Venezüella: suçüstü yapılan bir darbe

Latin Amerika’nın “en zengin ve en yoksul” ülkelerinden biri olan Venezüella’da geçtiğimiz ay içinde yaşananlar, önemli dersler içeriyor. Tek sözcükle özetlenecek olursa; ABD tarafından planlanan ve yürürlüğe konulan askeri darbe, Venezüella halkının oluşturduğu barikatlara çarparak darmadağın oldu.
11 Nisan darbesi ve onun ardından oluşturulan kısa ömürlü cunta rejimi, ABD emperyalizminin Latin Amerika ve genel olarak dünyada izlediği politikanın nasıl bir seyir alacağının önemli bir göstergesiydi. ABD Başkanı Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, darbecilerin bozguna uğratılmasının ardından savurduğu tehditle, “vazgeçmeyeceklerini” açıkça ortaya koyuyordu: “Chavez’e ikinci bir şans tanındı. Bu şansı iyi kullanmalı.” Bu durumda, gelecekte benzer veya farklı biçimlerde “tekrarlanacağı” bu kadar açıkça ifade edilen darbenin nasıl gerçekleştirildiğini, “ibret olsun” diye yakından incelemekte fayda var.
Bu noktada, geçmiş askeri darbelere oranla çok ilginç bir farklılığa dikkat çekmek gerekiyor: Venezüella darbesinin benzetildiği Şili’deki 1973 darbesinin nasıl gerçekleştirildiği, darbeden çok sonra ortaya çıkmıştı. Aradan otuz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına karşın, darbeyle ilgili bugüne dek gizli kalmış gerçekler, hâlâ merak ediliyor. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in sorgulanabileceğine ilişkin haberler, hâlâ gazetelerde kendisine yer bulabiliyor. Şili darbesinin ABD tarafından örgütlendiği kesinleşmiş durumda, ama bu “operasyon”un nasıl yapıldığına dair sis perdesi, incelmesine karşın varlığını sürdürüyor. Venezüella’da ise, darbenin hazırlığından hangi yöntemlerle gerçekleştirildiğine kadar pek çok bilgi, daha cunta rejimi yıkılmadan önce ortaya çıkmıştı. Üstelik bütün bunlar, sözde “kamuoyunu bilgilendirme” amacını taşıyan uluslararası medyaya rağmen öğrenildi. Ortaya çıkan “medya-halk çatışması” öyle belirgindi ki, darbenin “medya yönü”, veya medyanın darbedeki rolü, daha uzun süre tartışılacak.
Bu yazı; Venezüella’daki darbeyi ve darbenin püskürtülmesinin gelişim sürecini eksen alıyor. Ancak önce, devrilmek istenen Devlet Başkanı Hugo Chavez ve hükümetinin nasıl iktidara geldiğine, neler yaptığına bakmak gerekli.

ABD’NİN PETROL DEPOSU
Venezüella, ABD’ye en çok petrol satan ülkelerden biri; Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten sonra üçüncü sırada geliyor. Onun hemen ardından, Irak var. Petrol İhracatçısı Ülkeler Örgütü OPEC’in dönem başkanlığı da, “dünyanın en büyük ikinci ham petrol üreticisi” unvanı da, Venezüella’nın elinde.
Yeraltı-yerüstü kaynakları açısından çok zengin olan her ülkede görüldüğü gibi, Venezüella’da da korkunç bir yoksulluk hâkim. 24 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 80’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor; yüzde 50’sinden fazlası ise “aşırı yoksul” konumunda. Nüfusun üçte birinin “kayıt-dışı sektör” ile yaşayabildiği ülkede “kayıtlı sektör” ise, ülkenin bağımsızlığına kavuşmasından bu yana, bir avuç aile tarafından denetleniyor. 146 milyar dolarlık milli gelirin çok büyük bir bölümü, bu oligarşi tarafından denetlenmekte. Aynı gelirin üçte biri, petrol sektörü tarafından yaratılıyor.
ABD tarafından sıkı “gözetim” altında tutulan Venezüella, 1957’deki “son askeri cunta”nın yıkılmasından bu yana, iki siyasi parti tarafından “sırayla” yönetilmekteydi. Her iki parti de (Demokratik Eylem ve COPEI), oligarşinin siyasi alandaki temsilcileri olarak, ABD’ye bağımlılığın sürdürülmesini temel amaç olarak benimsemişlerdi.
1957–90 arasındaki çalkantılı yıllar boyunca Venezüella, ABD’nin Latin Amerika’daki en “güvenilir” uşağı olmayı sürdürdü. Bu uşaklık, en belirgin bir biçimde, petrol piyasalarına yaptığı etkiyle görülüyordu. Bir OPEC üyesi olarak, bugün Suudi Arabistan’ın üstlendiği role sahipti: Fiyatlar yükseldiğinde üretimi artırmak ve fiyatı yeniden, Batı piyasalarını hoşnut edecek seviyeye çekmek.
Oligarşi, böylece bir yandan ülkenin petrol gelirlerini düşürüyor, diğer yandan ise OPEC içinde bir “Truva Atı” rolü üstlenerek, petrolün Batı’ya karşı bir siyasi manivela olarak kullanılmasını engelliyordu. Petrol gelirlerinin düşük ya da yüksek olmasının halk kitleleri açısından pek bir anlamı yoktu; çünkü gelir, çeşitli yollarla sermaye gruplarının kasalarına akıyordu. Onlar da, fiyatları düşük tutmanın karşılığında, ABD tarafından çeşitli rüşvetlerle beslenmekteydiler. Chavez’in verdiği rakamlara göre, Venezüella’nın 1960–98 arasında petrol ihracatından elde ettiği gelir, “15 Marshall Planı” kadardı. Venezüellalı lider şöyle diyordu: “Tek bir Marshall Planı ile 2. Dünya Savaşı’nın tahrip ettiği Avrupa yeniden yapılandırıldı. Ama Venezüella’da 15 Marshall Planı’nın tek sonucu, bazı yoz kişiliklerin dünyanın en büyük servetini elde etmesi, halkın çoğunluğunun ise yoksulluk içinde kalması oldu.” (Aktaran Ignacio Ramonet, 17 Nisan, El Pais)

CHAVEZ’İ İKTİDARA GETİREN KOŞULLAR
Bağımlı ülkeler açısından tipik olan bu ilişki, 1970’lerden itibaren bozulmaya başladı. Özellikle ordudaki alt kademeler içinde ciddi rahatsızlıklar baş gösterdi. Asker olmak, Venezüellalı yoksullar için “tek çıkış yolu” olma özelliğine sahipti; diğer yandan Venezüella Komünist Partisi’nin “orduda etkili olma” politikası, generaller açısından ciddi bir rahatsızlık kaynağı olmuştu. (Chavez’in de, parti üyesi ebeveynleri tarafından, 10 yaşında askeri okula verildiği belirtiliyor.)
1980’lerde, ürkek bir “anti-ABD’cilik” temelinde bir araya gelen “solcu askerler” arasında, Hugo Chavez de bulunuyordu. Chavez, 1992’de, dönemin sağcı Carlos Andres Perez hükümetini yıkmak için bir darbe girişiminde bulundu ve başarısız oldu. Cezaevine atıldı, ancak bu hamle, onu yoksul kitleler nezdinde bir “ulusal kahraman” haline getirmişti.
Chavez, cezaevinden çıktıktan sonra, “bağımsız aday” olarak görkemli bir seçim kampanyası yürüttü ve 1998’de, kimsenin beklemediği bir zaferle devlet başkanı seçildi. Alt ettiği iki geleneksel sermaye partisi; sokaklara inmeye cesaret dahi edemez ve “medyatik” bir kampanyayla yetinirken; o, bütün kampanyasını yoksullar üzerine kurmuştu. Sosyal adalet, eşitlik ve özgürlük vaat eden bir “Bolivarcı Platform” sunuyordu. Zafer, her iki partinin de sonu oldu ve Venezüella oligarşisi, ilk kez “siyasi parti”den yoksun kaldı. Bu rol, daha sonra “başka gruplara” verilecekti.

‘KURTARICI’NIN AŞİL TOPUĞU
Chavez’in kampanyasının önemli bir unsuru, “hepsinin de soyguncu” olduğunu söylediği siyasi partilere karşı çıkmak adına, “parti düşmanlığı” idi. İşçi ve emekçilerin örgütlenebileceği, onların çıkarlarını savunan bir parti öngörmüyordu o; siyasi perspektifi, bir “kurtarıcı” olmaktan ibaretti. Ancak “kurtarıcı” pozisyonunu elde ettiği andan itibaren, elinde ülkeyi “halkın istediği gibi” yönetecek ne bir araç, ne de kadro olmadığını gördü. Bu andan itibaren, ölümcül bir hata yaparak, ülke yönetimini “asker arkadaşları”na teslim etmeye başladı. Sorun, “sivil organ”ların askerlere teslim edilmesi değildi. Pek çok beceriksizliğe neden olsa da, “ülke yönetiminden anlamayan komutanların” iktidar organlarına getirilmesi de. Asıl sorun, Venezüella ordusunun karakteriydi.
Venezüella’da ordu, diğer kurumlar gibi, kaba hatlarla ikiye bölünmüştü: Bir yanda yoksul kökenli asker ve alt-orta düzey subaylar, diğer yanda ise ABD eğitimli, zengin ailelere mensup generaller. Komuta kademelerinin bu özelliğinden hareket eden siyaset bilimci Anibal Romero şöyle diyor: “Chavez, askeri kadrolardan bir siyasi parti inşa etmeye kalktı ve kötü bir hata yaptı. Çünkü Venezüella ordusu, ayrıcalıklı bir gruba mensup olması nedeniyle muhafazakârdır ve mesleki nedenlerle, ABD’yle bağlantılıdır. Ordudaki istisna Chavez’di, komutanlar değil.” (Washington Post, 21 Nisan)

VENEZÜELLA’NIN PINOCHET ADAYI
Chavez, mevki dağıttığı komutanlarda iki özellik arıyordu: “Bolivarcı hükümete bağlılık” ve verilen işin üstesinden gelebilecek beceri. Ne yazık ki, bu ikisinin bir arada olduğu söylenemezdi. Tercih, “beceri”den yana yapıldı ve çeşitli üst düzey görevlere atanan askerlerin “gözlenmesi” ile yetinildi. Bu askerlerden biri, Chavez tarafından Kasım 2000’de Ulusal Güvenlik Danışmanlığına getirilen Amiral Carlos Molina idi. Daha sonra darbenin liderliğini yapan Molina, Washington Post gazetesi tarafından “açık tenli” olarak tanımlanıyor. Bu nitelendirme, kökleri İspanyol sömürgecilere dayanan Venezüella oligarşisi için yapılır. ABD ve Avrupa’da eğitim almış olan Molina, siyaset bilimci Romero’ya göre bir “aristokrat”. Ama kişisel özellikleri nedeniyle göz ardı da edilemez: iki master yapmış, dört dil biliyor ve her şeyden önemlisi; sinyal istihbaratı, anti-denizaltı savaşı ve firkateyn/destroyer silah sistemlerinde bir uzman. Bu sistemler, Venezüella donanmasının ana gövdesini oluşturuyor. Molina, göreve getirildikten sonra Başkanlık Sarayı’nda bir “istihbarat merkezi” oluşturdu. Chavez yönetiminin “ülkedeki toplumsal durumu gözlemesi”nin araçları, ondan soruluyordu. Sekiz ay sonra, görevden alındı. Darbedeki öncü rolü nedeniyle yargılanması beklenen Molina, o dönemi şöyle anlatıyor:
“Ben güvenilir bir adamdım, ama sadece göreli olarak.” Bu alaycı sözler de gösteriyor ki Chavez, ABD’den gelebilecek bir tehdide karşı kurduğu merkezin başına, bizzat ABD’nin uşaklarından birini getirmiştir! Molina reddetmiyor: “ABD desteğiyle hareket ettiğimizi hissediyorduk. Burada komünist bir hükümete izin veremeyiz. ABD, henüz bizi yüzüstü bırakmış değil. Bu mücadele devam edecek, çünkü (Chavez hükümeti) yasadışıdır.” (Washington Post, 21 Nisan)
Kısacası; Chavez’in sırtını yasladığı ordu, en azından üst kademelerde, darbenin planlanmasında aktif rol oynadı. Washington Post gazetesi, “askeri kaynaklara” dayanarak, darbede “en az 3000 askerin rol oynadığını, bunlar arasında 60 general ve 20 amiralin de bulunduğunu” belirtiyor. Bu rakamların doğruluğu tartışılabilir, ancak Chavez’e yönelik tehdidin sona ermediği açıkça ortada.
Hatasını fark eden Devlet Başkanı, son birkaç yıl içinde, kendisine yeni bir dayanak olarak bir tür milis gücü oluşturdu. “Bolivarcı Gruplar” adıyla bilinen ve esas olarak işçi ve emekçilerden seçilen bu grup, darbe karşıtı gösterilerin örgütlenmesinde önemli rol oynamıştı. Ancak darbenin gelişimini engelleyemediler ve “bir dahaki sefere” daha uyanık bir rol oynayıp oynayamayacakları bilinmiyor.
Peki, Chavez, “komünistlik” ile suçlanacak kadar ne yapmıştı? Uygulamalarına bir bütün olarak baktığımızda, halka verdiği vaatleri önemli ölçüde tuttuğunu görüyoruz.

‘BOLİVARCI DEVRİM’ PLATFORMU
Chavez hükümeti; IMF’yi küplere bindiren bir dizi toplumsal reform programı başlattı. Unutulmuş gecekondu mahallelerine okullar ve sağlık ocakları kuruldu, yerli halka yardımcı olacak projeler geliştirildi, küçük esnafa kredi açıldı, topraksız köylüleri rahatlatan bir toprak reformu uygulamaya konuldu. Venezüella ekonomisinin büyük ölçüde bağımlı olduğu ABD’deki krize rağmen, işsizlik düşürüldü.
Chavez, icraatlarını şöyle anlatıyor: “450 binden fazla yeni iş yarattık. Son iki yıl içinde, BM İnsani Kalkınma Endeksi’nde dört sıra yukarı çıktık. Eğitim gören çocuk oranı yüzde 25 arttı. Daha önce okula gitmeyen 1,5 milyon çocuk şimdi okuyor. Onlara giysi, kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği veriyoruz. Nüfusun marjinalize edilmiş sektörleri için dev aşı kampanyaları başlattık. Bebek ölümleri düştü. Yoksul aileler için 135 bin konut yapıyoruz. Kredi sağlamak için bir Kadın Bankası kurduk. 2001 yılı içinde büyüme oranımız yüzde 3 ile kıtanın en iyi oranlarından biri oldu.” (agy)
Chavez, “Bolivarcı Devrim” platformu olarak nitelendirdiği bu politikalarıyla eşzamanlı olarak, Aralık 1999’da yeni bir anayasa hazırlayarak halkoyuna sundu. 31 Temmuz 2000’de ise, yeniden seçildi. Her iki oylamaya da halkın katılımı çok yüksekti ve Chavez’in aldığı oy oranı, olağanüstüydü. Seçimleri izleyen gözlemcilerin hiçbir kusur bulamaması, ABD’nin Chavez’e “Saddam muamelesi” yapmasını güçleştirdi. Eklemek gerekiyor ki bütün bunlar, Aralık 1999’daki korkunç sel ve toprak kaymalarına rağmen gerçekleştirildi. Başkenti mahveden bu selin verdiği zarar, 15–20 milyar dolar olarak hesaplanıyor.
Chavez’in icraatları bununla da kalmadı:
– ABD’nin Afganistan saldırısını “terörizme karşı terörizm” olarak nitelendirdi ve “terörle mücadele” adı altında yürütülen uluslararası haçlı seferine katılmayacaklarını belli etti. Bush yönetimi, bu sözlerinin ardından Caracas Büyükelçisi’ni geçici olarak geri çekmişti. Chavez ayrıca, ülkedeki Arap azınlık hakkında CIA’ya istihbarat vermeyi reddetti.
– Küba ile ilişkileri geliştirdi, ABD ambargosu altındaki bu ülkeye ihtiyaç duyduğu petrolü ucuz fiyata sattı.
– Chavez’in savunma bakanı, Venezüella’daki kalıcı ABD askeri misyonundan, Caracas’taki karargâhı boşaltmasını talep etti. Bakan, ABD askeri varlığını “Soğuk Savaş artığı” olarak değerlendiriyordu.
– Bölgeyi felakete sürükleyecek olan Washington patentli “Plan Kolombiya” ile işbirliği yapmadı. ABD’nin sözde “uyuşturucuyla mücadele” amaçlı keşif uçaklarına, hava sahası vermedi.
– Küreselleşme ve neoliberalizme karşı çıktı, IMF ve Dünya Bankası “tavsiyeleri”ni dinlememeye başladı.
– ABD’yi dışlayan bölgesel bir “serbest ticaret bloğu” önerdi. Bu öneri, ABD güdümlü FTAA’ya (Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması) karşı önemli bir tehditti. Latin Amerika’daki petrol üretiminin, ABD ekonomik egemenliğinden kurtarılması için planlar sundu.
– Irak, Libya ve Iran hükümetleri ile iyi ilişkiler geliştirdi.
– Petrol üretimini artırmayı reddederek, OPEC üretim kotalarını çiğnemedi. Aksine, fiyatın yüksek tutulması için elinden geleni yaptı. Dahası, petrol gelirlerinin çok büyük bir bölümünü, yoksulluğu azaltmayı hedefleyen sosyal programlara aktarmaya başladı. Bu faaliyetin ilk sonuçlarından biri, asgari ücretin yüzde 20 artırılması olmuştu.
– “Serbest piyasa kanunlarını” çiğneyerek, 6 yıllık sosyal-ekonomik kalkınma planları hazırladı.
– Oligarşi ve ABD’yi kızdıran 47 adet ekonomik yasayı onayladı. Darbenin “kısa ömürlü” diktatörü Carmona’nın ilk icraatı, bu yasaları “geçersiz kılmak” olmuştu.

BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA
Bütün bu icraatlardan ABD’yi en çok kızdıranlarının, FTAA girişimlerinin zayıflatılması ve Plan Kolombiya’ya muhalefet olduğu söylenebilir. Venezüella, komşusu Kolombiya’nın, Pastrana diktatörlüğünün işbirliği ile yeni bir Vietnam’a çevrilmesine karşı çıkıyordu. (Bir iddiaya göre Chavez, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’ne destek veriyor, ancak bu konuda hiçbir kanıt yok.) Latin Amerika’ya yönelik ABD askeri müdahalesine yeni bir boyut katacak olan Plan Kolombiya’nın ABD’nin istediği gibi yürümesi için, komşu Ekvador ve Venezüella’ya boyun eğdirilmesi, her iki ülkenin de Amerikan üsleriyle doldurulması şarttı. ABD’nin “düğmeye basması”na vesile olan olay ise, petrol şirketinin (PDVSA) yönetiminin değiştirilmesiydi. Chavez, şirketin başına ABD tekellerine değil, Venezüella hükümetine bağlı kişiler getirmeye çalışarak büyük bir suç işliyordu!
Washington, kendisine karşı işlenen bu affedilmez suçu, Chavez rejimini anti-demokratik göstermeye çalışarak kamufle etmeye girişti. Venezüella liderinin eski bir darbe girişimcisi olması, bu iddialara kısmen de olsa zemin hazırlıyordu. Oysa ABD’nin yönelttiği tüm “otoriterlik” suçlamalarına rağmen, Chavez yönetimi altında Venezüella, insan hakları ve basın özgürlüğü alanında Latin Amerika’nın en ileri ülkelerinden biri haline gelmişti, insan Hakları İzleme Örgütünün 2000 raporuna göre Venezüella, insan haklarının iyiye doğru gittiği tek Latin Amerika ülkesiydi. Dahası, oligarşinin denetimindeki medyanın bütün saldırılarına rağmen, tek bir gazeteci bile tutuklanmamıştı.
Muhtemelen Chavez, halk nezdinde hiçbir itibarı kalmamış olan medya gruplarının “sorun çıkartamayacağını” düşünüyordu. Oysa bu, fazla iyimser bir tahmindi.
Burada bir parantez açarak, Chavez yönetimine karşı suçlamalar getiren tek “gazetecilik örgütü”nün, merkezi New York’ta bulunan Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) olduğunu hatırlatmak gerekiyor. CPJ, Chavez’in medya patronlarını hedef alan demeçlerini beğenmemiş olacak ki, bu demeçlerin “basın özgürlüğüne tehdit” olduğunu öne sürüyordu. Oysa Chavez, söz konusu demeçlerde, patronların rüşvetçiliğini, diğer yatırımlarını korumak ve güçlendirmek için medyayı bir silah olarak kullanmalarını eleştiriyordu. Bu sözler, CPJ’yi yönlendiren şeflerin kanına dokunmuş olacak!

DÜĞMEYE BASILIYOR…
Venezüella’da “bir şeyler” olacağı aylar öncesinden belliydi aslında. Uluslararası ajanslar, ABD gazeteleri, sürekli Chavez’in “halkta büyük rahatsızlık yarattığı” ve “bir diktatöre dönüştüğü”ne dair uydurma haberler yapmaktaydılar. Moon tarikatına ait olan Washington Times gazetesi, 2001 sonlarında, kendisine “Ulusal Diriliş Cuntası” diyen bir grubun açıklamasına yer vermişti. Bazı Venezüellalı komutanların ağzından çıktığı izlenimi veren açıklamada, “Hükümetin desteklediği komünist bir müdahale ve işgal ile karşı karşıya bulunuyoruz. Hazırlanan yeni çalışma hayatı planı, Venezüella işçisini mağdur ederken, kapıları Kübalı ve Çinli ajanlara açıyor ve ulusal güvenliğimizi tehlikeye atıyor. (…) Chavez, ülkemizin tarihi ve vatanın sembolleri yerine Che Guevara, Mao Zedung gibilerinin figürlerini yerleştirmeye çalışıyor” gibi, klasik anti-komünist sloganlar göze çarpmaktaydı (aktaran Guido Proano, 24 Şubat, Evrensel).
Narco-News adlı internet sitesinin editörü Al Giordiano, hazırlık aşamasının “kritik” noktasını 19 Mart olarak saptıyor. Başını New York Times’tan Juan Forero’nun çektiği bir grup medya mensubu, aynı anda, Chavez’e karşı yoğun bir salvoya başladılar. ABD gazetelerinden bütün dünyaya yayılan “haber”lerde; Chavez’in “kiliseden medyaya, orta sınıflara dek neredeyse her kesimin canını yaktığı” söyleniyor, “Kolombiyalı Marksist gerillalar ve Castro ile ittifak kurduğu” öne sürülüyordu. (Forero, oldukça ilginç bir gazeteci. Geçtiğimiz yıl Kolombiya’dan yaptığı haberlerde, ABD özel ordu şirketlerine bağlı askerlerle görüşmüştü. Bu haberlerini, ABD’li yetkililere okutup, gönüllü bir biçimde sansürden geçirttiği, sonradan ortaya çıkacaktı.)
Ardından, “askeri kuvvetlerin Chavez’e karşı çıkmaya başladığı” haberleri geldi. Forero’nun konuştuğu bir Albay, “Halka, ordunun Chavez’le birlikte olmadığını söylemek istiyorum” diyordu. Bir emekli amiral ise, “bazı subayların daha aktif bir çizgi izlemek istediklerini, bazılarının, Chavez’e karşı bir darbeden bile bahsettiğini” anlatmaktaydı. Bu emekli asker, “Temasta olduğum aktif subaylar, toplum örgütlenmek için gereken adımları atmadığı sürece, denetimi kendi ellerine almak zorunda olduklarını söylediler” diyordu. Adı verilmeyen bir “üst düzey subay” ise, “Ordu, tarihe askeri darbeyle geçmek istemiyor. Yapmak istedikleri, protestolar gerçekleştiren sivil toplumu desteklemek” diye konuşmaktaydı. Böylece darbenin rengi açığa çıkmıştı: Sözde “sivil toplum” ve “halk isyanı” görünümü ile planlanacak, klasik bir askeri darbe.
Şubat ayından itibaren, Washington’dan da, “kötü işaretler” gelmeye başladı. 5 Şubat tarihinde, Dışişleri Bakanı Colin Powell, Senato Dış İlişkiler Komitesi’ne yaptığı açıklamada, “Chavez’in demokrasiden saptığını” söyledi. Bir gün sonra Senato İstihbarat Komitesi önünde konuşan CIA şefi George Tenet ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Cari Ford, “Venezüella’da bir kriz ortamı” olduğunu söylediler. Nihayet, 7 Şubat’ta, Albay Pedro Soto, kamuoyu önünde Chavez’i açıkça suçladı. “Ordunun yüzde 75’ini temsil ettiği” iddiasıyla ortaya çıkan bu albay, aslında CIA’yı temsil etmekteydi. Soto, darbe günü, CIA bağlantılı bir kuruluşun davetlisi olarak, dünyanın dört bir yanından diktatör ve işkencecilerin sığınma bulduğu Miami’de bulunuyordu, ifadelere göre, darbe haberini Kübalı karşı-devrimci çete şefleriyle kutlamıştı.

DARBECİLERİN MOLOTOF KOKTEYLİ
Aynı dönemde Venezüella’daki medya tekelleri de, hükümete karşı giderek daha saldırgan bir çizgi izlemeye başlamışlardı. Bunun nedenlerinden biri, medya patronlarının, ülke tarihinde ilk kez vergi vermeye zorunlu bırakılmasıydı! El Universal gazetesi, Radio Caracas, Globovision ve Venevision televizyonları, darbenin “bir medya-ordu darbesi” olarak adlandırılmasını haklı çıkaracak, hummalı bir faaliyet içindeydiler.
Darbecilerin “molotof kokteyli” içinde; patronlar örgütü Fedecamaras, ağırlıklı olarak petrol işçilerinin örgütlü olduğu CTV konfederasyonu (Latin Amerika’nın en çürümüş sendikal örgütü olarak biliniyor), Katolik Kilisesi, Ticaret Odaları ve hatta Opus Dei adıyla bilinen Vatikan içindeki “kontra” örgütlenmesi de yer alıyordu. Elbette, orkestra şefi, çeşitli kurum ve yetkilileriyle, Washington’du.
Darbenin ilk kıvılcımı, Fedecamaras ve CTV (Venezüella İşçi Konfederasyonu) tarafından çakıldı. Ülkedeki işçilerin yüzde 12’sinin örgütlü olduğu bu konfederasyon, ABD’deki AFL-CIO’ya en yakın sendikal örgütlerden biri. Chavez’in iktidara gelmesinden sonra, AFL-CIO’ya bağlı Amerikan Uluslararası işçi Dayanışması Merkezi (ACILS), Venezüella’da giderek daha aktif bir rol oynadı. ACILS; 1960 ve 70’lerde Brezilya, Şili, Uruguay darbelerine önemli katkı sağlayan AIFLD (Amerikan Hür işçi Kalkınması Enstitüsü) adlı kötü ünlü örgütün devamı. Bizzat USAID (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı) tarafından kurulan örgüt, CTV şeflerine, Chavez’le “başa çıkmaları” için “teknik danışmanlar” göndermişti. Chavez, olası bir darbe merkezi olan petrol şirketinin yönetimini değiştireceğini ilan etmişti. Yani Fedecamaras’ta örgütlü patronlar, ülkenin en önemli gelir kaynağı üzerindeki denetimini yitirmekle karşı karşıyaydı. Dahası Chavez, CTV Konfederasyonu yöneticilerinin, işçiler tarafından yapılacak “adil seçimlerle” göreve gelmesini istemişti! Patronlar ve sendika bürokrasisi, bu adımlar karşısında “genel grev” ilan ettiler.
Chavez, ABD tezgâhının farkındaydı: “Genel grev, bana ve Bolivarcı devrime karşı büyük Kuzey Amerikan saldırısının sadece bir aşaması. Daha pek çok şey uyduracaklar. Yarın, Bin Ladin’in Venezüella’da olduğunu söylerlerse şaşmayın. Bin Ladin ve El Kaide teröristlerinin Venezüella dağlarında olduğuna dair kanıtlar ortaya çıkarırlarsa şaşmayın. Bir darbe hazırlıyorlar. Başaramazlarsa, bir saldırı hazırlayacaklar.”

GENEL GREV ALDATMACASI
9 Nisan’da başlayan genel grev, aslında, Venezüellalı patronların fabrika ve işyerlerinin kapısına kilit asmasından ibaretti. Böylece, işçilerin çalışması engellendi. Chavez’in yanıtı, “uzlaşma çağrısı” oldu. Patronlar, sendika bürokratları ve Kilise yetkilileri ile bir araya gelen devlet başkanı, programından bazı tavizler vermeyi kabul etti. Toprak reformu programı askıya alınacak, petrol şirketini kimin yöneteceği ise “tartışılacaktı”. Perşembe sabahı, televizyon ve radyo kanalları, başkentteki “büyük” Chavez karşıtı yürüyüşe çağrı yapmaya başladılar. Petrol işçileri sendikasının 40 bin üyesi vardı; Katolik Kilisesi dahi eyleme çağrı yapmaktaydı. Ama 2 milyon nüfuslu Caracas sokaklarında, 100 bin civarında bir kitle toplanabildi. Gösterinin “resmi” hedefi, petrol şirketi ofislerine yürünmesi ve “görevden alınmak istenen yöneticilere destek sunulması” idi. Ama kalabalık toplandığında, yürüyüş, kanlı bir provokasyonun gerçekleştirileceği Başkanlık Sarayı’na doğru yönlendirildi. Burada, birkaç bin Chavez destekçisi gösteri yapmaktaydı. Göstericiler karşı karşıya geldiğinde, çatılarda mevzilenmiş “meçhul” kişiler aşağı ateş açtı ve çıkan kargaşada 10 ila 30 kişi öldü, 100 civarında insan yaralandı. Bu olayın ardından medya, “Chavez’e bağlı güçlerin halka ateş açtığı” yönünde “flaş haberler” vermeye başladı. Ölen ve yaralananların çoğunun Chavez yanlıları olduğu sonradan ortaya çıkacaktı.
ABD’deki School of Americas’ta eğitim gördükleri belirtilen darbeci generaller kendilerine bağlı birlikleri Başkanlık Sarayı’na sevk edip Chavez’i tutuklarken, uluslararası ajanslar, devlet başkanının “istifa ettiği” haberini geçiyorlardı. Oysa Chavez, istifa falan etmemiş, bir askeri üsse götürülmüştü. Gece saatlerinde, darbeciler ve medya, Chavez’in “Küba’ya iltica etmek istediği” yalanını geçtiler. Wall Street Journal’in haber ajansı Dow Jones Newswire, tam dokuz kez, “Chavez Ülkeyi Terk ederken Görüldü” haberini verdi. Bu da yalandı; belki kırk kez geçselerdi gerçek olabilirdi!
Chavez, göreve döndükten sonra, hücresinin dışında bir ABD uçağı gördüğünü söyleyecekti. Sonradan anlaşıldı ki bu, onu “istediği ülkeye” götürecek olan bir uçaktı ve sahibi, Venevision kanalının patronu Gustavo Cisneros’tu! Ama Chavez, ne istifa etti, ne de ülkeyi terk edeceğini söyledi. Tanıklara göre, “Halk beni kurtaracaktır” diyordu ve bu güveninde haklı çıktı.

CARMONA ZAFER SARHOŞU
Halk devlet başkanına ne olduğunu merak ederken, generaller, “patronların patronu”, petrol şirketi sahibi Pedro Carmona’yı devlet başkanı ilan ediverdiler. Carmona, zafer sarhoşluğuyla kritik bir hata yaptı ve önce meclisi, ardından Yüksek Mahkeme’yi feshetti. Ülkenin adındaki “Bolivarcı” kelimesini çıkardı ve emekçiler lehine çıkarılan 40’a yakın yeni yasayı “iptal ettiğini” açıkladı. Seçimle gelen bir lider generaller tarafından devrilmişti ve sıra, anayasal yollarla oluşturulan kurumların yok edilmesine gelmişti. ABD ve medyasına göre bütün bunlar “demokrasinin yeniden tesisi” adına yapılıyordu! Darbenin arkasındaki asıl isim olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Otto Reich, Nikaragua, Küba ve El Salvador’daki tecrübeleriyle olsa gerek, Carmona’yı uyarmıştı aslında. Darbenin ardından Carmona’yı aramış ve “meclisi hemen feshetmemesini” istemişti. Tecrübeli kontra şefi, böylesi bir “aşırı” hareketin, halkı sokaklara dökeceğinden korkuyordu. Ama Carmona, zaferi kazandığından emindi ve tam da halkı sokaklara dökecek olan şeyi yaptı. Evlerinde, kahvelerde oturmuş, televizyon ve radyolardan “bilgi” edinmeye çalışan emekçiler, sonunda bilgiyi “kendileri almaya” karar verdi ve Chavez’in tahmin ettiği gibi, gecekondulardan şehir merkezine akmaya başladılar. Bazı subaylar ve askerlerin çok büyük bir bölümünün de kendilerine katılmasıyla, bir anda yüz binler sokakları dolduruverdi. Komuta kademesindeki çatlak yukarılara kadar uzandı ve neredeyse askersiz kalmış olan cuntacılar, pes ettiler. Chavez, bir helikopterle ve halkın sevinç çığlıkları arasında, başkanlık sarayına döndü.
Chavez, ABD’yi açıkça karşısına almamaya özen gösterdi. “Bana karşı girişilen bu komplonun köklerinin ABD’de olduğunu söylemedim” diyordu alayla. Söylemesine de gerek yoktu zaten! Ama bu arada, hükümet yetkilileri ve kalemini satmamış gazeteciler, ABD’nin perde arkasında neler yaptığı hakkında epey bir bilgi edinmişlerdi.

BİR BİLMECEM VAR…
Latin Amerika’da, yıllar sonra yeniden popüler olan bir bilmeceyi hatırlatalım.
Soru: ABD’de neden hiç askeri darbe olmaz?
Yanıt: Çünkü orada ABD Büyükelçiliği yoktur.
Onlarca askeri darbenin deneyimini barındıran bu acı bilmecenin gösterdiği gibi, Venezüella’daki darbenin merkez üssü, Caracas’taki ABD Büyükelçiliği idi. Narco-News’in haberine göre; darbeyi örgütleyen, mali kaynağını sağlayan ve yürürlüğe koyan, MİL GROUP adıyla bilinen büyükelçilik bürosuydu. ABD büyükelçiliklerindeki askeri birim olan MİL GROUP, darbe öncesinde personelini önemli ölçüde artırmıştı. Birimin doğrudan Pentagon’a bağlı olması, darbenin arkasındaki gücü gösteriyordu.
Eski ABD Ulusal Güvenlik Ajansı yetkilisi Wayne Madsen’in ortaya çıkardığı bilgiye göre, ABD Donanması, Karayipler’de yaptığı COMPTUEX ve JTFEX adlı tatbikatlar sırasında, darbeci generallere istihbarat ve iletişim yeteneklerini sundu. Donanma’ya bağlı SIGNIT gemileri ise; Caracas’taki Küba, Libya, Iran ve Irak diplomatik misyonlarının iletişimini takip ettiler. Dört ülke de, Chavez’e desteklerini çeşitli vesilelerle ifade etmişlerdi.
Yine Madsen’in aktarımına göre; darbeye verilecek desteğin kapsamı; Bush’un Mart ayında Peru ve El Salvador’a yaptığı ziyaretlerde belirlendi. ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA), merkezi Florida’da bulunan ABD Güney Komutanlığı Ortak Ajanslararası Görev Gücü-Doğu adlı askeri birim aracılığıyla, darbeyi yönlendirdi. NSA’nın Porto Riko ve Teksas’taki ispanyolca uzmanları ve sinyal dinleme personeli, ABD ordusu ve yetkililerine, darbenin seyri hakkında gerçek zamanlı bilgi ilettiler. Bu sırada, CIA ve ABD askeri yetkilileri, Doğu Kolombiya’da, darbe şeflerine “lojistik destek” vermek üzere hazır bekletildi. Bu ekibin faaliyetleri, Marandua Havaalanı ve Venezüella sınırı boyunca yürütülüyordu. Ekvador’daki Manta hava üssü de, ek istihbarat desteği sağladı. Porto Riko açıklarında bulunan ABD savaş gemileri de, darbenin başarısız olması halinde çıkacak olası bir kargaşada ABD vatandaşlarını tahliye etmek için bekliyordu. Bu gemiler arasında uçak gemisi USS George Washington ile destroyerler USS Barry, Laboon, Manan ve Arthur W. Radford da bulunuyor.

KİLİT İSİM: OTTO REICH
Bütün bu faaliyetlerin baş örgütçüsünün, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Otto Reich olduğundan şüphelenmek için yeterli kanıt bulunuyor. Carmona ile telefon görüşmeleri yaptığını kendisi de kabul eden Reich, 1980’lerdeki İran-Kontra skandalındaki rolünün açığa çıkmasıyla görevden alınmıştı. Ancak o dönemdeki “kader arkadaşları” Elliott Abrams ve John Negroponte ile birlikte Bush yönetimi tarafından en üst düzey görevlere getirildi.
Reich’in görevden alınma sebebini hatırlamakta fayda var. Fidel Castro yönetimine karşı “takıntı” düzeyinde bir kini olduğu açıkça ifade edilen bu kontra şefi, bizzat ABD makamları tarafından “örtülü propaganda” yapmaktan suçlu bulunmuştu. Propaganda, Nikaragua’daki demokratik Sandinist hükümeti “şeytanlaştırmaya”, ABD finanslı ölüm mangalarını ise “hürriyet savaşçıları” olarak göstermeye yönelikti. Bu faaliyetin sürdüğü 1980’li yıllar içinde ABD medyasında yer alan birçok sözde haberin arkasında, Otto Reich isminin bulunduğu anlaşılacaktı. Soruşturmalar sonucunda; örneğin Miami Herald gazetesi tarafından yayınlanan “Sovyetlerin Nikaragua’ya kimyasal silah verdiği” ve Newsweek’te yayınlanan “Sandinistlerin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı” yönündeki yalanların bizzat Reich tarafından hazırlandığı ortaya çıkıyordu.
Emperor’s Clothes’tan Jared Israel’in bildirdiğine göre, Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü (IRI) de, darbede önemli bir rol oynadı. Bu örgüt, NED ve USAID adlı ABD ajanslarının bir kolu niteliğinde. Kurulduğu 1984 yılından bu yana “uluslararası operasyonlar” yürüten IRI, biraz erken hareket etmiş ve darbenin ardından, kendi uğursuz rolünü açığa çıkaran beyanlarda bulunmuştu: “IRI, uzun vadede, Venezüella’nın parçalanmış siyasi sisteminin yeniden inşasında ve ülkeye demokrasinin geri getirilmesinde yardımcı olmaya devam edecektir. 1994’ten bu yana Venezüella’da demokrasinin güçlendirilmesi için çaba gösteren enstitümüz, Venezüellalıların… yeni bir demokratik gelecek kurması için ülkedeki siyasi partiler ile bütün sivil toplum grupları arasında bir köprü işlevi görmüştür. Cesur Venezüella halkı ile ortaklığımızı sürdürmeye hazırız.” (12 Nisan tarihli basın açıklaması) IRI şeflerinin bahsettiği “demokrasi yanlısı siyasi partiler” ise, JP (Justicia Primero)’den ibaret. Hıristiyan Demokrat COPEI’nin devamı olarak kurulan bu parti, 165 üyeli mecliste sadece 6 sandalyeye sahip!
IRI, petrol şirketi Venoco’nun patronu Perez Recao ve kardeşini de “sivil güçler” arasında saymayı unutmuş olsa gerek. Cuntacılara çok büyük bir mali destek sağlayan, darbe anında sokaklara kendi özel ordusunu salan bu iki kardeş, şu anda ABD topraklarında, Miami sahillerinde bulunuyor. Muhtemelen, nerede hata yaptıklarını düşünüyorlar!

TEKELCİ MEDYANIN SUÇ ORTAKLIĞI
Nerede hata yaptıklarını düşünenler arasında, ABD’nin medya devleri de olmalı. Sözde “demokrasi yanlısı”, etkili ve saygın yayın organları, darbecilere büyük bir lojistik destek sağladılar. New York Times, 15 Nisan tarihli başyazısında şöyle diyordu: “Devlet Başkanı Hugo Chavez’in istifasıyla, Venezüella demokrasisi, diktatör olacak bir adamın tehdidinden kurtulmuş bulunuyor.”
Washington Post da farklı değil: “Chavez’in perşembe gecesi görevden alınmasına yol açan demokrasi ihlali, ordu tarafından değil, Bay Chavez’in kendisi tarafından başlatılmıştı..” (Başyazı, 15 Nisan) Başyazar devam ediyor: “Eğer Venezüella benzer bir sonuçtan gelecekte sakınmak istiyorsa, ülkenin siyasi kutuplaşmasını vurgulayan değil, hafifleten bir geçişi biçimlendirmelidir. Bir sonraki hükümet, Chavez’in kullandığı, ama gidermeyi başaramadığı yoksulluk ve eşitsizliğe karşı atak bir biçimde harekete geçmelidir.”
Bütün bu satırları yazanların, sonradan pişman olduğunu tahmin etmek için kâhin olmak gerekmiyor. Ancak Venezüella, uluslararası medyanın kimin güdümünde hareket ettiğini, çok ilginç bir örnekle daha göstermişti. Biz buna “AP Olayı” diyelim. Dünyanın en büyük haber ajanslarından Associated Press, 13 Nisan’da, askeri darbenin ardından sokaklara dökülen Chavez yanlısı emekçiler üzerinde estirilen polis terörüne dair: “Caracas hastanelerinde acı çığlıklar, hüzün, ölmekte olanlar ve ölenler”.
Selsky imzalı ikinci haberde başlık, “Binlerce kişi sokaklarda Chavez’in iktidara dönmesini istedi, geçici devlet başkanı istifa etti”
İkinci haberde; “Chavez’in kalelerinden olan Catia gecekondu mahallesinden silah sesleri duyulduğu” belirtiliyor. Oysa ilk haberde, bu silahlı saldırının sorumlusunun, halka ateş açan polis güçleri olduğu açıkça belirtiliyor.
Yine ikinci haberde; “Yeni hükümet, başkentte en az 20 küçük olay yaşandığını bildirdi” deniliyor.
Böylece, Chavez’in devrilip tutuklanmasına karşı muhalefetin sınırlı olduğu izlenimi yaratılıyor. Oysa ilk haberde; insanların başkentin dört bir yerinde sokaklara döküldüğü; ama polisin saldırısına uğradıkları kaydediliyor.
Chavez yanlısı göstericilerden Edgar Paredes ve yaralı kardeşine ilişkin bölümlerde de, önemli farklılıklar var. Toothaker imzalı ilk haberde bu bölüm şöyle başlıyor: “Giysileri kana bulanmış Edgar, yaralı kardeşini taşırken ‘Protesto etme hakkımız var, ama bize ateş açıyorlar’ dedi. Luis’i kimin vurduğunu bilmiyor. Polis, cumartesi günü başkentin gecekondu mahallelerine sürekli ateş açtı. Şehrin en yoksul bölgelerinde hastaneler, yaralılarla dolu.”
İkinci haber ise şöyle: “Giysileri kana bulanmış Edgar, yaralı kardeşini taşırken ‘Protesto etme hakkımız var, ama bizi vuruyorlar’ dedi. Luis’i kimin vurduğunu bilmiyor, muhtemelen hiç öğrenemeyecek. Buradaki bütün şiddet gösterileri gibi, her taraftan, her an ateş açılabilir.” Görüldüğü gibi Selsky, cunta hizmetindeki polisin halk üzerinde estirdiği terörü gizlemiş ve “kimin kimi vurduğu belli olmayan bir kargaşa” ve “şiddetli gösteriler” manzarası çizmiş. Ama Toothaker, gösterilerin “şiddet içerdiğini” falan bildirmemişti. Tam aksine, polis birliklerinin yoksul gecekondu mahallelerine saldırdığı bir “devlet terörü” görüntüsü çiziyordu.
Toothaker; polisin saldırılarını, hastanelerin durumunu anlatarak da vurgulamıştı. Haberin bu bölümünde; Margarita Delgado adlı hemşire ile Juana Chirinos adlı emekçinin durumları anlatılıyor, sözlerine yer veriliyor. Chironos, şöyle demiş: “Biz ardı ardına ölülerimizi taşırken, doğudaki zenginler içki içip yelpazeleniyor.”
Haberin “yenilenmiş” halinde, ne Delgado, ne de Chirinos’un görüşleri yok.
Emperor’s Clothes’tan Jared Israel’in yaptığı titiz çalışmaya göre, ertesi günkü gazetelerin tümü, bu “yenilenmiş” versiyonu kullandı. Orijinal haberi de almış olmalarına rağmen, tercihini bu yönde kullanan tek bir yazı işleri yoktu!

WASHINGTON PATENTLİ YALANLAR
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın darbe ile ilgili açıklaması da ilginç. 12 Nisan tarihli açıklama, Sözcü Philip T. Reeker imzasını taşıyor. Başlık, “Venezüella: Hükümet Değişimi”. Yani darbe falan değil! Açıklamada, darbe adeta gerekçelendirilerek, şöyle denilmiş: “Ülkede demokrasinin temel unsurları, son aylarda zayıflatılmıştı.” ABD’ye göre Chavez, şirketin başına “ABD tekellerine değil, Venezüella hükümetine bağlı” kişiler getirmeye çalışarak, dahası, Küba’ya ucuz fiyatla petrol satarak “demokrasiyi zayıflatmış”tır!
Aynı açıklamada, ortada hiçbir kanıt yokken şunlar da belirtiliyor: “Chavez taraftarları, aldıkları emir üzerine, silahsız ve barışçıl protestoculara ateş açmıştır. Sonuçta 100’den fazla insan yaralanmış veya öldürülmüştür… Bu provokasyonların sonucunda, Chavez başkanlıktan istifa etmiştir. İstifasından önce, Başkan Yardımcısı’nı ve kabinesini görevden almıştır. Oluşturulan geçici sivil hükümet, erken seçim vaat etmiştir.”
ABD, burada tam anlamıyla “tongaya basıyor” ve darbenin başarılı olduğuna duyduğu güvenle, “sallıyor”.
Bugün herkes bilmektedir ki:
1. Sokaklardaki göstericilere ateş açılması, darbe için zemin yaratan bir provokasyondur. Başkanlık Sarayı önünde açılan ilk ateşte ölen ilk 4 kişinin Chavez karşıtları değil, onun taraftarları olduğu açıklığa kavuşmuş bulunuyor.
2. Chavez istifa etmemiştir. Cuntacılar tarafından tutuklanarak bir askeri üsse götürülmüştür.
3. “İstifasından önce” kimseyi görevden almamıştır.
4. “Geçici sivil hükümet” denilen hükümet, generaller tarafından oluşturulmuştur. Bu generaller, devlet başkanlığına, patronlar örgütü lideri Carmona’yı getirerek, darbenin niteliği hakkında hiçbir şey gizlemediklerini göstermişlerdir.
5. Carmona, erken seçim falan vaat etmemiştir. Yaptığı ilk “icraat”, Venezüellalı yoksullara fayda sağlayan yasaların iptal edilmesi, petrol şirketinin ABD uşağı eski yönetiminin göreve getirilmesi, ülkenin adındaki “Bolivarcı” sözcüğünün çıkarılması, anayasanın feshedilmesi, meclisin ve eski hükümetin dağıtılması olmuştur. Bütün bunları yaparken dayandığı hiçbir kanuni yetki yoktur.
Kısacası, ABD Dışişleri açıklamasının tek kelimesi bile doğru değil. Oysa darbe başarılı olsaydı; bugün ABD ve diğer ülkelerdeki medya, bu yalanları hâlâ “doğru” diye yutturuyor olacaktı.

VENEZÜELLA MEDYASI İŞBAŞINDA
Venezüella medyasının aldığı tutumu da biraz açmakta fayda var. Ülkede, nesnel haber kaynağı olarak tek bir “tarafsız” gazete ve bir de devlete ait televizyon kanalı bulunuyor. Darbe sırasında devlet kanalının yayını durduruldu. Diğer bütün medya organları ise, darbecilerin yalanlarını tekrarlayıp durdular. Cumartesi günü, darbeci lider Carmona ile ilk görüşenlerden biri, medya patronlarıydı. Carmona’nın hükümeti daha yemin bile etmemişti.
Chavez yanlısı on binlerin kent merkezine döküldüğü saatler boyunca medya, olaylardan tek bir kelime bile bahsetmedi. Bütün Venezüella televizyonları, elbette kapalı bulunan devlet kanalı hariç, Hollywood filmleri ve yemek programları gösteriyordu.
Darbenin mimarlarından olan Venevision televizyonu ile yerel Direct TV, Univision ve Caracol kanallarının sahibi olan Cisneros Grubu’ndan bir yetkili, kendilerini şöyle savunuyor. “Elimizde bilgi vardı, ama görüntü yoktu. Haberin yarısını veremezdik, bu sorumsuzca olurdu.” (17 Nisan, Washington Post)
Medya, yalanlarla halkın kafasını karıştırmayı ve onları evlerinde tutmayı başaramadı. Emekçiler, on binler halinde, Caracas’ın eteklerindeki gecekondulardan şehir merkezine akmaya devam ettiler, içlerinden biri, 32 yaşındaki Mariana Bustamante, şöyle diyordu: “Cumartesi oldu ama hâlâ hiçbir şey bilmiyorduk. Neler olduğunu anlamamız gerekiyordu, biz de olay yerine kendimiz gelmeyi tercih ettik.” (agh)
Union Radyo’nun deneyimli muhabiri Maria Lilibeth Da Corte, “Bu bir medya darbesiydi” diyordu. “Editörlerim, darbeyle ilgili yaptığım bütün haberleri sansürledi.” Sansürlenen haberler arasında, cumartesi sabahından itibaren darbenin çatırdamaya başlaması da bulunuyordu. Başkanlık Sarayı’na yürüyen kitleler, darbe hükümeti mensuplarının bir yeraltı tüneline girip saraydan kaçması… Gazeteciler bunları biliyordu, ama haberleştiremediler. Bir fotoğrafçı şöyle diyordu: “Diğer muhabirler konuşurken duydum. Patronları onlara ‘Bu hafta boyunca gazeteci olduğunuzu unutun, artık hepimiz hükümet için çalışıyoruz’ demiş.” Da Corte ekliyor: “En kötüsü de, patronların görüşlerini paylaşan gazeteciler olmasıydı. Neler olup bittiğine dair ciddi bir iç soruşturma yapılmalı. Aksi takdirde, Venezüella’da gazetecilik bitmiştir.” Chavez, bütün bunların ardından, medyanın darbedeki rolünü “psikolojik terörizm” olarak nitelendiriyordu.

CAN YAKAN BİR DARBE
Washington darbesinin püskürtülmesini sağlayan bir dizi etkenden söz etmek mümkün. Ancak en önemlisi, yüz binlerce işçi ve emekçinin Chavez’e sahip çıkması elbette. Medya ve paranın gücüyle, Amerikan emperyalizminin sınırsız desteğiyle istedikleri her şeyi yapabileceklerini zannedenler, fena halde yanılmış bulunuyor. Venezüella halkı, kara propaganda akan televizyon ve radyolardan neler olup bittiğini anlayabilmek için bir süre bekledi ve sonra, hayranlık veren bir kararlılık ile duruma el koydu.
Chavez’in halka güvenmesi ve “istifa et”, “iltica et” baskısına pabuç bırakmaması da, önemli bir etken elbette. O gözaltındayken Küba hükümetinden gelen “cuntaya karşı direniş” çağrısı da, kuşkusuz, halka umut aşılamıştır. Bush, Reich, Carmona ve adamlarının, kendi yalanlarına inanıp Venezüella’daki durumu “lehlerine” zannetmesi, halkın koyun sürüsü gibi darbelerini izleyeceğini varsaymaları da, ölümcül bir hata oldu.
Bu noktada, bir avuç Latin Amerikalı gazetecinin cesur çabalarını anmak gerekiyor. Kıtada giderek güçlenen “Gerçek Gazetecilik” akımının öncüleri bunlar: Vheadline.com sitesini yöneten Roy S. Carson ve Narco-News.com editörü Al Giordiano. Biri ameliyattan çıkmış, hasta yatağında yatmakta olan bu iki gazetecinin dakika dakika dünyaya ve Venezüella’ya geçtiği haberler, yaptıkları analizler, propaganda perdesinin yırtılmasına mütevazı ama önemli bir katkıda bulundu. Herhalde bu olaydan sonra sadece tekelci medyanın demokrasi düşmanlığı değil, bir alternatif haber kaynağı olarak internetin rolü de, yeniden tartışılacaktır.
Venezüella halkı; emperyalizmin merkezi sinir sistemine, öldürücü değil ama epey can yakıcı bir darbe indirdi. Bundan sonra hâlâ “kapitalizmin askeri darbelerden yana olmadığını”, “sermayenin önsel olarak demokrasiden yana olduğunu” ve nihayet, şu meşhur “ekonomik serbestlik ile siyasi serbestliğin yan yana ilerlediği” tezlerini savunanlar, hâlâ varlarsa eğer, iki kere düşünmek zorunda kalacaklardır.

SAVAŞ VE PETROL: BASİT BİR YAĞMA MI?

GİRİŞ
Dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD’nin, Körfez Savaşı’ndan bu yana ayakta kalma mücadelesi veren, dünyanın en zayıf devletlerinden Irak’a saldırmak istemesinin sebebi ne? Amerikalı yetkililerin “teknolojik brifingler” eşliğinde ortaya attıkları “kitle imha silahları” iddialarına, Irak’ın ABD’yi ve komşularını “tehdit eden bir ülke” olduğuna inanan pek yok.
Geçtiğimiz yıl sonlarında yapılan bir uluslararası anket, dünya halklarının, saldırının temel sebebini “petrol” olarak gördüğüne işaret ediyor. Onlarca ülkede düzenlenen PEW anketine göre; Rusların yüzde 76’sı, Fransızların yüzde 75’i, Almanların yüzde 54’ü, İngilizlerin yüzde 44’ü, Amerikalıların ise yüzde 22’si, saldırganlığın sebebinin “Irak petrolünü ele geçirmek” olduğu kanısında. Asya, Latin Amerika, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde çok daha yüksek olan bu oranlar, herhalde aradan geçen aylar içinde azalmadı; aksine büyük ölçüde arttı.
“Petrol” ifadesiyle; enerji kaynaklarının denetimini merkez alan, ancak ondan ibaret olmayan bir “büyük plan”ın kastedildiğini düşünürsek, halkların önsezisinin kesinlikle doğru olduğunu söylemek gerek.
Ancak bu ifade ile “Irak petrolünü zimmetine geçirmek” anlamında bir “yağma savaşı” kastediliyorsa, eksik ve manipülasyonlara/yönlendirmelere açık bir siyasi dargörüşlülük söz konusu demektir. Batı’daki savaş karşıtı hareketin kimi bileşenlerini “Başkan Bush petrol lobisinin emrinde, o yüzden Irak’ı istiyor” veya “ABD yönetimi, asıl tehdit olan Kuzey Kore’ye değil Irak’a saldırıyor, çünkü Kuzey Kore’de petrol yok” gibi “tez”lere götüren de, bu dargörüşlülük. Emperyalizmin sözcülerinin bu iddialara yanıtı, kitleler üzerinde etkili olabiliyor: “Merak etmeyin, Kuzey Kore’ye de sıra gelecek!” veya “Bill Clinton yönetiminde Irak’a düzenlenen saldırılara ne diyeceksiniz?” gibi…
Bu yazıda; “eli kulağında” görünen Amerikan saldırısının “petrol” konusu ile bağlantısını irdelemeye çalışacağız.

