1 Mayıs, işçi sınıfının durumu ve talepler

Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halklar 7 Haziran Genel Seçimleri öncesi, iş cinayetlerinin hız

kesmediği, grevlerin yasaklandığı, Ortadoğu’da IŞİD barbarlığının devam ettiği, ekonomik

göstergelerin giderek bozulduğu, başkanlık sistemi tartışmalarının yoğunlaştığı, hükümetin

zorbalık yasası olan “İç Güvenlik Paketi”ni Meclis’ten geçirdiği bir dönemde 1 Mayıs’ı

kutlamaya ve mücadeleyi büyütmeye hazırlanıyor.

İŞÇİ SINIFININ İÇİNDE BULUNDUĞU KOŞULLAR

2015 1 Mayıs’ı öncesi işçi sınıfının içinde bulunduğu koşullara baktığımızda karşımıza

çıkan manzara çarpıcı olduğu kadar, düşündürücüdür de. Fabrikalarda kapitalizmin en vahşi

dönemi diye nitelenen 1800’lü yıllara rahmet okutacak bir sömürü düzeni hüküm sürmektedir.

Metal, tekstil, kimya başta olmak üzere, hemen tüm sektörlerde çalışma saatleri 12-16 saate

varmaktadır. Azımsanmayacak sayıda işçi, ücretlerin düşüklüğünden dolayı asgari maddi

ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, aylarca hiç izin kullanmadan gün boyu çalışmak zorunda

kalmaktadır. Ortalama işçi ücretinin 1500-1800 lira olduğu günümüzde, işçilerin büyük bir

bölümünün mesai, ikramiye, sosyal yardım gibi kalemler dışta tutulduğunda, aylık çıplak

ücreti asgari ücret düzeyindedir. Bu yüzden, mesai, işçilerin gönüllü olarak kabul ettikleri bir

çalışma sistemi haline gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte, patronların işçileri

cezalandırmak için mesaileri kaldırması da sık rastlanır bir durumdur. Bu, ilk bakışta ironik

bir durum gibi  gözükse de, işçilerin içine itildikleri vahşeti göstermesi bakımından son derece

çarpıcıdır.

Yalnızca çalışma süreleri uzun değildir; çalışma koşulları da son derece ağırdır.

Makinelerin teknik temelindeki değişim ve yenilenme işçilerin çalışma koşullarını

kolaylaştıracağı yerde daha da zorlaştırmaktadır. Eskiden 3-5 kişinin çalıştığı tezgahta

(makinede) artık bir işçi çalışmakta, üretim –birim başı verim– eskisinden daha fazla

olmaktadır. İşçi sürekli biçimde performansını artırmaya zorlanmakta, kameralarla

izlenmekte, yan yana çalışan işçilerin performansı kurulan ekranlara yansıtılarak, işçiler

insanlık dışı bir rekabet ve yarış ortamına sokulmaktadır. Çalışma koşullarının ağırlığı

nedeniyle işçiler sık sık iş değiştirmekte, ancak yeni girdikleri sektör ya da fabrikada önceki

çalışma koşullarından daha beter bir manzarayla karşılaşmaktadırlar. Bel ve boyun fıtığı,

eklem ve kas hastalıkları başta olmak üzere, çalışma koşullarının yol açtığı rahatsızlıklar

işçiler arasında hızla yayılmaktadır. Bu yüzden, genç işçiler, bu koşullarda uzun süre

çalışmalarının imkansız olduğunu belirterek, emekli olmanın kendileri için hayal olduğunu

söylemekte, kendilerinin ve çocuklarının geleceğinden derin endişe duymaktadırlar.

Çalışma koşullarını ağırlaştıran bir başka etmen, taşeron sistemidir. Kuralsızlığın hüküm

sürdüğü bu sistemde, işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin ciddi bir denetimden söz etmek

mümkün değildir. İş cinayetlerinin en fazla taşeron sistemin hüküm sürdüğü yerlerde

yaşanıyor olmasında bu yüzden şaşılacak bir yan yoktur. Taşeron sistemi yalnızca sendikal

örgütlenmeyi parçalamak gibi bir rol oynamamakta, kuralsız çalışmanın genel olarak çalışma

yaşamına hakim hale gelmesine de zemin yaratmaktadır.

İçinde bulundukları çalışma koşulları, işçiler bakımından insani olan ne varsa ortadan

kaldırmaktadır. Sosyal, kültürel hayattan söz etmek bir yana işçi dinlenmek için dahi vakit

bulamamakta; emekçi aileleri parçalanmanın eşiğine gelmektedir. Kadınlar, kadın sağlığına

aykırı en ağır işlerde çalıştırılmakta ve fakat erkek işçilere göre farklı (daha az) ücret

almaktadır. Bunun yanında işyerlerinde en çok mobbing uygulamasına kadın işçiler maruz

kalmaktadır. İşyerlerinde kreş olmadığı gibi, kadın işçiler gece çalıştırılmakta ya da gece

yarıları cinsel taciz ve saldırıya açık halde evlerine çok uzak noktalarda servislerden

indirilmektedir. Çalışma koşulları kadın işçileri bir hafta boyunca okula giden çocuğunun

yüzünü göremeyen, bir çift laf edemeyen insanlık dışı bir ortamın içine sokmaktadır.

SENDİKALARIN DURUMU

İşçi sınıfına dışarıdan bakan ve sendikaların içinde bulunduğu durumu bilmeyen biri,

sözkonusu koşulların sendikasız işyerleri için geçerli olduğunu düşünebilir. Ne var ki,

aktarılanlar, gerek çalışma koşulları gerek ise ücretler bakımından, sendikalı-sendikasız, genel

olarak işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu özetlemektedir. Yıllardır sendikalarda örgütlü

olan ve üç-beş toplusözleşme geçiren işyerlerinin çoğunda çıplak ücretler asgari ücret

seviyesinde bulunmaktadır. İşçilerin sermayeye karşı örgütlenme ve direniş merkezi olan

sendikalar, sendika bürokratlarının elinde işçi sınıfına karşı bir alete dönüşmüş bulunuyor.

İşçilerin mücadelesinin önüne patrondan önce sendika bürokrasisi dikiliyor. Mücadeleci

işçiler, sendika ağaları ve patron işbirliğiyle sürekli biçimde tasfiyeye uğruyor. Sendika

bürokrasisi işçilerin baskısıyla harekete geçmek zorunda kaldığında da, mücadeleyi patrona

(üretime) zarar vermeyecek biçimlere iteleyerek, sönümlendirmeye yöneliyor. Bir dönem işçi

sınıfının özellikle kamu kesiminde örgütlü bölümünün mücadeleci tutum alması sonucu ülke

düzeyinde çeşitli adlar altında oluşan platformlarda bir araya gelen sendika(cı)lar da,

özelleştirmeler ve emeklilik gibi nedenlerle bu kuşağın tasfiyesiyle birlikte tamamıyla

patronların ve sermaye hükümetlerinin dümen suyuna girdiler ve bu tür oluşumlardan uzak

durmaya başladılar. Bir umut olarak ortaya çıkan Sendikal Güçbirliği Platformu ise,

geleneksel sendikal çizginin ötesine geçemedi ve herhangi bir rol oynayamadan silikleşerek,

varlığı belli olmayan bir noktaya savruldu. İşçi sendikaları konfederasyonları Soma, Ermenek,

Torunlar gibi toplu katliamlara varan iş cinayetleri karşısında bile zevahiri kurtarmaya dönük

cılız birkaç eylem ve demagojik demeç vermenin ötesinde patronlara ve hükümete karşı bir

direnç ortaya koyamadılar. Günümüzde Türk-İş, Hak-İş ve Memur-Sen kelimenin tam

anlamıyla “AKP hükümetinin arka bahçesi” haline gelirken, KESK ve DİSK ise işçi ve kamu

emekçisi kitlelerin günlük talep ve eylemlerinden kopuk bir mevzide hareket etmeyi

sürdürüyor. Burjuva, bürokratik sendikacılıktan yaka silkerek arayış içine giren işçiler için bir

çekim merkezi olma özelliği taşıyan DİSK güçsüzlüğün, zayıflığın getirdiği sorunlarla

cebelleşirken, sınıfın ana gövdesiyle buluşan, mücadele eden bir çizgiden hayli uzaktır.

Küçük burjuva eğilimler ve sosyal demokrasi savunucularının iç içe geçtiği bir yapı olmaya

devam ettiği, gerçek bir sınıf sendikacılığı çizgisine yönelmediği sürece DİSK’in kitlesel ve

mücadeleci bir sendikal mihrak olmasının önündeki engeller sürecektir.

İŞÇİ HAREKETİ

İşçiler dayanılmaz iş ve yaşam koşullarını değiştirmek için her geçen gün daha fazla sayıda

ve daha kararlı biçimde mücadele içine giriyor. İşyeri değiştirmenin bir çözüm olmadığını

deneyleriyle gören işçiler, bu mücadelede başı çekiyorlar.  İş cinayetleri, işçi sağlığı ve iş

güvenliği, TİS, ücretlerin yükseltilmesi, ağır çalışma koşullarının düzeltilmesi, iş güvencesi,

sendikal örgütlenme gibi taleplerle gerçekleşen grev ve direnişlerin kesintisizce sürdüğünü

görüyoruz.

Direniş ve eylemlerin önemli bir bölümü örgütsüz genç işçi kuşakları tarafından

örgütlenirken, sendikal örgütlülüğün bulunduğu yerlerin çoğunda da sendika yönetimlerine

rağmen işçiler eyleme geçmekte ve sendikal bürokrasiye karşı mücadele ederek ilerlemeye

çalışmaktadır. Sendika bürokrasisinin en itibarsız döneminin yaşamasına ve işçilerin bu

kesime derin bir güvensizlik duymasına karşın, sendikalarda örgütlenme eğiliminin işçiler

arasında hızla yaygınlık kazandığı görülmektedir. Çelişik gibi görünen bu durumu, işçilerin

içinde bulunduğu çalışma koşulları gayet anlaşılır kılmaktadır. İşçiler, deneyleriyle, sendikalı

olmanın hiç olmazsa iş kanunu hükümlerinin asgari düzeyde de olsa işyerlerinde

uygulanmasını sağlayacağını/sağladığını görmüş bulunmaktadır. Günümüz işçi kuşağının

temel özelliklerinden biri, işçi sınıfının mücadele tarihinden bihaber bir vaziyette deneme-

yanılma yoluyla yön bulmaya çalışarak, deneyimsizliğin bedellerini ağır biçimde ödeye ödeye

ilerlemesidir.

İşçi hareketinin birleşik bir hareket olarak ilerleyememesinin nedenlerinden biri de, işte

–bilinç ve örgütlülük bakımdan–  işçilerin içinde bulundukları bu durumdur. Bu, aynı

zamanda, işçileri sermaye partilerinin ve dini tarikatların etkilerine açık hale getirmektedir.

Yoksa genç işçi kuşakları kendi sınıf çıkarları temelinde de sendikal ve siyasal örgütlenmeye

son derece açık haldedirler, yeter ki gerekli destek ve yardım verilebilsin. Bu kuşak, aynı

şekilde, doğru anlatıldığında, 1 Mayıs’ı tarihsel anlamına uygun biçimde etinde kemiğinde

hissedecektir.

TALEPLERLE 1 MAYIS’A

1 Mayıs’a ülkenin seçim sath-ı mailine girdiği bir dönemde gidilmektedir. Bu yüzden işçi ve

emekçilerin taleplerinin doğru tarzda formüle edilmesi, öne çıkarılıp yaygınlaştırılması

işçilerin seçimlerde sermaye partilerinin ağına düşmeyip kendi bilinç ve tutumlarını

oluşturmaları bakımından hayati önemdedir. İşçi sınıfına yönelik saldırganlığın daha fazla

artmasına neden olacak bir ekonomik kriz sinyalleri şimdiden alınmaktadır. Ücretlerin

düşüklüğü, çalışma koşullarının ağırlığı, zam ve vergilerin artırılmasıyla yetinilmemektedir.

Sınıfın bilinç ve örgüt düzeyinin geriliğinden yararlanılıp yeterince karşı koyamayacağı

varsayılarak kıdem tazminatının kaldırılması hedeflenmiştir. “İç Güvenlik Paketi” işçi ve

emekçilerin tepkilerini bastırmak için önleyici bir tedbir ve “sopa” olarak gündeme

getirilmiştir. Ve hedefinde asıl olarak işçi sınıfı ve emekçi halk vardır. Grevler

yasaklanmaktadır. İşçilerin en küçük hak arayışı bastırılmaktadır. Sendikal örgütlenmenin

önünde barajlar başta olmak üzere yasal bir sürü engel vardır. İşçileri inançsal ve etnik

temelde bölmeye yönelik gerici, şoven kışkırtmalara zemin hazırlayan antidemokratik yasalar

ve uygulamalar sürmektedir. Kürt sorunu henüz bir çözüme kavuşmamıştır, Alevi inancına

dönük asimilasyon ve baskı sürmektedir. İşçiler insanlık dışı bir ortamda açlık sınırının altında

bir ücrete mahkum halde çalıştırılmaktadır. Bu koşullar, işçilerin ekmek kadar özgürlüğe de

ihtiyaç duyduklarını göstermektedir. Böyle bir ortamda işçi sınıfı, 1 Mayıs’ta barış ve

demokrasinin en tutarlı savunucusu olarak şu taleplerle harekete geçmelidir.

– Söz, basın ve sendikal ve siyasal örgütlenme özgürlüğünün önündeki bütün engeller

kaldırılmalı, iç güvenlik yasası geri çekilmelidir.

– Grev yasaklamaları son bulmalı, işçilere ve kamu emekçilerine sınırsız grev, genel grev

hakkı verilmeli, lokavt yasaklanmalıdır.

– Kürt sorunu eşit haklar temelinde çözüme kavuşmalı, inanç özgürlüğünü güvence altına

alacak gerçek bir laiklik

– Haftalık 40 saat çalışma süresi, iki gün izin hakkı

–  Asgari ücret, açlık sınırı dikkate alınarak 1800 liraya yükseltilmeli.

– Kadınlar kadın sağlığına aykırı işlerde çalıştırılmamalı, kreş, eve servis gibi koşullar

sağlanmadan kadınların gece çalıştırılmaları yasaklanmalı, eşit işe eşit ücret verilmeli

– Taşeron çalışma yasaklanmalı, taşeronda çalışan işçilerin tamamının kadrolu olarak

çalışmaları sağlanmalıdır.

– İş cinayetlerinin hesabı sorulmalı, işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri yaşama

geçirilmelidir.

Yukarıdaki talepler (ki bu talepler bugünkü koşullarda asgariyi ifade etmektedir, şüphesiz

talepler çoğaltılabilir -KY) işçiler arasında yaygın biçimde propaganda edilmelidir. Fabrika ve

işyerlerinde bu talepler etrafında 1 Mayıs komiteleri kurularak, işçilerin örgütlü biçimde 1

Mayıs’a hazırlanmaları sağlanmalıdır. 1 Mayıs’ın işçi sınıfı mücadelesinde ilerletici bir rol

oynayabilmesinin öncelikli koşulu, çalışmanın fabrika, işyerleri, hizmet birimleri ve organize

sanayi bölgeleri temelinde örgütlenmesinden geçmektedir. 1 Mayıs’ta fabrikaların çalışacağı

aşikardır. Bu yüzden, yapılabilir biçim altında, fabrika ve işyeri kutlamaları, işçi sınıfının

içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında, alan kutlamalarından çok daha büyük önem

kazanmıştır. İşçi sınıfının kapitalist sömürü ve baskıya karşı “insanca çalışmak, insanca

yaşamak istiyoruz” sloganıyla harekete geçmesinin üstünden iki yüz yıla yakın bir zaman

geçtikten sonra, “günümüz modern toplumu”nda çalışma koşullarının ağırlığı ve kapitalist

sömürünün boyutları o günleri aratacak hale gelmişken, işçiler olarak, 1 Mayıs’ta yeniden, bir

kez daha “insanca çalışmak, insanca yaşamak istiyoruz” haykırışlarıyla harekete geçmenin

zamanıdır.

Amaç, araç ve Eğitim Sen

Türkiye egemenlerinin 40 yıllık “Avrupa’yla bütünleşme rüyası”, 17 Aralık’ta AB tarafından Türkiye’ye tam üyelik için müzakere tarihi verilip verilmeyeceğine odaklanınca, tartışmalar, ister istemez “AB Kopenhang Kriterleri”nin Türkiye tarafından yerine getirilip getirilmediği; dolayısıyla demokrasi sorununda asgari şartların sağlanıp sağlanmadığı ekseninde yürütüldü. Bu vesileyle de olsa, demokrasi sorunu, bütün yakıcılığı ve yönleriyle ülke gündemine oturdu. Egemenler ve AB yandaşları açısından tarih almak için siyasi cepheden (demokrasi cephesinden) şartlar oluşmuştu, ekonomik cepheden (Maastrich Kriterleri) ise şartlar nasıl olsa müzakere sürecinde sağlanırdı.
Böyle bir ortamda, sınıf çıkarları AB’ye karşı olmayı zorunlu kılan ve demokrasiye en çok ihtiyaç duyan işçi ve emekçilerin, –AB dolayımıyla da olsa– sermaye ve burjuvazi karşısında, demokrasi başta olmak üzere, taleplerini yükseltmeleri ve bu yolla dönemin sunduğu olanaklardan yararlanmaları beklenirdi. Bu ne ölçüde başarılabildi? Henüz vakit geçmiş olmamakla birlikte, şu ana kadar yapılanlara bakıldığında, bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değildir. Sendikal hareketin aktüel durumu, sendika bürokrasisinin varlığı ve hareket üzerindeki bloke edici etkileri başta olmak üzere, pek çok açıdan irdelenmesi gereken bu durum, oldukça kapsamlı başka bir yazı konusudur. Biz bu yazıda, “sendikalar ve demokrasi mücadelesi” sorununu, aynı döneme denk gelen bir başka gelişme üzerinden irdelemeye çalışacağız. Anlaşılacağı üzere, Eğitim-Sen’e açılan kapatma davası ve bunun karşısında takınılan tutumlardan söz ediyoruz.

“EMİRLE” AÇILAN DAVA
Bilindiği gibi, tüzüğünün amaçlar kısmının 2. maddesi b fıkrasında “… bireylerin anadillerinde öğrenim görmesini ve kültürlerini savunur..” maddesine yer verdiği için, Eğitim-Sen hakkında Ankara 2. İş Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı. Dava, Ankara Valiliği’nin talebi üzerine savcılık tarafından açılmış olsa da, sonradan basına yansıdığı gibi, gerçekte Genelkurmay Harekat Daire Başkanlığı’nın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na yaptığı ihbar sonucu davanın açılmış olması, bir emir-komuta zincirinin devreye sokulduğunu göstermektedir.
Sonuçta, Ankara Valiliği konuyu Eğitim-Sen’e aksettirerek, tüzükte değişiklik yapılmasını istemiş, ancak belirtilen sürede bu yapılmadığı için Basın Savcılığı’na suç duyurusunda bulunarak dava açılmıştır. Ancak uzatma pahasına, konunun anlaşılması için evveliyatında yaşananların da bilinmesinde fayda vardır. Çünkü, anadil sorunu Eğitim-Sen ve sendikal hareketin gündemine yeni gelmemiştir. Eğitim-Sen tüzüğünün amaçlar kısmının 2. maddesi b fıkrasının ilk hali “ laik, parasız, demokratik, anadilde eğitim..” biçimindeydi. Bakanlık ve valiliğin talebi üzerine, ilgili madde bugünkü haline dönüştürülmüştür. Bakanlık ve savcılık tarafından, değişiklik, yapıldığı andan itibaren uzun bir süre herhangi bir biçimde dava konusu edilmemiştir. Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra, konunun –üstelik Genelkurmay Başkanlığı’nın yönlendirmesiyle– yeniden gündeme getirilmesi; davanın hukuki değil, siyasi nedenlerle açıldığını göstermektedir. Herkesin üzerinde anlaştığı olgu budur. Fakat, iş bu olguya karşı nasıl bir mücadele yürütülmesine gelince, tavırlar farklılaşmaktadır. Baskın eğilim, mücadelenin hukuki zeminle sınırlı yürütülmesi biçimindedir.
Oysa, söylemek bile gereksizdir ki, siyasi bir sorun salt hukuk zemininde kalınarak, ne kavranabilir ne de ona karşı sağlıklı bir mücadele verilebilir. Bunu derken, işin hukuki boyutunu küçümsediğimiz sanılmamalıdır. Tersine, hukuki mücadele sonuna kadar verilmelidir. Fakat, kategorik olarak sınıf içeriğinden bağımsız bir hukuk düşünülemeyeceğine göre, asıl mücadelenin başka alanlarda verilip kazanılacağı, sonra bu kazanımların hukuki bir çerçeveye oturtulacağı anlaşılır olmalıdır. Bu durumu, genel olarak kamu emekçileri, özel olarak da eğitim emekçileri, kendi mücadele tarihleri ve pratikleriyle herkesten daha iyi bilmek durumundadırlar. İşin hukuki boyutunu hukukçulara bırakarak sınıf güç ilişkileri alanına dönerek belirtmek gerekirse; kapatma davasında işin aslı, egemenlerin ülkenin en temel demokrasi sorunlarından biri olan Kürt sorunu karşısındaki tahammülsüz tutumudur. Kürt sorunu söz konusu olduğunda, sistemlerinde en küçük bir gedik açılmasına dahi tahammül göstermeyen egemen sınıflar, özellikle emekçiler arasında kardeşleşmenin önüne geçmek için her yolu denemekten tarihleri boyunca geri durmamışlardır. “Böl-yönet politikası” sürekli devrede tutulmuş; emekçi sınıflar içinde ajanlaştırdıkları kesimler bu imkanı hemen her seferinde egemenlere sunmuşlardır. Bu yüzden “kızıl elmacılar” başta olmak üzere, bazı kesimlerin, “mal bulmuş mağribi” edasıyla bu davaya dört elle sarılmalarında ve davayı emekçiler arasında şoven duyguları kışkırtmanın bir vesilesi yapmak istemelerinde garipsenecek bir yan yoktur. Gelgelelim, iş kızıl elmacılarla sınırlı kalsa, “ateş olsa cürmü kadar yer yakar” der geçerdik. Ne yazık ki, öyle değil. KESK ve Eğitim-Sen’de ağırlıklı olarak yönetimi oluşturan DSD grubu ve Sendikal Birilik (SB) çevresi de benzer bir yaklaşım sergilemektedir, ama daha “usturuplu” bir biçimde.

