‘Ulusal duyarlılık’ istismarı üzerinden gericilik inşası

Türkiye burjuvazisi 25 yıla yakın bir süredir, IMF-Dünya Bankası gibi uluslararası mali sermaye kurumlarının imalatı “yapısal uyum programları”nı pratiğe geçirme kavgası veriyor. Türkiye’nin uluslararası sermaye ve emperyalist Batı devletlerinin açık pazarı haline getirilmesi önündeki “ulusal direnç” unsurlarının tasfiyesini içeren ve işçi sınıfı, kent ve kır yoksulları, emekçi köylülük, küçük burjuvazi ve hatta orta burjuva tabakalar için iktisadi-sosyal yıkım ve tahribata yol açan bu programlar, kapitalist ekonominin yeniden yapılanmasına dönük kapsamlı düzenlemeleri içeriyorlar.
İşbirlikçi büyük sermaye, IMF ve Dünya Bankası işbirliğiyle hazırlanan ve 24 Ocak 1980 Kararları’yla hayata geçirilmek üzere ilk adımları atılan bu programları uygulayabilmek için, öncelikle onun koşullarını yaratmak; işçi sınıfını ve devrimci hareketi sindirmek zorundaydı. Ordunun devlet mekanizmasının tüm ünitelerinin başına geçmesi, o koşullarda ve bu ihtiyaca karşılık olarak gündeme gelmişti. 1980’in 11 Eylülünde, TİSK başkanı Halit Narin “DGM’ler kurulmadan üretim artmaz” diyordu. Narin, darbeden sonra da, “Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra onlarda” diyerek, darbenin kendileri için anlamını açıklamıştı. Koç’a göre de, “12 Eylül devletin yeniden kurulması devri” idi. Turgut Özal, “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” demişti. Rahmi Koç; “askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlandı”nı itiraf etmişti ve o dönemin İSO başkanı İbrahim Bodur, “12 Eylül’den sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının başarısını iki kat artırmıştır” diyerek, kendi ihtiyaçlarıyla generallerin “askeri eylemleri” arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştu.
12 Eylül generalleri, işçi sınıfına ve tüm emekçilere karşı açılmış büyük sermaye savaşının temsilcileriydi. İşçi sınıfının 1960 sonrası 20 yıllık mücadeleyle biriktirebildiği kazanımları bir günde gaspedildi; grevler bitirildi; ücret sorunları Yüksek Hakem Kurulu’na havale edildi. Binlerce işçi işten atıldı ve sendika yöneticileri zindanlara kapatıldı. SSK Yasası, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasaları yeniden düzenlendi; sendikalaşmanın önüne yeni engeller kondu, yıllık izinler düşürüldü, ikramiyelere son verildi vb.
12 Eylül’ün üzerinden “silindir gibi geçtiği” işçi sınıfı ve devrimci hareket, 1989 Bahar Eylemleri ve sonrasındaki “genel eylem”lerle –kiminde yüz binleri harekete geçiren– yeni bir döneme girmesine ve 20 yıla yakın süredir mücadele, alçalış-yükselişlerle sürmesine karşın, önemli bünyesel zaaflarını aşmış olmaktan henüz uzaktır. Son birkaç ay içinde gerçekleşen SEKA, Şeydişehir Alüminyum, Ereğli Demir-Çelik, Telekom ve Tüpraş işçilerinin özelleştirme karşıtı eylemleri, hareketin birikimi ve deneyimi yönünden önemli unsurlar taşımalarına karşın, işçi hareketinin, 12 Eylül cuntasının açtığı yolda ilerleyen sermayenin bu büyük saldırısı püskürtecek bir düzeye ulaşamadığını da göstermiş oldular.
Üzerine çok şey söylenen ve yazılan 12 Eylül askeri darbesinin, darbeci generallerin, “ulusun ve ülkenin çıkarları” söylemlerine karşın, işçi sınıfı ve emekçilerle, onların genç kuşaklarına ve Kürt ulusuna karşı mali sermaye ve büyük burjuvazinin kanlı kılıcı olarak iş gördüğü, ekonomik-sosyal ve politik sonuçlarıyla kanıtlandı.*(*dipnot: Bilindiği gibi, işbirlikçi büyük sermayenin ihtiyaçlarıyla emperyalist burjuvazi ve uluslararası tekellerin pazarlara tamamen hakim olma hedeflerine uygun olarak hazırlanan bu programların ciddi herhangi engelle karşılaşmadan uygulanması, o günün koşullarında hayli zordu. Her şeyden önce, 70’li yılların ortalarından başlayarak sınıf mücadelesi ve devrimci hareketin gösterdiği yükselişin önünün kesilmesi, işçi sınıfı ve emekçiler engelinin aşılması gerekiyordu. Büyük burjuvazinin ve emperyalistlerin istek ve çıkarları doğrultusunda, 12 Eylül faşist cuntası, söz konusu kapitalist programların uygulanması ve bunun karşısındaki engellerin aşılması ihtiyacıyla ilişkiliydi.
12 Eylüle ilerleyen süreçte burjuvazi için bir açmaz da, işçi sınıfının giderek güçlenmesi ve mücadelesindeki yükselişti. Kapitalist gelişme, kır ilişkilerinin çözülmesine ve işçi kitlesinde büyük bir artışın yaşanmasına yol açmaktaydı. Bu gelişme ve değişim, işçi sınıfının toplumsal yaşamda belirleyici güçlerden biri olarak büyümesine, sendikal ve siyasal örgütlenmeye girişmesine yol açmaktaydı. (TİP’in kurularak parlamentoya girmesi, DİSK’in kurulması, 68 gençlik eylemleri, işçi grevleri ve 15-16 Haziran Direnişi bu koşullarda gerçekleşti.) 1971 askeri cuntası, bu gelişmelere karşı, ve M. Tağmaç’ın ifadesiyle, “sosyal uyanışın ekonomik gelişmenin önüne geçmesi”ni durdurmak üzere iş başına geldi. İşçi ve sendikal hareketin etkisi sınırlandırıldı, TİP kapatıldı, devrimciler cezaevlerine kapatıldı ve gençlik ve genel olarak halk, dönemin devrimci gençlik önderlerinin idamıyla topluma gözdağı verilerek susturulmaya çalışıldı, vb.
Ancak işçi, emekçi ve gençlik hareketi, 70’li yılların ikinci yarısından itibaren yeni bir yükselişe geçti. Bu kez emekçi hareketinin sınıf mücadelesi alanındaki etkileri daha kesindi. Burjuvazi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist ülkelerde hızlı bir büyüme gösteren kapitalizmin yeni bir durgunluk dönemine girmesiyle birlikte (70’lerin ikinci yarısı ve özellikle sonuna doğru), Amerika ve Avrupa’da işçi sınıfının kazanımlarına yönelik olarak başlatılan saldırılardan cesaret alarak, emekçilere karşı yeni bir saldırı için güç toplamaya yöneldi. Siyasal istikrarsızlık büyümüştü ve ekonomide, uluslararası sermayenin de baskısı ve dayatmasıyla, işler giderek çıkmaza giriyordu. 24 Ocak Kararları, bu koşullarda, ve bir “çıkış yolu bulmak” üzere gündeme getirildi. Bu program, işçi sınıfının tüm kazanımlarının yok edilmesi ve sömürünün yoğunlaştırılmasını içeriyordu.12 Eylül darbesi, bu ihtiyacın ürünü olarak gerçekleşti.)
Darbeci generallerin toplumsal yaşama silahla müdahalelerinin sonuçları, aradan yirmi beş yıl geçmesine karşın, bugün de işçi sınıfı ve emekçilerle işbirlikçi gericilik ve emperyalizm arasındaki mücadeleye yansıyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye pazarının uluslararası mali sermayeye tam entegrasyonu/bağımlılaştırılması yönündeki kapitalist “yapısal uyum programları”nın darbe ve generaller desteğinde uygulanmasının tahribatları, bugünden bakınca, daha net görülebiliyor.

“TERÖRE KARŞI MÜCADELE” ÜZERİNDEN MEVZİ KAZANMA ATAĞI
Newroz gösterileri sırasında Mersin’de 12-14 yaşlarında iki çocuğun bayrağı yere atmalarını yeni bir saldırı dalgası için işaret fişeği haline getiren provokasyonla başlatılan ve ezen ulus şovenizmini körükleme daveti olan “bölücülüğe karşı ulusal mücadele” çağrısı, sonrasındaki gelişmelerle, Kürtlere karşı linç eylemlerinin yaygınlaşması/yaygınlaştırılmasına dönüşebildi.  Önü kesilmediğinde egemen güçleri de büyük bunalımlara sürükleme potansiyeli taşıyan ezen ulus şovenizminin bu körüklenmesinde, sonradan herkesi olaylardan ders çıkarmaya ve ‘itidal’e çağıran generaller, neredeyse her gün, bir gerekçesini yaratarak yaptıkları açıklamalarla, özel bir rol oynadılar. Bu tutum ve rol, Kürtlerin dil ve kültür serbestisi vs taleplerinin dikkate alınması ve sorunun demokratik çözümü yönünde Türk emekçileri içinde de gelişme eğilimi taşıyan tutumun önünü geçici olarak da olsa kesti. Gerginlik ve güvensizliği artırıcı bir işlev gördü.
Generaller ve hükümet, siyasal gericiliği yoğunlaştırma çabalarını “artan terör tehdidi”yle gerekçelendirirlerken, işçi sınıfı ve emekçilerin her tür mücadele ve eyleminin “terör” tanımı içine alınacağı yeni bir “Terörle Mücadele Yasası”nı gündeme getirerek, bir tür sürekli “sivil sıkıyönetim”e geçiş için zemin hazırlamaya giriştiler. Dernek ve sendikaların program-tüzük ve eylemlerinden radyo televizyon yayınlarına; eğitim-öğretim programlarından iktisadi uygulamalara, hemen her alana, “ordu adına” müdahalede bulunan generaller, “yapısal uyum programları”nın “koruma ve kollaması”nı da üstlendiler. Ekonominin uluslararası tekellere tamamen açılması ve kamu işletmelerinin iki-iki buçuk yıllık işletme kârı karşılığında peşkeş çekilmesine herhangi itirazları olmazken, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesini ve Kürtlerin ulusal hak eşitliği istemini “ülke için büyük tehdit unsurları” olarak ilan ettiler. Ülke yönetimini “yürütme ve yasama” kurumuna bırakan burjuva Anayasası ve yasalarının sözde emredici hükümlerine karşın, hükümeti, tehdit içerikli görev anımsatmalarıyla, seçmen talepleri yönünde göstereceği “popülist zaaflar” konusunda “uyarma”larla yönlendirmeye; sermaye güçlerini kendileri etrafında birleştirmeye giriştiler. Bu tutum, işbaşına geldikleri her dönemde halk kitlelerini askeri şiddet cenderesine alan ve sosyal-iktisadi ve politik hak yoksunluğunu dayatan, “olağan burjuva yönetimi koşulları”nda da egemen sınıfların ezilenlere karşı baskı ve şiddet gücü olarak rol oynayan generallerin politik ‘geleneği’ne uygundur. Politik alanın ön cephesine çıkarak siyasal gericiliği yoğunlaştırmak üzere baş vurdukları ‘görünür’ gerekçe, Kürt sorunu odaklı gelişmeler ve bununla bağlantılandırılan “terör” sorunudur. Büyük bir tehdit olarak algılanmasını istedikleri bu sorun ve ilişkili gelişmeleri, 12 Eylül askeri diktatörlüğünce gerçekleştirilen ağır baskı ve yasaklar sisteminde işçi ve emekçilerin mücadelesiyle sonraki yıllarda açılmış boşlukları kapatmak için de kullanmak/istismar etmek istiyorlar.
Diğer yandan, Irak’ın işgali ve Irak Kürt partilerinin bu işgalde üstlendikleri rol, Türkiye gericiliğinin ABD ve bölge ülkeleriyle siyasi-diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkileri bakımından yeni bir durum doğurmuştur. Amerikan emperyalizmi, bölgesel ve uluslararası çıkarlarına bağlı olarak, Suriye, İran ve Türkiye Kürtleri’nin taleplerinin istismarı üzerinden ilgili ülkeleri köşeye sıkıştırarak yayılma ve rakiplerine üstün gelme stratejisine yedekleme tutumunu, –şantaj ve tehditleri de içerecek biçimde– sürdürmektedir. ABD yönetiminin, Türkiye’yi, bölge stratejisi doğrultusunda, herhangi kaygı taşımayacak bir ‘sınırsızlık’ içinde kullanmaya çalışması, Türkiye egemen sınıflarının ise, bölgeye yönelik ‘kendi politikaları’ nedeniyle, Amerikan plan ve politikalarına belirli tereddütler göstermesi, Amerikan-Türk ilişkilerinde, geçmişte Kıbrıs sorunu nedenli olanlarından daha ciddi pürüzlere yol açmıştır. ABD’nin bölgedeki fiili varlığı, Türkiye’nin Türkmenler üzerinden Irak politikasında ve Azeriler ve Çeçenler üzerinden Kafkasya’da oynamak istediği role ilişkin olarak aşamayacağı engeller oluşturmuştur. Türkiye, Irak’ın işgal edilmesine açık destek vermesine ve İncirlik Üssü’nün ABD bombardıman uçakları tarafından hiçbir engel olmaksızın kullanılmasını sağlamasına karşın, Kürt sorunu kaynaklı “Türk kırmızı çizgileri” ABD tarafından çiğnenmiş; ABD, Kürt sorununu, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmanın başlıca araçlarından biri olarak kullanmaya daha açıktan yönelmiştir. Türk büyük burjuvazisi ise, bu durumu, Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı kullanmaya yönelmiş; ABD’nin istismar politikasını “Kürtlerin suçları hanesi”ne yazarak, Kürtlere karşı Türk “ulusal direnci”ni ayaklandıracak bir ek malzeme olarak değerlendirmeye ve anti emperyalist, anti Amerikan mücadeleyi, bir kez de bu zemin üzerinden güçten düşürmeye koyulmuştur. Generallerin başını çektikleri “ulusun tümlüğü ve ulus çıkarları” üzerine söylemle herkese yapılan  “bu çıkarlar etrafında birleşme” çağrıları, Amerikan politikalarına karşı oluşan bu “ulusal hassasiyet”i istismar ve küçük ve orta burjuva kesimlerle emekçileri yedeklemek için kullanmayı içermektedir.

GENERALLERİN DAYANDIKLARI “GELENEK”
Generallerin ve “ordu”nun Türkiye’nin toplumsal politik yaşamındaki ‘derin kökleri’, kapitalizmin Türkiye’deki gelişme “özgünlüğü”ne; cumhuriyetin kuruluş koşullarına ve askeri-politik üst bürokrasisinin bu kuruluşta ve sonraki süreçte oynadığı etkin role uzanmaktadır. Bunun başlıca iki dayanağından sözedilebilir: İlk olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda İttihat ve Terakki’den devralınan geleneğin ve o “terbiye”den gelen askeri kadroların oynadıkları belirleyici rol, başından beri ordu ve kurmayına ayrıcalıklı bir konum kazandırmış; militarist aygıtın bu en temel kurumunun başında bulunan ‘kurmaylar heyeti’ de, bu durumu sonraki tüm dönemlerde olanca ağırlığı ve etkinliğiyle kullanmıştır. “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi”ni yüklenmiş gücün, kendini “millet”e eşitlemesi, onun “millet”in sosyal-siyasal ve kültürel yaşamının en etkin kurumu/gücü olarak görülmesi ve benimsenmesini sağlamış; bu da “ordu=millet” anlayışına güç vermiştir. Emperyalizm koşullarında, ve feodal-askeri bir imparatorluğun mirası üzerinde kurulmuş bir devlette, başından itibaren “kurucu bir güç” olarak etkin rol oynamış askeri üst bürokrasi, anti-demokratik siyasal yapıdaki yerini askeri darbelerle güçlendirmiş, bu da, onun, kendisini devletin gerçek sahibi olarak görmesinde ve sonraki tüm süreç boyunca öyle hareket etmesinde etkili olmuştur. Burjuva devlet örgütlenmesinde ve burjuva yönetim tarzında kararların kurmay odalarında ve kulislerde alınması ve burjuva demokrasisinin temel kanıtı ve dayanağı sayılan ‘yasama-yürütme ve yargı ayrılığı’nın biçimselliği; askeri genelkurmayın, silahlı güce kumanda eden organ olarak, siyasette ve kuşkusuz devlet yenetiminde etkin rol oynamasını olanaklı kılmıştır. Bu etkin, ve denebilir ki kapitalistler bakımından kabullenilmiş rol, generallerin askeri mekanizmayı ulusa eşitleyerek ve “ulusun iradesi” adına burjuva politik arenanın ön cephesine çıkmalarını kolaylaştırmıştır.
İçinde bulunduğumuz ya da daha doğru deyişle içinden geçtiğimiz dönemde, bir parlamento ve “millet iradesiyle seçilmiş olduğu”na burjuvazi adına yeminler edilen “güçlü bir hükümet” olmasına karşın, genelkurmay ve generallerin neredeyse günlük sıklıkla politik açıklamalar yapmaları, bağlantılı etkenler saklı tutulduğunda, başlıca bu etkin ve özel konum kaynaklıdır. Burjuva sınıf adına devlet üst bürokrasisinin iktisadi yaşamdaki rolü, ordu üst yönetiminin “bir kapitalist grup” konumu kazanmasının koşullarını olgunlaştırmış; OYAK vb. şirketlerdeki payları, özelleştirmelere katılarak sağladıkları yeni mevziler ve “emekli” olanlarının banka, şirket ve vakıfların yönetim kurullarındaki yerleri üzerinden güçlerini iktisadi olarak da pekiştiren generallerin politik-ekonomik ve sosyal yaşama müdahaleleri, bir sınıf tutumu ve çıkar savaşı kapsamında sürekli gündemde kalmıştır. Generallerin, sermayenin silahlı gücünün komuta heyeti olarak, politik-sosyal yaşama müdahalelerinin “kronolojik haritası”nın gösterdiği şudur: Askeri darbeler bu “kurucu” işlev ve “derin kökler”den güç almıştır. Darbeler de, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve uluslararası sermayenin çıkarlarının belirlediği değişim ihtiyacına bağlı olarak, değişime gitmelerini zorlaştıran güç ve engelleri bertaraf etmek üzere gündeme gelmiştir. Tekelci burjuvazinin çıkarlarına aykırı gelişmelerin önünü almak ve sermaye güçlerini derleyip toparlamak, bu “kollama ve koruma görevi”nin esasını oluşturmuştur. Böyle olduğu, sadece işçilerle kapitalistler; emekçilerle hükümet ve devlet ilişkilerinde sermaye ve çıkarlarından yana tutum alınmasıyla değil, askeri darbeler pratiğiyle de kanıtlanmıştır.

EMEKÇİ HAREKETİNE KARŞI BARİKATI GÜÇLENDİRME GİRİŞİMİ
Generallerin yeni siyasal-hukuki düzenlemeler için gerekçelerinde bazı benzerlikler olmakla birlikte; sınıf ilişkileri ve sosyal-iktisadi koşullar bugün, 12 Mart ‘71 ve 12 Eylül ‘80 darbeleri öncesi dönemlerden belirgin farklılıklar göstermektedir. Bugünden bakıldığında ve her şeyden önce, sermayenin ihtiyaçlarına karşılık düşen düzenlemeler önemli oranda gerçekleştirilmiş, işçi sınıfı ve örgütlerine son 25 yıllık sürede ağır darbeler vurulmuş; 24 Ocak Kararları’nın hedeflerine büyük oranda ulaşılmıştır.
Ancak Türkiye, 1980’li yıllardaki koşullardan farklı olarak, bugün, bazı yönleriyle daha kapsamlı ve büyük sorunlarla da karşı karşıyadır. Dünyanın en büyük ekonomik-askeri gücü, bölgeye işgalci olarak girmiş ve bölgede süregelen uluslararası ilişkileri değiştirmeye girişmiştir. Kürt ulusal mücadelesi çok daha ileriden sürmektedir. İşçi sınıfı, kent ve kırın yoksulları, küçük üretici köylülük, kent küçük burjuvazisi, küçük ve orta işletme sahipleri, üzerlerindeki tekelci emperyalist baskıya öfke duymakta; artan işsizlik, yoksulluk, açlık ve iflaslar, çeşitli biçimlerde ortaya çıkan muhalif eylem ve direnişlerin genelleşmesi için ciddi zemin oluşturmaktadır. Bu çeşitlilikteki hareketin nasıl gelişeceğinin bugünden belirlenemez oluşu, egemen sınıflar ve askeri üst bürokrasiyi çeşitli hazırlıklara götürmektedir.
Sermaye ve hükümetiyle, generaller başta olmak üzere, devletin öteki kurumlarının yöneticileri de, toplumsal çözülme, dağılma ve kitlesel yoksullaşmanın getirdiği umutsuzluk, çöküntü ve yabancılaşmanın, en alt kesimler içinde daha fazla olmak üzere, çürüme ve dejenerasyona; hırsızlık ve kapkaççılık, ahlak düşkünlüğü ve yozlaşmanın yaygınlaşmasına yol açtığının farkındadırlar. Hükümetçe uygulanan iktisadi-sosyal politikaların işsizliği, yoksulluğu ve açlığı artırdığını, bunun da, işçi ve emekçi kitleler içinde, burjuvazi, hükümeti ve devletine karşı tepkiyi geliştirdiğini onlar da görüyorlar. Genelkurmay yetkililerinin “Başbakana brifing verdikleri” Temmuz ve Ağustos toplantılarında, emekçi semtlerini (“varoşlar”) “iç tehdit unsurları” arasında sayılmasının en önemli nedeni, kentlerin kenar semtlerinde büyük zorluklar içinde yaşam mücadelesi veren emekçilerin ve özellikle genç kuşaklarının egemen politikaya tepkilerinin gözlenmesiydi. Ekonomik durumun iyileştiği söylemine ve ekonominin büyük sermaye çıkarları yönündeki gelişimine karşın, ücretlerin, maaşların ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşük tutulması (bu, reel olarak düşmenin devamı da demektir ve tarımsal büyümenin binde bire gerilemesi, bunun göstergelerinden biridir) politikasındaki ısrar, özelleştirmelerin sürdürülmesi ve bunun sonucu olarak işten atmalarla sosyal hak gasplarının devamı; bütün bunlar, emekçilerin sermaye ve hükümet politikalarına güvensizliğinin artmasının etkenleri oldular. Henüz birbirleriyle birleşme gücü ve yeteneği gösterememekle birlikte, işçi ve emekçilerin çeşitli protesto eylemleri; semtlerde, fabrika, işletme ve kurumlarda gelişen mücadele eğilimi, hareketin yükselişe yol alacağına işaret ediyordu. Hareketin gelişimi ve mücadelenin seyrini doğru belirleyen egemen sınıflar ve politik-askeri temsilcileri, “henüz yol yakınken” önlem almaya ve tekelci siyasal gericiliği yoğunlaştırmaya yöneldiler.
Diğer önemli neden, Kürt sorunu merkezli gelişmelerdi. Kopenhag Kriterleri’ kapsamında dil ve kültür alanındaki göstermelik iyileştirmelere karşın, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana devam edegelen devlet ve hükümet politikasının Kürt ulusal varlığının reddine dayanması; ulusların ve dillerin tam hak eşitliği talebinin silah zoru ve asimilasyon çabalarıyla karşılanması, geçmiş dönemlerden de ağır olmak üzere, egemen sınıflar ve politik-askeri temsilcileri açısından açmazı derinleştirmiştir. Bu tutum ve “tek ulus” anlayışını sürdürme çaba ve isteği ise, “Türkiye’nin Kürt Krizi”ni giderek ağırlaştırmıştır. Ülkede, bölgede ve uluslararası alandaki gelişmeler, bölge ülkelerinin ilişkilerinde değişime yol açmış, inkarcı-şoven politikanın değişmesi zorunluluğu daha belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. Bugün, artık göstermelik iyileştirmelerle durum idare edilemiyor. İnkar ve baskı politikasının büyük sermaye ve hükümetlerini açmaza düşürmesi, sermaye güçlerinin “tek ses vermesi”ni giderek zorlaştırıyor. Soruna her taraftan “el atılıyor”; emperyalist burjuvazi, sorunu istismar etme ve kullanma politikası izliyor ve tüm bu baskılanma, egemenlerin iç ilişkilerinde gerginleştirici ve kısmi söylem ve tutum farklılığına sürükleyici bir rol oynuyor.
Generaller, bütün bu gelişmelerin “ulusal güçlerin bir yeni konsensüsünü zorunlu kılacak yeni bir durum yarattığı” anlayışından hareketle, “Kopenhag Kriterleri”yle uyum çerçevesinde yapılmış yasal değişiklikleri geçersizleştirecek ve başta “TMY” olmak üzere, “güvenlik güçlerinin ellerini güçlendirecek ve yetkilerini artıracak” yeni düzenlemeler istiyorlar. Onların bu girişimi, güçlendirilmiş ve takviye edilmiş militarist aygıtın toplum üzerindeki denetimini artırmayı ve yedeklenebilir tüm güçleri yedeğe almayı hedefliyor. “Uluslararası terör olgusu” ve “bölücü terör tehdidi” söylemiyle de, bunu bir toplumsal kabul zırhına kavuşturmak istiyorlar. 

“BİR MERKEZDEN YÖNETİLMİŞ GİBİ”!
Generallerin “TSK… cumhuriyetin temel niteliklerini ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü canı pahasına koruma ve kollamaya devam edecektir” söyleminin yoğunluk kazandığı dönemler, bugüne kadar, esas olarak “asker”in politikada ve ülke yönetiminde ağırlığını daha fazla hissettirdiği ve egemen sınıflarla ezilen-sömürülen sınıfların ilişkilerinde belirleyici güç olarak öne çıkmaya yöneldiği dönemler olageldi. MGK’nın 2005 Ağustos’unda yayınladığı bildirisinde, “Anayasa’da Cumhuriyetin niteliklerinin belirtildiği ve devletin temel amaç ve görevlerinin sayıldığı” belirtilerek, ve “Cumhuriyet hükümetlerinin öncelikli hedefi, Anayasa’da öngörülen görevleri yerine getirerek bu amaca ulaşmaktır. Ulusun bağımsızlığı ve tümlüğü ile ülkenin bölünmezliğinin korunarak bu hedefe ulaşacağı da kuşkusuzdur” denilerek hükümete yapılan “hatırlatma” da, ancak generallerin yeni bir hamlesi olarak anlaşılabilir. Generaller, gelişmeleri, egemen sınıfların iç ilişkilerindeki yıpranmışlık ve gerginliklerle birlikte değerlendirerek, sermaye güçlerini yeniden toparlamanın dayanağına dönüştürmeye soyundular. Genelkurmay Başkanı Özkök, 1 Temmuz 2005’te, Başbakan Erdoğan’a “5 saatlik bir brifing” vererek, yapılmasını istedikleri yasal değişiklikleri  sıraladı: En önemli isteklerinden biri, “terörizmle güvenlik ve istihbaratın yanı sıra, ekonomik, sosyal ve ve psikolojik boyutlarıyla topyekün mücadele etmek üzere doğrudan Başbakan’a bağlı yeni bir terörle mücadele merkezinin kurulması”ydı. Ardından, İkinci Başkan İlker Başbuğ, “ihtiyaca cevap verecek yeni bir terörle mücadele yasası çıkarılarak güvenlik kuvvetlerinin yetkilerinin artırılmasını, örgütle bağlantısı olanlar, örgüte destek sağlayanlar, örgütün propagandasını yapan kuruluş, kişi ve sivil toplum örgütleriyle mücadele edilmesi”ni; “örgüte yandaş medyanın rahatça yayın yapması ve dağıtımının önlenmesi”ni, Başbakanlık’ta bununla görevli “ortak’ bir koordinasyon merkezinin kurulması”nı, muhalif basına yaptırımların artırılmasını, “Kürt aydını” gibi kavramların kullanılmasının yasaklanmasını, genel affın sözünün dahi edilmemesini, genelkurmayın tutumu olarak açıkladı. Adalet Bakanı ve “Hükümet Sözcüsü” Cemil Çiçek de, “TSK bir istesin milletimiz milyon versin” sözleriyle hükümetin tutumunu açıkladı. Hükümet tarafından ‘ivedilikle’ gündeme alınan bu ‘yeni siyasal-hukuki’ düzenlemelerle, yasal dayanağı da hazırlanarak, ‘kişi hürriyeti’ ve toplumsal yaşamın daha sıkı kontrole alınması; iletişim araçlarının tam denetimi, birey bilgilerinin depolanması (“fişleme”), söz, basın ve örgütlenme özgürlüğünün daha fazla sınırlanması, “Terörle Mücadele Yasası”nın kapsamının genişletilerek, muhalif tüm kişi ve kesimlerin “terör örgütü üyesi” muamelesi görmelerinin yolunu açacak düzenlemeler gündeme getirildi. Emekçi kitleleri hedefe koyan bu “yeni önlemler”in, kitlelerin tepkisiyle karşılaşmasını önlemek için de, bunlar, “PKK’ya” ve “teröre” karşı önlemler olarak gösterilmeye çalışıldı..
Generaller, “teröre karşı mücadelenin ulusal düzeyde olması gerektiği”ne dikkat çekerek, ‘linç eylemleri’ için işaret fişeği attılar. Devletin başlıca kurumlarından biri olmakla kalmayan, en önemli kurumu da olan “ordu” adına, üst askeri yönetim tarafından yapılmış bu “ulusal çapta mücadele” çağrısı, sonuçları açısından değerlendirildiğinde, sermaye ve gericiliğin altından kalkamayacağı bir “ulusal boğazlaşma”yı tetikler özellikteydi. Nitekim, öyle bir hava oluşturuldu ki, “yüz yıllardır bir arada yaşadıkları” kabullenilmesine rağmen, ve gerçekte halk olarak birbiriyle uzlaşmazlıkları bulunmayan Kürtler ve Türklerin ilişkilerinin dinamitlenmesine hizmet eden linç olayları gündeme geldi. Fındık toplayıcısı Kürt kökenli emekçilerden biri Düzce’de öldürüldü. Trabzon Maçka, Ayvalık-Cunda, İzmir-Seferihisar olayları, bu çağrılar sonrasında gerçekleşti. Linç girişimleri, toplu silahlı saldırılar, sermaye basınında linç mantığını güçlendiren kesintisiz kampanya, DEHAP’lılara soruşturma, yöneticilerine yurtdışı yasağı ve haftada bir polise bilgi verme zorunluluğu getirilmesi, Batman-Beşiri’de halkın üzerine ateş açılması, MGK’nın Ağustos bildirisinde yer alan tehditli “görev hatırlatmalar”; komuta kademesindekilerin görev devir teslimi sırasında yaptıkları açıklamalar, “barış ve silah bırakma” çağrısı yapan aydınların “terör işbirlikçileri” olarak gösterilmeleri, general Tolon’un emekliye ayrılırken yaptığı “üniformamı çıkarır savaşa katılırım” açıklaması vb., bütün bunlar, generallerin hareket zeminini güçlendirirken, Kürt karşıtı linç mantığı ve eylemleri için de alanı genişlettiler. Kürt kökenlilere karşı, “vurun PKK’lıya” sloganlarıyla, kitlesel saldırılar düzenlendi. Sermaye basını, yürüttüğü Kürt düşmanı şoven kampanyayla, bu eylemleri körükledi. Kontra örgütlerin taşeronluğunu yapan “ülkücü-milliyetçi” ve “Kızılelmacı” güçler, ipi koparmış olarak saldırıya geçtiler. Özel harp taktiklerini anımsatan saldırı biçimleri yeniden gündemleşti. Kitle psikolojisini ırkçı-faşist politikalar yararına yönlendirme girişimleriyle, 6-7 Eylül 1955’te “Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı” söylentisiyle Rum ve Ermenilere yönelik kitlesel saldırı kışkırtmasında ve “komünistler cami yakıyor” yalanıyla Maraş ve Çorumda örgütlenen katliamlar benzeri eylemler için zemin yaratıldı.* (*dipnot: Elli yıl sonra ve sözde ders çıkarma iddiasıyla 6-7 Eylül vahşeti ve yağmasını gösteren fotoğrafların sergilendiği salonunu “Türkiye Türk’tür Türk kalacaktır” sloganlarıyla basan “milliyetçi-ülkücü” çetelerini, BBP Genel Başkanı M. Yazıcıoğlu “böylesi bir dönemde susarak evimizde mi oturacağız” diyerek destekledi. “Ya sev ya terk et” çığlıklarıyla saldıran faşist gurupların saldırılarını, “vatandaşın sabrı taşıyor, duyarlı vatandaşlar tepkilerini ortaya koyuyorlar” diyerek teşvik edenlere, Baykal ve diğerleri de katıldılar.)
Sermaye gazetecileri, “Kürtlere ayrıcalık tanındığı ve bir Türk sorunu yaratıldığı” yönünde sansasyonel yalanlarla olayları kızıştırdılar.* (dipnot: E. Özkök, Demirel’in bir konuşmasında parlamentoda “200 Doğu kökenli milletvekili” bulunduğundan söz etmesini, “Eğer bu kelimeler ‘Kürt kökenli’ anlamına geliyorsa, Türkiye’nin temsil yapısında çok ciddi bir çarpıklık var demektir… Demek ki Türkiye’nin ‘Doğu kökenli’ insanları, sahip oldukları nüfus ağırlığının iki katından fazla bir temsile sahip” diyerek, açıkça provokasyona baş vurmaktadır. Demirel ya da Özkök veya başkaları, bu “Doğu Kökenli”lerin, örneğin Kürt değil, ama Türk milletvekilli olarak orada bulunduklarını, aralarında, Kürtlere karşı, inkarcı olmakla kalmayan, imha eylemleri düzenlenmesinde özel bir rol da oynayan Amerikancı Kürt kökenli ve fakat Türk ırkçısı kişilerin bulunduğunu da elbette biliyor ve bilinçli bir taktikle görmezden geliyorlar.)
Ancak bu kez, ırkçı-faşist provokatörleri Kontrgerilla talimnamesinde öngörülen “kaideler”e göre seferber edenler açısından da, altından kalkamayacakları bir kaosa doğru sürüklenme ihtimali daha güçlü olarak gündeme gelmişti. Bunun üzerine, “ortamın gerilmesi”nden ve Türk-Kürt karşıtlığından yarar umanlar; bunu, sermaye güçlerinin toparlanması ve sermayenin karşı saldırısını güçlendirmek için kullanmak isteyenler, tekellerin basın sözcüleriyle birlikte, “Türk-Kürt çatışması yönünde tehlike çanlarının çalması”ndan ve “felaketin büyüklüğü karşısında tedbirli olma ihtiyacı”ndan söz etmeye başladılar. Toplumun linç psikolojisine sürüklenmesi için her yolu deneyenler, “sorunun güvenlik güçlerinin görev alanından çıkarak, toplumun kendini güvenlik organlarının yerine koymasına doğru genişlediği” söz etmeye ve “büyük bir felakete yol alındığı” vaazına başladılar. Ortada, her yandan dökülen bir ikiyüzlülük vardı.

GENERALLERİN KIŞKIRTTIĞI TEHLİKELİ GİDİŞ VE EMEKÇİLERİN SORUMLULUĞU
Linç eylemleri, devlet ve ordu adına Kürt karşıtı şoven çağrıların, çağrıcılarını da boğabilecek bir toplumsal depreme; bir ‘ulusal boğazlaşma’ya götürebileceği tehlikesini de açığa çıkardı. Milyonlarca, on milyonlarca Kürt-Türk emekçisinin birbirine karşı kışkırtılması, aradaki ilişkilerin iyice dinamitlenmesi, milliyet kökeninin ilişkilerin belirleyicisi durumuna gelmesi, şovenizm ve milliyetçiliğin günlük yaşama damga vurması; ülkeyi felakete götürebilecek bir patlayıcı stokuydu! Bunun başlıca ve baş sorumlusu da, burjuvazi ve emperyalizmin temsilci ve uşaklarıyla, onların yürüttükleri politika ve ideolojik savaştı.
Sermaye güçleri ve şoven gericiliğin büyük sermaye ve genelkurmay etrafında birleştirilmesini ve böylece işçi-emekçi hareketine ve Kürtlerin demokratik-ulusal talepleri etrafında gelişen mücadelesine karşı saldırı cephesinin güçlendirilmesini hedefleyen bu politik-ideolojik savaş, Türk ve Kürt emekçi kitleleri arasına nifak tohumları ekilmesinde yarar uman politikanın da ifadesiydi.* (*dipnot: Son gelişmeler, “bölücülük” suçlamasıyla Kürtlere karşı Türk ırkçılığını açıktan yürütenler ve “halkın farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden”lerin cezalandırılması yönündeki yasaların, sistem savunuculuğuyla paramiliter güçler için geçerli olmadığını bir kez daha gösterdi. Linç eylemlerine girişenler ve bir eski Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın da yazarları arasında yer aldığı “Türk Solu” dergisi’nde, Kürtlere karşı açık düşmanlık çağrıları yapanlar takibata uğramadılar. Oysa hem linççiler göz önündeydi, hem de “Türk Solu” açıkça ırkçılık yapıyor ve Gökçe Fırat imzalı yazıda şöyle deniyordu: “Türk, Kürt dizisi izlemez. Kürtçe müzik dinlemez. Kürtçe müzik çalan barlara gitmez.Kürtçe konuşulan minibüse binmez. Kürtçe kaset satan dükkandan alış veriş yapmaz. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir.  Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. …Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenekon’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.” Ve eski Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak Yekta Güngör de, “çocuklar tepkilerinde haklılar” diyerek bu ırkçılığı onaylıyordu.)
Generallerin “ulusun çıkarları” üzerine açıklamaları, emperyalist tekellerin ve ABD’nin politikaları ve yayılma çizgisiyle karşıtlığı değil, aksine anti emperyalizmin ve ABD karşıtı duygu ve tutumların, Kürtlere karşı şovenizmin güçlendirilmesi yönünde istismarını içermektedir. Generaller, ekonominin daha fazla talanı ve bağımlılık ilişkilerinin güçlendirilmesine yönelik hükümet politikasına ve ülkenin en temel sanayi işletmelerinin ve ülke tarımının ana bölümlerinin uluslararası tekellere peşkeşine herhangi itirazda bulunmadılar. İşçi sınıfı ve emekçilerden bu saldırılara karşı yükselen mücadele ise, karşısında, her zamanki gibi, onların “koruma ve kollaması”nı buldu. Irak işgalini gerçekleştiren ABD askerlerinin İskenderun limanında karşılaştıkları direnişin kırılmasında “asker”in doğrudan rolü, Kürt köylülerinin topraklarına düşen Amerikan füzelerini protesto eylemleri nedeniyle gözaltına alınmaları, işgal karşıtı eylemlere yönelik kuşatma ve saldırılar, birer örnektir. Genelkurmay Başkanı Özkök’ün dile getirdiği  “İller ve bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarının giderilmesi için ekonomik, kültürel ve sosyal geliştirme çabalarının artırılması” istemi de, emekçilerin gereksinmelerini karşılama kaygısına değil, “terörle askeri mücadele”nin başarıyla sürdürülmesi için “cephe gerisi”nin sağlama alınması ihtiyacına dönüktür.

