Ateşkes tartışmaları ve tutumlar

Kongra-Gel, 1999’da PKK tarafından ilan edilen tek taraflı ateşkesin, bir karşılık bulmadığı gerekçesiyle, 1 Haziran 2004 itibarıyla kaldırıldığını açıkladı. Eski boyutlarında olmasa da yeniden bir dizi operasyon ve çatışmalar başladı. Oluşan yeni durumla birlikte, tartışmalar başladı ve bir dizi yaklaşım ve tutum ortaya çıktı.
Doğrudan taraflar sayılmazsa, tartışmalarda pozisyon alış ve tavırlar belli başlı üç grupta toplandı. Sürdürülen tartışmalar ve konuyu ele alışta ortaya çıkan yaklaşımları irdelemek gerekiyor.
Birinci grubu, soruna, tamamen kurulu düzenin selameti ve “devletin bekası” açısından yaklaşan Hürriyet ve Ertuğrul Özkök başta olmak üzere yazarları, Milliyet ve Taha Akyol, Fikret Bila başta olmak üzere Hasan Cemal gibi köşe yazarları, Yeni Şafak ve Aksiyon gibi dergiler oluşturuyor. Bunlar, aslında taraftır, taraf olarak konuşmaktadırlar. Pozisyon ve tutumlarının ana çizgisi ise; “Zana ve arkadaşları bırakıldı, radyo ve TV’de Kürtçe yayınlar başlatıldı, Kürtçe kurslar açıldı, tam AB’ye yakınlaşılır ve AB perspektifiyle hayal bile edilemeyecek bir demokratikleşme yaşanırken ateşkes de nerden çıktı, ateşkesi bozanların katli vaciptir.” şeklindedir. Kimileri, Kongra-Gel’in, ABD tarafından AB süreci ve demokratikleşmenin üzerine sürüldüğünü de ileri sürme noktasındadır.
Anadilde eğitim hakkını kapsamasa da Kürtçe kursların açılması ve sınırlı da olsa Kürtçe radyo-TV yayını kuşkusuz tümüyle olumsuzlanamaz. Bu iki sınırlı –ve üstelik tehdit altındaki– gelişme, özünde, inkar edilerek yok sayılan Kürtçe ve dolayısıyla Kürtlerin varlıklarının tanınması anlamına gelmektedir. Ancak, inkar politikasında bir çözülmenin, bu politikanın eski biçimiyle sürdürülemez hale geldiğinin kanıtlarını oluşturmaktadır. Eskiden “Kart-kurt” olan, artık Kürtçe ve Kürt olmuştur. Bu iki hakkın kabulünün “tombaladan çıkmadığı”, örneğin Kongra-Gel’i “terörist örgüt” ilan eden Avrupa “demokratizmi”nin ürünü değil, belirli emperyalist çıkarlara ulaşmaya çalışan AB’nin pozisyonu ve Türkiye’nin AB üyeliği süreci tarafından kolaylaştırılsa bile, bedelleriyle birlikte uzun bir mücadelenin ürünü olduğu kesindir. DEP’li vekillerin salıverilmeleri ise, gericiliğin, artık ayaklarına dolanmakta olan bir “yük”ten kurtulmaları içeriklidir. Bırakılmaları “iane” ya da Kürt-severlik olmadığı gibi, 10 yıldır, sadece, bir dil olarak Kürtçe’yi ve Kürtlerin haklarını dillendirip savunmaları nedeniyle cezaevinde tutulmalarının haksızlığı ve inkarcılığı, hâlâ orta yerde durmaktadır.
Evet, bu adımların önemi vardır. Ancak hiç kimsenin kurs, yayın ve DEP’lilerin bırakılmalarını öne sürerek, Kürtlerin varlık ve Türklerle eşit haklara sahip olma haklarına karşı çıkmaya, buna yeltenmeye hakkı olamaz.
3 Kurs açılmıştır. Pencere-kapı boyutlarının santimlerine varıncaya kadar inkar bahaneleri karşısında sürdürülen uzun uğraşlar sonucunda, bu yazıda tartışılması gerekmeyen ciddi sınırlamalarla kurs açılmış olması, dil ve eğitim sorununun çözümü kuşkusuz değildir. Radyo-TV yayınları, aynı şekildedir. Sabahın köründe ve son derece sınırlı süreli –TV’de haftada bir– yayın, hangi ihtiyacı karşılayacaktır? Bu iki sınırlı adımın dil ve hak eşitliğini sağlamadığı ve sağlayamayacağını her aklı başında kişi kabul edecektir. Anadilde eğitim, Kürtçe ve Kürt kültürünün geliştirilmesi, hak eşitliğinin bu olmazsa olmazları ne olacaktır?
Birinci grubu oluşturan Kürt sorunu karşısındaki inkarcı takımının yanıtları hazırdır: Çok bile, şükretsinler, otursunlar oturdukları yerde! Başbakan yardımcısı bu koronun assolisti pozisyonunda eklemiştir: “Ya da sopa!”
Tartışmaya böyle katılmakta, “ya verilenle yetinin ya da sopa yersiniz!” demektedirler.
Tutumlarının ayırt edici öneme sahip bir yönü ise, içeriden karıştırıcılık içeriklidir, en çok Zana ve arkadaşları üzerinden geliştirmeye çalıştıkları, Kürt hareketini ve genel olarak Kürtleri bölmeye yönelik çabalardır. Sanki herhangi bir Kürt ya da Kürt hareketi ve örneğin Öcalan barışı, üniter devlet içinde birliği ve anayasal vatandaşlığı yıllardır öne sürmüyormuş, “ne inkar ne ayrılık” demiyormuş, ama silaha sarılmayı savunuyormuş gibi, barışçı mesajlarından hareketle, Zana’yı, barışın ve uzlaşmanın temsilcisi sayıp Kürt hareketinin karşısına dikmeye çalışarak, sonuç alma peşine düşmüşlerdir. Zana’ya bu yönde açık çağrılar yapılmıştır. Bunu Fethullah’ın Aksiyon’unda açık olarak görüyoruz:
“Kürtler için ‘sembol’ haline gelen Leyla Zana’nın barış çağrıları yapması ve bölgenin huzura, kalkınmaya ihtiyacı var söylemi olumlu tepkilere neden oldu. Ancak devletle barışan Zana’ya terör örgütü soğuk bakmaya başladı.(…) Leyla Zana’nın açıklamaları, PKK/KONGRA-GEL’in sorumlusu Murat Karayılan’ı çileden çıkarmışa benziyor. Karayılan geçtiğimiz hafta ortasında yayımladığı bildiride; bu şekilde devam etmesi halinde Zana’ya yönelik eylem için örgütten karar çıkartacaklarını söylüyor.(…) Karayılan (…) Medya TV’de yaptığı konuşmasında, Zana’nın Kürtleri kullanarak yeni bir siyasi anlayışı başlatacağını belirtti. Karayılan bir de tarih veriyor; önümüzdeki Aralık ayında Zana partisini kuracak. Doğrusu, mitinglerde Zana’nın bir parti genel başkanı gibi karşılanması, çeşitli senaryoları da beraberinde getiriyor. Öte yandan, zaten bunalımlı günler geçiren terör örgütünün Zana’dan dolayı iyice çözüleceği gerçeği de giderek anlam kazanıyor.”  Aksiyon’un bir sonraki yazısının ise başlığını vermekle yetinelim: “Güneydoğu PKK ile DEP Kıskacında”!
Kuşkusuz, magazin haberciliği yapmıyor Fehullahçılar. Yazdıklarının bir kelimesi bile doğru değil. Örneğin sözünü ettikleri TV’nin bile adı “Medya TV” değil. Yönlendirmeye dayalı olarak açıkça politika yapıyor, Kürtleri ve Kürt sorununu istedikleri geri çizgiye çekmeye çalışıyorlar. Çizgileri de “ılımlı” ya da “Amerikancı İslam”. Kürtleri çekmek istedikleri çizgiyi ve kendi genel çizgilerini ise bir sonraki “Çözüm Ortak Değerlerde” başlıklı yazı dillendiriyor.
“Uzun Osmanlı yılları”ndan övgüyle söz eden, Safavilere karşı Kürtlerin Yavuz’un yanında yer alışından, Kürt bölgelerine tanınan “otonomi”den, “bu durum(un) onlara kimliklerini koruma imkanı verdiği gibi, feodal düzenin sürmesini kolaylaştıran bir hukuki düzen de getirmiş oldu(ğundan)”  bahis açan dergi, bir saptama yapıyor: “Osmanlı tarihi bakımından belirtilmesi gereken bir diğer olgu da, Kürtlerle Türklerin kaynaşmış olmalarıdır.”  Nasıl? “Kaynaşma” temeli ne? Bunu, Abdülhamid ve “Hamidiye Alayları”na ilişkin söylenenlerden anlıyoruz:
“Abdülhamid’in getirdiği çözümün çatısını da ‘Hamidiye alayları’ oluşturdu. Abdülhamid’in ismine kurulan bu alaylar, Güneydoğudaki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askeri birliklerdi.(…) Hamidiye Alayları, aynı zamanda Kürtlerin devlete olan sadakatlerini pekiştirmek gibi bir amaç da taşıyordu.
“Aslında alaylar, Sultan Abdülhamid’in Kürtleri devlete daha da ısındırmak ve bağlılıklarını artırmak için yürüttüğü kapsamlı projenin parçasıydı. Projede Kürt önde gelenlerinin çocuklarının İstanbul’da eğitilmesi, bölgeye gönderilen din adamları yoluyla ‘Osmanlı’ bilincinin güçlendirilmesi gibi unsurları da vardı.”
Kürtlerin, haklarının tanınması ve eşitlik ve kardeşliğe dayalı birlik ve kuşkusuz barış yerine devlete payanda edilmelerine dayanan “tarihsel çözüme” atıf sonrasında dergi, noktayı şöyle koymaktadır: “… gerek Demokrat Parti döneminde, gerekse Anavatan Partisi iktidarında bir takım olumlu adımlar atıldı. Ancak bu adımlar başarılı olamadı ve sorun günümüze kadar büyüyerek geldi. Şimdi yeni bir dönemin başında kapsayıcı projelere ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Yanı başında Irak gibi istikrarsız bir yapının olduğu bir dönemde Türkiye’nin, tıpkı Osmanlı zamanında olduğu gibi, ülkede yaşayan bütün unsurları ortak manevi değerlere dayalı, kardeşlik duygusuyla kucaklayacak politikaları hayata geçirmesi gerekiyor.”
Sözü edilen kardeşlik ise, tıpkı şeyhi olduğu Fethullah gibi, devletle sorunlu olan Bediüzzaman Said Nursi’ye dayandırılarak açıklanmaktadır: “İslam kardeşliği esastır.”!
Burada ne Kürtlerin ve haklarının tanınması vardır, ne eşitlik ve ne de özgürlük ve eşitlikleri onaylanmış bir “kategori” olarak, şu veya bu örgüt ya da kişi şahsında muhatap alınmaları. Önerilen ve ateşkese ilişkin tartışmalar sürecinde yönlendirmelerle yolu açılmaya çalışılan, Irak vb.’yi de kapsayan BOP çerçevesinde Kürt sorununun, inkara dayalı çözümü politikasında “bir adım” gerilemeyi ve sözde Kürtlüğün –gerçekte, payanda kılınmasının– tanınmasını temsil eden yeni inkarcı-devletçi, Amerikancı İslamcı “çözümü”dür. “Hamidiye Alayları” fikir ve pratiğinin güncel koşullarda yenilenmesi içerikli “İslam kardeşliği”ne, ama ulusal haklarının tanınmamasına dayalı “çözümü”. Bu nedenle, Erdoğan da, “düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” noktasından, bu soruna el atma noktasına “ilerlemiştir”.
Ateşkes tartışmaları ekseninde sözünü ettiğimiz birinci grup içinde Aksiyon ve Fethullahçılar üzerinde bunca durmamızın nedeni, grup içinde yer alan diğer burjuva gerici sözcülerin de çıkış yolu olarak, bu “çözüm”e eğilim göstermeleri ve destek sunmalarıdır. Bir yandan “sopa”, bir yandan da Kürt hareketinde bölünmeye oynayarak, böyle bir “çözüm”e yönlendirme, bu gruba dahil olanların ya doğrudan savundukları ya da destek verdikleri tutumdur. Örneğin Taha Akyol, bu tutumun savunucu ve sözcülerindendir.

İKİNCİ “SEÇENEK”
Birinci gruptakiler de Kürtlerin sözde bir dizi haklarının tanınması üzerinden “daha ne istiyorlar, belalarını mı arıyorlar” türünden politika geliştirirlerken, tartışmalarda ikinci pozisyon alış, yine Kürtlerin ve haklarının sözde tanınması üzerinden geliştirildi. Bu gruptakilerin birincilerden farkı, sopa sallamamaları, Kürtlere belirli bir dostluk öngörürlerken, “ateşkesi bozmaları” üzerinden yine onları suçlamalarıdır.
Bu gruptakilerin başını Birgün ve bazıları dışında yazarları çekti. Küresel solculuğu savunmaktaydılar, “zaten ulusal sorunlar ve ulus devlet aşılmıştı!” Küresel saldırganlık karşısındaki uyum ve uzlaşmacılık, sistem içi pozisyon alış, Kürt sorunu karşısında tutum geliştirirken de sürdürüldü. Evet, Kürt sorunu vardı ve çözümü de ihtiyaç halindeydi. (Gerçi birinci gruptakiler de, sorunun varlığını kabul noktasına gelmişlerdi.) Bütünüyle düzen ve devlet adına, topyekun inkarcılıkla konuşmadılar; ancak bu gruptakiler de, “tam da şu şu hakların tanındığı koşullarda neden böyle..” deyip, eleştiri oklarını Kürtlere ve Kürt hareketine yönelttiler.
Öyle miydi? Haklar tanınmış ya da tanınmakta mıydı? Tersine, bir-iki son derece sınırlı hak tanıma üzerinden, Kürtlerin hakların tanınabileceği ve hiç de bir bölünmeye yol açmayacağı görülmemiş miydi? Öyleyse “tanınmış haklar”dan söz açmanın ve “bu durumda da olur mu?” demenin alemi var mıydı? Tam aksine, “olur mu” deme yerine, sınırlı hakların olumsuzluk konusu olmayışını da ileri sürerek, dönüp burjuvazi ve devlete, “Verin Kürtlerin haklarını, çözün Kürt sorununu”, “Kürtlerin varlıklarını ve haklarını tanırsanız, dil ve hak eşitliğini kabul ederseniz, sorun çözülecek, çatışma da, savaş tehlikesi de ortadan kalkacak” demek, kısacası; Kürtlere yüklenmek yerine, mecbur kaldığı adımları tam bir “pintilik”le atan burjuvazi ve devlete, hükümete yüklenmek gerekmez ve doğru olmaz mıydı? Ama bu grup da, kolayı seçti, ezilene yüklenme tutumunu geliştirdi. Sopayla ya da başka türlü tehdit etmedi, ancak, burjuvazi ve devlete “ver” demedi, “sorunu bitir, hallet” demedi , ezilene “sus” ve –neyse verilen, onunla– “yetin” dedi, “ne isteyip duruyorsun, neden sorun çıkarıyorsun, sorun çıkarma” dedi. Oysa, sorun zaten vardı; böylece, sorunun varlığını görmezden gelmiş oldu, varolan Kürt sorununu, sanki Kürtler çıkarıyormuş gibi davrandı. Ve bu yaklaşım, az-çok bazı haklarından söz açarak ve az-çok “dostça” ama aynı inkarcılık kervanına takılma anlamına geldi. Bu bakış açısı, bu çevrenin, şovenizmin etki alanından çıkmayı göze alamadığını gösterdi. Kürtlerin tam hak eşitliği, kendi kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olması, geleceğini özgürce belirlemesi hakkı karşısında gösterilen gerici tutumun güncel yorumuna tanık olduk.
Evet bir-iki son derece sınırlı adım atılmıştı. Ama genel olarak Kürtlerin varlığı ve haklarının tanındığını kim iddia edebilirdi? Üstelik Kürt hareketi ve Kürtler, ayrılmayı öngörmüyor, eskisinden farklı olarak ayrı bir devlet değil, “üniter devlet içinde eşit ve özgür yurttaşlık” talep ediyorlardı. Dolayısıyla, benimsenir ya da benimsenmez, bugünkü koşullar, sorunun, hakların tanınması temelinde çözümü için eskisinden çok daha elverişli haldeydi. Sorun, Kürtlerin siyasal iradelerinin kabulü noktasında kilitlendi. Öngörülen, iradelerinin kabul edilmediği ve buna bağlı olarak Kürtlerin varlık ve haklarının esasta tanınmadığı türden bir “çözüm”dü. Sorun, bunun, bugünkünden asıl olarak farklı olmayan bir “çözüm” oluşu,  dolayısıyla, eski inkarcı, yok sayıcı yaklaşımın dayatılmasının sürdürülmesiydi. Ama kapitalizm şartlarında da çözüm bulunamaz ve uygulanamaz değildi. Örneğin İsviçre’de kantonlar ve üç başlıca dilin –hem de tüm resmi kurumlarda– resmi dil olarak kabulü koşullarında, hiçbir sorun çıkmamakta ve sıkı bir birlik sürdürüldüğü gibi, kimse ulusal taleplerden ya da bir ulusal sorunun varlığından söz etmemekteydi. Bu grup da, Kürtlerin haklarının tanınması yoluyla Kürt sorununun çözümünü öne sürüp, burjuvazi ve devletten bunu talep eden ve tanımayışını, askeri çözümde ısrar edişini eleştiren bir tutum ortaya koymadı.
Ve ötesinde, altı yıl boyunca tek taraflı ateşkes ilan edilip uygulanmamış mıydı? Bu grup da, Güneri Civaoğlu’na benzer şekilde, “ateşkesin bozulmuş olması”nı suçladı. Ama ateşkesin zaten tek taraflı uygulanmakta olduğunu nedense gündemine almadı. Tartışılan, tarafların üzerinde anlaşmış oldukları çift-taraflı bir ateşkes değildi ki! Bu süre içinde operasyonlarda öldürülen 500 Kürt gencinden de söz edilmedi.
Diğer yandan, ülke içinde ve dışında, önceki dönemden “miras” silahlı Kürtler vardı örneğin. Birinci grup tartışmacı politika üreticisi, onları her halükarda yok sayıyor ve “temizlenmeleri”ni öngörüyordu. Peki ne olacaklardı? ABD ile birlik sağlanmaya ve sorunun çözümü Amerikalılara “ihale” edilmeye çalışılarak, sıkıştırılmaya ve tasfiyeye uğraşılıyorlardı. Karşı duruş ise, tıpkı Kürt sorununun varlığının kabulü gibi ve bu kabulün bir parçası olarak, silahlı Kürt gücü olarak kendilerinin de kabulü, ve Kürt sorununun çözümü çerçevesinde bu gücün durumuna da bir çözüm getirilmesi üzerinden şekillenmekteydi.
Cezaevinde tutuklular ve ülke içinde ve dışında silahlı bir güç… Kürt sorununun bir parçası olarak bu soruna da bir çözüm oluşturulmadan “çözüm”den söz edilebilir miydi? Öyleyse, tutuklu-hükümlü ve silahlı Kürtleri de kapsayan, “özgür, eşit yurttaşlık” hakkı da içinde olmak üzere, dil ve hak eşitliğine dayanacak bir çözüme bağlı olarak ve istisnasız tüm Kürtlerin siyaset yapmasını olanaklı kılacak bir “Genel Af” ve aşağılamasız gerçek bir “Eve Dönüş” talep etmek ya da bu talepleri desteklemek doğru olmaz mıydı? Ancak, ateşkes tartışmalarında, ikinci grup da, bu tür talepleri ileri sürmedi ya da desteklemedi ve sadece ateşkesi “bozanları” takbih ederek, her şeyi onlardan istedi, onlara yükledi. Bu tutum, zaman zaman devlet ağzıyla konuşmaya, zaman zaman burjuvazi ve devletin yaklaşımının yedeği olmaya götürdü. Tek bir örnek vermek gerekirse, Zana’larla PKK arasında ayrılık arayıp bulmada iki grubu birbirinden ayırmak zordu. Ayrıca, bu gurubun tüm uluslardan işçi sınıfının, ezilen ve sömürülen tüm halkların eşit ve özgür birliğini savunan ve bunun için mücadele eden sınıfın partisine yönelik karalayıcı tutumu da dikkat çekti. Piyasacı-gerici ve sosyalizm düşmanı bazı kalemlerin Birgün’ü bu kadar fütursuzca kullanmaları ve bunlara gösterilen tolerans da öyle.

DEMOKRATİK SEÇENEK
Erdoğan övgüsü ve Kürt yergisiyle her iki grubun da içinde ya da “ara” bir yerde durmakta olduğu izlenimi veren Birgün’ün özellikli yazarı Mehmet Metiner; burada yapılanlara benzer değerlendirmeleri, “DEHAP (ya da Kürt) gövdesi üzerinde baş olmaya çalışan EMEP’çilerin” “kan üzerinden politika yapma uğraşı” olarak nitelendirdi. Halbuki, tutum ve söylenen çok açıktı, eğer istenirse, anlaşılamaz değildi: Türkiye’de Kürt sorunu vardır, ve nedeni, Kürtlerin varlıkları ve haklarının tanınmayışı ve zor konusu edilmesidir. Şeyh Sait, Koçgiri, Ağrı,… ve en son isyan, Demirel’in dediği gibi 29 Kürt isyanı yani, inkar ve baskı politikalarının ürünüdür. Sorunun çözümü için, bu politikaların izlenmesine son verilmesi, dil ve hak eşitliğinin tanınması gereklidir. Soruna “PKK şöyle yaptı, böyle yaptı”, ya da “şöyle yapsın, böyle yapsın” yaklaşımı ve atılacak adımları ve çözümü –“terörizmden vazgeçmeleri ve sözcülüğü Zana’lara yakıştırılan devletle barışma çizgisine gelmeleri istenen– Kürtlerden beklemek, Kürt sorununu isteyerek ya da istemeden PKK ile eşitlemenin, altı yıldır uyguladığı tek taraflı ateşkese rağmen tüm emperyalist ve gericilerce “terör örgütü” ilan edilen PKK üzerinden Kürt sorununu terör sorununa indirgemenin ötesinde, nispeten inceltilmiş inkar ve baskı politikasını onaylamakla eş anlamlıdır. Sorun PKK’da, onun yapıp yapmadıklarında değildir ve buradan da çözülmeyecektir. Elbette PKK bir olgudur ve bugün sorunun çözümü bakımından muhatap alınması halinde önemli gelişmeler sağlanacaktır. Ancak, PKK eleştirmenliği hem doğru değildir, hem de işlevsizdir, çözücü değildir. Ya da işlevli ve çözücü olduğu düşünülüyor ve eleştiriler bu nedenle yapılıyorsa, en çok, az-çok inceltilmiş inkar ve baskı politikalarını kabule ve onlara uyuma dayandırılıyor demektir.
Gerekli olan açıktır: Kürtlerin dil ve hak eşitliği tanınmalıdır. Ateşkes sorununa ilişkin olarak da, yine dil ve hak eşitliğinin tanınması talebi ileri sürülmelidir. Talep eden konumundaki Kürtler ve Kürt hareketinden talepte bulunulması anlamlı değildir. Dil ve hak eşitliğinin tanınması koşullarında; ne ulusal talep, ne “devletin bekası ve bütünlüğü” adına o çok kuşkulanılan ayrılıkçılık ve bölünme ihtimali, ne ulusal hareket ve ne de “terör” kalacaktır. Evet, ateşkes sürmelidir. Ancak ateşkesin zaten benimsenmemiş olduğu, barışa varmak üzere çift-taraflı kılınmadığı, sorunun çözümü için adım atılmadığı görülmelidir.. Ateşkes sürmeli, barışa varılmalıdır; Türkiye halkı barış, demokrasi ve kardeşlik istemektedir. Yeniden çatışma ortamına dönülmesini, kan dökülmesini istememektedir. Operasyonlar durmalı, şiddetin çözüm olmadığı, Kürt sorunun demokratik ve halkçı bir tarzda; barış ve demokrasi içinde çözüleceği ilan edilmelidir.
Kongra-Gel sözcüsü M. Karayılan savaş ya da “terör” sorununun gündemden çıkışının, son derece daha dar bir zeminde mümkün olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, tecrit kaldırılır ve operasyonlar durdurulursa, savaş duracaktır. Bu yapıldıktan sonra tek mermi patlarsa, kendilerinden hesap sorulabilecektir.
Dil ve hak eşitliğinin tanınması koşullarında –ya da söylendiği gibi daha da dar bir zeminde– Kürt sorununun çözümü bir yana –ki çözülecektir– savaş ya da “terör” sorunu çözülecekse (bu durumda hiçbir nesnel temeli kalmayacağı kesindir), ihtiyaç olan ve yapılması gereken tek şey, burjuvazi ve devletin inkar ve baskı politikalarından vazgeçerek dil ve hak eşitliğini tanıması olmakta, ve sorunla ilgilenen az-çok demokrat olan herkese, sermaye ve devletin buna çağrılması düşmektedir. Öyleyse, “PKK tartışması”na değil, burjuvazi ve devlete yönelik olarak dil ve hak eşitliğinin tanınması talebinin ileri sürülmesine, kabul edilmedikçe, bu talep üzerinden eleştirilmelerine ihtiyaç vardır.
Peki, burada “Kürtlere baş olma isteği” ya da “kan üzerinden politika yapma” var mıdır? Kürtler ve “baş olma” sorunu açısından şu söylenebilir: Soruna işçi sınıfı davası ve sınıfın kurtuluşu açısından bakılmaktadır. İşçi sınıfı ve onun devrimci partisi, Kürtler üzerindeki baskıya, dil ve hak eşitsizliğine karşıdır. Kürtlerin bu yöndeki taleplerini desteklemektedir. Nedeni basittir: Marx’ın dediği gibi, “Başka ulusları ezen uluslar özgür olamazlar” ve yine Marx’ın belirttiği gibi “İşçi sınıfı, tüm diğer ezilen ve haksızlığa uğrayanları kurtarmadan kendisini kurtaramaz.” Açık değil mi? Başkalarının ezilmesine ses çıkarmayan, kendisi de ezilmekten kurtulamaz. Burada “baş olma” isteği mi vardır? En azından Metiner’in vaaz ettiği darlıkta, “kısa günün kârı” türünden bir “baş” hesabı yapılmadığı ortadadır. İşçi sınıfı ve insanlığın kurtuluşu ilişkisi, işçi sınıfının, kendisini sömürüden kurtarmak için tüm insanlığı kurtarmak zorunda olması bakımından bir iddiası ise, kuşkusuz vardır.
“Kan” sorununa gelince, burjuva politikası ve demagoji yapılmadıkça, Kürt sorununun demokratik çözümünün savunulmasının “kan üzerinden politika yapmakla” bir ilişkisi kurulamaz. Tersine, kan dökülmesinin önlenmesi amaçtır. Bu nedenle, Kürt sorunuyla ilgili olarak her türlü baskıya karşı çıkılmaktadır.
Gözü burjuva gerici çözümden ve düzenin ihtiyaçlarının karşılanmasından başka şey görmeyenler dışında hiç kimse, ateşkes sorunu üzerinden yürütülen tartışmalarda burjuvazi ve devletten hak talep edilmesi ve bunun mücadelesinin verilmesini, “kan üzerinden politika yapmak”la özdeşleştirmeyecektir. Baskı görenin hakkını savunmak, ezilene sahip çıkmak ve eşitlik istemek, “kan istemek”le ilişkisizdir ve tamamen demokratik içeriklidir. Sınıfın devrimci partisini “baş olmak isteme” ve “kan üzerinden politika yapma” gibi asılsız suçlamalarla karalamaya kalkanların tutumunu; sınıfa, devrim ve sosyalizm fikrine ve onun için mücadeleye, halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesine duyulan kin ve nefretin dışa vurumu olarak yorumluyoruz. Ve yadırgamıyoruz. Ancak, ne yazık ki, Birgün bunun zemini, bir bölüm Birgün yazarı/yöneticisi ise kalkanı olmaktadır. Olmaması gereken, budur.
Somutun somutu bakımından, işçi davası militanının Kürt sorunu zemininde çatışmaların, operasyonlar ve savaşın yeniden gündeme gelmesinde hiçbir çıkarı yoktur, olamaz. Onun çıkarları, sınıf mücadelesinin ilerleyişindedir; sınıf mücadelesinin netlikle ve açıkça serpilip gelişmesinin ihtiyacı ise, ulusal sürtüşme ve çatışmaların, ulusal önyargı ve düşmanlıkların, tümüyle ulusal davaların aşılması, ulus ve ulusallık içerikli “defter”in kapanmasıdır. Koşulu açıktır: Tam dil ve hak eşitliği. Kimse işçi davasının savunucularını, ne söylediklerini anlamaya çalışmadan ya da çarpıtmaya yeltenerek, ateşkesten vazgeçilmesi ve savaş yanlılığı ile suçlamaya kalkmasın. Tartışma politiktir, “belden aşağı vurma” da anlaşılırdır; ancak savaş-barış (ya da tek taraflı olsa bile ateşkes) tercihi ayrıdır, sorunun özünün nerede yattığı ve çözüm için kimin, nasıl eleştirilmesi gerektiği ayrı. Barıştan yanayız. Ancak barışı garanti edecek olan, net olarak dil ve hak eşitliğinin, tam hak eşitliğinin tanınmasıdır. Barıştan yana olduğumuz için barış yanlısı olmayanları, hak ve eşitlik inkarcılığını suçluyoruz.
Üçüncü seçenek budur. Ateşkes tartışmaları açısından da, bu, tek demokratik seçenektir.

Devrimci şiddet ve mücadele biçimleri üzerine

28-29 Haziran NATO zirvesi, emperyalizmle Türkiye, Ortadoğu ve dünya halkları arasındaki ilişkiler ve emperyalist ülkelerin kendi aralarında ilişki ve çekişmeler, bu kapsamda güncelleştirilmiş BOP ve NATO’nun yeni işlevine ilişkin gelişme ve tartışmaların yanı sıra, anti-emperyalist mücadelenin kendisine ilişkin bir tartışma zorlamasını da gündeme taşıdı.
Tartışma, belirli bir çevrede, mücadelenin, işçi sınıfı ve emekçiler bakımından ihtiyaç halinde olduğu bir kez daha görülen yönleri üzerinden yürümedi. Tartışma, örneğin, anti-emperyalist mücadelenin demokrasi mücadelesiyle bağlantısı, Zirve’nin sponsoru olan işbirlikçi tekeller ve Türkiye’de uygulanmakta olan IMF-DB programıyla BOP ve NATO’nun işlevleri arasındaki ilişki ya da BOP ve emperyalizmin Ortadoğu halklarına yönelik saldırısı çerçevesinde, aktüel durumuyla Kürt sorunu ve izlenmesi gereken yol ya da sömürülen, ezilen kitlelerin emperyalizme karşı mücadeleye çekilmesinde yetersizlikler vb. konularında derinleştirilmedi. Ama, bir kez daha, mücadele biçimleri ve buna bağlı olarak devrimci şiddet ya da terör sorununun ele alınmasını zorunlu kılarak, ilkel bir biçimde yürütüldü. Tartışma ya da Marksizme yöneltilmiş suçlamalar, NATO zirvesi karşısında alınan tutum ve geliştirilen eylem çizgisinin dolaysız sonucuydu.
“Bombalı eylemler zinciri, 24 Haziran’da Ankara’da başladı…. ABD’nin başhaydutu George Bush’un kalacağı ilan edilen Ankara Hilton otelinde sabah saatlerinde bir bomba patladı.” (Atılım, 3 Temmuz) “Zincir”, İstanbul Atatürk Havalanı otoparkında polisin bir bomba bulmasıyla, yine Atılım’ın söylediğine göre, Adana’da Koç, Ulusoy, HSBC ve Yapı Kredi bankalarının bombalanması ve Ankara Yüksel Caddesi’nde bir NATO tesisinin yakınında bomba patlamasıyla sürdü. Bu arada çeşitli yerlere bombalı pankartlar asıldı. Ayrıca bilinmeyen bir yere yerleştirilmek üzere götürülen bir bomba da, kuşkusuz yanlışlıkla, belediye otobüsünde patladı.
İddiaya göre, bombalar “ezilenlerin devrimci şiddeti”nin göstergesiydi. Atılım, bombaları, “Bombalar NATO’culara soluk aldırmadı. Ezilenlerin devrimci şiddeti, NATO Zirvesi boyunca emperyalist haydutları adım adım izledi.” şeklinde haberleştirdi.
“Ezilenlerin devrimci şiddeti” bombalarla sınırlı kalmadı. “Devrimci” olmayı ya da görünmeyi kafaya koymuşlardı; NATO ve Bush’a karşı gösterileri de bu çizgide kavradılar. Ya tecrit edilmiş küçük gruplarla gösteri düzenlemekle yetindiler ya da “birlik” gösterilerini provoke etmeye varan bir tutum izlediler. Halkın kitlesel karşı koyuşunu, direniş, gösteri ve diğer eylemlerini hazırlayıp örgütlemenin yerine 50-100 kişilik “devrimci militanlar”ın eylemlerini koydular:
“…28 Haziran gece saatlerinde Gazi Mahallesi’nde gösteri yapan MLKP militanları NATO zirvesine karşı mücadele çağrısı yaptılar. (…) 29 Haziran gecesi de Gazi Mahallesi’nde eylem yapan MLKP militanları, halka NATO ve emperyalizme karşı mücadele çağrısı yaptı. İsmetpaşa Caddesi’nin bir tarafını molotoflarla trafiğe kapatan MLKP militanları (…) Aynı gece, Alibeyköy’de de MLKP militanları bir eylem gerçekleştirdi. MLKP bayrakları taşıyan, yüzleri fularlı 50 militan, Cengiz Topel Caddesi’ni molotoflarla kapatarak slogan attı. (…) 29 Haziran’da, TKP/ML, MKP, TİKB militanlarından oluşan 150 kişilik bir kitle, Okmeydanı sokaklarında barikatlar kurdu.” (Atılım, 3 Temmuz)
Bu “militan kitle” eylemlerinden önce, Atılım’ın “Ankara mitinginde ESP damgası” üst başlığıyla haberini yazdığı ilk büyük NATO ve Bush karşıtı miting Ankara’da yapılmış ve mitinge katılan küçük ESP grubu, ESP düzenleyici platformun içinde ve karar süreçlerinde yer almasına rağmen, platform kararlarına uymamış ve “birlik mitingi”nin düzenini bozmuştu. “…Bush’a, NATO’ya, Emperyalizme Karşı Ankara Platformu’nun Sıhhiye Meydanı’nda gerçekleştirdiği mitinge 5 bin NATO karşıtı katıldı. (…) ESP barikatı aşma iradesiyle yol gösterdi. (…) kortejiyle alana giren 300 kişilik katılımı ve canlı sloganlarıyla ESP mitinge devrimci bir enerji kattı. (…) ESP, ‘Barikat barikat savaşacağız’, ‘NATO’ya karşı barikatı aşalım’ sloganlarıyla Atatürk Bulvarı’nda Kızılay yönündeki polis barikatlarını zorladı ve kurulan barikatın bariyerlerini devirdi. Bu sırada kürsüden ‘provokasyona gelmeyin’ gibi çağrılar yapılırken, alandaki reformist güçler ve tertip komitesi ESP’nin devrimci çıkışını engellemeye çalıştı. (…) ESP ve SGD’liler polis barikatına doğru yürüdüler. Polis barikatını sopalarla taşlarla zorlayan ESP’liler, gaz bombalarının atılması üzerine geri çekildiler. Geri çekilirken polisin saldırısına taşlarla yanıt veren ESP’liler, yeniden toparlanarak bu kez de Cinnah Sokak girişindeki barikatı zorladılar. ESP’liler ile polis arasında burada da uzun süreli bir çatışma gerçekleşti. Bu defa polisin saldırısı daha yoğun oldu. Polis, biber gazı, gaz bombası, plastik mermilerle saldırdı. Asıl barikatın NATO vadisinde aşılacağı bilinciyle hareket eden ESP’liler, ikinci barikatta süren çatışmadan sonra geri çekildiler.” (Agy.)
Ve “Yaşasın Okmeydanı Direnişimiz”: “…kortej, Okmeydanı’nın ana caddesini trafiğe kapatarak Mecidiyeköy’e doğru yürüyüşe gecti. Polis, NATO karşıtlarına Perpa önünde barikat kurdu… kısa süre sonra saldırıya geçti. NATO karşıtlarının eylem hakkını gasp etmeye dönük bu saldırı direnişle yanıtlandı. NATO karşıtları, molotof kokteylleri, taş, sopa ve barikatlarla direnişe geçtiler. Okmeydanı ana caddesini ve Darülaceze’nin arkasındaki caddeyi barikatlarla kapatan NATO karşıtları. (…) Çatışmalar, Okmeydanı girişinden ara sokaklarına doğru yayılarak iki saati aşkın devam etti. NATO karşıtları, Okmeydanı ana caddesine ve hemen tüm ara sokaklarına barikatlar kurdular. (…) ‘eldiven grubu’ ellerindeki iş eldivenleriyle gaz bombalarını geri fırlatırken, ‘sapan grubu’ polise fırlattığı taş ve bilyelerle polisin ilerlemesini uzun süre engelledi…” (Agy.)
17 Temmuz tarihli Atılım’da ise mücadele ve örgüt biçimleri sorunu teori düzeyine yükseltiliyor. Bir yazıda, Pendik-Ertuğrulgazi Mahallesi’nde yıkılmak istenen gecekondularını savunan mahalle sakinlerinin “…ezilenlerin devrimci eyleminin şiddetinden ve yol göstericiliğinden etkilenip-öğrenme..”leri konu ediliyor. Diğer pek iddialı yazı ise Okmeydanı üzerine. Önce “…öncü(nün) Ankara’da Meclis’e hedefiyle polis barikatlarının üzerine yürüyerek kararlılığını test etti”ğinden, bunun, “aynı zamanda öncünün kendi sınırını aşma hamlesi” olduğundan söz ediliyor. Ardından, “Okmeydanı’ndaki ‘kitle’ bilinci” tanımıyla, “Şiddet aygıtları karşısında kendini şiddete başvurarak savunmak ve keza emperyalist haydutlar ve uşaklarının toplantısını dağıtmak amacıyla şiddet aygıtlarının barikatlarını aşmak için saldırmak tamamen meşrudur.” değerlendirmesi geliyor. Ve devam ediliyor: “…oportünist reformistlerin ‘miş gibi’ yaparak devrimcileri oyalama ve reformist, şiddetten arınmış protestoculuk çizgisine bağlama oyunları (…) boşa çıkarıldı. (…) muharebe biçimi ve buna uygun savunma ve saldırı araçları, bunların örgütlenmesi vb. hazırlık ve planlama bir bütün halinde öngörülmüş ve örgütlenmiştir. (…) kuvvetlerin manga tarzı siyasal birlikler biçiminde örgütlenmesi deneyimi hakikaten büyük bir kazanımdır. ‘Şiddet içeren’ kitle hareketlerinde kuvvetlerin nasıl örgütlenip yönetilebileceğinin tohum halindeki bir çözümüdür bu. Manga tarzı birliklerin örgütlenmesi ve hazırlığı, saldırı, geri çekilme ve savunma taktiklerini uygulama yeteneği, kitle ajitasyonunun örgütlenmesi dahil siyasal mücadelenin bütün süreçlerinde, her günkü devrimci çalışma içinde çözülmesi gereken bir sorundur.” (Atılım, 17 Temmuz)
Sıkıcı olma pahasına uzunca aktardık. İstedik ki, okurlar, sınıftan kopukluğu teorileştirme çabasındaki küçük burjuva hayalperest oyun oynayıcıların görüşlerini az-çok bilerek, makaleyi izlesinler.

DEVRİMCİ ŞİDDET NEDİR?
Devrimci şiddet, her şey bir yana, “öncü”nün çalışma ve eylemiyle, hele şuraya-buraya bomba koyması ya da atmasıyla tanımlanabilir mi? Hayallerle uğraşılmıyor ve oyun oynanmıyorsa, devrimci şiddet, “öncü” ile, “öncünün kendisini aşması” vb. olarak tartışılan “öncü”nün kendisini düzenlemesiyle ilişkilendirilerek değil, hatta yalnız öncü sınıf ile de değil, ama ezilen sömürülen emekçi yığınlarla bağıntısı içinde ele alınmalı, tartışılmalı ve çözümlenmelidir. Lenin, bu nedenle, döne döne “Öncüyle hasmı yenmek mümkün değildir. Bütün sınıf, büyük yığınlar, öncüyü doğrudan doğruya destekleme durumuna gelmedikçe ya da öncüye karşı hayırhah bir tarafsızlık tutumunu benimseyerek karşı tarafı desteklemeleri olasılığı kesin olarak ortadan kalkmadıkça, öncüyü kesin savaşa sürmek sadece bir ahmaklık olmakla kalmaz, bir cinayet olur. Oysa bütün sınıfın, sermayenin ezdiği geniş emekçi yığınların, gerçekten böyle bir tutumu benimseyebilmeleri için sadece propaganda, sadece ajitasyon yetmez. Bunun için bu yığınların kendi öz siyasal deneyimleri gereklidir.” (“Sol” Komünizm, sf. 100) vurgusu yapar.
Denecektir ki, “biz, öncüyü ‘kesin savaş’a sürmüyoruz”, “öncünün kendisini aşması” için uğraşıyoruz. Peki, o zaman neden “öncünün eğitimi” için, başkalarını, çok sayıda parti ve çevrenin, sendikaların, kitle örgütlerinin oluşturduğu ve senin de içinde yer alarak ve aksi görüş ileri sürmeyerek kararlarına katıldığın platformları ve kitlesel eylemlerini istismar ediyorsun? Üstelik “bütün sınıf, büyük yığınlar öncüyü doğrudan destekleme durumuna gelmedikçe…” “öncüyü kesin savaşa sürme”nin “ahmaklık” ve “cinayet” olması; “öncü”nün “ön muharebelere”, sınıf ve emekçi yığınlardan tamamen kopuk ve kendi başına, “kendini aşmak” için sürülmesini ahmaklık olmaktan kurtarmaz. “Kesin savaş”a kadar, mücadele, kesin savaşın hazırlığıyla sürer. Bu, kendi deneyleriyle “pişen” yığınlar açısından böyle olduğu gibi, yığınların deneylerinden öğrenerek ilerlemelerine katkıda bulunan öncü sınıfa layık öncü bakımından da böyledir. Başka türlüsü ahmaklığın “öncülük” olarak yüceltilmesi olur. Bilimsel sosyalizmi kılavuz edinen işçi sınıfının öncü partisi, siyasete ve taktiğe yaklaşımıyla da devrimci duygusallığı değil ama bilimi esas alır. “Bilim, ikinci olarak, isteklere ve görüşlere uygun tarzda, tek bir grubun, ya da tek bir partinin mücadele hazırlıklarına ve bilinç derecesine göre siyaseti belirleme yerine, ülkedeki bütün güçlerin, grupların, partilerin, sınıfların ve yığınların hesaba katılmasını emreder.” der Lenin. (Age, sf. 84, abç)
Ve duygusallığı mahkum eder: “Rusya’da çetin ve kanlı deneyim, devrimci taktiğin, sadece devrimci duygu üzerine kurulamayacağı gerçeğini bize öğretmiştir. Taktik, sert bir nedensellikle, söz konusu devletteki bütün sınıf güçlerini hesaba katarak (ülkenin çevresindeki devletlerin ve dünya ölçüsündeki devletlerin içindeki sınıf güçlerini de hesaba katarak), ve devrimci hareketin deneyimini göz önünde bulundurarak soğukkanlılıkla saptanmalıdır.” (Age, sf. 62)
Mücadele, öncüler mücadelesi ya da “savaşı”, eskiden formülleştirildiği gibi “öncü savaşı” olarak sürmez. Mücadelenin ne tümü ne de bir bölümü öncülerin savaşı olarak gelişir. Sınıflı toplum ortaya çıktığından bu yana, toplumsal ilerleme ve dönüşümlerin “motoru” sınıfların mücadelesi olmuştur. O halde, ne mücadeleye ne de taktiğin kurulmasına; öncü ve eylemi, “patlattığı bombalar”, kurduğu ya da kurmadığı “barikatlar”, saldırısı ya da savunması, “kendini aşması” vb. üzerinden yaklaşılamaz. Öncünün durumu, olanak ve araçları, en başta ideolojik olarak kazanılmış olması kuşkusuz önemlidir. Ancak, bırakalım öncü partiyi, öncü sınıfla sınırlı değerlendirmeler bile, mücadelenin ve gereklerinin, taktiğin vb. kavranması ve doğru ele alınıp uygulanması bakımından yetersizdir.
Üstelik bu, Marksizm öncesi bir temel bilgidir. Buna uygun davranmak için Marksist olmak gerekmez. Marx ve Engels’in yaptıkları, tam da tartışma konumuz olan “devrimci şiddet”e bağlanan başka bilimsel buluşlardır. Artı-değerin bulunuşuyla bağlantılı olan bu buluşlara ilişkin olarak, Marx, 1852 tarihli Weydemeyer’e mektubunda şunları yazmıştır:
“Bana ilişkin olarak, ne modern toplumdaki sınıfların varlığını, ne de aralarındaki savaşımı bulmuş olma şerefi benimdir. Benden çok önce, burjuva tarihçiler bu sınıflar savaşımının tarihsel gelişimini betimlemiş ve burjuva iktisatçılar bunun ekonomik anatomisini dile getirmiş bulunuyorlardı. Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak oldu.” (Aktaran Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 41-42)
Marx, hem öncüyle hem de başlıca öncü sınıf proletarya ile ilgilenmiş, ömrünü onun yolunun aydınlatılması üzerine kurmuştur; ancak açıktır ki; sınıfların varlığı ve mücadelesini hareket noktalarından biri olarak almış ve yeni olarak yaptıklarını bu temel üzerinden gerçekleştirmiştir. Zaten başlıca “yaptığım” dediği şeylerden biri, başında öncüsü, sınıf bilinciyle donatılmış proletaryanın “egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olarak iktidarının sınıf mücadelesinin zorunlu sonucu olduğudur.
Burada, devlet ve devlet teorisi konu olmaktadır. Ve genel olarak şiddet ile devrimci şiddet sorunu tam da burada ortaya çıkar. Sınıflar, birbirleriyle belirli bir uyum içinde ya da önünde sonunda belirli bir asgari müşterekte uzlaşarak “mücadele” etmezler. Sömürü ilişkileriyle sınıflar, toplumsal artı-emeğin oluşmasına elverecek üretimin belirli bir aşamasında bir kez tarih sahnesine çıktıktan sonra, uzlaşmaz karşıtlar halinde çatışırlar. İster köleci, ister feodal, isterse modern kapitalist ilişkiler içinde olsunlar, sömüren ve sömürülen sınıflar birbirinden ayrılmış ve toplum, uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölünmüştür. Devlet de, işte bu bölünmenin ürünüdür, Engels’in deyişiyle, “…toplumun, önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır.” (Age, sf. 14) Lenin, yorumlar: “Marx’a göre, devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır..” Sömürücü sınıfların sömürülen sınıflar üzerindeki egemenliğinin organı ve baskı aracı olagelmiştir; modern kapitalist toplumun sosyalizm için olgunlaşmasıyla, ilk kez, sömürülen sınıf olarak proletaryanın burjuvazi üzerindeki egemenliğinin organı ve baskı aracı olacak ve burjuvazi ve tüm sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız topluma geçişten başka bir şey olmayacaktır.
Nasıl?
Her devlet bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı aracıdır, “bizzat silahlı güç olarak örgütlenmiş halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan” “özel silahlı adam müfrezeleri” ve “maddi eklentilerinden de”, “gentlice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da” bileşen şiddet aletidir. Sürekli ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca güç ve şiddet aygıtlarıdır. Bu, şu anlama gelir: “Devletin özü şiddettir.”
Lenin, özlü biçimde vurgulamıştır: “…Proletaryanın devrimci diktatörlüğü burjuvaziye karşı şiddettir. Böyle bir şiddetin gerekliliği, Marx ve Engelis’in tekrar tekrar ayrıntılarıyla açıkladığı gibi (özellikle Fransa’da İç Savaş adlı kitapta ve bunun önsözünde), militarizm ve bürokrasinin varoluşundan dolayı önemlidir.” (Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky, sf. 105)
Tüm bunlardan şu sonuç kaçınılmazlıkla çıkar: “Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer toplumun üzerinde ve ‘ona gitgide yabancılaşan’ bir iktidar ise, açıktır ki, yalnızca zora dayanan bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o ‘yabancı’ niteliğin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu olanaksızdır.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, sf. 16)
Ezilen sınıfın kurtuluşu, ancak kapitalizmle ve proletaryayla birlikte, kapitalizmin ezilen sınıfının toplumsal örgütlenmesi olarak sosyalizmin kuruluşunun olanaklı olduğu koşullarda, ama yalnızca, özü şiddet olan burjuva devlet aygıtının yerine, yine özü şiddet olan proletarya diktatörlüğü konmak üzere, şiddete dayanan devrim aracılığıyla kırılıp parçalanmasıyla düş olmaktan çıkmıştır. “Zora dayanan devrimin oynadığı tarihsel role verdiği değer, Engels’te zora dayanan devrimin gerçek bir övgüsü durumuna dönüşür” diyen Lenin, O’nun, Anti-Dühring’ten şu pasajını aktarır: “…Ama zor, tarihte, başka bir rol (kötülük kaynağı olmaktan başka bir rol), ‘devrimci bir rol’ de oynarmış; Marx’ın sözlerine göre, bağrında yeni bir toplum taşıyan her eski toplumun ebesiymiş; toplumsal hareketin, sayesinde donmuş ve ölmüş siyasal biçimleri altettiği ve parçaladığı aletmiş,– bunlardan Bay Dühring’te tek söz bile yok.” (Age, sf. 28) “Eski toplumun ebesi” olan, onun bağrında taşıdığı yeni toplumun, kısaca bu toplumun üretici güçlerinin, işçi ve sömürülen sınıflarının “zor” ya da “şiddet”i, yoksa “toplum bir yana” tutumuyla, “militanlık”ını, “öncülüğü”nü, bunların ve dolayısıyla kendisinin ihtiyaçlarını her şeyin, dünyanın merkezine koyan kişiler ve küçük grupların, partilerin zor ve şiddeti değil.
Konumuzla ilgili olan, zor ya da şiddetin, sınıf mücadelesi ve uzlaşmaz karşıtlıkların ürünü olan devletle dolaysız bağıdır. Marksist teoride şiddetin yeri ve rolü, olur olmaz şiddet eylemleriyle ilişkisiz olarak, doğrudan doğruya, nesnel koşulları oluştuğunda, kapitalist toplumun yerine sosyalist toplumunu geçirmeye yönelik mücadelesiyle, yeterli bilinç ve örgüt düzeyine ve bütün sömürülen yığınları kendi davasına kazanıp peşine takma uğraşının başarısına bağlı olarak, proletaryanın, burjuva devleti zora/şiddete dayanan devrimle yıkarak proletarya diktatörlüğünü kurmaya girişmesindedir. Bu, kuşkusuz, ezilen sömürülen yığınlar tamamen seyirciyken, 100-150 kişinin kuracağı ya da kurmayacağı “barikatlar”ın ancak kumda oynayan çocukların kurup bozduğu “şato”lar olabileceği anlamına gelir. Göreceğiz, barikatlar da olacaktır, gerilla savaşı da, suikastler, “kamulaştırma eylemleri” ve bombalar da. Ama “öncü”nün uydurması ya da zorlamasının ürünü ve “öncü”nün “eyleminin biçimi” olarak değil. Asıl olan, ezilen sömürülen yığınların, çok çeşitli biçimler alan mücadelesinin yeni biçimler alarak ilerlemesi ve sonunda kapitalizm ve burjuva devleti devirecek ayaklanmaya (yerel ve genel ayaklanmalar sorunu, bir başka tartışmanın konusudur) dönüşmesidir. Nesnel koşulları oluşacak ayaklanma ve devrime kadar, bütün mücadele, ayaklanma ve devrimin hazırlığı olarak anlaşılmalı ve her şey, “öncünün kendisini aşması” türünden çocukluklara değil, yığınların ayaklanmaya hazırlanmasının hizmetine koşulmalıdır. Hesap, öncü sınıf proletarya ve sömürülen yığınlar ve hazırlığı değil, yığınları dışlayan “öncü” ve kendisini düzenlemesi üzerinden kurulursa; “öncü”nün eğitimi ya da “kendini aşması”nın, ancak yığınlarının mücadele ve örgütlerini, kısaca hazırlığını dağıtması kaçınılmazdır.
Belirtilmelidir ki; Atılım’ın, bombalamalar ve “öncü eylemleri” ile bağlantısını kurarak, yazımızın konusu olmayan başkalarının yanı sıra, sınıfın devrimci partisine yönelttiği “devrimci şiddet” inkarcılığı yönlü suçlamalar, sınıf mücadelesi ve sömürülen yığınların ve mücadelelerinin gelişme ihtiyaçlarını, ancak buradan yolu açılabilecek şiddete dayanan devrimin hazırlanmasını dikkate ve göze almayan kara çalmadan ibarettir. Devrimci şiddet ve kabulü ya da reddinin, olur-olmaz bombalarla, Ankara’da 300 kişinin 5 binlik kitlenin eylemini provoke etmesi ya da yığınlar yerine geçirilen “öncü”nün “eldivenli”-“sapanlı” “barikat savaşları”nın benimsenip benimsenmemesiyle bir ilişkisi kurulamaz. Sorun, burjuva düzen ve yasallığının,  kapitalizm ve burjuva devletin uysal kölesi olmayı kabullenme ya da burjuva devletin parçalanması, proletarya diktatörlüğünün kurulması ve kapitalizmin tasfiyesini hedeflemekle ilgilidir. İkinci durumda, şiddete dayanan devrimin kabulü zorunlu ve kaçınılmazdır.
Problem buradadır. Atılımcılar proletarya diktatörlüğünü, lafta ne derlerse desinler, benimseyip hedeflememektedirler. Çünkü, öncünün eyleminin yüceltilmesiyle, sınıfı, sömürülen yığınları ve mücadelelerini, daha ileri mücadelelere çekilme ihtiyacını hesaba katmayan “öncücülük”le, proletarya diktatörlüğü, en ileri noktasında, laf düzeyinde öngörülebilir. Geriye silahla-bombayla, barikatlarla oyun oynamak kalır. Küçük burjuva maceracılığının “öncü savaş” teorisi kalır. Ama gerçekte, devrimci şiddet, bu yaklaşımlarla, yığınların mücadelesinin içinden fışkırıp kendine yol açabilmek için, uygun fırsat ve koşulları bulamaz ya da bu, engellenip geciktirilir.
Anlaşılmış olmalıdır ki, devrimci şiddet, tarihin ileri sınıfı proletarya ve sömürülen yığınlarının şiddetidir. Ve Marx, Engels ve Lenin’in üzerinde durdukları devrimci şiddet ve şiddete dayanan devrim öğretisi, burjuva devlet aygıtını devirmeye güç yetirebilecek ve proletarya diktatörlüğünü kurabilecek işçi ve sömürülen yığınların şiddetiyle ilgilidir. Ama katiyen, işçi sınıfı ve sömürülen yığınlardan tecrit edilmiş, ya da kendilerini gönüllü olarak tecrit etmiş, sınıfa ve mücadelesine uzaktan bakan bombacı ve “öncü eylemciler”in bireysel ve küçük grup terörizmiyle değil.
Bu yaklaşımın, çocukça, “oportünizm” ya da “oportünizmin üstünü örtmenin kılıfı” olarak nitelendirileceğini tahmin edebiliriz. Bu, şimdiye kadar sık sık ileri sürülmüştür. Sayfalarında “oportünizm” ve “reformizm” nitelemelerini olur-olmaz durumlarda bol bol kullanan Atılımcılar, bunu yapacaklardır; çünkü bombayı; her şeyden, en başta sınıf mücadelesi, koşulları ve akışından koparılmış, kendi başına bomba olarak, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, sınıf mücadelesi ve hareketin iniş-çıkışlarıyla sınıfların pozisyonlarına ve sınıf güç ilişkilerine göre farklılaşan patlama/patlatılma koşullarından soyutlanmış “devrimci şiddet” belirtisi olarak anlamaktadırlar. Bu yaklaşımlarıyla, örneğin, günümüzde –“feda eylemleri” olarak nitelenen ve genellikle El-Kaide bağlantılı provokasyon örgütleriyle Hamas tarafından okul, kilise, cami gözetmeden ya da özellikle gözeterek patlatılanları dışta tutularak– Irak’ta ve Filistin’de patlatılan bombalarla Türkiye’de patlayanları birbirinden ayırt etme yeteneği bile gösteremiyorlar: Diyorlar ki, “Tutarlı da değiller. Onlara göre Irak’ta, Filistin’de ezilenler şiddet kullandıklarında ‘direniş’, İstanbul’da kullandıklarında ‘terör’ oluyor.” (Atılım, 3 Temmuz) Üzerinde durmaya değer mi? Bir sonraki alt başlıkta mücadele biçimleri sorununu incelerken konuya değineceğiz. Burada, bombayı nerede ve sınıfların ve mücadelelerinin hangi nesnel ve öznel koşullarında patlarsa patlasın eş-değerde ve soyut olarak bomba ve devrimci şiddetin belirtisi saymalarına, bomba patlatmayla –tıpkı barikatlarla oynama gibi– bombayla oynama arasındaki farkı ayırt edememelerine değinmek yetiyor. Onlara göre, ilke olarak kabul etmek, ama koşullarını gözetmek, şu koşulda doğru ama bu koşulda yanlış bulmak yetmez; koşullarından bağımsız olarak, bombayı bomba olarak benimseyip sevmiyorsan, “devrimci şiddeti” reddediyorsun demektir. Bu nedenle, devrimci şiddete dair söylenenleri “yasak savma” ve “oportünizm belirtisi” sayacak, sorun “bilinmez” ve “uzak bir geleceğe ertelenerek” işin içinden sıyrılmaya çalışıldığını düşüneceklerdir. Bu suçlama, bireysel terörizmi esas alan Narodniklerin izini süren Sosyalist-Devrimciler tarafından Lenin’e de yöneltilmiş ve yanıtı şu olmuştur:
“…‘uzak ve bulanık bir geleceğin sorunu olarak’ silahlı gösterilerden ‘söz etmek ve yazmak kolaydır’, ‘fakat bugüne kadar bütün bu sözler teorik nitelikte kalmıştır’ deniliyor! Sağlam sosyalist inançların zorunlu olarak kabul ettirdiklerinden ve halk hareketinin her biri ve her türünün zorlu deneyinden uzak olan bu tip kişilerin kullandıkları dili biz çok iyi biliriz! Onlar kısa vadede elle tutulur ve gürültü koparacak sonuçlarla pratik olmayı birbirine karıştırıyorlar. Onlara göre, sınıf bakış açısına şaşmaz bir şekilde bağlı kalmak gereği ve hareketin kitlesel niteliğini sağlamak ‘bulanık’ ‘teoricilik’ yapmaktır.” (Devrimci Maceracılık, sf. 65)
Ya da çok bilinen bir başka örnek üzerinde duralım. Paris Komünü ve Marx’ın Komün karşısındaki tutumu örneği.
“1870 Eylülünde Komünden altı ay önce Marx, Fransız işçilerine doğrudan bir uyarma yaptı: Ayaklanma umutsuz bir budalalık eylemi olacaktır, diyordu ünlü Enternasyonal Çağrısında… Olaydan sonra değil, ama olaydan birkaç ay önce, ‘silaha sarılmayınız’ diyebilmişti.” (Lenin, Marx Engels Marksizm, sf. 202)
Dikkat edilsin, birkaç amaçsız ya da gösteriş amaçlı, “örgüt tabanına seslenen”, “öncünün kendini aşması”nın dayanağı bomba ya da devrimci militanların molotoflu-sapanlı gösteri yürüyüşü değil, konu, koca bir ayaklanmadır, Komün’dür. Ve Marx, daha altı ay öncesinden ayaklanmaya karşı çıkar ve onu “umutsuz bir budalalık eylemi” olarak niteler. “Silaha sarılmayınız” der. Şimdi Atılımcıların yolundan yürümeyi denedikleri, ama “tırnağı bile” olamadıkları Blanqui ve Blankistler de Marx’ı suçlarlar. Atılımcılar, şimdi, Marx’a karşı söz söylemeyecek, ama onun Komün’e yaklaşım ve tutumunun da kendi bireysel terörizm özentisi yaklaşım ve tutumlarını “sıfır”a indirgemesinden de kaçınamayacaklardır. Bırakın birkaç bomba patlatılmasını, Marx, proletaryanın geçici süre de olsa başarı kazanacak olan ilk ayaklanmasına, silaha sarılmaya karşı çıkmıştı. “Oportünist” miydi? “Oportünist” bir tutum mu almıştı? Yoksa şiddete dayanan devrim öğretisini bizzat formüle eden Marx, öğretilerini izleyen Türkiye’nin devrimci sınıf partisine de yol göstererek, ayaklanmaya, zamansız, çünkü koşullarının olgunlaşması yetersiz olduğu için mi, karşı çıkmıştı? Lenin’in, konuya ilişkin olarak Marksizmle Blankizmi karşılaştırması öğreticidir:
“Başarılı olabilmek için, ayaklanma, gizli tertiplere ve bir partiye değil, ileri bir sınıfa dayanmalıdır. Birinci nokta bu. Ayaklanma halkın devrimci kabarışına dayanmalıdır. Bu da ikinci nokta. Ayaklanma yükselen devrimin, halkın ileri saflarının eylemlerinin en yüksek noktasına ulaştığı, ve düşman saflarında ve devrimin zayıf, yarı-gönüllü ve kararsız dostları saflarındaki yalpalamaların en güçlü olduğu dönüm noktasına dayanmalıdır. Bu da üçüncü nokta. Ve ayaklanma sorununun ortaya konmasındaki bu üç koşul, Marksizmi Blankicilikten ayırdeder.
“Ama bu üç koşul ortaya çıkınca ayaklanmayı bir sanat olarak ele almayı reddetmek, Marksizme ve devrime ihanettir.” (Age, Marksizm ve Ayaklanma, sf. 399)
Blankistler, halkın devrimci kabarışını ve özellikle Paris-dışı taşranın, köylülüğün duyguları ve tutumuyla durumunu, düşman safları ve kararsızlar arasındaki yalpalamaları hesaba katmayan, işçi sınıfına değil ama “gizli tertiplere” ve “bir partiye” dayanan bir ayaklanma hazırlamaktaydılar. Marx’ın uyarısı, devrimci duruma ilişkin nesnel koşulların ötesinde, bu noktalardan oldu.
Ayaklanmanın patlamasıyla birlikte, Marx’ın tutum değişikliğini Lenin’den izleyelim:
“Eylül 1870’de, Marx, ayaklanmayı umutsuz bir budalalık eylemi olarak adlandırıyordu; ama Nisan 1871’de, halkın kitle hareketini gördüğü zaman, tarihsel devrimci harekete ileri bir adım olarak damgasını vuran büyük olayların içinde yeralan bir kimsenin keskin dikkatiyle onu gözlemiştir.
“Bu, diyor, bürokratik askeri mekanizmayı yerle bir etme girişimidir, ve başka ellere aktarma girişimi değil. Ve prudoncu ve blankicilerin önderlik ettiği ‘kahraman’ Parisli işçiler için en yüce övgüler söylemiştir. ‘Bu Parislilerdeki diye yazıyor, ‘ne esneklik, ne tarihsel inisiyatif, ne fedakarlık yeteneği! … Tarih bu büyüklükte benzer bir örneğe sahip değildir.’
“Marx’ın her şeyin üzerinde değer verdiği şey, yığınların tarihsel inisiyatifi idi….
“…
“Marx, önderlerin olgunlaşmamış kalkışıma karşı nasıl uyarılacağını biliyordu. Ama göğü titreten proletaryaya karşı tutumu, Blanqui ve Proudhon’un yanlış teorileri ve yanılgılarına karşın tüm hareketi daha yüksek bir düzeye çıkaran yığınların savaşımı içine katılan bir kimsenin, pratik bir öğütleyicinin tutumuydu.
“..
“Onun her şeyin üstünde değer verdiği şey, işçi sınıfının kahramanca ve fedakarca dünya tarihini yapmada inisiyatifi ele alması idi.” (Age, sf. 202-205)
Atılımcılar ve benzerleri, Marx’ın “her şeyin üstünde değer verdiği” “yığınların tarihsel inisiyatifi”ni, “işçi sınıfının dünya tarihini yapmada inisiyatifi ele alması”nı, yığınların ve işçi sınıfının kendisi ve çok çeşitli biçimler içinde gelişen mücadelesiyle birlikte, hiç değerli görmezler. Varsa yoksa, sınıfın dışında, ondan ve mücadelesinden tamamen kopuk bir parti olarak örgütlenmiş “öncü” ve onun bomba patlatarak ve “kendi” barikatlarını kurarak vb. “kendini aşması”! Atılımcıların “devrimci şiddeti”, işçi ve emek yığınlarının mücadelesine ilişkin olarak ve bu mücadelenin üst biçiminin özünü oluşturmak üzere ortaya çıkmıyor ve öyle kavranmıyor; Blankizm özentisiyle, kendi “şiddetleri”, istedikleri zaman, birkaç kişinin bomba atması ya da 50-100 kişinin yolları molotofla kapatması ve barikat kurması olarak ortaya çıkıyor. Şiddete dayanan devrim mi? O bir hayaldir, işçi ve sömürülen yığınların, propaganda ve ajitasyon, ama en çok da kendi mücadele deneylerinden öğrenerek devrime hazırlanması gerekmemektedir, ya da hayal değildir, onu da birkaç militan ve “kendini aşacak” bir “öncü” parti –en çok benzerleriyle eylem birliği halinde– “yapacaktır”! Proletarya diktatörlüğü mü? Yalnızca hüsnü kabul gösterir, zaman zaman adını anmakla yetinirler. İşçi sınıfı içinde çalışma, onun mücadelesinin birleştirilerek gelişmesi için çaba, tüm sömürülen yığınların eylemli işçi sınıfı etrafında toplanması ve emek mücadelesinin birleştirilmesi, her şeyin sınıfın ve emek yığınlarının bu birleşik mücadelesinin ilerlemesinin ihtiyaçlarına göre kararlaştırılması yerine geçirilmiş “öncülerin” mücadelesi ve “öncü”nün ihtiyaçlarının belirlediği yaklaşımlar, taktikler ve çalışma ile proletarya diktatörlüğünün gerçekleşmek bir yana savunulması mümkün değildir. Ama bıçaktan keskin görünmeye çalışır, bununla örgüt tabanlarına mesajlar vermeye yönelirler. Yığınların mücadelesinin gelişmesiyle bağlı olmayan olur-olmaz bombalamalarla bu mücadelenin gelişmesinin ve işçi ve yığın örgütlerinin darbelenmesine karşı durarak, sınıf bakış açısına şaşmaz bir şekilde bağlı kaldıkları ve hareketin kitlesel niteliğini sağlamayı gözettiklerinde, Marksistleri ve sınıfın devrimci partisini, “devrimci şiddeti reddetmek” ve “oportünizm” ve “reformculuk”la suçlamaktadırlar. Bilmemektedirler ya da belki duymuşlardır ama işlerine gelmemektedir ki, “… emekçi halk olmadan bütün bombalar güçsüz ve gerçekten güçsüz kalacaktır.” (Devrimci Maceracılık, sf. 61)

