Referandumun Ardından

Geçtiğimiz 12 Eylül’de “değişim” ve “12 Eylül darbesiyle hesaplaşma” teması üzerinden yürütülen bir referandum yaşadık.

Hükümet ve başta AKP olmak üzere faşist ve muhafazakar dinci, milliyetçi partiler, ezici çoğunluğuyla bügünkü düzenden hoşnutsuz olan halkın “değişim” özlemi üzerinde tepindikleri ve özellikle 12 Eylül faşist darbesi ve darbenin siyasal-hukuki sonuçları üzerine demagojik bir ajitasyon yürüttükleri referandumdan ciddi denebilecek bir başarıyla çıktılar: Yüzde 58. Geri kalan maddeleriyle asıl metnini kabul ettirerek meşrulaştırmak anlamına gelse bile, ’82 Anayasası’nın 26 maddesinin değiştirilmesine “evet” dedirtmeyi başardılar  ve bu “evet”i, “yetmez, ama evet” kampanyası yürüten bir takım solcu eskisi liberalin de katılım ve desteğiyle, 12 Eylül ve 82 Anayasası karşıtlığı olarak pazarlamayı önemli ölçüde başararak, dayanakları çürük ve çelişkili olsa bile, bir zafer kazandılar. AKP’nin yanı sıra SP, BBP gibi partilerle sermaye örgütlerinden TOBB ve sendikalardan tamamen AKP yanlısı bir tutum izleyen HAK-İŞ’le Memur-Sen açıktan “evet”çi saflarda yer aldılar.

“Hayır” safları da karışıktı. Faşist MHP’den, Baykal sonrasında söylemde ve belirli tutumlarda bir farklılaşma sürecine giren ve siyaset sahnesinde kendisine eskisinden az-çok değişik bir yer edinmeye uğraşan CHP’ye, pek bir hükmü kaldığı kuşkulu milliyetçi muhafazakar DP’ye, burjuva partileri, “hayır” dediler. Bunlardan ciddi denebilecek bir “hayır” kampanyası yürüten neredeyse tek başına CHP oldu ki, onun kampanyası da, Baykal’ın parti örgütünü dışlayarak sürdürdüğü “tek adam show”unun bir devamı olarak yürüdü. Zaman zaman Kılıçdaroğlu tarafından “Genel Af” ve “görüşmeler yapılabilir” önerileriyle gevşetilse de, Kürt karşıtı bir milliyetçilikle, yine Kılıçdaroğlu tarafından yürütülen yoksulluk ve yolsuzluklarla geçim derdini konu edinen ajitasyonla çeşnilendirilen yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı adına eski hukuk örgütlenmesini savunma tutumu, aralarında nüanslar olsa da, bu burjuva partilerin “hayırcılık”larının temelini oluşturdu.

Referandum çalışmalarına güçbirliği oluşturarak katılan dört ilerici, demokrat ve sosyalist örgüt de “hayır” kampanyası yürüttüler. Onların “hayır” kampanyalarının dayanakları kuşkusuz farklıydı. Ne Kürt düşmanı bir zemine dayanıyor, ne de düzenin eski hukuki örgütlenmesinin savunmasını esas alıyordu. Tabii ki, EMEP, ÖDP, TKP ve Halk Evleri’nden oluşan bu dört örgütün temel yaklaşımlar bakımından tam anlaşma içinde olduklarını söylemek mümkün değildir. Kürt karşıtlığının belirli etkileriyle, “Cumhuriyet’in kazanımlarını savunmak” adına geçmiş hukuki örgütlenmenin şöyle ya da böyle savunulması, güçbirliğinin unsurları saflarında yer yer görüldü. Ancak yine de, “hayır” saflarında farklı bir ses durumundaydılar. Bu değişikliklerle, 12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmek bir yana meşrulaştırılacağını, Anayasa’nın değiştirilmediğini, ama ona “AKP yaması” yapılmakta olduğunu savunmaktaydılar: Ne “demokratikleşme süreci”nden söz edilebilirdi, ne de demokratik bir Anayasa doğrultusunda adım atıldığından!

“Hayır” oylarının oranı yüzde 42 oldu.

“Evet” ile “hayır” yanıtlarının yanı sıra Meclis’te kabul edilip referanduma sunulan ’82 Anayasası’nın 26 maddesinin değiştirilmesine verilen bir diğer yanıt da “boykot”tu. Esas olarak Kürt partisi tarafından savunulup uygulanan “boykot” tutumu, kuşkusuz farklı gerekçelerden hareket eden, ancak bir kısmı da onun tutumuyla birleşme eğiliminde olan ilerici, demokrat, “solcu” gruplar tarafından da benimsendi.

Özellikle Kürt illerinde, ama belirli büyük illerde de Kürt kitlelerinin “boykot” çağrısına olumlu yanıt verdikleri görüldü. Boykot oranı Hakkari’de yüzde 94, Diyarbakır’da yüzde 67’ye ulaştı. Batman’da yüzde 63, Van ve Mardin’de yüzde 57 oranında boykot gerçekleşti. Iğdır yüzde 49, Muş yüzde 46, Ağrı yüzde 44 oranında “boykot” dedi.

RAKAMLAR… ZAFER Mİ?

Rakamlar net ve fark hiç de küçük değil. Yüzde 58 “evet”, 42 “hayır”. 16 puanlık fark var. Ya da 6 milyonluk.

Bu fark kuşkusuz önemli. Yüzeysel bir bakışla “zafer” demek. Zaten gerek başta Başbakan olmak üzere AKP yetkilileri, gerekse Tarafçılar başta olmak üzere “yetmez, ama evet”çiler hemen zafer ilan ettiler ve üst perdeden, burunlarından kıl aldırmaz konuşmalar yapıp yazılar yazdılar.

Başbakan daha referandumdan az önce “Hayır diyecekler darbecidir” dememiş gibi, “Evet diyenlerin de, hayır diyenlerin de ülkelerini sevdiklerini ve hem evet diyenlerin hem de hayır diyenlerin başbakanı olduğunu” açıkladı. Herkesi kucaklıyordu! Ancak şüphesiz referandum sonuçlarını AKP ve kendisi için, şahsen ve izlediği politikalar için verilmiş bir “güvenoyu” saydı. Referandum, zaten, başta CHP’nin ele alışıyla, değiştirilmek istenen Anayasa maddelerinin ne olduğu ve ne için ve hangi amaçlarla, ne yönde değiştirildiğiyle hemen hiç kimse ilgilenmezken, AKP ve Erdoğan için bir güvenoyuna dönüşmüştü. AKP ve saldırılarının önünü kesmek şüphesiz önemli ve gerekliydi, ancak saldırının somutluğu, yapılmak istenen değişikliklerle ulaşılmaya çalışılan hedef ve değişikliklerin içeriği bir yana bırakılarak bu elde edilemezdi. Bu yaklaşımla, “geçim derdi”nin yanı sıra daha çok “AKP’nin hizmetleri”, “türban” sorunu ve dine yaklaşım ve etkileri vb.nin, ama tümünün de ötesinde akılhocalarıyla AKP’nin usta bir manevrayla referandum kampanyasını üzerine oturttuğu, tüm halkın özlemi olduğundan kuşku duyulamayacak “değişim” ve “12 Eylül’le hesaplaşma” temalarının öne çıktığı ve AKP’nin elindeki bütün imkanları kullandığı bir “güven oylaması” yaşandı ve oylama hükümet partisi tarafından kazanıldı.

Yalnızca AKP ve Başbakan (ve arkadaşları) referandumun sonucunu zafer sayıp böbürlenmeye, üstten üstten konuşmaya, oylamadan hız aldığı ve kendisini yeterince güçlü gördüğü için örneğin “haydi, hemen türban sorununu çözelim” demeye başlamadı. “Yetmez, ama evet”çiler, başta Tarafçılar “kraldan çok kralcılık” yaptı, çok daha ileri gittiler. Her türlü değeri satışa çıkarmış olmanın verdiği rahatlıktan kaynaklanan satışçı alışkanlığı ve içselleştirilmiş gönül hoşluğuyla “ilk kez kazanan tarafta olmak”tan duydukları mutluluğu yaşayanlar gevrek gevrek gülüyor, kaybedenleri aşağılayıp kendilerince eğleniyorlar.

Örneğin Tarafçı Roni Margulies, ruh halini pek güzel yansıtan açıklıkla “Kıs kıs gülmemek gerek, biliyorum. ‘Hepimiz için hayırlı olsun’ demek, kapsayıcı olmak gerek. Yenilenin karşısına geçip el kol işaretleri yapmak ayıptır. Ama ben de insanım ve bazı zaaflarım var.” diye yazıyor. Anlaşılıyor, havalarda uçuyor! Başka örnekleri yok değil. Fazlasıyla var ve ne kazandılarsa, şişinip duruyorlar.

Gerek AKP, gerek AKP yalakaları kazanmasına kazandılar da, zafer elde ettiklerini düşünmek yanıltıcı olacak.

Evet, zafer; ciddi bir farkla kazandılar. Peki, gerçekten kazandılar mı? Fazlasıyla pratik bir yaklaşımla, ileri görüşlü olmayan ve yalnızca cebine giren paraya bakmakla yetinen, “kısa günün kârı” hesabını yapan bir tüccar bakımından kazandılar. Kazançlarının bundan sonra da getirisi olacaktır. Az şey elde etmemişlerdir.

Ama bu kadarı yarım gerçektir. Sarhoşluğunu yaşadıkları bir zaferden söz etmek herhalde mümkün değil. Belki Pirus Zaferi! Yani eldekini tükettiren, tükettirecek bir “zafer”!

Öncelikle, herhangi bir yasa maddesi değil, Anayasa değişiklikleri oylandı. Ve belki unutulup gidecek bir oylama olmadı yapılan. Saflar, “evet”lerle –AKP’lilerle liberal solcuların üzerine titredikleri– AKP ilişkisi tartışmalı olarak, ciddi biçimde ayrıldı ve sonradan toparlanmaya çalışılsa bile, “hayır” eğiliminde olan ve sonradan toplumun ciddi bir bölümünü oluşturdukları görülen “çoğunluk” gibi bir “azınlık”, milyonlarca kişi, oy kullananların yüzde 42’si “demokrasi düşmanı”, “darbeci” ilan edilerek, toplum neredeyse ortasından bölündü.Anayasaların toplumlharın “birlik” zemini olduğu varsayılır. En azından Jean-Jacques Rousseauu’dan bu yana, toplumları bir arada tutan siyasal-hukuki “toplumsal sözleşme” sayılırlar. Toplumlar; kendi aralarında belirli farklılar taşımalarına ve belirli siyasal mücadeleler yaşayacak olmalarına rağmen, belirli sürelerle de olsa, kağıda geçirilmiş anayasal ilke ve belirlemeler temelinde genel bir siyasal-hukuki birlik oluşturmak üzere, mevcut düzenin, bugünkü Türkiye’de kapitalizmin olumlanmasını ve savunulmasını içeren, ayrıntısında farklı eğilimlere sahip olabilecekleri, ama köşeleri ve çerçevesi belirli bir siyasal zeminde bir arada tutulmaya çalışılırlar. Gerçeği yansıtmaması bir yana, şimdi, oluşturulmuş kutuplaşmayla zedelenmiş olan bu “birlik”tir. “Darbecilik”, herhalde ve kesinlikle toplumun yüzde 42’sinin eğilimi değildir. Toplumun yüzde 42’si herhalde gerici faşist 12 Eylül Anayasası’nı savunmamakta ve üstelik 12 Eylül’den hiç hoşlanmamaktadır; bu faşist darbeyle, hatta şöyle ya da böyle bir mağduriyet yaşamıştır.

Darbecilik sorununun yanına, aralarında “havuzlu villa” türünden zengin-yoksul karşıtlığını yansıtan ya da yaşam tarzına ilişkin kaygıları veya bugüne kadarki dışlanmışlıklarının üstüne HSYK ve kararları suçlanırken hedef alınarak dışlanan Alevilerle taleplerinin tümüyle yok sayılmaları türünden başkaları da eklenebilir. Daha, kimlikleri ve taleplerini sahiplenmeleri, son seçimden bu yana eksilmek şöyle dursun büyüyen ve kararlı hale gelen Kürtler ve mücadeleleri var. Ve daha, henüz kimsenin fazla dikkatini çekmeyen, ama “dipten gelen” ciddi bir birikimle donanmakta olan işçi ve emekçiler var.

AKP, “şimdilik evet”çi Saadet ve Büyük Birlik partileriyle “yetmez, ama evet”çi liberal solcuları yanına çekerek, MHP’yi küçümsenmeyecek şekilde bölerek, hukuk düzenine isteğince bir biçim vermeyi başarmıştır başarmasına; ancak, önemli bir bölümünü pratik siyaset bakımından AKP karşısında kemikleşmeye iterek, toplumu da fena bölmüş, üstelik mevcut düzenin burjuva çerçevesini tartışılır hale getirmiştir.

Referandumda izlediği politikayla AKP, pratik bir zafer kazanmasına rağmen, burjuva düzenin hukuki çerçevesini tartışılır hale getirmesinin ötesinde, kendisini daha da ileriye taşıyacak bir tutum geliştirmemiş, kırıp dökerek ilerlemiş, karşısındaki safları daha ileriden bölüp kazanma ihtimali bırakmadan, yapabileceklerinin sınırında, elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapacağı hemen hiçbir şey kalmamış, kazancında iflasının koşullarını oluşturan, kazancıyla iflasını biriktiren bir tüccar görüntüsündedir.

Bu, en çok, hemen hiçbir kesimi bugününden memnun olmayan, bilinçle ve örgütlü olarak talep etsin etmesin, mücadelesini versin vermesin, iş ve en azından geçinebilecek bir gelir, beslenme, barınma, çalışma koşulları, kimliklere eşitlik, özgürlükler vb. vb.. her bakımdan yaşam koşullarında iyileştirmeler isteyen halkın “değişim” özlemi üzerinden yürüttüğü demagojiyle “kazanmış” olan AKP’nin “değişim”ci sahtekarlığıyla tamamen gerçek olan halkın değişim özlem ve talebi arasındaki –sadece makasın büyüklüğü ya da uçurum değil– karşıtlık nedeniyle böyledir.

Evet, referandumda, “evet” ve “evet” çalışması yapan, buradan güvenoyu almış görünen AKP kazanmıştır. Ancak “evet” oylarının yüzdesiyle, neoliberal saldırganlığını, tüm kazançları ve “zaferi”ni borçlu olduğu “değişimcilik” üzerine dayandırdığı referandum çalışması ardına gizleyebilen; sömürülen kitlelerin değişim özleminin henüz “nasıl bir değişim” noktasında fluluğundan yararlanarak, demagojik “değişim” pazarlamacılığıyla, gerici burjuva içerikli neoliberal yeniden yapılandırma amaç ve yönelimlerinin, bu yöndeki politika ve uygulamalarının üzerini örtebilen AKP’nin az-çok “çıplak” oylarının yüzdesi arasındaki fark, başta Erdoğan olmak üzere, AKP yöneticilerinin rüyalarına girecek ve onları dehşete düşürecek türdendir. 2007 genel seçimlerinde AKP oyları yüzde 47’yken, 2009 başındaki yerel seçimlerde yüzde 38’e gerilemiştir. 2008 ile birlikte milyonlarcasıyla işten atılan, gelirleri düşen ve geçim derdi büyüyen, okul ve dershane masrafları artan ve bunları karşılayamayan, tarımı tepetakla giden, hayvancılığı “ithal et” noktasına geriletilen, memuru performansa, ücretliliğe, sözleşmeliliğe sıkıştırılan, esnafı eskisi gibi sürdüremez hale gelen, “çalıştay” laflarına rağmen dışlanmasında ısrar edilen Alevisi, demokratik hareketine tasfiye dayatılarak “çözüm” diye kandırılmakta olan Kürdü, ırkçı milliyetçi yaklaşamlara tavır alınmadığı için “açılım” tartışmalarından olumsuz etkilenen şovenizmin etkisi altındaki Türküyle emekçi halkın, demagojiler bir yana, AKP’ye neden eğilim göstereceği sorusunun yanıtı olumlu değildir. Üstelik 2011 genel seçimlerine giderken, uluslararası ve yerli işbirlikçi sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere SGK’ya ilişkin yasalaştırılmış atılacak adımlar vardır. Alınmasına çalışılan bölgesel asgari ücret “önlemi” vardır. Referandumun sonucu yüzde 58 “evet”tir ve bu sonuç en çok AKP’nin kampanyasının ürünüdür, ama işte o kadar; AKP’nin gerçek durumunun kuşkusuz ki bu yüzde 58’lik oyla bir ilgisi yoktur!

 

YÜZDE 58’İ KOŞULLAYAN NE?

Bir kısmı üzerinde duruldu.

Ancak şu belli başlı etkenleri belirtmek gerek.

Birincisi, AKP’nin, sadece kırıp döküp karşıtlarını kemikleştirerek, kısa vadeli kazançlar için geleceği harcayan tutumlarıyla sınırlı olmayan elinden geleni ardına koymayışıdır.

AKP, bazı toplum mühendisleri, reklamcı ve siyasal analizci/anketçinin tersi sonuç verme olasılığına işaret ettikleri gibi bıkkınlık verircesine yoğun bir kampanya yürüttü. Kuşkusuz hiçbir parti sıkı çalışmak ve yoğun bir kampanya yürütmekle eleştirilemez; böyle yapmasından doğalı yoktur. Ancak AKP kampanyasının sorgulanmaya neden olacak birçok yönü vardı ki, bunların başında kampanya masrafları geldi. Havada zeplinler ve balonlar, duvar ve bilboardlarda afişler, binadan binaya ya da direkten direğe pankartlarla, medyaya verilen büyük yerler tutan ilanlarla, kampanyaya, on milyonlarca lira, belki de daha fazlası harcandı. “Değirmenin suyu nereden geliyor?” tartışmasına neden olan masraftan kaçınmama tutumu, AKP liderinin açıkladığı gibi “hazineden siyasal partilere aktarılan yardımlar”dan sağlanmış olsa bile, AKP’nin devlet olanaklarının kullanımı dahil, elinden gelen her şeyi yaptığının delilidir.

Başbakan “CHP de kullansaydı” demiş, hazine yardımlarından siyasi partilerin yararlandığını ileri sürmüş; hatta bu iddiasını ileri sürdüğü konuşmasını BDP’ye de seslenerek yapmıştır. CHP ve MHP’nin neden ne kadar harcama yaptıkları bizim sorunumuz değildir; ancak burjuva partileri arasındaki cüret edilebilen kampanya masrafları konulu uçurum, AKP’nin, para yönetimi konusunda tüccarlıktan gelme becerisi ne denli çok olursa olsun, herhalde “hazine yardımları”nı kullanmayı aşan bir “beceri”ye sahip olduğuna kanıttır. Geçmiş seçimlerin makarna, kömür, beyaz eşya vb. dağıtımlarının “partilere hazine yardımı”nın ötesindeki finans kaynaklarının, referandumda da harekete geçirildiği kuşkusuzdur ve AKP’nin bu alanda deneyimli ve bir şirketten ayırt edilemez olduğu bilinmektedir. Oğullarına karşılıksız gemi, damatlarının CEO’luk yaptığı şirketlere karşılıksız banka kredi bulanların yüksek kampanya masraflarına bir çözüm oluşturmazlık etmeyecekleri kolaylıkla tahmin edilebilir.

Ancak bunun ötesindeki sorun, referanduma katılan siyasal partilerin üç burjuva partisinden ibaret olmadığı, ama bu üç parti hazineden milyonlarca lira “yardım” alırken Meclis’te grubu bulunan BDP de içinde olmak üzere, çok sayıda partinin böyle bir gelir olanağının bulunmayışının oluşturduğu eşitsizliktir. Sadece görünmez kaynaklara erişimde değil, ama hazine kaynaklarından yararlanmada da eşitsizlik, sadece referandumun değil, tüm burjuva sistemin temelinde vardır. Siyasi partiyse, tümü siyasal partidirler; neden bazıları hazineden “yardım” alır bazıları almaz sorusunun “eşitsizlik”ten başka yanıtı yoktur. Sözde demokratikleşme peşinden koşan AKP burjuva demokrasisinin en demagojik argümanlarından olan “eşitlik”ten ne anladığını göstermiş, zaferi önemli ölçüde görünür ve görünmez gelir kaynaklarıyla bu eşitsizliğin gücüne dayanmıştır.

Üstelik AKP (ve diğer burjuva partileri) sadece devlet olanaklarından eşitsiz olarak yararlanmakla kalmamışlar; AKP, hükümet partisi olmanın nimetlerini, görünmez finans kaynaklarını harekete geçirmenin yanı sıra, ihale, ceza vb. teşvik ve/veya tehditleriyle yakın ve uzak çevresini, tarafsızları, hatta karşıtlarını, kendi yanında harekete geçmeye ikna ederken kullanmıştır. Bu kapsamda TÜSİAD yönetimi “bertaraf” olmakla tehdit edilmiş, Doğan grubuna ilan verilmeyerek parmak sallanmış, yandaş ve etki altına alınmaya çalışılan medya ilan gelirlerine boğulmuştur. Ancak açılan musluğun yalnızca “ilan gelirleri”nden ibaret olduğunu hiç kimse ileri süremez. Dağıtılan ve dağıtılma sözü verilen ya da önü kesilen veya açık ya da üstü örtülü verilmeyeceği tehdidi kulaklara kaçırılan ya da karşı çıkacakların zaten alamayacaklarını bildikleri ve tutumlarını ona göre ayarladıkları (“hizaya girdikleri”) irili ufaklı ihaleler ve sağlanan/sağlanacak ya da kesilen/kesilecek benzeri gelirler, AKP’nin çevresini, tarafsızları ve hatta karşıtlarını bir düzene sokmada kullandığı temel yöntemlerdendir. Medya alanında, yandaşlarının yalakalıkta ve asparagasçılığa varan gerçekleri tersyüz edicilikle yaptıkları yayınlarda beslemeciliğin tayin ediciliğinden şüphe duyulamayacağı gibi, örneğin Doğan grubu yayınlarının “hayır”ı desteklemeyi göze alamayış bir yana, habercilikte gerçeği aktarma tutumu bile alamayarak, AKP ve iddialarını da dengeleyici unsur olarak verme yoluna giden “tarafsız” bir pozisyon tutmalarında, bu gruba kesilmiş vergi cezalarının (yenilerinin kesilmesi ya da azaltılmalarının) baskısının tayin ediciliğinden de şüphe edilemez.

Parasal maddi eşitsizlik ve baskıların etki gücünün yanı sıra AKP’nin güncel zaferinin bir başka dayanağı yine maddi baskıyla ilgilidir. “Mahalle baskısı” olarak nitelenen, oysa gerici burjuva muhafazakar dinci, milliyetçi şoven zorbalık, özellikle MHP ondan aşağı kalmasa da, günümüzde esas olarak, hükümet partisi olan ve devletin maddi baskı olanaklarını da kullanan AKP tarafından uygulanmaktadır. Manevi yönüyle de tamamlanan maddi saldırganlığa, referandum sürecinde az başvurulmamıştır. AKP militanları ve polisin “hayır” kampanyası yürüten CHP’lilerin çalışmalarını bile engellemeye yönelik saldırganlığı, kuşkusuz en çok devrimci ve sosyalistlerin faaliyetlerini engellemeye yönelik olmuş ve özellikle Kürt partisinin uyguladığı “boykot” tutumunu kırmak üzere, “boykot”un anti-demokratik bir tutum olduğu propagandasıyla birlikte Kürt illerinde yoğunlaşmıştır. Zaten zilli ulusalcı cumhuriyetçi Doğan Heper’in “Güneydoğu’da hepimiz AKP’liyiz” diye açıkça yazdığı gibi, bölgede asker-sivil hemen tüm gericilik, seçimler kadar referandumu da demokratik Kürt hareketinin gövde gösterisi olarak görerek, AKP ve “evet”ini desteklemiştir.

Son olarak, örnekleri* geçen yerel seçimlerde görülen ve mahkemeye düşen “seçim hileleri”nin de sözü edilmelidir. Yüzde kaç puanlık etkisi olduğu/olacağı üzerine bir yorumda bulunmanın olanaksız olduğu, ama özellikle seçim kurullarında görev alan alt dereceli hakimler arasındaki cemaat örgütlenmesinin HSYK seçimlerinin kendileri tarafından yapıldığında sonuç alınacak kadar yaygınlığına güvenildiği, anayasa değişikliğinin iki temel maddesinden birinin bu güvenle öngörüldüğü dikkate alındığında bu yüzdenin hiç de küçük olmayacağı tahmin edilebilir.

 

ASIL ETKEN: “DEĞİŞİM” VE “12 EYLÜL’LE HESAPLAŞMA” DEMAGOJİSİ

AKP, referandum başarısını, asıl olarak, şüphesiz kendisinin icat etmediği*, ama “okyanus ötesi”ndeki “küçük” de değil, “büyük ağabey”den, araştırma kuruluşlarıyla da desteklenen gizli-açık resmi/gayrı resmi organlarından aldığı akıl ve yönlendirmeyle gündeme getirdiği “değişim” ve “12 Eylül’le hesaplaşma” argümanına borçludur.

Bu “hesaplaşma” demagojisini herhalde AKP’nin icat etmediği ortadadır. Çünkü daha birkaç ay öncesine kadar, AKP, liderinin ağzından “12 Eylül’ün yargılanması”nı “sulu şaka” olarak tanımlamıştır. Ve yakın tarihlere kadar 12 Eylül’ün faşist şefi Evren’e minnet borcu öder gibi yaklaşmış ve resmi devlet törenlerinde, açılışlarda onur konuğu olarak davet ederek, onu baştacı etmiştir. F. Gülen’in Evren’e ve 12 Eylül darbesine yaptığı “cennet mekan” övgülerin bunda payı büyüktür. Bu övgülerde de kuşkusuz bir yanlışlık yoktur; 12 Eylül, 24 Ocak Kararları’nı uygulayarak Gülen’in sırtını dayadığı Amerikalı efendilerle büyük tekelci sermayenin talebi olan ekonomik politikaları benimsediği gibi, darbenin lideri her konuşmasına Kur’andan ayetlerle başlayarak , imam-hatip okullarıyla Kur’an kurslarını alabildiğine yaygınlaştırarak dini gericiliğin önünü açmıştır. Üstelik darbeciler Amerikan devleti ile birlikte devletin bütün olanaklarıyla Fethullah Gülen’in yurt içi ve dışındaki tüm misyoner okullarını desteklemiştir.

YÖK ve hakem kurulları türü 12 Eylül kurumlarını devraldığı, MGK’ya yönelik tek bir eleştirisinin bulunmadığı, 12 Eylül Anayasası ile “gül gibi” idare ettiği, hatta onun getirdiği seçim barajlarına minnet borçlu olduğu, başlangıçta başka türlü hükümet olamayacağı gibi, bundan böyle de olamayacağı ortadayken, AKP’nin “12 Eylül karşıtı olduğu”na kimin inanacağı sorunu bir yana, böyle bir karşıtlığı ortaya atıp referandum sürecindeki tutumunu bu karşıtlık üzerine oturtma AKP ve akıldanelerinin aklına gelmezdi. Üstelik AKP 12 Eylül’ün açtığı neo-liberalizm yolunda kararlılık ve sebatla yürümüş, onun başlattığı özelleştirmelerle sosyal güvenlik kurum ve politikalarının tasfiyesini sürdürmüş, 12 Eylül’ün örgütsüzlüğü ve mücadelesizliği dayatan sendikal yasalarının azimli bir uygulayıcısı olmuştu.

Üstelik lideri Erdoğan, kendisini, Menderes’in yanı sıra sürekli Özal’la birlikte anıyor, Özal’a övgüler yağdırıyor, onun izini sürdüğünü ve devamcısı olduğunu ileri sürüyordu. Ama Özal da, 12 Eylül faşizminin ekibinden olduğu kadar 24 Ocak Kararları’nın mimarıydı!

Tutarlılığı bir tarafa, AKP’nin “12 Eylül karşıtlığı”nı gündeme getirmesi ve “12 Eylül’le hesaplaşma” argümanına sarılması, açıkça demagojiktir. Aksi halde, AKP ve liderinin kafasına saksı düşmesi gerektir. 12 Eylül’ün koltuğunun altında büyüyeceksin, onun devamı olan 28 Şubat’ın ürünü olacaksın, tüm politika ve uygulamalarını savunup sürdürecek, onlardan besleneceksin ve 12 Eylül’den otuz yıl, hükümet oluşundan üzerinden 8 yıl sonra, çıkıp “12 Eylül’le hesaplaşıyoruz” diyeceksin!

İşte bu yapılmış, 12 Eylül Anayasası’nın birkaç maddesinin değiştirilmesi girişimi “12 Eylül’le hesaplaşma” biçiminde ambalajlanmış ve bu mağduriyet istismarı başarılı da olmuştur.“12 Eylül’le hesaplaşma” ile yan yana, ona paralel ve aynı demagojinin daha genelleştirilmiş bir yönü olarak “demokratikleşme süreci”nden, böyle bir süreçte ilerlendiğinden, anayasa değişikliklerinin bu kapsamda olduğundan söz edilmiş, “değişim” sihirli sözcük olarak ileri sürülmüştür.

Ergenekon soruşturmaları, generallerin tutuklanmaları, “Kürt açılımı”, Alevi Çalıştayları, İsrail’e karşı mazlum Filistinlilerin yanında yer alma… tüm bu ve benzeri –çoğu söylem niteliğinde ya da gericiler arası çekişme içerikli– gelişme, anayasada yapılmak istenen hukuki bir dizi değişiklikle birlikte, yanlarına, işçilere “iki sendika hakkı”, memurlara “toplusözleşme hakkı”, Anayasa Mahkemesine “bireysel başvuru hakkı” gibi “haklar” da katılarak, “reformlar”, hatta “devrim”, ama mutlaka “demokratikleşme süreci” olarak işlenen AKP “değişim”ciliğinin dayanakları olarak sunuldu. Darbeler ve darbecilerle mücadele ediliyor, “askeri vesayet rejimi” ve militarizmin tasfiyesi için uğraşılıyor, Türkiye demokratikleştirilmeye çalışılıyordu. AKP dört bir yanda “değişim” rüzgarı estirmeye, ne denli “değişimci” olduğunu pazarlamaya yöneldi. Kendi icat etmese bile, halkın değişim özlem ve talebinin istismarının pirim yaptığı biliniyordu, kanıtlıydı. Öyleyse “değişim” denmeli, değişitiriyoruz diye ilerlenmeliydi! Değiştirilenin ne olduğu, yerine ne konmakta olduğu fazla önemli değildi. Hiç değilse halkın bu bilinç ve örgütlülük düzeyinde önemli değildi. Mevcut sömürü ve zorbalık koşullarında nefret küçümsenir gibi değildi: Değişsin de nasıl değişirse değişsin eğilimi baskındı. AKP tarafından değerlendirildi. Şimdiye kadar 12 Eylül’ün ’82 Anayasası çok kez değiştirilmiş, son referanduma gelinceye kadar 77 maddesi “yenilenmiş”, ama demek ki hala, 12 Eylül Anayasası olarak kalmıştı. Bunca “değişim”e rağmen, şimdiye kadar, hiç kimsenin aklına “12 Eylül’le hesaplaşma” gelmemişti. Bu kez “değişecek”ti, bu kez “demokratikleşiyor”duk!

Sanki eskiden hiç değişmemiş gibi, bu kez “değişim”e olağanüstü anlamlar yüklendi. Değişmesi söz konusu olan 12 Eylül Anayasası’nın bazı maddeleri olduğuna göre, “12 Eylül Anayasası’nın değiştiği”nden söz açılabilir ve içeriği önemli sayılmadan, “12 Eylül’le hesaplaşıldığı”, dolayısıyla “değişim”in “demokratikleşme” anlamına geldiği ileri sürülebilirdi! Böyle yapıldı.

Ve sadece anayasa değişikliği de değildi. Arkada, Ergenekon soruşturmalarında, YAŞ kararlarında, general tutuklamalarında, Kürt ve Alevi “Açılımları”nda, İsrail’e karşı tutumlarda birikmiş “koca” bir “değişiklikler” yığınağı vardı!

Sanki 28 Şubatçılarla 27 Nisan Muhtıracıları, Ç. Birler ve Y. Büyükanıtlarla hesaplaşmaya eğilim gösterilmiş, sanki Ergenekon davalarında “içeride” tek bir general kalmış gibi.. Sanki Kürtlerle Alevilere eşitlik peşine düşülmüş, sanki iktidar dizginlerini AKP’nin ele alması bir yana işçiye, memura, köylü ya da esnafa bir hak tanınmış, basın ya da örgütlenme özgürlüğü sağlanmış, TEKEL’ciler işe geri alınmış gibi.

AKP ve onunla el ele, onun hükümetinden nasiplenen “yetmez, ama evet”çi liberal sol, A. Bayramoğlular, Tarafçılar, Çandarlar, H. Cemaller, O, Çalışlarlar.. referanduma giderken safları şöyle belirlediler: Bir yanda “değişimden yana olan”, kimine göre “askeri vesayet rejimi”, kimine göre “derin devlet diktatörlüğü”nü tasfiye edecek bir “demokratikleşme”yi benimseyenler, bu yönde atılacak adımlara “evet” diyenler vardı. Bunun için “12 Eylül’le hesaplaşma”ya soyunmuşlardı, “12 Eylül Anayasasını değiştirme”ye çalışıyorlardı. Karşılarındaysa statüko vardı. Statükoyu, “12 Eylül rejimini ve 12 Eylül Anayasasını savunanlar”, “askeri vesayet rejiminin değişmesini istemeyenler” “demokratikleşmeye karşı çıkanlar” referandumda “hayır”ı benimsiyorlardı!

Safları böyle tanımlama ve “evet””i öfke duyulan neoliberal uygulamalarla tahkim edilmiş kapitalist sömürü ve zorbalık koşullarında genel bir “değişim”e, “12 Eylül’le hesaplaşma”ya ve anayasasını değiştirmeye “evet”; “hayır”ıysa “12 Eylül ve Anayasasıyla darbeleri ve sair kötkülükleri  savunmak” olarak ortaya koymak sadece demagojidir. Ama etkili de olmuştur. Bu Amerikan malı, pahalı demagojik kampanyanın üstesinden gelinememiştir.

Nedeni açıktır: Toplumda 12 Eylül’den mağdur olmayan hemen hiçbir sınıf ve tabaka yoktur. 12 Eylül ilk elde sendikalarını yasakladığı işçilerin, ücretlerini dondurmuş, onları sendikalarda örgütlenemez ve grev ve hakkıyla toplu sözleşme yapamaz bir noktaya sıkıştırmıştır. Küçük üreticileri aslanın ağzına atmış, piyasanın dişlileri arasında ezilmelerinin yolunu açmış, onları, ardından gelen Özalların, Çillerlerin ve özellikle Erdoğanların sürdürdüğü yok oluş sürecine sürüklemiştir. Köyler asker, jandarma zorbalığından çok çekmiştir. Memurlar, sendikasızlaşma dayatmasıyla 12 Eylül faşist darbesinde tanışmış, sendikalarını yeniden yıllar sonra kurabilmişler, ama hala grev haklarını alamamışlardır. Bugünün orta yaşlıları, hatta yaşlıları olan 12 Eylül döneminin gençleri, darbenin en başta gelen mağdurlarındandır. 12 Eylül Kürtlere kan ağlatmış, Sünni İslam’ı dayatarak Alevilerin de hiçbir hak tanımamıştır. Öte yandan devrimci, sosyalist ve solcuları cezaevlerine doldurup asar ve öldürürken, darbeyi ve onun “kardeş kavgasını önleme” gerekçesini topluma kabul ettirebilmek üzere faşistleri de, bir süreliğine olsa bile cezaevlerine doldurmuş, hatta birkaçını da idam sehpasına çıkarmıştır. Partileri kapatılan ve liderleri sürgüne yollanıp siyaset yapmaları yasaklanan CHP’lisi de 12 Eylül’den çekmiştir, Adalet Partilisi (DYP ve sonra DP) de. Hasılı, toplumda 12 Eylül’ü benimseyecek hemen hiç kimse bulunmazken*, imkan bulursa üstüne yürüyeni, küfür edeni ve lanet okuyanı çoktur.

Üstelik “değişim” “12 Eylül”le sınırlı da sunulmamış, geniş tutulmuştur. Genel olarak hukuksuzluk koşullarının “değişimi”, “askeri vesayet” koşullarının “değişimi”… Ve oyuna başvurulan halkın öfke duyup nefret ettiği, ama özlediği ne varsa, tümüne ilişkin olarak ima edilen “değişim”. Tümünü değiştirmek üzere ilk adımları atılan bir “değişim”! İsteyen istediği gibi anlayabilirdi. Halka algılama özgürlüğü tanınmak üzere, ucu açık bırakılmıştı. İsteyen, halka saldırının doruklarından biri olan GSS’yi örneğin, bir iyileşme olarak anlayıp, “değişiyoruz” diye sevinebilir, isteyen inşaat sektörünün TOKİ’li vurgunculuğundan “işsizliğin giderildiği”ni anlayabilir ve “değişim”in ikna ediciliğine kapılabilirdi.

Masraftan kaçınılmayan kampanyayla, tüm imkanlar kullanılıp, neredeyse tüm medya harekete geçirilerek “12 Eylül’le hesaplaşılmakta olduğu” demagojisi, allanıp pullanarak, iyi ambalajlanarak pazarlanan darbecilerin tasfiyesi yolunda ilerlendiği, demokratikleşme sürecinin sürdürüldüğü, değişimin gerçekleştiği yalanı sonuç verdi.

“Hayır” saflarının karışıklığı, 12 Eylül’ü ve Anayasasını gerçekten savunan MHP gibi partilerin de “hayır” diyor olması, üstelik “hayır”ı, başlıca Kürt düşmanlığına ve barış karşıtlığına dayandırmaları, değişikliğe konu olan gerici hukuk düzenini savunmaları, “hayır” tutumunun ikna ediciliğini zayıflattı ve bir kez daha ne kadar geniş kesimler, ne kadar çok siyasal parti bir tutumda birleşirse o kadar büyük güç oluşur görüşünün yanlışlığı pratikte kanıtlandı.

Etki güçleri zaten düşük ve örgütlenme ihtiyaçları büyük olan devrimci, sosyalist güçler de bu demagojik kampanyanın üstesinden gelemeyince, görece yüksek “evet” yüzdesi kaçınılmaz oldu.

 

REFERANDUMLA DEĞİŞTİRİLMEK İSTENEN NEYDİ?

Oysa referandum, kuşku duyulamaz ki, bir “demokratikleşme süreci”nin unsuru ya da “12 Eylül’le hesaplaşma”nın, “askeri vesayet rejiminin tasfiyesinin” belirtisi olarak yaşanmadı. Kim, hangi liberal solcu örneğin, referandumdan bu yana Türkiye’nin demokratikleştiğini ileri sürebilir? Ne değişti?

Ya da referandumla değiştirilmek istenen neydi?

Tamamen dolgu maddesi olarak değer taşıyan “ombudsman”, “memura toplu sözleşme hakkı”, “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı”, “birden fazla sendikaya üyelik hakkı” türünden değişiklik maddeleri bir yana bırakılırsa, ki bırakılmalıdır, Baykal bile zamanında 24 maddede fikir birliği halinde olduklarını, iki maddenin ayrılması durumunda 24 maddeye “evet” diyeceklerini açıklamıştı. Geriye kalan iki madde, değişikliğin asıl ilgili maddeleridir ki, bu iki madde de hukuki düzenin örgütlenişine ilişkindir.

HSYK’nın örgütlenişine ve üye seçimine/atamasına ilişkin maddeyle Anayasa Mahkemesi’nin örgütlenişine ve üye seçim/atama yöntemine ilişkin madde.

Değişiklik öncesinde, gerek Anayasa Mahkemesi ve gerekse hakim ve savcı atamalarını yapmakta olan HSYK, az sayıda seçkinden oluşmaktaydı ve kurul üyesi seçkinler, tümü hakim ya da savcı da değillerdi. Hukukçu olmaları şartı aranmıyordu. Ama bir şey kesindi ki, kurul üyeleri, kapalı devre seçimle belirleniyorlardı. Başlıca, hakimler oligarşisi ya da jüristokrasi  kendi kendisini seçiyor, idare edip gidiyorlar ve hukuk sistemi sağlam kazığa bağlanmış olarak kalıyordu.

Son seçim ya da atama, cumhurbaşkanı tarafından yapılıyordu; ancak her iki kurul için de Yargıtay, Danıştay vb. (Anayasa Mahkemesi için, ilaveten, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve YÖK de seçimlere katılıyordu) aday gösteriyor ve cumhurbaşkanı, yüksek yargı organlarının gösterdikleri üç aday içinden birini seçiyordu.

Son atamaları cumhurbaşkanı yapmasına rağmen, değişiklik öncesi, yüksek yargı her iki kurulun, Anayasa Mahkemesi ile HSYK üyelerinin belirlenmesinde ciddi söz sahibiydi. Dolayısıyla hukuk sistemi iki yandan da garantiye alınmıştı: Hem hakimler oligarşisi, hem de düzenin süzerek başına oturttuğu cumhurbaşkanı ile hukuki tahkimat pekiştirilmişti.

Değişiklikle, hakimler oligarşisini oluşturan yüksek yargının yetkileri budandı. Birincisi, cumhurbaşkanının yetkileri artırıldı; artık onun doğrudan seçtiği hakimler ve hakim olmayan seçkinler olacak. Ve eskiden farklı olarak Anayasa Mahkemesi’ne TBMM de üç üye seçecek. Yani, bu mahkemenin siyasallık düzeyi yükseliyor.

HSYK’ya gelince ise, sayıları artırılan üyelerinin dördünü doğrudan cumhurbaşkanının seçecek olmasının yanı sıra on üyesi de, eskiden farklı olarak, birinci sınıf hakimler tarafından seçilecek.

Hem Anayasa Mahkemesi ve hem de HSYK üyelerinin belirlenmesinde, yüksek yargının etkisi azalmakta, ama ilk kez Anayasa hakimleri seçimiyle yetkilendirilen TBMM ve eskiden zaten yetkili olan cumhurbaşkanı ile (HSYK açısından) alt-düzey hakimlerin etkisi artmaktadır.

Referandumun değiştirilmelerini kararlaştırdığı iki maddeyle yüksek yargı organlarının yeni düzenlenişi, “hesaplaşıldığı” ileri sürülen 12 Eylül’ün faşist şefi Evren’in bile kendi üzerine almaktan kaçındığı oranda yetkiyi cumhurbaşkanına vermekle, tarafsızlığı ileri sürülen, ama öyle olmadığı herkesçe bilinen cumhurbaşkanının yanı sıra TBMM’yi işe karıştırarak yüksek hakim atamalarını ileri düzeyde siyasallaştırmakla ve hakim ve savcılar içindeki gücünden emin olunan Fethullahçı örgütlenme aracılığıyla bu siyasallaşmayı bir de cemaatçi/dinsel sağlam kazığa bağlamakla eskisinden ayrılmaktadır. AKP’nin “12 Eylül’le hesaplaşma” ve “demokratikleşme” olarak sunduğu, önsel olarak olumlu ve iyi ilan ettiği “değişim”in aslı astarı budur. AKP’nin “değişimci” “demokratik” pazarlamasında anlaşılmaz hiçbir şey yok. Destekçisi “yetmez, ama evet”çi liberal “AKP solculuğu”nun da, bu “değişimi” onaylaması ve onda yetersiz de olsa demokrasi bulması, anlaşılmaz olmadığı gibi, demokratlıklarının tam bir göstergesidir. “AKP solculuğu”nun demokratlığı, cumhurbaşkanının tek seçicilik müessesesi olarak benimsenişi kadardır! Bir de önünde diz çökülen Fethullahçılık ve Meclis’in demokratlığının benimsenişi kadar!

 

EMPERYALİZM, BURJUVAZİ VE REFERANDUM

Referandum öncesinde “12 Eylül’le hesaplaşma” ya da “demokratikleşme süreci”ne ilişkin yapılan söylem yığınağının tümüyle demagojik içeriği, emperyalistlerle işbirlikçi büyük burjuvazinin referanduma ilişkin tutumlarında da görülmektedir. Gerçi “AKP değişimciliği” ve “demokratizmi” övgüsü yapanların, AKP’liler ve liberal solcuların “küreselci dönüştürücü” emperyalizm ve burjuvazi övgüsü yaptıkları da bilinmektedir. Örneğin Amerikan emperyalizmi ve etrafında oluşturduğu savaş koalisyonunun Irak’a ve Afganistan’a da demokrasi götürmeye çalıştıklarını, bu ülkeleri demokratikleştirmeye uğraştıklarını savundukları hatırlanacaktır. Ama gerçekler ortadadır: Yakılıp yıkılan Irak’a “demokrasi” değil, bombalara ölüm gitmiş, milyonlarca Iraklı öldürülmüş ve sakat bırakılmıştır.

Bizdeki “demokratikleşme süreci” de benzer içeriklidir. Ve bu nedenle Irak gibi başka ülkelere “demokrasi” götürme yalanıyla sömürgeciliği pekiştirmeye çalışanlar tarafından desteklenmiştir.

“Değişimci” Obama’nın, hemen referandumun ertesinde, hiç vakit geçirmeden aradığı “değişimci” Erdoğan ve AKP’sini kutlaması, herhalde “devrimci”den “devrimci”ye bir kutlama değil, dünyanın bir numaralı emperyalist gerici başının Türkiyeli gerici başını kutlamasıdır. Obama, telefonla aradığı Erdoğan’a, “referanduma katılımın Türk demokrasisinin dinamizmini yansıttığını ve kendisinin bunu takdir ettiğini” söylemektedir.

Tıpkı 12 Eylül darbesini duyunca, “bizim çocuklar başardı” diyen ABD başkanı gibi, bu kez, tarihin cilvesiyle “12 Eylül’le hesaplaşma” demagojisiyle sonuç alarak halka bir başka darbe vuranları kutlaması, referandumun sonucunun niteliği hakkında fikir vericidir.

AKP ve sahte demokratizmi, aynı desteği AB yetkililerinden de almıştır. Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle’nin sözcüsü Angela Filote, düzenlediği basın toplantısında anayasa değişikliğine ilişkin referandumla ilgili sorular üzerine, “Paketin içeriği doğru yönde” demiş ve eklemişti: “Anayasa paketi, Türkiye’de demokrasinin işleyişiyle ilgili bazı sorunlara çözüm getiriyor.” Kılıçdaroğlu tarafından meydanlarda AKP tarafından “pahalı hediyeler”le ödüllendirilmekle suçlanan AB yetkililerinden aynı Fülle, referandumun ardından Brüksel’de kendisini ziyaret edip sitemlerini aktaran Kılıçdaroğlu’nun yüzüne karşı yine “Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde bu anayasa paketini iyi yönde atılmış bir adım olarak görüyoruz.” demiştir. Yine Avrupa Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek, “Demokrasi, Türk vatandaşları tarafından yükseltildi. Referandum sonucu Türkiye’yi Avrupa hedefine bir adım daha yakınlaştırdı, ancak bunu izlemesi gereken unsurlar var.” derken, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, “Türkiye’nin Avrupa’ya yaklaştığını gösteren bir işaret.” değerlendirmesini yapmış, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Helene Flautre, sonuçları “Cesaret verici bir haber” olarak nitelemiş, Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, “Referandum sonucunu memnuniyetle karşıladığı”nı açıklamış, İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt’se, “Referandum sonuçları memnuniyet verici. Türk halkı, reform politikalarına devam yönünde oy kullandı.” şeklinde beyanat vermiştir. İlerlemedir, reformdur, demokrasinin yükselişidir vb.! Emperyalistlerle işbirlikçiler el ele “demokratikleşme süreci”ni gerçekleştirmişlerdir! Al birini vur ötekine! Demokrasilerini de başlarına!

Amerikan ve Avrupa burjuva gazeteleri de, bazıları AKP’nin politika ve yönelimleri hakkında bazı endişeler belirtseler de, yine AKP demokratizmini selamlamışlardır!

En “iyisi” görünen, “Türkiye tarihi bir reform sürecinden geçiyor.  Ancak Erdoğan’la ilgili endişeler tamamen temelsiz de değil.” diyen BBC’dir. Diğer bazıları şu tür yazılar kalme almışlardır:

New York Times: “Halen Müslüman Ortadoğu’nun en güçlü demokrasisine sahip olan Türkiye, pazar günkü referandumla özgürlükleri daha da güçlendirdi.

Independent: “Referandumun sonucu, Türkiye’nin büyük oranda merkezileşmiş, yarı-demokrasisinden, daha Avrupai bir demokrasiye geçişi gösteriyor.

Guardian: “Seçmen anayasa değişikliklerine destek verdi, askerler ve hakimler kaybetti. Türkiye köklü bir değişime hazırlanıyor.

Times: “Türk ordusu savaşı kaybetti. Sonuç Türkiye’nin askerci geleneğine büyük bir darbe.

Washington Post: “‘Evet’ çıkmasıyla Türk halkı askeri dönemin kanunlarını reddetti.

Guardian: “Geçmişi baskı ve askeri darbelerle dolu bir ülkede sessiz bir devrim gerçekleşiyor. Üstelik bu devrim kansız ve demokratik bir şekilde hayata geçiyor.

Dış destekler tamamdır, emperyalistlerin onayı alınmıştır da, içeride durum nedir, burjuva gericiliğin, sözcülerinin tutumu nedir? Kuşkusuz değişikliğin arkasındadırlar. Tutumlarını “destek” sözcüğüyle nitelemek gerçeği tam yansıtmayacaktır; AKP, burjuvazinin çıkarlarının ifadesi olan ve ihtiyaçlarını karşılayan değişiklik adımlarını atmıştır. Tümünü atamamıştır kuşkusuz, ama değişikliklerin burjuvazinin talep ettiklerinin bir bölümü olduğu ve AKP’nin uygun şartlarda devamını getireceği şüphesizdir. Örneğin TİM Başkanı M. Büyükekşi, Bu yetmez, yeni anayasa lazım” diyerek tam da bunu belirtmiş ve devam etmiştir:Ülkemiz için hayırlı olsun. Biz TİM olarak görüşümüzü zaten açıklamıştık. Anayasa değişikliğini danışmanlarımızla incelemiş ve olumlu bulduğumuzu söylemiştik.

İTO Başkanı M. Yalçıntaş’ın görüşleri de aynı yöndedir: “Halkın onayladığı bu anayasa değişiklikleriyle Türkiye sadece daha demokratik bir ülke olmakla kalmayacak. Aynı zamanda ekonomik gelişmesinin hızlanacağını ve istikrarını muhafaza edeceğine inanıyorum. Referandum sonucunun hayırlı olması diliyorum, Türk milleti büyük sağduyu örneği göstererek tercihini ortaya koydu.

Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (İNTES) Başkanı Şükrü Koçoğlu, “Türkiye bir demokrasi sınavından daha başarıyla çıkmıştır.”derken, TUSKON Başkanı Rızanur Meral “Türk insanı her zaman olduğu gibi tercihini yine ilerleme ve gelişim yönünde kullandı. Referandumun en önemli sonucu, Türk halkının burada tercihini değişimden, gelişimden ve demokrasiden yana kullanmış olması” değerlendirmesini yapmış, TİSK Başkanı Tuğrul Kudatgobilik’se “Türkiye’nin bu demokrasi sınavını da başarıyla geçtiğini görmekten sevinç duyduklarını” açıklamıştır.

Peki, referandum sonuçları karşısında, öncesinde “taraf” ya da “bertaraf” olma seçeneğiyle yüzyüze olduğu tartışılan TÜSİAD’ın pozisyonu ne olmuştur? TÜSİAD’ın örneğin MÜSİAD’la ya da geleneksel büyük burjuvazinin aralarına yeni katılan ve “yeşil sermaye” olarak tanımlanan, son yıllarda özellikle devlet olanaklarıyla palazlanan burjuva kesimlerle bir sürtüşme içinde olduğu biliniyor. Daha çok yeni palazlanan ve “yeşil sermaye” denilen burjuva kesimlere teveccüh göstermesi nedeniyle AKP ve burjuva kesimlere ilişkin yönelimleri konusunda tedirginlikleri olan TÜSİAD’ın önceki Anayasa hazırlıklarının –belki vurguları bir yana– AKP değişikliklerinden pek de farklı olmadığı gibi, onları öncelediği biliniyor. Dolayısıyla değişikliklerin TÜSİAD’ın karşı çıktığı ve hele bu seçkinler klübüne doluşmuş büyük burjuvazinin çıkar ve ihtiyaçlarını yansıtmayan değişiklikler olduğunu söylemek olanaklı değildir. Zaten referandum sonrası TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında konuşan Ü. Boyner, ”demokratikleşme, hukuk, yargı sistemi ve anayasa konularında pek çok rapor hazırlamış kurum olarak” “derneğin 1990’lardan bu yana “demokrasi davasının bayraktarlığını” yaptığını ileri sürerek, “bir gecede demokrat olunamayacağı”nı vurguladı. Ve işte neoliberalizmle “demokrasi” ve hukuk sistemi arasında Boyner’in kurduğu ilişki: “..yeni dünyada piyasaların düzgün şekilde, yersiz ve faüllü müdahalelerle engellenmeden çalışabilmeleri için iyi işleyen bir demokrasi ve hukuk sistemi vazgeçilmez şartlardı. Bugün piyasa-demokrasi,hukuk arasındaki bu temel ilişkinin geçmiştekinden bile daha önemli olduğuna inanıyoruz.” TÜSİAD’ın “küreselleşme” ve neoliberal politika ve uygulamalarla uyumlu bir “demokratikleşme” ve hukuk sisteminin yeniden yapılandırılması konusunda AKP’nin gerisinde olmadığı kesindir.

TÜSİAD “bertaraf” mı olmuştur? Tabii ki olmamıştır, ama bu seçkinler kulübü, büyük burjuvazi için en uygun sömürü ve egemenlik koşullarını istemekte ve bu konuda AKP ile şüphesiz ki anlaşmaktadır.

REFERANDUM HARİTASI NEYİ GÖSTERİYOR?

Referandumun ardından yayınlanan sonuçlara (“evet”, “hayır” ve “boykot” oylarına) ilişkin harita az çok genel ve yerel seçim sonuçlarını gösteren haritalara benziyor.

Ülkenin en gelişkin bölgeleri, kapitalizmin ve işçi sınıfının, modern sınıf ilişkilerinin geliştiği yöreler, Trakya’dan başlayarak, Balıkesir, Aydın, Manisa ve Denizli’yle Uşak’ı da kapsayarak, İzmir başta olmak üzere Ege illerini, Akdeniz bölgesini ve Adana, Mersin ve Antakya’yı içine alan bölgeyle Eskişehir “hayır” bölgesi olarak ortaya çıktı. Geri kalan; “hayır” ve “evet” oyları arasında az bir fark bulunan ve yine ülkenin en gelişkin yörelerinden olan İstanbul-İzmit (ve Gebze) dışında kalan bölgeler; Gaziantep, Kayseri türünden geleneksel ilişkilerin etkisinin hala güçlü olduğu, ama kapitalizmin gelişmesinin yakın tarihlerde ileri mesafeler katettiği yöreler bir yana bırakılırsa, ülkenin az gelişmiş, geri iç ve orta bölgeleri, kuzey ve doğu Anadolu “evet” bölgeleriydi. Hemen tüm güneydoğu yani Kürt illeriyse “boykot” bölgesi oldu.

Bu üç bölge, gözlenebilir biçimde birbirlerinden ayrıldılar.

Bazıları, bu bölünmeyi görmezden gelmeyi ya da önemsizliğini belirtmeyi tercih etti. Bazılarıysa, tersine bu bölünmeyi, “sol”un da üzerinden yürümesi gereken, ülkenin temel ve kalıcı bölünmesi olarak değerlendirdi.

Tartışma ve rivayetin muhtelif olduğu değerlendirmeler, “12 Eylül’le hesaplaşma”, “demokratikleşme” ve “değişim” demogojilerinin etkisi pek dikkate alınmadan “evet” ile “hayır” oyları üzerine yapıldı.

Ülkenin “evet”, “hayır” ve “boykotçular” olarak bölünmesi yerine, geçen seçimlerle referandumdaki AKP (ve destekçileri) ile “üç muhalif parti” arasındaki kıyaslamalı oy ilişkisinin değerlendirmesini geçirme yolunu tutan “toplum mühendisleri”nden yeni AKP sempatizanı Tarhan Erdem, referandumun sonucunu, “muhalif” partiler arasındaki oy dağılımını nasıl net biçimde kestirdi ya da üçünü bir arada nasıl değerlendirebildiyse, “3 muhalif parti geriledi” şeklinde özetledi.

Yine “toplum mühendisi” bir anketör olan Adil Gür, “29 Mart yerel seçimlerinden sonra da sıkça dillendirilen, bu referandumdan sonra yine gündeme getirilen bu ‘üç ayrı renk’ söylemini, abartılı, yanlış ve ülkemizin geleceği açısından da ayrıştırıcı olması nedeniyle tehlikeli buluyorum. Güneydoğu’daki bazı illerde katılım oranının düşüklüğünü diğer ikisinden ayrı değerlendirmek gerek. Akdeniz’de veya batıda sahillerin rengi meselesine gelince; aslında bu resim Ak Parti iktidarı ile birlikte ortaya çıkmadı. 1995’te iktidarın büyük ortağı olan RP de bu bölgelerde genel ortalamanın çok altında oy alıyordu.” değerlendirmesini yaptı. O da, “evet” ve “hayır”lara verilen oylar yerine parti ayrımlarını geçirdi.

Başbakansa, önce “kumsal” diye küçümsedi “hayır bölgesi”ni. “Evet” bölgelerinin az gelişmişliğine bakmadan övünmeye girişti. Yavaş yavaş yüzde 42’lik “hayır”ın nedenlerinin araştırılmasının gerekli olduğunu düşünme noktasına geliyor!

Öncelikle tüm “hayır” oyları CHP ile özdeşleştirildi ve kolaycılıkla genel bir sol, sosyal-demokrat eğilimin ifadesi sayıldı. Oysa çoğu “hayır” oyunun CHP tarafından alınması bir veri olmakla birlikte, “hayır”ların ülkenin kapitalizmin daha gelişkin ve sınıf ilişkilerinin daha modern ve daha emek-yoğun bölgelerinde yoğunlaştığı ve dolayısıyla basitçe CHP’liliği değil, ama bugün CHP zarfını henüz pek aşamamış olsa bile, işçi ve emekçilerin muhallif eğilimlerini yansıttığını düşünmek doğru olacaktır.

Ali Bayramoğlu’nun “‘Evet’ diyenlerin AKP’yi destekleyenler, değişim sürecini beğenen, önemseyen ve arkasında duranlar olduğu” şeklindeki değerlendirmesi de problemlidir. O, diğer grubun da “Ak Parti’yi onaylamadığı, değişim politikalarından farklı anlam çıkardığı ya da korktuğu, eski düzendeki bir dizi ayrıcalıklarını tehdit altında gördüğü için ‘hayır’ dediğini” düşünmektedir. “Hayır”ları CHP oylarıyla özdeşleştirme eğilimine nazire yaparcasına Bayramoğlu da, “evet”lerle AKP’nin desteklenmesi arasında özdeşlik kurmaktadır. AKP’nin “değişim” propagandasına dayalı olarak “evet” diyenlerle AKP’yi desteklemeyi aynılaştıran bu değerlendirmenin, örneğin SP’yi yok sayması bir yana, sömürülen yığınların “değişim” özlemiyle onun sadece demagojisini yapan AKP’yi özdeşleştirdiği tartışmasızdır. Ama “değişim” özlemiyle bunun demagojisi, şüphesiz birbirine karşıt şeylerdir. AKP’nin “değişimci” olduğu kuşkusuzdur, ama o, halkın özlemlerinin tam karşıtı olan bir “değişim” için çalışmaktadır; işsizliği çoğaltıcı, ücretleri düşürücü, sağlığı ve eğitimi paralı kılıcı, çalışma yaşamını esnekleştirici ve güvencesizleştirici, tütünü, pancarı, fındığı yasaklayıp değersizleştirerek tarımı ve ithal et noktasına getirerek hayvancılığı bitirici.. neoliberal politikalarıyla ülkeyi ve halkın yaşam koşullarını eskisinden kötüleştiren bir değişime imza atmış bir partidir.

“Eski düzendeki ayrıcalıklarını kaybetmemek için hayır” dendiği yorumu ise, fazlasıyla idealizmle maluldür. Herhalde eskinin “ayrıcalıklıları”nın toplumun yüzde 42’sini oluşturması düşünülemez. Dolayısıyla bunca “hayır” diyenler,  “eski ayrıcalıklı” tayfa bu kadar kalabalık olamayacağına göre, ancak AKP’den zarar görenler, onun tarafından işsizliğe, yoksulluğa vb. itilenler, sosyal güvencesiz bırakılanlar ve yanı sıra burjuva diktatörlüğünün yürütmesini üstlenmiş AKP’nin saldırganlığı ve zulmünden ürkenler olabilir.

Bayramoğlu’nun bu değerlendirmesi, üç aşağı beş yukarı tüm Tarafçılar ve sair özellikle solcu liberal tarafından dile getirilmektedir: “Değişimci AKP”, “statükocu” “muhafazakarlar”la, eski düzenden çıkarı olanlar ve eski Anayasayı vb. savunanlarla çatışmaktadır! Ancak ilginçtir; kendisini “muhafazakar”, yani statüko savunucusu, yani “değişim karşıtı” olarak tanımlayan, bizzat AKP’dir. Liberal solcular tarafından, AKP yalakalıklarının açıklaması olarak ortaya atılan ve giderek AKP temsilci ve sözcüleri tarafından da benimsenen “değişimci”likle, yine AKP’nin kendisi tarafından nitelik tanımlayıcı olarak kullanılan “muhafazakar”lığın nasıl bir arada durmakta olduğu kuşkusuz izaha muhtaçtır!

Bir başka izaha muhtaç olan şeyse, Milliyet’ten Mehveş Evin’in Türkiye’ninkiyle Amerikan “demokratları”nın yüksek oy aldığı Amerikan sahillerini gösteren ABD’nin oy haritalarını da yayınlayarak yaptığı saptamadır: “ABD’nin sahilleri demokrat, bizimkiler muhafazakar!” Amerikan “demokratları” bir yana,Türkiye’nin en gelişkin yöreleri, en modern sınıf ilişkilerine sahip, tarihsel olarak da ülkenin önünde yürüyen bölgeleri, nasıl oluyor da, bu referandumda “muhafazakarlık” rekoru kırmakla kalmıyorlar, ama son yılların tüm seçimlerinde de “muhafazakarlık” yapıyorlar? Çıkarılması gereken sonuç, herhalde gelişkinliğin ağırlıklı belirtisi ve açıklaması olarak özellikle işçi ve emekçilerin değil, ama AKP’nin muhafazakar olduğu, dolayısıyla demokrat ve değişimci olmadığıdır.

Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç’ın “evet”-“hayır” saflaşmasına ilişkin yorumlarıysa, bir başka problemli ve ilginç değerlendirme durumunda.

Toplum 3 ana blok halinde kutuplaşıyor” diyen Bulaç, bu blokları şöyle sıralıyor:

Birincisi; muhafazakar-dindar blok: Burada orta muhafazakârların, cemaat ve tarikatların, SP’nin, demokrat İslamcıların, küçülen merkez sağın, MHP’den evet diyen merkez-kaç güçlerin, BDP’nin,PKK/BDP dışında kalan Kürtlerin, Türkiye KDP’sinin, 12 Eylül rejimine evet demeyi kendilerine yediremeyen küçük sol grup ve aydınların toplandığını söyleyebiliriz.

İkincisi; laik blok: Bu blokta CHP şemsiyesi altında toplanan büyük sermaye (sembol ismi TÜSİAD), bürokratik merkezdeki sert çekirdek (asker, sivil bürokrasi yüksek yargı, merkez medya), AK Parti’ye tepkili Anadolu ve Trakya orta sınıfları; ezici çoğunluğuyla Aleviler; kurumsal MHP doğrultusunda tercih kullanan milliyetçiler; ulusalcılar ve büyük kentlerde kendi gettolarındaki marjinal gruplar bulunuyor.

Üçüncüsü; boykota katılanlar. Bu blokta asıl belirleyici grup Kürt milliyetçileri oldu.

Bulaç’ın da “değişimci” “demokrat AKP” ile “demokratikleşmeye direnen” statükocu “muhafazakar”lar arasında varsayılan demagojik saflaşmayı fazlasıyla ideolojik haliyle dillendirdiği ortada: Yüzde 58 muhafazakarların ve yüzde 42 ise “solcu” demeye dili varmıyor, “sermaye” ile “bürokratlar”ın vb. oluyor! “12 Eylül hesaplaşması”na pek girmiyor, ama aşırı ideolojik zorlamaya bağlı olarak ilginçlikleri bol. Değerlendirmede, sınıflar nesnel konumlarına göre değil, ama ideolojik tutumlarına göre yerlerine yerleştiriliyorlar. AKP’nin temsilciliğini üstlendiği ve bir dediğini iki etmediği “büyük sermaye” örneğin, başka bir siyasal şemsiye altında  sınıflandırılıyor,  hem de AKP yerine, büyük sermayenin, tekellerin has partisi olmayı bir türlü becerememiş CHP şemsiyesi altında! Fazlasıyla idealizme batmış Bulaç’a göre, siyaset, sınıflardan, onların çıkarlarından yansımıyor, tersine, sınıflar siyasete sığınıyorlar! “Anadolu ve Trakya orta sınıfları”nın AKP’ye tepkili olanları yine CHP’ye sığınıyorlar; oysa tersi olmalı, CHP’yi bunlar kendilerine benzetmiş olabilirler. Ve “büyük kentlerin gettolarındakiler” kimdirler? Üstelik, anti-komünistliğinden tabii ki kuşku duyulamayacak Bulaç, buradan gelse gerek, orta sınıfları biliyor, büyük burjuvaziyi biliyor, ama işçiyi de, emekçiyi de hiç tanımıyor; değerlendirmelerinde, asıl çoğunluğu oluşturan bu milyonluk güçlere değinmiyor bile!

En ilginç, ama bir o kadar da tahlikeli ve olumsuz değerlendirmelerden biriniyse, şüphesiz amacı farklı olmasına karşın, Bulaç’ınkine pek benzer haliyle manşetinden Birgün (ve ÖDP) yaptı. “Milliyetçi muhafazakar tablo değişmedi: Yüzde 60 sağ, yüzde 40 sol!” Ona göre, “evet” oyları sağcı muhafazakarlığa, “hayır”larsa “solculuk”a delaletti! “Evet” oylarını koşullayan en başta yoğun “değişim” popagandasıyla “12 Eylül’le hesaplaşma” içerikli demagoji değilmiş gibi, en çok buradan etkilenen “evet”lerin ağırlıklı olarak “değişim” özlemini yansıtmak yerine statükoculuk demek olan “muhafazakarlık”a delalet ettiğini ileri sürmenin mantığı anlaşılabilir değildir. Ancak, halktan kopuklukla karakterize ve halkı kendi yaklaşım ve tutumlarına göre bölümleyip, yüzde 60’ına yakınını gönül rahatlığıyla karşıya alabilecek “yukarıdancı”, “seçkinci” bir “solculuk”u, böyle bir “solculuk” anlayışı ve tarzını belirttiği kesindir. En az yüzde 90’ı sömürülüp ezilen, tekelci kapitalizm ve özellikle neoliberal saldırganlığından zarar gören halkı, gerici burjuva propaganda ve demagojilerden etkilenip, belirli geleneksel inanış ve önyargılarının da etkisi altında, beğenmediği bir tutum aldığı ve “evet” oyu kullandığı için kolayca muhafazakar-milliyetçi ilan edip “karşı saf”a koyma – bu, hastalıklı bir “solculuk”tur! Üstelik “evet” demelerinin temel bir dürtüsü “değişim” özlemiyken! Mevcut düzenden duydukları bıkkınlıkla, sezgilerinin ötesinde henüz nasıl bir “değişim” istediğini belirleyememiş, kendi “değişim” talebinin içini dolduramamış ve Erdoğan’ın “değişim” demagojisine kanarak “evet” oyu kullanmış sömürülen ve ezilen yığınlarla emekçi, nasıl gönül rahatlığıyla AKP ve milliyetçi muhafazakarların eline ve etkisen terkedilebilir, emekçiden bunca kopuk ve habersiz sosyalistlik iddiası ne türden bir iddia olabilir?Birgün ve ÖDP bir yana, “evet”, “hayır” ve “boykot” oylarının dağılımının bir harita oluşturduğu doğrudur, ama buradan doğru sonuçlar çıkarmak gerektir.

“Evet”ler, önemli ölçüde “değişim” ve “12 Eylül’le hesaplaşma” propagandalarının ürünü olmakla birlikte, tabii ki tümü bu nedenle verilmiş oylar değildir. İçlerinde dini saikle kullanılan oylar az değildir ve yine milliyetçi etkiler altında kullanılmış “evet”ler de herhalde ciddi bir yekun tutmaktadır. Aksi durumda, “evet”lerin neden en çok Türkiye’nin iç ve orta bölgeleri gibi görece geri yörelerinde birikmiş olduğu açıklanamaz.

Yine “evet” oylarının “değişim” ve “hesaplaşma” propagandalarından etkilenerek, yüzde 58 gibi, AKP oylarının oldukça üzerinde kullanılmış olmasından, kuşkusuz, bu kez Birgün’ün yaptığının tam tersi bir değerlendirmeyle, “hayır” oylarının “değişim” karşıtı ve Başbakan’ın bir ara dediği gibi, “darbecilere ve statükoya verilmiş oylar olduğu” sonucu çıkarılamaz. Hayır”larda, tabii ki, “Kürt düşmanı” milliyetçilikten etkilenme vardır, yukarıdancı “yobazlık karşıtlığı”nın etkisi de vardır. Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, “hayır” oylarının en yoğun ve yüksek olduğu iller, Türkiye’nin en gelişkin, hem kapitalizmin, hem de modern sınıf ilişkilerin gelişmesi bakımından en ileri gitmiş iller olduğu da ortadadır. “Hayır”larda, gelenekselliğin etkisinin en fazla ve en ileriden aşılmasıyla, içeriği belirsiz “değişim” özleminin içinin emekçiler tarafından olabildiğince kendi belirli talepleri ve buradan tutum almalarıyla doldurulmasının izleri bulunur.

Dolayısıyla ne “evet”ler muhafazakarlık, ne de “hayır”lar “solculuk” belirtisidir; ama, bunca demagojik propagandanın ortasında kullanılmış “evet” ve “hayır”larıyla emekçi halkı, zaten AKP ve sair gerici burjuva partilerinin yapmaya uğraştığı gibi bölmek değil, bu karmaşık burjuva etkiler altında bölünmüşlüklerini gidermek ve kendi talepleriyle barış, demokrasi ve sosyalizm amaçları etrafında birleştirmek gereklidir.

Haritada “boykot”un tuttuğu yere gelince; bu yerin Kürt demokratik hareketinin etki gücünü gösterdiği kesindir. Ve bu etki gücü, genellikle “olumsuz” değerlendirmelere konu edilmeye çalışılıyor. TKP örneğin, “boykotun başarısı”nın, “ABD’nin bölgeye müdahalesinin önünü açacağı”nı belirterek, bu başarının, hiç de iyiye delalet etmediğini açıkça söylüyor.

Milliyet’in “Siyasette Neler Oluyor?” başlıklı yazı dizisine “boykot”u hedef alarak ve “BDP, Kürtlerin temsilcisi değil” diyerek konuşmaya başlayan AKP’li Dengir M. M. Fırat’sa, “Oradaki vatandaşlar boykota uymayarak bunu gösterdiler” diyor. Örneğin işin teknisyeni Adil  Gür “BDP seçmeni yüksek oranda boykot kararına uydu, hatta batıda metropollerdeki BDP seçmeninin çoğunluğu da bu referandumda sandığa gitmedi” derken, herhalde derin bir hayale dalmış olan Dengir Fırat, “Boykot’un tutmadığını görüyorsunuz. Daha önceki iştiraklare bakınca fazla destek bulamadılar. Bir iki ilde yüzde on civarı katılmama oldu. Diğer illerde çok fazla etkisi olduğu kanısında değilim. İlk defa o bölgedeki sivil toplum örgütleri bütün tehditlere rağmen bir karşı hareket başlattılar. Bu sonun başlangıcıdır” şeklinde açıklamalarda bulunuyor ve gerçek tanımayarak (herhalde İngilizce düşündüğünden olsa gerek, telaffuz benzerliğinden, önce 40 ile 14’ü, ardından da 40 ile 400’ü karıştırarak) sallıyor: “400 tane sivil toplum kuruluşu kalkıp biz ‘evet’ oyu vereceğiz diye deklarasyon yayınlıyorsa, BDP bunlara tehdit savuruyorsa ve bunlar hiç umursamıyorsa bu BDP için bir kırılım noktasıdır.” Gerçekleri bunca çarpıtma cesareti ilginç!

Dengir Fırat bir yana bırakılırsa, bir de Kürt burjuvazisinin sözcülüğünü yapan ve referandumda “evet” çağrısı çıkaran, Sabah’a “..daha özgürlükçü olduğu ve değişime kapı aralayacağı için destek verdik. Kürt yoksulları da böyle demediler de, Diyarbakır’daki 264 bin ‘Evet’ oyu nereden çıktı? Kürt coğrafyasının tamamında yüzde 95 ‘Evet’ oyu verildi.” diyen Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı G. Ensarioğlu dışında, Kürt halkının “boykot” eğilimini kimse reddedemedi, kabullendi.

CHP Ne Durumda?

“Hayır” oylarının kabaca “sol”, “sosyal demokrat”lığın belirtisi varsayılarak CHP’ye ait sayıldığını söylemiştik. Referandum sonuçlarından “hayır”ların ne kadarının CHP’nin oyu olduğunu çıkarmak olanaklı değil, ancak önceki seçim sonuçlarıyla karşılaştırıldığında, çoğunun CHP eğilimli oylar olduğu söylenebilir.

Dolayısıyla T. Erdem’in genelleme yaparak “Üç muhalif parti oy kaybetti” görüşünün CHP için geçerli olmadığı görülüyor; tersine, hatta CHP’nin oy artırdığı söylenebilir. En azından, yönetsel değişiklikler geçirmesine karşın, CHP durumu idare eder görünmektedir.

Örneğin Yaşar Okuyan tarafından dillendirilen bir yorum, Baykal zamanında “sağ” kanattan –geçen gün CHP’den istifa eden– İlhan Kesici gibi CHP’ye transfer olanlarla “AKP korkusuyla CHP’ye oy veren” kendisi gibilerin “oluşturduğu kitle”den “evet”e yüzde 3-4 puanlık kayma olduğu şeklindedir. Doğruluğu ne kadardır, bilinmez; ama bu tür simgesel isimlerle Baykal CHP’sinin “sağa kayması”, “MHP türü ulusalcılığı” arasında bir bağıntı olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığıyla birlikte CHP’nin Bilim Yönetim ve Kültür Platformu’nun başkanlığına gelen, yeni politikalar üretiminde genellikle “top”un kendisine atıldığı PM üyesi Prof. Sencer Ayata, CHP’nin yüzde 30’ları aşmış olduğunu belirterek, “‘Hayır’ oyları içinde özellikle Batı bölgesinde milliyetçi ve merkez sağ oylar da var” diyor, Milliyet’teki yazı dizisindeki söyleşisinde. CHP’nin ne denli “milliyetçi”liğin dışında durduğu iddia edilebilir, ayrı sorun, ancak, alçakgönüllülükle, milliyetçiliğe yapılan atıfla belirtilen “batı bölgesindeki MHP oyları” saptaması, MHP’nin kendi “oy alanları”na, örneğin Erzurum, Yozgat, Nevşehir vb.’ye bakıldığında, doğru görünmüyor.

Ayata’nın asıl üzerinde durduğuysa, öteden beri dillendirdiği “yeni orta sınıf”la CHP arasında kurduğu ilişkidir. “Kıyılar, tuzu kurular, beyaz Türkler” türü ifade ve değerlendirmelerin yüzeyselliğine değinen Ayata, “Ortada yüzde 30’lara, hatta yüzde 40’lara ulaşan bir kitle var. CHP artan ölçüde ülkenin yüksek vasıflı işgücünün desteğini kazanıyor. Yeni yaşam tarzlarını benimseyenlerin partisi haline geliyor. İleri sanayi, hatta sanayi ötesi kesimlerin benimsediği parti oluyor. Türkiye’nin lokomotifi bu kesimler ve yöreler. CHP, toplumun geleceğini temsil eden orta sınıfların partisi oluyor.

Bu görüşler, ayrı bir yazı konusu olmaya aday. Problemli liberal saptamalar yapıyor Ayata. “Küreselleşme”nin toplumu, başta emek-sermaye ilişkileri ve işçi sınıfı ve yapısı olmak üzere niteliksel olarak değiştirdiğini düşünüyor. “İleri sanayi”, hatta “sanayi ötesi toplum”a ilişkin görüşler ilk kez kendisi tarafından ortaya atılmıyor. Modern revizyonizm bu yönde tezleri işlemişti, şimdiyse resmi olarak Dünya Bankası iktisatçı ve sosyologlarının yanı sıra onlara yamanmış liberal solcular tarafından ileri sürülüyor. Bu görüşlerden hareketle, Ayata, yüzde 30-40’lık bir kitleyi “orta”ya alıyor, oysa böyle bir kitle bulunmuyor. “Orta”da başkaları var. Orta burjuvazi, küçük burjuvazinin üst ve belki orta kesimleri gibi… Ancak Ayata, “orta sınıfı”, araya nereden çıkarıyorsa “lokomotif yöreler”i de sıkıştırarak, “vasıflı işgücü” ve sınıfsızlaştırılmış kavramlarla tanımladığı “ileri sanayi hatta sanayi ötesi kesimler”in oluşturduğunu, CHP’nin de bu kesimlerin partisi olmakta olduğunu söylüyor.

“İşgücü”yse, neden sadece “vasıflı işgücü”? İşçi sınıfı nerede? Ve “vasıflı” da olsa bir “işgücü” kesimi, işçi sınıfının bir bölümü yani, nasıl “orta sınıf” oluyor? İşçiler “orta sınıf ” ise, “alt” ya da “aşağı sınıf” kim?

CHP’nin, orta burjuvazinin ve  onun üst kesimlerinin partisi oluşunun Baykal tarafından zorlanmasının ardından, yeni “yeri”ni aradığı, bu nedenle bir iç mücadele ve tartışmanın ihtiyaç halinde olduğu söylenebilir; ancak yine de hala CHP, genel olarak, Ayata’nın –kimlerden oluştuğunu yanlış olarak tanımlasa da– dediği gibi, daha çok üst kesimleriyle, “orta sınıfın partisi” olarak tanımlanabilir.

Ya MHP?

Referandumdan, CHP ortalamanın üstünde bir moral durumu, AKP zafer sarhoşluğuyla çıkar ve yeni yeni yüzde 42’nin neden “hayır” dediğini araştırmaya yönelirken; MHP, referandumdan çok kötü bir sonuçla ve moral bakımından çöküntü halinde çıktı. Üstelik görüldü ki, iç tartışma ve hesaplaşmaları ciddi boyutlardadır.

Tıpkı Dengir Mir Fırat gibi hayal aleminde gezindiği referandumdan çıkardığı “sola göre başarılıyız” sonucuyla sabit olan “Başbuğ’un oğlu ve Bahçeli’nin karşısına dikilmiş –hatta kaybedince ayrı bir parti kurup sonradan yeniden MHP’ye katılmış– eski başkan adaylarından Tuğrul Türkeş, şimdi “kale gibi” MHP yönetiminin yanında durmaktadır; ancak referandum öncesi karışık olduğu anlaşılan parti, referandum sonrasında fazlasıyla karışmıştır. Kimisi çek-senetçi kimisi siyasetçi ya da ikisi birden birçok eski militan MHP’li ve Ülkü Ocaklı faşist, şüphesiz çok yönlü olarak AKP’nin maddi-manevi imkanlarından da yararlanarak, MHP merkezinden farklı ve karşıt tutum almış, referandumda “evet”e açık destek vermişlerdir. Kurucular Kurulu’nun çoğunluğu ve Bahçeli’nin karşısındaki eski başkan adaylarından –Ülkü Ocakları’nın eski sivri ismi ve başkanlarından– R. Ongun referandum öncesinde “evet” kararında olduklarını açıklamışlar ve “Türkeş de yaşasaydı aynı şeyi yapardı” diye konuşmuşlardır. Benzer bir konuşmayı A. Türkeş’in dul eşi S. Türkeş de yapmış, ne kendisini, ne de ölüm yıldönümünde “bir su dökmek” dışında A. Türkeş’i arayıp sormadığını, hatırasına bile saygılı davranmadığını söylediği Bahçeli’ye karşı açık tavır almıştır. Açıklamalarının bir karşılığının olduğu anlaşılmış, “taban”la “tavan” neredeyse ayrışmış; ayrıntılı değerlendirmeleri bile gerektirmeden, çıplak gözle kolaylıkla görülebileceği gibi, MHP,“kaleleri” olarak bilinen illerde bile ancak 3-5 puan elde edebilmiştir.

Referandum’un ardından –fırsatı yakalayan– BBP Genel Başkanı Y. Topçu, “yaşı 50’nin üzerinde olan ülküdaşların yüzde 95’inin Bahçelievler’deki MHP binasının kapısını bilmediği”ni söyledi ve “eski ülküdaşların arkasından konuşulduğu”nu ileri sürerek daha da ileri gitti: “MHP kurmayları adeta ölü eti çiğnedi.” Sonra da “demokrasi” ile uzaktan yakından ilgisi varmış gibi, çağrısını çıkarıyor: “İleri demokrasi ülkelerinde seçim sonrası yarım puan bile düşse, çıkıyor lider, ‘bu işi başaramadım’ diyor ve gidiyor.

Topçu rakip partiden olduğu için önemsenmeyebilir; ancak “MHP’nin çok iyi yönetildiğini, aldığı kararların, uygulamaların iyi olduğunu düşünmüyorum. 3 Kasım’dan bu yana çizgide yanlışlık var.” diyen MHP eski Genel Başkan Yardımcısı Ş. Bülent Yahnici de aynı görüşte. “Referandum sürecinde de yanlışlıklar yapıldı” diyor. AKP ile yarışa girilerek yanlış yapıldığını düşünüyor ve “kendi tabanındaki insanlar AKP’de yer alıp onun politikalarını benimsedi. MHP merkez partisi konumuna kendisini koyup oy istemeliydi” diyor ve kinaye ile sonuca geliyor: “MHP’de genel başkanlık sorunu yoktur, zaten problem oradadır.” Ama umutsuz: “İsim değişse de bu saatten sonra bir şey olmaz”!

Yine bir eski Genel Başkan adayı Hakkı Ş. Ses de hem eleştirel hem umutsuz. “MHP’nin sosyal demokrat ve sol eğilimli kişilerin olduğu alanda siyaset denemesi yapması hatalı” diyen Ses, genel seçimlerde MHP’nin barajın altında kalması durumunda “bunun ağırlığını hiçbir yöneticinin taşıyamayacağı”nı, “ortada MHP yönetici kalmayacağı”nı söylüyor.

İçerden bakıldığında durum vahim görünüyor olmalı!

Peki MHP neden bunca kötü sonuç aldı?

MHP, “soğuk savaş” koşullarında emperyalizmin beslemesi anti-komünist bir parti olarak tarih sahnesine çıkmış, küçümsenmeyecek ölçüde işlevsel de olmuştu. İşçi sınıfı ve emekçilerle devrimci harekete karşı, dağıtıcı/bastırıcı yedek güç olarak yarı-militarist bir örgüt olarak burjuva devletin hizmetinde iş gördü.

“Ters kündeye gelerek”, kendisini gerekçelendirme uğraşındaki 12 Eylül’ün hışmına o da uğradı. Kadro ve militanları cezaevlerine dolduruldu. “Başbuğ” Türkeş “fikrimiz iktidarda, bizler hapislerdeyiz” diyerek, devletin MHP’ye yönelik “adaletsizliği”ni vurgularken, devlet için vuruşmuş, vurmuş-vurulmuş MHP militanları bu tutumu hiç anlamadılar. Burada referandumdaki MHP “göçüğü”nün ilk nedenini buluruz: “12 Eylül’le hesaplaşma” demagojisi, sadece halkı ve “solcuları” değil, MHP içinde ve tabanında hala etkin konumlardaki eski militanları da etkiledi. AKP’nin sağladığı/sağlayacağı maddi olanaklardan da sebeplenme peşindeki “bıçkın” militanlar, yüreklerini yaralayan 12 Eylül’e dair duygularıyla, onun “değişimciliği” trenine atladılar. Peşlerinden de, tabandan, sürükleyebildikleri kadarını “evet” ve AKP saflarına götürdüler.

En az bunun kadar etkili asıl nedense, kuruluş ve ilk karşı devrimci mücadele yıllarının ardından, 12 Eylül’de bir süre “nefeslendikten sonra”, onun önemli ölçüde gerçekleştirdiği işçi ve emek hareketiyle devrimci hareketin tasfiyesiyle birlikte önce “köpeksiz köyde değneksiz dolaşma”ya başladılar. Besleme militan örgütlenmeden kitlesel örgütlenmeye yöneldiler. Ancak “mücadele” zemin ve koşulları” artık değişmişti. İşçi ve emekçi hareketiyle devrimci hareketin ciddi ölçülerde bastırılmış olduğu koşullarda, yükselişte olan ve silaha sarılmış bulunan demokratik Kürt hareketine ve Kürt halkına karşı mücadele içinde örgütlendiler. Artık –kuşkusuz terk etmedikleri– anti-komünizmden çok ırkçı şoven milliyetçiliği temel edindiler ve Kürt sorunudaki çözümsüzlüğe dayanıyorlar.

Neredeyse 30 yıla yakın buradan hareketle geliştiler, Kürt Savaşı’ndan beslendiler; asker uğurlamalarından, linçlerden, “şehit cenazeleri”nden palazlandılar.

Ancak Türkiye Kürt sorunu ve savaş açısından bugün farklı bir noktayasadece barışın tartışılmasına değil (bu geçildi, geride kaldı), Türk halkının; savaştan bıkarak, çok canlara mal olan silahların susması tercihini, bir önceki süreçte “muhatap alınamaz” denilenlerle görüşmeler yapılmasına olumsuz tepki vermemeye varıncaya kadar yaptığı noktaya gelinmiştir. Kılıçdaroğlu’nun da “tabii ki görüşülebilir” onayı ve “ben değil, devlet organları” yumuşatmasıyla, AKP, referandumdan MHP ve şovenizmin etkisine ilişkin çıkardığı sonuçtan da güç alarak, görüşmeleri çoktan başlatmıştır. Buradan Kürt sorununda hakkaniyetli bir çözüme ilerlendiği sonucu katiyetle çıkarılmamalıdır; ancak bu sorunla bağlantılı koşulların, MHP’yi şovenizmden prim sağlayamaz duruma gerileterek, değiştiği de gerçektir. Kürt sorununa ilişkin Türk halkının eğilimlerindeki değişmeler, herhangi parti bakımından geliştirici-besleyici temel olarak şoven milliyetçiliği yeterli olmaktan çıkarmış, bu durum, MHP kimliğinde referandum sonuçlarıyla sınavdan geçirilmiştir.

21 Eylül’de, Ankara Sheraton Oteli’nde kahvaltılı bir basın toplantısı düzenleyen Bahçeli de, sitemlerinin arasında, “AKP, PKK açılımı çalışmalarına güvenoyu almıştır” deyivermiş ve şecaat arzederken sirkatini söyleyerek, bu durumu kendisinin de kabul ettiğini belli etmiştir.

Önümüzdeki süreçte MHP’nin etkisinin azalması beklenebilir.

“BOYKOT”A İLİŞKİN…

Demokratik Kürt hareketi tarafından uygulanan “boykot” taktiği, Kürt halkında ciddi bir karşılık buldu ve desteklendi. Ancak bu taktik kolaylıkla kararlaştırılamadı. “Evet” oylarının pazarlık konusu yapıldığı referendum öncesi harekette epey git-gel yaşandı* ve BDP, ancak birkaç hafta kala “boykot”a yüklendi.

“Değişim” ve “12 Eylül’le hesaplaşma” demagojisinin en çok Kürt halkı üzerinde etkili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır ki, git-gellerin de burdan kaynaklandığı, ulusal hareketin en çok bu nedenle zorlandığı tahmin edilmez değildir. Askerlere duyulan tepki, “açılım”ı da kapsayan darbeciler ve militarizm karşıtı söylem üzerine eklenen barış özlemi, AKP “değişimciliği”ne ilişkin bir beklenti yaratacaktı, yaratmış ve Kürt tabanında AKP’yi değil ama değişiklikleri detekleme ve küçümsenmeyecek ölçüde “evet” oyu kullanma eğilimini oluşturmuştur. Pazarlık tutumu kararsızlık olarak algılanıp bu eğilimi güçlendirmiş ve sonuçta bu “evet” eğilimi, “yetmez, ama evet”çi içeriğiyle, ama her şeye rağmen “evet” noktasına varıp kilitlenmiştir. Ulusal hareketin, buna rağmen “hayır” diyebilmesi, artık önemli oy kayıpları olmadan olanaklı olmaktan çıkmıştı.

Dolayısıyla tabanı gözetme ve onu birleşik halde bloke etmenin tek yolu olarak “boykot”, Kürt partisinin tek olanaklı taktiği durumuna yükseldi. Bundan, ulusal hareketin referandumda “hayır” deme eğilimi gösterebileceği sonucu çıkarılamayacağı gibi, kendisini AKP’den ayırmak zorunda olduğu için “evet” de diyemeyeceğinden, bir yönüyle de, “boykot”un zorunlu bir taktik olarak değil, ama olanaklı ve tabanı birleştirip ilerletici tek taktik olarak kabul gördüğü ve izlendiği söylenebilir.

Bu nedenlerle sosyalistler Kürt hareketini ve uyguladığı “boykot” taktiğini, doğru bulmamakla birlikte, anlayışla karşıladı ve eleştiri konusu yapmadılar. Ona “hayır”ı önermediler; çünkü bu “evet” oylarının sayısını artıracağı gibi, Kürt tabanının birliğini de olumsuz etkilerdi.

Ancak Kürt ulusal hareketinin ihtiyaçları bakımından anlaşılır olan “boykot” taktiği, bir kısmı onunla “güçbirliği” halindeki bir dizi grup bakımından, hele batı illerinde, kesinlikle anlaşılır olmadığı gibi, başvurulabilir ilerletici bir yöne de sahip değildi.

Boykotun koşullarının olduğu sır değildir. Her halükarda ya da “haydi yapalım” diyerek boykot yapılmaz. Sandıklar, eğer olanaklı daha ileri mücadele biçimlerine halkın ilgi ve katılımını önlemek üzere ortaya konmuş, daha ileri hedeflere yönelmesi ve mücadelelere katılması olanaklı olan halk kitlelerinin bu yönelim ve katılımını boşa çıkarma, dağıtma potansiyeli taşıyorsa, reddedilir. Sandıklara gidilmemesi, seçimlere katılınmaması çağrısı yapılır; ama bu çağrının doğal tamamlayıcısı, “sandıkların yakılması”ndan başlayarak, sandığın ve oy kullanmanın yerine daha ileri mücadele biçimlerine katılım çağrısı yapılmasıdır. Kaç tane sandık yakıldığı sayılmadan “boykot” savunulabilir olamaz.

Anlaşılacağı gibi, seçim boykotu ve sandıklara gitmenin reddedilmesi, ayaklanma ya da ayaklanmaya geçiş dönemlerinde, az-çok ayaklanma öncesinde uygulanabilir ve böyle uygulandığında halkı ve mücadelesini ilerletebilir bir taktiktir. Aksi durumda ciddiyeti yoktur; “kumda oynama”ya dönüşür! Milyonların eylemini etkileyip, bu eylemin biçimi olamayacak, “fare dağa küsmüş dağın haberi olmamış” türünden taktikler, halktan kopukluğun ve halkın mücadelesinin ve geliştirilmesinin öngörülmesinin esas alınmayışının çocukça “taktikleri”dir.

*

Bunca “değişim” demagojisinin yapıldığı ve gündemdeki değişikliklerin yetmeyeceğinin sadece “yetmez ama evet”çilerce değil, AKP ve başta Başbakan olmak üzere tüm sözcülerince de ilan edildiği referandumun net bir sonucu, “yeni bir anayasa” yapılmasının, hemen istisnasız tüm düzen partileri ve geri kalan hemen tüm güçlerce gündeme getirilmesi oldu. Tüm partiler yeni Anayasa yapılmasında anlaşmış görünüyorlar.

Yeni anayasa sorunu ve genel olarak anayasa sorununa sınıf bilinçli işçinin nasıl yaklaşması gerektiği, herhalde ayrı bir yazı konusu olacak kadar kapsamlı bir konudur.



* İstanbul Beylikdüzü’nde seçilmeyen belediye başkanının seçilmesinin sağlanması ve aynı hakimin hem Beylikdüzü İlçe Seçim Kurulu Başkanı, hem de İstanbul İl Seçim Kurulu Başkan Vekili olarak kararın altında imzası olması örneği hatırlanmalı.

* Obama’nın ABD Başkanlık seçimini başlıca “değişim” temasını işleyerek kazandığı biliniyor. AKP’liler tabii ki aptallar topluluğu değiller, ancak, deneyli yabancı “toplum mühendisleri”nin deney, bilgi ve fikir geliştirme yeteneklerini küçümsememek gerektir.

* Şüphesiz demagojiyi başmaları için yapanlar ve sınıf temelleri olarak büyük burjuvazi ve büyük toprak sahipleri dışta tutulmalıdır. Onlar, başta Erdoğan olmak üzere, tabii ki 12 Eylülcüdürler, ona minnet borçludurlar ki, Gülen’in bunu açıkça ifade ettiği biliniyor. Eski TİSK Başkanı Halit Narin ve 12 Eylül’ün ardından işçileri kastederek söylediği “şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi biz güleceğiz.” vecizesini hatırlamak da, büyük burjuvazi ile 12 Eylül ilişkisi bakımından sanırız yeterli olacaktır.

* Hareketin tutum belirlemesini ilgilendiren ve genele ilişkin olanları referanduma iki hafta kalana kadarki süreçte görülmekle birlikte, bu gel-gitler yalnızca referandum öncesi yaşanmakla kalmadı, ama “çözüm” tartışmalarıyla bağlantılı olarak şimdi de devam ediyor. Örneğin İ. Beşikçi, “BDP’nin TBMM’deki anayasa değişiklikleri sırasındaki tutumu yanlıştı. Referandumun boykot edilmesi de sağlıklı bir tutum değil. Referandumda hayır çıksaydı, bu, Kürtlere çok olumsuz bir şekilde yansırdı.” diye düşünür ve “Boykot” tutumunu eleştirerek AKP’yle birlikte ilerlenmesini savunurken; BDP eşbaşkanı T. Bakırhan da, “Boykot ve evet cephesi önümüzdeki dönemde yeni bir anayasa talebi etrafında buluşabilir.” demekte ve “AKP karşıtı bir politika yürütmeyeceğiz.” açıklamasını yapmaktadır.

CHP Nereye?

GİRİŞ

Deniz Baykal, uzun yılların uğraşının ardından sağlama bağlamış göründüğü CHP genel başkanlığını bir gün içinde elinden kaçırdı. Bir seks kaseti marifetiyle istifa etmek zorunda kaldı.

Ne badireler atlatmış, görmüş geçirmiş Baykal, bu kez atlatamadı. Oysa ’95 Seçimleri’nde aldığı 10.7’lik oy oranıyla barajı kıl payı geçebilen CHP, Ecevit’in DSP’nin başında %22 oy alarak Başbakan olduğu bir sonraki ’99 Seçimleri’nde aldığı 8.7’lik oyla bu kez barajın altında kalmış ve hırsını dizginlemekten kaçınamayarak genel başkanlıktan istifa etmişti. Ama kaset “olayı”ndaki türden çaresiz kalmayan ve 1,5 yıl sabrederek, bu arada ekibini yönetmeyi ve (genel başkanlığı Altan Öymen’e kaptırmış görünse de) ekibi aracılığıyla partiyi elinde tutmayı bilen Baykal, Eylül 2000’de yeniden başkanlığa dönmeyi “başarmış”tı.

Sağlam mı sağlamdı parti içindeki mevzileri. Yalnızca başkanlıktan ibaret değildi. Üstelik CHP Kurultaylarında açıktan, yani Baykal’ın ve ekibinin de gözü önünde, yine üstelik aradan kaçmış istisnalar bir yana tümü Baykal tarafından özenle seçilmiş “asker delege”nin %20’sinin oyunu alarak genel başkan adayı olunabiliyordu. Başkanlık da olağanüstü sağlamdı ya da öyle görünüyordu. Yetinilmemiş, yeni bir tüzük hazırlanmıştı. Delegenin bunca “asker”liğine rağmen, onlar tarafından Kurultaylar arasında partiyi genel başkanın yanı sıra partiyi yönetmek üzere seçilen Parti Meclisi’nin elinden, partiyi pratik olarak yöneten Merkez Yürütme Kurulu’nu belirleme yetkisi bile alınmıştı. Gerçi tartışma çıkmış, 50 yıldan uzun zamandır birlikte olan Baykal’la genel sekreteri Önder Sav konuyla ilgili anlaşmazlığa düşmüş ve bu nedenle tüzüğün yürürlüğe girmesi ertelenmişti. Sonradan Önder Sav’ı yönetimden tasfiye ederken Kılıçdaroğlu’nun kullandığı bu tüzük değişikliğine göre, tüm MYK’yı, genel başkan yardımcıları olarak genel başkan atıyordu. Özetle genel başkan, “diktatörlük” yetkileriyle donatılmış oluyordu; her şey Baykal’ın iki dudağının arasına alınmıştı. Ama olmadı. Yetmedi.

Herhalde bu tahkimat nedeniyle Baykal’ın düşüşü de trajik oldu. Başka türlüsü neredeyse imkansızlaştırılmış olan lider değişikliği ve çizgisine ilişkin oynamalar, olağan yolların dışından, aslında burjuva siyaset, sadece siyaset de değil iktisadi-mali alanı da kapsayan burjuva içerikli tüm rekabet alanları bakımından kullanılan damping, rüşvet, satın alma, gangsterlik/mafya ve hatta darbe ve savaş gibi yöntemler hatırlandığında pek de olağandışı sayılamayacak bir yöntemle “bel altı”ndan vurularak gerçekleştirildi.

Kim yaptı, neden yaptı –bağlantılı olmakla birlikte, ayrı bir tartışma konusu. Böyle bir tartışma değer taşımaz mı? Taşımasına taşır da. Ancak conspiratif/komplocu yaklaşımlar üzerinden yürümeyi bir yana bırakmakta fayda vardır.

Bununla birlikte eklenmesi gerektir ki, kim, hangi amaçla ve neden düzenlemiş olursa olsun, “kaset olayı”, tartışmasız olarak tam “zamanında” patlak vermiştir. Her şey ve herkes, CHP kadroları, hatta hesap hatası yaptığı kısa sürede içinde ortaya çıkan Ö. Sav ve böyle bir hata işleyip işlemediğinin görülmesi için çok değil seçimin sonuçlanmasının beklenmesi yetecek olan Kılıçdaroğlu, CHP’ye umut bağlayanlar, bağlamayanlar… tam hazırdılar, “komplo”yu her biri kendisi düzenlemiş olsa ancak bu kadar olurdu. Kimse şaşırmadı. Neredeyse tüm “senaryo” baştan yazılmışcasına, adımlar birer birer atıldı. Yüründü gidildi.

İlk adım, direnemeyen Baykal’ın istifasıydı. Nasıl dirensindi ki?

