve Ayetullahların “aracılığı” olmadan yaşaması –işte mutlakçılığa ve tekele dayalı kişisel bağımlılık ilişkilerinden, “Tanrıya aracılık” ve “Tanrı sözcülüğü ve temsilciliği” makamları ve egemenliğinden arındırılmış din işlerinin laik düzenlenişi.

 

Açıktır ki, üzerinde durulan tekelci dayatmacı içeriğiyle din ve devlet ilişkilerinin birleştirilmesine, dini biçim alan siyasal kişisel bağımlılık ilişkilerine karşı mücadele olmaksızın bir demokrasi mücadelesi öngörülmesi imkansızdır. Tekelci mutlakçılığa ve dayatmacılığa karşı çıkmayan, inançların/dinin devlet gücüyle örgütlenip dayatılmasını ve bireylerin kişisel bağımlılık ilişkileri altına alınmasını, eşitsizliği, inançların ya da inançsızlığın özgürce yaşanmasının engellenmesini mücadele konusu olarak ele almayan bir demokrasi mücadelesi adına layık olamayacağı gibi, hedeflediği iddiasındaki demokrasi de demokrasi olamaz! Hele dinle iç içe bir devletin din ve mezhep farklılıkları ve inançsızlık karşısındaki, bırakalım farklılıkların garantörü olmayı, zorba ve baskıcı tutumu, Alevilerin uğradığı saldırılar, zorunlu din dersi dayatmaları vb. akla getirildiğinde, ezilen azınlık din ve mezheplerin hak eşitliği taleplerinin savunulup desteklenmesini kapsamayan bir demokrasi mücadelesinin gülünç olacağı tartışmasızdır.

 

 

LAİKLİK VE DİYANET

 

Peki, laiklikle ilgili olarak, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmış sorunlar olarak ele alınması ve dinsel alanın, inanç alanının “Allah adına” düzenlenmek, bu düzenleyicilik iddiasında içerili ve ondan kaçınılmazlıkla türeyen mutlakçı ve tekelci dayatmacılığı benimseyip savunmak yerine kişilerin özel sorunu olmaya bırakılması bakımından sermaye ve hükümetin tutumu ne olmuştur? Soru, çoğu okur açısından ve buraya kadar söylenenler göz önüne alındığında, aslında gereksiz yere sorulmuş gibi durmaktadır.

 

AKP, söylendi, tiyatro ve senfoni mekanlarına bile mescit açmakta, eğitimi dinselleştirmekte, “Allahın verdiği can”ı ileri sürerek sezaryeni yasaklamaktadır. Dini siyasal egemenliğin, devlet işlerinin ayrılmaz parçası olarak gördüğü bellidir. Ancak AKP ve sözcüleri, başta Başbakan hem laiklik tartışmaları da yürütmektedirler ve hem de sorun tarihseldir ve ülkenin biricik hükümeti olagelmemiştir, üstelik sermayenin de konuya ilişkin tek ve mutlak bir eğilime sahip olduğundan herhalde söz edilemez.

 

Başbakan Erdoğan örneğin, Mısır ziyaretinde Müslüman Kardeşlerin karşısında yaptığı konuşmada “laiklik savunması” yapmıştır. Laik midir, peki? Türkiye’de onlarca tersine konuşması hatırlanacaktır. Ama 2011 Eylül’ünde Mısır’da, “tanımda tüm inanç gruplarına laik devlet eşit mesafededir. Kişiler laik olmaz, devlet laik olur. Kişiler dindardır, din karşıtıdır, farklı dindendir, olabilir. Şimdi Mısır’da Müslüman var, ama Müslümanların dışında Kıptiler de var, farklı dinlerden olanlar, hatta az da olsa Museviler de var. Türkiye’de de yüzde 99’a yakın Müslüman var ama bunun yanında Hıristiyan da var, Musevi de var, çok farklı dinlerde
az da olsa Türkiye’de de var. Fakat bunlara karşı biz devlet olarak eşit mesafedeyiz. Müslüman kendi inancını yaşayabilmeli, Hıristiyan kendi inancını yaşayabilmeli, Musevi yaşayabilmeli ve onların inançlarını yaşayabilmek bizim güvencemiz altında olmalıdır.
” demiş, devlet bakımından, laikliği, en azından savunuyor görünmüştür. Tamam, varlığını kabul ettiği “din karşıtları”nı devlet güvencesi altında saymamıştır, daha da önemlisi tamamen tersine davranmasına, camiler, cemevleri, zorunlu din dersi vb. alanlarda bilinen tersi politikalar izlemesine karşın, “kişiler laik olmaz, devlet laik olur” doğru görüşünü de seslendirmiştir.

 

Öte yandan, örnek olarak, “Hem Müslüman hem laik olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik. İkisi bir arada olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil ikisinin bir arada olması.” ve “Müslüman’ım diyenin aynı zamanda ‘laikim de’ demesi mümkün değil. Çünkü Müslüman’ın yaratıcısı olan Allah kesin hakimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ –bu yalan.” sözleri de Erdoğan’ındır.[3] Yine aynı konuşmasında “‘Laiklik elden gidecek’miş. Bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek.” diyen de odur.

 

Ama 28 Şubat’la önü açılıp, AKP kurularak “gömlek değiştirildikten sonra”, Amerikan desteğine mazhar olunup iktidara oynanmaya başlanınca “aşırılıklar”ın törpülenmesi gerekli olmuştur. İşin içinden sıyrılmak için bulunmuş bir formül görüntüsündeki “Devlet tüm inançlara eşit mesafededir ve onların güvencesi durumundadır. Kişi laik olmaz, devlet laik olur. Bir kişi, laik bir devleti savunma anlamında ‘laikim’ diyorsa, ona da eyvallah. Ama laiklik İslam karşıtlığı değildir.[4] şeklindeki laiklik tanımını, Erdoğan, sadece Mısır’da değil, bir süredir Türkiye’de de yapmaktadır; başta Amerikalılar olmak üzere, Ortadoğu’da taşeronluklarına soyunulan Batılı emperyalistlerin memnuniyetlerini elde etmenin yanında halka karşı takiyye içeriklidir.

 

Erdoğan’ın önceleri “sırtında yumurta küfesi yokken” söyledikleriyle yakınlarda yaptığı efendilere beğendirme içerikli takiyyeci laiklik tanımlarının hangisinin gerçeği ifade ettiği konusunda “düşülebilecek” kuşkuları gidermek üzere, hem yakın zamanda, üçüncü seçim zaferinin ardından ilan edilen “ustalık dönemi”nde, hem de tanımlamaların ötesine geçilip Diyanet İşleri Başkanlığı somutunda din-devlet ilişkilerine değinilerek yapılması bakımından referans olarak alınabilecek bir açıklamaya, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Haziran başında Sapanca’da düzenlenen “İl Müftüleri Semineri”nde yaptığı konuşmaya başvurabiliriz.

 

Bozdağ, “dini vicdanlara hapsetmek isteyenlerin uzun zaman uğraştıkları”nı belirterek başladığı konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Ama vicdan cezaevi bunu kaldıracak büyüklükte olmadı, olması da mümkün değil, o yüzden başarılı olma şansları yok.[5] Yani? Bozdağ, dinin, vicdanlara özgü özel bir sorun değil, tersine sığdırılmaya uğraşıldığında, vicdanı “cezaevi”ne çevirecek, özel olmayan, öyleyse devletin el çekemeyeceği/çekmemesi gereken toplumsal siyasal bir sorun olduğunu söylüyor. Bu kadarla bıraksa “kelime oyunu” denebilir, ama devamı var. Doğrudan yeni anayasa çalışmalarında Diyanet’in yerine geliyor ve diyor ki:

 

Bu madde içinde (md. 136) laiklik ilkesiyle bağdaşmayan bir husus var… ‘Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı laiklik ilkesi doğrultusunda’ diye başlıyor. Yani görevini yaparken ‘laiklik ilkesi doğrultusunda görevini yapar’ diye bir görev tanımı yapılıyor. Yani laikliğin izin verdiği kadar din anlatımına, laikliğin izin verdiği kadar hizmete izin veren bir yapı var.

 

Tanımla yetinmeyip tartıştığında, AKP’li Başbakan Yardımcısı laikliğin doğrultu tayin ediciliğine karşı çıkıyor. Neyin doğrultusu? Bir “devlet hizmeti”nin, bir “kamu hizmeti”nin “laiklik ilkesi doğrultusunda” yürütülmesine karşı çıkıyor, Bakan. Diyanet İşleri Başkanlığı nedir? Bir devlet kurumudur. Devlet tarafından kurulmuştur, imamları atayan başkanları ve diğer yöneticilerinin atamaları devlet organları çerçevesinde gerçekleşmektedir. Diyanet’in, bir devlet örgütü/organı/kurumu olarak bizatihi kendisinin varlığı laiklik ilkesiyle çelişiktir. Dinle devletin iç içe geçirildiği, devletin din işlerini ve dini yönetmek üzere kurup çalıştırdığı, özel bir sorun olması gereken dine ve vicdanlara müdahale eden, vicdanlara dayatmada bulunan tekelci ve dayatmacı bir devlet kurumu olarak Diyanet’e laiklik ilkesi içinde yer yokken, Bakan, tüy dikerek, zaten devletin dine müdahalesinin aracı olan kurumun, bir de “laiklik ilkesi doğrultusunda” çalışmasına itiraz etmektedir. Varoluşu laiklik ilkesine aykırı olanın, çalışması da bu ilkeye aykırı olsun istemektedir. İtiraz ve isteğiniyse formülasyon olarak kararlaştırdıkları anlaşılan laiklik tanımına dayandırmaktadır:

 

Halbuki biliyoruz ki, anayasamızda laiklikle ilgili maddelerin gerekçesinde de çok açıkça yazıyor ki, laiklik dinin devlete, devletin de dine karışmaması, bütün inançların teminatı, sigortası olması, herkesin inandığı gibi yaşamasının sigortasıdır. Ama 136. Maddeye baktığınızda diyor ki, ‘anlatabilirsin ama benim izin verdiğim kadar… Bu müdahaleci bir laiklik anlayışıdır, doğru bir şey değildir.

 

Devlet dine müdahale edip yönetmek üzere bir kurum kurmuşsa, ya laiklik ilkesine aykırı diye o kuruma itiraz edecek ve lağvedilmesini isteyeceksiniz ya da etmiyorsanız, devletin dine değil, dinin devlete müdahalesinin, din siyasetinin, devletin din devleti olarak işlev görmesinin peşindesiniz demektir. Zaten Bozdağ “müdahaleci laiklik ilkesi”ne karşı çıkarken yerine konması gerekeni de söyleyip önermektedir: “Diyanet İşleri Başkanlığı, görevini, laikliğe göre değil, Kuran ve sünnete göre” yapacaktır!

 

Bunun, devletin dini esaslarla çalışmasına geçiş olduğundan şüphe edilemez. Din devletine geçişin ilk adımı olarak, dinsel alanın, Allah, Kuran ve sünnet ehlince ve kuşkusuz öncesiz ve sonrasız “mutlak ve ölümsüz hakikat”e göre yönetilmesi, sözde devletin dine karışmaması olarak laiklik ilkesinin gereği olacak! Bozdağ, siyasal İslamcılarca tanımı çekiştirilmiş laikliğin, bir din devletine geçişe, bunun ön adımı olarak dinin, Kilise’ye benzeyecek Diyanet tarafından aracılık edilecek biçimde siyasal örgütlülüğü sağlanarak vicdanlara dayatılmasına olanak sağladığı görüşündedir. Diyanet Kiliseye benzerken, Başkanı da tabii ki Papa’ya benzeyecek bir “aracı kurum”! Yoksa Şeyhülislam mı? Şeyhülislamlık kurumu türü eklentileriyle, devlet, Osmanlı’daki gibi bir din devleti olarak mı tasarlanmaktadır?

 

Ama hayır; laiklik, evet dinin devletten, din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır; ama bu “ayrılık” adına, dinin, bir devlet kurumu tarafından, dolayısıyla dinle devlet iç içe geçmiş haliyle ve tamamen dinsel ilkelerle, “Kuran ve sünnete göre” düzenlenmiş bir siyaset uyarınca örgütlenip yönetilmesi ileri sürülemez.

 

Gerekli olan, devletin dine müdahalesinin aygıtı durumundaki Diyanet İşleri’nin kaldırılmasıdır. Böylelikle din, tamamen özel bir sorun olarak vicdanlara emanet edilecek ve inananlar, inançları ve gereğini, tamamen kendi isteklerine uygun sivil bir örgütlenmeyle yerine getirebileceklerdir. Diyanet’in görevini “İslam konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” olarak tanımlayan Bozdağ da herhalde itiraz etmeyecektir ki, inançlı Müslümanların, ne “aforoz” edici ne de “öte dünya”ya bilet kesici Kilise türü bir “aracı kurum”a ihtiyaçları yoktur. Devletin duhlû ve müdahalesi olmadan inançlarıyla gereklerini yaşamayı bilecekler, ibadethanelerini de yine devlete ihtiyaç duymadan, öteden beri Cami Yaptırma Dernekleri’yle yapageldikleri üzere inşa edebilecek ve hem imamlarını aralarından çıkarıp maişetini sağlayabilecek hem de cemaatleri içinde dini eğitimlerini gerçekleştirebileceklerdir. Çünkü, devletin imkan sağlaması demek, müdahale edip yönetmesi de demektir. Müdahale yoksa, imkan sağlama da olmayacaktır. Hem zaten inançlı Müslümanların; Müslüman olmayanların, örneğin Hıristiyan ve Yahudilerin, Alevilerin, inançsızların haraç olarak el konulmuş vergileriyle inşa edilecek ibadethanelerde, yine benzeri haraçlarla maaşa bağlanmış imamların ardında ibadetten kaçınacak kadar vicdanlı olmaları beklenir.

 

Diyanet İşleri, şimdi iktidar ipini eline alan siyasal İslamcı neoliberal AKP’nin kontrolüne geçmiştir; ancak onun tarafından değil, ama Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bizzat M. Kemal tarafından kurulduğu bilinmektedir. Diyanet İşleri, doğrudan, Osmanlı döneminden kalma dini devlet geleneğine sahip ve bu geleneği sürdüren güçlü kök ve dayanakları olan din siyasetiyle hesaplaşma sürecinde siyaset gündemine girmiştir. Siyasal İslam’dan güç alan eski egemenlerle paylaşmak istemediği iktidarını sağlamlaştırabilmek için, Halife/Padişahlık sistemine dayalı toplumun dinsel örgütlenmesine karşı açtığı “aşağıdan” değil, ama “yukarıdan” mücadele içinde Kemal’in programı ardında toplanmış Cumhuriyet’in genç burjuvazisinin çıkarlarını yansıtmıştır. Eski din siyasetinden farklı olarak ve onun baskısını da savuşturmak amacıyla, Müslüman inançlı halkın inançlarını kontrol edip yönlendirme ve bu amaçla yapay bir “devlet dini” yaratma ihtiyacındaki Kemalist Hükümet tarafından, bu ihtiyacını karşılamak üzere, devletin dine müdahalesinin aracı olarak tasarlanıp kurulmuş ve işletilmiştir.

 

Kemalist hükümet, eski din siyaseti taraftarları karşısında partisinin (CHP) de prensiplerinden birini oluşturan laiklik ilkesini yüceltmesine karşın, ne laiklikte Diyanet gibi dine müdahalenin aracı olan bir devlet kurumuna yer vardır, ne de dini kendi ihtiyaçlarına göre müdahale edip yönlendirerek amaçlarına ulaşmaya çalışan Kemalist hükümetin bu müdahaleci tekelci ve dayatmacı tutumunun demokrasi ile bir ilişkisi kurulabilir.

 

Laik değil, ama yapay bir “devlet dini” yaratma peşinde çokça sözünü ettiği laikliğin üstünde tepinen “laikçi” Kemalistlerin de, –“kişiler değil, inançlara eşit mesafede duran devlet laik olur” formülasyonuyla– laiklik tanımını çekiştirerek mali sermayenin neoliberal çıkarlarına bağladığı din siyaseti yürüten günümüzün AKP’sinin de, din ve devlet ilişkisi söz konusu olduğunda, ters bağlantılarıyla çift yumurta ikizleri olarak, tekelci dayatmacı bir pozisyon tuttukları, her ikisinin de özgürlük ve demokrasiyle uzaktan bile ilişkili olmadıkları kesindir.

 

 

DİN VE EĞİTİMİN AYRILMASI OLARAK LAİKLİK

 

Laiklik ilkesi, her şeyden önce din ve devlet işlerinin ayrılması demek olsa bile, eğitimle dinin ayrılmasının, laiklik ilkesi bakımından özel bir vurguya ihtiyaç gösterdiği söylenmelidir. Eğitim, bir kamu hizmeti olarak, doğrudan devletin sorumluluğundadır, öyle olmalıdır. Tıpkı sağlık hizmetleri gibi, eğitim hizmetleri de, yanına temiz ve içilebilir suya erişim, sağlıklı konutlarda barınma vb. hizmetleri eklenerek, belirtilmelidir ki, yurttaşların dokunulmaz hakları olarak, doğrudan kamunun sorumluluğundadır.

 

Buradan çıkacak sonuç odur ki, devlet tarafından sunulma durumunda olan kamusal hizmetlerin başında gelen eğitimin, devlet işleri kapsamında, kesinlikle dinden ve dinsellikten arındırılması, din ve devlet işlerinin ayrılması ve devlet açısından dinin bireyin özel sorunu olarak anlaşılması zorunluluğu demek olan laikliğin dolaysız bir bileşenidir. Din ve devlet işlerinin ayrılması, ama eğitimin dini eğitim olarak, dinsel içeriğe sahip olması olabilir değildir. Din ve devlet işleri ayrılıyorsa, devletin önde gelen işlevlerinden/hizmetlerinden olan eğitimin dinden ayrılması kaçınılmazlıkla zorunludur, aksi durumda din ve devlet işlerinin ayrılmasından, laiklikten söz edilemez.

 

Ancak bilinmektedir ki, neredeyse özelleştirilmesi sürecinin sonuna gelinerek, kamusal olmaktan çoktan çıkarılmaya başlanmış eğitim, özelleştirme sürecini ileri noktalara vardırmış AKP’nin elinde, bir yandan zorunlu olmaktan da çıkarılmaya çalışılırken, diğer yandan devlet aracılığıyla dinselleştirilmeye girişilmiştir. Devlet okullarında din dersi zorunluluğu, evet, AKP öncesi, toplumun muhafazakarlaştırılması kapsamında, 12 Eylül’ün faşist generallerince başlatılmış ve aynı generallerce İmam Hatipler ve Kuran Kurslarının yaygınlaştırılmasıyla birlikte siyasal İslam’ın önünün açılmasında temel bir rol oynarken, aynı zamanda eğitimin birliğinin (Kemalist yasalardan olan “Tevhidi Tedrisat”ın) üstesinden gelinerek, dinle eğitimin ayrımının silikleşmesi ve eğitime dinsel içerik kazandırılmasının ilk, ama temel bir adımını oluşturmuştur. Fethullah okullarının da aynı süreçte yayılmaya başladığı düşünülürse, neoliberal siyasal İslam’ı iktidar ipini ele geçirmeye götüren temel atılımının koşullarının Amerikan emperyalizminin desteğindeki 12 Eylül faşizmi tarafından oluşturulduğunu söylemek gerçekleri dile getirmek olacaktır.

 

Okullarda din dersi zorunluluğu ne demektir? Bunun, ne türden tanımlanırsa tanımlansın, laiklikle en küçük bir ilişkisi kurulamaz. Müfredatta şu ya da bu içeriğiyle yer alması, din dersi zorunluluğunun laiklik ilkesiyle çelişkili oluşunu hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz ki, pratikte, dinle ilgili “bilgilendiricilik” iddiasının ötesine geçilip, Alevi ya da inançsız ailelerinin çocuklarına ayet vb. ezberleriyle genel olarak dinin, özel olarak ise Sünniliğin dayatılmasına varıldığı bilinmektedir.

 

Eğitimin bütünüyle ve kesinlikle dinden ayrılması olmaksızın laiklikten söz edilemez. Din dersi zorunluluğu, sadece Alevileri ve mezhep farklılıklarını dikkate almadığı için, sadece İslam olmayan Hıristiyan, Yahudi gibi değişik inanç sahiplerini dışladığı için de değil, ama asıl olarak, dinsel olmayan bir eğitim, vicdanlara özgü özel sorun sayılması gereken dinin, toplumsal örgüt olarak devletten, öyleyse eğitim de içinde olmak üzere, devlete dair bütün etkinliklerden tamamen ayrılıp dışlanmasını gereksindiği için kabul edilemez. Kaldı ki, din dersi zorunluluğu, bu eğitim yılı başlamadan iki dini içerikli sözde “seçmeli ders”le takviye edilerek, eğitimin dinselleştirilmesi yolunda bir ileri adım daha atılmıştır. Din ve eğitim ilişkisi kopma yerine sağlamlaştırılmaktadır.

 

Din ve eğitimin ayrılması dendiğinde, şüphesiz yalnızca zorunlu din dersleriyle yeni konulan seçmeli dersler akla gelmemelidir. Daha yeni ortaokulları da faaliyete geçirilen bütün bir İmam Hatipler, hem din ve devlet işlerinin hem de eğitimle dinin ayrılığını değil, ama birliğini ifade eden devlet kontrolündeki Kuran Kurslarından başlayıp yine devlet üniversitelerinin İlahiyat Fakültelerinde biten bütün bir din eğitimi, laiklik ilkesiyle çelişmektedir. Laik devlet, Kuran kursları vb. ile dine müdahale edemez, etmez. Yine laik devlet, dine müdahalesini ve dini eğitimi örgütlemesini ifade etmekten başka anlama gelmeyecek imam ve hatip yetiştirmeye de girişemez. Bu ikisinin devlet tarafından örgütlenmemesi, hiç örgütlenmeyecekleri anlamına da gelmez. Laiklik, kuşkusuz topluma ateizmin (tanrı tanımazlığın) dayatılması değildir. Müslüman cemaat, eğer isterse, finansmanını da kendisi sağlamak üzere, Kuran kursları da açabilecek, kendi imamlarını yetiştirmek üzere sivil bir eğitimi de örgütleyebilecektir.

 

Devletin eğitsel işlevini yerine getiren kurumlar olarak üniversitelerin dinsel eğitim vermeleri, din ve devletle din ve eğitimin birbiri içine geçmesi anlamına gelmesinin ötesinde; din bir inanç sorunu, üniversiteler ise bilimin alanıyken, üniversite eğitimi olarak İlahiyat, farklı alanlar oluşturdukları gibi, birbirlerini kategorik olarak dışlayan dinle/inançla bilimin uyuşturulma ve uzlaştırılma çabasının “meyve” vermesi olanaksız olduğu kadar sahtekârlık olacağı için de, bilimsel kuruluş iddiasındaki İlahiyat fakültelerinin kapatılmaları zaruridir.

 

Dinin gücü ve dayanağının devlette, devletin gücü ve dayanağının dinde olduğunu düşünen ve Allah korkusu ya da inancının ancak devletin gücüne emanet edilebileceğine “inanan” siyasal İslamcılığın savunduklarının aksine, devletle din ve dinle eğitim işlerinin ayrılması kesinlikle dine yöneltilmiş bir saldırı değildir; ama inanç sahipleri ya da inançsızların, inanç ya da inançsızlıklarını, devletin herhangi dayatmasına uğramaksızın, kendi bildiklerince ve dolayısıyla özel sorunları olarak özgürce yaşamalarının koşulunu oluşturur.

 

Sosyalistler bu açıdan inançların özgürce yaşanması hakkına yöneltilmiş bütün baskı ve dayatmalara karşıdırlar, karşı çıkarlar. Bu nedenle, türban sorununda sosyalistler, siyasal İslamcılar tarafından bir siyasal mücadele argümanı olarak kullanılmasına aldırmadan ve ama türban takmanın doğru bulunup desteklenmesi ya da teşvik edilmesini de üstlenmeden, dini inançları bakımından isteyenlerin, devletin herhangi baskısına uğramadan türban takma hakkını savunmuşlardır. Ya da yine sosyalistler, örneğin 28 Şubatçıların belirli cemaatlere yöneltilmiş baskı ve zorunu, teşhire yönelik propagandif saldırılarını şüphesiz desteklememişler, 28 Şubat ve saldırılarına karşı tutum almışlardır. Yine sosyalistlerin Alevilerin Cemevi taleplerini desteklemeleri, devletin ve bu kez siyasal İslamcıların da Aleviliği ve haklarını inkar ederek bu mezhebe yönelttikleri baskılar karşısında inanç ve ibadet özgürlüğünü savunma kapsamındadır.

 

 

DİN YALNIZCA ÖZEL BİR SORUN MUDUR?

 

Hayır, değildir. Dini yalnızca bir özel sorun olarak anlamak, dolayısıyla din karşısında devletin tutumunun tarafsızlığıyla sınırlamadan tam bir tarafsızlık öngörmek doğru olmayacaktır. Devlet açısından, devlet karşısında özel bir sorun olması, eğer özgürlük ve demokrasi savunulacaksa özel bir sorun olarak ele alınması zorunluyken, sosyalistler ve tabii ki işçilerin devrimci partisi bakımından din özel bir sorun olarak anlaşılıp böyle ele alınamaz. Devlet din karşısında tarafsız olmalıdır. Sömürülen yığınların dinsel inanış ve inançlarına şüphesiz saygısızlık etmeyen ve etmeyecek olan işçilerin devrimci partisi ise din karşısında asla tarafsız kalmaz, kalamaz. Böyle bir tarafsızlık, her şeyden önce, başta sınıf mücadelesi olmak üzere maddi toplumsal yaşamın isyan ettirici zorlukları karşısında “öte dünya”daki kurtuluşu ileri sürerek yaptığı itaat çağrısıyla kitleleri teslim alıp diz çöktürmeye yönelik bir idealist boyunduruk karşısında tarafsızlık, dolayısıyla idealizme teslimiyet olur.

 

Din bir afyondur!” –Marx’ın görüşü budur. En başta şu anlama gelir ki, afyon uyuşturucudur ve yatıştırır. Benzetme buradan kurulur, burjuvazinin hizmetinde dinin, “bu dünyada iyi sınav verip” “bir lokma bir hırka”ya katlanıp sermayenin egemenliği karşısında sessiz kalanların “öteki dünya”yı ve “oradaki ödülleri” hak edeceğini ileri sürerek sömürülen yığınları yatıştırıp sınıf mücadelesinden alıkoyucu niteliğine gönderme yapılır.

 

Öte dünya”da ödüller hak edilecek ya da korkutucu cezalar çekilecektir! Ramazan ayı boyunca Sabah gazetesinde insanla dalga geçer türden görüşleriyle bizleri ihya eden, hem de bir “büyük” profesör olan zat, Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu örneğin, gitmiş gelmiş gibi, “Cennet” ve “Cehennem” ayrımını yaptığı “öte dünya” “ödülü”nün de sözünü etmekte, ama asıl son pişmanlığın fayda etmeyeceğinin altını çizerek, cezalarıyla korku salıcılığını vurgulamaktadır. Önce bilgiçliğiyle gülümsetir: “Ölüme yakın olan o anda (koma halindeyken) dünyaya ait kapılar yavaş yavaş kapanır ve ahret alemine ait perdeler açılır. Kişi cennet veya cehennemden hangisine gideceğini görür. Bazı kişilerde görülen telaş hali, bazı kişilerde görülen rahatlık hali de bu gördüklerinden kaynaklanmaktadır. O anda her şey yavaş yavaş matlaşır. Kişi siyah veya beyaz bir ışık görür. … Kişi ölmek üzereyken ölüm meleğini görür. Mümin kişi ölüm meleğini güzel bir surette görür. Zalim ve imansız kişi ise ölüm meleğini en korkunç haliyle görür. Kişinin canı boğazına yanaşınca o anda bir şey yapamayacağını anlar ve elleriyle ayakları birbirine karışır.[6]

 

İmansız kişi” neden aynı zamanda “zalim” olarak belirtilir ya da hükümet üyeleri türünden her zalim kişi imansız mıdır soruları ortada kalır, ama önemlisi, profesörün ağzından, asıl korku unsuru olarak çizilen, “öte dünya” dolayımıyla din ile kuşkusuz acz içindeki insana özgü korku arasındaki ilişkinin belirgin kuruluşudur. Gülümseticidir, ancak geri bilinci yeterince ürkütücüdür de. Ama asıl korku salıcılığıyla dinin özü ve esas içeriği ve yatıştırıcılığa çağrı olan başlıca işlevinin gerçekleştirilmesi sıradadır. Denir ki, “Daha önce iman etmemiş kişinin son andaki tövbesi fayda sağlamaz. Bu hal bir Müslüman için geçerli değildir elbette.” Önceden iman etmemiş ve itaatkar davranmamışlara, yani kapitalizm karşısında yeterince sessiz ve yatışmış kalmamışlara, ölürken “tövbe edip” “öte dünya”nın bildirilmiş ödüllerinden yararlanma hakkı tanınmaz. Ödül ve son anda bu ödüllerden yararlanmak üzere “tövbe etme” hakkı, ufak-tefek “haylazlıklar” yapmış olsa bile, yine de az-çok sessiz ve yatışkın kalıp kapitalist egemenleri fazlaca kızdırmamış olan imanlı Müslüman kişiye tanınır. Burada bu dünya ile “öte dünya” iç içedir. Nerede Allah ve Cehennem korkusu nerede kapitalistlerden duyulan korku vardır ve neye karşı sabır gösterilecek ve sessiz kalınacak birbirine karışmıştır. Elde edilmek istenen de budur aslında. Allah korkusuyla, ama kapitalizm karşısında sessiz kalma, itaat etme, başkaldırmama. Boyun eğme.

 

Dini ve dinlerin zorunlu ihtiyacı tanrıyı ya da başlangıçta tanrıları insanların aczi ve korkuları yaratmıştır. İnsanlar bilmedikleri şeyler karşısında çaresizdirler ve korku duyarlar. Doğa ve türlü doğa olayları karşısında çaresiz olan ve ona sürekli yenik düşen ilk insanlar, Güneş’e, Ay’a, yıldırıma, ateşe, olan biteni çözümleyip açıklayamadıklarından onlara atfettikleri “mucizeler”e, nedenini anlayamadıkları kötülükleri vehmettikleri “şeytanlar”la iyilikleri vehmettikleri tanrılara ihtiyaç duyup inandılar. Kendi çözümsüzlük ve acizliklerinin çözümünü, başlangıçta doğa ve doğa olaylarına yorup yücelttikleri tanrılarda arayıp buldular. Yine acizlikleriyle başbaşalıkları sürerken, insanlar düşünsel olarak ilerledikçe, somutlukların yerini kavramsal soyutluklar alıp tek tanrılı dinlere doğru ilerlendi.

 

Sonra, yine insan aczinin bir hali olarak bilinç geriliğinin kapitalizm koşullarındaki çözümsüzlüğü geldi. Ve tıpkı doğa karşısındaki aczinin mucize, tanrı ve şeytan vb. inanışına yol açtığı gibi, bu kez sömürülen yığınlar olarak insan, sömürücülere, burjuvaziye karşı mücadelesindeki yetersizliğiyle tanrılara ve özellikle ölümden sonra “çeşmelerinden Kevser şarapları akan” “öte dünya”da bu dünyayla kıyaslanamayacak kadar bolluk ve refah içinde bir yaşamın varlığına inanmaya ihtiyaç duymadan edemedi. Sermayenin egemenliğini açıklayamıyor, nasıl üstesinden geleceğini çözemiyordu, bu egemenlik ona “kör” bir egemenlik ve bir “kader” olarak görünmekteydi. Çaresiz, katlanacaktı, yolu yoktu!

 

Modern dinin kaynağında yine korku vardır; ürünleri oldukları anlaşılıp, tıpkı zamanında sonuçları yaşanan ama nedenleri anlaşılamayan yıldırım, sel baskınları, tufanlar türü doğa olaylarından duyulan korku gibi, neden-sonuç ilişkileri ve karşılıklı bağıntıları çözümlenemeyen işsizlik, sefalet ve kapitalizmin ürünü sair türlü kötülük, olumsuzluk ve haksızlıklarıyla sermayenin “kör” görünen, içinde yuvarlanılıp gidilen sonuçlarının bir türlü üstesinden gelinemeyen egemenliğinden duyulan korku!

 

Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.[7]

 

Bu nedenle, bilinçli işçi ve işçi sınıfının devrimci partisi açısından din, müdahale edilmeden ve mücadele konusu edinilmeden üzerinden atlanacak özel bir sorun olamaz. Bilinçli işçi ve özellikle en başta sınıf bilinçli ileri işçilerin, geri bilinçli sınıf kardeşlerini de kendi düzeylerine yükselterek işçi sınıfının kurtuluşunu gerçekleştirmek üzere etrafında birleştikleri partileri, tanrı fikri ya da korkusunu ve dinsel inançları yaratmış insan acizliğini, kapitalizmin egemenliğini çözümleme yeteneği gösteremeyen bilinç geriliğini, geleneksel önyargılardan da beslenerek kör inana/dogmaya götüren ve burjuvazi tarafından –dinsel akımları aracılığıyla– ideoloji düzeyinde sistematik olarak örgütlenen bilgisizlik ve darkafalılığı kişisel ve özel bir sorun sayma ve tümü karşısında kayıtsız kalma ve mücadele etmeme darkafalılığı yapamaz. Kapitalizm karşıtı bir parti, sermayenin kör egemenliği önünde diz çökme çağrısı olan din ve dinsel yaklaşım ve tutumlara karşı, onları deşifre edip etkisizleştirecek ideolojik bir mücadele yürütmeden ve işçilerin sınıf bilincini ilerletmeye çalışmadan edemez.

 

İşçi sınıfının devrimci partisi, ilke olarak, din karşısında, dinin herkesin özel sorunu olduğunu ileri sürerek hareketsiz kalmayacaktır, bu tartışmasızdır. Dine karşı savaşılacaktır; bu tartışma götürmez.

 

Ancak birinci olarak, bu savaş, ideolojik bakımdan dinin afyonlayıcı etkisini gidermeyi hedefleyen teorik-ideolojik bir mücadele olmak yerine dine karşı açılmış bir politik savaş olamaz. Türkiye toplumu, kuşkusuz, emperyalizme bağımlı kapitalist bir toplumdur, emperyalizm ve işbirlikçileriyle halk arasındaki çelişkinin öne çıktığı bu toplum, emek sermaye temel karşıtlığı üzerine kuruludur; dine karşı, bu nedenle, toplumu nesnel olarak bölen bu çelişkiler değilmişcesine, emperyalizm ve kapitalizme karşı seferber olmak/edilmek yerine, Türkiye halkının, sömürülen yığınların “laik-şeriat” ya da “inançlı-ateist” ekseninde bölünmesine dayanabilecek ve böyle bir bölünmeye götürecek politik bir savaş açılamaz.

 

Ve ikinci olarak, evet, dine karşı politik bir savaş açmak kesinlikle yanlışken, doğru olan, din karşıtı ideolojik bir mücadele yürütmektir; ancak dine ve dinsel ideolojiye karşı ideolojik mücadele nasıl yürütülecektir ve bu ideolojik mücadele kendine yeter, maddesel zemini ve bağlandığı bir bütünlük olmayan, dinle soyut bir hesaplaşma mıdır –bunun tartışılması ve bu açıdan çocukça davranılmaması gerekli ve zorunludur. Kendi başına ideolojik mücadelenin her şeyin ilacı olduğu ve sadece iyi sözler söyleyip doğruluğu apaçık bildiriler çıkararak, geniş işçi çoğunluğunu etkisi altında tutan dinin ve dinselliğin üstesinden gelinebileceğini düşünmek çocukça olur. Tabii ki ideolojik mücadeleden geri durulmayacak, ama “lafla peynir gemisi yürümediği” de bilinecek ve ideolojik mücadele sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına bağlanarak yürütülecektir. Bu nedenle, dinselliğe karşı uzlaşmaz bir ideolojik mücadele yürütmeden edemeyecek olan işçilerin devrimci partisinin programında ateizm ilkesi yer almaz. Parti işçilere ateizmi dayatmaz, ama onları eğiterek işçi sınıfının kurtuluşu davasına kazanmayı amaçlar.[8]

 

Neden böyledir? Burada, dinin “afyon” oluşunun bir diğer anlamına gelinir. İşçi bilinç geriliğinden, kapitalizmin kör egemenliği karşısında çaresizlikten “öte dünya”da kurtuluş hayali kurmakta ve kendi gücünün farkında olmadığından, ancak sınıf kardeşleriyle birleşerek mücadeleyle –kendi bireysel kurtuluşunu da elde edeceği– işçi sınıfının kurtuluşunun gerçekleşebileceğini anlayamamaktadır. Bilinç geriliğini aşarak olan biteni kavramaya adım atması, kendi gücünü de görüp güçlülüğünün farkına varacağı sermayeye karşı sınıf mücadelesi içinde sınıf kardeşleriyle birleşmeye yönelmesiyle olanaklıdır ki, partinin en başta gelen görevlerinden biri bunu kolaylaştırmaktır. Öyleyse sınıf partisi, dine ve dinselliğe karşı ideolojik mücadeleyi, sınıf mücadelesi içinde işçilerin birleşme ve güç oluşturmaları ve bu mücadelenin ilerleyişi hizmetine koşulmuş biçimde yürütecektir.

 

Din afyondur” tezinden çıkan, her şeyden önce, “afyon”un yatıştırmaya yönelik olarak fonksiyon üstlendiği olgunun, bu dünyadaki sömürü ve yoksunluklar karşısında sunduğunu ileri sürdüğü “öbür dünya”nın “olanakları”yla ruhları hoşnut kılarak kaderciliğe yöneltici “esrik içki”nin sömürülen yığınları hareketsizleştirerek katılımlarını engellediği sınıf mücadelesini bulanıklaştırıp üzerini örtmesi gerçeğinin, işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin kaçınılmazlığıyla zorunluluğunu görerek bu mücadeleye katıldıkça üstesinden gelinebileceği bilinerek davranılmak gerektiğidir. Sömürülen yığınlar “afyon”un etkisinden sadece güzel sözlerle değil, ama en başta kendi çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin sonuçlarının katlanılmazlığıyla birlikte sermaye egemenliğini ve bu egemenliğinin koşullarını kendi deneyleriyle sınavdan geçirerek, dost ve düşmanlarını tanıyacakları sermaye ve egemenliğine karşı mücadele içinde birleşerek kurtulma yoluna gireceklerdir. Öyleyse idealizme ve dinin etkisine karşı ideolojik mücadele, dini var eden bilinç geriliğinin kaynağının farkında olunarak, bu kaynağa, kapitalizmin egemenliğine karşı mücadeleye bağlanarak ve bu mücadelenin bir yönü ve bileşeni olarak yürütülmelidir ve eğer ayaklar yerden kesilmeyecekse ancak böyle yürütülebilir.

 

Maddeciler, anaokulu düzeyinde kalmak istemiyorlarsa bunu hatırdan çıkarmamalıdırlar” diyen Lenin, devam ederek bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Kapitalist düzenin ağır işi altında ezilen ve kapitalizmin kör, yıkıcı güçlerinin insafına bağlı olarak yaşamını sürdüren kitleler, dinin bu kökenine karşı savaşmayı, sermaye egemenliğinin her türlüsüne karşı birlikte, örgütlü, planlı ve bilinçli bir savaş vermeyi kendi kendilerine öğrenemedikleri sürece, hiçbir eğitici kitap bu kitlelerin kafasındaki din inancını çürütemez.”[9]

 

Din ve afyonlayıcı etkisinin herhangi toplumsal dayanağa sahip olmayan salt ideolojik bir kurmaca olmadığı, ama kaynağında, doğrudan, sömürülen yığınların çözümleyip kavramakta yetersiz kalarak önünde diz çöküp ancak “öte dünya”da olabilirliğine inandırıldıkları kurtuluşları için dua etmekten kaçınamadıkları sermayenin “kör” egemenliği bulunduğu için, sermaye ve egemenliğine karşı, bu egemenliği devirmeye yönelik sınıf mücadelesinden ve ihtiyaçlarından kopuk salt ideolojik bir mücadele, belki küçük burjuva radikalizmini, anarşizmi ve kerameti kendinden menkul “solculuk”u tatmin edecektir, ancak bilinçli işçinin, hele partisinin işi olamaz. Ne din ne de dine karşı mücadele, soyut “entelektüel” sorunlardır ve geniş sömürülen yığınlara vurulu dinsel boyunduruk soyut “entelektüel” tartışmalarla kırılıp atılabilir. Turan Dursun’un yürüttüğü türden tartışmaların gereksiz olduğu söylenemez, ama tek koşulla –bu tür tartışmaların ya da ideolojik mücadelenin, ihtiyaçlarını gözeteceği sınıf mücadelesine bağlanması koşuluyla. Partileşme halindeki bilinçli işçi, dine karşı ideolojik mücadelesini, din ve dinselliğin toplumsal dayanağını oluşturan sermaye egemenliğine, kapitalizme karşı mücadelesinin bir bileşeni olarak ele alacak ve ideolojik/teorik, ekonomik ve politik yönleriyle sınıf mücadelesinin bütünlüğünü gözetecek, dine karşı mücadelesini kapitalizme karşı mücadeleden koparmadan, aksine bu mücadeleye bağlayarak yürütecektir.

 

Lenin’in verdiği öğretici din ve grevci işçi örneğini aktararak bitirelim:

 

“Diyelim ki, belirli bir bölgede ve belirli bir endüstri kesiminde bulunan proletarya, biri sınıf bilinci oldukça gelişmiş ve kuşkusuz ateist olan Sosyal Demokratlar, ikincisi köyle ve köylülükle ilişkilerini henüz koparmamış olan, tanrıya inanan, Kiliseye giden, hatta –bir Hıristiyan sendika örgütlemekte olan yerel papazın etkisindeki geri kalmış işçiler olarak ikiye bölünmüş olsun. Yine diyelim ki, bu bölgedeki ekonomik mücadele bir grev sonucunu doğurmuş olsun. Bu durumda bir Marksiste düşen görev, grevin başarıya ulaşmasını her şeyin üzerinde tutmak, bu mücadelede işçilerin ateistler ve Hıristiyanlar olarak ikiye bölünmesine kesinlikle karşı çıkmak, bu tür herhangi bir bölünmeye engel olmaktır. Proletaryanın geri kalmış kesimlerini ürkütmek, seçimlerde sandalye kaybetmek vb. endişelerden değil, modern kapitalist toplum koşullarında Hıristiyan işçilerin Sosyal Demokrasiye ve ateizme dönmelerinde ateist propagandadan yüz kat daha etkili olacak durumlarda ateist propaganda gereksiz ve zararlı olabilir. Böyle bir anda ve böyle bir ortamda ateist propaganda yapmak, işçilerin grevdeki tavırlarına göre değil de, dinsel inançlarına göre bölünmelerini isteyen papazların ekmeğine yağ sürmek demektir. Ne olursa olsun tanrıya savaş açılmasını isteyen bir anarşist, gerçekte papazlara ve burjuvaziye yardım ediyor demektir (ki anarşistler uygulamada her zaman burjuvaziye yardım ederler.) Bir Marksistin maddeci olması, yani dine karşı olması gerekir; ancak bir diyalektik maddecinin dine karşı mücadeleyi soyut, kuramsal, değişmez bir biçimde değil de, uygulamada sürmekte olan ve kitleleri her şeyden iyi eğiten sınıf mücadelesinin somut temeline dayanarak yürütmesi gereklidir.”[10]

 

 

 


 

[1] Eğitimin dincileştirilerek muhafazakarlaştırılması ve İmam Hatiplerin yaygınlaştırılması öylesine ilerledi ki bütün okulların İmam Hatiplere dönüştürülmesinin eşiğine varıldı. AKP Muğla milletvekili Ali Boğa, –“ele verir talkımı kendi yer salkımı” deyişini haklı çıkararak, kendisinin torununun bir Fransız okuluna yazdırıldığı ortaya çıksa da–, İmam Hatip Mezunları Derneği’nin pilav gününde yaptığı konuşmada sarfettiği, “Elbette bu okulların kaydında kuydunda sayıyı artıracağız. Ama bütün okulları imam hatip okulu yapma şansını elde etmiş durumdayız.” şeklindeki sözleriyle bu durumu açıkça ilan etti.

 

[2] Komünist Manifesto, Bölüm I: Burjuvalar ve Proleterler

 

[3] Bkz. You Tube, Uploaded by acropolisnal on 15 May 2007

 

[4] Bkz. You Tube, Uploaded by insanizm on 15 May 2007

 

[5] Bozdağ’ın açıklaması için bkz. AA ve gazeteler

 

[6] Sabah, 17 Ağustos, sf. 20

 

[7] Lenin, Din Üzerine, sf. 10

 

[8] Bu demektir ki, materyalist olduğu kadar şüphesiz din karşıtı ideolojik bir mücadele yürütmeden de edemeyecek olan işçi sınıfının devrimci partisinin inançlı üyeleri de olabilecek, parti, bu üyelerini sınıf mücadelesi pratiği içinde eğiterek, ideolojik bakımdan, işçi sınıfının kurtuluşu davasının zorunlu teorik temeli olarak materyalizme kazanmayı amaç edinecektir. Ortalama işçi bakımından geri bilinç unsuru önyargılar düzeyinde olan dinin etkisi, dinsel eğitimden geçmiş İmam ve Seyitler türünden din adamları bakımından çok daha gelişkin ve ileri düzeylerde olacak, ancak geçmiş mücadele pratiği içinde görüldüğü ve ileride de görülebileceği üzere onlar da, partiye katılabileceklerdir. Partinin mücadele çağrılarına yanıt verdikleri, programını kabul edip mücadele platformunu benimseyerek mücadeleci bir tutum aldıkları durumda, İmam ya da Seyitlerin partiye katılmalarında hiçbir sorun olmayacaktır. Ancak partinin materyalist temele sahip program ve mücadele platformuyla katılımcı din adamının inançları arasındaki mesafe göz önünde bulundurulduğunda, yine de bir sorun olacağı ortadadır. Ancak burada sorun, parti bakımından değil, katılımca din adamı bakımından oluşacak; çelişkili durum, partinin değil, ama din adamının çelişkisi olarak, tabii ki partinin –yardımcı– tutumunun da etkili olacağı koşullarda, şu ya da bu yönde, ama din adamının kendisi tarafından aşılacaktır.

 

[9] Lenin, Age, sf. 28

 

[10] Age, sf. 30

Laiklik ve demokrasi

Laiklik ve demokrasi

 

Kadir Yalçın

 

 

Son aylar, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere önde gelen kurmaylarıyla, AKP’nin, dini hareket noktası edinmiş “atakları”na sahne oldu, oluyor.

 

AKP, yine başta Erdoğan olmak üzere, şüphesiz, örneğin “büyüme”ye dair iktisadi ajitasyonu, örneğin Suriye konusunda “Esad rejiminin halkın celladı olduğu”na ve “demokratikleşme” uğruna “çekip gitmesi”ne dair siyasal ajitasyonu sürdürüyor.

 

Tabii ki AKP salt dinsel bir akım ya da partiye rücû etmedi, baştan beri de böyle bir parti değil. Mali sermayenin en geri ve az gelişmiş ya da geri bıraktırılmış ülke ve toplumların istisna tanımadan hemen tüm hücrelerine bunca sızdığı, başta ekonomik ve mali olmak üzere egemenliği altına alıp denetlemediği hemen hiçbir ülke ve toplum bırakmadığı günümüzde artık zaten kapitalist tekellere ve çıkarlarına bağlanmamış salt dinsel bir akım ya da örgüt bulmak da neredeyse olanaksızdır.

 

Suudi şeriatçıları örneğin, şeriatçı olmasına şeriatçıdırlar, dünyevi yönetimlerinde dini kuralları kullanırlar; ama kim onların paranın egemenliğinin sözcüleri olduklarını görmezden gelebilir? Kim bütün kurallarını belirleyen ana kurallarının “dini, imanı olmayan” paranın, şüphesiz atıl servet değil, sermaye olarak paranın egemenliği olduğunu inkar edebilir? Dini sonuna kadar kullanmaları, onu mali sermayenin hizmetine sokmuş oldukları gerçeğine halel getirmez. Tersine dini tam da mali sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanırlar. İsrail ve Türkiye’nin yanı sıra emperyalizmin Ortadoğu’daki başlıca dayanağıdırlar. “Allah”ın adını çok fazla ve olur-olmaz her konuda ve yerde sakız gibi ağızlarında çiğnedikleri, hemen her sorunda ona göndermede bulundukları bilinir. Ancak kesindir ki, “esirgeyen, bağışlayan” “Allahın egemenliği”nin değil, ama emperyalizmin, mali sermaye egemenliğinin bölgedeki temsilcisi ve dayanağıdırlar. Üzerinde oturdukları petrol ve doğalgaz kaynaklarının “Allah”ın nasıl bir “lütfu” olduğunun farkındadırlar. Ama en çok, bu hidrokarbon bolluğunun başta Amerikalılarınkiler olmak üzere tekellerin himmetiyle çıkarılıp pazarlandığının, kendilerininse buradan aldıkları komisyonla büyüdükleri ve egemenliklerinin başlıca koşulunun bu komisyonu hak etmede yattığının farkındadırlar. Bir yere kadar dinsel gevezeliklerde bulunurlar, ancak işlerin gevezelikle yürümediğini ve yürümeyeceğini bilirler ve sonuna kadar gerçekçidirler. Tabii ki dini bol bol kullanırlar. Bu kullanım, ama, kendilerinin de net olarak farkında oldukları, karşılığında komisyon aldıkları, kendilerine olan ihtiyaç yönünde olur. Başlıca misyonları, dinin kullanımını da gereksinir, ancak, tekellerle birleşme ve artık kendilerinin de çıkarı haline gelmiş çıkarlarını savunmaktır.

 

İran şeriatçıları farklı mıdır? İranlı şeriatçıların, Suudi rakiplerinden ayırt edici farkı, onlar gibi, Batılı emperyalistlerle birleşip bütünleşmiş işbirlikçileri olmayışlarıdır. Onların “yakınlıkları” Rusya ve Çin emperyalizmiyledir. Hâlâ bir ulusal temelleri vardır, İran “Çarşısı” ile bağlıdırlar. Ama bu kadar da değil. Tefecilik ve ticaretle sınırlanmış olduklarından tabii ki söz edilemez. Dünya yüzeyinde girmedik “delik”, sızmadık “aralık” bırakmamış olan, “işleri” her zaman çok iyi gitmese ve egemenliği mutlak bir egemenlik olarak gerçekleşmeyip (bu, dünyanın hiçbir yeri için ileri sürülemez) bu ülkeyle çatışmaya varan sorunlar yaşansa da, iç içe geçmiş örümcek ağları gibi ilişki ağlarıyla tüm gezegeni sarmış olan mali sermayenin, İran’ın ulusallığına pek az bir “yer” ve olanak tanımakta olduğu tartışmasızdır. Bu ülkede de egemenlik kuşkusuz “Allah’ın” değil, ama sermaye olarak paranın, en başta İran burjuvazisinindir. Ve bu burjuvazi de dünyadan bütünüyle yalıtılmış, tamamen kendi başına ve kendine yeter bir burjuvazi, İran kapitalizmi de “çölün ortasındaki serap” misali böyle bir kapitalizm değildir. Batılı emperyalistlerle, evet önemli sorunları vardır İran’ın, İran burjuvazi ve kapitalizminin; ancak önünde sonunda bu ülkenin burjuvazisi burjuvazi, kapitalizmi de kapitalizmdir. Kural olarak büyük balığın küçük balığı yuttuğu ya da geri ülkelerin, dört bir yandan kuşatma altına alan, sadece siyasal askeri kuşatmayla yetinmeyen, ama, iktisadi, mali bakımdan, hammadde kaynağı ve pazar olarak mali sermaye ağlarıyla nefes alma olanağı en alt düzeye sınırlanarak emperyalistler tarafından bağımlı hale getirildiği dünya kapitalizmi koşullarında İran “çölün ortasında vaha” olamaz, ama ancak “serap” görebilir. Özetle İran’ın emperyalist tekellerle, uluslararası mali sermayeyle ilişkilenmesi kaçınılmazdır, en çok bu “ilişki”nin “düşük düzeyli” oluşundan söz edilebilir. Öte yandan, mali sermaye Batı mali sermayesi, uluslararası emperyalist kapitalizm de Batınınkinden ibaret değildir. En iyi ihtimalle Batı emperyalizmi karşısında “denge” arayışındaki İran burjuvazisinin Doğu emperyalizmi kapsamında Rus ve Çin emperyalizmiyle, “doğu mali sermayesi”yle küçümsenmez ilişkiler geliştirmekten kaçınamayacağı ve zaten geliştirdiği tahmin edilecektir. Yine bu ilişkilerin, yalnızca mal alım-satımıyla, ticari ilişkilerle sınırlı olamayacağı ve olmadığı da tahmin edilecektir. Biliniyor ki, bu ilişkiler, petrol üretimine ilişkin olanlardan, kredi ilişkilerine, askeri sınai üretim ve bu kapsamda mal (ağır silah) tedarikine kadar uzanmaktadır.