MÜCADELE BİÇİMLERİ SORUNU
Öncü sınıfı ve tüm sömürülen yığınları hesaba katmayan, toplumların ilerletici ve dönüştürücü dinamiğinin “öncüler mücadelesi” değil ama uzlaşmaz karşıtlık halindeki sınıfların çatışması ve mücadelesi olarak kavramayan, devrimci şiddeti de bu çerçevede, burjuva devletin, yerine proletarya diktatörlüğü konmak üzere kırılıp parçalanmasına bağlanmış içeriğiyle ele almayan yaklaşımın, mücadele biçimleri sorununa ilişkin tutumunun “seçmecilik”, “masa başı uydurmacılık”, mücadele biçimlerinin, “öncü”nün ihtiyaçları ve durumuna göre, yığınlar ve mücadeleleriyle ilişkisiz kararlaştırılması olarak belirmesi kaçınılmazdır. Mücadele biçimleri karşısındaki tutum, sınıf mücadelesine yaklaşımın doğrudan ürünü ve devamıdır.
Mücadele biçimlerine ilişkin temel sorun, hangi tür mücadelenin biçimlerinden söz edildiğiyle başlar. “Öncü”nün mücadelesi, “öncü savaşı” vb. mi, yığın mücadelesi mi? Sınıf mücadelesi, genel olarak ya da herhangi bir dönemde (koşulda) yığınsallığı ve yığınsal ihtiyaçlarından koparılıp “öncü mücadele”ye indirgendiğinde, mücadele biçimleri sorununun doğru ele alınması ve çözümlenmesi olanaksızlaşır. Ele alış, tamamen iradeci zorlama ve seçmecilikle sakatlanır, idealist bir zemine oturur. “Biçimler” sorununa doğru yaklaşım, mücadelenin sınıf mücadelesi, öyleyse yığınsal içerikli bir mücadele, işçi ve sömürülen yığınların mücadelesi olarak anlaşılıp kabul edilmesine dayanır.
Sınıf mücadelesinin, kimi zaman durgun kimi zaman yükselerek, kimi zamansa patlamalarla gelişen, işçi ve sömürülen sınıfların, birleşme ihtiyacıyla, şurada burada, bazen ücret, sosyal hak, bazen daha ileri, bazen da politik taleplerle süren mücadelesinin uzun, sabır isteyen, hele ülke çapında (hatta yerel ölçülerde bile) birleştirilmesi, işçi ve diğer emekçi sınıflar içinde sabırlı olduğu kadar sürekli ve sistemli aydınlatma ve örgütlenme çalışması yürütülmesini şart koşan akışını, genellikle en basit bir talep için bile uzun soluk, direngen çaba ve kuşkusuz tüm çalışma ve yaşam koşullarını emekçilerle paylaşmayı, onlar içinde “erime”yi gerektiren işçi ve emek yığınları içindeki çalışmayı bıktırıcı ve katlanılmaz bulan, sınıftan kopuk ve bu kopukluğu gidermek için çaba harcama yerine sınıf-dışılığı ve ara sınıfların kolay ve çabuk kurtuluş hayallerini meslek edinen aydın, küçük burjuva unsurlar, bu tutumlarını, umutsuzlukla sistemleştirmişlerdir. Buradan sistemleştirilen bir yaklaşım ve tutum, bireysel terörizm olmuştur. Dünya ve Türkiye tarihinde pek çok örneği görülen bu tutum, günümüzde yine zorlanarak dayatılma eğilimi göstermektedir. Tek farkla ki, günümüzdeki biçimiyle, bu yönlü yaklaşım ve uygulamaları ciddiyetinden büyük ölçüde kaybetmiş, karikatürleşerek, iş, “bankalara zarar verme” adına bankamatik aygıtlarının molotoflanmasına ve bu işi yapanların, “gerillalarımız başarıyla üslerine dönmüşlerdir” biçiminde çocukça yüceltilerek haberleştirilmesine varmıştır.
Türkiye, bireysel terörizmin etkinliği döneminden geçmiştir. Bu yönlü görüşler ’60’ların sonlarıyla ’70’lerin hemen başında formüle edilmiş ve uygulamaya aktarılmıştır. Emekçi halk olmadan, halktan, işçi ve emekçilerin mücadelesinden kopuk, onun bir biçimi olmayan “silahlı mücadele” ya da “silahlı propaganda”nın “evrim ve devrim dönemlerinin iç içe geçtiği III. Bunalım Dönemi koşullarında” kural olarak temel mücadele biçimi olduğu ileri sürülmüş, bu, “politikleştirilmiş askeri savaş” ve halk savaşının “ön aşaması” tanımlamasıyla “öncü savaş” olarak nitelendirilmiş; “öncü savaşçılarla” baş edemeyecek “devletin kofluğu”nu göstererek, bir “propaganda yöntemi” olarak halkı aydınlatacağı ve halkla devlet arasında oluştuğu ileri sürülen “suni denge”yi kıracağı, halkın örgütlenmesi ve mücadelesinin önünü açacağı ileri sürülmüştür. Bu yöndeki görüşler ve benzerleri, ’70’lerin başında ve ’75-80 arasında pratiğe oldukça yaygın olarak uygulanmış, “kendinden menkullüğü”, sınıf mücadelesi pratiğinden kopuk formülcülüğü, belirli biçimlerin her koşulda sürekli olarak “temel” olduğuna dair iradeci inanışının mücadelenin koşullarındaki değişime bağlı olarak biçimlerindeki değişimin kaçınılmazlığını dikkate almayan metafizik içeriği Marksistler tarafından kuşkusuz eleştirilmiştir.
Benzer teoriler ve uygulamaları, özellikle Avrupa ve Amerika’nın latin ülkeleriyle Rusya’da da görülmüştür. Kökleri Blanqui, Bakunin ve Narodnikler’e dayanır. Lenin Narodnizmin izini süren S-R’lerin pozisyonunu kısaca şöyle tanımlamıştır: “İlkin bu parti, Marksizmi yadsıyarak herhangi bir siyasal eyleme girişmeden önce, sınıf güçlerini ve bu güçler arasındaki ilişkiyi hesaba katmanın gereğini anlamamakta direniyordu (belki de daha doğrusu anlayamıyordu). İkincisi, bu parti, bireysel terörizmi, suikastleri doğru bir eylem olarak tanımayı, kendi ‘devrimci’ ruhunun, ya da ‘solculuğunun’ özel bir belirtisi sayıyordu; ki bunu, biz Marksistler, kesin olarak reddederiz. Elbette ki biz bireysel terörü, yerinde bir davranış saymadığımız için reddederiz. Oysa büyük Fransız Devriminin terörünü ‘ilke olarak’ mahkum edebilen, ya da bütün dünyanın burjuvazisi tarafından kuşatılmış muzaffer devrimci bir parti tarafından genel olarak uygulanan terörü mahkum edebilen kimselerle, Plehanov, daha 1900-1903 yıllarında, henüz Marksist ve devrimci iken, alay etmiş, onları gülünç duruma düşürmüştür…” (“Sol” Komünizm, sf. 24)
Narodnikler düpedüz suikastlerle sonuç alacaklarını öngörüyorlardı ve tamamen bir gizli örgüt olarak Çarlığa karşı savaş açmışlardı. Yaşam ve Marksist eleştiri görüşlerini etkisizleştirdi. Ancak az-çok hareketli yükseliş dönemlerinde, iz sürücüleri S-R (Sosyalist-Devrimciler) Partisi tarafından görüşleri kabul edilebilir hale getirilmeye çalışılarak, aynı öze sahip görüşler ve pratik yeniden ve yeniden gündeme getirildi.
S-R’ler, suikast vb. türü halktan ve mücadelesinden kopuk bireysel terör eylemlerinin “zihinleri aydınlatacağını”, işçi ve halk hareketini “kızıştıracağını/heyecanlandıracağını”, her terörist eylemin “otokrasiden bir parça koparıp özgürlük savaşçılarına güç aktaracağını” ileri sürüyorlar, “her defasında bir kahraman, tek başına bir savaşa  katılıyor ve bu da bizim içimizdeki mücadele ve cesaret ruhunu kabartıyor” görüşünü savunuyor ve savunulamaz hale gelen görüşlerini “yumuşatarak”, “biz terörizmi yığınlar içindeki çalışmanın yerine değil, fakat esas olarak yığınlar içindeki çalışma için ve onunla birlikte savunuyoruz” diyorlardı. (Bkz. Devrimci Maceracılık ve Ne Yapmalı)
“Öncünün kendini aşması” teorisiyle eski “öncü savaş” teorisini geri bir düzeyde yenilemeye yönelen Atılımcılar ne diyor?
“Devrimcilerin, komünistlerin silahlı eylemleri, ezilen emekçi halkların devrimci iradesini örgütlüyor” diyor, “…tüm mücadele araçlarını cüretle kullananların ezilenlerin iradesini açığa çıkarmada, egemenleri zorlamada kazandıkları başarılar…” ve “Girilmez denilen yerlere girenlerin, yapılamaz denilenleri yapanların ezilenlerin bilincinde örgütledikleri değişim..”den söz açıyorlar. Bu görüşler, kuşkusuz, “silahlı propaganda” ile “devletin kofluğunu” gösterme eski iddiasıyla bağlantılı olduğu gibi, Lenin’in eleştirdiği “aydınlatmacılık”, “cesaretlendiricilik” ve “güç aktarımı” yoluyla “örgütleyicilik” saçmalamasıyla da bağlantılıdır. Üstelik kuşkusuz Atılımcılar da, bireysel terörizmi, “komünistlerin silahlı eylemleri”ni, yığınlar içindeki çalışmanın yerine koymadıklarına, ama ikisini birlikte savunduklarına yemin edeceklerdir. İşte, “öncünün kendisini aşma” vurgusunu biraz abarttıklarını sezerek, ilk elde söylediklerinden biri: “Öncünün kendi hazır kuvvetlerinin seferberliği ve savaştırması yolundan kazandığı gerçekten değerli başarılar, önderleşme yürüyüşünde iddia kaybı da olan kendi güçleri ile savaşmayı kitleleri seferber etme, kitlelerin önderliğini üslenmenin yerine ikame etme kolaycılığına, ‘kitlelere hücum’ çizgisinden sapmaya neden olmamalıdır.” (3 Temmuz)
“Kitlelere hücum” ettiklerinden kuşku duyulamaz! Kitlelerin az-çok birleşme eğilimi gösteren mücadelelerinin bile önünü kesmeye giriştikleri ortadadır.
Bombaların, “Bariz bir burjuva demokrasisi perspektifiyle, patlayan her bombada ‘demokratikleşme sürecinin’ selameti için kaygılananlar”ın, “Barışçıl parlamenter yöntemlerle ulaşmaya çalıştıkları burjuva demokrasisi programı” (Atılım, 3 Temmuz) savunucularının suçlanmasına dayandırmaya uğraştıkları teorik temellendirilmesi, baştan ayağa saçmadır. Evet Türkiye’de “demokratikleşme sürecinin selameti için kaygılananlar”, “barışçıl, parlamenter yöntemlerle ulaşmaya çalıştıkları burjuva demokrasisi programı” savunucuları vardır. Ama bu tür yaklaşımların varlığı bombaları gerekli kılar ya da haklı çıkarır mı? Mücadele biçimlerine yaklaşım, “şiddete dayalı” ya da “şiddet içeren biçimleri” benimseyenler ve “barışçıl, parlamenter biçimleri” benimseyenler ayrımını dayatan yaklaşım olabilir mi? Bilinmez mi ki, Türkiye’de “öncü savaş”ı savunmuş olanlar bir yana, Narodniklerle S-R’ler, hem şiddete dayanan mücadele biçimlerini yüceltmişlerdir, hem de programları, burjuva demokrasisi programıyla sınırlıdır. Ve yine bilinmez mi ki, barışçıl ve parlamenter biçimleri en çok savunan ve bu yönden “sol” komünistleri uyaran Lenin olmuştur.
Anlaşılmalıdır ki, sorun reçetecilikle ve soyut “devrimci şiddet” övgüsüyle ele alınamaz ve çözülemez. Konuya ilişkin Lenin’e başvurmak öğretici olacaktır:
“Savaşım biçimleri sorununun incelenmesinde her Marksistin temel istemleri nelerdir? İlkin, Marksizm, öteki tüm ilkel sosyalizm biçimlerinden tek bir özel savaşım biçimine bağlı kalmamakla ayrılır. En değişik savaşım biçimlerini kabul eder, ve onları ‘uydurmaz’, ama devrimci sınıfların, hareketin gelişimi içinde kendisini gösteren savaşım biçimlerini yalnızca genelleştirir, örgütler ve bunlara bilinçli bir ifade verir. Bütün soyut formüllere ve bütün doktrinci reçetelere kesenkes düşman olan Marksizm, hareket geliştikçe, yığınların sınıf bilinci arttıkça, iktisadi ve siyasal bunalımlar keskinleştikçe, savunma ve saldırının yeni ve değişik yöntemlerinin sürekli bir biçimde doğmasını sağlayan ilerleme içindeki kitle savaşımına karşı dikkatli bir tutum takınılmasını gerektirir. Bu nedenle, Marksizm, kesin olarak herhangi bir savaşım biçimini reddetmez. Marksizm, mevcut toplumsal durum değiştikçe, kaçınılmaz olarak, bu döneme katılanlarca bilinmeyen yeni savaşım biçimlerinin doğacağını kabul ederek, yalnızca o anda olanaklı ve varolan savaşım biçimleriyle kendini hiçbir koşul altında sınırlamaz. Bu yönden Marksizm, kitle pratiğinden, eğer öyle ifade edebilirsek, öğrenir, ve ‘sistem yapanların’ tek başına çalışmalarıyla keşfedilen savaşım biçimlerini yığınlara öğretmek yolunda hiçbir iddiada bulunmaz. Biz biliyoruz ki –toplumsal devrim biçimlerini incelerken örneğin Kautsky böyle demiştir– yaklaşan bunalım, bizim şimdiden görmek yeteneğinde olmadığımız yeni savaşım biçimleri getirecektir.
“İkinci olarak, Marksizm, savaşım biçimleri sorununun kesenkes tarihsel bir incelenmesini ister. Bu sorunla, somut tarihsel durumdan uzak olarak uğraşmak, diyalektik materyalizmin esas ilkelerinin anlaşılmadığını gösterir. İktisadi evrimin farklı aşamalarında, siyasal, ulusal-kültürel yaşam ve öteki koşullardaki farklılığa bağlı olarak, farklı savaşım biçimleri öne geçer ve savaşımın başlıca biçimleri halini alır; ve bununla bağlantılı olarak, ikincil, yedek savaşım biçimleri de değişikliğe uğrar. Belirli bir hareketin, belirli bir aşamasındaki somut durumun ayrıntılı bir incelenmesini yapmaksızın, herhangi bir özel savaşım aracının kullanılıp kullanılmayacağı sorusuna evet ya da hayır biçiminde verilecek bir yanıt, Marksist tutumu tümden bırakmak anlamına gelir.
“Bunlar bize önderlik etmeleri zorunlu olan iki temel teorik önermedir.” (Marx Engels Marksizm; Gerilla Savaşı, sf. 185-6)
Kendi başına, Marksizmle Atılımcılar arasındaki uçurumu ve Atılımcıların sınıfın devrimci partisi ve sözcülerine yönelttiği suçlamaların karaçalıcı içeriğini ortaya koyan Lenin’in aktardığımız pasajından öğrenilecek temel öneme sahip vurguları sıralarsak:
1.    Yığınların esas alınması vurgusu.
2.    Soruna, yığınların mücadelesinin biçimleri sorunu olarak yaklaşım.
3.    Marksizm, tek bir özel mücadele biçimine bağlı kalmaz, bu noktada ilkel sosyalizm biçimlerinden ayrılır.
4.    Marksizm, kesin olarak hiçbir mücadele biçimini reddetmez, yalnızca, yaşanılan koşullarda varolan, o an için olanaklı mücadele biçimleri ve onların kabulüyle kendisini sınırlamaz; en değişik mücadele biçimlerini ilke olarak kabul eder. (İlke olarak terörü ve teröre dayalı mücadele biçimlerini de kabul eder.)
5.    Yeni ve değişik mücadele biçimlerinin sürekli bir biçimde doğmasını sağlayan, ilerleme içindeki kitle mücadelesidir.
6.    Yeni ve değişik mücadele biçimlerinin ortaya çıkışı, hareketin gelişimine, yığınların sınıf bilincinin artışına, iktisadi ve siyasal bunalımlara ve derinliğine bağlıdır. Bu gelişme ve değişmeler –kuşkusuz nesnel olanlar belirleyiciliğinde– bir arada, sömürülen yığınların toplumsal pozisyonlarını, diğer sınıflarla ilişkilerini ve ruh hallerindeki değişmeleri, tarihsel inisiyatifler alma eğilimlerini koşullar. Mevcut toplumsal durum değiştikçe, kaçınılmaz olarak, bu döneme katılanlarca bilinmeyen yeni mücadele biçimleri doğar; farklı somut durumlarıyla yığınlar giderek farklılaşan mücadele biçimlerine eğilim gösterirler.
7.    Marksistlere düşen, “öncü”nün ihtiyaçlarına göre, kendi kafalarından biçimler uydurmak ya da keşfetmek değildir. Marksisti küçük burjuva maceracısından, bireysel teröristten ayırt eden, devrimci sınıfların, hareketin gelişimi içinde kendisini gösteren mücadele biçimlerini yalnızca genelleştirmeyle, örgütleme ve bunlara bilinçli bir ifade vermeyle yetinmeleri, ama kendiliklerinden biçimler “yaratma”ya girişmemeleridir. Marksizm, “keşfedilen savaşım biçimlerini yığınlara öğretmek yolunda hiçbir iddiada bulunmaz”, tersine, “kitle pratiğinden, eğer öyle ifade edebilirsek, öğrenir”.
8.    Mücadele biçimleri sorunu, ne kitlelere dışarıdan biçimler dayatmaya yönelmiş devrimci irade zorlamalarıyla ne de –şu biçim “temeldir” biçiminde– değişmez, donmuş kalıpları içinde metafizik yöntemle ele alınabilir. Mücadele biçimlerinin ayırt edici özelliği, tarihsel oluşlarıdır. Kitlelerin mücadelesinin nesnel ve öznel toplumsal koşullarının farklılaşmasına bağlı olarak farklı savaşım biçimleri öne geçer ve savaşımın başlıca biçimleri halini alır; ve bununla bağlantılı olarak, ikincil, yedek savaşım biçimleri de değişikliğe uğrar. Belirli biçimler yetersiz hale gelir, eskir ve gündemden düşerken, belirli yeni biçimler doğar, öne geçer ve mücadelenin esas biçimlerini oluştururlar. Burada, iradeye ve öncüye düşen rol, kendi istemlerini dayatmak değil, yeni biçimleri sistemleştirmeye ve örgütleyerek, mücadelenin bilinçli biçimleri haline gelmelerine çalışmak, kitle mücadelesinin gelişmesine uygun davranmaktır. Belirli bir hareketin belirli bir aşamasındaki somut durum ayrıntılarıyla incelenmeden, herhangi bir özel mücadele biçim ve aracının kabulü ya da reddine karar verilemez.
Anlaşılmış olmalıdır ki, ne bombanın genel bir savunması yapılabilir ne de ilke olarak inkarı mümkündür. Ya da ne barikatlar genel olarak doğrudur ne de genel olarak yanlış. Doğru ile yanlışı ayırt edecek olan, kitle hareketinin gelişimi kadar, kitlelerin mücadele eğilimleri ve inisiyatif almaya yatkınlıklarını, sezgileri ve ruh hallerini de etkileyen somut maddi toplumsal koşulların, iktisadi ve siyasal bunalımlar da içinde olmak üzere, toplumsal iktisadi ve siyasal koşullardaki değişme ve dalgalanmalar, ulusal-kültürel, etnik, çalışma ve yaşam koşullarının o somut durumdaki şekillenişi temel olmak üzere, bu şekillenişi de olumlu ya da olumsuz etkileyecek olan kitlelerin bilinç ve örgütlenme düzeyine (en son, devrimci sınıf partisinin bu düzeyi ilerletme yeteneğine) ilişkin öznel koşulların o anki somutudur. Dolayısıyla NATO toplantısı “hayati dönemeç noktasıdır” (Atılım, 3 Temmuz) tespitiyle, “öncü” için “hayati” ve gerekli olanın nesnel ve öznel yönleriyle yığınlar bakımından da “hayati” ve gerekli hale gelip gelmediğine bakılmaksızın, “ezilen kitlelerin iradesini örgütleme” ya da “açığa çıkarma” adına bombalarla barikatların gündeme getirilmesi, sadece çocukçadır ve Marksizme çıkarılmış reddiyedir. “Öncü”nün doğrularının yığınların doğrusu haline gelmesi, tersine, kitle mücadelesinin birçok biçimini eskitip yeni biçimleri gündeme sokacak gelişmesinin ürünü olabilir. Bu, kuşkusuz, hareketin gelişmesi ve onun nesnel (ve öznel) koşullarının onu mümkün kılan uygunluğu ve uygunlaşmasının ilerleyişiyle olanaklıdır. Binlerce fabrikada, yanı sıra diğer emekçi sınıflar içinde, yerel ve ülke çapında, ekonomik ve siyasal talepler üzerinden yürütülecek propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışmasının, iktisadi ve siyasal eylemlerin, grevler, direnişler, gösteriler vb. sürecinde sağlanabilecek “öncünün doğrularının kitlelerin doğrusu haline gelmesi” olmadan, sabır isteyen “bıktırıcı” her gün her saat sürekli ve kararlı çaba ve sınıf bakış açısı ve tutumuna şaşmaz bir bağlılık isteyen sınıf ve emekçi yığınlarla yaşamı paylaşma ve mücadelelerini birleştirmeyi amaçlayan kuşkusuz zor çalışmadan sıkılarak ya da zaten böyle bir zorluğa soyunmadan, sınıftan kopukluğu örgütleyen bir küçük burjuva partinin, “öncü”yü kitlelerin, “öncü”nün çalışmasını kitlelerin mücadelesi yerine koyarak attığı bombaların, kurduğu barikatların sınıftan kopukluğun yüceltilmesi ve teorileştirilmesi çabasından başka bir şey olmadığı kesindir. Ve hayalciliğin dikalası: Gecekondularını savunan Pendik-Ertuğrulgazi mahallesi sakinleri barikat kurup direnmeyi beylerimizden, “Okmeydanı direnişine” bakarak öğrenmiş! Evet, Paris Komünarları da onlardan öğrenmişti, 1905 barikatçıları da!
“Gerilla Savaşı” adlı makalesinde Lenin, mücadele biçimlerinin tarihsel gelişimine ilişkin bir tablo da çıkarır. Her ülkede ve her koşulda aynı sıralama izlenecek diye bir tez kuşkusuz ileri sürülemez; ancak Lenin’in “biçimler”in gelişimine dair söyledikleri öğreticidir. Örneğin ekonomik grevlerden başlar, ele almaya, “öncü”nün kurduğu barikat ya da attığı bombadan değil; ve kitle mücadelesinin biçimleri olarak sıralamayı sürdürür:
“Rus Devrimine dönelim. Onun ortaya koymuş olduğu savaşım biçimlerinin tarihsel gelişimini anımsayalım. Önce işçilerin ekonomik grevleri (1896-1900) vardı, daha sonra işçilerin ve öğrencilerin siyasal gösterileri (1901-1902), köylü ayaklanmaları (1902), çeşitli gösterilerle birleşen kitle siyasal grevlerinin başlangıcı (Rostov 1902, 1903 yazı grevleri, 9 Ocak 1905 grevleri), tüm Rusya’yı kapsayan siyasal greve, yer yer, yerel barikat savaşlarının eşlik etmesi (Ekim 1905), kitle barikat savaşı ve silahlı ayaklanma (Aralık 1905), barışçıl parlamenter savaşım (Nisan-Naziran 1906), kısmi askeri ayaklanmalar (Haziran 1905-Temmuz 1906) ve kısmi köylü ayaklanmaları (1905 sonbaharı-1906 sonbaharı).
“Genel olarak savaşım biçimleri ile ilgili olarak, 1906 sonbaharında durum böyledir.” (Marx Engels Marksizm; Gerilla Savaşı, sf. 187)
Mücadele biçimlerinin gelişimine dair benzeri sıralama ve tabloları Lenin ve Stalin’in birçok makalesinde bulmak mümkündür. Hiçbirinde “öncünün kendini aşma” “biçimleri” çocukluğuna yer verilmez. Sorun, kesindir; “öncü”nün değil, kitle mücadelesinin biçimleri sorunudur ve ötesi oyun oynamaktır. Silahla oyun oynanmaması gerektiği ise, özellikle Marx ve Lenin tarafından yine çok yerde belirtilmiştir.
Son aktardığımız pasajda “barikat savaşı”nın sözü edilmektedir. Bu ve benzeri şiddete dayalı biçimler nedir peki, nasıl anlaşılmalı ve ele alınmalıdır?
Lenin bu pasajı alıntıladığımız makalesinde gerilla savaşı üzerinde durur ve eskimiş biçimleri ileri sürerek yeni mücadele biçimlerinin doğuşu ve gerekli hale gelişini anlamayanları eleştirerek, ve önemlisi, silahlı mücadele biçimlerinin koşullarına da değinerek, şunları söyler:
“…Aralık’tan sonra ‘gerilla’ savaşlarının belirgin bir biçimde yaygınlaşması gerçeği, ve onun yalnızca iktisadi bunalımın değil, aynı zamanda da siyasal bunalımın şiddetlenmesi ile de bağıntısı tartışma götürmez. Eski Rus terörizmi, aydın komplocunun işi idi; bugün, genel kural olarak, gerilla savaşı, işçi savaşçılarca, ya da doğrudan doğruya işsiz işçilerce verilmektedir. Blankicilik ve anarşizm, klişecilik zaafı olan kimselerin kafasında kolayca oluşur, ama bir ayaklanma ortamında, ki bu Letonya toprağında çok açıktır, böylesine bilinen yaftaların işe yaramazlığı artık herkesçe bilinmektedir.
“Litvanyalıların örneği, aramızda çok yaygın olan, bir ayaklanma ortamının koşullarına değinmeden gerilla savaşının tahlilini yapmanın ne denli yanlış, bilimsel ve tarihsel olmaktan uzak olduğunu açıkça göstermektedir. Bu koşullar akılda tutulmalıdır, büyük ayaklanma hareketleri arasındaki ara dönemin kendine özgü özelliklerini düşünmeliyiz, bu tür koşullar altında ne tür savaşım biçimlerinin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağını anlamalıyız….” (Age; sf.190, abç)
Bireysel terörizme yönelik eleştirisini önceden gördüğümüz Lenin, gerilla savaşı ya da genel olarak genelleşmiş silahlı mücadele biçimlerinin, şiddete dayalı mücadele biçimlerinin, yalnızca iktisadi değil siyasal bunalımın da şiddetlenmesiyle bağıntısını kurar. Bireysel terörizm aydın komplocular tarafından yürütülürken, işçilerce üstlenilen gerilla savaşının bireysel terörizmle yaftalanmasına karşı çıkar ve “ayaklanma ortamı”nın varlığına dikkat çeker. Lenin’e göre gerilla savaşı, “büyük ayaklanmalar arasındaki ara dönemin kendine özgü özellikleri”nin kaçınılmaz ürünüdür; ayaklanmalar arasındaki döneme özgüdür. Daha açık söyler:
“Gerilla savaşı, yığın hareketinin bir ayaklanma noktasına gerçekten ulaştığı ve iç savaşın ‘büyük girişimleri’ arasında oldukça geniş bir aralık olduğu bir sıradaki kaçınılmaz bir savaşım biçimidir.” (Age, sf.191)
Burada bombaya da yer vardır, silaha da. Üstelik, bu biçimi başlıca biçim olarak, “toplumsal savaşımın tercih edilen ve hatta tek biçimi olarak benimseyen halkın başıboş unsurları, lumpen proletarya ve anarşist gruplar” (Age, sf. 189) tarafından dejenere edilmesi tehlikesine karşı –hem de kuşkusuz genel bir ihtiyaç olarak– gerilla savaşına sistemli ve bilinçli, tamamen örgütlü bir ifade verme zorunluluğu vardır. Ya da, “Gerilla savaşının, sınıf bilincine ulaşmış proleterleri, aşağılık, sarhoş ayaktakımı ile yakın işbirliğine sokacağı söyleniyor. Bu doğrudur. Ama bu yalnızca demektir ki, proletaryanın partisi, gerilla savaşına, biricik, ya da hatta baş savaşım yöntemi olarak hiçbir zaman bakamaz; bu demektir ki, bu yöntem öteki yöntemlere bağlı kılınmalıdır, yani savaşın baş yöntemleriyle uygun hale getirilmelidir ve sosyalizmin aydınlatıcı ve örgütleyici etkisiyle yüceltilmelidir.” (Age, sf. 194)
Lenin’in koşul farklılıkları ve farklı koşullarda silah kullanma üzerine söylediklerinden, Irak ve Filistin’de patlayan bombalarla günümüz Türkiyesi’nde patlayanların “farklı türden” bombalar olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Sonuçta, bomba bombadır; ancak biri gerilla savaşçısının, diğeriyse bireysel terörizmin bombasıdır. Biri kitlelerin ortasına atılmamakta, ama kitleler tarafından benimsenip savunulmakta, kitle hareketine bağlanmakta ve ona hizmet etmekte, diğeri kitle hareketinin ortasına atılmakta, kitleleri hareketlenmekten caydırmakta, devrimcilerden uzaklaştırmaktadır; zaten kitle hareketiyle herhangi türden bağından da söz etmek olanaksızdır.
Mücadele biçimlerinin “koşullar”la bağlı olması ve “tarihselliği”, bir başka yönüyle de Atılımcı gevezeliği açıklayıcıdır: “Gerilla emeklileri”nden söz açanlar, biraz sabretmesini öğrenmek zorundadırlar. Gerilla bir kez başladı mı, onun sonsuza kadar sürdürülme zorunluluğunun ileri sürülmesi, en azından Marksizmle ilişkinin kesilmiş olması demektir. Gerilla savaşına ya da diğer silahlı biçimlere isteğe göre başvurulamayacağı gibi, bu biçimler ne başlıca ve tek mücadele biçimleri olurlar ne de koşulları ortadan kalktığında ısrarcısı olanı iflah ederler. 1906’da gerilla savaşını öven ve partinin onu sosyalizmin aydınlatıcı ve örgütleyici etkisiyle yüceltme zorunluluğundan söz eden Lenin, 1907 ve ’08’de gerilla savaşının sürdürülmesini değil ama Duma seçimlerine katılmayı savunduğunda, herhalde, ne “oportünizm”e savrulmuş ne de kendisini “emekliye ayırmış” olmalıdır! Ya da kuşkusuz Bolşevik Partisi’nin Duma seçimlerine katılması dolayısıyla, ne parti ne de Lenin parlamentarist olmuşlardır! Boş ajitasyon yapan Atılım’a göre ise, böyle olması icap etmektedir!
Yeri gelmişken mücadelenin çok yönlülüğü ve birçok biçimden geçerek ilerleyişi ve özel olarak “sol” komünistlerin küçümsediği parlamenter biçimlerle ilişkisi üzerine yine Lenin’e bakalım:
“Bugün bir ihtilal durumu yoktur. Yığınlar arasında huzursuzluk doğuracak ve onların etkinliklerini artıracak şartlar yoktur. Bugün elimize bir oy kağıdı verirler, siz de bunu alırsınız; bu oy kağıdını, hapise tıkılmaktan korktukları için parlamentodaki koltuklarına yapışmış kimseler için bir iş sağlama aracı olarak değil de, düşmanlara karşı bir silah olarak kullanmak üzere örgütlenmenin yolunu öğrenirsiniz. Yarın oy kağıdı alınır, elinize bir tüfek, ya da son modaya göre hızla ateşlenen şahane bir silah verirler. Bu öldürücü silahı alır ve savaştan korkan pis sümüklülerden hiç sakınmazsınız. İşçi sınıfının kurtuluşu için ateş ve kılıçla tahrip edilmesi gereken daha çok yer var dünyada. Eğer yığınlar arasında öfke ve umutsuzluk artar ve bir ihtilal durumu ortaya çıkarsa,  yeni örgütler meydana getirmeye hazırlanır ve bunları yararlı duruma getirirsiniz.
“Bu, elbette kolay değildir. Birçok hazırlıklar ve ağır fedakarlıklar ister. Bu, örgütlenmenin ve mücadelenin, öğrenilmesi gereken yeni bir biçimidir. Hatalara ve tersliklere uğramadan bu yolda bilgi kazanılamaz. Böyle bir sınıf mücadelesi, manevra yapmak, yürümek ve siperlerde yatmakla ilgili olduğu kadar, bir kaleye saldırır gibi seçimlere katılmakla da ilgilidir. Böyle bir mücadeleyi tarih sık sık gerekli kılmaz; ama bir gün gelir, onun da önemi anlaşılır. Bu mücadelenin yapılabildiği ve yapılması gerekli gün sayısı, öteki tarihi çağlardakine eşittir.” (Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky, sf. 67-68)
Sorun, barışçıl, parlamenter mücadelenin, kitle mücadelesinin bir biçimi olarak kabulü ya da reddiyle sınırlı değildir; bu, “biçimler” sorununun, bir bütün olarak, kafa karışıklığıyla ele alındığını gösterir; içeriğin, kitle mücadelesinin ve sınıfın davasının, bazıları –şiddete dayalı olanlar– “devrimci” nitelemesiyle yüceltilirken diğerlerinin “lekeli”, “oportünist” vb. sayıldığı  “biçimler” karşısında önemsiz varsayıldığına delalet eder; ancak hâlâ, özel olarak terör ve terörizm üzerinde durmak gerekli kalmaktadır.
Parlamenter ya da başka barışçıl biçimler, grevler, gösteriler vb., kitlelerin ve kitle mücadelesinin, hareketin belirli aşamalarında kaçınılmaz biçimleri olarak görünürler. Burjuvazi ile işçi sınıfı ve tekeller ve bir bütün olarak gericilikle halk (işçi ve emekçiler) arasındaki şiddeti içeren uzlaşmaz karşıtlık ve kapitalizmin bizzat kendi dalgalanmalı (krizler vb.) gelişimi ve siyasal aygıtlarıyla birlikte bütün bir üst yapısını saran çürüme, tek tek kapitalist ülkeleri, uluslararası boyutları da olan “içinden çıkılmaz” durumlara kaçınılmaz olarak sürükler. Devrim durumlarının oluşmasına da götüren bu gelişme, kitle hareketinin kendi gelişme özellikleriyle birlikte, kitlelerin bağımsız tarihsel inisiyatiflerinin önündeki “barikatlar”ın çözülmesi ya da yıkılmasına götürecektir. Bu, kitlelerin, artık eski biçimlerle yetinemeyeceği ve mücadelelerinin yeni biçimler alacağı bir gelişme izlemesinin kaçınılmazlığı da demektir. Bu, kitle mücadelesinin tarihsel sınavlardan geçmiş gelişme çizgisini ortaya koyar. “…herhangi bir halk hareketi sınırsız sayıda biçimler alır, sürekli olarak yeni biçimler geliştirir ve eski biçimleri tasfiye eder ve değişiklikler ortaya çıkarır, veya eski ve yeni biçimleri birleştirir. Mücadelenin yöntem ve araçlarını oluşturma sürecine aktif olarak katılmak bizim görevimizdir.” der Lenin. (Devrimci Maceracılık, sf. 66) Halk kitleleri, giderek eski ve barışçıl biçimlerle yetinemez olacaklardır. Sorun buradadır: buna sabır gösterilecek ve kitle mücadelesinin biçim değişiklikleri sürecine aktif katılım görevi mi üstlenilecektir, yoksa henüz sömürülen kitleler bakımından ihtiyaç haline gelmeden ve onlar eğilim göstermeden, hatta mücadele bu biçimleri almadan, yeni biçimler, bizzat “öncü” tarafından uygulanmaya mı başlanacaktır? Ve ikincisi, belirli biçimlerin eskimeye başlamasının ilk belirtileri henüz ortaya çıktığı ve gelecek gök gürültüsünün ayak sesleri uzaktan duyulmaya başladığında, ama henüz barışçıl biçimler kitleler nezdinde “eskimeden”, “öncü” hemen silaha sarılacak ve bunun üzerinden “devrimcilik” tafrası mı satacaktır? Sorunun yanıtı; öncünün sınıfa ve Marksizme bağlılığı ve sömürülen kitlelerle doğru bir ilişki içinde olması ve her şeyi işçi ve emekçi yığınlar ve mücadelelerinin gelişme ihtiyacına bağlaması ya da sınıftan ve yığınlardan kopukluk, Marksizmden uzaklık ve “kendi” ihtiyaçlarını esas almasında yatmaktadır.
Lenin’e başvuralım:
“…provokasyona kapılmamıza izin vermemeliyiz. Halktan gelen gerçek devrimci gök gürültüsünün ilk gürlemesiyle aklımız başımızdan gitmemeli, tedbiri elden bırakmamalı ve düşünmeyi ve bilinci gevşetmemeli, Avrupa ve Rusya’nın tüm deneyini, tüm az veya çok kesin sosyalist inançları, temelde tutarlı ve maceracı olmayan taktikleri bir yana atmamalıyız. Kısaca, Narodnoya Volya hareketinin restore edilmesi girişiminin gerçekleşmesine ve Sosyalist Devrimcilerin yükümlendiği ve daha ileriye götürmekte ısrar ettiği bu hareketin teorik ve pratik hatalarının tekrarlanmasına izin vermemeliyiz. Bizim, devrimcileri provoke etme ve kitleleri çürütme çabalarına cevabımız, son derece zararlı eski hatalara ve yeni ideolojik kararsızlıklara yol açacak bir ‘program’la veya zayıflığımızın ve kararlı bir mücadeleye derhal başlamadaki yeteneksizliğimizin esas kaynağı olan, devrimcilerin kitlelerden tecrit edilmişliğini derinleştirmeye yönelen taktiklere verilmemelidir. Cevabımızı devrimci güçlerle halk kitleleri arasındaki ilişkiyi güçlendirerek vermeliyiz ve bu ilişki, bugün ancak Sosyal-Demokrat işçi hareketini geliştirmek ve güçlendirmekle kurulabilir. Gerçekten devrimci ve ileri olan, varolan, sosyal ve politik düzenin çökmesinden dolayı hiçbir kaybı olmayacak olan, bu düzenin son ve kaçınılmaz ürünü, mutlak ve uzlaşmaz düşmanı olan sınıf, ancak işçi sınıfı hareketi ile harekete geçirilebilir. Ancak devrimci  Marksist teoriye, uluslararası Sosyal-Demokrasinin deneylerine dayanarak devrimci hareketimizle işçi hareketini kaynaştırabilir ve yenilmez bir Sosyal-Demokrat hareket yaratabiliriz.” (Kitle İçinde Parti Çalışması, sf. 17-19)
Burada, “bombaların, NATO karşıtı mücadelenin ortasına” atılmış olmasına geliyoruz. Yenilmez bir sosyalist hareket, bir sosyalist işçi hareketi yaratma ve sömürülen emekçi yığınların mücadelesini onun etrafında birleştirme çalışması yerine bomba atma.. Ne zaman? Bırakalım ayaklanmayı ya da ayaklanma arefesini veya iki ayaklanma arasında uzamış bir “ara dönemi”, henüz emekçi yığınların –tartışılması başka bir yazının konusu olabilecek– çeşitli nedenlerle barışçıl gösteriler ve işçi sınıfının sendikalaşma eylemleri ve ücret ve hak grevleri açısından bile tutukluluk içinde oldukları, yükselmesi, hatta sıçrama yaparak yükselmesi bile olanaklı olan kitle hareketinin henüz ciddi bir durgunluk içinde olduğu ve durgunluktan yeni yeni çıkma belirtileri gösterdiği koşullarda. Bu koşullarda bombalamaların tek mantıklı gerekçesi, bireysel terörizmin terörün “heyacanlandırıcı/kızıştırıcı/aydınlatıcı”lığı (Narodnikler) ya da “öncü savaş” teorisinin “devletin kofluğunu ortaya serme” ve Atılımcıların “öncünün kendini aşması” ile “ezilenlerin bilincinde değişim örgütleme” (=”aydınlatıcılığı”) anlayışı olmaktadır. Başka türlüsü olanaksızdır; çünkü silahlı biçimler almakta olan ya da alacak, zorlamayla diyelim ki, almaya yatkın bir kitle mücadelesi henüz ortada yoktur. Öyleyse, bugünkü Türkiye koşullarında Atılımın kendinden geçiren bomba, “devrimci şiddet”in değil, bireysel terörizmin nişanesidir, ancak öyle olabilmektedir.
“Barikat” ve “barikat savaşı” sorunu da benzer şekilde ele alınabilir. Yer yer, mücadelenin, yerel fabrika direniş ve işgali gibi, görece “geri”, silahsız biçimleri içinde de ortaya çıkabilen barikatlar barikat savaşının dejenere edilmesine, barışçıl mücadeleyle savaşın birbirine karıştırılmasına neden olacak kavrayışlara yol açmamalıdır. Temel olan, “barikat”ın kitle mücadelesi içinde, onun gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Mücadele deneyimi, “barikat”ın silahlı biçimlerin dışında da belirli bir işleve sahip olabildiğini göstermektedir. Ancak barikatın kendisinin, safların hesaplaşmak üzere karşı karşıya gelişinin belirtisi oluşu, onunla oyun oynanmaması gereğine işaret eder. Atılımcıların yaptığı, tam da budur. Kitlesel direnişlerde işçi vb. kitlelerin kendilerini savunma amacıyla zaman zaman başvurdukları barikatı kurmuyor onlar. Hem bizzat “öncü” kurmaktadır hem de üstelik kuranlar, “barikat savaşı” vermektedirler! Oysa, silahlı ve ayaklanma koşulları ile bağıntılı bir biçim olarak, barikatlar ve barikat savaşı, güçlerin kesin hesaplaşmasının unsurudur ve tarihsel olarak da buna uygun olarak ortaya çıkar.
1905 Aralık ayaklanmasının derslerinden yola çıkarak barikat sorunu ve kitle mücadelesiyle ilişkisi üzerine bir fikir edinmeye çalışıldığında şunlar görülecektir:
“Moskova’daki Aralık hareketinin başlıca eylemleri barışçıl grevler ve gösterilerdi ve bunlar geniş işçi çoğunluğunun aktif bir rol aldığı tek mücadele biçimleriydi. Ancak, Moskova’daki Aralık eylemi, genel grevin, bağımsız ve mücadelenin hakim biçimi olarak, modası geçmiş olduğunu ve hareketin esaslı ve karşı konulmaz bir güçle bu dar sınırlardan çıkmakta ve mücadelenin en üst biçimini –ayaklanmayı– ortaya çıkarmakta olduğunu parlak bir şekilde göstermiştir.
“…
“7 ve 8 Aralık; Barışçı bir grev ve barışçı kitle gösterileri; 8’in akşamı: Akvaryum’un kuşatılması; 9 Aralık sabahı; Strastnaya Meydanı’ndaki kalabalık ağır süvarinin saldırısına uğrar. Akşam: Fiedler binası basılır. Gerginlik artmaktadır. Örgütlenmemiş sokak kalabalıkları, tamamen kendiliğinden ve kararsız bir şekilde ilk barikatları kurar.
“10 Aralık’ta barikatlar ve caddelerdeki kalabalıklar üzerine ağır ateş açılır. Barikatlar daha bilinçli, kopukluk olmadan, gerçekten kitle ölçüsünde kurulur. Bütün halk sokaklardadır; şehrin kilit merkezleri barikatlar ağıyla kaplanmıştır. Gönüllü çarpışma birimleri birkaç gün süreyle süvarilere karşı onları bitiren ve Dubasov takviye birlikleri için yalvarmaya zorlayan çetin bir gerilla savaşı verdi…
“Ayaklanma, bir grevden ve gösterilerden, tecrit edilmiş barikatlara, tecrit edilmiş barikatlardan, barikatların kitleler tarafından kurulmasına ve süvarilere karşı girişilen sokak çarpışmalarına kadar uzanan mücadeleden doğdu. Proletarya kitle mücadelesi, örgüt yöneticilerini aşarak bir grevden bir ayaklanmaya gelişmiştir….
“Proletarya mücadelesinin objektif koşullarındaki değişikliği ve grevden bir ayaklanmaya geçişin gereğini liderlerinden daha çabuk anladı. Her zaman olduğu gibi pratik teoriyi geçti. Barışçı bir grev ve gösteriler bile işçileri tatmin etmez oldu; sordular: Bundan sonra ne yapılmalıdır? Ve daha kararlı eylemler istediler. Barikatlar kurulması talimatı, semtlere çok geç, şehrin merkezinde barikatlar kurulduktan sonra ulaştı. İşçiler büyük sayılarla işe koyuldular.” (Age, sf. 39-41, abç)
Ve Lenin ekler:
“Kautsky, Moskova ayaklanmasından sonra Engels’in sonuçlarını gözden geçirmenin tam sırasıdır ve Moskova ‘yeni barikat taktikleri’ yaratmıştır, diye yazarken haklıydı. Bu taktikler gerilla savaşı taktikleridir. Bu taktiklerin gerektirdiği örgüt seri hareket edebilen, fevkalade küçük, on, üç ve hatta iki kişinin oluşturduğu birimlerdir.” (Age, sf. 46, abç)
Bizdeyse, rivayet odur ki, bu taktikler “eldiven-sapan” taktikleri olarak “geliştirilmiştir”! Devrimi oyuna çevirme “taktikleri” olarak! Gerilla savaşı taktiklerinin gerektirdiği örgüt biçimi olarak, küçük, birkaç kişilik birimler de, “eldiven-sapan” kullanacak “manga tarzı birliklerin örgütlenmesi” şeklinde “geliştirilmiştir”! Gerilla savaşı nerededir? Korkulur ki, Atılımcılar eldiven-sapanla ve bir-iki bomba atılarak gerilla savaşı yürütüldüğünü de ileri sürebilirler! Eğer oyun oynanmayacaksa, barikatlar ve barikat savaşı, ayaklanmanın hemen öncesine özgüdür. Ve anlaşılması gerektiği gibi, hatta barikatlar, başlangıcında işçi ve emekçi yığınlar tarafından, kitle mücadelesinin gelişmesinin ürünü ve biçiminin yenilenmesi olarak, “kendiliğinden” kurulmaktadır.
Direnmeye, kolluk güçlerinin dayatmalarına hemen boyun eğmemeye, yasallığın sınırlarına sıkışmamaya evet; ama, bir direnişi çekiştirip ayaklanma derekesine yüceltmeye ve ona olmadık işlevler –hele öncüye ve onun “eğitimi”ne ilişkin işlevler– yüklemeye, en önemlisi, herhangi bir direnişi kitle mücadelesinin alternatifi kılmak üzere onun karşısına dikmeye, kitle mücadelesinin bir biçimi olmaktan çıkarmaya, bu mücadeleye bağlanmamış ve ona hizmet etmeyen bir “öncü” etkinliği olarak, bombanın yanı sıra “piyasa”ya sürmeye hayır. Terk edilmesi gereken aslında budur: “Piyasa devrimciliği”, gösterişçiliğin gözü kör etmesi ve Marksizmin “devrimin kitlelerin eseri” olduğuna ilişkin temel yaklaşımının yanı sıra, kitle mücadelesi ve mücadele biçimleri öğretisinin sınıfa dayanmayan, tamamen sınıf-dışı “sivil toplumcu” yaklaşımlara feda edilmesi. “Silah”, “bomba”, şiddet”e dayalı terminoloji ve “gösteriler”, aslında sivil toplumculuğun örtüsü durumundadır. Atılımcılar bunu, temel zaafı sınıf-dışılığı ve sivil toplumculuk olan “küreselleşme karşıtı hareket”e dizdikleri övgüde ele vermekten de kaçınmadılar: “Okmeydanı direnişinde açığa çıkan örgütlü hazırlık, Avrupa’da emperyalist küreselleşme karşıtı hareketin deneyimlerinin de bir yansımasıydı.” (Atılım, 3 Temmuz) Bolşevik partisinin, genel olarak uluslararası komünist hareketin tarihsel deneyimlerinin “zırnık” yansıması yok, ama sivil toplumculuk yansıyor. Gerçek de bu.

Ekim devrimi ve bilimsel sosyalizm

1917 Ekim Devrimi, sömürülen emekçi yığınlarıyla, başlıca yoksul köylülükle ittifak kuran işçi sınıfının, kendisini egemen sınıf olarak örgütlemeye giriştiği ikinci, iktidarı on yıllarca elinde tutarak sosyalist ekonominin inşasında –birçok alanda dünyanın en ileri kapitalist ülkelerini geride bırakmayı başararak– ciddi ilerlemeler sağladığı ilk ve önaçıcı, dünya işçi sınıfını, tarihsel inisiyatifi ellerine almaya teşvik edici, örnek oluşturan deneyimidir.
“Gökyüzünü fethe kalkışan” Paris işçilerinin kendi devletlerini kurmaya başladıkları, ama, kısa sürede yenilen 1871 Komün deneyinin ardından otuz yıldan fazla zaman geçmişti. Nispeten barışçıl koşullarıyla bu dönem, bir yandan kapitalizmin alabildiğine hızla gelişmesinin yanı sıra, sermaye birikiminin merkezileşmeye ve tekellerin doğup yerleşik hal almasına, sermaye ihracı ve hızlı bir uluslararasılaşması üzerinden dünyanın ekonomik ve toprak olarak paylaşılmasının tamamlanmasına götüren kapitalist emperyalizmin dünya sahnesine çıkışına sahne oldu. Tek tek ülkelerde emekle sermaye ve dünya ölçeğinde birkaç büyük kapitalist emperyalist devletle ezilen emekçi halklar arasındaki çelişki keskinleşip derinleşti. Paylaşılmış, ve kapitalizmin, en ücra köşelerini bile pençesine aldığı bir sistem haline geldiği dünyada, kapitalizmin ikinci başlıca çelişkisi olan tek tek fabrikalar ve kapitalist devletlerin özel mülk olarak örgütlülüğü ve birbirleriyle rekabetinden üreyen çelişki, işletmelerin, işkollarının ve kapitalist devletlerin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesinin hızlandığı koşullarda, başlıca, uluslararası burjuvazi ve emperyalist büyük devletler arasındaki, dünya ölçeğinde “çözülebilir” –ve diğer başlıca çelişmelerle birlikte– kapitalizmin genel bunalımını karakterize eden bir çelişki olarak şekillendi.
Öte yandan, bu dönem, aynı zamanda, yaratıcı ve geliştiricilerinin uzun ve meşakkatli teorik çalışmasının yanı sıra, 1848-49 devrimlerinin ardından Paris Komünü pratiğinin başlıca tezlerini doğrulamasının ürünü olarak, ütopik sosyalizm, Lui Blancçılık, Blankizmden başlayarak, Marksizmin, sınıf-dışı burjuva, küçük burjuva sosyalizm akımları ve anarşizm karşısında zaferini sağlayıp, özellikle Avrupa’nın ileri işçileri ve örgütleri üzerinde büyük etki sahibi olduğu bir dönem oldu.
Ancak kuşkusuz, bir kez teorik zaferini sağlamış olması, Marksizmin açık ya da örtülü hiçbir itiraz ve tahrifatla karşılaşmayacağı anlamına gelmedi. Tersine, bilime karşı çıkmakla eşitlendiği için, Marksizme açıktan karşı çıkmanın zorlaştığı koşullarda, Marksizme özellikle “içeriden” saldırılar ve iğdiş edilmesi girişimleri, dışarıdan saldırıların önüne geçti ya da hatta yerini aldı. Emperyalist ülkelerde yığılan sömürge kârlarından işçi sınıfının üst tabakalarına (işçi aristokrasisine) ve sendika bürokrasisine dağıtılan paylar; Bernstein ile başlayan Marksizmin revizyonu çabalarının, bu tabakaların işçi hareketi içinde ve işçi partilerinin önemli sayıda sandalyeler kazandığı parlamento gruplarında tuttuğu yer üzerinden ciddi dayanaklara oturmasına neden oldu. Marksizmin, hem de belli başlı temel tezlerinin, önce sağından-solundan tırtıklanarak ve üstü özenle örtülerek, giderek ise, örtülemez hale gelerek, -–oportünizm ve Marksizmin revizyonu eğiliminin, 1. Emperyalist savaşın öngünü ve sırasında açıktan işçi partilerinin çoğunluklarının “kendi burjuvazileri”ni desteklemeye “evrilmesi”nin gözler önüne serdiği gibi– açık bir bozuşmaya varılarak inkarı, bu, kapitalizmin nispeten barışçıl gelişme döneminin “bedeli” ve olanak sağlayıp teşvik ettiği yasallığa tapınan barışçıllıkla parlamenter avanaklığın, tümünün altında yatan sınıf işbirliği düşünce ve pratiğinin ürünü olarak gerçekleşti. Bu dönemin özelliği, son derece güçlenmiş işçi partilerinin ve uluslararası işçi partisi olarak II. Enternasyonal’in yozlaşması ve çöküşü oldu. Sağcı, oportünist, revizyonist yozlaştırıcı eğilimin gelişmesi, “karşıtı” görünümüne bürünen “solcu”, anarşist küçük burjuva eğilimlerini de teşvik ederek, görünüşte, Marksizme sadakat nutukları eşliğinde yürüdü. Dönemin en ileri gelen Marksistlerince Marx’ın mektupları çekmecelerde gizlenerek, öğreti ve tezleri dikkatli çarpıtma ve tahrifatlara uğratılarak, işçilerin elinden eylem kılavuzu olarak alınmaya girişilen Marksizmin bilimsel içeriği yok edilmeye çalışıldı.
Çarpıtıcıları, Marksizm düşmanı saflara savrulurken, Marksizmin bilimsel değerinin korunmasını, onun, Marksizm düşmanları karşısında savunulmasının yanında, kapitalizmin emperyalizme vardığı koşullarda geliştirilmesi işini, başta Lenin olmak üzere, Marksistler kuşkusuz üstlendiler.
Lenin’in, emperyalizm koşullarında geliştirdiği, Marksizmi, Marksizm-Leninizm düzeyine yükselten bilimsel ve politik çalışması, hem Marksizmin yeniden ayağa dikilmesi anlamına gelmek üzere, revizyonu ve değersizleştirilmesi çabaları karşısında belli başlı tüm tezlerinin yeniden savunulması, hem de emperyalizm koşullarında kesin bir ihtiyaç haline gelmiş olan teorik temelinin yenilenmesini sağladı. Lenin ve Bolşevik Partisi, Ekim Devrimi’ne böyle hazırlandı. Ekim Devrimi’nin zaferinde bu teorik hazırlığın tayin edici rolü olduğu kuşkusuzdur. Devrimin güçlerinin, işçi ve emekçi yığınların devrime politik olarak hazırlanması bu granitten zemin üzerinde başarılmış ve o hazırlık ki, devrimin zaferini garanti altına almıştır.
Her şeyin başında, devrim fikrinin yeniden işçi ve emekçi yığınların gündemine taşınması, Lenin tarafından başarılan Marksizmin teorik temellerinin yenilerek yeniden savunulması çalışmasının doğrudan sonucudur.
Devrimin zaferi için böyle bir hazırlık kuşkusuz zorunluydu. Çünkü, devrim için bir devrimci durumun varlığı önkoşuldur; sadece “alt sınıfları” etkilemekle ve onların eskisi gibi yaşamak istememeleriyle değil, ama, “üst sınıfları” da etkileyen ve eskisi gibi yönetmeye devam edemedikleri, bu iki koşulun ürünü olarak, olağan günlerde sömürülüp ezilmelerine ses çıkarmayan emekçi yığınların bağımsız tarihsel eyleme atılmalarıyla karakterize olan devrimci bir durum gelişmeden, devrimin patlamayacağı ve herhangi türden zorlamanın maceradan öteye gitmeyeceği, Marksizmin bilinen bir öğretisiydi; Lenin, bu hasır altı edilen öğretiyi, özellikle emperyalist savaş ihtimalinin belirmesiyle birlikte yeniden ele alıp işledi. Vurgu yaptığı önemli unsur, işçi sınıfının; devrimci durumun oluşması halinde bile, devrimi zafere ulaştırmaya hazırlanmış devrimci sınıf ve sömürülen yığınlar tarafından zorlanmadıkça devrilmeyecek sömürücü sınıflar egemenliğini sadece alaşağı etme değil, ama sosyalist toplumu kurma yeteneğinin işlevsel olabilmesi için hazırlanmasıydı. Her devrim durumunun devrime yol açmayacağı doğruydu, ancak, devrimin zaferi için, devrimci durumun varlığının yanı sıra, öncü sınıfın ideolojik olarak kazanılmış ve sömürülen yığınları yıkıcı tarihsel eylemlerinde yönetebilmek ve yeni toplumu kurmak üzere politik ve örgüt bakımından hazırlanmış olması da zorunluydu. 1917 Ekim Devrimi, bu hazırlığın hakkıyla yapılmış olduğunu doğruladığı gibi, bu hazırlığın bütün yönleriyle bilimsel temelde gerçekleştirilmesini olanaklı kılan Marksizmin teorik zaferini yeniden ve bir kez daha ilan etti. Rus Devrimini zafere götüren Marksizmin, işçi sınıfının bilimsel eylem kılavuzu olarak, işçi sınıfının devrimci eylemi sürecinde ve bu eylemin taçlandığı Ekim Devrimiyle pratik olarak doğrulanması; Marksizmi tahrif ve revize ederek sınıf düşmanı burjuvaziye bağlanan çarpıtıcılarını püskürttüğü gibi, sömürülen milyonları önünü açıp eyleme çekerek, onun dünya ölçeğinde ideolojik hegemonyasının gerçekleşmesi bakımından muazzam bir zemin sağladı.
Tüm düşmanlarının üstesinden gelmeye güç yetirip zafer üstüne zafer kazanarak ilerleyen ve ilk günden başlayarak, tüm dünya işçi sınıfı ve dünyanın sömürülen yığınlarının gönlünde taht kuran Sovyet Devrimi’ne ve onun pratiği içinde sınanarak çelikleşen Marksizm-Leninizme, işçi sınıfı ve davası adına, sosyalizm adına karşı çıkmak artık hiç kolay değildi. Karşı çıkışlar, Marksizmi yeni koşullar içinde bozuşturma girişimleri olmadı değil, kuşkusuz. Ama artık Marksizm yozlaştırıcılarının işi hiç de kolay değildi. İki temel etken, Marksizmin yozlaştırılması girişimlerini olağanüstü zorlaştırmaktaydı. Birincisi, Marksizm-Leninizm, zaferini, sosyal pratiğe dayalı olarak, Sovyet Devrimi’nin doğrulamasıyla elde etmişti. Ve ikincisi, kendisi, başta işçi sınıfı olmak üzere, sömürülen yığınların tarihsel inisiyatifinin ürünü olan Sovyet Devrimi, yığınların bu inisiyatifinin önünü ardına kadar açmıştı. İnisiyatifi ellerine alan milyonlarla baş etmek kuşkusuz en zor işti.

EKİM DEVRİMİNİN ARDINDAN RUSYA
Dünyanın altıda birinde, Rusya’da, Ekim Devrimi’yle burjuvazinin egemenliği devrilmiş; çürümüş burjuva devlet aygıtı kırılıp atılarak, inisiyatif göstererek kendi kaderlerini ellerine almış işçi ve sömürülen yığınların her kademede (işletme, işkolu, ilçe, il ve bölgelerde ve merkezi olarak işçi, köylü, askerlerden bileşen) kurdukları kitlesel mücadele ve iktidar örgütleri sovyetlere ve başlıca işçi- yoksul köylü ittifakına dayanan, Bolşevik Partisi tarafından yönetilen işçi sınıfı, kendisini egemen sınıf olarak örgütlemiş, proletarya diktatörlüğünü kurmuştu. Artık sömürülenler değil sömürücü sınıflar baskı altına alınmış, demokrasi, ilk kez, zenginler arası bir oyun olmaktan çıkarılmış ve yığınların hizmetine girmiş, toplumun ezici çoğunluğu için demokrasi düzeyine yükseltilmişti. Uzun süren ve on dört yabancı ülkenin müdahale ederek gericiliği desteklediği bir iç savaşın ardından, Sovyet işçi ve emekçi köylüleri zaferi kazanmakla kalmamış; devrim, birbirini takip ederek eski Rus sömürgeleri ve bağımlı ülkelere yayılmıştı. On altı ülke, önce federasyon, sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olarak birleşti.
İç savaş sürecinde zorunlu olarak izlenen zoralıma ve başta ekmek olmak üzere bölüşmeye dayalı “savaş komünizmi”ni, yine zorunluluktan, bir yandan savaşın yıkıntılarını ve ekonomi üzerindeki tahribatını gidermeyi amaçlayan, öte yandan yaygın küçük üretim üzerinden ilerleme ve onu aşmanın tek yolu olan, proletarya diktatörlüğü altında kapitalizmin geliştirilmesi politikası olarak NEP (Yeni Ekonomi Politika) dönemi izledi. Yıkılmış işletmelerin birleştirilmesi ve belirli bir birikim sağlanmasına bağlı olarak ve sanayideki devlet işletmelerine dayanarak, sosyalizmin inşasına ve tarımın kolektifleştirilmesine geçildi. Merkezi planlama, kapitalist üretimin anarşik niteliğinin karşıtı olarak sosyalist ekonominin inşasına yön verdi. Artı-değerin gaspına dayalı kâr amaçlı kapitalist üretimin zıttı olarak işçi ve emekçi yığınların ihtiyaçlarının karşılanmasını esas alan sosyalist üretimin gelişmesiyle, konut, kitlesel ulaşım, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlar bütünüyle parasız hale getirilerek, eskiden el konulmuş işgücünün ürünleri olarak mülk sahipleriyle kapitalistlere giden üretilen değerin önemli bir bölümünün toplandığı emek fonlarından karşılandı; geri kalanıysa, halkın ihtiyaçlarını genişleyerek karşılaması için genişlemesi gereken üretime, özellikle ağır sanayiye yönlendirildi. Ağır sanayi gelişip makine insanın yerini aldıkça, çalışma saatleri düşürüldü. İşsizlik ve enflasyon belalarının tarihe karıştığı Sosyalist Sovyetler Birliği, beş yıllık planlarla, tarihsel bakımdan kısa süre içinde, demir, kömür vb. üretimi gibi birçok sektörde dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkelerini geride bıraktı. Bilimin gelişmesinin önünün açılması ve toplumsal ihtiyaçları karşılamaya yönlendirilmesi, tıp, biyoloji, mühendislik gibi başlıca alanlarda, SSCB’yi kapitalist ülkelerin önüne geçirdi. Örneğin ilk uzay aracı (Sputnik) ve uzaya ilk insan (Yuri Gagarin) SSCB tarafından gönderildi.
İşçi ve emekçilerin kendi kaderlerini ellerine almaları ve sosyalizmin başarılı gelişmesinin, sadece Rusya ve sonra SSCB ile sınırlı olmayan, dünya ölçeğinde sonuçları oldu. Dünyanın ezilenleri, bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar gözlerini “yeni dünya”ya diktiler; sosyalizmde kendi özlemlerini gördüler ve ondan güç aldılar. Önce Almanya ve Macaristan’da ayaklanan işçi ve emekçiler, Rus işçi sınıfının yolunu izledi, ama yenildiler. Mustafa Kemal’in başında olduğu ulusal kurtuluş savaşı, SSCB ile ittifak halinde başarı kazandı. Gelişmesi içinde, Hitler Almanyası’nın SSCB’ye saldırmasıyla bir yönüyle sosyalist anavatanın savunulmasına dönüşen 2. Emperyalist Savaş, dünya kapitalizminin çok sayıda mevziini kaybetmesiyle sonuçlandı. Bütün bir Doğu Avrupa’dan Çin Denizi’ne kadar işçi ve halklar kaderlerini ellerine almaya giriştiler ve SSCB ile ittifaka girdiler.

SOSYALİZMLE KAPİTALİZM KAVGASI
Bütün bu gelişme, Rusya’da proletarya diktatörlüğünün kurulmasıyla birlikte, emek-sermaye, emperyalizmle ezilen halklar ve emperyalistler arası çelişmelerin yanına eklenen kapitalist ve sosyalist sistem arasındaki çelişmenin keskinleşmesine götürdü. Alman faşizmini SSCB’nin üzerine sürüp, müdahale etmeden seyrederek, sosyalizmin sonunu görme hayalleri kuran Anglo-Amerikan emperyalizmi etrafında birleşen uluslararası burjuvazi, topraklarının büyük bölümü savaş alanı haline gelerek yakılıp yıkılmış, en büyük maddi kaybı üstlenmiş, aralarında en fedakar komünistler ve parti kadroları olmak üzere, 25 milyon insanını yitirmiş sosyalizmin ülkesine karşı “haçlı seferi” açtılar. Avrupa ve SSCB’nin güney komşuları üzerindeki Sovyet etkisini kırmaya yönelik Marshall Planı destekli “kapitalizmin sosyalizasyonu” (“sosyal devlet”) uygulamaları, “hür dünya” ve “demokrasi”nin savunulması demagojisiyle beslenen, SSCB’yi ve doğal müttefiki Batı’daki barış ve sosyalizm yanlılarını hedef alan Mc Cartycilik, 5. kol faaliyeti, silahlanma harcamalarının artırılması, kapitalist ekonomilerinin askerileştirilmesi ve silahlanma yarışının dayatılmasıyla karakterize olan “soğuk savaş”la birleştirildi. SSCB politik olarak yalıtılmaya, bağımlı ülkelerin desteklenmesi ve kurulan paktlarla askeri olarak kuşatılmaya ve baskı altına alınmaya çalışıldı.
İç savaş, NEP, tarımın kolektifleştirilmesi ve sosyalizmin inşası dönemleri de, kuşkusuz karşı koymasız, sabotajlara varan direnişler olmaksızın yaşanmamıştı. Proletarya diktatörlüğü kurulmuş ve sosyalizm başarıyla inşa edilmekteydi. En başta işçi ve emekçilerin kaderlerini ellerine almaları ve sosyalist inşada sağladıkları kazançlarla sosyalizm ve yol göstericisi Marksizm-Leninizmin pozisyonu olağanüstü sağlamlaşmış ve giderek pekişmekteydi. Ancak elde yaşanmış bir deney olmaksızın girişilen sosyalist inşanın ilk kez karşılaşılan sorunları, kuşkusuz yaratıcı teorik ve pratik çalışmaları gereksiniyor, süreç tartışmalarla ilerliyordu.
Ve sorunun can alıcı bir yanı vardı. Tartışmaların bir bölümü kuşkusuz ilerleticiydi ve işçi sınıfının çıkarlarını ve sosyalist inşanın selametini temel edinerek yürüyordu. Ancak “iyi fikirler tartışmadan doğar” ya da “doğruya tartışmayla varılır” türünden pek “demokratik” görünen, soyut sınıflarüstü bir yaklaşımın burjuva aldatmacasından ibaret olduğu ortadadır. Tartışma vardır, tartışma vardır.
Tartışmalarıyla birlikte bütün bir süreç, proletarya diktatörlüğü altında yaşanıyordu. Proletarya diktatörlüğü ise, kapitalizmden komünizme geçiş döneminden başka bir şey değildi.
Ekim Devrimi proletarya diktatörlüğünün kuruluşuyla taçlanmış ve sosyalist inşa giderek artan bir hızla ilerliyordu. Marx’ın 1852 tarihli Weydemeyer’e mektubunda “benim yeni olarak yaptığım şey” dediklerinden ikincisi, “sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğü” bilimsel tezi, Marksizmin zafer ilanı olarak, Ekim Devrimi pratiğiyle kanıtlanmıştı. Yeni olarak yaptığı “üçüncü şey” olan “bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak” ise, işçi sınıfının devrimci pratiğiyle doğrulanmayı bekliyordu.
Ve Lenin, Ekim Devrimi’nin hemen ardından sorunu ortaya koymuştu:
“Proletarya diktatörlüğü, yeni sınıfın kendisinden daha güçlü olan bir düşmana karşı, devrilmesiyle (bu devrilme tek bir ülkede olsa da) direnme gücü on misline çıkan burjuvaziye karşı, en kahramanca ve en amansız savaşıdır. Burjuvazi, gücünü, sadece uluslararası sermayenin gücünden, burjuvazinin uluslararası bağlarının kuvvet ve sağlamlığından almaz; burjuvazi, gücünü, aynı zamanda alışkanlıklardan, küçük üretimden alır; çünkü, ne yazık ki, dünyamızda hala pek, pek çok büyük miktarda küçük üretim vardır; oysa küçük üretim durmadan, her gün, her saat, kendiliğinden ve geniş ölçülerde, kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur. Bütün bu nedenlerden ötürü,  proletarya diktatörlüğü zorunludur; ve uzun bir savaşı, kıyasıya, amansız bir savaşı, kendine hakimiyeti, disiplini, sağlamlığı, tek ve yenilmez bir iradeyi gerektiren bir ölüm-kalım savaşını göze almadan, burjuvaziyi yenmek mümkün değildir.” (“Sol” Komünizm, sf. 11-12)
Sınıf mücadelesinin zorunlu olarak götürdüğü proletarya diktatörlüğünün kendisi de sınıf mücadelesi arenası ya da geçiş dönemi olarak, sınıf mücadelesinin doğrudan doğruya kendisiydi. Proletarya diktatörlüğü, burjuvaziye karşı amansız bir savaş dönemiydi. Böyle oldu.
Zaten kendisi bütün sınıfların ortadan kalkmasına geçiş olan proletarya diktatörlüğü kurulur kurulmaz sınıflar ortadan kalkmayacaktı, kalkmadı, tersine sömürücü sınıfların direnişleri arttı. Küçük üretimin beslediği kapitalizm, uluslararası burjuvazi tarafından desteklendi.
Savaş, burjuvazi ile işçi sınıfı, kapitalizmle sosyalizm arasındaki savaş tüm amansızlığıyla bütün alanlarda sürdü. Sosyalist inşanın sürdüğü iktisadi alanda, politik ve özellikle ilk dönemlerde sık sık askeri alanda, kültürel ve ideolojik alanda, hukuk, eğitim vb. tüm alanlarda, eski toplumun alışkanlıkları ve küçük üretim tarafından beslenen burjuvaziyle proletarya karşı karşıya geldi ve çatıştılar.
Bu çatışma, eskisinden daha çok keskinleşen burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesi, ideolojik ve politik alanda sadece burjuvazi ile işçi sınıfının cepheden ve açıktan karşı karşıya gelmesiyle sürmekle kalmadı. İşçi hareketi ve parti içine yansıdı. Sosyalizm ve işçi davasına inançsız, örneğin sosyalizmin “tek ülkede inşa edilemeyeceğini” teorileştiren ya da NEP’in (kapitalizmin) sonuna kadar sürdürülmesini savunan, tarımın kolektifleştirilmesine zengin köylülerin çıkarları yönünden itiraz eden türden, burjuvazi ile proletarya arasında süren savaşın amansızlığını göğüsleyemeyen ve burjuvaziye eğilim gösteren, çıkarlarını onun çıkarlarında gören unsurlar ortaya çıkmadan edemedi. Parti içindeki ideolojik mücadelenin ayırt edici özelliği, partinin, proletarya diktatörlüğünün yönetici gücü olduğu koşullarda ortaya çıkması ve burjuva fikirler ve ideolojisinin egemenlik sağlaması durumunda, partiyle birlikte, Ekim Devrimi’nin başlıca meyvesi olan proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesinin, kuşkusuz sosyalist inşanın başarısızlıkla sonuçlanacak olmasıydı. Parti içinde ortaya çıkan “tartışmalar”ın bir bölümünün sert çatışmaların konusu olmasını, bu gerçek açıklar.
Troçki, Buharin, Kamanev ve Zinovyev’in anti-Marksist platformlarıyla partiye, proletarya egemenliğine ve sosyalizmin inşasına karşı açtıkları savaş, bu zeminde gelişti. İç ve uluslararası burjuvazi tarafından desteklendi, ancak püskürtüldüler. Burjuva demokratizmiyle Ekim Devrimi ve Bolşevik Partisi’ne karşı ileri sürülen en yaygın suçlamalardan olan “muhalefete tahammülsüzlük” ve “sertlikle bastırılması”; burjuvazinin desteklediği, proletarya diktatörlüğü ve sosyalizmin “içeriden” çökertilmesinin başarısızlığa uğratılmasının hıncıyla yapılmış sınıfsal yazıklanmalardır, işçi davasına ve sosyalizme ölesiye düşman burjuva karakterli propagandif demagojilerdir. Duruşmalarında, tüm burjuva muhalefetin, gerek iç gerek uluslararası burjuvazi ile Alman faşizmi ve istihbarat örgütleriyle ilişkileri ortaya çıkmıştır.

KAPİTALİZMİN KALINTILARI VE GEÇİŞ DÖNEMİ
Sorunun, işçi sınıfı davasına, parti ve proletarya diktatörlüğüne yönelik bu ilk muhalefet ve çökertme girişimleriyle bitmediği ortadadır.
Yıkıcı girişimlerinin üstesinden gelinerek ve 2. Emperyalist Savaş henüz başlamadan, sanayiin sosyalist dönüşümünün burjuvazinin sınıf olarak tasfiyesiyle esas olarak tamamlanması ve tarımın kolektifleştirilmesinin başarılmasına dayanarak burjuvazinin tarımdan da sökülüp atılmasıyla, devrim yeni bir aşamaya varmıştı. 1936 Anayasası’na da yansıyarak, sosyalizmin anayurdu artık burjuvaziden temizlenmişti.
’17 Ekimi’yle yola koyulan Sovyet Devrimi, o güne dek dünya üzerinde ulaşılmış en ileri noktaya ilk kez olarak varmıştı. Proletarya diktatörlüğü “burjuvazisiz burjuva devleti”ydi; şimdi sosyalist toplum da burjuvazisiz aşamasındaydı. Bu, bir ilkti!
Sanayide tümüyle devlet mülkiyeti gerçekleştirilmiş, tarım, kolektif çiftlikler (sovhozlar) ve çiftçilerin araç ve emek güçlerini birleştirdikleri kolhozlar halinde örgütlenmiş, küçük üretim ve denetim altındaki değişimleri görece küçük bir alana geriletilmişti.
Peki, burjuvazi sınıf olarak tasfiye edildiğinde, sınıf mücadelesi sona mı erecekti? Ermeyecekse, kime karşı ve niçin yürütülecekti? Proletarya diktatörlüğü, burjuvazinin tasfiye edildiği koşullarda, kimin üzerinde baskının aracı olacaktı? SSCB, dünyada tek sosyalist ülkeydi ve kuşkusuz kapitalist kuşatma altındaydı; burjuvazi, dünyanın altıda beşini egemenliğinde tutuyordu ve dişinden tırnağına silahlıydı. SSCB’ne karşı çökertme plan ve girişimlerinden vazgeçmemişti, istihbarat örgütleri boş durmuyordu. Ama burjuvazinin tasfiye edildiği koşullarda kimi destekleyecekti? Proletarya diktatörlüğü sadece “dış düşmanlara”, casuslara vb. karşı mı işlevsel olacaktı? Bu, gerekiyordu. Ama sosyalizmin anayurdunda daha yapacak çok iş vardı.
Neydi bunlar?
Yanıtın ipuçları, Marx’ın öngörülerinde bulunuyordu. Proletarya diktatörlüğü kapitalizmden komünizme geçiş dönemiydi. Burjuvazi sınıf olarak tasfiye edilmişti; ancak kalıntıları, alışkanlıklar, burjuva ve küçük burjuva zihniyet ve özlemler, bencillik, önyargılar vb. olarak nesnel ve düşünsel süreçlerde hâlâ varlıklarını korumaktaydı ve giderilmeleri uzun bir zamana ihtiyaç gösterecekti. Toplumsallıkla uyumlanmaya buralardan direnç göstermesi anormal olmayan bireyselliğin, kolektivizm karşısında bireycilik, grupçuluk ve kariyerizmin, cahillik ve eğitimsizliğin ürünü olan ve üretici güçlerin yeterince gelişmemişliğinden kaynaklanan (giderek farklılıklar olarak görünen yöneten-yönetilen çelişmesi buradan doğar) bürokratizmin nesnel koşulları yok edilmemişti, ve bu, uzunca bir zaman alacaktı. Varlıkları ve etkilerini göstermelerinde, nesnel nedenlerle ya da kapitalizme ve burjuva eğilimlere karşı mücadele tavsadıkça, zaman zaman tehlikeli boyutlar kazanmalarında şaşılacak bir şey yoktu. Peki, sorun, sadece eğitsel miydi, örneğin yalnızca bir kültür devrimi sorunu muydu? Bu, kuşkusuz gerekliydi. Ancak burjuvazi ve kapitalizmin nesnel iktisadi kökleri derinlerdeydi ve bu köklerin kazınması zorunluydu.
“Geçiş dönemi”ne ya da komünizmin “ilk evresi”ne ilişkin Marx’ın çözümlemeleri, sağlam ipuçları vermekteydi. “Gotha Programının Eleştirisi”nde Marx sorunun temelini koymuştu:
“Burada karşılaştığımız şey, kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş olan bir komünist toplum değildir, tersine, kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur.” (sf. 29)
Komünizmin ilk evresi olarak sosyalizmin esas olarak inşa edildiği bir toplum olan SSCB, burjuvazinin sınıf olarak tasfiyesinden sonra da, hâlâ, eski, kapitalist toplumun “damgasını taşıyan” bir toplum durumundaydı. “Geçiş dönemi” teziyle birleştirildiğinde, buradan çıkan sonuç; burjuvazinin tasfiyesinin gerçekleştirildiği sosyalist toplumun, tamamen sınıfsız topluma, komünizmin ikinci evresine varıncaya kadar, kapitalizmle sosyalizmin, kapitalist sınıf tasfiye edildiğine göre, kalıntılarıyla birlikte, kapitalizmden geri kalan unsurlarla sosyalizmin unsurları arasında mücadele toplumu, burjuvazisiz, ama sınıf mücadelesinin sürdüğü bir toplum olacağıdır.
Nerelerdedir kapitalizmin unsurları? Sosyalizm, neleri giderek, geriletip toplumdan izleriyle birlikte silerek, komünizme varacaktır?
İlk olarak giderilmesi zorunlu olan unsur, üretim (mülkiyet) ilişkilerindeki çeşitliliktir. Sosyalist üretim (mülkiyet) ilişkileri esasta gerçekleşmiştir; ancak hâlâ ileri adımlarla çözümlenmesi gerekli sorunlar olduğu kuşkusuzdur. Henüz tek bir toplumsal (sosyalist) mülkiyet biçimi genelleşmemiştir. Tam toplumsal devlet mülkiyeti sanayide ve tarımın bir bölümünde (Sovhozlar) kurulmuş; ancak kolhozlar, –yine bir toplumsal mülkiyet biçimi olmakla birlikte– üretim araçları ve emek güçlerini birleştiren köylülerin grup mülkiyeti durumundadır. Ve küçük üretim ve mülkiyet ilişkileri hâlâ varlığını korumakta, köylüler ürünlerini pazarlarda satabilmektedirler.
Kuşkusuz dış ticaret, bankalarla birlikte devletleştirilmiş ve iç ticaret tamamen proletarya diktatörlüğünün denetimine alınmış, merkezi planlamanın unsuru kılınmıştır. Ancak farklı toplumsal ve alanı iyice daraltılmış olsa bile bireysel mülkiyet ilişkilerinin varlığının çıkar farklılıklarını koşullaması kaçınılmazdır. Sosyalist eğitim ve merkezi planlamaya karşın, birçok kolhoz açısından grup mülkiyetinin geçerliliği, toplumsal çıkarlarla uyumlu hale getirilmiş olsa bile, grup çıkarlarının, en azından elverişli ortam bulduğunda çığrından çıkabilecek olmasının zeminini sağlamaktadır ki, bu çıkar farklılıklarının, uyum durumunda da, –henüz tarihe malolmamış bireysel, mülkiyetçi vb. alışkanlık ve önyargılar vb. göz önünde bulundurulduğunda– yine baştan çıkarıcı işlevsellikler kazanması ve belirli bir etkide bulunmasının kaçınılmazlığı anlaşılabilirdir. Denetim altındaki, yaygınlık ve etki alanı daraltılmış, kapitalizmi doğurması engellenmiş küçük üretim ve değişimin de, tamamen sıfırlanıncaya kadar, tehlike kaynağı olmaktan çıkmayacağı ortadadır.
Mülkiyet farklılıklarının varlığının, kapitalizmden çıkıp geldiği haliyle komünist toplumun ilk evresi (sosyalizm) bakımından bir anormalliği yoktur. Sorun, sosyalist inşanın ilerletilmesi, kapitalizmin bu zorunlu mirasının giderilmesi yönünde sürekli çaba içinde olunmasıyla çözülecek türdendir. Ancak önemli olan odur ki, sınıf mücadelesinin sürdürülmesini zorunlu kılan ve giderilme konusu olan kapitalizmin kalıntıları vardır; ve Kruşçev’le birlikte başlayan, Gorbaçov’un noktasını koyduğu grup mülkiyetiyle bireysel mülkiyetin önünü açıp devlet mülkiyeti aleyhine bunları güçlendiren liberal “reformlar”ın yıkıcılığı düşünüldüğünde, bu kalıntılar karşısındaki tutum tayin edicidir. Sosyalizmin pekiştirilmesi ve kapitalizmin bütünüyle tasfiye edilmesine yönelik sınıf mücadelesi sürdürülmediğinde, kapitalizmden komünizme geçiş döneminden, henüz tamamen kurulmamış komünizmden (ilk evresinden) yeniden kapitalizme geçişe, kapitalizmin restorasyonu dönemine dönülecektir.
Üretim ilişkilerin ötesinde bölüşüm ve ona yön veren değişim ilişkileri bakımından sınıf mücadelesinin sürdürülmesi yine temel önemdedir.
Komünizmin ilk evresi, “emeğe göre” ilkesiyle karakterize olur. Üretici güçlerin görece geriliği ve kaynakların henüz yeterince harekete geçirilemediği, “bireylerin işbölümüne ve onunla birlikte kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman; emek, sadece bir geçim aracı değil, ama kendisi birinci hayati gereksinme haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmeleriyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman” (Age, sf. 31) öncesinde, “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” komünist ilkesinin işlevselleşemeyeceği bilinir. Ama bu, henüz burjuva hukukunun sınırlı ufkunun aşılamadığı ve ne denli denetim altına alınırsa alınsın, burjuva emek-değer ilkesinin geçerli kalmaya devam ettiği anlamına gelir.
İşçi, genel olarak emekçi, devlet ya da kolektif bir başka işletmede çalışmakta ve harcadığı emeğine göre ücret almaktadır. Marx şöyle der:
“Besbelli ki burada uygulanan ilke, eşit değerler değişimi olduğu ölçüde, meta değişimine hükmeden ilkenin aynıdır. Esas ve biçim değişiktir; çünkü koşullar değişik olduğundan, kimse emeğinden başka bir şey sunmadığı gibi, bireyin mülkiyetine bireysel tüketim maddelerinden başka hiçbir şey geçmez. Ama birey olarak ele alınan üreticiler arasında bu maddelerin paylaşılması konusunda egemen ilke, eşdeğer metaların değişimine hükmeden ilkeden farksızdır: bir biçimdeki aynı miktar emek, başka bir biçimdeki aynı miktar emekle değişilmektedir.
“Demek ki, burada da, eşit hak, ilke olarak, ilke ile pratik çelişmemekle birlikte, burjuva hukukundan başka bir şey değildir, oysa bugün eşdeğerler arasındaki değişim metalarda ancak ortalama olarak mevcuttur ve bireysel durumlarda söz konusu değildir.
“Ama bu ilerlemeye karşın, eşit hak, hala burjuva sınırlar içinde kalmaktadır. Üreticinin hakkı, sunmuş olduğu emekle orantılıdır; buradaki eşitlik, emeğin ortak ölçü birimi olarak kullanılmasından ibarettir.” (Age, sf. 29-30)
Emek-değer ilkesi, meta değişimine yön veren temel ilkedir. Ve burjuvazi tasfiye edilmiş olsa bile, sosyalizmin henüz aşamadığı ilke durumundadır. Bu demektir ki, kapitalist ilişkilerin genel yasası olan emek-değer yasası, burjuvazinin tasfiyesiyle, artı-değer yasası mezara gömülmüş olmakla birlikte, henüz sosyalizmde geçerli kalmayı sürdürmektedir ve “emeğe göre” bölüşüm üzerinden, herkesin toplumdan ihtiyacı kadarını alabileceği koşullar yaratılıncaya kadar, “ilk evre”yi de etkisi altında tutmaktadır. Kuşkusuz, yönetmemektedir; yönetici yasa olması, meta değişimine esasta son verilmesi ve emek sömürüsünün önlenmesiyle kaldırılmıştır. Ancak, etkisini, yalnızca emeğe-göre bölüşüm ilkesi dolayısıyla, ücretlendirme sisteminin sürüyor olması üzerinden değil, ama, proletarya diktatörlüğü ve merkezi planlama tarafından denetim altına alınıp etkisi sınırlandırılsa bile, her ne kadar kolektivizme ve emekçilerin çıkarlarına dayanıyor olsalar da, grup mülkiyeti işletmelerinin ürünlerinin devlet mülkiyeti işletmelerinin ürünleriyle değişimi üzerinde de gösterir. Bireysel küçük üretim ve değişim açısından ise, bu, tamamen geçerlidir. Ürünler ne miktar emek karşılığı oldukları gözetilmeden değiştirilemez, plan da bunu gözetmeden “çala kalem” yapılamaz.
Üstelik emek-değer yasası, ücret farklılıklarına yön vermekle kalmaz; işgücünün yenilenmesi açısından ayrılan emek-fonlarının yanında, genişleyen sosyalist üretim için zorunlu yatırım fonlarının miktarı ve kullanılışını da etkiler. Henüz kaynak ve ürünler “ihtiyaca göre” değerlendirilememekte, ama değerler üretimi ve bölüşümü, maliyet muhasebesi vb. gibi bu yasanın zorunlu sonuçlarıyla birlikte, onun etkisi altında şekillenmekte, merkezi plan da bu koşulları yansıtmazlık edememektedir. Egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya, bu etkinin sınırlandırılmasını örgütlemeyi sürekli kılmak zorundadır. Ancak, bu yasanın hâlâ etkili olabildiği koşulların, özellikle sınırlandırılma işi aksatıldığında, artı-değer üretiminin yeniden doğabileceği koşullara dönüşebileceği kuşkusuzdur.
Üçüncü olarak, yönetenlerle yönetilenler arasında farklılıkların devam etmesi ve giderilmesinin, yalnızca cahilliğin ortadan kaldırılmasına yönelik eğitimle değil ama geriliği nesnel olarak koşullayan üretici güçlerin gelişmesine bağlı olarak sağlanabilecek oluşunun sözünü etmek gerekir. İstendiği kadar önü kesilsin ve yönetim işlerinin, basit kayıt işlerine basitleştirilerek, işçiler tarafından kitlesel biçimde üstlenilmesinin önü açılsın, buradan bürokrasi fışkırmaması olanaksızdır. Sorun, bürokrasi ve bürokratizmin sürekli mücadele konusu edilmesinde belirir. Bu mücadelede tutuklukların, nesnel zemini olan bürokrasi eğilimlerini besleyeceği, her gün her saat engellenmeyen bürokrasi eğilimlerinin kabaracağı kesindir.
Örnekleri verilenler, sosyalizmde kapitalizmin belli başlı unsurları ya da kalıntılarını oluştururlar. Ancak sosyalist ilişkilerin hız verdiği üretici güçlerin gelişmesine bağlı olarak ve sınıf mücadelesinin konusu edilerek sınırlandırılır, etkileri azaltılır ve sonuçta tümüyle giderilmeleri mümkün olabilir.
Öyleyse, proletarya diktatörlüğünün başlıca işlevi, kapitalizmin kalıntılarına karşı mücadelenin örgütlenmesi ve üzerlerinden yeniden kapitalizmin yeşermesinin önlenmesi, askeri amaçlarla olduğu kadar, buna yönelik dış her türden müdahale ve destekleri etkisiz kılmaktır. Bu mücadele, kuşkusuz yalnızca iktisadi alanda değil, bütün alanlarda sürdürülmek durumundadır.
İlk tecrübesi yaşanan ve önceki bir deneyden yararlanma olanağı olmayan bu mücadelenin kazanılamadığı ve Rusya’da kapitalizmin restore edildiği biliniyor.
Kruşçev, 2. Dünya Savaşı’nın yolaçtığı tahribatların kolaylaştırdığı koşullarda, henüz tamamıyla silinip atılamamış kapitalizmin kalıntıları üzerine oturarak ve ilk işi olarak bunların önünü açmak üzere, uzun süre yüzünü gizlemeyi başararak işbaşına geldi. Brejnev, kapitalizmin restorasyonunu sürdürdü; Gorbaçov ise, kapitalizme tam dönüşü gerçekleştirdi.

KAPİTALİZMİN KALINTILARI VE MODERN REVİZYONİZM
Bernstein’in Kautsky ve hempalarıyla, sonradan tamamen burjuvaziye iltihak eden Noske türünden sosyal faşistlere ilham olan revizyonizminden sonra, Marksizmin ikinci topyekun revizyonu Kruşçev tarafından başlatıldı. Dayanakları, kuşkusuz, kapitalizmin kalıntılarıyla bunlar tarafından baştan çıkarılmış, ideolojik olarak yozlaşma halinde, parti ve devlet yönetiminin bürokratlaşmış unsurlarıydı. Bunlardan güç alarak ve uluslararası burjuvazi ve emperyalizm tarafından desteklenerek, Kruşçev ve ekibi, Bolşevik Partisi 20.Kongresi’nde (1956) yönetimi ele geçirerek, kapitalizmin unsurlarının sınırlandırılması ve tasfiyesi mücadelesini durdurdu ve tersine çevirdi. Önü açılan kapitalizmin unsurları örgütlendirildiler ve sosyalizmin kazanımlarını yok etmeye giriştiler. Kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi kapitalizmin restorasyonu dönemine dönüştü, geçiş dönemi devleti, artık restorasyonun devleti haline getirildi, kapitalist unsurlar egemenliklerini örgütlediler. Devlet mülkiyeti ve merkezi planlamadan, grup mülkiyeti ve giderek işletmelerin fiilen kendi üretim miktarları vb. üzerine kararlar almasına ve piyasanın (değer yasasının) biçimsel plan kabuğu içinde belirleyici hale gelmesine ilerleyen süreç işledi, bölüşüm tamamen bozuldu. Halkın ihtiyaçlarını karşılamayı esas alan üretimden, yeniden kâr için üretime, artı-değer üretimine geçildi. Zenginlik kaynakları kapitalist unsurların kontrolünde birikmeye başladı. Sosyalist biçimlerin korunmaya devam etmesi, görünüşte planlama, kapitalist unsurlar tarafından ele geçirilmesine rağmen kolektif mülkiyet biçimleri, adı komünist olan parti ve merkezi devlet iktidarının vb. sürmesi, ülke içi ve dışında komünistlerin gözünü kararttı; çok sayıda komünist ve devrimcinin, kapitalizmin restorasyonu ve onun önünü açan modern revizyonizmi, “hataları olan sosyalizm” olarak algılamalarına ve karşı tutum geliştirememelerine dayanaklık etti. Bu durum, Gorbaçov’un açıktan kapitalizm ilanına kadar, azalarak da olsa sürdü.

“REEL SOSYALİZM” SAFSATASI
Başlangıçta, bu yanılsamalı düşünme biçimini; uygulamalarının, bilimsel sosyalizm olan Marksizmden uzaklığının, Marksist teori ile kapitalizmin önünü açan ve destekleyen revizyonist pratik arasındaki açının gitgide büyüyerek karşıtlığının her geçen gün daha çok görünür olmasının aldatıcı açıklaması olarak, iktidara oturan modern revizyonizm ortaya atıp teşvik etti. Marksist teoriye, evet bağlıydılar, ama nesnel pratik zorunluluklar vardı ve “sosyalizm”, pratikte, teoride ortaya konulmuş “idealler”den farklılıklar taşıyarak, kaçınılmazlıkla, “reel sosyalizm” olarak biçimlenmek durumundaydı! “Reel” ya da “varolan” “sosyalizm”in, nesnel gerçek olarak “yaşayan” sosyalizmin, teoride ileri sürülmüş düşüncelerle tam çakışması beklenemezdi!
Bu tez, bir kez ortaya atılıp yerleştikten sonra, modern revizyonizme eleştiriler yönelten, ama ondan kopmamış, tersine derin etkisi altında bulunan kişi ve gruplar tarafından da devralınıp savunuldu. Bu kez, SSCB’de varolan “hatalara sahip sosyalizm”in yarı açıklaması yarı eleştirisinin dayanağı kılındı. Revizyonist uygulamanın bazı sapkınlıkları görülüyor, eleştiri konusu ediliyor, ancak revizyonizmin burjuva niteliği kavranamayarak, bu sapkınlıklar “sosyalizm”e mal ediliyor, ve bilimsel sosyalizm ile revizyonist uygulama arasındaki farklılık, “reel sosyalizm” teziyle izah ediliyordu.
Bu temelde, revizyonizmle göbek bağlarına sahip çok sayıda fikir ve akım gelişti.
Geçiş dönemi olarak proletarya diktatörlüğünü, onu karakterize eden kapitalizmle komünizm arasındaki amansız sınıf mücadelesini, ya kapitalizmin tüm unsurlarıyla tasfiyesi yolunda ilerleneceği ya da kapitalizmin restorasyonunun kaçınılmaz olduğunu kavrayamayan ve Kruşçev’in uygulamaya koyduğu liberal “reformların (Liberman reformları) SSCB’nin ve devletin sınıf niteliğini değiştiren süreci başlattığını, giderek sosyalizmin kazanımlarını tüketerek, yalnızca biçimsel bir “kabuk”a dönüştürdüğünü, revizyonizmin ileri sürdüğü anti-Marksist görüş ve tezlerin sosyalizm düşmanı ideolojik siyasal yaşamı örgütlediği ve yansıttığını, sonuçta sosyalizmin yerini devlet kapitalizminin, proletarya diktatörlüğünün yerini ise revizyonist burjuva diktatörlüğünün altığını anlayamayan, Marksizme yönelik modern revizyonist tahribatının altında ezilen kişi ve gruplar, bu tahribatın bir parçası oldular.
Kruşçev’le birlikte devlet ve toplumun sınıf niteliğindeki keskin farklılaşmayı göremeyenler, Ekim Devrim’inden Gorbaçov’un ve SSCB’nin son günlerine kadar, tüm gelişmeyi tek bir sosyalist süreç olarak ele aldılar ve “reel sosyalizm” teziyle açıklayarak, eleştirilerini sosyalizme yönelttiler. Doğal ki, ileri sürdükleri görüşler, Troçki’nin, Buharin’in vb. tezleriyle birleşti. Uluslararası burjuvazinin “zayıf halka” olarak belirleyerek, “mızrağın sivri ucu”nu yönelttiği Stalinizmi, “hata” ve “kötülükler”in kaynağı olarak, eleştirdikleri zemin haline getirdiler. Onlara göre, Stalin’i suçlamasına karşın Kruşçev, ardından Brejnev vb. tümü “Stalinistler”di. Kruşçev’in SBKP 20. Kongresi’nde açtığı anti-Stalinist kampanyadan da etkilenerek, emperyalist istihbarat örgütleriyle zamanında Troçki tarafından ileri sürülmüş düzmeceleri benimsemekte sakınca görmediler. Burjuvazi ile işçi sınıfı, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki farkı yakalayamayanların, Kruşçev ve Brejnev’le Stalin arasında fark bulamamalarında şaşılacak şey yoktu. Revizyonizmin geliştirip dayandığı bürokratik yozlaşmaların tanıklığında, Troçki’den feyz alıp, “Stalin bürokratizmi”ni eleştirmeye yöneldiler. Troçki, “Stalin bürokrasisi”ni suçluyor ama “işçi devleti”nden, “sosyalist toplum”dan söz açıyordu; “reel sosyalizm”ciler de benzer görüşler savundular. Hem sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü hem bürokrasinin egemenliği! Zıtlığı önce görmediler, sonra görmemek ve üstünü örtmek işlerine geldi.
Buradan, yenilgi ruh haliyle, “nasıl” bir “sosyalizm” gerektiğinin yanıtlarını aramaya başladılar! “Reel sosyalizm” ile Marksizm arasındaki “açı”yı kendi kavillerince kapatmaya giriştiler. Bürokratizm saptaması üzerinden, sosyalizmi “demokratikleştirme”ye yöneldiler. Burjuva “politik çoğulculuk”unu, parti içinde hiziplerin gerekliliğini savunup, “tek parti diktatörlüğü”ne vb., ardından doğrudan proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmaya vardılar. Sosyalist üretim ilişkilerini, teoride, piyasayla bağdaştırmaya uğraştılar. Çekoslovakya ve Afganistan müdahalelerini, Asya ve Afrika’ya yayılmacılığı bile savundular. Aynı tezin savunucularından kimileri, daha ileri giderek, anarşizmden ödünç aldıkları fikirlerle, devletin bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde baskı aracı olduğunu ve olmasının kaçınılmazlığını görmezden gelerek, sınıflarüstü “özgürlükçü” burjuva demokratizmi bakış açısıyla, özgürlüklerle çeliştiğini, zaten SSCB’de bireysel özgürlüklerin dert edinilmediğini ileri sürerek, proletarya diktatörlüğünü “yanlışlık” ilan ettiler, iktidar fikrini, devlet olarak proletarya diktatörlüğünü ve ona dayanarak sosyalizmin inşasını, devletçiliği eleştirdiler. Eleştirileri, siyasal-düşünsel zemini aşamadı, altyapıda, üretim ilişkileri vb. bakımından zaten sorun yoktu; sosyalizm geçerliydi! Sorgulayıp saldırdıkları, kuşkusuz, bilimsel sosyalizmdi, Marksizmdi.
Burjuvazi ile işçi sınıfı ve davasını, kapitalizmle sosyalizmi ayırt etme yeteneğinde olmayan “reel sosyalizm” tezi bugün hâlâ işlenip savunuluyor. Hareket noktası olarak tutarsızlığı; teori ile pratiği birbirinden koparması, Marksizmi, işçi sınıfının devrimci pratiğiyle, sosyalizm pratiğiyle ilişkisizlendirmesi ve onu, kurgusal fikirler yığını olarak, tıpkı idealist burjuva filozoflarında olduğu gibi, “mutlak hakikatler” peşinde bir felsefe sistemine indirgemesi, Marksizmin tüm öğreti ve tezlerinin, kuşkusuz bilimsel çalışmaya bağlı olarak, ama doğa ve toplum bilimlerindeki gelişmelerin yanı sıra, işçi sınıfının pratiği içinde geliştirildiğini, ancak böyle gelişip zenginleşeceğini anlamamasıdır. “Reel sosyalizm” tezine göre, Marksizm, düşünce birikimi olarak, ayrı bir yerde durmaktadır, “varolan” sosyalizm ise başka bir yerde. Ve kendi yolundan gelişmektedir. Ya da hem Marksizm Kant’ın “kendinde şeyi” olarak düşüncede vardır, hem de, bu tez sahiplerinin Kant’a katkısı olarak, “reel sosyalizm” “kendinde şey” olarak pratikte! Oysa, birisi işçi sınıfının dünya görüşü ve eylem kılavuzu, diğeri eylemidir ve kopmazca birbirlerine bağlıdırlar; Marksizm, işçi sınıfının eyleminden gelişip zenginleşir ve onu besler, ona yolgösterir.
Aslında, bu “reel sosyalizmi” “sosyalizm” yapan kendine özgü ayrı bir yolu olmalıdır! Burjuva revizyonist yol.
“Reel sosyalizm” tezini ileri sürenler, gerçekte, bunun peşindedirler ve bugün vardıkları “nasıl bir sosyalizm” arayışlarında, Marksizmin yerine koyacakları bu anti-Marksist burjuva sosyalizm türüne ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu arayışın burjuva demokratizminin ufkuyla sınırlı olduğu bir gerçektir.