DEĞİŞİKLİK ZORUNLUYDU

Baykal’la gitmiyordu. Mutlaka “bal tutanın parmağını yaladığı” kendi hizbinin dışında seveni de yoktu. Ama partiyi kendi hizbi ya da kendi hizbini parti haline getirmiş, yalnızca dar bir örgüt cihazıyla yetinir olmuştu. Daha fazlasını, istemiyor gibiydi; sanki kendi “küçük partisi” ve onun başkanlığını yeterli görüyor gibiydi. Devlet içinde, çeşitli kurum ve düzeylerde sevenleri, yandaşları, uzantıları vardı şüphesiz. Ecevit’in, İ. İnönü tarafından yolu açılan “ortanın solu” çıkışından bu yana, CHP’nin “devlet kurucu parti” oluşunun hakkını en çok o vermişti. 28 Şubat ve ardından 27 Nisan (Büyükanıt’ın “muhtıra”sı) sürecinde, Amerikan emperyalizminin yol göstericiliği ve planlamasında siyasal İslam’ın, dinciliğin, “ılımlı İslam” adı takılarak, hatta Türkiye’nin de bir “ılımlı İslam ülkesi” olduğu ileri sürülerek, devlet yönetiminde rol üstlenmesiyle resmi olarak da burjuvazinin dayanakları arasına katılmasına, devlet kademelerinden, yargı da içinde askeri ve sivil bürokrasiden gelen tepkilerle yekvücut olarak, darbe girişimlerinin desteklenmesine varıncaya kadar, tüm olağan ve olağanüstü hukuki, siyasal vb. yöntemlerin kullanıldığı çatışmanın tarafı olmuştu. Gerici burjuvazi içindeki çekişmenin dolaysız bir parçasıydı; 80 küsur yıllık Cumhuriyet’in süreç içinde bir gelişme göstererek, ulusal devrimcilikten emperyalizmle birleşmeye ve karşı devrimciliğe evrilmiş ve “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” olarak tanımlanması adetten olmuş –öncekilerle birlikte– 90’lardaki mevcut yapısını savunmayı üstlenmişti. Düpedüz gericilikti. Halka yer yoktu bu savunmada; ancak Baykal CHP’si bunu, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki ilerici ve devrimciliğine atıfla Kemalizm’in özellikle “laiklik” ve “irticaya karşı mücadele” tutumuna dayandırmaya çalıştı. Hatta bu laikçi “şeriat tehlikesi”ne vurgu yapan “irticaya karşı mücadele” çizgisini biricik varlık koşulu düzeyine yükseltti.

Baykal’ın siyasal çizgisi, “soğuk savaş”tan kalma anti-komünist laikçi, halk ve talepleriyle ilişkisiz milliyetçilikten oluşuyordu. Halktan uzaklığıyla özelleştirmeleri, taşeronluğu, esnek çalışmayı, düşük ücreti, sendikasızlaştırmayı vb. esas alan neoliberalizme uyum göstermede hiç sorun çıkarmadı. Özelleştirme CHP programına alındı, esnek istihdamın yasalaştırılmasına hiç muhalefet edilmedi, sendikalar desteklenmedi, hatta bu alan CHP tarafından boşaltıldı.

Ama iki alanda ayak direndi: “Ilımlı İslami” gidişat karşısında “şeriat tehlikesi” korkuluğu sallandı ve başka hiçbir alanda gösterilmeyen direnç bu alanda ortaya kondu. Baykal laisizmi öne aldı, hatta başka bir işle uğraşmadan sadece “türban” üzerinden dini kullanan, dini hassasiyetleri yüksek tabanını ardında tutmak için kendisi de “türban” kılıç gibi sallayan AKP ile laikçi-şeriatçı kılıç-kalkan oyunu oynamayı tek uğraş alanı haline getirdi. Ne emeğin talepleri, ne özgürlük ve demokrasi talepleri ne de bağımsızlık –her şey bir yana, “türban” ve “irtica tehlikesi”ne karşı mücadele bir yanaydı! Ama din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olan bir burjuva laisizmini bile benimsemiyordu. Tam bir laikçiydi: Devlet dine müdahale ettiği gibi finanse de edecekti, Diyanet’e dokunulmayacak, zorunlu din dersi eğitimi sürecekti. Bu yaklaşımla CHP ve eski lideri Alevilere ve taleplerine hiçbir yakınlık duymadığı gibi, parti içinde de daima önlerini kesti. Yapay bir devlet dininin dayatılması yanlısıydı; yeter ki F. Gülen ve AKP’nin yükselişi sürecinde olduğu gibi, din devlete karşı sesini yükseltmesindi. Devlet dini güttüğünde sorun yoktu, ama dinci bir akım devleti ele geçirmeye yöneldiğinde, buna katlanılamazdı.

İkinci direnç alanıysa milliyetçilikti: Kürt düşmanlığı, “irtica” karşıtı laikçiliğin yanı sıra ikinci başlıca uğraşıydı. AKP’nin türban üzerinden tabanına gönderdiği mesajlar türünden Kemalizme göstermelik atıflarla zaman zaman “tabanına oynama” amaçlı genellikle Kıbrıs ve Kürt sorunu bağlantılı “show”lar bir yana emperyalistler karşısında sesi çıkmıyordu CHP ve eski liderinin, “boynu kıldan ince”ydi. Bazen Kıbrıs üzerinden özellikle AB’ye çatar görünüyor, bazen da “PKK’yi destekliyorsunuz” diye “büyük devletler”e sitemlerini yolluyordu. Ama işte, ulusal ayrıcalıkları savunmak üzere ulusal baskı ve zoru sonuna kadar destekliyor, ayrılmaya destek anlamı taşıyabilir korkusuyla Kürtlerin ne en küçük demokratik talebini, ne savunulmadan insan olunamayacak anadil talebini benimsiyor ve hele, ne de Kürtlerin ayrı bir millet oluşturduklarını ve kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip olduklarını kabul ediyordu. Emperyalistler karşısında “süt dökmüş kedi”, Kürt halkı ve ulusal hareketi karşısında ise “aslan”dı.

Baykal’ın varlığı ve tartışmasız iticiliği nedeniyle çoğu CHP’li partisine oy vermez olmuş, itilip kakılan “oy deposu” Aleviler “ne yapmalıyız?”arayışlarına, hatta yeni parti kurma tartışmalarına sürüklenmiş, Kürtler tamamen düşmanlaşmış, bir edebiyat olarak çoktan terk edilmiş “emek en yüce değerdir” ritüeli ve dayanağı olarak “sosyal devlet” kapsamında görünüşte ya da az-çok gündem edinilen emek haklarının CHP ilgi alanı dışına düşerek tümden unutulmasıyla sömürülen “alt tabakalar” CHP’den umut kesip uzaklaşmış, demokrasi sorunlarına ilgisizlik ve tersine örneğin seçim barajları özenle savunulurken darbecilikle içli dışlı görüntü verilmesi ve Ergenekon’un avukatlığının ilan edilmesi demokrat kesimleri partiyle kopuşmaya götürmüştü. Baykal, CHP tabanında bile son derece kötü bir ün sahibiydi. Kimse Baykallı bir CHP’nin AKP ile yarışabileceğine ihtimal vermiyordu. Ne partililer, ne halk kitleleri, ne Türkiye ve ne de dünyanın egemenleri…

Herkes “böyle gitmez”, “Baykal’la olmuyor” diyordu.

Türkiye üzerinde kuşkusuz hesapları olan ve gerçekleştirmek üzere planlar yapan, çünkü hem ülke içinde hem de Arap ayaklanmalarının, ölçeğini büyüttüğü stratejik bir kapı olarak önemli bir yer tuttuğu Ortadoğu’da, ciddi çıkar ve ilişkilere sahip emperyalist gericilik, evet uzunca bir süredir AKP’yi destekliyordu. “Ilımlı İslam”, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya, hatta Avrasya’ya ilişkin ortaya atığı “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin küçümsenmeyecek bir ihtiyacı ve dayanağıydı ve bu kozu, Türkiye’de, AKP ve Fethullah Gülen cemaati üzerinden pazarlıyor ya da hayata geçiriyordu. Ancak başta Amerikalı emperyalistler sorunlar yaşamıyor da değillerdi. Birlikte planlasalar ya da kendisi “yeşil ışık” yakıp önünü açsa bile, çıkar çıkara tam uymuyor, su sızdırmamacasına üst üste oturmuyor, problemler oluşuyordu.

Örnekse, İran’ın ve nükleer “araştırma” ve santralleri sorun olmuştu. Obama ile anlaşılıp Brezilya ile birlikte “arabuluculuk”a soyunulmuş, ama, her koşulda mümkün olmadığı görülerek emperyalist efendiye uygun düşecek manevra yapılamamış ve BM’de ABD’den farklı olarak “hayır” oyu kullanılmasına varılmıştı.

Amerikalı efendilerin gerçek stratejik ortağı İsrail’le ilişkiler de sorun olmuştu. Yine efendinin “yeşil ışığı”yla başlanmıştı; ABD’nin Obama’yla Ortadoğu’daki konumlanışını yenilemek üzere başlatmayı tasarladığı “barışçıl” atak Netanyahu Hükümeti’nin direnciyle karşılaşmış, İsrail yeni yerleşim birimleri kurmayı bir türlü durdurmamıştı. Mısır da tüm desteğini vermesine ve Mahmut Abbas “tamam” demesine rağmen, olmuyor, Amerikalılar, bölgeyi bir türlü kendi hesaplarınca toparlayamıyorlardı. İsrail’e geri adım attırılacaktı, “kestaneyi ateşten alma” işi Türkiye ve Erdoğan’a düşmüştü, onun da canına minnetti. Efendiyle birlikte hesaplanmıştı; İsrail’le sürtüşme üzerinden aynı zamanda İslami bir atak da başlatılmış olacak, Türkiye “ılımlı İslam”ının hareketlenme belirtileri gösteren Müslüman halklar nezdinde daha fazla işlevsel olması sağlanacaktı. “One minute” ile ilk adım atıldı. Ama sonra iş çığrından çıktı. Amerikalıların hiç hesaplamadıkları gibi, istemedikleri de bir noktaya tırmandı. “Show” abartıldı ve sonunda Mavi Marmara gemisinde 9 Türk vatandaşının öldürülmesine varıldı; iş, AKP’nin herhalde öngörmediği ve Gülen’in itiraz ettiği ölçüde “şirazesinden” çıkarak, İsrail’le neredeyse kopuşulmaktaydı. AKP’nin İslami rengi hesap dışı gelişmelere neden olmuştu.

Başka örnekler de verilebilir. Ancak yeni Elçisi Riccardione’nin ağzından yapılan “Basın özgürlüğü var deniyor, ama gazeteciler tutuklanıyor. Anlamıyoruz.” açıklaması ve verilmek zorunda kalınan sitemkâr ama tersleyici yanıtlar, ABD-AKP ilişkilerinde gelinen noktayı belirtti. ABD şüphesiz desteğini çekmiyordu, ama herhalde bir “alternatif”e de ihtiyacı vardı. Zaten nerede görülmüştü Amerikan emperyalizminin “tek at”a oynadığı! Özetle, Amerikalılara, hiç değilse gerektiğinde manevra yapabilmek üzere “koz” olarak ve gerektiğinde AKP’ye çeki-düzen verebilmek üzere “sopa” olarak kullanabileceği bir “alternatif” gerekiyordu.

Yalnız emperyalistler ve özellikle Amerikan emperyalizmi bakımından değil, ama tekelci büyük burjuvazi bakımından da problemler yaşanmaktaydı ve onlara da “alternatif” gerekliydi. Özellikle Erdoğan, örneğin TÜSİAD’ı olmadık biçimlerde hırpalamakta, bağırıp çağırmasının ötesinde, devlet olanaklarından yararlanmalarının önüne setler koymakta; hazine ve sair olanakların “muslukları”nı, hızla palazlanmalarına elinden gelen tüm katkıyı yaptığı “yeni yetme-yerden bitme” “yandaş sermayedarlar”a akıtmaktaydı. Hatta A. Doğan örneğinde olduğu gibi, sonradan mahkemelerden dönmeye başlayan fahiş vergi cezalarıyla “diz çöktürme” tutumlarına yöneldiği bile olmaktaydı. Fazlası sayılabilir; ancak özellikle TÜSİAD’çıların, güçleri hiç de küçümsenmemesi gereken ünlü işbirlikçi tekelcilerin de, tıpkı Amerikan emperyalizmi gibi, bir “alternatif”e ihtiyaçları vardı. Bu, hazine “muslukları”nı “düzgün” akıtmasa bile, özelleştirmelerden taşeronlaştırmaya, asgari ücretten esnek çalıştırmaya, hatta kıdem tazminatı ve sendikaların bitirilmesine kadar genel olarak tekelci kapitalistler lehine tüm önlemleri alarak, izlediği ekonomi politikasıyla, banka ve şirket bilançolarının da kanıtladığı gibi yükselen kârlılık oranlarıyla sermaye birikiminin tavan yapmasının politik koşullarını sağlayan AKP’ye dirsek çevirdikleri ya da çevirecekleri anlamına gelmiyordu, ama onların da işlerine yarayacak bir “koz” ve gerektiğinde kullanacakları bir “sopa”ya ihtiyaçları olduğu kuşkusuzdu.

Halk da bir “alternatif” arayışı, doğrusu, şimdilik arayışından da çok, beklentisi içindeydi. Yılların deneyimi CHP’nin halkın işine yarar bir alternatif olmadığını, olamayacağını ve CHP zemininden böyle bir alternatif oluşmasının sıfıra yakın bir olasılık olduğunu gösterse de, bilinç ve örgüt düzeyindeki geriliğin koşullamasıyla, AKP’den yeterince darbe yiyen ya da yediği darbelerin ucundan kıyısından farkına varmaya başlayan geniş kesimler de AKP ile problemliydiler, ama Baykal’lı CHP’yi de “umutsuz vak’a” sayıyorlardı. Ama ayırdında olsunlar olmasınlar, kesindi ki, AKP karşısında bir alternatife nesnel olarak ihtiyaçları vardı.

Aynı şey CHP’liler için de geçerliydi. Küçük bir azınlık oluşturan Baykal’ın hizbi dışında kalan ve hele aslında oylarıyla CHP’yi var eden, “atadan CHP’li olmak”, “AKP’den CHP aracılığıyla kurtulabileceğine inanmak”, “daha solda olmakla birlikte ancak CHP gibi büyük bir parti ile iktidara gelinebileceğini düşünmek” vb. gibi geri bilince işaret eden çeşitli nedenlerle CHP’ye gönül vermiş milyonlar, deneyleriyle ancak Baykal’sız bir CHP’nin alternatif olabileceği fikrindeydiler. Baykal’a kızıp lanet okuyorlar ve “ah!” diyorlardı, “bir Baykal olmasa”.

Kaset skandalının patlamasıyla Baykal o anda bitti. Herkesin istediği olmuş, Baykal gitmiş, CHP’nin “alternatif” olma ihtimali belirmişti. Memnun olmayan yok gibiydi ve Baykal’a kimse üzülmedi.

Kılıçdaroğlu, böyle bir beklentiyle geldi. Öncelinin olumsuzluğu, kendi hakkında oluşan beklentinin başlıca hareket ettiricisi ve temel dayanağıydı. Baykal’la olmadığı kesindi, Kılıçdaroğlu ile denenecekti! Umut Memedin ekmeğiydi, Memet yiyecekti.

Kılıçdaroğlu’nun kendi artıları yok muydu? Haksızlık etmemek gerek; kuşkusuz vardı. Belki Ecevit’ten bile dürüsttü. Kırk yıllık devlet memurluğu yaşamında rüşvet yememiş, “boğazından haram lokma geçmemiş”ti. Yolsuzluğa karışmamıştı. AKP’liler çok aramışlardı; rüşvet, yolsuzluk türü bir takıntısı olsa, çoktan bulmuşlardı. Yoktu. Sade bir yaşamı vardı; villalarda falan oturmuyordu. Halka yakın sayılırdı. Uzaklığı, memurluğuydu. Amir-memur ilişkisi içinde varolmuştu; yukarıdan gelen emirlere “boynu kıldan ince” olmuştu, CHP’nin, ta M. Kemal’den gelen üstencilik”i ile büyümüştü. Yine de halkçılık yapma eğilimindeydi ve bu, artıları arasındaydı.

CHP’nin grup başkan vekilliğini yapmıştı, başarısız değildi. Bu mevkiye Baykal’ın ön ayak olmasıyla geldiği, onun tarafından yükseltildiği, “yukarılar” için hazırlandığı belliydi. İyi sınavlar vermiş; yolsuzluk dosyalarıyla iki AKP genel başkan yardımcısını yemişti. AKP’li Ankara belediye başkanını da iyi harcamış, Gökçek ilk kez dalgasını geçip üstesinden gelemediği birisiyle karşılaşmıştı TV ekranında.

Ama bu artılar CHP genel başkanlığı için yeter miydi –bu ayrı sorundu. Yetmediği, yetmeyeceği tartışılır gibi değildi.

HAZIRLIKSIZLIK

Baykal’ın seveni yok, gitmesini isteyense çoktu; ama son dönemlerinde önlerini açtığı Kılıçdaroğlu ile sonra onun ikinci adamı olan G. Tekin belirli bir atak yapıp parti içinde yükselme sinyalleri verseler de, yerine, hem parti yönetimini çekip çevirmede hem de halkı etrafında toparlamada tecrübe kazanmak üzere deneyden geçmekte olan ikinci, üçüncü… adamlar hazırlamamış, tersine, kendisi açısından tehlike yaratırlar endişesiyle, parti içinde ve politika sahnesinde parlama belirtileri gösterenleri fazla beklemeden tasfiyeye yönelmişti. Eski genel sekreter Adnan Keskin, zamanında genel başkanlık da yapmış olan H. Çetin, A. Öymen ya da Tarhan Erdem gibi “görmüş geçirmişler”le M. Sarıgül türü iddia sahibi olup önleri kesik olduğu ve kaale alınmadıkları için kendisine bayrak açmaktan başka çareleri olmayanlar, yalnızca son yılların atılan “safraları” olmuşlardı.

Baykal CHP’sinde parti-içi muhalefetin önü kesikti ve muhalif isimler kendilerini hep parti dışında bulmuşlardı.[1] Ama önemli olan, yalnızca canlı bir parti-içi yaşamın ihtiyacı olan farklı görüşlerin savunulabilmesi ve tartışılabilirliği, hiziplerin varlığını dahi öngörüp meşru sayan burjuva parti normları açısından hizbe dönüşmesi bir yana muhalefetin olanaklılığının inkârı değildi; Baykal’ın kendi hizbinin egemenliğini korumak üzere en küçük görüş farklılığı ve politik tartışma girişimini bile karşısına alıp partiye ve yönetimine muhalefetle suçlayarak meşru saymaması ve hesaplaşmayı tahrik ederek tasfiyeyi gündemine almasıydı. Bu, partide üyelerin halk içinde örgütlenme ve mücadelede ve çeşitli kademelerde partiyi yönetmekte az-çok deney kazanıp tecrübe sahibi olarak ilerlemelerini olanaksız kılıyordu. Biraz ilerleyen bir CHP’li kendisini ya yönetimin karşısında muhalefette ya da Baykal hizbine kayıtsız şartsız boyun eğmiş ve kişilik kaybına uğramış halde buluyor, ama –eğer başlangıçta bir yakınlığı varsa bile– halk ve mücadelesi karşısında bütünüyle ilgisiz bir pozisyon tutarak, politik mücadeleyi halktan kopuk ve onun dışında grup ve hizipler arası çekişmeler ve katakullilerden ibaret sayar oluyor; yanlıca bu alanda ustalaşıyordu.

Kesindi ki, Baykal CHP’si halk içinden gelenlerin politikleşmeleri, bu niteliklerini az-çok koruyarak deneylerden geçip politik tecrübelerini artırmaları bakımından olağanüstü olumsuz bir zemin durumundaydı.

Baykal’ın kaset olayı patlak verdiğinde, partide ne bir fikir tartışması ve buradan yenilenme potansiyeli vardı, ne de parti içi tartışmalarda ve halka arasındaki çalışmalarında sivrilerek, etrafında belirli bir kabul görmüş parti üyeleri… Belliydi, CHP’nin yeni bir genel başkana ihtiyacı olmuştu; ama parti içi mücadelelerin yanı sıra politik mücadelede tuttuğu yer bakımından belirli bir ön-hazırlıktan geçmiş, bu çabalarının bir sonucu olarak, etrafında kendi “ekibi”ni toparlamış ya da kolaylıkla toparlamaya aday böyle bir kişi bulunmuyordu. Tek “olabilir” isim Kılıçdaroğlu’ydu; ancak o da, hiç değilse bir süredir mücadelesini vermekte olduğu bir fikri zemine, politik bir platforma sahip olmadığı gibi, sivrilmiş ismi bir yana, böyle bir politik platformun, dolayısıyla kendisinin etrafında birikmiş belirli bir kadroya da sahip değildi. Baykal toprağı öylesine derin sürmüştü ki, CHP, –hoşnutsuzluklara neden olmuş ve alttan alta bu hoşnutsuzluk dile getiriliyor bile olsa– Baykal’ın “irticaya karşı mücadele” olarak tebarüz etmiş ulusalcı-şoven, devletçi- halktan kopuk, emek ve halk karşıtı anti-demoktratik çizgi ve politikaları dışında fikri bir hareket ve politik yönelimlerinden de, egemen hizip dışında bir kadrolaşma ve kadro hareketinden (ya da bir kadro hareketine dönüşebilecek hareketlenme belirtilerinden) de yoksundu.

Kılıçdaroğlu, kendisini partinin başına paraşütle inmiş buldu. Neredeyse “düşman toprakları”na mecburi iniş yapmış jet pilotu gibiydi! Ne halkı izlemeye çağıracağı politikaları ve bir politik platformu, ne de bu politikaları geliştirip uygulayacak kadroları vardı.

Kılıçdaroğlu bunlara sahip değildi, ama başkaları sahipti.

Baykal zorunluluktan geri çekilmiş; ama politik bir mücadeleyle yenilgiye uğratılmamış ya da püskürtülmemişti, “Baykal’la olmuyor” yargısı çizgisini tartışılır kılıp bir yenilenmeyi kolaylaştırsa bilse, yerine konacak, onunla mücadele içinde geliştirilmiş yeni bir platform bulunmadığı gibi, böyle bir çaba da görülmemişti. Bir yenilenmenin ihtiyaç duyacağı dayanaklar; üretilmiş ayrıntılı politikalarıyla bir politik platform ve savunucusu kadrolar “gökten zembille inecek” de değildi. Dolayısıyla Baykal’ın çizgisi ve politik platformu sağlam bir şekilde, olduğu yerde duruyordu. Üstelik yıllardır bu platformu savunagelmiş, Baykal’ın tedrisinden geçmiş ciddi bir kadro birikimi de vardı. Başlangıçta, başka çare olmadığını görüp Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş eski genel sekreter Ö. Sav, kendi deyimiyle Baykal’ın “53 yıllık arkadaşı”ydı; aralarında siyasal çizgi ve platform farkı yoktu. Aynı okuldan yetişmişler; aynı çizgiyi savunmuşlardı, aynı hizbe mensuptular. Son dönemde aralarının açılması, Baykal’ın Sav’ın bile gücüne tahammül edemeyip, tüm yönetimi avucunda toplamak üzere CHP’yi “ikinci adamsızlaştırma”ya da yönelmiş olmasındandı. Yeni tüzükle, güçlü genel sekreter dönemi sona eriyor, MYK’yı oluşturacak genel başkan yardımcılarını genel başkan atıyordu; Sav da, on küsur genel başkan yardımcısından biri olacaktı. Bu kadar da olmazdı; Sav, gücünü, güçlü sandalyesini kaybetmemek için direnmeye başlamış, tüzük değişikliği kararı alınmasına rağmen, uygulanmasını erteletmişti. Sav’ın da az gücü yoktu: Kurultay delegelerini ve belde ve ilçe yönetimlerinden başlayarak tüm parti yönetimini Baykal’la birlikte atamışlardı. Hatta örgüt, genel sekreter olarak doğrudan elinde olduğundan, delege ve yöneticiler daha çok da Sav’ın “adamı”ydılar. Kaset olayı patlayıp Baykal istifa ettiğinde, onun çizgisi ve kadrolarının yanı sıra, çizgi ve kadro olarak Baykalcılar nerede bitip Savcıların nerede başladığı tam belli olmasa da, bir de Sav ve “adamları” vardı, parti içinde örgütlü güç olarak. İkbal ve ilerleme arayışının çoktan halka yönelik parti çalışmasındaki başarı ve etrafında halkı toplama yeteneğiyle değil, ama genel başkana biat ve güç önünde eğilme ile belirlendiği CHP’de (ve genel olarak burjuva partilerinde) Baykal’ın ayağı tökezleyince, zaten aynı siyasal platforma mensup ve Baykalcı mı Savcı mı oldukları ayırt edilmez halde olan delegeler Sav’ın etrafına yığıldılar.

Bir üçüncüsü, henüz bir parti (ve mücadele) platformu olarak şekillenmemiş haliyle CHP içinde örgütlü güç durumunda olmayan, ama dünya ve ülkede egemenliği elinde tutan ve etkisini CHP ve CHP’liler üzerinde de yayan neoliberal eğilim, politikalar ve savunucularıydı. Baykal döneminin özellikle iktisadi politikalar bakımından neoliberalizme açıklığı, bu eğilimi savunanların henüz siyaseten açıkça liberal platform etrafında toplanmış bir hizip oluşturmasalar da, önlerini açmış, hatta CHP’yi “yeni orta sınıf” adını verdiği kesimlerin partisi olarak tanımlayarak yeni bir platform geliştirme işaretleri veren Prof. Sencer Ayata gibilerinin parti içinde adlarının duyulmasını sağlamıştı. Gürsel Tekin ve halkla birleşme adına daha Baykal döneminde öne çıkarak “öncülüğü”nü yapmayı üstlendiği “çarşaf” ve “örtünme”yi de kapsayan “irticaya karşı mücadeleyi yumuşatma” ve liberal bir yön tutma yönelimi de bu açıdan anılmayı hak etmektedir. Baykal’ın ardından bu eğilim gelişmiş ve Ayata’nın yanında, aralarında Demirel’ci olarak tanınmış, siyaseten Kemalist, iktisadi bakımdan neoliberal Süheyl Batum gibi “hocalar”ın da olduğu partiye yeni katılımlarla güç kazanmıştır.

Kılıçdaroğlu’ysa genel başkan olmuş ve davulu boynuna asmıştır, ama anlaşılacağı gibi “tokmak” başkalarının elindedir. Baykal’ın son döneminde yerel seçimlerde İstanbul’da birlikte çalıştığı G. Tekin’i “ikinci adamı” belleyip, ayağı örgütten kesik olarak “üstte”, Meclis’te grup başkan vekilliği yapmış bürokrasiden gelme bir kişi olarak, tanımadığı örgüt içinde, ona dayanarak ilerlemeyi seçmişti. Dürüstlük tartışması bir yana kendi adına savunduğu, başını çekerek genel başkanlığa yürüdüğü politikalar da yoktu, politik platform ve savunucuları da. Bu durum, ilk kararsızlıkları koşulladı. Ortaya koyduğu tutumlar, söyledikleri ve genel başkan olarak açıklamaları, anında, kendisini kuşatmış Savcı hizbin tepkisini çekiyor ve yalanlanıyordu. Sav, “partinin sahibi” olduğunu düşünüyor, öyle davranıyordu; “ben ne dersem o olur” havasındaydı, sonunda isyan ettirdiği Kılıçdaroğlu’yla “kılıçlar” çekildiğinde yaptığı ve “kim ki o?” dediği, burnu Kaf dağındaki ilk açıklaması buna kanıttı.

Ama tabii –Sav ne denli kaale almıyor havasında olsa da– Kılıçdaroğlu sonuçta genel başkandı ve başkanlık yetkileriyle, Baykal’ın, kendisi için yenilediği tüzük vardı. Üstelik arayış ve beklenti içinde olan halk –ya da daha ziyade “kamuoyu” demeliyiz– “bir umut” tutumuyla Kılıçdaroğlu’ndan yanaydı, şüphesiz, bu kamuoyunun oluşumunda “aslan payı”nın sahibi, Hükümet yanlısı olanların dışındaki medya da. CHP delegeleri ve “ileri gelenleri”, yönetim kademelerinde yer tutanlar, evet, ezici çoğunluğu Ö. Sav tarafından bulundukları yerlere getirilmişler, atanmışlardı; ancak “hava”nın değiştiğini, rüzgârın Kılıçdaroğlu’ndan yana estiğini, on yılların iktidar ve dolayısıyla ikbal hasretiyle dolu olanlar görüyor ve geleneksel “güçlüden yana” tutumlarını bir kez daha alıyorlardı.

Kılıçdaroğlu, yeni tüzükle düzenlediği Olağanüstü Kurultay’la Sav hizbini tasfiye ederek, en yüksek organ olan Parti Meclisi’ni bildiği gibi belirledi. Artık yetki fiilen de kendisindeydi.

Yetkiyi sadece kağıt üzerinde değil fiilen de ele almıştı Kılıçdaroğlu, ancak bu yetkiyi nasıl kullanacağı, ne yapacağı, uygulamaların ne olacağı, hangi politikaları, hangi kadrolarla yürüteceği, partiyi hangi “mücadele platformu” üzerinde hareket ettireceği meçhuldü. Ülkenin geleceğine ilişkin iddialarla geliştirilmiş planlı programlı bir hareketin başındaki örgütleyicisi olmadan, tamamen hazırlıksız başkan olmuştu.

CHP tarihinde, ilk hazırlıksız genel başkan olduğu kesindi; yönetimi ele alanlar içinde de belki hazırlıksız olan yine tek kişiydi. Parti-içi gruplaşmalar/hizipleşmeler ve aralarındaki hesaplaşmaların gelenek oluşturduğu CHP, tarihinde ne yöneticiler görmüş, kaç tanesi hiç iz bırakmadan gelip geçmişlerdi. Ama ne denli “dişe dokunur” işler başardıkları, partilerine ve hele ülkeye bir yararları olup olmadığı ve gerçeklere ne denli uygun düşen politikalar izledikleri bir yana bırakılırsa, başkan ve genel sekreterler bakımından kural oluşturan, belirli politik tutumlara ve bunların dayanaklarına sahip olmaları, belirli bir süreçte sahiplik ettikleri politik platformun yürütücülüğünü yapabilecek deneylerden geçerek geldikleri yönetici mevkilerde ne yapacaklarını az-çok bilmeleridir.

İki örnek verelim.

İNGİLİZ-ALMAN YANLILIĞI ÇEKİŞMESİ

Birinci örnek nispeten eski tarihlidir, II. Emperyalist Savaş dönemine ilişkindir.

1930’lar boyunca, büyük emperyalist devletlerarasındaki pazarlar, hammadde kaynakları ve topraklarıyla birlikte dünyayı paylaşmaya yönelik rekabetin ürünü olan dünyadaki büyük saflaşma Türkiye’ye de kendisini dayatmış ve üst sınıflar arasındaki bölünme, burjuvazinin, cılız anti-emperyalist tutumlarını da geride bırakıp emperyalizmle birleşme yönünde ciddi ilerlemeler sağlamış olmasından da beslenerek, buradan derinleşmeye başlamıştı. Emperyalist savaş, tüm dünyayla birlikte, başlıca savaş alanının göbeğindeki Türkiye’ye, kuşkusuz burjuvazisine kendisini ve genel emperyalist ilişkileri dayatmakta; iki emperyalist kamptan da burjuvaziye ve hükümetle, hükümet partisi olan CHP’ye yönelik baskı, burjuvazinin emperyalizmle birleşme sürecini geliştirici etki yaparken, birbirine karşı silah çekmiş iki düşman emperyalist kampın varlığı manevra alanını büyütmekteydi. Ancak Türkiye’nin pozisyonu bıçak sırtındaydı. Savaş kapıdaydı ve ülkeye yönelik işgal tehdidi küçümsenir gibi değildi; ama yine de iki rakip düşman emperyalist kamp birbirlerini dengeliyor ve Türkiye’nin “tarafsızlık” siyaseti izlemesini olanaklı kılıyordu.

M. Kemal’le başlayan “Batı demokrasileri”yle, İngiltere ve Fransa’yla yakınlık politikası, bu iki ülkeyle imzalanan dostluk anlaşmasıyla pekiştirilmişti. Ancak Hitler Almanya’sının ürkütücü gücü ve saldırgan politikaları Türkiye’de etkilerini göstermekte gecikmedi ve faşizm yanlısı bir akım, hem Turancılık adı altında, hem de CHP içinde ve yönetici katlarında ortaya çıktı. Daha ’36’da İtalya’ya bir inceleme gezisi yapan CHP genel sekreteri Recep Peker, Türkiye’ye, elinde, TBMM’nin üzerinde bir “faşist Konsey” kurulmasını öneren raporla döndü. İ. İnönü’nün de onayladığı rapor M. Kemal tarafından reddedilirken, önce Peker ve bir yıl içinde, buradan başlayan sürtüşme sonucunda, İnönü görevlerinden alındılar.

Yine de kendisini Alman yanlılığına tam kaptırmayanların başında İnönü vardı. “Tek şef”lik ve faşizme özgü önlemler geçerliydi, faşizmin etkisi kesindi; ancak İngiliz-Fransız ittifakıyla olan geleneksel ilişkiler de az köklü ve kolaylıkla izleri silinebilir türden değildi. Almanya’nın Fransa’yı işgaliyle NAZİ etkisi ve eğilimleri büyür ve İngilizlere eğilimli Refik Saydam hükümetinin yerini Almancılığı belirgin Şükrü Saraçoğlu hükümetinin almasıyla hükümet katına taşınırken, İnönü, Abdülhamit’ten kalma geleneksel “denge politikası”nı elden bırakmadı; Kâh Almanya’ya kâh İngiltere’ye yanaşan bir denge politikası izledi. Belirleyici olansa, birbirleriyle boğazlaşmakta olan emperyalistler arasındaki güç ilişkileriydi. Önce Alman yanlılığı ağır basarken, özellikle Stalingrad yenilgisi sonrası, Churchill’in Türkiye’nin savaşa İngilizler safında katılmasını dayattığı, İnönü’nünse silah talepleriyle zamana oynadığı Churchill-İnönü görüşmeleriyle ağırlık kazanan İngiliz yanlısı “tarafsızlık” oldu.

Önceleri Alman yanlılığının başını çeken, Varlık Vergisi’nin Nazi toplama kampları türünden “çalışma kampları”yla özellikle Türk/Müslüman olmayanlara yöneltilmesinin sorumlusu Saraçoğlu, İngiliz gücü ve etkisinin ağır basmasıyla, bu kez, geleceğin “Başbuğ”u Türkeş’in de aralarında bulunduğu Turancılar’a yönelik kampanyanın yürütücülüğünü üstlendi. Henüz burjuvazi ve temsilcileri, dışarıdaki “büyük patronları” “satacak” denli, emperyalistler arasında manevraları olanaklı kılan “ulusal” niteliklerini tümden yitirmemişlerdi. Ancak uzunca bir dönem, ülke ve “kurucu ve yöneticisi” CHP içindeki saflaşma İngiliz ve Alman yanlılığı biçiminde belirlenmiş, parti içi mücadele, bu eksende yürümüştü.

Almanya’nın yenilgisiyle birlikte “Batı demokrasileri” ile iyi ilişkiler kurma işini, öncenin faşizm özentilisi Recep Peker’in kurduğu hükümet üstlendi. Ancak bu kez, iş, kolay ve tek parti çatısı altına sığacak türden değildi. Nazi’lerin yenilgisi ve “Batı demokrasileri”nin yükselişiyle zorunlu hale “demokratikleşme” ihtiyacı, yeterince ılıman davranamayıp “geçiş süreci”ni yürütemeyen R. Peker hükümetini devrilişe götürmüş, ardından ilk olarak H. Saka, o da “beceremeyince”, dinci Ş. Günaltay hükümetleri kurulmuş, bunlar iz bırakmadan gelip geçen başbakanlar olduktan sonra, bir süre parti içinde muhalefet yürüterek kopup yeni parti kuran ve 1950 seçimlerini kazanan “demokrasi” havarisi DP ve özellikle “Küçük Amerika olacağız” sloganıyla “demokratikleşme” program ve platformlarını kendisinden aldıkları Amerikan emperyalizmine bağlanmış Bayar-Menderes geldiler ve iz bıraktılar.

Refik Saydam’la Şükrü Saraçoğlu ve sonra Bayar’la Menderes, her biri, belirli büyük emperyalist devletlerden yana politikalar izliyorlardı ve dolayısıyla feyz ve akıl aldıkları yerler ve ülke içinde de dayanakları vardı; buradan kadrolaşmışlardı da. Hazırlıksız oldukları söylenemezdi.

ECEVİT’İN YÜKSELİŞİ

İkinci örnek, Ecevit, parti içindeki yükselişi, İsmet İnönü’nün elinden genel başkanlığı alması ve “ortanın solu” platformudur. Tarih, 27 Mayıs sonrasıdır ve Ecevit’in hazırlığı ve “tırmanışı” neredeyse bir on yılı bulmuştur.

27 Mayıs ve hemen sonrası, burjuva devlet aygıtının temel kurumu olarak ordunun hem açıktan siyaset yaptığı hem de bununla da bağlantılı olarak ciddi biçimde birbirine düştüğü; bir yanda generaller, bir yanda darbeyi vurup iktidar “ipi”ni ele geçirmiş olan ve hemen her biri farklı siyasal eğilimde 37 alt rütbeli subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi, çeşitli cuntaların birbirleriyle çekiştiği, iki başarısız darbenin gerçekleştiği bu dönem, ülkeyi yönetenlerin, egemenlerin en fazla dağınıklık içinde olduğu dönem olarak tarihe geçti ve birleştiricilik rolünü, tüm gruplaşmaların kesişme noktasında yer tutan CHP, özel olarak da İnönü üstlendi.

Sonunda, MBK’nın 14 üyesini ülke dışı “görevler”e sürerek tasfiye eden ve T. Aydemir liderliğindeki iki darbeyi bastıran CHP ile birlik oluşturmuş Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel etrafında birleşen ve giderek yeniden hiyerarşik yapıyı oturtmaya girişen grup, yönetimi elde etmiş ve “bekareti bozulmuş” olsa bile, “çok partili demokrasi”nin devamında karar kılınmıştı. DP kapatılarak, yeni bir anayasa hazırlamak üzere bir Kurucu Meclis teşkil edilmiş; İnönü’yle eski genel sekreter Kasım Gülek başta olmak üzere CHP’liler bu meclise seçilmişlerdi.

Ancak bu dönem CHP’nin iç tartışmalarının da kızıştığı bir dönem oldu. Ekim ’61 Seçimleri’nin ardından kasımda kurulan ilk koalisyon hükümetinin Başbakanı olan İnönü, ilki seçimlerden önce, ikincisiyse ’62 sonunda yapılan Kurultay’larda yeniden genel başkan seçilirken, bu kez karşısında “fazla” demokrasiden yana olmayan Gülek-Erim* hizbiyle askerlerle yakın duran “Üçüncü Dünyacılar” vardı. İç mücadele, ’59’da genel sekreterlikten istifa edip ’61’deki kurultaydan önce kendi hizbinin başında muhalefetini tırmandıran K. Gülek’le birlikte N. Erim’in ’62 Kurultayı’nda CHP’den geçici ihracıyla sonuçlandı; İnönü, “tek şeflik”ten sonraki en güçlü günlerini, “yeniden diriliş”ini yaşıyordu. Ama ancak üç koalisyon hükümeti kurarak ve kısa bir süreliğine yönetebildi ülkeyi.

CHP’deki parti içi mücadele, 62’de, ihraçların yanı sıra İnönü’nün adayı Kemal Satır’ın Genel Sekreter olmasıyla sonuçlanmıştı. Ama aynı Satır, ’65 Seçimleri’ne giderken partisinin İnönü’nün ağzından ilan ettiği “ortanın solu”na karşı çıkacak ve Gülek’i tasfiye eden ekibin (ve tabii ki İnönü’nün) genel sekreteri olmasına rağmen, ondan farksız bir tutum izleyecek, hatta daha ileri giderek, sonunda, 27 Mayıs’ın ünlü SBF’li profesörü, Aydınlar Ocağı’nın kurucularından Turhan Feyzioğlu ve Ferit Melen ile birlikte ayrılıp Güven Partisi’ni kuracaktı. Tıpkı Alman ve İngiliz yanlılığı arasındaki çekişme gibi, parti içindeki gerici klikler sürekli çekişme halindeydiler; İnönü’yse, bazen şu, bazen bu kliğe yaklaşarak, onların üzerinde yer alıyor, partinin hâlâ belirli ulusal tutumları da kapsayan, halka karşı anti-demokratik genel yönünü belirliyordu.

Ancak ülkenin 27 Mayıs’ın ardından ’60’lardaki durumu, başlıca devlet organlarının zaafa uğramasıyla oluşan az-çok demokratik ortam, özellikle gençliğin ve giderek halkın, işçi ve köylülerin kendi talepleriyle mücadeleye atılmaları, TİP’in sosyalist sloganlarla parlamentoya girmesi, üst sınıflar arasındaki bölünmenin süreğenliği, TÜRK-İŞ’in kontrol altında tutulamaz olan bazı sendikaları tarafından DİSK’in kurulması gibi gelişmeler, emekçi kitleleri ve gençliği yedeklemek üzere gündeme getirilen “ortanın solu” çizgisinin “yukarıdan” planlananın ötesine kayarak, CHP’de ilk kez “İsmet Paşa”nın otoritesini sarsacak hal almasını koşulladı.

AP ve Genel Başkanı S. Demirel başta olmak üzere, “sağ” muhafazakâr muhalefet ve özellikle yeni yeni palazlanmaya başlayan faşist parti tarafından “Ortanın Solu Moskova’nın yolu” olarak suçlanan CHP’de “solculuk” çığırını İ. İnönü açmıştı. Ancak avangardı, 27 Mayıs sonrası her üç İnönü hükümetinde de Çalışma Bakanlığı yapmış olan Bülent Ecevit’ti. Başlangıçta Zonguldak maden işçilerine verilmesini sağladığı sabun ve havlu ile “emek-yanlısı” olarak ünlenen ve bu durumu değerlendirerek sürekli olarak Zonguldak’tan milletvekili seçilen bu şair ruhlu “sola açık” Robert Kolejli (okunduğu gibi yazmalı) (üniversite olmadan önceki Boğaziçi’nin adı), şimdiye kadar CHP içinde etkili olmuş her öne çıkmış kişi gibi, İnönü’nün korumasında ve ona dayanarak yavaş yavaş kendi ekibini örgütlemeye başladı. Elindeki anahtar, “ortanın solu” olarak ortaya atılmış yeni yönelimdi. Bu, dünyada yeni olmayıp kullanıla kullanıla çoktan eskimiş olan “sosyal demokrasi”den başkası değildi.

Kapitalizmin ve işçi sınıfının gelişmeye başladığı Türkiye’de, hele, 27 Mayıs sonrası gibi az-çok demokratik bir ortamın ve “sol”a açılmanın geçerli olduğu, gençlik başta olmak üzere, halk kitlelerinin demokratik tutumlardan etkilenmeye ve kendi talepleriyle mücadele alanına çıkmaya yöneldikleri, sosyalist parti olarak TİP’in kurulup parlamentoya 15 milletvekili soktuğu koşullarda, kendi bağımsız örgütlenmelerini sağlamaya ve kendi bağımsız politikalarını geliştirmeye girişmelerinin önünü kesmek için “sol”, “demokrasi”, “emek” ve hatta “sosyalizm” gibi kavramları kullanan, halkın taleplerini sahiplendiğini ilan eden/görüntüsü veren, dolayısıyla örgüt ve mücadelelerini kontrol altına alıp yedeklemeyi amaçlayan bir “yeni” politika türüne ihtiyaç baş göstermişti.

Bu “yeni” politikayı İ. İnönü ortaya attı, ama örgütlenmesi de içinde tüm yükünü Ecevit üstlendi. Yüksek sesle savunucusu, çağırıcısı olduğu kadar, çağrıyı doğru bulanların etrafında toplandığı “merkez” durumundaydı da. Ecevit’in kendisi “ortanın solu”-sosyal demokrasi hareketinin gelişmesi sürecinde Ecevit olurken, hareketi de bizzat oluşturup ilerleterek yükseldi. Hareketi kendi etrafında merkezileştirdi, geliştirilen politikalarında imzası olduğu ve bildirilerini kaleme aldığı gibi, “ortanın solu” hareketinin misyonerliğini de yüklendi.

“Ortanın solu” sloganıyla girilen ilk seçimlerde, ’65’te AP zafer kazanırken, CHP %30’un altında kalarak ciddi bir yenilgiye uğradı. ’69 seçimlerinde de yine oy artıramadı. Aradaysa, ’66’da Ecevit genel sekreter seçilmiş, 69 seçimleri onun da yenilgisi olmuştu. Ancak mazur görüldü; çünkü Ecevit’in genel sekreterliği, İnönü’nün desteğini almakla birlikte, parti içi ciddi bir çatışmanın ortasında gerçekleşmiş; Ecevit “sol” kanadın önderliğini üstlenir ve artık kendi hizbini örgütlemekte ileri adımlar atmaya girişirken, “Göbekçiler” diye bilinen ve T. Feyzioğlu ve eski genel sekreter K. Satır’ın başını çektiği “sağ” kanat ciddi direniş göstermiş ve Ecevit’in yükselişini önleyemezlerken, son atakları olarak toplantıya çağırdıkları ’67 olağanüstü kurultayında da yenilgiye uğrayınca CHP’den ayrılıp bir süre sonra da kendi partilerini kurmuşlardı. Bu parti ve kadroları sonradan 12 Mart 71 Muhtırası’nın ürünü olarak kurulan hükümetlerin başlıca dayanakları arasında yer aldı.

12 Mart faşist darbesi kendisine başbakan olarak N. Erim’i seçti. Ardından da, Feyzioğlu’nun yardımcısı F. Melen geldi. 12 Mart’ın Demirel ve AP’sini de, kurulmasını istediği hükümete bakan vermeye zorlarken, asıl dayanaklarını CHP içinde arayıp İnönü’nün “eski göz ağrıları”nı hükümetin başına çağırması, zaten en başta gözettiği şey “devletin bekası” olan ve bunun için demokratik-anti demokratik yöntem tartışmalarını lüks bulan İnönü’nün, darbe sürecinde “içeriden” etkili olarak kendi ağırlığını ve yönlendirici gücünü artırma ve giderek darbeyi kendi yanına çekme hesabı yaparak, özellikle militan tutumlar geliştiren gençlerin başını çektiği, “çizgiyi aşan” halk muhalefetini bastırmayı ve bu işi beceremeyen “rakibi” Demirel’i ve partisini hükümetten uzaklaştırmayı hedefleyen 12 Mart darbecilerini desteklemesine yetti.

İ. İnönü, parlamentonun kapatılmamış olmasını ve bunun “demokrasiye dönüş” için yeterince güçlü bir zemin oluşturduğunu gerekçe göstererek12 Mart muhtırasıyla kurulan yarı-askeri faşist rejimi desteklerken, Ecevit, kendisini “Karaoğlan” yapacak şeyi yaptı, İnönü’yle anlaşmazlığını ilan edip darbeye karşı çıkarak, genel sekreterlikten istifa etti.

CHP bir kez daha ve bu kez o güne kadar olanlardan daha derin şekilde karışmıştı. Ecevit, “ortanın solu”nu, en başından beri il il ilçe ilçe gezerek örgütlemekte, kadrolarını oluşturmaktaydı ve hareketin gerçek önderi durumundaydı. Genel sekreterlikten istifası, İnönü’ye muhalefet ve açık bir çatışma ilanıydı ki, Ecevit, buna uygun davrandı. Köşesine çekilip oturmadı, yaklaşan Kurultay öncesi düzenlenen ve önemlilerine şahsen katıldığı ilçe ve il kongrelerinde kendi listelerini çıkarmaya ve çoğu kongreyi “İsmet Paşa’ya rağmen” kazanmaya başladı. Ciddi bir iç mücadele için fazlasıyla yaşlanmış olan İnönü geç kalmıştı; ancak yine de son kozunu oynayıp Olağanüstü Kurultay’ı çağırarak*, “ya ben ya Bülent” diye bitirdiği bir konuşma yaptı, ama yaklaşık 200 oyla kaybetti. “Milli şef” buna katlanamazdı, iki gün sonra kendi kurduğu partinin genel başkanlığından istifasını açıkladı ve bir hafta sonra Genel Başkan seçimi için yapılan bir diğer olağanüstü Kurultay’da Ecevit, CHP’nin üçüncü genel başkanı oldu.

Partiyi mücadeleyle ele geçirmiş, geçirirken, hem “ortanın solu/sosyal demokrasi” içerikli ideolojik-politik yenilenmeyi hem de kadrosal yenilenmeyi gerçekleştirerek yeni bir hareket oluşturup başında yürüyüp gelmişti.

Bayrak açmasının zamanını da iyi kollamış; bütün bir toplumsal harekete, talep ve mücadeleleriyle birlikte gençliği, işçi sınıfını, köylülüğü hedeflemiş, Türkiye’nin öne çıkmış çok sayıda aydınını da tutuklayarak “balyoz”la demokratik hareketi ezmeye yönelmiş bir faşist darbeye karşı çıkarak, ezilen ve demokratik tüm güçlere kol-kanat germe pozisyonu almış görünmüştü. 12 Mart darbesine muhalefeti ve eleştirileri, gençler ve işçiler işkenceden geçirilip öldürülür, idam edilirken toplumsal hafızaya kazınıyor, sömürülen ezilen halkın vicdanında yer tutuyordu.

12 Mart zaten devrimci harekete, halk hareketine ciddi bir fiziksel darbe vurmuş, örgütlenmeleri dağıtmış ve sendikal mücadeleyi engellemişti; ancak beyinleri teslim alamamış ve umutları ezip yok edememişti. Devrimciler halkın yüreğine yerleşmiş, simgeleşmişlerdi. 12 Mart fazla uzun süremeyip geriye çekilirken, halk hareketi eskisinden daha güçlü şekilde ileri atılışa geçti, devrimci amaçlar eskisinden güçlü ve yaygın hareketlere dönüşmekteydi.

Ecevit ve “ortanın solu” ya da sosyal demokrat hareket, 12 Mart’a karşı aldığı muhalif tutuma yaslanıp, toplumsal hareketin, düzeni hedefleyen demokratik haklar talep ederek ve 12 Mart karşıtı anti-faşist yükselişini görerek, bu tutumu geliştirmeye ve 68 halk hareketinin prestijini kendi hesabına yazarak halkı ve gelişmekte olan hareketini yedeklemeye yöneldi. Ecevit CHP’sinin birinci parti olarak çıktığı 1973 seçim başarısı, tamamen bunun ifadesi oldu. Örgütsel olarak yenilmiş, ama ezilmemiş ve ideolojik olarak yenilgiye uğratılarak umutları kırılamamış halk ve yeniden yükselişe geçen hareketini, CHP, “umudumuz Ecevit”, “faşizmden hesap soracağız”, “ne ezen, ne ezilen, insanca ve hakça bir düzen” sloganlarıyla peşine takmayı başarmıştı. Bu, aynı zamanda, devrimci hareketin ideolojik ve politik olarak eksikli ve yeterince iyi örgütlü olmadığının da göstergesi oldu.

Ama işte Ecevit de uğraşıp didinerek, tamamen yürüttüğü politik ve pratik mücadeleye bağlı olarak Ecevit olmuş ve CHP’nin başına hakkıyla geçmişti.

Kılıçdaroğlu’nunsa, bir mücadelenin ürünü olmaktan çok sanki şans eseri olarak geldiği partinin başında sıkıntılar yaşamasından doğalı yoktu.

KEMALİZM’LE LİBERALİZM ARASINDA

Baykal’ın yerine gelen, ancak belirtildiği gibi bu geliş Baykal ve çizgisiyle bir mücadele ve hesaplaşmanın ürünü olmayan, dolayısıyla Baykal başkanlıktan düşmekle birlikte, “etrafı” bir yana, özellikle zamane Kemalizmi olarak tanımlanabilecek dayanağıyla gerici-ulusalcı ve solculuğu dinci gericilikten ibaret saydığı “gericiliğe” (irticaya) karşı mücadeleye indirgeyen “türban” vurgulu çizgisi tüm haşmetiyle yerli yerinde duruyordu. Sorun yalnızca, Baykal’ın kadrosu durumundaki parti yöneticileriyle çalışmaya devam etmekten ibaret değildi, bu da oldu, örneğin Baykalcı avangartlardan Kemal Anadol yerindeydi, Meclis grup yönetiminde fazla bir değişiklik olmadı; ama asıl önemlisi püskürtülen bir-iki türban takılabilirliğine** ilişkin Kılıçdaroğlu açıklamaları bir yana, yılların gerici-ulusalcı çizgisi partiye ve partililerin yaklaşım ve tutumlarına sinmişti. Ve zaten sorun Baykal ve çizgisinden de ibaret değildi. Kılıçdaroğlu’nun da sahip çıkarak vurguladığı gibi, CHP “devleti kuran” partiydi ve kökü M. Kemal ve zamane Kemalizmine dönüşse de onun yaklaşım ve tutumlarına dayanıyordu.

İ. İnönü, zaten M. Kemal’in adına, ama onunla birlikte inşa ettikleri Kemalizm’i savunup öncesi ve sonrasıyla II. Emperyalist Savaş koşullarında uygulamayı sürdürmüş, bir Kemalist “yeniden-doğuş” olan 27 Mayıs’la on yıl aranın ardından yeniden uygulama fırsatı bulmuş; İnönü’den sonra, onu devirerek genel başkanlığı alan, ama Kemalizmi sahiplenmekle birlikte güncel uygulanışıyla, İnönü’nün “devletin bekası”nı her şeyin üstünde tutan, buradan darbeciliği de mazur gören ve “halkçılık”a/popülizme hiç yer bırakmayan çizgisiyle hesaplaşarak ilerleyen Ecevit, hükümet katına da taşımayı başardığı popülist ama yine ulusalcı uygulamalarıyla bir birikim oluşturmuştu. Baykal’sa, 12 Eylül’ün arkasından –zaten 12 Eyül değerlendirmesi ve ona karşı tutumda olduğu kadar 12 Eylül’ün yasakladığı partilerin yeniden kurulması sürecinde anlaşmazlığa düştüğü– Ecevit’in “sola açılma”/sol jargon kullanma ve halkçılık ve darbe karşıtlığı türünden birikimlerini, partinin başına gelen belaların nedeni olarak değerlendirerek, yeniden sol edebiyatı ve halkçılığı tırpanlayarak, darbeler ve darbecilerle içli dışlı olarak devletçiliğe değil ama “devlet adamlığı”na, İnönücülüğe dönüş yapmıştı. Buradan, sağ tandanslılık ve MHP’den ayırt edilmez hale gelen şoven milliyetçilik ve darbeciliği de kapsayarak, halka karşı devlet savunuculuğu türemişti. Her halükârda CHP’de Kemalizmin özellikle ideolojik ve politik mevzileri sağlamdı.

Zaten Ecevit’in popülist “ortanın solu”/sosyal demokrasi atağı da, –tüp, sigara, sana yağı kuyrukları ve Türkiye’nin iflas kapısına dayanmasıyla– başarısızlıkla nihayete ermesinin yanında CHP’yi baştan ayağa değiştirmemiş, ama ilk kez silkelemiş ve bir kısım taleplerinin sözünü ettiği halkı peşine takma eğilimi içine sokup ayağa kaldırmıştı.

Ecevit’in “yeni” “ortanın solu” politikası, ideolojik olarak sınıf işbirliğine dayanabilirdi, öyle oldu. Batı’da “sosyal devlet” taviz politikaları üzerinden şekillenip güç olmuş eskinin Marksist partilerinden sınıf işbirliğinin savunulmasına saparak bozuşmuş sosyal demokrat partiler, özellikle “İsveç sosyalizmi” adı altında model alındı. Ama sorun oydu ki, CHP, Marksist bir kökenden gelmiyordu, tersine, Kurtuluş Savaşı’nın kan ve barutu içinde doğmuş, benimsediği cılız bir anti-emperyalizmden süreç içinde geriye bir miktar “devletçilik”in yanı sıra başlıca “laiklik”/“laikçilik” ve “milliyetçilik” kalmıştı.

Ecevit’in yükseliş döneminde, CHP, kuşkusuz hâlâ cumhuriyetçiydi. Burada bir sorun yoktu; zaten Monarşi’yi savunan bir akım ve kimse de bulunmuyordu, cumhuriyetçilik aşılmış bir tartışmanın adıydı. Peki, “inkılapçı” mıydı CHP? Örneğin 27 Mayıs’ı sahiplenip savunmaktaydı; “inkılapçılığı” bundan ibaretti. Eski anti-emperyalist devrimciliğinden çoktandır eser kalmamıştı. “Halkçı” mıydı? Halkçılığın çekiştirilmesi demek olan “popülistlik” bir yana bırakılırsa, –kurucusu M. Kemal de dahil– CHP, hiçbir zaman halkçı olmamış; ama “köylü milletin efendisidir” türü, gerçeklerle taban taban zıt bir popülizmi yapagelmişti.

Devletçilik ilkesi de, “karma ekonomi” savunusuyla ciddi bir gevşemeye uğramış, ancak “çağdaşlaşma”nın gereğidir diye, “özel teşebbüs”ün “girişimciliği”yle birlikte onun yapamadığı yatırımların üstlenicisi olarak devletin ekonomiye müdahalesi benimsenmişti. Milliyetçilik, devam etmesine ediyor, ancak, eski cılız anti-emperyalizmden geriye kalanlarla daha çok, ülke içinde ve farklı milletlere karşı eşitlikçi olmayan tutumda yansıyordu. Ama hâlâ devletçilikten arta kalanlar, anti-emperyalizmden arta kalanlarla birlikte, örneğin sonradan diğerlerinin yanında bu iki alanda da CHP ilkelerini tamamen sıfırlayacak olan D. Baykal’ın Enerji Bakanlığı’nda “ulusal petrol” politikası ve haşhaşın yasaklanmasına karşı tutum alınmasında kendilerini ortaya koyabiliyordu.

Laiklik, başından beri “laikçilik” olarak benimsenmişti; devlet, Diyanet İşleri aracılığıyla dine müdahale ediyordu, din ve devlet işleri ayrılmamıştı, üstelik devlet dini görevlileriyle ibadet mekânlarının yapımı ve bakımını finanse ediyordu. CHP, M. Kemal’le kontrollü bir din politikası benimsemişti ve bu politika sürdürülüyordu. Ancak “eski” CHP’nin tutumu, AKP’yle tartışmasını Kuran’dan ayetlere, Şeyh Edebali’ye vb. dayandırma çabasına giren Baykal ve dönemiyle, –Alevi olmasına karşın– halka açılma ve propaganda niyetine “siyaseten” Balıkesir-Harran’da Çanakkale Kahramanı Seyit Onbaşı anısına düzenlenen Mevlit’te dua ederken poz verme Kılıçdaroğlu ve bugünle karşılaştırıldığında, yine de daha ileri olduğu söylenebilirdi. Döneminde İnönü ve başka bir CHP’liyi camilerde görmek olanaklı değildi, ayetlerle konuşmazlar, besmele ile bile başlamazlar, ellerini kaldırıp dua ederken poz vermezler; dini amiyane biçimde kullanmamaya özen gösterirlerdi. Bunca imam hatip lisesi ve Kur’an kursu da açılmış değildi, CHP bu konularda henüz “sağlam” dururdu.

“Ortanın solu”nda olunduğunun ilan edilmesiyle birlikte, özellikle Ecevit, “altıok”ta yazılı bulunan, hiçbir zaman gereği yapılmasa bile popülizm olarak uygulanmış olan “halkçılık”ı hatırladı ve parlattı. Halkın kendi bağımsız çıkarları doğrultusunda kendi bağımsız örgütlenmeleri ve politikalarını geliştirmesi kuşkusuz desteklenmedi, önü açılmadı; ancak Ecevit, sendika ve kitle örgütleriyle kendisi ve CHP’nin ilişkilerini geliştirmeye, buralarda güç olmaya ve ekibini yalnızca parti içine değil, ama buralarda da örgütlemeye yöneldi. Bu popülist yönelimini politika düzeyine de yükseltti; CHP tarafından Cumhuriyet tarihi boyunca durmaksızın tekrarlanmakla birlikte tek bir ciddiye alınabilecek adım atılmayan toprak reformu konusunda Ecevit de somut hiçbir girişimde bulunmamasına, bu amaçla bir köylü örgütlenmesinin önünü açmaktan bilindiği gibi kaçınmasına rağmen, topraksız ve az topraklı köylü kitlelerinin toprak talebine gönderme yapan “toprak işleyenin, su kullananın” sloganıyla, kendisini ve CHP’yi, kendisinden solda olanlarla, düzenledikleri mitinglerde bile ayırmaya özen göstermesine rağmen “solculuğumuzun sınırı halk çizer” iddialı tutumu, onundur ve halk içinde dayanaklarını geliştirme tutumunu yansıtıp ifade ettikleri tartışmasızdır.

Bu “halkçı” görüntü, Kemalizm’le sosyal demokrasiyi tek bir parti olarak bağdaştırma çabasına çimento görevi yapmak üzere çağrılmıştı.

Olanca görüntüselliğine karşın, Ecevit’le birlikte, CHP, ilk kez ruhuna sinmiş seçkincilikten, elitizmden halka doğru bir adım atmaktaydı. M. Kemal ve İnönü ile, “halk”, ne derse ve ne talep ederse etsin, “yukarıdan” göründüğü gibiydi; onun adına kararları hep CHP’nin seçkinleri vermişti. Kendisi de kuşkusuz bir seçkin olan Ecevit, şüphesiz halkın adına kararları partisinin –tabii ki kendisinin– vermesinde ısrarı sürdürdü; ama –halkın mücadelesinin yüksekliği ve devrimci mücadelenin birikimlerinin zorlamasıyla– bir yandan çeşitli sektörleriyle halkın taleplerinin sözünü daha çok etti, diğer yandan da, “sırça köşkler”den dışarıya bir adım atıp halkla toplantılar düzenlemeye ve halkın arasında dolaşmaya önem verdi. Bu tutum, “muhalefette örgütlenme”nin zorunlu koşullarından sayılmalıdır.

Ama işte Ecevit, zaten “umdeleri”nden geriye pek bir şey kalmayan, ama cılız anti-emperyalizmini de yitirerek gericileşip zamane Kemalizmi halini alan Kemalizmi, sol jargon ve edebiyatın ötesine geçmese bile halkçılık ve darbe karşıtlığıyla dengelemeye girişmiş, adını da “ortanın solu”, “sosyal demokrasi” ya da “demokratik sol” takmıştı.

Şimdi Kılıçdaroğlu’nun elinin altında böyle bir birikim var: M. Kemal’den Ecevit’e epey “derin” bir külliyat, küçümsenmeyecek etkileri olan bir birikim. Kılıçdaroğlu’nun hem avantajı hem de dezavantajı olan bu birikim, bir yandan dayanağı ve üzerinden hareket edeceği zemin durumundadır, bir yandan da çerçeve dışı farklı herhangi adımlar atmaya niyetlendiğinde hesaplaşmak zorunda olduğu, kendisini engellemeye yönelik bir kuşatma.

Tercih edecektir: Ya az-çok farklı bir yol tutmadan, aynı politikalar ve platformla Baykal’ın yolundan yürüyecektir. Ama bu ölüm fermanını kendinin imzalamasından farksızdır: Kılıçdaroğlu, “Baykal’la olmuyor” yargısının genelleşmesinin ürünü ve bir “alternatif” arayışı ya da beklentisinin “yanıtı”dır. Dolayısıyla bu şansa sahip değildir: Değiştirecektir, değiştirmek zorundadır. Ama o durumda da zordadır; çünkü Kemalist kuşatma altında bulunmaktadır. Sadece, bir miktar yumuşatarak Baykal’ın “avukatlık” tutumunu sürdürmekte olduğunu yansıtan Soner Yalçın’ın gözaltına alınmasına verdiği amacını fazlasıyla aşıp ciddi bir “pot kırma” olarak da kullanılan “Suçlama Ergenekon terör örgütüne üye olmak. Bu örgüte nasıl üye olunuyor, bir türlü çözemiyorum. Nerede bu örgüt? Gidip üye olacağım. Ama yok ki böyle bir örgüt.” tepki değil! Kendi yeni yönetimini belirlerken olduğu kadar, milletvekilliği için tercih ettiği görülen isimler de, Kılıçdaroğlu’nun bu “kuşatma” ile bir derdinin olmadığı, onu bir dayanağı olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Örneğin Baykal kenara itmişken kendisinin yükselttiği Muharrem İnce “sağlam” bir Kemalisttir. Cumhuriyet eski yazarı M. Faraç ise daha da “sağlam”dır. Ya da başlangıçta genel sekreter yapacak kadar güvendiği anlaşılan, ama sonra yumurta atan öğrencilere “faşistler” diyerek başlattığı “pot” kırmalarla bu işi yapamayacağı belli olan Süheyl Batum da öyle. O kadar ki, ilk kez o, Ergenekon tutukluları M. Balbay ve T. Özkan’ın milletvekilliklerini CHP’ye dayatmıştır. Zaten eskiden kalma bu tür isimler öylesine çoktur ki, örneklemeyi sürdürmek gerekmemektedir. Ama daha öteleri de vardır: Zamanında “militan” birer Ülkü Ocaklı faşist olan Sinan Aygün ve Mehmet Haberal, hayatlarının hiçbir döneminde “sol”a ve halka eğilim göstermemişler, ama yönetim katında geniş bir kabul görerek Ergenekoncu ekipten milletvekili adayları arasında yer almışlardır.

Sadece kişiler ve ekip değil, yaklaşım da bu yöndedir ve olan-biten Kılıçdaroğlu’nun Kemalist ve sair sağ tandaslı ulusalcı  “kuşatma”dan şikayetçi olmadığını ve bu yönlü yaklaşımları değiştirme peşinde olmadığını göstermektedir.

Ama değişmek ve değiştirmek zorunda olduğunu da bilmektedir. Farkındadır ki, eski ve bilindik Baykal’ın yolundan yürüdüğünde sonu hüsran olacaktır. Yine farkındadır ki, Baykal’ın sonu hüsran olduğu için genel başkandır. Bu nedenle, birincisine, Kemalist “kuşatma”ya kılıç çekmek bir yana, onu da dayanağı edinerek, zaten karşı karşıya olduğu ikinci “kuşatma”ya, liberalizme yaslanmayı seçmiş; Kemalizmi liberalizme dengelemeyi çare saymıştır. Bu yönlü bir “açılım” için, daha başından tartışmaya yol açmamak üzere fazla sivri isimler olmamasına dikkat ederek, Baykal’ın önünü kestikleriyle dışladıklarının önünü açmış, “her devrin adamı” olacak türden eski Baykalcı ve Sav’cılardan da katılımlarla Kemalist-liberal dengesini tutturmaya çalıştığı “yeni” bir “takım” oluşturmuştur. Başta “ikinci adam” Gürsel Tekin olmak üzere, genellikle sermayedarlar olan –ikisi de işadamları dernekleri kuruculukları yapmış– Umut Oran’la Erdoğan Toprak, –Kamil Koç Grubu’nun İcra Kurulu Başkan Yardımcısı– Sena Kaleli, –birkaç bankanın genel müdürlüğünden gelme– Mevlüt Aslanoğlu, Merkez Bankası eski başkanlarından Faik Öztrak, liberal iktisatçılardan Hurşit Güneş’in yanlarına S. Ayata gibi “iddialı” bir liberal sosyologla, Enver Aysever gibi liberal solcu bir gazeteci eklenip, İstanbul’un başına da başkan olarak –beceremeyip bir süre sonra istifa eden– A. Doğan grubunun eski CEO’su Nebil İlseven getirilince dengenin kurulacağı düşünülmüştür.

Kılıçdaroğlu, yetinmemiş, “Yeni CHP’de liberallere de yer var” diyerek, sanki liberallerin derdi, sömürünün ve uluslararası kapitalizmin önündeki tüm engellerin kaldırılması, “demokrasi” lafları ardında ABD ve AKP’nin savunulması ve örneğin Libya’ya emperyalist müdahalenin desteklenmesi değil de “özgürlükler”miş gibi, onlara çağrı da çıkarmıştır: “Liberallere şunu söylemek istiyorum: Bizi hep eleştirdiniz. Şimdi yeni CHP’ye biraz daha yakından bakın. Kim demokrasiyi, özgürlükleri, kadın-erkek eşitliğini, temiz ve dürüst siyaseti samimi olarak istiyor? Yeni CHP’de niçin onlara da yer olmasın? Biz Türkiye’nin gerçek anlamda demokrasiye kavuşması için tüm engelleri kaldırmaya kararlıyız. Bu bağlamda liberallerin de desteğini bekliyor, istiyoruz.*

Ancak doğaldır ki, böyle bir “denge” tutturulması kolay ve sancısız olmayacak, “melezleme”, sorunlarla gerçekleşebilecektir.

Patavatsızlığı bir yana, Süheyl Batum’un orduya ilişkin “kağıttan kaplan” saptamasında olduğu gibi sorun, içinden çıkılmaz hal aldığında, sürekli demokrasiden söz açan Kılıçdaroğlu, çözümü, çıkıp “orduyu bir tek kendisinin eleştirebileceğini” söylemekte ve bunu da eski gelen başkanın eski bir talimatına dayandırmakta bulmaktadır.

Ama sorun çoktur: Milletvekili adaylıkları bir sorundur örneğin. Konu, CHP içinde ve yönetim katlarında tartışmalıdır. Daha çok neoliberal –diyelim ki etki altındaki– kanat, başlarını çekiyor görünen G. Tekin Ergenekon “kökenli” adaylara mesafeli görünmekte; ama o da “12 Haziran seçimlerinde muhafazakar, merkez sağ aday gösterebileceklerini” söylemektedir. “Adaylık için sosyal demokrat olmak şart değil. CHP ilkelerine sıcak bakan herkese kapımız açık. Temel ilkelere karşı çıkmayan, bizden farklı aday da olabilir” düşüncesinde olan Tekin, Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz ile Diyanet İşleri eski Başkanı Ali Bardakoğlu’na CHP’den milletvekilliği çağrısı yaparak, “Saflarımızda olurlarsa mutlu oluruz* demektedir. Ergenekon tutukluları olmasa bile “sağa açıklık” ve “muhafazakârlarla yakınlık”ta fikir birliği var görünmekte; ancak bir “birlik”in içinin nasıl doldurulacağında çekişilmektedir: Ergenekon’dan yargılanan sağcı/muhafazakârlara mı daha yakın durulacaktır, neoliberal sağcı ve muhafazakârlara mı – bu konuda tartışma vardır.

Ancak genel olarak “devletçilik”in ilke düzeyinde de savunulmasının çoktan tarihe karıştığı, Baykal’ın özelleştirmeciliği program maddesi haline getirdiği, taşeronlaştırma türü esnek çalışma biçimleriyle “yeni iş yasası” ve sendikasızlaştırmayı dayatan yeni sendikalar yasası çıkarılırken parmağını kımıldatmayan CHP’de şimdi neoliberalizmin daha ileri uygulamaları bakımından toprak sürülmüş durumdadır. Gelişkin halk hareketlerinin olmadığı koşulların ürünü olarak, Baykal Ecevit deneyiminden fazla sola kayıldığı ve halkçılıkta ileri gidildiği sonucu çıkararak dümeni MHP’yle farkın silikleşeceği ölçüde sağa kırmış, halkla, sendikalar türü kitle örgütleriyle bağlar koparılmış, işçi ve emekçi taleplerinden uzak durmaya özen gösterilmiş, Ecevit’in iki darbeye karşı çıkarak zedelediği CHP’nin, ordu ile geleneksel ilişkileri onarılarak devlet partisi olarak örgütlenmesi yenilenmişti. Şimdi de CHP’yi fazla ulusalcı zamane Kemalisti bir devlet partisi haline getiren Baykal’ın başarısızlığından küreselleşme ve sonucu olarak “kaçınılmaz hale gelmiş” kabul edilen neoliberal politikalarla araya fazla mesafe konulmuş olması hata sayılmış ve Kemalizme liberalizm aşısıyla sorunun halline çalışılmıştı.

“İtici” Baykal’ın başarısızlığı, neoliberaller tarafından “devlet” yanlısı Baykal çizgisinin başarısızlığı olarak yorumlanmakla kalınmadı; ama yerine sözde “birey” yanlısı, “devlet karşısında birey’in hakları” savunmanlığı, öyleyse “sivillik” dedikleri şey, bir yanıyla “sivil toplum örgütü” saydıkları cemaatlere, tarikatlara yakınlık bir yanıyla da “darbe karşıtlığı” ve “demokrasi” adına birkaç on yıldır Dünya Bankası tarafından ileri sürülmekte olan yerelleşmeden kentsel dönüşümcülüğe, büyük sermayenin ihtiyaçlarını karşılayacak ne varsa, onların savunuculuğunun geçirilmesi için CHP dışarıdan da güdümlenmeye uğraşıldı. Sermaye savunucuları, AKP yandaşı ya da liberal solcu hemen tüm kalemşorlar CHP, bu yönde adım atmaya yöneldiğinde sevinçle desteklediler, aksi durumdaysa eleştirdiler. AKP’ye bir “alternatif” arayan büyük sermaye, kuşkusuz yüzünü halka ve taleplerine dönecek, gerçekten halkçı bir CHP istemeyecekti, istemiyordu; öngördüğü gerektiğinde kendi işini görecek, ama “halkçılık” edebiyatı yaparak her halükarda Erdoğan ve AKP pervasızlığını frenleyecek bir CHP’ydi. Bu nedenle CHP, Kemalizmini törpülemeye yöneldiği politik platformuna liberalizm takviyesi yaptığı her durumda sermaye tarafından övüldü, övülüyor.

Sosyal demokrasi, zaten Batı’da ortaya çıkış koşulları hatırlandığında, sömürenle sömürücüler arasında sınıf işbirliğini öngören liberal bir işlev yüklenerek tarih sahnesine katılmış; ancak asıl gelişimini, II. Savaş sonrasının “sosyal devlet” uygulamalarını dayanak edinerek göstermişti. Sınıf işbirliğini öngören liberalizmden; bu kez sömürülenleri ve taleplerini görmezden gelen, halkı yatıştırmaya yönelik de olsa tüm iyileştirme (reform) önlemlerini fazladan masraf kapısı sayan ve azami kârın önündeki tüm engellerin temizlenmesini boynunun borcu bilen tüm pervasızlığıyla neoliberalizme geçiş kolay olmasa bile, iki tür liberalizm de sermayenin çıkarlarının yüce bilinmesi gibi bir ortak paydaya sahipti. Ecevit’in uzlaşmacı reformist liberalizmiyle yaşattığı ilk deneyimden akılda kalanlarla, özellikle Ecevit halkçılığına yapılan göndermelerle, onun Kemalizmle liberal reformizm arasında tutturduğu denge ve ikisini birbirine ekleyerek ilerlemesi, bu kez neoliberalizmle Kemalizm arasında bir denge tutturularak, yeniden denenmeye “karar” verildi. “Kararlaştırılmak”tan çok, sürüklenilerek kendiliğinden bu yola girildiğinin söylenmesi herhalde daha doğru olacaktır.

Birincisinden Türkiye’ye özgü Kemalizm-sosyal demokrasi kırması bir melez türemişti. İkincisindense Blair’in “üçüncü yolu” soslu bir melezin melezi türeyecek olmalıdır.

KILIÇDAROĞLU’NUN PLATFORMU’NA DAİR

Bu kez merkezi yapıları önemli ölçüde dağılmış hiziplerin yeniden oluşum halinde olduğu “hizipler partisi” CHP’de, çift yönlü “kuşatma” altında melezin melezi bir yol izlemekten başka çare bulunamaması, Kılıçdaroğlu ve CHP’yi fazlasıyla dara soktu.

Ülke gündeminin, birbirleriyle çelişme halindeki sınıflarla etnik, mezhepsel vb. kategorilerin ileri sürdüğü talepler ve buradan yönünü bulan mücadelelerde yansıyan toplumsal siyasal hayatın çatışmalı akışı tarafından dayatılmış sorunları karşısında Kılıçdaroğlu CHP’sinin politika belirleyip tutum alması zordu: Birbirleriyle kesişen parti içi görüş ve yaklaşımlar, –Baykal’dan kurtulma ortak paydasında birlik sağlanmış olsa bile, yerine nasıl bir politik platform konacağının muallakta olduğu ve ötesinde de, önceden bir mücadeleyle böyle bir yenilenme doğrultusunda kazanılıp hazırlanmamış– parti kademeleriyle üye ve oy tabanının –kendisinden kurtulduğuna sevinse de– tutum ve alışkanlıklarıyla Baykal çizgisinin etkisi altında olması, daha “geniş bir zaman”da belki göze alınabilecek bir iç tartışma ve çatışmadan, genel seçimin kapıda olması nedeniyle uzak durma ihtiyacı, CHP’yi politikasız bırakmaktaydı. Ya da “aşağısı sakal yukarısı bıyık” tutumu egemen olmakta; her ne kadar Kemalist-liberal melezi bir yenilenme peşine düşülmüş olsa da, “gak” dense Kemalistler, “guk” dense liberaller mutsuz olacakları ve olumsuz tepki verecekleri için en ehven yol tutulmakta, ülke ve halkın en belli başlı gündem maddeleri sessizlikle geçiştirilmekteydi.

Demokratikleşme, Türkiye’nin, geniş halk kitlelerinin yaşamsal ihtiyacı. Düşünce ve ifade, örgütlenme, toplantı-gösteri, basın vb. özgürlükleri ayak altında çiğnenir; İ. Beşikçi gibi akademisyenlerle çok sayıda “düşünce suçlusu” gazeteci vb. tutukluyken, parti kapatmalar sıradanlaşmış, sendikalar tabela örgütlerine dönüştürülmeye çalışır, sendikalaşmaya çalışan işçiler işten atılırken, küçüklü büyüklü her gösteri gazlı-coplu, hatta panzerli, bombalı saldırıya uğrarken, seçilmiş belediye başkanlarının gelecekleri hükümetin iki dudağı arasındayken ve çok sayıda Kürt başkan tutukluyken, “halkın egemenliği” olarak tarif edilen demokrasiyle çelişerek bürokrasinin/atanmışların egemenliği anlamına gelmek üzere, Merkez Bankası, radyo-TV, şeker, BDDK, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu gibi “halk adına” egemenliği kullanan “üst kurullar”ın yanı sıra subay, polis, hakim-savcı türü asker-sivil bürokratların keyfi karar ve uygulamaları her şeyin üzerindeyken ve hemen tümü örtülü ödenek ve halkın denetiminden kaçırılan çok sayıda fondan finanse edilirken, Hrant Dink Davası başta olmak üzere cinayetin gelip dayandığı devlet memurları “Memurin Muhakemat Kanunu” ile korunup kollanırken, anayasa ve yasalar baştan ayağa anti-demokratik maddelerle doluyken, binlerce kişi faili meçhule kurban götürülmüş… Türkiye’yi tanımladığı iddia edilen “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti”nin sadece bir edebiyat ve kötü bir demagojiden ibaret olduğu ortadadır.

CHP bu konularda sessizdir. Çünkü bunların önemli bir bölümü Kemalizm’den yadigârdır. Geri kalanı ise neoliberal uygulamalarla pekiştirilmiştir. CHP’yse ikisinin kuşatması altında kımıldayamamaktadır.

Ancak “iktidara yürüme” iddiasındaki bir partinin ülke ve halkın temel bir gündem maddesi olan demokrasi sorunu karşısında kayıtsız görüntü vermesi, konuya ilişkin politika üretememesi ve çeşitli yönleriyle ilgili ayrıntılı çözüm önerileri ortaya koyamaması olabilecek şey değildir. Ama böyledir: Sağa sola kıpırdayamayan CHP, demokrasi sorununa dair genel “top zıplatmalar” dışında bir açıklama yapamamaktadır.

Uzun uğraşlardan sonra “seçim barajı indirilsin” diyebilmiştir. AKP yandaşı ya da yanaşması sendikacıları AKP yanlılıkları bakımından siyaseten eleştirmektedir; ama sendikalar yasası ya da sendikalaşma uğraşı içindeyken işten atılan işçilerin sahiplenilmesi ilgi alanı dışında kalmaktadır. Son olarak hazırladığı “Sivil Toplum Raporu”nda, CHP, “biz getirdik” övünmesiyle devlet-demokrasi ilişkisi üzerine konuşmaktadır: “Cumhuriyet Halk Partisi, önce cumhuriyet rejimini sonra da çok partili demokratik sistemi getiren bir partidir. Şimdi de çoğulculuk ve katılımcılık temelli özgürlükçü demokrasiyi getirmek için çabalamaktadır. Şimdiye kadar güçlü devlet, zayıf sivil toplum örgütü modeli geçerliydi. Biz ‘güçlü sivil toplum olursa devlet daha güçlü olur’ diyoruz. AKP güçlü sivil toplum değil, baskıcı devlet uygulaması yürütüyor. Gazeteciler bile temel hakları için yürüyorsa o rejime artık demokrasi denilemez.*

Kılıçdaroğlu, Ecevit’ten bu yana “toplumsal”lığından ve toplumsal mücadele konusu olmaktan uzaklaştırılmaya çalışılarak “özgür birey” soruna indirgenen demokrasi sorununu, bu içeriğiyle belirgin biçimiyle formüle etmiştir: “Sivil toplumun merkezinde özgür insan vardır. Sivil toplum, özgür bireylerin kendi özgür iradeleriyle kurdukları toplumsal birliklerden oluşur. Örgütlü bir toplumun yaşatılması ve güçlendirilmesi CHP’nin en önde gelen siyasi hedefidir. CHP, kendisini bir zümrenin, ırka dayalı bir aidiyetin ya da yerleşik iktidar güçlerinin değil, örgütlü sivil toplumun partisi olarak görür.

AKP karşıtı ajitasyon yaparken Türkiye’de demokrasi olmadığını CHP sözcüleri de söylemekte; ama aynı zamanda “çok partili demokratik sistem”in CHP tarafından getirildiğinden söz açmaktadır. Bu bir yana, işin kolayına kaçarak, halkı, talep ve mücadelelerini desteklemeyi bir tarafa bırakarak, demokrasi sorununda “birey” ve “sivil toplum”a vurgu yapmaktadır. “Özgür birey” kuşkusuz ne kendiliğinden, ne de “sivil toplum”la özgürleşmeyecek, ama özgürlüklerin kazanılması halkın, üstelik sadece AKP karşıtlığıyla sınırlı olmayan, sivil-asker bürokratik baskı ve şiddet aygıtıyla tekelci burjuva gericiliğe karşı mücadelesini gerektirecektir ki, CHP bu konuda sessizdir. Ve halkı ve mücadelesini hareket noktası edinmek yerine, AKP’yle liberallerin kendisine yönelttiği “devletçi parti” suçlamasını savuşturma peşindedir. Tabii ki, Baykal’ın yerleştirdiği gibi, bu devletten yana olmak, onu savunmak kötüdür; ama alternatifinin devletçi olmamak/görünmemek adına halka değil, sözde sivil toplum ve bireyselliğe yaslanma, buradan tekelci gericiliğin ve dayanaklarının kucağına oturmak olduğu ileri sürülemez. Alternatif, halkın iktidarı, halk egemenliğine dayalı bir devlet öngörülmesi olabilir ki, liberallerin ölesiye karşı oldukları bu alternatife, kapitalist tekelci düzenin sınırlarını zorlamayı iş ve işlev edinmeyen, dolayısıyla halk ve halkçılığın lafını etmekle yetinen CHP de kapalıdır.

Demokrasi sorununa ilişkin CHP’nin asıl üzerinde durduğu konuysa Anayasa referandumuyla yapısı değişen yargının durumudur. Yeni HSYK ve Sayıştay yasaları ile ilgili Anayasa mahkemesine başvuran CHP, Yargıtay ve Danıştay’a ilişkin değişiklikleri de hedef tahtasına koymuştur.

HSYK’nın Yargıtay ve Danıştay’a seçtiği yeni üyeler gerçekten problemlidir. Önüne gelen binlerce hâkimden oluşan listeyi dört günde “inceleyip” Yargıtay’a 160, Danıştay’a 51 yeni isim atayan HSYK, nedense, atamalarında, son dönemin Ergenekon, Balyoz, Zirve Yayınevi, Devrimci Karargah, Kozmik Oda, Hrant Dink, Şemdinli gibi ünlü davalarının hâkim ve savcılarıyla Adalet Bakanlığı bürokrat ve müfettişlerinden yirmi ikisine yer vermiştir. Başka problemli kararları daha vardır HSYK’nın: Örneğin zamanında Balyoz Davası’nda generallerin tutukluluklarını kaldıran hâkim, tenzili rütbeyle olağan bir mahkemeye tayin edilerek “özel yetkili hâkim” olmaktan çıkarılmıştır. “Özel yetkili savcı” İlhan Cihaner de tenzili rütbe konusu olarak sıradan savcılığa indirilmiştir. Örnekler artırılabilir.

CHP bunları eleştirmektedir: Kılıçdaroğlu, “hangi gerekçeyle niçin yargıçları değiştiriyorsunuz. Bu konuda kaygılarımız var* demekte ve Anayasa referandumunda HSYK değişikliğini gerekçelendirirken Erdoğan’ın dile getirdiği “hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukuku var” saptamasına gönderme yaparak, eklemektedir: “Üstünlerin hukuku oluşturuluyor şu anda.” Zaman geçtikçe Kılıçdaroğlu, özgürlükler ve demokrasi sorununu yargının durumuna indirgeme yoluna girip demokrasi sorunuyla ilgili eleştirisini yargıya yönelik eleştiriyle sınırlama eğilimi göstererek, eleştiri dozajını sertleştirmektedir: “AKP’den talimat alan, hukuku tanımayan, hukuk dışı işlerin içinde olan, çarşaf çarşaf kişilerin özel hayatlarıyla ilgili bilgileri yandaş gazetelere servis eden savcılara sesleniyorum. Demokrasiyi katleden savcılara, özgürlükleri sınırlayan savcılara sesleniyorum. Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin olmadığını siz kanıtladınız. Bugün iktidarın gücünü arkanızda görebilirsiniz. Ama hiçbir güç baki değildir, gün gelecek siz de bunun hesabını vereceksiniz.

Eleştirmesi kötü değildir. Ancak bu eleştiri son derece sınırlıdır ve sadece siyaseten AKP yanlılığını hedef almaktadır. Ne hukukun keyfiliği, ne hâkim ve savcıların halk tarafından seçilmek yerine bürokratik mekanizmalarla atanarak gelmelerini, ne de özel yetkili mahkemelerle savcı ve hakimlerin “hukuk önünde eşitlik”le bağdaşmayan ve “kitaba” sığmayan bu “özel yetkiler”ini tartışma konusu etmekte ve hedef almaktadır. HSYK yine yerli yerinde duracak ve hâkim ve savcıları atayacaktır; Kılıçdaroğlu’nun karşı olduğu HSYK ve seçim yerine atama sistemi değildir; AKP yandaşı atamalara karşı çıkmakla yetinmektedir. Ama bunun demokrasinin savunulmasıyla ilgisi fazlasıyla zor kurulabilir. “Sen-ben” kavgasına girmektedir, bu muhalefet! Bu tutum, referandum’da CHP’nin HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin eski atama usulleriyle eski yapısını savunmasıyla da sabittir, son olarak Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Tasarısı görüşmeleri sırasında Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi’nin, Meclis’teki konuşmasında dile getirilmiştir: “TBMM’nin Anayasa Mahkemesine üye seçiminde bizim ısrarımız, Anayasa Mahkemesine üye seçerken nitelikli çoğunluğun aranmasıdır.** Grup Başkanvekili Meclis’in ya da HSYK veya Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesine üye atamasına karşı değildir; hiçbir CHP’li yargıç ve savcıları halkın seçmesinin sözünü etmemektedir, karşı olunan, çoğunluğu elinde tutan ve bir süre daha tutacağı düşünülen AKP’nin tek başına kendi yandaşlarını atamasıdır.

“Kürt sorunu”, ülkenin kangren olmuş ve ülkeyi de kötürümleştiren başlıca sorunları arasında, en önde gelenlerindenken, CHP bu sorun karşısında da sessiz mi sessizdir. Önerdiği bir yaklaşım ve “çözüm” yoktur. AKP “Kürt açılımı”nı ileri sürmüş, beğenilir-beğenilmez, sorunu kendi cihetinden çözme”ye girişmişken, AKP’ye “alternatif” olarak tasarlanan Kılıçdaroğlu başkanlığındaki “yeni” CHP’nin politik bakımdan onun gerisinde kaldığı ve gerisinden geldiği bellidir.

AKP “açılım” demekte, “çözeceğim” demekte, TRT-6’yı açmakta, seçimlerde Kürtçe propaganda yapmanın önündeki engelleri kaldırmaya girişmekte, daha da önemlisi kargaları güldürmek üzere “ben değil, devlet görüşüyor” dese d Öcalan’la görüşme masasına oturmaktadır.

Ya CHP? Bırakın yeni önerilerde bulunmayı, arkadan gelmekte, AKP’yi eleştirmemekle yetinmeyi önemli saymaktadır. Kılıçdaroğlu başlangıçta, “Öcalan’la görüşülebir” demiş ve “Genel Af”ın sözünü etmiş, en başta partiden gelen tepkilerle söylediğine söyleyeceğine pişman olmuş, tevil yoluna girmiştir. Yine de bugün söylediği en ileri şey, yine de Öcalan’la görüşme ile ilgilidir, “Biz çıkıp da ‘Neden görüşüyorsunuz’ demedik. Eğer sorun çözümlenecekse, barış gelecekse…* Böyle negatiflikle alternatif olmak olanaklı değildir. “Çözülecekse…” ne demektir? CHP’nin bir çözüm önerisi yok demektir? Geçmişten günümüze gelen inkarcılığı onaylamak demektir. Önermek ve yapmak yerine yapanı eleştirmemek ne demektir? Yapamamak, yapmaya gücü ve takatı olmamak demektir! Kürt sorununun “çözülmesi”nden Kürt halkanın ulusal eşitlik taleplerinin karşılanmasını değil, ama tersine talepleriyle birlikte Kürt halkının inkarına dayalı olarak demokratik ulusal hareketinin çözülmesini, yani tasfiyesini anlayan ve “Kürt açılımı”nı bu içeriğiyle gündemine alan AKP ile aynı platformda olmak ve onu desteklemek demektir.

CHP en sonunda sessizliğini “bozmaya” karar vermiş, Van’a gidilerek ve “Kürt Sorununun Çözümünde Üçüncü Yol Arayışı Çalıştayı” düzenlenmiştir. Adım atma eğiliminin belirtileri vardır, sessiz kalmanın olanaklı olmadığı görülmüştür; ama yüklerinin fazlasıyla ağır olduğu bellidir. Daha bir hafta önce “Bu sorunu çözmek için ‘Kürt’ demek de şart değil.** demişken, 20 Şubat’ta Van’da Kılıçdaroğlu, şunları söylemiştir:

Toplantıda Kürt sorununu da tartıştık. Biz olaya Doğu ve Güneydoğu sorunu olarak bakıyorduk, Kürt sorunu da bunun bir parçası, ama olay sadece bir Kürt sorunu değil, ekonomik, sosyal, kadına yönelik şiddet, örgütlenme sorunları var. Olay, bizim düşündüğümüz gibi, bir üçüncü yol olayıdır. Etnik kimliğe saygılı, inançlara saygılı, ama insan odaklı, insanı kucaklayan, aileyi kucaklayan bir bakış açısına ihtiyaç var.***

Hala “Kürt sorunu” bile denememekte, yumuşatılmaya, etrafından dolaşılmaya çalışılmakta, sonunda AKP ile BDP’nin dinsel ve etnik yolları reddedilerek, “insani” yol benimsenmektedir. Anlamı nedir? Kürt halkının talepleri ne olacaktır? Desteklenecek midir, desteklenmeyecek midir? Çok somuttur ve problem buradadır; ama laftan ibaret “üçüncü yol” önerisiyle yetinilmektedir. Genel af öneriyor mu CHP? Anadilde eğitim konusunda ne diyor? Ya demokratik özerklik? CHP, somut olarak Kürt sorunu karşısında sessizdir, öneride bulunmaya bile cesaret edememekte, bunu göze alamamaktadır. Ama bu durumda da politika üretmiş, tutum açıklamış ve alternatif sunmuş olmamaktadır.

Bu genelleşmiş sessizlik çerçevesinde bir-iki kırık dökük söz söylenmeye çalışıldığında, söylenenler ancak Baykal döneminden miras saf Kemalist içerikli yaklaşımı yansıtmaktadır. İki örnek verelim. İlki “Van Çalıştayı”ndan: “Anadilde öğretime sıcak bakıyoruz. Anadilde eğitimin ise bugün için çözülecek bir sorun olduğuna inanmıyoruz.**** Yani; Kürtçe “kurs” falan olabilir, isteyen öğrenebilir; bu “kart-kurt” edebiyatından yalnızca bir adım ilerisidir; ama henüz “Kürtçe eğitim”in zamanı değildir, olmaz! Kılıçdaroğlu, Kürt halkının talepleri arasında belki de en kolay karşılanabilir olan “Kürtçe eğitim” konusuna son olarak 14 Mart’ta “Sivil Toplum Raporu”nu açıklarken değinmiştir: “Biz ‘Doğu ve Güneydoğu sorunu’ diyoruz. Kürt sorunu bu sorunun parçalarından birisidir. Doğu ve Güneydoğu’daki ekonomik ve sosyal sorunları da dikkate alan daha genel ve kapsayıcı bir politika yürütüyoruz. Ben Van’da vatandaşla görüşürken anadil talebi ile değil, yoğun biçimde iş talebiyle karşılaştım.***** Yani? CHP’nin son geldiği nokta, başlangıç noktasından farklı değildir. Hâlâ “Kürt sorunu” yoktur. Ve hâlâ birilerinin, herhalde PKK olmalı, Kürt halkına Kürtçe eğitimi dayattığı, aslında böyle bir şey olmadığı, Kürtlerin Kürtçe diye bir dertlerinin bulunmadığı, Kürt halkının Kürtçe eğitim talep etmediği ileri sürülebilmektedir. Neredeyse Kürt de yoktur denecektir; ama o kadarı da yapılamamaktadır. Bunu ne AKP, ne MHP başarabilmektedir!

Alevi sorunu da içinde inançlar ya da Laisizm sorunu, –Alevi sorunu bir yana– Baykal zamanında biricik politika zeminiyken, Kılıçdaroğlu’nun “yeni” CHP’sinin sessizlikle geçiştirdiği, söz söylediğinde de, demokratik olmayan bir zeminden konuştuğu Türkiye ve halkının bir diğer temel ve kangrenleşmiş sorunudur.

Alevi sorunu, CHP için yoktur. Alevilerin eşitlik talepleriyle baskı ve dayatmalara karşı haykırışlarını CHP hiç duymuyor gibi davranmaktadır. Tutumunu “inançlara saygı” ile açıklayan, ancak görmezden geldiğinde Alevi inancına saygılı davranmadığı ortada olan CHP, bu konudaki sessizliğini, el altından Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması ve eğer bu konuyla ilgili konuşursa Alevicilik/mezhepçilik yapmakla eleştirileceği ve yanlış anlaşılacağıyla gerekçelendirmektedir.

Ancak Alevilerin talepleri de ortada kalmaktadır: Zorunlu din dersi bir dayatmadır; ama “özgürlük ve demokrasi” iddiasında bulunan CHP bu dayatmaya karşı çıkmayı iş edinmemektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı da Sünnilerin Alevilere bir dayatması ve bir eşitsizlik göstergesi olmasının ötesinde laisizmle ilişkisiz bir devlet-din ilişkisi biçimidir. Devletin dini inançlar karşısında tam tarafsızlığı ve din ile devlet işlerinin, din ile eğitimin ayrılması, laisizmin açık ve kesin zorunluluğuyken, Diyanet devletin dine müdahalesinin aracıdır ve halka bu araçla yapay bir devlet dini dayatılmaktadır. Üstelik devlet, dini finanse ederken katiyetle laik olamayacakken, Diyanet aracılığıyla yüz bin civarında imam ve binlerce cami finanse edilmektedir. Yine üstelik bunca cami açıkça devlet tarafından finanse edilirken, Cemevleri hâlâ AKP’nin himmetine bırakılmış durumdadır ve kimi zaman “cümbüş evi” sayılmakta kimi zaman kültür evi olarak kabul görebileceği belirtilmekte, ama Alevinin Sünni ile eşitliğinin inkarı anlamına gelmek üzere kesinlikle cami statüsünde tanınmamakta; ama CHP’den bir eleştiri bile gelmemektedir.

Ve sanki durum tersineymiş, Sünniler baskı altındaymış ve eşitsizlikten dertliymişler gibi, “yeni” CHP Kılıçdaroğlu’nun ağzından “üniversitelere türbanla girilebileceği”ni, son günlerde G. Tekin’in ağzından AKP’nin “türbanlı milletvekilliğini deneyebileceğini, CHP’nin karşı çıkmayacağını” savunmaya, tarikatlarla cemaatlere elini uzatmaya yönelmiştir.

14 Mart günü Kılıçdaroğlu, yardımcısı S. Ayata ve U. Oran ile birlikte CHP’nin “Sivil Toplum Raporu”nu açıkladılar. Konu ertesi günkü gazetelerde yer aldı. HaberTürk’ten Muharrem Sarıkaya, “Kılıçdaroğlu, inanç temelli diye tanımladığı, ‘cemaatler’ diye adlandırdığı STK’ları ‘katı’ ve ‘yumuşak’ diye ikiye ayırdı. ‘Bunlar Türkiye’nin bir gerçeği’ deyip ekledi: ‘Bu gerçeği kabul ederek çözüm önerilerimizi ve raporumuzu hazırladık’…” Hizbullah ya da Mustazaf-Der “katı”yken Fethullah Cemaati “yumuşak” sayılıyor olmalı; çünkü tüm Fethullahçılar bunu CHP’nin “aklıselim”e, tabii ki kendilerine doğru attığı ciddi bir adım sayarak olumlayıp övdüler. Örneğin Zaman’da Mustafa Ünal 19 Mart’ta şöyle yazdı: “Kılıçdaroğlu’na bazı dinî gruplar vurgulanarak sivil toplum açılımının pratiğe dönük yansımaları da soruldu. Cevabı özetle şöyle oldu: ‘Biz her türlü sivil toplum örgütünü savunuyoruz. Düşünce ve inanca yasak getirmekten yana değiliz. Dinî inanç gruplarının bir araya gelerek yaşamalarını, örgütlenmesini kimse yasaklayamaz. Biz inanç gruplarına saygılıyız. Siyasete belli bir mesafe içinde olmasını istiyoruz. İnanç birlikteliği siyasetin ötesinde olmalı. Etnik ve inanç örgütlenmesi Türkiye’ye özgü değil, Avrupa’da da var. Devletin insanların manevi dünyasına, inançlarına müdahale etmesini doğru bulmuyoruz.’

Milliyet’ten Fikret Bila ise, “yeni” CHP’nin cemaatlere yaklaşımının ilkelerini saydı: “Kılıçdaroğlu ve Sencer Hoca, inanç temelli cemaatlerin toplumsal bir gerçek olduğundan hareketle, toplumun manevi ihtiyaçlarını karşılayan; ancak iktidarın uzantısı haline gelmemiş, bir partinin arka bahçesi gibi işlev görmeyen, kâr amacı gütmeyen, içine hükümetleri de alan yolsuzluklara adı karışmamış, iktidarın sağladığı ihaleler yoluyla maddi olanaklardan nemalanmayan, katı hiyerarşik kuralları olmayan, bazı toplum kesimleri hakkında kuvvetli önyargılar taşımayan, kadınları arka plana itmeyen, biat kültüründen uzak inanç temelli cemaatleri bireyin yalnızlaşmasını önleyen ve manevi doyuma ulaşmasını sağlayan önemli kuruluşlar olarak görüyor. Kılıçdaroğlu, inanç temelli cemaatleri bir gerçek olarak görüyor ve kabul ediyor. Yasaklamakla bir yere varılamayacağını düşünüyor. Bu yaklaşım Devrim Kanunları ve onları koruyan Anayasa’nın 174. maddesinin tartışmaya açılmasına varacak yeni bir yaklaşım gibi duruyor.