 

Sonuçta, hem “ulusal” saikle ve kendi burjuvazisinin egemenliği nedeniyle, hem de uluslararası sermaye ilişkileri dışında kalamayışı dolayısıyla genel olarak mali sermaye egemenliği nedeniyle İranlı şeriatçılar da “Allahın egemenliği”ni paranın egemenliğiyle çoktan değiş-tokuş etmişlerdir.

 

Mısırlı, Suriye ya da Tunuslu Müslüman Kardeşler de öyledirler. Şeriatçı olmasına şeriatçıdırlar. Ama işte hepsi o kadar. Asıl olaraksa sermaye olarak paranın egemenliği önünde diz çökmüşler, Allah’ı değil ama “dini, imanı olmayan” parayı, sermayeyi en yüce, en “esirgeyici, bağışlayıcı” bilmişlerdir.

 

Belki, iktidarda olmayan ya da yakında iktidarı alma yönelimi içinde henüz sarıp sarmalayıcı ilişkileriyle mali sermaye ününde secde etmemiş ve henüz o ilişkiler içinde örneğin Müslüman Kardeşler gibi dayanaklarıyla birlikte palazlanmamış El Kaide türü örgütler –o da bir yere kadar– dışta tutulabilirler. “Allah adına” cihad ilan etmiş ve mali sermaye egemenliğine kılıç çekmiş gibidirler. Salt şeriatçı görüntüdedirler.

 

Ancak bu tür akım ve örgütler bakımından da görüntüye aldanmamakta fayda vardır. Bin Laden ve Kaide’sinin “Sovyet” işgaline karşı Afganistan’da dolaysız olarak CIA ve kuşkusuz Amerikan emperyalizminin avuçları içindeki tarihsel şekillenişi bilinmektedir. “Komünizme karşı” ve “Allah adına” ortaya çıkmıştır, ama ne ortaya çıkışı ne de gelişmesi kendi başına ve salt Allah’a ve “yüceliği”ne bağlanmış amaçlarla olmuş; tersine CIA tarafından beslenmiş, donatılıp büyütülmüş, Amerikan emperyalizminin çıkar ve siyasal stratejik hesapları içinde belirli bir yer tutmuştur.

 

Üstelik El Kaide türü şeriatçı örgütler “muhalif”tirler; iktidar olmamışlar, yaklaşım ve politikalarını, iktidar koşullarında savunup uygulama şansı elde edememişlerdir. Yalnızca Afganistan Taliban’ı, radikal dinci bir örgüt olarak, şeriatı amaçlayan yönelimiyle iktidar olmuş, amaçlarına ısrarlı bağlılığını sürdürdüğü için de Amerikan saldırısı ve işgaline uğrayan Afganistan’da iktidardan devrilmiştir. Taliban’ın şeriatçı İslamcı bir akım ve örgüt durumunda olduğunda şüphe yoktur; ancak Taliban’ın ne iktidara geliş ne de devriliş nedeni şeriatçılığıdır. Yalnızca bu niteliğe sahip olsaydı, iktidardan devrilmeyeceğini ileri sürmek ne kahinlik ne de tarihi zorlamak olurdu. Sovyet işgaline karşı savaşan bir dizi radikal İslami yönelimli örgüt içinde giderek sivrilip iktidarı ele geçiren Taliban, öncelikli olarak ulusal nitelikli bir örgüt olarak iktidara gelmiş ve Amerikan dayatmalarına boyun eğmediği için emperyalist işgalin siyasal muhatabı olmuş ve işgal karşısında da teslim olmayıp direnişi sürdürmüştür. İdeolojik olarak şeriatçı İslamcı nitelikliyken, politik bakımdan ulusal nitelikli bir örgüt olarak, ABD ile, asıl olarak, şeriatçılığı nedeniyle değil, ama ulusalcılığı nedeniyle çatışmış, iktidara gelişi gibi devrilişini de bu niteliği belirlemiştir. Burada da, göksel/dinsel olan dünyevi olana, Taliban’ın temsilciliğini üstlendiği –halkın da özlemini yansıtan– ulusallığın dayanağı Afgan ulusal burjuvazisinin çıkarlarına bağlanmaktadır.

 

Özet gerekiyorsa şudur ki, emperyalizm ve mali sermaye egemenliği çağında, üstelik uluslararası sermaye ve egemenliğinin dünya ölçeğinde bunca gelişip dal budak saldığı koşullarda, artık Ortaçağ’daki türden dinsel akım ve örgütlenmeler bulabilmek şansı kalmamıştır. Şeriat talebi, şeriat talep eden akımlar, şeriatçı amaçlarıyla çeşitli örgütlenmeler ve bunların Suudi Arabistan ve İran’daki türden uygulamaları kuşkusuz hâlâ vardırlar. Ancak objektif ve subjektif idealizme dayalı yaklaşım ve görüşlerin tersine, düşünce ya da inançlar değil, ama maddi gerçek; toplumlar söz konusu olduğunda üst yapıya dair olan din, hukuk, ideoloji, ahlak vb. değil ama maddi geçim araçlarının üretim biçimi, dolayısıyla mülkiyet ilişkileri belirleyicidirler. Konumuz açısından da, din ve şeriat talepleri ve “din devletleri” vb. dünyevi olanı değil, ama dün (Ortaçağ) bakımından feodal egemenlik, bugünse mali sermaye egemenliği dini ve dinsel olanı kendine bağlar, bağlamıştır. Küçümsemek için söylenmemektedir; şeriatçı zihniyet ve tutumlarla şeriatçı uygulamaların karanlığı, halklara dayattıkları küçümsenir şeyler değildir. Ancak kesindir ki, günümüzde mali sermaye egemenliğine bağlanmaktan kaçınamamış, günümüz modern dünyasında, dünyevi olan, kendisini tüm kutsallıklarıyla “göklerin krallığı”na dayatmış, kendisine bağlayıp hizmetine koştuğu maneviyatı koşullamıştır.

 

Görüntü, modernite yetiştirmesi orta sınıfların ürküntüyle tehlikesini yüceltmelerine ve “yobazlığa karşı” maneviyatlarını güçlendirmeye çalışmalarına karşın, tersine gibidir: Örneğin ABD’de Evangelizmin Bush’u, hatta onunla birlikte Amerikan tekellerini, bizdeyse çeşitli tarikatların, örneğin Fethullah Cemaati’nin AKP’yi, onun ve hükümetinin aracılığıyla Türk sermayesini yönettiği, örneğin TÜSİAD’a vb. kendisini dayattığı sanılır, konuşulup yazılır çizilir. Oysa, Kilisenin egemenliğinin hiç değilse Büyük Fransız Devrimi’yle berhava edilmesinin ardından bunca yıl geçtikten sonra ABD’de Evangelizmin, bizdeyse Fethullahçılığın yenilenmiş dinsellik olarak “yeniden vücut bulmaları” (reenkarnasyon) bile dinî olanın dünyevi olanı, Evangelizm ya da Fethullahçılığın Bush ya da AKP ve Amerikan ya da Türk sermayesini güttüğünü değil, ama tam tersini kanıtlamaktadır. Evangelizmi kendi çıkarları için dirilten, besleyip güçlendiren, itikatları güçlü kişilikler olarak Baba’sının ardından oğul Bush’u yardımına çağıran, “Medeniyetler Çatışması” doktriniyle Ortadoğu’ya sefer açma yönelimindeki Amerikan sermayesiyken, Fethullahçılık da, Amerikancı “Ilımlı İslam” olarak, kuşkusuz yine başlıca Amerikan sermayesinin çıkarları çerçevesinde (ikinci emperyalist savaştan bu yana kendi çıkarlarını Amerikan çıkarlarının gerçekleşmesinde göregelen yerli tekellerin çıkarlarının da ifadesi olarak) göreve çağırılıp etkinleştirilmiştir. Fethullah Cemaati’nin, bizatihi kendi “orijinal” yapılanışı da, dinselliğin mi dünyeviliğin mi birincil ve güdücü olduğunun kanıtıdır. Yoksul Aczmendiler itilip kakılırlarken, şirketler grubu olarak örgütlenmiş, ancak bu yapılanışını dinsellik ardında “gizlemiş” Cemaat’in Ergenekon, Balyoz vb. türü yargılamaların yürütücüsü olmanın yanında emekli ve muvazzaf generalleri yargılamakta olan “özel yetkili mahkemeler”in sürmesi/kaldırılması konusunda politika dikte etmekte oluşu onun yalnızca gücünün kanıtı değil, ama bu gücün kaynağı hakkında da fikir vericidir.

 

Öncesinde, örneğin Ortaçağ’da din ve dinsel olanın kölelik ve feodalizmle bağı çok daha açık seçik ve görünürdür. Örnekse, Papalık, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ndan beri, Hıristiyan kutsallığının/maneviyatının maddi temelini sağlayan dünyevi egemenliğin de aygıtı olarak örgütlenmiş; “öte dünya”da iyi bir yer için pahalı biletler keserken “Allah adına” ilanıyla dünyevi egemenliğini pekiştirmek üzere Engizisyon mahkemelerini de çalıştırmış, egemenliğini, bu egemenliğin bütün alanlarında örgütlenmiş Kilise teşkilatıyla sahip olduğu geniş toprakların feodal mülkiyetine dayandırmıştır.

 

Uhrevi ve dünyevi egemenliğinin birliği, kuşkusuz feodal mülkiyet ilişkilerine dayalı olarak, Hıristiyanlık bakımından olduğu gibi, İslam bakımından da geçerli olmuştur. Emevilerle İmparatorluk düzeyine yükselen İslam egemenliği, uhrevi ve dünyevi tüm egemenliği elinde toplayan İslam Peygamber’inin “Halifesi”nin şahsında gerçekleşmiş, “Allah adına” sürdürülen egemenlik, feodal bir egemenlik olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden “Halifelik” payesiyle birlikte dönüşüyle Osmanlı Sultanlarının şahsında daha görünür biçimiyle sürmüştür. Evet, şeriat, evet uhrevi kutsallığın egemenliği.. Ama bütün egemenlik, Osmanlı toprak düzenine dayanarak, askeri feodal Sultan’ın ellerinde toplanmıştır. Sultan, tersinden, dünyevi egemenliğini, Halifeliğin uhrevi kutsallığıyla pekiştirmiştir.

 

Şimdi, günümüzde, din-mülkiyet ilişkisi, sermaye egemenliği koşullarında daha dolaylıdır. Dolayımlarla gerçekleşmektedir.

 

 

***

 

 

Türkiye’ye dönersek, AKP ve “iktidarı”, dinin önceliği ve egemenliği demek olmadığı gibi, bu parti, ne parti olarak dinsel saiklerle oluşup kurulmuş, ne de dinsel saiklerle hükümet kurmuştur. Bu, onun küçümsenmez dinsel ideolojik yaklaşım ve tutumlara sahip olmadığı anlamına gelmemekte, din ve dinselliğin AKP açısından önemsiz bir ayrıntı olduğunu belirtmemektedir. AKP, kuruluşunu önceleyen zamanlardan başlayarak, dini sadece sıkıştığında değil her daim kullanmış; sırası gelmediği ve zamansız olduğunu öngördüğünde “gizli ajanda”sındaki hemen ortalığa dökmeden, takiyye yolunu tutarak, beklemesini bilmiş, ancak koşullarını yarattığında ya da uygun bulduğunda değme halifeleri kıskandıracak adımları, hiç sektirmeden atmaktan da kaçınmamıştır.

 

Ancak bütün dinselliği, gizli ve açık ajandalarının tüm dinî amaçları dünyevi çıkar ve amaçlarının, savunmasını yükümlendiği –neoliberal– politikaların kontrolündedir ve bu çıkar, amaç ve politikalara bağlanmıştır. Bu, AKP’nin Amerikan çıkar, strateji ve politikalarına bağlanmış “Ilımlı İslam”ının da bir ifadesidir ve bu “İslam”ın tanımı gereği böyledir.

 

Kuşkusuz dinsel yanı da yönü de vardır. O, dini kullanan sıradan bir burjuva partisi değildir. En başta işinin ehlidir. “Bir de dini kullanarak neleri başarmam ki” diyen Menderes ya da Demirel türü burjuvazinin “merkez” politikacılarından değildir Erdoğan ya da çevresindekiler. AKP, dini ileri ölçüde kullanan, neredeyse dini bir örgütlenme görüntüsü vermeye özel önem atfetmiş Erbakancılık geleneğinden gelmektedir ki, Türkiye’de İslam’ın siyasal alanda örgütlü kullanımının patenti ondadır. Diğerleri dini kullanırlarken, Erbakan doğrudan din politikası yapmaya girişmiş ve din üzerinden politika geliştirmiştir. Nakşibendi ya da Nurcu tarikatlardan farkı, onlar dini alanda iştigal ederlerken, politika yapıyor oluşudur. Demirel türü burjuva politikacılardan farkı ise, onlar gibi basitçe din istismarıyla yetinmeyip, buradan derinleşerek, din üzerinden politika yapmasıdır.

 

Bu durum, kuşkusuz “işinin ehli” olmayı gereksinmektedir ki, gerek Erbakan ve gerekse günümüz Başbakanının da dahil olduğu çevresi, hakkını vermek gerektir, “içeriden” gelmedirler, Arapça yol=tarik’tir, “yollarda birlikte yürümüş”lerdir, tarikat ehlidirler. Kullanandan, hele kullanmaya kalkışandan daha iyi bildikleri, o halde daha iyi kullanacakları kesindir. Erdoğan örneğin, üstelik bir de İmam Hatip kökenlidir, “ilmi”ni de görüp öğrenmiştir kavlince.

 

Ancak neden hükümet olmuştur AKP? Neden siyaset sahnesindedir? İmamlık ya da hatiplik için mi? Dinsel amaçlarla mı? Dini yüceltmek ve dünyayı, dünyevi olanı dine, dinsel olana, Kur’an’a göre yönetmek mi? Bundan kuşku duyulduğu açıktır ve modern yaşam tarzını benimsemiş orta sınıf, özellikle aydınıları AKP’nin en azından bu eğilime sahip olduğunu düşünmüşlerdir, hala da düşünmektedirler. Ama generaller değil. Onlar –pervasızlık ve kendilerine aşırı güvenle sonradan yakalatacakları ellerindeki avuçlarındakileri sere serpe ortalık yerde bırakarak ne yaptıklarının farkında olmayan bir görüntü vermiş olsalar da– ne yaptıklarını hiç değilse bu yönüyle bilmişler ve psikolojik savaş vb. yönleriyle AKP-Fethullahçılar grubuyla çatışmalarını tam bir iktidar kavgası olarak yürütmüşlerdir. Yoksa bir din çatışması, dinin ya da bir mezhep ya da tarikatın engellenmesi veya propagandif olarak ileri sürülegeldiği gibi “yobazlık” ya da “şeriat tehlikesi”ne karşı bir mücadele olarak değil.

 

Öyle eğitildikleri ve doğru bildikleri, peşlerinden sürükledikleri içinde “kafa çeken” çok olsa bile iki kadeh bile içmemiş oldukları, genel çerçevesini Kur’an’ın emirlerinin belirlediği biçimde düşünmeye ve davranmaya eğilimli oldukları herhalde tartışma götürmez. Son aylarda bunun belirtileri de birer ikişer ve ardı ardına ortaya dökülmeye başlamıştır.

 

Ancak asıl yaptıkları nedir? Asıl nasıl davranmışlardır, davranmaktadırlar? Soru aynı sorudur: AKP neden hükümet olmuştur? Neden siyaset sahnesindedir? İlk AKP’li yılların pek önemli sorunu olan türban sorunu nedeniyle mi? Şimdi fiilen çözülmüş durumdaki bu sorunu çözmek için mi iktidar olmuştur AKP? Türban diye diye geniş mütedeyyin kitleleri kazanıp peşinden sürüklemiştir AKP, ancak bu ve benzeri taleplerle siyaset sahnesine çıktığı söylenebilir mi?

 

Oradan başlanırsa, AKP’nin 28 Şubat ürünü olduğu tartışma götürmez gerçektir. Generallerin Erbakan ve Refah Partisi’ne karşı giriştikleri iktidar kavgası, bu partiyi bölmeyi de önüne koyarak geliştirilmiş ve “milli görüş”çülüğün yerine yine İslami, ama bu kez “Ilımlı İslami”, ayırt edici niteliği neoliberal oluşu olan AKP’nin zuhur etmesi hedeflenmiştir. O da hakkını vermiş, tıpkı palazlandıkça ve iktidar “gömleği” giyme fırsatını yakalayınca eski fundemantalist/radikal İslamcı mevzisini terkeden Mısır ya da Tunus Müslüman Kardeşleri gibi, “gömlek değiştirir” türden görüş/inanç, yaklaşım ve davranış değiştirmiştir. “Davranış” deyince, yine camiye gitmek sürdürülmüş, yine içki içilmemiş vb., ancak faizle bile uyuşmanın yolu bulunmuş, “sermayenin dini imanı olmaz” deme noktasına ilerlenilmiş, “millilik”ten vazgeçilmiş, sonradan “one minute” denip ABD ile birlikte Ortadoğu’da “nurlu ufuklar”a açılmanın gereği yerine getirilse bile uzun süre İsrail’le içli-dışlı olunup, Kuşadası, Galataport gibi devası ihaleler, uçak ve tank modernizasyonu ihaleleri İsrail’e verilmiş, tıptı Fethullah Gülen’in vaaz ettiği gibi, içki içenlerle el sıkışılıp birlikte olunmuş, kadınlarla el sıkışmak bile abdest bozmaz olmuştur! Dini bir gelenekten gelen bir parti için özetlenen türden ciddi adımlar atarak neredeyse “dinde reform” denecek mesafeler alan AKP, bütün bunları da açıklamak üzere, asıl olarak dünyevi sorunlarla ilgili temel adımlar atmıştır ki, neden hükümet olduğunun açıklaması da buradadır.

 

 

***

 

 

AKP, neredeyse özelleştirilmemiş kamusal kuruluş bırakmamış, bütünüyle özelleştirilmemiş olanlarsa, THY örneğinde olduğu gibi, üretim ve hizmete dair bir kuruşluk bile kamusal yönü kalmamacasına ve baştan ayağa kâr kaygısıyla işletilmek üzere şirketleştirilmişlerdir.

 

AKP, Özal’ın başlattığı ve ardından gelen hükümetlerce sürdürülen Türkiye ekonomisinin kapitalist dünya ekonomisine entegrasyonunu tamamlamıştır. Yasaların da buna uygun düzenlenmesini sağlayan AKP Hükümeti, yatırım, “sıcak para” sirkülasyonu, kâr transferi vb. konularda elinden geleni ardına koymamış, özellikle “sıcak para” adı takılmış spekülatif sermayeyi koruyup kollamayı başlıca iş edinmiş, hareketliliğini en ileriden teşvik etmiştir. Tekelci mali sermaye zaten rantiye ve adı üstünde spekülatifken, AKP, onun “sıcak para” denen spekülasyonun özel biçimini baş tacı etmiştir.

 

AKP, hâlâ, Dünya Bankası ajanı Kemal Derviş’ten devraldığı ekonomi politikasını sürdürmekte, Başbakan, Hükümetinin izlediği, Derviş tarafından –adıyla bile– “güçlü ekonomi” ile bağlantılandırılmış bu politikanın Türk ekonomisini büyüttüğü ile övünmekte, Türkiye’nin 2023’te dünyanın ilk on ekonomisi içinde olacağını ileri sürmektedir.

 

Bu ekonomi politikası, emekçilere “sıfır tolerans” politikası olarak, ellerinde neredeyse hiç kazanılmış hak bırakmamış olmasının yanında, yeni saldırıları da içermiştir. Sağlık ve eğitim alanı baştan aşağı piyasaya bağlanmıştır, artık parasız ne sağlık ne de eğitim hakkına ulaşılabilmektedir. Sosyal sigorta sistemi tarihe mal edilmiş ve zaten memurlarla işçilerin küçük bir azınlığının “ayrıcalığı” haline sokulmuştur.

 

Ülkenin tüm zenginlik kaynaklarını uluslararası sermayenin tatlı kâr alanına dönüştürme politikası izleyen AKP’nin on yıllık Hükümeti döneminde sağlığın, eğitimin, yerel (Belediye) dahil tüm kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasının yanında Kültür varlığı, SİT alanı demeden toprağın altı ve üstü (Maden Yasası) ile birlikte suyun piyasalaştırılması, devasa rant kapısı HES’ler de düşünüldüğünde neredeyse tamamlanmak üzeredir. Hem suyu hem de tümüyle doğayı piyasalaştırmaya yönelip bir dere üstüne 12 HES kurmaya girişerek kırları baştan ayağa rant kapısına çeviren AKP’nin kendisini yalnızca kırlarla sınırlamadığı kuşkusuzdur. Kentlerde de, “kentsel dönüşüm” adı altında, yüksek kârlılık sunan özellikle büyük kentlerin merkezi alanlarını tarumar etmeye çoktan başlamıştır. Atadan kalma evlerinden sürülen kent yoksulları ve hatta küçük burjuvazisi, son çıkarılan yasayla, yıkımlarda zorlanan yerel yönetimlere değil Valilikler ve emrindeki polis gücüne muhatap kılınmıştır.

 

Derviş’ten devralınan bu politikayla esneklik, sömürü ve artı-değer oranı olabilir en yüksek düzeye çıkartılmak üzere, iş ilişkilerinin temeline oturtulmuş, emek, emeği harcayan tarafından nerede, ne zaman, ne kadar vb. soruları yanıtlanamaz haliyle bütünüyle esnekleştirilmiştir.

 

Sermayeye teşvikler, vergi kolaylıkları, işsizlik fonunun peşkeş çekilmesi türünden palazlandırıcı/kurtarıcı destekler sağlarken, emeğin haklarını tırpanlayarak, AKP, 2001 Krizi karşısında K. Derviş’in izlediği ekonomi politikasını, bu yönüyle de sürdürmüş ve bir yönüyle 2008 Krizi’nin Türkiye’yi “teğet geçmesi”nin maliyetini oluşturan tüm yükleri işçi ve emekçilerin sırtına yıkmayı “başarmıştır”.

 

Ücret de “esnek”tir. Asgari ücretin bile altında çalıştırılmak mümkün hale getirilmiştir AKP döneminde ve asgari ücret, bırakalım yoksulluk sınırını, açlık sınırın altında saptanmaktadır. Türkiye’ye genel bir Çinlileştirilmeyi dayatan AKP, bölgesel asgari ücret tartışmalarını sürdürerek Kürt bölgesi gibi belirli bölgelerin özellikle Çinleştirilmesi peşinde olduğunu göstermektedir. Toplusözleşme süreçleri, haklarını teslim etmek gerek, sendika bürokrasisinin de katkısıyla, ama asıl olarak sermayenin AKP Hükümeti tarafından önü ardına kadar açılıp teşvik edilen pervasız hak tanımazlığı ve kamu emekçileri bakımından da “işveren” olarak, hak tanımazlığı bizzat kendisi en ileri noktadan savunup uygulamasıyla sermaye düğün-bayramlarına çevrilmiştir. Hemen tüm AKP “iktidarı” döneminde ne sendikalı işçiler ne de memurlar enflasyonun üzerinde ücret/maaş artışı sağlayabilmişler, gerçekler ücretler azalan bir eğri çizmeyi sürdürmüştür. Zaten küçük bir azınlığın “ayrıcalığı” durumuna geriletilmiş kıdem tazminatıysa çoktan yük durumuna gelmiş ve kaldırılması tartışmaları başlatılmıştır.

 

İşçi, emekçi düşmanlığı ortada olan AKP ve hükümeti, ekonomik ve sosyal haklarına yönelik “en alt sınırı” tutturan bir politika izlerken, bu politikasını tamamlamak üzere işçi, emekçi örgütlenmesine ilişkin olarak da hak tanımaz/dağıtıcı bir çizgi izlemiştir. 12 Referandumu’nda “iki sendika hakkı” propagandası sürdürmüş olan AKP’nin hükümet ettiği dönemde işçi ve memur örgütleri olan sendikalar emek düşmanı saldırganlıktan nasiplerini almalarının yanında, işçilerin işten atılmadıkları hemen tek bir sendikalaşma girişimine tanık olunmamıştır. Hükümeti döneminde AKP, sendikalı emekçi sayısını en alt düzeye düşürmek üzere elinden geleni yapmıştır.

 

Sendikal örgütlenme hakkını tanımayan, işçi ve emekçiler açısından bu en önde gelen demokrasi talebini ayaklar altına alan AKP’nin ülkenin belli başlı iç ve dış sorunları karşısında demokratik bir tutum alması olanaksızdı ve almadı.

 

Afganistan işgaline katılımdan tutun, Libya’ya yönelik emperyalist koalisyon içinde yer alınmasına kadar emperyalist çıkarlar ve zorbalığa bağlanan politikalar izleyen AKP, Mısır’dan Tunus’a Arap ayaklanmalarında yine özellikle Amerikan emperyalist hesaplarına uygun davranıp o doğrultuda politikalar geliştirmiş, bu açıdan en uç noktaya Suriye’ye ilişkin politikalarında varmıştır. “Komşularla sıfır sorun”dan geriye kalan, “sıfıra sıfır, elde var sıfır”dır.

 

Dışarıda şiddet ve savaş politikası izleyen AKP içeride de aynı politikayı izlemiş; işçi ve emekçilere yönelik (sınıf mücadelesinin düşük seyretmesi nedeniyle açık teröre dökülmemiş ama içerik bakımından) şiddeti (hak tanımama, mücadelelerini gaz bombası, cop vb. türü uygun silahlarla bastırma) Kürt halkı söz konusu olduğunda açık terörcü niteliğe büründürerek göz açtırmamacasına sürdürmüştür. Sorunun çözümü, laf yuvarlamaların ardından, Cumhuriyet dönemi boyunca başlıca generaller tarafından sadece zora dayalı olarak uygulanagelen inkarcı politika ve tutuma bağlanmıştır. Artık yalnızca operasyonlar ve bombalamalar vardır ve AKP, Kürt sorununda adım atmak için “terör örgütünün silah bırakması”nı ön şart sayma noktasındadır.

 

Tüm laf cambazlığı ve örneğin “demokratik açılım” vb. türden spekülasyonlara karşın Kürtler bakımından AKP politikasının özü olan inkarcılık, Alevilere yönelik olarak da aynısıyla uygulanmış, Kürde Türklüğün dayatılması gibi, Alevi’ye de Sünniliği dayatmıştır.

 

AKP Hükümeti, hak arayan herkese saldırmaktadır. Gence, bilim insanlarına, hak bile aramadan yanlıca mesleğini yapmaya uğraşan gazetecilere, avukatlara.. herkese, ama herkese saldıran AKP, emperyalist efendileriyle yerli tekelci burjuvazi için tam bir “dikensiz gül bahçesi” yaratmaya uğraşmış ve epey bir mesafe de almıştır.

 

Uzatmaya gerek yok! Ancak önemli olan şudur ki, kuşkusuz eksik bırakılarak sayılmış olan politika ve uygulamalarında AKP, “partizanlık”, “kendine Müslümanlık” vb. türü yönelimlerin ötesinde bütün olarak uluslararası ve yerli tekelci sermayenin çıkarlarını esas almış, bu çıkarları gerçekleştirmek üzere çalışıp didinmiştir.

 

Öte yandan sermaye ve hükümetin saldırılarının içeride ve dışarıda olumsuz sonuçları hızla birikmekte ve içeride ve dışarıda “açmazlar” artmaktadır. Bolu Gerede’de bir anda sokaklara dökülen binlerce saya işçisiyle, yine bir anda Türk Metal’den Birleşik Metal’e sendika değiştiren binlerce metal işçisi, sermaye ve hükümetin içerideki saldırganlığının ürünlerinin göstergeleriyken, bir keşif uçağının düşürülmesiyle Suriye’yle savaşın eşiğine gelinmesi, ama Rusya vb. etkeni ve bölgedeki dengeler nedeniyle “aşağısı sakal yukarısı bıyık” misali günlerdir laf üretilmekten başka şey yapılamaz oluşu dışarıya yönelik saldırganlığının ürünlerindendir.

 

Özetle, içeride ve dışarıda tekellerin ve emperyalist efendilerin çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik politikalar AKP’yi yıpratmaya başlamıştır ve bundan, en azından olası istikrarsızlıklar vb. türünden sermayenin payına düşenler de olabilecektir.

 

 

***

 

 

AKP’nin şüphesiz ki asıl misyonunu oluşturan, sosyalizmi püskürtmesinin ardından üstlenmek zorunda kalmış olduğu çok sayıda masraflı “gider kalemi” gereksiz hale gelmiş olan uluslararası sermayenin “yeni” neoliberal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ekonomik, sosyal, siyasal vb. dünyevi saldırıların, emeği ve tüm ezilen kitleleri hedef alan içeriği ve isyan ettirici katlanılmaz gerici sınıf niteliği nedeniyle hoşnutsuzluk ve tepkilere yol açması kaçınılmazdır ve öyle olmaktadır. Hiçbir örtü kullanılmadan ve katlanılmasını sağlamaya yönelik güçlü halüsinasyonları yardıma çağırmadan, “çıplak”, dolayısıyla kolay görünür oldukları durumda, işçi ve emekçilere –yaşamı haram etme de içinde– akla gelen her şeyi reva görerek büyük burjuvazinin çıkarlarını gerçekleştirmeyi amaçlayan bu dünyevi saldırılara katlanacak kitleleri bulmak sadece zor değil, hatta olanaksızdır. Üstelik bir de, bu kitleleri dış politika amaçlarıyla yedeklemek gibi bir sorun da vardır ki, içte olduğu kadar dışta da, “işler”, izlenen saldırgan politikalar nedeniyle sarpa sarmaktadır.

 

Binlerce yıldır sömürücü sınıfların egemenliklerini sürdürmek için, başlı başına bir “ağırlık” olan sömürücü varlıklarıyla gözlerini doyurmak ya da çıkarlarını en ileriden gerçekleştirmek üzere attıkları ve atacakları adımları olanaklı kılabilmek üzere, kullandıkları iki temel yöntem olagelmiştir. Lenin’in Hıristiyan ülkeleri göz önünde bulundurarak “cellat ve papaz” olarak tanımladığı bu iki temel boyun eğdirme yönteminden biri zor, ikincisiyse iknaya yöneliktir.

 

Herhangi ideolojik, kültürel, ahlaki ve tümünden süzülmüş özel biçim olarak, insanın aczinin doğrudan ürünü dinsel önyargılar, kuşkusuz maddi dayanakları olan manevi etkenler, sömürücü sınıflar lehine bilinçsizlik durumu ve yanılsama yaratarak sömürülen kitlelerin rızasını sağlayıcı değer taşır ve egemenler tarafından bu amaçla tepe tepe kullanılırlar. Sömürülen, ezilen kitlelerin sömürülmelerine hiç değilse sessiz kalmaları sonucunu üretmek üzere rızalarını garanti edici en etkili ve bilinen “değer” dinsel içerikli olanlardır, dindir. Boşuna “din afyondur” denmemiştir; “ırmaklarından Kevser şerbetleri akan”, Huri ve Gılmanlara varıncaya dek hiçbir şeyin eksik olmadığı “bolluk”un dünyası olarak “öte dünya”yı işaret ederek, (dün feodal aristokrasinin, bugün) kapitalistlerin mülklerine geçirdiklerinden geriye nefes alacak bir yer bile kalmayan, nedenini bir türlü çözümleyemedikleri –kavranması sınıf bilincini gereksinen– sermayenin “kör egemenliği”nin geçerli olduğu gerçek dünyadaki sömürülmeleriyle başlarına bela olan yokluklara katlanmalarını isteyen din, kuşkusuz yüksek değerli bir yatıştırıcıdır ve bu niteliğiyle her gerici burjuva rejimi ve partisi tarafından, burjuvazinin gerçek dünyadaki egemenliğinin koşullarını kolaylaştırıp garanti etmek üzere yardıma çağrılmıştır, çağrılmaktadır. AKP de aynı şeyi yapmaktadır. Dini yönelimleriyle bunu genel olarak yaparken, sömürülen ve ezilen kitlelere yönelik olarak izlediği bunca saldırgan politikanın bu kitleleri kendisinden uzaklaştırıcı sonuçlarının belirtilerini görmeye başladığında, günümüzde dine ve dini değerlere özel olarak sarılır olmuştur.

 

Türban sorunu, AKP’nin baştan beri kullanageldiği “dini değerler”e örnektir. Ancak yakın zamanlardaki dini performansı göz önüne alındığında, AKP, türbanın kullanılmasını defalarca geride bırakmıştır.

 

Şimdi üstelik burjuvaziyi koruyup rahatlatmak üzere ona yönelik sınıf kini yerine geçirilmek üzere “kindar”lığı da vurgulanarak “dindar gençlik yetiştirme” nutukları atılmaktadır. Sadece nutuk olsa neyse, ama sermaye için eğitilmiş nitelikli işgücü yaratılmasını hedeflemesi yanında uysallaştırılmış, itaatkar gençlik yetiştirmek üzere dindarlaştırmayı da amaçladığı tartışmasız olan “4+4+4”lük eğitim yasası çıkarılarak bu yönde ciddi bir adım atılmıştır. Bununla kalınmamış, bir ek maddeyle, şimdilik seçmeli ders olarak “Peygamberimizin hayatı” ve “Kur’an” da eğitim müfredatına eklenmiştir. Yetmemiş, okul puanı sonunda düz okullarla eşitlenerek İmam Hatipler yaygınlaştırılmış, sadece İstanbul’da merkezi yerlerdeki 80’e yakın okulun önümüzdeki ders yılı için imam hatipleştirileceği açıklanmıştır.

 

Başbakan’ın, sanki, Uludere konusunda bir çıkar yol bulamadan sıkışıp kaldığı gündemi değiştirmek üzere bir gecede bulup çıkardığı bir “uyanıklık” görüntüsü veren Kürtaj yasağının “her kürtaj bir Uludere’dir” söylemiyle tartışma masasına sürülmesi bu kapsamdadır. Başbakan gerçi AKP Kadın Kolları’nın 3. Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Biz, siyasi rant peşinde değiliz. Bizim tek hesabımız var, bu millet muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkacak, çıkmalıdır. Bunun için de genç, dinamik nüfusa ihtiyacımız var. Bilesiniz ki, insan ekonominin temelidir, insan varsa sermaye, emek var, insan varsa tüketim, üretim var. İnsan yoksa bunların hiçbiri yok. Onun için çok gayret edeceğiz, genç nüfusu artırmanın gayreti içerisinde olacağız. Aksi takdirde 2037’de ihtiyar bir nüfusla gerilemeye başlarız…” sözleriyle gerekçelendirmekteydi yasaklamayı; sözde pek insancıldı, sermayeyi değil, insanı üstün tutuyordu vb., ama asıl olarak, büyük sermayenin çıkarları gereği büyük bir yedek işçi ordusu sağlayacak “genç, dinamik nüfus” öngördüğünü söylemekteydi. Elbette, sermayenin, genç nüfusa ve esasta emeği ölesiye rekabete zorlayacağı dev bir işsizler ordusuna ihtiyaç duyduğu ve sonuçta bir “nüfus politikası” olarak çok çocuk ve engelleyicisi olarak kürtaj vb.’nin yasa dışına itilmesinin sermayenin bu ihtiyacına denk düştüğü tartışmasızdır; ancak tabii ki tekellerin partisi olan ve onların ihtiyaçlarını karşılamaya soyunan, ama özellikle sömürülen ve ezilen yığınlara yönelik saldırgan politikasının faturası bu yığınlar indinde inandırıcılık ve dolayısıyla destek kaybı olarak önüne gelmeye başladığı son aylarda AKP’nin kürtaj tartışmasını gündeme getirmesindeki hareket ettiricisinin uzun vadeli yedek işçi ordusu yaratma yönelimi olmaktan çok, dinsel değerlerin kullanılmasıyla tabanındaki oynamaların önüne geçmek ve din propagandası aracılığıyla kendisini hedef almaya başlamış hoşnutsuzlukları yatıştırmak olduğunu düşündüren pek çok neden vardır.

 

AKP’nin zayıflama belirtileri karşısında güncel ihtiyacının dini ve dinsel değerleri yatıştırıcı olarak kullanmak olduğu ve eğitimden nüfus ve kürtaj sorununa, yeniden ve tamamen yasalaştırılan imam hatiplerin yaygınlaştırılmasından orduda inançların sorun olmaktan çıkarılmasına, Taksim’in ardından kimsesiz Çamlıca Tepesi’ne camiden tiyatro ve operalara mescide kadar bu yönde atak üstüne atak tazelemekte olmasından bellidir. Çamlıca Tepesi’ne cami ya da tiyatro ve operalara mescit yapılmasının ya da “seçmeli dersler”in sermayenin herhangi doğrudan çıkarıyla ilgisinin kurulamayacağı, ama bu “önlemler”in, harekete geçirilip etkisi pekiştirilecek dinin yatıştırıcı işlevinin sermayenin genel olarak ve dinî dolayımla egemenliğini sağlam tutmayı sağlayan güç verici sonuçlarını derlemeye matuf oldukları söylenmelidir.

 

Buradan, “öte dünya”nın şeriatçı partisi olduğu sonucu çıkarılamayacağı tartışmasız olan AKP’nin, öte yandan saldırılarını örtmeye, kitlelerin hiç değilse dinsel saiklerle rızasını almaya ihtiyacı olduğu, bu amaçla zaten dini akımlar ve tarikatların “içinden” gelmeliğiyle iyi bildiği dini, dinî mantığı ve değerleri –örneğin merkez burjuva partilerle kıyaslandığında çok daha– inandırıcı/ikna edici biçimde kullandığı; üstelik bu ihtiyacın yalnızca AKP’ye değil, ama günümüzde bu partinin temsil etmesi dolayısıyla sermayeye de özgü bir ihtiyaç olduğu ve giderilmesinin hem AKP’yi hem de sermayeyi “rahatlatacağı”/rahatlattığı ortadadır. Zorun yanında “imam”, sermaye ve hükümetin sömürülen ve ezilen yığınlar karşısında her sıkıştıklarında özellikle başvurdukları iki temel egemenlik yöntemidir.

 

 

***

 

 

Geriye, dine ve dinin kullanımına karşı mücadele; devlet açısından dinin “özel sorun” oluşu olarak laiklik, laiklikle demokrasi ilişkisi, laikliği amaçlamayan bir demokrasi mücadelesinin varsayılamayacağı ve laik devletin din karşısındaki tam tarafsızlığı, dinsel herhangi süreçlerin devlet tarafından düzenlenemezliği, devletin Diyanet vb. türü kurumlarıyla dini örgütlemeye yeltenmesinin dincilik ya da laikçilik olarak laiklikle ilgisizliği, sosyalist parti açısındansa dinin “özel sorun” olmadığı/olamayacağı, işçi ve sosyalist partilerin inançlı üyeleri olmasının anlaşılmaz bir yanı olmamasına ve bu partiler sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını görmezden gelerek dine karşı savaş açmak ve işçi ve emekçi kitlelere dinsizliği dayatmak gibi anarşist tutumlardan uzak duracak olmalarına karşın, materyalist partiler olarak, dinsel idealizmi eleştirmezlerse görevlerini yapmış sayılamayacakları türünden konular kalmaktadır. Türkiye ve AKP özelinde bu konuları önümüzdeki sayıda ele alacağız.

Gericilik.. Darbeler ve darbecilik…

Şubat’ın ikinci yarısından itibaren başladı ve neredeyse Mart boyunca sürdü. 28 Şubat ve ardından 12 Mart üzerinden yürütülen bir darbe ve darbecilik “tartışması” hemen tüm gazete ve özellikle TV kanallarının belli başlı tartışma programlarının konusuydu.

Fazlasıyla amiyane ele alınmış, ciddiye alınabilir bir argümana dayandırılmadan, salt ideolojik “ben dedim, oldu” içerikli atıp tutmalarla dayatmaların yanı sıra pohpohlanmış yine salt ideolojik karakterli önyargılarla beslenip popüler kılınmış bir zemine oturtulmuştu.

Aslında ortada “tartışma” da yoktu.. Ya da tek taraflı bir tartışma yaşanmaktaydı. “Dişe dokunur” söz söyleyeceklerin sesinin duyulmaz kılınması hemen neredeyse başarılmış; yakın zamanda “kürsüleri”nden edilen az-çok demokrat liberal “dengeleyici” pozisyonlarda duranların da, zaten öteden beri seslerine ilgi gösterilmeyenlerin yanına itilip seslerinin kısılmasıyla “ana akım medya” denen gürültü çıkaran aygıt çoktan tek yanlılaştırılmıştı. “Büyük” ve “ulusal” kanallarla yine yüksek tirajlı “büyük” ve “ulusal” yazılı basın, “muhalif” diye, “majestelerinin muhalefeti” türünden olanlar dışında kimseye tahammül göstermiyor.. Liberal içeriğiyle bile olsa az-çok muhalefet eden/edebilecek olanların bile kalem ve mikrofonları ellerinden alınıyor.. Eskiden 28 Şubatçıları desteklemiş olan anlı-şanlı medya ünlüleri, yaptıklarından nadim olmuş halde başları önde sessizliği tercih ediyor, ağızlarını açtıklarındaysa spordan, şaraptan falan söz ediyor, zülfüyara dokunmaktan kaçınıp, tartışmalara katiyen katılmıyorlardı. Hoş, zaten katılsalar, söyleyecekleri laf da yoktu.

En azından birkaç yıllık uğraşın ürünü olarak hegemonik bir üstünlük çoktan sağlanmıştı. Hegemonya, “ortalama bilinç”ten hiç değilse hareket ediyor görünmeyi başardığı için yeterince güçlüydü: Hele “darbe karşıtlığı”nın bunca pirim yaptığı ortamda, zilli darbeciler bir yana bırakılırsa, “darbe kötüdür” postulatını benimsemeyip reddedecek kişiye rastlamanın kolay olmadığı/olmayacağı tahmin edilebilir şeydir.

*

Evet, Türkiye’de darbe ve darbecilik, hele her yenilik ve yenilenme, ilerleme girişiminin de “üstten” geldiği göz önünde bulundurulduğunda üstelik neredeyse “ilericilik”, “ilerlemecilik” bile izafe edilerek, uzun yıllar övgüyle baş tacı edilmiştir. “Atatürkçü düşünce sistemi” olarak formüle edilen, örneğin Evren’in 12 Eylül faşist darbesiyle “demokrasiyi rayına oturtma”ya girişirken, “zamane Kemalizmi” ya da “çağdaş Kemalizm” olarak, Anayasasında anti-komünizm ve “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük”çülük vurgusuyla tanımladığı yücelti, evet, çok az kişinin tepkisini çekmiş ve genel bir kabul görmüştür.

Ve evet, Türkiye Cumhuriyeti, Kemalist “üsttenci”, kitlelerden kopuk, halka rağmen/halk adına ilericilik/devrimcilik içerikli bir girişkenliğin ürünüdür. Ve yine evet, zincirlerinden boşanmış tüm gericilik, süreç içinde tüm ilerici devrimci yönlerini yitirerek emperyalizmle birleşen ve gericileşip karşı devrimin başlıca dayanağı ve yönetici gücüne dönüşen Kemalizmden feyz almış, ona bağlanmış ya da takiyyeci siyasal İslami akım örneğinde olduğu gibi hiç değilse bağlanmış görünmüştür.

Ve tartışmasızdır ki, başlangıcı üst tabaka devrimciliği ve vardığı yer ya da güncelliği tekelci burjuva gericiliği olan Kemalizm, tüm gelişme süreci boyunca “üsttenci”, “yukarıdancı” olmuş, her halükarda “yukarıdan” darbesini vurarak yolunu açmış, ilerlemiştir. Politik yöntemi, devrimci olduğunda bile “üst tabaka devrimciliği”nde yansıyan sınıf karakterinin doğrudan bir sonucu olarak, hiçbir zaman “aşağıdan”, halkı kazanarak, halkla birlikte yürümek olmamış; şekillenme koşullarını veren Halife-Padişah’ın işgalci emperyalistlerle işbirliği ve ona karşı mücadele zorunluluğu, konjonktürel açıdan, halkla en çok içli-dışlı olduğu ve yoksul halk yığınlarını savaşa sürmek için örgütlemek durumunda bulunduğu şartlarda bile “halkın arkasından iş çevirme” ve yedekleyerek peşinden sürüklemeyi içeren bu üst sınıf tutumunu beslemiştir. Örgütleriyle katmak yerine, –“aşağı” sınıflardan, emek yığınlarından duyduğu ölesiye korkuyla ellerinde güç ve yetki birikimini önlemek üzere– halkı tüm siyasal süreçlerden dışlayarak, üstelik halk üzerinde geleneksel önyargılarla beslenen dinsel bir etkiye sahip olan Halife-Padişahın emperyalizm işbirlikçiliğine dayalı egemenliğinin üstesinden gelmek –bu, demokratik bir yöne sahip olmayan Kemalist anti-emperyalizmi tanımlayan başlıca şeydi. Ama işte bu karakteri, zaten “üst tabakaların” olan Kemalizmi, hep “üste”, daha çok “üste” çekti. Halksız ya da halka –vergi verme ya da genellenirse ağır sömürü koşullarında çalışıp üretme dışında– yalnızca asker olma ve ölmenin düştüğü milli devrimcilik de süreç içinde –emperyalizmle birleşmeye bağlı olarak– ömrünü tamamladığında, genel bir gericileşmenin yanı sıra, geriye, sadece “yukarıdancı” yöntem olarak, darbecilik kaldı.

Ve yöntem, hemen her on yılda bir kullanılarak ilerlenildi. Öyle ki, darbe ve darbecilik, sadece bir yöntemden ibaret kalmadı; burjuva gelişme koşulları “yukarıdan” bürokratik dayatıcılığın zeminini aşındırdıkça, kendi maddi ve manevi dayanaklarını tahkim ederek kurumsallaştı. Örnekse, darbe dışında Anayasa yapılamaz, böyle bir şey tahayyül bile edilemez oldu. Orduya Cumhuriyeti koruyup kollama görevi çıkaran İç Hizmetler Yasası’nın 35.’inci maddesi yüceltilerek neredeyse anayasalardan önce geldi. Milli Güvenlik Kurulu, Bakanlar Kurulu ya da TBMM’nin de önüne geçirilerek, ülkeyi yöneten asli fiili güç ve orada kaleme alınıp “gizli Anayasa” da denilen kırmızı kitapçık ülkenin gidişatını belirleyen temel belge kılındı.

Öte yandan başlıca dayanak, ülkenin en mutena yerlerinde kurulu kışlaları, eğitim ve dinlenme kampları, hava ve deniz üsleri, cephanelikleri türünden maddi eklentileriyle birlikte halktan kopuk organize özel silahlı birlikler toplamı olan, elinde silah sürekli ordu, Amerikan eğitiminden geçirilmesinin sistemleştirilmiş oluşu, askeri-sınai yatırımlar, yatırımcı sermaye şirketi OYAK tarafından sağlananlar türü ayrıcalıklarla kastlaştırıcı bir kategori olarak Orduevleri ve lojman vb. olanaklarından yararlanan subay(özellikle general)-kapitalistleriyle militarizm, öncelikli olarak, maddi toplumsal bir olgudur. Sözde darbe karşıtlığıyla demokrasi sahtekarlığı yapmakta olan kimsenin üzerine tek bir olumsuz söz söylemediği gibi, “kahraman ordumuz” söylemiyle “kahraman polisimiz”le birlikte övgüler dizdiği bu elle tutulur ürküntü yayıcı devasa maddi güç, şüphesiz ki manevi güçlerle de donatılıp tahkim edilmiştir. Doğrudan maddi gücünden türeyen bir korku salıcılık ve özenti teşvik ediciliğin yanında, bu manevi güç, tarihsel toplumsal koşullardan da süzülüp birikerek gelmekte; (yanlarına başka etkenlerin de eklenebileceği) dini etkilerle güçlendirilmiş güce tapmacılığın biat kültüründen, “ordu-millet” inanışı ve yol vericisi olan –barbarlıktan gelme olduğu kadar, okulda, kışlada, camide, aile içindeki pratik ve eğitimle beslenen– şiddete yatkın oluştan, yakın tarihi damgalayan Kemalizmin doğuşundan itibaren orduya dayalı ve bürokratik niteliğinden, Kurtuluş Savaşı’ndan başarıyla çıkarak sağladığı moral üstünlük ve “kurtarıcı” misyonunun kitlelerde yarattığı genel hayranlık ve bunun bilinçli olarak pompalanmasından beslenmiştir. Ve üstelik maddi ve manevi var edici ve geliştirici koşul, dayanak ve dinamikleri kesinlikle askeri alanla, militarizmle sınırlı olmamış, her daim “sivil” alandan, yalnızca militarizmle etle tırnak gibi ayrılmaz olan bürokrasiden de değil, ama, öncesi bir yana bırakılırsa, Cumhuriyet’le birlikte burjuva ilişkilerinin bütününden, güçsüzlüğü ve dayanağını ve palazlanması için ihtiyaç duyduğu olanakları devlette aramasıyla (kuşkusuz aradığını hep bulmuştur) burjuvazi ve kapitalist ekonomiden, sadece kopuk olmakla kalmayıp çıkar ve talepleriyle bütünüyle karşısında konumlandığı halk ve çeşitli kesimleri karşısındaki “süngüsü”ne hep ihtiyaç duyduğu devlet ve başlıca kurumu olarak ordunun yücelticisi/övgücüsü olagelmiş burjuvazinin istisnasız hemen tüm temsilci ve sözcülerinin bu zayıflığından, “kurtarıcılığı”nın yanında Kürt düşmanlığına ram olmuş milliyetçi, Hıristiyan Ermeni, Rum vb. azınlıklar karşısında Müslüman Türkün önünü açmasıyla biat etmesini sağladığı dinci akımlarından… hasılı –işçi ve emekçilerle sık sık isyan eden Kürtler bir yana bırakılırsa– tümüyle “sivil toplum”un yaltakçılığından beslenmiştir. “Şimdiye kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz” diyen TİSK Başkanı Halit Narin’in 12 Eylül karşısındaki aşağılık tutumuyla kaç kez “şapkasını alıp gidip gelen” Demirel’in ibretlik 28 Şubatçılığı ve ardından “ordu göreve” sloganıyla “Cumhuriyet Mitingleri”nin darbe çağrıcılığı farklı dönemlerden sadece üç örnektir, ama “sivil”in asker karşısındaki tutumu açısından kararlaştırıcı ve öğreticidirler.

Özetle, Türkiye’de bürokratizm ve militarizm gibi belli başlı dayanaklarıyla darbe ve darbecilik küçümsenmeyecek bir güce sahip olagelmiştir. Tartışılır yanı yoktur.

 

*

Ancak, yine tartışılır yanı olmayan bir diğer gerçek, “Kemalist bürokratik diktatörlüğün yıkılması”, “askeri vesayet rejiminin tasfiyesi” iddialarıyla “derin demokrasi”ye ulaşıldığı ileri sürülerek, artık darbelerin önünün alındığı ve modern ya da post-modern darbeciliğin sonunun geldiği/getirildiğinin ilan edilmesinin propaganda ve spekülasyondan ibaret olduğudur. Herhangi bir “diktatörlük”ün yıkıldığı yoktur. Sınıfsızlaştırılmış bir bürokrasiye izafe edilen “bürokrasinin diktatörlüğü olarak Kemalist diktatörlük” kavrayış ve formülasyonu kuşkusuz doğru değildir. Burjuvazinin olmadığı koşullarda bürokrasinin egemenliği olarak varolduğu ve bir de üstelik “burjuva yaratma”ya giriştiği ileri sürülen “Kemalist diktatörlük” algısı gerçeğe uymamakta; iktisatla siyaset, ekonomik alt yapı ile siyasal üstyapı arasındaki ilişkiyi tepetakla ederek “baş aşağı” kurmaktadır. Kemalist diktatörlük, bir burjuva diktatörlüğü olarak, Cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde biçimlenip gelişen sınıf diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Bu baş aşağı algıyla karakterize “bürokratik diktatörlük”e gönderme yapan “askeri vesayet” ve “askeri vesayet rejimi” tanımları da, bu nedenle problemlidir.