‘YENİ’ YENİ DÜNYA DÜZENİ
11 Eylül’de Amerikan hedeflerine düzenlenen saldırılar, Amerikan emperyalizminin “yeni dönem” politikaları için katalizör işlevi gördü. Washington, bu saldırıları, yükselen rakipleri karşısındaki avantajlı pozisyonunu korumak, rakipleri arasındaki yakınlaşma ve ittifakları dağıtmak, onların kendisine “meydan okuyacak” bir noktaya ulaşmasını engellemek için bir fırsat olarak değerlendirdi.
11 Eylül sonrasında yaşanan uluslararası gelişmeler, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere “eski düzen”de bir ölçüye kadar “regülatör” işlevi gören kurumları dinamitleyen bir “yeni Yeni Dünya Düzeni”nin ilk adımlarıydı. Sovyetler’in çöküşüyle ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni”nden çok daha kanlı olacağı herkesin malumu olan bu “düzen”in hazırlıkları 11 Eylül’den çok önce başlamıştı. 11 Eylül, planların hayata geçirilmesi için zamanlaması yerinde bir fırsat oldu, o kadar.
ABD Başkanı George W. Bush, Haziran 2002 tarihli konuşmasında, “yeni düzen”in eskisinden farkını şöyle anlatıyor: “Caydırıcılık, yani diğer ülkelere karşı amansız bir misillemede bulunma vaadi, savunacak hiçbir ülkesi veya vatandaşı olmayan terörist şebekeler için hiçbir anlam ifade etmiyor. Dengesiz diktatörler, kitle imha silahlarını füzelerle fırlatabilir veya onları gizlice terörist müttefiklere verirlerse, yalıtma politikası da mümkün olmaz.”
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in aynı ay içinde yaptığı konuşma da şöyle: “Terörizm ve diğer yükselen 21. yüzyıl tehditlerine karşı kendimizi savunmak için, savaşı düşmanın sahasına taşımalıyız. Bazen en iyi savunma iyi saldırıdır.”
Bu sözler, 1960’lardan itibaren iki emperyalist güç (SSCB ve ABD) arasındaki “dehşet dengesi” üzerine oturan “gerilimli barış”ın iki temel unsuru olan “caydırıcılık” ve “yalıtma” politikalarının artık sona erdiğinin en açık ilanı. Amerikan yönetimi, kendisine “tehdit” olarak gördüğü her ülkeye, örgütlenmeye, hatta bireylere karşı askeri saldırılar düzenleyeceğini böyle ilan ediyor.
Irak veya Afganistan gibi “haydut devlet” statüsü verilmiş devletlerin, yeni dönemde “asıl” hedefler değil, o hedeflerin “çizmeyi aşmasını” engelleyecek “basamaklar” olduğunu, başka bir Amerikan belgesinden öğreniyoruz. 20 Eylül 2002 tarihinde yayınlanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi” bu. Şöyle deniliyor:
“ABD, herhangi bir düşmanın, kendi iradesini ABD ve müttefiklerine dayatmasını püskürtecek kapasiteye sahip olacaktır. Kuvvetlerimiz, ABD’nin gücünü aşmayı veya ona eşit bir güce sahip olmayı umarak askeri gelişim stratejisi izleyen potansiyel rakipleri bu çabadan vazgeçirecek kadar güçlü olacaktır. Herhangi bir yabancı gücün, ABD’nin 10 yıldan bu yana diğer devletler karşısında açtığı büyük arayı kapatmasına izin verilmeyecektir.”
Amerikan emperyalizminin politikalarına kılavuzluk eden temel belge, herhalde budur. Alıntıda ilk göze çarpan şey, dünya tarihinin gördüğü bu en kanlı emperyalistin “savunma” pozisyonunda olmasıdır. Hedef; Amerikan çıkarlarını ilerletmek değil, rakiplerin bu çıkarlara halel getirmesini önlemek olarak belirlenmiştir.
“Rakip” olarak anılanların; Irak veya Afganistan değil, Fransa ve Almanya, Rusya ve Çin, hatta Japonya gibi güçler olduğunu belirtmeye gerek yok.
Bu anlamda Irak; Amerikan emperyalizmi için bir “temel ulusal çıkar sorunu” (ifade Stratfor’a ait) niteliğindedir. Peki, Irak’ı bu kadar önemli kılan ne?

TEKELCİ KAPİTALİZMİN BUGÜNÜNE BİR BAKIŞ
Lenin, tekeller ve kapitalist devletler arasındaki karmaşık ilişki ve çelişkilerin, uluslararası politik gelişmelerdeki belirleyici niteliğini şöyle vurgular: “Bugünkü kapitalizmi belirleyen temel özellik, en büyük girişimcilerce kurulmuş tekel birliklerinin egemenliğidir. Bu tekeller, özellikle, bütün hammadde kaynaklarını ellerine geçirdikleri zaman daha sağlam bir manzara arzederler. Uluslararası kapitalist birlikler; rakiplerinin her türlü rekabet olanaklarını yok etmek, onları sözgelimi demir cevherinden, petrol kaynaklarından vb. yoksun bırakmak için [büyük bir çabayla çalışırlar]. Sadece sömürgelere sahip bulunmak durumu, tekellere, rakipleriyle giriştikleri mücadelede çıkabilecek her türlü rastlantıya karşı tam bir başarı garantisini vermektedir; hatta karşı taraf, bir devlet tekeline başvurarak, kendini savunmaya geçtiği zaman da durum aynıdır. Kapitalizm geliştikçe, hammadde eksikliği de kendini o kadar hissettirmektedir; rekabetin koşulları o kadar sertleşmekte, bütün yeryüzünde hammadde kaynakları arama çabaları o kadar alevlenmekte, sömürgelere sahip olma mücadelesi o kadar amansız olmaktadır.” (Emperyalizm)
Bu saptamanın yapıldığı 1916’dan bu yana, emperyalist tekellerin kontrol ettikleri maddi güç ve devletler ile ilişkileri, akıl almaz boyutlara tırmandı. Buna paralel olarak, “hammadde kaynakları”nı ele geçirme mücadelesi, alabildiğine sertleşti. Bazı veriler aktaralım.
2001 yılı itibarıyla, dünyanın en büyük şirketleri ve ciroları şöyle sıralanıyor:
1. Wal-Mart (ABD)     220 milyar dolar (İsveç’in milli geliri kadar)
2. ExxonMobil (ABD)     191.5 milyar dolar (Türkiye’den daha büyük)
3. General Motors (ABD)     177.2 milyar dolar (Danimarka’dan büyük)
4. Ford (ABD)     162.4 milyar dolar (Polonya’dan büyük)
5. DaimlerChrysler (Almanya)     150 milyar dolar (Norveç’ten büyük)
6. Shell (Hollanda/İngiltere)     149.1 milyar dolar
7. BP (İngiltere)     148 milyar dolar
8. Enron (ABD)    138.7 milyar dolar (Güney Afrika’dan büyük, iflas etti)
9. Mitsubishi (Japonya)    126.6 milyar dolar (Finlandiya’dan büyük)
10. General Electric (ABD)    126 milyar dolar
Bu tablodaki 10 şirketin 6’sı ABD menşelidir. Petrol ve enerji alanında faaliyet yürüten şirket sayısı ise, 4’tür. Bu 4 şirketten 2’si ABD’li, biri İngiliz, biri ise Hollanda/İngiliz ortaklığıdır.
Emperyalist tekellerin sahip olduğu gücü başka verilerle de vurgulayabiliriz:
– Tarihin en büyük 100 şirket yutması ve “birleşmesi”nden 84’ü, 1996-2000 yılları arasında yaşanmıştır.
– 20 yıl önce ABD’nin en büyük 500 şirketi arasında yer alan tekellerin üçte biri, 1990 itibarıyla başkaları tarafından yutulmuştur. Aynı şirketlerin yüzde 40’ı, 1995 itibarıyla başka şirketlerle “birleşmiş”tir.
– Dünyadaki bütün ekonomik faaliyetin dörtte birini, en büyük 200 şirket gerçekleştirmektedir.
– 1970 yılında, uluslararası alanda faaliyet gösteren yaklaşık 7000 şirket bulunuyordu. Bugün bu rakam 60 bine çıkmıştır.
– En büyük 200 şirketin cirosu, dünyanın en yoksul 1.2 milyar insanının toplam yıllık gelirinin 18 katıdır.
– ABD’de, 1897-1972 arasında görev yapan 205 bakanın dörtte üçünden fazlası, daha önce şirket yöneticiliği veya avukatlığı yapmış kişilerdir.
– 1998 yılı itibarıyla, Amerikan tekellerinin lobicilik ve siyasi parti/aday kampanyalarına yaptıkları resmi “bağış”ların toplam tutarı 1.2 milyar doları bulmaktadır.

PETROL VE ORTADOĞU
Şimdi de, doğalgazın “yükselişi”ne rağmen, en önemli enerji kaynağı olma özelliğini koruyan petrolün dünya dağılımına bir göz atalım. Afrika ülkesi Nijerya ve Latin Amerika ülkesi Venezüella dışta tutulduğunda, dünya petrol rezervlerinde ilk 10 ülke, şöyle sıralanıyor:
S. Arabistan    262 milyar varil
Irak    113 milyar varil (potansiyel olarak 250)
Birleşik Arap Emirlikleri    98 milyar varil
Kuveyt    97 milyar varil
İran    90 milyar varil
Rusya    49 milyar varil
Libya    30 milyar varil
Katar    15 milyar varil
Kazakistan    8 milyar varil
Ermenistan    7 milyar varil
Dünyanın tüm petrol rezervlerinin yüzde 74’ü, Ortadoğu bölgesinde bulunmaktadır. Görüldüğü üzere Irak, “işlenmemiş potansiyeli” hesaba katıldığında, dünya birincisi Suudi Arabistan ile başa baş durumda. Irak petrolünün maddi değeri, bugünkü fiyatlarla 3 trilyon doları bulmaktadır.
ABD Dışişleri Bakanlığı, daha 1945’te, Irak petrolünü “olağanüstü bir stratejik güç kaynağı ve dünya tarihinin en büyük maddi armağanlarından biri” olarak niteliyordu.
57 yıl sonra, Haziran 2002’de, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney başkanlığında toplanan Enerji Politika Kurulu, ABD dış politikasının merkezinde “enerji güvenliği”nin yattığını belirterek ekliyordu: “Basra Körfezi, ABD’nin uluslararası enerji politikasında ana odak noktalarından biri olacaktır.”
“Ortadoğu’nun kalbi” olan Irak’ın işgal edilerek bu ülkede bir tür “manda rejimi” tesis edilmesi, sadece Irak’ın değil, bütün bir Basra Körfezi ve Avrasya enerji kaynakları ve rotalarının denetim altına alınması için çok güçlü bir “manivela” sunacaktır. Buna ek olarak; işgalin ardından dört taraftan kuşatılmış bulunan İran (Türkiye, Irak, Afganistan ve Basra Körfezi) ve Suriye gibi “yeni hedefler”in düşürülmesi, kolaylaşacaktır.

SADECE YAĞMA DEĞİL
Ancak ABD’nin Irak’ı işgal etmekte bu kadar ısrarcı ve aceleci olmasının sebebi, “sadece” bunlar değil. Amerikan dergisi Newsweek’in etkili yazarı Ferit Zekeriya, sorunu bundan ibaret görenleri “sıkıştırmak” için şöyle bir soru soruyor: “Saddam’ın, zaten isteyen herkese satmaya hazır olduğu petrolde daha iyi bir anlaşma yapabilmek için, savaşa ve savaş sonrası yeniden yapılanmaya 100 milyar dolar harcamak mantıklı mı?” (Tehlikeli Bir Güven Açığı, 10 Şubat)
Soru, ABD’nin amacının “petrol yağması”ndan ibaret olduğunu düşünenleri köşeye sıkıştırabilir. Ancak daha ötesini görenler için, cevabı da içinde barındırıyor. Ferit Zekeriya, “Saddam’ın petrolü isteyen herkese satmaya hazır olduğunu” ağzından kaçırmaktadır ve ABD açısından “Irak sorunu” tam da budur!
Körfez Savaşı ve ardından gelen korkunç emperyalist ambargo dönemi, Irak halkında ve yönetiminde, Washington’a karşı büyük bir nefret yarattı. Bu nefretin dalga dalga diğer Arap/Ortadoğu ülkelerine yayılması, bölgede tesis edilmiş “Amerikan statükosu”na başlı başına büyük bir tehdit içeriyor. Diğer yandan, Irak petrolünün Saddam rejimi tarafından “isteyen herkese sunulması”nda en dezavantajlı gücün ABD olmasına da sebep oluyor. ABD’nin dayattığı ambargo rejimi, aradan geçen 10 yıl içinde giderek kendisini vurmaya başladı. Çünkü bu 10 yıl boyunca Saddam Hüseyin rejimi gücünü korudu; dahası, Türkiye’nin de aralarında olduğu bölge ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirmeye, “can düşman” Suriye ile ittifaka girmeye başladı.
Aynı dönem içinde; başta Rusya ve Fransa olmak üzere “rakip” emperyalist güçler, Amerikan baskısından azade bir biçimde Irak petrolünün “tadına bakmaya” giriştiler.
ABD ambargosu, Amerikan şirketlerinin Irak’a nüfuz etmesini gemlerken; Rus, Fransız, Çin ve Alman şirketleri, bu “en büyük maddi armağan”dan alabildiğince faydalanmaktaydı!
Baskın bir emperyalist gücün, rakiplerine, böylesi kritik bir bölgede bu kadar geniş bir hareket alanı tanıması, ABD’nin “sahneyi terketme sürecine girdiği”ne dair bir başka “alamet” olarak bir kenara kaydedilmelidir. Ve ABD hegemonyası açısından en “alarm verici” durumun bu olduğunu söylemek, yanlış olmayacaktır. Bu sebeple olsa gerek; Washington’un muhafazakâr “düşünce kuruluşları”, Bill Clinton dönemi boyunca Irak’a bir an önce saldırı düzenlenmesi gerektiğine dair raporlar hazırlayıp durdular. Bugün, Irak saldırısının 4 yıl önceden planlandığına dair haberlere rastlamak mümkün. Nitekim; 2. Bush koltuğa oturur oturmaz önüne konulan “uluslararası durum” raporlarında, bu konu birinci gündemdi.

PUTİN’İN IRAK POLİTİKASI
ABD’nin bu “tarihi hatası”ndan kimin nasıl yararlandığına bakarken, Rusya’dan başlayalım. Vladimir Putin iktidarı altında Rus petrol sektörü, büyük bir gelişme kaydetti. Bugün Rus şirketleri başlarını kaldırıyor ve “uluslararası sermaye piyasalarına, en son teknolojiye daha iyi erişim” talep ediyorlar. Amerikan gazetesi Washington Post’ta yayınlanan bir makalede, bu gelişimin uluslararası politikaya yansıması şöyle aktarılmış: “Rusya’nın en iyi petrol patronları, uluslararası alanda kabul görmek için bastırıyor. Çünkü bu; on yıllık kapitalist reformlara rağmen, yeniden millileştirme hayaletinin hâlâ dolaştığı iç siyasi ortamın çalkantılarına karşı en iyi güvenceleri olacak. Bu iç belirsizliğin yıllar boyunca süreceği öngörülüyor. Bu nedenle petrol kodamanları için en iyi sigorta, ülkeleri dışında ticari ve siyasi ittifaklar kurmak… Rusya’nın günlük 5 milyon varil petrol ihracatı, Irak’ın bugünkü 4 milyon varillik kapasitesi ile birleşirse, Suudi Arabistan’ın 8 milyon varillik günlük üretimini aşacak ve küresel petrol piyasalarında eşsiz bir istikrar gücü olacaktır.” (Eugene Rumer, 30 Eylül 2002)
Ambargo yıllarının yarattığı bu olasılık, dünya petrol piyasalarının patronunun değişmesi anlamına gelmektedir!
Vladimir Putin iktidara geldiğinde, bir önceki yönetimden “Irak politikası” açısından üç hedefi miras almıştı:
1. Irak hükümetinin Rusya’ya borçlu olduğu 7 milyar doların alınması,
2. Rus petrol şirketleri ve dev tekel GAZPROM’un Irak’ta çıkarlarını genişletmesi, yeni yatırımlara girişmesi,
3. Bu hedeflere ulaşılabilmesi için, Irak’a uygulanan BM ambargosunun kısmen ya da tamamen kaldırılmasının sağlanması.
Diğer taraftan Bağdat yönetimi de, Rusya’nın isteğinin gerçekleşmesi için, ambargonun kaldırılmasını şart koşuyordu. Bağdat, Rusya’ya “elini çabuk tutması” için baskı yapmaktan da kaçınmadı. Örneğin, Irak Petrol Bakanı Yardımcısı Farz el Şubin, geçen yıl, hükümetlerinin “Amerikan petrol şirketlerini yatırıma teşvik ettiğini, ancak ABD hükümetinin bunu engellediğini” söylüyordu (aktaran Robert O. Freedman, Meria, Haziran 2002). Rusya’ya iletilen bu “Sana muhtaç değiliz” mesajı, geçtiğimiz günlerde tekrarlandı: Irak Ticaret Bakanı Mehdi Salih, 10 Şubat tarihinde, “Amerikan ve İngiliz şirketlerinin petrol sahalarımızda faaliyet yürütmesine izin verebiliriz” diyordu (aktaran Evrensel, 12 Şubat 2003). Bu açıklamanın Rus medyasına yapılmasının anlamı ortada!
Rusya ile Irak arasındaki ilişkiler, Washington’un Moskova’ya yönelik baskısı eşliğinde, inişli çıkışlı bir seyir izleyerek bugüne dek geldi. 1990’lı yıllar içinde; Lukoil, Zarubezhneft ve Mashinoimport gibi petrol şirketleri, Irak’ın petrol yataklarında milyarlarca dolarlık işletme haklarını ellerine geçirdiler. Örneğin Lukoil, 1997’de, 15 milyar varil rezervli Batı Kurna sahasını işletme hakkını elde etti.
Sadece 2001’in ilk 10 ayı içinde, Rus tekelleri ile Irak yönetimi arasında imzalanan sözleşme tutarı 1.85 milyar dolardı. Rusya’nın Arap dünyasıyla yaptığı toplam ticaretin yüzde 60’ı, Irak’la idi.
Irak; son olarak Rusya’ya tam 40 milyar dolarlık, uzun vadeli bir ticari paket sunmuş bulunuyor. Rus şirketlerinin iştahını kabartan bu dev pastanın bir karşılığı var ama: Moskova ile Bağdat arasında “stratejik” nitelikte ilişkilerin kurulması. Böyle bir ilişkinin anlamı; Rusya’nın “Irak’ın hamisi” pozisyonu kazanması ve Bağdat’a yönelik her saldırının, “Rusya’ya yapılmış” addedilmesi olacaktır.
Körfez’deki Amerikan yığınağı ve Anglo-Sakson emperyalistlerinin saldırı tehditleri, bu paketi şimdilik rafa kaldırmış bulunuyor. Eğer ABD, saldırıyı başlatır ve hedeflerine ulaşırsa, Rusya’nın “avucunun içine kadar gelen” büyük bir stratejik fırsatı kaçıracağı ortada…
Irak yönetimi, “dost satın alma” taktiğini sadece Rusya’ya karşı izlemiyor elbette. Geçtiğimiz on yıl içinde, TotalFinaElf gibi Fransız tekelleri, Çin ve Alman şirketleri, başta petrol sektörü olmak üzere, Irak’ta milyarlarca dolarlık yatırıma imza attılar. Dahası; Türkiye gibi komşularla yüz milyonlarca dolarlık benzer anlaşmalara imza atıldı:
“Avrupa ve Asyalı petrol şirketleri, son yıllarda Irak ile önemli anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmalar hayata geçirilirse, bu şirketler, en az 50 milyar varil petrol rezervine ve potansiyel olarak günde 4-5 milyon varillik üretime erişim sağlayacaklar. Başka bir tahmine göre, sadece Rus şirketlerinin aldığı ihaleler, 70 milyar varile eşit. Bunun yanı sıra, batıdaki çöllük bölgede araştırma yapmak için de bir dizi sözleşme imzalandı.” (Michael Renner, FPIP, 14 Şubat 2003)
Çin’in Milli Petrol Şirketi, Kuzey Rumeyle rezervlerini işletme hakkını alırken, Fransız TotalFinaElf, 20-30 milyar varil rezerve sahip dev Mecnun yataklarına göz dikmişti.
Irak’ın, kendisini “ticari çıkarlardan oluşan bir kalkan” ile ABD’ye karşı koruma taktiği, Washington’un “rakip” addettiği güçlere, Ortadoğu’da çok önemli mevziler kazandırıyor. Amerikan saldırganlığının temel hedefinin, bu mevzileri ne pahasına olursa olsun geri almak olduğu söylenebilir. Bu nedenle; Saddam Hüseyin’in devrilmesi, başka bir ülkeye sürgüne gitmeyi kabul etmesi vb. gibi bölge gericiliklerinin dört elle sarıldığı aşağılık “seçenekler”, en fazla, Amerikan işgalinin “kanlı mı, kansız mı” olacağını belirleyebilecektir.
Amerikan saldırganlığının en önemli hedefinin, rakiplerinin Irak’ta elde etmiş olduğu mevzileri dağıtmak ve Irak üzerinden Ortadoğu üzerinde tam hakimiyet tesis etmek olduğu görülüyor. Ortadoğu petrol kaynakları ve bu petrolün geçiş rotaları üzerindeki denetimin sağlamlaştırılması, rakiplerin “enerji ihtiyacı”nı ancak ABD’nin icazeti ile karşılayabileceği bir statüko yaratacaktır.
Bu “felaket senaryosu”, Rus petrol devi Zarubezhneft’in başkanı Nikolai Tokarev tarafından şöyle dile getiriliyor: “Amerikalıların Irak’ta bize ihtiyacı var mı? Elbette ki hayır. Eğer Amerikalılar gelirse, Rus şirketleri petrolü sonsuza dek yitirecektir.” (“Petrol Armağanı”, New York Times, 17 Ekim 2002)
Enerji alanında kolu kanadı kırılmış rakiplerin, Amerikan hegemonyasına kafa tutması, beklenemez…

ABD’NİN NEFRET ETTİĞİ BİRLİK
Amerikan saldırganlığının bir diğer unsuru, OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) ile bağlantılı. Washington’un Irak rezervlerini eline geçirmesi, dünya petrol piyasalarını kendi çıkarlarına göre istediği gibi şekillendirme gücü sunacak. Amerikan mandası altındaki Irak’ın ham petrol üretimini ikiye katlaması, The Economist dergisinin ifadesiyle Irak’ın “Amerika’nın özel benzin istasyonuna dönüştürülmesi” halinde:
a. Petrol fiyatları düşecek,
b. OPEC “belası” tamamen ehlileştirilecek veya yok edilecektir.
Bu iki olası sonucu yakından inceleyelim. Petrol fiyatları, kapitalist ekonomilerin “büyüme” kaydetmesi için kritik önemde. Buna en iyi örneği, Körfez Savaşı oluşturuyor. Kuveyt’in Irak tarafından işgal edilmesi, uluslararası piyasalarda şok etkisi yaratarak, petrolün varilini fırlatmış, bir süre sonra 33 dolar civarına sabitlemişti (Bugün de aynı noktalarda seyrediyor). ABD’nin korkunç saldırısı, bu fiyatın bir günde 21 dolara inmesine yol açtı. Petrol piyasaları tarihinde görülen bu en büyük değer kaybının, 1990’lar boyunca ABD ekonomisinde görülen “büyük büyüme”nin temel sebeplerinden biri olduğu belirtilir.
10 Şubat tarihli Newsweek’in kapağı, “İş dünyası neden savaş istiyor?” başlığını taşıyordu. Miğfer takmış bir işadamının resmedildiği kapak, emperyalist ekonominin savaştan beslendiğinin en açık itiraflarından biri niteliğinde. Dergiden aktaralım:
“Geçtiğimiz kasım ayında, 3 yatırım bankasından uzmanlar (Goldman Sachs, Deutsche Bank, Salomon Smith Barney) 4 olası savaş senaryosu üzerinden petrol fiyatları, tüketici güveni ve diğer değişkenleri değerlendirdiler. Sonuç: Hızlı bir savaş, ABD ekonomisi için hiç savaş olmamasından daha iyi olacak…
Merkezi Londra’da bulunan Direktörler Enstitüsü adlı kuruluş da, kısa bir savaşın petrol fiyatlarını 20 dolara çekeceğini, borsayı yüzde 5 oranında yükselteceğini ve böylece dünya çapında ekonomiyi iyileştireceğini bildirdi. Kuruluşun raporunda: ‘Ekonomik olarak kısa süreli bir savaş, hiç savaş olmamasından veya Irak rejiminin değişmemesinden daha iyi, çünkü belirsizlik yok olacak’ deniliyor.” Nihayet, Amerikan sermayesinin savaşı dört gözle beklemesinin sebebi vurgulanıyor: “Birçok tahmine göre; mart ayından önce başlayacak hızlı bir savaş, petrol fiyatlarını düşürecek ve haziran ayından itibaren büyük bir küresel iyileşmenin önünü açacak.”
ABD Başkanı Bush’un ekonomik danışmanlarından Larry Lindsey ekliyor: “Irak’ta rejim değişikliği olduğunda, dünya petrol arzına 3-5 milyon varil eklenebilir. Savaşın başarılı bir biçimde yürütülmesi, ekonomi için iyi olacak.” (Aktaran The Economist, 28 Kasım 2002)
Kasalarının dolması için koca bir ülkenin toptan yıkımına, işgaline ihtiyaç duyan bu asalaklar takımı karşısında, Lenin’e başvurmamak elde değil:
“Bir yandan, üretici güçlerin gelişmesi ile sermaye birikimi arasında; öte yandan, mali sermaye için sömürgelerin ve nüfuz bölgelerinin paylaşılmasında, mevcut oransızlıkların ortadan kaldırılması konusunda, kapitalizmin bulunduğu yerde, savaştan başka bir araç var mıdır?” (Emperyalizm)

SADDAM’IN PETROL BOYKOTU
Irak hükümeti tarafından denetlenen Irak petrolü, ABD ve İngiltere açısından başka “sorunlar” da çıkardı. Saddam Hüseyin’in en dikkat çekici hamlesi, Mart 2002’de başlayan 30 günlük “petrol boykotu” idi. Irak hükümeti, Filistin’deki İsrail terörünün zirvesine tırmanması üzerine, petrol ihracatını durdurdu ve bütün OPEC ülkelerini aynı şeyi yapmaya çağırdı. Bu çağrıya tek yanıt veren, o da yarım yamalak, İran, oldu.
Batılı sermaye grupları ve medya, bu hamleyi “zayıf bir girişim” olarak nitelediler, hatta Irak’la alay ettiler. Yazılıp çizilenlere bakılırsa, “petrol ambargoları dönemi geride kalmıştı” ve “OPEC eski gücüne sahip değildi”. Ancak Irak’ın vanaları kapatmasının aynı çevrelerde 1973 ambargosunun hayalini yeniden canlandırdığını görmek için kâhin olmaya gerek yok. OPEC’in gücü azalsın veya artsın, bir ülkenin, ulusal petrolünü Batılı emperyalistlere karşı bir silah olarak kullanmaya girişmesi, rahatsız edici bir “emsal” olabilirdi.
Bu rahatsızlık, Amerikan medyasında “Nasıl yapsak da Arap petrolüne bağımlılıktan kurtulsak” yönlü tartışmalarla kendisini gösterdi. ABD’nin petrol ithalatının günde 15 milyon varil olduğunu ve bu miktarın, Rusya ve Suudi Arabistan’ın toplam üretimine eşit olduğu düşünülürse, bu kaygıların yersiz olmadığı görülecektir. Durumun ne kadar “bıçak sırtında” olduğunu gösteren kısa bir alıntı yapalım: “Dünya petrol piyasaları [bir krize yol açacak kadar] kötü durumda mı? Henüz değil. Dünyada, her gün yaklaşık 7 milyon varil atıl kapasite bulunmakta. Yani Irak, kendi payına düşen 2 milyon varili keserek, tek başına bir kriz yaratamaz. Ama geriye kalan 5 milyon varil de; İran ve Libya’nın toplam üretimine eşit. Bu ülkeler de, ambargoya katılabileceklerini söylediler.” (Paul Krugman, 9 Nisan 2002, New York Times)
Irak’ın “ele geçirilmesi”, Amerikan emperyalizmi açısından bu korkutucu olasılıkları rafa kaldıracak bir çare olarak değerlendiriliyor. Ignacio Ramonet’ten aktaralım:
“Eğer Bush, Irak rezervlerine erişim sağlarsa, dünya petrol piyasalarını tamamen değiştirebilecektir. Irak, Amerikan mandası altında ham petrol üretimini hızla iki katına çıkarabilir ve bu, fiyatları düşürür… Böylece, başka stratejik olasılıkların yolu açılacaktır. Öncelikle, Washington’un nefret etmeyi sevdiği OPEC’e ve üyelerine, özellikle Libya, İran ve Venezüella’ya darbe indirilecektir. Arada; Meksika, Endonezya, Nijerya ve Cezayir gibi dost ülkeler de kaynayacaktır. İkincisi, Irak petrolünün denetimi, ABD’nin Suudi Arabistan ile arasına mesafe koymasını sağlayacaktır. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, (pek de mümkün görünmeyen) bir yeni harita senaryosu dillendirmişti: Suudi Arabistan parçalanır ve petrol zengini Hassa bölgesinde, ABD mandası altında bağımsız bir emirlik kurulur. Suudi petrolünün büyük bir bölümü buradadır ve nüfusun çoğunluğu Şii’dir. Bu anlamda Irak’a karşı savaş, İran’a karşı savaş için bir adım olacaktır… İran’ın petrol rezervleri, ABD’nin, yeni emperyal çağın bu ilk savaşında hesapladığı olağanüstü yağmaya eklenecektir.” (“Köle Devletler”, Le Monde diplomatique, Ekim 2002)

MAKUL BİR SENARYO…
Çeşitli çevreler, Avrupa Birliği’ni de yakından ilgilendiren bir “senaryo”yu da ileri sürmekteler. Bu senaryonun geçerliliğine dair elde bir veri olmadığından, en sona bıraktık. Ancak yine de, kurulan mantık oldukça “makul” ve bu nedenle, bahsetmek gerekiyor. İnternet üzerinde dolaşan bu senaryoya göre, OPEC, uluslararası işlemlerinde ABD Doları’nı bırakıp Euro’ya geçme çalışmaları içindedir. Irak, 2000 yılı sonlarında bu geçişi yapmış ve BM’deki 10 milyar dolar rezerv fonunu Euro’ya çevirmişti. İran’ın da, petrol işlemlerinde benzer bir adımı atmak üzere olduğu belirtiliyor.
OPEC ülkelerinin Euro’yu benimsemesi, “zincirleme” bir etki yaratma gücüne sahip: Petrol ithal eden ülkeler, bu hamle karşısında zorunlu olarak, rezervlerindeki dolarları elden çıkaracak ve Euro’ya geçeceklerdir. Böylesi bir olasılığın sonucu, ABD Doları’nın en az yüzde 20’lik bir devalüasyona uğraması, Amerikan ekonomisinin yüksek enflasyona geçmesi olabilir. Kimi çevreler, bu olasılığın, zaten güç durumda olan Amerikan ekonomisini “yeni bir 1929 krizine sürükleyeceği”ni öne sürmekteler.
Bu senaryo bir tarafa bırakılırsa, ABD’nin, Irak ve bütün bir bölgeyi ateşe atacak “harita” ve “plan”lar hazırlamakta olduğu kuşkusuz görünüyor. “Bir sonraki hedef kim?”, “Irak’ın başına hangi Amerikalı general geçecek?”, “Filistinliler topraklarından sürülecek mi?”, “Suudi Arabistan bölünecek mi?”, “Irak ve Ürdün birleştirilecek mi?”, “İran ve Suriye rejimleri yıkılacak mı?” gibi, gündemde olan soruların her biri tek başına, potansiyel birer saatli bomba.
Ortadoğu’da böylesi bir girişime atılan son ülkeler, İngiltere ve Fransa olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde imzalanan 1916 Skyes-Picot anlaşması, bölgeye 90 yıldır savaş, kan ve gözyaşından başka bir şey getirmedi. Bölgenin tek bir köşesi yok ki, bu anlaşmanın sonucu olarak çizilen “harita”nın acılarını çekmiyor olsun.
Ancak unutmamak gerek: Skyes-Picot, paradoksal bir biçimde, döneminin bu iki büyük emperyalist gücünün, Ortadoğu topraklarından defedilmesinin koşullarını da hazırlamıştı!

İnternetin iki yüzü

Otuz yıllık bir geçmişi olan uluslararası bilişim ağı internet, 20. yüzyıldaki bilimsel-teknolojik ilerlemelerin en önemli unsurlarından biri. İnternet, özellikle son 10 yıl içinde, burjuva ideologların “baş döndürücü” bulduğu bir hızla yayılıp gelişerek, insanlığın geleceğinde etkili olabilecek bir noktaya ulaştı. Ancak internet, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda üretilmiş ve aynı ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirilen bir teknolojik yapı olarak, bu sistemin bütün çelişkilerini, çürümüşlüklerini bünyesinde barındırıyor. Sürekli bir değişim ve gelişim içinde olması nedeniyle “toplumsal bir organizma”ya benzetebileceğimiz internet’in doğduğu eller, büyüme aşamasında onu tıpkı buyurgan bir ebeveyn gibi yönlendiriyor, kendisi için çizilen “gelecek”ten sapmaması için gizli-açık yöntemlerle baskı altına alıyorlar. Ancak internet’in, çağımızın tanık olduğu en önemli bilimsel-teknolojik atılımlardan biri olarak, kapitalistlerin değil insanlığın çıkarına sunulması için çaba sarf edenler de var. 21. yüzyılın başında, çıkarların çatıştığı bir arenaya dönen internet, bu özelliğiyle, sınıflı toplumlarda uygarlığa dair “bütün gelişmenin, sürekli bir çelişme içinde oluştuğu”nun (F. Engels) en güncel kanıtlarından biri.
Bu temelden yola çıkılarak, internet’in “iyi”liğine de, “kötü”lüğüne de, daha da önemlisi, “iyilik içinde kötülüğü” ve “kötülük içinde iyiliğine” dair sayısız kanıt sunulabilir. Ne de olsa, istendiğinde herhangi bir ülkenin Marksistlerinin yürüttüğü tartışmaları veya Marx’ın baskısı tükenmiş bir yapıtını, istendiğinde ise pornografi, dinci gericilik veya ırkçılığın en soysuz örneklerini bilgisayar ekranlarımıza taşıyan, “aynı” internet’tir.
Bu yazımızın konusu da, internet’in birbiriyle çelişen iki yüzü: İnternetin bir araç olarak uluslararası işçi sınıfı mücadelesine sunduğu olanaklar, ama diğer yandan da, kendi sunduğu olanaklara ket vuran, geriletici ve çürütücü yüzü.

İNTERNET NEDİR?
İnternet, ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü “Soğuk Savaş”ın bir parçası olarak doğdu. Genellikle, internet’in “ön-tarihi”nin 1958 yılında başladığı kabul edilir. ABD Başkanı Eisenhower, bu tarihte, Sovyetler Birliği’nin uzay çalışmalarında Amerika’ya attığı farkı kapatmak amacıyla, Gelişmiş Araştırma Projeleri Ajansı’nı (ARPA) kurdu. ARPA’nın hedefi, ABD’deki tüm bilimsel faaliyetleri militarist ve anti-Sovyet bir niteliğe büründürmekti; ilerleyen yıllarda ARPA, Amerikalı bilimcilerin başlarının üzerinde, bir Demokles Kılıcı gibi sallandırılacaktı. ARPA, bilgisayar teknolojisinin, söz konusu amaç için sunduğu potansiyelin farkına ilk kez 1962’de vardı. Ajansın yöneticisi Dr. Licklider, “birden fazla bilgisayarın aynı ağ içinde etkileşimi”nin, denetim açısından örgüte sunduğu olanakları fark ederek, ajansı üniversitelere açmaya başladı. (Dr. Licklider, burjuva propagandistlerin yaydığı ve bugün her renkten sermaye yanlısının ağzına sakız olan “bilgi toplumu” teranelerinin ilk “resmi” sözcülerinden biriydi. ARPA şefi, bir dergiye yazdığı makalede, bilgisayar üzerinde iletişimin “bireylerin entelektüel potansiyelini açığa çıkaracak ortamı sağlayacağını” söylüyordu. Söylenmeyen ise, bu “ortam”ın, aynı potansiyeli bilimsel faaliyetin emperyalist çıkarlara göre yönlendirilmesini kolaylaştırıyor olmasıydı. ARPA şefinin mirası, “tarihin sonu” tezinin “mucidi” ve bir CIA ajanı olan Francis Fukuyama tarafından sahiplenildi!) 1969 yılında, ABD’nin dört üniversitesi arasında ilk bilgisayar ağı oluşturuldu; bu tarih, internet’in “miladı” olarak kabul edilmektedir. ARPA, aynı tarihten itibaren, tipik bir “halkla ilişkiler” taktiği olarak, üzerindeki “gizlilik” perdesini de kısmen kaldırmaya başladı. Dört yıl sonra, Ajans, Amerikan kamuoyunu “hayran etmeye” yönelik ilk “şov”unu gerçekleştirdi. Bir otelin bodrum katında yapılan gösteriye katılanlar, ülkenin çeşitli bölgelerindeki 23 bilgisayarın birbirine elektronik mektup geçmesini hayretle izlediler. Bu gösteri, muhtemelen, ABD yönetiminin projeye daha fazla para akıtmasını sağlamak için gereken “kamuoyu desteği”ni almayı hedefliyordu.
1979’da, sistemin anahtarı halen ABD ordusunun elindeydi, ama sistemin kendisi, üniversitelerin katılımı nedeniyle yarı-akademik bir kimlik kazanmıştı. Aynı tarihte, internet’in kurucularının hiç akıllarında olmayan bir “sapma”da kaçınılmaz olarak gerçekleşti ve iki Amerikan üniversitesinin mezunları, kendi aralarında iletişimi kolaylaştırmak için bir elektronik haber grubu oluşturdular.
“İnternet” sözcüğü ise ilk kez 1982’de kullanıldı. Bundan iki yıl sonra, bilimkurgu yazarı William Gibson’un Neuromancer adlı romanında kullandığı “siber-uzay” terimi de hemen tuttu; sistem, henüz “sokaktaki insan” ile buluşmasa da, “haki” görünümünden kurtulmuştu. 1985’te elektronik posta ABD üniversitelerinde, öğrenciler de dâhil olmak üzere günlük yaşamın bir parçası olmuştu. ABD yönetimi tarafından yayılan anti-komünist histerinin doruğa ulaştığı 1980’li yıllar boyunca internet, esas olarak Amerikan üniversitelerinin ve ordunun “ortak girişimi” olarak varlığını sürdürdü. Reagan’ın “kötülük imparatorluğu” olarak nitelendirdiği Sovyetler Birliği’nin çözülmesine paralel olarak, 1980’lerin sonunda, başta NATO müttefikleri olmak üzere, diğer ülkelerin kullanımına açıldı. 1977 yılında bünyesinde 100 sunucu bilgisayar bulunan sistem, 1992’de 1 milyon sunucuya ulaşmıştı. Yine de kullanıcı kitlesi, halen akademisyenler ve öğrencilerdi. Bu durumu değiştiren ve sistemi çok daha geniş bir kitleye açan, World Wide Web (WWW) oldu.
1993 yılında piyasaya çıkan ilk grafik tabanlı ağ tarayıcısı olan Mosaic ile internet trafiği % 300.000 (yüzde üç yüz bin) arttı. Bu rekor artışın bir nedeni, Mosaic’in, internet’in kullanılmasını olağanüstü kolay bir hale getirmesiydi. (Diğer neden ise, “küreselleşme”nin tekellere sunduğu olanaklar (üretim merkezlerinin kaydırılması, esnek çalışma vb. yoluyla işgücü maliyetinin düşürülmesi gibi) ve teknolojik gelişmeler sayesinde, bilgiişlem sektöründeki maliyet düşüşüydü. Sanayileşmiş ülkelerde bu düşüş, bilgisayar fiyatlarına da yansıdı ve bilgisayar, büyük bir hızla “lüks mal” olmaktan çıkmaya başladı. Mosaic ve onu takip eden grafik tabanlı tarayıcılar öyle egemen bir hale geldi ki, “ftp” gibi eski uygulamaların kullanım alanı giderek daraldı ve “Web” ile “internet”, giderek aynı anlama gelmeye başladı. Peki, neydi Web? Kısaca, ona, HTML (HyperText Mark-Up Language – Hipermetin İşaretleme Dili) adlı özel bilgisayar dilinde düzenlenmiş belgelere adanmış sunucu (server) bilgisayarların birbirine bağlı olduğu bir sistem diyebiliriz. HTML’ye gömülmüş adreslerin kullanımı, tarayıcı program aracılığıyla, bir bilgi parçasından diğerine kesintisiz gidilmesine olanak tanır, bu bilgi parçaları nerede olursa olsun. Tarayıcı programlar ve onların işlediği özel “protokol”ler, bilgi parçalarının yazı, grafik, ses ve video görüntüleri içermesini sağlayabilir. Bu da, Web’in, kullanımı kolay ve oldukça çekici bir grafik arabirime sahip olması demektir.
Bu kullanım kolaylığının sonucu olarak, 1996 yılma gelindiğinde, 10 milyon sunucu bilgisayar, 40 milyon insanı sisteme ve birbirine bağlıyordu. 1998 sonu itibarıyla ise, bu rakamlar 60 ve 200 milyona fırladı. (ABD’li akademik çevreler ise, “internet’in ellerinden alınmasına” tepki olarak, sadece kendi aralarında kurulacak yeni bir ağ projesine giriştiler. Bu proje, birkaç yıl önce “lnternet-2” adıyla ve sadece akademik faaliyetlere hizmet etmek üzere, gerçeğe dönüşmüş bulunuyor.)

İNTERNET ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN GERİCİ PROPAGANDA
Böylesi büyük bir hızla yayılan ve gelişmiş kapitalist ülkelerde orta sınıflara dek ulaşan internetin, kimi zaman Hollywood yapımı uyduruk bilimkurgulara taş çıkaran bir propagandayı da beraberinde getirmesi kaçınılmaz oldu. Burjuvazinin sözcüleri, ABD emperyalizmi tarafından ilan edilen ve “nedense” artık pek ağızlara alınmayan “Yeni Dünya Düzeninin en önemli ideolojik dayanaklarından birini, “bilginin emeğin yerine geçtiği” iddiasında buldular. (“Bilgi toplumu”, “enformasyon toplumu”, “teknoloji toplumu” gibi tezlerin temelinde, bu iddia yatmaktadır.) Bu iddianın temel dayanağı ise, bilindiği gibi, Internet idi. Özellikle, kendilerini “futurolog” (gelecek-bilimci!) olarak adlandıran Alvin Toffler gibilerinin dilinden düşmeyen bu “Internet aşkı”na birkaç örnek verelim:
“İnternet, insanlık tarihindeki en büyük ve en önemli başarıdır. Internet piramitlerden daha mı etkileyici? Michelangelo’nun Davut’undan daha mı güzel? Sanayi devriminin olağanüstü buluşlarından daha mı önemli? Bu soruların hepsine yanıt; evet, evet ve yine evet.” (Hahn ve Stout).
“Sanal gerçeklik, sınıfsal veya ırksal ayrımların silindiği tek ortamdır.” (Jaron Lanier)
“Bilgi; potansiyel olarak sonsuzdur. Herkes onu ekip biçebilir, herkes hasada katılmakta serbesttir.” (Lewis J. Perelman)
“Veriye erişim olanağı, insanların öne çıkıp bağımsız bir ekonomik varoluşa ulaşmalarına olanak tanır” (Mitch Kapor)
Bu sözlere “abartma” deyip geçmek tehlikeli; çünkü bu anlayış; bizzat interneti mümkün kılan kültürel, toplumsal ve bilimsel gelişimi, birikimi toptan yok saymakta. Son 10 yıl içinde özellikle aydın çevrelerde hatırı sayılır bir kafa karışıklığı yaratan bu iddiaların, bilgiyi “insani etkinlik alanı dışında ve yine tüm toplumsal yaşantıyı etkileyen bağımsız bir olgu olarak değerlendirdiği” (“Post-kapitalist” Paradigmalar, İlker Belek, sf. 176) açıktır. “Teknolojik determinizm” olarak niteleyebileceğimiz bu bakış açısı, “insan” ile onun etkinliğinin bir ürünü olan “bilgi”yi birbirinden koparması nedeniyle, kapitalist yabancılaşmanın daha da derinleştirilmesine hizmet etmektedir. Marx, Kapital’in hazırlık çalışması sırasında bu iddialara yeterince özlü bir yanıt vermiş:
“Doğa makina yapmaz, lokomotifler, demiryolları, elektrikli telgraflar… üretmez. Bunlar insan çabasının, sanayinin ürünleridir: doğal hammaddelerin insanın doğaya hâkim gelen iradesinin ya da insanın doğaüstündeki etkinliğinin organlarına dönüştürülmesidir. İnsan beyninin, insan eliyle yaratılmış organlarıdır; bilimin nesnelleşmiş gücüdür. Sabit sermayenin gelişme düzeyi genel toplumsal bilginin ne dereceye kadar dolaysız bir üretici güç haline geldiğini re dolayısıyla toplumsal yaşam sürecinin koşullarının ne dereceye kadar genel entelektüalitenin kontrolü altına girmiş olduğunu, ne dereceye kadar dönüştürülüp ona uyarlı biçime sokulmuş olduğunu gösterir. Toplumun üretici güçlerinin, salt bilgi biçiminin ötesinde, ne dereceye kadar toplumsal pratiğin, maddi yaşam sürecinin dolaysız organları halinde üretilmiş olduklarını ortaya koyar.” (Grundrisse, Karl Marx. sf. 654)
Internet karşısında, insani bir heyecan ve coşkuyla değil ama insanın yapabileceklerine inanmadıklarından hayrete düşmüş çevreler ise, bilerek ya da bilmeyerek, burjuvazinin yürüttüğü gerici propagandaya güç vermektedirler. Oysa bu “şaşkınlık” hiç de yeni ve internete özgü değil:
“Toplumdaki her şeyi uyumlu bir işbirliğine yöneltecek, zaman ve mekânın kısıtlamalarını yenecek, önyargıları yumuşatacak ve her yeri hızlı ve dostça bir iletişim ile birbirine bağlayacak, büyük bir devindirici etmen. “
“Bizi evrensel hayat standartlarına ulaştıracak, yeni ve eğlendirici işler yaratacak, özgürlük getirecek, angaryaya, gürültüye, dumana ve kirliliğe bir son verecek. Buhar enerjisine dayanan uygarlığımızın sorunlarını çözebilir.”
Yukarıdaki sözlerden ilki “buhar enerjisine dair; ama içerdiği kehanetlerin hiçbiri gerçekleşmediğinden, yeni “kehanet’ler için “elektrik enerjisi” beklenmiş; ikinci alıntımız da bu enerjinin getireceklerine dairdi. Oysa her iki teknolojik ilerleme de, bilindiği gibi, yukarıda sıralanan beklentilerini karşılamadı. Aksine, her iki buluş da ezilen sınıfların sömürüsünü katmerleştirdi, sorunlarını daha da ağırlaştırdı.
“Öyleyse, uygarlık ilerledikçe, kaçınılmaz bir sonuç olarak meydana getirdiği kötülükleri, iyilikseverlik örtüsüyle örtmek, telleyip pullamak, ya da yadsımak, uzun sözün kısası, ne geçmiş toplum biçimlerinde, hatta ne de uygarlığın ilk aşamalarında bilinen danışıklı bir ikiyüzlülüğe bürünmek zorundadır.” (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, F. Engels)

‘HERKESE İNTERNET’ Mİ?
Bu ikiyüzlü propagandanın örtmeye çalıştığı gerçeklere, kısaca da olsa göz atmak gerekli. İnternetin “yayıldığı” alan, esas olarak ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi sanayileşmiş batı ülkelerinin orta ve üst sınıfları. 1993 yılında yapılan bir araştırma; İnternet girişlerinin yüzde 90’ından fazlasının ABD, Kanada ve İngiltere’den yapıldığını gösteriyor. Bu oran, dünyanın en kalabalık iki ülkesi olan Hindistan için yüzde 0.01, Çin başta olmak üzere yüzlerce ülke için ise ölçülemeyecek kadar küçük. Bir diğer araştırmaya göre, dünyadaki İnternet kullanıcılarının yüzde 88’i sanayileşmiş ülkelerin yurttaşları. 750 milyon nüfuslu, dünya uygarlıklarının beşiği olan Afrika’da sadece 1 milyon İnternet kullanıcısı var. Afrika’yı yıllarca yağmalayan İngiltere’de ise bu oran 10,5 milyon. Güney Asya, dünya nüfusunun yüzde 20’sini barındırıyor. Ama İnternet erişimine sahip olanların oranı sadece yüzde 1. Yine Afrika ve Asya’da yüz milyonlarca insan, bırakalım interneti ve bilgisayarı, bir telefon bağlantısına dahi sahip değil. Verili ülkelerdeki kadınlar ve azınlıkların İnternet kullanımına dair istatistikler de, benzer bir eşitsizliği yansıtıyor.
Web üzerindeki sayfaların dağılımında da aynı tabloyla karşılaşıyoruz. WWW bünyesinde en çok alana sahip olan ilk 10 ülke, sırasıyla ABD, Japonya, İngiltere, Almanya, Avustralya, Kanada, Hollanda, Finlandiya, Fransa ve İsveç. Bu sıralamanın doğal sonucu olarak, birçok alanda olduğu gibi internette egemen olan dil de İngilizce, daha doğrusu “Amerikan İngilizcesi”. (Bu terimi kullanmamızın nedeni, dil alanındaki ABD hegemonyasının, binlerce yıllık bir birikimin üzerinde yükselen İngilizcenin bizzat kendisini de tahribe yönelmiş, onu deforme etmekte olmasıdır.) Bu egemenlik, bir yandan interneti hakkıyla kullanmanın zorunlu koşulu olarak “İngilizce bilme”yi gerektirirken, bir yandan da diğer dilleri büyük bir hızla “çağın gerisinde” bırakıyor.
Dolayısıyla, örneğin Endonezya’ya ait olan -zaten az sayıdaki- Web sayfası, ek olarak mutlaka bir İngilizce versiyon içermek zorunda kalıyor. Aynı zamanda, bilgi-işlem süreçleri, araçları ve keşiflerinin “orijinal” -elbette İngilizce- isimleri, hiç değişmeden bir dilden diğerine aktarılıyor ve bu dillerin kendi doğal gelişim ve uyum süreçleri felç ediliyor. (Kültürel hegemonyanın bir yansıması olan bu felç edici sürece “içeriden” de destek verildiğini eklemek gerekir. Birkaç yıl önce Türkiye’deki bilgisayar dergileri, Microsoft Windows işletim sistemindeki kimi abartılı “Öz-Türkçe” terimleri gerekçe göstererek bir tartışma başlatmışlardı. Tartışmada görüldü ki, Türkiye’deki cılız bilgi-işlem sektörünün “öncü” kişi ve kuruluşlarının büyük bir bölümü, işletim sistemleri ve programların Türkçeleştirilmesine karşı çıkmakta ve “İngilizceye” dönülmesini talep etmekteydiler. İşin ilginci, buna karşı çıkan Amerikan tekeli Microsoft’un kendisi oldu ve Microsoft Türkiye yöneticileri, pazarın daralması olasılığına işaret ederek Türkçede ısrar ettiler! Kuşkusuz benzer trajikomediler, diğer bağımlı ülkelerde de sahnelenmektedir.)
Fransız Le Monde Diplomatique’in yazarı, derginin mayıs sayısında şu saptamayı yapıyor: “ABD hegemonyası… Birçok alanın kelime dağarcığını, kavramlarını ve anlamlarını elinde tutuyor. Bizleri, sorunları onun buluşları ve kendi önerdiği sözcüklerle formüle etmeye zorluyor. İlk elden ürettiği bilinmezleri çözmek için kodlar sağlıyor. Sadece bu amaca yönelik olarak binlerce analist ve uzmanın çalıştığı araştırma merkezleri ve düşünce kuruluşları oluşturmuş durumda…”(Ignacio Ramonet, Keyfimizin Kâhyası, aktaran Evrensel Pazar, 11 Haziran 2000)
Bütün bu veri ve saptamalardan yola çıkarak, İnternet kullanıcıları arasında ezici bir çoğunluk oluşturan kitlenin profilini çıkarmamız mümkün: “Sanayileşmiş ülke yurttaşı, orta-üst sınıf üyesi, İngilizce bilen, beyaz ve erkek.” Kapitalizmin sunduğu “eşitlik” daha özlü bir biçimde tarif edilemez!

KAPININ BEKÇİLERİ: GİZLİ KAPİTALİST DENETİM
Yukarıda tanımlanan “profil”e uyan veya istisnaları oluşturan kullanıcının bilgisayarın başına oturup internete girmesiyle birlikte, ikinci ve en az ilki kadar acımasız bir “seleksiyon” süreci başlar. İnternetin, içinde bulunulan toplumsal ilişkilerin bir yansıması olduğu gerçeği, en açık olarak bu ikinci aşamada, yani bilgisayarın başına oturduktan sonra görüldüğü için, bu süreci ayrıntılı olarak incelemekte fayda var. Çünkü bu süreç, internetteki “demokrasi”nin, “kapitalist demokrasi” ve “bireyin seçme hakkı” kavramı ile ilişkisini ortaya koyuyor.
Bugünlerde televizyonlarda gösterilen bir reklâmda, “herkesin internete bağlanmaktan bahsettiği, ama asıl sorunun bağlandıktan sonra ne yapılacağı” olduğu belirtiliyor. Gerçekten de, kişi, her gün milyonlarca sayfanın eklendiği devasa Web’e girdikten sonra ne yapacaktır? Reklâmın soruya verdiği yanıt, bir medya tekeline ait Web sitesine girerek “istediği içeriğe ulaşmak”.
İnternetin bugünkü hâkimi olan uluslararası tekeller de, soruya benzer bir yanıt veriyor. İnternete ilk kez bağlanan bir “acemi”yi ele alalım. Bu kişinin, Web sayfalarını okumak için bir tarayıcı programa ihtiyacı var elbette. Önüne sunulmuş iki ana “seçenek” bulunuyor: Her ikisi de ücretsiz yazılımlar olan İnternet Explorer (Microsoft) ya da Navigator (Netscape) kullanacak. Belki de araştırma-inceleme gereksinimleri için çok daha uygun olabilecek diğer tarayıcılar, bu iki tekelin baskısı altında çoktan ezilmiştir çünkü. Zaten internete bağlanmak için şart olan servis sağlayıcı şirketler de bu iki tarayıcıdan birini bilgisayara otomatik olarak yüklemekte veya “önermekte”dirler.
Kullanıcımız, modemden gelen o cazırtılı bağlantı sesini duydu, tarayıcısını açtı. Kendi isteği dışında, ilk gideceği yer, tarayıcı programlara otomatik olarak yüklenmiş olan Netscape veya Microsoft tekellerine ait Web siteleri. Kullanıcımız kendisi adına önceden yapılan bu “seçim”i, programı öğrendikçe değiştirebilir elbette, ama işler, onun müdahalesini gerektirmeyecek kadar “kolaylaştırılmış”tır. Hem bu iki tekelin Web sitelerinde, hem de tarayıcı programın “bookmark” (belirteç) klasöründe bağlantılar verilen noktalara uğramaya başlar. Bu bağlantıların ne olması gerektiğine de, kullanıcımız adına çoktan karar verilmiştir: Haber istiyorsa CNN veya Hürriyet, kitap istiyorsa Amazon.com veya Barnes&Noble gibi. “Tavsiye üzerine” gidilen bu adreslerin her birinin de, kendi benzer “bağlantı”larına sahip olduğunu eklemeliyiz. Bu bağlantılar ağı, baştan itibaren öyle sıkı örülmüştür ki, kullanıcımızın sistemi araştırma, inceleme olanakları kısıtlıysa -veya buna ihtiyaç duymadığını düşünüyorsa- bir ay sonra çok ilginç sonuçlar elde ederiz. O, artık Web’in, “yemek tarifleri, ajans haberleri veren ve kitap satan” sitelerden oluştuğuna inanan bir “dolap beygiri” olmuştur. İşini kolaylaştırdığını düşündüğü “bağlantılar” ise, aslında hareket özgürlüğünü kısıtlayan, elini kolunu bağlayan sımsıkı bir zincirdir.
Aynı kullanıcı, deneyim kazanmasına paralel olarak, birkaç ay içinde ilgi ihtiyaç duyduğu konularda, “arama motorları” adı verilen özel siteleri öğrenecektir. .Artık arama motorlarına sorgulama yaptırıp, önüne çıkan yüzlerce benzer site arasından tercih yapmaktadır. Ama bu aşamada da, tüm tercihleri AltaVista veya Yahoo gibi “arama tekelleri”nin insafındadır ve büyük ölçüde, yine kendi adına verilmiş kararlan onaylamaktan başka bir şey yapmamaktadır. Çünkü her sektörden yüzlerce uluslararası tekel, bu sitelerde akla gelen her konudaki sorgulamaları bir şekilde kendilerine yönlendirmektedirler. Başta, en çok kullanılan bu iki arama motoru olmak üzere hemen tüm motor sistemleri, arama sonuçlarını “açık artırmaya” çıkarmışlardır çünkü. Yani kullanıcı, aradığı bir kitapla ilgili sorgulama yaptığında, karşısına ilk çıkmak isteyen yayın tekeli, arama motoruna yüksek bir bedel ödeyerek “müşteriyi kapmakta”dır!
Basit örneklerle açıklamaya çalıştığımız bu taktikler sistemi İnternet uzmanlarından Andrew Shapiro tarafından “asgari direniş patikası” olarak tanımlanıyor. Shapiro, sistemi yaşama geçirenlere de “kapının bekçileri” diyor. Çünkü kullanıcı, “hür tercihler” yaptığını sanırken, aslında kendisine önceden çizilen patikalarda ilerlemektedir; kapının bekçileri onu öyle ince yöntemlerle yönlendiriyor ki, durumun farkında bile değil.
Bugün İnternet kullanıcılarının ezici bir çoğunluğu, akla gelebilecek her alanda, kendileri için önceden çizilmiş “patika”ları takip etmekten başka bir şey yapmamaktadır.