Bu Rapor, kendisine bir yön belirleyen “yeni CHP’nin yeni yolunu dayandırma çabasındaki –belki akademik– bir hayal üzerine kurulu değil midir? “Devletin insanların manevi dünyasına müdahalesi” elbette vahimdir, zorbalıktır; ama “siyasete mesafeli”, “siyasetin ötesinde”, “iktidarın uzantısı haline gelmemiş, bir partinin arka bahçesi gibi işlev görmeyen, kâr amacı gütmeyen, içine hükümetleri de alan yolsuzluklara adı karışmamış, iktidarın sağladığı ihaleler yoluyla maddi olanaklardan nemalanmayan, katı hiyerarşik kuralları olmayan, bazı toplum kesimleri hakkında kuvvetli önyargılar taşımayan, kadınları arka plana itmeyen, biat kültüründen uzak” bir tarikat ya da cemaat olabilir mi? Bu olanaklı mıdır? Gülen cemaati mi siyaset yapmamaktadır, yapmayacaktır? “İktidarın uzantısı” olmak bir yana Gülen Cemaati, bir dizi CHP sözcüsü tarafından polisi ve yargıyı ele geçirmiş olmakla suçlanmakta; örneğin 25 Mart’ta A. Şık’ın basılmamış kitabına el konulması ile ilgili Meclis kürsüsünden konuşurken İsa Gök’ün açıktan yaptığı gibi “Emniyet içinde bir çete”, “yargı içinde bir çete” olarak nitelenmektedir. “Kâr amacı olmamak”, “ihaleler yoluyla nemalanmamak”, “katı hiyerarşik kuralları olmamak”, nasıl olabilir de, tam da zıddıyla ünlenmiş olan, binlerce şirketin etrafında toplandığı, tek kişinin adıyla anılan Gülen Cemaati’ne izafe edilebilir? Bunca hayal görülmesi nasıl mümkün olabilir? Olmaktadır. Çünkü “yeni” CHP, kendisine hiç de yeni olmayan bir yol çizmiştir: Kemalizmin yanına liberalizm eklenmektedir, konuyla ilgili olarak da, cemaatlerle iyi geçinilecektir!

Alevilerin talepleri karşısında ketumiyet, ama Cemaatlere yakınlaşma, “yeni CHP”nin bir özelliği olmaktadır.

Emperyalizm karşısında ezilen ulus ulusallığı; Kürt karşıtı ezen ulus belirgin olan CHP’nim, Kurtuluş Savaşı’nın cılız anti-emperyalizmi hatırasına hiç değilse söz söylemeyi denediği bir alan olagelmiştir. Bu tutum, güncel olarak Libya konusunda da denenmiştir. Ama nasıl? Öncelikle, sanki AKP’nin derdi, genel olarak ve Libya özelinde demokrasiymiş, sanki AKP demokratik bir partiymiş, yine sanki Libya halkının zenginliklerinin Libya halkında kalmasından yana ve emperyalizme karşı bir partiymiş gibi, cesaretsizce “Biz hükümetin ‘Kaddafi’nin çekilmesi, Libya’ya demokrasinin gelmesi, Libya’nın zenginliklerinin emperyal güçlerce paylaşılmaması’ söylemini doğru bulduk. Bunlar bizim de söylemlerimiz.” sözleriyle hükümete destek açıklanmış, sonra sıra eleştiriye gelebilmiştir: “‘Oyun kurmak’ diyorlardı, Türkiye bu olayda bırakın oyun kurmayı, figüran bile olamadı.” Ama asıl önemlisi, CHP’nin uzun süredir belki ilk kez olarak bir soruna ilişkin açıkladığı “çözüm”e dair politik tutumdu. Politik tutumunu 5 maddede toparlayan CHP önerisinin ilk maddesi, BM Güvenlik Konseyi kararıyla gerekçelendirilmesi bir yana bırakılacak olursa, doğruydu:  “1. Türkiye 1973 sayılı BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili hükümlerinin emrettiği gibi Libya’nın işgaliyle sonuçlanacak her türlü gelişmeye karşı çıkmalıdır. NATO’nun süren operasyona dahil olmasına izin vermemelidir.*

Kim ne diyebilir? Doğrudur.

Ancak bu konuda CHP ve Kılıçdaroğlu’nun kafa karışıklığı içinde olduğu da ortadadır. Çünkü daha 2 Mart tarihli gazeteler Kılıçdaroğlu’nun Libya konulu tersine açıklamalarını manşetleştirmişti. CHP liderinin genel ilkelerin savunulmasıyla başlayıp işgalin onaylanmasına ve NATO savunuculuğuna varan sözleri şöyleydi: “Hiçbir ülkeye dışarıdan müdahaleyi ilke olarak doğru bulmam. Ancak uluslararası camianın duyarlılıklarıyla Libya halkının talepleri örtüşürse, yeni gelişmeleri beklemek doğaldır. 21. yüzyılda insanların öldürülmesine kimse seyirci kalamaz… Bir başka ülkeye müdahaleye olanak tanıyan tezkere Meclis’e gelirse, tezkerenin içeriğine bakmak lazım. NATO çerçevesinde durumu değerlendiririz… Ben sayın başbakan gibi ‘NATO’nun Libya’da ne işi var’ gibi bir cümle kurmam.”*

Perhizle lahana turşusu gibi!.. Pragmatizm mi? Evet. Ve bir şey daha: Erdoğan “Biz Libya’ya petrolden bakmıyoruz” vurgusu yaptıkça, Kılıçdaroğlu, AKP ve Erdoğan’ın gerisine düştüğü eski NATO’cu mevzisinde duramamış, en azından onların hizasına gelmeyi siyaseten doğru bulmuştur. Ama burada ilke yoktur. Kıvraklıkla ve pragmatizmle politik tutum değiştirme vardır.

Aynı kıvraklığı CHP, işgale ve NATO’nun “Libya operasyonu”na dahil olmasına karşıtlık açıkladıktan iki gün sonra yapılan TBMM oylamasında, Türkiye’nin, Erdoğan hükümetinin ısrarıyla Libya saldırısının komutasını ele almasının kararlaştırıldığı propagandası yapılan NATO’nun bir üyesi olarak “operasyon”a katılması tezkeresine utangaçça ama “evet” oyu verirken de göstermiştir.

 

Emeğin talepleri üzerinden popülizm

Türkiye’nin belli başlı sorunları üzerinde ya sessiz kalan ya da söz söylediğinde halktan yana konuşmayan CHP, seçimlere giderken, asıl olarak halkın yoksulluğu ve geçim derdi üzerinde, emeğin talepleri üzerinde, doğrusu spekülatif bir çekiştirme içinde, popülizm yapmaktadır.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa adımını atmasıyla birlikte, hem ülkenin temel sorunları üzerinde konuşmak riskli olduğundan, hem de neoliberal saldırganlığın işsizlik ve sefaletin çarkları arasında ezdiği emekçilerin özellikle krizin de vurmasıyla ekonomik olarak nefes alamaz duruma sıkıştırılmış olması nedeniyle en yüksek etkiye sahip olacağı tahmin edilebileceğinden geniş ölçüde üzerinde durduğu emekçilerin geçim derdi ve çalışma koşullarına ilişkin bazı sorunlar olmakta ve CHP, “projeleri”ni ağırlıklı olarak buralardan ortaya atmaktadır.

Referandum kampanyasında zengin-yoksul çelişkisine gönderme yapan, yoksulları kazanmaya yönelik “havuzlu villa” ajitasyonuyla başlamıştı. Aile sigortası ile devam etmektedir. Kılıçdaroğlu, geliri olmayan ailelerin kadınlarının hesabına her ay 600 TL yatırılacağını söylemektedir. Üstelik “kaynak nereden?” sorusunu sorması, CHP’ye, yoksulların yoksulluğu üzerinden kuşkusuz etkili olacak Erdoğan ve AKP karşıtı ajitasyon yapma fırsatı vermiştir: “Bize aile sigortası deyince kaynak soruluyor. Bu para kamu harcamalarının yüzde 1.7’si. Sen yedi sülalene, köşeyi dönenlere parayı buluyorsun, fakir fukaraya gelince, kaynak soruyorsun.** Ve buradan devam ediyor: “Sizin Kemalinizin sözü, bu parayı namuslu adamlar bulur. Ben bulacağım.

Neoliberal politika ve uygulamaları kapsamında sosyal güvenlik sistemini, özelleştirdiği hastane ve okullarla parasız sağlık ve eğitim sistemini ortadan kaldıran AKP’nin, ianeciliği yaygınlaştırdığı ve oy karşılığı sadaka dağıtımı yapar gibi, genel olarak ama özellikle seçim dönemlerinde beyaz eşyaya varıncaya kadar, kömür, makarna, para vb. dağıttığı koşullarda, bu öneri, kuşkusuz hiç yoktan iyidir.

Ancak tartışma dışı sayılacak türden mutlak iyi ya da doğru olmadığı da kesindir. Yoksul yoksul olarak kalmakta, ne mülkiyet ilişkileri ne yoksulluğu doğuran diğer nedenlerin değiştirilmesine girişilmekte, ne de emekçi halk buradan mücadeleye çağrılmaktadır. Yoksulun durumu bir parça iyileşecektir, doğrudur; ama yoksulluğu ve bunu doğuran nedenler baki kalacaktır. Hele CHP tarafından emekçilerin sermaye egemenliğinden kazanım elde etmeye yönelik mücadeleleri lehine çağrı çıkarılmayıp, bu yöndeki işçi ve emekçi grev, direniş, gösteri gibi mücadelelerinin desteklenmemesiyle birlikte düşünüldüğünde, aile sigortası da, AKP’nin ianeci, fitre verir gibi sadaka dağıtıcısı “sosyal yardım” anlayışından nitelik olarak fazla farklı durmamaktadır. Yine burjuvazi egemendir, yine aile sigortası çıkaracak parti olan CHP de, yönetim kademeleri ve sömürüye ses çıkarmayan kapitalist düzenin devamından yana yaklaşım ve politikalarıyla burjuva bir düzen partisidir; yoksullar da çulsuz. Ve CHP onlara haklarını sahiplenip mücadeleyle kazanmayı öğretmemekte, üstelik onlarla birlikte hak mücadelesini örgütlemeye girişmemekte, ama AKP’ninki türünden açık biçimli olmasa bile yine sadaka çağrışımlı az-çok “hak dağıtımına” yönelmektedir. AKP’nin sadakacılığından iyidir; bir tür sosyal yardım örgütlenmesidir; ama kendi derdi de yoksulluk olmayanlar tarafından ortaya atılmış burjuvaca bir sosyal yardım türü ve tarzıdır.

Hatırlanmalıdır ki, CHP AKP’nin sosyal politikalardan tümüyle vaz geçerek sosyal yardımların; sosyal güvenlik sistemiyle parasız sağlık ve eğitimin tasfiyesine girişmesine hiç ses çıkarmamış, bir itirazı ve engellemesi olmamıştır. Aile yardımı türü “iyileştirmeler”se, aslında sosyal yardımların tasfiyesiyle ortaya çıkan yoksulluğu bir risk olmaktan çıkarmaya yönelik DB kaynaklı liberal bir öneri olarak, emekçilerin hak arayış ve mücadelelerini yatıştırma amaçlı gündeme getirilmektedir.

Yine de reddedilmesi gerekmemektedir, ama özellikle kaynak sorusuna sağlam bir yanıt verilmelidir. Ne demektir, “Kemalinizin sözü”? Halka siz durun oturun, ben halledeceğim diyen bir seçkinci anlayıştır bu. Halkı mücadeleye çağırma yerine, mücadeleden uzak tutmayı amaçlayan bir tutumdur. Kılıçdaroğlu, hemen bütün konularda “ben” demekte, “yapacağım” diye sürdürmektedir! Hiç “biz”i yoktur, hiç “yapalım”ı, “gelin birlikte mücadele edelim”i yoktur. Bu “ben”i, iktidarı bile sanki tek başına alacakmış gibi “iktidarı alacağım” türü bireyselci, “üstenci”, seçkinci tarz, dolaysızca sadakacılık benzeri burjuva sosyal yardım tarzına yönelik söylediklerimizi doğrulamaktadır.

Kaynağın, örneğin “servet vergisi” her durumda gerekmeyebilir. Ama nereden kısılacaktır? Yolsuzlukların önlenmesi ve lüksten tasarruf bir yoldur, artan oranlı gelir vergisi bir diğer yoldur. Buradan, örneğin yoksulluk sınırının altındaki gelirlerin vergi dışı tutulmasının yanında hem işçi ve emekçileri bezdirmiş olan KDV, ÖTV türü dolaylı vergilerin kaldırılması ya da hiç değilse hafifletilmesi ve bir vergi politikası olarak kayıt-dışının engellenmesiyle dolaysız vergilerin, örneğin gelir vergisinin artan oranlı hale getirilmesi konusuna ilerlenebilir ki, halkçı bir ekonomi, vergi politikalarına hiç dokunmadan olanaklı değildir. Ne olacaktır? Yine “bordro mahkumları” gelir vergisinin yüzde 80-90’ını öderlerken, büyük sermaye çok sayıda yolla vergi kaçırmaya ve ödememeye devam mı edecektir? Herhalde “Kemal’in sözü, namuslu adam bulur” demek yeterli değildir ve nasıl bulunacağı açıklanıp tartışılmalıdır; çünkü sadece “Kemal”i değil, tüm vergi ödeyenleri ilgilendirmektedir.

Kaynak nereden bulunacaktır, açık seçik ortaya konup, kaynakların bu yönde harekete geçirilmesi için halka mücadele çağrısı yapmak, kaynakları farklı kullanabilmenin de garantisi ve tek yolu değil midir? Açıktır ki, kaynakların bugünkü gibi dağılımı, birilerinin, açıktır ki vurguncu rantiyenin, büyük sermayenin çıkarını yansıtmaktadır; kuşkusuz yalnızca Erdoğan ve palazlanan yakınlarının çıkarından ibaret değildir söz konusu çıkarlar. Ve kolaylıkla kaynak dağılımının değiştirilmesine izin vermeyeceklerdir. Zamanında TÜSİAD’ın Ecevit’e yaptıkları hatırlanacaktır. Yağ ve tüp kuyrukları, gazete ilanlarıyla Ecevit Hükümeti’ni devirmek üzere verilen ilanlar, tümü, Ecevit’in TÜSİAD’çıların işine gelmeyen ufak-tefek adımları nedeniyleydi. Eğer “yeni CHP” azıcık “raydan çıkma” belirtisi gösterirse yine öyle olacaktır. Öyle ya da böyle, kaynak dağılımının, eğer bunda ciddiyet payı varsa, ancak emekçi halkla birlikte yapılabileceği tartışmasızdır. Ama Kılıçdaroğlu, “Kemalinizin sözü, namuslu adamlar bulur” demektedir. Ya “aile sigortası” bakımından ve eğer gerekli olacaksa başka bakımlardan da kaynak dağılımını emekçi halk lehine değiştirme tutumu ciddidir, bu durumda, emekçi halkla birleşip, ondan güç almak zorunludur ya da bu yeni kaynak dağılımı önerisi ciddi değildir, spekülatiftir, popülizmdir.

Kılıçdaroğlu’nun “Taşeronu kaldıracağım” tutumu da böyledir. Taşeron çalışma, bir esnek çalıştırma biçimi olarak, tüm kazanılmış hakları gasp edilmiş ve sosyal haklardan tümüyle yoksun olarak, olağanüstü düşük ücretle ve sendikasız… vb. çalışmadır; kuşkusuz yasaklanmalıdır. Kılıçdaroğlu, Anayasa referandumu kampanyasından başlayarak taşerona karşı olduğunu açıklamıştır. Ama eğer sadece görüntüye oynanmayacak ve emekçilerin taşeron düşmanlığının istismarı yoluna gidilmeyecekse, ciddi bir iş olduğu bilinerek, taşeron karşıtlığı tutumunu ciddiye almakta yarar vardır.

Taşeron, birkaç aklıevvelin uygulaması değildir. Uluslararası neoliberal saldırganlığın sermayenin emeğe yönelik “giderlerini” minimuma indirip sömürü oranı ve kârını maksimalize edecek bir uygulaması olarak işçi ve emekçilere dayatılmıştır. Sadece Türkiye’de de değil, tüm kapitalist dünyada, bütün ülkelerde taşeron uygulaması, tekelci büyük sermayenin, uluslararası kapitalizmin –en azından bugün için ve işçi sınıfı ve emekçilerin birleşik eylemiyle püskürtülünceye kadar– vazgeçilmez bir tutum ve uygulamasıdır.

Kaldırılamaz mı? Kuşkusuz kaldırılabilir. Ama herhalde “Sizin Kemalinizin sözü, kaldıracağım” şeklinde değil. İşçi ve emekçilerin ciddi boyutta birleşik mücadelesine ihtiyaç duyacaktır taşeronun kaldırılması.

Kılıçdaroğlu’nun “kaldıracağım” demesi ve işçi ve emekçilerin bu talebini sahiplendiğini söylemesi kötü değildir?

Ama öncelikle taşeronluk “esnek çalışma”nın bir biçimi olarak neoliberal politika ve uygulamaların bir unsuru olduğundan CHP’nin genel olarak bu politika ve uygulamalar karşısındaki önerisinin sorulması önemlidir. Ve ikinci olarak, eğer yarın unutulacak bir “seçim vaadi” ve düpedüz işçi ve emekçileri aldatmaya yönelik bir spekülasyon ve popülizm değilse, bugünden gerekleri vardır. Bir gereği gündeme de gelmiştir: CHP’li patronların işletmeleri bir yana, başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere, CHP’nin elindeki bütün belediyelerde taşeron uygulanmaktadır ve en azından bu belediyelerde taşeronun derhal kaldırılmasının önünde CHP’den başka engel olamaz. Seçimi beklemeye ve bir CHP “iktidarı”na da gerek olmadan, Kılıçdaroğlu, bu “sözü”nde ciddiyse ve gereğini yerine getirmek istiyorsa, hiç vakit kaybetmeden, taşeronun kaldırılmasına CHP’li belediyelerden başlayabilir. Örneğin Karşıyaka Belediyesi’nde belediye işçilerle böyle bir sorun da yaşamaktadır, Kılıçdaroğlu işçilerin yanında yer alarak onları destekleyebilir ve sorunun uzamasını önleyebilir.

İkincisi, bu son söylenenin genelleştirilmesidir. Eğer Kılıçdaroğlu ve “yeni CHP” taşeronun kaldırılması konusunda ciddiyse, bugünden tezi yok, ülke ölçeğinde, öncelikle taşeronun kaldırılması için mücadele vermekte ve bu taleple direniş, grev yapmakta olan işçi ve emekçilerin mücadelelerini aktif ve pratik olarak sahiplenmesi gerektir. Bu da yetmeyecektir: Türkiye’de milyonlarca işçi taşeron uygulamasıyla canından bezdirilmektedir; eğer ciddiyse, Kılıçdaroğlu ve “yeni CHP” işçi ve emekçileri taşerona karşı mücadeleye çağırmalı ve tümünün yanında olmakla kalmamalı, bu mücadeleyi örgütlemelidir.

Aynı şey, esnek çalışmanın diğer iki biçimi olan 4-B ve 4-C’ye ilişkin olarak da geçerlidir ki, CHP, seçim vaatleri arasında bu iki esnek çalışma biçimini kaldırmanın da sözünü vermektedir.

Sendikasız, sigortasız, düşük ücretle, çalışma saatleri belli olmadan ve bir kısmı da kısmi zamanlı olarak taşeron çalıştırılan, 4-B ve 4-C kapsamında olan işçiler, bu belaya karşı mücadelelerini desteklemesini istemek üzere, herhalde sıcağı sıcağına seçim öncesinde CHP’nin kapısına dayanacaklardır.

Taşeronun kaldırılması için kendi elinde olan belediyelerde hemen karar alıp girişimde bulunmak ve ülke ölçeğinde işçilerin taşerona karşı mücadelelerini örgütleyip desteklemek, üretici köylünün mazotunun ucuzlatılması vaadi gibi, bir CHP iktidarını gerektirmemektedir ve bu nedenle, CHP’nin ciddiyetinin bir karinesi olacaktır.

Üretici köylünün kullandığı mazotun ucuzlatılması da “yeni CHP”nin bir başka vaadi durumundadır. Kılıçdaroğlu, Ödemiş’te düzenlediği “tarım mitingi”nde, “Ben size söz veriyorum, işçi Kemal’in, çiftçi Kemal’in, halkçı Kemal’in sözü. Mazotu yarıya indireceğiz. 1,5 lira yapacağız.” diye konuşmuştur. Yine “tek başına yapacaktır”! Peki, yapsın, kuşkusuz kimse elini tutmayacaktır. Bu, halkı kollarını kavuşturup oturup beklemeye davet eden “ben yapacağım” tutumu, halkı mücadeleden uzak tutmaya yönelik burjuva bir tutumdur ve olacağı varsa da yapılacak şeyi en azından zorlaştıracak, hatta çoğu yerde imkansızlaştıracak bir tutumdur. Buna rağmen, “yapacağım” diyorsa, yapmalıdır. Ama bilmelidir ki, yukarıda değinildiği gibi, kaynak dağılımıyla her oynamanın bir “maliyeti” vardır ve bu örgütlü halk ve mücadelesi olmadan zor aşılır!

Kılıçdaroğlu’nun “yeni CHP”nin Ankara’da düzenlediği ve seçim vaatlerini açıkladığı “İktidar Yürüyüşü” adlı toplantıda ayrıca iki vaatte daha bulundu.

Memurlara grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı bunlardan biridir. Yukarıda emeğe ve emekçilere ilişkin diğer taleplerle ilgili söylenenler memurların grevli toplusözleşmeli sendika hakkı talebi için de geçerlidir. Bu memurların bu talebini benimsediğini açıklayan ve seçim vaadi haline getiren CHP, iktidara gelmeyi kuşkusuz beklemeden, memurların bu talepli eylemlerini aktif ve pratik olarak destekleyerek sahiplenmeli; örneğin memurların sözleşme dönemleri geldiğinde dolaysızca ve tüm gücüyle onların yanında yer alarak bu tutumunun “hakkını” vermelidir!

İkinci vaatse bedelli ve kısa dönem askerlik vaadidir. CHP bu konuda bir yasa önerisi de yapmıştır. Grup Başkanvekili A. Hamzaçebi’nin açıkladığı yasa taslağına göre;

Yıllık gelir düzeyi 12 bin TL’nin altında olan herhangi bir nedenle askerliğini yapamamış olan gençler, herhangi bir bedel ödemeksizin, temel askerlik hizmetini yapmak suretiyle, askerliğini yapmış sayılacaktır.” şeklindedir.

Yıllık gelir düzeyi 12 bin TL ile 15 bin TL arasında olan gençlerin ödeyeceği bedel 7500 TL, 25 bin TL’nin üzerinde olan gençlerin ödeyeceği bedel ise 15 bin TL olarak öngörülmektedir. Genelkurmay’ın “bedelli”ye sıcak bakmadığı bilindiği ve AKP de “orduyu ve terörle mücadeleyi zayıflatır” gerekçesiyle karşı çıktığı için, savunması şöyle yapılmaktadır: “Bedelli askerlikle birlikte terörle mücadelede yeni bir safhaya gelinecektir. Daha profesyonel, daha eğitimli, bölgenin şartlarını daha iyi bilen askerler olacaktır.

Kaş yapayım derken göz çıkarılmakta ve “profesyonel ordu”ya geçilmesi savunulmaktadır ki, bu paralı askerlik/lejyonerlik benimsenmesiyle, ordunun halkla tüm bağlarını koparması ve Kaddafi’nin lejyonerleri örneğinde olduğu gibi, halka rahat kurşun sıkar hale getirilmesinin savunulması anlamındadır.

Ötesinde, yalnızca üniversitelileri ilgilendirse bile, hele geliri düşük olanlar için parasız bedelli askerlik, şüphesiz, seçim vaadi olarak bile, karşı çıkılamayacak bir vaattir. Popülizmdir, oy toplamaya yöneliktir; ama kötü de değildir. Hele Kılıçdaroğlu’nun “iktidar yürüyüşü” toplantısında açıkladığı, “askerlik süresini 9 aya indireceğiz, aşamalı olarak 6 aya kadar inecek. Çocuğunuz üniversitede okurken yaz tatillerinde gidecek askerliğini yapacak, mezun olduğunda da askerlik sorunu olmayacak.” şeklindeki açıklamalarıyla birlikte, hiç kötü değildir.

“Yeni CHP”, ilk kez bunca “proje”yle çıkmaktadır halkın karşısına ve projelerinden biri de “gence artı” adlı gençleri meslek sahibi edindirme amaçlı eğitimden geçirmeyle ilgilidir. Bu arada yine gençlerle ilgili olarak “YÖK’ü ve harçları kaldırma” vaadi, gençlerin bir talebinin sahiplenildiğini açıklamaktadır. Kuşkusuz iyidir.

Tümü “yapacağız”, hatta “yapacağım”, “kaldıracağım” tarzlı olan ve asıl öznelerini hareketsizliğe davet eden bu taleplerin yalnızca popülist bir seçim vaadinden ibaret olup olmadığını en çok, CHP’nin, iktidarı beklemeden, bu yönde mücadelelere katılıp vereceği ya da vermeyeceği destek gösterecektir. Örnekse gençlerin YÖK’e karşı mücadelesi karşısında CHP ne yapacaktır –tayin edici olan budur. Ve yine hiçbir şeyi beklemeye gerek yoktur ve İngiltere’de üniversite harçlarının üç misli artırılması karşısında boykotlara gidip sokakları dolduran İngiliz gençlerinin yaptıkları gibi bir mücadeleye var mıdır CHP? Harçlara karşı mücadelelerinde gerçekten gençlerin yanında olacak mıdır? Seçim vaadi hiçbir şeydir, ama gençlerin mücadelesinin katılımcısı ve destekçisi olmak –işte bu anlamlıdır.

CHP buradan, taşeron ve 4-B, 4-C karşısında işçiler, grevli toplusözleşmeli sendika hakkı karşısında memurlar ve YÖK ve harçlar karşısında gençler tarafından kuşkusuz ki sınavdan geçirilmektedir, geçirilecektir.



[1] Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığındaki CHP’de de, yeni liderin parti-içi demokrasi vaadlerine rağmen, durum fazla değişmiş görünmüyor. Aralarında Fikri Sağlar ve Gürbüz Çapan gibi isimler bulunan Baykal’ın tasfiye ettiği eski CHP’lilerin partiye dönmelerine CHP Parti Meclisi “olur” vermemiştir. Hem de Demokrat Partili olduğu bilinen ve Ergenekon Davası’ndan yargılanan S. Demirel’in yakını Mehmet Haberal’ın üyeliği onaylanırken…

* Nihat Erim, sonradan, 12 Mart faşist darbesinin ardından generaller tarafından Başbakan olarak atandı.

* Bu Kurultay 5 Mayıs ’72’de toplantıya çağrılmıştı; ancak Denizleri kurtarmak üzere kaçırılan uçakta oğlu Ömer de bulunan İnönü, bunca stresle kalp krizi geçirince, kaderin cilvesi olarak, Kurultay Denizlerin idam günü olan 6 Mayıs’ta toplandı.

** Kılıçdaroğlu Anayasa Referandumu sürecinde “Türban sorununu biz çözeriz” demiş, ama pişman olmuş, bir yandan Erdoğan’ın “haydi gel çözelim” sıkıştırmasına, diğer yandan CHP içinden gelen ciddi tepkilere muhatap olmuş, sözünü geri almaktan kötü duruma düşmüş, bocalayıp lafı ortada bırakmıştı.

* Hürriyet, 7 Şubat

* bkz: http://www.chp.org.tr/?p=15540

* Hürriyet, 13 Şubat

** bkz: http://www.chp.org.tr/?p=16796

* Hürriyet, 14 Şubat

** Agy.

*** Hürriyet, 23 Şubat

**** Hürriyet, 21 Şubat

***** bkz: http://www.chp.org.tr/?p=15540

* Milliyet, 23 Mart

* Hürriyet, 2 Mart

** Hürriyet 9 Mart

Hükümet, Rejim ve Sistem Sorunları

Geçtiğimiz aylarda gündeme sürülen ve hâlâ güncelliğini koruyan tartışma AKP ile “askeriye” arasında uzun süredir süren “gerilim”in bugün geldiği noktaya dair yürütülüyor. Neredeyiz ve nereye gidiyoruz? Bu iki sorunun yanıtı taraflarca farklı veriliyor.

Tartışma bundan ibaret olsa, “öteden beri sürdürülen tartışmadır” denip geçilebilirdi. Ama tartışmanın bizim katılımımızı da koşullandıran asıl özelliği, belli başlı politik olgu, kurum ve kavramların altüst edilerek ele alınıp yürütülmesi. Demokrasi, faşizm, askeri ve sivil faşizm, bürokrasi, ordu, diktatörlük, hükümet, sistem ve devlet ve tabii ki darbe… Bütün bunlar keyfe göre çekiştirilip, anlamları bozuşturularak ve dayanakları anlaşılmaz kılınarak, yürütülüyor tartışma.

Tartışmanın  güncellenmiş alevlenişi, herhalde ilk olarak köşe yazarı Nuray Mert’in Vatan’da çıkan söyleşisiyle başladı. Yoksa tartışma, AKP’nin Kasım 2003 seçimlerini kazanıp hükümeti kurmasına, hatta öncesine, seçimlere giderken hükümet olabileceğinin sezilip öngörülmesine kadar götürülebilir. Hiç değilse, boynu büküklüğü bir yana bırakarak, AKP’nin diklenmesine kadar…

Ama son güncellenişi, herhalde N. Mert’in söyleşini önceleyen Ruşen Çakır’ın 2009 sonunda Vatan’da “Ben bu işte taraf değilim ve olmayacağım” diye yazması ve ardından Milliyet’te Kadri Gürsel’in yüksek sesle benzer tutumunu ilan etmesiydi. Mert’se, etraflıca ortaya koydu tezi: “İktidar, demokrasi adına her icraatında daha da otoriterleşiyor. Basın susturulmaya çalışılıyor. Kurumlar yıpratılıyor. Türkiye yokuş aşağı gidiyor. Maalesef bunun sonucunu 2010’da göreceğiz. Tarih bu dönemi çok karanlık bir dönem olarak yazacak. Buna eminim!” E. Özkök, Vatan’daki bu söyleşiyi “N. Mert’in ‘Türkiye’nin totaliter bir tek parti rejimine gitme tehlikesinden’ söz eden mülakatı” olarak niteledi.

Ardından konuya ilişkin yazmayan kalmadı.

Tartışmanın  özeti ise, tartışmaya dahil olanlar ve izleyenlerce fikir birliği halinde şöyle yapıldı: “Türkiye birinci sınıf bir demokrasi mi oluyor? Yoksa baskıcı tek parti rejimine mi gidiyoruz?”

İşte bu tartışma Türkiye’yi ve gidişatını nitelemek üzere yürütülüyor ve siyasal gündeme damgasını vuruyor.

TARAFLAR KİMLER?

Tartışmanın ekseni, tarafları da ortaya koyuyor. Tartışmanın taraflarını değil, tartışılan tarafları…

Türkiye “demokratikleşiyor mu?”, “birinci sınıf bir demokrasi mi oluyor?” ve bunun önünü kesmeyi hedef edinmiş bir darbe ve darbeye karşı mücadele sürecinden mi geçiyor? Askeri darbe ihtimalini bertaraf eden ve “askeri vesayet”e son veren bir “demokratikleşme” mi yaşıyoruz?

Yoksa…

“Darbe” tahdidinin bertaraf edilmesi görüntüsü ardında “gizli ajanda” mı hayata geçiyor? Askeri darbe karşıtı söylem, “kurumların yıpratılması”nı mı örtüyor? Darbe karşıtı demokrasi söylemi, basın özgürlüğünü  çiğneyip muhalifleri sindirerek, “korku toplumu”nu hâkim kılarak, herhalde “parlamenter demokrasi” olan günümüzde geçerli “müesses nizam”ın otoriterleştirilmesini mi gizliyor? “Baskıcı tek parti rejimine mi gidiyoruz?” Gidiş, “sivil faşizm”e mi?

Kim neyi savunuyor? Ya da taraflar kim? Kim kime karşı? İleri sürülen argümanların, kavramsal çerçeveleriyle birlikte, nesnel durumu ifade etmediğini, değiştirmeye ve bozuşturmaya yönelik olduğunu incelemeye ve görmeye başlamadan kimler tarafından ileri sürüldüklerini görmeliyiz.

Argümanlar ve savunucularından önce çatışma halindeki gerçek taraflar kim?

Kolay olan, görünürdekiyle yetinip analize girişmektir ki, göreceğiz, tartışmacılar öyle yapmaktadırlar.

Taraflar ve Yıpranan Ordu!

Çatışma, hükümet ile ordu arasında görünmektedir. Burjuva devletin iki kurumunun çatışmasına tanık olduğumuz ileri sürülmektedir. “Kurumlar çatışması” sözü, hemen herkesin diline pelesenk olmuştur. Hemen eklemektedirler, fikir birliği halinde: “Kurumları yıpratmayalım”! Çünkü herkes görmektedir ki, kurumlar ve en başta bugüne kadar hemen hiç darbe almamış, ne yapsa yanına kâr kalan ordu yıpranmaktadır. Süregelen çatışma, bu çatışmanın Genelkurmay’ı açığa düşüren olguları ve seyri, bu çatışmaya paralel yürüyen “askeri vesayet”, “darbe” vb. türü tartışmalar, ordu üzerinden yürümektedir. Ordu, kuşkusuz yönetimi aracılığıyla, Genelkurmay dolayımıyla, çatışma ve tartışmalarda hem özne hem de nesne durumundadır. Doğal olarak yıpranmaktadır. Uzun vadeli bakan, günlük hırslar gözünü bürümemiş düzenin temsilci, sözcü ve yandaşlarının “kurumların yıpranmaması” konusunda fikir birliği etmeleri, bu nedenle anlaşılmaz değildir.

Gerçi kendini kaptırıp “yıpranıyorsa yıpransın” tutumu alanlar yok değildir! Bir bölümü “sonunda taşlar yerine oturur”, ama “normalleşme” için “öncelikle tam bir ‘zafer’ gerekir”, “öyleyse yıpranan yıpransın” umursamaz tutumu almaktadır. Örnek Ahmet Altan’dır; “cesurca” “askeriye”ye saldırmakta, yıpranmasından çekinmemekte, lafını esirgememektedir. Kısa süre için Türkiye’ye, tabii ki mevcut kapitalist düzene, uluslararası sermaye ve “küresel” çıkarlarına, onunla birleşmiş yerli büyük sermayeye yönelik ciddi bir tehdit görmediği için, bir güvenlik zaafı doğmaz ve “nasıl olsa düzelir”, “yıpransa bile toparlanır” diye düşünmektedir: “…sivillerin yaptığı tek bir anayasayı görmemiş bir ülke bu, askerin dış politikadan eğitime kadar her konuya karıştığı bir düzen bu, devletin içinde çetelerin cuntaların fink attığı bir yapı bu.”1, “Disiplinsiz, içinde cuntaların fink attığı, darbe planları yapan bir ordumuz var. Buna ilaveten, ordunun ‘askerî’ yetenekleri ve refleksleri de epeyce su götürür… artık ordunun ciddi bir denetim altına alınması ve her insan kaybının hesabının sorulması gerekiyor, yoksa böyle ‘şifre’ çözemeyen, aldığı istihbaratı değerlendiremeyen, her baskını ‘şaşkınlıkla’ karşılayan ve sürekli darbe planları yapan cuntası bol bir orduyla çok insan ölür bu ülkede.”2

Bir de “Zaman”  ve “Vakit” türü yayınların gözü kara yazarları  var “yıpranma” sorununu pek dikkate almayan. Herhalde “yıpransın”, “lağvedilir”, “yenisi kurulur” diye düşünmeye yatkındırlar. İran’da Şah’ın ordusunun lağvedilip yeni bir ordunun, “devrim muhafızları” teşkilatıyla birlikte kurulmuş olması örneğini yüksek sesle dillendirmeseler bile, bilir ve benimserler, dolayısıyla “eski”sinin yıpranmasından kaygı duymazlar. Eski ırkçı faşist Mümtaz’er Türköne, bu ekibin bir prototipi olmamakla birlikte, benzeri görüşleri kaleme almıştır: “Bize Nizam-ı Cedit Ordusu lâzım”, “Ülkenizi savunmak için ordu istihdam ediyorsunuz. Zamanla bu ordu bozuluyor veya pusulasını şaşırıyor. Ne yapacaksınız? Ya esaslı bir reformdan geçireceksiniz, ya da -baktınız olmuyor- lağvedip yenisini kuracaksınız.”3

En “ileri gitmiş” bu iki örnek, A. Altan ve M. Türköne de içinde, tartışmanın tüm tarafları, “zamanla taşlar yerine oturur” ya da “yenisi iyi olur” türü düşünme eğilimine sahip olsalar bile, “orduya olan ihtiyacı” bilirler ve yıpranmasını istemezler. İran’da yaşamadıklarından haberdardırlar örneğin ve İran türü olsa da, bir devrimin gölgesinden bile korkar, böyle bir “yenilenme”yi akıllarının ucundan bile geçirmezler. Lafımız “bıçak kesmez” Şeriatçılara değildir, böyleleri de vardır; ancak örneğin Türköne onlardan değildir. Altan’ın da en korktuğu şey, kökten bir yenilenme olan devrimdir. O, her şeyi “küresel dünya” kurgusu ve Batı ve burjuva egemenliği koşullarında düşünüp varsaymaktadır. Öyleyse, bu iki kategoriye de bir “ordu” lazımdır ve –düşünsel ve pratik– eylemleri sonucu ordunun belirli ölçüde yıpranması kaçınılmaz olsa bile, orduyu bilerek ve isteyerek yıpratmaya yönelmezler. Tabii ki Türköne’nin “yeniçeri ordusu”ndan “asakiri Muhammediye”den söz etmesi, “Bize Nizam-ı Cedit Ordusu lâzım” diye yazması tuluattır. Tabii ki A. Altan da, o da, bu iki “küreselci” neoliberal, İran “Devrim Muhafızları” türü bir başka ordu peşinde değillerdir. Burjuva devlet ve dayanağı burjuva ordu, sürekli ordu, militarizm, ne denli “askeri vesayet” karşıtlığı yaparlarsa yapsınlar, onlara lazım olan ve başkasını düşünmediklerinden kuşku duyulamayacak ordudur.

Dinsellik Ve Asker Ağırlığının Tarihselliği

Aslında çatışma, AKP henüz seçim kazanıp hükümet olmadan başlamıştır. Erbakan’ın Refah’ından beri sürmektedir. Hatta çatışma öncesine kadar gider, kökleri Kurtuluş Savaşı ve öncesine kadar uzanmaktadır. Karmaşıklaşan bir çatışmadır. Feodal Sultanlığın yerini burjuva devletin alması ve modernleşme süreci olarak başlamıştır. Üstten devrimin, yukarıdancılığın olanca bozuşturuculuğuyla, sultanlık-yobazlık’a karşı halktan kopuk bir savaşın, burjuva iktidarını kurup sağlamlaştırma sürecinin bir yandan tekçi milliyetçi, öte yandan “dine karşı savaş” biçimine/görüntüsüne bürünerek yürütülmesinin ürünü bir karmaşa haline gelmiştir. Yeni burjuva iktidarı kurma sürecinde, yerine yapay bir “devlet dini” geçirilmek üzere eski askeri feodal Şeriat devletine biçimini veren ve Padişahlık-Hilafet iktidarının dayanaklarından olan yüzyıllardır halk içinde kök salmış dini örgütlenme ve sıradan inanış ve ibadet biçimleri dışlanarak, bürokrat kapitalizme uygun bir bürokratik despotluk burjuva devlete biçimini verirken, militarizm de, genç Cumhuriyet’in örgütlenmesinin sadece temel bir dayanağı değil, ama biçiminin de önemli ve karakteristik bir yönü olarak belirmiştir. Konu bu değil, uzatmak gerekmiyor; ama, çatışmanın köklerinin derinde olduğu bilinmelidir.

Cumhuriyetin Kurucusu Ordu

Ordu, yeni Cumhuriyet’in kurucusudur. Doğrudur, asker olarak halk savaşmış, cephe gerisinde de halk çile çekip savaşı beslemiştir; ama işçi ve ezici çoğunluğuyla köylüler, savaşan asıl yığını oluşturmalarına ve savaşın asıl yükünü çekmelerine rağmen, yalnızca kendi çıkarlarını bütün halkın çıkarı olarak göstermeyi ve bu “ortak çıkar”ın temsilciliğini üstlenmeyi başaran burjuvazinin egemenliğine eşitlenen bağımsızlık kazancıyla yetinmiş, ama Cumhuriyet’e kendi damgalarını vuramamış, ona halkçı bir karakter verememişler; iktidarı, burjuvazi elinde toplamıştır. Orduysa, bu iktidarın başlıca örgüt biçimi ve temel dayanağı olarak rol oynamıştır. Halk örgütsüzdür, ama eski Osmanlı ordusunun kalıntıları, örgüt yetenekleriyle, kuşkusuz halkı yedekleyip asker yazarak yeni Cumhuriyet Ordusu’nu oluşturmuşlardır. Ordu, bir yandan ülkenin işgaline son veren ve buradan prestiji tavan yapan bir kurum, öte yandan köylü karşısında “jandarma zulmü”yle belirginleşen yeni burjuva iktidarının güç kaynağı olmuştur.

Son derece geri, kapitalizmi gelişmemiş yarı-feodal bir ülke olan Türkiye’de piyasa da dahil, kapitalist kurumlar ve örgüt biçimlerinin gelişmediği bu koşullarda, yeni Cumhuriyet’in tüm kurumları geçmişten devralmasından, bunlar içinde de, asıl olarak, en örgütlü olana dayanmasından doğalı yoktur. Ama aynı zamanda, iktidar, bir elden diğerine, padişah-halife etrafından birleşmiş merkezi Sultanlık’tan Mustafa Kemal çevresinde birleşmiş tefeci tüccar nitelikli ulusal burjuvaziye geçmekte, padişahlık ve Hilafet’in yerini Cumhuriyet almaktadır. Tüm üsttenliğine ve burjuvazinin feodallerle, toprak ağalarıyla ittifakına karşın, işgalciyle birleşen merkezi feodaliteyi, Saray çevresi ve Padişah/Halifeyi, onun dayanaklarını dışlayıp hedef almak zorunda oluşu, kuşkusuz sancılı olmuştur. Başka türlü iktidarın bir elde toplanamayacak oluşu, eski dayanaklarıyla birlikte saltanatın ve kuşkusuz dinsel dayanaklarının gücünün kırılması yolunda girişimleri kaçınılmaz kılmış; ama bunun sonucunda da,  henüz geleneksel inançlarının güçlü etkisinden kurtulma imkanı bulamayan halkın; bir yanda “vatan”, “vatanın kurtarılmış olması”, “bağımsızlık”, “millet”, özetle milli bilinç; diğer tarafta geleneksel inançlar, “ümmet olarak yaşama”, özetle dinsel önyargılar arasında kafa karışıklığı içinde kalmasına sebep olunmuştur. Halk “vatan” “millet” saikiyle yeni iktidarı desteklerken, inanç ve din saikiyle de iktidardan kopuş halinde olmuştur. Üstüne halkın çıkarlarının farklılığından gelen taleplerin jandarma zulmüyle bastırılmaya çalışılması, Kürt ulusal isyanlarına bu yolla müdahale edilmesi eklenmiş ve giderek jandarma zulmünün ordunun bütününü kucaklayarak genelleşmesiyle birlikte, burjuva iktidarı çürüten, bağımsızlık savaşından gelen itibarını eriten, ama aynı zamanda giderek daha fazla –zaten kuruluşun da asli unsuru olan– orduya dayanmasına götüren/orduyu öne çıkaran tabloyu ortaya çıkarmıştır.

Asker Ağırlığı  ve Din Siyaseti

Sonra Cumhuriyet tarihi boyunca, din siyasetinin nesnel zemini olarak bu tablodaki çelişkiler, kapitalizmin gelişmesi ve modernleşmeye rağmen varlığını ve işlevselliğini korumuş; hem Hizbullah türü Şeriatçı örgütlenmelere dayanaklık etmiş, hem de din siyaseti ve mukaddesatçılık özellikle muhafazakâr burjuva parti ve hükümetler bakımından geçer akçe olmuş, çünkü “para” etmiş ya da parlamenter rejimde “oy” demek olmuştur.

Din siyaseti ya da dinin istismarı, Menderes’in DP’sinden başlayarak, Demirel’in AP’si, Özal’ın ANAP’ı vb. tarafından olduğu gibi, MHP türü  şoven, ırkçı ve faşist partiler tarafından da, sömürülen kitleleri yedekleyecek bir kaldıraç olarak kullanılmış olmakla birlikte, Said-i Nursi (ya da Kürdi) ve Fethullah Gülen orijinalitelerinde sosyal örgütlenmenin (toplumsal örgütlenmenin tarikatlara ikame edilmesi ) temeli ve Erbakan orijinalitesinde siyasal parti olarak örgütlenmenin asli unsuru olarak da kullanılmıştır.

Özetle, din ve din siyasetiyle “yobazlık” ya da “irticaya karşı mücadele” Türkiye siyasal yaşamının sürekli bir motifi olmuş, siyaset ya da devlet işlerinin bir yönü hep bu motif üzerinden şekillenmiştir. Devlet kimi dönemlerde bir yandan laikliği savunurken değir yandan onu ters yüz ederek dini siyasetin bir aleti olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Din siyaseti ve laiklik ihtiyaç duyulan her fırsatta dozu değişen ölçülerde tercih edilen ideolojik motifler haline gelmiştir.

Erbakan’ın Refah Partisi’nin Çillerin DYP’si ile ortak olduğu hükümete karşı  “post modern” olarak adlandırılmış bir darbeyle 28 Şubat’ta devrilmesi de, din, irtica ve laiklik motifli bu yönlü bir çatışma zemininde gerçekleşmiş; “Milli Görüş”ü savunan ve “ulusalcı” kampta yer alan RP “neoliberal politikalar”ın uygulanmasında ayak bağı olduğu için laikliğe aykırı tutumları gerekçe gösterilerek devrilmiş ve parçalanması dayatılmıştır. Kemalist modernleşmenin devamı olarak düşünebileceğimiz “küreselleşme” sürecine entegre olmayı kolaylaştırmak amacıyla Kemalist-Laik ordu tarafından düzenlenen bu darbe yine din üzerinden siyaset yapan ama ABD’nin ılımlı İslam projesiyle uyumlu, kapitalizmin son dönem yönelimlerini gerçekleştirmeye uygun bir partiyi, AKP’yi ortaya çıkarmıştır. Ve şimdilerde de asker, AKP ile din ve laiklik temelinde süren bir çatışmanın taraflarından biri olarak görünmeye devam etmektedir.

TARAF OLARAK AKP

Bugünkü  taraflardan biri olan AKP, 28 Şubat’ın ürünüdür. “Değiştik” argümanıyla, din siyaseti yapılmasının bir anlamda “özeleştirisi” yapılarak, eski “dinci” ve “milli görüşçü” partinin suçlanması üzerinden kurulmuştur.

AKP’nin geldiği yer, evet, hem “din siyaseti”dir, hem “milli görüş”tür. Ancak iki yönüyle de, AKP; RP’den farklılaşmıştır. Hâlâ din siyaseti yapmak ve dini istismar ederek dini dayanaklarından beslenip güç almakla birlikte, artık AKP’nin “dinci parti” olduğundansa, din istismarı yapan bir parti düzeyine geldiğini söylemek daha doğru olacaktır. AKP’nin artık Türkiye’nin düzenini dini esaslara göre yenilemeyi öngören şeriatçı bir parti olduğu ileri sürülemez ki, önceli RP’nin bile, dayanakları arasında ciddi şeriatçı eğilim ve örgütlenmeler olmakla birlikte şeriatçı bir parti olduğu zor iddia edilirdi. AKP’nin “dini imanı para” olan bir parti olarak şekillendiği ve hisseli şirketten farksız olduğu, sanırız kanıta ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir gerçektir.

Dinî  Motif

Bununla, AKP’nin hâlâ dini ve dinî inançları kullandığı inkâr edilmemektedir. AKP’ye rengini veren “etken madde”, evet, hâlâ dindir; dini motifler, onun biçimini veren başlıca unsurdur. Doğrudur. Ama AKP artık Hizbullah ya da Aczmendiler türünden bir örgüt değildir. Sadece AKP değil, Fethullah tarikatı da bu türden örgütlerden değildir. AKP, dini ve dinî önyargıları kullanan bir burjuva partisidir; hem de öyle dinle içli dışlı orta sınıfların, tekel-dışı burjuvazinin, başlangıçta çok söylendiği gibi “Anadolu Kaplanları”nın değil, büyük burjuvazinin partisidir. (Fethullahçılık da, büyük burjuvazinin çıkarlarının gerçekleştirilmesine bağlanmış bir burjuva sosyal dayanışma örgütlenmesidir.)

Başlangıçta Erbakan hareketi içinde (Milli Nizam Partisi’nden başlayıp RP’ye gelen hareket ve partileşme), doğrudur, esnafın ötesinde “Anadolu Kaplanları” birleşmiştir. Doğaldır ki, “dini bütün” muhafazakâr herkes vardı hareket içinde, ancak, hareketin yönetimi, “Anadolu Kaplanları” da denen, sosyal bir kategori olarak MÜSİAD içinde birleşmiş tekel dışı burjuvazideydi. Aralarında, dini bağlar dolayısıyla daha “iri” olanları da vardı; ama bir “yerli-ulusal” karakter ve uluslararası ve ulusal tekeller tarafından (payları verilmeyerek, kredi vb. mekanizmalarda zorluklarla yüz yüze bırakılarak, devlet olanaklarından hemen hiç yararlanamayarak) dışlanmış olmanın tepkisiyle “Milli Görüş” programında birleşenler, asıl olarak “en büyükler”den olmayan, ancak olmaya can atanlardı. Aynı zamanda “mürteci” yükünü taşımaları dolayısıyla da yan yana gelmekteydiler. Ancak, ilerici anti-emperyalist bir ulusal arayıştan çok, birleşmeye can attıkları emperyalizm ve uluslararası büyük sermaye tarafından horlanmanın neden olduğu bir tepkiyle “milli görüşçü”ydüler ve ideolojik olarak, belirli ve cılız bir “milli” yönelimle birlikte, bundan daha çok, Osmanlıcı, ümmetçi, İslam’ın birleştiriciliğine önem veren, buradan Osmanlı’nın boşalttığı eski –ezici çoğunluğu İslam olan– topraklara göz diken ve Enver Paşa ve İttihatçılar örneğinde olduğu gibi, kolaylıkla işbirliğine ve emperyalizmin taşeronluğuna dönüşebilecek bir yönelim sahibiydiler.

Süreç içinde “Anadolu Kaplanları”nın bir kısmı büyüdü. Bunlar giderek uluslararası sermaye ile girdikleri ortaklıklar ve yaptıkları işbirliği sayesinde pazarlarını da büyüterek büyük burjuvazinin saflarına dahil oldular. Refah partisi dönemindeki “kaplanlar” ile AKP döneminin “Müslüman İşadamları” arasında böyle niceliksel ve niteliksel bir fark da doğmuş oldu.

AKP ve Büyük Burjuvazinin Genişlemesi

Refah Partisi’nden koparak ortaya çıkan ve “değiştik” söylemini benimseyen AKP, hem sosyal dayanaklarının iktisadi bir büyümesi üzerine oturdu, hem de bir çırpıda boş verdiği “milli görüşçülük”ten, bu büyüme üzerinden, emperyalizmle işbirliğine yöneldi ve taşeronluğa dönüşümün siyasal gereklerini yerine getirmeyi üstlendi. Dini motiflere önem veren, (tarikatçılıkla sermaye sahipliğini son derece gelişkin bir biçimde birleştirmiş Fethullahçılığın ciddi katkılarıyla) aralarında bir ticari-iktisadi dayanışmayı çoktan kurmuş, belediyelerde “iktidar” olanaklarını elde etmenin sonuçlarını başarıyla derleyerek büyümesini sürdürerek en iriler arasına katılma noktasına ilerleyen, kimilerinin “Anadolu Kaplanları”, kimilerinin “yeşil sermaye” dediği sermaye, emperyalizmle siyasi birleşmenin kolaylaştırıcılığında, ihtiyaç duyduğu bu birleşmeyi de kolaylaştırmak üzere, hızlı bir palazlanma süreci yaşadı.

RP hükümetinin ardından AKP’nin yedi yılı bulan hükümeti sürecinde, bu palazlanma, artık yerel yönetim olanaklarının ötesinde, merkezi hükümetin ele geçirilmesine dayanarak tüm devlet olanaklarından yararlanmayla ciddi boyutlara ulaştı.

Türkiye kapitalizmi, en başından sahip olduğu bürokratik niteliğiyle, devlet olanaklarının en ileri biçimde yağmalanmasıyla gelişti ve egemen büyük sermaye, daima devlet olanaklarıyla semirdi. Özelleştirme sürecinin AKP hükümeti döneminde görülmemiş atakla milyarlarca dolarlık satışla ilerlediği ve satılmadık devlet işletmesi bırakılmadığı hatırlanırsa, bu kaynakların, devlet olanaklarıyla sözü edilen palazlanmaya “katkısı” tahmin edilecektir. Eskiden hükümetlerce “arpalık” olarak değerlendirilen ve “yandaş” istihdamı açısından taşıdığı bu anlamın ötesinde ihaleleriyle ve ürün satışlarıyla “bir puan” getirebilir olan KİT’ler, özelleştirilirken “yüz puan” getirmişlerdir. İlaveten, TOKİ göz önüne alındığında ve neredeyse bütün büyük inşaat faaliyetleriyle bağlantısı düşünüldüğünde, palazlanmanın boyutu hakkındaki fikirler berraklaşacaktır. Ve özelleştirme bağlantılı olarak bankaların kredi kolaylıklarından yararlanma olanaklarının büyümesi, yalnızca Sabah-ATV satışında Erdoğan’ın damadının, CEO’su olduğu şirketin Halk Bank ve Vakıf Bank’tan karşılıksız sağlayabildiği 1 milyar dolara yakın kredi göz önünde bulundurulduğunda, devlet olanaklarıyla palazlanmanın dev boyutu üzerine herhalde hiçbir kafa karışıklığı kalmayacaktır.

Sonuç odur ki, kısa bir süre öncesinden (’90’larda) başlayan ve AKP hükümeti döneminde genişleyerek süren devlet olanaklarıyla palazlanma, büyük sermayenin kapsamını genişletmiş; eksiden MÜSİAD içinde örgütlü durumlarıyla büyük sermayenin dışında duran/kalan ve bu sermayenin olanaklarına imrenme ve hasetle bakan, vahşi bir sömürü ve iç-dayanışmayla ve elde ettiği tüm olanakları değerlendirerek büyüklere ulaşmaya çalışan “yeşil sermaye” içinden en azından bir bölümünün –eski ilişkilerini ve dayanışmasını kullanmaya devam edip çevresini de peşi sıra sürükleyerek– büyük sermayeye dahil olduğu bir süreç yaşanmıştır/yaşanmaktadır. Şimdi büyük sermaye, yeni katılımlarla genişleyen yapısıyla işlevseldir. Ve üstelik yeni katılanlar, TOBB’un bir dizi kuruluşunun yönetimini çoktan ele geçirecek kadar güçlenmiş, TÜSİAD’ın yönetimini etkileyecek güce ulaşmıştır. Eskiden birliği zerrece bozulmadan hükümetler devirmiş olan TÜSİAD (’70’lerde Ecevit Hükümeti’ni gazete ilanlarıyla devirdiği hatırlansın), şimdi kendi iç toplantısında Hükümet’i eleştirmeyi başaramamakta, ciddi tepki almakta, buradan yönetim sorunu oluşmakta ve yeni başkan bulmakta ciddi biçimde zorlanmaktadır.

Büyük sermaye kuruluşları içinde ciddi bir yer tutar hale gelen, Batı  ve özellikle Amerikan emperyalizmiyle tam bir işbirliği içine giren, politikalarını Amerikan egemenlik stratejisinin ihtiyaçları üzerinden geliştiren, Fethullahçılık başta olmak üzere, dinsel-siyasal-iktisadi-mali örgüt olarak tarikatlarda, siyasal (hisse senetli şirket görünümünde olan ve rant ve devlet olanaklarının dağıtımının da örgütlenmesini yapan yönleri küçümsenemeyecek olan başlıca yönü siyasal) örgüt olarak AKP’de, onun politikalarında ifadesini bulan/temsil edilen eğilim, büyük sermaye saflarındaki genişlemeden beslenen, asıl olarak bu saflara yeni katılanların çıkarlarıyla şekillenen bir büyük sermaye eğilimi olarak ortaya çıkmıştır. Kendisine yer açmaya yönelmiş, sadece “pastadan aldığı pay”ı büyütmeye değil, bu “pay”la uyumlu siyasal söz hakkı, etki, kısacası egemenlik “payı”nı büyütmeye çalışmakta, iktidar istemektedir; bu taleple iktidar mekanizmalarının yenilenmesini gündeme getirmiştir.

Çatışma ve gelişmeleri, çok yönlülüğü içinde anlamaya çalışanlardan biri Hürriyet’in neo-liberal yazarı Cüneyt Ülsever’dir. Vatan’daki söyleşisinde siyaset-iktisat ilişkisine ve AKP’nin sosyal temeline değinmektedir:

“TSK’yı zayıflatmak istemelerinin bir nedeni de gücü ellerinde tutmak istemeleri. Bu güçlerden biri de hiç kuşkusuz ranttan yani ekonomik güçten faydalanmak. Bunun adı paylaşım kavgası. Türkiye’de bu kavga bitmedi. Bu kavga bitmeden de demokrasi gelmez. Bence uzlaşma sözcüğü Türkiye için çok erken. 28 Şubat’ın içinde de ekonomik bir kavga vardı. İktidar kelimesi çok güçlü bir kelimedir. Bu elbette sadece ekonomik anlamda değil. İktidar olmak, kararları da ellerinde tutmak demektir. Benim söylediğim geçerli olsun, benim bürokratım atansın şeklinde bir egemenlik tutumudur. Uzlaşma savaşı bitmeden de bu savaş bitmez… AKP’nin etkisinin ne olduğu son yıllarda açıkça görülebiliniyor. Örneğin medyaya, gazete sayısına baktığımız zaman iktidar yanlısı gazete ve televizyonların sayısının arttığını açıkça görebiliriz. Sadece medya alanında değil, ekonomik alana da ne kadar etki ettiklerini rahatlıkla görebiliriz. İnşaat sektöründe çok önemli bir bölüm AKP ile sıcak ilişkiler içerisinde. Duble yolların yapımını üstlenen firmalara bakmamız gerek. Bu tür ihalelerin kimlere gittiğini irdelememiz gerek.”4

Bir “taraf”  budur; büyük burjuvazinin genişlemesinden beslenen ve sosyal temeline buradan oturan AKP.

YA DİĞER TARAF?

Bu anlatıdan “diğer taraf” herhalde anlaşılmış olmalıdır: Şimdiye kadar sosyal temelini, tabii ki yine Batı ve özellikle Amerikan emperyalizmiyle işbirliği ilişkisi içindeki geleneksel büyük burjuva kesimde, yani Koçlarıyla, Sabancılarıyla, Eczacıbaşılarıyla, Doğan grubuyla vb. büyük burjuvazinin yerleşik kesiminde bulmuş; işbirlikçi tekellerin çıkarlarını –süreç içinde giderek neredeyse nüansları bile ortadan kalkmaya yüz tutan ve tekleşme belirtileri gösteren benzer programlarla (en son AKP’nin izlemeye devam ettiği IMF-Derviş programı)– savunmayı üstlenen büyük burjuva eğilimi. Bu eğilim, programları fazlasıyla benzeşen birden fazla gerici burjuva fraksiyon tarafından temsil edilmiştir. Zamanında Demirel, uzun süre bu eğilimin ve bu eğilim üzerinden örgütlendirilmiş “derin devlet” denen çekirdeğin başında bulunmuş, AKP öncesi DSP-ANAP-MHP hükümeti bu eğilimin kurduğu son hükümet olmuştur. Şimdi “ulusalcı” şoven gericiliği savunan MHP ve CHP tarafından temsil edilmektedir.

Hedefte Ordu mu Var? Taraf, Ordu mu?

Peki, ordu? Ve, bu “askeri vesayet”, “sivilleşme” ya da “sivil faşizme gidiş”, “tek parti diktatörlüğü” tartışması  nereden çıkmaktadır?

Siyasal olarak, bir tarafta AKP varken, karşısında MHP ve CHP vardır; ancak bu “taraf”, bu iki partiden ibaret değildir. Ülsever, örneğin, yine Vatan’daki söyleşisinde, “Muhalefet partilerine MHP ve CHP’ye bakınca kimsenin içerde olduğunu görmüyoruz. Neden? Çünkü iktidar tarafından bir karşıt olarak görülmüyorlar. Ortada Cumhuriyeti kuran Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) hedeftedir” demektedir.

Doğrudur, taraflar mahkemelik olarak, çatışmaktadırlar. AKP, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaktan son anda kurtulmuş, ama bu mahkeme tarafından neredeyse oy birliğiyle“irtica odağı” olarak suçlanmıştır. Türkiye, “irtica odağı” olan bir hükümet tarafından yönetilmektedir, üstelik şimdi bu “odak” siyasal iktidarı, devlet iktidarını ele geçirme gayretindedir. Ama “karşı taraf” da mahkemelerde “sürünmekte”, en başta Ergenekon davalarında yargılanmaktadır ki, Ülsever’in dediği gibi, –Doğu Perinçek’in İP’i bile “taraflar”dan biri içinde sayılır ve yargı önüne çıkarılırken–, zamanında CHP’li olmuş olanlar ve Kerinçsiz gibileri sayılmazsa CHP ve MHP’li kimse yoktur yargılanan; ama çok sayıda emekli ve –son zamanlarda sayıları giderek artmakta olan– muvazzaf subay vardır.

Yine de Ülsever’inki ya dil sürçmesidir ya da sosyal bilimlerden uzaklıkla izah edilebilecek bir saflık! TSK kuşkusuz “hedefte” değildir. Ancak “hedef”le bir bağlantı içinde olduğu, yine “taraf” olmasa da, “taraf”lardan biriyle bağlantılı olduğu herhalde kesindir.

Ordunun tartışmanın hiçbir tarafınca gözden çıkarılmış olmadığını/olmayacağını söylemiştik. “Taraf”, ordu değildir. Zaten bu nedenle gözden çıkarılmamaktadır. Ordu, militarizm, askeri bürokrasi, özel silahlı adam birlikleri, açık ve nettir ki, her devletin, şüphesiz burjuva devletin de temel bir kurumu, devlet aygıtının asıl ve önde gelen, tabii ki gözden çıkarılamayacak “koruyucu/kollayıcı” başlıca organıdır. Bir şiddet aletinden başka bir şey olmayan devletin bu şiddetinin temel ve başlıca uygulayıcı aracı/kurumudur. Kapitalist düzeni ve burjuva devleti tehdit eden/edecek, sadece “dış” değil, “iç” tehlike ve “düşmanlar”a da karşı koruyup, bekçilik etme, tarihsel olarak tüm devletlerde ve günümüzün burjuva devletlerinde, ordunun varlık nedeni ve işlevinin esası ve özüdür. AKP’nin kendisi de, örneğin Kürt savaşında orduyu kullanmaktadır. En başta Demirel ve Oktay Ekşi’nin tartışma konusu edip şiddetle karşı çıktıkları, Genelkurmay’ın bilgi ve kontrolü dışında silah ithalatıyla “polis ve MİT’in ağır silahlarla donatılması”na ilişkin yasa teklifi, “iç düşmanlar”a karşı bu güçlere ağırlık verilme eğiliminin belirtisi sayılsa bile, –ki sonunda tekliften vazgeçilmiştir–, ordu, yine de, başlıca silahlı güç olarak işlevsel kalmayı sürdürecektir.

Ordunun Bağlantılılığı

Ancak ordunun bu başlıca işlevi ve gözden çıkarılamayacak oluşu gerçeğin bir yanıyken, gerçeğin diğer yanı da, ordunun, MHP ve CHP’nin de yer aldığı “taraf”la bağlantılı olmasıdır.

Nedir bu bağlantı?

Tekleşme eğilimi gösteren, benzeşen programlarla uzun süre Türkiye’yi yönetmiş olan siyasal partiler, bu program tekleşmesi eğiliminin de bir kanıtını sunduğu üzere, “devlet partisi”nin fraksiyonlarından olmuşlar ve bu “parti”nin içinde, pek çok darbe yapıp muhtıralar vererek sürekli siyaset içinde bulunan, siyasal yaşama müdahaleleri gel-geç değil sürekli ve yerleşik olan askeri şefler, –az sayıdaki, Hilmi Özkök türü, siyasete karşıt eğilimle katılanlarla birlikte– ordunun yönetimini elinde tutan tümü Amerikan eğitiminden geçmiş generaller de yer almışlardır. Bu katılım, devletin oligarşik yapısını da vermektedir. İktisadi, mali, siyasi, askeri “en iriler”i belirten oligarklardan oluşan oligarşi, kapitalist devletin yönetim dizginlerini elinde tutan tekelci zümreden başkası değildir. Tekelci kapitalizmde, burjuva devlet iktidarını çekip çeviren ve her alanda kendisini ve çıkarlarını dayatıp gerçekleştiren bu tekelci zümredir. Ve tabii ki, en irileri olan generalleri, onların özellikle Çevik Bir, Yaşar Büyükanıt vb. türünden Amerikan desteği almış karizmatik olanları aracılığıyla yukarıdan aşağıya hiyerarşik yapısı içinde askeri bürokrasiyi (eratı da katınca “ordu” demek olmaktadır) hem temsil etmekte, hem yönlendirmekte, hem de tatlı tazminat ve harcırahlarla iyice doygunlaştırılmış yüksek maaşların yanında OYAK vb. aracılığıyla “doyurmaktadır” da.

Kurum olarak burjuva devletin temel örgütü ve dayanağı olmanın ötesinde, ordu, buradan, devlet yönetimine bağlanmaktadır ve yine buradan, burjuva devlet ve yönetiminin tarihsel şekillenişi içinde belirli bir ağırlığı olan bir yer tutmuştur.

Bağlantılılığın Tarihselliği

Yazının başında “askeri ağırlık”ın tarihselliğinden söz ederken değinilen, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşunda askeri bürokrasinin burjuva iktidarın güç kaynağı ve başlıca dayanağı oluşundan bugünkü oligarşik egemenliğe gelinirken, şüphesiz kapitalizmin gelişkinlik düzeyi ciddi bir farklılaşma göstermiş, bağlantılı olarak, hem egemen sınıflar ve hem de burjuva ordu belirli bir nitel değişim geçirmiştir.

’20’lerde Türkiye’de kapitalizm hemen hiç gelişmemiştir, çok cılızdır. Sanayi yok denecek kadar azdır ve az-çok yaygın denebilecek kiremit ve tuğla “fabrikaları” ile un değirmenlerinin ötesinde sınırlı sayıda dokuma atölyesi ve kibrit ve içki üretimi dışında, kapitalizm, başlıca ticari kapitalizm durumundadır, kırların pazara açılması bile henüz başlangıç aşamasındadır. Limanlarda sarayla içli dışlı olan ve emperyalizmle işbirliği içindeki levantenler (komprador karakterli liman burjuvazisi) bir yana bırakıldığında, burjuvazi, başlıca ticaret burjuvazisi niteliğindedir, kırların feodalizme (toprak ilişkisi üzerinden sömürüye) bağlı olarak para ticareti (ipotekler aracılığıyla) yapan tefecileriyle de iç içe yarı-feodal (ya da feodal burjuva) bir sınıf olarak, bu ticari burjuvazi, tefeci-tüccarlar, söylendiği gibi, toprak ağalarıyla ittifak içinde Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmiş ve zaferin ardından iktidarı almışlar, feodal “prangaları” olan bir burjuva devletin inşasına girişmişlerdir.

Ordu, belirtildiği gibi, gerek Kurtuluş Savaşı, gerekse yeni Cumhuriyet’in kuruluşunda ağırlıklı ve başat bir rol üstlenmiştir. Bu, hem görmezden gelinemeyecek ağırlıkta, hem de siyasal bağımsızlığın kazanılması  gibi ilerici devrimci bir eylemin başlıca örgütlü yürütücü/vurucu gücü olmaktan gelen ve yenip yenip tüketilemeyen “kurtarıcılık” prestiji getirmiş olan bir roldür.

Burjuvazinin, önderliğini gerçekleştirmesinin önde gelen dayanağı olan askeri bürokrasi/ordu, Kurtuluş Savaşı sürecindeki örgütsel faaliyetini sürdürürken de, Cumhuriyet’in kuruluşu yıllarında, bağımsızlıkçı kurtarıcı prestijini kullanarak, önemli ve ağırlıklı bir kurucu/yönetsel rol üstlenirken de, burjuvazi ve fiilen önderliği elinde tutan askeri şefler, başta M. Kemal, Osmanlı ve öncesinin beylik, hanlık ve Sultanlıklarının biriktirdiği devlet geleneğinin askeri niteliğinden beslenmiş, güç almıştır. (Kara Kuvvetleri arşivlerinde ordunun kökü M.Ö. 209 yılında bir darbeyle babası Teoman’ı devirerek iktidara gelen Mete Han’ın, barbarları kendi etrafında askeri olarak örgütlemesine kadar götürülmektedir.5) Sonradan bu askeri karakter, “ordu-millet”, “asker-millet” türünden teorileştirilmiştir de.

Devlet ve Ordunun Despotik Niteliği

Zaten feodalizme, toprağa ve kişiye bağımlılık ilişkilerine karşı mücadele olarak gelişmeyen, işçi ve köylülerin demokrasi mücadelesiyle birleşmeyen ulusal mücadele olarak Kurtuluş Savaşı’nın ardından, Alman faşizminin etkisi ve tek parti ve milli şeflik, despotizmi besler ve militarizme hem dayanak olarak ihtiyacı artırır, hem de onu güçlendirirken, II. Paylaşım Savaşı’nın ardından, Soğuk Savaş koşullarında, “Hür Dünya”nın (Batı kapitalizminin) bir cephe ülkesi olarak “komünizme karşı mücadele”, ve yanı sıra, 40’larla birlikte giderek büyüyen, ’60 ve ’70’lerde doruğuna yükselen işçi ve sömürülen yığınlarla gençliğin mücadelesine karşı (ulusal ve sosyal devrim ihtimaline karşı) darbelerle birlikte sürdürülen “püskürtme” ve “temizlik” hareketinde, kapitalist düzenin olağan aygıtları yetersiz kaldıkça, militarizme, orduya olan ihtiyaç tırmanmış ve ordu siyasal olarak öne çıkmıştır. Süreç, siyasal ağırlığının, ordunun, kendisini iktisadi sosyal yönleriyle, OYAK vb. gibi araçlarla “teçhizatlandırarak” çok yönlü pekişip yayılmasıyla ilerlemiş, son olarak Kürt Savaşı içinde, bir yandan orduya olan ihtiyaç artarken, bir yandan da ordunun etki ve ağırlığı, yönetsel cihaz içinde tuttuğu yer büyümüştür.

Yaşanan sürecin, çoğu liberal tarafından ileri sürülen Bonapartizm ile bir ilişkisi yoktur. Ordu, başından bu yana burjuva ordu olarak işlevsel olmuş ve bütün bu süreç boyunca ne burjuvazi ve burjuva devletin despotik niteliği, ne de ordunun bazen açıktan bazen da perde arkasından devlet yönetiminde taşıdığı ağırlıkla biçimlenmiş bu despotizmin belirgin askeri yönü değişmiştir. Değişen, yalnızca, başlangıçta ulusal burjuvazinin sınıf iktidarının aygıtı olan burjuva devletin, oligarşik bir karakter kazanarak, yönetiminin, bu süreç içinde, emperyalizmle birleşen ve aynı zamanda tekelleşme süreci yaşayan üst kesiminin, tekelci burjuvazinin eline geçmesi olmuştur. Artık devletin ve asıl dayanağı olarak ordunun ulusal karakterinden de geriye bir şey kalmamış, devlet yönetimi, emperyalizmin işbirlikçilerinin elinde toplanmıştır.

Askeri Şefler Taraftır

Gerek ulusal gerek işbirlikçi karakter taşırken burjuva devletin temel kurumu ve dayanağı olmayı sürdüren ordu, oligarşinin içinde yer alan askeri şefleri aracılığıyla, daima, devlet işlerinin yürütülmesi demek olan siyasetin içinde olmuş, bu içindelik, ordunun kurum olarak burjuva devletin dayanağı, koruyucusu ve kollayıcısı oluşuyla girift biçimde birlik halinde, devletin yasal yapılanmasını oluşturmuştur. 9. Cumhurbaşkanı Demirel’in hiç gereğini yapmasa da hep söyleyegeldiği, orduya “Cumhuriyetin koruyucu-kollayıcısı” görevini veren iç hizmet yasasının 35. maddesi değil sadece kuşkusuz, ama tüm Anayasa ve yasalarla, ordunun devlet yapılanması içindeki bu özel ve özgün yeri kayıt altına alınmıştır. Örneğin ordu mensuplarının yargılandığı mahkemeler ayrıdır, örneğin Genelkurmay Başkanı izin vermezse alt rütbeli subayların soruşturulması/yargılanması olanaksızdır, örneğin subay terfi ve atamalarını Yüksek Askeri Şura yapmaktadır ve kararları yargı denetimi dışındadır, örneğin Sıkıyönetim koşullarında tüm devlet yönetme yetkisi ordunun eline geçer, örneğin Türkiye daima ordunun açıktan işbaşında olduğu darbe vb. koşullarda yapılmış Anayasalarla yönetilmiştir ve hâlâ son anayasanın, darbecilerin yargılanmasına olanak vermeyen geçici 15. maddesi değiştirilememektedir, üstelik böyle bir madde tarafından engellenmemiş olsa da düpedüz bir darbe olan 28 Şubat’ın gerçekleştiricilerinin yargılanmasının lafı bile edilmemektedir. Daha çok örnek sayılabilir. Ancak kesindir ki, ordu devlet içinde özel ve özgün bir yere sahiptir ve ülke yönetiminde dikkate alınmazlık edilemeyecek bir ağırlık taşır.

Tüm bunlar, ordunun sürmekte olan güncel çatışmada nasıl bir “taraf” olduğunu açıklayabilir niteliktedir. Ama bu, AKP’nin ortadan kaldırmayı istediği, isteyebileceği bir taraf olduğu anlamına gelmez. Örneğin AKP’nin kapatılmak istenmesi gibi, karşı taraf da, orduyu “kapatmak” ya da Türköne’nin önerdiği türden “lağvetmek” durumunda değildir.

Sadece ordu gibi devletin temel bir kurumu olmayan YÖK örneği bile öğretici olacaktır. Taraflardan biri olan AKP, yakın zamana kadar YÖK’ü karşısına almış görünmekte ve YÖK AKP karşıtı tarafın içinde sayılmaktaydı! Ama yönetiminin değiştirilmesi imkânının bulunması, YÖK’ün hiç de “karşı taraf”ın bir unsuru olmadığını göstermiştir. YÖK, burjuva devlet sisteminin, 12 Eylülcü rejimin –üstelik temel nitelikte olmayan– bir kurumuydu ve eski yönetimi AKP karşıtı taraftayken, yeni yönetimi AKP tarafındadır. Ve YÖK bile, hiç de lağvedilmemiş, burjuvazinin genel çıkarlarıyla çelişmeden, onun belirli bir siyasal ekibinin hizmetine girmiştir.

Ordu bakımından da Hilmi Özkök zamanında Genelkurmay’ın tutumu farklıyken, sonradan farklılaşmıştır, bugün de farklıdır. Dolayısıyla taraf olan ordu değildir. Ama ordunun başındaki askeri şefler, kuşkusuz başında oldukları orduya tanınmış ayrıcalıkların (iktisadi, sosyal, yönetsel, hukuki vb.) devamı ve askeri bürokrasinin söz hakkı ve yaptırım gücünün sürdürülmesi bakımından, tabii ki genellikle tüm orduyu peşlerinden sürükleyerek, taraftırlar. Oligarşi içinde, kapitalizmin “devletçi”, bürokratik yapılanmasının taşıdığı ağırlıkla koşut olarak, bugüne kadar, ciddi bir ağırlık taşımışlar, işler istenilen biçimde gitmediğinde, burjuvazinin genel çıkarları doğrultusunda, darbe vb. aracılığıyla devlet yönetimine doğrudan el koymuşlardır. Ordu, böylece bir “taraf”la bağlantılı olmuş, ama asıl olarak, askeri bürokrasi, tabii ki ayrıcalıklarını da savunurken, burjuvazinin genel çıkarlarının savunulmasını, burjuva devletin bekasını üstlenmiştir.

Son yılların orduyu da taraflardan biriyle bağlantılı kılan çatışması, bir yandan özelleştirmelerle ilerleyen devlet müdahaleciliğinin azaltıldığı neo-liberal sürecin, bir yandan da büyük burjuvazinin genişlemesinin bir sonucu olarak oluşmuştur.

AMERİKAN TARAFI

AKP’nin amaçları, siyasal şekillenişi ve yönelimindeki dini motif, din siyaseti yapmakta oluşu ve “iktidar mücadelesi”nin dayanağı olarak büyük burjuvazideki genişleme –tümü gerçektir; ancak gerçeğin yarısıdır–; AKP’nin kendine yeterli ve bağımsız bir taraf olarak ortaya çıkmasına yetmemiştir, yetmemektedir.

Evet, son genel seçimlerde ciddi bir oy (yüzde 47) almıştır, geniş bir tabana sahiptir; bunun en çok kullandığı dini motifle bağlantısı vardır. Ama o kadar! Göreceğiz ki, tartışmacıların yüksek sesle iddia ettikleri gibi “demokrasilerde” oy, parlamentoda çoğunluk vb. önemsiz değildir, ama her şey demek de değildir; kararlaştırıcı olmamaktadır. Hele Türkiye türünden demokratik olmayan ülkelerde, bu, tümüyle böyledir: Parlamenter zeminde ulaşılan “güç”, oy sayısı vb., teorik bir bilgi olmanın ötesinde, bugüne kadar çok kez görülmüştür ki, devlet iktidarına sahip olabilmek için yetmemektedir. Sadece başarıyla gerçekleşmiş darbeler bile, kanıt olarak yeterlidir.

Burjuva siyasal sistemin, devlet örgütlenmesinin kararlaştırıcılığından kuşku duyulamayacak mekanizmaları (yargı bürokrasisi de içinde bürokratik ve militarist aygıt ve organları) üzerindeki ağırlığı, sadece ağırlığı da değil, bizzat bu mekanizmanın temel kurumlarının başında bulunmaları dolayısıyla bürokrat ve asker oligarkların neredeyse işlevsizleştirilmeleri, AKP’nin oy gücü ve Fethullah başta olmak üzere tarikatlardan aldığı destekle gerçekleştirebileceği şey değildir.

Fethullahçıların  özellikle polis örgütü içinde ciddi mevziler tuttukları  söylenmektedir ki, yanlış olması için ciddi bir neden yoktur. Ancak bu mevzilerin yanına AKP tarafının devlet kurumları içinde tuttuğu tüm mevziler de eklendiğinde, bu güç, bazı gelişmeleri açıklamaya yetmemektedir. Genelkurmay’ın gücünü aşacak bir güç, elindeki olanakları yetersizleştirecek bir güç değildir bu güç. Sadece “darbecilerin yargılanması” davası olarak sunulan Ergenekon Davası değil, ama bu davaya bağlanmaya girişilmiş çeşitli soruşturmalar, bu doğrultuda delillerin elde edilmesi, ortam vb. dinlemeler vb. AKP’nin geliştirdiği güçlerce altından kalkılacak işler türünden görünmemektedir.

Sadece darbe girişimlerinin savuşturulması ya da başarısız kalması bile, bugüne kadarki başarılı darbelerin başlıca koşulu olan Amerikan desteğinin olmadığına ya da Amerikan emperyalizminin “ters”  tarafta durduğuna işarettir. “Kozmik” dinlemeler, Genelkurmay’ın neredeyse yatak odasına bile girilebilmesi ve askeri şeflerin nefes alışlarının bile takip edilebilmesi, başka şeylerin yanın sıra büyük bir teknolojik gücün başarabileceği işlerdendir, ki bu başarı yalnızca AKP’ye ait varsayılamaz.

Öyle görünmektedir ki, AKP’nin, askeri şefleri sıkıştıran belirli gelişmelerden hatta sonradan haberi olmaktadır. Belirli “planlar”ın vb. ortaya çıkarılması, hükümet ya da ona bağlı savcılar veya kolluk kuvvetleri tarafından değil, ama örneğin CIA bağlantısı herhalde açık olan bir gazete tarafından “başarılmaktadır”!

Olan-bitenin ya da süregelen çatışmanın, “askeri vesayet rejimine karşı bir mücadele”, artık darbelerin olanaksızlaştırılması yolunda hesaplaşma vb. ve buradan da bir “demokrasi mücadelesi” olduğu yolundaki görüşler yalnızca görüntüye ilişkindir, tevatürdür! Görüntünün ötesine geçildiğinde bir tasfiye sürecinin işlediği görülecektir.

Asker ağırlığı  ya da askeri şeflerin önemli bir güç kaynağı olan ve Amerikan emperyalizmince, NATO’ya bağlı olarak oluşturulduğu bilinen Kontrgerilla da içinde olmak üzere çeşitli devlet kurumlarının başına çöreklenmiş ve YAŞ, HSYK vb. organlar aracılığıyla kendisi tarafından kendi süregenliği sağlanan bir ekip (sadece askeri şeflerden değil, yargı vb. yüksek bürokratlardan, siyasetçilerden vb. oluşmaktadır) tasfiye edilmektedir. Kurumlar kuşkusuz yerli yerinde durmakta, ekip değiştirilmektedir.

Bu ekibin Amerikan emperyalizmi tarafından oluşturulduğu, yıllardır onun işini gördüğü  ve politikalarına hizmet ettiği tartışmasızdır. Ancak Irak Savaşı’nın desteklenip desteklenmemesi tartışması ile başlayan, K. Irak’ta kontrgerilla timlerinin başına çuval geçirilmesiyle devam eden askeri-bürokratik siyasi ekibin Amerikan çıkarları ve politikalarını –hiç değilse yüksek komisyon isteyerek– tartışmaları, uygulanması sürecinde mırın-kırın etmeleri, Avrasyacılık vb. laflarının edilmeye başlanması, Türk-Amerikan ilişkilerini gerdiği gibi, ABD’nin bu ilişkileri yeniden “rayına oturmak” üzere, çıkar ve politikalarına tartışmasız uyumu dayatarak, “uyumsuz” ekibin tasfiyesine girişmesine neden olmuştur. AKP, tartışmasız uyumu kabullenen Amerikancı neoliberal bir parti olduğu ve üstelik bölgeye yönelik Amerikan stratejik plan ve hesapları (Ilımlı İslam) bakımından sahip olduğu olanaklarla önem taşıdığı için ABD tarafından sırtı sıvazlanarak desteklenmiş, “taraf”lardan biri olarak öne sürülüp lanse edilmiştir. Gerçek taraf Amerikan emperyalizmidir ve Türkiye ve devlet yapılanmasına yeni bir şekil vermeye girişmiş olan güç odur.

Bu nedenle, “asker ağırlığı”nın ya da darbeciliğin sonuna gelindiği ve demokrasiye gidildiği türü hayallere kapılmamak özellikle gereklidir. Bugün Amerikan çıkarları böyle gerektirdiği için belirli gelişmelere tanıklık ediyoruz; yarın bu çıkarlar bir darbe gerektirdiğinde, hiç kuşku duyulmamalıdır ki, halk örgütlü güçleriyle önünü kesemediği durumda, böyle bir gelişme yine yaşanacaktır.

SİSTEM VE DEMOKRASİ  SORUNU

“Taraflar” sorununa, son yılların gazete manşetleriyle TV haber bültenlerinin ilk sıralarını işgal eden çatışmanın, bir “taraf”ın darbe tehlikesi ve hazırlıklarıyla darbeciliğe karşı mücadele, diğer “taraf”ın da başlangıçta “şeriat”, “irtica tehlikesi”, ve “irticaya karşı mücadele”, sonra “korku imparatorluğu kurmak”, “otoriter rejim” ya da “sivil faşizm”e gidiş olarak tarif ettikleri çatışmanın “tarafları” sorununa bunca yer ayırmamızın nedeni, bir yandan çatışmanın tarihsel arka planıyla birlikte etraflıca kavranması, diğer yandan da tarafların niteliğinin doğru olarak belirlenebilmesi içindir.

H. Cemal, ihtiyat kaydı koyarak şöyle yazıyor köşesinde: “Hükümetler hiç kuşkusuz eleştirilecek. Muhalefet ayağı olmayan rejimlere demokrasi adı verilemez. Bu çerçevede Başbakan Erdoğan’ın, AKP hükümetinin eleştirilecek çok yanı vardır. Hükümettir, eleştirilir.” Ve örneklemeye girişiyor: “Basın özgürlüğü ve bu bağlamda örneğin Doğan Grubu’na ilişkin astronomik vergi cezası… Deniz Feneri’nde sergilenen tutum… Erdoğan’ın medya üstünde uzamakta olan gölgesi… Dış politikada ince ayar gerektiren alanlardaki özensizlik… Ergenekon davasını ilgilendiren bazı konular… ‘Demokratik açılım’da yapılan yanlışlar, ‘kelepçe’ler…”6

H. Cemal, yalnızca “sisteme ilişkin” diye düşündüğü konuları ayırıyor, eleştirmiyor. Sonra Ve “ama” diyerek devam ediyor: “…sadece bu pencerelerden bakarak Tayyip Erdoğan’a demokrasi notu verilemez.” “Çünkü” diyor; “Öteden beri Türkiye’de tam anlaşılamayan bir konudur. Hükümete muhalefet ile ‘sistem’e muhalefet arasından geçen çizgi diye tarif edilebilir. Ya da şöyle özetlenebilir: Türkiye’de hükümet vardır, seçim sandığından milletin oyuyla çıkan… Bir de yerleşik sistem ya da devlet yapılanması vardır, atamayla gelen… Bu ‘sistem’de, ‘devlet yapılanması’nda köşebaşlarını asker-sivil bürokrasi oluşturur. Bu ‘sistem’in kökleri orduya, yargıya, üniversite düzenine, medyaya doğru yayılır.

“Oysa demokrasilerde güçlü olan, son sözü söyleyen seçim sandığından çıkan ‘sivil otorite’dir, ‘hükümet’lerdir. Ama bizde böyle değildir, hiç böyle  olmadı. Bizde sistem, devlet her zaman seçim sandığından çıkan hükümet karşısında ağır bastı, çok daha güçlü oldu. Bizdeki bu sistemin çekirdeğine gelince… Bu çekirdeği ordu, asker oluşturdu. Onun için de Türkiye’de hükümete muhalefet kolaydı, sisteme karşı çıkmak zordu.”

H. Cemal, “sistem”  ya da “sistemle ilgili” diye, “AB’ye uyum yasalarıyla demokrasi yolunda atılan adımlar”ı.. “Bu çerçevede asker-sivil ilişkileriyle ilgili yasal düzenlemeler”i.. “Kıbrıs’ta sergilenen siyasal iradenin de bir ürünü olarak AB’de açılan müzakere kapısı”nı..  “Ergenekon’un arkasına koyulan iradeyle, yapılan bazı yasal değişikliklerle ‘darbe tertipleri’nin de hesabını paşalardan” sorulmaya başlanmasını.. “Faili meçhul cinayetleri kovalamaya başlayan bir yargı ortamı” oluşturulmasını.. “..sivil yargıçların içine girebildikleri ‘kozmik oda…’”yı, “‘Kürt sorunu’nu içeren ‘demokratik açılım’ın önemi”ni.. “27 Nisan Muhtırası ve hükümetin duruşu vesaire” yi örnek veriyor.

“..bütün bunlar Türkiye’de demokrasiyi, günlük deyişle, damardan ilgilendiren konulardır.” diyor. Ve sonuca şöyle bağlıyor: “..seçim sandığından çıkan sivil otorite, devlet yönetiminde tam olarak son sözü söyler hale gelmeden bu ülkede demokratik hukuk devleti olmaz.”

Doğru, demokrasi, hükümet sorunu değil, devlet sorunudur, sistem değişikliği sorunudur. Ama H. Cemal’in verdiği örneklerin hangisi “sistemle ilgili”dir?

AB ile uyum yasalarıyla demokrasinin ne ilgisi vardır? Avrupa ülkelerindeki “sistem”le Türkiye’deki sistem arasında ne fark vardır? Sistem dendiğinde, anlaşılması gereken şey, şu hükümetin yapıp bu hükümetin yapmayacağı şeyler, bir dizi politik uygulamalar değil, ama bütün uygulamaların üzerinde cereyan ettiği temel, izlenen politikalar da içinde, hukukun, kültür ve ideolojinin çıkış noktası ve yansıdığı maddi toplumsal zemin olan iktisadi yapı ve buna uygun devlet anlaşılmalıdır. Nedir bu? Kapitalist sistem ve burjuva devlet değil midir?

Kapitalist sistem içinde yaşamıyorsak neyle tanımlayacağız “sistemimiz”i? Ya da devletimiz bir burjuva devlet sistemine sahip değilse neye sahiptir?

Öyleyse “AB uyum yasaları” ne anlam ifade etmektedir “sistem” açısından? Uyum yasaları çıkmış olsa da olmasa da, hem Avrupa ülkeleri hem de Türkiye aynı kapitalist sisteme sahip türdeş burjuva devletler olmaktan farklılaşacak mıdır? Ya da Kıbrıs ve AB ile “müzakere kapısı açılması” sistem açısından ne tür bir fark yaratmaktadır?

H. Cemal’in, şimdiye kadar olmamış olanlara değinerek, “faili meçhul yargılamaları”nın, “asker-sivil ilişkileriyle ilgili düzenlemeler”in, “kozmik oda”nın, “darbe tertiplerinin hesabının paşalardan sorulması”nın sözünü etmesi de sistem sorununa ilişkinlik bakımından durumu değiştirmemektedir… Bunların hangisi Türkiye’nin toplumsal ve siyasal olarak örgütlenmesinin temelini veren kapitalist sistemin, kapitalist toplumsal örgütlenme ve burjuva devlet örgütlenmesinin değişmesini gereksinmektedir? “Kozmik oda” aranırken, sistem mi değiştirilmiştir ya da bu ve benzeri aramalar, sistemi değiştirmekte olan türden işlerden midir?

Peki, “Kozmik Oda” ve onda cisimleşen asıl aygıt olan Kontrgerilla, kuşkusuz “darbe” ve “darbeciler” dendiğinde en başta akla gelen, “her taşın altından çıkan” ve “karanlık” ve “gizlilik”le birlikte devlette militer olanla birlikte anılan bu devletin “derini”, örneğin “Gladio” adıyla İtalya ve “P-2 Locası” adıyla İsviçre’de bir “temizlik” işleminden geçirildiğinde, bu ülkelerde sistem mi değişti? De Gaulle’ün ikinci başa gelişinden önce Cezayir üzerinden General Satan darbeye kalkıştığında da, bu darbe püskürtüldüğünde de Fransa’nın –kapitalist olan– ne toplumsal ne de siyasal sistemi değişmişti.

Türkiye’de de, varsayalım ki, AKP, çok önemli değişiklikler yapmaya yönelmiş, darbecilerle hesaplaşmaya girişmiştir; bunun için “sistem değişikliği” gerekli olmayacaktır. Mevcut sistem içinde tümü yapılabilir şeylerdir ve AKP’yi sistem karşıtı ve onu değiştirmeye girişmiş bir “güç” olarak göstermek “sistem” kavramını ve onunla ifade edilen olguyu çarpıtmak demek olacaktır.

Bunlar bir yana, Türköne’nin lafını ağzında yuvarladığı gibi TSK lağvedilip yerine yeni bir ordu kurulmasına girişilse bile, sistem dışına çıkılmış olunmayacaktır. İran örneğin; bugün de, tıpkı dünkü gibi gelişmemiş kapitalist bir ülkedir.

“Sistem” değişikliği, askerlik alanı söz konusu olduğunda, burjuva devletin temel dayanağı olan sürekli ordunun, halktan kopuk olarak örgütlenmiş özel silahlı birliklerin lağvedilmesini kapsar. Bu yoksa ve bunun da temeli olarak kapitalist toplumsal sistemin değiştirilmesine (en azından tekellere el konulup sınırlandırılmasına) girişilmemişse, “sistem değişikliği” lafı sadece yakıştırmadır!

Tartışmacılar AKP’nin Sistem Karşıtlığında Hemfikir

“Otoriter yönetime gidiyoruz”7 değerlendirmesi yapan ve AKP hükümetinin –başlıca darbelere ve darbecilere karşı mücadele ederek– Türkiye’yi demokratikleştirmekte olduğunu ileri sürenlerin, örneğin “Hasan Cemal’in ve onun gibi düşünlerin mantığı baş aşağı duruyor”8 diye yazan Milliyet yazarı Kadri Gürsel de olanca fikir ve tutum farklılığına ve karşıt saflarda bulunmalarına rağmen, “sistem” konusunda, tıpkı H. Cemal gibi düşünmektedir: “AKP, sistemin hukuk ve demokrasi dışı müdahaleleri karşısında varoluşuna yönelik bir tehdit algılamış olabilir… Haklıdır da… Ve bu sistemi etkisizleştirmek üzere bir iktidar mücadelesi başlatmış da olabilir… Ancak bunlar AKP’yi otomatikman demokrat yapmaz.” (Agy)

Burada, birbirine karşıt pozisyonlu her iki tartışmacıya şunları sormak zorunlu: AKP “sistem dışı” bir parti midir? Neden sistemin tüm despotluğunu temsil edip uygulayan AKP’yi sistem karşıtı olarak gösteriyorsunuz? Neden “sistem karşıtı” olsun? İktidar mücadelesi; evet, sistemi değiştirme mücadelesidir ve H. Cemal’in haklı olarak vurguladığı gibi “hükümete muhalefet” başkadır, “sisteme muhalefet” başka… Hükümetler gelir gider ve değişirler, ama bununla sistem değişmez. Ve iktidar olmak için hükümet olmak yetmez, iktidar, egemenlik sistemi olarak, iktisadi ve siyasal egemenlik olarak bütündür ve sınıf iktidarıdır ve burjuvazinin ellerindedir, onun devletince temsil edilir. “Yürütme komitesi”nden başka bir şey olmayan hükümet hangisi olursa olsun!

Ve sorulara devam: AKP, günümüzde geçerli olan iktisadi egemenliğe, burjuvazinin ekonomiye egemen oluşuna karşı mıdır, bu egemenliğin yerine bir başkasını mı önermektedir? Örneğin “milli görüş”ün “faizsiz ulusal sistemi” (!) türünden bir şey mi öngörmektedir? Ya da burjuva devletin yerine bir başka devlet iktidarı mı istemektedir? AKP, Kimilerince zaman zaman Erdoğan’a densizce bir övgü olarak dillendirildiği bilinen Halifeliği ya da padişahlığı –tümüyle tevatür bir varsayım olmakla birlikte– geri getirecek ve devletin böyle bir örgütlenme biçimi parlamentarizmin, hatta Cumhuriyet olarak örgütlenmenin yerine geçecek olsa bile, bu, kapitalist egemenliğin olağan bir siyasal ürünü ve görünümü olan burjuva devlet sisteminin değiştirilmesini mi gerektirir? İngiliz monarşisi örneğin, burjuva devletle sistematik bir çelişme mi içindedir?

Toplumsal sistemi değiştirmek toplumsal devrim, siyasal iktidarı değiştirmek ise siyasal devrimdir. Her ikisi de iktidar değişikliği olmadan olmaz. AKP ise, işçi ve emekçiler karşısında hem sosyal hem siyasal bakımdan karşı devrimi savunup temsil etmekte ve uygulamaktadır.

AKP sistem içi bir partidir ve Amerikan emperyalizminin dünya ve özellikle Avrasya’ya yönelik stratejik çıkar ve hesapları, bu çıkar ve hesaplarla dolaysızca bağlı olan 28 Şubat darbesi ve özelleştirmeler gibi devlet olanakları üzerinden palazlanma yoluyla büyük burjuvazinin genişlemesiyle ilişkili bir üründür.

Sistem ve Siyasal Biçimi Sorunu

AKP “sistem karşıtı” ve “demokrasi mücadelesi veren” “demokratik” bir güç değildir?

Her şeyden önce, sistemi değiştirmeye girişmek bir yana, AKP, örneğin H. Cemal’in saydığı konuların hiçbirinde ciddi bir değişikliğe girişmemiştir. Ne Ergenekon Davası, ne faili meçhul davaları, ne Kürt sorunu…

Sisteme karşı parmağını oynatmadığı kesindir. Kapitalizme karşı olmak bir yana, kapitalist sistemin bütün nimetlerinden yararlanan, bu nimetleri paylaştıran ve tekelci büyük burjuvazinin çıkarlarını savunup sözcülüğünü yapan bir burjuva sistem partisidir.

“Sistem”le kastedilen siyasal sistemse, burjuva devletse, AKP’nin siyasal tutumlarında burjuva devlete yönelik tek bir talep ve eylem bulunamaz. “Sistem” dendiğinde, devletin biçiminin, siyasal rejimin sözü ediliyorsa, AKP’yi rejim karşıtı bir parti olarak da tanımlamaktan kaçınmak gerektir. Ancak burjuva kapitalist sistemle AKP’nin en küçük bir sürtüşmesinden söz edilemeyeceğine göre, tartışmanın, “sistem”i “rejim”e eşitleyerek kavramsal olarak değiştirip daraltan böyle bir eksende yürütülmekte olduğu bellidir.

Kimileri, örneğin CHP bugünkü siyasal sistemin biçimini ya da rejimi demokrasi varsaymakta, AKP’nin bunu değiştirmeye giriştiğini ve “tek parti egemenliği”ne “sivil faşizm”e, “otoriter yönetim”e gidilmekte olduğunu ileri sürüyorlar. Kimileriyse, bugünkü siyasal sistemi ya da rejimi “askeri vesayet rejimi” olarak tanımlayıp, buna karşı mücadele eden AKP’nin Türkiye’yi demokratikleştirmeye çalıştığını iddia etmektedirler.

Mevcut Rejim Demokrasi mi?