*   *   *
Olaylar, ülkenin ve emekçilerin yararına olmayan bir “etnik temelli çelişki keskinleşmesi”ne doğru gidildiğini gösteriyor. Sermaye ve emperyalizmin hizmetindeki askeri-politik kastın, siyasal gericiliği yoğunlaştırma; demokratik haklar mücadelesini terörle eşitleyerek etkisizleştirme ve gayrı meşru alana itme çabalarında artış var. Sermaye propagandası, Türk işçi ve emekçilerini, “PKK eylemleri ve asker cenazeleri” üzerinden Kürtlere karşı şoven inkarcı tutuma kazanmayı esas alıyor. Bu başarılabilirse, emekçi hareketine karşı daha güçlü bir konum edinilmiş ve hareketinin etkisizleştirilmesi olanağı daha fazla elde edilmiş olacak. Generaller, politik yönetim ve yaşama müdahalede ileri adımlar attılar. Ataklarını sürdürüyorlar. Önceki yıllarda yaptıkları türden ataklarla, konumlarını güçlendirecek biçimde, siyasal gericiliği yoğunlaştırma ve emekçilere karşı saldırı cephesini yeniden örme çabasındalar. Uluslararası alandaki ve bölgedeki gelişmeleri dayanak ediniyor, İngiliz ve öteki Avrupa ülkeleri yönetimlerinin anti demokratik siyasal düzenlemelerinden güç alıyorlar.
Gelişmeler bu yönüyle, işçi sınıfı, emekçiler ve onların ileri kitlesi için zorunlu ve zorlu bir mücadele dönemine işaret ediyor. Gericiliğin yoğunlaşan saldırılarını püskürtmek için tüm ezilenlerin birleşik mücadelesini geliştirme görev ve sorumluluğu artmış bulunuyor. Mücadelenin güç ve dayanakları ise mevcut. Eğer, işçi sınıfı ve emekçiler, örgütlenme, dayanışma ve mücadelelerine ve sermayeden bağımsız politika yapma tutumuna karşı bu girişimleri püskürtemezlerse, hareketlerinin, örgütlerinin ve mücadelelerinin daha fazla etkisizleştirilmesini önleyemezler.

Daha ileri bir örgütlenme için daha kararlı ve daha bilinçli bir çalışma ya da parti olma ve partili olmanın anlamı

Devrimci sınıf partisi, Türkiye’nin yüzyıllık birikiminin ve işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin deneyimi ve birikiminin üzerinden, onu miras edinerek, burjuva ideolojisinin her türüne karşı mücadele içinde kurulmuş olmasına; ve işçi ve emekçilerin mücadeleci-ileri kesimlerinin, Marksist aydınların ve militan devrimci genç unsurların katılmasıyla, inşasını her durumda yenileyerek yoluna devam etmesine karşın, henüz emekçilerin ancak ‘küçük’ bir kesimini bünyesinde örgütleyebilmiştir. Bunun, işçi hareketi ve sosyalizmin uluslararası alanda aldığı geçici yenilgi ve onun yarattığı baskılanma ile çalışmanın örgütlenmesi ve yürütülmesinde içine düşülen zaaflar gibi başlıca iki etkeni olduğu kuşkusuzdur. Ancak burada sorunumuz bu etken ya da nedenlerin etraflı bir irdelenmesi değil, mevcut durumdan hareketle parti çalışmasının; onun denebilir ki esasını ve esas hedefini oluşturan, işçi ve emekçilerin ana kitlesiyle birleşmek gibi bir sorununun getirdiği en önemli ve öncelikli görevlerdir. Bu bakımdan yine denebilir ki, partinin, “parti olmak” ve her bir parti militanının “partili olmak” görev ve sorumluluğu, sözcüğün en tam anlamıyla, bugün daha da artmıştır. Bu, tüm milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçilerinin devrimci sınıf partisinin, tarihi sorumlulukları ve görevlerini layıkıyla yerine getirmesi için zorunluluk teşkil ettiği gibi, partinin, ülkede ve uluslararası alandaki gelişmelerle de bağlı olarak, sınıf hareketiyle mücadelenin gereksinmelerine uygun yeniden ve yeniden inşasını başarıyla gerçekleştirmek bakımından da gereklidir. EMEP 4. Kongresinin, “İşçi sınıfı partisiyle güçlüdür” şiarı da bu bağlantı ve kapsam içinde gündeme gelmiştir. Bu şiar, sınıflar mücadelesinin politik partiler aracıyla sürdürülebileceği gerçeğinden hareketle, işçi sınıfı ve emekçi hareketinin güncel somut durumdaki en önemli ve zorunlu örgütsel-politik gereksinmesine işaret etmektedir. İşçi sınıfının burjuvazi ve emperyalizmden bağımsız ve ona karşı politik örgütlenmesinin zorunluluğu ve parti olarak örgütlenmiş işçi ve emekçilerin mevcut durumdaki en ileri kesiminin sınıfın ana kitlesi ve kent ve kır yoksullarıyla birleşmesinin en önemli güncel sorun olmaya devam ettiği koşullarda, bu şiar, görev ve sorumluluklara özet bir dikkat çekiş; özel bir vurgudur.
İşçi sınıfı partisiyle ve parti işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle sahip olduğu bağlar, deyim yerindeyse onlar içinde “erime yeteneği”yle, sömürülen kitlelerin desteğiyle güçlüdür. Partisiyle birleşememiş, sermayeden bağımsız parti olarak örgütlenmemiş işçi sınıfı, sınıfsal-toplumsal kurtuluşunu gerçekleştiremez; ve parti, her günkü mücadelesi içinde işçi hareketinin birleştirici, yönlendirici ve yönetici örgütü olmayı başaramadıkça proletaryayı zafere ulaştıramaz. İşçi sınıfı partisi, bu nedenle, sınıf düşmanına karşı mücadelesinde, proleter kitlelerinin kendi deneyleri temelinde toplumsal gerçekleri ve toplumsal sınıfların ilişkilerinin niteliğini kavramalarını amaçlayarak, proletaryanın sınıf çıkarları ve kurtuluşu davasına yabancı fikir ve görüşlere karşı kararlı ve uzlaşmaz bir mücadeleyi yürütür; bu yabancı görüş, fikir ve anlayışların parti saflarında bozucu, yıkıcı ve zehirleyici etkisine karşı devrimci uyanıklığı diri tutar; partiyi ve işçi sınıfıyla kent ve kır emekçilerini yenilgiye götürecek yıkıcı faaliyetlere izin vermez.
Parti çalışmasının esasını; işçi-emekçi kitlelerinin aydınlatılması, emek-sermaye, proletarya-burjuvazi arasındaki ilişki ve çelişkinin niteliğinin kitleler tarafından anlaşılmasını sağlayacak bir siyasal teşhir ve günlük devrimci ajitasyon ve bununla birleşen örgütleme faaliyeti oluşturur. İşçi sınıfının tüm en önemli çalışma ve yaşam alanlarında partinin temel örgütlerinin kurulması ve her durumda yeniden kurulup sağlamlaştırılması, işçi ve emekçilerin geniş kitlelerinin parti etrafında ve çizgisinde mücadeleye seferber edilmesi başka türlü başarılamaz. Proletaryayı toplumsal gerçekler hakkında aydınlatma ve devrim için örgütleme görevini de, parti, ancak tüm kademelerinde, tüm üyelerinin aynı fikrin örgütlenmesine en verimli ve tam katılmasını sağlayarak, en sıkı birliği gerçekleştirerek yerine getirebilir.
Bu çalışma içinde, işçi sınıfı, sömürü ve baskı düzenine son vermenin ancak kendisinin devrimci girişkenliğiyle mümkün olabileceğini, dahası bunun kendisinin tarihsel sorumluluğu olduğunu görecek-öğrenecek-kavrayacaktır. Devrimci sınıf partisinin ve uluslararası Marksist-Leninist hareketin  pratiğinin kanıtladığı da budur.

ÇOK YÖNLÜ SALDIRIYA KARŞI ÇOK YÖNLÜ MÜCADELE VE ONUN KOŞULLARINDAN BİRİ OLARAK PARTİNİN SAĞLAMLIĞI
İşçi sınıfı, burjuvaziyi iktidardan alaşağı eden politik devrimi gerçekleştirme gücüne sahip olduğunu göstermekle kalmayıp sosyalizmi de kurarak, sömürüsüz bir toplumsal sistem inşa etmenin olanaklı olduğunu kanıtladığından bu yana, burjuvazi, devasa propaganda araç ve olanaklarını seferber ederek, işçi ve emekçileri kendi tarihlerini inkara yalnızca davet etmiyor; askeri-politik aygıtını kullanarak, baskıyla da, onları buna mecbur tutmaya çalışıyor. Bu, şiddetli ya da nispeten daha “liberal” yöntemli saldırı, proletarya ve emekçileri mücadele araçlarından; ve bu araçları akıl-bilinç ve deney birikimiyle en yetkin tarzda kullanacak işçilerin ‘kendi öz örgütleri’nden yoksun bırakmayı, her şeyin başına koymuştur. İşçi sınıfı ve emekçilerin, sermayeye karşı mücadelelerini, devrimci bir parti olarak örgütlenmiş kesimlerinin öncülüğünde yürüttükleri durumlarda, burjuva saldırısı, bu yol gösterici-aydınlatıcı-örgütleyici ve her bir mücadele alanında onun ileri taşınması için yardım edici örgütü yok etme ve etkisiz kılmayı öncelikli hedeflerinden biri olarak alırken; henüz böyle bir örgütlenmenin olmadığı yer ve durumlarda, onun ortaya çıkmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Başlıca kapitalist ülkelerde ve bizim ülkemizde, bir yandan “komünizmin öldüğü, sınıf mücadeleleri ve ideolojilerinin tarihe karıştığı” propagandası yürütülürken, öte yandan, proletarya ve emekçilerin “sosyalist”, “komünist”, “devrimci komünist”, “emek” vb. isimler altında örgütlü bu en ileri kesimlerini saldırının öncelikli hedefi olarak alma tutumu sürdürülmektedir. Burjuvazi, bu saldırısını doğrudan ve dolaylı; açık-gizli; ve hizmetindeki provokatif-karanlık güçleri de kullanarak, yıkıcı propagandayla ve şayialar yayarak sonuç alıcı kılmak istemektedir.* Onun için, çünkü, proletaryayı toplumsal kurtuluş mücadelesinde kesin yenilgiye uğratmak, öncelikle, işçi sınıfının mücadeleyle kazanılmış, tecrübe edilmiş ve sonuçlarının öğreticiliği kanıtlanmış ideolojik-politik örgütsel birikiminin yararlanılamaz hale getirilmesi gerekmektedir. Burjuvazi, çünkü, en devrimci muhalifini; birleşme-örgütlenme ve mücadele için tüm öteki sınıf ve tabakalardan daha fazla nedeni olduğu gibi, üretim sürecindeki konumuyla da buna en yetenekli olan işçi sınıfını; bir toplumsal devrimi örgütleme ve kent ve kırın ezilenlerini etrafında birleştirmeye en yetenekli olan sınıfı, ancak böyle bir politikayla yenilgiye uğratabilecektir.
Kapitalistler ve politik-askeri temsilcileri için, işçi ve emekçilerin örgütsüz yığın olarak kalmalarını sağlamak, mevcut durumu sürdürmek için en önemli koşullardan birini oluştururken; işçi sınıfını partisiz bırakarak ya da partisinin yozlaşıp sisteme eklenmesini sağlayarak, sınıf egemenliğiyle sömürü sistemini en önemli tehditten “korumak”, bugün de başlıca hedeflerinin başında gelmektedir. Burjuva politikası, işçi sınıfını, uçsuz-bucaksız; labirentlerle ve engebelerle dolu karanlık ormanlarda pusulasız-fenersiz yolcu durumuna düşürmeye; her adımda tökezleyip düşmesini, her engele takılıp yaralanmasını, dost-düşman ayrımı yapamayacak bir siyasal körlükle malul hale gelmesini ve sonuçta da kendine güveni sarsılarak teslim bayrağı çekmesini sağlamaya yöneliktir.
Bütün bunlar, işçi sınıfının devrimci partisinin sömürülen ve ezilenlerin iktisadi-siyasal ve sosyal taleplerinden hareketle ve bu talepleri gözeterek kitleler içinde yürüttüğü kesintisiz çalışmasını daha da yaygınlaştırıp genişletmesini zorunlu kılmaktadır, ve öte yandan, burjuva-emperyalist ideolojik kuşatma ve saldırısına karşı devrimci konumlanması ve tutumunu sağlamlaştırmasını gerektirmektedir.
Bu nasıl sağlanacaktır? Devrimci sınıf partisinin bugünkü en önemli sorunu ya da sorunlarının başında geleni budur. Yinelemek pahasına da olsa, denebilir ki, bu görev ve sorumluluğun layıkıyla yerine getirilmesinin koşullarından biri, partinin, tüm üye ve örgütleriyle emekçilerin ana kitlesi içinde örgütlenmeyi, kitleleri parti etrafında ve en ileri kesimlerini partide örgütlemeyi her şeyin başına almasıdır. Bunun için, parti program ve tüzüğü temelinde mücadele ve örgüte katılmayı kabullenmiş tüm üyelerin bir parti organında yer alması ve partinin herhangi alandaki çalışmasına yetenek ve enerjisini ortaya koymaktan çekinmeyerek katılması; işçi sınıfı ve emekçiler içindeki çalışmasını proletarya iktidarı ve sosyalizmi kurma perspektifiyle yürütmesi; bunun bilinçli bir militanı olarak hareket etmesi gerekmektedir. Bunun için, parti program ve tüzüğünün kabullenilmesinin henüz bir ilk adım ve sorun ve görevin bunun pratiğe geçirilmesinde saklı olduğu her an akılda tutularak, proletaryanın sınıf bilinçli öncü kesiminin sürekli görevinin, emekçilerin gittikçe daha geniş kesimlerini kazanmak ve “öncünün düzeyine yükseltmek” olduğunu unutmamak şarttır. Bu görev ve sorumluluk bilincinin hakimiyeti sağlanmadan, fabrika ve işletmeler, organize sanayi bölgeleri, kurumlar, okullar ve semtlerde, yığınlar içinde yaygın biçimde örgütlenmiş; üye ve birim örgütleri çalışmaya katılarak aynı hedefe yönelmiş ve böylece örgütünün sağlamlaştırılması yönünde de önemli adımlar atmayı başarmış bir kesintisiz faaliyet gerçekleştirilemez. Amaca uygun ve ona hizmet eden bir çalışma, açıktır ki, ancak, partinin temel örgütlerinin sağlamca yerleştiği ve kesintisiz çalışmayı birimlerden, fabrika ve işyerlerinden sürdürmeye istikrar kazandırdığı durumlarda mümkün olacaktır. Bunun için, fabrika ve işletmeler başta olmak üzere, çalışma alanlarında parti birim örgütlerinin kurulması ve güçlendirilerek sağlamlaştırılması, çalışmanın hedeflerinden biri olarak yeni üyeler sorununun çözümü için bilinçli bir tutumun hakim kılınması, ileri-sınıf bilinçli işçilerle işçilerin ana kitlesi arasındaki ilişkinin bu bakımdan da yenilenmesi, partili olma ve partili çalışmanın gerektirdiği devrimci tutum, anlayış ve hareket tarzının hakim kılınması kesin zorunluluk oluşturmaktadır.
Her günkü çalışma içinde parti örgütünün sağlamlaştırılması ve bu çalışmanın giderek daha geniş işçi ve emekçi kesimlerin parti etrafında ve parti çizgisinde seferber edilmesine katılmasını sağlamaya hizmet etmesi, ancak bu ve burada yeniden değinilmemiş, ancak soruna ilişkin çeşitli yazı ve yayınlarda dile getirilmiş tüm öteki zorunlu gerekliliklerin yerine getirilmesine bağlıdır.

PARTİ ÇALIŞMASININ İLERLETİLMESİ VE DEVRİMCİ POLİTİKA İÇİN TEORİNİN ÖNEMİ
Bugün işçi sınıfı ve emekçilerin en önemli sorunlarından birini sermaye ve gericiliğin saldırılarına birleşik bir hareketle cevap verememek; lokal grev ve direnişleri genel bir eylem içinde birleştirememek vb. oluşturuyorsa; bunun başlıca nedenlerinden biri de, parti olarak örgütlenmiş (işçi, emekçi, aydın, sendikacı, genç) kesimiyle örgütsüz-dağınık on milyonların henüz aynı amaç ve hedefte ve aynı örgütlenme içinde birleşememeleridir. Bu birleşmeyi gerçekleştirecek olan ya da gerçekleştirme sorumluluğu altında olan tek örgüt devrimci sınıf partisidir. Parti olma sorumluluğu bunu ifade ederken; ileri işçi ve emekçiyle proletaryaya, çıkarlarına ve kurtuluş davasına bağlanmış aydın ve sendikacıyla mücadeleye uyanan genç kuşaktan militanlar için partili olmak, sermayeye karşı toplumsal kurtuluşu gerçekleştirmede “kullanacağı” en önemli “araç”a; aydınlatıcı, birleştirip örgütleyici ve yol gösterici devrimci “manivela”ya; zaaf ve eksiklerini aşmasına yardımcı olacak “kolektif bir akıl”a ve bir “orkestra uyumu”yla çalışacak milyonlarca kol ve bacağa sahip olmayı ifade eder. Bu birlik içinde işçi, makinenin basit bir eklentisi olmaktan çıkarak, makineler “kombinasyonu”nu yönetmeyi; makinaları, üretimin ‘bir avuç’ kan emici için değil, artı değer sömürüsü olmadan tüm toplum için yapılmasının yolunu açmak üzere kullanmayı öğrenir. Üretim sürecinin devrimci unsuru, değiştirmenin sınıf bilinçli unsuruna; tüm sınıf kardeşlerinin “kendiliğinden hal”lerinden çıkarak kendileri ve sınıfsal kurtuluşları için ne yapacaklarını bilecek hale gelmeleri/yükselmelerine yardımcı olan militana dönüşürken, parti, bu mücadele ve dönüşümün okulu ve birleştirici-harekete geçirici örgütü işlevi görür.
Burjuva yönetimi, şiddet ve terörü, baskı ve zoru, hak yoksunluğu ve eşitsizliği temel almasına rağmen, işçi ve emekçilerin burjuva partileri ve kurumları dışında, onlardan bağımsız ve onlara karşı örgütlenmesini gereksiz görmekte ve göstermekte; sömürü ve eşitsizlikten ve ona karşı mücadeleden söz edilmesini, sorunlara “ideolojik bakış” ve olaylar karşısında “önyargılı davranış” olarak nitelemekte; egemenliğinin devamı için, “hepimiz aynı gemideyiz ve geminin batmaması için akılcılık, hoş görü ve uzlaşı gerekir” propagandası yürütmektedir. O, komünizmin çöktüğünü, sınıflar ve sınıf mücadelesinin tarihe karıştığını, sınıf ideolojisi ya da politikasının; bilim ve ideolojinin sınıflarla ilişkilendirilmesinin tarihsel bir sapma olduğunu; “parlamenter demokrasi”nin ve kapitalist toplumsal sistemin insan eliyle ulaşılabilecek ve kurulabilecek en ideal ve son sistem olmakla kalmayıp insan doğasına en uygun sistem de olduğunu; ve her şeyi belirleyen kişisel çıkarların ancak böylesi bir sistem içinde gerçekleştirilebilir olduğunu propaganda etmekte; sistemini değişmez ve sınıf hakimiyetini yıkılmaz göstererek emekçileri teslim almaya çalışmaktadır.
İşçi sınıfı ve emekçilerin sermaye ve burjuvaziye karşı örgütlenmesi, birliği ve dayanışmasının sağlamlaşması her şeyden önce burjuvazinin bu çok yönlü saldırısının etkisinin kırılmasına ve giderek etkisiz bırakılmasına bağlıdır. Ve bunu görev olarak belirlediğini ilan eden sınıf partisi, bu görev ve sorumluluğu ancak kesintisiz bir aydınlatma, eğitme ve mücadele çizgisinde yürümede ısrar ederek yerine getirebilir.
Dünya işçi sınıfı ve ezilen halklara, emperyalist-kapitalist barbarlıktan kurtulmanın yolunu göstermeye kısa yaşamının tüm zamanını veren Lenin, iki sınıf ve iki ideolojinin kapitalizmin gerçeği olduğuna işaret ederek, insanlığın bir başka ideoloji yaratmadığını belirtiyor ve işçi sınıfının dünya görüşünden olayları, olgu ve gelişmeleri; sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini irdelemeyen kişinin, kaçınılmaz olarak burjuva ideolojisini güçlendireceğini belirtiyordu. Engels de, altını çizerek, iktisadi, politik ve ideolojik (teorik) mücadelenin öneminden söz ediyordu. İşçi sınıfı ve kent ve kırın yoksulları, burjuvaziye karşı tüm bu cephelerden kesintisiz bir mücadele içinde birleştirilmedikçe, egemen dünya görüşü ve ideolojisi olan burjuva-emperyalist ideolojinin hegemonyası ve baskısından; ve hakim sınıf olarak en katı bürokratik ve merkezi tarzda örgütlenmiş burjuvazinin sınıf diktatörlüğünden kurtuluşun yolu açılamaz. Bu birleşme/birleştirmeyi saflarında ve sınıfın öteki örgütlerinde gerçekleştirecek olan proletaryanın devrimci sınıf partisidir. O, işçi sınıfı ve emekçilerin, sorunların kaynağının kapitalist-emperyalist dünya sistemi olduğunu anlamalarını ve kurtuluşlarının da bu sistem tasfiye edilerek işçi-emekçi iktidarının kuruluşu ve sosyalizmde olduğunu görmeleri için, halkın aydınlatılması, eğitimi ve örgütlenmesini başlıca sorunu, görev ve sorumluluğu olarak belirlemiştir. Ama parti, ancak merkezi yönetiminden en alt örgütlerine, devrimci teoriyle silahlanmış ve ‘falso vermeyen bir orkestra uyumu’yla aynı hedef ve görevlere yönelmişse; tam bir irade ve eylem birliğini gerçekleştirmişse, bu görevini gerçekten başarıyla yerine getirebilir.
Devrimci teorinin güncel kesintisiz çalışma içinde proletaryanın değiştirici-dönüştürücü en önemli silahlarından biri haline gelebilmesinin yolu, onun devrimci politika için temel önemdeki rolünün sürekli akılda tutulması ve sınıf mücadelesi pratiği içinde, ulusal ve uluslararası deneylerin ortak katkısıyla güçlendirilmesi ve yol gösterici “fener” olarak ustalıkla kullanılmasından geçmektedir. Marksist-Leninist teoriyle donanmayan ve sınıf mücadelesiyle hareketin gelişimi ve ihtiyaçlarını diyalektik materyalist dünya görüşüyle irdelemeyen bir işçi sınıfı örgütü, işçi ve emekçi hareketini devrimci politikalar etrafında birleştirip örgütleyemez; saflarını güçlendiremez; burjuva ideolojisinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki hakimiyeti ve etkisine karşı başarılı bir mücadele yürütemez ve onun parti saflarına sızmasını önleyemez. Bunun yıkıcı sonuçlarının, partide erozyon, partinin devrimci çizgisinden sapmaların ortaya çıkması ve partinin görevlerini yerine getiremez duruma düşmesi olduğunu uluslararası deneyim göstermiştir. Parti, sadece kararlarına tüm üyelerinin uymalarıyla, sadece demokratik merkeziyetçi iç işlerliği ve merkezin yönlendirici direktiflerine uyma zorunluluğuyla değil, üyelerinin Marksist eğitimi ve diyalektik materyalist dünya görüşüne sahip yetkin devrimciler olmalarının sağlanmasıyla, öncü sınıfın (proletarya) iktidarı ele alması ve egemen sınıf olarak örgütlenmesini güvenceye alabilir. İleri işçi-emekçi kitlesinin partiye kazanılması ve partili işçi-emekçi-genç tüm üyelerin parti program ve tüzüğünün hedef ve amaçları yönünde Marksist eğitiminin kesintisiz sürdürülmesiyledir ki, işçi sınıfı kitlelerinin parti etrafında birleştirilmesi ve iktidar mücadelesinde burjuvazi ve emperyalizme karşı seferber edilmesi başarılabilir.
Bu, ilkin, burjuva ideolojisine ve onun işçi sınıfı üzerindeki her türden etkisine karşı; ve sonra, bununla da kopmazca bağlı bir biçimde ve hangi türden ve hangi gerekçeyle olursa olsun, devrimci sınıf partisinin saflarına sızmasına karşı kesintisiz bir mücadele anlamına gelir. İşçi sınıfı partisi, liberal demokratizmin, oportünist uzlaşmacı reformculuk ve sağ-sol sekterizmin, saflarında çürütücü işlev görmesine izin veremez. Parti ancak, saflarında ve tüm organlarında; başlıca fabrika, işyeri, sanayi kompleksi, semt, okul ve hizmet kurumlarında, kurulmaları ve sürekli güçlendirilip sağlamlaştırılmaları mücadelenin ilerletilmesi ve devrimin zaferi için kesin zorunluluk teşkil eden birim örgütlerinde, canlı bir iç tartışmayla kararlaştırılmış örgütsel-politik taktiklerinin uygulanmasına, görüşü ne olursa olsun tüm üyelerinin kesin bağlılığı ve uymalarını sağlayarak –başka türlü burjuva etkinin saflarında yer bulmasını engelleyemez– başarıya doğru yol alabilir.
Parti, mücadeleci işçilere örgütünü açık tutacak, her durumda işçilerin ileri kesimlerinin partide örgütlenmelerini teşvik edecek, çalışmasıyla bu yönde işçi eğilim ve isteğini geliştirecek, ancak fabrika, işyeri, semt, kurum vb. parti birim örgütlerinde bir araya gelmiş işçiden parti program ve tüzüğünün gereklerini istemekten geri durmayacak; onun Marksist teoriyi ve parti politikasını kavraması için çaba göstermeyi bir parti görev ve sorumluluğu olarak, en küçük biçimde bile ihmal etmeyecektir. Kitle hareketi, sendikal ve öteki emekçi eylemleri içinde yürütülecek siyasi mücadelede ileri adımların atılması da, ancak her durumda, o somut durumun gerektirdiği görevlerin yerine getirilmesiyle mümkün olabilmektedir. Proletarya ve emekçiler, sınıfların hareketinin nereye doğru gelişmekte olduğu ve hangi yönde gelişeceği hakkındaki bilgilenmeyi de, ancak partinin teoriyi devrimci pratik içinde geliştirip, eğitimleri için gerekli araç ve çabayı sunmasıyla gerçekten kavrayabilecekler ve yalnızca kendi hareketinin bilgisiyle değil, düşman sınıf(lar)ın gelişmeler içindeki ve karşısındaki politikaları ve durumu hakkında da fikir ve öngörü sahibi olabileceklerdir.

PARTİNİN SAĞLAMLAŞMASI, PARTİ OTORİTESİ VE DEVRİMCİ DİSİPLİN
Devrimci sınıf partisi, kitleler içindeki çalışmasının gereklerini ancak örgütlenmesini her koşulda daha ileriye götürerek ve sağlamlaştırıp yaygınlaştırarak yerine getirebilir; ve otoritesini de, öncelikli olarak görevlerini ‘eksiksiz’ yerine getirerek, kitle hareketi içindeki devrimci mevzilenmesiyle işçi sınıfının güvenini sağlayarak gerçekleştirebilir. İşçi sınıfı ve emekçilerin hak ve çıkarlarının savunulması için gösterdiği kesintisiz ve kararlı çaba, işçi sınıfı kitleleri içindeki yaygın ve sağlam örgütlenmesi ve proletaryanın toplumsal devrim davasına sadakatiyle parti otoritesi güçlenecek, gelişecek ve emekçilerin geniş kesimlerince de benimsenir hale gelebilecektir. Bu, partinin kitlesel hale gelmesinin ve kitlelerin her durumda kendi deney ve tecrübelerine dayanarak parti politikalarının doğruluğunu sınamalarının de tek yoludur. Kitlelerin taleplerinden yola çıkmayan; bu talepler etrafında gelişen mücadeleye, onu güçlendirmek-geliştirip yaygınlaştırmak üzere katılmayan ve emekçilerin ruh halleriyle bilinç düzeylerini dikkate almayan bir parti ya da örgüt, devrimci görevini yerine getiremez. Çünkü parti olarak örgütlenmiş proleter ve emekçiler, özellikle başlangıçta ve fakat genellikle de işçi sınıfı ve kent ve kır yoksulları kitlesinin en ileri ama belirli bir kesimini oluştururlar, ve bu da, onlar için, sömürülenlerin her zaman daha fazlasının ve giderek çoğunluğunun iradesiyle birleşmeyi temel bir hedef haline getirir. Parti, işçi kitlelerini, kent yoksulları ve kır emekçilerini kendi mücadelelerinin deneyleri üzerinden ve bilimsel teorinin yardımıyla eğitip aydınlatmayı başaramadıkça, hareketin devrimci gelişimine önderlik görevini yerine getiremez ve sınıfın hareketini yönlendirme düzeyine ulaşamaz. Yığınların bilinç ve örgütlenme düzeylerini dikkate alan bir çalışmanın, ancak kitlelerin taleplerinden hareketle sürdürülebileceği gerçeği, bu çalışmanın işçi sınıfı saflarında diyalektik materyalist dünya görüşünün yaygınlaşmasına hizmet eden bir çalışma olarak örgütlenmesini gerekli kılmaktadır. Bu ise, mücadele ve örgütleme araçlarının sağlamlaştırılarak emekçi kitlelerin aydınlatılması için verimli ve etkili biçimde kullanılması ve çeşitlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Bu kesintisiz ve çok yanlı çalışma sonucudur ki, işçi kitleleri, partide örgütlenmelerinin ve parti iradesi ve otoritesiyle birleşip onu güçlendirmelerinin kendi yararlarına olduğunu kavrayacak; sömürüsüz bir toplum ve dünya mücadelesinde parti saflarında yerlerini gerçekten alabileceklerdir. Bu da, partinin her durumda işçi-emekçi kitleleriyle birleşmeyi, esas almasını; tüm organ, örgüt ve üyeleriyle kitlelerin içinde, onların yaşamlarına her bakımdan ve her gün katılarak ve içinde yer alarak çalışmasını gerektirmektedir. Kitlelerin ruh halinin, bilinç ve örgütlenme düzeyinin dikkate alınmasının ya da bunun gerçekten yapılabilmesinin devrimci anlamı da budur. Devrimci sınıf partisinin şiar, slogan ve açıklamalarının başlıca amacı, geniş işçi-emekçi kitlesinin aydınlatılması, eğitimi ve ikna edilmesini sağlamaktır. Kitleler olgu, olay ve gelişmelerin diyalektik bağını ve farklı sınıfların birbirleri ve devletle ilişkileri yönünden ne ifade ettiğini bu “ikna çalışması” içinde ve onun sonucu öğreneceklerdir.
Partinin, işçi sınıfı ve kitle hareketi içindeki çalışmasının başarıyla sürdürülebilmesinin bir diğer koşulu, saflarında kesin bir devrimci disiplini hakim kılması, tüm üye ve örgütlerinin aynı politik-örgütsel çizgi üzerinden belirlenmiş dönemsel ve uzun vadeli hedeflere yöneltilmesini başarabilmesidir. İşçi sınıfının ve asıl olarak da sanayi proletaryasının üretim süreci içindeki konumu ve yer alış tarzı, onun politik örgütünün devrimci disiplini için zemini oluşturucu özelliktedir. Bu durum ve zemin, işçinin çalışma ve iş disiplininin onun sınıf örgütlerinde ve konumuz bakımından da proletarya partisinin saflarında yer bulması ve hakim olmasını kolaylaştırıcı dayanak oluşturur. İşçi, disiplinli bir sınıfın mensubudur ve sınıf bilinçli işçi, partisinin disiplininin tanınması ve uygulanmasında devrimci bir rolü en etkin biçimde oynayabilecek kişidir.
Partinin sağlamlığı ve saldırılar karşısındaki “sarsılmazlığı”, bütün öteki koşul ve gerekliliklerden önce, program hedefleri ve tüzük ilkeleri üzerine kurulan devrimci birliğine ve “çelikten disiplini”ne bağlıdır. Partide canlı tartışmaları da içeren fikir zenginliği, üyelerinin görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyi asla ihmal etmeksizin, görevli oldukları kendi organlarında ve parti platformlarında (kongre, konferans) görüşlerini hiçbir baskı altında kalmaksızın dile getirmeleri, bu görüşlerin doğruluğu-yanlışlığı üzerine verimli ve kuşkusuz hareketin ve partinin gelişip-güçlenmesini tek amaç edinen tartışmalara girişmeleri, ikna etmeleri ya da ikna olmaları; salt bir “üyelik hakkı” değil, üyelik görev ve sorumluluğu gereğidir. Ama tartışmalar yapılıp kararlar oy birliği ya da çoğunluğuyla alındığında, farklı görüşte olanları da dahil, tüm parti üyeleri, organ ve örgütlerinin tek görevi, artık merkezi otoritenin karar ve direktifleri doğrultusunda, ikirciksiz bir tutum ve gönül rahatlığıyla çalışmaya koyulmalarıdır. Bu, parti politikalarının başarısı ve devrim davasının zafer kazanmasının kesin koşullarından bir diğeridir.
Devrimci iç disiplin sağlamlığı, görev ve sorumlulukların ‘eksiksiz’ yerine getirilmesi için koşul olduğu gibi, proletarya ve emekçilerin sınıf çıkarları ve kurtuluşuna yabancı burjuva liberal, reformist vb. görüşlerin parti içinde yer bulmasına karşı mücadelenin ilkeli tarzda sürdürülebilmesi için de gerekli ve zorunludur. Burjuva ideolojisinin, burjuva otoritesinin dayatılmasını esas alan gericiliğin ve sözde liberal demokratizmin, toplumu tüm sınıf ve tabakalarıyla etki altında tutan hakim dünya görüşü olması gerçeği, onun, işçi ve emekçiler üzerinden parti saflarında yer bulmasını nispeten kolaylaştırırken; parti, saflarının sağlamlığını, ancak bu etki, sızıntı ve dıştan ve “iç”ten zorlamalara karşı savaşarak koruyabilir. Bu sağlamlık olmaksızın, partinin güç ve olanaklarını sınıf düşmanına karşı gerçekten verimli tarzda seferber etmesi ve kullanması başarılamayacağı gibi, güvenle ve tereddütsüz hareket etmesi de olanaklı olamaz. Parti ve yönetim organları partide tam birliği sağlamadan, kitle hareketi ve mücadelenin ihtiyaçları tarafından belirlenen örgütsel-politik taktiklerin başarıyla pratiğe geçirilmesini gerçekleştiremezler. Partinin tüm üyeleriyle taban örgütlerinin parti program ve tüzüğü üzerindeki birliğinin her durumda gözetilmesi; iş ve çalışma disiplini ve görevlerin eksiksiz yerine getirilmesinin kriter alınması; olası yanlış eğilim ve tutumlar karşısında kararlı ve ilkeli bir mücadeleyle birlikte kazanıcı tutumun esas alınması, sınıf mücadelesinin ve parti sorumluluğunun zorunlulukları arasındadır.

*                      *                   *
Burjuvazinin çok yönlü saldırıları, bugün işçi sınıfı ve emekçilerin parti olarak örgütlenmiş kesimine, sınıf bilincine ulaşmış ileri işçi ve emekçiyle devrimci genç militana, parti çalışmasını en verimli tarzda sürdürme, devrimci teoriyle donanmak için Marksizm-Leninizm’in teorik hazinesi ve “parti külliyatı”ndan öğrenmeye daha fazla eğilim ve istek gösterme; devrimci iç disiplini güçlendirerek sınıf düşmanının her türden saldırılarına kararlı bir karşı koyuşu gerçekleştirme gibi, biri ötekinden soyutlanamayacak çok önemli sorumluluklar yüklemektedir.

Kürt sorununda “çözüm” tartışmaları ve Türk emekçilerinin tutumu

Kürt sorunu artık tüm toplum kesimlerinin gündemine girmiş bulunuyor. Kürt uluslaşmasının kaydettiği gelişme ve ulusal hak eşitliği için mücadelenin kazandığı boyutlar, Türkiye’nin son on yıllarının başlıca en önemli toplumsal-siyasal gerçekliklerinden birinin; Kürt sorununun, Türkiye’de devlet sınırları içinde yaşayan ya da Türkiyeli olup çeşitli nedenlerle ülke dışında bulunan hemen herkesin yaşamına, farklı düzey(ler)de, ama mutlaka bir biçimde girmesine yol açtı. Politika ve politik gelişmeler ile doğrudan ilişkili olanlar, konu üzerine fikirlerinin farklılığına göre aktif taraflar olarak mevzilenir ve kümelenirlerken; politikanın “uzağında duran”; politikaya ilgisiz olduğunu düşünen veya “ilgisiz davranan”ların “sakin suküneti”(!) de sarsılmaya başlandı. Resmi okulun, ilk ve orta eğitim kurumlarıyla üniversitelerin, egemen kültür-sanatın on yıllar boyunca yok saydığı Kürtler, Türklerden ayrı ve farklı ulusal özellikleriyle, farklı dilleriyle var olduklarını, kitlesel mücadeleyle, on binlerce ölü ve daha fazlası olan yaralı ve sakat kalışlarla, yerleri yurtlarından, toprakları ve ‘işlikleri’nden koparılmış olma pahasına kabul ettirdiler. Artık “yoklukları” değil, hakları; ne tür bir “statüde yaşayacakları” tartışılıyor. Sorunun “nasıl çözüleceği?” tartışması, kahvehane ve cafelerde oturup çay içen-oyun oynayan ‘kendi halindeki vatandaş’ların, gazete ve televizyonların, siyasi partilerin, siyaset-tarih-hukuk çevreleri ve meslek gruplarının alışageldikleri üzere, “terörle mücadele” ezberiyle geçiştirecekleri kadar dar, yavan ve etkisiz bir tartışma olma sınırlarını aşmış bulunuyor. Çoğunluk açısından, Kürt sorununa dair fikirler eski katılığını yitirdi. Sosyal-iktisadi ve politik gelişmeler, sorunu, gerçek “kimliği” ve kapsamıyla daha açık ve anlaşılır hale getirdi. İnkar ve asimilasyon politikasının etkisinde kalarak Kürt düşmanlığı yapan çevreler, eski etkinliklerini, tümüyle olmamakla birlikte önemli oranda yitirdiler. Kürt kökenli mevsimlik işçiler gittikleri bazı yerlerde hala ayrımcılığa tabi tutulmalarına ve yer yer saldırılara uğramalarına; askeri-siyasi şiddet ve baskının topraklarından koparıp Batı kentlerine sürdüğü Kürtler gittikleri yerlerde dışlanmaya çalışılmasına; Muğla, Adapazarı, Aydın, Rize ve Trabzon gibi bazı yerlerde, polis ve faşist-şoven karması çetelerin saldırılarına uğramalarına rağmen, Kürtlere ilişkin “Türk ruh hali” ciddi bir değişim geçirmektedir. Kürtlere karşı savaşarak ölme eğilimi zayıfladı, “Vatan sağolsun!” ezberi bozuldu. “Neden generallerin ve ülkeyi yöneten politikacılarla ülkenin en büyük zenginlerinin çocukları değil de bizim çocuklarımız gidip dağlarda ölüyor?” sorusunu soranların sayısı artmaya devam ediyor. “Teröre karşı savaşta 300 milyar doların harcandığı” açıklamaları, “bu para neden eğitim, sağlık, konut ihtiyaçlarının karşılanması ve sosyal güvenlik alanındaki iyileştirmeler için değil de, insanların katledilmesi, köylerin-ormanların bombalanması için kullanılıyor?” sorusunun daha fazla insan tarafından sorulmasına yol açıyor. İstikrarsızlık ve çatışmalar, ‘sıradan insanlar’ın çıkarlarına aykırılık gösteriyor. Göreli de olsa bir “güvenli olma” durumu söz konusu değil. Sosyal-iktisadi sorunlar ağırlaşıyor. Silahlı çatışmalardan ve istikrarsızlıktan rahatsızlık duyan çok sayıda kapitalist bulunuyor.