GİZLİ DENETİM YETERLİ OLMADIĞINDA…
İnternet üzerindeki “seleksiyon” sisteminin son halkası, polisiye yöntemlerin devreye sokulduğu açık baskı ve zordur. Baskının genel hedefi, “dolap beygiri” olmayı reddederek interneti, giderek daha ticari bir araç olmaktan kurtarmaya çalışanlar, özel olarak ise onu ezilen sınıf ve katmanların taleplerini dile getiren bir siyasi mücadele platformu haline getirmek için çaba sarf edenlerdir.
Bu baskının günümüzdeki gerekçeleri, “interneti anarşik yapıdan kurtarmak, ona bir çekidüzen vermek” ve “pornografi-ırkçılık içeren siteleri önlemek” olarak görünüyor. Peki, bu iddia ne kadar doğru? Yanıtı, Web üzerindeki en etkili işçi sitelerinden biri olan ve özellikle Liverpool liman işçilerinin iki yıllık direnişini uluslararası alana taşımada büyük katkı sağlayan LabourNet (www.labournet.org) sitesinin yöneticisi Chris Bailey veriyor: “Servet ve nüfuzları ile bilgi kanallarını kendilerine saklaya-gelenler, internetin, bu denetim mekanizmalarını aşarak, daha önce böylesi olanaklara sahip olmayan kitlelerin ellerine güç verdiğini giderek daha iyi kavrıyor. Örneğin, ABD’de geçtiğimiz yıl düzenlenen bir deniz nakliyat şirketleri konferansında konuşan bir avukat, liman işçilerinin uluslararası grev örgütlemek için interneti kullandığını söyledi. Bu sözler, patronlara milyonlarca dolara patlayan Liverpool işçilerinin direnişine ve LabourNet’e gönderme yapıyordu. Böylesi merkezler, internetin denetim altına alınması için girişimlerini giderek artırıyor. İnternetin demokratik niteliğini kısıtlama yönündeki bu girişimler, genellikle kendilerini internetteki çocuk pornografisi ve ırkçılık gibi sorunlar ile kamufle ediyor ve geniş kitlelerin desteğini almaya çalışıyorlar.” (Ekim 1998, İlerici İletişim Örgütü [APC] Konferansı’na sunulan rapordan)
Başta ABD ve Avrupa Birliği olmak üzere emperyalistler, LabourNet gibi “baş belaları”na karşı, kapalı kapılar ardında yapılan üst düzey toplantılarla çözümler arıyor, yeni ve baskıcı yasalar ile İnternet kullanımının daha katı bir biçimde denetlenmesi için adımlar atıyorlar. Örneğin, Kasım 1999’da Güney Kore’nin başkenti Seul’de düzenlenen Interpol toplantısında bir araya gelen 127 ülkeden 900 polis şefi, Internet konusunu masaya yatırdılar. Toplantının hedefi, Interpol Başkanı tarafından şu sözlerle ilan ediliyordu: “internet’in kanayan yaraya, suç batağına dönüşmesine rıza gösteremeyiz. Bugünkü yaklaşım sürerse, İnternet orman kanunlarının hâkim olduğu bir alana dönüşür.”
Bu toplantının ardından, çeşitli ülkelerde İnternet kullanımını denetim altına alıcı bir dizi “bilişim yasası”nın çıkarılmasına hız verildiğini belirtmeliyiz. Bu yasaların doğrudan sonucu olarak, son bir yıl içinde, özellikle çeşitli ülke ve sektörlerden işçilerin seslerini duyuran onlarca Web sitesi kapatıldı veya adres değiştirmek zorunda kaldı.

AVRUPA BİRLİĞİ’NDE DURUM
Türkiye’nin Avrupa Birliği aday üyeliği ile ilgili tartışmaların sürdüğü bu günlerde, Avrupa Birliği’nin İnternet konusunda aldığı tutumu büyüteç altına almakta da fayda var. Ne ilginçtir ki, “demokratlığı” üzerine hevesli nutuklar atılan AB, internetin polis copuyla “çekidüzene” sokulması çabasında en önde giden emperyalist blok. Avrupa Konseyi, daha 24 Nisan 1996’da, Avrupa Komisyonu’ndan, “İnternetin hızlı gelişiminin yol açtığı sorunları, özellikle de interneti uluslararası geçerliliği olan kurallara bağlamanın ne ölçüde gerekli olduğunu özetlemesini” talep etti. Komisyonun raporu, 23 Ekim tarihinde hazırdı. Rapor, “İnternet üzerindeki yasadışı ve zararlı içerikten dem vuruyordu.
17 Şubat 1997’de toplanan Avrupa Bakanlar Konseyi, konu ile ilgili bir dizi “önlem” almaya karar verdi. Üye ülkeler ve Avrupa Parlamentosu ile yapılan fikir alışverişi sonunda, 26 Kasım tarihli “internetin Güvenli Kullanımını Teşvik Etmek İçin Eylem Planı” adlı belge ortaya çıktı.
Belge, bir dizi değişiklikten geçtikten sonra, 16 Eylül tarihinde Konsey ve Parlamento tarafından kabul edildi ve 31 Aralık 2001 tarihinde yürürlüğe girmek üzere, yasalaştı. Planın gerekçesi, “AB’nin, sektörlerinin rekabet gücünü koruması için gerekli koşulları sağlamak” olarak açıklandığından, hazırlayıcısı da, AB Sanayi Politikası Komisyonu Başkanı Martin Bangemann. Eylem Planı, özetle şu şartları getiriyor:
1. İnternet üzerindeki “yasadışı” içeriğin önlenmesi için “bilişim sektörü, özdenetim mekanizmaları ve ilgili yetkili kurumlar” işbirliği yapacaktır.
2. Söz konusu “yasadışı” içeriğin kapsadığı alanlar, “çocuk pornografisi, ırkçılık ve Yahudi düşmanlığının yanı sıra, “ulusal güvenlik, mali güvenlik, veri güvenliği, özel hayatın ve saygınlığın korunması ve kamu sağlığı” olarak tanımlanmıştır.
3. Servis sağlayıcı şirketler, kullanıcılar üzerinde yapacakları özdenetimde “polis yetkililerinin deneyimlerinden yararlanacaktır”.
4. “Yasadışı içerik”in sorumluluğu, sadece içeriğin bulunduğu siteye değil, siteye ev sahipliği yapan servis sağlayıcı şirkete de aittir.
Tam bir “İnternet için Terörle Mücadele Yasası” olan bu belgenin yasalaşma sürecinin, onun doğrudan etkileyeceği milyonlarca kullanıcıdan habersiz olarak gerçekleştiğini eklemek gerekiyor. Sadece bu bile, Avrupa Birliği yöneticilerinin demeçlerinde sık sık kullandığı “hükümet-dışı örgütlerin söz ve karar süreçlerine katılımı”, “demokratik süreçler”, “yurttaşların bilgilenme hakkı” gibi sözlerin demagojiden ibaret olduğunu göstermeye yetiyor. Chris Bailey, belgeyi ele geçirdikten sonra yaptığı çağrıda şöyle sesleniyordu: “İnternette demokrasinin gelişmesine karşı çıkanlar, gerçek amaçlarını gizlemek için çocuk pornografisi ve ırkçılık sorunlarının arkasına gizleniyor. Bu maskeyi yırtıp atmalı, bu tip konularda kendi kurallarımız ve mekanizmalarımızın çok katı olduğunu göstermeliyiz. Birçoğumuz yaşamı boyunca ırkçılık karşıtı mücadelenin ön saflarında yer aldı. Bu konuyla ilgili polis öğüdüne ihtiyacımız yok; çünkü polis, bu mücadelede genellikle karşı tarafta yer almıştır ve bugün hâlâ birçok ülkede, kurumsallaşmış ırkçılığın bir numaralı temsilcisidir.”
AB’nin İnternet konusundaki faaliyetleri, yasa çıkarmakla sınırlı değil. Avrupalı emperyalistler, ABD’nin İnternet de dâhil olmak üzere dünya iletişimini gizli bir biçimde takip etmekte kullandığı ECHELON adlı uluslararası casusluk ağına bir “rakip” çıkarmak üzereler. AB’nin askeri ve teknolojik alanda kendisine giydirilen ABD üniformasını çıkarma hazırlıkları içinde olduğu bugünlerde, ENFOPOL adlı bu rakip sistemin hazırlıkları da hızlandı. Hazırlıkları kamuoyundan gizli bir biçimde süren ENFOPOL hakkındaki kimi bilgiler, basına ilk kez 7 Ocak 1999 tarihinde sızdı. Avrupa Birliği Adalet ve İç İlişkiler Komisyonu desteğiyle süren proje tamamlandığında; Avrupa çapındaki tüm mobil telefon, İnternet, faks ve teleks görüşmeleri dinlenebilecek. Projenin amacı, “ulusal sınırları aşan kesintisiz bir telekomünikasyon takip sistemi” oluşturmak.
ENFOPOL hayata geçtiğinde, tüm İnternet servis sağlayıcıları ve telefon şirketleri, istihbarat servislerine “24 saat boyunca ve istendiği anda”, Avrupa çapındaki tüm iletişim sistemlerine erişim hakkı tanımak zorunda kalacak.
ENFOPOL; ortak para birimi ve AGSK (Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği) ile hız kazanan Avrupa’nın entegrasyonu sürecinde, casusluk örgütlerinin de “entegre” olması anlamına geliyor.
Avrupa Birliğine aday üye olan Türkiye’de de, benzer bir yasa çıkarılmak üzere. BTHaber dergisinin 15–21 Kasım 1999 sayısında “Bilgi Çağının RTÜK’ü” başlığıyla verilen habere göre, Milli Savunma Bakanlığı tarafından 2 yıldır üzerinde çalışılan Ulusal Bilgi Güvenliği (UBG) Teşkilatı Kanun Tasarısı Taslağı, bilgi güvenliği adı altında, “çok büyük bir denetim mekanizması” getiriyor. Taslağın yasalaşması durumunda, Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde Ulusal Bilgi Güvenliği (UBG) Kurumu Başkanlığı Teşkilatı, UBG Üst Kurulu, UBG Merkezi, Bilgi Güvenliği Dairesi Başkanlığı, Kriptoloji Dairesi Başkanlığı ve Bilgi Destek Dairesi Başkanlığı gibi birimler oluşturulacak. Tıpkı ENFOPOL gibi, UBG de, “gerekli gördüğü bilgileri, yasa kapsamına giren kamu ve özel kurum ve kuruluşlardan doğrudan istemeye yetkili” olacak. Bu isteğin yerine getirilmemesi, örneğin bir servis sağlayıcı şirketin, konuk ettiği Web sitesine ilişkin bilgileri UBG’ye vermemesinin karşılığı “2 ila 5 yıl hapis”. İnternet üzerinde yürütülen her türlü faaliyeti de kapsamına alan UBG’nin üyeleri ise şöyle sıralanmış: “Başbakan; Adalet, Milli Savunma, İçişleri, Dışişleri, Ulaştırma, Sanayi ve Ticaret Bakanları, MGK Genel Sekreteri, Genelkurmay Muhabere Elektronik ve Bilgi Sistemleri Başkanı, MİT Müsteşarı ve TÜBİTAK Başkanı.” Öyle anlaşılıyor ki Türkiye, AB yolunda “hızlı adımlarla” ilerliyor!

İNTERNET VE ULUSLARARASI İŞÇİ SINIFI MÜCADELESİ
Buraya kadar anlattıklarımızdan, internetin hiç de “uğraşmaya değer” olmadığı sonucu çıkabilir. Ancak bu erken sonuç, bir soruyu yanıtsız bırakır: İnternet neden ve neye karşı “kontrol altına” alınmaya çalışılıyor? Bu soruya verilecek yanıt, internetin, kapitalizmden menkul tüm zaaf ve sorunlarına rağmen, işçi sınıfı açısından uğruna mücadele vermeye değer bir araç olmasında yatıyor. Eğer İnternet toplumun bir aynasıysa, onda daha iyi bir toplum için mücadelenin yansımalarını da bulmak mümkündür. İnterneti, doğru kullanıldığında sınıf mücadelesinin ilerletilmesinde katkı sağlayacak bir araç olarak görmek için var olan nedenler, işçi ve emekçilerin onu “zengin oyuncağı” olarak görüp bir kenara atmasını önleyecek kadar güçlü. Üstelik internetin sınıf mücadelesine katkı sunucu niteliği, son yıllarda yaşanan bir dizi önemli grev ve direniş ile kanıtlanmış bulunuyor.
İnternetin sınıf mücadelesinin hangi somut ihtiyaçlarına yanıt verebileceğine dair ipuçları, 152 yıl önce yazılmış olan Komünist Parti Manifestosu’nda yer almaktadır: “… İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir. Bu birleşmeye, büyük sanayinin ürettiği ve değişik yerlerdeki işçilerin birbiriyle bağlantısını sağlayan gelişen ulaşım ve iletişim araçları da yardımcı olur.” (K. Marx, F. Engels, sf. 57, Evrensel Basım Yayın)
Modern sınıf mücadelesinin deneyimleri; işçilerin, mücadelelerini yerel düzeyden ulusala, ulusal düzeyden uluslararası düzeye genişletmek ve birleşmek zorunda olduklarını gösterir. İnternet, farklı bölge ve ülkelerden işçilerin mücadelelerini uluslararası alana taşımasında, aralarındaki dayanışmayı güçlendirmekte, bir iletişim aracı olarak önemli role sahiptir.
İşçi-emekçi sendikalarının bilgisayar ağlarını kullanması, 19 yıl öncesine dayanır; 1981 yılında İngiltere Columbia Öğretmenler Federasyonu’ndan Larry Kuehn ve Arnie Myers, sendikaları içinde ilk bilgisayar ağının kurulmasına ön ayak olmuşlardır. Bu ağın sendikanın faaliyetlerine sunduğu katkıyı, LabourStart adlı işçi-haber sitesi yöneticisi Eric Lee’den öğreniyoruz: “Sendika, ilerleyen yıllarda sağcı yerel hükümetin acımasız saldırılarına karşı, hızlı ve etkili tepkiler vermesi sayesinde direnebildi; bu hızın nedenlerinden biri, bilgisayar destekli iç iletişiminin sunduğu esneklikti.” (İnternet Sendikaları Nasıl Değiştiriyor, 9 Haziran 2000, Working USA).
1980’lerin ortalarında ise, Kanada Kamu Çalışanları Sendikası (CUPE), bilgisayar destekli ilk ulusal iletişim ağını kurdu. Bu ağ, şubeler ile merkez arasında iki dilde elektronik konferanslar düzenlenmesine olanak tanıyordu. (Solinet (Dayanışma Ağı) adlı bu sistem, Web faaliyetini www.solinet.org adresinde halen sürdürmektedir.) Ardından, ilk uluslararası sendikal ağ oluşturuldu: ICEM ve ITF, birkaç yıl sonra ilk bilgisayar destekli küresel iletişim ağını oluşturdular. 1992 yılında ise, İnternet ve sendikalar konulu ilk uluslararası konferans, İngiltere’nin Manchester kentinde gerçekleştirildi. Ve ardından, yine çoğu Avrupa ve ABD ülkelerinde olan işçi-emekçi sendikaları, şube ve merkezlerini İnternet ağına açmaya başladılar.
Çoğu sınıf işbirlikçisi yönetimlere sahip bu sendikaların internete yönelik ilgilerinin nedeni “sınıf mücadelesini yükseltmek” değildi; sayısız grev ve direnişte üyelerini gözlerini kırpmadan satan yöneticilerden böyle bir tutum beklenemezdi zaten. Onların asıl ilgisi, telefon ve faksa alternatif olarak elektronik posta, konferans vb. uygulamaların sağladığı tasarruf -ki bu tasarruf işçilere hiçbir biçimde yansımış değildir- ve bir yandan da, “artık İnternet sahibi olup çağın gerisinde kalmadığını gösterme” isteğiydi. Ama internete geçiş, bu niyetlerden bağımsız olarak, sendikalı işçiler arasındaki iletişimi de kolaylaştırdı.
Bu kolaylaşmış iletişimin avantajları, en açık biçimiyle, Liverpool liman işçilerinin direnişi sırasında görüldü. 1995 yılında, liman işçilerinin işten atılmasıyla başlayan direniş, esas olarak Liverpool işçilerinin bir ülkeden diğerine inanılmaz bir maraton koşması, ama LabourNet adlı Web sitesinin de katkılarıyla, işçi sınıfının yıllardır görülmeyen bir uluslararası birlik içinde hareket etmesini sağladı. Yirmiden fazla ülkede on binlerce işçi, iki buçuk yıl süren direnişe, dayanışma grevleri de dâhil olmak üzere çeşitli yöntemlerle destek verdiler. Kendisi de bir işçi olan Chris Bailey’in yönettiği LabourNet, direniş boyunca verdiği haberler ve yaptığı çağrılar sayesinde, “uluslararası sendikal dayanışmanın internetteki en parlak örneği” olarak haklı bir ün kazandı.
Liverpool direnişi, yenilgiyle sonuçlanması ile de önemli bir ders verdi. Direniş, uluslararası alanda önemli yankı yarattı, ama İngiltere’deki işbirlikçi sendika yönetimleri tarafından sürekli kösteklendiği için sonunda yenildi. Bu durum, internetin işçilerin mücadelesine, önemli de olsa, sadece bir “katkı” sağladığını gösterdi.
Liverpool’un ardından, Avustralya liman işçileri, Amerikan ABC televizyonu çalışanları, ABD’deki nakliyat işçileri sendikası Teamsters ve KCTU (Güney Kore İşçi Sendikaları Konfederasyonu) da interneti etkin bir biçimde kullanmaya başladı. Bütün bu grev ve direnişlere katılan işçiler, internetin, mücadelelerini uluslararası platforma taşımada “çok önemli” bir rol oynadığı görüşünde birleşiyordu.
Türkiye’de benzer ilk örnek, Temmuz 1998’de Adana, İncirlik, İzmir ve Ankara’da bulunan Amerikan üslerinde çalışan 1800 işçinin greviydi. Harb-İş sendikası, kendisine ait Web sitesinde grevle ilgili olarak, sürekli güncellenen İngilizce ve Türkçe haberler vererek, internetin bir “prestij unsuru” veya “süs” olarak değil, mücadelenin bir parçası olarak kullanılabileceğini gösterdi. Harb-İş grevi, LabourNet ve LabourStart gibi işçi sitelerinde de geniş yer buldu. Bu siteler, sendikanın ABD ve Avrupalı işçi ve emekçilere dolaysız seslenebilmesi için birer aracı işlevi gördüler.
İnternet, sadece işçi sendikaları için değil; devrimci komünist siyasi partiler, kitle örgütleri, insan hakları kuruluşları, emek yanlısı yayın organları ve ilerici bilim-kültür çevreleri için de benzer bir işlev gördü. Ağ, kısa süre içinde bu geniş kesim için karşılıklı ilişki kurma, deneyim aktarımı, tartışma, kaynaklara ulaşma ve örgütlenmenin vazgeçilmez yöntemlerinden biri haline geldi.
İnternetin geleceğine ilişkin tartışmalardan, ortada iki seçenek olduğu ortaya çıkıyor: Sistem, paranın egemen olduğu bir “süpermarket-banka-borsa-şirket-tarikat-sexshop ağı” haline mi gelecek, yoksa paylaşımı teşvik eden, baskı ve sömürünün olmadığı bir dünyanın kuruluşuna katkı sunan bir dayanışma kürsüsü mü olacak? Bugün İnternet “her ikisi birden”, ancak sistem üzerindeki egemenliğini mutlaklaştırmak isteyen burjuvazi, ikinci seçeneğin ortadan kaldırılması için saldırılarını sürdürüyor. İşçi sınıfı ve emekçiler ise, bütün olanaksızlıklara rağmen, ikinci seçenek için mücadele etmeye değer olduğunu, kendi deneyimleriyle, her geçen gün daha iyi görmektedir.

Temmuz 2000

Putin döneminde Rusya: Reel-politik’in dönüşü

Sosyalizme karşı yürütülen çok boyutlu saldırının en büyük “zafer”i, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı devletlerinin çözülmesi olmuştu. Söz konusu devletlerin sosyalizmle ilişkisinin biçimsel bir karakter taşıdığı düşünüldüğünde, ilan edilen “zaferin sosyalizmin kesin yenilgisi anlamına gelmediği görülecektir. Konumuz açısından önemli olan, “kazanan” taraf olan ABD önderliğindeki emperyalist bloğun kurduğu “Yeni Düzen”in nitelikleri. Daha önce birçok kez tekrar edildiği gibi, bu düzenin temel niteliğinin, “tek kutupluluk” olduğu öne sürülüyordu. Uluslararası ilişkiler bakımından, bu tezin temelinde iki varsayım yatmaktaydı:
1. “Diğer kutup” olan SSCB (Rusya) ortadan kalkmıştır ve öngörülebilir gelecekte dünya sahnesinde kayda değer bir yeri olmayacaktır.
2. Zafer kazanan emperyalist blok, birlik ve bütünlüğünü koruyarak karşıtının bıraktığı hegemonik boşluğu, kum saatinin boş kısmına akan kum gibi, sorunsuzca dolduracaktır.
“Zafer”den yaklaşık on yıl sonra, varsayımlardan ikincisinin kesin olarak çöktüğü, her uluslararası gelişmeyle bir kez daha kanıtlanıyor. Emperyalist blok, “ortak düşman” olan SSCB’nin çözülmesi ve bu çözülmenin etkisiyle “iç düşman”ının (iktidarı hedefleyen işçi-emekçi hareketi ve emperyalizmden kurtuluşu hedefleyen ulusal hareketler) geçici de olsa bastırılmasının ardından, bütünlüğünü korumaktan çok uzak. Gerçekten de, “ortak düşman”ın ortadan kalkması, “muzaffer blok”un temel taşlarını oluşturan ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Japonya arasındaki çıkar çatışmalarını şiddetlendirmiş, yetmiş yıl boyunca bastırılan hesaplar, yeniden masaya serilmiştir. 1991’de tüm dünya halklarına yönelik ezici bir gövde gösterisi ile Irak topraklarına ölüm yağdıran bu devletler ve müttefiklerinin, 16 Şubat’ta Bağdat’a düzenlenen son ABD-İngiltere saldırısının ardından adeta birbirlerine düşmesi, güncel bir örnek olarak önümüzde duruyor.
Acaba, “Yeni Dünya Düzeni” varsayımının diğer unsuru olan “Rusya’nın bir daha belini doğrultamayacağı” öngörüsü tuttu mu? Soruyu yanıtlamadan önce hatırlatmak gerek: ABD ve diğer “muzaffer” emperyalistler, son on yıl içindeki tüm adımlarını bu öngörüye dayanarak atmış, oldukça “hesapsız ve kaygısız” hareket etmişlerdir. Öyleyse öngörünün boşa çıkması, emperyalistler arası ilişkilerde yeni altüst oluşlara yol açacak, öngörü sahipleri açısından pahalıya patlayacaktır.

RUSYA’NIN BREST-LİTOVSK’U
SSCB sonrası Rusya; ekonomik, askeri, idari, siyasi ve toplumsal olarak tam bir çöküş devleti manzarası çiziyordu. Çöküşün boyutlarını kavramak için, “Soğuk Savaş” olarak adlandırılan dönemin yenilgiyle sonuçlanmasının, günümüz Rus stratejistleri açısından “Rus Brest-Litovsk’u” olarak tanımlandığını aktarmak yeterli olacaktır. Gerçekten de, 1. Dünya Savaşı sonrası Alman emperyalizmi gibi, Sovyet sosyal-emperyalizmi de ağır bir yenilginin faturasıyla karşı karşıya kalmıştı. Faturayı “uzatan”, ABD ve müttefikleri idi ve bu faturada Rus ekonomisinin Batılı tekellere tabi kılınmasından Rus siyasetinin çeşitli yollarla etkisizleştirilmesine, “Amerikan yaşam tarzı”ndan “Batı tipi demokrasi “ye, dünyanın önemli bölgelerindeki “Rus etki küreleri”nin elden çıkarılmasına kadar bir dizi ağır “kalem” bulunuyordu.
Fatura, ABD tarafından hararetle desteklenen Boris Yeltsin ve kadroları tarafından ödenmeye çalışıldı. Ekonomi, IMF patentli “şok tedavi”lere endekslendi (Rusların deyimiyle bol şok, sıfır tedavi!), ülke yönetimi “Batı tipi demokratikleşme” adı altında hücre hücre bölündü, belediye yönetimleri dahi, neredeyse bağımsız, bölgesel dukalıklar halini aldı. Geleneksel “Rus etki alanları” olan Doğu Avrupa ve Kafkasya’da Batılı emperyalistler at oynatmaya başlarken, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’daki mevziler terk edildi. Kültürel ve düşünsel alanda dayatılan Amerikan egemenliği, ulusal kimliğin parçalanmasına kadar dayandı. ABD emperyalizminin saldırılarının ne kadar pervasız olduğunu gösteren traji-komik bir örneği aktaralım: Son yıllarda tüm dünyada ve elbette Rusya’da gösterime giren Holywood filmlerinin önemli bir bölümünde, {Kızıl Dalga, Çakal, Aziz, Altın Göz, Barışçı, Hava Kuvvetleri-1, Ronin, Blues Kardeşler 2000…) “düşman” olarak gösterilen mafya, soğuk savaş artığı çapulcu generaller, eski istihbarat ajanları, nükleer silah kaçakçıları ve kara-para aklayıcılarının tümünün ortak özelliği, “Rus” olmalarıdır. Bu tablonun madalyonun en azından bir yüzünü yansıttığı biliniyor, ama sorun, bu filmleri izleyen Rus gençliği ve halkının neler hissettiği!

AMERİKAN SALDIRISININ ANA HATLARI
ABD’nin Rusya ve onun “eski etki alanları” konusundaki küstahlığa varan politikasını, tanıdık bir isim, Bili Clinton döneminin dışişleri bakanı Madeleine Albright şöyle aktarıyor: “Amerika’nın buradaki yaklaşımı, dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, ülkelerin, geçmişin bir işe yaramayan alışkanlıklarından kurtulmasına ve işbirliğinin, daha zengin, onurlu ve barış içinde bir ortak gelecek sağlayacağını kabul etmelerine yardımcı olmaktır. Bu ilke, Yeni Bağımsız Devletler’e yönelik destek programlarımıza da yansıyor: Demokrasiyi inşa etmek, ekonomik kalkınmayı teşvik etmek, silahlanmanın önüne geçmek, yargıçları eğitmek, kadınların statüsünü ilerletmek, temel insani ihtiyaçları karşılamak, Muskie bursları gibi akademik programları desteklemek için programlar bunlar… Sivil toplumu güçlendirme ve güçlü topluluklar yaratma çabalarımıza Yurttaşların Demokrasi Kurulu, Kardeş Şehirler, Açık Toplum Enstitüsü, Avrasya ve MacArthur Vakıfları ve diğerleri, yardımcı oluyor… Amerika için bile gelecek garanti altında değildir. Eğer sınırlarımızın ötesine bakmaya üşenirsek, varlığımızın hissedilmediği, değerlerimizin paylaşılmadığı, ürünlerimizin hoş karşılanmadığı ve yurttaşlarımızın güvende olmadığı bir dünyanın geliştiğini görebiliriz. Ama Bağımsız Devletler ve diğerlerinde layık olanlara yardımcı olma vaadimizi yenilersek, her yerde çocukların yurttaş ve katılımcı olduğunu, köklerini bir tarafa bırakıp topluluklar inşa ettiğini, küresel piyasada katılımcılar olduğunu göreceğiz. Özgür toplumlar ve açık ekonomiler böyle gelişir; ABD’nin müttefikleri ve dostları böyle oluşur.” (Hillary Clinton’ın Yeni Bağımsız Devletleri ziyareti vesilesiyle yapılan konuşma, 17 Şubat 1998. ABD Dışişleri Bakanlığı.)
Yargıçların eğitilmesinden kadınların statüsünün geliştirilmesine kadar (bu statünün nasıl “geliştirildiğinin” en yakın tanığı, herhalde, Türkiye ve diğer Avrupa ülkelerini dolduran “Nataşa”lardır) akla gelen her konunun Albright’ın ilgi alanında olması, Rusya’ya yönelik saldırının kapsamı hakkında bir fikir veriyor olmalı.
ABD’nin, Rusya’nın “dönüşümü” bağlamında hedeflediği temel amaçları, şöyle sıralayabiliriz:
1. Bankacılık Sektörü: “Spekülasyondan ve keyfilikten kurtarma” adı altında, Rus bankalarının ABD’ye mali bağımlılığının sağlanması.
2. Enerji Sektörü: Rusya’nın, önümüzdeki 7–8 yıl içinde, sadece 1988’deki üretim düzeyine ulaşmak için enerji sektörüne yılda 15 milyar dolar yatırım yapması gerektiği hesap ediliyor. ABD başta olmak üzere, Batılı enerji tekelleri bu kârlı alana göz dikmiş durumda. ABD, bu “hizmetleri” karşılığında vergi rejiminin netleştirilmesi, mülkiyet haklarının garanti altına alınması ve uluslararası tahkim gibi dayatmalarda bulunuyor. Bu yasaların çıkarılması durumunda, zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip olan Rusya, enerji alanında büyük ölçüde yabancı sermayeye bağımlı hale getirilecek.
3. Gıda: Rus tarımının uğradığı tahribat, on-milyonlarca insanı açlık tehdidiyle yüz yüze getirdi. Özellikle kuzey ve doğu bölgeleri ile büyük şehirlerdeki yoksul kitleler, “dış yardım”a muhtaç hale geldiler. ABD, yaptığı ve yapacağı gıda yardımlarını, “gümrük ve yabancı sermayeye vergi indirimi” gibi şartlara tabi kılıyor.
4. Kültürel-İdeolojik Alan: ABD’deki Özgürlüğü Destekleme Yasası uyarınca çeşitli fonlara aktarılan yüz-milyonlarca dolar, diğer ülkelerin yanı sıra, Rusya’da da sözde “Batı idealleri”ni yaygınlaştırmak amacıyla kullanılıyor. Bu kapsamda verilen bursların yanı sıra, “sivil toplum örgütü” adı altında Amerikan destekli binlerce örgüt oluşturulmuş durumda. Bu örgütler, Rus siyasetçilerinin ABD’ye götürülerek “eğitilmesi” gibi işlevler üstleniyor.
5. Ordunun Zayıflatılması: START 1 ve Kimyasal Silahlar Konvansiyonu gibi anlaşmalar, Rus ordusunun kuvvetini asgari düzeylere indirdi. Şimdi ise, START 2 ve START 3 anlaşmalarıyla, ordunun gücü tamamen yok edilmeye çalışılıyor.
Halen sürdürülmeye çalışılan bu yoğun “Amerikan yardımı” sürecinin sonunda, Mart 2000 itibarıyla ülkenin durumu içler açışıydı. Ulusal gelir, 1991–2000 arasında yüzde 40 oranında düşmüş, sanayi ve tarım çökmüş, yatırımlar düşmüştü. Nüfusun yüzde 40’ı yoksulluk sınırının altında, günde 1 dolardan az gelirle yaşıyordu. Enflasyon, halkın alım gücünün düşmesine paralel olarak nispeten inmesine rağmen yüzde 30 civarlarındaydı. Ortalama ömür erkeklerde 60 yaşa düşmüş, ölümler doğumları yüzde 50 oranında geçmişti, içme suyunun dörtte üçü, uluslararası standartlara göre kirliydi.
Askeri alanda da durum pek parlak sayılmazdı. “Karşılıklı barış süreci” olarak sunulan silahsızlandırma programının sonunda, ABD ordusu sapasağlam dururken, Sovyetlerden kalma 5000 nükleer başlık imha edilmiş, eski Doğu Bloğu üyesi üç ülke nükleer silahlardan tamamen arındırılmış, yüzlerce balistik füze, bombardıman uçağı ve denizaltı (bunlardan 183’ü nükleer denizaltıydı) yok edilmiş, Rusya’nın elindeki 80 ton zenginleştirilmiş uranyum yok pahasına ABD tarafından satın alınmış, Rus liderlere, yeniden silahlanmanın önüne geçilmesi için bir dizi anlaşma imzalatılmıştı. Temel hedef, “Batı ile ilişkilerin de-militarizasyonu” idi. (Rusya’da Askeri Reform Olasılıkları, Dmitri Trenin, 13 Aralık 2000, Carnegie Vakfı Toplantı Raporu.)
“Sivil toplum” alanında da benzer gelişmeler yaşandı. ABD “destek” programları çerçevesinde 35 bin genç Rus, Amerika’ya götürülerek “eğitildi”, 275 bin küçük işletmeye kredi ve eğitim sağlandı, geniş Rus topraklarına yayılan 300 televizyon kanalı ve sayısız gazeteye finansman verildi. Onlarca Amerikan finanslı vakıf ve “düşünce kuruluşu”, Rus siyasetini içeriden etkilemeye başladılar. Yeltsin dönemi boyunca, bu kuruluşların “önerdiği” ya da doğrudan bu kuruluşlardan gelme kişiler, Kremlin koridorlarında önemli bir etkiye sahip oldu.
Aynı dönemde, kendine güveni sadece Rusya’daki değil, diğer kritik bölgelerdeki gelişmeler sayesinde de “yerinde” olan ABD emperyalizmi, “tehdit algılaması konsepti”nde önemli bir değişiklik yaptı. Soğuk savaşın en şiddetli evresinde, Nixon iktidarı altında, ABD ordusunun temel stratejisi, aynı anda “iki buçuk çatışmayla başa çıkacak” (SSCB ve Çin’e karşı savaş artı bir bölgesel savaş), ve ardından, “bir buçuk çatışmayla başa çıkacak” (SSCB veya Çin’e karşı bir savaş artı bir bölgesel savaş) kuvveti mutlaka korumaktı. George Bush döneminde, bu strateji, “aynı anda iki bölgesel savaşla başa çıkmak” olarak değiştirildi. Bu, Rusya’nın “oyun dışı” kaldığının ilanıydı aynı zamanda.

‘SMUTNYE’ YİLLARİ
Rusya halkları, işçi ve emekçiler, Sovyetlerin çökertilmesinin faturasını ağır ödediler ve ödemeye devam ediyorlar. Böylesi bir tahribatın ardından, 1980’lerin sonundan itibaren “özgürlükler ülkesi” olarak görülmeye başlanan ABD ile “refah düzeni” olarak algılanan kapitalizm hakkındaki genel fikrin tamamen değişmesi, şaşırtıcı olmamalı. Strobe Talbott’un sözleriyle: “1980’lerin sonu ve 1990’lar, ‘smutnye yılları’ (karanlık ve belalı yıllar) olarak nitelendi. 1990’lar ilerlerken, ‘reform’ ve ‘piyasa’ sözcükleri, zafer ve umudu yansıtmaktan çıkıp, birer küfür haline geldiler. Kapitalizm sözcüğü, giderek daha çok, ‘dikyi’ (vahşi) sıfatını aldı. Buna paralel olarak, ‘Batı ‘ bir özenme nesnesinden çıkıp, bir öfke hedefi haline geldi. Bu arada, bir başka sözcük, ‘sol’, tekrar moda oldu. Rusya Federasyonu Komünist Partisi ve onun parlamentodaki müttefikleri; işçilere, askerlere ve emeklilere bakan, sevecen, baba ve kapsayıcı devlete geri dönüş çağrıları yapmaya başladılar.” (Stanford Üniversitesi’ndeki konuşması, 6 Kasım 1998, ABD Dışişleri Bakanlığı.)
ABD Temsilciler Meclisi’nden Christopher Fox’un ifadesiyle de, “ABD’nin Rus kalkınması için bir kılavuz ışık olma çekiciliği solmuştu”. Fox, kaygıyla şöyle diyordu: “Bugün Rusların sadece yüzde 37’si ABD ve onun ideallerini yüceltiyor. Bu oran, 1992’de yüzde 70 idi.” (Rusya’nın Çöküşe Giden Yolu, 21 Eylül 2000, Moskova Nixon Merkezi’nde yapılan konuşma.)
Rusya işçi ve emekçilerinin kapitalizmden duydukları hayal kırıklığı, şimdilik örgütsüz bir öfkeye dönüşürken, revizyonist SSCB döneminde, uluslararası sahnede olağanüstü bir ağırlığı olan Rus burjuvazisinin, önemsiz bir azgelişmiş ülke burjuvazisi gibi “kaderine boyun eğmesi” ve yağmadan önüne atılan kemikle yetinmesi beklenemezdi. Yeltsin iktidarı kaçınılmaz çöküşüne doğru hızla ilerlerken, burjuva aydınlardan generallere ve stratejistlere kadar pek çok çevre, aynı çıkmazı yaşıyordu.
Nadezda Kevorkova şöyle diyordu: “Ruslar büyük vatanseverlerdir. Ama halkımız artık neye inanıyor, bilmiyoruz. Ne bir marşımız, ne bayrağımız, ne simgelerimiz var. Evet, son çarımız aziz ilan edildi, ama Rusları bir devlet ve bir halk olarak birleştirecek hiçbir şeyimiz yok… Ulusal bir fikri nasıl örgütleyebiliriz? Bu bir temel üzerinde yükselmeli. Peki, bizim devletimizin temeli ne? Çarlık Rusya’sı mı, Sovyet Rusya mı? Hangi temelden yola çıkacağız?” (Vladimir Putin Yönetiminde Rus Aydınları, Paul J. Sanders, Nixon Merkezi, 13 Kasım 2000.)
Valery Chalidze ise, 1990’lar Rusya’sı ile 1920’ler Almanyası arasında, hiç de hoş olmayan karşılaştırmalar yapmaktaydı:
“1. Geleneksel toplumsal değerlerin kaybedilmesi (Almanya’da monarşinin çöküşü ve askeri yenilgi, Rus hâkimiyetindeki SSCB’de geleneksel ideolojinin çöküşü)
2. Demokratik bir siyasi kültür yokluğunda, devletin yurttaşlık üzerindeki denetiminin azaltılması
3. Yüksek enflasyon ve halkın yoksullaşması
4. Ordudaki küçültme politikası uyarınca, giderek daha çok subayın erken emekli edilmesi
5. Aktif milliyetçi-şovenist hareketler
6. Devletin denetleyemediği paramiliter grup aktiviteleri
7. Devlete güvenin sarsılması
8. Çok sayıda Rus kökenli insan barındıran yabancı toprakların ortaya çıkışı. Bu durum, Rus milliyetçilerinin on-yıllar boyunca saldırgan talepler ileri sürmesine vesile olacaktır. Battık devletleri gibi belli bölgelerde ise, Ruslar gerçekten de yasal ayrımcılığa tabi tutulmaktadır.” (Rus Kalkınmasına Dair Birkaç Uyarı, 28 Aralık, 1992.)
Bu ve benzer saptamaları yapan çevrelerin, kısa bir süre öncesine kadar Gorbaçov ve şürekâsını “Batı ile tam entegrasyona karşı çıktığı ve bütün reformculuğuna rağmen, dünyayı hâlâ iki kampa böldüğü” gibi eleştirilerde bulunduğunu hatırlatmak, ne denli keskin bir dönüşle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu öfkeli çığlıklara karşılık olarak ABD’nin öne sürdüğü mazeretler hiç etkili olmadı: Bu mazeretler, esas olarak, “Sovyet sisteminin çökmesine rağmen Rusya’yı etki altında tutan bir ölü yıldız gibi olduğu” iddiasına dayanıyordu. Bu gerekçeler arasında, SSCB’nin çöküşünün “kansız” olmasına açıkça hayıflanan Talbott’unki dikkate değer:
“Zamanla, Sovyet deneyiminin kuvveti zayıflayacaktır. Bu süreç bir ya da birkaç nesil sürebilir; çünkü sürecin kendisi, kısmen nesillerle ilgili… Sovyet sisteminin çöküşü barışçıl olduğu için, eski düzenin sorumlularından çoğu, şimdi yeni düzeni biçimlendirenler durumunda.” (Rus Kalkınmasına Dair Birkaç Uyarı, 28 Aralık, 1992.)

PUTİN’İN YÜKSELİŞİ
Vladimir Putin, ülkenin “tek hâkimi” olma yönündeki ilk adımını, yukarıda ana hatlarını çizmeye çalıştığımız şartlar altında attı. Boris Yeltsin, daha önce ulusal siyasette esamisi okunmayan bu eski KGB görevlisini 16 Ağustos’ta başbakanlığa atadığında, onun da, kendisinden önceki pek çok “Yeltsin’in başbakanı” gibi, siyasi ömrünün birkaç ay sonra noktalanacağı düşünülüyordu. Bu sıralarda Rus medyasında yer alan yorumlara bakılırsa, Putin’in en önemli özelliği “sadakati” idi ve Yeltsin, onu tam da bu nedenle tercih etmişti: Amacı, sona ermekte olan iktidarının ardından, kişisel yolsuzluk ve pisliklerinin kurcalanmamasını sağlamaktı. İlerleyen günlerde, Putin’in temsil ettiği anlayışın, bundan çok daha fazlası olduğu görüldü.
Vladimir Putin’in yıldızını parlatan, daha önce pek çok düzen politikacısının siyasi ölümünü hazırlayan Çeçenya sorunu oldu. Putin’in başbakanlık koltuğuna oturmasıyla aynı ay içinde, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın doğrudan, ABD’nin ise dolaylı desteğini alan şeriatçı Vahhabi hareketi, kritik bir hamle yaparak, komşu Dağıstan’a girdi. İlan edilen amaç, Çeçenya ile Dağıstan’ı “ortak şeriat bayrağı altında birleştirmek” ve “Rusları defederek bağımsız İslam devletini kurmak” idi. Çeçen halkının ulusal taleplerini kendi gerici amaçları uğruna Batılı emperyalistlere peşkeş çekmekten çekinmeyen bu güruh, Yeltsin’in son döneminde Rusya’da her alanda yaşanan çürümenin, kendi “dava”ları açısından kolaylık sağlayacağını ve Rus ordusunun, 1994-’96 savaşının ardından ikinci bir Çeçenya macerasına atılmaktan çekineceğini hesaplıyordu.
Oysa Vahhabiler’in Dağıstan saldırısı, Rus emperyalizmi açısından Kafkasya’da “son damla” niteliğindeydi. Öncelikle, Mayıs 1999’da, Bakû (Azerbaycan) ile Supsa (Gürcistan) arasındaki petrol boru hattı, ABD desteğiyle tekrar açılmıştı. Bu gelişmenin ardından, Azerbaycan ve Gürcistan, Bakû-Ceyhan boru hattının inşası için bir anlaşmaya imza attılar. NATO güvencesi altına alınması planlanan bu iki boru hattının kullanıma girmesi, Rus topraklarından tek gram petrol akmaması anlamına geliyordu. Dağıstan’a yönelik Vahhabi saldırısı, Çeçenya’nın Rusya’dan bağımsızlığını kazanmasının ilk adımı demek ise, benzer gelişmeler bu bölgede de yaşanabilirdi. Rusya, Kuzey Kafkasya’yı kaybetme tehlikesi altındaydı. Moskova ve diğer büyük şehirlerde ardı ardına patlayan ve 300 kadar sivilin ölümüne neden olan bombalar, Putin yönetiminin, bir karşı saldırı için kamuoyu yaratmasına yardımcı oldu. (Başkentte patlayan bombaların ardından yapılan anketlere göre halkın üçte ikisi, Çeçenya’ya tekrar saldırılmasını destekliyordu. Bugün bu oran, ağır Rus kayıplarının da etkisiyle, neredeyse üçte bire düşmüş bulunuyor.) Ve halen tüm şiddetiyle süren Rus saldırısı, Eylül 1999’da başladı. (Bugün Çeçenya’nın başkenti Grozni ve diğer Çeçen şehirleri, birer hayalet kent görünümünde. Şubat 2000 verileriyle, Çeçen halkının üçte birini oluşturan 200 bin kişi, mülteci durumuna düşürülmüştü. Bugün bu rakamın ikiye katlandığını söylemek yanlış olmaz. Vahhabilerin göz diktiği Dağıstan’da ise yerli halk, Rus ordusuyla birlikte bu çapulcu sürüsüne karşı mücadele etti.)
Rusya’nın kazandığı ilk askeri başarılar, Putin’in yıldızının parlatılmasına vesile oldu. Kremlin’in kumandasındaki “hür medya”nın katkıları ile birkaç ay önce “silik” görülen bu eski casus, “Rusya’nın ihtiyaç duyduğu demir yumruk” olarak propaganda edilmeye başlandı. Yeltsin, son bir manevrayla, 31 Aralık 1999’da aniden istifa etti ve yerini, seçimler yapılıncaya kadar Putin’e devretti. Muhalefeti gafil avlayan bu istifadan sonraki üç aylık süre, Putin’in seçimlerde başarı kazanmasını sağlamaya yetecekti.

MİLENYUM MANİFESTOSU
Vladimir Putin, “kim olduğuna ve ne yapmak istediğine” yönelik hem ülke içinden, hem de Batı’dan yükselen sorulara, önceli Yeltsin’den çok daha farklı yanıtlar veriyordu. Putin’in kendine biçtiği görevin ana hatlarını çizdiği bir konuşma, özel önem taşıyor. 1999 sonunda yapılan “Rusya Binyılın Eşiğinde” başlıklı bu konuşma, tipik bir burjuva pragmatizmi ve eklektizm ile malul. Yine de, okuyucunun sabrını zorlama pahasına, bu konuşmanın önemli noktalarını aktarmak gerek.
Putin, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik-toplumsal durumu şu verilerle aktarıyor: “Ülkemizin milli geliri 1990’larda neredeyse yarı yarıya azaldı… 1998 krizinin ardından, kişi başına milli gelir 3500 dolara düştü ve bu, G-7 devletleri ortalamasından beş kat daha az. Rus ekonomisinin yapısı değişti ve kilit sektörler petrol, enerji mühendisliği ve metalürji oldu. Bunlar milli gelirin yüzde 15’ine, genel sınai çıktının yüzde 50’sine, ihracatın ise yüzde 70’ine tekabül ediyor. Reel sektörlerde verimlilik büyük bir düşüş yaşadı. Hammadde ve elektrik üretiminde dünya ortalamasının üzerinde, ama diğer sektörlerde durum, ABD ortalamasının yüzde 20-24’ü kadar… Makine ve ekipmanımızın yüzde 70’i on yaşından büyük ve bu, gelişmiş ülkelerdeki rakamın iki katından fazla. Bunlar, ulusal yatırımların, özellikle de reel sektörlere yönelik olarak giderek düşmesinin sonucu. Yabancı yatırımcılar da, Rus sanayisinin gelişmesine katkıda bulunmak için acele ediyor sayılmazlar. Rusya’ya yönelik doğrudan yabancı yatırımların (DYY) toplamı, ancak 11,5 milyar dolar ediyor. Çin ise, 43 milyar dolarlık DYY aldı. Dünyanın en büyük 300 uluslararası şirketi, 1997 yılında AR-GE faaliyetlerine 216 milyar dolar ayırırken, Rusya bu alanda kesinti yapıyor. Rus şirketlerinin sadece yüzde 5’i, yaratıcı üretimle ilgili… Yabancı rakipler, özellikle bilim yoğunluklu sivil üretim alanında Rusya’yı çok gerilerde bıraktı. Rusya, dünya piyasasında böylesi ürünlerin yüzde 1’inden sorumlu; ABD bunların yüzde 36’sını, Japonya ise yüzde 30’unu sağlıyor.”
Putin, ardından can alıcı sorulara geçiyor: “Rusya’nın sorusu, şimdi ne yapılacağı. Yeni piyasa mekanizmalarının tam kapasiteyle çalışmasını nasıl sağlarız? Toplumdaki derin ideolojik-siyasi bölünmüşlüğü nasıl yenebiliriz? Rus toplumunu hangi stratejik hedefler birleştirebilir? Rusya, 21. yüzyılda uluslararası toplumda nasıl bir yere sahip olacak? Önümüzdeki 10–15 yıl içinde hangi ekonomik, toplumsal ve kültürel sınırlara ulaşmak istiyoruz? Zayıf ve güçlü noktalarımız neler? Ve şu anda, ne tür maddi manevi kaynaklara sahibiz?”
Bütün bunlar, Putin’in “sosyalizme özlem duyduğu” izlenimini doğurmamalı. O, sadece bu özlemden siyasi rant elde etme peşindeydi ve sosyalizme yönelik düşmanca tutumunu saklamıyor: “Rusya, geride bıraktığımız yüzyılın dörtte üçünü, komünist doktrinin uygulanması altında geçirdi. O dönemlerin reddedilmez başarılarını görmemek, üstelik reddetmek bir hata olur. Ama halkımız ve ülkemizin bu Bolşevist deney karşılığında ödediği olağanüstü bedeli, daha da ötesi, onun tarihi beyhudeliğini kavramamak daha büyük bir hatadır. Komünizm ve Sovyet gücü, Rusya’yı, dinamik bir toplum ve hür halkı olan refah içinde bir ülke yapmadı. Komünizm, sağlam bir ulusal kalkınma konusundaki beceriksizliğini açıkça sergileyerek, ülkemizi, ekonomik olarak gelişmiş ülkelerin arkasına itti. Uygarlığın ana yolundan çok uzak olan bu yol, çıkmaz sokaktı.”
Bu çarpıtmalar, Yeltsin veya Talbott’unkinden pek farklı görünmüyor. Ama Putin, Yeltsin’in asla söyleyemeyeceği başka şeyler de söylüyordu ve önemli olan da buydu: “Doksanların deneyimi, ülkemizin aşırı bir bedel ödemeden ve gerçekten yenilenmesinin, yabancı ders kitaplarından alınma soyut model ve programlarla sağlanamayacağını açıkça göstermektedir. Diğer devletlerin deneyiminin mekanik bir biçimde taklit edilmesi, başarıyı garanti etmeyecektir. Rusya dâhil her ülke, kendi yenilenme yolunu aramak zorundadır.”
Putin, bugüne dair “alarm verici” bir tablo çizdikten sonra, mevcut durumdan kurtulmak için takip edilmesi gereken birtakım “ilkeleri” sıralıyor. Ülkenin sorununun sadece ekonomik değil, “politik ve bir anlamda ideolojik, ruhsal ve ahlaki” olduğunun belirtildiği konuşmanın ikinci bölümünde, “kurtuluş reçetesi” tanımlanıyor. Bu reçete üç kısımdan oluşuyor: “Rus İdeali”, “Güçlü Devlet” ve “Etkili Ekonomi”. Peki, nedir bu “Rus ideali”? Bu kavramın bir ayağında, Fransa Devrimi’nin “toplumsal sözleşme” kavramının yattığını görüyoruz: “Sivil sözleşme ve birliğin yokluğu, reformlarımızın bu kadar yavaş ve acılı olmasının nedenidir. Gücümüzü, Rusya’nın yenilenmesine dair somut görevler yerine, siyasi dalaşmalara harcıyoruz. (Ruslar) istikrar, geleceğe güven, kendileri ve çocuklarının on-yıllarını planlama olanağı istiyorlar. Huzur, güvenlik ve sağlam bir kanun düzeni içinde çalışmak istiyorlar. Mülkiyet, hür teşebbüs ve piyasa ilişkilerinin çeşitliliğinin yarattığı fırsatları değerlendirmek istiyorlar. Halkımız, bu temelde; toplumsal, grupsal ya da etnik çıkarların üzerinde, ulus-üstü evrensel değerleri kabul etmeye başladı Bu değerler ifade hürriyeti, yurtdışına seyahat hürriyeti ve diğer siyasi haklar ile insan özgürlükleridir. İnsanlar mülk sahibi olmaya, hür teşebbüste bulunmaya, servet yapmaya değer veriyorlar.”
Diğer ayak ise, “ulusal” bir nitelik taşıyor: “Rus toplumunun birliği için bir diğer ayak, Rusların geleneksel değerleridir: Vatanseverlik, Rusya’nın büyüklüğüne inanç, devletçilik, sosyal dayanışma.” Milliyetçi duyguların sömürülmesini bir tarafa bırakırsak, Putin’in öncellerinden farkı üçüncü maddede: “Ruslar için güçlü devlet, kurtulunması gereken bir anormallik değildir. Aksine, onu, düzenin kaynak ve garantörü, her değişimin başlatıcısı ve ana itici gücü olarak görmektedirler. “
Putin, bütün bunlardan bir “Rus ideali” yaratarak, kimlik sorununa çözüm bulma iddiasında: “Sanırım yeni Rus ideali; evrensel, genel insani değerler ile zamanın sınavından geçen geleneksel Rus değerlerinin alaşımı veya organik bileşiminden çıkacaktır.”
“Güçlü Devlet” başlığı altında ise, Putin “reformları”nın ilk sinyallerini görüyoruz. Yeni lider, siyasi birliğin ilk adımını yargı birliğinde görüyor: “Rusya’da halen 1000’in üzerinde federal yasa, cumhuriyetlerde, bölgelerde ve özerk alanlarda birkaç bin yasa yürürlükte. Bunların hepsi, Anayasa ile uyumlu değil. Adalet Bakanlığı, Başsavcılık ve yargı, bu sorunu çözmekte bugün olduğu gibi ağır davranırsa, Anayasa’ya aykırı yasalar yığını, hukuki ve siyasi sorunlar yaratabilir. Bu durumda devletin Anayasal güvenliği, federal merkezin kapasitesi, ülkenin yönetilebilirliği ve Rusya’nın bütünlüğü tehlikeye girer.” Bu sözlerin hedefi, ABD’nin dayattığı “yerinden yönetim” ve “adem-i merkeziyetçilik” politikalarıdır.
Putin, “Etkili Ekonomi” bölümünde, “Batılı dostlara” açık bir uyarıda bulunuyor: “Bir büyük güç olarak Rusya’yı mezara gömmek için çok erken.” Hemen ardından, Rusya’nın yapması gerekenler üç maddede sıralanmış:
1. Uzun erimli bir kalkınma stratejisi.
2. Ekonomi ve toplumsal alanın devlet tarafından düzenlenmesi.
3. Rusya’ya uygun bir reform stratejisi.
Bu stratejinin unsurları ise “dinamik ekonomik kalkınma”, “enerjik bir sanayi politikası”, “rasyonel bir yapısal politika”, “etkili mali sistem”, “ekonomik-mali-kredi alanında kayıt-dışı ekonomi ve örgütlü suçla mücadele”, “Rus ekonomisinin dünya ekonomik yapılarına sürekli entegrasyonu” ve “modern tarım politikası”.
Konuşmanın sonunda yapılan çağrı da dikkate değer: “Son 200–300 yıldır ilk kez, Rusya, dünya devletleri arasında ikinci, hatta üçüncü lige düşme tehdidiyle karşı karşıyadır. Bu tehdidi yok etmek için zamanımız kalmadı. Ulusun tüm entelektüel, fiziksel ve ahlaki güçlerini zorlamalıyız. Koordineli, yaratıcı çalışmaya ihtiyacımız var. Bunu kimse bizim için yapmaz. Her şey bize, sadece bize dayanmaktadır.”