Askerlerin, doğru deyimiyle militarizmin, temsilci ve sözcüleri olarak ordu şeflerinin, generallerin Türkiye’de, yalnızca Cumhuriyet’ten bu yana değil, ama konumuzu sınırlayacak olursak bütün Cumhuriyet dönemi boyunca, kuruluştan günümüze devlet işleriyle dolaylı-dolaysız ilgilendikleri, yürütmesinde işlevsel oldukları, ötesine geçerek, devlet yönetiminde ciddi bir ağırlığa sahip oldukları bilinen şeydir. Askerlerin bu ağırlığı, sadece rejim bakımından da değil ama devletin bütün örgütlenmesi ve işlerinin yürütülmesi bakımından da geçerlidir ve “askerler” yalnızca rejimin değil ama devletin de karalaştırıcı yönlerinden birini oluşturmuş, devlet yapılanmasında küçümsenmeyecek bir ağırlığa sahip olagelmişlerdir. Militarizmin, bürokrasiyle birlikte, burjuva devletlerin iki temel kurumundan biri oluşu hatırlandığında, bunda şaşılacak şey olmayacaktır. Hele emperyalizm dönemiyle birlikte, mali sermaye ve tekellerin egemenliği koşullarında her burjuva devletin oligarşik bir karakter kazandığı ve burjuva egemenliğinin ekonomik, siyasal ve askeri tüm belirgin yönlerinin güç sahibi en irilerinin kişisel bakımdan da birbirleriyle kaynaşma ve hemhal oluş içinde, oligarklar olarak, bu egemenliğin dizginlerini ellerine almış oldukları akla getirildiğinde, şüphesiz tekellerle bağlantısı içinde, militarizmin kapitalist ülkelerde öne çıkıp ağırlık kazanmış olmasına hiç hayret edilmeyecektir. Üstüne bir de dünyanın paylaşılması için rekabeti, sadece tekellerin değil, ama küçük ve orta boy işbirlikçi müttefikleriyle birlikte büyük emperyalist devletlerin birbirlerinin boğazına sarılmaya hazır oluşlarını, buradan kaynaklanan yayılmacılığı ve ordulara ve silahlanmaya olan ihtiyacın büyümesiyle birlikte ekonominin askerileştirilmesini eklersek, devlet yönetiminde militarizmin ya da askeri şeflerin, generallerin ağırlık kazanmalarının tamamen doğal olduğunu düşünebiliriz. Türkiye’de bu ağırlık, tarihsel geleneksel nedenlerle de perçinlenmiştir.

Ama geriye yine de “doğal” olmayan bir şey kalmaktadır: O halde devlet yönetimine ilişkin her şey tamamen yerli yerinde midir, askerlerle siviller arasındaki ilişki olağan burjuva devletlerdeki gibi midir, eğer öyleyse son yılların darbe ve darbecilik tartışmaları niçin ve nereden çıkmaktadır?

Türkiye’de darbe ve darbecilik tartışmaları kapsamında son yıllarda yaşananların devletin sınıf niteliği ve özüyle bir ilgisi olmadığı kadar biçimiyle de bir ilgisi bulunmamaktadır. Eskiden de, “askeri vesayet rejiminin tasfiye edildiği” iddiası ileri sürüldükten bu yana da, devlet, niteliği itibariyle sömürülen sınıflar üzerinde baskı aracından başka şey olmayan bir burjuva diktatörlüğüdür, özü şiddettir ve demokratik bir biçime sahip olmamıştır, bugün de sahip değildir. Ne eskiden “Kemalist bürokratik diktatörlük”tü, ne de bugün “bürokratik” biçiminden kurtulup “diktatörlük” de olmaktan çıkarak, ne demekse “demokrasi”ye, hatta “derin demokrasi”ye evrilmiştir!

Türk devletinin bir bürokratik yönü ve karakteri hep olageldi; çünkü içinden geldiği Osmanlı merkezi feodal ve askeri niteliği belirgin bir diktatörlüktü. Üstelik parçalanmış Osmanlı ordusunun kalıntılarının yeniden organizasyonu ve inisiyatif almasının ciddi etkide bulunması ve önderliğin buradan gerçekleşmesiyle başarıya ulaşan Kurtuluş Savaşı’yla gelenek eksilmedi, ama çoğaldı; yeni Türkiye’nin kuruluşu da bu inisiyatifin damgasını taşıyarak gerçekleşti ve Türkiye kapitalizmi bürokratik bir kapitalizm olarak gelişti. Neoliberal politika ve uygulamalarla özelleştirmeler ve sair teşvik ve kolaylıklarla devletin küçültülmesi ve kapitalizmin devletçi karakterinin törpülenmesi, her şeyi devlet kademelerinin çarklarına sıkıştırarak ömür törpüsü bir hiyerarşi ve kırtasiyecilikle yürütmeye alışmış askeri ve sivil bürokrasi etkinlik alanını daraltıcı bir etkide bulundu kuşkusuz. Buradan “asker ağırlığı” olarak sözü edilen şey de nasibini aldı. Ancak bu “bürokratik diktatörlüğün yıkılması” ve “demokratikleşme” ya da “demokrasiye geçiş” olarak tanımlanan propagandif tanımlamayı doğrulamadı. Bürokrasi de yerli yerinde kaldı, militarizm de. Değişen, asıl olarak kişiler oldu; generaller birbirleriyle yer değiştirdiler.

“Ağırlık kaybı”, şüphesiz askerin “safra atması”ndan fazla şey olarak gerçekleşti. “Doğal olmayan” askeri şeflerin abartılı ağırlıklarıydı ki, tarihi köklere sahip geleneksel tutumlarıyla misyonları olandan fazlasını istiyor ve hemen daima alıyorlar; kendilerini devletin asli sahibi sayıyorlardı. Devlet demek ordu demek, ordu demek onlar demekti! Devlet örgütlenmesinde tuttukları yer ve yönetiminde sahip oldukları ağırlıktan yansıyan bu tutum, aslına bakılırsa, tamamen doğaldı. Devlet tarihsel olarak biçimlenmiş ve doğallıkla eldeki malzemenin şekillenmesiyle oluşmuştu. Bu şekillenme, üstelik tekeller ve emperyalizm koşullarında bir yandan toplumsal yaşama da yansıyan ekonominin askerileştirilmesiyle perçinlenmişti de. Hele NATO’ya giriş ve “hür dünyanın bir parçası ve kanat savunmacısı” olarak anti-komünist pozisyon alış tuzu-biberi olmuştu.

Sonra? Sonra ne bürokrasi ne de militarizme olan ihtiyaç azalmamıştı. Hem emperyalist efendilerin, hem de işbirlikçi tekelci burjuvazinin bu ihtiyaçları bakiydi. Ne denli “devletin küçültülmesi”nden söz ederlerse etsinler, bu sadece ve sadece kâr içindi. Kamu malları olan yatırımların, madenler ve sair yerüstü ve yeraltı kaynaklarının talanına yönelik özelleştirmeler vb. üzerinden tatlı kâr olanaklarının çoğaltılmasına ilişkindi. Ama emperyalistler ya da işbirlikçilerinin, devletin – başta finansmanını sağlamak üzere vergi toplama gelmek üzere– olmazsa olmaz işlevleri ve günlük işlerinin yürütücüsü “atanmışlar” aygıtı olan bürokrasiyle en başta halk karşısında “güvenlik” sağlayıcı atanmışlar aygıtı olan sürekli ordu ve başlıca bu ikisinden oluşan devlet makinesine artık ihtiyaç duymaz olabileceklerini ileri sürebilmek için hiçbir şey bilmemek gerektir.

Ama dünya değişmiş, koşullar farklılaşmıştı. Konumuz değil, ama kısaca belirtelim ki, Sovyetler Birliği çöküp dağılmış, emek ve sosyalist harekete verilen tavizler toplamından başka bir şey olmayan “sosyal devlet” gereksizleşmiş, devlette “küçülmeler” olarak önceden yapılmaktan başka çare bulunamayan fazladan harcamalar kısılmaya, bir kısmı tümden kaldırılmaya başlanmış; emekçi kitleleri yatıştırmak için zorunlu görülerek “kamusal” ilan edilmiş bir dizi alanın yeniden “özel” olduğu ilan edilerek, kazanılmış haklarının ellerinden alınmasına girişilen sömürülenlerin işsizlik ve yoksullaşmasındaki artış rağmına eğitim, sağlık, hatta su kaynakları kapitalistlerin tatlı kâr alanlarına dönüştürülmekteydi. Farklılaşma, sadece iktisadi ve sosyal alanla sınırlı kalmamakta, ama buradan yansıyarak siyasal stratejik alan da değişikliklerden nasibini almaktaydı. Örnekse artık “yeşil kuşak”a ihtiyaç kalmamıştı; yeşille kuşatılacak Sovyetler artık yoktu çünkü…

“Yeşil kuşak” ihtiyaç olmaktan çıkmıştı, ama “yeşil”e olan ilgi azalmak bir yana artmıştı. Kapitalist emperyalizm karşısında revizyonizme batsa ve “sosyalizmi” ancak biçimsel kalıntılarında varlığını sürdürüyor olsa da Sovyetler Birliği’nin durduğu, Baas örneğinde olduğu gibi milliyetçiliğin bile Sovyetler’le müttefiklik ilişkisiyle bağlantısı içinde “sosyalizm”e bulanarak şekillendiği uluslararası koşullarda, sosyalizme ilgi duyan ezilen ulusların kurtuluş hareketlerinin anti-emperyalizminin yerini, üzerinden “Medeniyetler Çatışması” içerikli teoriler de uydurulan ve tek kutuplu olmaktan çok kutuplu olmaya bir gelişme içinde olan emperyalist dünyada mayalanmakta olan yeniden paylaşım kavgasının başlıca alanı durumundaki Avrasya’da yaygın İslam’ın radikalleşmesi ve anti-emperyalizmin ideolojik gericilikten gelen bütün zaaf ve karmaşası içinde buradan biçimlenmesi almaktaydı. Başta ABD, Batılı emperyalistlerin stratejik değer yüklediği bir yönelim, İslam’ı “radikal” ve “ılımlı” olarak bölüp, ikincisini birincisine karşı yedekleme tutumu oldu. İşbirliğine hazır olmakla kalmayan, büyük ölçüde kendi kucağında gelişmiş/geliştirilmiş “ılımlı İslam”a olan Amerikan emperyalizminin ihtiyacı, konumuz açısından, Türkiye’nin NATO’ya kabulünün ardından on yıllar boyunca süregelen olağanlaşmış siyasal ilişkilerde oynamalara kaynaklık etti.

Uzun yıllar generallerle, askeri ağırlıkları ve yöntemleriyle hiçbir alıp-veremediği olmayan, tersine West Point türü akademileriyle Panama’daki “eğitim ve tatbikat sahası”nda, NATO karargahlarında onlarla eğitim ve sınavlara tabi tutulmuş sağlam ve kalıcı ilişkiler geliştiren Amerikalı efendiler, farklılaşan koşulların gereği olan yeni politik çıkarlarıyla, buradan farklılaşan stratejik taktik pozisyonlarına, eski her halükarda gözde oldukları ve el üstünde tutularak “birinci keman”, hatta “orkestra şefi” olarak muamele görmeye alıştıkları işbirlikçi askeri şefleri ikna edip kazanmakta zorlandılar. Çıkar farklılığından değil, alışkanlığın gücünden ve algılama ve ayak uydurma yeteneksizliğinden, asıl zorlananlar, kuşkusuz eski “vur patlasın çal oynasın” rahatlığına ve kimseye hesap vermez-burnundan kıl aldırmaz havalarının sihrine kapılmış askeri şefler oldular. Bir eski MGK Sekreteri, örneğin, çıkıp havalı havalı sahte dolar bastırıp ABD’yi zora sokmaktan, Rusya ile “ilişkileri geliştirmek”ten söz edebildi ve tabii ekip değişikliği kaçınılmaz hale geldi.

Amerikalı efendiler, “ılımlı İslam”a olan ihtiyaçları çerçevesinde, çoktan bir yandan Fethullah Gülen Cemaati, bir yandan da AKP ile ilişkilenmişler; hatta Bekaroğlu’nun belki de doğru olabilecek, ama bizce kanıtlanmaya muhtaç iddiasına göre, –darbeciler farkında olsun ya da olmasınlar önemli olmadan– son başarılı darbe olan 28 Şubat’ı bile bu ikisinin önünü açmak üzere bizzat düzenletmişlerdi. Askeri şefler, şüphesiz yeteneksizliklerinin yanı sıra güncel olanlarla birlikte bir dizi tarihsel/geleneksel nedenlerle de AKP ile anlaşma içinde davranmaya yatkın durmayıp uyum sağlayamayınca on yılların ilişkileri sorunlu hale geldi. “Statükocu-değişimci” ya da “ulusalcı-neoliberal” vb. biçiminde tanımlanmış olan AKP-Fethullah bloğuyla askeri şefler arasındaki kavgada, militarizmle hiçbir sorunu olmamasına, tersine buna ve özellikle bölgede Türk Ordusu’na en çok kendisi ihtiyaç duymasına karşın, Amerikalı emperyalistler, “çuval geçirerek”, her dediklerine “tamam” diyen Erdoğan’ı şaşalı biçimde ağırlayıp, Fethullah’ı uzun süreli “misafir” ederek vb. tutumlarını ortaya koydular. Olmayınca, sadece kendilerinin sahip olabilecekleri dosya vb. belgeleri, hatta bilgisayar oyunlarıyla yapılmış eklerle yeniden düzenleyerek, “Balyoz”, “AKP’yi Bitirme Planı”, “İnternet Andıcı” vb. adlarla piyasaya çıkarıp, “baştan çıkmış” ve toparlama şansı kalmadığı görülen bir ekibi harcayarak, AKP’nin arkasında tavır aldılar.

Koşullardaki farklılaşma, “yeşil kuşak”ın yerini “ılımlı İslam”ın alması bağlamında değişikliğe götürmesinin yanında bir ikinci değişikliğin daha nedeni oldu ki, bu da konumuzla doğrudan bağlantılıdır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması, neoliberalizm ve “devletin küçültülmesi” yöneliminin eşliğinde bir yandan gereksiz hale gelen masrafların kısılması, bir yandan da devletin, amaca ulaşmak üzere her yol ve yöntemin meşru ve makbul görülmesinin sağladığı rahatlıkla baştan çıkmış ve “devletin çıkarları” yanında, “kirli işleri”ni finanse etme amacı çerçevesinde ona bağlanmışlığı iddiasıyla yeraltı”nın MAFYA vb. ilişkilerinin kullanılmasında “kendi çıkarlarını” da gözetir olmuş “derin” örgütlenmelerinin gözden geçirilip yeni koşullara uygun olarak yeniden yapılandırılması kapsamıyla bir değişikliği daha koşullamıştı. Hem masraflı oluşu, hem devlet adına, ama kendi çıkarlarını (da) gözetmek üzere hesap vermeksizin her istediğini yapabilme üstünlüğü, Sovyetlerle kavga döneminden miras, doğrudan NATO tarafından ve ona bağlı olarak gerçekleştirilmiş böyle bir örgütlenmenin, Gladio-Kontrgerillanın yeniden düzenlenmesinin gündeme gelmesi, bu örgütlenme, problem yaşanmakta olan eski askeri şeflerle dolaysız bağlı ve onların emirlerinde olması nedeniyle, kendiliğinden birinci değişiklik ihtiyacıyla ilişkiliydi ve ekip değişikliği, hatta buradan tutularak başlatıldı. Bu değişiklik sürecinde, daha duruşmaları başlarken, Türkiye’nin, yeni komutanları ve Avrasya’daki yeni kapışmaya yönelik yeni taşeron zihniyet ve politikasıyla yenilenmiş “Kontrgerillası”na kavuşacağı, Ergenekon Davaları, “demokrasi” ve “derinleştirilmesi”nin unsuru olarak değil, ama buradan gündeme getirildi.

Eskiden de, “komünizm karşısında” “hür dünya”dan söz açılır ve NATO ve Kore Savaşı’na katılmak gibi “demokrasi”yle ilgisi olmayan ne varsa “demokrasi” yüceltisinin konusu edilirdi. Şimdi de ediliyor. Koşullar değişse de bunda bir değişiklik yok. Koşullardaki değişiklik, hatta artık “sosyal devlet” türü “demokrasinin katlanılması gerekli gülleri”ne katlanmaya ihtiyaç kalmadığından, masrafsız ya da masrafları fevkalade kısılmış “demokrasi” yüceltisinin sürdürülmesini sadece kolaylaştırdı. Irak işgalinin bile “demokrasi” adına gerçekleştirildiği iddia edilebildi ve örneğin Amerikan ve İngiliz emekçi yığınları uzun süre bu masala inandırılabildi.

Türkiye’de de Ergenekon Davaları ve komuta kademesindeki yer değişikliklerinin ardından “demokrasi”den, hem de “derin demokrasi”den söz açılırken, masala devam edildi, demokrasi üzerine spekülasyon sürdürülmekten başka şey yapılmadı.

Hayal alemine ilişkin olarak “bürokratik diktatörlük”ün tasfiyesi ve “demokrasinin derinleştirilmesi” iddiası ileri sürülmesinin öncesinde ve sonrasında demokratik normlar ve bu açıdan Türkiye’nin “karnesi”ne şöyle bir göz atılması açıklayıcı olacaktır. Eskiden işçiler sendikal örgütlenme girişimleri nedeniyle askerlerin ağırlıkta olduğu yönetsel koşullarda işten atılır ve devlet katından olumlu bir müdahale gelmezdi; şimdi “derin demokrasi” iddiası koşularında atılmaktalar ve yine “derin demokrasi” hükümeti olumlu yönde parmağını kımıldatmamaktadır. Eskiden grevler “milli güvenlik” vb. gerekçe gösterilerek ertelenip yasaklanırdı; şimdi işçi örgütleri dağıtılıp etkisi kırılarak büyük grevler düzenlenmesi bile –şimdilik kaydıyla olsa da– önlenmiş bulunulmaktadır. İşçiler demokraside zaten sömürülüp ezileceklerdir denebilir. Peki demokraside örgütlenme özgürlüğü de olmayacak mıdır?

Ya da basın özgürlüğü, “derin demokrasi” öncesine göre farklı durumda mıdır? Neden gazetecilerin tutukluluğu tartışması gündemin önde gelen maddelerinden biri durumundadır? Neden –başka hiçbir nedenle değil, ama– iç ve dış tepkiler karşısında savunulamaz duruma düşüldüğü için, Ahmet ve Nedim’in tahliyesi yoluna gidilerek idare edilmeye çalışılmıştır? Ve neden 12 Eylül döneminden bile daha fazlasıyla hapishanelere doldurulan yüz gazeteci için, tıpkı Ahmet’le Nedim’le ilgili ileri sürülmüş ama yalanmış olan “gazeteci değiller” gerekçesine sığınılmak zorunda kalınmaktadır? Ya yazılı ve görsel basının işten atmalar ve keyfi vergi cezalarıyla hizaya sokulmasına ve Cumhuriyet tarihinde hiç olmadık ölçüde yandaşlaştırılıp tekelde toplanmalarına ne denmelidir? Daha 25 Mart’ta Özgür Gündem gazetesine bir ay kapatma cezası verilen bir ülkede, basın özgürlüğü ve demokratik norm tartışması yapmanın caiz olduğunu kim ileri sürebilir?

Düşünce ve ifade özgürlüğü bakımından durum farklı değildir. A. Şık, örneğin, henüz basılmamış kitabı nedeniyle suçlanmış, kitabı daha basılmadan bilgisayarlardaki izlerinin peşine düşülerek toplatılmıştır! KTÜ’den bir genç kız, Evrensel’in gençlik eki olan Genç Hayat’a yazı yazarak harçları eleştirdiği için cezalandırılmaya kalkışılmış, İstanbul’da bir genç web sitesinde rektör seçimini eleştirdiği için okuldan uzaklaştırılmıştır! Örnekler çoğaltılabilir, ancak ifade özgürlüğü bakımından eski “vesayet” dönemiyle günümüz “derin demokrasi”sinin farkını bulup çıkarmak zordur.

Ya Kürt sorunu bakımından “askeri vesayet rejimi” dönemi ve sonrası “derin demokrasi”de farklılaşan nedir? Belki bir farklılığın sözü edilebilir ki, o da görüntüseldir; eskiden operasyon ve saldırıp vurma-kırma kararlarını genelkurmay vermekteydi, şimdiyse hükümet, özellikle Erdoğan vermektedir. Örneğin 12 Haziran Genel Seçimleriyle birlikte düğmesine basılan son saldırı kampanyası tamamen “sivil otorite”nin stratejik yönetimi ve kararıyla ilgilidir. Şüphesiz planlama ve hazırlığın yanı sıra askeri stratejik ve taktik uygulama askeri çalışmanın ürünüdür, böyle olması tabiidir de, her işin bir uzmanlığa dair bir yönü vardır ve zaten ordu bu işleri kotarmak üzere donatılıp beslenir. Harekete geçme ve nasıl ve ne zaman geçileceğine dair karar, “terörle mücadele” karar ve uygulamasının tamamen askeri şeflerin uhdesine bırakıldığı eskiden farklı olarak, “sivil” Erdoğan’ın hükümeti tarafından alınmıştır. “Açılım” üzerinden spekülasyonu yapılan demokratizmin şiddet ve ezilen ulusun hak eşitliğinin inkarı, ulusun özgürlüğün hiçe sayılıp kanla ezilmesinden ibaret olan özü kısa sürede bütün netliğiyle açığa çıkmış; demokrasinin bırakalım “derini”ni, Kürtlere reva görülen hak tanımama ve Türk-İslam sentezi zorbalığın en “sığ” olanına bile sığdırılamayacağı ırkçı ve şoven olmayan herkesçe teslim edilir olmuştur.

Üstelik kentlerde ve kırlarda birer-ikişer ve gruplarla öldürmenin ötesinde zehirli gazdan tazyikli suya, copa silah kullanımı, poşu bağlama, saç kesme, yumurta atma türü güdükleştirilmiş burjuva demokrasilerinde bile protesto biçimleri olarak hak kabul edilen olur-olmaz bahanelerle tutuklama ve hapislere doldurma, ağır cezalarla yargılama olarak zor ve baskı sadece Kürtlere yöneltilmiş değildir. Evet, B. Ersanlı ve R. Zarakolu gibi aydınlar, yazı yazmak ve ders vermek türü tamamen olağan ve her demokraside yeri olan davranışları bahane edilerek Kürt sorunuyla bağlantılı olarak ve KCK davaları kapsamında tutuklanmışlardır. Binlerce Kürt, sadece hak aradıkları için KCK davalarında tutukludurlar. Ama küçük bir protestoda bulunarak demokratik hakkını kullanmak çabası gösteren gençlerin de tümü tutuklanmakta ve haklarında ağır cezalar istenerek yargılanmaktadır. Eleştiri yapmayı göze alan gazeteci de tutuklanmaktan kurtulamamaktadır. Memur ve işçi hak arayışıyla direniş tutumuna girdiğinde, TEKEL işçileri örneği hatırlansın, öğrenci gençlerle aynı muameleye uğramaktadır. “Derin demokrasi”, işi Meclis’te vekilleri konuşturmamaya, ısrar edenlere saldırmaya kadar varmıştır. Üstelik halktan yana vekillerin, Meclis’te konuşturulmamaları için içtüzük vb. düzenlemeleri ile yetinilmemektedir. Hasip Kaplan, daha yeni, kendisine yönelik olarak bağırıp çağıran bir polisin, milletvekili olduğunu belirtmesine karşın hakaretlerine uğramıştır.

Uzatmak gerekmemektedir; “derin demokrasi” iddialı dönemle öncesi arasında demokratik normlar ve hak ve özgürlükler bakımından fark olmadığı söylendiğinde, eksiği ileri sürülebilir ama fazlası bulunamayacaktır.

 

*

Peki, “askeri vesayet rejimi” olarak Kemalist “bürokratik diktatörlük” yıkılarak “derini” ya da “sığı”yla demokrasiye geçilmemiştir, ama darbeler ve darbecilikle de mücadele edilmemiş midir? Darbeler ve darbeciler karşısında “derin demokrasi” iddiasında bulunan ve iddianın ötesinde, buradan üstelik genel olarak solcuların darbecilik ya da en azından darbe destekçiliğiyle suçlanmalarını, solcular ileri sürülerek sosyalistlerin, Türkiye devrimci hareketinin darbecilikle malul olduğunu apriori olarak ve tartışılmaz bir gerçekmişcesine, hegemon bir edayla ileri sürenlerin pozisyonları nedir, ne olmuştur?

Öncelikle belirtilmelidir ki, demokratik bir yönelimle ya da değil, darbeler ve darbeciliğin bunca gündeme gelişi ve soruşturma ve yargılama konusu oluşu, kuşkusuz iyi ve halkın ve demokrasi mücadelesinin “işi”nin kolaylaştırıcısıdır. Demokratik bir muhtevaya sahip olsun ya da olmasın, bizatihi darbe ve darbecilerin olumsuzluklarıyla tartışılır olması ve yargı konusu edilmeleri, eskinin hesap vermez-burnundan kıl aldırmaz askeri şeflerinin –akıllarının ucundan bile geçirmedikleri başlarına gelerek– hapse atılmalarında, “demokrasinin derinleştirilmesi” iddiasının yaygınlaşması bir yana bırakılarak ihmal edilirse, hiçbir kötülük ve sakınca yoktur. Ancak demokrasi, normları ve demokratik hak ve özgürlükler bakımından, gördüğümüz gibi, yeni ve eski dönem arasında az-çok bir farklılığın bile göze çarpmadığı koşulları göz önüne alarak, hiç yanılma payı olmadan, emperyalist efendileri, –devlet olanaklarından yararlandırılarak bir dizi palazlanmanın ürünü olarak yeni katılımlarla genişleme hesaba katılmak şartıyla– kapitalist tekelci dayanakları yerli yerinde durur, yenilerinin eskilerine karşı kullandıkları “belden aşağı” yöntemler bile eskilerin kullandıklarının aynısı olmaya devam ederken, bir ekip değişikliği olarak gerçekleşen değişikliğin gericilik içindeki çatışmaya bağlı bir değişiklik olduğunu söyleyebiliriz.

Bundan, yüzeysel bakışla bile çıkarılabilecek iki sonucu belirtmek gerekirse; birincisi, dayanakları ve destekçileri olduğu gibi kaldığı için yeni darbeler olanaklıdır; –ve hele kendileri darbe yiyip neredeyse tüm komuta kademesi olarak hapislerde süründürülmenin hıncıyla–ulusal ve uluslararası koşulları elverişli hale gelip fırsatını bulduklarında, bu toprakların daha nice darbeci görecek olmasında şaşılacak şey olmayacaktır. Özetle, tersi yönde ekip değişikliklerinin de olanaklı olduğu söylenmelidir; bu yöndeki dalgalanmalar, en başta emperyalistlerin siyasal stratejik çıkarlarındaki oynamalara (politika, taktik ve tutum değişikliklerine) bağlı olarak gerçekleşebilir. Ve kesindir ki, toplumsal ilerleme ve iyileşmenin bu içerikli değişiklikler aracılığıyla, devlet kademelerindeki ekiplerden birinin gelip diğerinin gitmesiyle sağlanması olanaksızdır; gericilik arasındaki çelişme ve çekişmeler ancak gerçek gelişme dinamiklerinin (işçi ve emekçilerin demokrasi ve sosyalizm mücadelesiyle, ezilen halkların ulusal kurtuluş ve barış mücadelesi) “yedek gücü” olabilir ve gelişmesi için uygun koşulları sağlayabilir.

Ve ikincisi, –hele devlet ve temel kurumu olarak ordunun hiyerarşik yapısının bozulmasının burjuva devlet mekanizmasının sömürülen alttaki sınıfları ezici ve mücadelelerini bastırıcı temel işlevini zaafa uğratarak az-çok demokratik bir ortam oluşmasına neden olarak aşağıdan ve devrimci mücadelenin gelişmesinin önünü açtığı 27 Mayıs deneyinin ardından– gericilik, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde olduğu gibi, AKP’nin askeri şefler karşısında galibiyet aldığı rövanş nitelikli son “kapışma”da, mahkemelerle cezaevlerini kullansa bile, nerede duracağını bilmekte ve devletin yeniden zaafa uğraması ve alt sınıfların mücadelesinin önünün açılmasından kaçınmaktadır. Ergenekon Davaları çoktan tuluata dönmüştür, özellikle devlet ve ordunun hiyerarşik yapısının zarar görmemesi gözetilerek suçlamalar sınırlanmış, ekipler arası tepişme, suç, birkaç “günah keçisi”nin sırtına yıkılarak, olabildiğince tatlıya bağlanmaya yönelinmektedir. 12 Eylül ve son olarak 28 Şubat soruşturmalarının açılması ve yargılamalarının başlayacak olması, sadece iki darbenin kapsamı dikkate alındığında değil, ama yönlendirici, katılımcı ve destekçileri göz önünde bulundurulduğunda, teslim edilecektir ki, sadece propagandif nitelik taşımaktadır.

Neden? Ve neden “derin demokrasi” iddiasında bulunanlar da dahil, günümüzün sözde darbe karşıtları ya da tarafsız görüntü verenler, tümü bir arada darbeye bulaşmışlardır, hatta tümü darbe ürünleridirler?

Darbe ve darbecilerle, sözde “sivil” “derin demokrasi” ve yandaşları, AKP ve Gülen Cemaatiyle onlar adına konuşan sağlı sollu liberaller tümü aynı zeminden, emperyalist kapitalist dünya ekonomisine bağlanmış, aynı zincirinin halkasından başka bir şey olmayan Türkiye kapitalist ekonomisi, onun egemen oligarşik iktidarının sahipleri işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin düzeninden beslenmekte ve bu düzenin savunucusu ve kollayıcısı burjuva devlet makinesinden güç almaktadır. Bu açıdan aralarında farklılık yoktur. Eğitim sisteminin kesintili hale getirilmesi tartışmaları kapsamında görüş bildiren TÜSİAD’ı hedef alarak, Başbakan Erdoğan’ın “AKP sermayenin partisi değildir” demesi salt propagandif amaçlı bir demagojidir ve emekçi halkın büyük sermayeden nefretini yedeklemeye matuftur. Bizatihi eğitim sisteminin, kesinti ve elemelerle teknik eğitimin önünü açarak, buradan sermayenin eğitilmiş genç vasıflı işçi ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak değiştirilmesinin gündeme getirilmiş olması da dahil, “derin demokrasi” yandaşı AKP ve hempaları, tüm uygulamalarında tekellerin ve en seçkinlerinin örgütü durumundaki TÜSİAD’ın programını uygulamaktadır. “Ulusal istihdam stratejisi”nde böyledir.. Sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarının sermaye lehine değiştirilmesinde böyledir.. Esnek çalışma biçimlerinin “istihdam büroları”yla geliştirilmiş olmasında böyledir.. IMF ve Dünya Bankası’nın paralı adamı Kemal Derviş tarafından büyük sermayeyi ihya etmek üzere uygulamaya konulan ve kapitalist ekonomiyi toparlamanın tüm yükünü halkın sırtına yıkmayı amaçlayan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın AKP tarafından sürdürülmesinde durum farklı değildir.

Ama büyük burjuvazi, günümüze gelinceye kadar –Batı ve özellikle Amerikan emperyalizmiyle birlikte– bütün darbeleri desteklemekle kalmayıp, öngörüp ihtiyacı olarak dayatan ve yönlendiren başlıca güçtür. Bilinir ki, 12 Eylül, olağan koşullarda uygulanamayan, ama Teacher ve Reagan’ın uygulamalarıyla birlikte neoliberalizmin dünyadaki öncü atılımlarından olan, MESS’in patronu Özal patentli 24 Ocak Kararları’nı uygulamak üzere gerçekleştirilmiştir. Ve yine bilinir ki tüm büyük sermaye tarafından övgüyle karşılanmış ve baş tacı edilmiştir. Bakmayın şimdi yargılanmak istenmesine.. İki faşist goygoycu suçlanmaktadır sadece.. Ama ne Koç, ne Sabancı, ne bir başka tekelci patronu suçlamak savcının aklından bile geçmemektedir.

Sadece tekelci burjuvazi değil, ama tüm siyasal egemenlik çarkları, Meclis ve siyasal partiler kapatılmış olsa bile, 12 Eylülcü kesilmekten geri durmamış, “aman bir an önce demokrasiye geçilsin” deyip faşist darbe ve darbeciler önünde yaltaklanmadan edememişlerdir. Askeri ve sivil bürokrasi baştan ayağı darbeci pozisyon almış, darbecilerin tüm emirleri sektirilmeden hayata geçirilmiştir. Ardından Danışma Meclisi, zaten darbe örgütü olarak kurulmuş Meclis’e onun üzerinden geçilmiştir. 82 Anayasası, bütün “derin demokrasi” yandaşları da içinde tüm gericiliğin başının tacı olmuştur ve hala uygulanmaktadır. Bu Anayasa’yla yaşama geçirilen ve darbe ürünü olan MGK ve YÖK gibi bütün kurumlar, 12 Eylülcülerin ardından gelen tüm hükümetler ve günümüzün “derin demokrasi” propagandacısı AKP hükümeti tarafından kullanılagelmiştir. Özel mahkemeleri vb. ile hala yargıya yön veren 12 Eylül hukuku ya da hukuksuzluğudur. Uzatmak gerekmiyor!

28 Şubat darbesi ve sözde demokrasi yandaşlarının dayanakları ve demokrasi yandaşlarının 28 Şubat karşısındaki pozisyonları bakımından durum daha vahim, ama eğiticidir.

28 Şubatı desteklemeyen hemen yalnızca iki güç vardı ve birisi sınıf partisiyken diğeri Kürt ulusal hareketiydi. Geri kalan hemen her siyasal örgüt kadar sosyal dayanakları da 28 Şubat’ı ya açıktan ya üstü örtülü olarak destekledi ya “ne şeriat ne darbe” türü 28 Şubat’a eğilimli hayırhah bir tarafsızlık tutumu izledi ya da boyun eğip onay vererek darbeden yararlanıp güç toplamaya yöneldi.

“AKP demokratizmi” yandaşı sağ ve sol liberal şaşkınlar, kendilerini ve hadlerini bilmeden “sol” genellemesi ardında Türkiye devrimci hareketi ve içinden gelişen devrimci sınıf hareketini utanmazlıkla darbe destekçiliğiyle suçlamaktan kaçınmıyor ve Kemalizm’le devrimci hareketin çocukluk döneminde bir süreliğine ve anti-emperyalizm ekseninde yollarının kesişmiş olmasını dayanak olarak kullanmaya çalışıyorlar.

1970 öncesi Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı’nın önderlik ettiği darbecilerle güç birliği yapmaya yönelmiş MDD savunucuları, evet devrimci gençliği de etkileyerek, bir dönem devrimci harekete damgalarını vurmayı başardılar. Ama bu kadardır. Türkiye devrimci hareketi, bu etkiden kurtulup Kemalizm’le bağlarını koparmaya giriştiğinde “kendi göbeğini kesmiş”, belirli bir dönem “sol” çocukluk hastalığına kapılsa bile kendisini toparlamış; ama kendisi oldu olalı, darbecilikle bir bağ ve destek ilişkisi içinde olmamıştır. Deniz Gezmiş’in M. Belli’nin darbecilerle işbirliği ve sol bir darbeyi çare sayma eğiliminden etkilenmiş arkadaşlarından kopması 1969 yaz başıdır. Sonra devrimci gençlik hareketinin ileri kadrolarının işçi, ama daha çok ve özellikle köylü yığınlarına yönelik köylük alanlarda yoğunlaşan çalışmaları, Filistin Devrimi’ne katılım ve silahlanmanın öne konmasıyla Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kuruluşuna giden süreç gelmiştir. THKO, ideolojik-politik içeriğiyle doğru ya da yanlış, ama adı üstünde bir başka “ordu” kurulması girişimi olarak, bizatihi devletin temel kurumu olarak sürekli ordudan herhangi bir beklentinin olmayışı ve devlet kademeleri çerçevesinde değişiklikler öngörmekten ibaret darbecilikle uzak-yakın ilişkilerin kesilmesinin varsayılmasıdır. İdeolojik alanda Kemalizmi aşmak bir çırpıda başarılamayıp belirli bir zaman alsa bile, pratik politika alanında THKO kendi yolunu tutmuş ve Kemalist darbecilerden kopuşmuştur.

THKO’nun darbecilerle uzak-yakın bir ilişkisine işaret edebilecek tek bir subay ya da benzerinin THKO soruşturma ve davalarında izine rastlanmaması tarafından da kanıtlanan tarihsel gerçeğe karşın, 9 Mart darbecilerinin önde gelenlerinden Orhan Kabibay’la Erol Bilbilik arasında geçtiği iddia edilen ya da geçen “Denizlere mısır patlatır gibi bomba patlattık” türünden sözler, paralel ve ama rakip darbeci gruplar karşısında, Deniz’in şahsında devrimci gençlerin kendi kontrollerinde olduğu ileri sürülerek güçlü görünme kaygısıyla söylenmiş olabilir ve açıkça yalandır! Bu yalan kadar, bugün bu yalanın tarihsel gerçeğin yerine geçirilerek tekrarlanması da ancak yalandan medet umulduğunu gösterir. Zaten bombalama türü eylemlere hemen hiç itibar etmeyen THKO, darbeci ekiplerle herhangi bir ilişkiye sahip olmadığı gibi, hiçbir zaman onların lehine parmağını kımıldatmamıştır.

9 Mart’ta sol darbe beklentisi vardı” şeklinde ileri sürülen argüman da en azından THKO açısından geçerli değildir. On yılların ardından şimdi 9 ve 12 Martlar kolaylıkla ayrıştırılabilse bile, yaşanan anın sıcaklığı içinde darbeciler dışında bu ayrımın yapılabilmesi, hele “sol darbe”nin başını çektikleri ileri sürülen Hava ve Kara Kuvvetleri Komutanları M. Batur ve F. Gürler 12 Mart Muhtırası’nı imzalamışken, olanaklı değildi. 12 Mart tek bir darbe gibi göründü ve öncesinde tek bir destek sözü olmayan, darbenin hazırlığı içinde kesinlikle ve hiçbir şekilde yer almayan THKO, 13 Mart’ta halkı “faşist darbeye karşı mücadeleye” çağıran bildirisini yayınladı. Üstelik THKO, darbeye karşı çıkan tek sol örgüt durumunda da değildi. Zamanında parlamentoya 15 milletvekili sokmuş TİP (Türkiye İşçi Partisi) de, THKO ile aynı gün yayınladığı bildirisiyle darbeye karşısında pozisyon aldı.

THKO geleneği sınıf partisi tarafından 28 Şubat’ta da sürdürülür ve açık olarak darbe karşısında ve dayatmaları karşısında pozisyon alınırken, sözde “derin demokrasi” yandaşları darbe karşısında sefilleri oynadılar. MGK’da başbakana ve MGK üyesi bakanlara imzalatılan 28 Şubat kararları, ardından Hükümet’in kararı haline getirildi. Kim ne iddiada bulunursa bulunsun, hangi demokratlık payesini takınırsa takınsın, gerçeğin üzeri laf salatasıyla örtülemez. Herhalde “derin demokrasi”nin avangartlarından olması gereken bugünkü cumhurbaşkanı A. Gül’ün 28 Şubat Kararları’nın altında imzası bulunmaktadır. Ve AKP, bu Kararlar ve ardından Refah Partisi’nin kapatılmasıyla önü açılarak, önce “yeni” parti Fazilet içinde partiyi ele geçirme yarışına, sonra da “gömlek değiştirdik” söylemiyle, 28 Şubat’ın önünü kestiği “adil düzen” ve “milli görüş” gemisi terk edilerek, kurulmuştur.

“Solcular, devrimciler darbe destekçisidir” iddiası havada kalmaktadır; ama sadece Kemalistler değil, faşistler ve muhafazakarların milliyetçi ve dinci kesimleri dahil, halk düşmanlığıyla başlıca yalan propaganda ve spekülasyon ürettikleri TV tartışma programlarını kimselere bırakmayan aşağılık sağ ve sol liberal yaltakçılarıyla birlikte, tüm demokrasi düşmanı gericilik (bütün bir sağ) ve sosyal dayanakları olarak tekeller ve büyük toprak sahipleri darbeci olagelmiş ve 27 Mayıs bir yana bırakılırsa, bütün darbeleri desteklemiş, tümünden yararlanmaya soyunmuş; darbe karşıtlığında fayda gördükleri ve sahtekarlıkla “demokrasi” şarlatanlığı yaptıkları durumlardaysa, en az darbe dönemlerinde olduğu kadar gericiliğe batmış, A. Şık’la N. Şener’in suçlanması örneğinde görüldüğü üzere, sureti haktan görünmek üzere bile demokratik hak ve özgürlükleri savunmaya yanaşmamışlardır.

Geleneksel Solcuya Zorunlu Yanıt

Özgürlük Dünyası’nın 176. sayısında, “Geleneksel solculukla anti-emperyalizm üzerine bir tartışma” başlıklı bir makaleyle, bir süre önce yayımlanan TKP/Yurtsever Cephe’nin anti-emperyalizm sorununa yaklaşımını eleştiren makalemizin H. Meriç Algün imzalı eleştirisinin eleştirisine yer vermiştik. Yine bir süre sonra bir yanıt aldık. Eğer denebilirse, “yanıt”tı.

Gelenek yazarı H. Meriç Algün’le bir konuda anlaşıyor gibiyiz. Tartışmayı sürdürmek fazla yararlı olacak gibi görünmüyor. Kuşkusuz bu sonuca farklı hareket noktalarından geliyoruz, ancak görünen bu. Bir “sağırlar diyaloğu” yaşanıyor. İleri sürülen görüşler yanıtlanıyor, yanıtlanmamış sayılıyor. Sorular soruluyor, yazar üzerine alınmıyor, en ileri noktada topu taca atıyor, şu şu yazılarda yanıt bulunabilir diyor ve aklınca “dalgasını geçiyor”: Gelenek dergisinin hangi sayılarını okumalıymışız!

Daha da önemlisi, yazar ve ondan önce arkadaşları (örneğin K. Okuyan) “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeksizin emperyalizme karşı mücadele edilemez.” tezini temel bir tez olarak ileri sürdükleri için, buradan tartışıyoruz, örnekler veriyoruz; Lenin’e, Stalin’e, Komintern belgelerine baş vuruyoruz. Tezin anlamı açık değil mi? Tezin, sosyalizmi savunmayanların, politik tutum bir yana, nesnel olarak bu politik tutumu almaları olanaksız olanların, yani örneğin köylülüğün, yani şehir küçük burjuvazisinin, yani genel olarak burjuvazinin emperyalizmle çelişmelere sahip olmadıkları ve emperyalizme karşı bir mücadele yürütmelerinin olanaksız olduğu anlamı taşıdığı ortada. Zaten 1848’den bu yana burjuvazinin gericileşmesi olgusunu mutlaklaştıran yazar, bu “gericileşme” savunusu dolayısıyla da tezi pekiştiriyor. İtiraz ediyor ve Lenin’le Stalin’e, Komintern belgelerine bu noktada atıfta bulunuyoruz. Aynı zamanda proleter nitelik taşısın ya da taşımasın, proletaryanın önderliğinde olsun ya da olmasın, Lenin’in Junious broşüründe dediği gibi “emperyalist devletlere karşı milli savaşlar sadece mümkün ve muhtemel değil, aynı zamanda kaçınılmaz, ilerici ve devrimci” olduklarını ve 3. Enternasyonal 2. Kongresi’ne Lenin sunduğu raporda belirttiği gibi sömürgelerdeki burjuva demokratik hareketler “ulusal devrimci” nitelikte olduğunda bu burjuva kurtuluş hareketlerini desteklemek gerektiğini söylüyoruz. Neden söylüyoruz? Sosyalist iktidar mücadelesi verilmeksizin emperyalizme karşı mücadele edilemez” tezini, Lenin ve Stalin’e dayandırılmış ‘hayır, işçi sınıfı elbette sosyalizmi perspektif edinecektir, ancak sosyalist iktidarı hedeflemeden de emperyalizme karşı mücadele eden ve desteklenmesi gerekenler, yalnızca olabilir de değil, olur’ teziyle geçersizleştirmek için. Yazar, ilk olarak, “oradan buradan aktarmalarla süslenmiş bir laf salatası” yapmak ilan ediyor, bu çabayı. “Oradan buradan” dediği, Lenin, Stalin, Komintern! Ve herhalde şöyle anlamak işine geliyor: Biz, emperyalizme karşı mücadeleyi burjuvaziye bırakma yanlısıyız da yazarımız itiraz ediyor.* Demeye getiriyor ki, biz ustalara onca başvuruyu anti-emperyalist mücadeleyi burjuvaziye terk etmek için yapmaktayız! Bu demogojik tutumu, “İşçi sınıfının tutumu ne olmalı?” alt başlığı altında söylediklerimizin “aslında bir EMEP’liye yakışmadığı” ve “bu bölüm(ün) yazının bütününden ileri” olduğuna ilişkin söylediklerinden de çıkarılabiliyor. Biz sözde tüm yazı boyunca burjuvaziyi savunuyor, anti-emperyalist demokratik devrimi ona ihale ediyoruz, ama sona gelince “toparlıyoruz”! Yazar ya tezinin tartışıldığını bile anlamıyor ya da gerçekten sağlam bir demogog.

Bizce ikisi birden. Çünkü (bize dediğinin tersine kendisi için geçerli olmak üzere) yazısının sonunda “..sosyalist iktidar mücadelesi vermeyen, yalnızca bağımsızlık ve demokrasi talepleriyle emperyalizme karşı mücadele eden güçlerin varlığından herhangi bir şikayetimizin olmayacağının bilinmesini isteriz. Yalnızca bunu Marksizm adına yapanlar olursa…” diyor demesine ve bu sözleriyle kaç yazıdır tartışılan temel tezini tümüyle berhava ediyor, ama yine de bu tezini dayandırdığı eski “incileri”nde ısrardan vazgeçmiyor. Son paragrafın sondan bir önceki cümlesine sıkıştırılan bu cümle, Okuyan’ın tezine karşıdır ve önceden söylenmiş olsaydı tartışma sadeleşebilirdi. Biz, örneğin işçi sınıfından başka sınıf ve tabakaların da emperyalizme karşı mücadele edebileceğini, işçi sınıfı ve sosyalistlerin bu olguyu görmek ve bu tür mücadeleleri desteklemek durumunda olduğunu kanıtlamak üzere yazmak zorunda kalmazdık. Peki böyleyse, Okuyan’ın tezi ne olmaktadır? O tez, yalnızca “Marksizm adına” davrananlara mı yöneliktir? Eğer öyleyse “tez” mi olur? Neyse, şimdi öğreniyoruz ki, proletarya ve sosyalizm davasını savunanlar dışında da emperyalizme karşı mücadele yürütülebiliyor. Sorun yok. Ama bunu söyleyen yazar, bizim bu yönde yazdıklarımızı neden çekiştirme ihtiyacı duyar? Neden köylüler, küçük burjuvazi ve “tekel-dışı” burjuvazi anti-emperyalist mücadele yürütebilir (illa yürütür de demedik, yürütebilme imkanı vardır) ve anti-emperyalist demokratik cephe bu kesimleri “içinde birleştirebilir” (birleştirir değil, birleştirebilir) dediğimizde, “vay, yakaladık” edasıyla ne “kıvrandığımızı” ne de “kendimizi açığa vurduğumuzu” bırakır? Yazar, kendi kurgusuna fazla kapılmış ve bizi Aydınlıkçılarla karıştırır olmuş! Yazımızın bütünüyle sonu arasında çelişme bulması da bundan. Algılama sorunu da var, ama demogojide sınır tanımıyor ve temel tezlerini geçersizleştirmek üzere köylüler de, tekel-dışı burjuvazi de anti-emperyalist mücadele verme potansiyeline sahiptir dendiğinde, anti-emperyalist demokratik devrimin –ya da anlaşmazlık konusunu olmasın diye söyleyelim– anti-emperyalist mücadelenin burjuvaca kavrandığını ve burjuvazinin gönüllüce yedeği olmanın kabullenildiğini anlıyor ya da anlar gibi yapıyor.

Bu durumda Chavez’e, Hizbullah’a ilişkin sorduğumuz sorular gereksiz hale geliyor. Demek sosyalist iktidar mücadelesi vermeksizin emperyalizme karşı mücadele edilebiliyormuş!

Peki yazarın yazısının son sayfasında söylediği doğruysa, böyle bir anti-emperyalist mücadeleyi yürüten ve yürütebilecek olanlar kim olabilir? Köylülük üzerine 1, 2, 3, 4 diye numaralandırarak yaptığı anlamsız çeşitlemelere rağmen, iç gericilik içinde yer alan büyük toprak sahipleri bir yana, kuşkusuz kendi içinde sınıf farklılaşması yaşamasına karşın, bütün köylülük (üst kesimlerinden alt kesimlerine doğru mücadele potansiyeli artarak) böyle bir mücadele eğilimi taşımaz mı? Tıpkı, aralarındaki sınıf farklılaşmasına rağmen, Lenin’in “bütün köylülükle birlikte Otokrasiye karşı” dediği gibi, “bütün köylülükle birlikte emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe  karşı” mücadele imkanından söz edilebilir mi edilemez mi? Böyle bir imkan var mıdır yok mudur? Yoksa çeşitlemedeki gibi, “köylülük ancak iç sınıfsal ayrışması sayesinde devrimci olanaklar açısından anlamlı hale (mi) gelecektir”? Köylülüğün burjuva (genellikle küçük burjuva) kesimleri, burjuvazinin mutlak gericileşmesinden payını aldığı için, hiç mi emperyalizme karşı mücadele imkanına sahip değildir? Tarım işçileri soruluyorsa, onların proletarya ile birlikte örgütlenmeye çalışılmasından başka bir şey yapılamaz. Hatta bu, olabildiğince yarı-proleterler açısından da geçerlidir. Ancak her şey bir yana, herhalde hala köylülüğün ana gövdesini oluşturan küçük ve orta köylü kategorisine giren bir küçük üretici kesimi vardır, bunlar anti-emperyalist mücadele verebilirler mi veremezler mi? Ve daha ötesinde, örneğin bu proleter olmayan kesim, –üreticiliklerine özgü kendi özel taleplerinin yanında– anti-emperyalist taleplerle anti-emperyalist mücadelede proletaryanın yedeği olarak örgütlenebilirler mi örgütlenemezler mi?

Orta kesim burjuvazi, söylendi, koşula bağlıdır ve geçicidir, çünkü aslolan tecritleridir, ancak anti-emperyalist bir eğilim gösterdiklerinde ne yapılacaktır? Olmaz, böyle yapamazsın mı denecektir? Yaptıkları seyir mi edilecektir? Yoksa hegemonya mücadelesi sürdürülürken, onlarla da anti-emperyalist mücadelede bir ilişki tutturulacak mıdır? Bu durum eğer doğarsa, olguyu saptamak ve gereğini yaparak, anti-emperyalist mücadelede kuşkusuz geçici bir koordinasyon sağlamak için burjuva olmak ya da mücadeleyi burjuvaziye terk etmek ya da önderliği ona bırakmak gerekmeyecektir. Örneğin anti-faşist savaşta Fransa’da bile olabilenin benzeri bu kez anti-emperyalist mücadele kapsamında neden başka yerde olmasın? (Üstelik hatırlanmalı ki, De Gaulle’cüler orta kesim burjuvazinin temsilcisi de değillerdi.) Ama bunca geniş perspektifle düşünebilmek ve davranabilmek için en başta şabloncu olmamak ve “ya sosyalist iktidar mücadelesi ya hiç” yaklaşımıyla sakatlanmamış olmak gerektir. Baştan bilinmelidir ki, her şey sosyalizm için yapılacak, taktikler sonunda sosyalizmin zaferine bağlanacak ve bunun için işçi sınıfına, davasına ve bağımsız mücadelesine dayanmak yeterli olacaktır.