AMAÇ, ARAÇ İLİŞKİSİ
Eğitim emekçileri içinde “sırf bu yüzden sendikamızın kapatılması doğru mudur?” yönlü bir tartışmayı “sendikamız kan kaybediyor, istifalar başladı” söylemleri eşliğinde açan DSD ve Sendikal Birlik çevreleri, sendikanın maddi birikimlerinin de elden çıkabileceğini ortaya atarak, yığınları ikna etmeye, tüzük maddesini militanca savunan emek hareketinin temsilcilerini bu yolla püskürtmeye yönelmişlerdir. Tüzük değişikliği yapmaktan, yeni bir sendika kurmaya, Eğitim-Sen kongrelerini iptal etmeye varana kadar, mağlubiyeti baştan kabul eden öneriler havada uçuşmaktadır. Bu arada bu çevrelerin, içinde bulunulan KESK seçimleri sürecinde, bu konuyu bir “koz olarak kullanma” fırsatçılığını da bir kenara not etmekte yarar vardır. Yasalarda yeri yokken –kamu emekçilerinin sıklıkla zikretmekten zevk aldıkları– fiili ve meşru mücadele hattıyla sendikalarını kuranlar, şimdi ne olmuştur da, gerçek anlamda mücadele etmeden, mücadele eder gibi gözükerek sendikalarının kapanmasına razı gelir durumlara sürüklenmişlerdir? Asıl irdelenmesi ve cevaplanması gereken budur. Gerek uluslararası gerekse ülkemiz koşulları dikkate alındığında (mevcut konjoktürde), davanın kapatma cezasıyla sonuçlanma ihtimali oldukça düşüktür. Bundan da önemlisi, öncelikle sorulması gereken eğitim emekçilerinin ne için örgütlendikleridir. Bunca acı, sürgün, kıyım ne için çekilmiştir? Cevabı basittir: Ekonomik, demokratik, siyasal hak ve özgürlükleri kazanma, ülkemizin bağımsız, demokratik bir ülke olmasını sağlama mücadelesinin temeline kendi mevzisinden harç olmak için. Yani, katıksız bir demokrasi mücadelesi yürütmek için. Türkiye işçi ve emekçileri, demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde, bugüne kadar sendika, siyasi parti gibi örgütlerini çok kere baskıcı egemen sınıfların ceza ve kapatmaları yoluyla yitirmişler ve fakat her seferinde daha mücadeleci bir biçimde yeniden örgütlemesini bilmişlerdir. O yüzden, kapatma tehdidini eğitim emekçilerine umacı gibi göstermenin gereği yoktur.
fiu soruları sormaya her eğitim emekçisinin hakkı vardır: Ülkemizin en temel demokrasi sorunlarından biri (Kürt sorunu) karşısında “topu taca atarak” hangi hak savunulabilir? Ana dilde eğitimin, öğrenimin, kişinin eğitilmesi ve kişiliğinin oluşmasındaki vazgeçilmez önemini en fazla bilenler olmaları, eğitim ve bilim emekçilerine, toplum ve halk karşısında ayrı bir sorumluluk yüklemiyor mu? Bir an için, tüzük değişikliği yapıldığını ya da yeni bir sendika kurulduğunu kabul edelim. Bu durumu sinesine çekmiş, içine sindirmiş bir sendikal hareketi, sermaye ve siyasi iktidarlar, demokrasi ve hak mücadelesinde niye ciddiye alsın ki?
Hal böyleyken, yığınların gücünü harekete geçirip, kitlelere yaslanmak yerine, takiyyecilere taş çıkartan “ince taktikler”le bir örgütü “kurtarma”ya çalışmak, sınıf mücadelesinde amaç-araç ilişkisini tersyüz etmekten başka ne anlama gelmektedir? Herkesin bildiği bir gerçeği bir kere daha hatırlatmakta fayda var: Sınıf mücadelesinde sendikalar, siyasal partiler başta olmak üzere, her tür örgütlenme, ait olduğu sınıfın kısa ve uzun erimli amacına varmak için kullandıkları araçlardır. Araç, amaca varmada bir işlev görüyorsa anlamlıdır. Kendisi amaç haline gelmiş bir aracın, yığınlara değil, olsa olsa kendisinden “yararlanan” “sahibi” olan kişi ya da gruba faydası olabilir. Böylesi bir yaklaşıma, söz konusu örgüt sendika olduğuna göre, literatürde sendika rantçılığı denir ve tavsiyemiz odur ki, hiç kimse kendisini bu duruma düşürmemelidir.
Bu süreçte Kürt sendikacıların yaklaşımları da dikkat çekicidir. Bu kesimdekiler de, dava karşısında net bir tutum almaktan kaçınıp ortaya oynayarak “bela”dan kaçabileceklerini ve “çözüm”e ulaşabileceklerini zannetmektedirler. Bu yüzden tüzük değişikliğine “evet” demeyip, utangaçça yeni bir sendika kurma fikrine yeşil ışık yakıyorlar. Kestirmeden söyleyelim; “orta yolculuk”un bugüne kadar kimseye bir hayrı olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. 
Her şey gün kadar açıktır: Kürt sorunu gibi temel demokrasi sorunlarından birinde işçi ve emekçiler ve dolayısıyla onların örgütlenme ve mücadele merkezleri olan sendikalar taraf olacaklar mıdır, olmayacaklar mıdır? Ortası yok. İkircikli her tutum, çözümü sermaye ve burjuvazinin insafına bırakmak anlamına gelecektir ki; onların yaklaşımı da 82 yıllık Cumhuriyet dönemi boyunca pratikleriyle ortadadır.

SENDİKALAR VE DEMOKRASİ
DSD, SB ve Kürt sendikal çevreleri, bugüne kadar, Türk-İş başta olmak üzere geleneksel sendikal çizgileri; ücret sendikacılığı yapmakla, demokrasi sorunu başta olmak üzere ülkemizin temel meseleleri hakkında kayıtsız kalmakla eleştirdiler. Şimdi bu kesimlere sesleniyoruz: Başkalarının gözünde mertek aramanın alemi yok, madem ki sendikalar demokrasi mücadelesinin en temel araçlarından biridir, Halep oradaysa arşın burada, gelin demokrasi mücadelesinin anası olan bir konuda mücadeleyi örgütleyelim. Egemenlerin emekçileri bölmek için gündeme getirdikleri bir “silah”ı, demokrasi mücadelesinin bir mevzisi haline getirelim, onlar bölmek istedikçe biz birleşelim. Bunun için, bu davayı Kürt sorununu emekçiler içinde tartışmanın ve kitlelerin aydınlanmasının yeni bir imkanı haline getirelim. Unutmayalım ki, Kürt sorununun demokratik halkçı tarzda bir çözüme kavuşması her kesimden çok emekçilerin çıkarına olacaktır. Aksi, yaklaşımla, bu sorun karşısında geri çekilerek ne demokrasi savunulabilir, ne de ekonomik demokratik haklar.
Üstelik sorun, Kürt sorunu ve bu sorunda demokratik tutum almakla sınırlı da değildir. Bugün Kürt sorunu, yarın başka bir sorun. Yarın bir yana, bugün memurun yüz yüze bırakıldığı ücret, personel rejimi, KYTK, sosyal güvenlik, işgüvencesi, özelleştirme saldırıları ortada. Sorun şudur: Bir sendika olmanın hakkı verilerek, örgütün de mücadele içinde sağlamlaşacağı bilinerek, saldırılara, püskürtmeyi hedefleyerek yanıt mı verilecek yoksa mevzi hemen terk edilerek geri mi çekilinecek? Mücadele mi? “Eldekini koruma” adına mücadele etmeme ve bir mücadele örgütü olarak “eldeki”nden de olma mı? Kamu emekçileri biliyorlar ki, sendikaları mücadele içinde sendika oldu, yine ancak mücadele içinde varolabilir, gelişip güçlenebilir.

SEKA direnişi ve gösterdikleri

İşçi emekçi  hareketinin yer yer parlamalar gösterse de, asıl olarak bir durgunluk içinde bulunduğu herkesin üzerinde birleştiği bir olgudur. Sermayenin saldırılarının dizginlerinden boşaldığı bir dönemde yaşanıyor olması, durgunluğun sınıf hareketindeki tahrip edici etkisini normal dönemlere göre kat be kat artırmaktadır.
Öte taraftan, uzun bir aradan sonra yeniden ortaya çıkan Emek Platformu’nun (EP) sürece müdahaleden geri durması, emekçi saflarda, bir yanıyla moral bozukluğu ve dağınıklığı, diğer yanıyla sermayenin saldırıları karşısında EP’in yapmadığını yapacak  bir direnme mevzisi oluşturmaya yönelik girişimleri besleyip geliştirmektedir. İstanbul ve İzmir başta olmak üzere yerel düzeylerde bu yönde çalışmalar sürdürülmektedir.
Gerçekten de, işçi sınıfı, kamu emekçileri hareketi ve sendikal hareket bakımından günün en acil sorunu, yaşanan durgunluğun nasıl ve hangi yöntemlerle aşılacağı, sermayenin saldırıları önüne nasıl set çekileceğidir.
Reformist, “solcu” pekçok çevrenin Latin Amerika merkezli sınıf dışı “çözüm önerileri” bir yana bırakıldığında, sorunun çözümünün işçi sınıfının gerek uluslararası, gerekse ülkemiz mücadele tarihinde/birikiminde aranıp bulunması gereği anlaşılır olmalıdır. Özellikle, işçi hareketi ve sendikal hareket içinde sermayenin saldırılarına karşı  bir mücadele merkezi oluşturmak isteyenlerin böyle bir anlayış ve yaklaşıma ihtiyaçlarının olduğu kesindir.
Bu noktada, 15-16 Haziran, Bahar Eylemleri, büyük Zonguldak madenci yürüyüşü dahil  pek çok büyük işçi eyleminin nasıl örgütlendiğinin incelenmesi elbette gerekmektedir, ancak çok daha yakın bir örnek olan SEKA işçilerinin direnişi de neler yapılması gerektiğine dair son derece önemli veriler sunmaktadır. Sınıf hareketinin sorunları yalnızca SEKA örneğiyle açıklanamayacak kadar birikmiş ve karmaşıklaşmıştır. Bu yüzden bu yazıda sorunu tam olarak açıklığa kavuşturma iddiasında değiliz; ancak son deney üzerinden bazı noktalara dikkat çekmekle yetineceğiz.

SEKA’DA OLANLAR
Türk-İş’e bağlı Selüloz-İş Sendikası’nda örgütlü  olduğu Kocaeli SEKA Fabrikasında, hükümetin IMF direktifleri doğrultusunda fabrikayı kapatarak arazisini belediyeye devretme girişimi karşısında işçilerin fabrikaya kapanarak başlattıkları direniş ve eylem iki aya yakın sürdü. Sonuçta, hükümet ile sendikanın uzlaşması sonucunda SEKA yalnızca arazi olarak değil, fabrikası, işçileri ve tüm mal varlığıyla Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi. Gelinen yerde, yalnızca zafer-yenilgi ikilemine sıkıştırarak sonuca bakanlar, birbirleriyle çelişen değerlendirmeler yapmaktadırlar. Şüphesiz SEKA direnişi bir uzlaşmayla bitmiştir. Nedir ki, uzlaşma var, “uzlaşma” var. İşçiler amaçlarına tam olarak ulaşamamışlardır, ancak, o ana kadar işçi ve emekçi taleplerine kulak tıkayan, deyim yerindeyse “burnundan kıl aldırmayan hükümet” de ilk defa geri adım atmış, amacına dolaylı yollarla ulaşmayı sinesine çekmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra ne olacağı ise, yalnızca SEKA işçilerinin sorunu olarak görülemez. Sorun işçiler, kamu emekçileri dahil  sendikal hareketin, sınıf hareketinin sorunu ve sorumluluğudur. İşin bu yanı üzerinde gelecekte de çokca durulacaktır, ancak, biz asıl olarak SEKA işçilerinin direnişinin neleri gösterdiği ve işçi hareketi ve sendikal harekete ne gibi imkanlar sunduğu üzerinde durmak istiyoruz.

SEKA’NIN GÖSTERDİKLERİ

A- İşçilerin birliği
Hatırlanacağı gibi Seka işçileri, benzer bir özelleştirme ve kapatma girişimine karşı 1999 yılında da mücadele etmiş ve saldırıları püskürtmüştü. Ancak, o günden beri fabrika içinde işçiler hemen tüm fabrikalarda olduğu gibi, günlük rutin yaşantılarına dönmüş; bu nedenle siyasal, etnik, mezhepsel, yöresel bölünmeleri yaşayan, aralarındaki güvensizlik duygusu had safhada bir pozisyonda bulunuyorlardı. Bu arada, yanı başlarındaki fabrikalarda özelleştirmeler yapılmakta, işçi kıyımı, esnek çalışma, sendikasızlaştırma sürmekte, ancak SEKA işçileri içinde bulundukları durum nedeniyle  kayıtsızlıklarını sürdürmekteydiler. Burada şüphesiz kusur, işçilerin değil, öncelikle işçileri (kendiliğinden bilincin, sınıf bilincine doğru evriltilmesi çalışmaları kapsayan) aydınlatmak ve örgütlemek gibi görevleri olan sınıf partisi başta olmak üzere sendikacılar ve sınıfın ileri unsurlarınındır. Nitekim Seka işçisi, kapatma kararında olduğu gibi farkına vardığı bir saldırı karşısında çabucak birleşebilmiştir. Öyle ki, o ana kadar sağ görüşün etkisi altındaki  bir işçi, “durumu anlayınca öyle bir şey oldu ki, ne sağ kaldı ne sol, ne şu kaldı ne bu, bir anda tek yumruk olduk, en geride duran bir baktık ki en önde, hepimiz devrimci kesildik, çünkü okkanın altına topluca gideceğimizi anlamıştık” sözleriyle gerçeği ortaya koymaktadır.
Bu işçinin sözleri, işçilerin birleşme zeminin emek ve onun çıkarları temelinde kolayca sağlanabileceğini,  sınıf dışı küçük burjuva sol akımların ve revizyonist geleneğin işçileri ilerici, gerici diye bölen yaklaşımlarının sermayeye hizmet ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Yine işçi bu sözleriyle bilincine vardığı andan itibaren işçilerin sadece kendilerine değil, sınıfın herhani bir bölüğüne/hakkına yönelen saldırılar için de mücadeleye atılabileceklerini kuşkuya yer vermeyecek tarzda göstermektedir. Yeter ki, işçiler gerçekler konusunda aydınlatılsın. Emek Platformu’nun çağrısıyla, ya da ondan bağımsız SEKA işçilerine, sendikalı, sendikasız pek çok işyerinde işçilerin çeşitli biçimlerde eylem yaparak verdiği destek hatırlansın.

B- Hareketin fabrika temeli, Emek Platformu ve yerel sendikal platformlar
SEKA direnişi, birliğin ve mücadelenin soyut sözlerle değil, somut talepler üzerinden sağlanacağını göstermekle kalmamış, tek bir fabrikada sağlam temellerde sağlanan birliğin bütün bir işçi-emekçi hareketini etkileyip yönlendirebileceğini de göstermiştir. Nitekim uzun dönem sonra, TEKEL işçileri, Kayseri EBK işçileri başta olmak üzere işçiler ve emekçiler SEKA direnişine sahip çıkmış, şu ya da bu yolla destek olmuştur. Eylemin etkileri, işçi ve kamu emekçileriyle de sınırlı kalmamış, bilim, sanat ve akademi çevreleri olmak üzere toplumun çok geniş kesimlerinin desteğini de alabilmıştır. Çünkü, SEKA işçilerinin fabrika temelinde sağladığı birlik diğer işçi ve emekçilerde (aydın kesimlerde de) cesaret duygusunu geliştirmiş, TEKEL işçileri örneğinde olduğu gibi “biz de böyle birleşirsek kazanırız” fikrini öne çıkarmıştır. Emek Platformu’nun merkezi ve yerel düzeylerde etkisiz tutumları karşısında başlangıçta SEKA işçileriyle dayanışma temelinde, ama ondan öğrenerek, kendi taleplerini öne sürerek (Adana, Malatya,  Tokat, Bitlis,  Batman’da, Kayseri, İzmir  vb. olduğu gibi) pek çok yerde yerel sendikal güçlerin birleşmeye yönelmeleri, işçi hareketi ve sendikal hareketin yerel, giderek merkezi düzeyde birleşme zeminlerinin neler olabileceğini bir kez daha göstermiştir. Bugün SEKA işçilerinin etrafında birleşildiği gibi, yarın TELEKOM, TÜPRAŞ, PETKİM, TEKEL’in özelleştirilmesine karşı; Uşak’ta tekstil, Antep Ünaldı’da dokuma, Çorum’da toprak işçilerinin sendikalaşma girişimleri gibi gelişmeler işçi hareketi ve sendikal hareketini birleşme zeminlerini oluşturacaktır.
Üzerinde önemle durulması gereken bir husus da eylemlerin giderek SEKA işçilerini desteklemekle sınırlı olmaktan çıkıp, herkesin kendi taleplerini de öne sürerek genişlemesidir. Bir diğer altı çizilmesi gereken şey ise, sermaye karşısında tüm toplumsal kesimleri birleştirecek tek gücün işçi sınıfı olduğunun SEKA direnişiyle bir kere daha görülmüş olmasıdır. Akademik çevrelerden köylü örgütlerine, kamu emekçilerinden, esnaflara kadar her kesimin SEKA eylemini sahiplenmesinin nedenlerinden biri de, uluslararası sermaye ve işbirlikçi kesimlerin ekonomik, politik saldırılarının öncelikle işçi sınıfı alanından dizginlenebileceği fikirinin SEKA direnişiyle bu kesimlerde uyanmış olmasıdır.
Bu durum, hem yerel Emek Platformları, hem de İstanbul Sendikalar Birliği (İSB) için öğretici olmalıdır. Defalarca yapılan tartışma, değerlendirme toplantılarının emek güçleri üzerinde yaratamadığı atmosferi, eğer SEKA direnişi yaratıyorsa, bu iş için samimi ve özverili bir çaba içinde olduklarından kuşku duyulamayacak olanların; bu örneği irdelemeleri ve sonuçlar çıkarmaları gerektiği herhalde anlaşılır olmalıdır. Bu tarz platformlar, birinci olarak mücadele gündemleri net olduğu; ikincisi, fabrika ve işletmeler temeline dayandığı, daha doğrusu tabanın iradesinin bir örgütleyicisi olduğu ölçüde amaçlarına ulaşabilecektir.  Yerel sendikal platformlar, emekçilerin genelini ilgilendiren sorunlarla yetinmeyip SEKA örneğinde olduğu gibi bir gelişme karşısında, ya da bir sendikalaşma ve hak mücadelesi veren fabrika işçilerinin talepleriyle/mücadelesiyle birleştiği, mücadele gündemini oluşturduğu ölçüde sınıf hareketinde ilerletici bir rol oynayabilecektir.

C- Sendika bürokrasisine karşı mücadele
İşçi hareketi ve sendikal hareketteki olumsuzlukların tek suçlusu olarak sendika bürokrasisini görmek yaygın görüştür. Bu konuda çuvallar dolusu sözler edilir, ancak, “yaşasın, kahrolsun”ndan ibaret kalan bu sözlerden sendika bürokrasisine karşı nasıl mücadele verileceği, daha doğrusu bürokrasinin nasıl alt edileceğine dair bir ipucu bulmak mümkün değildir. Elbette ki yaşananlarda sendika bürokrasisinin payı büyüktür. Ancak, sınıf içinde burjuvazinin uzantıları olan bürokrasinin uğursuz rolü tam da bu değil midir?
Yapılması gereken lafazanlık değil, bürokrasiyi etkisizleştirecek çalışmaları tabanda örgütlemektir. SEKA direnişi bu bakımdan da dersler sunmuştur. Direnişin başlangıcında, inisiyatif sadece sendika yönetimindeyken hükümetle yapılan görüşmeler denebilirse kapalı kapılar arkasında yapılır, işçilerin Türk-İş’i protestosu karşısında, Genel Başkan Ergin Alşan “burada ben varım. benim olduğum yerde siz konuşamazsınız” derken; süreç ilerleyip işçiler birliğini sıkılaştırıp inisiyatifi ele aldıktan sonra, aynı Alşan, SEKA’nın belediyeye devri oylaması sırasında basının ısrarlı soruları karşısında  “son söz işçilerindir, onların kabul etmediği bir şeyi bizim kabul etmemiz mümkün değildir” noktasına gelmiştir. Yine Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun SEKA’da toplanmasını sağlayan, EMEK Platformu’nu yetersiz de olsa eylem kararları almaya yönlendiren SEKA işçilerinin tabandaki birliği ve gücü olmuştur. Bu durum işçinin inisiyatifi ele aldığı koşullarda son sözü kendisinin söylemesinin önüne kimsenin geçemeyeceğini göstermektedir. SEKA işçileri bu noktaya, tabanda örgütlenerek tek bir işçiyi dahi dışta bırakmayacak esneklikle komiteler kurarak gelmişlerdir. Öyleyse, bürokrasi etkisiz kılacak çalşmaların başlayacağı yer fabrika ve işyerleridir. Fabrika ve işyerleri temelinde talepler etrafında birliğin sağlandığı yerde bürokrasi etkisiz kalacaktır.
SEKA direnişinin sunduğu veriler şüphesiz bunlarla sınırlı değildir. Ancak, sınıf bilinçli işçinin, dürüst sendikacının sermaye saldırılarına karşı ciddi arayışlara yöneldiği günümüzde, dikkatlerin taban çalışmasına yönlendirilmesi ve hareketin fabrika ve işyerlerinden başlayarak örgütlenmesi ihtiyacının çarpıcı biçimde bir kere daha görülmesi için bu kadarı bile yeterli sayılabilir.

SEKA’nın dersleriyle 1 Mayıs’a
1 Mayıs çalışmaları sendikalı sendikasız tüm işyerlerinde acil talepler öne çıkartılarak örgütlendiğinde, sermayenin saldırılarına göğüs gerecek bir birikim ortaya çıkacaktır. SEKA direnişi bunu göstermiştir. Bir yanda, “bayrak krizi” yaratılarak şovenizmin kışkırtılması suretiyle Türk-Kürt kardeşleşmesinin önünü alarak emekçileri ve halkı bölme girişimleri, diğer yanda ABD’nin Irak, İran, Suriye’ye yönelik talepleri –bu çerçevede İncirlik Üssü’nü keyfince kullanmak istiyor– ve bunlarla at başı giden özelleştirme, esnek çalışma, işçi kıyımı, düşük ücret dayatmalarını merkezine alan IMF’çi saldırgan ekonomi politikalarının hükümet tarafından fütursuzca uygulanmaya devam edilmesi hem 1 Mayıs’ta, hem de ardından gelecek günlerde emek cephesinin mücadele gündemini oluşturmaktadır. Bu koşullarda, sınıf bilinçli işçiye, dürüst sendikacıya ve sınıf partisinin üyelerine düşen görev, acil talepler etrafında bir aydınlatma ve örgütlenmeyi boydan boya emekçiler içinde örmektir; tıpkı SEKA’da olduğu gibi.