KOŞULLARIN DEĞİŞİMİ VE KİTLE MANİPÜLASYONUNU DARBELEYEN KÜRT DİRENİŞİ
Devletin ve hükümetlerin Kürt politikası, Kürt direnişini ezme, Kürt ulus hareketini baskı ve terörle suskunluğa itme, Kürtlerin ulusal hak eşitliği talebini; dil ve kültürü üzerindeki baskı ve yasakların kaldırılması istemini “terör” söyleminin karanlık amaçlarında boğmayı esas alıyordu. Aşiret ve sermaye ilişkilerinin yedeklenerek kullanılması buna eşlik etti. Bu politikanın “bölücülük” söylemi eşliğinde uygulanmasının asıl hedefi ise, Türk ulusundan kitlelerin yedeklenmesiydi.
Öncesi saklı tutulsa bile, son otuz yılın neredeyse her günü ve saatinde, ülkeyi yöneten egemen sınıfın her türden temsilcisinin, “bölücü terör” ve “bölücülüğe karşı mücadele” söylemiyle sürdürdüğü propaganda, ortada kargaşaya, şiddete, çatışmalara ve savaşa yol açan çok daha kapsamlı bir toplumsal sorunun bulunduğu fikrinin güç kazanmasını engelleyemedi. Devlet ve hükümet sözcüleri, generaller ve polis şefleri, sermaye partilerinin yöneticileri ve bunların tümünden daha atak davranan sermaye basın-yayın organlarındaki psikolojik savaş yürütücüleri, “bölücülük” propagandasını, PKK’nın 1984 Ağustos’unda giriştiği silahlı eylemlere ve silahlı eylem biçimlerinin süreç içinde güç ve yaygınlık kazanarak on yıllara yayılmasına dayandırmalarına rağmen, bu propaganda, Kürt emekçi kitlelerinin ulusal hak eşitliği-ulusal özgürlük talebiyle mücadelenin asıl gücü olmaya yol almalarından duyulan korku ve kaygının ürünüydü. Türk burjuvazisinin çeşitli kesimleriyle devlet ve hükümet(ler) açısından, “bölücülük tehdidi” üzerinden kitlelerin yedeklenmesi ihtiyacı, Kürt mücadelesinin boyutlanmasıyla birlikte artmasına rağmen, sorunun gerçekte ne olduğuyla ilgilenmeyenler ya da devlet-hükümet sözcülerinin söyledikleriyle yetinip, sorunu yalnızca “terör eylemleri” bağlantısında ve yüzeysel olarak görüp algılayanlar da dahil olmak üzere, Türk ve Türkleşmiş halk kitlelerinin büyük çoğunluğu, “güçlü devletimiz” ve “üç-beş çapulcu!”  düşüncesini sarsan gelişmelerle giderek daha fazla yüz yüze geldiler.
Burjuva propagandasının bilinçli şekilde kararttığı sorun, ne küçük çaplı silahlı eylemler ve karşı askeri-polisiye saldırılar çerçevesine sığıyordu, ne 1984 Ağustos eylemleriyle başlayan sürecin ortaya çıkardığı tümüyle yeni bir sorundu. Küçük çaplı değildi; giderek artan şekilde Kürt gençlerini ve emekçilerini saflarına çekerek genişliyor ve Kürdistan’ın hemen her tarafında halkın günlük yaşamının en etkili “olay”ına dönüşüyordu. Kürtleri yok sayıp yok etmek için asimilasyon ve baskıyı eksik etmeyen Türk burjuva hakim sınıf propagandasının aksine, esasen yeni de değildi.
Kendi özgünlüğü içinde ve ortaya çıktığı toplumsal-siyasal ve iktisadi koşullar açısından, elbette yeniliği vardı. Kürt topraklarında kapitalist üretim ilişkilerinin kaydettiği gelişmeye bağlı olarak, Kürt uluslaşmasının daha ileriden şekillenmesiyle ve güçlenen ulusal uyanışı dayanak alarak ortaya çıkmasıyla daha modern, daha emekçi ve daha demokratik karakterde bir Kürt başkaldırısı söz konusuydu. Ama diğer yandan, bu gelişme, içten içe yanan bir ateşin yeni yanıcı maddelerle buluşarak, patlayıcı ve yakıcı etkisini artırmasına benziyordu. Türk Kurtuluş Savaşı öncesinde, daha Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşanan ve çoğu büyük aşiretlerin feodal-dini liderleri tarafından yönetilen, “kendi topraklarımız bize ait, topraklarımızda kendimizi kendimiz yöneteceğiz” politikasında ifadesini bulan çok sayıda isyanın gerçekleştiğini, süreç içinde, ve bu “son isyan”ın sarsıcı etkileri sonucu, yalnızca ulusal uyanış içindeki Kürt kuşakları değil, Türklerin ve Türkleşmiş olanların küçümsenemez bir bölümü de öğrenmiş oldular. Kürtler de, tıpkı Türk, Arap, Arnavut ve Bulgarların; ya da öteki Avrupalı halkların ulus olarak şekillenme süreçlerinde yaşananlara benzer çeşitli girişimlerde bulunmuşlar, ancak bulundukları topraklarda kapitalizmin geç gelişmesinin de sonucu olarak, daha gelişkin durumdaki Türk, Fars ve Arap burjuvazisinin kurdukları ulusal devletlerde, ezilen ulus durumuna düşmüşler/düşürülmüşlerdi. Son yüzyılın çok sayıdaki Kürt isyanı, Kürtlerin bu durumlarını gönüllüce kabullenmediklerini ortaya koydu. Son on yılların “bölücü terör” tartışmalarına konu olan gelişme, bu kabullenmemenin yeni bir başkaldırıya dönüşmesini ifade ediyordu. Ulusal inkarı ve askeri-politik baskıyı onlarca yıl boyunca dolaysız olarak yaşayan Kürtler, bunu protesto ettiklerinde, şiddet dozu ve kapsamı artan saldırılarla köylerinden, topraklarından zorla çıkarıldılar. 3400 civarında köy ve mezranın boşaltıldığı Meclis Araştırma Komisyonu tutanaklarına yansıdı. Yüz binlerce Kürt emekçisi Batı’nın kentlerine; açlığın ve yoksulluğun, işsizliğin ve yoksunluğun girdabına sürüldüler. Küçük üretimleriyle geçinenleri topraklarından, büyük toprak sahiplerinin yanında çalışanları barınaklarından ve sosyal ilişkilerinden koparıldılar. Son otuz yılın tüm genç Kürt kuşakları “savaş çocukları” olarak büyüdü; önemli bir kesimi direnişin gücü oldular. Yalnızca yoksul ve topraksız köylüler değil, küçük üreticiler; hayvancılık yapanlar, küçük işletme sahipleri, ortaboy Kürt sermaye sahiplerinin önemlice bir kesimi  bu politika sonucu işlerini kaybedip, işşizlerin yanına itildiler. Ucuz işgücü olarak kapitalistlerin sömürü nesnesine dönüşmüşlerdi. Bazıları büyük çiftliklerde geçici tarım işçileri oldular; önemlice bir kesimi ise kentlerin kıyı semtlerinde sığınacak bir barınak, çocuklarına yedirecek ekmek derdiyle açmaza sürüklendiler. Kapitalist piyasada satabilecekleri emek güçlerinden başka bir şeyleri  olmamasına rağmen, bunun olanaklarını da bulamıyorlardı. Evlerinden kovulmuşlar, mülksüzleştirilmişler, yeni sosyal-ekonomik sorunların girdabına sürüklenmişlerdi. Gittikleri yerlerin yabancılarıydılar. Yıllarca bunun ruhsal sıkıntısını yaşadılar. Kürt kır ekonomisi tahrip edilirken, Kürt kentlerinde kapitalizmin “olağan gelişme koşulları”, devlet zoru ve askeri şiddetle parçalanıp rayından çıkarıldı. Emek-sermaye ilişkilerinin üzerine, bürokratik askeri aygıtın şiddeti karabasan gibi oturdu. Üretim ve ticaret darbe yedi; sınıf ilişkileri karartıldı/karardı.
Buna rağmen, Kürt direnişi giderek büyüdü ve kent ve kırın ezilenleri başta olmak üzere, yüz binlerce-milyonlarca Kürt, ulusal hak eşitliği ve özgürlük talebiyle mücadeleyi genişlettiler. Kürt direnişinin güçlenerek sürmesiyle, Kürt ulusal varlığının reddi üzerinden geliştirilen propagandanın inandırıcılığı sarsılmaya başladı. Daha önceleri, sorunun varlığından habersiz olanların sayıları giderek artan bir kesimi, Kürt başkaldırılarının tarihe yeni gelmediğini öğrendiler; Koçgiri, Ağrı-Zilan, Seyh Sait isyanlarının bilgisine ulaştı. AKP Hükümeti sözcülerinin ve Başbakanının, CHP ile politik düello mantığıyla ve dönemin Genelkurmay belgelerinden alıntılayarak on binlerin kırılıp-göçertildiğini Meclis’te açıklamasıyla, Dersim isyanı ve katliamı daha çok kişi tarafından bilinir hale geldi. Böylece,sadece çatışmaların, ölüm ve yaralanmaların, nüfus göçünün doğrudan tarafı olanlar değil; Türk emekçilerinin daha geniş kesimleri de, Kürt sorununun kaynaklık ettiği ve devletin kimi yöneticileri tarafından 29. Kürt isyanı olarak adlandırılan bu “son isyan”ın sarsıcı dalgalarının etkisi altında, gerçeklerin neler olduğunu merak ve öğrenme ihtiyacıyla birlikte, sorunla daha fazla ilgilenir oldular. Kürt gerçeğinin örtbas edilmesini esas alan hakim politikayı kuşkuyla karşılama egilimi gelişip güç kazandı; manipülasyonun kara perdesi yırtılmaya başladı.

MANİPÜLASYONUNUN İFLASI VE ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN DAYATTIĞI ÇÖZÜM İHTİYACI
Türkiye’de yaşayan herkesin “Türk olduğu”nun kabul edilmesi için onlarca yıl boyunca sürdürülen inkar ve asimilasyon politikasının verdiği ürünün, MHP-İP’in; Sözcü gazetesi ve Cumhuriyet’in kimi gelenekçi kalemleriyle CHP’nin devletçi üst bürokrasisinin politikalarında sürekli yeniden filiz vermesi şaşırtıcı değildi. 88 yıl boyunca “Kürt yok” anlayışını işleyen bir ideoloji ve politikanın, ne denli dayanaksız olursa olsun, toplumsal ölçekte etkisiz kalması düşünülemezdi. Türk burjuvazi, bütün bu dönem boyunca, “Kürtler ve Kürtçe diye bir şey yok” propagandasıyla, Kürtlerin ulusal kaderlerini tayin için mücadeleye atılmalarının önünü karartmaya çalışırken, diğer yandan, Kürt ulusal varlığının, denebilir ki, en fazla farkında olan  güç olarak, ulusal özgürlük isteminin bir daha gündeme gelmemesini sağlamak için şiddet politikalarını eksik etmedi. Kapitalizmin Kürt toprağındaki gelişmesine bağlı olarak, Kürtlerin ulus olarak şekillenmeleri hız kazanıp ulusal istemlerle mücadeleye yöneldikleri her durumda, “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü”nün tehdit altında olduğu propagandasıyla Türk emekçilerini, sermaye çıkarlarına yedeklemeye çalıştı. Çağrı, “Türk milletinin bekası için” herkesin devletin ve hükümetlerinin ardı sıra saf tutmasınaydı ve “Kimseye verilecek bir tek çakıl taşı bile yok”tu! Kürt pazarını “başkasına kaptırmayacak”tı; güç, imha ve tehdit; slogan etkiliydi. “Ne mutlu Türküm!” demeyen herkes “hain!” olarak damgalanmalıydı. Böylece, bu politikanın “kurbanları” arasına Türk işçi ve emekçileri de alınmış oldular. Çocukları, Kürtlere karşı haksız savaşta ölür ya da yaralanırlarken, kendileri de askeri-siyasal politikanın doğrudan ya da dolaylı hedefine girdiler. “Bölünme” korkuluğu en çok onlara doğru sallandı; sosyal durumları ve ruh halleri bozuldu; eski konumları ve ilişkileri sarsıldı. “Bölücülüğe karşı mücadele” adına çağrıldıkları fedakarlık, daha fazla yoksullaşmalarına, işsiz kalmalarına ve sosyal-siyasal haklardan mahrumiyetlerine neden oldu, vb. vb..
On yıllar boyu tahkim ve techiz edilen Türk burjuva ulus görüşü, bütün toplum kesimlerini, Türk olma temelinde “birleştirme”yi esas alıyordu. “Bölücü terörün kökünü kazıma”; “bölücü hainleri son ferdine dek yok etme” söylemi, Türk kökenli emekçileri sermaye çıkarlarına yedeklemeyi, Kürtleri de, “Kürt dahi olmayan, dışarıdan gelen bölücü teröristler” olarak tanımlanan Kürt direnişçilerinden uzak tutmayı  hedefliyordu.  Ne var ki bu politika ve propagandası, hem rasyonel burjuva çıkarları ve aklıyla çatışma halindeydi, hem de başlıca Kürt gerçeği ve Kürt ulusal direnişi karşısında, dayanaksızlığa mahkumdu.
Türk milliyetçiliği ve şovenizmini temel alan bu politika, Türk çıkarlarını –ki burjuva çıkarları olarak ifadesini buluyor– koruma-savunma görünümü vermesine, bu görünümü, sermaye dışı emekçi kesimlerin yedeklenmesinde işlevli olmasına rağmen, bitmek bilmez istikrarsızlık, kaynakların ekonomi dışı alana akışı, bürokratik-asalak askeri-siyasal güçlerin tüm halk üzerindeki zorbalığının güç kazanması, pazar ilişkilerinin; üretim ve ticaretin zarar görmesi gibi nedenlerle, Türk burjuvazisinin çıkarları açısından da ciddi bir sorun oluşturuyordu. Çatışma ortamı tarımsal, ticari ve sınai işletmeciliği darbeleyip, “serbest girişim”e askeri barikat örme gibi bir işlev görüyordu. Sabancı’nın “yatırım yapmak istiyorum, ama istikrarlı ortam bulamadığım için yapamıyorum” sözlerinde ifadesini bulan kapitalist istek, kâr için kapitalist üretimin ihtiyacına işaret ediyordu. Burjuvazi adına büyük sermaye sözcülerinin bir kesimi, “sorunun çözümü” için hükümetlerin daha fazla çaba göstermelerini, askeri politikalarla yetinilemeyeceğini, ekonomik ve sosyal-siyasal çeşitli diğer önlemlerin geliştirilmesi gerektiğini, direnişin boyutlanması ve kitleselleşmesine paralel olarak, daha aktif şekilde seslendirmeye başlarlarken, bölünme tehlikesini ve pazar ve etki kaybını hareket noktası alıyorlardı. Bu kaygı, milyonlarcası mücadeleye atılmış bulunan bir ulusun hareketini askeri zor yoluyla “yok etme” olanaksızlığının görülmesi derecesinde, somut-pragmatik politikalara dönüştü. TÜSİAD yöneticilerini, “sorunun çözümünü ve barışın sağlanmasını” istemeye yönelten, dolaysız kapitalist çıkarlarıydı. MGK’da, “Türkiye Kürtlerle büyüyecek” sözlerinin, topluma duyurulacak şekilde edilmiş olması, hakim ulus burjuvazisinin, sisteminin “istikrarı”, ve bölgesel gelişmeleri kendi lehine etkilemek üzere güçlerini “derleme” ihtiyacıyla bağlıdır. Ülkeyi yönetenler, hala “Kürt sorunu yoktur”, ya da başbakanın ifade ettiği üzere “Kimse bana Kürt sorunu var dedirtemez” modunda olmalarına; Kürt sorununu, adını koyarak kabullenmemekte ayak diremelerine, “barış” söylemini “terörü sona erdirme” bağlamında sürdürmelerine ve en şoven sermaye güçleri-partileri-çevreleriyle şovenizmin etkisi altındaki kesimleri hoşnut edecek ‘argümanlar’ı öne çıkarmalarına karşın, bir çözüm zorunluluğunun farkındadırlar. Kürt ulusal direnişi, Kürtlerin eskisi gibi yönetilemeyeceği koşulların oluşmasını sağlamıştır. İçinde, Kürtlerin de yaşamakta oldukları bölge ülkelerindeki gelişmeler ve bunların dünyadaki daha kapsamlı ilişkiler ve gelişmelerle bağı, Türkiye Kürtlerinin bugüne dek olduğu türden, salt siyasal-askeri zor ve inkarcı baskıyla “idare edilmesi” olanaklarını ciddi oranda daraltmış, hatta denebilir ki ortadan kaldırmıştır. Ülke ve toprak bütünlüğü Kürtlerin yaşadıkları bölge ülkelerinin hemen hepsi yönünden bölünme ya da Kürtlerin ulusal hak eşitliklerinin tanınmasını ertelenemez şekilde aktüelleştirmiş, Irak fiili olarak bölünmüş, Suriye, dıştan koordineli saldırıların da etkisi altında bölünme tehdidiyle karşı karşıya gelmiştir. Türk burjuvazisi, bölgedeki güç mücadelelerinin tümüyle dışında kalmamak, dışına atılmamak açısından da içerde nispi bir istikrara ihtiyaç duymaktadır. Amerikan emperyalizminin stratejik çıkarları, bölünmemiş ve güçlü bir Türkiye’yi hala gereksinir durumdadır. O, özellikle İran ve Rusya’ya karşı yürüttüğü politikanın ihtiyaçları yönünden Kürt sorununun bir tür burjuva çözümünü yararlı görmektedir. Türkiye gericiliği ile Irak Kürdistanı yönetimi arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin yanı sıra, Türkiye’nin kendi içindeki Kürtlerle ilişkilerini, “nesnel gerçeklerin farkında olarak” yeniden düzenlenmesini de, Türk burjuvazisi ve devletinin altmış yıllık “sadakati”nden güç alarak, yararlı görmekte ve istemektedir. Özal’dan bugüne Türk devlet ve hükümet yöneticilerinin “arayışında oldukları” çözüm, bu iç ve dış gelişme ve etkenlerin ürünü olarak şekillenecektir. “Çözüm”ün, Kürt direnişi ve tüm milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçileriyle ileri kesimlerinin engeli aşıldığı oranda, sermayenin çıkarlarına uygun şekilde, ve şoven gerici kesimlerin hırlamaları da hesaba katılarak, mümkün en geri düzeydeki “hak tanıma”yla sınırlı tutulması, hakim burjuvazi ve hükümetinin asıl tutumudur. Başbakan‘ın, “silahlarını bırakıp ülkenin dışına çıksınlar” diye çağrıda bulunduğu Kürt silahlı güçlerinin “dışarıdaki mekanları”nın savaş uçaklarınca bombalanmaya devam ediliyor olması, içeride askeri operasyonların sürdürülmesi, “ne kadar geriletebilirsek, o kadar az taviz veririz” mantığının ürünüdür.

KÜRTLERİN İSTEMLERİ; HÜKÜMETİN “ÇÖZÜMÜ” VE BURJUVA SİYASAL “KAMP”IN DURUMU
Kürtler, Türk ulusuyla anayasal-yasal hak eşitliğinin sağlandığı, Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskı ve yasakların son bulduğu bir sosyal-siyasal ve kültürel ortamda, Türkiye’deki tüm ulus ve ulusal topluluklardan halk kitleleriyle birlikte yaşama isteklerini politik partileri ve toplumun her kademesindeki sözcüleri aracıyla, birçok kez, ve son olarak da “barış görüşmeleri” bağlantısında ilan ettiler. En acil gereklilikler, anayasal eşitlik, anadilin tüm kamusal alanda serbestçe kullanılımı ve eğitimi, “Avrupa Yerel Yönetimler Şartnamesi”nin kabulü şeklinde dile getirilmiştir. Kürt sorununun çözümünün –özellikle de demokratik şekilde çözümünün gerekliliklerini karşılayıp karşılayamamasından bağımsız olarak bu istemlerin karşılanmasıyla silahların “gömülmesi”–”susturulması”, Kürt-Türk çok geniş halk kesimlerinin istemi ve beklentisidir. Sözü edilen “barış”a konu ve sebep savaşın Kürt sorunu kaynaklı olduğu ve bu sorunun çözülürek çatışmaların sona erdirilmesinin ülke nüfusunun %70 civarındaki kesimi tarafından istendiği, “toplumsal algı ve beklenti” araştırmalarının ortaya koyduğu sonuçlar arasındadır. Burjuva partileri ve hükümet sözcülerinin “ülke bütünlüğü” üzerine sürdürdükleri propagandanın, “ülke bütünlüğü içinde tam demokrasi”/“demokratik bir Türkiye” istemi tarafından boşa çıkarılması karşısında, sermayenin kurnaz temsilcilerinin yeni manevralara baş vurmaları beklenmekle birlikte, “tam demokrasi ve bölünmezlik”; “özgür iradesiyle kendisini ülkeye bağlı hisseden herkesin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak tanımı, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”ndaki çekincelerin kaldırılması; “çatışmasızlık, silah bırakma, yeni anayasa ve normalleşme…” şeklinde formüle edilen istemler, Türk halkı arasında da herhangi infiale yol açmamış, aksine halkın küçümsenemez bir kesimi tarafından olumlu karşılanmıştır.
Türk burjuva siyaset “kampı” ise, denebilir ki, politik bir kargaşa içindedir. Burjuva çıkarlarının, Türkiye gericiliğinin bölge politikalarının ve Türkiye’nin “bölünmesi olasılığı”na karşı “önlemler”in ihtiyaç haline getirdiği bir burjuva çözümünü dahi reddeden ırkçı-şoven burjuva siyasetinin en ateşli temsilcisi MHP’nin, şovenist İP’nin ve CHP’nin geleneksel devletçi ve şovenist-ırkçı kesiminin, AKP’nin temsil ettiği ve esas olarak büyük sermayenin  desteğinde olan “çözüm”cü güçlerle arasındaki söylemsel düello giderek sertleşmektedir. Sermaye basınındaki psikolojik savaş unsurlarıyla MHP ve İP ve CHP’nin şovenist politikacıları : “çözüm süreci”, “barış süreci”, “silahların susması”-“terörün bitirilmesi(!)” söyleminin eşlik ettiği tartışmayı, “görüşmelerde dile getirilen talepler”e değil, “görüşme”nin kendisinin “kabul edilemezliği”(!)ne yoğunlaştırarak, Kürtlerin ulusal varlıklarını inkar politikasındaki ısrarlarını yeniden ortaya koydular.  AKP’yi ve hükümetini, A. Öcalan ile yapılan görüşmeler üzerinden “vatana ihanet” ile suçlayan MHP, devletin Kürt politikasının herhangi taviz verilmeksizin gaddarca sürdürülmesini savunurken, CHP’nin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “bin yıllık devlet aklının devreye girmesi”ni isteyerek, ve Kürt mücadelesinin kaçınılmaz kıldığı değişiklikleri dahi “kabul edilemez” saydıklarını ilan ederek, ırkçı-şoven barikatın çürümüş temellerini yeniden takviyede, en şoven kesimleri yalnız bırakmayacaklarını gösterdi. CHP yönetimi, “hiçbir etnik kimlik diğerinin önünde değil” söylemiyle “etnik kimliklerin eşitliği”ni savunur görünmekle birlikte, “devlet teröristle görüşmez” döngüsünde tutunmaya çalışmakta, geleneksel şovenist ulus politikalarının belirlediği yerleşik anlayışlarla, sözüm ona değişime ayak uydurmaya çalışmaktadır. AKP ise, hükümet partisi olması ve devletin ana kurumlarının yönetimini elinde tutmasının “sorumluluğu”nu taşımasıyla da bağlı bulunan, ancak esas olarak ülkede ve bölgedeki gelişmelerin Kürt sorununun eskisi gibi götürülemeyeceğini ortaya koymasından hareketle bazı değişiklikleri zorunlu görmektedir. Buna rağmen, “barış savaştan daha zordur. Biz zor olanı yapmaya aday bir iktidarız… Terör sorununu çözmek için, baldıran zehiri bile olsa içmeye hazırım” diyen başbakan dahil, devlet ve hükümetin resmi politikasında, Kürt sorunu hala “terör” ya da “bölücü terör” başlığıyla yer alıyor. AKP ve birkaç yıl önce, “Kürt sorunu benim de sorunumdur” diye ahkam kesen Başbakan Erdoğan, sorunu sürekli olarak “terörün sona erdirilmesi”-“silahların bırakılması” çerçevesinde ele almaktadır. Başbakan, “Kürt sorunu diye bir sorun tanımıyorum, Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır”; “millet tektir” kestirimleriyle sorunun ulusal karakterinin reddine geri dönmüştür ve tartışması yapılan “çözüm”ü, “asla taviz verilemeyecek” “terörün bitirilmesi” projesi olarak tanımlamaktadır.
Burjuva siyasal “kamp” ya da “cephe”nin, burjuva partiler “koalisyonu”nun kapitalist çıkar çatışması ve rant kavgalarına bağlanan bu bölünmüşlüğü, Kürt sorunu karşısında ve Kürtlerin ulusal kimliğinin kaçınılmazlaştırdığı ulusal hak eşitliğinin tanınmaması paydasında “birliği” engellememektedir. Kürtlerin Türk ulusuyla ulusal tam hak eşitliğinin reddi tümünün ortak paydasıdır. Kapitalist parti fraksiyonları halinde bölünmüş olmasına rağmen, burjuva politikası, yüz yıla yakın süredir ülkede yaşanan ulusal-etnik eşitsizlikler kaynaklı sosyal-siyasal sorunların, çatışma, isyan ve bunalımların sürdürülmesini esas olarak dışlamayan bir karaktere sahiptir.
Ancak, bu politik-ideolojik saldırı ve manevralar, uzun on yıllar boyunca Kürtlerin varolmadığı üzerinden yürütülen propagandayla etkilenmiş Türk halk kitlelerinin bir kesimi üzerinde tereddüte sürükleyici etkisine rağmen, eski işlevini artık göremektedir. “Akan kan”ın ve bağlı olarak ortaya çıkan sosyal-ekonomik, psikolojik ve kültürel tahribatın yorduğu ve önemli oranda umutsuzluğa sürüklediği kesimler de dahil olmak üzere, toplumun çok geniş kesimleri, A. Öcalan ile “çözüm görüşmeleri”ni “doğal” ve “gerekli” görmekte; bu görüşmelerde ortaya çıkan sonuçların, bizzatihi başbakan ve çeşitli devlet kurumları sözcülerince “terör örgütünün siyasi uzantıları” olarak suçlanarak Türk halk kitlelerine, “muhatap kabul edilemez” gösterilen BDP milletvekilleri eliyle “Kandil’deki PKK lider kadrosu”na iletilmesini ve cevabının da Türkiye’ye taşınmasını yadırgamamaktadırlar. Irkçı-şoven politik çevrelerin sürdürdükleri inkar ve imha politikasının sürdürülemezliği, artık daha fazla anlaşılır hale gelmiştir. On yıllardır bir arada yaşayan, aynı işyerinde birlikte çalışıp sermaye ve kendi kapitalist patronlarına karşı mücadelede birlikte yer alan Türk işçileriyle Kürt ve diğer milliyetlerden işçi ve emekçiler, “çözüm”ün, kendi birliklerinin sağlamlaşması ve devamı açısından da yararlı olacağı üzerinde birleşmekte; Kürtlerin taleplerinin “bölücü” olmayıp, “birlikte yaşama”nın nasıl mümkün hale getirilebileceğine odaklandığını düşünenler giderek artmaktadır. 88 yıl önce belirlenmiş ve zorla kabul ettirilmiş “birlik” kuralları temelinde “birlik”in sürdürülmesi olanağı esas olarak ortadan kalkmışken, bu tür engelleyici çabaların ömrünün uzun sürmesi beklenemez. Tarihsel gelişme ve toplumsal değişimi arkasından çekerek geriye götürme girişimlerinin, bizzatihi bu gelişmelerin kendisi tarafından boşa çıkarılması kaçınılmazdır.
Kürt siyasal-askeri hareketinin, “çözüm önerileri”nin “TBMM’nin onayıyla yürürlüğe girmesi” isteğinin, “halk iradesi ve parlamenter temsil” üzerine burjuva söylemini ne denli zora sokacağı ise, süreç içinde açıklık kazanacaktır.

TÜRK İŞÇİ VE EMEKÇİ(LER) KÜRT SORUNUNUN NERESİNDE?
Burjuva siyasal parti ve güçlerin bu politikaları, –çıkarılabilir başkaca sonuçlarının yanı sıra– Kürt sorununun iki ulustan ve tüm ulusal topluluk ve milliyetlerden emekçilerin yararına bir çözümü için etkin ve tutarlı bir mücadelenin, esas olarak Türk emekçi kesimlerinin, ileri Türk işçi ve emekçileriyle aydınları ve devrimci genç kuşağının sorunu ve sorumluluğu olduğunu da açıklıkla ortaya koymaktadır.
Devlet ve hükümet çevreleri tarafından “terörü bitirme” politikası kapsamına daraltılmaya çalışılan Kürt sorunuyla bağlı sosyal-politik gelişmelerin, ülkenin ve tüm toplumun gündemine daha yoğun olarak girdiği bir dönemde, Türk kökenli işçi ve emekçiler ile sendikal-mesleki ve demokratik kitle örgütlerinin tutumu, demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesinin gerçekte ancak bu kesimlerin mücadelesiyle mümkün olabileceği gibi basit bir gerçek nedeniyle, bugün daha fazla önem kazanmıştır. Her seferinde büyük çaplı katliamlarla, binlerce, on binlerce insanın topraklarından zorla çıkarılıp sürgüne gönderilmesiyle bastırılmasına rağmen, Kürtleri ‘ikide bir’ isyana-kalkışmaya iten asıl nedenleri görmeksizin, Türk ya da Türkiye’de yaşayan işçi ve emekçilerin, ülke yöneticilerinin gerçekleştirileceğini vaaz ettikleri demokrasi, barış, huzur, güven ve refah konusunda, yalan ile gerçeği ayırt etmeleri zor olacaktır. Kürtlerin nasıl ve kiminle birlikte ya da ayrı mı yaşayacaklarına bizzat kendilerinin karar vermeleri önündeki her türden siyasal, askeri, hukuksal baskı ve engelin kaldırılması; sadece eşit, özgür ve gönüllü birlik için koşulların oluşturulması açısından değil, Kürt ve Türk emekçilerinin sermaye ve burjuva gericiliğine karşı sınıf birliğinin güç kazanması açısından da zorunluluk göstermektedir.
Türk işçi-emekçi hareketininin son on yıllardaki durumu bu bakımdan başlıca iki özelliğiyle belirginlik gösterdi. İlk olarak, hareketin şu önemli özelliğinin altı çizilmelidir: Tüm kışkırtıcı burjuva bölücü politikasına rağmen ve esasen “ayrıksı” görülmesi gereken kimi aykırı örneklerin dışında, Türk-Kürt ve diğer milliyetlerden işçi-emekçi kitleleri, Kürt-Türk ayrımı üzerinden birbirleriyle çatışmadan geri durdular, durabildiler. Onlar, yıllardır –on yıllardır– birçok mekanda bir arada yaşamakta ve işyeri, fabrika, atölye ve kurumda birlikte çalışmaktadırlar. Sermaye saldırıları karşısında ve kendi kapitalistleriyle mücadelelerinde doğal olarak birlikte oldular. Bu nesnel durum ve sınıfsal “içgüdü” ve birlikte hareket, Türk işçi ve emekçisinin, Kürtlerin ulusal tam hak eşitliği taleplerinin baskı ve inkarla bastırılması karşısındaki tutarlı mücadelesiyle daha da güçlenecektir.
Diğer yandan ve ikinci olarak, Kürt siyasal örgütlenmesinin yönetici kesimiyle devlet ve hükümet temsilcilerinin yürüttükleri “çözüm görüşmeleri”, çözüm beklentisini ve “nasıl çözülecek, neler yapılacak, Hükümet Kürtlerin taleplerini karşılayacak mı, ne kadarını karşılayacak?” sorularını siyaset gündeminin ön tarafına çekmişken, Türk işçi ve emekçileri henüz, sorunun aktif ve etkin tarafı olmayı, siyasal demokrasinin ülkemiz açısından en önemli maddelerinden biri olan ulusal hak eşitliğini en tam, en ileri boyutlarıyla savunarak, devrimci sınıf çıkarlarına uygun bir tutumu, belirgin biçimde ortaya koymuş değillerdir. Türk işçi-emekçi sınıflarının mevcut tutumu, devlet-hükümet politikasının ve ırkçı-şovenist partilerin ardı sıra yürüyüşe geçme şeklinde, halkın çıkarlarıyla tümüyle bağdaşmaz bir özellik göstermemekle birlikte, Kürt direnişi ve taleplerine yaklaşım yönünden yine de belirgin şekilde sorunlu ve zaaflıdır. Anımsanmalıdır: Kürt işçileri büyük kentlerin, bazı inşaat ve tekstil işletmeleriyle bazı semtlerinde veya fındık/tütün toplayıcılığına ucuz işgücü olarak katıldıkları bazı yörelerde  saldırıya uğradıklarında, ‘sol’ siyasi parti ve örgütlerin protestoları dışında, ileri kesimleri dahil olmak üzere Türk ve diğer milliyetlerden işçi ve emekçilerin ülke düzeyinde ya da bölgesel ölçekte olsun, bu saldırılara karşı sözü edilir bir tutumu; herhangi protesto eylemleri ortaya çıkmadı. Kürt öğrenciler, anadillerinde eğitim görmek istediklerini açıkladıkları ve bu yönde yazılı beyanda bulundukları için derdest edilip zindanlara doldurulduklarında, işçi ve emekçilerle sendikal kitle örgütlerinin protestoları görülmedi/örgütlenmedi. Türk işçiler ve diğer emekçiler, sendikal-mesleki  örgütlerini, Kürtlere karşı inkar, asimilasyon ve zorbaca bastırma politikalarının son bulması için tutum almaya, güçlü eylemlerle sınıf tutumunu ortaya koymaya zorlayıcı; sendika üst yönetimlerinin devlet ve hükümetler yanlısı politikalarını etkisizleştirici bir inisiyatif gösteremediler. Küçük siyasal grup örgütlenmelerinin –o da az sayıda olanlarının protestolarına katılanlar– dışındaki büyük işçi çoğunluğu, genellikle “sessizlik” içinde ve “bana dokunmasın!” tutumunda oldu. KESK gibi kamu emekçileri örgütlerinin kimi eylemleriyle, ülkenin ilerici aydınlarının zaman zaman bir araya gelerek yayımladıkları “demokratik çözüm” bildirgelerinde ifadesini bulan tutumları ve çeşitli diğer açıklamaları ve küçük çaplı bazı protestoları saklı tutulduğunda, “ekmek kavgası”yla siyasal demokrasinin talepleri ve onların en önemlilerinden biri olarak Kürt-Türk ulusal hak eşitliği arasındaki bağ, esas olarak görülemedi.
Bu “ilgisizlik” ya da ilgi zayıflığın en önemli nedeni, hareketin dönemsel olarak içinde bulunduğu durumundan kaynaklanıyordu. Türk işçi-emekçi hareketinin 1980 sonrası dönemdeki en belirgin özelliği, arada yükselişe işaret eden kimi genel ve birçok lokal direnişe rağmen, esas olarak içine itildiği parçalılık, dağınklık ve istikrarsızlığı aşma gücü gösterememiş olmasıdır. Sermaye partileri hareketin bu durumundan fazlasıyla yararlandılar. Politikalarını ve politik manevralarını daha kolay pratiğe geçirme imkanı buldular. Yürüttükleri propaganda etkili olabildi. Bu etki en açık haliyle ve en fazla Kürt direnişi karşısındaki tutuma yansıdı. Burjuva parti ve kurumların “vatana ihanet” ve “bölücü terör” propagandası, sendikal bürokrasinin, “sol örgüt”lerin bir kesiminin ve “sol”-liberal ve “Kemalist” kesimlerin şoven gerici tutumlarından da güç alarak, hareket üzerindeki etkili olabildi.
Sendikal üst bürokrasi sermaye ve devlet yedeğindeki politikasını kimi zaman “politika ve partiler üstü” tutum olarak açıklamasına rağmen, devlet ve hükümetlerin, sağlı-sollu sermaye partilerinin çizgisinden ayrılmadı. Hükümetlerin yedeğinde yer alarak, askeri çuntaların ve “sivil hükümetler”in Kürtleri zorla boyunduruk altında tutma ve ulusal hak mücadelelerini terörizm olarak suçlama politikalarının destekçisi oldular. TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ konfederasyonlarının izledikleri çizgi ile, MHP-İşçi Partisi ve CHP’nin Türk şoveni yönetimlerinin açıkladıkları ve izledikleri politikalar birbirlerinden güç aldı, birbirini tamamlama işlevi gördü.
İşçi ve emekçilerin ekonomik, demokratik ve sosyal hak ve çıkarlarını savunma, üyelerini bu amaçlı olarak birlikte hareket için örgütleme iddiasındaki sendikalar, özellikle konfederasyon üst yönetimleri, 40 bini aşkın insanın yaşamını yitirmesine, tarım, hayvancılık ve sanayi üretiminin darbelenmesine, Kürt bölgesinde doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesine neden olan devlet politikasını emekçilerin yaşamına ve sorunlarına dışsal sayarak, “sorun dışı kalma” ve  sürecin kendileri dışında ortaya çıkaracağı sonuçlar üzerinde herhangi sorumluluk üstlenmeden, hükümet ve sermaye politikalarına yedeklenme tutumunu sürdürdüler. Türk-İş, DİSK, Hak-İş yöneticileri, “Kürt sorunu”ndan söz etmiş olmalarına; “Sendikal Güç Birliği Platformu”nu oluşturan sendikaların (Belediye-İş, Basın-İş, Deri-İş, Hava-İş, Kristal-İş, Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tez Koop-İş, TÜMTİS ve TGS) Kürt sorununun “çözümsüz bırakılmasını” eleştiren açıklamalarına ve DİSK gibi bazılarının Kürt sorunu “rapor”ları yazarak, sorunun “barış, eşitlik ve demokrasi temelinde çözülmesi”ni isteyen açıklamalar yapmış olmalarına rağmen, sendika yönetimlerinin asıl tutumu, pasif izleyicilik şeklinde oldu. “Sınıfın örgütleri” olma iddiasında olan, etnik kimlik, dil ve kültür farklılıklarını sınıfın birliğinin önüne geçirmeme sorumluluğu bulunan sendikaların bu tutumu, sermaye ve devletinin politikalarına güç verdi. Sorunun çözülmemiş olması, sendikal örgütlenme ve mücadele alanında esaslı problemlerin nedeni olmasına; Kürt kökenli işçilerin büyük çoğunluğunu, ulusal baskıya karşı mücadele ufkunu aşamayacak bir tutuma sürüklemesine; Türk işçi ve emekçilerinin büyük çoğunluğunu, sermaye ve devlet politikalarına karşı mücadeleden geri tutmasına rağmen, sendika yönetimlerinin bu sorunun çözümü için tutarlı bir demokratik mücadeleden uzak durmaları, sermaye ve devlet politikalarına doğrudan ya da dolaylı destek olarak şekillendi.
DİSK’in, KESK’in ve “Sendikal Güçbirliği Platformu” sendikalarının soruna yaklaşımları ile TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’in tutumları arasındaki farklılık pratikte esas olarak ortaya konmadı/konamadı ve bu sendikal örgütler ikircikli tutumlarını aşamadılar. DİSK, Genel Kurullarında (9., 10., 11 ve 12.ci ve izleyen diğer), Kürt sorunun “aslında bir Türkiye sorunu”; “Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu” olduğu doğru olarak tespit edilip açıklanmış olmasına; “Herkesin dilini, kültürünü, inancını özgürce yaşayabileceği” ‘Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşlığı’nı yasalaştıran anayasa değişikliği savunulmasına; eğitim kurumlarında Kürt dilinin kullanılması ve öğrenilmesinin önündeki engellerin kaldırılması talep edilmesine rağmen, bunun mücadelesinden geri duruldu. Demokrasi sorunu liberal burjuva demokrasisi sınırları içinde tarif edilerek, halkın her düzeydeki görevlileri kendisinin seçip görevden alacağı demokratik siyasal yapıdan uzak bir politika bunun yerine ikame edildi. Petrol-İş, Hava-İş,  Birleşik Metal İş gibi TÜRK-İŞ’e bağlı sendikaların yöneticileriyle DİSK yönetimi, “Barışçıl demokratik çözüm” için sendikaların “daha aktif olmaları” ihtiyacına işaret eden açıklamalarla yetindiler. “Çözüm görüşmeleri”ni, “ülke ve ülke halkları için önemli bir aşama” saydığını açıklayan KESK ise, diğerlerinden ayrışan tutumlarına rağmen, emekçilerin geniş kesimlerinin demokratik talepler etrafında mücadeleye çekilmesi için üzerine düşen sorumluluğu yeirne getirmedi.
TKP gibi “sol” partilerin, genel olarak ulusal kurtuluş için direnişleri, özel olarak Kürt ulusal mücadelesini emperyalizmin stratejik-taktik politikaları bağlamında ele alması ve çözümün “sosyalist olmayan biçimleri”ni kabul edilemez sayması, kimi küçük sol grupların görünürde sol, gerçekte sağ-reformist anlayışlarla kuyrukçu tutumları, bazı küçük burjuva ortayol örgütlerinin “sosyalist arılık” adına Kürt hareketine mesafeli duruşu, aydınlanmış-ileri toplum kesimleri içinde tereddütlü yaklaşımları besleyen etkenler arasındaydı.
Türk işçi ve emekçileri, hareketin dağınıklığı ve istikrarsızlığı; bilinç ve örgütlenme düzeyinin geriliği ve bunun sonuçlarından biri olarak burjuva politikasının yarattığı etki nedeniyle, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi sermaye yanlısı konfederasyonlar ile sendika üst bürokrasisinin devletçi barikatını yıkmak için gereken örgütlü mücadeleyi gerçekleştiremediler. Kürt ulusunun varlığının inkarını içeren ve on yıllardır yürütülen propagandanın da etkisi altında, Kürtlere karşı izlenen ayrımcı politikanın geçersiz hale getirilmesi için gereken tutumu alamadılar.
Bu aynı neden, Türk işçi-emekçi hareketinin ideolojik-pratik zaaflarla belirgin durumuyla sermayeye karşı mücadelenin ihtiyaçları arasındaki çelişkinin aşılmasını, hareketin bugünkü en önemli ihtiyacı haline getirmiştir. Sorunun, baskı, şiddet ve inkarla toplumun yaşamından ve gündeminden çıkarılmasının olanaksızlığını gören burjuva yönetici sınıf ve kurumların, aralarındaki “hır-gür”e rağmen, Kürt politik güçleriyle “hak-taviz savaşı”nı açık alana çektikleri bir dönemde, sınıf bilincine ulaşmış kesimleri başta olmak üzere, Türk işçi ve emekçileri, ülkenin ve halkın bugünü ve geleceğini, burjuva çıkar hesapları ve politikasına terkedemezler. Kapitalizm, rekabete ve kâr için pazar kavgalarına mahkum bir sistem olarak, ulusal çıkar çatışmalarını ve milliyetçi-şoven duygu ve düşünceleri üretmesine rağmen, ulusların tam hak eşitliğini de garanti eden demokratikleşme, bütün sınıf ve kesimler içinde en fazla işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçi kesimlerin yararına olacaktır. Türk ulusundan emekçiler, Kürtlerin Türklerle “eşit” tutulamayacağını vaaz eden şovenist propagandaya kayıtsız kalarak ya da bu politikayı onaylayarak, ulusların kendi kimlikleriyle, kendi dilleriyle özgür bir şekilde yaşamasını bazı uluslar için hak, başka bazıları için ise yok ve tanınamaz sayan burjuva kesimlerle “aynı tarafta” olmadıklarını göstermekle yüz yüze bulunuyorlar. Hangi ulusal kökenden olurlarsa olsunlar, ezen-ezilen ulus ilişkisinin olmadığı, ulusal endişe ve engellerin esas olarak ortadan kalktığı; her sınıf ve kesimin kendi öz çıplak çıkarlarıyla karşı karşıya geldiği koşullarda, işçi sınıfı ve emekçilerin sermayeye karşı sınıf mücadelesinde bir araya gelmelerinin olanakları genişleyecek, sınıf birliği güç kazanacaktır. Türk işçi ve emekçileri, Kürtlerin ulusal taleplerinin karşılanmasını ne kadar tutarlı demokratik bir mevzide ısrarla savunurlar ve bunun için mücadelede tüm milliyetlerden emekçilerin birliğini sağlamak üzere ne kadar insiyatifli davranırlarsa, kendilerinin ve diğer ulus ve ulusal topluluklardan sömürülenlerin sermayeden kurtuluşu için sorumluluklarına o kadar uygun davranmış olurlar. İşçi sınıfı ve emekçiler, “sorunun çözümü”-çözüm yöntemleri konusunda atıl durarak ya da pasif bir destekçi tutum içinde olarak demakratik hak eşitliği mücadelesine güç veremezler. Ülkenin ve tüm milliyetlerden halkının, ulusal ezme/ayrıcalıklar politikasının neden olduğu güvensizlik ve “yabancılaşma”yı aşması, bugün Kürt sorununda Kürtlerin ulusal taleplerinin en ileriden savunulması; ulusal tam hak eşitliği, anadilde eğitim ve Kürtçenin kamusal yaşamın tüm alanlarında serbestçe kullanılması, yasal-anayasal, hukuksal, kültürel her alanda tüm ayrımcı ve şovenist kural, anlayış ve uygulamanın kaldırılması için mücadeleye bağlanmıştır. Demokratikleşmenin en önemli konu başlıklarından birinin Kürtlerin ulusal-kolektif haklarının tanınması ve yasal-anayasal güvenceye bağlanması, siyaset yasaklarının kaldırılması, dil, kültür alanında tam bir serbesti, örgütlenme, söz basın-yayın özgürlüğü olarak şekillendiği ülkemizde, halkların eşit hak ve gönüllü birlik temelinde kardeşçe yaşayabilecekleri bir Türkiye’nin var edilmesi, herkes ve her kesimden önce Türk işçi ve emekçileriyle ileri kitlesinin hem sorumluluğudur, hem de yararınadır. İşçi sınıfı, sorunun demokratik çözümü için, Türk burjuva şovenizminin ve ulusal baskı politikasının yarattığı güvensizliğin yok edilmesinin taşıdığı önemi bilerek, halk yığınları içinde inisiyatifi ele aldığında, sermayeye karşı sömürülen ve ezilenlerin birliği güçlenecek, anti demokratik baskı sisteminin tasfiyesi kolaylaşacak; hükümet ve burjuva partilerinin manevra alanı daralacak, demokrasi ve sosyalizm için mücadele mevzi kazanacaktır.