MARKSİZM; SINIFIN EYLEMİNDE GELİŞEN, KURGUSAL OLMAYAN BİLİMSEL SOSYALİZMDİR
Marksizm, henüz ilk yaratıcılarının ellerinde, sınıf-dışı ve bilimsel olmayan kurgucu sosyalizmin, dünyaya, kapitalizmin eleştirisinden hareketle, ancak maddi gerçeklerden, en başta emek-sermaye karşıtlığı ve işçi sınıfının dönüştürücü gücünden, dayanağını bu güçte bulmaktan uzak, doğrudan düşüncenin ürünü “hakikatler”den, iyi niyetli ya da çok bilmişlerin ortaya attığı dayanaksız fikirlerden yola çıkarak yeni bir toplumsal düzen verme yönelimlerinin karşısında zafer kazanmıştı. Daha 1831 Lyon Ayaklanması’ndan başlayarak, işçi sınıfının, kendisini başlıca kapitalizm karşıtı güç olarak ortaya koyuşu, 1848-49 Devrimleri ve en son 1871 Paris Komünü, kurgucu sosyalizmi, –sınıflar ve sınıf mücadelesini, kuşkusuz işçi sınıfının eylemini dayanak edinmeyen– idealist tarih anlayışını çöküşe götürmüştü. Marx ve Engels, ütopik sosyalizmin dayanaksızlığını ve kapitalizme alternatif oluşturamayışını kaydeder ve örneğin Dühring’in kurmaca “sosyalizmi”ni püskürtürken, tamamen bilimsel araştırma ve çalışmalarıyla, bu çalışmalarının işçi sınıfının eylemi içinde sınanmasını esas almış, öğretilerini, sınıfın eyleminin ortaya koydukları üzerinden geliştirmişlerdir.
Marksist devlet öğretisinin geliştirilişi, iyi bir örnektir. Önceki toplumların tarihsel gelişiminin incelenmesi içinde toplumsal gelişme yasalarının çözümlenmesi, tarihin materyalist yorumunun geliştirilmesi, kuşkusuz Marx ve Engels’in temel bilimsel bir buluşu olarak büyük emek gerektirmiştir. Burjuva bilim adamları tarafından tanımlanan sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeğinin tam bir açıklaması Marx ve Engels tarafından yapılmış; sınıfların varlığının, tamamen üretimin tarihsel gelişme evrelerine bağlı olduğu düşüncesini, materyalist tarih anlayışıyla, onlar geliştirmişlerdir. Kurmaca, hayalci sosyalizm düşüncelerinin belinin kırılması buradan başlamıştır. Bir kez ulaştıktan sonra politik ekonomi incelemelerine kılavuzluk etmiş olan genel sonucu Marx, “kısaca şöyle formüle edilebilir” diyerek anlatmıştır:
“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, sf. 25)
Devrim fikri, yine, genel bir sonuç olarak, doğrudan buradan çıkmıştır. Marx, özetine kaldığı yerden devam ederek, şunları yazmıştır:
“Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” (Age, sf. 26)
Toplumların üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışma üzerinden geliştiği, üretici güçlerin gelişme düzeyiyle belirlenen üretimin tarihsel gelişme evrelerinde, insanların belirli üretim ilişkileriyle aralarında ilişkilendikleri ve üretim araçları (mülkiyeti) karşısındaki konumlarına bağlı olarak –mülk sahibi olan ve olmayan olarak temel bölünmeleriyle, çıkarları birbirlerine karşıt– belirli sınıflara bölündükleri ve aralarındaki çatışmanın, toplumu hareket ettiren başlıca dinamik olduğu, belirli üretim (mülkiyet) ilişkileri, yeni üretici güçlerin gelişmesini engellemeye başladığında toplumsal devrimin gerekli ve kaçınılmaz hale geldiği saptandıktan sonra, devlet sorununa açıklama getirmek tamamen mümkün olmuştur.
Öncelikle, bilince, belirli toplumsal bilinç şekillerine denk düşen siyasi üstyapıya öncelik veren devlet anlayışı eleştirilip dışlanmıştır: “…devlet topluma dışarıdan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak fikrinin gerçekliği’, ‘aklın imgesi ve gerçekliği’ de değildir.” (Engels; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf. 175) Siyasal üst yapı olarak devlet, Marx’ın “Önsöz”de belirttiği gibi, üretim ilişkilerinin tümünden oluşan toplumun iktisadi yapısı üzerinde şekillenir. Ama toplumlar üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çatışması ya da onun sosyal görünümü olarak uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları üzerine kuruludur. Ve Engels formüle eder: “Devlet, daha çok, toplumun gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir ürünüdür; bu, toplumun önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan, çatışmayı hafifletmesi, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.” (Agy.)
Formüle edilen düşünce nettir: “Devlet uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ürünü ve belirtisidir.” Marx’ın, kendisinden hem önce hem de sonra, en çok çarpıtılan öğretilerinden önde gelenlerinden biri budur. Ve aynı zamanda, sınıfların varlığı ve mücadelesinin kabul edilmesinin yetmediğini, yine en başta devlet öğretisine yönelik çarpıtmalar göstermektedir. Biçimi değişse de, özü aynı kalan belli başlı çarpıtma, devletin sınıfların “uzlaşma organı” varsayılmasıdır. Oysa uzlaşma organı olmak bir yana, devlet, uzlaşmaz karşıtlığın üzerine oturduğu gibi, kendi düzenlerinin devamını sağlamak üzere uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını hafifletme uğraşındaki mülkiyet sahibi sınıfların devleti olarak, sömürülen sınıflar üzerinde baskı ve zor aracıdır. Ama bu, toplumların ve kapitalist toplumun bilimsel incelenmesinden çıkarılan ve toplumlara uygulanan tarihsel materyalist yorumun ürünü olarak, henüz sorunun “abc”sidir.
Evet, “artı-değer”in bulunuşuyla kapitalizmin nasıl bir uzlaşmaz karşıtlık üzerine kurulu olduğu açıklanmıştır, uzlaşmaz karşıtlıkların ürünü devlet, burjuva devlet olarak burjuvazinin işçi sınıfı üzerinde baskı aracıdır ve komünist devrim zorunludur. Ancak, Marx ve Engels, Kasım 1847’de, henüz 1848 devrimlerinden önce yayımlanan “Komünist Manifesto”da, komünizmin asli sahibi olan işçilere, düşüncede geliştirilmiş “mutlak hakikatler” dikte etmez, devlet ve devrim üzerine, ancak bilimsel olarak söyleyebileceklerini söyler, “çok bilmişlik” etmez ve ötesini işçi hareketinin yol göstericiliğine, işçilerin ellerine bırakırlar:
“Proletaryanın gelişmesinin genel evrelerini çizerek mevcut toplumun içindeki az ya da çok gizli iç savaşı, açık bir devrimin patlak verdiği ve burjuvazinin zorla devrilerek proletaryanın kendi egemenliğini kurduğu noktaya kadar izledik.” (sf. 60, Evrensel Basım Yayın) ve,
“Yukarıda gördük ki, işçi devriminde atılacak ilk adım, proletaryanın egemen sınıf konumuna yükselmesidir, demokrasinin mücadeleyle kazanılmasıdır.
“Proletarya, kendi siyasal egemenliğini, tüm sermayenin adım adım burjuvazinin elinden koparılmasına, tüm üretim araçlarının devletin elinde, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde yoğunlaştırmasına ve üretici güçleri büyüklüğünün olabildiğince hızla artırılmasına kullanacaktır.” (Age, sf. 71)
Manifesto’da, henüz yalnızca, “burjuvazinin zorla devrilmesi” olarak şiddete dayalı devrim, “proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi” ve “egemenliğini sosyalizmin kuruluşu için kullanması” fikirleri vardır. Henüz, burjuva devlet aygıtının ne olacağı, bir başka aygıtla değiştirilip değiştirilmeyeceği, değiştirilecekse, yerine ne konulacağı sorularının yanıtları verilmemiş, ya da, tamamen soyut olarak, ve aslında, sorunları koyarak, ama çözüm yollarını göstermeyerek verilmiş, yalnızca “proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi” ve “siyasal egemenliği”nin zorunluluğundan söz etmekle yetinilmiştir. Söylenen; devlete ve sosyalist devrime uygulanan sınıf mücadelesi öğretisinin izin verdikleridir: Burjuva egemenliği, ancak, kendisini, egemen sınıf konumuna yükseltmek zorundaki proletarya tarafından ve zorla devrilebilir, ve bu, bir işçi devriminde atılacak ilk adımdır. Lenin, Marx’ın kurguculuktan bütünüyle uzak ve bilimsel tutumunu, “Proletaryanın bir egemen sınıf olarak örgütlenmesinin hangi somut biçimleri alabileceği, bu örgütlenmenin, demokrasinin en tam, en tutarlı fethiyle hangi belirli biçimde uyuşabileceği sorusuna yanıtı, Marx, ütopyaya düşmeden, yığın hareketi deneyinden bekliyordu.” (Devlet ve İhtilal, sf. 49) diyerek açıkladı.
Fransa’da Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire hükümet darbesiyle nihayetlenen, kıta çapına yayılmış 1848 Devrimleri deneyi üzerinden, Marx, açıkça formüle ettiği “proletarya diktatörlüğü”nü de kapsayan devlet öğretisini geliştirmeye girişir.
Önce “18. Brumaire”de burjuva devlet makinasının kırılması gereğini ortaya koyar:
“Devrim, ilk önce yetkinleştiriyor; parlamenter iktidarı, sonradan devirebilmek üzere. Bir kez bu ereğe varıldıktan sonra, yürütme gücünü yetkinleştiriyor, onu en yalın ifadesine indirgiyor, onu tecrit ediyor, bütün tahrip kuvvetlerini onun üzerinde toplayabilmek için bütün kendi kusurlarını ona yöneltiyor…
“Askeri ve bürokratik muazzam örgütü ile, karmaşık ve yapma devlet mekanizması ile, yarım milyon insandan bir memurlar ordusu ve bir ikinci beş yüz bin askerlik ordusu ile, bu yürütme gücü, Fransız toplumunun bütün bedenini bir zar gibi saran ve bütün deliklerini tıkayan bu korkunç asalak yapı, mutlak krallık döneminde, devrilmesine yardım ettiği feodalitenin sona erişinde meydana geldi… birinci Fransız Devrimi, zorunlu olarak mutlak krallık tarafından başlatılan işi, hükümet iktidarının merkezileşmesi, ama aynı zamanda genişliği, özel nitelikleri, ve aygıtı işini zorunlu olarak geliştirecekti. Napeleon, bu devlet mekanizmasının yetkinleşmesi işini tamamladı… Sonunda, parlamenter cumhuriyet, kendini devrime karşı savaşımında baskı önlemleri ile hükümet iktidarının eylem olanaklarını ve merkezileşmesini kuvvetlendirmek zorunda gördü. Bütün siyasal devrimler (burjuva devrimleri- K.Y), bu makinayı kıracakları yerde, yetkinleştirmekten başka iş yapmadılar. Ardarda iktidar uğruna savaşan partiler, bu muazzam devlet yapısını ele geçirmeyi, kazananın en birinci ganimeti saydılar.” (sf. 129-130)
Burjuva devrimleri sürekli ordu ve memurlar ordusundan (bürokrasi) oluşan devlet aygıtını, kıracak yerde, sürekli olarak yetkinleştirmişlerdir. Oysa, kuşkusuz, onu kırmak gerekirdi. Ve Marx, burjuvazinin en tam devlet biçimi olarak parlamentarizmin, devrimin, bütün tahrip kuvvetlerini onun üzerinde toplayabilmesi için üzerine düşeni yaptığını ekler. Burada, Komünist Manifesto’da söylenmeyen söylenmiş, “egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya”nın, mevcut burjuva devlet makinasını devralıp kullanamayacağı, ama onu kırıp parçalamak zorunda olduğu açıklanmıştır. Lenin, “Marx bu sorunu 1852’de koyar ve çözer. Ve, kendi diyalektik materyalizm felsefesine bağlı kalarak, 1848-51 büyük devrim yıllarının tarihsel deneyimine dayanır. Bu temel üzerinde, Marx’ın öğretisi, her zaman olduğu gibi, yaşanmış deneyin, derin bir felsefi görüş ve geniş bir tarih bilgisiyle aydınlanmış bir bilançosunu çıkarır.” (Devlet ve İhtilal, sf. 37) der.
18. Brumaire’i yazdığı 1852 yılında, Marx, Weydemeyer’e, önceden aktardığımız mektubunu da yazar ve “yeni olarak yaptığı şey”in özünün “proletarya diktatörlüğü”nün zorunluluğunu kanıtlamak olduğunu belirtir. Geriye, Paris Komünü deneyi üzerinden girişilecek –memurculuğun (bürokrasinin) kaldırılarak tüm görevlilerin seçimle gelmesi ve geri alınması, en yüksek işçi ücretinden fazla maaş almamaları, ucuz devlet, militarizme son verilmesi ve işçi ve emekçilerin silahlandırılması, parlamentarizmin lağvı ve yasama ile yürütmenin birleştirilmesi vb. gibi– ayrıntılı ve net sonuçları genelleyerek formüle etme işi kalır. Lenin, “Ereğine ulaşmamış da olsa, yığınların devrimci hareketinde Marx, çok önemli bir tarihsel deney, dünya proleter devriminde ileriye doğru kesin bir adım, yüzlerce program ve usyürütmeden çok daha önemli gerçek bir ilerleme görüyordu. Bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersler çıkarmak, teorisini sıkı bir eleştiriden geçirmek için ondan yararlanmak: Marx’ın kendisi için saptadığı görev, işte budur.” (Age, sf. 45)
Daha Komün günlerinde Marx, bu kez Kugelmann’a mektubunda şöyle yazar:
“Eğer benim Onsekizinci Brumaire’nin sön bölümüne bakarsan, Fransız Devrimi’nin gelecek girişiminin, önceki gibi artık, bürokratik-askeri mekanizmayı bir elden ötekine devretmek değil, onu parçalamak olduğunu ve bunun Kıta üzerindeki her gerçek halk devriminin başta gelen koşulu olduğunu belirttiğimi göreceksin. Bizim kahraman Parisli arkadaşlarımızın kalkıştıkları şey de işte budur.” (K. Marx-F. Engels, Seçme Mektuplar, sf. 57)
Ve Marx’la Engels, Komünist Manifesto’nun 1872 Almanca Baskısı’na Önsöz’lerinde işçi sınıfının devrimci pratiğinin teoriye yol gösterdiğini belirterek düzeltme yaparlar:
“Gerek büyük sanayiin son yirmi beş yıl içinde süren büyük gelişimi ve işçi sınıfının buna koşut ilerleyen parti örgütlenmesi karşısında, gerekse önce Şubat Devrimi ve daha fazlasıyla proletaryanın iki ay boyunca siyasal iktidarı elinde tuttuğu Paris Komünü karşısında, bugün bu program yer yer eskimiştir. Özellikle Paris Komünü, ‘işçi sınıfının hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için işletemeyeceğini’ kanıtlamış bulunuyor.” (K. P. Manifestosu, sf. 29)
Marksizm ve öğretilerin gelişmesi, “reel sosyalizm” savunucularının, kıt akılla ileri sürdükleri “Marksizm başka ‘yaşanmış sosyalizm’ başka” kurgucu dayatmalarından bambaşka bir yol izlemiştir. Marxsizm, yaşanmış deneylerden ayrı durmamış, Marx, tersine, bu deneylerden sonuçlar çıkararak genelleştirmiş ve teori düzeyine yükseltmiştir. Öyleyse, “reel sosyalizm” yandaşlarının iddia ettikleri gibi, Marksizm ile “yaşanmış deney” ya da “reel sosyalizm” arasında bir uyumsuzluk ve ayrılık varsa, ki olduğu açıktır, doğru olan; ya Marksizmin bu deney üzerinden geliştirilmemesi kusurundan ya da deneyin sahteliği ve gericiliğinden, “sosyalizm” etiketi takılanın sosyalizm olmadığından söz etmek, olmalıdır. Marksizmin, önce Lenin ve ardından Stalin tarafından emperyalizm ve proleter devrimleri çağı ve sosyalist inşa koşullarında geliştirildiği kesindir. Buna itirazı olanlarla, başka makalelerde tartışırız. Ama Kruşçev ve peşinden gelenlerin Marksizmi geliştirmek bir yana, ona ihanet ettikleri ve “sosyalizm” olarak ileri sürülen “reel sosyalizm”in de, onların rayından çıkarıp kapitalizme yönelttikleri ve sonunda dönüştürdükleri “sosyalizm” olduğu, yine kesindir. Marksizm ile sosyalizm arasında Lenin ve Stalin döneminde bir kopukluk yoktur, ama Kruşçev ve ardından Marksizmle SSCB’de olup-bitenlerin tamamen karşıtlık oluşturduğu, en azından bugünden bakıldığında, SSCB’nin başına gelenler tarafından doğrulanmaktadır.
Sosyalizm, işçi sınıfının eylemi olarak, deneylerinden ders çıkarılarak Marksizmin geliştirildiği ve yine, SBKP 20. Kongresi’ne kadar, Marksizm tarafından yolu aydınlatılan, dolayısıyla pratiği ile Marksist teori arasında uyumsuzluk değil, uyum olan, hem kitapta ve hem de gerçekte yeri olup yaşanan, bildiğimiz, aynı ve tek sosyalizmdir. Ekim Devrimi tarafından yolu açılan bu sosyalizm, Marksizm düşmanı Kruşçev tarafından saldırıya uğramış, saldırı Brejnev ve Gorbaçov tarafından sürdürülmüş ve kapitalizm tarafından geçici bir yenilgiye uğratılmıştır. Gerisi, burjuva yutturmacasıdır.
Şimdi sıra, pahalıya patlamış da olsa, yeni elde edilen –kapitalist restorasyon türü– deneyler üzerinden, bu kez, yenilmez Ekim Devrimleri’ndedir. Dünyanın ezilen milyarlarının tek kurtuluş umudu olduğu kanıtlanmış olan Ekim Devrimi ve sosyalizmin yenilenmesinin önünü hiçbir güç kesemez. İşçi sınıfı ve köleleştiricisi, tüm ezilen halkları pençesine almış, kendi içinde dalaşması savaşlara varmış kapitalizmin çürümüşlüğü gerçektir. Sosyalizm de, bilimseldir ve geleceğin tek gerçeğidir.
Marksistlerin görevi, yeni Ekim Devrimlerinin hazırlanması ve bu kapsamda yenilenmiş teorik temelleriyle Marksizmin geliştirilip savunulması, işçi sınıfının eylem kılavuzu olarak yeniden işlevsel kılınması ve zaferinin üçüncü kez ilanı koşullarının yaratılmasıdır. Bunun koşulları, her zamankinden çok bugün vardır.

Sınıfa kendini dayatmanın bir örneği: TKP ve 1 Mayıs

Konumuz 1 Mayıs. Ancak 1 Mayısı 1 Mayıs olarak tartışmayacağız. 2005 1 Mayısına ilişkin değerlendirmeyi ÖZGURLUK DÜNYASI sayfalarında ayrıca bulacaksınız. Bu makalede 1 Mayıs, yalnızca tartışmanın hareket noktası, zemini olacak. 1 Mayıs’a belirli bir yaklaşımı tartışacağız.
Aslında tartışma konusu, 1 Mayıs ya da 1 Mayıs’a yaklaşımla sınırlı da değildir. Tartışılan, tartışılması gereken; işçi sınıfına ve sınıf mücadelesine yaklaşımdır. İşçi sınıfı ve örgütlenmesi, mücadelesi, partinin sınıf mücadelesine müdahalesi, öyleyse kuşkusuz politika, kuşkusuz sınıf politikası, bu politikanın zemini ve dayanakları, partisi ile sınıfın ilişkisi, kendiliğindenlikle politika ilişkisi, sınıfın acil gündelik talepleri ve birliği karşısındaki tutum, devrimci özne –bütün bu temel önemdeki sorunların tartışılması için 2005 1 Mayısı zorlayıcı olmuştur. 2005 1 Mayısı, böyle bir tartışmayı dayatmıştır.
Kuşkusuz 2005 1 Mayısında ortaya çıkan ve tartışılması gereken başka yanlar yok değildir. Ancak amacımız ne külli bir 1 Mayıs değerlendirmesi ne de sınıf mücadelesinin tüm sorunlarını tartışmak.
Bu 1 Mayıs’ta, bir çevre, öncesinden başlayarak, bağıra dayata ayrı ve özel bir tutum açıklamış ve uygulamıştır. Bu tutumu sadece savunmamakta, ama yüceltmekte ve “tek devrimci” tutum olarak propaganda etmektedir. Çevre; TKP ya da “Yurtsever Cephe”dir. 1 Mayıs’taki tutumu, ayrı, ama tamamen apayrı olmayan, asıl 1 Mayıs’la bağlantısız bir alanda değil, aynı alanda ve ona bitişik, kendi kürsüsü ile kendi mitingini düzenlemek olmuştur.

2003’TEN 2005’E
TKP ya da bir süre önce yedeklediği adıyla “Yurtsever Cephe”’nin, bu yıl 1 Mayıs’ta ortaya koyduğu ayrılık ve aykırılık, görünüş olarak, Nisan’dan başlayarak açıkladığı tutum üzerinden, tartışacağımız nedenleriyle şekillendi. Dünya ve hele Türkiye 1 Mayısları tarihi dikkate alındığında garipsenecek bir tutum olduğu şüphesizdir. Türkiye 1 Mayısları tarihinde, gerçi –bir girişim örneğine bu yıl da tanıklık edilen– kürsü işgallerine varıncaya kadar ayrılık ve aykırılıklar görülmemiş değildir. Ancak 2005’teki TKP ayrılıkçılığı türünden gariplik ve ayrılıkçılığın doğruluğunu kanıtlayıp yüceltmeye yönelik garip nedenlere dayalı iddia ve tartışmalarla bir “ilk”e tanık olunduğu ortadadır. Bunları göreceğiz; ancak yine de, yakın geçmişe bakıldığında, garip olanın garipsenmemesi gerektiği söylenmelidir. Son üç yılın 1 Mayısları karşısındaki TKP pozisyonu, hem çelişkilidir ve TKP tarafından açıklanmaya muhtaçtır, hem de bu çevrenin işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi karşısındaki genel pozisyonunun açıklayıcılığına gerek kalmadan, bir ölçüde açıklayıcıdır.
2003 1 Mayısı’nda, TKP Çağlayan’da –2005’te ayrı miting gerekçesi yaptığı– “sendika bürokrasisi ile birlik” halindedir. Gerçi “komünist ayrılıkçılığı” elden geldiğince ortaya koymuş; miting alanına yakın ilçe binası önünde toplanma ve dağılma görüntüsü altında yarı-ayrı miting hevesini açığa vurmuş, alanda “kahrolsun sendika ağaları” sloganı atarak “görevi”ni yerine getirmiştir. Ama yine de, “sendika bürokrasisinin peşine takılmama” gerekçesiyle işçilerin birliğine karşı açıktan tutum almamıştır. İşçilerin birliğine ve birlik ihtiyacına biçimsel olarak gösterilen tahammülün ardında, 2005 1 Mayıs ayrılıkçılığının 2005 Nisanı’nda oluşmadığını, ama 2005’e 2003’ten gelindiğini belirten ciddi bir ayrılıkçı yöneliş vardır. 2002 1 Mayısı’nda pek ortaya çıkmayan, ama herhalde kendine güveni arttıkça gelişen ve 2005’te işçi sınıfı ve mücadelesine, sınıfın birlik ihtiyacına açık bir reddiyeye varan bir ayrılıkçılık. Bir “kendisi-için”lik.. Bir “kendini-severlik”!
Çelişki ortadan kaldırılmayı beklemektedir: Sınıfa ve sınıf mücadelesine değil “kendine ilişkin” nedenlerle açıklanacak olsa bile, TKP’nin 2003 ve hele 2002 1 Mayıs tutumuyla 2005 tutumu neden farklıdır?  Türkiye’nin, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesinin koşullarının, farklı tutumları zorunlu kılacak tayin edici değişmelere uğradığı ileri sürülemeyeceğine göre, TKP tutumları niçin farklılaşmıştır? Burada, TKP’nin sadece kendisine ilişkin; ya kavrayışının ya sınıfla önemli bir ölçüde birleştiğini varsaydığı örgütlenmesinin ya da “gücüne güven” türünden TKP maneviyatına dair etkenin farklılaşmasından söz edilebilir. Hangisidir?
2002 ve 2003 ile 2005 1 Mayısları arasında farklılaşan TKP tutumunun, sınıfa ve sınıf mücadelesine ilişkin nesnel değil, ama TKP’ye özel öznel nedeni ya da nedenleri olduğu sır değildir. Nedir bunlar?
TKP, bu yıl, 1 Mayıs öncesinde, kutlamalara ilişkin, sendikalara 4 koşul ileri sürmüştür. Ancak soru şudur: Bu şartlar, neden 2002 ya da 2003’te ileri sürülmemiştir? O tarihlerde sendikalarda henüz bürokrasi mi yoktur, yoksa AB’cilik ya da örneğin CHP’lilik mi? Veya sendikalar, TKP şartlarından olan, ülke çapında yaygın kutlamalar değil, merkezi ve “tek 1 Mayıs” mı düzenlemiştir? 2002 ve 2003’te, TKP’nin 2005 koşullarından hiçbirinin karşılanmadığı ve yine sendikaların düzenlediği 1 Mayıs mitingine TKP’nin koşulsuz katıldığı bilinmektedir. TKP 2005’te mi devrimcileşmiştir? Eskiden yeterince devrimci olmadığından mı koşul ileri sürmeyerek ayrı kutlama yapmamış, AB’cilik, CHP’cilik vb.’den kendisini ayırma ihtiyacı duymamıştır? Yoksa TKP’nin kavrayışı mı değişmiş veya derinleşmiştir?
Bir açıklama şart görünüyor. Bizce, 2005 ayrılıkçılığı 2003 1 Mayıs tutumunda içerilidir, denemesi yapılmış, ama TKP net bir ayrılıkçılığa ancak 2005’te cesaret edebilmiştir.
Arada 2004 1 Mayısı vardır ve başka kaynakların yanı sıra, o da, bir yönüyle TKP’nin “cesaret birikimi”ne hizmet etmiştir.
2004 1 Mayısı’nda, ülkenin başka yerlerinde ayrışma pek görünmese bile, İstanbul’da iki ayrı kutlama gerçekleşmiş; hem sendika konfederasyonları hem de asıl önemlisi, işçi ve emekçiler bölünmüştür. Ayrılık ve bölünmenin birden çok nedeni olmakla birlikte, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadelesi ile ilişkisi olumlu değil olumsuz olan, kaçamak arayışındaki sendika bürokrasisinin kendi arasındaki rekabeti öne çıkarışı üzerine de oturan ve ayrılık görüntüsünü oluşturan “alan” tartışması, sınıfı ve birlik ihtiyacını yoksayan, devrimciliği mülkiyetinde gören küçük burjuva “solcu” “devrimci 1 Mayıs”çılığıyla örtüşerek, içinden çıkılamaz hal almış, işçi ve emekçilere, birlik bayramlarında bile birlik çok görülerek, bölünme dayatılmıştır. Bürokratik sendikal kaçamak, çekişme ve rekabetle sarmalanan, alanın “lekelenmişliği”nden hareket etme görüntüsündeki “solculuk” ve “devrimci 1 Mayıs” politikası, işçi sınıfı ve mücadelesinin ihtiyaçlarına rağmen rağbet bulmuş, sonuçta, iki ayrı kutlamaya varılmıştır. TKP, kuşku yok ki, sınıfın bölünmesinin “sol” saikli tertipçileri arasında yer almış, “daha sol” görüntülü kutlamaya katılmıştır.
2004’te yolu açılmış olan; ayrı kutlamalar ve sınıfın bölünmesi kadar, politika ve 1 Mayıs’ın politikleştirilmesi adına işçi ve emekçilere dayatmaların da meşrulaşmasıdır. 2004 kutlamalarını “damgalayan” solculuk kisvesi ardındaki DİSK, KESK ve sınıf-dışı “solcu”ların ayrılıkçı dayatmasının izini 2005’te neden TKP sürmesindi! Üstelik o “komünist parti”ydi. Sorun sınıf adına politika ise, en iyisini o bilir ve o yapardı! Kendisini sınıfın yerine koymaysa, en çok onun hakkıydı! Bu kez sınıf tamamen bir tarafta TKP bir tarafta kalmış –ne gam… O, sınıfın en ileriden temsilinden sorumlu değil mi! İşçi sınıfı farkında olsa da olmasa da, çıkarlarını en ileriden o bilip savunmuyor mu? Sınıfı AB’cilere, CHP’lilere bırakacak değil ya! Sınıf tutum almıyorsa, TKP alır; alır başını gider ve bu, işçi sınıfını AB’cilere, CHP’lilere, sendika bürokrasisine terk etmek olmaz!
2004 23 Nisanı’nda Sol dergisinde, “DİSK ve KESK’in pusulasız ve devlet güdümlü sendikaların kuyruğundaki 1 Mayıs hazırlıkları” eleştirilerek iki Konfederasyon’un “bölücülük”e teşvik edildiği “1 Mayıs Önemlidir” başlığı altında şöyle denmişti:
“Artık devrimciler, 1 Mayıs kutlamalarını inisiyatifsiz ve programsız sendika bürokrasisinin eline bırakmama gereği üzerine daha ciddi bir şekilde düşünmek durumundadırlar. Sermaye sınıfı tarafından yönlendirilen sağcı sendikaların kuyruğuna takılarak 1 Mayısların belirsiz ve plansız bırakılması kabul edilebilir değildir.”
2005 1 Mayısı’ndaki anlayışları, 2004 için de geçerliydi. Sınıfın birliğinin savunma ve bunun için çalışma yerine, sınıf yerine, sendika bürokrasisi ileri sürülmüş, onların sağcılığı-solculuğu konu edinilmiş, yetinilmeyerek, “sağcı ve solcu sendikalar”ın farklı tutum alışları kışkırtılmış ve iki ayrı 1 Mayıs tertipçiliği yapılmıştır. Ama burada, henüz, örneğin DİSK’in AB’ciliğinden söz açma yoktur! CHP’ciliğinden de! Ve yine 2004’te, henüz, kendisinin ayrı mitingini düzenleme tutumu yoktur. Cesaret sorunu vardır, ama tercih sorunu da vardır: “Sol olsun çamurdan olsun” politikasıyla, TKP, AB’ciliği, CHP’liliği bugünkünden farklı olmayan DİSK (KESK de sayılabilir) vb. ile birlikte, “solcuların birliği”ni, “kendi” mitinginden de işçilerin birliğinden de önde tutmuştur.* Birlik günlerinde “işçiler bölünüyormuş, bölünsün, solcular birleşiyor ya” düşüncesiyle davranmıştır. İşçi sınıfı ile değil, bir dizi sınıf-dışı solcuyla dayanışma halinde, elde ettiği; sınıfa rağmen, onun adına ve onun yerine geçirdiği kendisinden menkul “solculuk”, “devrimcilik”, “devrimci politika” yapma özgürlüğüyle işçiyi bir tarafa kendisini bir tarafa koyan kendi “devrimci 1 Mayısı”nı düzenleme özgürlüğü olmuştur. Ya da sanıları! 2004 1 Mayısıyla, “devrimciler”in kararı kesinleşmiştir artık!
2005 ayrılıkçılık özgürlüğünün kökleri ve vurguları 2004’tedir. Aynı makalede yazılmıştır: “1 Mayıs 2004 (…) devrimci kimliğini ve önemini sosyalist hareketle kazanacaktır. 1 Mayıs, birlik, mücadele ve dayanışma gücünü NATO’ya, özelleştirmelere ve işbirlikçilere karşı mücadele yürüten komünistlerle kazanacaktır.”
Önemli olanın işçi sınıfı ve hareketi değil “sosyalist hareket” ve güç kaynağının işçi sınıfı değil “komünistler” olduğunu varsaymaktadırlar! TKP’nin kafasındaki devrimci özne karmaşası yeni değildir, 2005 1 Mayısında oluşmamıştır.
Ve 2005’te “solculuk” ve “solcuların birliği” adına yaptıkları bu vurgunun gereğini 2005’te kendi adlarına yapmışlar; bayramlarını kutlamak üzere miting alanında toplanan işçilere sırtlarını dönerek ve kendi “saf komünist” ya da “saf yurtsever” ayrı mitingini düzenleyerek, “sosyalist hareket”, 1 Mayıs’a “devrimci kimliğini ve önemini” “kazandırmıştır”! Görülmüştür ki, “solcuların birliği”ne verdikleri önemi işçilerin birliğine vermemekte, işçilerin birlik ihtiyacını “sosyalist hareket”in “devrimcileştiriciliği” iddiasıyla yoksaymakta, sıfırlamaktadırlar. Peki, soru: “Sosyalist hareket” neyi ve kimi devrimcileştirecektir? Yoksaydığı, bizzat kendisinin böldüğü ve bundan üzüntü bile duymadığı ve tersine bölünmesini devrimcileşme saydığı işçi sınıfı ve hareketini değil mi? Yoksa kendi kendini devrimcileştirme mi?

PARTİ VE VARLIK NEDENİ
Konuyla sınırlarsak, 2005 1 Mayısı öncesi ve sonrası bir aylık tüm TKP yayın külliyatı sınıfın birliği sorununun üzerini kalın bir çizgiyle çizen ya da bu birliği TKP/Yurtsever Cephe çizgisinde birleşip TKP mitingine katılan birkaç işçinin tutumunda ifadelendiren TKP şartlarıyla, ayrı miting gerekçelendirmeleri ve haberleriyle doluyken, makalesi alanında tek olan Haluk Yurtsever’in, 27 Nisan tarihli “Komünist”te, “Birlik” başlığı altında şu yazdıklarında bir aklıselim ve belirli bir sınıf yaklaşımı vardır:
“..işçi sınıfının en büyük sorunu, hem tarihsel, hem de güncel olarak sermaye karşısında ondan bağımsız, ona karşıt bir sınıf olarak birlik içinde hareket edememesidir. (…) Ama işçi sınıfı marjinal ve çaresiz bir kitle değildir. Tersine, toplumsal üretimin ve toplumsal yaşamın anahtarı işçi sınıfının ellerindedir. Gücünün kaynağı, birliğinin temeli buradadır. Nesnelliği, konumu, çıkarları ve geleceği ortak ve kurtuluşçu olan işçi sınıfının büyük birliğine hizmet etmek komünistlerin varlık nedenidir.”
Evet, Türkiye işçi sınıfı henüz “sermayeden bağımsız bir sınıf olarak birlik içinde” hareket edememektedir. Ve işçi sınıfının birliği, tüm yakıcılığıyla, en temel ihtiyaç halindedir. Üstelik işçi hareketi, istikrarlı ve yüksek bir düzeyde seyretmemekte; işçi sınıfı, şurada-burada kendisine yöneltilmiş saldırılara tepki verme ve genel karakteri itibarıyla iktisadi/sendikal bir dizi hak için lokal küçümsenmeyecek sayıda tutum alma ve mücadeleye rağmen, birleşik bir hareket oluşturmaktan uzak kalmakta ve hatta belirgin dayanışma sorunları yaşamaktadır.
Ancak işçi sınıfının çaresiz olmadığı da kesindir. Sınıfın birlik sorununu aşması kaçınılmazdır; onu buna zorlayan sermaye ve kapitalizmin kendisidir. Ve Yurtsever’in dediği gibi, toplumsal üretim ve yaşamın anahtarı işçi sınıfının ellerindedir; gücünün kaynağı kadar birliğinin temeli de buradadır. Ve Yurtsever’in bağladığı yer de tamamen doğrudur: Komünistlerin varlık nedeni, işçi sınıfının birliğidir. Sınıfın ve sömürülenlerin en geniş yığınlarını birleştirmeye çalışmayana, tutumları, taktikleri vb. buna hizmet etmeyene komünist denmez!
Aktardığımız sözlerin sahibi Yurtsever, bir TKP üyesi olarak, eğer bu yıl 1 Mayıs’ta TKP/“Yurtsever Cephe”nin tüm çıplaklığıyla işçi sınıfının birliğini ve dolayısıyla “komünistlerin varlık nedeni”ni hiçe sayan “taktiği”ni içine sindirebiliyorsa, sorun bundan sonra başlıyor demektir. TKP’nin yaklaşımı, ne türden bir “varlık nedeni”ni yansıtmaktadır?
Genel sorun ya da asıl ihtiyacın, işçi hareketiyle sosyalist hareketin birliği ve sosyalist işçi hareketinin yaratılması olduğu bilinir. İşçi sınıfının politik hareketi ve bu hareketin dayanağı olarak işçilerin bağımsız sınıf partisi olarak politik birliği, işçi hareketi ve birliğinin en üst düzeyde gerçekleşmesidir. TKP, sınıfın bu en üst düzeyde birliğinin, herhalde olmuş-bitmiş ve TKP içinde ya da etrafında gerçekleşmiş bir süreç bile değil, bir olgu olduğu düşüncesindedir! Ya da hayalhanesinin bu denli geniş olmaması ihtimali de vardır: Gerçekleşmiş olduğu kadarıyla, “TKP olarak” bu birliğin, işçi sınıfının her türlü talep ve birliğinin, örneğin acil iktisadi/siyasal talepleri ve sendikal birliğinin karşısına dikilip dayatılabileceği yaklaşımındadır! Bu iki ihtimalden birinin benimsenmemiş olması halinde, TKP’nin, kendisini, 1 Mayıs’ta işçi sınıfına, talep ve ihtiyaçlarına, –somut olarak gerçekleşmesini; yönetimlerini, yaklaşım ve tutumlarını vb. beğenip beğenmemesinden bağımsız olarak– sendikal düzeydeki birliklerine dayatması ve sırtını tümüne dönmesinin açıklaması yapılamaz. Ama iki halde de, durum vahim demektir. İkisi de, yalnızca sınıfın, talepleri ve birlik ihtiyacının değil, ama sınıf partisi fikri ve öğretisinin de boydan boya reddi anlamını taşır. Yurtsever’in dediği gibi, komünistlerin ve bir adım daha atılarak, sınıf partisinin varlık nedeni ile çelişir. Partisi, başka tüm görevleri bir yana, en başta işçi sınıfının birliğine hizmet için vardır, yeterince dağıtıcı ve bölücüsü olan sınıfı dağıtmak, bölmek, örgütlerini hiçe saymak için değil.

TKP NE YAPMIŞTIR?
TKP’nin 1 Mayıs sonrası değerlendirmesi şöyle başlıyor:
“2005 yılı 1 Mayıs kutlamalarına, anti-emperyalizm, halkların kardeşliği ve sosyalizm damgasını vurdu. Türkiye işçi sınıfının başkenti İstanbul’da, Kadıköy Altıyol’da toplanan onbinlerce emekçi, yurtsever ve komünist, hep bir ağızdan ‘Bu memleket bizim’ sloganını haykırdı. 1 Mayıs’ın ardından akıllarda en çok kalanlar, TKP ve Yurtsever Cephe’nin çağrısıyla alanda kurulan devrimci kürsü ile bu ülkede 1 Mayıs’ların sendikaların içini boşalttığı eylemlerden başka biçimlerde kutlanabileceğini göstermeleri oldu. (TKP web sitesi ve “Komünist”, 6 Mayıs)
TKP’ye bakılırsa, İstanbul’da 1 Mayıs, TKP/”Yurtsever Cephe” ayrılıkçı 1 Mayıs mitinginden ibarettir. Yüz binlik katılımıyla asıl 1 Mayıs kutlaması, TKP yayınlarında, suçlamalarda değinme dışında hiç yer bulamamıştır. 1 Mayıs’a tüm önem ve anlamını “kazandıran” TKP olmuştur! İşçiler mi? Onlar o gün yanlış yerde durmuşlardır, TKP ve birkaç arkadaşlarının katıldığı mitingine bakıp kendiliğinden TKP saflarına koşacaklardır! İşte “diğer miting”e ilişkin karşılaştırmalı “tespitler”:
“Yurtseverlerin ‘selam’ gönderdiği, ‘pahalı ses sistemi’ ile dikkat çeken diğer 1 Mayıs kürsüsüne ise, yıllardır olduğu gibi sendika bürokrasisinin, CHP’ciliğin, AB’ciliğin ve işbirlikçiliğin dayanılmaz hafifliği damgasını vurdu. Bu ‘renksiz’ kürsüye inat, 1 Mayıs’ı Yurtsever Cephe ve Türkiye Komünist Partisi’nin çağrısı ile, kızıl rengin ve sosyalizm vurgusunun hakim olduğu alanda kutlayan yurtseverler ve komünistler, gelecek dönemi geniş bir eylem ve dinamik bir çalışma programı ile karşılayacak olmanın bilinciyle enerji ve umut biriktirdiler; birbirlerine daha sıkı çalışma, daha sıkı örgütlenme sözü verdiler, geleceğe, devrime ve sosyalizme olan inançlarını tazelediler.” (Agy.)
Ayrı TKP mitinginin sayısal katılımını tartışmayalım. Kimseyi kırmayalım ve sorun, nicelik tartışması ve grupçu bir “yarışçılık” çerçevesinde kayıp gitmesin. Abartıcılık iyi değildir, “on binlerce” sıfatına katılımcıları bile inanmayacaktır; ama diyelim ki öyle olsun!
Asıl sorun şudur: TKP mitingine katılanlar, hangi yönleriyle karakterize olmaktadırlar? Katılımcılar kimlerdir? “Emekçi, yurtsever ve komünist”ler! “Yurtsever ve komünistler”in yanı sıra TKP mitingine kaç “emekçi” katılmıştır? Herhalde sınıfın belirli bir parçasının katılımını en grupçu TKP’li bile iddia etmeyecektir. Sayısı bir yana, kuşkusuz bazı emekçiler TKP mitingine de katılmış olmalıdır. 1 Mayıs mitinglerinde, en radikal küçük burjuva solculuğuyla malul grupların kortejleri de dahil, tüm kortejlerde, mutlaka emekçiler yer almıştır. Sorun, şuradadır ki, TKP mitingine katılmış olmasında anormallik olmayan az sayıda emekçinin ayırdedici özelliği, TKP’li ya da yandaşı olmaktır. Katılımcıların “emekçi, yurtsever ve komünist” olarak tanımlanışı problemlidir: İstisnalar dışta tutulursa, katılımcılar arasında, “yurtsever ve komünist” ya da sempatizanı olmayan, “emekçi” olarak tanımlanabilir kimse bulunmamaktadır. Ayrıca “emekçi” vurgusu gereksizdir; katılımcılar politikleşmiş unsurlardır –yandaşlık ilişkisi çerçevesinde katılanları da kapsayarak–  “yurtsever ve komünist” olarak tanımlanmaları doğru olandır.
Katılımcılarına ve niteliklerine ilişkin söylenenler, TKP anlayışını da yansıtmaktadır; şu olumsuz farkla ki, o, politikleşmiş işçi ya da kendi deyişiyle “emekçi”yi, geri kalan “yurtseverler ve komünistler”le birlikte, henüz politikleşmemiş asıl kitlenin karşısına koymakta, yerine geçirmektedir. Örnek vermek gerekirse:
Aktarılan yazı, katılımcılardan söz ederken, “on binlerce emekçi, yurtsever ve komünist” diye başlamakta ve “yurtseverler ve komünistler” diye devam etmektedir. TKP, kendisi, mitinginin “komünistler ve yurtseverler”in mitingi olduğunu söylemekte, “renksiz kürsü”sü ile 1 Mayıs mitinginden “devrimci kürsü”sü ile kendi ayrı mitinginin farkını da buradan kurmakta ve açıklamaktadır: “Enerji ve umut biriktiren”, “birbirlerine… söz veren”, “inançlarını tazeleyen” “komünist ve yurtseverler”in, bu tür ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik mitingi!.. Kendi ihtiyaçları dışında, işçi ve emekçilerin herhangi ihtiyaçlarını dikkate bile almayan, bu ihtiyaçları karşılamayı sorun edinmeyen politik unsurların mitingi.
Ama K. Okuyan, politik unsarlarla işçi sınıfını aynılaştırmada, dolayısıyla politik unsurlarının sınıfın ana kitlesini politikleştirme ve sosyalizmle işçi hareketini birleştirme görevinden uzak durmasında ısrar ederek, 1 Mayıs konuşmasında şunları söyleyebiliyor:  “‘1 Mayıs işçilerindir’ sözünü sık sık işitiyoruz. Ne kadar ilginç! Burada toplananlar kim? Burada toplananlar işçiler ve onlardan yana, emekten yana insanlar değil mi?”
Sorun kalmıyor! Her tutum alışta işçi sınıfını birleştirme ve kazanmayı görev edinmeye, her durumda devrimci taktiği en başta buradan kurmaya gerek olmuyor, zaten TKP bayrağı altında toplananlar ya işçi ya da işçiden yana olanlar! “İşçiden yana” hissetmelerine bir şey söylenemez, iyi duygudur; gereğini yapmak, yana olduklarını söyleyenlere düşer. “İşçi” sözcüğünü lafın arasına sıkıştırmakla idare edilemez. Kendi mitingine katılmış birkaç işçiyi göstererek, henüz sendika bürokrasisinin, AB’ciliğin vb. etkisinden kurtulmamış ve kurtulmak için, sosyalistlerin, sınıf partisinin aydınlatıcı ve kazanıcı görevlerini üstlenmelerine ihtiyaç duyan işçi yığınlarına sırt dönülmemesi ve her halükarda içlerinde ve aralarında yer alınması gerekir.
Bunlardan anlaşılacak olan, TKP’nin işçi sınıfını birleştirme ve kazanma, işçi yığınlarını ve hareketini politikleştirme diye bir sorununun olmadığı ya da başka bir deyişle, “kazanma” ve “örgütlenme” sorununu, tek tek işçi kazanmaya indirgediğidir. Başka türlü, ayrılıkçı mitingine katılmış birkaç işçi ile yetinme ve onları göstererek, “Ne kadar ilginç! Burada işçi var” demenin açıklaması yapılamaz.

DEVRİMCİ ÖZNE KİM?
TKP kuşkusuz politika yapıyor. Bir politik mücadele yürütüyor. Sorun, bunun ne tür bir politik mücadele olduğundadır. TKP, kendi politik mücadelesini yürütmektedir. Bu, en ileri noktasında, ideolojik sağlamlığına ve içeriği doğru belirlendiğine inanılan –ve bunlarla birlikte– sınıf karakterini kararlaştıracağı sanılan, zaten TKP mitingine katılmaya hazır (üye, sempatizan ya da buna yakın; belirli bir politik eğilime sahip) birkaç “emekçi”nin bu mitingte yer alışıyla yetinen “TKP’nin politik mücadelesi”dir.
TKP, kendi ideolojik yönelimi ve politikasının doğruluğuna olan inancından hareketle, kendisine ilişkin önkabulünü veri alarak, politikasının, örneğin ayrı 1 Mayıs mitinginin işçi ya da “emekçi” karakterde olduğunu ileri sürmektedir. Maddeden düşünceye değil düşünceden maddeye idealist bir yaklaşımdır bu. Şöyle söylenmektedir:
“Burada sınıf kardeşliği geçerlidir. Burada işçi sınıfının çıkarları geçerlidir. Burada memlekete sahip çıkan işçi sınıfının sözü geçerlidir..” (K. Okuyan, 1 Mayıs konuşmasından)
İnanç ve niyet olarak iyidir. Ama soyuttur, somutluğu yoktur, maddesi yoktur. “Geçerli”liklerin garantisi ve dayanağı, işçi sınıfının kendisi değildir, nesnel olarak işçi sınıfı değildir; TKP’dir, onun istek ve inançlarıdır. Böyle bir öngörü iyi olmasına iyidir, ama nesnellikle çelişik niteliğiyle, baştan sakatlıdır; sınıfa, kardeşliğine, çıkarlarına ve sözüne bunca sadakat ilanı, TKP ve 1 Mayıs politikasını yanı başında toplanan işçilere sırtı dönüklükten kurtaramamıştır. Kurtaramamıştır; çünkü TKP’nin ölçütü, kararlaştırıcısı, nesnel olarak işçi sınıfı, çıkarları ve kardeşliği değil, TKP’nin bunlara yüklediği kendi öznelliğidir. Kendi tutum ve yaklaşımlarını sınıfın tutum ve yaklaşımları varsaymaktadır.
Bu, kuşkusuz çocukçadır. TKP ve politikalarının sınıf-dışılığı bir yana bırakılarak, sınıf ile partisi arasındaki ilişki düşünüldüğünde, sınıfın bir parçası olan partinin, kendisini oluşturan sınıfın azınlığının sahip olduğu sınıf bilinci ve örgüt düzeyiyle sınıfın geri kalanından farklılıştığı ve buradan, sürekli kılınması zorunlu olan, sınıfın geri yığınlarını kendi düzeyine yükseltme görevinin çıktığı bilinir. Partisi ile işçi sınıfı arasındaki bu farklılık, insanlar arasındaki işbölümüne son verilip “her yönden gelişmiş evrensel bir hazırlıktan geçmiş ve her şeyi yapabilen insanlar”a varılıncaya, dolayısıyla parti gereksizleşinceye ve aynı süreçte, tüm sınıf farklılıklarıyla birlikte, işçi sınıfı da tarihten silininceye kadar, azalarak sürecektir. Ancak o zaman sınıfla partisi arasında farklılık tümüyle aşılacak, ama geride, ne sınıf ne de parti kalacaktır. Ancak bugünden, gelişmiş komünizmin gelecekteki sonuçlarını var sayarak, işçi sınıfı ile partisi arasındaki farklılıkları ve partinin sınıfı kendi düzeyine yükseltme görevini yok saymak, TKP gibi, partinin olduğu yerde sınıfı, çıkarları, sözü vb. ile var kabul etmek ve politikasının sınıfı “yansıttığı”nı düşünmek idealistçedir ve Lenin’in deyişiyle, “dört yaşındaki bir çocuğa yüksek matematik öğretmeye benzer”.
1 Mayıs 2005’in somut tablosu; birkaç emekçinin katılımı ve “yüksek” politikasıyla TKP’nin bir yanda ve “kardeşliği, çıkarları, sözüyle burada” dediği işçi yığınlarının diğer yanda durduğu, TKP’nin kendisi işçilerden tecrit ettiği şeklindedir. Ve TKP, mücadelesinin “işçi sınıfının politik mücadelesi” olduğu iddiasındadır!
A. Güler örneğin, “1 Mayıs 2005’te bir dizi oyunu bozmak için buradayız… Bizim politikamız belli… biz sözümüzü önemsiyoruz… Biz faşizmden korkmuyoruz, faşizme karşı mücadele ediyoruz. Biz emperyalizmden medet ummuyoruz, emperyalizme karşı yurtseverliği örgütlüyoruz. Biz halkların birbirine düşürülmesi karşısında AKP’den, AB’den demokrasi veya eşitlik beklemiyoruz.” demektedir, 1 Mayıs konuşmasında.
Niyetler yine iyidir. Bunca dejenerasyon, uzlaşmacılık ve düzende yer arayış ortamında, sözüne önem vermek, faşizmden korkmamak, emperyalizmden medet ummamak vb. iyidir. Sorun şurada ki, TKP, niyetler ardında, sınıf mücadelesinin öznesini kaydırmakta, tarihsel devrimci özne oluşunu işçi sınıfının elinden alarak, kendi uhdesinde toplamaktadır: “Biz”.. “Biz”.
Bu “özne kayması”, ayak-üstü yapıldığı ileri sürülebilecek bir miting konuşmasıyla sınırlı değildir. Örneğin “Emekçi yurtseverliği için somut olanak” başlıklı “Komünist” makalesinde, “Bu bir sınavdı ve bu sınavdan alnımızın akıyla çıktığımız için..” (6 Mayıs) denmektedir. Ele alış, eğer sınavsa, 1 Mayıs’ın işçi sınıfının değil ama TKP’nin sınavı olduğu şeklindedir.
Ve daha ileriden bir başka sınıf-dışılık: “TKP, bir siyasi parti olarak, kendi üye ve yandaşlarını biraraya getirdiği her gösteri, etkinlik ve eylemi anlamlı kılmakla yükümlüdür.” (K. Okuyan, “Komünist”, Eylem sorumluluğu…, 6. Mayıs)
TKP’nin bir siyasi parti olduğu kuşkusuz; ama burada, Okuyan, TKP’nin bir komünist parti olmadığını, hele bir sınıf partisi hiç olmadığını yüksek sesle ilan etmektedir. Öncelikle, kendi “burada toplananlar işçi değil mi? Ne kadar ilginç” sözünü kendi ilginç kılarak geçersizleştiren Okuyan, ikrar etmektedir: Bu, TKPnin “üye ve yandaşlarını bir araya getirdiği” eylemdir! Ve “tüy dikmekte”dir: TKP’nin eksen aldığı ve anlamlı kılmakla yükümlü olduğu işçi sınıfı, çıkarları, sözü, kardeşliği vb. değil, “üye ve yandaşlarının eylemi”dir. TKP, politikayı, işçi sınıfı, çıkar ve talepleri üzerinden, tüm sömürülen yığınlar ve emekçi halk ve talepleri üzerinden değil, ama kendisi, üye ve yandaşları üzerinden yapmaktadır. Politikası, sınıf politikası değildir, bu politikada sınıf ve çıkarlarıyla taleplerine en küçük bir yer yoktur, sınıftan kopuk, sınıf-dışı bir politikadır.
TKP’nin temel bir zaafını oluşturan, politika ile sınıf ilişkisi ve sınıf mücadelesine müdahale algılayışını hastalıklı kılan bu özne kayması, öncelikle, politikanın, nesnel sınıf güçleri ve güç ilişkilerinden bağımsız bir “çekişme” ve “didişme” olarak anlaşılmasına götürmektedir. Öte yandan, sınıf mücadelesi ve toplumsal-siyasal koşullar ve ortamın, partinin bir parçasından başka şey olmadığı işçi sınıfı yerine TKP “üye ve yandaşları” perspektifinden değerlendirilmesini ve bunun gereği olan türden “müdahale”yi koşullamakta; sonuçta TKP, sınıfın birliğini, hareketinin ilerlemesini ve kazançlarını değil, “kendi üye ve yandaşları”nın eylemini, “enerji ve umut birikimi”ni, “inanç tazelemesi”ni vb. gözeterek, işçi sınıfının eylemini “anlamlı kılma” yerine kendi kendisini anlamlı kılmaya yönelmektedir. Ama partisi, işçi sınıfının parçası olduğu ve onun birliğini ilerlettiği, bu birliği parti birliğine yükseltmeye ve sınıfı devrim ve sosyalizme kazanmaya çalıştığı kadarıyla ve o ölçüde anlamlıdır. Ya da H. Yurtsever’in dediği gibi, partinin varlık nedeni, sınıfın birliğine hizmettir. Kendi üyelerine, kendisine hizmet değil!

SINIF, POLİTİKA, ÖRGÜT VE GÜNDEM (TALEPLER)
TKP’nin yayınlarında hep “yüksek politika” görürsünüz, ama hiç işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarına, somut gündelik taleplerine, bu talepler için mücadelesinin koşulları ve müdahale edilerek ilerletilmesine, bu mücadelenin gündemi ve sınıfın ve sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına dair hemen tek lafa rastlayamazsınız. TKP, politik alanı, apayrı, sınıfın kendiliğinden hareketiyle kopuşuk ve öyle olması gerekli bir alan sayar. Politik mücadeleyi, sınıftan ve kendiliğinden hareketinden bağımsız, acil gündelik talepleriyle ilişkisiz kendisi yürütür, politika adına sınıfa dışarıdan seslenir. “Bilinç dışarıdan verilir” doğrusunu, tam bir dışarıdanlık olarak anlar; hem bilinci bütünüyle aydınlara ısmarlar, hem de işçi sınıfının karşıt ve ara sınıflarla, devletle, emperyalizmle, ezilen uluslarla vb. karşı karşıya ya da yan yana geldiği, bütün sınıf ilişkilerinin nedeni ve niçiniyle bilgisini edinebileceği ulusal ve uluslararası toplumsal-siyasal ilişkiler alanından, “iktisadi mücadele alanının dışından” “bilinç taşıma” yerine, sınıfın dışında yürütmeye yöneldiği kendi politik mücadele ve çağrılarının kendiliğinden sınıf içinde rağbet bulmasını umar. “Bilinç taşıma” ya da sınıfı aydınlatma için uğraşmaz, bu amaçla sınıfın ileri unsurlarını (en başta bu unsurlardan olması gereken parti üyelerini), sınıf kardeşlerine siyasal gerçekleri açıklamayı sürekli kılınmış bir kampanya olarak yürütmeye yöneltip, buna uygun olarak, sınıf içinde, fabrikalar ve işletmelerde vb. görevlendirmez, parti örgütlenmesini buradan kurmaz, buradan örgütlenmeye girişmez. Genel ve soyut bir “örgütlenme” anlayışına sahiptir.
Örneğin, A. Güler, 13 Mayıs’ta “Komünist”te “Doğrulanıyoruz” başlığı altında şunları yazar: “Komünistlerin mücadelesinde en önemli sabit örgütlenmek, çoğalmaktır… herhangi bir etkinliğin, eylemin, kampanyanın başarı ölçütü, sonrasına ne devrettiği ile ölçülür. Devredilenler listesinde örgütlülüğün gelişmesi, sınıf mücadelesinin yeni kadrolar ve dostlarla buluşması en üst satırlarda yer almalıdır.”
“Örgütlenmek, çoğalmak”… Her eylemin, kampanyanın vb. başarı ölçütü, elbette “örgütlülüğün gelişmesi”dir, elbette “yeni kadrolar ve dostlarla buluşma”dır. Ancak eğer tartışılan, sınıfı temsil iddiasındaki bir parti ve onun içinde yer aldığı eylemler ise, bu “genellik” ve soyutluk ile idare edilemez. “Eylem ya da kampanya, işçilerin birleşmesine ve işçi hareketinin gelişmesine ne denli hizmet etmiştir?” sorusunun ardından, küçümsemek bizden uzak olsun, ancak şuradan-buradan tek tek kişilerden öte, “kaç yeni işçi, burjuvazinin ve örneğin sendika bürokrasisinin etkisinden uzaklaşmış ve yüzünü politikaya ve kuşkusuz sınıf partisine dönmüştür”, “kaç işyeri/fabrikada örgüt kurmak üzere adım atılmış ya da kurulmuştur” sorularının olumlu yanıtları gelmelidir; çünkü “yeni kadro ve dostlar” en başta buradan çıkacaktır. Bu tür sınıf yaklaşım ve tutumu, yanı başında toplanan işçilere sırt çevirmeye izin vermez. Tersine bunun; fabrikasından işçilerin alana gelişlerini kolaylaştırmak üzere, sınıfın yüzyüze olduğu saldırıların teşhiri yanında, talepleri ve bu talepler etrafında birleşme ihtiyacı savunularak yürütülecek 1 Mayıs’a yönelik fabrika/işyeri çalışması ve çağrıları sürecinde, işçi yığınlarıyla politika tartışılabileceği, bu çalışmaya bağlanmış siyasal teşhirin bir anlamı olabileceği ve buradan bir politikleşme beklenebileceği, burjuvazinin olduğu kadar sendikal bürokrasinin de zehirli etkilerinin ancak bu çalışma içinde giderilebileceği bilinerek, tüm 1 Mayıs çalışmasının “toplar damarının”, fabrikadan alana, işçi yığınlarının içinde, sınıfın nabzıyla aynı ritmde atmasını zorunlu kılacağı ortadadır.
Ama, hayır! TKP örgütlenme seferberliğindedir, bundan işçilerin haberi bile yoktur!
İşçi sınıfı, emekçiler örneğin özelleştirme saldırısıyla yüz yüzedir. SEKA kapatılmak istenir, saldırıya uğrar. Bitlis’ten, Adana’dan, Malatya ve İstanbul’dan TEKEL işçileri SEKA’yı desteklemek ve TEKEL’e ilişkin özelleştirme saldırısını püskürtmek üzere direnişe geçer. SEKA’yı TEKEL destekler, ama TKP’den ancak direnişin sonuna doğru ses çıkar, Yurtsever Cephe SEKA’yı ziyaret eder. Bu kadar.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu gündeme gelir, sosyal güvenlik sistemi çökertilmeye uğraşılır, hastaneler devredilir. Asgari ücret kaldırılmaya, işçi atmanın “masrafları” kısılmaya çalışılır, yine özelleştirilmek istenen Seydişehir Alüminyum işletmesi, tüm Seydişehir halkı saldırıya uğrar, işçilerin ücret sorunu vardır, sendikal örgütlenme talep ve mücadelesi vardır, kamu işletmelerinde TİS süreci gündemdedir vb. vb.. TKP ilgi göstermez, işine bakar.
İşçi sınıfının, emekçilerin, dolayısıyla ülkenin gündemi başkadır, TKP’nin gündemi başka. Sayılanlar, farklı bir sürecin sorunları değildir. Bayrak provokasyonu, linç girişimlerinin yayılmak istenmesi, eşitsizliğin dayatılması ve Kürt sorununun yeniden yaygın operasyonların konusu edilmesi vb. siyasal sorunlarla ve ABD’nin İncirlik, AB’nin sair dayatmalarıyla birlikte, bunlar, 1 Mayıs öncesi, sırası ve sonrasında sınıfın ve ülkenin gündemidir. Ama TKP için yokturlar. “Komünist” yayınlarda işçi sınıfının ve emeğin gündemine ilgi gösterilmezken, “TKP’nin gündemi” üzerine tefrika halinde yazılar yayınlanır. Bu yazılarda “doğru odaklanma” üzerinde durulur: “Türkiye’de sorun, devrimci olanakları görmek değil, bu olanaklarla gerçek bir ilişki kurmak, onlarla temas etmektir… Türkiye gibi ülkelerde, doğru odaklanma, işçi sınıfının iktidara talip olan devrimci bir yönelime girmesi için yeterlidir ve eğer gerçekçi olmaya devam edeceksek, tek koşuludur.” (K. Okuyan, “Komünist”, TKP’nin Gündemi-2, 15 Nisan)
İşçi sınıfının, halkın gündemi ve bu kapsamda “TKP’nin görevleri” değil, gündemi! TKP kuşkusuz kendi gündemini belirlemekte özgürdür! Ama bu durumda, “işçi sınıfının çıkarları, kardeşliği, sözü” vb. türü araya sıkıştırılmış lafların bir tarafa bırakılması, işçi ile TKP iddia edildiği kadar “özdeş”se, hakkı verilerek, “TKP’nin çıkarları, TKP kardeşliği, TKP sözü” kavramları kullanılması yerinde olacaktır!
“Doğru odaklanma”, “merkezi görev” ya da “kavranacak halka” veya taktik yerine kullanılıyor görünmektedir. Bu anlamıyla önemli olduğu kesindir; ama “işçi sınıfının iktidara talip olan devrimci bir yönelime girmesi için” “yeterli”, hatta “tek koşul” olduğu ileri sürülemez. Partinin “doğru odaklanması”, görevlerini doğru belirlemesi ya da taktiği, tek bir koşulda “anlamlı” ve amaca hizmet eder olabilir: İşçi sınıfının gündemi üzerinden kurulduğunda, öyleyse, kesinlikle savunulmasıyla yetinilemeyecek sınıfın acil gündelik taleplerinden hareketle ve doğruluğu, her adımda sınıfı ve halkı birleştirmeye hizmet edip etmediği ölçütüne vurulup sınanarak ve aksayan yönleri buradan düzeltilerek ele alınıp uygulandığında. “Doğru odaklanma” için, öncelikle kimin “odaklanacağı” sorusu doğru yanıtlanmalı, yanıt “işçi sınıfı” olarak verildikten sonra, partinin de, sınıfın doğru odaklanması açısından katkısı ölçüsünde kendisini doğru “odaklandırabileceği” anlaşılmalıdır. Ancak bu, “yüksek politika”nın, sınıf ve halk adına politika yapma tutumunun terk edilmesini zorunlu kılar. Bu niyet hiç yoktur:
“Türkiye’de burjuva partilerinin, hükümetlerin emperyalizme hizmet yarışının tadı tuzu kaçacak. Çünkü yurtseverler, emekçiler adına, aydınlar adına, halkımız adına bunların yakalarında olacaklar.” (“Komünist”, Ölüm Yok ki, 13 Mayıs)
“Komünistler” ya da yerine ikame edilen “yurtseverler”, emekçiler ve halk adına davranmakta ve politik mücadeleyi “adına hareket etme” olarak sürdürmeye uğraşmakta ısrarlılar! TKP, bir türlü, olması gerektiği gibi hareket edip, gerçek bir işçi ya da komünist partisinin, şüphesiz az-çok değişen her koşulda taktik yenilenme ya da “doğru odaklanma”nın gereklerini yerine getirerek, sınıfı ve mücadelesini birleştirmek ve yön vermekten ibaret asli görevine uygun davranmamaktadır.
Bunu, partiyi işçi sınıfının geri düzeyine geri çekme ya da sendikal politika yapma olarak algılamaktadır. TKP’nin, sınıfın, –Amerikan ve Avrupa aşağılama ve dayatmaları vb.’nin yanında–, özelleştirme, işyeri kapatmalar, ücret, asgari ücret, sendikal örgütlenmeye ilişkin taleplerle mücadeleye atılmasına da neden olan gündemini “sendikal gündem” ve bu tür mücadeleleri “sendikaların işi” saydığı bellidir; bu nedenle “yüksek ve saf politika” yapmaktadır. Oysa işçi sınıfının politik mücadelesinin, acil gündelik taleplerinin sağladığı zemin dışında ve bu taleplerden hareket etmeden yapılabilirliği yoktur. Ve sınıf politikasının, bu nedenle, gelişme merkezleri, en başta işyerleridir, fabrikalardır. Bu nedenle, gerçek bir işçi ya da komünist partisi açısından fabrikalar, buraların kaleleri haline getirilmesi vazgeçilmezdir. Ve parti örgütlenmesi ve sorunlarına soyut ve “yüzer-gezer çevreler” üzerinden genel çözümler aranamaz; her halükarda bir sınıf partisinin fabrika/işyeri örgütleri –sınıf politikası yapabilmesini de olanaklı kılmak üzere– başlıca dayanağıdır. Başka türlü, başkaları politik mücadele yürütebilir, ama işçi sınıfı değil.
Emperyalizme karşı mücadele mi? “Emekçiler adına”, “halk adına” “yakaya yapışmak”la olmaz. Karar vermek gerekir. Emperyalizmin karşısına kim dikilecek, emperyalist tahakkümü kırmak, emperyalist saldırıları püskürtmek hangi güç ya da güçler tarafından üstlenilecek ve başarıya ulaştırılabilecektir? Bu güç, TKP ya da herhangi başka parti veya örgüt müdür, yoksa emperyalizmle karşıtlık halindeki Türkiye halkı ve onun en ileri unsuru olarak, nesnel çıkarları itibariyle, yalnızca emperyalizmle değil, ama kapitalizmle de zıtlık halinde ve mücadele yeteneğinde olan işçi sınıfı mıdır? Emperyalizm kime saldırmaktadır? TKP’ye mi, işçi sınıfı ve halka mı? Örneğin IMF dayatmaları kime yöneliktir? Özelleştirmeler, emperyalist yağma, esnek çalışma, hastanelerin, eğitimin piyasaya bağlanması, emeklilik yaşının 68’e, pirim gün sayısının 9 bine çıkarılması ya da Türkiye’nin Ortadoğu’da savaşa sürüklenmeye çalışılması vb. TKP’yi mi hedefine koymuştur? Borç kıskacı TKP’ye karşı mı kurulmuştur?
İşçi sınıfı, onlarca, hatta yüzlerce acil gündelik talebi üzerinden emperyalizme karşı mücadeleye yönelebilir. Hatta bunu kendiliğinden gerçekleştirebilir. Yatağan işçileri, özelleştirme karşıtlığından hareketle “Bağımsız Türkiye” talebini sloganlaştırmışlardı. Şimdi TEKEL işçileri, “TEKEL vatandır, satılamaz” noktasındadırlar. İşçi sınıfı bir yana, Bergama köylüleri, siyanürlü altına karşı mücadeleleri içinde, “Kahrolsun emperyalizm” noktasına geldiler. Türkiye halkının yüzde 80-90’ının emperyalizmden nefret ettiği biliniyor. Kendiliğinden mümkün olmayan, sosyalizm için mücadeledir; emperyalizme karşı, sosyalizm perspektifiyle, kapitalizmin sınırlarına hapsolmayacak içeriğiyle mücadele, kendiliğindenliğin işi değildir. Ama sınıf mücadelesi sınıf güçleri arasında mücadeleyse, şurası kesindir ki, sendikal siyaset ya da kendiliğindenliğin aşılması gerekçe gösterilerek, emperyalizmin “yakasına” halihazırdaki politik güçlerin, örneğin TKP ya da “Yurtsever Cephe”nin “yapışması”nı öngörmek, saçmalamakla eş anlamlıdır.
Sorun, başta işçi sınıfı olmak üzere, halkın emperyalizmin karşısına nasıl dikileceğindedir. En başta işçi sınıfının emperyalizmin karşısına dikilmesini sorun edinmeyerek, sınıf ve emekçiler adına kendini görevli sayan TKP’nin, bu “nasıl”ı sorun edinmesini beklemek, kuşkusuz beyhudedir.
Yanıt, TKP’nin başını çevirip bakmadığı yerdedir. İşçi sınıfı –ve kuşkusuz Türkiye halkı–, acil gündelik talepleri etrafında birliğini sağlayıp mücadele ettikçe, yalnızca kendi gücüne güven duymakla kalmayacak; gereğini, ancak bu mücadele içinde ve acil talepleriyle bağlantısı kuruldukça kolaylıkla kavrayacağı, taleplerinin asıl hedefi ve gericiliğin esas kaynağı emperyalizme karşı mücadeleye yönelecektir.
Burada, yine, fabrika/işletmeler sorununa gelinir dayanılır: İşçi sınıfı, “avere gezenin boş kalfası” değildir. Oradan oraya “seyyar” dolanmaz. Kapitalizm üretim anarşisidir, bilinmeyen pazar için üretimdir. Ama kapitalizm, aynı zamanda toplumsal üretimdir ve toplumsal üretim tek tek fabrikalarda örgütlenmiştir. Sosyal alanda proletarya-burjuvazi karşıtlığı olarak şekillenen toplumsal üretimle mülk edinmenin kapitalist biçimi arasındaki kapitalizmin temel karşıtlığı, kendini, üretimin tek tek fabrikalardaki örgütlülüğü ile tüm toplum ölçüsünde üretim anarşisi arasındaki karşıtlık olarak yeniden üretmektedir. Toplumsal emek, sermaye egemenliğinde fabrika ve işletmelerde örgütlendirilmiştir. İşçi sınıfı, üretim, değişim ve bölüşümün tüm toplumsal süreçlerinde, siyasal, ideolojik, kültürel.. tüm toplumsal alanlarda yüz yüze olduğu burjuvazi ve egemenliğiyle, emperyalist dayatmalarla vb. başlıca burada karşı karşıya gelir. Sınıf talepleri burada şekillenir.
İşçiler sağdan soldan yürüyüp gelip, herhangi platformda birleşmezler. TKP’nin, taleplerine değer vermeyerek, sınıf dışında varettiği platform etrafında birleşmeleri olanağı yoktur. Sınıfın politik bir platformda birleştirilmesi emek işidir. Ve bu emek, en önemli bölümüyle, –işçilerin sermaye ve kapitalizm tarafından kendilerine yabancılaştırılarak birleştirildiği alan olan– fabrika ve işyerlerinde harcanmadığında, işçilerin acil gündelik talepleri etrafında birleşmelerine yardım ve talepleri uğruna mücadelelerinin ilerlemesine katkı ve destek sağlamak üzere kullanılmadığında, bu taleplerle onların kaynağı ve hedefi (kapitalist sistem) arasındaki ilişkiyi kurmak için hiç harcanmaz. Sorun, işçilerin etrafında birleşebilecekleri gündelik talepleriyle, kapitalizm, burjuva devlet, emperyalizm vb. arasındaki ilişkiyi kurabilmektir. Bu ilişki nesneldir ve gündelik teleplerin ortaya çıkmasına neden olarak, her gün binlerce olup-biten, dolaysızca kapitalizmin ürünü, sermaye ve emperyalizmin egemenliğinin dayatılmasıdır. Bu bağ, istenirse, kolay kurulabilir. Ve kurulması, işçi sınıfının politikleştirilmesinin tek geçerli yoludur. Burjuva, küçük burjuva solculuğunun anlamak istemediği şey budur. Bunu, NATO karşıtı politik mücadeleyi kendisi üstlenerek, “sapan ve eldivenler”le barikatları kendisi kurar, ama başta işçi sınıfı olmak üzere halkın, barikatlarını da kurmaya hazırlanması için, acil gündelik talepleri üzerinden politikleşmesine çalışmayarak, radikal solculukla “Atılım”cılar vb. yaparken, 1 Mayıs’ta aynı şeyi, tek farkla, yasal bir miting aracılığıyla, radikal-olmayan solculukla TKP yapmıştır. Aralarında radikalizm dışında farklılık yoktur.
Atılımcılar, geçen yıl NATO İstanbul toplantısı günlerinde, “Devrimcilerin, komünistlerin silahlı eylemleri, ezilen emekçi halkların devrimci iradesini örgütlüyor” diyor, “…tüm mücadele araçlarını cüretle kullananların ezilenlerin iradesini açığa çıkarmada, egemenleri zorlamada kazandıkları başarılar…” ve “Girilmez denilen yerlere girenlerin, yapılamaz denilenleri yapanların ezilenlerin bilincinde örgütledikleri değişim..”den söz açıyorlardı. (Bkz. Ö.D., s. 149) TKP’nin de, araçları değişik, ama mantığı aynıdır; onlar da, örneğin “işçi sınıfının bağımsız kimliğini pekiştirmek için” ayrı 1 Mayıs mitingi düzenlemişlerdir. Sınıftan ayrı durma ve ayrılıkçılık tutumu ortaktır, kendini sınıfın yerine ikame etme tutumu ortaktır, “adına” hareket etme tutumu ortaktır, politikayı, politika yapmayı ve politik mücadeleyi sınıfa, sınıflara değil kendine özgü sayma ve “kendi” politikasını yapma tutumu ortaktır. Şunları yazmışlardır:
“Bizim tercihlerimiz de belli. Diyarbakır’daki emekçiye de, Edirne’dekine de aynı hedefi gösteriyoruz: Gücünüzü Kadıköy’de birleştirin!
“Bu birlik sağlanacaktır. Bu birlik, sermayeye, onun temsilcilerine karşı sağlanacaktır. Bu birlik, ABD emperyalizmine ve onunla birlikte Avrupalı emperyalistlere karşı sağlanacaktır.
“TKP, işçi sınıfını parçalara ayıran, Avrupa Birliği’ni emekçi kitlelere masum bir odak olarak göstermeye çalışan konfederasyon yöneticilerinin peşine takılmak için değil, işçi sınıfının bağımsız kimliğini pekiştirmek için Kadıköy’dedir.” (“Komünist, 1 Mayıs Tercihlerimiz, 27 Nisan)
TKP’nin de “birlik” sorunu var! Hem de politik birlik.. Emperyalizme karşı birlik. Ve “emekçiler”in birliği. Ama bunun için fabrikalarda, işyerlerinde uğraşmıyor, bunu gereksiz buluyor. İşçi ve emekçilerin acil gündelik talepleriyle ilgilenmiyor. Mitingler, hem de 1 Mayıs’ta olduğu türden, işçiler başka bir yer ve platformda birleşirken, onlara sırtını dönmüş ayrı mitinglerini vb. düzenleyerek, kendi politik platformunu “yüksek” sesle ilan etmekle yetinip kendi “bağımsız” politikasını yaparak “işçi sınıfının bağımsız kimliğini pekiştirme” peşine düşüyor ve bunu olanaklı sanıyor! İşçilerin talepleri üzerinden politikleştirilmesi için, bu taleplerle politik hedef ve amaçların bağıntısını kurmak için çaba harcamak yerine, “komünist” hedef ve amaçların bir “köşe”de bağırılmasının “sınıfın bağımsız kimliğini pekiştirme için” uygun ve yeterli olduğunu düşünüyor. Sınıf, dayatılmış toplumsal çalışma ve yaşam koşullarıyla boğuşarak, sorun ve talepleriyle bir yanda duruyor; TKP mi, o, düşünüyor, saptamalar vb. yapıyor, politika belirliyor ve uyguluyor ya da “kendi çalıyor kendi oynuyor”! Ve tıpkı Atılım gibi, bu tutumuyla, sınıfın politik olarak ilerleyeceğini, birleşeceğini vb. tasarlıyor. Bu nedenle, kurduğu ayrı “kürsü”, “bağımsız kimliği pekiştirici” politikayı TKP yaptığı için, “işçi sınıfının kürsüsü” oluyor! Böylelikle sendika bürokrasisinin peşine takılmaktan da kurtulacağına inanıyor. Ama işçiler onların peşinde kalıyor. Her şeyden önce onlara terk edilmiş oluyor.
Aynı şeyi K. Okuyan da dile getiriyor: “…birliği sağlamak gibi zor bir hedef var. Bu zorlu görevin hakkından gelmek için, çok çalışmak, işçileri seferber etmek gerekiyor. Ağırlık koymak gerekiyor. Ve ‘bu sendikaların işidir’ sözünün arkasına sığınmamak gerekiyor.” (K. Okuyan, 1 Mayıs konuşmasından)
Sınıfın sendikal birliğini ve az-çok sendikal örgütlülüğünü bile gözetmeyen TKP’nin iddiası büyük: Sınıfın politik birliğini gerçekleştirecek! Gerçekten TKP’nin işi zor. “İşçileri seferber etmek” için daha çok çalışması gerekecek! Başlıca, talepler üzerinden fabrika/işyeri çalışması yürütmeden, talepler üzerinden politikaya bağlanmaya yönelmeden, ne denli “ağırlık” koyarsanız koyun, “doğru”luğuna ve sınıfının çıkarlarını yansıttığına inandığınız politikaların sözünü ne denli ederseniz edin, ne çağrılar ve kaç miting yaparsanız yapın, işçilerin kulağı size kapalı kalacak, seferber edilmeleri ve politik platformunuzda birleşmeleri bir türlü gerçekleşmeyecektir. Tersine, bu tutumla konacak “ağırlık”, birleştirici” değil, bölücü olacaktır. Nitekim öyle olmuştur. Bu tür bir platforma, ancak, okuyup/yazarak, düşünerek, entelektüel faaliyeti üzerinden katılanlar olabilir. Bu bile tartışmalıdır. Çünkü bunca kendinden menkullük, kendini beğenmişlik ve ayrılıkçılık, sınıfa tepeden bakıcılık iticidir, aydınlar açısından bile itici gelecektir. Az-çok başarılı olmasının dayanağı, özellikle Türkiyeli aydınlar üzerinde etkili, tarihsel kökleri, İttihatçılar’da, hatta daha öncesinde olan, gelenekselleşmiş, işçi sınıfı ve halktan kopukluk ve tepeden bakma eğilimidir.
Öte yandan, işçi sınıfının birliği, tabii ki sendikaların işi değildir. TKP türü dışarıdan ve “adına” politika yapma benimsenmeyip sınıfa bağlı kalındığında, “iş”, kuşkusuz sendikalara bırakılmış olmaz. Tersine, sendikal bürokrasinin teşhiri, sınıfın politikleşmesi açısından –hatta bugünkü koşullarda, sadece bu da değil, başarılı bir iktisadi mücadele açısından da– olmazsa olmazlardandır. Bu teşhir, sınıfın taleplerinden hareket eden ve ancak buraya oturabilecek, burjuvazinin, devleti vb. ile sınıf egemenliğinin, ulusal ve uluslararası sınıf ilişkilerinin içeriğinin, işçiler ve talepleriyle bağlarının vb. açıklanmasından ibaret teşhir faaliyetinin bir parçasını oluşturur.
Son bir örnek verip geçelim:
“Türkiye işçi sınıfının, ülkenin siyasal gündeminin liboş-faşo ikilemine sıkıştırılmasıyla özetlenen senaryoyu delmesi, gerçek, içi dolu, kitlesel bir yeni taraf oluşturması gerekiyordu. Yurtsever Cephe 1 Mayıs 2005’de bu görevin altından kalkabileceğinin somut kanıtlarını dosta düşmana göstermiş bulunuyor.” (“Komünist”, Emekçi yurtseverliği için somut olanak, 6 Mayıs)
Gereken ne? “İşçi sınıfının kitlesel bir yeni taraf oluşturması”. Yapılan ve olan ne? İşçi sınıfının yerine “Yurtsever Cephe”nin bunun “altından kalkabileceğini…göstermiş” olması! Birbirinin ardından gelen iki cümle, özneyi kaydıran kargaşa yatağı!
“Adına” davranmakla olmaz. Peki, “dışarıdan bilinç taşıma” mı, partinin politikleştiriciliği mi? Kasıt bu mu? Öyleyse, bırakın sendika bürokrasisi ve zehirli etkisini ileri sürerek sendikal birliği bile küçümsemeyi, bırakın bürokrasisinin etkisinde ve sendikal alanla da sınırlı olsa, sınıfın az-çok örgütlülüğünü yoksayıp dağıtıcılığı! Somut durumuyla işçi sınıfı ve somut durumuyla olanaklarının üzerinden yürünmesi, hem zorunlu hem de kaçınılmazdır. Ve zaten dönüştürülmesi gereken sınıfın bugünkü somut durumu, ilerletilmesi ve dönüştürülmesi gereken ise, birliği ve örgütlenmesidir. Sınıf politikası burada işlevseldir. Öyleyse, haydi fabrikalara. Haydi sınıfın gündelik mücadelesinin yardımına koşmaya ve taleplerinden tutmaya, haydi sınıf mücadelesine katılmaya!
Ancak TKP’nin burjuva sosyalizmi “kitabı”nda bu yazmamaktadır. Politikayı “yüksek”ten yapacak, örgütü “yüksek”ten kuracaktır! İşçi yığınları ve mücadeleleri içinde değil. Tutumunda, işçi hareketi ile sosyalist hareketi birleştirme ihtiyacının zerresi yansımamaktadır. İşçi sınıfı ve hareketinden ayrı olarak, sadece “sosyalist hareketi” örgütleme çabasındadır. Doğal sonuç olarak, örgüt sorununa gelindiğinde, tüm idealistliğiyle, “komünist parti”yi, düşünce örgütü olarak anlamaktadır. Dayanağı fiilen işçi sınıfı olmayan, işçilerin ileri unsurlarından oluşmayan, düşünceleri üzerinden bir araya toplanmış öğrencilerin, aydınların vb., sınıf ve ihtiyaçlarıyla ilişkisiz sosyalizm fikirleri etrafında, bir “düşünce kulübü” olarak birleşmesine “komünist parti” demektedir.
İşte A. Güler’in sözleri: “Komünistlerin mücadelesinde en önemli sabit örgütlenmek, çoğalmaktır. Marx’ın deyişiyle egemen sınıfın düşüncesinin aynı zamanda egemen düşünce olması bir yasa. Bunun karşı ağırlığını ‘burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını üretmesi’ oluşturuyor. Biri sömürü düzenini, diğeri ise sömürü düzeninin yıkılışını mutlaklaştıran ve ilk bakışta birbirlerini dışlar görünen bu ikilinin arasındaki çelişkiyi çözmek, komünist parti örgütlenmesinin emekle büyütülmesinden başka ne olabilir?” (“Komünist”, Doğrulanıyoruz, 13 Mayıs)
Topluma, sınıf mücadelesine, kapitalizmin çelişkisine, partiye ancak bu denli idealistçe yaklaşılabilir! “Kapitalizmin mezar kazıcısı” proletarya değil, düşüncesi oluyor. Kapitalist karşıtlık emek-sermaye ya da proletarya-burjuvazi karşıtlığı değil, iki düşünce arasındaki karşıtlık oluyor ve parti, bu çelişkiyi çözmek için gerekiyor! Ve örgütlenmesinin dayanağı olarak, işçi sınıfı hiç gerekmiyor, sosyalizm düşüncesinin savunulması yeterli sayılıyor! Ne işi olacak TKP’nin fabrikada.?.. Ve TKP sınıfın gündelik talepleri ve mücadelesine niçin ilgi göstersin? Neden doğru düşünsel temellere sahip olmayan sendikal örgütlenmesine değer biçsin?