2005 1 Mayıs’ının gösterdikleri

1 Mayıs, işçi sınıfı ve emekçiler açısından tarihsel olduğu kadar, sınıf mücadelesinin güncel seyrine ilişkin sunduğu veriler açısından da vazgeçilmez bir önem taşır. Hazırlık döneminden başlayarak, 1 Mayıs günü gerçekleşen gösterilere uzanan zaman diliminde, sürdürülen tartışmalar esnasında, işçi ve emekçilerin sermaye ve burjuvaziye karşı aktüel talepleri, genel taleplere göre sivrilerek öne çıkar. Doğal olarak, ülkeden ülkeye taleplerde farklılıklar görülür. Uzun yıllar boyunca ileri kapitalist ülkelerde, asıl olarak varolan sosyal hakların daha da ilerletilmesi talebi öne çıkarken, bağımlı geri ülkelerde sendikal ve siyasal örgütlenme özgürlükleri ve bu temelde grev, genel grev vb. talepleri öne çıkardı. Bir dönemden beridir, ileri kapitalist ülkelerle bağımlı ülkeler işçi ve emekçilerinin 1 Mayıs’ta ortaya attıkları taleplerde benzeşme öne çıkmaya başlamıştır. 2005 1 Mayıs’ı, giderek artan benzeşmenin artık tümüyle aynılaşma noktasına ilerlediğini gösterdi.
Dünya ölçeğinde milyonların, ülkemizde –74 merkezde düzenlenen– yüz binlerce işçi ve emekçinin katıldığı gösterilerde atılan sloganlar ve dile getirilen taleplerin merkezini, çalışma hayatının kuralsızlaştırılması (esnek çalışma, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma dayatmaları vb.), özelleştirmeler, sosyal hak gaspları, düşük ücret dayatmaları vb. oluşturuyordu.

***
Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı, 1 Mayıs 2005’e, emperyalizmin ülkemiz üzerinde ekonomik, siyasi ve askeri açılardan yoğun dayatmaları altında girdi. Ülkenin IMF ile 3 yıllık dönemi kapsayan yeni bir stand by anlaşmasının imzalanmasına zorlanması; Ermeni sorunu, Kürt sorunu ve Kıbrıs gibi meselelerin kaşınarak İncirlik Üssü başta olmak üzere, ABD taleplerinin kabul ettirilmek istenmesi, yine benzer biçimde, Avrupa Birliği’nin giderek artan talepleri, bu çerçevede ilk söylenecek şeylerdir.
Bütün bu talepler ve dayatmalar karşısında, AKP Hükümeti ve işbirlikçi sermaye çevreleri tam anlamıyla biat ederek, teslimiyetçi bir tutum takındılar. “Dışarıya karşı” teslimiyet ve diz çöküş, “içeriye”, yani halka ve emekçilere karşı sürdürülen sömürü ve baskı politikalarının daha dizginsiz bir hal alacağı anlamına gelmekteydi.
Nitekim bugün İncirlik Üssü ABD’nin istediği koşullarda hizmete açılmış, IMF ile işçi sınıfı ve emekçi halka deli gömleği giydirme anlamına gelen 3 yıllık yeni stand by anlaşması imzalanmış, AB’ye de istediği “güvenceler” verilmiştir.
Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yapılan değişiklikler, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin, tehdidin “dış”tan değil, artık (yoksulluk ve işsizliğin yol açacağı sosyal patlamalar biçiminde) “iç”ten geleceği yönlü değerlendirmeler ışığında “yenilenme”si (Seydişehir’de özelleştirmecileri işyerlerine sokmayan işçilere yönelik polis ve jandarma saldırısı, bu yenilenmenin ne menem bir şey olacağının ip uçlarını vermiştir) ise, egemen sınıfların, baskı politikalarına karşı oluşacak emekçi ve halk muhalefetini etkisiz kılmaya yönelik attığı adımlardır.

BİRLİK VE KARDEŞLİK
1 Mayıs, işçi ve emekçiler bakımından, emperyalizmin ve işbirlikçi gericiliğin artan  saldırılarına karşı ilk barikatı oluşturmanın bir imkanı durumundaydı. Bu ne ölçüde başarıldı? Bugünkü gelişmelere bakılarak, bu soruya olumsuz yanıt vermek mi gerekir? Sınıf mücadelesinin sorunlarının, “Gordiom”u tek bir vuruşla çözen “İskender kılıcı” misali, darbeci tarzda, tek bir grev, gösteri veya mitingle çözülemeyeceğini, çözüm ve başarının, iniş ve çıkışlarla karakterize diyalektik bir süreç izleyerek sağlanabileceğini savunanlar açısından, soruya verilecek yanıt olumlu olmak durumundadır.
Birinci olarak; 2005 1 Mayısı’nın Kürt illerini de kapsayacak biçimde bugüne kadarki en yaygın kutlama olması, işçi ve emekçilerin AKP Hükümeti ve sermaye cephesinin politikalarından duydukları hoşnutsuzluğun ve bu politika ve uygulamalara karşı taşıdıkları mücadele potansiyelinin boyutlarını göstermiştir. Bu durum, her vesileyle “biz ne yapalım, taban mücadeleye gelmiyor” diyerek, işçi ve emekçileri suçlayan her renkten sendika bürokrasisi ile “işçi sınıfının oynayabileceği devrimci bir rol kalmadı” diyerek işçi sınıfının dışında farklı arayışları örgütlemeye soyunan liberal solcuların yalan ve sahtekarlıklarını net biçimde göstermiştir. Tabanın kararlılığı Trakya başta olmak üzere, pek çok bölgede, yerel emek platformlarının örgütlenmesini beraberinde getirmiş, sendikal hareketin sermayeye karşı yeni mevziler edinmesini sağlamıştır. Şüphe yok ki, bu kazanımın doğmasında, 1 Mayıs’ın yerel düzeylerde yagın şekilde kutlanmasının rolü büyüktür. 
İkincisi; Kürt ulusal hareketi ile sınıf hareketinin birliğinin sağlanmasının emek ve demokrasi mücadelesi bakımından tayin edici önemi herkes tarafından kabul edilmektedir. 2005 1 Mayısı’nda, Kürt illerinde, halkların kardeşliği talebinin yanına sınıf dayanışması ve kardeşliğini koyarak alanlara çıkan Kürt ulusundan işçi ve emekçiler, bu yönlü istek ve eğilimlerini göstermişlerdir. Kürt işçi ve emekçilerinin attığı bu adımın, birliğin sağlanmasında, bugüne kadar atılan adımlara göre devasa önemi görülmelidir.
Güncel bir olay çok daha açıklayıcı olacaktır: Bayrak provokasyonu ile tırmandırılan gerici şoven dalganın asıl hedefinin, Türk, Kürt ve her milliyetten işçi ve emekçilerin ekmek ve özgürlük talepleri olduğu ve gerici dalganın ancak ortak sınıf tutumuyla hareket edildiği oranda kırılabileceği kabul ediliyorsa (tartışılmaz bir doğrudur); 2005 1 Mayısı, bu noktada da bir birikim yaratmıştır. Olumlulukların daha da ileriye taşınabilmesi için, Kürt emekçilerinin 2005 1 Mayısı’nda uzattığı el, Türk işçi ve emekçileri tarafından karşılıksız bırakılmamalıdır. Görev, bu noktada, sınıf bilinçli işçilere, mücadeleci sendikacılara ve en başta da sınıf partisine düşmektedir.
Üçüncü olarak; hemen tüm kutlamalarda katılımcıların yaş ortalaması oldukça düşük, katılımcıların çoğu gençti. Bu yüzden, 2005 1 Mayısı’na genç bir 1 Mayıs demek yerinde olacaktır. Öğrenci gençlik içinde liseli gençliğin yaygın katılımı, hükümetin eğitim politikalarının bu alanda doğurduğu tepkiyi açıktan gösteriyordu. Öğrenci gençliğin durumuna ilişkin değerlendirme, ayrı bir yazı konusudur. Biz burada, asıl olarak, işçi, işsiz gençlik üzerinde durmak istiyoruz.
Her tür haktan yoksun biçimde çalışan genç işçiler, taşıdıkları derme çatma denebilecek pankart ve dövizlerde kuralsız çalıştırmaya karşı sendika, sigorta, 8 saatlik işgünü, insanca yaşamaya yetecek düzeyde bir ücret ve insan onuruna yakışan koşullarda çalışma özlemlerini dile getirmişlerdi. Bu taleplerin 1 Mayıs alanına bu yıl geçmişten çok daha yaygın bir biçimde taşınmış olması, özellikle genç işçi kuşaklarının sınıfın mücadele tarihini öğrenmeye yöneldiklerini göstermektedir. Sınıfın sendikalarda örgütlü bölüklerinin; genç işçilerin taleplerinin elde edilmesinde kendilerine düşen rolü daha ileriden görmelerini sağlamak bakımından da, 2005 1 Mayısı kazandırıcı olmuştur.

İŞÇİNİN ESERİ
Bu gibi olumlulukların yanında, önemli eksiklikler de vardı. Bunların başında, emekçi tabanındaki dinamizme ve Kürt demokratik hareketinde sınıf ve emekten yana takınılan ileri tutuma rağmen, kutlamalara katılan işçi sayısının olması gerekenin gerisinde kalması geliyordu.
İşçi ve emekçilere karşı samimi olunacaksa, eleştiri ve değerlendirme yaparken, öncelikle bu nokta üzerinde durulmalıdır. 1 Mayıs öncesi, işçi hareketi ve sendikal hareketin istikrarsız bir seyir izlemesi, bu eksikliği izah etmeye yetmez. Kaldı ki, istikrarsızlık, “ölü toprağı sessizliği” ya da “yaprak kımıldamıyor” anlamında bir durgunluk olarak nitelendirilemez. İstikrarsızlık, öncelikle, sermayenin saldırıları karşısında, hareketteki birleşme ve politikleşme düzeyinin eksikliği sonucu sürekliliğin sağlanamayışını ifade eder.
Nitekim, aynı dönemde, SEKA direnişi, TEKEL işçilerinin eylemleri, BES’in iş bırakma eylemleri, sağlık emekçilerinin eylemleri, Eğitim-Sen’in kapatılmasına karşı eylemler, işten atmalara karşı eylemler, sendikal örgütlenme çabaları vb., (hareketteki istikrarsızlık sonucu) her ne kadar, birleşip genel bir eyleme dönüşmemiş olsa da, sendikal hareketin oldukça canlı bir süreç izlediğine delaletti. Bu durum, 1 Mayıs’ta alınacak doğru bir tutumla, o ana kadar başarılamayanı (hareketin birleşmesi ve giderek istikrarlı bir hareket olmaya doğru ilerlemesini) başaracak birikimin oluşturulabileceğini göstermekteydi.
Ne var ki, işçiler bu yönlü girişimlerinde yalnız kaldılar. İşçilerin çabaları, sendika bürokrasisinin hareket üzerindeki etki ve denetimini tümüyle kırmaya ve 1 Mayıs’a çok daha geniş işçi katılımını sağlayarak, moral güç birikimini daha ileri mevzilere taşımaya yetmedi.. 1 Mayıs alanlarında sık tanık olunan “bu birliğimiz 1 Mayıs’la sınırlı kalmasın, işyerlerine de taşınsın” sözleri, işçilerdeki birleşme isteğini gösterdiği gibi, kendi gücünü gördüğü oranda moral bulduğunu da bir kere daha göstermiştir.
Ancak, işçiler;
a-    1 Mayıs’ın 2004 yılında olduğu gibi bölünerek kutlanmasına izin vermediler.
b-    Kortejlerde yürüyen işçi sayısı az olsa da, hemen tüm sendikaların 1 Mayıs alanlarına gelmesini sağladılar.
c-    1 Mayıs’ın yaygın şekilde kutlanması onların eseri oldu.

SINIF, SINIF PARTİSİ VE SINIF-DIŞI “SOL”
İşçi sınıfı 1 Mayıs’ı örgütlerken, sınıfın partisi bu çabalara içtenlikle katılmaya ve destek vermeye çalıştı. 1 Mayıs’ın ortak kutlanmasında sınıf partisinin bir önceki yıl aldığı doğru tutum, ön açıcı ve birleştirici oldu. Bir yıl boyunca sürdürülen ideolojik ve politik mücadele, SEKA işçilerinin tüm emek güçlerini birleştiren eylemiyle sınıf mücadelesinin canlı pratiği tarafından da doğrulanınca, bu yıl, marjinal “sol grup”lar dışında, sendikal ve siyasal cepheden kimse, ayrı alanlarda 1 Mayıs fikrini savunamadı. Ülke düzeyinde yaygın kutlamalar örgütlenmesinde partinin işçileri cesaretlendiren tutumu büyük rol oynamıştır. Tek merkezde ya da olmadı, bölgesel düzeyde kutlamayı savunanlar, işçilerde gelişen bu direnç karşısında, geri adım atmak zorunda kaldılar. Talepler ve sloganların genellikten kurtularak, işyerlerine/sektörlere özgü (acil talepler biçiminde) bir içeriğe bürünmesinde de, partinin çabaları etkili oldu.
Ancak fabrika, işyeri ve üretim birimlerinde yürütülen parti çalışmasının yeterli derinliğe ulaşamadığı, ve bu nedenle, sendika bürokrasisinin bu alanlardaki etkisinin kırılmasının sınırlı düzeylerde kaldığı bir gerçektir. Sınıf partisinin örgüt ve üyelerinin, sınıfa karşı duydukları sorumluluk gereği, bu sorun üzerinde irdeleyici olacakları muhakkaktır.
2005 1 Mayısı’nda sınıf partisinin yanı sıra, işçilerin ve emekçilerin çabalarına destek veren diğer bir politik hareket, 1 Mayıs’ın Kürt illerinde de yaygın biçimde kutlanmasında ciddi bir rol oynayan DEHAP oldu. Geriye kalanlar, her 1 Mayıs’ta olduğu gibi, “yıllık şov”larını yaptılar. Sadece kendilerini ifade eden bayraklar, flamalar, şapkalar, atkılar, fularlarla zenginleştirilmiş, “vudu ayinleri”ni aratmayacak türde ritüeller eşliğinde, sınıf dışılığın envai çeşit örneklerini sergilediler. Ancak, aralarında tavrı ve tutumuyla hepsinden ayrışan biri vardı ki, dağlara taşlara… Adıyla müsemma TKP.
Bir bölümü, tüm dikkat ve enerjisini, yıl sonu müsameresine hazırlanan mektep çocukları misali, kendi gösterisine yoğunlaştırır; bir bölümü, sınıfın dışında nasıl mümkün oluyorsa, “Devrimci 1 Mayıs Platformu” kurduğunu iddia ederken; TKP, kendisine, işçi sınıfını hizaya sokma misyonu biçmişti. Diğerlerinin hakkını yemeyelim; sınıf dışılığın doğal bir sonucu olarak, kendileri çaldılar, kendileri oynadılar. Kendilerince “1 Mayıs’ı kızıllaştırdılar”. Ancak hiçbiri, araya polis kordonu çekerek, işçilerin karşısına geçip, ayrı kürsü kurarak, kendi mitinglerini yapmadı. İşçilerin kürsüsüne “mikrofonu kısın” diyerek, işçilerin sesini boğmaya yeltenmediler. Bu onur TKP’ye ait oldu!
TKP yaptığının doğru olduğunu yazan bir kitap biliyorsa, adını bize de söylesin. Bakalım, hem komünist, hem de işçi sınıfına karşı konumlanmak bir arada nasıl oluyormuş! Ancak, tırnak içi komünistlerinin, bu saptamamızın dışında olduğunu da belirtelim. Sınıftan kopuk, “üst tabaka devrimciliği” ve “solculuğu”nun sınıf hareketi karşısında ne kadar gerici bir rol oynadığı /oynayabileceği, TKP’nin “2005 1 Mayıs eylemi”yle bir kere daha görülmüştür.

DESTEK VE YARDIM
Özetlemek gerekirse, 2005 1 Mayısı’nda; birinci olarak, Kürt ulusal hareketi ile sınıf hareketinin birleşme imkanlarının düne göre çok daha gelişkinliği; ikinci olarak, tabandaki işçi ve emekçilerin güçlü mücadele isteği, iki olgu olarak, öne çıkmıştır. Sendika bürokrasisine iş kalsa, yaygın kutlamalar yerine, geçen yıl olduğu gibi bölünmeyi körükler, olmadı, tek merkezde yapılacak bir “etkinlik”le işi geçiştirmeyi tercih ederdi. Sendika bürokrasisini, zevahiri kurtarmak adına da olsa, mevcut adımları atmaya zorlayan şeyin, işçi ve emekçilerin sermayenin saldırılarına karşı mücadele edilmesi noktasında tabandan geliştirdiği güçlü istek olduğu görülmeden, yapılacak bütün değerlendirmeler, atılacak tüm adımlar havada kalacaktır.
Ülkemizin en temel sorunlarının başında Kürt sorunu gelmektedir. Bu sorunun çözümsüzlüğünden en büyük zararı, Türk, Kürt ve her milliyetten işçi ve emekçiler görmektedir. Kürt sorununun demokratik halkçı tarzda bir çözüme kavuşması için, 1 Mayıs’ta yükselen birlik ve kardeşlik duygusu daha da ilerletilmelidir.
Öte yandan, sınıfın, organize sanayi bölgelerinde her haktan mahrum, örgütsüz biçimde çalışan, yürüttüğü sendikalaşma, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadeleleriyle en dinamik kesimini oluşturan genç kuşağının, kendilerini ifade eden pankartlarla çeşitli siyasi grupların kortejlerinde yürümeleri, yön bulmakta zorlandıklarını ve kendi doğal sınıf mecrasına girmek için yardım beklediklerini göstermiştir.
Sınıfın ileri unsurları, mücadeleci sendikacılar ve sınıf partisinin üyeleri, işçilerin günlük mücadele ve eylemi içinde, 1 Mayıs’ta öne çıkan ve yukarıda vurgulanan olgular çerçevesinde ihtiyaç duyduğu yardım ve desteği işçi ve emekçilere vermelidir.
AKP hükümetinin imzaladığı yeni stand by anlaşmasıyla IMF’ye ve emperyalist merkezlere verdiği taahhütler ortadadır. İşçi sınıfına ve halka tam anlamıyla bir “deli gömleği” giydirilmek istendiği de ortadadır. Seydişehir’de işçilere ve halka vahşice yapılan saldırıların arkasındaki IMF ve onun güdümündeki hükümet ve sermaye çevrelerinin kararlılığını görmek gerekir. Eğitim Sen’in kapatılma kararı, TCK’da yapılan yeni düzenlemeler, Ermeni ve Kürt sorunu vesile edilerek şovenizmin sürekli biçimde kışkırtılması, emek ve demokrasi güçlerine yönelik yeni bir saldırı dönemine girildiğini göstermektedir.
Aynı kararlılıkla karşı konulmadığı sürece, baskı ve saldırıların ardı arkası kesilmeyecektir. Seydişehir işçileri üzerlerine düşen yapmış, gerekli tavrı göstermiştir. Özelleştirmeye muhatap işkolları başta olmak üzere, işçi, memur tüm sendikalar, Seydişehir işçilerinin başarısı için, temenni dileklerinin ötesine geçen bir sınıf tutumunu ortaya koymalıdırlar. Sınıf tarzıyla verilecek destek ve dayanışma, işçi hareketi ve sendikal harekette yaşanan istikrarsızlıkların giderilmesinde olumlu bir rol oynayacak, işçi hareketi sermayenin saldırılarına birlik halinde karşı koyma yeteneğini, bu eylem ve mücadeleler içinde kazanacaktır.
Bunu başaracak dinamizm ve isteğin işçi ve emekçilerde fazlasıyla var olduğu, 1 Mayıs 2005’te açık biçimde görülmüştür.

Yeni saldırı dalgası, işçi hareketi ve sendikalar

TBMM’nin yeni çalışma dönemine girmesiyle birlikte, hükümetin, IMF’ye çıkartmayı taahhüt ettiği –fakat meclisin tatile girmesi nedeniyle çıkartamadığı– yasa değişiklikleri gündemin ilk sırasına yerleşti. Değişikliklerin başında sosyal güvenlikle ilgili yeni düzenlemeler geliyor. Sosyal güvenlikle ilgili düzenlemeleri, kıdem tazminatını ortadan kaldıracak “Kıdem Tazminatı Fonu” kurulması, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Yeni Personel Rejimi gibi milyonlarca işçi ve memuru doğrudan ilgilendiren düzenlemeler takip ediyor.
Son dönemde peş peşe yapılan özelleştirmeler, hükümetin IMF’ye ve uluslararası sermaye cephesine verdiği sözleri tutmada oldukça gözükara hareket edeceğini göstermektedir. İşçi ve emekçiler, bu yeni saldırı dalgası karşısında nasıl hareket edecektir? Mevcut anlayış ve eğilimleriyle saldırıları püskürtebilecek midir? Bu ve benzeri sorular, işçi hareketi ve sendikal hareketin yakın dönemine ve bugününe bakmayı zorunlu kılıyor.

SENDİKAL HAREKETİN DURUMU
İşçi sınıfı ve kamu emekçileri, uluslararası sermaye cephesi ve işbirlikçileri tarafından en büyük hak kayıplarına uğratıldıkları bir dönemi yaşıyorlar. Ülkenin en değerli ve stratejik varlıkları özelleştirmeler yoluyla uluslararası ve yerli tekellere peşkeş çekilir, taşeronlaştırma uygulamaları hızla yaygınlaştırılır, işçi kıyımları sürerken; düşük ücret ve maaş artışları dayatılır, kamu emekçilerini de kapsayacak şekilde iş güvencesini ortadan kaldıracak adımlar hızla atılırken; konfederasyonlar ve sendikalar cephesinden bu saldırıları püskürtebilecek bir tavır henüz geliştirilebilmiş değildir.
Saldırıları püskürtecek olanın, işçi ve emekçilerin (emek cephesinin) birleşik mücadelesi olduğu fikri üzerinde kimsenin bir kuşkusu bulunmamaktadır. Ne var ki, sendikal saflarda söylem düzeyinde sağlanan bu birlik, bir türlü pratiğe dökülüp ete kemiğe bürünememektedir.
Özelleştirmeye muhatap olan işkollarında örgütlü T. Haber-İş, Petrol-İş, Tek-Gıda-İş, Hava-İş gibi sendikaların düne göre daha mücadeleci bir tutum içine girmiş olmaları, sık sık birleşik eyleme vurgu yapmaları da, –önemli olmakla birlikte– durumu değiştirmeye yetmemektedir. Çünkü, birleşik eyleme ne kadar sık vurgu yapılsa da, sendika yönetimleri geleneksel bürokratik çizginin dışına çıkmamakta, çözümü sermaye ve hükümetle “uzlaşarak” ya da en ileri haliyle “hukuk- yargı” zemininde verilecek “mücadelelerle”* dipnot1çözme tutumunu bir türlü terk etmemektedirler. Hal böyle olunca, eylemler lokal düzeyde kalmakta, mücadele ortaklığı sağlanamamakta, saldırı nereye gelirse –dün SEKA ve Seydişehir’de, bugün Telekom ve Tüpraş’ta olduğu gibi– o bölümün hareketlendiği bir durum yaşanmaktadır. Sendika bürokrasisinin pompaladığı, mevcut koşullarda saldırıları püskürtmenin neredeyse tek biçiminin hukuk mücadelesi olduğu fikri, giderek ileri işçileri de kapsayarak, işçiler arasında da yaygınlaşmakta; bu durum, işçi hareketi üzerinde mücadele dinamiklerini tahrip ederek, atalete yol açan bir rol oynamaktadır.
İşçi hareketi ve sendikal hareket, “uzlaşmacılık” illetinin yanında bir de “havalecilik” illetiyle muzdarip haldedir. Herkes, “topu” bir üsttekine atmaya yönelmekte, kimse sorumluluk üstlenmemektedir. “Havalecilik”, daha işyerlerinden başlamaktadır. Yeri geldiğinde kendisine “ileri işçi” sıfatını yakıştıran tabandaki pek çok unsur, tıpkı sendika üst yönetimleri gibi, “konfederasyonlar genel eylem kararları alsınlar, iş biter” demektedir. “Top”, aşağıdan yukarıya, Türk-İş’e kadar, bu söylemler eşliğinde zıplatılarak gelmekte, Türk-İş bürokrasisi de, her seferinde sendikalara dönerek, “eylem kararlarını gelin alalım, siz eylem yaptınız da biz gelmedik mi” diyerek ve tabii, bu arada, gelenekselleşen biçimiyle, “işyerlerinde bildiri okuma”, birkaç bölgede “salon toplantıları yapma” kararı eşliğinde, topu yeniden sendikaların kucağına geri vermektedir. Nitekim, bu mizansen, son Türk-İş Başkanlar Kurulu Toplantısı’nda bir kere daha yaşanmıştır.