Demokrasiyle uzaktan ilişkisiz bir despotluğu sahiplenen CHP ve benzeri şoven milliyetçi gerici partilerin iddialarının geçersizliği kanıta ihtiyaç göstermiyor. 12 Eylül’ün kurduğu faşist rejimin oluşturduğu hemen istisnasız tüm kurumlarla rejimin çerçevesini belirleyen temel yasa olan Anayasasının geçerli olmaya devam ettiği biliniyor. Devletin şiddetten başka şey olmayan özünü belirten bürokratik militarist aygıtın burjuva niteliğiyle tamamen yerli yerinde durmasının sözünü bile etmiyoruz. Burada bir değişikliğe ilişkin tartışma zaten yoktur. Ama devletin biçimine gelindiğinde de, 12 Eylül rejiminden farklı olarak, yalnızca başlangıçtaki –darbeci beş generale danışmanlık yapan biçimsel bakımdan da yetkisiz– “Danışma Meclisi”nin yerini darbecilerin faaliyetini geçici olarak tatil ettiklerini açıkladıkları TBMM yeniden çalışmaya başlamıştır. Anayasası durduğu gibi, tüm devlet organları onun tanımladığı gibi çalışmayı sürdürmekte, özel –yetkilendirilmiş– yargı kurumlarıyla savcı ve hakimleri, YÖK’ü, özel kuvvetleri ya da Gladio’su veya Kontrgerillası, JİTEM’i, korucuları vb., hatta geliştirilerek varlıklarını korumaktadırlar. Üstüne tüm anti demokratik yasal çerçeve, ceza yasası, usul yasası, Memurin Muhakematı Yasası, Terörle Mücadele Yasası vb. eklenmiştir. Başlı başına bürokratik militarist aygıtın varlığı demokrasiyle çelişir ve buradan –tarihselliği de göz önüne alındığında– bütün ağırlığıyla bir militarist eğilimin kaynaklanıp etkili olmasının kaçınılmazlığını görüp anlayabilmek için kâhin olmaya hiç gerek yokken, Anayasası ve 12 Eylül’le kurulan ya da yeniden düzenlenen özel örgütlenmelerin demokrasiyle bağdaşmaz karakteri ortadayken, böyle bir rejimi “demokrasi” adına sahiplenmek, sahiplenicisini demokrat yapmaz. Mevcut rejim, ne denli adına “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” denmesi adet olmuşsa da, devletin az-çok demokratik bir örgütlenme biçimi değildir.

AKP Demokrasi Mücadelesi mi Yürütüyor?

Öte yandan “askeri vesayet rejimi” olduğu ileri sürülerek bu rejimi değiştirmeye giriştiği iddia edilen AKP’nin, çözeceğini iddia ettiği hiçbir sorunda ısrarlı ve dönüştürücü bir tutum almadığı gibi, bürokratik-militarist aygıt bir yana, 12 Eylül faşist rejiminin kurduğu ya da yeniden düzenlediği kurumlara ve Anayasasına dokunmamakta ve genel olarak demokratik hak ve özgürlüklerle ilişkili olarak fazlasıyla demokrasi düşmanı bir noktada durmaktadır.

Kurumlar demokrasinin ölçütü değildir, biçim olarak benzeşen kurumlar değişik niteliklere sahip olabilir ve tamamen farklı sınıf çıkarlarını yansıtıp farklı politik ihtiyaçları karşılayabilir, farklı görevler yerine getirebilir denebilir. Ayrıntısına girmeden, “her devletin bir ordusu olur” harcıalem tezi hatırlanabilir. Ordu, şüphesiz milis olarak örgütlenmiş halk ya da bütün halkın silahlanmış olması değil, ama sürekli ordu, düzenli (hiyerarşik) emir-komuta zincirine sahip ordular bizatihi demokrasi fikriyle çelişiktirler. Devlete ve onun temel kurumu olan orduya ilişkin görüşlerinde Marksizm burjuva ideolojisinin tüm biçimlerinden, sosyalizm kapitalizmden ve proletarya diktatörlüğü burjuva diktatörlüğünden burada ayrılır; sosyalizm bürokratik militarist aygıtın parçalanması zorunluluğunu kabul eder ve bütün halkın silahlanmasını halktan kopuk özel birlikler olarak silahlanmanın yerine geçirir. Ama yine de “Kızıl Ordu” ya da “Halk Ordusu” ile burjuva ordular, ordu olarak özdeş kabul edilip “sosyalist Ordu” da olsa “burjuva ordusu” da olsa, ordu ordudur denebilir. Ya da dikkate alınması zorunlu bir itiraz olarak, “hemen sürekli ordunun kaldırılmasına sıra gelmez, o geleceğin işi” görüşü ileri sürülebilir ve “önemli olanın nasıl bir politik tutum alındığı” olduğu söylenebilir. Sınıflar üstü bir yaklaşımla denebilir ki, “demokrasi isteniyor mu istenmiyor mu, buna bakılmalı.” Peki, bakalım.

DEMOKRATİK HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ SAVUNMAK

AKP’nin demokrat olduğunu ileri sürerler kadar, iktidar mücadelesi verdiğini, ama demokrat olmadığını, “otoriter rejim” kurmakta olduğunu vb. söyleyenler, gerçekleri de, onları ifade etmenin aracı olan kavramları da karmakarışık etmektedirler. Demokrasi mücadelesini bir iktidar mücadelesi olarak anlamamak, tıpkı AKP’nin “sistem karşıtı parti” olduğunu iddia etmek gibi, kavramlarla birlikte yaşanan tüm siyasal mücadeleyi ve ötesinde siyaset ya da devlet işlerinin görülmesine ilişkin her şeyi anlaşılmaz kılma çabasını ya da tam bir kafa karışıklığını belirtir. Demokrasi sorunu, kuşku duyulamaz ki bir iktidar sorunudur ve demokrasi mücadelesi bir iktidar mücadelesidir. Ve zaten devrilmesi gereken bir “otoriter iktidar” koşullarında yaşamaktayız; yeni bir “otoriter iktidar” için iktidar değişikliği gerekmeyecek, bunun için yalnızca rejimin “yürütme komitesi”nin değişmesi yeterli olacaktır. Ama hükümet değişikliklerinin de, iktidar değişikliğiyle bir ilgisi yoktur. Bunlar, mevcut sınıf iktidarı ve bu iktidarın ya da devletin biçimi değişmeden kalırken, adı üstünde hükümetlerin değişmesidir.

Öte yandan bürokrasi ve militarizm, en demokratik olanı da içinde, demokratik olsun olmasın, her burjuva devletin kurumları olduklarından, “demokrasi”yi bu tür kurumların varlığı ya da yokluğunda arayamayacağımız ortadadır. Öyleyse, demokrasi ve demokratlığı hak ve özgürlükler kantarına vurmak, doğru yaklaşım olacaktır.

Bir burjuva demokratik devrimi olduğundan kuşku duyulamayacak Fransız Devrimi’nin başlıca talepleri üzerinden örneğin, eşitlik ve demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi açısından yaklaşılacak olursa, “demokrasi mücadelesi” olduğu ileri sürülen mücadelenin ve “demokrat” olduğu ileri sürülen AKP’nin hali pür melali nedir?

Hukuk Önünde Eşitlik

Burjuva demokratik “eşitlik” ilkesi, eşitliğin iktisadi gerçekleşme koşullarıyla, sosyal yönüyle ilgilenmez. Adı üzerinde burjuva eşitlik ilkesidir; sınıflar arasındaki eşitsizliğin kaldırılmasıyla, örneğin basın-yayın, toplantı, örgütlenme, seçme-seçilme vb. demokratik haklardan yararlanma olanağı bakımından işçiyle burjuva arasındaki eşitsizliğin giderilmesiyle bir ilişkisi yoktur. Burjuva, burjuva olarak, işçi de, işçi olarak kalacak; ancak hukuk önünde eşit olacaklardır. Burjuva demokratik eşitlik ilkesi hukuk önünde eşitliktir; gerçekleşme olanaklarına ulaşmakta ne denli eşitsizlik olursa olsun, hukuk önünde biçimsel olarak herkes, işçi olsun burjuva olsun eşit varsayılacaklardır. Hukuk önünde –eskiden aristokratların ayrıcalıkları türünden– sınıf ayrıcalıkları, kaldırılmış sayılacak, tanınmayacaktır. Peki bu açıdan durum nedir?

Seçilme Hakkı  ve Hukuksal Eşitlik

İşçi örneğin genel veya yerel bir seçimde aday olma olanağına hiçbir biçimde sahip olamayacaktır, ne burjuva partilerde satışa çıkarılan adaylıkları satın almaya yetecek parası vardır, ne propaganda materyal ve gezilerine harcayacak parası, ne toplantı salonları tutabilir, ne de günlük giderlerini karşılayarak kendisine yardım edecek birkaç kişi bulabilir… Ama tek tek herkesin (işçi ve emekçilerin) ve işçiler tarafından oluşturulan, kendi ödentilerinden başka gelir kaynağı bulamayacak işçi partilerinin seçimlere katılma hakkından eşit olarak yararlandıkları varsayılır.

Seçimlerde aday olma hakkının gerçekleşme olanağı açısından işçiyle burjuva eşitsizdir; ancak tartıştığımız bu değildir. İşçi parasızlıktan seçimde aday olmayı başaramazken, sanki gelecekteki ihale dağıtımları karşılığı para bulamaları zormuş gibi devlet partilerin seçime katılmasını finanse eder. Ancak Türkiye’de devlet yardımından da sadece basit işçinin değil, işçi partilerinin bile yararlanamadıkları bilinmektedir. Üstelik bir de seçim barajları vardır ve partilere seçim yardımı bu barajlı seçimlerde alınacak oy ölçütüne bağlanıp işçi partilerinin dışlanmaları formüle bağlanmıştır!

Başka muhalif kategoriler, örneğin Kürtler bakımından da aynı şey geçerlidir. Görünüşte Kürtlerin milletvekili seçilme hakları vardır! Baraj engelini ve propaganda çalışmalarının engellenmesi vb. aşılarak Kürtler seçilmeyi başardıklarında iş bitmemektedir. Yaşanan süreç göstermiştir ki, geri kalan milletvekillerini dokunulmazlık hakkından yararlanırken, Kürt vekillerinin dokunulmazlıkları tam bir eşitsizlik kanıtı olarak bir işe yaramamış, haklarında açılmış davalar ısrarla sürdürülmüştür. İki eski DTP eş başkanının milletvekilliğinin düşürülmesi ise, bu konuda fazla söze gerek olmadığını göstermektedir. Hele seçilmiş onlarca Belediye Başkanı’nın, sadece “Kürt Açılımı”nın “yükü”nden kurtulmak üzere ve ulusal örgütlenmeye yönelik tasfiyeci tutumun bir parçası olarak, yani tamamen siyasal nedenlerle, ellerine kelepçe vurularak cezaevlerine doldurulması, bu yönüyle tartışılabilecek şey bırakmamaktadır.

Sonuç olarak seçilme hakkı bakımından, gerçekleşme olanağı bir yana işçi ve örgütleriyle burjuva ve örgütleri arasında biçimsel eşitlik olarak, hukuk önünde eşitlik olarak da eşitlik yoktur. Bu ölçüt bakımından ne Türkiye’de demokrasi vardır, ne de seçilme hakkına ilişkin eşitsizliklerin kaldırılması için parmağını oynatmayı bile reddeden Erdoğan ve AKP’sinin demokrasi mücadelesi verdiklerinden, demokratlıklarından söz edilebilir.

Özel Hukuk

Yine demokrasinin bir ölçütü olarak hukuk önünde eşitlikten devam edelim. Erdoğan ve AKP’sinin uzun süredir en temel övgü konusu yapılagelmiş, en iddialı oldukları “sivillik” ve “sivilleşme” bağlamında yargı sorununu alalım. Sözde, AKP darbecilerle mücadele halindedir, “askeri vesayet rejimi”ne son vermeye çalışmaktadır ve bunun için askerin ayrıcalıklarına karşı sefer açmıştır! AKP ve ona övgü düzen liberaller iddia etmektedirler ki, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını savunmakta olan AKP, net bir “demokrasi mücadelesi vermektedir”! Askerin ayrıcalığını kaldırma tutumu içindedir! İddia edilmektedir ki, hukuk önünde askerle sivilin eşitliğini savunma, ayrıcalıklara karşı mücadele, tam da burjuva demokratik eşitlik ilkesinin savunulması ve uygulanmasıdır! Öyle midir?

Konuya girerken, “askerle sivil arasındaki eşitsizlik”ten söz açan AKP’nin, özel yetkili mahkemelerle, aynı nitelikli –özel– yetkilerle donatılmış hakim ve savcılarla, eşitsizlik ilkesine dayandırılmış Terörle Mücadele Yasası ve onunla bağlantılandırılmış haliyle eşitsiz uygulamaları yasalaştırılmış olan bütün bir infaz yasasını kaldırmak için en küçük bir harekette bulunmak bir yana, savunup uyguladığını söyleyelim. AKP askerle sivil arasındaki eşitsizlikler ve askerin ayrıcalıklı durumu bir yana, siviller arasındaki hukuk önündeki eşitsizliğe karşı tutum almış değildir; tersine, hukuk önünde eşitsizliği savunmakta ve uygulamaktadır.

Askerin sivil mahkemelerde yargılanması sorununa gelirsek, asker-sivil herkesin eşit biçimde tek bir mahkemede yargılanması şüphesiz iyidir. Ancak koca bir askeri yargı mekanizması da yerli yerinde durmaktadır. Askeri Yargıtay’ı da içinde eksiksiz bir yargılama organıdır bu. Ve askerler daima askeri görevlerle yükümlendirildiklerinden yalnızca askeri mahkemelerde yargılanabilecekken, genellikle emekli askerlerin yargılanmasına ilişkin işlevselleşebilecek “askerin sivil mahkemelerde yargılanması” girişimi, hem H. Cemal hem de K. Gürsel gibilerince “AKP’nin başlattığı iktidar mücadelesi” olarak tanımlanan askeri şeflerle AKP arasındaki iktidar ipini çekiştirme mücadelesinde ancak bir “pazarlık kartı” rolü oynamaktadır. Bunun ötesinde yargı alanına ilişkin askeri ayrıcalık AKP tarafından kesinlikle tartışma konusu yapılmamaktadır. Bugün “sivil yargı”da yargılanması söz konusu edilen asker kişinin yarın askeri yargı önüne çıktığı ve ikili eşitsiz hukuki yapı içinde yargıya ilişkin ayrıcalığın sürdüğü durum belki bir “uzlaşma” olarak nitelenebilir, ama hukuk önünde eşitlik ve böyle bir eşitliğin savunulmasının ve dolayısıyla demokrasinin bir ölçütü olarak adlandırılması olanaklı değildir.

Basın  Özgürlüğü

Savunulup uygulanması  için mücadele edilmeden demokrat olunamayacak basın özgürlüğü açısından AKP’nin tutum ve konumu, savunucularını, örneğin H. Cemal’i bile isyan ettirecek türdendir. Ancak Cemal’in üzerinde durmakla yetindiği Doğan grubu medyaya kesilen vergi cezası açısından değil sadece.. Cezaevinde hiç de az sayıda gazeteci yoktur. Mahkemelerde yargılanan gazeteci sayısı ise daha da çoktur. Muhalif yayın organları, hele Kürtlerin taleplerini savunuyorlarsa, sorgusuz sualsiz kapatılabilmektedir.

Örgütlenme Özgürlüğü

Ya örgütlenme özgürlüğü? AKP parti kapatmanın zorlaştırılmasını, örneğin bu kapatmanın Meclis tarafından kararlaştırılmasını savunmaktadır. Ancak parti kapatma sorununu yalnızca kendisiyle sınırlı ele almakta; ama parti kapatılmasına, genel olarak örgütlenme özgürlüğünün savunulmasına genişleterek ilkesel açıdan kesinlikle karşı çıkmamaktadır. En son DTP kapatıldığında hiçbir muhalefet yürütmemiş olması, AKP’nin örgütlenme özgürlüğüyle ilişkisizliğinin kanıtıdır. Nitekim parti kapatmaların yasal olarak olanaksızlaştırılması için yasa değişikliği yapma yerine TBMM’nin yetkilendirilmesine yönelmesi, bunun bir başka kanıtıdır.

Hele örgütlenme özgürlüğü, hak eşitliği temelinde ele alındığında Türkiye’de geçerli durum da, AKP’nin tutumu da vahimdir.

Sendikal örgütlenme özgürlüğü, grev ve toplu sözleşme hakkı bakımından durum içler acısıdır. Sendikal açıdan, Başbakanın TEKEL işçilerinin direnişi karşısındaki tutumundan söz etmek yeterli olacaktır. Fiilen sendikal örgütlenme özgürlüğünün kullanılabildiğinden söz etmek olanaklı değildir. Memurlar ise ne grev, ne de toplu sözleşme hakkına sahiptirler. AKP’yse durumdan memnundur, değişikliğin lafını bile etmemektedir.

Ulusal Hak Eşitliği

Ezilen ulus ve milliyetlerin hak eşitliği açısından durum daha iyi değildir. Sözde “açılımlar” birbirini takip etmektedir: Kürt, Ermeni, Roman… Hatta Alevilerle ilgili “çalıştaylar” yapılmaktadır. Lafın ötesinde değişiklik olmadığı gibi, mücadeleyle koparılıp alınan hakların ötesinde, AKP eşitsizlik durumunun değiştirilmesi bakımından aldatıcı laf üretimi dışında bir tutum almamakta, tersine yeni koşullar içinde eski durumu sürdürmeye uğraşmaktadır.

“Roman gecesi” düzenlenerek ve konut vaat edilerek her şeyin yapıldığına inanılması istenmektedir. Ama, Roman Açılımı’nın gündeme getirildiği sırada Ege bölgesinde bir Roman yerleşimi boşaltılarak sakinleri bir yerden başka yere sürülebilmektedir.

Ermeni sorununda, bir dizi açılım ve protokol imzasının ardından, Başbakan’ın geldiği nokta, “sivil faşizme gidiş” saptayanları doğrular niteliktedir. Faşizm eğilimi nettir. Yalnızca Ermeni sorununda değil, Kürt sorununda da, işçi ya da köylü sorununda da, sendikalara karşı tutumunda, iş isteyenlere yaklaşımında da, hasılı, önüne gelene hak inkarcılığını temel alan küfürlü saldırgan tutumlarında görülen bu faşizm eğilimidir. Ancak nasıl darbeciler tüm isteklerine karşın darbe yapamıyorlarsa, Erdoğan da, koşulu eksik olduğu için faşizme başvuramamaktadır. Ancak faşizm eğilimini taşımakta olduğundan katiyen şüphe edilemez.

“Yüz bin Ermeni’nin sınır dışı edilmesi” tehdidi, H. Cemal’in kulakları çınlasın, Erdoğan’ın ne denli demokrat olduğu ve ne denli eksiksiz bir demokrasi savunduğunun kanıtıdır! Tam faşistçe bir tutumdur. Osmanlı’nın 1915 tutumundan feyiz aldığı kesin olan bu tutumun nitelikçe 1915 pervasızlığından bir farkı yoktur. Yine tehcir! Belki bu kez yollarda kırım onca fazla olmayacaktır!

Kürt sorununda farklı mıdır? Saldırı ve askeri yöntemlerin yanına siyasal kuşatmacılığın katılarak, ulusal hak eşitliği talebini ileri süren Kürt halkının örgütsüzleştirilmesini hedef alan bir tasfiye hareketi yürütülmekte olduğundan kuşku yoktur. Kendi iradesini Kürde dayatmayı amaçlayan bu tutumun demokratlıkla, bu zorla irade dayatımının hak eşitliğinin benimsenmesiyle bir ilgisi kurulabilir mi? Kürdün istediği gibi değil, kendi iradesinden başka irade ve hak tanımaz faşizm eğilimiyle kendi bildiği gibi “çözüm”, tekçi, inkârcı yaklaşım nasıl bir demokratlık olabilir? Demokratik özerklik talep eden Kürde “sen bilmezsin” yaklaşımı ve “tek millet” tutumunun bile ilerisine geçilmemesi, Kürdün lafın ötesinde millet olarak varlığının ve eşitliğinin tanınmaması – bunların demokratlıkla ve demokrasi mücadelesiyle en küçük bir ilişkisi yoktur. Demokrasi mücadelesi, “AKP’nin verdiği mücadele” değildir, ama devletin yürütme komitesi olarak hükümetiyle AKP’ye karşı verilen mücadeledir.

Düşünce Özgürlüğü

Ya düşünce ve ifade özgürlüğü? Var mıdır? AKP en azından geliştirilmesi için mücadele etmekte midir? “Parası olanın düdüğü çalması”, kapitalizm koşullarında hayret edilecek bir şey değil. TÜSİAD’ın ya da bir üyesinin kendini ifade etmesiyle bir işçi ya da sendikası veya partisinin kendilerini ifade olanakları üzerinde durmayacağız. Bu açıdan baştan ayağa eşitsizlik var. Toplantı salonlarından ya da yazılı ve görüntülü olarak düşüncelerini yayma olanaklarından gereğince yararlanamama bir yana, sınıf egemenliğini ya da Kürtlerin ayrı bir devlet kurma veya federasyon olarak örgütlenmesini savunmak yasaktır. Bölünmeyi düşünmek ve gündeme getirmek suç sayılmaktadır. Proletarya diktatörlüğünü savunmak da öyle. Siyasi partiler, ancak “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışma” zorunlulukları yasa emridir. Atatürk’ü eleştirmekten başlayarak, yasayla dayatılmış örgüt biçimlerini bile benimsememiş olmaları kapatılma nedenidir. Bunlar sadece partiler değil, tek tek kişiler için de geçerlidir. TCK 312. maddeden örneğin, sadece ifade özgürlüğünü var sanıp kullanmaya çalıştıkları için cezaevlerinde düşünen insanlar bulunmaktadır. Sadece belirli düşünceleri ifade ettikleri için kapatılan gazeteler vardır ve RTÜK türü kurumlar ifade özgürlüğünü engellemek üzere işlevseldirler. Ve AKP’nin ifade özgürlüğünün hiç değilse genişletilmesine ilişkin bir eğilimi görülmemiş, bu yönde bir davranışına tanık olunmamıştır.

Düşünce ve ifade özgürlüğüyle birlikte ele alındığında inanç ve ibadet özgürlüğü bakımından da, ne mevcut durum ne de AKP’nin tutumu demokratik bir tablo oluşturmaktadır. Devlet güdümcülüğü, hem mevcut durumun hem de AKP tutumunun temeli durumundadır. Diyanet İşleri din ve inanç dayatıcılığının kurumudur. Hıristiyanlar, sair dinlere inananlar, Aleviler ve ateistler üzerinde, bu kurum tarafından örgütlendirilen açık bir dinsel baskı ve zorbaca dayatmalar geçerlidir. Örneğin din dersi zorunluluğu tam bir inanç özgürlüğü ihlalidir.

AKP inanç ve ibadet özgürlüğünü, söz konusu olan tarikatlar ve türban olduğunda hatırlamakta, ama ezilen inançları da kapsayarak genelleşmesi için ne bir eğilim taşımakta, ne de bir adım atmaktadır. YÖK bu konuda, AKP tutumunun tam bir göstergesi durumundadır. Uzun süre YÖK karşıtlığı yapan ve türban üzerinden YÖK’e karşı mücadele yürüten AKP, YÖK’ü ele geçirdiğinde, bu kurumu aynısıyla devralmış, yönetim değişikliği dışında, hiçbir değişikliğe uğratmadan, öğrenciler üzerinde ifade özgürlükleri ve hak taleplerinin bir engeli olarak çalıştırmaya devam etmiştir. Baskıya, baskı aygıtlarına karşı olmadığı gibi, devralıp burjuvazinin genel amaçlarıyla kendi özel amaçları doğrultusunda kullanmaktadır. Burada demokrasinin kırıntısından söz edilemez.

Toplantı  ve gösteri özgürlüğü

Toplantı  ve gösteri özgürlüğü bakımından durum daha iyi değildir. İfade ve örgütlenme özgürlüğünün önünde, bu hakkın kullanılmasını geçersizleştiren engellerin varlığının doğal bir uzantısı olarak toplantı ve gösteri hakkının da kurumsal olarak varlığından söz etmek olanaklı değildir. Günümüzde, AKP’nin yürütücülüğünde, toplantı ve gösterilere yönelik burjuva saldırganlığı pervasızca yürürlüktedir. Burjuva düzen partileriyle, sermaye örgütleriyle, işçi ve emekçilerle, ezilen ulus ve mezheplerin örgütleri bakımından, bu alanda da tam bir hak eşitsizliği söz konusudur. Düzen örgütleri rahatça miting ve toplantılar düzenlerlerken, ezilen sınıf ve katmanların tüm toplantı ve gösterileri, önceden izine bağlanmış olmanın ötesinde, yasaklanmaya ve polis saldırısına açıktır. Son yıllarda, sömürülen ve ezilen kesimlerin, halkın, toplumsal muhalefetin en başta cop ve zehirli gaz kullanılarak saldırıya uğramamış hemen hiçbir ciddi miting, toplantı ve gösterisi olmamıştır.

Düşük katılımlı, yerel muhalif gösteriler ya da hak arayışları neredeyse istisnasız saldırıya uğramaktadır. TV haber bültenleri öğrenci ve gençlerin her hak arayışına, her bir araya gelişlerine hunharca saldırıldığının örnekleriyle doludur. Bu saldırganlık, tüm işçi ve emekçi gösterilerine de yayılmış durumdadır. Kürtlerin gösterilerinden saldırıya uğramayan hiç yok gibidir. Yalnızca TEKEL işçilerine Ankara’nın ortasında yöneltilmiş gazlı saldırının sözünü etmek bile toplantı ve gösteri hakkı ve özgürlüğünün Türkiye’deki durumunu göstermeye yetecektir. 1 Mayıs’larda İstanbul’un en merkezi alan ve sokaklarının polis işgaline alınması ve herkese pervasızca suyla, bombayla saldırılması, ama gösterilere bir türlü “izin” verilmemesi, bu yönüyle gerek Türkiye’deki durumu, gerekse AKP ve hükümetinin “demokrasisi”ni göstermek bakımından tabloyu tamamlayıcı olacaktır. Bu özgürlükler bakımından da AKP’nin demokratik tutumundan değil, ama ancak faşizm eğiliminden söz edilebilir.

Herhalde sürdürmenin gereği yoktur…

Demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili bu acı durum buyken, Türkiye’nin “demokratik bir hukuk devleti” olmadığı ve bu hak ve özgürlükler karşısındaki tutumuyla AKP’nin demokrasi ve tarafı olduğu mücadelenin demokrasi mücadelesiyle bir ilgisi olmadığı ortadadır. 

Sandık ve demokrasi ya da “sivilleşme” sorunu

Bütün bunlar ortadayken AKP’nin demokratlığından söz edilebilir mi?

Demokratik tüm hak ve özgürlükleri çiğneyip dururken AKP’nin demokratlığından ve yürüttüğü mücadelenin demokrasi mücadelesi olduğundan emin olanlar bunu neye dayandırıyor?

Burada, başta üzerinde durduğumuz bir mücadele ve mücadelenin tarafları vardır ve AKP bu taraflardan biridir. Ergenekon davalarıyla, Kafes, Balyoz vb. eylem planları ve hâlâ yargılanmasına karar verilemeyen “darbe günlükleri”nin Sarıkız, Ayışığı, Eldiven vb. darbe plan ya da girişimleri ve tutuklanan çoğu emekli askerleriyle bir mücadele vardır. Demokrasi mücadelesi olarak sunulan budur ve AKP bu mücadelesiyle “sistem karşıtı” ve “demokrat” olarak nitelenmektedir.

Hiçbir şeyi küçümsememek gerektiği kesindir. Ne sandığı, ne Ergenekon’u! Sandığın etkisi de, Ergenekon tutuklamaları da tabii ki görmezden gelinmemelidir. Bir mücadele vardır. Bir dönemin askeri şefleri tasfiye edilmektedir.

Ama hiçbir şeyi de olduğundan değişik, gerçeğinden büyük ve önemli saymamak gerekir.

Sandık önemsiz değildir; evet, Türkiye 4 yılda bir düzenlenen genel seçimlerdeki oy dağılımı dikkate alınarak hükümetlere kavuşmakta ve onlar eliyle yönetilmektedir. Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanlarından Demirel sandığın önemine vurgu yapmakla kalmayıp, onu mutlaklaştıran “bulun 226’yı (o dönemde 450 milletvekili vardı ve salt çoğunluk 226 idi) değiştirin” siyasal literatüre yerleştirmiştir. Ama 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle 226 bulunmadan bırakıp gittiği bilinmektedir! Demek ki “226” ya da “sandık” her şeyi belirlememektedir.

Tam da burada “zaten sorun o” denecek ve “askeri vesayet rejimine karşı” mücadelenin demokrasinin ölçütü olarak anlaşılması gerektiği ileri sürülecektir.

Burjuva Demokrasisi Güdüktür

Ama hükümetler “sandıktan çıktığında” da, darbe koşullarında da militarist mekanizma, devasa bir sürekli ordu, üstelik yanına özel kuvvet birlikleri, JİTEM, koruculuk, sürekli büyütülen ve özel harekat timleriyle güçlendirilen polis gücü daima vardır. Buradan bir militarist akım kaynaklanmasından doğalı olamaz. Üstelik, değinildiği gibi, tekellerin ve spekülatörlerin en irilerinin yanı sıra en iri bürokratlarla askeri şeflerin içinde yer aldığı oligarşik yönetim, en demokratik ülkelerde bile demokrasiye, demokratik hak ve özgürlüklere pek az alan bırakır ya da burjuva kapitalist ülkelerin demokrasilerini her şeyin görünüşle idare edilebildiği olağan günlerin değil, ama sömürülen ve ezilen sınıf ve tabakaların ayağa kalktıkları olağan olmayan günlerin ölçüleriyle ölçmek gerektir. Bırakalım, işçi yığınlarının ayağa kalktıkları koşulları, büyük olasılıkla ipleri kendi ellerinde olan El Kaide vb. terörünü göstererek tüm gelişmiş demokrasili ülkelerin birer polis devletine dönüştürüldükleri gözler önündedir. Terör gerekçesiyle ne bireysel özgürlükler tanınır olmaktadır ne de devlet karşısındaki demokratik haklar.

Yine de örneğin İngiltere’de güdükleştirilmiş olsa bile demokrasiden söz etme olanağı bulunurken, Türkiye ne durumdadır? 1 Mayıs’ın bile kutlanamadığı, her gösteriye zehirli gazla saldırıldığı… bir ülke nasıl bir demokrasiye sahiptir?

Seçilme özgürlüğü  üzerinde durmuştuk. İfade, basın, toplantı ve gösteri, örgütlenme vb. özgürlükleriyle birlikte alındığında, 4 yılda bir ortaya bir sandık konmasının ne kadar önemi olmaktadır? İsteyenin aday olamadığı, isteyenin istediği şekilde oy kullanmasının öldürülmeye varıncaya kadar ciddi yaptırımlarla sınırlandığı, kişiye bağımlılık ilişkilerinin yanında tarikat ilişkilerinin bu kullanımı kayda bağladığı, partileri kapatılma ve yöneticileri tutuklanma ve öldürülme tehdidi altında bulunan, toplantılarına ve kendi dilleriyle propaganda yapmalarına izin verilmeyen, çıkardığı gazeteler sansürlenen, hatta kapatılan, düşünceleri nedeniyle milletvekili olanları bile yargıyla terbiye edilmeye çalışılan bir ülkede sandığın öneminin abartılmaması gerektiği kesindir. Kapitalistlerin ekonomik egemenliklerinden gelen güçle, paranın gücüyle birleştiğinde, tekelleşmenin ürünü olarak burjuva demokrasisinin kapitalist ülkelerin bütününü kapsayan genel güdükleşmesinin ötesinde Türkiye’de hemen hiçbir demokratik hak ve özgürlüğün hayat bulmaması, “sandık”ı önemsizleştirmektedir.

Ve zaten emperyalizm koşullarında, sömürgecilik ve yayılmacılığı benimsemiş, militarist kurumu, bürokratik mekanizmalarının yanı sıra başlıca şiddet aleti ve egemenlik organı edinmiş kapitalist ülkelerde, kural olarak, militarist bir eğilimden kaçınılamaz. ABD, İngiltere örneğin, sandıktan çıkma iktidarları var diye, militarist ülkeler değiller midir?

Parlamentolar Yönetim Merkezi Değildir

Parlamento, parlamenter sistem ya da Kongreli Başkanlık sistemi ve seçimleri için ortaya konan sandıklar, burjuva kapitalist devlet örgütlenmesinde kararlaştırıcı mıdırlar? Kapitalist ülkeleri parlamentoları değil, kurmay odaları ve kulisler yönetir. Engels’in dediği gibi, parlamentolarda sadece halkı aldatmak üzere boş nutuklar atılır, ama devlet işleri kulislerde ve kurmay odalarıyla koridorlarda kararlaştırılır ve yönetilir.

Sandık, evet önemsiz değildir, ama işte bu kadardır. Ancak bir kaldıraç olarak değer taşır ve dört yıl halkı egemen sınıfın hangi kliğinin yöneteceği kararlaştırılır seçimler ve sandık aracılığıyla. Dolayısıyla iktidar zaten sandıktan çıkmaz. Sadece egemenler arası bir yarım hesaplaşma yaşanır sandık aracılığıyla; ama bu hesaplaşma asıl, bürokrasi ve militarist aygıt aracılığıyla ve paranın gücüyle tamamlanır. Zaten sandığı “kararlaştırıcı” olarak öne sürenlerin öngördükleri de bundan ibarettir: Türkiye’nin güdük bir burjuva demokrasisine kavuşması özlemlerinin azamisidir!

Burjuva demokrasilerinde sandık ve seçimler, buradan gelen parlamentolar devleti yönetmezler, parlamentolarda oynanan, bir tuluattır. Ama AKP yandaşı liberal yazarlar devletin, parlamentolardan ve sandıktan hangisi çıkarsa o hükümet tarafından yönetildiğine inanmamızı istiyorlar. Onlara göre, hükümetler de kapitalistlerin bir “yürütme komitesi” olmaktan çok fazlası: Halkın temsilcisi ve sözcüsü! Seçimler ve sandık aracılığıyla burjuva devletleri sonuçta halkın yönettiğine inandırmaya çalışıyorlar bizi. Ve bizi demokrasinin başka bir yerde değil, ama burada, seçimlerde seçilenlerin iradesinin halk iradesi adına savunulması ve desteklenmesinde olduğuna ikna etme uğraşındalar.

Oysa ilgisi yoktur: Ülkeyi egemen sınıfların şu ya da bu kliğinin yönetecek olmasının belirlenmesi, neden “demokrasi mücadelesi” olsun? Basın özgürlüğünü mü genişletiyor, yoksa ifade özgürlüğünü mü? Örgütlenme hakkı mı elde ediyor geniş yığınlar, toplantı ve gösteri hakkını mı? Yoksa sandık var diye, seçme-seçilme hakkı mı genelleşiyor, seçim barajları mı kalkıyor, propaganda hakkının önündeki engeller mi, yoksa devlet seçime katılan partilere eşit mi davranacak?

Darbelere İlişkin

Peki “askeri vesayet”? Darbeler?

Öncelikle bir şerh düşelim: İçeriği ve oynadığı tarihsel rol değerlendirilmeden her türlü asker ağırlığı ve askeri eylem, tıpkı her türlü savaş gibi, toptan kötülük kaynağı olarak anlaşılamaz. Darbeler de böyledir. Adının bile iticiliğinden hareketle, ama siyasal-toplumsal niteliğini, tarihsel rolünü dikkate almadan her türlü darbeyi mahkûm etmek, ideolojik olarak darbecilikle uzlaşması olanaksız devrimci ve sosyalistlerin tutumu olamaz.

Kurtuluş  Savaşı, örneğin, savaş olarak, ulusal bağımsızlığı sağlayan ilerici bir savaştır ve askerin ağırlığı altında gerçekleşmiş olması ve bu ağırlığı koşullandırması nedeniyle ilerici rolü görmezden gelinecek ya da reddedilecek değildir. Emperyalizme karşı ulusal burjuvazi önderliğinde cılız bile olsa bir ulusal devrimdir, Kurtuluş Savaşı. Onda ilerici hiçbir yan bulamayan Kemalizm suçlamacılarına kanılıp devrim karalanamaz. Napolyon savaşları başta olmak üzere, tarihte böyle çok sayıda ilerici savaşa tanık olunmuş ve askeri niteliği dolayısıyla Marksistlerin aklına bunları karşı çıkmak gelmemiştir.

Darbeler genellikle devleti elinde tutan gerici egemen klikler tarafından yapılageldikleri için, genel bir darbe karşıtlığı doğru varsayılır olmuştur. Ancak örneğin Chavez ilk kez iktidarı bir darbeyle ele geçirmeye girişmiş, başarısız olmuş, ardından iktidara ulaşabilmiştir. Darbe yöntemini kullandı diye, amaçları ve yöneliminin ilerici niteliği yok sayılarak demokrasi düşmanı ilan edilmesi gerekmemektedir. Tersine demokrat olan ve bir demokrasi mücadelesi yürütenin Chavez olduğu bir gerçektir.

Türkiye’den konuşulmak gerekirse, 27 Mayıs da darbedir, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat da. Sosyalistlerin darbeci yöntemleri benimsemeyecek ve çareyi bir darbe beklentisi içine girmekte aramayacak oldukları kesindir. Ama bu dört darbeyi de, hiç ayırt etmeden, aralarında hiç fark görmeden aynı biçimde değerlendirmek zorunda oldukları ileri sürülemez. 27 Mayıs, kuşkusuz Amerikan emperyalistlerinden bağımsız bir darbe olmamıştır; ancak faşist bir rejimi devirdiği de ortadadır. Üstelik emir-kumanda zinciri içinde yapılmadığı gibi, askeri bürokratik hiyerarşinin kırılarak gerçekleştirildiği de gerçektir ve bu yönüyle burjuva devletin örgütlenişini ve işleyişini zedelemiş, burjuva egemenliğin örgütlenmesinde bir zaafa yol açmıştır. 12 Mart ve Eylül ise, tamamen emir-kumanda mekanizması içinde halka karşı saldırının örgütlenmesidir ve aralarında bir ayrım olduğu kesindir.

Bu ihtiyat kaydı şundan konmaktadır ki, genel geçerliliği ileri sürülüp muhtevasıyla ilgilenilmeden saflık ve bönlükle demokrasi mücadelesi sayılarak, liberallerce bir önvarsayım olarak kabulü zorlanan darbe ve darbecilere karşı mücadelenin sözünün bile edilmesi, “karşı taraf”ın, güncel olarak AKP’nin desteklenmesi için yeterli sayılamaz!

Sivil ya da Askeri Gericilik Tercih Konusu Olamaz

Öte yandan askere ayrıcalık tanıyan kapitalist sistemdir. Her türlü ayrıcalık gibi, askeri ayrıcalıkların kaldırılması da demokratik bir adım olur. Ama sorunu getirip “asker mi yönetecek sivil mi” sorusunun yanıtına kilitleyip, demokrasinin, hukukla birlikte, başka hiçbir yerde değil, ama sadece burada olduğunu ileri sürerek, demokratlığın ölçütünü buradan koymak, tam da parlamentolara özgü aldatıcılıkla nutuk atmak olur. Demokratik hak ve özgürlük inkârcılığıyla bütün bir gericilik, militarist ve bürokratik aygıtıyla birlikte yerli yerinde duracak, sömürülen yığınlara ve ezilen ulus ve mezheplere yöneltilen ne tür saldırı varsa tümünü üstlenerek “siviller” (doğal ki askeri birliklere de kumanda ederek) yürütecekler ve sadece “sivil” oldukları için, asker değil onlar yönettikleri/yönetecekleri için, buna rağmen demokrat olarak lanse edilecekler, yönetimin ipini ele geçirme mücadeleleri de “demokrasi mücadelesi” sayılacak! Halkın kazancı nedir bundan? Demokrasi ile halk arasında bir ilişki varsayılması gerektiğine göre, halk ne elde edecek? Askerler yerine siviller tarafından dövülüp sövülmekten başka?

“Sivil”miş! “Sivilleşme”ymiş! Zehirli gaz ya da copun, kurşun ya da bombanın, örgütlü özel silahlı birliklerin askeri, sivili mi olur ya da hiç sivilleri görülmüş müdür?

Gerici halk düşmanı  darbelereyse, ondan asıl zararı gören halkın karşı olmasından doğalı yoktur. Kimse 28 Şubat’ın bizatihi ürünü olan, onun tarafından önü açılan ve bu açık darbenin yargılanmasını ağzına bile almayan, Erdoğan’ın ağzından “eşek şakası” olarak nitelediği 12 Eylül’ün yargılanmasını ancak CHP’yi köşeye sıkıştırmak amacıyla Anayasa paketine sokuşturan, Sarıkız, Ayışığı vb.’nin sözünü ettirip düzenleyicilerine el kaldırmayan AKP’nin darbeciliğe karşı mücadele ettiğini ileri sürmesin! AKP ne militarist aygıta karşıdır, ne militarizme. “Darbe karşıtlığı” söylemi, yalnızca devlet yönetiminin ipini ele geçirme mücadelesi yürüten AKP’nin kullandığı bir maniveladan ibarettir.

Peki, “otoriter rejim”e mi gidiyoruz? Gidişat “sivil faşizme” mi? Nuray Mert ve diğerlerinin yanı sıra, sanki örneğin kendi döneminde ve şimdi hukuk üstünlüğünden söz edilebilirmiş gibi, “Siz ülkeyi bir korku imparatorluğu haline getirmişsiniz… Benim itiraz ettiğim hukuksuzluktur. Ülkede hukukun üstünlüğü zedelenmiştir.”9 diyen Süleyman Demirel doğru mu söylüyor?

Ne o, ne diğeri! Ne “demokrasi mücadelesi veriyor” AKP, ne de “sivil faşizme gidiyor”! Gidebilse giderdi, faşist eğilimlere sahip olduğu söylendi, bunun bugün koşulu yok görünüyor. Ama olanca faşist eğilimleriyle demokrasiyi kurduğu da kesinlikle yok! Olan-biten, Türkiye’nin dünya ve bölge ölçeğinde Amerikan çıkarlarıyla çok daha uyumlu hale getirilişiyle ilgilidir.

Sömürülen ve ezilen yığınların ne “askeri vesayet rejimine karşı demokrasi mücadelesi veriyor” düşüncesiyle AKP’nin ne de “sivil faşizme gidiyoruz” diyerek askeri şefleri ya da ulusalcı  şoven CHP türü partilerin destekçisi, kuyruğu olmaları kesinlikle gerekmiyor. Yürünecek yol, sosyalizm ve demokratik içerikli siyasal özgürlükler için mücadele yoludur.

Eksenler ‘Sıfır Sorunu’ ve Patriotlar…

Türk devlet yetkililerinin taşeronluk hinterlandı varsaymaya başladıkları eski göz ağrısı “tarihsel topraklar” Ortadoğu-Kafkasya-Balkanlar’daki “gezileri” olağanüstü artış gösterdi. Artış, özellikle Obama’nın gelişini önceleyip yükselişini de koşullamak üzere Bush’un son zamanlarında başlayan siyasal stratejik “yenilenme”yle birlikte görülüyor. Birkaç yıldır bu gezip tozmalar fazlalaşmaktaydı, ama Obama’yla birlikte bu yeni yönelimin teorisyenliğini de yapan yeni Dışişleri Bakanı başta olmak üzere, Başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi devletin ve dış politikanın ileri gelen yöneticileri ülke ülke gezmekten koltuklarında oturamaz oldular. Önde gelen askeri yetkililer de şüphesiz bu sürecin dışında kalmadı.

Yakın zamanlarda gerçekleşen bu gezilerin önemlileri şöyle bir hatırlanırsa, ilk ağızda, Suriye, Irak, İran, Pakistan, Slovakya, Makedonya, Rusya, hatta Ermenistan sayılabilecektir.

Burada, ortaya atılan son tartışmaları tetikleyen gezi ve ziyaretlerin sıralandığı hemen anlaşılacaktır. Yoksa, Obama’nın hemen seçilmesinin ardından ilk ziyaretini Türkiye’ye yaptığı ve bu ziyaretin, daha yeni, Erdoğan’ın BM ve G-20 toplantıları vesilesiyle gittiği ABD’de Obama başta, sair Amerikan yetkilileriyle yapılan görüşmelerle yanıtlandığı, Avrasya turlarının ardından görüşmek üzere Erdoğan’ın Obama tarafından yeniden (ziyaret tarihi 29 Ekim’di, Cumhuriyet kutlamaları nedeniyle Aralık’a ertelendi) ABD’ye davet edildiği biliniyor. Fransa ve Almanya başta olmak üzere, Avrupa’nın önde gelen ülkelerine yapılan geziler de hatırlanacaktır.

Ancak hemen bütün medya, söz birliği etmişçesine, bu gezileri ve gezilerde beliren Türkiye’nin belirli tutumlarını öne sürerek, bir “eksen kayması”, AKP Hükümeti eliyle ülkenin Batı’dan uzaklaşıp Doğu’ya, Ortadoğu)ya yönelmekte olduğu üzerine haber ve yorumlar üretmeye girişti. Batı basınından başladı ve ülkenin hükümet yanlısı ve sair medya gruplarına kadar yayıldı bu haber ve yorumlar. Kuşkusuz her eğilimden basın yayın organı ilgili haber ve yorumları kendi eğilimine uygun nüanslarla ve kendi kavlince verdi, ama Batı’dan Doğu’ya bir yöneliş tümünde işlendi. Neredeyse yalnızca hangi ülkelerin ziyaret için seçildiğine bakılarak bile yorumlar yapıldı; tamamen olağan biçimde Türk yetkililerin ziyaretlerinin ağırlıkla ve Ortadoğu-Kafkasya-Balkanlarda gerçekleşmekte oluşundan dahi sonuçlar çıkarıldı.

Ortadoğu’nun Müslüman Suriye ve Irak gibi Arap ve İran gibi ülkelerine yapılan ziyaretler ve bu ülkelerle imzalanan çok sayıda anlaşma, İsrail’e yönelik -Davos’ta “one munite” ile başlayan- eleştiriler ve İsrail’in -ABD ve İtalya’nın da katılımıyla yapılan- eğitim uçuşlarını kapsayan gelenekselleşmiş “Anadolu Kartalı” tatbikatından dışlanmasıyla birlikte ele alınınca, “eksen kayması” delillendirilmiş de oldu. İsrail, doğal olarak “Batı”ydı! Coğrafi olarak doğuda yer alması önemsizdi. Tarihsel, siyasal stratejik vb. olarak İsrail Batı’daydı, daha ileri gidilerek, “Batı”ydı! Doğu’nun kalbinde Batı’nın temsilcisi, sözcüsü, bir parçasıydı. ABD ve büyük Avrupa ülkelerinin gerçek anlamda stratejik ortağıydı. İsrail’le ilişkilerde nahoşluklar, bu nedenle, kolaylıkla “Batı ile sorunlar” ve “Batı’dan uzaklaşma” belirtisi ve Türkiye bakımından bir “eksen kayması”nın kanıtı sayıldı.

Öte yandan, AB ile girilen – Sarkozy’nin başlattığı, Merkel tarafından da benimsenen- “üyelik” yerine “imtiyazlı ortaklık” tartışmalarının damgaladığı sürecin Türkiye’nin “Batı” tercihine mesafeli yaklaşmaya başlamasına yol açtığı düşünülmekte; İsrail’le açılan mesafe ve Ortadoğu’nun Müslüman ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi çabasıyla tümü birlikte ele alındığında, “eksen kayması”nın bir diğer dayanağı olarak ileri sürülmektedir. Üzerinde durulan daha başka dayanaklar da var ki, bunlardan önemli biri, Türkiye’nin dış ticaretindeki gelişmelerdir: Türkiye’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yla ihracatı, son 7 yılda 7 kat artarak 2008 yılında 31 milyar dolara ulaşmıştır. Artık birçok Türk malı Cezayir’den Tahran’a kadar uzanan bir coğrafyada bulunabilmektedir.

Bir kez dayanağı icat edildikten sonra, artık hemen her uluslararası politik, diplomatik ilişki, ziyaret, anlaşma vb. bu “eksen kayması”nın unsuru olarak değerlendirilir olmaktadır. Son olarak Sudan Cumhurbaşkanı El Beşir’in İslam Konferansı Örgütü’nün İstanbul’da düzenlediği toplantıya katılmak üzere Türkiye’ye gelecek olması “kayış” tartışmasına tuz-biber ekti. Batı, ABD ve AB ile birçok Avrupa ülkesi protestolarını ilettiler; Beşir Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Darfur’da 300-400 bin kişinin öldürüldüğü dinsel nedenli katliam gerekçesiyle aranmakta, görüldüğü yerde yakalanıp Mahkeme’ye gönderilmesi gerekmekteydi. Bir “Batı’lı” ülke, hem de bir AB aday üyesi, Batı’nın bu kararını, üstelik kurumsal ve uluslararası nitelikli kararını nasıl tanımazdı! Türkiye Batı’dan uzaklaşmaktaydı. Peki ne yapmaktaydı? Doğu’ya yaklaşmaktaydı! Yani? Son olarak Sudan krizinin de gösterdiği gibi, Irak, Suriye, İran gibi İslam ülkelerine yanaşmaktaydı…

“SIFIR SORUN” POLİTİKASI

Son bir bir buçuk yıldır, ortalığı, Türkiye’nin dış politikasının eksenleriyle oynayarak, ilişkilerine ve kuşkusuz bölgesine yeni bir çeki düzen vermekte olduğu yolunda giderek daha yüksek perdeden bir gürültü kaplamaktadır. Önemlisi, bölgede devletler ve güçler arasındaki ilişkiler belirli bir yenilenmeden geçmekte olduğu için, bu iddia kabul görmekte ve taraftar bulmaktadır. Davutoğlu, özellikle Dışişleri’nin başına geldiğinden bu yana övgüler alıyor. Türkiye’nin dış ilişkileriyle bu ilişkileri geliştirmeye yönelik dış politikasına “aktivite” ve dolayısıyla “kişilik” kazandırdığı ileri sürülerek, özellikle Davutoğlu yere göğe sığdırılamıyor.

Davutoğlu “Stratejik Derinlik” isimli kitabının önsözünde “Bugün her şeyden daha çok, ülkenin geleceğine alternatif bakış açıları getirecek stratejik analiz çerçevelerine ihtiyaç” olduğunu söyleyerek işe başlamıştı. Alternatiflere, dolayısıyla “yenilikler”e ihtiyaç vardı. Amiyane tabirle “dünya değişiyor”du. Her kesimin bir ucundan ileri sürdüğü ve kendine göre tanımlamaya ya da tanımlamamaya giriştiği/atladığı bu “değişim”in kendisinin oluş halinde olduğuna dair çok geniş çevreleri birleştiren bir ön kabul vardı. Liberallerin vurgulamaktan hoşlandıkları “değişim”in kendisi önemliydi, her şeyden önce! “Duvarlar yıkılmakta”ydı, dolayısıyla “ezberler bozulmalı”ydı! Ancak yalnızca liberaller değil, yıllar önce “değişim”i neden göstererek “yeni dünya düzeni”ni dünya halklarına dayatanlar, on yıllar sonra, kapitalizmin yeni büyük krizinin ardından bu kez “yeni” “yeni dünya düzeni”ni yine aynı gerekçeyle gündeme getirmişlerdi.

Davutoğlu’ysa, bu değişimin kendisiyle birlikte, ama daha çok, gereklerini, Türkiye bakımından analiz zorunluluğunu ileri sürmüş, yeni bir “çerçeve” ya da yeni bir “düzen” oluşturmanın ihtiyaç olduğunu söylemişti.

Bush ile birlikte Amerikan emperyalizmi bir dönemini kapatmıştı. Daha Bush, yönetimden ayrılmadan, “değişim”i tamamen Obama’ya bırakmadan, hayata geçirmeye başlamıştı. İleri sürülmüş olan GOP üzerine bugün hemen hiç konuşulmuyordu. Üstelik ABD Ortadoğu’dan, işgal ettiği Irak’tan çekilecekti; çok fazla masraflı olmaya başlamıştı çünkü. Ancak kuşkusuz bunun gerekleri olacaktı! Bir dizi “yenilik” ya da “değişim” gerekecekti, ABD’nin geride bırakacağı “boşluğu” doldurmak için.

Öte yandan sorun, ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle sınırlı da değildir. NATO yenilenmek zorundadır ve bu süreç başlamıştır. Nedeni açıktır ve asıl değişikliğe işaret etmektedir: Dünya ölçeğinde güç ilişki ve dengeleri değişmektedir. ABD, tek başına ve kimseyi dikkate almadan istediğini yapabileceğini sanmış, denemiş ve olmayacağı görülmüştür. Bu noktada bir “değişim” ve “yeni yeni dünya düzeni” kaçınılmaz hale gelmiştir. Buysa, Türkiye’nin göbeğinde yer aldığı bölge olan ve üstelik dünya ölçeğinde emperyalist çekişmenin üzerinde cereyan edeceği/etmekte olduğuna ilişkin öngörü ve tezler (örneğin Zbigniew Brzezinski) çoktan geliştirilmiş Avrasya ya da bir ucu Afganistan ve Pakistan üzerinden Çin’e, batı ucu Balkanlara, kuzeyi Kafkasya üzerinden Rusya’ya uzanan, güneyindeyse Ortadoğu üzerinden büyük denizlere açılan bölgede bir “yenilenme”yi dayatmaktadır. Ama bölgenin “yenilenmesi” ya da “değişmesi” onunla ilişkili her şeyin değişmesi demektir. Bölgeye yeniden bir çeki-düzen verilmesi zorunluluğudur. Davutoğlu haklıdır; “yeni çerçeveler”e ihtiyaç vardır; Türkiye de değişmek zorundadır. Eskisi gibi gidemez. Liberaller bu değişim ihtiyacını, “duvarların yıkılması”na, “sınıfların kalkmasına” ve gerçekleştiricisi “teknolojik ilerleme” ve onun ürünü “küreselleşme”ye yoruyorlar! Başkası başka nedene bağlıyor. Ama değişme herkesin gözleri önünde gerçekleşmektedir ve özellikle bunca çekişmenin odağını oluşturan Avrasya’nın yenilenme ihtiyacı, Türkiye ve dış politikalarının yenilenmesi ihtiyacını da güdümlemektedir.

Davutoğlu, “yeni çerçeve” ihtiyacının yanı sıra ve bu değişikliklerin ortasında “proaktif” adını taktığı “aktif” dış politikadan başkasının kurtarmayacağını ileri sürerek işe başladı. Bu aktiflik ihtiyacının saptanması ve üzerinden ileri sürülenler, 2007 tarihli MİT raporunun da temel tezi durumundadır. Yüksek sesle ve açıktan dile getirilmemişti, ama asıl hedefin, zamanında dış politikanın başlıca ilkesi kılınmış “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” yaklaşımı olduğu ortadadır.

Ancak ileri sürülmüş “barışçıl amaçlar” ve asıl olarak bununla ifade edilen “içe kapanıklık”ın değiştirilmekte oluşunun üzeri Türkiye’nin “proaktif” politikasının “barışçıl” amaçlarına ilişkin vurgular ve gürültülü bir propagandayla örtülmek yoluna gidildi. Olur olmaz her yer ve zamanda Türkiye’nin barışçıl amaçlarına vurgu, dış politikanın “yeni çerçevesi”nin bir gereği olarak öne çıktı.

Dış politikanın “barışçıl amaçları” en çok Suriye’yle ilişkilerin geliştirilmesi çabaları üzerinden vurgulandı. Değil mi ki, Öcalan’ın ülke dışına çıkarılması için Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Suriye’yi savaşla tehdit eden açıklamalarından, savaşa ramak kalmışken, iki ülke arasında vizenin kaldırıldığı bugünlere gelinmişti; işte ortadaydı, -belki dünkü değildi, ama- Türkiye’nin bugünkü dış politikasının barışçıl amaçları ortadaydı!

Sadece Suriye ile ilişkiler söz konusu olduğunda ortada değildi Türkiye’nin “barışçıllığı”. Türkiye’nin, komşuları başta olmak üzere, özellikle bölgede bütün ülkelerle “sıfır sorun”u amaçlamakta olduğu ileri sürüldü: Tekrarlanıp duran, Türkiye’nin, sürtüşme konuları olmasın, hiçbir çatışma nedenine yer olmasın isteğiydi ilişkilerinde.

Barışçıl amaçlar ve barışçıl dış politika ile “sıfır sorun” yaklaşımı doğal olarak tamamen örtüşmez. Sorun olabilir ve barışçıl yöntemlerle çözülebilir. Ama hayır, Türkiye’nin dış politikasının, bunun da ötesinde, “sıfır sorun” üzerine kurmakta olduğu açıklandı. Sorun olmadığında “barış”tan başkası akla bile gelemeyecekti!

Buradan hareketle, dünya ve Avrasya’da zorunluluk haline gelen aktiflik ve ABD’nin değişerek yenilenmekte olan stratejik yaklaşımlarının ihtiyaç haline getirdiği ya da oluşan bir dizi değişikliğe uyumlanarak elde edilebileceği düşünülen uluslararası çıkarların gereksineceği yenilenmeler, “sıfır sorun”, “sorunları çözüyoruz” propagandasıyla açıklanacaktır artık.

Suriye ile yakınlaşma politikasına geçilmişti. Suriye ile sorunlar sıfırlanacaktı. Esat ve Erdoğan’ın karşılıklı ziyaretlerinin ardından iki ülke arasında stratejik işbirliği oluşturulduğu açıklandı ve ortak bakanlar kurulu toplantıları başlatıldı. İki ülkeyi ilgilendiren sorunların giderek bu ortak toplantılarda ele alınıp çözüleceği açıklandı. Adı “Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Bakanlar Toplantısı” olarak konulan bu toplantılardan sonuncusunun ardından törenle iki ülke arasındaki sınırdan vizesiz geçiş gerçekleştirildi. Türkiye, ülkedeki direniş ve çeşitli sabotajlarla ilgili Iraklı yetkililerce suçlanan Suriye ile Irak arasında arabuluculuk yaparak, Suriye ile Irak’ı, kuşkusuz -dünya ölçeğindeki güç ilişkileriyle bölgesel değişikliklerin gereği olarak bölgeye yönelik Amerikan stratejisindeki yenilenmeye bağlamış olduğu- kendi amaçlarına uygun olarak yakınlaştırmaya yöneldi. Bu çabasıyla, yalnızca kendisiyle başka ülkeler arasındaki sorunlarını sıfırlamaya yönelik “iradesi”ni değil, ama sunduğu propaganda fırsatını değerlendirerek “barıştan yana” genel tutumunu ortaya koymuş olacaktı. Üstelik “sıfır sorun” ilkesinin bir gereği olarak, Suriye ile yakınlaşma, Türkiye’nin çıkarları lehine bir gösterge olarak, Kürt açılımı kapsamında, eğer bir silahsızlanma sağlanacak olursa, B. Esad’ın PKK’ye katılmış Suriyeli Kürtleri ülkesine kabul edeceğini açıklamasını da kapsadı.

Irak ile yakınlaşma politikası, hemen hemen eş zamanlı olarak yürütülmekteydi. Türkiye, önceleri “aşiret ağası”, “eşkıya” vb. olarak görüp muamele ettiği Iraklı Kürtlerle yakınlaşmayı da kapsayarak, Irak ile arasını “sıfır sorun” esasına oturtarak iyileştirmeye çoktan başlamıştı. İlki İstanbul’da düzenlenen “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Bakanlar Toplantısı”nın ikincisi kısa süre sonra Bağdat’ta düzenlendi ve toplantıya Türk tarafından dokuz bakan katıldı. Stratejik ilişkili bu toplantının asıl önemiyse, toplantıda “mutabakat muhtırası” adıyla 48 anlaşmanın karar altına alınıp imzalanmasıydı. İmza altına alınan anlaşma konuları arasında, serbest ticaret ve serbest ticaret bölgeleri, ortak yatırım, Irak doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine nakli, doğal gaz boru hatlarının planlanması, yapımı, işletimi, iki ülke arasındaki yeni elektrik iletim hatlarının tamamlanması ve mevcut kapasitesinin artırılması, müteahhitlik, müşavirlik, toplu konut, altyapı, yol ve köprü yapımı, tarımsal işbirliği gibi ekonomik, güvenlik işbirliği, polis eğitimi, “terörle mücadele” gibi “güvenlik”e ilişkin olanları bulunmaktadır. Türkiye herhalde ilk kez bir diğer ülkeyle bu kadar kapsamlı anlaşmayı bir arada imzalamıştır. “Terör”e karşı işbirliği ya da PKK’ye karşı mücadelede Türkiye’nin Irak’ın, özellikle Irak Kürt federe devletinin desteğini sağlama konusunda aldığı mesafeyse, Irak’la yakınlaşmanın iki temel direğinden biri durumundadır. Diğer “direk”, bununla bağlantılı olarak ekonomik alandadır ve belkemiğini enerji sorunu ve işletimi, nakli, “bekçiliği” vb. oluşturmaktadır.

İran ile yakınlık politikası, Suriye ve Irak’la yakınlaşmadan farklılıklar taşısa da, gelişmesi bakımından benzer çizgiler de içermektedir. Yine karşılıklı sık ziyaretler, yine “barışçıl” amaçlar üzerine söylem eşliğinde aynı “sıfır sorun” yaklaşımı. Öncelikli sorun, ilk elde akla geleceği gibi enerji olabilirdi. Ama enerji sadece İran’da bulunur, Türkiye yalnızca alıcı durumdayken, dengeleyici bir başka alanda bir başka tutum zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Suriye ve Irak’la “sıfır sorun”lu ilişki geliştirmeyle karşılaştırıldığında zorlukları vardı. Yine de belirli ilerlemeler sağlandı.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İran’a yaptığı resmi gezide Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) Güney Pars sahasından 35 milyar metreküp doğalgaz çıkarma hakkı veren anlaşma imzalanması kararlaştırıldı. Çok önemliydi. Hem Türkiye hem Avrupa ülkelerinin çektikleri doğalgaz sıkıntısı bilinmekte ve sözü edilen anlaşmanın bu sıkıntıyı giderebileceği öngörülmekteydi.

Türkiye ile İran arasında tartışılıp üzerinde fikir birliği sağlanan bir diğer konu ise, iki ülke arasında yerel parayla ticaret yapılmasıydı. Türkiye, bu açıdan gerekli yasal düzenlemeyi yapmıştı. Başbakan Erdoğan, Tahran’da Türk-İran İş Forumu’nda işadamlarına hitap ederken, İran ile ticarette yerel paraya geçmek için hem İran’ın hem de Türkiye’nin yasal zemini hazırladıklarını, uygulama için hiçbir engel kalmadığını söyledi. Erdoğan, “Biz bunun yasasını düzenledik ve çıkardık. İran’da da hallolduğuna göre ne duruyoruz? O zaman adımı bununla birlikte atalım. Çünkü bu kur farklarından kaybettiğimizi neyle ödeyeceğiz, ne lüzumu var. Madem ticaret yapıyoruz, madem menfaat meselesi bu, o zaman biz bu menfaatimizi başkalarına niye kaptıralım?” diye konuştu ve İranlı yetkililerden olumlu yanıt aldı.

İran’la Türkiye’yi yakınlaştıran önemli üç sorunsa siyasal stratejik alana ilişkindi. Türkiye’nin, başlıca başbakanı ağzından ortaya konan İsrail’e yönelik eleştiriler ve bu eleştirilerin Konya’daki Anadolu Kartalı tatbikatında olduğu gibi pratiğe yansıtılması, İsrail’i meşru bir devlet saymayan İran’ın fazlasıyla hoşuna gitmekteydi ve bir yakınlaşma etkeni oluşturmaktaydı. İkinci sorun, Kürt sorunuydu ve iki ülke son yıllarda bu sorun karşısında ortak tutumlar geliştirmeye, hatta kuzey Irak’taki gerilla üslerine yönelik ortak harekatlar düzenlemeye yönelmişlerdi. Üçüncüsü ise, İran’ın nükleer araştırma ve geliştirme yönelimi karşısında Türkiye’nin müttefiklerinden daha “yumuşak” bir tutum ortaya koyması ve hatta başbakan Erdoğan’ın İran’ın nükleer faaliyetlerini anlayışla karşılamanın ötesine geçerek destekleme/kefil olma tutumu alma eğilimi göstermesiydi. İran-Türkiye ilişkilerinin son yılların en iyi düzeyinde olduğu söylenebilirdi.

Komşu Müslüman ülkelerin yanı sıra, Türkiye Kafkasya ve kuzeyindeki büyük komşusuyla da iyi ilişkiler geliştirmeye girişmişti. Cumhuriyet öncesinden miras Ermeni sorunu bir “açılım” konusu haline getirilmiş, sınırların açılması noktasına yaklaşılmıştı. Arada yığılmış çok sayıda sorun ve önyargı olması bir zorluk kaynağıydı, ancak iki ülke devlet başkanları karşılıklı ziyaretlere çoktan başlamış ve ilişkilerin geliştirilmesi İsviçre’nin arabuluculuğunda bir “yol haritası”na bile bağlanmıştı. Önümüzdeki ay içinde anlaşmanın karşılıklı olarak parlamentolarda onaylanması gerekiyordu.

Rusya ile tarihsel çekişmelerin yanı sıra kırk yıla yakın süre iki karşıt sistem olarak yaşamanın biriktirdiği zorluklar vardı, ama ilişkiler de geliştirilmekteydi. Örneğin ticaretin, özellikle enerji ticaretinin hızlı artışının yanında Türkiye’nin özellikle tarımsal ihracatında yaşanan sorunlar aşılmaktaydı. Daha önemlisi, iki ülke arasındaki ticaretin yerel para ile yapılması ilk kez Türkiye ve Rusya arasında ele alınıp görüşülmüş ve üzerinde anlaşma sağlanmıştı. Petrol ve doğalgaz ticaret ve nakliyatı alanında bir dizi anlaşma yapılmıştı. Türkiye, Rusya’dan Bulgaristan’a Karadeniz’in altından Türkiye karasularından boru hattı döşenmesine “olur” vermişti örneğin. Ve ikinci olarak, Rusya Karadeniz ve Hazar bölgesinden elde ettiği petrolü Samsun-Ceyhan boru hattına verecekti. Türkiye, Rusya ve katılımcı üçüncü ortak İtalya’nın yetkilileri ortak deklarasyon yayınlayarak, projeye verdikleri siyasal desteği açıkladılar. Projenin ortakları arasında yer alan Türkiye’nin son yıllardaki “göz bebeği” şirketlerden hükümet desteğine mazhar Çalık Holding, İtalyan ENI ve Rus şirketlerinden Transneft ve Rosneft arasında mutabakat zaptı imzalandı.

Üstelik Türkiye ile Rusya, sadece Samsun-Ceyhan boru hattının kuruluşu üzerinde değil, aynı zamanda petrol ürünlerinin ortak pazarlanması için bir rafineri kurma konusunda da anlaşmışlardı. Çalık grubunun, yine hükümet destekli olarak Ceyhan’da kuracağı rafineri, Ruslarla ortak inşa edilecek ve işletilecekti.

Bu kadarı Türkiye’nin “eksen değiştirmekte olduğu” tartışmalarının başlatılması için yetmiştir.

“ÇOK TARAFLILIK”

Türkiye, “eksen değişikliği” nitelemelerine yol açmak üzere, komşularından başlayarak, ikinci ülkelerle, (hem de “iç ve dış düşmanlar”, “dört bir yandan düşmanlarla çevrili olmak”, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” vurgularını açıklamak üzere) eskiden sırtını döndükleri ya da yüzüne bakmaya gerek görmedikleri de içinde olmak üzere, çoğuyla anlaşmazlık halinde olduğu ülkelerle yakınlaşma ve “sıfır sorun” esasına oturtma iddiasıyla ilişkiler kurma yönelimini “çok taraflı” dış politika olarak tanımlamaktadır.

Artık nasıl anlaşılırsa öyle anlaşılsın diye, moda olduğu üzere, “ucu açık” bırakılmaktadır. Eskiden tek taraflı mıydı? Şimdi çok taraflıysa, öyle olmuş olmalıdır! Peki, kimin tarafındaydı da, şimdi çok taraflılığa yönelmektedir dış politika? Şimdi, başbakan ve cumhurbaşkanının “eksen değiştirme” eleştirilerine yanıtlarına bakılırsa, eskiden izlenen dış politikanın en azından “Batı yanlısı” nitelemesini hak edeceği görülecektir. Çünkü, “Hem Doğu’yla hem Batı’yla” diyen Gül’ün yanı sıra Erdoğan da, “Bir yüzümüz Batı’ya bir yüzümüz Doğu’ya dönük” demekte, hatta diğer “iki yüz”ün de Kuzey ve Güney’e dönük olduğunu söyleyerek tabloyu tamamlamaktadır. Davutoğlu tarafından yeni bir hız ve ivme kazandırılan “çok taraflı” ilişkilenme tutumu, kuşkusuz “eskide kaldığı” ima edilen Amerikan eksenli bir Batı yanlılığına alternatif olarak sunulmakta ve kendi içinde “bakın biz Amerikan yanlısı değiliz”, “Batı yanlısı değiliz” tersten -eskiden Amerikan yanlısı olunduğu- itirafçılığını barındırmaktadır.

“Çok taraflılık”ın belirtileri olarak ileri sürülen ve aklı evvel bir takım Batılıyla Türkiye’nin manevrasını örtmek isteyen iç ve dış çevreler tarafından “eksen” tartışmasına konu edilen ilişkiler, elbette, Türkiye’nin İran, Rusya gibi ülkeler ve HAMAS gibi güçlerle olumlu, İsrail gibi ülkelerle olumsuz seyreden ilişkileridir. Yoksa “eksen değiştirme” tartışması yaparken, kimsenin örneğin Ermenistan’la ilişkilenme yönelimini ya da Irak’la yakınlaşmayı konu ettiği yoktur. Ama içeride “Kürt Açılımı”, dışarıda “Ermeni Açılımı” ve Kürt sorunuyla ilişkili olarak Barzani ve Talabani ve tabii ki eskiden bir farklılık ve yenilenme etkeni olarak Irak Kürt federe devletleşmesiyle işbirliği tutumuyla yarattığı gürültü ve verdiği çok yönlülük ve “eski prangaları atarak” yenilenme görünümünün yanına kendine özgü (eski Rus yanlılığı ve sonra İran’la stratejik ortaklık ilişkisi vb.) konumuyla Suriye ile -ve yanı sıra İran’la- yakınlaşma politikası eklendiğinde, Türkiye adına ileri sürülen “çok taraflılık” iddiasının en azından ayaklarının havada kalmayacağı düşünülmüştür. Ve tabii Rusya ile geliştirilen ilişkiler, Çin’le öngörülen gelişmeler, bu “çok taraflılık” iddiasının asıl dayanakları olmayı hak edecek türdendir.

Türkiye’nin tüm son dış politika atakları ve bir dizi yakınlaşmalarla politikasını yenilenme eğiliminin baştan aşağı “görüntü”ye ilişkin ve “gürültü”den ibaret olduğu şüphesiz iddia edilemez.

Türkiye’nin eski az-çok içe kapanık, Amerikan yanlısı ve hemen yalnızca Amerikancı ülkelerle belirli ilişkilere sahip, eski “Demirperde” denen “Doğu Bloku”na karşı “Batı yanlısı” tek taraflı blokçu politikasında farklılaşmanın ve belirli bir esnekleşmenin ortaya çıktığı doğrudur. Eskisi, Türkeş’in 27 Mayıs anonsunda ifadesini bulan “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” türü bir pozisyondu. Batı yanlısı, Amerikancı paktlarda yer almanın ötesinde fazlaca bir ikili ve çok taraflı ilişkiye sahip olmamakla karakterizeydi. Şimdi mümkün olan tüm ülkelerle ilişkiler kurma ve geliştirme pozisyonu tutulmaktadır. Üstelik bu pozisyon, başlıca Kürt ve Ermeni açılımlarıyla, tüm Cumhuriyet tarihi, hatta öncesinden gelen dış politika yöneliminin değiştirilmekte olduğu iddiasıyla pekiştirilmektedir.

Suriye ve İran’la, özellikle Rusya ile ilişkiler geliştirilirken, bu ilişkilerin belirli bir “çok taraflılık”a işaret ettiği şüphesiz tümüyle reddedilemez. Türkiye’nin kendi “ulusal” çıkarlarını gerçekleştirmeyi hedef alarak dış politikada belirli adımlar attığı söylenebilir. Sorun, son yıllarda geliştirilmekte olan “çok taraflı” “sıfır sorun” esaslı proaktif dış politikanın Türkiye’nin “ulusal” çıkarlarının gerekleriyle bağlantılı olup olmadığı değildir, tabii ki bağlantılıdır; ancak sorun, bu proaktif politikanın niteliğini veren, onu karakterize eden çıkarların hangi çıkarlar olduğu ya da söz konusu “ulusal çıkarlar”ın başka (kuşkusuz emperyalist) çıkarlara ve bu çıkarlarının elde edilmesini amaçlayan stratejilere bağlanıp bağlanmadığıdır.

Örnekse, Türkiye İran’la ilişkilenirken, şüphesiz, ucuza enerji sağlamayı öngörmekte, İran’da doğalgaz çıkarmak üzere yatırımı düşünürken gelir elde etmeyi hesaplamaktadır. Aynı şey, Rusya ile yapılan enerji anlaşmaları dolayısıyla da söylenebilir: Ucuz enerjiye ulaşma, enerji nakliyatından kazanma, Ceyhan’da kurulacak ortak rafineriden kâr sağlama… Ya da İran ve Rusya ile geliştirilen ilişkilere konu olan önemli bir sorun olarak dış ticaretin dolar ya da euro ile değil, ama yerel parayla yapılması örneğin…

İran’ın Pars bölgesinde milyarlarca ton doğalgaz çıkarma konusu ve konuya ilişkin anlaşma tartışmaları yeni değil. Konu üzerinde önceden de anlaşma sağlanmış, ama olmamıştı. Evveliyatı 2007’ye kadar uzanıyordu ve ABD tarafından bir türlü onaylanmıyordu. Yine aynı şey oldu ve İran “tamam” derken, anlaşma, Türk tarafının isteği üzerine üç ay ertelendi. Ve İtalya’nın da katılımıyla Rusya ile olan ortak petrol nakliyatı ve rafinesi projesi de imzalanmasına imzalanmıştır, ancak akıbeti üzerine şimdiden bir şey söylemek zordur. Proje, NABUCCO, Baku-Ceyhan vb. türü birbiriyle çekişmeli projelerden biridir, birbirlerinin yerine adaydırlar ve Türkiye’nin “çok taraflılık” kapsamında savunageldiği gibi hepsinin bir arada hayata geçmesi olağanüstü zordur. Bu projelerde, Türkiye’den çok ve öncelikle başlıca Amerika, Rusya ve Avrupa’nın büyük devletleri ve dev uluslararası tekellerin çıkarları çatışmaktadır. Dolayısıyla, adım atılmak tasarlanmaktadır, ama evdeki hesap çarşıya uyar mı, bilinmez! Ermeni açılımı, Azerbaycan’la ilişkilerin bundan etkilenmesi, Rusya’nın bu ülkeyle ilişkilerini geliştirmesi ve yakınlaşma politikasının sonuçları İran-Türk ilişkileri vb.’nin tümü konuya ilişkin gelişmeleri etkileyecektir. Ama asıl kararlaştırıcı etki, Amerikan-Rus ilişkileri ve Türkiye ile bağlantısı bakımından Amerikan tutumu olacaktır.

Yerel parayla ticaret konusu da evdeki hesabın çarşıya uyup uymayacağının tartışmalı olduğu konulardan bir diğeridir. Hesap uygulanabilir mi uygulanamaz mı, görülecektir, ancak AKP hükümetinin aynı hesabı İran ve Rusya’nın yanı sıra Çin ile olan ticarete ilişkin olarak da yapmakta olduğu biliniyor. Rusya ile konuşulup anlaşılmıştır bile. Çin’e de teklif götürülecektir. Böylelikle Türkiye’nin dış ticaretinin %20’si dolar ve euro bandının dışında gerçekleşecektir. Ancak bu da kolay değildir. Evet, G-20 toplantısında gündeme getirilmiştir. Ama kolay iş değildir. Sadece Türkiye’yi ve yerel parayla ticarete geçmeyi tasarlayan olası ortaklarını, bu çerçevedeki çıkarları değil, dünya ölçeğini, bu ölçekteki çıkarları ve dev uluslararası tekellerle büyük kapitalist emperyalist devletler arasındaki güç ilişkilerini ilgilendirmektedir. Başlayacaksa, şüphesiz bir yerden başlayacaktır; ancak bu sorunun Türkiye ve çevresindeki ülkelerin “ulusal çıkarları”yla sınırlı bir çerçevede anlaşılıp çözümlenemeyeceği açıktır.

Tüm bu örneklerde ilişkilerin geliştirilmesi ve gelişme unsuru olarak beliren sorunların Türkiye’nin “ulusal” çıkarlarına uygun, bu çıkarların gereği olduğu ve olacağı ortadadır. Türkiye’nin bu çerçevede bu ilişkileri geliştirmek istemesinde de anlaşılmayacak şey yoktur. İleri sürülen dış politikada “çok taraflılık” iddiasının da bu “işe gelirliği” hiç değilse ima ettiği açıktır.

Öte yandan şimdiye kadar söylenenlerle sınırlı değerlendirmelerin, ancak dünya ve özellikle bölgeye ilişkin belirli güç ilişkileri ve dengelerinin, çıkarlarını dayatan ve bu çıkarları hayata geçirmek üzere tarihselliği içinde pekişmiş belirli iktisadi ve siyasal stratejik ilişkilerin, bu ilişkilerle karakterize egemenliklerin yok sayılmasıyla yapılabileceğini kanıtlamak için uğraşmaya herhalde gerek yoktur.

İran ve Rusya gibi ülkelerle iktisadi ticari sorunlar üzerinden ortaklık ve yakınlaşmalar zorluklarla yüz yüzeyken, siyasal sorunlar üzerinden yakınlaşmalar da, kolaylık unsuru “laf”ın ötesine geçildiğinde, yine zorluklarla yüzleşmeye götürmektedir.

İran’la ilişkilerde İslam bir ortak noktadır. İki ülkede de Kürt sorununun varlığı ve inkarcı milliyetçi tutumların egemenliğiyse bir diğer ortak nokta. Bu alanda öteden beri ortak tutumlar geliştirilmiş, örneğin Irak’ın kuzeyi birlikte bombalanmış, koordineli askeri harekatlar düzenlenmiştir. İslami “ortaklık”ın ise, en kolay yoldan İsrail karşıtlığı üzerinden değerlendirilebileceği açıktır. Hem, uzun süre “stratejik ortaklık” ilişkileri sürdürülmüş İsrail’le, “sıfır sorun” yaklaşımıyla çelişerek araya mesafe konulup, sadece İran’la değil, tüm Müslüman nüfuslu Ortadoğu ülkeleriyle yakınlıklar geliştirilebilirdi. Ama burada İsrail’in başka stratejik ortakları işin içine giriyordu! Ve geçmiş bir örnekte, ABD’ye gitmesi için vize vermeye yanaşmayan İsrail’in Ecevit’i neredeyse ağlattığı, ancak diz çöktürdükten sonra vetosunu kaldırdığı hatırlanacaktır. Hem İsrail’in gücü, hem de iktisadi, mali ve siyasal stratejik ilişkileri, fazla uzak olmayan bir gelecekte, Türkiye’den diyetin koparılıp alınmasına götürürdü!

Ama başka yolu var mıdır ki? Tıpkı “Ermeni açılımı”nın Ermenistan’la sorunları çözmeye kurgulanmışken Azerbaycan’la aranın bozulmasına neden olması ve uluslararası ilişkilerde cümle alemle “sıfır sorun”un tutturulması olanaksız oluşu gibi, İsrail’le sorun çıkması göze alınacak ya da karşılıklı olarak sorun çıkmış ve gereği yapılır gibi yapılacaktı! Ermenistan ile ilişkiler ve Ermeni açılımı yalnızca bir büyük devleti, Amerikalı emperyalistleri ilgilendirmiyordu, soruna, büyük bir devlet olarak Rusya’nın da yakın ilgisi vardı; oysa İsrail-Türkiye ilişkilerinin yakın ilgilisi ABD’den ibaretti. Üçlünün bir tür ilişki tutturması imkan dahilindeydi. Koşulsa, bu ilişkinin, “büyük ortak” ABD’nin çıkarlarını yansıtması, ona uygun olmasıydı.

Ancak her halükarda, ister iktisadi, ister siyasal stratejik içerikli olsun, ki çoğu durumda bu alanlar birbirine bağlanır, İran, Rusya vb. gibi üçüncü ülkelerle ilişkilerin dünya ölçüsünde ve özellikle bölgeye ilişkin güç ilişkileri ve dengeleri çerçevesinde gerçekleşebileceği, dolayısıyla Türkiye’nin tarihsel olarak çıkarlarını birleştirdiği Batı ve en başta ABD ile ilişkileri ilgilendirdiği ve bu ilişkilerle birlikte ele alınıp anlaşılabileceği tartışmasızdır. Burada, görülüyor ki, “çok taraflılık” tartışması, gelip, yine “eksen” ve “eksen değiştirme” tartışmasına bağlanmaktadır.

AMERİKANCI BATICILIK

Türkiye’nin “çok taraflı”, “sıfır sorun” esaslı “yeni dış politika yönelimi”nin “ulusal” çıkarları yansıtmasına yansıttığı doğrudur, ama sorun, bu “yeni dış politika”nın ne ölçüde “ulusal çıkarlar” “ekseni”nde kurgulanıp yürütüldüğüdür. “Yeni dış politika” yöneliminde, kuşku yok, “ulusal çıkarlar” işlevseldir; ama yürütülen “eksen” tartışması da göstermektedir ki, başbakan ve devlet başkanı da içinde yerli ya da yabancı hiç kimse bu dış politikanın “ulusal çıkarları” “eksen” aldığı düşüncesinde değildir. Yüksek Türk yetkilileri de dahil, herkes, “yeni” “eksen”in, eskisi gibi Batı mı yoksa Doğu mu olduğunu, “Batı”dan “Doğu”ya bir kaymanın olup olmadığını tartışmakta ve yanıtlamaktadırlar. Amerikan ve Avrupa medyası “Batıdan Doğuya bir eksen kayması” ihtimali üzerinde durmakta, Türk yetkilileriyse “hayır” demektedir. “Hayır” yanıtı verilirken kullanılan iki argüman vardır: Birincisi, “hem Batı hem Doğuya yüzü dönük olmak” yanıtında ifade edilen “çok taraflılık” ve ikincisi, “eski” eksenin ve teminatı olarak başlıca dayanaklarının devam ettiği vurgusu.

Tahran’da gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Davos tavrı hatırlatılarak İsrail’e karşı tutumun Batı’dan uzaklaşma anlamına gelip gelmediği sorusu üzerine, “…tavrımızı Batı’ya karşı olmak gibi değerlendirme ayrı bir yanlıştır ve biz Batı’yla da Doğu’yla da ilişkilerini en iyi şekilde devam ettirmenin gayreti içindeyiz. Türkiye’nin bir yüzü Batı’ya bakıyor, bir yüzü Doğu’ya. Biz, hem Batı’nın hem Doğu’dan giriş kapısıyız” diyerek devam eden başbakan Erdoğan’ın yanıtı açıktır: “AB ile müzakereci bir ülkeyiz. NATO üyesiyiz, birçok Batılı ülkelerle bir aradayız. Ve yapımızın demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak zaten şekillenmesinin neler ifade ettiği zaten çok açık net ortadır. Herhangi bir olay bizim bir yerden kopup, bir yere varmamız gibi tanımlanmamalı.

Doğrudur. Türkiye NATO üyesidir. NATO, hele son genişlemelerin ardından dünya ölçeğinde işlev üstlendirilmiş Batı’nın siyasal-askeri ortaklık aygıtıdır. NATO kararları ortaklık konseyinde alınmaktadır ve burada sözü geçen ülkeler tahmin edilebilir. Türkiye olmadığı kesindir! PATRİOT alımlarında da görülebileceği gibi, Türkiye, yalnızca NATO üyesi olması dolayısıyla değil, ama askeri bakımdan, ordusunun tüm ihtiyaçları dolayımıyla, silahlanma, standardizasyon vb. yönleriyle NATO’ya, onun ifadesi olduğu ittifaka ve bu ittifakın halen yönlendirici gücü olmaya devam eden ABD emperyalizmine bağlıdır.

Sadece askeri bakımdan değil, ama iktisadi, mali, siyasal, kültürel bakımlardan da, hem de tarihsel olarak, Türkiye Batı’ya, özellikle Amerikan emperyalizmine bağlıdır. Uluslararası sermaye ilişkileri içinde, ticari faaliyetler içinde olduğu kadar, özenti oluşturmuş Amerikan yaşam tarzı dolayısıyla da Batı ve Amerikan yanlılığı belirgindir.

Ve Türkiye iktisadi ve ticari ilişkilerinin yoğun olduğu Avrupa ülkeleriyle tam bir birlik oluşturmayı amaçlayarak AB aday üyesi bir ülkedir. Toplumsal örgütlenmesini, iktisadi, siyasi, mali, ticari, sosyal vb.. yönleriyle Avrupa müktesebatına uygun hale getirmek üzere görüşmeleri ve “reform” uygulamalarını sürdürmektedir. Gümrük Birliği’nin ise çoktandır üyesidir. “Uluslararası toplum” adı takılan belli başlı Batılı büyük devletler etrafında kümelenmiş devletlerin bağlandığı uluslararası iktisadi, siyasi, hukuki… anlaşmalara taraftır ve bunlarla bağlanmıştır.

Bunlar, “sağlam kazıklar” olarak, Türkiye’yi Batı’ya ve özellikle ABD’ye bağlamaktadır. Öyle birkaç ziyaret ve bir-iki yeni düzenlemeyle gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmayan bir dizi yeni anlaşma ileri sürülerek, Türkiye’nin yüzünü Batı’dan Doğu’ya ve hele “Ortadoğu’ya” ya da “bölge”ye çevirdiği iddiasında bulunmak, fazlasıyla acelecilik ve gerçeklerden uzaklaşma olur.

Kaldı ki, bu tür yeniliklerin, İran’la Pars bölgesinde doğalgaz çıkarma anlaşmasında olduğu gibi, gerçekleşmesi, bugünkü koşullarda ABD’nin “olur”una bağlıdır. Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmasına rağmen, bizzat Türkiye tarafından anlaşmanın ertelenmesinin, Amerikan vetosundan başka nedeni olamaz.

Türkiye yüzünü Doğu’ya ya da Ortadoğu’ya çevirmesine elbette çevirir, nitekim, son birkaç yıldır Ortadoğu’da ilişkileri gelişmektedir; ancak bu ilişkiler, ABD’ye sırtını dönerek gerçekleşmemiş, tersine ABD ile “model ortaklık” yakınlığı içinde, Amerikan emperyalizmiyle stratejik iliştiler sürerken, üstelik ABD’nin çıkarına aykırı olmak bir yana, bu çıkarları da gözeterek gelişmektedir.

Öte yandan, kuşkusuz hiçbir şey olmaz değildir ve dış politikada da eksen değişiklikleri de dahil değişiklikler gerçekleşebilir. Ancak dünya ve bölgenin olağan gidişatı içinde, akşam yatıp sabah kalkıldığında ülkelerin dış politika eksenlerini değiştirdikleri görülmemiştir. Güç ilişkileri ve dengelerindeki büyük ve önemli değişiklikler ve bunlara yol açacak dünyanın gidişatındaki önemli alt-üst oluş ve savrulmalar, bu tür değişiklikler için önkoşuldur. İkinci bir önkoşul ise, dünya ölçeğinde güç ilişkileri tablosunda ağırlığı bulunacak ve bu ağırlığıyla belirli bir “denge” oluşturacak güçlerin kendi çıkarlarını eksen olarak dayatacak varlıklarıdır. Bu ikisinden anlaşılması gereken; uluslararası ilişkilerin ancak güç ilişkileri olarak anlaşılabileceği, eksen ve eksen değişikliklerinin sadece ve yalnızca güce bağlı olarak ve eksen koyucuların gücü ölçüsünde olanaklı olduğudur. İran ya da Irak ve Suriye’nin ya da toplam olarak Ortadoğu’nun böyle bir ağırlığa sahip bir güç olduğu ve Türkiye’nin yüzünü Batıdan çevirip Ortadoğu’ya döndürdüğü/döndürmekte olduğu ileri sürülemez. Rusya’nın, Şanghay İşbirliği Örgütü dolayımıyla Çin’i de yanına çekerek, dış politikada giderek eksen oluşturacak böyle bir yeni ağırlık haline gelmekte olduğundan söz edilebilir ve “Doğu” ya da “Doğu ekseni” dendiğinde, anlaşılabilecek olan ancak böyle bir eksen olabilir. Ancak Türkiye’nin böyle bir yeni “eksen”i dış politikasının kıblesi yapmaktan uzak olduğu, Rusya’ya yakınlık lafları eden Ergenekoncular’ın düştüğü durumdan öğrenmek gerekirse, şimdilik bunun tartışmasının bile açılamayacağı görülmektedir.

“ULUSAL” ÇIKARLAR SORUNU

“Çok taraflı” ve “sıfır sorun” esaslı dış politikanın “ulusal” çıkarları ilgilendirdiğini, sanki hiç ilgilendirmiyormuş gibi yalnızca Batı ve özellikle ABD çıkarları etkeni üzerinde durularak değerlendirmeler yapılamayacağını söylemiştik. “Ulusal” çıkarları hiç hesaba katmadan ve sanki Türkiye’nin kendisine özgü çıkarları yokmuş ya da geliştirmekte olduğu devletten devlete ilişkilerde bu çıkarların hiç rolü bulunması gerekmiyormuş gibi değerlendirmeler, Türkiye’nin Batı ve ABD ile ilişkilerini anlamamak demek olmanın yanında, Türkiye’ye bir sömürge muamelesi etmek olur ki, sömürgelerin bile belirli yerel çıkarlarından söz etmemek olmaz.

Bağımsızlığından ancak görünüşte söz edilebilecek bağımlı bir ülkeye çoktan dönüşmüş Türkiye’nin, yine de hâlâ görünüşte bağımsız da olsa, ayrı bir ülke olduğunu unutmak, hatalı değerlendirmelere götürecektir. Türkiye, evet, NATO üyesi, AB ile aday üyelik sürecini yürüten, dolayısıyla bir dizi yükümlülük altına şimdiden girmiş ve üstelik Avrupa ülkeleriyle Gümrük Birliği üyeliği ilişkisine sahip bir ülke. İktisadi, mali, siyasal, hukuki hemen her yönden Batı’ya bağlanmış, karar süreçlerini onların eline bırakmış bir ülke. Tartışma yok. Baştan ayağa bağımlı hale getirilmiş olsa da, kuşkusuz kendine özgü bir iktisadı, maliyesi, siyasal stratejik konum ve pozisyonu var.

Dolayısıyla bu kendine özgü görünüşte de olsa bağımsızlığa denk düşecek kendine özgü çıkarlar da olacaktır. Baştan beri bu çıkarları belirtirken tırnak içinde ‘ulusallık’ı kullanmamız, bunların, kuşkusuz Türkiye’ye özgü, ama özellikle iktisadi ve mali bakımdan dünya kapitalizmine bağlanmış görünüşte bağımsız bir ülkenin ancak tırnak içinde ulusal olabilecek çıkarları oluşu nedeniyledir.

Böyle “ulusal” çıkarların iktisadi temeli tekelci kapitalizm, sosyal temeliyse işbirlikçi tekelci burjuvazidir. Bu burjuva tabaka, Türkiye’de burjuva sınıf iktidarın ipini asıl elinde tutan kesimi oluşturmaktadır ve dolayısıyla Türkiye’nin “ulusal” çıkarları dendiğinde, sözü edilen ve anlaşılması gereken onun işbirlikçilikte olan çıkarlarıdır.

İşbirlikçi nitelikli bu burjuvazinin ulusallıkla ilişkisi yoktur, ulusal nitelik taşımaz, ulusal değerleri dolar ve euro ile çoktan trampa etmiştir. Tekelci niteliğiyle bu sermaye, asıl faaliyet alanı Türkiye olmakla birlikte, “ulusal Pazar”ın ihtiyaçlarını gözeten ulusal bir sermaye değil, tersine yatırım ve ticari ortaklıklar, kredi, borç… mali ilişkiler vb. yoluyla uluslararası sermaye ile birleşmiş, onun bir parçasını oluşturmakta olan bir sermaye durumundadır. Emperyalizmle işbirliği içinde, Türkiye pazarının uluslararası pazara, Türkiye kapitalizmini uluslararası kapitalizme eklemlenmesini örgütlemiş, çıkarlarının alanını bu eklemlenme oluşturmuştur. Sermayesi tekelci ve mali sermaye olan büyük burjuvazi de uluslararası kapitalizme, emperyalizme bağlanmış burjuvazinin “kaymak tabakası” olarak işbirlikçi niteliktedir.

Dolayısıyla işbirlikçi büyük burjuvazinin ve burjuva iktidarının iplerini elinde tuttuğu onun egemenliğindeki Türkiye’nin çıkarları dendiğinde, bu çıkarlar, ancak tırnak içinde ulusal olabilir; bu “ulusal çıkarlar”, emperyalizmle birleşmiş burjuvazinin, gerçekleşmesini bu birleşmede gördüğü, emperyalizmle birliğe koşullanmış, uygulamasını bu birlik koşullarında bulan çıkarlardan başkası değildir, olamaz. Örneğin konu İran’la belirli anlaşmalar yapılmasıysa, Türkiye burjuvazisi, emperyalizmin, bugünkü koşullarda Batı ve özellikle Amerikan emperyalizminin çıkarlarıyla karşıtlık oluşturacak anlaşmalara imza atmaz/atamaz. İran’la arasındaki ilişki söz konusu olduğunda en çok işine geliyor, en çok çıkarına uyuyor gibi görünen konularda bile, Türkiye burjuvazisinin eğilimini, emperyalizmle birlik yönündeki çıkarları belirlemektedir. Eğer emperyalizmle birliğine halel gelmeyecekse, dolayısıyla Batı ve özellikle Amerikan emperyalizminin çıkarlarıyla uzlaştırılamaz biçimde çelişmeyecekse, Türkiye’nin “ulusal” çıkarları, İran ya da başka ülkelerle birlik, ortaklık, yakınlık vb. aranmasından yana olacaktır.

“ULUSAL” ÇIKAR TAŞERONLUKTA

“Ulusal çıkar”a ilişkin söylenenler, kuşkusuz böyle bir çıkarın hesaba katılması, ama ona olmadık emperyalizm karşıtı “ulusal” yaklaşımlar yüklenmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Türkiye, bu çerçevede, İran, Suriye gibi ülkelerle ilişkilerinde kendi çıkarlarını gözetecektir, ama bu ilişkilerin koşulu, Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını çoktan birleştirmiş olduğu ve kendi “ulusal çıkarları”nın gerçekleşmesini de onunla birlikte aradığı emperyalizme, özellikle Amerikan emperyalizmine karşıtlık içinde olmamasıdır.

Bunun anlamı, -Türkiye’nin bağlantılarıyla birlikte bağlandığı tarafın değişmesinin de etkeni olacak ve genel çerçevenin değişmesine götürecek köklü altüst oluşlar ve güç ilişkilerinde değişiklikler olmadıkça- “eksen” ve “eksen değiştirme” tartışmasının anlamsızlığıdır. Eksen bellidir; bu eksen, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ve bugün de öncelikle emperyalist kapitalizm çerçevesinde şekillenmiştir ve ikinci olarak da Batı ve özellikle Amerikan emperyalizmi tarafından verilmiştir. Ve kuşkusuz Türkiye’nin ilişkilerini de kökten etkileyecek şekilde emperyalist büyük devletler arasındaki güç ilişkileri değişikliğine bağlı olarak değişmez değildir, değişebilir; ama verili güç ilişkileri koşullarında, İran, Suriye vb. ülkelerle, hatta Rusya ile ilişkiler geliştirilmesi, verili eksenin değişikliğine değil, ama bu ülkelere yöneltilmiş Batı kuşatmasına daha aktif katılmak anlamına gelmektedir.

Eksen, Batı kapitalizminin ve özellikle Amerikan emperyalizmi ve çıkarlarıdır, bu çıkarlar üzerinden kurgulanmış siyasal stratejik yaklaşımdır. Türkiye, uluslararası kapitalizmin, zayıflama belirtileri gösterse de hâlâ patronajı elinde tutan Amerikan emperyalizminin “dünyanın kalbi” olarak nitelenen Avrasya’ya yönelik stratejik hesapları içinde bir yer tutmaya gönüllü olmuştur, “ulusal çıkarları”nı -Davutoğlu’nun etraflıca analiz edilmesini istediği- bu “çerçevede” görmekte ve gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Elbette bu “çerçeve”de kendi tabağına da düşecek birkaç yağlı parça olacağını düşünmekte; “ulusal çıkarı”nı, emperyalizme taşeronluktan alacağı “komisyon”da aramaktadır.

“Ulusal çıkarlar”ın elde edilmesine yönelik arayış ve yönelimlerin verili “çerçeve”yi esnetme olanakları tabii ki vardır, ama bu esneme payını belirleme durumunda olan, çerçevenin kendisinin varlığının ve kuşkusuz çerçeveyi ağırlığıyla belirleyen Batılı ve özellikle Amerikalı emperyalistlerin çıkarlarının temelden tehlikeye düşmemesidir.

Bu ilişkiyi Türkiye ile emperyalist ülkeler ve özellikle Amerikan emperyalizmi arasında “su sızmaz” bir ilişki, Türkiye’ye hiçbir alan ve az-çok bile inisiyatif bırakmayan bir  “kuklalık” ilişkisi olarak anlamak yanlış olacaktır. Ancak söz konusu “özerklik” alanı ve inisiyatifi abartıp, “model ortaklık”ı belirleyen “aracılık” ve “taşeronluk” biçiminde şekillenen içeriğinin ötesine taşıyarak, Türkiye’nin pozisyonuna kararlaştırıcı bir rol yüklemek de gözlerimizin önünde olup bitenlere, nesnel gerçeğe ters düşecektir.

Türkiye, şüphesiz kendi inisiyatiflerini geliştirme uğraşındadır. Böyle olacaktır da. Koşulları doğduğunda eksen değiştirme eğilimi bile geliştirebilir. Nitekim, örneğin, başlıca tarafsızlık politikası izlediği 2. Dünya Savaşı yıllarında, Türkiye, önce Alman ve ardından İngiliz yanlılığı ağırlıklı politikalar izleme eğilimi içine girmiş, hatta bu eğilimlerine uygun hükümetleri de başa geçirmiştir. Olabilir. Üstelik olanaklı olduğunda, bugünden alınan “ulusal” inisiyatiflerle atılan adımların sağladıkları, böyle bir eksen değişikliğinin üzerinde yükseleceği birikimi verecektir. Ancak, şimdi böyle bir değişiklik eğilimi ve buna zemin sağlayacak, Türkiye’ye yeni eksen dayatan yeni bir güç ve yeni bir güçler ilişkisi oluşmuş da değildir. Tersine, bugünü ve Türkiye açısından belirleyici ilişkisini, en iyi açıklayan, Obama iktidara geldiği günlerde Washington’a giderek ön temaslarda bulunan, “yeni çerçeve arayışı”ndaki yeni Dışişleri Bakanı A. Davutoğlu olmuştur: “Türk-ABD ilişkilerinde en iyi döneme giriyoruz.” Bu açıklama, bırakalım eksen değişikliğini, Türkiye ve ABD’nin ilişkilerindeki sorunlu dönemi atlatarak, bölgeye yönelik stratejik işbirliğini yenilediklerinin ilanından başka bir şey değildi.