PUTİN OPERASYONLARI BAŞLIYOR
Bu kapsamlı “milenyum konuşmasından çıkarılabilecek ilk sonuçlardan biri, Putin’in, “ulus”u, Rus emperyalist burjuvazisinin çıkar ve politikaları arkasında birleştirme azmidir. Elbette, bunu sağlayabilmek için “mazlum” pozisyonu ön plana çıkarılmakta, Sovyetler Birliği döneminde işçi ve emekçi kitlelere yönelik olarak yapılan coşkulu çağrılar, beceriksizce de olsa, taklit edilmeye çalışılmaktadır. Bir diğer sonuç ise, Rus burjuvazisinin “kimlik” sorununa yanıt niteliğindedir: Putin ve onun temsil ettiği sınıf, SSCB dönemini “kötü bir deneyim”, bir “sapma” olarak görmekte, dolayısıyla köklerini Çarlık Rusyası’nda kabul etmektedir. O özlenen “Rus ideali”nin unsurlarından biri “serbest piyasa”ya, diğeri ise “geleneksel Rus değerleri”ne dayanmaktadır. Bu temelde sağlanmak istenen “milli birlik”in gerici bir karakter taşıdığı açıktır, ancak buradan, ABD’nin durumdan “memnun olacağı” sonucu çıkmamalı.
Putin’in, bu çerçevedeki icraatları, ABD dayatmalarına hiç de uygun değildi. Yeni lider, öncelikle, ekonomik yenilenmeyi sağlamak için bir komuta konseyi olarak, “Stratejik Araştırma Merkezi”ni kurdu. Ardından, gelir vergilerini artırdı. Ve nihayet, 89 cumhuriyet ve bölgenin yönetimlerini merkeze tabi kılmak için kolları sıvayarak, doğrudan atamalarla yönetilen yedi “süper bölge” oluşturdu. Buna uygun olarak, yerel valiler ve yöneticilerin gücünü budadı ve onları kendisine tabi kıldı. Bu yöneticilerin, Rusya parlamentosunun üst kanadı olan Federasyon Konseyi’ndeki üyelikleri, düşürüldü. Birçok cumhuriyet ve bölgenin başına, seçimle ya da atamayla, merkeze bağlılığını kanıtlamış asker kökenli politikacılar getirildi: Gen. Boris Gromov (Moskova), Gen. Vladimir Şamanov (Ulyanovsk), Gen. Vladimir Kulakov (Voronez) ve Amiral Vladimir Yegorov (Kaliningrad) ve Putin’den önce seçilmiş bulunan Albay Aleskey Lebed ile Aushev. Putin, oluşturduğu yedi “süper bölge”nin beşinin başına, askerleri getirdi: Pulikovski, Latyişev, Çerkesov ve Poltavçenko.
Bu “asker adımları”; Putin’in Kremlini’ndeki Amerikan destekli politikacıların, yerlerini eski-yeni ordu mensuplarına bıraktığının açık kanıtlarıydı. Zaten, bütçeden orduya ayrılan pay da, elverdiğince artırılmıştı. Yürütülen temizliğin uluslararası kamuoyuna yansıması, medya alanına geçilmesiyle başladı. Yeltsin döneminde türeyen Rus “oligark”larının en önemlileri olan medya devleri Boris Berezovski ve Vladimir Gusinski, zor anlar yaşamaya başladılar. ABD destekli iki patronun büroları, 2000 yılı içinde basıldı, yöneticileri ve hatta kendileri gözaltına alındı, haklarında yolsuzluk soruşturmaları açıldı ve bu yolla, etkisiz hale getirilmeye başlandılar. Hatırlatmak gerekir ki, Berezovski, devlet televizyonu ORT’nin yüzde 49 hissesine Yeltsin döneminde sahip olmuştu; Gusinski’nin MediaMOST’u ise, aralarında NTV’nin de olduğu onlarca gazete ve televizyonu bünyesinde topluyordu. Aynı dönemde, bu patronlar ve diğer Amerikancıların finans kaynakları haline gelmiş olan Lukoil, Norilsk Nikel ve Avtovaz şirketlerine “şok baskınlar” düzenlendi.
İşin ilginç tarafı, Putin’in yükselişini örgütleyenlerden birinin, Berezovski olmasıydı. O ve onun gibilerin “Yeltsin olmadan Yeltsin dönemini sürdürme” hayalleri suya düşmüş görünüyordu.
Halkın bu asalaklara olan öfkesi nedeniyle, ülke içinde hemen hiçbir kuvvet, Putin’in karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Duma’da-ki muhalefet partileri dahi, atılan adımları hararetle destekliyordu. Muhalif lider Grigory Yavlinski, kürsüden şöyle seslenmekteydi: “ABD hükümeti bizi aptal yerine koydu. Bize, serbest piyasa ve hür toplum vaazları verirken, bir yandan da VVashington’un tercihlerine en uygun küçük bir grubu hararetle desteklediler. “
Washington ise, biraz da şaşkınlıkla, bu adımlara fazla tepki gösteremedi. Öyle ki, Putin’i “şikâyet etmek” için Eylül 2000 sonunda Washington’a giden Berezovski ve Gusinski, “işlerinin bittiğini” anlayarak geri döndüler. Washington, bu iki patrona destek vermenin, henüz niyeti anlaşılamayan Putin’i karşısına almak anlamına geleceğini biliyordu. Sağcı yazar Paul J. Saunders, bu tutumu şöyle ifade ediyor: “Rusya’daki son gelişmeler, Kremlin’in, Rusya kitle medyası üzerindeki etkisini artırmak peşinde olduğuna dair yeni bir kanıt niteliğinde. Ama bu çarpışmaları sadece basın özgürlüğü bağlamında yorumlamak, Rus gerçeklerini hesaba katmamak ve daha düşündürücü başka gelişmeleri görmemek olur.” (Kremlin’in Sesi, 3 Ekim 2000, Washington Times)
Yine de, örneğin, ABD bağlantılı Radio Liberty’nin muhabiri Andrei Babitski tutuklandığında, Washington, “demokrasi ve basın özgürlüğü”ne dair cılız itirazlarda bulunmak zorunda kaldı. Babitski ile başlayan “sindirme” süreci, ABD destekli “aydın’ların gözaltına alınması veya etkisizleştirilmesi ile, halen devam ediyor.
Yeni Rus yönetiminin “sembolik” olarak önemli olan bir diğer adımı, Putin’in yokluğundan yakındığı “ulusal kimlik”in yaratılması yolunda atıldı. Ve Duma’nın onayladığı bir yasayla, Sovyetler Birliği’nin marşı, “ulusal marş” olarak kabul edildi. Marşın müziği aynıydı ama sözler, Çarlık Rusyası’nı akla getiren milliyetçi-şovenist satırlarla değiştirilmişti!
Putin, hemen ardından, komşu devletler üzerinde de, büyük bölümü petrol ve doğalgazdan kaynaklanan borçlarını ödemelerine yönelik baskıyı artırarak, bu borçları siyasi nüfuz için bir silah olarak kullanmaya başladı. Bu devletler, hem Rusya’ya bağımlı, hem de ona kafa tutar bir pozisyonda olamayacaklarını anlamalıydılar!
Elbette, Putin’in asıl rahatsız edici hamleleri, uluslararası politika alanında olacaktı. Putin, bu alandaki niyetine ilişkin ilk önemli demecini, Eylül 2000’deki “Binyıl Zirvesi”nde yaptı. Konuşmasına, ABD’yi doğrudan hedef alarak, “BM’nin hegemonya ve diktanın keyfiliğine karşı özgürlükleri garanti ettiğini” söyleyerek başlayan Putin, ardından, ABD’nin bir kenara atmaya çalıştığı ABM (Anti-Balistik Füze) anlaşmasının uluslararası silahsızlanmanın temeli olduğunu vurguladı. Nihayet, ülkelerin “ulusal ifade ve bağımsızlığa hakkı olduğunu” vurgulayarak, bir kez daha Amerikan hegemonyasını hedef aldı. Bu konuşmanın ertesinde, ABD’li iki yazar şöyle demekteydi: “Vladimir Putin’in konuşması, Clinton yönetiminin, yeni Rus liderini ‘lider reformcu’ olarak tanıtmakla ne büyük bir hata yaptığını göstermiştir.” (“ABD Putin’e Daha Sert Yaklaşmalı”, Dimitri K. Simes, Paul J. Sanders, 8 Eylül 2000, Newsday)

RUSYA ‘REALPOLİTİK’ SAHNESİNDE
Bu noktada, Putin döneminde Rusya’nın uluslararası alanda başlattığı ataklara yakından bakmak gerekiyor. SSCB’nin çöküşünden sonra Amerikalı ideologlar tarafından sıkça dile getirilen saptamalardan biri, ABD’nin uluslararası politikada artık “ideolojik engellerden kurtulduğu” idi. Bu, Amerikan dış politikasının, sosyalist blok öncesi burjuva “Reel-politik” (gerçekçi politika) dönemine yeniden “kavuşması” anlamına geliyordu. Örneklemek gerekirse, geçmişte az ya da çok SSCB’nin “etki alanı” olarak kabul edilen kimi ülkeler ile ilişkiler “ideolojik engellere takılmadan” geliştirilebilecek, hegemonya projeksiyonu için yeni fırsatlar elde edilmiş olacaktı.
Gerçekten de, son on yıl içinde Hindistan’dan Angola’ya kadar “Sovyet etki alanındaki” bir dizi ülkenin emperyalist sisteme tam olarak dâhil edilmesi çabasında gözle görülür bir yoğunlaşma yaşandı. Bu arada, Türkiye, Yunanistan ve Pakistan gibi kimi ülkelerin egemen sınıfları, “soğuk savaştan sonra önemlerini kaybettikleri” yönünde hayıflanmalara başladılar. Ancak sorun, şu ya da bu emperyalistin “ideolojik bağlar”dan kurtulması ise, bu bağların sadece ABD’nin kimi hamlelerini engellediğini düşünmek hatalı olur. ABD için geçerli olan, diğer emperyalistler, hele de “sosyalist” maskesinden tamamen kurtulan Rus emperyalizmi için de pekâlâ geçerliydi. Ve son yıllarda dünyanın belli başlı tüm emperyalistleri, “Reel-politik”in çatışmalı ve tehlikeli sularında ilerlemeye başladılar.
Revizyonist SSCB döneminde, Rus yönetiminin Batı’ya bakışı, emperyalist bloğun ağır saldırılarının etkisiyle ve kaçınılmaz olarak, “savunma”ya ağırlık vermekteydi. Sovyet emperyalizmi, bazı istisnalar dışta tutulursa, Batı’daki mevzilerini korumanın dışında bir hamle geliştiremedi. Bu çabanın temelinde, Çarlık Rusyası’nın geleneksel “Rus etki alanında tutulan bir grup zayıf devletin, Rus sınırları ile düşmanın arasında bulunması” politikası yatıyordu.
Putin ise çok daha ciddi bir durumla karşı karşıya; çünkü söz konusu “zayıf devletler” (Batıda Ukrayna, Beyaz Rusya, güneyde ise Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan gibileri) “Batı etki alanı”na “kaptırılmak” üzere. Polonya gibi eski Varşova Paktı üyelerinin NATO üyeliğine girmiş olması, “tampon”un Batılı emperyalistler tarafından parçalanmaya başlandığını gösteriyor. Hatırlatmak gerekir ki, SSCB’nin var olduğu koşullarda, iki Almanya’nın birleşmesine ilişkin yapılan zirvelerde, NATO, “doğuya doğru tek milim genişlemeyeceğine ve hiçbir Varşova Paktı ülkesini üyeliğe kabul etmeyeceğine” dair söz vermişti. Ve Putin’in Rusyası, bu sözlerin tutulmamasına oldukça kızgın görünüyor.
Üç Doğu Avrupa ülkesinin NATO’ya kabul edilmesine karşılık olarak, Rusya, belli tedbirler almaya başladı. Birincisi; ABD’ye, Baltık ülkelerinin (Estonya, Letonya, Litvanya) NATO’ya alınmasını “kırmızı hattın ihlali” olarak göreceğini açıkça ilan etti. Bu tanım, NATO’nun Baltıklara genişlemesinin “Rus ulusal çıkarlarına doğrudan tehdit” kabul edileceği anlamına geliyordu. İkinci tedbir, güvenlik konsepti alanından geldi. Rus hükümeti, dünyayı şok eden bir hamleyle, “nükleer doktrinini” saldırganlaştırdı. SSCB dönemindeki eski doktrin, Sovyetlerin “nükleer saldırıyı ilk başlatan taraf olmayacağına” dair garanti veriyordu. Yeni doktrinde ise, “ulusal çıkarlara yönelik hayati bir tehdit” durumunda, nükleer güç kullanımına yeşil ışık yakılmaktaydı.
Rusların üçüncü tedbiri, Doğu Avrupa’da eski Varşova Paktı benzeri, kimin “patron” olduğunun tartışılmayacağı bir yapılanmayı hayata geçirmek oldu. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) giderek işlevsizleşmesine paralel olarak başlatılan girişimlerin ilk adımı, Beyaz Rusya ile Rusya arasında, konfederasyonu andıran (dış politikada ortaklık, tek para birimi vs.) bir birlik kurmaktı. Moldova’da “komünistlerin iktidara gelmesinin ardından, bu ülkenin de birliğe katılma olasılığı doğmuş bulunuyor. Öte yandan, Batı yanlısı Ukraynalı lider Leonid Kuçma’nın skandallarla giderek köşeye sıkışması ve çok güvendiği Batılı dostlarından beklediği desteği bulamaması, bu ülkenin de Ruslar tarafından “birliğe” zorlanmasına neden oluyor. Şu anda pek mümkün görünmese de, son on yıl içinde sık sık ABD’den en çok “yardım” alan üçüncü ülke konumuna yükselen Ukrayna’nın Rus emperyalizminin kucağına geri dönüşü, kuşkusuz Putin için olağanüstü bir zafer olacaktır. (Ocak ayı sonunda, Rusya-Beyaz Rusya Birliği Genel Sekreteri, Rus diplomat Pavel Borodin, Yeltsin dönemindeki yolsuzluk dosyaları nedeniyle ABD tarafından gözaltına alındı. Borodin, George W. Bush’un göreve başlama törenine katılmak üzere, ABD Dışişleri tarafından resmen davet edilmişti. Ancak 17 Ocak’ta, uçağı New York’a iner inmez, tutuklandı. Borodin’in yolsuzluk yapıp yapmadığı, bu olayın uluslararası bir skandal olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kuşkusuz, Bush’un işbaşına gelmesinden hemen önce gerçekleştirilen bu operasyon, Rusya-Beyaz Rusya Birliği’nin ABD açısından ne kadar rahatsız edici olduğunun göstergesi.)
Putin yönetiminin, sınırlı da olsa, Batı’da “ABD”ye alternatif oluşturabilecek bir büyük ittifak peşinde olduğuna dair belirtiler de giderek güçleniyor. Son olarak şubat ayında, Alman Dışişleri Bakanı Joshcka Fischer’in Moskova ziyareti, kritik bazı görüşmelere sahne oldu. Fischer ile Putin, ABD’nin Ulusal Füze Savunma Kalkanı’nı (NMD) tartıştıktan sonra, Almanya’nın Rusya ve ABD arasında bir tür “arabulucu” olmasını, açıkça ifade etmeseler de, kabul ettiler. ABD yanlısı Carnegie Vakfı’nın Moskova şubesinden Alexander Pikayev, bu ziyareti rahatsız edici bir soruyla değerlendiriyordu: “Acaba bu uzun vadeli bir Rus-Alman uzlaşması mı, yoksa ABD-Rus ilişkilerindeki duraksamaya bağlı geçici bir durum mu?” Alman Dış Politika Derneği’nden Alexander Rahr ise, Washington’daki koltuk değişikliği nedeniyle “başka doğu-batı bağlantıları için alan açıldığı” görüşündeydi. Stratejistlerin birleştiği ortak nokta ise, Yeksin ile Helmut Kohl arasındaki “sauna diplomasisi” günlerinin, yani çok şey konuşup hiçbir şey yapmama politikasının geride kalmaya başladığı.
Yine de, Rusya’nın Almanya’ya olan 20 milyar dolara yakın borcunun ödenmesi ile Baltıklardaki Kaliningrad’ın (ya da Koenisberg) kime ait olduğu meselesinin, iki ülkenin uzun erimli bir “ittifak” oluşturmasının önünde dikilen büyük engeller olduğu hatırlatılmalı. Avrupa Birliği, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya’dan SSCB’ye geçen Kaliningrad’ı “Avrupa’nın ortasında bir Truva Atı” olarak değerlendiriyor. Rusya ise, Kaliningrad’ı bir yandan stratejik önemde bir askeri üs olarak kullanırken, diğer yandan da bu bölgeyi, ekonomik sorunlarını azaltacak bir tür “Rus Hong Kong’u” yapmaya çalışıyor.
Putin’in güneydeki hamleleri de dikkate değer. Yeni lider, öncelikle, Ermenistan ile ilişkilerini güçlendirip bu ülkedeki Rus askeri varlığını pekiştirdi. Böylelikle hem Azerbaycan ve onun “yanardöner” lideri Haydar Aliyev üzerinde gereken baskıyı kurdu, hem de Ermeni yönetiminin, Batı’dan gelen “soykırım yasaları” destekli tavlama politikalarına düşmesini önlemeye çalıştı. Çeçenya’daki Rus saldırısı da, Orta Asya devletleri üzerindeki baskıyı yenilemenin bir vesilesi olarak kullanıldı. Bu baskı, özel olarak komşu Gürcistan’a yönelik görünüyor. Gerçekten de, bir dizi suikasttan kurtulmayı başaran Gürcü lider Eduard Şevardnadze, ülkesinin “NATO’ya girmesi gerektiğini” açıkça ifade ediyor, bir yandan da topraklarındaki Rus üslerinin bir an önce kaldırılmasını talep ediyordu. İkinci Çeçen savaşı ile birlikte, bu çatlak ses, nispeten sindirildi. Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, Çeçenya’nın ABD destekli bir “bağımsızlık” kazanması, Rusya’nın bölgedeki son denetim noktasını da kaldıracak ve Batı’nın “müşteri” rejimlerine ait topraklardan geçen petrol-doğalgaz boru hatlarının önünde hiçbir engel kalmamış olacaktır. ABD ve müttefiklerinin, “Rusya’nın toprak bütünlüğüne saygı duyuyoruz” açıklamalarıyla at-başı olarak, savaşın bir an önce “siyasi çözüme” kavuşturulması yönündeki çağrılarının ardında da, yine boru hatları meselesi yatmaktadır. Ancak sorun, sadece petrolden ibaret değil. Winston Churchill’in 1919’da söyledikleri, geçerliliğini koruyor: “Eski Rus imparatorluğunun denetim altında tutulması, eğer Kuzey Kafkasya ve Hazar bölgesi Batılı güçlerin elinde olmazsa, güvenilir olmayacaktır.”

KAFKASYA VE ORTADOĞU’DA RUS-İRAN İŞBİRLİĞİ
Kafkasya ve Hazar’a değinirken, Rusya’nın İran ile girdiği ve tam bir “Reel-politik” örneği olan ittifakı irdelememek olmaz. Bilindiği gibi, iki ülke, son üç-dört yıldır boyutu giderek genişleyen, hatta “stratejik” bir nitelik kazanan ilişkiler içinde. Askeri alanda, Rusya’dan İran’a yoğun bir silah transferi dikkat çekiyor. Rusya, bugüne dek İran’a, aralarında nükleer bir denizaltı, savaş uçakları ve tankların da bulunduğu birçok silah teslimatı yaptı. Daha da ötesi, ABD’nin koyduğu İran ambargosuna meydan okuyarak, bu ülkenin hem “sivil amaçlı” nükleer santral, hem de balistik füze programlarına teknoloji transferi yoluyla destek veriyor. İki ülke arasındaki ticari ilişki ise, henüz istenen seviyede değil. 1997 itibarıyla, İran-Rusya arasındaki ticaret hacmi ancak yarım milyar doları buluyordu ve bu rakam, Türk-İran ticaretinin dahi altındaydı. İki ülke arasındaki siyasi işbirliği ise, bazı önemli sorunlara rağmen gelişme yolunda.
Olası bir Rus-İran ekseninin temelinde ise, Hazar Denizi yatıyor. Hatırlanacak olursa, mart ayında İran Cumhurbaşkanı Hatemi başkanlığında bir üst düzey heyetin gerçekleştirdiği Moskova ziyaretinde de temel konu, buydu. Ancak İran ve Rusya, Hazar Denizi’nin statüsü gibi hayati bir sorunda henüz ortak tavır alabilmiş değil. İran, Hazar’ın “beş kıyı devleti arasında eşit olarak paylaşılması” tezini savunuyor. Rusya ise, SSCB’nin bu alandaki mirasından vazgeçmeye niyetli değil; denizin esas olarak İran ve kendisi arasında bölünmesini savunarak, diğer kıyı devletlerine “kırıntılar” verilmesinden yana tutum alıyor.
İki devletin Hazar konusunda uzlaşamamasının hem Rusya, hem İran ile taban tabana zıt projelere sahip olan “yabancı tarafın, yani ABD’nin eline koz verdiği biliniyor. Öyleyse, Bakû-Ceyhan (ABD) baskısı karşısındaki bu iki bölge devletinin ya ortak bir yol bulacakları, ya da Hazar’ı, dolaylı olarak ABD’ye vermek durumunda kalacakları söylenebilir.
Tahran ve Moskova arasında, diğer önemli sorunlardaki politik makas ise giderek kapanıyor. Afganistan’da Pakistan ve ABD desteğiyle güçlendirilen Taliban’a karşı muhalefete ortak silah ve eğitim yardımı yapılırken, Tacikistan’da şeriatçılara karşı hükümete destek veriliyor. İki devlet, Karabağ meselesinde Ermenistan’a destek veren, ama her an “alternatif arabulucu” olarak devreye girebilecek bir tutum sergiliyorlar. İran, daha da ileri giderek, Çeçenya sorununda “Müslüman Vahhabilerin” değil, Rusya’nın yanında duruyor.
İran-Rusya ekseni, sadece Orta Asya ve Kafkasya’da değil, Ortadoğu’da da giderek daha çok gündeme geliyor. ABD tarafından Ortadoğu “barış” sürecinden dışlanan İran yönetimi, Filistin ve Lübnan’da masaya sürdüğü yerel güçlerle (Hamas, Hizbullah ve İslami Cihat), ABD barışını darbeleyen bir rol oynuyor. Diplomatik cephede ise, iki ülke, İsrail’e karşı Filistin’in yanında yer alarak, bölge halklarının sempatisini kazanıyorlar. Filistin’e dayatılan ‘Amerikan barışının” tökezlemeye devam etmesi durumunda, iki ülkenin Ortadoğu diplomasisindeki pozisyonlarını güçlendireceği söylenebilir.
Nihayet, İranlı mollaların pragmatizminde sınır olmadığını gösterircesine, iki ülke, Irak’a yönelik BM ambargosu ve Amerikan saldırılarının sona erdirilmesinde birlikte hareket ediyorlar.
Burada bir parantez açarak, ABD’deki Bush yönetiminin, İran’a yönelik yaklaşımına değinmekte fayda var. Bush ve ekibinin, Amerikan petrol tekellerinin etkisi altında olduğundan hareketle, İran’a yönelik ”farklı” bir yaklaşım sergileyecekleri savlanıyordu. Ancak Bush, daha önce hafifletilen İran’a yönelik yaptırımları yeniden ağırlaştırma kararı alarak birçok çevreyi şaşırttı. Bu adım, ABD-İran ilişkilerinin en azından kısa vadede, yumuşamaktan ziyade sertleşeceğine yönelik bir sinyal olarak görülüyor. Clinton yönetiminin İran’a karşı izlediği “havuç” politikasından sonra böylesi sert bir adımın, kuşkusuz, Rus-İran ekseniyle de bir ilgisi var. ABD, Ortadoğu ve Kafkasya planlarını bozabilecek bu iki gücün işbirliği yapmasını önlemek için, kimi zaman “havuç”, kimi zaman da “sopa” sallamaya devam edecek.
Suriye’de yeniden açılan Rus üsleri ve Yunanistan’a verilen S–300 füzeleri aracılığıyla Kıbrıs sorununa müdahale gibi gelişmeleri bir kenara bırakırsak, Rusya’nın Batı-Güney kanadı ile Ortadoğu’daki politikasının, bir “güç toparlama” politikası olduğu görülecektir. Gerçekten de, Batılı emperyalistlerin bütün şikâyetlerine ve protestolarına rağmen, Rus emperyalizmi, bu bölgelerde, “meşru hakkı” saydığı etki kürelerini talep etmekte, “arka bahçesini” yabancılara bırakmamak için çalışmaktadır.
“Rus kartalı”nın Doğu’ya, Asya-Pasifik’e bakan başı ise, Putin döneminde, çok daha aktif ve saldırgan bir tutumun bekçiliğini yapıyor.

RUS KARTALI DOĞUYA BAKIYOR
Rus emperyalizminin, 1960’lardan itibaren geçerli olmak üzere, Asya-Pasifik’e yeterince önem vermediği/veremediği bilinen bir gerçektir. Bu “ihmalci” tutumun en önemli nedeni, Çin/Sovyet bölünmesi ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan Japonya ile olan sınır anlaşmazlıklarıydı. Ancak elbette, Sovyet döneminin o ünlü “ideolojik sınırlamaları” da, bazı noktalarda darbeleyici bir etkide bulunuyordu. Bütün bu nedenlerle Rusya’dan sık sık “Asya’nın hasta adamı” olarak bahsedilmekteydi.
Ancak “Yeni Rusya”, tahmin edilenden çok daha hızlı bir biçimde APEC’e (Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü) üye oldu, Çin ile hiç beklenmedik bir “stratejik ittifak” kurma yoluna girdi ve ASEAN ülkeleri ile ilişkilerini güçlendirmeye koyuldu. Hindistan-Rusya bağları, Sovyet dönemine yakın bir çizgide seyrederken, Japonya ile sorunlar da çözülme yoluna girdi. Bütün bunların bir sonucu olarak, Rusya’nın Asya ülkeleri ile ticareti, 1994’te 21,4 milyar dolar iken, 1997’de 31,5 milyar dolara yükselmişti.
Asya-Pasifik bölgesi, hâkim emperyalist güç olan ABD tarafından “yakın geleceğin çatışma alanı” olarak tanımlanıyor. Ancak ABD’nin, bu saptamaya uygun bir mevzilenme içine girmekte zorlanması, Amerikan hegemonyasının geleceği açısından ipucu verir nitelikte. Bu zorlanmanın en önemli kanıtı olarak, Rusya’nın bölgedeki faaliyetlerine yönelik “kayıtsızlık” gösterilebilir. Gerçekten de ABD, Rusya’nın, Çin ile ilişkiler başta olmak üzere Asya hamlelerini bugüne kadar ciddiye bile almadı. Şimdilerde çok tartışılan Rus-Çin ittifakının ilk adımları, ABD’li stratejistler tarafından burun kıvırmayla geçiştirilmişti. Rouben Azizyan, bu tutumun nedenlerini şöyle açıklıyor: “En önemli ve yaygın olarak, Rusya’nın bölgedeki faaliyetindeki artış, stratejik olmaktan çok taktik bir adım olarak yorumlandı. Bu yoruma göre Rusya, bölgeye yönelik uzun vadeli bir ilgi göstermiyor; Batı karşıtlığı ve acil ekonomik ihtiyaçların şekillendirdiği adımlar atıyordu.” (Rusya Asya’da, Rouben Azizyan.) 
Son döneme dek Amerikalı stratejistlere egemen olan bu bakış açısının “hatalı” olduğu, Bush yönetimine yakın çevreler tarafından, “Clinton dönemi”ne mal edilerek, açıkça ifade ediliyor.
Moskova, daha 1992’de, “Amerika ve Asya odaklı” dış politikasını değiştirerek, Asya-Pasifik’te daha aktif olma niyetini belli etmişti. Eski başkan Boris Yeltsin, Kasım 1992’deki Seul ziyaretinde, “Rus diplomasisi, eski Rus ambleminin ruhuna uygun davranmalıdır; bu amblemde iki başlı bir kartal, hem batıya, hem doğuya bakmaktadır” diyordu. (ITAR-TASS, 18 Kasım 1992.)
Rusya’nın yeni Asya politikasının ana hatları, 27 Ocak 1994’te, Çin Halk Diplomasisi Birliği’nde konuşan dönemin Dışişleri Bakanı Andrei Kozirev tarafından dile getirildi. Kozirev’e göre Rusya’nın önceliği, bölge ülkeleriyle ticari ilişkilerin geliştirilmesiydi. Daha o tarihte, Rusya’nın toplam dış ticaretinin üçte biri Asya-Pasifik ülkeleriyle idi. İkincisi ve belki de en önemlisi, Moskova, “bölge ülkeleriyle olan çelişkilerini uzlaşmaz görmüyordu ve hepsiyle istikrarlı, dengeli ilişkiler geliştirmek için çalışacaktı”. Rusya, Japonya ve Çin ile on yıllardır süren gerginlikleri dindirmek için çaba göstereceğini böyle ilan etti.
Yeltsin, Haziran 1996’da Federasyon Konseyi’nde yaptığı konuşmada, Asya-Pasifık’i “Rusya’nın üçüncü önceliği” olarak niteledi. İlk iki öncelik ise Bağımsız Devletler Topluluğu ve Batı Avrupa’ydı. ABD, gelişen hoşnutsuzluğa paralel olarak, Asya’nın ardına düşmüştü. Asya’daki öncelik ise, Çin ile “stratejik ortaklık” idi. Konuşmada, Japonya ile bir barış antlaşması imzalayıp işbirliğine gitmekten de bahsediliyordu.
NATO’nun doğuya yayılmaktan vazgeçmemesinin üzerine bir de Kosova saldırısı gelince, Moskova, bölgedeki faaliyetlerini daha da üst noktalara tırmandırdı. Kasım 1995’te, Savunma Bakanı Pavel Graçev, “NATO’nun doğuya genişlemesine karşı Rusya’nın Doğu’da yeni müttefikler arayacağını” ilan ediyordu. (ITAR-TASS, 22 Kasım 1995.)
Bu doğrultuda; Rusya ile Çin ve Hindistan arasındaki ilişkiler, hızla gelişti, hatta Rus politikacılar, üç devlet arasında bir “stratejik üçgen” kurmaktan bahsetmeye başladılar. Bütün engellere rağmen kurulma olasılığı giderek yükselen bu “üçgen”in, ABD hegemonyasına karşı bir odak olmak hedefini taşıyacağı açıktır.
Yine de Rus emperyalizmi, ilan ettiği önceliklere bağlı olarak, Asya ile Avrupa’daki çıkarlarını birbirlerinin karşısına koymayan dengeli bir tutum izlemek durumunda. Bu “denge”, bugün “Avrasya yaklaşımı” olarak anılan politikanın da temel taşıdır. Yorumcu Karen Brutents’e göre, bu yaklaşım “objektif olarak, Rusya’nın hem Avrupa, hem Asya’daki merkezi coğrafi pozisyonu ve fiziksel varlığını güçlendirmektedir.” (Rusya ve Asya, Karen Brutents, Nezavisimaya Gazeta, 22 Haziran 1999.)
Moskova yönetimi, Çin’in güçlenmesinin, Rusya için avantaj sağlayabilecek yeni bir güç dengesine yol açabileceğini hesaplıyordu. Stratejik ortaklık planlarına, sadece Çin ve Hindistan değil, İran da dâhil edildi.
Karşılıklı ziyaretler, imzalanan anlaşmalar ve silah satışlarıyla örülen Rus-Çin ittifakının, giderek anti-Amerikan bir renk kazandığı görülüyor. Çin, NATO’nun genişlemesine karşı çıkışlarını giderek sertleştirirken, Rusya da Asya’daki ABD askeri varlığını ve ABD-Japonya güvenlik ittifakını hedef alıyor. Rusya Savunma Bakanı İgor Sergeyev’in Ekim 1998’de gerçekleştirdiği Pekin ziyaretinde, iki ülke, üç uluslararası sorunda birlikte davranacaklarını duyurdular. İki ülke, NATO’nun genişlemesine “kategorik” olarak karşı çıkıyor, Batı’nın Kosova’da güç kullanmasını kınıyor ve ABD’nin Asya’da Japonya ile oluşturmak istediği anti-füze savunma kalkanını eleştiriyordu. (ITAR-TASS, Kompas, No. 43, 29 Ekim 1998)
İki ülke; “daha küçük meseleler” olan Tayvan, Tibet ve Çeçenya gibi konularda da, Batı baskısına karşı ortak hareket etmeye başladılar.
Hatırlatmak gerekir ki, bundan birkaç yıl önce Çin NATO’nun genişlemesini umursamazken, dönemin Rus Savunma Bakanı İgor Rodyonov, ABD-Japon ittifakının “kaygı yaratmadığını” söylüyordu. Oysa şimdi, örneğin Rus diplomat Yuli Vorontsov, “NATO küresel bir örgüte dönüşüyor. Bu nedenle, diğer ülkeleri müttefikimiz yapmamız gerek” demekteydi. (Rus-Çin ittifakı Beliriyor, Jamie Dettmer, Insight, 3-10 Nisan 2000)
Rusya’nın bu faaliyetinin bir unsuru olarak, Çin’e yönelik silah ve teknoloji ihracına değinmek gerekiyor. Ne de olsa, Çin yönetiminin geçtiğimiz haftalarda aldığı “askeri bütçenin yılda yüzde 18 oranında artırılması” kararından en kârlı çıkacak ülke, Çin’in en önemli ithalatçısı olan Rusya’dır.
Son altı yıl içinde Rusya’nın Çin’e silah satışı üç kat arttı ve bugün, iki ülke arasındaki yıllık ticaretin üçte biri askeri nitelikte. Çin’in ithal ettiği silahların yüzde 70’inin kaynağı Rusya; Rusya’nın toplam silah satışının yüzde 30-40’ı da Çin’e gitmekte. 1991-’97 arasında Çin, Rusya’dan 6 milyar dolarlık silah almıştır ve bu ithalat, yılda ortalama 1 milyar dolar düzeyinde seyretmeye devam ediyor. (Rossiyskaya Gazeta, 5 Ekim 1996, Trud, 26 Nisan 1997, Izvestiya, 9 Haziran 1999.)
Çin, 1992-’97 arasında 48 adet Sukhoi Su–27 tipi savaş uçağı, 8 adet S–300 hava savunma füze sistemi ve 4 adet Kilo-sınıfı denizaltı satın aldı. Mart 1996’da, ABD’nin Tayvan Boğazı’ndaki gövde gösterisinin ardından, yeni siparişler geldi: iki adet Sovremenny sınıfı güdümlü füze destroyeri ve KA–27 ile KA–28 tipi helikopterler. Çin’in, aynı rahatsızlık nedeniyle, Rus teknolojisini satın alarak kendi uçak gemisini inşa etmeyi hedeflediği de, basına yansıdı. (Evrensel, 4 Mart 2001)
Çin’in alev makinelerinde zırhlı araçlara kadar pek çok Rus yapımı silaha duyduğu büyük ilgi nedeniyle Moskova, önümüzdeki yıllar içinde toplam silah ihracatını yılda 6 milyar dolara yükseltme hedefini koyabildi. (Rossiyskaya Gazeta, 25 Mayıs 2000.)
Ancak iki ülke arasındaki askeri işbirliği, sadece silah satışı ile sınırlı değil. Rusya, Çin’in nükleer santral yapımı programına da yardımcı oluyor. Bugün 200’den fazla Rus şirketi, Çin’in Jiangsu bölgesindeki Lianyungang santralinin yapımında görev alıyorlar. Son altı yıl içinde Rusya’nın Çin’e yönelik nükleer ihracatı, sıfırdan yılda 150 milyon dolara yükseldi. Bu rakamın, önümüzdeki yıllarda ikiye katlanması bekleniyor.
Böylesi bir işbirliğinin sonucu olarak, Pekin, sahip olduğu gelişmiş denizaltı ve savaş uçaklarının bakımı-tamiri için Moskova’ya bağımlı durumda. Çinli subaylar, Rusya’da eğitim alıyorlar. 1998 itibarıyla Rusya’da eğitim alan 177 Çinli subay vardı. Çin ordusuna destek için görevlendirilen Rus askeri danışman ve uzman sayısı ise 5205’ti. (Nezavisimoye Voennoe Obozrenie, No 41, 1998)
Öte yandan, iki ülke, ABD’nin “Ulusal Füze Savunma Sistemane (NMD) karşı cüretkâr bir adım olarak, bir karşı-sistem oluşturmayı tartışmaya başladılar. Emperyalistler-arası silahlanmanın katlanarak artacağına işaret eden bu eğilim, Çin Savunma Bakanı Chi Haotian’ın Ocak 2000 Moskova gezisi ve Rusya Başbakan Yardımcısı İlya Klebanov’un bir ay sonra yaptığı Pekin gezisi sırasında tartışıldı. Rusya, Çin’in insanlı bir uzay programı geliştirmesine yardım etmeyi teklif ederken, Pekin’in, Glonass küresel uydu sistemini askeri ve ticari amaçlarla kullanmasına izin verdi. İki ülke, Ekim 1999’da ortak bir askeri tatbikat da düzenledi ve çok milliyetli ülkeler olmanın getirdiği sıkıntıları, yine birlikte çözmeye yöneldiler. Sonuçta, ABD’nin Orta Asya’da bir istikrarsızlık unsuru ve müdahale vesilesi olarak körüklediği etnik ayrımlar ve köktendinci akımlara karşı, Şanghay Beşlisi kuruldu. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’dan oluşan Beşli, “ayrılıkçılık ve uluslararası terörizmle mücadele” gerekçesiyle, ABD’nin bölgeye açılma faaliyetlerini darbeleyen bir rol oynuyor.
Ancak Rus-Çin ittifakının “kalıcı ve teklifsiz” bir nitelik taşıdığını düşünmek, emperyalist diplomasiyi kavrayamamak olur. Emperyalistler-arası her ittifakın aynı zamanda bir “rekabet” içerdiği, bugün “dost” görünen iki emperyalistin yarın kanlı-bıçaklı düşman olmasının mümkün olduğu unutulmamalı. Bu genel doğru, Rus-Çin ilişkisi için de geçerlidir.
Öncelikle, Azizyan’ın da dikkat çektiği gibi Rusya, ekonomik sıkıntılar nedeniyle etkin bir biçimde kullanamadığı silah ve teknolojiyi, Çin’e vermektedir. Bu durum, Rus egemen sınıflarında belli bir kaygı yaratıyor. Örneğin, stratejist Aleksey Bogaturov, iki ülkenin “tarihsel olarak çatışan ülkeler” olduğunu, böylesi çatışkılı bir ilişkinin jeopolitik kaynağının “halen ortada durduğunu” belirtmektedir. (Pasifik’te Büyük Güçler, Aleksey Bogaturov, ABD-Kanada Enstitüsü, Moskova, 1997. sf. 291.) Boguratov, Asya’da müttefik olarak Çin’in seçilmesine karşı çıkmakta, ABD karşıtlığının “stratejik bir ortaklık” kurmak için yeterli olmadığını dile getirmektedir. ABD yanlısı stratejist Dimitri Trenin ise, daha da ileri giderek şöyle yazıyor: “Rusya’nın Çin probleminin kaynağı, Çin ‘in hâlihazırda toplam bir ulusal güç olarak büyük ölçüde Rusya’nın önünde olmasıdır. Geçmişte Rusya’nın gücü, Çin’in zayıflığına dayanan ilişkilerdeki bu radikal değişim, ikili ilişkilerin her yönüyle kökten yeniden değerlendirilmesini şart kılar.” (Rusya’nın Çin Problemi. Dimitri Trenin, Carnegie Moskova Merkezi, 1999, sf.12) Trenin’in bu talebinin, onun Amerikan yanlısı oluşundan kaynaklandığı söylense bile, saptamalarında doğruluk payı olduğu yadsınamaz.
Bu çatışkılı ilişki, Rus medyasına da “popüler” formlar altında yansıyor. Rus gazeteleri, ülkeye yönelik yasadışı Çinli göçü üzerinde durarak, şimdiden 2 milyon Çinlinin Rus topraklarına yerleştiğini belirtiyorlar. Örneğin, Segodnya, “21. Yüzyıl ortasında Çinlilerin, Ruslardan sonraki en büyük etnik grup haline geleceğini” yazarak Çin korkusunu kışkırtıyor. (Segodnya, 6 Temmuz 1999.)
Rusya’nın bugünkü nispi zayıflığı nedeniyle, ikili ilişkilerin “ipinin” Çin’e geçme olasılığı da rahatsız edici. Azizyan’ın belirttiği gibi, Rusya, son birkaç yılda Çin’e tek bir ticari uçak satamazken, Washington, sadece Ekim 1997’de Pekin’e 3 milyar dolar tutarında 50 adet Boeing uçak satmayı garantiledi. Rus firmaları. Çin’in ünlü “Üç Boğaz” barajı projesinden de dışlandılar. Sibirya gaz boru hattı projesi ise, hem mali nedenlerden ama hem de rota sorunları nedeniyle ertelendi. Rusya, bu hattın Moğolistan üzerinden geçmesini isterken Çin, araya üçüncü bir ülkenin girmesine kesin olarak karşı çıkıyor.
Görüldüğü gibi bu ilişki, henüz, ABD-Japonya ittifakına rakip olmaktan çok uzak. Bu nedenle, Rusya’nın, Çin’e “alternatif dengeler” araması şaşmamalı. Asya-Pasifik söz konusu olduğunda, Çin dışındaki tek hatırı sayılır gücün Japonya olması nedeniyle, bu arayış, doğrudan “ABD’nin tekerine çomak sokmak” anlamına geliyor. Ancak sadece bu da değil. Boguratov, Çin’i dengelemek amacıyla, Moskova’nın şu adımları atmasını öneriyor:
1. Rus-Japon ilişkilerinin normalleştirilmesi önündeki engellerin kaldırılması
2. Rusya ile Çin’in yabancılaşması durumunda, Rusya’ya koalisyon desteği sağlayacak, esnek ve çok taraflı güvenlik düzenlemelerinin ortaya çıkarılması
3. Vietnam ve diğer ASEAN ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi
4. Güney ve Kuzey Kore arasında, Rusya dışı bir birleşmenin önlenmesi için, Kuzey Kore’deki Rus etkisinin yeniden tesisi. Güney Kore ile ilişkilerin zorlanması ve böylece, muhtemel bir Birleşik Kore’nin, Rusya’ya “en az Çin kadar” dostluk duymasının sağlanması.
5. Tayvan Boğazı’nda statükoyu destekleyerek Çin ile açıktan karşı karşıya gelinmekten kaçınılması, ancak aynı zamanda, Çin’in Tayvan’ı izole edip zayıflatma çabasına destek verilmemesi. (Aleksey Boguratov, age. sf, 294–295.)
Rusya’nın Asya-Pasifik bölgesinde attığı yeni adımlar, örneğin Vladimir Putin’in Vietnam ve Kore’yi de kapsayan son gezisi, bu önerilerin Rus diplomasisinde yankı bulduğunu gösteriyor.

JAPONYA İLE İLİŞKİLER
Rusya ile Japonya arasındaki buzların soğumaya başlaması, “reel-politik”in dayatmaları karşısında, tarihsel anlaşmazlıkların önemini giderek yitirmesi ile açıklanabilir. Ve iki ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük dayatma, Çin’dir. Japonya, “Çin’in toprak istekleri, kuvvet kullanma eğilimi ve ciddi bir konvansiyonel tehdit olarak ortaya çıkma potansiyelinden” kaygı duymaktadır.*(Kyodo, 24 Ekim 1997.)
Doğrudan Devlet Başkanı’na bağlı olarak çalışan Rusya Dış İlişkiler-Savunma Politikası Konseyi de, 1997’de hazırladığı yeni politika teklifinde, paralel kaygıları dile getiriyor. Belgeye göre Japonya bir askeri tehdit değilken, Çin, orta vadede ciddi bir güvenlik çatışması yaratma potansiyeline sahiptir. Sonuç olarak Asya-Pasifik bölgesinde, bu potansiyele karşı Japonya, Güney Kore ve hatta ABD ile ilişkiler güçlendirilmelidir.(Tokyo Foresight, Ağustos 1997.) Duma Savunma Komitesi’nden Aleksey Arbatov’un ifadesiyle, “Çin’in lehine olan mevcut durum”, Moskova’yı, Pekin’e tek taraflı bağlılığa itebilir. Oysa
Japonya ile Kuril Adaları’nın kime ait olduğu sorununun çözülmesi, Rus yönetimine avantajlı bir siyasi konum ve Batı Pasifik’te daha büyük manevra serbestisi sağlayacaktır. (Aleksey Arbatov, Rusya’nın Dış Politika Alternatifleri, International Security, 18:2, Sonbahar 1993, sf. 36-37.)
Ne Moskova, ne de Tokyo, bir “Çin tehdidini açıktan ifade etmemektedir, ancak özellikle Moskova, Asya bölgesinde görülen IMF güdümlü ekonomik yıkımın, bölge ülkelerini Çin’in insafına bırakacağından endişelenmektedir. Izvestiya’da ifade edildiği gibi, “Çin’in giderek gelişen ekonomik ve siyasi emellerine karşı, Japonya’yı kazanmak için küçük adaları feda etmek, kötünün iyisi olacaktır.” (Izvestiya, 4 Kasım 1997.)
İki ülkenin Çin’e karşı alternatif bir güç odağı oluşturma girişimleri 1996’da başladı. Moskova’ya atanan yeni Japon Büyükelçisi Minoru Tamba, Kuril Adaları sorununda “eski şahinlerden” olmasına rağmen, artık “sorunun daha geniş bir jeopolitik kapsamda ele alınmasını” istiyordu. Tamba’ya göre, “Japon-Rus-ABD-Çin dörtlüsünde en zayıf halka, Rus-Japon halkasıydı ve bu, iki ülkenin çıkarları için de zararlıydı”. Büyükelçi, Rusya’nın NATO ve köktendinci akımlar karşısında yaşadığı güçlükler düşünüldüğünde, geleceğinin, Japonya’nın yardıma hazır olduğu Pasifik’te yattığını, ama bu yardımın da belli koşullara (Kuril Adaları) bağlı olduğunu belirtiyordu. (Izvestiya, 16 Aralık 1999.)
Rusya ve Japonya, Nisan 1996’da, üst düzey savunma yetkilileri arasında yapılan ilk ve tarihi zirvede, önemli kararlar aldılar. İmzalanan anlaşmaya göre Tokyo ve Moskova, büyük askeri tatbikat planlarından birbirlerini haberdar edecek, gemilerinin karşılıklı limanları ziyaretine izin verecek, askeri yetkililer arasında da diyalog başlatacaklardı. (Kyodo, 29 Nisan 1996.) Ağustos 1998’de, iki ülke ilk kez Japon Denizi’nde ortak bir tatbikat gerçekleştirdiler. Bir yıl sonra ise, iki ülkenin savunma örgütleri arasında işbirliğini artıran bir belge imzalandı.
Ekonomik alandaki ilişkiler de, çeşitli anlaşmalarla giderek gelişti ve Rusya, giderek, Japonya’yı “alternatif kreditör” olarak görmeye başladı. Japonya, Ağustos 1998 krizinin ardından IMF gibi ağır şartlar getirmeden Rusya’ya “mali yardım” yapan tek ülke oldu. Nihayet, yıllar süren karşıtlıktan sonra Japonya, Rusya’nın APEC’e ve G-7’ye alınmasına onay verdi.
Öte yandan, iki ülkenin Rusya-Çin benzeri bir ilişki kurmasının önündeki en önemli engel olan Kuril Adaları sorunu, henüz çözülmekten çok uzak. Rusya’nın elinde olan bu dört ada, önemli birer ekonomik kaynak niteliğinde. Rusya, toplam yıllık deniz ürününün üçte birini bu bölgeden elde ediyor. Adalar civarındaki mineral kaynaklarının ise, 50 milyar dolara yakın değeri olduğu hesaplanıyor. Bazı Rus kaynaklara göre, Güney Kuriller’de büyük petrol ve doğalgaz rezervleri bulunuyor. (Izvestiya, 6 Mart 1998.)
Ancak Kuril Adaları, Rusya için stratejik açıdan da önem taşıyor. Iturup ve Kunashir adaları arasındaki derin sular ve boğaz, Rus nükleer denizaltılarının rotalarından biri. Bu boğazın kaybolması, denizaltıların ya Japon Denizi’nden, ya da donma tehlikesi olan sığ sulardan geçmek zorunda kalmasıyla sonuçlanacak. Okhotsk Denizi’ndeki nükleer denizaltı üssü de, kaybedilecek. Oysa Rusya, ilk nükleer silah kullanan devlet olmasına olanak tanıyan yeni “askeri doktrini”nde, nükleer denizaltılara özel bir önem veriyor. Bütün bu nedenlerden ötürü, sorunun çözümü hiç de kolay değil.
1956’da, SSCB’nin iki adayı Japonya’ya vermek yoluyla meseleyi kökünden halletme girişimi, ABD’nin Japonya üzerinde kurduğu baskı nedeniyle sonuçsuz kalmıştı. Japonya’nın Rusya’ya yakınlaşmasını önlemek amacını taşıyan bu baskının devam etmesi de, barışın önündeki önemli bir engel olarak duruyor.

KORE SORUNU ve ASEAN
“Soğuk savaş”ın ideolojik karşıtlıklarından kurtulmanın, sadece ABD için değil, Rusya ve diğer rakip emperyalistler için de yeni fırsatlar doğurduğundan bahsetmiştik. Rusya’nın Asya politikası açısından bu fırsatlara en güncel örnek, Kore sorunu. SSCB’nin dağılmasından bu yana; Rusya, ABD, Çin ve Japonya, Kore Yarımadası’nın statüsü sorununda giderek daha sık ve tehlikeli bir biçimde karşı karşıya geliyorlar.
Moskova’nın mevcut Kore politikası, üç temele dayanmakta:
1. Rusya, Kore Yarımadası’na komşu bir ülkedir.
2. Kore Yarımadası’nda bir çatışma, Rusya’nın çıkarlarını tehdit edecektir.
3. Rusya, hem Kuzey ve hem de Güney Kore ile iyi ilişkiler kurmak istemektedir. (Rusya’nın Kuzey Kore Büyükelçisi G. Kunadze ile söyleşi, FBIS-EAS-96-083, 25 Nisan 1996.)
Bu temelde, Moskova’nın Kore politikasında iki yönelim değişikliği yaşandı. Bunlardan ilki, 1990’ların başında, Yeltsinci dönemin “Güney Kore’ye önem veren” yönelimi idi. Putin dönemine denk düşen ikinci değişiklik ise, bu “tarihsel sapmayı” düzeltti. Yeni dönemde Moskova, “hem Güney, hem de Kuzey Kore ile dengeli ilişkiler gütme” politikasını benimsedi. Bu politikanın, Rusya’nın yarımadadaki etkisini artırmasına hizmet edeceği biliniyor. Çünkü Rusya, diğer “ilgili” devletlerde olmayan kimi özelliklere sahip. Çin kadar yayılmacı bir politika gütmüyor, Japonya gibi “kötü anıları” canlandırmıyor ve ABD gibi nefret uyandırmıyor.
Bu özellikler sayesinde hem Kuzey, hem de Güney Kore, Rusya’ya “Çin’i ve Japonya’yı dengeleyici” bir oyuncu olarak bakıyorlar. Ne de olsa ABD, günümüze kadar, bu iki Asya gücüne karşı adeta bir “filler” politikası izlemiş, yerel kuvvetleri hesaba katma gereği duymadığı için de sık sık Koreler’i “dükkândaki porselen” konumuna düşürmüştür.
Putin’in Kore Yarımadası gezisiyle sergilediği bu alternatif tutumun temelinde yatan hedefin “yakalanabilir” olduğunu söylemek ise kolay değil. Rusya, henüz hazır olmadığı halde; ne Kuzeyi, ne de Güney’i “kızdırmadan” yarımadanın birliğine hizmet edecek bir tutum izlemek zorunda.
Böylesi hassas bir siyasetin başarı sağlaması durumunda ise, Rusya, bölgede güttüğü en önemli hedefe ulaşma yolunda dev bir adım atacak. Çünkü iki Kore’nin birleşmesi, Uzak Asya’da konuşlanmış Amerikan işgal kuvvetlerinin elinde kalan tek gerekçeyi de ortadan kaldırmış olacak. Geçtiğimiz yıl içinde, ABD’li stratejistlerin “Kore barışı olsun ya da olmasın, bölgedeki Amerikan kuvvetleri geri çekilemez” diyerek karşı saldırıya geçmeleri, barış olasılığının ABD’yi ne kadar rahatsız ettiğini göstermeye yetiyor.
Asya’nın “anahtarı” olan ASEAN ülkeleri ise Rusya arasındaki ilişkiler de, benzer bir çizgide ilerliyor. “Soğuk Savaş” döneminde Güneydoğu Asya, iki kampa ayrılmıştı: Batı yanlısı ASEAN ve “komünist” Çinhindi. Bu bölünme nedeniyle Asya’da eli kolu bağlanan Rus emperyalizmi, bugün bu “ideolojik sınırdan kurtulmuş bulunuyor. Sonuç olarak Putin Rusya’sı, “eski müttefik” Vietnam ve Hindistan’ın yanı sıra Kamboçya, Malezya, Endonezya ve Pakistan gibi devletlerle de yeni ilişkiler kurmaya girişiyor. Bölgede yeni askeri üsler kurma ve eskilerini yenilemeye kadar uzanan bu yeni ilişkiler sayesinde Rusya, tıpkı ABD gibi, elindeki politik kozları çeşitlendirme fırsatı yakalıyor.

SONUÇ
Rusya ekseninde özetlemeye çalıştığımız yeni stratejik dengeler, Doğulu ve Batılı emperyalistlerin çıkarlarının, kaçınılmaz bir biçimde çatışma yolunda olduğunu gösteriyor. Ancak sadece bu da değil. 1960’lar sonrası Sovyetler Birliği, Çin ve onlar etrafında örülen blokların sosyalizmle uzaktan yakından ilgisi olmaması bir tarafa bırakılırsa, devletlerarası ideolojik karşıtlıkların tamamen silindiği bir dünya, çatışma ve karşıtlıkların azaldığı değil, çoğaldığı bir dünyadır. ABD, Rusya ve diğer emperyalistler, bu dünyada, yirmi-otuz yıl öncesinden çok daha “serbest” hareket edebilmekte, çıkarları uğruna çok daha gözü kara davranmakta ve milyarları savaşa, açlığa ve yoksulluğa sürüklemekte tereddüt bile etmemektedirler.
Rusya, Çin ve/veya Avrupalı emperyalistlerin ABD hegemonyasına alternatif bir hegemonya kurma çabaları, onlara “ilerici” ya da “antiemperyalist” bir nitelik vermez. Bu güçlerin hedefi, şu ya da bu bölgede, kendi gerici hegemonyalarını kurmak ve kendi gerici çıkar ve amaçlan uğruna dünya halkları üzerindeki baskı ve sömürüyü kat be kat artırmaktır. ABD bu amaçlar önünde engel teşkil ettiği için hedef alınmaktadır; “emperyalist” ya da “baskıcı” olduğu için değil.
Emperyalistler arasındaki ilişki ve karşıtlıkların şiddetlenmesi, yeni bloklaşmaların ortaya çıkması, elbette ki işçi sınıfı ve ezilen halklar açısından bazı fırsatlar yaratabilir, sosyalizm ve bağımsızlık mücadelesine yeni manevra olanakları sağlayabilir. Ancak şu ya da bu ülkede işçi sınıfı ve onun partisi, sırf bir ya da birkaç emperyalist, başka bir emperyalistin egemenliği önünde engel oluyor diye onu destekleyemez. İşçi sınıfının kendi iktidarını, sosyalizmi kurma hedefini bu ucuz politikalara endekslemek, bu temel hedefi bulandırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Tarih göstermektedir ki; ilerici politika adına şu ya da bu “alternatif emperyaliste” yaslanan veya emperyalistler arasındaki çelişkilerin önemini abartarak halkına felaket getiren “iyi niyetli” politikacıların sonu hiç de parlak değil.

Mart-Nisan 2001

‘Dünya çapında iç savaş’ siyaseti

11 Eylül 2001, emperyalist sistemin “koçbaşı” olan ABD’nin her alanda izlediği politikaların “radikal bir dönüşüme” uğradığı tarih olarak görülüyor. Her görüşten uluslararası ilişkiler uzmanları, diplomatlar, “radikal dönüşüm” ifadesinin altını farklı biçimlerde dolduruyorlar, ama ortada bir “değişiklik” olduğu kesin.
“Dönüşüm” ile kastedilen ABD’nin “daha saldırgan” bir dünya politikası izlemeye başlaması ise, 11 Eylül’ü bir “milat” olarak görmek, sadece simgesel bir anlam ifade eder. Çünkü Amerikan yönetiminin işgaller, savaşlar ve iç savaşlar içinde kıvranan bir dünyaya ihtiyaç duyduğu, 11 Eylül’den çok önce görülmekteydi.
Washington yönetiminin dünyayı “kendi suretinde yeniden şekillendirme” yönündeki bu en cüretkâr girişimi, 11 Eylül 2001 tarihinden çok önce başladı.
Bu yazıda; ABD’nin 11 Eylül’den bir süre önce başlayan “ısınma turları”nı, 11 Eylül saldırılarının ardından hızlanan hamlelerini değerlendirmeye çalışacağız.
11 Eylül’ün ardından rağbet gören “sol” akademisyen Immanuel Wallerstein, ABD emperyalizminin dünya egemenliğinin çoktan sona erdiği kanısındadır. Çöküşün onlarca yıl önce başladığını öne süren Wallerstein, bugünkü Amerikan yönetiminin, “elli yıldır gidişattan memnun olmayan bir ekip” olduğunu iddia eder:
“Onlar; Nixon’dan Clinton’a, George W. Bush’un ilk yılına dek, sorunu diplomatik olarak, çok taraflı yollarla ele alma politikasının, yani kadife eldivenin, tam bir fiyasko olduğunu düşünüyorlar. Bu politikanın, ABD’nin çöküşünü hızlandırdığı kanısındalar ve durumu değiştirmenin tek yolunun; açık emperyal eylem olduğunu düşünüyorlar: Savaş için savaş politikası.”  Kulağa hoş gelse de, Wallerstein’ın analizi, ABD’nin “bir avuç paranoyağın” eline esir düştüğünü iddia eden popüler ama içi boş değerlendirmeye su taşıyor. “Elli yıldır fırsat kollayan ekip” tezi, emperyalist devletlerin izlediği politikaları fazla hafife almak olacaktır; tıpkı Irak işgalinin “petrol kaynaklarına el koymak”tan ibaret olduğu tezi gibi.