KAMU EMEKÇİLERİ
Kamu emekçileri alanında da, son toplugörüşme sürecinde hükümetin çizdiği çerçevenin dışına taşılamamış; kamu emekçileri sendikal hareketinde mücadeleci damarı oluşturan KESK, diğer konfederasyonları zorlayarak daha mücadeleci bir zemine çekecek bir mücadele hattını, en başta kendisi oluşturamamıştır. Bunda, dışa fazlaca yansımamış olsa da, KESK’te son genel kurulun sonuçlarından memnun kalmayan çevrelerin KESK’i iç mücadeleye zorlayan tutumları belli düzeyde rol oynamıştır. Kamu emekçileri alanında da, işçi sendikalarında olduğu gibi, konfederasyon düzeyinde mücadele birliği sağlamak eskisi kadar kolay olmamaktadır. Bu alanda da lokal  eylemler öne çıkmakta, “havaleci yaklaşımlar” giderek yaygınlaşmaktadır.

YEREL SENDİKAL PLATFORMLAR
’89 Bahar eylemleri öncesinde gündeme gelen ve sınıf hareketinde ilerletici bir rol oynayan yerel sendikal platformlar da, –son dönemde Ankara dışta tutulduğunda– etkisiz bir konuma sürüklenmişlerdir. Bu durumun yaşanmasında, sendika merkezlerinin ve özellikle konfederasyonların, önce cepheden saldırdıktan sonra, bu yolla istedikleri sonuca ulaşamayınca, dönüp, bu oluşumları kendi eklentileri haline getirmeye yönelik “taktik manevraları” önemli rol oynamıştır. Yerel sendikal platformların bugünkü etkisiz konuma sürüklenmelerinde tek etken, bu olgu değildir. Denebilirse, bu durumu da koşullayan çok daha önemli olguların altını çizmek gerekir ki; bu, hem yerel ve hem de genel olarak sendikal hareketin bugünkü durumunun değişmesi bakımından da ipuçları içermektedir.

a- Siyasi hak taleplerin önemi
Bilindiği gibi, ’89 Bahar Eylemleri, öncelikle ileri işçilerin ve bir kısım genel merkez yönetimleri dışta tutulursa, daha çok şubeler düzeyindeki mücadeleci sendikacıların ve işyeri temsilcilerinin çabaları üzerinde serpilip gelişti. ’89 eylemlerinde, her ne kadar TİS süreci ve buna bağlı olarak ücret artışları için mücadele öne çıkmış gibi görünse de; harekete temel karakterini veren, bu taleplerin yanı sıra, Anayasa ve yasalarda demokratik dönüşümü hedefleyen taleplerdi. Hem geniş işçi toplantılarında kürsülerden dile getirilen hem de pankartlarda yazılanların başında, “12 Eylül Anayasasına hayır”,  “1821-1822 Sayılı Sendikalar Yasası ve 1475 Sayılı İş Kanunu demokratikleşsin”, “İşkolu ve işyeri barajlarına hayır”, “Referandum müessesi getirilsin”, “Söz, basın örgütlenme özgürlüğü”, “Genel grev hakkı” gibi can alıcı siyasi hak talepleri gelmekteydi. Taleplerin içeriği, hareketin birliğini oluşturmada temel etken durumundaydı. ’89 Bahar Eylemleri, sendikal hareketin tepelerinden örgütlenmedi. Tersine, ileri işçilerin, mücadeleci sendikacıların inisiyatif ve sorumluluğunda, fabrikalar ve işyerleri temelinde gelişti, önce yerel düzeylerde, giderek ülke düzeyinde birleşti. Hatırlansın, ’89 TİS görüşmelerinde hükümet %60 artış önerir, Türk-İş ve sendika genel merkezleri %80 artışın pazarlığını yaparken, işçilerin aşağıdan gelen baskısıyla, TİS, %140 artışla bağıtlanmıştı. Dolayısıyla, bugün, aşağıdan yukarıya, her düzeyde, bir üst kademeyi işaret eden “… karar alsın iş biter, biz hazırız” söylemlerinin tutarlı bir tarafı yoktur.

b- Planlı çalışma
Sendikal hareketin geneline ilişkin olmasa da, yerel platformların başarılı olduğu dönemlere bakıldığında, yukarıda da vurgulandığı gibi, taleplerin oldukça net formüle edildiği ve bir çalışma planına sahip olunduğu görülmektedir. Yerel sendikal platformların, yeniden aynı rolü oynayabilmeleri bakımından ilk yapmaları gereken şey budur. Bilindiği gibi, yerel sendikal platformlar, önce işçi sendika şubeleri platformları olarak gündeme geldi; sonra kamu emekçileri sendikalarını da kapsayarak genişledi. Organize Sanayi Bölgelerinde her türlü güvenceden yoksun hak mücadelesi veren işçiler çeşitli dönemlerde platformların gündemine girmelerine karşın, bu alana ilişkin belirsizlikler, kafa karışıklığı, plan yoksunluğunu beraberinde getirmiş; bu nedenle, günümüzde işçi hareketi ve sendikal hareketin en mücadeleci ve en dinamik kesimini oluşturan genç işçi kuşağı sendikal hareketin organik bir parçası haline gelememiştir. Bu kesimi kapsamayan bir sendikal hareketin, hem yerel hem de genel düzeyde yeni ve direngen bir mücadele mevzisi oluşturması mümkün görünmemektedir.

BÜNYEVİ ZAAFLAR
Özgürlük Dünyası okurlarının yakından bileceği üzere, işçi hareketi ve sendikal harekete ilişkin yapılan değerlendirmelerde, hareketin “bünyevi zaaflarına” sıkça vurgu yapılmaktadır. Çünkü biliyoruz ki, bu zaaflar giderilmeden, harekette istikrar ve devamlılık sağlamak mümkün değildir. Hareketin bugünkü temel problemi de, gelip bu noktada düğümlenmiştir. İşçi hareketi ve sendikal hareketin tarihinden gelen ve bu yönüyle bünyevi bir özellik gösteren zaafları, özetle iki başlık altında toparlamak mümkündür. Birinci olarak; hareketteki siyasallaşma düzeyinin olması gereken noktalara ulaşamamasıdır. ’89 Bahar Eylemleri, Büyük Zonguldak madenci  eylemi, ’90 1 Mayısı gibi, sınırlı düzeylerde de olsa siyasi perspektifle hareket edildiği dönemler, işçi ve emekçi hareketinin mücadele birliği de sağlanmakta, hareket, sermaye cephesi karşısında ileri mevziler tutabilmektedir. Ancak, bu dönemler çok sınırlı kalmakta, siyasi perspektifle hareket etme refleksi çok çabuk yitirilmektedir. Bu andan itibaren, ana gövdenin talep ve eylemleri güdükleşerek, hareket hızla ekonomist, sendikal platforma “evrilmek”tedir.* * dipnot2 Bu noktada, ikinci zaaf kendini göstermekte; işçi hareketi ve sendikal hareket, çetin mücadeleler içinde eğitip örgütlediği ileri unsurlarını muhafaza ederek, bir sonraki mücadele dönemine taşıyamamaktadır. ’89 sonrasında olduğu gibi, ya burjuvazi sınıfın ileri kesimlerini tam bir kıyıma uğratmakta ya da işçiler tarafından sendika yönetimlerine getirilen bu kesim, siyasi perspektif kaybına bağlı olarak, sendikal bürokrasinin sunduğu “olanaklar” karşısında fazlaca direnemeyerek, kısa bir zaman diliminde sendika bürokrasisinin bir “parçası” haline gelmektedirler.

İŞÇİ HAREKETİ VE SENDİKAL HAREKETİN MÜCADELE DİNAMİKLERİ
Buraya kadar söylenenlerden hareketle, işçi hareketi ve sendikal hareketin, gerek bünyevi zaaflarının yol açtığı tahribat, gerekse aktüel durumu nedeniyle, sermaye cephesinin dönemsel saldırılarının üstesinden gelemeyeceği sonucuna varmak yanıltıcı olacaktır. Öncelikle, mücadeleleri lokal düzeylerde kalsa da; sendikalaşmak, daha iyi bir ücret ve çalışma koşulları elde etmek, taşeronlaştırmayı önlemek, özelleştirmeleri durdurmak için dövüşen ve mücadele eden bir işçi sınıfı vardır. SEKA ve Seydişehir işçilerinin mücadeleleri tazeliğini korumaktadır. Telekom, Erdemir, Tüpraş, Petkim, Tekel işçileri özelleştirmeye karşı her gün değişik biçimlerde eylem yapmaktadırlar. Diyarbakır Akyıl işçileri, tabanda işçilerin birliği sağlandığında, patronların dize getirilebileceğini gösterdiler. Kamu emekçileri, özelde KESK, mücadeleci bir mihrak olma özelliğini korumaktadır. Örnekler çoğaltılabilir. Hergün, şurada ve burada, sendikalaşma, ücret, sosyal ve hatta siyasal haklar için lokal işçi, memur vb. eylemleri yaşanmaktadır. Ancak, mesele, mücadele içindeki bu güçlerin birleşmelerinin nasıl sağlanacağı üzerinde düğümlenmektedir. Emek Platformu, birleşme ihtiyacını karşılayacak, ortak hareketi örgütleyecek en uygun oluşum olma özelliğini taşımakla birlikte, sendika bürokrasisinin bilinen tutumları nedeniyle, bu başarılamamaktadır. Hal böyleyken, “Emek Platformu, toplansın, karar alsın” demenin, en azından bugün için, fazlaca kıymeti harbiyesi yoktur. Bu tutum, fiilen ipe un sermektir.
İşçi sınıfı, gerek uluslararası gerekse kendi ulusal mücadele tarihinden öğrenmesini ve yararlanmasını bilerek ilerleyebilir. Tarihsel tecrübe, kazanımla biten büyük işçi eylemlerinin; birinci olarak, fabrikalar ve işyerleri temelinde birliğin sağlam temellere oturtularak, inisiyatifin her durumda işçilerin ellerinde kalması sağlanarak, ikinci olarak, sınıfa karşı sınıf (siyasi) perspektifinden hareketle, sınıfın ana gövdesini birleştirecek (ekonomik ve siyasal) talepler için mücadele fikri öne çıkartılarak, ve üçüncü olarak da, sermaye ve burjuvazinin emekçileri bölmeye yönelik hamlelerini boşa çıkartacak çalışmalar cesaretle örgütlenerek başarıldığını göstermektedir. Diğer yandan, genel grev, genel direniş gibi birleşik eylemlerin, işçi sınıfının birbirinden bağımsız gibi görünen, lokal mevzi direniş ve eylemlerinin diyalektik bir süreç izleyerek ilerleyip gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Bu yüzdendir ki, “lokal eylem ve direnişlerle bir yere varılamaz” diyerek, işçi ve emekçilerin sermayeye karşı verdiği günlük mücadeleleri küçümseyen eğilimlerin iler tutar bir yanı yoktur. Öyleyse, hangi düzeyde olursa olsun, “yakınmacı” eğilimlere prim tanınmamalıdır.
Bugün de sermayenin saldırılarını bu perspektif ve tutumla yapılacak çalışmalarla püskürtmek mümkün olabilecektir. Egemenler, bir yandan uluslararası sermayenin istekleri doğrultusunda emekçi sınıflar ve halk üzerindeki ekonomik saldırılarını yoğunlaştırır, ABD emperyalizminin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne (GOP) ülkemizi bağlayan adımları atarken, öte yandan da, emekçileri ve halkı bölecek girişimleri devreye sokmaktadırlar. Kürt sorununda linç gösterileri eşliğinde estirilen şoven gerici-milliyetçi kışkırtmalar, bunun bir tezahürüdür. Bu gerici şoven dalgayı etkisizleştirecek teşhir ve aydınlatma faaliyetlerinin sınıf içinde örgütlenmesi, öncelikle yapılması gereken işlerin başında gelmektedir. İşçi ve emekçilerin acil ekonomik, sosyal  taleplerinin yanında acil demokratik, siyasal talepleri de her fabrika toplantısında, işçi toplantılarında, her düzeydeki sendikal platformların gündemindeki yerini almalıdır. Bu bakımdan, yerel sendikal platformların bir yenilenmeye tabi tutulmaları gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Yukarıda da vurgulandığı üzere, “yakınmacı”, “havaleci” eğilimlere prim tanınmamalıdır. Hele bu eğilimlere, tabanda, “ileri” işçi diye tabir edilen kesimlerde, hiç tahammül edilmemelidir.. Hakim sınıfların yönelimleri dikkate alındığında, işçi ve emekçiler açısından, yakın dönemin politik gündemini, –emeğin iktisadi, sosyal, siyasal haklarının gaspına yönelik yasal düzenlemelere karşı hak mücadelesiyle birlikte– emperyalizme karşı bağımsızlık, gericileşmeye karşı demokrasi mücadelesi ve bununla bağlantılı olarak, Kürt sorununun kardeşlik temelinde demokratik halkçı çözüme kavuşturulması oluşturacaktır. İşçi ve emekçiler emperyalizme karşı bağımsızlık talepleri için mücadele etmedikçe, bu mihraklardan gelen (özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma, KYTK, yeni personel ve sağlık rejimi vb.) neoliberal ekonomik, sosyal, siyasal saldırıların ardı arkası kesilmeyecektir. Gerici dalga püskürtülmedikçe, emekçilerin hak arama yollarının önündeki engelleri oluşturan antidemokratik yasalar geçerliliğini koruyacaktır. Kürt sorunu, demokratik halkçı çözüme kavuşmadığı sürece, Türkiye’ye diz çöktürmek için, dışta emperyalistlerin; emekçileri baskı altına almak, tipik “böl-yönet” politikalarını uygulamalarının hizmetinde, içte de egemenlerin elinde bir alet olarak iş görecektir.
Sınıf partisinin üyeleri, sınıf bilinçli işçiler, mücadeleci sendikacılar, işçi ve emekçi hareketinin sorumluluğunun öncelikle kendi omuzlarında olduğunu bilerek, bütün büyük görkemli eylemlerin günlük “basit” işlerin yerine getirilmesinin üzerinde yükseldiğini unutmayarak, çalışmalarını örgütlemelidirler.

Dipnot1: Hukuk mücadelesi elbetteki sonuna kadar verilmelidir.  Ancak, sınıf mücadelesinin tarihi, hukuk zemininde (masada) kazanmak için, önce üretim sürecinde, sokak ve alanlarda verilen grev ve direniş gibi mücadelelerle kazanmak gerektiğini öğretmektedir.

Dipnot 2.  Şüphesiz, bu söylenenlerden, işçi hareketinin siyasallaşma düzeyinde bir ilerleme olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Özelleştirmeleri “vatan satıcılığı” olarak nitelemeleri, kendilerine yönelik saldırıların merkezinin IMF’ye kadar uzandığını attıkları her sloganda ifade etmeleri, işçilerin bilincindeki siyasal ilerlemeleri göstermektedir. Anlatılmak isten, sınıfın ana gövdesini birleştirecek platformun inşasında yaşananlar üzerinedir.

İşçi Hareketi, Sendikal Hareket ve 2006 1 Mayısının Anlamı

Sovyetler Birliği’nin çözülüp dağılmasının sonuçlarından biri de, dünya kapitalizminin temel yönelimlerinin bir gereği olarak –başta Avrupa işçi sınıfı olmak üzere, sosyalizm yolundan geri çevirmek amacıyla, işçi ve emekçilere tanınan sosyal hakları tanımlamak üzere adına– “sosyal devletçi” denilen uygulamalara son vermeye yönelik bir sürecin başlatılması oldu.

Dünya kapitalizmi, “küreselleşme” adını verdiği neoliberal emperyalist politikalarla, işçi ve emekçilere sosyalizm baskısı altında vermek zorunda kaldığı bu tavizler başta olmak üzere,  sınıfın bütün tarihsel kazanımlarını geri almayı hedeflemişti.

Saldırıların sivri ucu öncelikle bu kazanımlara yöneltildi. Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma vb. bir dizi saldırı bu amaçla peşpeşe devreye sokuldu. Saldırılar giderek bir dalga halini aldı.

İşçilerin sermaye karşısında bir örgütlenme ve direniş merkezi olan sendikalar, ’50’li yıllardan itibaren oluşan nispi “barışçıl ortamda” adım adım “uzlaşma kurumları”na dönüştüler. Sendikacılar ise, yine bu dönemde, yaşam koşulları ve edindikleri “sosyal statü” nedeniyle, “kitlesel” olarak, işçilerden bütünüyle ayrışıp bürokratlar haline gelerek, “işçi aristokrasisi”nin yanında, sınıf içinde burjuvazinin bir diğer dayanağı olan sendika bürokrasisinin saflarını şişirdiler. İşçi hareketi ve sendikal hareket, bünyesinde taşıdığı bu zaaflardan dolayı, sermayenin saldırıları karşısında, saldırıları püskürtecek bir direniş mevzisi oluşturmakta yetersiz kaldı. Dönem dönem, Fransa’da “Juppe Planı”nın püskürtülmesi olayında olduğu gibi, elde edilen mevzi başarılar, daha ileri ve kalıcı kazanımlara ilerletilemedi. Ülkemizde de farklı bir durum yaşanmadı. Büyük Zonguldak Madenci Yürüyüşü ve “Bahar Eylemleri”yle dönemsel saldırılar geri püskütülmüş olsa da, peşi getirilemedi. Sosyal Güvenlik ve İş Yasası’yla ilgili değişiklikler gündeme geldiğinde, yüzbinlerin katıldığı mitingler yapılmasına rağmen, sermaye ve burjuvazinin istediği değişiklikler engellenemedi. Bu sonuçta temel etken, sendikal hareketin içinde bulunduğu durum ve sendika bürokrasisinin etkileriydi.

Bu süreç halen bütün yıkıcılığıyla sürüyor. Ve dünyada ve ülkemizde, işçi ve emekçiler, işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs’ı bu koşullarda karşılıyor.

Bilindiği gibi 1 Mayıs, dünya ölçeğinde, bir yandan emek ve sermaye cephesinin karşılıklı olarak sınıf güç ilişkilerini test ettikleri bir gün olma özelliği taşırken, diğer yandan bununla bağlantı içinde, işçi sınıfının geleceğe yönelik moral ve güç biriktirdiği bir gündür de.

Öncelikle, dünya ve ülkemizde işçi ve emekçilerin 1 Mayıs öncesi yüzyüze oldukları sorunlara bir bakalım:

* Fransa’da öğrenciler ve gençlik, işçilerin de desteğini alarak, hükümetin çıkardığı “26 yaşından küçüklerin işten atılmasını kolaylaştıran yasa”nın geri alınması için, mücadele veriyorlar.

* Almanya’da, metal işçileri, metal işverenlerinin TİS dayatmalarına karşı teyakkuz halinde bulunuyor.

* İngiltere’de, Yerel Belediye Emeklilik Ödeneği’ne göre çalışanların emeklilik hakkının gaspedilmesine karşı mücadele ediyorlar. Bunlara, Yununistan’daki banka çalışanları ve liman işçilerinin mücadelelerini, ABD’de göçmen yasasına karşı gösterileri ve daha pekçok ülkede hak gasplarına karşı verilen mücadeleleri ekleyebiliriz.

Ülkemiz işçi sınıfı ve emekçilerine yönelik ise;

* Merkezinde Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası (GSS) Yasa Tasarısı’nın  bulunduğu saldırılar; işçi kıyımı, sendikasızlaştırma, düşük ücret dayatmaları, ücretlerin ödenmemesi şeklinde sürmekte; patronlar kuralsız (esnek) çalıştırmanın sayısız çeşidini devreye sokmaktadırlar.

* Bütün çözümsüzlüğüyle ortada duran Kürt sorunu, egemenlerin tarafından, Kürt, Türk ve her milliyetten işçi ve emekçileri şoven milliyetçi kışkırtmalarla “bölme”nin ve bu yolla sosyal ve siyasal hak taleplerini baskılamanın bir aracı olarak kullanılmaya devam etmektedir. Yalnız bununla da sınırlı değil. Çözülmemiş Kürt sorunu, aynı zamanda, ABD emperyalizminin elinde, Türkiye’yi, GOP’a ilişkin “görevlendirmeler”de istediği kıvama getirmek için bir “sopa” vazifesi de görmektedir.

* Nitekim, Irak işgalinin ardından, şimdi de Suriye ve özellikle –nükleer enerji çalışmalarını bahane ederek– İran üzerindeki baskı ve kışkırtmalarını artırmış bulunan ABD’nin talepleri karşısında, AKP hükümeti, “GOP’ta bize görev verildi” deyip, İran’a karşı ABD emperyalistlerinin ağzıyla konuşmaya başlamıştır. AKP’nin sınır tanımaz bu işbirlikçi tavrı, ülkeyi, GOP adı verilen bataklığın içine doğru sürüklemektedir.

1 Mayıs öncesi, dünya ve ülkemizde işçi ve emekçiler, özetle böyle bir tabloyla karşı karşıyadırlar. Saldırılar karşısında, dünyada ve ülkemizde işçi ve emekçiler, biçim ve boyutları farklılıklar gösterse de mücadele veriyorlar. Özellikle Fransa işçi sınıfı ve gençliğinin verdiği mücadelenin başarısı, uluslararası sermayenin yönelimleri dikkate alındığında, tüm dünya işçileri ve emekçileri bakımından stratejik bir önem taşımaktadır. İşçi hareketinin uluslararası yönüyle ilgili çok yönlü değerlendirmeler yapılabilir, ötesi, bu, bir ihtiyaçtır da. Ancak biz yazımızın bundan sonraki bölümünü, ülkemiz işçi hareketi ve sendikal hereketinin içinde bulunduğu durumla sınırlı tutacağız.

Ülkemiz işçi ve emekçilerinin mücadele gündeminin ilk sırasında, doğal olarak, sosyal güvenlikle ilgili değişiklikler ve Genel Sağlık Sigortası (GSS) bulunuyor. AKP hükümeti, IMF başta olmak üzere, emperyalist mali merkezlerden gelen talepleri anında yerine getirme tutumunu sosyal güvenlik ve GSS konusunda da  sürdürmekte, işçi ve emekçilerden gelen itirazlara kulaklarını tümüyle kapatmaktadır. Konfederasyonlar, hâlâ, bildik biçimde, “yasa çıkacaksa bizim uyarılarımız dikkate alınsın, uzlaşı içinde çıksın” diyerek, baştan teslim bayrağı çekmenin işaretlerini vermektedir. Sermaye ve hükümetin kararlılığı karşısında sendika yönetimlerinin takındıkları bu tutum, tam anlamıyla “içler acısı”dır.