Suriye ile ilişkileri alalım. Suriye, eski Sovyet yanlısı, Batı’dan uzak bir ülkedir. Irak savaşının ardından İran’la stratejik savunma anlaşması yapmıştır, ama İran gibi güçlü ve dayanıklı bir ülke de değildir. On yıl önce bu ülkeye savaş açma tehdidinde bulunmuş olan Türkiye, henüz Obama öncesi Amerika ile ilişkilerini yenilemeden ve daha Irak’ta Amerikalılar tarafından askerlerinin başına çuval geçirilmesinin şokunu tam atlatmadan, ama hafiflemesiyle birlikte, Suriye ile özel bir ilişki tutturmaya çalışmıştır. İsrail’le barış görüşmelerinde arabuluculuğu da kapsayan bu ilişkinin Amerikalılar ve genel olarak Batılılardan habersiz ve bir dayatma olarak geliştirilmeye çalışıldığı sanılmamalıdır, ama Batı ve özellikle ABD’nin Suriye’yi kuşatma ve dayatmalarla çökertme asıl yaklaşımından farklılaştığı da ortadadır. Türkiye, bir tür “iyi polis” rolü üstlenmiş, bal gibi, Suriye’ye yönelik asıl çizgi olan “kuşatma” çizgisiyle birleşen ve onu güçlendiren bir tutum izlemiş, ama örneğin -son zamanlarda diplomatik yöntemlerle kazanma eğilimini benimsemekte oluşundan da güç aldığı- Amerikalıların doğrudan dayatmalarından farklı ve Suriye’ye Batıya doğru yürümesi gereken yolu açan dolaylı kolaylıklar sağlama ve “ikna” ve “iyilikle teslim alma” tutumuyla bu ülkenin Batı’ya kazandırılmak üzere yakınlaştırılmasında ciddi bir mesafe alınmasına önemli katkıda bulunmuştur.

Bu sonucu yalnızca Türkiye’ye ve aldığı inisiyatife yormak, kuşkusuz ki doğru olmaz. Suriye’ye yönelik Batılı kuşatma olmasaydı, bu ülkenin yalnızca Türkiye’nin “dostluk” gösterileriyle yüzünü Batıya çevirmesi tabii ki sağlanamazdı. Batılı kuşatma ve Suriye’nin önünde Irak örneği olması, diz çöktürücü asıl unsurdur; inisiyatifi bu nedenle asıl olarak Batılılar ve özellikle Amerikalıların elinde tuttuğu, Türkiye’nin yumuşatıcı inisiyatifinin ise sınırlı bir inisiyatif olduğu belirtilmelidir. Bu nedenle, -bugün artık Türkiye’nin tutumuyla örtüşmüş olan- Batılıların tutumundan bir sapma gibi görünen Türkiye’nin Suriye’ye yönelik izlediği çizgi, ancak bir taşeronluk çizgisi olarak nitelenebilir. Yine de Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda bir inisiyatif almıştır, ancak Suriye, asıl Türkiye’ye değil, Batı’ya yakınlaşma adımları atmış, bunu Türkiye ile olan ilişkileri üzerinden yapmış, Türkiye de Suriye karşısında Batıyı temsil etmiş ve tüm bu “macera”dan şüphesiz ki kendi payına düşen bir “yüzde” almıştır. Ne olabilir bu yüzde? Türkiye ile Suriye arasında geliştirilmiş olan “özel” ilişkilerin getireceği tüm kazançlar!

İran’la geliştirilmekte olan ilişkiler de farklı değildir.

İran’ın Batılı kuşatma altında olduğu ve özellikle Amerikan emperyalizminin hedefinde olduğu biliniyor. Batılılar İran’a ambargo uygulamaktadırlar. Sorunsa, nükleer silah geliştirme programı olarak sunulmaktadır.

Kuşkusuz, İran söz konusu olduğunda bir nükleer sorun da yok değildir, bu ülke “barışçıl amaçlar için geliştiriyorum” diyerek nükleer çalışmalar yapmakta ve kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi, kendi üzerindeki baskının başlıca unsuru olarak görülmekle birlikte bu baskıyı kırmanın da başlıca yolu olarak herhalde nükleer silahlara ulaşmaya çalışmaktadır. Ancak, sorunun bundan ibaret olmadığı herhalde açıktır. İran dünya enerji üretiminin önemli bir bölümünü tek başına yapmakta ve “enerji” dendiğinde ilk akla gelen ülkelerin başında gelmektedir. Ve İran enerjiyi ulusallaştırmış, Amerikan kullanımına/yağmasına kapatmıştır. Bu, temel önemdedir. Öte yandan, İran stratejik konumu bakımından da başlıca çatışma ve hegemonya alanı olan Avrasya’nın odağındaki ülkelerdendir. Rusya ile komşudur ve ilişkileri iyidir; Rusya ise, ABD’nin en azından potansiyel rakibidir ve giderek öne çıkmakta, özellikle çevresindeki ağırlığı, -Gürcistan savaşından sonra- giderek daha fazla hissedilmektedir. İran, üstelik ŞİÖ gözlemcisidir de. Daha bir dizi özellik sayılabilir, ancak bunlar, Amerikan emperyalizminin İran’ı hedefine koyması için yetip artmaktadır. Birkaç yıldır, nükleer sorun ve İran’ın tam denetimi reddetmesi ileri sürülerek, ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik olarak düzenlenecek bir hava saldırısı gündemde tutulmakta ve bu “askeri seçenek masada” denerek ilan edilmektedir. Öte yandan Avrupalıların başlangıçtaki görece yumuşak ya da askeri harekat olmadan diz çöktürmeyi amaçlayan yumuşak görünen tutumuyla, İran’la görüşmeler yolu da açılmıştır ve ambargoyla birlikte sürdürülmektedir.

Türkiye, bu koşullarda İran’la karşılıklı ziyaretleri başlatmış ve ilişkileri geliştirme yoluna girmiştir. Ambargo nedeniyle ekonomik ve ticari ilişkileri geliştirmek zordur, büyük devletlerin koyduğu ambargo, Türkiye’nin geliştirmeye çalıştığı inisiyatifi kırmakta (ya da “eksen” kendisini dayatmakta) ve değinildiği gibi, Türkiye’nin İran’da doğalgaz çıkarma hesapları Amerikan vetosuyla karşılaşmaktadır. Yine de ticari ilişkiler ilerlemektedir. Ancak Amerikan-İran gerginliği koşullarında, Türkiye’ye başlıca siyasal içerikli ve daha çok laf üretimi üzerinden ilişkiler geliştirmeye çalışma kalmaktadır.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye Batı’yla arabuluculuk önererek İran’la yakınlaşmaya çalışmış, ancak Türkiye’ye gereksiz yere prim tanımak istemeyen İran tarafından bu öneri açıktan reddedilmiştir. Bu, Türkiye’ye içeriği tamamen boş laflar yoluyla İran’la ilişkilerini geliştiremeyeceğini göstermiş ve bu kez, Suriye’ye karşı üstlenilen “iyi polis” rolünün bir benzeri, İran’ın önem vereceği düşünülen birkaç argüman da kullanılarak yürütülmek üzere gündeme alınmıştır. Washington görüşmelerinde konunun ele alınmış olması gerektir, Türkiye’nin, Suriye konusunda olduğu gibi, ama onunla kıyaslandığında “çok daha tehlikeli sularda kulaç atmak” demek olan İran’la “yakınlaşma”sını Batılılar ve özellikle Amerikalılardan habersiz gündemlerine alma olasılığı herhalde yoktur. Ve tersine, yakın geçmişteki gelişmeler hatırlanırsa, daha Bush zamanından beri (örneğin Erdoğan’ın Büyükanıt’ının ikinci başkanıyla birlikte katıldığı ünlü 5 Kasım Washington görüşmesinde) ABD, durmaksızın bölgenin iki önemli gücü arasındaki sorunları hatırlatarak, Türkiye’yi İran’a karşı aktif politika yürütmeye yönelmiş, ama bölgeye ilişkin inisiyatif almaya zorlamıştır.

ABD’nin yönelttiği bu aktifleşme iki türden olabilirdi: Birincisi, giderek yerini kuşatmanın görüşmeler ve ambargo yoluyla sürdürülmesine bırakarak, olasılığı azalan askeri seçenek çerçevesinde, özellikle kara gücüyle yer almak ve ikincisi, daha özel ve görüşmeler yoluna uygun bir rol üstlenmek. Türkiye’nin de tercihiyle, ikincisi üzerinde fikir birliği oluşturulduğu ve Türkiye’nin ikinci seçeneği uygulamaya koyduğu anlaşılmaktadır. Ancak yine kuşatma sürmektedir ve Türkiye kuşatmayı zayıflatacak değil, ondan güç alarak İran’ı yumuşatacak bir inisiyatif üstlenmiş görünmektedir.

Bu inisiyatifin unsurları, İran belirli bir yumuşama sürecine girdikçe uygulanabilir olacak ekonomik ve ticari yakınlıklarla, ki bunlar aynı zamanda Türkiye’nin yüzdelik payı da olacaktır, nükleer sorun ve İsrail’e ilişkindir.

Hem nükleer hem de İsrail’e ilişkin inisiyatif Davutoğlu’ndan çok başbakan Erdoğan tarafından üstlenilmiş ve yürütülmektedir. İsrail’in neredeyse itilip kakıldığı türden eleştirilmesi ve dışlanması, İran vb. Müslüman ülkeler üzerinde bir etkiyi amaçladığından, politik tutum olarak hoyratça yürütülmüş olsa da, kuşku yok ki, Obama ABD’sinin Ortadoğu yaklaşımı çerçevesine sığdırılmıştır. Ortadoğu’da ilişkileri stabilize etme politikası izleyen Obama, İsrail’in yeni hükümetinin milim geri adım atmayan, tersine eski saldırganlığını tırmandıran tutumundan hoşnut değildir ve İran’a yönelik bir Türk açılımını olanaklı kılmaya yarayacağını da bilerek, İsrail’i Türkiye ile terbiye etme tavrı geliştirerek, doğrudan İsrail eleştirmeni görünmekten de kaçınmış olmakta, deyim yerindeyse “kestane”yi “ateşten” Türkiye’ye “aldırmaktadır”. Ancak bu Türkiye’nin de işine gelmekte ve İsrail eleştirmenliğiyle Ortadoğu’nun Müslüman ülkeleri ve halkları nezdinde ciddi bir prestij elde etmiş olmaktadır.

Ve nükleer sorunda, zaten hiç kimse barışçıl amaçlı nükleer faaliyetlere karşı çıkmazken, aynı hoyratlıkla Erdoğan, bu sorunu da, İran’la yakınlaşma amacıyla kullanma yoluna gitmiş ve İsrail eleştirmeliğiyle de birleştirerek, Cumhurbaşkanı Gül tarafından düzeltilse ve sonradan geri alsa da, “İsrail’in nükleere silahları varsa İran’a da bir şey denemez” içerikli bir açıklama yaparak ileri bir adım atmıştır.

27 Ekim tarihli Türkiye medyası, başbakan Erdoğan’ın verdiği demeç üzerine kaleme alınan The Guardian’daki İran ve nükleer silahlara ilişkin haberlerle doluydu. Guardian, “Erdoğan’ın, Batı’nın, İran’ın nükleer silah sahibi olmaya çalıştığına ilişkin kaygılarını ‘dedikodu’ olarak nitelendirdiğini” belirterek, “İran’ın nükleer silahı olmamasına rağmen, bu ülkenin nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini söyleyenler, nükleer silah sahibi olan ülkelerdir” dediğini aktarmıştı.

Birkaç gün sonraysa, İran devlet televizyonu IRIB, Erdoğan’ın, Tahran’da Ahmedinecad ile yaptığı görüşme sırasında, “İran’ın nükleer haklara sahip olduğunu” vurguladığını ve “Küresel nükleer silahsızlanma çağrısı yapıp duranlar işe ilk önce kendi ülkelerinden başlamalılar” dediğini duyurdu.

Türkiye’nin İsrail’i Anadolu Kartalı adlı yıllık ortak askeri tatbikattan dışlamasının üzerinden de henüz fazla zaman geçmemesiyle birlikte düşünüldüğünde, açıklamalar İran’ın fazlasıyla hoşuna gidecek ve belki de büyütülmesine çalışılacak “karşı cephede bir çatlak” olarak değerlendirilip alkışlanacaktı. Yine IRIB’e göre, “İsrail’in bütün devletler için tehdit oluşturduğunu” söyleyen Ahmedinecad, görüşme sırasında, Erdoğan’ın İsrail’e karşı tutumuyla ilgili memnuniyetini dile getirerek, “Siyonist rejime karşı açık tutumunuz İslam dünyasında olumlu bir etki yarattı ve birçok ulusu mutlu etti” demişti.

Ahmedinecad’ın umduğu ya da daha çok teşvik ettiği türden midir Türkiye’nin İran’a yönelik açılımı, yoksa Türkiye Amerikan stratejisine bağlanarak, Suriye gibi İran’ı da Batı’ya yakınlaştıracak yolu mu açmaya çalışmaktadır? Herhalde zaman öğretici olacaktır, ancak arkasında 2500 yılın birikimine sahip deneyli bir bürokrasi ve diplomasi varken Ahmedinecad’ın ham hayale kapılmayacağı, onun da karşılık olarak Türkiye’nin geliştirmekte olduğu politikayı değerlendirmeye ve ondan amaçlarının tersine karşı cephenin altını oymak için yararlanmaya çalıştığı ve çalışacağı herhalde kesindir. Ve zaten hayale kapılması için hiçbir neden yoktur, çünkü sadece Erdoğan’ın kendisi ve Gül’ün düzeltmeleri değil, ama ötesinde bir de Patriotlar konusu vardır.

Erdoğan, Tahran’daki konuşmasında, ileriye gittiğini bilerek ve toparlamaya çalışarak, nükleer konusunu barışçıl nükleer çalışmalarla sınırlamaya yönelmiştir: “Türkiye, nükleer silahlanma noktasında nerede olursa olsun bunun engellenmesine yönelik bir tavrın içindedir. İnsani amaçlı olarak nükleer enerjiyi kullanmak her ülkenin en tabii, doğal hakkıdır. Bu İran’ın da Türkiye’nin de hakkıdır. Soruna uluslararası toplumun güvenlik kaygılarını dikkate alan bir çözüm bulunmalıdır.

Slovakya yolunda uçakta Sedat Ergin’e konuşan Gül’se, daha ileriden bir “toparlama” ile Türkiye’nin “haddini bildiğini” ortaya koymuştur:

Türkiye şunu söylüyor: Bir,’Ben nükleer silahlara karşıyım’ diyor. İki, ‘Bölgemde bütün nükleer silahlara karşıyım’ diyor. Hele komşumda hiç istemem, şüphesiz ki… Üç, ‘Barışçı amaçlı nükleer enerjiden herkesin faydalana hakkı var, faydalanabilir’ diyor. Dördüncü olarak, İran’la bu mesele diplomasiyle, diyalogla çözülsün istiyor. Savaş istemiyor Türkiye. Aslında bu kadar net, hükümetin de net, hepimizin net…” Böylelikle afra tafradan geriye bir şey bırakılmamış oluyor!

Son haber, önceden sızdırılan ve son Türkiye ziyaretinde Ahmedinecad’a da iletildiği konuşulan İran’ın atom yakıtı yapmakta kullanılacak uranyumun Türkiye’de depolanmasına yönelik kuşatmanın devamı niteliğindeki talebin, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından Türkiye’ye resmen önerilmiş olmasıdır. Bununla, tüm nükleer sorun ve İsrail’in eleştirisi edebiyatının nedeni ve nereye bağlanmak istendiği anlaşılmış olmakta, sorunun, Türkiye aracılığıyla İran’ın teslim alınmasında “iyilik”le adım atılması çabasından ibaret olduğu, İran yüzünü Batı’ya dönerse, aradan Türkiye’nin petrol vb. olarak payını almak üzere bu ülkeyle iyi ilişkilerin aracılığını sürdüreceği açıkça anlaşılmaktadır.

BARIŞÇIL DIŞ POLİTİKA NEREDE?

Patriotlar konusu ise tuzu biberidir, ama zaten diplomasinin savaşsız ve “sıfır sorun” esasıyla ilişkiler öngördüğünü Amerikancı aktivite ihtiyacı içinde “yeni çerçeve” analizleri yapma durumundaki Davutoğlu ortaya atmıştır. İlk kez o keşfetmemiştir tabii ki bu uydurmayı; salt barışçıl amaçları, diplomasi tarihi boyunca neredeyse dile getirmemiş diplomat yoktur, ama kesin ve uzun vadeli kararları veren daima savaşlar olmuş, diplomasi hiçbir zaman savaşları ve savaşa dayalı çözümleri dışlamamıştır. Ekim Devrimi ile başlayan yeni çağda, daha ilk günden itibaren, sosyalizmin gizli anlaşmaların açıklanmasını ve ikili ve çok taraflı barış önerilerini yedi düvele yapması ve bu yöndeki en küçük imkanları değerlendirmesi tek örnektir.

Şimdi de “sıfır sorun” denmekte ve dış politikada açılımlar yapılmaktadır, ancak kapitalist emperyalist güç ilişkileri ve dengeleri içinde silahlanmaktan, hem de kuşkusuz başkalarına karşı değil, “açılım” icabı “tabii hakkıdır” denilen İran’a karşı silahlanmaktan kaçınılamamaktadır. Patriotlar, Batı basınında menzili İstanbul’u da bulduğu söylenerek, İran tarafından geliştirildiği iddia edilen, atom başlığı da taşıyabilecek uzun menzilli füzelere karşı füze savar füze olarak alınacaktır. Ve milyarlarca dolara alınacaktır. Bu harcamayla yüzlerce okul ve kapatılmakta olan sağlık ocaklarından yapılabilecekken ve üstelik barıştan ve “sıfır sorun”a dayalı dış politikadan ve İran’la dostluktan söz ederken harcanması göze alınan milyarlar, bütün bir “çok taraflı” ikiyüzlülüğü açığa vurmaktadır.

Bir kez daha kanıtlanmaktadır ki, barışçı dış politika güzel laflarla yürütülebilir değildir. Emperyalizme karşı tutum almadan ve burjuva gericiliği dışlanarak halktan halka ilişkiler geliştirilmesine girişmeden barış ve sorunsuz ülkeden ülkeye ilişkiler olanaksızdır!

washington buluşması ve kürt sorununda gelişmeler

 

Kasım ayı içinde, özellikle de son bir hafta on gün içinde “sınır-ötesi operasyonu” da kapsamak üzere Türkiye’nin Kuzey Irak ve Kürt sorununa yaklaşımına ilişkin çerçevede belirgin bir farklılaşma yaşanıyor. Üstelik yaşanan farklılaşma, yalnızca Türkiye’nin yaklaşımıyla sınırlı da değil. Neredeyse kartların yeniden dağıtıldığı ve “oyun”a yeniden başlandığına dair belirtiler ortaya çıkmış durumda.

Henüz 15-20 gün öncesine kadar “sınır-ötesi operasyon” yaptık yapıyoruz, Kuzey Irak’a girdik giriyoruz havasında olan Türkiye egemenlerinin artık tutumlarında bir değişme görünüyor. Şüphesiz egemenler bir sınır-ötesi operasyondan tamamen vazgeçmiş değiller. Ancak koparılan gürültü oldukça yatışmış durumda.

Oysa son günlere sığan bir dizi gelişme öncesine kadar kan ve barut kokusundan geçilmiyordu. Özellikle Barzani (ve Talabani) üzerine örneğin Ertuğrul Özkök ne yazılar döşenmekteydi. Ve yalnız değildi. Hiçbir Türkiye egemen sınıf temsilci ve sözcüsü Barzani ve Talabani ile görüşme ve yakınlaşmayı ağzına dahi almıyor; onların ne aşiret reisliğini ne düşmanlığını bırakıyordu. Talabani’nin “kedi bile vermeyiz” (ki, Türk yetkililerin Kuzey Iraklı Kürt yetkililerinin bazılarının kendisine teslim edilmesi talebine karşı söylenmişti) demeci çekiştiriliyor, Barzani’nin Türkiye’nin Kürtlerin Irak’taki devletleşmesine yönelik sınır ihlallerinin sert biçimde yanıtlanacağı doğrultusundaki açıklamaları üzerinden gerginlik tırmandırılıyor ve Barzani “PKK destekçisi” olarak nitelendirilerek hedef alınıyordu.

Sadece K. Irak yetkilileri, Barzani ve Irak Cumhurbaşkanı Talabani hedef alınmakla kalınmıyordu, yoğun bir Amerikan karşıtlığının önü açılmış durumdaydı. Yalnızca “sivil” sol ve sağ milliyetçi ırkçı şoven mihraklar değil, on yılların Amerikan yandaşı askeri yetkililer de Amerikan eleştirmenliğine soyunmuş durumdaydılar. Örneğin Kara Kuvvetleri Komutanı, Amerika’nın Irak stratejisini bütünüyle engelleyemeyeceklerini, ama maliyetini ciddi biçimde yükseltebileceklerini ileri sürüyor, görünüşte ABD’ye gözdağı veriyordu.

Hükümete sınır-ötesi operasyon yetkisi veren tezkere çıkarılmıştı ve bu yetki havaya yumruk yapılarak kaldırılan ellerde sallanarak, Barzani’nin kendisine çeki düzen vermesi, ABD’nin de Irak politikalarını gözden geçirmesi yüksek sesle dile getiriliyordu. Sınıra birkaç yüz bini bulan yığınak yapılmıştı ve zaman zaman askerlerin Irak’a girip çıktığı haberleri çıkıyordu. Üstelik Irak sınırları dahilinde de yerleşik Türk askeri birlikleri vardı ve teyakkuzdaydılar; Irak kontrol noktalarında kimseyi dinlemeden davrandıkları haberleri geliyordu. Uçakların da katıldığı bombardımanların yapıldığı söylentileri de gazete sayfalarına taşınmaktaydı.

Dışa ve dış güçlere yönelik bu “girişimler”, içeride bir yandan operasyonlara hız verilmesi bir yandan da asker cenazeleri, törenler, Kürtlere yönelik saldırılar, DTP’ye yönelik “operasyonlar” üzerinden yükseltilen ve tırmandırıldıkça tırmandırılan şoven milliyetçi ırkçı propaganda ve saldırganlıktan besleniyordu.

Görünüşte hedef PKK idi. “Teröre verilen şehitler” üzerinden tüm Türkiye’nin seferber edilip ayağa kaldırılması için elden gelen yapılıyor, ama PKK’nın Türkiye Kürtlerin örgütü ve neredeyse yüz yıldır çözülmeyip kangrenleşmiş Kürt sorununun bu çözümsüzlüğünün ürünü olduğu bir yana bırakılıp “dış bağlantıları” ve K. Irak’taki “karargahı”nın önemi ve bunların tasfiyesi üzerinde yoğunlaşılıyordu. Yöneltilen sorular yanıtsızdı: “Siz kendi ülkenizde üstesinden gelemiyorsunuz, biz ne yapabiliriz?”, “Biz Kandil’i kontrol edemiyoruz, ama siz de Gabar’ı, Cudi’yi kontrol edebiliyor musunuz?”

Hedef ya da “tehdit algılaması”nın PKK olduğu ileri sürülmekteydi; ancak en azından PKK’nin tek hedef olmadığı görülüyordu. Fikret Bila’nın emekli generallerle yaptığı söyleşi ve bu konuda yayınladığı kitap ve söyleşi dizisi üzerinden sonrası kendisiyle yapılan söyleşide, generallerle yaptığı görüşmelerden “tehdit algılaması” ile ilgili olarak ne söyleyebileceği sorusuna verdiği yanıt ilginçti: Bila, generallerin “tehdit algılamaları”nda PKK’nin ancak üçüncü sırada geldiği izlenimini edinmişti. Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması olasılığı ve bunun “olumsuz örnek” olarak “içerideki” Kürtleri hareketlendirmesi, birinci “tehdit” olarak algılanmaktaydı. Bu, ülkenin bölünmesini ilgilendiren bir tehditti. İkinci “tehdit algılaması” ise, Kerkük’e, Kerkük’ün bu olası Kürt devletinin bir parçası olması olasılığına ilişkindi (bu yıl içinde Kerkük’te, Kerkük’ün statüsüne ilişkin bir referandum’un yapılacak olması ve sonucunun Kerkük’ün bir Kürt ili olması bekleniyor, en azından referandumun ertelenmesi için uğraşılıyor ve baskı yapılıyordu.) PKK ise, tehdit sıralamasında ancak üçüncü sıradaydı. Barzani ve K. Irak Kürt oluşumuyla ilişkilerin gerilmesi, Talabani’nin Irak cumhurbaşkanı olarak görmezden gelinmesi ve resmi muhatap olarak alınmasından kaçınılması, PKK ve K. Irak’taki varlığı nedeniyle okların Barzani ve Kürt devletleşmesine yöneltilmesi, bu algıları doğrular nitelikteydi ve kuşkusuz hem ABD ve hem de Irak Kürtleri tarafından da “Türk tehdidi” algılamasına yol açmaktaydı.

Irak Kürtleri, bu nedenle, bir sınır-ötesi Irak operasyonunu doğrudan ya da PKK üzerinden dolaylı olarak kendilerine yönelik bir saldırı olarak anlıyor ve sert biçimde karşı çıkarak savaş nedeni sayacaklarını açıklıyorlardı.

Aynı algılama ABD açısından da geçerliydi ve Irak’taki hemen tek dayanağı K. Irak’taki Kürt bölgesi olan ABD, bir sınır-ötesi Türk harekatına bir türlü “olur” vermiyor ve karşı açıklamalar yapıyordu.

Görüntü, Ortadoğu’da Amerika’nın başlıca müttefik olarak Türkiye’yi değil, ama Irak Kürtlerini seçmiş olduğu yolundaydı. Tarihsel arka planı yok değildi, bu görüntünün. ABD’nin Irak işgaline Türkiye üzerinden geçiş vermeyi öngören 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk-Amerikan ilişkileri (çuval hadisesine bile yol açarak) gerilmiş ve 2. Dünya Savaşı’nın ardından gelişmiş olan “Komünizme karşı cephe birliği” içerikli “iyi ilişkiler”in (ve ardından bu “iyi ilişkiler”in müttefiklik ilişkisinin de ötesine geçerek “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmesinin) yerinde yeller esmeye başlamıştı. Türkiye ABD ile tarihindeki en olumsuz ilişki dönemine girmiş ve bir yandan “ne oluyoruz” diye kendi kendine sorar ve ABD ile “yakın müttefikliği” Kürtler lehine kaybettiğine ilişkin hayıflanırken, diğer yandan da ABD’nin Irak işgali çerçevesinde gelişen ittifak tercihindeki bu farklılaşmanın Türkiye’yi bölünme tehlikesiyle yüz yüze bırakmakta oluşu nedeniyle de en azından son yarım yüzyıl içinde en zor ve sıkışık durumda olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bu durumun bir sonucu, görünüşte PKK, aslında ise Kürt “tehdidi” üzerinden Türkiye’de görülmedik boyutlarda bir Amerikan karşıtlığının yükselmesi ve bu yükselişin önünün özellikle statükocu şoven milliyetçi gericilik tarafından da açılması olmuştu. Bir diğer sonuç ise, yakın geçmişte iyi ilişkiler içinde olunan, kırmızı pasaportlar sağlanmış ve hatta PKK’ye karşı birlikte savaşılmış Barzani ve Talabani gibi önderleriyle artık “rakip” sayılan Irak Kürtlerine yönelik sertleşme ve tehditlerdi.

Türkiye gerçekten zor bir durumdaydı. Zaten Kürtlerin “azınlık hakları”nın savunuculuğunu yapmakta olan ve PKK’yi bir dizi yoldan desteklediğine inanılan (bu doğrultuda sık sık resmi açıklama ve suçlamaların konusu edilen) Avrupa ülkelerinin yanına bir de ABD eklenmişti. Üstelik ABD, Irak’ta hakim olduğu gibi, Barzani ve Talabani’nin de desteği olan asıl güçtü. PKK üzerinden Irak Kürtleri düşman ilan edilmekte ve “K. Irak’a sefer” hazırlığıyla üstlerinde baskı oluşturulmaktaydı; ama ABD’nin karşı çıktığı durumda bir askeri harekat imkanı bulunamayacağı da bilinmekteydi. Türkiye, NATO içinde ABD’nin müttefiki olduğu gibi, ordusu tamamen NATO ve Amerikan standartlarıyla organize edilmiş, yöneticileri Amerikan eğitiminden geçmiş, silah ve donanım bakımından da ABD ve NATO’dan kopabilme yeteneğine sahip olmayan bir nitelik taşımaktaydı. Gerçi, “Türkiye’nin, ABD’nin Irak’taki maliyetlerini yükseltme yeteneği”nden söz edilmekteydi; ama bu nasıl olacaktı? Türkiye emperyalistler arasında taraf mı değiştirecekti? Kimin tarafına geçecekti? Yasemin Çongar, örneğin, Türk ordusunda Rus yanlısı eğilimlerin gelişmekte olduğunu “bildirmekteydi”; ancak henüz Rusya’nın kendisinin ABD karşısında kendisini açıktan ortaya koymaktan kaçınmakta olduğu koşullarda bu olası mıydı? Üstelik en başta ordusu ABD ve NATO’ya bunca yakın bağlarla bağlı olan Türkiye, bu taraf değiştirmeyi aklından bile geçirme şansına sahip miydi? Bu ve benzeri soruların yanıtları olumsuzdu. Ve Türkiye’ye kalan, yalnızca, hem Irak Kürtleri hem de ABD’ye yönelik olarak, haklı olduğunu düşündüğü PKK ve “Türkiye’ye yönelik terörü”nu konu alan bir baskı oluşturmak, Irak Kürtlerini açıktan, ABD’yi ise yarım ağızla ve “bizi anlayın, Irak’a yönelik izlediğiniz çizgiyi değiştirin, Ortadoğu’da bizsiz yapamazsınız” içeriğiyle müttefiklik bakımından kendi imkanlarına vurgu yapan tehditlerde bulunmak kalmaktaydı. Bu “yarım tehdid”in, ABD’yi “ağlama duvarı” sayan, “haydi ne olur!”, “bak beni Kürtlere tercih edersen şunları şunları kazanacaksın” türü bir “yaltaklanma” içeriğine sahip olduğundan kuşku duyulamaz. İçeriği, halkta yükselen Amerikan karşıtlığını ileri sürerek, “bu durumda, benden isteyeceklerini (Ortadoğu ve özellikle İran’a yönelik olarak) yerine getiremem” olan bir yaltaklanma. Bu “yarım tehdit” ya da yaltaklanma pekiştirilmek için, İran’la önce doğal gaz ve sonra da elektrik sektöründe işbirliği anlaşmaları imzalanması ve PKK’yi (ve tabii ki K. Irak’ı) hedef alan bir ortak tutum geliştirilmesi, İran’la birlikte K. Irak’ın bombalanması yönünde adımlar atılmasına girişilir.

Böylelikle 5 Kasım Bush-Erdoğan Washington buluşmasına gelinir.

 

WASHİNGTON ZİRVESİ VE DEĞİŞMELER

5 Kasım öncesi Türkiye zincirinden boşanmış şoven milliyetçilikle karakterize haldedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinden başlayarak iç çatışması tırmanmış gericilik “PKK terörizmi” ve “ezilmesi” üzerinden ve asıl olarak “Kürtlerin başı üzerinden” birleşmiş bir görüntü vermektedir. O günlere kadar dönemden döneme yalpalayan, ama Kürt sorununda az-çok “ılımlı” bir görüntü içinde olan (örneğin bu görüntüsüyle seçimlerde Kürtlerin epey bir oyunu derlemiş bulunan) AKP, statükocu şoven milliyetçi egemen odağa yakınlaşmış ve onlarla birleşmiş gibidir. O da, “tahammül sınırının aşıldığı”nı, “kimseden izin almak zorunda olmadığımızı” yüksek sesle dile getirmekte ve şoven milliyetçi asker-“sivil” gerici odağın gerisinde kalmamaktadır. Ancak özellikle AKP’nin, ama her iki gerici odağın da beklentisi, 5 Kasım buluşmasında Amerikalı emperyalist şefle el sıkışılıp anlaşılması ve eski şaşalı Türk-Amerikan ilişkileri dönemine geri dönülmesidir. Nitekim Bahçeli ve Baykal 5 Kasım’ı beklemenin gereksizliği üzerinde ısrar ederlerken (bu, biraz da “muhaliflik”in gereğidir, “sırtlarında yumurta küfesi yok”tur), ABD’den izinsiz bir operasyonun yol açacaklarını örneğin “çuval” deneyiyle bilen ve ABD ile geçmişten gelen en sıkı ve ciddi bağlara sahip askeri bürokrasi ve Türkiye’nin gördüğü en Amerikancı parti olan AKP 5 Kasım’ın ve varılabilecek bir anlaşmanın beklenmesi üzerinde anlaşmışlardır.

Ve Erdoğan, ABD’den, fazla somut bir kazanım elde edememiş olsa bile, henüz içeriği açıklanmayan bir anlaşma ile döner.

Bush “PKK, ABD’nin ve Türkiye’nin ortak düşmanı” açıklamasını yapmıştır. Ve bir anlaşma konusunun da “real-time entelligence”-“anında (sıcak) istihbarat” alış-verişi olduğu ilan edilmiştir. Gericilik, muradına ermiş görünmektedir. ABD’nin vereceği istihbaratla K. Irak’taki PKK “karargahları” vurulabilecektir. Kuşkusuz bunun anlamı, Türkiye’nin ABD’nin çerçevesini çizeceği ve çıkarlarına uygun göreceği türden askeri harekat yapabileceğidir. Ama yetmiştir.

O güne kadar olağanüstü gerilmiş olan ve karşılıklı açıklamalara bakılırsa birbirleriyle savaşmaktan kaçınamayacak durumdaki Barzani ve Talabani önderliğindeki Irak Kürtleriyle Türkiye arasındaki ilişkiler, sanki “sihirli bir değnek” değmişcesine farklılaşmaya başlar. ABD’nin Barzani ve Talabani’yi ikna ettiği kuşkusuzdur. Ancak kuşkusuz olan bir başka şey de, bu ikna sürecinin bir karşılığı olması gerektiğidir. Türkiye, ilişkisinin kopuk olduğu Barzani ve Talabani ile doğrudan değil, ama ABD aracılığıyla anlaşmış ya da anlaştırılmış ve iki taraf da, karşılıklı olarak, birbirlerinin “hakları”nı tanımaya ikna olmuş olmalıdır. Artık Iraklı Kürt liderler Türkiye’ye karşı “sivri dille” konuşmamaktadırlar ve Iraklı Kürtlere zarar vermeyecek türden bir PKK karşıtı operasyona ses çıkarmayacaklarını ve tarafsız kalacaklarını belirtmektedirler. Hatta eskiden Türkiye sınırı boyunca yığınak yapar ve kontrol noktaları kurarlarken, artık Kandil vb. etrafında kontrol noktaları kurmakta ve PÇDK türü örgütlerin kentlerdeki bürolarını kapatmaktadırlar. Iraklı Kürt liderlerin bu tutum değişikliği ve aldıkları önlemler Türkiye medyası tarafından durmaksızın övülerek haberleştirilmeye başlanır.

Ne olmuştur? Açıktır ki, Türkiye Irak’taki Kürt devletleşmesini, hem de birincil tehdit olarak algılamaktan vazgeçmiştir. Böyle bir devletleşmenin hem hedeflenmediği (bugünkü federatif statükonun benimsendiği, hatta belki de Türkiye’nin “ağabeyliği”nin kabul edilebileceği) ve hem de Türkiye için tehlike teşkil etmeyeceği konusunda Amerikan güvencesi alınmış olmalıdır. Ve zaten –şimdilik bağımsızlık ilanı bir yana– bu devletleşmenin kötü örnek olacağı iç Kürtlerin “tedip ve tenkili” konusunda da Türkiye’nin elinin az-çok serbest bırakılması yeterince ikna edici olmuş olmalıdır.

Bir başka gelişme de, ikinci tehdit algılamasını oluşturan Kerkük ve onu da kapsayan Musul eyaleti ile ilgilidir. Bu gelişmeyi, bu yönde herhangi bir açıklama yapılmayan Washington görüşmesinden değil, ama Erdoğan’ın ABD’nin hemen ardından uğradığı İngiltere ile görüşmesinden sonra yapılan açıklamalardan anlarız. Türkiye İngiltere ile de “stratejik ortaklık” anlaşması yapmıştır ve İngiltere, bu çerçevede, hem de 1926 Ankara anlaşmasına atıfta bulunarak, Türkiye’nin Kerkük-Musul’a ilişkin haklarını onaylamıştır. Bu anlaşmanın, Türkiye ile İngiltere arasında Irak-Türkiye sınırının belirlenmesi de dahil, Türkiye’ye Kerkük petrollerinden yüzdelik hak tanıdığı ve aynı zamanda her iki ülkeye de 75 km.’ye kadar sınır-ötesi operasyon yapma imkanı verdiği bilinmektedir. İngiltere, ayrıca Kıbrıs’ta ve AB macerasında Türkiye’yi destekleyecektir.

Türkiye’ye göz kırpan, ABD’nin ardından yalnızca İngiltere olmamıştır. Özellikle Amerikan emperyalizminin tutum değişikliği, Türkiye’nin Kürt sorunu karşısında ondan az-çok farklı ve demokratik görünümlü bir tutum sürdürmeye ve buradan Kürtleri yedeklemeye çalışan Avrupa ülkeleri ve AB’nin de, bütünüyle boşa düşmemek için, tutumunu farklılaştırmasına neden olmuştur. Avrupa ülkeleri ve AB sözcüleri, birbirinin peşi sıra, “PKK terörizmi”ni kınamaya ağırlık verirlerken, DTP üzerindeki baskılarını da yoğunlaştırmaya ve ondan “PKK ile arasına mesafe koyması” ve “teröre karşı tutum alması”nı talep etmeye yönelmişlerdir. Bu tutumu en son ve açık biçimde dile getiren Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk olmuş ve Türkiye ziyaretinde, Ahmet Türk’le buluşmasında, yine “DTP’den PKK’nin stratejisini ve eylemlerini desteklemediklerini açıklamasını beklediklerini” belirttikten sonra şöyle konuşmuştur: “10 yıl önce daha az bilgi sahibiydik ve saçmalıyorduk. Ama son yıllarda Madrid’de, Londra’da meydana gelen olaylar terörle ilgili algımızı değiştirdi.” (Milliyet)

Tüm bu gelişmeler içinde tayin edici olanın Bush-Erdoğan buluşması ve burada kararlaştırılanlar ya da dayatılanlar olduğunu düşünmekte sakınca yoktur.

Bu görüşmenin, en başta Türkiye’nin “tehdit algılaması”nı, hiç değilse sıralamasını değiştiren bir etkisi olduğu ve Türkiye’nin Barzani ve –bugünkü haliyle Irak bütünlüğü içindeki– Irak Kürt devletleşmesini hedef almamaya ikna edildiğinden kuşku duyulamaz. Türkiye, nasıl algılar ve ne düşünürse düşünsün, Irak Kürt devletleşmesini hedef alamayacağına, ABD’nin amaç ve yaklaşımlarının buna imkan tanımayacağına ve tanımadığına razı edilmiş ve olur vermiştir. Karşılık olarak koparılanların, PKK’ye karşı anında istihbarat akışı ile birlikte Barzani ve Irak Kürt oluşumundan düşmanlık gelmeyeceği (ve PKK destekleyiciliği yapmayacağı) ve hatta bu oluşumun Türkiye’nin “himayesi” ya da “ağabeyliği”ne ihtiyaç duyacağının altının çizilmesinin yanı sıra Türkiye’nin Kerkük hassasiyetinin anlaşıldığı ve dikkate alınacağı “sözü” olduğu herhalde ortadadır.

Bu “yarım karşılıklar”ın da bir nedeni olmalıdır. Türkiye’nin “ABD’ye rağmen ve ABD ne derse desin” sınır-ötesi operasyon yapma “tehdidi”ne ABD’nin “pabuç bırakmış” olması herhalde düşünülemez. Ancak Türkiye’de yükselmiş olan Amerikan karşıtlığını da gelecek hesaplarına uygun bulmayan ve özellikle İran’a yönelik olarak planlarında Türkiye’ye de herhalde bir yer ve misyon biçmiş olmasına hayret etmemek gereken ABD, Irak Kürtleriyle bugünkü ittifakı lehine Türkiye’den ve müttefikliğinden bütünüyle vazgeçmeyi ve onu tamamen gözden çıkarmayı kuşkusuz ki tercih etmeyecektir, etmemiştir. Dünya egemenliği peşinde koşan büyük emperyalistler devletlerin her zaman birkaç “ata birden oynaması”nda şaşacak şey yoktur. Yine şaşılması gerekmeyen bir başka şey, egemenlik peşindeki Amerikan emperyalizminin, “bölüp yönetme” bakımından işine geldiğinde ulusal (ve dinsel) çatışmaları kışkırtıp düşmanlıkları körüklerken, çıkarı gerektirdiğinde çatışma halindeki ulusal (ve dinsel) güçleri yakınlaşmaya ve kendi kontrolünde işbirliğine yönetmesidir. Her iki durumda da, büyük emperyalist devletlerin ulusal (ve dinsel) çelişme ve çatışmalar üzerinde oynadığı ve bunlardan kendi plan ve hesapları doğrultusunda –üstelik genellikle iç içe geçirilmiş durumlar olarak kullanarak– yararlandığı kesindir.

Öte yandan, 5 Kasım buluşmasında, Türkiye’nin, PKK’yi imha gerekçesiyle, Irak içlerine yayılacak operasyonlar yapmayacağı da karara bağlanmış olmalıdır. Yine, bu durumda, “PKK’nın K. Irak’tan temizlenmesi” hedefinin de, Amerikan amaç ve politikalarına uygun olarak zamana yayılması üzerinde fikir birliği sağlanmış gözükmektedir. Bunun iki nedeni olmalıdır: 1) İran sorununun Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya ve Kürt sorununa yaklaşımını ciddi biçimde etkilemesi, hatta belirlemesi, 2) bununla bağlantılı olarak, Amerikan emperyalizminin, Irak’taki dayanakları ve hareket alanını zedeleyip daraltıcı her gelişmeye karşı çıkmasının yanında İran’a karşı seferber edebileceği tüm güçleri seferber etme yönelimi (ABD, İran’a yönelebilecek potansiyel güçler içinde İran’da da faaliyet göstermekte olan PKK’yi de hesaba katıyor olmalıdır).

Sadece İngilizlerle görüşmede (İran’a yönelik yaptırımların desteklenmesi olarak) adı anılan, ama Washington görüşmesinde üzerine hiç açıklama yapılmayan konu ise, İran ve İran’a yönelik konuşulanlardır. Türkiye’nin İran’la elektrik konulu anlaşmayı Washington görüşmesi sonrası imzaladığı dikkate alındığında, İran ve İran’a karşı izlenecek politikaların koordinasyonu konusunun, herhalde, zamana, zaman içinde yakınlaştırılmaya bırakıldığını düşünebiliriz. Ama yine söylenmelidir ki, Türkiye’nin bugünkü İran politikası, ABD’ye çok fazla da “batmamakta” ve belki nüansta farklılık taşıyan böyle bir açılımın da ABD kuşatması  lehine yarar sağlayabileceği öngörülmüş olabilir.

 

İÇ POLİTİKA ALANI

5 Kasım görüşmesinin dolaysız bir sonucu Amerikan karşıtı söylemlerin bıçakla kesilir gibi kesilmiş olmasıdır. İşbirlikçi gericilik hiç istemediği gibi, yükünü de kaldıramayacağı bir söylemden ve olası gereklerinden kurtulmuş olmakla sevinçle dolmuştur. Bu sonuç, AKP açısından zaten olanca çabayla elde edilmeye çalışılmış ve AKP hemen hiçbir şekilde Amerikan karşıtlığına pirim vermemiş, ancak üzerinde yaratılan baskıyla, örneğin sınır-ötesi operasyonla ilgili olarak “Türkiye hiçbir yerden izin almaz” “her şeye rağmen operasyon” türü açıklamalara, denebilirse, zorla ve istemeye istemeye sürüklenmiştir. Şoven milliyetçilikte gemi azıya almış görünen CHP ve Baykal, görüşmenin hemen ertesinde, zaten diline yakışmayan Amerikan karşı söylemleri bir yana bırakmış ve herkesi hayrete düşürecek “yeni” bir Kürt açılımını (Kürt öğrencileri bursla Türkiye’de okutmak, GAP’ı geliştirmek vb..) ortaya atmıştır. MHP de Amerikan karşıtı söylemlerine son vermiştir. Askerler ise hemen Amerikalı meslektaşlarıyla birbirinin peşi sıra görüşmeler yapmış, Amerikalı yüksek rütbeli subayları ağırlamışlardır.

5 Kasım sonrası dönemin iç politikasında işbirlikçi egemenlerin üç belirgin yöneliminden söz etmek mümkündür.

Birincisi, bir önceki dönemin “Türkün Türkten başka dostu yoktur” içerikli şoven milliyetçi yaklaşımının yerini yayılmacı emperyal Osmanlıcılık yönelimi zeminine oturtulmuş bir milliyetçiliğin öne çıkarılmasıdır. Enver Paşa ve Alman emperyalizminin peşinde Ortadoğu ve Ortaasya’ya yönelik yayılma hesaplarını hatırlatan Kerkük’te hak iddialarını da kapsayan, Irak Kürtlerine “ağabeyliği” ve İran’a karşı bölge gücü olarak ortaya çıkmayı hesaplayan işbirlikçi Osmanlıcı ve anti-Amerikan söylemlere yer bırakmayan açık işbirlikçi bir milliyetçilik önümüzdeki dönemin milliyetçilik türü olacak görünmektedir.

İkincisinin belirtileri ise, önceki dönemde izlenmeye başlanan tutumla ortaya çıkan ülke içinde Kürtlere ve özellikle DTP’ye yönelik politikanın devamı olarak zaten bir süredir gündemdedir. ABD, Avrupa ülkeleri ve Irak ve Irak Kürtleri başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinden alınan destek ya da hayırhah tutumdan da güç alarak, bir yandan “terör karşıtlığı” ve PKK’nin yalıtılmasında mesafe alınırken, bir yandan da içeride Kürtler ve DTP üzerinde yoğunlaştırılan baskıya yönelik seslerin kısılması, hatta DTP’ye yönelik baskıya onay alınması sağlanmıştır. Artık Anayasa Mahkemesi’ne DTP’nin kapatılması davası açılması dahil, DTP ve DTP’lilere yönelik her tür baskının zinciri boşanmıştır. Çok sayıda dava, tek tek DTP’lilere yönelik linç girişimleri, esir askerleri almaya giden DTP’lilerin bile dava konusu edilmeleri… ile DTP köşeye sıkıştırılmaktadır. Ve AKP, incelikli politikayı ihmal etmeyip DTP’nin kapatılmasına “karşı çıkarak” Kürtler nezdinde görüntüyü de kurtarmaya, ama DTP’nin hem etkisizleştirilmesi, hem de yükü kendisine kalmayarak kapatılmasına imkan tanıyarak “tek Kürt Partisi” olmaya oynamaktadır. Öte yandan DTP köşeye sıkıştırılmaya çalışılırken, aynı zamanda içeride PKK’yi hedef alan operasyonlar hız kesmeden sürdürülmektedir.

Üçüncü yöneliminse sıkıntıları ortadadır, ama bugünden AKP’nin, Erdoğan’ın ağzından, “amaç silah bıraktırma” biçiminde açıkladığı tutumda şekillenmektedir. Bu yönelimin sadece AKP tutum ve politikası olmakla kalmadığı, örneğin, bir “af ihtimali”ne karşı çıksa da Baykal’ın yeni açılımıyla da desteklendiği ve eleştirel bir açıklama gelmeyen askeri bürokrasi tarafından da onaylandığı, ama asıl ABD patentli olduğu belirtilmelidir. Söylentiler, PKK eylemlerinin engellenmesini ve belki PKK’nin (ya da bir bölümünün) İran’a karşı harekete geçmesinin de öngörüldüğü bir hareketsizleşme, önce uzun süreli bir ateşkes ve giderek bir silah bırakmanın planlandığına ilişkindir. Hatta PKK liderlerinin başka ülkelere iltica etmelerinin de sözü edilmekte ve geri kalan PKK’liler için bu amaçla bir affın gündeme getirilmesi düşünüldüğü ileri sürülmektedir. Yakında görecek olmamız bir yana, “terör sadece askeri tedbirle önlenemez” açıklamalarında dile gelen bu yönelimin, özellikle Amerikan emperyalizminin “çözümü” olarak giderek öne çıkacağı tahmin edilebilir. Ancak, bu yönelimin, diğer iki yönelimle birlikte, yani işbirlikçi bir yayılmacılık ve içeride Kürtlere (ve DTP’ye) yönelik baskının tırmandırılması ile birlikte uygulamaya geçirildiği ve geçirileceği kuşkusuzdur. Ve bu yönelim, “GAP vb. aracılığıyla bölgenin kalkındırılması” vb. türü Kürt muhalefetinin ön alıcı olacağı düşünülen önlemlerle birlikte tasarlanmaktadır.

 

AKP: DEVLET PARTİSİ OLMAYA DOĞRU

5 Kasım üzerinden yaşananlar –PKK’nin kuşatılıp yalıtılmasında atılan adımlar, ABD ile ilişkilerin “tamir edilmesi”, DTP’nin sıkıştırılıp belirli ölçüde geriletilmesi vb.–, son seçimlerde AKP’nin hatırı sayılır Kürt oylarını toplaması ve artık Yüksekova’da bile “terör karşıtı mitingler” yapılır olmasıyla birlikte düşünüldüğünde, AKP ve Erdoğan’ın başarısı olarak ortaya çıkmakta ve Erdoğan’ın yıldızını, askerler de içinde, yakın geçmişte çekiştiği siyasal güçler karşısında parlatmaktadır. Muarızlarının AKP ve Erdoğan’ı asıl olarak Kürt sorunu üzerinden şovenizme yaslanarak sıkıştırmaya çalıştığı hatırlandığında, Erdoğan’ın, bu muarızları, kendi silahlarıyla vurma üstünlüğünü elde etmeye başladığı söylenebilir. Ve zaten partisi ve o, “Kürt sorununu çözecek tek parti olduklarını”, seçim başarısına da dayanarak epey bir süredir ileri sürmektedirler ve ilan etmişlerdir: “Diyarbakır’ı da alacağız!”

Amerikan menşeli de olsa, hayata geçirilmeye başlandığı ya da başlanacağı belli olan planla Kürt sorununda PKK’nin silah bırakmasını da kapsayacak şöyle ya da böyle bir “çözüm”le, hiçbir siyasal rakibinin uzunca bir süre AKP ve Erdoğan’ın “eline su dökemeyecek” kılınmaları bir yana, bu zeminde, AKP’nin, kendisini tüm devlet kurum ve kuruluşlarına da kabul ettirecek ve askerler de dahil tüm gericiliği –en azından belirli bir süre– etrafında birleştirecek “devlet partisi” katına yükselebileceğini öngörmek herhalde kehanet sayılmamalıdır. “Kürt sorununu çözen parti” olarak, eğer Amerikan menşeli plan işlerse, AKP, böyle bir noktaya gelebilir.

 

DERSLER

– İlk söylenebilecek olan, emperyalistlere, hele söz konusu olan dünya egemenliği peşinde koşan bir büyük emperyalist devletse, kesinlikle güvenilemeyeceği ve onun üzerinden hiçbir hesap yapılamayacağıdır. Emperyalistlerle flört bir yana bir takım beklentiler içinde olmak bile kesinlikle tutulmaması gereken bir yoldur. Her durumda bir “satış”la karşılaşmak kaçınılmazdır; emperyalistler kendi çıkarlarından başkasını düşünmezler, düşünmeyeceklerdir. Öncesi bir yana, Molla Mustafa ve Körfez Savaşı sonrası ortada bırakılarak Halepçe vb. şahsında yaşadıklarıyla, hele Kürtler, emperyalizm karşısında beklenticiliğin yıkıcılığını defalarca sınamışlardır. Bunun, artık bir defa daha bir sınavdan geçirilmeye kesinlikle ihtiyacı olmamalıdır.

– PKK’nin “ortak düşman” ilan edildiği ve Barzani de ikna edilerek K. Irak’ta üzerindeki baskının yoğunlaştırılması kararının uygulanmasına geçildiği 5 Kasım buluşması ardından, yıllar önce Barzani güçlerinin Türkiye tarafından desteklendiği Kürt-Kürt savaşının ardından iki taraflı olarak kaçınılmakta olan K. Irak’ta “Kürdün Kürtle karşı karşıya gelmesi” ya da getirilmesi ihtimali büyümüştür. Bunun sıkıntılarını her halde en çok Kürtler ve Kürt hareketi çekecektir. Bu sıkıntıların bugünden ortaya çıktığı bellidir. Ve bu durumun, en başta emperyalistlerin oyununu bozmayı gerektirdiği herhalde açık olmalıdır.

– Afganistan’ın ardından girdiği Irak’ta işgalini sürdüren ve İran’a saldırı planları yapan Amerikan emperyalizmi, kuşkusuz genel olarak emperyalizm, Ortadoğu halklarını birbirine karşı kışkırtıp düşmanlaştıran asıl güç olduğu gibi, boyunduruk altında da tutan asıl güçtür. Bölge halkları, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere tüm emperyalist güçler bölgeden ellerini çekmeden, kendilerine rahat imkanı kadar barışçıl bir gelecek de olmadığını bilmek durumundadırlar. Barışçıl bir Ortadoğu, her şeyden önce, emperyalistlerin bölgeden el çekmesiyle olanaklıdır. Bu nedenle, Ortadoğu halklarının emperyalizme (ve işbirlikçilerine) karşı birliği ve mücadelesi ve emperyalistlerin oyunlarına gelmek bir yana, onların bölgeden defedilmeleri için ellerinden geleni yapmaları, halkların kardeşçe, özgür ve bağımsız gelecekleri için olmazsa olmaz koşuldur.

– Dolaysız olarak K. Irak Kürtlerine ve devletleşmelerine yönelik şoven milliyetçi tutumun, Amerikan emperyalistleriyle anlaşmanın ardından geriye itilmesinin ırkçılık ve şoven milliyetçi tutumların sonu olarak değerlendirilmesi doğru olmadığı gibi tehlikelidir de. Şoven milliyetçiliğin, özellikle içeride, ama dışarıda da hem Kürt ulusal hareketine karşı yürürlülükte kaldığı ve hem de Osmanlıcı yayılmacılıktan beslenerek, Türkiye’yi, Ortadoğu’ya yönelik ciddi tehlikelere gebe kıldığı akıldan çıkarılmamalıdır. Özellikle İran’a yönelik olarak tırmanması beklenecek Amerikan saldırganlığının yedeğinde, bu tutumun ülkeyi bir yandan savaşa, diğer yandan da bölünmeye götürebileceği bilinmeli ve eleştirisine bir an bile ara verilmemelidir. Gerek Kürt sorununun çözümü ve gerekse Türkiye’nin bölgedeki esenliği ve geleceği bakımından, şoven milliyetçiliğin üstesinden gelinmesi ve başta Kürtler olmak üzere, halkların kardeşliğine, eşitlik ve özgürlüğe dayalı politikaların yaşam bulması için elden gelen tüm çabanın gösterilmesi hayati önemdedir. Ve böyle bir yaklaşım ve politikanın, ancak emeğe ve emek hareketine dayanarak, ancak sosyalizmi temel edinen ve emperyalizme sonuna kadar karşı duran sınıf partisinin güç ve etkisinin yükselmesine ihtiyaç duyduğu unutulmamalı ve sınıf hareketi ve partisine düşen görevlerin en ileri noktadan omuzlanmasına girişilmelidir.

 

hangi “sol”?

Öncesinde üzerine tartışılmıyor değildi; ama son birkaç aydır “sol”a ilişkin sıkı bir “tartışma” sürüyor. Ergenekon soruşturması, iddianame ve davası, “sol” tartışmasının zemini kılındı.

Bu kez tartışmanın ayırt edici bir yanı var.

Eskiden “sol”, dışından açılan kampanyalar bir yana, kendi içinde/arasında tartışırdı. “Sol”un dışından “sol”a yöneltilmiş “ok”lar, tartışma/eleştiri kapsamında olmaktan öte saldırı/suçlama içerikli olurdu. Yakın tarihte ilk kez, kontrolü dışına çıktığında, İ. İnönü “haytalar” diyerek suçlamayı başlatmış, sonra düzen parti/akımlarından “aşırı uçlar” denerek dışlanmaya çalışılmıştı devrimciler. Bu kapsamda yürütülen “kökü dışarda” edebiyatı, 12 Martçıların “eşkiya” ve “anarşist” suçlamasıyla genişlemiş, “Marksist-Leninist düzen kurmayı hedefleme” noktasına varan dışlamacılık üzerinden –bugün içeriği az-çok değişerek kullanılsa da– en son “terörist”e kadar gelinmişti. Çok bilinen uluslararası örnekse, sosyalizme yöneltilmiş yok etmeye yönelik kampanyanın tartışmacı/propagandif bileşeni ve tam bir kara çalma olan “soğuk savaş” saldırganlığıydı.

Şimdi yine “sol” kendi içinde tartışmaya devam ediyor; ancak bugün “sol”, eskiden dışından ve yok etmeyi hedefleyen kampanyaların aracı olarak “sol”a yöneltilen suçlamaların benzerinin hedefi kılınma durumunda.

“Sol”a yönelik bugünkü kampanyanın dünkülerden farkı, görünüşte “solun içinden” ve genellikle “sol” sayılanlarca, “sol” ve “solu yenileme” adına başlatılmış ve yürütülüyor olması ve genişletilmesinin de aynı eksende gerçekleşmesindedir.

Sınıf ve güç ilişkileriyle ilişkili nedenleri bu yazının konusu değil, ancak günümüzde “sol”a yönelik kampanyanın yürütücüleri, 12 Mart ya da 12 Eylülcüler ve onların örneğin –eski deyimle “göbekçi”– Metin Toker türünden radyo-TV program yapıcıları değil. Eski faşist ideolog-propagandist Taha Akyol hiç değil. Şimdi, neoliberal propaganda yürüten, liberalizm şampiyonu görünümüne bürünmüş T. Akyol’un bile “böyle bir sol partiye ben de oy veririm” dediği “yeni bir sol”un organizasyonu ya da sosyalizmin etkisizleştirilmesi lehine bilimsel sosyalizmin, Marksizmin mahkumiyetini amaçlayan bir kampanya gündemde.

Ve bu anti-Marksist, sosyalizm düşmanı kampanya, kendi aralarında organize olmamış görüntü veren, ancak organize oluşlarının ayırtedici özelliği bireysellik ve örgütsüzlük görüntüsü ve sırtlarını dayadıkları ya da asıl organize edici gücün dişinden tırnağına örgütlülüğü olan bir “sol” iddialı çevre tarafından sürdürülüyor. Kimisinin “solculuk”la bağlantılı referansı babasının yanı sıra romanlarında işlediği bireysel (genel ya da cinsel vb.) özgürlükçülüğü.. “Tek kişilik ordu”luğa yücelttiği bireyselliği son birkaç yıldır aklına gelen, örneğin 12 Mart ya da 12 Eylül günlerinde –şimdi birkaç yol arkadaşıyla liderliğini yapmaya yöneldiği– Kemalizm eleştirmenliği hiç aklına gelmemiş ve ağzını açıp konuyla ilgili tek laf etmemiş, günümüzdeyse bireysel ve grupsal hak savunuculuğu övünmesi yaparken –savunmak bir yana– emeğin haklarına saldıran kimisinin referansı, ancak hükümete bağlı komisyonlara sığabilen türden, “alt kimlikler”, “alt kültürler” parantezleriyle birey/grup haklarına gönderme yapan Dünya Bankası dokümanlarında öngörülen bir özgürlükçülük.. Kimisi, eski referansı darbe destekçiliği ve beklenticiliği ile malul Maoculuğunun yerine Carr, Bloch vb. türü savunucularıyla teorik temelini açıklamaya soyunduğu liberalizmi geçirme uğraşındaki bir “diktatörük düşmanı” ve “demokrasi aşığı”.. Kimisiyse “eski solcu” olduğunu bile kabullenmeyen, Marx’tan da alıntı yapan bir Marksizm yorumcusu ve akıl vericisi, dününü ve bugününü “demokratizm” vurguculuğuyla tanımlayan ve dün de “demokratik olmayan” “sol kalıplar”ı reddedişiyle övünen bir “yeni solcu”…

Kısacası güncel “sol tartışması” “içeriden” açılmış görüntüsüyle ve “sol” adına, zaman zaman Marx referans gösterilerek, “sol şöyle olmalıdır” ya da “böyle olmamalıdır” biçimi ve net anti-Marksist içeriğiyle yürütülüyor.

NEDİR “SOL”?

Öncelikle açıklığa kavuşturulması zorunlu olan, şu her çekilen yere uzama haliyle tanımlanan “sol” kavramıdır. Nedir sol, “sol”la kastedilen ne tür bir şeydir? Özellikle belirginleşmesi istenmeyen ve üzerinde yozlaştırıcı tartışma yürütmek isteyene geniş bir hareket alanı sağlayan “sol”dan anlaşılan somutluk yok mudur? M. Belge örneğin, kimi zaman, muğlak “sol” kavramı yerine geçmek üzere “sosyalizm” kavramını da kullanmaktadır. Öyleyse “sosyalizm”den murat edilen nedir?

“Sol” örneğin, bilimsel sosyalizmin kurucularına ait bir kavram değildir ve sosyalizmi de, bilimsel sosyalizmi de önceler, önce doğmuştur.

“Sol”un sınıf mücadeleleri ya da daha geniş anlamıyla tarihin literatürüne girişi Fransız Devrimi’yledir. 1789 Devrimi’nin ardından kurulan “meclis”te feodal aristokrasinin üzerine gitme ve devrimi ileri taşıma yanlıları bu “meclis”in “sol”unda oturdukları için, bir belirtici kolaylık olarak, “sol” ve “solcular” olarak nitelenmişler; aristokrasi ile uzlaşma yandaşlığı yapıp devrimin ilerletilmesinden yana olmayanlara ise, “sağ”da oturdukları için “sağ” ya da “sağcı” denmiştir.

“Sol”un bir tanımlayıcı olarak doğuşu buraya dayanmaktadır ve ilerlemeden yana olup olmamayı belirtmektedir. Buradan, her tarihsel dönemde belirttiği tutumun farklılığı bir yana tutumun içeriğinin de daima tartışmalı olduğu kendiliğinden anlaşılabilir. Evet, ilerlemeden yana olmak.. Ama hangi “ölçü”de, ne kadar? İlericiliğin içeriğini dolduranın ne olduğu ve olacağı sorusu ve yanıtı, kuşkusuz ilerlemeden yana olmanın niteliğini de verecektir. Bu sorun, her tarihsel koşulda, özellikle farklı sınıfsal niteliklere sahip ve belirli sınıflar/tabakalar ve çıkarlarında dayanağını bulan birden fazla ideolojik-politik eğilimin olabilirliği değil, olduğu ve olacağı dikkate alındığında, ayrıntılı yanıtlara ihtiyaç duyurmadan edemez.

Örnek vermek gerekirse… Ortaçağa özgü dinsel örgütlenme, dünyanın açıklanmasında, devletin yönetilmesinde dayanaklarını dinde ve dinsel değerlerde arama, din siyaseti; modernite, burjuva dünya görüşü ve siyasallığıyla, Cumhuriyetçilik, demokrasi vb. ile karşılaştırıldığında, geride kalandır, sağcılıktır. Peki, “sol” ve “solculuk”, öyleyse, Cumhuriyetçilik ve demokratlıkla mı tanımlanmalıdır? Ya da bugün topluma dayatılan bölünme ekseni, doğru ve geçerli mi kabul edilmelidir? Din siyaseti, devletin dinsel örgütlenmesi karşısında din ve devlet işlerinin ayrılması olarak laiklik, “sol” ve “solculuk”un tanımını mı verecektir?

Başka bir alan olarak, faşist, gerici, din siyaseti yapan burjuva iktidarların insan haklarını çiğnemesi bir veridir. İnsanı ve haklarını savunmanın bir demokrasi savunusu olarak ilericilik unsuru olduğu tartışmasızdır. Ama en azından birden fazla humanizm türü olduğu ortadadır ve “sol” ve “solculuk”un insan hakçılığı ile tanımlanması bir sorun oluşturacaktır. “Sol” insan hakçılığı mıdır?

Ya da “sol” örneğin laisizm üzerinden tanımlandığında veya böyle tanımlayanlar karşısında “laik” olan, ama insan hakları savunuculuğu yapmayana ne denecektir? Tersine, insan hakları savunucuları laik-şariatçı ayrımı yapmadıklarında veya türban takma hakkını da savunduklarında “sol” tanımı kapsamında nasıl değerlendirilecekler ya da tanım ne hal alacaktır? Ya da “sol” tartıştırıcılarını ilgilendirmek üzere, “darbeciliğe ve çeteciliğe karşı” demokratizm adına, din istismarcılığının ötesinde, çağımızda gericiliğin kalesi emperyalizm işbirlikçiliğinin (ve tekellerin) sözcülüğünü yaptığı ortada olan AKP destekçiliği, “sol” ve “solculuk” olarak tanımlanabilir mi; tanımlanırsa, bu, “sol”un ilerlemeden yana oluşunu tartışmalı kılmaz mı ya da dolaysızca “sol” kavramının muğlaklığını belirtmiş olmaz mı? Örnekler uzatılabilir… “Sol” tanımının muğlaklık giderici olmadığı anlaşılırdır.

Ancak zaten “sol” tartışması açarken tercih edilen de muğlaklıktır. Muğlaklık ardında “iş görmek” –tutum budur.

İŞÇİ SINIFI, MARKSİZM VE “SOL”

Marksizmin teorik zaferi ve özellikle Lenin’in katkılarıyla birlikte, “sol” tanımı, zaman zaman “extreme left/aşırı sol” olarak da kullanılarak, “çocukluk hastalığı”nı belirtmiştir. Bir diğer belirttiğiyse sınıf dışılıktır.

Ancak Türkiye’de, özellikle devrimci hareketin sınıf-dışı gelişim süreçlerinden geçmesi ve buradan gelen kalıntıların hala oldukça güçlü oluşu yanında bunu da koşullayan etkenlerden olan Kemalizm ve “üst tabaka devrimciliği”nin etkisi, yine buralardan gelen son on yılların gerçeği çok sayıda ilerici, devrimci fraksiyonun varlığı ve tümünü birlikte tanımlama ihtiyacının genellemeleri zorlaması, genel olarak “sol”, “Türkiye solu”, “Türkiye sol hareketi” gibi tanımlar ve yaygın olarak kullanılmalarının nedeni olmuştur.

Gerek sosyalist hareketin 1920’de ilk kez örgütlenmesi, gerekse ’60’larda yaptığı atakta Kemalizmle içli dışlılığı ve ondan etkilenmesi, ondan “üsttenciliği”, “yukarıdancılığı” aynı anlama gelmek üzere sınıf-dışılığı miras almasına ya da tersinden bu özellikleriyle Kemalizmle yanaşık düzen yürüyüşüne, ama onunla hesaplaşamamasına götürmüştür. Bu durum anlaşılmaz değildir, ancak ’60’ların devrimci hareketinden çıkarılan dersler ve özellikle ’70’lerde işçi sınıfıyla birleşme eğiliminin gücüyle aşılabilmiştir; ama hala sınıf dışında çok sayıda fraksiyonlar halinde örgütlenmiş ilerici, devrimci hareketin genel yönünü vermemektedir. Üstelik Kemalizmle kimi açık kimi örtük az-çok hesaplaşma çoğu durumda gerçek bir hesaplaşma olmamış, sınıfla birleşerek yürütülemediğinde, liberal, özgürlükçü-liberter, demokratizmle sınırlı, bazan Troçkist, Maocu vb. etkilenmeler altında genel burjuva ufkunu aşamamıştır. Bu da anlaşılmaz değildir; çünkü “sol” fraksiyonlar, önünde sonunda, başta sınıf-dışılıkları olmak üzere, sahip oldukları ideolojik tutumları, projeci program kavrayışları, politik mücadeleye yaklaşımları ve ona ilişkin öngörüleri, çevreler olarak örgütlenmeleri gibi pek çok nedenle ve bu yaklaşım ve tutumlarında yansımak üzere farklı sınıf ve tabakaların çıkar ve eğilimlerini ifade etme durumunda olmuşlardır. “Sol” kavram ya da tanımı da, hem dünya görüşü ve öğreti, hem de politika ve örgütlenmede birbirlerinden ciddi farklara sahip, bu farklılıkları –yığınsal bir temsiliyet ifade etmese bile– sınıf (ve tabaka) farklılıklarından gelen eğilimlerin bir aradalığını belirtmektedir. Kuşkusuz kullanana göre tanımı ya da vurgulanan yönü değişmekte; ancak belirgin olarak sınıf-dışı ve genellikle sınıf (ve halk) adına yüceltilmiş değer, erdem ve amaçlar “sol” kavramı bakımından kararlaştırıcı sayılmaktadır.

Eşitlik ve özgürlük yanlılığı, emek yanlılığı, demokratlık, yobazlık karşıtlığı, cumhuriyetçilik, hak savunuculuğu, insan hakçılık, kadın haklarını ve çevreyi sahiplenme vb. “sol” değerler olarak varsayılmanın ötesinde “sol”un tanımlayıcısı kabul edilmektedir. Söylendiği gibi, vurguların değişkenliği ya da bir “değer”in diğeriyle çelişmesi durumundaki kaçınılmaz tercih farklılıkları, her şeye rağmen, bu genel “sol” kavrayışı kapsamında anlaşılmaktadır. Ancak sorun bununla kalmamaktadır: Burjuva ve proleter demokrasisinin nitelikçe farklılığı ve farklı sınıf iktidarlarını varsayması örneğinde olduğu gibi, nitelik farklılığı, eşitlik ve özgürlük, insan, çevre, kadın… vb. hakçılığı, cumhuriyetçilik, laisizm vb. tüm değerler bakımından da belirleyicidir. Burjuva bir kategori olarak hukuk karşısında eşitlik mi, gerçekleşme koşullarıyla birlikte toplumsal eşitlik, öyleyse sınıf farklılıklarının giderilmesi ve farklı sınıfların varlık koşullarında görünüşte eşitlik davası yerine sınıfların kaldırılması olarak “eşitlik”mi? Yine siyasal özgürlüklerle sınırlanma mı, gerçekleşme koşullarıyla birlikte toplumsal özgürlükler mi, özgürlük sorununun toplumsal bir sorun olmaktan çıkarılmasının amaçlanması mı? Diğerleri gibi “yobazlık karşıtlığı” ve cumhuriyetçiliğin de, sınıflarüstü içerikleriyle, tarihsel Türk “üst tabaka devrimciliği”nin “yukarıdan”lığının ürünü değerler olarak tartışmalılığı, en azından güncel siyasal tartışmalar kapsamında ortadadır. “Türban” karşısında farklı tavırlar, AKP ile koalisyon ya da düşmanlık ilişkisi, laikçilik ya da laisizmin ayakları üzerine oturtulma ihtiyacı, “2. Cumhuriyetçilik” vb., bu “değerler”in, birleştirici değil, ayırıcı olduğunu ya da olabileceğini gösteriyor olmalıdır. Ya da “emek yanlılığı”? Bu, genel olarak “sol”un bir özelliği sayılır. Ancak “emek yanlılığı”, sermaye ile emek arasındaki karşıtlıkta uzlaştırıcı işleviyle sınıf işbirliğini öngören sosyal demokrasinin “sermaye yanlılığı”nı örtmek üzere öne sürdüğü bir “değer” ya da sıfat olmaktan başka ne olabilir ki? Emeğin, işçi sınıfının (ve emekçilerin) kendisinin hakları, hareketi ve kurtuluşu ile “emek yanlılığı”nın iki nitelikçe farklı kategori olduğu herhalde tartışmasızdır.

Dolayısıyla kavram ve değerlerden hareketle tanımlamalar, maddi toplumsal gerçeklerin tanımlayıcılığı karşısında güçsüz ve dağılmaya mahkumdurlar, ancak muğlaklığı belirtebilirler ve genelleme olarak ileri sürülmüş “sol” tanımını geçersizleştirirler.

Marksizm ise, kavram ya da değerlerden hareket edişten farklı olarak, maddi gerçekten, toplumlar ve toplum bilim sözkonusu olduğunda maddi toplumsal gerçekten, dolayısıyla genel bir “sol” kavramlaştırmasına imkan tanımayan, özel olarak işgücünün de değişim değerine sahip bir meta olduğu değerler değişimi ve artı-değere el konulması üzerine kurulu bir özel mülkiyet sistemi olarak kapitalizmin (ve uzlaşmaz karşıtlığının), kapitalist toplumun çözümlenmesinden hareket eder. İşçi sınıfı (ve eylemi), kapitalizmin ürünü ve üzerine kurulu olduğu karşıtlığın sosyal görünümünün bir yönü olarak, buradan anlamlanır. Sosyalist eylem işçi sınıfının eylemi ve sosyalist toplum da, gelişen kapitalizmin ön koşullarını olgunlaştırmadan edemeyeceği, iç karşıtlığının kaçınılmazlıkla yıkılışına götürdüğü kapitalist toplumun yerini alacak toplum olarak, yine buradan anlam kazanır. Bütün kavramlar, değer ve erdem ya da erdemsizlikler, türev olarak buradan türerler ve kapitalizm ve burjuvazinin değer ve erdemleriyle sosyalizm ve işçi sınıfınınkiler, karşıtlık halinde buradan şekillenirler.

Dolayısıyla can vericisi/kaynaklık edicisi bir dizi değer ya da erdemle genel geçer “sol” yerine kapitalizm karşıtlığı ve kapitalizmin devrimci ürünü ve mezar kazıcısı olarak işçi sınıfının davası, dünya görüşü ve eylemi olarak sosyalizm (sosyalist hareket), tercih edilmesi gereken değil, nesnel olarak zorunlu tanımlayıcı temeli vermek durumundadır.

Bu durumda, genellemeci “sol” kavramının bir aradalığı, ama bu nedenle muğlaklığı içinde ifade ettiği, kapitalizmin yokoluşa götürdüğü ya da ürettiği, ancak öyle ya da böyle kapsadığı farklı sınıf ve tabakaların davası, dünya görüşü ve eylemi olarak, farklı ilerici (ya da gerici) eğilimler, kuşkusuz yok sayılmayacaklar, ama bu kez, açıklıkla, herhangi bir muğlaklığa yol açmadan tanımlanabileceklerdir. Küçük burjuva sosyalizmi, burjuva sosyalizmi ya da liberalizmi, sosyal demokrasi, hatta feodal, kilise ya da İslam sosyalizmine varıncaya kadar.. Ayırtedici özelliklerinin farklı sınıf (ve tabaka) çıkarlarını yansıtmak ve ilericilik ya da gericiliklerinin kapitalizm ve toplumsal ilerleme aşamaları karşısındaki pozisyonları olduğu bilinerek…

MUĞLAKLIK ARDINDA SALDIRI MARKSİZME

Doğrudan Marksizme saldırı yöneltmek kolay değildir. Hele bütün gelişmelerin kapitalist küreselleşme masalının fiyaskosunu açıkça ortaya sermekte ve dolayısıyla Marksizmin itibarının yeniden yükselmekte olduğu koşullarda az-çok başarılı doğrudan bir saldırı iyice zordur. Bu, yenilgi yıllarının kafa karıştırıcılığı ve moral bozuculuğuna, kafa karışıklığının hala sürmesine karşın böyledir. Öyleyse muğlaklıktan medet ummanın anlaşılmayacak yanı yoktur ki, Marksizme yöneltilmiş saldırıların ortak özelliğinin bu olduğu bile ileri sürülebilir.

Son “sol” tartışmalarını açanların, örneğin M. Belge ve A. İnsel’in, H. Berktay ve B. Oran’ın, hatta Marksizmle hiç ilgisi olmamasına karşın A. Altan’ın “sol” üzerine ve “sol” kavramını hareket noktası edinerek tartışırken, kendilerinin sosyalistlik ve Marksistliklerinden söz açmaları, hele Marx’ın öğreti ve çözümlemelerini –sanki benimsiyormuş gibi– çekiştirerek söz konusu etmeleri, ancak bu kapsamda anlaşılabilir.

A. Altan örneğin, sanki karşısına almıyor ve saldırı konusu edinmiyormuş görüntüsüyle, Marx’ı, Marksizmi ve öğretinin temellerini tartışmaktadır. “Solculuk ve dindarlık zavallılık mıdır?” başlıklı 28 Haziran tarihli Taraf’taki makalesinde, “Marxism, hayatın nasıl değiştiğini merak eder. Solculuk, bu anlamda bir ‘değişim bilimi’ olma iddiasındadır. Biraz ‘basitleştirilmiş’ bir anlatımı tercih ederek söylersek, Marxism’e göre hayatımızı değiştiren ‘üretirken kullandığımız aletlerdir.’” derken, “sol” ya da “solculuk”tan Marksizmi anlar gibidir, ikisini birbirinin yerine kullanmakta ve sanki yanlış konuşmuyormuş gibi görünmektedir. Eh, Marksizm, onun bir bileşeni olan diyalektik dolayısıyla “değişim bilimi” olarak tanımlanamaz değildir. Ancak Marksizm hem aynı zamanda tarihsel maddeciliktir hem de koşullarıyla bağlı olmayan, karşıtların birliği ve mücadelesine dayanmayan, niceliğin niteliğe dönüşmediği, dolayısıyla bilimsel olmayan bir genel “değişim bilimi” kuşkusuz değildir. Ama A. Altan diline bir “değişim” dolamış, reklam spotlarına kadar düşen ve toplumsal değişim bakımından üretici güçlerle üretim ilişkilerinin karşıtlığının ürünü olmayan türden, bağıntılı olmayan bir “değişim”i Marksizme atfetmekte, buradan Marksizm dediği “sol”u yeniden tanımlamaya girişmektedir:

Toplumun yapısı ve ‘sınıflar’ kullanılan aletlere göre değişir… Sol felsefe, değişimin özünü açıklamaya uğraşırken, sol politika ‘aletlerin’ mülkiyeti konusunda ‘mülksüzleri’ tutarak tavır alır.

Cahillik ya da bilmezden gelmeyle Marksizm bir kez felsefi olarak genel bir “değişim bilimi”ne indirgenip, aletler ve ondan da önce üretken insanın başlıca unsuru olduğu üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileriyle çelişme ve çatışması, bu ilişkilerce önünün açılması ya da engellenmesi içinde ele alınmadığı ve bizzat kapitalist üretim ilişkilerinin değişmesi, gelişmesinin önünü kestiği üretici güçlerin yeni bir toplumsal devrime yol açmak üzere bu ilişkilere başkaldırması olarak anlaşılmadığında, Marksist felsefeyle politika birbirinden koparılıp karşı karşıya konulur. Ama böyle yapıldığında işler ne kadar kolaylaşmaktadır!

‘Aletlerin’ mülkiyeti konusunda ‘mülksüzleri’ tutarak tavır” alma olarak Marksist politikanın, ancak, özü “değişim” olan felsefesiyle çelişerek değişmeden kalabileceğini söyleyen Altan, öyleyse mülksüzleri tutan politikanın da değişmesi zorunluluğunu ileri sürmektedir!

Ama aletlerin gelişmesi, teknolojik ilerlemeler, emeğin ve üretimin toplumsallaşmasından başka bir şey değildir. Makinelerin ve makine yapan makinelerin gelişmesi, bireysel emeği yerinden etmeden ve emek ve üretim süreçlerini giderek toplumsallaştırmadan edemez.

İşgücününün de değişime girmesiyle değişim değerleri üretiminin genelleşmesi, artı-değere el konulması sistemi olarak kapitalizmde, bir yandan mülkiyet, tekelleşme ve rakiplerin birbirlerini iflasa itmesi ve yutmasıyla daha az sayıda elde birikirken, gözlerimizin önünde emek ve üretim süreçleri giderek daha fazla toplumsallaşır. Öyle ki, giderek daha az sayıda elde toplanan mülkiyetin özel niteliği ile emeğin ve üretimin durmaksızın toplumsallaşması kapitalizmin uzlaşmaz karşıtlığını oluşturur. Bizzat mülkiyetin özel niteliği, değişme durumunda olan aletlerle birlikte, ama ondan da önde gelmek üzere (çünkü aletler de onun tarafından üretilmiş cansız emektir), üretken insan, kapitalizmde toplumsallaşmış emek ya da onun sosyal görünümü olarak işçi sınıfından başka bir şey olmayan üretici güçlerin gelişmesini (dolayısıyla aletlerin de değişmesini) engelleyen başlıca “kabuk”u oluşturur.

Dolayısıyla işçi sınıfı, Marksist politikanın “aletlerin mülkiyeti konusunda” tarafını “tutma”yı tercih ettiği bir sınıf değil, kapitalizmin doğrudan ürünü ve onun üzerine kurulu olduğu uzlaşmaz karşıtlığın değiştirici yönü ve unsuru olarak, başlıca, tarihin materyalist yorumuna dayanarak ve artı-değerin keşfiyle bu karşıtlığın çözümlemesini yapan Marksist felsefenin, ancak kendisinin dünya görüşü ve eylem kılavuzu olabileceği, özel mülkiyet ilişkilerine son vermeye tarihsel bakımdan çağrılmış bir sınıftır.

Marksist politika ve toplumların tarihsel gelişmesini ve kapitalist toplumun olanaklı tek “değişme” yolunu açıklayan Marksizmin (Marksist felsefe), birincisi ikincisinin sonucu olmayan, biri diğeriyle bağlantısız ve ayrı kanallara sahip, çelişme halinde iki farklı kategori olmadıkları kuşkusuzdur.

A. Altan, genel bir “değişim felsefesi” olarak Marksist felsefesini olumlar görünürken, “aletlerin mülkiyeti konusunda taraf tutuculuk” olarak “Marksist” politikanın ancak eskiden doğru olduğunu söylemektedir. Ona göre, “Çünkü mülk sahipleri, sahip oldukları avantajları kaybetmek istemediklerinden durumun ‘muhafaza’ edilmesini sağlamaya uğraşırlar, ‘mülksüzler’ ise ezilmekten kurtulmak için şartların değişmesini zorlarlar”dı. Oysa artık tarih hükmünü icra etmiş, Marksizmin de felsefesini yaptığı “değişim” gerçekleşmiş; “kapitalizmin tutucu yapısı” değişmiş, “kapitalistler de yapısal bir dönüşüm”den* geçmişlerdir!

Ve madem ki der, “Marxism, sonunda ‘mülkün’, ‘sınıfın’ ve ‘devletin’ olmadığı bir yapının oluşacağını öngörür”, bunlar, kapitalizm ve kapitalistlerin değişmesiyle şimdiden olmakta olduğuna göre, “müksüzlerin” tarafını tutan Marksist poltika da değişmelidir! Burada, tercih konusu tutum alışlardan biri ve “sol politika” olarak sunulan “Marksist” politika, ama kuşkusuz felsefesi, tarih yorumu, politik öğretileri birbirinin karşısına konulamayacak Marksizm, “değişim felsefesi” adına ve el çabukluğuyla, tüm devrimci özünden soyundurularak, “değiştiği” iddia edilen kapitalizmin sınırları içine sıkıştırılıvermektedir! Marksizmden geriye kalan, yalnızca bir “değişim” edebiyatı ve kapitalizm övgüsü olmaktadır. A. Altan’a düşen, işçisiz ve kapitalizm karşıtı olmayan bir Marksizm önermektir:

Hayat neredeyse tümüyle değişmekte. Bütün kavramlar farklılaşıyor. Sınıf yapıları değişiyor. İşçi sınıfı sahneden çekiliyor. Ki bu gelişme insanlık tarihinin belki de en övünülecek, en büyük aşaması. Pek de uzak olmayan bir gelecekte insanlar, üretime bedenleriyle katılmayacaklar. Aletleri, aletler yapacak. Bu, insanlık için büyük bir gelişme ama ‘sol’ kesim için karanlık bir gecede ‘kutup yıldızını’ kaybetmek gibi rotayı şaşırtan bir sonuç veriyor. Teorisini büyük ölçüde ‘işçi sınıfı’ üzerine kurmuş bir ideoloji, işçi sınıfı yok olunca ne yapacak?

Kaygı ya da hayıflanma değil tabii Altan’ınki. Görünüşü kurtarmaya bile kalkışmıyor, alternatifi ve önerisi net:

Her şeyin değiştiği bir çağda elbette sol da değişecek, bir kısmı geçmişin değerlerini ve sınıflarını savunmayı sürdürerek geçmişin ve tutuculuğun bir parçası haline gelecek.

Bir kısmı da ‘globalizmin’ enternasyonalist anlayışına sahip çıkacak, sınıfsız, devletsiz bir yapıya ulaşılmasını destekleyecek.

Bu iki ‘soldan’ birini seçmek isteyenler, solun ‘tarifi icabı’ daima ‘ileriden, değişimden’ yana olması gerektiğini düşünmek zorundalar herhalde.” Gele gele, içi boş bir “ilerlemeden, değişimden yana” “sol” edebiyatına geldik.

Artık “sol”un ilerlemeden yana olmasından da vaz geçilebilir ya da el çabukluğuyla, kapitalizmin 19. yüzyılda, tekel öncesi dönemde kalmış ilericiliği hala geçerliymiş gibi, kendi kendini “değiştiren” sahte değişimciliği, “sınıfsız, devletsiz bir yapıya” yönelik bir “değişim” ve “ilerleme” masalı, globalizmin yalnızca işçi sınıfı değil tüm dünya halkları üzerine çöken gericiliğinin örtüsü olarak pazarlanarak, “ilerlemeden yana olma” adına tekelci kapitalist gericiliği benimseyip, ona yedeklenmesi de öngörülebilir!

A. Altan, on milyondan fazla işçinin çoğu izbe işyerlerinde asgari ücretin bile altında ücretle ve hiçbir sosyal hakka sahip olmadan çalıştırıldığı Türkiye’de ve o değiştiğini iddia ettiği kapitalist dünyanın en belli başlı metropollerinde özel mülkiyetin dev işletmelerinin, banka, sigorta ve yatırım şirketlerinin çöktüğü, el değiştirdiği ya da kapitalist devletlerce kurtarıldığı kapitalizmin derinleşen krizi koşullarında, yalnızca bunların bile bütün açmazlarıyla kapitalizmin kapitalizm olarak karşımızda durduğunu kanıtladığı günümüzde, ancak kapitalist özel mülkiyetin ketlerinden kurtulduğunda insanlığın önüne açılacak ufuk çizgisinin –olmayacak bir dua olarak– kapitalizm çerçevesinde çoktan aşılmış olduğuna inanılmasını isteyerek, tartışmacılığına soyunduğu “sol”u ve “solcular”ı, kapitalizmi benimseyerek onun savunuculuğunu yapacak bir “Marksizmi” geliştirmeye ya da doğrusu geçersizliğini ilan ettiği Marksizm yerine gerici bir düzen solculuğuna çağırıyor.

İstiyor ki, ortalığa dökülen bunca yolsuzluk, rüşvetçilik ve skandalın kapitalist özel mülkiyet sistemiyle ilişkisiz olduğuna inanılsın! İstiyor ki bir buçuk asırlık dev Amerikan yatırım bankası Lehman Brothers’ın çöküşüyle 24 bin “çalışanı”nın işsiz kalışı kapitalizmin değiştiğine ve “sınıfsız” bir yapıya ulaşmakta olduğuna yorulsun! İstiyor ki, en büyük Amerikan sigorta tekeli AIG, Amerikan Merkez Bankası tarafından 85 milyar dolarla fonlanırken, bunun, boğazından, vergilerinden karşılanmış olması Amerikan işçi sınıfının ortadan kalkmış ya da kalkmakta olduğunun belirtisi sayılsın, devletin AIG hisselerinin yüzde 80’nine el koymuş olmasıysa kapitalizmin “devletsiz bir yapı” oluşturmakta olduğunun delili olarak kabul edilsin! Üstelik, istiyor ki, yine Amerikan Merkez Bankası banka ve şirket kurtarmak üzere 800 milyar dolarlık fon kurup, bunu tahvil vb. yoluyla elinde döviz rezervleri birikmiş örneğin petrol üreticisi ülkeler ya da başta Çin olmak üzere Asya “kaplanları”ndan borçlanarak karşılamaya yönelerek Amerikan işçilerinin ötesinde başka ülkelerin işçileri ve halklarının sırtından çıkarmaya/sırtına yıkmaya giriştiğinde, bu, kapitalizmin “değişmesi”, işsizleşmesi ve mülkiyetin yayılmasına bağlansın! Ya da tüm gelişmiş kapitalist ülkelerin Merkez Bankaları aynı amaçla o “kutsal” piyasaya müdahaleye başladıklarında… Uzatmaya gerek yok.

“Sol”a çıkarılan çağrı, kendisini “değiştirmekte” olan kapitalizmin tasfiyesini ve işçi sınıfının kurtuluşunun nesnel bakımdan olanaklı tek yolu olan sosyalizmi amaçlamaktan vazgeçerek yalnızca Marksizmi bir yana bırakmak değil, ama geleneksel ilerlemeciliğini de bir yana bırakıp kapitalist gericiliğe eklemlenerek gericileşmektir.

MARKSİZME KÜRESELLEŞMECİ SALDIRI

A. Altan’ın Marksizme yönelttiği saldırı küreselleşme çıkışlıydı. Sovyetler Birliği’nin çöküşü –ve SB’yi çöküşe götüren rekabetin beslediği teknolojik ilerleme– ardından “değişen” kapitalizmin temel özelliği “mülksüz, sınıfsız, devletsiz bir yapının oluşması”na götüren küreselleşmeydi ona göre ve “sol”, ya bu “değişimi” görmezden gelip geçmişe takılıp kalacak ve tutuculaşacak ya da değişime ayak uydurup “‘globalizmin’ enternasyonalist anlayışına sahip çıkacak, sınıfsız, devletsiz bir yapıya ulaşılmasını destekleyecek”ti. Marx, bunun ancak kapitalizmin ve kalıntılarıyla birlikte özel mülkiyetin tasfiyesine bağlı olarak gerçekleşeceğini açıklamıştı; ama o, Marksizmin öngörüsünün de bu yönde olduğu iddiasıyla, “sol”u, kapitalizmi, özellikle “küreselleşme”yi desteklemeye çağırıyordu. Küreselleşme “insanlık tarihinin belki de en övünülecek, en büyük aşaması”ydı! Kuşkusuz ilerlemeydi, ileriye, geleceğe doğru gelişmeydi! Nasıl desteklenemezdi!

Küçük bir problem var olmaya devam ediyordu oysa: Evet, “küreselleşme” ya da “globalizm” de enternasyonalistti, uluslarasılaşmacıydı; ama kapitalist nitelikliydi; üstelik bu, kapitalizmin, yalnızca 21. yüzyılda ortaya çıkan yeni bir eğilimi de değildi, 19. yüzyılda dünya pazarını fethe çıktığından beri kapitalizmin ulusal eğilimin yanında ikinci başlıca eğilimini oluşturuyordu. 20. yüzyıla gelirken mal (meta) ihracının yanında ihraç edilen sermaye de uluslararasılaşmıştı. Üzerinde konuşulan da buydu, sermayenin uluslarasılaşması, kapitalist uluslararasılaşma ya da tek tek ülkelerin ekonomilerinin kapitalist dünya ekonomisine entegrasyonu. Marx’ın öngördüğü ve kendi zamanından başlayarak işçi sınıfı ve hareketinin uluslararası birliği olarak gerçekleşen enternasyonalizm, kapitalizme ve sermaye egemenliğine karşı mücadelenin ürünüydü ve “sınıfsız, devletsiz bir yapı” ancak kapitalizmin yıkıntısı üzerinden ortaya çıkabilirdi. Çünkü kapitalizm, evet uluslararasılaşma eğilimindeydi, ama, hem sermaye birikiminin tek kaynağı artı-değerdi, sermaye sahipliğinin dayanağı işçi sınıfının sömürülmesiydi, hem de kapitalizm tek tek mülk sahipleri olan fabrikatörler, bankacılar vb.’nin ölesiye rekabeti üzerine kuruluydu.

İşçi sınıfının (ve emekçilerin) sömürüsü olmadan kapitalizm varolamazdı, dolayısıyla kapitalizmde “sınıfsızlık” olanaksızdı. Kapitalizm, ancak durmaksızın sosyalizme çağrı çıkararak sınıfsızlığın ön koşullarının hazırlayıcısı olabilirdi. “Devletsizlik” de, son el koyma ve devletleştirmelerle bölgesel vb. savaşların bir kez daha gösterdiği gibi, “ulusal” farklılıklar ya da kelimenin gerçek anlamıyla emperyalist çıkarlar peşinde devletler olarak birbirleriyle çatışan emperyalist kapitalizmde yine olanaksızdı. Dolayısıyla kapitalist enternasyonalizm ya da “küreselleşme”, farklı “ulusal” pazarlara dayanarak gelişen kapitalistler, kapitalist grupları olarak tekeller ve devletlerinin, tüm uluslararasılaşma eğilimine rağmen, gözlerimizin önünde cereyan eden ve giderek şiddetlenen birbirleriyle rekabet ve çatışmaları nedeniyle olduğu kadar, birikiminin kaynağı artı-değere el koyma olan sermaye ve egemenliğinin sömürecek (ve mülk edindiği ürünleri satacak) işçiye olan olmazsa olmaz ihtiyacı nedeniyle de, ancak bir burjuva ütopyası olabilirdi. Marksizmin ise ütopyayla işi hiç olmamıştı.

Öte yandan kapitalist enternasyonalizm ya da “küreselleşme”, bu övgüsü yapılan zamane olgusu, herhangi türden kapitalist, örneğin siyasette liberalizmi isteyen, “bırakın yapsınlar” ya da serbest rekabetçi kapitalist bir olgu değildi. Kapitalizmin en üst ve son aşamasına, tekelci kapitalizme, emperyalizme özgüydü. “Sınıfsız ve devletsiz bir yapı”ya götürmekte olduğu ileri sürülen kapitalizm, 21. yüzyılın, günümüzün tekelci kapitalizmiydi. Kısacası emperyalizmdi.

Gerçi Baskın Oran, 3 Ağustos 2008 tarihli ve “Susurluk’taki “Sol”a ne oldu” başlıklı Radikal İki’deki makalesinde, “tam bağımsızlık” ve “anti-emperyalizm” kavramlarına ilişkin olarak, “…farkında bile değiller ki ‘solcu’ olmak için kullandıkları bu iki kavramın ikisi de Marksizm’le ilgisiz. Siz hiç Marx’ta bu kavramları duydunuz mu? 1919-21 arası Kurtuluş Savaşı dönemini saymazsanız, bunlar 60’larda Türkiye’de sol’un yükselmeye başlamasıyla gündeme gelen ve bendeniz dahil olmak üzere sürüyle Kemalist’in kendine ‘solcu’ demesini sağlayan kavramlar.” diyordu. “Bağımsızlık” kavramı bir yana, daha uzun yaşama şansı bulan Engels ömrünün sonuna doğru henüz doğumuna tanıklık ettiği tekeller üzerine bir değerlendirme yapmasına karşın, yaşadığı dönemde henüz tekeller ve emperyalizm olgusu ortaya çıkmayan Marx’ta, emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele kavramının olmadığı bir gerçektir. Tekel ve tekelci kapitalizmi inceleme ve anti-emperyalist mücadele çağrısı, kapitalizmin tekelci aşamasında Marksizmi geliştiren Lenin’e aittir.

Yine gerçi, B. Oran, 2007 seçimlerin ardından Birgün’deki röportajında, “Marksizm’e evet, Leninizm’e hayır” demişti; ama yine de bu iki kavramın, “Kemalist milliyetçilik”le ilişkili ve Türkiye’ye özgü olmayıp, evrensel kavramlar olduğu kesindi.

B. Oran, köleci antik Roma emperyalizmi ile kapitalist emperyalizmi aynı şey (işgalcilik, ilhak eğilimi) sayarak, emperyalizmi salt siyasal bir olguya indirgiyordu: “…küreselleşme sonucu tam bağımsızlık artık tam bir şehir efsanesi… Antiemperyalizm’in kullanılışı ise tam bir cehalet örneği. Emperyalizm sadece devlet’in niteliğidir ve ancak askerî işgal veya işgal tehdidiyle olur. …‘ABD de emperyalist, AB de emperyalist diyenler ‘muasır medeniyet’i ittiklerinin farkında bile değil. Dahası, ABD emperyalizmini en azından Orta Doğu’da tekel sahibi kıldıklarının farkında değil. Siyaseten Türkiye’yi AB desteğinden yoksun kıldıklarının farkında değil.

Zırvalamaktan kaçınılacaksa, kapitalist emperyalizm, her şeyden önce tekel demekti. Tekelci kapitalizm, mali sermaye egemenliğiydi. Kuşkusuz ki, emperyalizm işgal eğilimiyle tanımlanamazdı ve ekonomik bir içeriğe sahipti. Tekeller ve mali sermaye egemenliğinin doğal sonucu ve onlarla birlikte emperyalizmi tanımlayan, sermaye ihracı ve dünyanın mali sermaye ağları içine çekilerek, ekonomik olarak ele geçirilerek paylaşılmasıydı. Dünyanın işgaller vb. yollarla toprak olarak da ele geçirilmesi ve paylaşılması, emperyalizmin yalnızca tamamlayıcı bir belirtisiydi.

Emperyalizmin, günümüze kadar gerici burjuva liberallerinin çokça yaptığı gibi, sadece siyasal zorbalığa ve işgal eğilimine indirgenmesi (ve iyimser bir deyişle, anti-emperyalist mücadelenin ancak işgale karşı bir mücadele olabileceğinin varsayılması), uluslararası kapsamı bakımından, kuşku yok ki, onun “küreselleşme” adı takılan ekonomik içeriğinin olumlanması ile ilgilidir. Oran, buradan gelerek, işgal türü bir siyasal dayatma ve dikteye dayanmadığını düşündüğü AB-Türkiye ilişkilerini de överek, Türkiye bakımından AB “desteği”ni de olumlamaktadır: AB eşittir “muasır medeniyet”tir!

Mantığı olağanüstüdür: AB’ye emperyalist diyenlerin “ABD emperyalizmini en azından Orta Doğu’da tekel sahibi kıldıklarının farkında” olmadıklarını söylerken, Oran, aslında kendini ele vermektedir. ABD emperyalizmini tekel sahibi olmaktan çıkaracak gücün de tekelci bir güç olabileceği, mantığın doğal ürünüdür çünkü.

Ama bu “medeniyet”, tekellerin, mali sermaye egemenliğinin medeniyetidir. Uluslararası ilişkileri, tekelci ekonomik ilişkilerdir, Türkiye ekonomisi gibi ekonomileri mali sermaye ağları içinde köleleştirmeye, tekel kârını gerçekleştirmeye, pazarları ve hammadde kaynaklarını yağmalamaya, ekonomik olarak ele geçirmeye dayalıdır. Bu, Türkiye AB üyesi olmasa bile, AB ile Türkiye arasında imzalanan Gümrük Birliği Antlaşmasıyla hüküm altına alınan bir süreçtir. Ve “küreselleşme” olarak övülen, bu köleleştirilmedir. “Küreselleşme” ya da kapitalist enternasyonalizm yanlılığı, emperyalizm övgüsünden başka bir şey değildir. Bu nedenle, Oran gibi “sol” tartışmacıları, “küreselleşme koşullarında bir şehir efsanesi” saydıkları “tam bağımsızlık” ve “cehalet” dedikleri “anti-emperyalizm” kavramları ve pratiğine karşı çıkarlarken, tekellerin yağma ve talanını, “sıcak para” soygunu türünden belalarına tanık olduğumuz mali sermaye ağları içinde debelenmeyi, Türkiye ekonomisinin emperyalist kapitalist dünya ekonomisine entegrasyonuyla mali sermaye egemenliğine bağlanmasını olumluyor ve tekellere ve kapitalist emperyalizme karşı çıkan Marksist-Leninist “sol”a saldırarak, kendisine tekelci kapitalizmi çerçeve edinmiş gerici liberal bir “sol” istiyorlar.