‘ZAFER’İN GETİRDİĞİ BELALAR
Bugünkü ABD saldırganlığına dair ilk işaretleri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan dönemde aramak yerinde olur. Şimdilik, Washington’un “Soğuk  Savaş ruh hali”nden çıkmakta oldukça geciktiğini, bu arada dünya egemenliğini zedeleyen ve rakiplerine bir dizi fırsatlar sunan ciddi “hata”lar yaptığını belirtmekle yetinelim.
Bu “hatalar”dan bazılarını sayabiliriz: Irak ve İran’a karşı uygulanan ekonomik ambargoların giderek ABD’yi vurması; daha doğrusu Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve kısmen İngiltere’nin bu iki kritik ülkeyLe ilişkilerini geliştirmesini sağlaması, Kyoto Protokolü ve Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi gibi “dönüp ABD’ye zarar veren” bumerang anlaşmalara onay verilmesi, Rusya’da Boris Yeltsin’in harcanmasına” ve yerine Putin’in gelmesine göz yumulması, Rusya’nın nükleer füzelerinin önemli bir bölümünü imha etmesi karşılığında ABD nükleer füzelerinin imhasının kabul edilmesi, Avrupa Birliği’nin “rakip güç” olma çabalarına itiraz edilmemesi, NATO’nun nereye gideceğine bir türlü karar verilememesi vs. vs…
Her biri, ileride ABD için ciddi sorunlar doğuracak olan bu “hata”ların nedenleri, bu yazının konusunu aşıyor. Ancak bunların, tek başına, şu ya da bu Amerikalı yöneticinin “yeterince uyanık olmaması”ndan veya rakiplerin “çok dişli” çıkmasından kaynaklandığı ileri sürülemez. Herkes biliyor ki, bu “hata”ların yapıldığı aynı dönemde, Amerikan emperyalist sermayesi, dünya kaynaklarının yağmalanması, “sorun çıkaran” ülke ve rejimlerin tasfiyesi, Dünya Ticaret Örgütü gibi araçlarla onlarca ülkenin emperyalist sisteme daha sıkı zincirlerle bağlanması gibi “başarılara” imza atmıştır. Bugün ABD’nin Avrasya politikalarında kilit bir yer tutan Bakü-Ceyhan enerji nakil hattı projesinin temelleri, o dönemde atıldı.
Körfez Savaşı, Somali işgali, Afganistan ve Sudan’ın bombalanması, Yugoslavya’nın parçalanması gibi birçok saldırganlık, söz konusu dönemin hiç de “sakin” geçmediğini gösteriyor.
Bahsettiğimiz “hata”ların bizatihi kendisi, kapitalizmin “sonu olmayan” ve “insanoğlunun  yaşayabileceği en iyi sistem” olduğu yönündeki propagandaya büyük hizmette bulundular. Hatırlanacaktır; Kyoto Protokolü ABD ve genel olarak kapitalistlerin “çevreye duyarlılığı” konusunda örnek gösterilirken, Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi gibi oluşumlar, “insan hakları dönemine girildiği” propagandasında, burjuva ideologlara değerli malzemeler sundu. Keza, Avrupa Birliği’nin “kendi yolundan” ilerlemesine fazla karışılmaması, ABD’nin “egemenlik peşinde koşmadığı” tezlerine dayanak yapılageldi. Bugün pek çok burjuva çevre tarafından dile getirilen “iyi niyetli emperyalizm” (!) veya “demokratik sömürgecilik” (!) tanımlarında, geride bırakılan bu dönemin propaganda bombardımanının katkısı büyüktür.
Ama bugünden bakıldığında, bir önceki dönemde Amerikan çıkarlarına pekala hizmet eden bu politikaların, onun “başının belaya girmesi”nin de tohumlarını attığını görüyoruz.

GİZLİ NATO RAPORU
Bahsettiğimiz şu “hata”ları trajikomik bir “gizli rapor” ile örnekleyelim. Tarih, Kasım 1996. Bir İspanya gazetesi, NATO şefleri tarafından hazırlanan gizli Rusya raporunu ele geçirmiş, tefrika halinde yayınlıyor.
Rapora göre NATO şefleri, dört olası senaryo üzerinde duruyorlar:
– Rusya’da merkezi kontrolü yeniden sağlayacak bir komünist ya da radikal milliyetçi hükümetin kurulması.
– Daha fazla Batı yanlısı bir hükümetin işbaşına gelmesi ve askeri bütçesinin azaltılması.
– Otoriter, ancak ekonomik reformların savunucusu bir kişinin, Rusya’nın kaybolan askeri iktidarını yeniden ele geçirme girişimi.
– Ekonomik açıdan yıkımın ve iç savaş tehlikesi ile siyasi kaosun eşiğine gelen bir ülkede düzeni sağlamak üzere ordu müdahalesi. 
Şu “komünist veya radikal milliyetçi” ifadesini bir kenara bırakırsak, Vladimir Putin liderliğindeki Rus hükümetini düşününce, bugün “birinci seçeneğin” gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.
Ama anlı şanlı NATO analistleri, “bu senaryonun gerçekleşmesine pek ihtimal vermemiş”ler. “Rakibi küçümsemek” diye buna diyorlar herhalde!
Bu ve benzeri “hata”ları alt alta sıraladığımızda, Amerikan yönetiminin kabaca 10 yılı (1991-2001) “iyi değerlendiremediği” görülecektir.
Bugün “Bush çetesi”ni oluşturan isimlerin söz konusu döneme yönelik eleştirileri, tek tek elde edilen birtakım “başarı”ların ötesinde, genel olarak “tutarlı bir dünya siyaseti izlenmediği” fikrinde düğümleniyor.
Bir bilanço çıkarıldığında, gerçekten bir “zafer sarhoşluğu” havası sezmemek güç. Dünyanın en büyük emperyalisti, öyle görünüyor ki, “komünizme karşı ortak mücadele” politikasına kendini fazla kaptırmış, “düşman” ortadan kalktıktan sonra dahi “müttefikçilik” oyununa devam etmiştir!
ABD “müttefikçilik” oynarken; Avrupalı emperyalistler askeri-siyasi-ekonomik entegrasyon yönünde adımlar atmaya başlamış, Rusya kendisini hızla toparlamış; Çin ise, dev adımlarla büyüyen ekonomik gücünü “nüfuz gücüne” dönüştürmeye girişmiştir.
Bugünkü Amerikan politikası, eğer bir “tepki” ise, “terörizm”e veya 11 Eylül saldırılarına karşı değil, rakiplerin bu cüretkâr adımlarına karşıdır.
“Ekip”, burada devreye girmekte ve Amerikan emperyalizminin dünyanın dizginlerini öyle kolay kolay bırakmayacağını açıkça ifade etmektedir.

‘KIZGIN AMERİKALILAR’IN RAPORLARI
İkinci Bush hükümeti denilince akla, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” (PNAC) geliyor. PNAC, 1997’de kurulmuş bir “fikir kulübü”. Kurucuları; bugünlerde yıldızları parlayan William Kristol ve Robert Kagan adlı “köşe yazarları”.
Bugün Bush yönetiminde yer alan Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve Dışişleri’nden John Bolton gibi birçok şahsiyet, o sıralarda PNAC imzalı raporlar yazmakla, Amerikan hükümetini “yaklaşan felaket” hakkında “uyarmakla” meşguldü. Bu raporlardan en çok dikkat çekenine bir göz atalım:
Eylül 1997’de, PNAC ekibi, ‘Amerika’nın Savunmasını Yeniden İnşa Etmek’ başlıklı bir rapor hazırladı.
Hedef, ‘küresel Amerikan liderliğini geliştirmek’ olarak ifade edilmekteydi. Raporda, “ABD, yeni yüzyılı Amerikan ilke ve çıkarlarına uygun bir biçimde inşa etme iradesine sahip mi? Bize gereken, güçlü bir ordu, Amerikan çıkarlarını cesurca ve hedefli bir biçimde ilerleten bir dış politika ve ABD’nin küresel sorumluluğunu kabul eden bir ulusal liderlik” deniliyordu.
Raporun asıl dikkat çekici bölümü şöyle: “Şu anda ABD, hiçbir küresel rakibe sahip değildir. Amerika’nın büyük stratejisi, bu avantajlı konumu korumak ve olabildiğince sürdürmektir.”
“Yeniden İnşa” raporu başta olmak üzere bütün PNAC belgeleri; Irak’a bir an önce askeri saldırı düzenlenmesi gibi “tavsiyeler” iletirken, izlenen “yumuşak” politikaların “ABD’yi çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya bırakacağı” yönünde uyarıları eksik etmiyordu.
İleride Bush ekibinin Afganistan ve Irak’ı işgal politikalarında belirleyici bir rol oynayacak olan Zalmay Halilzade, 22 Aralık 1997’de şöyle yazmaktaydı: “Türkiye ve ABD, Basra Körfezi ve Hazar bölgelerinin güvenliğini sağlamak için birlikte çalışmalıdır. Türk askeri tesisleri, iki bölgeye de güç projeksiyonu için mükemmel. Dünya enerji kaynaklarının çoğu, İncirlik Üssü’ne en fazla 1000 mil uzakta. Türk üslerine erişim, bazı Körfez ülkelerindeki askeri varlığımızı azaltmamızı sağlayabilir. Türkiye, aynı zamanda, Hazar petrol ve doğalgazını dünya piyasalarına nakletmek için elverişli bir rota sunuyor.”  Türkiye’nin Irak ve Afganistan  işgallerine dahil olmasına yönelik Amerikan baskısının ardında ne planların yattığına dair, faydalı bir makale!
Tartışmalı bir seçimin ardından, Ocak 2001’de iktidara gelen 2. Bush ve ekibi, bu anlamda ABD egemen sınıflarının “kendine gelmesi”ni ve “müttefikçilik” oyununu rafa kaldırmasını ifade eder. New York Times’ın “meşhur” yazarı William Safire, başka bir vesileyle bu yeni politikayı şöyle ifade ediyor.
“Üzerinde fiyat etiketi olan bir ittifak, ittifak sayılmaz!” 

11 EYLÜL ÖNCESİ ‘ISINMA’ ÇALIŞMALARI
Bush yönetiminin 11 Eylül öncesi icraatlarından birkaçını sıralayarak, ne demek istediğimizi açıklayalım:
1. ABD ile SSCB arasında 30 yıl önce imzalanan ve “nükleer denge”nin temeli olarak görülen Anti-Balistik Füze Anlaşması (ABM), feshedildi. Bush yönetimi, altı ay öncesinden ön bildirimini yaptı ve anlaşma, 13 Ocak 2002 itibarıyla “tarih” oldu. Avrupa, Rusya ve Çin’in “uluslararası silahlanma yarışı tekrar başlar” uyarılarına kulak asılmadı.
2. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ile Clinton döneminde başlayan müzakereler donduruldu. Bush, KDHC hükümetini “güvenilmez” olarak nitelendirdi ve uşak Güney Kore rejimini bu yönde “hizaya soktu”.
3. Çin’e karşı kullanılan Tayvan rejimine yönelik silah satışı hızlandırıldı. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “Clinton döneminin Çin’e karşı izlediği sıcak politikanın yerini, saygılı ama katı bir politika alacaktır” diyordu.
4. 23 Mart 2001’de, Washington’daki 50 Rus diplomat sınır dışı edildi. Bush’un danışmanı Condoleezza Rice, “Son birkaç yılda öğrendiğimiz bir şey varsa, o da  Rusya’yı gerçekçi değil romantik bir açıdan değerlendirmenin hiçbir işe  yaramadığıdır” diyordu.
5. Mart 2001’de, durup dururken, Irak toprakları bombalandı ve ilerleyen yıllarda, İncirlik Üssü, Kuveyt ve Basra Körfezi’nden havalanan ABD uçakları, Irak topraklarına neredeyse her gün bomba ve füze yağdırdı.
Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer, gazetecilere, “Diğer ülkelerle ilişkilerimizde yeni bir gerçekçilik politikasına geçiyoruz” diyor, bu sözler kaygılı dünya basınına “Amerika Soğuk Savaş’a Geri Döndü” gibi başlıklarla yansıyordu. Oysa ABD, daha yeni başlıyordu!

KOZMİK ANAYASA
11 Eylül’de Pentagon ve İkiz Kuleler’e çarpan uçaklar, Amerikan hükümetine arayıp da bulamadığı fırsatı sunmuş oldu. Saldırıdan hemen sonra havalarda uçuşan “50 terörist devlet”, “şeytan ekseni”, “Ya bizden yanasınız, ya da teröristlerden”, “Haçlı seferi”, “sonsuz savaş” gibi ifadelerin ne anlama geldiğini en açık biçimiyle ortaya koyan belge, bugün “11 Eylül doktrininin temeli” olarak adlandırılan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi oldu.
20 Eylül 2002’de, yani saldırılardan bir yıl sonra kamuoyuna ilan edilen belge,  ABD’nin uluslararası ilişkileri temelden sarsmaya ve “yeni bir dünya” yaratmaya soyunduğunun en açık ifadesidir.
33 sayfalık bu “kozmik anayasa”nın can alıcı bölümlerini aktaralım:
– Silahsızlanma dönemi sona ermiştir. Yeni doktrin, “karşı-silahsızlandırma”dır. Yani; ABD, afallatıcı bir hızda silahlanmaya devam edecektir (günde bir milyar dolarlık askeri harcamaya tekabül ediyor). Buna karşılık, diğer devletlerin silahlanması gerekirse zor yoluyla önlenecektir. Mevcut karşılıklı silahsızlanma anlaşmaları geçersizleşecektir. (Böylece, ABM’nin sadece bir başlangıç olduğu, nükleer silahsızlanmayı öngören START anlaşmalarının da zamanla mezara gömüleceği ifade edilmiş oluyordu.)
– 1940’lardan bu yana uygulanan “kuşatma” (containment) ve “caydırıcılık” (deterrence) stratejileri geçersizdir. Çünkü bugün “ABD’den nefret edenleri caydıracak hiçbir kuvvet yoktur”.
– ABD’ye yönelik esas tehdit, geçmiş Sovyetler Birliği gibi “fetihçi devletler”den değil, Afganistan gibi “başarısız devletler”den gelmektedir.
– ABD, “herhangi bir düşmanın (devlet olsun ya da olmasın); kendi iradesini ABD veya müttefiklerine dayatmasını püskürtecek kapasiteye sahip olacaktır… Kuvvetlerimiz; ABD’nin gücünü aşmayı veya ona eşit bir güce sahip olmayı umarak askeri gelişim stratejisi izleyen potansiyel rakipleri bu çabadan vazgeçirecek kadar güçlü olacaktır.”
Buna rağmen, “herhangi bir yabancı gücün, ABD’nin on yıldan bu yana diğer devletler karşısında açtığı büyük arayı kapatmasına izin verilmeyecektir.” Kısacası; Çin gibi yükselen rakiplerin başı, gerekirse şiddet yoluyla, ezilecektir.
– ABD, “gerektiğinde, kendisine yönelik bir saldırı gerçekleşmeden saldırıya geçerek, meşru müdafaa hakkını tek başına kullanabilecektir”. Kısacası, “müttefik takıntısı” sona ermiştir! Bu kapsamda; “diğer devletler, teröristlere yardım etmeme sorumluluğunu yerine getirmeye ikna edilecek veya zorlanacaktır.”
Terörizmin, “kölelik, korsanlık veya soykırım” ile eşdeğer olarak görülmesi için çaba sarfedilecektir. (Şu ya da bu ülkedeki devrimci halk hareketlerinin ‘terörizm’ olarak nitelenmesinin ne kadar kolay olduğu göz önüne alındığında, bu unsur, genel olarak “muhalefet”i “suç” ilan ederek, “burjuva demokrasisi”nde yeni bir dönemin de başlangıcını ifade etmektedir. Bolivya’da geçtiğimiz ay içinde yükselen halk isyanına karşı, Washington’un hükümete verdiği desteği anımsayalım.)
– Yeni dönem, “Amerikan enternasyonalizmi” dönemidir. Bu da, ABD’nin “hür ve açık toplumları teşvik etmek için askeri ve ekonomik gücünü kullanacağı” anlamına gelmektedir. “Önümüzdeki yıllarda; adil yöneten, insanlarına yatırım yapan ve ekonomik hürriyeti teşvik eden ülkelere yönelik Amerikan mali yardımı, yüzde 50 oranında artırılacaktır.” Ancak bu ülkelerin uyguladığı ekonomik programların sonuçlarının “ölçülebilir” olmasına dikkat edilecektir.
– “İslam dünyasının geleceği” gibi konularda karşıt değer ve fikirler arasında bir muharebe başlamıştır. Bu muharebe; diplomasi, ekonomik yardım, IMF ve Dünya Bankası gibi araçlar eliyle yürütülecektir. ABD; “din ve vicdan hürriyetini, baskıcı yönetimlere karşı koruyacaktır”. Diğer yandan, “İslam dünyası başta olmak üzere, terörizme olanak tanıyan koşul ve ideolojilerin hiçbir ülkede verimli toprak  bulmamasını sağlayacaktır”.
– Diğer ülkeler, Amerikan “ekonomik felsefesi”ni benimsemeye teşvik edilecektir. Bu “felsefe”nin asli unsuru, sermayenin üzerindeki vergi yükünün azaltılmasıdır…
– ABD, Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne “asla  boyun eğmeyecektir”.
Bu mahkeme, ikili anlaşmalarla fiilen geçersiz kılınacaktır. Los Angeles Times yazarı William Pfaff, bu metni “1648 Vestfalya Anlaşması’ndan bu yana uluslararası ilişkileri belirleyen modern devlet düzeninin reddi” olarak nitelendiriyor.  Pfaff, dünyaya şu uyarıda bulunmaktadır:
“ABD artık, mutlak ulusal egemenlik ilkesine saygı duymayacağını ilan etmiştir. Bunu, Amerikan ulusal güvenliğini sağlamak adına yapmakta, diğer her ülkenin güvenliğini de, bu asli Güvenliğe tabi kılmaktadır.”  New York Times gazetesi, bir başyazısında, yeni doktrinin “Roma İmparatorluğu veya Napolyon’un elinden çıkmış gibi durduğunu” dile getirmekteydi.
Bush hükümetinin akıl hocalarından, Dış İlişkiler Konseyi mensubu Max Boot ise, “Küresel çapta bir Monroe Doktrini ile karşı karşıyayız” diyordu. Monroe Doktrini, 1823’te Avrupalı emperyalistlere karşı ilan edilmişti; Latin Amerika’ya ABD dışında bir gücün müdahalesinin, Amerika’nın “barış ve mutluluğunu rahatsız edeceğini” duyurarak örtülü bir tehdit savuruyordu.

ÖN SALDIRI DOKTRİNİ
Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin asli unsuru, bilindiği üzere, “ön saldırı doktrini”dir. Bu “doktrin”, ABD’nin “herhangi bir tehdit hissettiği anda, ilgili tehdidin gerçekleşmesinden önce harekete geçerek tehdidi geçersiz kılacağını” vurgular. Bu anlamıyla belge; Birleşmiş Milletler Şartı’nın “herhangi bir devletin toprak bütünlüğü veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmayı ve güç kullanma tehdidini yasaklayan” kurucu maddesine aykırıdır. Dahası, “ön saldırı”, Nazi rejiminin yargılandığı Nuremberg Duruşmaları’nda “savaş suçu” olarak nitelenmiştir (Hitler rejimi, pek çok ülkeye yönelik askeri saldırı ve işgalini, ‘O ülkenin kendisine tehdit oluşturduğu’ iddiasına dayandırmıştı).
Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in tartışmalı “Amerikan ordusunu dönüştürme” programının hedefi, bu belgenin gereklerini yerine getirebilecek bir vurucu güç yaratmaktır. Rumsfeld, subaylara yaptığı bir konuşmada “Ordumuz, dünyanın herhangi bir karanlık noktasını her an vurmaya hazır olmalıdır. Saldırganlık ve teröre karar veren her ülke, bedel ödeyecektir” diyordu. .
Bir başka konuşmasında, Amerikan ordusunun görevinin “kaosu şekillendirmek” olduğunu ilan etmekte, bir diğerinde “Yeni askeri hedefimiz; dünyanın dört kritik bölgesinde caydırıcılık, aynı anda iki saldırganı bozguna uğratabilme yeteneği, bu arada bir saldırganın başkentini işgal ederek rejimini değiştirme seçeneğini hazır tutmaktır” demekteydi! .
İngiliz uluslararası ilişkiler uzmanı Dan Plesch, yeni dönemi şu sözlerle tarif etmekteydi: “Terörizme karşı savaş, küresel çapta bir iç savaş demektir.”  Time dergisi yazarı Tony Karon, “100’den fazla ülkenin hizaya sokulması gerektiği” yönünde kendisine fısıldanan bilgiyi okuyucularına duyurunca, Plesch’in sözlerinin hiç de abartılı olmadığı anlaşılmış oldu.
Aynı dergide yazan neo-muhafazakâr Charles Krauthammer, “Amerika, artık uluslararası vatandaş değildir. O, dünyadaki egemen güçtür; Roma İmparatorluğu’ndan bu yana hiçbir ülke bu güce sahip olamamıştır. Dolayısıyla Amerika; normları yeniden biçimlendirmek, beklentileri değiştirmek ve yeni gerçeklikler yaratmak durumundadır. Nasıl? Açgözlü irade gösterileriyle” diyordu.

DÜNYAYI YENİDEN BÖLMEK
“Terörizme karşı savaş”ın nasıl yürütüleceği, Pentagon yetkilileri tarafından şöyle ifade ediliyor:
1. Savaş tek cephede yürütülmeyecek, geniş kapsamlı olacaktır.
2. Bu savaş, “uzun süreli”, hatta mümkünse “sonsuza dek sürecek” bir savaştır.
3. Savaşın yürütüleceği alan sadece askeri değildir; bu mücadele ayrıca ideolojik (propaganda), politik (Batılı devletlerin ‘kendi içlerine çeki düzen vermesi, azgelişmiş ülkeleri emperyalist sisteme bağlayan ilişkiler ağının sağlamlaştırılması) ve ekonomik (tekelci sermayenin dünya pazarlarına erişiminin hızlandırılması) alanlarda yürümektedir.
Amerikan politikalarının şu veya bu ülkeyi işgal etmenin çok ötesinde bir derinlik taşıdığını gösteren bir liste… Kavranması gereken nokta, yukarıda özetlenen temelde yükselen bir siyasetin, uluslararası ilişkilerin mevcut normlarını altüst edeceği, farklı “nüfuz alanları”na bölünmüş dünyayı yeni bir bölünmeye sevkedeceği, “ya Amerikancı, ya terörist” ikileminin yarattığı gerilimin bütün ülkelere, dahası bütün uluslararası kurumlara yansıyacağıdır.
Bu taktik, çeşitli isimlerin ağzından da dile getiriliyor. Örneğin, New York Times yazarı Thomas Friedman, “Batı, İslam ile askeri bir savaşı engelleyecekse, İslam içinde bir fikirler savaşı yaşanmalı” diyebilmektedir . Eski CIA şefi James Woolsey de, İslam dünyasını bölme politikasını şöyle ifade ediyor:
“Eğer terörist olmak istemeyen, diktatörlükler altında yaşamak istemeyen yüz milyonlarca mantıklı ve doğru düzgün Müslümanı, bizim onların tarafında  olduğumuza ikna edebilirsek, bu uzun savaştan başarıyla çıkacağız.”   Washington’daki en azgın kesimlerden gelen bu ve benzer ifadelerin, “medeniyetler savaşı” aldatmacasını güçlendirdiğini de eklemek gerekir. Irak’ın işgal edilmesinden hemen sonra bu ülkeye şeriatçı Hıristiyan misyonerlerinin akmaya başlaması, Bush’a yakın gerici “din adamları”nın İslam Peygamberi’ni “terörist”, İslam dinini ise “terör dini” olarak nitelemeleri, işgal ve saldırıların “Batı medeniyetini koruma savaşı” olarak adlandırılması, dahası Oriana Fallaci gibi “aydın”ların “Ortaçağ dinine karşı Avrupa uygarlığını savunmalı, Bush’un ardında saf tutmalıyız” yönlü sayıklamaları, Samuel Huntington imzalı malum “tez”in tozlu raflardan indirilmesini sağladı. (Son örnek, “terörle mücadele”de önemli bir rol üstlenen ABD’li bir komutanın, kilise kilise gezip “İslam tanrısı puttur” gibi demeçler vermesi oldu. Bu komutan hakkında soruşturma falan açılmadı; hatta Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, adamını açıkça savunmakta beis görmedi.)
Bütün bu demeçlerin Müslüman kitleleri kışkırtmaya yönelik olduğu açıktır. ABD, dünya halklarına karşı açtığı savaşı “Batı medeniyetini savunma” kılıfına sokabilirse, Batı ülkelerindeki on milyonlarca emekçinin, aydınların desteğini alabileceğini, hiç değilse onları “seyirci” konumuna itebileceğini hesaplamaktadır.
Savaşın “halkla ilişkiler” boyutu budur: Terör ve saldırganlığın; emperyalistlerin, özellikle de Amerikalı tekellerin çıkarları için yürütüldüğü gerçeğinin gizlenmesi. ABD, bu propaganda için her yıl yüz milyonlarca dolar harcayacağını; Amerika’nın Sesi gibi propaganda servislerini genişleteceğini, Ortadoğu ülkelerinde yayın yapacak televizyon, radyo, dergiler vs. kuracağını açıklamış bulunuyor.

ASKERİ ÜSLER AĞI

Amerikan egemenliğinin kilit unsurlarından birinin, dünyanın dört bir köşesine dağılmış askeri üsler ve onlarca ülkede “hazır” bekleyen yüz binlerce asker olduğu biliniyor. 11 Eylül’ün ardından, “terörle savaş” bahanesiyle, ABD daha önce girmesi mümkün olmayan bölgelere girdi, gezegeni kuşatan askeri üsler ağını pekiştirdi. Bir askeri yetkili, ele geçirilen “altın fırsat”ı, “11 Eylül sabahı uyandık ve kendimizi Orta Asya’da bulduk. Daha önce hiç olmadığı kadar Doğu Avrupa’da, Orta Asya  kapılarında, Ortadoğu’daydık” sözleriyle anlatıyordu .
Askeri üsler, hiçbir zaman sadece “askeri” değildir. Amerikan askeri gücünün dünyanın çeşitli noktalarına dağıtılması, ABD emperyalizminin ekonomik/siyasi hedeflerinin gerçekleştirilmesi için etkili bir araç sunar.
Orta Asya’yı ele alalım. Amerikan tekelleri ve Beyaz Saray, uzun bir süredir, Hazar Denizi enerji kaynaklarını Batı piyasalarına ulaştırmanın kendisi için en elverişli rotasını dayatmaktadır. Bu rotanın nasıl bir seyir izleyeceği; İran, Çin ve Rusya gibi “potansiyel tehdit”lerin devre dışı bırakılmasına bağlıdır; bir “Doğu Koridoru” (Afganistan-Pakistan-Arap Denizi), bir “Batı Koridoru” (Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye) veya her ikisi birden, olabilir.
Afganistan’ın işgal altına alınması, dahası Afgan işgali gerekçe gösterilerek Rusya ve Çin’in “arka bahçesi” olan üç bölge ülkesinde askeri üsler kurulması, enerji alanında ABD’nin elindeki kozları güçlendirmiştir.
Kırgızistan’daki Manas Üssü, Çin’in batı sınırına sadece 400 kilometre uzaklıktadır. Bu üsse; doğuda Japonya’daki üsler, Kore Yarımadası’ndaki 40 bin ABD askeri ve Tayvan’a yönelik ABD desteği eklendiğinde, Çin’in “kuşatma altına alınmış olduğu” görülebilir.
Benzer bir durum; doğudan Afganistan, kuzeydoğudan Türkmenistan, batıdan Irak, Kuveyt ve güney/güneybatıdan Körfez emirlikleri, kuzeybatıdan Türkiye’deki Amerikan askeri varlığı ile kuşatılmış bulunan İran için geçerlidir. Bir başka “askeri varlık/üsler ağı”, Rusya’nın etrafını sarmıştır: NATO’nun doğuya doğru genişleyerek Rus sınırına dayanması, Gürcistan, Afganistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkiye’deki ABD askeri varlığı, doğuda ise Japonya ve ABD’nin kendisi…
Pentagon verilerine göre, ABD, şu anda tam 93 ülkeyle askeri üs kurulmasına ilişkin “resmi” anlaşmalara sahip bulunmaktadır. Yine aynı kaynağa göre; BM’nin 190 üyesinden 132’sinde, büyük veya küçük bir ABD askeri gücü bulunuyor. Bütün bu üslerdeki askeri personel sayısı 250 bine ulaşmaktadır. Irak işgali ile birlikte, bu rakamın en az 350 bine yükseldiğini hatırlatalım. Time dergisinin verdiği bilgiye göre; 11 Eylül öncesinde ABD ordusunun aktif görevdeki personelinin yüzde 20’si ABD toprakları dışındayken, bugün bu oran yüzde 50’ye yükselmiştir. Buna ek olarak, yedek askerlerin dörtte biri de ABD dışındadır.
En büyük mevzilenmeler ise; her birinde binlerce askerin, kiminde on binlerin bulunduğu Irak, Almanya, Japonya, Güney Kore, Afganistan, Kuveyt, Kosova-Makedonya olarak sıralanıyor.
ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sonra asker gönderdiği bölge ve ülkeler şöyle: Afganistan (muharip), Irak (muharip), Pakistan (askeri üs), Özbekistan (askeri üs), Tacikistan (askeri üs), Kırgızistan (askeri üs), Gürcistan (askeri üs), Filipinler (askeri danışman), Kızıldeniz (sürekli devriye), Yemen (askeri danışman) ve Kuveyt (askeri üs).
ABD askeri güçlerinin, “terörle mücadele” gerekçesiyle ciddi bir “yeniden mevzilenme” içine girdiğini de vurgulamak gerekir. Japon adalarındaki askerler; Endonezya, Malezya, Singapur ve Tayland’da kurulması planlanan üslere aktarılacaktır; Güney Kore’deki birlikler, Kuzey Kore sınırından geriye çekilerek, “savaş pozisyonu” almış durumdadırlar. Suudi Arabistan’daki kuvvetler, Irak’ın işgal edilmesiyle birlikte Kuzey Afrika ülkelerine dağıtılmaktadır.
ABD güçleri; 10 yıllık bir aradan sonra, 16 Ocak 2002’den itibaren Filipinler’e girmiş, Filipinler ordusunu eğitmeye, hatta gerilla grupları ile çatışmaya başlamışlardır.
Eski Fransız sömürgesi Cibuti’de kurulan askeri üs, Somali ve Yemen’e gönderilen özel kuvvetler sayesinde; Sudan, Etiyopya, Yemen, Kenya, Tanzanya ve Somali her an denetlenebilmektedir.
4 Temmuz 2003’te; Mali, Moritanya, Cezayir, Fas ve Tunus’ta askeri üsler kurulması için anlaşmalar imzalanmıştır.
Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Kosova’ya, Balkanlar’ın en büyük askeri üssü kurulmuştur. Askeri yayılma; Bulgaristan ve Polonya gibi “uydu rejimler” üzerinden devam edecek gibi görünmektedir. ABD, Asya’daki bölgesel çatışmalara giderek daha fazla müdahil olmaktadır. Örneğin; Sri Lanka’da Tamil gerillalarını “uyarırken”, Nepal’deki gerici monarşinin gerillalara karşı yürüttüğü kirli savaşa mali-askeri desteğini artırmaktadır.
“Terörizmle savaş”ın denetimi; Florida’daki ABD Özel Operasyonlar Komutanlığı’na devredilmiştir. Uzmanlar, bu adımın, “savaşın giderek daha çok kontrgerilla tarzı bir seyir izleyeceğine” delalet ettiğini belirtmektedirler.
Nihayet; Irak’ın işgal edilmesinin ardından, bu ülke topraklarında 4 dev askeri üs kurmak için “uygun ortam” beklenmektedir. New York Times, bu üslerin “Ortadoğu ve Güneybatı Asya boyunca, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na dek sahnelenmekte olan stratejik devrimin en önemli gelişmelerinden biri” olacağını yazdıktan sonra şöyle devam ediyordu: “Irak’ta böylesi bir askeri dayanak; kendisini Suriye’de hissettirecektir. Afganistan’da süren ABD varlığı ile birlikte, İran, yeni bir Amerikan nüfuzu ağıyla kuşatılmış olacaktır.”  Latin Amerika’yı da unutmamalı! “Plan Kolombiya” kapsamında Kolombiya ve Ekvador’a gönderilen birlikler, başka Venezüella olmak üzere bölgede Amerikan hakimiyetine “tehdit” arz eden halklara karşı bir gözdağı niteliğindedir. Bir süre öncesine kadar “merkez üs” olan Panama, bu konumunu Porto Riko’ya devretmiştir. El Salvador’da da yeni bir askeri üs kurulmaktadır.
Bu baş döndürücü sevkıyatı incelerken, yabancı ülkelerdeki askeri üslerin stratejik öneminin, o üsleri gerektiren savaş veya çatışmanın çok ötesine taştığını belirten askeri doktrini akılda tutmak gerekiyor. İnşa edilen her yeni üssün ardından, o üsleri  kullanarak “bir adım daha ileri gitme” planları yapılır. Kısacası ABD, dünyayı bir askeri üsler zinciriyle sarmaktadır:
“ABD… bu üsleri, emperyalist zincirden kopmayı isteyen veya ABD çıkarlarına tehdit olarak görülen bağımsız bir rota çizmeyi hedefleyen ülkeler üzerinde baskı  kurmak için kullanmıştır. ABD askeri gücünün bu yayılımı olmadan… periferin bağımlı ekonomik bölgelerini elde tutmak imkansız olacaktı.
“ABD’nin küresel siyasi, ekonomik ve mali gücü, askeri gücün periyodik olarak kullanılmasını gerektirir…
“Bu nedenle, ABD askeri güçlerinin konumlanışı, sadece askeri bir olgu olarak değil, ABD egemenliğindeki emperyal kürenin ve periferdeki mızrak uçlarının haritalanması olarak değerlendirilmelidir.” 

SAVAŞIN İLK KURBANLARI

ABD’nin dünyaya karşı açtığı savaşın bir diğer unsuru, uluslararası politika ve diplomaside “oyunun kuralları”nın Amerikan çıkarları uyarınca yeniden belirlenmesidir. “Eski kurallar” da, başta ABD olmak üzere, büyük emperyalist güçler tarafından hiçbir zaman dikkate alınmamıştı elbette. Bugünkü fark, uluslararası ilişkileri yönettiği varsayılan kuralların kağıt üzerinden de silinmesi ve yerine hiçbir şey konulmamasıdır. “Ön saldırı doktrini” gibi terör ve işgal “kuram”ları, kuralsızlığın kural olduğu bir “düzen”e işaret etmektedir. Ne diyordu Rumsfeld? “Kaosu şekillendirmek”. Öyleyse, önce şekillendirecek bir “kaos” yaratmak gerekir!
Genel kabul gördüğü üzere, Amerikan saldırganlığının temelden sarstığı kurumlardan biri, Birleşmiş Milletler’dir (BM). BM’nin bugüne dek oynadığı rolü savunacak değiliz. Güvenlik Konseyi, veto hakkı gibi en antidemokratik kurumlarıyla BM, kuruluşundan sonraki –sosyalizmin varlığı ve gücünün, kazançları olan dengelerin ürünü– birkaç yılı hesaba katmazsak, esasen büyük emperyalist güçler arasındaki çıkar çatışmalarına “meşruiyet” kılıfının giydirildiği bir arena oldu. ABD, İngiltere, SSCB, Çin gibi rakip güçler kendi aralarında itişip kakışırken, geriye kalan 190 küsur ülkeye onları seyretmek ve “büyük”ler arasındaki mücadelenin şu ya da bu cephesinde durarak “nemalanmak” düştü. BM’nin tarihi boyunca bu oyunu bozabilen çok az ülke vardır: Sosyalist Arnavutluk veya Küba gibi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yaşanan gelişmeler, BM’nin giderek “işlevsiz” kalmakta olduğunun göstergeleridir. “Rakipsiz” Amerikan egemenliği, bu kuruma sadece iki seçenek bırakıyordu: ABD politikalarına onay vermemek ve Bush’un deyimiyle “konu dışı” kalmak veya o politikaları meşrulaştıracak desteği sağlamak.
BM; Körfez Savaşı, Yugoslavya’nın parçalanması, Somali işgali gibi “geçmiş döneme ait” işgal ve saldırılarda bu iki seçenek arasında salındı durdu. 1991 Körfez Savaşı’nın ardından, Irak’a yönelik insanlık dışı ambargonun uygulayıcısı oldu. Filistin’de süregiden İsrail terörüne karşı ya karar alamadı, ya da aldığı kararları uygulatamadı. Böylece; dünyanın gözünde itibarı, ciddiyeti yitip gitti.
Emperyalist sisteme “uluslararası meşruiyet” kılıfı giydiren bir kurumun bir “şaka” haline dönüşmesi, elbette kabul edilemezdi. Amerikan yönetimi, askeri güce dayanan diplomatik ağırlığını kullanarak, bu durumu değiştirmeye niyetli görünüyor. Ama onun derdi; BM’nin “demokratikleştirilmesi” falan değil. Böyle olsaydı; BM’nin geri kalanını MGK karşısındaki TBMM’ye dönüştüren “Güvenlik Konseyi” kurumunun kaldırılmasına, en azından bu kurum içindeki antidemokratik veto hakkının sona erdirilmesine çabalardı.
Oysa ABD’nin niyeti, BM’nin antidemokratik niteliğini pekiştirmek, kendisine “aykırı giden” ülkelerin bu kuruluşa üye olmanın sağladığı kısıtlı avantajları tamamen ortadan kaldırmak ve “ABD’ye biat edecek bir BM” yaratabilmektir.
BM’nin ABD açısından “can sıkıcı bir yük” haline geldiğini, neo-muhafazakâr yazar Charles Krauthammer şöyle ilan ediyor: “Suriye’ye bakın. Hem BM Güvenlik Konseyi üyesi, hem de ABD Dışişleri’nin terörist devletler listesinde yer alıyor. Suriye, Amerika’nın yaptıklarının meşru olup olmadığına nasıl karar verir?
Çin de aynı durumda. Ya Fransa? Fransız Cumhurbaşkanı, Güvenlik Konseyi’nde [ABD’ye karşı] ortak bir strateji belirlemek için Suriye Devlet Başkanı’na çağrı yapmadı mı? BM, Balkan krizinde ve şimdi de Irak krizinde, iktidarsızlığını göstermiştir. Bir kez daha, geçersiz olmaya doğru batacaktır. Bu kez düzelmeyecektir. Ve dünya, BM’siz daha iyi olacaktır.”  Burada bir hatırlatma yapmakta fayda var. BM’nin önceli olan Milletler Cemiyeti (MC), 1. Dünya Savaşı’nın ardından, “yeni bir dünya savaşını önlemek” amacıyla kurulmuştu. Cemiyet; İtalya, Almanya, İngiltere ve Fransa gibileri tarafından giderek “geçersiz” hale getirildi ve nihayet, 2. Dünya Savaşı ufukta görünürken, dağılıp gitti. Kuşkusuz ki, tarih tekerrür etmez; ama BM’nin de MC’nin akıbetine uğraması, “meşruiyet arama/gözboyama” mecburiyetinden sıyrılan emperyalist güçlerin dünyayı yeni ve daha büyük karışıklıklara sürüklemesine yol açabilecektir.

ESKİ-YENİ AVRUPA
BM’nin tahrip edilmesine paralel olarak, “Eski Dünya” (Avrupa) ile “Yeni Dünya” (ABD) arasındaki ilişkiler de, örtülü rekabetten açık çatışmaya doğru ilerlemektedir. 11 Eylül süreciyle birlikte, Avrupalı emperyalist güçler ile ABD arasındaki ilişkilerin seyri, emperyalist güçlerin yaklaşan kutuplaşmasında da belirleyici olacaktır.
ABD’nin yürüttüğü uluslararası savaş, AB’nin, ağır aksak da olsa ilerleyen “entegrasyon” sürecine ciddi darbeler vurdu. Bu darbeler bugün, Donald Rumsfeld’in Avrupa’yı “eski Avrupa” ve “yeni Avrupa” olarak “ortadan ikiye” bölmesiyle simgeleniyor. Washington yönetimi; İngiltere, İtalya ve İspanya gibi, kendisiyle ilerlemek isteyen güçler ile, AB sürecinin motor gücü olan Almanya, Fransa ve Belçika’nın arasına bir “keski” gibi girdi ve bu ülkeleri birbirinden ayırdı. Bir yandan da, “Avrupa’nın merkezinin doğuya kaydığı” saptamasından hareketle; Bulgaristan, Macaristan, Polonya gibi Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine yeni roller biçti. Bu ülkelere “Irak masası”nda küçük ve onursuz birer sandalye açılırken, NATO’ya girişleri hızlandırıldı. 7 Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin NATO’ya girişiyle birlikte, ittifakın üye sayısının 26’ya çıkması gündemdedir. Böylece İttifak üye sayısı 26’ya yükselecek, üye ülkelerin yüzde 40’ı, eski Varşova Paktı ülkelerinden oluşacaktır. Bunun hem Batı Avrupa, hem de “Amerikan uçak ve füzeleri burnunun dibine kadar giren” Rusya üzerinde büyük bir baskı oluşturacağı açıktır. (Rusya, “ön saldırı doktrini”ni kendisi de benimseyerek ve “nükleer silah kullanan ilk taraf olmama” ilkesini rafa kaldırarak, gelişmelerden nasıl bir ders aldığını gösteriyor.)
Her biri Avrupa Birliği üye veya aday üyesi olan bu devletlerle, Washington karşısında sesini iyice yükselten Alman-Fransız ekseninin bastırılması, hazırlık aşamasına giren “Avrupa ordusu”nun güçten düşürülmesi, Euro’da somutlaşan mali entegrasyonun sekteye uğratılması hesaplanmaktadır.
Ancak Avrupalı emperyalistlerin ABD’ye gösterdiği şiddetli tepki, Bush yönetimini yeniden düşünmeye zorluyor. Irak’ın işgal edilmesinden önce Washington’da hakim olan kanıyı aktarmak, ABD’nin bu süreçte “hata”larına bir yenisini eklemiş olduğunu çarpıcı bir biçimde gösteriyor: “Eğer Başkan Bush Irak’la savaşın tek seçenek olduğuna karar verecek olursa, müttefiklerin çoğu, muhtemelen Fransa dahil olmak üzere, ABD’yi takip edeceklerdir: Siyasi olarak ve belki de askeri güçleriyle. Bir BM kararı alınmasa dahi, pek çoğu hizaya girecektir.”  Irak işgal edildikten sonra, bu “pembe öngörüler”in gerçeğe dönüşmemesi ve müttefik desteğinden yoksun ABD’nin Irak topraklarında “sonu belirsiz” bir maceraya girdiğinin görülmesi, tavırları biraz değiştirdi elbette. Thomas Friedman, kaleminden “kan damlayarak” şöyle yazıyordu: “Biz Amerikalıların artık birşeyi anlaması gerekiyor: Fransa, sadece arada sırada sinir bozan bir müttefik değil. Fransa, sadece kıskanç rakibimiz de değil. Fransa, ABD’nin düşmanı oluyor.”  BM ve Avrupa aylarca yerden yere çalındıktan sonra, “müttefik” arayışı ile kapıları bir kez daha çalınınca, ABD’ye yönelik öfke, daha da beter bir alaycılığa dönüştü elbette: ABD, Irak işgaline “uluslararası” bir görüntü kazandıracak olan yeni bir BM kararı için geldiğinde, muhafazakâr Fransız gazetesi Le Figaro, “Er Bush’u Kurtarmak” manşetini atıyordu!
Bugün, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu Irak tasarısı, üç kez revizyondan geçirildikten sonra, kabul edilmiş bulunuyor. Ama Fransa, Almanya, Belçika, Rusya ve Çin gibi kilit ülkelerin işgale asker desteği vermesi, yine de mümkün değil. Irak’a ilk bombaların düşmesinden bu yana 7 ayı aşkın bir süre geçti; ama ABD’nin Irak’ta kurduğu “büyük koalisyon”, hâlâ Hollanda, Ukrayna, Danimarka, Tayland, Filipinler, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Litvanya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Honduras, El Salvador, Azerbaycan, Eritre, Estonya, Etiyopya, Makedonya, İzlanda, İspanya, İtalya, Güney Kore ve Dominik Cumhuriyeti gibi, çoğu “klasman dışı” ülkelerden oluşuyor.
ABD, bu süreçte, Belçika üzerinde kurduğu inanılmaz baskı ile, Ariel Şaron ve “Baba Bush” gibi insanlık suçlusu isimlerin yargılanmasına olanak tanıyan bir yasayı yürürlükten kaldırttı. Avrupalı rakipleri karşısındaki tek “gerçek” kazanımı da bundan ibaret oldu.

İNGİLİZLERİN TEDİRGİNLİĞİ
Dahası ABD; yürüttüğü politikayla İngiltere gibi “hakikatlı müttefiklerini” dahi rahatsız etmektedir. Güney Irak’taki Ümmü Kasr limanına, İngiliz askerlerine rağmen dikilen ABD bayrağını, ve, İngiliz petrol tekeli BP’nin başkanının “Amerikalılar bütün ihaleleri kendileri kapıyor” yakınmalarını hatırlatalım. Dahası, bu gerilim Irak’ın ötesine taşacak gibi görünmektedir. İran’a yönelik tehdit ve baskı politikası, geleneksel olarak bu ülkeyle “dostane ilişkilerden” yana olan İngiliz burjuvazisini epey tedirgin etmiş görünüyor:
“İngiltere’nin izlediği İran politikası, Temmuz ayında İsrail Başbakanı Ariel Şaron’a verilen özel yemekte belirlenmiş gibi görünüyor. İsrailli diplomatlar, yemeğin ardından Başbakan Tony Blair’in ‘fikrini değiştirdiğini’ ve İsrail’in İran hakkındaki kaygılarını paylaştığını ilan etmişlerdi… Bu, İngiltere’nin ulusal çıkarlarına uygun bir politika değildir. Ülkeyi, yeni bir tehlikeli yola sokmaktadır. Dikkatle hazırlanmış, uzun zaman harcanmış olan İran politikası, gözlerimizin önünde tuzla buz olmaktadır.”  Bush-Blair çizgisine karşı İngiltere’nin geleneksel İran politikasını savunan bu satırların ardından, Thomas Friedman’ın “Birini Alana Öteki Bedava” başlıklı küstah makalesinden birkaç satır aktarmak faydalı olacak:
“İran’daki olayları etkilemek için elimizde pek az araç bulunuyor…. Ama kontrolümüz altında olan büyük bir araç, İran üzerinde mutlaka etkili olacaktır. Bu aracın adı, Irak.”  En deneyimli emperyalist güçlerden biri olan İngiltere’nin, bu dizginsiz saldırganlığa ne kadar uyum sağlayabileceğini gelişmeler gösterecek. Ancak Londra’nın, Washington’u, içine girdiği geri dönülmez yolun bir noktasında “yalnız bırakması”, mümkündür. Bakın, İngiliz emperyalizminin “ihtişamlı” günlerine özlem duyduğunu gizlemeyen Max Hastings ABD’ye nasıl tavsiyelerde bulunuyor: “Amerikan dış politikasının en büyük hatalarından biri, ülkelere müdahale ettikten sonra kalıcı bir adanmışlık göstermeyerek, işleri bir şekilde yoluna sokacakları düşüncesi. Ama Somali, Afganistan ve Irak, bunun böyle olmadığını gösteriyor… İngilizler, 1898’de Omdurban’daki dervişlerin işini, en az Amerikalılar kadar acımasızca bitirmişti. Ama onlar, Sudan’ı yarım yüzyıl boyunca etkili bir biçimde yöneterek günahtan kurtuldular. Başarılı emperyalist sadece idare etmemeli, etkilemeyi istediği toplumun her noktasına nüfuz edebilmeli.”

TRANSATLANTİK GERİLİM
Avrupa deyince, NATO’da yaşanan büyük çatışmaya değinmemek olmaz. Bu çatışma; önce, Türkiye’nin Irak’a karşı “NATO tarafından korunmasını” isteyen ABD’nin talebiyle su yüzüne çıktı. ABD’nin hesabı, bir “koruma kararı” çıkartarak, Irak saldırısında Türkiye’yi kullanmayı garanti almaktı. Ama Belçika, Fransa ve Almanya, NATO karar mekanizmalarını adeta felç ettiler ve ABD pes edene dek, geri adım atmadılar.
Bu kritik andan itibaren, NATO’nun geleceği daha bir hararetle tartışılmaya başlandı.
Bugün Fransa, Almanya ve Belçika’nın başını çektiği bir grup AB ülkesi,  NATO’dan bağımsız bir askeri güç oluşturarak, bu alanda “ABD’ye bağımlılığa son vermek” hedefini açıkça ifade ediyor. Washirgton ise, böyle bir olasılığın, ABD’yi Avrupa’nın dışına atabileceğini görüyor ve elli yıllık “kutsal ittifak”ın mezarının kazılmakta olduğunu saptıyor. Dahası, bu çatışmada İngiltere, bir AB üyesi olarak “sallantılı” tutum almakta, her an Washington’un pozisyonunu terkedecek izlenimi vermektedir.
ABD’nin “bağımsız AB ordusu” planına verdiği yanıt, NATO’ya “küresel polis” rolü biçmek oldu.
Geçtiğimiz ay içinde, 21 bin kişilik “NATO Acil Mukabele Gücü” resmen kuruldu. Bu gücün “dünyanın her noktasında görev yapacağı” belirtiliyor. Zaten NATO, iki ay önce Afganistan işgaline katılarak, “hazırlık görevi”ne başladı bile.
Ama dahası var. NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı General James Jones, “Önümüzdeki dönemde, birkaç devletin itirazının, çoğunluğun kararını etkilemesinin doğru olup olmadığı sorgulanacaktır” diyor. Yani ABD, NATO karar mekanizmalarını değiştirerek, “oybirliği” değil “oyçokluğu” sistemini yürürlüğe sokma çabasında. Bu da, Fransa ve Belçika gibi ülkelerin iradesinin hiçe sayılması demek.
Bundan birkaç yıl önce bu tip bir gelişme olsaydı, Avrupa ülkelerinin ABD’nin arkasında “hizaya geçerek” selam çakması beklenirdi. Ama bugün neredeyse herkes, “Böyle bir adım, AB’nin NATO’dan uzaklaştırmasını daha da hızlandırır” diyor.  Bütün bu tablo, tek bir gerçeğe işaret ediyor: Şu veya bu “müttefik”, şu ya da bu ülkeye yönelik saldırganlığa destek olsun ya da olmasın, ABD-AB ilişkileri bir daha asla “eskisi gibi” olmayacaktır.
Önümüzdeki günlerdeki dünya siyasetinin, esas olarak bu “Transatlantik” gerilim üzerinden şekilleneceğini söylemek, kehanet olmaz.


KİRLİ ÇAMAŞIRLAR ORTALIĞA ÇIKTI

ABD’nin neredeyse “düşman” ilan ettiği Fransa’nın işi nerelere kadar götürdüğüne, ilginç bir örnekle değinmek yararlı olacak.
Mart ayında, yani “eski-yeni Avrupa” çatışmasının en ateşli günlerinde, Paris hükümeti, “Yeni Avrupa”dan ilan edilen Romanya’ya karşı umulmadık bir atak başlattı. Fransız medyası, Cumhurbaşkanı Chirac’ın işaretiyle, Romen hükümetinin “yumuşak karnına” vurdu ve 1989’da, Çavuşesku rejimini sona erdiren ayaklanmanın CIA tarafından örgütlendiğine dair belgeler yayınlamaya başladı. Salvoyu başlatan tarihçi Catherine Durandin, France-3 televizyon kanalında, Fransız istihbaratının da desteğiyle, 1989 ayaklanmasıyla sonuçlanan sürecin CIA tarafından planlandığını açıkladı. Durandin, ABD Başkanı Donald Reagan’ın talimatlarıyla, burjuva Macar muhalefetinin Amerikan istihbaratı tarafından yönlendirildiğini, Aralık 1989 Bükreş Ayaklanması’nın, “Moskova ile Washington arasında varılan gizli bir anlaşma” sonucu tertiplendiğini belirtiyordu. Programda, Bükreş’teki önde gelen bütün siyasetçilerin, halen CIA tarafından yönetilmekte olduğu da ilan edildi. Durandin ile program sunucusu arasındaki konuşma şöyle:
“Sunucu: CIA’nın en başarılı operasyonu sizce neydi?
Durandin: Washington’da gizli CIA materyallerini inceleme şansı yakaladım. Gördüğüm en olağanüstü şey, Doğu Avrupa ülkelerine ne kadar erken sızıldığıydı.
Sunucu: Hangisi? Bulgaristan mı?
Durandin: Hayır. Özellikle Romanya ve Polonya. Operasyon, Reagan döneminin başlangıcına dek uzanıyor ve Baba Bush’un başkanlığına dek sürüyor. CIA, anti-Çavuşesku muhalefetin liderlerini ele geçirmişti ve bu liderler, halen ülkede etki sahibi. Hedef alınan bu kişiler; Gorbaçov yanlısı muhalif parti üyeleriydi. Bu kişiler ABD’ye davet edildi, gezileri boyunca ‘ayarlandı’ ve Romanya’ya geri gönderildi.
Şimdi aynı kişiler hükümette bakan ve iyi birer NATO müşterisi.”
Bu açıklamalar, hem Fransa, hem Romanya medyasında günlerce tartışıldı. Fransız medyası Durandin’i destekleyen yeni bilgi ve belgeler ortaya koyarken, Romanya medyası, genel olarak hükümetten yana tutum alarak Fransız hükümeti ve medyasına ağır suçlamalar yöneltti.
Bu olaydan aylar sonra, 29 Eylül 2003’te, Romanya’nın intikamını almak, bir başka “yeni Avrupa” ülkesi Polonya’ya düştü. Polonya Savunma Bakanlığı, ABD’nin yönlendirmesiyle, Irak’ta “2003 imalatı, 4 adet Fransız yapımı Roland tipi füze” bulduğunu açıkladı. Kısacası Polonya, Fransa’nın Amerikan-İngiliz ittifakına karşı Saddam Hüseyin’i desteklediğini ileri sürüyordu.
Fransız hükümeti sert tepki gösterince, Savunma Bakanlığı geri adım attı ve açıklamayı yapan sözcü, görevden alındı.