Sendikal hareketin saldırılar karşısında ciddi bir mücadele ve eylem platformu oluşturması bir yana, Emek Platformu gibi, bir dönem önceki mücadele içinde oluşturulan oluşumlar da, bu dönemde erozyona uğrayarak, fiilen bir dağılma ve parçalanma sürecine girmişlerdir. Burada paratez açarak, bir gelişmeye işaret etmekte yarar var: GSS’ye karşı KESK, TTB, ve DİSK’in çağrısıyla düzenlenen “referandum”a emekçiler ve halk büyük ilgi göstermiştir. Varolan duyarlılığı göstermesi yönüyle oldukça önemli bir durum olmakla birlikte, eğer daha ileri mücadelelerin dayanağı yapılamaz ise, “referandum”un, yasayı geri çektirmeye yetmeyeceği anlaşılır bir durumdur. Gelgelelim, “referandum” noktasında dahi emek ve meslek örgütlerinin birleşememeleri, gelecek açısından oldukça kaygı vericidir. Bu bölünmüşlük ve parçalanmışlık görüntüsü, 1 Mayıs öncesinde sendikal hareket için en önemli olgu durumundadır.

 

BİRLEŞMEK VE ÖRGÜTLENMEK

İşçi hareketi ve sendikal hareketin içinde bulunduğu bu durum, namuslu dürüst sendikacıya, sınıf bilinçli işçiye ve elbette ki sınıf partisine “tarihi” denilebilecek türden sorumluluklar yüklemektedir: İşçi hareketini tabandan başlayarak her kademede birleştirmek, sendikal hareketi mücadeleci temelde yeniden ayakları üzerine dikmek… Bunun bir adımı olarak, 1 Mayıs 2006’yı, işçi sınıfının her düzeyde birleşme ve örgütlenme platformu olarak örgütlemek… 2006 1 Mayıs çalışmalarının kapsam ve içeriği, işte bu görev ve sorumlulukla şekillenmektedir. Yazımızın girişinde de belirtildiği üzere, işçi hareketi ve sendikal hareketin bugün ve yakın gelecekte çözmesi gereken en temel problem, sendikaları birer “uzlaşma kurulları” olmaktan çıkartıp, yeniden sermayeye karşı örgütlenme ve direniş merkezleri haline getirmek noktasında düğümlenmiştir. İşçi sınıfı bakımından uluslararası önemde bir gün olan 1 Mayıs’ta, öncelikle bu sorunun bilince çıkartılması hayati önem arzetmektedir.

Şüphesiz, emperyalizmle ekonomik, askeri, siyasi alanlarda kurulan tüm bağların sökülüp atılması, Kürt sorununun halkların kardeşliği ve eşit haklar temelinde demokratik halkçı çözümü, GSS başta olmak üzere saldırı yasalarının geri çekilmesi, işçilerin, emekçilerin ve yoksul halk kitlelerinin 1 Mayıs 2006’daki temel taleplerini oluşturmaktadır. Ve yine hiç şüphesiz, 1 Mayıs 2006’da işçi ve emekçilere yönelik propaganda ve ajitasyonun içeriğini bu talepler oluşturacaktır.

Ancak, tarihi tecrübeler, işçi ve emekçilerin, en basit bir hak talebini dahi ancak örgütlü ve birleşik bir mücadeleyle elde edebileceğini göstermektedir. Bu noktada en bilinir gerçeklerden biri de; sermaye karşısında işçi sınıfının örgütten başka bir silahının olmamasıdır. Öyleyse, bu 1 Mayıs’ta, işçi ve emekçiler arasında, öncelikle kendi aralarına sokulan rekabet ortamı ve yapay bölünmeleri bir tarafa iterek, sermayeye karşı birleşmeleri ve örgütlenmeleri fikri öne çıkarılmalıdır. Bu fikir, işçiler, emekçiler arasında yerleştiği oranda, 2006 1 Mayıs’ında sendikalar ve konfederasyonlar arası parçalanma tehlikesi bertaraf edilecek; sendikaların işçilerin sermayeye karşı bir örgütlenme ve direniş merkezi olmaları gerçeği işçiler nezdinde yeniden anlam bulacaktır.

Bu çerçevede, “sermayeye karşı birleş, sendikada örgütlen”, “sendikanı sermayeye karşı bir örgütlenme ve direniş merkezi yap”, “milliyetçi temelde bölünme, Türk-Kürt kardeşliğinde birleş” vb. sloganları, 1 Mayıs’ta yürütülecek propaganda ve ajitasyon çalışmalarında özel bir yer tutmalıdır.

“SOLCULAR”IN DEĞİL İŞÇİLERİN BAYRAMI

İşçi hareketi ve sendikal hareketin yaşadığı zaaf ve zayıflıklar; 2006 1 Mayısı’nın, bir dönem önce olduğu gibi, konfederasyonlarca farklı alanlarda kutlanması riskini beraberinde getirirken; diğer bir olumsuzluk, böylesi dönemlerde küçük burjuva sınıf dışı örgüt ve akımların, “1 Mayıs’ı devrimcileştirmek” adına, 1 Mayıs’ı işçilerin bayramı olmaktan çıkarıp, “solcuların gövde gösterisi”ne dönüştürme hevesine kapılmalarıdır. Henüz tazeliğini koruyan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yaşanan “bölücü” tavırlar, bu bakımdan uyarıcı olmalıdır. Nitekim TKP, kendinden menkul “yurtsever cephe”siyle, İstanbul’da 1 Mayıs başvurusu yapmış bulunuyor. TKP başta olmak üzere, ayağı yerden kesik sözde solcu grupların sınıf dışı tutumuna karşı ideolojik, teorik, siyasal (teşhir) yönden mücadele, fabrika ve işyerlerinde, yani emekçi yığınların içinde, pratik günlük bir mücadele olarak yürütülmelidir. Aynı türden mücadele, konfederasyonlar arası çekişmelerden kaynaklanabilecek olası ayrı kutlama girişimlerine karşı da, bugünden yürütülmelidir. Ancak bu noktada, asıl belirleyenin, işçiler arasında yürütülecek çalışmalarla, işçilerin 1 Mayıs’a yönelmelerini sağlamak olduğu unutulmamalıdır.

Gerek işçi sınıfının –kuşkusuz yerellerde– mümkün olan her yerde birleşmesi ve mücadeleye atılmasını dert edinmeyen sınıf-dışı “solcular”ın “güçlerini tek merkezde birleştirme” ihtiyaçları, gerekse sendika bürokrasisinin hareketin zayıflığından yararlanarak 1 Mayıs’ı birkaç merkezle sınırlama girişimleri karşısında, tabandan işçilerin inisiyatifini teşvik ederek, 1 Mayıs’ın, önceki yıllarda olduğu gibi, en yaygın ve kitlesel biçimde kutlanması güvence altına alınmalıdır. Bu noktada, sınıfa karşı sorumluluk duyan herkese büyük görevler düşmektedir. En başta da sınıfın partisine. 1 Mayıs’ın kutlanmasına dair toplantı çağrılarının sendikaların en geniş katılımıyla yapılması arzu edilen olmakla birlikte, bundan geri durulduğunda ve geri durulduğu yerde/yerlerde, şüphesiz ileri işçileri ve işyeri temsilcilerini de işin içine katarak, sınıfın birliği üzerinden ve birliği için, gerekli çağrıları gecikmezsizin yapacak düzeyde imkanlar, kamu emekçileri sendikalarında sahip bulunduğu mevziler de düşünüldüğünde, sınıf partisi bakımından sendikal hareket içinde yeterince vardır.

“Genelin dışına düşerek ‘tecrit olma’ kaygısı” ya da katılacak emekçi sayısından kaygı duyularak, basın açıklamalarıyla işi geçiştirme tutumunun reddedilmesi doğru ve zorunludur. Sınıfa güven duyulmalıdır. 1 Mayıs’ın yaygın kutlanmasında, sınıf partisinin yıllar boyu bu noktadaki ısrar ve kararlı tutumunun belirleyici rol oynadığı herkesçi bilinir bir gerçekliktir.

 

FABRİKA VE İŞYERİ KUTLAMALARININ ÖNEMİ

Son yıllarda 1 Mayıs kutlamaları, fabrika ve işyerlerinden ziyade, “törensel alan kutlamaları” olarak öne çıkmıştır. Bunda, 1 Mayıs’ın son iki yıldır hafta sonu tatiline denk gelmesinin, sendika bürokrasisine, kutlamaları yasak savma biçimde “resmi geçit”vari düzenlemelerle geçiştirme olanağı tanıması kadar, sınıf-dışı, üst tabaka “geleneksel sol” anlayışın “törensel tapınç narsistliliği”nin de payı vardır. Alan kutlamaları, elbette ki, önemlidir ve olacaktır. Ancak, işçi ve emekçiler cephesinden bilinç ve örgütlenme düzeyinde biriktirici olan; fabrika, işyeri ve hizmet birimlerinde yürütülecek çalışma ve kutlamalardır. Alan kutlamaları, bunların üzerinde yükseldiği oranda anlamlı olacaktır. 2006 1 Mayısı açısından ölçüt; 1 Mayıs’ta alanlarda kaç kişinin olduğundan daha fazla –ki, asla önemsiz görülüp küçümsenemez–, ne kadar işyerinde, hangi sayıda emekçinin kutlamalara katıldığı olmalıdır.

Bunun için; işçiler arasında yaygın bir propaganda, teşhir ve ajitasyon faaliyeti örgütlenmeli, yazılı materyaller ve çağrılarda genel soyut ifadeler yerine, o alandaki emekçilerin somut taleplerinden hareket edilmelidir. En basit bir talebin bile işçileri birleştirmenin bir imkanı olarak kullanılması gerektiği bir dönemden geçtiğimiz unutulmamalı. Sosyal güvenlik ve GSS noktasında işçiler, emekçiler ve emekçi halk kitlelerinin yeterince bilgi sahibi olmadığı her platformda dile getirilmektedir. Yeterli aydınlatma çalışmasının yapıldığı her yerde, “ GSS’ye karşı 1 Mayıs’a” çağrısı işçileri birleştirecektir.

Aynı şekilde, “ …  talebimiz için birleşelim, birleşir örgütlenirsek haklarımızı elde edebiliriz. 1 Mayıs, birlik, mücadele ve dayanışmamızın en özlü ifadesidir. 1 Mayıs’ı birlikte örgütleyerek kutlamalıyız” fikrinin işçilere mal edilerek pratik bir hale büründürülmesi, 1 Mayıs’ın işçilerin mücadelesinde gerçek yerine oturması bakımından önemlidir.

İşyeri kutlamalarının, iş bırakılarak örgütlenemediği yerlerde, yerine göre, işbaşı yapmadan önce, öğle tatilinde ya da iş çıkışı topluca yapılması, işçilerin bilinç ve örgütlülüklerinin geliştirilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu yüzden, ne gerekçeyle olursa olsun küçümsemek bir yana, işyeri kutlamalarının örgütlenmesine önayak olunmalıdır. Alan kutlamalarının, işyeri kutlamalarının ardından ve üzerinden geldiği ölçüde anlam ve değeri büyüyecektir.

İşçi hareketi ve sendikal hareketin geleceği bakımından, 1 Mayıs hazırlık çalışmaları ve kutlamalarında, Organize Sanayi Bölgelerinde yürütülecek faaliyet büyük önem arzetmektedir. Organize sanayi bölgeleri temelinde kutlamalar örgütlenmesi savsaklanamaz ve önemi görmezden gelinemez. 1 Mayıs hazırlıkları kapsamında işyeri  toplantıları ve bölge düzeyinde paneller örgütlenerek, işçi ve emekçilerin içinde bulunduğu durum, sermayenin saldırıları ve yol açtığı etkiler üzerine tartışılarak, birleşme ve sendikal örgütlenmenin gereği ve önemi vurgulanmalıdır. OSB’nde 1 Mayıs vesilesiyle düzenlenecek mütevazı kültürel etkinlikler, genç işçi kuşakları arasında duygu bağlarını güçlendirecektir. Hazırlık ve kutlamaların bu yanı ihmal edilemez.

Bir demokrasi sorunu olarak Kürt sorunu üzerinde önemle durulmalıdır. Şoven, milliyetçi tarzda kışkırtmaların yol açtığı bölünmenin Türk, Kürt her milliyetten emekçilere verdiği zarar somut olarak ortaya konulmalıdır. Tüm kışkrtma ve provoke edici tutumlara rağmen, 2006 Newrozu’nun barış ve kardeşlik içinde geçmesi; aynı birlik ve kardeşliğin 1 Mayıs’ta da yaşanmasının imkanlarını genişletmiştir. Nitekim, Newroz’daki barış ve kardeşlikten rahatsızlık duyan güç odakları, Newroz’un hemen ardından harekete geçmişlerdir. Diyarbakır’da, gerilla cenazeleri bahane edilerek estirilen gerici terör ve sıkılan kurşunların barış ve kardeşliğe yönelik olduğu açıktır. Emek ve demokrasi güçleri, karanlık güç odaklarının bu girişimlerini boşa çıkartmak üzere, Türk-Kürt kardeşliğine her zamankinden daha fazla vurgu yapmak durumundadırlar. Kürt sorununa ilişkin devlet, hükümet ve Genelkurmay’ın yaklaşımlarının Türkiye’yi her geçen gün daha fazla ABD’nin dümen suyuna soktuğunu ve ülkemizi Ortadoğu’da ABD’nin GOP bataklığına sürüklediğini ortaya koyarak; Kürtlerin tam hak eşitliğinin kabülünden en başta işçi ve emekçilerin çıkarı olduğu cesaretle savunulmalıdır. “Emperyalizm ve sermaye karşısında milliyetçi temelde bölünme değil, (elbetteki eşit haklara dayalı olarak) kardeşlik temelinde birlik”, emekçilerin temel şiarı olmalıdır.

Diğer yandan, son örneği Şemdinli’de ortaya çıkan ve ucu generallere kadar uzanan çete bağlantıları gizlenemez bir noktaya ulaşmıştır. Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın yargılanması talebi etrafında yoğunlaşan tartışmalar şimdilik sönmüş gibi görünse de, yarın bir başka vesileyle yeniden benzer tartışmalar gündeme gelecektir. Diyarbakır’da gerçekleşenler buna aday durumdadır. Demokratikleşmenin önündeki en büyük engeli oluşturan bu tür örgütlenme ve ilişkiler teşhir edilerek, sorumlularının yargılanması bir demokrasi talebi olarak  öne çıkartlmalıdır.

İşsizlik ve yoksullukla boğuşan emekçi semtlerde, “işsizliğe ve yoksulluğa karşı 1 Mayıs’a” sloganı etrafında yürütülecek bir çalışma; sermayenin saldırıları karşısında yürütülecek birleşik mücadelenin önemli dayanaklarından olacak bu alanlarda, birleşmenin zeminini güçlendirecektir. Emekçi semtlere yönelik propaganda ve ajitasyonun bu durum gözetilerek ele alınması herhalde zorunludur.

Son yıllarda 1 Mayıs kutlamalarına katılanların yaşlarına bakılarak, haklı olarak, “Genç 1 Mayıs” nitelendirmesinde bulunulmuştur. Bu durum, gerek işçi, gerekse öğrenci gençliğin ülke sorunlarına ve kendi geleceklerine karşı duyarlılığını göstermektedir. Bugün işçi sınıfının genç kuşaklarının yüz yüze olduğu sorunlar olsun (büyük bir bölümü işsizliğin pençesinde kıvranmaktadır), öğrenci gençliğin gelecek korkusu olsun, düne göre daha da büyümüştür. Fransa’da, 26 yaşın altında işe girenlerin işten atılmasını kolaylaştıran yasa karşısında Fransa gençliğinin verdiği mücadele, gençliğin taşıdığı mücadele potansiyelini göstermesi bakımından oldukça öğreticidir.

8 Mart çalışmaları, düzenlenen etkinlikler, emekçi kadınların toplumsal, siyasal sorunlar ve gelişmelere karşı geçmişten çok daha fazla duyarlı hale geldiklerini göstermiştir. Emekçi kadınlar arasında mayalanan örgütlenme ve mücadele isteği 1 Mayıs’a  taşınmalıdır. Emekçi kadınların acil taleplerini merkezine koyan 1 Mayıs çalışmaları, kadın hareketinin emekçi karakter kazanmasını güçlendirirken, emekçi kadınların örgütlenme imkanlarını da geliştirecektir.

Yaşasın 1 Mayıs

Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!

Kongrelerin Ardından, Kamu Emekçileri Sendikal Hareketi

24- 27 Haziran tarihinde yapılan Kamu Emekçileri Konfederasyonu (KESK) Kongresi ile kamu emekçileri sendikaları kongre süreçleri tamamlandı. Bir emek örgütü olarak normal olan, kongre süreçlerinde dile getirilen eleştirileri, özeleştirileri bir sonraki mücadele döneminin dayanağı haline getirecek bir birikime dönüştürmek ve o ana kadar sürdürülen tartışmaları kongre salonlarında sonlandırmaktır.

Ancak, böyle olmamıştır. KESK Kongresi’nin bitimiyle birlikte tartışmaların son bulması şöyle dursun; yeni tartışmalara kapı aralanmıştır.

Buna karşın, gerek kongre süreçleri boyunca yaşanan tartışmalar, gerekse kongreler sonucunda ortaya çıkan yönetim tablosu, kamu emekçileri sendikal hareketini yakından takip edenler açısından hiç de sürpriz olmamıştır.

Daha baştan “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” dedirtebilecek bir durum söz konusuydu çünkü; hiçbir şey bir anda ortaya çıkmamıştı. Bugün yaşananların tohumları 2005 kongre döneminden başlayarak atılmaya başlanmıştı.

Bunların neler olduğuna geçmeden önce, konuyu daha anlaşılır kılmak amacıyla bazı hatırlatmalar yapmak da fayda var.

Bilindiği gibi, kamu emekçileri sendikal hareketi, ‘90’lı yılların başında ortaya çıkarken, politik hareketlerin güçlü etkisi altında şekillenmişti. Geleneksel bürokratik sendikal çizgiden ayrışması ve kamu emekçilerinin her vesileyle övünçle vurguladıkları gibi “fili ve meşru mücadele hattı”nın oluşmasında, şüphesiz bu durum, kamu emekçileri sendikal hareketi bakımından bir avantaj oluşturuyordu. Ancak, bu durum KESK kitlesel bir emek örgütü  hüviyetine büründüğü  koşullarda da değişmeyince -yani tabandaki üyelerin karar alma ve hayata geçirme inisiyatifleri yerine grupların kendi aralarında ya da tek başlarına karar alıp uygulamaları sürdükçe-, KESK ve bağlı sendikaları, belli politik mihrakların, deyim yerindeyse “arka bahçesi” haline getirmiştir. Böylece başlangıçta avantaj olan şey, giderek dezavantaja dönüşmüştür. Politik grupların sendikalara kaba müdahaleleri, kamu emekçileri sendikal hareketinde, bir yandan sermaye ve devlet cenahından gelen saldırılar karşısında zafiyet yaratırken, bir yandan da bürokratizmi besleyip büyüten bir etkide bulunmuştur.

Bu nedenledir ki, kuruluş süreçlerinde bir çağrıyla kendi üye tabanının çok ötesinde yüz binlerce kamu emekçisini eyleme geçiren KESK ve bağlı sendikaların üst yönetimleri, an gelmiştir, tıpkı Türk-İş bürokrasisi gibi, tabandan şikayet eder bir noktaya savrulmuşlardır. Bundan çok daha önemlisi, devlet güdümlü de olsalar, KESK’in karşısında, KESK’ten daha kitlesel örgütler (Kamu-Sen, Memur- Sen), bu zaaflardan yararlanarak örgütlenebilmişlerdir.

GRUPÇULUK İLLETİ

Grupçuluğun bir sonucu olarak gündeme gelen kaba müdahalelerin KESK’e ve bağlı sendikalara neler kaybettirdiği bir türlü görülmemiş, daha doğrusu grupçuluğun doğası gereği görülmek istenmemiştir. Grupçuluk, en rafine biçimde, kendisini, tahmin edileceği gibi, kongre dönemlerinde ortaya koymuştur. Grupçuluk, o kertede yaşanmıştır ki, mitoz bölünme benzeri, “ grup içinde gruplar”ın doğmasına  kadar ilerlemiştir.

Bu durumun en uç örneği, Devrimci Sendikal dayanışma (DSD) grubu içinde yaşanmıştır. 2005 yılında, KESK kongre sürecinde, DSD grubunun, Eğitim-Sen ve KESK yönetimlerinin oluşturulması (daha doğrusu kimlerin yönetimlerde görev alacaklarının belirlenmesi ) sırasında kendi içinde yaşadığı tartışma, “grup içi bir sorun” olarak kalsa; kendi sorunları denip geçilebilirdi. Ancak, herkesin bildiği gibi, bu “iç sorun”, 2008 yılına gelinceye kadar kamu emekçileri sendikal hareketinde çift başlılığa yol açan bir sonuç doğurmuştur. Aynı boyutlarda ve içerikte olmasa da benzer sorunlarla malül Demokratik Emek Hareketinin, DSD içinde yaşanan bu soruna “dahil olma”sı ile birlikte, kamu emekçileri sendikal hareketinde, Eğitim-Sen ve KESK yönetimleri olmak üzere iki ayrı “merkez” fiilen ortaya çıkmıştır.

2008 kongre süreci, baştan sona bu olgunun gölgesi altında biçimlenmiş, sonuçlanmıştır.

Ülkede, ekonomik, siyasal, sosyal her alanda derin bir çalkalanmanın olduğu, buna karşın sermaye cephesinin emekçilere dönük saldırılarının hız kesmeden sürdüğü bir dönemde gerçekleşen kongrelerde; yeni döneme uygun bir mücadele stratejisi oluşturmak bir yana, bu konulara ilişkin ciddi hiçbir tartışmanın dahi yapılamamış olmasının nedeni de bu olguda aranmalıdır.

BİRLİK PLATFORMU

KESK’in ana dinamiklerinden biri olan Emek Hareketi, kongre sürecinin her aşamasında, kamu emekçileri sendikal hareketinde yaşanan bu “ikili durum”u ortadan kaldırmak, kongreleri kamu emekçilerinin beklentilerine uygun bir şekilde, sermayenin saldırılarına karşı, döneme uygun bir mücadele stratejisi, yeni örgütlenme perspektifleri vb. oluşturmanın zemini yapmak için uğraş vermiştir. Emek Hareketi, KESK’in  kitlesel bir emek örgütü olarak yeniden biçimlenmesinin platformunu gündeme getirmiş; bu çerçevede kamu emekçilerinin en geniş birliğini sağlamaya çalışmıştır. KESK’in temel dinamiklerini oluşturan diğer güçler, her zamanki gibi kongre kazanmayı, yani sandıktan kazanan liste olarak çıkmayı temel hareket tarzı olarak benimseyince, Emek Hareketi bu çabalarında başarılı olamamıştır.