TKP’NİN 1 MAYIS ŞARTLARI
Bu “adına” hareket etme ve özne kaymasında, sınıf ve politik mücadele ve ikisi arasındaki ilişkinin ele alınmasında, düşüncenin önceliğinde beliren sınıf-dışılık, özel olarak, TKP’nin 1 Mayıs’a ilişkin sendikalara şart koşmasıyla, bu şartlardan birini oluşturan ve bu parti tarafından öteden beri savunulup uygulanan “tek merkezi 1 Mayıs” tutumunda yansımıştır.
TKP MK 15 Nisan’da “Konfederasyon ve sendika yönetimlerine
açık mektup” yayınlamış ve 1 Mayıs kutlamaları için 4 şart ileri sürmüştür:
“1) 1 Mayıs’ın temel gündem maddesi olarak AB emperyalizmine karşı mücadelenin yükseltilmesini ve ortak çağrı metninde işçi kitlelerin Avrupa Birliği’ne ve ABD’ye karşı mücadeleye çağrılmasını, 2) 1 Mayıs’ın tek merkez olarak İstanbul Kadıköy’de düzenlenmesini, 3) 1 Mayıs’ta CHP’yi neredeyse bir organizatör durumuna getiren gereksiz uygulamalardan kaçınılmasını, 4) Konfederasyon başkanlarının 1 Mayıs mitinginde konuşma yapmamalarını öneriyoruz.”
Sormuştuk: Neden geçen yıl ya da 2003’te değil, bu yıl şart koşma? Önceki yıllar TKP’nin şartları yerine mi getiriliyordu?
Ve ileri sürülen şartlar, ayrı TKP mitingini gerekçelendirmek için değilse nedendir?
Konfederasyon ve birkaçı dışında sendika yönetimlerinin tutumları ortadadır. K. Okuyan’ın 1 Mayıs konuşmasında “Geçen yıl… yanında durduk, başka devrimci güçlerle birlikte 1 Mayıs’ı kurtardık” dediği DİSK ve KESK, “AB emperyalizmi”* karşısında mücadeleyi yükselten pozisyonda mıdır? DİSK Başkanı örneğin bir AB eşgüdüm komisyonu eşbaşkanı değil midir? CHP’li değil midir, 2002 3 Kasım seçimlerinde CHP’den milletvekili adaylığına başvurmamış mıdır? KESK, AB ile ortak eğitim vb. düzenlememekte midir? Tutarlı olmak gerektir! TÜRK-İş ve HAK-İŞ’in de AB’ye ve düzen partilerine yaklaşımları bellidir. Yalnızca bu şart açısından bile, TKP’nin açık konuşması gerektiği ortadadır. AB karşısında tutarlı bir noktada bulunmayan sendika yönetimlerinin, TKP istedi diye, hemen kendilerine çeki-düzen verip hizaya geçecekleri umulamaz. TKP ayrı miting düzenlemeyi kafasına koymuştur, mugalata yapmaktadır.
Asıl önemli olana gelince.. Sendika yönetimleriyle işçilerin birbirine karıştırılması ve yönetimler ileri sürülerek sendikalı işçilerin görmezden gelinmesi vahim olandır. Bir sınıf partisinin asıl ilgi alanı, devrimci özne olmasının yanında, sınıf partisinin, yalnızca ideolojik ve politik değil, örgüt olarak da dayanağı olması gereken işçi sınıfı olmak zorundadır. Ve işçi sınıfı, yalnızca 1 Mayıs’lar ya da herhangi gösteriler vb. esnasında değil, genel olarak sendika bürokrasisi ile yüzyüzedir. Emperyalizm karşısında beklenti yayıcılık, işçileri düzene bağlama, demokrasi mücadelesi saptırma, hak mücadelesini yokuşa sürme vb. onlardadır. Grev ve direnişleri onlar tarafından baltalanmakta, her adımlarında onlar tarafından arkadan hançerlenmekte olan işçiler, ancak birleşerek yeterli gücü oluşturduklarında, “aşağıdan” baskıyla, bürokrasiyi az-çok işlevsizleştirebilmektedirler. Sadece emperyalizme karşı mücadele değil, az-çok başarılı ücret artışı vb. talepli grev ve direniş bakımından da, sendika bürokrasisi ve zehirli etkisinin üstesinden gelinmesi gerekli olmaktadır.
Sendika bürokrasisi ve zehirli etkisi karşısında bir sınıf partisinin yapması gereken, şart ileri sürmek olamaz; ama işçi sınıfının yerel, ulusal ve giderek uluslararası düzeyde dayanışması, birliği ve mücadelesinin ilerlemesine katkı sağlamak olabilir. Bu, başka şeylerin yanında, sendika bürokrasisi ve işçiler üzerindeki burjuva etkisinin giderilmesi için sınıfa yardım etmektir de. Önceden söylendiği gibi, bu, işçilerin politikleşmesi sürecinden başka bir şey değildir.
İşçiler ne denli dayanışmalarını geliştirir, birlik olur ve sermayeye karşı mücadeleye yönelirse, sendika bürokrasisinin etkisi o kadar, ama ancak buradan kırılabilir. Ve 1 Mayıs, tam da işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak, buna hizmet edecek bir günken, TKP, sendika bürokrasisi ve etkisinin panzehiri olan işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma ihtiyacını görmeyip işçilere sırt çevirmiş, sözde bürokrasiyi ileri sürerek, sınıfın bürokrasinin etkisinde kalmasına hizmet etmiştir. “İleri” amaç; ama işçiler yerine ve adına politika yapmaya soyunarak varılan tam tersi, geri ve gerici sonuç!
Gündelik talepleri etrafında işçilerin birleşmesi için elinizden gelen yardımı yapmazsanız, ancak sermayeye karşı mücadelesi içinde olanaklı olabilecek, işçilerin “kapitalist sınıfın kahyaları”nın işlevlerini, emperyalizm ve düzen partileri yandaşlıklarını görüp tanımasını ve etkilerini kırmak için inisiyatif almasını da teşvik edemezsiniz. Bu, bir mitingle olacak iş değildir. İşçi sınıfı içinde sistemli ve sürekli kılınmış günlük çalışmayı gerektirir. Bu olmadan, işçilerin bürokrasiyi de dışlayan ve onu zorlayacak olan birliği ve bağımsız örgütlenmesinin ilerlemesine yardım ve emperyalizm ve partileriyle birlikte kapitalist düzenin teşhiri, sınıf partisinin başlıca işlevi kılınmadan, bürokrasiye şart koşarak, sonuç alınacağını sanmak aklıevvelliktir. Abesle iştigaldir. Mitinglerde vb. sendika bürokratlarının konuşmasının önünü kesmek istiyorsanız, şart koşmak yerine, gereğini yapmak zorundasınız.
Ve bürokrasiyi eleştirir ve onunla mücadele ederken, ona kalsa hiç kutlama yapmayacağını (geçmiş yıllarda toplantı bile düzenlemedikleri çok olmuştur) ya da kapalı salonlarda yasak savacağını ve mitingi bile aşağıdan, işçilerden gelen baskıyla ve hoşnutsuzluklarının hedefi olmamak için düzenlediğini bilerek, davranırsınız. Mitingin asıl yönünü ve özünü AB ya da CHP vb. destekçiliği oluşturmadıkça, miting özel olarak bu hedeflerle düzenlenmedikçe, aşağıdan gelen baskıyla değiştirilememiş miting konuşmacılarının –fabrikalarda, sendikalarda çok duyduğunuz ve zaten mücadele ettiğiniz*– AB ve düzen partilerine ilişkin gerici açıklamalarına takılıp kalmazsınız. Mitinge, işçilerin birlik ve mücadelesini geliştirip geliştirmediği açısından yaklaşırsınız.
Ve son bir soru: İşçilerin birlik, dayanışma ve mücadele gününde bir mitingte bile yan yana bulunmaya katlanamadığınız sendika bürokrasisine, fabrikalarda ve sendikal çalışmada nasıl katlanacaksınız? Yoksa gerici sendikalarda çalışmayacak mısınız? Bürokrasinin, işçi örgütleri olan sendikalarda ve sendikal mücadelede de emperyalizm ve CHP vb. partiler karşısında aynı tutumu aldığından emin olabilirsiniz. Üstelik kendinizi fazla açığa vurursanız, sizi işten attırırlar. Ne yapacaksınız? Kendi ayrı mitinginizi düzenlediğiniz gibi, kendi ayrı sendikalarınızı mı kuracaksınız? (Tutarlılık bunu gerektirir.) Böyleyse, Lenin’le de hesaplaşmak zorunda olduğunuz ortadadır, ama işçilerin tümden sendika bürokrasisinin etkisine terk edilmiş olacağı kesindir.

SON ŞART: “TEK VE MERKEZİ 1 MAYIS”!
Şart ileri sürülerek, sendika bürokrasisinden emperyalizme ve düzene karşı çıkmasının istenmesi türünden abesliği bir yana, “tek ve merkezi 1 Mayıs” isteğinin kendisi, gerekçeleriyle birlikte, sınıf-dışılığın ilanıdır. Söylenenler şunlardır:
“…işçi sınıfının 1 Mayıs bayramını ülke çapında tek merkezde kutlaması gerektiğini savunuyoruz. Çok sayıda kente bölünmüş eylemlerin emekçilerin birleşik gücünü sergilemek, ortak bir mesajı en etkili biçimde kamuoyuna iletebilmek açısından yararsız, hatta zararlı olduğunu düşünüyoruz… Türk-İş de KESK de en önem verdikleri konularda düzenledikleri kitle gösterilerini ülke çapında tek merkezde yaparlarken, 1 Mayısların parça bölük bir duruma terk edilmesini nasıl yorumlayacağız? Yoksa 1 Mayıs önemsiz bir gün mü? 1 Mayıs’ta söyleyecek sözümüz yok mu? Üstelik bu yıl 1 Mayıs’ın pazar gününe denk gelmesi de değerlendirilmesi gereken bir avantajdır. Türkiye’de kamuoyu üzerinde bir etki yaratacak tek 1 Mayıs mitinginin İstanbul’da düzenlenen olacağı tecrübeyle sabittir.” (Açık Mektup’tan)
“Kitlesellik için akla gelmesi gereken ilk şey güçleri birleştirmektir. 1 Mayıs düzenleyicileri, ne hikmetse, ‘ne kadar çok miting, o kadar az etki’ denklemini anlayamamaktadır. Önceki yıllarda iş günü şehirler arası yolculuk zor gelirken, 2005’te insanların pazar günü dinlenme hakkına saygı öne çıkacağa benziyor!” (A. Güler, 1 Mayıs’a doğru, 15 Nisan 2005)
Ve 1 Mayıs’ın ardından: “TKP ‘tek ve devrimci 1 Mayıs’ diyor. Bugüne kadar bu perspektifin hakkı olan güç, etkinlik ve kitleselliği her defasında biraz daha ilerlettik. Ancak bu ilerleme 1 Mayıs’ı sahiplenen diğer parti, çevre veya kurumlar üzerinde çekici bir etki yaratmıyorsa, artık nedenlerden biri de ‘mümkün olan en fazla sayıda 1 Mayıs’ politikasının TKP’yle nicel rekabet endişesini gideriyor olmasıdır. ‘Çok 1 Mayıs’ başkalarına göreli nicel zayıflığın mazeretini hediye etmektedir: ‘İstanbul’da daha azdık, ama biz her yerdeydik…’ Bizim savunumuzun haklılığı pratikte ne kadar doğrulanırsa, yani biz ne kadar güçlenirsek, bu mazeretin cazibesi artıyor!” (A.Güler, “Komünist”, Negatif Diyalektik, 6 Mayıs)
Hareket noktası-1: 1 Mayıs önemli!
Hareket noktası-2: Söylenecek söz var!
Hareket noktası-3: Mesaj en etkili biçimde kamuoyuna iletilebilmeli!
Hareket noktası-4: Türkiye’de kamuoyu üzerinde bir etki yaratacak tek 1 Mayıs mitingi İstanbul’da düzenlenen olacaktır!
Hareket noktası-5: ‘ne kadar çok miting, o kadar az etki’dir, yaygın 1 Mayıs kutlaması etkisiz, hatta zararlı olacaktır!
Hareket noktası-6: Kitlesellik için güçler tek bir yerde birleştirilmeli!
Hareket noktası-7: Üstelik 1 Mayıs Pazar gününe denk geliyor ve işçiler çalışmıyor!
Hareket noktası-8: ‘Mümkün olan en fazla sayıda 1 Mayıs’ politikası TKP’yle nicel rekabet endişesini gideriyor!
Sonuç: İstanbul’da tek, merkezi ve devrimci 1 Mayıs mitingi düzenlenmelidir!
Akıl alır gibi değil!
1 Mayıs kuşkusuz önemlidir ve zaten bu nedenle, mümkün olan her yerde işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışmasının ilerlemesi için 1 Mayıs kutlanmalı, işçilerin ülke çapında, çalıştıkları ve yaşadıkları her yerde 1 Mayıs’larını kutlama hakkı olmalıdır. Bu hak, örneğin Seydişehir işçisinden “esirgenmemeli”, alana çıktıklarında, bunun, 1 Mayıs’ın önemini eksilttiği düşünülmemeli; tersine birliklerini ve özelleştirmeye karşı mücadelelerini güçlendireceği bilinmelidir. Nitekim, örneğin güçlü Trakya 1 Mayısı bunu başarmış, 1 Mayıs hazırlığı içinde yerel emek platformu aşağıdan yenilenmiştir. Örnekler çoktur.
Söylenecek söz olduğu açıktır. Bütün partilerin ortak varlık nedenlerinden biri budur. Ancak işçilere de sözlerini söyleme olanağının tanınması ve önünün açılması, bunun için olabilir her düzeyde birliklerinin ve eylemli hale gelişlerinin desteklenmesi, sınıf partilerinin ayırt edici özelliği ve bir diğer varlık nedenidir. Her şey bir yana, sınıf partilerin sözlerinin havada kalmaması, ama ete kemiğe bürünmesi ve işçilerin politikleşmesinin olanağı buradadır. Ve sosyalistlik iddiasındaki partileri, sözlerini söylemek için 1 Mayısları bekler, bu nedenle tek miting öngörür ve üstelik sözlerini bildiklerince ve kesilmeden söyleme imkanı bulmak üzere ayrı miting düzenlerlerse, söyleneceklere ihtiyaçları kesin olan işçiler, bu sözleri maalesef duyamayacaklardır. Sınıf partisi sözlerini, başta işçiler olmak üzere, sömürülen yığınların bütün çalışma ve yaşam koşulları sürecinde, en başta fabrika ve işyerlerinde, işçi sınıfının bir parçasını oluşturan ileri unsurlarının örgütü olarak, sınıfın saflarındaki çalışmasını sürekli ve sistemli kılarak, her saat, her dakika söylemek durumundadır. Sadece İstanbul’da ve sadece mitinglerde değil. Kitleselliğin kaynağı da, şuradan-buradan tek tek “adam” toplayıp İstanbul’a taşımakta değil, ama en başta fabrika ve fabrika çalışmasındadır.
Üstelik 1 Mayıs, sınıfın parti olarak örgütlenmiş ileri unsurlarının –ne kadar önemli olursa olsun– “söz söyleme günü” olmadığı gibi, Marksist olduğuna inanan ve sınıf adına politika yapmaya soyunan partilerin söyleyecekleri söze göre şarta bağlanacak gün hiç değildir; işçi sınıfın birlik, mücadele ve dayanışma günüdür. Kendilerini sınıfa dayatma uğraşındaki partilerin değil, sınıfın günü. Dolayısıyla 1 Mayıs kutlamaları, herhangi partinin şartlarına bağlanamayacağı gibi, varlığına da bağlanamaz. Sınıf partisinin ve şartları, aslında sendika yönetimlerine değil, işçilere yönelik olan herhangi partinin şurada ya da burada örgütlü –ve söz söyleme şansı–olup olmaması; işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günlerine sahip çıkmaları durumunda, herhangi yerde, fabrikadan alanlara, mahallelerden ilçelere, illere 1 Mayıs kutlamalarının engeli olamaz, işçiler kendi sözlerini söyleyeceklerdir. Hiçbir parti, kendisini, sözünü ve örgütlülüğünü sınıfa dayatma hakkına sahip değildir, bu hakkı kendinde göremez.
“Kamuoyuna mesaj” ve “kamuoyunu etkileme” hiç dikkate alınmazlık edilemez. Ancak 1 Mayıs “kamuoyu bayramı” değil, işçi bayramıdır. Üstelik Marksizm ve sosyalizm adına, kim ki “hedef kitlesi”ni “kamuoyu” olarak saptıyorsa, işçi sınıfıyla ilgisi olmadığı kadar, kendisini, eyleminin kılavuzu olmakla tanımladığı işçi sınıfını tartışmasız devrimci özne kabul eden Marksizmle de, işçi sınıfının davasından başka bir şey olmayan sosyalizmle de ilgisi yok demektir. Marksizm “kamuoyu”nun dünya görüşü değildir, ama işçi sınıfınındır. Söylenecek söz ya da mesajlar, genel kamuoyunu hiçe saymayacaktır kuşkusuz; ama havaya ya da ortalığa, kim alırsa ona iletilmeyecektir.
Her şey somuttur. Toplum kapitalist bir örgüttür. İşçiler tek tek fabrikalarda örgütlüdür, köylüler köylerinde, şehir yoksulları, işsizler, emeğiyle geçinenler, işçilere göre gevşek de olsa, çeşitli biçimlerde örgütlüdürler: Hastanelerde, okullarda, sair devlet dairelerinde, çarşılarda, mahallelerde, sokaklarda… Bu, düzenin kapitalist örgütlülüğüdür, sömürü ve zora dayalıdır. Doruğunda egemen burjuvazi ve burjuva devlet yer alır. Sorun, bu örgütlülüğün dönüştürülmesidir; ve kamuoyunun düşünsel dalgalanmalarıyla gerçekleşmeyecektir. İşçi ve emekçilerin sendikalarında vb. kendiliğinden kurmaya yöneldikleri kendi örgütlülükleri, düzen değişikliği için bir olanaktır. Ve gerekli olan kendiliğindenliğin ötesine geçebilmektir. Ancak bu, kendiliğindenliğin görmezden gelinmesiyle başarılamayacağı gibi; kapitalizmin dayattığı ve işçilerin burjuvazi ve egemenliğiyle karşı karşıya geldiği fabrika vb. türden örgütler yok sayılarak, fabrikada, sendikada devrimci çalışma yürütülmeden, sözler buralarda söylenmeden, ama kamuoyu etkilenmeye çalışılarak mek parmak ilerlenemez.
Üstelik, bu çalışma olmadan, az-çok örgütlü “kamuoyu”nun etkilenmesi de olanaksızdır. Siz bir “söz” söylersiniz, doğru yer ve zamanda, uygun tarzla söylerseniz dinlenir de. Ama fabrikasında, sendikasında, mahallesinde, köyünde, çarşı-pazarında, camisinde, okulunda ve hele medya da hesaba katıldığında, burjuvazi ve sendika bürokrasisi vb. türünden adamları, düzen partilerinin örgütleri, camilerde hoca efendiler, hemşehriler ve örgütleri… 24 saat tersini, burjuva fikirleri, geleneksel olanları anlatır durur. Sözünüzün etkisi anında uçar gider. Sorun “kamuoyu”ysa, onun, sizden çok daha güçlü, çünkü sürekli, çünkü sistemli kılınmış, çünkü örgütlü etkileyicileri, yapıcıları vardır. Başa çıkmanızın, sözünüzün kalıcı etki sağlamasının ve sonunda kapitalizmin alaşağı edilebilmesinin tek yolu, başta fabrika, kapitalist türden örgütleri kendi kalelerinize dönüştürmek üzere, sürekli, sistemli, örgütlü bir çalışma ve söz söylemeyi, işçilere ve halka dayatılmış çalışma ve yaşamın örgütlendiği yerlerde yapmanızdır. Bu, sınıfın sınıfa karşı, halkın emperyalizm ve gericiliğe karşı dikilmesinin de tek yoludur. “Söz”, kamuoyuna, ortalığa değil, fabrikalarda, sendikalarda, okullarda, hastanelerde, –yaşam alanlarında sürdürülen çalışma ve söylenen sözle de beslenerek– işçi ve emekçilerin çalıştığı ve ürettiği, burjuvazi ve egemenliğiyle asıl karşı karşıya geldiği ve örgütlü birlik ve üretime müdahale olanağıyla gerçek bir dönüştürücü güce dönüşebileceği çalışma alanlarında söylendiğinde etkili olabilir. Kamuoyu da buradan etkilenebilir, asıl etkileyicisi, –sendikal örgütlülüğüyle bunu başaran Zonguldak madencilerinin eylemi hatırlansın– örgütlü ve hareketli işçiden başkası değildir. Öyleyse söz söylenirken, öncelikle işçiler üzerindeki etkisi gözetilecek ve aralıklarla, mitinglerde vb. söylenmekle yetinilmeyecek, fabrikalarda vb., başta işçi sınıfının çalışma –ve yaşam– alanlarında sürekli söylenecek ve işçilerin ülke düzeyinde çalışıp yaşadıkları bilinerek, bir tek İstanbul’da söylenmesi düşünülmeyecektir. Bunun 1 Mayıs ya da İstanbul’un önemiyle ilgisi yoktur. İstanbul’a önem veren sosyalizm iddialı parti, kadrolarını İstanbul ağırlıklı yerleştirir, İstanbul fabrikalarında, sömürülen yığınların çalışma ve yaşam alanlarında çalışmaya ağırlık verir. Ama hele dün İzmit ve SEKA’nın, şu günlerde örneğin Seydişehir’in az önemli olduğunu kim söyleyebilir? Üstelik SEKA işçisinin oluşturduğu –deyim yerindeyse– “işçi kamuoyu”nun etkisiyle, onun açtığı yoldan yürüyen Seydişehir işçisinin sesi ve sözünün TKP’ninkinden önemsiz olduğunu kim iddia edebilir?
“‘Ne kadar çok miting, o kadar az etki’dir, yaygın 1 Mayıs kutlaması etkisiz olacaktır!” görüşü, “kamuoyu”nu ve “kamuoyuna seslenme”yi ölçüt alışının yanı sıra şu açıdan da saçmadır ki, 1 Mayıs kutlamasının sahibi, dayanağı ve gücü, oradan oraya taşınabilen TKP vb. üye ve sempatizanları değil, işçi sınıfıdır; ve olacak dua değildir, ama sendikal bürokrasi bile tüm imkanlarını kullansa, kendi fabrikasında, ilçe ve ilinin alanlarında 1 Mayıs kutlamasına katılabilecek işçileri tek bir merkeze, İstanbul’a taşıyamaz. Üstelik, “taşıma suyla değirmez dönmez”. İşçi yığınları, çalışma ve yaşamlarının nesnel koşulları dolayısıyla oradan oraya dolaşmazlar, buna yatkın değillerdir. Söylenmişti; işçi sınıfına fabrikasında örgütlülük dayatılmıştır ve tüm dayatılanları, burjuva egemenliğini, dayatılmış örgütlülüğü kendi örgütüne dönüştürerek aşabilir. Özel durumlar dışında, İstanbul’a, Ankara’ya gelmeleri sağlanabilecek olanlara, “taşıma kıta” muamelesi etmek, bu açıdan amaçla çelişir. İstanbul’a vb. gelme eğilimi gösterebilecek işçilerin, kendi fabrika, ilçe ve illerinde kalıp, isteseler bile İstanbul’a vb. taşıyamayacakları sınıf kardeşlerini en yakın kutlamaya götürmeye çalışmaları, 1 Mayıs’a çok daha fazla işçi katılımını olanaklı kılacak, işçilerin hem birliğini hem örgütlülüğünü ilerletecek, gücünü artıracaktır. İşçilerin birliği, gücü ve kitleselliği, “taşımacılık”tan geçmez.
İşçilerin eylem alanı fabrikası, çevresi, en yakın alanlardır. Ders için 15-16 Haziran’a bakılabilir. Kavel, çevresini hareketlendirerek, Sungurlar aynısını yaparak, Kartal’dan, Topkapı’dan vb. yola çıkanlar, benzer biçimde yürüdüler. Yürüyen, “taşıma kıtalar” ya da “kamuoyu” değil, fabrikalarından boşalan işçilerdi.
Aynı nedenle, 2005 1 Mayısı’nın Pazar’a denk gelmesi ise, olumlu değil olumsuz faktördür. İşçiler, fabrika ve işyeri örgütlülükleri üzerinden gerçekleşebilecek birliklerini 1 Mayıs alanlarına daha kolay yansıtır, sendikal birliğin de katkısıyla, bu örgütlülükleriyle alana kolay çıkarlar. Tatil günüyse tek başlarınadırlar. Fabrikadaki birliklerinin gücünden yararlanamayacaklar, zaten işi sıkı tutmayacak yönetimleriyle gevşek sendikal örgütlülüklerinin de etkisi azalacak ve daha çok politik eğilimleriyle 1 Mayıs’a gelenler, gelecektir.
“‘Mümkün olan en fazla sayıda 1 Mayıs’ politikası TKP’yle nicel rekabet endişesini gideriyor!” düşüncesi ise, megalomanlara özgüdür! “‘Çok 1 Mayıs’ başkalarına göreli nicel zayıflığın mazeretini hediye etmekte”miş, “İstanbul’da daha azdık, ama biz her yerdeydik.” denebilecekmiş! “TKP ile rekabet”! Bu, herhalde daha çok sınıfın devrimci partisine yönelik ileri sürülmektedir! Tek ve merkezi kutlamaya, sadece kutlamaya değil, genel olarak “güç taşıma”ya başlıca sınıf partisi karşı çıkmakta ve işçilerin olduğu her yerde çalışma ve eylemi, yaygın 1 Mayıs kutlamasını, başlıca sınıf partisi savunup uygulamaktadır. İşçi sınıfı hangi sorunlarla yüz yüze, sınıfın devrimci partisi ne ile uğraşmakta, nelere önem vermekte ve soruna nereden yaklaşmakta, TKP ne ile uğraşmaktadır! Varsa yoksa TKP! İşçi sınıfı mı, birliği mi, politikleşmesi mi? Geçiniz! Dünyanın merkezinde TKP durmaktadır! Sınıfın yerine de o vardır, tek birlik de odur, politikayı da o yapar. Kendinden menkul, iflah olmaz sınıf-dışı dar solculuk!

Anti-emperyalizm ve cephe

İçinde bulunduğumuz yılda politika sahnesine iddialı bir biçimde yeni bir “özne” katıldı. İddiası, en az öncüsü TKP’ninki kadar. Adı, “Yurtsever Cephe”.
TKP ile bu “cephe” arasındaki ilişki, “cephe”nin kendisi tarafından “öncülük” ilişkisi olarak tanımlandığından, bu iki örgütü ve yaklaşımlarını bir arada ele almak yanlış ya da sakıncalı olmayacak.

OLUMLU BİR YÖNELİM
TKP, bilinir, “aşırı ortodoks” Marksizmi* benimser. “Kitabı”nda “sosyalizm”den başkasına uzun süre yer vermemiştir. Örneğin demokrasi ve demokrasi mücadelesi, bu partiye göre, burjuva karakteri nedeniyle hem dışlanmış hem de aşağılanmıştır. Kesintisiz sosyalizme bağlanan, proleter devrimle içiçe geçmiş bir süreç olarak demokratik devrim bir yana, bizzatihi demokrasi mücadelesi dahi, gereksiz olduğu kadar bir saptırma olarak düşünülmüş ve düzen-içilikten çok burjuva gericiliğin unsuru olarak değerlendirilmiş ve yadsınmıştır.**
Buradan bakıldığında, 2005 yılı içinde TKP’nin geldiği anti-emperyalizmin savunulması ve devrimin üzerinden gelişeceği bir “kanal” olarak ele alınması pozisyonu, – teorik yaklaşımında olmasa bile– tutum belirlemesinde bir farklılaşma ve ilerlemeyi belirtmektetir.
Dış koşulların, belirli uluslararası ilişkilerin etkili olduğu anlaşılan TKP’nin bugün kısa sürede ulaştığı anti-emperyalist görevlerin görev bilinmesi yaklaşımı, bu nedenle olumludur. Gerçi TKP bu yaklaşımı benimsedikten sonra, demokrasi ve demokratik görevler konusunu yeniden ele almamıştır; ve kuşkusuz demokratik görevler ve demokrasi mücadelesi sorununun da aynı yaklaşımla ele alınması gerekli olacaktır.
Bundan sonrası “ikincil” önemdedir: İkisini birbirine bağlayarak içiçe geçmiş süreçler olarak ele alma durumunda olan devrimci proletarya, hangisine öncelik verecektir? Sosyalist devrim mi, anti emperyalist demokratik devrim mi?
Türkiye somutu bir tarafa bırakılarak teorik olarak konuşulduğunda, verili kapitalist gelişme koşullarında, iki şey olanaklıdır: Ya anti-emperyalist demokratik devrimin gerçekleştirilmesi üzerinden işçi sınıfı kesintisiz olarak sosyalist devrime yönelecektir ya da sosyalist devrim, henüz tamamlanmamış anti-emperyalist demokratik görevleri geçerken çözecektir. Birinci ya da ikinci seçeneğin tayin edici ölçütü tektir: İşçi sınıfı iktidarı tek başına almaya güç yetirdiği koşullarda bunu yapacak, ve seçenek, geçerken anti-emperyalist demokratik görevleri de yerine getirecek bir sosyalist devrim olacaktır. İşçi sınıfının tek başına iktidarı almaya güç yetiremediği koşullarda ise, zorunlu olarak kesintisiz geçiş seçenek olacak, öncelikle bir anti-emperyalist demokratik devrim ve işçi iktidarı yerine örneğin işçi-köylü iktidarı hedef ve gündem edinilecektir. Burada “zorlama”ya yer yoktur. Önemli olan, her koşulda kapitalizmin sınırlarının kabul edilmemesi ve anti-emperyalist demokratik görevler ve mücadelenin sosyalizme bağlanmasıdır. Her halükarda belirli bir toplumsal kapitalist gelişkinlik düzeyinde, işçi sınıfının iki seçenekten birinin gerçekleştiricisi olması durumunda, başka bir deyişle iktidara gelmeyi (kapitalist  sistem içinde kalmayı kabullenmemesi ve burjuva diktatörlüğünü devirmeyi) hedeflemesi halinde, geriye, devrimin somut gelişme yolunun farklılaşması dışında sorun kalmamaktadır: İşçi sınıfı, ya tüm süreci damgalayarak kendi sosyalist devrimini yapacak ve bu arada tamamlanmamış demokratik anti-emperyalist görevleri tamamlayacaktır ya da yine sürece damgasını vurup belirli sosyalist görevleri de yerine getirerek, anti-emperyalist demokratik devrimin yöneticisi olacak ve başlıca küçük burjuvazi ile birlikte kendisini iktidara taşıyacak, iktidarda tuttuğu yere dayanarak sosyalizme yönelecektir.
Tüm gelişme olasılıkları açısından belirleyici olan, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi ve kendisini egemen sınıf olarak örgütlemeye yönelmesinin yanı sıra, buradan çıkan, demokratik ve anti-emperyalist görevlerin sosyalist amaçlara bağlanması ve –doğrudan ya da kesintisiz olarak bağlanacağı– sosyalizm uğruna mücadelenin hizmetine koşulmasıdır. Bu, ya doğrudan burjuvazinin tasfiyesi mücadelesi ya da aynı zamanda, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında bir hesaplaşmanın da arenası olacak anti-emperyalist demokratik alan ve mücadelede burjuvazinin tecridi sağlanarak, işçi sınıfı hegemonyasının gerçekleşmesi için mücadele anlamına da gelecektir.

ANTİ-EMPERYALİZMİN İÇERİĞİ
Görev edinmesi olumlu sayılmalıdır, ancak TKP’nin anti-emperyalist mücadeleyi ele alışı sorunlu görünmektedir.
TKP, gerçi, son bir-iki yılda”sosyalizm”i, dolaysız ve dolayımsız haliyle, soyutluğu içinde ve “her derde deva” olarak ileri sürmekten, işçi sınıfı ve emekçilerin, halkın her sorunu ve buradan türeyen talepleri karşısında genel bir “sosyalizm” propagandası yapmaktan, bu talepler için mücadeleyi ne politika alanına ne de sosyalizme bağlamadan, somut olarak nasıl bir yol izleyerek gelişeceğine dair bir fikir ve eylem geliştirmeden ve kendisini bu somutluk içinde mevzilendirmeden, sadece “sosyalizm” üzerine konuşmak ama başka iş yapmamaktan ileri doğru bir adım atma arayışına yönelmiştir. Yıllar sonra, emekçi yığınlar içinde mayalanan anti-emperyalizmin, anti-emperyalist mücadelenin önemini keşfetmiştir. Bugün şöyle söylemektedir: “Türkiye sosyalist devriminin taşıyıcı ekseni anti-emperyalist yurtsever mücadele olacaktır.” (TKP Merkez Komitesi Haziran toplantısından, 24 Haziran Komünist)
Karar cümlesinin yazılışından anti-emperyalist mücadele ve öneminin görece kalıcı nedenlere mi yoksa güncel koşullara mı bağlandığı pek anlaşılamamaktadır, ancak anti-emperyalizmin altının çizildiği de bellidir: “Türkiye sosyalist devriminin içinden geçeceği kritik kanallardan biri olan anti-emperyalizm ve yurtseverlik bugünkü dünya, bölge ve ülke koşullarında öne çıkmaktadır.” (TKP 2004 Konferansı Raporu, abç.)
Herhalde şöyle denmek istenmektedir: Anti-emperyalist mücadele genel olarak (güncel koşulların ürünü olmaksızın) sosyalizmin kanallarından biridir ve diğer kanallarla ilişkisi içinde, bugünün koşullarında öne çıkmaktadır ya da birincildir. Eğer anti-emperyalist mücadele üzerinden yürünecekse, bu, doğrudur.
Sorunun bu genelliğiyle teorik konuluşunda, sosyalist devrim mi anti-emperyalist demokratik devrim mi ikilemi ya da tartışması da ikincil plana düşmektedir. Sosyalizm perspektifinden, her halükarda, yüz yüze olduğumuz devrimci adım ister sosyalist ister anti-emperyalist demokratik karakterde olsun, anti-emperyalizm, devrimin başlıca yönlerinden biri, temel bir dayanağı durumundadır.
Ancak bu genelliğin yeterli olmadığı, olamayacağı ortadadır. Hangi içeriğiyle anti-emperyalizm ve nasıl bir anti-emperyalist mücadele, kimlerle ve dolayısıyla ne tür bir ittifaklar politikasıyla ya da ittifakların gereksiz olduğu türden mi gibi sorunların bu genellik içinde yanıtlanamayacağı ve anti-emperyalizmin somutlanmayı gereksindiği açıktır.
Örneğin K. Okuyan,  “…çok açık bir biçimde kapitalizme karşı mücadele ile emperyalizme karşı mücadelenin örtüşmesi”nden söz etmekte ve eklemektedir: “Dönemin bir başka özelliği emperyalizme karşı mücadelenin doğrudan sermaye iktidarına yönelmesidir. Bilindiği gibi geçmişte bu konu, büyük ölçüde kuramsal bir bağlamda ele alınıyordu. Emperyalizme karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadele arasındaki ilişkiye dair stratejik tartışmalar yapılır. Buradan devrim modelleri çıkarılırdı. Bu tartışmada hep ‘sosyalist iktidar mücadelesi verilmeksizin emperyalizme karşı mücadele edilemez’ dedik; şimdi bunu yaşam açık bir biçimde doğrulamaktadır.” (Yurtsever Cephe Verileri, Komünist, 28 Temmuz)
Yaşam neyi doğrulamaktadır? Aynı yazısında Okuyan, özelleştirmeler karşısında işçilerin savunmaya yöneldiği anti-emperyalist içerikli “vatan satılamaz, … vatandır” tutumunu sözkonusu ederek “…yurtseverliğin orta sınıf eksenine yerleşeceğine dair beklentiler, beklenti sahiplerini ortada bırakarak boşa çıkmıştır.” demektedir. Anlaşılan, doğrudan sosyalist iktidarın hedeflenmeyişi, orta sınıf tutumu olmakta ya da ona denk düşmekte ve bu, işçilerin tutumlarıyla “boşa çıkarılmaktadır”!
Emperyalizme karşı mücadelenin sermaye iktidarına karşı yönelmesi, evet bir olgudur; ancak yalnızca “dönemin özelliği” olmaktan uzaktır.
Emperyalizmin, onun egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin ve dünya ölçüsünde saldırılarının kaynağı, tekellerdir, mali sermaye egemenliğidir. Ve üstelik Türkiye ve benzeri ülkelerde bu egemenliğe araçlık ve dayanaklık eden işbirlikçilerin egemenliği de, yine tekeller ve mali sermayedir. Kuşkusuz tekeller ve mali sermaye ve egemenliği çüreyen kapitalizme özgüdür. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadelenin nesnel olarak sermaye egemenliğine yönelmesinde şaşırtıcı bir yan olamaz. Ve bu, yalnızca güncel bir durum oluşturmaz, bütün bir emperyalizm dönemi açısından geçerlidir. Ancak sorun, buradan hareketle, her anti-emperyalist eylemin, kapitalizm karşıtı, sosyalist bir karakter taşımak zorunda olduğu kavrayışındadır. Örneğin tekeller ve mali sermaye egemenliğinden kalkarak, emperyalizmi hedef alan her türden eylemin zorunlu olarak sosyalist karaktere sahip olacağını ileri sürmek, tekelleri ve mali sermaye egemenliğini, tekelci kapitalizmi hiç anlamamak demektir. Bu, ya dünyayı tekelci kapitalistlerle işçi sınıfından ibaret saymak ya bu ikisi dışındaki sınıf ve tabakaların sınıf mücadelesi ve siyaset alanında kendi çıkarları doğrultusunda hiç rol oynamayacaklarını ve oynayamayacaklarını düşünmek ya da doğrudan doğruya bir dizi sınıf ve tabakanın kendi –son tahlilde sınıf niteliklerinin yansıması olan– politikalarıyla yer aldıkları/alacakları sınıf mücadelesi yerine kendi “doğruları”nı ikame etmek anlamına gelir. TKP’nin durumu daha çok bu sonuncusuna uygundur: O, kendisini işçi sınıfının yerine geçirdiği gibi, çıkarları emperyalizmle çelişen tüm sınıfların da yerine geçirmekte ve “ya böyle olur, ya hiç!” tutumunu geliştirmektedir!
Oysa, sosyalist olmayan anti-emperyalist eylem ve hareket kuşkusuz vardır, tarihte örnekleri çoktur, bundan sonra ortaya çıkmasının hiçbir engeli de bulunmamaktadır. İradeden bağımsızdır bu.
Neden?
Emperyalizm (ve işbirlikçileri) nesnel olarak yalnızca, bütünüyle kapitalizm ve sermaye egemenliği ile karşıtlık halindeki işçi sınıfını değil, ama örneğin köylülüğü, örneğin şehir küçük burjuvazisini, esnafı ve hatta kendisiyle tamamen birleşememiş orta sınıfı, tüccar ve sanayiciyi de baskılamakta ve ezmektedir. Emperyalizm, dünyanın yalnızca emek-sermaye olarak bölünmesi değildir, ama aynı zamanda, az sayıda egemen ulus ile büyük çoğunluğu oluşturan sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ulus ya da halk arasında da bölünmesidir. Ve buradan, bir kısmı sermaye tarafından sömürülen, kapitalist baskı altında (işçi sınıfı) ama bir kısmı da sermaye tarafından sömürülmek bir yana sermayedar ya da küçük sermayedar olan burjuva ve küçük burjuva (köylülüğün büyük çoğunluğu, küçük ve orta tüccar ve sanayici vb..) sosyal kategorinin emperyalizmle karşıtlığı şekillenmektedir.
Orta sınıflar ve şehir küçük burjuvazisi ve köylülüğün, sınıf karakterlerinden kaynaklanarak, baskılandıkları emperyalizm karşısındaki konumları ve buna uygun düşen karşıtlıklarının somutluğuyla işçi sınıfınınki kuşkusuz farklıdır. Birinciler, kapitalist ya da kapitalizm öncesi (köylülüğün bir bölümü) kategoriler olarak, tekellere, iktisadi-siyasi imtiyaz ve denetimlerine, emperyalist bağımlılık ilişkileri ve dayatmalara vb. karşı olmanın ötesine geçmeyecek, emperyalizmle karşıtlıklarını hiçbir durumda kapitalizm karşıtlığı üzerinden kurmaya girişmeyeceklerdir, girişmezler. İşçi sınıfıysa, tersine, bu konumdadır. Öte yandan, orta sınıflardan aşağı sınıflara azalarak, kapitalist kategoriler, emperyalizm ve mali sermaye ile bağımlılaştırıcı belirli bağlara da sahiptirler: Kredi ilişkileri, yan sanayi olarak bağımlılık vb. vb.. Daha ötesinde, özellikle orta sınıflar, emperyalizmle çelişmelere sahip burjuva katmanlar, işçi sınıfıyla karşıtlık içinde de oldukları gibi, onun hareketinden –en azından 1848’den bu yana– duydukları korkuyla gericileşme ve gericilikle (emperyalizm ve işbirlikçileriyle) birleşme eğilimi de gösterirler. Bunlardan çıkan, işçi sınıfının anti-emperyalizmiyle diğerlerininkinin kesin farklılaşmasıdır. İşçi sınıfı, kapitalizm karşıtı bir sınıf olarak, kapitalist emperyalizme karşı mücadelede sonuna kadar gidecek tutarlı ve kararlı bir sınıfken, burjuva ve küçük burjuva tabakaların anti-emperyalizmi, kuşkusuz az ya da çok zayıflatmakla birlikte, kapitalizmin sınırları içinde kalır, şu ya da bu ölçüde tutarsızlık ve kararsızlıklar göstermesi kaçınılmaz olur.
Ancak kesin olan şudur ki, “emperyalizme karşı mücadelenin doğrudan sermaye iktidarına yönelmesi” gerçeğinden çıkacak sonuç, yalnızca, 1) demokratik içerik taşıyan anti-emperyalist mücadele ile sosyalizm mücadelesinin birleştirilmesi ihtiyacı 2) ve bunun kolaylaşması ve işçi sınıfının anti-emperyalist mücadeleye damgasını vurmasının emperyalizme karşı kesin zafer için hem zorunluluk oluşturması hem de zemininin sağlamlaşması ve genişlemesidir. Yoksa, “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeksizin emperyalizme karşı mücadele edilemez” tezinin geçerliliğinin ileri sürülebilmesi için, bu, yeterli bir kanıt sayılamaz. Ve hele “emperyalizme karşı mücadelenin doğrudan sermaye iktidarına yönelmesi” gerçeği, bir başka nesnel gerçeğin, birbirinden farklı çıkarlarla emperyalizmle çelişme halinde olan ve farklı politikalarla farklı içerikte anti-emperyalist mücadeleler yürütebilecek birden çok sınıfın bulunmasının reddinin gerekçesi yapılamayacağı gibi, bu nesnellik, “yurtseverliğin orta sınıf eksenine yerleşeceğine dair beklenti”ciliğin zemini olarak görülemez. Ve tersinden, eğer görülüyorsa, bu yalnızca şu anlama gelecektir ki; TKP türünden bu nesnelliği yok sayarak etrafından dolananlar, kendisini pratik politik bir küçük burjuva veya orta sınıf hareketi şahsında dayattığında, ya şimdi demokratik Kürt hareketi karşısında yaptıkları gibi ona cepheden karşı çıkacak ya da “vay be!” şaşkınlığıyla teslim bayrağı çekerek –sınıf-dışı pozisyonlarının da kolaylaştırıcılığıyla– orta sınıf yurtseverliğinin unsuru olmasa bile, kuyruğuna takılacaklardır.
İşçi sınıfının anti-emperyalist mücadelede yer alması, bununla da kalmayıp onun sorumluluğunu üstlenmesi için, bu mücadelenin sosyalist karakterli olması gerekmemektedir. İşçi sınıfı, sosyalist içerikli olmayan, ama sosyalizme ilerleyişi olanaklı kılacak bir mücadele içine girdiğinde, çıkarları emperyalizmle çelişen ve ona karşı mücadele eğilimi gösteren sınıf ve tabakaları ortak talepleri etrafında birleştirip başına geçerek –kesintisiz sosyalizme bağlanmasının garantisi kendi eylemi ve önderliği olan– anti-emperyalist demokratik devrimi gerçekleştirmeye yöneldiğinde, devrimciliğine halel gelecek değildir.
Gerçek şudur: Tıpkı demokrasi mücadelesi gibi, anti-emperyalist mücadele de sosyalist değil, ama burjuva karakterlidir, demokratik bir içerik taşır. İktisadi ve siyasal tekel, imtiyaz, dikte ve ulusal bağımlılık ve köleleştirme karşıtlığıdır. İkisi için de kapitalizm karşıtlığı ve sosyalizm, bunların benimsenmesi önkoşul değildir. Ama bundan, üstelik koşulsuz olarak, ne demokratik ne de anti-emperyalist mücadelenin sosyalizm karşıtı ve kapitalist sistemi besleyip güçlendiren niteliklere sahip olduğu sonucu çıkar. Üstelik, hem demokratik ve hem de anti-emperyalist mücadelenin tutarlılığı kadar kesin ve kalıcı başarısının da, sosyalizme bağlandığı ve kesintisiz sosyalizme geçişi hedeflediğinde olanaklı olduğu reddedilemez.
Demokrasi ve anti-emperyalizm, evet, karakter itibarıyla burjuva kategorilerdir ve burjuvazi genel olarak ilerici-devrimci barutunu tüketmiş ve gericileşmiş olmakla birlikte; hem hala devrimci barutunu tamamen tüketmemiş ve hatta –kaçınılmaz tutarsızlığı içinde– gerici tekelci burjuvazi karşısında devrim ihtiyacında belirli burjuva kesimler (en azından küçük burjuvazi) ve kategoriler (örneğin ezilen uluslar) vardır, hem de Türkiye gibi bir demokratik devrimden geçmemiş kapitalist toplumlar, emek-sermaye çelişmesinin yanında, çözülmeleri, bir yönüyle işçi sınıfının sosyalist eğitimini gerçekleştirmesi bakımından zorunluluk oluşturan başka çelişmelerin de etkilerini hissettirdikleri alanlar durumundadırlar. Bunlar arasında, emperyalizmle –yalnızca işçi sınıfı değil, ama– halk, emperyalizmle birleşmiş –başlıca kapitalist nitelikli– gericilikle halk ve ezen ve ezilen uluslar arasındaki çelişmeler sayılabilir.
Ne emperyalizmle çelişme ve zıtlık durumunda olanın tek başına işçi sınıfı olduğu ileri sürülebilir ne de emperyalizmin işbirlikçisi tekelci kapitalist gericiliğin yalnızca işçi sınıfını ezdiği ve buradan ancak ve yalnızca sosyalizm mücadelesinin kaynaklanabileceği iddia edilebilir. Üstelik geniş bir Kürt nüfusun yalnızca emperyalizm tarafından kimliği ve iradesi inkar edilerek bağımlılık ilişkileri çerçevesinde baskılandığının düşünülebilmesi ve ülkeye özgü ezen-ezilen ulus ilişkisinin görmezden gelinmesi imkanı da yoktur. Yine üstelik işçi sınıfı, hem demokrasisizlik ve hemde emperyalist yağma ve baskıdan, bağımlılık ve kölelik ilişkilerinden, halkları birbirine düşüren emperyalist oyunlardan, örneğin ülkesinin emperyalistlerin savaş arabasına bağlanarak başka halkların üzerine sürülmesinden en büyük zararı görecekler arasındadır ve bundan sınıf mücadelesinin serpilip gelişmesi de olumsuz etkilenmektedir.
Tüm bunlardan, burjuva ya da demokratik karakterli –ulusal nitelikli olanları da içinde olmak üzere– bir dizi anti-emperyalist demokratik görev çıkar ve bunlar burjuvaziye terkedilemeyecek kadar ciddi ve önemli görevlerdir. Burjuvaziye terkedilemeyecek görevlerden olmaları, bir yanıyla Menşevikçe burjuvaziden beklenti içine girilmemesi zorunluluğu anlamına gelir; ulusal ve demokratik alanda ilerlemelerin gerçekleştirilmesi gerici burjuvaziden (emperyalist ve işbirlikçi tekelci burjuvaziden) umulamayacağı gibi, kapitalist emperyalizmin gericiliğin başlıca ve asıl kaynağı haline geldiği emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, artık bu alanlar, kendileri de kapitalizmin kategorileri olan emperyalizm ve gericilikle çelişme halindeki burjuva kesimlerin kalıcı çözümler vaad edip kesin ve net zaferler elde edebilecekleri alanlar değildir.* Ve diğer yanıyla, ulusal ve demokratik görevler ya da bu alanlarda gelişme sağlanması, geç kapitalizm zemininde hem sayıca hem nitelikçe çok daha gelişkin işçi sınıfının varlığı ve onun sermaye ile karşıtlığı koşullarında gerçekleştirilmek durumundadır. Emek-sermaye karşıtlığının unsuru olmasının yanında emperyalizm ve gericilik tarafından da baskılanan işçi sınıfı, sosyalist eğitimini de tamamlamak üzere, onlara karşı mücadele etmekten ve demokratik ve anti-emperyalist mücadelelere kendi damgasını vurmaya yönelmekten kaçınamaz.
TKP, politikayı, ama sınıftan kopuk ve onun adına politika ve politik mücadeleyi yüceltmekte ve sınıf ve talepler üzerinden mücadele vurgusuyla sınıf politikası önermesini “ekonomizm”le suçlamaktadır; ancak, sosyalizmi öne sürerek, “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeden anti-emperyalist mücadele yürütülemez” teziyle ulusal ve demokratik görevlerin, demokratik içerikli anti-emperyalist görevler ve siyasal devrim ihtiyacının geçersizliğini ilan edip ancak sosyalist içerikli bir anti-emperyalizmi tanıması, aşırı-iradeciliğinin yaslandığı bir ekonomizm türünden başkası da değildir. Emperyalizm döneminde ancak sosyalizm ve sosyalist iktidar için mücadele edilebileceği (ve anti-emperyalizmin de –kuşkusuz sosyalist içeriğiyle– ancak bu mücadelenin bir kanalı olabileceği) tezi, emperyalizmin tarih sahnesine yeni çıktığı günlerde, “ Rahmetli ekonomizm, kapitalizmin doğuşuyla demokrasi savaşımını nasıl birbirine bağlayamamışsa, o da emperyalizmin doğuşunu reformlar ve demokrasi için verilecek savaşımla nasıl bağlayacağı sorununu çözeme”yen** ve ulusal demokratik alanı burjuvaziye terkeden emperyalist ekonomizme özgüdür. TKP, şimdi, bu alana el atmaya ilerlemek istemekte, çünkü gerçekler, emperyalist işgal ve oyunlar, halkın anti-emperyalist duyarlılığı vb. kendini dayatmaktadır; ama demokratik içeriğini inkar ederek ve niteliğini sosyalizme eşitleyerek, bunu bir türlü başaramamakta, kavrayışsızlığı ve iradeciliği önüne engel olarak dikilmektedir. TKP, Lenin’in “Emperyalist Ekonomizm” başlığıyla derlenmiş üç makalesine bir bakmalıdır.

CHAVEZ ÖRNEĞİ
Teoriden pratiğe geçilirse, Chavez için ne söylenecektir? Emperyalizme karşı mücadele etmemekte midir? Örneğin son olarak maden arama ve çıkarma imtiyazlarını iptal etmemiş ve bundan böyle Venezüella’nın uluslararası tekellere maden arama ve çıkarma imtiyazları vermeyeceğini açıklamamış mıdır? Soruların yanıtı, açık ki “evet”tir. Peki, zaman zaman “sosyalizm”den de söz eden Chavez ve başında olduğu hareket kapitalizm karşıtı mıdır, sosyalist midir? Emperyalist imtiyazlar ve bağımlılık ilişkilerinin ötesinde genel olarak kapitalizme karşı mücadele mi açmıştır? Uluslararası tekellerle, emperyalizmle mücadele etmekte olan hareketlerin, başka bir alternatif –“tüm çabalara” karşın!– üretilemediği için, sosyalist söylem kullanması anlaşılırdır, ama bu, onları sosyalist içerikli hareket yapmaya kuşkusuz yetmez.
Bu noktada TKP’nin karar vermesi gerektir: Ya Chavez anti-emperyalist değildir ya da anti-emperyalist olduğu kadar kapitalizme de karşıdır ve sosyalist iktidar için mücadele etmektedir! Ancak Chavez’in hem anti-emperyalist bir eylem sürdürdüğü hem de sosyalizmden etkilenmekle* birlikte, kendisinin ve hareketinin sosyalist içerikli olmadığı kabul edilmelidir.
Chavez’in başında bulunduğu ulusal mücadele bir işçi hareketi olarak örgütlenmemiş, etkilenmelerinin ötesinde, kapitalizm karşıtı hedeflere sahip ve sosyalizmle birleşmiş bir işçi hareketi olarak iktidara yürümemiş; ama önemli kazançlar elde eden ciddiye alınması gereken bir anti-emperyalist hareket olarak gelişmiş, yalnızca emperyalizme darbe vurmakla ve onu zayıflatmakla kalmamış, –kapitalizmin sınırlarını aşmamasına karşın, nesnel olarak– kapitalizmi de zayıflatmaktadır. Chavez ve hareketi tarafından “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeden emperyalizme karşı mücadele” yürütüldüğü ve ulusal-devrimci hükümet aracıyla, anti-emperyalist iktidar için, emperyalistler ve işbirlikçilerinin iktisadi ve siyasal tekel, imtiyaz ve egemenliklerine karşı mücadele sürdürüldüğü kesindir.
Kuşkusuz başında bulunduğu hareketle Chavez, belirli tarihsel sosyal koşulların ürünüdür ve her şeyden önce belirli sınıf çıkarlarının savunucusu ve belirli sınıfların temsilcisidir, bu belirli sınıfların talepleri uğruna mücadeleleri içinde öne çıkmış, halkının ulusal ve demokratik taleplerine sahip çıkarak ve Venezüella halkıyla oldukça ileriden birleşerek, ciddiye alınmazlık edilemeyecek bir anti-emperyalist eylemin başında durmaktadır. Ancak böyle yaklaşıldığında doğru değerlendirilebilecek, pozisyon ve tutumları açıklanabilir olacaktır.
Konumuz açısından, Chavez ya sosyalisttir, sosyalist iktidar için mücadele ederek anti-emperyalist mücadele vermektedir; bu durumda, Chavez’in sosyalistliği kanıtlanmalı, bu sosyalizmin dayanakları gösterilmelidir. Bu dayanaklar bulunamaz ve gösterilemez. Ama TKP tezine göre, Chavez’in sosyalist iktidar için mücadele etmesi gerekmektedir. Tez doğru kabul edilirse, TKP’nin savunduğu “sosyalizm davası” da dayanaksız demektir. Öte yandan Chavez ya da sosyalist değildir, çünkü sosyalist iktidarı hedeflememektedir; bu durumda ya başında olduğu, kazanımlar elde eden mücadelenin anti-emperyalist içeriğinin de inkarı gerekecek ya da TKP’nin tezi iflas edecektir.

TÜM MÜDAHALELER SINIFIN VE HALKIN MÜCADELESİ ÜZERİNDEN
TKP’nin “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeden emperyalizme karşı mücadele edilemez” tezinin iflası, şüphesiz işçi sınıfının yanı sıra çıkarları emperyalizmle çelişme halindeki sınıf ve tabakaların varlığını kabul eden ve şu ya da bu tutarlılık ve kararlılıktaki anti-emperyalist mücadelelerini olası gören Marksistlerin anti-emperyalist mücadeleyi sosyalist amaçlarla ele almaları ve işçi sınıfının kapitalizm karşıtı pozisyonundan bir anti emperyalist mücadele geliştirmesi, burjuva sınıfların yedeğine düşmeden ama kendi bağımsız sınıf politikasını izleyerek, öyleyse bağımsız sınıf örgütlenmesini sağlayarak emperyalizme karşı safa girmesi bakımından üstlerine düşeni yapmaktan uzak durmaları gerektiği anlamına gelmez. Tersine, başka belirli sınıfların anti-emperyalist mücadelesini olanaksız saymayan ve tümünün ortak anti-emperyalist talepler etrafında birliğini öngören Marksistler, anti-emperyalist mücadelenin kapitalizmin sınırlarına hapsolmaması ve bu nedenle yozlaşarak sonunda emperyalizme yedeklenmemesi için, emperyalizme karşı mücadelede burjuva sınırlanmacılığa karşı mücadele etmek, başta kapitalizm sınırlarına sıkışmış ulusal kalkınmacılık olmak üzere, anti-emperyalist eylemi tutarsızlaştıran burjuva amaç ve politikalarla uzlaşmamak, başlıca bu amaçlardan kaynaklanan emperyalizmle uzlaşmacılığın üstesinden gelmek zorundadırlar. Öte yandan, bu, işçi sınıfının mücadelesinin bir yönü olarak şekillenmeden, sınıftan ve eyleminden kopuk “Marksistler”in kendi başına geliştirecekleri bir tutumun ürünü olamaz. Bu, ancak kendisini bağımsız bir sınıf olarak örgütleme ve bağımsız sınıf hareketini geliştirme mücadelesi vermekte olan işçi sınıfının, iktisadi eyleminin yanı sıra yürütmek durumunda olduğu ideolojik ve politik eyleminin bir unsuru olabilir. Ve böyle bir mücadele, işçi sınıfının, burjuva kesimlere yedeklenmeden anti-emperyalist mücadeleye kendi bağımsız sınıf politikasının damgasını vurabilmesi için zorunlu olduğu kadar, anti-emperyalist mücadelenin sosyalizme bağlanması, en başta buradan kaynaklanan tutarlılığı ve başarılarının kalıcılığı için de zorunludur.
Bu, Marksistlerle genel olarak burjuva ideolojik/politik akımlar arasında bir hesaplaşma olarak da belirirken, kesinlikle salt düşünsel bir hesaplaşmadan ibaret sayılamaz. Mücadelenin bir tarafını Marksistler diğer tarafını burjuva akımlar oluşturmaz. Mücadele, bir yanda burjuvazi diğer yanda işçi sınıfı, ikisi arasında çok yönlü topyekun bir mücadele olarak, sınıflar ve sınıf hareketlerinin karşı karşıya gelişi olarak ortaya çıkar. Bu, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında, anti-emperyalist mücadelenin önderliğini kararlaştıracak bir hegemonya mücadelesidir. Öte yandan bu, anti-emperyalist mücadelenin ittifaklarını kararlaştıracak bir mücadeledir de. Çünkü anti-emperyalist mücadelenin geleceğini, önderliğin işçi sınıfının elinde olması ya da olmaması kadar, çıkarları uluslararası burjuvazi ve emperyalizmle çelişen şehir küçük burjuvazisi ve köylülük gibi katmanların burjuvazi ile mi yoksa işçi sınıfı ile mi birleşeceği belirleyecektir. Başlıca kır ve şehir küçük burjuvazisini, memurları ve esnafı kim kazanacaktır: Burjuvazi mi İşçi sınıfı mı? – Anti-emperyalist mücadelenin önderliğini olduğu gibi, tutarlılığı ve kararlılığını, kalıcı ve kesin başarı kazanma potansiyeline sahip olup olamayacağını belirleyecek olan budur.
TKP tezi göz önüne alındığında, Chavez örneği, hem sosyalizm kavrayışı bakımından hem de sınıf güçleri, hegemonya sorunu ve ittifaklar vb. yi de ilgilendiren anti-emperyalist mücadelenin kapsamı bakımından fikir vericidir.
Ve üstelik Chavez anti-emperyalist mücadele açısından olumlu örnektir. Emperyalizm karşısında oldukça tutarlı tutumlar geliştirmektedir. Politik hareket olarak, onun kadar tutarlı anti-emperyalist tutumlar almayanlar yok değildir. İlk akla gelenler arasından Kürt yurtsever demokrat hareketi örnek verilebilir. Amerikan emperyalizmine ilişkin olduğu kadar Avrupalı emperyalistlere ilişkin de belirli beklentilere sahiptir. Üstelik “sosyalizm”e ilişkin önceki programatik kabullerini de kaldırmıştır. Ya da emperyalizmi güçlendiren işlevi ortada olan Zarkavi gibileri bir yana, Iraklı direnişçiler örnek verilebilir. Amerikan-İngiliz koalisyonuna karşı örneğin Alman ya da Çin veya Rus emperyalizmine bağlanarak savaştıkları ileri sürülemeyecek bir dizi direniş grubunun, öte yandan, sosyalizmle bir ilgilerinin olmadığı da bilinmektedir. Ancak politik hareketlerinin şu ya da bu tutumları, ne Kürt ve Irak Arap halkının çıkarlarının emperyalizmle çeliştiği gerçeğini ne de ülke ölçeğinde Kürt halkıyla, bölge ve dünya ölçeğinde ise Arap halkıyla emperyalizme karşı birleşme zorunluluğunu ortadan kaldırır. Öte yandan, sözü edilen gerçek ve zorunluluğun en başta gelen karşılığı, bu halkların ulusal içerikli taleplerinin savunulması ve desteklenmesidir. Buradan, halkların bugünkü politik hareketlerinin tutarsızlıklarının desteklenmiş olacağı sonucunun çıkarılması ise, tam da madde karşısında bilince öncelik veren idealist safsatanın benimsendiğini gösterecektir. Halkın anti emperyalist ulusal talepleri ve bunların savunulması başkadır, politik hareketlerinin tutum ve yönelimleri ve bunların benimsenip benimsenmemesi başka. Kalıcı olan halklardır, halkın şu ya da bu örgütlenmeleri ise, hem fikri ve politik bakımdan değişmelere açıktır hem de geçicidirler. Emperyalizmi güçlendirme ve onunla işbirliği pozisyonunda olmayan politik örgütlerle, halkların birliğini sağlamanın hizmetindeki güçbirlikleri ve ittifaklara ise, her şey bir yana, maddeye değil bilince, halklara değil doğru ya da yanlış politikalara öncelik tanımayan, iradecilik ve sınıftan ve halktan kopuklukla, kendisini onların yerine koymakla malul olmayan hiç kimse itiraz etmeyecektir.

MADDE Mİ ÖNCE BİLİNÇ Mİ YA DA İRADECİLİK
TKP’nin onmaz hastalığı, sosyalizmi işçi sınıfından koparması, örgütlü işçi hareketine dayanmadan yürütülebilecek bir sosyalizm mücadalesi ve davasını, işçi hareketinin kendisi tarafından hedeflenmemiş bir sosyalist iktidarı olanaklı görmesi ve varsaymasıdır. İşçi sınıfına dayanmayan, onun örgütlü hareketinin ürünü olmayabilecek bir sosyalist iktidar ve sosyalizm! Böyle bir sosyalist politika ve söyle politik mücadelenin önceliği.. Bu hastalığı, anti-emperyalizm kavrayışını da sakatlamakta; bir yandan anti-emperyalist mücadeleyi sosyalizm mücadelesiyle özdeşleştirmesine ve daraltmasına, öte yandan da tıpkı sınıfsız (işçi sınıfından kopuk ve onu dışlayan, sınıfın yerine kendisini koyan) sosyalizm mücadelesi yaklaşımı türünden, anti-emperyalist mücadeleyi de, emperyalizmden zarar gören sınıfların mücadelesi olmaktan uzak ele almasına götürmektedir.
TKP’ye göre, sınıflar ve sınıf mücadelesi yoktur, ama “zihin açıklığı”na** ve “netlik”e sahip, “ileri” ideolojik tutumlar geliştirmiş, politik bakımdan sosyalizmi benimsemiş ve sosyalizm için –ve tıpkı benzer biçimde emperyalizme karşı– mücadele eden, sınıflarından kopuk, sınıf-dışı unsurlar, partiler, örgütler, inisiyatifler vardır, önemli ve kararlaştırıcı olan onlardır! Sosyalisttirler, komünisttirler, yurtseverdirler. Sosyalistlikleri, komünistlikleri, yurtseverlikleri kendilerinden menkuldür. İddialarına, “zihin açıklıkları”na, kendilerini “kurma” ya da kurgulamalarına, programlarına vb. bağlı olarak, kendileri öyle varsaydıkları için sosyalist, komünist ya da yurtseverdirler ve maddenin değil ama bilincin ilk veri olduğu ve önde geldiğini, sosyalistlik adına iradeciliğin, sınıftan kopukluk ve onun adına politika yapmanın geçerliliğini kanıtlamak üzere (!) sosyalist ya da yurtsever (anti-emperyalist) mücadele yürütme işlev ve “sorumluluğu” ile yükümlendirilmişlerdir!
Başka türlü, işçi sınıfı dışında, çıkarları nesnel olarak emperyalizmle çelişmekte olan örneğin köylülerin, örneğin şehir küçük burjuvazisinin ya da hatta uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin kendi çıkarları dışında çıkar tanımadan bunca saldırganlaştığı koşullarda, belirli –tekel-dışı– burjuva kesimlerin, nesnel nedenleri olan anti-emperyalist talep ve mücadelelerinin olabilirliğinin inkarı açıklanamaz. TKP, tekellerin egemenliği ve tekelci kapitalizmin niteliği ve koşullarını, emperyalizmin karşıtlıkları ve birikmesine yolaçtığı “patlayıcı madde stoklarının karakterini anlayamamakta ve bozuşturmaktadır. Bu kavrayışsızlığının temel bir hareket ettiricisi, onmaz hastalığı durumundaki nesnel olanı, maddeyi bilince peşkeş çekmesi, iradeciliği olmaktadır. TKP, tıpkı sosyalizm davası ve mücadelesini işçi sınıfı yerine sosyalist bilince sahip unsurların, sosyalist ya da komünistlerin, partilerin (adına komünist sözcüğü iliştirilmiş partilerin) davası ve mücadelesi varsaydığı gibi; anti-emperyalizm davası ve mücadelesini de emperyalizmle karşıtlık halindeki sınıfların, bunlardan oluşan halkın davası ve mücadelesi olmak yerine, düşünce olarak emperyalizme karşı olan, bununla kalmayıp kapitalizme de karşı çıkıp sosyalist iktidar isteyen unsurların, başta partiler ve partililer olmak üzere politik grupların, “inisiyatifler”in işi saymaktadır.
TKP, adına iliştirdiği “komünist” sözcüğünün olmazsa olmazı olduğu için, kuşkusuz sınıf ve işçi sınıfı sözcüklerini kullanmaktadır. Ancak örneğin her “işçi sınıfı”nden söz ettiği yerde, onu, politik bakımdan bilinçli varsaydığı kesimlerin, doğrudan doğruya, işçi sınıfının politik örgütü olması gereken partinin yerine kullandığı kesindir. 1 Mayıs’ta “işçi sınıfı şöyle yaptı” derken kastettiği TKP’nin yaptıklarıdır, “işçi sınıfı şöyle yurtsever tutum aldı” derken belirttiği TKP ya da kurduğu “inisiyatifler”in geliştirdiği tutumlardır vb. vb..
TKP’nin “öznesi” daima sınıfın yerine geçirilmiş politik hareketlerdir; partiler, inisiyatifler, politik gruplardır, hiçbir zaman sınıflar, sosyal sınıf ve tabakalardan bileşmiş halk olmamıştır.* Ne tarihsel devrimci özne olan işçi sınıfı ne de onun taleplerini destekleyerek kazanması ve birleştirmesi gereken halk!

“HALKSIZ IRAK DİRENİŞİ”
Örneğin TKP, kendi “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeksizin emperyalizme karşı mücadele edilemez” tezini geçersizleştirerek, kuşkusuz sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan Irak Direnişi’nin anti-emperyalist karakterini reddedememektedir. Ancak Irak Direnişi’ni, Irak halkı ve onunla emperyalizm karşıtlığı üzerinden değil, direniş grupları, tutumları ve eğilimleri üzerinden tartışmaktadır.
“Direnişin genel niteliğini ‘anti-Amerikan’ sıfatıyla özetleyebiliriz” diyen TKP, “Irak direnişi, içindeki baskın islamcı renklerle birlikte ve bunların yarattığı handikaplara karşın tarihsel önemde bir anti-emperyalist rol üstlenmiştir.” (TKP 2004 Konferansı Raporu) değerlendirmesi yapmakta; hemen ardından ise “Saddamcı”, “dinci”, “seküler” kanatları üzerine yorumlara dalmakta ve, seküler gruplardan yana desteğini açıklamakta, herhalde Irak Komünist Partisi’nden ayrılarak direniş safına katılan küçük bir seküler (din dışı) grubu desteklemektedir.
Direnişin politik pozisyonunun önemi kuşkusuz görmezden gelinemez. Ancak gruplardan önce Irak halkının, emperyalizm ve emperyalist işgalle karşıtlığının ve bu yöndeki taleplerinin, bu talepler etrafında birliğinin geldiği herhalde kanıt gerektirmeyecektir. Kürtlerin işgalci Amerikan emperyalizmi tarafından Araplara karşı sürülmeye, halkın Şiilerle Sünniler vb. olarak bölünmeye çalışıldığı koşullarda anti-emperyalist ve işgal karşıtı talepler ve halkın bu talepler etrafındaki birliğinin sağlanması tayin edici önemdedir. Dincilik vb. burada, anti-emperyalist talepler etrafında birliğin sağlanmasını bozucu işlev üstlendiği ölçüde önem kazanmaktadır; zehirli etkileri de yine burada, anti-emperyalist talepler etrafında birliğin sağlanmasına ve dinciliğin “dincilik” olarak değil, ama emperyalizme karşı mücadeleyi bozuşturması ve işgalcilerin işini kolaylaştırmasının teşhirindeki başarıya bağlı olarak giderilebilecektir. (Ötesi din ve dinciliğin sosyalist eleştirisini ilgilendirir ki, işçi sınıfının mücadelesinin bir yönü olarak ideolojik mücadele kuşkusuz yürütülecek, ama politik mücadele, dindarla dinsizler arasındaki mücadele olarak ele alınmayacaktır.) Marksizm, bu nedenle, “dincilik”, “sekülarizm”, “Saddamcılık” tartışmasını birincil sorun olarak ve ayrı bir başlık olarak açmayı değil, ama bütün diğer sorunlar gibi, halkın anti-emperyalist talepler etrafında birliği ve anti-emperyalist mücadelenin geliştirilmesinin hizmetinde ele almayı emreder. Örneğin CIA ajanı olması kuvvetle muhtemel olan Zarkavi, bir din savunucusu olarak değil, ama, keskin Amerikan düşmanlığı görüntüsü ardında, işgalciler yerine başta Şii halka yönelttiği katliamcı saldırılarla halk arasında bir Şii-Sünni bölünmesi yaratmaya girişerek halkı ve direnişini bölmesi ve işini kolaylaştırdığı emperyalistlerin işgalinin güçlenmesi ve yerleşmesine sağladığı hizmet üzerinden suçlanmalıdır. Iraklı bir Marksistin tersine yaklaşımı, halkın emperyalizme karşı birliğini ve anti-emperyalist mücadelenin başarıyla gelişmesini gözetmek yerine, birbirleriyle çekişme halindeki direniş gruplarına bir grup daha eklemekten başka sonuç vermez.
Amerikan emperyalistleri sorunun dini bir görünüm kazanması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Herşeyden önce bir “İslam ülkesi”ne saldırmış ve işgal etmişlerdir. Üstelik bunu “Haçlı Seferi” olarak tanımlamışlardır. Vb. vb.. Ama sorun nedir? Bir ülke, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, halkının iradesi çiğnenerek işgal edilmiştir ve bebelerine kadar “suçlu” sayılmakta, vurulup kırılmakta, cezaevlerine doldurulmakta, işkence edilmekte, öldürülmektedir. İşgal öncesi yıllardır ambargoyla ilaçsız, gıdasız bırakılmıştır. Şimdi de işgale bağlı olarak şebeke ve iletişim hatları tahrip edilmiştir, elektriksizdir; hastaneleri tahrib edilmiştir, sağlık olanaklarından yoksun bırakılmıştır. Çoğu il ve beldeleri susuzdur. Eğitim çökmüştür. “Terörle mücadelenin selameti” adına hiçbir iyileştirme ve inşa faaliyeti yapılmamaktadır. Petrole elkonmuştur. İşsizlik had safhadadır. İşgal halkın yaşam koşullarını katlanılmaz hale getirmiştir. Ve halk her nedenle aşağılanmakta, küçük bir şüpheyle öldürülmekte, direnişin yayıldığı yerlerde ise katliamlar örgütlenmektedir. Kısacası emperyalistler (ve işbirlikçileri) halkın ne iktisadi ne siyasi ne sosyal ve ne de kültürel herhangi hakkını tanımaktadır. Direnişin temeli buradadır, dinde ya da sekülarizmde değil. Ve direnişe, halk ve hiçe sayılan hakları atlanarak, dinci ya da değil, direniş grupları üzerinden yaklaşılamaz. Ama TKP böyle yapmaktadır. Oysa, direniş gruplarının kaynağı ve dayanağı da halktır. Yine de Irak Direnişi’nin anti-emperyalist karakterini kabul etmesi olumlu sayılabilir. “Hayır! Anti-emperyalist değil” de diyebilirdi!
TKP’nin bir açmazı da budur: Gerçeği en azından bazı durumlarda ve bazı yönleriyle “gerçek” olarak kabul etmek zorunda kalmakta; ama yorumlarken onu bozuşturmakta, ileri sürdüğü tezlerle geçersizleştirmekte ya da bu kabulleri tez ve teorilerini geçersizleştirmektedir.