*  *  *
İşçi ve emekçilerin sermayeye karşı birliği, ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerini elde etme mücadelesinin başarısı ve bu mücadelenin sömürü ilişkilerinin tasfiyesine genişlemesinin olanağı ya da aynı anlama gelmek üzere koşulu, –ülkede birden fazla ulus ve ulusal toplulukların yaşaması gibi  bir “özgün” nedenle–, “etnik temelli kuşku ve bölünme” üzerinden barikat oluşturan yaklaşımların etkisiz kılınmasıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin sermaye egemenliğinden kurtuluşu için, burjuva politikası ve ideolojik kuşatmasının şovenizm dahil her türüyle etkisiz kılınması başlıca koşullardan biridir. Ulusal baskı ve ayrıcalıkların reddi olmaksızın, tüm milliyetlerden emekçilerin sınıf birliğinin örülemeyeceğini, herkesten önce en ileri işçi kitlesinin anlaması ve buna uygun bir tutumla, aktüel olanları başta olmak üzere, gelişmelere müdahale etmesi  gerekir. Bağımsız sınıf tutumu için bu zorunludur.

“Kürt Konferansı” Üzerine Notlar

11-12 Mart tarihlerinde Bilgi Üniversitesi’nde “Türkiye’nin Kürt Meselesi” anabaşlığıyla düzenlenen Konferans, konuşmacı ve “tebliğ sunucu” katılımcılarının sayısal çokluğuna[1] ve Konferans’ın ara alt başlıkları olarak belirlenen ‘panel konuları’na[2] bakılarak, ‘hayli verimli tartışmalara sahne olan’ ve ‘yararlı sonuçlar çıkarılan’ bir konferans olarak yansıtıldı. İki günlük Konferans’ın panel konularının kapsam ve içeriğiyle aralarında çeşitli üniversitelerde görevli profesörler ve diğer çeşitli mesleklerden kalabalık katılımcılarının olması, bu yöndeki yaygın beklentiye belli bir haklılık da kazandırıyordu.

 

* * *

“Türkiye’nin Kürt Meselesi” konulu Konferans; düzenleniş ve temsil sorunları, dar bir zamana sıkıştırılmış olması, Kürtlerin temsilindeki eksiklikler vb. bakımlardan elbette sorunluydu. “Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Empati Grubu” gibi Soros bağlantılı vakıf ve derneklerin girişimiyle gerçekleştirilmiş olması da ihtiyatlı bir yaklaşımı gerekli kılıyordu. Ama yine de, “Kürt Meselesi” anabaşlıklı bir konferansın “bir Türk Üniversitesi”nde gerçekleştirilmiş olması, Kürt sorunu merkezli gelişme ve tartışmaların “suç işleme” kavramıyla birlikte ele alındığı ya da doğrudan suç sayıldığı bir sosyal-siyasal ortamda, bir ‘olumluluk göstergesi’ sayılabilirdi.

Biz ise burada, biçim ve temsil sorunlarını bir yana bırakarak, kendimizi, bu Konferans’ta ya da sonrasında bazı Kürt ve Türk yazar-gazeteci ve politikacıları tarafından, sorunun çözümü iddiasıyla dile getirilmiş görüşlerin ‘çarpıcı olanları’ndan bir bölümünü ele almakla; bu görüşleri, işaret ettikleri eğilim ve anlayışlar yönünden irdelemek ve bu Konferans’ı gündeme getiren ihtiyaç ya da zorunluluklara değinmekle sınırlayacağız. Çünkü, Konferans platformunda ve sonrasında dile getirilen çeşitli görüşler, bazı Kürt aydınlarıyla politik çevrelerinin soruna yaklaşımlarını ortaya koydukları gibi, Türk burjuvazisinin çeşitli kesimleri arasında süren soruna ilişkin tartışmaları da bir biçimde yansıtan Türk burjuva liberal aydınlarıyla yazar-gazeteci kesimlerinin “çözüm” önerilerini de içermektedir. Devlet ve hükümetin doğrudan temsilcilerinin katılmadıkları bu ‘platform’da, bazı Türk burjuva yazar-gazeteci ve aydınlarının, gerek iki günlük Konferans süreci içinde, gerekse sonrasında sermaye basınında ortaya koydukları görüşlerle “soruna artık daha farklı bakma zamanının geldiği” yönündeki açıklamaları; bunlar, hem bir tür “arabuluculuk girişimi”ni, hem de Türk burjuva egemen çevreleri içindeki tartışmaları bir biçimde ve bir ölçüde ifade ettikleri ve yansıttıkları için, Konferans’ı doğuran ihtiyaç veya arayış bakımından bir veri olarak alınabilirler.

* * *

Yazılıp söylenenlerin bir bölümüne daha yakından bakalım: Konferans’ı izleyen günlerde, Milliyet yazarı H. Cemal, Türkiye’nin Kürt politikasını, “arabasının sinyal lambası takılan Temel”in “fırdöndü” fıkrasına benzeterek, “Türkiye’nin de sinyali takıldı Kürt sorunu konusunda. Seksen küsur yıl boyunca hep aynı şeyleri yapıp farklı bir sonuç almaya çalıştı. Ama olmadı. Kürt sorunu çözülmedi” diye yazıyor ve şöyle devam ediyordu:

Kürt sözcüğünü duyunca hâlâ tüyleri diken diken olanlara, ya da kelle koltukta yıllar yılı PKK’ya karşı dağlarda meşru ve haklı mücadele vermiş olanlara bugün gidin sorun bakalım: ‘Kazandık!’ diyebiliyorlar mı? Diyebildiklerini sanmıyorum.

Çünkü, aklı başında olanlar Güneydoğu’da olan biteni görüyorlar. Apo İmralı’da ama, aynı zamanda Kürtlerin gönlünde önemli yeri var. PKK yeraltında ama, aynı zamanda yer üstünde. Kürtleri siyaseten en çok PKK’nın yönlendirdiği herkesce malum bir sır… Belediyeler kimin elinde? DTP’ nin diyoruz. Ama bu partiyi PKK’dan ne kadar ayrı olarak düşünebiliriz?.. Kürt kadınları artık Güneydoğu’da çok aktif. Kadın dernekleriyle birlikte sanat evleri, kültür festivalleri gitgide yaygınlaşıyor. Kürt dili ve kültürünün gelişmesi için Güneydoğu, hem kendi içinde pencereler açıyor, hem Türkiye’nin batısına, Avrupa’ya açılıyor her geçen gün.

Belki daha önemlisi ve daha ilginci Güneydoğu’nun Kuzey Irak’a dönük ilgisi. Kuzey Irak’taki ‘İlan edilmemiş Kürt devleti’ olgusu yakından izleniyor Türkiye Kürtleri arasında. Kuzey Irak’la yakın ilişkiler örülmeye çalışılıyor. Hatta ‘Artık bizim de bir devletimiz var!’ duygusunun tomurcuklandığı dikkati çekiyor. Ne yapacaksınız? Bütün bu gelişmelerden sonra hâlâ Temel gibi, ‘Sinyalim takıldı!’ diyebilir misiniz?

Ankara’nın da artık “bir setin yıkıldığının farkında” olduğunu belirten H. Cemal, “set”in yeniden inşa edilmek istenmesinin, “Türkiye’de demokrasiyi, hukuku, insan haklarını hiçe sayma..” olacağını ve daha fazla kan ve gözyaşına yol açacağını söylüyor ve devleti yönetenlere, “şiddet ve silahı bırakma”yı ve “Avrupa Birliği şemsiyesi altında demokratik hukuk devleti ve refah çıtasını yükseltme”yi öneriyordu. H. Cemal’in Kürtlere de diyecekleri vardı: Kürtler de “ezberlerini bozmak zorunda”ydılar. Onların da, “PKK’nın öncelikle silahlara veda demesi ve şiddetten vazgeçmesi için bastırmaları gerekiyor”du vs.

M. Ali Birand ise, “Kürt sorununda dönüm noktasındayız” başlıklı yazısında, Genelkurmay 2. Başkanı Işık Koşaner’in Murat Yetkin ile yaptığı konuşmaya işaret ediyor ve “Koşaner paşa”nın, “PKK terörünün artık öncelikli sırada bulunmadığını, buna karşılık, Kürt sorununun siyasallaşma aşamasına girdiğini, Kürt milliyetçiliği ve ayrılıkçı hareketinin giderek yaygınlaştığı”na dikkat çektiğini belirterek, “Medya”nın “hala PKK terörü ile oynaşıyor” olmasını eleştiriyordu. Birand’a göre, “Üç terörist öldü’ haberini yayınlama”yla, “gazilerimizin acıklı hikayelerini TV’lere taşıma”yla yetinilemezdi. Birand, yaklaşan büyük bir tehlikeye işaret eder gibi, “bir gün öyle bir gelişmeyle karşı karşıya kalacağız ki, hayret edeceğiz. ‘Bu da nereden çıktı’ diyeceğiz. Ardından da komplo teorileri kuracağız. Suçu başkalarına atacağız” diyordu.

Sermaye ve devlet çevrelerini, “uyanma” ya ve “olaya artık farklı bakma” ya çağıran Birand, şöyle devam ediyordu:

Kürt hareketi bir süredir, yıllardan beri Amerika ve Avrupa’dan kaynaklanan telkinlere kulak verir oldu. Onlara sürekli şekilde ‘Terörü bırakın ve isteklerinizi siyasi alana taşıyın. Bunu yaptığınız taktirde bizden destek bulabilirsiniz. Aksi halde, terörist bir hareket olarak kalırsınız’ denirdi. Kürtler sonunda bu tavsiyeye uymuş gibi bir tutum takındılar ve İrlanda’daki İRA örneğini benimsediler.Yani bir siyasi parti, bir de silahlı kola ayrıldılar. Eskiden ortada sadece PKK görünürdü. Şimdi durum değişti. Demokratik Toplum Partisi (DTP) Kürt hareketinin siyasi kolunu, PKK’da silahlı kolunu temsil eder oldular.
PKK hala ortada, hala faal, ancak artık eskisi gibi değil. Zaten eski gücü de yok. Varlığını hissettirecek kadar eylemle yetiniyor. Sırf, hala ayakta olduğunu ve gerektiğinde vurabileceğini göstermenin ötesine geçmiyor veya geçemiyor.

Olay giderek siyasallaşıyor. Terör yerine siyasallaşarak, toplum muhalefetiyle -seçilmiş belediye başkanlarıyla- isteklerini seslendiren Kürtler hem daha etkili oluyorlar, hem de dış destekleri artıyor.

Biz ne yapıyoruz? PKK ile silahlı mücadeleye takıldık, kaldık. Teröristle mücadele daha kolay olduğu için, işin siyasi yanını görmezden geliyoruz. Oysa, Devletin korktuğu başına geliyor. Siyasallaşan Kürt hareketi Ankara’yı ve toplumumuzu zorluyor. Siyasallaşmak demek, Devletin ve Siyasi partilerin tabularını yıkmaları, ekonomik ve siyasi pastayı bölge halkıyla paylaşmaları, siyasi partilerin bölgeyle kucaklaşmaları, alışkın oldukları eski yaklaşımlardan vazgeçmeleri, vizyon sahibi olup yeni politikalar geliştirmeleri, gereken ödünleri vermeleri ve uzlaşıcı davranmaları anlamına geliyor.

Birand, Kürt politikacılarının “artık eskisi gibi çekinmedikleri”ni; “söyledikleri bir sözü veya açıklamayı, basın veya savcılar üzerlerine gidince, sonradan kıvırtıp yalanlar gibi” yapmadıklarını; “medya veya siyasetçilerin baskılarına da” pek aldırmadıklarını ve “cesur davrandıkları”nı belirterek; bunun nedenlerini de kendince şöyle açıklıyordu:

– Zira arkalarında milyonluk bir oy birikimi ve sokakta gösteri yapan grupları var. İstedikleri anda yüz binlerce kişiyi hareketlendirebiliyorlar. Üstelik, bölgeye de hakimler. ‘Kepenkleri açın ve artık gösterileri bitirin’ dediler mi, insanlar dinliyor. İstenildiği kadar asker polis veya zırhlı araç çıkarın, para etmiyor. Belediye Başkanlarının bir sözü yetiyor…

– Bir diğer nedeni de, terörden uzaklaştıkça, Avrupa Birliği başta olmak üzere, Amerika ve diğer Batı ülkelerinden destek bulabileceklerini artık görmeye başlamaları.

– Nihayet, Irak’ın istilası, istila öncesinde ve sonrasında Irak Kürtlerinin Türk askerinin girişini engelleyebilmeleri ve Kuzey Irak’ın bağımsızlığa yakınlaşması, Kürt Milliyetçi hareketinin daha da cesaretini ve vizyonunu pekiştiriyor.

Birand ve H. Cemal, soruna Türkiye egemenlerinin çıkarlarını esas alarak yaklaşıyorlardı, ama Kürt sorunu bağlantılı “tehlike”leri de, denebilir ki, ‘somut olarak’ ortaya koyuyorlardı.

‘Kürt Konferansı’nı, MHP ve Perinçek’in İP’i gibi bazı Türk şoven çevreleri, “bölücülüğün aleni yapıldığı platform” olarak değerlendirirlerken, “Kürt hareketi içindeki farklı sesleri açığa çıkardığı” için olumlu bulanlar da vardı. T. Akyol ve E. Babahan Konferansı daha çok bu yönüyle “irdelendiriyorlardı”! Ancak onlar da, “devletin bir yaklaşım farklılığı içinde olması gerektiğini, bunun zorunlu hale geldiğini” söylemekten kaçınamıyorlardı.

T. Akyol, İ. Beşikçi ile “tarih” ve “sömürgecilik” anlayışı tartışmasını öne çıkarırken; S. Bucak gibi bazı Kürt aydınlarının PKK’ya, “sivil ve demokratik çözümün önünü tıkamamak için derhal silahı bırakma” çağrısı yaptığını; A. Türk’ün ise, silah bırakmaya “sıcak bakmadığını” ve “şiddeti kesin bir dille kınamadığını” ileri sürerek, tartışmayı köşesinde sürdüren Sabah grubu yazarlarından Ergun Babahan, devlet ve hükümetin “bölgedeki sıkıntıların giderilmesi için yeni adımlar atması” ihtiyacına işaret ediyor; “Kürtçe’nin öğretilmesindeki sıkıntılar kadar, Kürtçe televizyon yayını konusundaki engeller”in sürdüğünü, “Koruculuk sisteminin bölgede ve bölge halkı üstünde yol açtığı hasarlar”ın “bütün ağırlığıyla” devam ettiğini belirtiyor ve Türkiye egemenlerine, “şiddet üretmeyen demokratik bir ortam” sağlayarak, “kendini bölgenin çalkantıları dışında” tutma(!) çağrısı yapıyordu. Hikmet Çetinkaya gibi cumhuriyetçi-Kemalist yazarlara göre de, Kürtlerin, “Kürtlüklerini öne sürerek” hak talebinde bulunmaları “milliyetçilik” olacaktı ve “bu milliyetçilik” “öteki(Türk) milliyetçiliği körükleyeceği için” yapılmamalıydı; yani Kürtler, Türk milliyetçiliğini körüklemekten geri durmak için ulusal baskı ve inkar politikasına boyun eğmeliydiler! Yazar-profesör Mehmet Altan ise, sorunu ve çözümünü, sorunun ulusal niteliğini göz ardı ederek, ekonomik-sosyal gelişme kapsamında ele alıyordu.

Soruna “daha insancıl yaklaşan”lar da elbette vardı: Milliyet yazarı Derya Sazak, “Medya”dan, “yargıdan gelen baskıyı da karşılayarak Şemdinli dosyasını kapatmaması”nı; Şemdinli’yi bir “milat” olarak değerlendirmesini; “gerilimleri düşüren barışçıl ortamları teşvik etme”ye çalışmasını; artık “90’lara dönülmemesi”ni ve annelerin “çocuklarının cep telefonundan ölüm mesajları almamaları”nı isterken; eski milletvekilli Ercan Karakaş da, “Kürt sorunu bir ‘demokrasi sorunu’dur. Özgürlükler ve demokrasi derinleşirse bu sorun da çözülür. Şiddet bu çağda sorun çözme aracı olamaz. Kürt sorununun çözümü için öncelikle ‘Kürt kimliği’ kabul edilmeli. Bu kimlik yasal ve anayasal güvence altına alınmalıdır. Koruculuk sistemi kaldırılmalı, bölgede barış kalıcı olacaksa, geçmişte silahlı olan insanların toplumsal demokratik hayata katılımlarının sağlanması gerekiyor. Genel af konusunda cesur kararlara ihtiyaç var” diyordu.

* * *

Konferans’ta, “Kürt tarafı”nı dolaysız temsil edenlerle “Kürtlerden yana olanlar”ın yaptıkları konuşmalar ya da sundukları “tebliğ”lerin ana noktasını ise, “bir bölünmeyi de engellemek” üzere, devletin ve hükümetin baskıya son vermesi oluşturuyordu. “Kürt tarafı” olarak ifade edebileceğimiz kesimden yapılan konuşmalar ve sunulan yazılı metinlere baktığımızda, bu konuşmacıların önemli bir bölümünün, çoğunlukla, “Irak Krizi ve sonuçları”nı değerlendirir ve Türkiye’nin Kürt politikasını eleştirirlerken, Türkiye egemen sınıflarına, Kürtlerin haklarını tanıyarak “bölgenin güçlü ve etkin ülkesi olma olanağını yakalaması ve kullanması” önerisi getirdiklerini; bunu “anlamak istemeyen” Türk yetkililerini ise eleştirdiklerini görüyoruz. H. Yıldız ve S. Bucak tarafından öne çıkarılan görüşler bu bakımdan dikkat çekicidir. Örneğin Konferans’ta en uzun konuşmalardan birini yapan H. Yıldız (siyaset felsefesi uzmanı), Ortadoğu’da yaşananları sadece “BOP” çerçevesinde değerlendirmenin eksikliklerine işaret ederken, Türkiye’nin “bölgede etkin devletlerden biri olarak farklı roller oynama şansına sahip” olduğunu ileri sürüyor, Türkiye’yi “dış politikasında dünyamızda baş gösteren köklü değişimlerin yansıması” olmamakla ve Türk burjuvazisini “öngörüsüzlük”le suçluyor; “döneme özgü izlenecek politikalar”ın, figüran olmakla aktör olmak arasındaki farkı ortaya koyacağını iddia ediyordu. Bu görüşlerin, C. Ülsever, İlter Türkmen, E. Özkök, H. Cemal, T. Akyol vb. türü Türk şoveni yazarların ABD’nin çıkarlarıyla uyuşan bölge politikaları izlenmesi isteklerinden farkı, Kürtlerin ulusal hakları ya da bu hakların tanınması üzerinden getiriliyor olmalarıdır. Yıldız, “AB ile olan yol arkadaşlığı”nın “küreselleşme konseptiyle birlikte” ve “birbirlerine yakınlığından ötürü, çok daha verimli sonuçlar doğurmakta” olduğunu; “Oysa bütün bu değişimlere karşın Türkiye’nin Ortadoğu bağlamındaki kırmızı çizgileri”nin “80–85 yıl önceki çizgilerle aynı” kalması nedeniyle, “çağın gerçekleriyle çatışmalı olduğunu” belirtmekte ve bu “çatışma” politikalarını, “Paris Şartı ve Kopenhag Kriterleri”nin “azınlık haklarıyla ilgili maddeleri” kapsamında eleştirmekteydi.

Yıldız’ın ortaya koyduğu yaklaşımın Kürtler içinde ne kadar etkili bir görüş olduğu üzerine spekülasyonları bir yana bırakırsak, o, Türkiye’nin işbirlikçi egemen sınıflarını bölgede “atak ve etkin politikalar izleme”ye davet edenler içinde, bu görüşü -bu platformda- hayli detaylı biçimde dile getirenlerden biri olarak dikkat çekiyordu. ABD’nin bölge politikalarından Türkiye egemenleri yararına sonuçlar çıkarma anlamına da gelen önerisini içeren uzunca konuşmasında, Yıldız şöyle diyordu:

Irak’ta mezhep farklılığıyla bölünmüş bir tablo çizilse de, yarın Arap milliyetçiliğinin kırılma noktası olan mezhep farklılığının yumuşatılarak milliyetçi eğilimlerin güçlenmesi halinde bile, sorunlar iç içe geçmiş olarak gelip kapımıza dayanacaktır. Böylesi bir durumda Türkiye’nin en hassas sınırları olarak Güney karşımıza çıkmaktadır. Sadece bu ülkelerde baş gösterecek radikal akımların yaratacağı sorunlar açısından değil, geleceğin en önemli çatışma nedeni olabilecek olan su kaynaklarının kullanımı bu sınırları daha da hassas hale getirmektedir. Dolayısıyla Türkiye bu bölgede kendisine ve Batı değerlerine yakın yaklaşımları dikkatle izlemek zorunda kalacaktır.

Yıldız, “Ortadoğu’da laik ve demokratik bir toplum olarak göze çarpan en önemli yapı”nın sadece Güney Kürdistan’da görüldüğünü; radikal İslami akımların “Güney Kürtleri arasında yer edinme” çabalarında başarılı olamadıklarını belirtiyor ve bunun “Türkiye tarafından iyi değerlendirilmesi”ni istiyor. “Güney Kürtleri’nin Batı’yla olan olumlu diyalogları da göz önüne alındığında”, “Güney Kürdistan’da kurulacak bir Kürt devleti, Türkiye’nin çıkarlarına aykırı mıdır?” sorusunun sorulması zamanının gelip geçtiğini yineleyen Yıldız, Kurtuluş savaşı günlerinin Kürt sorununun çözümü için “en uygun durum” olduğunu; ancak, “devlet kaygısı, cumhuriyetin kurum ve kurallarının yerleştirilmesi kaygısı, askeri denetim kaygısı…” vb. nedenlerle sorunun çözülmeden bugüne geldiğini belirtmekte ve Türk devlet yöneticilerini “sağduyulu olma”ya ve “gerçekleri görmeye” çağırmakta; “bugün yine çözüm için Türkiye’nin önünde durmakta” olan “tarihsel an”ın değerlendirilmesini istemekte; Türkiye’nin “açık inisiyatif almak zorunda bile kalmadan, hiçbir komşu riski de almadan, sadece suskunluğunu belirterek Güney Kürtlerine devletleşme yolunu açması”yla sahip olacağı olanakları ‘sayıp dökmekte’dir.

Yıldız’a göre; “AB’nin demokratik değerlerini ve kazanımlarını Ortadoğu’da paylaşabileceği tek güç, yine Batı’yla diyaloğu gelişen, laik, demokratik ve çoğulcu bir toplum olma yolunda ilerleyen Güney Kürtleri”dir. Ve Türkiye “kendi Kürtleriyle ağır aksak bir yola girmişken, dışında kalan Kürt hareketiyle ilgili tarihsel şüphelerini” devam ettirmemeli; “kendi Kürtleriyle olan ilişkisini, AB ile olan yolculuğu, küreselleşme ve Ortadoğu’daki yeni değişimler ışığında ele alma” yeteneği göstermeli, “kuşkulardan arınıp” doğru olanı yapmalı, Güney’de kurulacak bağımsız Kürt devletinin “kendi Kürtleri için bir örnek olacağı” endişesinden kurtularak, bazen “yüzyıllarca elde edilemeyecek ‘tarihsel fırsat’ı değerlendirmesini bilmelidir”!

“Kürt meselesinin evrimi ve tarihi arka plan” oturum/panelinde, Kürt sorunu ve çözümünü AB “standartları” ve “reformları” kapsamında ele alan Kürt aydınlarından biri de, “Uluslararası Kürt İnsan Hakları Merkezi Kurucusu ve Eski Başkanı” Sertaç Bucak’tı.

Konuşmasına, M. Kemal’in 17 Ocak 1923’te yaptığı bir konuşmasına atıfla ve onun, “…. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur. Ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir” sözlerini aktararak başlayan Bucak, 1924 Anayasası’yla bundan geri adım atıldığını; o zamandan itibaren uygulamaya geçirilen ve Kürtlerin varlığını inkara dayanan “güvenlik hassasiyeti üzerine kurulu devlet politikası”nın, “Kürt kökenli milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı ile devlet arasında bir güven bunalımına yol açtığını” ve “kurtuluş savaşı dönemindeki sözlerin” unutulduğunu belirterek, “güven bunalımının aşılması için AB ve kurumları ile yapılan üyelik müzakereleri süreci,  bu bağlamda Kopenhag Kriterlerinin eksiksiz uygulanması, Katılım ortaklığı belgelerinde dile getirilen koşulların yerine getirilmesinin sorunun tarihsel açıdan demokratik ve sivil çözümü için bir fırsat” ve “anahtar” olduğunu belirtiyordu. Ona göre, “Federal bir örgütlenme” ve “Topluluğa üye olan çok uluslu ülkelerin birliğinin çimentosu” olan AB, “Türkiye’nin birliğinin çimentosu”ydu ve bu nedenle de, “Türkiye; güvenle bu sorunu AB standartları içinde çözmeyi göze almalıdır”… vb.

Bucak, sorunun çözümü için ve bugünkü koşullarda Kürtler için de bazı zorunlulukların gelip dayandığına dikkat çekerek, bu zorunlulukların başına “şiddetten vaz geçilmesi”ni koyuyordu. “Kürt sorunun geldiği aşamada çözüme kavuşması için Kürtlerin de değişen koşullara uygun politika yapmasının gerekliliğine inanıyorum” diyen ve “Silahlı mücadele dönemi bitmiştir. Sorunun çözümü şiddeti kesin bir dil ile reddetmekten ve buna uygun bir politikadan geçiyor. Kaldı ki, içinde bulunduğumuz koşullarda silahlı mücadelede diretmek çıkmaz bir sokaktır. ‘Demokratik Cumhuriyet’, ‘anadilde ders hakkı’, ‘üniter devlette yaşam’ gibi istemler için silahlı mücadelenin mantığı, haklı gerekçesi yoktur. Bunda diretmek, bu ülkede sivil ve demokratik ortak yaşamın karşıtları olan ve değişime her türlü yolu deneyerek karşı çıkan statükocu güçlerin politikası ile örtüşmektedir” diye devam eden Bucak, “Türkiye’nin üye olmak için çaba harcadığı AB ve üye ülkeleri, Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa kökenli tüm hükümetler arası kurumlar, Türkiye’nin NATO’daki müttefikleri Kürt sorunun çözümünü açık bir dil ile ifade ediyor” görüşünü dile getirerek, devletin, sorunu “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde çözümü” için adım atmasını istiyordu.

Rouen Üniversitesi Dil ve İletişim Bölümü’nden Doç. Dr. Salih Akın ise, “… Kürtçenin Türkiye’nin ikinci resmi dili olarak kabul edilmesi, Anayasa’nın 42’nci maddesinin değiştirilerek Kürtçe’nin anadil olarak öğretilmesine olanak tanınması, Kürtçe eğitim öğretiminin, Türkçe gibi kamu eğitim sistemi tarafından yapılması, Kürtçe eğitiminin tüm giderlerinin devlet bütçesinden karşılanması, ilkokuldan üniversiteye kadar, iki dilli bir eğitim öğretim sisteminin inşa edilmesi, Kürt dilinde öğretmen yetiştirilmesi, ders kitaplarının hazırlanması, devlet dairelerinde Kürtçe bilenlere kadro açılması” vb. biçimindeki önerilerini sıralıyordu.

Yıldız ve Bucak’ın görüşlerini dikkate almamız ve uzunca aktarmamızın nedeni, bu tür görüşlerin Kürt politik çevreleri içinde hayli yaygın olmasıdır. Türkiye egemenleri için “en az zararlı Kürt politikası” kapsamında dile getirilen bu görüşlerin, en genel, “en kaba” biçimiyle dahi, Kürtlerin yararına olmaları için, Türkiye egemenlerinin, Kürtleri eşit ulus olarak tanınmaları ve ulusal haklarını kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmaları gerekirdi. S. Bucak, H. Yıldız ve onlarla hemen hemen aynı “argümanlar”ı kullanan diğer bazı Kürt aydınlarının, burjuva sınıfların mülkiyetçi konumundan hareketle, Türkiye gericiliğine getirdikleri öneriler, tekelci burjuvazi ve emperyalistlerin oluşturdukları somut tehdidi dikkate almama gibi ciddi bir risk de taşımaktadırlar.

H. Yıldız, S. Bucak gibi Kürt temsilciler tarafından açıklanan bu görüşler, elbette tümüyle yeni sayılamazlar. Daha önce de, çeşitli vesilelerle, değişik zamanlarda ve Kürt politik örgütlerinin bazı yöneticileri tarafından dile getirilmiş/açıklanmışlardı. Bu görüşleri, –bu denli açıklıkla ortaya konmalarının ‘bir yenilik’ olabileceğini bir yana bırakırsak– içerikleri ve “çözüm”e ilişkin vurguları bakımından birkaç başlık altında özetleyebiliriz: Kürt konuşmacılar, birinci olarak, “Kürt kimliğinin resmi kabulünü ve gereklerinin yasal ve anayasal düzeyde garanti altına alınmasını” bir çözüm için gerekli gördüklerini bir kez daha açıkladılar. “Kürtlerin temsilcileri” olarak görüş açıklayanların hemen hepsi, ikinci olarak, şiddetle bir yere varılamayacağının açığa çıktığını” belirterek, “PKK’nın silah bırakmasını istediklerini”, ancak bunun için ve bunu da sağlamak üzere, devlet ve hükümetin “şiddeti terk ederek barışçıl bir politika izlemesini, genel af çıkarmasını, köye geri dönüş için gerekli koşulları oluşturmasını,…” vb. istediler. Üçüncü olarak, aynı kesimden konuşmacılar, çözüm için AB ile uyum politikalarının uygun bir zemin yarattığını belirterek, bu zemin üzerinde yürünerek sonuç alınabileceği yönündeki beklentilerini bir kez daha dile getirdiler. Dördüncü olarak, yine bu konuşmacılarla “tebliğ sunanlar”, ABD’nin Irak işgaliyle Ortadoğu’da ortaya çıkan “yeni durum”dan Kürtler yararına sonuçlar çıkarma anlayışına uygun olarak, ve Barzani-Talabani yönetimindeki Irak Kürtlerinin “Federe Kürt Devleti” oluşumunu dayanak göstererek, Türkiye Kürtleri’nin de “benzer bir yönelime girmemeleri için devletin sorumluluğunu bilmesi ve gerekli adımları atması gereği”ne vurgu yaptılar.[3] Yıldız ve Bucak gibilerinin sözcülüğünü yaptıkları bu görüşlerin handikapı ise, “ABD’nin bölge politikalarından Kürtler yararına sonuçlar çıkarma” ya da daha açık söylenirse, Kürtlerin çıkarlarının Amerikan politikalarında ifade edilebilir/temsil edilebilir bir yer bulacağı beklentisi yaratmaları; bu görüşlerin, Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesini, emperyalizmle (ulusal baskı ve ayrımcılığın günümüzdeki temel kaynağı) çatışmasız olabilir/yürütülebilir görmeleriydi. Yıldız ve Bucak gibi bazı Kürt aydınlarıyla bazı Kürt politikacıları, tekelci kapitalisitlerin, emperyalistlerin ulus sorununu yalnızca çıkarları yönünde istismar ettikleri gerçeğini göz ardı ediyorlardı. Bu politikacı, yazar ve aydınlar, emperyalistlerin “Doğu”da, ezen-ezilen ulus ilişkilerini kendi çıkarları yönünde kullanmaları politikasının 20. yüzyılın başından beri geçerli olageldiğini; ‘Büyük Britanya emperyalizmi’nin, nispeten daha gelişkin olan ulusun egemen sınıflarını mandasına alarak ya da işbirlikçi edinerek, öteki ulus ve azınlıkları da sömürge bağımlılığına almayı çıkarlarına uygun gördüğünü; bunu öteki emperyalistlerin de uyguladıklarını; ABD emperyalizminin bu politikayı bugün çok daha pervasız biçimde uyguladığını; Irak’ı örneğin, milliyet-mezhep çatışmalarına sürüklemekten kaçınmadığını çok da önemli bir tehlike ya da tehdit olarak görmüyor ya da görmek istemiyorlardı.