NÜKLEER DEHŞET
ABD’nin, durdurulmadığı takdirde, dünyayı ne tür bir tehlikeye sürüklemekte olduğunun ipuçlarını, “yeni nükleer politika”sında bulabiliriz. Daha önce bahsettiğimiz gibi, bu politikanın tohumları, 11 Eylül saldırılarından epey önce, ABM anlaşmasının geçersiz ilan edilmesiyle atıldı.
ABM; esas olarak, Rusya ve ABD’nin, kendi topraklarını kıtalararası balistik füzelere karşı “korumama”sına ilişkin bir ilke anlaşmasıydı. Soğuk Savaş’ın “dehşet dengesi”ni oluşturan fikir şuydu: Kimse kendi toprağını korumazsa, karşısındaki güce saldırmaya cesaret edemeyecektir! 30 yıl boyunca, iki süper güç bu “denge” üzerinde hareket ettiler.
Ancak ABD, ABM’yi çöpe attı ve daha sonra, söz konusu füzelere karşı bir “ulusal savunma kalkanı” geliştirmeye başladı. Bununla da kalmayarak, Japonya gibi müttefiklerine “bölgesel savunma kalkanı kurma”yı önerdi. Böylelikle hem istediği ülkeye “korkmadan” saldırı düzenleme güvencesine sahip olacak, hem de kendisinden kopmaya başlayan müttefik/rakiplerini yeni bir “güvence” ile bağlayacaktı.
Bu hamle; rakip güçlerin önünde iki seçenek bırakıyordu: Ya kendileri de benzer bir “savunma kalkanı” geliştirecekler ya da ABD’nin kalkanını delebilecek nitelikte silahlar üreteceklerdi. Epey maliyetli olan ilk seçeneğin altından kalkacak tek güç ABD olduğu için, Rusya ve Çin gibi rakipler ikinci seçeneğe yöneldiler. ABM’nin feshedilmesinin “silahlanma yarışı”na yol açacağı yönündeki kaygılar, hızla gerçek oldu.
Bush yönetiminin attığı ikinci adım, “yeni tipte” nükleer silahlar geliştirilmesi oldu. İddiaya göre, bu silahlar “sınırlı bir bölge” üzerinde etki yapacak, Usame Bin Ladin ve Saddam Hüseyin gibi düşmanları, “güvenli yeraltı mağaralarında” vurup imha edebilecekti. Büyük bir medya propagandası eşliğinde, bu nükleer silahların sadece “hedef”e zarar vereceği yalanı yayıldı ve dünya, bu fikre alıştırılmaya çalışıldı.
ABD Senatosu, 20 Mayıs 2003’te, 10 yıldır yürürlükte olan “düşük güçte nükleer silah geliştirilmesi yasağı”nı kaldırdı.
6 Ağustos 2003’de, ABD Savunma Bakanlığı yetkilileri ve askeri bilimciler, gizli bir toplantı yaparak bu “yeni nesil” nükleer silahların nasıl geliştirileceğini, nasıl kullanılacağını ele aldılar. 6 Ağustos, Hiroşima’ya ilk atom bombasının atıldığı gündü. Japonya’da milyonlar o kıyamet gününde yitirdikleri için yas tutarken, ABD, dünyayla adeta alay ediyordu!
İki gün süren toplantıda, “yeni tehditlere karşı caydırıcılığın, ancak daha küçük ve etkili, özel nükleer silahlar geliştirilmesi ile korunabileceği” kararı alındı. Böylece 6 Ağustos, “ikinci nükleer silahlar çağı”nın başladığı gün oldu.
Toplantının ayrıntıları açıklanmış değil. Ancak merkezi Washington’da bulunan Silah Kontrol Derneği adlı kuruluşa göre, kurulan özel bir komite “düşük güçlü nükleer silahlar, toprağı delen silahlar, yüksek radyasyon içeren silahların sorunlarını” ele aldı ve söz konusu silahların geliştirilmesi için testler yapılmasını kararlaştırıldı. Böylece, nükleer denemeleri yasaklayan CTBT (Kapsamlı Test Yasağı Anlaşması) da, yırtılıp atılmış oluyordu. Silah Kontrol Derneği yönetimi, “Bu toplantı; nükleer savaş manyaklarını bir araya getirdi. ABD; gizlice, nükleer politikasında büyük ve ayrıntılı değişiklikler yapıyor” diyordu.
Aşağı yukarı aynı tarihlerde, Avustralya, ABD ile “nükleer silah edinilmesi”  konusunda ilke anlaşmasına vardı. Anlaşma ile Avustralya ordusuna, “kriz zamanlarında taktik nükleer silah temini” garanti altına alınıyordu. Avustralya’daki bir reaktörün, nükleer silah programı geliştirmek üzere faaliyete geçtiği ilan edildi. Irak’a “kitle imha silahları sahibi olduğu” gerekçesiyle savaş ilan eden Avustralya hükümetinden bir yetkili, utanmadan şöyle diyordu: “Bu, Avustralya’nın sigortası. Biz, nükleer teknoloji konusunda Saddam Hüseyin’den çok daha ilerideyiz.”
Eylül ayında, bir haber de Hindistan’dan geldi. Ocak 2003’te kurulan Nükleer Komite Otoritesi (NCA), ilk toplantısında, ordunun nükleer programını daha da geliştirme kararı almıştı. Bu kapsamda; bir nükleer denizaltı kiralanacak, uzun menzilli ağır bombardıman uçakları satın alınacak ve Agni orta menzilli füzeleri geliştirilecekti. Böylelikle, Hint “triad”ı (havadan, karadan ve denizden nükleer silah kullanma yeteneği) güçlendirilmiş oluyordu.
Moskova da boş durmuyordu elbette. Rus ordusu, önce nükleer politikasını değiştirdi ve “ilk nükleer silah kullanan taraf olmama” taahhüdünü iptal etti. Ardından, kendi “ön saldırı doktrini”ni duyurdu: Rus milli çıkarlarının tehdit edildiği hissedilirse, dünyanın herhangi bir köşesine askeri müdahalede bulunma hakkı “saklı tutulacaktı”!
Çin ordusunun her yıl on milyarlarca dolar akıttığı askeri modernizasyon projesini, dünyanın en büyük kitle imha silahı depolarından biri olan İsrail’in nükleer “triad” elde ettiğine ilişkin haberleri ve Pakistan’ın giderek artan bir sıklıkta gerçekleştirdiği füze denemelerini eklediğimizde, tablo tamamlanıyor. ABD hamleleri, karşı-hamlelerle yanıtlanıyor ve dünya, giderek daha korkunç savaşlara sürükleniyor…


DÜNYAYI SARAN ASKERİ GÜÇ
11 Eylül saldırılarından bugüne, ABD ordusu, dünyanın çeşitli bölgelerindeki askeri güçlerini pekiştirdi, daha önce giremediği ülkelere asker yolladı, üsler kurdu ve yeni bir mevzilenme içine girdi. Kimi ülkelerdeki Amerikan askeri varlığı şöyle  sıralanıyor:
Irak: 140 bin asker
Afganistan: 10 bine yakın asker
Basra Körfezi: Katar’da 3300 asker. Bahreyn’de donanma üssü, 4 bin asker
Filipinler: 1300 asker ve danışman, Filipin ordusuna “eğitim” veriyor
Özbekistan: Askeri üs (1000 asker)
Kırgızistan: “Terörle mücadele” birlikleri, Manas üssünde 1900 asker
Cibuti: 2000’e yakın asker
Doğu Afrika: ABD 5. Filosu bölgede sürekli devriye geziyor
Gürcistan: Gürcü ordusuna eğitim ve silah desteği, 50 askeri uzman
Almanya: 70 bin asker
Japonya: 40 bin asker
Güney Kore: 37 bin asker
Pakistan: 1100 asker
Kuveyt: 10 bin asker
Umman: Askeri üs
Yemen: 70 özel kuvvet askeri
Bosna: 3300 asker
Kosova: 5 bin asker
Makedonya: 500’e yakın asker
Mısır: 900 asker
Türkiye: Başta İncirlik olmak üzere çok sayıda üs ve sayısı bilinmeyen asker

Halkları teslim alma projesi olarak ‘büyük ortadoğu’

Batılı emperyalistlerin Ortadoğu’yu “hizaya getirmek” için ileri sürdükleri “proje”lerin tarihi, epey eskiye dayanır. Devasa enerji kaynaklarının yanı sıra, “Eski Dünya”nın merkezindeki konumuyla Ortadoğu, emperyalist/sömürgeci hesaplarda daima ön planda oldu. Öyle ki; başka bölgelere yönelik askeri/politik hamlelerde dahi hesaba katılmaması mümkün olmuyordu.
Tarih boyunca her sömürgeci/emperyalist “proje”, hedef bölgenin ve giderek dünyanın “hoşuna gidecek” söylemlerle süslenmeye çalışıldı. Afrika’dan Latin Amerika’ya dek; yağma ve soykırımlar önce “medeniyet”, daha sonra “demokrasi” götürmek adına yürütüldü.
Ortadoğu, son yüz yıldır bu söylemin aralıksız kullanıldığı bir bölge. İstisnasız tüm Batılı sömürgeciler, bölgenin stratejik/ekonomik önemini kavradıkları ölçüde, Ortadoğu’ya “demokrasi, hak, hukuk” götürmek için “yanıp tutuşur” oldular.
Bundan iki yüz yıl önce, 1789’da, Napoleon’un orduları Mısır’ı işgal ederken; İmparator, “demokrasi aşkını” gösteren bir bildiri yayınlamıştı. Mısırlı tarihçi El Gabarti’nin aktarımına göre, bildirinin ilk maddesi şöyle: “Fransız otoritesi adına, hürriyet ve eşitlik temelinde, Fransız Ordusu Komutanı Bonaparte’nin mesajıdır: Mısır’ı kontrol eden şefler, Fransız toplumunu aşağılamakta, Fransız tüccarlara adaletsiz davranmakta, onları çeşitli yollarla zarar ve tehlikeye uğratmaktadır… Bugünden itibaren hiçbir Mısırlı, toplumda yükselememekten dolayı şikayet etmeyecektir. Bilim adamları ve ülkenin en zeki insanları ülkeyi yönetecek, bu da Mısır’daki durumu düzeltecektir.”
Napoleon, Mısır’ı “kalkındırmak” için, üşenmeyip denizler aşmış, Mısır halkı adına onların ülkesini işgal etmiştir!
ABD emperyalizminin, “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) ile, Napoleon’dan çok farklı bir niyet içinde olduğuna dair bir emare yok. Aksine; Afganistan ve Irak’ı işgal edip on binlerce insanı öldürerek, 55 yıldır süren Filistin işgaline tam destek vererek, Kosova’yı cehenneme çevirip Yugoslavya’yı parçalayarak, son örnekleri Pakistan, Gürcistan ve Haiti olmak üzere sayısız ülkede darbe tezgahlayarak, ABD emperyalizmi kanlı sicilini gözler önüne sermiştir. Bu nedenle; ne “Büyük Ortadoğu”da, ne de başka bir bölgede, Washington’un “iyi niyetli” hareket ettiğini söyleyebilecek tek bir namuslu kişi bulmak mümkün değildir.
Henüz resmen ortaya konulmamış olan BOP’a ilişkin ipuçları, onun da özünde “yeni bir fetih projesi” olduğunu gösteriyor. Ancak bağlamı, boyutları, hedef aldığı coğrafyanın genişliği ve olası etkileri göz önüne alındığında, onun “modern bir Napolyon bildirisi”nden ibaret olduğunu düşünmek, yanılgı olacaktır.
Öyleyse, BOP’u daha yakından incelememiz gerekiyor.

HELSİNKİ MODELİ
ABD’nin bu projeyi somutlaştırmaya Irak işgali ile birlikte, hatta işgalden önce başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. İşgalin ardından kapalı kapılar ardında yürüyen “BOP diplomasisi”, kamuoyuna ilk defa 9 Şubat 2004’te, Washington Post gazetesi aracılığıyla duyuruldu. 10 Şubat tarihli Evrensel’in aktardığına göre, plan, “Kuzey Afrika, Ortadoğu, Güneydoğu Asya ve Kafkasya” olarak tanımlanabilecek (Avrupalı emperyalistlerin BOP’a yönelik tutumlarına bağlı olarak, Balkanlar’ı da eklemek isabetli olacaktır) geniş bir coğrafyada kapsamlı bir “değişim” öngörüyordu.
Washington Post, planın, “Sovyetler Birliği’ni çökertilmesinde büyük rol oynayan” 1975 Helsinki Anlaşması’nı model aldığını ekliyordu. Söz konusu anlaşma ile, “insan hakları, özgürlük ve demokrasi” gibi kavramlar, sosyalizme karşı birer propaganda ve baskı unsuru olarak kullanılmaya başlanmıştı. Böylelikle, 1960’lara dek esas olarak sosyalizm ve uluslararası proletaryanın, kapitalizmin gerçek niteliğini teşhir amacıyla ve gerçek içeriklerine uygun olarak kullanmakta olduğu kavramlar, “resmen” emperyalist burjuvazinin “mülkiyetine” geçirilmekteydi.
ABD, Varşova Paktı ülkelerine de kabul ettirdiği bu anlaşma ile, “insan hakları, demokrasi ve özgürlükler” alanında kapitalizmin sosyalizme “üstün” olduğunu ve giderek, sosyalizmde ne özgürlük ne de demokrasiden bahsedilemeyeceğini SSCB’ye adeta onaylatmıştı. Helsinki Anlaşması’na dayanarak Varşova Paktı ülkelerinde “muhalif hareketler” örgütlenmiş, kimi aydın çevreler satın alınmış ve Sovyet sistemine karşı “beşinci kol” faaliyeti yürütülmüştü.
O dönemde de ABD, asıl derdinin demokrasi olmadığını elbette itiraf etmiyordu ama aradan geçen bunca yıldan sonra, Helsinki Anlaşması’nın “SSCB’nin çökertilmesinde önemli rol oynadığını” Washington Post gibi bir kaynaktan okumak, gecikmiş bir itiraf olarak görülmeli.
BOP ile ilgili ilk açıklama, Ocak ayında, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney tarafından Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu kürsüsünden yapıldı. Cheney, aralarında Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün de bulundugu topluluğa, “Özgürlük için cephe stratejimiz, Büyük Ortadoğu çapında reform için çalışan ve bedel ödeyenlere destek vermemizi gerektiriyor. Özellikle Avrupalı demokratik dost ve müttefiklerimizi, bu çabaya katılmaya çağırıyoruz” diye sesleniyordu. Esasen askeri bir terim olan “cephe” ifadesine özellikle dikkat çekeriz.

PİYASA REJİMİ VE DİNDE ‘REFORM’
İşin perde arkasında ise, hâlâ devam eden yoğun bir diplomasi bulunuyor. Avrupa devletleri ile görüşmeler çoktan başladı. Amerikalı yetkililer, yaz aylarına kadar bir “master plan” hazırlanmasını öngörüyor. Bu plan; Haziran 2004’te yapılacak olan G-8, NATO ve Avrupa Birliği zirvelerinde masaya yatırılacak. Batılı emperyalistler arasındaki pazarlıklar ABD için olumlu sonuç verirse, planın asıl “muhatabı” olan “Büyük Ortadoğu”daki Amerikan uşağı rejimlerin “oluru” istenecek.
Medyaya yansıdığı kadarıyla, BOP, ortak özelliği “İslam dini” olan geniş bir coğrafya için hazırlanan bir “siyasi/ekonomik değişim” reçetesi. Bu reçetenin maddeleri arasında “insan hakları ve kadın haklarının geliştirilmesi”, “demokrasinin yerleştirilmesi” ve elbette, “serbest piyasa rejiminin tesisi” öne çıkıyor. Sadece kapalı kapılar ardında tartışılan ek bir madde ise, “İslam dininin reforme edilmesi”!
ABD, sunduğu reçeteleri kabul eden rejimleri, 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ve Türkiye’yi Washington’a bağlamak için kullanılan “Marshall Planı” benzeri bir “ekonomik/askeri yardım” planıyla ödüllendirecek. Pazarlarını Batılı tekellere açmayı ve özelleştirme programlarını hızlandırmayı kabul eden devletlere, ek olarak “mali yardım” ve “siyasi angajman” önerilecek. Bu devletlerin Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesi kolaylaştırılacak ve askeri alanda “Batı’nın güçlü şemsiyesi”nin altına olmasa da, kenarına ilişmelerine olanak tanınacak.
Planı kabul etmeyen devletlerin; diplomatik ve/veya askeri yöntemlerle “hizaya getirilmesi” söz konusu olacak.
BOP’un, Ortadoğu’da öncelikli olarak tartışılan iki dikkat çekici -ve bağlantılı- yönü bulunuyor:
1. Filistin ve Irak işgalleri, sanki “ilelebet sürecekmiş” gibi ele alınmaktadır.
2. Irkçı ve şeriatçı bir rejimle yönetilen, işkencenin yasal sayıldığı ve hükümet toplantılarında ‘suikast kararları’ alınan tek ülke olan, 55 yıldır Filistin halkını işgal altında tutan İsrail, “Ortadoğu’nun kalbindeki tek demokratik devlet” olarak sunulmaktadır. Buna mukabil, Amerikan-İngiliz postalları altında çiğnenen Irak’ta, “demokrasinin hızla geliştiği” öne sürülmektedir.

BÖLGENİN EN ZAYIF ANINDA…
BOP’un “demokrasi” maskesini sıyırmak için, hangi şartlar altında ortaya atıldığını incelemek gerekiyor. Bu şartları şöyle özetleyebiliriz:
– Filistin sorununun, “uluslararası toplum” tarafından adil bir biçimde çözülmesine dair hiçbir umut yoktur. Aksine, Filistin halkı ve onun meşru lideri Yaser Arafat, fiilen “terörist” ilan edilmiştir. Filistin’in bağrında örülen dev Utanç Duvarı, bütün bir halkı “açık cezaevi”ne hapsetmekte, Filistinli liderler füzelerle katledilmekte, milyonlarca insan işsizlik, açlık ve yoksulluğa itilmekte, başını kaldıran yok edilmektedir. ABD, kendisinin de üye olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin son elli yıl içinde aldığı onlarca kararı dahi çiğnemektedir.
– Ortadoğu’nun çözülmemiş bir diğer büyük meselesi olan Kürt sorunu adeta içinden çıkılmaz hale getirilmekte; özellikle Kuzey Iraklı Kürt liderlerin Amerika’nın kanatları altına girmesi nedeniyle, bölgede Kürtler ile diğer halklar arasındaki gerilim tehlikeli bir biçimde artmaktadır.
– Irak topraklarının işgal altına alınması ve Suriye gibi komşu ülkelere yönelik askeri saldırı tehditleri ile, Arap ve Ortadoğu halkları güçten düşürülmek istenmektedir.
– “Büyük Ortadoğu” adı verilen bölge, Fas’tan Pakistan’a, Yemen’den Afganistan’a dek, büyük bir kargaşa ve umutsuzluk içindedir. Yoksulluk, işsizlik, ekonomik ve siyasi krizler kronikleşirken; ulusal ve dini ayrımlar, hemen her bölgede tehlikeli bir kutuplaşmaya doğru ilerlemektedir.
Kısacası bölge, tarihinin en güçten düşürülmüş dönemini yaşamaktadır.
ABD, böylesi bir dönemde “öldürücü hamleyi” yaparak, bölge üzerinde denetimini tahkim etmek, askeri/ekonomik/siyasi, elindeki bütün araçları sonuna dek kullanıp halkları köleleştirmek istemektedir. BOP, bu “öldürücü hamle”nin adıdır.

PEREZ’İN DE PROJESİ VARDI
BOP ile ilgili zamanlamayı daha iyi açıklayabilmek için, Irak’ın yerle bir edildiği 1991 Körfez Savaşı’na dönmek gerek. Bir milyona yakın Iraklı’nın katledildiği o dehşet verici saldırıdan hemen sonra, dönemin İsrail Başbakanı Şimon Perez, elbette Washington’dan gelen işaretle, “Yeni Ortadoğu İnisiyatifi” adlı bir plan ileri sürmüştü. Plan, Irak saldırısı ile darmadağın edilen Arap dünyasına, “İsrail ile normal ilişkiler kurulmasını” öneriyordu. Petrol Şeyhliği Kuveyt işgal edildi diye Irak’ın üzerine yüz binlerce ton bomba yağdıran Amerika, Filistin işgalinin sürmesine onay vermekle kalmıyor, bu onayı bütün Arap ülkelerinin vermesi için bastırıyordu!
Arap dünyasının o zayıf döneminde; ABD-İsrail ikilisi stratejik bir başarı elde etti ve “İsrail sorunu”nu Filistin’den ibaretmiş gibi kabul ettirmeyi başardı. İlerleyen süreçte, Arap devletleri ve Batı’nın da bastırmasıyla Filistin, “Oslo Barışı”nın altına imza attı. Bu “barış”ın sonuçları çok iyi biliniyor: Filistin halkının en temel ve vazgeçilemez talepleri bitmek bilmeyen müzakerelerde “kaybolurken”, Filistin toprakları üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri denetim, işgalci devletin elinde kalmaya devam etti. Filistin halkı üçbuçuk yıl önce bu “barış oyunu”na yeter deyip inisiyatifi bir kez daha eline aldığında ise, bütün dünyanın gözleri önünde her gün yeni bir katliam yaşamaya başladı.
Filistin terörize edilirken, “İsrail sorunu”nun diğer bir önemli unsuru olan Suriye ve Lübnan işgalleri, bir kenara itildi. İsrail halen, Lübnan’da Şebaa Çiftlikleri bölgesi ile Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’ni askeri işgal altında tutmakta, dahası bu toprakları ilhak etme niyetini açıkça ifade etmektedir. On üç yıl önceki ilk Irak saldırısının ardından “masaya oturtulan” Arap dünyası ise, bu sorunlar yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. (Suudi Arabistan’ın, masaya sunmak için fırsat kolladığı son ‘barış planı’ uyarınca İsrail, Filistin topraklarından çekilecek ve bunun karşılığında Arap dünyası tarafından ‘normal bir devlet’ olarak kabul edilecektir!)
“İsrail sorununun” bir diğer unsuru olan kitle imha silahları da, dünyanın gündeminden çıkmış bulunuyor. Son bilgilere göre İsrail, elindeki nükleer silah stokuyla İngiltere’yi dahi geçerek, dünyanın en büyük üçüncü nükleer gücü haline gelmiştir!
“Yeni Ortadoğu İnisiyatifi”nin dolaylı sonuçları da var elbette. Bunlardan en önemlisinin, “Filistin sorunu çözülüyor” deme fırsatı bulan Türk burjuvazisinin, İsrail ile girdiği “stratejik ittifak” olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Filistin sorunu her geçen gün ağırlaşmaktadır, ama bu lanetli ittifak, derinleşerek devam etmektedir.

HALKLARI TESLIM ALMA PLANI
Bu anlamda BOP, bölgenin, özellikle de Arap-İslam dünyasının demoralize edildiği bir dönemde, bölge dışı güçler tarafından hazırlanan, geçmişteki emsallerinden çok daha cüretkâr bir “teslim alma” planıdır.
Mısır gazetesi El Ahram’dan Celal Emin’in ifadesiyle: “BOP, bölgenin teröre eğilimini azaltmaktan ziyade artıracaktır. Çünkü bu proje, bölgenin ABD ile ilişkisini kuvvetlendirecek, ilişkiyi daha da dengesiz hale getirecektir… Kadın haklarını geliştirmek ve cehaleti yenmek adına eğitim sistemini değiştirmek, öğrencileri İsrail ile işbirligi fikrine kabule alıştıracaktır. ABD fonları ile kurulacak televizyon kanalları, Amerikan ve İsrail mallarını satacaktır. Planda ifade edildiği üzere bir Ortadoğu Kalkınma Bankası kurulması ile İsrail, bölgenin petrol gelirinin dağılım ve paylaşımında, ayrıca bölgeye gelen yabancı yardımın dağıtılmasında söz sahibi olacaktır.” (1 Nisan 2004)
BOP’un Filistin halkına vaad ettiklerini ise, Muhammed Sid-Ahmed’den okuyalım: “Ortadoğu’nun coğrafi sınırlarının genişletilmesi, Filistin sorununun önemini seyrelterek, onu Ortadoğu siyasetindeki merkezi konumundan çıkartmayı, geniş bir bölgedeki birkaç ‘sıcak mesele’den birine indirgemeyi amaçlamaktadır. Dahası, Washington’un terörizm fikri sabiti dikkate alındığında, Filistin mücadelesi, terörizmin bir örneği olarak sınıflandırılabilecektir. Böylesi bir bakış açısı, Usame Bin Ladin ile Yaser Arafat arasında hiçbir ayrım gözetmeyecek ve mantıki sonucuna götürüldüğünde, Oslo Anlaşması’nı bir kurtuluş hareketinin lideri ile değil, bir terörist ile yapıldığı için geçersiz sayacaktır… Eğer Filistin mücadelesi meşru bir direniş değil rastgele terörizm ise, İsrail de kendisini korumak için her şeyi meşru olarak yapabilecektir: Masum sivilleri öldürmek, evleri yıkmak, ayrım duvarı yapmak ve toprak işgal etmek. Filistinli eylemcilerin sistematik olarak öldürülmesi devlet terörü değil meşru müdafaa olarak görülecek, terörist tehdide karşı yürütülen küresel mücadelenin bir parçası olarak ele alınacaktır. Nihayet, Filistin mücadelesini terörizmle eş tutmak, onun ideolojik karakterini yok ederek saf yıkıcı bir hareket olarak gösterilmesine yol açacaktır. Bu da, İslam’ın imajını lekelemek ve Huntington’un Medeniyetler Çatışması teorisini doğrulamak için kullanılabilir. Huntington, İslam ile Yahudi-Hristiyan dünyası arasında bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.” (Al Ahram Weekly, 26 Şubat 2004)

HASTALIKLI KAFALAR
Sid-Ahmed, “medeniyetler çatışması” vurgusu ile önemli bir noktaya temas ediyor. Ancak BOP’un “bu yönde kullanılabileceği” ifadesi fazlaca iyimserdir. BOP, zaten özel olarak “bu iş için” yaratılmıştır!
Geçtiğimiz yılın Ekim ayında, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in bir “iç yazışması” Amerikan basınına sızdırılmıştı. Rumsfeld, kurmaylarına şu soruyu yöneltiyordu: “Medrese ve mollaların her gün eğittiği ve konuşlandırdığı teröristlerden daha fazlasını yakalıyor, öldürüyor veya caydırıyor muyuz?”
Tek başına bu soru, Amerikan yönetiminin “terörle mücadele”yi aynı zamanda bir “Haçlı Seferi” olarak ele aldığını kanıtlamaktadır. Gerçekten de, ABD yönetiminin çeşitli seçkin isimleri, 11 Eylül 2001’den bu yana kafayı “İslam”a takmış durumda! 20 Eylül 2002’de, 11 Eylül saldırılarından bir yıl sonra hazırlanan ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nden birkaç cümle: “İslam dünyasının geleceği gibi konularda karşıt değer ve fikirler arasında bir muharebe başlamıştır. Bu muharebe; diplomasi, ekonomik yardım, IMF ve Dünya Bankası gibi araçlar eliyle yürütülecektir.”
New York Times gazetesinin Buşçu yazarı Thomas Friedman, 10 Ağustos 2003 tarihli makalesinde, “Batı, İslam ile askeri bir savaşı engelleyecekse, İslam içinde bir fikirler savaşı yaşanmalı” diyordu.
Aynı “fikir”, bir Washington Post yazarı tarafından şöyle ifade ediliyor: “Amerikalılar, bu mücadelenin dini bir iç savaş olduğu gerçeğinden kaçamaz. Bu savaş; İslam’ın içinde kazanılacak veya kaybedilecektir.” (“İslam’ın İç Savaşı”, Jim Hoagland, 3 Mart 2004)
Bush’un, Rumsfeld’in, Perle’ün ve diğer Amerikalı yetkililerin bu yöndeki sayısız demecini alt alta dizdiğimizde, ortaya bir “Medeniyetler Çatışması” reçetesi çıktığı inkâr edilemez. “Büyük Ortadoğu”nun ana gövdesini teşkil eden İslam ülkeleri içinde yeni kargaşa ve iç çatışmalar çıkarmak ve bunu, dini temelde gerçekleştirmek.
Rumsfeld’in “medrese teorisi” veya Irak’a binlerce Hıristiyan misyoneri gönderilmesi, bu amaca işaret etmektedir.
Öyleyse; Amerikalıların son bir yıl içinde “Sünni-Şii” ayrımına gösterdiği yoğun ilgi, sadece Irak işgalinin yarattığı sorunlarla açıklanamaz. Bush yönetimi, bölge halkları için en tehlikeli “arı kovanlarından” birine çomak sokmaktan çekinmemekte, yaraları hâlâ kapanmamış olan Sünni-Şii bölünmesini kaşımaktadır.
Bakın, Türk kökenli bir “nüfuz casusu”, patronlarını nasıl bilgilendiriyor: “İslam tarihinin son 1300 yılına, bu iki kesim arasındaki çatışma damga vurmuştur. Bir grubun siyasi egemenliği, hemen her zaman, diğer grubun baskıya uğramasını getirmiştir. Ortadoğu’daki Sünni ve Şii Müslümanlar, birbirlerine kuşkuyla bakmaktadır. Birçok durumda karşılıklı nefret, Müslüman olmayanlara yönelik nefret kadar derindir.” (Soner Çağaptay, Daily Standard, 1 Mart 2004)
1300 yıllık bu felç edici bölünmeyi kullanmak, ABD’nin İslam ülkelerini “kıvama getirme” amacında elverişli bir araçtır. Irak’ta yaşanan gelişmeler, bu ülkenin, yaygın bir Sünni-Şii çatışmasının tetiklenmesinde “pilot bölge” seçildiği kuşkusunu uyandırıyor. Geçtiğimiz Aşura günü Irak ve Pakistan’da yaşanan kanlı bombalı saldırıları unutmak mümkün mü?
Neyse ki Iraklı Araplar; 1900’lerin başındaki İngiliz sömürgeciliğine karşı edindikleri deneyimin de ışığında, bugüne dek bu oyuna gelmediler. Ancak önümüzdeki dönemde, Sünni-Şii ayrımını derinleştirmek için bu ülkede veya başka bölgelerde yeni, kanlı provokasyonların devreye sokulacağından kuşku duyulamaz. Şii ve Sünni emekçilerin birlikte Amerikan-İngiliz işgaline karşı ayağa kalktığı Nisan ayı başlarında, El Kaide’den geldiği belirtilen bir mesajda savrulan tehditler, demek istediğimizi daha iyi anlatacaktır: “Düşman Irak’ı ele geçirmek için Şiileri Truva Atı olarak kullandı. İmamlarını doğramaya devam edeceğiz, kellelerini uçuracağız!”

AKP, FETHULLAH HOCA VE BOP
ABD “konsepti”, elli yıl boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı bir kalkan olarak kullanılan Türkiye’yi, bu kez sadece coğrafi bakımdan değil, “sosyolojik” olarak da BOP’un merkezine oturtmaktadır. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Ocak ayında Washington’a gerçekleştirdiği ziyarette, Bush’un Erdoğan’a “bölgede BOP’un reklamını yapın” mesajını verdiği biliniyor. Zaten bu ziyaretin ardından Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, her vesileyle Amerikan projesinin faydalarından dem vuran bir çizgiye oturdular. Arap gazetelerinde, Türkiye’nin “İslam dünyasının geri kalanına din adamları ihraç edeceği”, bu ihraç mallarının “İslam’ın reforme edilmesi” yönünde faaliyet yürüteceği yönünde pek çok haber ve yorum yayınlandı.
Zaman gazetesinde 11 gün boyunca pehlivan tefrikası gibi yayınlanan Fethullah Gülen söyleşisinde de, bu dolar Müslümanının, dünyanın dört bir tarafındaki meşhur okulları ile, “alternatif medreseler oluşturma” yönünde kullanılacağına dair pek çok emare bulmak mümkündü. Amerika’da bir kez daha hidayete ermiş görünen “Fethullah Hoca”nın sözlerinden bazı alıntılar, ne demek istediğimizi açıklayacaktır: “Müslümanlar çıkıp demeliydiler; ‘Hakiki Müslümanlıkta terör yoktur.’… Kimse intihar komandosu olamaz… Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı… Dünyada en nefret ettiğim insanlardan bir tanesi Bin Ladin’dir. Çünkü Müslümanlığın aydınlık çehresini kirletmiştir… Bir arkadaşımız İsrail’e gitmişti. Biraz Filistin’de de kaldı. Bana çok enteresan bir şey anlattı. Orada doktora yapan çok akıllı bir arkadaş. ‘Beş altı ay kaldım İsrail’de. Bir barış organizasyonunun yönetim kuruluna girmem için bana teklifte bulundular.’ dedi. ‘İsrailliler tarafından teklif edildim’ diyor. ‘Orada bir Filistinli mani oldu buna. Gördüm ki o Filistinli bir silah tüccarı. Bu kavganın devamını istiyor. Alış verişi var o işte. Belki başa yakın çok insanlar da aynı şeyi düşünüyorlar’ dedi. Dolayısıyla birileri bu türlü hadiseleri hep canlı tutmak suretiyle bir yere varmak istiyor.”
Elli beş yıllık İsrail işgalini “Filistinli silah tüccarının kârı”na indirgeyen, bu ve diğer bütün sorunlardan dolayı “Müslüman”ı sorumlu tutarak zaten ayyuka çıkmış olan aşağılık duygusunu daha da artıran Fethullah Hoca’nın, bir bildiği vardır elbette!

TÜRKİYE İSLAM CUMHURİYETİ!
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Türkiye’yi “İslam Cumhuriyeti” olarak nitelemesi, bu bağlamda yerine oturuyor. Eğer Türkiye, hedef alınan ülkelere “model” gösterilecekse, onun “laik-demokratik” niteliği değil, “İslami” kimliği ön plana çıkarılacaktır! Washington’u arkalarına alan AKP Hükümeti yetkilileri, bu ve benzer ifadelerden hoşnut olduklarını gizlemiyorlar.
ABD, Türk egemen sınıflarını “BOP”a kazanmak amacıyla sadece hükümet nezdinde değil, ordu ve diğer düzen partileri nezdinde de yoğun bir faaliyet yürütüyor. Amerika’ya çağrılan generallerden birinin, “BOP, takdire şayan bir proje” demesi (7 Nisan 2004, Evrensel) bu faaliyetin meyve vermekte olduğunun göstergesi. Vakit gazetesine inanılacak olursa, İsrail’de muhalefette bulunan İşçi Partisi’nin lideri Şimon Peres (hani şu “Yeni Ortadoğu Projesi”nin mimarı!) 14 Şubat’ta Ankara’da sosyal demokrat liderlerle BOP’u görüşmüştür! Aynı Peres, temaslarının ardından Fethullah Gülen’e yakın STV ekranlarına çıkarak, “Türkiye’nin İslam dünyası için model olduğunu, bölgede kilit rol oynayabileceğini” söyledi.
Siyonist lider, Fethullah Hoca’nın ondan da ileri giderek “İslam dünyası falan yoktur”diyeceğini bilemezdi elbette!
BOP, sadece diplomasiden, ekonomik “yardım”dan, “eğitim”den ibaret değil tabii. Bu araçların yetmediği yerde, devreye çıplak zorun sokulması gerekiyor.
Batılı emperyalistleri elli yıl boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı Amerikan çatısı altında tutmuş olan NATO, burada devreye girmekte.

NATO’NUN YENİDEN İNŞA PLANI
Revizyonist blokun çöküşünden önce NATO’nun asli görevi “Sovyet tehdidi” ile uğraşmak olmakla birlikte, bununla bağlantılı çok önemli bir görevi daha bulunuyordu. ABD, bu dev askeri ittifakı, “Almanya’yı aşağıda, Rusya’yı ise Avrupa’nın dışında tutmak” için kullanmaktaydı. Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra, NATO’nun varlığı için hiçbir resmi koşul kalmadığı halde, bu saldırı aygıtının ayakta tutulmasının en önemli nedeni budur. Doğu Almanya’yı yutan Alman burjuvazisi olağanüstü bir hızla güçlenirken Fransa ile ilişkilerini sağlamlaştırmakta, Rusya ise bir yandan Batı Avrupalı emperyalistler, diğer yandan Çin ile ilişkilerini güçlendirmektedir. Avrupa Birliği, bu anlamda Batı Avrupalı emperyalistlerin -İngiltere şimdilik dışta tutulmak kaydıyla- Amerika’nın kanatları altından çıkmasının diğer adıdır.
Bush yönetiminin akıl hocalarından olan, azılı yeni muhafazakâr William Kristol, yedi yıl önce Amerikalı senatörlere şöyle hitap etmekteydi: “İki dünya savaşı ve bir soğuk savaşın deneyimi gösteriyor ki; Avrupa’ya egemen olma tehlikesi içeren her devleti caydırmak veya gerektiğinde yenmekte hayati çıkarımız vardır… Buna karşılık; Orta ve Doğu Avrupa devletlerini jeopolitik bir ıssızlığın ortasında bırakırsak, Birleşik Almanya’nın olağanüstü güçlü çekim gücü ile potansiyel olarak yeniden canlanma gücü taşıyan Rusya arasında kalacaklardır. NATO, Orta ve Doğu Avrupa’ya genişleyerek, bölgedeki devletleri bu durumdan kurtarmaktadır.” (8 Ekim 1997) Kristol bu sözleri söyledikten iki yıl sonra Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti NATO’ya dahil oldu. Bugün ise NATO, bu üç devlete ek olarak yedi bölge devletini daha bünyesine katmış bulunuyor (Litvanya, Letonya, Estonya, Romanya, Bulgaristan, Slovakya, Slovenya). Önümüzdeki yıllarda; Hırvatistan, Arnavutluk ve Makedonya’nın da “kulübe” girmesi muhtemel olacaktır. Washington Times gazetesi, bu büyük genişlemenin ek bir faydasını şöyle ifade ediyor: “Böylece Avrupa’daki NATO müttefikleri, Türkiye ile doğrudan kara bağlantısına kavuşmuş oluyor. Bu yolla Ortadoğu ve Orta Asya’ya asker ve malzeme sevkıyatına olanak tanınmıştır.”
Bu noktada; ABD’de 1990’ların ikinci yarısında kurulan “NATO’yu Genişletme Komitesi”nin ilk üyelerine yakından bakmakta fayda olacak: Paul Wolfowitz, Richard Perle, Peter Rodman ve Stephen Hadley. Bugün Bush yönetiminde önemli mevkilerde bulunan bu kişiler, aynı zamanda şu meşhur “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nin (PNAC) da üyeleri.
NATO’nun “Avrupa’da Amerikan egemenliğini sağlamanın” da aracı olduğu kamuoyu önünde açıkça ifade edilemediği için, Washington, 1991’den bu yana, bu köhnemiş aygıtı yaşatmak için bir “bahane” aramaktaydı. Aranan bahane, 11 Eylül saldırılarından sonra “terörizm” adı altında bulunmuş görünüyor. “Yeni muhafazakâr” plan uyarınca bu askeri ittifak; bundan böyle “komünizm” ile değil “İslam” ile savaşa sevk edilecektir!

BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ
Irak saldırısına karşı ABD’nin hiç beklemediği bir direnç gösteren Avrupa Birliği’nin önde gelen ülkelerinin bu “sevkıyat” karşısında ne tutum alacağı henüz netleşmiş değil. Ancak zaten genişleme, Avrupa kıtasındaki güç merkezini “eski Avrupa”dan “yeni Avrupa” olarak adlandırılan ve siyasi olarak neredeyse hepsi Washington tarafından yönetilen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine kaydırma hesabının da bir parçasıdır. Bu devletlerin kullanılması ile, NATO Konseyi’nde karar almanın “oy birliği”nden “oy çokluğu” sistemine geçirilmesi hesaplanmakta, böylece yeni işgal ve saldırıların önündeki tüm engeller kaldırılmak istenmektedir.
Bu anlamda; NATO doğuya doğru genişleyerek;
a. Rusya’yı sıkıştırmakta, ve
b. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Batı Avrupalı rakiplerin gücünü zayıflatmaktadır.
Görüldüğü üzere “Almanya’yı aşağıda, Rusya’yı dışarıda” tutmak için yeni bir yol bulunmuşa benziyor! Ancak dünyanın geldiği noktada; Batı Avrupalıların “böyle” bir NATO’yu kabul edeceği şüphelidir.
“Büyük Ortadoğu Projesi”, burada bir kez daha “anahtar” rolü üstleniyor ve Avrupalı rakiplere projede “uygun” bir yer açılıp bölgenin yağmalanmasında yeni olanaklar tanınıyor. İstenen; Almanya, Fransa ve Belçika gibilerinin projeye dahil olup Ortadoğu’nun “nimetlerinden” belli ölçüde faydalanmalarına göz yumulması karşılığında, NATO’nun yeniden yapılandırılmasına rıza göstermeleridir.
ABD yönetimi, attığı bütün bu adımlar ile NATO’yu, dünyanın her yerinde işgal ve saldırılara koşacak bir “çevik kuvvet” yapmayı amaçlamaktadır. Afganistan işgaline NATO’nun dahil edilmesi bu yönde atılan ilk somut adım oldu; Irak işgaline katılımı ise, tartışılıyor. NATO’nun yeni Genel Sekreteri olan Hollandalı Hoop de Schaeffer’in verdiği ilk demecin, “elverişli şartlar olduğunda Irak’ta görev alınabileceği” yönünde olması, dikkat çekicidir.
Öyleyse, 28-29 Haziran’da İstanbul’da yapılacak olan NATO zirvesinde, “hazır asker” olarak görülen Türkiye, bir kez daha ve kendi komşularına karşı “göreve” çağrılacaktır. Ne de olsa hem “sarsılmaz bir NATO müttefiki”, hem “laik ve demokratik”, hem “ılımlı İslamcı”, yeri geldiğinde de bir “İslam Cumhuriyeti” değil midir?
Yazımızın başında, Napoleon’un 1789 Mısır işgali sırasında yayınladığı bildirinin ilk maddesini aktarmıştık. Bildirinin ikinci maddesi ise şöyle diyor: “Fransız askerlerine karşı ayaklanan her köy, yakılacaktır.”

RUSYA KUŞATILIYOR!

ABD, Orta Asya ve Kafkasya’da hegemonya arıyor…

Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan “iktidar değişiklikleri” tartışılırken, Özbekistan’da patlak veren -ve bu satırlar yazılırken bastırılmış görünen- silahlı isyan, Orta Asya ve Kafkasya’nın içine yuvarlandığı derin istikrarsızlık ve kargaşanın altını bir kez daha çizdi.

Kuşkusuz bütün bu ülkelerdeki gelişmeler birbirinden farklı özellikler arz ediyor; örneğin Ukrayna ve Gürcistan’da yaşananları “devrim” olarak selamlayan ABD yönetimi, Özbekistan’daki isyan karşısında daha mesafeli, hatta İslam Kerimov hükümetine “temkinli” destek vermekten çekinmiyor. Yine de, tek tek ülkelerdeki gelişmelerin dayandığı ortak bir dinamik bulunuyor: ABD emperyalizminin hamleleri ve Washington uşağı rejimlerce kuşatılma endişesi içindeki Rusya’nın bu hamleler karşısında verdiği yanıtlar…

ABD’nin bu mücadelede tuttuğu mevziyi anlamak için, yakın geçmişe göz atmakta yarar var. Washington, Varşova Paktı’nın dağılmasının ardından ilk hamlelerini Balkanlar’da gerçekleştirdi. Kâh Avrupalı emperyalistlerin desteği, kâh Moskova’daki “kukla” Boris Yeltsin hükümetinin onayıyla, Batı-Doğu enerji koridorunda kilit rol oynayan Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleri, adım adım köleleştirildiler.

İlk adım Yugoslavya’da atıldı ve yıllarca süren kanlı bir iç savaşın ardından, bu ülke “yönetilebilir” dilimlere bölündü. Bosna, Batılı emperyalistlerin, ama özellikle de ABD’nin, fiili “mandası” haline getirildi. Hırvatistan, Avrupalı emperyalistlerin denetimi altına alındı. Ardından Kosova, Sırbistan’dan koparılıp alındı ve halen, uluslararası statüsünün ne olduğu bile bilinmeyen, bu “bölge”ye, Balkanlar’daki en büyük ABD askeri üssü olan Bondsteel kuruldu. Burası, Karadeniz ile Adriyatik arasındaki stratejik yolun üzerinde bulunmakta; aynı zamanda güneydoğu-kuzeybatı hattı üzerinde yer almaktaydı.

ABD destekli Arnavut milliyetçilerin şantajı altında, Makedonya’nın da başına benzer bir şey geldi ve bu ülke topraklarına da NATO kuvvetleri yerleştirildi. Arnavutluk’tan Bulgaristan’a, Sırbistan-Karadağ’dan Romanya’ya, Makedonya’dan Polonya’ya dek Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, ekonomik, askeri ve siyasi alanlarda bir dizi “görünmez zincir” ile ABD ve Batı Avrupalı emperyalistlerin hükmü altına alındılar.

‘ARKA BAHÇE’DE DURUM
Balkanlar’da çoğu zaman, şu ya da bu ölçüde Batı Avrupalı emperyalistler ile işbirliği yapmak durumunda olan ABD, Orta Asya ve Kafkasya’da, yani Rusya’nın “arka bahçesi”nde yaşanan gelişmelerde belirleyici güç haline geldi. Hazar Denizi’ni merkez alan Rusya-ABD çekişmesi, zamanla bütün yorumcuların “Büyük Oyun” adını taktığı, 1900’lerin başındaki “petrole hücum” dönemini andırır hale geldi. Ne de olsa, Hazar’ın petrol kaynakları Suudi Arabistan ve Irak ile yarışacak güçteydi. Tahminlere göre, 2010 itibarıyla bu denizden günde 3.2 milyar varil petrol çıkarılabilecek. Buna ek olarak Hazar, yılda 4850 milyar fit küp doğalgaz verebilecek durumda.

Tıpkı Ortadoğu’da olduğu gibi, Orta Asya’da da ABD’nin politikaları “enerji” üzerinden şekillendi. Ancak burada amaç sadece bölgenin enerji kaynaklarına el koymak değildi; Rusya, Çin ve Batı Avrupalı rakip emperyalistler için “olmazsa olmaz” nitelikteki bu kaynaklar üzerinde hakimiyet kurmak, bütün bu rakiplerin önünü kesmek, onları denetim altına almak anlamına da geliyordu. Bir iki yıl içinde petrolün varilinin 100 doları aşacağı yönündeki “felaket senaryoları” düşünüldüğünde, bu kaynakların her damlası üzerinde kıyasıya bir çekişmenin çoktan başlamış olduğu anlaşılacaktır.

2001 yılında, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in liderliğini yaptığı “Enerji Görev Gücü”, bir dizi enerji tekelinin yardımıyla kritik bir rapor hazırlamıştı. Bu raporda, ABD petrol tüketiminin 2020 yılında yüzde 30 artmış olacağı, talepteki bu artışın ancak yüzde 25’inin ABD içi üretim tarafından karşılanabileceği belirtiliyordu. Aynı raporda, Ortadoğu’nun küresel petrol arzına katkısının yüzde 25’ten yüzde 60’a yükseleceği tahmin edilmekteydi. Irak’ı işgal planlarının yapılmaya başlanması ile bu raporun “masaya konulması” arasındaki benzerlik, tesadüf değildir.

ABD, Orta Asya ve Kafkasya’nın “kıymetini” ise çok daha önce anlamıştı. Zbigniew Brzezinski, artık meşhur olan “Büyük Satranç Tahtası”nda (1997), “Avrasya’ya egemen olan güç, dünyanın üç gelişmiş ve ekonomik olarak üretken bölgelerinden ikisini ele geçirmiş olacaktır” diyordu. “Kurt stratejist”, aynı kitapta Rusya’nın üçe bölünmesinin “faydalı” olacağını ima etmekteydi: Bir “Avrupa ülkesi” olarak Batı Rusya, Sibirya ve ülkenin geri kalanı… Dick Cheney ise, bir petrol şirketinin yöneticisi olduğu 1998’de verdiği bir demeçte, “Hazar kadar, birdenbire stratejik önemi böylesine artan bir başka bölge olduğunu hatırlamıyorum” demekteydi.

Kısa bir süre sonra; Baltık ülkeleri Estonya, Litvanya ve Letonya, alelâcele NATO üyesi yapıldı ve Rusya’ya sınır olan bu ülkeler, fiilen ABD ordusunun denetimine geçmiş oldu. ABD, Rus sınırlarına dayanmıştı… Malûm “terörle mücadele”nin ilan edilmesiyle birlikte Afganistan’ı işgal altına alan ABD, kısa süre içinde Orta Asya ve Kafkasya’da askeri ve politik nüfuzunu geliştirecekti. “Yeni Büyük Oyun” kitabının yazarı Lutz Kleveman, 2001 sonlarından itibaren birkaç yıl içinde yaşanan gelişmeleri, “Bush, Orta Asya’ya devasa bir askeri yığınak yaparak Rusya’ya karşı kazanılan soğuk savaş zaferini perçinledi, Çin’in bu bölgedeki nüfuzunu denetim altına aldı ve İran’ın boynundaki ilmeği sıkılaştırdı. En önemlisi ise, Hazar bölgesindeki Amerikan petrol çıkarları ilerletildi” diye özetliyordu. Bu arada bir dizi Rus general, ABD’nin bölgedeki askeri varlığı karşısında kaygılarını açıkça ifade etmekteydi. Çin Genelkurmay Başkanı Fu Quanyou ise, ABD’nin Kırgızistan’a yerleşmesinin, Çin’in güvenliğine “dolaysız bir tehdit” teşkil ettiğini belirtiyordu.

Ekim 2001’de başlayan ve halen süren Afganistan işgali, bu enerji planları kapsamında önem kazanmaktaydı. Bu yoksul ülkenin kendi enerji kaynakları fazla sayılmazdı ama kuzey komşuları, küresel petrol ve doğalgaz arzı için “kritik” önemdeydi. Elbette, bu petrol ve doğalgazın sevki için Afganistan gibi komşular gerekliydi!

Hazar Denizi petrolünü Rusya üzerinden sevk etmek, “düşman”ın Orta Asya’daki ekonomik ve siyasi kontrolünü artıracaktı. İran üzerinden kurulacak bir hat, ABD’nin hedef tahtasına koyduğu bu ülkeyi vazgeçilmez kılacaktı. Ancak bir yandan Afganistan, diğer yandan Gürcistan ve Türkiye’nin kullanıldığı enerji hatları, ekonomik açıdan masraflı olmalarına rağmen, “stratejik” hedeflere ulaşılmasını sağlayabilecekti.

Türkiye, Hazar kaynaklarının Batı’ya ulaştırılması için önem taşıyorsa, Afganistan da Doğu’ya ulaşım için önem taşımakta. Üstelik ABD, bu doğu rotasına giderek daha fazla ilgi göstermekte: Güney Asya ülkelerindeki talep patlaması ve rakip yokluğu, Hazar-Afganistan-Pakistan-Hindistan rotasını epey kârlı kılıyor. Bu rota üzerindeki planlar, 1995’te, ABD’li tekel Unocal tarafından hayata geçirilmeye başlandı. Şirket; Türkmenistan kaynaklarının Afganistan ve Pakistan limanları üzerinden Arap Denizi’ne çıkarılmasını öngörüyordu. Ancak bu plan için önce, Afganistan’da şirketin “dediğini yapan” bir rejim gerekiyordu. Eylül 1996’da, Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesiyle, bu gereklilik yerine getirilmiş oldu. O dönemde İngiliz Daily Telegraph gazetesi, “Petrol uzmanlarına göre, ABD’nin yakın müttefiki Pakistan’ın Taliban’a bu kadar çok destek olması ve Amerika’nın Taliban’ın fethine sessizce onay vermesinin sebebi, Afganistan’dan geçecek güvenli bir boru hattı inşa etme planı” diye yazmaktaydı.

Unocal yönetimi, Taliban patronlarını ABD’ye davet etti ve bir yandan onları eğlendirirken, diğer yandan, topraklarından geçecek her bin fit küp doğalgaz için 15 sent komisyon önerdi. Unocal’in boru hattı planları, Aralık 1998’e, yani Doğu Afrika’daki ABD büyükelçiliklerinin bombalanmasının ardından rafa kaldırıldı, ancak unutulmadı.

Bu arada, araştırmacı Keith Fisher, Afganistan ile Balkanlar arasındaki “bağlantı”yı dünyaya duyuruyordu: Afganistan işgali; Hazar’dan Avrupa’ya dek petrol ve doğalgaz pompalayacak olan “Koridor 8”in kurulmasını kolaylaştırmaktaydı ve bu enerji koridorunun en kilit unsurları arasında Makedonya ve Arnavutluk gibi Balkan ülkeleri yer almaktaydı.

Afganistan işgalinin enerji bağlantısı, başka gelişmelerle de vurgulanacaktı. İşgal sırasında ABD Başkanı’nın ulusal güvenlik danışmanı olan Condoleezza Rice (bugünkü Dışişleri Bakanı), 1991’den 2001’e kadar Chevron petrol şirketinin yöneticisiydi. İşgalin ardından Afganistan’ın başına geçirilen kukla lider Hamid Karzai, bir zamanlar hem Unocal’in danışmanıydı hem de Taliban’ın Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak görev yapmıştı. ABD Başkanı Bush’un “Afganistan özel danışmanı” Zalmay Halilzade ise (ki daha sonra Bush’un Irak özel danışmanlığını yürüttü), Unocal’ın eski yöneticilerindendi.
İsrail gazetesi Ma’ariv, “bu kadar tesadüf” karşısında şöyle yazıyordu: “Afganistan’da kurulan büyük Amerikan üslerinin haritasına baktığımızda, bu haritanın, Hint Okyanusu’na açılması planlanan boru hattının rotası ile tamamen aynı olduğunu görüyoruz.” (14 Şubat 2002)

Birkaç ay sonra, 27 Aralık 2002’de, 3.2 milyar dolara mâl olacak olan Trans-Afganistan boru hattının inşa edilmesi amacıyla Afganistan, Pakistan ve Türkmenistan liderleri bir anlaşma imzaladılar.  Unocal’ın 1990’ların ortasındaki “boru hattı” planı, tam da buydu!

“Terörü bitirmek ve demokrasi getirmek için” işgal altına alınan Afganistan’da kadınların recmedilmesi gibi korkunç cezalar devam eder, silahsız göstericilere yaylım ateş açılır, köyler bombalanırken, Batılı enerji patronları kanlı koridorlarını böyle hayata geçirdiler. Hatırlatmak gerekir ki; 1900’lerin ilk yarısında Afganistan’ın bağımsızlığına kavuşması için destek vermiş olan Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu kez bütün gücüyle işgalcilerin yanında yer aldı. ABD başta olmak üzere işgal ordularına lojistik destek vermekle, hava sahasını açmakla kalmadı; Afganistan’a 1000 kadar asker gönderdi, işgal gücü ISAF’ın “komutasını” üstlendi, hatta bir dönem, Hikmet Çetin eliyle işgalin “sivil valiliği”ni üstlenebildi.

GÜRCİSTAN’IN ‘KADİFE DEVRİM’İ
Afganistan işgalinden sonraki en önemli ABD hamlesi, 22 Kasım 2003’te, Gürcistan’dan geldi. Uluslararası asalak-spekülatör George Soros’a bağlı Açık Toplum Vakfı, ABD’nin Tiflis Büyükelçiliği,  “yardım” kuruluşları ve vakıflar USAID ve NED gibilerinin örgütlediği bir “rejim değişikliği”, Eduard Şevardnadze hükümetinin sonunu getirdi. Aslında kendisi de bir “Batıcı” olan ve devrilmesinden iki yıl sonra bile halen “Gürcistan’ın NATO’ya girmesi gerektiği” yönünde vaazlar veren Şevardnadze’nin yerine, yapılan “demokratik” seçimle, yüzde 96 gibi “pek demokratik” bir oy oranıyla, Mikhail Saakaşvili getirildi. ABD eğitimli bir hukukçu olan Saakaşvili’nin eşi –ve muhtemelen kendisi- bir ABD vatandaşıydı, darbede onunla birlikte yer alan Nino Burcanadze parlamento başkanı oldu. İşin ilginci,  Saakaşvili, Burcanadze ve yeni hükümetin diğer “devrimci” mensupları, Şevardnadze’nin iktidarı boyunca önemli roller üstlenmiş isimlerdi. ABD’nin selamladığı darbenin ardından, bir ilk daha gerçekleşti ve Açık Toplum Vakfı, Gürcistan kabinesini maaşa bağladı!

“Neden Gürcistan?” sorusunun yanıtı, yine jeopolitikte yatıyor. ABD’nin büyük umutlar bağladığı Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz hattı, bu ülkenin başkentinden geçiyor. (3.6 milyar dolara mal olan BTC’nin açılışı, 25 Mayıs’ta gerçekleştirildi.) Karadeniz ile Hazar’ın arasında yer alan Gürcistan; Rusya, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan ile sınır komşusu.

Ayrıca, Çeçenya ile olan sınırı sayesinde, ABD’nin Çeçenya’daki şeriatçı-Vahhabi milislere verdiği örtülü desteğin devamı açısından vazgeçilmez bir ülke. Her iki boru hattının, Çeçenya sınırındaki Pankisi Geçidi’nden geçiyor olması, bölgedeki etnik çatışmalara farklı bir perspektif sunacaktır kuşkusuz!

Çeçenya’daki şeriatçı-ayrılıkçı gerilla hareketine destek vererek “ulusların özgürlüğü” konusunda nutuklar çeken ABD’li yöneticilerin, sıra Gürcistan’a geldiğinde tam tersi tutum alması dikkat çekicidir.  Nitekim, bu ülkede roller değişmektedir: ABD, Gürcistan’ın “toprak bütünlüğü”nden dem vururken, Çeçenya’yı zor yoluyla da olsa elde tutmaya kararlı olan Rusya; Güney Osetya ve Abhazya’nın Tiflis’ten
ayrılmasını teşvik etmektedir.