Başlığı kapatmadan, söylenmeli ki, “küreselleşme” adı takılıp gerekçe edinilerek, “sol”a emperyalist kapitalizme köleliğin aracısı olma çağrısı yapılan kapitalist uluslararasılaşmanın tek olumlu yönü, tek tek ülkelerin sömürülen ve sömürenler olarak bölünmesinin yanına dünyanın da sömürülüp yağmalananlar ve sömürüp yağmalayanlar olarak bölünmesini ekleyerek, gelişen kapitalizmin son aşaması olan tekelci kapitalizmin bu başlıca iki bölünmesini ve bunlara yol açan temel karşıtlığı olan kapitalist mülk edinmenin özel niteliği ile emeğin ve üretimin toplumsallaşması arasındaki karşıtlığı derinleştirerek sosyalizmin ön koşullarını olgunlaştırması ve kapitalizmin yıkılmasını yakınlaştırmasıdır.

MARKSİZME “DEMOKRATİZM” SALDIRISI

Ergenekon soruşturması dolayısıyla “demokrasi” tartışması yürütülürken, hiç ilgisi yokken, saldırının, Stalin ve proletarya diktatörlüğünü söz konusu edilerek geliştirilmesi, net olarak göstermektedir ki, “dert”, “üzüm yemek” bile değildir, “bağcı” dövülmek istenmektedir. Saldırı doğrudan Marksizme yöneltilmektedir. Sorun, basitçe “darbe ve demokrasi” değildir, darbe ve çete tartışması vesile edilip Marksizme saldırılarak, “sol”a çeki düzen verilmek istenmektedir.

Ancak Marksizme demokratik olmadığı ve demokratikleşmesi gerektiği yönünde yöneltilen saldırı yeni değildir. Bu saldırı, özellikle “soğuk savaş” argümanı olarak Stalin ve “diktatörlüğü” üzerinden geliştirilmiş ve “diktatörlük” kavramı üzerinde oynanıp kavramın belirttiği içeriği ve sınıf niteliği gizlenerek, genel bir “totalitarizm” suçlamasıyla, Stalin’in hatta Hitler’le özdeşliği iddiası bile ileri sürülmüştür. Ardından, –Kautsky ve benzerlerinin önceden yöneltilmiş suçlamaları bir yana bırakılırsa– onun önceli olarak Lenin ve Leninizme sıra gelmiştir. Yalnızca –aktardığımız görüşleriyle– B. Oran değil, “sol” tartışmacılarının genel karakteri Lenin ve Leninizm karşıtlığıdır; çünkü asıl suçlanan “proletarya diktatörlüğü”, onu fikir olarak ortaya atan Marx’a değil, geliştiren ve hayata geçiren Lenin’e bağlanmaktadır. Üstelik “demir disiplinli” demokratik merkeziyetçi parti de onun eseridir.

Gerçi “sosyalizmin 150 yıllık teorik mirasının elbirliğiyle, canıgönülden revizyonu süreci idare edilemedi”ğinden yakınan H. Berktay, Marx da dahil, genel olarak Marksizme reddiye çıkarmaktaydı, ama, yine de, onun da vurgu yaptığı Lenin ve Stalin’di. 1990’ların sonunda Polonya dışişleri bakanlığı yapmış olan revizyonist gelenekten tarihçi B. Geremek’in ölümü üzerine kaleme aldığı makale örneğin, Lenin, Stalin ve proletarya diktatörlüğü suçlamasıydı. “Demokrasi” savunması adı altında “solu demokratikleştirme”, burjuvalaştırma saldırısı için, Berktay, saldırması gereken yeri iyi biliyordu.

2. Dünya Savaşı öncesi “sosyal demokratları sosyal faşist sayarak karşısına alması” ve “anlaşmaya uyacağına güvenerek” Hitler’le saldırmazlık paktı imzalaması dolayısıyla Stalin’e “kiminle ittifak yapacağını, kimi karşısına alacağını bilememe”*, çünkü “demokrasi”yi ölçüt olarak benimsememe suçlaması yönelten M. Belge de, aynı bilgelikte. Demokrasi ile ilişkisinin “sol” açısından tayin edici olduğu iddiasında: “…bir sol çizginin faşizme doğru savrulma ihtimalini önleyecek en sağlam garanti, o çizginin demokrasiyle ve siyasi liberalizmle kurduğu ilişkidir.**

Aynı şeyi B. Oran, daha iddialı biçimde ve “Nedir Sol?” başlıklı bölümde üzerinde durulan her yana çekilebilir, “insan hakçı”, tekellerin mi kimin olduğu belirsiz genel bir “demokrasi” “savucusu” “solculuk” vurgusu yaparken ileri sürmektedir: “Türkiye’de iki kavram fena halde kaydı: ‘ilerici’ ve ‘solcu’. Şu anda benim için bu iki kavramın tek bir doğru anlamı var: ‘DEMOKRAT’. Kim insan haklarını savunuyorsa, kim demokrasinin arkasında samimiyetle duruyorsa, benim için ilerici ve solcu odur. Umurumda değildir ideolojisi. Umurumda değildir başka konularda ne dediği, ne yaptığı; insan hakları ve demokrasi savunuculuğuyla çelişmediği sürece.*

Stalin, Lenin ve “revizyonu” ihtiyaç olduğu düşünülen Marx ve Marksizm suçlamasının dayanağı olarak ileri sürülen “diktatörlük” ve karşıtı olduğu iddiasıyla yandaşlığı vurgulanan “demokrasi”, aslında aynı madalyonunun iki yüzüdür. Olanaksızlığı üzerinde durduğumuz kapitalizmin sınıfsızlaştığı iddia edilse de, aynı olgunun görünümleri olarak, ikisi de sınıfsız değildir. Bir devlet biçimi olan demokrasi, ya burjuva ya da proleter demokrasidir; ama devletin biçimi olarak demokrasi ve dolayısıyla devlet ihtiyaç olmaktan çıkmadıkça, yani henüz baskı altında tutulacak sınıflar ya da kalıntıları oldukça, ancak bir diktatörlük olabilir. Ordusu , polisi ve sair zor aygıtlarıyla devlet, biçimi demokratik ya da değil, bir diktatörlük örgütlenmesi olmadan edemez. Ya küçük bir azınlığı oluşturan burjuvazinin çoğunluğu oluşturan işçi ve emekçiler üzerinde diktatörlüğü ki, bu, burjuva demokrasisidir; bu demokrasi, yalnızca burjuvalar içindir. Ya da çoğunluğu oluşturanların azınlık olan burjuvazi üzerinde diktatörlüğü ki, bu demokrasi de, proletarya diktatörlüğü ya da sosyalist demokrasidir ve işçi ve emekçiler içindir.

Özetle “diktatörlük” olmayan bir devlet ve “herkes için demokrasi” ham hayaldir. Bu hayal, başta Marx olmak üzere, hiçbir Marksist tarafından yüceltilmediğinden, “demokrasi” adına Marksizme saldırılmaktadır. Kimin demokrasisi adına? Kuşkusuz burjuvazinin! Hem de tekelci burjuvazinin!

Bu söylenenler, Türkiye gibi siyasal demokrasinin henüz kazanılamadığı, dolayısıyla biçimsel (burjuva) demokrasisinin bile görüntüler ve güdüklükler ötesinde yaşama geçmemiş olduğu ülkelerde burjuva karakterde demokrasi (hukuk karşısında eşitlik, siyasal özgürlükler vb.) için mücadele edilmeyeceği anlamına, kuşkusuz gelmez.

Ama şu anlama gelir ki, örneğin Türkiye’de, siyasal demokrasi (burjuva karakterli demokrasi) mücadelesi, burjuvaziye bırakılamayacak, hele bu mücadelenin hedefi durumundaki tekelci burjuvaziye hiç emanet edilemeyecek bir mücadele olarak, halkçı içeriğiyle ele alınıp yürütülmediğinde, demokrasi mücadelesi olmaktan çıkacak ve tekelci gericiliğin halk üzerindeki zorbalığının yüceltilmesi oyununa dönüşecektir.

“Sol” tartışmasının yürütülme zemini ele alalım. Darbeciliğe ve çetelere karşı mücadele. Bu mücadele şüphesiz bir ihtiyaçtır. İşçi ve emekçilerin, halkın iktidar mücadelesine bağlanmayan ve “sol” tartışmacılarınca önerildiği şekilde, AKP ile darbeci-çeteci ulusalcı-kızılelmacıların aralarındaki bir mücadele olarak yürüdüğünü ve bu mücadelede AKP’nin desteklendiğini düşünelim. Ne olacaktır? Türkiye siyasal demokrasiye mi gark olacaktır? Örneğin Bayar-Menderes, orduyu kendilerine bağlamışlardı ya da Özal genelkurmay başkanını istifa ettirmişti. Menderes ülkeyi demokratikleştirdi mi yoksa “tahkikat komisyonu” kurmaya ve “diktatörlük”e mi yöneldi? AKP, şimdiden net bir uzlaşmaya yönelmiş görünmektedir. Bu tutum mu siyasal demokrasiyi getirecektir? Ya da uzlaşma tutumunu değiştirip, militarist eğilimleri kontrol altına almayı başardığında mı ülke demokratikleşecektir? Örnek olarak bugün Almanya’da ordu hükümetin kontrolündedir, ABD’de de böyledir. Ama Almanya hemen tamamen polis devletidir; ABD’yse, nüfusa oranla en yüksek cezaevi doluluk oranına sahip olan ülkedir. Üstelik AKP, henüz yalnızca hükümetken bile örneğin 1 Mayıs terörünü estirmiş ve sadece dini Bayramları kutlama yanlısı olduğunu belli etmiştir. Bir AKP “demokrasisi”nde işçilerin demokrasiden yararlanacak olmaları nasıl ileri sürülebilir? Şimdi sendikalaşamayan, ilk girişimlerinde işten atılan işçilerin AKP “demokrasisi”nde sendikal özgürlüklerine sahip olacaklarına nasıl inanılabilir? Ya da henüz kendisi “demokrasi” eksiğinden yakınan AKP, Alevilere din dersi zorunluluğunu dayatırken, Kızılelmacı darbecileri tasfiye ettiğinde, bu zorunluluğu kaldıracak mıdır, buna inanılabilir mi?

AKP’nin, diyelim, darbeciliğin tehdidini aşıp iktidar ipini tümüyle eline geçirdiğinde, demokrasiyi tehdit etmiş olan çeteleri kendi emrinde kullanmaması düşünülebilir mi? Kontrgerillanın, hiç değilse Sovyetler Birliği döneminde, bütün Avrupa ülkelerinde bulunduğu ve işlevsel olduğu orta çıktı. AKP “Avrupa demokrasisi”ni bile gölgede bırakarak, tam tasfiyeye mi gidecektir? Örneğin bugün demokratik haklarını tanımadığı Kürtler karşısında yararlandığı Kontrgerilladan silahlı Kürt muhalefetine karşı “yararlanmayacak” mıdır? Ötesinde, bugünden savunduğu ve uyguladığı özellikle GOP’ta Amerikan emperyalizmine taşeronluğu esas alan “haysiyetli ve aktif” dış politika, militarizm ve içeride ve dışarıda çetelerin/Kontrgerillanın aktivitesi olmaksızın uygulanabilir mi? Ya da emperyalizme işbirlikçiliğin tüm bu ihtiyaçları, militarizm ve çeteleri, demokrasinin ayaklar altında çiğnenmesini, tıpkı bugün olduğu gibi, zorunlu kılmayacak mı? Ve ülke içinde sermaye egemenliğinin sürdürülmesi, Kürt ya da başka ciddi muhalif güçlerin talepleri kabul edilerek, hak tanımazlık ve zor olmadan, militarizm ve çeteler olmadan nasıl mümkün olacak? Herhalde açık ki, halk iktidara gelmeden ve halkın talepleri karşılanmadan, çeteler ve darbecilerle ilgili ileri sürülenler ne olursa olsun, AKP’nin desteklenmesi için hangi gerekçe ileri sürülürse sürülsün, çetesiz ve darbecisiz, temel özgürlüklerin geçerli olacağı bir siyasal demokrasi olanaklı değildir. Ama “demokrasi” kılıcı sallanarak Marksizme dayatılmaya çalışılan da, bu olanaksızlığa aracılığı benimseyerek ve tekellerin “demokrasi” adı takılan zorbalığı önünde diz çökerek liberalize olmaktır.

SALDIRI NEDEN MARKSİZME?

Saldırı neden Marksizme yöneltiliyor? Bugün için Marksizm çok mu güçlü ve büyük bir tehlike?

Neden, ortadadır.

“Sol” tartışmacıları “küreselleşme” övgüsü yaparak atıp tutmaktadırlar, ama ileri sürdükleri görüşlere kendileri bile inanmamaktadırlar.

“Sınıfsız, devletsiz” bir geleceğe doğru yürümekte olduğu ve bugünden “barış, demokrasi, refah içinde, krizsiz bir sanayi ötesi topluma” dönüşerek “değişmiş bir kapitalizm”in ilanı olarak, önce “Yeni Dünya Düzeni” ve ardından ileri sürülen “küreselleşme” edebiyatı, “piyasanın üstünlüğü” masalıyla birlikte fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Küreselleşme, tek tek ülkelere, özelleştirmelerle işsizlik, sağlık ve eğitim başta olmak üzere hizmetlerin piyasalaştırılmasıyla eğitimsizlik, geleceksizlik, hastane kapılarında sürünme, uluslararası sermaye akışının önündeki engellerin kaldırılması ve sömürünün yoğunlaştırılmasıyla ücretlerde düşüş, emeğin esnekleştirilmesi, taşeronlaştırma, kazanılmış hakların gaspının genelleşmesi gibi belalar açmaktan başka bir şey yapmamıştır. Vaat edilen “refah”a ulaşılması bir yana, işsizlik, yoksulluk ve sefaletin yaygınlaşmasıyla, kapitalist küreselleşme propagandacılarının ve bizzat küreselleşmeci kapitalizmin refaha ulaşmanın yolu olmadığı giderek daha geniş kesimler tarafından yaşanılarak anlaşılmaktadır.

“Barış” vaadinden, dünyayı çepeçevre kaplayan savaşların yayılmasıyla çoktan çark edilmiştir. Yugoslavya paramparça edilmiştir. Afganistan, Irak işgal, İran’sa savaş tehdidi altındadır. Savaş, Kafkasya’ya sıçramıştır, Boğazlar sorunu tekrar doğmaktadır. Rusya, ABD’nin karşısına dikilmiştir.

“Piyasanın üstünlüğü” ve “krizsiz kapitalizmin” boş bir hülya olduğu, son yılların giderek derinleşme eğilimindeki –ve üstelik kapitalizmin merkez üssü ABD’de patlak veren– kriz ve bu krizin önünü alma çabalarında, herkesin gözü önüne serilmektedir. Kapitalizmin çürümüşlük, çöküntü ve geleceksizlik olduğu geniş kesimler tarafından anlaşılır olurken, ikiyüzlülüğü, krize dönük devlet müdahaleleriyle belirginleşmektedir. Geniş emekçi kitlelerin, başlarına işsizlik, esneklik, sefalet, açlık vb. belalarını sardıran özelleştirmeleri kendisine reva görürken, dev sermaye şirketleri ve holdingleri kurtarmaya yönelik milyarlarca dolarlık müdahale ve destekler, el koyma ve devletleştirmelere girişen kapitalizmin ikiyüzlülüğünü açıkça görebileceği gelişmeler hızlanmıştır. Öyle ki, “devletin küçültülmesi”ni ve “serbest piyasa”yı temel ilke edinmiş, durmadan propaganda eden küreselleşmeci sözcü ve propagandacılar, bütün iddialarını geçersizleştirerek, ekonomiye devlet müdahalesini davet etmeye ve belli başlı büyük emperyalist kapitalist devletler bunu gerçekleştirmeye çoktan başlamışlardır. Oysa iddiaları, piyasanın düzenleyiciliği ve kurtarıcılığıydı. Refah içindeki krizsiz kapitalist küreselleşmeye “serbest piyasa” götürecekti!

Geniş halk kitlelerini bir dönem yedeklemeye yaramış küreselleşmeci iddia ve vaatlerin aslında hiçbir inanılırlıklarının olmadığının bizzat bu kitlelerce anlaşılmasının olanakları özellikle son ayların gelişmeleriyle ciddi biçimde genişlerken, yine aynı kitlelerin, olumsuz sonuçlarını yaşayarak, kapitalizmin hiçbir ihtiyaçlarını karşılayamadığını/karşılayamayacağını giderek daha fazla ve açıkça anlamalarının önündeki engeller yıkılmaktadır. Can telaşına düşmüş ideolog ve sözcülerinin kendileri, iddia edegeldikleri aldatıcı ve hayali nitelikleriyle küreselleşme ve kapitalizmi savunamaz duruma sıkışmışlardır. Küreselleşme savunucularının arasından Keynesyen önlem önerileri geliştirenler çoktan çıkmıştır ve sıra, “acaba Marx haklı mıydı?” sorusunun dile getirilmesine gelip dayanmıştır.

Tüm bunlar, “piyasanın üstünlüğü”ne yol açarak “öldüğü” iddia edilen sosyalizmin, işçi sınıfının kurtuluşunun kendi birlik ve mücadelesinin eseri olacağını ortaya koyarak kapitalizme karşı mücadele çağrısı yapan Marksizmin, öğreti ve gerçekçi çözümleriyle, geniş emekçi kitlelerin, yeniden ilgi odağı haline gelmesinin koşullarını vermektedir. Kapitalizmin çürümesinin, sömürülen kitlelerin günlük yaşamlarını derinden etkileyerek, gözler önünde olması kadar, herkesin yaşayıp görebildiği son derece pratik gelişmelerin, egemen burjuvazi, iktisatçı ve politik sözcülerinin tüm iddia ve vaatlerinin sahteliğini ortaya koymasının kapitalist düzen dışı ve karşıtı tepki, arayış, eğilim ve hareketlenmeleri teşvik etmesinde şaşılacak hiçbir şey olamaz. Bu tepki, arayış ve hareketlenmelerin, ne denli zayıflatılmış ve “öldüğü” ileri sürülmüş olursa olsun, üstelik işçi sınıfı kuşaklarının tecrübelerinden de biriktirilmiş tek açıklayıcısı ve toplanma merkezi vardır: Proleter sosyalizmi olarak Marksizm. Kapitalistlerle ideolog ve sözcüleri, bal gibi bilmektedirler ki, tüm gelişmelerin, belirtileri görülmekte olan yeni bir yükselişinin koşullarını olgunlaştırmakta olduğu sömürülen yığınların hareketinin Marksist hareketle birleşmesinden doğalı yoktur. Bugün henüz “potansiyel” tehdit durumunda olmasının önemi yoktur, tek ciddi tehlikenin Marksizm olduğunun bilinciyle Marksizme saldırı düzenlenmekte, kafa karışıklığı ve kapitalizme bağlanma teşvik edilmekte, “bizim” fonlanmış liberal de bu saldırıya katkıda bulunmaktadırlar.

Kendileri de inanmayarak “işçi sınıfı yok olmaktadır” demektedirler, ama Türkiye’de on milyonu aşan nüfusuyla ciddiye alınmazlık edilemeyecek bir işçi sınıfı olduğunu bilmekte ve hareketinin gelişmesi ve Marksizmle birleşerek kendi bağımsız yolunu tutması ihtimalinden ölesiye korkmaktadırlar. Üstelik Türkiye’nin devrimci damarının da farkındadırlar: Marksist hareketin dayanağının işçi sınıfı olduğu kadar; yakın tarihin devrimci anti-emperyalist demokratik hareketinden beslendiğini de bilmektedirler. Bilmektedirler ki, Türkiye’de adı “Deniz” konulmuş en az bir milyon genç yaşamaktadır. Bu nedenle, “bağımsızlık” davası ve anti-emperyalist mücadeleciliği karalamaya özen göstermektedirler.

Ancak “korkunun ecele faydası yoktur”!


* “Bu varsayım, ilk söylendiğinde doğruydu. Kapitalizm, değişimin önündeki engeldi. Ama, işçi sınıfının en azından teorik olarak Sovyetler Birliği’nde iktidara gelmesi, proletarya-burjuvazi çatışmasının devletler ve bloklar düzeyinde sürdürülmesi, bir rekabetin ortaya çıkması, bu rekabette ön almak ve galip gelmek isteyen kapitalizmin ‘tutucu’ yapısını değiştirdi. Uzay yarışının yaşanması teknolojiyi geliştirdi, işçi sınıfına gerek kalmadı, Sovyetler çöktü ama kapitalistler de yapısal bir dönüşümden geçtiler.” (Taraf, “Sol ve Globalizm, 29.08.08)

* Bkz. M. Belge, Taraf, “Sınıf mücadelesi”, 27.07.08

** Bkz. M. Belge, Taraf, “Sol ve Ergenekon, 19.07.08

* İstanbul indymedia, “Bendenizin oyu ve AKP”, tarihi 07.10.2005 olarak veriliyor.

 

alternatif bir “çatı” ya da blok partisi için…

Çatı partisi tartışmalarının ilerlediği günlerdeyiz.* Bir çatı ya da blokta birlik hareketi açısından, bir yönüyle bugüne kadarki en olumlu noktada olduğumuz söylenebilir. Hiç bugünkü kadar geniş bir kesim böyle bir birlik için fikir birliği etmemiş, sorunu bugünkü acilliğiyle ele almamıştı. Şimdi aşılmak zorunda olunan bir dizi eksikliğine aldırmadan “hemen kuralım” diyen kesimler çoğalmış durumda. “Çatı Partisi epeydir olgunlaşmış ve hatta gecikmiş bir girişim” diyenler az değil. Bu yaklaşımın bir yönüyle iyi olduğu kesin.

Ancak diğer bir yönüyle “fikir birliği”nin içerik açısından tartışmaya muhtaç olduğu ve buradan birlikçi olmayan ve “çatıda birlik” yaklaşımıyla çelişen belirli pratik tutum ve sorunların türemekte olduğu da ortada.** Kuşkusuz her parti, çevre ve kişinin dünya ve Türkiye’ye, azami ve asgari toplumsal siyasal amaç ve hedeflere, bunlara yönelik izlenmesi gereken strateji vb.’ye ilişkin farklı yaklaşımları olabilir, vardır ve bu, birlik açısından sorun değil. Ancak “çatıda birlik” konusuna ilişkin en az birkaç farklı genel yaklaşım var ki, adı ne olacaksa olsun parti formunda bir cephe hareketi olarak örgütlenme hedeflendiği için, bu yaklaşımların birleştirilmesi, başka bir deyişle tekleştirilmesi zorunlu. Bu açıdan gecikmeden herhalde söz edilemez.

NİÇİN İHTİYAÇ?

Öncelikle böyle bir birliğin neden ihtiyaç olduğu doğru yanıtlanmalı.

Hangi ihtiyaçtan hareket edilecek? Çatı birliği ya da bir demokratik blok hareketi yaratma zorunluluğu nereden geliyor ve niçin ihtiyaç? Örneğin halkın haklarına ve taleplerine sahip çıkmak için birleşme ihtiyacından mı yoksa tek tek partilerin ya da daha genel olarak “sol”un ihtiyaçlarından mı hareket edilecek?

Birçok “çatı partisi” savunucusu, çatı partisini halkın değil, ama “sol”un ihtiyaçları üzerinden tartışmaya başlamakta, soruna yaklaşımda bugünü ve geleceğiyle “sol”un durumunu hareket noktası edinmektedir. Birkaç örnek:

Türkiye’de sol uzunca bir süredir içinden çıkamadığı bir açmaz yaşıyor.(…) Sol, bugüne kadar bu sorunlara müdahale etmekte oldukça yetersiz kaldı.(…) Sol siyaset arenasında varolan politik öznelerin hiçbiri ne nitel ne de nicel olarak gündeme müdahale edebilecek halde (değil). O zaman bir arada durmak gerektiği ortaya çıkıyor.” (KESK Gn. Bşk. Sami Evren)

…uzun zamandan beri solu, toplumsal mücadelede daha güçlü ve etkin kılmayı başaramamış olmanın sıkıntılarını yaşıyoruz. Ancak öyle görünüyor ki, bugün solu etkili ve dönüştürücü bir siyasal güç haline getirebilme olanaklarımız her zamankinden daha fazla. Eğer bu olanakları doğru kullanabilirsek, solda gerçek bir yenilenme sürecini işletebilirsek, yüzünü sola dönmüş çeşitli toplumsal dinamikleri, siyasal güç ve potansiyelleri Türkiye’nin bugünkü sorunları etrafında kurulmuş bir ortak mücadele programı çerçevesinde bir araya getirmek ve solu etkili ve güçlü bir siyasal güç olarak ayağa kaldırmak mümkündür.” (Eğitim Sen Gn. Bşk. Zübeyde Kılıç)

Solda ihtiyacın ne olduğuna aklıselim ve doğru yanıt verebilirsek, geçmişte yaşadıklarımızdan doğru dersler çıkarabilirsek Çatı Partisi tartışmalarının doğru bir rotaya hızla gireceğinden hiç kuşkumuz olmasın.(…) Bugün solun, demokrasi güçlerinin tartışması veya yanıtlaması gerek temel soru 21. yüzyılda Türkiye’nin temel problemlerine yanıt verecek programatik zemin nasıl oluşabilir sorusudur.(…) 12 Eylül sonrası sol yapılar örgütsel yenilenme doğrultusunda ciddi adımlar attılar. (…)Ama bunu politik yenilenmeyle taçlandıramadıkları içinde tıkandılar, eridiler, hiçbir toplumsal etkisi olmayan yapılar haline dönüştüler.” (Hakan Tahmaz)

Türkiye sosyalist hareketi ise dar grupçuklar halinde neredeyse küçük cemaatler halinde varoluş mücadelesi vermektedir. İdeolojik söylemlerinin enternasyonal nitelikli olması, toplumu dönüştürme ve özgürleştirme ülkülerinin derin bir insanlık birikimine yaslanması anlamlı ve değerli olmakla birlikte varlığı ancak kendi küçük cemaatleri içinde belli bir coşku yaratabilmiştir. Ancak geniş bir toplumsal muhalefetin temsilcisi olmayı başaramamıştır.(…) Kürt siyasi hareketi bir yandan sol değerleri giderek daha çok içselleştirirken, Türkiye sosyalist hareketi de ‘Kürt Sorunu’na daha duyarlı hale gelmiştir.(…) Bu açıdan bakıldığında Çatı Partisi oluşumu tarihi bir görev ve sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır.” (Prof. Cengiz Güleç)

…‘Çatı partisi’ veya ‘solda birlik’ tartışmaları, Türkiye’de emek, demokrasi ve barış güçleri arasında uzun yıllardır tartışılan bir konu.(…) Türkiye’nin kangrenleşen sorunlarına karşı kimsenin tek başına çözüm üretememesi veya önerilerini hayata geçirememesi bizi bu tartışmayı devam etmeye zorluyor. (…)dileğim yenilenmiş birleşik bir sol hareket. (…)barikatın sol yanındaki güçler olarak bu konuyu tartışmalıyız.” (DİSK Gn. Skr. Tayfun Görgün)

Şüphesiz, çatı partisi ya da blok hareketi dendiğinde, akla, “sol” ve sorunları, onun bu sorunları nasıl aşacağı ya da nasıl olup da bir alternatif haline geleceği gelmemek gerekir. Ya da çatı partisi, herhalde “solun durumu vahim, tek tek sol örgütler kendi başlarına bir şey yapamıyorlar, bari güç olmak için birleşsinler, olmuyorsa yan yana gelsinler” yaklaşımıyla “sol”un derdine deva bir “yeni meşgale” olarak anlaşılamaz.* Hele “sol” ve “sosyalist” sözcükleri tartışmalarda birbirinin yerine kullanıldığı için, özellikle, “sol”un durumu, geleceği, zayıflık ve zaafları, bunları aşıp aşamayacağı vb. türü sorunlar, bunların sosyalistlerin sorunları olduğu bilinerek, sosyalistlere ve çözümleri ya da çözümsüzlükleri onların çabasına bırakılmalı, sosyalistler tarafından üstlenilmeli, ama kesinlikle çatı partisine yıkılmamalıdır.

Neden böyle? Sosyalistlerin sorunları yok mu? Kuşkusuz var. Sosyalistler, şüphesiz, işçi sınıfının örgütlenmesi, sosyalist propaganda ve kapitalizme karşı sınıf mücadelesinin yürütülmesi gibi, yanlarına başkaları da eklenecek özel sorunlara sahipler. Bu sorunları, kapitalizme karşı mücadelenin sorunları olarak üstlenecek ve onları ve çözümlerini temel alan ayrı bir mücadele yürüteceklerdir. Sosyalist bir parti olarak sınıf partisinin örgütlenmesinin ilerletilmesi sorunu da –ve burada tartışılmasına gerek olmayan, varsa zaaf ve zayıflıklarının giderilmesi sorununun ele alınması da– bu kapsamdadır. “Solun birliği” olarak sözü edilen sosyalistlerin birliğinin de aynı kapsamda olduğundan kuşku duyulamaz. Sosyalistler kendi zayıflıklarını şöyle ya da böyle giderebilirler, aralarında birleşirler ya da birleşmezler; ama kesindir ki, kendilerini ve kapitalizm karşıtlığını ilgilendiren bu sorunu, sosyalist olmayan bir platformun bir sorunu varsayamaz ve ona dayatamazlar. Çatı partisi ya da demokratik blok hareketi açısından da önemli olan, sosyalizmin ve sosyalistlerin sorunlarının çözümünü üstlenmek değil, ama halkın mücadelesinin önünü açacak bir mücadele platformu olarak şekillenmektir.

Tersinden de söylemek gerekirse, sosyalistlerin, ancak ve yalnızca işçi sınıfına dayanarak çözebilecekleri kendi özel sorunları olmakla birlikte, günümüz Türkiyesi ve halkının yakıcı başka sorunları da vardır. Kapitalizmi yıkmaya yönelmeden sosyalizmin sorunları tartışılamaz, ancak öte yandan, egemenliği elinde tutan tekeller ve tekelci kapitalizm, yalnızca artı-değere el koymakla ve işçi sınıfına saldırmakla kalmamaktadır. Hedefinde bütün halk vardır. Halkı, tüm yer altı ve yerüstü kaynakları, tüm emek ürünleriyle yağmalamakta ve baskı altında tutmaktadır. Ve neoliberal saldırganlık koşullarında, bu yağma ve baskı, bütün alanlarda hak gasplarıyla derinleşmiş, egemenlerin peşine takılmak üzere bölünüp parçalanarak ve örgütleri dağıtılıp işlevsizleştirilerek siyasetten bütünüyle dışlanmaya çalışılan halk, haklarını savunamaz, savaşçı, şoven, ırkçı ve din istismarcısı zorbalık ve aldatıcılık karşısında nefes alamaz duruma sokulmuştur. Sosyalistler, işçi sınıfının kurtuluşu davasından, sosyalizm için mücadeleden ve gereklerinden kuşkusuz vazgeçmeyeceklerdir. Ancak sosyalisti sosyalist yapanın, tüm sömürülen, yağmalanan ve haksızlığa uğrayıp baskı altında tutulan halk yığınlarını birleştirmek ve mücadelelerini ilerletmek için üzerlerine düşeni yapmak olduğu da kesindir.

Sosyalistler, sosyalizm mücadelesi için işçi sınıfının taleplerinden, demokrasi mücadelesi içinse bütün halkı hedef alan talan, haksızlık ve baskılara karşı halkın taleplerinden hareket etmek durumundadırlar.

Soru şudur: Tekellerin egemenliği altında tüm sosyal ve siyasal hakları çiğnenip gaspedilen, demokrasisizliğe, savaşa, ırkçı ve şoven zorbalığa, laikçi-şariatçı bölünmesine ve dinsel-mezhepsel baskılara, eğitimsizliğe, hastane kapılarında ölüme, işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa mahkum edilen farklı sınıf ve tabakalardan, farklı etnik ve dinsel kökenlerden halkın sorunları ve talepleri, dolayısıyla acil ve yakıcı ihtiyaçları nelerdir?

Sosyalist bir örgütlenme ve mücadelenin ihtiyaç olduğu kesindir; ama aynı zamanda tüm halkın demokratik mücadelesine ve bu mücadelenin önünü açacak bir birlik örgütlenmesine ihtiyaç olduğu da herhalde inkar edilmeyecektir. Ve halkın demokratik mücadelesinin, yalnızca halkın talepleri üzerinde yükselebileceği, öyleyse demokratik bir blok hareketinin de “sol”un ihtiyaçlarından değil, ama ancak halkın ihtiyaç ve taleplerinden hareketle kurulabileceği tartışma dışı olmalıdır.

“Çatı”yı gündeme getiren “ihtiyaç” tartışmasının bir varyantı da, “sol”un ihtiyaçlarının yanına Kürt hareketinin ihtiyaçlarının da eklenmesiyle yine darlık tehlikesiyle yüz yüze kalınabilecek olmasıdır. Örneğin SES Gn. Bşk. Bedriye Yorgun’un, “sol”un ihtiyaçlarından hareketle ileri sürülen görüşlere paralel görüşleri, “Kürt hareketinin ihtiyaçları”nı da katıp genişleterek tartışmaya katılması, bu tehlikeye kapı açabilecek niteliktedir:

Türkiye’de hiçbir kesimin salt kendi mecrasında ve kendi tanımıyla sınırlı bir yürüyüşte başarılı olma şansı yoktur. İlkeleri ve stratejisi iyi belirlenmiş, geniş demokratik bir birliktelik aynı mecrada ve yüksek bir debide aktığında ancak sinerjik bir durum açığa çıkabilir. Aslında bunun kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak solun ve Kürt hareketinin bilince çıkardığı bir durum olduğunu düşünüyorum. Çatı Partisi bu ihtiyacın yarattığı bir formülasyondur.

Halkı birleştirmek için yola koyulacak bir birlik hareketi, bir “çatı” ya da blok, çeşitli örgütlerin tek başına başarısız olduğu/olacağı nedeni üzerine kurulamayacağı açık olmalıdır. Evet, özellikle güncel durumda hem Kürt hem de sosyalist hareketin ne Kürt sorununu ne de Türkiye’nin genel sorunlarını çözmeye güç yetirdiği/yetireceği söylenebilir ve her iki gücün de bunun az-çok bilincinde olması bir veri. Bu doğru bir tespit. Ancak “sol”un ihtiyaçlarından hareket etmeye benzer şekilde, bu, kuşkusuz, bu kez “sol”un ve “Kürt hareketinin ihtiyaçları”ndan hareket etmeye ve darlığa götürmemeli. Sorunun, “sol”un ve “Kürt hareketinin ihtiyaçları” ve ikisinin yan yana gelmesiyle gerçekleşecek bir birlik değil, ama –sorunlar ve saldırılar karşısında bunalmış– Türk, Kürt çeşitli sınıf, milliyet ve mezheplerden halkın birlik ihtiyacı olduğu tartışmasız olmalı. Bu şundan önemli ki, halkın ihtiyacı olan birlik, “sol ve Kürt hareketinin ihtiyaçları”, zayıflık ve açmazları üzerinden değil, halkın sorun ve talepleri üzerinden gerçekleşebilir. Bu yaklaşım şu açıdan da büyük önem taşımaktadır ki; “sol ve Kürt hareketinin ihtiyaçları”ndan hareket edildiğinde, iki hareketin sorun, ihtiyaç ve bunlardan türeyecek program ve politika farklılıklarının yol açabileceği uyuma ilişkin problemler, halkın ihtiyaç ve taleplerinden hareket edildiğinde ya tümüyle gündemden düşecek ya da –birinci yaklaşımın kalıntısı olarak gündeme geldiğinde– halkın bağrında çözülecektir.

“SOL BİRLİK” YA DA DEMOKRATİK BLOK HAREKETİ

“Çatı Partisi”, yaygın olarak “solda birlik” özdeşleştirmesiyle sunulmaktadır:

“‘Çatı partisi’ veya ‘solda birlik’ tartışmaları…” (T. Görgün)

“…özgürlük, eşitlik, demokrasi ve barış hedefli sol bir seçeneğin yaratılması acil ve gerekli bir adım olarak önümüzde duruyor.” (Z. Kılıç)

“Çatı partisi ya da solda birlik tartışmaları…” (S. Evren)

Çatı Partisi tartışmasını ortaya atanların temel kaygısı olan, solda güçlü bir odak oluşturma fikri, arayışı anlamlı ve önemlidir.(…) Bugünün temel ihtiyacı bir işbirliğinden daha çok yeni bir sol partinin inşasıdır. Mevcut partilerin bunun için işbirliği yapmasıdır.

Üstelik Tahmaz, “Çatı”da birliğin biçimi olarak önerdiği ya da onun yerine geçirdiği “sol birlik”i, daha da ötesinde “yeni bir sol partinin inşası”nı –halk bir yana, bileşeni olarak öngörmesi gereken bir dizi parti ve çevrenin benimseyip benimsemeyeceği ve ek tartışma ve zorluklar çıkarıp çıkarmayacağına aldırmadan– başına bir dizi sıfat ekleyerek tanımlamaktadır da: “Türkiye Cumhuriyeti’nin kronikleşmiş problemlerinin çözümünün zemini ya da çözümünde motor gücün, özgürlükçü, demokratik, eşitlikçi sol irade veya odak olacağı yaşanan son gelişmelerle ortaya çıkmıştır.” (H. Tahmaz)

Söylenecek şey şudur: Bunca “sol” parti çokluğunda kimse “yeni bir sol parti” kurma işini demokratik bir blok kurma çalışmasının yerine geçirmeye çalışmamalı, birleşme ihtiyacındaki halkın başına sarmamalıdır. İsteyenin bir yeni “sol parti” daha kurabileceği kuşkusuzdur; bu ihtiyacı tespit eden, işe koyulup partisini kurmaya girişebilir. Ama bunu, ne “hazır birlik tartışması varken” kolaycılığıyla sosyalistlere ne de birleşme sorununu gidermeye çalışan halka dayatmamalıdır.

Ve üstelik, “son gelişmeler”in Türkiye’nin “kronikleşmiş problemlerinin çözümünün zemini”nin “yeni bir sol parti” olduğunu “ortaya çıkardığı”, geniş halk yığınları açısından bakılarak, kuşkusuz ki ileri sürülemez. Bu, son gelişmeleri değerlendiren Tahmaz ya da bir başka “solcu”, sosyalist için doğru olabilir ancak, ama henüz büyük çoğunluğu burjuva düzen partilerine yedeklenmiş durumdaki halkın doğrusu haline gelmediği kesindir.

Ve yine üstelik, “yeni sol parti”nin eskilerinden farkı ne olacaktır? Programı ve politikaları mı? Bu yönüyle bir “yenilik” olanağı olduğu ileri sürülemez; ortalıkta, “yenilik”e alan bırakmamış çok sayıda “sol” program, partileriyle birlikte vardır. “Yenilik”, kendisini ihtiyaç halinde dayatmış “birlik zemini” olabilir ki, bu zemin, halkın birlik ihtiyacı ve arayışının ürünü olarak doğup genişlemektedir ve “solcu” ihtiyaçlarla daraltılıp bozuşturulmasından uzak durulması zorunludur.

Ufuk Uras’ın tartışmaları kızıştıran yaklaşımı da şöyle:

“…demokrasiden, gerçek ve özgürlükçü bir laiklikten, sosyal politikalardan yana, yüzünü sola dönmüş bütün sosyal demokratları, Alevileri, şiddetle sorunun çözülemeyeceğini gören Kürt muhalefetini, solun bütün renkleriyle bir sol koalisyonda toplamamız lazım. Türkiye’nin tek çözüm yolu bu.” (Milliyet, D. Sevimay, (www.timeturk.com/news_print.php?id=14507)

Açıktır ki, “çatı” ya da demokratik bir blok hareketiyle ilgili olarak, üzerinde tartışılan, sosyalist değil, demokratik bir birliktir ve sosyalistlerin –kapitalizme karşı olmadan tartışılması bile olanaksız– kendi özel iş ve işlevlerini demokratik birliğe yüklemeleri, kendi sorunlarını böyle bir birlik üzerinden çözmeyi tasarlamaları anlamsızdır, olabilir değildir. Üstelik demokratik bir birliğin gerçekleşmesini imkansızlaştırıp bozacaktır.

Sosyalistler ve geri kalan “sol”, sosyalist olmayan sol da kuşkusuz çatı partisi ya da demokratik blok hareketine katılabilirler, katılacaklardır. Ancak bilinir ki, sosyalistlerin ve sosyalizmin sorunları, kapitalizm karşıtı bir platformun sorunlarıdır; kapitalizmi bütünüyle dışlayan bir zeminde ele alınıp tartışılabilir, çözümleri aranabilir ve çözülebilir. Oysa çatı partisi ya da demokratik blok hareketi, kapitalizmi bütünüyle karşısına alan bir platforma değil, ama, üzerinde tartışan her parti, çevre ya da kişinin öngördüğü gibi, demokratik halkçı bir platforma sahip olmalıdır, olacaktır.

Herhalde hiçbir çatı partisi tartışmacısı, halkın sosyalist taleplerle ve yalnızca sınıf mücadelesi eksen alınarak birleştirilmesi ve örgütlenmesi gereğini ileri sürmeyecektir, sürmemektedir. Üstelik bu, örneğin Kürt demokratik hareketi içinde ortak bir ulusal paydada birleşip örgütlenmiş farklı sınıf ve tabakalarla, ülke ölçeğinde tekelci yağma ve baskı altındaki örneğin şehir ve kırın küçük burjuvazisi, esnaflar vb.’nin varlığı ve sosyal ve siyasal hak mücadelesine gösterdikleri eğilim dikkate alındığında, olanaklı da değildir. Ancak halkın bütün bu kesimlerinin demokratik hak mücadelesinde birleşebileceği ve birleşmesi için uygun platformuyla bir alternatife ihtiyaç duyduğu da ortadadır.

Dolayısıyla sosyalistlerin halkın demokratik örgütlenmesinde ayrı ve özel sosyalist görevlerinin olması ayrı bir sorundur, bugünkü koşullarda sosyalist bir platformun halkın birlik ve örgütlenmesinin başlıca aracı olarak ileri sürülmesi ayrı. Birincisi sosyalistlerin varlık nedenidir, ikincisiyse, sömürülen yığınlar bakımından, henüz içinde birleşeceği demokrasi mücadelesinin eğiticiliği ve ilerleticiliğine ihtiyacı olan, farklı sınıf ve tabakalardan oluşmuş halkın gerçekliği ve en geniş kesimlerine birleşmeyi dayatan bugün karşı karşıya olduğu sorun ve taleplerinin –iyimser deyişle– anlaşılamaması anlamındadır.

Ancak Türkiye’de bir sosyal demokrat parti boşluğunu da görüp bu boşluğu doldurmaya talip olarak, “sol”un, üstelik halkın bugünkü arayış ve birlik eğilimlerinin geliştiği ve halkçı nitelikte bir birlik çatısı tartışmalarının ilerlediği ve güncelleştiği koşullarda bu eğilim ve gelişmelerden de yararlanarak (ya da bunları yedekleyerek) “yenilenmesi” ve “yeni bir sol partisi inşası” peşinde olan, Marksizmi eleştiri konusu eden ve sosyalist olmayan kesimlerin de olduğu bir gerçektir. Bir dizi ilerici demokratik taleplerin savunuculuğunu yapan ve Uras’ın da içinde olduğu bu kesimler de kuşkusuz “çatı” ya da blokta birlik hareketine katılabilirler, katılmalarında hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Ancak, bu katılım, özel yaklaşım ve çözümlemelerini ve öngördükleri “sol yenilenme”nin problemlerini bu birliğe dayatmalarına neden olmamalı, halkın sorunlarına çözüm arayışı ve bunun için birlik ihtiyaç ve arayışını gündem dışına itmeyi zorlamamalıdır.

Kimsenin sosyalist içerikli bir “çatı” birliği önermediği biliniyor. Öyleyse neden “çatı” tartışması, “solun birliği”, “solda birlik”, “yeni bir sol parti inşası” tartışması olarak yürütülüyor? Sadece buradan bile, itiraz yöneltilmeyen demokratik platformda tasarlanan “sol”un sosyalist olmayan bir “sol”, kendisini demokrasinin savunulmasıyla sınırlayan bir “sol” olduğu anlaşılacaktır! Ama kimin böyle bir “sol”u halka ve sosyalistlere dayatmaya hakkı olabilir? Üstelik “yeni” olduğu ileri sürülen, ama kullanıla kullanıla eskimiş, kapitalist düzeni hedef almayan, “demokratik” sıfatlı düzen-içi “sol”u, halka, gerçek bir demokrasi mücadelesinin önünü kesmek üzere, bütün sorunlarından kurtuluş reçetesi olarak sunmaya nasıl cesaret edilebilir?

Burada, S. Evren’in “KESK, Türkiye’de solda birliğin önündeki kültürel engellerin aşılabilmesinin iyi bir örneğidir.” saptamasına değinmek gerekiyor. Gerçekten öyle mi ve KESK türünden bir “solda birlik” mi önerilmektedir?

Bu saptama, nereden bakılırsa bakılsın içinden çıkılır gibi değildir ve tek bir doğruyu bile ifade etmemekte; ama “sol” ve “solun ihtiyaçları” ile halk ve halkın ihtiyaçlarını, aynı şekilde, “sol” ile halkın (kamu emekçileri halkın bir parçasını oluşturuyor) birlik ve örgütlenme zeminlerini birbirine karıştırmaktadır.

Her şeyden önce KESK bir “sol birlik” platformu değildir, olmamak gerekir. “Solcu” ya da sağcı olabileceği gibi, herhangi bir politik eğilime sahip olmayabilecek kamu emekçilerinin sendikal örgütüdür. Bir sendika konfederasyonu olan KESK üyesi olmak için solculuk şartı olamaz ve dolayısıyla KESK bir “sol örgüt” varsayılamaz. Ancak genişçe bir kesim tarafından böyle varsayıldığı, bir dizi “sol” parti ve çevrenin koalisyonu olarak anlaşıldığı için başına gelmedik kalmamış ve çok sayıda üye kaybetmiştir. Nedeni bellidir: “Sol”un ihtiyaçlarıyla halkın bir parçası olan, çeşitli düşünsel ve politik eğilimlerden kamu emekçilerinin ihtiyaçları çakışmamaktadır. (Aslında, değineceğiz, doğru ele alınsa, sosyalistler, görevlerinin, kendileri ve ihtiyaçlarını kamu emekçilerine ve genel olarak halka dayatmak değil, ama kamu emekçileri ve halkın en geniş mücadele birliğinin sağlanması için üstlerine düşeni yapmak olduğu yaklaşımıyla hareket etseler, bu çakışma gerçekleşecektir. Çünkü sosyalistler, sömürü ve zorbalıktan kurtuluşun başka bir yolu olmadığını bildikleri için, 1) işçi sınıfının ve 2) işçi sınıfının da içinde olduğu halkın en geniş katmanlarının örgütlü birliği ve mücadelesinin ilerletilmesinden ve kurtuluşlarından başka özel bir çıkara ve bu özel çıkarın yön vereceği bir ihtiyaca sahip değillerdir. Dolayısıyla işçi ve emekçilerin birliği ve mücadelesinin ihtiyaçlarıyla “sosyalistlerin ihtiyaçları” arasında bir uyumsuzluk olamaz.)

Kısacası KESK “sol bir örgüt” olmadığı ve olmaması gerektiği gibi, “solda birlik”in platformu olarak kavranamaz. Bu nedenle “KESK solda birliğin iyi bir örneği” değildir, bu yönüyle son derece kötü bir örnektir ve zaten KESK’in sorunu tam da budur!

Öte yandan sendika olması bir yana bırakılsa bile, KESK, “çatı” ve birlik tartışması bakımından kesinlikle bir örnek sayılamaz. Bugünkü somut durumu bakımından gruplar arası koalisyon türü bir örgüttür, örgüt içi demokratizmi sınırlıdır, bürokratizme en azından yatkındır, üstelik düzeni değiştirme amacı da yoktur. Kendisine yüklenen “solculuk”un sınırı, mevcut düzendir; her şey bir yana, iktidar değişikliğini hedef alan bir örgüt değildir.

“SOLDA BİRLİK”İN AÇILIMI OLARAK “SOL KOALİSYON”

Türkiye’nin tek çözüm yolu” olarak sunulan “solun bütün renkleri”ni içinde toplayacak bir sol koalisyon”, Türkiye’nin olmasa bile, Ufuk Uras’ın çözümü. Önceden “Gökkuşağı”, “Zeytin Dalı” vb. adlarla savunulmuş “solda birlik” önerisinin, içerik bakımından eski ama zaman bakımından yeni bir derlemesi.

Uras’ın sosyalistlerden sosyal demokratlara, liberallere kadar “sol”u birleştirmeye ilişkin eski yaklaşım ve önerileri biliniyor. Şimdi Uras, “çatı partisi” tartışmaları ortasında aynı içerikli önerisini yinelemiş bulunuyor. Önerisi, önceki ara başlıkta üzerinde durulan zemine oturuyor. Uras, “sol”u, sosyalist değil, ama burjuva karakteri tartışmasız olan demokratik zeminde birleştirmeyi öngörüyor. Kapitalizmi karşısına almadan, mevcut düzen sınırları içinde bir “sol”, Uras’ın birleştirmeyi tasarladığı “sol”. Bu amaçla yaz başlarında Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “AKP’ye karşı sol seçenek” toplantıları düzenledi. Tartışılan “çatı” mı oluşturmayı amaçladığı “seçenek”, yoksa “birlik” tartışmaları zemininde parsa toplamak mı, yoruma açık olduğu ileri sürülebilir, ama bu “seçenek” için Uras’ın kendi başına kolları sıvadığı gerçek.

Peki önerisi, halkın ihtiyaçlarından mı hareket ediyor? Uras öyle iddia ediyor ve “Anadolu’da AKP’ye karşı ciddi bir siyasi adres arayışı var. Biz de bu arayışın ortak aklını oluşturmaya çalışıyoruz.”, “Gittiğimiz her yerde oradaki toplumu şekillendiren değişik renklerdeki kanaat önderleriyle buluşuyoruz.(…) Ve hepsiyle hemen hemen temel meselelerde mutabakata varıyoruz.” (http://www.timeturk.com) diyor.

“Kanaat önderleri”ni halkın yerine koyması bir yana, Uras’ın peşinde olduğu “yeni sol”un düzen-içiliğini kanıtlamak üzere “AKP’ye karşı siyasi adres arayışı”nı esas alması ve “seçenek”ini “AKP’ye karşı” oluşturmaya girişmesi, halkın ihtiyacını mı ifade ediyor? Bu bir yarım-ihtiyaç değil mi ya da en azından Uras dolaştığı yerlerde kanaat önderleriyle mutabakat sağlamışsa, fazlaca AKP’nin etkinlik alanlarının dışında dolaşmış olmasın? Halk örneğin çetecilik ve darbecilikle temayüz eden “ulusalcı” denen zorbalarla sorunlu değil mi? Yoksa onlardan hoşnut mu?

Uras’ın seçeneği, her şeyden önce halka yönelik talan ve saldırı düzeninin yalnızca bir politik fraksiyonunu hedef almakla sakatlıdır. Onunla çatışma halindeki ikinci –“ulusalcı”– fraksiyonun karşısına almadığı ana politik temsilcisineyse göz kırpmaktadır. D. Sevimay “sağladığı mutabakat”la ilgili olarak, “Buna CHP ve DSP de dahil mi?” diye sormakta ve Uras da yanıt vermektedir: “En azından seçmenleri dahil. Eğer genel merkezleri de ön seçimi kabul ediyorlarsa, ki büyük parti oldukları için zaten kabul etmeleri gerekir, o zaman elbette partiler de dahil.” (Agy) Sosyal demokrasiyle “sol birlik” oluşturma tutumunu yeni açıklıyor da değil Uras. Bu, eski “Gökkuşağı” “açılımı”.

Uras’ın halka karşı, emeğe, barışa, demokrasiye karşı politikalarıyla ünlenmiş örneğin CHP’ye birlik için koyduğu tek kayıt “ön seçimi kabul ediyorlarsa”dır! Yanıtına, “seçmenleri dahil” ile başlaması ise, yumuşatmadan başka şey olmasa gerek.

Uras’ın başka ülkelerden verdiği örnekler de önerisini açıklayıcıdır. “…esnek koalisyon tipinde bir yan yana diziliş olabilir. Tıpkı Latin Amerika’da, Avrupa’da olduğu gibi…” (Agy) Uras tek değildir ve bu örnekler “çatı partisi ya da solda birlik” diye başlayıp birlik tartışmasına katılan başkaları tarafından da verilmektedir. Bir örnek:

Örneğin Portekiz’deki ‘Birleşik Sol’ (Bloco de Esquerda) Çatı Partisi tanımlamasına uyuyor. Kendi siyasi ve örgütsel varlığını sürdüren çeşitli gruplar Birleşik Sol olarak seçime giriyorlar, kampanyalar yapıyorlar ve ortak araçları kullanıyorlar. Bloco birlik içinde çeşitliliği sağlıyor(…)Bir diğer örnek Almanya’dan, Die Linke. (Sol Parti) Sendikalarla daha yakın bir deneyim. PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi) yenilenme tartışmaları yaptığı dönemde, SPD’den ayrılan sol, sosyal demokratlar ve çok sayıda sendikacının katılımı ile Sol Parti’yi kurdu. Yeni parti, sol sosyal demokratları, sosyalistleri, göçmenleri ve işçi sınıfının örgütlü kesimlerini bünyesinde buluşturdu.(…) Yunanistan’da Sol İttifak (Synaspismos)…” (T. Görgün)

L. Amerika ve Avrupa’da verilen tüm örnekler “sol” adına sosyal demokrat parti ve güçlerle kurulan seçim koalisyonlarına ilişkindir.

Burada “seçime yönelik birlik mi, uzun erimli birlik mi” tartışmasına geliyoruz. “Çatı” tartışmasına katılan hemen herkes uzun erimli birlik derken, Uras “seçimlik birlik” peşinde ve örnek veriyor:

Bugün yüzde 30 civarında kararsız var. O kararsızları örgütlemek mümkün, yeter ki karşılarına istedikleri gibi ortak adaylar çıkarılsın. Ortak aday gösterildiğinde neler yapılabildiğini benim seçilmem sırasında gördük. İstanbul Birinci Bölge’den 82 bin oy aldım. O oyların 3’te biri Kürtlerden, 3’te biri soldan, 3’te biri de Alevilerden geldi. Yani tam Türkiye İşçi Partisi’nin 1960’lardaki hali gibi… Şimdi biz bunu daha da esnek bir koalisyona dönüştürebilir ve Türkiye’yi AKP’den demokratik yollarla kurtarabiliriz.” (Agy)

Tam bir seçimcilikle sınırlı mantık. Halkın sorun ve talepleri, bunların çözümü için birliği ve mücadelesi bir yana, seçilmek ve koltuk sahibi olmak bir yana! Halk katmanları açısından tek önemli şeyin, “karşılarına istedikleri gibi ortak adaylar çıkarılması” olduğunu düşünüyor Uras! Tasarladığı “sol birlik” bunun için. Halkın kendi taleplerini savunmak üzere bir araya gelip mücadele etmesi için uygun araçlar geliştirilerek vb. çaba harcanması gerekmiyor Uras’a göre; tersine halk, yalnızca karşısına doğru adaylar çıkarılması gereken edilgen bir topluluk durumunda. Konuşulup sohbet edilerek, en çok da kanaat önderleriyle “mutabakat” sağlamaya önem verilerek oyu istenecek bir kategori olarak görüyor bu önerisiyle Uras halkı; kendi örgütünü kurması ve kendi talepleriyle kendi mücadelesini yürütmesi için “onlar arasında biri” olunacak, aktif, mücadeleci bir özneye dönüşmesine katkıda bulunulacak bir kategori değil!

Bunun bir sosyal demokrat içerikli “sol yenilenme” önerisi olduğu ortada. Ancak, “çatı partisi” ya da demokratik blok hareketi açısından, bunun bir düzen-içi “sol” önerme olmasından daha önemlisi, “solda birlik” ya da “sol koalisyon” öneri ve girişimleriyle sosyal demokratlaşma eğilimindeki “sol”un hastalıklarının halkın birliği yönündeki ciddi çabaya bulaştırılması ve çatı ya da blok birliğinin baştan bozuşturulmasıdır. “Sol Koalisyon”culuktan gelmekte olan tehlikeler arasında, halkın birlik eğiliminin ve mücadelesinin önünü açmak yerine, AKP karşıtlığıyla sınırlanma dolayısıyla “ulusalcı” statükoculuğa ve mevcut baskı düzenine yedeklenme ve parlamentoculuğa sürüklenme en önemlilerindendir.

Öte yandan, en az sosyal demokratlaşma eğilimindeki “sol”un düzene yedekleyiciliğiyle halkın mücadelesinin kötürümleştirip önünü kesmesi kadar tehlikeli olan ve kaçınılması gereken bir başka şeyin koalisyonculuk ve koalisyon peşine düşmek olduğu belirtilmelidir. Koalisyonculuk, en az iki grubun varlığını öngörür ki, halkın birliği ve birlik örgütlenmesi başka, grupların ya da aynı anlama gelmek üzere fraksiyonların birliği ve örgütü başka şeydir.

Fraksiyonculuk ya da grupçuluk Türkiye soluna geçmişinden yadigar en kötü ve tehlikeli eğilimlerden biri ve belki başlıcasıdır. Türkiye’de “sol” ve “solun ihtiyaçları” ileri sürülerek yerleşik hal alan fraksiyonculuk, “üst”tencidir, “yukarıdan”cıdır, işçilerden ve halktan kopukluğu ve işçilerle halkın yerine kendi çıkar ve ihtiyaçlarıyla fraksiyonun geçirilmesini ifade eder. Fraksiyoncu için kangrenleşmiş sorunları ve talepleriyle halkın, birliği ve mücadelesinin önemi yoktur; varsa yoksa fraksiyonun çıkarları ve esenliğini gözetir; halk yerine “sol”, halkın birliği yerine “solun birliği” der, kendisini, gözlem ve önerilerini kopuk olduğu, ancak dışarıdan ve genellikle masa başından gözlemekle yetindiği halka tepeden dayatmaya uğraşır. Fraksiyoncu, halkı, sorun, çıkar ve taleplerini görmez, bunları esas almaz; halkın adına kendisi saptamalarda bulunur, kararlar verir, program ve projeler üretir ve politikalar geliştirip uygulamaya yeltenir. Ve tüm saptama, karar, program, proje, politika ve uygulamalarına damgasını vuran, halktan kopukluğu ve kendisini halkın yerine koymasıdır; kaçınılmaz olarak, baştan beri üzerinde durulan halk ve ihtiyaçları yerine kendisinin (söz konusu olan “sol” fraksiyonculuk olduğuna göre, “sol”un) sorun ve ihtiyaçlarından yola çıkmasıdır. En ileri biçimiyle “sol koalisyon” önerisinde dile gelen fraksiyonculuk hastalığının halkın demokratik birlik örgütlenmesine kesinlikle bulaştırılmaması için bütün dikkatin gösterilmesi gerektir.

Uras’ın seçimlik “sol koalisyon” önerisinin olumsuzlukları bunlardan ibaret değil.

Önerisinin önemli bir olumsuz yanı, şimdiye kadar söylenenlerin bir ürünü olarak şekilleniyor: Kendisinin (ne olabilir!) ve öngördüğü “sol”un ihtiyacına göre, Uras, “seçmece karpuz” tezgahının başında durmuş iki eliyle şaplatır gibi, koalisyon ortağı tanımlayıp seçiyor! Halkın sorunları, ihtiyaç ve çıkarları etrafında ve talepleri için mücadelede hangi siyasal eğilimden olursa olsun, kim birleşiyorsa onlarla birleşilmeli demiyor; siyasal-düşünsel eğilim belirlemeleri yapıp birleşebileceği güçleri tanımlıyor. Bu, kuşkusuz kendi eğilim, yakınlık/uzaklıklarına ve cesaret ve cesaretsizliklerine göre yapılmış tanımlama oluyor.

…demokrasiden, gerçek ve özgürlükçü bir laiklikten, sosyal politikalardan yana, yüzünü sola dönmüş bütün sosyal demokratları, Alevileri, şiddetle sorunun çözülemeyeceğini gören Kürt muhalefetini, solun bütün renkleriyle bir sol koalisyonda toplama”nın sözünü ediyor Uras. Bir tek Alevilere şerh koymuyor ve onları “sol koalisyon”a toplumsal kategori olarak davet ediyor. Gerçi onların da, tüm “koalisyon ortağı” olarak öngörülenleri tanımlamak üzere sayılmış “demokrasiden, gerçek ve özgürlükçü bir laiklikten, sosyal politikalardan yana, yüzünü sola dönmüş” sıfatlarını hak etmeleri gerektiği anlaşılıyor. Ama diğer tüm çağrılı “ortaklar” sadece düşünsel ve politik eğilimlerdir. Ne demekse, “yüzünü sola dönmüş sosyal demokratlar”! “Sol”. Ve Kürtler değil, belirli bir sıfatla tanımlanmış Kürt muhalefeti. Uras’ın Kürt hareketiyle yan yana gelip koalisyon kurmak için şartı var: Hareketin “şiddetle sorunun çözülemeyeceğini gören” “kanadı” kapsama alanına giriyor!

Öte yandan, halkın birliğinin “söyle bakalım, şöyle mi böyle mi” ayrımcılığıyla gerçekleşemeyeceği; söz konusu olan Kürt sorunuysa, ulusal baskı ve eşitsizliklere ve buradan oluşmuş tüm haksızlıklara karşı hak ve eşitlik arayışı içindeki Kürtler ve zorbalığa karşı, hak eşitliğinden yana olan ve barış isteyen Türklerin ön koşulsuz ve düşüncelerine göre tanımlanmamış birliğinin esas alınması zorunludur. Ama Uras “sol” adına, Kürt halkı ve uğradığı haksızlıkların üzerinden atlayarak Kürt muhalefetine geliyor ve ona da tek yanlı silah bırakma şartı koşuyor. Anlaşılır gibi değil!

Başka? Uras’ın, “sol koalisyon” ya da “solun yeniden yapılandırılması”na aynı –halkın çıkar ve talepleri yerine– mevcut düzen savunuculuğu kapsamında biçtiği görevse, belki de en önemlisi. “Sol” iddiası adına utanç verici olduğu kadar, iddiasında bulunulan “solculuk”un tamamen düzen solculuğu, halkın sorun ve taleplerinden hareket edilmediğinde sonuçta varılacak yerin halkı baskılayan düzen savunuculuğu olduğunu belirten bir görev bu:

Türkiye’nin yeniden yapılanmasıyla solun yeniden yapılanması ilk defa bu denli örtüştü. Bu bir fırsat. Aynı şekilde Türkiye’nin demokratik dönüşümüyle Avrupa’nın geleceğini de senkronize etmek lazım. Bu ikisinin de örtüşen bir yanı var. Yani Türkiye’nin bu yol ayrımından siyasetin alanını genişleterek, krizin rejim krizine dönüşmesini ve Türkiye’nin felce uğramasını önleyerek, demokrasiyle çıkmak mümkün. Bunu da yaparsa bir tek sol yapabilir.” (Agy)

Türkiye’nin demokratik dönüşümüyle Avrupa’nın geleceğini senkronize” etme tartışmasına girmiyoruz. “Sol” iddiasıyla krize ve krizin Türkiye’yi felce uğratmasına çözüm aramanın arayışçı “sol”un tam bir düzen solu yapacağı, öyleyse halkın sorunlarına yanıt verebilecek, dolayısıyla halk için etrafında birleşilebilecek bir alternatif olmadığını kanıtlayacağı söylenmelidir. Kriz halkın değil, tekellerin krizidir, rejim krizi de bu temelde oluşabilir, felce uğrayacak olan tekellerin egemenliğindeki mevcut yağma ve zorbalık düzenidir, ki bu durum, eğer uygun biçimde –en başta demokratik halkçı bir alternatif oluşturularak– değerlendirilirse, halk için bir fırsattır. Sosyalistin hiç yapmayacağı şey düzenin, egemenlerin krizine çözüm aramaktır!

Doğrusunu, krize çözüm arama durumundaki Uras değil, ama örneğin, “Siyaset halkın ve toplumun sorunlarına, ihtiyaçlarına göre değil de devletin ve sistemin ihtiyaçlarına göre yapıldığı”nda, onu “statükonun sözcülüğünü yap”mak olarak tanımlayan ve onun tersine, “halkın temel sorunlarına çözüm üretecek bir siyaset” ihtiyacını vurgulayarak, “Çatı Partisi(nin) bu nedenle alternatif demokratik siyaset işlevi görece”ği belirten Ahmet Türk önermektedir.

*

Tüm bunlardan, “sol” adına, neden “sol”la halkın ihtiyaçlarının farklılaştırılıp karşı karşıya konduğu anlaşılmış olmadır. Aslında, gerçek bir sol yaklaşıma sahip olanlar için, halkın kendi ihtiyaçlarının peşine düşerek bir alternatif arayışına girmesi ve buna yanıt olarak bir birlik olasılığının gündeme gelmesi yalnızca sevindirici olabilir. Böyle bir birlik olasılığı güncel olmasaydı bile, gerçek bir sol yaklaşıma sahip olanların, sosyalistlerin, böyle bir birliğin koşullarının geliştirilmesi için çalışarak halkın birleştirilmesini amaç edinmeleri gerekeceği kuşkusuzdu. Çünkü kendisinin işçi sınıfı ve halkın ihtiyaçlarından başka ihtiyacı olmayan gerçek sol, yaklaşan kriz ve halk içindeki hareketlenme ve arayışların arttığı koşullarda, devrimin hazırlığını ilerletmek anlamına da gelerek, halkı birleştirip mücadelesinin ilerlemesine katkıda bulunmayı birinci görevi edinmeden edemezdi.

Ancak tersinden, kendisine düzen içinde bir yer arayan, bunu en başta krize çözüm arayışından ve “sol”la halkın ihtiyaçlarını bunca karşı karşıya koyuşundan anladığımız sosyal demokratlaşma yolundaki liberal solculuk da, kuşku yok ki, halka dayanamaz, onun sorun ve taleplerini hareket noktası edinemez ve halkın birliği ve düzeni karşısına almadan edemeyecek mücadelesinin gelişmesinin önüne düşemezdi. Halkın sorunları, talepleri ve buradan gerçekleşip gelişecek birliği ve mücadelesinin, düzeni zora sokacağı ve devrimin dayanaklarını güçlendireceği açıkken, düzen-içiliği, onun krizine çare aramayı vb. esas alan bir “sol”un, liberal, sosyal demokrat belirgin eğilimleriyle, dayanaklarını burada aramaması ve halkın ihtiyaç, birlik arayışı ve mücadelesinin ilerletilmesine katkıda bulunmak yerine, önünü kesmeye yönelmesi ve halkın ihtiyaçlarının karşısına, onunla çelişen kendi liberal sol ihtiyaçlarını dikmesi herhalde anlaşılırdır.

Sorun, anlaşılması gerektiği gibi, “sol” olarak ileri sürülen yaklaşımlarda, onun liberalizmi ve sosyal demokratlaşmayı esas alan ve dolayısıyla halkın ihtiyaçlarını kendi ihtiyacı bilmeyen, halktan kopukluğu ve halkı böyle bir “sol”a yedeklemeye çalışmasındadır. Yoksa gerçek bir solun halkın ihtiyaçlarından farklı ihtiyaçlarının olmadığı ve sosyalistler açısından “sol”un çıkar ve ihtiyaçlarıyla halkın çıkar ve ihtiyaçlarının karşı karşıya konmasının sözünün bile edilemeyeceği açıktır.

Sorun şöyledir: Sosyalist olan, “sol” adına davranan, hiç kıvırtmadan, halkın ihtiyaçları ve birlik arayışının, buradan bir alternatif oluşturmanın içinde yer alır, önüne düşer. “Çatı” ya da blok birliğinin sorunlarını en ileriden o omuzlar. Aksi tutum solu halkın karşısına diken tutumdur ki, CHP ve benzerleri varken, halkı sorun, ihtiyaç ve talepleriyle karşısına alan böyle bir “sol” ve “solculuk”a, bu yaklaşımla “yenilik” arayışlarına kesinlikle gerek yoktur!

*

“Yeni bir sol parti” ya da bir “sol koalisyon” net olarak Ufuk Uras ve yakınlarından önerilmektedir. Ancak çatı partisi ya da halkın demokratik blok hareketini, çeşitli “sol” parti, grup ve kişiler arasında “koalisyon” türü bir örgütlenme olarak ya da çeşitli biçimlerde uç veren “koalisyoncu”/fraksiyoncu yaklaşımlarla “partiler ve gruplar birliği” olarak kavrama eğilimi küçümsenmeyecek ölçülerdedir. Bu eğilim, bir koalisyon önermesine sahip olmayan bir dizi tartışmacının “çatı”da birleşmeye ve birleşmenin çeşitli sorun ve yönlerine ilişkin görüşlerinde kendisini ortaya koymaktadır. Bu açıdan devam edersek…

“BİLEŞENLERİN ÖZGÜNLÜKLERİNİ KORUMASI”…

“Çatı” tartışmasına katılan çoğu tartışmacı, evet, açıktan bir koalisyon türü “sol birlik” önermemektedir. Ancak “bileşenlerin özgünlüğüne” ve bu özgünlüğün korunmasına öyle vurgu yapmaktadır ki, “çatı” ve “çatıda birlik”, kendi özgünlüklerine sahip olacak katılımcı örgütlerin koalisyonuna dönüşmekte ve “özgünlük” vurgusu yapanların “koalisyoncu/fraksiyoncu kavrayışını belirtmektedir.

Bir “solcu” olmayan Ayhan Bilgen’in görüşlerinden başlamak, sorunu anlaşılır kılıcı olacak. Bilgen farklı örgütler ve birlik üzerine şunları söylüyor:

Herkesin kendi alt siyasi grubu içindeki çalışmalarını tasfiye etmesini dayatan bir çatı yapılanması sağlıklı olmayacağı gibi zoraki birlikteliğin getireceği erken kopuşlar da kaçınılmaz olacaktır. Uzun dönemde doğrudan tek adreste buluşma hedeflenebilir ama bir geçiş dönemi için şemsiye örgütlenmesi daha doğru bir tercih olacaktır. (…)Farklılıklarla birliktelik… Her örgütlü yapı ya da bağımsız bireyin kendi özgünlüğünü koruyabileceği bir uzun erimli birliktelik…

Bilgen’in söyledikleri, eğer aşırıya vardırılıp yanlış sonuçlar çıkarılmak üzere çekiştirilmezse, doğrudur.

Evet, parti ve grupları dağıtmadan birlik. Her parti ve grubun kendi bağımsız örgütlenmesini koruyacağı bir birlik. Neden? Çünkü farklı sınıfsal ve ideolojik platformlarıyla, bir mücadele birliği ya da blok oluşturabilecek, ama birbirlerinden nitelikçe farklı örgütler söz konusudur. Bir blokta ya da bir cephe türü örgütlenmede bir araya gelebilirler; ancak bileşenlerin tek bir parti içinde eriyecekleri ve kendi ayrı ve bağımsız örgütlerini feshedecekleri tek bir parti içinde birleşmeleri imkanı –tartışmaya neden olmamak açısından, en azından bugün için diyelim– yok. Öyleyse bir “çatı” ya da demokratik blokta birlikleri, Bilgen’in dediği gibi, “farklılıklarla birliktelik” olacaktır. Öyleyse birlik içinde özgünlükleri olacak ve bu özgünlüklerini koruyacaklardır. Bunlar doğrudur. Yanlış bundan sonra başlayabilir: Birlik örgütünü birliktelik mi tanımlayacaktır yoksa özgünlükler mi?

Soru ve yanıtı netlik gerektiriyor: Birlik örgütü bu özgünlüklere göre bir örgüt mü ya da bir özgünlükler koalisyonu mu olacak; yoksa özgünlükler, çatı ya da blokta yer almakla birlikte kendi ayrı örgütünü korumakta olan parti ve/veya gruplar ve kişiler tarafından, birliğin değil, ama ayrı parti, grup ya da kişilerin birlik dışındaki bağımsız örgütsel veya kişisel etkinlikleriyle mi ifade olunacak? Başka bir deyişle, farklılık ve özgünlüklere sahip parti, grup ve kişiler, farklılık ve özgünlüklerini, birlik örgütü içinde ve onun etkinliği olarak mı tartışma, uyumlandırmaya çalışma ve eylemli olarak ifade etme durumunda olacaklar; yoksa bu özgünlükleri, birlik örgütünün dışında, bağımsız varlığını sürdürmeye devam eden kendi farklı örgüt ve kişiliklerinin bağımsız etkinlikleri olarak mı gerçekleştirecekler?

Doğrusu, ikincilerdir. Kendi örgütlerinin bağımsızlıklarını koruyan parti ve gruplarla, bağımsız kişilikler olarak kişiler, kendi örgütlerinin etkinlikleri ya da kişisel etkinlikler olarak özgünlüklerini ayrı ve bağımsız eylemler olarak birlik örgütü dışında sürdürebilirler. Ama bu özgünlükleri birlik örgütünde sürdürme çabasında olmamalıdırlar. Birlik örgütü, katılımcı parti, grup ve kişilerin zaten asgari müşterekleri olarak halkın çıkar ve taleplerinin savunulması üzerinde kurulacaktır. Ve bu birlik örgütünü özgünlüklerin tartışılmasıyla meşgul etmemek, birbiriyle çelişebilecek bağımsız özgün eylemlerin arenasına dönüştürmemek asıl olmalıdır. Bu, “çatı” ya da demokratik blok olarak birlik örgütünü halkın –taleplerini savunan– mücadele örgütü olmaktan çıkarır ve etrafında geniş halk kesimlerini toplayacak bir birlik ve mücadele örgütü olmasını olanaksız kılarak, gruplar/fraksiyonlar arası tartışma örgütüne dönüştürür ki, bu durum, birlik örgütünü hem işlevsizleştirerek halklaşmasının önünü keser hem de iş yapamaz hale getirir.

O nedenle, katılımcı örgüt ve kişilerin farklılık ve özgünlüklerini birlik örgütünün dışına bırakarak, “çatı” ya da demokratik bloğun etkinliği olarak birlikteliklerini belirleyen etkinlikleri, halkın taleplerinin kazanılması mücadelesini yürütmeleri zorunlu sayılmalıdır.

Ancak bu birlikteliğin, herhalde “Bugünün temel ihtiyacı”nın “yeni bir sol partinin inşası” olduğu düşüncesinde olan H. Tahmaz’ın önerisindeki gibi olması olanaksızdır: “…dört başı mamur bir politik odak yaratmak ve var olanların artık siyasal tarihimizin müzesinde yer almasını sağlamak”. Bu, tartışmasını yaptığımız bir başka –sosyalist– platformun işi olabilir, ama “çatıda birlik” tartışması platformunun değil. “Çatı” ya da demokratik blok birliği açısından “var olan” parti ve örgütlerin müzelik sayılması ne gerçekçidir ne de “çatı” tartışmasıdır işidir; bu sorunu çıkmaza sokar. Anlamı, “çatı”ya gerek yok, kurulmasın demektir.

Ancak öte yandan Tahmaz önemli bir doğruyu da vurgulamaktadır ki, bu, “Grup, çevre hukuku kesinlikle reddedilmeli, kolektif hukuk örgütsel yapının temel direği olmalıdır. Bireyleri, çevre, grup ve topluluklar karşısında koruyan hukuksal yapı oluşturulmalıdır. görüşüdür. Ancak bu doğruya iki kayıt düşmek gerektir: Birincisi, bu, ancak bir kez “çatı”da ya da demokratik blok hareketinde bir araya gelindikten sonra uygulanabilir ve ikincisi “çevre ve grup hukuku”ndan kuşkusuz “birey” lehine değil, “toplumsal bireyler toplamı” olarak tanımlanabilecek halk ve onun çıkarları ve hukuku lehine vazgeçilmelidir.* Öte yandan, fraksiyonculuğa/grupçuluğa karşı halkçılık bakımından önemli olan bu grup hukuku reddinde, yine de hassas olmak ve grupçuluğun dağıtıcılığı vb. açısından belirli bir geçiş sürecine ihtiyaç olabileceğini öngörmek ve özenli davranmak yerinde olacaktır. Ancak kesindir ki, halkın alternatif birlik ve mücadele örgütü, gruplar/fraksiyonlar arası dengeler ve pazarlıklara, grup hukukuna dayanarak kurulup geliştirilemez. Elbette, bir “çatıda birlik”in yeni dayanışmacı, mücadeleci, aşağıdan ve birlikte düşünüp davranan bireyciliği ve bencilliği aşan halkçı bir kültür ve eşitlikçi bir hukuku da kapsayarak kurumsallaşması esas alınmalıdır. Bu yaklaşımla siyasal hayata katılacak bir birliğin, kültürüyle, hukukuyla böyle bir yenilenmeyi teşvik edip yerleştirmesi ve unutulmaya yüz tutmuş insani değerleri canlandırmasına tanıklık edeceğimizden kuşku duyulamaz.

Herhalde, Sosyalist Parti Girişimi Koordinatörü Selahattin Gümüş’ün öngördüğü gibi “Çatı Partisi esnek federal bir yapı, bileşenlerinin özerk olduğu bir cephe örgütü” de olamaz, olmamalıdır. Gümüş’ün “çatı partisi”nin “parti şeklinde örgütlenmiş bir cephe yapılanmasına tekabül ettiği” görüşü bütünüyle doğrudur, ancak bu doğrudan “özerklik” ve “federal” yapı sonucu çıkarılmamalıdır. Bileşenlerinin özgünlüklerini gerçekleştirecekleri ayrı bağımsız parti ve örgütleri kuşkusuz olmalıdır, olacaktır; ancak bu özgünlüklerin “özerklik”ler olarak çatı ya da bloğu bir federal yapıya dönüştürmesinin savunulması, özgünlüklerin birliği teslim almasını ileri sürmek olur ki, bu, koalisyoncu/fraksiyoncu yaklaşımın göstergesi olacaktır. Çatı ya da bloğun herhalde bir kurumsal yapısı ve işleyişi olmalıdır ve bu grupları öne çıkaran ve gruplar birliğinin belirtisi olan federal değil, ama bir birlik yapısı olabilir. Aksi durumda, birlik, kendi içinde, sürekli kendisiyle uğraşacak demektir.

Aynı şekilde “çatıda birlik” ya da blok oluşturma sorunu, T. Görgün’ün “Herkesin kendi olmazsa olmazları ve kırmızı çizgileri bulunabilir. Temel şart ise birbirimizi anlamamız ve saygı duymamızdır.” yaklaşımı üzerinden de herhalde çözüme kavuşturulamaz. Burada da bir koalisyoncu tutumdan hareket edilmektedir. Önemli olan, bileşimde yer alacak parti, grup ve kişilerin “olmazsa olmazları ve kırmızı çizgileri” olamaz, olmamalıdır. Önemli olan, halkın olmazsa olmazları ve kırmızı çizgileri”dir. Kısacası, halkın sorunları, talepleri ve bunların çözümleri önemli sayılıp hareket noktası edinilmelidir. Bir araya geliş zemini, yalnızca bu olabilir, yoksa grupların/fraksiyonlar, onların olurları ve olmazları değil. Tamamen anlaşılırdır ki, parti ve gruplar, eğer bir araya geleceklerse, halkın çıkar ve taleplerinin savunulması üzerinde birleşerek, halkın mücadelesinin önünü açmak üzere bir araya geleceklerdir. Parti ve grupların “kırmızı çizgileri” varsa ve olacaksa, buraya kadardır. Örneğin bir partinin halkın çıkar ve taleplerini değil ama düzeni savunmak için bir araya gelinmesini, düzenin savunulmasını “kırmızı çizgi” sayıp itiraz etmesi ve birliğe katılmaması tamamen anlaşılırdır. Ya da bir düzen savunucusunun, düzene karşı bir bir araya gelişe, “kırmızı çizgisi”nden hareketle katılmaması da anlaşılırdır. Ama bir kez halkın temel sorun ve taleplerinin çözümü ve bu amaçla mücadele amacıyla bir araya gelindikten sonra, bu zemin/platform korundukça, artık “kırmızı çizgiler” ileri sürülmesi, halka ve çıkarlarına değil grup ve fraksiyona, fraksiyonculuğa dair itirazlar olur ki, bu tür “kırmızı çizgicilik” ve bunu meşru gören bir “birlik” tutumu birlikçi ve savunulabilir değildir.

İki sendikacının bir yanıyla çelişik bir yanıyla birlik içinde olan görüşlerine değinerek bu bölümü bitirelim:

SES Gn. Bşk. “…örgütsel model temsiliyetin tepeden kurgulandığı ve farklı bileşenlerin salt tepede temsil edildiği, herkesin benzeşip, farklılıkların silindiği bir yapılanma olmamalıdır” derken Eğitim Sen Gn. Bşk. “…çeşitli siyasal özneler arasında ‘yukarıdan’ kurulacak ittifakların, aritmetik toplam girişimlerinin toplumsal yaşamda köklü bir karşılık üretmekte yetersiz kaldığı”nı belirtip, “Kabaca sosyalistlerin bir araya gelmesi ve daha sonra dışa açılmanın koşullarının belirlenmesi” yaklaşımını doğru bulmamakta ve “bitmek bilmez ideolojik ilke tartışmaları solun önemli geleneklerinden biridir ve asıl olarak enerjinin içe dönük harcanmasına sebebiyet vermektedir” demektedir.

Temsiliyetin yukarıdan aşağıya her düzeyde olması yaklaşımı, her düzeyde grupların ve bir hastalık olarak grupçuluğun esas alınması anlamına gelecektir ki, koalisyoncu yaklaşımın belirtisi sayılmalıdır. Eğer halkın çıkar ve taleplerinden hareket edilecekse, grupların temsiliyetin önemsizleşmesi herhalde bunun doğal sonucu olacaktır. Sorun demokratik bir birlik örgütü yapılanmasıysa, evet, birlik örgütü en demokratik biçimde yapılanmalıdır. Bu açıdan, hiçbir parti ya da grubun dayatma ve emrivakileri asla kabul edilemez. Ancak bunun da kaynağı grupçuluk ve grupların ve esas alınmalarının meşruluğunun varsayılmasıdır ki, birlik örgütünün, çatı ya da bloğun demokratik örgütsel biçimi, herhalde gruplar arası ilişkiler gözetilerek ve grupların şu ya da bu düzeyde temsiliyle değil ama, işlerliğinin demokratikliğiyle sağlanabilir. İşte bu noktada dayatma ve emrivakilere ve kaynağı olarak birlik örgütünü gruplara ve çıkarlarına, özellikle kendi grubuna ve çıkarlarına, kendi grupsal yaklaşımlarına (halkın sorunlarını ve sorunların birbiriyle bağlantılarını bir türden, ama kendine göre ele almaya, grubu vareden ya da varettiği düşünülen programatik vb. belirlemeler ve eğilimlere) endeksli bir örgüt olarak algılamaya yer yoktur. Emrivakici tutum ve yaklaşımlarlaysa zaten bir birlik örgütü kurulamayacağı ortadadır. Birlik örgütünün demokratikliğinin garantisiyse, birliğin halkçılığı, halka dayanması ve her düzeyde halkın katılımını öngörmesi, buna açık olması temelinde karar ve mücadele süreçlerinin herkese (bu “herkes”le kastedilen gruplar değil, gerçek anlamda tüm mücadeleci halktır) açık ve demokratik olmasıdır. Örnekse, başlangıçta –zaten kendilerini temsil ederek– bir araya gelen gruplardan çoğu belirli bir yerelde (ki bu, yerellerin ezici çoğunluğu için geçerli sayılmalıdır) örgütlü olmayabilir. Bu durumda ne olacaktır, bileşenlerin temsili nasıl sağlanacaktır? Sorun burada değildir. Birlik örgütü, sözü edilen yerelde, hiçbir parti ya da örgütün temsil edilmediği bir bileşimle, sadece o yerelin saygın mücadeleci kişilikleriyle, örneğin belirli sendikacılar ya da hiçbir örgütlü pozisyona sahip olmayan kişilerce temsil olunabilir ve bunda hiçbir sakınca olmamalı ve tersine böyle temsiliyetler öngörülüp teşvik edilmelidir. Üstelik, bazı tartışmacılar birlik örgütünü bir tartışma örgütü ya da kulübü olarak anlama ve örgüt içi tartışmaları yüceltme/gerekli sayma eğiliminde olsalar da, her düzeyde grupsal temsil arayışının Eğitim Sen Başkanı’nın dediği gibi, sonu gelmez ideolojik-politik tartışmaları öngörmek demek olacağı, bunun da birlik örgütünü iş yapamaz hale getireceği, bu nedenle de, grupların ve grupsal temsiliyetin esas alınmaması gerektiği kabul edilmelidir.

Ama evet, sözü edilen sadece “yukarıdancılık”, her şeyi üstten halletme mantığıysa, bu, reddedilmelidir. Demokrasinin temel bir engeli yukarıdancılıktır. Yukarıdancılığın seçkincilik, “bencilik” ve bencillikle, ama aşağıdan düşünme ve davranmanın halkçılıkla ilişkisi kesindir. Bu nedenle “çatı” ya da demokratik blok hareketinin aşağıdan örgütlenmesi, tayin edici önemdedir. “Çatı Partisi” ya da demokratik blok hareketinin “yeni bir sol parti inşası” ya da bir “sol koalisyon” olmaması bir yana, koalisyoncu/fraksiyoncu mantıkla sadece “yukarıda” bazı –önerilen “sol” partilerin yan yana gelmesidir, ama bu da önemsizdir; “sol” olsun olmasın– partilerin bir araya gelmesiyle kurulabileceğinin düşünülmesi, yine yukarıdancı ve halktan kopuk, dolayısıyla tehlikeli bir yaklaşım olacaktır. Sendikalar, kitle örgütleri, odalar, Alevi ve yöre derneklerinin katılımın sağlanması ihtiyacı şart olmakla birlikte, bunun ötesi, en az onların katılımının sağlanması kadar önemlidir. Kendi sorun ve taleplerini sahiplenme durumundaki, hareketlenme ve arayış içindeki işçi kümeleri (örneğin aylardır direnişte olan Susurluk Yörsan işçileri, ölümlerle boğuşan Tuzla tersane işçileri…), benzer durumdaki köylü kümeleri (örneğin toprakları için aylardır mücadele yürüten Sinan köylüleri…), kentsel dönüşüm saldırısına karşı direnen –kadınlar başta olmak üzere– yıkımla yüz yüze bırakılan mahalle sakinlerinin oluşturduğu kümeler, SSGSS karşısında hareketlenen ve çeşitli mücadele platformları oluşturan sağlıkçı, eğitimci vb. memurlar, ÖSS’ye karşı mücadele eden liseli ve dershaneli gençlik, YÖK’e karşı çıkan üniversiteliler, direnişçi/mücadeleci kadın grupları, çevre sorunundan hareketlenen başta köylüler (örneğin İnay köylüleri, Kazdağı-Bayramiç vb. köylüleri), göç mağdurları vb. katılımcısı kılınmadan, yanlarına bazı sendikal örgütler bile eklense, birkaç partinin bir araya gelmesiyle örgütlenecek “çatı partisi”nin ayağı yere basmayacağı ve halkın umudu ve gerçek bir alternatifi olamayacağı herhalde tartışmasızdır. Bazı tartışmacıların üzerinde durdukları yerel konferanslar, bu açıdan önemlidir. Ve, gruplar arası ilişkiler, koalisyoncu yaklaşımlar ve grup hukukunu esas alma tutumu yukarıdancılığı dayatırken, mutlaka temel bir tutum edinilmesi gereken bu aşağıdan örgütlenme ve yerelliğe, kuşkusuz halka, ilk elde onun hareketlenme ve arayış içindeki öne çıkmış unsurlarına dayanma, birlik örgütünü gerçek bir halk örgütü olarak inşa etmeyi olanaklı kılacağı gibi, demokratik örgütlenme modeline sahip olması sorununu da çözecek başlıca dinamiklerdendir.********

Her şey bir yana, bu nedenle, “sol” parti ve gruplar, hukukları ve aralarındaki uyum vb. üzerinde düşünmekten bin defa daha fazla ve derinlemesine, işletmesinde, köyünde, mahallesinde, sokağında, okulunda, hastanesinde… hareketlenmekte olan işçi, köylü, memur, genç, kadın… halk katmanlarının, kümeler halinde “çatı” ya da blokta birliğe katılmalarının sağlanması için ne yapılması, nelere önem verilip, nasıl çalışılması üzerinde kafa patlatılmalıdır.

Barış Meclisi’nin oluşumu, bu açıdan belirli olumlu bir deney de sunmaktadır. İllerde konferanslar aracılığıyla, o zamana dek bir araya gelmekte zorlanmış aydın sanatçı, emekçi vb. genişçe kesimler bir araya gelebilmişlerdir.

PROGRAM SORUNU

Buraya kadar söylenenlerden, “çatı partisi” ya da demokratik blok hareketinin, halk yığınlarını birleştirecek bir alternatif ve cephe türü bir örgüt olarak, halkın sorun ve talepleri ve çözümlerini içerecek bir platform ve bunu özetleyen bir programa sahip olması gerektiği kendiliğinden çıkmaktadır. Eğer “yeni bir sol parti inşası” ve “sol koalisyon” önerileri sayılmazsa, çatıda birlik sorununa ilgi gösterenler ve tartışmacıları arasında bu konuda ciddi bir farklılık yok gözükmektedir.

Bu nedenle, öncelikle çözümlenmesi gereken, “yeni sol parti” ya da “sol koalisyon” önerisinin neden olduğu sorundur, ki buradan program konusunda da farklı bir öneri türemektedir.

Öncelikle bu öneri, AKP karşıtlığıyla sınırlı olarak gündeme getirilmiştir ve yalnızca AKP’yi hedefine koymaktadır. Buradan ancak bir hükümet değişikliği amacı çıkar, ki herhalde yetersizdir. On yıllardır gelip giden hükümetlerin, halkın temel sorunlarının çözümünde yalnızca aciz kalmadıkları, ama bu sorunların kangrenleşmesine katkıda bulundukları ortadadır. Öyleyse birlik programı, AKP’yi hedef almakla yetinen bir program olamaz, tersine halkın tüm temel sorkunlarının çözümünü amaçlamalıdır.

İkinci olarak, “sol koalisyon” ya da “yeni bir sol parti” önerisi, halkın temel sorunlarının çözümünü temel alacak bir program yerine, tasarlanan “sol” partinin belirli bir “sol” yaklaşımla kurgulanmış, ona uygun “sol” saptama ve tanımlara dayalı, yine “sol” jargonlu programını önermektedir. Örneğin Tahmaz, “Sol bir alternatif olabilmesi, fikri ve programatik yenilenmesiyle gerçekleşebilir. Kapitalizmi aşmayı ve emek egemen bir toplum yaratmayı hedefleyen programatik zemine ihtiyaç var.” düşüncesindedir programla ilgili olarak ve şunlar şunlar olmazsa programında “sol 21. yüzyılın solu olamaz” demektedir.

İhtiyacın “sol”un “yenilenmesi” olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur ve “çatı” ya da blokta birliği katiyetle ilgilendirmemektedir. Bu “yenilenme”yi “çatı birliği”ne yüklemek, onu olmaza yöneltmek olur. Tıpkı, tespitin içeriğinin doğruluğu yanlışlığı tartışması ile birlikte, “kapitalizmi aşma” ve “emek egemen bir toplum yaratma”yı hedefleyen bir programın tartışılıp kararlaştırılması gibi, “sol”un fikri ve programatik yenilenmesi” de “çatı” ya da blokta birliğin “çatı” ya da blokta birlik platformunun sorunu ve işi olamaz. Burjuvalar ve küçük burjuvaların ve çıkarlarının da geçerli olduğu ve dikkate alınması gerektiği bir platformda bu tartışma nasıl yürütülebilir. Öte yandan yürütülebilir sayılması da göstermektedir ki, “sol” ve “yenilenmesi” burjuva karakterli bir sorun sayılmakta ve sosyal demokrat içeriğiyle ele alınmaktadır. Bu, kapitalizmin “tasfiyesi” yerine “aşılması”ndan söz edilmesinde de kendisini açığa vurmaktadır. Ama konu açısından önemli olan bu değil, bu sorunlarla “çatı” ve halkın birlik arayışının meşgul edilmesinin yanlışlığıdır. “Çatı”da birliğin programının, buralardan değil, ama halkın temel sorun ve talepleri üzerinden ve çözümlerini kapsayacak bir program olarak düşünülmesi herhalde doğru tutum olacaktır.

Birlik programı, yine aynı nedenle ve yine “sol”un zihniyet ve program olarak “yenilenmesi”yle ilişkili sayılması gereken ve uzun yıllardır tartışılan ve daha da tartışılacağı anlaşılan, çoğu, kavramlara ve teorik analizlere, azami ve asgari amaçlara ilişkin olan saptama ve formülasyonlara dayanmamalı, bunları kullanmamalıdır. Tüm bunların yerine, “çatı” ya da demokratik blok olarak birliğin programı, basitçe kaleme alınacak, halkın temel sorunları, talepleri ve çözüm önerilerinin özetlenmesiyle yetinmelidir. Çünkü bu program, halkın mücadele platformu ve etrafında toplanacağı anlaşılır alternatifi olmak ihtiyacındadır.

Bu nedenle örneğin, amaçlanan demokrasinin “parlamenter demokrasi” mi olacağı ya da olmayacağı tartışmalı ve halkın birliği ve mücadelesine katkısı bakımından önemsizdir ve programda yalnızca “demokrasi” olarak yer alması yeterlidir. Gerisini, mücadelenin gelişmesinin kararlaştırmasına bırakmak yerinde olur. Aynı şekilde “demokrasi”nin başına bir de “çağdaş” kavramı eklenmesiyle yine onun içeriğine ilişkin kavramsal tartışmalar açılmasına gerek olmamalıdır. Halkın ihtiyaç duyduğu, gasp edilmiş hak eşitliği ve düşünce, örgütlenme vb. özgürlüklere, kısaca siyasal demokrasinin hedeflenmesine vurgu yetecektir.

Ya da mücadelenin hedefinin “askeri vesayet rejimi” olup olmaması, yerine “sivilleşme”nin mi başka bir şeyin mi konacağı yine tartışmalı ve önemsizdir, program bu kavram ya da formülleri kapsamamalıdır; “düzeni” ya da “mevcut düzeni” hedef alacağının belirtilmesi yetecektir, şimdilik isteyen bundan istediğini anlayabilir ve yine nasıl anlaşılması gerektiğini mücadelenin gelişmesinin kararlaştırmasına bırakmak doğru olacaktır.

Özetle, birlik programı tartışmalı ve bu tartışmalardan sonuç alınmamış, en azından bu haliyle ve şimdilik bu tartışmaların katılımcı tarafı olmayan halkı ve birliğini ilgilendirmeyen, üstelik ipe un sericiliği ve dağıtıcılığı ortada olan kavramlar, analizler ve formülasyonlar programı değil, halkın temel sorunlarından hareket eden açık, anlaşılır bir mücadele ve eylem programı olmalıdır. Bu kavram ve formüllerin “sol”un, üstelik kendi içinde tartışmalı kavram ve formülleri olduğu, nesneli tanımlama iddiasındaki öznelliği yansıttığı, ama halkın birlik programının sadece halkın nesnel sorunları ve basit ve anlaşılır çözümlerini içermesi zorunlu sayılmalıdır. Burada koalisyoncu bir tutumla grupların anlayışlarının, programatik yaklaşımları ve kavramsallıklarının uyumlaştarılması ve bir ortak nokta bulunmasına değil, ama birliğin programını oluşturmak üzere halkın sorunları ve çözümlerinin basitçe özetlenmesine ihtiyaç olduğu tartışmasız olmalıdır.

Kuşku yok ki, halkın temel sorunlarının sahiplenmesi ve çözümleri üzerinde birleşecek tüm parti, grup ve kişilerin, diğer parti, grup ya da kişilere doğru ya da yanlış gelebilecek düşünce, eğilim, formül ve kavramsallıkları, bir araya gelmelerine hiçbir biçimde engel değildir, engel sayılamaz. Tabii ki, farklı düşünce ve eğilimlerle, farklı formül ve kavramlara sahip olarak bir araya gelinecektir. Söylediklerimiz, farklılıklar ve hele tartışılması uzun, ama anlaşılması neredeyse imkansız formül ve kavramlar üzerinden yürümeye yönelmemek ve hiçbir soruna neden olmayacak ve üzerinde kolaylıkla birleşilebilecek zemin olan halkın temel sorunları, buradan türeyen talepleri ve çözümlerinin özetlenmesi üzerinde birlikteliği esas almak olarak anlaşılmalıdır.

“Sol koalisyon” önermesi bir yana, bu programın demokratik halkçı bir program olması, başlıca siyasal demokrasiyi (düşünce, inanç, örgütlenme vb. özgürlüğü ve hak eşitliği), emeğin haklarını ve barışı savunması üzerinde bir mutabakat görünmektedir. Bu yeterli sayılmalıdır.

KÜRT PARTİSİ Mİ TÜRKİYE PARTİSİ Mİ?

“Çatı” ya da demokratik blok hareketi olarak birliğin yarı çözülmüş gibi duran, ama hala tam olarak çözüme kavuşturulması ihtiyacı gösteren bir sorunu daha var. Bu, birliğin Kürt sorununu nasıl ele alacağı ya da kendisiyle Kürt sorununu nasıl ilişkilendireceğine ilişkin olan sorundur. Ve “çatıda birlik”in başarısını tayin edecek sorunlardan biri durumunda.

Net olarak çözülmesi ihtiyaç halinde: “Çatı Partisi” ya da demokratik blok hareketi, başlıca Kürt sorunu üzerinden mi kurulacak; Türkler tarafından desteklenen bir Kürt örgütü ya da –çatı– partisi mi olacak, geri kalan bileşenlerinin destekçi ya da “eklenti” konumunda olduğu demokratik Kürt hareketine endeksli bir örgütlenme mi olacak, yoksa başlıca genel olarak demokrasi sorunu üzerinden mi kurulacak; Türklerle Kürtler arasındaki ilişkinin destekçilik ve tabilik değil eşitlik ilişkisi olacağı bir Türkiye partisi mi olacak? Bu doğru ve gerçekçi yanıtlanması gereken can alıcı bir sorundur. Aslında, en başta Kürt hareketi, bırakalım birlik örgütünün, Kürt partilerinin bile Türkiye partisi olduğunu/olması gerektiğini uzun süredir açıklıyorlar. Ama bu açıdan hala çözülmesi, en azından tamamen netleşmesi gereken bir sorun yok mu? Var.

Bir tez, Kürt sorununun tek temel ve öncelikli sorun olduğu ve Türkiye’nin bütün diğer (temel) sorunlarının buradan kaynaklandığı ve çözümlerinin Kürt sorununun çözümüne bağlı olduğu şeklindedir. (Ulusal sorunla ilgili bu tezin tam karşıtı, milliyetçi solcuların Kürt sorununun çözümünü sosyalizme bağlayan ve buradan Kürt sorununu ve ulusal demokratik mücadeleyi sosyalizme endeksleyen tezidir.) Örneğin E. Ayna arkadaşımız, yaygın bir yaklaşımı dile getiren şu görüşleri ileri sürüyor: “Anti-demokratik uygulamaların ortadan kalkmamasının nedenini, Kürt sorununun çözümsüzlüğü oluşturuyor”. “Tüm bu temel anti-demokratik uygulamaların başlangıç noktasının Kürt sorununun çözümsüzlüğü olduğu tespitini yaparak, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünü amaç olarak önüne koyan bir yürüyüşe çıkmak zorundayız”. “Hepimiz şu konuda mutabıkız: ‘Kürt sorunu çözülmeden ekonomi alanındaki hiçbir programı hayata geçirmek ya da güvenilir kılmak mümkün değildir. Savaş harcamaları diye bir kavram varken ve ölümler yaşanıyorken özelleştirmenin zararlarını veya yararlarını halkla tartışmak bile mümkün olmuyor. Ya da o kadar çok gizli ödenekler, gizli harcamalar var ki, savaş nedeniyle sorgulayamıyorsunuz bile.’ O nedenle de öncelikle demokrasi sorununu, özgürlük ve eşitlik sorununu çözmek gerekiyor.