KÜRT HALKI VE DEMOKRATİK HAREKETİ
Bir başka örnek, TKP’nin Kürt sorununa yaklaşımıdır. 2004 Konferans Raporu’nda TKP’nin yaklaşımı şöyle özetlenmektedir: “Türkiye Komünist Partisi, Kürt emekçileri ve yoksullarını sınıf mücadelesine çekecek, iktidar mücadelesine katacak siyasetler üretmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, üçlü görev bilinciyle üstlenilebilir: Türkiye komünist hareketini kendi toplumsal temeli üzerinde güçlendirmek; Kürt sorununda işçi sınıfı programını egemen kılmak ve Türkiye işçi sınıfının en çok sömürülen, en çok işsiz ve örgütsüz bırakılan parçası olan Kürt emekçilerini siyasallaştırmaya ve örgütlemeye hak ettiği önemi veren bir çalışma yürütmek.”
Saptanan ilk iki görev soyutluğu içinde doğrudur. “Birinci görev” bakımından, biliyoruz ki, TKP’nin ayakları havadadır. Komünist hareketin toplumsal temeli kuşkusuz işçi sınıf ve yarı-proleterlerdir. Ve sözü edilen “görev”, sosyalizmi işçi sınıfı hareketiyle birleştirerek bir sosyalist işçi hareketi yaratmaktan başkası değildir; ama TKP, kendisini işçinin ve “kendi hareketi”ni, sosyalist işçi hareketinin yerine koymaktadır. Ancak eylemli işçi hareketinin sahip olabileceği kazanıcı ve sürükleyici gücün yerine geçirilmiş böyle bir “dayanak”la Kürt emekçi ve yoksullarını kazanmanın olanağı yoktur.
“İkinci görev”, iki yanlıdır; bir yandan Kürt işçi ve emekçilerinin sınıfsal talepler üzerinden birleştirilmesi ve örgütlenmesini ve diğer yandan (bu, Marksizm Kürtçeye “tercüme” edilmeden sağlanamayacağı için, bunun da gerçekleşme zeminini oluşturmak ve genişletmek üzere) Kürt ulusal demokratik taleplerinin sahiplenilip desteklenmesini gerektirir. Ve her şey bir yana, ulusal baskıya karşı çıkarak, demokratik içeriğe sahip ulusal talep ve hareketleri desteklemek, köleliğin her biçimine karşı çıkmadan kendisini kölelikten kurtaramayacak olan işçi sınıfının kurtuluşu davası bakımından bir zorunluluk oluşturur. Kürtlerin ulusal hakları tanınıp desteklenmeden, ulusal ayrımcılığa karşı, ayrı devlet kurma hakkını da kapsayan ulusal hak ve dil eşitliği savunulmadan, ulusal davanın sınıf çelişkilerini örtüp bulanıklaştırmasının da üstesinden gelinemeyeceği ve sınıf örgütleri kurulup geliştirilemeyeceği gibi, Türk egemen sınıflarının Kürt programının gölgesinden kurtulmuş, onun yedeği olmayan bir Kürt programı düşünülemez. Bu noktada TKP’nin hali içler acısıdır.
Bu içler acısı haliyle, TKP’nin “üçüncü görevi”, “Kürt emekçilerini siyasallaştırmaya ve örgütlemeye hak ettiği önemi veren bir çalışma yürütme”ye, başarmak bir yana, girişmesi bile düşünülemez. Ve zaten, Kürt emekçilerinin oldukça ileri ölçüde siyasallaşmış ve gevşek bile olsa örgütlü oldukları kabul edilmelidir. Bu siyasallaşma ulusal davanın sahiplenilmesiyle sınırlıdır, ulusalcıdır, dolayısıyla burjuva karakterlidir, ama Kürt emekçilerinin siyasallaşmamış oldukları söylenemez. Öyleyse bu görev, “siyasallaştırma” olarak değil, ulusal mücadelenin tutarsızlıklarının giderilmesi, tutarlı bir anti-emperyalist nitelik kazanıp onunla beslenmesi ve böyle bir mücadele içinde olanaklı olabilecek sosyalizme bağlanması içeriğiyle tarif edilmelidir.
TKP’nin içler acısı hali şudur ki; hem Kürt emekçileri ve Kürt sorununa ilişkin büyük iddialarda bulunmakta, hem de Kürt sorununu yok saymakla eş anlamlı olarak, Kürtlerin ulusal taleplerini yok saymakta ve desteklemekten geri durmakta, daha da ileri giderek gericiliğin izinde “bölücülük”le suçlamaktadır!
TKP iddia etmektedir: “Kürt dinamiği eski yapılanması yerine bir başkası konmaksızın tasfiye edildiğinde, ortaya yalnızca bir keşmekeş çıkmıştır. …TKP’nin Kürt emekçilerini bu keşmekeşin içinden kurtarma görevi acildir.” (2004 Konferansı) TKP “kurtarıcılık”a pek meraklıdır!* Ancak eskiden “keşmekeş” olmadığı anlaşılıyor. Üstelik tasfiye edilmediği de bilinmektedir. Tasfiye olmadığına göre, eskisi gibi mi kalsın yoksa TKP “kurtaracak” mı?
İddiaları büyüktür: “TKP Kürt emekçilerini ülkemizin devrimci işçi sınıfı hareketinin vazgeçilmez bir unsuru olarak dönüştürmek ve kendi çatısı altında örgütlemekle yükümlüdür.” (Agy.) Burada ulusal bir soruna yaklaşım yoktur; ulusal sorunun sınıfsal sorunla, ulusal kurtuluş mücadelesinin sosyal kurtuluş mücadelesiyle birleştirilmesi ve sınıfsal eksende ele alınışı yoktur; yalnızca bir “sınıf örgütlenmesi” öngörülmektedir ki, TKP’nin bundan anladığı da bilinmektedir: Sınıftan kopuk bir sosyalist örgütlenme ya da “TKP’ye adam kazanma”! Gereğini nasıl yerine getirdikleri de bilinmektedir: 1 Mayıs’ta ya da başka TKP eylemlerinde, TKP üyesi bir Kürt çıkıp, “Bakın ben Kürdüm ve TKP’liyim. Kürt sorunun çözümü sosyalizmdedir. Kürtler TKP’ye gelin.” demekte ve sorun hallolmaktadır!
Ama yine de TKP esip savurmaktadır: “Şu an için gerek Kürt gerekse Türk siyasetinde, Kürt kimliğini emekçi karakteri ekseninde yeniden tanımlama hedefi ile hareket eden biricik güç TKP’dir.” (Agy.) Vay! Bu iddia da, TKP’nin geçersiz tezleri türündendir: “Ben öyle istiyorum, öyledir!”  İşçi sınıfının devrimci partisi örneğin Diyarbakır Akyıl işçilerinin, örneğin Bismil Sinan ve Aslanoğlu köylülerinin örgütlenmesiyle uğraşırken, ulusal sorunda “sınıf ekseni” üzerine konuşmak, Kürtleri de karşısına almış olan ayrı İstanbul 1 Mayısı’nda “Kürtler burada” diyen TKP’ye düşüyor ve hele tekelinde sayılıyor! Sınıf eksenli yaklaşım ve çalışma; anlaşılan, Kürt ulusal taleplerinin reddi, ulusal mücadelesinin yok sayılması ve desteklenmesinden uzak durulması ve Kürtlerin tamamen dışardan “sosyalizme” çağrılması olmalıdır! İşte TKP’nin “sınıf eksenli” yaklaşımı:
“TKP’nin, Kürt hareketi ve Kürtler söz konusu olduğunda ana yüklenme noktaları, bir emperyalist projelerin deşifrasyonu; iki, sosyalizm perspektifi olmak zorundadır.” (Agy.) Ulusal talepler ve mücadele yoktur, önemsizdir ya da “bölücü”dür ve uzak durulmalıdır! Emperyalist projeler ve kuşkusuz “Kürtlerin emperyalizm yanlılığı” deşifre edilecek, alternatif olarak “sosyalizm” denecek, “Sosyalist Türkiye’de Kürt sorununun zaten çözüleceği” ileri sürülecektir!
“Belirleyici” sözcüğü ardında gizlenerek bunu açıktan söylemektedirler de: ”TKP’nin Kürt emekçileri içinde yürüteceği örgütlenme çalışmalarında ulusal hak ve talepler değil anti-emperyalist ve sınıfsal eksenler belirleyici olacaktır.” (Agy.)
Aktardığımız son iki pasajda söyledikleri ve genel olarak Kürt sorununa yaklaşımlarıyla TKP, her şeyden önce, dönüp, sosyalizm adına ve sosyalist mücadele ileri sürülerek, ulusal talepler ve mücadelenin atlanmasıyla ilgili olarak, Lenin’le R. Lüxemburg arasındaki Polonya tartışmasına bakmalıdır.
Marsizm adına, ulusal soruna ilişkin olarak, sınıfsallıkla ulusallığın, sınıfsal ve ulusal taleplerin böyle karşı karşıya konması ve ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi ve taleplerinin bunca birbirinden koparılması, Marksizm ve ulusal soruna yaklaşımından hiç nasibini almamış olmaya delalet eder. Ulusal sorun olacak, ama ulusal talepler üzerinden yürünmeyecek – olacak şey değildir. Ulusalcılık demek olan ulusal taleplerle sınırlanmak başkadır, bu taleplerin savunulması ve ama sınıfsal taleplerle birleştirilmesi başka! İkincisi sosyalistliğin gereğidir. Ve üstelik “anti-emperyalist eksen” kapitalizm karşıtlığını zorunlu kılmadığı gibi, bizzatihi ulusal bir eksen durumundadır ve bu eksen, Türkiye sözkonusu olduğunda, bir tarafta emperyalizm (ve işbirlikçileri) diğer tarafta Kürt halkını da kapsayarak tüm Türkiye halkı olarak şekillenen nesnel bölünme üzerinde oluşmaktadır. Kürt işçi ve emekçileri başta olmak üzere, Kürt halkının ulusal taleplerinin sadece Türk egemenleri karşıtlığından kaynaklandığını ya da başka bir deyişle Kürt halkının yalnızca Türk burjuvazisi tarafından ezilip baskılandığını düşünmek, yalnızca bir ulusal dargörüşlülüktür. Ulusalcılığa özgüdür. Ancak yalnızca Kürt ulusalcılarına değil, TKP örneğinde olduğu gibi Türk ulusalcılarına da özgüdür. TKP, Kürt sorununu, sadece bir Türk-Kürt anlaşmazlığı sorunu olarak görmektedir, emperyalizm koşullarında ulusal sorun ve çözümünün emperyalizmden kurtuluş sorununa dönüştüğünden habersizdir. Oysa Kürtlerin iradesi ve ulusal kendi kaderini tayin hakkı, yalnızca Türkiye gericiliği tarafından değil, ama onun işbirlikçiliği pozisyonunda olduğu emperyalizm tarafından da birlikte çiğnenmektedir; ve Kürt ulusal talepleri, –bugün nasıl ifade edilirse edilsin– nesnel olarak emperyalizme de karşıdır ve tutarlı bir ulusallık açısından anti-emperyalist içeriğiyle de ileri sürülmek durumundadır. Dolayısıyla, “ulusal talepler değil anti-emperyalist ve sınıfsal eksen” formülü mugalatadır da.
TKP’nin Kürt sorunu karşısındaki içler acısı hali bakımından son bir gönderme: “Kürt dayanışmacılığının toplum genelinde sol kimliğin bir parçası olarak algılanmasında iki sorunlu nokta bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ayrılıkçılık başlığıdır. İkinci nokta ise Kürt siyasetlerinin emperyalizm yanlısı konumlarıdır. Bu sorunlar hafife alınamaz. Bilinmelidir ki, TKP’nin Türkiye’nin bölünmesine ve emperyalizme karşı duruyor olması toplumsal algıdaki sorunları çözmeye yetmemektedir.” (Agy.) TKP “bölünme fobisi” ile yüklüdür ve demokratik Kürt hareketini, ABD ve AB karşısındaki bir dizi tutarsızlığından hareketle, haketmediği “emperyalizm yanlılığı”yla suçlamaktadır. TKP’liler ulusal bağımsızlık mücadelesine katılmak için kapitalizm karşıtlığını şart koşarak yurtseverliği bunca daraltmalarına ve ötesinde henüz “üç kuruşluk” bile bedel ödememiş olmalarına karşın yine de yurtsever olmakta, ama ulusal hak için isyan edip büyük bedeller ödemiş bir halka ve hareketine yurtseverliği çok görmektedir!
Saçmalamaları bir yana, TKP yaklaşımının iki ana bozukluğu dikkat çekicidir. Bir, “bölücülük” vb. görerek Kürt halkının ulusal taleplerini es geçmekte ve buna rağmen Kürt emekçilerini örgütlemekten söz etmektedir, olabilirliği yoktur. Ve iki, yaklaşımına Kürt siyasal hareketine ilişkin –üstelik doğru da olmayan– değerlendirmeleri damgasını vurmakta ve Kürt halkı ve taleplerinden hareket etmemektedir. Tıpkı Irak halkından değil Irak direniş gruplarından hareketle görüş ve politika oluşturduğu gibi, Kürt sorununda da aynısını yapmaktadır.
Başka örnekler üzerinde de durulabilir, ama yeterli sayılmalıdır.

CEPHELEŞEN TKP
Öyleyse TKP’nin, tıpkı işçi sınıfı olmadan sosyalist politika yürütmeye soyunduğu gibi, halklar olmadan anti-emperyalist yurtsever politika yürütmeye soyunmuş olduğu söylenmelidir.
Yurtsever Cephe adıyla kurduğu örgüt de bunun örgütü ve kanıtıdır.
Ne işçi vardır ne halk ve ne de çıkarları emperyalizmle çelişen sınıf ve tabakaların ortak anti-emperyalist talepler zemininde ittifakları! Ne işçilerin ve halkın talepleri önemlidir ne de talepleri üzerinden mücadeleleri ve bu mücadeleye bağlı olarak, mücadele sürecinde ortak talepler etrafında birleşerek örgütlenmeleri ve bir ittifak örgütü olan cephelerini kurmaları! Sınıf ve tabakaların, halk yığınlarının eylemli ve örgütlü olarak yan yana gelişleri, mücadelelerini birleştirmeleri TKP tarafından önemli ve gerekli sayılmamaktadır. Cephe, sınıfların ittifakı olarak şekillenmemekte, mücadeleleriyle biraraya gelen sınıflar arasındaki bir birlik örgütü olarak kurulmamaktadır. TKP “kurdum!” deyince kuruluveren, canı sıkıldığında da dağıtabileceği bir “cephe” ile karşı karşıyayız.
Bakın, TKP organı “Komünist” “Yurtsever Cephe” ve kuruluşunu nasıl anlatıyor:
“Egemenlik haklarını tümüyle AB, NATO gibi emperyalist kurumlara devredecek düzenlemeleri birbiri ardına gündeme getiren, ülke kaynaklarını ‘babalar gibi satmayı’ önüne koyan cahil cesaretinin durdurulması gerekiyordu… Ülkenin bu gidişatına tepki duyanların çoğaldığı bir dönemde Türkiye Komünist Partisi, bu tepkilerin örgütlenmesine ön ayak oldu. Parti, ‘Bu ülke, bu halk satılık değil’ diyenlerin ve satışı durdurmak için bir şeyler yapılması gerektiğine inananların ancak örgütlü davranarak başarılı olabileceklerinden hareketle, ortak bir mücadele önerisi yaptı. Yurtsever Cephe böyle ortaya çıktı. Bu ülkenin yurtseverleri, örgütlü mücadele gerekir diyerek Cephe’de buluşmaya başladılar.
“Yurtsever Cephe’nin kuruluşu böyle gerçekleşmiştir.
“Henüz altı ayını bile doldurmamış olan bu mücadele cephesi, ülkenin çok kritik bir döneminde onursuz, fütursuz ve sorumsuz sermaye siyasetçilerinin politikalarının karşısında cesur bir tavır sergiledi. Emperyalist projelere karşı doğru, tutarlı ve inatçı bir hattın toplumun emekçi kesimleriyle kaynaşarak örülmesini ve bu hattın yurtsever bir kimlikle kendini ifade etmesini hedefleyerek, tarihi bir hamleye imza attı Yurtsever Cephe. Bu ülke topraklarının, emperyalist saldırganlığın doğrudan hedefi haline geldiği böylesi bir dönemde, ihtiyaç duyulan sınıfsal netlik ve ideolojik berraklıkla ‘Bu memleket bizim’ dedi.
13 Mart’ta İstanbul’da emperyalist projelere karşı kendi sözünü söyleyen Yurtsever Cephe, 1 Mayıs’ta daha coşkulu ve daha güçlü bir eylem odağıydı. Bu süreçte Yurtsever Cephe’yi oluşturan onlarca yerel ve mesleki inisiyatif her gün AB ve ABD’nin Türkiye üzerine yaptığı hesapları ve bunlarla ilgili yalanlarını teşhir ediyorlardı. Her gün daha fazla insana ‘biz bir güç olarak doğrularımızı örgütlemezsek, geleceğimizi de satacaklar; bunu durdurmak elimizde’ diyordu Yurtsever Cephe militanları.
“Bu doğrultuda onlarca eylem düzenlendi, yüzlerce kapalı salon toplantısı gerçekleştirildi.
“Yurtseverler mücadele yoluna koyulmuşlardı… (…..)
“Ardı ardına kurulmaya başlanan işçi inisiyatifleri, Yurtsever Cephe’nin önümüzdeki mücadele gündeminin ne olduğuna ilişkin ipuçları vermektedir.” (İşçi sınıfı yurtseverliğinin yükselişi, Komünist, 15 Temmuz, abç.)
Yazının başlığında “sınıf” sözcüğü yama türünden durmaktadır. Uzunca aktardığımız bu cephe kuruluşu izahatında, sınıf, halk ve talepleri, bu talepleri üzerinden mücadeleleri ve eylemli olarak birleşmeleri var mıdır?
“Cephe”, sınıfsal netlik ve ideolojik berraklıkla ‘Bu memleket bizim’ diyor! Her şey “saf”, “temiz” ve “berrak” olacak; işçiler, halk ve geri eğilimleri tarafından “lekelenmiş” olmayacak! Sınıfın ve halkın netlik ve açıklıkla belirli bir platformda birleşmesi zor iştir, uzun mücadelelerin işidir; ama TKP, bunu “Ha” dedi mi yapar, yapmıştır! Doğal ki, birleşen sınıf ve halk olmamış, ama TKP şurada burada kurduğu “inisiyatifleri” yan yana getirip “cephe” adıyla düzenlemiştir. TKP, zaten halka değil, “yurtseverler”e ortak mücadele çağrısı yapmıştır, politik olmayan unsurları baştan dışlamıştır. İşçi sınıfını ve halkı dışlamıştır da, emperyalizmi, uluslararası sermayeyi, mali sermaye ya da sermaye egemenliğini dışlamamakta ve hedef mi edinmektedir? Hayır, sorun, emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı işçiler ve halk olarak konulmuyor; “yurtseverler”in, yurtsever politika yapanların “sermaye siyasetçilerinin politikalarına karşı” mücadelesi olarak ele alınıyor. Sınıfa karşı sınıf değil, politikacıya karşı politikacı!…
“Net” anlatılmaktadır: “Ülkenin gidişatına tepki duyanların”, “Bu ülke satılık değil diyenlerin”, “bir şeyler yapılması gerektiğine inananların”, örgütlü davranarak başarılı olabileceklerini düşünenlerin bir araya gelmesi için yapılmış bir “ortak mücadele” önerisi oluyor TKP’nin. Evet, dertleri, emperyalizm ve işbirlikçilerinin sömürü, yağma ve baskısına maruz işçi ve emekçilerin, halk yığınlarının “ortak mücadele”de birleşmeleri değil! Söylendiği gibi: madde değil bilinç birincil veri… Bilinç.. Sınıftan ve halktan kopuk irade.. Aynı türden politika. Tepki duyanlar, diyenler, inananlar, düşünenler – bunlar ortak mücadelede birleşecek. Ya halkın tepkilerini açığa çıkarmak? Ya farklı düşünenlerin düşüncelerini değiştirmek? Bunlar çağrıyla, demekle, inanmakla olur mu? Mücadele sorunu değil mi bunlar? Ama öyle TKP’nin “saf ve temiz”, sınıftan ve halktan, taleplerinden kopuk seçkinci mücadele algılayışıyla değil; devrimci partilerinin de yardımıyla, burada şu başka yerde bu acil iktisadi, siyasi, sosyal vb. talebi üzerinden mücadele içine giren/çekilen çeşitli halk katmanlarının, mücadeleleri sürecinde ortak talepler etrafında birleşmeleridir gereken. Ve tepkileri açığa çıkaracak, düşünceleri farklılaştırıp dönüştürecek olan da, bu mücadelenin kendisinden başkası değildir. Marksistlerin söyleyeceği her laf, her politik müdahale, ancak bu zeminde anlam kazanabilir. Ötesi, TKP türü “dışarıdan gazel okumak” olarak kalır!
Garabet şurada ki, “cephe”, kuşkusuz devrimci sınıf partisinin yardımlarından da yararlanarak, talepleri üzerinden mücadeleye atılan ve ortak taleplerle birleşik mücadele ihtiyacıyla yan yana gelen halk sınıf ve tabakaları tarafından kurulmuyor. Örnekse, şu şu sendikalar, şu sendikada örgütlü işçiler, bu sendika muhalefeti olarak örgütlenenler, şu ya da bu işyerlerinin sendika temsilcilikleri ya da kendinden menkul olmayan işçi komiteleri, şu mahalle, bu köy ya da belde halkını kucaklayan muhtarlıklar, belediyeler ya da köylü birlikleri vb. türünden başka halk örgütleri, esnaf, mühendis, doktor vb. odaları, dernekleri vb., üniversite, lise öğrenci birlikileri… kendi mücadeleci örgütlülükleriyle birleşip cephe kurmuyorlar. TKP ve yaklaşımlarının doğruluğuna vb. “inananlar”, herhangi bir “baltaya sap olmamış” inançlılar, çalıştığı ve yaşadığı işyeri, mahalle vb.’de yerel ya da genel acil gündelik talepler etrafında örgütlü olarak varolamayan ya da diyelim ki bir sendika üyesiyse, çalıştığı işyeri temsilciliği ya da şubesini birlikte davranmaya ikna edip sürükleyemeyen politik unsurlar, yurtseverler, kendi başlarına, şuradan buradan böyle birkaç kişi, ne işyeri ne mahalle esaslı, bir araya gelip önce bir “yurtsever cephe inisiyatifi” ve bu inisiyatiflerin bir araya gelmesiyle bir “cephe” kuruyorlar. Ve bu “cephe”, “tutarlı ve inatçı bir hattın toplumun emekçi kesimleriyle kaynaşarak örülmesini… hedefleyerek” eyleme geçiyor. Emekçi kesimlerin kaynaşmasıyla ortaya çıkmıyor, ortaya çıktıktan sonra “kaynaşacak”! Ne tür eylemler örgütlüyor? Ayağını bir yerele, bir işyeri ya da okula, bir mahalle ya da köye vb. basmadığı için, örgütledikleri, kuşkusuz hak mücadelesi bile olamıyor. Ne bir grev.. Ne bir direniş.. Ne bir grev ya da direnişe destek ve birleşik mücadeleye bir adım olmak üzere bir-iki saatlik işbırakma. “Söz söylüyor”lar, doğrularını “diyor”lar, emperyalist yalanları “teşhir ediyorlar”, bu “faaliyetleri” için “onlarca eylem” ve “yüzlerce kapalı salon toplantısı düzenliyor”lar. Bu “eylemler” için “cephe”ye gerek yoktur. TKP bunu yapardı ve yapıyor zaten! Hakkını yemeyelim. “Cephe”, bir de 13 Mart’ta İstanbul’da emperyalist projelere karşı sözünü söyleyen eylem düzenlemiş. Nedir bu 13 Mart? “Yurtsever Cephe” açısından önemli bir tarih ve önemli bir eylem olduğu anlaşılıyor. Ama örneğin 5 Mart ya da 5 Kasım’da ne olduğunu hemen bütün memurlar hatırlarken, 13 Mart’ta ne olduğunu şu ülkede yaşayan kim biliyor ki? “Cephe”nin hala övündüğü bir diğer marifet olan sınıfa karşı, ayrılıkçı 1 Mayıs’ın ise hiç anılmaması gerektiği açıktır.
Kuşkusuz belirli politik hareketler, partiler belirli bir platformda bir araya gelip, halkın cepheleşmesinin önünü açmak üzere eylem ve güçbirlikleri yapabilirler. Platformları, halkın, çeşitli halk katmanlarının mücadelelerinin etrafında birleşebileceği ortak taleplere dayanıyorsa ve eylem ve güçbirliğinin “nefesi yeterse”, bu tür birlikler, yurtsever ya da demokratik bir halk cephesi yönünde atılmış adımlar olarak rol oynayabilirler. Yine kuşkusuz mücadeleci örgütlü halk kesimlerinin bir araya gelerek kuracakları bir cephenin de örgütlenmesinin geliştirilmesi ve yeni katılımlarla genişletilmesi sorunu olacaktır. Ancak adına layık hiçbir cephenin, böyle tamamen sınıfların, halkın ve mücadelelerinin dışından, “yaptım, oldu” tutumuyla kurulamayacağı kesindir. TKP’nin “cephe”si, politik mücadeleyi, işçi sınıfı ve halkın mücadelesi olmak yerine sınıfa ve halka dayatılan bir şey sayan TKP zorlamacılığının son göstergelerindendir.

ZORLAMACILIĞIN SONU
Kemal Okuyan’la TKP, Marksizmin, hatta genel olarak materyalizmin en temel yaklaşımlarını tartışma gündemine getirmektedir. Kendini işçi sınıfı yerine koymasında, halkın yerine geçirerek “cepheleşme”sinde, politik mücadeleyi ele alışında… görülen “yaptım-oldu” tutumu, radikal tutumlarda yansımayan iradecilik, sınıfa “sınıf politikası”, halka anti-emperyalizm dayatıcılık, zorlayıcılık, Marksizmi de tartışma konusu haline getirerek, TKP’nin belirleyeni olmuş görünmektedir. Gerekirse tartışmak üzere değinelim. Okuyan şöyle yazıyor:
“Örgüt-hareket, bilinç-kendiliğindenlik diyalektiği yüz yıl öncesinin kalıplarına sıkıştırılamaz. Sosyalizm mücadelesinde nesnelliğin sınıfın kendiliğinden hareketliliği üzerinden tasnif edilmesi, devrimci dönemlerle evrimci dönemlerin birbirinden bu kriter üzerinden ayrılması hiç de gerekli değildir.” (Komünist, 1 Temmuz)
Ve Aydemir Güler de onu destekliyor:
“Kuralımız: zorlamak
“Türkiye Komünist Partisi’nin yıllardır yapmaya çalıştığı işi, bir yoldaşımız ‘yelkeni kendimiz dolduruyoruz’ diye tarif etmişti. Resmi belgelerde bu durumu, ‘içinde bulunduğumuz nesnellik, ancak, öznenin müdahalesine bağlı olarak olanak yaratmaktadır’ biçiminde tanımlamıştık.” (Komünist, 8 Temmuz) Ve yukarıdaki görüşüne atıfla, “Kemal’in dediği gibi…” diyerek devam ediyor.
Öyle mi? Bilinç mi önde geliyor artık? Politika mı sınıf mı? Ya da kimin politikası? Sınıf mücadelesi mi politikacıların çekişmesi mi? Politikacıların politikacılarla kavgası… Bu, burjuva politikacılığından başkası değildir!
“Yurtsever Cephe”, Marksizmle girişilen bu polemiğin ürünüdür. Ancak söylenmelidir ki, ne kadar zorlarsanız zorlayın, “yelkeni” kendiniz dolduramazsınız! Ya rüzgarsınızdır ya yelkenli. Ama açık sözlülüktür: Nesnenin, nesnel olanın, halk ve talepleriyle mücadelesinin yerine TKP’nin politik zorlamalarının geçirilmesini net yansıtıyor. Son bir söz: “Nesnellik, ancak, öznenin müdahalesine bağlı olarak olanak yaratıyor”sa, o nesnellik, nesnellik değildir. Nesnellik, özneye ve iradesine bağlı olmayarak varolandır. Ve sorun, nesnel olanı inkar etmek değil, nesnel olanakları değerlendirmek, bu değerlenedirme sürecinde genişleyecek olanakları yeniden değerlendirmektir. Ve her halükarda “özne”, sınıftan kopuk bir parti olamaz. Sınıf mücadelesi, çocukça hayallere sığdırılacak türden değildir.

Paris Ateşi

Paris’in banliyöleri Ekim ayı sonundan beri alevler içinde. Kasım ortalarında olaylar hız kaybederek alevler azalmaya başlasa da, tam bir yatışma sağlanmadı.
Paris’in doğusundaki banliyösü Clicy Sous Bois’de, polisten kaçarken bir trafoya sığınmaya çalışan biri Kürt üç gençten ikisinin yanarak ölümü ve Kürdün yaralanmasıyla patlak veren olaylar, hızla tırmandı. Ezici çoğunluğunu, birkaç kuşaktır Fransa’da yaşayan, daha çok Afrika sahrası kuzey ve güneyinden gelen göçmen kökenlilerin oluşturduğu gençler, tam bir öfke patlamasına dönüşen tepkilerini belirgin bir “eylem türü”yle açığa vurdular: Ateşe verme. Başta araçlar olmak üzere, neredeyse önlerine gelen her şeyi, okullara ve postanelere varana dek yakmaya giriştiler.
Paris’in doğusundaki bir banliyöde su yüzüne çıkan öfke patlaması, yalnızca tüm Paris banliyölerine yayılmakla kalmadı, hemen tüm Fransa kentlerinin banliyölerine yayıldı. Geri kalan Avrupa ülkelerinin seçkinleri, “kendi banliyöleri”nin “derdine” düştüler, göçmen kökenli gençlerin öfkesinin Avrupa ölçeğinde yayılması ihtimali üzerine düşünmeye yöneldiler.
Değil mi ki, “kendi banliyöleri” de Paris banliyölerine benziyordu.. Değil mi ki, “kendi banliyöleri”ne de kökenleri az-çok farklı olsa da, kökleri Asya, Afrika ve hatta Latin Amerika’ya kadar uzanan göçmen işçileri yığmışlar, en düşük ücretle çalıştırdıkları, en çok işsiz ve sefil, oğulları ve kızlarını da en çok eğitimsiz ve kendi hallerine bıraktıkları, hor görüp itip kaktıkları, dışladıkları, çalışma ve yaşam koşulları bakımından toplumun en kıyı-köşesine iliştirdikleri, kendi elleriyle gettolaştırdıkları derisi farklı renkten “ayak takımı”nı kaderlerine terketmişlerdi.. Değil mi ki, son on yılların neoliberal politika ve uygulamaları en önde ve en çok onları vurmuş, buna sadece seyirci kalınmamış, ama sanki özel politika düzeyine yükseltilmişti.. Değil mi ki, tüm Avrupa ülkelerinin, onun kadar pervasızca açık sözlü olmaktan kaçınsalar bile, hükümette ya da hükümet olmaya hazırlanan “bunlar haşere, ayak takımı” düşünce ve yaklaşımına sahip kendi Sarkozy’leri, onun da özendiği Bush’ları vardı.. Değil mi ki, hele 11 Eylül’den bu yana, hak tanımaz ayrımcılık ve ırkçılığın egemenliği Avrupa çapında giderek daha çok artıyor, hatta dört nala kalkmış tırmanıyordu.. Değil mi ki, o sözde demokrasi ve hoşgörü ülkelerinde, o “Müslüman”, bu “Asyalı”, şu “kara kafalı” ya da farklı renkten denerek, kötü ünlü “güvenlik” konseptiyle “şüpheli” kişi gözüyle görülüyor ve “potansiyel suçlu” ilan ediliyor ve tümüne karşı “güvenlik” mekanizması harekete geçiriliyordu.. Değil mi ki, polis ve sair “güvenlik güçleri” özellikle banliyölerde ve özellikle yabancı-kökenlilere karşı “hoşgörü” bir yana tümüyle anlayışsız ve acımasızdı; fişlemeleri, açıktan saldırganlığıyla sürekli “teyakkuz” halindeydi ve olur-olmaz her durumda “otoritesi”ni gösterip kanıtlamak üzere fırsat kollamak üzere kurgulanmıştı.. Ve değil mi ki, tıpkı neoliberal politikaların gemi azıya aldırdığı işsizlik ve yoksulluktaki tırmanma gibi, kapitalizmin bir ürünü olan lümpenleşme ve çeteleşmenin yanı sıra uyuşturucunun yayılması, üstelik “yatıştırıcı” yönüyle teşvik de ediliyor ve alım-satımı doğallıkla en fazla, en çok dışlanmışların arasında yaygınlaşıyordu.
Hemen tüm Avrupa ülkelerinin kentleri, gettolaşmış banliyöleriyle Paris türündendi. Paris onların en büyüklerindendi. Ve Paris’in bir şöhreti daha vardı ki, o hemen herşeyde ön alır, baş çekerdi. Her “yenilik” hemen her zaman Paris’te ortaya çıkar ve kıtaya genellikle Paris’ten yayılırdı. Paris’in kıtanın geri kalanını etkilemesi, az-çok ardından sürüklemesi hemen bir kural gibiydi. Sonuç olarak, Avrupalı seçkinlerin tedirginliği anlaşılmaz değildi. Yine de “korkulan” olmadı. Belçika ve Yunanistan’ın, daha düşük düzeyli olarak Almanya’nın bir-iki banliyösünde görülen “yayılma” belirtileri neredeyse başlamadan bitti ve anarşist ya da anarşizan grupların marjinal “politik destek” gösterilerinin ötesine geçmedi.

“PARİS ATEŞİ”NİN NEDENİ
Paris alevlerinin nedeni ya da kaynağına ilişkin çoğu “beylik laf” düzeyinde genel-geçer tanımlar yapılsa da, her kafadan bir ses çıktı. Her tanımlamaya kalkışan, sirkatini söyleyerek kendisini eleverdi. Türkiye Başbakanı örneğin, “türban sorunu”na bağlama ferasetini gösterdi; aklınca Avrupalıyı “sıkıştırarak” kendi önünü açacaktı. “Güvenlik” doktrininde “Medeniyetler Çatışması” yaklaşımını tersten olumlayan tutumuyla, aslında kendi İslami fonunu zayıflattığının farkına varmadı.
Gerçekle en ilişkisiz ve üstelik Avrupa ülkelerinde gettolaştırılmış İslam ülkeleri kökenli göçmenleri en dara sokan tanımlama olayların “türban kaynaklı” olduğuna dair Türkiye Başbakanınınki olsa bile, bu tek ilişkisiz yorum değildi. Fili gördüğü ya da tuttuğu, genellikle işine gelen veya gönlünde yatan yerden tanımlayan tutumlar az değildi. Çoğu gerçeğin bir bölümünü ifade eden bu yorumların bir bölümü suçlayıcılara, bir bölümüyse anlamaya çalışanlar ya da destekçilere aitti.
Fransa İçişleri Bakanı Sarkozy, daha olaylar patlak vermeden, yaz aylarında ziyaret ettiği Paris’in yine “sorunlu” banliyölerinden olan Courneuve’de, “Bu semti haşere ilacı ile temizlemek lazım” diyecek türden bir kaynak ya da neden tespiti yapmaktaydı. Olaylardan bir hafta önce gittiği Argenteuil kentinde ise, kendisini protesto eden gençleri “ayak takımı” diye suçlamıştı. Ona göre, “serseriler” harekete geçmişti, “ayak takımı” “serserilik” yapıyordu. Olaylar sırasında bu saptamalarını yüksek sesle dile getirerek, “ateşe benzinle” gitti. Ateşin yükselmesinden çıkar uman bir tutum izledi, hatta gericiliği tırmandırmak üzere olayların büyümesini teşvik bile etti.
Fransa emekçilerine karşı korkuluk olarak sallanan ve son cumhurbaşkanlığı seçiminde kazanma ihtimali üzerine spekülasyonlar yapılarak, sağcı-solcu hemen tüm partilerin, J. Chirac’ın destekçisi olarak, onun etrafında birleştirilmesinin aracı kılınan Faşist Uulusal Cephe’nin lideri Le Pen, “serseriler”in dışlanmasında Sarkozy ile birleşmesine karşın, olaylara dair daha ileri saptamada bulunmuştu: “Bunlar iç savaşın habercisi olabilir.” Kuşkusuz iç savaş çıktığı yoktu! Olayların ardında yatan nedenler belirli birikimlere yol açacak türdendi, ama henüz iç savaşı haber verdiği de söylenemezdi. O da, tıpkı Sarkozy gibi, gericiliğin tırmandırılmasında bir fırsat yakalandığını düşünüyor, korku yayarak, olaylardan tedirgin olmuş ortalama Fransa yurttaşını yedeklemeye oynuyordu.
“İç savaş”tan biraz daha “düşük yoğunluklu” durum tespiti ise Fransız medyasında yoğun olarak yapılıp işlendi: “68 olaylarından sonra en büyük olaylar yaşanıyor!” Üstelik 68 olayları hatırlatması, sadece düzenin medyasından gelmedi. Avrupalı ve hatta Türkiyeli yarı-anarşist, anarşist çevreler de gönüllerinden geçeni ortaya atarak, benzer yorumlarda bulundular. Daha ileri gidip “Paris komünarları”nın ruhuna gönderme yapan ve “izlerinden yürüyen” gençleri selamlayanlar da yok değildi! Paris’te “isyan”, “ayaklanma” türü yorumlar, genellikle göçmen kökenli gençlerle sınırlanarak ileri sürülse de, neredeyse ortalamayı oluşturur durumdaydı.
Hem sağ hem sol tandanslı ortalamayı veren bir başka tespit ya da yorum ise, olayların kaynak ya da nedenlerine değil, ama kaynak ve nedenleri geriye iterek ve onların yerine geçirilerek, niteliğine ilişkin yapılan “vandalizm” suçlamasıydı. Orta sınıf mülkiyetçiliğinin düşkünlüğüyle ya da daha çok mülkiyet düşkünlüğünün tedirginliğini, dolayısıyla olayların gerçek kaynak ve nedenleri karşısında ilgisizliği ve kapitalist düzene bağlanma ve onu savunmayı kışkırtıp “sıradan” Fransızları yedeklemeyi amaçlayarak, yanı sıra az-çok geçimini sürdürebilmenin rahatlığıyla ya da yine geçimini sürdürebilen “sıradan” Fransızlara “bakın, nasıl amaçsız vurup kırıyorlar, gelin tepki gösterip düzenin saflarında birleşin” çağrısı anlamına gelerek, vandalizm suçlaması yapmak, en kolay olanıydı. Amaçsız vurdu-kırdıcılığı ifade eden vandalizm yok muydu, hatta daha ileri gidilerek, vandal eğilimin Paris ateşinin niteliğini verdiği söylenemez miydi? Soruların yanıtı “evet”tir. Ancak bunu söylemek kolayın kolayını seçmekten başka şey olamaz ve bu “evet” ile hiçbir ilerleme sağlanamaz. Bu tür kolaycı suçlamacılık tarzı devrimci olanın işi değildir. Doğru olan, vandalizmi saptamak, ama anlamsız suçlamacılığa yönelmeden, nedenlerini anlamak ve giderilmesi için kolları sıvamaktır.
Olaylarda içkin vandallıkla olayların nedeni arasında, üstelik, bugünkü Fransa somutunda bir uçurum bulunmamaktadır.

ÖFKE PATLAMASI

“Ayak takımı”nın vandalizmi mi, iç savaş habercisi mi, isyan mı, ayaklanma mı? Paris alevlerinde hepsinden “bir tutam” olduğu ortadadır. Bir isyan vardır arabaların ateşe verilmesinde. Sözlük karşılığıyla kullanılırsa bir “ayaklanma” hali de vardır. Vandalizm? O da vardır. Ve geleceğe dair, Fransa toplumunu, ileri düzeyde parçalanmışlığı ve önemli bir unsuru olarak dışlanmışlık üzerine kurulmuşluğuyla bir iç savaşın beklediği de söylenebilir. Ancak tek tek bu saptamaların hiçbiri, kendi tümellikleri ve oturtuldukları çerçeve itibarıyla Paris ateşini tanımlamamaktadır.
Patlayıcı madde stokları üzerine kurulu Paris’te, hem katılımcılarının tecrit edilmişliği hem de genel olarak “ayak takımı”nı kucaklamayışıyla sınırlı bir öfke patlaması yaşanmıştır. Yaşanan, kuşkusuz, Türkiye’de de seçkinlerin sık sık bir ihtimal olarak atıfta bulunarak korkularını ortaya koydukları bir “sosyal patlama”dır.
Zemini ve kaynağı, yalnızca Fransa’ya özgü değildir, geneldir, kapitalizmdir; tabii ki somut durumda, Fransız kapitalizmidir. Bu nedenle, ateşin kıtaya yayılması üzerine söylenenler tümüyle boş laf değildir.
Ve kuşkusuz zemin ve kaynak, olanca somutluğuyla günümüz kapitalizmidir ki, yalnızca esnek çalışma ve toplam kalitenin, düşük ücretlerin dayatılmasıyla değil, tüm pervasızlığıyla hemen hiçbir sosyal yan gözetmeyen çok yönlü neoliberal ekonomi politikalarıyla karakterizedir. Yalnızca istihdam edilen işçinin alınterini son damlasına kadar gaspetme üzerine kurulu değildir. Her açıdan sermaye birikiminin maksimizasyonu hedeflenmiş, kâr düşürücü tüm uygulamalar dışlanarak “gereksiz masraf kapısı” ilan edilmiştir. “Sosyal devlet”ten geriye hemen hiçbir şey bırakılmamasının olduğu kadar, örneğin yüksek kâr gerekçesiyle fabrikaların bile “ucuz işçi cenneti” Doğu Avrupa türü geri ülkelere taşınması ve üç kişinin işinin bir kişiye yıkılır olmasıyla da iyice yükselen ve zaten kapitalizmin olmazsa olmaz yol arkadaşı olan işsizliğin, sonuçlarıyla birlikte tahrip ediciliği alabildiğine artmıştır.
Bugünkü somut yıkıcı ürünleriyle Fransız kapitalizmi, aslında Fransa’daki AB Anayasası oylamasında ciddi denebilecek bir sorgulamadan geçirilmişti. Sorgulamanın eksikliği, sömürülen yığınları etrafında toplayan alternatif eksiği olarak belirmiş olsa bile, halkın çoğunluğu AB Anayasası’na “Hayır!” diyerek, özel olarak Fransa’da, neoliberal uygulamalarıyla kapitalizme karşı tepkisini ortaya koymuştu.* Fransa’da işçi ve emekçilerin ciddi boyutlara ulaşan tepkisini üzerinde topladığı AB Anayasası oylamasıyla kayda geçmiş olan kapitalizm ve yıkıcı sonuçlarının daha özel bir yönü ise, Paris ateşinde göründü.
Öncesinde, Le Pen’in aldığı yüksek oylar ve Sarkozy’nin yükselişi, Fransa’da ırkçı milliyetçi tutum ve yaklaşımların prim yaptığını ve gericiliğin bu yönlü demogojilerinin tutmasına elverişli bir zemin bulunduğunu ortaya koymaktaydı. Hemen tüm Avrupa ülkeleri gibi, ’50’li yıllarda 2. Emperyalist Savaş sonrası yeniden düzenleme ve toplumsal inşa koşullarında başlayarak, ’70’li yılları da kucaklayarak süren (son dalgaları ’80’li yıllara da yayılan) kapitalizmin canlanma ve yükseliş sürecinde, Fransa da emek arzında yetersizlikle karşılaşmış; ücretlerin aşırı yükselişini önleme ve dengeleme unsuru olarak, ülkeye yabancı işçi “davet etmiş”ti. Zaten eski sömürgeci ülkeler olarak çoğu Avrupa ülkelerinde, sömürgeleriyle olan tarihsel ilişkileri çerçevesinde yerleşmiş belirli bir sömürge nüfusu vardı. Demokrasi adına olduğu ileri sürülen kolay iltica koşulları da, işçi açığı içindeki Avrupa ülkelerinin bu açığı kapatmak açısından işine geldiği için “kolay”dı ve Avrupa, bu yoldan da kapitalizmin yüksek emek talebini karşılamaya yönelmişti. Nitekim, artık bu koşullar ciddi ölçülerde zorlaştırılmıştır, hatta, artık “fazla nüfus” içinde yer almaya başlamış mültecilerin, çoğu zaman oturum almış olsalar bile, geri gönderilmesi gündeme alınmıştır.
Ve bir yandan –daralma olmasa bile– kapitalizmin içine girdiği durgunluk işaretleriyle dolu süreç, diğer yandan neoliberal politikalarla yıkıcılığı artan bu süreç kapsamındaki gelişmelerin öncelikle ve en fazla “fazla nüfus” içindeki yabancı kökenlileri vurmasını koşullayan –yabancıların yaygın varlığı ve kapitalizmin yerli-yabancı farklılıklarının giderilmesi bakımından uygun zemin oluşturmayışı, tersine benzerleriyle birlikte bu farklılıkların devamından beslenmesinden semiren– ırkçı milliyetçi eğilim ürün vermezlik edemezdi. Göçmenlerin varlığı, ta eski sömürgecilik dönemine dayanıyordu; 2. Emperyalist Savaş sonrası artış göstermişti. Çalışma ve yaşam koşullarını aşırı kötüleştirici, sosyal hizmet ve yardımları geçersiz kılan neoliberal politikalar, dozajı ve tahrip ediciliği artarak, 25-30 yıldır uygulanmaktaydı. Ve yine dayanaklarını sömürgeci geçmişte bulan ırkçı milliyetçilik, ne yeni ne de güçsüz bir olgu olarak, kuşkusuz Le Pen ve faşist Cephe’siyle sınırlı değildi, ama cumhurbaşkanlığı ve hükümet katında da içerilmiş, Fransız kapitalizminin beslediği bir “devlet politikası” olarak işlevseldi. Yeni olan, neoliberal politikalarının sonuçlarının can yakıcı hal alması ve kapitalizmin durgunluk işaretleriydi.
25-30 yıllık neoliberal uygulamaların bir yönü ve ürünü olarak son bir “yenilik”ten söz edilmezse, Paris ateşi yine de anlaşılmaz olarak kalabilecektir. Neoliberal politikalar; yalnızca düşük ücret ve esnekleşmeyi, sağlık ve eğitim başta olmak üzere, sosyal hizmetler ve sosyal güvenliğin “masraf kapısı” olmaktan çıkarılmasını, özelleştirmeleri vb. hedeflemekle, işsizlik ve yoksulluğu artırmakla kalmamıştır. Başlıca hedeflerinden biri de, hak mücadelesini olanaksızlaştırmak olmasa bile zorlaştırmak üzere, başta sendikasızlaşmayı amaçlayıp besleyen uygulamalarıyla işçi ve emekçilerin örgütsüzleştirilmesi, örgütsüz toplum ve toplumsal atomizasyon olmuş ve bu doğrultuda önemli bir mesafe de alınmıştır. Bu, kapitalizmin hanesine yazılmış önemli bir başarıyı oluşturmuş, sendikalaşma oranı hemen tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Fransa’da da düşmüş, sendikalı işçi sayısı azalmış, düzen örgütleri olarak desteklenen burjuva toplumun parçası ve aracı “sivil toplum örgütleri” lehine toplumsal örgütlenmeler güç kaybedip cılızlaşmış, hatta çoğu işlevsizleşmiştir. Kapitalizmin neoliberal “yenilenmesi”nin toplumsal iktisadi ürünü olan, politika düzeyine de yükseltilmiş örgütsüzleştirme ve örgütsüz toplum olgusu; işsizlik, sefalettte artış vb. gibi yönleriyle birlikte, kapitalist politik ekonominin temel verileri arasında yer almıştır. İşçi bulma kurumları, meslek edindirme merkezleri işlevsel olmaktan çıktığı gibi, kapitalizme karşı mücadele merkezleri olarak, güç kaybı ve persfektif kaybı ya da bulanıklığı yaşayan sendikalar ve diğer toplumsal örgütlenmeler alternatif değerlerinden kaybetme sürecine sokulmuşlardır. Bunda, kuşkusuz onlara da yardım ve perspektif sunan sosyalist politik örgütlenmenin zayıflığının, bu zayıflamada “Avrupa komünizmi” vb. biçimlerinden geçerek bugüne gelen revizyonizmin, bugünkü biçimleriyle “sosyal hareket sendikacılığı” ve “sosyal forumculuk”un, Fransa özelinde bu tür sapkınlıklara yön verdiği kadar yine bu sapkınlıklarla karekterize Troçkizmin rolü belirgindir.
Taşımakta olduğu sorumluluklarından, kendisinin de bu zayıflamada rolü olduğu anlaşılan Fransa Genel İş Konfederasyonu (CGT) göçmen işçiler sorumlusu (aynı zamanda, kurucusu olduğu AEFTI adlı kuruluşta yabancı emekçilerin dil öğrenmeleri için çaba harcıyor ve Paris Belediyesi’nde “Uyum ve Sosyal İlerleme Konseyi” sorumlusu) Gerard Chemouille’in söyledikleri, örgüt ve örgütsüzleşme sorunu açısından geçmişle günümüzün karşılaştırılması bakımından önemli:
“Eskiden fabrikalarda yerli ve yabancı işçiler ortak bir yapı içinde mücadele veriyordu. Göçmen işçilerin sendikalaşma oranı çok yüksek olmasa da, önemli bir kaynaşma vardı. Ama birçok büyük işletmenin kapanmasıyla birlikte hem yerli hem de diğer uluslardan işçiler kapı önüne konuldu. Aradaki bağ koptu, toplumsal örgütlenme ağı çözülünce içe kapanma yaygınlaştı. Gençlerin bu olanağı da yok, çünkü eskiden kalifiye olmayan elemana ihtiyaç vardı, şimdi yok. Zaten sendikalaşma oranı oldukça düşük, gençlerin sendikalara yakınlaşması oldukça zor. Kabul etmek gerekir ki her yönüyle dıştalanmış kesimlerin toplumsal bir örgütlenmede yer alması oldukça zor.” (Evrensel gazetesi, 21 Kasım)
Tümü bir arada, yaşam koşulları olarak içinden çıkılmaz açmazlara sıkıştırdığı, eğitimi ve sağlığını gözetmeyi yük sayıp işsizliğe ve sefalete sürükleyerek, birey olarak ezmeye, toplumdan dışlayarak sınıfsızlaşmaya, toplumun, toplumdan dışlanmış en alt kesimi olarak batağa ve suça, çeteleşmeye, yeraltı dünyasına, uyuşturucuya, hırsızlığa, kap-kaççılığa vb. ittiği, polisiye önlemlerle hunharca üzerine varmanın ötesinde dikkate almadığı ve “adamdan saymadığı” kesimi, özellikle 3-4 kuşak göçmen, şimdiyse, kuşkusuz göçmen, ama gerçekte “arada” kalmış, ne yabancı ve ne de Fransız, ama hepsi birden olan, ne atalarının geldiği ülkelerin ne de Fransa’nın kültürel vb. değerleriyle yoğrulmuş, varoluşunu, herşeye ve herkese karşı sadece kendisi ve az-çok arkadaşlarının gücünde bulabilen, ne düzen ve kurumlarından ne de muhalif yapılardan bir “iyilik”, yolgösterme ve dayanışma gören, yaşam koşallarından başlayarak herşeye isyan halindeki, öfke dolu, öfkesini kusacak yer arayan göçmen gençleri patlamaya hazır “barut fıçısı” haline getirmişti. Kendilerine her “el uzatan”dan zarar görmüş, toplumsal olarak aşağılanıp itilip kakılmış, “kolluk kuvvetleri” başta olmak üzere, yalnızca zarar gördüğü ve darbe üstüne darbe yediği düzenin tüm kurumları ve kendisini durmaksızın kovuşturup duygusal ve fiziki olarak ezen devlet otoritesine beslediği düşmanlık duygularından hareketle –ve zaten hiç yararına tanık olmadığı– her türlü otoriteye düşman göçmen kökenli gençler, dokunulduğunda öfke patlamasına sürüklenmeye hazır durumdaydılar.
Yepyeni bir olgu ile karşı karşıya değildi Fransa ve kuşkusuz “banliyö isyanı”nın kendi ülkelerine de sirayet etmesinin tedirginliğini yaşayan Avrupa’nın aynı soruna sahip geri kalan ülkelerinin elitleri de korkularında haksız sayılmazlardı. Ve yine kuşkusuz, aşağılanıp dışlanmış, görece zayıf düzen muhaliflerince de kucaklanıp kapsanamamış, tek bildiği toplumsal örgütlenme türü arkadaşlarıyla oluşturduğu çeteler olan göçmen gençlerin öfke patlamasının da toplumsal varoluşuna uygun biçimler almasında şaşılacak hiçbir şey olmamalıdır. “Patlama”, düzen karşıtı öfkenin, nefret dolu göçmen gençlerin yaralarına az-çok merhem olacak, ve giderek göçmen gençler de içinde, insanın kendisinin efendisi olacağı düzen karşıtı gerçek ve sonuç alıcı kanalların yokluğu ya da cılızlığı koşullarında, bağlanabileceği, banliyöleri dayanağı kılmaya yönelik doğru yaklaşımlara sahip kapsayıcı sosyalist hareketin birleştirici çekim gücünü hissetmediğinde, kendiliğinden, öfkeyi biriktiren ve patlatan nesnel ve öznel unsur da gözönüne alındığında, ancak gerçekleştiği türden olabilirdi.

İLK DEĞİL…
Kaynağını kapitalizmde ve sömürgeci geçmişiyle neoliberal ekonomi politikaları ve “sosyal hizmet ve yardımlar yerine güvenlik önlemleri”yle karakterize olan gericiliğin tırmandırıldığı güncelliğinde bulan göçmen gençler ya da “banliyöler sorunu”nun, kendisini, ilk kez, son Paris ateşinde açığa vurduğu iddia edilemez. Paris’teki ateş, yalnızca “bardağın taşmakta olduğunu” göstermiştir.
Fransız yetkililerinin açıklamalarına göre, sadece 2005 yılı içinde, banliyölerde 70 binin üzerinde “şiddet olayı” kayda geçmişti. Otomobillerin ateşe verilmesi, belki son “patlama” sırasında görmezden gelinemez olmuştu, ancak “banliyö öfkesi”nin işareti olarak kendi geçmişi vardı. Yalnızca 2005 yılı içinde 28 bin otomobil ateşe verilmiş, ilaveten 17.500 çöp bidonu yakılmış ve 5700 ev tahrip edilmişti. Çeteleşme, çeteler arası çatışmalar, polise yönelik saldırılara ilişkin rakamlar da küçümsenir gibi değildi. Polis ve yetkililer, kendi aşağılayıcı müdahale, yaralama, sakat bırakma, işkence, öldürme vb. türünden saldırılarının rakamlarını tutmamışlardı; ama yine de rakamlar fikir vericiydi: 2005’te, on ay içinde, 442 çeteler arası çatışma olayının yanında, polise yönelik 3800 saldırı rapor edilmekteydi.
Sonunda “bardağı taşıran damla”, polisten kaçan biri Kürt üç gençten ikisinin sığındıkları trafoda yanarak ölmesiyle geldi ve biriken, önceden zamana yayılarak patlak veren öfke, kısa bir süreye sıkışarak patladı. Bir aya yakın sürede –“olağan günlerde” altı ayda yakılacak sayıda– yaklaşık 10 bin otomobil yakıldı. Çeteler arası çatışma hemen hemen durdu ve banliyö içlerine girmekten kendilerini sakınmalarına rağmen, polisle çatışma rakamı büyüdü. Toplu taşıma araçlarının, “önlem olarak”, yalnızca geceleri değil, akşam saatlerinden itibaren banliyö içlerine seferleri kaldırıldı. Başka bir “önlem” polisiye önlemlerin artırılmasıydı.
Yatıştırma sağlamaları için, yine “önlem olarak”, göçmen gençler üzerinde etkili olacağı düşünülen yabancılara yönelik kuruluşlara başvuruldu. Başvurulanlar, göçmenlerin kendi örgütleri olmadı, bu tür örgütlerin hemen tümü dışlanmış ya da işlevsizleştirilmişti; Fransız “ılımlı İslamı”nınki türünden devlet örgütlerinin eylemlere son verme yollu çağrı ve fetvaları ise karşılıksız kaldı. Medyanın aktardığına göre, olayların kızışmasıyla birlikte, Fransız hükümeti, 17’si “seçilmiş yerel yöneticiler”den 20’si de cami yöneticisi ve imam olmak üzere Cezayir kökenli “temsilciler”le durum değerlendirmesinde bulundu. Ardından Fransız İslamı’nın örgütü Fransa İslam Örgütleri Birliği (UOIF) “fetva” yayınlayarak, gençlere eylemlerden uzak durmalarını öğütledi. Türkiye başbakanının “türban” gerekçesini de boşa düşürerek, bu tür girişimler tamamen etkisiz oldu. Olayları “yerinde gözleyen” Hürriyet yazarı Ö. İnce’ye göre (10 Kasım, Hürriyet), sözkonusu olan, “laik gençlerin isyanı”ydı; “isyan”da “kara Afrikalılar”la “gayrımüslimler” de yer almıştı, “isyancılar”, ideolojik-kültürel durumlarının karmalığı ya da “melezliği”nin işareti olarak, “Selamünaleyküm” hitabına “Bonsoir” yanıtını veriyorlardı ve UOIF, yayınladığı “fetva” ile, yanlış olarak, “İslam ile vandalizm arasında bir amalgama yol aç”mıştı.

DÜZENİN SELAMETİ PEŞİNDE ELEŞTİRİLER…
Rivayet muhtelifti! Ancak olaylar patlak verdiğinde, asıl kaynak olan kapitalizme değinilmeden, yarım-gerçek yaygın olarak itiraf edildi: İngiliz gazetesi The İndependent, Fransız Devrimi’nin sloganlaşmış ilkeleri üzerinden Fransız hükümetini eleştirdi. Fransız Müslümanlarına uygulanan ayrımcılık dolayısıyla “özgürlük” ilkesi, “beyaz-olmayanlar arasındaki işsizlik oranının beyazların muhtemelen iki katı” olması dolayısıyla “ eşitlik” ilkesi, “entegrasyon politikalarının başarısızlığı” dolayısıyla “kardeşlik” ilkesini sorguladı. Fransız Liberation, “Devlet sorgulanıyor” manşeti altında, banliyö sakinleriyle sosyal kurumların “devletin sorunlu bölgelere yardım yapmaması”na ilişkin eleştirilerine geniş olarak yer verdi. Sağcı Figaro, “Son olayların, Fransa’nın entegrasyon politikasının iflas ettiğini gösterdiği”ni yazdı.
Ancak devletin politik düzeydeki ayrımcılığı eleştirilse de, “düzenin yeniden tesisi”ne dair bastırıcı önlemler konusunda hemen net bir fikir birliği görülüyordu. Banliyölerin ihmal edildiğine ve sosyal politikalarla entegrasyon politikasına ilişkin eleştiriler yapılıyordu yapılmasına, ama çözüm, “ayak takımı”nın daha sıkı zapturapt altına alınması ve “suçlular”ın cezalandırılmasına indirgenmekteydi. Sarkozy’nin “hüküm giyen yabancı gençlerin oturma izinleri olsa bile sınır dışı edilmeleri”ni resmen uygulamaya koyması ve “olay çıkaranları ciddi biçimde iş aramamakla suçlayan” Le Pen’in “olaylara karışan gençlerin vatandaşlığının düşürülmesi”ni istemesinin ardından, Cezayir ayaklanması döneminden kalma 1955 tarihli yasaya göre Olağanüstü Hal ilan edilmesi, yukarıda değinilen nedenlerle, toplumsal düzeyde önemli sayılabilecek tepkiler almadan, neredeyse genel kabul gördü ve bu, simgesel olarak, olayların sonuna doğru, anketlerde Sarkozy’nin popülaritesinin ciddi biçimde yükselmesiyle kanıtlandı denebilir.
Yine de “bardağın taştığı”nı söylemek aşırı iyimserlik olur. “Bardak” taşmasına taşmıştır; ancak “taşkınlık” oldukça küçük çaplıdır ve şimdilik tecrit edilmişliği içinde kalabilmiş; olanları “iç savaş habercisi” sayan Fransız ve Avrupa gericiliğinin dışında, gerekli müdahaleyi bugünden örgütleme durumunda olanlara ise, ilerideki büyük “taşkınlar”ın birikimi açısından uyarıcı olmuştur.

GERİCİLİĞİN TIRMANDIRILMASINA GEREKÇE YAPMAK

Ateşli olayların ardından, Fransız burjuvazisinin, olaylar sırasında aldığı tutumu sürdürerek, olan-biteni, gericiliğin tırmandırılması yönüyle bir fırsat olarak kullanarak değerlendirmesi beklenen gelişmedir. Olaylardan, belki bir kez daha çıkarılması gereken ders, yenilgiye uğramış her gerçek halk devrimi kadar, yarım-yamalak, akim kalmış her başkaldırı açısından geçerli olanın; hele gericiliğin eline kullanacağı eşsiz fırsatlar sunan örgütsüz, hedef ve amacı belirgin olmayan ve düzenin gerçek bir “eleştirisi”ne ve yerine yenisinin konmasına bağlanmayan, ama düzenin zaafiyetini ortaya koyan her az-çok toplumsal karakterli eylemin “kaderi olan”ın, yalnızca göçmen gençler ve onların tecrit edilmiş öfke patlamasına mekanlık eden banliyölerin değil, ama onlar ve öfkeleri vesile edilerek, kapitalizmin tüm ezilenlerinin ve toplumsal muhalefetin başına geleceğidir. Yalnızca muzaffer burjuva devrimleri ya da yenilmiş sosyal devrim girişimlerinin değil, ama toplumu az-çok sarsan, fakat sermaye ve devletinin saldırılarını püskürtmeye güç yetiremeyen, hatta konumuz örneğinde olduğu gibi, ciddi biçimde sarsmasa bile, abartılarak öyle gösterilen, devlet mekanizmasının zaafını belirten her gelişmenin, bu mekanizmanın yetkinleştirilmesi bakımından kullanılması kuraldır. Aristokrasiyi devirerek iktidara gelen burjuvazi, ilk iktidar günlerinden bu yana böyle davranmıştır. Yine öyle yapacak ve hele toplumun sömürülen ve ezilen diğer kesimlerinden de tecrit olmuş haldeki Paris ateşi, yalnızca ateşi tutuşturanlara karşı kullanılmakla kalmayacak, genel olarak gericiliğin pekiştirilmesi için değerlendirilecektir ki, değerlendirme, olaylar sürecinde başlamıştır.
Paris’te tutuşturulan ateşin burjuvazinin eline bu fırsatı, hem de “altın tabak içinde” sunduğu kuşkusuzdur; ancak, suç, göçmen gençler ve vandalizmlerine yıkılacak kadar basit değildir, hatta en çok “mazur görülmesi gereken”in o gençler olduğu söylenebilir. Sadece kendilerinin değil tüm ezilenlerin durumunu zora sokmuş, ama ancak kendi başlarına yapabileceklerini yapmışlardır.
Ne “banliyö sorunu”nu yaratan onlardır, ne neoliberal politikalar ve ne de ayrımcılığın sorumlusu. Avrupa burjuvazisinin tümü gibi Fransız burjuvazisi de, kendi suçu olan “banliyö sorunu” ve yerli-yabancı çelişkisi üzerinden “oyun oynamakta”dır; ırkçı milliyetçiliğiyle yabancı düşmanlığını teşvik etmekte, Fransız emekçilerini buradan çekiştirerek yedeklemeye ve tabanını genişletmeye çalışmaktadır. Aşağılamaları ve zecri önlemleriyle isyana teşvik ettiği göçmenlerin, kuşkusuz en heyecanlı ve parlamaya hazır gençlerinin sürekli tahrik edilen öfkesi, hem de en tecrit edilmiş, hiçbir politik yöne sahip olmayan içeriğiyle, kendiliğinden ve sadece yıkıcılığıyla patlak verdiğinde ise, dönüp göçmen olmayan Fransızlara, onları hedef göstermekte ve “bu oyun”, sosyalizmin politika sahnesindeki eksikliği ya da cılızlığı koşullarında tutmaktadır. Çift tarafı keskin bir bıçak gibi, güçlü sınıf bilinci ve örgütlülüğüyle sosyalist hareketin gelişkinliği koşullarında adaletsizlik, eşitsizlik ve özgürlük yoksunluğuna karşı mücadelenin kaldıraçlarından olabilecek ayrımcılık, bu olmadığında, önyargılardan da güç alarak sömürülen yığınların yerli ve yabancı olarak bölünüp birbirine düşürülmesinde, burjuvazi için paha biçilmez bir dayanak oluşturabilmektedir. Yine, yerli ve yabancı işçi ve emekçileri hak mücadelesi ve sosyalist amaçlar etrafında birleştirme perspektifine sahip, mücadeleci görece etkili bir sosyalist hareketin varlığı koşullarında, fabrikalarla birlikte onun başlıca kalelerinden olacak banliyöler, bugün ayrımcılığın yatağı olduğu kadar, neredeyse “cüzzamlılar” türünden “sorunlu” sayılarak, ve son ateşe vermelerin kolaylaştırdığı “olaylar”ıyla toplumun geri kalanına ürküntü verecek biçimde yansıtılarak, özellikle yerli-yabancı bölünmesi üzerinden sınıf çelişkilerinin örtülmesi ve Fransız asıllı emekçilerin yedeklenmesinin bir aracı olarak kullanılabilmektedir.
Şüphesiz “Paris ateşi”, yıkıcı, ellerinde kalan hakları da tırpanlayarak, hem tutuşturucularını hem de tüm sömürülen ve ezilenleri “yakma”ya şimdiden gerekçe edinilen alazlarıyla olumsuz sonuçlara yol açacak türden olmuştur. Bu açıdan eleştirel yaklaşılmalıdır; ama “suçlu” sandalyesine en son oturtulmaları gereken göçmen gençlerin, yaşam koşullarıyla birlikte, herşeyden önce anlaşılmayı gereksindikleri unutulmadan.
Çeteleşen, toplumun marjinal kesimi olarak itilip kakılan ve dışlanarak “pislik” olarak nitelenen, kapitalizmin ürünü bataklığa sürüklenen ve ilk “akıllarına” gelene yönelerek kendi banliyölerini ateşe veren gençlerin kazanılmalarının olağanüstü zorluğu ortadadır. Ve zaten ateşe verme eylemlerinde yer alanlar, şu semtte yüz bu semtte yüz elli kişi olmak üzere, banliyö gençlerinin daha çok çeteler olarak örgütlü küçükçe bir kesimini oluşturmaktadır. Onların da dışlanması gerekmemektedir; ancak banliyölerde yaşlı-genç milyonlar barınmaktadır ki, adına layık bir sosyalist hareketin, kazanılmaları için doğru bir perspektifle planlar yapıp harekete geçmesini ve banliyöleri sağlam dayanaklarına dönüştürmek üzere işe girişmesini mutlak surette gereksinmekte ve beklemektedirler. Ancak bunun hareket noktası, “banliyö sorunu”ndan söz edip durmak ya da eylemci gençleri vandalizm vb. ile suçlamak olamaz; ama fabrikaların yanında en çok banliyölerde su yüzüne çıkan karşıtlıklarıyla, kapitalizm ve yıkıcı sonuçlarının suçlanmasını sürekli kılmak ve yerli-yabancı işçi ve emekçilerin birleşik hak ve sosyalizm mücadelesini örgütlemek üzere kolları sıvamak olabilir. Gericiliğin tırmandırılmasının önünün kesilmesinin yolu da başka bir yerden geçmemektedir. Ve bilmek gerekir ki, bu alanda mesafe alınmadan, burjuvazi, hemen her gelişmeyi kendine yontmayı ve her halükarda hemen tümünden gericiliğin tırmandırılması için fırsatlar yaratmayı başaracak ve saldırılarının geriletilmesi için ciddi bir temel oluşturulamayacaktır.

SONUÇ YA DA ATEŞ VE SOSYALİZM
“Sorunlu banliyöler” yalnızca bugünün gerçeği değiller. “Banliyöler sorunu” Fransa tarihinde ilk kez yaşanmıyor. Ancak bu biçimde yaşanması herhalde ilktir. Yoksa fabrikaların yanı sıra kuşkusuz banliyöler, Fransız kapitalizmi ve burjuva gericiliğinin olduğu kadar, örneğin 1871 Alman ve 2. Emperyalist Savaş’ta NAZİ işgalcilerinin de hep “sorunu” olagelmiştir. Örnekse Paris Komünarlarına yataklık etmiştir. Örnekse Petain’in işbirliği ile gerçekleşen NAZİ işgali döneminde, bütün hunharlıkları ve katliamlarına rağmen, o aynı banliyöler, işçi mahalleleri, Direniş’in örgütçüsü FKP sekreteri M. Thorez başta olmak üzere, direnişçi komünist militanları, evleri ve sokaklarında yıllarca saklayıp barındırmış ama ele vermemiş, üstelik Paris Direnişi’nin merkezleri olmuşlardır.
Banliyölerin o zaman da, 1841 Lyon Ayaklanması’ndan beri geçmişte de, bugün de “sorun” oldukları gerçektir. Burjuvalar buraları hep sorunlu saymışlar ve bir “banliyö sorunu”ndan söz etmişlerdir. Gerçekte bu “sorun” oluş, yaklaşıma göre farklılaşmaktadır. Ne tür ve kimin için sorun? İlk ve temelli yanıt, kapitalizmin sorunu ve kapitalizm için sorun şeklindedir. Bugünse kapitalist gericilik, tam da kendisinin sorunu (ürünü) ve kendisi için sorun değilmiş gibi, banliyöleri, herkesin sorunu ve herkes için sorun olarak dayatmaktadır. Hayır, banliyöler, şüphesiz işçi ve emekçilerin, yoksulların ürünü olarak sorun değildir, ama onlar için de sorun haline getirilmek istenmektedir.
Evet banliyöler “sorunlu”dur. Ama burjuvazinin göstermeye çalıştığı ve öyle sayılması için uğraştığı türden, “kimin başına ne geleceği belli olmayan”, vurmaya-kırmaya hazır, hırsız, soyguncu vb. yatağı olmakla sorunlu değillerdir. Doğal ki banliyöler bu tür olaylardan muaf değildir, ama bu tür “sorunlar” sonuçtur. Ancak kimin başına ne geleceği hiçbir zaman belli olmayan, bilinmeyen pazarlar için üretimin anarşik niteliğiyle koşullanan sonu gelmez rekabetin insanı insanın kurduna dönüştürdüğü son sömürücü toplum olarak kapitalizm, kuşku yok ki, belirsizlik, anarşi ve rekabet kadar, şiddeti de kendisi üretmektedir, şiddetin kaynağıdır. Birbirlerini ve halkı vurup kıran, gerek kendi aralarındaki rekabette gerekse halka karşı gangsterlik ve Mafya yöntemlerinin kullanılması, şiddete başvurma, Kontrgerillanın bir iktidar güç ve aygıtı olarak el altında tutulması dahil, kir ve pas içinde olan burjuvazi ve kapitalizmdir. Uyuşturucu tezgahı da, çeteler de onundur, topluma onun tarafından ve toplumu denetim altında tutmak üzere dayatılmıştır ve ondan bağımsız, onun tarafından beslenmeyen ne uyuşturucu ticareti, ne çeteleşme, ne de başka bir “kirlilik” ve suç olanaklıdır. Uyuşturucu ticareti ve çeteleşme, burjuvazi ve kapitalizm tarafından toplumun bütününe yaygınlaştırılmaktadır ve kuşkusuz en kolay kök salabileceği ve saldığı, en kolay “militan” edinebildiği kesim, en yoksul ve en çok işsiz-güçsüz bırakılmış banliyölerin “bir baltaya sap olma” imkanı elinden alınmış, horlanmış, umudu kırılmış, öfke dolu ve bu öfkesini boşaltacak yer arayan gençleri olmaktadır. Ancak bu nedenle sözü edilen gençleri suçlamak kolaydır, ama gerçeklere göz kapamaktır ve en hafif deyimiyle haksızlıktır.
Öte yandan banliyöler, gerçekten sorundur ve sorunludur. Derinleşmiş toplumsal kutuplaşmanın bir yönü olarak, işsizlik, yoksulluk, sefalet, eğitim ve sağlık yoksunluğu türünden, kapitalizmin, hele neoliberal uygulamalarıyla yıkıcılığı tırmandırılmış ürünlerinin pençesindeki işsizler, düşük ücretli işçi ve emekçilerin üst üste yığıldığı yerler, banliyölerdir. Diz boyu haksızlık ve adaletsizliklerin dayatıldığı, sakinlerinin gözleri önünde hergün zengin semtleriyle binlerce eşitsizliğin yaşandığı banliyölerin sorunu buradadır, sorunları bunlardır, sorunlu oluşu bu nedenlerledir. Ve banliyöler, ancak, haksızlık, adaletsizlik ve eşitsizliğin, işsizlik, yoksulluk ve sefaletin merkezleri olarak ele alındığında, “banliyöler sorunu” ve kaynağına doğru ve gerçekçi yaklaşım mümkün olabilir. Ötesi, burjuva yaklaşımdır, suç ortaklığı anlamına gelmek üzere, kapitalist düzene yedekleyici burjuva propogandasından etkilenmedir.
Fransız sosyalizm tarihinde örnekleri bol olan sınanmış banliyöler yaklaşımını sürdürmek gerektir: Neoliberalizmin tırmandırdığı, banliyölere dayatılan işsizlik, yoksulluk, sefalet türü kapitalizmin ürünleriyle, yine aynı tür ürünlerden olan uyuşturucu vb.’ye karşı mücadele; çalışma koşullarının yanı sıra yaşam koşullarının iyileştirilmesi için mücadele ve bu mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleye bağlanıp, bu mücadelenin kaldıraçlarından kılınması. Bu kuşkusuz, işçi sınıfının işidir, kapsayıcı işçi hareketinin üstesinden gelebileceği bir görevdir. Ancak işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin –en azından her zaman– bunu başarmaya güç yetiremeyeceği*, ayrıca kanıtlanmayı gerektirmez. Gerekli olan bağımsız birleşik işçi hareketidir, sosyalist işçi hareketidir. Geçmişte, sosyalist işçi hareketinin, güçlü bir komünist partisinin varlığı koşullarında, banliyöler kelimenin sözlük anlamıyla “sorun” olmamış, ama işçi hareketi ve sosyalizme dayanaklık etmiştir. Bugünse, “banliyöler sorunu” ve buradan harlanan Paris alevleri, kapitalizm kaynaklı olmanın yanında, dayanak olmak bir yana, sosyalizm eksikliğinin, bu eksikliğin müsebbibi olan, burjuvaziye iltica ederek kapitalizme eklemlenmiş revizyonizmin kefareti olmuştur.
Alevlerle ilişkilendirilerek ’68 olaylarına sağ ve soldan yapılan atıfların tek doğru noktası da buradadır: Hem ’68 ve hem de daha küçük ölçekli ve tecrit edilmiş haliyle son Paris ateşi, reformist revizyonizmin kefaretidir. ’68, devrimci değerlerden kopmuş, devrimci perspektif ve çalışmayı terkederek sosyalizmi bozuşturmuş, işçi sınıfını düzene yamamaya soyunmuş, sorunları ve talepleriyle gençliği devrimci amaçlarla kucaklama ve sahiplenerek işçi sınıfı ve hareketinin etrafında birleştirme yerine, düzen penceresinden “goşizm”le suçlamayı seçmiş revizyonizmin kefaretiydi. Paris ateşi de, reformist revizyonist mecrada ilerleyişin yozlaştırıcılığının sosyalizmden geriye pek az şey bıraktığı, iyice zayıflatılmış sosyalizmin eksikliği koşullarının kefareti olarak oluşmuştur.*
“Vandalizm” konusu da, doğrudan burasıyla bağlantılıdır. Göçmen işçiler ve göçmen gençler, Fransa’da yeni bir olgu değildir. Tersine sömürgecilik döneminde, Ho Chi Minh ve arkadaşları örneğinde olduğu gibi, ileri unsurları, Fransa’da sosyalist hareketin bir parçası olarak örgütlenen ve FKP üyesi olan göçmenler arasından, “vandalizm” eğilimi değil, Fransız işçi hareketinin olduğu kadar, sömürgelerde emperyalizme karşı mücadele, direniş ve devrimin örgütçüleri çıkmıştır.
Ne kadar sosyalizm o kadar az vandalizm!
Bilinir, işçiler arasında da vandalizm eğilimleri görülmüştür. Bu, daha çok Marksizm öncesi döneme, sınıfın ilk oluşum ve gelişimi dönemine özgüdür. İşçiler, başlangıçta, kuşkusuz kapitalizm karşıtı bir sınıf olduklarını farkedemedikleri, düşmanlarını tanıyamadıkları ve ne yapmaları gerektiğini çözümleyemedikleri koşullarda, maruz kaldıkları sömürü ve baskının suçlusu olarak makinaları görmüşler ve onları kırıp tahrip etmeye yönelmişlerdi. Kendilerini ve düşmanlarını tanıdıkça, bu eğilim silinmiş –ya da tümüyle silinmese bile son derece azalmış ve ancak anarşist tahriklerinin etkisine bağlanmış– ve işçiler kapitalizme karşı mücadeleye girişmişlerdir. Şimdi yine mücadele içinde kendisinin ve gücünün farkına varma imkanı işsiz-güçsüz bırakılıp sınıfsızlaştırılarak, toplumdan dışlanarak ellerinden alınan ya da aşırı ölçüde zorlaştırılan kesimlerin bu tür eğilimlerinin görünmesi anlaşılmaz değildir. Asıl ana gövdeyi oluşturan banliyö emekçileri ve yoksulları, çalışma ve yaşam koşullarının olağanüstü kötüleştirilmesine ve nedeni olan kapitalizme karşı hak ve sosyalizm mücadelesinin çekim alanına girdikçe ve burada kendisinin ve gücünün yeniden farkına vardıkça bu eğilim, yerini kapitalizme karşı mücadele eğilimine bırakacaktır.
Öte yandan sosyalizm eksikliğine karşın, Fransız işçi hareketinin yeni bir toparlanma ve hareketlenme dönemine girdiği ya da girmekte olduğundan, en azından bunun belirtilerinin görünmeye başladığından söz edilebilir. AB Anayasası’na işçilerin büyük çoğunlukla “Hayır” demesi bir belirtidir. Emeklilik yaşının yükseltilmesi ve sosyal hakların budanmasına karşı gerçekleştirilen oldukça güçlü eylemler bir belirtidir. Geçen yıl, göçmen gençleri de kucaklayarak yükselen eğitimde özelleştirmeye karşı ve “fırsat eşitliği” için öğrenci eylemleri yine bir belirtidir. 4 Ekim’deki hayat pahallılığına ve özelleştirmelere karşı düzenlenen geniş katılımlı genel grev, en yakın tarihli olandır. Ve Marsilya’da bir ayı aşkın süren taşıma işçilerinin grevi ve özelleştirmeye karşı direniş belirtidir. İşçi hareketinin kendisini yenileyerek yükselişinin sosyalizmin de kendisini yenilemesi ve yeniden canlanmasına temel sağlayacağını ve bunun tüm “taşları yerli yerine oturtacak” başlıca unsur olacağını söylemek yanlış olmayacaktır!
Temel ihtiyaç, sosyalizm ve güçlenmesidir; işçi hareketinin, sosyalist işçi hareketi olarak birliğini sağlaması ve kapitalizmin alternatif gücü olarak, onun karşısına dikilmesidir!

2005’ten 2006’ya

2005; genel olarak kapitalizmin çelişmelerinin keskinleştiği ve çatışmaların artma eğilimi gösterdiği bir yıl oldu. Emperyalistler ve gericilerin birbirleriyle çelişki ve sürtüşmeleri arttığı ve yayıldığı gibi, halka yönelik saldırılarında da gözle görülür bir artış oldu ve gerek emperyalistlerle dünyanın ezilen halkları, gerekse kapitalist egemenlerle başta işçi sınıfı olmak üzere emekçiler arasındaki çatışma konu ve alanları büyüdü, çelişkiler derinleşmeye yöneldi. Emperyalistler ve işbirlikçi gericilikler, bir yandan kendi aralarında dalaşırlarken, diğer yandan dünyanın her köşesinde işçi sınıfı ve ezilen halklara saldırdılar. Bu saldırılar, neoliberal politikaların tavizsiz uygulanmasından; özelleştirmeler, ücret ve sosyal güvenlik gibi geri kalan hemen tüm alanlarda iktisadi ve sosyal içerikli olanlardan, (ulusal alanı da kapsamak üzere) siyasal ve sendikal örgütlenme, düşünceyi ifade, basın, toplanma ve gösteri yapma özgürlükleri, grev hakkı gibi hak ve özgürlükleri “terörizmle mücadele” adına hedefine koyan siyasi içerikli olanlara, doğrudan zora dayalı olarak, işgal vb. yöntemlerle sürdürülen askeri saldırılara, ve en az bu diğerleri kadar önemli olan kültürel-ideolojik saldırılara kadar uzanıyordu. Saldırılara niteliğini veren; emek ve halk düşmanlığının, sömürgen ve zorba genel karakterlerinin yanında ve ötesinde, pervasızlığı, emeği ve halkları, irade ve varlık koşullarıyla birlikte hiçe sayan neoliberal piyasa yüceltisiyle ortaçağcıl en gerici fikir ve konseptlerle beslenmesi, gerçeği tümüyle tersine çevirerek meşrulaştırma ve yasalaştırma tutumuyla sürdürülmesiydi. Irak’ta olduğu gibi, halkın iradesinin ve tüm demokratik haklarının çiğnenmesi, işkence ve kırımlar “demokrasinin yerleştirilmesi” olarak sunuluyor, işsizlik ve sefaletin yayılmasına karşın ekonominin iyileşmesi ve büyümesinden söz ediliyor, Fransa’da refarandumdan “AB Anayasasına Hayır” sonucu çıkması sağcılaşma belirtisi sayılıyordu! Öte yandan, kuşkusuz saldırılar, karşı koyuş ve direnişleri de koşulluyordu. Saldırıların olduğu yerde direnenlerin de olmasında kuşkusuz şaşacak şey yoktur.

EMPERYALİSTLER ARASINDAKİ ÇATIŞMA BÜYÜYOR

Afganistan ve Irak işgallerinin sürmekte olduğu 2005’te, özellikle Irak’a yönelik politikalarda anlaşamayan emperyalist devletler arasındaki çelişki ve çekişmeler azalmadı, tersine arttı.