Saakaşvili’nin iktidara gelir gelmez verdiği ilk demeç, “Gürcistan devriminin, ülkenin tam bütünlüğe kavuşana dek devam edeceği” yönündeydi. Amerikancı lider, ilk adımı Acaristan’da attı ve birkaç ay içinde, Müslüman Gürcülerin “inatçı” lideri Aslan Abaşidze’yi devirdi. Abaşidze Moskova’ya kaçarken, gözler Güney Osetya ve Abhazya’ya çevrildi. Güney Osetya, Rusya’ya bağlı olan Kuzey Osetya ile birleşmek isterken, Abhazya, 10 yıl kadar önce bağımsızlığını ilan etmiş, ancak kimse tarafından tanınmayan bir bölge. Her iki bölgeye yönelik Gürcü tacizleri, aralıklarla devam ediyor.

Saakaşvili hükümetinin bir başka önceliği, ülkenin NATO’ya üye yapılması oldu. Bu amaçla ülkeye ABD’li ve Türkiyeli “askeri eğitmenler” doluştu, silahlı kuvvetlerin ABD tekelleri tarafından “yenilenmesi” başladı ve en önemlisi, çok sayıda ABD özel kuvvet askeri, yeni provokasyonlar için Gürcistan’a konuşlandırıldı. Bu arada, halen Gürcistan topraklarında bulunan Rus askeri üslerinin boşaltılması için baskı artırıldı.

Mayıs ayı içinde tamamlanan Gürcistan’ın yeni “ulusal güvenlik konsepti”, ülkenin birkaç yıl içinde geldiği noktayı göstermesi bakımından önemli. Bu belgede “mevcut ve potansiyel tehlikeler” olarak “parçalanma, komşu ülkelerdeki çatışmaların Gürcistan’a yayılması, askeri müdahale, Rus askeri üsleri, örgütlü suç ve uluslararası terörizm” sıralanıyor. ABD kılavuzluğunda yazıldığı kesin görünen bu “güvenlik” belgesi, enerji kaynakları açısından Rusya’ya bağımlılığın sakıncalarına dikkat çektikten sonra, “öncelikli politikalar”a geçiyor: Ordunun güçlendirilmesi, toprak bütünlüğünün tekrar tesisi, Avrupa-Atlantik entegrasyonu, dış ilişkilerin güçlendirilmesi… Bu ifadeler, “baş tehdit” olarak Rusya’nın görüldüğünün, Abhazya ve Güney Osetya’yı boğma yönündeki faaliyetlerin tırmandırılacağının ve NATO’ya başvuru sürecinin hızlandırılacağının ilk elden ifadesi. Belgede ABD ile ilişkiler “stratejik ortaklık” olarak tanımlanıyor ve son 10 yıl içinde ABD’nin “yardımları”na övgüler yağdırılıyor. Bu övgülerin en pratik ifadesi ise, Gürcistan’ın Irak ve Afganistan’a gönderdiği yüzlerce asker…

Bu kapsamda, ABD öncülüğünde kurulan, ancak bir süredir işlevsiz olan GUAM blokunun (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova) tekrar canlandırılmasından bahsediliyor. Söz konusu bloka Özbekistan da dahildi, ancak bir süre önce ayrıldı.

Belgenin ilginç noktalarından biri, Ukrayna’da yaşanan Amerikancı “sivil darbe” sürecine atıfta bulunulması: “Gürcistan ve Ukrayna arasındaki ikili ilişkilerde yeni bir dönem başlamıştır” sözleriyle,  yeni Amerikancı müdahalelerin, bu ikili tarafından, teşvik edileceği vurgulanıyor.

Bir başka ilginç nokta ise, NATO üyesi Türkiye’nin “önde gelen bölgesel ortak” olarak tanımlanması. Türkiye ile ilişkiler de “stratejik ortaklık” olarak nitelendiriliyor.

Gürcistan’ın (aslında ABD’nin) kısa vadeli hedeflerinin Abhazya ve Güney Osetya liderliklerinin bir şekilde tasfiye edilmesi ve Rus askeri üslerinin kapatılması olduğu görülüyor. ABD Başkanı Bush, 10 Mayıs tarihinde Tiflis’e yaptığı ziyarette, “toprak bütünlüğü meselesinin çözümünün, NATO’ya giriş için zorunlu olduğunu” söyleyerek, Saakaşvili’ye adeta Osetya ve Abhazya’ya saldırma emri vermekteydi.

Ancak bu iki amacın gerçekleştirilmesi, Gürcistan’ı daha büyük bir etnik kargaşaya sürükleme potansiyeline sahiptir. Çünkü sadece Osetler ve Abhazlar değil, Ermeni azınlık da Rus üslerini bir tür “garanti” olarak görüyor. Ermeni yazar Armen Hanbabyan’a ait şu “eski” satırlar, Ermeni nüfustaki artan tedirginliğin bir ifadesi: “Sadece Orta Asya değil, bütün Transkafkasya, Batı nüfuzuna geçirilmek isteniyor. Kısa bir zaman içinde Amerikalılar ve Türkler Azerbaycan’a doluşacak… Ancak Azerbaycan’ın ABD için güvenli bir alan haline gelmesi için, Karabağ meselesinin çözülmesi ve İran-Ermenistan işbirliğinin bitirilmesi gerek. Rusya’nın çekilmesi, Amerikan ve Türk faktörlerinin sahneye girişi, Ermenistan-İran yakınlaşmasında katalizör rolü oynuyor.” (“Gürcistan Sadece Başlangıç”, Nezavisimaya Gazeta, 18 Mart 2002)

Diğer yandan, Saakaşvili kliği ile rakip klikler arasındaki çekişme, gün geçtikçe tırmanmakta. Geçen Şubat ayında, Gürcistan Başbakanı Zurab Zavia’nın şüpheli ölümünün ardından, Nino Burcanadnze’nin iktidardaki etkisi azaltıldı. Öyle ki, Burcanadze, Acaristan’ın “ele geçirilmesi”nin 1. yıldönümü törenlerine bile başlangıçta çağrılmadı. Devrik lider Şevardnadze döneminde iktidar koridorlarından tasfiye edilen Megrellerin ise, yeni bir hamle için “pusuda beklediğini” söylemek mümkün. Bu arada, şaibeli bir “seçimle” işbaşına gelen Saakaşvili’nin halk nezdindeki desteği yüzde 30’lara düşmüş bulunuyor. Elektrik ve su gibi temel ihtiyaçların dahi karşılanamaması nedeniyle hükümete karşı sokak gösterileri patlak verirken, insan hakları savunucuları, “hiçbir şeyin değişmediğini” söylüyorlar.

Belgede ifade edildiği üzere, ABD’nin Gürcistan’ı avuçta tutması için Türkiye kilit bir ülke. 1997’de imzalanan Türk-Gürcü askeri işbirliği anlaşmasından sonra Türkiye, Gürcü silahlı kuvvetlerine 37.4 milyon dolar ve çok sayıda askeri ekipman bağışladı. Türk egemen sınıflarının “ABD maşası” olarak oynadıkları uğursuz rolü, Rus general Vladimir Romanenko özetliyor ve keskin bir uyarıda bulunuyor: “NATO’nun amacı, Türkiye üzerinden Orta Asya’ya uzanmak. Bunun için, Gürcistan’a ihtiyaçları var. Ve bu ihtiyacı iyi gören Saakaşvili, fırsattan istifade ederek kendi gündemini de ilerletiyor… Ama Batı, Kafkasya milletlerinin niteliklerini anlamıyor. Gelişmelerin patlamayla sonuçlanabileceğini, bütün bölgenin savaşa sürüklenebileceğini görmüyor.” (RIA Novosti, 15 Temmuz 2004)

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde geniş bir heyet, 11 Ağustos 2004’te, Tiflis’i ziyaret etti. Erdoğan burada, “siyasi meselelerde Gürcistan’a tam destek verildiğini, Gürcistan’ın NATO’ya girmesi için arabuluculuk yapabileceklerini” söylüyordu. Kısacası, Kafkasya yangınına “körükle” gidiliyordu!

‘RUSYA EKSİ UKRAYNA’ FORMÜLÜ
ABD’ci müdahaleler açısından “en büyük lokma”nın Ukrayna olduğunu söylersek, doğruyu ifade etmiş oluruz. 2004 yılı sonlarında, birkaç ayı bulan bir “tartışmalı seçim” süreci ile, “denge adamı” olarak bilinen Devlet Başkanı Leonid Kuçma ve onun “halefi” olması beklenen Viktor Yanukoviç safdışı bırakıldı, “Turuncu Devrim’in lideri” olan Amerikancı lider Viktor Yuşçenko, devlet başkanı koltuğuna oturtuldu.

48 milyon nüfuslu Ukrayna, Avrupa’nın en büyük ikinci ülkesi. Sınır komşuları Beyaz Rusya, Moldova, Polonya, Romanya, Slovakya ve Macaristan. Ukrayna aynı zamanda, ilk Rus devletinin köklerinin atıldığı ülke. SSCB döneminde, diğer Sovyet cumhuriyetlerinin “ekmek deposu” olan Ukrayna, Karadeniz’in kuzey sahillerinde yer alıyor ve tarihte uğruna sayısız savaş verilmiş olan Kırım Yarımadası’nı içeriyor. CIA kaynakları, ülkeyi “Avrupa ve Asya arasında stratejik bir nokta” olarak tanımlıyorlar. Bu açıdan; Rusya ve Hazar Denizi enerji kaynaklarının Batı’ya aktarılmasında anahtar ülkelerden biri. Bu açıdan en önemli hat, Odesa-Brody hattı.

Sovyet döneminde Hazar petrolü bu hat üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmaktaydı. Bugün de, Rus petrol ve doğalgazının Batı Avrupa’ya naklinde, en önemli hatlardan birini oluşturuyor. Öyle ki, Rus doğalgaz ihracatının dörtte üçü, Ukrayna topraklarından geçiyor. Başkent Kiev’den geçen Dinyeper nehri, Rusya-Beyaz Rusya arasında kilit bir ulaşım yolu. Bununla da bitmiyor: Ülkenin zengin yeraltı ve yerüstü kaynakları arasında kömür, demir, manganez, doğalgaz, petrol, tuz, sülfür, titanyum, magnezyum, nikel, cıva ve kereste bulunmakta.

Ancak Ukrayna, esas olarak, Rusya’nın bir “uluslararası aktör” olma azminin kırılmasının kilidi niteliğinde. Neomuhafazakâr ideolog David Frum bu durumu şöyle açıklıyor: “Rusya artı Ukrayna, Rus İmparatorluğu demektir. Bu imparatorluk ise asla demokratik olamaz.” Demek ki, “Rusya eksi Ukrayna”, Rusya’nın sadece bölgesel bir aktör olmaya indirgenmesinin formülüdür.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Kiev’de patlak veren Rus-ABD çekişmesinin, SSCB’nin dağılmasından sonra iki emperyalist gücü karşı karşıya getiren en büyük olay olduğu söylenebilir. ABD’nin Yuşçenko’ya desteğini vermesinden sonra, iktidara gelebilmek için Rusya’ya yanaşmaktan başka çare göremeyen Başbakan Viktor Yanukoviç, Moskova ile görüşmelerinde çok cazip teklifler sunmuştu: Devlet Başkanlığı’na gelmesi halinde, Rusça’nın ikinci resmi dil yapılması, Rusya ile ekonomik, askeri ve siyasi ilişkilerin, kalıcı kurumlar eliyle güçlendirilmesi gibi… Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, bütün gözlemcileri “şaşırtan” bir biçimde, seçimlerden önce üç kez Kiev’i ziyaret etmesinin ardında bu vaatler yatmaktaydı. Kısacası Rusya, Yanukoviç şahsında, ABD’ye karşı “son 15 yılın en büyük fırsatı”nı yakalamıştı.

Ancak seçim sürecinde Yanukoviç aleyhine yürütülen ABD güdümlü kampanya, çeşitli hile ve usulsüzlükler sonucunda, Yuşçenko koltuğa oturuverdi. Gazeteci Ian Traynor, gözlemlerini şöyle anlatıyordu: “Yuşçenko kampanyası bir Amerikan yaratımıydı: Dört yılda dört ülkede (Sırbistan, Gürcistan, Beyaz Rusya, Ukrayna) itaatsiz rejimleri devirmek için kullanılan, gelişkin ve mükemmel uygulanan bir Batı tarzı kitle pazarlaması. ABD’nin Belgrad Büyükelçisi Richard Miles, Sırbistan’da Slobodan Miloseviç’in devrilmesinde anahtar rol oynamıştı. Miles, daha sonra Tiflis’e geçti ve Eduard Şevardnadze’nin devrilmesinde yer aldı. ABD’nin Beyaz Rusya Büyükelçisi Michael Kozak ise (ki kendisi özellikle Nikaragua’daki örtülü operasyonların uzmanıdır), Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko’yu devirmek için benzer bir kampanya yürüttü. Kozak başaramadı, ama bütün bunlardan elde edilen tecrübeler, Kiev’deki zaferde kullanıldı.” (The Guardian)

“Kiev Zaferi’nin” sonuçları, aradan kısa bir süre geçmesine rağmen Rusya tarafından olanca şiddetiyle hissedilmeye başlandı. Birkaç önemli gelişmeyi sıralayalım:

1. Ukrayna’nın kamuya ait doğalgaz ve petrol şirketi Neftegaz Ukrainy’nin yöneticisi Aleksey İvçenko, Türkmenistan’dan Avrupa’ya uzanan yeni bir doğalgaz boru hattı projesine katılabileceklerini söyledi. Böylece Rusya, aradan çıkarılacaktı. Bu amaçla, yeni bir konsorsiyumun kurulması çalışmalarına başlandı.

2. Ukrayna Başbakanı Yuliya Timoşenko, petrolü Rusya’dan satın almaktansa uluslararası piyasadan satın almayı tercih edebileceklerini söyledi.

3. Devlet Başkanı Yuşçenko; Ukrayna, Rusya, Beyaz Rusya ve Kazakistan’ı kapsayan “Ortak Ekonomik Bölge” projesinden çekilmeyi planladıklarını açıkladı.

4. Ukrayna, NATO ve Avrupa Birliği’ne üye olma yönündeki faaliyetlerini hızlandırdı. NATO’nun Ukrayna’yı içine alması halinde, ABD güdümlü bu saldırı ittifakı, Rusya ile 1300 kilometrelik sınırı tamamen kontrol altına almış olacak. (Bu noktada, “Finlandiya sorunu”na kısaca değinmek gerekiyor. 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin yanında yer alan Finlandiya, bugün de ABD ile birlikte hareket etmekte. NATO, Finlandiya limanları ve hava sahasını kullanma talebinde bulunurken, Finlandiya hükümeti de, 2. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın eline geçen Karelian Isthmus bölgesini talep etmeye başladı. Kısacası ABD’nin askeri erimi, mevcut NATO sınırlarının da ötesine taşıyor.)

5. Halen Rusya’ya yakın olan doğudaki Donetsk havzası baskı altına alındı. “Demokratik” Yuşçenko rejimi, Donetsk Bölge Meclisi Başkanı Boris Kolesnikov’u tutukladı ve onun serbest bırakılması için gösteri yapanlar aleyhine dava açtı. Yine Rusya’ya yakın işadamlarından Eduard Prutnik’in ortak olduğu NTN televizyonunun başkent Kiev dışına yayın yapma lisansı iptal edildi.

İlginçtir; tıpkı Gürcistan’da olduğu gibi, Ukrayna “devrimi”nin liderleri de birbirlerine girmiş bulunuyorlar! Geçtiğimiz ay içinde Devlet Başkanı Yuşçenko, ülkede baş gösteren benzin sıkıntısı nedeniyle Başbakan Timoşenko’yu suçladı. Gözlemcilere göre Timoşenko (ki kendisi, Rusya Başsavcılığı tarafından rüşvet ve yolsuzluk suçlamalarıyla aranmaktadır), Rusya’ya karşı çok daha hızlı ve sert adımların atılmasını istiyor. Yuşçenko ile, iktidarı kaybetme ve ülkenin doğu-batı olarak ikiye bölünmesi korkusuyla, “daha temkinli” davranmaktan yana.

Bu çekişmede Timoşenko’nun galip gelmesi halinde, kısa süre içinde, geçmişte Rusya ile birlikte girilen bir dizi projenin rafa kaldırılacağı öngörülebilir. Bu projeler arasında; Temmuz 2002’de Ukrayna doğalgaz dağıtım altyapısının geliştirilmesine yönelik Ukrayna-Rusya-Almanya ittifakı, Ekim 2002 ve Ocak 2003’te Gazprom ve Neftegas Ukrainy arasında imzalanan ortaklık anlaşmaları da bulunuyor. Diğer yandan, Türkmenistan-Ukrayna arasında Moskova’nın gözetiminde imzalanan doğalgaz anlaşmalarının iptal edilmesi ve Rusya’nın devre dışı bırakılacağı yeni anlaşmalar imzalanması söz konusu olabilecek. Bu arada, Rusya’nın Ukrayna’da bulunan Karadeniz filosunun da akibeti belirsiz hale gelecek.

ABD, tarih boyunca büyük güçler arasında çekişmeye sahne olmuş bu denize hakim olabilmek için başka adımlar da atıyor. Romanya ve Bulgaristan’ın 2007’de Avrupa Birliği’ne üye olması halinde,  Avrupa’nın yeni sınırları, Karadeniz’e uzanacak. Bu iki ülke, NATO’ya çoktan üye oldular ve her ikisi de, ABD’ye Karadeniz kıyısı ve diğer bölgelerde askeri üsler sunuyorlar. Bu kadar “stratejik” mevzilerin söz konusu olması nedeniyle; Gürcistan veya Ukrayna başta olmak üzere, Rusya’nın “kanat ülkeleri”nde ABD’nin “işi bitirdiğini” söylemek büyük bir yanılgı olacaktır. Rusya, bu ülkelerle olan tarihsel, etnik, ekonomik ve coğrafi bağları sayesinde önemli avantajlara sahiptir. Gürcistan ve Ukrayna’da, sözde “devrim”in liderleri arasında baş gösteren çekişmelerin arka planında, Rusya’nın gölgesi bulunmaktadır.  Rusya’nın önümüzdeki dönemde, gerek Doğu Avrupa, gerekse de Kafkasya ve Orta Asya’da ağırlığını artırması, daha “agresif” bir politikaya yönelmesi beklenebilir.

KIRGIZİSTAN’DA KARGAŞA
Amerikan emperyalizminin son büyük hamlesi, Kırgızistan’da geldi. Kırgızistan’daki Askar Akayev rejiminin, Gürcistan ve Ukrayna’da yaşananların ardından, “koltuk korkusu” ile Rusya’ya yaklaşmaya başlamış olması, uzun süredir arasını iyi tuttuğu ABD’yi tedirgin etmekteydi. Kırgızistan topraklarında, birbirinden birkaç yüz kilometre mesafede, bir Rus ve bir ABD askeri üssünün bulunuyor olması, bölgedeki çekişmenin boyutları hakkında bir fikir verecektir. Akayev’e bağlı meclis, önce, ABD Büyükelçisi Steven Young’u “Ukrayna’dakine benzer bir ayaklanma hazırlamak” ile suçladı. Meclis, daha önce Ukrayna, Gürcistan ve Sırbistan’da görülen Washington güdümlü “gençlik örgütleri”nin ülkede ortaya çıktığını, PORA adındaki bu örgütün Soros Vakfı tarafından fonlandığını, ayrıca Sırbistan’daki OTPOR örgütü ile ilişkili olduğunu belirtiyordu. Ardından, Akayev, Gürcistan’ın artık bağımsız bir ülke olmadığını söyleyerek, bu hükümetin Soros’tan maaş aldığını hatırlattı. Soros bağlantılı vakıf ve “sivil toplum örgütleri”, tasfiye edildiler.

ABD için bardağı taşıran son damlanın, Kırgızistan’daki askeri üsse AWACS keşif uçakları konuşlandırılmasına izin verilmemesi olduğu sanılıyor. Nitekim, bu talebin reddedilmesinden birkaç hafta sonra, başkent ve diğer kentlerde ayaklanmalar patlak verdi.

Yine de, Kırgızistan’daki olayların “yüzde yüz Amerikan imalatı” olduğunu söylemek gerçekçi olmayacaktır. Daha çok, Kırgız halkının yaşadığı işsizlik, açlık, yoksulluk gibi sorunlar nedeniyle “patladığı”, bu patlamanın ABD tarafından uygun kanallara akıtılmak istendiği söylenebilir.

Buna rağmen, “Kırgız devrimi”nin akibeti belirsizdir; Akayev rejiminin baskısı altında güdümlü de olsa bir muhalif hareketin güçlenmesine izin verilmemesi ve halkın ABD planlarına kuşkuyla bakması nedeniyle, bugün iktidarı ele geçirmiş görünen güçler kontrolü ele alabilmiş değiller. Kırsal bölgelerde köylü kitleleri büyük çiftlikleri işgale girişirken, kentlerde işçilerin açlık grevi, yürüyüş gibi eylemleri devam ediyor. Kırgız işçi ve emekçiler, sözde “devrimci”ler tarafından kendilerine verilen vaatlerin takipçisi olduklarını gösteriyorlar. Bu arada, Batı yanlıları da, tıpkı Gürcistan ve Ukrayna’da olduğu gibi, ama rejim değişikliğinden çok daha kısa bir süre sonra, birbirlerine girmiş görünüyorlar.

Yeni hükümetin yetkililerinden gelen “hem ABD hem de Rusya’ya eşit mesafede oldukları” ve “Rusya ile ilişkilerini her zaman çok iyi tutacakları” yollu demeçler, bu ülkede “rejim değişikliği”nin yolunda gitmediğinin ilk göstergeleri oldu. Kırgızistan’daki süreç, belirsizliğini korumakta. 24 Mayıs 2005’te Rus gazetesi Pravda’da yayınlanan başyazı, bu ülkede de Gürcistan ve Ukrayna benzeri gelişmeler yaşandığına işaret ediyordu. Bu makaleye göre, Kırgızistan’daki mücadele, “isyan”ın liderleri Kurmanbek Bakiyev ve Felix Kulov arasında yaşanmaktaydı. 10 Temmuz’da yapılacak olan devlet başkanlığı seçimleri yaklaştıkça, Kulov-Bakiyev çekişmesinin şiddetlenmesi mümkün görünüyor.

ÖZBEKİSTAN’DA DÜŞEN MASKE
Özbekistan’da geçen ay yaşananlar ise, ABD’nin “demokrasi aşkı”nın gerçek yüzünün bir kez daha ortaya çıkmasına vesile oldu. Özbekistan; kuzeyde ve batıda Kazakistan’a, güneyde Türkmenistan ve Afganistan’a, doğuda ise Tacikistan ve Kırgızistan’a komşu. 26.5 milyonluk nüfusuyla, Orta Asya’nın en kalabalık ve en güçlü orduya sahip ülkesi. Dünyanın ikinci büyük pamuk ihracatçısı, aynı zamanda önemli bir petrol ve altın üreticisi. En çok ihracatı Rusya ve Çin’e yaparken, en çok ithalatı Rusya ve ABD’den yapıyor.

“Büyük Oyun”un Özbekistan ayağı, ülkenin enerji kaynaklarının nereye ve hangi yollardan gideceği ile ilgili. ABD yönetimi, Çin’in bu ülkedeki enerji kaynaklarından pay almasına kesinlikle karşı çıkıyor. Bu uğurda, Rusya ile bile işbirliği yapmaya razı. Ancak Moskova, Pekin ile işbirliği yapmaya daha meyilli görünüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) 30 Haziran tarihli Zirvesi’nde, Moskova ve Taşkent arasında bir “stratejik ortaklık” anlaşması imzalandı. Pekin ise, Taşkent’e 1.5 milyar dolarlık yardım yapacağını ilan etti. Böylece Özbekistan, Çin tarihinde en çok “yardım” verilen ülke oluyor.

ABD’nin Asya’daki önemli müttefiki Japonya da, Özbekistan’ın enerji kaynaklarıyla yakından ilgili. Japonya Dışişleri Bakanı Yoriko Kawaguchi, 21 Ağustos’ta Taşkent’i ziyaret ederek, Kerimov yönetimine 150 milyon dolarlık kredi verdi. Japonya’nın son birkaç yıl içinde Özbekistan’a verdiği kredi ve “yardım” miktarı, böylece 2 milyar dolara yaklaştı.

ABD-Özbekistan ilişkileri ise, özellikle 1990’larda, Vahhabi güçlerin bölgede aktifleşmesiyle birlikte güçlendi. CIA ve İngiliz gizli servisi MI6, Özbek devlet güçlerini eğitmeye başladılar. 11 Eylül saldırıları ve Afganistan işgali, Özbekistan’ın kıymetini daha da artırdı. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Şubat 2004’te Taşkent’e yaptığı ziyarette, bu ülkenin “terör karşıtı koalisyonun kilit ülkelerinden biri” olduğunu söylüyor, yeni mali yardım ve krediler vaat ediyordu. Bu arada, Afganistan işgalinin ardından kurulan Karşi/Hanabad Hava Üssü, ABD uçaklarına ev sahipliği yapmaktaydı.

İslam Kerimov rejimi, Fergana Vadisi’ndeki Andican kenti ve civarında geçtiğimiz haftalarda patlak veren “İslami” ayaklanmayı sert bir şekilde bastırdı. Yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu müdahalenin ardından emperyalist merkezlerden yükselen itirazlar, geçmiş örneklere nazaran pek cılızdı! Dahası, bir NATO komutanı, isyancıların “uyuşturucu tüccarı ve şeriatçı oldukları” suçlamasında bulundu.

KERİMOV KULLANILIP ATILABİLİR Mİ?
Gelinen noktada, Batı’dan gelen kimi itirazların “formalite icabı” olduğunu düşünmemek için bir neden bulunmuyor. Ne de olsa İslam Kerimov rejimi, Afganistan işgali ve sonrasında ABD’ye önemli hizmetlerde bulundu; topraklarını ABD askerlerine ve üslerine açtı. Hatta, CIA ajanlarının “işkence seferleri”nde en çok kullandığı ülkelerden birinin Özbekistan olduğu anlaşıldı. Bu seferlerde, CIA tarafından ele geçirilen “terör şüphelileri”, uygun bir ülkeye götürülüp işkenceli sorgulardan geçiriliyorlar. Böylece, “teknik olarak”, ABD işkence yapmamış oluyor! Geçtiğimiz haftalarda New York Times’ta yer alan habere göre Özbekistan’a bu şekilde “düzinelerce” tutsak götürüldü.

Kuşkusuz, İslam Kerimov’un, Mikhail Saakaşvili veya Viktor Yuşçenko gibi ABD’nin “kayıtsız şartsız desteğine” sahip olduğu söylenemez. Bush yönetimi, hem kendi halkı nezdinde, hem uluslararası kamuoyunda teşhir olmuş bu despotun yerine “daha taze” bir lideri arzu ediyor kuşkusuz; ancak mevcut şartlarda böyle bir alternatif de bulabilmiş değil.

Özbekistan’daki belirsiz durumun, Rusya’nın işine yarayacağı söylenebilir. 1990’dan beri ülkenin başında olan Kerimov, komşularında yaşanan gelişmeleri endişeyle izliyor ve onca yıl ABD’ye hizmet etmiş olan Şevardnadze (Gürcistan) ve Kuçma (Ukrayna) gibi liderlerin, kullanılıp atıldıklarını müşahade ediyordu. Muhtemelen “büyük komşu”ya sığınma ihtiyacı duymuş olacak ki, GUAM blokundan çekildi ve Soros Vakfı gibi “beşinci kol” kuruluşlarına karşı kendince tedbirler almaya başladı.

Rusya’nın Andican isyanı sürecinde Kerimov’a tam destek vermesinin, (bu rejimin devamı halinde), Kerimov’un Moskova’ya daha da yakınlaşmasını sağlayacağı söylenebilir. Ancak tabii, böyle “sallantılı” bir müttefikin ne kadar dayanacağı da bir soru işareti. ABD’nin Afganistan’ın başkenti Kabil ve Kandahar’da kalıcı askeri üsler oluşturma planı hayata geçirilebilirse, Kerimov’a duyulan ihtiyaç azalacak ve “yeni arayışlar” gündeme gelebilecektir.

Bu şartlar altında, diğer bölge ülkeleri de “kadife darbe”lere karşı yeni tedbirler alıyorlar. Tacikistan ve Beyaz Rusya, topraklarına yeni askeri üsler inşa ediyor. Beyaz Rusya, hava savunma sistemlerini güncelliyor. Ayrıca bu yıl içinde, Rusya ve Beyaz Rusya arasında ortak bir bölgesel hava savunma sistemi ile ilgili bir anlaşmanın imzalanması gündemde.

Bütün bu tedbirler karşısında, “yeni hedefin” Beyaz Rusya olduğuna dair işaretler gözden kaçmıyor.  Washington Post gazetesi, bu ülkedeki Amerikan yanlısı “insan hakları savunucusu” İrina Krasovskaya’nın Aralık ve Ocak ayı içinde Washington’a birçok kez gidip geldiğini bildiriyordu.

Mayıs ayı içinde de, Rusya gizli servisleri, bir dizi “hükümet dışı kuruluş”un bu ülkede darbe planladığı suçlamasında bulundu. Federal Güvenlik Servisi (FSB) Müdürü Nikolay Patruşev, Bratislava’da bir araya gelen “bazı yabancı örgütler”în, “yeni kadife darbeler” planladığını belirterek, bu örgütler arasında ABD Barış Kuvvetleri, Suudi Kızılayı ve bazı Kuveytli örgütlerin bulunduğunu söylüyordu. Patruşev’e göre Beyaz Rusya’da darbe gerçekleştirmek için ayrılan 2005 bütçesi, 5 milyon dolar kadardı.

ABD ve Avrupa Birliği tarafından “diktatör” olmakla suçlanan Aleksander Lukaşenko, halen bu iki emperyalist gücün ekonomik, siyasi ve diplomatik ambargosu altında. Batı medyası, Lukaşenko’yu “Avrupa’nın Saddam’ı” olarak nitelendiriyor. Minsk’te yaşanabilecek bir “rejim değişikliği”, Ukrayna’dan sonra Rusya’nın uluslararası bir güç olma planlarına yeni bir darbe indirebilecektir. Bu nedenle olsa gerek, Rusya da elini çabuk tutarak, Beyaz Rusya’yı ekonomik, siyasi ve askeri açıdan kendisine bağlamanın yeni araçlarını yaratıyor.

***
Görüldüğü gibi ABD, Rusya ve Çin’in nüfuzunu azaltmak, bu ülkelerin çok ihtiyaç duyduğu enerji kaynakları ve koridorlarının kontrolünü ele geçirmek için “sonuç alıcı”  adımlar atıyor. Batı Avrupalı emperyalistlerin bu mücadelede alacağı pozisyonun, çekişmenin seyrini belirleyeceği söylenebilir. Nitekim hem Moskova, hem Washington, Avrupa Birliği ile ilişkilerini güçlendirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Ancak ABD’nin talepleri, bir dönemin sıkı müttefiki olan Batı Avrupalı emperyalistleri rahatsız edecek noktayı çoktan aştı. Emperyalistler arası mücadelenin karakterini daha iyi anlayabilmek ve ABD’nin hedefinde sadece Rusya veya Çin’in olmadığını anlayabilmek için, 11 Mart 2005’te Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan habere bir göz atalım. Bu haberde, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un yeni bir “siyaset belgesi” hazırladığı belirtiliyordu. Belgeye göre Pentagon “ön saldırı doktrini”ni bir adım ileri götürerek, savaşlara daha “proaktif” bir yaklaşım getiriyor ve küresel askeri egemenliğin “bölgesel savaş alanlarının ötesinde” olduğunu vurguluyor. Bu kapsamda; ABD’ye düşman olmayan, ancak “stratejik” görülen ülkelere karşı askeri operasyonlar dahi gündeme gelebilecek.

Wall Street Journal’den aktaralım: Belgenin temeli, ABD’nin, Irak ve Afganistan gibi spesifik alanların çok ötesinde bir küresel mücadele içinde olduğu fikri. Ordu için sunulan vizyon; sırf belli çatışmalara tepki göstermeye odaklanmaktan çıkmış, dünyayı değiştirmeye odaklanmış bir güç olmak, ABD’nin savaş halinde olmadığı ülkelere daha fazla önem vermek.

Bu kapsamda, ABD ordusuna dört temel “görev” biçiliyor:
1. İç terörist tehditleri etkisiz kılmak için, ‘başarısız devletler’ ile ortaklıklar kurmak,
2. Terörist gruplara karşı saldırılar düzenlemek,
3. Çin ve Rusya gibi ‘stratejik bir dönemeçte’ olan ülkelerin tercihlerini etkileyebilmek,
4. Düşman devlet ve terörist örgütlerin kitle imha silahı elde etmesini önlemek.

Birinci hedef bağlamında, dünyanın farklı bölgelerinde “yerel güçleri kontrol ve pasifize etmek” için özel bir askeri güç oluşturulması tartışılıyor. Bu da, çok sayıda ülkeye, oradaki “başarısız devlet”i kurtarmak için (mesela Özbekistan!) askeri danışmanlar ve özel kuvvetler göndermek, ABD çıkarlarını gözetecek “yerel ordular” kurmak anlamına geliyor. Bu orduların görevi, ABD’ci rejimlere karşı halk muhalefetini bastırmak olacak.

Belgede Çin ve Rusya’dan “potansiyel tehdit” olarak bahsediliyor ama “gayrı resmî” rakipler arasında Fransa, Almanya ve Japonya da sıralanmış. Bu “cephe”ye karşılık, “ortak”lar olarak İngiltere, Avustralya, İsrail ve Kanada’dan bahsediliyor.

Uzmanlar, bu belgede NATO veya BM gibi “uluslararası ittifak”ların neredeyse hiç yer almadığına dikkat çekiyor. Örneğin, askeri analist Loren Thompson, “Clinton yıllarında koalisyon savaşı, stratejimizin merkez unsurlarından biriydi. Şimdi ise yönetim, Avrupalılardan neredeyse hiçbir şey beklemiyor” demiş. (Los Angeles Times)

Görüldüğü gibi ABD, Avrupalı “ortak”larına hiç de dostça yaklaşmıyor. Fransa ve Almanya’nın Balkanlar, Doğu-Orta Avrupa ve Kafkasya politikalarını önümüzdeki dönemde bu yaklaşıma karşı yeniden saptamaları halinde, Türkiye’yi çevreleyen bölgedeki hakimiyet savaşı, daha da fazla kızışacaktır. Bu şartlar altında, Türkiye’nin, birkaç yıl içinde boyası dökülmekte olan, pamuk ipliğindeki ABD’ci rejimlere destek vermesi, tıpkı Irak ve Filistin’deki işgallere verilen destek gibi, bölge halklarının ülkemize karşı duyduğu tepkiyi artıracaktır. Türkiye, AKP Hükümeti ve Genelkurmay eliyle, hem Ortadoğu’da, hem Kafkasya ve Orta Asya’da “ateşin içine” sürülmektedir. Bu gidişatı durdurabilecek tek şey, ülkenin gerçekten bağımsız bir bölge politikası izlemesidir.

ABD’nin İran seçenekleri

İran seçimleri, Ortadoğu ülkelerinin ilişkileri ve bölgedeki gelişmeler bakımından olduğu kadar, ABD başta olmak üzere, emperyalist büyük güçlerin Ortadoğu ve Orta Asya’daki politikaları ve girişimleri bakımından da, dikkate alınması zorunlu bir biçimde sonuçlandı. Ahmedinecad’ın devlet başkanlığı, başka şeylerin yanı sıra, İran’a karşı suikastçı ve işgalci emeller besleyen ABD’nin izleyeceği politikalar bakımından olduğu kadar, İran’ın kendini savunması bakımından yeni bir gelişme özelliği göstermektedir. Kuşkusuz, ABD’nin İran politikası değişmemiştir ve Bush yönetimi, İran’ı tecrit etmek ve etkisiz kılmak, giderek denetimi altına almak için her yolu denemeye devam etmektedir.
ABD yönetimi, 11 Eylül 2001’in ardından vakit geçirmeden Afganistan’ı işgal altına aldıktan sonra, gözlerini Irak’a dikmişti. ABD Başkanı Bush, meşhur “şeytan ekseni” konuşmasında, “İran, Irak ve Kuzey Kore”yi hedef alıyor; bu ülkelerdeki “rejimler”in, gerekirse askeri saldırı yoluyla değiştirileceğini ilan ediyordu.
ABD ve müttefiki İngiltere, Afganistan işgalinden yaklaşık 1,5 yıl sonra, Mart 2003’te Irak’a saldırdılar. Amerikan ordusu ülkenin orta ve kuzey kesimlerinden “sorumlu” kılınırken, İngiliz işgal ordusuna güneydeki Basra kenti ve civarı verildi.
Irak işgali halen devam ediyor, ancak Amerikalıların beklediği gibi değil. Irak halkı, onbinlerce evladının ölümü pahasına, işgalciyi topraklarından kovmak için dişediş mücadele veriyor. Aradan geçen süre içinde, ABD’nin “özgürlük getiren” orduları 100 binden fazla Iraklıyı öldürdü. Ancak bu büyük kıyıma rağmen halka boyun eğdiremedi. İşgal karşıtı direniş, çeşitli zaaflara sahip olmakla birlikte, güçlenerek sürüyor ve Amerikalıları “kalelerin ardına” hapsediyor. İşgalcilerin de kabul ettiği üzere, bugün, Amerikan ordularına ve onlara bağlı Iraklı asker ve polislere günde 30’dan fazla silahlı saldırı düzenlenmektedir.
Bu şartlar altında, Amerikan yönetiminin “duraksayacağı” ve “Büyük Ortadoğu”ya yönelik planlarını uygulamaya başlamadan önce “Irak belasını bitirmeyi” tercih edeceği düşünülebilirdi. Nitekim, birçok yorumcu bu yönde tahliller yaptılar. Ancak Bush yönetimi ve onun çelik çekirdeğini oluşturan “neo-muhafazakâr” ekip, hiç de böyle düşünmüyordu. Diğer Ortadoğu ülkelerine yönelik resmi tehditler günaşırı devam ederken, Bush çizgisine yakın kalemşörler, “yeni hedefler”i işaret etmekten kaçınmadılar.
Washington Post yazarı Charles Krauthammer, bu yazarlar arasında en etkili olanlarından biri.
Krauthammer, 23 Temmuz 2004’te yazdıklarıyla, Amerikan emperyalizminin Irak ile “doymadığını” gözler önüne seriyordu: “11 Eylül raporunun verdiği derslerden biri, gerçek tehdidin İran olduğu yönünde. Bu ülkenin El Kaide ile ilişkisi vardı, 11 Eylül saldırganlarının topraklarından geçmesine izin verdi ve bugün de El Kaide liderlerine sığınak sağlıyor.” Krauthammer, sadece aylar önce, Irak’a yönelik temelsiz suçlamalarını İran için tekrarlamakla, Amerikan küstahlığının yeni bir örneğini veriyor burada. Devam ediyor: “İki yıl önce terörü destekleyen ve kitle imha silahı peşinde koşan 5 ülke vardı. Bush yönetimi Irak’a askeri yolla, Libya’yı ise baskı altına alarak elimine etti. Geriye İran, Kuzey Kore ve Suriye kaldı.
Suriye zayıf ve İsrail tarafından caydırılıyor. Kuzey Kore nükleer silah sahibi olarak dokunulmaz oldu. Geriye İran kalıyor.”
Neomuhafazakâr yazar, bununla birlikte, İran’ın “zor lokma” olduğunu kabul ederek, askeri işgali “şimdilik” gündem dışı tutuyor ve Bush’a iki “tavsiye” sunuyor: Ya İranlılar “devrim” yaparak rejimi yıkacak, ya da İran nükleer tesislerine hava saldırıları düzenlenecek. Krauthammer, her iki yolun da, İran’ın birkaç kilometre ötesinde konuşlanmış 146 bin ABD askeri ve devasa saldırı gücü sayesinde “kolaylaşacağını” öne sürerek, Irak işgalinin yarattığı avantajlara dikkat çekiyor.
İran, gerçekten de ABD için “zor lokma” ve bunun birden fazla sebebi var. Öncelikle Irak, on yıldan uzun süren BM ambargosu ve 1991 saldırısı ile zayıf düşürülmüştü. İran ise, sadece Amerikan ticari ambargosu altında. “Ciddi” bir ordusu, prestijli bir diplomasisi, köklü bir devlet geleneği, genç ve eğitimli bir nüfusu bulunuyor. Dahası; Avrupa Birliği, Rusya, Çin ve hatta Japonya ile giderek güçlenen askeri-ticari-ekonomik ilişkilere sahip.

İRAN’I SIKIŞTIRMA HAMLELERİ
Bu nedenlerden ötürü, Bush yönetimi yetkilileri ve neomuhafazakâr çevreler, bugüne dek “doğrudan askeri saldırı”yı açıkça gündeme getirmediler. Onun yerine, İran’ı çeşitli yollarla izole etme, zor duruma düşürme, 1979’dan bu yana Ortadoğu ve dünyada elde ettiği diplomatik/siyasi mevzilerden geri çekilmeye zorlama gibi yöntemler izlemeye başladılar. Son ayların bazı önemli gelişmelerine, İran cephesinden baktığımızda durumu anlamak kolaylaşacaktır.
1. Krauthammer’ın belirttiği gibi, Irak’ın işgal altına alınması, İran’a karşı önemli avantajlar sunmaktadır. İran sınırındaki Amerikan-İngiliz birlikleri; casusluk ve taciz faaliyetlerini kolaylıkla gerçekleştirmektedirler. İşgalin sunduğu başka bir fırsat ise, Şii İslam’ın “denetim altına alınması” olasılığıdır. “Dünya Şiilerinin lideri” olarak bilinen Iraklı Ayetullah Ali Sistani ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK) gibileri, bugün Amerikan işgaline açık veya örtülü bir destek verir konumdadır. Bu örgütler aracılığıyla Şiiliği “denetim altına” almak mümkün hale gelmekte, hatta kimi Amerikalıların işaret ettiği gibi “Kum’a karşı Necef” seçeneğini ortaya çıkarmaktadır. Bununla kastedilen, Şiiliğin bugüne dek “eğitim bölgesi” olan ve Humeyni’nin de doğduğu İran’ın Kum kentinin, dünya Şiiliği açısından sahip olduğu “hegemonik” pozisyondur. Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu Irak’taki Necef kenti, Kum’a “alternatif” yapılabilirse, Şiilik üzerindeki İran etkisi kırılabilecektir. Kısacası “Necef seçeneği”, İran rejiminin dayandığı İslami referansların altının oyulmasında etkili olabilecektir. Kuşkusuz, bu senaryonun işleyebilmesi için, Iraklı Şiilerin, Sistani gibi liderlerin “izinden çıkmaması” ve işgale boyun eğmeye devam etmesi gerekmektedir. Ancak Mukteda Sadr gibi Irak milliyetçisi Şii liderlerin, senaryoyu bozacak güce kavuşması da, ihtimal dahilinde bulunuyor. Sadr, “sokaktaki yoksul Şiilerin temsilcisi” olarak bilinen genç bir liderdir ve İran’a, ayetullahlar kadar kulak asmamaktadır. Bugüne dek Bağdat ve Necef civarında iki büyük silahlı isyana öncülük etmiş olan Mukteda Sadr’ın “yeni bir isyan” için güç toplamakta olduğuna işaret eden birçok belirti bulunuyor.
2. ABD güdümlü Bağdat hükümeti de, İran’a yönelik baskının artırılmasında önemli rol oynamakta. Bir önceki hükümette görev yapan Savunma Bakanı Hazım Şalan’ın neredeyse haftada bir kez İran’ı “Irak’ın içişlerine karışmak” ile suçlaması ve “savaş” naraları atması dikkat çekiciydi. Hakkında milyarlarca dolarlık yolsuzluk yaptığı suçlaması bulunan Şalan, bugün ortadan kaybolmuş bulunuyor. Ancak onun katı İran düşmanlığının, yeni hükümetteki “ana damarlardan” biri olduğu söylenebilir. Bağdat hükümeti, komşusu İran ile anlaşmalar imzaladı, görüşmelerde bulundu, ancak özellikle hükümet içindeki Amerikancı Sünni çevrelerin, “eski düşman” İran’a “şüpheyle” baktıkları görülüyor. Bu düşmanca tutumu körükleyen asıl unsur ise, Amerikan etkisidir. Daha temmuz ayı sonunda, Bağdat’ı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “İran ve Suriye’ye yumuşak davranmayın” tavsiyesinde bulunuyordu!
3. İran’a yönelik olası bir saldırının bölgeye kontrol dışı bir biçimde “taşmasını” önlemek için, Tahran hükümetinin bölgesel ittifaklarını bitirmek gereklidir. Suriye’yi Lübnan’dan çekilmeye zorlamak, bu açıdan oldukça önemli bir adım oldu. Böylelikle, İran’ın bölgedeki önemli bir müttefiki olan (bir süre önce iki ülke, Amerikan baskılarına karşı ortak tutum alacaklarını ilan etmişti) Suriye, İsrail-ABD tehditlerine karşı stratejik bir koruma kalkanı olan Lübnan’dan mahrum bırakıldı. Kuşkusuz, Suriye’nin Lübnan’daki kozları henüz sona ermemiştir; ancak geri çekilme, Lübnan’daki hassas dengeleri bozmuş ve bir “halklar mozayiği” olan bu ülkede yeni ve kanlı bir iç savaşın kapılarını aralamıştır.
4. ABD’nin Lübnan planının ikinci aşaması ise, doğrudan İran’ı hedef almaktadır: Hizbullah’ın silahsızlandırılması. Irak işgalinde ABD’ye karşı tutum alan Fransa’nın, Suriye’nin çekilmesiyle oluşan boşluğu “doğrudan” doldurmaya giriştiği görülüyor. Nitekim, Suriye ordusunun mevcudiyeti koşullarında siyasi hayattan tecrit edilmiş olan Michel Aun gibi falanjist savaş ağaları, Lübnan siyasetine yeniden dönmektedirler ve bu liderlerin Fransa ile yakın ilişkileri bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde, ABD ve Fransa arasındaki “Lübnan çekişmesi”nin şiddetleneceği söylenebilir. Ancak şu anda Fransa, ABD ile birlikte hareket etmekte, Suriye karşıtı baskı politikasına destek vermektedir. Hizbullah’ın silahsızlandırılması, eğer başarılabilirse, İran’ı, bölgedeki en önemli müttefiklerinden birinden yoksun bırakacaktır.
5. Filistin’de girilen “barış süreci” de, ABD ve İsrail’den gelen “Hamas-İslami Cihad” gibi örgütlerin silahsızlandırılması talebinin baskısı altındadır. İslami Cihad da, tıpkı Hizbullah gibi, İran’ın Filistin sorunundaki önemli kozlarından birisidir. Hamas esas olarak Suudi-Vahhabi destekli bir örgüttür ve Sünni bir nitelik taşımaktadır. İslami Cihad ise, Şii kesime hitap etmekte ve yüzünü İran’a dönmektedir. İsrail’in Gazze Şeridi’ni “kaosa terketme” planının hayata geçirilmekte olduğu bugünlerde, Filistin’de bir “iç savaş” olasılığı her zamankinden daha yüksektir. Hamas gibi örgütlerin, Filistin Yönetimi ile işbirliğini reddederek, Filistin Yönetimi’nin ise halktan kopuk bir “diplomasi siyaseti” izleyerek adeta çanak tuttukları böyle bir savaşın bir “Şii-Sünni çatışması” halini alması pekala mümkündür.
6. Afganistan işgali de, İran’ın Orta Asya politikasına önemli bir darbe vurmuştur. Şii Afganların (Hazaralar) İran ile olan geleneksel ilişkilerinin ABD tarafından koparılması, İran’ı kuzeyde önemli bir müttefikten yoksun bırakmış görünmektedir.
7. ABD, İran’ın doğusundaki Pakistan ile sıkı müttefiklik ilişkilerini sürdürmektedir. Nükleer silah sahibi olan Pakistan rejimi, Washington açısından İran’a karşı kullanılabilecek önemli bir müttefiktir. Geçtiğimiz aylarda, darbeci general Pervez Müşerref, İran’ı “nükleer silah sahibi olmaya çalışmak” ile suçlamıştır.
8. İran’ın 1000 kilometre kadar batısında bulunan İsrail, ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli kalesidir. Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olan İsrail ordusu, İran’a karşı askeri saldırı seçeneğinin gündeme gelmesi halinde “ilk kullanılacak” ordudur. İsrail resmi doktrini de, İran’ı “bölgedeki en önemli tehdit” olarak nitelendirmektedir. Son aylarda ABD’nin İsrail’e uzun menzilli onlarca F-16 uçağı, 4500 lazer güdümlü “akıllı bomba” ve 500 adet sığınak delen, tahrip gücü yüksek bombalar satmış olması dikkatlerden kaçmamalıdır. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in geçen yıl verdiği bir demeç, İsrail’in nasıl kullanılabileceğine ışık tutuyor: “İsrailliler önceden harekete geçmeye (İran’ın vurulması kastediliyor) karar verebilirler. Bu durumda oluşacak diplomatik kargaşayı durdurmak da dünyanın geri kalanına düşer.”
9. Nihayet, ABD yönetimi, bölgenin iki önemli gücü olan Türkiye ve İran arasında yüzyıllardır devam eden barışçı ilişkiyi bozmak için elinden gelen çabayı harcamaktadır. ABD güdümlü Türkiye-İsrail işbirliği üzerinden, İsrail’in İran’a karşı casusluk faaliyeti yürütmesine göz yumulurken, AKP Hükümeti eliyle İran’a yönelik düşmanlık körüklenmektedir. Başbakan Tayyip Erdoğan, son Tel Aviv ve Washington ziyaretlerinde İran’ın nükleer enerji programını “sadece bölgeye değil bütün dünyaya yönelik bir tehdit” olarak nitelendirebilmiştir. ABD ve İsrail’in gözüne girmeyi amaçlayan bu adımların, önümüzdeki günlerde İran’ın sırtına yıkılacak yeni kanlı suikastlerle ilerleyip ilerlemeyeceğini zaman gösterecek. Kesin olan; AKP Hükümeti’nin, Genelkurmay’ın “şeriat fobisi”ni de arkasına alarak, İran’a karşı giderek daha düşmanca bir tutum izlediğidir. İran yönetimi ise, Ankara’dan gelen provokatif ve küstah demeçlere bugüne dek sert yanıt vermemiş, herşeye rağmen ilişkileri olabildiğince iyi bir noktada tutmak için çaba harcamıştır. Elbette, yukarıda özetlemeye çalıştığımız “kuşatılmışlık” göz önüne alındığında, böyle de yapmak zorundadır.

İRAN’IN YANITI
Böylesi bir baskı altında bulunan bir ülke, iki yolla kendisini savunabilir: “Kırılgan” bölgesel ittifaklara bel bağlamayarak, uzun vadeli ve “sağlam” uluslararası ittifaklardan oluşan bir diplomatik/siyasi kalkan oluşturmak ve “kendi caydırıcılığını” artırmak. İran, bugün her iki alanda da önemli adımlar atmaktadır.
Caydırıcılığı artırma konusunda atılan en önemli adım, kuşkusuz, nükleer enerji üretme faaliyetidir. Bugüne dek, bu faaliyetin “nükleer silah üretmeyi” hedef aldığına dair hiçbir delil yoktur. Aksine, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) gibi resmi kurumlar, İran’ın faaliyetlerinin sadece barışçıl nükleer enerji üretmeyi amaçladığına işaret eden birçok rapor yayınlamış bulunuyor. Ancak yukarıda özetlenen şartlar altında, İran’ın kendisini savunmak için nükleer silah üretmek istemesi kadar anlaşılır bir şey de yoktur. ABD, İsrail, Pakistan gibi devletlerin elinde dünyayı birkaç kez yok edecek kadar kitle imha silahı bulunurken, İran’ı “tehdit” olarak adlandırmak için epey “niyeti bozmuş” olmak gerekiyor. İran’ın “nükleer bir köşeye sıkıştırıldığını” saptayan Brian Cloughley, Tahran rejiminin girişimlerini “empati” yaparak şöyle gerekçelendiriyor:
“Varsayın ki, 70 milyon nüfuslu, ABD’nin beşte biri kadar bir ülkenin liderisiniz. Devasa petrol ve doğalgaz rezervleriniz var, ama bunun dışında yoksul bir ülkesiniz. Silahlı kuvvetleriniz antika tank ve uçaklarla dolu. Etrafınızdaki 10 ülkede, yüzbinlerce asker ve yüzlerce saldırı uçağının bulunduğu devasa askeri üsler bulunmakta. Bu askerlerin ait olduğu ülkenin lideri sizi ‘şeytan’ olarak nitelendiriyor. Sizinle ticaret yapan ülkeler, o lider tarafından cezalandırılıyor. Kıyılarınızda, o liderin yönettiği 20 devasa savaş gemisi dolanıyor. Bu gemilerin her birinde 10 ila 30 nükleer bomba ve onlarca saldırı uçağı bulunuyor. Aynı güce ait diğer gemiler ve 3 adet denizaltı da sizin bölgenizde, her an üzerinize yüzlerce seyir füzesi yağdırabilecek biçimde bekliyor. Dahası o güç, binlerce kilometre uzaklıktan üzerinize onlarca stratejik nükleer bombardıman uçağı gönderebilir… Ülkenizin tamamı, insanoğlunun gördüğü en gelişmiş elektronik casusluk operasyonuna maruz kalıyor… Sizi tehdit eden ülkenin elinde 7088 nükleer silah var ve bunlardan bir kısmı, sizin kentlerinize yönelmiş. O ülkenin bir de paralı müttefiki var, bölgenizdeki bu müttefik de nükleer bir güç ve size saldırmak için can atıyor… Amansız düşmanınız, size karşı elinden gelen herşeyi yapacağını ilan etmiş. Ne yapardınız?” (28 Mayıs 2005, counterpunch)
İran da, bu şartlar altında “makul” olanı yapıyor ve nükleer enerji faaliyetlerine devam ediyor. Bu süreçte Rusya ile işbirliği yapan İran, Avrupa Birliği ile de ilişkilerini koparmamak için azami gayret sarfederek, faaliyetlerinin tamamen barışçıl olduğunu kanıtlamak üzere, nükleer tesislerini uluslararası denetime açıyor. İran aynı zamanda, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın (NPT) taraflarından biri.
Medyaya yansımayan ise, İran’ın, bölgesel barış için sunduğu önerilerin ABD tarafından reddedilmesidir. Tahran hükümeti, 2003 yılından bu yana, defalarca, bütün Ortadoğu’nun “nükleer silahlardan arındırılmış bölge” ilan edilmesi için çağrılarda bulundu. Bu çağrıyla kastedilen, bütün bölge ülkelerinin nükleer silahlarını imha etmesi ve enerji programlarını uluslararası denetime açmasıydı. Teklife Suriye, Ürdün ve Mısır gibi birçok ülke destek verdi. Ancak işin ucunun İsrail’e dayanacağının farkında olan ABD, bu çağrıları reddetti. Böylelikle “kitle imha silahı tehdidi”nin ABD çıkarlarına göre belirlendiği, bir kez daha açıklık kazandı.
İsrail’in ise, NPT anlaşmasını imzalamayı ve tesislerini uluslararası denetime açmayı reddeden ülkelerin başında geldiğini hatırlatalım. Ortadoğu barışına yönelik en büyük tehdidi teşkil eden bu ülkenin dışişleri bakanı Silvan Şalom, 23 Eylül 2004’te BM Genel Kurulu’nda şöyle buyuruyordu: “Uluslararası topluluk, İran’ın, Londra, Paris, Berlin ve Güney Rusya’ya ulaşabilecek füzeleriyle, sadece İsrail’in güvenliğine değil, bütün dünyanın güvenlik ve istikrarına tehdit oluşturduğunun farkındadır. İran, dünyanın bir numaralı terör, nefret ve istikrarsızlık ihracatçısı olarak Saddam Hüseyin’in yerini almıştır!”
“Londra, Paris, Berlin ve Rusya”nın, bu naralar karşısında pek etkilendiği ise söylenemez. AB üçlüsü olarak nitelendirilen Almanya, İngiltere ve Fransa, iki yıldan uzun bir süredir İran ile müzakere halinde bulunuyor. Bu ülkeler, ABD’nin bütün itirazlarına rağmen, İran ile ilişkileri koparmayı, onu izole etmeyi reddediyorlar. Hatta zaman zaman, İran’ın “barışçıl nükleer enerji üretmeye hakkı olduğu” yolunda demeçler yayınlıyorlar. Üç ülkenin de, İran’da önemli ekonomik çıkarları olduğu hatırlatılmalı: İran hükümetinin özelleştirme ve yabancı sermaye çekme yönündeki hamleleri en çok bu üçlüyü memnun ediyor ve İran’ın verimli enerji kaynakları, üç başkentin de iştahını kabartıyor. Bu arada, ABD’nin ambargo politikası, Amerikan şirketlerinin İran’a yatırım yapmasını engelliyor ve Irak’ta, işgal öncesinde yaşanan tablonun bir benzeri ortaya çıkıyor. ABD, Irak’ta bu düğümü bir kılıç darbesiyle çözmeyi tercih etmiş ve Irak’ı işgal altına alırken, rakiplerinin Irak enerji kaynaklarından faydalanmasının da önünü kesmişti. “Niyet” aynı olmakla birlikte, bu senaryonun İran için uygulanabilirliği oldukça şüpheli görünmektedir.
Ancak Avrupa Üçlüsü’nün İran ile işbirliği politikası, düz bir çizgi halinde ilerlemiyor. Çeşitli vesile ve gerekçelerle, üç başkentten de zaman zaman İran’a karşı sert çıkışlar duymak mümkün. Zaten sancılar içinde olan Avrupa Birliği’nin, ABD baskısına dayanıp dayanamayacağını zaman gösterecek. Fakat “büyük rakip”in Irak işgalini engelleyememiş olan AB’nin, bir de İran’a yönelik olası saldırıya seyirci kalması, bu birliğin şimdiki haliyle devamını ciddi bir biçimde tartışma konusu yapacaktır. Öyleyse Atlantik’in iki yakasında İran üzerinde süren mücadele, aynı zamanda Avrupa’nın kaderini de belirleyebilecek önemdedir.