Kürt sorununun Türkiye’nin ve demokratikleşmenin temel ve çok önemli bir sorunu olduğu kuşkusuz doğrudur ve milliyetçi solcuların yaptığı gibi, böyle olmadığının ve örneğin sosyalizmde çözüleceğinin düşünülmesi kabul edilemez. Bir adım daha atılırsa, Kürt sorununun demokrasi genel sorunu içinde özel bir önem ve ağırlığa sahip olduğu, gerçekten halkın ve demokrasinin diğer sorunları üzerinde onları ağırlaştırıcı, hatta kötürümleştirici bir etki yaptığı da doğrudur. Buradan Kürt sorununa özel bir önem ve ağırlık tanımak sonucu çıkar; ama halledilmesi gereken sorun odur ki, ülkenin, dolayısıyla halkın ve demokrasinin bütün diğer temel sorunlarının Kürt sorunundan kaynaklandığı ve Kürt sorununun diğerlerini ve çözümlerini önceleyen, Kürt sorunu çözülmeden hiçbir temel sorunun çözülemeyeceği ve öyleyse bütün temel sorunlar ve çözümlerinin Kürt sorunu ve çözümüne endekslenmesi sonucu çıkmaz. Ya da çıkar mı? Demokrasi sorunu Kürt sorununa indirgenebilir mi; eşitlik ve özgürlük sorunu, başlıca Kürt sorunu olarak ele alınabilir mi?

Yine bu yaklaşımla bağlantılı, hatta onun ürünü olan, “Kürtlerin sorunu iş ya da ekmek değil, ama onur sorunudur, kimlik sorunudur” saptaması doğru sayılabilir mi?

Ekonomik sorunları, işsizlik, yoksulluk ve açlık sorununu ele alalım. Bu sorunların kaynağında Kürt sorunu mu vardır? Kürt sorununun çözümsüzlüğünün bu sorunları ağırlaştırdığı kuşkusuz, ancak tüm bu sorunların kaynağının tekelci kapitalizm olduğu ve özellikle bugünkü gibi kapitalizmin derinleşen kriz koşullarında, bu sorunların derinleştiği ortadadır.

Kürt, evet kimlik sorununa sahiptir ve bu Türkiye’nin tüm diğer sorunlarını da kangrenleştirmekte olan temel bir sorunudur. Ancak Kürtün de, halkın geri kalanı gibi, hatta bölgedeki işsizlik ve yoksulluğa ilişkin rakamların ortaya koyduğu duruma göre, özellikle ağırlaşmış haliyle, iş ve ekmek türü sorunları vardır. Tüm Türkiye halkının, Kürt sorununun yanı sıra, işsizlik ve yoksulluk ve bundan kurtulma türünden bir başka temel sorunu daha olduğundan kuşku duymamak gerekir ve bunun kaynağı şüphesiz Kürt sorununun çözümsüzlüğü değil ama kapitalizmdir.

Öte yandan demokrasi sorununun Kürt sorunundan ibaret olmadığı, ama örneğin inanç ve mezhepler üzerindeki baskıdan kurtuluş ve halkı bölmenin manivelası kılınmaya çalışılan laikliğin (devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığı ve inanç özgürlüğü olarak) ayakları üzerinde dikilmesini de kapsadığı tartışmasızdır. Daha da önemlisi, hak eşitsizliği, Kürtleri hedef aldığı gibi, sendikasızlaştırılma/örgütsüzleştirilme baskısı altındaki işçi ve memuru, düşünce suçuyla suçlanan her ağzını açanı, insan yerine konmayan ve siyaset dışına itilen tüm halkı hedef almaktadır.

Ve demokratik mücadele tüm bu baskılara mahkum edilenlerin, yağmalanan ve ezilen sınıf ve tabakalarla, milliyet ve mezheplerin, hak arayışındaki tüm halkın birleşik mücadelesi olarak öngörülebilir. Öyleyse demokrasi mücadelesinin diğer yönleri, Kürt sorununun öncelikli çözümüne bağlanmak yerine, bu sorunun çözümüne güç verecek bir dinamik olarak, Kürt halkının hak eşitliği mücadelesiyle birlikte ele alınıp, demokrasi genel davasının birbirini besleyen bileşenleri yaklaşımıyla, öncelik sıralaması yapılmadan ve biri diğerine endekslenmeden yürütülmek zorundadır.

Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünün tek amaç edinilmesiyle (ve bunun gereği olarak tüm diğer demokrasi sorunlarının çözümünün bu sorunun çözümüne endekslenmesiyle) ne Türkiye’nin demokrasi sorunu ne de Kürt sorunu çözülebilir. Üstelik bu amaçla bir Türkiye partisi de kurulamaz, ama ancak Kürt hareketini destekleyenlerin de katılımıyla bir Kürt partisi kurulabilir. Ama böyle bir parti zaten vardır ve bize, onun da içinde yer alacağı bir Türkiye partisi gereklidir: Türkiye’nin, halkının tüm temel sorunlarının çözümünü amaçlayan bir halk partisi.

Halkın tüm temel sorunları ve çözüm ihtiyacı üzerine kurulmayan bir “çatı partisi”nin, Türkiye partisi olmayacağı gibi, Kürt sorununun çözümüne de bir katkı sağlayamayacağı kabul edilmelidir. Kürt sorununun çözümünün, Kürtlerde olduğu kadar Türklerde, milliyetçiliğin etkisinden kurtulacak ve kendi sorunlarına sahip çıkarak bu yönde mücadeleye atılacak işçi ve emekçilerde, Kürtlerin ve emekçilerin mücadele birliğinde olduğundan kuşku duyulamaz. Ama Türkiye işçi ve emekçilerinin Kürt sorunu ve Kürt halkının kimlik mücadelesinin desteklenmesi ihtiyacı üzerinden birleşip örgütlenemeyeceği, bunun, ancak ve ancak sorunlarına çözüm arayışıyla mücadeleye atılacak ve bu mücadele içinde Kürt sorununun çözümsüzlüğüyle kendi sorunlarının çözümsüzlüğünün ortak nedeni/zemininin egemen sınıflar ve mevcut yağma ve baskı düzenleri olduğunu görüp anlayacak Türkiye halkının kendi sorunlarına sahip çıkmaya başlamasıyla olanaklı olduğu bir gerçektir. Ve her farklı sınıf, tabaka ve kategorinin kendi sorun ve taleplerini sahiplenerek mücadeleye atılmasının, nesnel olarak, hedefi ortak olan (egemen gericilik ve mevcut düzen) bu mücadelelerin genel bir demokrasi mücadelesi içinde birleşeceği ve birbirini güçlendireceği anlaşılır bir şeydir. Tersi ise olanaksızdır: Hiçbir sınıf, tabaka ve kategori, kendi sorun ve taleplerinden hareket edilmeden, sorun ve talepleri (sonuçta ortak bir demokrasi davasına bağlansa da) farklı olan bir diğerinin desteklenmesi üzerinden birleşip örgütlenemez ve mücadele içine giremez. Bu, “düzü” ve tersiyle, demokrasi sorununun sadece ya da başlıca Kürt sorunundan ibaret olmayıp, tüm Türkiye halkının sorunu (ya da sorunlarının toplamı) ve giderilmesi gereken engelinin egemen gericilik ve baskı düzeni olduğu anlamındadır.

Somut olarak sorulacak olursa, Türkiye işçi ve emekçileri, dolaysızca Kürt sorunu ve Kürt halkının kimlik mücadelesinin desteklenmesi hedefiyle mi, yoksa kendi işsizliğe, yoksulluğa, hak eşitsizliğine ilişkin talepleriyle, bu talepleri elde etmek için mi birleşip örgütlenebilir ve mücadeleye atılabilir? Ve ikinci somut soru: Kendisini Kürt sorunu ve Kürtlerin kimlik mücadelesinin desteklenmesi üzerinden örgütlemesi olanaksız Türkiye işçi ve emekçilerinin, örgütlenip mücadeleye atılmadıkça Kürt sorununun çözümünde bir desteğinin olması olanağı var mıdır? Açık ve kuşkusuzdur ki, Türkiye işçi ve emekçileri, ancak kendi sorunları ve bu sorunlara çözüm arayışıyla örgütlenip mücadeleye yöneldikçe Kürt sorununun çözümü açısından gerçek bir destek gücü oluşturabilir. Ve başka türlü kendisinin örgütlenmesi ne de Kürt sorununun çözümünün bir gücü olması olanağı vardır.

Tüm bu nedenlerle; Türkiye’nin temel sorunları, biri diğerine öncelenmeden, birinin diğerinden kaynaklandığı ve öyleyse ona endekslenmesi gerektiği düşünülmeden, tümü, birbirleriyle birleşip birbirlerini besleyip güçlendirecek genel demokratik mücadelenin bileşenlerini oluşturan “özel” mücadelelerin (kimlik mücadelesi, emeğin hakları için mücadele, Alevilerin, kadınların, gençliğin hak mücadelesi vb.) kaynak ve zemini olarak anlaşılmalı ve “Çatı partisi” ya da demokratik blok hareketi, bir Türkiye partisi ya da hareketi olarak, bu sorunların tümü üzerinde ve tümünün çözümünü amaçlayarak kurulmalıdır. Bu, hem Türkiye’nin temel sorunlarının, genel olarak demokratikleşmenin, hem de Kürt sorunu gibi her özel temel sorunun çözümünün yakınlaştırılması ve güçlendirilmesi için temel bir ihtiyaçtır.

*

Tüm dünyayı pençesine almış emperyalist kapitalist sistem tıkanma belirtileri göstermektedir. “Yeni Dünya Düzeni” ve ardından “küreselleşme” olarak, “barış, demokrasi, özgürlükler ve refah” getireceği iddiasıyla yüceltilen, ama halklara yöneltilmiş pervasız bir saldırganlık olan tekelci politikalarıyla, dünya kapitalist sisteminin, halkların ihtiyaçlarını karşılayamaz olduğu ve onlara vereceği şey kalmadığı her geçen gün daha fazla görünür olmaktadır. ABD’den başlayarak yayılmakta olan ekonomik krizin de beslediği bu süreç ilerlemektedir.

Öte yandan emperyalistler arası çatışma etkenleri de artmakta, Irak ve İran dolayısıyla Türkiye’nin kapısına dayanmış olan çatışma ve savaş, şimdi Kuzey’den ve Boğazların da tartışma konusu haline gelişiyle ülkeyi dolaysızca etkilemeye başlamıştır.

Yine uluslararası kapitalizme bağlanmış Türkiye ekonomisi, sosyal ve siyasal sorunları içinden çıkılmaz kılarak ve “büyüme” masalının da sonuna gelinerek, tehlike çanları çalmaya başlamıştır.

Halkın elinde, şimdiden ne geçim ve yaşam araçları ne de hak bırakılmış durumda. İşsizlik tam bir bela. Yoksulluk ise hızla tırmanıyor. Ücretler düşüyor. En son, memurlara enflasyonun altında bir zam verildi. Metal ve lastik başta olmak üzere birçok işkolunda işçiler toplusözleşme dönemindeler ve onlara da memurlardan farklı davranılacağı yok. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere, kamu alanı çoktan piyasaya bağlanarak tekellerin kâr alanına dönüştürüldü. Kentler, kentsel dönüşüm aracılığıyla yine tekellere peşkeş çekiliyor ve evleri halkın başına yıkılmaya girişiliyor.

Hak arama, ekmek gibi aslanın ağzında. Örgütsüz ve birleşik olmayan hak arayışları saldırıya uğruyor. İşçiler sendikasızlaştırılmaya, memurlar örgütsüzleştirilmeye çalışılıyor. Köylü, gençlik ve kadın yığınları zaten örgütsüz. Egemenler arasındaki çatışma, bugüne kadar halka karşı cinayet başta olmak üzere ağır suçlar işleyen çeteler ve darbecilerin –Ergenekon– açığa çıkmasına neden oldu, ama, ortaya çıkanlar, cinayet çetelerinin küçük bir bölümünü oluşturuyor. Şimdiye kadar yüzlerce, binlerce faili meçhulün failleri olanlar, bir yandan da yeni saldırılar için yeniden örgütleniyorlar.

Uzun yıllardır süren Kürt savaşı artık tahammül sınırlarını zorluyor. Kürtler, hak eşitsizliğinin pençesinde, eline silah almak ya da teslim olmak seçenekleriyle yüz yüze bırakılıyor.

Düşünce, örgütlenme, basın, gösteri vb. özgürlükleri ayaklar altında. Gençlerin bugünleri karanlık, gelecekleri çalınmış durumda. Kadınlar karanlığa mahkum ediliyor. İnançlar baskı altında. Halk türbanlı-türbansız vb. olarak bölünmeye çalışılırken, Alevi zorunlu din dersi dayatmasıyla ve Diyanet baskısıyla karşı karşıya. Sünni’nin ise kılık kıyafet hakkı tanınmıyor.

Ve dini de istismar eden AKP’nin bir alternatifi görünmüyor.

Oysa üzerine yöneltilmiş yağma ve baskı artarken, halk dağınık, örgütsüz, dolayısıyla haklarını savunamaz duruma sıkıştırılmış ve alternatifsiz.

Bunlar, halkın etrafında toplanabileceği demokratik halkçı bir alternatifin zaman geçirilmeden ortaya çıkarılmasını dayatıyor. AKP’nin elinden çeken ve diğer düzen partilerinden de umudu olmayan halkın etrafında toplanacağı ve haklarını savunabileceği, sorunlarının çözümü için harekete geçebileceği bir mücadele merkezine olan ihtiyaç acil.

Bu nedenle, solcu-sağcı, Türk-Kürt, Alevi-Sünni vb.. demeden, tüm haksızlığa uğrayanların sorunlarını sahiplenip haklarını savunabilecekleri, elbette, farklı düşünce ve eğilimleriyle, komünist, liberal, dinci, sosyal demokrat demeden, haklarını savunmak için mücadele eğiliminde olan her sınıf ve tabakadan, her milliyet ve inançtan halkı kucaklayacak bir alternatif.

Kan içici Ergenekoncu çeteler ve darbecilerle de, işçi ve emekçiyi, Kürdü, Aleviyi, halkı insan yerine koymayan AKP zalimliğiyle de, şoven milliyetçilik ve ırkçılığın oluşturduğu baskıyla da, emekçileri çalışamaz, geçinemez ve yaşayamaz duruma mahkum eden tekellere ve Kürtler, Aleviler, kadınlar, gençler… üzerinde bir baskı rejimi olan iktidarlarına karşı bir alternatif. Demokrasi alternatifi. Demokratik bir alternatif.

İşçi, köylü, memur, esnaf, genç, kadın, Kürt, Alevi, evi yıkılan, tarlası, çevresi tahrip edilen bütün halkın “benim” diyebileceği, öyleyse sorunlarını sorun, dertlerini dert edinen ve inandırıcı çözümlerini yüksek sesle dile getiren, halkın politika yaptığı/yapacağı bir alternatif.

Gecikmeden! Koşullar ağırlaşmaktadır ve ağırlaştıkça zorluklar büyüyecektir. Hem karşı koymak için hem alternatif oluşturmak için.


* Örneğin Alternatif gazetesi bir aya yakındır bir dizi tüzel ve özel kişilerle söyleşiler yayınlıyor. Makalemizde daha çok burada ortaya konan görüşlerden yararlanacağız. Bu nedenle, başka bir kaynak gösterilmemişse, üzerinde durulacak görüşlerin Alternatif’te yayınlanan söyleşi dizisinden alındığı anlaşılmalıdır.

** Örneğin yakın zamanda ve “çatıda birlik” tartışmalarının ilerlediği koşullarda yapılan Eğitim Sen ve KESK kongrelerinde, üstelik “çatı birliği” ve bunun gerektirdiği ittifaklar adına, birliğin katılımcıları olarak öngörülen çeşitli parti ve grupların yan yana değil ama karşı karşıya geldikleri ve bunun birlikçi tutumla açıkça çeliştiği gibi, bir “çatı”da birliğinin önünde henüz aşılması zorunlu sorunlar olduğunu gösterdiği biliniyor.

* Bu yaklaşım, ÖDP ilk kurulurken, onun önemli bir kuruluş gerekçesi edinilmişti. Günümüzde de, çatı partisi tartışmalarında, deney olarak adı anıldığı ve yolundan yürünmesi önerildiği için, belirtilmelidir ki, dayanağı olarak ileri sürülen yaklaşımla birlikte ÖDP deneyi, izlenmesi gereken değil, uzak durulması gereken bir deneydir: 12 Eylül zorbalığının ardından yeni yeni soluk almaya başlayan, ama önemli darbeler yemiş, kendisini her yönüyle gözden geçirmeye koyulmuş, en önemlisi de kendine olan güveni törpülenmiş, işçi sınıfı ve emekçi halka karşı zaten bir güvensizlik sorunu olan, hem toplumsal tabanlarıyla ilişkileri hem de örgütlülükleri bakımından mecalsizleşmiş “eski” “sol” örgüt ve gruplar, ÖDP’de bir araya gelerek zayıflık ve zaaflarını aşmaya çalışmışlar, ancak bu deney, en azından bir birlik deneyi olarak fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

* Burada, yine Tahmaz’ın önerdiği, ancak başkaları tarafından da ele alınan partiler ve siyasal gruplarla bireyler ve bireyler olarak aydınlar arasındaki ilişki ve bu ilişkinin “çatı” ya da blokta birlik sorunuyla bağlantısına değinmek gerek. Tahmaz, “çalışmanın üzerine oturacağı zemin, mevcut örgütlü yapılar mı olacak, yoksa aydınlar ve bireyler mi olacak sorusu bence bu tartışmanın en can alıcı birkaç sorusunda birini oluşturmaktadır. Kanaatimce bugün siyasal alanda etkin konumda olmayan ancak ciddi enerji oluşturabilecek olan esas güç herhangi bir siyasal örgütsel aidiyet bağı olmayan birey ve aydınlardır.” diyor ve partilerle aydınlar arasındaki ilişkinin abartılı bir çözümünü ve birlik örgütünün başlıca aydınlar üzerinden kurgulanmasını öneriyor. Kuşkusuz birlik sürecine aydınların katkısı reddedilemez; ancak bu ele alış, bir yandan bireyi esas almaya ve örgütsüzlük eğilimine bir övgü, diğer yandan da gerçekçi olmayan bir yaklaşım oluşturuyor.

 

liberalize kavramlar ve gerçek

 

Duyumlarımız ve algılarımızda kavramlara yer yoktur. Kavramlar, tam da bundan sonra ve süreçler üzerinden ihtiyaç haline gelirler. Sonrasında kavramsız olmaz. Kavramlar olmadan, kavramlaştırmadan, kavramsallıklar oluşturmadan, aynı anlama gelmek üzere soyutlamalar yapmadan düşünemeyiz.

Kavram soyutlamadır. Neyin soyutlamasıdır? En özet yanıtla, gerçeğin. Ama gerçek, her şeyden önce maddidir. Öte yandan, her şeyden önce, bir kez olmuş olduğu gibi değildir; hareket halinde ve değişkendir. Görelidir, koşullarıyla vardır. Üstelik başka gerçeklerle bir aradadır; bağıntılıdır. Ve insanın düşünme organı olarak beyni, bu nitelikleriyle gerçeği, kuşkusuz özellikle avadanlıklar aracılığıyla geliştirilebilir olan duyu organlarıyla görüp işiterek… ve deneyler vb. yardımıyla, kuşku yok ki, özellikle başlangıçta bölük-pörçük, bağlantıları olmadan, anlık kesitler halindeki görüş ve duyuşlar olarak ya da sanki hareketsizmişcesine, koşullarıyla birliği ve neden-sonuç ilişkilerini görmeden vb., gözlemleyerek algılar. Algının ardından, önce işaretler ve giderek, anlamlanması yüzeysellikten çıkıp derinleşerek sistemli hale gelen sesler, sözcük ve cümlelerle, somuttan soyuta izlenen süreç içinde, ortak temelini emeğin oluşturduğu elin gelişmesi ve kullanılmasıyla koşutluk halinde, onsuz düşünmenin olamayacağı dilin de gelişimiyle, tamamen toplumsal bir süreç olarak, (başkalarına) aktarma, iletişim ve anlama gelir. İletişim kurmak ve anlamak üzere düşünmek (ve tersinden, iletişerek düşünmenin ilerlemesi) için zorunlu olan dilin kendisi kadar, düşünmenin kendisi de soyutlama süreçleridir. Tanımlar, kavramlar, kısacası soyutlama, hem iletişim hem de düşünmenin gerekleridir. İki ayağı üzerine dikilip serbestleşen elini kullanarak, sürüden topluma geçmeye (insanımsıdan/maymunumsudan insana) ilerleyen insan, birlikte emek harcayıp yaratarak ya da üreterek, başka bir söyleyişle maddi gerçeği, dünyayı kıyısından köşesinden değiştirmeye girişerek, bu süreçte, birbiriyle, birbirini anlama ilişkisi de kurmak üzere iletişen ve toplamı olarak toplumsallaşan insan olarak, hem maddi gerçeği, hem kendisini, hem de ilişkilerini anlamaya adım atar. Hayvandan ayrılma sürecidir bu; ve geriye, insanın, kuşkusuz insan toplumunun yabanıllıktan bütünüyle kurtulmak ve kendi kendisinin efendisi olarak hayvanlıkla tüm bağlarını koparmak, ve belirli bir anlamda, tam insanlaşmak üzere komünizme ulaşması kalır.* İnsanın hayvandan ayrılması sürecinin bütünü kadar, hayvandan az-çok ayrılmış, örneğin ileri düzeyde toplumsallaşmış emek ve üretim koşullarının bugünkü insanının algılarıyla anlaması ve iletişim kurması, düşünmesi ve bilmesi süreci de böyledir. Birincisi daha tümel, kapsayıcı bir süreçtir; diğeri, onun içinde, daha alt süreçleri oluşturur. Ancak kesindir ki, yalnızca algıyla anlanamaz ve bilinemez. Bunun için düşünmek, üstelik bu ancak toplumsal bir etkinliğin unsuru olarak olanaklı olduğundan, toplumsal bir düşünme süreci ve öyleyse soyutlamalar ve soyutlamanın unsuru olarak kavramlar zorunludur.

İnsanı tam insanlaştırmak üzere bu geriye kalansa, asıl olarak pratik harekettir. Tıpkı düşüncelerimize zemin sağlayan algılarımızla (ilerleyen süreçte, anlayıp kavrayarak eğitip yönetmeye koyulduğumuz algılarımızla daha gelişkin, daha tam haliyle ve daha olduğu gibi) beynimize yansıyan maddi dünyanın, maddesel gerçeğin pratik hareketi açısından geçerli olduğu gibi, pratik bir insanlaşma hareketidir bu. Bu hareket, “parçalanmış insanlık” ya da sınıflı toplum koşullarında, ileriye yürüyüşün, tam insanlaşmanın, sadece ve sadece, kapitalist karşıtlığın “yıkıcı” ve “olumsuz” (ama insanlaşmanın yapıcı ve olumlu) yönü olarak işçi sınıfının hareketi olarak olanaklı oluşu nedeniyle, tüm maddiliği ve nesnelliğiyle işçi hareketi olarak şekillenir. Marx’ın dediği gibi, “komünist hareket tamamen pratik maddi bir harekettir.”

Ancak hareketin bu pratikliği, kuşkusuz maddiliği, onun ne düşüncesizce bir hareket olduğu, ne de aynı zamanda düşünsel bir hareket olmadığı anlamına gelir. Maddi pratik bir hareket oluşunun anlamı; zorunlu tarihsel bir hareket olarak gerçek maddi temellere sahip olduğu ve moral bakımından küçümsenmeyecek olumsuz etkilere neden olan SSCB’nin çöktüğü konjenktürden beslenerek “sosyalizmin öldüğü”nün ileri sürüldüğü günümüz koşullarında, bu yönüyle yürütülen tartışmalar dikkate alındığında, “yitip gitmek” ya da “ölmek” bir yana, tersine, öznellik ne olursa olsun, komünist hareketten, gelişmesi, kapsayıcılığı ve başarısından kaçınılamayacağıdır.

 

*

İnsan ve şüphesiz insan toplumunun, yaradılış ve günümüzde yerine geçirilmeye uğraşılan “akıllı tasarım” tez ya da teorilerinin ileri sürdüğü idealist kavram ve fikirlerin doğa, toplum ve insanın kendisi ve düşünme süreçlerini anlaşılmaz kılma girişimlerinin de nesnel olarak üstesinden gelinmesini de koşullayarak, geçmişten geleceğe evrildiği kuşkusuzdur. Ayağa dikilip ellerini kullanmayı geliştiren özel bir maymun türünden hayvanlıktan tümüyle kopacak insana… Ama doğayla insanlaşma uğraşındaki insan arasındaki ilişkiyi ilgilendiren bu genel süreç, daha başlangıcından itibaren toplumsal bir süreç de olmuş; insanal ihtiyaçlarını karşılamak için doğaya müdahale ederek onu dönüştürmeye yönelen insanın kendisini dönüştürmesini de kapsadığı gibi, insanın doğayla mücadele içinde geliştirdiği üretici güçlerle doğanın bu dönüştürülmesinde (başlıca, üretim) insanların toplumsal olarak birbirleriyle ilişkilenmesinin, üretim ilişkilerinin (başlıca, mülkiyet ilişkileri) karşılıklı etkileşimine (ilişkisine) bağlı olarak, sınıflar halinde bölünerek gruplaşan insan grupları arasında toplumsal bir çatışma ve mücadele süreci olarak da şekillenmiştir.

Başlangıçta, gelişmemiş üretici güçleriyle, insanların kendilerine yetenden fazla bir artı üretemedikleri yoklukta (ilkel) komünal ilişkiler içinde yaşayan, mülkiyet kavram ve fikrinin bile oluşmadığı insan toplumu, üretici güçleri gelişip doğayla ilişkileri, ona müdahalesi arttığı, hayvanları ehlileştirip kendi hizmetine koşmayı başararak hayvancılık ve toprağa az-çok uygulamaya başladığı aletleriyle tarımsal üretim ortaya çıkıp ilerlediğinde, insan, kuşkusuz insan toplumu, ardından, yüzyıllar boyunca, önce eski “altın çağı” özleyip arayacağı, sonra da inkar olunanın inkar olunması için kavga vereceği ilk büyük toplumsal inkara tanıklık etti.

Çalışmadan ve emek harcayarak üretenlerin ürettiklerinin bir bölümüne el koyarak yaşamayı, bunu elde edebilmek üzere egemenlik kurmayı ve bu egemenliği, üretimi, kendi çıkarına ve şüphesiz ürünlere mümkün olduğunca el koyabilmeyi sürdürmek üzere garanti altına almayı olanaklı kılan üretim fazlalığının, artı ürünün ve peşi sıra ürün değişimi olarak ticaretin ortaya çıkması; toplumsal örgütlenmenin yenilenmesine götürdü.

Komünal ilişkiler parçalandı. Dayanışma halinde doğayla mücadele içinde yaşayan insan toplumu parçalanıp çözüldü. Mülkiyet kavramı ve fikrine kaynaklık ederek özel mülkiyet ve mülk sahiplerinin yönetme aygıtları olarak devlet, egemenlik ve iktidar kavram ve fikriyle birlikte doğdu.

Artık egemenler ve yönetilenler, bunun sosyal temeli olarak sömürenler ve sömürülenler vardı. İnsanın doğayla ilişkisi ilerleyip geliştikçe, üretici güçler yenilendikçe, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki “uyum” yeniden bozuldu; ancak bu kez mülkiyet ilişkileri değişecekti.

İlk sömürme ve mülkiyet ilişkisi olarak köleleştirme ve kölecilik yerini serfliğe, feodalizme; sonra, üretici güçlerdeki gelişmelerle (başlıca, buhar makinesi) o da yerini kapitalizme bıraktı.

Sömürünün ve mülkiyet ilişkilerinin biçimi değişerek, sonunda, ilk inkarın inkar olunmasının olanaklarının ortaya çıktığı noktaya (işgücünün de metalaştığı kapitalizme) varılmıştı: Gelişen; özel mülkiyete sahip olanların sömürü ve egemenlik koşullarında, sömürücü egemenler ne denli kendi çıkarlarına koşarlarla koşsun ve sömürü ve egemenlik koşullarının devamı için gelişmesini ne denli engellemeye çalışırlarla çalışsınlar, gelişen üretici güçlerin çoğalıp büyümesi öyle bir noktaya varmıştı ki, tıpkı ilk gelişme atılımının ortaya çıkardığı fazlalığın, artı ürünün, özel mülkiyet, sömürü ve egemenlik ilişkilerini koşullaması gibi, bu kez, yine aynı üretici güçlerdeki ilerleme ve atılım, artık birbirinin yerini alarak insanlığının ezici çoğunluğunun yüzyıllar boyu sefalet ve baskı altında yaşamalarına mal olan son özel mülkiyet, sömürü ve egemenlik ilişkisi olan kapitalizmi gereksiz kılıyor; bu gelişme, kapitalizmin başka türlü yapamadan çoğalttığı modern sömürülen sınıf olarak işçi sınıfına, kendisini varedip çoğaltan kapitalizmin “mezarını kazma” ve onu “eski eserler müzesine gönderme” tarihsel rolünü yüklüyordu. Başlangıçta, gelişmemiş üretkenlik ve geri üretim koşullarında ilk ortaya çıktığında sömürü ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasına yol açan artı ürünün, artık, tersine, giderek kapitalist “boyunduruğuna” sığmaz olan, gelişmesinin önü yalnızca kapitalist ilişkilerce kesilen son derece gelişkin üretici güçlerle artan üretkenlik ve üretimin kendisinin bentlerinden kurtulmuş baş döndürecek bir gelişmesi için –son sömürü ve özel mülkiyet ilişkisi olan kapitalizmle birlikte– ortadan kalkması, tarihsel bir zorunluluk haline gelmişti: İnkarın inkarı zorunlu ve kaçınılmazdı.

 

*

Bu kısa özet, tüm bir insanlık tarihinin, kendisi ve koşullarından tüm kavram, fikir, tez ve teorileriyle birlikte bütün bir düşünsel (ve duygusal); ideolojik, kültürel, bilimsel, ahlaki, hukuksal vb. yönleriyle, mantık ve düşünme biçimleri de içinde, bütün bir düşünce tarihinin de türediği genel sürecine, onun maddiliğine, nesnelliğine ilişkin. Komünist hareketi de, bütün kaçınılmazlığı ve zorunluluğuyla maddi pratik bir hareket yapan, bu maddi süreçten başkası değil: Komünist hareket, ilk pratik işi olarak, önüne mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi işi tarihsel olarak konulmuş olan, insanın, kuşkusuz belirli bir anlamda hayvanlar alemiyle bütün bağlarını koparıp kendisinin efendisi olacağı, dergimize de adını veren özgürlük dünyasının yaratılması hareketidir.

Ancak özetten de anlaşılacağı gibi, kavram, fikir ve teorileriyle birlikte bütün bir insanlık tarihi, henüz sınıfların ortaya çıkmadığı başlangıç dönemi bir yana, daima, bir çatışma ve hesaplaşma süreci olmuş, geçmişten geleceğe, komünist hareketin tam zaferine kadar sınıf mücadeleleri tarihi olarak şekillenmiştir ve şekillenecektir.

Bir yandan tamamen maddi, nesnel bir çatışma olarak gelişen ileri (ve kuşkusuz ilerici) üretici güçlerle geri (başlangıçta ilerici olmakla birlikte, durmaksızın gelişen üretici güçlere ayak uydurup ilerlemeyen ve kuşkusuz gericileşen, gerici) başlıca mülkiyet ilişkileri olan üretim ilişkileri arasındaki çatışma…

Ve diğer yandan insanın doğayla olan bu karşıtlık ve çatışma üzerine kurulu toplumsal ilişkisinden yansıyan, ama kesinlikle pasif bir yansı olmayıp, karşı etkisiyle, doğanın dönüştürülmesi içinde, bütün bir iktisadi sosyal maddi zeminin değişip dönüşmesini etkileyen, devleti de kapsayan ve üstyapı denen bütün bir alanı oluşturan bilinç ve düşünce alanındaki ideolojik, felsefi, ahlaki… çatışma.

Öncesini, yazının boyutlarını zorlamamak üzere bir yana bırakarak, ilgimizi günümüze yoğunlaştırdığımızda, insanlığın sömürüye dayalı son toplumsal örgütlenmesi olan kapitalizmin sosyal bakımdan iki temel karşıtının, burjuvazi ve proletaryanın maddi (nesnel) olduğu kadar manevi (öznel, bilince ve düşünceye ilişkin) bir çatışma içinde de oldukları, kanıt gerektirmeyecek görünürlükte ortadadır. Günümüze gelinceye kadar çok sayıda düşünce akımı, teori ve tümünün kendisine dair tez, fikir ve kavramlarının ortaya çıkması/atılması ve kesintisiz mücadele ve hesaplaşmasıyla süren sömürenlerle sömürülenler arasındaki (kuşkusuz başta devlet olmak üzere politik, kültürel, ideolojik… maddi eklentilerin de bir taraf olarak dayanaklık ettiği) düşünsel çatışma önceki bütün toplumsal örgütlenmelerin de gerçeği olduğu kadar, çatışmayla ilerleyen bütün bu düşünce tarihinin oluşturduğu birikim, şimdi mirasçıları olan kapitalizmin iki karşıtı ve mücadelesinde temsil edilmektedir.

Örnekse, bilimin ilk (olgu ve bilgilerin sınıflandırılmasının gerçekleştiği) gelişme dönemlerinde, tüm değişmezciliği ve bağlantı kopartıcı sınıflandırıcılığıyla bile ilerletici bir rol oynayan metafizik, mekanizme dayanaklık eden belirli bir ilerici rol oynadıktan sonra idealist gericiliği beslemesinin ötesinde, günümüzde artık, bütün haşmetli gericiliğiyle, dünya, toplum ve olguların, tarihin ne olduğu ve nereden gelip nereye gittiğinin anlaşılırlığının önlenmesini sağlamayı amaçlayan bir burjuva düşünce akımı olan post-modernizme zemin sağlamaktadır. Berkeley’in bilinemezciliği, şimdi, kuşkusuz bilimin ulaştığı yeni bilgileri kullanıp, onlardan beslendiği görüntüsü vermeye çalışan çekiştirilmiş “kaos” ve “kuantum” teorilerinin* belirlenemezciliğinde yeniden diriltilmeye uğraşılmaktadır. Ya da genel olarak evrim ve insanın evrimine dair çok sayıda bilimsel bulguyla bilim tarafından püskürtülmüş eski yaratılışçı idealizm, hâlâ din bezirganlarınca kullanılmaya devam edilmesinin yanında, günümüzde, aynı zamanda, daha “ileriden” bir bilinç çarpıtma ve düşünsel etkileme aracı/akımı olarak, uluslararası burjuvazinin elinde, “akıllı tasarımcılık”a evrilmiştir. Son olarak, daha karmaşık bir örneğe, Sovyet sosyalizminin başlıca dayanaklarından olan ve milyonların inisiyatifi, karar alıcılığı ve uygulayıcılığının aracı durumundaki Sovyet örgütlenmesi fikri ve pratiğinin, sosyalizmin geçici olduğu kuşkusuz yenilgiye uğratılışının ardından, şimdi Dünya Bankası ajandalarında, varlığı ve kalıntılarını saldırısının temel hedefi kıldığı ve baskılayıp ilişkilerini durmaksızın tasfiye ettiği sömürücü burjuvazinin hizmetine koşulmuş tersyüz edilmiş haliyle, “katılımcılık” görüntüsü ardında emekçi kitleleri yedeklemenin aracı kılınmış “Kent Meclisi” ve “yönetişim” fikir ve pratiğine zemin sağlamak üzere çarpıtılmış kullanımında rastlıyoruz. Daha çok sayıda örnek verilebilir kuşkusuz.

 

*

EMEK YA DA…

Kuşkusuz tarihin cilvesi değildir: insanın, dilini geliştirerek konuşup iletişmeyi, tabii ki düşünmeyi ve öyleyse kavramlar üretmeye girişmesini de kapsamak üzere, insanlaşmaya yönelmesinin başlıca koşulu ve bu sürecin olanaklı hale gelişinin temel unsuru ya da hareket ettiricisi olan emek, insanın emek harcayarak doğaya müdahalesi, geçinmek ve varlık koşullarını geliştirmek için emek gücünü kullanması; bu gücün üretici güçlerin gelişme düzeyiyle tayin edilen hangi biçim altında kullanıldığı ya da üretimin hangi ilişkiler çerçevesinde yapıldığına bağlı olarak şekillenen toplumsal üretim ve örgütlenme sistemlerinin (gelmiş geçmiş tüm düzenlerin) nesnelliğinin ilk verisi, onları açıklayıcı ve anlaşılır kılıcı başlıca araç durumundayken, dolayısıyla toplumları düşünmeye, açıklamaya, bunun gereği olarak kavramlar kullanmaya buradan başlamak zorunluyken, gördüğümüz nedir? Bırakalım “emek”ten başlamayı, toplumların, toplumsal olay ve olguların moda açıklamalarında “emek”e yer verilmekte midir?

Kapitalizmin, uluslararası burjuvazinin konuya ilişkin tutumunun açıklayıcısı bir gelişme yeni gazete sayfalarına yansımış bulunuyor. On yıllar sonra, İLO’dan (Uluslararası Emek (ya da Çalışma) Örgütü) uluslararası burjuvazinin yönetici merkezlerinden DTÖ’ye (Dünya Ticaret Örgütü) devrolunan Cenevre’deki merkez binanın duvarlarına ’30’lar ve ’40’larda yapılmış emek ve emek süreçlerine ilişkin tüm resimlerin üzerlerinin önce sıva, sonra tahta ve boyalarla kapatılmış olduğunu öğreniyoruz. Bu çarpıcı örnek, burjuvazinin “emek”e yaklaşımının göstergesidir.

Uluslararası işçi hareketi ve sosyalizmin Kruşçev’le birlikte aldığı –kuşkusuz geçici– yenilgi ve on yılları kapsayan kapitalizmin restorasyonu sürecinin ardından Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılmasının cakası ve damarlarına doluşturduğu “taze kan”la pervasızlaşmış ve emeğe ve haklarına her alanda yok sayıcı ve azgın bir saldırı örgütlemiş olan uluslararası burjuvazinin düşünce ve öyleyse kavramlar alanında da emeğe saldırmaması, onu sözlüğünden silmeye girişmemesi düşünülemezdi. Öyle olmuştur. Eskiden emek yok farz edilemezdi. Tersine onunla uzlaşmalar aranmak, tavizler verilmek zorunluluğundan kaçınılamazdı, kaçınılamadı. “Sosyal devlet”, emek “kalesi”nin içten çökertilmesi çabaları, emeğin aristokratlarının, bürokratlarının yaratılıp beslenmesi tutumu, bunun gereği olan “ücret sendikacılığı” vb. gündemdeydi. Emek ve temsilcisi işçi sınıfı kendisini dayatmakta ve tavizler koparmaktaydı. Sovyetler Birliği ve bir dizi ülkede ise bütün gidişatı belirliyor, toplumsal gelişmeyi damgalıyordu.

 Ama bugün burjuvazi tavize ihtiyacı olmadığı varsayımıyla davranıyor. Mevzisini en “ileri”den kuruyor: Şimdi artık emek yok ona göre. Yaratıcı ve üretici olan emek değil! Ne yaratılıyor, ne üretiliyorsa tümünü sermaye yaratıp üretiyor. Adam Smith ve David Ricardo, yetersizlikleri bir yana, kapitalizmin bu ilk açıklayıcıları, biliniyor, açıklamalarına “emek”ten başlamışlar, sonradan Marx tarafından eleştirilen kendi emek tanımlarını yapmış ve politik ekonominin incelenmesinde buradan ilerlemişlerdi. Hatalı ele alınışları bir tarafa, üretim ve değişim süreçleri, sermaye ilişkileri, emek süreçlerinden koparılarak anlaşılmaya ve anlatılmaya çalışılmamıştı onlar tarafından. Toplumsal iktisadi süreçler bu iki kapitalist iktisatçıda da emeksiz salt sermaye süreçleri değildi. Sonra gelen kapitalist ideolog iktisatçı İ. Schumpeter bile emeği yok sayan, üstelik tek “yaratıcı” sermaye iddiasında bulunmamıştı. Şimdiyse böyledir. Şimdi Tayip gibileri, -temsil edip etmiyor olmaları ayrı sorundur- emeğin temsilcileri görüntüsündeki sendikacılara yalancılıkla suçlayıp küfrederken, emek, fabrikalarda “personel müdürlükleri” kapsamında ve kavramsal düzeyde ya da teoride, sadece banka ve işletme yazışmalarında değil, ama Dünya Bankası ve IMF vb. örgüt belge ve materyallerinde de “insan kaynakları” başlığı altında geçmektedir.

Peki “emek”in, özellikle S.B’nin çöküşü sonrası şaha kalkan neoliberal dalga ve ideolog ve iktisatçılardan fazlasıyla etkilenip feyz alan, daha ötesine geçip emeğe ve halka yönelik bozuşturucu etkinliklerinde doğrudan bu akımın uzantısı durumundaki sol liberaller ya da liberal solcuların sözlüğünde karşılığı var mıdır? Zaman zaman dillerinin ucuyla ve yalnızca olumsuzlamak için emekten söz ettikleri olmaktadır: Örneğin, üretimin niteliğinin  maddi üretimden manevi üretime doğru bir seyir izlediğini ileri süren “İmparatorluk” yazarları Michael Hardt ve Antonio Negri gibi, türettikleri “çokluk” kavramını ve “formel emek” ve “informel emek” ayrımını *, buna bağlı olarak artık “sanayi ötesi toplum” ya da “bilgi toplumuna” geçildiği kanıtsız iddiasını dayanak edinerek, emeğin artık nasıl üretken maddi bir güç olmaktan çıktığını ve nasıl kapitalizmde onun, ete kemiğe bürünmüş hali ve cisimleşmesi olan işçi sınıfında cisimleşmiş olmaktan uzaklaşarak işçisizleştiğini kanıtlamak üzere.. Ve sadece artık “endüstri ötesi toplum”a, bir “enformasyon toplumu”na dönüştüğü ileri sürülen kapitalizmin sonsuzluğunu (!) kanıtlamaya yönelmiş son derece pratik amaçlı “derin” teorik analizler geliştirirken. Veya “yakın tarihten” Türkiye’den bir örnek olarak, homoseksüellerden tutun her yönüyle kimliklerle sorun ve taleplerine varıncaya kadar değinmediği sorun kalmamışken bir tek emekle sorun ve taleplerine değinecek yer ve zaman bulamayan Baskın Oran ve “birey olmak” üzerine oturttuğu 22 Temmuz seçim kampanyası gösterilirse haksızlık yapılmış olunmaz. Birey ve hakları evet, insan ve hakları evet, kimlikler ve hakları evet, ötekiler, dışlanmışlar vb. vb. tümüne evet, ama emek ve hakları perspektif dışı. Üstelik belirleyici olması ve eksen edinilmesi gerekirken…

Amaç nedir? Neden tüm açıklamalar emeksizleştirilmiştir? Ya da emek ve rolü, ondan en fazla söz ediliyor göründüğü tez ve teorilerde bile, neden maddi olmayan, enformel, manevi vb. emeğe ve onun, cinsel, kültürel, etnik, dinsel vb. kategorilerden biri düzeyine indirilmiş emeğin maddi türü üzerindeki “hegemonyası”na ya da düpedüz sıradanlığa peşkeş çekilmektedir? Bunun, kapitalizme ileri ölçüde biat etmekten, öyle ki, onu karşıtından ve dolayısıyla sonu ve yıkılışından, alternatifi olan sosyalizmin sadece baskısı değil, örgütlenmesi ve kapitalizmin yerini almasının kaçınılmazlığı fikrinden işçi ve sömürülen yığınları uzak tutmaktan, liberal solcular bakımından da kapitalistlerin onların gözünü bağlama uğraşlarına katılmaktan başka anlamı olabilir mi?

Kim ne derse desin kapitalizmin yıkılışının önüne geçilebilir mi? Bu çabaların anlamı, kaçınılmaz yıkılışı ancak geciktirmek olabilir ki, yapılan da budur.

Bilinir kapitalizm, emeğin ve üretimin artık tarihsel olarak miadını doldurmuş en üst örgütlenme biçimlerinden biridir. Emeğin ücretli emek halini aldığı, bunu, bireysel üretim aletlerinden kopartılan emek gücünün de metalaşmasının olanaklı kıldığı, ama bunun, aynı zamanda üretici güçlerin gelişkin bir gelişme düzeyine denk düşerek emeğin ve kuşkusuz üretimin toplumsallaşmasının ileri ölçüde gelişmesi anlamına geldiği ve bizzat emek ve üretimin bu toplumsallaşmasının, emeği üretken olmaktan çıkarıp niteliksizleştirmek bir yana, mülkiyetin özel kapitalist biçimiyle karakterize toplumsal örgütlenmeyi ve toplumun sırtında gittikçe daha çok tahammül edilmez hal alan kapitalist kabuğun kırılmasını dayattığı bir tarihsel toplumsal örgütlenme biçimi.

Emek ve üretimin bugünkü toplumsallaşmasının artık mülkiyetin özel kapitalist biçimine dayalı kapitalist üretim biçimiyle, kapitalist toplumun sürgit devamıyla bağdaşması olanaklı değildir. Ama kapitalizmin “sonu olmadığı” da ilan edilmiş ve burjuva solundan da alınmış destekle, kapitalizmin bu alternatifsizliği, nesnel gerçeği değiştirip bozuşturmaya yönelmiş emeksizleştirilmiş kavramlar ve düşünme tarzıyla en başta işçi sınıfına dayatılmaya çalışılmaktadır.

Olacak dua olmadığı ve nesnelliğin duvarına çarpmaktan kaçınamayacağı açıktır. Hangi burjuva ideolog, emeksizleştirilmiş ya da “manevi emeğin hegemonyası” iddiasını ifade eden kavram ve düşünsel kurgular ürünü örneğin “işçisiz fabrika” spekülasyonunu, sömürü oranının olağanüstü artırıldığı koşullarda, asgari ücretin altında ücretlerle ve sosyal haklardan yoksun binlercesinin çalıştırıldığı fabrikalarda üretmeye ve izbe barınaklarda barınmaya zorlanmış işçilere kabul ettirebilir? Hangi ideolog, Türkiye’de, 12 milyonluk kitlesinin ezici çoğunluğu 12-13 saat ve daha fazla fabrika ve atölyelerde kol gücünü kullanarak çalışan işçileri, işçi sınıfının dağılıp parçalanmakta olduğuna, hatta ortadan kalktığına ve örneğin artık enformel emeğin kas-sinir ve beyin gücüne dayalı emeğin önüne geçip yerini aldığına ya da bir tür “hegemonik” konum elde ettiğine ikna edebilir? Bozuşturulmuş kavramlarıyla bu çabanın kafa karıştırıcı olduğu ortadadır. Ama boşuna olduğu da ortadadır.

 

İŞÇİ SINIFI YA DA…

Emek ve işçi, kuşkusuz işçi sınıfı kavramlarının, kategorik olarak bağlantılılığı ve iç içe girmişliği gerçektir. Günümüzün, kapitalizmin emek türü ücretli emektir, işçidir. Bundan, kapitalist toplumlarda başka tür herhangi emek harcanmadığı anlamı ya da sonucu çıkmaz. Kapitalist Türkiye’de örneğin kır ve şehir küçük üreticilerinin bireysel emeği hala güncel bir gerçek olmasına, hatta feodalizmin kalıntısı emek biçimleri olarak angarya vb.’ne rastlanmasına karşın, sadece ağırlıklı değil ama damgalayıcı emek türünün ücretli emek olduğu tartışmasızdır. Öyle ki, kapitalizm kıra ve tarıma da girmiştir ve küçük üretimi de parçalamakta, çok sayıda küçük üretici proleterleşmekte, örneğin mevsimsel olarak ve yaygın şekilde Çukurova, Karadeniz, Ege’ye tarım işçiliğine gitmekte ya da Zonguldak ve Soma-Tavşanlı’da olduğu gibi madenlere başka yerlerde bir kısmı kadrolu, çoğu geçici işi olarak şeker, sigara vb. fabrikalarına yönelmektedir.

Ve Türkiye işçi sınıfının kitlesi 12 milyona varmıştır. Dünyadaysa milyarlarla ifade olunmaktadır.

Ve “emek”i kavramsal düzeyde yok sayan neoliberal bozuşturuculuk işçiyi de, işçi sınıfını da yok saymaya yönelmiştir. İşçi sınıfı, tıpkı toplumların tarihsel şekillenişindeki belirleyiciliği yok sayılarak, “emek”in başına örülmeye çalışılan çorapta olduğu gibi, kapitalizmin gelişmesiyle çoğaltılan, onun burjuvazi ile uzlaşmazlık halindeki, sosyal bakımdan tanımlayıcı iki karşıt unsurundan biri olmaktan, örneğin Hardt ve Negri’ye göre çıkmaktadır/çıkmıştır. Saldırının, kapitalizmin açıklanıp anlaşılamaz hale getirilmesini ve ömrünün uzatılmasını amaçladığı ortadadır. Ancak işçisiz ya da işçisizleşen, işçisizleşebilecek kapitalizm olanaksız olduğu kadar, kapitalizmi olanaksızlaştırma, bunun ilk adımı olarak kendisini egemen sınıf olarak örgütleme ve mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini ilk görev olarak benimsemeye tarihsel bakımdan yükümlendirilmiş işçi sınıfının, yeni kavramsal kurgularla tarihsel özne oluşunun nesnelliğinin üzerinden atlanabilmesi olanağı da yoktur. Kapitalizmin üzerinde yükseldiği uzlaşmaz karşıtlık, emek ve üretimin gidererek toplumsallaşmasıyla giderek daha az elde toplanan mülkiyetin özel kapitalist biçimi arasındaki karşıtlıkken; bu çelişmenin, çelişme çözülmeden yerini başka bir çelişmeye ve onun niteleyeceği bir başka toplumsal sisteme bırakması ne denli olanaksızsa, çelişmenin iki çelişik yönünden biri (burjuvazi ya da sermaye) varlığını sürdürürken diğerinin (işçi sınıfı ya da emek) ortadan kalkması ya da kalkmaya yönelmesi de en az onun kadar olanaksızdır. Ama örneğin Hardt ve Negri bu iddiadadırlar ve işçi sınıfının yerine “çokluk” dedikleri “yeni bir tarihsel özne”yi geçirmişlerdir bile!

Artık sanayi proletaryasının işçi sınıfı içindeki tayin edici konumunu kaybettiği iddiasında bulan toplumsal hareket sendikacılığı, farklılıklara dayanan otonom örgütlenme modelleri, kimlik siyaseti, sivil toplumculuk vb… türü türev sapkınlıklar, bu bayların “çokluk”ta kavramlaştırdıkları yeni özneye uygun sapkın “yürüyüş yolları” olarak, kafaları karıştırılmak üzere, sınıfa ve emekçilere dayatılacaktır. Ya da zaten “çokluk” kavramı, ilk kez “İmparatorluk”ta ortaya atılmak ve ardından “Çokluk – İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi” adlı ikinci kitaplarında geliştirilmek üzere Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) protestoları ile başlayan “küreselleşme karşıtı hareket”in yükseliş döneminde kaleme alınmıştı. Ve neoliberal bozuşturuculuk işlevi üstlenmiş bu baylar, örgütlenmeye yatkınlık etkeni olarak birleştirici ne varsa tümünü farklılıklar vurgusuyla dağıtıp örgütsüzlüğü vaaz etmek üzere yalnızca işçi sınıfını değil “halk”ı da kavramsal düzeyde geçersizleştirmeye ve tümünün yerine “çokluk”u geçirmeye girişmişlerdir. Tanımları da şudur:

Çokluğu kavramsal düzeyde, halk, kitleler ve işçi sınıfı gibi diğer toplumsal özne mefhumlarından ayırmalıyız. Halk, geleneksel olarak üniter bir kavramsallaştırma olmuştur. Nüfus elbette birçok farklılık tarafından belirlenir, ancak halk, bu çeşitliliği bir tekilliğe indirger ve nüfusa bir özdeşlik dayatır: Halk birdir. Çokluksa aksine çoktur. Çokluk, asla bir tekilliğe ya da tek bir özdeşliğe indirgenemeyecek sayısız içsel farktan müteşekkildir: Kültür, ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet ve cinsellik farkları kadar farklı emek biçimlerini, farklı yaşam tarzlarını, farklı dünya görüşlerini, farklı arzuları da kapsar. Çokluk tüm bu tekil farkların çoğulluğudur… (Hardt ve Negri, “Çokluk”…, sf. 12)

Ancak mücadelesinin hedefi olan kapitalizmi tanınmaz hale getirmeyi de (ve yerine başka kavramlarla ifade edilen başka hedefler de geçirmek üzere) kapsayarak kapitalizmin uzlaşmaz karşıtı ve dönüşümünün (yıkılışı ve yerini sosyalizme bırakmasının) tarihsel öznesi olarak işçi sınıfının yerine ikame edilenin, yalnızca “çokluk” kavramında toparlanan ve hemen çoğu çeşitli ezilenler (kapitalizm tarafından ezilenler) kategorilerini oluşturan kesimlerin “tekil farklarının çoğulluğu” vurgulanan dağınıklığı değildir. “Çokluk” da içinde hemen tümü uluslararası burjuvazi ve kapitalizmin hizmetindeki sol liberaller tarafından türetilen “öteki”, “ezilenler”, “çalışanlar”, “dışlananlar/dışlanmışlar” gibi bir dizi yeni üretim kavram da tarihsel toplumsal özne olarak işçi sınıfını geçersizleştirip onun yerine geçirilmek üzere önerilmiş ve kullanılmaktadır.

Sayılanların tümünün çok bilindik kavramlar olduğu, okurların kulağına hiç de yabancı gelmediği, ama aynı zamanda Marksist terminoloji yerine ikame edilmeye çalışılan, işçi sınıfını tarihsel özne olarak sahneden tümüyle silmeye yemin etmiş neoliberalizmin, kuşkusuz “küreselciliği”nin etkisi altında, Dünya Bankası vb. kaynaklı olarak geliştirilen “yeni” terminolojinin unsur ve kavramları olarak, başlıca liberal solcular tarafından yaygınlaştırılıp kullanıldıkları söylenmelidir.

Kürt ulusal çevrelerinin de yaygın olarak kullandıkları “öteki” ve “ötekileştirme” ne demektir? Neyi, hangi toplumsal süreç ya da olguyu açıklamakta, ne ifade etmektedir? “Öteki”li “beriki”li açıklama yöntem ve tarzının kendisi post-modernize belirsizleştiricilikle karakterize değil midir? Kimdir “öteki”? Kullanıcısına göre farklılaştığı ve belirsizliği tanımladığı ya da tanımlamayı belirsizleştirdiği ortada değil midir? Ezilme durumunda bir “özne”yi çağrıştırdığı, ama kimliğini ortada bıraktığı kesindir. “Ötekileştirme”nin ise, Marx’ın ünlü “yabancılaştırma” öğretisine atıfta bulunurcasına, meşruluk sağlama çabasının ürünü olduğu, ama bu yönüyle, tam da atıfta bulunur gibi yaptığı olguyu bozuşturmaya ve içini boşaltmaya yöneldiği için, kıvraklığı ve belirsizleştiriciliği karşısında uyanıklık gerektiği açıktır. “Öteki”, nasıl sunulursa sunulsun, emeğin ve işçi sınıfının; “ötekileştirme” de, yine nasıl pazarlanmaya çalışılırsa çalışılsın, emeğin yabancılaştırılması” yerine geçirilmek üzere ortaya atıldığı ve hiç de safiyane kavramlar olmadıkları kesindir.

“Öteki”nin, bir “beriki”ni varsaymakta olduğu bellidir; ama ikisinin de birden kimleri belirttiği belli değildir. Bunlar, her şey olabilir. (Örneğin Kürtler açısından Türkler karşısında Kürtler, kadınlar açısından erkek karşısında kadın, transseksüeller, homoseksüeller açısından insan türünün geri kalanı ve asıl iki cinsi karşısınd a kendileri vb…) Ama kesin olan, günümüz toplumsal sisteminin esasını değil, ancak “ötesini-berisini” tanımladıkları gibi, mücadelelerinin zeminini de (kapitalizm) sis perdesi ardında bıraktıklarıdır. “Öteki” kavramının üstünden atladığı, kapitalizmin nesnelliği ve bu nesnelliği karakterize eden uzlaşmaz karşıtlıktır. “Öteki” edebiyatı, iktisadi bakımdan emek ile sermaye, sosyal bakımdan işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki karşıtlık ve bu karşıtlığın iki yanında ifade olunan çekiştirilemez ve durum ve çatışma belirtici kavramlar yerine tamamen düşünce ürünü, yani kurgusal, öyleyse her kurgucuya göre değişebilir belirsizliğin tanımlayıcı olmayan kavramları geçirmektedir. Kavramsallaştırma alanındaki bu “oyun”un, demirden nesnelliklere sahip işçi sınıfı ve burjuvazi kavramlarıyla birlikte, aralarındaki uzlaşmaz karşıtlığın niteliğini verdiği (aynı zamanda kavga zeminlerini sağlayan) kapitalizmi de kavramsal düzeyde belirsizleştirmekte ve günümüz sınıf mücadelenin zemini ve hedefi olmaktan çıkarmaya yeltenmektedir. Bu kavram “değiş-tokuşu”, nesnellikten hareket eden bilimsel terminolojinin, en iyimser haliyle, “öteki”nin “ötekileştirilmesi” ve dışlanmışlığına itirazla sınırlı ahlaki bir kurgunun terminolojisiyle değiştirilmesine denk düşmektedir.

Öte yandan “öteki” ve “ötekileştirme” kavramsallaştırması içinde “öteki” ile tanımlanan duruma ve “ötekileştirme”ye bir ahlaki itiraz da içkin ya da gizlidir. Bu kavramsallaştırmayla denmiş olmaktadır ki, “kimse kimseye öteki olarak yaklaşmasın”, “kimse kimseyi ötekileştirmesin”! Aralarındaki uzlaşmaz karşıtlıkla karakterize olan işçi sınıfıyla burjuvazi yerine “öteki”li açıklama ve tanımlama geçirildiğinde olacak olan budur: “Öteki gibi davranma”, “ötekileştirme”! Yani? Yani, anlaş, yani uzlaş! “Öteki”nin, uzlaşmaz karşıtlık halinden, uzlaşmazlık ve mücadeleden kaçınılabilirliği, bir arada olunulabilirliği ve uzlaşmayı içinde barındırdığı ve aslında bir uzlaşma çağrısı da olduğu görülmelidir. Bir amaç da budur: “Gül gibi geçinip gidebiliriz, neden bu ötekileştirme?”! Bu kavram, işçi sınıfını tarihsel özne olarak yok saymaya yönelik olduğu gibi, dolaysız olarak sınıf mücadelesinin geçersiz ilan edilmesidir de.

Aynı amaçla tedavüle sokulan bir diğer kavram “dışlanmışlar”dır. “Öteki”ye ilişkin söylenenlerin tümü “dışlanmışlar” açısından da geçerlidir. Bir farkla ki, yeni” bir liberal tarminolojinin unsuru olarak kullanılmadan, ajitasyon değerine sahip bir sözcük olarak, örneğin işçi sınıfının, emekçilerin dışlanmasından söz edildiğinde bir yanlış yapılmış olunmaz. Örnekse, işçi sınıfı ve emekçilerin siyasi yaşamdan dışlandıklarını söylemekte bir sakınca yoktur, bu bir gerçeği ifade etmek olur. Aynı şekilde emekçilerin sosyal ve kültürel yaşamdan dışlanmakta oldukları da doğrudur. Ama bu doğrulardan hareketle işçi sınıfı ya da emekçilerin adını “dışlanmışlar” takmak katiyen doğru olmayacaktır. İşçi sınıfını, kapitalizmi ve sınıf mücadelesini belirsizleştirme amaçlı olmadan ve kullanımda onların yerine geçirilmeden bir dışlanma durumundan söz edilebilmesi ayrıdır; işçi sınıfını “dışlanmışlar” olarak kavramlaştırmak ayrı.

Ezilenler”, kuşkusuz belirli bir anlamı olan ve belirli bir kategoriyi ifade eden, kullanımı bütünüyle reddedilemeyecek, ancak, genelleştirilerek üzerine “inşaat” kurulmaya, terminolojide hareket ettirici bir rol yüklenerek, bir “eksen” kılınmak üzere başlıca “özne” durumuna yükseltildiğinde, sorunlu hale getirilen bir diğer kavramdır. “Ezenler”le genel bir karşıtlığı ifade edebilir ya da özel olarak, egemen ve ezen bir ulus karşısında örneğin bir ulusal ezilme, baskı altında olma durumunu (“ezilen ulus”) belirtebilir. Aynı şekilde sömürgeci emperyalistler karşısında halkların ezilme durumunu (“ezilen halklar”) ifade edebilir. Yine ezilmişlik ve baskı altında oluşu ifade etmek üzere, “sömürülen ve ezilen yığınlar” ya da “ezilen köylülük”, hatta “ezilen işçi sınıfı” bile bir anlama sahiptir. Genel olarak “ezilenler” kavramının bir ajitasyon değeri taşıdığı da inkar edilemez. Ancak daha ötesi değil.

“Ezilenler”in, kategorik olarak, her ezilme durumunun tarihsel nesnelliği ve ayırt edici nitelikleri önemsizleştirilerek ve genel geçerlilikte tanımlayıcı kavram düzeyine yükseltilmesi ve örneğin kapitalizm karşıtlığıyla sosyalizmin buradan tanımlanmaya girişilmesinin de, kuşkusuz bir anlamı vardır; ancak artık bu anlam, olumsuzdur. Ajitasyonun ya da özel bir ezilmişlik durumunu belirtmenin ötesine geçildiğinde, “ezilenler” ve ezilme durumu, her haksızlık ve baskıya karşı çıkmadan kendisini kurtaramayacak olan işçi sınıfı bakımından, karşı çıkılması zorunlu durumlar oluşturur; ancak hiçbir şekilde işçi sınıfını ve sosyalizmi belirtmez. İşçi sınıfının, aynı zamanda bir ezilen sınıf da olduğunu anlatmak ve ezilmişliğine özel bir vurgu gerektiğinde bu özel amaçla kullanılması bir yana; işçi sınıfını işçi sınıfı yapanın ezilmişliği olmadığı kesindir. Üstelik yerleşik kılınmaya uğraşılan kavram, sıfat belirten “ezilen” değil, isim haliyle kullanılan ve yapı belirten “ezilenler” kavramıdır. Mao Zedung, işçi sınıfına değil, sınıfların üretim içindeki yeri ve konumuna değil, kimin daha çok yoksul olduğuna ve daha çok ezildiğine bakar ve buradan, sınıfların devrimciliğini, devrimci yeteneklerini ölçerdi. Ölçütü, tarihsel sosyal iktisadi nesnellik değil, “tarihsel özne”nin kapitalizmin ve uzlaşmaz karşıtlığının ürünü olarak tanımlanması hiç değil, ama en çok ezilenin en devrimci olacağına dayalı idealist inancıydı. “Ezilenler” kavramını hareket noktası edinenler, şimdi de, farklı bir ölçüte ve Mao’dan farklı bir yaklaşıma sahip değiller. Başka türlü, “komünizm” iddialı bir hareket bakımından platformunu, “ezilenlerin sosyalist platformu” olarak tanımlamanın anlaşılabilir ve açıklanabilir bir yanı bulunamaz. Sosyalizm, kesindir ki, genel olarak “ezilenler”e özgü değildir. Diyelim ki, “ezilenler”in ittifakı öngörülmektedir; bu durumda da, belirli aşamalarda belirli ittifaklarla yol alsa bile, sosyalizmin bir ittifak örgütlenmesi olmadığının farkında olunmaması bir yana, ezilen ama sosyalizmle ittifak kurmaktan kesinlikle kaçınacak bir dizi burjuva, küçük burjuva tabakanın varlığı ortada olduğuna göre, bunlarla nasıl ittifak kurulacağı da düşünülmemiş demektir. Emperyalist kapitalizmin baskılayıp ezdiği sınıf ve tabakaların, sömürülen ve ezilen yığınların ittifakı ve birliği kuşkusuz istenir şeydir; ama bir sosyalisti sosyalist yapmak üzere, işçi sınıfının tarihsel rolü tanındığında ve sosyalizm bir muğlaklık platformu olarak değil, ama devrimci işçi hareketinin platformu (ve işçi sınıfı davası) olarak benimsendiğinde, öyledir.

Ve her halükarda, “ezilenler” mi yoksa işçi sınıfı ya da proletarya mı, hangisi kapitalizmin uzlaşmaz karşıtı ve sosyalizmin dayanağı ve öznesidir, bu soru yanıtlanmak zorunda olunan sorudur ve ikisinin aynı anlama sahip olmadığı ve işçi sınıfı yerine her anlama gelebilecek bir “ezilenler” kavramının geçirilemeyeceği kesindir. Geçirilme çabası kapsamındaki “ezilenler” kavramının, nasıl açıklanıp sunulmaya çalışılırsa çalışılsın, kategorik olarak, Hardt ve Negri’nin “çokluk”undan farkı yoktur.

Çalışanlar”a gelindiğinde, bunun diğerleriyle benzerliklere sahip az-çok farklı bir kavramsallaştırma olduğu belirtilmelidir. “Öteki”nden çok “çokluk”a benzemektedir; ondan da farkı, “çokluk” her türden kimliğe ve farklılıklarına vurgu yaparken, “çalışanlar”ın emek ya da çalışmaya gönderme yapmasıdır. Kısaca, daha sorunsuz ve benimsenebilir bir kavram gibi durmaktadır. Öyle midir?

“Çalışanlar” kavramının özelliği, bir dönem önce, şaha kalkan ve işçi sınıfı ve tüm haklarıyla birlikte, dünya görüşü ve terminolojisine, bunlara denk düşen tüm kavramlara kökten saldırıya geçen neoliberal dönemde değil, ama modern revizyonizmin geçerlilik döneminde ortaya atılmış olmasıdır. Türeticileri, modern revizyonistlerdir. Ancak günümüzde de kendisine bir yer açmakta olduğu ve neoliberalizme bağlandığı, onun tarafından da işine geldikçe kullanım serbestisi tanınmak üzere yarım takdis edildiği ortadadır.

Çalışma ya da emeği bütünüyle yok saymadığı görülmektedir. Ancak yine dolaysızca işçi sınıfına yönelik bir saldırganlık ve sınıf kavramının bozuşturulması içerikli olduğundan kuşku duyulamaz.

Emeği ya da çalışmayı tümden reddetmemesi, üretkenliğine tamamen karşı çıkmaması, olumlu varsayılması ve örneğin ÖDP türü akımlarca gönül rahatlığıyla ve yaygın olarak kullanılmasına neden olmaktadır. Ancak bozuşturuculuk unsuru ve göstergesi olarak, işçi sınıfının yerine geçirildiği de kesindir. Bazen da, “kamu emekçileri”nin “kamu çalışanları”na dönüştürülmesinde olduğu gibi, emekçinin yerine de kullanılmakta, ama işçi sınıfı yerine kullanıldığında daha ileriden ve kökten olmakla birlikte, her iki durumda da muğlaklığa götürmektedir.

İşçi sınıfı dururken, “çalışanlar” kategorisine ihtiyacın kaynağında ne olabilir? Neden bu kavrama ihtiyaç duyulmuştur? Yanıt açıktır: Kapitalizmi mezara gömecek tarihsel özne olarak işçi sınıfı kavramının muğlaklaştırılması, bu kavramın gündeme getirilmesinin başlıca itici gücüdür. Kavram, işçi sınıfının niteliğinin değiştiğine ilişkin tartışmaların ürünüdür ve işçi sınıfının Marx tarafından tanımlanmış nesnelliğinin artık geçerli olmadığına gönderme yapmaktadır.

Zamanında modern revizyonizm, günümüzde Negri türü neoliberal solcuların yaptıklarını önceleyerek, “formel” ve “enformel” emek ayrımını üzerinden teori kurgulayacak bozuşturulmuşluğuyla çoktan yapmış; adını “mavi yakalı”-“beyaz yakalı” ayrımına dayanarak koymuştu. Negri ve Hardt’ın daha ileriye götürerek üretken maddi emeğin belirleyiciliğinin kalmadığı ve buradan da sanayi işçisinin rolünü kaybettiği iddiaları üzerine kurdukları “çokluk” kavram ve teorilerinin benzerini, üstelik “sanayi ötesi toplum” ya da “bilgi toplumu”na geçildiği iddialarıyla birlikte, bir alt perdeden modern revizyonistler geliştirmişlerdi: Sanayi işçisi, belirleyici pozisyonunu kaybetmiş “mavi yakalılar”dan oluşmaktaydı; “manevi üretim” yapan “hizmetliler”den, mühendislere, teknokratlara ve hatta örneğin Maocu revizyonizme bağlanan Baran ve Sweezy’e göre “maneger”lere varıncaya kadar geri kalan “çalışanlar”sa “beyaz yakalılar” kapsamındaydılar ve bu iki farklı renkten yakalıların tümü birden “çalışanlar”ı oluşturuyorlardı. Amaç, içeriği bakımından farksızdı: işçi sınıfını kavramsal olarak muğlaklaştırmak, bir yanda net olarak burjuvazi ve karşısında aynı netlikte proletarya ve proletaryanın geri kalan emekçi tabakaları etrafında toplayıp yönetmesi yönelimini geçersizleştirerek, burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı törpülemek ve sınıf mücadelesi yerine sınıf işbirliğine elverir ara unsurlar ve kimi burjuva kategorilerin toplamını işçi sınıfı yerine ikame ederek kafa karıştırıcılığı ve sınıf perspektifinin bozuşturulması…

“Çalışanlar” özne kılınmıştı! Ama kim çalışmıyordu ki? Herkes “çalışan”dı. Peki, bu “özne” neyin öznesi olabilir, neyi dönüştürmeye yönelebilirdi? Kapitalizme karşı, onun dönüştürülmesi mücadelesinin, sosyalizmin, çağımızda olanaklı tek toplumsal ilerlemenin değil kuşkusuz! “Çalışanlar”, olsa olsa, Mao’da olduğu türden fabrikalarına müdür yapılmış eski fabrika sahiplerinin “sosyalist inşaya katılması” tez ve uygulamasında olduğu gibi, yine Mao tarafından dile getirilmiş “kapitalizmin sosyalizmle bütünleşmesi”nin öznesi olabilirdi! Ya da Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfından kopup ona düşmanlaşmış teknokrat ve bürokratlardan oluşmuş “nomen klatura”nın egemenliğinin öznesi! Sosyalist bir iktidar ya da onu çağrıştıracak (Mao’nunki gibi sosyalist iddialı) anti-emperyalist sınıfların iktidarından geçmemiş geri kalan ülkelerdeyse işçi sınıfı iktidarının olmayacak dua haline getirilmesinin öznesi!

Ve öte yandan, işçi sınıfı iddia edildiği ve “çalışanlar” kavramının belirttiği gibi niteliğini değiştirip “çalışanlar” içinde erimişse, karşıtı burjuvazinin de hiçbir değişiklik geçirmeden eskiden olduğu gibi kalmasının olanaksızlığı, öyleyse kapitalizmin de bir nitelik değişimine uğramaktan kaçınamamış olması, bu kavramın zayıf noktalarıdır; ancak kavramın, burjuvazi ve kapitalizmin de değiştiğini varsaydığı kesindir. Bu varsayımlar, kavramın kendisinde içkindir. Peki burjuvazi ne olmuştur? O, artık basitçe “işveren”dir. İşçi çalışan olmuşsa eğer, sıradan iş yapan ya da iş görense, burjuvazinin de işi veren olarak “işveren” olmasında bir tutarsızlık yoktur. Kapitalizminse, işi verenle alanın birbirine muhtaç olduğu, aralarındaki kavganın da bu alış-verişte gereksizleştiği varsayımı, yine “çalışanlar” ve “işveren”ler kavramlarıyla iç tutarlılığa sahip olmaktadır. Ve zaten, kapitalizmin de “sanayi ötesi toplum”a dönüşüp, artık “bilgi çağı”nda yaşanmakta olduğu yolundaki görüşlerle beslenerek, iç tutarlılığın sağlamlaştırılmasına önem de verilmiştir. Tutarlıdırlar; ama tümünün burjuvazinin hizmetinde bozuşturulmuş kavramlar olarak, işçi sınıfının gözünü karartmaya yönelik olduklarından şüphe duyulamaz.

Çokluk” ise, belki tüm bozuşturucu kavramsallaştırmaların toplamı üzerinden son geliştirilen proletarya ve tarihsel rolünün reddinin son kavramı olarak, saçmalamanın son halidir. Üzerinde de yeterince durulmuştur. İddia, “çokluk”un, “Kültür, ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet ve cinsellik farkları kadar farklı emek biçimlerini, farklı yaşam tarzlarını, farklı dünya görüşlerini, farklı arzuları da kapsa”dığı ve “yeni tarihsel özne” olarak, “dağılıp niteliği değişmekte olan” işçi sınıfının yerine geçtiği yolundadır. “Günümüzde emek ve üretim sahnesi, maddi olmayan emeğin, yani enformasyon, bilgi, fikir, imaj, ilişki ve duygulanımlar üreten emeğin hegemonyasına dönüşüyor.” (Hardt ve Negri, Çokluk…, sf. 83) diyorlar. Buradan, imaj üreten örneğin İpekçi ve benzerleriyle, fikir üreten örneğin Ertuğrul Özkök gibileri, bilgi üreten D. Gökçe ve A. Savaş Akat türünden olanlarla duygulanımlar üreten H. Avşar gibileri de, “emekleri” ile birlikte içinde, manegerlerden banka müdürlerine, tümünün ilişki, fikir ve imaj ürettiğinden kuşku duyulamayacak işverenlerden sıradan bir kafa işçisine kadar herkes, bu maddi olmayan emek kategorisinden varılan “çokluk” içinde yer bulmaktadır. Doğal ki, daha kimlikler, etnik, dini, mezhepsel alt ve üst kültürler vb. vb. vardır ve inanılacak olursa, bunlar işçi sınıfını tarihsel rolünden soyundurup tarih sahnesinden saf dışı etmişlerdir!

Salt kurgusallığı, nesnellikle tam zıtlık halinde oluşu fazla sırıtmaktadır. İddiası, emek biçimleri ve onları koşullayan emek araçlarıyla, işçi sınıfıyla birlikte kapitalizmin de niteliğinin değiştiğine ilişkindir. Kanıtsızdır. Konunun üzerinde bir diğer makalemizde de durulmaktadır.

Gelecek sayımızda, iktisadi, sosyal, siyasal, kültürel vb. kavram bozuşturmaları üzerinde durarak devam edeceğiz.

 


* Bkz: Engels, Anti-Dühring, Sol yay., 2. Baskı, sf: 447 ve Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Melsa yay., 1. Baskı, sf: 47

* Amacımız, kaos ve kuantum teorilerinin bir kalemde üzerini çizmek değil. Ve üstelik Newton fiziğinin yetersizliğinin söz konusu edildiği ilk kuantum araştırma ve tartışmalarının sosyalist Sovyet bilim adamlarınca başlatıldığı hatırlanmalıdır. Ancak, bu gerçek, günümüzde kaos kuantum tartışmalarının burjuva akımlarınca çekiştirilerek bilinemezci/belirlenemezci bir düşünce akımının dayanağı olarak kullanılmaya çalışıldığı gerçeğini örtmemelidir.

* Bkz: Günümüzde emek ve üretim sahnesi, maddi olmayan emeğin, yani enformasyon, bilgi, fikir, imaj, ilişki ve duygulanımlar üreten emeğin hegemonyasına dönüşüyor…” (Hardt ve Negri, “Çokluk”…, sf. 83)

Strateji ve Taktik Üzerine

strateji ve taktik üzerine

KADİR YALÇIN

II. Enternasyonal’in egemenlik dönemi, esas olarak proletaryanın siyasal ordularının az çok barışçıl gelişme koşulları altında kurulduğu ve eğitildiği bir dönemdi. Bu, parlamentarizmin sınıf mücadelesinin esas biçimi olduğu bir dönemdi. Sınıfların büyük çatışmaları, proletaryanın devrimci savaşlara hazırlanması, proletarya diktatörlüğünün kurulması yolları sorunları, görünüşe göre gündemde değildi. Proleter orduları kurmak ve eğitmek için bütün yasal gelişme yollarından yararlanmak, proletaryanın muhalefet durumunda kaldığı ve görüldüğü gibi kalmak zorunda da olduğu koşullara uygun olarak parlamentarizmden yararlanmak göreviyle yetiniliyordu. Böyle bir dönemde ve proletaryanın görevlerinin böyle anlaşılması ile kesin bir stratejinin ve mükemmel bir taktiğin olamayacağını kanıtlamaya gerek bile yoktur. Gerçi, taktik ve strateji üzerine kırık dökük, parça parça düşünceler vardı; ama taktik ve strateji yoktu.

“II. Enternasyonal’in büyük günahı, zamanında parlamenter mücadele biçimlerinden yararlanma taktiği uygulamış olması değil, bu biçimlerin önemini abartması, onları neredeyse biricik mücadele biçimi olarak görmesi ve doğrudan devrimci mücadeleler dönemi gelip çattığı ve parlamento dışı mücadele biçimleri sorunu ön plana geldiği zaman, II. Enternasyonal partilerinin yeni görevlere sırt çevirmeleridir, bunları reddetmeleridir.

“Ancak sonraki dönemde, proletaryanın açık eylemleri döneminde, proletarya devrimi döneminde, burjuvazinin devrilmesi sorunu doğrudan pratik bir sorun olduktan sonra, proletaryanın yedekleri sorunu (strateji) en acil sorunlardan biri olduktan sonra –parlamenter olsun parlamento dışı (taktik) olsun–, bütün mücadele ve örgüt biçimleri tam bir açıklıkla belirdikten sonra, ancak bu dönemde proletaryanın mücadelesinin kesin bir stratejisi ve mükemmel bir taktiği yaratılabildi.” (sf. 69-70)

Yukarıdaki pasajlar, Stalin’in strateji ve taktiğe ilişkin birkaç makalesinden oluşan Evrensel Basım Yayın’dan çıkan Strateji ve Taktik isimli kitapçıktan alındı. Bölümün başlığı, “Proletaryanın sınıf mücadelesinin önderlik bilimi olarak strateji ve taktik”.

Stalin, belli ki, II. Enternasyonal oportünizmini eleştiriyor. Ancak, özellikle konumuz açısından, eleştiriyor olması değil, nasıl eleştirdiği, nereden eleştirdiği önemli.

Parlamenter mücadele biçimlerine ve burjuva parlamentolara, bunun için parlamento seçimlerine katılmayı sonraları “aşırı sol” bir tutumla kimi radikal devrimcilerin ilke olarak reddettiklerini biliyoruz. Stalin’in eleştirisi ise oldukça net ve bu “sol” yaklaşımı doğrulamıyor. II. Enternasyonal’in günahının “parlamenter mücadele biçimlerinden yararlanma taktiğini uygulamış olması” olmadığını belirtiyor Stalin ve “günah”ı açıklıkla ortaya koyuyor: “…bu (parlamenter -K.Y) biçimlerin önemini abartması, onları neredeyse biricik mücadele biçimi olarak görmesi ve doğrudan devrimci savaşlar dönemi gelip çattığı ve parlamento dışı mücadele biçimleri sorunu ön plana geldiği zaman, II. Enternasyonal partilerinin yeni görevlere sırt çevirmeleridir, bunları reddetmeleridir.

Peki, parlamenter mücadele biçimini biricik mücadele biçimi olarak varsaymanın ve zamanı geldiğinde, yeni görevler ve bunun gerektirdiği yeni mücadele ve örgüt biçimlerini reddetmenin konumuzla, strateji ve taktik sorunlarıyla ne ilgisi vardır? Stalin, neden, II. Enternasyonal döneminde strateji ve taktiğe ilişkin bölük pörçük düşünceler olmakla birlikte strateji ve taktiğin, stratejik ve taktik kavrayış ve yönetimin olmadığını söylemektedir?

II. Enternasyonal dönemi, evet, sınıf mücadelesinin, esas olarak barışçıl koşullarda geliştiği bir dönemdi ve II. Enternasyonal önderleri “sınıf mücadelesini sertleştirmedikleri”, “savaş çıkarmadıkları” ve “yumuşak davrandıkları” için eleştirilemezlerdi. Mücadele koşullarının esas olarak ve az-çok barışçıllığı, kapitalizmin gelişme koşullarıyla, nesnellikle ve sınıflar arası ilişkilerin/çelişkilerin seyri ile bağlantılıydı.

Önemli olansa bundan sonrasıdır. Lenin ve Stalin’in II. Enternasyonal önderlerine eleştirisi, bu barışçıllık ve buna uygun olarak öne çıkan parlamenter mücadelenin, başka biçimlerin yok sayılmasını içeren “tekliği” yüceltisine götürülmesi, bunun II. Enternasyonal partilerini teslim almasıdır. Parlamenter mücadeleden yararlanmak, 30 yılı bulan bir barışçıl dönem içinde, onun biricikliği düşüncesinin önce “bilinçaltında” ve sonra bilinçlerde yer etmesine, esir alıcı bir sistem oluşturup parlamentarizme dönüşmesine götürmüştür. Amaç ve hedefler bulanıklaşmış ve bu da bu partilerin programlarına ve siyasal tutumlarına yansımıştır. Büyükçe ya da büyük parlamento grupları başlangıçta proletaryanın ve mücadelesinin gücünün işaretiyken, “teklik” varsayımı, giderek grupların çıkarları ve esenliklerinin esas alınmasına, koltukların rahatlığı, rehavete ve onların elden çıkmaması için giderek zararı büyüyen (çoğu çıkar amaçlı olarak gelişen) uzlaşmalara götürmüş ve sonuçta da burjuva parlamentoların tek mücadele mevzisi varsayılmalarına ve oradan da “mücadele”nin gereksizliğine, burjuva parlamentarizminin fikren ve maddi kazançlarıyla benimsenmesine varılmıştır. Benzer platform, II. Enternasyonal’in örneğin Alman partisi kadar büyük parlamento grubuna sahip olmamasına ve aradan on yıllar geçmesine, bu partilerin parlantarist uzlaşmacı hatları Lenin ve Stalin tarafından teşhir edilmesine karşın, ilk seçimde kazanılan 15 koltuğun baştan çıkarıcılığı ve asıl olarak kitle hareketi karşısındaki uzak duran reformcu parlamentarist platformuyla TİP’i de karakterize etmiştir.

Bu anlayışın, devrimci bir strateji ve taktiğe yer bırakmayacağı, çünkü en başta devrime yer bırakmadığı ortadadır.

Çünkü strateji ve taktik ve strateji ve taktiğe ilişkin kavrayış, her şeyden önce belirli bir bütünselliğe sahiptirler, genel bir süreç ve onun bağlı süreçlerini ilgilendirirler, süreçten söz edildiğine göre, kaçınılmaz olarak bir genel hareketi ve ona bağlanmış hareketin daha küçük özel parçalarını belirtirler. Ve şu da kesindir ki, strateji ve taktik nesnel koşulları veri alan ancak öznel/sübjektif alanla, bilinçle, öyleyse belirli hedef ve amaçlar ve bunlara ulaşılmasıyla ilgilidirler. İki kavramdan da, en çok askerlik alanında söz edilmesinde ve en çok bu alana uygulanmalarında şaşılacak şey yoktur. Ancak en az onun kadar işlevsel olarak, siyasal alana, siyasal mücadele, yani iktidar mücadelesi alanına uygulanırlar. Bu nedenle, proletaryanın iktidar mücadelesine uygulanmaları tamamen doğaldır.

Nedeni basittir: Proletarya, kapitalist toplumda, tüm öteki sınıf ve kesimler içinde toplumun en devrimci sınıfıdır ya da tutarlı ve sonuna kadar devrimci tek sınıfıdır. Varlık koşulları ve çıkarları, kapitalist sınıfla, burjuvaziyle uzlaşmaz karşıtlık halindedir, kapitalizmin ortadan kaldırılışına yöneliktir. II. Enternasyonal’in devrime yer bırakmayan, başka şeylerin yanı sıra parlamentolarının yüceltisi dolayısıyla kapitalizme bağlanmış parlamentoculuğu ise proleter strateji ve taktiğe tamamen yabancı olmuştur.

Oysa sınıf mücadelelerinin zorunluluklarından olarak işçi hareketinin ve mücadelesinin salt kendiliğinden ve işçi sınıfının politik iktidar sorununa (hedefine) bağlanmadan “yuvarlanıp gitme”ye tahammülü olamaz. Şu ya da bu eylemin, hedefsiz ve amaçsız, mücadelenin bütünlüğüyle bağıntısız şu ya da bu yönde gelişmesi, istikrarsızlık içinde, bugün şu yönde, yarın bu, bir diğer gün daha başka bir yönde kendiliğinden ilerlemesi, işçi sınıfı ve hareketinin çıkarları bakımından yetersizliği ortadadır. Ancak öte yandan, devrimci strateji ve taktik izleme adına işçi sınıfı ve emekçi hareketi ve mücadelesi, hareketin nesnelliğini ve ihtiyaçlarını gözetmeyen iradi-zorlama ve keyfi saptama ve kararlarla, bunları esas alan “planlar”la yönlendirilemez. Marksist-Leninist strateji ve taktik

kendiliğindenliğe tapınmayı reddettiği kadar iradeci zorlama ve keyfiliğin de reddini ifade eder.

TAKTİK NEDİR?

Taktiğin başlıca ilgi alanı, mücadele ve örgüt biçimleridir. Bu ne demektir? Ya da taktiğin mücadele ve örgüt biçimlerini konu alması ne anlama gelir?

Askerlikte, strateji savaşın bütünü ile uğraşırken, taktik muharebelerle uğraşır. Stratejinin alanı geniş, taktiğinkiyse, stratejininkiyle kıyaslandığında, daha dar ve özeldir.

Askerlikle paralellik kurularak düşünüldüğünde, işçi sınıfının mücadelesi bakımından da taktik, onun iktidar mücadelesinin bütününü değil, ama onun tek tek “muharebeleri”ni, öyleyse özellikle şu ikisini; a) gerçekten tek tek işçi eylemlerini ve; b) belirli ortak koşul ve özelliklere sahip eylemleri kapsayan, belirli koşul ve özelliklere sahip mücadele dönemlerini ilgi alanı edinir.

Peki, taktiğin işçi sınıfının belirli eylemleri ve/veya belirli eylemler toplamından bileşecek olan mücadelenin belirli dönemleriyle ilgilenmesi ne demektir? Belirli somut eylemleri ve/veya kampanyaları başarıyla gerçekleştirmek, bunların birkaçını birden kapsayabilecek belirli özelliklere sahip dönemsel mücadeleleri kazanmak için yapılması gerekenlerle ilgilenmek, bunun için doğru bir yaklaşım ve çizgiye sahip olmak demektir. Buradan, taktik çizgi çıkar. Taktik çizgi, kuşkusuz, işçi hareketinin, devrimci hareketin taktik çizgisi, belirli somut eylem, kampanya ve mücadele dönemlerinde başarı kazanmak için işçi sınıfı hareketinin izlemesi gereken çizgisini belirtir.

Peki, doğru bir taktik önderlik için zorunlu olan, ayakları havada olmayan, gerçekçi ve doğru bir taktik çizgi nasıl saptanabilir?

Taktik ve taktik çizgi, parti olarak örgütlenmiş işçi sınıfının ya da başka deyişle işçi sınıfı partisinin sınıf mücadelesine müdahalesiyle ilgilidir. Mücadelenin, sınıfın ve tüm öteki sömürülen ve ezilen emekçi kesimlerinin sermaye ve güçlerine karşı, burjuva devleti ve hükümetlerinin program ve taktiklerine karşı bilinçli yürütülmesine, politik müdahaleye ilişkindir. Taktik çizgi de, sınıf mücadelesine müdahalenin nasıl gerçekleşeceğini bildirir.

Taktik tek tek eylem ve kampanyalar ve/veya mücadele dönemleriyle ilgilendiğine, taktik önderlik onlara doğru yön vermek ve taktik çizgi de bunu garanti altına almak ve “kazanmak” için gerekli olduğuna göre; eylem, kampanya ve/veya mücadele döneminin nesnel koşul ve özellikleri, karşıtlık halindeki mücadele dinamikleri ve mücadelelerinin tarihsel, güncel, (kültür, hukuki koşullar, önyargılar, duygu ve ruh haline vb. ilişkin olarak öznellik belirten yönlerinden birikmiş olanlar da dahil) tüm irade/bilinç dışı yönleri, maddi güç ilişkilerinin incelenmesi, taktiğin belirlenmesinin zemini olmak durumundadır. Taktik, aksi halde, tamamen keyfi olarak belirlenmiş olacak, işçi sınıfının çıkarları, işçi hareketi ve ihtiyaçlarıyla bir ilgisi olmayacaktır.

a) Nesnel ve Öznel

İşçi hareketinin nesnel durumu ve sınıfın kendiliğinden hareketiyle onun öznelliği ya da bilinçli ve planlı hareketinin ilişkisi üzerine söylenebilecek ilk şey, bu ikisinin birbirinden tamamen ayrı, birbirinden kopuk ve ilişkisiz iki farklı hareket durumunda olmadıkları, ama tek bir hareketin, işçi sınıfı hareketinin iki yönü olduklarıdır. İşçi hareketi, nesnel ve kendiliğinden ve işçi sınıfının ileri unsurlarının parti olarak örgütlendiği andan başlayarak, aynı zamanda öznel ve bilinçli olmak üzere iki unsurdan oluşur. Bunların, tek bir hareketin iki unsuru olduğu kuşkusuzdur. İşçi sınıfının devrimci iradesi ve bilinçli müdahalesine bağlı olmadan oluşmuş ve oluşan tüm süreçler ve bütün olgular hareketin nesnel yönünü oluşturur. Taktiğin ilgi alanına giren tek tek eylemler, kampanyalar ve/veya mücadele dönemleri söz konusu olduğunda, onların nesnel yönünü, içinde cereyan ettikleri koşullar, bu koşullara –yarın farklılaşabilecek bugünkü– karakterini veren sınıf güçleri ve güç ilişkileri, aralarındaki çatışmaları, bu çatışmaların fabrikadaki/ilçedeki/ildeki/bölgedeki/ülkedeki/dünyadaki (taktik hangi alana özgüyse oradaki) o koşullardaki şekillenişi ve bunun değişme yönü vb. oluşturur. İşçi sınıfı (ya da onun bir fabrikadaki, bir ilçe ya da ildeki ya da ülkedeki vb. bölüğü) ne denli bilinçli olursa ve bilinçli müdahaleleri ne denli gelişkin olursa olsun, hareketinin bu nesnel yönünü etkisizleştiremeyecek ya da tamamen değiştiremeyecek, ama bunları dikkatle inceleyip doğru sonuçlar çıkararak bunlardan hareket ettiğinde, yani hareketinin bilinçli yönünü buradan geliştirdiği ve müdahalesini hareketin nesnelliğine, nesnel ihtiyaçlarına uygun olarak buradan yaptığında, kısacası onu dayanak edindiğinde, eylem/kampanya/mücadele dönemini başarıyla geliştirebilecektir.

Taktik ve doğru bir taktik önderlik, tamamen hareketin nesnel yönünün, tek tek eylemler ya da mücadele dönemlerinin nesnelliğinin ürünü olarak öne çıkan, işçilerin diğerlerinin yanında etkisini/ihtiyacını en derinden hissettikleri, en acil ve can yakıcı taleplerini dikkate almamazlık edemez, devrimci bir taktik platform nesnel dayanakları olmayan, keyfi olarak belirlenmiş taleplerin ileri sürülmesi üzerine kurulamaz; dolayısıyla işçi hareketinin öznel ve nesnel yönlerini bir arada kavramadan edemez, birbirine karşı dikemez. Doğru bir taktik çizgi, nesnellikle ilişkisi içinde işçilerin acil taleplerinden hareket etmek ve ama onu doğru taktik hedeflere yöneltmek, öyleyse politikayla, bilinçli müdahalenin anlamlanacağı politik amaçların gerçekleşmesiyle (ve kuşkusuz, göreceğimiz gibi, işçi hareketinin stratejik amaçlarına) bağlanmak durumundadır.

Taktiğin ilgi alanına, tek tek eylemin, kampanyanın ya da mücadele döneminin amaçları girmekle birlikte, o hareketin nesnel durumunu, nesnel koşulları ve olguları dikkate almamazlık edemez. Onları göz önünde bulundurmak, onlardan hareket etmek ve ihtiyaçlarına uygun davranmak durumundadır. Böylece doğru, devrimci ve gerçekçi taktik, hareketin yalnızca bilinçli yönünü değil, tümünü, bir bütün olarak eylemi ya da kampanyayı ya da mücadele dönemini başarıya yöneltmiş, başarıyla gerçekleşmesini hızlandırıp kolaylaştırmış olacaktır. Tersi durumdaysa, “taktik” ve “taktik izleme” adına, eylem ya da kampanyanın ya da mücadele döneminin ilerlemesinin yavaşlatılması ve zorlaştırılmasına, hatta saptırılması ve başarısızlığına/yenilgisine tanıklık edilecek ya da düpedüz anlamsızlığa varılacaktır.

Örnek vermek gerekirse…

İki yıl öncesine kadar, her 1 Mayıs’ta, İstanbul’da Taksim’e çıkmayı “devrimci taktik” olarak benimseyip 10-15 kişilik bir grupla uygulayan bir çevre vardı. İki yıldır aynı “devrimci taktik”, DİSK’in de içinde olduğu daha “geniş” bir çevre tarafından benimsenip uygulanmaya çalışıldığı için küçük çevre görünmez olmuş, belirsizleşmiştir. Küçük ve daha “geniş” Taksim’de 1 Mayıs “devrimci taktiği” savunucuları, her veriden hareket ediyorlar, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması gereğini belirten her ihtiyaçtan söz ediyorlar, ama bir şeyi unutuyor ya da hiç dikkate almıyorlardı. Nesnellik. Somut koşullar. Somut koşullar dendiğinde, soyutluğu içinde bir somutluk da değil, genel olarak egemen sınıfların gücü, devletin ceberutluğu vb. türü genellemeler değil, her 1 Mayıs’a gelindiği durumda İstanbul ve ülkedeki karşılıklı çatışan güçler ve somut güç ilişkileri, işçi hareketinin durumu, örneğin yükselişte olup olmayışı, işçilerin 1 Mayıs’la olan ilişkileri vb., “Taksim’de kutlama” içerikli “devrimci” 1 Mayıs “taktiği” belirlenirken, hiç önemli sayılmıyordu. Devrimci amaçlar yeterliydi! Hatta örneğin DİSK söz konusu olduğunda bundan bahsetmek de olanaksızdı. Bir yıl sendika bürokrasisinin “yeni bir sol parti kurma” amacına, başka bir yıl bu tür bir başka amaca dayanaklık etme, “devrimci 1 Mayıs taktiği”nin kaderi oluyordu! Bürokratik amaçlar bir yana; en azından ‘77’den beri Taksim’in 1 Mayıs kutlamaları açısından öneminden söz edilebilir, orada yapılacak güçlü bir kutlamanın işçi sınıfı ve devrimci hareket açısından taşıyacağı moral etkiye işaret edilebilirdi. Daha başka nedenler de sayılabilirdi şüphesiz. Ancak bu tür nedenler böyle bir taktiğe olan ihtiyacı doğrulamaz, “1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması” taktiğini doğru ve devrimci bir taktik yapmazdı; çünkü her şeyden önce, böyle bir taktik geçmiş yıllarda 1 Mayıs öncesi güçlerin mevzilenişi ve ilişkilerine, işçi sınıfı hareketinin gelişme düzeyi ve yaptırım gücüne vb., kısacası nesnel koşullara ve işçi hareketinin nesnelliğine uygun düşmüyordu.

Bir adım daha atılırsa, bu taktiğin hareketin öznelliğine de uygun düşmediği ortadaydı. Her şey bir yana, söz konusu olanın, genel olarak “ortalık güçleri” ya da “kamuoyu”, genel bir “sol güçler” değil, işçi sınıfı (ve onunla birleşme eğilimi gösterecek emekçi kitleler) olduğu açık olmalı ve taktiğin, nesnelliğe uygunluğun ötesinde, sınıfın (ve emekçilerin) hareketinin birleşiklik, örgütlülük ve bilinç düzeyine yaslanması zorunludur. Öylesine yaslanmalıdır ki, hareketin bilinçli yönünün gelişmesini yavaşlatmamalı, onu geriletmemeli ve zorlaştırmamalı; ama tersine hızlandırmalı, gelişmesini kolaylaştırmalı, öyleyse, dağıtıcı değil, birleştirici, ilerletici, teşvik edici olmalıdır. Bu bir yana, 1 Mayıs gibi, işçi sınıfı açısından tarihsel-politik anlamı olan “birleşme, mücadele ve dayanışma günü”nün bir alana sıkıştırılmış bir “düello kutlaması”yla sınırlanması, tüm işçi bölgelerinin, tüm işyeri, fabrika, sanayi siteleri vb.nin 1 Mayıs alanı haline getirilmesinin önemsenmemesi hareketi geliştirici bir rol oynayamazdı.

Son iki yıldır 1 Mayıs’ta Taksim’de, her şey bir yana son derece sınırlı sayıda işçi olduğu bilinmektedir. “Taksim Taktiği”yle 1 Mayıs’ın işçi bayramı olmaktan çıkarılmasının zorlandığı söylenmelidir. Bu taktik, işçilerin 1 Mayıs’a katılımını kolaylaştırmadığı gibi, işçilerin 1 Mayıs kutlaması taktiği olarak da kurgulanmamış, 1 Mayıs’ın işçi sınıfının bir eylemi olarak tasarlanmamıştır. İşçilerin gözünde “kendilerinin” değil, “başkalarının 1 Mayıs”ı görüntüsü yaratmış ya da zaten burjuvazinin bu yöndeki kara propagandasını beslemiştir. Taktik, belirli bir mücadelenin ürünü olarak oluşmuş işçi güçlerini Taksim’e çıkarma üzerine kurulmuş da değildir. Üzerinde düşünülen ve hareket edilen işçi sınıfı ve 1 Mayıs ilişkisi değildir, Taksim’e işçilerin en ileri, politikleşmiş, 1 Mayıs’a dair zaten olumlu düşünceleri olan ve bireysel ya da arkadaş çevreleri olarak 1 Mayıs’a sahip çıkma ve kutlama pratik tutumuna “kendiliğinden” sahip kesimlerinin katılmasıyla yetinilmiş; ama sınıfın bütününü (İstanbul işçi sınıfını), onun en geniş kesimlerini ve mücadelelerini gözetmeyi ve olumlu etkilemeyi, bu kesimleri mücadele içine çekmeyi, öyleyse bu en geniş kesimleri maddi ve manevi olarak etkilemek ve harekete çekmek üzere, o gün için en ileri düzeyde örgütlü belirli fabrika ve işletmelerin işçilerinin örgütlü katılımını hareket noktası edinmeyi ve güç hesaplamasını, taktiğin belirlenmesini buradan yapmak akla bile getirilmemiştir.

Başka bir grubun olmadığı gibi, DİSK’in de, fabrika ve işletmelerden, “Taksim 1 Mayıs’ı”na işçi katılımının örgütlenmesi girişimi yoktur. Hükümet’in saldırgan yasakçılığını işçi ve emekçi kitlelerin içinden örgütlenecek tepkiyle geriletip püskürtecek bir girişimi de yoktur. Sadece, “Yapacağız!” “kararlılığı”! Neyle? Neye dayanarak? “Kamuoyu”na ve hükümetin “iyi niyeti” ve “yumuşaması” beklentisine!