Bu son söylenen yazarımızın perspektifinde olmadığından, işçi sınıfı ile ilişkiyi kendini (bireysel olarak değil, politik hareket olarak) işçi sınıfı yerine koymak olarak anladığından, nesnel sınıf tutumları ve olanaklı olan sınıfsal eğilimler açısından değil, ama bundan kopuk politik varsayımlar üzerinden davrandığından, karmaşadan kurtulamamakta ya da kurtuluş için şablonlara sığınmaktadır. Onun için işçi sınıfı yoktur, TKP vardır, işçi sınıfının değil TKP’nin tutumları önemlidir. İşçi sınıfı önemli olmayınca sendikaları da önemli değildir, sendikalarının işçilerin kendilerinin (evet, öz) örgütleri olması hiç önemli değildir! TKP, bu işçi örgütlerinin üzerini bir kalemde çizebilir, çizmektedir. Demogojiye yer yoktur: Sendikalarla ilgili K. Okuyan’ın yazdıklarını her okuyan farklı anlayamaz. Sorun “kalınlaştırma” (altını çizme) sorunu değildir. Anlatmıştık. Sendika ya da işçi örgütü farklıdır, sendika yönetimleri farklıdır. Sendikaların “bugünkü çerçevesi”ni beğenmiyorsan –ki biz beğenmiyoruz– çerçeveyi (yani yönetimlerini) değiştirmeye çalışırsın, sendika buradan sağlamlaşır; ama sendikaların zayıflamasına memnun olmazsın. Çünkü zayıflayan, en başta, işçi örgütü olan sendikadır. Evet, bürokratik yönetimlerin, sendika bürokrasisinin zayıflaması iyidir, üstelik bunu biz yapmalıyız; ama nerede sendika zayıflıyorsa, işçinin örgütlülüğünde zayıflama oluyor demektir. Sonra, “Yazar ve arkadaşları üç işçi ile bir araya gelmemiştir, işçilerin dertlerinden, ihtiyaç ve arayışlarından habersizdir.” deyince alınganlıkla “gel şimdi bunu ispat et” demektedir. Ayrıca ispata gerek var mı? Sendikanın işçi için öneminden habersizdir yazar, her gün kaç işçinin sendikalaşmak için çaba gösterdiğini, bunun için işinden olduğunu vb. bilmemektedir. Sendika ile bürokrasiyi birbirine karıştırmaktadır. (İki olguyu öylesine karıştırmaktadır ki, sendikaların zayıflamasında memnun olunacak bir şey bulmadığımız için, bize “sendikal yapıların bugünkü çerçeveleriyle güçlenmesini istiyoruz” dedirtme uğraşındadır.) Belki yeni yeni haberdar olduklarından söz edilebilir: Adında “komünist” ibaresini taşıyan bir parti için yüzkarası sayılması gereken bir olguya işaret etmek üzere, TKP’nin ancak 8. Kongresi’nde işçi sınıfı içinde çalışma kararı alınmıştır. Bir de, “üç”ten, “üç kaz bile gütmemiş” deyişinin “üçü”nü kastettiğimizi de anlamamaktadır. Üzerinde durduğumuz, fabrika çalışmasının, işçi sınıfı içine “kök salma” çabasının olmaması, bunun uvriyerizm varsayılmasıdır.

Bu konuyu yeniden tartışmak gerekli görünmüyor. Örnekler vererek, sosyalizmin işçi sınıfına mal edilmesinin, sınıf içinde bulunmayı ve sınıfın acil talepleri uğruna mücadelesiyle anti-emperyalist demokratik talepler uğruna mücadelenin sosyalizmin propagandasıyla birleştirilmesini gerektirdiğini anlatmıştık. Sosyalizm sınıfın mücadelesine nüfuz etmelidir. Sosyalizm propagandası “kamuoyu”na yöneltilemez. Ama sınıfa ve sınıf içinde çalışmaya yönelmek uvriyerizm olmaktadır! Yazar da eline kalemi alıp döktürmektedir: Maocu “köylücülük”ten “işçicilik”e, bu, sendika bürokrasisinin kuyruğuna takılmak olarak tanımlanmaktadır; oradan da, bürokrasi ve işçi hareketi zayıf olduğunda, başka “dayanacak güç” aramaya!.. Yazar, sendika bürokrasisinden umulan bulunamayınca “Kürt ulusal hareketine bağlanma” “taktiği”ne geçildiğini ciddi ciddi yazmaktadır. Sonra da “sert” yazdığımızdan, “hakaret” ettiğimizden söz açmakta, saygı eksikliğinden bahsetmekte, kolejli dediğimizde kızmaktadır.

Neye dayandırmaktadır bu suçlamalarını yazar? Sendika bürokrasisi ile el ele midir Özgürlük Dünyası ya da EMEP? Günlük gazetenin ve dergimizin sayfaları sendika bürokrasisi ve uzlaşmacı sarı sendikacılığın eleştirisi üzerine güncel ve genel yaklaşım ve materyallerle doludur. Güncel olarak belirli sendikacılardan ve bazen bürokrasiden olanlardan da görüşler alınmaktadır. Bu mudur acaba sendikal bürokrasiye dayanmak? Ya da bazen arkadan güncel olarak hançerlemediklerinde suçlanmamaktadırlar. Yoksa bu mudur? Ama hayır! Yazar sendikal bürokrasi ile herhangi ilişkiyi, örneğin geçen 1 Mayıs’ta olduğu gibi, Avrupacılık vb. yapan sendikacıların düzenledikleri 1 Mayıs’a katılmayı, bu tür sendikacıların oldukları yerde olmayı ve eleştiri yazımızda söylendiği gibi “gerici sendikalarda çalışma”yı sendika bürokrasisine dayanmak olarak anlamakta ve eleştirmektedir. Peki, şimdi ne olmuştur da örneğin, TKP DİSK’in düzenlemekte olduğu 1 Mayıs’a katılmakta, ama kendi ayrı “1 Mayısı”nı düzenlememektedir? DİSK Avrupacı tutum ve yaklaşımlarından, fonculuğundan mı vazgeçmiştir? Yoksa DİSK yönetimi sendika bürokratlığından uzaklaşmış mıdır? Sorun şöyledir: Sendika bürokrasisi ile aynı mekanları paylaşınca ya da daha temelli olarak “gerici sendikalar”da çalışınca onlarla uzlaşılmış, onlara dayanılmış olunmaz; bu çalışmanın kendisine, sınıfa dayalı olarak yürütülüp yürütülmemesine ve içeriğine bağlıdır.

Ve Kürt ulusal hareketi ile güç birliği neden yanlış olsun? Neden ezilen ulusun demokratik hareketi desteklenmesin? Bunlar tartışıldı. Yazarın yaptığı Lenin ve Stalin eleştirisidir. Ezilen ulusun ulusal baskıya karşı demokratik içerik taşıyan hareketinin desteklenmesi, bırakalım sosyalizmi demokrasinin bir gereğidir. Ve bırakalım, ulusal hareketin ulusal baskıya karşı taleplerinin desteklenmesinin “kuyrukçu” bir “bağlanma” ve “dayanma”cılık oluşunu, bu tutum Marksistim diyenler için zorunludur; bu alandaki TKP/Yurtsever Cephe tutumunun İP/Aydınlık ile yakınlığının işareti olduğunu söylemiş ve M. Papuç’un bir miting konuşmasını örnek göstermiştik. Aldığımız yanıt sadece demogojiydi: İskenderun’daki anlamlı miting organizasyonunu neden karalamak istermişiz!? Anlaşılır değilmiş! Miting “kitlelere doğrudan sosyalizm eğitimi vermeyi değil, …ABD planlarını deşifre etmeyi ve anti-emperyalist mücadelenin gereklerini tarif etmeyi hedefliyor”muş! “Ele verir talkımı kendisi yer salkımı”! Başkası söyleyince “köylücülük”, “Maoculuk” falan oluyor, beyzade savunduğunda sosyalistliğine halel gelmiyor. Demek ki anti-emperyalist mücadeleyle sosyalizm mücadelesi o kadar da birleşmese olabiliyormuş!

Hala bir sorun kalıyor: Pabuç örneğini, tıpkı Maoculukla Kuruşçev-Brejnev revizyonizmini ilişkilendirmede olduğu gibi, “tencere dibin kara…” deyişinin hatırına vermemiştik. Yani, “ama siz de şöylesiniz” deyip aklamacılık değildi kuşkusuz amacımız. Biz gerçek bir yakınlığa işaret ettik: İP ile TKP’nin ulusal sorundaki tutumu fazlaca benzer ve inkarcıdır. Ulusal baskıyı onaylamakta ve bu baskıya karşı mücadeleyi ve demokratik içeriğini yok saymakta ve “düşene vurmakta”dır. Papuç şunları söylemişti: “..Yirmi sene Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üniformasını üzerimde onurla taşıdım… Sizlere bir stratejist ve analist olarak değil gerektiğinde yurtseverlik adına ölümü göze almış ve bu yurdun evlatlarına her şart ve konumda emir komuta etmiş bir kardeşiniz olarak sesleniyorum…” Burada, Kürt ulusal hareketine karşı yürütülen “düşük yoğunluklu savaş”ta “sadece stratejist ve analist olarak değil gerektiğinde yurtseverlik adına ölümü göze almış” ve “her şart ve konumda emir ve komuta etmiş” olmakla öğünme var. Yok mu? Perinçek hiç değilse “yapın, edin” diyor, beriki yapmış/etmiş olmakla öğünüyor. Sorun miting yapmak ve onu karalayıp karalamamak değil kısacası; bizim desteklemekle suçlandığımız ulusal hareketin bastırılmasında hasbelkader görev almış olmak da değil, ama bunu öğünme vesilesi yapmak! Papuç’un önemi burada ve anlamazlıktan gelerek kurtuluş yok! Desteklememek bir suçken, bastırılmasına katılma ve hele bununla öğünmenin, bu öğünmeyi gizlemenin adını koymayı ise yazara bırakalım.

Gelelim Maoculuk sorununa. Lafı dolandırmayıp ne demiştik? “Yazar (İP ile) ‘benzerlik’ten söz ettiğinde herhalde ‘Maoculuk’u kastediyor olmalıdır. Evet, bir dönem Aydınlıkçılar Maocudurlar. Ama hiçbir dönem devrimci olmamışlardır. Sağ Maocu diye anılabilirlerdi. Deng Siao Pingci idiler. Şimdi bundan bile caymışlardır. Bizim geçmişimize gelince, ’77 1 Mayıs’ında açık ve köklü eleştirisi başlatılan, birkaç yıllık ‘Maoculuk’ değil ama, bir Mao’dan etkilenme dönemi vardır. Ama o zaman da, herkesi ‘Maocular’ kategorisine sokuşturan modern revizyonistler bir yana, kimsenin aklına bizi Aydınlıkçılarla benzeştirmek gelmemişti.” Ve eklemiştik: “Bizde ‘pisliğini örtme’ yoktur. Bir dönem etkilendiğimiz olumsuzlukları gizlemeyiz.” Niçin söylemiştik bunları? Yalnızca, yazarın demokrasi ya da anti-emperyalizm sorununa yaklaşım üzerinden benzetmeler aramak üzere zorlanmaması, ama kastettiği Maoculuk ise, “dilinin altındaki baklayı çıkarması”, ancak buradan benzetiyorsa bir kez daha düşünmesi gerektiği, çünkü bunun “ayıplı” bir yaklaşım olacağını belirtmek üzere. Yani demiştik ki, bunu kastediyorsan, Mao’dan etkilenmenin özeleştirisi yapıldı; hala bu noktada takılmışsan, varsa bir eleştirin söyle, eğer bu yönde yeni bir söyleyeceğin varsa söyle, aksi halde, vazgeç bu “sevda”dan!

Vay biz miyiz diyen! Bir somut eleştiri de yapmadan, “hah, işte itiraf ettiler” diyerek, yazarımız, işi, bize Maocu muamelesi yapmaya vardırıyor. Ya da buna tevessül ediyor. Meğer, nezaketten söylemiyormuş! “Özgürlük Dünyası sayfalarında da kabul edildiğine göre artık rahatça yazabiliriz” diye başlayıp, yaftayı yapıştırmaktadır: “EMEP Maoculuktan ‘etkilenerek’ doğmuş bir siyasi harekettir”! “Doğuşta kazanılan bir takım özellikler, özel bir çaba ile sistemli bir biçimde mücadele edilmediği sürece kalıcı izler bırakır”mış! Onlar sağ Maoculuk-sol Maoculuktan anlamazlar, Maocuların iç işlerine karışmazlarmış, Maocu Maocuymuş! Pes.. Dilinin altında böyle bir bakla varsa, utan, vazgeç deniyor; adam üzerine atlıyor!

Biz üstelik EMEP’ten değil, yazarın aklından geçebilir düşüncesiyle geçmişten söz ettik. EMEP’in doğumunda Maoculuğun zerresi yoktur. Var diyorsan, işte meydan, tartışır eleştirirsin.**

“Reel sosyalizm”e ya da Kruşçevci-Brejnevci modern revizyonizme gelince, yazarın anladığı yanlıştır: “bizim Maoculuğumuz”u yazar ve arkadaşlarının revizyonizmi ile örtme çabasına girmiş değiliz. Sizinkini bilmeyiz, ama bizim yaklaşımımız “tencere dibin kara…” yaklaşımı değil.

Diyalektiğe bile gerek kalmadan, gündelik mantık bile yürütülerek, göğsümüzü gere gere geçmişteki Maocu etkilenmeden söz edebildiğimize göre, herhalde Maoculuğu eleştirdiğimiz, en azından bildiğimiz kadarıyla, ama onu “Maoculuk”, Maocu revizyonizm olarak nitelendirecek kadar eleştirdiğimiz ve karşısında pozisyon aldığımız düşünülmelidir. Maocu platformdan konuşmadığımız herhalde tartışılabilir değildir. Yani, iki değil tek “tencere” vardır. Ve “dibi kara”dır. “Reel sosyalizm” ya da Kruşçevci-Brejnevci modern revizyonizm “karası”! Bu, Maoculuktan fazlası olan ama eksiği olmayan bir “kara”dır. Ve öyle Maocuların ayrımları sizindi, “Stalin ve Andropov’un farkları.. bizim” bölümlemeleriyle tartışmadan yan çizilemez. Sorun böyle de konulamaz. Oportünist ve revizyonistler bir taraftır, proleter devrimciler, Marksist-Leninistler bir taraf. Revizyonist revizyonisttir, komünist komünist. Sınıf nitelikleriyle de tek bir bütünün parçası değillerdir, iki ayrı ve karşıt sınıfa, burjuvazi ve proletaryaya aittirler.

Maoculuğun karasını kabul edenin kim olduğu belli”ymiş, “Gelenek ise, kendi geleneğini sahiplenmeye devam etmekte, benzeri bir özeleştiri vermeyi hiç düşünmemekte”ymiş!

Yazarımızın revizyonizmi oradadır ki, Andropov ve Cavuşeşku’nun revizyonizmine, Kruşçev ve Brejnevinkine sahip çıkmaktadır. Peki söyler misiniz? Trotsky’ye, Menşevizme de sahip çıkıyor musunuz? Ya da hangi revizyonistlere sahip çıkıyor, hangilerine çıkmıyorsunuz? Genel olarak revizyonizme karşı mısınız değil misiniz? Yazar “Sovyetler Birliği’nde reel karşılığını bulan sosyalist kuruluş sürecini bütünüyle mirasımız sayıyor”uz diyor. “Söz konusu olan Sovyetler Birliği olduğunda tavrımız hala aynı; hatalarımız olabilir, bunlar da bizimdir, utanacak bir durumda da değiliz; hatalarımız daha iyi ve daha gelişkin ama yine ‘reel’ bir sosyalizmi kurma sürecimizde başvuru kaynaklarımız arasında yer alacaktır.” diye altını çiziyor. Bir soru daha soralım. Yugoslavya’da Tito’nun inşa ettiği de “reel sosyalizm” miydi ve “özyönetimci sosyalizm” üzerine gevelemeleriyle Tito revizyoizmi Kominform’dan atıldığında yanlış mı yapıldı, siz Tito’yu da sahipleniyor musunuz?

İlerlemeden, “reel sosyalizm” tanımının nereden türediğini yazar düşünmüş müdür? Lenin ve Stalin’de bu nitelemeyi gösterebilir mi, yoksa kaynağı modern revizyonist dönem midir? Teori ve pratik arasındaki açı açılarak mesafe uçuruma dönüştüğünde, ikisi arasındaki farkı belirtmek ve uygulamadaki pespayeliği “kitap”ta, Marksist-Leninist öğretide aramaktan uzak durmayı dayatmak üzere geliştirilmiş bir kavramdır. Yoksa biz sosyalizmi sosyalizm olarak biliriz, Stalin döneminde de “reel”i falan değil, bildiğimiz sosyalizm inşa edilmiştir ve kimsenin aklına inşa edilen sosyalizme “reel sosyalizm” demek gelmemiştir. Bu ad, sosyalizmin sosyalizm olmaktan çıkması sonrasında, olağan olarak tanımlanamayana takılmıştır.

Yine de hatalarıyla sahiplenmek güzel bir tutumdur, yeter ki baştan aşağı “hata” olan modern revizyonizmi sahiplenmeyi içermesin. Biz örneğin, proletarya diktatörlüğünü sürecini, Lenin ve Stalin dönemini “hatasıyla sevabıyla” sahipleniriz; Sovyet deneyi bizim deneyimizdir. Ama yazarın sahiplendiği modern revizyonizm, Sovyet proletaryasını yeniden tam köleliğe, bugünkü açık burjuva iktisadi ve siyasi egemenlik koşullarına getirenden başkası değil. Öyle değilse, yazarımız, Sovyetler Birliği’nden bugüne nasıl gelindiğini söylesin.

Modern revizyonizm ya da “reel sosyalizm” sorunu uzunca tartışılacak bir sorundur, ancak zorunlu bir yanıt olduğu için birkaç soruyla bitirelim.

Kruşçev revizyonizminin Marksizmin temel tezleri yerine gündeme getirdiği tezlere ne diyeceksiniz, savunuyor musunuz? Örneğin kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadeleyi proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi temelinden koparan ve iki kamp (sosyalist kampla kapitalist kamp) arasındaki ekonomik ve teknolojik yarışa indirgeyen “barış içinde bir arada yaşama” ve “barışçıl yarış” tezi? Ya da proletarya diktatörlüğünü gereksiz ilan eden “bütün halkın devleti” ile işçi sınıfı önderliğini gereksiz ilan eden “bütün halkın partisi” tezi? Ya Brejnev döneminde pazar ekonomisi yönünde atılmış ilk resmi adım olan Libermann reformları? Sonra devlet mülkiyeti aleyhine grup mülkiyetine yönelme adımları? Merkezi planlama aleyhine fabrika yönetimlerine tanınan yetkilerin artırılması? Devam edilebilir. Bunlar savunduğunuz “hatalar”dan mıdır? Ya “perestroyka”sı ile Gorbaçov? Uygulamaları hata ve siz, Çavuşesku gibi gibi, onun da mirasçısı mısınız? Tamam, Kruşçevci ve Brejnevcisiniz. Gorbaçovcu da mısınız? Sovyetler Birliği’ni dağıtma kararını o ve yönetimi aldı. Oncu olmaya ne diyorsunuz? Değilseniz, nereden itibaren modern revizyonizmden ayıracaksınız kendinizi? Grbaçov’dan bir öncekinden itibaren mi? Neye göre?

Ama herhalde bir noktada bir farklılaşma olmalı, ya “bıçakla kesilir gibi” ya da bir “süreç içinde”. Siz hala örneğin önce Yeltsinci ve şimdi Putinci değilseniz, süreçten ne zaman ve nerede ayrılmayı uygun göreceksiniz? Ve son olarak, şimdi ABD’nin yaptığı gibi, Afganistan’a yönelik revizyonist sosyal-emperyalist işgali hala destekleyecek misiniz? Ya da ABD’nin sağa-sola “demokrasi ihraç etmesi” gibi, örneğin Afrika’ya, Angola’ya Mozambik’e müdahale edilirken devrim mi ihraç ediliyordu diyeceksiniz hala?

Üstelik Sovyetler Birliği ve revizyonizmin egemenliği altında orada kapitalizmin restorasyonuyla iş bitmiyor. SBKP’nin Kuruşçev eliyle revizyonist yozlaşma ve kapitalizmin restorasyonu yoluna sokulmasının kapitalist ülkelerdeki, başta Avrupa’daki dev komünist partileri üzerindeki etkilerine, özellikle İtalyan, Fransız ve İspanyol partilerinin “Avrupa komünizmi”ne yönelmelerine ne diyorsunuz? “Avrupa komünizmi” de sahiplendiğiniz “hatalar”dan mı? “Mezhep genişliği” nereye kadar? Ve son olarak, Maoculuğun dışında olduğunuzu söylüyorsunuz, güzel, peki, bugün, size benzer biçimde, hala “komünist” adını kullanan Çin partisine ne diyorsunuz? Artık Maocu değiller ve onlar da sahiplendikleriniz arasında mı? Yoksa Küba gibi Çin de “sosyalist” bir ülke mi? Herhalde Çavuşesku Romanya’sından daha az “sosyalist” olmamalı. Ya da Batı’yla işbirliğine yönelmeden önceki toprakların büyük bölümünün Kilisenin mülkü olduğu Polonya’dan da daha az “sosyalist” değildir Çin!



* Zorlama ve demagojinin bu kadarı ancak olur: Yazarımız, farklı devrim tipleri ve demokratik ve sosyalist devrim ilişkisi üzerine yürüttüğümüz en başta Lenin’e dayandırılmış tartışmayı, “evrensel doğru olan proletarya devrimine (çağımızın emperyalizm ve proletarya devrimleri çağı olduğu kuşkusuzdur) karşı “evrensel bir teorik doğru olarak demokratik devrimi savunma” olarak çarpıtıyor. Bu, 19. yy’da savunulabilirdi ancak ve biz böyle bir görüş ileri sürmedik. “Teorik olarak konuşulduğunda” denince böyle oluyormuş! Lenin’den Stalin’den “derleme laf salatası” yapıyoruz ya! Ekim Devrimi hala “temel referans kaynağı”ymış! Biz değil demişiz gibi, Ekim Devrimi ve hazırlanış sürecine ilişkin bunca aktarmamızdan sonra, bunu bize söylüyor! Ve yine büyüklük taslıyor: “Lenin’in Emperyalizm kitabı bir kenara bırakılmakta”ymış, bulup okumalıymışız! Ve “sosyalist dönüşümlerin hızı”na dair, NEP’i örnek veren anlaşılmaz ve tuhaf bazı sözler.. Ve çocukça karşı sorular.. Biz “sömürge, yarı sömürge, bağımlı ülkelerde sorunlar yalnızca emek-sermaye çelişkisi dikkate alınarak anlaşılıp çözülemez” diyoruz, o soruyor, “peki tersi doğru mu”ymuş, “gelişkin kapitalist ülkelerde” öyle çözülebilir miymiş! Oysa Lenin’e atıfla anlattığımız, sosyal devrimin “saf” bir süreç olmadığı ve ama çeşitli devrimci süreçlerden bileştiğiydi.

** İP ile program karşılaştırmalarıyla uğraştığına göre, yazarın kafasında anti-emperyalist demokratik devrimin savunuluyor olması “Maocu format”a oturmaktadır. Önceki yazımızda üzerinde durmuştuk, yazar, demokratik devrimin savunulması ve demokratik ve sosyalist devrimler arasındaki kesintisiz geçiş ilişkine yönelik eleştirisini Mao’ya değil, Lenin ve Stalin’e yöneltmektedir.

Şeriat, Laisizm ve Demokrasi

Türkiye’ye, 28 Şubat’tan sonra, bir kez daha “laikçi-şeriatçı” gerginliği yaşatıldı ve bu kez, bu gerginlik ve buradan yaratılan saflaşma üzerinden erkene alınmış bir genel seçime gidiliyor.

“Laikçi-şeriatçı” çekişmesi; oluşturulan gerginlikte argüman olarak kullanılan okullarda çocuk ve gençlere dini eğitim yaptırılması, İmam-hatipler ve Kur’an kursları, ortaöğretimde zorunlu kılınmış din dersi, “helal et” örneğinde olduğu gibi gündelik yaşamda İslami standartların dayatılması girişimi, yine bu standartlarla çeliştiği için AKP’li belediyelerin içki yasağı girişimleri, hatta “tesettür özgürlüğü” istenirken mayo reklamlarına izin verilmemesi, devlette dini kadrolaşma, tarikatlar ve Hizbullah tarzı domuz bağları, cinayetleri ve kontra ilişkileri belirgin şeriatçı yer altı örgütlenmelerinin önünün ardına kadar açılması ve hepsinin ötesinde devletin dine müdahale aracı olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu başkanlığın yüz binlik ordu oluşturan kadroları, çoğu bakanlıktan büyük bütçesi ve dini uygulamalarına ilişkin bir tartışma dolayısıyla patlak vermedi. Hesaplaşmaya dönüşen ve darbeyle tehdit eden muhtıraya kadar varan çekişme, Cumhurbaşkanlığı seçimini dayanak edindi.

Doğal ki (özellikle polis teşkilatı gibi devletin temel kurumlarından olan silahlı organları ve üst bürokrasi içindeki) İslami kadrolaşma da “iktidar ipi”nin hangi ellerde olacağına ilişkin tartışma ve sürtüşmenin kaygıyla izlenen önemli bir yönüydü. Ancak devlet iktidarının kullanılmasında Cumhurbaşkanının vazgeçilmez bir yapılandırıcı/yönlendirici gücü ve etkisi olduğu açıktı. Siyasal sistem içindeki konumu sembolik olarak tanımlanırdı, siyasal sorumluluğu yoktu. Ancak sivil ve askeri bütün atamalarda Cumhurbaşkanının imzası gerekti, onay vermedikleri atanmıyordu. Bu atamalar yalnızca vali, büyükelçi, genelkurmay başkanı başta olmak üzere general vb. atamalarından ibaret değildi. Yüksek yargı organları, YÖK atamaları, rektör atamaları vb. yanında Meclis kararları ve yasalarla Anayasa değişikliklerinin onay/veto ve Anayasa Mahkemesi’ne, referanduma götürme yetkisiyle, Başkomutanlık pozisyonuyla Cumhurbaşkanı, hükümet, Meclis ve uygulamaları üzerinde denetleyici/yönlendirici konumdaydı.

Ve AKP, Cumhurbaşkanlığını ele geçirmeye yönelince çatışma kaçınılmaz oldu. Çatışma, ne laikliğin savunulması ne de bir şeriat devletinin kurulmaya girişilmesi üzerinden şekillendi. Ama dini istismar etmekte olan AKP’nin, Cumhurbaşkanlığını da ele geçirdiğinde iktidar basamaklarında tırmanacak olması, geleneksel olarak “iktidar ipi”ni elinde tutmakta ve iktidarın yönünü belirlemekte olan laikçi-askeri kastın sonunun başlangıcı olabilirdi.

Kuşkusuz “iktidar ipi”nin el değiştirmesi, ne bir hükümet değişikliği sorunudur ne de Cumhurbaşkanlığının elde edilmesiyle bir çırpıda kararlaştırılacak bir sorun. İktidar sorununun öncelikle kararlaştırıcısı iktisadi egemenliktir; iktidarın sınıf iktidarı olduğu kesindir. İktisadi egemenliğin, fabrikaları, toprakları, bankaları vb. elinde tutan, yer altı ve yerüstünün tüm zenginliklerini özel mülkiyetine dönüştürmüş (küçük özel mülkiyeti de kendine bağlamış) burjuvazinin elinde olduğu ortadadır ki devlet iktidarı, siyasal iktidar da buradan yansıyarak şekillenir. Devlet, “iktidar ipi”ni ağırlıkla laikçi, dinci, milliyetçi vb. burjuva gerici akım ve grupların elinde tutup tutmamasından önce, iktisaden egemen olan sınıfın devletidir. İktisaden egemen olanın siyaseten de egemen olmasından doğalı yoktur ve günümüz Türkiye’sinde de, tıpkı başka kapitalist ülkelerde olduğu gibi, iktisadi egemenliğe sahip burjuvazi siyasi egemenliğe de sahiptir. Devlet bir burjuva devletidir. Burjuvazinin sömürülen yığınlara söz ve hayat hakkı tanımadığı, onları siyasal yaşamın (devlet işlerinin) dışına ittiği sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki diktatörlüğüdür. Tekellerin egemenliği ve emperyalizm ile birlikte devletin sınıf niteliği değişmemiş, ama tekeller burjuva devletin dizginlerini ele geçirmişlerdir. Artık tekellerin en ileri gelen temsilcileriyle asker ve sivil bürokrasinin en iri kıyımlarının içli dışlılığıyla oluşmuş bir avuç oligark, karar alıcı, yönetici işlevleriyle iktidar doruğuna kurulmuştur.

Ordu ve polis gibi silahlı örgütlenmeler, burjuva devletin temel kurumlarıdır. Bunların yanı sıra iki önemli devlet kurumundan biri, azınlığın iktidarının asıl dayanağı olan ve kamu gücü olarak görünen ama halktan kopmuş ve halka karşı “özel silahlı birlikler”in eklentileridir. Bu eklentiler, silahla boyun eğdirilen ya da ezilenlerin konulması için hapishaneler, hapishanelere koymak için mahkemeler türünden ceza kurumlarıdır. Ve ikincisi, halkın sırtında bir ur gibi duran devletin (ve silahlı ve ceza dağıtan yönetici, bastırıcı zorbalık kurumlarının) finansmanını sağlayan ve başlıca işlevi iktidar gücüne dayanarak vergi toplama (ve maliyeyi yönetme) olan maliye-hazine kurumudur. Dolayısıyla militarizm ve bürokrasi devletin iki asli işlevi ve bu nitelikli kurumlar devletin asli organlarıdır. Devlet işleri buralardan yürür, kurmay odaları ve bürokrasi koridorlarında kararlaştırılır.

Öte yandan kapitalizmin iki eğiminden birinin ulusal, diğerinin de uluslararası eğilim olduğu bilinir ve bunlardan birincisi kapitalizmin başlangıcına, yükseliş dönemine özgüyken, ikincisi olgun kapitalizm dönemine özgüdür. Günümüzde tekelci kapitalizmin, uluslararası tekeller üzerinden ve üretim ve sermayenin uluslararasılaşmasında görmezden gelinemeyecek bir mesafe kat ettiği ortadadır. Emperyalizm, başlı başına, sermaye ihracı ve dünyanın ekonomik ve siyasal bakımdan paylaşılması, ilhak ve sömürgeleştirme demekken, tek tek kapitalist ülkeler ekonomilerinin tek bir zincirinin halkaları olarak dünya kapitalist ekonomisine entegrasyonunda atılmış olan ileri adımların, büyük emperyalist devletler ile bağımlı, sömürge, yeni sömürge ülkelerin siyasal ilişkilenmelerinde bir dizi yeniliklere götürdüğü de görmezden gelinemez. Devlet işleri yine kurmay odaları ve bürokrasi koridorlarında yürümektedir; ancak, artık bu oda ve koridorlar yalnızca ulusal renklerle boyalı değillerdir. Örneğin Amerikan ve Avrupa dışişlerinin kendilerini dayattıkları Türk dışişleri koridorlarında başlıca Amerikan dış politikasının uzantısı bir politikanın Türk dış politikası olarak tartışılıp hayata geçirilmek üzere geliştirildiğini ve “karara bağlandığını” görmek şaşırtıcı olmamaktadır. Aynı şekilde genelkurmay ve savunma bakanlığının kurmay odalarının Pentagon koridor ve dehlizlerinden ne kadar ayrı ve “kendine özel” olduğu tartışmalı bile değildir. TSK, kuşku yok ki, yalnızca Türk genelkurmayı ve MSB kurmay odalarından Afganistan’dan Kosova’ya kadar yurtdışı görevlere yönlendirilmemekte; bunlara ilişkin ve ötesinde salt TSK’ya özgü olduğu düşünülebilecek kararlar bakımından, Pentagon ve NATO koridorları ve kurmay odalarındaki yoğun ve kararlaştırıcı görüşme ve politika ve pozisyon oluşturma trafiği önem kazanmakta ve hatta çoğunlukla belirleyici olmaktadır. Hazine ve Maliye’ye ilişkin kararlar, oluşturulmaları ve uygulanmaları açısından durum farklı değildir, üstelik daha ileri olduğu söylenmelidir. IMF’ye rağmen asgari ücret bile saptanamamakta, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, tarım, sanayi, borçlar ve faizler vb., akla gelebilecek ekonomi ve maliye ile ilgili tüm kararlar IMF ve Dünya Bankası vesayetinde “oluşturulmakta”dır. Üstelik Merkez Bankası özerklik adına IMF’ye bağlanmış, hemen her sektör, oluşturulmuş “üst kurullar”la dolaysızca hükümete ve politikalarına bağlı olmaktan “kurtarılarak” IMF türü emperyalist finans kurumlarının yönetim ve denetimine verilmiştir. Hatta hukuki işleyiş bakımından, Danıştay, çoktan yatırımlar ve sermaye süreçlerinde kararlaştırıcı merci olmaktan çıkmış ve işlevini Uluslararası Tahkim Kurulları’na terk etmiştir. Artık, Türkiye de dahil, emperyalizm ve ulusal köleleşme sürecinde zaten emperyalizmle birleşmiş –işbirlikçi– ve ulus ve ulusallıkla bağını koparmış tekelci burjuvazinin egemenliğindeki tek tek “ulusal devletler”in görünüşteki “yerlilik” anlamında bile ulusallıktan “kurtuluş” sürecine girmiş oldukları göz önünde tutulmalıdır. Kapitalist devletler, özellikle emperyalist bağımlılık ilişkilerinin ağına takılmış olanlar, artık siyasal bakımdan, yalnızca bir kapitalist ulusal (siyasal) komite değillerdir ve hem iktisadi hem de siyasi yönüyle uluslararası bağlantıları dikkate alınmadan ne kendileri ne de politika ve kararları kavranabilir durumdadır. Bugünkü kapitalist uluslararasılaşma koşullarında devlet işlerinin yürütüldüğü ve karara bağlandığı kurmay odaları ve koridorlar içinde artık “yabancı” oda ve koridorlar da vardır.***

Hükümetlerse, bu belli başlı kurumların işleyişine yön veren bir komiteden başka bir şey değildir. Sadece burjuva azınlık için demokrasi olan bir diktatörlükten başkası olmayan burjuva demokrasileri ve hukuk karşısında eşitlikten ibaret siyasal (biçimsel) demokrasi bile olmayan görünüşte demokrasi ya da demokrasi taklitlerinde, hükümetler, başka siyasal rejimlerden farklı olarak, bileşimi, 4 veya 5 yılda bir yapılan seçimlerle belirlenen parlamentolarda oluşan çoğunluk tarafından yetkilendirilir. Ancak burjuva demokrasisi ya da taklitlerinde parlamentolar, devlet iktidarının asli organı olmadığı gibi, devlet işlerinin yürütülmesinde de asli bir rol oynamaz. Parlamentolarda gevezelik yapılır, burjuvazinin iktisadi ve siyasal egemenliğinden zarar gören, işsiz kalan, sefalete düşen, sözünü söylemesi engellenen ve muhalefeti dağıtılıp bastırılma konusu olan halkın –sınıf iktidarı ve asıl iktidar güçlerini gizlemek üzere– aldatılması için bol bol konuşulur. Sanki kararlar parlamentoda alınıyormuş ve devlet buradan yönetiliyormuş gibi eller kaldırılıp indirilir. Ama halkın yaşamını ve geleceğini ilgilendiren en ayrıntılı kararlar, bırakalım oluşturulmasına katılımı, üçer-beşer dakika bile düşünülmeden oylanır. Kurmay odaları ve bürokrasi koridorlarında haftalar ve aylar harcanarak oluşturulan kararlar ve yasalar, çoğu kez, üzerinde tartışma bile yapılmadan oylanmıştır.

Parlamentonun hemen biricik işlevi, milletvekili sayısal çoğunluğuna dayalı olarak hükümeti oluşturmasıdır. Ancak bu oluşuma gelinceye kadar, parlamentonun kendi oluşumu da dahil, devletin asli organlarının tutum ve uygulamaları ve doğrudan sınıf olarak burjuvazinin, TÜSİAD’ın, TOBB’un vb. politika ve uygulamalarıyla şu ya da bu yönde verdikleri siyasal, mali vb. destekler tayin edicidir. Devletin ideoloji aygıtlarının, artık doğrudan tekeller tarafından ele geçirilmiş basın (medya) organlarının yönlendirme ve şu ya da bu yönde sağladığı destekler, gerek parlamento gerekse onun üzerinden belirlenen hükümetin oluşumu bakımından basitçe bir etken olmanın ötesinde yön vericidir.

Ancak her halükarda sapmalar, öngörülmemiş gelişmeler olanaksız değildir.

Öncelikle siyaset iktisattan görece özerktir ve siyaset iktisadı yansıtmasına yansıtır; ancak bu yansıma, bire bir, siyaset alanını şekillendiren faktörlerin hiçbir özgünlüğe yol açmadığı dolayımsız bir yansıma değildir. Uç bir örnektir, ama tarihte burjuvazinin iktisadi egemenlik koşullarında imparatorluk kuran N. Bonaparte türü özerklik örnekleri bile vardır. Bu tür örnekler bir yana, burjuvazinin iktisadi egemenlik koşullarında, burjuvazinin çıkarlarını savunan, ama bu sınıf iktidarının siyasal ihtiyaçlarından az-çok farklı ya da bu ihtiyaçlarla en uyumlu olandan daha az uyumlu siyasal yönelim, motif ve programlarıyla belirli hükümetler, bu özerklik koşullarının ürünü olarak, işbaşına gelebilirler. Uyum ve uyumsuzluklarıyla, bu durumda, belirli bir sürtüşme yaşanacak demektir.

Öte yandan, parlamento seçimlerinde, iktisadi egemenliği elinde tutan tekelci burjuvazinin iktisadi ve siyasal çıkarlarını en ileriden temsil ederek ortaya çıkan ve desteğe mazhar olarak seçimleri kazanan bir parti, uygulama ve ülkeyi yönetme sürecinde, gerek kuşkusuz durmaksızın farklılaşan nesnel koşullara, gerek burjuvazinin buradan farklılaşan çıkarlarına uyum ve temsiliyet bakımından, gerekse ülkedeki gelişmelerle birlikte parti içindeki gelişme ve değişimlerle bağlantılı olarak eski temsili konumundan uzaklaşıp hükümet krizi vb.’ye de yol açabilmek üzere, sermayeyi (kuşkusuz gericiliği de) yeni arayışlara yöneltebilir ve hatta atılması gereken “safra” konumuna da gelebilir. Bu noktada parti içindeki gelişme ve değişmeler ona dayatılan gelişme ve değişimlerle iç içe girip birbirine karışabilir. Genellikle oluşan temsiliyet sorunuyla ilişkisi içinde dayatılan ve örnekleri bilinen vekil satın alma (367’ye ulaşmak üzere DYP’den iki vekilin rakip partiyle birlikte oy kullanması ya da Ecevit’in Demirel’in partisinden 11 vekilin desteğiyle azınlık hükümeti kurması), transferler (son aday transferleri: E. Günay, İstemihan Talay vb.), yeni parti oluşturmak üzere parti bölmeler (DSP’den YTP’nin oluşturulması, 28 Şubat sonrası Fazilet Partisi’nin bölünerek AKP’nin kurulması) vb. bu koşullarda en fazla tanık olunan değişiklik araç ve yöntemleri olarak gündeme gelir. Buradan oluşan “yenilikler”le ya “yeni” bir hükümet kurulur ya da genellikle “erken seçim”e gidilir ve yine “yeni” bir hükümete ulaşılır. Süreç, aynı zamanda milletvekillerinin “terbiye” ve “iktidar”ı ve muhalefetiyle tekellerin partilerinin “hizaya getirilmesi” süreci olarak şekillenir. Şimdi örneğin AKP, böyle bir hizaya getirilme ve “ehlileştirilme”yi yaşamaktadır. Zaten ehlileşmiş bir din istismarcısı partidir; ancak cumhurbaşkanlığını ele geçirme atağı dolayısıyla pişman edilmesi ve tam ehlileştirilmesi için baskı altına alınmıştır.

YAKIN BAKIŞ

Peki, somut pozisyonları itibarıyla, başrol oyuncularından biri generaller ve askeriye olan mevcut siyasal güçlerin laisizm ve şeriatçılık karşısındaki konumları nedir? Kökleri kuşkusuz öncesine de dayanan, ama cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yeniden güncelleşen ve yeni bir muhtıraya ihtiyaç gösterecek kadar sertleşen “laik-şeriatçı” çekişmesinin gerçek içeriği nedir?

AKP şeriatçı bir parti mi?

İlk sorulardan biri budur. AKP ile şeriat ve şeriatçılığın ilişkisi nedir?

İran mollalarının partisi ile Suudi Kraliyet örgütlenmesinin gerek ideolojik ve politik yaklaşım ve tutumları gerekse örgütsel bakımdan şeriatı eksen edindikleri ve şeriatçı oldukları kuşku götürmez. Taliban da böyledir. Taliban ve Afganistan bir yana bırakılırsa, gerek İran gerekse Suudi Arabistan, ileri derecede gelişmiş olmasalar ve hala ciddi feodal kalıntılara sahip olsalar bile kapitalist ülkelerdir ve hem mollaların partisi hem de Suudi Krallığı kapitalist bir zemine oturmaktadırlar. Öte yandan her ikisi de kapitalist moderniteden nasiplerini almış olmalarına karşın, feodal geçmişleriyle kopuşmadıkları gibi, bu geçmişi günümüzde de politik yaklaşım ve tutumlarında olsun örgütsel şekillenmelerinde olsun, önemli ölçüde yaşatmakta ve ondan beslenmektedirler. İkisinde de aşiret ve kabile örgütlenmesi önemlerini, kuşkusuz kapitalizm koşullarında olabildiğince korumakta, geçmişten kalıntı ticari “esnaf-çarşı” yapılanması, dev petrol tesisleri ve rafinerilerinin yanı başında, küçümsenmez bir toplumsal dayanak olarak varlığını sürdürmektedir.

Yaşayan bu geçmişten yadigar dayanakları üzerinde din, İslam, her iki ülkenin, siyasal bakımdan yönetici kurallarını vermekte, kutsallığı yalnızca “öteki dünya”yı değil, ama iki ülkenin bugününü de yönetmektedir. Kral ve Ayetullah, “Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olarak”, iki ülkenin en üst siyasal-dinsel otoritesi durumundadır.

Kapitalizmin egemenliği ile birlikte, dinin kapitalizme bağlandığı ve sermayenin egemenliğinin dinsel egemenliğinin yerini aldığı kuşkusuzdur. Ancak kapitalizmin görece gelişmemişliği ve toplumun en ücra köşelerine kadar ağlarını yaymasının geriliği koşullarında, feodalizmin kalıntılarıyla birlikte, asıl olarak kapitalizm-öncesi ilişkilerin ürünü olan dinin, İslam’ın, inananların beyninde yer edinmiş bir önyargı ve hatta alışkanlık düzeyine yükselmiş bir ideolojik şekilleniş olarak, beslendiği feodal kalıntıların nesnelliğinin de ötesinde bir yaşam ve etki gücüne sahip olmasında şaşılacak şey olamaz. Henüz –petrol ve türevlerinin üretimine rağmen– birer sanayi toplumuna dönüşmemiş, dolayısıyla modern sermaye ilişkilerinin önyargılara varıncaya kadar tüm geçmişin kalıntısı kurum ve düşünüş-inanış tarzlarını kendisine bağlayarak kendisine göre yeniden kurup şekillendirmeye güç yetiremediği İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde dinin bu etkisi olağan sayılmak gerektir.

Bush’un da ABD’de Hıristiyanlığı ve özellikle Evangelist mezhebi dayanak edindiği; hem gelişmelerini teşvik ettiği, hem de ondan güç aldığı bilinir. Üç ülkede de kullanılan, biri Hıristiyanlık diğeri İslam olsa da, aynı dindir. Ancak ABD’de kullanımın zemini gelişmiş kapitalizmdir ve burada din, Hıristiyanlık bütünüyle kapitalizme, sermaye egemenliğine bağlanmıştır; etkisini bu çerçevede sürdürmektedir. Ve örneğin ABD’de bir şeriat devletinin sözünün bile edilmesi düşünülemez. Ancak “Medeniyetler Çatışması” türünden bir konseptin, –başka halkların yanı sıra– Amerikan halkının da yedeklenmesi amacıyla, dünya egemenliği stratejisinin üzerine oturtulduğu hareket ettirici bir dayanak olarak öne sürülmesi bile, tek başına, bu ülkedeki –ve kuşkusuz dünyadaki– dinin etkisi hakkında fikir vericidir. Ama, her şeye rağmen, burada din, İncil ya da Kur’an’da yazılı “göksel” kurallarıyla toplumsal-siyasal yöneticilik durumunda değil, ama “kullanılan” durumundadır.

İran ve Suudi Arabistan’da da din kullanılmaktadır; ancak burada ABD’deki kullanımından farklı bir kullanım geçerlidir; iki ülkenin egemenleri, ülkelerini dinin kuralları üzerinden yönetmektedirler. İki ülkede, İslam, ideolojik olduğu kadar siyasal bir unsur olarak, siyasal İslam olarak, toplumsal-siyasal yönetimin de birincil verisi ve yön vericisidir; iki devlet de, İslami kuralların geçerli olduğu şeriat devletleridir.

AKP’nin pozisyonu nedir? AKP “geçiş durumunda” bir partidir. Sadece Amerikan Cumhuriyetçi Partisi gibi “muhafazakar” bir parti olarak kalmamaktadır. Daha çok ona benzese de, dinci, şeriatçı bir damarı vardır. Partinin lideri ve yakın yönetici çevresinin daha birkaç yıl öncesine kadar açık şeriatçı söylemleri hatırlardadır. Bugünlerde yana yakıla tümünün tersini savunduğunu ve değiştiğini kanıtlamaya uğraştığı T. Erdoğan’ın bu söylemlerinden birkaç örnek vermek gerekirse:

–         “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye! Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek.”

–         “Hem laik hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik.”

–         “Ben Müslüman’ım diyenlerin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslüman’ın yaratıcısı Allah kesin hakimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ lafı koskoca bir yalan. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır!”

–         “Bu milletin bütünlüğü ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ ifadesiyle sağlanır mı? Osmanlı otuzu aşkın etnik grubu ümmet düşüncesiyle bir arada tuttu. Biz de inanç birliğiyle tutacağız.”

–         “Doğumevlerinde yalnız kadın doktorlar çalışacak. Öğretmenlikte yetişmiş başörtülü kızlarımız var. Şimdi işe alınmayan bu başörtülü kızlarımız, anaokullarında yavrularımızı yetiştirecek.”

–         “Türkiye Cezayir olur mu diye soruyorlar. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz.”

–         “Bir buçuk milyar nüfuslu İslam alemi, Müslüman-Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor. Işıkları göründü. Allah’ın izniyle kıyam başlayacak!” (21.08.2001 tarihli tüm gazeteler)

Bu sözlerde dinci, şeriatçı bir içerik olduğu kesindir. Ancak bu sözler Refah Partisi dönemine, on yıl öncesine aittir. O zamandan bugüne köprülerin altından çok su aktığı anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet’in öncesi Osmanlı’dır ve din devletidir; geçerli olan şeriattır. Padişah, aynı zamanda Halife’dir. Tarikat ve tekkeler, dini eğitim devletin dayanaklarındandır. Cumhuriyet ile birlikte Halifeliğin, tekke ve zaviyelerin vb. kaldırılması ve eğitimin birliği yasasıyla dini eğitime son verilmesinin ardından, siyasallaştırılmış dini ve şeriatı dayanak edinen akım ve örgütlenmelerle devleti dinin etkisinden çıkarma çabasındaki genç burjuvazi ve Kemalistler arasındaki çatışma –koşullarının ve taraflarının değişime uğraması ve içeriğinin de bundan etkilenmesiyle beraber– bugüne kadar sürmüş ve çeşitli güncel biçimlere bürünmüştür.

Demokrat Parti (Bayar-Menderes) döneminde önü açılan din siyaseti ve siyasal İslam, ’60-’70 arası “Komünizmle Mücadele Dernekleri” türü örgütlenmeler etrafında toplanarak “yeşil kuşakçı” yaklaşımlarla beslenmiş ve gelişmesi teşvik edilmiştir. 6. Filo protestocularının Kanlı Pazar’la kırılması bu dönemdedir. Erbakan, bu dönemde Milli Nizam Partisi ile ortaya çıkmış ve şeriatçı dayanakları ile aynı içerikli bir program savunmuştur. 12 Mart darbesi sonrası, aynı Erbakan, askerler tarafından, kaçtığı yurtdışından davet edilmiş ve Milli Selamet Partisi’ni kurmuştur. Biraz yumuşatsa bile, programı yine şeriatçıdır. Kendisiyle koalisyon kuran Ecevit tarafından meşrulaştırılmış, siyasal İslam’ın örgütlenmesini –halk ve “Akıncılar” adıyla özellikle gençlik içinde– bu meşruluktan yararlanarak yaymış, bu dönemde tarikatlar iyice su yüzüne çıkmıştır. Siyasal İslam’ın bu örgütlenmesi, 12 Eylül sonrasında, başta K. Evren ve darbecilerden, onların “yeşil kuşak”çı Türk-İslam sentezi ideoloji ve politikalarından aldığı güçle, değişen parti isimleri altında devam etmiş, artık Nakşibendiler, Nurcular vb. hem toplumsal hem de siyasal yaşamın belirgin ve ayrılmaz parçaları olmuşlardır. Erdoğan ve AKP önde gelenlerinin yetiştiği zemin, bu zemindir ve aktarılan söylemlerine hiç şaşmamak gerektir.

AKP, 28 Şubat’ın ürünüdür. Onun kılıcının biçtiği şeriatın “kanlı mı kansız mı geleceği” propagandif tartışmayı sürdüren Refah Partisi’nden gelmedir. Buradan gelen damar, örneğin hala “dindar cumhurbaşkanı seçme” iddiasındaki Meclis Başkanı B. Arınç’ın ya da “Cumhuriyet Mitingleri” karşısında kendini tutamayıp “3-5 slogan ezberleyip meydanlara çıkıp ulusalcılıktan söz eden yarasalar, aydınlıkta dolaşmak istemezler, gerçek milliyetçi biziz* diyen MEB H. Çelik’in konuşma ve tutumlarında yansımaktadır.

Söylemin ötesinde, bürokrasinin dinci kadrolaşmaya tabi tutulması bir gerçektir ki, AKP’den aday olan Başbakanlık Müsteşarı siyasal İslamcılığıyla ünlü Ö. Dinçer bu açıdan iyi bir örnektir. Yine hastanelerin, demiryollarının vb. başına imamların atanması, “Emniyet” kadrolarının Fethullahçılarla doldurulması, AKP döneminde sıradanlaşmıştır. Öyle ki, “zinde güçler”de yol açacağı tepkiler bilinmesine karşın, güvenle tümü göze alınarak, sonunda cumhurbaşkanlığına göz dikilmesine kadar gelinmiştir.

Kur’an kurslarının her yere yayılması, ortaöğretimde yarı-legal mescitler ve eğitim zamanı namazları, girişimin ötesinde eğitim birliğini bozucu tutumlar, meslek liselerinin arkasına gizleyerek İmam-Hatipleri olağan-düz lise olarak kabul ettirme çabaları ortadadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri, inanç ve ibadetlerini aşağılayan açıklamaları bilinmektedir. İş, tesettür özgürlüğünü savunurken mayo reklamlarını yasaklamaya, yine içki yasaklarına kadar vardırılmıştır. Gıda endüstrisinde İslami standartlar, örneğin “helal et” çoktan gündeme getirilmiştir. Söylemin ötesindeki somut uygulamalar açısından siyasal İslam normlarının dayatılmasının daha pek çok örneği sayılabilir, ancak yeterlidir.