KESK Genel Sekreteri Emir Ali Şimşek, 18. 07. 2008 tarihinde Alternatif Gazetesi’nde KESK kongre süreçleriyle ilgili olarak verdiği röportajda, … hükümetin desteklediği sendikalar güç kazanırken bize bağlı sendikalar üye kaybına uğruyorlar. Bu yüzden, KESK’in başladığı yer ile bugün gelinen aşama, neoliberal politikalar açısından, siyasal gündem, çalışma koşulları, örgütlenme koşulları açısından bakıldığından aynı nokta olmadığını düşünüyorum. KESK’in başlangıcı ile bugünü kıyaslamaktan ziyade, konjonktürü çok iyi değerlendiren bir noktadan bir çözüm bulmak zorundayız. Esas olarak iş yerlerinde ideolojik üstünlüğü ele geçirebilecek yeniden bir örgütlenmeye ihtiyaç var. Eğer bu sağlanabilirse, KESK’in mücadelesi yükselecek, ilk günkü coşku yakalanabilecektir.diyerek bir saptamada bulunuyor. Şimşek’in bu saptamasında bir isabet vardır. Ancak bu durumda yapılması gereken, sendikal zeminde en geniş birliği sağlayarak, moral, güven tazeleyerek kamu emekçilerini yeni mücadele dönemine hazırlamak değil midir? Kongre sürecini bunu başarmanın bir platformu olarak değerlendirmek gerekmez mi?

Diyelim kongre sürecinde bu olmadı. Hiç olmazsa kongreler sonuçlandıktan sonra, işin bu yanıyla ilgili olarak geleceğe yönelik olumlu mesajlar verilse iyi olurdu.

Ancak, Şimşek işin bu yanıyla fazlaca ilgili değil. Bütün dikkatini Demokratik Emek hareketinin kongreler sürecindeki tavrının doğruluğunu ispatlamaya yönlendirmiş: demokrasi sorunu etrafında bir tartışmayla da bunu sağlamaya çalışıyor. …Gelinen aşamada tek liste yerine karşılıklı listelerin olmasını demokratik zenginliğin bir ürünü olarak değerlendirmek gerekiyor. Kazanamayan arkadaşlarımızın -kazanabilirlerdi de- kongre süreçlerinin çok sağlıklı geçmediğine dair, çeşitli eleştirilerini biz de okuyoruz, dinliyoruz. Bunlar doğru değildir. Sonuçta bir kongre süreci yaşıyorsunuz ve bütünlüğü sağlamaya çalışıyorsunuz. Sonuç alınmadığı zaman bu kongrelerin başarısız olduğunu söylemek kendi içinde bir handikap taşıyor. Böyle değerlendirmenin demokratik bir tutum olmadığını düşünüyorum. Bence bu grupların ve arkadaşların dönüp kendi kendilerini sorgulamaları gerekiyor.

Elbette herkes kendini sorgulamalıdır. Ama herkesten çok da Demokratik Emek Hareketi ve zarfa bakıp mazrufu gözardı eden Emir Ali Şimşek sorgulamalıdır. Kongrelerin demokratik olmadığı tartışmasını yapan kimse yok. Demokrasinin ölçütü eğer iki ya da daha çok liste ile seçimlere gidilmek ise, Şimşek’in geleneksel sendika bürokrasisine bir özür borcu vardır demektir. Oralarda fazlasıyla liste yarışmaktadır. Oysa bir emek örgütünde demokrasinin en temel ölçütü üyelerinin günlük çalışmaya ve karar süreçlerine katılımı ve bununla kopmaz bağlar içinde iradesinin en geniş biçimde yönetimlerde temsiliyetinin sağlanmasıdır. Emek Hareketi’nin kongre süreçlerinde yapmak istediği şey buydu.

Burada, çokça tartışılan bir konuya açıklık getirmek gerekiyor. O da şudur: Çatı Partisi çalışmalarını birlikte sürdürürken, nasıl olup da Emek Hareketi ile Demokratik Emek Hareketi KESK kongrelerinde birlikte hareket edememişlerdir. Demokratik Emek Hareketi (DEH) ile kendilerini DSD taban hareketi olarak tanımlayan (DSD içindeki DEH ile ortak hareket eden grup), çatı partisi bileşenlerinin ittifak yapmalarının gereği üzerinden, Emek Hareketi’ni birlikte olmaya çağırmışlar, DSD’nin diğer grubunun tasfiyesini dayatan çağrılarına olumlu yanıt almadıkları noktada, üsluplarını “burada birleşmeyenler çatı partisinde de kendilerine yer bulamayacaklar” gibi kabul edilemez biçimlere büründürebilmişlerdir.

Bu tür söylemlerle bir yere varılamayacağı bir yana, bu yaklaşımın çatı partisi fikriyatıyla özden çeliştiği açıktır. Çatı Partisi, demokratik blok ve/veya başka bir adla olsun, gerçekleştirilmek istenen şey, siyasi parti ve grupların yan yana gelmesinden ibaret olmayıp, onları aşan genişlikteki demokrasi gücünü bir zeminde birleştirmektir. Bu bakıştan hareketle, KESK kongrelerinde yapılması gereken geniş bir birliği sağlamaya yönelmek olmalıydı. Diğer yandan, sendika, her düşünceden ve inançtan emekçinin örgütüdür. Dolayısıyla, ne kadar geniş bir zemine oturmuş olsa da, çatı ya da demokratik blok, yine de, bu emekçi genişlik karşısında dar kalacaktır. Üstelik sendikal ihtiyaçların sendikalar içinde tasfiyecilik bir yana sendikal birliği gerektirmesinin ötesinde, çatı partisi oluşturmanın ihtiyaçlarının, siyasal açıdan da, belirli siyasal eğilime sahip sendikal grupların yanında her halde Emek Hareketi’ni ve birlikçi yaklaşımını dışlamayı değil, onunla birleşmeyi zorunlu kılacağı açıktır. Kısacası, sendikal ihtiyaçların yanında siyasal yaklaşımın da, eğer çatı partisinin ihtiyacı olan ittifaklar ve birlik anlayışını içtenlikle benimsemişse, uygulanan dayatmacı ve dışlamacı tutum yerine birlikçi/birleştirici bir tutumu öngöreceği tartışmasızdır. Dolayısıyla hangi açıdan ele alınırsa alınsın, çatı partisinin platformuna uygun hareket edenin Emek Hareketi olduğu görülmektedir. Bu platform ve ihtiyaçlarına uygun davranmayan ve bu yönüyle eleştirilmesi gereken, Emek Hareketi değil, ama DEH ve bu süreçte DSD’nin onunla birlikte davranan grubudur. Nitekim demokratik birlik noktasında, KESK kongresinde aldığı tutumdan dolayı DEH’i eleştirenlerin başında bizzat Kürt ulusal demokratik hareketinin etkin isimleri gelmektedir. Kürt ulusal demokratik hareketinin etkili isimlerinden Mustafa Sivaslı’nın 17. 07. 2008 tarihinde Alternatif Gazetesinde yayınlanan “ Sol demokratik birlikten uzak durmak …”  başlıklı yazısı bu konularda önemli saptamalarda bulunmaktadır.

SALDIRILARI BOŞA ÇIKARMANIN YOLU

İttifaklar, yan yana gelişler, farklı düşünenler arasında gündeme gelen ve taktiğe ilişkin bir konudur.

Taktik, objektif, nesnel temel üzerinde şekillenir ve özü birleştirmektir. Nesnel koşullardaki değişimler ve gelişmeler taktik tutumda da değişiklikleri zorunlu kılar.

Devlet, hükümet ve sermayenin sendikaları parçalamaya yönelik girişimlerini hızlandırdığı, Türk-İş’e bile tahammül göstermeyip, “diyalog sendikacılığı” adı altında tam bir teslimiyet dayattığı bir dönem yaşıyoruz. KESK ve bağlı sendikaların kongre süreçlerinde de, Emek Hareketi, bütün bu gelişmeleri dikkate alarak birlik platformunu ilan etmiş, bunu gerçekleştirmeye yönelmiştir. Çünkü, emeğe ve haklarına yönelik saldırganlığın ürünü olarak KESK’i etkisizleştirme tutumunun yanında ve ötesinde, günümüzde egemen güçlerin Kürt sorununu kullanarak Türk milliyetçiliğini kışkırtmak suretiyle KESK’te bir bölünme yaratmak istediği görülemez ve anlaşılamaz bir şey değildi. Yukarıda da vurgulandığı gibi taktik bölünmeye değil, birleştirmeye hizmet ettiği oranda başarılıdır ve doğrudur.

Egemenlerin KESK’e yönelik bölme girişimleri, hiç şüphesiz bugün ortaya çıkmış bir durum da değildir. ’90’lı yılların ortalarındaki, Kürt’lerde dışlanma duygusu yaratarak, Kürt’lerin kendi sendikalarını örgütlemeleri adına geliştirilen bölme girişimleri hafızalarda tazeliğini korumaktadır. KESK’i bölmek, etkisizleştirmek için Kamu-Sen gibi devlet güdümünde sendikalar kurdurulmuş olması da, devlet ve egemen güçlerin KESK’e yönelik ne gibi hesaplar peşinde koştuklarını gösterir bir başka örnektir.

Bu koşullarda, egemen güçlerin, sermaye ve devletin KESK’e yönelik bölme operasyonunun üstesinden ancak emekçilerin ve onları temsil eden ana dinamiklerin birliği sağlanarak gelinebilirdi.

Dün Kürt milliyetçiliği kışkırtılarak bölme girişimleri, KESK’teki ana dinamiklerden biri olan Demokratik Emek Hareketi’nin KESK ve bağlı sendikalarda temsiliyeti sağlanarak nasıl boşa çıkarıldıysa, bugün de Türk milliyetçiliği temelli bölme girişimleri, benzer biçimde, Devrimci Sendikal Dayanışma (DSD) ve Sendikal Birlik (SB)’nin temsiliyeti sağlanarak boşa çıkarılabilirdi. Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur ve Emek Hareketi bunu sağlamaya çalışmıştır. KESK’te bugüne kadar yaşanan üye kayıplarını tek bir nedene bağlamak doğru olamamakla birlikte, bu yönlerden bir değerlendirmeye şiddetle ihtiyaç bulunduğu ortadadır. Hal böyleyken, son günlerde özellikle Eğitim-Sen’de yaşanan istifalar karşısında, “biz tehditlere boyun eğmeyiz. Üye sayısı bugünkünden az, ama daha devrimci bir KESK iyidir” yaklaşımıyla hayırhah bir tutum takınıldığı gözlenmektedir. Bu yaklaşım kabul edilebilir değildir.

Başta da vurgulandığı gibi, kongre süreçleri ve sonuçlarının geleceğe yönelik etkileri üzerine tartışmalar sürecektir. Doğru sonuçlar çıkarıldığı ölçüde, tartışmalar, gerekli ve zorunludur da. Ancak, KESK ve bağlı sendikalar bakımından öncelikli ve temel sorun, ne yeni oluşan yönetimlerin nasıl bir sendikal çizgi izleyecekleri, ne de kongre döneminde yapılan yanlışları hemen, vakit geçirmeden “olağanüstü kongreler” yoluyla düzeltmeye girişmektir. Sorun, KESK’in kitlesel bir emek örgütü hüviyetine yeniden nasıl kavuşturulacağı noktasında düğümlenmiş bulunmaktadır. Gerek Kürt ulusal demokratik hareketinin Mustafa Sivaslı’nın yazısında ortaya konan görüşleri; gerekse ÖDP ve DSD’nin bu cephede dile getirdikleri, son kongrede başarılamayanın gelecekte başarılması açısından olumlu ve yapıcı işaretlerdir. Görünen o ki, ortaya çıkan tablo sağduyu sahibi kimseyi memnun etmemiştir.

KESK’in, zaaflarını aşarak kamu emekçilerinin mücadele örgütü olarak yeniden biçimlenmesi için, en başta grevli toplu sözleşme hakkı olmak üzere, mücadele taleplerinin tazelenmesi zorunluluğu vardır. Yenilenmiş bir talepler dizgesi ve bunları elde etmeye yönelik mücadele platformuyla KESK, yeniden kamu emekçileri için çekim merkezi olacaktır. Temel tüketim mallarına sürekli zam yapılmakta, emekçilerin alım gücü sürekli gerilemekte, emekçiler mutlak bir yoksullaşma süreci yaşamaktadırlar. Bütün bunlar, kamu emekçileri arasında da derin bir hoşnutsuzluğa yol açmaktadır.

Öte taraftan, bir yanda AKP ve bağlaşıkları, diğer yanda statükocu güçler olmak üzere egemen güç odakları, işçileri ve emekçi halkı aralarındaki iktidar mücadelesinde yedeklemek istemektedirler. KESK, emek, demokrasi ve halk güçleriyle birleşerek, sürece emek cephesinden müdahale eden bir pozisyonda hareket ettiği ölçüde, egemen güçlerin oyunları bozulacak ve ekonomik, sosyal ve demokratik, siyasal kazanımların yolu açılacaktır. Ne ki, içe dönmüş, grupçu sığ tartışmalarla meşgul bir halde bu görevlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Bu yönüyle, tüm gerekleri ve düzeltici önlemlerini de kapsayarak, grupçu tutumlar üzerinde yeniden düşünülüp, bu tutumların terk edilmesi acil ihtiyaç olarak görünmektedir.

1 Mayıs, İşçi Hareketi ve Kriz Vurgunculuğuna Karşı Mücadele

İşçi sınıfının, uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’a dünyada ve ülkemizde önemli gelişmelerin yaşandığı bir ortamda gidiliyor. Uluslararası sermaye cephesi ve işbirlikçiler, 2008 yılı sonlarında patlak veren ekonomik krizin yüklerini işçi sınıfı ve ezilen halklara fatura etmede attığı adımları kalıcılaştırmak ve daha da derinleştirerek ilerletmek için yeni saldırıları gündeme getirirken; bunun karşısında işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen bağımlı halklar grevler, direnişler, genel grevler, halk isyanları ve ayaklanmalarla bu kapitalist saldırganlık ve barbarlığı püskürtmeye çalışıyorlar.

20011 1 Mayıs’ı bu mücadelede önemli bir nirengi noktası oluşturuyor.

KRİZ EDEBİYATINDAN KRİZ VURGUNCULUĞUNA

Kapitalizmin 2008 yılı sonlarına doğru “devrevi kriz”lerinden birinin daha içine sürüklenmesi, kapitalist propaganda merkezlerinin son on yıllar boyunca ürettiği tüm illüzyonları yerle bir etti ve sistemin gerçek yüzünü bütün çirkinliğiyle ortaya çıkardı. Sistemin şu ya da bu noktadan (ülkeden) yarılmasını ve/veya bugünkünden daha büyük onulmaz yaralar almasını engelleyen şey, işçi sınıfı ve sendikaların (sendikal hareketin) örgütlenme ve mücadele düzeylerinin geriliği oldu. Bunun sonucu, krizin kapitalist patronlar için bir fırsata dönüşmesinin yolları deyim yerindeyse ardına kadar açıldı ve kapitalist devlet ve hükümetler eliyle “kriz vurgunculuğu” bir politika olarak devreye sokuldu.

Başlangıçta, sendikacılar “kriz kapitalist sistemin krizi. Öyleyse faturasını da kapitalistler ödesinler” deseler de, daha ilk adımda “hepimiz aynı gemideyiz, batarsak hepimiz birlikte batarız. Tek çare herkesin fedakarlık yapmasıdır” diyen kapitalist patronlarla uzlaşmaya girdiler. İşçilerin ve mücadeleci sendikacıların çabaları sendika bürokrasisinin bu işbirlikçi tutumunu değiştirmeye kafi gelmedi. O güne kadar isteyip de yapamadıkları ne kadar şey varsa, patronlar tarafından kriz bahanesiyle gündeme getirildi: Ücretlerin düşürülmesi, ücretlerin dondurulması, ücretsiz izin, çalışma saatlerinin uzatılması, esnek çalışmanın her biçiminin uygulanması, taşeronlaştırmanın yaygınlaşması, sosyal hakların budanması vb. vb. gibi saldırılar; kapitalist devletlerin eğitimden, sağlığa kamusal haklarda yaptığı kısıntılar ve bu hizmetlerin metalaştırılmasına yönelik attığı adımlarla at başı gitti.

Türkiye, kriz gerekçesiyle kapitalist saldırıların en yoğun biçimde devreye sokulduğu ülkelerden biri oldu. İşsizlik çığ gibi büyür, ülke nüfusunun büyük çoğunluğu yoksulluk ve hatta açlık sınırının altında bir yaşama mahkum edilirken, kriz işçi ve emekçiler için tam bir sosyal çöküntüye dönüştü. Emekçi aileleri parçalanırken, toplumsal yozlaşma ve çürüme aşağı tabakalar arasında had safhaya ulaştı. Bunun karşısında bankalar, tekeller ve büyük işletmeler, “kriz edebiyatı” yaptıkları bu dönemde kârlarına kâr kattılar. Kriz döneminde dört bin yeni milyoner türerken, toplamda 38’e ulaşan dolar milyarderlerinin sayısında da büyük artışlar oldu. Deyim yerindeyse, kriz, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın krizin ilk çıktığı günlerde söylediği gibi “teğet geçti”, ama patronlar için; işçileri, emekçileri ve yoksul halk kitlelerini ise böğürlerinden delerek geçti. Kısacası para babaları ve patronlar el ele kriz vurgunculuğu yapıtılar ve hâlâ yapmaya devam ediyorlar.

Gelinen yerde, hem dünya ve hem de ülkemizde ekonomik krizin bitip bitmediğine ilişkin tartışmalar kapitalizmin has savunucuları arasında da sürüyor. Tartışmacılar pek çok noktada ayrışıyorlar gibi görünseler de; yürütülen tartışmaların kapitalist sisteme olan güveni daha fazla sarsmamasına dikkat etmek ve kriz gerekçesiyle devreye sokulan neoliberal saldırı politikalarını sürdürmenin zorunluluğuna işçi ve yoksul halk kitlelerini ikna etmek noktasında tam bir fikir birliği içinde bulunuyorlar.

BİTMEYEN SALDIRILAR, DERİNLEŞEN YOKSULLUK

İngiltere’de 13 yıllık İşçi Partisi hükümetinden sonra işbaşına gelen David Cameron’ın liberal-muhafazakar koalisyon hükümetinin ilk yaptığı, krize karşı önlemler çerçevesinde 500 bin kamu çalışanının işten çıkartılmasını, üniversite harçlarının iki yıl içinde üç kat artırılmasını, maaşlarda kesintiye gidilmesini ve sosyal harcamaların kısıtlamasını karar altına almak oldu.

Yunanistan’ın içine sürüklendiği borç krizinden kurtarılması için, Avrupa Birliği ve IMF 110 milyar Euroluk “kurtarma paketi” hazırladı. Bunun anlamı, milyarlarca Euronun emekçilerin ceplerinden çıkacak olmasıdır. Bu temelde kamuda çalışanların ücretleri ve emekli maaşları 3 yıl süreyle dondurulurken, hükümet, ikramiyeleri ve dar gelirlilere yaptığı sosyal yardımları kestiğini açıkladı. Vergiler sermaye lehine yeniden düzenlenirken, emeklilik yaşı kadın ve erkeklerde eşit orana getirildi. Önlemler çerçevesinde Yunanistan’da 13. maaş olarak adlandırılan Noel maaşında ve 14. maaş olarak nitelendirilen Paskalya ve yaz tatilleri için verilen yarımşar maaş ikramiyelerde % 30’luk kesintiler yapıldığı açıklandı. Özelleştirmelere hız verildi, işten atmalar yaygınlaşırken, esnek çalışma ve taşeronlaştırma uygulamaları yaygınlaştırıldı.

İspanya’da devlet memurlarının maaşlarının düşürülmesi, çocuk sahibi ailelere yapılan doğrudan yardımların kaldırılması, emekli maaşlarının dondurulması, kamu emekçilerinin bir bölümünün işten çıkartılması krize karşı alındığı öne sürülen önlemler arasında bulunuyor. İspanya’dakine benzer uygulamalar Portekiz’de de gündeme getirildi. İrlanda’da, hükümet bütçe açığını AB’nin belirlediği seviyeye indirebilmek için 4 yılda 15 milyar Euro tasarruf edeceğini açıkladı. Sağlık harcamaları kısıldı, ücretlilerin vergi oranları artırılırken, asgari ücret düşürüldü. Tasarruf tedbirleri arasında, üniversite harçlarından işsizlik fonuna, kamu emekçilerinden emeklilere maaşlarda kesintiye gidilmesi ve pek çok sosyal hakkın kısıtlanması gibi uygulamalar bulunuyor.

Fransa’da ’95 yılında işçilerin püskürttüğü “Juppe planı” değişik adlar altında parça, parça uygulamaya sokulmaya başlandı.

Bu yönlü saldırıların geleceğe yönelik ipuçları vermesi açısından en dikkat çekici olanı, ABD’de, Wisconsin eyaletinde gündeme getirildi. Kriz dönemlerinde ya da doğal afet olayları nedeniyle valinin atayacağı özel görevli, TİS’leri geçersiz kılacak ve grev yasaklamaları getirecek yetkilerle donatıldı. Bu durumun yalnızca Wisconsin eyaletine özgü kalmayacağını, önce ABD’de diğer eyaletlerde, sonrasında ise tüm kapitalist ülkelerde gündeme getirileceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur. Görüleceği gibi, işçi ve emekçilerin elinde bulundurduğu hiçbir hakkın güvencede olmadığı bir dönemdir, içinde bulunulan.

Ülkemizde de patronlar ve AKP hükümeti el ele vererek saldırıları sürdürüyorlar. Torba Yasa, bu saldırılara son örnek teşkil ediyor. Ama, Torba Yasa’nın çıkmış olması asla saldırıların biteceği anlamına gelmiyor. Kıdem tazminatı başta olmak üzere, şimdiden, seçim sonrası gündeme getirilecek olan Anayasa’da işçilerin, emekçilerin hangi haklarının hangi demagojik söylemler eşliğinde gasp edileceğinin hesapları yapılıyor. Patronların kâr hırsı o boyutlara vardı ki, işçiler her gün Ostim, Elbistan, Madenler, Tuzla tersanelerinde olduğu gibi, birer, üçer, beşer iş cinayetlerinde can veriyorlar. Bütün bu katliam boyutlarına varan iş cinayetleri karşısında hükümetin kılı kıpırdamıyor. Zonguldak madenlerinde göçük altında can veren işçilerin ardından Başbakan Erdoğan’ın yaptığı “bu ölümler madenciliğin fıtratında (doğasında) var” açıklaması, sermayenin ve onun hizmetindeki hükümetin işçi sınıfı ve emekçilere bakışını tüm zalimliğiyle ortaya koymaktadır.