Dolayısıyla “Taksim’de 1 Mayıs” “taktiği”, hem nesnelliğe uygunluk bakımından hem de işçi sınıfı hareketinin öznelliğini doğru yansıtmak bakımından doğru, devrimci ve uygulanabilir bir taktik olmamış; işçi sınıfı ve mücadelesini merkeze almak bir yana dikkate bile almayan, “sol”a “kamuoyu”nda bir “çıkış” yaptırmayı uman, hesapsız, yeterli güçler üzerinden tasarlanmadığı için esasta burjuvazi ve devletten izin beklentisi üzerine kurulu, görünüşteyse “sol”, maceracı bir taktik olmuştur.

b) Stratejiye bağlılık

Taktik, evet, tekil eylemler, kampanyalar ve mücadele dönemleriyle ilgilenir ve onların yönetimiyle bağlıdır. Ama bağlı olması gereken bir diğer şey, işçi sınıfı hareketinin bütününün yönetimiyle ilgili olan stratejidir; işçi sınıfının stratejik çıkarlarının ve iktidar mücadelesinin stratejisidir. Strateji üzerinde durulacak. Şimdilik, işçi sınıfının tekil eylemleri ya da şu ya da bu kampanyanın ve mücadele döneminin yönetimiyle değil, ama iktidar değişikliğini öngören ve bu değişiklik olmadıkça kolaylıkla değişmeyecek olan sınıf mücadelesinin uzun erimli gelişmesinin yönetimiyle ilgilendiğini söylemek yeterli olacaktır.

Peki taktiğin stratejiye bağlılığı ne demektir?

Taktiğin stratejiye bağlılığı, birinci olarak, tamamen başarıyla gerçekleştirilseler bile, eylem, kampanya ve mücadele dönemlerinin sadece kendi başarılarıyla yetinilemeyecek olması ihtiyacından doğar. Örneğin bir grev, bir 1 Mayıs kutlaması ya da başarıyla yürütülen bir kampanya kuşkusuz önemlidir. Ama burada başarıdan söz edilmesinin bile, kalıcı başarılar bakımından adımlar atılmasına bağlı olduğu ortadadır. Örneğin “başarılı” bir grevin, işçi sınıfının yeterince birleşmesine hizmet etmemiş, güçlerini derleyip toplamamış ve yeni mücadelelere daha hazırlıklı olarak girmesini garanti altına almamışsa, ne denli “başarılı” sayılması gerekeceği tartışılacaktır. O gün için az-çok kabul edilebilir, yeterli bir ücret artışı ve diyelim ki sosyal hakların sağlanması ve patronun görüşme isteyip işçilerin isteklerini kabul ettiğini bildirmesiyle grevin sonuçlanması, tabii ki başarı demek olacak ve grevin başarıyla yönetildiğini, doğru bir taktik önderlik gerçekleştirildiğini gösterecektir. Ama sorunun tümü bundan ibaret değildir. “Doğru bir taktik önderlik” ve “doğru bir taktik çizgi”nin, aynı zamanda işçi sınıfının uzun vadeli çıkarları ve mücadelesinin genel stratejisinin gereklerini gözetmesinin de bir zorunluluk olduğu bilinmelidir. Aksi takdirde bir sendika bürokratıyla devrimci ve mücadeleci bir sendikacının, bir işçi önderinin tek tek grevlerdeki tutumları arasındaki temel fark, bazı durumlarda anlaşılmaz olacaktır.

Örneğin “ücret sendikacılığı” peşindeki bir sendika bürokratı, ülkedeki güç ilişkileri uygun olduğunda, ücret artışı vb. talepleriyle belirli bir grevi, tıpkı bir devrimci işçi önderi gibi savunabilecek ve sadece tek bir grev söz konusu edildiğinde ikisi arasındaki ve ikisinin aynı greve yaklaşımları arasındaki fark muğlaklaşabilecektir.

Oysa devrimci işçi önderi açısından, yalnızca tek tek grevler yoktur. Şu ya da bu grevler, bugün biri yarın diğeri ve ekleyebiliriz, çeşitli gösteriler, kampanyalar, ya birbirleriyle ve işçi sınıfı mücadelesinin genel stratejisiyle bağlantısızlıkları içinde tek tek bağımsız eylemler sayılacaklar ve başarı, bu tek tek eylemlerin başarısının ötesinde bir ölçüte hiçbir zaman sahip olmayacak, şu grevi kazanma, bu gösteriye en çok katılımı sağlamanın dışında bir amaç bulunmayacaktır –bu, sendika bürokratının, düzenin sınırlarını sınır bilen birinin yaklaşımıdır ve burada, taktiğin devrimci bir stratejiye bağlanmasından söz edilemez. Ya da, birinin diğerini güçlendirmesi ve tamamlamasını sağlamayı da kapsamak üzere grev ve başka tür eylem, kampanyalar ve mücadele dönemlerinin, birbirleriyle bağlanmalarını da garanti altına alacak biçimde, işçi sınıfı mücadelesinin bütününün başarıyla sonuçlanmasına, iktidar mücadelesinin başarıya ulaşmasına bağlanması, işçi sınıfının genel amaçlarının gerçekleşmesine hizmet etmesi önemli sayılacak ve tekil eylemlere ve mücadele dönemlerine içinde yer aldıkları sürecin bütünü açısından yaklaşılacaktır –bu, devrimci işçi önderinin, burjuva düzenin tasfiyesini amaç edinen yaklaşımıdır.

Elbette ki, işçi sınıfının genel çıkarları bakımından ele alındığında, tek tek grevlerle sınırlı, onları başka grevler ve işçi eylemleriyle ve bu eylemlerin bütününden bileşecek bir mücadele dönemi ve bir dizi mücadele dönemini kapsayabilecek işçi sınıfı hareketinin genel başarısıyla (iktidarın alınmasıyla) ve bu başarının elde edilmesini yönetmeyle ilgilenen işçi sınıfı mücadelesinin stratejisiyle bağlanmayan bir “tekçi”/“parçacı” yaklaşım benimsenemez. İşçi sınıfının bütüncül çıkarlarına ve mücadele stratejisine bağlanmayan, her bir durumda işçi ve diğer emekçi kitlelerinin taleplerinin karşılanması üzerinden hareketin daha ileriden birleştirilmesine ve geliştirilmesine hizmet etmeyen tekil mücadelelerin, burjuvazi ve her türden temsilcilerini geriletmesi ve sermaye saldırılarını püskürterek burjuvazinin bütüncül çıkarlarını ve egemenlik stratejisini darbeleyemeyeceği kesindir.

Farkında olunsun ya da olunmasın, şuradaki bir grevle buradaki bir gösteri, çeşitli kampanyalar ve mücadele dönemleri arasında nesnel bir bağıntılılık vardır. Ve sorun oradadır ki, bu bağıntı, izlenecek taktiğin muhtevasını da belirlemek üzere ya işçi sınıfı ya da burjuvazinin (bu durumda bağıntının örtülmesine, bağıntısızlık görüntüsüne bürünmesine çalışılacaktır) bütüncül çıkarları ve stratejik yaklaşımları doğrultusunda olacak, ikisinden birine bağlanacak ve birinden birini güçlendirecektir.

Daha genel bir örnekse, pek bilinen UKKTH’na ilişkin olanıdır.

Ezilen ulusların kurtuluş hareketlerinin ulusal zor ve baskıya karşı demokratik bir içerik taşıdıkları ve bu nedenle işçi sınıfının desteğini hak ettiği bilinir. Ama aynı zamanda, emperyalistlerin de ulusal hareketlere “destek” sundukları sır değildir.

Örneğin 20. yüzyılın başında ortaya iki farklı “UKKTH” konuluşu ve mücadele ve destek çağrısı olduğunu biliyoruz. Biri Lenin’in, diğeri ABD Başkanı W. Wilson’ınki. Ya da bugün de, UKKTH’nın gerçekleşmesi bakımından nesnel koşullardaki farklılık bir yana, durum farklı değil. İşçi sınıfı devrimcileri, Marksist-Leninistler, kuşku yok ki ezilen ulusların anti-emperyalist kurtuluş mücadelelerini destekliyorlar. Öte yandan emperyalistlerin kışkırtıp destekledikleri ulusal hareketler olduğuna da tanığız. Yugoslavya’da ABD, AB ve NATO’nun belirli ulusal hareketleri destekledikleri ve Yugoslavya’nın böyle parçalandığı bilinmektedir. Rus egemenliği zamanında ABD’nin Afganistan’daki direnişi desteklediği, aynı şeyi, yakın zamana kadar Çeçenistan’da yaptığı da biliniyor.

Sorular basittir: Örneğin Bosna ya da Çeçenistan’da veya ‘70’lerin sonu ve ’80’lerde Afganistan’da ulusal sorun bakımından yapılacak olan neydi? Ya da bugün Filistin Direnişi’nin hem AKP ve Erdoğan’ın “desteği”ni hem de işçi sınıfı devrimcilerinin desteğini almasında anlaşılmaz şey var mıdır? AKP ve Erdoğan’ın da “desteklemesi”ne bakarak, ya da sorunu Filistin halkının özgürlüğü ve işgalin sona ermesi olarak değil de “İslam-Yahudi çatışması” olarak gösterip bu doğrultuda istismar eden İslami gerici parti ve örgütlerin varlığına bakarak ve “onlarla yan yana düşmemek” adına Filistin Direnişi’ne sırtını dönmek mi gerekir ya da AKP’nin ve işçi sınıfı devrimcilerinin Filistin’e destekleri aynı nitelikte midir?

Açıktır ki, Bosna, Çeçen, Afgan, Filistin sorunları, ortaya çıkışları, özellikleri ve bağlantılarıyla farklılıklar göstermektedir. Şekillenişleri, yöneltilmek ve bağlanmak istendikleri strateji ve amaçlar ve bu kapsamda kazandıkları somut anlamlar aynı değildir. Daha genel olarak, ulusal sorun belirli bir içeriğe sahiptir ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı dokunulmazdır. Buraya kadar sorun yoktur. Ancak ulusal hareketler, ya emperyalizmden (emperyalist baskıdan) kurtuluş sorunu olarak şekillenecek ve emekçi halkların emperyalist baskıdan kurtuluşu genel sorununa bağlanarak işçi sınıfının kurtuluşu davasına yakınlaşacak, onunla ittifaka eğilimi gösterecektir ya da bir başka yol tutacaktır: Bu durumdaysa, işbirlikçi ya da işbirlikçileşme (emperyalizmle birleşme) eğilimi gösteren ezilen ulusların burjuvazisi ve onun da bağlandığı/bağlanma eğilimi gösterdiği emperyalizmin etkisi öne çıkacak ve ulusal hareket, emperyalizmden kurtuluş yoluna girmeyecek, tersine onun tarafından yedeklenecektir.

Kuşkusuz ki, her iki durumda da, ulus ve ulusal kaderini tayin hakkı söz konusu olacaktır. Ancak ulusal sorun ve ulusal davalar, birinci durumda emperyalizme karşı mücadele ve halkların emperyalizmden kurtuluş genel sorununa (emperyalizme karşı mücadele ve emperyalizmden kurtuluş stratejisine) bağlanıp, kapitalizmden kurtuluş davasının bir parçası haline gelir –bu, Lenin’in çağrısı ve gösterdiği yoldur. Bu yola az çok eğilim gösteren ya da emperyalizmle birleşmeyen, ama onunla mücadeleye yönelen, dolayısıyla emperyalizmi zayıflatan her ulusal mücadele ve direniş işçi sınıfı devrimcileri tarafından kesinlikle desteklenecektir. İkinci durumdaysa, ulusal sorun ve ulusal davalar, kendilerine demokratik içeriklerini vermek üzere ezilen ulusu baskılayan yerel burjuvaziye ve/veya belirli bir emperyalist burjuvazinin egemenliğine karşı çıkmasına karşın, etkisini çeşitli yollardan yayma uğraşındaki bir başka emperyalist burjuvazinin etkisi altına girip, onun egemenlik stratejisine bağlanabilir ki, bu halde, emperyalizmden kurtuluş eğilimi göstermeyip tersine belirli bir emperyalist güç tarafından yedeklenecektir –ki bu da, W. Wilson’un çağrısı ve ulusal hareketleri çağırdığı emperyalizme ve onun stratejisine bağlanma yoludur. Bu, kuşku yok ki, ulusal hareketin emperyalizmi zayıflatmaması, ama tersine güçlendirmesi anlamına gelecektir ki, “parça” (ulusal sorun) olarak hâlâ demokratik bir içeriğe sahip olmakla birlikte, dünya gericiliğinin kalesi durumundaki emperyalizme bağlanmış olacak ve ulusal “kölelik” sürecektir.

AKP ve işçi sınıfı devrimcilerinin aynı anda Filistin Direnişi’ni desteklemeleriyse, tekelci yerli ve yabancı basında çıkan tüm tersine haberlere karşın, AKP’nin “Batı”ya rağmen ve ondan uzaklaşmasının işareti olarak değil, ama AKP’nin, kendi tabanının destek eğilimlerini yatıştırmaya yönelmesi yanında ve siyasal İslam’ın “din kardeşliği” vb. görüntüleri ardında asıl olarak işbirlikçiliğini yaptığı Batı, başlıca Amerikan emperyalizmi adına Filistin Direnişi’ne el atmasının işareti olarak anlaşılabilir. Arafat’ın ardından Mahmut Abbas’ın uzlaşmacılığın oturmasını temsil etmesi ve zaten bu nedenle Filistin halkının desteğini yitirmeye yönelmesinden sonra, olanca güçlüklerin ortasında şimdi HAMAS’ın, kuşkusuz belirli bir uzlaşma arayışını belirterek, bu “el”i bütünüyle boş bırakmamış olması, AKP’nin uzlaştırıcı atağının tamamen boşa gitmediğini göstermektedir. Filistin Direnişi’nin büyük zorluk ve yokluklar içinde ve kritik günlerde olduğu açıktır. Bir yanda emperyalizm ve Siyonizm’e karşı ulusal direniş; diğer yanda Abbas’ın temsil ettiği, ama ölümüne güçle dayatılan teslimiyetin sirayet ediciliği vardır. Başka bir söyleyişle, bir yanda işgale/işgalci güç ve koruyucusu Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleye bağlanan bir direniş ve diğer yanda emperyalizme bağlanma ve yedeklenme. Bu iki eğilim, bugün için HAMAS’ın yanında yer aldığı Filistin halkının emperyalizm ve Siyonizm’den kurtuluş özlemiyle Abbas’ın diz çökme ve beklenticilik (emperyalist stratejiye bağlanma) tutumunda ifade olmaktadır. Ancak Filistin halkının kahramanca direnişine rağmen, ikincisinin HAMAS’ın da esas eğilimini oluşturması tümüyle olanaksız değildir. Ve tüm bu nedenlerle Filistin halkının iç bölünmüşlüğünü aşmaya, birleşik direnişe, İsrail halkının ve demokratik güçlerinin desteğini alacak bir taktiğe ve uluslararası desteğe ihtiyacı artmıştır.

Ergenekon soruşturması ve davası “taktik sorunu”na bağlanarak ele alınabilecek bir başka örnektir ve yine taktiğin stratejiye bağlandığında anlamlanacağına kanıttır. (Sorunun ele alınılışı için dergimizin 196. sayısındaki Kadir Yalçın’ın “Ergenekon ve arzulanan ‘sol’ üzerine” başlıklı makalesine de bakılabilir.) Ancak sorunun özü şudur ki, hangi gerekçeyle olursa olsun Ergenekoncuların sahiplenilmesinin doğrudan gerici içeriği bir yana bırakılırsa, Ergenekon karşıtlığı, birincisi, burjuva düzen ve devlete karşı mücadele stratejisine bağlanarak, aralarındaki çatışmalardan da yararlanılarak, gericiliğin güçsüzleştirilmesi mücadelesinin ya da ikincisi, burjuva düzen ve devletin onarılıp tahkim edilerek güçlendirilmesine bağlanmış iki iktidar odağı arasındaki çatışma ve uzlaşma ve pazarlıkların ifadesi olarak mümkündür. Ve Ergenekon soruşturması ve davası devrimci bir tutumla ele alınacaksa, bu, işçi sınıfı ve halkın mücadelesinin önünü açmaya, öyleyse yukarıdaki uzlaşma ve pazarlıklara değil, ama soruna halkın müdahalesini öngörüp gerçekleştirmeye dayanmak zorundadır. “Ergenekon soruşturmasının derinleştirilmesi” isteminin AKP’ye yarayacağı iddiasıyla “Ergenekoncuların avukatlığı” tutumu arasına sıkıştırılarak bölünmüş kitlelerin önünü, demokratik taleplerin ve ülkenin demokratikleştirilmesini hedefleyen bir mücadele taktiğiyle açmak bugün devrimci sorumluluk gereğidir. Yasası, tüzükleri, talimnameleri, kurumlarıyla varlığını sürdüren ve Kontrgerilla olarak bilinen “aygıt”ın sökülüp atılmasını hedefleyen bir mücadele hattına ihtiyaç vardır. Halk kitlelerini bu mücadele hattında birleştiren ve tüm suç örgütlenmesinin açığa çıkarılması, sorumlularının halka açıklanması, bunun için özel yetkilerle donatılmış “soruşturma komisyonu” benzeri bir oluşumla her aşamada soruşturmanın nasıl bir yol izlediğinin ve sonuçlarının halka açıklanmasını sağlayan, “devlet sırrı” denilerek halktan gizlenen her şeyin Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere yabancı güçlerin ve istihbarat örgütlerinin bilgisi dahilinde olduğu, halktan gizlenecek hiçbir devlet sırrının olamayacağını, mevcut hukuk, yasa ve parlamenter oluşumlar çerçevesinde kalacak bir soruşturmanın burjuva çeteleşmeleri ve kavgalarının ötesine geçemeyeceğini ‘hesaba katan’ bir siyasal devrimci taktiğe ihtiyaç vardır.

Örneklerden kolaylıkla anlaşılacak olan, bütün durumlarda özelin genele ya da taktiğin stratejiye bağlanmasının zorunluluğu, aksi halde anlamsızlaşacak oluşudur. O halde nettir ki, yalnızca taktikle yetinilemez. İşçi sınıfının sadece taktiğe değil, aynı zamanda, onun bağlanacağı doğru bir stratejiye ihtiyacı vardır. İşte Ergenekon: Şu ya da bu stratejinin hizmetinde ya burjuva düzen ve devletin sağlamlaştırılmasına götürecektir ya da ülkenin demokratikleştirilmesinin önünün açılmasına. Filistin sorunu, ulusal sorunun şu ya da bu stratejiye bağlanmasıyla; ya sosyal kurtuluşla da birleşen ulusal kurtuluşa, emperyalizmden kurtuluşa ya da uzlaşmalar aracılığıyla emperyalizmin yedeği olmaya doğru ilerleyecektir. Vb. vb.

Son bir soruna değinip, taktiğin stratejinin hizmetinde oluşu bahsini tamamlayalım: Öyle durumlar olur ki, bazen stratejinin başarısı için koşulları yaratmak üzere taktik başarılardan vazgeçilebilir. Çünkü bazı taktik başarılar stratejinin başarıyla geliştirilmesiyle çelişebilir ve bu durumda taktik başarılardan vazgeçmek gerekir. Bunun en bilinen örneği, muzaffer Sovyet Devrimi’nin 1918’de saldırgan Alman emperyalizmiyle imzaladığı Brest Litovsk Barışı’dır. Bu barışla önemli toprak parçalarından vazgeçilmiş, ama devrime nefes alacak zaman kazandırılmış ve derlenip toplanması, örneğin Kızıl Ordu’nun kuruluşuna imkân bulunması gibi stratejik kazançlar için Alman emperyalizmi karşısında ricat/geri çekilme taktiğine geçilmiştir.

c) Sorunlar, süreçler ve taktik

Dünya, tek tek ülkeler ve bizim yaşadığımız ülke, Türkiye, çeşitli düzeylerde yereller çok sayıda sorunla birlikte varlar. Çeşitli sınıflar var, aralarında çatışmalarıyla birlikteler. Bizim sınıfımız, işçi sınıfı, kendisiyle çeşitli yakınlıklara sahip başka bazı sınıflarla (emekçiler: şehir dar gelirlileri, emekçi köylülük, esnaf vb..) yan yana, bazı farklılıkları ve buradan türeyen çıkar ve kuşkusuz özlem ve yaklaşım farklılıklarıyla birlikte çeşitli sorunlarla çevrelenmiş halde, onların ağırlığı altında yaşıyorlar. Buradan, kimileri, diğer bazı sınıflarla ortaklaşabilen belirli talepleri ortaya çıkıyor. Düşük ücret, sağlıksız barınma ve yaşam koşulları, kötü çalışma koşulları gibi kapitalizmin nesnelliğiyle ilgili sorunların üstelik burjuvazinin izlediği politikalarla ağırlaşması hep sorun olarak işçi sınıfının karşısına dikilir. Neoliberal politikalarla örneğin, burjuvazi, tüm bu sorunların dayanılmaz bir yük olarak işçi sınıfının üzerine yıkılmasını örgütlemiştir.

Yanı sıra, söz hakkının engellenmesi, örgütlenmesinin önüne türlü engeller dikilmesi, (1 Mayıs örneğinde olduğu gibi) toplantı ve gösteri hakkının yasalarla ve zorla yasaklanması, Türkiye ile sınırlayarak konuşursak, hep sorundur. Kısacası demokratik hak ve özgürlükleriyle siyasal demokrasinin olmayışı, her adımında işçi sınıfının karşısına “aşılmaz duvarlar” olarak çıkar. Ve demokrasi, yalnızca işçi sınıfı bakımından değil, ezilen halklar, millet ve mezhepler, ezilen cinsler bakımından da ciddi bir ihtiyaç durumundadır. Ve emperyalizme bağımlılık, iç politikanın yanında dış politikayı kökten etkiler; iktisadi, siyasi, askerî, kültürel tüm alanlarda işçi sınıfını ve halkı köşeye sıkıştırır. Sorunların saymakla tüketileceği yoktur, ama tümü çepeçevre işçi sınıfını ve halkı kuşatırlar/kuşatmaktadırlar.

Bu sorunların birbirleriyle bağlantılı oluşları da kuşkusuzdur. Yine kuşku duyulamayacak olan bir diğer şey, söz edilen sorunların işçi sınıfını sarmalamak ve üzerinde etkide bulunmakla kalmadığı, ama toplumsal sorunların tümünün işçi sınıfının taraf oluşuyla şekillendiği ya da onu taraf olmaya zorladığıdır. Sorunların başlıca kaynağı emek-sermaye karşıtlığı üzerine kurulu olan kapitalizmdir ve işçi sınıfı bu sorunlar ve ağırlıklarıyla yüzleşmekten istese bile kaçamaz.

Sorunlar birbirinden ya da ortak bir kaynaktan türeyebilir; kaynak kapitalizm gibi genel ya da burjuvazinin neoliberal politikaları gibi daha az genel olabilir. Ve hem kapitalizm, hem egemen sınıfı olan burjuvaziyle sömürülen sınıfı olan işçi sınıfı, hem ikisi arasındaki ilişki, hem de bunların tümü birbirleriyle bağlı olarak hareket halindedirler. Üstelik hem burjuvazi ve hem de işçi sınıfı ve diğer sınıfların politik müdahaleleri düşünüldüğünde, bu süreçler, bilinç unsurunun da etkili olduğu çatışmalarla şekillenirler. İşçi sınıfı ve halk açısından yaklaşıldığında, sorun yumakları ve oluşturdukları gelişme süreçlerinin belirli taleplerle birlikte anılabilecekleri de şüphesizdir.

Örnekse, son metal toplusözleşmeleri, burjuvazinin neredeyse sıfır zam ve esnek çalışma dayatmalarıyla anılmıştır. İşçi sınıfının, ücret artışı ve yanı sıra sosyal haklar, ama en başta esnek çalışmaya karşı talepleri yükseltmesi tamamen anlaşılırdır. Bu, bir çatışma konusu olarak bir mücadele sürecine kaynaklık etmiş ve böyle bir mücadele yaşanmıştır. Ama aynı zamanda burjuvazinin neoliberal saldırganlığı, metal sözleşmeleriyle birlikte, örneğin doğalgaz zamları ya da sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi ve/veya sağlığın paralı hale getirilmesi ve üstüne yüksek sağlık ödemelerinin eczanelerden tahsilinin bindirilmesiyle birçok başka alanı da kapsayarak süren daha genel bir soruna da bağlanmaktadır. Kriz ise, üstüne tüy diken ve ücret vb. sorunlarla birlikte üstüne eklediği ücretsiz izin ve işten atmalarla işsizlik sorunu, yoksulluğa sürükleme ve tüm kapsamıyla neoliberal politikaları da etkileyen ve örneğin devlet müdahaleciliğinin gündeme girmesine neden olan daha genel ve kapsamlı sorunları ağırlaştırarak gündeme getirmiştir. Bu arada İsrail saldırganlığı ve işgali gündeme gelmiş ve tüm halkı etkileyen Filistin sorununa dair gelişmeler sürecin olguları arasına girmiştir. Buna krizin uluslararası alandaki tüm öteki etkilerine; işten atmalar ya da kapatmalara karşı tek tek ülkelerde ve farklı işletmelerde ortaya çıkan ya da çıkma olasılığı giderek artan işçi direnişleriyle “açlık, yoksulluk ve işsizlik ayaklanmaları” olasılığı eklenmiştir ve tüm bunlar sermaye ve hükümetlerinin saldırı politikalarına karşı emekçilerin direnişini ve hak mücadelesini geliştiren devrimci taktik sorununu daha da önemli hale getirmiştir.

İşçi-emekçi hareketini birleştiren ve geliştiren devrimci taktik, tek tek sorunlar ve bunlardan türeyen tek tek eylemler bakımından gerekli olduğu kadar, bir dizi eyleme dayanaklık edecek daha genel sorunlar ve buradan türeyen ve kendi içinde tek tek eylemlere kaynaklık edecek daha ‘alt süreçleri’ de kapsayacak ‘üst süreçler’ bakımından da ve bunlarla birlikte, bir sorun yumağıyla birlikte karşıt sınıfların çatışmasının belirli özelliklerle karakterize olmuş bir dönem, bir mücadele dönemi bakımından da gereklidir. Ve tabii ki, daha özel taleplerden daha genel ve kapsayıcı olanlara doğru yükselmeyi de içererek, sorunların ele alınışı, talepleri ve onlardan türeyen mücadelelerin birbirleriyle bağlantıları içinde bir dizi taktiğin konusu olmaları gerekecektir. Tek tek eylemler, kampanyalar ve belirli bir mücadele dönemi, tümü ayrıca kendilerine özgü taktiklerin konuları olacaklar, ama aynı zamanda, tıpkı taktiğin stratejiye bağlanması gibi, aşağıdan yukarıya birbirlerine bağlanmaları da gerekebilecektir. Bu tek tek, ama birbirleriyle bağlantılı sorunlar ve sorun yumaklarından, kuşkusuz yine birbirleriyle bağlantılı ve taktiğin hareket noktası edinmesi gerekli bir dizi talep, uygun taktikler aracılığıyla çözülecek bir dizi görev ve bu görevlerin başarılması amacıyla taktiğin yararlanacağı/kullanacağı bir dizi mücadele ve örgüt biçimi çıkacaktır.

Kuşkusuz tek bir sorun, ondan türeyen talep ya da talepler, buradan çıkacak görev ve çözüm için gerekli mücadele ve örgüt biçimi de, örneğin ücret artışı için bir grev de taktiğin ilgi alanıdır; birçok sorun ve onlardan türeyen taleplerle bir dizi farklı görev ve bunlara uygun mücadele ve örgüt biçimleriyle bir mücadele dönemi de taktiğin ilgi alanındadır. Dönemin özelliklerinden, sosyal iktisadi koşulların öne çıkardığı sorunlardan hareketle izlenecek siyasal taktiğin işsizliğe, işten atmalara, düşük ücret dayatmasına, açlık ve yoksulluk artışına ve sertleşeceği bugünden açık politik saldırılara karşı oluşturulması gerektiği açıktır.

Taktiğin tek bir sorunla ilgili olanı kuşkusuz görece daha basittir ya da öyle sayılabilir. Gerçi tek bir sorunu oluşturan birçok koşul ve veri, onların ilişkileri ve çeşitli yönleri olacaktır. Tek bir grevin başarılı taktik yönetimi için, en geniş işçi kitlesini birleştiren talep ya da taleplerin doğru belirlenmesi, kararlı işçilerden grev komitesi oluşturulması, tedirginliklerin giderilmesi için yapılması gerekenlerin yerine getirilmesi ve kararsız duran unsurların kararlı grevcilere yakınlaşmasının sağlanması, işçilerin birliğinin pekişmesi ve patronun tehdit ve saldırıları karşısında dayanıklılığı için aydınlatıcı ve pratik önlemler alınması, greve çıkma zamanının doğru saptanması, stokların olmadığı, ihracat vb. kontratlarının sıkıştırdığı zamanın yakalanması vb. türünden sorunların çözülmesi gerekecektir. Ama yine de zaman ve mekân olarak sınırları belli tek bir eylem söz konusudur.

İkincisinin zorlukları ise ortadadır. Çok sayıda sorun… çok sayıda görev… farklı mücadele ve örgüt biçimleri ve bunların birbirleriyle bağıntıları içinde zamana yayılmış hareketleri. Ne yapılacaktır?

d) Kavranacak halka, merkezi ya da güncel görev

Kendilerinden türemiş belirli taleplerle ve kuşkusuz bağlantılarıyla bir arada bulunan bir dizi sorunun oluşturduğu süreçlerin “halkaları” durumunda olduğu bir (sorunlar ve) süreçler “zinciri”ni düşünürsek, taktik önderlik, bunlardan, diğerlerini de etkileyen ve kavrandığı durumda diğer süreçleri ve süreçler zincirinin tümünü yakalayabilmeyi, tek tek süreçler ve tüm zincir bakımından ileriye doğru adım atabilmeyi olanaklı kılan “halka”yı bulup çıkarıp, onun üzerinden yürümeyi bilebilmektir. Öte yandan, kavranacak bu “halka”nın, stratejinin ihtiyaçlarını gözeterek, stratejik başarı için koşulları yaratabilmek amacıyla saptanması ve bu “halka”dan kavranarak, “zincir”in bütününün, stratejinin başarısı doğrultusunda adımlar atılmasını garanti edecek şekilde harekete geçirilmesi, şüphesiz, doğru bir taktik önderlik bakımından, önceki bir alt başlıkta açıklandığı üzere, olmazsa olmazdır.

Kavranacak halka sorunu, bir dizi sorunu kapsayan süreçlerden oluşan belirli mücadele dönemleri açısından önemli olduğu gibi, belirli sorunlar ve onların çeşitli yönleri bakımından da önemlidir.

Çeşitli yönleriyle belirli bir sorun açısından örnek vermek ve son bir aydır gündeme oturmuş olan Filistin sorununun, Türkiye’de ve Türkiye işçi sınıfının mücadelesi bakımından, onun öncüsü tarafından neresinden kavranması üzerinde konuşmak gerekirse, “kavranacak halka”yı, herhalde, geçmiştekilerin ardından bugünkü hükümetin de İsrail’le imzaladığı bir dizi anlaşma ve sahip olduğu yakınlık/stratejik ortaklığın oluşturacağı ve “İsrail’le ilişkilerin kesilmesi ve imzalanmış anlaşmaların feshedilmesi” talebinin öne sürüleceğinden kuşku duyulamazdı. Bunun Türkiye ve Türkiye işçi sınıfının kendi mücadelesinin gelişmesi kadar, Türkiye işçi sınıfının Filistin Direnişi’ne vereceği destek bakımından doğru bir tutum olduğu ortadadır. İşçi sınıfı, zinciri buradan kavrayarak, hem AKP hükümetinin yürütme komitesi olduğu burjuva düzeni ve devletinin ikiyüzlü politikalarını sergileyerek ona karşı mücadelesinin gelişme koşullarını kolaylaştırıp hızlandıracak ve hem de eğer yeterince güçle baskı oluşturabilirse, Filistin Direnişi’ni destekliyormuş gibi yaparak aldatmaya çalıştığı tabanından kopmaktan kaçınmak için AKP’yi, laftan öteye geçerek İsrail’i saldırısını durdurmaya az-çok zorlaması için sıkıştıracaktır.

Bir öteki örneğe gelecek olursak, bir süre önce, Gürcistan-Rusya savaşının ardından NATO gemileri, Rusya’yı hedef alarak, Montrö Boğazlar Antlaşması’nı hile yoluyla ihlal ederek Karadeniz’e doluşmuş ve uygulaması Türkiye’ye bırakılmış, ama Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere belirli haklar tanıyan Antlaşma’nın bu ihlalinin dayatılmasına göz yumması dolayısıyla, Türkiye’nin bir yandan egemenlik sorunu ortaya çıkmış bir yandan da komşu ülkelerle ilişkileri gerilmişti. ABD başta olmak üzere NATO, Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliğini “takmıyor”du ve bu sorun oluşturmaktaydı. Nereden kavramak gerekiyordu? Doğrudan NATO ve Amerikan emperyalizmini hedefine alan ajitasyon ve eylemler mi yoksa başka bir şey mi gerekiyordu? Doğrusu, Filistin direnişi ve İsrail karşısında izlenmesi gereken taktiğe benzer bir taktik tutum olurdu. NATO ve ABD gemileri Boğazlar’a doluşmaktaydı; ancak Boğazlar, ABD ve NATO’nun Rusya’ya yönelik güç gösterisi karşısında “tarafsız” bile kalmayıp Antlaşma’nın ihlaline üstü örtülü destek sunan işbirlikçi AKP ve hükümetinin yönettiği Türkiye’nin denetimindeydi. İşçi sınıfı mücadelesinin önünü açmak, doğrudan işçi sınıfına “ilişmemekte”, ama dolaylı olarak, işbirlikçi hükümetin teslimiyeti dolayımıyla işçi sınıfının “başına çorap örmekte” olan emperyalizme karşı mücadele bağımsızlık mücadelesinin de, öyleyse, dolayımlı olarak, Türkiye’yi komşularla karşı karşıya getirerek tehlikeye atmak üzere ülkenin bağımsızlığı ve egemenliğini Batılı emperyalistlerin ayakları altına seren hükümetin işbirlikçiliği hedef alınarak yürütülmesiyle mümkün olabilirdi. AKP işbirlikçiliğini, işçi sınıfı ve halkın çıkarlarını dikkate almadan, ona söz hakkı tanımadan, Türkiye’yi, tekeller ve onların egemenliğinin “selameti” adına, en başta Amerikan emperyalizminin egemenlik stratejisine bağlayarak yapmaktaydı. İşbirlikçiliği varlık nedeni sayan tekelci sermaye ve hükümetinin (kuşkusuz onun yürütmesi olduğu burjuva devletin) işçi ve halk karşıtı egemenliği ve politikalarını hedefe koyan ve ABD’nin ülkeden ve bölgeden çekilmesi, İncirlik başta olmak üzere tüm emperyalist üslerin kapatılması ve ikili askerî ve diğer bağımlılık anlaşmalarının iptali için mücadele taktiğinin izlenmesi gerekiyordu ve öyle yapıldı.

Bu örneği genelleştirebiliriz de. Bağımsızlık mücadelesinin koşulları değişmedikçe, yani ülke işbirlikçi burjuvazi ve hükümetleri tarafından emperyalizmin payandası olarak kullanıldıkça, –emperyalistler doğrudan kendi güçlerine dayanarak ülkenin şekli bağımsızlığını da çiğnemeye giriştiklerinde durumda kimi değişikliklerin olacağı göz önünde tutulmalıdır– emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı, tekellerin egemenliğine ve halka yönelik zorbalığına karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini öne alan bir taktikle işçi sınıfının ve halkın mücadelesini geliştirmek gerekecektir.

Bir diğer deyişle, kendilerinden türemiş talepler ve bu taleplerin dayanaklık ettiği görevleriyle birlikte bir arada bulunan süreçleriyle sorunlar ya da sorunlar yumağının varlığı bu sorunların çözümüne yönelik bir dizi görev demek olduğuna göre; “kavranacak halka” şöyle de tanımlanabilir: “Sorun, partinin önündeki bir dizi görev içinden, çözümünün merkezî noktayı oluşturduğu ve uygulamasıyla diğer görevin (/görevlerin) başarılı bir şekilde çözümünü olanaklı kılacak güncel görevi bulup çıkarmaktır.” (Stalin, Strateji ve Taktik, sf. 83)

Görevler açısından yaklaşıldığında, eğer üzerinden konuşulmak gerekirse, yukarıdaki son örneğin şöyle verilmesi gerekecektir: Asıl görev demokrasi mücadelesini yükseltmektir, bağımsızlık mücadelesi, bunun gereklerinin yerine getirilmesi üzerinden ve buna bağlanarak yürütülecektir. Ayrıntıya inildiğinde, tümünün güncelliği akılda tutularak (çünkü farklı koşullar altında “kavranacak halka” ya da ilk üstlenilmesi gereken görev sorunu değişebilecektir), uzun bir dönemi ilgilendiren görev türleri “merkezî görev” ve daha güncel olanıysa “güncel”, “dönemsel” vs, görev olarak nitelendirilebilir.

Güncel bir örnekle tamamlayalım: Şimdi burjuvazi ve hükümetin krizi fırsat olarak kullanıp yükünü işçi ve emekçilere yıkma tutumu geliştirmeleri karşısında, konfederasyon ve sendikalar, çoğu ilde ve merkezî olarak protesto mitingleri düzenleme kararları aldılar. Dergimiz yayımlandığında bu mitinglerin birçoğu yapılmış olacak.

Peki, doğru halkadan mı kavranıyor? Krize karşı mücadele ya da daha doğru deyişle krizin ve burjuvazi ve hükümetin krizin yükünü emekçilere yıkma politikalarının hareketlendirip kızıştırmakta olduğu sınıflar arasındaki çatışma koşullarında, kapitalizme karşı mücadelenin asıl ihtiyacı mitinge/mitinglere midir? Gerekli olan bugünün birlik ve örgütlülük düzeyiyle işçi ve emekçilerin tepki ve protestolarını mı göstermeleridir?

Buna, olguları ve gelişmeleri dikkate almayan bir cevap elbette ki verilemez. Mücadele koşullarındaki olağan-dışılık ve sertleşme ve işçi ve emekçilerin yeni tepki, arayış ve hareketlenmeleriyle bir mücadele döneminden diğerine geçiş belirtilerinin görüldüğü, ama örgüt ve bilinç düzeyinin otuz yılı bulan yenilgi ve dağınıklık nedeniyle ciddi düşüklüğünün ortada olduğu, şurada burada ortaya çıkan tepkiler ve hak mücadelelerinin birleşmeyi başaramayıp yerelliğiyle kendi başına kaldığı koşullarda, semt ve mahallelerle fabrika ve işyeri direnişlerini birleştiren bir ajitasyon-teşhir ve örgütleme faaliyeti ve bununla da birlikte çeşitli yerlerde ve giderek mümkün olan her yerde işçi ve emekçi kitlelerinin irili-ufaklı gösteri ve mitinglerinin bir taktiğin sorunu olması zorunludur. Oluşan yeni durumun, kriz ve sonuçlarıyla, burjuvazi ve hükümetin krizin yüklerini emekçilere yıkma politikasını açıktan suçlamayı, bunun için kürsüleri emekçilerin içinde kurup yüksek sesle çağrılar yapmayı olanaklı kıldığı gibi, bu çağrıların yanıtsız kalmayacağı koşulları da biriktirmekte olduğu/biriktirdiği açıktır. Öyleyse kavranacak halka buradan belirlenecektir ve sömürülen yığınların inandırıcı sayacağı ve güçlerin bir araya getirilmesini hedefleyen bir içerikte olacaktır. Yerel işçi direnişlerinin yanı sıra daha güçlü ve birleşik kitlesel tepkilerin örgütlenmesi, eskisinden çok önem kazanmıştır. Yerellerde birkaç fabrika ve işletmede yaratılacak ve sermayenin kriz bağlantılı olanlarıyla da birleşen saldırılarına karşı mücadeleyi geliştirecek komiteler, yerelin mücadeleci sendikal güçleriyle, mahalle ve semtlerden gelebilecek güçlerin katılımıyla yerel mücadele platformlarının oluşturulması, olabilirse bunların birkaç sendika merkeziyle merkezi düzeyde takviye edilmesi, bu çağrıların çıkarılması ve yayılması için ilk adımı sağlayabilirler ve buradan da daha genel ve yaygın kitlesel protestolara genişleyebilirler.

e) Taktik esneklik

İşçi sınıfının mücadelesinin bütünüyle değil, ama onun gelip geçici, bugün böyle, yarın başka türlü şekillenebilecek parça ya da bağlı süreçleriyle, tekil çatışma, kampanya ve mücadele dönemlerle ilgilenen taktik, bu tanımından da anlaşılacağı gibi, görece hızlı değişir.

Tahmin edileceği gibi, karşıt sınıf güçlerinin ilişki ve çatışmalarıyla gelişen toplumsal hareket kapsamında, çeşitli sorunlar (ve onlardan türeyen talepler) eskisine göre önem kazanıp öne çıkar ya da geriye düşerler. Kimi yeni sorunlar oluşabilir ya da kimileri kısmen ya da tamamen çözülebilirler. Sorunlar aynı kalmakla birlikte, sorunların çatışan taraflarının güçleri, karşılıklı ilişkileri, işçi sınıfı hareketinin hızı, ortak sorunlarla boğuştuğu başka sınıf güçleriyle ilişkileri ya da onların gücü, örgüt ve bilinç düzeyleri vb.. değişebilir. Ve kuşkusuz ki, toplum canlı bir organizma ve toplumsal hareket durmadan yenilenen karşıtların çatışması olduğundan, bu etkenlerin tümü hareket halindedir ve durmaksızın değişir. Öyleyse taktik de her az-çok önemli değişiklikte değişiklikleri gözeterek yenilenecek ya da bütünüyle değişecektir. Taktiğin bir kez saptandığında artık hemen hiç değişmeyeceğini ve sınıf mücadelesinin eldeki “reçeteye göre” biteviye akıp gideceğini ancak aptallar düşünür.

Öyleyse taktik, sözü edilen tüm bu değişiklik etkenleri ve başkaları dikkate alınarak kurulmak ve her belirli anda yürütülmekte olan somut mücadeleleri, tek tek eylemleri, kampanyaları ya da mücadele dönemlerini, stratejinin başarısının hizmetinde kazanmak üzere belirlenmek durumundadır.

Taktik, stratejinin direktifleri ve devrimci hareketin hem kendi ülkesindeki hem de komşu ülkelerdeki deneyleri tarafından yönlendirilir; hem proletaryanın ve müttefiklerinin güçlerinin durumunu (yüksek ya da düşük kültür düzeyi, yüksek ya da düşük örgütlenme ve bilinç derecesi, çeşitli geleneklerin varlığı, hareketin ve örgütlenmenin çeşitli biçimlerinin varlığı, temel ve yardımcı biçimler) hem de düşman kampındaki güçlerin durumunu her an göz önünde bulundurur ve düşman kampındaki her uyumsuzluktan ve her karışıklıktan yararlanır. Taktik, (stratejik planda ortaya konan güçlerin mevzilenmesini gerçekleştirmek amacıyla) geniş kitleleri devrimci proletaryanın safına kazanmak ve onları toplumsal cephede mücadele mevzilerine çekmek için stratejinin başarılarını en güvenli biçimde hazırlamada izlenmesi gereken somut yolları gösterir. Buna uygun olarak partinin sloganları ve direktifleri bunlar tarafından belirlenir ya da değiştirilir.” (Age, sf. 10-11)

Stalin’in söylediklerinden de çıkarılacak olan, birçok etkeni dikkate alan ve izlenmesi gereken somut yolları gösteren taktiğin ülke ve dünya koşullarıyla çatışan sınıf güçleri ve ilişkilerinin geçirdiği her az-çok dikkate değer değişiklikte değişmesi gerektiğidir.

Bu ne demektir?

İlk olarak, sınıf güç ilişkileri az-çok ciddi biçimde değişmese bile, işçi sınıfı ve müttefiki durumundaki sınıfları etkileyen sorunların ve buradan türeyen taleplerin şekillenişindeki her gelişme, taktiği etkileyecek ve gerektiğinde değiştirecektir. Bir sorunun önem kazanması ya da eski öneminden kaybetmesi, şu talebin sömürülen kitleler bakımından yakıcı hale gelmesi ya da başka birinin bu duruma yükselmesi, kesindir ki, en azından taktiğin üzerinden hareket ettiği sorun ve talebin değişmesine ve buradan taktiğe ilişkin bir dizi değişikliğin gündeme gelmesine neden olacaktır.

İkinci olarak, burjuvazinin politikalarındaki her az-çok önemli değişikliğin, taktiğin gözden geçirilmesini gerektirmesi de tamamen anlaşılır olmalıdır. Örnekse, “sosyal devlet” politikalarından neoliberal politikalara geçen burjuvazinin bu yönelimi (kuşku yok ki, bu değişim, sınıf güç ilişkilerindeki değişiklikle de ilgili olacaktır), taktikte değişikliğe yol açmadan edemez ve işçi sınıfı ve partisinin eski politikası ve mücadele taktiğiyle devam edemeyeceğini, ama taktiğini uygun biçimde değiştirmesi gerektiğini ortaya koyar.

Ve üçüncü olarak, taktik, “belirli bir dönüşüm, belirli bir stratejik dönem temeli üzerinde inişler ve çıkışlar, birbirleriyle mücadele eden güçlerin karşılıklı ilişkileri, mücadelenin (hareketin) biçimleri, hareketin hızı, herhangi bir yerdeki, herhangi bir andaki mücadele alanı tarafından belirlenir. Ve bu etkenler, bir dönüşümden diğerine kadarki sürede, yere ve zamana göre değiştiğinden, taktik, stratejik dönem boyunca birçok kez değişir (ya da değişebilir); çünkü taktik, tüm savaşı değil, yalnızca savaşta zafere ya da yenilgiye yol açan tek tek çarpışmaları kapsar.” (age, sf. 11)

Bu yönüyle asıl önemli olan, hareketin kabarma ve alçalma dönemleriyle taktiğin ilişkisi ve bu dalgalanmalara göre taktiğin uğraması zorunlu değişikliklerdir. Çünkü taktik, her şeyden önce, “hareketin, nispeten kısa kabarma ve alçalma dönemlerinde, devrimin yükselme ya da gerileme döneminde proletaryanın davranış çizgisinin belirlenmesidir; eski mücadele ve örgütlenme biçimlerinin yerine yenilerini koyarak, mücadele ve örgüt biçimleri ve sloganlar arasında uyum sağlayarak vb. bu çizginin uygulanması için mücadele etmektir.” (age, sf. 73)

Hareket, kabarma ya da alçalma dönemlerinden birinden diğerine değişmiyor ve belirli bir mücadele dönemi çerçevesinde kalıyorsa, şu ya da bu sorun ve dolayısıyla talebin öne çıkması ya da geriye düşmesi de önemsiz sayılamaz ve taktik, eğer, öne çıkan talepten kavranarak mücadelenin ilerletilmesini yönetmek üzere tamamen ya da kısmen değiştirilmezse, stratejinin başarıyla geliştirilmesine hizmet edebilecek bir taktik uygulanamaz.

Taktiğin değiştirilmesine ilişkin bu ihtiyaç, hareketin kabarma ya da alçalma dönemlerinden birinden diğerine bir geçiş söz konusuysa daha da büyür, eski koşullara uygun olarak belirlenmiş olan taktik, çatışan güçlerin ve mücadelelerinin düzeyi, hızı ve birbirleriyle ilişkileri değişmeye başlayacağından, işçi sınıfı ve müttefiklerinin yeni mücadele ve örgüt biçimlerine olan eğilimi değişime uğrayacağından yeni koşullarıyla mücadeleyi kavrayamaz ve yönetemez olur, değiştirilmesi zorunlu hale gelir. Yeni koşullarına, çatışan güçlerin ilişkilerinin yeni durumu, işçi sınıfı ve müttefiklerinin mücadelelerinin yükseliş ya da düşüş hızına vb. uygun olarak yeni bir taktiğin belirlenmesinden kaçınılamaz.

Bu nedenle taktik esneklik, bir sınıf partisinin en önemli yetenekleri arasındadır ve parti, böyle bir esneklik açısından bir mücadele ve örgüt biçiminden diğerine hızla geçebilmeyi kolaylıkla başarabilmek için, önce mücadelenin koşullarındaki ve çatışan güçler arasındaki ilişkilerdeki gelişmeleri iyi gözlemek ve buna uygun düşen ve mücadelenin geliştirilmesinin aracı olarak rol oynayacak örgüt biçimlerinin geliştirilmesi için gerekli devrimci uyanıklık, esneklik ve yeteneğe sahip olmalıdır. Kitleleri kazanmayı amaçlayan ajitasyon ve açık kitle eylemleri aracılığıyla sömürülen kitleleri stratejinin öngördüğü mevzilere çekmek üzere çağrılar, barışçıl ya da giderek çatışmaları göze alan biçimleriyle mücadelenin ilerleyişinde değişiklikler, kitlesel grev ve gösterilerden politik grev ve gösterilere, yerel ve ülke çapında protesto ve ayaklanmalara… burjuvazi ve gericiliğin güçlerinin üstesinden gelememe ve başarısızlık halinde düzenli bir geri çekilmeyi başarabilme… tümü yükseliş ve alçalış halindeki mücadelenin bürünebileceği, bir durumdan diğerine farklılaşacak, partinin, işçi sınıfı ve sömürülen kitlelerin mücadelesini tümünden yararlanarak stratejik amaçlara, devrime yöneltmekte yararlanacağı biçimlerdir.

f) Strateji ve stratejik önderlik

Taktiğe ve taktik önderliğe ilişkin daha pek çok sorun üzerinde durulabilir. Mücadele ve örgüt biçimlerine ilişkin değişikliklerle yeni taktik atılımlar, savunma, saldırı, geri çekilme taktikleri, bunların mücadele biçimleriyle bağlantıları ve her ikisinin kitlelerin kendi deneylerinden öğrenmesiyle ilişkisi vb. gibi. Ama tüm bunları bu bir makale içinde ele almak yazıyı olması gerekenin ötesine uzatacaktır.

Öyleyse stratejiye ilişkin kısa bir-iki not ile bitirelim:

Stalin’in tanımı şöyle: “Strateji, devrimin belirli bir aşamasını temel alarak, proletaryanın esas darbesinin yönünü saptamak; devrimci güçlerin (ana yedeklerin ve ikincil yedeklerin) düzenlenişi için uygun bir plan hazırlamak; devrimin belirli bir aşamasının tüm süreci boyunca bu planın gerçekleşmesi için mücadele etmektir.” (age, sf. 71)

Strateji de, taktik gibi, işçi sınıfının mücadelesinin öznel yönüyle ilgilenir. Hareketi yaratmak değil ama gelişimini kolaylaştırıp hızlandırmak ve işçi davasının programatik amaçlarına ulaşılmasını garanti altına alıp başarıyla yönetmek, stratejinin işidir. Strateji, kuşkusuz, hareketin nesnelliğini, zorunlu gidişatını inceleyen Marksist teoriye ve onun sonuçlarını, mücadele zeminini oluşturan ülke koşullarına uyarlayan parti programına dayanır ve bu programın hedeflerinin gerçekleştirilmesinin yönetimini üstlenir.

Stratejinin başlıca görevi, işçi hareketinin, işçi sınıfının kurtuluşunu gerçekleştirebilmek için, atması gereken ve programda gösterilen temel adımları atabilmek için ana darbesinin doğrultusunu ve işçi sınıfının yedeklerini belirleyip mümkün olan hızla mevziye girmelerini sağlamaktır.

Azami ve asgari programlara sahip herhangi devrimci bir partinin siyasal stratejisi de temel özellikleri farklı dönemler için farklı olabilecek, birinin çözümünün ikincisinin çözümünü kolaylaştırdığı ve ona bağlandığı şekilde belirlenebilecektir. Burada belirleyici temel etken sosyal iktisadi gelişme düzeyinin yanı sıra ve o zemin üzerinde işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki mücadelenin gelişme düzeyi ve işçi sınıfı ve emekçilerin karşı karşıya bulundukları sorunların karakteridir. Türkiye gibi kapitalizmin gelişmesinin oldukça ilerlediği ülkelerde ise birinden diğerine geçiş nispeten daha kolay ve daha hızlı olabilecektir. Asgari ve azami programların belirttiği hedef ve görevlerle bunları gerçekleştirmeye yönelik mücadele stratejisini kesintisiz olarak birbirine bağlanan bir devrimci süreç olarak alan devrim, bu devrimci hat üzerinde, ilk adımında, iktisadi ve siyasal gericiliğin içerideki asıl gücü olan tekellerin egemenliğine son verecek ve dolayısıyla onların işbirliği yaptığı emperyalizme kölelik ilişkilerini tasfiye edecektir. Buradan da işçi sınıfının iktidardaki güç olduğu koşullarda kapitalizmin tümüyle tasfiyesine girişilecektir.

Stratejinin, taktik gibi, kısa dönemli her değişimle değişmeyeceği, ama hedeflerine ulaştığında yerine bir yenisi konmak üzere değişeceği ve geçerli olduğu koşullarda, söylendiği gibi, taktiğin daima kendisine bağlanması gerekeceği kesindir.

Ergenekona Karşı… Nereden, Nasıl?

 

 

ergenekona karşı… nereden, nasıl?

KADİR YALÇIN

 

Tartışıla çekiştirile gına gelmiş olmalı. Kuşkusuz, sadece tartışılıp çekiştiridiği için böyle…

Vardı.. Yoktu. Bu adam olur mu? Ya şu? Şununla bu nasıl yan yana gelebilir? Saygın isimler nasıl karalanabilir? Boyunlarından bastırılarak nasıl arabaya bindirilebilirler? Gece yarısı kaç yaşındaki kişinin evi nasıl aranır, nasıl gözaltına alınabilir? MİT’e ve orduya dokunulmayacak.. Herkes dinleniyor.. Korku ortamı yaratılıyor.. Tutuklama için yeterli delil yok. Amerikan operasyonu.. AKP muhaliflerini temizliyor. Bağırsak temizleme.. Ve daha birçok tevatür!

Tam iyice tavsıyordu ki, artık numarası hatırlanmayan son dalgalardan biri geldi. Hem birkaç muvazzaf subay gözaltına alındı hem de yeraltına gömülü cephanelerden birkaçı bulundu. Ve “olmaz böyle şey” diyenlerin ses yüksekliği azaldı. “Olmaz”dan, “yok böyle bir şey”den “tamam, soruşturulsun, ama muhaliflerin temizlenmesine de dönüşmesin”e geriledi “muhalifler”.

 

VAR MI YOK MU?

İlginç değil tabii… Bugüne kadar ne işkenceler ve işkenceye bağlı ölümler, ne faili meçhuller, ne örneğin 1 Mayıs’a gazlı bombalı saldırılar ne de örneğin Diyarbakır’da kadınlar ve çocuklar da dahil göstericilerin, hatta gösterici bile olmayan katledilmeleri karşısında küçücük bir ses çıkarmamış, parmaklarını bile oynatmamış olanlar, şimdi bakıyorsunuz kendileri söz konusu olduğunda, ayrıcalık istiyorlardı. Eski DEP milletvekilleri Orhan Doğan’ın örneğin ensesinden bastırılabilirdi.. Ses çıkarma ve karşı çıkma ne kelime. Basında da linç edilmesine fetva çıkarılırdı. Gayet doğaldı enselerinden bastırılmaları DEP’lilerin. Ama YÖK eski başkanı Gürüz’ün ensesinden bastırıldığında kameralar bin defa tekrar ederdi: “Vay! Nasıl olur”du?

Bu ülkenin nezarethaneleri ve şubelerinden binlerce ve binlerce halk çocuğu geçmişti. İşkence görmeyen istisnanın istisnasıydı. İşkencede öldürülenlerin haddi hesabı yoktu. Metin Göktepe örneğin, o kadar kişinin gözü önünde dövüle dövüle öldürülmüştü. Ve usuldendi, gözaltılar ve bu amaçlı operasyonlar sabaha karşı yapılırdı; bunu bilmeyen yoktu ve bugüne kadar buna hiç itiraz edilmemişti. Şimdi? Şimdi, bugüne kadar gözaltına alan ve aldıranlar arasında olanlardan birileri için gözaltı söz konusu olduğunda, bütün ölçütlerin değiştirilmesinde sakınca görülmezdi: “Vay! Sabahın köründe gözaltına mı alınılırmış?”

Tabii ki kimsenin ensesinden bastırılmasın. Tabii ki sabahın köründe kimse gözaltına alınmasın. Ve hele işkence, faili meçhuller, sokak ortasında adam öldürmeler, katliamlar –tümü son bulsun. Ancak bilinmelidir ki, bunların elde edilmesi mücadele işidir.. Demokrasi mücadelesinin başarıyla yürütülmesine ve demokrasinin kazanılmasına bağlıdır, örneğin işkencenin ya da faili meçhullerin son bulması. Ve yine bilinmelidir ki, kim ki başkasına serbest olsun, ama kendisi ya da “tanıdıkları”nın boynundan bastırılmasının, başkaları işkenceden geçirilsin, ama kendisi ya da “tanıdıkları” sabaha karşı gözaltına bile alınmasın diyorsa, bu “mantık” ya da yaklaşım ve mantık ya da yaklaşım sahiplerinden kurtulmadan bu mücadele kazanılmayacaktır.

Ve zaten konumuz, aslında, boyundan bastırmalar, sabaha karşı gözaltına almalar türünden en “basit”, sıradan ve “tahammül edilebilir” olanlarından başlayarak işkence, faili meçhul, katliamlar, komplo ve siyasi suikastlar düzenleme gibi daha komplike, daha organize ve tabii ki kan dökmenin sıradanlaştığı daha tahammül edilmez olanlarına kadar hukuk dışılığın devletleştirilmesi ya da devletin hukuk dışılaşması ve bundan kurtulmaktır.

Öyleyse, boynundan bastırılarak yeniden ünlenen eski YÖK Başkanı K. Gürüz de içinde olmak üzere, hukuk dışılıktan, hukuksuzluktan yakınan herkes için geçerli ve yanıtı doğru verilmek gereken soru şudur: “Var mı yok mu?” Bu soru, aynı zamanda ve asıl olarak, hukuk önünde eşitlikten başka bir şey olmayan demokrasisizlikten kurtulmak için gereğince yanıtlanmak zorundadır.

En başta AKP ve onun “ileriye dönük” planları ileri sürülerek yaratılan kafa karışıklığının bertaraf edilmesi zorunludur.

AKP, Ergenekon soruşturmasını hangi amaçla değerlendirmeye çalışırsa çalışsın.. “Cumhuriyet’in kazanımlarının tasfiyesi” ya da başka hangi açık ya da “gizli amaç ve gündemi” olursa olsun…

“Amerikan operasyonu” olarak tanımlananı da içinde olmak üzere, Amerikan emperyalizminin Ergenekon soruşturma ve davasına nasıl dahil olduğu ileri sürülürse sürülsün.. Başka akla gelen ve gelmeyen ne tür karanlıklaştırıcı gerekçe türetilirse türetilsin… Adına bugün olduğu gibi “çete” ya da Ergenekon veya eskiden kullanıldığı terimiyle Kontrgerilla ya da bir dönem kabul edilip sonra edilmeyen Özel Harp Dairesi ve sonra Özel Kuvvetler Komutanlığı her ne denirse densin…

Herbiri belirli ezen sınıfların belirli ezilen sınıflar üzerindeki baskı ve şiddet aygıtları olan devletleri belirten diktatörlük kavramını tanımlayan hiçbir hukuk normu ve yasa ile sınırlanmamış olma durumunun hakkını veren, görünüşte demokratik olan burjuva devletin bütün kirli yasa ve hukuk dışı işlerini organize eden teşkilat ve eylemleri var mı yok mu? Ertuğrul Özkök ve benzerlerinin “her devlete lazım”, “olmazsa olmaz” dedikleri türden, yasalara sığmayacak, kirli, ama sömürünün bekçisi ve zorbalık aletleri olan çağdaş burjuva devletlerin vazgeçemeyecekleri teşkilat ve eylemleri yok mu, olmadı mı?

Köle sahiplerinin ve devletlerinin, derebeyleri ve devletlerinin, mutlak krallık, padişahlık ya da Çarlık türü örgütlenmiş biçimlerinin, hatta benzer biçimleriyle kapitalizmin başlangıcındaki vahşilik döneminin olağan devlet mekanizmalarıyla yapılabilen, gereği için “kitabına uygun” yasalar ya da fermanlar çıkarılan “yasalara sığmaz” işler, “halkın kendi kendisini yönetmesi” olarak sunulan ve halkın buna inanması istenen modern zamanlara ve onun demokrasisine gelindiğinde, halkın bu inancını ve buradan gelen yönetilmeye dair rızasını yitirmemek için, “temiz” ve korkulsa bile “güvenilir” devletin, görünmeyen, kabul edilmeyen, “çete işi” denerek yasa dışı kirli işlerin sorumluluğunun üzerine yıkılacağı yüzü olarak “derin devlet”in varlığını kaçınılmaz kılmıştı. Her gerekli olduğunda, onca kabul edilemeyecek pislikteki “işler”; katliamlar örneğin, göz göre göre düzenlenmiş suikastlar, halkın üzerine sıkılan kurşunlar, atılan bombalar, konjenktürel olarak hangisi uygunsa o “terör örgütü”nün üzerine yıkılarak işlenmiş –hatta kitlesel– cinayetler, bunlar için oluşturulmuş uygun emir-komuta mekanizması ve hiyerarşisiyle güvenilir kadrolara dayanan teşkilatlar olmadan nasıl düzenlenebilirdi? Böyle yapılsa, –tarihsel bakımdan– kısa sürede yönetilenler, halk “yeter artık, böyle de olur mu?” demez ve kolay yönetilir olmaktan çıkardı? Elbette, bu çağda, devlet adına, her gerekli görülüp yapılan “iş”i üstlenmenin alemi yoktu. “İmaj” önemliydi hiç değilse…

Öte yandan, bu kirli “işler”den de vazgeçilemezdi. Ne olacaktı? Göz göre göre, bırakılsındı da, devlet mi yıkılsın ya da bölünsündü!? Devlet ve dayanağı olan tekelci burjuvazinin de tahammülünün bir sınırı vardı! Burjuva demokrasisinin bir “oyun” olduğunu en çok onlar biliyor ve gereğini yapıyorlardı. Bir yere kadar özgürlük vardı. Ama sonra.. Tekeller ve burjuva devletin ali menfaatleri tehlikeye girdiğinde de değil, girer gibi olduğunda, tehlike çanları çaldığında, “çizme aşılmış” olur ve buna izin verilemezdi.

Öncelikle “kitabına uydurulabilir” müdahaleler gelirdi. Burjuva yasalar ve yasallığı “kitaba uydurulmaya” fazlasıyla müsaitti. “Ama”lı Anayasaları; serbesti tanıdıktan hemen sonra, aynı cümle içinde “ama..” diye devam eden, “yasayla sınırlanır” türü bir hükme bağlayan yasal metinleri, önceden yok değildi, ama en çok burjuvazi geliştirmişti. Mevcut düzeni olumlamaktan başka işleve sahip olmayan hukuk ve hukuk metinleri, anlaşılması uzman işi, üstelik son derece yoruma müsait, lastikli bu metinlerin mahkemelerce yorumlanmaları “kitaba uydurulma”nın olanaklarındandı.

Üstelik burjuva düzen, ne denli “hukukun üstünlüğü” ileri sürülürse sürülsün, paranın egemenliği ve gücün üstünlüğüydü. Para ve güç, oligarşilerde bütünleşmişti; iktisadi, siyasal ve askeri gücün içiçe girdiği oligarşilerde. Ve başkaları bir yana Ergenekon davası, tüm hukukun üstünlüğü, soruşturmanın gizliliği ve yargının bağımsızlığı iddialarıyla yargının etkilenmesinin yaptırıma bağlanması görüntüsüne rağmen, davaya müdahale edildiği ve sonuç alındığının kanıtıydı. Yargıya müdahale edilir, “kitabına” öyle “uydurulur”du.

Öte yandan daha sırada, darbeler ve –12 Eylül Anayasasının hâlâ geçerliliğini koruması gibi– sonrasında da geçerliliğini sürdüren darbe dönemi hukuku ya da hukuksuzluğu vardır. Bu dönemlerde “kitap” fazlasıyla yüzeysel gözetilir. Örneğin 12 Mart darbesinin ardından kurulan sıkıyönetim mahkemelerinden birinin –İstanbul 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi– yargıcı albay Remzi Şirin kendisine yargılamanın TCK 146. maddeden ve idamla yapılması için Genelkurmay’dan emir verildiğini açıklamıştı. Yapılan, Şirin’in görevden alınması ve mahkemesinin tümden lağvedilmesiydi. Ancak, bu görüntüler yalnızca açık darbe dönemlerine özgü değildir. Şemdinli davası ve savcısı F. Sarıkaya’nın başına gelenler bilinmektedir. “Kitaba” göz göre göre “uydurulmuş”tur!

Türkiye gibi demokrasi terbiyesi almamış (demokratik devrimden geçmemiş) ülkelerde, her şey daha çok “pamuk ipliğine bağlı”dır. Zaten biçimsel olan hukuk önünde eşitlik olarak “demokrasi”, bu tür ülkelerde iyice görünüşe ilişkindir. Çıplak zor ve kolaylıkla “rafa kaldırılan” “demokrasi”, sadece belirli dönemlerde değil, gerekli oldukça –ki, demokratik ülkelerden farklı olarak, onlarda zaman zaman, sömürülen yığınların mücadelesi denetim altında tutulamaz oldukça gündeme alınırken, hemen sürekli gerekli olur– siyasal yaşamın gerçeğidir.

 

*

Buradan; hukuk önünde eşitsizlik ve hukuksuzluk olarak demokrasi yoksunluğu ve çıplak zorun siyasal yaşamın gerçeği oluşundan “kitaba uydurma”nın da yetmediği, yetersiz kaldığı durumların üstesinden gelinmesine geçiş ise artık kolaydır.

“Kültür” düzeyine yükseltilmiş önyargılarla beslenen yerleşik burjuva zorbalık dayatmalarıyla sömürülen yığınların siyaset dışına itilmesi, yığınların sessizliği/sessizleştirilmesinin sağlanması ihtiyacı üzerine kuruludur. Yarı yasal yarı çıplak zor, zoru, yarı “kitaba uydurma” yarı üstlenmeyip inkar etme… Ama sömürülen yığınların sessiz sedasız yönetilmeye rıza göstermelerinin sağlanması ihtiyacının karşılanması.

Zor. Zorun küçümsenmeyecek bir bölümü yasallaştırılmıştır. Şu şu fiiller zorla engellenir. Yaptırıma bağlanmıştır. TCK bunun içindir. Yakın zamana kadar ölüm cezasına dek giderdi yaptırımlar. Mahkemeler, cezaevleri bunun içindir. Sessizleştirme için.. Ses çıkarmadan yönetilmeye rızanın elde edilmesi için.

Ancak genellikle yetmez, yetmemiş ve daima “yakın tehlike”lerin varlığı ileri sürülerek, tehlike potansiyellerinin bile, yasallığın yetmezliği kapsamında sayılarak, çıplak zorla engellenmesi, gündemde tutulmuştur.

İşte yasal zorun yeterince ürkütücü, bastırıcı ve sonuç alıcı olamadığı ya da olmayacağının öngörüldüğü, zorun bu türüyle çözümlenemeyen, ama çözümlenmesi zorunluluğuna en azından inanılan sorunların “üstesinden gelinmesi” amacıyla, yasal çerçeveye sığdırılamayan zor türüne ihtiyaç duyulur, duyulmuştur. Yasalara uydurulamayan, dünyanın bugünkü gelişmesine uygun düşmeyen –belki yarın yasallaştırılabilecek– bugün yasa-dışı olan zor, böylelikle gündeme girer, girmiştir.

Zamanında Hitler’in yasallaştırdığı toplama kampları ve bu kamplardaki toplu cinayetlerin bugün aynı kapsamda uygulanamaz olduğu ortada. SS’lerin sorgusuz-sualsiz tutuklamaları ve işkenceleri de, darbe dönemlerinde sınırları zorlansa bile, yine uygulanamaz durumda. Ama örneğin işkence yok mu? Sistemli işkence yok mu? Tüm karakollar ve “Emniyet” şubelerinin olağan sıradan “muamelesi” değil mi işkence? Ancak “münferit olay” sayılarak kesinlikle kabul edilmediğini biliriz. Yasalarda işkence suç sayılmaktadır. Yasadışı zordur bu. Ve kabul edilmeyerek, uygulanır.

İşkence bütün güvenlik teşkilatının sıradan yöntemidir ve kanıksanmıştır. Ancak düpedüz adam öldürmenin, hele siyasal cinayetlerin sıradanlaştırılıp kanıksanması sağlansa bile, üstlenilmesi kolay değildir. Üstelik Uğur Mumcu ya da Danıştay olaylarında görüldüğü gibi, infial yaratmak amacıyla başkalarının üzerine yıkılacak biçimde işlenmesi gerektiği durumda.. Ya da Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis örneğinde görüldüğü gibi devlet içindeki hesaplaşma çerçevesinde gerektiğinde.. Eski örneklerden birinde olduğu gibi, İzmir Çiğli’de zamanın başbakanı B. Ecevit’i hedeflediğinde… Bu tür cinayetlerin mesajları, belki cinayete kurban gidenler ya da kurban gideceği söylentisi çıkarılanların ölümünün ötesinde etkili olabilir, olmuştur.

Ama bu cinayetler, asıl, devlet içindeki çekişmenin unsuru olduklarında değil, halkla sömürücü egemen sınıflar ve devletleri arasındaki çelişki ve mücadeleye bağlı olarak önem kazanır ve bu içerikleriyle gündemi işgal ederler. Bazen mücadelenin düzeyi düşük de olabilir, ama egemenler ve burjuva devletin ali menfaat ve amaçları belirli cinayetleri, hem de toplu katliam türünden gündeme taşıyabilir. 6-7 Eylül’de başlıca Rumları hedef alan Kıbrıs’la da bağlantılı olaylar örneğin, bu türdendir. Beyoğlu yakılıp yıkılmıştır. Sonradan, bir gizli teşkilatçı orgeneral bunu övünme vesilesi yaparak, “yanlışlıkla” ağzından kaçırmıştır: “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi’nin muhteşem bir operasyonudur.”

16 Şubat 1969’daki “Kanlı Pazar” örneğin, yükselen anti-emperyalist mücadelenin önünü kesme hedefiyle örgütlenmiştir. Ama devlet adına gençlerin, üstelik “bağımsızlık” talep ederlerken tutuklanıp, vurulup korkutularak püskürtülmesi ve böylelikle mücadelenin yatıştırılması olanaklı olmadığı bir zamanda, yasal olmayan zor türüne ve bu zoru uygulayacak bir örgüte ihtiyaç duyulması şaşırtıcı mıdır? Bunun için “Komünizmle Mücadele Derneği” türü yardımcılar bulunmuş ve teşvik edilmiştir. Ama “Kanlı Pazar”ın, adı geçen dernek ve benzerleri kullanılsa bile, daha kalıcı ve uzun vadeli perspektifle işlevsel, öyleyse asıl zor aygıtına bağlı, hiyerarşik yapıya ve emir-kumanda mekanizmasına sahip, ihtiyaç duyuldukça, yasa-dışı zoru gereksinen bu tür “kirli işler”i gerçekleştirmek üzere örgütlenmiş ve bu nedenle kendisini gizleyen bir örgüt tarafından düzenlendiğinden kuşku duyulamaz.

Aynı örgütü, 1977 1 Mayıs’ında da “iş üzerinde” görürüz. Polis ya da askeri güçlerin –en azından günün güçler dengesi içinde– doğrudan yapamayacağı, yaparsa halkı gerekliliğine ikna edemeyeceği ve günün yasalarına da sığdıramayacağı bir katliam ve sindirme operasyonu, yine aynı gizli örgüte emanet edilmiştir.

Gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül, ’71 ve ’80 faşist darbelerine gelinirken, bu örgüte egemen sınıflar ve burjuva devletin ciddi biçimde ihtiyacı olmuştur. Çünkü dönem, halkla egemen sınıflar ve devletin karşı karşıya ve mücadele içinde olduğu, halkın mücadelesinin gelişkin olduğu ve yatıştırılması-sindirilmesi için yasal ve yasal olmayan araçlara başvurularak egemen burjuvazi ve devletinin dişini tırnağına taktığı dönemdir. Yüzlerce insanın öldürüldüğü 24 Aralık 1978 Kahramanmaraş Katliamı, onunla bütünlük içinde Sivas, Malatya ve Çorum’da örgütlendirilen katliam ve askeri birliklerin sözde “araya girdiği”, “hakem” davranışı gösterdiği, ama sözü edilen bölgelerdeki halk hareketinin ezilip dağıtıldığı halka ve mücadelesine karşı operasyonlar, aynı dönemde, egemen sınıflarla halk arasındaki çelişmenin egemenler lehine çözümü için gerçekleştirilmiştir.

Sözü edilen, koruyucu-kollayıcı zor ve şiddet aygıtına bağlı, onun bir parçası olarak örgütlendirilmiş gizli teşkilat, zaten asıl bu mücadeleyi püskürtmek-bastırmak amaçlı olarak ve bu günler için kurulmuştur.

Eskiden, ta Osmanlı’dan beri, çeşitli isimlerle örgütlendirilmiş olan, egemen sınıf ve devletinin yasalara sığmayan “kirli işler”ini gören teşkilatlar olmuştur. En çok adı duyulanı İttihat’çılar tarafından yeniden organize edilen “Teşkilatı Mahsusa”dır. Sonra, Kurtuluş Savaşı’nın ardından, Topal Osman, böyle bir teşkilat kurmuştur.

Asıl günümüzün “özel teşkilatı”na ise, NATO’ya girilince gelinmiş, tüm eski gizli teşkilatlar ve istihbari kurumlar bir araya toplanıp yeniden organize edilmiş ve Kontrgerilla adıyla örgütlendirilmiştir. Bu kez Amerikan yönetimindeki dünya sermayesinin, uluslararası burjuvazinin stratejik hesapları işlevseldir. Dünya kapitalist ve sosyalist kamp olarak bölünmüş durumdadır ve ABD’de başlatılan “soğuk savaş” dünya ölçüsünde yayılmakta, örgütlendirilmektedir. Türkiye ise, hemen cephede yer almaktadır, SSCB’nin komşusudur. NATO’ya alınır alınmaz, diğer NATO ülkelerinde de, bir yandan “soğuk savaş”ın yürütücüsü, bir yandan da bir SSCB ile muhtemel bir savaş durumunda onun cephe gerisinin örgütlendiricisi olarak Kontrgerilla, Amerikan Sahra Talimnamesi olan ST-31 uyarınca hızla örgütlendirilir. Doğrudan genelkurmaya bağlıdır. Adı Özel Harp Dairesi’dir. Sonra bu isim deşifre olunca değiştirilir, Özel Kuvvetler Komutanlığı olur. Ama her gündeme geldiğinde, 1 Mayıs ’77’de, Çiğli Suikastı’nda vb., varlığı inkar edilir, kabullenilmez.

Ergenekon soruşturması öncesinde, Kontrgerilla, içindeki grupların bir hesaplaşmasına bağlı olarak Susurluk’ta ortaya çıkmıştır.

Susurluk’ta ortaya dökülenler, halk düşmanı karanlık amaçlı teşkilatın, Kontrgerillanın, ’80’nin ardından, ’84’te Kürt isyanının alevlenmesiyle birlikte, “komünizmle mücadele” ve onun ihtiyaçları için “cephane gömme” ve katliam-suikast düzenlemekten, “bölücülükle mücadele” ve onun ihtiyaçları için yasa-dışı zor kullanmaya dönüşen genel yönelimiyle kanlı zorbalığını tırmandırdığını göstermiştir. Artık hedefine daha çok Kürtleri ve Kürt hareketini koymuş; halkın indinde düşmanlaşmayı pekiştirmek üzere PKK’nın üzerine yıkmaya giriştiği bir dizi katliam gerçekleştirmenin yanı sıra PKK’yı desteklediği öngörülen ya da sadece bir Kürt olarak kendisini ve kimliğini sahiplenen kişi ve grupları suikastlarla ya da düpedüz kaçırıp öldürmeye girişmiştir. Bu arada, örgütlenmede ihtiyaçların karşılanması amaçlı “mükemmelleşme” yaşanmış; gizli teşkilatın bir kolu ya da bileşeni olarak JİTEM ortaya çıkmıştır. Bunda şaşırtıcı şey yoktur; “özel kuvvetler” “özel harekat”, “bordo bereliler” vb. olarak örgütlenip yayıldıkça ve Kürt savaşının özel yürütmesini üstlendikçe, ona paralel bir gizli teşkilat peydah olmuştur.

Şimdi de Ergenekon soruşturması ve ardından açılan davayla, aynı örgüt üzerinde tartışma gündemdedir. Örgütün kendisi gündeme gelecek midir, soru budur.

Ancak, bugüne kadar ortaya atılmış soruların gündemden düştüğü ve düşmesi gerektiği ise kesin olmalıdır.

“Var mı?” Evet, olduğu kesin. Bunca kapsamlı ve binlerce kişinin öldürüldüğü “operasyonlar” kendi kendine olmaz, profesyonel olmayanlar eliyle ise kesinlikle örgütlenemez. Sadece –işe yaradığı için– korunup kollanan bir teşkilat da olamaz, söz konusu olan; tartışılan, bütün sayılan “operasyonları” ve sayılmayanları egemen burjuvazi ve devlet adına gerçekleştiren hiyerarşik, emir-komutaya dayalı teşkilattır.

“Amerikan operasyonu” mu?, “AKP muhaliflerini mi temizliyor?” Bu soruların yanıtı ne olursa olsun, ki tartışacağız, Kontrgerilla’nın varlığı ve karanlık amaçları ve cinayetleri ortadan kalkmamaktadır. Şimdi Ergenekon soruşturması ve davası nasıl gündeme gelmiş olursa olsun, bu, Kontrgerilla’nın varlığını, karanlık amaçları ve kirli işlerini, halk düşmanı niteliğini ve demokrasiye ihtiyaç duyan işçi sınıfı ve emekçiler açısından, halk açısından açığa çıkarılıp sorumluları yargılanarak tasfiye edilmesi zorunluluğunu değiştirmez, değiştirmeyecektir.

Demokrasinin kazanılmasının, işkence, siyasal cinayetler vb.’nin önünün alınmasının, başlıca ihtiyaçlarından birinin, bu karanlık amaçlı, halk düşmanı gizli teşkilatın, Kontrgerillanın, düzenlediği tüm kirli işlerle birlikte açığa çıkarılıp lağvedilmesi olduğu tartışmasızdır. Bu “kirli işler”in ve düzenleyicisi kanlı teşkilatın, eli kanlı katilleri ve karanlık beyinlerinin hiçbir koşulda ve hele karşıtı sanki AKP gibi gösterilerek, “ilericilik”, “solculuk” vb. adına hiç savunulamayacağı kesindir.

 

“AMERİKAN OPERASYONU” MU?

“AKP OPERASYONU” MU?

İki sorunun da yanıtı olumsuz değildir. AKP, görülmektedir ki, Ergenekon soruşturması ve davasını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Dolayısıyla, Ergenekon karşısında tarafsızlığı ya da savunmanlığı öngören gerekçeler olarak kullanılmaya çalışılmaları bir yana, bu iki tez, evet, doğrudur. Doğrudur; ancak ne Ergenekon karşısında tarafsız kalmayı ne de onu savunmayı gerektirir. Halk düşmanı kan içicilik örgütlenmesi hiçbir gerekçeyle savunulamaz çünkü.

Öte yandan kan içiciliğin kan içicilik olması, onunla mücadele görüntüsü veren başka “şer odakları”nı sevimlileştirmez. Amerikan emperyalizmi ve AKP bu türdendirler.

Amerikan emperyalizmi ve onun başında bulunduğu emperyalist saldırganlık ittifakı NATO, Kontrgerillanın asıl kurucu gücüdür. 1952’den NATO’ya girişiyle birlikte, hatta öncesinden başlayarak, Türkiye egemen sınıfları, sırtlarını Amerikan emperyalizmine dayamışlardır. Amerikancılık, bir nitelik olarak, egemen burjuvazinin künyesine kazılmıştır. Bu nitelik, kendisini, devletin yenilenen yapılanmasında göstermezlik etmemiştir. Ordunun NATO ordusu olarak yeniden düzenlenmesinin yanında Kontrgerilla örgütlenmesi, bu yapılanmanın başlıca görünümünü vermiştir. O tarihten bu yana, Türk devletine ilişkin tüm temelli adımlar, ABD ile birlikte, onun oluru ya da yeşil ışık yakmasıyla atılmıştır.

Soru şudur: Kontrgerillayı kuran ve devletle bunca temelli ilişkiye sahip olan ABD, Ergenekon’a karşı nasıl operasyon yapmaktadır? Bu sorunun yanıtı, dergimizin önceki sayılarında verilmiştir. (Bkz. Sayı. 196, Kadir Yalçın, “Ergenekon ve Arzulanan Sol”)

“Komünizme karşı mücadele” ve NATO’nun kuruluş yıllarından bu yana, değişen koşullara bağlı olarak, Amerika’nın stratejik çıkarları değişmiştir. SSCB yıkılmış, sosyalizm dünya ölçüsünde püskürtülmüş, önce “Yeni Dünya Düzeni” ve ardından “küreselleşme” ilan edilmiş, “yeşil kuşak” konsepti tarihe karışmış, GOP, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik başlıca stratejik yaklaşımı düzeyine yükselmiştir ki, şimdi o da tartışılmaktadır. ABD’nin stratejik çıkarları çerçevesinde “anti-komünist” mücadele kapsamında gündeme gelen ve Kürt savaşının ihtiyaçlarını karşılamak üzere belirli bir dönüşümden geçen, emperyalizmin, burjuvazi ve devletin yasadışı işlerini gerçekleştirmek üzere kurulmuş Kontrgerilla’nın yeni koşullara uygun olarak yeniden yapılandırılmasında anlaşılmayacak şey yoktur. Ama bu yeniden yapılandırma sancısız olmamaktadır. Sancısız gerçekleşmesine şaşılırdı. Hem geçmiş konsept kendine uygun ideolojik-örgütsel yapılar ve kişiler yaratmıştı, hem de bu grup yapıları ve kişiler, örgütün finansmanını da karşılamayı kapsayan fazlaca inisiyatifli “çalışma koşulları” içinde vazgeçilmesi zor kişisel/grupsal menfaat ilişkileri de geliştirmişlerdi. Üstelik yenilenmeye direnmelerini kolaylaştıran AKP faktörü de vardı ve “ulusalcılık” görüntüsüyle eski çıkarlarının savunulmasında ısrarlı oldular. Kan içicilik “ulusalcılık” olmuştu.

“Amerikan operasyonu” olmasının yanı sıra Ergenekon bir “AKP Operasyonu” olarak da ortaya çıktı. Bundan doğalı yoktu. Birincisi, Amerikan operasyonu, AKP Hükümeti döneminde gerçekleşmekteydi. Ve ikincisi, ABD’nin “Ilımlı İslam” ve onun AKP’sini kullandığı bu operasyonun, aynı zamanda AKP’nin de çıkarlarını gözetir biçimde yürütülmesi hem gerekli hem de kaçınılmazdı.

AKP, bu süreçte ABD ile ilişkilerini yenilemiş, sağlamlaştırmıştı. Ama aynı zamanda, Kontrgerilla çetelerinin bağlı olduğu askeri kastla da ilişkilerini yenilemişti. Bu açıdan 5 Kasım 2007 Washington görüşmesi* tayin ediciydi. Eski “zıtlık” ilişkisi sürdürülemezdi ve ABD’nin yol göstericiliğinde AKP-Ordu ilişki yenilendi. Dolmabahçe görüşmesiyle perçinlendi bu ilişki ve ardından Başbuğ’la haftalık olağanlığı içinde sürdürülüyor.

Kısacası, Ergenekon evet, bir “AKP Operasyonu” ama, aynı zamanda bir Ordu operasyonu” da, ya da Genelkurmay tarafından da desteklenen bir operasyon.

Evet, AKP, Ergenekon soruşturmasıyla kendi dayanaklarını sağlamlaştırmak üzere muhaliflerini sindirmeye yönelmiştir. Örnekse, o eski “bayrak mitingçi” ekip dağıtılmış görünmektedir. Üniversitelerdeki AKP muhalifliğinden pek de eser kalmamıştır. Ve AKP üniversitelere bayrağını diker gibi eski YÖK Başkanı’nı soruşturmaya dahil etmiştir. Evet, Ergenekon davası, AKP muhaliflerini hedef alarak genişleme eğilimindedir. Ama söylendiği gibi, AKP, aynı zamanda Genelkurmay’la görüş birliğini de sağlamış ve operasyonu bu uzlaşma ekseninde sürdürmektedir.

Bu görüş gerçekçi değil midir? Abartılı mıdır? Olmaz mı? “Ulusalcı ordu” ile “İslamcı AKP” yan yana gelmez mi? Gerçekler, bunu göstermektedir. ABD, 60 yıllık en yakın dayanağı ile son yılların İslami tabana sahip küreselci neoliberal müttefikini, kuşkusuz kendi stratejik yönelimi temelinde birleştiren zamka da sahip olduğunu ortaya koymuştur. İki tarafın da, özellikle ABD bunu işaret ettiğinde, farklı tutumlar izleme imkanlarının olmadığı bir kez daha görülmüştür. Ama açıktır ki, kendi güncel çıkarları da, karşı karşıya gelip çatışmayı değil, uzlaşma ve bir araya gelmeyi gerektirmiştir. Yarın ne olacağı görülecektir, uzlaşma kuşkusuz bozulabilir; ancak bugün hem ordu hem AKP kazançlı çıkmayacakları bir çatışmada yarar görmemektedirler. Üstelik birleşerek kazanacakları olduğunun farkındadırlar.

Peki, bu uzlaşmanın belirtileri nelerdir?

Amerikan çıkarlarının yön verici olarak kendisini en çok belli ettiği alan, Kürt sorunu ve Irak Federe Kürt Devleti ile ilişkilere dair olanıdır. Ordunun “kırmızı çizgileri” çoktan silinmiş ve geçen yılki MGK toplantısından beri Barzani ve Federe Devlet ile birlik ve anlaşma çizgisine geçilmiştir. İçerideyse Kürtlere karşı savaş ve PKK’nin imhası çizgisi üzerinde birlik sağlanmıştır. AKP, bölgede ordunun tam desteğine sahiptir. Yerel seçimlere, örneğin, bu temelde gidilmektedir. Ama burada da, Ordu, örneğin TRT-6 gibi “AKP açılımları”na (bu aynı zamanda ordunun da açılımıdır) karşı tutum almamaktadır.

 

HUKUKİ SÜREÇ TEMEL ALINAMAZ!

Ancak, daha açık görünür uzlaşma/anlaşma Ergenekon soruşturma ve davası üzerinde gerçekleşmiştir ki, bu da davanın, zaten baştan beri problemli olan “inanılırlığı”nı ortadan kaldırmıştır. Uzlaşma/anlaşma, soruşturmanın başından beri ayırt edici yönlerinden biridir ve giderek asıl hale gelmiştir. Önce, Ergenekon soruşturmasının ordu ve MİT’e ilişkin olmadığı, Ergenekon’un bu iki kurumdan bağımsız olduğu vurguyla açıklanmıştır.

Operasyon “dalgaları”ndan sonuncuya yakın birinde emekli orgeneraller –bugünkü Genelkurmay Başkanı’nın eski komutanı– eski MKG Genel Sekreteri T. Kılınç ve K. Yavuz’un gözaltına alınmaları Genelkurmay’ın sert tepkisine neden olmuş ve az-çok ciddiye alınabilir bir dava bakımından “kırılma noktası” oluşturan gelişmeler yaşanmıştır. Genelkurmay Başkanı derhal Başbakan’la içeriği açıklanmamış bir görüşme yaparken, komutan eşleri Kılınç’ın eşine ziyarete gitmişlerdir.

Sonuç şöyledir: “Susurluk döneminde cezalandırılmasını istediği İbrahim Şahin’le yan yana getirilir mi?” tevatürü ileri sürülen Yargıtay Onursal Başsavcısı S. Kanadoğlu’nun evinin aranması ile yetinilmiştir. İlgili ya da ilgisizdir, bu ayrı konudur, ancak, evinin aranmasının gerekçesinin anlaşılamadığı bir durum oluşmuştur. Kemal Gürüz, gözaltından kısa süre sonra serbest bırakılmıştır. Ve önemlisi, Ergenekon’un ideolojik-politik çizgisi olarak vurgulanan Rusya ve Çin’le yakınlık çizgisini açıktan ve yüksek sesle savunduğu bilinen tek kişi olan Kılınç, beraberinde Yavuz ile birlikte, gözaltından serbest bırakılmışlardır. Bu gelişmenin, gerçek bir “kırılma noktası” olduğuna ilişkin bir başka veriyse, bunun, emekli askerlerin birbiri ardına önce hastaneye kaldırılmaları ve ardından serbest bırakılmalarının işaret fişeği olmasıdır. Bir zamanlar neden “Ayışığı” ve “Sarıkız” darbe girişimleri soruşturulmaz diye sorulurken, bundan bütünüyle vaz geçildiği anlaşılmaktadır; çünkü “darbe günlükleri” sahibi Ö. Örnek’in ifadesine başvurmak bir yana, ifadesine başvurulacak tüm emekli orgeneraller serbest bırakılmış durumdadır. En son sırada, zamanın JİTEM başkanı, öncesinde bölgede birçok ölüme emir vermiş komutanlık görevinde bulunmuş, kaçakken yakalanmış L. Ersöz vardır.

Görünen, en ileri noktada, Veli Küçük ve İbrahim Şahin türünden “hangi taş kaldırılsa altından çıkan” “şahsiyetler”le, belki haklarındaki deliller karartılamayacak kadar ortada olan birkaç “başçavuş” vb.’nin “günah keçisi” olarak “harcanmaları”yla davanın kapatılacak olduğudur. Haklarında çok sayıda iddiayla, ilişkilerin düğümlendiği kişilerden olan, JİTEM yetkilisi emekli subay Abdülkerim Kırca ve Özel Harekat Daire Başkanı Behçet Oktay’ın şüpheli “intiharları”yla bu yönde önemli iki adım atıldığı söylenmelidir. L. Ersöz’ün başına bir şeyler gelmemesi gerektir! Aynı yöndeki bir başka gelişme ise, cephaneliklerin “sahibi/gömücüsü olarak görünen muazzaf subaylar hakkındaki soruşturmanın ayrılarak, askeri savcılıkça ve “emanetindeki silahlara sahip çıkıp koruyamamak” gibi bir maddeden yürütülmekte olmasıdır.

Ana muhalefet partisi başkanının “avukatlığı”nı, Başbakan’ın ise “savcılığı”nı daha baştan ilan ettikleri Ergenekon davası, ordunun da “yargıya müdahale edilmemelidir”, “soruşturma gizlidir” diye diye müdahalesi ardından, açıktır ki, baştan ayağa siyasallaşmıştır ya da daha baştan siyasal bir dava durumundadır. AKP ve ana muhalefetle ordu arasındaki çekişme ve pazarlıklara, çatışma ve uzlaşmalara konu olarak ilerlemektedir ve bu tür ilerleyişi dolayısıyla olumlu bir beklenti içine girilemez.

Kaldı ki, yargılama konusunun Kontrgerilla olması, cinayet, suikast ve katliamların –en azından iddiaya göre– devlet adına ve onun özel örgütleri aracılığıyla düzenlenmiş bulunması, Ergenekon konusunun, sadece bu nedenle bile, başlıca işlevi mevcut düzeni olumlamak olan hukukun eline güvenle terk edilemeyeceğini belirtir. Hukuki sürecin, soruşturma ve yargılamanın, siyasi müdahalelerle şekillenmesi ise, bunu bir kez daha kanıtlar.

Kuşkusuz “AKP’nin hesapları” vardır ve operasyon bir yönüyle “AKP Operasyonu”dur; ancak AKP ile Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın/Özel Harp Dairesi’nin ve JİTEM’in bağlı olduğu askeri makamlar arasındaki operasyonel anlaşma ve uyum da ortadadır. Şimdi “özel kuvvetler”in yeniden ve birlikte yapılandırılmakta olduğundan, yapılandırıldığından kuşku duyulamaz. Ve zaten, “eski yapı”ya “yeni yapı” tarafından operasyon yapılmakta olmasından doğalı yoktur: Kontrgerillasız kalacak değildik! Kontrgerillanın Amerikancı bir gerici burjuva partisi olan AKP ya da devletin bizzat kendisi tarafından ortadan kaldırılmasını ummak için hiçbir neden yoktur. Düzen varlığını sürdürürken, kontrgerilla benzeri yapıların ortadan kaldırılmasının tek olanaklı yolu, bizzat bu tür yapıların bastırmak, ezmek üzere var edildikleri halk ve mücadelesi tarafından açığa çıkarılmalarıdır.

 

GERÇEKLERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU

Kontrgerilla türü halka karşı suç işlemiş gizli katliam örgütlerinin halk ve mücadelesi tarafından açığa çıkarılması ihtiyacı, hele “ben demokratım”, “halkın tarafındayım”, “sosyalistim”, “komünistim” iddiasında bulunanlar bakımından tartışma götürmez olmalıdır.

Birincisi, bu tür örgütler ve halka karşı işlenmiş suçlar, halktan ya da halka bağlı olanlar için katiyen savunulabilir ya da üstü örtülebilir olamaz.

Ve ikincisi açıkça ortadadır ki, bu tür örgütler ve halka karşı işlenmiş suçların açığa çıkarılması ve öncelikle araştırılır hale gelmesi için inisiyatif alan ya da alma eğilimini ortaya koyan hiçbir güç yoktur.

Kendilerini “AKP muhalifliği” ile niteleyenler, inisiyatif almamaktadırlar. Sağ ve “sol” “ulusalcılık”la tanımlanabilecek gruplar, CHP ve MHP’den TKP’ye kadar, bırakalım “derin devlet” de denilen Kontrgerilla’nın ya da şimdi yakıştırılan adıyla Ergenekon’un, işlenen halka karşı suçlar ve bu suçları işleyen kişilerin araştırılmasıyla ortaya çıkması için inisiyatif almayı, “ne Ergenekon’u, yok böyle bir şey, Ergenekon AKP’nin muhaliflerini temizlemek için sahnelediği bir oyun” demek noktasındadırlar. “Avukatlık” platformunda durmayı marifet saymaktadırlar. En iyimser yaklaşımla, “AKP ve niyetleri” tartışmasıyla faili meçhuller, suikastlar ve katliamların varlığını ve ortaya çıkarılmaları ihtiyacını birbirine karıştırmaktadırlar.

AKP ise, sözde Ergenekon’un soruşturulması ve davanın ilerletilmesi yanlısıdır! Ama yürütmeden, hükümetten gelen bir “araştırma” ve “araştırmanın derinleştirilmesi” talimatı yoktur. Yüksek kademelere ulaşılmışken ve zaten Kontrgerilla gibi bir hiyerarşik örgütlenmenin yüksek kademeler dahil edilmeden kovuşturulması olanaksızken, soruşturmanın derinleştirilmesi ya da en azından sürdürülmesi düpedüz ve aniden durdurulmuştur. Oysa, eski bakanlar ve milletvekilleri, örneğin Devlet Bakanı Adnan Ekmen 1996 Güçlükonak katliamı ve ANAP Siirt Milletvekili Kemal Birlik 1991 Vedat Aydın cenaze töreninde halkın üzerine ateş açılmasıyla ilgili olarak devlet güçlerini işaret etmektedirler. Ergenekon davası neredeyse üzerinden kurulan Tuncay Güney’in olur olmaz her söylediğinde keramet aranırken, JİTEM’in katlettiği Kürtlerin BOTAŞ kuyularına gömüldüğü yönündeki iddialarıysa dikkate alınmamaktadır. Aynı şekilde eski PKK itirafçısı A. Aygan’ın itirafları, hem genel olarak hem de BOTAŞ kuyuları yönüyle inceleme konusu yapılmamaktadır. Yürütme organı olan AKP Hükümeti’nden “Emniyet güçleri” ve savcılara “araştırılsın” ve adetten olduğu üzere “sonuna kadar gidilsin” bile denmemektedir. Hükümet, Adalet ve İçişleri bakanları ve başbakanın “araştırın” res’en direktifi verebilecekken vermedikleri kuşkusuzdur.

Hukuki sürecin temel alınamayacağını söylerken de, siyasallaşmış hukukla karşı karşıya olduğumuzu belirtmenin yanı sıra aynı gerçekten hareket ediyoruz. Savcı Öz ve yardımcıları da Silivri Mahkemesi de, soruşturmanın, en azından iddia olarak gündeme getirilmiş olan BOTAŞ kuyuları, Güçlükonak vb. türü katliamlar ve faili meçhullerle ilgili olarak derinleştirilmesi yanlısı olmamışlardır. Bu yönde alınmış kararlar bulunmadığı gibi, faili meçhullerle ilgili olarak “müdahillik” talepleri mahkemece daha baştan reddedilmiştir.

Öyleyse, açıktır ki, hukuki süreci yok saymadan, ama onunla sınırlanmadan, tanıklık ve mağduriyet olarak tüm müdahillik talepleri üzerinden, toplumsal ve kişisel bütün inisiyatiflerin bir araya geleceği bir komisyon/komite ya da inisiyatif oluşturulması zaruri görünmektedir. Tanıklık ya da mağduriyet belirten/belirtecek tüm siyasi partiler ve kitle örgütleri (sendikalar, odalar, dernekler vb.) dahil, avukatlar, temsili niteliğe sahip muhtarlıklar vb. kuruluşlar, bireyler, avukat ve özellikle baro yetkililerinin katılımıyla oluşturulacak ve halka karşı suçların gün ışığına çıkarılıp halka açılanması için olanaklı her şeyi yapacak bir “Gerçekleri Araştırma Komisyonu”. Bu komisyon, TBMM’nin, milletvekilleri ve olabilirse Meclis Komisyonlarının da katılımına açık olmalı, ama onlara bağlı ve bağımlı olmamalıdır.

Ve artık Ergenekon konusu soyutluğu içinde tartışılır olmaktan çıkmalıdır. Binlerce suç vardır, Ergenekon adına ya da başka bir adla, ama yasa dışı kirli işler örgütü tarafından işlenmiş olan. Artık somut olunmalıdır: Uğur Mumcu cinayeti de dahil, görgü tanığı vb. tüm faili meçhuller somutlukları içinde tartışılmalıdır. Delili ve kanıtıyla. Tanığıyla. Savaş Buldan cinayeti Veli Küçük’e yöneltilen somut suçlama olarak gündeme getirilmelidir örneğin. Sıra, buradan giderek savcıya ve mahkemeye gelmelidir. Güçlükonak da öyle. BOTAŞ kuyuları da.

Sorun buradadır. Sorun, cinayetlerin üstlerinin örtülmesindedir. Siyasal uzlaşmaya dayalı olarak soruşturma ve davaların selametle devamının önünün kesilmesindedir. Şimdi yapılması gereken ise, siyasal uzlaşmaya dayanmadan, gerçeklerin araştırılması ve açıklanmasıdır. Halkın müdahil olmasının örgütlenmesidir. Siyasal uzlaşmayı yapmayacak tek güç halktır, bu nedenle halkın müdahalesine ihtiyaç vardır.


* Bu görüşmede, T. Erdoğan, Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin ile birlikte Bush’la buluşmuştu.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