Tarikat bağlantılarıysa kuşkusuz önemlidir ki, başta Nurculuğun kolu Fethullahçılık gelmektedir. Onun kadar önemli bir başka sorunsa, başta Hizbullah olmak üzere şeriatçı örgütlerin önünün açılmasıdır. Bir dönem özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde örgütlenmesi teşvik edilerek Kürt hareketine karşı kullanıldıktan sonra yasadışı ilan edilmiş ve bir kısım yöneticileri öldürülmüş ve tutuklanmış olan Hizbullah, tarikat ilişkilerine dayandırılmış örgütlenmesine yeniden hız vermiş durumdadır; bu örgütenme, AKP ve hükümeti tarafından hiç engellenmediği gibi teşvik de edilmektedir.

Sonuç olarak dayanakları, ittifak ilişkisiyle tanımlanamayacak kadar yakın ve “içten” açık ve örtülü bağlantılarıyla AKP’nin şeriatçı bir damarının olduğundan kuşku duyulamaz.

Öte yandan, AKP, bilinen özellikleriyle bir şeriatçı parti de değildir. Ne İranlı mollaların partisi ne de Taliban türündendir. Orta gelişmişlik düzeyinde kapitalist bir ülke olan, yaygın bir sanayie ve dünyanın en büyük ilk yirmi ekonomisinden birine sahip, modern sermaye ilişkileriyle mali sermaye ağlarının toplumun en ücra köşelerine kadar yayıldığı ve kayıtsız egemenliği elinde tuttuğu bugünün Türkiye’sinde, hele az-çok olağan iktisadi/siyasal koşullarda, belirli şeriatçı yönelim, tutumlara, bir dizi ön açıcı ve teşvik edici yaklaşım ve uygulamalara sahip olsa bile, bir hükümet partisinin şeriatçı bir parti olma olasılığı hemen hemen yoktur. Türkiye’de “şeriat tehlikesi”nin hiç olmadığı ileri sürülemese bile, AKP bir yana, onun içinden çıkıp geldiği ve şeriatçı dayanak ve bağlantıları, yönelim ve tutumları, ön açıcılığı daha belirgin RP, FP ve SP gibi Erbakan partilerini bile şeriatçı partiler olarak nitelemek zordur. AKP de, şeriatçı bir damarının varlığına karşın, bu özelliğinin damgasını vurduğu bir parti olmaktan uzaktır. Nedir peki AKP?

AKP kendisini muhafazakar demokrat bir parti olarak tanımlamaktadır. Muhafazakarlığı kuşkusuzdur, ancak demokratlığı soytarılıktan ibarettir.

FP’yi ele geçiremeyip ayrı parti olarak örgütlenmeye yönelen AKP’nin başını çekenler ve kadroları, 28 Şubat operasyonu ile gerçeklerle yüzleştirilmiş ve ehlileşme sürecine itilmişlerdir ve “değiştik” propagandaları, en azından bir yönüyle doğrudur. Değiştirmedikleri –yukarıda değinilen şeriatçı damara ilişkin– yönler yok değildir, ancak kimini söz düzeyinde kiminiyse hem sözde hem özde değiştirdikleri yönler de epeycedir.

Değişikliklerin; 28 Şubat’ın “laikçi-şeriatçı” karşıtlığını körükleyip, bir dizi siyasal kazanımla mevziler elde eden Erbakan ekibini püskürterek askeri iktidar kastının pozisyonunu tahkim etmeye yönelik laikçi dayatmalara bağlı oluştuğu ortadadır. “Millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek”, “Hem laik hem Müslüman olunmaz” türü söylemlerle formüle edilen eski pozisyondan, artık, laikliğe karşı –en azından duyulur biçimde– laf edilmeyen, “kişi değil, devlet laik olur”, en olumsuzuyla “laiklik yeniden tanımlanmalıdır” türü söylemlerle tanımlanan pozisyona geçilmiştir. Geri adım atılmış, “şeriat devleti” imalarından vazgeçilmiş, yeni bir uzlaşma zeminine gelinmiştir. Bu değişiklikle, din siyaseti yapmaktan, din istismarından vazgeçilmediği biliniyor. Sadece “milli görüş” döneminin fazla ileri gidilmiş ve sorun oluşturmuş yönleri törpülenmiş; örneğin hala “türban”ın bir siyasal dayanak olarak kullanılması tutumu sürdürülürken, konu zamana yayılarak sürüncemeye bırakılmış, buradan bir alevlenme ve çatışma doğması tercih edilmemiş ve AKP ve hükümetinin meşruiyeti peşine düşülmüştür.

Ancak her şeye rağmen din siyaseti sürdürülürken, asıl değişiklik, “milli görüş” olarak formüle edilmiş ve belirli bir sosyal/iktisadi temele sahip genel ve programatik yaklaşım ve tutumlarda gerçekleşmiştir. AKP din siyaseti yapmaktan laikçiliğe geçmemiş, ama neo-liberal politikalarıyla uluslararası tekellere, emperyalizm ve işbirlikçilerine “sığınmış” ya da doğru deyişle, emperyalizm ve işbirlikçilerinin çıkar ve ihtiyaçlarıyla, ifadesini bu çıkar ve ihtiyaçlarda bulan neo-liberal politikalarla çelişen ne varsa terk ederek, onların savunuculuğuna geçmiştir. AKP, asıl “milli görüş” “takıntıları”ndan kopmuştur; onun için, artık, ne Batı kapitalizmi eleştirisiyle “milli ekonomi”nin, ne örneğin “faiz haramdır” suçlamasıyla “faizsiz bankacılık” ya da “kâr ortaklığı”na dayalı “sistem”in ne de genel olarak Batı ve emperyalizm “karşıtı” söylemlerin önemi kalmıştır.

“Milli görüş”ün son partisini (FP) bölerek siyaset sahnesine atılan ve daha kuruluşu öncesindeki –siyasal ve istihbari– Washington görüşmeleri belirleyici ve şekillendirici olan AKP, “milli görüş”ten gelenlere eklenen bir kısmı sermaye ve devlet tarafından sınavdan geçirilmiş “yeni” kadrolarıyla “toplama” bir örgüt olarak, bir yandan yolsuzluk vb. ile palazlanacak nemalandırıcı bir “hisse senetli şirket” gibi örgütlenirken, bir yandan da –K. Derviş’le dayatılan, ama DSP-MHP-ANAP hükümeti aracılığıyla uygulanmasına devam edilemeyeceği anlaşılan– neo-liberal politikalarla IMF-TÜSİAD programının ve Amerikan dış politikasıyla siyasal-stratejik bakımdan GOP’un dayanağı olacak işbirlikçi bir parti olarak örgütlendi. Nitekim AKP, uluslararası burjuvazinin, özellikle Amerikan emperyalizminin bu iki başlıca ihtiyacını elinden geldiğince karşıladı. Yalnızca 1 Mart Tezkeresi’nde ABD’nin beklentisini karşılayamayan AKP, “gelen gideni aratır” örneği, Türkiye’nin gördüğü uluslararası ve yerli işbirlikçi tekelci burjuvazinin ihtiyaçlarını en ileri noktadan karşılayan (emeğin en azılı düşmanı), en işbirlikçi, en Amerikancı parti oldu.

Bu yeni zeminde, AKP, din siyasetini ilgilendiren iki başlıca adımı atmaktan da kaçınamamış, kaçınmamıştır. Bu adımlar, Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği yönelim ve tutumlarındaki konsept değişikliğiyle doğrudan ilgilidir. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve dağılmasıyla Amerikan dünya egemenliği stratejisinin aracı “Yeşil kuşak”çılığın da sonu görünmüş ve 11 Eylül ile birlikte yerini “uluslararası terörizme karşı savaş” ve tamamlayıcısı “Medeniyetler Çatışması” konseptlerine bırakmıştır ki, bunlara göre İslam’a düşen rol yeniden tanımlanmıştır. “Radikal İslam” düşman ilan edilmiş, ama “Ilımlı İslam” dünya egemenliği stratejisinin dayanaklarından sayılmıştır. “Ilımlı İslam”, Amerikancı İslam’dır; İslam’ın Amerikan dünya egemenliği stratejisinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılmasının adı ve biçimidir. Türkiye ile bağlantısı içinde, bu rol, ideolojik-örgütsel kapsamıyla başlıca Fethullahçılığa, siyasal-örgütsel kapsamıyla AKP’ye uygun görülmüş ve rol, rolü üstlenmesi istenenlerce de benimsenmiştir. Bu atılan birinci adımdır. Artık İslam, “Ilımlı”, yani bütünüyle kapitalist emperyalizmin hizmetine koşulmuş ve meşruluğu da en başta ABD’ye, yabancı ve yerli işbirlikçi tekellere emanet edilmiş biçimiyle ve asıl buradan ehlileştirilmiş haliyle, AKP’nin istismar alanı durumundadır. Ancak anlaşılacağı gibi, artık asıl istismarcı güç AKP değil, ama (yerli ve yabancı) uluslararası burjuvazi ve emperyalizmdir*, AKP’ye düşense aracılık rolüdür.

AKP, sürdürdüğü din istismarı kapsamında, siyasal İslam’ı böylelikle yeniden tanımlamış olmaktadır: AKP, herhangi bir İslami parti değildir, kapitalizm koşullarının zorunlu kıldığı kadarıyla İslam’la kapitalizm arasında kurulmuş genel bir bağın, İslam’ın kapitalizme şöyle bir bağlanmasının partisi değildir; İslam’ın, uluslararası sermaye en ileri noktadan bağlanmasının, emperyalizm hizmetine en ileri noktadan sokulmasının, Amerikan emperyalizminin en başta Ortadoğu’da egemenliğinin emrine koşulmasının aracı ve dayanağıdır, “Amerikancı İslam’ın” partisidir. (Dolayısıyla örneğin işbirlikçi tekellerin örgütü TÜSİAD’ın A. Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkmayıp desteklemesi, ne “laikçi-şeriatçı” tartışması ne de çiğnenen “demokrasi” sakızı üzerinden, ama ancak buradan anlaşılabilir. Amerikan emperyalizminin sözcülerinin aynı türden tutum açıklamaları da, aynı şekilde, “laiklik” ya da “demokrasi” tartışmalarıyla bağlantılandırılarak değil, ama eğer seçilecek olsaydı, Gül’ün “GOP’un Türkiye şube başkanlığı”na gelecek olmasıyla açıklanır.)

AKP’nin girdiği, İslam’ın “Ilımlı İslam” olarak tanımlandığı “yeni yol”da atmaktan kaçınamadığı, ama yüzünü en fazla açığa çıkaran ikinci adım ise, Siyonist İsrail ve İsrail’le ilişkilere dairdir ve birinci adımın bir sonucu olarak atılmıştır. Ortak zemin, neo-liberal politikalarıyla, entegre olunan dünya kapitalist zinciridir. Ancak bu genellikle sınırlı kalınmadığı kesindir. Siyonist İsrail, “Doğu”da olmakla birlikte “Batılı”dır; Ortadoğu’da Amerikan emperyalizminin stratejik ortağıdır. Üstelik “Medeniyetler Çatışması”nın bir “tarafı” ya da “kutbu” içinde yer almaktadır: “Hıristiyan-Yahudi Medeniyeti” çatışmanın bir tarafıdır, geri kalanlar ve ilk adımda İslam Medeniyeti bir taraf! Ve “Ilımlı İslamcı” GOP’çu, Amerikancı AKP, İsrail’le sadece “yakınlık”tan değil, ama “Stratejik ortaklık”tan kaçınabilme özgürlüğüne sahip değildir. Kaç kez Washington ziyaretlerinin yolu Telaviv’den geçmiş, Washington kapıları ancak Telaviv’le oluşabilen pürüzlerin halli ve alınan “olur”u ile açılabilmiştir.

Ama İsrail adı, tarihsel çağrışımları bir yana, yakın tarih ve Filistin halkına yönelik insanlık dışı zulmü dolayısıyla, bir Müslüman için küfürle eş anlamlıdır. “Milli Görüş” kültü, bu tavrı pekiştirmiştir. Şimdi Siyonizmle ortaklık, üstelik bunun Filistin’e kan kusturma ortaklığı oluşu, din istismarcısı AKP’nin “yumuşak karnı” durumundadır. “Şeriatçılık” tartışması bir yana, İsrail’le ilişkisi, AKP’nin din istismarcılığını bile zora sokmaktadır. Özelleştirilen iki önemli limanın, hem de ilahesiz gece-yarısı pazarlıklarıyla İsrail gizli servisi MOSSAD’ın kasası Ofer’e peşkeş çekilmesi, tank modernizasyon ihalesinin İsrail’e verilmesi vb. yollardan Siyonizmin bölge halklarına karşı savaşının finansmanına katılması, AKP liderlerinin İsrail ziyaretlerinde Siyonist yöneticilerle düşer-kalkar ve Yahudi kutsal mekanlarından “Ağlama Duvarı”nı başlarına “kippa” takıp tavaf ederken dönüp Filistin yöneticilerine 5 dakika bile ayırmaması, inanç sahibi Müslümanlarca Müslümanlığının sorgulanmasına bile götürmektedir. Ancak kuşkusuz AKP hâlâ türban ve örtünme “özgürlüğü”, imam-hatiplerin eşitliği vb. sorunları üzerinden din istismarcılığı yaparak pirim sağlamakta ve laikçi baskısını “dinsizlik” olarak gösterip inananların inançlarını sömürebilmektedir. Saflaşmayı tahrik eden ve en önemli nedenlerinden bu olan “laikçi-şeriatçı” tartışması ve çekişmesinin başlıca ürünlerinden biri budur.

Ya laikçiler?

Laikçilerin durumu, en az AKP’ninki kadar zordur.

Laikçiler laik midir? Türkiye’de sık sık ve “iktidar ipi”ni sağlama bağlanması her gerektirdiğinde “şeriat tehlikesi” ve “irticaya karşı mücadele” gündeme getirilmiştir. Bu yönüyle, 28 Şubat’tan sonra yeni bir hamleyle karşı karşıya olduğumuz biliniyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla gündem, yeniden “laikçi-şeriatçı” tartışma ve saflaşması üzerinden kurulmuş, bir yandan geniş katılımların harekete ettirici başlıca unsuru dinci akımdan gelen tehdide karşı modern yaşam tarzının, laik özlem ve alışkanlıkların savunulması olan “Cumhuriyet Mitingleri” örgütlenmiş, diğer yandan 27 Nisan Muhtırası ve darbe tehdidiyle ortam gerilmiştir.

Mitinglere katılan geniş kitlelerin laik özlem ve duygularla harekete geçtikleri ve dini bir yaşam tarzı ihtimaline karşı tepki verdikleri doğrudur. Ancak bu tepkiyi iktidar çekişmelerine yedeklemeye yönelen örgütçü ve düzen kurucuların, darbeci Muhtıracılardan CHP ve Kızılelmacılara, laisizm tutkunu oldukları ileri sürülebilir mi?

Modern kapitalist ilişkilerin ve bu ilişkilerin temsilci ve bekçilerinin laisizme ihtiyaç duyduğu düşünülebilir. Öyle midir? Kapitalizmin devrimci yükseliş döneminde böyledir. Feodalizmin ketlerinden kurtulmayı hedef edinmezlik edemeyecek kapitalist gelişme, başlangıcında, evet, feodal üst yapının bütününü, tüm egemenlik ilişkileri ve kurumlarını, bu arada geniş topraklara sahip Kilise’yi karşısına almış, din ve devlet işlerini ayırarak, sermayenin egemenliğini ilan etmişti. Üstün siyasal-yönetsel irade, sosyal-ekonomik alanda olduğu gibi, sermayenin iradesi olacaktı. Ekonomik egemenlik siyasal alanda, devlet işlerinin yürütülmesinde ve bizzat devletin örgütlenmesinde yansımalıydı, yansıdı. Siyasal egemenlik papa ve papazlara bırakılamaz, onlarla paylaşılamazdı. Fransa laisizmin de anayurdu oldu.

Proletaryanın bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıktığı kıtaya yayılan 1848 Devrimleri, burjuvaziye saldığı korkuyla, onu feodalizmle, aristokratlar ve din de içinde eski üst yapının kurum ve temsilcileriyle uzlaşmaya yöneltti. Bundan böyle burjuvazi, burjuva devrimlerin başını çekmekten geri durduğu (feodalizmin başkalaşımı türünden Prusya örneği yukarıdan devrimler görüldü) gibi, feodal üst yapıyı kökten dönüştürmeye değil, ama kendi hizmetine koşmaya yöneldi. Bu, henüz gelişme dönemindeki kapitalizmin feodalizmi çözüp tasfiye etmeyeceği/etmediği, onun üstyapı kurumlarını olduğu gibi alıp kullandığı anlamına gelmiyordu, gelmedi. Uzun ve sancılı yoldan bir kapitalistleşme, toprak beylerinin başkalaşım yoluyla kapitalistlere dönüşümüne paralel üstyapıda bir dizi değişiklikler (örneğin monarşiden meşruti monarşiye geçiş gibi..) yaşandı. Kuşkusuz bir dizi ülkede Çarlık örneği despotluklar, yukarıdan burjuva devrimlere ve üstyapıda bir dizi farklılaşmalara karşı direndiler. Kimi ülkelerde yukarıdan devrimlerle kimi ülkelerde dirençle karşılaşarak gelişen kapitalizm, sonunda tekellerin egemenliğine ve emperyalizme götürdü. Gelişmiş kapitalist ülkeler emperyalist ülkeler haline gelirken, kapitalizmin gelişmesinin yolu kesilen ülkeler, Osmanlı ve Çarlık Rusya’sı gibi feodal emperyalist ülkeler olsalar bile, aynı zamanda kapitalist emperyalizme bağımlı ülkeler haline gelmeye itildiler.

Bir kez tekellerin egemenliği ve emperyalizm ortaya çıktıktan sonra, ’848’le başlayan burjuvazinin gericileşmesi eğilimi genelleşti; kapitalizm tarihsel yükselişini tamamlamış, üretici güçlerin önünde bir engele dönüşmüş ve artık dikte ve gericilik eğiliminden başka şey olmayan her yere ve her şeye tahakkümünü dayatan tekeller, kapitalizm-öncesi de dahil tüm dünya gericiliğinin kalesi ve asıl dayanağı haline gelmişti.

Kapitalizmin yükselişi boyunca aşağıdan ve yukarıdan burjuva devrimleri aracılığıyla feodal üstyapıda, siyasal yaşam, hukuk, din vb. dahil ideolojik ve kültürel alanda gerçekleşen değişimlerin artık sonuna gelinmişti. Zaten yukarıdan değişiklikler sınırlı ve dinsel vb. feodal gericiliği kökten darbelemeyen, ama kapitalizmin gelişme ihtiyaçlarına bağlayan türdendi. Artık her türden tarihsel bakımdan ilerici burjuva değişiklikler dönemi kapanmış; ama proleter devrimler (ve ancak ona bağlanmış demokratik devrimci dönüşümler) dönemi açılmıştı. Kapitalizmin feodalizmin iç başkalaşımı yoluyla üstten gelişimi koşullarında zaten burjuvazinin hizmetine koşulan siyasi, ahlaki, hukuki, dinsel, kültürel vb. tüm kapitalizm-öncesi gericilik; artık modern tekelci kapitalist zeminde başlıca koruyucu ve besleyicisini bulmuş, Kralı ve Papası-Papazıyla, Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin işgali koşullarında görüldüğü gibi Padişahı ve Halifesiyle, önyargı ve alışkanlıklarıyla emperyalizme bağlanmış, emrine girmişti.

Artık ne Hıristiyan ya da Müslüman, emperyalizme bağlanmamış din devletleri olanaklıydı, ne emperyalizmin hizmetine koşulmamış dini gericilik ve ne de dini gericiliği karşısına alarak din ve devlet işlerinin ayrılması demek olan laisizmi ilke edinip hayata geçirecek burjuvazi ve burjuva devrimleri. Çeşitli burjuva tabakalar, özellikle küçük burjuvazi hiçbir şekilde laisizmi ilke edinemez değildi; ama dolaysızca demokratik devrimin bir bileşeni durumundaki din ve devlet işlerinin ayrılmasını fiili olarak gerçekleştirmek, demokratik devrimi net bir zafere ulaştırmak ve gerçek bir laik devlet kurmak, artık burjuvazinin başarıya ulaştırabileceği işler olmaktan çıkmıştı. Girişilemez değildi; ama yarım-yamalak kalması kaçınılmazdı. Zayıf bir anti-emperyalist devrim olarak gerçekleşen Türk Kurtuluş Savaşı sonrası Hilafetin kaldırılıp Cumhuriyet ilan edilmesiyle başlayan laisizm macerası bunun bir kanıtı olmuştur. Milli devrim demokratik bir devrim olarak gelişmemiş, alınan bir dizi –şapka ve harf “devrimi” türünden– demokratik içerikli önlem “üstten” önlemler olmanın ötesine gidememiş, bir din devleti (şeriat devleti) olan Osmanlı’nın yerine inşa edilen cumhuriyet, burjuva-feodal bir kurum olarak şekillenmenin ötesinde, dinle devlet işlerinin ayrıldığı bir laik yapı değil, ama tekke ve zaviyeler yasaklanırken dinin yeni kurulan Diyanet İşleri ile kontrol altına alındığı/tutulduğu bir yapı olarak şekillenmiştir. M. Kemal din devletine, onun dayanağı dini örgütlenmelerin etkinliğine karşı küçümsenemeyecek bir mücadele içine girmiş; ancak kapitalizmin yeterince gelişmemiş oluşunun ürünü dayanak eksikliğinin de etkisiyle devletin dini alandan bütünüyle çekilmesini ve tam bir din ve vicdan özgürlüğü tanınmasını göze alamamış, bu, demokratik olmayan tutum ve yönetme eğilimiyle beslenmiş ve dini alana devlet müdahalesi ve bu müdahalenin örgütlenmesinden kaçınılamamıştır. Sonuç müdahale edilmiş, kontrol altında, öyleyse siyaseten yapaylaştırılmış bir devlet dini olmuştur. Yerine konanın savunulamazlığına karşın, din devletinden kopulup uzaklaşıldığı da kesindir. Ancak halkın aşağıdan dinselliği de içinde feodalizme ve feodal devlete karşı ayağa kalkmamış (ve tefeci tüccarların, ticaret burjuvazisinin toprak ağalarıyla ittifakı dolayısıyla, buna çağrılmamış) oluşu, din siyaseti ve dinin siyasete alet edilmesinin etkisini sürdürmesine, halk içinde dayanaklar bulup önemli kesimlerini yedeklemesine olanak sağlamış ve buradan türeyen laikçilerle din siyaseti yapan dinsel örgütlenmeler arasında bir çatışma tüm Cumhuriyet tarihine yayılmıştır. Din siyaseti yasaklanmış, ancak yerine yeni bir din siyaseti konarak ve halk kazınılmadan, ama dışlanarak dine ancak kontrollü bir kanal açılması, hem din siyasetinin etkisinin kırılmasını önlemiş, hem de laikçi-dinci çatışmasını koşullamıştır.

Bugüne dünden gelinmiştir. Değişen tek şey ise, tekellerin Türkiye’de de egemenliğini sağlaması ve tekelci burjuvazinin emperyalizmle birleşmiş işbirlikçi karakteriyle oluşup yerli gericiliğin asıl gücü haline gelmesidir. Bu, 30’larda başlayan bir süreç içinde gelişerek bugüne gelen bir olgudur. Ve kuşkusuz Cumhuriyet’in ilk yıllarının koşullarıyla birlikte, laikçiliğin somut şekillenişi de değişmiştir. Artık emperyalizm ve onun dine ve dinciliğe biçtiği rolle, dinin tekelci kapitalizme bağlanması dikkate alınmadan, ne “irtica”, ne “irticaya karşı mücadele”, ne “şeriat tehlikesi” vb. anlaşılabilir. Bugün “irtica” ya da Türkçesiyle gericiliğin asıl unsurunun dinci gericilik değil, ama tekelci gericilik olduğu anlaşılıp kabullenilmeden “irtica” ve “irticaya karşı mücadele” saptama ve çağrılarının içi bomboş olacaktır. Tekelci gericiliğin temsilci ve bekçilerinin irticaya, şeriata ve “şeriat tehlikesi”ne ilişkin söylemleri, ancak halkı aldatmaya ve bölünmeye sürüklemeye yönelik bir edebiyattan ibarettir. Yine kesindir ki, dinsel irticaya karşı mücadele, ancak tekelci irtica ya da gericiliğe karşı mücadele temelinde, bu mücadeleye bağlanarak anlamlanabilir.

Olanca laikçi iddia ve söyleme karşın, dini irticanın, din istismarının yakın tarihi geçmişte önü emperyalistler ve işbirlikçi tekeller ve adamlarınca açılmıştır. 24 Ocak Kararları’nın uygulanması olanağını sağlayarak aynı zamanda Türkiye’de neo-liberal politikaların programatik bir düzeye yükseltilmesinin hareket ettirici dişlisi olan uluslararası tekeller ve emperyalizmin “bizim çocukları”nın 12 Eylül faşist darbesi, din siyaseti bakımından da çığır açıcı olmuştur.

Bu dönemde, tekeller ve emperyalizmin çıkar ve dünya egemenliği stratejilerine bağlanmış din siyaseti ve inanç istismarının bağlantı kurucu ve hareket ettirici unsuru “yeşil kuşak” konseptiydi. Başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere Batı’lı emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni kuşatmaya ve çökertmeye yönelik stratejisinde İslami akım ve hareketler, şeriatçı özlem ve örgütlenmeler önemli bir yer bulmuş, hatta kuşatmanın güney kanadının ağırlığını üstlenmiştir. Bu yönüyle Suudi vb. İslami sermaye ve devletlerin desteğini alan Afganistan’daki Rus işgaline karşı direniş ve Çeçenistan-Dağıstan’dan Kırgızistan’a yayılan şeriatçı mayalanma önemliydi ve CIA’nın dolaysız ve dışarıdan olmakla kalmayan desteği ile besleniyordu. (Bin Ladin, bu dönemden yadigardır.) Anti-komünizm bağ kurucu ortak zemin olarak rol oynamış; din siyaseti, şeriatçı hareketler, “Allahsız-kitapsız komünizme karşı” “din savunuculuğu” olarak, dünyanın tek egemeni olmak için S.B ile hegemonya rekabeti içinde onu kuşatıp yalnızlaştırmaya ve çökertmeye yönelmiş Amerikan ve Batılı emperyalistlerin çıkar ve egemenlik stratejisi içinde küçümsenmez bir yer edinmiş, amaç, yaklaşım ve pratiğiyle ona bağlanmıştı.

Laiklik iddialarına rağmen, Türkiye de bu “yeşil kuşak” kuşatmasının unsurlarındandı; NATO üyesi ve “nüfusunun yüzde 99’u Müslüman bir ülke olarak” aynı anti-komünist cephe içinde yer alıyordu. Ve 12 Eylül, “yeşil kuşak”çı zeminde, hem ülke içine hem de sonradan T. Özal tarafından “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” yayılan Ortaasya Türki Cumhuriyetleri’ne yönelik olarak, “Türk-İslam sentezi”ni “milli” ideolojik-siyasal-örgütsel doktrini bildi. Bu arka plan, 12 Eylül karanlığının yol gösterici ve tutum belirleyicisi oldu. 12 Eylül’ün hem kendisinin din siyasetine yönelmesi ve hem de dini akım ve örgütlenmelerin önünü açmasının nedenleri başka yerde değil, ama burada aranmalıdır. K. Evren’in hemen her nutkuna Kur’an’dan ayetlerle başlaması, Kur’an kurslarını yurt çapında pıtrak gibi yayarak sayılarını kat be kat artırması, zorunlu din dersi dönemini başlatması, “düşük yoğunluklu savaş”ta dini bildiriler kullanması bu nedenledir. Ardından, adı “takunyacılar”a çıkmış dinci ekipten, eski dinci parti milletvekili adayı Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminin teşvikleri gelmiştir. Giderek, S.B’nin çöküşü ve nedeni ortadan kalkan “yeşil kuşak”çı yaklaşımının geçersizleşmesi sonrasında bile bir süre devam eden –işbirlikçi olanları da içinde– uluslararası tekeller ve emperyalizmle dinci gericilik ve inanç istismarı siyasetinin bu ilişkisi, şeriatçı yeraltı örgütü Hizbullah’ın Kotrgerilla’nın bir kolu olarak beslenip Kürt Savaşı’nın önemli bir yükünü üstlenerek kullanılmasına kadar uzanmıştır. Kalıntı nitelikli uygulamaları 11 Eylül’e kadar süren “yeşil kuşak” dönemi bu tarihle birlikte tarihe karışmış, bu kez ise yerini, önceden üzerinde durulan “medeniyetler çatışması” ve “uluslararası terörizme karşı savaş”la birlikte “Ilımlı İslam”ın desteklenip beslenmesine bırakmıştır. Burada yine din siyaseti olduğu, dinin siyasetin aracı kılınarak istismar edildiğinden şüphe duyulamaz. Bush ve neocon ekibi, örneğin, hem ABD’de Hıristiyanlığı (özellikle Evangelizmi öne çıkararak) hem Avrasya’nın İslam ülkelerinde bir yandan “radikal İslam”ı hedef gösterirken, bir yandan da “Ilımlı İslam”ı dayanak edinirken, tekeller ve emperyalizmin çıkar ve politikalarına bağlanmış bir din siyaseti ve istismarcılığı yapmaktadır. Türkiye’ye ilişkin olarak din siyaseti ve istismarı da, bu emperyalist yaklaşıma bağlanmıştır ve başlıca desteğini Amerikan emperyalizmi ve güncel dünya egemenliği stratejisinde bulmaktadır. (Türkiye’nin laikçi iktidar kastının Türkiye’ye biçilmiş “ılımlı İslami” role bir noktanın ötesinde uyum sağlayamaması ise, Kürt sorununun yanı sıra, çıkarlarının Amerikan emperyalizmiyle çıkarlarıyla çakışıp örtüşmediği ikinci uyumsuzluk etkeni durumundadır. Bu nedenle, bu iki sorun, Türkiye halklarıyla gericilik arasındaki demokrasi mücadelesinin iki başlıca sorunu olmasının yanında emperyalistlerle işbirlikçileri arasında da bir anlaşmazlık ve sürtüşme konusudur.)

Peki, bu somut olgular karşısında, işbirlikçi tekeller ve “koruyucu-kollayıcıları”nın laiklik iddialarının ne anlamı olabilir? Bu iddialar ciddiye alınabilir mi? “Türk-İslam sentezci” laisizm olanaklı mıdır? Ya da din dersi zorunluluğunu kendisini güçlendirici bir dayanak olarak gören bir laisizm ne türden laisizmdir? Ya da “yeşil kuşak” döneminden sonra, bugün, “şehit cenazeleri” başta olmak üzere tüm dini törenlerde, camilerde resmi üniformalarıyla yüksek askeri erkanın resmi geçit yapması ne tür bir laiklik olabilir?

Din ve mezhepler karşısında tarafsız olmayan, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Alevi inancını dışlayıp Sünni İslam’ı esas alarak dini kontrol altında tutmaya ve kullanmaya (bu amaçla Eğitim ve Sağlık bakanlıklarından büyük bütçeye sahip Diyanet kadrosundan yüz binlik İmam ordusunu finanse eden), ama başkalarının kendilerine karşı kullanmaya kalkışmalarını teşhire ve engellemeye yönelmiş, din ile eğitimi de ayırmamış, MEB tarafından kontrol edilen Kur’an kursları ve din dersi zorunluluğunda dayanağını bulan ve din ve inanç özgürlüğünün garantörü olmak yerine türban yasağı ve Cemevi engellemeleriyle ayakta durmaya çalışan vb. bir laisizm iddiası sahtekarlıktan ibarettir. Dolayısıyla, bu tür “laiklik”, ancak üzerinden çıkar elde edilmek ve politika yapılmakta olan, tekeller ve onların “koruyucu-kollayıcı” iktidar kastının çıkar ve egemenliği elde tutma hesaplarına bağlanmış bir “devlet dini” dayatması olarak, “laikçilik” kavramıyla tanımlanabilir.

***

Son olarak, şu soru sorulmalıdır: Laisizm tartışması ve “şeriatçı-laikçi” çatışması tamamen bir safsatadan mı ibarettir, bir gerçekliğe sahip değil midir? Olmayan bir sorun üzerinden mi tartışılıp çatışılmaktadır? Kuşkusuz bu doğru değildir. “Şeriat tehlikesi”nin bulunup bulunmaması bir yana (konuyu tartışmıştık), Türkiye’de belirli şeriatçı akım ve örgütlenmelerin varlığının yanı sıra bir dizi parti tarafından (AKP, SP, BBP vb.) din siyaseti yapıldığı, dinin istismar edildiği kesindir. Ve Türkiye’nin din siyaseti yapılan bir ülke olmaktan kurtulması ihtiyacı yadsınamaz. Öte yandan, bu ihtiyacın laikçiler tarafından karşılanması ihtimalinin bulunmadığı, “şeriat tehlikesine karşı” olduğu iddia edilen laikçi mücadelenin gerçek bir laikliği hedefleyen içerikte olmadığı da ortadadır.

Ancak yine kesindir ki, hem biri din siyaseti yapan diğeri kontrollü din peşinde olan gericiliğin iki iktidar odağı kesimi, dinin bir politika dayanağı olarak nasıl kullanılacağı üzerinden çatışmaktadır. Çatışmaları bir iktidar çatışmasıdır. Bu çatışmanın gerçek bir çatışma olduğundan kuşku duyulamaz.

Öte yandan, bu çatışmanın “gerici dinciler”le “ilerici demokrat laikler” arasında cereyan eden bir demokrasi mücadelesi olmadığı gibi, “laikçi demokrasi düşmanı, darbeci laikçiler”le az-çok da olsa ilerici demokrat dini inanca sahip kesimler arasında bir demokrasi mücadelesi olmadığı da net olmalıdır.

Süregiden çatışmanın demokrasi mücadelesiyle bir ilgisi yoktur; ama (Kürt sorunu ve siyasal özgürlükler vb. gibi) başka hareket ettirici ve çözüm bekleyen sorunların yanı sıra, başta tekeller ve egemenliği olan gericilik kaynaklarından birini oluşturan dinciliğin, din siyaseti ve istismarının koşullarıyla birlikte giderilmesi ihtiyacı da, demokrasi mücadelesinin hareket ettirici ve çözüm bekleyen önemli bir sorunu durumundadır. Öyleyse laisizmin, laikçilerin oyun alanı olmaktan çıkarılıp ayakları üzerine dikilmek üzere demokrasi mücadelesinin bir alanı olarak ele alınıp pratik siyasal mücadelenin bir dayanağı kılınması, halkın yaşamsal ihtiyaçları arasındadır.

Tersi durumda, demokrasi mücadelesi ve onun temel dinamiği olarak halkın birliği en büyük zararı görecektir, bugün olduğu gibi görmektedir. Laisizmin gerçek temellerine oturtulup demokrasi mücadelesinin bir itici gücüne dönüştürülememesi halinde, bir yandan din istismarcıları bir yandan devlet dini savunucusu laikçiler, dini inançların sahiplenilmesi ya da laiklik uğruna olduğunu iddia ettikleri “şeriatçı-laikçi” tartışma ve çatışması ekseninde oluşturulup derinleştirilen bir dayatma olarak “dinci” ve “laikçi” saflaşmasını halkı bölüp yedeklemek ve gerçek bir laikliğe olan ihtiyacın ötesindeki tüm diğer gerçek sorun ve taleplerinin üzerini örtüp gündemden düşürmek amacıyla kullanmakta ve başarılı da olmaktadırlar.



* Milliyet, 21.05.07

* AKP, İslam’ı Batı’ya yamayan bu yönelimi ve pozisyonuyla, İdris Küçükömer’in son günlerde atıfta bulunulan “sol”la sağın tanımını “yenilediği” başlıca tezini de pratikte tamamen geçersizleştirmiştir. Küçükömer’e göre, tayin edici ve tanımlayıcı olan emperyalizmle ilişki ve Batılılaşma ya da “Doğucu-İslamcı halkçılık”tı. Küçükömer’in zamanında, evet, İslamcı akım ve örgütler Doğucuydu; şimdiyse AKP İslam’ı Batı’ya, emperyalizme çoktan peşkeş çekmiş ve kendi şahsında Küçükömer’i dayanaksız bırakmıştır.

Sol Üzerine Tartışmalar

Birgün, söyleşilerin ardından yayımladığı “katkılar”la ancak geçtiğimiz günlerde sona eren uzun bir yazı dizisiyle “solun durumu ve geleceği”ni masaya yatırdı. ÖDP ağırlıklı olmakla birlikte hemen her “sol çevre”den çok sayıda kişiyle yapılan söyleşilerde, seçimler ve seçim sonrasını kapsayarak solun izlediği çizgi ve tutumlar, bu tutumlar üzerinden “solun geleceği”ne ilişkin perspektifler tartışma konusu edildi.

ÖDP-MERKEZCİLİK

Yalnızca söyleşi için seçilen kişilerin ağırlıklı aidiyeti değil, söyleşinin konusu da ÖDP-merkezci, hatta denebilirse ÖDP ve iç tartışmalarına ilişkindi. “Dışarıdan” söyleşilenler, genellikle, bu görüntüden kaçınabilmek ve fazla ÖDP-içi tartışma tablosu çizmemek için seçilmiş gibiydiler. Onlara sorulan sorular, doğrudan ÖDP içine ve geleceğine ilişkin olmasa bile, bu dolayımlıydı ve şu ya da bu yönden bu tartışmaya bağlanma veya bu tartışmanın dış koşullarına ilişkin kılınma eğilimini ifade ediyordu. Dolayısıyla sol ve durumu tartışılıyor gibi yapılıyordu; ancak bunun gerekleri neredeyse hiç ortada yoktu.

Eğer genel bir sol tartışmasıysa murat edilen, en azından sosyalist solu ve öznesi olan işçi sınıfını, mevcut durumu ve gelişme olanaklarını, perspektiflerini vb. de kapsamalıydı, böyle bir tartışma. Ama sosyalizm, ÖDP Kongre kararı olan “özgürlükçü sosyalizm” kapsamında, o da genellikle adı geçirilerek konu edilmişti, tartışmalarda. Sosyalizm üzerine konuşabilecek kişilere de, sorular farklı yönlerden sorulmuştu. İşçi sınıfına ilişin sorular ise, hemen sadece sendika uzmanı Aziz Çelik ile DİSK Başkanı S. Çelebi’ye ve tahmin edilebileceği gibi hemen tamamen sendikal yönüyle yöneltilmişti.

A. Çelik, bilindiği gibi, netti ve “solda emeğe dayalı politik bir hareketin olmaması”nı önsel bir saptama olarak kaydedip, bunun, bazı meslek örgütlerini, sendikaları basınç altına al”dığı ve bu örgütlerin “daha siyasallaşmasına yol açabil”mekte olduğunu ileri sürüyordu. “Emeğe dayalı politika”yı aradığı yer de netti, “kendi AB taraftarı söylemine, demokrasi söylemine ters düştü; bu konuda ilerici olamadı” diyerek eleştirdiği AKP’nin “kağıt üzerinde kalan” AB’ciliğinin yerine hakiki AB’cilik önermekteydi. Solun durumuna da buradan hareketle yaklaşıyor ve “sol birlik”, “çatı partisi” gibi konulara ilişkin soruları, “Türkiye’de solun, sol partilerin bir araya gelmesinden ya da bir çatı partisi altında birleşmesinden daha çok, bir zihniyet, bir program, bir yaklaşım probleminin olduğunu düşünüyorum” şeklinde yanıtlıyordu. İşçiler de aslında başlıca özne değillerdi artık ve Çelik sendikaları da işçi örgütleri, sınıf örgütleri olmanın ötesinde işlevlerini muğlaklaştırarak tanımlıyordu: “Sadece fabrikaya dayalı sendika modeline ek olarak hak temelli, piyasanın yarattığı tahribat karşısında mağdur olan toplumsal kesimlerin örgütlenmeleri ortaya çıkıyor”du ve “Çalışma ile ilgili hakları savunmak doğrudan doğruya üretim sisteminin içinde olmayı gerektirmeyebilir”di!*

İkinci “işçi sözcüsü” ise DİSK Başkanı’ydı. “Devrim” deyince aklınıza ne gelir sorusunu “DİSK” diye yanıtlayan Çelebi de, tam bir işçi temsilcisi gibi davranmaktaydı söyleşisi boyunca! “CHP’yi açıkça desteklediniz. Sol parti misyonunu kaybettiği söyleniyor CHP’nin, siz hâlâ sol olarak mı görüyorsunuz?” diye sorusuna, tarafsız biri gibi, sorunun kendisini ilgilendirmediği düşüncesiyle yaklaşmakta ve yanıtı CHP’ye bırakmaktaydı: “CHP’nin sol parti misyonunu kaybettiği ya da sol parti olmadığı yargısı da en çok CHP tarafından bilinmesi ve eğer öyleyse o şekilde ifade edilmesi gereken bir özelliktir.” Yine, “burjuvaziye fazla yakınlaşma” içerikli eleştirel bir soruyla Mustafa Koç’a yargılanmaması için destek verme konusundaysa, “Sadece ezberlerle ve siyah- beyaz kafayla olayları yorumlamak veya aşmak pek yeterli olmaz… 301’in kaldırılması veya bundan ötürü bir yargılanmanın başlaması karşısında ‘bana ne, o işveren’ mi demek doğrudur… Geçmişte veya bugün sol içi tartışmalarda da yaşanan ‘o benim gibi düşünmüyor, ben de onunla yürümem’ gibi yerlere varmasından dün de korkmuşumdur bugün de doğru bulmam.” demektedir.

“Sol”dan işçilerle ilişkili sorulara yalnızca bu iki sendikacının muhatap olmasının bir anlamı olmalıdır. Herhalde sol ile işçi sınıfı, ancak görüş ve pozisyonları ortada olan bu tür sendikacılar şahsında bir araya getirilebilmektedir! Geriye kalan “sol” tartışması ise sınıfsızdır. Sol sınıfsız anlaşılmaktadır! Ve “sınıflı sol”, ancak AB destekli bir “sol ya da sosyalizm anlayışıyla yer bulabilmektedir kendisine. ÖDP-merkezci bir sol tartışması ancak böyle yürüyebilmektedir.

*

Peki, işçi sınıfıyla bağlantısı önemsenmeden ve ne sınıfın günlük talepleri ne de dünya görüşü olarak sosyalizmin –kuşkusuz günümüzdeki– sorunları üzerinden yürütülmeyen “sol tartışmaları”, nereden kurgulanmıştır?

Söyleşi dizisindeki “sol tartışmaları”, genel olarak seçim taktiğini bile değil, seçimlerde “bağımsız sol adaylar” gösterilmiş olmasını, özel olarak U. Uras’ın adaylığını ve sonuçlarını tartışma konusu edinmiştir. Uras’ın adaylığı ve bu adaylığın ÖDP Parti Meclisi tarafından desteklenmemiş olması, Uras “Bin Umut adayı” olurken ÖDP’nin “Bin Umut adayları”nın karşısına aday çıkarmasının kendisi değil, ama ortaya çıkardığı problemli durumla bu durum çerçevesine sıkıştırılmış “solun hali” ve “geleceği” dizinin başlıca tartışma konusunu oluşturmuştur.

Genel olarak seçim sonuçları üzerinden tartıştığı izlenimi oluşturmak üzere, hemen her söyleşi yaptığı kişiye AKP başarısı ve nedenlerine ilişkin sorular da yönelten dizinin soruşturduğu başlıca konulardan biri, B. Oranı’ı da kapsayarak, ama daha çok U. Uras şahsında “bağımsız sol adaylık” süreci oldu. Bu fikri kimin ortaya attığından başlayarak, “sol” açısından yarattığı durum ve Uras’ın Meclis’te bir şey yapıp yapamayacağına dair sorular, hemen herkese soruldu. O. Müftüoğlu, örneğin, “bağımsız adaylık süreci”nin “ÖDP için problem yaratmış” olduğunu söyleyerek, “Türkiye solu için iyi kötü bir şeyler çıkartabilecek güçlü bir birikimi taşıyan bir partiyi korumak yerine bu kadar karıştıracak bir şey yapılmamalıydı” dedi. Ve “Bağımsız aday projesinden duyulan heyecan”ı, “bunda parlamentoya endekslenmiş bir bakış açısının mutlaklaştırılmasının da rolü var” saptamasını yaparak yorumladı. “Bağımsız adaylık”ın “daha kolay yoldan başarı kazanma anlayışlarını güçlendiren bir siyaset anlayışına götür”düğü düşüncesindeydi. “DTP’nin önerisiyle Ufuk Uras’ın bağımsız aday olması sürecinde biraz eleştirel baktım meseleye. Parti Meclisi’nde kabul edilmeden, dışarıdan bir emrivaki ile getirilmiş olmasına…” diyor ve şöyle toparlıyordu: “Bağımsız aday gösterilemez diye bir düşünceye sahip değilim. Fatsa’da 80 öncesinde Fikri Sönmez’i gösterdik ve kazandık. Ama kendi gücümüze güvenerek kazandık. Şimdi ise biraz abartılı bir şekilde Kürt hareketinden istifade ederek bir şeyler yapma anlayışı çok fazla öne çıktı…

KESK Başkanı İ. H. Tombul da, “ortaya atılan projenin örgütlü bir güce dayanarak mücadele yerine, yalnızca parlamentoya girmenin yaratacağı etki ile solu ve toplumu yukardan dizayn etmeye dayanan bir beklenti”ye dayalı olduğu düşüncesindeydi. “İstanbul’daki bağımsız aday kampanyalarında sol hareketin zeminini değiştirmeye dönük kültür-kimlik tanımlı bir anlayış ortaya kondu. Oysa sol dendiğinde, sınıfsal perspektif doğrultusunda politikalar belirleyen, emekçilerin çıkarlarını savunmayı esas alan mücadele akla gelir.” demekteydi. Oysa Uras’ın “bağımsız sol adaylığı”, “DTP’nin önerisi ile gündeme gelen ve daha çok DTP’nin oradaki oy potansiyeli üzerinden Meclis’e girmeyi öncülleyen bir çalışmaydı.

Tombul, bir adım daha atarak, oluşan durumu, ÖDP ile bağlantılı olarak, “kriz” olarak niteliyor ve “ÖDP, bu krizden çıkışı aşağıdan-yukarıya doğru bütün üyeleriyle, illeriyle, ilçeleriyle organlarıyla tartışarak karar vermek durumundadır.” diyordu. ÖDP’de “ikili hayat” yaşanmaktaydı ve Tombul, “bugün yaşanan ikili hayatı ortadan kaldıracak olan, tartışma sürecinin kendisidir” düşüncesindeydi.

“ÖDP’de kriz”, Birgün’ün de saptaması. M. Kürkçügil’e yöneltilen soru; “ÖDP de bugün geldiği hayat açısından bir kriz yaşıyor.. Neyin üzerinden bu krizi aşabilir?” şeklinde ve şöyle yanıtlanıyor: “Kriz olmayan bir organizma düşünmek mümkün değildir. Bu kriz son seçimle ortaya çıkmış bir şey değildir, yapısal krizdir. Türkiye sosyalist hareketinin bütününde benzer türden krizler söz konusu. Esas olarak bu kendini yapılandıramama, büyümeme, gerileme krizidir.

Kürkçügil’in bağımsız adaylık sorununa yaklaşımı da taktik olmaktan çok stratejikti: “Biz neyi konuşacağız? Gerçekten bir sosyalist alternatifi öngören bir programa mı yöneleceğiz, yeni insanlar mı kazanacağız, yeni mücadelelere daha güçlü bir şekilde mi katılacağız yoksa şu veya bu sözcüyü Meclis’e mi taşıyacağız? Hayatın içinde yeterince güçlü değilseniz, temsili organlara kendi gücünüzün ötesinde bir atlama yaparsanız, bunun hayatta karşılığı olmaz.” İkisinin karşı karşıya konulması bir yana bırakılırsa, bu yaklaşımın genel olarak doğru olduğundan kuşku duyulamaz; hata, sürece ÖDP merkezli bakıştadır. Yoksa herhangi birini değil, ama sosyalist ve demokratik hareketin sözcülerini Meclis’e taşımakla sosyalizmi, sosyalist programı alternatif kılmak neden çelişsin ve karşı karşıya getirilsin! Kuşkusuz sosyalist bir programa sahip olarak, seçimlere buradan hareketle oluşturulacak dönemsel taktik platforma denk düşen bir seçim platformuyla yeni insan vb. kazançlarını çoğaltmak üzere katılmak ve Meclis’i ve “sözcü” “taşıma”yı her şey saymamak gerektir. Ancak bu, bağımsız adaylar taktiğinin yanlışlığı anlamına gelmeyecektir. Bu taktiğin konusu olması gereken gelişmelere ilgisiz genel yaklaşım, “TKP oy kriteri açısından başarılı olmamıştır” saptamasını yapan TKP Başkanı A. Güler’in de tutumu. O da, Uras’ın adaylığına karşı çıkmış olan ÖDP PM çoğunluğu gibi, bağımsız aday taktiğine karşı. Hem de taktik bakımından değil, genel olarak.. Karşı olmak bir yana, bunu parti olmanın reddi olarak anlıyor: “Bağımsız aday taktiği güden diğer sol partiler ise seçimde fiilen yoktu… kitlelere ‘biz örgütlü olarak yapamadık, şimdi bireysel olarak yapacağız’ dediler.” Başka? “Solda bağımsız aday çalışması yürüten çevreler ve partiler, birincisi, solcu olmayan bir politik platformda yer almışlardır. İkincisi, bu herhangi bir konuda yapılmış önemsiz bir hata değil, sermaye sınıfı ve emperyalizmle ilintili bir büyük yanlış olmuştur. Üçüncüsü, ..kitlelere örgütsüzlük tavsiye etmişlerdir.” Birgün ve ÖDP’liler ÖDP-merkezci tartışırken, Aydemir TKP-merkezci tartışıyor. Ama şunu söyleyen de kendisi: “Açık olmamız lazım; solun bugün Türkiye’de oyu yoktur.” Bütün tartışması mugalata olmuyor mu bu durumda? “Sol olmayan” (sağcı) platform, “sermaye ve emperyalizmle ilintili büyük yanlış” ve bütün partiler parti olarak da girer (ve üstelik girdikleri yerlerde TKP’den çok da oy alırlarken) ve bağımsız adaylarla girilen yerlerde seçim kampanyalarını parti olarak yürütürlerken “bireysel olarak yapacağız” dedikleri iddiaları, mugalata olmanın ötesinde, taktikten hiç anlamamak ve halkı ve sorunlarını değil kendisini esas almak değil de nedir?

M. Pekdemir, “postmodern siyaset tarzı düzleminde AKP söylemiyle sol liberal söylemin paralelliği(ni) şaşırtıcı” bulmamakta ve “bağımsız adaylıklar”la bağlantısını kurmaktadır: “Mesela Ferhat Kentel, ‘Baskın Oran aday olmasaydı oyumu AKP’ye verecektim’ demişti. Zaten Baskın Oran da, BirGün’deki köşesinde ‘oyumu AKP’ye veririm’ diye yazmıştı.” Ona sorulan sorular neredeyse tümüyle bağımsız adaylık-ÖDP bağlantısına ilişkindi: “Seçim süreci ÖDP’nin iç hayatını da etkiledi. Pek çok kesim bu noktada ÖDP’de yaşanan tartışmaları izliyor. Peki ÖDP bu türden sorunlarla mücadele edebilecek niteliklere sahip mi?” ve “Ufuk Uras’ın kişisel konumu çok ön plana çıktı mı diyorsunuz?” gibi… O da yüklendikçe yüklenmiş, Uras’ın eski söyledikleriyle “yeni” tutumu arasındaki çelişki üzerinde durmuş ve eğer Uras yeniden ÖDP başkanlığına aday olursa “bu kadarını şahsen kaldıramam!” demişti.

Troçkist Doğan Tarkan, ilginç görüşleriyle tartışmaya katıldı: Bağımsız sol adaylar gösterilmesi iyi olmuştu, çünkü “… bir tek Ufuk Uras’ı değil, 10 tane sosyalisti orta sınıfın oylarıyla, hatta zengin semtlerinin oylarıyla da olsa Meclis’e sokabilsek, zaten işçi sınıfı kendine bir güven duymaya başlar” diyordu. Ve “Solda birlik kalesi bugün daha bir canlı, çünkü Ufuk parlamentoda!