Yüzeysel bakışla, Irak işgalinde karşı karşıya gelen İngiltere ve İtalya gibi bazıları dışında belli başlı Avrupalı emperyalistlerle ABD’nin örneğin İran ve Suriye politikalarında yakınlaştıkları ileri sürülebilir. Örneğin Fransa Suriye konusunda neredeyse ABD’den “daha şahin” bir tutum içindedir ve “Hariri suikastı” üzerinden Suriye’nin sıkıştırılması ve teslim alınmasında hemen tüm emperyalist ülkeler fikir birliği içinde gibidirler. Ve zaten “Suriye’nin soruşturulması”, Irak işgali sırası ve sonrasında neredeyse tümüyle işlevsizleşen ve varlığı tartışma konusu olmaya başlayan BM tarafından yürütülmektedir. 2005’te, yine gerek Bush ve gerekse C. Rice’ın Avrupa seyahatlerinde, ABD, Irak işgali sırasında aşağılamaya vararak gündeme getirdiği Avrupa’nın bölünmesi formülü olan “eski ve yeni Avrupa” ayrımını geri çekmiş gibi davranmış, kuşkusuz kendisini dayatmayı sürndrürerek, yeniden Avrupalılarla arasını düzeltmeye ve birleşmeye yönelik bir “yumuşama” politikasına geçmiştir. Avrupalı emperyalistler de, başta Fransa ve Almanya olmak üzere, ABD’nin, kendi altlarını oymasına elverişli ortam yaratan zorluklarının farkındadırlar. Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın reddi, İngiltere’nin tarım sübvansiyonları üzerinden AB bütçesi payını tartışma konusu yapması ve buralardan yeniden AB’nin işlevi, stratejik amacı ve bileşiminin tartışma konusu olması, bu zorluklardandır. Ve gerek Amerikalı yetkililerin Avrupa gerekse Alman bakanların ABD ziyaretlerinde, Avrupalılar, zorluklarının ve üstelik ABD karşısındaki genel –siyasal-stratejik ve askeri– güçsüzlüklerinin farkında olarak az-çok boynu eğik durmaktan kaçınamamışlardır. Evet, Avrupalı emperyalistler açısından, ABD karşısında “dal-kılıç” davranmalarını önleyen ve bükemedikleri/bükemeyecekleri bileği sıkmaya yöneltici zorluk ve zorunluluklar vardır; ama bunlar, gerçek olmakla birlikte ancak madalyonun bir yüzünü oluşturmaktadır.

Öte yandan, örneğin, en sonuncusu Ukrayna olmak üzere, Avrupa ülkeleri Irak’tan asker çekmeyi 2005’te sürdürdüler. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupalı emperyalistlerle ABD arasındaki tarım ve sanayi ürünleri üzerinden ticaret savaşları devam etti ve 2005’in sonuna doğru Hong Hong’ta toplanan DTÖ’nde tarım sübvansüyonları konusunda yine anlaşma sağlanamadı. İran’ın potrolünü Euro üzerinden pazarlama yönelimiyle Euro-Dolar savaşı ise kızışma belirtisi gösterdi.

Yine NATO toplantıları, özellikle yıl ortasında eski Alman Şansölyesi Shröder’in “eşit ortaklık”a vurgu yaptığı ve BM Güvenlik Konseyi Daimi üyeliği istediği konuşmasını yaptığı toplantı, ABD-AB uyumuna değil, ama ayrılık ve çekişmelerine sahne oldu.

Hariri Suikastı ve Suriye konusunda özellikle Fransa ve ABD yakınlaşma içinde görünmelerine karşın, Fransa’nın tutumu, geleneksel ilişkilere sahip olduğu Lübnan üzerinden gelişti ve yine Suriye ile olan geleneksel ilişkiler gözetilerek yürütülmektedir. İran politikası açısından ise, Ahmedinecad’ın İran karşıtlarını birleşmeye yöneltici toptancı tutumlarına rağmen, ABD ve Avrupalı emperyalistler farklılıklarını korumakta ve ABD, Avrupalı emperyalistlerle karşı karşıya gelmekten kaçınarak, İran’ın nükleer araştırmaları geliştirmesi karşısında, “tamam, sizin görüşmeler yoluyla ilerleme sağlanması politikanızın sonuç vermesini bekleyelim, sonucuna göre hareket edelim” tutumu almıştır. Farklılık sürmektedir ve ABD, İran’a karşı bir saldırının hazırlıklarını yapmaktadır. Özellikle 2005 sonlarına doğru, İran’a yönelik bir Amerikan ya da İsrail saldırısına dair haber sızdırmaları artmıştır.

Yine İran ile nükleer araştırma ve santral kurmada yakın ilişki içinde olan, ona uranyum işleme bilgisi, gerekli edavat veren ve işlenmiş uranyum sağlamayı üstlenen Rusya ile özellikle Almanya ilişkilerini ciddi boyutlarda geliştirmektedir. 2005 içinde Rusya ile Almanya arasındaki üst düzeyli karşılıklı ziyaretlerin neredeyse çetelesi tutulamaz olmuştur. İkisi arasındaki iktisadi ilişkiler gelişirken, Rusya’dan Avrupa’ya boru hattı projeleri somutlanmış ve özellikle patronu hapse atılan, ABD ile sıkı ilişkilere sahip enerji şirketi YUKOS’a el konulmasında Alman Deutche Bank “danışman şirket” olarak rol üstlenmiştir.

İşlevine yönelik olarak, AB içinde, ABD tarafından teşvik edilen “ortak dış, güvenlik ve savunma politikası da olan AB mi” yoksa “yalnızca ortak Pazar mı” tartışması, Avrupalı emperyalistleri güçsüzleştirerek sürmektedir; ama bir yandan da bir “Avrupa Ordusu” için bugünkü koşullarda yapılacakların düğmesine basılmış ve her üye ülkenin seçkin birliklerinden belirli sayılarda güçler bugünden “uluslararası operasyonlar” için ayrılmış bulunmaktadır. Almanya, gizlilik içinde nükleer denizaltı üretimine yönelmiş durumdadır ve bu açıdan Çin ile ilişki geliştirmiştir.

Üstelik Avrupalı emperyalistler, siyasal stratejik ilişkilerinde ABD’ye bağımlılığa temel bir yönden son verecek haberleşme, iletişim ve yön bulma/engelleme işlevli son derece iddialı Galileo Projesi’ni, ilk uydusunu fırlatarak, Rusya aracılığıyla, onun uzay teknolojisi ve olanaklarını kullanarak başlattılar. Bu, bu alanda ABD tekeline son vermek anlamına geldiği gibi, ABD’ninkinden en az iki kat güçlü yeni sistemiyle, ABD karşısında üstünlük de demek olacak. Avrupalı emperyalistler, bu sistemle, ABD’nin rakiplerinin iletişimi ve yön bulma sistemlerini işlevsizleştirmesinin, isterlerse, önünü alabilecekleri gibi, onlara olanak sağlama durumunda da olabilecekler. Her şeyden önceyse, kendi iletişimlerini bağımsızlaştırıyorlar. Bir başka önemli olan şey, bu projede, Çin’in de ortaklığı olmasıdır. Öte yandan, bu yeni yatırımın, silahlanma harcamalarını artıracağı kesindir ve ABD, herhalde yeni uydularla kendi sistemini takviye ederek üstünlüğünü yenilemekten kaçınmayacak, bu da, karşılıklı yeni hamleleri koşullayacaktır.

Değinilenlerin ötesinde, hem Rusya ve hem de Çin’in, 2005’i, toparlanma ve atılım yılı olarak değerlendirmeye çalıştıkları söylenmelidir ki, onlarla birlikte Hindistan’ın da adı anılmalıdır. Bu üç ülke, eski anlaşmazlık konularını bir yana bırakarak ya da geri iterek, stratejik bir yakınlaşmaya yönelmişlerdir. Şanghay İşbirliği Örgütü, 2005 içinde sağlamlaşma yönünde gelişmiştir. Ortak askeri tatbikatlar (Rusya-Çin ve Rusya-Hindistan) yanında Rusya-Çin enerji nakil hatları projeleri kararlaştırılmış, Çin bir büyük Amerikan şirketini satın almaya talip olurken, dış borçlarını en kısa sürede kapatmayı kararlaştıran Rusya, yabancı şirketlerin enerji ve maden ihalelerine girmelerini yasaklamıştı. Her ne kadar “stratejik işbirliği” olarak tanımlanan ilişkinin, ŞİÖ ve başlatılan ortak askeri tatbikatların hedefinin ABD olmadığı açıklansa da, öncelikli hedefin o olduğu herhalde açıktır. Afganistan ve Irak’ı işgale gireşen ABD tarafından da asıl olarak hedefe konulmuş olmanın farkında olarak bu ülkeler de 2005 içinde askeri doktrinlerini yenileyerek, “önleyici savaş”a dayandırmışlar, iktisadi hedeflerinin yanında ciddi bir silahlanmaya yönelmişler, ABD tehditi karşısında pozisyonlarını sağlamlaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu, “kadife”, “turuncu” vb. “devrimler”in ardından, Rusya’nın, “düşürülen” ve Afganistan işgaliyle başlayan güç gösterisiyle ABD dayatmalarını kabule geriletilen “çevre” ülkelerde kurulan üslerle kuşatılmasına ve aynı üslerle Afganistan’da tutulan “hakim tepe”nin, aynı zamanda Çin’i de sıkıştırmasına karşı, ŞİÖ’nün aldığı Amerikan üslerinin kapatılması kararı, bu kararın en azından Özbekistan’da hemen uygulamaya konması ile de doğrulanmaktadır.

Öte yandan İran da ŞİÖ’ne gözlemci üyedir ve Rusya ile birlikte Çin de, İran’la, başlıca enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak, ama bununla sınırlı olmayan özel ilişkiler geliştirmektedir.

Dolayısıyla, 2005’in; büyük emperyalist devletler ve ilişkileri bakımından, aralarında, başlıca, enerji ve geçiş yollarıyla siyasal-stratejik üstünlükler sağlama ve kuşkusuz dünyanın paylaşımındaki paylarını artırma ekseninde sorunların biriktiği ve karşılıklı saflaşma eğilimlerinin büyüyerek ciddileşmekte olduğu bir yıl olduğu söylenmelidir.

İŞBİRLİKÇİLERİN BİRLİĞİNİN ZEDELENDİĞİ BİR YIL

2002 Kasımında T. Erdoğan ve AKP’si, genel seçimleri, arkasından gelen CHP’ye fark yaparak kazanırken, hemen tüm işbirlikçi gericilik, onun ardında toplanmış sağlam bir birlik görüntüsü vermekteydi. Hele seçimler sonrası ve yerel seçimlere gidilirken, AKP arkasında toplanmış neredeyse “su sızmaz” bir birlikten söz etmek doğru olacaktır. İşbirlikçi tekeller, “her şey sermaye için” tutumundaki bu partinin tamamen arkasındaydı. TÜSİAD’tan yönetimi DYP ve MHP tandanslı bir ağırlığa sahip olmasına karşın TOBB’a, TİSK’e tüm büyük sermaye kuruluşlarını etrafında toplayan AKP, tekelci medya tarafından da hararetle desteklenmekteydi. Seçimlerden bir kısmı silenerek bir kısmı da barajın altında kalarak çıkan düzen partilerinin pek esamisi okunmaz ve sesi çıkmaz olmuştu; “ana muhalefet” CHP de, işlevsiz bir görüntü vermekte ve “türban” türü sorunlarla muhalefet yapmaya çalışmaktaydı. İddialı AB’ci politika izleyen AKP, buradan, ekonominin geleceğini AB’de ve onunla iyi ilişkilerde gören büyük sermaye ve kuruluşlarıyla sözcüleri tarafından liberalleşip “değiştiği” görüşüyle benimsenip desteklendiği gibi, Cumhuriyet tarihinin gördüğü en Amerikancı politika ve tutumlara sahip bir parti olarak da, işbirlikçiliğinin gereği olarak, siyasal geleceğini “bükemediği bileği öpmek”te bulan aynı sınıf ve temsilcileri tarafından baştacı edilmekteydi. Bu yönelimleri ve uygulamalarıyla, IMF gibi emperyalist kurumların yanı sıra, ABD ve Avrupalı emperyalistler de, kendilerine, tutamayacak olsa bile istenen ve aklına gelen her konuda sözler veren Erdoğan ve AKP şahsında işbirliği özlemini değerlendirip dayanacakları bir seçenek buldukları, hatta, kendisini bir seçenek olarak bizzat kıvama getirdiklerini bilerek, AKP “atına oynama” tercihini geliştirmişlerdi. AKP, onların güçlü ve eşsiz desteği ve kollamalarından birinci derecede güç almaktaydı.

Kuşkusuz Genelkurmay yönetiminde ordu Türkiye’de daima belirleyici bir iktidar gücü olmuş, zaman zaman geriletilse bile, gücü yine ellerinde toplamayı başararak bugünlere kadar gelmişti. AKP hükümet olduğunda, 28 Şubat’ın hatıraları taze olmakla kalmıyordu, o dönemde hapis yatan ve milletvekili olma hakkına bile sahip olmayan Erdoğan parlamento ve Bakanlar Kurulu dışında kalmıştı. Ancak arkasında topladığı iç ve dış destekle, Erdoğan’ın, başbakanlık yolu açılmakla kalmadı, ama Erdoğan ve partisi, özellikle –askerlerin siyasi gücünün kırılması ve örneğin MGK ile birlikte, askerlerin MGK’daki ağırlıklarının azaltılması gibi isteklerde bulunan– AB ve “Kopenhag Kriterleri”nden aldığı güçle, askerlerin gücünü geriletmeyi az-çok başaran bir iktidar odağı haline geldi. Zaman zaman ordudan ve özellikle CHP’den “türban” vb. üzerinden “balans” içerikli salvolara maruz kalsa ve kuşkusuz “ayağını yorganına göre uzatma”ya özen gösterse de, dayanak ve destekleriyle Erdoğan giderek öne çıktı. Büyük sermayenin başını çektiği sermayenin AKP etrafında toplanma eğilimi gelişti.

AKP bundan ve bunun sonuçlarından olduğu kadar koşullayıcı nedenlerinden de olan oy oranının çok üstündeki –E. Mumcu’nun istifasına kadar referandumsuz Anayasa değişikliğinin yeter sayısı 367’yi bulan– parlamento “koltukları”ndan güç alarak, asaleten, ama çoğu da vekaleten yaptığı atamalarla, devlet denetimindeki A.Ş’lerle birlikte devlet bürokrasisinin önemli bir çoğunluğunu yenileyerek kadrolaşmada ciddi adımlar attı, askeri kanadı bir yana, bürokrasiyi ileri düzeyde siyasallaştırdı ve işaretle hareket eder hale getirdi. AKP kadrolaşması yargıyı da kapsadı ve siyasallık düzeyini ilerletti, Van Rektörü’nün tutuklanması örneğinde olduğu gibi, emirle hareket ettirme olanağına kavuştu ya da Amerikan Büyükelçisi Edelmann’ın doğrudan müdahale ettiği, emirle çözülemeyen Bergama ve siyanürlü altın konulu mahkeme kararlarını açıkça uygulamadı. Gücünü, devlet ve devlet işlerinin yürütülmesinin ideolojik biçimlenişine müdahalede kullanan AKP, dini ve dinselliği dünyevileştirerek yalnızca politik yaşamın değil ama, sosyal ve kültürel yaşamla, eğitimin başlıca dayanağı haline getirmede önemli mesafe aldı. Dinsel kıyafet, gelenekler, düşünme ve yaşam tarzının meşrulaştırılıp benimsenir ya da karşı çıkılamaz kılınmasında az gelişme sağlanmadı. Türban yasağı hemen sadece Çankaya kamusalına sıkıştırıldı, uygulamaya sokulan “içki yasağı”, tartışılır olsa bile, Antalya gibi turizm bölgeleri bir yana ciddi tepkilere yol açmadı, gıda ürünlerine TSE damgasının yanında “İslami onay” tartışılır bile olmadı. Tartışma ve hesaplaşma, eğitim alanında ’82 Anayasası ile yetkilendirilmiş YÖK’ün “YEK”leştirilerek hükümete bağlanmasının zorlanmasında çıktı. Henüz geleneksel iktidar odaklarıyla hükümet arasındaki YÖK üzerinden kapışma henüz karara bağlanmış olmaktan uzaktır ve Van Rektörü’nün tutuklanması örneği “belden aşağı” vurmalar, bunların az-çok karşılıklı yıpranmaya neden olması, ama şimdilik geri çekilme ve püskürtmelerle sertleşerek sürmektedir. Yine de müfredat programları dinselleştirildi, İmam Hatipler’e özel uygulama, birkaç yasa denemesinin ardından yönetmeliğe bağlandı. Ali Kırca’ya açıklamalarıyla öyle görünmektedir ki, 3 Kasım öncesinde “itilip-kakılmış” T. Erdoğan, 2005 Aralığının son günlerinde, kendisini cumhurbaşkanı olarak görecek kadar güçlü hissetmektedir.

1 Mart tezkeresinin reddi özellikle ABD-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir gerginlik ve aşağılamalara varan suçlamaların kaynağı oldu. Ağırlıklı olarak orduyu hedef alan Amerikan hakaretlerinin, hatta Erdoğan’ı güçlendirdiği bile söylenebilir; ama tezkere ve ardından gelenler, aşağılamalar ve özellikle Kuzey Irak’taki “çuval hadisesi”, izlenen politikalar kadar, Türkiye’de egemenler arasındaki ilişkilerin de yeniden düzenlenmesi açısından basılmış bir “düğme” işlevi de gördü.

AKP, 2004 sonu ve 2005 içinde AB’den müzakere tarihi alarak, egemenlerin güvenini tazelese bile, ABD’den gelenlerle birlikte, AB kaynaklı dayatma ve aşağılamalar, onun da itibarını zedeledi. AB’den beklentilerin düşüş trendine girmesine paralel “Kızıl Elma”cılık ekseninde AB karşıtlığının yükselişe geçmesi ve güçsüzleşmiş bir dizi düzen partisinin yeniden seslerinin yükselmeye başlaması, AKP etrafında oluşmuş bütünlüğün bozulmaya yüz tuttuğunu gösteren işaretlerden biri oldu. GOP eksenli Amerikan dayatmaları üzerinden eski “kırmızı çizgiler”inden arındırılmak zorunda kalınan dış politika ile birlikte, iç politikayı da kapsayarak egemenlerin ilişkilerinin de yenilenmesinden kaçınılamadı ve bu, sancılara yolaçtı.

Kürt sorununa yaklaşım ve izlenen politika, bu soruna doğrudan müdahil ve hatta taraf olan ABD ve geliştirdiği tutumlar dikkate alınmazlık edilerek sürdürülemez olunca, asıl olarak ABD’ye çağrılarla, ona havale edildi. Yine de bu sorun, “teröre karşı mücadele” ve askeri çözüm konusu edildikçe, silahları elinde tutan Genelkurmay ve ordunun öne çıkmasını –ve MHP’nin gelişmesini– koşulladığı için, AKP’nin “yumuşak karnı”nı oluşturan bir “iktidar paylaşımı” zemini olarak rol oynadı ve 2005, bu sorun üzerinden egemenler arasında bir dalaşmanın da yaşandığı yıl oldu. “Derinlerden” işareti verilen ve MHP’nin de harekete geçmesiyle organize edilen linç girişimleriyle Kürt sorunu üzerinden yaratılan –ve neredeyse iç savaş kışkırtılıyor havası verilen– gerginlik, Kürtleri hedef almasının yanında ve ötesinde, iktidar hesaplaşmasının bir dayanağı olarak askeri yöntemler ve çözüme olan ihtiyaca gönderme yapmak ve iktidar dizginlerini askerlerin elinde toplamak amaçlıydı. Yılın son MGK toplantısında, “Kürt sorunu vardır” ya da “kimlik” türü tartışmalar gereksiz ilan edilerek, askerlerin bu yönde attıkları adımlar benimsendi. Erdoğan, Kürt sorunu üzerinden ayağının altındaki toprağın kaymakta/kaydırılmakta olduğunu görerek, “Aydınlar Bildirgesi”ni vesile etti, imzacılardan bir heyetle görüştü ve ardından Diyarbakır’a gitti. Ankara’da başka Diyarbakır’da başka konuşsa bile –bunda ilk gelen tepkilerin de etkisi olmuştu, ama işi özü, AKP’nin soruna ilgisinin iktidar dizginlerini elden kaçırmamaya yönelik bir manevra yapmakla sınırlı oluşuydu– “Kürt sorunu var” içerikli açıklamalar yaptı. Bu, Genelkurmay’dan gelen, hükümete “Anayasal görevlerini” hatırlatma içerikli oldukça sert bir açıklamayla yanıtlandı. Zaten birkaç ay önce yine Genelkurmay, Başkanı’nın birifingvari basın toplantısında, ülkenin kapsanmadık sorunu bırakmayan hükümet programı niteliğindeki toplu deklerasyonuyla “ben buradayım” demişti. Yine yenilenen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nde “irtica” hala öncelikli tehditler arasında sayılmaktadır ve “irticaya karşı mücadele” gündemden düşmemiştir.

Gerek “teröre karşı mücadele”nin tırmandırılması, gerek AB yolunun “dikenli” olduğunun AB kaynaklı dayatmalar ve “imtiyazlı ortaklık” tutumunun gelişmesiyle anlaşılmaya ve üyelikten umutsuzluk eğilimlerinin gelişmeye başlaması, gerekse ABD dayatmaları, AKP’nin atüaklarından hoşnutsuz olan ve ayağının sürtmesini bekleyen generallerin ağırlık artışına ve yeni bir yükselişe geçmelerine zemin oluşturdu.

IMF ile üç yıllık yeni bir stand-by anlaşması yapmaktan kaçınılamaması, büyük sermayenin “bir dediği iki edilmese” de, düşük enflasyon ve ekonomik büyüme edebiyatının ardında yüksek oranlı cari ve dış ticaret açıklarının yanında kaynağı kontrol edilemeyen “sıcak para”nın yatıyor olmasının “üst sınıflar” ve kurumlarıyla temsilcileri arasında yarattığı tedirginlikle tartışmalara neden olması; Kıbrıs’tan Ermeni sorununa, GOP ve Ortadoğu’ya tümünü kapsayan dış politika, kaçınılmazlıkla ülke-içi ve Irak’taki Kürt sorunu, emperyalistlerle ilişkilerin neden olduğu zorluklarla bir arada, siyasal alana da yansımak üzere, egemen sınıflar arasındaki tartışma, çatışma ve bölünme eğilimini güçlendirdi. 2005 sonunda, 3 Kasım sürecinde Erdoğan ve AKP etrafındaki birlik eğilimi, görmezden gelinemeyecek ölçüde yerini çatışma ve bölünme eğilimine bırakmaktadır.

Kuşkusuz henüz AKP’nin ardındaki bütün destekler çekilmiş değildir ve belirleyici bir güç kaybı ve dağılma görülmemektedir. Ancak hem MHP hem de DYP’nin güç toplamakta oluşları bir yana, E. Mumcu’nun bakanlık ve AKP’den istifasıyla başlayan kopmalar, ANAP’ın Meclis’te üçüncü parti olarak yer almasına vardı. Rakam şimdilik önemli görülmese bile, başlangıçtaki AKP’ye iltihakların “gemiyi terk” eğilimine dönüştüğünü göstermekteydi. Anketlerin AKP’nin oy kaybına işaret etmesi bir başka veri durumundadır. Ve şimdiden AKP’nin yeniden tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayıp sağlayamayacağı tartışılmaya başlanmıştır. Bu tür tartışmalar “elmaya girmiş kurt” gibidir, ilerler ve deler geçer.

Üstelik AKP, seçim kazanmayı hedefleyen firma gibi kurulmuş bir partidir ve parti içi koalisyon görüntüsündedir. “Devletin has adamları”, milliyetçi ve MHP eğilimliler, liberaller, dinci ağırlığına sahip olanlar vb. türü bir dizi gruptan bileşmiş AKP, bu haliyle, sert rüzgarlara dayanıklı değildir. Güçlü bir rüzgarın AKP’yi birbirine düşürmesi ve dağılmaya götürmesi olmayacak şey değildir. Emperyalistlerle işbirlikçi tekelci sermaye desteğinin şu veya bu nedenle arkasından çekilmesi durumunda, ileri derecede yolsuzluklara, iç ve dış ihale pazarlıklarına vb. batmış komisyoncu firma görünümündeki AKP’nin, üstelik “tepelerden” alacağı darbelerle, M. Yılmaz ANAP’ına benzetilmesinde herhalde pek zorlukla karşılaşılmayacaktır. Bugünden kimi gruplar ve milletvekilleri pervasız ve dangıl-dungul Unakıtan’a, kimileri başkalarına ve kimileri de bizzat Erdoğan’a eleştiriler yöneltmekte, Meclis Başkanı Arınç başka, A. Şener başka bir telden çalmakta, Ofer vb. ile geceyarısı pazarlıkları yalnızca parti içi ve dışı siyasal çevrelerden değil, ama Koç gibi sermaye gruplarından da tepki almaktadır.

Nitekim Aralık ayı içinde TÜSİAD, onur konuğu olarak davet ettiği Cumhurbaşkanı ile uyum içinde, AKP’ye ciddi eleştiriler yöneltmiş, Erdoğan’ın aynı sertlikteki yanıtıyla ortam gerilmiş ve zar-zor ve şimdilik bir “ateşkes” sağlanabilmiştir.

Öte yandan dağınıklık görüntüsü yalnızca AKP’ye özgü değildir. “Bir baltaya sap” olamayacağını kanıtlamak üzere, –MHP ile gericilik ve milliyetçilik yarışına giren– CHP, 2005 boyunca çalkalanıp durmuş, bir yılda iki kurultay yapmış, bunlardan hasar görerek çıkmıştır. Şimdi Meclis’te CHP’den ayrılanlarla, bir de SHP vardır. Bir ucundan egemenler arasındaki tartışma ve çatışmalara bağlanmış DİSK’in başını çektiği “yeni bir sol parti” ya da iddia edildiği gibi “solun iktidar performansı” tartışması, M. Sarıgül, G. Çapan ve C. Doğan gibi CHP eskilerinin AB’ci liberal sol partileşme çabalarına zemin sağlama hedefli gelişmektedir.

Kürt karşıtlığının da başını çekme görüntüsündeki gerici muhafazakar AB karşıtları, 2005 içinde toparlanma ve güçlenme eğilimi içine girmiştir. “Kızıl elmacılık” güç toplamıştır. AB beklentilerindeki düşüş ve Kürt sorununda çözümsüzlükten güç alan “şahinlik”le karakterize bu akım ya da eğilim, generallerle az-çok paralel tutumlar geliştirmektedir.

Öte yandan tartışma ve farklılıklar, siyasal partiler, generaller ve TÜSİAD gibi kurumları kapsamına almakla sınırlı değildir. Dünyadaki eğilime ve örneğin CIA’nın öne çıkmasına paralel olarak MİT de daha ileri işlevler üstlenmektedir. Bir kolaylık da sağlamak üzere, “aşiret reisi” durumundalarken Barzani ve Talabani ile MİT aracılığıyla yürütülen görüşmeler, ikisi de “devlet başkanı” sıfatı aldıktan sonra da aynı biçimde sürdürülmüştür. Üstelik MİT müsteşarı İmralı’da Öcalan’la da bir görüşme yapmış, ancak “diyalog” ve MİT’ten önerildiği türden “Öcalan’ın kullanılması”na dayalı çözüm yönteminin önü kesilerek, bilinen linçci ve imhaya yönelik “çözüm” tutumu uygulamaya konmuştur.

Sonuç olarak söylenmelidir ki, 2005, 2006’ya, erken seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarını da kızıştıracak ve iki seçim tartışmaları içinde kendileri de kızışacak, emperyalist müdahaleler ve dış ve iç sorunlar üzerinden geliştirilecek tutumların derinleşmeye zorladığı iktisadi, sosyal, siyasal boyutları olan egemenler arasındaki çelişkiler, sürtüşme ve çatışmalarla, gelişme halinde birbirine düşme ve bölünüp saflaşma eğilimlerini devretmektedir.

EMPERYALİSTLERİN SALDIRGANLIĞI ARTIYOR

Rakip kapitalist tekelleri ve emperyalist büyük devletleri birbirlerine düşürmekte ve çatışmaya yöneltmekte olan enerji başta olmak üzere kaynaklar ve pazarlarıyla dünyanın paylaşılması kavgası ve altında yatan kar hırsı (ve kar oranlarının azalması eğilimine güce dayanan ve sonunda zora yolaçmazlık edemeyecek tekelci müdahale ihtiyacı), başlıca emperyalist ülkeleri saldırganlaştırmakta ve dünyanın çeşitli bölgelerine, askeri sefer ve işgalleri de kapsayan müdahalelerini koşullamaktadır. ABD’nin başını çektiği Afganistan ve Irak işgalleri sürmektedir. Bir dizi Doğu Avrupa ve Ortaasya ülkelerinde “Sorosçu” CIA ya da ABD darbeleri gerçekleştirilmiştir. Eski Sovyet Bloku ülkeleri ve SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlık ilan eden ülkelerin Avrupa’daki bir bölümü önceden bir bölümü 2005 içinde NATO’ya alınarak bu saldırgan emperyalist örgüt genişletilmiş ve üstelik NATO, “görev bölgesi” de genişletilerek Ortadoğu vb. de kapsama alanı içine alınmıştır. Bu ülkelerin Asya’daki önemli bir bölümünde ise, Afganistan işgalinin yarattığı koşullardan yararlanılarak, Amerikan askeri üsleri kurulmuştur.

BOP olarak tartışılmaya başlanan ve 2005 içinde Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) adıyla, Atlantik Afrika’dan, Akdeniz ve Ortadoğu’yu kapsayarak Çin’e kadar tüm Ortaasya’yı kucaklayan ve daha çok İslam ülkelerinden oluşan bölge, “Medeniyetler Çatışması” tezini eksen alırcasına ve İslamı kendi dünya egemenliği stratejisine bağlamak üzere, ABD tarafından hedefe konulmuştur. Hıristiyan-Yahudi medeniyetini yücelten ve ona bağlanmış bir “ılımlı İslam” öngören strateji düzeyindeki yaklaşım, ABD’nin bugünkü hedef ve hareket alanını oluşturan dünyanın önemli bir bölümüne dayatılmıştır.

2005, geçen yıl sonunda yeniden seçilen Bush’un ikinci dönemine resmen başladığı yıl olarak, Amerikan saldırganlığının yeni bir hız kazandığı yıl oldu. İkinci dönemine başlarken yaptığı ve hemen tüm gözlemciler tarafından “son 50 yılın en saldırgan konuşması” olarak nitelenen konuşmasında Bush, yeni bir saldırganlık atılımının startını verdi. Konuşmanın iki temel özelliğinden biri, dayanağını “Amerikan yaşam tarzı”nın yüceltilmesinde bulan Bushçuluğun harekete geçirdiği başlıca Evangelist mezhep/tarikata dayanan Hıristiyan Ortaçağının karanlık güçlerine, ideolojik/kültürel, örgütsel vb. değerleriyle dinci gericiliğine yapılan vurgu oldu. Fanatik bir tarikatçı olarak ABD Başkanı, İncil’den yaptığı çok sayıda alıntıyla süslediği konuşmasını, ikinci temel özelliği olarak, başlıca siyasal mesajını oluşturan “ABD’nin demokrasiyi dünyaya yaymaya devam edeceğini ve tiranlıkları bitireceğini” ilan etme üzerine kurmuştu. Irak ve Afganistan işgallerini “çok daha büyük bir görevin parçaları” olarak niteleyen Bush, bir yandan Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği hedefiyle perspektifine ve bunun pratiğe uygulanmasına vurgu yaptı, diğer yandan ise İncil’e başvurarak bunu vazgeçilmez ve geri dönülmez “dinsel bir görev” olarak tanımladı, saldırganlıkta engel tanımayacağını ortaya koydu. İncil’de İsa’nın ağzından, kendisine biçtiği misyon olarak ifade edilen “esirleri özgürleştirmek” ifadesini özellikle kullanarak, Bush, böylelikle kendisini “İsa yerine” koyduğu da göstermiş oldu. Konuşmayla “teröre karşı mücadele”in yerini, artık “tiranlıklara karşı mücadele” ve “özgürleştiricilik”le “kurtarıcılık” misyonları alıyordu. Böylelikle “demokrasi götürme” misyonu pekiştirilmiş de oluyordu.

Irkçılık, milliyetçilik ve Ortaçağ gericiliğinin yardıma çağrılması, bu zincirlerinden boşanmış saldırganın bir ihtiyacı olduğu kadar, onun niteliğini de veriyordu. Yalnızca Amerikan halkının değil ama dünya halklarının da Ortaçağ karanlığıyla beslenmiş çığrından çıkmış gericilikle beslenmesi ve emperyalist dayatmaları içselleştirip benimser hale getirilmesi amaçlanmıştı. Tüm rasyonalizm ve Aydınlanma geleneği, bu amaçla ayaklar altına alınmaya ve yerine bütün biçimleriyle irrasyonalizmle idealist metafizik şarlatanlıklar ve koyu bir dincilikle beslenmiş gericilik geçiriliyor, örneğin Amerikan eyaletlerinden bir kısmında Darwin ve evrim teorisi yasaklanıyordu. Bush, bütün kadrolarını koyu dinci meczuplar arasından seçiyor, Türkiye’de emperyalist müdahaleci saldırgan tutumuyla öne çıkan Edelmann’ın Savunma Bakanlığı’nda yükseltilmesi örneğinde olduğu gibi, “neocon” saldırgan ekip güçlendiriliyordu. C. Rice, dışişlerine, dinci neocon Gonzales Adalet bakanlığına atanıyor, Bush’un hukuk danışmanlığıyla fedaral yargıçlığa yine ortaçağ kalıntısı evangelist şahsiyetler getiriliyordu. Askeri saldırganlıkla beslenen ve onu besleyen bu gericilik, ABD içi ve dışındaki faaliyetleri bakımından istihbari yıkıcılık örgütlerinin tek merkezden koordinesine ve Savunma Bakanlığı’na bağlanarak bütünüyle denetim dışı kılınmasına geçilerek, yıkıcı örgütlerin ve provokosyanları da kapsayan faaliyetlerinin önünün bütünüyle açılmasıyla da pekiştirilme yoluna gidildi. Bu, işkence ve hapishanelerini dünya ölçeğinde yaygınlaştıran CIA’nın işkence uçaklarının yıl sonuna doğru dünya gündemine, özellikle Avrupa’da “bomba” gibi düşmesiyle de doğrulandı ve gizlenemez oldu.

Ve ortaçağın yardıma çağrılmasını da içeren ırkçılık ve milliyetçilikle karakterize gericiliğin yükselişi yalnızca ABD’ye özgü değildi. Avrupa ülkelerinde neofaşist partiler güç kazanır ve Hıristiyan partiler ve yaklaşımlarının ağırlıkıları artarken örneğin Almanya’da sosyal demokratlar tutunamamıştı. Bir yandan Almanya, İngiltere ve Fransa gibi belli başlı Avrupa ülkelerinde milliyetçilik yükselirken, öte yandan AB de, yeni tür bir milliyetçiliğe, “Avrupa milliyetçiliği”ne temel oluşturur bir yönelim içine girdi. Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası reddedilirken, Türkiye’nin AB üyeliği tartışılırken, AB bütçesinin belirlenmesinde ipler gerilirken tanık olunan milliyetçi ırkçı yönelişin ağırlık kazanmakta oluşu, yine Paris banliyö olaylarında, Fransa’nın Afrika saldırganlığıyla Suriye atağında, göçmenlerin dışlanması ve yabancı düşmanlığının artışında, “terör yasaları”nın birbiri peşi sıra Avrupa ülkelerinde gündeme gelmesinde, Londra metrosunun bombalanmasının ardından Brezilya kökenli bir kişinin şüphe üzerine düpedüz öldürülmesinde vb. vb.. kendini ortaya koydu.

Bush’un ikinci dönemine başlama konuşmasıyla, aynı zamanda, hedef belirleyici eski “haydut devletler” nitelemesinin yerine de devrilecek “tiranlıklar”a ilişkin niteleme almaktaydı. Ardından önce C. Rice ve sonra yine Bush hedefe konan bu tiranlıkları, eski bildik “haydut devletler”in yanına Beyaz Rusya’yı da katarak ilan ettiler. Suriye ve İran, kuşkusuz öncelikli hedeflerdi.

Irak’ı iki seçimle (biri Anayasa oylaması) “demokratikleştirme”ye girişen ve bu yönde mesafe aldığını ileri süren, gerçekte ise henüz direnişin üstesinden gelmek bir yana az-çok önünü bile alamayan ve askerini çekip işgale son vermeyi şimdilik tartışmaya bile başlayamayan ABD, Irak’ta düze çıkmayı beklemeden, Suriye ve İran’a yönelik şantaj, yalnızlaştırma ve tehdit politikasını, bombalama ve işgal türünden askeri seçenekleri de dillendirerek yürürlüğe koydu.

Hariri suikastıyla –CIA ya da CIA bağlantılı MOSSAD operasyonu olması muhtemeldir– Suriye’ye yönelik saldırganlığı pratiğe uygulayan ve bu açıdan belli başlı Avrupalı emperyalistlerle de işbirliğini sağlayan ABD’nin ilk hedefi olarak, Suriye görünmektedir. BM soruşturmasıyla sıkıştırılmaya ve rejimi dağıtılarak çökertilmeye çalışılan Suriye içten ele geçirilme çabasındadır. Aralığın sonunda eski başkan yardımcısı A. Haddam’ın Esadı ağır biçimde suçlayarak muhalifliğini ilan etmesi herhalde bu kapsamda görülmelidir. Yıl içinde, Suriye ile Türkiye arasındaki üst düzey (cumhurbaşkanı ve başbakan düzeyinde) temaslar, ABD ile Türkiye arasında sorun yaratmış ve Suriye’nin entegrasyonuna aracılık etme ve prim sağlama tutumunu sürdürme peşindeki Türkiye, sonunda Suriye’nin kuşatılmasına katılmaya “ikna edilmiş” ve Amerikan ağzıyla konuşma ve tutum alma çizgisine geriletilmiştir.

Suriye geriletilir ve olası bir “çözülme” açısından yumuşatılırken, tehditler ve güç politikasının diğer hedefi İran ise “çetin ceviz” durumundadır ve özellikle Ahmedinecad’la birlikte sertliğe sertlikle yanıt verdiği gibi, Suriye ile dayanışmaya da yönelmiş, hatta iki ülke arasında savunma amaçlı stratejik işbirliği anlaşması da gerçekleştirilmiştir. Uzun menzilli füze üretip nükleer kapasitesini geliştirmeye, Rusya ve Çin’den silah satın alarak ordusunu güçlendirmeye yönelen İran, Suriye’nin tersine “esneme” ve gerileme belirtisi göstermemektedir. (Bu nedenle, ABD, içlerinde Çin ve Rus devlet şirketleri de bulunan bir dizi şirketi “kara liste”ye almış ve yaptırım uygulamaya başlamıştır.) Ancak nükeer kapasitesini artırma çabası üzerinden olduğu kadar “tiranlık” olması nedeniyle de suçlanmakta, tehdit edilmekte ve baskı altına alınmaktadır. İran’a yönelik yıl boyunca süren tehditlerin, yıl sonuna doğru ABD ve daha da çok İsrail’in İran nükleer tesislerine yönelik hava bombardımanına ilişkin söylentinin yaygınlaştırılmasıyla artmasının yanında, İran, Arap petrol bölgesi Kuzistan’da karışıklık ve Azeri bölgesinde yeraltı gruplarının organizasyonu ile de baskılanmaktadır. Hatta yıl ortalarında Amerikan özel kuvvetlerinin İran’a sızarak operasyon düzenlemeleri şayiası bile çıkarılmıştır.

İsrail Siyonizminin tırmandırdığı saldırıların ve Yaser Arafat’ın ölümünün ardından, Filistin’e dayatılan Amerikan barışının Şarmel-Şeyh’te, Ürdün kralı ve Mübarek’in de katılımında imza altına alınması, Ortadoğu’ya yönelik stratejik Amerikan planlarında yer alan Filistin’in bir direniş odağı olarak bölgeyi etkilemesine son verilmesi yönünde atılan, nihai olmasa bile, önemli bir adım oldu.

Türkiye, İran ve Irak’a yönelik emperyalist plan ve uygulamaların dışında değildir, istese bile kalamamaktadır. Kuzey Irak’ta Kürt devleti üzerinden sıkıştırılan Türkiye, bunu kabule (çünkü ABD, Irak’ın bütünü açısından zorlansa bile, başlıca K. Irak’ta yerleşmeye ve buradaki dayanaklarını sağlamlaştırmaya çalışmakta, bu, Türkiye ile ilişkileri kadar, Türkiye Kürtleri dahil Kürt sorununa yaklaşımını belirlemektedir) ve PKK karşılığı İran’a yönelik bir emperyalist girişimde rol almaya zorlanmaktadır. Yıl sonuna doğru Türkiye’ye birbiri ardına doluşan FBI, CIA ve NATO yetkililerinin başlıca bu içerikte görüşmeler yaptıkları ve dayatmalarda bulundukları herhalde kesindir. Yıl içinde İncirlik’in kullanma amaçlarının genişletilmesi ve bir dizi başka havaalanı ve limanın Amerikan kullanımına açılmasının gündeme gelmesi, ABD’nin bir ileri adımı olarak, Türkiye’yi sarmalayan bağımlılık zincirlerini sıkılaştırmıştır.

Emperyalistlerin saldırganlığının yalnızca askeri boyutlu olmadığı ortadadır. Özelleştirmeler aracılığıyla şirketleriyle dünya halklarının kanını emmeye hız verdikleri gibi, IMF ve DTÖ gibi emperyalist örgütler aracılığıyla bütün ülkelere ve halklarına dayatmalarını geliştirmektedirler. Enerji başta olmak üzere kaynaklara ve pazarlara yönelik ele geçirme ve bağımlılaştırma politika ve uygulamaları yıl boyunca hayata geçirilmiş, bu bir yandan direnme eğilimlerine yol açarken, bir yandan da çok sayıda ülke ve bu arada Türkiye üzerindeki bağımlılık zincirleri perçinlenmiştir. AB, NAFTA, Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması gibi birliklerle, emperyalist bağımlılık ilişkileri ve sınırsız yağma serbestisinin yerleştirilmesine çalışılmaktadır.

Ortaçağ gericiliğiyle de birleşmiş emperyalist kapitalist gericilik, dünya işçileri kadar kendi ülkelerinin işçilerini de, işçi hareketlerini de baştan engellemeye, dağıtıp geriletmeye yönelerek, hedefine koymuştur. Son örneği New York ulaşım işçilerinin grevinin yasaklanması olan grev yasakları, Fransa-Marsilya’da uygulandığı şekilde grevcilere yönelik askeri operasyonlar düzenleme, sendikaları işlevsizleştirme vb. yöntemleri yürürlüktedir ve bunlar “demokrasi” sınırlarının nereye kadar uzandığını gösterir içeriktedir. Tamamen güdükleştirilmekte olan gerici burjuva demokrasisinde işçi sınıfının haklarına ve çıkarlarını savunmalarına, sınıf mücadelesi yolunda yürümelerine yer yoktur!

GERİCİLİK TIRMANIŞTA

2005, Türkiye’de, kapitalist gericiliğin işçi ve emekçilerle Kürtlere karşı saldırganlığını tırmandırdığı bir yıl oldu.

Özgürlük Dünyası’nın 2005 sayılarında geniş olarak işlenen ekonomik ve sosyal alanlardaki emeğe yönelik gerici saldırılar özetlenecek olursa tablo şudur:

Bütün büyüme ve iyileşme iddialarına karşın, işçi ve emekçiler, halk sözü edilen büyümeden hiçbir biçimde yararlanamamış, tersine ekonominin bütün yükü sırtlarına bindirilmiştir. Emekçilerin gerçek ücretleri ve dolayısıyla alım gücü artmamış, düşmüş, yoksullaşma büyümüştür. Zorunlu tüketim maddelerine, ekmeğe, gıdaya, tekele, ulaşıma vb. zamlar ise eksik olmamıştır.

Gelir ve kurumlar vergilerinde indirime gidilerek emek aleyhine sermayeye kaynak aktarımı gerçekleştirilmiştir. İndirimle oluşan açığın bütçede kapıtılmasının vergilendirme açısından tek geçerli yolu, emeği hedefine koyan ve kapitalistlerle emekçileri tüketiciler olarak eşitleyen dolaylı vergilerin artırılması olacaktır.

Geçen yıl kabul edilen iş yasalarıyla sözleşmeli ve esnek çalışma, taşeron işçilik vb. yöntemlerle birlikte yerleşik hal almış, esnekliğin toplu sözleşmelere girmesi zorlanmış, bazıları yerlerde başarılmıştır. Bu, çalışma koşullarını olağanüstü kötüleştirdiği ve sömürü oranını büyüttüğü ve geçim koşullarını zorlaştırdığı gibi, birkaç işçinin işini bir işçinin yapmasının dayatılmasıyla, işsizliğin büyümesine ve başlıca iktisadi ve sosyal sorunlar arasında öne çıkmasına götürmüştür. İşsizlik rakamları, tüm aldatıcı hesaplamalara rağmen, rekor düzeye çıkmıştır.

Sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi gündeme alınmıştır. 9000 işgünü pirim ödenmesi ve 67 yaşında emekliliğe, emekli aylıklarında indirimle birlikte tedrici geçişe dair yasa hazırlığı tamamlanmıştır.

Kıdem tazminatlarının kaldırılması ve bölgesel asgari ücret belirlenmesi gündeme dayatılmıştır.

Genel Sağlık Sigortası adı altında sağlık sigortasının koruma kapsamını daraltma ve masraflı tedavileri özelleştirme projesi gündeme alınmış, bireysel sağlık sigortasının yerleşmesinin önü açılmış, bunun temel bir adımı olarak, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi kapsamında, tüm SSK vb. hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri gerçekleştirilmiştir.

Devlet okulları aleyhine özel eğitim kurumlarına sağlanan teşviklerle eğitimin özelleştirilmesinin önü bütünüyle açılmış, okullarda sözleşmeli öğretmenlik yerleştirilmiştir.

Personel reformu olarak lanse edilen yasal değişiklik hazırlıkları tamamlanmıştır ve bununla, 657 tarihe karışacağı gibi, memur sayısının azaltılmasının yanında performansa göre ücret ve sözleşmeli çalışmanın yerleştirilmesi öngörülmektedir.

Sendikalar yasası ile grev ve toplu sözleşme yasalarında öngörülen değişiklikle sendikal alanın yeniden düzenlenmesi gündeme alınmıştır. Bu değişikliklerle, sendikaların, grev ve toplu sözleşme hakkının işlevsizleştirilmesinin yasaya bağlanması amaçlanmaktadır.

2005’te sıra büyük ve stratejik devlet işletmelerinin özelleştirilmesine sıra gelmiş ve bu kapsamda, TÜPRAŞ, SEKA, Seydişehir Alimünyum, Erdemir ve İsdemir özelleştirilmiş, PETKİM, TEKEL, Telekom’un özelleştirilmesi hazırlıklıkları tamamlanmıştır.

Limanların özelleştirilmesi tamamlanmaktadır. Yasal değişiklikler ve gece yarısı pazarlıklarıyla Kuşadası limanı ve Galataport MOSSAD’ın “kasası” konumundaki Ofer’e, İstanbul’un göbeğindeki alanlar Dubai Şeyhi’ne peşkeş çekilmiştir. Özelleştirmeler ve yolsuzluğa batmış ihalelerle, ekonominin dışa bağımlılığı ciddi boyutlara ulaşmıştır.

Bağımlılığı pekiştiren iç ve dış borçlanmaya dayalı iktisadi ve mali politikalar sürdürülmüş, iç ve dış borçlanmada rekor rakamlara ulaşılmış, işsizliği tırmandıran yatırımların ve kamu harcamalarının “sıfırlanması”na dayalı faiz dışı fazla hedefleri korunmuştur. Rant ekonomisi, faizden beslenme, borsa ve döviz spekülasyonu üzerinden yabancı ve yerlivurgunculuk devam etmektedir. Ekonomi, vurgun ve siyasi nedenlerle dışa kaçma riski olan “sıcak para” üzerinden dönmekte; işsizliğin tırmanması, yoksullukta artış ve alım gücünün düşmesi, ama faizlerin hala yüksek seyretmesi yanında “kur çıpası”yla aşırı değerlenen TL’nin neden olduğu dış ticaret açığı ve borç ve faiz ödemesi kıskacında büyüyen cari açık türü etkenlerle birlikte, bu, bir iktisadi mali kriz ihtimalini koşullamaktadır.

İşçi ve emekçilerin, halkın sıkıştırıldığı bu cendere içinde, yönelmekte olduğu ve büyümesi muhtemel hoşnutsuzluk ve tepkilerinin önünü almak ve geliştiğinde bastırılmaları amacıyla alınan tedbirlerin başında ise, “gizli Anayasa” olarak tanımlanan “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nin yenilenmesi gelmektedir. Belgede sıralanan tehditlere, ciddi grevlerin oluşturabileceği tehditin yanında, iç göçle de birlikte “varoşlar”daki yığılmanın oluşturabileceği “sosyal patlama” tehditi de eklenmiş ve bu ihtimallere yönelik önlemlere vurgu yapılmıştır. Bugünden grevci işçilerle, mücadeleci memurlar başta olmak üzere, işçi ve emekçilerin, izinli mitingler bir yana bırakılırsa, güvenlik güçleri tarafından yasaklanmayan ve saldırıya uğramayan hemen hiçbir eylemlerinin olmaması, bu vurgu kapsamında anlaşılmalıdır. “Terörle mücadele”nin ihtiyaçları ileri sürülüp İngiltere’de çıkarılan yasa örnek gösterilerek generaller tarafından gündeme getirilen yeni TMY isteğinin 2005 içinde karşılanmamış olması, AB ilişkilerindeki bir dizi sıkıntı ile ilişkilidir ve herhalde 2006’ya sarkmıştır.

Sözümona Avrupai demokratikleşme paketleri kapsamında “reformlar”dan olan ve 1 Haziran’da yürürlüğe giren yeni TCK, eskisini aratır durumdadır. CMK ile birlikte anti-demokratik maddeler toplamından ibaret bu yasa, yıl sonunda “düşünce suçu”na ilişkin 301 ve 305. maddeleri dolayısıyla tartışılmaya başlanmıştır; ancak emekçileri hak ve kurtuluş mücadelelerinde kımıldayamaz kılmayı amaçlayarak, bütünüyle düşünceye, ifade edilmesine, basın ve toplanma özgürlüğüyle örgütlenme özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ve yasaklarla doldurulmuştur.

Gericiliğin tırmanışı kuşkusuz yalnızca yasal düzenlenmelerle sınırlı kalmamış, emek mücadelelerinin fiilen saldırıya konusu sayılması yanında, demokratikleşmenin temel bir konusu olan Kürt sorununda inkarcılık, yasakçılık ve dağlarda kulak-burun kesiciliğinin yanında köyler ve şehirlerde faili meçhullerle Şemdinli’de suç üstü yakalanan kontrgerillanın Şemdinli’yle sınırlı olmayan provokatif bombalamaları ve aynı kaynaklı bayrak provokasyonları ve linç girişimlerine kadar uzanmıştır. 12 yaşında “terörist” sayılarak babasıyla birlikte küçük Uğur’un öldürülmesiyle girilen 2005, Kürt sorunu bakımından şoven milliyetçi saldırganlığın tırmandığı ve çatışmaların yaygınlaştığı bir yıl olmuştur. Newroz’da Mersin’de bayrak provokasyonu ile başlayan Kürtlere yönelik saldırılar, yaz boyu tatil beldelerinde ve ardından Bozoyük’teki linç girişimiyle tırmanmış ve en son Şemdinli suçüstüne gelip dayanmıştır.

“Gizli Anayasa”da “aşırı sağ”ın tehdit sayılmaktan vazgeçilmesiyle devletin doruklarından beslendiği açık olan linç girişimleriyle yükselen saldırganlığın resmi-sivil işbirliğine dayalı Kontgerilla operasyonu olduğu, Şemdinli faillerinden ve bu faillerin “iyi çocuk” sayılmalarından bellidir.

Kürt sorunu kapsamında, Erdoğan’ın, yıl ortalarında tek taraflı bir silah bırakma çağrısı niteliğindeki “Aydınlar Bildirgesi” üzerinden yaptığı açıklamalar, önce Diyarbakır ve suçüstünün ardından Şemdinli’ye gitmesi, gericilik içindeki hesaplaşmaya ve Kürtler içinde bir “Kürt AKP’si” oluşturmaya yönelik manevradan öteye geçmemiştir. H. Cemal ve T. Akyol tarafından da işlenen “iyi Kürtler-kötü Kürtler” ayrımı üzerinden, yine sorunu “terör sorunu”na indirgeyerek ve Barzanici “iyi” Kürtler ve aşiretlerle ilişkilenerek, ABD politikalarıyla uyum içinde “Kürt sorunu”ndan söz etmekle, AKP ve Erdoğan, muhtemelen ABD ile dayanışma halinde uygulanmasına geçilecek, Kandil’in kuşatılması ve belki imhasını da içerecek ve “teröre karşı mücadele” olarak geliştirilecek Kürtlere yönelik “yeni” politik yönelimleri, gericilik cenahından, diğer gerici mihrakları önceleyerek savunmaya başlamıştır ki, ulusal mücadelenin bedeller ödeyerek dayattığı TV hakkı ve “kimlik” vb. konulu bir dizi kabul durumunda kalınanlar bir yana, demokratik içeriğe sahip değildir.

2005, gericiliğin halka yönelik saldırıları bakımından da, 2006’ya, her yönüyle tırmandırılma durumunda bir gericilik devretmektedir.

HAK MÜCADELELERİ VE KARŞI KOYUŞLAR

2005’in emperyalist ve gerici saldırganlığın yükselmesi yanında, bu saldırganlık tarafından da teşvik edilen hak mücadelelerine sahne olduğu ve altan alta kurtuluş mücadelelerini de mayalandırdığı belirtilmelidir. Henüz yeni bir devrim dalgasından söz edilemeyecek olduğu ortadadır. Ancak, dünya ölçeğinde işçi ve emekçilerin bir hareketlenme içine girdikleri de söylenebilir. Üstelik bu hareketlilik, belirli durumlarda, işçi sınıfı önderliğinde olmasa bile, politik ileri atılışlar düzeyindedir.

Amerikan işgali karşısında hem Afganistan ve hem de Irak’ta direniş sürmektedir, bastırılamadığı gibi, geriletilmekten de uzaktır. Provokatif El Kaide örgütünün verdiği zararların ötesinde hatta direniş ülke ölçeğinde merkezilenme yönünde gelişmekte ve mezhep bölünmelerinin üstesinden gelme işaretleri vermektedir.

Amerikan emperyalizminin olanca şantaj, tehdit ve baskılarına karşın İran gerilememektedir.

Latin Amerika’daki anti-emperyalist hareketlilik ileri düzeye varmıştır. Chavez’in Venezüellası’nın Küba’nın yanına katılmasıyla genişleyen anti-emperyalist Latin cephesi, Brezilya ve Arjantin’in “titrek” de olsa desteği (bu, son olarak, Amerikan dayatması olan birlik ve tecrit planlarıyla, Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması’nın onaylanmayışında görülmüştür), son olarak E. Morales’in Bolivya’daki gaz özelleştirmesine karşı patlak veren ayaklanmanın ardından elde ettiği seçim başarısıyla genişlemiştir. Kolambiya’da gerillanın önü alınamaktadır ve yardımcısının yerine geçmesiyle şimdilik yatışma sağlansa da, Ekvator’da ayaklanan halk sabık başkan Guiterez’i devirmiştir. L. Amerika’da anti-emperyalist hareket, bir dalga oluşturarak, yükselmekte, işçi ve emekçiler sosyalizme ilişkin talep ve özlemlerini yüksek sesle ve yaygın olarak dile getirmeye yönelmişlerdir.

Avrupa hareketsiz değildir. 2005 içinde, az sayıda olmayan grevlerin yanında, Fransa, İtalya, Yunanistan ve İspanya’da milyonları kapsayan genel grevler gerçekleşti. Almanya’da, emekçilere yönelik Hartz saldırılarının ardından, yeni kurulan Sol Parti, seçimlerde ciddi bir başarı gösterdi ve 50’nin üzerinde milletvekiliyle parlamentoya girdi. Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın reddedilmesi, başlıca neoliberal politikalara karşı tepkinin bir ifadesi oldu. Paris banliyölerindeki “isyan”, göçmenlerin tecrit edilmiş tepki patlaması olarak şekillense de, yoksulların içinde bulunduğu patlamaya hazır duruma, ama aynı zamanda, ırkçı milliyetçiliğin etkisine ve sosyalist politik çalışmanın gerekliliğine dikkat çekti.

2005’te Irak işgalinin ardından anti-emperyalist mücadele belirli bir durgunluk içine girerken, Türkiye’de, şurada burada, neredeyse hak ve ücret talepli grev ve direnişlerin görülmediği gün olmadı, ancak, bunlar tecrit edilmiş yerel mücadeleler olarak kaldılar ve işçi hareketinin genel bir yükselişe geçmesini koşullayamadılar. Asıl işçi direnişleri ise, özelleştirme dayatmaları karşısında ve hemen daima son anda ve başka bir çare kalmadığında, fabrika işgalleri, polisin saldırısına karşı koyup püskürtme gibi ileri biçimler de alarak yaşandı.

Önce SEKA, Bitlis TEKEL’den başlayarak Adana, Malatya ve İstanbul TEKEL’in direnişe geçmesini de tetikleyerek ve işyerlerinin Belediye’ye devrine kararına karşı direnişe geçerek AKP üyelik kartlarını yırtan ve bayramı işyerinde geçiren Et Balık Kurumu Kayseri Kombinası işçilerinin mücadelesiyle de birleşerek ileri atıldı. Direniş, tütün üreticileriyle de birleşerek gelişme eğilimi gösterdi; ancak özelleştirme kapsamındaki, sonradan sıra kendilerine gelecek olan diğer büyük işletmelerin işçileri ve mücadeleleriyle birleşmeyi başaramayınca, Türk-İş ve Selüloz-İş yönetimi tarafından arkadan hançerlenerek bitirildi.

Hemen ardından Seydişehir ve Erdemir işçileri özelleştirmeye karşı harekete geçtiler ve ileri eylemlere giriştiler, ama onlar da aynı nedenle yenildiler. Şimdi sırada Telekom var.

Türkiye’de henüz aşılamayan zaaf, bünyeseldir; sendikal bürokrasinin zehirleyici etkisinin de rolünü oynamasıyla, az-çok genel ve siyasal niteliğe sahip talepler etrafında birleşemeyen ve birleşik bir işçi mücadelesi olarak genişleyerek gelişmeyi başaramayan yerel mücadeleler ilerleyememektedir. Siyasallaşma ve birleşik hareketin ortaya çıkışı, dört bir yandan kapitalistler ve gericilerin saldırısı altındaki geniş işçi yığınlarının hak ve kurtuluş umutlarının ifadesi olarak, 2005’ten 2006’ya kalarak devrolmuştur.

Öte yandan, tahammül sınırlarını zorlayan çalışma ve yaşam koşullarıyla, Organize Sanayi Bölgeleri ve havzalarda bir araya toplanmış milyonlarca işçi, hem hoşnutsuzluk hem de arayış içerisindedir.

Özel koşullarıyla Latin Amerika bir yana bırakılırsa, dünya ölçeğinde ve Türkiye’de koşullar ve sermayeyle gericiliğin saldırıları işçilerin öfke ve arayışlarına yol açmakla birlikte, örgütlü ve ileri işçilerin politik düzeylerinin geriliğiyle “sosyal diyalog” peşindeki sendikal bürokrasinin egemenliğini kıramamış oluşları ve ana gövdeyi oluşturan geniş işçi yığınlarının örgütsüzlüğü ve dağınıklığı, işçi hareketinin yeni bir kabarışının önündeki engeller durumundadır. Bu engellerin kırılacağına kuşkusuz güvenilebilir, ancak bu, çalışma ve daha çok çalışmaya ihtiyaç göstermektedir. Yazının girişinde ele alanın emperyalist ve gericiler arasında derinleşmekte olan çelişme ve çatışmaların, toplumu, emekçilerin katiyen yararına olmayan –ama gericiliğin şu ya da bu kesimine yedeklenecekleri– bir kör dövüşüne götürmemesi, ama anlamlı ve uluslararası burjuvazi ve gericiliğin halka yönelttiği saldırıları püskürtme, hak elde etme ve kurtuluş mücadelesini kolaylaştırıcı ve ilerlemesine olanak sağlayıcı olabilmesinin ön koşulu, bu olanakları değerlendirecek, bağımsız işçi hareketinin –demokratik, ulusal muhalefeti de etrafında toplayacak– varlığı ve gelişmesidir. Bu, yerel hareketlerin birleştirilmesinin ve birleşik emek hareketinin yaratılmasının başarılması amacıyla çalışmanın ve bu çalışmada ileri işçilere düşen tayin edici rolün önemini artırmaktadır.

Emekçi memur hareketi açısından benzer şöyler söylenebilir. 2005’te gerek dünyada gerekse bu alanın henüz tümüyle bürokrasinin eline geçmediği Türkiye’de memurlar, özellikle eğitimciler ve sağlıkçıların işçilerden geri kalır yönleri olmamış, hem dünya hemde Türkiye’de önemli memur eylemleri görülmüştür. Hatta Türkiye’de birleşik emek hareketinin yaratılmasında oynayabileceği rol bakımından KESK olarak örgütlü memurların olanaklarının genişliğine vurgu yapılmalıdır.

Demokratik içerikli ulusal hareket olarak Kürt hareketi, kuşkusuz güçlükler içindedir. Ancak 2005, Akyıl direnişinin gösterdiği gibi, Kürt işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin gelişme olanaklarını ortaya çıkardığı kadar, Kürt halkının demokratik içerikli ciddi hak ve kimlik mücadelelerine de sahne olmuştur ki, bunlardan Şemdinli’de suçüstünü gerçekleştiren halkın duyarlılık, mücedeleci birikim ve tutumuna değinmek bile yeterlidir.

Emek ve Kürt hareketinin birleşmesi ihtiyacının karşılanmasının 2005’ten 2006’ya aktarılan başlıca görevler arasında olduğu açıktır. Hem toplumsal hem de siyasal düzeyde bu birlik yaşamsal önemdedir ve gerçekleşmesinin anahtarı, Türkiye işçi sınıfının Kürt sorununu, kendisinin ve ülkenin temel sorunlarından sayması ve böyle kavramasındadır.

 

2006, sosyalist çalışma ve işçi hareketiyle demokrasi mücadelesinin yükseleceği bir yıl olsun!

Anti-emperyalist mücadelenin temelleri

Geçtiğimiz ay, birbiri üstüne yığılan gelişmelere tanık olduk.

Ulusal ve uluslararası ölçekte bir dizi gelişme, yaygın kitlesel etkileriyle gündemi işgal etti. Hemen birkaçını sıralamak gerekirse:

Bolivya’da başkanlığı resmen devralan E. Morales hükümetini açıkladı, su ve gaz ile ilgili bakanlıklara Bolivarcı hareketten gelen bakanlar atadı; başta Chavez Veneezüellası ve Castro Kübası olmak üzere L. Amerika’da Bolivarcı güçlerle birlikte davranacağını ilan etti.

Venezüella halkının özlemlerine yanıt vererek, Amerikan emperyalizmine karşı mücadele bayrağı açmış ve uluslararası tekellere kısıtlamalar getirmekte olan Chavez, C. Rice’ın tehditleri üzerine, ABD’ye akan petrol musluklarını kapatabileceğini açıkladı.

Ekvador’da ülkenin en büyük petrol üretim merkezi Napo’daki Petroecuador şirketinin tesisleri işçiler ve halk tarafından bir hafta işgal altında tutuldu, işgal, hükümetin hak taleplerini kabul etmesi üzerine son buldu.

Avrupa’da Liman işçilerinin başarılı grevlerinin ardından, Almanya’da kamu emekçileri, çalışma saatlerinin uzatılması girişimi karşısında birçok eyalette greve çıktılar. Aynı zamanda, işletmeleri kapatılarak Polonya’ya tışınmak istenen AEG-Elektrolux işçileri grevdeler.

Yunanistan’da liman işçilerinin bir haftalık grevinin büyük yaptırımcı gücü, Hükümet tarafından OHAL ilan edilerek kırılmak istendi. Yunan “demokrasisi”nin sınırlarını da gösteren OHAL ilanı, hemen bütün işkollarını kapsayan genel grevle yanıtlandı.

İran’la başta Amerikan emperyalistleri olmak üzere Batılı büyük devletler arasında nükleer enerji konulu gerginlik büyüdü; İran, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun mühürlerini sökerek nükleer araştırmalarını yeniden başlattı ve Rusya ile ortak uranyum zenginleştirme anlaşması imzaladı. Batılı emperyalistler, İran’a, “mühürleri tanımak ve riayet etmek” üzere 6 Mart’a kadar süre verdi.

İsrail barbarlığı koşullarında ve bir dizi yasaklama altında yapılan Filistin seçimlerini HAMAS kazandı. Arafat’ı Filistin halkının temsilcisi olarak tanımayan ve yıllar süren Ramallah kuşatmasının ardından ölüme göndermeyi başaran İsrail Siyonizmi, “terörizm”, “İsrail’i tanımama”, “Barış sürecini kabul etmeme” gerekçeleriyle HAMAS Hükümeti’ni tanımayı reddederek, Filistin’e yönelik sıkı bir ambargo başlattı.

AKP’nin HAMAS lideri Halid Meşal’i Türkiye’ye davet edip ağırlaması olay oldu, özellikle İsrail’in yüksek perdeden tepkisini çekti.

Bir başka “olay” gelişme ise, yabancı basında “iç savaş çıkarsa Türkmenleri gözeterek Irak’a müdahale edebileceği” yolunda haberler çıkan Türkiye’nin, Irak Anayasası’nın kabulü ertesinde “Bölgesel Kürdistan Hükümeti”ni tanıyacağını açıklaması oldu.

İlk kez 2005 Eylül sonunda bir Danimarka gazetesinde yayınlanan, ama umulan tepkilere yolaçmayan Müslümanların kutsallıklarını aşağılayan karikatürler, sonunda, kaşınarak dört başı mamur sorun haline getirildi. Hemen tüm İslam ülkelerinde olaylar çıktı, Danimarka başta olmak üzere, bir dizi Batı ülkesinin elçiliklerine saldırılar düzenlenerek yakıldı, tahrip edildi. Nijerya’da kiliselere saldırılar oldu ve Müslümanlarla Hırıstiyanlar arasında çatışmalar çıktı.

“Karikatür krizi” Türkiye’yi de etkisi altına aldı. “Kurtlar Vadisi Irak” şarlatanlığının da en cafcaflı günlerine denk gelerek, “kriz”in hemen birkaç gün sonrasında, 16 yaşında bir çocuk-genç, Trabzon’da, Vatikan’a bağlı bir kilisenin papazını tabancayla öldürdü. Saadet Partisi’nin İstanbul-Çağlayan’daki “telin ve saygı” mitingine yüz binin üzerinde bir katılım oldu.

“Anti-Amerikan” Kurtlar Vadisi Irak filmi, Türkiye’de tüm seyirci rekorlarını alt-üst etti.

Henüz “karikatür krizi” yatışmadan, Irak, mezhep çatışmasına sürüklenerek, iç savaşın eşiğine geldi. Şiilerin yeniden dünyaya dönüp onu kurtarmasını bekledikileri 12. İmam Mehdi’nin babası ve dedesi olan 10. ve 11. İmamların mezarlarının bulunduğu Askeriye Türbesi’nin bombalanması, ortalığın kan gölüne dönmesinin işaret fişeği oldu. Daha ilk birkaç günde ardında yüzlerce ölü bırakarak, Şii ve Sünniler arasında yaygın çatışma ve boğazlaşma sürüyor.

Türkiye’de en büyük ve en karlı devlet işletmelerini de kapsayarak özelleştirmeler hızlandırılır ve sıra Telekom ve THY gibi yenilerine gelirken, iki “aykırı” gelişme de yaşandı. Danıştay, Koç’a satılan TÜPRAŞ ihalesini bozdu. Bozma kararının bir ay olan zorunlu uygulanma süresinin sonuna gelinirken, kararı uygulamama olasılığı küçük değil, ancak bu kolmay da değil ve sorunlara yolaçacak. Ve Adana işçilerinin başını çektiği, Malatya işçilerinin de katıldığı kapatılan TEKEL işletmelerinin işgali sonrasında, AKP Hükümeti, kapatma kararını geri aldı.

Özelleştirmeler bağlantılı yolsuzluklar, Bakan Unakıtan gensorusuyla TBMM gündemine geldi, ancak reddedildi. Yolsuzluklara “damardan girenler”, kendi damarlarını sahiplendiler.

Sağlık sorununun sözde çözümü adına SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devrinin 1. yıldönümünde, hastaneler tam bir çöküntü halinde. İlaç depoları ve eczanelere olan ödemeleriyle, elektrik, su vb. giderlerini karşılayamayan, ama özel hastanelerden “hizmet satın alan” hastaneler iflas halinde. Sağlıkta yüz yüze kalınan fiyasko, AKP’nin vitrini durumunda. Yine de ısrarla çıkarılması zorlanan ve Şubat ayı içinde Emek Platformu’nun eylemli tepkilerine neden olan GSS, önümüzdeki günlerde TBMM’ye gelecek.

***

Olayların bu hızlı akışı artık şaşırtıcı olmaktan çıkmaktadır ve herkes tarafından içinde bulunduğumuz dönemin karakteristik bir özelliği olarak kabul görmeye başlamıştır. Olağan zamanlarda birkaç yıla, hatta belki birkaç on yıla sığacak, tarihi akışın az-çok hızlanmasıyla birkaç aylık zaman dilimlerinde görülebilecek gelişme ve değişmeler, yeni olayların patlak vermesi vb., şimdi, birkaç güne sıkışmakta, aylık periyodlar çok sayıda olay ve yenilenmeyle dolmaktadır.

Bunun kuşkusuz bir anlamı vardır, ama konumuzun dışındadır. Bu hızlı akışın, kışkırtıp kapsamaktan kaçınamayacağı düzen karşıtı mayalanma ve birikimleri henüz kapitalist sistem tarafından hala önemli ölçüde emilebilen işçi ve sömürülen yığınların eylem ve bilincinde şimdilik ciddi dalgalanma ve sıçramalara yolaçmadan gerçekleşmekte oluşu ise, yine dönemin bir özelliği durumundadır. Bu yönden de hızlanmakta olan gelişmeleriyle Latin Amerika, elbette gelişmenin yönünü işaret etmektedir, ancak bugün ayrıksı bir durum oluşturmaktadır. Yine de, son birkaç yıl içinde Fransa’dan İspanya’ya, Yunanistan’a kadar birkaç kez yaşanan ülke ölçeğinde genel grevler, öğrenci boykotları, ciddi katılımlarla gerçekleşen işçi gösteri ve yürüyüşlerinin yanında liman işçilerinin kazanımla biten Avrupa çapındaki grevi, Almanya’da devam etmekte olanlar (çok sayıda eyaleti kapsayan Ver.di’nin kamu emekçileri grevi, AEG-Elektrolux grevi..) türünden grevler, Yunanistan’da aniden hükümetin OHAL ilanına varan karşı saldırılarına da tanık olunan liman işçilerinin grevi ve hemen bütün işkollarından örgütlü destek bulması…, sözü edilen mayalanma ve birikimlerden başkaları değildir. Henüz “büyük adımlar”ın atılmadığı, kötürümleştirici örgütsüzlük ve dağınıklığın üstesinden gelinemediği, hareketin moral açıdan da pek çok eksik ve zaafa sahip olduğu ve bunların, mayalanma da içinde olmak üzere, her türlü “aşağıdan” gelişmeyi olumsuz etkilediği kuşkusuzdur. Ancak bir dizi adımlar da atılmaktadır ve bu yönden de birkaç yıl öncesinden farklı bir durum vardır.

Söylenenler Türkiye için de geçerlidir. İşçi ve emek hareketi henüz bünyesel zaafını aşamamıştır, az-çok farklı taleplere sahip farklı kanallardan akan yerel grev, direniş ve mücadeleler birleşik mücadele içinde birleşememekte, yıllardır büyük ve etkili grevler yaşanmamakta, “ulusal güvenlik” vb. nedenlerle yasaklanan lastik, cam ve belediye grevleri önemli bir tepkiye yolaçmadan sönmekte, sendikal bürokrasinin otoritesi zayıflasa bile kırılamamakta ve başlıca bu olumsuz etki ve aynı madolyonun diğer yüzü olan ve yanı sıra rolünü oynayan örgüt eksiği ve hareketin siyasal alana genişlemede yetenek gösterememesi, sözü edilen zaafları koşullamaktadır. Ancak bu olumsuzluklara rağmen ve birleşik bir mücadelenin bileşenleri olmaktan henüz uzak olsalar da, ülkede grev ve direnişsiz gün geçmemekte, ve en azından bir bölümü, kendi şahsında birleşik mücadeleyi zorlamakta, sınıfın birliği ve birleşik hareketinin unsurlarını biriktirmektedir. TEKEL işçileriyle ve hatta üretici köylülük ve mücadeleleriyle birleşme eğilimi gösteren, bu yönde ciddi belirtiler ortaya koyan SEKA direnişi böyledir, ancak sönmüştür. SEKA’nın izi, ardından Adana TEKEL işçileri tarafından sürülmüştür. Ankara Sendika Şubeler Platformu, bu temelde yeşermiş ve işlev üstlenmiştir. Öte yandan işçi basınının sayfalarını şöyle bir karıştırmak bile, merak edenleri, başarıyla ya da başarısızlıkla sonuçlanmış ya da halen devam eden yüzlerce grev ve direnişle yüz yüze kılacaktır. Tümü, sınıfın ve hareketinin “birikimler” hanesini pekiştiren ve sağladığı deneylerle hareketi zenginleştiren bu mücadelelerin, örgüt ve bilinç unsuru da içinde olmak üzere, birleşik mücadele ve bağımsız işçi hareketini mayalandırmakta olduğundan kuşku duyulamaz. Ancak güncel nesnel koşulların kantarına vurulduğunda, daha ileri ve gelişkin bir mayalanmanın olanaklı olduğu, siyasal alana da genişleyen talepler için mücadelenin (ülke ölçeğinde ya da bölgesel ölçekte) birleşik bir mücadele olarak şekillenmesinin, ülke ölçüsünde etkili büyük grev ve direnişlerin asıl mayalandırıcı işleve sahip olduğu ve olacağı, buradan başlayarak, tarihin de, bugünküyle farklılaşan bir yazımının gündeme geleceği ise, bütün kuşkuların ötesindedir.

Anlaşılacağı gibi, günümüzde sorun, ileri devrimci, sınıf bilinçli işçilerin, sınıfın devrimci partilerinin sorunu; şüphesiz, geleceğe ilişkin hayallere dalmak ya da sınıfın dışına düşmüş ve bu durumundan hoşnutsuzluk da duymayan, sınıf-dışılığı tartışma götürmez, liberal ve ayağı yerden kesik solcuların, burjuva ve küçük burjuva sosyalizmi yandaşlarının kendi düşkünlüklerini telafi edecek, üzerine söylevler çekerek “sosyalizm” gevezeliği edecekleri nesnel ve moral dayanağı kendisinde buldukları ve bu nedenle “yeni gelin gibi” sarıldıkları Latin Amerika’daki gelişmeler üzerinde tepinmek olamaz. Sorun, uluslararası birlik ve dayanışmanın önemini bilerek, ama onun da dayanağını oluşturan tek tek ülkelerdeki işçilerin birliği ve birleşik mücadelelerin geliştirilmesi açısından sorumluluk üstlenmek ve katkıda bulunmaktır: Öyleyse, bir planın parçası olarak, öncelikle belirlenmiş belli başlı fabrika ve işletmelerde “gömülü” çalışmak ve çalışmasını, sınıfın birleştirilmesine, sınıf hareketinin, talepler üzerinden mücadele hareket noktasından, ortak taleplerle bağımsız birleşik bir hareket olarak yükselmesine, ve kuşkusuz bunun temel bir ihtiyacı olan, sürekli kılınmış gündelik politika yaparak, “kürsülerini sokağa kurarak” ve ajtasyonu yükseltip yayarak, hareketin politik bir hareket olarak gelişmesini garanti edecek sınıf partisinin örgütlerinin kurulması ve güçlendirilip kitleselleştirilerek ülke ölçeğinde yaygınlaştırılmasına hasretmek – işte günümüzün sorunu ve sınıf bilinçli işçi ve partisinin görevi budur.

Üstelik, “aşağıdaki”, “alt tabakalar”a ve duygu, bilinç, tutum ve eylemlerine ilişkin değişme ve gelişmeler, yalnızca işçi sınıfına özgü değildir. Önemli ve tayin edici olan budur ve geleceği koparıp alacak olan mücadelelere işçi sınıfı damgasını vuracaktır. Ancak işçi sınıfına yandaşlık edecek diğer sömürülen yığınlar da bu “alt tabakalar”dandır. Ve çoğu kez emek-sermaye karşıtlığı, bir dizi etnik, dini vb. kategorilerinin varlığının yanında, tekeller ve emperyalizmin, herbiri kendi işçi sınıflarına da sahip ezilen halklara yönelik yağma ve baskı koşullarında, sınıf mücadelesinin serpilip gelişmesi, öne çıkan ve çözümü acil ihtiyaç oluşturan emperyalizm (ve işbirlikçileriyle) ezilen halklar arasındaki karşıtlık tarafından örtülmektedir. Bu durum, kuşku yok ki emekle sermayenin karşı karşıya gelişi ve sınıf mücadelesinin gelişmesini güncel olarak zora sokmakta; ancak, büyük zorluklarla boğuşmayı dayatsa bile, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin kesintisiz devrim kavrayışıyla uygun biçimde birleştirilmesi perspektifine sahip olduğu ve eylemine bu perspektif yön verdiğinde, bütün halkın emperyalizme (ve işbirlikçilerine) karşı mücadelesi içinde güçlü mevziler tutacak işçi sınıfına, anti-emperyalist demokratik devrimde önderlik de dahil olmak üzere, kurtuluşu davasında küçümsenemez olanaklar da sunmaktadır.

İşçi sınıfı, sınıf mücadelesi ve sosyalizm adına, emperyalist yağma ve zorbalıktan hiç etkilenmeyen, diğer sömürülen sınıflarla bağlantılara sahip olmayan “pastörize sınıf”, bütün halkı hedef alan emperyalist saldırganlık ve etnik vb. çatışmalardan etkilenmeyen, kendi dışındaki tüm çatışmalarla ilişkisiz kalabilen “saf sınıf mücadelesi”, aynı saflıkla ve genel geçerlilikle, üstelik yalnızca gevezeliği edilecek, ama sınıftan kopuk ve tüm sömürülen yığınlarla talepleri ve mücadelelerini kapsamayabilecek, örneğin Kürtler haksızlığa uğramaya devam ederken ve onları sahiplenmeden gerçekleşebilecek “özgürlükçü” ya da başka tür mantıksızlıkla “idealleştirilmiş sosyalizm” aranıp öngörülecek değildir. Ne “ölümsüz hakikatler” ne de projelendirilmekten başka şeye ihtiyaç duymayan kurgu “sosyalizm”ler olabilir. Kuşku yok ki herşey somuttur, somut koşulları içinde oluşmaktadır ve karşıtlıkların tüm taraflarının, doğal ki işçi sınıfının da, somut nesnel koşullar üzerinden mücadeleye atılmak ve mücadelesini ilerletmekten başka yapabileceği şey yoktur. Yağma ve zulmünün yanı sıra emperyalist işgallerin de birbirini takip etmekte olduğu ve peşinin geleceği anlaşılan bugünün dünyasında, sınıf bilinçli işçi, kurgusal saflıklar peşinde koşmayacak, ama “seçme hakkı” ve “özgürlüğü”nün, “zorunluluğun bilincine varmak”ta olduğunu bilerek davranacaktır. İşçi sınıfının kurtuluşu davasının bilinçli ve kararlı savunucusu ve mücadelecisi olmak, “saflık” ve “lekesiz” sosyalist mücadele arayışıyla mücadelesinin nesnel koşullarına gözlerini kapamak değildir, hiçbir zaman olmamıştır. Bir militanı olduğu ve yürüttüğü sınıf mücadelesinin zemini olan ülke, işçi sınıfı ve mücadelesiyle birlikte bütün sınıfları ve mücadelelerini etkileyen emperyalist yağma ve zorbalığın da konusuysa, örneğin söz konusu ülke, Türkiye gibi, Amerikan emperyalizminin işgale giriştiği Ortadoğu’ya yönelik saldırganlığına üs olarak sunulmuş ve emperyalist savaşa katılmanın kayılarında dolaşıyorsa, ve yanı sıra, IMF’si ve DB’siyle emperyalist kuruluşların, AB ve ABD’nin iktisadi, siyasi, kültürel vb. dayatmalarının konusuysa, yeraltı ve yerüstü kaynakları uluslararası mali sermayeye peşkeş çekilmekteyse, üstelik az-çok demokratikleşmesinin önüne emperyalist tekelci tahakkümün yanı sıra ezen ulusun ulusal zorbalık ve şovenizmi dikilmişse, ezilen ulusun kendi siyasal yönetimini kararlaştırma da dahil tam hak eşitliği ve hatta varlığı tanınmıyorsa…, sınıf bilinçli işçi, sosyalist eyleminde, tümünü mücadelesinin dayanakları kılmadan, ulusal alanı da kapsayan siyasal ve sosyal kurtuluş mücadelesini birleştirmeye yönelmeden edemez. Ezilen halkların emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı mücadelesini, ya uzlaşmaz kararlı anti-emperyalist tutumuyla, işçi sınıfı önderliğini gerçekleştirmek üzere bilinçli işçi sahiplenecek ve sosyalizme bağlamaya girişeceği anti-emperyalist mücadele içinde öne düşürek tüm halkı birleştirecek ya da bilinçliliğine de, işçiliğine de halel getiren liberal yaltakçılık veya “saf sosyalist” gevezelikle bu mücadeleyi burjuva katmanların eline terk ederek, önünde sonunda pek çok geri ve gerici özellikleriyle üst tabakaların, dini ve etnik unsurların vb. önüne düşeceği, kuşkusuz kapitalist emperyalizm çağında sosyal kurtuluş mücadelesiyle birleşmediğinde bozuşmaktan kaçınamayacak, demokratik içeriği en çok yalnızca tekelci emperyalist dayatmaları hedef alışıyla sınırlanmaya gerileyecek, emperyalist oyunlara, satın almalara, kararsızlıklara açık hale gelecek ve çoğu kez emperyalizmi de değil, yalnızca işgali ve işgalciyi hedefleyen geri bir platformda yürüyecek (Irak’ta tanık olunduğu gibi, çoğu durumda, halkın etnik ve dinsel/mezhepsel bölünme ve çatışmalardan kurtulamayacağı) bir ulusal mücadelenin seyircisi olacaktır.