Emperyalist pratik oysa, Kürtlere ya da başka ezilen ulus ve halklara ilişkin politikanın, bu halkların hakları ve içinde tutuldukları durumca değil, ama emperyalist çıkar ve tekelci rekabetin gerekleri tarafından belirlendiğini gösteriyor. Durum, 1920’lerde böyleydi; bugün daha çok böyledir. Bu “nesnel gerçek”, özellikle iki açıdan önemlidir: önce, emperyalistlere, bu sorunu kullanma ve istismar ederek halkları birbiriyle boğazlaşmaya sürükleme –ki bunu bazı eski Sovyet ülkeleriyle Yugoslavya gibi ülkelerde gerçekleştirdiler– olanağı tanımamak; ve ikinci olarak, özellikle Irak Kürt bölgesindeki gelişmelerden hareketle, onun, Kürtlerin hamisi olabileceği ya da Kürt sorununu çözecek bir güç olduğu yönündeki beklentilere yer vermemek için.

* * *

Kürt sorununu ele alma ve “çözümü”ne ilişkin yaklaşım farklılıkları yönünden “Kürt Konferansı”na baktığımız ve “Konferans platformu” ve ardından sürdürülen tartışmaları dikkate aldığımızda, başlıca şu birkaç noktaya işaret edebiliriz:

1-) Türk egemen sınıflarıyla politik-askeri temsilcileri; politikacılar, yazarlar ve generaller, Kürt ulusal sorunundan söz edilmesinin, sorunun Kürtlerin ayrı bir ulus oluşturmaları ve fakat bunun kabul edilmek istenmemesinden kaynaklandığını gizlemeye; çözümünün bu kapsamda ele alınması ve gerçekleştirilmesi istemini “bölücülük” olarak görmeye ve göstermeye; ve bastırılmasına yönelik devlet ve hükümet politikasının haklılığını yüksek sesle ilan etmeye devam etmektedirler. Genelkurmay, generaller, Kürtlerin ulusal hak eşitliği talebini, onları “sözde vatandaş” olarak tanımlama gerekçesi sayarlarken, bazı savcılar “sözde Kürt halkı” ibareli iddianameler hazırlayacak kadar şirazeyi kaçırmışlardır. Sermayenin en liberalinden en şovenine hemen tüm temsilcileri, Kürtlerin “farklı bir ulus oldukları” gerçeğini red ve inkarda birleşiyor; Kürtleri, “tek ulus, tek devlet, tek bayrak” kapsamında, ve “Türk ulusunu oluşturan alt etnik kimliklerden biri” olarak görüyor ya da tanımlıyorlar. Onların, sorunu sözde en ileriden ele alanları, bu “alt etnik kimlik” için, –o da “kendine ait kültürel özellikleri” ve “farklı bir dil ile anlaşması” nedeniyle– ve sanki ulufe dağıtırmış gibi, sınırlı kültürel hak kullanımını uygun görerek; bu doğrultuda AKP hükümeti eliyle ve ‘Kopenhag Kriterleri’ çerçevesinde gerçekleştirilmiş kısmi iyileştirmeleri bir adım daha ileri götürme ötesine geçilemeyeceğini vazetmektedirler.

2-) Ancak, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana (82-83 yıldır) izlenen baskı, zor ve asimilasyon politikası Türk egemen sınıflarını çok ciddi açmazlarla karşı karşıya getirmiş, bir değişim ya da değiştirme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. İşbirlikçi büyük sermaye kesimleri başta olmak üzere, Türk burjuvazisinin, Kürt politikasında bazı değiştirmeleri yapma ihtiyacı duyması; Kürtlerin ulusal hak eşitliği için mücadeleyi sürdürmelerinin yanında, Irak işgali sonrasında Irak Kürtlerinin bir federe devlet biçiminde örgütlenmeleri, bu devlet kurumlaşmasının bölgenin tüm Kürtleri içinde aynı ya da benzer eğilimi teşvik etmesi ve Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin bu sorunu –ve elbette Filistin sorununu da– istismar ederek, bölgedeki işbirlikçilerini daha fazla itaate ve uşaklığa zorlaması için baskı unsuru olarak değerlendirmesi gibi etkenler nedeniyledir.

Bu ve daha birçok öteki etken ve bunların oluşturduğu baskı nedeniyledir ki, Genelkurmayın birinci ve ikinci başkanları “değişim ihtiyacı”ndan söz etmişler; MİT bir “Kürt raporu” hazırlamış; yöneticileri Barzani ve A. Öcalan’la görüşmüşler; devletin bu temel kurumlarının yöneticileriyle ilişkili politikacı ve yazarlar “artık eskisi gibi gidilemeyeceği” açıklamalarını yoğunlaştırmışlar; işbaşındaki hükümetin başbakanı “Kürt sorunu var ve demokrasi içinde çözeceğiz” deme gereksinimi duymuş; ve bir “Kürt Konferansı” da düzenlenebilmiştir.

Bu Konferans ve yapılan tartışmalar, son zamanlarda devletin Genelkurmay, MİT ve hükümet gibi önemli kurumlarının sözcü ve yöneticilerinin de aralarında yer aldıkları çeşitli kesimler adına yapılan açıklamalar, karşıdan ya da “arabulucu orta”dan da yapılmış olsalar da; bu, “geriye gidemez”, “geriye döndürülemez” gelişmenin farkında olunduğunu göstermektedir. M. A. Birand’ın makalesine konu olmuş Genelkurmay İkinci Başkanı’nın “Kürt siyasallaşmasının boyutları”na dikkat çekişini; MİT yöneticilerinin Barzani ile yaptıkları görüşmeyi, A. Gül’ün, “Irak Anayasasıyla öngörüleni biz de kabul etmek zorundayız” mealindeki açıklamasını, Orgeneral Özkök’ün “bölgedeki gelişme ve değişmeler”e işaret eden ve Türkiye’nin de bu gelişmeleri dikkate alması gerektiği yönündeki açıklamasını, Kürt sorununun “bir biçimde çözümü”ne ilişkin zorunlulukları buna kanıt sayabiliriz. Kuşkusuz, egemen sınıfların, soruna ilişkin olarak, üzerinde anlaştıkları “bir çözüm”den hâlâ söz edilemez. Aralarındaki gerginlik ve çekişmeleri daha derin çatlakların oluşumuna doğru tetikleyen bu sorunu, mümkün oldukça oyalayarak, Irak ve bölgedeki gelişmeleri izleyerek ve o gelişmelerden kendileri için yararlanabilir olanaklar çıkarmayı umarak; bunun için Amerikan emperyalizminin bölge politikalarına yedeklenme dahil, deyiş yerindeyse, “her ayağa yatarak”; bir sonuç almaya çalışıyorlar. Ancak yine de inkar ve baskı politikası, artık eski tarz götürülemeyecek noktaya gelmiştir ve yaşananlar bunun sancılı yansımalarıdır.

Bunu gerçi, geriye doğru –1900’lerin başlarına– “dönerek”(!); ve o dönemde, Doğu Avrupa ve Asya’da gelişmeye başlayan ulusal kurtuluş (ulusal burjuva devrimleri) “rüzgarı”nın Kürtler üzerindeki etkisiyle ortaya çıkan/çıkabilen çok sayıdaki Kürt örgütleri ve yayınlarını göz önüne getirerek; ve yine, yeni Türk devletinin kuruluş sürecinde M. Kemal başta olmak üzere burjuva Türk politikacılarının “Türklerin ve Kürtlerin temsili” üzerine söylediklerini –buna vaatlerini de diyebiliriz– dikkate alarak değerlendirdiğimizde, bir geriye gidiş; egemen sınıfın dayattığı bir toplumsal ve politik gerilik ve gericilik olarak görmek de mümkündür. Kürt gerçeğini görme ve “gereklerini yerine getirme” zorunluluğu, artık üniversitelerde bu tür toplantı ve konferansların yapılmasını da gündeme getirmektedir. Amaçları ne olursa olsun; gerçeği ne kadar bulandırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, yaşananlar, gerçeğin (burada Kürt gerçeği) kendini dayatmasıyla, egemenler bakımından da Kürt sorununun şöyle ya da böyle kabulünün ve “çözüm arayışları”nın göstergesidir.

Bu inkâr politikası, başka sonuçlarının yanı sıra, devlet ve hükümet çevrelerinin, bugün artık daha kesin biçimde “çözüm dayatan” bu sorunu nasıl ele alacakları konusundaki “şaşkınlıkları”nın da etkenlerinden biridir. Ulus olarak varlıkları görmezden gelindiği içindir ki, Kürtlere, deyiş yerindeyse, yer ve statü aranmakta; Kürtler, bazen “birinci sınıf vatandaş”, bazen de Türk ulusunu oluşturan “alt etnik kimlik”lerden biri olarak tarif edilmeye çalışılmakta; ama her halükarda Türk ulusundan farklı bir ulus oldukları reddedilmeye devam edilmektedir. Aslında, tarihi süreç açısından bakıldığında, bugünkü egemen politika, 20. yüzyılın başındaki devlet “yaklaşımı”yla kıyaslandığında dahi, ilerleme değil, gerileme olduğu söylenebilir. Bu, bırakalım, o günün koşullarında M. Kemal’in yukarıda aktardığımız “çözüm” görüşündeki gibi “bir tür özerklik”ten ve Kürt bölgesinden seçilen milletvekillerini “Kürdistan mebusu” olarak anmaktan geri basmayı; Kürtlerin ve yaşadıkları toprakların kendi isimleriyle anılmasının reddi açısından da geçerli bir durumdur. Kürt ve Kürdistan sözcüklerinin kullanılması bir yana, Kürtçe isimlerin kullanılması bile, bugünün savcılarının ceza istemli soruşturma tutanaklarından eksik olmamaktadır. Ve haliyle çözüm istemi ve çözümsüzlükteki ısrarın yarattığı gerilim ve çatışma da daha sert ve keskin olmaya doğru evrilmektedir.[4]

İşbirlikçi gericilik, ‘Kürt açmazı’nı bir biçimde aşmanın yol arayışında olmasına karşın, bu görüş ya da politikayı bugün de, ve denebilir ki, daha ‘modern’ biçimler altında sürdürmektedir. Türk devlet ve hükümet yöneticileri, general Karabekir’in, general Çakmak’ın, general Alpdoğan’ın politik-askeri vasiyetleri ve verasetlerine sadık kalmışlar; Kürtleri “hükümete ısındırmak için”, özellikle üst sınıflardan (feodal, burjuva-feodal) etkili şeyh ve aşiret reisleriyle ilişkiye geçip “ruhlarını kazanmak” için çalışmalarının yanı sıra, bu kesimlerden aileler de dahil olmak üzere, Kürt kitlelerine karşı, “pek şedit surette tecziye” (belirgin ve şiddetli cezalandırma) politikasını sürdürmekten geri durmamışlardır. İşte bu politika nedeniyledir ki, bugün Kürt özgürlük mücadelesi, işbirlikçi gericilik ve temsilcilerini açmaza düşürecek bir toplumsal-politik sorun olarak gündemde kalmaya devam etmektedir. Köylerin “teröre karşı mücadele” adı altında yakılıp-yıkılması ve yüz binleri bulan Kürt kitlelerinin topraklarından göçe zorlanmaları, pekala bu politika kapsamında değerlendirilebilir.[5]

 

* * *

“Kürt Konferansı”, böylesi bir konferansın düzenlenebilmesi ve tartışmaya katılan “taraflar”ın sorunu ele alışlarıyla, sorunun, red ya da kabul şeklinde, ama toplumsal gündeme mutlaka bir biçimde “oturduğu”nu bir kez daha gösterdi. Kürtlerin ulusal varlıklarıyla ulusal haklarının inkarı politikasının bir “çözüm” olarak gösterilmesi için, işbirlikçi egemen sınıfın olanakları esas olarak tükenmiştir. Baskı ve inkar politikası devam etse de, artık eskisi gibi götürülemeyecek/sürdürülemeyecektir. “Kürt Konferansı”, başka şeylerin yanı sıra, bu “olanaksızlık”ın, bizzat sistem savunucuları tarafından dile getirilişine de sahne olmuştur. Yeniden özetlersek; Konferans’ta, a-) İnkar ve baskı politikasını “aynen sürdürme”; b-) Kültürel haklar alanında iyileştirmelerin sınırlarını genişletme; c-) Kürtlere de “hamilik yapacak büyük devlet politikası izleme” ve buradan, bölgede Batılı büyük güçlere ve politikalarına “alternatif oluşturma” görüş ve eğilimleri ortaya çıkmış ya da yeniden dile getirilmiştir.

Konferans platformunda ve sonrasında, ister Kürtler adına ve ‘ulusal hak eşitliğini sağlayacağı’ düşünülerek getirilen öneriler, isterse Kürtlerin ulusal varlıklarının reddi temelinde de olsa, kültürel vb. alanlarda yapılacak reformlarla çözüm sağlanabileceği iddialarıyla ortaya konan Türk burjuva liberal aydın tutumu olsun, inkar ve baskı politikasını sürdürmekle, Türkiye egemenlerinin elde edecekleri “istikrarlı” bir sonucun, artık esas olarak olanaklı olmadığı sonucunda birleşmiştir. Sorunun –az sayıdaki bazı konuşmacılar tarafından da olsa– tarihsel bağlantılar ve gelişme süreci kapsamında irdelenmesi; İngiliz ve Amerikan emperyalistleri başta olmak üzere, emperyalist devletlerin bölge ve Kürt politikalarının bazı yönleriyle sergilenmesi; 1920’lerin Türk burjuvazisini temsilen cumhuriyetin kurucu kadrolarının Lozan Konferansı’nda, “azınlıklar sorunu” ve “ Musul sorunu” gibi konular tartışıldığında “Türk ve Kürtleri temsilen” pazarlıklara oturmalarına karşın, devlet, kuruluşunu sağlamlaştırdıkça, şoven-gerici bir inkarcılığı öne çıkararak, Kürt “tenkil ve tehciri” politikasını benimsedikleri vb. konular, dönemin belgelerine; o dönem yöneticilerinin konuşma ve raporlarına dayanılarak bir kez daha gündeme getirilmiştir. Türkiye gericiliğinin “Irak Kürt Federe Devleti’ni de korumaya alarak” bölgenin etkili ve yönlendirici gücü olması yönünde dile getirilen ve Kürt sorununun çözümünü bu tutum ve politikada gören anlayışlar ise, Amerikan emperyalizmi ve büyük emperyalist güçlerin hegemonya için ve pazar ve hammadde kavgası yürüttükleri alanların en önemlilerinden birinde, emperyalizme bağımlı Türkiye’nin “bu rolü oynayabileceği”ni düşünmek gibi, saçmalamanın ifadesi olmaları bir yana; ezilenlerin kaderini işbirlikçi büyük burjuvazinin eline teslim ederek, ulusal baskının “değişik biçim” ya da biçimlerde sürmesine ‘olur vermek’ gibi ciddi bir tehdidi de içermektedirler; ve bu görüşlerle mücadele, ulusal hak eşitliği temelinde özgürce yaşayabilmek için de bir zorunluluktur.

 


[1] 11-12 Mart tarihlerinde Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Konferans’a, Prof. Dr. Mete Tunçay, Ruşen Arslan, İsmail Beşikçi, Sertaç Bucak, Ayşe Hür, Kürşat Bumin, Nilüfer Akbal, Fransa Rouen Üniversitesi’nden Doç. Dr. Salih Akın, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Koç Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fuat Keyman, Prof. Dr. Ahmet İnsel, Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, Muhsin Kızılkaya, Mehmet Uzun, Prof. Dr. Naz Çavuşoğlu, Zeri İnanç, Etyen Mahcupyan, Prof. Dr. Baskın Oran, Doç. Dr. Mithat Sancar, Selahattin Kaya, Prof. Dr. Mehmet Altan, Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal, Şerafettin Elçi, Doç. Dr. Nihat Ali Özcan, Sezgin Tanrıkulu, Mesut Yeğen, Oral Çalışlar, Celal Başlangıç, Yavuz Baydar, Nevzat Bingöl, Ahmet Hakan, Mustafa Karaalioğlu ve Derya Sazak gibi çok sayıda araştırmacı, politikacı, gazeteci ve üniversitelerde kürsüsü bulunan kişilerin katılacağı açıklanmıştır.

 

[2] Konferans’ın panel konuları olarak “Kürt Meselesinin Evrimi ve Tarihi Arka Plan”; “Kimlik Hakları,
Sosyal ve Kültürel Boyut”; “Azınlık Kavramı”; “Kürt Meselesi ve Devlet Politikaları”; “Kürt Meselesi ve Medya” olarak belirlenmiştir.

[3] Konferansın ikinci gününde “Kimlik Hakları, Sosyal ve Kültürel Boyut” başlıklı panelde konuşan Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, “Kürt Sorunu”nun “akademik bir ortamda akademisyenler tarafından tartışmaya açılmasının ileri bir adım olduğunu” ve Kürtlerden söz etmenin sorun olmaktan çıkarılması gerektiğini belirterek, sorunun ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel boyutlu bir sorun olarak ele alınması ve “bu sorunun aşımı konusunda bütün bu ayrıntıları içeren sivil bir projenin, bir yol haritasının oluşturulması”na olan ihtiyaca vurgu yaparak, izlenen politikanın “iki halkın birbirinden uzaklaşma sürecine girmesi”ne yol açtığını, bunun engellenmesi gerektiğini belirtti.

 

[4] Türk devlet ve hükümet sözcüleriyle gerici-şoven yazar ve sözüm ona tarihçiler, “Cumhuriyet döneminde 29 Kürt isyanı olduğu”nu, Kürtlere yönelik inkar ve imha politikasının örtüsü olmak üzere ve Kürt halkını “durup dururken karışıklık çıkarıp isyan eden, silahtan başka bir çözümden anlamayan bir halk olarak göstermek” amacıyla yineleyip duruyorlar. Bu propaganda, Kürtlerin, üzerlerindeki baskıya karşı mücadelesini karalama ve devletin “tedip ve tenkil” (had bildirme-tepeleme ve cezalandırma) politikasını haklı çıkarma amacıyla bugün de kimi gerici politikacı ve yazarla, lafa, “ömrümü bölücü terörle mücadeleye verdim” diye başlayan emekli generaller tarafından sürdürülmektedir.

 

([5]) Bugün açmaza düşmesine karşın, ısrarla sürdürülmek istenen inkar-baskı ve ayrımcı politikanın, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu sürecinden başlayarak şekillenen ve giderek belirginlik kazanan Türk şovenisti ve Kürt’ü ulus olarak kabul etmemeyi içeren politika olduğu biliniyor. Bu politikanın özünü, Başbakan İnönü, 27 Nisan 1925’te, Türk Ocağı Kongresi’ndeki konuşmasında, “Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizi birleştiren yegâne unsurdur. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz…” şeklinde dile getirmişti. Yeni Türk devletini kuran asker-politikacı kadroların izleyecekleri Kürt politikasının hatları, Türk burjuvazisinin konumu güçlendikçe belirginlik kazandı. Kürtler için “tedip ve tenkil” dönemi başlamıştı. Konferans’taki bazı konuşmacılar, Kürt özgürlük mücadelesine karşı izlenen devlet ve hükümet politikalarını, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden başlayarak sürdürülen politikayla bağlantıları içinde eleştirilere tabi tuttular. Ruşen Arslan, 1920’li yıllardaki devlet ve ordu yöneticilerinin yürürlüğe koydukları ve örneğin 3. Ordu Müfettişi General Kazım Karabekir tarafından, “taltif ve tehditten aynı derecede müteessir olan bir millet” olarak tarif edilen Kürtler’e karşı, “tehdit”in “taltiften ziyade müessir ve faydalı” görüldüğü görüşüne dikkat çekti.

Latin Amerika; Olaylar, Gelişmeler ve Anlamı

Türkiyeli emekçilerin ileri kesimleriyle Türkiye gençliği, Latin Amerika ülkelerindeki gelişmelerle 1960’lı yıllardan bu yana daha çok ilgili olmuşlardır. Küba devriminin etkileri, Şili’de seçimle işbaşına gelen Allende’nin Pinotchet başkanlığındaki Amerikancı generaller çetesi tarafından katledilmesi ve Şili’nin uzun süre askeri dikta altında tutulması, Nikaragua’da Sandinist’ler önderliğindeki anti-emperyalist halk devrimi, Kolombiya’da Amerikancı kontra sürülerinin kitle katliamları ve muhalif sendikacı ve köylüleri suikastlarla ortadan kaldırmaları, Arjantin, Brezilya ve Peru’da askeri diktatörlüklerin baskıları, Meksika krizi ve nihayet, Arjantin, Brezilya, Ekvador, Venezüella, Uruguay, Peru ve Bolivya’daki halk ayaklanmaları, Chavez ve son olarak da Morales’in devlet başkanlıklarıyla yükseltilen anti-Amerikan mücadele; özellikle de son yıllar açısından Venezüella’da ABD ve işbirlikçilerinin düzenledikleri darbelerin halk desteğindeki Chavez yönetimi tarafından boşa çıkarılması gibi gelişmeler, bu ülkelere ve Latin Amerika’daki mücadelelere ilgiyi canlı tutmuş ve giderek artırmıştır.

Latin Amerika, bugün de, halklarının mücadeleci geleneği, köylü nüfusun isyancı tutumu, yerli halkların bu mücadelelerdeki özel yeri ve neredeyse “gelenekselleşmiş” gerici-faşist ve Amerikancı darbeleriyle dikkat çekmektedir. Latin Amerika, Arjantin’den Meksika’ya ve Orta Amerika ve Karayipler’e kadar, benzer sorunların ve ulusal ve sınıfsal mücadelelerin yoğun ve yaygın olarak yaşandığı; emperyalist bağımlılığa, emperyalist kurumların müdahalelerine ve artan sömürüye karşı direniş ve isyanların görüldüğü bir bölgedir. Latin Amerika, son elli yıllık süreçte, gerek bağımlı ülkelere ve ezilen uluslara karşı emperyalist saldırı ve mali politikalar, gerekse anti-emperyalist direniş ve mücadelenin seyri bakımından, bir tür laboratuar oldu. Latin ülkelerinde, bu süreçte, ABD emperyalizminin yürüttüğü kuşatma ve işbirlikçi diktatörlüklerin saldırılarıyla anti-emperyalist mücadelenin önemli başarıları birlikte yaşandı. ’70’li, 80’li yıllarda, Orta ve Güney Amerika, gerilla hareketlerinin eylemleriyle dikkat çekiyordu. Bugün geniş halk kitlelerinin katıldıkları çeşitli ayaklanmalar ve bu ayaklanmalar sonucu işbaşına gelen devlet başkanı ve hükümetlerin, halkın çıkarlarına bağlı kalmadıklarında, yine emekçilerin eylemleriyle alaşağı edilmelerine tanıklık ediliyor.

Bunun çeşitli nedenleri var ve bunlara yeri geldikçe daha detaylı değinilecek.

Latin Amerika’da 400 milyon nüfusun 200 milyonu yoksulluk koşullarında yaşıyor. Bu ülkelerdeki işsizliğin %9.8 (Peru-Ekvador) ile % 18 (Arjantin-Venezüella); yoksulluk oranının %22 (Brezilya) ile % 70 (Ekvador-Bolivya) arasında olduğunu dikkate alırsak, kitlelerin sık sık ayaklanmalara baş vurmasının önemli nedenlerinden ikisini görmüş oluruz. Gelir dağılımındaki eşitsizliğin had safhaya ulaştığı Latin Amerika’da, nüfusun en zengin %10’luk kesimi toplam gelirden %48 pay alırken, en yoksul %10’luk kesim ancak %1,6 alabiliyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı, nüfusun %50’sini geçiyor. Bu durum, halkın yüz yıllar içinde oluşan isyancı gelenekleriyle birleşince, sınıf mücadelesinin daha da şiddetlenmesine ve ayaklanmaların gündeme gelmesine yol açıyor.

ABD’nin dayattığı Serbest Ticaret Bölgesi (ALCA) projesi, bu ülkelerin kaynaklarının yağmalanmasını ve siyasal bağımsızlıklarının daha fazla sözde kalır hale gelmesini öngörüyor. Amerikan yönetimi, tek tek ülkelere TLC’ler (serbest ticaret anlaşmaları) dayatıyor. Latin ülkelerindeki gelişmeler, bu dayatmalara duyulan öfke ve işbirlikçi yönetimler altında yoğunlaşan baskı ve sömürüye artan tepkinin ürünüdür. Emekçi halk kitleleri, küçük burjuvazi ve orta tabakalar, emperyalist talan ve dayatmalara, kitlesel protesto ve ayaklanmalarla cevap veriyorlar. Bu ülkelerde, Chavez gibi, halkın istek ve özlemlerini önemseyen adayların destek görmelerinin; verilen sözlere sadık kalmayıp IMF ve ABD’nin isteklerini karşılama yönünde politikalar izleyen yönetimlerin ise, art arda alaşağı edilmelerinin nedeni de burada yatmaktadır. Arjantin’de De la Rua, Peru’da Toledo, Ekvador’da Gutierrez bunu yaşadılar. Brezilya’da Lula’nın “aynı akıbet”i yaşaması da beklenen bir durumdur!

 

YARI KITADA 90’LI YILLARLA BAŞLAYAN DEĞİŞİM VE GELİŞMELER

Latin Amerika ülkelerindeki gelişmeleri ortaya çıkaran ilişki ve etkenlerle ilerlemenin dinamikleri ve ‘90’lardan bugüne uzanan gelişmelerin nasıl bir seyir izlediğine daha yakından bakmak, bu gelişmeleri, “21. yüzyıl sosyalizmi”, “sınıf ve halk kavramlarının içerdiği anlamları geçersiz kılan ve ‘çokluk’ fikrini doğrulayan olgular” ya da “popülist anlayışlara dayanak yapılmak istenen başıboş hareketler” olarak değerlendiren birbirinden “beter” Troçkist ve liberal görüş ve anlayışların sapkınlığını ortaya koymak bakımından da önem taşımaktadır.

Latin Amerika’da “merkez-sol” olarak adlandırılan partiler, ’90’lı yıllarda Şili, Venezüella, Arjantin ve Meksika’da halk kitlelerine vaat ettikleriyle iktidara geldiler.

 

a-) Arjantin

Arjantin’de ’80’li-’90’lı yıllarda kitlesel yağma eylemleri, yüksek enflasyon oranı ve hayat pahalılığına karşı protestoların yaygınlaşmasının bir biçimi olarak ortaya çıktılar. Yaşadıkları “varoşlar”dan (emekçi semtleri) çıkarak yolları kesen, o arada kendi aralarında “meclisler kurarak” IMF-Dünya Bankası gibi uluslararası mali sermaye kuruluşları ve büyük emperyalist güçler tarafından dayatılan ekonomi politikalarını protesto eden yığınlar ve kendilerini ‘Piqueteros’ olarak adlandıran işsizler, düzenledikleri kitlesel eylemlerle taleplerini elde etmeye çalıştılar. Cunta yönetimi altında Arjantin burjuvazisi saldırılarını sürdürürken, kriz giderek ağırlaştı. Cuntanın kanlı yönetimi ardından işbaşına gelen Raul Alfonsin, enflasyonu ve işsizliği düşürmek yönünde bazı girişimlerde bulunmakla birlikte, yolsuzluk, suiistimal ve zengin-yoksul uçurumunu derinleştiren uygulamaların bıraktığı derin etkiler ve ekonomik ve siyasal krizin ağırlığı altında ülkeyi yönetemez duruma geldi ve yerini Carlos Menem’e bıraktı.

Arjantin’de, 1997’de işsizliğin %48’lere ulaştığı koşullarda, protestolar önce yoksulluğun en yoğun olduğu bölgelerde baş gösterdi. Özelleştirmelerle işini kaybeden kitlelerin, kadınlar, gençler ve öğretmenler desteğindeki protestoları büyürken, protestocular, daha çok devlet işletmelerinin olduğu alanlarda sokakları işgal ediyorlar ve istihdam sağlanarak işsizliğin azaltılmasını, işsizlik yardımı yapılmasını ve vergilerin düşürülmesini ya da ertelenmesini istiyorlardı. Piqueterosların içindeki emekçiler arasında sıkı bir birlik vardı ve karar organları olarak “mahalle meclisleri”ni oluşturmuşlardı.

1988’e gelindiğinde, enflasyon oranı %348’e yükselmişti ve bir yıl sonrasında 3 binli rakamlarla ifade edilir hale geldi. Ekonomik krizin büyümeye devam ettiği koşullarda işbaşına gelen Menem, Arjantin sermayesinin istemleri yönünde adımlar atmayı sürdürdü. Peronist Parti’nin yöneticisi olarak Carlos Menem, bu partinin, kuruluşundan itibaren ilan ettiği “devletçi, ulusalcı ve yeniden bölüşümcü” politikalarına aykırı olarak ve seçimlerde propaganda ettiği “oligarşi karşıtlığı”nı bir yana bırakarak, uluslararası sermayenin çıkarlarına uygun politikalara yöneldi. Ancak Menem hükümeti de IMF programını sürdürünce, Aralık 2001’deki kitlesel isyanla alaşağı edildi. “Solcu cephe” FREPASO, Fernando de le Rua liderliğindeki Radikal Parti’yle ittifak yaparak, ’99 seçimlerini kazandı.

De la Rua hükümetinin açlık ve sefalet üreten politikasına karşı, 2001 yılında, halk yeniden ayaklandı. Arjantin gibi zengin kaynaklara ve küçümsenmeyecek bir sanayi temeline sahip bir ülke, IMF politikaları nedeniyle “iflas”a sürüklenmişti. İşçiler, işsizler, kent yoksulları, gençler ve krizden zarar gören küçük ve orta tabakalar, izlenen politikaları protesto ederek ayağa kalkmışlardı. Hükümet istifa etti ve onu, işbaşına gelen öteki hükümetlerin istifası izledi. Kitle ayaklanmaları karşısında, IMF politikalarının uygulanamazlığının IMF tarafından bile kabul edilmesi ve Venezüella’daki gelişmelerin yarattığı etkiyle, 2003’te iktidara gelen Nestor Kirchner, “daha ortada yürüme”ye; ve işsiz kitlelerini yedeklemeye ve mücadeleden alıkoymaya yönelik önlemler almaya girişti.

b-) Bolivya

Latin Amerika’da petrol ve doğalgaz rezervleri bakımından Venezüella’nın ardından ikinci ülke olan Bolivya, kişi başına düşen milli gelir bakımından ise bölgenin en yoksul ülkesi durumunda. Ülke, uzun yıllar boyunca uluslararası sermaye ve işbirlikçileri tarafından yağmalandı. 8 milyonluk nüfusun önemli bir kısmı yoksulluk içerisinde ve kırlık bölgelerde köylüler günde 1 Bolivano (10 cent) gelirle yaşıyorlar. Kişi başına gelir, 20 yılda, 940 dolardan ancak 960 dolara çıktı. Milli gelirinin %30’u dış borç ödemelerine gidiyor. Bolivya’da, 1985’ten itibaren büyük bir özelleştirme, işten atma ve saldırı dalgası yürürlüğe kondu. Bu dönemde, 25 bin maden işçisi işten atıldı. Anayasası, yeraltı kaynaklarının devlete ait olduğunu belirtmesine karşın, uluslararası sermayenin dayattığı “yeni ekonomi politika” ya da “yeni düzen” sonucu, bu kaynaklar özel mülkiyete ve dış yağmaya açıldı. Petrol, doğalgaz ve madenler özelleştirilerek, işsiz kitleler kentlerin kenar semtlerine sürüldüler. Koka üreticisi köylülere yönelik olarak, işbirlikçi hükümetlerle ABD’nin saldırıları artırıldı. Bu saldırılar, kent yoksullarını, köylüleri, yerli Kızılderilileri mücadeleye yöneltti. 1996’da kabul edilen bir yasa uyarınca doğalgazla petrolün üretim ve dağıtımında yabancı şirketlerin önünün açılması ve bu iki üründen devletçe alınan verginin yüzde 50’den yüzde 18’e indirilmesi üzerine, kent yoksulları bir kez daha harekete geçerek, La Paz’ın “varoş kenti” El Alto’da örgütlenen “Mahalle Komiteleri Federasyonu”nu öncülüğünde La Paz’ı işgal ettiler. Bu isyanlar sonucu istifa eden iki devlet başkanından biri, ABD’ne kaçtı.

Dünya Bankası-IMF reçeteleri doğrultusunda su kaynaklarıyla kentlerin su dağıtımının uluslararası tekeller olan Bechtel ve Suez-Lyonnaise’e devredilmesi ve onların su kullanım bedellerini yükseltmeleri üzerine, yüz binlerce aile faturaları ödeyemez duruma geldi. 2000 yılı Nisan ayında, Başkent La Paz ve öteki bazı büyük kentlerin içme suyu tesislerini işleten ABD tekeli Betchel’e karşı halk kitleleri ayaklandılar. Betchel tekeli ülkeden kovuldu.

2003 yılı Ekim ayında, Bolivyalı emekçiler, Bolivya petrol ve gazını işleten konsorsiyumun (Repsol, YPF, British Energy ve Panamercan Energy’den oluşuyor), doğal gazı ABD’ye satma girişimine karşı “gaz savaşları”nı başlattılar. Ülke çapında baş gösteren isyan sırasında 100’den fazla kişi öldü. Doğalgazın devletleştirilmesi talebiyle büyük bir genel grev dalgası başlatan ve yolları kesen Bolivyalı işçi ve köylüler, ABD işbirlikçisi Sanchez de Lozada’yı ülkeden kaçmak zorunda bıraktılar. Bu dönemde, Evo Morales ve MAS ise, “demokratik bir anayasanın oluşturulması için toplanacak bir Kurucu Meclis” önerisini gündeme getirdiler. “Kurucu Meclis” önerisi daha önce de, 2001’de, Arjantin’de kitle ayaklanması sırasında, PO (Partido Obrero=İşçi Partisi) tarafından savunulmuştu.

Lozada’nın yerine yardımcısı Carlos de Mesa geçti. Mesa, Lozada’nın saldırgan üslubunu terk etmekle birlikte, neoliberal politikasını devam ettirdi. Bu dönemde, içme suyu şebekesi işleten Fransız Suez tekeli de, halkın mücadelesiyle Bolivya’dan kovuldu.

Bolivyalı emekçiler 1,5 yıl sonra tekrar ayağa kalktılar. Sendikalar, işçi örgütleri ve mahalle meclisleri harekete geçti, genel grev ve yol kesme eylemleriyle protestolar büyüdü ve genelleşti. Carlos Mesa, istifa etmek zorunda kaldı.*(* dipnot: Bu arada, 8 Haziran 2005’te, El Alto’da, çeşitli sendikalardan, emekçi örgütlerinden ve mahalle meclislerinden 150 temsilcinin katıldığı Bolivya Ulusal Yerli Halklar Meclisi, “genişletilmiş toplantısı”nda çeşitli kararlar aldı. Bunlardan ilk ikisi şöyle idi: 1. El Alto şehri 21. yüzyıl Bolivya devriminin genel karargâhıdır. 2. El Alto Mahalle Meclisleri Federasyonu (FEJUVE), El Alto Bölgesel İşçi Sendikası (COR), Bolivya İşçi Sendikası (COB), Bolivya Tarım İşçileri Birleşik Sendika Konfederasyonu (CSUTCB), Bolivya Zanaat İşçileri ve Küçük Esnaflar Sendika Konfederasyonu, Bolivya Maden İşçileri Sendika Federasyonu, La Paz Eyaletlerarası Taşıma Federasyonu ve ülkedeki diğer seferber olmuş toplumsal örgütlerin başkanlığında, bir iktidar organı olarak Ulusal Yerli Halklar Meclisi’nin birleşik bir liderliği yaratılmalıdır.”)

Yeni seçimlerde ise, Bolivya’nın Aymara halkından ve “koka üreticileri sendikası”nın başkanı Evo Morales, MAS’ın (Sosyalizme Doğru Hareketi) temsilcisi olarak, devlet başkanı oldu.

c-) Brezilya

2002 seçimlerine Brezilya İşçi Partisi PT’nin adayı olarak giren Lula da Silva, işçi ve emekçi kitlelerinin IMF programlarına; işsizlik, yoksulluk ve açlığa; ve mevcut burjuva partilerine öfkelerinin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde, %61 oyla başkanlık görevine seçildi.  Seçim zaferinde kitlelerin kapitalist uygulamalara öfkeleriyle birlikte PT’nin “sosyalist” söylemi de rol oynamıştı.*(*dipnot: Çok sayıda sendikayı, “sosyalist”, “Marksist”, “feminist” etiketli çevreyi ve aydınları, topraksız tarım işçilerini, işsizleri, “sol eğilimli” Hıristiyan kiliselerinin yandaşlarından bir kesimi bir araya getiren ve 1979’da işçi sendikalarının girişimiyle oluşturulan PT (İşçi Partisi), küçük burjuva liberal “sol” çevrelerce “yeni bir parti modeli” olarak propaganda edildi ve örnek alındı. Böyle olunca da, PT’nin zaferi, sadece Brezilya’da değil hemen tüm ülkelerin “sol”unda büyük bir sevinç dalgasına yol açtı. Tabanını işçilerin oluşturduğu, programında “sosyalizm” yazan bir “çatı parti”, Brezilya gibi Latin Amerika’nın en gelişkin ülkelerinden birinde iktidara gelmişti. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı!. PT “pek çok kesimden ve fikirden daha geniş kitleleri kucaklayan”, çok sesli,  ”demokratik”, “yeni tipte bir parti”nin örneği olarak sunuldu ve ona yön veren düşünce, Troçkist grup ve çevrelerle birlikte ÖDP gibi liberal-solcu partiler tarafından da desteklendi. Proletaryanın burjuva sınıf düşmanına karşı mücadelede zafere ulaşmasının kesin koşullarından biri olarak devrimci sınıf partisinin varlığı ve işçi ve emekçilerin sınıfın en bilinçli, en ileri kesiminin örgütlü öncülüğünde mücadelesi yerine, partinin safları küçük ve hatta orta burjuvaziye dek genişletilip, “çok seslilik” adına, uzlaşmacı liberal ve reformist görüşlerle partiyi ve onun yöneticiliğini yapacağı proletaryanın sınıf mücadelesi böylece daha geniş talepler üzerinde deformasyona tabi tutuluyor; burjuvazinin mevcut sistemi koruması ve sürdürmesine güç veriliyordu.)

Lula, katıldığı toplantılarda halkın sorunlarını gündeme getiriyor, taleplerine sahip çıkıyordu! “Sosyal Forum”lar onun düşüncelerini açıkladığı önemli platformlardan biri oldular.*(* dipnot: Çeşitli “sol” parti ve örgütlerle aralarında liberal reformcu ve Troçkist bazı yazar ve ideologların bulunduğu çevreler tarafından, ATAC gibi “Küreselleşme karşıtı hareketler”le “sivil toplum örgütleri”nin ve “alternatif kurum ve kuruluşların temsilcileri”nin yer aldıkları “protestocular”ın Brezilya’nın Porto Allegre, ABD’nin Seattle, İtalya’nın Cenova ve Venezüella’nın Caracas kentlerinde gerçekleştirilen eylemleri, işçi sınıfının devrimci mücadele ve kurtuluşun “temel ve öncü gücü” olmaktan çıktığı ve “ezilenlerin hareketinin tarihi değiştirici işlev kazandığı” yönündeki burjuva iddialarını doğrulayan dayanak ve kanıtlar olarak kullanıldı. Bu çevreler de, Latin ülkelerindeki gelişmeleri kuşkusuz önemsiyorlardı. Ama bu parti ve çevreler açısından “Sosyal Forum”lar özel bir öneme sahipti ve “bir başka dünya mümkün” şiarını doğrulayan hareketlerdi.