Hükümet ve patronlar işçilerin ve yoksul halk kitlelerinin başından kriz sopasını eksik etmezken; işçi ve emekçilerin en küçük hak talebi dahi “ekonomik kriz koşulları”nın ve “uluslararası rekabet gücü”nün duvarlarına çarpıyor. Ama öte taraftan aynı hükümet ve büyük patronlar, Türkiye’nin, kriz sonrası dünyada en yüksek büyüme hızına ulaşmış birkaç ülkeden biri olmasıyla övünüyorlar. Gerçekten de Türkiye, son iki yıldır hatırı sayılır oranlarda büyüme göstermiştir. Gelgelelim, büyümeden aslan payını almak bir yana, pastanın tamamı sermayeye gitti. Hükümet, işçi ve emekçileri enflasyona ezdirmediğini, ücret ve maaşları enflasyon oranında artırdığını her vesileyle söylüyor. İşçiler, emekçiler kısacası dar gelirliler için gerçek enflasyonla devletin açıkladığı (TÜİK) resmi enflasyon rakamları arasındaki uçurumu bir yana bıraksak dahi, büyüme rakamları, enflasyondan arındırılmış rakamlar olduğu için, işçi ücretlerine ve memur ve emekli maaşlarına enflasyon artı büyüme rakamı oranında artış yapmak gerekmez mi? Hükümet ve patronlar “hayır” diyor ve ekonomik krizi yeniden, yeniden önümüze atıyorlar. Bu yüzden maaş ve ücretler sürekli eriyor, ücret ve maaşla geçinenlerin satın alma güçleri düşüyor ve yoksulluk derinleşiyor.

MÜCADELE, DİRENİŞ, GREV, AYAKLANMA

İşçi sınıfı, emekçiler, ezilen ve sömürülen halk kitleleri, kapitalist tekeller, büyük patronlar ve hükümetlerin bu saldırılarına karşı ülkeden ülkeye değişen mücadelelerle, direniş ve grevlerle, genel grevlerle, Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen, gibi ülkelerde olduğu gibi ayaklanmalarla yanıt vermeye çalışıyor. Tunus ve Mısır’da diktatörleri işbaşından uzaklaştıran ayaklanmaları orta sınıf ve eğitimli gençliğin sosyal iletişim ağları üzerinden örgütledikleri bir olay gibi göstermek burjuva propagandacılarının işine gelse de, gerçekte olan bitenin işçi sınıfı başta olmak üzere yoksul toplum kesimlerinin neoliberal politikalara ve işbirlikçi diktatörlere karşı iş, ekmek, özgürlük talepleriyle mücadelelerinde aranması gerektiği gün gibi ortadadır. Ayaklanmalar, bir günde ortaya çıkmamıştır ve asıl olarak işçilerin ve yoksul halk kitlelerinin öteden beri süren mücadelelerinin üzerinde biçimlenmiştir. Devrimci süreç devam etmektedir ve emekçiler ve halk taleplerinde ısrar etmektedir.

Diğer yandan, Yunanistan işçi sınıfı genel grev ve direnişlerle saldırıları püskürtmeye çalışırken; İngiltere’de yüz binlerce işçi ve emekçi saldırı paketinin geri çekilmesi talebiyle günler boyu sokaklara çıktı. Fransa’da öğrenci gençlik, mücadelesini işçi ve emekçilerle birleştirmeye yönelmiş bulunuyor. Portekiz’de ise hükümet yeni saldırı paketini Meclis’ten geçiremedi.

Ülkemizde ise, işçilerin, kamu emekçilerinin, işsizliğe, sendikasızlaştırmaya, düşük ücret dayatmasına, esnek çalışma ve taşeronlaştırmaya, iş cinayetlerine, özelleştirmeye karşı; gençliğin, parasız, bilimsel demokratik eğitim için; kentsel dönüşüme karşı kent yoksullarının; üretim ve yaşam alanlarını altın madencilerine, termik ve hidroelektrik santrallerine karşı savunan yoksul köylülüğün mücadelesi kesintisizce sürmektedir. Metal sektöründe MESS’in dayatmasına Birleşik Metal İş Sendikası’na üye 15 bin metal işçisi grevle karşılık vermiştir. Bütün bu olgular, işçi ve emekçilerin sermayenin saldırılarına karşı birlik ve dayanışma (birleşik bir mücadeleyi örgütleme) imkanlarının ne kadar genişlediğini göstermektedir. Bir başka deyişle, bu mücadele zenginliği içinde öyle bir momentum oluşmuştur ki, sermayenin saldırıları, bu cephelerden herhangi birinde püskürtüldüğünde, bu kazanım bir anda genelleşerek diğer alanlara yayılabilecektir.

Bugün metal işçilerinin grevden başarıyla çıkması, bu nedenle son derece stratejik bir anlam kazanmıştır. Çünkü, grevin kazanımla bitmesi yalnızca BMS üyesi işçilerin kazanımı olarak kalmayacak, işçi hareketi ve sendikal hareketin geleceği bakımından da son derece ilerletici bir rol oynayacaktır. Bu yüzden, konfederasyon ayırımı gözetmeksizin, sendikaların, emek ve demokrasi güçlerinin metal işçilerinin grevi etrafında birleşmeleri ve bütün imkanlarıyla grevi desteklemeleri, sınıf çıkarlarının ve kardeşliğinin bir gereğidir. Ama, öte yandan, bu birliği örerken, birleşmenin önündeki en büyük engelin işbirlikçi sendika bürokrasisinin geleneksel yaklaşımları olacağı gerçeğini unutmamak ve sendika bürokrasisinin bozuşturucu müdahalelerine prim vermemek gerekir.

SENDİKAL BÜROKRASİ VE İŞÇİ KURULTAYLARI

Sendika bürokrasisinin sınıf mücadelesinde oynadığı uğursuz rolü işçi ve emekçiler krizin yüklerine karşı verdikleri mücadeleler sırasında bir kere daha gördüler. Yazımızın girişinde de vurgulandığı üzere, sendika bürokrasisi bir günde “krizin yükleri patronlara” şiarından, “işçi, işveren aynı gemideyiz. Batarsak birlikte batacağız. Hepimiz üstümüze düşen fedakarlığı yapmalıyız”a dönüş yapmıştır.

Bilindiği gibi, işçi sınıfı ve sendikal hareket içinde sermayenin “Truva atı” rolünü üstlenen sendika bürokrasisi, aldığı yüksek maaşlarla ve elde ettiği statü ve diğer ayrıcalıklarla sınıftan kopmuş, burjuvazinin dümen suyuna girmiştir. Sendikal rekabeti kışkırtmak, sendikal hareketi böylece içten parçalamak, işçileri sendikal mücadelenin dışına iterek sendikal demokrasiyi felç etmek ve TİS’lerde pürüzsüzce satışı gerçekleştirmek, hak alma mücadelesine giren işçilere burjuva yasalarını göstererek sırt dönmek sendika bürokrasisinin bilinen görevleri ve uygulamaları arasındadır. Bunun sonucunda, koca koca sendikalar, üyeleri nezdinde itibar yitimine uğrayıp eriyerek, birer “tabela örgütü” derekesine kadar düşmüş, sendikal hareket yerlerde sürünmeye başlamıştır.

Bürokrasinin egemenliğindeki bir sendikal hareketin sermayenin saldırılarını püskürtemeyeceği gerçeği, her gelişmeyle bir kere daha kanıtlanmıştır. İşçi sınıfının cephe gerisini temizlemeden, yani, sendika bürokrasisini sırtından atmadan ilerleyemeyeceğinin ibret verici bir başka örneği de, yakın zamanda, Gaziantep’te kurulu Çemen Tekstil’de yaşanmıştır. DİSK Tekstil Sendikası’na üye işçilerin 75 gün süren zorlu mücadelesinin kazanımları sendika yönetimi tarafından patrona peşkeş çekilmiş, bu duruma itiraz eden mücadeleci işçiler işveren tarafından işten atılırken, DİSK Tekstil bürokrasisi de bu işçileri sendika üyeliğinden ihraç etmiştir. Bu durum, sendikal hareket açısından herhalde sözün bittiği yer olsa gerektir.

Bu nedenlerle, ülkenin belli başlı sanayi merkezlerinde İşçi Kurultayları’nın gündeme gelmesi ve ileri işçilerin ve mücadeleci sendikacıların konfederasyon ya da örgütlü, örgütsüz işyeri ayırımı gözetmeksizin bir araya gelerek, sendikal hareketin sorunlarına çözüm arayışına girmeleri; işçi hareketi ve sendikaların geleceği bakımından son derece zorunlu ve sağlıklı bir gelişme olarak görülmeli; sendikaların mücadeleci temelde yeniden inşasında bir imkan olarak değerlendirilmelidir.

TALEPLER, 1 MAYIS VE SEÇİMLER

Başta işçi kurultayları olmak üzere, ileri işçiler ve mücadeleci sendikacıların 2011’in 1 Mayıs’ını örgütlerken, sınıf hareketi ve sendikal hareketin baştan beri anlatılmaya çalışılan gerçekleri ışığında hareket etmeleri oldukça önemlidir. En başta işçi ve emekçilerin birliğini sağlamak olmak üzere, sermayenin saldırılarını püskürtmenin imkanlarının neler olduğunu boydan boya işçi hareketi ve sendikal hareket içinde tartışmaya açmak, 1 Mayıs’ta dikkatlerin alan kutlamalarına hapsolmasını önleyerek, örgütlü-örgütsüz ayırımı yapmadan işyeri çalışmalarını temel almak, bütün bu çalışmalar içinde işçi ve emekçilerin en acil taleplerini formüle etmek, sendikaların yeniden mücadeleci bir çizgiye kavuşmasına hizmet etmek üzere tabanda mücadele örgütleri kurmak ve nihayetinde sermayenin saldırılarında mızrak ucu vazifesi gören AKP hükümetinden 12 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde hesap sormak üzere işçi ve emekçilerin seçim platformlarını oluşturmak gibi çok yönlü görevler, 2011’in 1 Mayıs çalışmalarının özünü oluşturmaktadır.

İşçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kitlelerinin en acil ekonomik, sosyal, siyasal talepleri bu çalışma içinde biçimlenecek, önce 2011 1 Mayıs’ına, oradan da 12 Haziran seçimlerine taşınacaktır. İşçi sınıfının Kürt sorununun demokratik çözümü ve seçimlerden sonra gündeme gelecek yeni bir Anayasa hazırlanması girişimine müdahale edebilecek bir pozisyonu tutması da, 1 Mayıs çalışmalarının temel hedefleri arasındadır. AKP hükümetinin Türkiye’yi Libya’daki emperyalist müdahale ve olası bir işgale ortak eden bir kez gücünü ortaya koymuş olan Arap halklarının kendi güçlerine inançsızlığa sürüklenmesine ve halk ayaklanmalarının bastırılmasına yönelik politika ve tutumlarına karşı çıkılması da, bu 1 Mayıs çalışmalarının kapsamında yer almalıdır.

İşçiler ve emekçiler sermayenin ağır saldırıları altında 1 Mayıs’a hazırlanmaktadır. Ancak, saldırıların büyüklüğü kadar, bu saldırıları püskürtmenin imkanları da o ölçüde büyüktür, yeter ki işçi ve emekçiler güçlerini birleştirebilsinler. Birleşen emekçiler ve halkın neler yapabileceğinin son canlı örneklerini Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da Arap halklarının ayaklanmalarında görebiliriz.

İşsizliğe, esnek çalışmaya, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırmaya karşı durmak, kriz vurgunculuğuna son vermek için, iş, ekmek, özgürlük şiarıyla 1 Mayıs’a.

İşçi hareketi, Tekel işçilerinin direnişi 1 Mayıs ve 26 Mayıs

İşçi sınıfı ve emekçiler 2010 1 Mayıs’ını önceki yıllara göre farklılaşan koşullarda karşılıyor. Her şeyden önce, 2008 yılında patlak veren ekonomik krizin yüklerini sermaye kapitalist devletler eliyle yaptığı müdahalelerle önemli ölçüde işi sınıfı ve emekçilere fatura etmiş durumda. Gelinen yerde sermaye cephesinin emekçilere saldırılarının ana eksenini, kriz bahanesiyle devreye soktuğu esnek çalışma, ücret dondurma, ücretleri düşürme, sosyal haklarda kısıtlama vb. gibi uygulamaları kalıcı hale getirme girişimleri oluşturuyor.

Sendikaların ekonomik krizin başında gündeme getirdikleri “kriz kapitalist sistemin yol açtığı bir kriz, dolayısıyla yüklerini de kapitalistler üstlensin” yaklaşımına uygun bütünlüklü bir mücadele hattı, sendika bürokrasisinin her zamanki uğursuz rolünü oynayarak sermaye ile uzlaşıp işbirliğine gitmesi sonucu, ne yazık ki oluşturulamadı. Oysa, bütün bu dönemde boyunca tanık olunan kamu emekçilerinin 25 Kasım’da gerçekleştirdikleri bir günlük iş bırakma eylemi, TEKEL işçileriyle dayanışmak için 4 Konfederasyon’un 4 Şubat’taki bir günlük genel grevi ve 26 Mayıs’taki 1 günlük genel eylem kararı, sağlık emekçilerinin, büro emekçilerinin ülke çapındaki eylemleri, ülkenin çeşitli kentlerinde değişik işkollarında gerçekleşen direnişler sınıf hareketinin sermayenin kriz merkezli saldırıları karşısında bir genel grev, genel direniş hattına yöneldiğinin/girdiğinin somut kanıtlarını oluşturuyordu. TEKEL işçilerinin 78 gün süren direnişi, Antep’te Çemen Tekstil işçilerinin kazanımla biten sendikal örgütlenme mücadelesi bu eğilimi daha da güçlendirmiştir.

Metal işkolu başta olmak üzere, bu yıl içinde yüz binlerce işçiyi kapsayan toplusözleşmeler bağıtlanacak. Patronlar kriz gerekçesiyle devreye soktukları uygulamaları toplusözleşme hükmü haline getirmeyi dayatıyorlar. Patronlar başarılı olurlarsa, işçi sınıfının kriz bahanesiyle gasp edilen pek çok hakkı bu sefer kalıcı biçimde elinden alınmış olacak. Kelimenin tam anlamıyla, 2010 yılı, bu açılardan düğümlenmiş sorunların emek ya da sermaye lehine çözüldüğü yıl olmaya aday görünüyor.

İşçi ve emekçilerin 1 Mayıs ve ardından 4 Konfederasyon’un (Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen) genel eylem (genel grev) kararı aldıkları 26 Mayıs’ta alacağı tutum bu açılardan belirleyici olacak. Yine, AKP hükümeti tarafından yakın zamanda meclis gündemine getirilecek olan Sendikalar Yasası ve İş Kanunu’nda yapılacak düzenlemelerin işçilerin ve emekçilerin lehine hükümler içermesi için de 1 Mayıs ve 26 Mayıs tarihleri kritik önem taşıyor.

TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİ

1 Mayıs’a giderken sınıf hareketinin avantajları önceki yıllarla kıyaslandığında oldukça çoğalmış bulunuyor. Bu avantajların başında TEKEL işçilerinin Ankara’da 4 C statüsünü kabul etmeyerek 78 gün süren direnişinin ortaya çıkardığı birikim geliyor. Bu birikim, 2010 1 Mayıs’ı öncesi işçi hareketi ve sendikal hareketin çalışmalarına mal edildiği oranda, 1 Mayıs’ın tarihsel ve güncel amaçlarına/anlamına uygun biçimde kutlanmasının/örgütlenmesinin en önemli dayanaklarından birini oluşturmaktadır.

TEKEL Direnişi, işçi hareketinin gücünü, mücadele direnci ve potansiyelini göstererek, işçi sınıfının modern burjuva, kapitalist toplumda toplumsal muhalefet hareketinin öncü gücü olduğu gerçeğinin altını  kalın çizgilerle bir kere daha çizdi; bununla da kalmadı, sendikal hareketin zaaf ve zayıflıklarını da tüm açıklığıyla ortaya çıkardı.

TEKEL işçileri, AKP hükümetinin 4 C dayatmasını kabul etmeyeceklerini kitlesel bir protestoyla bildirmek/ ifade etmek üzere Ankara’ya geldiler. Ancak, polisin gaz bombası, biber gazı ve coplu vahşi saldırılarına maruz kaldılar. Muhtemelen önceden belirlenmiş bir mücadele hattı yoktu ve deyim yerindeyse ne yapacaklarını ateş altında belirlemek durumunda kaldılar. Önlerinde iki yol vardı: Dönüp gitmek ya da kalıp mücadele etmek. Dönüp gittiklerinde yerellerde tutunacakları mücadele mevzisi yok denecek bir durumdaydı. Fabrikaları kapatılmış, üretimden gelen güçleri ellerinden alınmıştı. Tam burada işçi sınıfının mücadele ve örgütlenme biçimlerini sınıf mücadelesinin canlı pratiğinin içinden çıkarma/belirleme yeteneği bir kere daha kendini gösterdi ve TEKEL işçileri, meşruiyet ve haklılıklarını tüm Türkiye’ye anlatmak ve halkın desteğini kazanmak üzere Ankara’da kalma tutumunu benimsedi. Hükümetin tehditleri karşısında, kararlıca durdu. En olumsuz koşullarda dahi işçi sınıfının direnme gücünü gösterdi. Bu kararlılık ve davasına olan inanç her geçen gün halkın desteğini yanında buldu. TEKEL işçileri halkla birleştikleri ölçüde, sermaye ve AKP hükümetinin uygulamalarından zarar gören, şikayet eden halk kesimlerinin sözcüsü oldular. TEKEL işçileri direnişleriyle ülkenin gündemine oturdular, hükümetin gündem saptırma girişimlerini, demagojik yalanlarını boşa çıkartarak, ülkenin temel meselelerinin işçi ve emekçiler cephesinden görülmesini sağladılar. Bu durumun en çarpıcı örneğini, Kürt sorunundaki AKP hükümetinin sahte açılım politikalarına karşı, TEKEL işçileri, “gerçek açılım burada” sloganıyla ortaya koydular. TEKEL işçileri bu tutumunu Newroz’da da devam ettirdiler. Newroz alanlarında TEKEL işçilerinin konuşması, Kürt sorununda Türk işçiler arasındaki önyargıların kırılması ve işçi sınıfının Kürt sorununa müdahalesinin doğru temelde gelişmesi bakımından muazzam önemdedir. Şimdi Newroz’da yakalanan bu birlikteliğin önce 1 Mayıs’a, ardından 26 Mayıs’a taşınması gerekiyor.

İnanç gruplarından, gençliğe, kadınlardan, aydınlara, çiftçi örgütlerinden, mühendislere ve çeşitli demokratik kitle örgütlerine, toplumun tüm muhalif sınıf ve kesimleri, TEKEL işçilerinin militan çizgisinden moral buldular, taleplerini elde edebilmek için birleşecekleri temel ittifak gücünü gördüler.

TEKEL direnişi, uzun süredir farklı kulvarlarda yürüyen işçi ve memur sendika ve konfederasyonlarının bir araya gelerek ortak karar almalarını sağladı. Şüphesiz, Emek Platformu sürecinde ya da farklı dönemlerde de zaman zaman bu konfederasyonların bir araya gelerek ortak talepler etrafında kararlar aldıkları olmuştur; ancak, ortak taleplerle değil, ama yalnızca TEKEL işçilerinin yaşadığı bir sorun için bir araya gelinmesi yönüyle yaşanan, işçi hareketi ve sendikal harekette bir ilkti denebilir.

4 ŞUBAT GENEL EYLEM KARARI VE SENDİKA BÜROKRASİSİNİN TUTUMU

2010 1 Mayıs’ının ve 26 Mayıs genel eyleminin (grevin) sınıf hareketinin ihtiyaçlarına uygun günler olarak gerçekleşmesi için, 4 Konfederasyon’un TEKEL işçileriyle dayanışmak amacıyla örgütledikleri! 4 Şubat genel eylemini öncesi ve sonrasıyla iyi irdelemek gereklidir. TEKEL işçilerinin, en olumsuz gibi görünen koşullarda yürüttüğü mücadele, örgütlü-örgütsüz tabandaki işçi ve emekçilerin sempatisini kazanmakla kalmadı, aynı zamanda mücadeleye atılmaları yönünde de kışkırttı. TEKEL işçilerinin kazanımını kendi kazanımları olarak gördüler ve bunun için TEKEL işçilerinin direnişi etrafında birleşmeye yöneldiler, sendikalarının yönetimlerini bu yönde zorladılar. Tabandaki emekçinin bu tutumunun, TEKEL Direnişi’nin geniş halk kesimlerinde yarattığı sempati ve aldığı destekle birleşmesi, sendika ve konfederasyon yönetimlerini bir araya gelerek karar almaya zorladı. 4 Şubat Genel Grevi bunun sonucu gündeme geldi. Ancak, birkaç sendikayı dışta tutarsak (işçi, kamu emekçisi) sendika ve konfederasyonların “zevahiri kurtarma”nın dışında ciddi bir çabalarının olmadığı görüldü. Bu, elbette ki, sendika ve konfederasyon yönetimleri açısından utanç verici bir durumdur. Gelgelelim, sendika bürokrasisinin bu yaklaşımı, sınıf bilinçli işçinin, mücadeleci sendikacının bu olaydaki sorumluluğunu hafifletmemelidir. Sendika bürokrasisi geleneksel rolünü oynamıştır. Biliniyor: Sıkışınca karar al, ama eylemin altını/ içini boşalt ve fakat inisiyatifi de elden bırakma! Bu olayda da olan biten tümüyle budur. Ancak, işçi sınıfının tarihsel deneyimlerinden biliyoruz ki, bütün büyük işçi eylemlerinde tek tek fabrikaların ve işyerlerinin önemi tayin edicidir. Bir başka deyişle, fabrikalara dayandığı ölçüde, işçi eylemleri büyür, genelleşir ve sermayeyi geriletecek boyut kazanır.

İşçi hareketi ve sendikal hareketin güncel seyri üzerinden yaklaşırsak, sorun, fabrika ve işyerlerinde otoritenin, değişik adlar altında örgütlenmiş fabrika işçi örgütünün elinde mi yoksa sırça köşklerde oturan sendika üst bürokrasisinin elinde mi olacağında düğümlenmiştir. Sendika üyesi olmak işçiyi ancak biçimsel olarak örgütlü kılar, işçi sendikal mücadeleye günlük olarak fabrika ve işyeri temelinde katıldığı oranda gerçek anlamda örgütlü hale gelir. Bürokrasinin etkinliğinini kırılması, yukarıdan beklenticiliğe düşmemenin ve sendikal demokrasinin işlerlik kazanmasının yolu da buradan geçmektedir. Aksi halde işçi hareketi ve sendikal hareket “sendika bürokrasisinin vesayeti”nden kurtulamaz.

Bu noktada Antep’te kurulu Çemen Tekstil işçilerinin sendikalaşmak için verdiği mücadelede izlediği örgütlenme ve mücadele çizgisi son derece öğreticidir. Kenetlenen iki yüz işçi inisiyatifi başından sonuna kadar ellerinde tutarak, sendika yönetiminin kendi mevzisinde hareket etmesini sağlamıştır.

1 Mayıs 2010 ve 26 Mayıs genel eyleminin işçi ve emekçiler bakımından başarılı geçmesinin yolu da TEKEL işçileri ve Çemen Tekstil işçilerinin izlediği bu yoldan geçmektedir.