“AB” denince “Muassır medeniyet”i, “borsa” denince “artık dikkate alınması gereken unsurlardan biri”ni anlayan ve “aday olmamı sivil toplum istedi” diyen Baskın Oran da, kuşkusuz “iyi oldu” düşüncesindeydi. Seçim kampanyası, geleceğe iyi şeyler devretmişti. “Bizim amacımız, Meclis’e nasıl kanun ve anayasa yapılması gerektiğini öğretmektir” diyor ve Meclis çalışmalarına ilişkin olarak, “Ufuk orada Meclis’in çalışmasını baltalamak için değil, Meclis’i adam gibi çalıştırmak için var” düşüncesini dile getiriyordu.

Eğitim Sen Başkanı Alaattin Dinçer de bağımsız aday kampanyalarını olumlu bulanlardandı ve “İstanbul 1. bölgede önemli bir çalışma yürüdü”ğünü düşünüyordu. Seçimde, “bağımsız aday tartışmasının ÖDP’yi büyütme projesinin bir parçası olduğu fikrini destekle”miş ve “ÖDP projesinin daha geniş kesimlerle buluşması; sosyal demokratlardan Kürtlere kadar diye tarif ettiğimiz daha büyük gelişmiş bir toplumsal projeye, emekçileri, toplumsal muhalefetin tüm örgütlü kesimlerini kapsayacağı bir projeye dönüşmesi konusundaki fikrin savunulması noktasında, Ufuk Uras’ın bağımsız aday kampanyasında görev al”mıştı. Burada, “solun yenilenmesi” sorununa geliyoruz ki, seçim kampanyaları ve üzerinden gerçekleşen tartışmalarla Birgün dizisine ve soruşturmalarına yüklenen asıl anlam herhalde budur.

Ancak geçmeden söylenmelidir ki, seçimlere katılımın biçimi ve taktiğini belirleyecek olan, halk ve sorunlarından, birleşme ve örgütlenme ihtiyaçlarından kopuk bir parti ya da parti-içi hesaplar olamaz.

“SOLUN YENİLENMESİ” VE ÖDP’NİN TEREKEMESİ

“Sivil toplum”dan, en iyi “ben Bin Umut adayı değilim ki, ben bağımsız sol adayım” diyen B. Oran’ın belirttiği gibi, “bağımsız adaylar” değil, ama “bağımsız sol adaylar” taktiğinin geliştirilmesinde inisiyatif alanların temel bir yönelimi, evet, “artık partilerin aşılması” kaygısıydı. Dolayısıyla, bu özel taktik, artık ÖDP’nin de aşılması ya da ÖDP yönlendiricileri kastedilerek ’emekliliklerinin başlangıç zamanı geldi’, ‘nostalji kulübü’, ‘keşişhane’, ‘sol cemaatçilik’ (A. İnsel) gibi nitelemelerle ileri sürüldüğü gibi, yeni bir “siyaset tarzı” ve “yeni bir sol”a ya da “solun yenilenmesi” ihtiyacına vurgu yapılarak ortaya atılmıştı. Dizide de, İnsel, “Bizim artık biraz iki binli yıllarda yaşamamız lazım. 1960-70’lerin sol mobilizasyon geleneğiyle beraber oluşmuş dünyamızı aşmamız lazım. Duyduğum kadarıyla ’emekli’ lafına birçok kişi alınmış. Fakat bir kuşağın devrinin kapanmasının zamanının geldiğine fazlasıyla inanıyorum.” diyordu. Örneğin yakın zamana kadar adı ÖDP ile birlikte anılan TTB Başkanı G. Gürsoy da, dizide bunu açıkça dile getirmişti: “Özellikle Ufuk Uras, onu destekleyen partili ve partisiz arkadaşlar ve seçilmemiş olsa da Baskın Oran’ın seçim kampanyasıyla oluşturduğu dinamik kadro yeni bir siyaset tarzının öncüleri olabilir. Bu nedenle daha seçim öncesinden bir ÖDP tartışması havası da doğmamış değildi ve “taktik” tartışılırken, Birgün ve ÖDP PM çoğunluğunun, buraya kadar örnekleriyle üzerinde durulduğu gibi, ÖDP-merkezci tutuma sıkışmış olmaları, doğru olmasa da, anlaşılmaz değildir. Hata, “Bin Umut Adayları” karşısında ÖDP listesiyle seçime girmek vb. gibi yanlış bir zeminde “kavgaya tutuşmak” olmuştur. Yoksa ÖDP’nin, ancak halka giderek ve halk güçleriyle birleşerek savuşturabileceği “organize bir saldırı” ile karşı karşıya kaldığı ortadadır. Üstelik bu saldırı, ÖDP’nin hatalı karşı koyuşa yönelmesinden de beslenerek “sen-ben kavgası” gibi görünmüş ve “yeni”nin “eski”ye başkaldırısı gibi sunulmuş; tümü de “yenilenmeci” organizatörleri güçlendirmiştir. Birgün dizisinde hâlâ bu hatalı ÖDP PM yaklaşımının sürmesi, tartışma ve ayrılığın asıl içeriğinin anlaşılmasını zorlaştırarak “ÖDP krizi”ni geliştirici ya da bu “kriz”in tersinden çözümünü güçlendirici olduğu gibi, ısrarla sorunun ODP-merkezci ele alınması, “sol” tartışmasının işçi ve sosyalizm davasına bağlanması ve gerçek bir ilerleme sağlanabilmesinin önünü kesmektedir.

Eleştiriler neler, eleştirmenler kimler? “Eski” örgüt ve zihniyetle “yeni” koşulların karşılanamayacağı ve solun yenilenmesi gerektiği ana fikirdir. Kısa bir özet yapalım:

TİP’den ÖDP’ye kadar bir sürü parti kurduk, kapattık, kapattırdık, dağıttık, yaşattık ama hiçbirisini iç kavgalardan arınmış, kendi başına ayakta durabilen, kendi dışına dönmüş, halka az buçuk güven veren ve gelecek vaat eden bir parti haline getiremedik. Ben de bu hazin geçmişin mirasçılarından biri olarak, düş kırıklıklarından, yas tutmaktan, geçmiş yiğitliklerle avunmaktan bıktım ve uzunca bir süredir hedefi belli, mütevazı sivil toplum örgütleri ve kendi meslek örgütümde çalışmayı seçtim… Eski ezberleri bir oranda bozmayı başarmış durumdayız ama yeni yol haritamız henüz ortada yok… Şimdilik derli toplu muhalefet gücü (olmak), daha gerçekçi bir hedef olarak görünüyor. Ancak bunun için bile ciddi bir anlayış değişikliğine ihtiyaç var.” (Gencay Gürsoy)

Sol hareketin … içtenlikle ve samimiyetle bir özeleştiri yapması gerekiyor… başka bir sol seçeneğin yaratılması açısından da önemlidir (bu).” (Aladdin Dinçer)

60 ve 70’lerdeki sol anlayışı devam ettirmek mümkün değildir.” (Baskın Oran)

Durum artık 70’lerdeki gibi değil; büyük bir işçi hareketi yok, grevler yok, faşistlerle çatışmalar, eskiden gelen örgütlerimizin devamlılığı yok. Eski örgütlerimiz artık torunlarının çocuklarını bekleyebilir ancak.

Bugün dünden gelen örgütlenmeleri savunmaya çalışmak yanlıştır, çünkü dünün örgütleri Stalinizm’in hakim olduğu… bir başka dünyada kurulmuştu… Bugünkü dünyada başka bir durumla karşı karşıyayız… Hem Baskın Oran hem de Ufuk Uras kampanyasında gördüm ki; eski sol diye bir şey yok. Yeni bir oluşum, yeni bir politik ses, yeni aktivistlerin oluşumuyla gerçekleştirilmelidir.

ÖDP’nin etrafında birleşerek yeni bir hareket oluşturamayacağımızı düşünüyorum, ama ÖDP’nin böyle bir süreçte önemli bir yer tutacağı da kesindir.” (Doğan Tarkan)

Ertuğrul Kürkçü de, içerik farkı olmakla birlikte, özellikle ÖDP ile ilgili olarak benzer düşüncededir: “ÖDP 2000-2007 yılları arasındaki gibi azalarak ve daralarak yola devam etmeyi seçemez. Hep birlikte ÖDP’lilerin de kendilerinde bir parçasını bulabilecekleri sosyalist yeniden kuruluş süreci yaşamak zorundayız. Eğer Uras kendisini Meclis’e taşıyan kuvvetlerin ortak sözünü ÖDP’nin sözü kılabilirse, ÖDP bu süreçte çok yapıcı bir rol oynayacaktır. Ama Uras bu tartışmayı kaybederse ve onu Meclis’e göndermek istemeyenler kazanırsa, ÖDP çok yapıcı bir rol oynayamaz ve ötekilerden biri olarak kalır.

Tabii yeni dönemin merkezinin ÖDP olacağını da düşünmek büyük bir yanılgıya eşittir; çünkü ÖDP’nin kapsayamadığı kadar geniş bir alanda sosyal ve siyasal bir birikim var. Bu yeni kuruluşun merkezinde yer alacağı neredeyse kesindir ama direk merkezi de olamaz. Zaten ÖDP’nin ‘bana gelin’ demesi bu kuruluş dinamiğinin doğasına da uygun olmaz.

Türkiye’de solun, sol partilerin bir araya gelmesinden ya da bir çatı partisi altında birleşmesinden daha çok, bir zihniyet, bir program, bir yaklaşım probleminin olduğunu düşünüyorum.” (Aziz Çelik)

“…solun yeni bir kimlik, yeni bir zihniyet oluşturması gerekiyor… soğuk savaş öncesi dönemle, soğuk savaş sonrası dönem arasında büyük fark olacaktır…

Hâlâ ÖDP’yi solun diğer kesimlerinden farklı gören bir takım solcu aydınlar vardı. Onların ÖDP’yle kurduğu ilişkiler vardı. Ama görüldü ki ÖDP’yle bu iş olmaz. ÖDP solun yeniden kuruluşunun birliğini sağlayacak bir odak olmaktan çıktı… bugünkü ÖDP ile solun problemlerinin çözülebileceğini düşünmüyorum, ama bugünkü ÖDP’nin başka birtakım odaklarda da olduğu gibi solun problemlerini çözmek için, yeniden kuruluş sürecinde bu parçalanmışlığı aşmak için yapacağı bir sürü şey olacaktır.” (Seyfi Öngüder)

ÖDP’li H. Tahmaz da yalpalar görüntüdedir: “Bu seçimlerin en önemli götürülerinden biri, ÖDP’nin, solun yeniden yapılandırılması konusundaki önderliğinin ciddi bir zayıflamaya uğramasıdır.

Ahmet Türk’ün dizideki görüşleri de bu doğrultudadır: “…değişen dünyamızda sol, muhafazakâr olarak kalamaz. Solun değerleri mükemmel ama sol muhafazakârlaştığı için dünyada iflas etti. Dönüşümünü gerçekleştiremedi.

Bugün sol sadece Marksist bir ideoloji ile beslenen bir sol olmaktan çıkmıştır. Çevre, doğa, sağlık, eğitim ile ilgilenen, dünyadaki gelişmeleri, uluslararası ittifakların nedenlerini çok iyi tahlil eden yeni bir sola ihtiyaç var.” (A.Türk)

Ve bir sosyal demokrat: “ÖDP parti olarak, zaten yüzde 10 barajından ötürü bir şansı yoktu. Ufuk Uras başarılı bir kampanya ile girdi. Şimdi bundan sonra, bence solda genel olarak yapılması gereken şey sosyalist solu da buna katıp, örgütlü solu da içine alıp bir kitlesellik yaratmak.” (Ercan Karakaş)

Karşı görüşler de var kuşkusuz ve buradan tartışmanın içeriğine girmek mümkün olacak:

Geçmiş pratikleri küçümseyerek, devrimci mücadeleyi tarihsel bir süreklilikten kopartarak, tarihsizleştirerek, özgürlükçü sol bir çizginin gelişebileceğini dillendirenler bir hayli yaygın… Elbette geçmişin eleştirilmesi gereken yönleri var. Ama bunun karşısında tamamen sorumsuz, tamamen disiplinsiz, tamamen kendisini sürekli bir çabanın içinde konumlandırmayan, kampanya tarzı, anlık bir siyaset tarzı oluşuyor. Böyle bir anlayışın devrim hedefinde etkili olması beklenemez. Her solcunun, her devrimcinin kendisini ve hayatını çalışma alanlarında anlamlı kıldığı bir örgütsel hayata, sürekliliğe dayanan bir pratiğe ihtiyaç var.

Bu fikrin, örneğin B. Oran tarafından savunulan “‘Hiçbir zaman partili olmadım ve olmayacağım’ dedim. ‘Herhangi bir partiye girecek misiniz?’ diye sorsalardı, yine ‘asla’ diye cevap verirdim.” türü örgütlülüğü ve örgütlü mücadeleyi reddeden, en azından küçümseyen fikirlere karşı ileri sürüldüğü belli. Ama sadece bireyin üstünlüğünün savunulması da değil. Değineceğiz, forumlar ve sosyal hareketler, çevresel etkinliklerin dayanak olarak ileri sürülmesi karşısında da tartışma çıkmış gözüküyor.

Ama ilerlemeden O. Müftüoğlu’nun ÖDP ile sol ve geleceği arasında kurulan ilişki üzerine söylediklerini de görelim. Görüşlerde, eleştiriler ve oluşan yeni durum karşısında belirli bir gerileme görünmekte, ama yine de ÖDP savunulmakta ve üzerinden yürünmesi öngörülmektedir: “… son birkaç yıldır ÖDP aslında kuruluş döneminden bu yana gelen misyonunu belli ölçüde tamamlamış, kendisini yenilemesi gereken, kendisini aşması gereken bir duruma gelmiştir. Çünkü artık Türkiye ÖDP’nin kurulduğu koşullarda değil. ÖDP’nin kurgulanış biçimi artık eskidi. ÖDP’nin artık daha geniş, kapsayıcı, kitleselleşecek, kitle ilişkilerine önem veren, kitle çalışmasına, sokak çalışmasına önem veren bir parti haline dönüşmesi gerekiyor. Parti son birkaç yıl içerisinde yapması gereken değişimi, sıçramayı gerçekleştiremedi. Sanırım bağımsız adaylık sürecinde bazı dış müdahalelere de uğradı ve iç problemler yaşamaya başladı. Partiyi yarılmaya sürükleyen bir durum zorlanıyor. Bu handikapı atlatması gerekiyor ÖDP’nin.

Ve Müftüoğlu karşı saldırıya geçmektedir: “…burada mesele solun seksen öncesi devrimci yönelimleriyle bağlarının kopartılması meselesidir. Seksen öncesi dönem doğrusuyla yanlışıyla yüz binlerce insanın katıldığı ve Türkiye devrimci mücadele tarihinin en büyük süreçlerinden biridir. Bu dönemi silip atarak Türkiye’de hiçbir şey yapılamaz. O grupları aynen yaşatmaya kalkmak bir yanlışsa, bu dönemi silip atmak, ‘İşte bir şeyler olmuş, artık onlar geride kaldı’ demek de aynı derecede yanlıştır. Sol köksüz olamaz ve kökünü en çok buralardan almak zorundadır, buralardan alacaktır.

Yapılmak istenen aslında ‘yenilenme’ diye diye geçmişin devrimci değerlerini çürüterek liberal-sol bir projenin önünü açmaya çalışmaktan başka bir şey değil. Dünya çapında esen büyük sol-liberal fikirlerin hegemonya mücadelesi yaşanıyor. Bu hegemonyaya direnenleri, sol-liberal fikirlerin rahat gelişmesi için engel olarak görüyor, ortadan kaldırmak istiyorlar.

Müftüoğlu’nun bu son söyledikleri, kuşkusuz, doğrudur. Troçkist-liberal karmaşası burjuva solcu yaklaşımlarla, sadece ’80 öncesi devrimci yönelimlere değil (Müftüoğlu’nun yanlışı belki buradadır), sadece Marksizme ve işçi sınıfıyla birlikte proleter sosyalizme değil, bütünüyle devrimciliğe, düzen ve emperyalizm karşıtlığına saldırılmakta ve tamamen düzen-içi liberal bir sol öngörülmektedir.

ÖNERİLEN “YENİ SOL” NE?

Önce, ÖDP-merkezci tartışmalara temellik eden ÖDP ile kurulan bunca bağlantı ile ilgisi bakımından, öngörülen “yeni sol”un yolunun nasıl açılacağı ve dayanaklarının ne olacağı üzerinde durmak gerekiyor.

“Sınıfsızlık” ya da işçi sınıfı ve örgütleriyle ilişkisizlik, sendikalarla bile kurulacak ilişkinin, ancak yamanmacı AB’ci burjuva liberal yaklaşımlarla bir yedekleme ve kullanma ilişkisi olarak öngörülmesi, “yeni sol” olarak tasarlanan şeyin birinci özelliğidir. “Yeni sol”, sosyalist ve öyleyse zorunlu olarak bir devrimci ve politik işçi örgütlenmesi olmayacak, ama “toplumsal hareket”i kucaklayacaktı. A. İnsel, bu yaklaşımın AB tartışmaları ve AB’ye karşı alınacak tutumla da bağını kurarak, ÖDP’den istifasının nedeni olduğunu söylemektedir: “Ben ve azınlıkta olan arkadaşlar ÖDP’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği konusunda daha aktif ve daha açık bir sosyal Avrupa modeli üzerinden üyeliğini desteklemesinin Türkiye’deki toplumsal hareketliliği kucaklaması açısından daha uygun olduğunu düşünüyorduk.

İnsel’e soruyor Birgün: “Rolünü oynayamayan bir soldan bahsediyorsunuz. AB ile olan ilişkilerde de yine rolünü oynayamıyor mu Türkiye solu? “Eski sol”un yerine “yenisi”nin geçirilmesi için “bağımsız sol adaylık”a rol yükleyen yanıt şöyle: “Evet, özgüven eksikliği var. Zaten bağımsız adaylık konusunu tartıştığımızda da en azından ben ve birkaç arkadaşım böyle düşünüyorduk. Artık solun bir başarıya imza atması gerekir dedik.

İnsel’in “yeni”nin örgütlenmesi konusundaki düşünceleri de, “örgüt”ün ne tür bir şey olacağını ortaya koyuyor: “Şu anda klasik siyasal örgütlenme geleneklerinin ötesine gidebilecek arayışların çok sınırlı izlerini görebildiğimiz bir yerdeyiz… Yeni oluşum daha çok yeni bir zihniyetle olur. Ve bu, hemen beş kişiyi toplayıp bir örgüt kurmakla olmaz. Yeni oluşum Türkiye’de alternatif ve geleceğe güvenle bakan bir toplum projesi. Özgürlükçü insanların bir araya gelip somut bir şeyler yaparak ilişkilerini pekiştirmesiyle olur.

Öngörülen “solun yenilenmesi” konusunda iki şey kesin: 1.) “Yenilenme” ve “yeni sol”, “klasik siyasal örgütlenme”; yani bilinen, işçi sınıfının en üst örgüt biçimi olan parti örgütü olarak tasarlanmıyor ve 2.) parti olarak tasarlanmadığı gibi, bir sınıf örgütü olarak da tasarlanmıyor. “Özgürlükçü insanların bir araya gelmesi” ile ortaya çıkacak “yeni sol”! Sınıfsallığı olmayacak. Hangi sınıftan olursa olsun “özgürlük isteyenler” bir araya gelecekler!. Ama her farklı sınıftan insanların farklı “özgürlük” anlayışları olurmuş – ne gam! Varsayılan, ortalamanın örgütü olarak sınıflarüstü bir “yeni örgüt”tür… “Yeni zihniyet” bu yönde olacak!

Aktarmıştık: G. Gürsoy, “Özellikle Ufuk Uras, onu destekleyen partili ve partisiz arkadaşlar ve seçilmemiş olsa da Baskın Oran’ın seçim kampanyasıyla oluşturduğu dinamik kadro yeni bir siyaset tarzının öncüleri olabilir.” demekte ve bir araya gelecek “özgürlükçü insanlar”ın “öncüleri”nin “bağımsız sol adaylar”ın seçim kampanyalarında görev almış “dinamik kadro” olabileceğini söylemekteydi. Buradan ve “Önümüzdeki dönemlerde bağımsız milletvekillerinin başlattığı siyasi hareketlenme içinde, onların da içinde bulunabileceği bir sol dirsek teması düşünülebilir”di. (G. Gürsoy) B. Oran’ın seçim koordinasyonu içinde yer alan H. Tahmaz, bu “dinamik kadro”yu, “Her ne kadar bazı örgütler destek vermiş de olsa kampanyanın omurgasını bireyler oluşturdu” diyerek tanımladı. ’70’lerden kalma örgütler eskimişti, artık örgütlere gerek yoktu, bireylerden hareket edilecekti!

B. Oran da bu fikirdeydi: “Türkiye’de ezilmiş ve dışlanmışların örgütlenmeye ihtiyaçları olduğu hiçbir tartışma götürmez. Ama bu ezilmiş ve dışlanmışların bir grup oluşturmanın yanı sıra bir birey olduklarını da artık öğrenmelerinin zamanı gelmiştir. Birey olmak ile örgütlü olmak birbirini tamamlayan şeylerdir, birbirini dışlayan şeyler değildir. Türkiyeli insanın artık oturup bunu öğrenmesi gerekmektedir. Bugüne kadar bilmediği bir şeydir bu ve bunu öğretmeye çalıştık biz.” Örgüt reddedilmiyordu; ama ancak “ezilmiş ve dışlanmışlar” gruplarının bireyleri olarak. Yani? Yani, en başta işçi sınıfı gibi bir sınıf olmadıkları zaman! Hatta grup olurken bile öncelikle birey olduklarını öğrendikleri durumda.* Troçkist Tarkan da aynı düşüncede ve partilerden daha fazla ettiğini düşündüğü bu “yeni aktivistler”e güvenme çağrısı yapmaktadır: “Baskın Oran kampanyası 3 bin 600 kişiyi seferber etmiş. Bunu İstanbul için üçle çarpınca 10 bin kişinin üstünde eder ki, bu bütün bir Türk solunun toplamından çok daha büyük bir iştir. Çünkü bunlar 45 gün boyunca hiç durmadan çalışan ciddi aktivistlerdir. Bu güce güvenmek lazım.

Ancak B. Oran, “birey” vurgusunun yanında bir başka sınıfsızlaştırma vurgusu daha yapmaktadır ki, bu konuda tek başına değildir: “Ezilmiş ve dışlanmışlar”. Sosyalizmi dayanakları ve asıl önemlisi, tarihsel öznesi dolayısıyla muğlaklaştırmaktan başka bir şey değildir bu. “Dışlanmışlar”, tıpkı “öteki/ötekiler” gibi, neo-liberal yaklaşımların ortaya attığı bir terminoloji unsuru olmanın ve işçi sınıfını tarihsel özne olmaktan çıkarmak ve onun yerine ikame edilmek üzere sınıf perspektifini muğlaklaştırmanın ötesinde iktisadi ve sosyal süreçlerden olduğu kadar devlet yönetimine ilişkin olan siyasal süreçlerden de dışlanmayı ifade ederek kullanıldığında sorun çıkmayacaktır. Tıpkı, ezilen sınıflar, ezilen halklar… türünden kategorileri nitelemek üzere kullanıldığında “ezilenler” gibi. Ancak ne kullanımları ne de durum budur.

Oran, Birgün söyleşisinde de, “sol”un “kucaklayacakları” arasında saymaktadır, ama “eski sol”un yerine geçirilecek dayanaklar ya da özneler olarak, zaten farklı bir anlamda kullanmaktadır: “71 ve 80 askeri darbeleri ile dümdüz edilen, dağıtılan sol, dağıtıldıktan sonra ortaya birçok ezilmiş ve dışlanmış gruplar çıkmıştır. Aleviler’den tut, eşcinsellere kadar, saymaya lüzum yok, Romanlar’a varıncaya kadar, Çerkesler’e varıncaya kadar. Şimdi sol bunları kucaklamazsa hiçbir şey yapamaz.**

En açık ve net formüle eden ise, Ö. Laçiner’dir: “Bütün insanlar sosyalizmin öznesidir, spesifik olarak birileri bunun sahibi falan değildir.” Ve eklemektedir: “Biz sosyalizm derken farklı duyarlılıkları olan feministleri, eşcinselleri, ekolojistleri de kapsayan bir anlayışı savunuyoruz, ama geleneksel sol bu insanları içinde kaynaştıracak yaklaşımdan yoksun. ÖDP de bunu yapamadı…. Sosyalizm, insanların tümüne hitap edecek bir bütünsel anlatı kurmak zorundadır; kendinde devrim yapamayan dogmatik bireylerin işi değildir bu.” Evet, sorun “özne”nin yerine “yeni”sinin konması girişimidir; işçi sınıfının tarih sahnesi dışına atılarak ve onun davası olan sosyalizmin sosyalizm olmaktan çıkarılarak yeniden tanımlanmasıdır. Yenilenecek sol, böyle bir soldur! BAK önemlidir onun için.. Sosyal forumlar önemlidir. “Toplumsal hareket sendikacılığı” önemlidir, ekolojist, feminist, homoseksüel hareket önemlidir; ama işçi sınıfı ve örgütlü sendikal ve siyasal hareketi önemsizdir, işe yaramazdır!

D. Tarkan, hem de sosyalizm adına, emeği ve mücadelesini açıktan bir yana atmakta ve yerine örneğin homoseksüelleri ve hareketini önemli saymakta sakınca görmemektedir: “Bugün ben emekten yanayım demek kolay iş, çünkü ortada emeğin mücadelesi yok; ortada grev, direniş, fabrika işgali yok. Dolayısı ile durum çok çok sınırlı. Ama ben Ermeniyim demek zor iş, ben Kürtler’den yanayım demek zor iş, savaş dursun demek zor iş, eşcinsellerin haklarını savunarak onların mahkemesine gittiğinde bir eşcinsel gibi fotoğrafının çekilmesi zor iş ve Baskın Oran bunları yaptı.

Yine de asıl yolgösterici fikirler ve teori düzeyine yükseltme Laçiner’indir: “Bugün sosyalizm öyle illegal, sert, çekirdek unsurlarla gerçekleşecek bir şey değil; bu gericilik üretir sadece. Sosyalizm insanlar arasındaki her çeşit eşitsizliğe karşı çıktığı için hiyerarşik örgütlenme modellerinden kesinlikle kaçınmak zorundadır. Biz o bakımdan ‘parti olmayan partiden’ söz ediyoruz. Bunu derken yumuşatılmış bir partiden bahsetmiyorum. Hâlâ o geleneksel kafada ısrar eden muhafazakârlar bunu böyle anlıyorlar. Bizce bir parti, sosyalizmi iktidar hareketinden ziyade bir hayat tarzı olarak düşünmelidir öncelikle. Sosyalizm, gündelik hayattan, grupsal ilişkilere, bugünden yaşanmalıdır. Parti, insan hayatının aktığı yerlerde kurulan sosyal örgütlenmelerin koordine edildiği bir yer olmalıdır. Parti, sosyalizm mücadelesinin beyni falan değildir; birtakım adamların millete akıl ve emir dağıttıkları bir yer değildir. İnsana, topluma dair söylemleri ve sosyal örgütlen-meleri koordine eden bir platform olmalıdır parti. Biz ÖDP’ye de bu perspektifi önerdik, ama o insanlar geleneksel düşündükleri için bunlar olmadı. ‘Parti olmayan parti’ sadece slogan olarak kaldı ÖDP’de. Onlar homojen bir parti istiyorlar.

Laçiner’in bu özetinde hem işçi sınıfı ve partisinin (tabii ki proleter sosyalizminin de) açık inkarının, hem de ÖDP’den umut kesilmesinin nedenleri verilmektedir.

NASIL “SOSYALİZM”?

Öznesi ve itici güçleri üzerinde durulan ve sıkılmadan “sosyalizm” olarak tanımlanması sürdürülmeye çalışılan “yeni sol”un yaklaşımları ne olacaktır peki? Bunlar A. İnsel ile Ö. Laçiner’de tanımlıdır. Önce Laçiner:

En baştan beri ‘sosyalizm yeniden tanımlanmalıdır’ diyoruz; bu tanımın unsurlarını araştırıyoruz. Türkiye sosyalist hareketi böyle bir çabayı ya anlayamıyor veya kendisi o kadar muhafazakârlaşmış ki ısrarlı çabalarımıza cevaplar alamıyoruz.

İnsani ve toplumsal varoluşumuzun bütün boyutlarına yeni bir perspektifle bakan bir sosyalist hareket yaratılmalı. İktisat penceresinin dışında yaratıcı anlamda hayatı kuşatan böylesi bir perspektif Türkiye solunda yok.

Sosyalizmi sadece paylaşım konusuna odaklanmış, demokrasi sosuyla tatlandırılmış biçimde algılamakta ısrar ediyorlar. Bu toplumda gerçek bir devrim, metod ve araçlar olarak geleneksel solun kavradığının çok dışında olacak.

İktisat penceresinden bakmayacak bir sol… Paylaşım konusuna odaklanmayacak bir sol… Demokrasi ile sınırlanmayacak bir sol. Sosyal, kültürel “aidiyetler”, alt kimlikler vb.’den bakacak bir sol.. Ve kuşkusuz hem AB’ci (bu milliyetçiliğin karşıtı ve enternasyonalizmin gereği olarak öngörülüyor: “Bizi millet sınırlarının dışına taşırabilecek her türlü girişime prensip olarak ‘evet’ diyoruz.”) ve hem de burjuvazinin, kuşkusuz “ilerici hamleleri”nin destekçisi ya da kucağında bir sol! Çünkü “AKP’nin seçim zaferi bizce Türkiye’de gerçek bir burjuva devrimi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Süreç içinde bir burjuva devrim tamamlandı ve oturdu. Türkiye’nin otantik burjuvazisi, geleneğiyle, göreneğiyle yüz yıldır iktidar mücadelesi verdiği asker, sivil bürokrata karşı verdiği savaştan galibiyetle ayrıldı… Bu aşamadan sonra sosyalizmin temsil ettiği idealleri savunanların önünde bu idealleri gerçekleştirme hedefi birincil olarak gündemdedir. Toplum, artık burjuva demokratik devrimin gerektirdiği kurum ve değerleri sindirmiştir.” Sözde ileri bir noktada durulmaktadır. Ama bu arada AKP şahsında burjuvaziyi “demokratik devrim” yaptırılmıştır. Destekçisi de AB’dir!

A. İnsel de, “ÖDP’nin belkemiğini oluşturan çevrenin AB konusunda çok fazla hamle yapmayacağına, yenilik noktasında gerekeni yapabilecek kapasiteleri olmadığına kanaat getirdim ve istifa ettim” demekte ve bir “sol yenilenme” için AB ve AB’ci hamleleri gerekli görmektedir. O da, “Türkiye’de en önemli değişim dinamiği ekonomik planda. Bazen çok vahşi bir kapitalist iktisat yapısı gibi görünse de, Türkiye kapitalist bir iktisat yapısını gittikçe oturtmaya başladı… Türkiye’de bir değişim dinamiği var. Ama bu iktisadi anlamdadır; kültürel ve siyasal alanda değil. Zaten bütün sıkıntı orada… sermaye sahibi olarak değerlendireceğimiz sınıf yani bir burjuvazi giderek toplumu bir iktisadi dönüşüme ve değişime -ama bu iyi olur kötü olur- doğru itiyor.” diyor. Ekliyor:

Ben solun kendini iktisat mantığı içerisine hapsederek bütünüyle sermaye süreci birikiminin bir tür esiri olduğu kanısındayım. Sol iktisadi gelişmelerin aslında sahte gelişmeler olduğunu söyleyerek bir muhalefet yaptığını zannediyor. Türkiye toplumunun büyük bölümü de bunun sahte bir gelişme değil bir tür değişme olduğunu görüyor. Fakat biz bunun bir gelişme olduğunu, fakat bizim istediğimiz bir gelişme olmadığını anlatamıyoruz. Hâlbuki Türkiye’de bir gelişme olduğu açık… Diğer türlü inandırıcı olamıyoruz. İnsanlar sonuç olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin söylediğini daha inandırıcı ve daha doğru kabul ediyorlar. İktisat ideolojisinin esiri olmuş bir sol olarak kalırsak o zaman iktisat ideolojisinin marjinal kalmış bir muhalif grubu olmaya devam ederiz.

Gelişmeyi görmek gerekiyor İnsel’e göre de.. Ve yine iktisadi mantığa sıkışıp kalmamak gerekiyor. İnsan haklarıyla, kimlik sorunlarıyla, insanlığı savunmak durumunda olmak gerekiyor. Burada, “ilerlemeci”, burjuva devrimini oturtmakta olan AKP ve ardındaki “ilerici” AB’yi kerteriz alıp sosyalleşme yönünde eleştirilerde bulunmak kalıyor geriye. Ve bunun eşcinsellerin, ekolojistlerin, feministlerin –tabii BAK ve sosyal forumların da– vb. vb.. hareketleriyle oluşacak toplumsal hareketler üzerinden örgütlenmesi. Sol, işte bunlar ve CHP’nin Baykal’la boşalttığı alanda sosyal demokratlarla da birlikte bir araya gelinerek yenilenecektir!

Ve ÖDP…

İki ara başlık altında üzerinde durulan fikirlerin aslında ÖDP tarafından, sadece şurasından burasından değil, ama ciddi biçimde savunulmuş olduğu bilinmektedir. Söyleşisinde bunu E. Baş dile getirmektedir: “Çok trajikomiktir, çünkü bu fikrin babası ÖDP’dir. Bireyi öne çıkartan, örgütsüzlüğü körükleyen ve bizlere tarikat diyen ÖDP, şimdi Ahmet İnsel tarafından suçlanmakta.” Doğrudur. Sadece bireye ilişkin olanları değil, üzerinde durulan diğer benzeri fikirlerin de ortaya atılıp savunulur olmasına ÖDP en azından zemin olmuştur. Ve üstelik şimdi O. Müftüoğlu, haklı olarak, “İstenen şey bana göre AKP’nin bir sol versiyonu.” diyor. “Emperyalizme, kapitalizme, onun politikasına karşı durmayan bir politika.” “Avrupa Birlikçi bir sol aslında birinci cephenin bir versiyonu olur. Yani AKP’nin yürüttüğü neo-liberal politikalar doğrultusunda rejimin demokratize edilmesiyle yetinen, bunu benimseyen, bazı eksiklikleri işte ‘Yeteri kadar demokratik değil diyerek’ eleştiren, biraz daha demokratik, sosyal haklar vesaire ile beslenmiş bir üçüncü cephecilik bana göre ikinci cephenin bir sol versiyonudur.” diyor, doğru. Şu dediği de doğru: “‘Artık devrime ihtiyaç yok, devrim dönemleri kapandı’ diyorlar. Bu konudaki inanç yitimi en büyük sorunudur solun. Gündelik başarı arayışlarına yol açan nedenlerden biri de bu.

Ancak E. Baş’ın dediği de doğru ve Müftüoğlu, üstelik Birgün’deki söyleşisinde de kabul ediyor bunu: “Dünyada sosyalizm mücadelesinin bir dönemini sona erdiren önemli gelişmelerin yaşandığı, bugünkü koşullarda hareketin geçmiş çizgisini sürdürmenin mümkün ve doğru olmadığı, devrimci düşüncenin şimdi ancak geçmiş geleneksel sosyalizm süreçlerinin devrimci bir eleştirisi üzerinden kendisini yenileyerek ilerleyebileceği, bunun için geniş, taban inisiyatiflerine dayanan, sol ve emek güçlerinin bütün potansiyellerini içerisinde birleştiren bir kitle partisiyle neo-liberal değişim sürecine karşı bir direnme odağı oluşturulabileceği şeklindeki düşüncelerle ÖDP’nin kuruluşuna öncülük ettik.

Müftüoğlu’nun bu üzerinde durduğu, İnsel’in, Laçiner’in ve diğerlerinin önce Müftüoğlu ile birlikte savundukları, sonra aynı görüşlerden güç almakla birlikte, yetersiz bularak üzerine basarak yürüdükleri aynı zemin değil mi?

Ya da Alper Taş’ın şu söyledikleri: “Solda ve hatta ÖDP içerisinde bir Devrimci Yol fobisi var. Özgürlükçü sol bir politik mücadeleyi bu topluluğun daralttığına ilişkin düşünceler var. Ama reel sosyalizm eleştirisi ile, özgürlükçü sol-sosyalizmin ideolojik, politik, pratik düzlemde yeniden üretilmesinde bu topluluğun ortaya koyduğu çabalar göz ardı ediliyor.

Nasıl anlamak gerekiyor bunu? Eski arkadaşlara yöneltilmiş bir “birlikte yapmamış mıydık?” sitemi mi?

Herhalde ÖDP artık karar vermelidir: Evet AKP’nin bir sol versiyonu önerilmektedir “solun yenilenmesi” önerisiyle. Ama buna cepheden karşı çıkmak ve bugünkü “yeni sol” ileri adımların temeli olan yeni zihniyetin birlikte tahkim edilen mevzilerinden bu çatışmanın kazanılamayacağını bilerek ve solun, öyle “özgürlükçü sol”un değil, bildiğimiz sosyalizmin öğretilerini savunmaya yeniden dönerek. Yol ayrımı, gerçek bir yol ayrımı olursa işe yarayacaktır. Marksizm ve proleter sosyalizmi ile sosyal demokratlarla birlikte yenilenecek AKP’nin sol versiyonu olacak liberal solun yol ayrımı.


* Çelik’in görüşlerine bunca ilgimizin nedeni, bu yaklaşımın, Birgün’ün söyleştikleri arasında oldukça fazla savunucusu olmasındandır.

* Genel olarak solda kimsenin örgütle bireyi karşı karşıya getirmediği ve belli dinsel yaklaşımlar bir yana “örgüt=sürü” düşüncesine sahip olmadığı açıkken, “Türkiyeli insanın bugüne kadar bilmediği” ve “artık öğrenmesi gerektiği” iddiasıyla böyle bir birey vurgusu, herhalde başka bir anlama gelmez. Marksist örgütlere, giderek genel olarak örgüte, bireyi yok sayma suçlamasını burjuvazinin, bizde en çok 12 Eylül Generallerinin yönelttiği hatırlanmalıdır.

** Bu görüşlere E. Kürkçü de isyan ederek şöyle demektedir: “… kapitalizme karşı duran bir halk oluşturma çabası olmadan, emek mücadelesini listenin en başına yazmadan sol bir kampanya mümkün olamaz. Bu nedenle ben Baskın Oran kampanyasının tamamen zayıf olduğu kanısındayım. Ve kendisi sola bu kuvvetle katılamaz. Çünkü eşcinsellerin hakları ile emeğin hakları meselesinin aynı düzleme yerleştirildiği bir yerde, sol bir politikadan söz etmek imkansızlaşır.

Ergenekon ve Arzulanan Sol Üzerine

Temmuz ayının başında dallanıp budaklanmış haliyle Ergenekon soruşturması ülke gündemine bütün hışmıyla oturdu. Soruşturma başlayalı bir yılı geçmişti ve özellikle AKP’nin kapatılması davasına karşı buradan bir atak düzenleneceğine dair sinyaller olsa da, böyle bir sarsıntı beklenmiyor gibiydi. Gerçi aylar öncesinden Genelkurmay’a az sayıda olmayan muazzaf ve emekli subaylar hakkında savcılığın dosyası iletilmiş ve görüş sorulmuştu; ama “Nokta”ya düşen “darbe günlükleri”, Şemdinli Savcısı Sarıkaya’ya hayatın zindan edilmesinde olduğu gibi, Nokta’yı kapattırmıştı. Başlangıçta kapatma lafı karşısında esip gürleyen AKP, süregiden çekişmede, “kaderine razı olmuş” ve “alttan alıyor” görüntüsü veriyordu.

Sonra birden iki emekli orgeneral gözaltına alınıp tutuklandı. Beraberlerinde başkaları da vardı, ama önemli olan onlardı. “33 Kurşun”un Muğlalısı ve 27 Mayıs’ın Erdelhun’u ardından, 48 yıl arayla tutuklanan ilk orgenerallerdi. Önemli görevlerde bulunmuşlardı, biri kuvvet komutanı kategorisindendi, JİTEM’in de bağlı olduğu Jandarma Genel Komutanlığı yapmıştı. Benzerlik kurmak gerekirse, Eruygur’un seleflerinden biri, 12 Eylül’ün “idareye el koyan” 5 kudretli adamından biriydi.

Ne oluyordu? Neydi bu sarsıntıya yol açan? Tutuklamaların ardından yaman bir gürültü koptu.

Tutuklamalar, AKP kapatma davasının Anayasa Mahkemesi’nde ele alınıp alınmayacağının kararlaştırılacağı güne “denk gelmişti”. Buradan bile, Ilımlı İslamcı AKP ile askeriyeden CHP’ye tüm Kızılelmacıları kapsayan “ulusalcı” denilenler arasındaki “iktidar ipi”ni sahiplenme içerikli çekişmenin devamı olduğu şeklinde anlaşıldı. Saflar buradan tutuldu.

Yanlış mı anlaşıldı? Devletin hemen tüm kurumlarını, “kolluk kuvvetleri” ya da “güvenlik kuvvetleri” denilen ordu, jandarma ve polis gibi düzenin silahlı örgütleriyle hükümeti de kapsayan “yürütme”, çeşitli düzeylerde mahkemelerle “yargı” ve kuşkusuz “yasama” organı görünümündeki parlamentoyu da kapsayarak bir çekişmenin sürdüğü ortadaydı.

Özellikle AKP cenahından tartışma ve çekişmenin “halk egemenliği”ni hedef alınarak yürütüldüğü ileri sürülmekte ve kanıt olarak 27 Nisan Muhtırası ile ordunun, 367 kararı ile Anayasa Mahkemesi’nin seçim sonuçlarıyla parlamento çoğunluğunu dikkate almaz karar ve eylemleri gösterilmekteydi. İnanmamız istenen, “rakamlı demokrasi”ydi. İnanmamız istenen, hükümeti ve “muhalefeti” ile birlikte kararlılıkla savunulan seçim barajları, devlet tarafından düzen partilerinin finansmanı, sosyal güvenlik kurumlarının işlevinin fonlarıyla birlikte hükümet partisi tarafından oya tahvil edilmek üzere devralındığı “yardım dağıtımları” ve asıl olarak ifade, basın, örgütlenme ve toplantı ve gösteri özgürlüklerinin hiçe sayıldığı, sendikalaşmaya çalışan işçinin işten atıldığı, grevin hak sayılmadığı ve sudan gerekçelerle yasaklanmasının yürütmenin iki dudağına bırakıldığı, partilerin birbiri ardın kapatıldığı, 30 yıla yakındır kanlı bir savaşın sürdüğü koşulların “demokrasi” sayıldığıydı. Halk, geniş emekçi kesimler örgütsüzdü ve nefes alıp verme özgürlükleri bile sınırlandırılmıştı, haklarına sahip çıkamıyorlardı; ama halkın “egemen” olduğu ve zorun, dağıtımların, medyası başta tüm propaganda aygıtlarının, para ve üstelik barajların denetimindeki seçimlerle bu “egemenlik”in rakamlarda temsil edildiği ve şampiyonunun da AKP olduğuna inanılmalıydı! Demokratik haklarıyla halkın ne durumda olduğu umurunda bile olmayan AKP, zorbalık ve aldatma koşullarında elde edilmiş parlamento çoğunluğunu “halkın egemenliği” olarak ileri sürmekteydi. Üstelik bu “egemenlik”, MGK, MİT, koruculuk sistemi gibi yasallığa kavuşmuş, JİTEM, Kontrgerilla, itirafçı orduları gibi illegal kurum ve aygıtlarca sınırlanmış haliyle “yürütülüyor”du!

Kısacası, demokratik hakları, örgütlülüğü ve dolayısıyla siyasal yaşama müdahil olması engellenen halk, “halk egemenliği”ne dair AKP söylenceleri bir yana, tartışma ve çatışmanın bir tarafı durumunda değildi.* Tartışma ve çatışma, “halk egemenliğini temsil” iddiasını ileri süren, ama “güç”ünün dayanakları halkta değil, palazlandırdığı yeni gruplarla birlikte bütün hizmetini sunduğu büyük sermaye, Amerikan ve Avrupalı emperyalistlerin stratejik çıkarlarıyla devlet aygıtında elde etmeyi başardığı kadrolaşma, ele geçirdiği medya gücü ve açık/gizli tarikatlarda olan AKP ile yine legal illegal mevzileriyle devlet içinde örgütlü “ulusalcı” denilenler arasındaydı. Tartışma ve çatışma, devlet iktidarında “aslan payı” sahibi olmaya yönelikti; gericilik ve devletle halk arasında bir çatışma olarak değil, gericiler arasında bir çatışma olarak şekillenmişti.

Halkı, dert ve taleplerini ağzına almayan, 301 örneğinde olduğu gibi, demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesini değil, önünün kesilip budanmasını amaçlayıp savunan CHP ve lideri, kuşkusuz demokrasi karşıtı olduğu için, ama AKP “demokratizmi”ni bertaraf etmek üzere değil, halkı, demokratik haklarını hedefleyen ve egemenlik mücadelesinin önünü kesen zorbalık aygıtlarıyla tekelci gericiliği ve tüm şiddet aletleriyle burjuva devletin yönetimini AKP’ye kaptırmamak için “ben Ergenekon’un avukatıyım” demişti. Ona göre Ergenekon davası yoktan var edilmişti, aslında böyle bir şey yoktu, AKP, “vatanseverlere karşı” bir kampanya yürütmekteydi.

“Egemenlik”ini temsil ettiği iddiasındaki emekçi halka –mülkiyet değişikliğinin ötesinde işten atmalarla sonuçlanan– özelleştirmelerle, sosyal güvenlik sistemini ve emeklilik haklarını yok ederek, eğitim sağlık ve belediye hizmetleri gibi kamu hizmetlerini bütünüyle piyasaya bağlayarak, çalışma yaşamını esnekleştirerek, kıdem tazminatı ve asgari ücrete göz dikerek… saldırdığı gibi, kurulu düzenle hiçbir çelişmeye düşmeden, işçi ve emekçiler, ezilen milliyet ve mezhepler de içinde tüm ezilenlere yönelik siyasal saldırganlığın (yeni sendika yasasıyla sendikal hakların daha da tırpanlanması, Kürt savaşının tırmandırılması, Alevilerin haklarıyla birlikte hiçe sayılarak dışlanması, seçim sistemi ve barajlardan hoşnutluk…) hoşnutlukla yürütücülüğünü üstlenen AKP ve lideriyse, Baykal’ın Ergenekon “çetesi” avukatlığı karşısında “öyleyse ben de millet adına savcısıyım” dediği ve Ergenekon gerici karşı devrimci bir kan içicilik örgütü olduğu için, kuşkusuz ki demokrat olmuyordu.

“YESİNLER BİRBİRİNİ” TARTIŞMASI

Birgün gazetesi son Ergenekon gözaltılarının ardından “Yesinler Birbirini” manşetiyle çıktı. Ve bu tartışmalara neden oldu. “Taraf”ını çok açık seçik ilan eden ve sanki Ergenekon operasyonu için ya da daha genel kapsamıyla devlet katlarındaki tartışma ve çatışmada özellikle sol tandanslı kesimleri etki altına alıp AKP gericiliğine bağlamak üzere sol, demokrat görünümlü AKP destekçiliği için zuhur ettiği izlenimi veren Taraf yazarları başta olmak üzere, bu yaklaşım yoğun bir tepki aldı. Sol ve solculuğa karşı açılmış AKP ve asıl olarak ardındaki Amerikan emperyalizmine teslim alma içerikli haçlı seferi, bu “iki taraf da gerici” yaklaşımına tepki üzerinden başladı.

Oysa “yesinler birbirini” yaklaşım ve tutumu, her şeyden önce, çatışmakta olan iki gerici odağı da karşısına alıp birinden birine bel bağlayıp yedeği olmaya karşı çıkarılmış bir çağrı olarak devrimci içeriğe sahipti ve saygıdeğerdi. İki tarafın da gerici ve karşı devrimci niteliğini, birinden birini diğerine karşı tercih etmeme tutumunu ifade ediyordu. Çatışan tarafların biri ya da diğerinin, az-çok ötekine tercih edilebilir demokratik halkçı ilerici bir alternatif oluşturmadığını belirtiyordu.

Peki tarafların ikisi de gerici ve karşı devrimci, halka ve demokrasiye karşı nitelikte değil miydi yoksa?

İlk önce Ergenekon? Nasıl bir yapı ya da örgüt?

Çatışan taraflardan birine, “ulusalcı” diye nitelenen kızıl elmacılara bakılırsa, Ergenekon ulusal, anti-emperyalist bir örgüttür ve Cumhuriyet’e yöneltilmiş, onun kazanımlarını yok etmeyi amaçlayan siyasal İslamcı/şeriatçı saldırıya ya da “Ilımlı İslam”a direnişi temsil etmektedir.

Burada tartışılabilecek çok az şey vardır. Veli Küçük’üyle, emekli generalleriyle, JİTEM bağlantıları ve dayanaklarıyla, faili meçhulcü tetikçileri ve bombacılarıyla, darbe girişimleri ve genel darbeci nitelikleriyle, Ergenekon, kesindir ki, bırakalım dinamiği ve savunucusu olmayı, ulusallıkla, anti-emperyalizmle, Cumhuriyet’in herhangi ilerici kazanımlarıyla birlikte anılabilecek bir örgüt değildir.

Aslında Ergenekon adı takılmış bu darbeci, kan içici faşist örgütün, Kontrgerillanın bugünkü hali olmasa bile, onunla bağlantısı, onun bir devamı ya da grubu olduğundan kuşku duyacak şey yoktur.

Kontrgerillanın ise, Amerikan sahra talimnameleri uyarınca NATO’nun tüm üye ülkelerinde “Soğuk Savaş” yıllarında komünizme karşı (eğer ülke işgal edilirse cephe gerisinde mücadele vermek bahanesiyle) savaş yürütmek, ülkelerin, onları Sovyet tehdidi altına sokacağı ileri sürülen her türlü demokratik ilerlemelerinin darbe, suikastlar, faili meçhuller dahil her türlü yol ve yöntemler önlenmesi amacıyla işçi ve emekçilerin, ezilen milliyet ve mezheplerin bir yandan birbirine düşürülüp bölünür parçalanırken, bir yandan da hak ve demokrasi mücadelelerini, anti-emperyalist mücadelelerini bastırıp ezmek üzere doğrudan devlet içinde örgütlenmiş, tabiri caizse onun “çelik çekirdeği” işlevini üstlenen ve yasallıkla sınırlanmayan karşı devrimci bir şiddet aygıtı olduğu artık biliniyor. Geçmişinde 6-7 Eylül Tan Olayları vardır, 12 Mart, 12 Eylül, ’77 1 Mayıs’ı, ’78 Maraş, ’80 Çorum ve Fatsa, Sivas, Malatya vb.. katliamları, Musa Anter, Vedat Aydın.. cinayetleri, Savaş Buldan, Behçet Cantürk faili meçhulleri, Uğur Kaymaz, Şemdinli bombaları ve öyle anlaşılıyor ki Dağlıca olayları vardır.

Ulusalcı mıdır? Ulusal değerlerle bir ilgisi var mıdır? Şoven milliyetçilikle malûl bir ulusalcılığı, kızıl elmacılığı vardır, ama yurtseverlik ve anti-emperyalizmi asla. NATO tarafından kurulmuş oluşu, Amerikan stratejik çıkarları üzerinden mevzilenişi ayan bayandır. Ya Cumhuriyet ve kazanımlarını savunduğu iddiası? Cumhuriyet’in o eski sosyal niteliğini mi savunmuştur, demokratiklik iddiasını mı, yoksa hukuk devletini mi? “Laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti” olarak Cumhuriyet’e yükselen niteliklerden yalnızca “laiklik”i sakız haline getirdiği söylenebilir ki, bu da, laiklik değil laikçilik savunusudur, yurttaşlara yapma bir devlet dininin dayatılmasıdır. “Laiklik”, tıpkı “ulusallık” türünden, devlet iktidarının “ipi” ya da yönetimini ele geçirme ya da elden kaptırmama çatışması içinde olduğu Ilımlı İslamcı ve kuşkusuz Amerikancı AKP ile sürtüşmesinde kullandığı bir argümandan başkası değildir. Öte yandan AKP, dinci bir parti olmak ve din istismarı yapmakla birlikte, bilinen şeriatçı partilerden değildir; dini ve dini değerleri, tıpkı ulusal değerler açısından geçerli olduğu gibi, çoktan dolar ve euro ile trampa etmiştir. İslam’ı, Ilımlı İslamcı içeriğiyle Amerikan emperyalizminin stratejik çıkarlarına peşkeş çektiği, Ortadoğu’da, İsrail Siyonizmi ile el ele Amerikan atının (GOP) seyisliğine soyunduğu kanıta ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır. Ancak AKP’ye karşı bir laiklik kavgası, din istismarına karşı bir mücadele verilecekse, ki bu zorunludur, Ergenekon’un onun yürütücüsü ya da dinamiği olamayacağından kuşku duyulamaz.