Forum’larda, “farklılıkların, çoğulculuk ve kimliklerin savunulması”; “Neo-liberalizme karşı sosyal yapılanmalar-hareketler ve ‘demokratik alternatifler’in oluşturulması”; “savaşlara karşı barış ve anti-militarizm”in; “uluslararası yeni bir demokratik sistem”in ve “adalet, eşitlik, insan hakları ve onurlu bir yaşam”ın savunulması tartışmaları yürütüldü.
“Sosyal Forum”larda ve “Sosyalist Enternasyonal” toplantılarında, “yerel demokrasilerin geliştirilmesi ve katılımcılığın artırılması”, “çağın en temel stratejisi” ilan edilirken, “yerel yönetimlere taktik değil stratejik yaklaşılması gerektiği” üzerinde hayli hararetli söylevler verildi.”Karşılıklı deneyimlerin paylaşılması, modellerin yaratılması”a yönelik olarak “Sosyalist Belediyeler konferansının gerçekleştirilmesi için çalışmaların başlatılması” kararları alındı.
Lula, Gutierez, Garcia gibi ‘başkanlar’, bu forumlarda “insanlığın en temel ihtiyaçları” için “neo- liberal politikalara karşı mücadele etme” sözü verdiler. Lula’nın bakanları, “bu konuda somut adımlar atacaklarını”, bu kampanyaya “sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin de katılacağını”; “uluslararası bir politik koordinasyona ihtiyaç olduğunu, bu kampanyanın çevre ve insan hakları açısından temel oluşturduğunu” belirterek, mücadele edecekleri görüntüsü verdiler.
Sosyal Forum”larda “BM’nin reforme edilmesi ve yeni bir dünya sisteminin yaratılması gerekliliği”nden söz edildi.  Konuşmacılar, “yeni demokratik, adil bir dünya sistemi” istiyorlardı, vb, vb.)

2001 de başlatılan ‘Dünya Sosyal Forumu’nda konuşan, PT’nin genel başkanı, “gerçek anlamda bir alternatif yaratmak gerekir” ve “neo-liberalizme karşı adalet, eşitlik, özgürlük ve barış için birlik olmanın dışında başkaca bir çıkış yolumuz yoktur” diyordu. Dünya Sosyal Forumu’nun “yeni bir dünyaya giden yolda önemli bir girişim olduğunu” belirten Lula, “Başta Latin Amerika olmak üzere bazı olumlu değişimlerin meydana gelmeye başladığını, Uruguay ve Arjantin’de sol iktidarların zafer kazandıklarını, dolayısıyla daha adil ve demokratik bir dünyanın artık bir rüya olmadığını” söylüyor; dünyanın en önemli sorununu “daha adil olamama” olarak gördüğünü belirtiyor, “daha adil bir dünya” için, ve “açıkça ve somut olarak açlıkla fakirlikle mücadele etmeliyiz” diyordu. “Dünya Sosyal Forumu’nun önemli bir gelişme olduğunu ancak bunun yetmeyeceğini, bunu da aşan gelişmeleri yaratmak gerektiği”ni belirtiyor ve “gerçek anlamda bir alternatif oluşturmanın önemi”nden söz ediyordu! Bulduğu çare ise, “katılımcılık ve yerel yönetimlerin geliştirilmesi”ydi!

Ancak, 1980’lerde “sosyalist bir toplum” söylemiyle ortaya çıkan PT, ’90’lardan 2000’lere gelindiğinde bu söylemini “yumuşatmış”, 2002 seçimleri öncesinde de, “anti-emperyalizm”, “sosyalizm” ifadelerini parti programından çıkarıp, politikalarını seçimlere göre oluşturan bir parti haline gelmişti. Seçimlerin üzerinden uzun bir süre geçmeden, Lula da Silva (ve  PT), IMF politikalarına uygun programı pratiğe geçirerek, kendini “ispatlamış” oldu! Özelleştirmeleri sürdürdü “yabancı yatırım çekebilmek için” sermayeye her türlü vergi indirimi getirip, çeşitli kolaylıklar sağladı. Halkın yoksulluk, işsizlik gibi temel sorunlarına “çözüm bulmak” için ise, sözü edilir bir şey yapmadı. ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin manevralarına rağmen, halk Lula da Silva’yı işbaşına getirdi.  Lula’nın partisi PT (Brezilya İşçi Partisi), askeri diktatörlüğe (1964-1989) duyulan öfke üzerinden güç toplamıştı. Ama vaatlerine uygun bir politika sürdürmekten kısa sürede yüz geri etti. Toprak ve vergi reformu, IMF ile bağların kesilmesi, sosyal alana devlet yatırımı ve harcamalarının artırılması, dış borçlar ve faizleri konusunu gözden geçirme ve “meşru olmayanı ödememe”; özelleştirmelerin durdurulması gibi vaatlerle kitlelere seslenen PT; Lula’nın bir kez daha başkanlık için adaylığını açıkladığı 2002 seçimleri öncesinde ise, onun ağzından “kendinden önceki hükümetin taahhütlerine uyacağı” ve uluslararası sermaye kurumlarıyla çatışma içinde olmayacağını ilan ediyordu. Seçildikten sonra da, bu taahhüdüne uygun biçimde sermayenin doğrudan temsilcilerini ve IMF gibi mali kurumlarla işbirliği içindeki kişileri Merkez Bankası, Sanayi ve Ekonomi Bakanlıkları gibi önemli görevlere atadı. Sözüne sadıktı; ama işçi ve emekçilere verilenlere değil; burjuvazi ve emperyalistlere güven telkin edecek olanlara. “Neo-liberalizme insani bir yüz kazandırmak” sloganıyla iktidara gelen Lula liderliğindeki İşçi Partisi, piyasa ekonomisini reddetmiyor, ülkenin “ilerici-ulusal” burjuvazisi olduğu varsayılan tekstil ihracatçısı bir milyarderi başkan yardımcılığına getiriyordu. Lula ve Partisi, “ülke ekonomisini istikrara kavuşturmak” adına, IMF programını uygulamaktan kaçınmadı. Ücretler düşürüldü, sosyal güvenlik ödemeleri kesildi, topraksız köylülere saldırılar sürdü.

Böylece ülkede yoksulluk sınırında yaşayan 45-50 milyon kişinin beklentileri, deyiş yerindeyse, havada kalmıştı. 5 milyon topraksız köylü ailesi, sözü edilen geniş çaplı toprak reformunun “uykuya bırakıldığı”na tanık oldular ve yeniden harekete geçtiler. Lula, topraksız köylülerin baskısı sonucu yüz binlerce aileye toprak sağlayacak bir reform sözü vermesine karşın, ortada henüz bu yönde atılmış ciddi bir adım olmaması nedeniyle, MST üyeleri, parlamentoyu basmaya yöneldi.

Lula hükümeti, bir taraftan Brezilya büyük burjuvazisi ve emperyalizmin istek ve dayatmalarını öne çıkarır ve uygularken, öte yandan, kendini halkın temsilcisi ve taleplerinin savunucusu olarak göstermeye devam etmektedir. Milyonlarca evsiz ve topraksız emekçiyi temsilen başkente yürüyen 15 bin kadar emekçi, Lula’yı, verdiği söze sadık kalmaya çağırarak, aksi durumda ülke çapında toprak işgallerine yeniden girişeceklerini ilan ettiler. Ekim 2005’te yapılan seçimlerin sonuçları da bu doğrultudaydı. Topraksızlar hareketi ve “komünist kolektifler” ve ileri emekçi örgütlerinin etkili olduğu bölgelerde, benzer mesajlar verilmişti. Hükümeti destekleyen partiler, toplam oyların %64’ünü elde ederek, 5562 belediyeden 3123’ünü, 26 eyalet başkentinden 20’sini de kazandılar. Ama Lula’nın partisi PT, Porto Allegre ve Sao Paulo gibi iki büyük ve önemli kenti ve sol muhalefetin güçlü olduğu birçok yerleşim birimini kaybetti. PT’nin, IMF diktelerini aşmayan çizgisi eleştirildi ve sandıkta cezalandırıldı.

d-) Ekvador

Ekvador’da, eski bir isyancı Albay Lucio Gutierrez başarısız bir darbe girişiminden sonra tutuklanıp ordudan atıldıktan sonra, 2000 yılındaki ayaklanma sırasında, halk kitlelerinin yanında yer aldı ve  2002 Kasımı’nda yapılan başkanlık seçimlerini %55,5 oyla kazandı. Askeri yönetimlerle “Hıristiyan Demokrat” ya da “Sosyal Demokrat” sermaye partileri tarafından on yıllarca, ağır baskı ve sömürü koşullarında tutulan emekçiler, taleplerini sahipleneceği iddiasındaki Gutierrez’in seçimleri kazanmasını bayram havasında karşıladılar. Ekvadorlu devrimciler ve Kızılderili örgütleri Gutierrez’i seçim kampanyasında da, hükümette görev almayı kabul ederek de, desteklemişlerdi.

Ancak O, “selefleri”nin yolunda, kapitalist politikaları uygulamayı sürdürmekten geri durmadı. Çok kısa sürede yönetim işlerini işbirlikçi gericiliğe teslim etti. ABD tekellerinin ve IMF başta olmak üzere, uluslararası mali sermaye kurumlarının dayatmalarına uygun ekonomik politika izledi ve Amerika’nın bölgedeki çıkarlarına uygun politik-askeri çizgi dışına çıkmadı. Temel tüketim maddelerine zam yaptı, özelleştirmeleri sürdürdü, “plan Kolombiya”yı destekledi. 2003’te IMF ile yapılan anlaşmaya göre, 2007’ye kadar tüm ücretler dondurulacak, kamu sektöründe 120 bin işçi işten atılacak, benzin fiyatları %375 arttırılacak, elektrik, petrol, telekom, su vb. özelleştirilecek, kamu sektörüne grev hakkı tanınmayacaktı. İki yıl içinde halk desteğini yitiren Gutierrez, büyük bir grev dalgasıyla karşılaştı ve Nisan 2005’te, on binlerce işçi ve emekçinin sokakları işgal edip parlamentoyu basmasının ardından, istifa edip Brezilya’ya kaçtı. Ekvador halkı, üçüncü devlet başkanını da, görev süresi dolmadan ve sokak hareketiyle kovmuş oluyordu. 1997’de Abdala Bucaran, 2000’de Jamil Mahuad, halk isyanları nedeniyle görevi bırakmak zorunda kalmışlardı.

e-) Meksika’da 2000 seçimlerini, “merkez-sol” bir çizgi izleyen Vicente Fox kazandı. Meksikalı liberal iktisatçı Castaneda, Dışişleri Bakanı oldu.* (*dipnot: Meksika’lı liberal Jorge Castaneda’nın “üçüncü-yol” tezi, ’90’lar boyunca, kıtada ve dünya çapında geniş bir etki yarattı. Castaneda, “eğer çok ileri giderseniz, kapitalistler kaçıp gider; ya sermaye çıkışı olur, yani başka bir ülkeye giderler; ya da hükümeti devirirler, ki bunu yapmaya güçleri yeter” diyordu. Castaneda, piyasa ekonomisini reddetmeyen bir solla “ilerici-ulusal” burjuvazinin ittifakını savunuyor, neo-liberal politikaların devletin gücünü aşındırma eğilimine karşı devlet iktidarını tahkim etme çağrısı yapıyordu. ‘Sol’, “Üçüncü-yol”da “eşitsizliklere karşı çıkacak” ve “orta sınıf muhalefetini harekete geçirecek”ti! “Üçüncü Yol”cuların getirdikleri “Solun piyasa ekonomisini reddetmemesi” fikri, sermayenin mutlak hakimiyeti koşullarında sınıf mücadelesinin reddini öngören bir teslimiyetin teorisiydi ve yenilgi dönemine özgü bir gericiliğin yansımasıydı)

Küba’ya ziyaretler yapıldı, sendikal haklara övgü düzüldü, Zapatistalar’la “bölgesel özerklik” vaadiyle diyaloga girildi vb. Ancak, ABD’ye bağımlı ekonomi politika da sürdürüldü.

f-) Kolombiya’da, Amerikan emperyalizminin siyasal-askeri ve sosyal-ekonomik saldırılarına ve onun örgütlediği işbirlikçi ordu ve kontraların halk kitlelerine, özellikle de köylülüğe ve köylü gençliğe yönelik elli yıla yakın süredir devam eden vahşetine karşı sendikaların, köylü ve gençlik örgütlerinin, semt koordinasyonlarının birleşik halk cephesi tarzında örgütlenme ve mücadeleleri devam ediyor.

g-) Şili’de, 1988 yılında Pinochet diktatörlüğünü iktidardan uzaklaştıran ve o günden itibaren yönetimde bulunan Concertacion (mutabakat) koalisyonu, Sosyalist Parti lideri Michelle Bachelet’in devlet başkanlığı seçimlerini kazanmasıyla konumunu tekrar güçlendirdi. Ancak, Concertacion, darbecilerle hesaplaşma ve onları cezalandırma; işsizlik, yoksulluk ve sosyal hak yoksunluklarına karşı önlemler alma yerine, özerklik için mücadele yürüten Mapuche yerlilerine karşı anti terör yasası çıkardı, ABD’yle imzalanan serbest ticaret anlaşmaları eşliğinde özelleştirmeleri sürdürdü, sosyal güvenlik sistemini ve altyapı hizmetleri alanını uluslararası sermayeye peşkeş çekmeye yöneldi. Pinochet diktatörlüğünden sonra, “yumuşak geçiş” gerçekleştirme göreviyle işbaşına gelen Hıristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların yarattıkları hayal kırıklığına karşı halkın tepkisi giderek büyüyor.

h-) Uruguay

Emperyalizmin ve işbirlikçi gericilin on yıllardır yağmaladığı Uruguay, 1999’da itibaren derin bir ekonomik krize girdi. 1998’de milli gelirin %34’ünü oluşturan kamu borçları, 2002’de %93 düzeyine yükselmişti. Aynı dönemde, milli gelir %17.5; tüketim %20.2, ihracat %19.8, ithalat %37.3, yatırımlar %50.9 oranında gerilemiş; 1998-2004 döneminde, reel ücretler %23 oranında düşmüştü. İşsizlik 1998’de %10 iken, 2003’de %17’ye çıkmış; düşük ücretle yarım gün çalıştırılanların oranı, %20’den %44.6’ya yükselmişti. 2003 verilerine göre, Uruguaylıların %41’i (18 yaşından küçüklerin %60’ı) yoksuldu. Aktif nüfusun %40’ının herhangi bir sosyal güvencesi yoktu. Bu durum, Uruguaylı emekçilerin işbirlikçi yönetime tepkilerini artırdı.

31 Ekim 2004’de yapılan seçimlerin daha ilk turunda oyların yüzde ellisinden fazlasını alan “Sosyalist” Tabare Vazquez, devlet başkanlığına seçildi. Parlamento çoğunluğunu da Encuentro Progresista-Frente Amplio, EP-FA (İlerici Buluşma-Geniş Cephe) adayları kazandı.*(*dipnot: Hıristiyan Demokratlardan “Komünistler”e, “Sosyalistler”den küçük Troçkist gruplara, geniş bir çevrenin içinde yer aldığı Geniş Cephe, başından itibaren bir örgütler ittifakı olarak planlanmıştı. Kuruluş programında toprak reformu, bankaların ve büyük sanayi kuruluşlarının, dış ticaretin millileştirilmesi, ulusal bir sanayi politikası izlenmesi, uluslararası politikada “kendi kaderini tayin ve müdahale etmeme” tutumuna uygun davranılması, yoksul halkın sağlık, eğitim, konut sorunlarının çözülmesi vb taleplere yer veriyor.)

On yıllardır ülkeyi yöneten iki sistem partisi, ittifak yapmış olmalarına rağmen, kaybettiler. 150 yılı aşkın süredir ilk defa, ilerici, halkçı bir aday seçimleri kazanıyordu. Halk sistem partilerine güvensizliğini ve halkçı söylemlerle kampanya yürüten adaydan beklentilerini ortaya koymuştu.

Tabare Vazquez ve yönetimi, işe, “acil sosyal plan kararnamesi”ni ilan ederek başlamakla birlikte, kaynak sağlama zorluğuyla karşı karşıya kaldı. Vazquez, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve uluslararası finans çevrelerinin “şimşeklerini üzerine çekmemek için”, başkan yardımcılığına, finans çevrelerinin güvendikleri bir isim olan Danilo Astori’yi getirdi. Astori, seçimlerden önce Washington’a giderek, borçların ödeneceğine ve önceden imzalanan anlaşmalara uyulacağına dair güvence verdi.

Tabare Ramon Vazquez Rosas yönetiminin önünde iki yol vardı: Halka verilen sözlere sadık kalma ya da emperyalizm ve işbirlikçilerinin çıkarlarına bir politika izleme. Seçim kazanan ittifakın içinde, IMF’nin güvendiği adamlar ile Texaco’nun eski genel müdürleriyle gerilla hareketinin liderleri, sendikacılar, kitle hareketi militanlarının birlikte yer almaları, bunun bir etkeniydi. Diğer önemli etken, ABD’nin baskısı ve emekçilerin mücadelesi idi.

***ı-) Venezüella

Venezülla’da Chavez 1998’de Amerikancı eski yönetime karşı mücadele ilanıyla ortaya çıktı. 27 Şubat 1989’daki kitle ayaklanması burjuva saldırılara güçlü bir tepki olarak ortaya çıktı ve ‘üretim araçları mülkiyetinden arındırılmış’ yoksul kitlelerin kentlerin merkezine doğru akınlarıyla, ‘Chavist hareket’ dayanak edineceği kitle desteğini bulmuş oldu. İşsiz kitleleri ve topraktan koparılmış yoksul kesimlerin, gençlik ve kadınların; yani emek güçlerini satma dışında olanakları olmayan kitlelerin ayaklanma dışında da çareleri kalmamıştı. Doğal olarak işçi sınıfının işsiz kesimi bu mücadelelerde de önemli bir temel güç olarak yer alıyordu. Temel gereksinme maddelerinden yoksun ayaklanmacı kitleler önüne gelen “özel mülk araçları”na, mağaza ve işletmelere ve sonra da zenginlerin ayrıcalıklı barınma bölgelerine doğru saldırıya geçmişlerdi. Caracas’ın kenar semtlerinden harekete geçen  öfkeli emekçiler sokaklardan alanlara ve zenginlerin üzerine yürüdüler. Ve ayaklanan kitlelere karşı üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanların hizmetindeki ordu, silahlı saldırıda sınır tanımaksızın cevap verdi. “Bir daha ayaklanmamaları için” 4000 civarında insan katledilmiş, on bine yakını da yaralanmıştı. Ayaklanan yoksullar, devletin ve onun ordusunun kime hizmet ettiğini, bizzat kendileri yaşayarak “tecrübe ettiler”! Tecrübe ağır bedeller pahasına, ama sonraki mücadelelere de yol gösterici olarak öğreticiydi. Chavez kitleleri “sosyalizm için mücadele”ye çağırırken, kuşkusuz devlet  ve ordu üst bürokrasisinin bu kanlı saldırılarının kitleler nezdinde yol açtığı “itibar” yitimini de göz önüne alıyordu.

Uygulanan ekonomi politikalar sonucu yoksulluk “felaket hali” denebilecek bir orana yükselmiş ve 1995’lerde %70 gibi bir yüksekliğe ulaşmıştı. Bu politikalara tepki olarak ve halkın oylarıyla ‘93’te iktidara gelen Coldera hükümeti, aynı politikaları sürdürünce, sonu önceki hükümetlerle aynı oldu. ‘98 seçimlerinde yerini Chavez’e bırakmak zorunda kaldı.

Kapitalist gelişmenin kırdan kentlere sürüklediği emekçi kitlelerinin Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleleri, Hugo Chavez’in iktidara gelmesinin ve birkaç Amerikancı darbeyi halk desteğiyle yenilgiye uğratarak halkla ilişkilerini güçlendirecek ekonomik-sosyal ‚reformlar’ gerçekleştirilmesinin başlıca dayanağı ve etkeniydi. Chavez, çelişkilerin sertleşmesinden hareketle ve emekçilerin talepleri doğrultusunda petrol işletmeciliğinin devletleştirilmesi kararı aldı, halka silah dağıtarak milis örgütlenmesine girişti, işçilerin fabrika yönetimlerini ele alması çağrısı çıkararak hem işçi desteğini sağlamlaştırma hem de işçilerin kapitalistlere karşı sınıfsal mevzilerinin güçlenmesine hizmet eden adımlar attı. O, ideolojik-politik ve sosyal bakımdan sorunlu durumuna karşın, bu gelişmeleri veri alarak onları „Yeni Tarihsel Proje ve 21. yüzyıl sosyalizmi” olarak formüle etmekten de geri durmadı. Chavez’in Moralesle dayanışma içinde ve Küba’nın desteklenmesine de önem vererek, „Bolivarcı Devrim” olarak adlandırdığı girişimlerini sürdürmesiyle, Latin halkları arasında anti Amerikan dayanışmanın geliştirilmesine de güç verdi.

Chavez’in oluşmasında önemli rol oynadığı bu “yeni Anayasal sistem”i çıkarları ve hakimiyeti için zararlı bulan ABD, işbirlikçi sermaye çevrelerini ve sendika kodamanlarını harekete geçirerek, birkaç kez darbe düzenledi ve Chavez’i başkanlıktan düşürmeye çalıştı. Chavez yönetimini tasfiye ederse, Latin Amerika’nın bazı öteki ülkelerindeki benzer gelişmeleri de önlemiş olacaktı!

Chavez, halk kitleleriyle girdiği dolaysız ve yakın ilişkiye ve “reformların geliştirilmesi” yönündeki vaat ve çağrılarının halkta uyandırdığı büyük ilgiye dayanarak, işçi sınıfı ve yoksul kitleler içindeki destekçilerini artırdı ve onları, “karşı devrimcilere karşı” örgütleme girişimlerini genişletip sürdürdü. Chavez, petrolün “ulusallaştırılması” için yaptığı yasal düzenleme ile rezervler üzerindeki özel mülkiyeti sınırlamaya yönelirken, bu uygulamayı boksit, demir, kömür, elmas ve altın işletmeciliği için de geçerli kılmak üzere girişimler başlattı. Maden sektöründeki şirketlerin imtiyazlı sözleşmelerinin yeniden düzenlenmesi, bu işletmelerin “ortak girişim” haline getirilmesini de içeriyordu. Küçük ve orta işletmelerin geliştirilmesi için destek programları oluşturuldu, “mal ve hizmet üretimi”yle ilişkili kooperatiflerin merkezi ve yerel yönetimler desteğinde daha fazla geliştirilmesi için önlemler alındı ve bu çabalar sonucu kooperatiflerin sayısının 700 den 83 bin’e yükseldiği açıklandı.

Venezüella’da büyük toprak sahipleri, petrolün üretimde ve ekonomide sahip olduğu işlevden yararlanmak üzere kentlerde yatırım yapmaya yönelirlerken, tarımsal üretimin ulusal gelir içindeki payının düşmesine ve tarımsal emekçi nüfusun üretimden koparak, 1960 lı yıllarda %55 civarında olan kırsal işsizler kitlesinin büyük bir kesiminin kent “varoşları”na taşınmasına yol açmışlardı. Petrol işletmeciliği ve gelirleri üzerinden kalkınmanın taşıdığı öncelik, petrol üzerinde hakimiyet mücadelesini kışkırtırken, onu “ulusalcılığın” önemli bir belirleyeni de kılmış; Venezüella egemenlerinin uluslararası sermaye ve ABD ile ilişkilerinin seyri üzerinde petrol sahipliği  ve petrol üzerinde denetim önemli bir rol oynamıştı. Bu bakımdan petrolün ulusallaştırılması ya da petrol gelirlerinin ileri sürüldüğü gibi “kamu hizmeti ve emekçiler yararına kullanılması”, hem işbirlikçi kesimleri hem de ülke kaynaklarını yağmalama olanağını onlar aracılığıyla daha ileriden elde eden Amerikan tekellerini daha kapsamlı saldırılar için harekete geçirdi.

Venezüella sermayesinin örgütü FEDECAMARAS, kendi çıkarları ve tercihlerinin devlet politikası olarak şekillenmesi için, Amerikancı darbelerin temel bir  dayanağını oluşturan bir güç olarak hareket etti. Petrol gelirlerinin bir kesiminin kendisine aktarılmasıyla gücü ve olanakları artan sermaye ve örgütleri, devletin yönlendirici etkin gücü olmasıyla petrol gelirlerine sahip olması arasındaki bağın farkında olarak, 1980’lerden itibaren hızlanarak gelişen uluslararası sermayeye eklemlenme hamleleri ve politikalarını, devletin ‘kamusal işletmecilik’ konumunun zayıflamasıyla birlikte petrol üzerindeki denetimin de dolaysız olarak kendisinin eline geçmesi ve uluslararası sermaye ile ilişkilerin buna göre belirlenmesi için baskıyı artırdı.

Chavez 1998 sonlarında devlet başkanlığı seçimini kazanmasının ardından ilk olarak Anayasal değişiklik için “Kurucu Meclis” toplama ve referanduma gitmesiyle halkın desteğini daha fazla görmeye başladı. Onun deyişiyle “Bolivarcı Anayasa” kabul edilmişti ve bu anayasaya dayanarak ilerlenebilirdi! “Bolivarcı Cumhuriyet”e halk desteğinin bu artışı sonraki süreçte yaşanan saldırılara karşı Chavez’in etrafında koruyucu çember örmesinde etkili oldu ve bu anayasada, yerli ve yurttaş haklarının öne çıkarılması, “katılımcı demokrasi”den söz edilmesi ve onun “kooperatifler ve işçilerin işletmeleri özyönetimi”yle ilişkilendirilmiş olması, uluslararası düzeyde dayatılan kapsamlı ve çok yönlü saldırılara karşı bir tutum olarak ortaya çıkmıştı. Bu anayasanın bir önceki başkanlık seçimlerinde oy kullanmış olanların %20 sinin istemi halinde devlet başkanının “geri çağrılma hakkı”nı içermesi demokratik bir tutuma işaret ediyor ve destek görüyordu. Eski sosyalist ülkelerdeki halkın ve işçi sınıfının kendi temsilcilerini dolaysız seçme ve gerekli gördüklerinde görevden alma hakkına sahip olmaları dışında böylesi bir uygulama kapitalist ülkelerin hiçbirinde söz konusu olmamıştı. Geri çağırmanın bir hak olarak halka tanınması halkın ilgisi ve desteğini sağlamıştı.

Chavez hükümetinin toplumsal dayanağını oluşturan emekçilerin önemli bir kesiminin örgütsüz oluşu, sendikalarda örgütlü işçilerin sendika liderlerinin sermaye yanlısı politikaları nedeniyle yeterli düzeyde mücadelenin önüne çıkamamaları ciddi bir sorun oluşturmaktaydı. Önceki yıllarda öngörülen ekonomik programlarda her ne kadar “sosyal harcamaların artırılması ve gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi”nden söz edildiyse de, gelişme uçurumun büyümesi ve ihracatı artırma adına emek verimliliğinin ve üretkenliğin artırılması, ama sosyal hakların budanması ve temel ihtiyaç maddelerini karşılama olanaklarının daha fazla sınırlanması yönünde olmuştu. 1990’larda ücretlerin düzeyi 1950’ler seviyesine gerilemiş; 1980-90 arası dönem için ise gerileme %40’lar düzeyini bulmuştu. Bir öteki sonuç sendikalarda örgütlü işçi sayısının düşmesiydi. ILO verilerine göre sendikal işçi oranı 1988’de %26.4 iken, 1995’te %13.5’a gerilemişti.

Chavez bu durumu gördüğünden, işçilere kapitalist işletmelere el koyma ve kolektif işletmeciliği geliştirme çağrısı çıkarmış; 2002-2003 yıllarında kapitalistlerin Amerikancı uşak takımıyla birlikte ilan ettikleri iki aylık grevi kırmak üzere işletmelere el koyma tehdidi savurmuş ve bu tehdit etkili olmuştu. Chavez, bugün de bu dezavantajı, işçi ve emekçilerin bazı sosyal-iktisadi taleplerini karşılamaya çalışarak, petrol başta olmak üzere enerji kaynaklarını milleştirme politikası izleyerek kendi lehine çevirme politikasını sürdürüyorlar. ‘Chavista hareketi’nin, “Movimiento Quinta Pepublica”(Beşinci Cumhuriyet Hareketi)nin güç aldığı dayanak da budur.

Chavez’in, petrol gelirlerinin “bölüşümü”nü halkın ve ülkenin çıkarlarına uygun yeniden ayarlayan politikasına karşı, egemen burjuvazi, 2002 de genel grevlerle, petrolde sabotaj ve kapatma girişimleriyle bir karşı saldırı başlattı. Darbenin arkasında büyük iş çevreleri, ordunun üst kademeleri, Katolik kilisesi ve sermaye basını vardı. Sermaye basınının “bir milyon Chavez muhalifinin sokakları fethettiği”ni propaganda ettiği günlerde, milyonlarca Venezüellalı Caracas’ın yoksul mahallelerinden yürüyüşe geçip Chavez’e sahip çıkmışlardı. Büyük burjuvazi bir kez daha ‘yabancı’ emperyalizmin uşağı olduğunu göstermişti. Nisan 2002’deki askeri darbeyi; 2002-2003’te sermaye ve üst bürokrasi ve Amerikan uşaklarının üç ay süren petrol sektörü lokavt ve grevleri izledi. Son olarak da ABD müdahalesinin belirgin bir hal aldığı 2004 “geri çağırma referandumu” dayatması geldi. Buna karşın, O, ABD emperyalizmi, İMF, sermaye, ordunun bir bölümü ve devlet üst bürokrasisinin ortaklaşa saldırıları karşısında, emekçilerin desteği ve direnişiyle iktidarını koruyabildi. Halk, Başkanlık seçimlerinde yaklaşık % 70’lik oy desteğiyle Chavez’in yanında yer almıştı. Eğitim, sağlık ve gıda alanındaki kazanımları korumak ve yönetmek için “mahalle komiteleri” oluşturuldu; işlenmeyen topraklarla bazı fabrikalar kamulaştırıldı ve yasalarda bu yönde değişikliklere gidildi. “ABD işgali tehdidine karşı halktan 1 milyon kişiyi kalaşnikoflarla silahlandıracaklarını” açıklayan Chavez bir halk iktidarı fikrinin güç kazanmasına da kaçınılmaz biçimde zemin hazırlamaktaydı ve Amerikan emperyalizminin şimşeklerini daha fazla üzerine çekmesinin nedenlerinden biri de buydu.

Chavez “Bolivarcı devrim” ve “birleşik Latin Amerika” söylemini bugün de sürdürmekte ve anti Amerikan mücadelede ilerlemek üzere Latin Amerika’nın burjuva devrimci önderlerinden Simon Bolivar’ı, örnek gösterip onun yolunda ilerlemek gerektiğine dikkat çekmektedir. *(*dipnot :Latin Amerika’da çok  sayıda örgüt, parti ve aydın, Simon Bolivar’ın neredeyse 200 yıl önce, oluşturulması için çaba gösterdiği “birleşik Latin Amerika” düşüncesini paylaşmaktadır. Kapitalizm koşullarında ve ulus-devletlerin varlığı ve rekabeti nedeniyle gerçekleşmesi neredeyse olanaksız olan bu düşünce, eğer onlar da isterlerse, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin bir devrimci cumhuriyeti altında gerçekleşebilecektir.) Bolivarcı devrimin unsurlarından biri de, tarım devrimiydi. Venezüella geniş bir tarım toprağına sahip olmasına karşın, gıda ürünlerinin yüzde yetmişini ithal ediyordu. Bunun nedenlerinden biri de, ekili toprakların yüzde seksenini elinde bulunduran çok küçük bir azınlığın(%5), bu toprakları çoğu kez ekmeden bırakmalarıydı.  Chavez Ağustos 2004 referandumundan sonra, “Gerçek bir kanser olan bu tarihsel sorunla yüzleşme vakti gelmiş bulunuyor. Bu devasa toprak sahipliği mevcut oldukça hiçbir kalkınma projesini ilerletmemiz mümkün değildir” diyordu.  Ocak 2005’de “Latifundiaya karşı mücadele ve zafer bu devrimin oksijenidir, halkın hayatının temel bir parçasıdır” diyerek, 19. yüzyılın büyük köylü lideri Zamora’nın adını taşıyan bir kararnameyle topraklarını tamamen nadasa bırakan veya genellikle az kullanan büyük toprak sahiplerini hedef aldı. Ocak 2003’te Porto Allegre Sosyal Forumu’nda yaptığı konuşmada dört yılda yirmi milyar dolar dış borç ödediklerini belirterek, “Bu işleyiş gayrı ahlâkidir” diyen ve IMF’nin kaldırılması çağrısında bulunan Chavez’in göreve başladığı anda devletin dış borçlarını ödeyeceğini belirtmesi ise, onun çelişkilerinden biriydi.

Ayaklanan kitlelerin hareketinin zaaflarından biri, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin belli bir istikrar kazanmış örgütlere sahip olamamaları ve kendiliğinden patlamalar arasındaki ilişkiyi iktidarın zoralımı yönünde örecek bir yeteneği henüz gösterememeleriydi. Bu “eksiklik”, kitlelerin enerjisi ve gücünü dayanak edinerek işbaşına gelen parti ve liderlerin-Venezüella ve Chavez’in durumu yukarıda değinildiği gibi, bazı farklılıklar taşımaktadır- kapitalizme özgü politikaları sürdürmelerinin de başlıca etkenlerinden biriydi.

 

PROTESTO VE AYAKLANMALARIN BAZI ETKENLERİ

Latin Amerika 1980’lerde “neo-liberalizmin laboratuarı” olarak alındı. ABD destekli askeri-faşist diktatörlüklerin 70’li 80’li yıllarda hüküm sürdüğü; işçi-emekçilere ve yerli halklara karşı azgın terörist politikaların uygulandığı; devrimci işçi örgütlerine ve emekçi hareketine büyük darbelerin vurulduğu bir “laboratuar”! Bu süreç, tüm öteki ülkelerde görüldüğü gibi, politikayı sağ-reformist ve düzen içi platformlarda yürütme ya da kitlelerin gücü ve örgütlenmesini önemsemeyen sol-terörist anlayışlara da zemin hazırlıyordu.  1959 yılındaki Küba devrimi saklı tutulduğunda, 70’li 80’li yıllarda El Salvador, Guatemala, Nikaragua gibi ülkelerde ortaya çıkan silahlı mücadelelerle mevzi kazanan ilerici güçler, 90 lı yıllarda ABD’nin dünya çapındaki gerici saldırganlığı ve işbirlikçileri üzerinden elde ettiği mevziler sonucu önemli yenilgiler aldılar. Reagan yönetiminin „ölüm mangaları” aracılığıyla yürüttüğü saldırganlık sonucu yalnızca El Salvador’da 300 bin kişinin katledilmiş olması, Nikaragua’da Sandinistlerin kazandıkları mevzilerden geriye atılmaları,Şili’nin yanı sıra, Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de işbirlikçi iktidarların uyguladıkları kanlı şiddet politikaları sonucu „solun liberalizasyonu” için gerekli koşullar oluşturuldu. Nikaragua’da Sandinistaların kazandıkları iktidarı 1990’da kaybetmeleri, Sandinist liderler tarafından “antiemperyalist devrimler döneminin sona ermesi” olarak teorize edildi. S.B’nin kapitalizme eklemlenmesi ve Doğu Avrupa halk demokrasilerinin çökmesiyle birlikte bu durum, devrim için mücadelelerin yadsınması ve liberal, sistem içi değişikliklerle yetinen bir çizgiye geri çekilmenin gerekçesi oldu.  “Sosyal devletçi uygulamalar”ın “zararları” üzerine burjuva vaazı, özelleştirme ve toplu işten çıkarmaların gündeme gelmesiyle birleşince, mücadelede belediyeler ve yerel yönetimlerin istihdam sağlama ve çevre korumacılığı gibi “görevleri” öne çıkarılarak, özelleştirme politikalarına karşı durulmaya çalışıldı.

„Sol”, küçük burjuva akımların „liberal demokrasi” sınırlarına çekilmesini içeren „daha adil ve eşitlikçi” hedeflere ulaşmaya indirgendi ve „devrimci mücadele”nin sistem sınırları içinde kalmasını sağlamak üzere, proletaryanın sistem değiştirici devrimci özne olmaktan çıktığı propagandasının bu kesimler içinde de etkili olması için yoğun bir kampanya yürütüldü.

İşçi sınıfı devrimi ve ona dayalı dönüşümlerle emekçi sınıfların sermayeden bağımsız politik mücadelesinin “olamaz” ve “olanaksız” ilan edildiği ‘90’lı yıllarda askeri diktatörlüklerce büyük darbeler vurulan Latin Amerika ‘sol’u da bazı devrimci-Marksist örgütlenmeler ayrı tutulduğunda, bu toplumsal ve politik tahribat üzerinden ve burjuva liberal ya da ‘sol’ kabullerin etkisi altında yeniden şekillenmekteydi. Liberal “sol”culuk, Sandinistlerin Nikaragua’da iktidarı yitirmeleri ve El Salvador  gerilla örgütü FMNL’nin Amerikancı kontra taktikleri ve saldırıları sonucu aldıkları yenilgilerden çıkarılan “anti-emperyalist devrimler çağının kapandığı” safsatasını da dayanak ediniyor, işçi-emekçi iktidarı için mücadeleyi “yararlı” ve “gerekli” görmüyor, dahası bunu başarılabilir de bulmuyordu. Oysa Latin Amerika pratiği, iktidar için mücadelenin sonuç almak üzere zafere ulaştırılabilir olduğunu kanıtlamaktaydı.

1980’lerden itibaren gündeme getirilip öncelikle İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan eliyle uygulamaya geçirilen ve bağımlı ülkelere sosyal-ekonomik program olarak dayatılan mali-ekonomik ve sosyal baskı ve kısıtlama politikaları, ABD’nin, “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika ülkelerinde de, işbirlikçi hükümetler eliyle pervasız bir biçimde uygulamaya geçirildiler. Özelleştirme; işsizlik ve yoksullaşmanın artışına ivme kazandırırken, kırsal bölge emekçilerinin topraktan kopuşu hızlandı. Bu durum işçi, işsiz, topraksız ve yoksul köylü kesimleriyle kentlerin küçük burjuva kitlelerinin yanı sıra “ulusal burjuvazi” kapsamında değerlendirilen kesimlerin de saldırının hedefine girmesi demekti. Toplumsal hareketin yasaları, onun nerede ne zaman ve nasıl gelişip ilerleyeceği ya da gerileyeceği üzerine birebir kestirmelerde bulunmaya izin vermemesine karşın, Venezüella ve Bolivya’daki gelişmeler beklenemez değildi. Bu tür tepkilerin öncelikle Venezüella’da,  bazı kitlesel uluslararası protestoların da öncelikle Seattle-Porto Alegre gibi şu ya da bu kentte meydana geleceğini önceden haber verecek kehanet elbette yoktu. Ama, emperyalist-kapitalist dünya koşullarında ve toplumsal sınıf ve güçler arası ilişkilerden hareketle, sömürülüp ezilenlerin; baskı altında ve hak yoksunluğu koşullarında tutulanların buna karşı mücadelesinin kaçınılamaz olduğunu; bu mücadelenin şu ülkede şu yönde, bu ülkede başka yönde ve değişen seyir içinde gelişeceğini; gelişmekte olduğunu belirlemek mümkündü; ve Latin ülkelerindeki bu gelişmeler karşısında şaşkınlık gösteren bazı liberal aydın çevrelerine rağmen, çelişkilerin giderek keskinleşmekte olduğunu; işsizlik, yoksulluk ve açlıkla karşı karşıya bulunan emekçilerin dünyanın hemen tüm ülkelerinde çeşitli biçimler altında mücadeleye yönelmekte olduklarını; bunun zorunlu olarak yaşanacağını, Marksistler olgu ve olayları irdeleyerek, hemen her zaman ortaya koymuşlardı. Uluslararası sermayenin ve büyük tekellerin 80’li yıllardan itibaren, dayattığı ekonomi politikalar; işçi ve emekçilerin yoksulluğa ve işsizliğe daha fazla sürüklenmesi; sosyal hakların budanması; ve politik-askeri baskılar ezilenleri hakları için başkaldırılara yöneltecekti.  Latin ülkelerinde yaşananlar her şeyden önce, toplumsal yaşamın ve sosyal sınıfların ilişkilerinin bu ‘zorunlu’ iç yasasıyla ilişkiliydi. Ezilen ve sömürülenler, üzerlerindeki baskıya karşın, yaşamlarının ağır yükünü daha fazla taşıyamaz olduklarını belirterek, artık yeter demeye başladılar. Sokaklara çıktılar ve giderek kalabalıklaşarak bir daha bir daha çıkmayı sürdürdüler.