Günümüzün emperyalizm karşıtı en halkçı hareketini temsil eden Chavez’in Venezüellası ve genel olarak Latin Amerika’daki anti-emperyalist hareketlenme karşısında kendinden geçen, Türkiye’nin işçi sınıfı ve halktan en uzak ve kopuk, emperyalizm karşısında yaltakçılık ya da “yüksek” politika yapan liberal solcu ve “saf sosyalist” sınıf-dışı burjuva, küçük burjuva sosyalist kesimleri örneğinde olduğu gibi, seyircilik, kuşkusuz tahlikelidir. Seyircilik, bir yanıyla, arasında çalışma ve içinden politika yapmaya burun kıvrılan ve “dinci”, “milliyetçi”, “gerici”, “emperyalizm işbirlikçisi” vb. sıfatlarla nitelemekten üzüntü duyulmayan sömürülen milyonları (hatta darcı “saf sosyalistçilik” oynayanlar, işçi ve emekçilerin sendikalar türü kendiliğinden örgütlerini de böyle niteliyerek “gerici sendikalar” içinde çalışmayı reddediyorlar), gönüllü olarak, çeşitli akımlarıyla, burjuvaziye ve etkisine teslim ve terk etme içeriğiyle beliriyor. Diğer yanıyla ise, daha vahim bir durum oluşmakta; sömürülen ve ezilen kitleler, Türkiye somutundan örnekle konuşulacak olursa, Fethullahçı vb. türleriyle şeriatçı, ırkçı, şoven milliyetçi, Türk-İslam sentezcisi, derin devletçi vb. gerici akımlarıyla, yüzde 90’lık anti-Amerikancılık üzerinde tepinmeden edemeyecek egemen sınıfların kollarına atılmakta, korunmasız bırakılarak onların manevralarının alanına terkedilmektedir. Bunun, kitlelerin, yanı başımızdaki hunhar emperyalist saldırganlık ve işgale tepki ve öfkesini ifade eden, belirli bir anti-emperyalist içeriğe sahip, ancak kuşkusuz kapitalizm karşıtlığına genişlemeyen, kendiliğinden, ve dolayısıyla, geleneksel inanç, fikir ve önyargıların etkisiyle sakatlı anti-Amerikan duygu ve eğilimini, örneğin Kürt ve dolayısıyla eşitlik, özgürlük, halkların kardeşliği ve demokrasi düşmanlığına dönüştürmeye ve gerici amaçlarının hizmetine koşmaya çalışmasında şaşılacak şey olmayan Türkiye gericiliğini güçlendirmekten başka bir anlama gelmediği ve gelmeyeceği ortadadır. Kendilerine mevcut düzen içinde bir yer arayan, AB vb. üzerinden düşünüp davranan ve emperyalizm (kuşkusuz işbirlikçilerinin de) yaltakçısı liberal solcuların pozisyonu bakımından, burada anlaşılmayacak şey yoktur. Tuhaf gibi görünen; –geri ve gerilikleri, cahillik ve basitlikleriyle, gericiliğin etkisi altındaki emek yığınlarına yakıştırılamayarak– sınıftan ve halktan koparılıp, adlarına hareket etme düzeyine “yüceltilmiş” sosyalizm ideali ve yine yığınlar yerine kendileri tarafından yürütülecek “anti-emperyalist” mücadeleye ilişkin söylevlerle ortalıkta dolanan anti-emperyalistlik ve sosyalistliği kendilerinden menkul olanların durumudur. Ayaklarının yerden kesikliği ve burunlarından kıl aldırmazlıklarıyla maksatları tam tersinden hasıl olmakta; sendika ve benzeri örgütleriyle birlikte “gerici”, “yobaz”, “milliyetçi”, “Avrupacı” vb. sıfatlarıyla niteledikleri, safları arasında “içeriden” ve “aşağıdan” çalışılıp ciddi bir aydınlatma faaliyetinin konusu edilmedikçe, geleneksellik ve önyargılardan da beslenen milliyetçi, dinci vb. türden burjuva gerici fikirlerin –hatta genellikle yönelim ve tutumlarını belirler hal alan– ciddi etkilerinden kurtulmaları/kurtarılmaları olanaksız olan sömürülen yığınları, seçkinci keskinlik ve darlıklarıyla, gericiliğin etkisine tamamen açık ve kendi hallerine bırakarak, bir dizi ucube akımıyla Türkiye gericiliğinin, aldatıcılıktan provokasyonlara varan yollarla yedekleyip birbirlerine düşürerek, üzerlerinden oyunlar tezgahlayarak dayanaklarını güçlendirmesine “kendi cürümlerince” katkıda bulunmaktadırlar. Bu tutum, kuşku yok ki, yalnızca gericiliğin kendisini güçlendirmesine hizmet etmekle sınırlı değildir; ama yığınları dışlayan dayanaksız anti-emperyalist söylemlerin nasıl emperyalizmi beslediğinin de örneğidir. Gericiliğin eline ve insafına terk edilen sömürülen yığınların –anti-emperyalizm ve kapitalizm karşıtlığına ilerletilmek için çaba harcanmadıkça– yüzde 90’lardaki anti-Amerikancılığının, çeşitli gerici akımlarca içi boşaltılıp bozuşturulması ve örneğin Kürt düşmanlığına dönüştürülmesini kolaylaştıran bu bigane kalış, sessizlik ve müdahalesizlik, kuşkusuz buralardan, dayanaklarını güçlendiren emperyalizme sunulmuş hizmettir.

Bilinçli işçinin, bugünkü bütün karmaşık karşıtlık ve çatışmalar içinde yolunu doğrultma ve devrimci eylemini yürütme yeteneği göstermeden sıfatına ve adına layık olamayacağı kuşkusuzdur. Yine kuşku duyulamayacak olan temel bir gerçek ise, emperyalist saldırganlığın gemi azıya aldığı bugünkü kapitalist emperyalist dünyada, uluslararası işçi sınıfının, ezilen halklar ve anti-emperyalist demokratik içerikli mücadelesini desteklemek ve ezilen halkları kendi düzeyine yükseltmeyi hedefleyerek, onunla ve mücadelesiyle birleşmek zorunda oluşudur. Dünya işçi sınıfının yanı sıra ezilen halklar dünya devriminin temel dinamiklerindendir ve bilinçli işçi dünya işçi sınıfıyla ezilen halkların ittifakını öngörmezlik edemez. Bu ittifak; ulusal sorunların esas olarak çözümlendiği, emekle sermayenin az-çok açıklık ve netlikle karşı karşıya geldiği gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfları açısından hemen tamamen uluslararası bir ittifak özelliği taşırken, kendi içinde ulusal sorunlarını çözememiş, demokrasiyi kazanmak durumunda olan, emperyalist yağma ve zorbalığın alanı durumundaki –istisnalar dışında kuşkusuz kapitalist– ülkelerde, uluslararası bir özellik de taşımasının yanında ülke içindeki mücadelesinin de gereği ve dayanağı olmak durumundadır. Örneğin Türkiye işçi sınıfı, dünyanın tüm ezilen halklarını ve mücadelelerini desteklemek durumunda olduğu kadar, kendi mücadele alanını oluşturan ülkesinde, ezilen Kürt halkını ve eşitlik ve özgürlük mücadelesini sahiplenip desteklemek ve emperyalizm ve işbirlikçilerinin sömürü, yağma ve zulmüne karşı bütün sömürülen yığınları ve mücadelelerini sahiplenip desteklemek, yine gündelik politika yapmayı sürekli kılıp “kürsülerini sokaklara kurarak” geliştirip yaygınlaştıracağı ajitasyonla bütün Türkiye halkını ve mücadelesini birleştirmek, üstelik, emperyalizmle çatışabilecek tekel-dışı burjuva katmanları da kendi yanına çekmek, en azından tarafsızlaştırmak ve emperyalistler ve işbirlikçileriyle birleşmeye itmemek zorundadır ve ancak bunları başararak geleceğini kazanabilir.

Kolay değildir; ancak bütün eski güçlü geleneksel fikir ve önyargılarla dinsel, milliyetçi çit ve yaklaşımların etkisini gidererek halkı birleştirmenin başka yolu yoktur. Başka türlü ne halkın ne de işçi sınıfının kurtuluşu olanaklıdır.

***

Tek tek ülkelerde ve uluslararası ölçekte işçi sınıfı ve ezilen halklar.. İşçi ve emek hareketi ile –düşman ve hedeflerinin ortaklığıyla– demokrasi mücadelesiyle iç içe giren ulusal kurtuluş hareketleri.. Sosyalizm ve anti-emperyalizm. Öte yanda, kazanılmış hakların gaspı, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, taşeronlaştırma gibi neoliberal uygulamalar ve finansal serbestlik, –borsa, faiz, döviz üzerinden ve mortgage ile konut alanına da kapsayan– spekülasyon ve “sıcak para” dolaşımına dayalı para ticareti vb. ile ileri ölçekte derinleşmekte olan işsizlik ve yoksulluk, açlık, savaş ve işgaller gibi yıkıcı sonuçları ve kendi iç çatışmalarıyla emperyalist kapitalizm.

Bugün çatışma; yoğunlaştırılmış sömürü ve dizginlerinden boşanmış tekelci yağma ve zorbalıktan başka bir şey olmayan kapitalist emperyalizmin, dünya egemenliğini pekiştirme ve yayma peşindeki koçbaşı Amerikan emperyalizminin dünya işçi sınıfı ve halklarıyla tüm ilerici insanlığa ve birikimlerine karşı açmış olduğu savaş ekseninde gelişmekte, çatışmanın güçleri, bu eksende pozisyon almakta, mevziye girmektedirler. Bu, hem dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları hem de kendi iç çatışmaları dolayısıyla emperyalist ve gerici ülkeler (sosyal temeli bakımından: farklı gruplara bölünmüş ve bölünmekte olan –geri ülkelerdeki işbirlikçileri ile birlikte– uluslararası tekelci burjuvazi) bakımından geçerlidir.

Son yılların özelliği, Amerikan emperyalizminin dünya egemenliği peşinde koşmaya hız vermesi; 1) “cephe gerisi”ni yeniden düzenleyip pekiştirmeye, 2) enerji ve geçiş yolları başta olmak üzere –halkların zenginliği olan– dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarına el koymaya, bu doğrultuda, en başta halklarını gaddarlıkla katletmeye girişerek, önüne dikilen ya da zorluk çıkaran ülkelerin rejimlerini devirmeye ve 3) bugün için kendinden zayıf oldukları ve çatışmadan kaçındıkları, ama aynı zamanda palazlandıklarında kuşku olmayan rakiplerini, kendi çıkarlarını kabule ya da iktisadi ve mali, başta enerji olmak üzere kaynaklar bakımından ve siyasal stratejik olarak kuşatmaya ve zamansız çatışmaya zorlamaya yönelmesidir.

Son yılların buradan türeyen bir diğer özelliği ise, sosyalizmin geçici yenilgisiyle de kolaylaşıp hızlanan dünya ölçüsünde gericileşmedir. Dünyanın gidişatı, yeniden, Hitler’in üreyip yükselişe geçtiği koşulları hatırlatan, yalnızca neo-faşist hareketlerin yükselişiyle değil, ama en başta Bush ve “neocon”lar şahsında, herhalde yakında terminolojide kendi tanımını da bulacak olan “yeni faşist” yükselişle karakterize olmaktadır; ama gericileşme, ne Bush ve neoconlar ne de Amerika ile sınırlıdır, bütün ülkeleri ve sosyal demokrasiye kadar tüm burjuva akımları kapsamaktadır, geneldir.

Amerikan emperyalistlerinden başlayarak, tekellerin bugünkü çıkarlarını ifade etmek ve saldırgan emperyalist amaç ve planların ihtiyaçlarını karşılamak üzere, emperyalizm, bütün gerici dayanaklarını harekete geçirmiş, bununla yetinmeyerek, Ortaçağ kalıntısı karanlık güçleri, ırksal, dinsel vb. tüm Ortaçağ gericiliğini yardımına çağırmıştır. Bu “yardıma çağırış”, şüphesiz, genel bir gericileşmenin işareti olduğu gibi, rakiplerininkini de etkileyen Amerikan emperyalizminin bugünkü somut hedefleriyle de ilgilidir.

Bugünkü hedefinin –kuşatmaya giriştiği Rusya’nınkiler dışındaki– başlıca enerji deposu durumundaki Ortadoğu, Hazar Bölgesi ve Ortaasya olduğu ve ABD’nin, “Avrasya” olarak da tanımlanan bu bölgeyi, batı ve doğusundan çekiştirerek, Kuzey Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar GOP adıyla tanımladığı ortadadır.

Tanımlanan bölgenin halkları, ezici çoğunlukla Müslümandır. Ve Ortaçağ gericiliğinin katkısının, özel olarak, bu yönüyle de istendiği bellidir ki, bu; ABD’nin, bugünkü dünya egemenliği stratejisini, gerçek içeriğini gözlerden gizlemek ve Amerikan halkı başta olmak üzere, Batılı halkları ardında yedeği olarak safa sokmak üzere dayandırdığını ilan ettiği “Medeniyetler Çatışması” konsepti, “seçilmişlik” iddiası ve zaman zaman Bush’un ağzından kaçırır gibi yaptığı “Haçlı Seferi” türü açıklamalar, açıktan İncil’e atıflar, kitabı İncil’e uygun olarak yeniden yazılacak “Ilımlı İslam”a dair fikirlerle vb. açık olarak ortaya konulmaktadır. “Hıristiyan-Yahudi Medeniyeti”nin karşısında “düşman” “Müslüman Medeniyeti” ya da “uluslararası terörizm” olarak da tanımlanan “Cihad” halindeki “radikal İslam”!

Bu konsept; gelişmiş kapitalizmin ürünü olan ve dünya açlık ve bombalarla vb. kırılırken (kuşkusuz ABD’de de, örneğin barınaksız 30 milyondan çok kişiyle, yoksulluk içinde kıvranan bir “alt tabaka” vardır) az-çok refah içinde bir yaşama sahip orta sınıf Amerikalı’ya seslenen, modernite kaynaklı “Amerikan yaşam tarzı” yüceltisi yanında, Amerikan emperyalizminin, özellikle “cephe gerisi”ni kapitalist tekeller ve dünya egemenliği kavgası ardında derleyip toplamanın temel bir dayanağı olarak hizmet görmektedir.

“Cihad” halinde, “terörizm”le sağa-sola saldıran, 11 Eylül’le kendi içine kadar sokulup doğrudan zarar verme yeteneğini kanıtlayan (oysa asıl fail, ya doğrudan ya da “taşeron kullanarak, Amerikan gizli servislerinden başkasıysa şaşmak gerektir!) Müslüman – işte Amerikan ve Batı halklarına gösterilen “düşman”!

ABD emperyalizminin –bir yanıyla çıkarlarını az-çok tanıyarak, bir yanıyla kendi çıkarlarını dayatarak, Batılı emperyalistlere de benimsetme doğrultusunda mesafe katettiği–, “uluslararası terörizme karşı savaş” olarak formüle edip “Medeniyetler Çatışması” konseptine dayandırdığı dünya egemenliği hesapları ve bu yöndeki uygulamalarının; dünya halklarının yanında, bizzat Batı halklarını, işçi ve emekçilerini de, giderek yoğunlaştırılmış sömürü, yağma ve zorbalığın konusu ederek hedef aldığı kuşkusuzdur. Ve aslında, “İslami terörizm”le korkutularak, kendilerine yönelik tekelci saldırganlığı görüp kavramaları, karşısında tutum geliştirmeleri önlenmek ve gerçek düşmanları olan tekellerin çikarları doğrultusunda yedeklenmek istenenler, emperyalizmin “cephe gerisi”ni oluşturan Batılı işçi ve emekçilerdir.

Ancak Ortaçağ gericiliğinin de tekeller lehine harekete geçirilmesini öngören “Medeniyetler Çatışması” ve “uluslararası terörizme karşı mücadele” tezleri, şüphesiz yalnızca, ürkütüp korkutmayı ve “iyi Hıristiyanlar” ve “Amerikan yaşam tarzı” meftunları olarak emperyalist yedek haline getirmeyi hedeflediği Batılı işçi ve emekçileri ve kazanılmalarını amaçlamakla kalmamaktadır. Aynı zamanda bu konsept ve yön verici formülasyonlar; tersinden, GOP ile hedefe konan bölgenin Müslüman halklarını, 1) Fethullahçı tarikat örneğinde olduğu gibi, –tarafları ile birlikte, sorunu, aynı şekilde, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında göstermesi dolayısıyla– “Medeniyetler Çatışması” ile aynı içeriğe sahip, çizdiği çerçeveden çıkmayan, ama ona “ram olan”, görünüş olarak “iyi Müslümanlık” adına Hıristiyanlıkla uzlaşan, aslında İslami inançlı halkları emperyalizmle işbirliğine yönelten “Medeniyetler Barışı” ya da “dinler arası hoşgörü ve barış” yaklaşımlarıyla “Ilımlı İslam”ın etrafında toplanmaya ve 2) “Ilımlı İslam”a ikna edilip kontrol altına alınamayan, kendilerine yönelttiği saldırganlık, aşağılama ve katliamlar nedeniyle emperyalizmden, özellikle Amerikan emperyalizminden derin öfke duyup nefret eden halkları, İslami inançları üzerinden, başarıya ve emperyalizmden kurtuluşa götürmesi olanaksız ve kolaylıkla üstesinden gelinebilir türden olan bir radikalleşmeye tahrik ederek, buradan, hem Batılı halklara kendi gerçek düşmanları yerine gösterilecek kurgusal “düşman”ı olabildiğince derlemeye ve hem de emperyalizme karşı köklü ve ciddi bir mücadele yürütemez kılınacak İslami halkları, kafa karışıklığına, anti-emperyalizm adına kurtuluş yolu sayacağı ve zaten izini sürmeye yatkın olduğu İslama sarılmaya, ve sonuç olarak, anti-emperyalist mücadeleyi bozuşturup, içini boşaltarak zayıflatmaya yönelticidir.

Nitekim, başta Amerikan mihrağı olmak üzere, emperyalizm, hem Batılı halkların kafalarını karıştırıp yatıştırarak kendine bağlamak ve hem de bir bölümünü “Ilımlı İslam”la yatıştırdığı İslami halkların tırmanan emperyalist zorbalığa nefret ve düşmanlıkla dolmuş asıl yığınlarını, anti-emperyalist özlem ve yönelimlerine karşın, çerçevesine sıkışması ve labirentlerinde kendini kaybetmesini teşvik ettiği –zaten geleneksel olarak eğilimli olduğu– İslami formlar içinde hareketlenmesi ve dostu-düşmanı karıştırır hale gelmesi için yaptıklarından belirli sonuçlar derlemiştir.

“Karikatür krizi” olarak oluşan durum; hem emperyalistler tarafından, sözde “ifade ve basın özgürlüğü”nü ileri sürerek, İslami halkların, Batılı halklar bakımından çekiciliği olan özgürlükler adına, tahrik ediciliği kesin olan, Peygamberlerinin aşağılanması aracılığıyla aşağılanmaları ve İslami zeminde radikalleşmeye, görüldüğü gibi elçilik vb. yakıp yıkmaya zorlanmalarının örneği olmuş ve hem de İslami halkların, küçümsenemeyecek ölçekte, emperyalizm yerine “Hıristiyan Batı”yı ve Hıristiyanları hedef edinmeye yöneldiklerini/yöneltilebildiklerini göstermiştir. Başarıya götürmesinin olanaksızlığı bir yana, Şam’da ya da başka ülkelerin başka kentlerinde Batı elçiliklerini yakanlar ya da Nijerya’da olduğu türden kiliselere saldıranlar, emperyalist kafa karıştırıcılığın yanında, kendilerine dayatılan bu “kendi” eylemleriyle de oluşan ve nesnelliği de etkileyen öznellikleriyle, Hıristiyanlıkla mücadele “ihtiyacı”na ilişkin olarak daha çok ikna olmuş; dağıtıcı, Batılı halkları düşman saflarına itici ve dolayısıyla bölücü böyle bir “mücadele”yi, tekeller ve emperyalizmle mücadele yerine geçirmeye daha yatkın hale gelmişlerdir.

Irak’ta “mezhep çatışması” içeriğiyle bir “iç savaş”a ilerleyen süreç de, kuşkusuz emperyalizmle halklar arasındaki karşıtlık yerine, benzer şekilde, dinsel karşıtlıkların ikamesinin teşvik edilmesinin hem başarı sağlayacak gibi görünen bir örneği, hem de dinsel temel üzerinde gelişmelerin alabileceği seyrin bir göstergesidir. Ve kesinlikle, emperyalist merkezlerden dayatılmış “Medeniyetler Çatışması” konseptinin dinselliği öne çıkaran ve –sömürü, talan, işgaller vb. türü dayanakları ve tamamen nesnel çıkarlarıyla kapitalist tekellerle halklar arasındaki karşıtlıkça belirlenen– gerçek temellerinden kopararak anti-emperyalist mücadeleyi battallaştırmayı amaçlayan yaklaşım ve belirlemelerinin, aynı içerikli, doğrudan ya da tersten uzantısının ürünü olarak oluşmakta; işgale karşı direnen ve direnme potansiyeli taşıyan güçleri bölüp mezhepler halinde birbirine düşürmekte ve direnişi battallaştırmaktadır. Dinsel çatışma olarak “medeniyetler çatışması”, kuşku yok ki, aynı zemine sahip “mezhep çatışmaları”nı da kapsayacak; Hıristiyanlık ve Müslümanlık kadar, emperyalist planların baskın olduğu ve bu planlar çerçevesinde CIA ve MOSSAD türü gizli servislerin at oynattığı günümüz koşullarında, en başta, emperyalistler tarafından birbirine karşı kışkırtılması ve dinselliğin bunca yaygın zemininde ürünlerinin toplanmasında şaşılacak bir şey olmayan İslami mezheplerin arasındaki çatışmanın da önünü açacaktır. Nitekim, Irak’ta işaretlerini vermekle kalmayıp, birkaç gün içinde yüzlerce ölüye neden olarak güncelleşen mezhep çatışmaları, belirli bir boyut kazanmış ve daha başlangıcında işgale karşı mücadeleye nifak sokup onu geriye iterek, dinselliğin ve dini temelli yaklaşım ve mücadelenin çıkar yol olmadığını ve emperyalizmi güçlendirdiğini göstermiştir.

Trabzon’da 16 yaşında bir gencin papazı vurması da kuşkusuz aynı kapsamdadır. Hırıstiyanlığı ve papazlarını düşman bilip öldürmekle varılabilecek bir hedeften söz edilemez.

Türkçülükle beslenmiş İslamcılığın sinemaya aktarılması olan Kurtlar Vadisi Irak filmi ve etkisinin de, aynı şekilde değerlendirilmesi gerektir. Türk-İslam sentezcisi bu filmin asıl önde gelen ideolojik dayanağı ve mesajının ırkçılık ve Türkçülük, Türk milliyetçiliği olduğu bir gerçektir. Ve tıpkı dinsellik gibi, ırkçılık ve milliyetçilik de, emperyalizm ve işbirlikçilerinin yardıma çağırdığı unsurlardandır. Tek farkla ki, dinsellik Ortaçağ kaynaklıdır, milliyetçilik ise kapitalizme özgüdür. Dinsellik, kapitalist emperyalizm karşısında çıkarları ortak olan dünya işçi ve emekçilerini, dinlerine göre bölerken, milliyetçilik, milletlerine göre böler ve düşmanlaştırır.

Elbette iki tür bölünmenin de hiçbir temeli yok değildir. Ama kapitalist emperyalizm çağında, emperyalizmi hedeflemediğinde, bunlar, sahte bölünmeleri koşullayıcıdır. Yoksa kuşkusuz, hem dinsel hem de ulusal farklılıkların gözönünde bulundurulması ve farklı din ve uluslardan yığınlar arasında çalışırken özgünlüklerinin dikkate alınması gerektir. Yeter ki, bu farklılıklar, kapitalist emperyalizm çağında, işçi ve emekçileri dinsellik ve milliyetler temelinde bölerek emperyalizme karşı mücadeleyi zaafa uğratıp olanaksız kılacak, Ortaçağ “din savaşları” ya da kapitalizmin yükseliş dönemindeki burjuva pazar kavgaları türünden kavgalara yolaçan öncelik ve belirleyicilikte bölünmeleri koşullayan karşıtlıklar olarak anlaşılmasın! Şimdi, artık geçmişin kalıntısı olanlar da içinde, tüm karşıtlıklar, emperyalizmin başlıca karşıtlıklarına bağlanmıştır. Ama şu ama bu yönde. Sözü edilen dinselliğe ve milliyetçiliğe dayanaklık eden dini ve milli karşıtlıklar; ya uygun biçimleriyle emperyalizme karşı mücadeleye bağlanarak onun hizmetine girecek ya da emperyalizmin üzerinde tepindiği oyun alanlarının yaratılmasında işlevsel olacak; Fethullah türünde olduğu gibi dolaysız ve gönüllü işbirlikçilik aracılığıyla veya başta ABD’yi hedefliyor görünen bomba ve silahlar kuşanmış haliyle ve görünüşte bükülmez radikalizmiyle, tersten, ABD ve çıkarlarının hizmetinde olacak, onu güçlendirecektir.

Yurtseverlik kuşkusuz olacak, samimi dinsel inanç sahipleri de kuşkusuz başka şeylerin yanında inançlarına da yöneltilmiş aşağılama ve yoksaymaya tepkiyle başlıca talan ve zorbalık kaynağı emperyalizme karşı harekete geçebilecektir. Ne tekeller ve emperyalizmle çelişmelere sahip belirli burjuva katmanların –bir tizi tutarsızlık ve uzlaşmayı kapsamadan edemese de– ulusal neden ve taleplerle sınırlı mücadelesi olanaksız sayılabilir ve ne de dini zorbalığın belirli mücadelelerin kaynağı olabileceği tümüyle reddedilebilir. Önemli olan, şu veya bu talep üzerinden oluşan tepki ve öfkenin kapitalist emperyalizme karşı mücadeleye bağlanıp bağlanmadığıdır. Ötesi, tarihte çok kez kanıtlanmış ve günümüzde de durmadan kanıtlanan bir çıkmazdır.

Kapitalist emperyalizmi ve dayanaklarını hedef edinmeyen, dinsel ya da salt ulusal, dinselliği ve/veya şovenizmi, ırkçılığı vb. kapsamaktan kaçınamayan milliyetçiliği ideoloji düzeyine yükseltmiş yaklaşım ve tutumların emperyalizme bağlanması ve onu güçlendirmesi kaçınılmazdır. Örnek verilecek olursa, 16 yaşındaki gencin Trabzon’da yaptığı türden papazları hedefe koyarak ya da –kuşkusuz tüm direnişin bunlardan ibaret olmadığı– Irak’ta görüldüğü türden din savaşı ve mezhep çatışması üzerinden veya Kurtlar Vadisi Irak’ın propagandasını yaptığı Türk-İslam sentezinin Mafya artığı Kontrgerillacı ve tarikatçı dayanakları ve hele gericiliğin temel karakteri ve başlıca göstergesi olarak, harekete geçmesinden sonsuz korku duyulan halkı ve mücadelesini dışlayan “orduya bedel” kahramanlarıyla emperyalizme karşı mücadele yürütülemez.

Emperyalizm, ne papazdır ne de din (Hıristiyanlık) ve dinsel düşman. Emperyalizm ne Amerikalı ya da Avrupalıdır ne de Amerikan ve Alman, Fransız vb. milletleri. Üstelik, emperyalizmin ne dinle ve ne de millet ve millilikle ilgisi vardır. Tümünü, Ortaçağ kalıntısı Hıristiyanlığı olduğu gibi Müslümanlığı da, çoktan ilgisini kesip, milli çıkarların yerine tekelci emperyalist çıkarlarını geçirerek aştığı –kapitalizmin yükselişi dönemine özgü– millet ve milliliği de yalnızca kendi tekelci, emperyalist amaçlarının hizmetine almış, kullanmaktadır. Fethullahçı değildir kuşkusuz, ama onu barındırmakta, beslemekte ve tarikatını, okullarını vb. doğrudan fonlarıyla finanse etmektedir. Kuşkusuz Evangelist değildir, Hıristiyan da değildir; dini ve imanının para ya da mali sermayenin egemenliği olduğundan kuşku duyulamaz. En çok önem vererek kullandığı Hıristiyan ya da özel olarak Evangelist (Bush Evangelist’tir) değerleri bile, daha karlı başkasını bulduğunda, bir dakikada değiş-tokuş edebilir. Dinsel ve milli değerleri, emperyalist amaçlarla, yalnızca kullanmakta, istismar etmektedir. Dolayısıyla buradan karşısına dikilmek mümkün değildir. Hele buradan emperyalizm karşısında birleşik bir güç oluşturmak mümkün olmadığı için (mezhep çatışmaları hatırlansa yeterlidir), az-çok başarıyla gelişebilecek bir anti-emperyalist mücadele zemini oluşabileceği ileri sürülemez. Sadece Hıristiyan-Müslüman karşıtlığını değil, ama örneğin Türk-Amerikan ya da başka salt milli karşıtlıkları zemin edinmeye yönelmiş, Türkçülük, Arapçılık, Kürtçülük… esaslı yaklaşım ve tutumlarla da emperyalizmle savaşılamaz. Kesinlikle yenilgiye götürücü olması bir yana, önünde sonunda emperyalizme bağlanması kaçınılmaz olan bu yaklaşım ve tutumlar; zaten somut örneklerinde görülebileceği gibi, ortaya çıkışları, gelişmeleri ve hemen tüm yönelimleriyle birlikte, ya doğrudan emperyalizm kaynaklı (örnek: Bin Laden ya da Zarkavi,) ya da emperyalizm bağlantılıdır. Bu emperyalizm kaynaklılık ya da bağlantılılığa, 1. Dünya Savaşı öncesi Alman emperyalizminin yükselişi ve Pan-Türkçülük ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan emperyalizminin başında durduğu sosyalizm düşmanı “Hür Dünya” ve onun vurucu gücü olarak NATO’ya bağlı olarak, anti-komünizm, şöven milliyetçilik, Türkçü ırkçılık ve faşizmi zemin edinen “derin devlet” ya da kontrgerillanın yapılandırılması da örnek verilebilir.

Empenyalizmin işbirlikçilerinin de dinle ve millet ve millilikle bir ilgileri yoktur. Örnek olarak, dinci geçmişine ve liderinin dini eğitimine karşın, AKP’nin hali ortadadır: Dinsel argümanları, yalnızca tabanını elinde tutmaya dönük siyasal ve “işbitirici” amaçlarla kullanmaktadır; ve biliniyor ki, çoktan dini, imanı para olmuş, örneğin “Allah korkusu”nu çoktan geride bırakmıştır.

Burjuva gericiliğin durumu, millet ve millilik açısından da AKP’nin dinle ilişkisinden farklı değildir. Emperyalizmle birleşen burjuva gericilik çoktan milletle bağını koparmış, işbirlikçi tekelci çıkarların peşine düşerek millete ihanet etmiş, “millilik”i, tekelci sömürünün Türkiye topraklarındaki gerçekleştiriciliği ve aracılığına indirgemiştir. “Vatan”, işbirlikçiler için, emperyalizm karşısında sahip çıkılıp savunulacak değil, ama örneğin Kürtlerden kıskançlıkla sakınılacak, ama kilometrekarelerce bölümleri emperyalistlere üsler olarak sunulacak, koca koca fabrika ve işletmeleri, yeraltı ve yerüstü kaynakları yabancı sermayeye peşkeş çekilecek bir kategoridir.

Öyleyse çeşitli akımlarıyla burjuva gericiliğinden, ne dini ne de milli esaslara dayalı bir emperyalizmle mücadele beklenemez. Burjuva gericiliğin en fazla yapabileceği, belirli bir mali sermaye grubu ve emperyalist devletle işbirliği halinde –kendisi değil, efendisi tarafından belirlenecek– bir başka mali sermaye grubu ve emperyalist devletle mücadeledir; emperyalizme karşı mücadele değil, ama, emperyalistler arası gerici mücadeleye katılmaktır.

Emperyalizm, Hıristiyanlık ve papazlar ya da Amerikalılar ve Amerikan milleti vb. olmadığı gibi, Türkçü, şoven milliyetçi, Türk-İslam sentezci ya da ılımlı veya radikal İslamcı türden emperyalizmin hizmetinde ya da onu güçlendiren çeşitli gerici akımlarca çerçevesi belirlenen bir anti-emperyalist mücadele sürdürülemez ve bu, ezilen halkların enerjisini ve anti-emperyalist içerikli öfkesini heba ettirmekten başka sonuç vermez.

Emperyalizme karşı, ancak onun kapitalist dayanaklarını, halkların zenginliklerine yönelik sürdürdüğü talanı, dünya egemenliğini hedefleyen siyasal-stratejik hesaplarını karşısına alan ve dini, milliyetçiliği vb. araç olarak kullanarak halkları birbirine düşürme hesap ve oyunlarını boşa çıkararak yürütülecek bir mücadele mümkündür. Ancak böyle bir mücadelenin başarısı umulabilir.

Öyleyse anti-emperyalist mücadele, IMF ve Dünya Bankası başta olmak üzere, emperyalist mali ve iktisadi soygunculuk kuruluşlarını ve onların, serbest bölgeler, özelleştirmeler, taşeronlaştırma, mali liberalizasyon ve Merkez Bankası gibi kurumların “üst kurullar” türü özerk ama kendilerine bağımlı örgütlenmesi, borç çıkmazı dayatması, esnek çalışma, sendikasızlaştırma, GSS vb. türü mali, iktisadi ve sosyal; başta ABD ve AB türü birlik örgütlerinin gümrüklerin sıfırlanması, KYTK, “uluslararası teröre karşı savaş”, GOP vb. politikalarında “görev” verici, Türkiye’yi örneğin nükleer silah sorunu üzerinden İran’ın üzerine sürücü, Kürt sorununu koz olarak kullanıcı, halkların kardeşliğini, barışçı dış politikayı ve karşılıklı egemenlik ilişkilerini hiçe sayan tekelci dikte ve siyasal, sosyal ve iktisadi; başta NATO olmak üzere askeri kuruluşlar ve doğrudan ikili ilişkiler üzerinden büyük emperyalist devletlerin üs bulundurma ve kullanma, kontrgerilla faaliyetleri, Türkiye’yi emperyalist savaşlarda dayanak olarak kullanma türünden askeri; uluslararası tahkim kurulları ve MAI, MİGA, GATTS, TRİPS vb. türü hukuki dayatmalarıyla, emperyalist kültür dayatmasını, “Medeniyetler Çatışması” türü dayatmalarını, “Ilımlı İslam”ını vb. hedefe koyan, emperyalist ve işbirlikçi tekellerin, tekelci sömürü ve talanın tasfiyesini amaçlayan, IMF, AB ve NATO gibi tüm emperyalist kuruluşlardan çıkmayı ve ikili emperyalist antlaşmaların feshini öngören bir mücadele olarak yürütülmek durumundadır. Din savaşı ya da milliyetçi düşmanlıkların, hele Kurtlar Vadisi Irak gibi sanal maskaralıkların işe yaramazlığı ve böyle bir mücadelenin yerine konulamayacağı herhalde anlaşılacaktır.

Sosyalizmin “Özgürlükçü”sü

ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu “Özgürlükçü Sosyalizm Üzerine Tezler”ini yazdı. On bir tezden oluşuyor. Bir öykünme, bir atıfta bulunma var tabii. 11.’si açık anıştırma.

Ama “tezler”e şöyle bir bakıldığında, akla hiç de Marx ve 11 tezi gelmiyor. Belki Dühring geliyor. Ancak Dühring’den sonra, bu kadar yaşananların üstüne ileri sürülen “tezler”, onunkileri bile geride bırakıyor. Dühring, sonuçta, henüz Marksizmin teorik zaferini sağlamamış olduğu bir dönemin “bilimcisi”ydi. Marksizmle “dışından” ilişkiliydi. “Bilimci” olarak Kozanoğlu ise, tartışılır olsa bile, en azından kendince “içinden” ilişkili Marksizmle. Ve “tezler”ini, Marksizmin teorik zaferini kazanmakla kalmayıp yaşama uygulandığı, olağanüstü kazanımlara kaldıraçlık etmesinin yanında, uygulama içinde bir yandan doğrulandığı, bir yandan da gelişip zenginleştiği koca bir dönemin ardından yazmıştı. Ancak, belirtmek gerek ki, “tezler”in yazılış koşulları, Marksizm zafer koşulları değil; Marksizm üzerine tartışmaları kışkırtan, işçi hareketi ve sosyalizmin yenilgi koşullarıydı.

“Tezler”e göz atılırken, öncelikle yanlış aramaya yöneltici yenilgi koşullarının önemi anlaşılmalıdır. Özellikle tarihin düz mekanik kavranışı ve sınıflar mücadelesinin ürünü olarak anlaşılmayışının problem yaratıcı olduğu bilinmelidir. Aralarındaki karşıtlık ve tarihsel mücadeleyi, nitelik farkını, dayanağı olan proletarya-burjuvazi karşıtlığını görmeden, Lenin, Stalin, Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov’u, tümünü, “kiminin hatası az kiminin çok” diye düşünerek, Marksizmin savunucu, geliştirici ve uygulayıcılarından sayarsanız, tümünün bir arada sosyalistliğine ve sosyalizmi hayata geçirdiklerine iman etmişseniz, işiniz zordur. Çöküş ve yenilginin ardından, “problem”i, Marksizm’de görecek ve sosyalizmi sorgulamaya, “nasıl bir sosyalizm”e ihtiyaç olduğunu araştırmaya başlayarak, “yeni sosyalist tezler” yazmaya koyulacaksınız demektir. Ama burada bir başka “problem” oluşmaktadır: Bu “yeni sosyalist tezler” yazılmamakta, aslında okunmaktadır. Siz sınıf karşıtlığını ve sınıflar mücadelesini görüp dikkate almasanız bile, o, kendisini size dayatır. Siz proletaryaya dayanmada, onun çıkarlarını savunmada ve burjuvaziyle hesaplaşmada ısrarlı davranmazsanız, burjuvazinin “yazdıklarını okuyacaksınız” demektir.

***

Ikra bismirebbikellezi” diye buyrulmuştu.

Tek tanrılı dinlere ve kitaplarına, bu cümleyle başlayan Kur’an’la son verilmişti: “Her şeyi benim adımla oku”! İslam “son hak dini”ydi ve artık “Mehdi” gelecek olsa bile, yeni bir din ve kitap gelmeyecekti.

“Son”, kuşkusuz dinin ve kitabın sonu değildi. Etkileri sürdü, sürüyor. Henüz “din savaşları” bile bitmedi. Ancak etkilerinin hala sürmesi bir yana, idealizmin bu türünün sınırlarına gelindiği de açık. Dinsel olanıyla içiçe geçmiş olsa da, birkaç yüzyıldır, Platon’dan beri gelen bir başka idealizm türü öne çıkıp yayılıyor. Hume’dan Kant’a, Hegel’e gelip dayanan, sonra Berkeley ve zamandaş olanları kucaklayan idealizmin bu türü; başlangıçta sadece uç veren, ama sonra tüm düşünsel biçimleri de etkileyip belirleyerek gelişen moderniteye de daha uygundu.

Bu tür idealizmin, felsefi akım ve ideolojik bir biçimleniş olarak, politikada yalnızca “sağ”a ve “sağcılık”a temel sağladığı, ama “sol” ve “solculuk”un bu etkiden tümüyle azade kaldığı kuşkusuz ileri sürülemez. Hele SB’nin çöküşüyle hegemonyasını pekiştiren neoliberal dalganın, hem dayanaklarını sağlamlaştırmak üzere, hem de sosyalizm karşıtlığıyla yetinmeyerek ve emeğe ve ezilen halklara, tüm dinsel biçimleri de kapsayarak, zamana uydurulmuş hurafecilik, dualizm, ruhçuluğun, yeniden yüceltilen falcılık, para-psikoloji vb.nin yanı sıra, bilinemezcilik, postmodernizm, “akıllı tasarımcılık”, Newton ve Einstein’in ya da tümüyle Newton mekaniği ve görecelilik kuramının karşısına konmuş “Kuantumculuk” vb. yeni biçimleriyle, tüm akılcılığıyla Aydınlanma ve Aydınlanmacılığı hedefe koyarak, dayatılan idealizm, günümüzde geçer akçe ve sağ-“sol” dinlemeyen etkisi küçümsenir gibi değil.

Neoliberaller, SB’nin çöküşüyle kazandıkları “zafer”in üzerinden, işi, “tarihin sonu”nu ilan etmeye kadar vardırmışlardı. “Ezelden beri” değilse bile “ebediyete kadar”dılar! Hem değişiklik olmayacaktı. Hem de nasıl derseler öyleydi! Bu tez ya da saptama, sonradan ortaya atıcısının bizzat kendisi tarafından dahi tartışılır ilan edilse de, “biz söyledik, doğrudur”, “ne dersek öyle” mantığı değişmeden kaldı. Tüm Aydınlanma kazanımları yanlıştı. Ya da açıktan “yanlış” denmeden, sağından solundan tırtıklanmaya, bilimin ve insanlığın kazanımlarıyla çelişen ne varsa, üstelik bilim adına ortaya atılıp, kanıta gerek görülmeden “doğru” sayılıp tartışmasız benimsenmeye başlandı. Hatta “suç” ve “suçluluk” geni bile bulundu. En büyük iktisadi-siyasi-askeri güç olan ABD’nin başkanı G.W. Bush, dünyanın “siyasal patronu” olarak, –kuşkusuz tanrı tarafından– “seçilmişliği”ni açıkladı. İncil’den alıntılarla buyurur ve ABD’yi yönetir ve dünyayı yönetmeye yeltenir oldu.

Dünya, “belirsizlikler” dünyasıydı ya da “aralık”ı bulunursa, içinden çıkılabilecek bir “kaos” halindeydi. Bütün sorun, “doğru seçimi” yapmaktı! Bunu, yarım yüzyıl önce “varoluşçuluk” öngörmüştü. Şimdiyse kaos kuramcıları, daha genel olarak postmodernistler öngörmekteydi. Tüm üretilmiş zenginlikleriyle bugünkü dünyayı yaratan işçi ve emekçiler için, tutunacak, bilinebilir ve gerçek bir “dal” yoktu. Aslında bilimin konusunu teşkil edecek gelişme yasaları olan gerçek karşıtlıklarıyla –ve öyleyse değişebilir– gerçek bir dünya da yoktu. Akılla tasarlanmış, kurgulanmıştı ya da “olmuş bitmiş”ti. “Yazılmıştı”! Ve “yazılmaktaydı”! “Oku”yacaktık. Emeğiyle üretenler, onlar da varsalar eğer, ki olmadıkları, ancak “tüketici” oldukları ve yalnızca sermayenin ürettiği söylenip yazılıyordu, yalnızca “sürü” gibi okuyacaklardı! İsa Mesih, “sürü”nün başında “çoban” olarak gelmemiş miydi zaten!

Öyleyse: “Ikra bismirebbikellezi”! İşçi ve emekçilere düşen sadece buydu. Başlangıçta “Allahın adıyla” okunuyordu. Artık yanı sıra, tekellerin ve emperyalistlerin adıyla, ve asıl, onlar adına okunacaktı. Onların çıkarlarına göre, onların düzeninin selameti için düşünülecek ve davranılacaktı. Eskiden “kadiri mutlak” olan Tanrı’ydı. Şimdi yanı sıra, bir “seçilmiş” olan baş “siyasal patronları” Bush başlarında olmak üzere, tekeller ve emperyalistler “kadiri mutlak”tılar. Onlara şart koşulmazdı. Yenilmezlerdi. Sadece çıkarlarının gerekleri ve söyledikleri yapılırdı! Örnek mi? “Demokrasi”, onların dediğince, dedikleri kadar ve çıkarlarına göreydi. Zaten ancak onlar, “kurar” ve “götürürler”di. “Barış” da öyle: Ancak “Pax Americana” olanaklıydı. Onlarınkinden başka “medeniyet” var sayılmazdı. Geri kalanlarla çatışılacak, tek medeniyet kalacaktı. “Özgürlük” mü? Onlardan daha “özgürlükçü” yoktu! Bütün bombalamaları, yakıp yıkmaları, işgalleri, her türden dayatmaları, “demokrasi”nin yanı sıra “tiranlara karşı” “özgürlük” götürmek içindi! İstenirse, istedikleri gibi ve istedikleri türden “oku”nmasındı, ya onlardan olunurdu ya da karşılarında.

***

“Sosyalizmin çöküşü” ile birleşen ve onun üzerinden yoğunlaşan bu baskı, sadece neoliberalizm ve neoliberal saldırganlıkta ifadesini bulmakla kalmadı. Bütün gerici ideoloji ve politik eğilimleri kendisine bağlamanın yanı sıra ve ötesinde, kuşkusuz “sol” üzerinde de etkili oldu. Geçici olsa da kapitalizmin kazandığı bu zafer –ya da tersten söyleyişle, sosyalizmin aldığı yenilgi–, bu zaferin nesnel temel ve dayanaklarıyla sonuçları, “sol” üzerinde yıkıcı etkiler oluşturdu. Söz konusu olan, göğüslenemediğinde, kararlılığı törpüleyici, kendine güveni zedeleyici, moral çöküntüye götürücü yönleriyle birlikte, dünya görüşüne varıncaya kadar, düşünsel, politik, kültürel vb. öznelliklerin “solcular”ca gözden geçirilmesini dayatıcı bir baskıydı.

Kapitalizm galip gelmişti. İşçi ve komünist hareket kapitalist emperyalizm tarafından püskürtülmüştü. Yenilginin nesnel koşullarının yanı sıra, yenilgi ruh halinin de oluşmasından kaçınmak kolay değildi. Kruşçev modern revizyonizmiyle birlikte örgütsüzleşmeye, örgütleri yozlaşmaya, dağılmaya sevkedilmiş, birikimleri heder edilmiş, kapitalizmle uzlamaya zorlanmış, ileri işçilerden, militanlarından başlayarak yığınsal olarak bilinci bulandırılıp eylemi baltalanmış olan, son aldığı darbeyle de tamamen püskürtülen işçi ve emek hareketi, iyice geriye çekilmiş durumdaydı. Dağınıklık ve durgunluk içindeydi, hatta dibe vurmuştu.

Asıl sorun ise, toparlayıcı, örgütleyici rol oynaması öngörülecek, ama revizyonizme, burjuva ve küçük burjuva sosyalizmine savrulmuş komünist, sosyalist partiler ve onların etkili oldukları sendika yönetimlerindeydi.

İşçi ve emek hareketine yabancılaşma sürecinde ileri mesafeler almış olan bu örgüt ve yönetimlerinin çoğu, sınıfa ihanetlerini tescillediler. Örneğin modern revizyonist TKP kendisini parti olarak feshetti. Önemli bir bölümü, tamamen burjuva partilerine, sosyal demokrat partilere dönüştüler. İkinci Dünya Savaşı koşullarında burjuvazinin izlediği “sosyal devletçi” politikalar çerçevesinde “ücret sendikacılığı”nı benimsemiş sendika yönetimleri, bütünüyle bürokratlaştılar.

Zaten dağınıklığa ve durgunluğa sürüklenmiş işçi hareketi üzerinde, örgütsüzlük ve kafa karıştırıcılığa, yozlaştırıcılığa dönüşmüş bu “örgüt ve bilinç etkeni”nin de katkısıyla, işçi sınıfı (ve emekçiler) ve hareketinin dağınıklık ve eylemsizliği pekişti. Bu durum, neoliberal saldırılar karşısında savunmasız kalmaya, hazırlıksız yakalanmaya ve gerilemeye neden oldu.

Yenilgi ve kapitalizmin zafer sarhoşluğuyla pervasızlaşmasının yarattığı baskı sirayet ediciydi. Teslim alıcı, yozlaştırıcı etkisi, yenilgiden temelden etkilenip, yenilgi ve gerilemenin dolaysız bir etkenine dönüşen, münfesih ya da burjuvaziye tamamen iltihak etmiş “sol”, “sosyalist”, “komünist” partilerle sınırlı kalmadı.

Tarihsel olarak modern revizyonist cephede şekillenmiş ya da revizyonizmle ciddi bağlara sahip olmuş “sol”, “sosyalist”, “komünist” parti ve örgütler, kendilerini bu baskının oluşturduğu olumsuz etkiden koruyamadılar ya da bunda çok zorlandılar. Modern revizyonizm koşullarında örneğin “Avrupa komünizmi”nde karar kılmış İtalyan ve Fransız komünist partileri, bugün, sahip oldukları bütün ilerici değer ve görüşlerini yitirmişlerdir. FKP, bir burjuva partisine dönüşmüş, İKP, tıpkı İspanyol Komünist Partisi gibi, varlığını koruyamamıştır. –Ortak teorik köklerine karşın– tarihsel olarak farklı bir kaynaktan gelen, sonradan modern revizyonizmle birleşmiş iktidardaki Küba Komünist Partisi, bugün anti-emperyalist bir çizgi tutturmayı başarmış haliyle, yine de olumlu bir noktadadır. Benzer durum, anti-emperyalizmi ve sınıfın talepleri ve mücadelesini sahiplenme pozisyonu almış Yunanistan ve Portekiz Komünist Partileri açısından geçerlidir. Ancak geri kalanlar içinde, işçi sınıfı, talepleri ve mücadelesi karşısında az-çok tutarlı bir örgüt bulmak zordur. Bunlara, ülkemizde, eski TKP’nin adını almış, eskiden revizyonist kamp içinde küçük bir grup olan yeni parti de dahildir.

Ancak bundan ibaret değildir. Tarihsel süreçte modern revizyonizmle belirli farklılıklar ve mesafeye, ama dirsek temasına ve ideolojik-politik bağlara sahip parti ve örgütler üzerinde de, sözü edilen baskı ve yenilgi ruh halinin tahribatı önemli olmuştur. Eskinin “orta yolcu”su bu parti ve örgütler, orta yolculuklarının ceremesini çekme durumunda kalmışlardır.

Revizyonizmin çöküşüyle birlikte ilan edilen “tarihin sonu”na, bu sonuncu kategoriden örgütler, genellikle tamamıyla inanıp kapılmamışlardır. Tamamen karşı safa iltihak edip, tam ihanet yoluna girmemişlerdir. Ama onlar da, belirli bir “son” fikrini doğru bulmuş, tamamen olmasa bile, kısmen bir “son”a ikna olmuşlardır: Bundan sonra eskisi gibi olmayacaktır! Karşı safa, tam geçmeseler de, adımlarını atmışlardır.

Çerçeveyi neoliberal “patronlar”, kapitalist emperyalist ideologlar çizmekte ve “benim adımla oku” demektedirler. Kimisi noktası, virgülüne kadar, mutlak uyumla okuma pozisyonu almıştır. Bunlar arasından, örneğin Doğu Avrupa ülkelerinin ismini değiştiren eski Komünist partilerinin eski yöneticileri, partileriyle birlikte, adı da değişen ülkelerini yönetmişlerdir, yönetmektedirler. Kimisiyse, esnek uyumlanma “stratejisi” uygulamıştır. Hala “sol” ve “sosyalizm” söylemini kullanmaya devam etmiştir, etmektedir. Ancak genel çerçeveye uyum tamdır! Örnek, ÖDP’dir: “Sosyalizm”e evet demektedir, ama “özgürlükçü” olacaktır! ÖDP’nin yeni programına yazdığı “özgürlük” ve “özgürlükçülük”ün, ABD’nin Irak ya da başka “tiranlıklar”a götüreceğini ilan ettiği ve götürmekte olduğu “özgürlük” ve “özgürlükçülük” ile aynı karakterde olduğu bilinmelidir. Sınıf karşıtlığı yok olmuş/yok edilmiş türden soyut bir “özgürlükçülük”tür savunulan. Öyleyese burjuva “özgürlükçülük”tür.

“Oku” denmiştir. Okunmaktadır. Yazdıkları konseptlerdir. Temel, değişmeyeceği öngörülen kapitalizmdir, “liberal düzen”dir! Bu değişmez “değişken”, fikri sabit oluşturmakta, fikri sabite temel teşkil etmektedir. Bir kez okuduktan sonra, artık, ÖDP ve benzerlerinin emekçilerin okuması için “yazdıkları”, “yeni yeni” projeler olmaktadır. Sosyalist olmasına hala “sosyalist”tirler; ama “sosyalizm”i getirip dayadıkları yer, “ütopyaları”dır! Proje üretimidir, projeciliktir!

Nitekim, kısa olarak ele alacağımız ÖDP Başkanı H. Kozanoğlu’nun “Özgürlükçü Sosyalizm Üzerine Tezler”inin 4.’sü, “liberalizmin bir tasarım” olduğuna ve 7.’siyse “ütopyamız”a dairdir. Oysa Marx’tan bu yana, liberalizmin bir “tasarım” ve sosyalizmin de bir “ütopya”dan ibaret olmadığı, entelektüellerle sınırlı olmadan, milyonlar ve on milyonlar tarafından sadece bilinip öğrenilmekle kalmamış, hayat tecrübesi oluşturmak üzere, yaşanmıştır. Kozanoğlu’nun şöyle düşündüğü ortadadır: “Yaşanmıştır, ama sonuna da gelinmiştir.” Söylendiği gibidir; bu kategoriden olanlar, “son”u kısmen kabullenmektedirler. Kısmen”lik, “dil”de hala “sosyalizm”in kalışındadır. Ötesinde “son”, sondur, kabul edilmektedir. Eskiden olan, artık geçersiz sayılmaktadır. Bildiğimiz ve milyonların yaşamına girmiş sosyalizm geçersizdir! Yeni projelere gerek duyulmaktadır. “Yeni sosyalist” projeler üretilmektedir!

Devam etmeden, bir konuya değinmekte yarar var ki, bu ÖDP’nin verdiği görüntü ile ilgilidir. Bir yandan “sol” ve “sosyalist” söylemi sürdüren ÖDP’nin, diğer yandan kapitalist “çerçeve”ye “uyum tamlığı” ya da “özgürlükçülük”ünün kapitalist-burjuva içeriği, yalnızca bizim gibi Marksizm-Leninizmi hareket noktası edinenlerin değil, ama burjuva cephede yer aldıklarını ilan etmiş olanların da dikkatini çekmektedir. Görüşleri ve eyleminin içeriğinden yansıyan ÖDP’nin görüntüsü, sosyal-demokrat nitelikli görüş, yaklaşım ve tutum sahipleri açısından davetkar niteliklidir. Nitekim, DİSK’in açtığı “sol ve iktidar” tartışmaları üzerinden gündeme getirilen “yeni sol parti” girişimcilerinin başında yer alanlardan Prof. Burhan Şenatalar, tanımladığı kolektivizmi reddeden, piyasa ekonomisine sahip çıkan bir sol parti örgütlenmesi içinde ÖDP’ye de yer açmakta, onu tasarımlarına aykırı görmemektedir. ÖDP Başkanı olarak H. Kozanoğlu’nun, Şenatalar’a yanıt verip, ÖDP’nin onun sandığı türden bir parti olmadığını anlatmaya çalışması acı vericidir, ancak bu “tartışma”nın kendisi de kuşkusuz bir anlam yüklüdür.

***

“Yeni sosyalist projeler” üretme tezler yazma ya da aynı anlama gelmek üzere “adıyla okuma” ihtiyacına dönersek…

“Eski” sosyalizm, Troçkistlere göre “bürokratik”tir, SSCB, bir “bürokratik işçi devleti” olmaktan öteye gidememiştir! “Eski” sosyalizm; Kruşçev ve ardından gelenlerin revizyonizmiyle ayırdedilmeden ve revizyonizmin şahsında, pratiğinin, Marksist öğretiyle, Leninist teoriyle uyuşturulamaz ve açıklanamaz temel aykırıklıklarının farkında olan revizyonistler tarafından ise, “reel sosyalizm” olarak tanımlanmıştır!

“Bürokratizm” ve “bürokratik sosyalizm”, “bürokratik işçi devleti” suçlaması eskidir. Kökü, Troçkizmle tartışmanın yapıldığı ’20’li, ’30’lu yıllara gider. Bir çarpıtma olmasının yanında yine suçlayıcı içerikli olan “reel sosyalizm” kavramı ise, daha yenidir.

Birincisinin teorik ve pratik hasmı Stalin’dir. Troçki ve peşinden gidenler, Stalin’i suçlamışlar, onun adıyla anılan yaklaşım ve politikaların yanlışlığını ileri sürmüşler; ancak sosyalizmi ve sosyalist devletin “işçi” niteliğini yok sayamamışlardır. Böylelikle ortaya, hem “bürokratik” hem “sosyalist” olan bir garabet çıkarmışlardır. Burjuva karakterde olmayan, tersine işçi karakterli, öyleyse burjuva diktatörlüğü değil, bir proletarya diktatörlüğü devleti, ama “bürokrat” bir devlet icad etmek de, onların şanı olmuştur.

İkincisi olan “reel sosyalizm” tezinin de başlangıçtaki hasmı, teori ve pratik bakımdan Stalin olmuştur. Gariptir, ama böyledir. Kruşçev ve Brejnev dönemlerinin, ardından gelen çöküşün örgütlenmesi olan Gorbaçov döneminin sosyalizmle bir ilgisi kurulamayan yaklaşım, politika ve uygulamalarından hareketle, bunlar, doğrudan ya da sonuçlar olarak kendisine mal edilerek, Stalin suçlanmıştır. İlk başta, Kruşçev tarafından yanlışları düzeltilmeye çalışılıyor düşüncesiyle ve sonra, Kruşçev’in yaklaşım ve uygulamaları açıklanamaz oldukça böyle olmadığı anlaşılsa da, girilen yoldan dönülmeyerek/dönülemeyerek, gerek eleştirel biçimde, Kruşçev’i deviren Brejnev’e teorik ve pratik temel sağladığı için, gerekse tersten, Brejnev’in sosyalizmle açıklanamaz politika ve uygulamalarını aklamak üzere, suçlanan, Stalin olmuştur. Bunda, “Soğuk Savaş” olarak yoğunlaştırılan kapitalist emperyalist saldırının, ideolojik ve politik olarak, “mızrağın sivri ucu”nu Stalin’e yöneltmesinin, “daraltılmış hedef”ine Stalin’i oturtmasının kuşkusuz ciddi payı olmuştur. Kısacası, başından beri “adıyla oku”nmaktadır! Stalin’le Kruşçev ve Brejnev’in –kuşkusuz Gorboçov’un da– teori ve pratiğinin uyuşmazlık ve karşıtlığı, birbirine düşman sınıf karakterleri ayırdedilmediğinde, hatta Brejnev örneğin “Stalinist”likle eleştirildiğinde, varılacak nokta, tarihi yapmak olamaz, ama yazılanları okumak olabilirdi. Bu yaklaşımla, ancak sosyalizmde hata aranmakla başlanıp, öncelikle eleştirilmesine girişilen uygulamasından ve ardından da yolgösterici öğretisinden, Marksizmden kopmak kaçınılmazlaşırdı.

Başlangıçtaki iddia, Stalin’in yaklaşım ve uygulamalarının Marksist teori ile bağdaşmadığı, Marx’ın teoride öngörüp Lenin’in geliştirdikleriyle Stalin’in pratiği ve bu pratiğe yön veren politikaların uyuşmazlık halinde olduğuydu. Teori Marx’ındı. Onun teorisiyle uyuşmadığı ileri sürülen, ancak buna karşın “sosyalist” içeriği reddedilmeyip benimsenen uygulamaya ise, pratikte “varolan”, “yaşanan”, “gerçek” anlamına gelmek üzere “reel sosyalizm” dendi. Sosyalizm üzerine yeni tezler geliştirilmesi girişimlerinin kaynağı, işte bu garabet “reel sosyalizm” tanımı oldu. Kruşçev’den sonra kullanılmaya başlanan bu kavram, Brejnev ve sonrasında da kullanılmaya devam edildi. Ancak tarihsel gelişme serüveni, “ne kuş ne deve” olan ve bir açmazı ifade eden bu kavramın gerçek içeriğini ele vericiydi: Stalin’i hedefe koyarak yola koyulan “reel sosyalizm” tanımlamasının geliştirici ve yandaşları, bu noktada kararlı duramadılar. Emperyalist kapitalistler ve varlıkları onlara bağlanan revizyonistler, ileri adımlar atıp mevziler tuttukça, ilerledikçe, tanımlarını da içerik olarak ilerlettiler. Hedeflerini Stalin’e daraltmakla yetinmez oldular ve ilk elde Lenin ve Leninizmi kapsamak üzere, genişlettiler. Bir kez “adıyla okuma”ya girişmişlerdi. Devam ettiler. Örneğin yazımızın konusunu oluşturan ÖDP’nin kuruluş dönemi, “çöküş”ün ertesine denk geliyordu ve o yıllara kadar, oldukça ilerlenmişti. ÖDP, daha kurulurken tartıştığı bu sorunu “çözümleyerek”, “kuruluş”unu, anti-Stalinizm’e dayandırdı. “Buyurgan” “kumanda ekonomisi”ni eleştiriyor, “bürokratizm”e, “bürokratik devletçilik”e veryansın ediyordu. Ama bununla kalmadığını herkes biliyor. ÖDP’nin parti olarak varlığı, aynı zamanda Leninizm eleştirisiydi: ÖDP, “Leninist parti” olmadığı gibi, “Leninist parti modeli”ni eleştiriyordu. Leninizmle tam karşıtlık halinde olan politik çoğulculuğu ve demokratizmi savunduğu kadar, çok-kanatlı, hizipli bir parti olarak örgütlenmişti ve parti-içi gruplara özgürlük savunucusuydu. ÖDP, “reel sosyalizm” hareket noktasından, Stalin karşıtı olmakla kalınamadığı/kalınamayacağı, ama Lenin karşıtlığına ilerlemenin kaçınılmazlığının örneğiydi. ÖDP, M. A. Aybar’ın “güleryüzlü sosyalizmi”ne kadar ilerlemişti! Zaten “özgürlükçü sosyalizm” nüanslar bir yana, bundan başkası değildi.

Bu “ilerleyiş” ya da gerileme, kimilerince Marx karşıtlığına kadar vardırıldı. Stalin’e hiç gösterilmeyen, Lenin’e azçok gösterilen “hoşgörü” alanı, Marx’a daha geniş tutuluyor; örneğin açıktan inkarcılıktan kaçınılarak, Marksist teori, “genç Marx”-“olgun Marx” türü ayrımlar üzerinden sağından-solundan çekiştirilip tırtıklanıyor, Lenin’in dediği gibi, Marx, “zararsız bir ikon” haline dönüştürülürken, öğretileri ve asıl olarak da Marksisit öğretinin devrimci özü “müzelik” sayılıyordu. Buradan, örneğin “proletarya diktatörlüğü” öğretisini sanki hiç geliştirip savunmamış bir “sivil toplumcu” Marx bile türetildi ki, ÖDP’nin de bundan tümüyle muaf olmadığı söylenmelidir.

“Özgürlükçü sosyalizm” üzerine tezler yazma ya da zaten yazılmış olanları “okuma” ihtiyacının çerçevesi ve kapsamı, buradan, belirlenmektedir. Ayırdedici ve belirleyici olan, revizyonist içerikli “reel sosyalizm” tezi ve varsaydığı tanımlamanın benimsenmesidir.

***

Somut olarak “tezler”e gelirsek…

Tez 1: Günümüzün emperyalizmi bir siyasi egemenlik biçimidir. (Topraklar üzerinde doğrudan denetim, piyasaların denetimi; borçlandırma mekanizmaları, enerji kaynaklarının kontrolu, bilimsel ve teknolojik egemenlik, kültürel hegemonya karşısında ikinci planda kalır.)[Birgün, 01.01.2006, abç.]

Burada bir tez mi yazılmaktadır? Yoksa okunmakta mıdır? Bu, “Lexus ve Zeytin Dalı” isimli kitabında Friedman’ın ileri sürdüğü başlıca görüş değil midir? “Kültürel çok kimliklilik” sorununu da çözen emperyalizmin artık sorunsuzluğu üzerinde dururken, Freidman, anlaşılmaktadır ki, “emperyalizme karşıt” tezlere de hayat suyu olmuştur!

Üstelik, bu “okuma”, aynı türden başka bir okumadan derlendiği için “yeni” de değildir. Benzeri okumayı yapan ilk okuyuculardan en tanınmışı Kautsky’dir. Lenin’in bir kitabına ismini koyduran* Kautsky, “siyasi egemenlik” tezini ileri sürerek, sunduğu yasal, parlamenter vb. olanaklarla tüm türdeşleriyle birlikte Kautsky’i de kuşatıp teslim alan, kendi çıkarlarını ve mevcut kapitalist düzenin önünde diz çöktürücü içeriğiyle çizdiği çerçeveyi dayatan kapitalist emperyalist burjuvazinin yazdıklarını okumaktan başka ne yapmıştı ki, şimdi aynı tezi “yeni tez” olarak ortaya atan Kozanoğlu, farklı davranıyor olsun? Birinci “tezi”yle Kozanoğlu, Kautskist “emperyalizm teorisi”ni tekrarlamakta ve pratik olarak da hızla onun pozisyonuna savrulmaktadır.

Kautsky’nin tanımı şöyleydi: “Emperyalizm, büyük ölçüde gelişmiş sınai kapitalizmin ürünüdür. Onu, sanayileşmiş her kapitalist ulusun, gittikçe daha geniş tarım bölgelerini, bu bölgelerde hangi uluslar oturursa otursun, ilhak etmek ya da egemenliği altına almak olarak da tanımlayabiliriz.” [Kautsky, Die Neue Zeit; Aktaran Lenin, Emperyalizm, sf. 109] Şimdi enerji ve geçiş yolları üzerinde egemenlik kurmanın, enerji bölgelerini siyasal egemenlik altına almanın, eskiden olduğu gibi tarım bölgelerini egemenlik altına almaktan çok daha fazla önem kazandığı koşullarda, H. Kozanoğlu’na göre, Kautsky’nin tanımının tek değişmesi gereken yönü, herhalde “tarım bölgeleri”ne ilişkin bölümüdür! Kautsky’nin de, Kozanoğlu’nun da “emperyalizmi”, “bir siyasi egemenlik biçimi”! Karşılarındaysa, Lenin, “asıl olan şu ki, Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ilhakların mali sermayeci ‘tercih edilmiş’ bir politika olduğunu ileri sürmekte; ve bu politikanın karışısına, güya olanaklı görünen ve gene mali sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikasını çıkarmaktadır.” [Emperyalizm, sf. 112] demektedir.

Her şey çok somuttur. Kimse kendisini “en akıllı” sanmamalıdır. “Yeni” olduğu ileri sürüldüğünde, herhangi şey yeni olmamaktadır! “Tez” ne yenidir ne de orijinaldir. Ve daha ilk “özgürlükçü” tezde, yazma değil, ama okuma durumunda olunduğu olanca açıklığıyla ortaya çıkmaktadır.

Ve “yeni” ya da eski olması bir yana, bu nasıl mantıktır? Bu nasıl Marksistliktir? Marksizmin iktisatla siyaset, altyapı ile üst yapı arasındaki ilişkiye yaklaşımı bilinmez değilken, nasıl “kültürel hegamonya” birincil ilan edilebilir? Ya da Marksizmin madde ile bilinç arasındaki ilişkiye yaklaşımı nasıl bunca tersine çevrilebilir? Bilinç mi birincil veridir? Daha ilk adım ya da “tez”de, Marksizmin en temel tezlerine rahmet okunduğu bellidir. “Yeni sosyalizm” arayışının hiç hayırlı olmadığı açıktır.

Ama bu “tez” gerekli olmuştur. Bu “tez”le, “siyasi egemenlik” olarak tanımlanan emperyalizme karşı, salt siyasal itirazların yeterli görüleceği ve örneğin kuru bir demokratizmin savunulmasıyla yetinileceği; tekellere, mali sermaye ve egemenliğine, iktisadi dikte ve elkoymalara, “piyasa”nın teslim alıcılığı ve egemenliğine karşı çıkmanın öneminden kaybedeceği kolaylıkla anlaşılır. Bu “tez”, zaten bu nedenle gerekli sayılmış ve üretilmiş ya da okunmuştur: Başka türlü, tekelci egemenliğe ses çıkarmadan, “Tekellerin Avrupası”na “Emeğin Avrupası” adına sözde müdahil olma, gerçekteyse iltihak etme ve bir yer edinme çabası nasıl açıklanacak ve meşrulaşacaktır? Lenin, emperyalizmi siyasete, siyasal egemenlik biçimine indirgeyen Kautsky’ninki türünden “çıkış noktasında, çağdaş kapitalizmini temel özelliğini, yani tekelleri görmezden gelmekte”olan görüş ve yaklaşımların “kötülüğü maskelemeye” yaradığını ve “daima emperyalizmin savunusu olmak eğilimini taşımakta” [Age, sf.101] olduğunu çok önceden belirtmiştir.

***

Aslında devam etmek bizce artık gerekli değildir. Ama –bir tezde dil sürtçmüş olabilir türünden gerekçelerle– en azından haksızlık edildiği düşüncesi oluşmaması bakımından herhalde eleştiriyi sürdürmeliyiz.

Tez 2: Irak işgali ABD’nin eşit sömürme özgürlüğüne müdahalesidir. (Askeri gücüyle AB’nin ve Japonya’nın önünde bulunan ABD artık liberal enternasyonalizmle yetinmemekte, ‘eşitler arasında birinci’ olduğunu ilan etmekte sakınca görmemektedir.)” [Agy.]

Bu ikinci “tez”, birinci “tez”in devamıdır ve onunla aynı içeriğe sahiptir. Atılmış adım sürdürülmektedir. Karşı çıkılıp eleştiri konusu edilen, “siyasal zor”, “müdahale” ya da Kautsky’ninki türünden “ilhak eğilimi”dir, emperyalizmin “siyasal egemenlik biçimi”dir! Kozanoğlu, örneğin Negri ile de aynı platformda konuşmakta ya da okumaktadır: “İmparatorluk”a varılmıştır; emeğin, emek süreçlerinin, işçi sınıfının vb. niteliğinin değişmesi türünden tartışmaları bir yana, emperyalizmin niteliği değişmiştir! Emperyalizmin niteliğine ilişkin değişiklik “tezleri”yle Negri’den, nerede ayrılmaktadır Kozanoğlu? “Anayasal” çözümler önererek, emperyalizm savunuculuğu zemininde belirli bir “demokratik” eleştirellik düzeyi tutturma uğraşındaki Habermas gibi, Negri de, demokratizm yanlısıdır. Ama işte ikisi de, bize, emperyalizmi savunmakta ve “kabul edilebilir” “demokratik biçimleri” ile emperyalizmi kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Kozanoğlu? Onun farkı nerededir?

“Eşit sömürme özgürlüğü” gibi orijinal ifadeler kullanmaktadır. Irak işgali, emperyalistler arası “eşitlik”e karşıymış! Ne demekse, “liberal enternasyonalizm”le yetinmeyen ABD, önceden değil, ama işgalle –Kautsky’nin ilhak eğilimi üzerine oturttuğu tanım ve tutumu hatırlansın– “eşitler arasında birinci” olduğunu ilan etmişmiş! Yanisi şöyle: Irak işgali öncesi emperyalistler birbirleriyle “eşit”tirler, “eşit sömürme özgürlükleri”ne saygılıdırlar, aralarındaki ilişkiler herhalde “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ilişkisi olmalıdır! ABD; silahı çekince, halklarla arasının bozulmasının ötesinde, emperyalistlerin de arası bozulmuştur… “Şiddete, silahlı faaliyete, işgal ve ilhaka yönelmeyen emperyalizm iyidir” okuması yapılıp yapılmadığı tartışması bir yana, bu ikinci “tez” ile, işgal öncesi emperyalistler arası ilişkilerin “eşitlik” ilişkisi olduğu açıkça ileri sürülmektedir.

Kautsky, gelecekte “ultra-emperyalizm”i olanaklı görüyordu. Bu, “uluslararası ölçüde birleşmiş mali sermayeyle ‘yeryüzünün hep birlikte, ortaklaşa sömürüleceği’ bir evre” olacaktı. [Emperyalizm, sf.113]

Peki bu ikinci “tez” farklı bir şey mi söylüyor? Tamamen dayanıklı çıkmasa bile, “ultra-emperyalizm”in, Irak işgaline kadar yaşam bulduğunu ileri sürmemekte midir bu “tez”? Başlangıç tarihi verilmemektedir, ama her halde bir “tez”den bu kadar dört başı mamur olması beklenmemelidir. Herhalde İkinci dünya Savaşı sonrası başlamış olmalıdır! Ya da buna yakın bir tarihte!

Zamanlamaya dair “spekülasyonu” bir yana bırakalım. İçerik nedir? Irak işgaliyle başlayan nedir? Emperyalistler arası “eşit”liğin bozulması.. ABD’nin bu “eşitlik”i bozma yönünde müdahalesinin ortadan kaldırdığı, eski “eşitler arası” ilişkidir. Bu, birinci “tez”le “siyasal egemenlik biçimi” ilan edilerek temel özelliğinin anlaşılamamış olduğu ortaya konan emperyalizmin niteliğinin, hiç kavranamadığının ilanı olmaktadır.

Emperyalizm, eşitlik fikri ve pratiğiyle bağdaşır bir kategori değildir. Bundan tamamen kopuştur. Piyasa da eşitlik tanımazdı, ancak piyasa yine de “fırsat eşitliği” demekti. Ama emperyalizm, her şeyden önce ve temel özelliği itibariyle tekellerdir, tekellerin, mali sermayenin egemenliğidir. Bu, salt bir siyasal egemenlik olmadığı gibi, emperyalist siyasete de yön veren iktisadi temel, tekeldir. Ama tekel “eşitlik” ile tümden çelişir. Tekel dikte etme, dayatma, zorla kabul ettirme demektir. Bu, yalnızca tekellerle halk arasındaki ilişki bakımından değil, ama tekeller arasındaki ilişki bakımından da geçerlidir. Tekeller arasındaki ilişkinin tek belirleyeni, tek ölçütü vardır: Güç. Ancak bu “güç”ün, ikinci “tez”in yaptığı gibi, “askeri güç” olarak anlaşılması; bir yandan içeriği atlayıp biçime önem vererek, ikincil sorunları yüceltmek ve değerlendirmenin temeli yapmak, diğer yandan da “barışçı” olan iktisadi gücü, sermayenin gücünü ve dolayısıyla sermayeyi, tekeller ve mali sermayeyi güçten saymamak ya da “eşitlik”in dayanağı varsaymak anlamına gelecektir.

Tekeller arasındaki ilişki hasımlık ve rekabet ilişkisidir. Rakip tekeller, fabrika ve işletmeleri, giderek işkollarını, hammadde kaynaklarını ve pazarları, ülkeleri… paylaşırlar. Dünyayı paylaşırlar. Güce dayalı olarak paylaşırlar. “Eşit” paylaşım yoktur. “Eşit sömürü özgürlüğü” yoktur. Bu paylaşım, bazan barışçı yöntemlerle, bazan da işgalleri, savaşı vb. kapsayan askeri yöntemlerin de gündeme alınmasıyla sürer, süreklidir. İster askeri, ister barışçı olsun, paylaşım, güce dayalıdır ve asıl olan budur. Birbirine güç dayatılır. Ve zaten “savaş, politikanın başka araçlarla devamı”ndan başka şey değildir.

Kozanoğlu, o denli Kautsky ve benzerlerinden miras bir metin okumaktadır ya da bugün okunması istenip dayatılan, o denli Kautskist mirasla çakışmaktadır (sürekli yeni icadlarda bulunmak zorun ötesinde olanaksızdır) ki, Lenin’in yazdıkları sanki Kozanoğlu’na karşı yazılmış gibidir:

Kapitalistler dünyayı paylaşıyorlarsa, bunu, kendilerinde bulunan hain duygulardan ötürü değil, ulaştıkları yoğunlaşma düzeyi, kâr sağlamak için kendilerini bu yola başvurma zorunda bıraktığından yapıyorlar. Ve dünyayı, mevcut ‘sermayeleri’, ‘güçleri’ oranında paylaşıyorlar, çünkü kapitalizmin ve meta üretimi sisteminin varolduğu bir ortamda daha başka bir paylaşma biçimi sözkonusu olamaz. Şu da var ki, ekonomik ve siyasal gelişmeye göre, güçler de değişmektedir. Olayların ardındaki gerçeği kavrayabilmek için, güçler arasındaki ilişkilerin değişmesiyle hangi sorunların çözülmüş olduğunu bilmek gerekir. Bu değişikliklerin salt ekonomik mi , yoksa ekonomik-olmayan (örneğin askeri) bir nitelik mi taşıdığı sorunu, kapitalizmin şu içinde bulunduğumuz çağına ilişkin piçbir temel kanıyı değiştiremeyecek ikincil bir sorundur. Kapitalist gruplar arasındaki savaşımın içeriği sorununun yerine, bunların (bugün için barışçı, yarın için barışçı olmayacak, öbür gün için yine barışçı olmayacak) biçimileri sorununu koymak, bir sofist gibi hareket etmekten başka bir şey değildir.” [Age, sf. 90-91]

Irak’a barış, özgürlük, demokrasi ve uygarlık götürdükleri iddiası emperyalistlerindir. Ve bir böyle “okuyanlar” vardır. Ertuğrul Özkök örneğin, bu tür bir okuyucudur. Bir de Habermas ve Kozanoğlu türü “okuyucular” vardır. Barışçı paylaşıma ağıt yakarlar, bu tür demokratizm yandaşlarıdırlar. Bu “öykü”nün yazarı da emperyalistlerdir.

***

Bütünlüğü gözeterek, “3. Tez”i sonraya bırakıp, 4.’süne bakıyoruz:

Tez 4: Neo-liberalizm her türlü eşitsizliği yeniden üreten bir tasarımdır. (Neo-liberalizmin tüm kurgusu, uluslararası sermayenin hayrına, insanlığın zararına düşük büyüme, yaygın işsizlik ve toplumsal dışlanma, sosyal devletin gerilemesi ve sıklaşan krizlerle her türlü eşitsizliğe kapı aralar.)”

Bu 4. “tez”, 1. ve 2. “tezler”in tamamen devamı niteliğindedir. “1. Tez”in “siyaset”çi tutumu ve “2. Tez”in “işgal öncesi eşitlikçilik”inden iktidadi-sosyal alana geçtiğinde, Kozanoğlu, tekeller ve tekelciliğin, ama barışçı tekelciliğin kabullenicisi tutumunu sürdürmektedir. “Kötülükler”in, bir “tasarım” olmaya indirgediği neo-liberalizme özgü olduğu düşüncesindedir ya da böyle okumaktadır. Kapitalizmin olumsuz sonuçları ve yol arkadaşlarının, yalnızca neo-liberalizme mal edilmesinin herhalde başka açıklaması yoktur. “Her türlü eşitsizliği yeniden üreten”, bizim bildiğimiz, kapitalizmdir. Örneğin yaygın işsizlik ya da “yedek işçi ordusu”, kapitalizme özgü diye bilinir ve Marx tarafından da öyle açıklanmıştır. Ya da “toplumsal dışlanma”.. Marx’ın yabancılaşma eleştirisi neydi ki? Yine kapitalizmin krizlerinin sıklaşması, daha Marx tarafından saptanmıştır. Bilinen, eşitsizliği üretenin kapitalizm olduğudur. Tekeller ve mali sermaye egemenliği, ancak eşitsizliği derinleştirici rol oynamaktadır, oynamıştır. Neoliberalizmin rolü ya da eşitlik ve eşitsizlik ile ilişkisi de, eşitsizliğin daha da derinleştiricisi olmaktır. Eşitsizliğin kaynağı, kesinlikle “neoliberal tasarım” değildir, ama kapitalizmdir. Eşitsizliği üreten kapitalizm, eşitsizlik üzerine kuruludur. “4. Tez” bir felakettir: “..her türlü eşitsizliğe kapı aralayan”ın neoliberalizm olduğu fikri, bu eğilimden arındırıldığında, kapitalizmin olduğu kadar tekelci kapitalizmin, tekeller ve mali sermaye egemenliğinin savunulması ile eş anlamlıdır. Okumacılık, ancak neoliberalizm karşıtlığına izin vermektedir!

1. ve 2. “Tez” ile bu 4.’nün ilişikisi, “hedef daraltma” ortak paydası yanında, projeci kavrayıştadır. “Tezler”, hareket noktası olarak nesneli almamaktadır, siyasal zemine eğilim göstermekte; nesnellikten koparılmış siyaset ise, kurguculuktan ve çözümü projelerde aramaktan başkası olamamaktadır. Nesnel olan kapitalizmdir. Neoliberal uygulamaların kendisi de nesneldir. Ancak “tez”, neoliberalizme, uygulamalara yön veren politika düzeyinde yaklaşmakta ve zaten “bir tasarım”dan söz etmektedir. Karşı tarafta nesnel olan kalmamaktadır: Emperyalizm, siyasal egemenlik biçimidir; işgal, siyasal-askeri süreç olarak, eşitsizlik gidericidir; ve son olarak, neoliberal tasarım/politika kötü ve eşitsizliğe kapı açıcıdır! Öyleyse ilk üç “tez”den, “bizim” tarafın da, nesnelliği olmayan, siyasal aktörlerden oluşacağını çıkarmak mümkündür. Yapılması gerekenin de, bu aktörlerin eline ideal bir “proje” vermek olduğu anlaşılacaktır! Buraya kadar ileri sürülmüş olanlardan, “tezler”in ayırdedici ortak yanının; salt siyasal zemine kayış ve asıl karşıtlık zeminini kaybetme ya da örtme olduğu söylenmelidir. Bu güncel “okuma”nın temel bir içeriği durumundadır: Sırtını, nesnel sınıfsal olana dönme, sınıf mücadelesinden, işçi sınıfından uzak durma.