Ya AKP ve onun GOP avangardlığı, üstlendiği eş başkanlığı, Amerikancı Ilımlı İslamcılığı? AKP Kürt savaşını üstlenirken mi demokrat ve ilericidir, 1 Mayıs’a hunharca saldırırken mi, demokratiklikle ilgisi olmayan sendikalar ve grev yasalarını bile değiştirmeye girişir ya da sosyal güvenliği tasfiye ederken mi? AKP, “demokrasi” sözcüğünü iki noktada kullanmaktadır: Türban sorununda ve AKP’nin kapatılması davası karşısında. Türbanı savunurken özgürlük ve demokrasi aklına gelmekte, ama aynı kategoriden din ve vicdan ya da inanç ve ibadet özgürlüğü kapsamında, Aleviler karşısında özgürlük ve demokrasi sözünü bile ağzına almamakta, zorunlu din dersini savunmakta, Cem Evlerini “Cümbüş evleri” olarak nitelemekte ve dine devletin müdahalesinin aracı Diyanet İşleri ve onun Sünni İslama dayalı yaklaşımlarını Alevilere de dayatmaktadır. Uzatmaya gerek yoktur.

Sonuç olarak, Ergenekon’la belirginleşmiş, ancak yıllardır sürmekte olan iktidar ipini çekiştirme ve ele geçirme mücadelesinin taraflarının ikisinin de halk ve demokrasi karşıtı gerici niteliğe sahip oldukları ortadadır. Bu durumda, “yesinler birbirini” yaklaşımı neden bunca tepki çekmektedir? Gericiliğin aşılması özlemini ifade eden bu yaklaşımın, bu nedenle eleştirilemeyeceği kesindir.

Ancak öte yandan, genel içeriği doğru olmakla birlikte, bu yaklaşımın kabalığı ve devrimci içeriğine karşın çocukça oluşu, biçim ve taktik sorunuyla ilişkilidir. Bu formülasyon, devrimcileri, işçi ve emekçilerin temsilcileri olarak, süren kapışmada “tarafsız” ve “seyirci” pozisyonuna düşürmekte, “bize ne?” tutumunu dile getirmekte ya da çağrıştırmaktadır. Bu kabalık ve yüzeyselliğinin kaynağı kuşkusuz yine içeriğinin anlaşılamayan bir yönüyle ilgilidir. Gericilik içindeki çatışmada taraf olmamak ve bunun doğruluğu bir yana, bu çatışmanın zeminini oluşturan Ergenekon ya da bağlandığı Kontrgerillayla, onun bir örgütü olduğu tüm aygıt ve eklentileriyle burjuva devletin halkı baskılayan işlevinin bütün nesnelliğiyle halkı taraf olmaya zorladığını hesaba katmayışı ve bunun sonuçlarını ihmal etmesi, yanlışlığın kaynağı durumundadır.

Yine de, bu tutumun, Kızılelmacı solcuların ya da daha geniş çerçevede CHP’den MHP’ye, Cumhuriyet gazetesi yazarlarından TKP’ye, bir kısmının AKP’yi güçlendirme kaygısıyla Ergenekon’a yönelik suçlamalarda neredeyse Baykal gibi avukatlık rolü üstlenmeleri ya da Ergenekon soruşturması ve iddianamesini gözden düşürmeye çalışarak dolaylı avukatlığa soyunmalarından evla olduğu söylenmelidir. Çünkü, bir defa, her iki çatışmacı tarafa karşı da bir tavır açıklamaktadır. “Taraf”ın bütün bir solu AKP kuyrukçuluğuna yönlendirme ve asıl olarak emperyalizme ve özellikle Amerikan emperyalizmine bağlanarak devrimden yüz çevirmeye ikna çabası yürütme taraflılığından ise yüz kere evla olduğu açıktır.

Ama yine de sadece “evla”dır, yürek soğutur, ama izlenecek taktik olamaz. Programatik olarak, taraflardan birine bağlanıp yedeklenmeme ve her ikisini birden karşıya alan bir mücadele platformu öngörme, devlet katlarındaki çatışmaya alet olmama ve emperyalizme kölelik bağlarıyla bağlı mevcut kapitalist sistemi, tekelci sermayenin egemenliğini ve onun oligarşik diktatörlüğünü, tüm baskı cihazıyla birlikte hedef alma genel (stratejik) doğrultusu bakımından, evet, gerçeği işaret etmektedir. Ancak, yalnızca genel doğrultularla ilerlenebildiği görülmemiş, daima taktiğe ihtiyaç olmuş, taktik de daima genel doğrultunun hizmetinde en geniş halk kesimlerini bir araya getirmeyi amaçlamıştır. Bu amaç “seyircilik”ve “tarafsızlık”ı çağrıştıran çağrılarla gerçekleşebilir mi? Kuşkusuz hayır.

Evet, iki gerici karşı devrimci mihrak kapışma halindedir. Biri diğerine karşı desteklenemez. Birinden birinin arkasında yer alınamaz. Bunlar doğrudur. Ancak, Ergenekon soruşturması ve açılırsa (açılması için de mücadele ederek), açıldığında, davasını, tekelci sermaye egemenliğini zayıflatıp devirmenin, oligarşik diktatörlüğün çeperlerinde gedikler açılması ve yıkılmasının hizmetine koşmaya çalışmanın ne engeli vardır? Bu ana doğrultuda ilerlemenin tek bir davadan yararlanarak gerçekleşip gerçekleşemeyeceği ayrı şeydir. Böyle olmayacağı şimdiden söylenebilir. Ancak Ergenekon denen şey tamamen gerici, kan içici, en küçük bir demokratikleşme imkanının bile önünü kesmeye yemin etmiş, düzenin ve diktatörlüğün iğrenç bir organından başka bir şey olmadığına göre, deşifre edilip tasfiyesi için mücadele ve bu mücadelenin kazançları, eğer “tarafsızlık” mevzilerinde seyircilikle vakit geçirilmezse, ancak halkın işine gelebilir ve onun demokrasi özleminin gerçekleşmesinin bir adımı olarak anlamlanır.

Üstelik gericilik içindeki çatışma ve bu çatışmadan yararlanmanın ötesinde, Ergenekon ve onun bağlandığı “derin devlet” de denen Kontrgerillanın –bir dizi gerici fraksiyonun çatışmasına da sahne olması ve bugün Ergenekon’dan bu yönüyle söz edilmesi bir yana– halkı ve mücadelesini hedefine koyduğu ve halkın ve mücadelesinin önünün açılması için her imkandan yararlanarak bu zulüm makinesinin etkisizleştirilmesi ve tasfiyesi için mücadelenin zorunluluğu görmezden gelinebilir mi?

AKP’NİN GÜÇLENMESİ İHTİMALİ TARTIŞMASI

Peki, bundan AKP ve onun Amerikancı Ilımlı İslam’ı kazançlı çıkmaz mı, emperyalist kölelik zincirleri güçlenmez mi, AKP tarafından sürdürülen neoliberal piyasacı saldırganlık güç kazanmaz mı, onun sahte demokratizmi palazlanıp halk üzerindeki egemenliği pekişmez mi ve dolayısıyla AKP’nin ve sahte demokratizminin yedeğine düşülmez mi?

Birgün, manşeti attığına göre bu düşüncede olmalıdır.

Sorunun birkaç yönü üzerinde durmalıyız.

Birincisi, “yiyin birbirinizi” genel yaklaşımında dile getirilen tarafların “birbirlerini yemeleri”, gericiliğin iç çekişmesi olarak, eğer uygun tutum geliştirilse, iki tarafı da güçlendirmez, tersine güçten düşürür. “Gericilik içindeki çelişki devrimin yedek gücüdür.” Birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökerek ve birbirlerini çelmeleyerek ne kadar birbirleriyle çatışırlarsa, hem iki gerici güç odağı, hem de güç odağı oldukları sermaye egemenliği ve oligarşik burjuva devlet güçten düşer. Mevcut kapitalist düzen ve burjuva devlet, burjuva gerici akım ve parti ya da odaklar arasındaki dalaş ve mücadeleden güç kazanmaz ki, asıl olan taraflardan birinin güç kazanıp kaybetmesinden çok, budur. Çünkü devlet, sömürülen yığınlar üzerinde bir baskı aygıtıdır ve bu asıl işlevini “hakkıyla” yerine getirmesi, burjuva gericiliğinin sömürülen yığınlardan oluşan halk yığınları karşısındaki birliğinden ve örgütlülüğünden güç alır. “Dikkat istikrar bozuluyor”, “aman istikrar bozulmasın” feryatlarının anlamı, akil kişi görünümündekilerin tarafları genel geçer bir uzlaşma çağırmalarından çok, düzenin ve devletin halk karşısındaki pozisyonunu sağlamlaştırma kaygısını yansıtmasıdır.

Ancak gericilik arasındaki çelişki ve çatışmaların halkın çıkarına olması ve devrimin dolaylı yedeği olarak şekillenmesi için ön şart, bu çatışmadan uygun taktiklerle yararlanmayı öngören, halkın her fırsattan istifade ederek en geniş kesimlerinin birleştirilmesi ve örgütlenmesi için durmaksızın çalışan bağımsız devrimci bir gücün varlığıdır. “Tarafsız kalmak”la, ne çatışmalardan yararlanılabilir ne devrimci bir gelişmenin önü açılabilir ne de örneğin gerçek bir demokrasi mücadelesinin gelişmesi sağlanabilir. Devrim kendiliğinden gericiliğin iç çatışmalarından yararlanamaz; bunun için, bu çatışmalardan yararlanmayı hesaba katarak uygun taktik yaklaşımlar geliştirmiş bir devrimci gücün varlığı şarttır. Bu olmadığı durumda, gerici taraflar birbirlerini yıpratsalar bile, halk, kendiliğinden ikisinin de ve asıl olarak kapitalist düzen ve devletin karşısında güç biriktiremeyecek, taraflardan birinin ya da her ikisinin birden peşinde sürüklenecektir. Bu nedenle gerici tarafların çatışmaları seyredilemez.

İkinci ve birinciyle bağlı olarak, sonuçta, iki gerici taraf da, kapitalist sistemin taraflarıdır ve ikisinin de hareket alanının sınırlarını gerici burjuva devlet verir. Bu gerçek, AKP’nin Ergenekon soruşturmasını sınırlamasının da başlıca temelini oluşturur. AKP, bu nedenle, ne “derin devlet” olarak bilinen devletin çelik çekirdeğiyle ne de Ergenekon’un gerçek kapsamı ve bağlantılarıyla uğraşmaktadır. Henüz darbe günlüklerinin soruşturmaya dahil edilmemesinin anlamı bundan başkası değildir. 27 Nisan Muhtırası’ysa, tüm “darbe karşıtı” söyleme rağmen akla bile getirilmemektedir. Aynı şekilde Ahmet Altan CHP ve genel olarak sola “neden Susurluk’ta farklı Ergenekon’da farklı tavır alınıyor?” diye günlerdir sormasına karşın, AKP’ye “neden Ergenekon’da böyle Şemdinli’de başka türlü?” diye sormamakta, AKP de Kontrgerillayla doğrudan bağlantılı olduğundan kuşku duyulamayacak delilli-ispatlı suçüstüne dayalı Şemdinli soruşturmasını olmuş-bitmiş, kapanmış bir defter saymaktadır.

Gericilik içindeki çelişki ve çatışmaların devrimin yedek gücü olması ve halkın mücadelesinin gelişmesine hizmet etmesi, bu nedenle de, devrimci bir gücün Ergenekon soruşturmasının asıl kapsamına uygun olarak genişletilmesi ve bir Kontrgerilla soruşturmasına dönüştürülmesi için müdahalesini gereksinmektedir. Aksi halde “birbirlerini yemeleri” beklenip seyredildiğinde, belki şu ya da bu tarafı belirli bir güç kaybedecek, ama gericilik güç kaybetmeyecek, tersine iyice deşifre olup “ayağa düşen” safralarını da atarak güçlenip sağlamlaşacaktır. AKP’nin güçlenip güçlenmemesinden önce gelen sorun, bütün olarak gericiliğin, kapitalist sömürü ve burjuva egemenlik sistemi olarak güçlenip güçlenmemesi, zayıflayıp zayıflamamasıdır ki, gerçek bir zayıflama, soruşturma ve davanın, halkın çıkarları ve mücadelesinin önünü açmak üzere ve yine tamamen gerçek bir demokrasi mücadelesinin ürünü olarak devrimci halkçı güçlerin müdahalesiyle kapsamının genişletilmesini gerektirir.

Peki, böyle bir müdahaleye rağmen, yine de AKP güçlenmez mi, bizatihi böyle bir müdahale AKP’nin güçlenmesine yardımcı olmaz mı?

Soruna bütünüyle gerici kapitalist düzeni ve burjuva gerici devleti hedef alarak yaklaşmayanlar, modern sınıf mücadelesi ve siyasal mücadeleler tarihi boyunca sürekli olarak benzeri soruları gündeme getirmişler, gericiliğin fraksiyonları arasındaki çatışmalarla sınırlı hesaplar yapmışlardır. Ufukları mevcut düzen ve gericiliğin fraksiyonları ve aralarındaki mücadeleyle kısıtlı olanlar, tüm gerici fraksiyonlarıyla birlikte tekelci kapitalizm ve sermaye egemenliğinin tasfiyesi ve bunun ihtiyaçları yerine, kalıcı ve değişmez kabul ettikleri bu düzen ve egemenliğin yürütücüsü/temsilcisi çeşitli gerici akım ve örgütlerle sınırlanmak, onları ve aralarındaki sürtüşme ve çatışmaları görüp saptamak, tartışma konusu olan ülkedeki gelişmeleri ve gidişatı bu çatışmayla açıklamak ve bir adım daha atarak, bu çatışmanın taraflarından birini diğerine karşı desteklemek üzerinde durmuşlardır. “Daha ötesi yoktur”, “mevcut gerici düzen kaderdir”, öyleyse, “kötünün iyisi” arayışı doğrudur diye düşünülmüştür.

Bu yaklaşımın, ulusal bir üst tabaka devrimi olarak Kurtuluş Savaşı’ndan geçmiş, Kemalizmin buradan ciddi bir güç ve etki kazandığı Türkiye’de daha da köklü ve yerleşik olmasında şaşılacak şey yoktur. Kemalizm, çünkü, başlangıçta gerici olmayan cılız da olsa anti-emperyalist politika ve tutumların sahibidir ve sonraki yıllarda Kemalist gericilik, politika ve uygulamalarını, Kurtuluş yıllarının ilerici-devrimci tutumlarına göndermelerle örtmeye ve gericiliğini gizlemeye yönelmiştir. Buradan –başka ülkelerde başka yerlerden türeyen–, gericiliğin belirli “taraf” ya da bölümlerine ilericilik atfetme ve “kötünün iyisi” arayışı ve bu “iyi”ye sunulan desteği içe sindirme imkanı elde edilmiştir! “Kötünün iyisi” ya da “gericiliğin ilerici” tarafı zamana ve koşullara göre değişebilmekte, ama içselleştirilmiş “kötünün iyisi” arayışı baki kalmaktadır. Türkiye’de “sol”un tarihi bunun içler acısı örnekleriyle doludur. Sadece yerli gericilik içindeki değil, uluslararası gericilik, emperyalist gericilik içindeki çatışmalarda da desteklenecek taraflar arayıp bulmanın örnekleri…

Destekleyecek gerici fraksiyon arayışı, genellikle gericiliğin gericilik olmaktan çıkarılmasının analiz ve formüllerini kapsamadan edememiş; en ünlüsü, önce “ikinci dünya” tanımıyla Avrupalı emperyalistleri iki süper devlet olan ABD ve Rus emperyalizmine, ardından da “asıl saldırgan olan Rus emperyalizmine karşı” Amerikan emperyalizmini de destekleme tutumunu yayan “Üç Dünya Teorisi” olmak üzere daha birçoğu.. İçeride destekleyecek gerici arayışı, genellikle, iç gericiliği, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerini birbirine karşı bölümleme formülleri üretimiyle atbaşı gitmiştir. Önce –kuşkusuz kapitalistlerin “ilericiliği”ni varsaymak üzere– toprak sahipleriyle tekelci burjuvazi karşı karşıya konulmuş, ardından mali sermaye olarak banka ve sanayi sermayesinin birliğini ifade eden tekelci sermayeyi –genellikle “sanayi sermayesi”ne ilericilik yükleyerek– örneğin sanayi, ticaret ve banka vb. sermayesi olarak, hatta “büyük burjuvazi” ve “orta burjuvazi” olarak bölümleme gelmiştir. Şimdi A. Altan başta, Taraf’ın AKP destekçiliğinin “Anadolu sermayesi” yüceltisi de bu kapsamdadır.

Ama işte, taraflarından birinin desteklenmesine kadar varan, bu, gericiler arası çelişme ve çatışmalarla sınırlanma, uç noktada önünde diz çökmeyle sınırlı ufuk ya da yaklaşım, en iyimser biçimiyle bu çatışma karşısında “tarafsızlık”ı öngörmekten öteye gidememekte ve çatışma konularına her müdahalenin, başka bir imkan, düzenin değiştirilmesi ve halkın bu yönde birleştirilmesi ve mücadelesinin önünün açılarak ilerletilmesi imkanını varsaymadığı ve soruna mevcut düzen çerçevesinde baktığı için, taraflardan birinden birini güçlendirici olacağını düşünmektedir.*

Güçlendirir mi? Müdahalenin, yanlış olmadıkça, bütün olarak gericiliği güçten düşüreceği kesindir. Peki, gericilik bütün olarak güçten düşerken, onun belirli bir fraksiyonunun görece güç kazanması imkanı hiç yok mudur? Bu teorik olarak mümkündür, ancak buradan bakmak, devrimci olmayanın işidir. Genel olarak gericiliği zaafa uğratıp devrimci halkçı demokrasi güçlerini güçlendirecek, halkın mücadelesinin önünü açacak müdahaleler, devrimci kalınmak isteniyorsa, “ama bu durumda da şu olur”, “şunun da şu çöpü var” itirazlarıyla karşılanamazlar. Bu, çünkü, her şeyden önce tekelci kapitalist gericiliğin ve sermayenin gerici egemenliğinin, oligarşik burjuva diktatörlüğünün güçsüzleşmesine yöneltilmiş bir itiraz olur ve ne denli “solcu” iddialarla ileri sürülürse sürülsün, düzen içi ve yanlılığı ve sağcılığı itiraz kabul etmez.

Yine de, konumuzu oluşturan Ergenekon soruşturmasına, onun, darbe girişimleriyle, hiç değilse Susurluk’tan başlatılıp Şemdinli’ye kadar uzanacak katliam ve suikastlarıyla, faili meçhulleri ve eroin kaçakçılığı türü finans kaynaklarıyla, kendisine bağlanan askeri, siyasi, iktisadi yürütme, yasama ve yargıya ilişkin organize faaliyetler ve organ bağlantılarıyla Kontrgerilla soruşturmasına dönüştürülerek ve “çelik çekirdek”iyle burjuva gericiliği zaafa düşürerek ilerlemesi için halkın müdahil olması için gösterilecek çaba, dolaysız olarak ya da en azından “Cumhuriyet’i ve Cumhuriyet’in kazanımlarını savunacak” rakip mihrağı güçten düşüp mecalsizleşmesine yarayacağı için, sonuçta AKP güçlenmiş olmayacak mıdır?

Soru, Kızılelmacıların ve modern yaşamı savunup şeriat tehlikesinden gerçekten ürktükleri için samimiyetlerine rağmen onların ağına düşmüş ya da düşmeye açık Kızılelma etkisi altında olanların sorusudur. TKP’lilerin, soruşturmanın ilk günkü heyecanıyla, fazla düşünmeden kendilerine “Cumhuriyet’i savunma” görevini** biçmiş olmaları önemlidir; ancak Cumhuriyet’in savunulması ihtiyacına merhem oldukları için değil, son yıllarda izledikleri milliyetçi çizginin kendilerini nerelere sürüklemekte olduğu göstermesi ve ders çıkarmaları açısından önemlidir. Yoksa Ergenekon tartışmaları kapsamında ileri sürülmüş “Cumhuriyet’in savunulması”nın, emekli paşalarımız tarafından yeterince üstlenildiği düşünüldüğünde, komünistlere düşmeyeceği açık olmalıdır! Ya da paşaların savunduğu “Cumhuriyet”le komünistlerin savunacakları Cumhuriyet (kuşkusuz sosyalist bir cumhuriyetin sözünü bile etmiyoruz) herhalde aynısı olamaz. Ve son olarak, tam da Ergenekon soruşturması başladığında, bu soruşturmaya karşılık olarak ve soruşturulanların “Cumhuriyet savunuculukları” bağıra çağıra hem kendileri hem de “avukatları” tarafından iddia edilirken, “Cumhuriyet savunuculuğu”na vurgu yapmanın belirli bir anlamı taşıdığı; bunun, gerici AKP ve hesaplarına karşı çıkma gerekçesiyle, Ergenekoncuları kesinlikle hak etmedikleri Cumhuriyetçilikleri dolayısıyla kollamaya soyunmaktan başka bir anlamının olamayacağı, ama ne denli üst perdeden ileri sürülürse sürülsün, bu “yük”ün komünizme yüklenemeyeceği tartışmasızdır. Dolayısıyla Ergenekoncuların güçsüzleşmesinden bir devrimci ya da komünistin duyabileceği hiçbir hoşnutsuzluk olamaz.

Ancak gerek CHP ve gerekse özellikle emekli paşa tutuklamalarının başladığı ilk günlerde TKP’nin yaklaşımı benzerdir ve gericiliğin bir fraksiyonu ve gericilik içindeki çatışmanın taraflarından biri olan AKP’ye karşı mücadeleyle sınırlıdır. Sorunu, AKP ve “vatanseverlere karşı bir komplo” olarak görüp göstermeye çalıştığı onun gericiliğini yayma amaçlı “Ergenekon operasyonu”na karşı çıkma sorunu olarak gören ve tamamen gericilik içindeki çatışmanın bir tarafı olarak ortaya çıkan CHP, kuşkusuz halk ve onun ihtiyaçları ile hiç ilgilenmemekte ve Ergenekon sözünü etmenin bile AKP’nin işine geleceği ve onun desteklenmesi anlamı taşıyacağını belirtmektedir. TKP ise, CHP’den çok az farklı mevzidedir ve soruna gericilik içindeki çatışma ve bu çatışmada taraf olmamak açısından bile yaklaşmamaktadır, gerici amaçlarıyla AKP’ye karşı mücadele gerekçesiyle, tıpkı CHP gibi Ergenekon sözü bile etmeyip, neredeyse Ergenekoncuların ve onların Cumhuriyetçiliklerinin savunuculuğunu üstlenme noktasına gerilemiştir. Emekli paşaları kapsayan son Ergenekon tutuklamaları karşısında, TKP, tek bir Ergenekon ya da Kontrgerilla sözcüğü kullanmamıştır; ama tersine, “ülkemizi ve geleceğini sahiplenme” adına yalnızca AKP ve arkasında olduğunu belirttiği ABD ve Avrupalı emperyalistlere karşı olmakla sınırlı bir tutum açıklamış, onların ülkemize yönelik darbesi olduğunu düşündüğü Ergenekon operasyonuna karşı tutum almıştır. Mücadele çağrıları yalnızca AKP ve arkasındakilere ve onların karanlık amaçlarına yönelik olmakla karakterizedir ve (Ergenekon türünden) başka karanlık güç ve amaçlarını (örneğin bombalamalarını ya da 27 Nisan Muhtırası, önceki “Ayışığı” ve “Sarıkız”ları görmezden gelerek bahane ve söylenti olduğunu söylediği “darbe tehlikesi”ni) yok saymakta*, hatta, dipnotta çağrısı aktarılan ve Yurtsever Cephe tarafından düzenlenen 6 Temmuz Beyoğlu-Galatasaray yürüyüşünde atılan “Yurtseverler içerde, ABD’ciler dışarıda” sloganıyla dile getirildiği üzere, gericilik içindeki çatışmada taraf tutmakta, AKP ve arkasındaki emperyalist mihraklara karşı Ergenekoncuları, onların “ulusallık” iddialarına hak vererek “yurtsever” varsaymaktadır.

Yine de AKP güç mü kazanır?

Bu tehlike yok değildir ve iki yönden tartışılmalıdır.

İlk olarak, müdahale edildiğinde değil, ama müdahale edilmeyip gericilik içindeki çatışma seyredildiğinde AKP’nin güç kazanacağı, görünür gidişattır. Evet, karşı tarafın elinde “AKP’ye açılmış kapatma davası” gibi bir mevzi vardır ve çatışma bir çırpıda sonuçlanacak gibi değildir. Ancak kapatma davasının öyle ya da böyle gelişmesinden bağımsız olarak ve Ergenekon soruşturması bağlamında düşünüldüğünde, müdahalesizlik durumunda, devrimci ve komünistlerin, moda deyimiyle “sol”un düşeceği “demokrasi karşıtı” pozisyon bir yana, AKP, demokrasi düşmanlıkları ve eli kanlılıkları kuşkusuz “darbeciler ve çeteciler”le çatışan tek güç, dolayısıyla demokrasi düşmanlarına karşı tek “demokratik güç” görüntüsü verecektir. Buradan anlaşılması gereken, “yesinler birbirini” diye kendi hallerine bırakıldıklarında, AKP’nin güç kazanacağıdır.

Daha önemlisi ve ikincisi, AKP’nin, Ergenekon soruşturmasını, sadece kendi çıkarlarına uygun yürüterek, pazarlıkların ve uzlaşmaların zemini kılacağıdır ki, bu durumda, tarafları bir yana, gericiliğin güçsüzleşmeyeceği, kendisinin de ihtiyacı olduğu tartışmasız olan Kontrgerillaya hiç dokunmayacak AKP’nin, kazançlı çıkacağı bir uzlaşma arayacağıdır.

Bu, üstelik, gidişatın, daha soruşturmanın başından taşları döşenen yolu olarak görünmektedir. Açıklanan iddianamede, bir takım muvazzaf subaylarla –silah, bomba ve bilgi aktarımı türü– ilişkilerinin üzerinde durulmasına karşın, Ergenekon’un ordu ve MİT ile ilişkisizliğinin özellikle vurgulanmış olması, bu açıdan önemli ve açıklayıcıdır. Soru şöyle sorulmadır: Taraflar kimdir? İktidar ipinin ele geçirilmesi ya da elde tutulması içerikli çatışmada kim kime karşıdır? Bir taraf, yalnızca Ergenekoncular mıdır? Birkaç emekli paşa ve subayla yanlarına kattıkları belirli sayıda sivil midir? Öyleyse Kontrgerilla nerededir? Askeriye nerede durmaktadır? 27 Nisan 2007’de muhtıra verdiği bilenen ordu kimden yanadır? Darbe girişimleriyle ilgili ortalığa dökülenler söylentiden mi ibarettir, neden araştırma konusu edilmez? Genelkurmay’ın Ergenekon tartışmasındaki tutumu nedir? Tümü, Ergenekon somutunda AKP’nin karşısında duruyorlarsa, Taraf gazetesinin durmaksızın yayınladığı belge ve istihbaratlar nereden, kimlerden gelmektedir? Yalnızca AKP’nin Fethullahçı ekiplerle kadrolaştığı polisten mi?

A. Altan, 2 Temmuz tarihli Taraf’taki “Temeldeki Sarsıntı” başlıklı “değişen Türkiye” analizinde, Ergenekoncuların, değişen başka dinamiklerin yanı sıra, “ülkedeki değişimin devleti de etkilediğini, devletin içinde ‘yeni yapıya’ uygun yeni bir devlet kurulmasını isteyenlerin ortaya çıktığını bir türlü göremedi”klerini yazmıştı. Kulağı deliktir! Yani, bu kez istihbaratları değil, açıkça görüneni kağıda dökmüştü. Genelkurmay, Ergenekon tutuklamalarına ses çıkarmamıştı. (Hatta aylar öncesinden önüne konan emekli ve muvazzaf subaylara yönelik soruşturma evraklarını, muvazzafları kenara ayırarak, olurlamıştı.) Kendisine yöneltilmiş çağrılara rağmen sessiz ve hareketsiz kalmayı sürdürüyor, hatta bu açıdan ordu içinden tepkiler de alıyordu. Başka organ ve aygıtlar, bu örgütlerde gruplar yok mudur? A. Altan’ın anlaşılmasını istediği, şu ya da bu organda genel gidişatı gören bazı grupların olduğudur. Yeni “ortaya çıkmış” birileri… “Yeni bir devlet kurulmasını isteyenler!” Oysa soruşturmanın kapsamının olağanüstü sınırlı tutulması göstermektedir ki, Ergenekon soruşturmasına “olur” vermekle kalmayıp, bilgi ve belge aktarmanın yanı sıra yönlendirenler, “yeni zuhur etmiş” birileri değil, eski bildik istihbarat ve kontra örgütleridir ve tersine, Ergenekoncular, AKP’nin bu asıl “derin” güçler ve askeriye ile anlaşması çerçevesinde, gidişata ayak uyduramadıkları için safra olarak atılmasına karar verilen “birileri”nden, eski ve hala işlevsel kontra mekanizmasının yalnızca emperyalizmin, sermaye egemenliği ve burjuva devletin yeniden yapılandırılmasına ayak uyduramayıp çatlak sesler çıkaran bir grubundan ibarettir.

Ergenekon operasyonu, özetle söylenmesi gerekirse, başlıca, bir Amerikan operasyonudur ve tüm işbirlikçilerin –aralarında kuşkusuz nüanslarını koruyarak ve hala iktidar ipini çekiştirmeyi sürdürerek– el ele vermesiyle yürütülmektedir. (TKP “Amerikan operasyonu” saptamasında haksız değildir; ama bundan çıkardığı, “ulusallık” iddia ve kara propagandalarının da etkisiyle, safra olarak atılması kararlaştırılanlara yönelik soruşturmaya karşı çıkma ve en azından kollama tutumu alınabilir bir tutum değildir.) Aralarındaki anlaşma, muhtemelen, Dolmabahçe görüşmesiyle Başbakan ve Genelkurmay ikinci başkanının Bush’la birlikte yaptıkları 5 Kasım 2007 Washington görüşmesine ve ardından ABD’nin PKK’ye karşı açık tavır alarak “sıcak istihbarat” vermesiyle Genelkurmay’ı ikna etmesine, Erdoğan’ın da sınır ötesine de yayılan Kürt savaşının “başkomutanlığı”nı üstlenmesine dayanmaktadır. Artık ABD’nin istek ve dayatmalarının “ulusalcı” vb. kaygılarla tartışılır olmaması kabullenilmiş ve tam biat edilmiş olmalıdır. Bu anlaşmanın, yalnızca ülke içiyle sınırlı olmadığı, ama tüm Ortadoğu’ya yönelik olduğu, Barzani ile yakınlaşma, Suriye ve İran’la ilişkiler dahil Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarıyla tam uyumun benimsenmesini vb. kapsadığı tahmin edilebilir.

Öyle ya da böyle, Ergenekoncu olarak tanımlanan emekli paşalar ve çevresindekilerin, kuşkusuz ki zamanında gönül ve işbirliği ettikleri “sığ”ı ve “derin”iyle askeri bürokratik aygıt tarafından ortada bırakıldıkları bellidir.

Özetle AKP’yi güçlendirecek olan, Ergenekon soruşturmasının bugünkü uzlaşmaya dayalı gidişatıdır.

AKP’nin çıkarları ve sınıf niteliği, öte yandan, yalnızca, “iktidar ipi çekişmesi”nde bugün bir uzlaşmayı öngördüğü için değil, ama genel olarak Kontrgerilla örgütlenmesini de kapsayan burjuva devletin bekasını varsaydığı için de Ergenekon soruşturmasının olabilir en sınırlı haliyle yürütülmesine özen göstermektedir. AKP’nin güçlenmesi/zayıflatılması değerlendirmelerinde dikkate alınması gereken üçüncü ve asıl önemli etken odur ki, sosyal dayanağı, orta sınıf türünden “‘yeni’ ve ‘yükselen’ ‘Anadolu sermayesi’ olan ‘demokratik’ bir güç” olmayan AKP, tersine Ülker, Albayraklar vb. gibi katılımlarla genişleyen işbirlikçi tekelci burjuvazinin gerici bir siyasal örgütüdür. (Ayrıntılara girmek burada gerekmiyor. Kuşkusuz TÜSİAD’ta örgütlü tekellerle aralarına yeni katılanların pazar, kredi, ihalelerde aslan payını kapmak vb. konulu rekabetleri vardır ve kaçınılmazdır ve “yeniler”in hükümet tarafından özellikle palazlandırıldıkları biliniyor. Ama ne onlar tekelci olmayan ve “Anadolu’nun yükselen kaplanları”dırlar ne de Koçlar ve Sabancılar’dan ayrı ve farklı bir Türkiye peşindedirler. Ayırıcı özellikleri, “muhafazakar” dinci motiflerin kullanımına ağırlık veren bir işbirlikçi ve kuşkusuz tekelci hükümet tarafından “yakınlıkları”na binaen özellikle palazlandırılmalarıdır. Ancak kesindir ki, 6 yıllık yönetimi boyunca, AKP, Koç ve Sabancılar başta olmak üzere tekellerin çıkarlarının gerektirdiği tüm adımları atmış, onların çıkarlarının ifadesi olan politikaları izlemiş, tüm uygulamaları bu yönde olmuştur.) O, mevcut tekelci kapitalist düzenin gerici partilerinden biridir. Kuşkusuz düzenin diğer partileriyle bir çekişme içindedir ve daha da ötesinde, tekelci iktidar ipinin geleneksel ve ağırlıklı güçlerinden askeri bürokrasi ile bir çekişme içindedir. Ancak bu çekişmelerin sadece bir AKP çekişmesi olmadığı; bölgenin ve içinde Türkiye’nin emperyalist çıkar ve stratejiler çerçevesinde yeniden yapılandırılmasına bağlanmış çekişmeler olduğu kuşkusuzdur. Bu yeniden yapılandırmanın, iktisadi-mali ve sosyal bakımdan da neoliberal bir yenilenme olduğu; dolayısıyla ülkenin ekonomik, mali, siyasal, askeri vb. tüm yönlerden elden geçirilmesini kapsadığı ortadadır. Ve işte bu açıdan sorun oluşturan yapı, grup, örgütlenmeler, tasfiyeleri de kapsayarak yenilenmektedir. AKP’nin kendisi de, “milli görüş”ten gelen bir parti olarak, bu yeniden yapılanmadan payını alarak “yenilenmiş”, daha siyaset sahnesine doğuşundan başlayarak kendini, bu yeniden yapılanma sürecinin ortasında bulmuş ve ona en başarıyla uyumlanan güçlerden biri olarak, aynı zamanda bu sürecin katılımcı-yürütücüleri arasında yer almıştır.

Sonuçta, Kontrgerilla, gerici bir düzen partisi olarak AKP’ye de gereklidir. Ötesine geçilirse, AKP, evet, askeri bürokrasi ile sürtüşmektedir. Ancak sürtüştüğü iktidar ilişkileri içinde tarihsel olarak belirli bir yere ve belirli iddialara sahip bugünkü askeri bürokrasidir. Yoksa AKP’nin askeri bürokrasiye genel olarak karşı olduğunu kimse iddia edemez. Bir gerici burjuva düzen partisi olarak, tekelci kapitalist düzen ve gerici burjuva devlet onun dayanaklarını ve hareket alanını oluşturmaktadır. Burjuva devletin temel kurumu olarak askeri bürokratik aygıt ve onun kirli ve yasa-dışı işlerini gören “derin” organları (adı değişebilir, ama içeriği tektir: Kontrgerilla), mevcut düzenin devamı için olduğu kadar, onu yönetmekte olan ya da bütünüyle yönetmeye talip AKP için gerekli olup olmadığı tartışılacak şeylerden değildir. AKP ya da bir başka düzen partisi, en uç noktada, bu aygıt ve organlarının yeniden yapılandırılmasını öngörebilme özgürlüğüne sahiptir, ama onları elden çıkarma özgürlüğüne değil.

AKP’nin Ergenekon soruşturmasını olabildiğince sınırlı tutmasının asıl dinamiği kuşkusuz budur. Yoksa başında bulunduğu Kürt savaşını nasıl yürütecektir? İşçi sınıfı ve emekçilere yöneltilmiş saldırısını nasıl sürdürecek, devamını nasıl sağlayacak, bıçak kemiğe dayandığında ayağa kalkarak düzenin karşısına dikilecek sömürülenlerin isyanının nasıl önünü kesecek, kesemediğinde nasıl bastırmaya çalışacaktır? AKP, liberal solcuların iddia ettiği gibi, elden-ayaktan düşmüş olanlarla değil sadece genel olarak darbeciler ve çetecilerle hesaplaşma peşinde bir demokrasi yanlısıysa, düzeni değiştirme peşindeyse, öyleyse neden işçiler ve emekçilerle Kürtlere, Alevilere, düzenin tüm ezilen sınıf ve kategorilerine saldırının başında durmaktadır?

Buradan liberal solcuların iddia ve çağrılarına geçebiliriz; ancak belirmeliyiz ki, AKP mevcut düzen ve burjuva gerici devletin gizli-açık dayanak, aygıt ve organlarına karşı, onları dağıtıcı bir soruşturmayı aklından bile geçiremeyeceği için, üstelik böyle bir soruşturma, tam yürütmesine talip olduğu düzeni ve burjuva devleti, kendi dayanaklarıyla ve dolayısıyla kendisiyle birlikte zayıflatacağı için, soruşturma sürecine halkın müdahalesi gereklidir ve böyle bir müdahalenin, AKP’yi güçlendirmek bir yana, yanılgılara götürebilecek geçici görüntüleri ne olursa olsun, zayıflatmaktan başka bir sonucu olamaz.

TARAF’IN GERİCİ TARAF TUTUCULUĞU

Taraf henüz bir yaşını doldurmamış bir gazete. Büyük iddialarla çıkmış, ancak kısa sürede 5-6 bin tiraja düşmüştü. Şimdi yükselişte. Hakkını vermek gerek: Bir odak olmayı başardı. Niyetlerini, moda tabiriyle “gizli gündemi”ni bir yana bırakırsak, kısa sürede, “sol” görüntü veren, ama asıl gerçek sola, sosyalizme saldıran liberal bir odak haline geldi.

Konjonktürü iyi yakalamıştı. Ya da iyi hazırlanmış, hazırlandırılmıştı! Bir operasyonun yayın organı olarak tasarlandığını düşündürecek çok şey var. Gazetecilik yeteneği ve başarısıyla açıklanabilecek olanın fevkinde haber “havuzu”na akan bilgi ve belge bolluğu bile, bir bağlantılar yumağına işaret ediyor. Olmaz mı, belirli bir yönde yayın yapan gazeteler ve belirli araştırmalar içindeki gazetecilere istihbarat ekiplerinden bilgi ve belge akmaz mı, el altından haber sızdırmaları anlaşılır değil mi? Tabii ki anlaşılır. Ama bir yere kadar.

Tüm yaşamı militarist bürokratik aygıtla çatışma içinde geçmiş gazetecileri geçelim, devrimci militanlarınkini bile geride bırakacak yüksek ses ve üslupla örneğin Genelkurmay’a yöneltilmiş suçlamaların* gerektirdiği cesarete hayran olmamak elde değil!

A. Altan “Hayvanlar Çiftliği” başlıklı makalesinde egemenler ve ordu üzerine yazıyor:

Bir ülkede ‘asıl egemenlerin’ kim olduğunu anlayabilmek için kimin ‘daha eşit’ olduğuna bakmak gerekir. Kimi eleştiremiyorsunuz? Kiminle ilgili şaka yapamıyorsunuz? Kimin hataları gazetelere yansımıyor? Bu soruların cevabı o ülkedeki gerçek iktidarı gösterir size. Çünkü her zaman ‘görünen’ iktidarla, ‘gerçek’ iktidar aynı olmuyor.(…) Bizim ülkemizde eleştirilemeyen tek bir yapı vardır. Ordu. Ne gazeteler, ne de siyasi partiler orduyla ilgili bir eleştiriyi dile getirmezler.” (01.07.08)

Burada, evet, ordu eleştirisi de var, ama ondan çok bir egemenlik ve “asıl egemenler” saptaması var. Doğru mu? Doğruluk payı yok değil. Ama işte bu saptama ve ona bağlı olarak yapılan çeşitlemeler, Taraf’ın ve genel olarak liberallerin genel olarak Türkiye’nin siyasal gidişatı, özel olarak AKP’nin kapatılması ve Ergenekon soruşturması üzerine geliştirdiği görüşler ve alınması gereken tutuma dair ortaya koyduklarının çıkış noktasıdır.

İkinci Cumhuriyetçi geçmişte Kemalizme yöneltilmiş eleştiriler, Kemalist Cumhuriyet’in yenilenmesine ilişkin söylenenler, militarist bürokrasinin, kimi zaman Bonapartizm kimi zaman başka ad takılan “egemenliği”ni hedef alarak sürdürülmüştü. Küreselleşmecilik ve neoliberalizm, emperyalist kapitalizme eklemlenme ya da entegrasyonculuk, hem ulusallık üzerinden şekillenmiş Kemalist ulusalcılık eleştirilerinde bir dayanak, hem de ulus devlette dayanaklarını bulduğuna inanılan Kemalistlik ya da Atatürkçülük iddiasındaki militarist bürokrasi “egemenliği”nin yerini alacak/yerine konacak, almakta olan “yeni egemenlik”in koşullarını oluşturan temel etken olarak benimsenmişti. İkinci Cumhuriyetçi liberalizm, küreselleşmeciydi, ulusallığın kötülüğüne inanmıştı. Kemalizme karşı olduğu için küreselleşmeci değildi, küreselleşmeci olduğu için ulusallığa, ulusal değerlere ve bu arada dayanaklarını ulusallıkta bulan, tarihsel olarak iktidar ipinin sürek ucundan tutma pozisyonunda olmuş militarist bürokrasinin “Atatürkçü Düşünce Sistemi” düzeyine yükseltip yeniden tanımlayarak ideolojik çerçevesi edindiği Kemalizme karşıydı.

Yine küreselleşmecilik bağlantılı “askercilik/militarizm” eleştirisiyle sınırlı militarizm karşıtı, anti-militarist yaklaşımlar, geçmişte “sol” adına ileri sürülmüştü. Son olaraksa, SDP tarafından hala savunulan, V. Sarısözen’ce geliştirilmiş “askeri vesayet rejimi” algılaması vardı.

Tümünde belirli bir doğruluk payı yok değildi. Militarizmin savunulacak yanı yoktu. Askerlerin iktidar üzerinde bir ağırlıkları tarihsel olarak vardı ve kötülük kaynakları arasında olduğu kuşkusuzdu. Ama ne militarizmin varlığı ve ona karşı olma gereğinden “sivil siyaset” ve “sivilleşme” savunması içeriğiyle militarizm karşıtlığıyla sınırlı bir tutum alışın doğruluğu çıkardı, ne de iktidar ilişkilerinde militarizmin sağladığı ağırlıktan, “askeri vesayet rejimi” saptaması ve ona karşı “demokratlarla liberallerin ve Müslümanların ittifakı” gibi bir tutum alınmasının doğruluğu… Böyle bir geçmişten bakınca, Taraf’ın yeni bir şey keşfetmediği, ama yüksek sesle savunduğu liberal yaklaşımı, günümüz koşullarında iyi sunup pazarladığı söylenmelidir.

Ordu denince, militarizm, darbeler ve darbecilik, Kontrgerilla ve çeteler, en azından silahlı örgüt ve faaliyetler olarak a priori akla gelmektedir ki, bunda da bir yanlışlık yoktur. İkinci olarak, Cumhuriyet’in kuruluşundan, hatta öncesinden, İttihat ve Terakki’den, 1908 ve sonra Hareket Ordusu ve Babaili Darbesi’nden başlayarak ordu, paşa ve generallerin iktidarın yürütülmesinde ağırlık taşıdıkları ortadadır. Bu ağırlığın, yine hatta Osmanlı’nın kuruluşuna, Selçuklular’a, Orta Asya’ya kadar gittiği söylenebilir. Ulusallaşma öncesi de askeri ağırlığı hep olan devletler ve sonra pratik bir değer de ifade etmek üzere “ordu millet” kavramsal yüceltmesine varan ulusallaşma döneminin asker ağırlığı ve bunun benimsenip içselleştirilmesi, kuşkusuz tarihsel olgulardır ve 27 Mayıs darbesiyle birlikte yeniden canlanmış, ardından 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan da yönleri az-çok değişerek kendini dayatmayı sürdürmüştür. Darbelerle kendisini sık sık ortaya koyan asker ağırlığı, 27 Mayıs’ta özellikle Amerikan emperyalizmini karşına almadığını ifade etmek üzere hemen yapılan “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız” açıklamasının, sonraki darbelerinse “bizim çocuklar”ın doğrudan eylemi olmalarının belirttiği gibi, mutlaka özellikle Amerikan emperyalizmiyle ilişkili olmuştur. Ama buradan bile, asker ağırlığının kendi başına ve “Bonapartizm” türü bir egemenlik olmadığı çıkar. Asker ağırlığı, bir egemenlik ilişkisinin kendisi değildir, ama ancak bir egemenlik ilişkisi çerçevesinde geçerlidir.

Bonapartizm türü asker egemenliği de olmaz mı. Geçici ve şarta bağlı olarak olabilir. Eski egemen sınıfın artık eski egemenliğini sürdürecek güçten yoksun olduğu, ama yeni egemen adayı sınıfın da henüz egemenliğini oluşturacak güce ulaşmadığı ve bu ikisinin özellikle aralarındaki çatışma nedeniyle mecalsizleştikleri koşullarda, yeni ve yükselen sınıfın egemenliğini sağlamasına kadar, yani geçici olarak, feodal aristokrasi ile burjuvazinin güçlerinin dengelendiği tarihsel dönemde Bonapart örneğinde görüldüğü gibi, bir asker egemenliği olanaklıdır. Ama bu, asker ağırlığının kendisini her belli ettiği iktidarların Bonapartizm olarak nitelenmesini doğrulamaz. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcından bu yana Türkiye ve Kemalizm’e yakıştırılan Bonapartizm tanımı, örneğin, yerine oturmaz; Türkiye ve Kemalizm’i nitelemez. Kemalizmin dayanaklarını da vermek üzere, Kurtuluş Savaşı, evet asker ağırlığının belirgin olduğu bir siyasal çerçeveye sahiptir ve böyle bir iktidara yol açmıştır; ama Kurtuluş Savaşı, bal gibi bir ulusal burjuva devrimdir, tefeci-tüccar nitelikli ticaret burjuvazisinin toprak ağalarıyla ittifakına dayanmıştır, “taçlandığı” da aynı nitelikli bir burjuva iktidardır. Asker ağırlığı, evet, vardır; ancak, iktidar burjuva sınıf niteliklidir, gerçekleşen, Bonapartist bir askeri diktatörlük değil, bir burjuva diktatörlüğüdür.*

Tartışma uzatılabilir, Türkiye’de çok tartışılmış bu konuya ilişkin çok tez ileri sürülmüştür, ancak bu kadarı en azından şimdilik yeterlidir.

Geçmiş şekillenişi bir yana, günümüzde iktidar kimin elindedir? A. Altan’ın dediği gibi, ordunun mu? Ya da ordu nedir? Nasıl bir aygıttır, kendi başına buyruk bir alet midir, yoksa kimindir? Bunlar, “kiminle şaka yapılamıyor” sorusunun yanıtıyla çözülebilir sorunlar değildir. Türkiye’de, “aşağı” sınıf ve tabakalardan bakıldığında, kiminle “şaka” yapılabilmektedir ki! 301 benzeri maddeler, sırtını sağlam bir yere dayamamış halkın tüm şakalaşmalarını yaptırıma bağlamaktadır. Erdoğan’ın bütün karikatüristlerle davalı olduğu ve onların sırtından ciddi kazançlar sağladığı hatırlanmalıdır örneğin!

Yine de orduyla şaka bile yapılamadığı doğrudur. Ama bundan iktidarı ordunun elinden tuttuğu sonucu çıkarılamaz. Hele, mücadelenin, ordu ve ordu bağlantılı darbeler ve çeteleşmelerle, sınıf nitelikleri, neyi hedefledikleri ve kime-neye hizmet ettikleri önemsenmeyecek darbecilik ve çetecilikle mücadeleyle sınırlanması gerektiği sonucu hiç çıkmaz. Ama çıkarılan sonuçlar bunlardır.

Bağlantıyı örneğin M. Belge tüm samimiyetiyle kuruyor ve Türkiye’nin sahnesi olduğu çatışmayı ve taraflarını şöyle açıklıyor: “Bu ikilemin bir ucunda bir ‘faşizm-bonapartizm’ ittifakı ve onun bu ülke için tasarladığı planlar var(…) ille de bu ikinci ucun mahiyetini açıklayacaksak, (…) demokrasiyi, dolayısıyla hepimizi son derece yakından ilgilendiren konular olduğunu görüyoruz.” Belge bunları, “yesinler birbirini” formülü ile ifade edilmiş “tarafsızlık” politikasını eleştirirken söylüyor ve ekliyor: “Dolayısıyla, sonuç olarak, ‘faşist-bonapartist ittifak’ın tekerine çomak sokmamamız öneriliyor.” (Taraf, Politikasızlık Politikası, 26.07.08)

Yani.. Yani Türkiye’de bir Bonapartist iktidar var, hedef edinilmesi gereken ve ona karşı mücadele edilmeli!

Aynı şeyi A. Altan, Türkiye’de yaşanmakta olduğunu söylediği “büyük değişim”i ve buna yol açan “temeldeki sarsıntı”yı analiz ederken, değişik sözcüklerle söylüyor: “Büyük değişimlerin olabilmesi için ‘temelde’ bir şeylerin geri dönülemeyecek biçimde değişmiş olması gerekir.(…) Benim görebildiğim üç büyük nedeni var bu değişimin. Köylülükten sanayiye geçerken üretimini artırıyor, üretim artarken Anadolu sermayesi zenginleşip güçleniyor, bu değişimlere bağlı olarak dünyayla, özellikle de Avrupa’yla ilişkilerini sağlamlaştırıyor.” Ve.. “Bu değişimle birlikte iktidar yapısı da zorlanmaya başladı. Yıllarca ‘köylülere’ hükmeden bürokrasi artık bu yeni yapıya hükmetmekte zorlanıyordu.” (Taraf, Temeldeki Sarsıntı, 02.07.08)

Bugüne kadar “Bonapartist” bir diktatörlük altında yaşıyorduk.. Başlıca köylü toplumunun ürünü, “köylülere hükmeden” bir diktatörlüktü bu. Sanayi gelişip Anadolu sermayesi palazlanarak, ekonomi dünya kapitalizmine bağlandıkça, iç ve uluslararası koşullarıyla kapitalizm artık böyle bir diktatörlüğü ya da iktidarı olanaklı olmaktan çıkarıyor ve yeni bir iktidar gerekli oluyordu.* Altan, burada “Anadolu sermayesi”ne vurgu yapıyor, iktidar yenilenmesini onun üzerinden kurguluyor, “Anadolu sermayesi”nin direnişi karşısında “bürokrasinin iktidarı”nın zorlandığını ve Ergenekon üzerinden gerçekleşen güncel çatışmanın bu eksende ortaya çıktığını söylüyor: “Darbeye Anadolu sermayesi direniyor.” (Taraf, Muhafazakarlar ve solcular, 24.06.08)

Altan, bir başka yazısında, “sermayenin direndiği” “bürokrasi egemenliği” ve yapılacak tercihi, “temel çelişki”yi açıklarken de belirtiyor: “Bence temel çelişki ‘dünyaya açılmak isteyen, halk iradesine önem verenlerle’, ‘dünyaya kapalı, bürokratik bir egemenliği sürdürmek isteyenler’ arasında.” Sonra, karar vermemiz gerektiğini söyleyip, devam ediyor: “Demokrat, hür, dünyayla bütünleşmiş bir ülke mi olacağız? Dünyaya sırtını dönmüş, askerî bir diktatörlükle yönetilen, baskıcı bir toplum mu olacağız? Demokratlar, gerçekten demokrasi istiyorlarsa Kemalistlerin karşısında olmalı. Kemalizm demokrasiye aykırı militarist bir rejim çünkü.” (Taraf, Bir darbe yandaşı, 27.06.2008)

Tartışmayı ciddi biçimde ilgilendirse de, makalemizde şüphesiz ayrıntılı Kemalizm değerlendirmesi yapacak değiliz. Burada önemli olan, Bonapartist tanımlamasıyla, darbeler ve çetelerle bağlantısı içinde ele alınan Kemalist iktidarın (rejim de denmektedir) “demokrasi” ile, kuşkusuz demokratik bir iktidar ile yer değiştirme sürecinde olduğumuz ve Ergenekon soruşturmasıyla yüz yüze olduğumuz çatışmanın bu temelde sürdüğüdür! Bunun ortaya konuşunun literatür tanımaz biçimde olması da, liberalizmin ürünüdür, ama burada önemsizleşmektedir.