Saldırılar sonucu geriye atıldıkları durumlar olmasına karşın, mücadele içinde örgütlenmenin yolunu buldular. Muhalif ve mücadeleci kitleler, uygulanan ekonomi politikaların kendilerini yoksulluğa ve açlığa sürüklemesine karşı sokaklara ve alanlara çıkıyor, kamu binalarını ve yolları işgal ediyorlardı. Anti emperyalist, özel olarak da anti Amerikan karakterdeydiler; emperyalist dayatma ve yağmaya karşı çıkıyorlardı. Yasal ‘sol’ partiler, işçi sınıfı ve kent ve kırın yoksullarının bu hareketine dayanarak işbaşına geldiler. Ancak kitle hareketi üzerinden işbaşına gelen ‘sol’ hükümetler ve devlet başkanları, Hugo Cehavez’in ve onunla dayanışma içinde Evo Morales’in farklı tutum ve politikaları ayrı tutulduğunda, „yeni bir uluslararası sosyal demokrasi oluşturma” yönünde liberal reformist ve uzlaşmacı yola girdiler ya da onu sürdürdüler. İş, toprak gibi taleplerin karşılanması iddiasıyla işbaşına gelmelerine karşın kitlelerin taleplerini „unutan” bu liberal ‘sol’ politikacı ve partiler, mali sermaye ve emperyalist gericilikle „köprüleri atmama” politikası izlediler.

Lula da Silva’nın ifedesiyle „küreselleşmeye insani bir yüz kazandırma” politikası izleyen bu yeni ‚solcu’ yönetimler, emperyalist ülkelerdeki reformcu sendikal hareketlerle de dayanışma içinde, „küreselleşme” olarak ifade edilen emperyalist „yeni düzen”e cepheden karşı çıkma yerine burjuvaziyle „uzlaşı” arayan bir tutum içinde oldular.

Böylece 90’lı yıllarda işbaşına gelen bu hükümetlerin emperyalist ve özellikle de ABD emperyalizminin dayatmalarına karşı mücadele yerine izledikleri evrimci uyum politikasıyla kitlelerin karşısına çıktıkları bir süreç yaşandı. Kitlelere, “sizlerin taleplerinizi doğru görüyor ve karşılamak üzere görev istiyoruz” diyenlerin önemli kesimi, sözlerinde durmayarak “neoliberal” diye tanımlanan emperyalist yağma politikalarını sürdürünce, yine kitleler tarafından – Lula’ya yapıştırıldığı gibi-, “hain” etiketiyle lanetlenerek hedefe kondular. Bu ‘yeni sol’ hükümetlerin hemen çoğu izledikleri kapitalist ve işbirlikçi politikalar nedeniyle emekçiler nezdindeki inandırıcılıklarını önemli ölçüde yitirmiş oldular.

1990’lı yıllar boyunca uyguladıkları ekonomi politikalarla kitleleri umutsuzluk ve güvensizliğe sürüklemişlerdi.  Halkın taleplerini karşılayacakları vaatleriyle yönetime gelen “sol” partilerin çoğu bazı demokratik adımlar atmalarına ve sosyal alanda bazı reformcu düzenlemeler yapmalarına karşın, kapitalist emperyalizmin uluslararası alanda uygulamaya soktuğu “yeni liberal” politikalarla aralarına kesin bir ayrım hattı çizmediler. ABD’nin, İMF gibi uluslararası kurumların ve büyük tekellerin dayatmalarına genellikle boyun eğen “liberal solcu” Latin hükümetleriyle devlet başkanlarının çoğunluğu (Lula da Silva, Lucio Guttierrez, Nestor kirchner) işbaşına geldiklerinden kısa bir süre sonra, onların istemleri yönünde uyguladıkları politikaları kapitalist koşullar ve “kurallar”la izaha kalkıştılar ve kapitalizmin kendi işleyişi içinde iyileştirilmesiyle kitlelerin taleplerinin karşılanmasını ve mali sermayenin spekülatif faaliyetinin sınırlanmasıyla kalkınma ve istihdam sağlayacakları iddiasıyla ortaya çıktılar; İMF ve uluslararası tekellerin yağmacı politikalarına denk düşen uygulamalarını, “sermayenin kaçıp gitmemesi için zorunlu” önlemler olarak gösterdi ve halk kitlelerini ‘başka yol yok’ söylemiyle oyalamaya yöneldiler. Latin ülkelerindeki gelişmeler bir yandan, özellikle Amerikan emperyalizmi ve İMF gibi mali sermaye kuruluşlarının bu ülkeleri kıskaca almasına ve kapitalist üretim ilişkilerinin işçi sınıfının saflarını kalabalıklaştırmakla birlikte işsizliği somut ve büyüyen tehdit olarak dayatmasının yanı sıra tarımsal nüfus ve küçük burjuva kesimler üzerinde de tahrip edici etkide bulunmasına duyulan tepkilerle ilişkiliydiler, diğer yandan bu ülkelerdeki gelişmeler, ulusal burjuvazinin çıkarlarını da koruyucu özelliklere sahip “devletçi” politikaların güç kazanmakla kalmayıp destek de görmüş olmasını ifade ediyorlardı. Bununla birlikte, bazı küçük burjuva muhalif parti ve örgütler bu gelişmelerin daha ileri sonuçlar doğurmamasını, “ enternasyonalist komünist önderlik eksikliği”yle gerekçelendirdikleri, bazı diğerlerinin de bu durumdan “21. yüzyıl sosyalizmi”nin “tarihsel sosyal dayanağını güçlendiren sonuçlar” çıkardıkları biliniyor.  Bunlar, Chavez ve son olarak Evo Morales’in “kalkınmacı devlet kapitalizmi” ya da „ulusal kalkınmacı reformlar” kapsamındaki kamulaştırma ve sosyal politikalarını “yukarıdan devrim”lerin başlamasına kanıt göstererek bu politikalardan “sosyalist program” çıkarmaya giriştiler. Meksikalı akademisyen Heinz Dietrich gibileri, “ küçük çiftçiler, sanayi işçileri ve esnafın güç kazanması ve böylece “sosyalizm için zeminin güçlendirilmiş olması”nı istiyorlardı.* (*dipnot: Dietrich, sözüm ona SB’nin kuruluş sürecinde, kapitalistlere nihai darbeyi vurmak amaçıl olarak ilan edilmiş;  işçi sınıfının gelişimi ve konumunu sağlamlaştırmaya hizmet edecek tarzda ve bilinçli ve kontrollü olarak kapitalist gelişmenin teşvik edilmesi-NEP politikasyla paralellikler kuruyor. Ama girişimi ve düşüncesi saçmadır. Meksikalı akademisyen Heinz Dietrich’e göre, “Venezuela’da yapılabilecek tek şey” devlet kapitalizminin geliştirilmesidir. Çünkü, “sosyalizme doğru adım atılması yönündeki diğer tüm girişimler bugünkü koşullar altında sistemin hızla çökmesine yol açacaktır.” )

Anti emperyalizm ve özellikle de anti ABD’cilik, Venezüella’da Rafael Caldera, Arjantin’de  Fernando de la Rua, Meksika’da Vicente Fox,Şili’de Ricardo Lagos’un işbaşına gelmelerinde rol oynarken, bu başkanların yönetimindeki hükümet ve devlet politikasının emekçilerin taleplerine aykırılığı da onların yönetimden alaşağı edilmelerinin etkeni oldu. Kısa bir süre önce(6;7 Haziran-2006) parlementoya baskın düzenleyen emekçilerin eyleminde ortaya çıktığı gibi, başta Topraksızlar hareketi olmak üzere işçi ve emekçiler, Lula ve Brezilya İşçi Partisi’ni, „sözünde durmamak” ve emekçilerin desteğini almak amacıyla yapılacağı ilan edilen „kamulaştırma”yı yapmamakla suçlayarak protestolarını sürdüreceklerini ilan ettiler. Arjantin, Brezilya, Ekvador ve Bolivya’da işçi ve emekçilerin ABD işbirlikçisi hükümetleri devirerek işbaşına getirdikleri bu yeni hükümetlerle devlet başkanları oysa, eğer kitlelerin taleplerine uygun hareket etselerdi, halkların desteğini görmeye devam edeceklerdi. Çünkü onların işbaşına getirilmeleri esas olarak büyük kitlesel protestolarla onların ‚sandığa yansıması’ sonucu gerçekleşmişti. Latin Amerika ülkelerinde topraksız ve yoksul köylülerin mücadelenin en önemli güçlerinden birini oluşturmaları, bu ülkelerin sömürgecilik ve kölelik dönemiyle ilişkili ve oradan miras olarak alınan “toprak sahipliği düzeni”yle bağlantılıdır. Kanada York Üniversitesi öğretim üyelerinden Gregory Albo’nun belirtiğine göre, toprakların %80’i toprak sahiplerinin %5 gibi küçük bir kesiminin elinde bulunmaktadır. Küçük toprak sahiplerinin elinde ise ancak %5 gibi küçük bir bölüm bulunmaktadır. Bu büyük uçurum  nedeniyledirki  kırk yıla yakın bir süredir toprak için mücadele Latin ülkelerinin gündemindeki yerini korumaktadır.  Çeşitli hükümetler döneminde “reformlar”dan söz edilmiş olmasına karşın, bu doğrultuda sözü edilir bir değişim yaşanamamış ve topraksız ve yoksul köylü nüfusu zamanla daha da artmıştır. Venezüella’da Chavez yönetiminin işbaşına gelmesiyle birlikte “toprakların yeniden dağıtılması”nı öngören bir yasa çıkarılmış ve 2.5 milyon hektarlık toprak dağıtımı yapılmıştır. Ancak büyük toprak sahiplerinin ellerindeki topraklar özel mülk konumunda olmaya devam etmektedir. Lula, topraksız köylülerin istemlerini gözardı etmiştir. Toprak için mücadele haliyle güncel ve önemlidir.

Latin Amerika’daki gelişmeler elbette uluslararası olay ve olgulardan soyutlanamaz. Avrupa’da ve Asya’nın Çin, Hindistan gibi önemli ülkelerindeki gelişmeler, bu ülkelerin emekçi yığınlarının kapitalist sömürü çarkına daha fazla çekilmeleri, ve onun da bir etken olarak rol oynadığı emperyalistlerarası rekabetin kızışması, Amerikan emperyalizminin rekabette en saldırgan ve yayılmacı güç olarak önü tutmaya devam etmesi, bu kapsamda ABD’nin Latin halklarına daha fazla baskı ve müdahalede bulunması ve buna karşı anti-emperyalist ve demokratik mücadelelerinin yükselmesinde değişik düzeylerde rol oynamıştır. Üretimin ve sermayenin uluslar arasılaşmasının  muazzam ilerleyişine, saldırıların, yoksulluk, işsizlik ve açlığın uluslararası boyutlarda büyük artışı eşlik etmiş; kapitalist ‘ilerleme’ işin ve işçi kitlesinin parçalanmasını, kitlesel işsizlik ve yoksullaşmayı en önemli olgulardan biri olarak bütün bölge ve ülkelerde gündeme getirmiştir.

Bu, bir yandan sanayi işçilerinin saflarında dağınıklığa yol açarken öte yandan kapitalizmin “dünün kırları” ya da düne kadar dünyanın kırları olarak görülen ülkelerin geniş topraklarındaki gelişmesiyle işçi sınıfı saflarına yeni yüz milyonların katılmasını sağlamış ve uluslararası alanda mücadelenin daha güçlü yürütülmesinin sosyal-sınıfsal dayanağını güçlendirmiştir. Böylece, proletaryanın ve emekçilerin kurtuluşu için koşullar bugün daha da olgun hale gelmiştir. Bu gelişme, burjuvazi ve ideologlarının sınıfları ve mücadelelerini, dolayısıyla devrim ve kurtuluşu “tarihte kalmış” ilan eden propagandası bir yana bırakıldığında, kendilerini Marksist sayan bazı ‘sol’ liberal ve Troçkist yazar ve çevre tarafından da, işçi sınıfının devrimci tarihsel misyonunun “son bulduğu”na, artık herhangi bir sınıfa bağlanmayan geniş ve heterojen muhalif hareketlerin değişimin ve devrimin temel gücü haline geldiğine kanıt sayılmıştır. Bunların bir kısmı, Latin ülkelerindeki gelişmeleri ve Seattle-Porto Alegre-Cenova, Caracas vb kentlerde düzenlenen “sosyal forumlar” gibi “uluslararası protestolar”ı, bu tez ve görüşlerinin dayanağı olarak işlemeye girişmişlerdir.

Latin Amerika ülkelerinde son yirmi beş yıl içinde meydana gelen gelişmelerin bu ülkelerde daha önceki dönemlerde yaşanan olaylar ve gelişmeler üzerinden, onların da etkeni oldukları sorun ve gelişmelerle bağlantılı olarak ortaya çıkmaları, “eşyanın tabiatı gereği”dir. Kapitalizmin bu ülkelerdeki gelişmesi ve özellikle Amerikan emperyalizmi bağlantılı dayatılan politikalar ve uygulamaya konan saldırılar kaçınılmaz biçimde son yirmi yılın gelişmeleri üzerinde etkili olmuşlardır. Sosyal kazanımlara uluslararası düzeyde yöneltilen saldırılar; ücret ve maaşların işçi ve emekçiler aleyhine yeniden düzenlenmesi, çalışma ve iş koşullarının sermaye yararına “esnekleştirilmesi”; işsizliği ve yoksulluğu körükleyen özelleştirmelerin genel bir politika haline getirilmesi; ve siyasal zor ve baskı son yirmi-yirmibeş yılda kapitalizm savunucularıyla bir kısım “solcu”nun adına “neoliberalizm” dedikleri emperyalist-tekelci ve oligarşik barbarlığın, hiç te liberal olmayan dayatmaları oldular. Bu saldırı ve dayatmaların askeri diktatörlük altında yönetilmeleri neredeyse “Latin klasiği” haline gelmiş ülkelerde, siyasal baskılara yönelen halk öfkesiyle birleşerek genel kitle protestolarına ve isyanlara yol açması; bu bakımdan denebilir ki, beklenemez ve olağanüstü bir gelişme değildi. Latin ülkelerinde yaşananlar devrimin karşıdevrimi ve karşı devrimin devrimi “örgütleyerek gelişmesi”nin sınıflara bölünmüş tüm toplumların özellikle de kapitalizmin olgularından biri olduğunu bir kez daha doğruladılar.

Sosyalizmin ve sosyalist Sovyetler Birliği’nin kapitalist emperyalizme entegre olması, demokratik halk cumhuriyetlerinin aynı doğrultuda emperyalist dünya sistemine eklemlenmeleri ve işçi sınıfı hareketinin uluslararası düzeyde işbirlikçi sendikal çizgi ve “dönek” ve revizyonist-reformist işçi partileri eliyle geriye çekilişi ya da yenilgisi, mali sermayenin ve uluslararası tekellerin saldırısına alan ve olanakları daha fazla açarken, Latin Amerika ülkeleri, ABD emperyalizminin “arka bahçesi”nde olmaları nedeniyle, uluslararası saldırılar açısından “bir laboratuar” işleviyle daha kolayca  yükümlendirildiler. Mali sermayenin bu ülkelerdeki faaliyeti, halkların yoksullaşması ve işsizliğin devasa boyutlara ulaşmasının da önemli etkeniydi. Dayatılan ve bağımlı ülkelerin kaynaklarının uluslararası tekellerin çıkarlarına uygun biçimde kullanımını daha yoğun olarak gündeme alan ekonomi politikaları “reform”, “modernleşme” ya da “rasyonelleşme” gibi, kitleler bakımından da ilgi çekici ve tepkileri azaltıcı kavram ve sözcüklerle tarif edilirken, bu politika ve uygulamalar kapitalist krizin emekçiler açısından daha da yıkıcı sonuçlar doğurmasına ve büyük kapitalistlerin servet ve sermayeleriyle büyük toprak sahiplerinin rant gelirlerinin büyümesine yol açtılar.

Hemen tüm ülkelerde gündeme getirilen bu ekonomik-sosyal politikaları gerekçelendirmek için kullanılan ve “devlet müdahaleciliğinin son bulması, devletin ekonomiden çekilmesi ve sadece gerekli ‘altyapı’ koşullarını sağlaması, serbest piyasa kurallarının işlemesine olanak sağlaması” biçiminde propaganda edilen kapitalist tekelci görüşler, “bütçe açığının giderilmesi, hiper enflasyonun önlenmesi ve verimsizliğin giderilmesi” söylemiyle birleşerek etkili olmuş; özel büyük kapitalist işletmeler bu politika sonucu karlarını daha da artırmışlar, bu propagandanın yanıltıcı etkisi altındaki kitleler ise, yoksullaşma, işsizlik ve açlığın büyümesiyle ve ancak sürdürülen saldırıların açık sonuçlarıyla karşı karşıya geldiklerinde protestolara ve isyanlara koyulmuşlardı. İşçi ve emekçiler için “devlet müdahaleciliğinin kalkması ya da zayıflatılması”, aslında bir aldatmacadan ibaret olmasına; kapitalistlerle işçiler arasındaki mücadelede devlet burjuvazinin bir sınıf aygıtı olarak ve onun hizmetinde işlev görmesine; ve ekonomiye müdahalede burjuva devleti açısından herhangi bir kesinti ya da işlevsizlik söz konusu olmamasına karşın, bu iddialar ileri sürülmüş ve ne yazık ki belirli oranda inandırıcı da olabilmişlerdir. Oysa devlet, emperyalist tekelleşmenin kazandığı güç üzerinden etkinliğini ve merkezi askeri örgütlenmesini daha da  güçlendirmiş; sosyal yaşama, politikaya ve ekonomiye müdahalesi de artmıştır. Latin ülkeleri gibi askeri diktatörlükler “geleneği”nin yaşandığı ülkelerde ise devletin etkisi ve rolü daha da vahşi biçimlerde süregelmiştir. “Yarı Kıta”nın çok büyük bir kesiminde Amerikan uşağı diktatörlükler uzun on yıllar boyunca halklara kan kusturdular ve Latin halklarının ayaklanmalarında, bu vahşi dikta yönetimlerine duyulan öfke özel bir rol oynamıştır.

Devlet sermaye ilişkisi, sermayenin bir “toplumsal ilişkiler ağı” olması ve oluşturmasına bağlı olarak devletin de burjuvazinin (günümüzde esas olarak tekelci burjuvazi) işçi ve emekçiler üzerindeki sermayenin aygıtı olması nedeniyle, devlet etkinliği güç kazanmış ve her alanda her düzeyde ancak emekçilere karşı olmak üzere işin içinde olmaya devam ede gelmiş; “devletin rolünün azaldığı, devletin zayıfladığı” söylemleriyle burjuva devlete karşı mücadelenin zayıflatılması hedeflenmiş ve bu önemli ölçüde başarılmıştır.

Latin ülkelerinde kapitalist kalkınma politikaları, emekçilerin tüketim gücü ve olanaklarının sınırlandırılması pahasına izlenmiş; bu politikalar sonucu küçük ve orta boy işletmecilik tüketim malları üretimi temlinde belirli oranda gelişmekle birlikte tekellerin hakimiyeti ve dayatması sonucu iflasa sürüklenen ve tasfiye olan işletmeler çoğalmış; sanayi ve tarımsal alanda mülkiyet araçlarından yoksunluk artmış, bu da topraksız, işsiz yoksul kitlelerin saflarını daha da genişletmiştir. Son yirmi-yirmi beş yılda, üretimin ve pazar ilişkilerinin uluslararası sermayenin çıkarlarına ve ihtiyaçlarına uydurulması sonucu devlet bütçeleri sermayenin gelirlerini artırma yönünde yeniden ayarlanmış, bütçe açıklarının kapatılması ve borçların ödenmesini esas alan ve haliyle emekçilerin yoksulluğu ve yoksunluğunu artıran politikalar yoğunlaştırılmış; bu da topraktan ve çalışma olanaklarından yoksunluğu daha fazla artırmış; sosyal hakların gaspını ve emekçi gelirleriyle işçi ücretlerinin düşürülmesini getirmiştir.

Bütün bu politikaların uygulanmasının burjuva gerekçesi “istikrar içinde kalkınmanın sağlanması” olmuş; bağımlı ülkelerin ekonomisinin uluslararası tekellerin çıkarları yönünde yeniden düzenlenmesi “yapısal uyum programı” olarak ifade edilmiş; “kalkınma”, ekonominin tekellerin rant gelirlerini artırmasına uyarlanmasını ve ülke kaynaklarının yağmalanarak dışarıya aktarılmasını içermiş ve gelinen yerde bu doğrultuda büyük adımlar atılmıştır. Dayatılan tekelci politikaların kitlesel tepki ve öfkeyle engellenmesine önlem olarak da politik baskılar artırılmış ve onların “serbest piyasa kuralları gereği oldukları” yalanı imal edilerek kitle iletişim araçları üzerinden propaganda edilmiştir. “İstikrar içinde kalkınma” iddialı “yapısal uyum programları” “gelir dağılımı”nı daha fazla bozmuş zengin-yoksul uçurumunu büyütmüş, üretim araçlarından yoksun kalarak kentlerin kenar semtlerine yığılan kitleleri artırmış, işsizliğin kitlesel olarak artışına yol açmıştır. Bunun yanı sıra devlet bütçelerinin açıklarıyla dış borç miktarlarında artış devam etmiş; İMF-Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün dayatmalarıyla borç ve faizlerini ödeme bu ülkeler hükümetlerinin öncelikli işi haline gelmiştir. Sonuçta, ekonominin yıllık büyüme oranlarındaki dengesizlik büyümüş, oran önceki on yıllarla kıyaslandığında, %5.8’lerden 1980-90 arasında ortalama olarak %-1.8’e; ve 1990-98 yılları arasında ise %1.0’a gerilemiştir.

İşin ve çalışmanın “esnekleştirilmesi” uygulaması, işçilerin sendikal ve politik örgütlenmesine darbe vurmuş, sendikaları ve işçi ve halk partilerini zayıflatarak örgütlü yapılarını zaafa uğratmış, sendika bürokratlarının “mücadelesizliğe” sürükleme gayretleriyle dayanışma ve mücadeleleri zaafa uğrayan işçiler içinde, sendikalı olanlar bu durumu bir ayrıcalık olarak değerlendirmeye başlamışlar ve yaygın işsizler kitlesiyle kent yoksullarının yedek işgücü olma baskısı altında, sınıfın iç bölünmesi burjuvazi tarafından emekçilere karşı bir koz olarak değerlendirilmiştir. Devletin “kamusal hizmet alanı”na ayırdığı bütçe payı ve yatırımlar kısıtlanmış; eğitim, sağlık ve konut alanındaki destekler kaldırılıp bu hizmetler tümüyle kapitalistler arası rekabete ve özelleştirmeye açılmış ve “toplumsal ortak hizmetler alanı”na ilişkin politikalar sermaye yararına yeniden düzenlenmiştir.

Bu süreç, sosyal hak yoksunu, işsiz ya da sendikasız ve sigortasız çalışan büyük bir emekçi yığının oluşmasına yol açmış ve bu da kapitalist yeniden yapılanma ve yapısal uyum politikalarına halk tepkisinin önemli oranda bu kitle içinden yükselmesine yol açmıştır. Uygulanan ekonomi politika tarımsal nüfusun çok büyük kesimlerinin topraktan koparak kentlere akmasına, küçük ve orta boy kapitalist işletmelerde iflasa sürüklenme ve işsiz kalmanın artmasına neden olmuştur. Mali sermayenin spekülatif faaliyeti ve rant gelirleri büyümüş; bütçe açıklarının kapatılması için uygulanan sosyal harcamaları kısıtlama politikası, emekçilerin satın alma güçlerinin daha fazla sınırlanması ve düşürülmesini getirmiş; bu da yoksulluk ve yoksunluğu artırmıştır. Böylece artan işsizlik, yoksulluk, açlık, sosyal hak yoksunluğu ve politik baskılara karşı biriken öfke, halkları isyana sürüklemiş, bu saldırılara karşı, işsizler hareketi (piqueteros)ın direnişleri, mahalle meclislerinde örgütlenen emekçilerin eylemleri, fabrika işgalleri ve ayaklanmalarla ortaya çıkmışlardır.

Bir diğer olgusal özellik, latin halklarının sömürgecili tarihte yaşadıklarını bir kez daha yaşamak istememeleridir. “Latin Amerika ülkeleri halklarının Simon Bolivar’ın ulusal kurtuluşçu politikalarını örnek almalarında ve emperyalist dayatmalara karşı ortak bir tutum göstermeye yatkın olmalarında “Alt Kıta”nın yabancı istilacılar tarafından baskı altına alınması, kaynaklarının yağmalanması ve yerli nüfusun kırımdan geçirilmesi gibi “tarihsel ortak geçmiş” önemli bir rol oynuyor. Bu, Chavez’in “Bolivarcı Devrimi Sürdürme” girişimi ve çağrılarında da etkili olmaktadır. Çünkü Latin Amerika’da yoksulluk, işsizlik ve açlık kapitalist üretim tarzına ilişkin olmakla birlikte, uluslararası tekelci sermaye ve büyük emperyalist güçlerin-kıtada özel olarak ABD’nin- sermaye ihracı üzerinden değer aktarımı ve kaynak yağmasıyla da dolaysız bağlıdır.*(*dipnot: Kimi Trockist yarı Troçkist iktisatçı ve politikacılar, emperyalist devletlerle uluslararası tekellerin bağımlı ülkeler üzerindeki baskısı ve sömürüsünü göz ardı edip, emperaylist baskı ve yağmaya işaret edilmesini “yerli sermayenin gücünün ve sömürüsünün küçümsenmesi ya da görmezden gelinmesi” saymalarına karşın, bu ilişki Latin ülkeleri ve gerçekte tüm bağımlı ülkeler için temel etkenlerden biridir. Bu gibileri emperyalist ülkelerle bağımlı kapitalist ülkeler arasındaki farklılıkları ya görmezden gelmekte ya da azımsamakta; Venezüella’da örneğin gündeme getirilen “ulusallaştırma” politikalarından haz etmeyerek onları sadece “yabancı egemenliğinden kurtuluş adına ulusal burjuvaziyle ittifak girişimi” sınırları içinde değerlendirmekte ve sınıf işbirliği sayarak reddetmektedirler. Anti emperyalizm böylece bu gibileri için önemsizleşmekte ve onlar sözüm ona sınıf mücadelesi adına proletaryayı emekçi ve ezilen dostlarının gücü ve desteğinden ve kendilerinin talepleri için mücadelede bir araya gelmeden yoksun kılmayı, özel bir “devrimci marifet” olarak öne çıkarmaktadırlar. Bunlar bir yandan Latin Amerika’daki halkçı gelişmelere methiyeler düzerek, özellikle “sosyal forumları” mümkün”başka bir dünya”yı kurmayla ilişkilendirmekte; ama öte yandan işçi sınıfının anti emperyalist yurtsever politikasını bir geriye düşüş, sınıfın sosyalist hedeflerinden sapma; ulusal ve demokratik mevziiye çekilme olarak değerlendirmektedirler. Keskin devrimci görünüm ardında, “ulusal kapitalizm”(!)i uluslararası mali sermaye ve tekeller sisteminden soyutlanıp “bağımsız” kategoriye sokmakta; “tek yönlü determinizm”i mahkum etme adına, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişme yasası uyarınca ve kapitalist rekabet, pazar arayışı ve sermaye ve meta ihracı sonucu “ileri kapitalist ülkeler”in “geri ülkeler”deki gelişme üzerindeki etkisini ve o ülkelerdeki kapitalist gelişmeye dahil olmaları olgusunu göz ardı etmektedirler.)

Latin Amerika’daki gelişmeler neyi gösteriyor ya da çıkarılabilecek bazı sonuçlar

Küba devriminden sonra Latin Amerika ülkelerindeki gelişmeler devrimci işçi sınıfı partileriyle çeşitli ‘sol’ devrimci küçük burjuva grup ve çevrelerin gündemine daha özel bir yere sahip olarak girmişlerdi. Amerikan emperyalizminin Küba devrimini boğmak ve öteki Latin ülkelerindeki devrimci gelişmelerin önünü almak için yürüttüğü kuşatma, işbirlikçilerini yönetime getirme ve kontra güçler aracıyla bu ülkelerdeki emekçilerin mücadelesine karşı dolaysız olarak savaşma politikaları, Latin halkları içinde anti Amerikan duyguların güçlenmesinde rol oynuyordu.

Bugün, Latin Amerika ülkelerindeki kapitalist gelişmenin anti kapitalist bir mücadele için nesnel koşulların oluşumunu henüz sağlayamadığını ileri sürenler olduğu gibi, bu ülkelerdeki hareketin bir proleter devrimi yönünde ilerleme kaydetmemesini “komünist önderliğin yokluğu”yla izah edenler de bulunmaktadır.Yukarıdan beri ortaya konanlar bu iki iddianın da nesnel gerçeğe; ve hareketin bölgede ve uluslararası alandaki gelişmelerinin bugünkü durumuna aykırı düştüğünü gösteriyor.

Peki, emperyalizm işbirlikçisi hükümetleri birbiri ardına deviren ve IMF programlarını önemli oranda işlemez hale getiren kitlesel isyanlar, bu isyanlar üzerinden işbaşına gelen hükümetler ve “solcu” devlet başkanları; onların uyguladıkları “kamulaştırma-millileştirme reformları” ve Arjantin ve Venezüella başta olmak üzere Latin ülkelerinde kurulan “kolektif yerel organlar, komiteler ve konseyler”; Chavez’in sözcülüğünü yaptığı “Bolivarcı Devrim süreci” ve yine onunla birlikte birçok Latinli yazar ve politikacıyla Türkiye gibi ülkelerdeki küçük burjuva ‘sol’ çevrelerin geliştirdikleri “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi ve “uluslararası anti-emperyalist cephe” çağrıları; bütün bunlar neyi ya da neleri göstermiştir veya göstermektedir? Latin Amerika’nın Meksika, Arjantin, Brezilya, Uruguay, Ekvator, Venezüella,Şili ve son olarak Bolivya gibi ülkelerinde ortaya çıkan kitlesel ayaklanmalar, bu ayaklanmalardan güç alarak ve ayaklanan emekçi kitlelerinin taleplerini karşılayacakları vaadiyle seçimlerde büyük halk desteğiyle işbaşına gelen “sol” yada birçok yazar ve ‘ideolog’ tarafından tanımlandığı gibi “merkez sol” hükümetler; emperyalistler ve işbirlikçi yerli büyük burjuvaziyle her türden sözcü ve temsilcileri tarafından “başka alternatifi yok” denilerek ve “yeni bir düzen” olduğu ileri sürülerek uygulanan politikaların iflasını ya da geçersizliğini mi kanıtlamaktadır? Eğer öyle değilse,-ki öyledir- Latin Amerika’daki gelişmeler; halk ayaklanmaları, kimi ülkelerde “yerel meclisler” oluşumu ve özellikle Chavez’in ilan ettiği “sosyalizm için birlikte yürüme” ve “21.yüzyıl sosyalizmi” için mücadele çağrıları ve onun dayanakları olarak gösterilmek istenen “işçilerin işletmelere el koymaları” ne tür gelişmelerdir ve neyi ifade etmektedirler?

Çok açıktir ki, Venezüella’da Hugo Chavez’in işbaşına gelmesi ve Amerikancı ve işbirlikçi darbelere karşın halkın büyük desteğiyle başkanlık mevkiini koruması ve ardından halkla ilişkilerini güçlendirmesine hizmet edecek biçimde petrolü “millileştirme”si; işçilerin kapitalist işletmeleri ele geçirmelerini ve yönetmelerini teşvik etmesi ve yabancı tekelci işletmeleri daha yüksek vergi ödemeye zorunlu tutması vs uygulamalarla birlikte halkın kurtuluşunun kapitalizmde değil ama sosyalizmde olduğunu; bunun da  “21. yüzyılın sosyalizmi” ile gerçekleşeceğini belirtmesi, yalnızca ve haklı olarak işçi sınıfı ve emekçiler içinde değil, yalnızca Chaveze ve hareketine özel bir misyon yükleyen küçük burjuva “sol”, örgüt ve partilerin saflarında da değil, genel olarak tüm ülkelerin ilerici hareketi içinde heyecanla karşılandı.

Emekçi kitlelerin sistemden hoşnutsuzluklarını kitlesel güç gösterisiyle ortaya koymaları ve Venezüella gericiliğiyle ABD emperyalizminin darbe girişimlerini sokaklarda ve alanlarda  geri püskürtmeleri, kuşku yok ki ilerici-devrimci, emekten ve emekçilerin kurtuluşundan yana ve anti emperyalist her kişi, parti ve örgütü heyecanlandıran gelişmelerdi. Bu bir yana, Chavez’in söylemine ve bazı uygulamalarına bakıldığında, O, ‘daha ileri’ye gitmek istiyordu!

Chavez, 2005 Ocağında Brezilya’da Dünya Sosyal Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Her geçen gün daha fazla inanıyorum ve hiç şüphem yok ki, pek çok aydının söylediği gibi, kapitalizmi aşmak zorunludur. Fakat kapitalizm kapitalizmin içinden değil, sosyalizm sayesinde, eşitlik ve adaletin olduğu gerçek sosyalizm sayesinde aşılabilir. Ama yine inanıyorum ki bunu demokrasi altında yapmak mümkündür, fakat Washington’un dayattığı tipte bir demokrasi değil” demekteydi. “Her şeyin başına, makineleri veya devleti değil insanı koyan, insancıl sosyalizm” diye devam eden Chavez, 1 Mayıs konuşmasında da, “Hedeflerimizi kapitalizmle başarmamız ya da bir ara yol bulmamız olanaksız. Bütün Venezüella’yı yeni yüzyılın sosyalizmi yolunda yürümeye çağırıyorum” diyordu.

Chavez’in uyguladığı program açık ki sosyalist değil Latin Amerikalı devrimciler Simon Bolivar ve Ezequiel Zamora’nın ulusal demokratik mirası üzerinden ulusal reformist ve devletçi bir programdı. Onun sözünü ettiği sosyalizm ise, burjuvazi ve onun üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetine karşı, iktidarın işçi sınıfı ve emekçiler tarafından alınması ve yeni bir toplum inşasını açıkça öngörmeyen, ‘hümanist’ ve “sınıflar üstü bir sosyalizm”di!

Hedeflerimize kapitalizm yoluyla ulaşmamız imkansızdır, orta yol aramak da mümkün değildir. …Bütün Venezüellaları yeni yüzyılın sosyalizmine doğru birlikte yürümeye çağırıyorum” diyen Cehavez bu doğrultuda ne kadar kararlı davranacaktır ya da O gerçekten sosyalizm için mi mücadele etmektedir? Peki Amerikan emperyalizmi, Cehavez’in “Bolivarcı Devrim” politikasının “21. Yüzyılın sosyalizmi”ne “evrilmesine nasıl ve hangi karşı devrimci politikalarla karşı koyacaktır?

Her şeyden önce, Chavez, sosyalizmden söz etmesine, geleceğin sosyalizmde olduğunu vurgulamasına karşın, sosyalist bir programa sahip ve onun gerçekleştirme hedefi olan örgütlü bir partinin başında değildir. Onun ve politik-askeri çevresinin tutarlı anti kapitalist bir programı olmadığı gibi, “serbest piyasa ekonomisi” diye reklam edilen sistemin dışına düşen bir platformda olduklarını gösterir yeterli veri de en azından henüz yoktur. Chavez’in sürdürdüğü bağımsızlıkçı ve anti Amerikan tutum, esas olarak “ulusalcı”dır ve Latin Amerika’nın hemen tüm halklarının bağımsızlıkçı tutumuyla ‘mistik’ bir mertebeye çıkardıkları Simon Bolivar’ı ideolojik dayanak olarak almaktadır.

Anti kapitalist devrimci bir program her şeyden önce, politik iktidarın proletarya tarafından ve burjuva iktidarı alaşağı edilerek ele geçirilmesini; bu iktidar aracıyla artı değer üretimine meydan vermeyecek ve dolayısıyla da sömürüyü ortadan kaldıracak bir yeniden kuruluşun gerçekleştirilmesini öngörür ve içerir. Venezüella’da olan ise, petrol gibi bazı enerji kaynaklarının “ulusallaştırılması”; kısmi toprak reformu; sınırlı bir halk milisi örgütlenmesi ve işçilerin işletmelerin yönetimini ele almak yada işletme yönetiminde söz sahibi olmak üzere harekete geçirilmesidir. Dış ticaret ve bankaların kamusal denetim altına alınması, uluslararası tekelci sermayenin ülke içindeki faaliyetinin engellenmesi, tüm ekonominin merkezi planlamaya uygun olarak ve emekçiler yararına yeniden düzenlenmesi, ve tüm bunlardan da önce, işçi ve emekçilerin tüm devlet işlerinde tümüyle ve gerçekten söz sahibi olarak iktidarın gerçek sahipleri olması; burjuva devlet  makinesinin etkisizleştirilip lağvedilmesi vs, tüm bunlardan Venezüella ya da bugün herhangi bir başak ülke açısından söz etmek mümkün değildir. Chavezci program ve uygulamalar kuşkusuz, özel mülkiyetin belli biçimlerine sınırlı bazı darbeler vurmakta; “işçi Özyönetimi”ni çağrıştırır özelikler taşımakta ve “katılımcılığı ve dayanışmacılığı” geliştirmeyi öngörmektedir. Ama bunlar, kapitalizm koşullarındaki kimi reformcu girişimlerden ibarettir. “Katılımcılık”, “dayanışmacılık” ve  “özyönetim” kavramlarının sosyalizm ile ilişkisi ise, başta Lenin olmak üzere sosyalizmin büyük öğretmenleri tarafından ancak olumsuzlanarak ve karşıdan kurulabilmiştir.