1 MAYIS, 26 MAYIS GENEL GREVİNİN PROVASIDIR

İşçi ve emekçilerin sermayenin saldırılarını güçlerini birleştirerek genel grev/genel direniş mevzisinde hareket ederek püskürtebileceği herkes tarafından kabul edilen bir durumdur. Bu açıdan, 4 Konfederasyon’un 22 Şubat tarihinde aldığı, 12 maddede topladığı acil taleplerin karşılanmaması halinde 26 Mayıs’ta genel eyleme çıkılması kararı son derece önemlidir. Çünkü, işçi ve emekçilerin, giderek tüm emekçi halkın sermayeye karşı mücadelesi bir genel grev/genel direniş hattına girerek ilerleyecek mi, yoksa bölünüp parçalanacak mı sorusunun yanıtı 26 Mayıs’ta açıklık kazanacaktır. Ancak, bu sorunun daha yakın zamandaki yanıtı 1 Mayıs’ta verilecektir. Çünkü, 1 Mayıs geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi alan tartışmalarına kurban edilirse, 26 Mayıs önemli oranda zaten boşa düşmüş olacaktır. O nedenledir ki, alan fetişizmi yaparak farklı kutlamalara yönelenler, tarih önünde şimdiden suçlu olacaklardır. Bu noktada sınıf bilinçli işçilerin, mücadeleci sendikacıların tutumu belirleyici önemdedir. İstanbul başta olmak üzere, 1 Mayıs kutlamalarının sorumluluğunu genel merkezden şubelere yerel sendikal platformların üstlenmeleri, önceki yıllarda yaşanan konfederasyonlar arası tartışma ve olası bölünmelerin önlenmesi bakımından yararlı olacaktır.

Şüphesiz 1 Mayıs’ın ortak kutlanması kadar ülke düzeyinde yaygın kutlanması da son derece önemlidir. TEKEL işçilerinin direnişiyle bu durum tartışma götürmez biçimde görülmüştür. TEKEL Direnişi’nin gücü, asıl olarak ülke düzeyinde yaygınlaşarak, yalnızca işyerlerine değil, evlere ve en ücra köşelere kadar ulaşmış olmasından gelmektedir.

Şimdi 1 Mayıs çalışmalarını ve dolaysızca 26 Mayıs genel eylem günü  çalışmalarını bütün ülkeye yaymak, işçi sınıfının ve kamu emekçilerinin acil talepleri etrafında işyeri işyeri mücadeleyi örgütlemek zamanıdır. 1 Mayıs böyle örgütlendiğinde TEKEL işçilerinin direnişi etrafında sağlanan toplumsal muhalefeti oluşturan sınıf, kesim ve tabakaların da kendi talepleriyle 1 Mayıs’ta işçi sınıfıyla buluşmasının ve 26 Mayıs’a birlikte yürünmesinin koşulları oluşacaktır.

Katılımcı sayısına takılmadan (asla önemini küçümsemiyoruz), 1 Mayıs’ı, kutlanabilir her yerde ve her biçim altında kutlamak, sınıf hareketinin birliğini sağlamanın ve 26 Mayıs’a birleşik bir hareket olarak ilerlemenin biricik yoludur. Nereden gelirse gelsin, sınıf dışı eğilim ve anlayışların 1 Mayıs’ı “uhrevi törenler”e çevirme girişimlerine prim verilmemelidir. TEKEL işçilerinin 78 gün süren direnişi ve Çemen Tekstil işçilerinin kazanımla biten sendikalaşma mücadelesi sınıfın kararlıca birleştiğinde en olmaz denilen koşullarda bile neleri başarabileceğini göstermiştir.

işçi hareketi ve telekom grevi

 

 

İşçi hareketi ve sendikal hareketin gerek dünyada, gerekse ülkemizde son dönemde içine girdiği yöneliş; sosyalizmin aldığı geçici yenilginin beraberinde getirdiği “yenilgi psikozu”ndan beslenen dağınıklık, tepkisizlik ve durgunluktan sıyrılmaya başladığının işaretlerini vermektedir. ABD’den Japonya’ya, Güney Kore’den Rusya’ya, gerçekleşen grev ve direnişler, son günlerde Fransa, Almanya, Yunanistan, Hollanda başta olmak üzere, Avrupa’da yoğunlaşan grev hareketleri, bu durumun somut örnekleri olarak gösterilebilir. Ülkemizde de, işçiler, kamu emekçileri, sendikalaşma, ücret ve çalışma koşulları nedeniyle, sık sık fiili grev ve direnişlere başvurmaktadır. Bazı örnekler vermek gerekirse, Mersin Serbest Bölge işçilerinin, tarım işçilerinin, Akyıl işçilerinin, PETKİM işçilerinin ve özellikle Türkiye Haber-İş Sendikasına üye 26 bin Telekom işçisinin 81 ilde 600 işyerinde başlattığı, bir ayı aşkındır süren grevi, bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.

İşçi hareketi ve sendikal hareketin son çeyrek yüzyılına uluslararası sermaye cephesinin yönelttiği neo-liberal saldırıların damga vurduğu bilinen bir gerçektir. İşçi hareketi ve sendikal hareket, sınıfın tarihsel kazanımlarını hedef alan bu neoliberal saldırı dalgası karşısında, tarihinden gelen bünyevi zaafların da etkisiyle, sağlam bir mevzi kuramamış ve bugünkü konumuna sürüklenmiştir.

Sınıf mücadelesi düz bir çizgi izlemeyen, iniş ve çıkışlarla, yengi ve yenilgilerle karakterize bir süreçtir. Dolayısıyla, işçi hareketi ve sendikal hareketin içinde bulunduğu durumun sürgit devam etmeyeceği açıktır. Uluslararası kapitalizmin bütün uygulamaları ise, işçi hareketini mücadeleye atılmaya tahrik etmektedir.

Uluslararası kapitalist sistem için bugünden bir kriz tespiti yapmak erken olmakla birlikte, genel bunalımının yeni bir aşamasına doğru hızla ilerlediğini gösteren verilere her gün bir halka daha eklendiğini görmek gerekir. Burjuvazi ve kapitalizm, olası krizin yüklerini hafifletmek ve faturayı işçi sınıfı ve emekçilere kesmek üzere, bugünden harekete geçmiş bulunmaktadır. Dünyanın pek çok ülkesinde son dönemde patlak veren grev ve direnişlerin arkasında bu olgu yatmaktadır.

İşçi hareketi ve sendikal hareket üzerine değerlendirmelerde bulunurken, abartıya kaçmamak, işçi hareketinin sermaye karşısında hâlâ savunma pozisyonunda bulunduğunu unutmamak, ancak işçi hareketinin daha ileri mevzilere ilerlemesinin ip uçlarının bu mücadeleler içinde aranıp bulunabileceğini bilmek gerekir.

 Kapsamı oldukça geniş bu konuyu bir dergi yazısı içine sığdırmanın olanaksızlığı ortadadır. Bu yüzden, yazımız, bu kısa girişten sonra, asıl olarak Türkiye işçi sınıfı hareketi ve sendikal hareket bakımından geleceğe yönelik olarak ortaya koyduğu birikimlerle bir eşik vazifesi görebilecek özellikler taşıyan Telekom grevinin incelenmesiyle sınırlı olacaktır.

 

SENDİKAL HAREKETİN DURUMU

Ülkemiz işçi hareketi ve sendikal hareket, esnek çalışma ve taşeronlaştırmayı “meşrulaştıran” İş Yasası değişikliği, özelleştirmeler, mezarda emeklilik gibi sınıfın bütününü ilgilendiren hayati konular başta olmak üzere, sermaye cephesinin son yıllardaki saldırılarını püskürtmede başarılı olamamıştır. Bunda, sendikalar ve konfederasyonlar tarafından izlenen “mücadele çizgisi”nin belirleyici bir rol oynadığı ortadadır. Sendika bürokrasisi, tabandan gelen mücadele isteği karşısında her seferinde “Ankara yürüyüşü” türünden “gaz alıcı” yöntemleri devreye sokarak, işin içinden sıyrılmayı başarabilmiştir. En azından Türk-İş’e bağlı bütün sendikaların katıldığı, bu yönüyle de sanki sınıfın birleşik eylemi gibi “biçimlere bürünen” ve fakat üretimi hedeflemeyen bu tür eylemler, sınıfın birleşik eyleminin gerçek temellerde örgütlenmesini de baştan baltalamıştır. Sınıfın fiili gücü bir tarafa itilerek “protestocu tarz”la varılacak bir nokta olamayacağı için, işçi hareketi ve sendikal hareket, sermayenin karşısında genel, birleşik bir mevzi oluşturmada başarılı olamamış; zaman içinde fabrika ve işletmelere çekilerek, sendikalaşma, ücret, çalışma koşulları merkezli mevzi mücadelelere yönelmiştir. Antalya’da Novamend, Diyarbakır’da Akyıl, İzmir’de Aliağa PETKİM işçilerinin ve organize sanayi bölgelerinde kurulu irili-ufaklı pek çok fabrikada işçilerin direniş ve eylemleri bu çerçevede bugün de sürmektedir. İşçi ve emekçiler, pek çok kere başarısızlıkla bitmiş olsa da, yeniden benzer mücadelelere girmekten geri durmamışlardır.

 

TELEKOM GREVİ

Telekom grevi, bu koşullarda gündeme gelmiştir. Telekom, 81 ilde 600 işyerinde faaliyet gösteren dev bir işletmedir. Bu nedenle Telekom grevinin etkileri, tek bir fabrika ya da işletmenin yapabileceği etkinin çok ötesine geçerek, tüm ülke sathına yayılmıştır. Grevle birlikte tüm ülkede işçi ve emekçiler grev havasını solumaya başlamış; hareketin mücadeleci unsurlarının grev etrafında birleşmeleri sağlanmış, deyim yerindeyse, grev herkesin grevi haline gelmiştir. Buna karşın, sermaye ve büyük patronlar cephesi de, gazeteleriyle, televizyonlarıyla, kolluk kuvvetleri ve yargı kurumlarıyla greve karşı kılıçlarını kuşanarak, dört koldan saldırıya geçmişlerdir.

Onlar, işçileri bir yandan “dünyanın parasını aldıkları halde gözü doymaz ‘haris’ kişiler” olarak suçlarlarken, bir yandan da grevci işçileri, “sabotajcı”, “yıkıcı”, “vatan hainliği” gibi asla işçiler ve emekçilere atfedilemeyecek (ama tam da sermaye ve yardakçılarına yakışan) sıfatlarla karalayarak, halk nezdinde grevcilere karşı oluşan sempati ve desteği azaltmaya, yaptıkları grev kırıcılığına kılıf bulmaya çalışmışlardır.

TİS sürecini greve evrilten anlaşmazlığın ücretlerde değil de asıl olarak idari maddelerde düğümlenmiş olması, Telekom grevinin ayırt edici yanını oluşturmaktadır. İşçi sınıfının tarihsel kazanımlarının korunması bakımından, bu nokta stratejik bir önem taşımaktadır. Patronun böl-yönet taktiği ve zaman içinde sendikal örgütlülüğü tasfiye girişimi, işçiler tarafından grevle yanıtlanmıştır.

T. Haber-İş Sendikası’ndan yapılan açıklamalara göre, Telekom patronu, TİS görüşmelerinde, sendikalı işçilerle aynı işi yapan kapsam dışı personel arasındaki ücret farklılığının giderilmesi ve ücretlerin eşitlenmesi talebini kabul etmezken, 52 ve 60 günlük ikramiye ve ek tediyelerden 60 günlük bölümün kaldırılmasını ve Cumartesi gününün de haftalık çalışma günü olarak kabul edilmesini dayatmıştır. İşveren ayrıca, “şirkette rasyonel ortalama bir yaş seviyesi oluşturmak ve alt kademelerde çalışanlara üst kademelerde görev verebilmek üzere emeklilik/yaşlılık aylığına hak kazanmış olan işçilerin iş sözleşmeleri kıdem ve ihbar tazminatları ödenmek suretiyle feshedilebilir” hükmünü, TİS’e yeni bir madde olarak koydurmak istemiştir. Burada, patronun gerçek niyetinin alt kademelerdeki işçileri üst kademelere yükseltmek değil, res’en emekli ettiği işçilerin yerine sendikasız asgari ücretle işçi almak olduğu aşikârdır. İşveren ikramiyeleri azaltarak, Cumartesi gününü tatil günü olmaktan çıkartarak, aynı işi yapan personel arasında kapsam içi-kapsam dışı diye sınıflandırıp ücret uçurumları yaratarak (amacına ulaşana kadar), re’sen emeklilik uygulayarak; sendikayı işçilerin gözünde “gereksiz bir örgüt” haline getirmek, böylece zaman içinde sendikayı tasfiye etmek istemektedir. Çünkü sendikayı ortadan kaldırdığı an işveren istediği gibi at oynatabilecektir.

İşçilerin istedikleri ücret artışının yıllık toplamı 172 milyon YTL’yken, grevin yalnızca ilk ayı süresince işletmenin uğradığı zararın 500 milyon YTL’yi bulmuş olması, ama işverenin katı tutumunu sürdürmesi, işin boyutunun yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı olmadığını tereddüde yer bırakmayacak açıklıkla ortaya koymaktadır.

Bu tutum, yalnızca tek tek işverenlere, dolayısıyla bu olayda da Telekom patronuna has bir tutum olmayıp, tersine dünyada son 25 yıldır sermaye cephesinin burjuva kapitalist iktidarlar eliyle büyük bir kararlılıkla uygulamaya soktuğu neo-liberal politikaların bir gereği olarak gündeme gelmektedir. Sermaye cephesi ve burjuvazi, karşısında, sendikasız, örgütsüz bir işçi sınıfı istemekte, bunun için tüm güçlerini seferber etmekten geri durmamaktadır.

 

GREV, İŞÇİ SINIFININ DİRENCİ VE MÜCADELE OKULUDUR

Sermaye cephesinin ve tek tek patronların ideolojik bakımdan kararlı sınıf tutumu aldığı her noktada, işçi sınıfının bunun karşısına kendi (sınıfa karşı) sınıf tutumuyla çıkmasından doğal bir şey olamaz. Telekom işçisi ve T.Haber-İş Sendikası’nın yaptığı da budur. Patronun dayatmaları karşısında, işçiler ve sendika haklı olarak, işçi sınıfının bedeller ödeyerek sermaye karşısında elde ettiği sendikal örgütlülük, haftalık ve yıllık ücretli izin hakkı, ikramiye vb. bir dizi tarihsel kazanımlarını korumaya çalışmış; bu uğurda, işçi sınıfının sermayeye karşı verdiği mücadelede en etkin silahlarından olan grev gibi bir mücadele silahına sarılmaktan geri durmamıştır. Telekom patronu, ülkemizde uzun yıllardır etkili bir grev eyleminin yapılmamış olmasına da güvenerek, işçilere ve sendikaya, “ya benim isteklerimi kabul edin, ya da greve!” diyerek şantaj yapmış ve fakat fena halde yanılmıştır. Grevin olumsuz etkileri, patron için her geçen gün daha büyümektedir. Grevi etkisizleştirmek için grevin ilk gününden itibaren, boyalı basını, televizyonuyla, sermaye medyası harekete geçmiştir. İşçilerin sabotaj yaptığından, kuruma tamiri mümkün olmayacak zararlar verdiğinden dem vurulmaktadır. Oysa sabotaj yapıp kablo kesenlerin, grev yasasına göre arızaya müdahale edemedikleri için kabloları keserek işe adli bir boyut kazandırmak suretiyle arızalara müdahale etmeye çalışan Telekom patronunun adamları olduğu pek çok olayda ortaya çıkmıştır. Bu gerçek ortadayken, işçilere yönelik karalamaların ardı arkası kesilmemekte, hukuk dışı uygulamalarla kolluk kuvvetleri, yargı kurumları devreye girmekte, meşru ve yasal haklarını kullanan grevci işçilere yönelik olarak, biber gazları eşliğinde coplu saldırılar yapılmakta, işçiler gözaltına alınıp tutuklanarak cezaevlerine gönderilmektedir. Grevi kırmak için sermaye tüm güçlerini seferber etmiş bulunmaktadır. Bu kadar büyük bir “şer cephesi” karşısında, her tür baskı ve saldırıya karşı onurluca direnerek, grevine sahip çıkan Telekom işçileri, işçi sınıfının direncinin sınırlarını herkese göstermiştir. İşçileri bu derece dirençli kılan, grev eyleminin birleştirici özelliği olmuştur. Bir işyerinde yaşanan şu olay yeterince açıklayıcıdır: Uzun bir süredir konuşmayan iki işçiden biri temsilcidir. Grevin başladığı sabah, işyeri temsilcisi olan arkadaşının yanına giden işçi, “savaşa giriyoruz, aramızda geçmişte yaşananların hiçbir önemi kalmadı. Sen şimdi komutanımsın, emret ne istiyorsan ben yapayım” der.

Grev, işçi sınıfı için etkili bir mücadele silahı olduğu kadar, sınıf eğitimini aldığı bir okuldur da. İşçi birey olarak, normal zamanda patrondan gelen baskılara karşı sessiz kalır, olayları algılamakta güçlük çeker, bu yüzden pek çok şeyi susarak sineye çeker. Ancak toplu olarak bir araya gelerek isteklerini öne çıkardıklarında, durum tamamen değişmeye başlar; işçiler artık susmaz, sorgular, patronlara karşı taleplerini öne sürerek, topluca harekete geçer. Harekete geçtiği andan itibaren, yaşadıkları, o güne kadar “kutsal bildiği” pek çok şeyin, gerçekte gözlerini bağlayan bir göz bağı olduğunu görmesini sağlar. Eylem değiştirir, göz bağını atar, gözlerini açar; tıpkı bugün Telekom işçilerinde olduğu gibi. Çocuklarının kursaklarına bir lokma koyabilmek için meşru ve yasal haklarını kullanmaya başladıklarında, polisin biber gazlarıyla, coplarla kendisine saldıracağını, patronun çıkarına grevi etkisiz kılmaya yönelik olarak taşeronların arızaları gidermesini sağlamak için kelepçeleyeceğini, devletin valisinin hukuk dışına çıkarak kendisini zorla çalıştıracağını, vatan hainliği ile suçlanıp cezaevlerine gönderileceğini, grev öncesi olağan günlerde birileri Telekom işçilerine söyleseydi; işçiler ya gülüp geçerler ya da söyleyenleri bugüne kadar kutsal bildiği devlet, hükümet ve devlet kurumları hakkında art niyetli olmakla eleştirirlerdi.

Ancak, Telekom işçisi, o güne kadar oy vererek hükümete getirdiği parti başta olmak üzere, tüm düzen partilerinin, yıllarca okuyarak, izleyerek fikir geliştirmeye çalıştığı gazetelerin, televizyonların greve çıkar çıkmaz karşısına geçtiklerini, bununla da yetinmeyip, kendisini sabotajcılıkla, yıkıcılıkla, gözü doymazlıkla ve hatta vatan hainliğiyle suçladıklarını görmüştür. Bu gelişmelerle birlikte, devletin kimin devleti, iktidarın kimin hizmetkarı olduğu bütün çıplaklığıyla Telekom işçilerinin gözünde açığa çıkmaya başlamıştır. Ne var ki, Telekom işçisi, gördükleri ve yaşadıkları bunlarla sınırlı kalsaydı, pek çok şeyi eksik görmüş, kavramış olurdu. O, sermaye, devlet ve hükümet cenahından bu baskıları görür yaşarken; sendikaların, çeşitli konfederasyonlarda örgütlü ya da örgütsüz sınıf kardeşlerinin, emek ve demokrasiden yana tutum alan kitle ve meslek örgütlerinin, sanatçıların, aydınların, akademisyenler ve bilim insanlarının desteklerini de yanında bulmuştur. İşçiler, grev yeri ziyaretlerinin yanında ülke çapında Telekom işçilerinin grevine destek olmak amacıyla “5 YTL’ni Telekom grevcilerine ver” kampanyası başlatmışlardır. Destek ve dayanışmanın sınıf mücadelesindeki önemini, Telekom işçileri, bizzat kendi pratiğiyle, grevde daha iyi kavramıştır. Bunun içindir ki, bundan sonra gerçekleşecek her eylem, grev ve direnişi kendi eylemleri olarak göreceklerini söylemektedirler; söylemekle de kalmayıp, Tuzla tersane işçilerinin düzenledikleri mitinge katılarak, Gaziantep’te direnişte olan TÜMTİS işçilerine destek vererek, bunun somut adımlarını atmaktadırlar. Sermaye basını Telekom grevini karalamak için işçilere her tür çamuru atarken, bizzat işçilerin dişinden tırnağından artırarak vücuda getirdikleri kendi gazeteleri olan Evrensel Gazetesi ve Hayat Televizyonu ise, işçilerin kürsüsü olmuştur. İşçiler, haklı davalarını, ancak kendisinin olan bu araçlar vasıtasıyla kamuoyuna anlatabilme imkanı bulmuşlardır. Sınıf partisi grevin kazanılması için tüm imkanlarını seferber etmiştir. Telekom greviyle birlikte, tek bir dünya olmadığı, dünyanın emek ve sermaye olarak ikiyi bölünmüş olduğu gerçeği bir kere daha bilince çıkmıştır. İşçi ve emekçilerin, bugünü ve geleceği kazanabilmeleri için kendi basın, yayın organlarını (propaganda araçlarını) örgütlemelerinin ve sermaye ve burjuvaziden bağımsızlaşarak, kendi sınıf partilerinde örgütlenmelerinin önemi, Telekom greviyle birlikte, bir kere daha görülmüştür.

İşçi hareketi ve sendikal hareketin bugünkü konumunda bulunmasında, grev gibi sınıfın devrimci özelliklerini açığa çıkartan ve bilincini geliştiren bir mücadele silahının, sendika bürokrasisinin de katkılarıyla, uzun süre devre dışı bırakılmış olmasının payı büyüktür. Telekom greviyle birlikte işçiler, sendika bürokrasisinin elinden “bu yasalarla grev yapılamaz” gerekçesini çekip almıştır. İşçi sınıfının, grev okulundan geçerek, sermayenin saldırılarını püskürtecek bir mevziye ulaşabileceği gerçeği, Telekom greviyle bir kere daha açığa çıkmıştır. Sınır-ötesi operasyon için çığlıkların atıldığı, şovenizmin ve ırkçılığın yükseltildiği bir dönemde, grevin demokratikleştirici, özgürleştirici etkisi, demokrasi ve özgürlükler cephesinde adeta bir nefes borusu olmuş; ülkenin her noktasında grev yerleri, birer demokrasi mevzisi görevi görmüştür. Bu durum demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde en tutarlı sınıfın işçi sınıfı olduğunu bir kere daha göstermiştir.

Sonuç olarak; Telekom grevi, işçi hareketi ve sendikal hareketin mücadeleci temelde yenilenmesinin olanaklarını ve biçimlerini göstermesiyle, Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihindeki olumlu yerini şimdiden almış bulunmaktadır. Bu birikim, işçi sınıfının ileri unsurları ve sınıf partisi tarafından, işçi ve emekçilere mal edilebildiği oranda, işçi hareketi ve sendikal hareketin mücadeleci temelde yenilenmesinin temel taşlarından biri olacaktır.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