***

“3. Tez” tahmin edileceği türdendir:

Tez 3: Alternatif Küreselleşme 21. Yüzyıl sistem karşıtı direnişlerin en önemli dinamiğidir. (Kapitalist küreselleşmeye karşı, bir yandan evrensel barış adına savaşlara karşı çıkan, öte yandan kaynakların adil paylaşımı halinde ‘başka bir dünyanın’ mümkün olduğuna inanan güçlerin direnişi önümüzdeki döneme de damgasını vuracaktır.)

“Ütopya” sahibi ve “ütopik sosyalistler”den çok, Dühring türünden kurgucu okumacılık, işte, “4. Tez” eleştirilirken son söylenen noktadadır: Zerrece nesnelliğe dayanmamakta ve zerrece ondan güç almaya yönelmemektedir. Siyasal güçler ve onların “yüzer-gezer” olduğu ya da “uçuştuğu” bir “düzlem”dedir.

“Küreselleşme”ye, ne olup olmadığına bu yazıda girecek değiliz. Ama “küreselleşme” ile yetinmeyen “tez” yazar ya da okuyucuları, “altarnatif küreselleşme”yi de çoktan ilan etmişlerdir; hem de, açıklaması parantez içinde verilen, nesnellikle ilgisiz “yüzer-gezer” “güçler”inin, “sistem karşıtı direnişlerin en önemli dinamiği” olduğu iddiasında bulunarak!

Ne demektir “alternatif küreselleşme”? Nesnelliği var mıdır? Hayır! Kapitalizmin bilinen ve üzerine kurulu olduğu, sürekli çatışan güçleri; nesnel kapitalizmin nesnel sınıfsal güç ve karşıtlıkları yoktur! Ya da “vardır” da “inananlar”dan falan biridirler, ama asıl dinamik değildirler. Zaten karar verici mücadele, sınıf mücadelesi olmaktan çıkmıştır; tarih, sınıf mücadeleleri tarihi değildir artık!

“Kapitalist küreselleşmeye karşı” güçler.. “Küreselleşme karşıtları”.. Ama işte bu söylem, zeminin kaydığının, kaydırıldığının resmidir!

Yani kimler? “Savaşlara karşı çıkan” ve “başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan güçler”… Bunlar, nesnel sınıf güçleri değildir; “inanan”, “karşı çıkan” vb. “bilinçli” ya da politik olarak ifade edilebilecek, “projelendirilmiş” güçlerdir. Ancak “sistem karşıtlığı” “küreselleşme karşıtlığı”na indirgenemeyeceği gibi; “sistem”, “küreselleşme” varsayılamaz ve sistem karşıtı güçler, politikleşmesi zorunlu, ancak politika alanına sığmayacak, nesnel sınıfsal güçler dışında aranamaz. Arandığında ve bulunduğu sanıldığında, bu güçlerle, sistem karşıtlığı yapılamaz. Ama zaten bütün bu çaba, bütün bu okuma, “sestem karşıtlığı”ndan kurtulmak içindir. Neden açıkça kapitalist sisitemin emek-sermaye, burjuvazi-proletarya karşıtlığı üzerine kurulu olmadığı söylenmez?! Bu açıklık kuşkusuz zordur!

Yine de, belki de, en çok bu “3. Tez”de, Negri ve “çokluk”uyla özdeşlik, tüm “İmparatorluk” okuyucularınca onaylanacak açıklıkta kurulmaktadır. İşçi sınıfı değil, diğer emekçi sınıf ve tabakalar değil, karşılarında burjuvazi de değil.. Karşıda “küreselleşme”. Ve karşısında “alternatif küreselleşmeciler”. Çok kültürlü, çok kimlikli, şöyle inanan, böyle savunan, belirli fabrika ve işletmelerde, köy ya da mahallelerde yerleşik ve örgütlü olmayan, sendikalar vb. türü örgütlere de sahip olmayan, kendi başlarına ve değişik ve değişken “aidiyetli” “güçler”! İşte bunlar, tam da “yüzer-gezer” güçlerdir! İstikrarlı değillerdir, çünkü kapitalizmin dayattığı örgütlülükten de yoksundurlar, kapitalizm karşıtı olarak örgütlenme imkanları da reddedilmektedir! “Tez”in yaptığı, kurguculuk ve bilinçleri çarpıtılmaya çalışılan “bilinçli azınlık”ı asıl güç diye ileriye sürmektedir.

Bu “tez”de, kapitalizmin de reddi vardır, işçi sınıfı ve mücadelesinin temel edinilmesinin de ve “bilinçli azınlık”ın, işçi sınıfının bir parçası olan ileri unsurlarının partisi olarak örgütlenmesinin de. “Tez”, ne kapitalist nesnellik üzerinden ileri sürülmüştür, ne nesnel gerçeklik olan sınıf mücadelesine dayanmaktadır, ne de Leninist parti öğretisinden haberdar davranmakta ve bu öğretiyi savunmaktadır. Tüm bu nedenlerle, yazılmamıştır, ama okunmaktadır!

***

Tez 5: Küresel kapitalizmin karşı kutbu ulusalcılık değil, enternasyonalizmdir. (Sermayenin küreselleşmesinden yaşamı ve çıkarı zarar görenlerin bunu devletine yönelik bir komplo değil, yeryüzünde yaşanan süreçlerin kendi coğrafyasına yansıması şeklinde algılaması ve emperyalizme karşı tüm dünya ezilenleriyle ortak bir ruhla, enternasyonalist ve kapitalizm karşıtı bir perspektifle direnmesi gerekir.)” (Abç.)

“Küreselleşme” ve “küreselcilik”, ulus, ulus-devlet, ulusallık ve enternasyonalizm üzerinde Özgürlük Dünyası sayı ve sayfalarında çok duruldu. İlk elde, eski ÖDP başkanı Ufuk Uras’ın “Emeğin Avrupası” üzerine “tezler”inin eleştirildiği 154. sayıdaki “Avrupa ve sol” başlıkla makaleye bakılabilir. Burada tekrar etmek gerekmiyor.

Ancak yine de bir-iki şey söylenmelidir. Kapitalizmi kendi nesnelliğiyle ele almaktan, kapitalizme karşı mücadeleden, sınıf mücadelesinden, işçi sınıfından laf düzeyinde bile bunca uzak durulup, ardından “kapitalizm karşıtı bir perspektif”ten söz edilmesi garip kaçmaktadır! Ama bu “kapitalizm karşıtlığı”nın da, neoliberalizm karşıtlığıyla sınırlı olduğunu, yoksa, tekeller ve emperyalistlerin bile “eşitlik” zemininde bulunduklarını, ancak işgale kalkışıldığında kötülüklerin başladığını vb., şimdiye kadarki “tezler”den görüp öğrenmiş durumdayız. Yine zaten bu “kapitalizm karşıtlığı”, kendisinden ve “enternasyonalizm”den söz edildiği pasajda bile, işçi sınıfı ile ilişkilendirilmemekte ve “dünya ezilenleri”nden söz açılmakla yetinilmektedir.

Nesnel sınıf güçleri söz konusu olmayacaksa, enternasyonalizm ve ulusallık sorunu tartışılamaz bile. Örneğin, davası içerikte enternasyonal biçimdeyse ulusal olan, işçi sınıfıdır. Oysa “öteki”lerle ilgilenen bir “proje”nin, “küreselleşme karşıtı”, barışçı “inanç” ve “duygu” vb. sahiplerinin “ütopyası”nın “ulusal” ya da “enternasyonal” oluşunun belirleyici bir önemi olamaz.

Ve zaten “küresel kapitalizm” denilen, herhalde emperyalist kapitalizmin “karşı kutbu”, “ulusalcılık” ve “enternasyonalizm” arasında bir seçimde değildir. Kapitalizmin karşıtı sosyalizmdir. Sosyalizm ve sosyalist mücadele için, sınıfsal dayanağı olan işçi sınıfı ve mücadelesi için, hem ulusallığın hem de uluslararasılığın önemi ve bir yeri vardır. Her şeyden önce, söylendiği gibi, işçi sınıfının mücadelesi, sosyalist eylem, biçimiyle ulusal, içeriğiyle uluslararasıdır ve bir yönü diğerinin karşısına konamaz. Herhalde Gotha Programı’nın eleştirisinde (Alman İşçi Partisi Programı’nın kenar Notları’nda) Marx, sorunu, “yeni tezler” yazılması ya da okunmasını gerektirmeyecek açıklıkta ortaya koymuştur:

Besbelli ki, işçi sınıfı, mücadele edebilmek için sınıf olarak kendi ülkesinde örgütlenmelidir ve her ülke, ayrı ayrı bu sınıf mücadelesinin sahnesidir. İşte işçi sınıfının mücadelesi, bu anlamda ulusal nitelik taşır, içeriği bakımından değil, ama Komünist Manifesto’nun da dediği gibi, ‘biçimi bakımından’ ulusal. Ama ‘bugünkü ulusal devlet çerçevesinin’, örneğin Alman İmparatorluğunun kendisi de, iktisadi bakımdan, dünya pazarının ‘çerçevesi içine’ girer. Her tüccar bilir ki, Alman ticareti, aynı zamanda, dış ticarettir ve Bay Bismarck’ın büyüklüğü de uluslararası politikasının niteliğinden ötürüdür.” (Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, sf. 34, a.ç.Marx)

Herhalde yeterlidir. ÖDP’de olmayan da budur: İşçi sınıfının, sınıf olarak, biçimde ulusal olan uluslararası hareketi. “Küresellik” ya da “uluslararasılaşma”, “uluslararasılık” ve ulusallık tartışmaları yeni değildir. Tıpkı, hem ulusal hem uluslararası eğilimi, birlikte, kendi içinde barındıran kapitalizm gibi. Kuşkusuz kapitalizm, sadece emperyalizm döneminde uluslarasılaşmamıştır. Daha önceden dünya pazarını keşfe çıkmış ve keşfetmiştir de. Onun en ileri ürünü olan işçi sınıfının da uluslararası bir sınıf oluşturduğu, ama Marx’ın sözleriyle “sınıf olarak kendi ülkesinde örgütlenme” durumunda olduğu ve mücadelesinin ulusal bir nitelik taşıyacağı bilinmelidir. İşçi sınıfı, sınıf olarak, ülkesizliği, örgütlenme ve mücadelesinin zemini olarak seçemez; bu “yüzer-gezer” ütopyacı projecilerin işi olabilir! İşçi sınıfı, “Emeğin Avrupası”nı da mücadele ve örgütlenme başlıca zemini edinemez. “Emeğin Avrupası” diyerek, emperyalizme iltihak yanlısı olamaz, ulusal değerleri gerici burjuvazinin fraksiyonlarına terkedemez. Hala ülkeler, hala sınırlar, hala ayrı devletler vardır. İşçi sınıfı, uluslararası bir sınıf olarak, tek tek ülkeleri mücadele zemini edinecek, emperyalizme karşı ulusal değerleri sahiplenecek ve uluslararası içeriğiyle örgütlenecektir. Sahtecilik, biçim ve içeriğini karşı karşıya koyarak, işçi sınıfı ve mücadelesini “kim vurduya getirme”dedir. İşçi sınıfı ve kapitalizm karşıtlığından söz edilmemekte ve savunulmamaktadır ki, mücadelesi, ulusal mı olsun uluslararası mı tartışması yürütülsün!

***

Tez 6: Özgürlükçü sosyalizmin temel amacı, insanın özgürlüğüdür. (Sınıfsız sömürüsüz bir dünya arayışı, eksenine tüm insanların her türlü baskı, sömürü ve dışlanmadan özgürleşmesini koymalıdır. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayıp zorunluluklar dünyasından yaratıcılıklarını ön plana çıkaracakları boş zamanlar dünyasına geçişleri de ancak böyle gerçekleşir.)” (Abç.)

Herhalde “tezler”in en yoğun ve en felsefi olanı, bu 6.’sıdır. “Tezler”e genel adını veren “Özgürlükçü Sosyalizm” de bu “tez”de dile getirilmiştir. “Yeni sosyalizm”in temel amacı burada tanımlanmıştır; “insanın özgürlüğü”. Parantez içinde altı çizilmektedir: Tüm insanların…

Sonal amaç, doğrudur, insandır, insanın özgürlüğüdür. Ama kim ki, burada bırakır ve bunun ileri sürülmesiyle yetinir, iflah olmaz bir burjuvadır.

“Reel sosyalizm”den çıkarılan ders, baştan beri gördüklerimiz üzerinden gelip buraya dayanmaktadır: İşçi yok, işçi sınıfının çıkarı ve davası yok, sınıf mücadelesi yok, Marx’ın “başlıca katkım” dediği, sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürmesinin onaylanması yok! İnsan ve insanın özgürlüğü.. Evet ama nasıl? Kritik soru bu? Nasıl? İnsanın özgürlüğüne nereden gidilecek? İşçi sınıfının kurtuluşu için mücadele üzerinden mi, başka bir yerden mi? Ve devam: İşçi sınıfının kurtuluşu mücadelesi ve öyleyse proletarya diktatörlüğü mü, yoksa asıl ders bu mu: Hayır, “kötü” olan ve “yenilgiye götüren” bunlar mı? Bunun için mi “tezler”in herhangi bir yerinde “işçi sınıfı” yazmıyor? “Özgürlükçülük” ve “özgürlükçü sosyalizm”, proletarya diktatörlüğü karşıtlığı mı? Evet, tam da öyle.

Yanıt, parantez içinde verilmektedir. “Sınıfsız sömürüsüz dünya ‘arayışı’ (neden mücadelesi değil de arayışıysa!)” işçi sınıfının değil, burası net, tüm insanların özgürleşmesini “eksenine koyacak”! “Eksen” nedir? Üzerinde hareket ettiren akstır. Marksizmin bütün bilgisi açıklıkla ortadadır, Marx’ın onlarca eseri ortadadır ki, kendisiyle birlikte tüm insanlığı kurtaracak olan ve tüm ezilenleri, tüm insanlığı kurtarmadan kendisini kurtaramayacak olan, proletaryadır. 6. “Tez” bunun reddidir.

İnsanlığın parçalanmışlığı sosyalistlerin, Marksistlerin işi ya da kusuru değildir. Tarih, sınıf mücadeleleri tarihi olarak şekillenmiştir, çünkü toplumlar sınıflara bölünmüşlerdir. Çünkü ürünler tüm insanlığa yetmemiştir önce ve sınıflar oluşmamıştır; ama ilk artıkla, ilk topluma yetecek olandan fazlasıyla artık-ürün oluşmaya başlamış ve eksik üretim, kaynak ve kaynakların dağılımı sorununa yol açarak, “herkesin ihtiyacı kadar alabileceği” koşulların yaratılmasını önlemiş, sömürenlerle sömürülenlerin birliği ve mücadelesi olarak, sömürücü toplumlar kaçınılmaz olmuştur. Ama işte son sömürücü toplum olan kapitalizm ve onun ileri ürünü proletarya ile birlikte, yalnızca kapitalizmin değil, ama sömürücü toplumların, özel mülkiyetin zıttına dönüşmesinin koşulları oluşmuş ve sömürü ve baskıya, sömürücü ve baskıcı toplumsal örgütlenmeye son vermeye, proletarya, tarihsel nesnellikle çağrılmıştır. Artık üretici güçlerin gelişimi, yani emeğin ve üretimin toplumsallaşması özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını olanaklı hale getirdiğinden, sömürücü toplumların sonuncusu olmaya yazgılı kapitalizm, burjuvazi-proletarya karşıtlığı üzerine, emek-sermaye karşıtlığı üzerine kurulu olduğundan, sömürü ilişkileri ve sömürücü toplum, zorunlu olarak, proletarya tarafından kaldırılacaktır. Ancak bu, proletaryanın, bu işi tek başına yapabileceği anlamına gelmez. Proletarya, bu mücadeleyi, müttefiklerinin başında başarıya ulaştıracaktır ve her haksızlığa uğrayanın uğradığı haksızlığa karşı çıkmadan, proletarya, tarihsel olarak yükümlendirildiği “görevi”ni başaramayacaktır.

Söylenmelidir ki, insanlığın kurtuluşu, evet ama, bu, zorunlu olarak, proletaryanın kurtuluş mücadelesi ekseni üzerinden olanaklı olabilir. Ve işte insanlığın özgürleşmesi ancak böylelikle gerçekleşebilecektir: Proletarya diktatörlüğü sürecinden geçerek. “Özgürlükçü sosyalizm” denen şeyse, tam da, bunun inkarıdır! Bütün insanlığın özgürleşmesi eksenli “arayış”, aranıp bulunamayacak türdendir. Anarşizandır. Sınıflı toplumda herkes için özgürlük yoktur. Sınıfsız topluma geçiş olan proletarya diktatörlüğünde de olmayacaktır. Herkes için özgürlükten söz edilebildiğinde ise, devlet, “taş baltanın yanına” müzeye kalkmış demektir. O halde, sömürücü toplumda mümkün olmayan “herkes için özgürlük”ün sosyalizm için “dava” edinilmesi ve herkese eşit mesafede duracak bir “sosyalizm”in savunulması, sosyalizmden vazgeçmekle eş anlamlıdır. Tam özgürlüğe, devletin sönümlenmesiyle ulaşılabilir, ancak o zaman da özgürlük, hem ihtiyaç olmaktan çıkacak, hem de özgürlüğün karşısında ileri sürülüp savunulacağı kimse kalmayacaktır.

Bildiğimiz, proletarya diktatörlüğü olarak, komünizme geçiş dönemi olan sosyalizm ise, üstelik, başına “özgürlükçü” sıfatının eklenmesini gereksinmeyecek denli özgürlükçüdür: Büyük çoğunluğun küçük bir azınlık üzerindeki diktatörlüğü olarak, sosyalizm, tarihin gördüğü en özgürlükçü, en demokratik toplum ve devlet biçimi olmuştur.

“Tezler”, “reel sosyalizm”e eleştiriyi yanlış yerden yapmaktadır. Ama bir kez okumakta karar kalmış olanın bu yanlışı yapmaktan kaçınabilmesi imkanı kalmamış demektir. Bu çabadır ki, “zorunluluklar dünyası”nın karşısına, dergimize de adını vermiş olan “özgürlük dünyasını” değil, ama tembelliğin “boş zamanlar dünyası”*nı koyar.

“Özgürlükçü” okuma, iflah olmaz düzeye yükselmiş haldedir. Bu “özgürlükçü sosyalist” okumanın adı, ÖDP övgüsü yapılan 10. “Tez”de, bir de “21. yüzyıl sosyalizmi” takılmaktadır! Gerçek ve devrimci işçi sınıfı sosyalizminden iyice ayrıştırmak için, araya koca bir asır sokulmaktadır. Kozanoğlu’na göre, “eski”si, “değiştirilmesi gerekeni”, gerçekteyse, tarih yazmış olanı, “20. yy. sosyalizmi” olmaktadır; okumaya dayananı ise, “21. yy. sosyalizmi”!

Makalenin dergi sayfalarını zorladığını göz önünde bulundurarak, son dört “tez”i, eğer gerekirse yazılacak, bir başka makaleye bırakabiliriz. Maksat asıl olarak hasıl olmuş, “tezler” vuzuha kuvuşmuştur. Ancak en sonuncusu olan ve “Zaten dünyayı yorumlamakla yetinmediğimiz, değiştirmeyi amaçladığımız için yola çıkmadık mı?” diye soran “11. Tez” için bir şey söylemeliyiz: Evet, ama, yola böyle bir değişiklik için çıkılmadı. Yazılanları okuyarak yapılacak bir değişiklik yoktur, böyle değiştirici olunamaz. Ancak AKP hükümetinin “karşı-reformları” türünden karşı-değişikliklere alet olunur!

 


* Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky

* Burada, “boş zamanlar” üzerine spekülasyon yapılabilir ki, yapılmaktadır. Evet, sınıfsız toplum yürüyüşünde boş zamanlar artacak ve insanlık bunu kendisini çok yönlü olarak geliştirmek için kullanacaktır. Ama “tembellik hakkı”nın savunulmasına kadar “yavşatılan” boş zamancılık, sosyalizmin gevşetilmesi girişiminden başka şey değildir.

Laisizm ve Türkiye

İki uluslararası bağlantılı sorun az-çok geriye itmiş görünse de, laisizm/laikçilik sorunu Türkiye gündeminin belli başlı maddelerinden biri olmayı sürdürüyor.

Laisizm ve egemen sınıf odaklarının bu sorun üzerinden saflaşma ve çatışma halinde oluşlarını şimdilik geriye itmekte olan iki sorundan biri, tüm Ortadoğu’yu derinden etkilemekte olan İsrail’in önce Filistin ve ardından Lübnan’a yönelik olarak başlattığı yoğun saldırıdır. İkincisiyse, Kürt sorunundaki tırmanma ve “İsrail’in hakkı varsa niye bizim olmasın!” açıklamalarıyla, Siyonist saldırganlık örnek alınarak, Kürtlere yönelik sınır-ötesi operasyon ilan ve hazırlığıdır.

Gerçi laisizm sorunu bu iki gelişme tarafından az-çok geriye itilmiş gibi görünse de, gerçekte, bu iki sorunun ele alınış yöntemi, çözüm önermeleri ve öneri sahiplerinin tutumlarıyla iç içe geçmiş durumdadır da. Örnekse, sınır-ötesi operasyonun tarihi olarak 30 Ağustos sonrası verilmektedir ve bunun belirli bir anlamı olduğu açıktır. Bu tarih, sınır-ötesi operasyon bakımından, yeni Genelkurmay Başkanı’nın göreve başlamasına gönderme yapmaktadır ki, bu zaman dilimi, uzun aylardır cumhurbaşkanlığı seçimi ve erken seçim tartışmalarıyla “çekişme masası”nda olan güç odakları arasındaki ilişki ve çelişkilerin düğümlerinden önemli birini oluşturmaktadır. Öte yandan başlıca AKP ve askeriye arasındaki ülke yönetimine ilişin saflaşma, İsrail ve saldırganlığıyla da doğrudan ilintilidir. Örneğin HAMAS lideri H. Meşal’in Türkiye’ye daveti dolayısıyla hem bu iki odak farklı tutumlar almışlardır, hem de İsrail’le ilişkileri farklıdır. İsrail ve ardındaki ABD’den Meşal’in davetine ilişkin homurdanmalar ve İsrail yetkililerinin “biz PKK ile ilişkilensek nasıl olur?” mealli sert suçlamalar, herhalde İslami tabanının hassasiyetlerini dikkate almakta olan AKP’yi hedeflemekte ve ama İsrail ziyaretinde HAMAS’la görüşmeyerek açık bir tutum ortaya koyan Cumhurbaşkanı Sezer’in tutumuyla belirgin biçimde birleşmekteydi.

Öyleyse son günlerin (haftaların) iki öne çıkan sorununun laisizm sorunu ve bu sorun üzerinden çekişmeyi geriye itmek ya da yatıştırmak bir yana hatta içten içe keskinleştirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

 

*

Bir tarafta AKP, ve ona, Amerikancılığı ve “değiştim” nidalarıyla, kendi dayanaklarını ihya etmek üzere de sarıldığı piyasacılık yüceltisiyle neoliberalizmin yanında asıl rengini verip başlıca dayanaklarını sağlayan şeriat özlemleriyle din siyaseti ve kuşkusuz dinci-Şeriatçı güçler… Diğer tarafta özel bir din siyaseti izlemekte olan güçler, siyasal parti olarak CHP, ama asıl olarak Cumhuriyet’ten bu yana iktidarın başlıca gücü durumundaki militarist kast… Yan yana ve karşı karşıyalar. Halka karşı yan yana, birbirleriyle karşı karşıya. Laisizmle ilgili olarak karşı karşıya geliyor görünüyorlar. Din sorunu üzerinden, dinin nasıl kullanılacağına ilişin olarak karşı karşıya geldikleri kesin. Türkiye nasıl yönetilecek? Yönetilirken, dinin kullanımı nasıl olacak? Tartışma konuları bu ya da ülke yönetimine ağırlık koyar ve “iktidar ipi”ni çekiştirirken, bunu, dinin nasıl kullanılacağı üzerinden yapıyorlar.

Karşılıklı olarak yeniden ve yeniden laikliği tanımlayarak, laisizm başlığı altında tartıştıkları din sorunu ve dinin siyasetle, en başta devletle ilişkisi, Türkiye’nin çekiştirile çekiştirile kangren olmuş sorunlarının başında geliyor. Tıpkı Kürt sorunu gibi, içinden çıkılmaz hal aldırılması, tarihsel olarak Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar gidiyor.

AKP ve geleneksel din siyaseti yapan güçlere göre, laisizm sorunu olarak, aslında özgürlükler sorunu tartışılıyor. Türban, imam hatipler gibi alanlarda özgürlüklerin sınırlandığını ileri sürerek, gerçekte dayanaklarını güçlendirmek üzere, din siyasetine özgürlük istiyorlar. Taleplerinin, gerçek özgürlük arayışıyla ilişkisi bulunmuyor. 3 Kasım’a gelirken “Camiler kışlamız, minareler süngümüz” mısralarıyla okuduğu şiir dolayısıyla hapse mahkum edilen Erdoğan’ın özgürlük haykırışlarının Terörle Mücadele Yasası’na vardığı gözlendiğinde, özgürlüğe ilişkin ajitasyonlarının yalnızca din siyaseti yapma ve yığınları aldatma özgürlüğüyle belirlendiği görülüyor. Örneğin 28 Şubat’ta ciddi zararını gördüklerinden, yüksek sesle olmasa bile, geleneksel tabanları durumundaki inançlı sömürülen yığınlara yönelik olarak alttan alta ama yoğun olarak işledikleri ve durmaksızın türban, imam hatipler, helal gıda vb. konularını öne sürerek, siyasal olarak sürekli kıldıkları propagandaları, dine saldırıldığı, inançlarla oynandığı ve dinin elden gitmekte olduğu içeriklidir.

CHP ve militarist kast başta olmak üzere, kendilerini Kemalist olarak tanımlayan ve görünüşte Laisizm üzerinde titreyen güçlere göreyse, Laisizm, Anayasa’nın değiştirilmesi bile önerilemeyecek olan Cumhuriyet’in başlıca dayanak ve ilkelerindendir ve doğrudan rejim sorunudur. Onlara göre, türbanla kamusal alana girilemez, imam hatiplere “düz” liselerle eşitlik tanınarak dinci kadro derleme merkezi olarak değerlendirilmelerine izin verilemez vb. vb.. Bunların özgürlüklerle ilişkisi bulunmamaktadır ve zaten bu çevre ve odakların özgürlükler sorunu diye bir sorunları da yoktur. Onlara göre, sorun, Cumhuriyet’in korunup kollanması ve güvenlik sorunudur. Buradan, yüksek perdeden –geleneksel– din siyasetiyle Cumhuriyet ve kazanımlarına saldırıldığı ve Cumhuriyet’in elden gitmekte olduğu propagandasını geliştirmektedirler.

Sınır-ötesi operasyon ve İsrail’in Ortadoğu’da genişletmekte olduğu savaş geriye iter gibi görünse de, gerek genel seçimler –ki erken seçim tartışmaları günceldir ve cumhurbaşkanlığı seçiminden önce bir erken seçim zorlanmaktadır– gerekse cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşmakta oluşu, hele yeni Genelkurmay Başkanı’nın göreve başlamasına bir ay bile kalmaması iki taraf arasındaki çekişmeyi kuşkusuz sertleştirecektir.

Laisizm üzerinden bir çekişme ve bunun sertleşmesinin üstelik her iki tarafa temel bir yararı da vardır. Türkiye, giderek yönetilmesi iyice zorlaşan bir ülke durumundadır ve dört bir yandan sorunlarla kuşatılmıştır. İçinden çıkılmaz sorunlar yumağı halindedir. Kürt sorunu başta olmak üzere demokrasi sorunu ve henüz hoşnutsuzluklar bağımsız eyleme dökülmese de giderek yoksul yığınların eskisi gibi yönetilmek istememeye başlamaları ve tepkilerin şurada burada –örneğin T. Erdoğan’ın “fırçaları”na yol açarak– hızla ve sık sık ortaya çıkmaya başlaması bir sorundur. Büyüme iddialarına karşın, sömürülen yığınların hızla sefalete itilmesi ve işsizliğin duralamak bir yana tırmanması, çalışma şansı bulabilenlerin yoğun sömürü altında bulunmaları, devalüasyon ve faiz artırımlarıyla sömürülen yığınların sırtındaki kamburun büyümesi bir başka sorundur. Amerika’nın bölgeye ilişkin hesapları, İran’a yönelik baskı ve bu ülkeye ilişkin Türkiye’den emperyalist beklentiler Türkiye’yi iyiden iyiye sıkıştırmaktadır. Filistin sorunu karşısındaki vurdumduymazlık ve Siyonist zulme çanak tutan İsrail yandaşlığı, yine inançlı kesim başta olmak üzere sömürülen yığınları isyan ettirici bir durum almıştır. Fındıktaki soygun, benzerinin zeytinyağında tekrarlanma girişimleri, memurlara yönelik norm kadrolu vb. saldırganlık, sağlık başta olmak üzere sosyal güvenliğin sıfırlanmaya çalışılması, Fransa, Almanya ve Yunanistan’da yaygın öğrenci hareketlerine yol açan eğitimin özelleştirilmesine karşı Türkiye’de bir hareketlenmenin belki “eli kulağında” olması gibi diğerleri de eklendiğinde, Türkiye hızla yönetilemez bir ülke olmaya aday hale sürüklenmektedir.

Bu “karmaşa”da, bayrak ve vatan üzerine oynamanın yanı sıra din üzerinden oynamak en akıllıca tutum olmakta ve iktidar çekişmesi sürdüren iki taraf açısından da uygun düşmektedir. Din üzerinden oynamak ve dini siyasetin aracı kılarak, tartışmayı, görünüşte Laisizmin savunulması adı altında, dinsel sorun ve motifler üzerinden yürütmek, iktidar çekişmesini de buradan kurmak, sömürülen yığınları etki altında tutma ve yedeklemenin başlıca yollarından olagelmiştir. Türban, imam-hatip vb. malzemeli (birbiriyle çekişmekte olan her iki iktidar gücü de bunları kullanıyorlar) çekişme, inançlı insanların, yığınsal olarak, güçlü dinsel önyargıları ve “dini değerlerle oynanıyor”, “dine saldırılıyor” kaygılarına doğrudan bir sesleniş oluşturmakta ve onları geleneksel din siyaseti yapmakta olan AKP’nin ardında toplanmaya yöneltmektedir. Öte yandan aynı çekişme, geleneksel olarak, başta Aleviler olmak üzere, Şeriatçılıktan çekmiş yığınlar açısından, tarihsel deneylerle de beslenen “Şeriatçılar geliyor”, “Cumhuriyet elden gidiyor”, “İran mı oluyoruz?” kaygılarına sesleniş olmakta ve ikinci iktidar mihrakının ardında bir toplanmayı harekete geçirmektedir. Ezilenler tarafından kendi bağımsız nesnel çıkarlarıyla ilişkisizliğinin farkına varılarak, etkisi ve sonuçlarının üstesinden gelinemediği her durumda, din ve görünüşte laiklik konulu her çekişme ve itiş-kakış, sömürülen yığınların, üstelik bölünüp, kendi aralarında karşı karşıya gelerek, sömürücü ve baskıcı egemen sınıf kesimlerine yedeklenmeye götürmektedir. O nedenle, din ve sözde laiklik üzerinden çekişme, kim kazanacak olursa olsun, her halükarda emekçilerin kaybedeceği kesin olduğu için, egemenler bakımından en tercih edilir çekişme konusu durumundadır.

 

LAİSİZM NEDİR?

Laisizm, bir burjuva kavram olarak, burjuva devrimlerinin ürünüdür. Burjuvazinin, kapitalizmin gelişmesinin zorladığı, feodallerin iktisat-dışı zoruna, kişisel ve toprağa bağımlılık ilişkilerine karşı olduğu kadar, onun bir parçası ve bileşeni durumundaki dinsel bağımlılık ilişkilerine ve dinin siyasal süreçler ve en başta devlet üzerindeki düzenleyici etkisine karşı çıkışının bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmıştır. Batı’da Kilisenin devasa toprak mülkiyeti ve feodal ayrıcalıklardan olan ayrıcalıkları ve Cennet’i pazarlamaya varan belirleyici gücü, burjuvazinin güç almakta olduğu bilim yerine hurafelere dayanan ve feodal sistemi savunmaya adanmış, her tür gelişme ve ilerlemeye karşı tutumu, eğitimi ve okulları denetiminde tutuyor olması, engizisyonları vb.; sömürülen yığınları bıktırıp tepki ve düşmanlıklarını kazandığı kadar, tüm kutsallıkları paraya tahvil ederek, sermayenin çıplak gücü ve sınırlanmamış egemenliği, birleşik pazar ihtiyacı ve hiçbir maddi ve kutsal ketle engellenmemiş değişim özgürlüğü peşinde olan burjuvazinin hedefleri arasındaydı. Sonunda, kapitalizmin ihtiyaçları kendisini dayattı. “Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendiler’ine bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı, ve insan ile insan arasında, çıplak öz-çıkardan, katı nakit ödemeden başka hiçbir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, darkafalı duygusallığın en ilahi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu.”* “Göksel İmparatorluk”un dünyevi-göksel temsilcisi, Kilise, egemenliği ele geçiren burjuvazi tarafından dünyevi imparatorlukların düzenleyiciliğinden kovuldu. Bu kovuluş, ya açık ve doğrudan biçimde, Fransa’da olduğu gibi, toprakları yağmalanarak, devletin ve eğitimin dışına atılarak, Kiliseye ve egemenliğine karşı zor uygulanması yoluyla ya da Kilisenin (kuşkusuz dinin) kendisini reformdan geçirip (Calvin, Luther ve Protestanlık hareketi) yenileyerek burjuvazinin egemenliğini kabullenmesi ve modern devletin hizmetine girmesi yoluyla gerçekleşti. Katoliklik de, dünyevi egemenliği burjuvaziye terk ederek ve onun hizmetinde, ancak kendisine tanınan alanda varlığını sürdürdü.

Jakoben Laisizm olarak tanınan ve burjuvazinin feodalizm ve soyluluğa karşı devrimci tutumunu yansıtan, Kilise ve dinin dünyevi egemenliğinin, aygıt ve dayanaklarıyla birlikte elinden açıkça ve zorla alınarak, siyaset alanının dışına sürüldüğü Fransız türü.. Ya da işçi sınıfı ve hareketinden duyduğu korkuyla burjuvazinin feodalizm ve soylulukla uzlaşmaya yönelerek iktidara tırmandığı  –gelişen kapitalizmin toprak soylularına iç başkalaşımı ve kapitalistleşmeyi dayattığı– ve kesip-atarak değil, ama uzunca bir süreç içinde, din siyaseti dahil, feodal kurum ve aygıtları hizmetine koşarak kendine bağladığı Alman vb. türü.. Hangisi olursa olsun, birinde hızla, diğerinde kalıntılarının sancılı giderilme hali bir yana, bir şey kesindir: Din ve Kilise, siyasal egemenliği burjuvaziye terk edip, çıkarlarının üstünlüğünü tanıyarak ve kuşkusuz karşıtlarının, işçi ve emekçilerin yatıştırılması rolünü üstlenip hizmetine girerek, “göğe” çekilmiştir. Burjuvazinin hizmetinde oynadığı rol, hiç kuşku yok, burjuvazinin ihtiyaçları tarafından belirlenmiş (Calvinizm ve Luthercilik tamamen bu içerikle biçimlenmiş), ama, bu, dinle siyaset (devlet işlerinin) ve eğitimin bütünüyle ayrılması olarak gündeme gelen Laisizmin daha başlangıcında ucundan tırtıklanması anlamına gelmiştir. Ama şu ya da bu yoldan, artık burjuva çıkarlar, siyaset ve egemenliğini karşıya alıp dışlayan bir din siyasetinden (ve egemenliğinden) ve dinin dünyaya dayatılmasından söz edilemez olmuştur. Laiklik diye tanımlanan genel olarak budur: Din kişinin özel sorunudur, kişi, özgür yurttaş, şu ya da bu din veya mezhebin akidelerine inanır ya da inanmaz, bu, dünyevi yaşantısını etkilemez, ve kuşkusuz devlet, tüm inançlar (ya da inançsızlık) karşısında, tarafsız pozisyonuyla, eşit mesafede durur.

Burjuvazinin başlangıçta feodal soyluluğun kollarına atılıp gericileşmesine bağlı olarak gündeme gelen Laisizmin ucundan tırtıklanması ve yarım-yamalaklığı ya da daha baştan burjuvazinin hizmetine koşulması, kuşkusuz, dinin siyasal amaçlarla kullanılmasından ve din üzerinden siyaset yapılmasından başka bir şey değildir. Ve burjuvazinin “devrimci barutu”nu tümüyle tüketip tekelleşerek gericiliğin kalesi olmasıyla, dinin –kuşkusuz– burjuva çıkarlarla kullanılmasının, aynı anlama gelmek üzere dini inanç ve duyguların, önyargıların istismar edilerek üzerinden siyaset yapılmasının önü ardına kadar açılmıştır. Artık emperyalizm koşullarında, dinin siyaseten kullanılması, yalnızca burjuvazinin konjenktürel farklılıklar gösteren çıkarları ve burjuva kesimlerin birbirlerine ve halkı karşı izlediği taktiklerin ihtiyaçlarına bağlı olmuştur.

 

DİN SİYASETİNE DÖNÜŞ

Burjuvazinin henüz devrimci olduğu ya da soyluluğun kollarına atılarak gericileşmeye yönelmekle birlikte az-çok ilerlemeyi temsil ettiği, kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiği ve “tarihin tekerleği”nin dönüşüyle uyum içinde bulunduğu tekel-öncesi serbest rekabetçi dönemde, devlet işleriyle din işlerinin ayrılması ve dinin özel kişisel sorun kılınması olarak şekillenen Laisizm, şurada burada dinin siyaseten kullanılmasını bütünüyle dışlamasa bile, yine de genel bir uygulanma alanı buldu. Ancak tekelleşerek emperyalizme dönüşmesiyle birlikte üretici güçlerin gelişmesiyle karşıtlık içine düşen kapitalizm koşullarında, artık her tür gericiliği mubah sayan ve gericiliğin asıl gücü haline gelen burjuvazi, Kiliseyi ve doğuda örneğin camiyi ve Müslümanlığı da kendisine bağlayarak, dinin halkı yönetmek bakımından sunduğu olanaklardan yararlanmaya yöneldi. Artık tümüyle halka karşıydı ve politik zorun yanında dinsel yatıştırıcılık dahil, her türlü yöntemi kullanarak, halkın öfke ve isyanını denetim altına almak ve saptırarak çıkar ve politikalarına uygun kanallara akıtmak üzere davranmaktaydı.

İngiltere, 2. Emperyalist Savaş öncesine kadar gelen “güneş batmayan imparatorluk” döneminde, hemen tüm dinleri emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmanın sayısız örneklerini verdi. Türkiye ile ilişkisi bakımından, 1. Emperyalist Savaş’la Ortadoğu’nun “cetvelle çizilmiş” türden sınırlarla bölünmesinde, Arap aşiretlerini, milliyetçiliğin yanında dinciliği de kışkırtarak ve din üzerinden siyasetlerle yedeklemeye yöneldiği bilinir.

2. Emperyalist Savaş ertesinde, ABD’nin emperyalistler arasında “1. keman” rolüne soyunması ve kendini diğerlerine dayatması döneminde, özellikle İslam’ı kullanmaya giriştiği yine bilinir. Soğuk Savaş ile birlikte Sovyetler Birliği’nin kuşatılması ve çökertilmesi yöneliminde, İslam’ın ve İslamcı güçlerin harekete geçirilmesini içeren “Yeşil Kuşak Projesi”nin önemi hatırlanacaktır. Müslüman ve Müslüman kökenli halklar, bu dönemde Amerikan emperyalizminin göz bebeği durumunda olmuşlar, ideolojik aygıtların hedefi olmanın yanında rüşvetlere boğulmuşlar, aşiret reisleri, Sultanlar, dini liderler el üstünde tutularak, siyasi ve askeri yardımlarla Amerikan çıkarları ve stratejisine bağlanmışlardır. Şimdi “azılı terörist” ilan edilen El-Kaide ve Bin Laden, örneğin, bu Amerikan stratejisinin ürünü bir CIA beslemesidir. Zamanında, Sovyet sosyal emperyalizmi ve işbirlikçisi revizyonistlere karşı Bin Laden ve örgütü Afganistan’da her türlü araçla desteklenmiş, “terörizmi” ve “aşırı İslamcılığı” akla bile gelmemiştir.

İran Devrimi’yle Şahın devrilmesi ve bu ülkede Şeriatçı Şii iktidarının kurulması, kuşkusuz “yeşil kuşak” stratejisinde bir “kırılma” oluşturmuş, ancak bir süre, din siyasetinde mezhep ayrılıklarına kadar inilerek, Şiiler karşısında Sünnilere oynanarak, henüz hedefine ulaşmamış olan strateji sürdürülmüştür. Ancak yine de, İran İslam Devrimi, stratejinin bir “geçiş dönemi”ne girdiğinin işaretini vermiştir. Çünkü bu devrim, dinsel alanın, İslam’ın asli sahiplerinden birinin egemenlik ilanıyla, ABD’nin tek başına İslam’ı kullanamayacağını göstermiş; geleneksel din siyaseti ve bölgede buna bir çağrı olan İran’daki “atılımı”, ABD bakımından işlerin karışacağı ve –kendisine paha biçilmez olanaklar sunan dinsel alanı bütünüyle İslam’ın geleneksel güçlerine terk edemeyeceği için– dünya egemenliği stratejisine hizmet edecek yeni taktikler geliştirmek zorunda olduğu anlamına gelmiştir.

Öte yandan Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve dağılması, “yeşil kuşak” ihtiyacını, en azından eski içeriğiyle gereksiz hale getirmiş; dünya egemenliği peşindeki ABD bakımından, İslam’ın kullanılması, eski çevre Sovyet Cumhuriyetlerinin ABD egemenliğine bağlanmasında İslam’ın oynayacağı “kaldıraç” rolüne indirgenmiştir.

Ancak Sovyetler Birliği’nin çöküşü, eski Sovyet Cumhuriyetleri ve egemenlik altına alınmalarıyla sınırlanamayacak sonuçlar oluşturmuş, “Sovyet İmparatorluğu”nun boşalttığı –Afrika’dan Asya’ya– geniş alanların yükselişteki yeni emperyalist talipleri boy gösterme eğilimine girerken, dünyanın yeniden ve genel olarak “parsellenmesi” gündeme oturmuştur.

Dönemin bir başka özelliği de, ABD ve Sovyetlere yönelik eski Batı stratejisi bakımından, stratejinin kendisiyle birlikte dinsel İslam’ın, akıtılan yardım ve desteklerin eski öneminden kaybetmesine bağlı olarak, geleneksel İslamcı güçlerin başıboş hissetmeye başlamalarıdır. İran devriminin yaydığı havanın da etkisiyle, dinsel İslam kendi içine dönme ve “bağımsız” hareket etme eğilimine girmiştir. CIA başta olmak üzere Amerikan beslemesi bu Ortaçağ karanlığının güçleri, bir yandan başıboşluk ve içe dönüş üzerinden, bir yandan da yeni strateji oluşturmakta olan ABD tarafından yönlendirilerek, dünyanın, hem kolay yönetilmesi için dinselleştirilmesinin dayanaklarına, hem de yeniden paylaşılması için yeni ABD satrancının “piyonları”na dönüşmüşlerdir.

ABD’yse, bu kez hem ülke içi ve hem de dışında, dinin yenilenmiş bir kullanım tarzına, üç belli başlı dini kapsayan din siyasetine geçmiş; geçişte, teröre yönelmiş başıbozuk dinci İslam’ın payının ölçüsüne ilişkin boş tartışma bir yana, 11 Eylül “İkiz kuleler” hadisesi, dinin yeni kullanım biçimine ilişkin taktikleri de kapsayan dünya egemenliğine yönelik yeni stratejinin görünüşte “düğmesine basılması” olarak yansıtılmıştır. Artık, eski “yeşil kuşak” güçleri de içinde radikal İslam ya da İslami terörizm, dünya ölçüsünde düşman durumundadır.

Sürecin bir yönü, yalnızca ABD’yi kapsamakla kalmayıp Avrupa’ya da yayılarak, Ortaçağ Hıristiyan gericiliğinin, başta Evangelizm olmak üzere, onun en sapkın mezheplerinin önünün açılması ve karanlık güçlerinin harekete geçirilmesi olmuştur. ABD ve “demokrasi beşiği” Avrupa sözde laiktir; ama, “yeşil kuşak” günlerini aratan bir din siyaseti, bu kez bu ülkelerin yığınlarına yönelik olarak, tekellerin dünya egemenliği amaçları, politika ve saldırganlığının hizmetinde, bu ülkelerden başlayarak, dünyayı kasıp kavurmaya başlamıştır. Bu alanda öyle ileri adımlar atılmıştır ki, Bush, Irak işgaliyle ilgili olarak “Tanrı” tarafından “görevlendirildiği”ni ileri sürmekte sakınca görmemiş, dünya ölçeğinde çatışma “Hristiyan-Yahudi medeniyeti ile İslam medeniyeti”nin çatışması olarak ilan edilmiş ve Amerikan saldırganlığı “Haçlı Seferi” olarak nitelenmiştir. Hıristiyanlık değerlerine atıflar, evrim kuramı düşmanlığı, dinsel dogmaların güncellenmesi vb. Amerikan ve Avrupa halklarına yönelik teslim alıcı bir saldırının unsurları olarak revaçtadır ve belli başlı büyük devletlerden başlayarak, dünya bir gericilik dönemine sürüklenmiştir.

Aynı şey, tekelci kapitalistlerin ağababalarının kurmay odalarında geliştirdikleri İslam’a yönelik yeni taktikler ve İslam’ın yeni kullanım biçimi açısından da geçerlidir. İslam, “radikal” ve “ılımlı” olarak ikiye ayrılmakta ve biri hedefe konurken, diğeri, çıkarlarına hizmet için tekellere, çıkar ve politikalarına bağlanmaktadır. Dergimizin 167. sayısında yayınlanan “Anti-emperyalist Mücadelenin Temelleri” başlıklı makalenin özellikle son bölümünde konuya ilişkin daha geniş bilgi bulunabilecek tekeller ve din ilişkisine ilişkin son yıllarda olup bitenlerin, burjuvazi açısından Laisizmden geriye bir şey kalmadığını ve “modern” amaçlarıyla din siyasetinin gemi azıya aldığını gösterdiği açıktır.

Kapitalist modernitede, bilisiz yığınlar, kendi dönüştürücü güçlerinin farkına varıncaya dek, doğa güçleri ve yasalarını açıklayamamalarının üzerine binen sermayenin kör egemenliğini açıklayıp üstesinden gelemedikçe, kendi gerilik ve korkularının ürünü olan dinsel dogmalar ve dünyada bulamadıkları huzuru “öte dünya”da arama zaafları dolayısıyla, kuşkusuz başta –dönemden döneme değişecek yönelimleriyle– kapitalist emperyalistler tarafından istismar edilecek, birbirlerine karşı safa sokulmak üzere bölünerek, kendi nesnel çıkarlarının tersine yedeklenmekten kurtulamayacaklardır. Bu, Amerika ya da Türkiye veya bir başka ülke, neresi olursa olsun, Ortaçağ gericiliğini de yardımına çağırıp dinci güçlerine sarılan tekelci burjuvazinin, Laisizm edebiyatına rağmen, tamamen, modernite kılıfı giydirilmiş oluşuyla geleneksel olanından ayrılan din siyaseti izlemesi anlamındadır ve gerici burjuvazinin, modern felsefi akımlar kadar, din üzerinden de varlığını korumaya ve önünü açmaya çalışmasında şaşılacak şey yoktur.

 

LAİSİZMİN TÜRKİYE MACERASI

Osmanlı bir din devletiydi ve Şeriatla yönetiliyordu. Sultan (ya da Padişah), Yavuz Selim’den bu yana, aynı zamanda Halife’ydi. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı ise, dinle iç içe olan devletin dine uygun yönetilip yönetilmediğini –günümüz MKG’sının uyulması zorunlu tavsiye kararları gibi– uyulması zorunlu fetvalarla Halife adına denetleyen ulemanın başı Şeyhülislamdı. Son zamanlarında Osmanlı’ya Batı mektepleri de girmişti; ancak eğitim, başlıca dinle iç içeydi, medreseleriyle vb. dini eğitim durumundaydı.

1. Emperyalist Savaş’ta yenilen ve emperyalistlerle Yunan vb. işbirlikçilerinin işgaline uğrayan Osmanlı, başta Halife-Padişah Vahdettin, işgalcilerle işbirliğine yönelip M. Kemal ve Kurtuluş Savaşçılarını din düşmanı ilan eden fetvalar çıkarıldığında, din devletinin artık yürümeyeceği anlaşılmıştı. Gerçi Ankara Müftüsü Rıfat Efendi’nin milli fetvalarıyla Halife ve Şeyhülislamın fetvalarının etkisini kırılmaya çalışılıyordu; ama, dünyevi işlere ilişkin farklı çıkarlar, çözüm önerileri, politika ve tutumlar, başlıca ulusalcılık ve işbirlikçilik saflaşması üzerinden, din siyaseti ve devletiyle “vatan” ve “ya istiklal ya ölüm” vb. vurgularıyla belirginleşen Kemalist siyaset ve pozitivizmden beslenen ideolojisi, dinle dünyevi işler ilişkisi, eskisi gibi yürüyemeyecek türden bir çatışma içinde, karşı karşıya gelmişti. Ulusal uyanışa yol açarak, kapitalizm, Türkiye’de de, işgalin yol açtığı siyasal kargaşanın özel şartlarında ve daha gelişmesinin başlangıç dönemlerinde, kendisine uygun siyasal örgütsel biçimlere olan ihtiyacını ortaya koymuştu. Kemal, daha Kurtuluş Savaşı günlerinde, yakın çevresine Cumhuriyetçi fikirlerini açmış, Halifelik başta olmak üzere din siyaseti üzerine fikirlerini açıklamayı ise, bu çevre içindeki Karabekir, Rauf ve Fevzi paşalar gibi dinci yaklaşımları güçlü önemli unsurları dikkate alarak –gereksiz bir bölünmeye neden olmamak için– ileriye bırakmıştı.

Kurtuluş sonrasında, Cumhuriyet ilanının ardından Halifelik kaldırıldı. Bu, din devletinin sona erdirildiğinin ilanıydı. Tamamlayıcı adımlar olarak, 1923’te, 1925’te yeniden düzenlenecek olan “dinin siyasi maksatlarla suiistimal edilmesini önlemek” gerekçeli Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılırken, tekke ve zaviyeler kapatılır, Arap harfleri kaldırılıp Latin harfleri kabul edilir, tarikatlar, Şeyh vb. türü dinsel unvanlar, Şeyhlik-müritlik ilişkisiyle birlikte yasaklanır, medeni yasanın kabulüyle dini nikaha vb. son verilir, Kıyafet Kanunu ile fes vb. yasaklanır, Ezan Türkçe okunmaya başlanır, Tevhidi Tedrisat (eğitimin birliği) yasasıyla dinle eğitim ilişkisi koparılır ve dini eğitime son verilir ve laiklik ilkesi Anayasaya yazılır.

Ancak genç Türkiye geçmişten miras güçlü dinci eğilim ve örgütlenmelere sahiptir ve bu adımlar yoğun tepkilerle birlikte, biri diğerini koşullayarak atılır. Başında M. Kemal, genç Cumhuriyet burjuvazisi tüm iktidarı elinde toplayıp sağlamlaştırmak üzere, toplumsal dayanaklara sahip ve yüzyıllardır iktidar koltuğunda oturmuş dini örgütlenmenin gücünü kırmak ihtiyacındadır. Ama dinsellik “yakın çevre”nin belli başlı şahsiyetlerine varıncaya kadar güçlüdür ve iktidar mücadelesi sert geçer. Geleneksel dinci güçler ve örgütlenmeleri ağır darbelere maruz kalır; daha Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayarak (o dönemde Hilafet Ordusu olarak örgütlenen) dini unsurlara karşı sert önlemler alınır. Şapka dayatmasına karşı Of’ta ayaklanan İskilipli Atıf Hoca isyanı, ardından Menemen olayı, 33’te Bursa’da Arapça Ezan talebiyle Kozanlı İbrahim isyanı, 35’te Nakşibendi Şeyhi Halit isyanı, İskilip’te Şeyh Ahmet’in isyanı güçle bastırılır ve hemen tümünde darağaçları kurulur. Karabekir, İzmir Suikastı ile ilişkilendirilerek tasfiye edilir. Rauf Orbay devreden çıkarılır. Dinci muhalefeti içinde toplayıp yatıştırmak üzere “çevre”den Fethi Okyar’a kurdurulan Serbest Fırka, işlevsiz olur, amacını aşar ve kapatılır. Bir dönem, geleneksel dinciliğin dışlanmasına bağlanan iktidar çatışması neredeyse dine karşı savaş görüntüsü kazanır ve tehlikeli bir görünüme bürünür.

Bir yanda uğruna savaşılmış ulusal kurtuluş ve ulusal kazançlar, bir yanda gelenekselleşmiş olan, halkın yüzlerce yıllık inançları ve bundan güç alan toplumsal dinci örgütlenmeler vardır. Üstelik burjuvazi, ulusal kazançların bir toprak devrimi ve ciddi bir demokratikleşme ile derinleştirilmesinden yana değildir, tersine iktidarını sağlamlaştırma peşindedir. Dolayısıyla, ulusal kazançlar kuşkusuz anlamlıdır, ama hemen bütünüyle, anlamını, kendi pazarını sahiplenmiş burjuvazinin, siyasi egemenlikle pekiştirilmiş iktisadi egemenliğinde bulmakta; geriliğe mahkum bırakılan halk yığınları, yüz yüze kaldıkları sömürü koşullarının yanı sıra siyasetten dışlanmaktadır. Bu koşullarda geleneksel önyargı ve inançların, hele kaşınması durumunda, etkili olacakları ve oldukları kuşkusuzdur.

Çözüm, daha baştan beri, ilk başkanı eski Ankara Müftüsü Rıfat Efendi olan ve Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri üzerinden, dinin, devlete ve dolayısıyla genç burjuvazinin çıkar ve politikalarına bağlanması çabası olarak şekillenir. Yine de çatışma yaşanır. Geleneksel din siyasetinden kopulacak, dinin burjuva egemenliğini sınırlandırmasına ve dolayısıyla dinci güçlerin iktidarı paylaşmasına son verilecek ve doğacak boşluk, devlet kurumu olan Diyanet aracılığıyla, dinin, yeni burjuvazi ve devletinin ihtiyaçlarına uyumlandırılmasıyla doldurulacaktır. “Batılılaşma”, “çağdaşlaşma”, “medeniyetçilik”, “en hakiki mürşit ilimdir” parolasında ifadesini bulan “bilimcilik”, zor önlemlerinin yanı sıra, hurafelere dayalı geleneksel din siyasetinin karşısında ileri sürülen ve genç Cumhuriyetin inananlarının kullanımına sunulan reformdan gerilmekte olan din ve din-devlet ilişkisinin dayanakları edinilir. Dinden kopulmaz, devlet din karşısında tarafsız bir pozisyona çekilmez; bir yandan hurafeleri ve geleneksel örgütlenmeleriyle dinciliğe karşı “savaşılır” ve din kendi özerkliğiyle siyaset alanının dışına itilirken, bir yandan da bir İslam devlet güdümüne alınmaya ve yığınlar buradan etki altında tutulmaya yönelinir.

Kurtuluş Savaşı’nı yöneten burjuvazi tarihsel bakımdan ilerici bir rol oynamıştır. Ancak Türkiye’nin orijinalitesi önemlidir. Savaşın önderliğini yapan burjuvazi, feodallerin, feodal gericiliğin  kollarına atılmamıştır, zaten kollarının arasındadır; ülkenin geri ve gelişmemiş kapitalizminin burjuvazisidir. Başlıca ticari kapitalizmin gelişmeye başladığı feodalizmin bağrından çıkmakta olan, yaygın biçimde toprağa bağlı olarak tefeciliğin yanında ticaretle uğraşan, yeni yeni tuğla-kiremit, un (daha çok değirmen), az-çok dokuma vb. imalatının yapılmakta olduğu Türkiye’nin tefeci-tüccar nitelikli feodal burjuvazisidir. Ve doğallıkla toprak ağalarıyla içli dışlıdır. Zaten Kurtuluş Savaşı, tefeci-ticaret burjuvazinin toprak ağalığıyla ittifakına dayanarak yürümüş; “alt” sınıflar, küçük işçi sınıfı ve geniş köylü nüfusundan oluşan emekçiler, savaşan ana gücü oluşturmalarına karşın, inisiyatifleri, önü açılmak yerine köreltilerek bastırılmış, asker olmuş, ama siyaset yapmalarının önü kapatılmış, yedeklenmişlerdir.

Egemenliği eline alan burjuvazinin karşısında, yalnızca iktidardan tümüyle dışlamaya uğraştığı Saray bürokrasisinin kalıntıları, Halifelik sistemi ve dayanakları bulunmakla kalmamaktadır. Burjuvazinin, kendisine ve egemenlik aygıtına bağlamak üzere, zorun yanında, halkın “gönüllü” rızasını da sağlayacağı aldatıcılıklar ve mekanizmalarına ihtiyacı vardır. Halk, zorla ya da “güzellikle”, kuşkusuz ikisiyle birden, yeni iktidarı benimsemeli, isyana ve şurada burada geleneksel din siyaseti taraftarlarının düzenlediği isyanlara katılmaya kalkışmamalıdır.

Burjuvazi, feodalizmle bağları –ve kuşkusuz bir devrimci gelişme ihtimali dolayısıyla halktan duyduğu korku– nedeniyle, toprağa ve kişiye bağımlılık ilişkilerinin değiştirilmesine, örneğin bir toprak reformuna yönelmemektedir. Ama bu ilişkiler, feodal parçalanmanın, toprak beyliğinin, aşiretçiliğin ilişkileridir ve burjuvazinin merkezilenme ve merkezi iktidar ihtiyacını karşılamamaktadır. Ve öte yandan gelişen ticaret ve çoğu Sovyet yardımıyla kurulan dokuma, un, şeker, çimento, vb. fabrikalarıyla, ray ve cer atölyeleriyle sanayileşme yönelimi, feodal nitelikli toprağa ve kişiye bağımlılık ilişkilerini de çözecektir, çözmeye başlamıştır. Egemenliğini sağlamlaştırma peşindeki burjuvazi için, sömürülen yığınları siyaset dışına itecek ve bağımlılaştıracak, feodal, iktisat-dışı zorun yanında siyasal zora ve aldatıcılıkla bağımlılaştırmaya olan ihtiyaç kesindir. Üstelik Kürt isyanlarının da birinin bitip birinin başladığı istikrarsızlık koşullarında, merkezi iktidarın güçlendirilmesi tam bir zorunluluk olmuştur. Fiziki zordan hiç kaçınılmamıştır. Ama aldatıcı bağımlılaştırıcılık da ihmal edilmemiştir. “Tek parti”, “tek adam” kültü, Kemalist burjuvazi dışında kalanların siyasetin dışına itilmesinin bir kaldıracı kılınmış ve anıları çok taze Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kazançlarına dayandırılmıştır: “Sınıfsız kaynaşmış kitle” olarak millet ve milli duygular yüceltilerek, milliyetçilik iktidarın temel bir dayanağı kılınmıştır. Kuruluşundan beri –güç ilişkileri ve henüz iktidar hesaplaşmasının tamamlanmamış oluşu nedeniyle ilk Meclis’in belirli denge dönemleri ayrı tutularak– demokratik olmamış Cumhuriyet, giderek burjuvazinin emperyalizmle birleşmesi ve tekelleşmesine paralel olarak, Hitler’in yükselişinden de etkilenerek iyice gericileşmiş ve kapitalist nitelikli zorla siyaset-dışı tutuculuk olarak faşist zor, sözü edilen dayanaklar üzerinde yükselmiştir.

Milliyetçiliğin yanında geleneksel temel toplumsal bir boyun eğdiricilik yöntemi ise, din ve inançların kullanımı olabilirdi ve öyle olmuştur. Feodal nitelikli burjuvazi için Laisizmin adının anılması bile ileri bir durumdur ve din siyaseti ve örgütlenmesinin geleneksel köklerinin gücü ve yaygınlığına dayanarak, Kemalist iktidara yöneltilmiş tehdit ve giderilme ihtiyacının ürünüdür. Kuşkusuz, dünya ölçeğinde etkili olan ve zamanında dincilik eleştirisini de kapsayan pozitivist yaklaşımlar, Cumhuriyetçi ve Aydınlanmacı, laik eğilimler, M. Kemal başta olmak üzere, genç burjuvazinin yaklaşımlarının şekillenmesinde önem taşımış, “çağdaşlaşma”, “Batılılaşma” vb. şiarlar özellikle din devletinin kalıntılarını gidermenin hizmetine sokulmuş; ancak, başlıca, pekiştirilmesi uğraşı verilen Kemalist iktidara yönelik dinci tehdit Laisizmin öne çıkmasına götürmüştür.

Kemalizm ve Kemalist iktidar, kuşkusuz Laisizm ile ilgili olarak baştan aşağı bir samimiyetsizlik içinde de olmamıştır. Zaten toplumsal siyasal sorunlarda samimiyet/samimiyetsizlik yargılaması yapılması tamamıyla anlamsızdır. Dinin devlet üzerindeki baskısı ve din siyasetinin dayatmalarını etkisizleştirmek, milli çakarlardan kopmuş, aynı zamanda Halife de olan Sultan ve Sultanlık sistemiyle zorunluluk haline gelen çatışma ve tasfiyelerinin yine zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmış ve gereği yerine getirilmiştir. Dini kullanıp istismar eden ve edebilme yeteneğine sahip olan devletin dinsel örgütlenmesinin kalıntısı geleneksel dinci güçler, tarikatlar, tekkeler, zaviyeler, dini eğitim/medreseler ve Arap harfleri, Arapça Ezan, fes, imam nikahı vb. gibi dinsel etkiyi güçlendirici biçimler yasaklanıp dışlanırken, geleneksel dinci güçlerle dincilik yarışına giremeyecek (girerse kaybedeceği kesin olan) genç burjuva iktidar için, modernleşme peşine düşmek tek yol olarak görünmüştür. Dolayısıyla M. Kemal, İ. İnönü ve onların ardından 27 Mayısçıların doğrudan siyasal faaliyetleri içinde dini açıkça kullanmamış olmaları şaşırtıcı değildir. Kimse, M. Kemal’in ağzından, K. Evren türü ayetlerle süslü konuşmalar duymamış, kimse örneğin İnönü’nün camiye gittiğine, namaz kılıp oruç tuttuğuna (ya da tersi: kılmayıp tutmadığına) tanık olmamıştır. Ne denli “iyi Müslüman” olduklarını göstererek siyasal çıkar sağlamak üzere, dini, “ayağa düşmüş” haliyle kullanıp istismar etmekten uzak durmuş ve dini kişisel ve özel bir sorun olarak kabul ettikleri görüntüsü içinde olmuşlardır. Bu dönemde okullarda zorunlu din dersi de yoktur. Bunların, Laisizme denk düştüğü açıktır.

Ancak ardılları tarafından da sürdürülmek üzere, din ve din işleri, M. Kemal tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı’na bırakılmış; din siyaseti, sınırlandırılmış biçimiyle, bu kurum tarafından, kuşkusuz devlet adına yürütülmüş, bununla, geleneksel dinciliğe alanın bütünüyle boşaltılmaması sağlanmaya çalışılmıştır. Diyanet’in yaptığı, bugün de sürdürdüğü, İslam’ın az-çok reformdan geçirilerek burjuva iktidarın hizmetinde yatıştırıcı rolünü oynaması için, siyasal ihtiyaçların gereksindiği düzenlemelerle dinsel alanı yönetmek olmuştur.

Bu Laisizm midir ya da Laisizm, yalnızca siyasetçiler vb.’nin Cuma namazlarında gösteri yapmaması ve ayetlerle konuşmaması mıdır? Kuşkusuz değildir. Belki, devletin dine değil, ama dinin devlete bağlandığı bu tür, “Diyanet’le güçlendirilmiş Laisizm” olarak tanımlanabilir!* Ama feodalizmle cepheden çatışmaya girdiği ve “alt” sınıfların daha ötesine geçerek, burjuva devrimini en son sınırına kadar gitmeye zorladığı, burjuvazinin alt kesimlerinin (küçük burjuvazinin) önderliği ele geçirdiği Fransa türü gelişmelerin göründüğü yerler bir yana, burjuva Laisizminin olup olacağı budur. M. Kemal Türkiye’sinin Laisizmi, özel bir “devlet dini” oluşturmayı kapsamasına karşın, yine de, Laisizmin ileri örnekleri arasındadır. Hatta, Kemalist laiklik, zaman zaman aşırıya vararak “dine karşı savaş”ı içermiş, günümüze kadar gelen bir birikime neden olarak, geleneksel din siyaseti taraftarlarıyla Kemalizm ve adına hareket edenler arasında bir çatışma sürmüştür. Günümüzde, çekişme halindeki gerici burjuva kliklerin, üzerinden iktidar oyunu oynadıkları çatışma, M. Kemal dönemiyle bir ilgisi kalmamasına ve taraflarının tamamen din siyasetine sarılmalarına karşın, yine aynı çatışmadır.

 

12 EYLÜL’DEN GÜNÜMÜZE

Laisizm bakımından Bayar-Menderes diktatörlüğü, Kemalist Laisizmden kopuşu ifade eder. Sırtını Amerikan emperyalizmine dayayan DP hükümeti, Osmanlı döneminden gelen saflaşmaların (son olarak Serbest Fırka’da toplanmaya çalışan Tanzimatçı, ademi-merkeziyetçi liberal Prens Sabahattin ve Hürriyet İtilaf çizgisiyle, karşısında, merkeziyetçi Jön Türk, İttihatçı, Kemalist çizgi) Kemalizm tarafından temsil edilip sürdürülmekte olanının karşısında pozisyon almış, Diyanet’le güçlendirilmiş Laisizmi bir yana bırakarak, dinci güçlerin önünü açıp, dayanakları arasına katmıştır. İmam nikahı, dini kılık-kıyafet, tarikatlar vb. yeniden fiilen serbestleştirilmiş, Arapça Ezana geçilmiş, hava değişmiştir.

Bu kez Laisizm muhalefetin ana konuları arasına girmiş ve yatışmış görünen dinci-Kemalist çatışması yeniden başlıca siyasal çatışmalardan olmuştur.

27 Mayıs, Laisizm bakımından da eski Cumhuriyet günlerine dönüş olur. Ama din siyaseti de bir mesafe almış, taraflar arasında çatışma, çoğu kez diğer çatışma ögelerini geriye iterek belirleyici hal almıştır. Bu her iki tarafın işine gelmektedir; çünkü hangi tarafta yer alırsa alsın, her iki yönden de sömürülen kitleler, siyaset dışına itilmiş olmaktadır.

’65’te tek başına hükümet olan Demirel, dini siyasetin iyi bir sürdürücüsü olmuş; ilerici toplumsal güçleri hedefine koyan iki darbeyse, 12 Mart ve 12 Eylül, özellikle ikincisi, ikisi de “Atatürkçülük” iddiası taşımalarına karşın, din siyasetinin önünü iyice açmıştır. Demirel’le birlikte, Şeriatçı güçlerin gelişen gençlik ve halk hareketine karşı sürülmesi dönemine girilmiş; “Kanlı Pazar” vb. dinci saldırganlıklar, dünya ölçeğinde, ABD tarafından, “Yeşil Kuşak” stratejisi çerçevesinde desteklenip beslenen ve anti-komünist amaçlarla kullanılan güçlerce, iç gericiliğin yönlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Darbe dönemlerinde darbecilerle İslam’ı siyaset aracı kılan Şeriatçı güçler** “kayıkçı dövüşü”nü sürdürmüşler; ama örneğin siyasal parti olarak Erbakan ekibi, 12 Mart günlerinde palazlanmıştır.

12 Eylül’le, geleneksel dinci siyasetin yanına, “Atatürkçülük” adına yapılan ve kökleri kuşkusuz “Kemalist Laisizm”de olan, ama aşırıya vardırılmasıyla ondan neredeyse kopuşu da temsil eden yoğunlaştırılmış bir din siyasetine geçildi. Söylendiği gibi, darbenin lideri konuşmalarını ayetlerle açar ve Kürt isyancılara uçaklardan Kuran’dan ayetler atılır oldu. Cuma hutbeleri, devlet güdümlü açık politik içerik kazandı. Bu dönemde, DP ve Demirel döneminde açılan Kuran Kursları ve İmam Hatipler’in toplamından fazlası açıldı. 12 Eylülcüler, “Laiklik dinsizlik değildir” vecizesiyle açtıkları yolda ilerlediler. Din dersi, uzun yıllar sonra yeniden zorunlu kılındı ve zorunluluk Anayasa’ya konuldu. Şeriatçı akımlar gelişti. Erbakan’ı Başbakanlığa götürecek gelişmenin önü açılırken, tarikatlar, özellikle Fethullahçılık palazlandırıldı. Artık “laikler”in dilinden “din ve Allah” sözleri düşmüyor, “dinsizlik demek olmayan Laisizm” doğrudan din siyaseti yapmak anlamına geliyor, örneğin Fethullah Amerikancılığının yanında “Atatürkçü” bir tarikat kuruyordu. Amerikancı politikalar doğrultusunda komşu İran’daki “İslam Devrimi” karşısında önlem almayı da içeren yeni dinci siyaset, kuşkusuz geleneksel dinciliğe gerileme olmadı, ama din devleti olmayan devlet, tamamen din siyaseti yapar oldu. Geleneksel dinci güçler “Mollalar İran’a” dayatmasıyla sıkıştırılırken, din siyaseti bütünüyle Diyanet aracılığıyla devletin uhdesine alınmaya çalışıldı. Ancak olanca düzmece gerginlik ve provokasyona* karşın, din siyasetinin gemi azıya alması, geleneksel dinci güçlerin gelişmesi bakımından uygun koşullar yaratılması anlamına da geldi.

28 Şubat, önü açılan geleneksel dinciliğin güçsüzleştirilmesini, ama daha da çok sömürülen yığınları bölerek, “dinci-laik” çatışması üzerinden devlet yönetiminin kolaylaştırılmasını hedef edindi. Bu dönemde, toplumu bölmek üzere, “iyi dinci-kötü dinci” ya da laik olmakla bir ilişkisi kalmamış laikçi-Şeriatçı saflaşması ilerletildi. “Kötü”lerin örnekleri olarak, birkaç yıl sonra Amerikan stratejisinde “İslami terörizm” adıyla tanımlanacak denetim dışı “radikaller”, Aczimendiler, Müslim Gündüz, Adnan Hoca vb. gösterildi. Yoksa dine ve din siyasetine ihtiyaç vardı.

Son yılların, İslam Konferansı Örgütü toplantılarına kadar, yüksek sesle seslendirilmekte olan “dinde reform” girişimleri, “kadınlarla erkeklerin birlikte namaz kılması”, ama “kamusal alanda türban takılmaması” vb., 12 Eylül’le başlatılan ve günümüzde Amerikan “Ilımlı İslamı”nda ifadesini bulan yeni din siyasetinin yönelimleri arasındadır.

Hala “Laisizm”den söz açılmaktadır; ancak artık, tam bir din siyaseti yapılmaktadır ve dinle devletin az-çok ayrılmasından söz etmek olanağı kalmamıştır. Artık laiklik iddiası, yeni tür bir din savunuculuğu ve reforme edilmekte olan “devlet dini” taraftarlığı olarak, Laisizmin yalnızca lafını etmeye, “Laikçilik”e dönüşmüştür. Laikçi, devlet diniyle sömürülen yığınları kontrol altında tutmaya yönelmiş bir “toplum mühendisi” durumundadır artık. Allah’a karşı çıkmadan (kuşkusuz çıkması gerekmemektedir, ama “Allah ile kul arasına” girmekte, taraf olmakta, dayatmada bulunmaktadır) ona bağlanmış dinin yerine kendi oluşturmakta olduğu dünyevi dini geçirmekte, Amerikan stratejisine de bağlanarak, yığınların önyargılarını istismara ve egemenliğini, inanç ve önyargılar üzerinden pekiştirmeye koyulmaktadır.

Dinle devletin ve eğitimin ayrılması olan sorunun özünden bütünüyle kopulmuş, biçimsellik peşine düşülmüştür: Türban takılsın mı takılmasın mı – Şeriatçıyla laikçiyi ayıran temel nokta, bu tür biçim tartışmalarına inmiştir. Ya da askeri ve sivil devlet ricali toplu namazlarda boy gösterecek, Diyanet “düğünlerde ‘magandalar’ın havaya ateş açmalarının dinen caiz olmadığını açıklamaya kadar toplumsal güdülemeye soyunacak, açıktan din siyaseti yapılacak, bu, laikliğe sığacak, ama kadınlarla erkeklerin birlikte namaz kılması ya da kılamaması sorun edinilecektir!

Toplumun dincileştirilmesi, helal gıda, zorunlu din dersi, Cuma hutbeleri, askerlerin katıldığı toplu namazların yerleşik hal alması vb. ile ilerlerken, bu gidişat Laikçilere rahatsızlık vermemekte ve kuşkusuz dayanaklarını güçlendirerek geleneksel dinciliğin gelişmesinin de önünü açmakta, ama Şeriatçı-laikçi çatışması, başlıca “türban” ve kamusal alan tartışmasında düğümlenmektedir. Yine de çatışma, iktidar iplerinin hangi tarafın elinde duracağına ilişkindir.

 

ALEVİLİĞİN İSTİSMARI

Aleviler din devleti ve din siyasetinden, geleneksel dinci güçlerden çok çekmiştir. Din devleti Osmanlı’da sapkınlık olarak görülüp, “Kuyucu”ların hışmına uğramaktan “mum söndürme” aşağılamasına, Maraş, Çorum, Malatya ve en son Sivas katliamına kadar, reva görülmeyen melanet bırakılmayan Aleviler, Cumhuriyetin modern din dayatmalı Laisizminde az-çok huzur bulmuş, ona sadık dayanaklık etmiştir. Ancak Cemevlerine serbestiyet tanınması yenidir. Uzun yıllar Cemevleri, tıpkı tekke ve zaviyeler gibi yasaklama konusu olmuş, cami benzeri ibadethanelerden sayılmamıştır. Hala da sayılmamakta, Alevilerin “kültür merkezleri” olarak kabul görmektedir. Ama yine de geleneksel olarak Kemalizm’e ve CHP’ye bağlanmış Aleviler, “Şeriat tehlikesi”ne karşı bu bağlara sarılmaya dönük durmuşlardır. Oysa hem geleneksel din siyaseti yandaşları, Şeriatçılar ve hem de devlet dini ve Diyanet, baştan beri Alevileri dışlamış, yok saymış, örneğin bugüne dek Diyanet’te tek bir Alevi görevli görülmemiştir. Aleviler, yalnızca, “kardeşimiz” olarak kalma ve hor görülmeyip kırıma uğratılmadıklarına şükretmek durumunda bırakılmışlardır. Dayatılan “Devlet dini”, bir tür Sünni dindir.

Son yıllarda gerek Aleviler içinden gerekse Diyanet’ten Alevilere yönelik yeni yaklaşımlar görülmektedir. Bir Alevi grup (İ. Doğan ve Cem Vakfı) Alevilere Diyanet’te yer açılmasını talep eder ve din siyasetine katılma eğilimi gösterirken, yeni Diyanet İşleri Başkanı A. Bardakoğlu da, “kültürel anlayış” olarak tanımladığı Alevileri kastederek, “Müslüman üst kimliği altına girebilen kültürlere nasıl bir din sunabiliriz’in programını yapacağız” demekte ve açıkça yapay “din oluşturmak”tan söz açmaktadır. Önemlisi ise, Alevilere, istedikleri gibi yaşama ve inandıkları gibi davranma özgürlüğü tanınması yerine, bugüne kadarki dayatmalar yetmemiş gibi, dışlarında oluşturulacak bir dinin dayatılacak olmasıdır. Ama bu, Laikçiliğin temel tutumu olagelmiştir.

Nasıl ki Sünni inananın türban takıp takamayacağı koşullara bağlanıyor ve inanç özgürlüğüne olanak tanınmıyorsa, Alevilere de tanınmamaktadır ve toplumsal bir alt-üst oluş yaşanmadan, burjuva egemenliği sürdükçe tanınmayacaktır. Hor görülmelerine ve dayatmaların nesnesi kılınmalarına karşın, “Şeriat tehlikesi” korkuluğu ve Şeriatçı-laikçi bölünmesi dayatmasının, en başta Aleviler üzerinde etkili olduğu ve Alevilerin “Atatürkçülük” görüntüsü ve türban vb. dayatmalı din siyasetine dair saflaşma üzerinden askeriye ve CHP’nin yedeği olmaya sıkıştırıldıkları, ama taleplerinin karşılanmadığı, kısaca varlıklarının bile istismar edildiği söylenmelidir.

 

OYSA…

Oysa laisizm odur ki, dinsel inançları ya da inançsızlığı bakımından, isteyen istediği gibi yaşayıp davranabilmeli, bu, inanç özgürlüğü olarak, tamamen kişisel ve özel bir sorun olarak kabul edilmelidir. İsteyen Sünni mezhebinin akidelerine uygun, isteyen Alevi gelenekleriyle yaşar, ibadet eder ya da etmez, isteyen inanmaz. İsteyen Camiye, isteyen Kiliseye, isteyen Cemevi ya da Havraya gider ya da hiçbirine gitmez. Laik devlet dini inançları bakımından kimin nasıl davranacağına karışmadığı gibi, din ve mezhepler arasında taraf tutmaz, ama inanç özgürlüğünü garanti eder ve hiçbir din ya da mezhebin bir diğeri üzerinde baskı kurmasına izin vermez.

Laik devlet, din işlerini yönetmek ve dinsel alanı düzenlemek için kurumlara ihtiyaç duymaz, dinsel alanın bütünüyle dışında kalır. Laisizmde Diyanet türü kurumlara, maaşları devletçe ödenen din görevlilerine yer yoktur.

Laik devlet din siyaseti yapmadığı ve yapılmasına izin vermediği gibi, eğitimin de dinin dışında örgütlenmesini sağlar, dini, din dersleriyle birlikte okulların tamamen dışında tutar. Dini cemaatlerin kendi eğitsel faaliyetlerini kendilerinin örgütlemesinde ise bir sakınca görmez; ama dinsel eğitimin örgütlenmesini, dinsel alanın bütünü açısından geçerli olduğu üzere, finanse etmez. Cemaatler, cami ya da Kilise ve Cemevlerini de, gönüllü yürütücüleri yoksa, kendilerinin belirleyecekleri görevlileriyle birlikte kendileri finanse edecek, ama herhangi bir baskı altında kalmaksızın inançlarının gereği olan ibadetlerini istediklerince gerçekleştirebilecektir.

Laik devlet, dinler üzerinde baskıyı, bir dinin diğeri veya dinsizlik karşısında üstünlüğünü ve bu yöndeki propaganda ve örgütlenmeyi, din siyasetini –kendisi yapmadığı gibi– yasaklar ve tam bir inanç özgürlüğünü savunup uygular. Örnekse kimin nerede başını bağlayıp bağlamayacağıyla ilgilenmez, bu ve benzeri konularda katiyetle yasakçılığa yönelmez. Alevilerin yok sayılmaya karşı talepleri kadar, Sünnilerin yaşamları ve kılık-kıyafetlerini konu ederek kendilerine yöneltilmiş baskılara karşı talepleri desteklenmeye değerdir.

Laisizm, din-siyaset ilişkisinin koparılmasıyla, dinsel alanda üstünlüğün reddi ve eşitlik ve inanç özgürlüğü olarak, tamamen demokrasi sorunu ve demokrasinin bileşenlerindendir. Ancak tüm tarihsel ve güncel tecrübe göstermektedir ki, güdük burjuva demokrasisi, başka alanlar açısından olduğu gibi, laisizm açısından da son derece dar ve yetersiz kalmakta ve her türlü gericiliği hizmetine aldığı gibi, dini de hizmetine sokarak, din siyasetine yönelmiş burjuva gericiliğinden Laisizm beklemenin anlamı kalmamıştır. Burjuvazinin alt katmanları, küçük burjuvazi laisizmi savunabilecek olmakla birlikte, demokrasinin kendisi gibi, Laisizmin gerçekleşmesinin de, işçi ve emekçilere, dünyayı silkeleyecek ve alt-üst edecek bağımsız hareketlerine kaldığı, bu alanda söylenecek son söz olabilir.



* Marx-Engels, Komünist Manifesto

* Günümüzde birçok laik ülke, kuşkusuz laisizmden uzaklaşma anlamına gelerek, sömürülen yığınları din siyasetiyle kontrol etmeye yönelmişlerdir. “En laik” burjuva demokrasilerinin başında gelen Fransa, örneğin Müslüman göçmenleri kontrol etme ve radikal İslam türü yönelimlerden uzak tutma amacıyla, devlet denetiminde Fransız İslamı’nı oluşturma çabasındadır ve bunu, Fransa İslam Örgütleri Birliği (UOIF) aracılığıyla yapmaktadır.

** Artık bu güçler de gelişen kapitalizm koşullarında ona ileri düzeyde adapte olmuşlardır. “Şeriatçı tehdit”e işaret etmek üzere propaganda nesnesi olarak kullanılan Aczimendi vb. türü “baldırı çıplak takımı” bir yana, ana gövde, Nakşibendi, Nurcu, onun alt kategorilerden olan, ama özellikle ABD desteğinde ciddi gelişme gösteren Fetullahçılık vb. ciddi yatırımlara sahip büyük sermaye güçleri haline dönüşmüşlerdir.

* Bunlar arasında Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Uğur Mumcu suikastları vb sayılabilir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