Söylenen şudur: Bir tarafta ulusalcı-içe kapanık Bonapartist-faşist ya da Kemalist bürokratik askeri diktatörlük ve onun yandaşları vardır, bir tarafta (kuşkusuz kapitalist-emperyalist) dünyayla bütünleşmiş hürriyet ve demokrasi yandaşları.

A. Altan şöyle de söylüyor: “Karar vereceğimiz şu: Demokrasi istemek, halkın taleplerine saygı göstermek, darbelere karşı çıkmak, hukuka uygun bir sistemin kurulmasını savunmak, cinayetleri lanetlemek, dünyanın saygıdeğer bir parçası olmayı istemek mi hastalanmak? Yoksa, darbeleri desteklemek, orduyu siyaset içinde tutmaya uğraşmak, hukuku askıya almaya omuz vermek, cinayetleri görmezden gelmek mi hastalanmak? Biz, demokrasinin ve hukukun bu ülkeyi zenginleştirip özgürleştireceğini söylüyoruz.” (Taraf, Halktan vazgeçtiler…, 08.07.2008)

Ya da: “Bu tartışmanın bir ucu kendine ‘laik’ diyen, hatta ‘solcu’ da olmak isteyen bir kesim. Bir ucu da demokrasinin bu ülkede bütün kurallarıyla uygulanmasını isteyenler. Demokrasiyi geri itip laikliği öne çıkartanlar, demokrasiyi savunmanın AKP’yi savunmak olduğunu söylüyorlar.(…) Bugün Ergenekon’a karşı çıktığınız zaman AKP’yi savunmuyorsunuz. Sivil siyaseti savunuyorsunuz. Sivil siyasetin bütün unsurlarını, bütün siyasi partileri, sivil kuruşları savunuyorsunuz. Halkın iradesini savunuyorsunuz.” (Taraf, A. Altan, Savunmak  25. 07. 2008)

Başlangıç noktamıza dönersek, sorun, ordu bağlantılı “egemenlik” tartışması üzerinden, militarizm karşıtlığı ve “sivilleşme”, “sivil siyaset” ve “sivil kuruluşlar”ın savunulmasına gelip dayanıyor; demokrasi yandaşlığı da bu kapsamıyla tanımlanmış oluyor. Taraf’ın büyük bir hışımla ve yana yakıla saldırıya geçtiği “sol”u çağırdığı da bu platform. Ahmet İnsel, “siyasetin normalleşmesi, demokratik parlamenter rejimin özgüven içinde sağlam bir yola girmesi” olarak tarif ediyor bu platformu: Kısaca “demokratik parlamenter rejim”! (Bkz: Radikal İki, Tanrıların Savaşı mı?, 13.07.08)

Tabii ki, önerilen platformun, büyük çoğunluğu eski Marksistler olan çağrıcılarının da farkında oldukları temel açık ve gedikleri var. Bu açıkları, mal bulmuş Mağribi fırsatçılığıyla, gerçekten politikasızlık anlamına gelen ve darbecilikle çeteciliğe karşı mücadelenin demokratik içeriğini görmezden gelmekle eş anlamlı “yesinler birbirlerini” önermesinin eleştirisi ardına gizlemeye çalışırken, aynı zamanda, egemenler arasında sürmekte olan çatışmanın ve gerçek taraflarının gerici niteliği üzerine söylenenlerle iki gerici odağın da peşine takılmayıp bağımsız tutum alma ihtiyacına yapılan vurguyu çıkardıkları gürültü ile boğmaya uğraşıyorlar.

Çünkü, örneğin “Bugün Ergenekon’a karşı çıktığınız zaman AKP’yi savunmuyorsunuz.” diyorlar ama, “ülkenin zenginleşmesi” (siz, kapitalist sömürüsünün yoğunlaşması, sermayenin büyümesi olarak okuyun), “sivilleşme” (siz, sermaye egemenliğinin pekiştirilmesi olarak okuyun) ve kapitalist “dünya ve özellikle Avrupa ile bütünleşmiş” (siz, emperyalizme kölece bağımlılık zincirlerinin sıkılaştırıldığı olarak okuyun) hedeflerine yönelik bir AKP savunusu dayatmasıyla karşılaşıyorsunuz. Darbecilik ve çeteciliğe karşı mücadele eğilimi taşıyanları, bu eğilimleri nedeniyle pişman edip “tarafsız kalmak evladır” dedirtecek bir liberal, düzen savunuculuğu platformu dayatmasıyla yüz yüze bırakıyorlar.

En “ılımlısı” şu: “Tehlike AKP değil darbe” ve “Öyle ya, asıl önemli olan AKP karşıtlığıysa, işte kapatılıyor. Siz kapatılanlarla taraf olun. Özgürlüklere karşı olanlardan yana olun. Bugün darbeye karşı çıkmayan bir solun emekçilerin karşısına çıkma, onlara dert anlatma şansı yoktur.” (Taraf, Doğan Tarkan, 19.07.08)

Yani? Yani, sadece iki taraf ve bu iki taraftan birini seçip destekleme şansı var “sol”un! Ya AKP’yi ya onu kapatmak isteyenleri. Darbecilere ve çetecilere karşı mücadele ederken, iki tarafın da peşine takılmayıp kendi yolundan yürüme şansı yok!

Ya da AKP’nin gerici olmadığını, ama –halka yönelik onca zulmü başkası yapmış ve yapıyormuş gibi– mazlum olduğunu ileri süren bir başkası: “…biz elimizden geldiğince AKP’yi bu baskıcı rejime karşı, AKP’ye benzemeyenleri de AKP’ye karşı korumaya çalışacağız.(…) Orduyla yargı izin verse, bir nebze sakin durabilseler, AKP sistemin içine karışıverecek. (…) İnsanın kendine zulmeden bir güce benzemesi ne kadar acıklı.(…) Demokrasiyi tümden ortadan kaldırmak isteyen birilerine karşı demokrasiyi ve halkın iradesini savunmaya çalışırken, halkın arzusuyla iktidara gelmiş bir partiyi de savunmamız gerekiyor.” (Taraf, A. Altan, 27.07.08)

Altan, AKP ile ittifakı açık biçimde de savunuyor: “Muhafazakârlarla ‘sol demokratların’ elele vermesi gereken bir dönemden geçiyoruz. Ortak bir amacımız var çünkü.(…) Muhafazakârların, darbeye karşı çıkarken ‘solun’ değerlerine, demokratlığına, ‘başkası için mücadele etme’ azmine ihtiyacı var. Solun da, bu topraklarda ‘muhafazakâr’ bir yaşam biçiminin uzun süre devam edeceğini, muhafazakârlıkla barışmadan, onu hayatın önemli bir parçası olduğunu fark etmeden hiçbir siyasi hareketin başarıya ulaşamayacağını anlaması gerekiyor. (…) bu iki kesimin kuvvetli bir ittifakı darbeyi durdurur. Bu iki kesime, Kürtler’in ‘silahtan bıkmış’ ve sayıları gittikçe artan kitlesi de katılır.” (Taraf, Muhafazakârlar ve solcular, 24.06.2008)

Baskın Oran’ın yaklaşımı da böyle. O, çatışmanın “darbe taraftarı-karşıtı ekseninde” yürüdüğünü, Kemalistlerin bu ekseni kaydırıp, olayı “laik-dinci eksenine çekiyorlar” diye eleştiriyor.* (Bkz, Radikal İki, Hocam Sizce… 13.07.08) Taraf’ta Neşe Düzel’e verdiği röportaj da ise ayrıntıya giriyor ve “Solun önceliği darbeyle mücadeledir” başlığı altında şunları söylüyor: “Solun önceliği, devletin içindeki katil çetelerle mücadele olmalı. Bu mücadele yapılıp da darbe olasılığı ortadan kalktıktan sonra devletin içindeki muasır medeniyete aykırı olan her türlü odağın üzerine gidilir.”, “Türkiye’de şu anda gerçek sorun darbe yanlıları ile darbe karşıtlarının kavgasıdır.” Ve tüm başka karşıtlıklar ve taraflarını günümüzde sanal ilan eden, zaten sermaye ile emek, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlık ve mücadelenin adını bile anmayan Oran, buradan çıkacak/çıkardığı doğal sonucu açıklıyor: “Şu anda Türkiye’de tek bir sorun var. O da, darbe yanlılarını tasfiye etmek. Ben bir solcu olarak darbecileri tasfiye etmek için AKP dahil gereken yerlerle koalisyon yaparım. Ancak bu temel meseleyi çözdükten sonra Kürt-Türk, Alevi-Sünni, laik-dinci kavgası gibi sorunlara bakarım. Şu anda bunların hiç önemi yok.” (Taraf, 28.07.08)

Hocamız ve genel olarak liberal solcular, tamam AKP’yi destekleme misyonunu üstlendikleri görülüyor, ancak bir sorun var; “aç tavuk” ve “buğday ambarı” darbımeselinde olduğu gibi, kendilerine, bir de “AKP ile koalisyon yapma” misyonu biçecek bir güç vehmediyorlar. Bu “koalisyon” denen şey, kuşkusuz olabilir, ama herhalde ancak zaten derleme bir şirket ve koalisyon partisi hüviyetindeki AKP içinde gerçekleşebilir. Zafer Üskül hocamız örneği, hatta İnsan Hakları Komisyon Başkanlığı türünden yeni mevkiler de elde edilebilirler istekliler. Savundukları görüş ve yaklaşımlarıyla AKP, aptal olmadıkça, kuşku duyulamaz ki, bu görüş sahiplerine bir yer açacaktır.

AKP koruyuculuğu ve destekçiliğini, diğer liberaller gibi, M. Belge de savunuyor, bu, ortak noktaları: “…evet benim müdahalem AKP’yi kayırmaya yöneliktir. AKP’yi kapatmaya ya da bütün memleketi kapatmaya çalışan kesimi kayırmaya yönelik değildir(…) Bunlardan birine verecekleri destek, onları destek verdikleriyle özdeş kılacak değil.” (Taraf, Politikasızlık Politikası, 26.07.08)

Ordu, militarizm vb. üzerine söylenenlerden ve çeteler ve darbe karşıtlığının zorunluluğuna ilişkin vurgulardan hareketle “sol”un gelmesi istenen yer neresi? Ya da özlenip arzulanan “sol” hangi “sol”? Tüm diğer karşıtlıkları geleceğe erteleyip bugün darbe karşıtlığı adına henüz “sistem içine karışmamış”, “tehlike olmayan” AKP ile mücadele etmeyip, tersine, onu “bu baskıcı rejime karşı… korumaya çalışacak”, “darbecileri tasfiye etmek için AKP ile koalisyon yapacak” bir “sol”! Sol denebilirse!

Radikal İki’de bir başka bu türden “solcu”, Can Irmak Özinanır, darbe karşıtlığında “solun önemi”ne vurgu yaptığı ve içinde “işçi sınıfı”ndan da söz ettiği makalesinde, bu netlikle belirtmek diğerlerinin aklına gelmeyen “sınıf mücadelesi”-darbe karşıtlığı ilişkisini şöyle kuruyor: “Tabii ki sınıf mücadelesini tartışalım fakat bu tartışma uzayda yürümüyorsa, darbe sürecinden bağımsız bir AKP ve sınıf mücadelesi tahlili istesek de istemesek de darbecilerin değirmenine su taşıyacaktır.” (Temiz kalan Marksistler, 13.07.08)

Yani sakın ha! Sakın darbeye karşı mücadele döneminde AKP’ye karşı mücadele bir yana AKP ve sınıf mücadelesi tahlili bile yapılmamalıdır! Ya ne yapabilir o arzulanan, durmadan o belirlenmiş “hiza”ya çağrılan “sol”? Yanıtını Ahmet İnsel veriyor: “AKP’yi Ergenekon soruşturması konusunda daha derine, daha ileriye gitmesi konusunda sıkıştırmak solun asli görevidir.” (Radikal İki, Tanrıların savaşı mı?, 13.07.08) Pek güzel! AKP’yi sıkıştırıcılık! Asli görevi AKP teşvikçiliği olan bir sol! İstenen “sol” bu! Eskiden bunu “sol” darbeciler ister, devrimcilere bu tür teşvikçi destekçiliği “sol darbe” yanlıları yüklemeye yeltenirdi. “Proletarya önderliğinin şartları yok” bari “asker-sivil aydın zümre”yi destekleyelim denirdi devrimcilere. Dünya bu! “Sol”dan isteklerin sonu yok.. Zamanında Kemalist darbeyi desteklemeleri istenirdi.. Şimdi zaman değişti, “Kemalist diktatörlüğü” devirmek için, darbecilerle çatışma halinde olan AKP’nin desteklenmesi isteniyor. Kuyrukçuluk isteklerinde, “solcular”a kuyrukçuluk yakıştırmalarında farklılaşma, “sol”un kimin kuyruğu yapılmak istendiğinde görülüyor! Yoksa “kuyrukçuluk” “sol”un kaderi sayılıyor! Bu yerleşik bir hastalıklı tutumdur: Egemenlerin bir grubuna yamanmak, kendi gücüne, asıl olarak halka ve halkın gücüne değil, egemenlerin fraksiyonlarına, üst tabakalara bel bağlamak ve onlara destekçiliğin “sol”un asli görevi olduğunu düşünmek! Bu, zamanında Lenin’le muarızı Menşevik ekonomistleri ayıran temel bir ölçüt olmuştu: Ekonomistler siyasal alanı burjuvaziye terk eder, dolayısıyla onların “en ileri” tutum alan fraksiyonunun kuyruğu olur ve kumda oynarcasına sadece iktisadi mücadele ile yetinirlerdi. Lenin ise, devrimci işçi siyasetinde ısrar ederdi. Şimdiyse, AKP’yi yaralayabilir ve darbecilerin işine yarayabilir diye ekonomik içerikli olsa bile sınıf mücadelesi, hatta sınıf mücadelesi tahlilinin yapılması dahi yasaklanıyor ve tek yol sunuluyor “sol”a: AKP’yi desteklemek ve daha ileri gitmesi için onu sıkıştırmak!

Temel çarpıtma nerede? Kafalar nereden karıştırılmaya çalışılıyor? “Sol” “sol” denerek işçi sınıfı dikkat merkezinden kaçırılıyor. Ve onun, kapitalist toplumun üzerine kurulu olduğu temel karşıtlık (emek-sermaye) tarafından oluşturulmuş güçlü nesnel temeliyle, emekçi sınıf ve tabakaları etrafında toplamak üzere geliştirmesi zorunlu bağımsız hareketinin üzerinden atlanıyor. İşçi sınıfı ve onun devrimci hareketi, gerçek sol ya da sosyalist işçi hareketinin bağımsız bir hareket olarak gelişip güçlenmesi, bunun için bağımsız sınıf tutumuna sahip olması önemsenmek bir yana, ihtiyaç bile sayılmıyor. “Sol”a, işçi ve emekçileri, üst sınıfların, gerici burjuvazinin fraksiyonlarının peşine takmada aracılık, bunun için öncelikle kendisinin kuyruk olması öneriliyor. Bunun için, yalnızca egemen fraksiyonlar arasındaki çatışmaları görmesi, bu çatışmalarla sınırlı hesap yapması ve sonuçta taraflarının birinden birini desteklemesi dayatılıyor. Emek-sermaye ve gericilikle halk arasındaki çelişme ve çatışmalarının adı bile anılmıyor, ilerici ve ilerletici olanın, türlü görünümlerle sunulan gericiler arasındaki çatışma olduğu vurgulanıyor. Hele bir de çatışma konusu, devrimcilerin tarafsız kalamayacakları darbecilik ve çetecilikse, darbeciliğe ve çetelere karşı mücadele, taşıdığı demokratik içerik çekiştirilip, gerici taraflardan birinin, aktüel durumda AKP’nin çıkarlarına bağlanarak, ilericilik ve “solculuk”un AKP gericiliğini desteklemek olduğu yüksek perdeden ileri sürülür oluyor.

ORDU VE DÜZEN İÇİ SOLCULUK

Çarpıtmanın temel bir etken ya da kaynağı, darbecilik ve çetecilik bağlantısı içinde orduya ilişkin değerlendirmelerdir. Devrimci literatürde “iktidar sorunu”nun önemi bilindiğinden, “Kemalist iktidar”, “bürokrasi egemenliği”, “Bonapartizm” türü ordu egemenliğine göndermeler ve güncel çatışmanın sözde bir iktidar çatışması olarak sunulması ve bir iktidar değişikliği sürecinden söz edilmesi, tümüyle bu çarpıtmaya dairdir.

Berktay ne derse desin, kim “militarist bürokratik iktidar”dan, “Bonapartizm” ya da “askeri vesayet rejimi”nden söz ederse etsin, Türkiye, on yıllardır tekelci kapitalist bir ülkedir ve kapitalist tekellerin egemenliği altındadır. İktisadi yaşama egemen olan tekeller siyasi yaşama da egemendirler ve siyasal egemenliği ellerinde tutmaktadırlar. Devlet bir burjuva devlettir ve iktidar burjuvazinin elindedir. Bu iktidar küçük bir zümrenin, tekelci burjuvazinin elinde yoğunlaşmıştır, devlet oligarşik niteliklidir. Sınai ve mali sermayenin iç içe geçmesiyle oluşan mali sermaye egemenlik ağlarını tüm topluma yaydığı gibi, “bankaların ve sanayilerin ‘kişisel birliği’ hükümetle bunlar arasındaki ‘kişisel birlik’le tamamlanmış” (Lenin, Emperyalizm) ve tekelci büyük sermaye sahipleriyle devlet ve hükümet yönetimi, askeri ve sivil bürokrasinin doruklarının (Türkiye’de kendisi bir holding olan OYAK’ın bu süreci kolaylaştırıcılığı hatırlanmalıdır) “kişisel birliği” tam oligarşi bir egemenlik oluşturmuştur. Ama artık burada “askeri diktatörlük”e yer yoktur. Darbeler olmaz ve askerler, tekeller adına yürütmeye el koymaz değillerdir. Ama bu ne Bonapartizm” ne de benzeri başka bir geçici diktatörlüğün kurulması anlamına gelir. Tekelci düzen olağan araç ve aygıtlarıyla yürümez olduğunda, düzenin yürütülmesi işini “demir yumruğu” ile ordu üstlenmiştir.

Ordu ayrı bir iktidar organı değil, ama işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde bir diktatörlükten başka bir şey olmayan burjuva egemenlik aygıtının, burjuva devletin temel kurumudur. Bürokrasi ve militarizm sömürücü egemenlerin her devletinin olduğu gibi, burjuva devletin de iki başlıca dayanağı ve kurumunu oluşturur. Bürokrasi/memurlar, yönetim işini yaparlar; silahlı adam birlikleri ya da ordu (ve polis) ise düzenin korunmasını, baskı altında tutulan sömürülen yığınların baskıya başkaldırmaları halinde bastırılmaları işlevini üstlenmiştir. Devlet bu iki başlıca kurumun yanında, devlet işlerinin finansmanını sağlama işlevini üstlenen ve başlıca vergi toplama işi yapan maliye ve düzene karşı çıkanları yargılayıp cezalandıran mahkemeler ve maddi eklentileri olan hapishaneler toplamından oluşmuştur. Nasıl hakim egemenliği ya da tahsildar/vergi toplayıcı maliyeci egemenliğinden söz edilemez, “polis devleti” dendiğinde polislerin egemenliği akla gelmezse, özel ve geçici durumlar dışında, mali sermaye egemenliği yerine geçirilmek üzere, askeri devlet ya da ordu egemenliğinden söz edilmesi de, tekelci kapitalizmde akla uygun değildir. Tarihsel olarak askerlerin iktidarda az ya da çok söz sahibi olmaları, devlet iktidarında bir ağırlık taşımaları ya da taşımamaları, tekelci kapitalizmde devlet iktidarının tekellerin elinde olduğu gerçeğini ve devletin burjuva sınıf niteliğini değiştirmez.

Mali sermaye egemenliğinde, Belgevari Bonapartizm ya da Altanvari iktidar değişiklikleri (bürokrasi iktidarından sermaye iktidarına ya da demokrasiye) olanaklı değildir. Ya da tekelci kapitalizm koşullarında sermaye ve iktidarına karşı veya ondan ayrı ve bağımsız bürokratik iktidarlar fikri saçmalık ve kafa karıştırmaya yönelik olduğu gibi, Bonapartizmin tek koşulu, burjuvazinin iktidarı elde tutacak kadar güce sahip olmaktan uzaklaşması, ama onu bu şekilde güçsüzleştirecek tek sınıf olan işçi sınıfının kendi iktidarını kurmaya henüz güç yetiremediği bir denge durumunun oluşmasıdır. Ötesi palavradır!

Ve tekelci kapitalizm koşullarında demokrasi mücadelesi, faşist vb. darbe tehditlerine karşı mücadeleyi de içerir; ancak başlıca, tekellerin siyasal demokrasiyi engelleyen gerici egemenliğine karşı mücadele olabilir. Demokrasi mücadelesi, kapitalist tekellere (ve onunla birleşmiş büyük toprak sahiplerine) karşı, onların egemenliğine son verilmesi mücadelesidir ya da böyle bir içeriğe sahip olmaksızın ancak laftan ibaret bir aldatmaca olabilir. Tekellere ve siyasal egemenliğine karşı yöneltilmemiş darbe karşıtı, çetelere karşı “sivilleşme” vb. içerikli demokratizmin lafının ötesinde taşıdığı önem şuradadır ki, darbe karşıtı bir başka darbeyi, çetelere karşı başka çetelerin geçirilmesini amaçlamadan edemez; çünkü tekellerin egemenliği, darbelere, çetelere ihtiyaç duyar. Bugün ihtiyaç duymaması yarın duymayacağı anlamına gelmez ve tekelci oligarşik egemenlik ya da günümüzün gerici burjuva devleti, darbeciliği ve Kontrgerilla örgütlenmesini elden çıkarmaz, ancak yeniden yapılandırabilir. Böyle bir demokrasi mücadelesi, sistem içi bir mücadeledir, başarıya ulaşma ve demokrasiye ulaşma şansı yoktur.

AKP’yi “sistem içine karışmaya hazır” olsa bile, “sistem dışı”, “baskıcı rejimin dışında” ve ona “karşı” bir güç olarak varsaymak ve darbeciliğe ve çeteciliğe karşı desteklemek, hele bunu “sol”un asli işlevi saymak, gericiliğin kaynağını oluşturan ve tüm demokratik gelişmeyi baltalayıp engelleyen, demokrasi mücadelesinin başlıca hedefi olması gereken tekellere ve tekelci egemenliğe karşı mücadelenin gelişmesini olanaksız kılar. Türbana ve AKP’nin kapatılması karşıtlığına indirgenmiş (şimdi Ergenekoncuların soruşturulmasıyla genişletilen) özgürlük ve demokrasi laflarının ötesinde, demokratlık başka şeylerin yanı sıra, başlıca, tekellere karşı mücadeleyi gereksinir ki, AKP ulusal ve uluslararası alanda tekellerin programını uygulamaktadır. Neoliberal IMF-DB politikaları temel yönlendiricisi olmuş, TÜSİAD ve genel olarak tekellerin istekleri emir niteliğinde sayılmıştır. Burada “AKP’nin gerçek karakterini, sınıf düşmanı niteliğini, neoliberalizmini reddetmiyoruz” demenin bir anlamı yoktur. Buna rağmen “darbe karşıtı demokratizmi” desteklendikten ve hem de bu mücadelesinin ilerletilmesi için sıkıştırılması asli işlev sayıldıktan sonra, bu “kabul”ün anlamı ne olabilir ki?

Neoliberalizm tekellerin programa bağlanmış politikası ve genel yaklaşımı durumundadır, sınıf ve halk düşmanıdır. Bunun desteklenmesi, düşmandan ve AKP onun sözcülüğünü ve yürütücülüğünü üstlendiği için düşman yürütmesinden medet ummaktan, demokrasi ve demokrasi mücadelesini iğdiş edip ayağa düşürmekten başka ne demektir?

Gerici AKP’nin desteklenmesine çağrılan ve gericilik içindeki (sistem-içi) çatışmadan ötesini görmemesi, sivilleşme ve parlamenter sistemin ihyasıyla yetinmesi istenen “sol”, işçi ve emekçilerin çıkarlarını yansıtabilir bir sol olamaz. Halk üzerinde zorbalıktan başka şey olmayan tekelci egemenliğin savunulması, savunanı, sol ya da demokrat yapmaz. Taraf’ın ve tüm yazarlarının mutabakat halinde arzuladıkları ise, sol ve demokrat olmayan, gericilik içindeki çatışmalar ve onların taraflarından birini desteklemekle sınırlanmış düzen-içi bir “özgürlükçü sol” ve “demokratlık”tır. “Sol”a yüklemeye çalıştıkları “demokratlık”, tekelleri ve egemenliğini, onların neoliberal saldırganlığını hedef almayan, tekelci fraksiyonların kendi aralarındaki çatışmalarının yedek gücü, öyleyse tekellerin yönlendiriciliğini benimsemiş, onların “demokratlığı”nın övgücüsü ve eklentisi bir demokratlıktır.

YASAKLANAN DEVRİM!

“Demokrasi mücadelesi” ve “demokratlık”ı, özünü, tekellere ve tekelci egemenliğe karşı mücadelenin oluştuğu temelinden koparıp içini boşaltarak çarpıtan ve tekellerin demokratlığına indirgeyen Taraf liberalizmi, burada durmuyor. Dursaydı şaşılırdı! Çünkü demokrasi mücadelesi ile bağımsızlık mücadelesi ve her ikisiyle devrim fikri ve pratiği arasında kopmaz bir bağ vardır.

Demokrasi mücadelesi, ancak tekelci kapitalist düzen ve egemenliğin bir siyasal devrimle dönüştürülmesini hedefleyebilecek devrimci bir mücadele olabilir ki, Taraf, örneğin M. Belge’nin ağzından buna da kuşkusuz itiraz halindedir. Önce, Ergenekon soruşturmasına, diğer her olgu ve gelişmeye olduğu gibi devrimci bir perspektifle yaklaşan, kuşkusuz müdahalelerini, devrimi yakınlaştırmak ve onun başlıca ihtiyacı olan işçi sınıfı ve halkı birleştirip devrime hazırlamak ölçütüne vuran ve bu amaçla gerçekleştiren liberal olmayan, devrimci ve sosyalistlere bir yakıştırmada bulunuyor Belge: “Birçoklarının şöyle akıl yürüttüğünü tahmin ediyorum: ‘Ergenekon tasfiye oldu! AKP ‘raund’ kazanmış gibi oldu! Ne çıkar? Bunlar Türkiye’yi sosyalizme yakınlaştırır mı? Devrime yaklaştırır mı? Hayır. Hatta uzaklaştırır. Öyleyse bana ne!’” (Taraf, Formel Demokrasi, 20.07.08) Oysa devrimci ve sosyalist, evet, her olgu ve gelişmeye “devrimi yaklaştırır mı?” diye bakar, öyle ele alır; ama eğer “yaklaştırır”sa olumlu, “yaklaştırmaz”, “hatta uzaklaştırırsa” olumsuz müdahale eder, ama asla “bana ne” deyip tarafsız kalmaz. Daima tuttuğu bir taraf vardır, ama bu Tarafçı liberalizmin dayattığı türden tekellerin ve özel olarak onların fraksiyonlarının tarafı değil, işçi ve emekçilerin ve onların nesnel çıkarlarının ifadesi olan devrimin tarafıdır. Devrimin kendisi bağımsız bir taraftır.

Bu devrimci sosyalistlere bu katakullili yakıştırmanın ardından, Belge kendi görüşleriyle aydınlatıyor “solcu”ları: “Evet, açıkça söyleyelim: Ergenekonun tasfiyesi, Türkiye’yi otomatikman sosyalizme yaklaştırmaz. Bununla varılacak yerin ‘reel’ çerçevesi, olağan burjuva rejimidir. Bizden daha önce yola çıkmış Batı ülkelerinde olduğu gibi, normal kapitalizm. Normal, formel burjuva demokrasisi.” (Agy)

Burada, devrim ve sosyalizmin ABC’sine ilişkin yapılması gereken tartışmalar var, ancak geçiyoruz. Demokrasinin kazanılmasının sosyalizmi yakınlaştıracağı kesindir, ancak tabii ki, içi boşaltılıp tekellerin egemenliğine bağlanmış, tekelci kapitalizm çağında mali oligarşinin egemenliğini tanımlayan burjuva diktatörlüğünden başka bir şey olmayan “formel burjuva demokrasisi”ni “reel çerçeve” sayan, güdükleşip gericileşmiş sahte bir demokrasi ve bu içerikli bir mücadelenin sözü edilmiyorsa. Böyle bir mücadeleye ne denli “demokrasi mücadelesi” adı takılırsa takılsın, mevcut burjuva diktatörlüğünü koruyup sağlamlaştırma mücadelesi olmaktan öteye varmayacağı kesindir. Ama işte Belge, “solcular”a, “formel burjuva demokrasisi” ile, işçi sınıfı ve halk üzerinde bir diktatörlük olan demokratik burjuva egemenliği ile yetinmeyi öğütlüyor. Bunun, hele tekellerin fraksiyonlarının desteklenmesiyle elde edilemeyeceği tartışmasızdır, ancak kurulu olduğu bir dizi Avrupa ülkesindeki -polis devleti vb. yönleriyle- güdükleşip gericileşmiş içler acısı hali ortadayken, Türkiyeli sosyalistlere önerilmesinin hiç mantığı yoktur. Ama Belge dilinin altındaki baklayı çıkararak, ısrarını sürdürmektedir:

‘Devrim’ dediğiniz o şey, inanılmaz derecede olağandışı koşullar oluşmadıkça, Türkiye’de olmaz. Burada şu konjonktürde iki ihtimal, iki yön var: liberal demokrasiye açılmak ya da pleb/patrisyen bir faşizm koalisyonunun sultasına girmek.(…) Türkiye’de birçok ‘solcu’ var ki, onlar da gençliklerinde hayal ettikleri devrimin olamayacağını görüyorlar; ama ‘olmayan devrim’in ‘devrimcisi’ olma payesini de elden bırakmak istemiyorlar.” (Agy)

Yoruma gerek yok. Belge “solcular”a devrimi yasaklamaktadır! Devrimi olmayacak şey ilan etmekte ve tekelci gericilik içindeki çatışmanın taraflarından birini desteklemekten ibaret olan reel seçenekleri sunmaktadır: “Solcular” düzen içinde kalmalı, düzenin sınırlarını katiyen zorlamamalıdırlar, bugün sıkıştırıp zorlayacakları şey, ilerlemeye teşvik etme amaçlı olarak, AKP’dir! Unutun devrimi, ya liberal demokrasi ya faşizm demektedir Belge! Ve solcu ne kelime, solcu akıldane olmaktadır!

BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNİN REDDİ: AÇIK EMPERYALİZM YANLILIĞI

Sahtesi bir yana, siyasal özgürlükleri kazanmaya yönelik içeriğiyle tekelci zorbalık karşıtlığı ve siyasal devrimi gereksinmesiyle tanımlanabilecek gerçek bir demokrasi mücadelesinin emperyalist kölelik zincirleri parçalanarak bağımsızlığın kazanılmasını hedefleyen anti-emperyalist mücadeleyle ayrılmaz bir bütün oluşturduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Tekelci zorbalık ve egemenlik, kuşkusuz herhangi tekelin (toprak tekeli vb. gibi) değil, kapitalist tekellerin, mali sermayenin egemenliğidir ve pek sevilen küreselleşme ya da doğru deyişle kapitalist uluslararasılaşma koşullarında ortaya çıkmıştır. Kapitalist tekel, ülke içine kapanık, tepeden tırnağa yerli bir olgu değildir. Tekelci kapitalizm, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde ortaya çıkıp onu dünya pazarını fethetmeye götüren uluslararasılaşma eğilimini geliştirmiş, ticaretin ötesinde sermayenin de uluslararasılaşmasıyla karakterize olmuştur. Tek bir kapitalist dünya ekonomisi oluşmuş ve tek tek ülke ekonomileri kapitalist dünya ekonomisi zincirinin halkaları haline gelirken, tek tek ülkelerin tekelci burjuvazileri, ulusal kaygılarını bir yana atarak, uluslararası burjuvazinin müfrezelerine dönüşmüştür. Artık tek tek ülkelerle sınırlı analizler yapılamaz olmuş, mali sermaye egemenliğinden başkası olmayan uluslararası sermayenin egemenliğini hedef almayan yaklaşımların başarı şansı kalmamıştır. (Devrim, elbette tek tek ülkelerde, ancak, dünya devriminin bileşenleri olarak gerçekleşecektir.)

Türkiye’de de tekeller, uluslararası tekellerin parçasıdırlar ve işbirlikçi tekelci burjuvazi, emperyalist tekellerle çoktan birleşmiştir. Ulusal sınırların her yönüyle kaldırılmasını ve dünya kapitalizmine tam entegrasyonu öngören neoliberal politikaların bu yöndeki hızlandırıcı etkisiyse, kuşkusuz görmezden gelinemez.

Dolayısıyla yerli tekellerin nerede bitip emperyalist tekellerin nerede başladığı, kapitalist  uluslararasılaşmanın günümüzde ulaştığı boyutlar dikkate alındığında, artık yanıtlanabilir bir soru olmaktan çıkmış ve önemsizleşmiştir de. Kuşkusuz Türkiye işbirlikçi tekellerin egemenliği altında kapitalist bir ülkedir, ama uluslararası mali sermayenin ağlarını yaydığı ve emperyalizmin işbirlikçilerine ekonomi politikalarından dış politikaya kadar politika dayatmakla kalmadığı, aynı zamanda doğrudan kapitalist sömürü ilişkilerini belirlediği ve sömürüsü gerçekleştirdiği bir ülkedir de. Kısacası, emperyalist ve işbirlikçi tekeller tek bir uluslararası sermaye ve burjuvazi oluşturup onların bileşenleri olarak birleşmiş durumdadırlar. Ve Türkiye’de egemen tekelci burjuvazinin ardında uluslararası sermaye ve emperyalizm, sadece verdiği destekle değil, tüm varlığıyla durmaktadır.

Öyleyse, siyasal özgürlükleri elde etmek üzere tekelci egemenliği gidermeye yönelik demokrasi mücadelesinin, dolaysızca anti-emperyalist mücadeleyle birleşme zorunluluğunda anlaşılmayacak şey yoktur. Demokratlar demokrat olmaktan çıkmadıkça, yalnızca emperyalistler tarafından desteklenmekle kalmayan, ama kendileri de işbirlikçiler olarak uluslararası burjuvazinin bir parçasını oluşturan tekellere karşı yöneltecekleri demokrasi mücadelesini, bu nedenle emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı bağımsızlık mücadelesiyle birleştirmekten kaçınmayacaklardır.

Liberallerin itirazı burayadır. Onlar, demokrasi mücadelesinin içini boşaltarak, onu, siyasal fraksiyonları üzerinden tekellerin desteklenmesine indirgeyerek, devrimsizleştirilmiş, devrime karşı düzen-içi bir mücadele olarak tanımlarlarken, bu yaklaşımın bir sonucu da olarak, tamamen gereksiz saydıkları anti-emperyalist bağımsızlık mücadelesinden de koparıyorlar. Üstelik bağımsızlık mücadelesini tam bir işbirlikçilikle suçlayarak yapıyorlar, bunu.

“İktidar değişikliği”nin dayanağı olarak tanımladıkları darbe ve darbecilere karşı “mücadele”yi nasıl ele aldıkları aktarırken, A. Altan’ın değindiği “Avrupa” ya da B. Oran’ın değindiği “demokrasinin dış etkeni” üzerinde durmuştuk. Altan, yanı sıra “…darbe hazırlıklarının asıl hedefi AKP değil. İki temel hedefi bulunuyor. Birincisi, hızla uyanan halkı siyaset dışında tutabilmek… İkincisi de, Avrupa Birliği’ne giden yolu kesmek.” diyor. Avrupa Birliği, emperyalist düşman değil, demokrasi dostu oluyor!

Bu B. Oran’ın da görüşü: “Bugün ise muasır medeniyet Avrupa Birliği’dir. Ama Kemalistler AB’ye emperyalist diyorlar. AB emperyalist olamaz ki. (…) Ancak bir devlet emperyalist olabilir AB bir devlet değil ki. Emperyalizm çok basit olarak bir devletin  bir başka devlet üzerindeki özellikle iktisadi çıkarlarını silah gücüyle gerçekleştirmesi demektir. Amerika’nın Irak’taki varlığı emperyalizmdir.” (Taraf, 28.07.08)

Tam bir Kautsky’e dönüş olan emperyalizm üzerine bu görüşler, kelimenin gerçek anlamıyla pespayeliktir. Emperyalizm basitçe sömürgecilik ve silah gücüyle ilhakçılıktan ibaret değildir, ama asıl olarak mali sermaye egemenliğidir, sermaye ihracıdır, tek tek ülkeler ekonomisi ve dünya ekonomisinin ele geçirilmesidir vb. AB bir devlet değilmiş! Ne müthiş kolaycılık!

Ama burada da durmuyor Oran ve tıpkı yukarıda olduğu gibi, sözde başlıca Kemalistleri hedef alarak, bağımsızlık mücadelesini karalamaya yöneliyor: “Kemalist entelektüellerin de solla hiçbir ilgisi yok. Onlar da, diğer ‘sol’ gibi, bağımsızlık ve anti-emperyalizm söylemleriyle yeni bir nasyonalizm inşa ediyorlar. Onlar da profaşizm yapıyorlar.” (Agy)

Hocanın dilinin kemiği yok hiç! Doğrudan emperyalizm yanlılığı övgüsü yapmıyor, ama aynı işi, bağımsızlık mücadelesi ve anti-emperyalizmi karalayarak, onu “neo-nasyonalizm” ve “profaşizm” (faşizm yatkınlığı/yanlılığı) ilan ederek yapıyor. Bu tutum alış, emperyalizmin önünde diz çökmenin, tekelci kapitalizmi içselleştirmiş olmanın ürünü olabilir ancak!

Zemzem kuyusuna işeme örneğini takip ederek, Türkiye’de bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi ve devrimin ölçütü olan Deniz Gezmiş’e hakaret etme alçaklığıyla ün arayan R.O. Kütahyalı da, tahmin edileceği gibi, tam safını seçmişlerden, “Tam bağımsızlık tam barbarlık demektir” diyor. (Taraf, 26.07.08)

Bir de liberal Gökhan Özgün var, Taraf’ta yazan. O da ipini koparmışlardan. Darbecileri kast ederek ve A. Altan’ın “halkı siyaset dışına itmek” gerekçesini de geçersizleştirerek, diyor ki:

Aslında tek ama tek hedefleri var. Türkiye AB’nin, AB’ye de Türkiye’nin kapılarını kapamak.” (Taraf, 26, 07.08)

Ama bağımsızlığa ilişkin dedikleri de ibret vesikası: “Bağımsız İtalya ne kadar anlamlıysa, bağımsız Türkiye de o kadar anlamlı artık. Buna alış. Türkiye’yi de küçümseme. Batı’yı da küçümseme.” (Taraf, 21.07.08) Ve devam ediyor: “Amerika’ya Avrupa’ya karşı mısın? O halde bu medeniyetin içinde ve içeride mücadele edeceksin. Demokratik bir mücadele vereceksin. İçinde yaşadığın medeniyetin merkezinden hakkını alacaksın, bu koskoca medeniyetin sana ve diğer vatandaşlarına öngördüğü tek mücadele tarzını, demokrasiyi kabul edeceksin. Demokrasiyi küçümsemeyeceksin.” (Agy)

Bu sözler, herhalde sonuna geldiğimiz liberalizm eleştirisini siyasal boyutuyla tamamen hak eden ve en iyi temsil eden açıklıkta. Adam, ne yasakçı bir liberal! Sosyalizme, devrime hiç hayat hakkı tanımayan dayatıcılıkta.. Pervasızlıkta sınır tanımıyor. Tek seçenek var: Tekelci kapitalizm ve emperyalist Batı medeniyeti önünde diz çökme ve onun “merkezinin tanıdığı” imkanları kullanma! Eğer bu demokrasi düşmanlığıyla uyum sağlamak gerekecekse, demokrasi lafı etmeye ne gerek kalırdı ki?

Adam, demokrasi mücadelesiyle bağımsızlık mücadelesinin birleştirilme zorunluluğunun da kanıtını üç satırlık makalesinde ne güzel sağlamış! Öyle bir tekelci demokrasi sunumu ki, hem uluslararası burjuvazi ve emperyalizme karşı hem de demokrasi için mücadele ihtiyacını yakıcı kılıyor.

Tüm bunlar, liberallerin özlediği, ama asla özlenen tıynette olmaması gereken “sol”u tarif ediyor: Demokratikliği ve özgürlükçülüğü tekeller ve emperyalizm önünde diz çökmekle tanımlanan, sürekli bir tekelci fraksiyonun kuyruğu olacak, düzen-içi, parlamenter burjuva demokrasisi yanlısı “majestelerinin muhalefeti” bir “sol”. Ama katiyen bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist değil. Katiyen devrimci değil. Katiyen işçi ve emekçilerin çıkarlarını esas almayacak ve onun davası olan sosyalizmi savunmayacak!

Devrimci ve sosyalist sol ise, kuşkusuz kendi bağımsız yolundan yürüyerek ilerleyecektir. İşçi sınıfının davası olan sosyalizmin yolundan…



* Nesnel olarak halkın, gerek MGK, MİT, Kontrgerilla vb. aygıtlarla, gerek genel olarak bürokratik militarist aygıt ve onun temel kurumu olduğu gerici burjuva devletle, gerekse yürütme organı olan AKP “iktidarı”yla karşı karşıya ve tümünün karşısındaki asıl taraf olduğundan kuşku duyulamaz. Tümünün asıl işlevi halkı baskı altında tutmaktır. Kontrgerillanın bir grubu olduğu anlaşılan Ergenekon’un da halkı hedefine koymuş bir örgütlenme olduğu, dolayısıyla onun karşısında da halkın taraf olduğu şüphesizdir. Söylenen, somut şekillenişinin öznelliğiyle, bugün Ergenekon üzerinden gerçekleşen çatışmada asıl taraf olması gereken halkın dışlandığı ve ancak yedeklenecek bir güç durumuna sıkıştırıldığı ve çatışmanın gericilik içindeki bir iktidar paylaşımı çatışması olarak yürütüldüğüdür.

* Aynı “tarafsızlık” sonucuna, başka her şeye gözünü kapayan “saf devrim” beklentisinin de götürmesi, kuşkusuz bir “cilve” değildir, ama sağcı bir yaklaşımla aşırı “solcu” bir yaklaşımın sadece sonucunun değil, zemininin de ortak olduğunu belirtir.

** Şu görüşler K. Okuyan’ın ve Ergenekon’a ilişkin olarak, AKP’nin Amerikan “destekli” “Cumhuriyet tasfiyeciliği” operasyonuna işaret ediyor ve Ergenekoncuların suçlanmasına dair TKP’nin tek laf etmeyişini açıklıyor: “Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesine dönük operasyona karşı koymadan sosyalist bir cumhuriyet için mücadele inandırıcı olmaz.” “Gerici ideolojiler deposu Türkiye’nin iç gerilimleri ile emperyalizmin bölgesel açılımlarının örtüşmesinden Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye operasyonunun çıktığını anlamayanların gerekçesi çok.

*AKP’nin emriyle hareket geçen emniyet güçleri çok sayıda kişiyi gözaltına alıyor, gazete büroları, dernekler, evler basılıyor. AKP darbe tehlikesini bahane ederek kendi diktatörlüğünü kuruyor!(…) Gericilik ülkemizi teslim alıyor!(…) Türkiye’ye emperyalist planlar dahilinde roller biçiliyor! Avrupa Birlikçisi, Amerikancısı, NATOcusu, IMFcisi, SOROSçusu, gericisi, liberali bugün hep bir ağızdan bağırıyor. ‘Darbe tehlikesi var’ diyerek, emperyalist ve gerici bir proje adım adım örülüyor. Emperyalizmin truva atı içimizden kemiriyor!(…) Gerçek tehlike emperyalizmdir, gericiliktir, yağmadır. Bugün yaşanan bir Amerikan darbesidir. Bu darbe durdurulmalıdır. 12 Eylül uzantısı, ABD maşası AKP’ye dur deme zamanı gelmiştir!(…) 6 Temmuz Pazar günü saat 14:00’de Beyoğlu Tünel’den Galatasaray’a yürüyüşümüze katılmaya çağırıyoruz. AMERİKANcılara, ABcilere, NATOculara, SOROSçulara, FETHULLAHçılara AKP’ye Karşı Ülkemizin sahipsiz olmadığını gösterelim!” (Amerikan Darbesine Hayır!, TKP-Bulten,

Wed, 7/2/08, TKP Duyuru <duyuru@tkp.org.tr> wrote:
From: TKP Duyuru <duyuru@tkp.org.tr>
Subject: [TKP-Bulten] Amerikan Darbesine Hayır!
To: bulten@tkp.org.tr)

*Ordunun bugünkü komuta kademesinin üstünde “27 Nisan muhtırasının” gölgesi var.
Hukuka ve demokrasiye aykırı bir muhtıraydı o.
Hiç üstlerine vazife olmadığı halde kendi görev alanlarının dışına çıkarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale etmişlerdi.
Yasaları çiğneyip suç işlemişlerdi.
Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde ise “367” kararıyla, “türbanı iptal” ederken anayasayı açıkça çiğnemelerinin gölgesi var.
Onlar da anayasayı ihlal ederek suç işlediler.
Asla suça bulaşmaması gerektiği halde suça bulaşmış iki kurumun, iki önemli mensubu gizlice buluşuyorlar.
Ortak bir amaçları bulunuyor bu kurumların.
Ordu, 27 Nisan muhtırasıyla… Anayasa Mahkemesi de “türban değişikliğini” iptal ederken “anayasal sınırlarını” aşarak, halkın iradesini temsil eden parlamentoyu “devreden çıkartmak” istediklerini kesin bir şekilde ortaya koymuşlar.
Halksız ve parlamentosuz bir yönetim biçimi istiyorlar.
” (Ahmet Altan, Ne Açıklama Ama, 14.06.08) Ardından ordudan gelen tepki üzerine de geri çekilme yok, Altan dikiliyor:

“‘Suça bulaşmış iki kurum’ dememden alınmışlar.
Muhtıra vermek suçtur… Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnemesi de suçtur.
Suçlu duruma düşmek istemiyorsanız hukukun çizgileri dışına çıkmayın, yasaları çiğnemeyin.
” (A. Altan, Genelkurmay ve Dört Gazete, 15.06.08)

Bunlar örnek. Daha başka “restleşmeleri” de var Taraf’ın Genelkurmay’la. Güzel değil mi? Kuşkusuz güzel. Soru ise şu: A. Altan’ın İkinci Cumhuriyetçi geçmişi biliniyor, yazıp çizdikleri ve eğilip bükülmeleri de. Eski pratik yumuşaklıkla bugünkü cesaret farkı nereden geliyor? Sadece dengeler mi, koşulları değerlendirme mi, yoksa sırtın dayandığı bir yer mi edinildi?

* Burada, Halil Berktay’ın “liberalizm” üzerine bir süredir kaleme almakta olduğu makaleler dizisinde, darbecilik ve dayanağını oluşturan Bonapartizm bağlantısını, bu durumda burjuvazinin değil kendinden menkul bürokrasinin eğilimi/tutumu/ideoloji ve politikası olduğunu vurgulamak üzere, Kemalizm ve onun sınıf niteliğiyle ilgili olarak, günümüz tartışmalarına “ışık tutmak”, ama bizi bu kez tam tersten Türkiye sosyalizminin ilk çocukluk döneminin önermelerine geri çekmek amacıyla yazdıkları anılmalıdır: “Eski Yunan mitolojisinde, Attika yollarının ünlü haydudunun eline geçirdiği zavallılara yaptığı gibi, kesip biçiyor ya da çekip uzatıyor; kâh ‘küçük burjuvazi = millî burjuvazi’, kâh ‘Anadolu eşraf ve âyânı = millî burjuvazi’, kâh (onların da burjuva-demokratik gündeme hizmet ettiği gerekçesiyle) ‘askerî-bürokratik kadrolar = millî burjuvazi’ diyor; sonuçta, İttihatçı veya Kemalist önderliğin ‘burjuva’ karakterini ‘kanıt’lıyorduk. Nerede, ‘somut koşulların somut tahlili’? Ciddî, ampirik bir tarih çalışmasından çok, teorik bir paradigmanın icaplarını yerine getiriyorduk. Her şeyin ve bu arada devrimlerin de bir sınıf karakteri olmalıydı. Bu, bizi ‘burjuva/zi’ kavramını tümüyle anlamsızlaştırıp, bir totolojiden ibaret kılmaya götürüyordu. Sınıf şablonlarımıza uymadığı gerekçesiyle, Doğan Avcıoğlu’nun ‘asker-sivil aydın zümre’sini de karalıyorduk, Turan Güneş’in ‘bürokrasi’sini de. Sol fraksiyonlaşma alanının dışında kalan sosyal bilimlerden öğrenmeyi reddedişimiz, ‘bürokrasi’yi ‘burjuvazi’ye indirgeyip, kendimizi ‘bürokrasi-burjuvazi’ çelişmesi gibi, bugünü anlamak için de çok önemli bir analiz aracından yoksun bırakmaya varıyordu. (Taraf, Teorik intermezzo: “burjuva” devrimi?, 24.07.2008)

* Baskın Oran da, bu konuda, çerçevesiyle birlikte Altan’la aynı fikirde: “Türkiye sürekli demokrasiye doğru gidiyor. Bu ülkede sivil toplum doğuyor ve demokrasi istiyor. Hem iç güçler, hem dış güçler sürekli demokrasiye doğru götürüyor Türkiye’yi.” (Taraf, Solun önceliği darbeyle mücadeledir, 28.07.08)

* Burada ve aşağıda aktaracaklarımızda Oran’ın söyledikleriyle M. Belge’nin analizi arasında farklılıklar var. Oran “laik-dinci” karşıtlığını “kaydırılmış eksen” sayarken, Belge, onun ve darbe karşıtı-yanlısı karşıtlığının aynı karşıtlığın farklı görünümleri olduğu düşüncesinde: “Her şeyin merkezindeki tarihi çatışma, ‘laik/Müslüman’ ya da ‘elit/ayak takımı’ ya da ‘demokrat/otoriter’, daha çok medya düzeyinde bir ‘boks maçı’ karakterinde, kamuoyunun önünde cereyan ediyor.” (Taraf, Savaşın çeşitleri ve davaları, 13.07.08) Bu kadar farklılık olabilir herhalde.. Oran söylediklerinin tam anlamının ayırdında değil gibi. Yoksa darbecilere ya da elitlere ya da otoriterlere karşı “taraf” durumunda olduğunu kendisinin de belirttiklerinin “demokrat” ya da “ayak takımı” ya da “Müslüman” olduklarını, öyleyse tutarlı olması gerekecekse, “laik-dinci” ve “darbe yanlısı-karşıtı” bölünmelerinin, Belge’nin dediği gibi, “çakışması gerektiğini” fark ederdi! Gerçi onun bir de önemli bir taraf olarak homoseksüelleri var!

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