ÇİN-İRAN-RUSYA ÜÇGENİ
İran’ın, kendini korumak için sadece sallantılı AB’ye bel bağlaması, saflık olurdu. Nitekim bugün, on yıl önce “mümkün olmayacak” ittifakların kurulmakta olduğunu görüyoruz. Jephraim P. Gundzik, gelişmeleri ABD baskısına bağlıyor: “Bush yönetiminin tek taraflı dış politikasının askeri bir biçimde uygulanması, dünyadaki jeostratejik ittifaklarda inanılmaz değişimler yaratıyor. Bu değişimlerden en önemlisi; Çin, İran ve Rusya üçgeninin kurulmasıdır.” (Asia Times, 4 Haziran 2005)
Mart 2004’te, Çin devlet şirketi ZZC, İran’dan 110 milyon ton sıvı doğalgaz ihraç etmek üzere 25 yıllık bir anlaşmaya imza attı. Ekim 2005’te ise, bir başka Çin devlet şirketi olan Sinopec ile İran arasında 100 milyar dolarlık dev bir anlaşma daha imzalandı. Bu anlaşma ile, İran’daki Yadavaran sahasından, 25 yıl boyunca 250 milyon ton sıvı doğalgaz ihraç edilecek. Çin ayrıca, aynı sahadan yine 25 yıl boyunca günde 150 bin varil ham petrol alacak. Bu anlaşmalar en büyükleri olmakla birlikte, Çin-İran enerji işbirliğinin çok daha kapsamlı bir hale geldiğini söylemek doğru olacaktır. İran enerji sektörüne yönelik toplam Çin yatırımları, önümüzdeki 25 yıl içinde 100 milyar doları bulabilir. Enerjiye aç olan Çin, böylece ABD’nin İran ambargosunu delmekte ve Washington ile ilişkilerini bozmayı göze almaktadır.
Çin, Rusya ile birlikte, 1980’lerden beri İran’a gelişmiş füze ve füze teknolojisi satıyor. Satılan silahlar arasında, Silkworm gibi anti-gemi füzelerinin yanı sıra karadan karaya seyir füzeleri bulunmakta, ayrıca Rusya ile birlikte, İran’ın uzun menzilli balistik füze geliştirmesine katkıda bulunulmaktadır. Bu katkılar sayesinde İran, 2000 kilometre menzile kadar çıkabilen Şahab-3 ve Şahab-4 füzelerini geliştirmiştir. 3000 ve 5000 kilometre menzile ulaşabilen yeni nesil Şahab’ların üretilmekte olduğu da belirtiliyor.
Tıpkı Çin gibi, Rusya’nın da, İran ile ilişkileri son 2 yıl içinde olağanüstü bir gelişme gösterdi. Rus şirketlerinin İran’daki büyük yatırımlarının yanı sıra, İran ordusuna da milyarlarca dolarlık gelişmiş silah satışı gerçekleştirildi.
Rusya’yı Çin’den ayıran ise, İran’ın nükleer enerji girişimlerine verilen katkıdır. İki ülke, geçtiğimiz Şubat ayında bir anlaşma imzaladı ve böylece, Buşehr enerji santraline Rus nükleer yakıtı sevkıyatı mümkün hale geldi.
İran hükümeti, daha da ileri giderek, 20 nükleer enerji reaktörü daha inşa etmeyi planladıklarını açıkladı. Rusya’nın bu projelerdeki aktif rolü yadsınamaz. Ancak İran, reaktör ihalelerine Avrupalıların da katılmasını teşvik ederek, ABD baskılarına karşı “ekonomik bir havuç” daha sunmakta ve ABD/Avrupa ilişkilerini bozmak istemektedir.
İran, Rusya ve Çin, her alanda gelişen bu ittifaklarında, siyasi olarak da benzer tutumlar alıyorlar. Bu tutumlar, uluslararası politikada “tabu” olmadığının da bir nevi ilanı gibidir. Örneğin Müslüman İran ve Çin, Rusya’nın Çeçenya’daki şeriatçı-ayrılıkçılara karşı savaşına tam destek vermektedirler. Yine Rusya ve İran, Pekin’in Tayvan politikasına destek vererek, Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak gördüklerini açıklamaktadırlar.
Doğal olarak Rusya ve Çin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto haklarını İran lehine kullanacaklarını beyan etmişlerdir. Bu da, ABD’nin İran’a yönelik bir saldırı düzenleme veya İran’ı uluslararası ambargo altına alma çabalarının, BM’den asla onay alamayacağı anlamına gelmektedir. İki “yükselen güç”, ABD’yi, bir kez daha “BM dışı” çözümler aramaya itmekte, böylelikle dünyanın bu en büyük gücünü uluslararası diplomasiden yalıtmaya girişmektedirler.
Oluşmakta olan Çin-Rusya-İran ekseni, ABD’nin Asya, Orta Asya ve Ortadoğu’daki hükmünü de tehdit etmektedir. Nitekim İran, bu iki emperyalistin liderlik ettiği Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) gözlemci üye olarak girmiş, böylelikle “Büyük Ortadoğu”daki en önemli hamlelerden biri gerçekleşmiştir. ŞİÖ, son toplantısında, ABD’nin Orta Asya’daki askeri varlığına bir son vermesini resmen isteyerek, kısa tarihinin belki de en önemli kararını almıştır.
“İran sorunu”, hem emperyalistler arası ilişkileri, hem Ortadoğu ve hem Asya’daki güç dengelerini temelden sarsacak niteliktedir. ABD’li neomuhafazakârların “sorun”u görmezden gelmesi, İran ile rakip emperyalistler arasındaki ilişkilerin “stratejik” nitelik kazanmasıyla sonuçlanabilecek, hatta Avrupa Birliği’nin ABD’den uzaklaşmasını hızlandırabilecektir. Bu arada, Irak işgaliyle elde edilmek istenen, “rakiplerin enerji kaynaklarına ulaşmasını engelleme” hedefi, büyük bir darbe alacaktır.
Ama diğer yandan,İsrail’i kullanarak veya doğrudan ABD ordularıyla İran’a saldırıya girişilmesi, ABD’ye yönelik dünya çapındaki nefreti katlayacak, Birleşmiş Milletler’in dağılma sürecini hızlandıracak ve ABD karşıtı bloklaşmayı hızlandıran bir etki yapacaktır.
İki hamlenin de Washington açısından “felaketle sonuçlanabileceği” böylesi bir satranç tahtasında, ABD’nin, İran’a karşı bölgedeki uşak rejimleri kullanarak, “elini kirletmemesi”, üçüncü bir seçenek olarak ortaya çıkıyor. Bu seçenek üzerinde yoğunlaştığımızda, bir bölge gücü olan İran’a karşı, bir diğer bölge gücü olan Türkiye’nin kullanılması olasılığı güçlenmektedir. Bu nedenle, işçi sınıfı ve emekçiler, İranlı kardeşlerine karşı geliştirilen provokasyonlara karşı uyanık olmak, AKP Hükümeti veya Genelkurmay eliyle veya “laiklik-şeriat” gibi gerekçelerle halkların birbirlerine kışkırtılmasına karşı durmak zorundadırlar.

‘Beyinleri kazanma’savaşı

Amerikan emperyalizminin, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından, ana muharebe sahası olarak Ortadoğu’nun öne çıktığı “terörle mücadele” savaşı hakkında çok şey yazılıp çizildi. Bu saldırının önemli bir ayağının propaganda olduğu da birçok kez vurgulandı. Başta George W. Bush olmak üzere, Amerikan yönetiminin en seçkin temsilcileri, onun hizmetindeki yazar-analist takımı, “kalpleri ve beyinleri kazanma”nın önemini defalarca vurguladılar. Buna göre, ABD, savaşı sadece askeri veya siyasi alan ile sınırlarsa kaybetmeye mahkûmdu; en önemli cephelerden biri ideolojik cepheydi. Bu cephede hedef, “Müslüman halkların kalp ve beyinlerini ABD’ye kazanmak” olarak formüle edildi.

New York Times, Washington Post gibi etkili Amerikan gazetelerinin seçkin yazarları, son 5 yıldır, mesailerinin önemli bir bölümünü “ılımlı İslam’ın nasıl yaratılabileceği”ne harcıyorlar. “Ilımlı İslam” ile kastedilen; kapitalizme (piyasa ekonomisine) uyumlu, aynı zamanda ABD’ye “sıcak bakan” bir İslam’dır. Ülkemizde bu yöndeki girişimlerin “popüler” örneklerini; “kadınların başı açık namaz kılıp kılamayacağı” meselesinden “İslam Kalvinistleri yaratmak” tartışmasına, oradan Fethullah Gülen’e yakın çevrelerin başını çektiği “Kur’an’ın (İncil’den alıntılarla) yeniden yazılmasına” dek görebiliyoruz.

Bütün bunların “Ilımlı İslam yaratarak Müslümanların kalp ve beyinlerini kazanmak” adına yapıldığı düşünüldüğünde, karşımıza ciddi bir problem çıkıyor. Soru çok basit: Kur’an’ın “yeniden yazılması” gibi, en hassas dini duyguları “on ikiden vuran” hamleler ile, gerçekten bu hedefe ulaşılabileceği düşünülüyor mu?

Sadece bu da değil; daha doğrusu bu gündemler, büyük resmin çok küçük bir parçasını oluşturmaktadır. Bu “kalp ve beyin” meselesinde son 5 yıla damga vuran gelişmelere bakalım:

– Müslüman Afganistan ve Müslüman Irak, işgal altına alınmıştır. Her iki ülkede, ama özellikle Irak’ta oluk oluk kan akmakta; Irak işgalinin başından bu yana işgalcilerin öldürdüğü insan sayısının 100 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Dahası, çeşitli karanlık provokasyonlar, Şii ve Sünni Araplar arasındaki gerilimi tırmandırmış, “iç savaş” tahminleri giderek daha yüksek sesle yapılır olmuştur.

– Bir Batılı ülke, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez açıkça toplama kampları kurmuştur: Afganistan’daki Bagram cezaevinden Küba topraklarındaki Guantanamo kampına ve nerede olduğu bilinmeyen “gizli işkencehaneler”e kadar, bu kamplarda 10 bin civarında esir tutulduğu tahmin ediliyor.

– 2001’den bu yana, ABD başta olmak üzere, Batı ülkelerinden fiilen veya resmen sınır dışı edilen insan sayısı da onbinleri bulmaktadır. Bu insanların kanıtlanmış hiçbir suçu yoktur; birçoğunun sadece Müslüman olduğu için bu muameleye uğradıkları, apaçıktır.

– Irak’tan dünyaya yansıyan korkunç işkence görüntülerine, toplama kamplarından her nasılsa kurtulmuş olanların dehşet verici anlatımları eklenmekte, CIA’nın işkence seferlerine dair kanıtların ardından, ismi dahi açıklanmayan onlarca “hayalet tutsak”ın varlığına dair ipuçları ortaya çıkmaktadır.

– Amerikalı, İtalyan veya Danimarkalı şu ya da bu yetkili, aklına estiği zaman İslam dinini “terör dini”, İslam peygamberini “sapık peygamber” olarak niteleyecek kadar pervasızlaşmış, mensupları yüz milyonları bulan bir inanca yönelik hakaretler, son karikatür meselesinde görüldüğü gibi, açık provokasyon boyutlarına tırmanmıştır.

– Suriye ve İran gibi “düşman” ilan edilen ülkelerin etrafındaki çember giderek daralmaktadır: İki ülkeye yönelik askeri saldırı ve işgal tehditleri, artık günlük rutin haber haline gelmiştir.

İsrail işgal rejimi, ABD’nin gözetim ve denetimi altında Filistin halkına yönelik terörünü aynı dönemde olağanüstü boyutlara tırmandırmıştır. Resmi güçleri eliyle yürüttüğü ve olağanlaştırdığı terörüyle yetinmeyen İsrail, 1967’den bu yana ilk kez, Filistin topraklarından bir parçayı daha ilhak etmeye hazırlanmaktadır: Batı Şeria’nın önemli bir bölümünün, Gazze Şeridi’nin boşaltılması karşılığında İsrail topraklarına katılacağına dair planlar, yaklaşık 1 yıldır medyaya yansımaktadır.

Bütün bunların, ABD ve müttefiklerinin “kalp ve beyinleri” kazanmasına değil, olsa olsa Müslüman halkların onlara karşı nefretini güçlendirmeye yarayacağı, apaçık ortada.

Elbette, açık terörist yöntemlere başvurmak zorunda kalan Amerikan emperyalizminin, attığı her adımda daha fazla batağa saplandığı ortadadır; bütün bu gelişmeler, bataklığın boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. Dahası, tarih hiçbir zaman egemenlerin “planları”na uygun bir biçimde ilerlemez; iş planları uygulamaya geldiğinde çok başka faktörler devreye girer ve “plan”ın ne ölçüde uygulanabileceği, karşıt sınıflar ve rakip güçler arasındaki mücadele tarafından belirlenir. Özellikle günümüz dünyasında emperyalist sistem, yama tutmaz bir bohçayı andırmaktadır; sistemin bir tarafı yamanırken, diğer tarafı açılmaktadır.

Ama bu gerçek dahi, Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçilerinin “bile bile lades” demesini açıklamıyor. Kuşkusuz tekelci kapitalist yağmacılığı örtmek üzere piyasaya sürülen “medeniyetler çatışması” konseptinin ilk salvolarından olan “Haçlı seferi” söyleminden peygamber karikatürlerine dek provokatif yaklaşım ve tutumların, İsrail’in her saldırı ve katliamına, bırakın göstermelik bir kınamayı, güle oynaya onay vermenin, insan bilincini uyuşturacak ölçüde rezil işkence fotoğraflarını üstüste etrafa saçmanın açıklaması, bu değil.

Öyleyse “kalp ve beyinleri kazanma” hedefine başka bir açıdan bakmak gerekiyor.

‘MÜSLÜMAN’ ÖCÜSÜ

Kopenhag’dan Samarra’ya, radikal İslamcılar atağa geçti. Tahran’dan Şam’a dek diktatörler, Ortadoğu’da tekrar galebe çalmaya çalışıyor. Moskova’dan Pekin’e dek, liberal demokrasinin düşmanları, ABD’yi zayıflatmaya çalışıyor. Dünya çapında, terör ve tiranlık kuvvetleri dövüşmekte. Bu meydan okumaya karşılık verebilecek miyiz?

Bu belli değil. ABD ve Avrupa’da birçok liberal, liberalizm düşmanlığına karşı savaşmak, hatta kendilerini savunmak cesaretini uzun zaman önce yitirdi. Şimdi, muhafazakâr hareketin bazı kesimleri de onlara katılıyor. Açık bir medeniyetler savaşı karşısında onlar mevzilerini geriye çekiyor, eğilip bükülüyor, dünyanın büyük bölümlerinin cehenneme gitmesine izin veriyor ve sadece, o cehennemin yüzümüzde patlamamasını umuyor. Marshal Wittmann’ın dediği gibi, cihadi bir saldırının ortasındayız. Irak’taki El Askeriye Türbesi’nin bombalanması, Batı’ya karşı yürütülen dünya çapında cihadi saldırının yeni bir göstergesidir. Karikatür cihadından Hamas zaferine, İran’ın nükleer silah edinme çabasından El Kaide’nin Irak’ta iç savaş çıkarma gayretine kadar, düşmanımız inisiyatifi eline alıyor… Batı’nın öncüsü, Bush yönetimidir. Eğer Batı tereddüt içindeyse, bunun sebebi Bush yönetiminin tereddüt içinde görünüyor olmasıdır.” (William Kristol, Weekly Standard, 28 Şubat-6 Mart 2006)

Bu uzun alıntıyı yapmamızın nedeni, gelişmelere bir de “Garp cephesi”nden bakmaya duyulan ihtiyaç. Amerikan neomuhafazakâr hareketinin önde gelen ideologlarından William Kristol, son aylarını bu tip “korkutucu” yazılara ayırıyor. Kristol’un hedefinin; ABD ve Batı halklarını Bush yönetiminin saldırganlığına “kazanmak”, Bush yönetimini de “daha gözükara davranma”ya sevketmek olduğu açık; bunu sağlamak için, “cihad” öcüsünden medeniyetler çatışması fikrine kadar, eline ne gelirse kullanıyor.

Kristol ve diğerlerine göre savaş, “Batı medeniyetini koruma” savaşıdır. Peki kime karşı?

Bu sorunun yanıtını da, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice versin. Geçtiğimiz Aralık ayında Avrupa’yı turlayan Rice, Almanya’da, CIA işkence seferlerinin yarattığı kamuoyu baskısını üzerinden atmak için, “Avrupa ile aynı gemideyiz” diyordu. Böylece, “savaş”ın başlangıcından bu yana, ilk kez, “savaşın tarafları” en yetkili ağızdan ilan edilmiş oldu. Amerikalı bakan, “insanlığın teröre karşı aynı gemide olduğunu” söylemedi. “Hıristiyanlarla Müslümanların teröre karşı aynı gemide olduğunu” da. O, “Avrupa ve ABD’nin aynı gemide” olduğunu söylüyor, böylece dünyanın geri kalanını “gemi dışında” bırakarak, neredeyse “düşman” ilan ediyordu!

Hatırlanacak olursa, Kristol da, Bush yönetimini “Batı’nın öncüsü” olarak tanımlamıştı, “medeni dünyanın” veya “insanlığın öncüsü” olarak değil. Gerçi Rice’ın sözleri, işgal ettiği mevki nedeniyle, bu faşist ideoloğun ifşaatlarından çok daha önemlidir!

FAŞİZMİN GİRDİĞİ SON KILIK

Bu makale yazılırken Pakistan gibi ülkeler dışında kısmen hafiflemiş görünen “karikatür krizi”nin, fazla dikkat çekmeyen bazı yönlerine de değinelim. Kriz, ABD emperyalizmi ve Danimarka gibi “işbirlikçi” rejimler ile uluslararası medya tarafından, başından beri, “Batı dünyası ile İslam dünyasının karşı karşıya gelmesi” biçiminde sunuldu. Ama sadece bu değil. Sarah Joseph, şu dikkat çekici saptamayı yapıyor:

Muharebe başladı: Aşırı dinciliğe karşı düşünce özgürlüğü. Hatlar böyle çizildi, veya bize böyle söyleniyor. Öyle görünmektedir ki, faşizm adındaki o büyük kılık-değiştiren, ‘ifade özgürlüğü’ kılıfına girmiş durumdadır. (The Guardian, 3 Şubat 2006)

Joseph’in vurguladığı gibi, “muharebenin safları”, Batılı halkların “kalp ve yüreğinde”, “ifade özgürlüğü aşırı dincilere karşı” olarak ortaya çıkmıştır. Gerçekten de, İslam dini ve emperyalizmin boyunduruğundaki Müslüman halkların yaşamak zorunda kaldıkları hakkında hiçbir şey bilmeyen ortalama Batılı, sorunu böyle değerlendirmektedir: “Birkaç karikatür yüzünden neden elçiliklerimizi yakıyorlar?”

Bu şaşkınlık, Kristol gibi etkili isimler tarafından, “ifade özgürlüğü gibi en temel ‘Batılı’ değerlerin savunulması” adı altında, emperyalist saldırganlığa desteğe dönüştürülmek istenmektedir. Öyle ki, “karikatür krizi”nin ardından, o güne dek işgal ve saldırı politikalarına şu ya da bu biçimde karşı çıkmış olan kimi etkili aydınlar, “Bu kadarı da fazla” demeye başlamışlardır.

11 Eylül 2001 saldırılarının ardından da, “muhalif aydın” cephesinde benzer bir kopuş yaşanmıştı. Eski Troçkist Christopher Hitchens ve İtalyan romancı Oriana Fallaci, bu “kopuş”ın simgeleri haline geldiler. Bugün her ikisi de, neomuhafazakâr, neofaşist yayın organlarında makaleler yazıyor, okurlarını “İslam tehdidi”ne karşı uyarıyorlar!

Hitchens’ın “kopuşu”nun temel nedeni, Irak işgaline karşı çıkmak adına “Saddam Hüseyin gibi bir diktatörün savunulması” idi. Gerçi o, epey uzun zamandır bu konuda bir “muhasebe” yapmaktaydı; NATO’nun Yugoslavya’ya yönelik saldırısına da, “diktatör Miloseviç’in devrilmesi” ve “mazlum Kosovalıların kurtarılması” adına destek vermişti, yani sicili hiç de temiz değildi. Oriana Fallaci’nin kopuşu ise, daha önce, 11 Eylül saldırılarına karşı duyduğu tepkinin ardından meydana geldi. Ama kuşkusuz onun da başka bir gündemi olabilir. Ağlak romanlar yazmanın getiremediği şöhreti elde etmek gibi!

Karikatür krizi, Batılı aydın çevreler içinde benzer, belki de daha şiddetli bir “kopuş”a yol açabilir. Çünkü bu kez, konu, ne “Saddam gibi bir diktatör”, ne de “11 Eylül dehşeti”dir; aksine, bu kez söz konusu olan, -daha doğrusu söz konusu gösterilen- özellikle dinci gericiliğe karşı verilen mücadeleyle kazanılmış olan ifade ve basın özgürlüğü haklarıdır.

Bush ve Bushçular, emperyalizm bilincinden yoksun, salt “insani” gerekçelerle muhalefet etmekte olan Batılı aydın tipinin bu “yumuşak karnı”nın bilincinde görünüyorlar. Bir örnek daha verelim: “Biz Batı’dakiler, Sokrates ve agora mirasını yansıtan bir dünyaya doğmuşuz… İlerlemeye ve kişisel gelişime inanıyoruz. Farklı perspektifler seli içinde yüzerek, nahoş olgularla yüz yüze gelerek, kavramaya daha da yakınlaşma çabası içindeyiz… Aklımız ilerici ve mantıklı. Sizin aklınız ise, Aydınlanma-öncesi ve mitolojik.. Siz ve biz arasındaki uçurum, ne derin… Bizim sadece farklı fikirlerimiz yok, fikirlerle ilişki kuruşumuz da farklı. (David Brooks, New York Times)

Brooks, “medeniyetler çatışması” tezini daha da derinleştiriyor ve “Batılı aklı”nı “Müslüman aklı” ile karşı karşıya getiriyor.

Bir örnek de ABD Başkanı George W. Bush’tan:

Bazıları bu düşmanı şeytani İslami radikalizm, kimileri militan cihadilik, kimileri ise İslamo-faşizm olarak tanımlıyor… Bu radikalizm formu; İslam’ı şiddet dolu bir siyasi vizyon için kullanıyor… İslami radikalizm, tıpkı komünizm gibi, onu başarısızlığa mahkûm eden içsel çelişkiler içermektedir. Özgürlükten korkarak, insan yaratıcılığına güvenmeyerek, değişimi cezalandırarak ve nüfusun yarısını oluşturan kadınların topluma katkısını sınırlandırarak, bu ideoloji, insani ilerlemeyi mümkün kılan, insan toplumlarını başarıya ulaştıran nitelikleri erozyona uğratmaktadır. Militanların vizyonundaki tek modern unsur, bize karşı kullanmak istedikleri silahlardır. Acımasız vizyonlarının geri kalanı, geçmişin çarpık bir imgesinden ibarettir; ilerleme fikrine karşı bir savaş ilanı. (6 Ekim 2005)

Bush’un bu konuşmasında “içsel çelişki”, “insan yaratıcılığı”, “değişim”, “insani ilerleme” ve “modernite” vurgusu, gerçekten şaşırtıcı! Ne de olsa bu sözcüklerin Bush gibi bir liderin kelime haznesinde olması bile bir mucize niteliğinde.

Konuşmanın vurucu niteliği de burada yatıyor zaten. Bugüne kadar “şeytan”dan, “Tanrı’nın kendisine verdiği rolden” dem vuran, evrim kuramı şahsında bilime ve ilerlemeye savaş açan, en gerici Hıristiyan tarikatlarıyla kucak kucağa olan bu faşist lider, gelinen noktada “insani ilerleme”den, “değişim”den bahsedebilir olmuştur. Kışkırtmaların verdiği sonuç ve Batı halklarında yaratılan bilinç çarpıklığı, bütün insanlığın kazanımı olan kavramların, Bush gibi bir faşistin ideolojik cephaneliğine katılması olmuştur. Bu arada insanlığın ortak birikimi olan bu kavramlar da, ABD emperyalizminin patenti altına alınmaya çalışılmaktadır.

Bush yönetimi, bu yöntemlerle, aslında kendilerinin yarattığı “düşman”a karşı Batı dünyasını arkasına almaya çalışırken, bir şey daha yapıyor: “Mücadele” böylesi bir “medeniyetler çatışması” konsepti üzerine oturtulunca, ister istemez, “karşı taraf”ı da belirler hale geliyor. Dolayısıyla, bu propagandanın diğer bir önemli hedefi, “emperyalizme karşı mücadele”nin “El Kaide tarzı” veya “şeriatçı tarzı”nda yürütüldüğü veya yürütülebileceği yönündeki çarpık algılamayı kuvvetlendirmektir. Ne de olsa, bu karanlık örgütün karanlık eylemlerinin, emperyalizme zarar vermek bir yana, onu daha da güçlendirdiği ortadadır.

EMPERYALİST PROPAGANDANIN HEDEFLERİ

Edward Said, Batı’da çizilen Arap imgesine dair şunları söylüyor: “Sinemada ve televizyonda ise, ya bir şehvet düşkünüdür Arap, ya da kana susamış bir namussuz. Cinselliğe aşırı düşkün bir ahlaksız, hakkını teslim etmek gerekirse zekice, alengirli dümenler çevirmeye muktedir, ama temelde sadist, kalleş, süfli biri olarak çıkar ortaya. Köle taciri, deveci, sarraf, yanardöner bir alçak: Sinemadaki bazı geleneksel Arap rolleridir bunlar. Arap lider, Batılı kahraman ve sarışın kızı hırıltılı sesiyle tehdit ederken görülür sık sık. (…) Haber filmlerinde, haber fotoğraflarında Arap, kalabalıklar halinde gösterilir hep. Hiçbir bireysellik, hiçbir kişisel özellik ya da deneyim yoktur bunlarda. Resimlerin büyük kısmı kitlesel öfkeyi, sefaleti ya da akıldışı (dolayısıyla umutsuzca ayrıksı) jestleri gösterir. Tüm bu imgelerin ardında saklı olan şey, cihad tehdididir. Sonuç: Müslümanların (ya da Arapların) dünyayı ele geçirecekleri korkusu. (Şarkiyatçılık, 1978, Metis Yayınları, 1999, sf. 300)

Karikatür krizi vesilesiyle dünyaya yayılan haber görüntü ve fotoğraflarına ne kadar da benziyor! Aradaki fark, Arap yerine, bu kez Batılı “sokaktaki adam” nezdinde, “düşman” olarak “Müslümanlar”ın geçirilmesidir. Öyleyse, emperyalist saldırganlığın propaganda alanında iki temel hedefi olduğu ortaya çıkmaktadır: Bir yandan Müslüman halkları kışkırtmak, diğer yandan, Batı halklarının en geri duygularına, korkularına hitap ederek onları, bunun bir ‘medeniyetler savaşı’ olduğuna inandırmak ve böylece desteklerini almak.

ABD’nin, Ortadoğu’da aldığı son mevziler itibarıyla, birbirine “Gordiyon düğümü” ile bağladığı hedeflerden ikincisine çok daha büyük önem verdiği görülüyor. Çünkü gelinen noktada; Amerikan emperyalizminin gerçek hedeflerine, yani Ortadoğu ve Kafkasya enerji kaynaklarını denetim altına almak, bu arada Rusya ve Çin gibi rakipleri etkisiz kılarak Avrupalı emperyalistleri daha güçlü bağlarla kendine bağlamak hedeflerine ulaşmak için, “kendi” halkını kazanmak zorunda olduğu aşikardır. Irak işgalinin yarattığı sıkıntılar ortadayken, İran ve Suriye gibi “pürüzler”in üzerine yürünmesi ve bu ülkelerde “rejim

değişikliği”nin tetiklenmesi, ancak “sağlam bir cephe gerisi”nin varlığıyla mümkündür.

Öyleyse, “insanlığın temsilcisi” maskesi altında, aslında insanlığın bütün kazanımlarına açılmış olan bu savaşı püskürtmenin en önemli cephelerinden biri de, ABD ve Avrupa’dır. İşçi sınıfı devrimcileri, Marksistler; “Gordiyon düğümü”nü kesip atabilmek için, bu ülkelerdeki ilerici güçler ve halklarla ilişkilerini güçlendirmeli, enternasyonalist bir mücadele ruhuyla yeniden donanmalı, Batılı işçi ve emekçilerin “kalp ve beyinleri”nin Bushçu gericilik tarafından kazanılmasına izin vermemelidirler.

Unutulmamalıdır ki, “karikatür krizi” benzeri provokasyonların devamı gelecektir ve her yeni provokasyon, zihinlerde “medeniyetler çatışması” fikrini güçlendiren bir rol oynamaktadır.

Ortadoğu Halklarını Birbirine Kırdırma Politikası

ABD Başkanı George W. Bush, geçtiğimiz ay içinde “yeni Irak planı”nı açıkladı. Plan, 6 Aralık 2006’da yayınlanan “Irak Çalışma Grubu” (ISG) raporundan sonra daha bir “hevesle” beklenmekteydi, çünkü ISG raporu, aslında hiç öyle olmamasına rağmen “gerginliğin azaltılması” için bir “realist reçete” olarak değerlendirilmiş, Beyaz Saray’ın bu reçeteyi uygulayarak Ortadoğu ve dünyada “frene basması” umulmuştu.

ISG raporuyla ilgili bir değerlendirme Evrensel Yeni Yıl Eki’nde yer aldığı için burada fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak söz konusu makalede “Raporun belli başlı noktaları ile son birkaç ayın gelişmelerini birlikte değerlendirmek, ‘realist’lerin neomuhafazakâr çılgınlardan hiç de farklı olmadığını, hatta Amerikan savaş aygıtının rotasını onlardan çok daha tehlikeli bir noktaya çevirmekte olduklarını gösteriyor” saptaması yapılmış ve raporun en vurucu niteliği şöyle sıralanmıştı:

ISG raporunda Türkiye’ye özel bir yer veriliyor. Dahası, ‘PKK terörü’ ve ‘Kerkük sorunu’ konularında Ankara’nın ‘gönlünü alan’ bir yaklaşım sergilenmekte. Ama bu arada Türkiye ‘önemli bir Sünni Müslüman ülke’ olarak tanımlanıyor. Bu tanımdan hareketle de Türkiye’ye ‘Sünni Arapların yönettiği direnişe karşı bir manivela olma’ rolü biçiliyor. Türkiye gerçekliğiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu tanım, kuşkusuz AKP Hükümeti’nin hoşuna gitmiştir. Böylece, iki yıl önce dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın kullandığı ‘Türkiye bir İslam Cumhuriyeti’dir’ ifadesi ‘bir sonraki aşamasına’ ulaşmış da oluyor!

Aktarıldığı gibi, ISG raporunun Türkiye açısından en önemli bölümü, ülkenin Irak iç savaşına bir “taraf” olarak müdahale edebileceğine –veya etmeye teşvik edileceğine– dair bu satırlardı. Ancak rapor bundan ibaret değildi elbette. Raporda yer alan –ve medyanın özellikle üzerinde durduğu– üç temel öneri; Irak’taki ABD birliklerinin tedrici olarak geri çekilmesi, buna mukabil ülkedeki güvenliğin “Irak güçleri”ne devredilmesi ve nihayet, İran ve Suriye ile, belli şartlar altında, “Irak ile ilgili yapıcı bir diyalog içine girilmesi” idi. Zaten raporun “realist manifesto” olarak selamlanmasının asıl nedeni de bu tavsiyeler olmuştu.

BUSH PLANI

ABD Başkanı’nın “yeni Irak politikası”nı açıklaması ise, birçok çevre açısından bir “soğuk duş” oldu. Çizilen tabloya göre, Bush tavsiyeleri elinin tersiyle itmiş ve “kendi bildiği yoldan” ilerleme kararı almıştı. Üstelik, Bush’un “yeni planı”nın arkasında da neomuhafazakârlar bulunmaktaydı.

Planı ana başlıklarıyla özetleyelim:

1. Başkent Bağdat ve “Sünni direnişi”nin kalbi El Anbar bölgesine 21 bin 500 ek ABD askeri –geçici olarak– gönderilecek. Bu askerler “Irak kuvvetleri”ni destekleyecek, ayrıca hem Sünni, hem Şii mahallelerinde “temizlik operasyonları” yapma yetkisine sahip olacaklar.

2. ABD’li asker ve sivil yetkililere “yeniden yapılanma” harcamaları için daha fazla mali kaynak sağlanacak. Irak hükümeti ise, bu plana 10 milyar dolarla “katkıda” bulunacak.

3. ABD, bir dizi “kriter” uygulayarak, Irak hükümetini “sorumlu” tutacak. Bunlar arasında petrol yasasının geçirilmesi, yerel seçimleri için tarih belirlenmesi, Bağdat’a daha fazla Irak askeri konuşlandırılması ve “Baas’tan temizlenme” politikasının gözden geçirilmesi de bulunuyor.

4. İran ve Suriye’den “Irak’taki milis gruplarına destek akışı” engellenecek. Özellikle İran’ın Irak’taki nüfuzu kırılacak. Bu amaçla, Körfez’e ek bir uçak gemisi grubu gönderilecek, bölgedeki ABD müttefiklerinin topraklarına Patriot füze bataryaları yerleştirilecek (Bu satırlar yazılırken, ikinci uçak gemisi grubunun da yola çıktığı haber alınmıştı.).

Eğer mesele, Henry Kissinger tarzı bir “realist politika” ile Donald Rumsfeld tarzı bir “neomuhafazakâr idealist politika”nın karşılaştırılması ise, özetlenen bu planın “Kissinger tarzı”na daha yakın olduğu görülecektir. Öncelikle, “realistler” başından beri Irak’a daha fazla asker gönderilmesinden yana tutum belirlemekteydiler ve bu açıdan, Savunma eski Bakanı Rumsfeld’i “yetersizlik” ile eleştiren neomuhafazakârlar ile birleşiyorlardı. ISG raporundaki “asker azaltma” önerisi, bu çevrelerin “Madem gereken yapılmıyor, o zaman Irak kendi kaderine terkedilsin” mealindeki “resti”nden ibaretti. Nitekim, 7 Kasım 2006 Kongre seçimlerini kazanan Demokrat Partili “realistlerin” neredeyse tamamı, Irak’a “geçici bir süre için de olsa” daha fazla asker gönderilmesinden yanadırlar ve Bush planı, tam da bunu söylemektedir. İki plan arasındaki “karşıtlık”, sadece yüzeyseldir.

Bush planındaki ikinci “realist hamle”, “Irak’ın yeniden yapılandırılması”nın mali yükünün büyük oranda “Irak bütçesine” yıkılmasıdır. Bu “yapılandırma”nın ne yakılıp yıkılan altyapının onarımı, ne de kamu hizmetlerinin iyileştirilmesiyle bir ilgisi olmadığını söylemeye gerek yok: Kastedilen, “güvenlik harcamaları”dır ve büyük oranda askeri niteliktedir. Irak bütçesinden çıkacak söz konusu 10 milyar doların büyük bir kısmının ABD’den silah alımına gideceği öngörülmektedir. Nitekim, geçtiğimiz ay içinde iki Batı gazetesine özel demeçler veren Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, “ABD’den daha fazla silah talep ettiklerini” açıkça beyan etmiştir.

“Neomuhafazakâr idealizm”den pragmatizm lehine en önemli kopuş, üçüncü maddede gözlenmektedir. Irak hükümetinin ABD’ye karşı “sorumlu tutulması”, bu ülkeye “demokrasi getirileceği” vaadinin geri çekilmesi anlamına gelmektedir. Bugüne kadar “bağımsız” olduğu savunulan Irak hükümeti, artık resmen “büyük patron” tarafından sigaya çekilecektir.

DİKKAT ÇEKİCİ ZAMANLAMA

Planın kilit unsuru ise, İran ve Suriye. Bush hükümetinin bu iki ülkeye, özellikle İran’a yönelik tehditlerinin boş olmadığı, ABD Başkanı’nın konuşmasını yapmasından tam bir saat önce Irak’ın Erbil kentinde düzenlenen bir baskınla görüldü. “İran’ın başına çuval geçirilmesi” olarak nitelendirebileceğimiz bu baskını gerçekleştiren Amerikan kuvvetleri, Kürt bölgesel başkentinde yasal faaliyet yürüten 6 İranlı diplomatı gözaltına aldılar ve halen beşini gözaltında tutmaktalar. Bu baskından birkaç hafta sonra, benzer bir olayda, üç İranlı diplomat daha gözaltına alındı. Her iki grup, “Irak’taki Şii milislere destek vermek” ile suçlandılar. Basra Körfezi’ndeki ABD askeri yığınağının tahkim edilmesi de eklendiğinde, ABD’nin “Irak’taki İran’a” karşı fiilen savaş açtığı görülmektedir.

“Yeni Irak politikası” tartışmalarının arka planında ise, ciddi bir diplomatik atak bulunmaktaydı. 2006’nın son aylarından itibaren; ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, ABD Kongresi’nden heyetler ve son olarak Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Ortadoğu turuna çıktılar. Yine, ABD Başkanı Bush, Riga’daki NATO zirvesinden sonra Ürdün’e geçerek, burada Irak Başbakanı ile bir görüşme yaptı. Görüşmelerin ana ekseni, İran etkisine karşı Sünni Arap rejimlerini ABD’nin arkasında hizaya sokmaktı; nitekim bölgedeki hemen bütün Sünni Arap rejimleri, kısa bir süre içinde bu diplomatik atağa muhatap oldular (Ne Cheney, ne Rice, ne de Bush’un Ankara’ya uğramaması, ayrıca dikkat çekicidir.)

Bu atağın bir parçası olarak 10 günlük bir bölge turu yapan Demokrat Senatör Joseph Lieberman’ın Washington’a döndükten sonra kaleme aldığı bir makale, ABD’nin “yeni” Irak ve Ortadoğu politikasının zeminini anlamak açısından faydalı olacaktır. Şöyle yazıyor Lieberman:

Biz doğal olarak Irak’a odaklanmış durumdayız, ama ufukta daha büyük bir savaş beliriyor. Bir tarafta, İran’ın yönlendirdiği aşırılar ve teröristler, diğer yanda ise ABD’nin desteklediği ılımlılar ve demokratlar var. Irak, bu çatışmanın sürdürüldüğü en ölümcül muharebe alanı durumunda. Mücadelenin nasıl sona ereceği, sadece bölgeyi değil, 11 Eylül 2001’de bize saldıran aşırılara karşı yürütülen dünya çapındaki savaşı da etkileyecektir. İran ve Suriye’deki düşman rejimlerin iyi bildiği gibi, Irak’ta başarısızlık, ABD ve müttefikleri için stratejik ve ahlaki bir felaket olacaktır. Radikal İslamcı terörist gruplar, Sünnisi ve Şiisiyle, zaferin meyvesini toplayacaktır. Irak, onların askerlerini ve İran’ın terörist ajanlarını eğitip güçlendirmek için bir güvenli sığınak olacaktır. Hizbullah ve Hamas, ılımlı rakiplerine karşı güçlenecektir. Bir ılımlı Filistinli liderin söylediği gibi, ABD’nin Irak’tan erken çekilmesi, İran ve onun desteklediği grupların zaferi olacaktır.” (29 Aralık 2006, Washington Post)

“Demokrat” Lieberman’ın ISG tavsiyelerini hararetle destekleyen liderlerden biri olduğu düşünüldüğünde, Bush planı ile ISG planı arasında özde hiçbir fark olmadığı bir kez daha görülecektir. Ancak bu satırlardaki asıl önemli saptama, Ortadoğu’nun “yeni bir saflaşmaya” zorlanmasıdır. Onun ifadesiyle, bir tarafta İran, diğer tarafta “ABD’nin desteklediği ılımlılar ve demokratlar.” Tabii, bu “ılımlı ve demokratlar”ın, aslında hepsi kendine özgü birer baskıcı diktatörlük olan Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Mısır gibi ülkeler olduğunu söylemeye gerek yok.

ABD’nin tüm gücüyle dayattığı bu bölünmenin bölgedeki etkileri, kısa bir süre içinde hissedilir hale geldi. Son birkaç ay içinde meydana gelen, çoğu “stratejik” nitelikteki değişimler, bölgedeki bütün önemli ülkelerin, bu kanlı satranç tahtasında yeni mevziler aldığını gösteriyor. Kısaca özetleyelim…

LÜBNAN

Yaz aylarında İsrail terörüne maruz kalan Lübnan’da Hizbullah öncülüğündeki ulusal direnişin en önemli sonucu, Şii Hizbullah’ın bir “ulusal direniş gücü” olarak meşruiyetini pekiştirmesi olmuştu. Ancak 21 Kasım 2006’da, Batı yanlısı Hıristiyan bakan Pierre Gemayel’in öldürülmesiyle birlikte, dalga tersine dönmeye başladı. Gemayel’in ölümü, Batı yanlısı Fuad Sinyora hükümetine karşı Hizbullah öncülüğünde başlayan mücadeleyi derinden etkiledi. Hizbullah, pekişen moral otoritesini –haklı olarak– somut bir kazanıma dönüştürmek için harekete geçmiş, hükümetteki bakanlarını çekerek yeni bir hükümet kurulmasını dayatmaktaydı. Umulan, Lübnan’a emperyalistler tarafından dayatılan ve Şii Müslümanları “üçüncü sınıf vatandaş” yerine koyan siyasi sistemi değiştirebilmekti. Gemayel’in ölümüyle birlikte Hizbullah ve müttefiklerinin hükümete karşı mücadelesi “Şii-Sünni” çatışması mecrasına sokulmaya başlandı. Nitekim, iki ay süren ve büyük oranda etkisiz kalan barışçıl oturma eylemleri, bu satırlar yazıldığında, yerini çatışmalı bir genel eyleme bırakmış, “iç savaşın hortlayacağı” korkuları hiç olmadığı kadar güçlenmişti. Muhalefet karşısında köşeye sıkışan Sinyora hükümeti ise, bugüne kadar izlemeye çalıştığı “dengeli yaklaşım”ı bir kenara bırakmış, daha önce hiç olmadığı kadar ABD’nin kanatları altına girmiş bir görünüm veriyordu.

IRAK

Saddam Hüseyin ve Baas rejiminin iki kilit isminin tam bir vahşet içinde öldürülmeleri, Şii-Sünni gerilimini daha da tırmandırdı. Bağdat’taki Şii ağırlıklı hükümet son dönemde “Şii milislere” karşı göstermelik adımlar atsa da, başkent başta olmak üzere, ülkenin birçok bölgesinde tam bir “mezhepsel temizlik” kampanyası yürütüldüğü haberleri gündemden eksik olmuyor. Baas başta olmak üzere, direniş grupları, “esas düşmanın artık İran ve Şiiler olduğu” tespitinden hareketle, Şii nüfusa karşı intikam saldırıları düzenlerken, patlayan her bomba ülkeyi parçalanmaya daha fazla yaklaştırıyor. İngiliz ordusunun önümüzdeki dönemde Basra’dan çekilecek olması, “temizlik” kampanyasının ülkenin güneyinde hızlanacağını düşündürürken, yine kısa süre içinde parlamentodan geçmesi beklenen “yeni petrol yasası”, yeraltı kaynaklarının etnik ve mezhepsel bölüşümünün temellerini atacak görünüyor. Dolayısıyla, ulusal birliğin en önemli “maddi temeli” ortadan kaldırılmak üzere.

FİLİSTİN

Hamas hükümeti ile muhalefetteki El Fetih arasındaki çatışmalar, Aralık ayı içinde onlarca insanın ölümüne yol açtı. İran, Batı ambargosunu fırsat bilerek Hamas hükümeti ile ilişkilerini güçlendirirken, yozlaşmış El Fetih yönetimi hızla “Amerika’nın kucağına” ilerlemektedir. İsrail ve ABD’nin, Hamas’a karşı El Fetih güçlerine “silah ve para yardımı yaptığı” yönündeki haberler, iç savaşı kimlerin körüklediği hakkında yeterince fikir veriyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Irak ve Lübnan’da Şiilere karşı Sünnilere “tam destek” açıklamaları yapan Suudi rejimi, hızla, ABD’nin Arap dünyasını parçalamak için kullanacağı “koçbaşı” olma yolunda ilerlemektedir. Geçtiğimiz aylarda Suud rejiminden, Iraklı Şiilere karşı ve sözde “Sünnilerin yanında” ardı ardına açıklamalar geldi. İlk açıklama, Washington’daki Suudi Büyükelçisi’nin danışmanı olan Nawaf Ubeyd’den geldi. Ubeyd, Washington Post gazetesine yazdığı makalede, “ABD’nin Irak’tan çekilmesi halinde, Suudi Arabistan’ın, İran destekli Şii milislerin Sünnileri katletmesini önlemek için büyük bir müdahalede bulunacağını” ilan etti. Hemen ardından, görevden alındı. Birkaç hafta sonra, 38 Suudi din adamı, “bütün dünya Sünnilerine” hitaben, Iraklı Sünnilere destek verilmesi yönünde çağrıda bulundu.

Ardından, rejime bağlı “Suudi Ulusal Güvenlik Değerlendirme Projesi”nin 40 sayfalık raporu geldi. Raporda, İran’ın Irak’ta bir “devlet içinde Şii devleti yarattığı” iddia ediliyor, “Suudi Arabistan, Iraklı Sünnilerin güvenliğini sağlamakta özel sorumluluk sahibidir” deniliyordu.

Bu arada, Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Türki el Faysal, 15 aylık görev süresinin ardından sürpriz bir biçimde istifa etti. El Faysal, Ubeyd’i görevden alan isimdi. Kendisinden önceki büyükelçinin 20 yıl kadar görevde kaldığı göz önüne alınacak olursa, bu istifanın kraliyet içinde hızlanan iktidar savaşlarının bir göstergesi olduğu anlaşılacaktır.

ABD’nin Irak’tan çekilmemesi yönünde neredeyse her hafta çağrı yapacak kadar düşkünleşen Suudi rejimi, çözemediği iç çelişkileriyle birlikte, geleceğini Amerikan politikalarına tamamen bağlamış, “çöküşe beş kala” bir tablo çizmektedir.

İRAN

ABD’nin esas olarak Suudi Arabistan’ı kullanarak Tahran’a karşı yürüttüğü baskı politikası, Mahmud Ahmedinecad yönetiminin hatalı ve provokatif politikalarıyla birleştiğinde, rejimde çatlakların meydana gelmesi kaçınılmazdı. Nitekim, Evrensel gazetesinde Engin Esen’in işaret ettiği gibi, “reformcu-muhafazakâr” çekişmesi yeni bir düzleme taşınmış, iki eski cumhurbaşkanı (Ali Ekber Haşimi Rafsancani ve Muhammed Hatemi) etrafında toplanan “reformcu” güçler, Ahmedinecad politikalarına karşı seslerini yükseltmeye başlamışlardır.

Bununla birlikte İran, askeri olarak “yaklaşan savaşa” hazır bir görüntü çizmektedir. Ardı ardına düzenlenen tatbikatlar ve Rusya ile sıkılaşan askeri ilişkiler, bu bağlamda dikkat çekicidir.

SURİYE

Geçtiğimiz ay ortaya çıkan “İsrail ile gizli görüşmeler”, Suriye’nin ABD ve müttefiklerine “sıcak davranma” politikasına, mümkün olduğu kadar devam edeceğini gösteriyor. Nitekim, Bush’un yeni politika açıklamasında İran ve Suriye’yi “eşit derecede tehdit” olarak göstermemesi, Washington’un en azından şimdilik, Suriye ile bir şekilde “görüşme” yolunu tercih edebileceğine işaret olabilir. Aralık ayı içinde bir grup Amerikalı senatörün Şam’a giderek Devlet Başkanı Beşar Esad ile bir araya gelmesi, önemli bir açılım olmuştu. Buna rağmen Suriye, İran ve Rusya ile ilişkilerini de geliştirerek dengeli bir politika izlemeyi gerekli görüyor.

İSRAİL

“Yeniden mevzilenme”nin en dikkat çekici belirtileri, İsrail’de ortaya çıktı. İsrail’in son dönemde attığı adımları sıralayacak olursak:

Filistin’de Hamas-El Fetih çatışması çeşitli yöntemlerle körüklendi.

Başbakan Ehud Olmert’in 12 Aralık’ta “İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu” ima etmesinden kısa bir süre sonra, 21 Ocak’ta, İsrail Atom Enerjisi Komisyonu Başkan Yardımcısı Ariel Levite, ülkenin bir “nükleer eşik ülkesi” olduğunu ilan etti. Bu tanım, “nükleer silah geliştirme potansiyeline sahip olan, ama bunu resmen açıklamamış olan ülke” anlamına geliyor ve pratikte İsrail’i, her ikisi de nükleer birer güç olan Hindistan ve Pakistan’ın yanına yerleştiriyor. Dolayısıyla İsrail, on yıllardır sürdürdüğü “nükleer silahları konusunda belirsizliği bozmama” politikasına son vermiş oluyor.

23 Ocak tarihli Jerusalem Post gazetesine göre, İsrail Ulusal Güvenlik Komisyonu, ülkeyi “NATO’ya tam üye yapmak için” çalışmalara başlamıştır. Gazetede, İsrail’in bu hedefinin, Avrupa’daki ABD yanlısı politikacılar tarafından da desteklendiği ifade ediliyor. Kısa vadede mümkün görünmese de, İsrail’in NATO üyesi olması, NATO, İsrail, Türkiye, İran, Suriye ve Filistin başta olmak üzere bütün dünyada derin etkiler yaratacaktır.

Lübnan’da alınan “tarihi yenilgi”nin ardından, ülkenin havacı kökenli olan ilk Genelkurmay Başkanı Dan Halutz, istifa etti. Yerine, bir “emekli piyade komutanı” olan Gabi Ashkenazi’nin geçirilmesi kararlaştırıldı. Askeri kariyeri esas olarak Lübnan’a yönelik kara operasyonlarıyla şekillenen Ashkenazi’nin (hem de emeklilikten alınarak) genelkurmay başkanlığına getirilmesi, İsrail’in Lübnan yenilgisinden çıkardığı dersi de özetliyor: Bir ülkeye saldıracaksan, karadan saldır! Bu atama, “Lübnan’da yeni bir raundun yaklaştığını” söyleyen gözlemcileri haklı çıkarırken, ufukta yeni ve çok daha kanlı bir “Lübnan saldırısı” olduğu görüşünü kuvvetlendiriyor.

TÜRKİYE

Türkiye’nin “yeniden mevzilenişi”, Amerikan güdümlü 60 yıllık dış politikada meydana gelen çatlakları yansıtırcasına, karmaşık ve yönü belirsiz bir tablo çiziyor. Kuşkusuz bu tablo, egemen sınıfların parçalanmışlığını da sergilemektedir:

– 13 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenen “Iraklı Sünniler konferansı” geleneksel dış politikanın değişmekte olduğunun en önemli göstergelerinden biri oldu. Konferansa katılan ve bir kısmı Iraklı direniş örgütleriyle yakından bağlantılı olan Sünni liderler “Şiilere ölüm!” çığlıkları atarken, Türkiye iç savaşta fiilen “taraf” haline gelmiş oluyordu. ISG raporunun ülkeye biçtiği rol de, tam olarak buydu zaten. Konferans nedeniyle, Türkiye, hem Bağdat hükümetini, hem Ortadoğu’daki Şiileri, hem de İran’ı karşısına almayı “başardı”. Misilleme olarak, 25 Aralık’ta Suudi Arabistan’ın Mekke kentinde yapılan “Irak Halkı Konferansı”ndan dışlandı. Dolayısıyla, son üç yıldır öncülüğü yapılan “Irak’a komşu ülkelerin birlikte hareket etmesi” politikası esas olarak terkedilmiş oldu.

Benzer nitelikte bir başka konferans, Ocak ayının son günlerinde Ankara’da düzenlendi. “Kerkük konferansı”na çağrılmayan Iraklı Kürtler, Ankara’yı bir kez daha protesto ettiler.

Türkiye’nin Irak bataklığına –dolayısıyla İran ile karşı karşıya gelmeye– çekilmekte olduğuna dair en önemli emare ise, 23 Ocak’ta TBMM’de düzenlenen “gizli Kerkük oturumu” oldu. TBMM tarihinin bu beşinci “gizli oturumu”nda gündem, Türk ordusunun Irak’a müdahale edip etmeyeceği oldu.

Bu iki Konferans’a, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın iki kilit demecini de eklemek gerekir. Erdoğan, geçtiğimiz ay içinde, ilk kez “Irak’ta iç savaş yaşandığını” ifade etti. Bu açıklamanın “mantıki sonucu”, Türkiye’nin bu iç savaşta “hangi tarafta olduğunu” deklare etmesi olmalıydı, çünkü Türkiye, Irak’ın komşusu olarak, bir iç savaş halinde “doğal olarak” taraf tutmak durumundaydı.

İkinci demeç, Saddam Hüseyin’in idamının ardından geldi. Erdoğan, idamın ardından, “Irak’ın Türkiye için artık Avrupa Birliği’nden bile önemli bir mesele olduğunu” söyleyerek, soru işaretlerini daha da artırdı. Aslında bu sözlerle, iç savaşta “kimin tarafında olunduğu” deklare edilmiş de oluyordu!

Bütün bu gelişmelerden en göze çarpanlarını bir kez daha özetleyelim:

1. Türkiye, Irak iç savaşına müdahale yolunda adım adım ilerlemekte, böylece İran ile giderek daha çok karşı karşıya gelmektedir.

2. Suudi Arabistan, kaderini ABD’ye bağlamış bir rejim olarak, İran’la karşı karşıya gelmeyi çoktan göze almış, “Ortadoğu Sünnilerinin hamisi” olmaya oynamakta, bölgedeki Şii-Sünni karşıtlığını körüklemektedir.

3. İsrail, nükleer deklarasyonları ve yeni genelkurmay başkanı ile, “nükleer silahların kullanılıp kullanılmayacağı” konusunda ucu açık yeni bir saldırıya hazırlanmaktadır. Hedef tahtasında İran ve Lübnan bulunmaktadır.

4. ABD, Irak’ta İran ve Suriye ile karşı karşıya gelmeyi göze almış, müttefiklerini de bu yola sürüklemekte, bir yandan da Körfez’deki askeri varlığını pekiştirerek, İran’a yönelik saldırı tehditlerini tırmandırmaktadır.

Bölgesel yeniden mevzilenme operasyonlarının kesişme noktası olan Irak, üç yıl gibi kısa bir süre içinde, bölgesel bir Ortadoğu savaşının yanmaya başlayan fitili haline geldi. Irak işgalinin gerçek etkisi, asıl önümüzdeki dönemde hissedilmeye başlanacaktır…

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