Chavez tarafından “ulusallaştırma programı”na alınan petrolün Venezüella ekonomisinde “kilit bir yere sahip olması” nedeniyle, bu alandaki uygulamalar tüm ekonomi için etkileyici ve önemlidir. Ancak, petrolün tümü “devlet mülkiyeti”nde olmadığı gibi, “devlet mülkü”nü de politik-iktisadi ve sosyal koşullardan ve devlet aygıtının hangi sınıfın elinde olduğundan soyutlanarak değerlendirmek mümkün değildir. “Kamulaştırma” adına yapılanlar özel mülkiyete son verme anlamına gelmediği gibi, geniş biçimde uygulanma anlamına da gelmemektedir. Elbette, işletmelere el koyma, “kamulaştırma”, işletmelerin “kollektif yönetimi” çağrılarının, kaçınılmazlıkla işçi ve emekçileri bu doğrultuda daha ileri adımlar atmaya yöneltme ve fabrikaların, eğer sistemi değiştirmek üzere harekete geçer ve bunda başarı sağlayabilirlerse, partisi yönetimindeki işçiler elinde ve sömürüyü yok etmek üzere çalıştırılması fikrinin, fikir kıvılcımları şeklinde oluşmasına yol açma gibi bir etkisi de olabilecektir. Yani bu hareket ve mücadelenin içinden anti kapitalizmin çıkması olasılığı, Chavez’in kimliği ve ne olacağından bağımsız olarak vardır; ve eğer hareket bu yönde evrilirse, bu Latin ülkelerindeki anti emperyalist-anti ABD mücadele ve eğilimin daha da güçlenmesine hizmet edecektir.

Diğer yandan Chavez’in başını çektiği anti Amerikan hareketin ve mücadelenin belirli kimi özellikleri, hareketin geleceği bakımından da sorun teşkil etmekteydi. Chavez bunları söylüyordu, ama Venezüella’da burjuva devleti yıkılmamıştı; temel kurumlar ayaktaydı ve yalnızca onların işleyişi ve organizasyonunda bazı değişiklikler söz konusuydu. Orduda ve üst bürokraside Amerikancılar tümüyle temizlenememişti. Basın büyük sermaye şirketlerinin tekelindeydi ve Chavez’e ve hükümetine karşı bir tutum içindeydi.

Chavez’in politikası kent ve kır emekçilerinin iktisadi –sosyal ve politik bazı talepleriyle ulusal burjuva taleplerin savunusunu ve bağımsızlıkçı bir tutumu içeriyor. Cehavez-Morales gibi anti emperyalist halkçı politikalar izleyen Latin Amerikalı politikacıların bu tutumunun, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin anti emperyalist ve anti kapitalist mücadelesinin gelişme ve yükselme koşullarında emekçilerden yana devam edebilir. Yani, kitlelere yönelik “popülist politikalarla ilerlemeye çalışan Chavez ve Morales’in devrimci bir rotada anti emperyalizmi ve halkçılığı sürdürmeleri ancak, bu doğrultuda kitlesel mücadelenin devamı ve yükselmesi sayesinde mümkün olabilir. Ancak böyle olması, Troçkist, “ultra solcu” grup ve kesimlerin, Latin Amerika’da “proleter devrim deneyleri yaşanmış ve ancak devrim proleter önderlik eksikliği nedeniyle başarısız kalmış”tır yönündeki görüşlerini ve onların “proleter devrimin Latin Amerika’da başarılı olamamasının nedenini “reformist kitlesel işçi partileri”nde aramalarını kuşkusuz, haklı çıkarmıyor.

Ayrıca kapitalistler,  Amerikancı büyük sermaye çevreleri, sendika kodamanları, askeri ve politik mekanizmanın örgütlü işbirlikçi kesimleri darbeci ve sabotajcı politikayı bırakmış değildirler ve bu iki kesim arasındaki mücadelenin nasıl sonuçlanacağı, emekçiler yönünden birinci olarak anti Amerikan yurtsever kesimlerin azim ve ısrarına ve ikinci olarak işçi sınıfının bu hareket ve mücadele içindeki tutumuna; devrimci öncü rolünü yerine getirip getirmemesine bağlıdır.Amerikan emperyalistlerinin Venezüella’daki gelişmelere darbeler ve dolaysız kontracı saldırılarla müdahale ettiği bir gerçektir. Bu müdahalelerin işgali içererek genişleyip genişlemeyeceği de henüz belirgin değildir. Ama Venezüella, onun için “çıban başı” olmaya devam etmektedir. Amerikan suç çetesi, Chavez yönetimini-ona şimdi Evo Morales’i de eklemiş bulunuyor- Latin Amerika’da “karışıklıklar yaratmaya çalışmak”la suçlamakta, Kolombiya’da CIA ve Pentagon denetiminde oluşturduğu paramiliter kontra güçler aracılığıyla Venezüella’da da, karışıklıklar çıkararak müdahale olanaklarını yaratmaya çalışmaktadır.  Venezüella’nın ekonomik ve politik yalıtılması Amerikan saldırı ve kuşatma politikasının önemli bir unsurunu oluşturmaktadır ve Chavez yönetimi bu kuşatılmışlığı yarmak için OPEC ülkeleriyle ve Çin ile ilişkilerini geliştirme çabasındadır. ABD’ne petrol ithalatı zorunluluğunu azaltmak, ekonomik kapasitesini genişletmek diğer girişimlerini oluşturmaktadır.

Latin Amerika ülkelerinin Chavez’in politikalarına desteği ise, Küba ve Bolivya dışında oldukça sorunludur. Kolombiya ve Peru yönetimlerinin düşmanca tutumları bir yana bırakıldığında, “dost” olarak görülen Lula yönetiminin tutumu da, hem bu yönetimin liberal kapitalist politikalara bağlılık göstermesi hem de Venezüella’nın petrol şirketleriyle ilişkilerini “ulusal çıkarlar yönünde” yenilemesi nedeniyle “soğuk”tur! Bunlar bir yana, devlet üst bürokrasisi ve devlet aygıtının henüz tümüyle Chavez ve hükümetinin elinde ya da denetiminde olmayışı da “reformların yönü” ya da ileri sürüldüğü üzere “sosyalizm yönünde ilerleme” açısından, aşılması zorunlu bir sorun oluşturmaktadır. Bu sorunu aşmak ise, tarihin birçok kez kanıtladığı üzere ancak işçi sınıfı ve kent ve kırın emekçilerinin birleşik devrimci hareketi ve eyleminin örgütlenmesi ve burjuva devlet aygıtının baştan sona lağvedilmesiyle mümkün olacaktır. Emperyalist-kapitalist sistemin ve özellikle Amerikan emperyalizminin kuşatması ve dayattığı politikaların belli ölçüler içinde de olsa aşılması ve yarılması ve halk yararına bir ilerleme ise, bugün ancak halkın demokratik örgütlenmesinin geliştirilmesi ve taleplerinin karışlanmasını esas alan bir ekonomik sosyal politikanın uygulanmasında ısrarla mümkün olacaktır.

Chavez’in yoksulluk ve eşitsizliği kapitalizmin çözemeyeceğine dair söylemi ve çözümleyici “model”in “sosyalizm olması gerektiği”ne vurgu yapması; ama “sosyalizmin hangi biçimi”nin olması gerektiği sorusuna da “21. yüzyıl sosyalizmi” cevabı vermesi; ancak bunu tanımlamaya çalışırken de “devrimci demokrasinin önemi”nden söz etmesi ve İsa’dan Zapata’ya; Peron’dan Marksizm’e birbirinden oldukça farklı kişi ve ideolojileri bir kategoride devrimci demokrasinin “motoru” ilan etmesi; daha da ileri giderek Marksizmi “doğmatik” gördüğünü söylemesi ve Venezüella’da  “sınıfsız toplum ya da mülkiyeti ortadan kaldırmak” gibi bir niyetinin bulunmadığını vaaz etmesi; tüm bunlar onun bir çelişkiler yumağı içinde debelendiğinin de kanıtlarıdır. Venezüella’nın durumunu, Marksist terminolojiye yakın bir söylemle; “…bir şeyin ölmek üzere olduğu ama henüz ölmediği, aynı zamanda bir şeyin doğmak üzere olduğu ve fakat henüz doğmadığı bir durum”a benzeterek, “Venezüella’da olan tam da budur” diyen ve uyguladığı reformların da bir tür “geçiş koşulları uygulamaları” olarak görülmesini isteyen Chavez’in gündeme getirdiği değişikliklerin bir kısmı Venezüella’da daha önce de bir biçimde gündeme gelmiş olan reformcu girişimlerin yeni biçimleridir. Toprak reformu bunların başında geliyordu ve “petrolün ulusalcı çıkarlar yönünde kullanılması”ndan sözedilmesi de büsbütün yeni değildi. Eğitim ve sağlıkta uygulamaya konulan reformlar açısından da bu söylenebilirdi. Ancak, “sosyalizm için birlikte yürüme”ye Chavezci çağrıyla işletmelerin işçiler tarafından alınması ve yönetimi girişimleri, O’nun hanesine yazılacak yeni bir durumdur.

Diğer yandan Chavez ve Chavista hareketinin anti Amerikan başarıları başta olmak üzere Latin ülkelerinde gelişen emekçi mücadelelerinin ve Chavez tarafından gündeme getirilen “sosyalizm yönünde birlikte yürüme çağrısı”yla ona Evo Morales’in verdiği destek tüm dünya halkları için bir moral değer kaynağı olarak da işlev görmektedir. İşçi sınıfını ve halkların saflarında, emperyalizme ve Amerikan haydut çetesine karşı mücadele edilebileceği; mücadele edilmekle kalmayıp başarı da sağlanabileceği ve zafere yürümenin mümkün olduğunu kanıtlayan bir gelişmedir bu.

Venezüella ve Bolivya başta olmak üzere Latin Amerika’daki toplumsal gelişmeler ve demokratik-sosyal ve iktisadi hakların elde edilmesi için baş vurulan kitlesel mücadele ve ayaklanmalar doğru bir hedefe ve işçi sınıfının devrimci sınıf önderliği ve partisinin yol gösterici kurmaylığına kavuştuğunda, salt anti emperyalist-anti Amerikan yurtseverlik değil, sosyalizm için mücadele de önemli dayanak ve güç bulacaktır. Buna kadar ise, orada olanlar dünya ve ülkemiz halkları için moral güç kaynağı ve emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı kazanma olanağına kanıt oluşturmaya devam edecektir.

Latin deneyi içinde en az Venezüella ve Chavez’in adı etrafında gelişen olaylar kadar, ancak ondan farklı olarak, daha çok olumsuz yanlarıyla öğretici olan bir diğer örnek Breziulya’da Lula’nın başkanlığıyla yaşananlardır. Brezilya İşçi Partisi gibi çok geniş işçi ve işsiz kitlelerinin, topraksız köylülerin ve onların örgütünün (MST) ve kentlerin yoksul yığınlarının, yerli halkın ve azınlık durumunda bulunanların büyük bir kesiminin desteğini görmüş bir partinin pratiği, sermayeye karşı kesin hatlarla belirlenmiş bağımsız devrimci bir çizgi izlemeyen veya bunda tereddüt eden ilerici kitle partilerinin emekçilere karşı bir  platforma savrulmaları ve emperyalist “yapısal uyum politikaları”na bağlanmalarının güçlü bir olasılık olduğunu göstermektedir. Brezilya İşçi Partisi (PT), kurulduğunda “sosyalist bir parti olduğunu” ilan etmişti. 2002’de cumhurbaşkanlığına seçilen “solcu” Lula ise, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin taleplerini basamak edinerek geldiği yönetim mevkilerini İMF programlarının sürdürülmesi ve ezilenlere vaat edilenlerin unutulması, daha da önemlisi son aylarda yaşandığı üzere, onlarla açıktan karşı karşıya gelmek üzere kullanmaktan kaçınmıyordu. İşte topraksızlar hareketinin üyeleri yüzlerce kişi, onun başkanlığında bulunduğu devletin parlamentosunu basarak taleplerini kabullenmeye çağırıyorlardı.

2005 Temmuz’unda Londra’da yapılan G-8 toplantısına Lula da Silva’nın Brezilya’nın “yeni solcu devlet başkanı” olarak katılması, liberal solculuğun kapitalist işbirlikçi çizgisini kanıtlayan yeni bir gelişme idi. Lula “İşçi Partisi”nin yöneticisiydi ve “sosyalist” olarak biliniyordu! SaoPaulo metal işçilerinin ‘79 grevinin üzerinden kurulan Brezilya İşçi Partisi’nin yirmi beş yıllık “macerası”nın geldiği yeri işaret etmesi bakımından Lula’nın tutumu ve emperyalist büyüklerle “dirsek teması” oldukça çarpıcıydı.

Brezilya İşçi Partisi ve Lula’nın izlediği çizgi ve bu “solcu yönetim”in emperyalist uluslararası kurumlar ve büyük güçlere karşı tutumu, son on yıllarda emekçi desteğine dayanan en güçlü partilerden biri olarak bu partinin izlediği hattın; ve onu “monolotik Leninist Parti”ye alternatif “özgürlükçü ve katılımcı parti” olarak sunan yeni dönemin liberal küçük burjuva solculuğunun-Türkiye’de örneğin ÖDP- nereye yol aldığının yeni bir kanıtıydı. O, yöneticilerinin iddiasına göre, “bürokratik işçi sınıfı partilerinden ayrışan çoğulcu ve demokratik bir kitle partisi” idi. Haşa, “Stalin’ci” değildi vs. Bu tür partiler, işçi sınıfı partisi olma ve tüm ezilenlerin çıkarlarıyla işçi sınıfının hedefleri arasındaki bağı devrimci tarzda kurarak sermayeye karşı emekçi mücadelesini örgütleme ve ona yön verme yerine, bir tür “sivil toplum örgütü” platformunda “sosyal forumculuk” yapmakta ve burjuvaziyle ilişkilerindeki liberal çizgi üzerinden sermaye örgütleriyle aynı platforma kaymaktan kurtulamamaktadırlar.

Ancak, Latin Amerika’daki gelişmeler, çok önemli bir gerçeğe daha işaret ettiler: bu, işçi sınıfı ve emekçilerin burjuva devlet aygıtını lağvedip kendi iktidarını kurmadıkça, kendilerinden yana; kendi hak, çıkar ve kurtuluşlarını teminat altına alan bir düzen oluşturamayacaklarıydı. Latin ülkelerinde “solcu devlet başkanları”nın işbaşına gelmelerinde, kent ve kır yoksullarıyla işçi-işsiz kitlelerinin temsili iddiasındaki parti ve güçlerin ‘ittifak yapmaları’nın da önemli bir etkisi olmuştu, ancak işçi sınıfının devrimci örgütlenmesi ve önderliği ve tüm ezilenlerin onun etrafında ortak talepler temelinde mücadeleye seferber edilmesi bakımından henüz kat edecek çok yol vardı. Kuşkusuz bunun en önemli etkenlerinden biri işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyiydi. Arjantin ve Brezilya ayrı tutulduğunda, bu ülkelerin çoğunda işçi sınıfının toplumsal konumunun; ve hemen tümünde proletarya ve emekçilerin örgütlü devrimci birliğinin yeterince güçlü olmaması ve uluslararası koşulların elverişsizliği nedeniyle ayaklanan işçi, köylü ve emekçi kitleler, pek çok kez iktidarı almanın eşiğine gelmelerine karşın, burjuvazi her seferinde tehlikeyi atlatabilmiş ve duruma yeniden hâkim olabilmiştir.  Arjantin’de devrik başkanın ardından, halk yanlısı politikalar izleyeceği vaadiyle seçilen Peronist Kirchner; Brezilya’da devlet başkanlığına getirilen metal işçisi ve sendikacı Lula; Bolivya’da benzer vaatlerle işbaşına gelen ama 1,5 yıl sonra yine bir halk ayaklanmasıyla düşürülen Carlos Mesa; Ekvador’da halk ayaklanması sonucu kaçmak zorunda kalan Guiterrez’in durumu bunu gösteriyor. Halk kitleleri devlet başkanlarını ve hükümetleri değiştirebilmekte; işbaşına gelmeleri ve kaçıp gitmelerinde belirleyici olmakta, ancak henüz kendi iktidarını kuracak bir örgütlenme ve mücadeleden ciddi olarak yoksun bulunmaktadır.

Latin ülkelerindeki gelişmeler, sermaye iktidarının yıkılabileceğini; bunu gerçekleştirecek işçi-emekçi mücadelesi ve hareketinin var olduğunu; örgütlü mücadele iktidar hedefiyle yürütüldüğünde burjuvazi ve emperyalizmi yenmenin olanaklı olduğunu bir kez daha gösterdiler. Emperyalist gericiliğin halkları içine aldığı zincirin parçalanabilir olduğu, bunun olanaklarının bugün çok daha genişlediği yeniden görüldü. Bu gelişmeler, emekçiler bakımından önemi küçümsenemez gelişme ve mevzi edinmeler olarak; her şeyden önce mücadele edildiğinde burjuvazi ve emperyalizme karşı kazanmanın olanaklı olduğunu kanıtlamak bakımından önemliydiler, zira, Amerikan emperyalizminin saldırısıyla çok yakından karşı karşıya olan bir bölgede gerçekleşmekteydiler. Ama işçi sınıfı ve emekçilerin elde ettikleri ve ulaştıkları politik sonuçlar bakımından değerlendirdiklerinde ciddi zaaflara da işaret etmekteydiler.

Bütün bu  gelişmeler, işçi sınıfının devrimci özne olma durumunun “son bulduğu” ve değişimin temel ve yönlendirici gücünün “ne halk, ne sınıf, ne kitle olmayan” yeni bir “çokluk” olarak şekillendiği yönündeki liberal ve sözde sol vaazlara da kesin bir darbe vurmuştur. Çalışanı ve çalışmayanıyla işçi sınıfı ve kent ve kırın emekçileri kapitalist emperyalizmin artan yoksullaştırıcı ve haklardan yoksun kılıcı saldırısına karşı, artan ve safları genişleyen bir emek ordusu olarak büyümüş ve daha da güçlenmişlerdir.

Tekelci sermayenin dünyanın tüm bölgelerine ve topraklarına el atması ve sermaye ihracı, mülksüzleşmeyi artırmış, bu süreç, Latin Amerika’da da işçi, işsiz ve topraksız köylü  kitleleriyle işbirlikçi burjuva iktidarları arasındaki çelişkilerin emekçiler yararına çözümü için, gerekli olan devrimci toplumsal dinamiklerin büyüyüp güçlenmesi yönünde gelişmiştir. Böylece, Fukuyama gibi Amerikalı ve kafadarı Avrupalı kimi burjuva ideoloğunun, eski Sovyet ülkelerinin kapitalizme yeniden entegre olmalarından hareketle ilan ettikleri „tarihin sonu” savlarının, ikinci dünya savaşı sonrası yıllardan itibaren geliştirilen „soğuk savaş” politikasının hamlelerinden biri olarak kazandığı popüler başarının ve onun emekçilerle örgütlerinin saflarında yarattığı geriletici etkinin kırılması bakımından da hem daha olgun koşullar hem de daha güncel, canlı ve „göze batıcı” yeni dayanaklar ortaya çıkmıştır.

Latin ülkelerindeki keskin çelişkilerle bu çelişkilerin yol açtığı çatışma, hükümet ve „iktidar” mücadeleleri, kapitalizmin „insan doğasına en uygun sistem” ve fakat sosyalizmin de „yaşama şansı olmayan, gerçekleşmesi de olanaksız bir ütopya” olduğu yönündeki burjuva görüşleri geçersiz kılan olguları bir kez daha açığa vurmuş,  kapitalist ‚piyasa’nın, toplumsal değişim, teknolojik gelişme ve demokratik sistem için en uygun sistem olduğu iddialarını da geçersiz kılmıştır.

Bundandır ki, 90’lı yılların başından itibaren giderek yoğunluk kazanan „elveda proletarya” tezleriyle „küreselleşme süreci”nin „refah ve barış getirdiği ve getireceği” yönündeki zırvalar artık eskisi denli pervasızlıkla savunulamamaktadır.

İşçi sınıfı ve “ezilenler”; sınıf ve “kimlik” politikaları

1980’li-90’lı yıllar ve sonrasında, özellikle postyapısalcılık-postmodernizm adı altında, çok sayıda “yeni teorisyen” tarafından yaygınlaştırılan görüşlerin bir özelliği de,  yaygın ve genel bir adlandırmayla “kimlik politikaları” olarak ifade edilen ve ırk-ulus kimliği, kadın kimliği; “ezilenler”in ve “ötekileştirilenler”in hakları ve mücadelesi; çevre sorunu gibi sorunlardan hareketle, işçi sınıfının devrimci sınıf rolünü ve materyalist tarih anlayışını ya tümüyle reddetmek ya da büyük oranda çarpıtmaktı. “Sınıf-ırk ve toplumsal cinsiyet arasındaki karmaşık ilişkileri” ve “kesişim noktaları”nı tespit etmek iddiasını da taşıyan, çevreciliğin, feminizmin, ulusal-ırksal eşitçiliğin, kültürün, eşcinsel haklarının öne çıkarıldığı bu yeni “tarih yazımı” teorilerinin hemen tümü, Marksist sınıf teorisine saldırı için hayli uğraştılar.
1982 yılında Ranajit Guha’nın yönetiminde, Türkçe karşılığı, “Madun Çalışmaları: Güney Asya Tarih ve Toplumuna Dair Metinler” olan bir başlık altında yayınlanan yazı ve makalelere sonraki süreçte yenileri eklendi. Gerekçe, “görülmek, hesaba katılmak istenmeyen, ama mücadeleleriyle kendilerini dayatan” çeşitli ve farklı “kimlik grupları”nın “görünür kılınması” idi. “Maduniyet” teorilerinden referansla, “itilenler”in-”ötekileştirilenler”in-”ezilenler”in durumu Türkiye’de de, bazı üniversiteler bünyesinde ve akademik çevrelerde, sosyal bilimlerin popüler uğraş alanlarından biri haline getirildi. Foucault’çu “söylemin gücü” tezi ve Antony Gramsci’nin İtalyan zindanlarında yazdığı “Hapishane Defterleri”nde, hegemonya altındaki kesimleri ifade etmek üzere kullandığı “subaltern”(tabi olanlar)-”sessizler” ve benzeri kavramlaştırmaları, bu yazar ve akademisyenlerin esin kaynakları arasındaydı. Buna göre, köylüler, “deklase” kesimler, etnik-milliyetçi gruplar, “çevreciler”, işçi sınıfıyla aynı “kategori”de tarih yapıcı, “özne olamayan özneler”di. Hegemonya altındaki söz konusu  grupların sadece özgünlükleri  değil, “özerk”likleri de hesaba katılmalıydı.
“Yapısal kategoriler”in birbirleriyle ilişkili olsalar bile, sonuçta “özerk oldukları”nı ileri sürerlerken, ağırlığın ve önemin ilişkiye değil “özerklik”e verilmesini öneriyorlardı. . Althusserci “tahakküm içinde yapılaşma” anlayışından hareketle, etnik-ulusal bölünmelerin tarihsel olarak belirlenen ekonomik-sosyal koşullar içinde ortaya çıkmış ve kökleşmiş olmaktan çok, toplumsal-kültürel olarak inşa edildiklerini söylüyorlardı. 1970’lerde Birmingham Üniversitesi (İngiltere) bünyesinde oluşturulan “Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi”nden Stuart Hall (New Left Reviev’in ilk editörü), örneğin İngiltere’deki siyah nüfusun durumundan hareketle, ırkçılığın, siyah işçilerin bütün deneyimini şekillendirdiği gibi, beyaz işçilerin deneyimini de şekillendirdiğini belirtiyordu. Çalışmayı yürütenlerin büyük çoğunluğu, “indirgeyeci ve belirlenimci” olarak niteledikleri Marksist sınıf teorisi ve tarih anlayışını, “temsil alanı dışındaki” bu “madun” halklar ve grupların durumuna ilgisiz, hatta “dışsal kalmış” olmakla; “dar ve mekanist altyapı-üstyapı kavrayışına sahip” ve “devlet iktidarının büyüsüne kapılmak”la suçluyorlardı. Onlara göre, Marksizm, oluşturucu ögeler ve kategorilerden birine ötekilerden daha fazla rol biçerek, kapitalist gelişmeyi “Avrupa merkezli” irdeleyerek, bu “özgül” kimlik durumlarına gereken önemi vermemişti. İşçi sınıfının üretim içindeki rolü, ileri sürüldüğü üzere onu merkezi önemde bir konuma getirmiyordu ve o da nihayetinde diğer ezilen toplumsal gruplardan biriydi.
Maduniyet tezlerini bir araya getiren ve yorumlayan Dennis Dworkin, örneğin şöyle yazıyordu: “Eğer deneyimin öteki boyutları-bölge, din, milliyetçilik, etnisite, mekan, yaş vd(diğerleri)-denkleme eklenirse, sınıf potansiyeli toplumsal, kültürel ve tarihsel karmaşıklığın katıksız ağırlığı tarafından küçücük hale getirilir.” (Sınıf Mücadeleleri, sf. 322) Dworkin, “Sınıfın öldüğü”ne ilişkin açıklama ve iddiaları “oldukça abartılı” buluyor, “ancak açıklayıcı bir kavram olarak sınıfın statüsü ciddi ve belki de geri dönülemez bir biçimde azalmıştır” kestiriminde bulunmaktan da geri kalmıyor (a.g.e.s.359), işçi sınıfının potansiyel olarak “hayati bir rol oynama”ya devam ettiğini, “kültürü, siyaseti, kimliği ve tarihi çok daha karmaşık ve gelişmiş bir biçimde kavramak için düşünsel bir açılım” sağladığını, ancak, sınıf anlatısının artık birleştirici olma özelliğinde olmadığını belirtiyordu.  Ulus-sınıf ve ‘toplumsal cinsiyet’ sorunlarının birbirleriyle ilişkili-‘dolanık’ olduğunu belirterek, Marksizme “yakın durdukları” iddiasında olanları dahil hemen hepsinin,  işçi sınıfı bilinci ve eyleminin güncel konjönktürel geriliğini kalkış noktası alarak, proletaryanın antikapitalist mücadelenin merkezindeki sınıf olarak tanımlanmış olmasına itirazları vardı. Chakrabarty örneğin, “Marx’la birlikte tartışıyoruz, ona karşı değil” diyor, sınıf mücadelesi ve militanlığınının salt “eski zamana dair olmadığı”ndan sözediyor, “Madun tarihi”nin Marksizm olmaksızın temelsiz kalacağını belirtiyor,  ama ardından da,  “Sermaye anlatısı içinden sürekli olarak bize insan olmanın başka yollarını, emek kabiliyetinin taşıyıcısı olmaktan fazlası olduğunu hatırlatan” Madun öznelerin durumunu gerekçe edinip postmodernizme yöneliyordu. Guha, üretim ilişkileri içindeki konumlarından değil, sınıf ve tabakaların, “madunlar”ın, “alt sırada”nlığından hareket ediyordu. Tanımı, “elit olmayanlar”ın eş konumu savına yakındı. David Arnold, işçileri, köylüleri, zanaatkarları, tarım işçilerini, diğer “alt kesimler”i birleştiren “bir örtü” olarak Madunluktan söz ediyordu, vb.
“Büyük anlatılar” karşıtlığıyla etiketli bu yeni liberal, postmodernist-yapıbozumcu teorilerin toplumsal sorunları ele alışını belirleyen, “tekil özne”ler-bireyler, alt kimlikler, alt kültürler, azınlıklar, “madunlar” vb. idi. Kapitalizm ise, ancak bunlarla bağlantısı kapsamında, ve esas olarak siyasal ve kültürel etkileriyle sorgulanıyordu. Marksist teoriyi, bu çok çeşitli toplumsal ve mesleki topluluk ve statü gruplarının, kültürel ve cinsel kimliklerin sorunlarına ve hak mücadelesine “önem vermemek”; onların “değiştirici potansiyel enerjisini görmemek” ya da tüm bu ezilen kesimlerin sorunlarıyla sınıf sorunu arasında kurduğu ilişki üzerinden onları geri plana atıp “önemsizleştirmek”le suçlayan bu tezlerin, –bugün artık parıltıları önemli oranda dökülmüştür– bir özelliği de “her birinin başka bir telden çalınmış olması”dır. Buna karşın, ortak paydası, “sınıf olmayan ve sınıf tarafından içerilmeyen” söz konusu “kimlik grupları”na, “sınıfla eş” ya da “aynı derecede önemli” rol biçmektir. Diğer yandan bu tez ve teoriler, üretimin ve üretim araçlarının devasa gelişimi ve üretimin uluslararası örgütlenmesini, bilim ve teknikteki; ulaşım ve iletişimdeki muazzam ilerlemeyi işçi sınıfının sınıfsal özelliklerini  “artık geçersizleştirdiği” iddiasındadırlar. Bunu ileri sürerken ama, kendileri bir tek sınıf oluşturmayan, ama farklı sınıf ve tabakalardan insanları ya içeren(ulus ve kadın) ya da şu veya bu talep etrafında-nesnel durumları yönünden ancak geçiçi biraraya gelebilen “ezilen ve ötekileştirilen”lerin nasıl oluyorda bu “aynı akıbet”te uğratmadığını(!) açıklamaktan da kaçınıyorlar. İşçi sınıfı mücdelesinin geçici gerileyişi-düşük düzeyi ve örgütlü gücünün zayıflığı, sınıf inkarcı teorilerin malzemesi olurken, toplumsal cinsiyet ve ulusal-etnik kimlik, çoğulluk ve çoğunluk temelli bu teori(ler), kültür-sanat alanından sosyal bilimlere kadar hemen her alanda, özellikle akademi çevrelerinde ve liberal sağ ve sol aydın-yazar çevreleri içinde destek bulabildiler.

SORUN NEREDE?
“Farklı kimlikler”in, “toplumsal gruplar”ın, “madunlar”ın durumu, sorunları ve hakları adına geliştirilen tezlerin sorunlu oluşlarının nedeni, bu kesimlerin karşı karşıya bulundukları baskıdan sözedilmiş olması ve durumlarının düzeltilmesi istemi değildir. Baskı gören ve sömürülen her toplumsal kesimin, sınıf ve tabakanın, azınlıkların, ezilen ulus ve cinslerin sorunları ve taleplerinin ortaya konması, bunların kapsamının ve aralarındaki ilişkilerin açıklığa kavuşturulması, çözüm yollarının araştırılması ve bunun için mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi sadece gerekli değil, zorunludur da. Bu toplum kesimlerinin baskıdan kurtuluşları için mücadele ise, sadece onların değil, işçi sınıfının da sorunudur. (İşçi sınıfı, kendisi ve diğer tüm baskı görüp ezilen durumdaki kesimlerin kurtuluşları için mücadele etmeksizin kapitalizme karşı mücadeleyi zafere ulaştıramaz.) Siyah ırkın ABD,  Güney Afrika ve İngiltere’de karşılaştığı ırkçı ayrımcılığa karşı mücadele meşru ve zorunlu idi. (Bu ayrımcılık bugün de özellikle ABD ve İngiltere gibi, sözümona demokrasinin “beşiği” sayılan ülkelerde dahi ortadan kalkmış değildir.) Beyaz ırkın üstünlüğü anlayışı toplumun tüm yaşam alanlarına yayılmışken, siyahlar beyazlarla aynı ortamları, ulaşım araçlarını, okulları paylaşamaz, yurttaş haklarından yararlanamazlarken, siyahi mücadelenin olması ve siyahi örgütlerin ortaya çıkması (Atlanta’da siyahların 1970’li yıllarda kurdukları bir “komünist partisi” bile olmuştu) değil, olmayışı paradoks olurdu. Irkçı ideoloji düşünsel imgelem ve üretime nüfuz ediyordu. Bu etkinin alanına beyaz ırktan işçi ve emekçilerle orta sınıf kesimlerinden insanların da girdiği somut bir durumdu. Biyolojik farklılığı ideolojik-kültürel ve politik ayrımcılık ve farklılığın temeli haline getiren ırkçılık öylesine güçlü bir anlayış haline getirilmişti ki, gelir düzeyi nispeten iyi olan beyaz tenli işçiler de ideolojik etki alanına girmişlerdi. İrlandalı beyaz göçmenlerin siyahi emekçilerle birlikte mücadeleye katılma yerine “beyazlığı” üstünlük sayan tutumla hareket ettikleri, bilinen bir gerçektir. Beyaz ırktan olmak, avantajlı farklılık nedeniydi. David Roediger, beyaz işçilerin, kendilerini siyahi emekçilerden ve köle olanlardan ayırmalarına rağmen, işçi konumlarına işaret ederken, somut bir durumdan söz etmişti. “Subaltern Studies” başlığı altında görüşlerini yayımlayan ve Dipesh Chakrabarty, Partha Chatterjee ve  Ranajit Guha gibi tarihçi ve sosyal bilimci akademisyenler, özellikle Güney Asyalı halkların sömürge bağımlılığına alınmaları ve buna karşı direnişlerinden; sömürgecilerin, sömürgeleştirdikleri halkları yok gösterip onları tarihsiz bırakmaya çalışmalarından söz ederlerken, haklı bir konumda duruyorlardı. Sömürgelikten kurtulan ülkelerin “postkolonyal” durumuyla ilişkin analizler yapan Giyatri Cahkravorty Spivak, “madun özne”nin, “sömürgeci üretim bağlamında” tarihsiz bırakıldığını; bu halkların tarihini esas belirleyenin sömürgeci miras olduğunu, Batı merkezli tarihçiliğin buna uygun düştüğünü söylerken; Edward Said, Batılı ideoloğ ve akademisyenlerin “Doğu”ya bakışlarının “oryantalist” olduğu; Doğulu özneyi “ideolojik olarak inşa etme”yi esas aldıkları; Şark’ın farklılıklarını görmek istemediklerini belirtirken; Chakrabarty, tarihsel pratiğin, Avrupa deneyimini yansıtan “varsayımlara zincirlendiği”; bunun bütün diğer halkların tarihinin “kuramsal öznesi” olarak alınıp, onlar üzerindeki egemenliğin sürmesine hizmet ettiği iddiasında bulunurken, elbette belirli dayanaklara sahiptiler.
Bize gelirsek, 80 yılı aşkın süre Kürt ulusal varlığını inkar eden Türk tarih tezine karşı çıkış, Kürtlere yönelik baskıyı ret tutumu ve bu yöndeki görüşler yerinde, gerekli ve zorunludur. Kürtlerin ya da örneğin Filistinlilerin, baskıdan kurtuluş ve kendi kaderlerini belirleme hakları için mücadele, sınıf bilinçli proletarya başta olmak üzere tüm ilerici-devrimci-demokrat  güçlerin göreviydi ve öyle olmaya devam ediyor. ABD ve NATO kuvvetlerinin işgali altındaki veya askeri müdahaleleriyle karşı karşıya olan ülke(ler) halklarının, bu saldırgan ve yağmacı güçleri söküp atmaları için mücadeleleri meşrudur.  Ya da örneğin, Kürtlerin ulusal baskı ve ayrımcılığa karşı mücadelelerinde, Türk işçi ve emekçilerinin yeterli desteğine sahip olmamasının eleştiri konusu yapılması ve bu durumun nasıl değişebileceği üzerinde düşünülmesi, salt bu nedenle yanlış görülemez.
Kadının, ataerkil toplumdan bu yana tabi tutulduğu baskının gündem yapılması ve kadın-erkek eşitsizliğinin son bulması için mücadelenin tarihsel, sosyal ve siyasal karakteriyle ilericiliğinden de kuşku duyulamaz. Kadın cinsinin içinde tutulduğu baskı, eşitsizlik ve sömürü ilişkilerine feminist itirazın tutarsızlığı ve saptırıcılığı, bu itiraz nedeniyle değil, eşitsizlik, baskı ve sömürünün kapitalist kaynağına saldırmaya değil, iki cins arasındaki eşitsiz ilişkiye öncelik vermesi nedeniyledir.
Doğanın kapitalist tahribini sorun yapmak, yaşam alanları ve kaynaklarının korunmasını savunmak, toprakların, havanın, kara ve deniz sularının zehirlenmesine karşı çıkmak, ormanların ve endemik bitkilerin yok edilmesine direnmek günümüzün en önemli sorunlarından biridir.
Sorun, bu “kimlik grupları”nın durumu “sorunsal”laştırılırken”, kapitalist üretim sistemiyle bağı söz konusu edilse dahi, bunun işçi sınıfının sermaye ile ilişkisinin karakterinin muğlaklaştırılmasının ve toplumsal tarihih mekanist-idealist yorumunun gerekçesi edinilmiş olmasıdır.

SENTEZCİ-REDCİ TEORİLERİN İKTİSADİ-SOSYAL VE SİYASAL KOŞULLARI
Sınıf mücadelesi teorisini, ulus-etnik köken-ırk-milliyet –ve kadın– sorununu “yalnızca ekonomik çıkar ve çelişkilerin bir ürünü” derekesine indirgemekle eleştiren ideolojik yaklaşımın 1980-90’lı yıllarda ve uluslararası alanda popülerlik kazanması tesadüfi bir gelişme değildi. Bu doğrultudaki görüş(ler), açıklıkla ifade ediliyor olsun-olmasın, Sovyetler Birliği ve “Doğu Bloku”ndaki biçimsel sosyalist görünümlerin de silindiği, dağılmanın hız kazanıp kapitalist emperyalizme yeniden entegrasyonun gerçekleştiği bir “yeni dünya gerçekliği” koşullarında, en gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfı hareketinin de geriye düşüp eski komünist partilerin güç kaybı ve Marksist materyalizmden, sınıf mücadelesi esasına dayalı toplumsal tarih görüşünden vazgeçmeye yöneldikleri bir zaman diliminin kültürel-ideolojik ve politik “iklim”inden ilham aldılar. Buna, burada ancak çok özet olarak belirtebileceğimiz başka etkenler ve olgular da eklenmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda, kapitalist emperyalist sistem ile sosyalist Sovyetler Birliği arasındaki –buna Doğu’nun ‘Halk Cumhuriyetleri’ ülkeleri de dahildi– uluslararası alanda süren çok yanlı mücadele (bir aralar “soğuk savaş” olarak da adlandırılıyordu), aslında kapitalizm-sosyalizm savaşı olarak, ikinci savaşın başka biçimlerle sürmesi anlamına da geliyordu. ABD’nin başını çektiği ve Batı Almanya ile Japonya’nın yağmalanması dahil kapitalist “kamp”ın tüm olanaklarını, bir yandan kendi işçi sınıfları ve halk kitlelerine karşı, diğer yanda sosyalizmin her alandaki kazanımlarını yıkıma sürüklemek ve CIA arşivlerinden basına yansıdığı üzere “komünizmin tabutuna çivi çakmak” için seferber eden emperyalistler, demokrasi söylemine ağırlık vermekten iktisadi-sosyal iyileştirmelere kadar, karşı atağa geçtiler. Nazi faşizminin kapitalist gaddarlığı ve kan dökücülüğünün dünya halkları arasında yarattığı tepkiyi sömüren İngiliz ve Amerikan yönetimleri ve sermayesi “demokrasicilik” entrikalarıyla halkları etkilemeye çalışırlarken, antikomünist propagandayı  “totalitarizm”-“antidemokratizm” suçlamalarıyla haklı göstermeye ve taraftar toplamaya çalıştılar. Sosyalizmin, tüm dış kuşatmaya ve içten yıkıcı ve kapitalist yanlısı faaliyetlere rağmen kazandığı zafer ve kaydettiği büyük iktisadi-sosyal ilerleme, faşizmin yenilgiye uğratılmasında belirleyici savaşın Sovyetler Birliği tarafından verilmesinin yarattığı prestijle birlikte Batı işçi sınıfı ve halklarının olduğu kadar, Asya’dan Afrika’ya çok sayıdaki ülkede demokratik ilerici hareketin ve halk devrimlerinin gelişmesinde de moral güç kaynağı olmuştu. Bu durdurulmalıydı! Ekonomide hamle yapılmalı, sosyal ve siyasal alanda, sosyalizmin kazandırdıklarının mücadeleyi teşvik eden ve hızlandırıcı rol oynayan etkisi kırılmalıydı. İkiyüzlü uygulamalara hız verildi. 1945-65 yılları, –bazı kapitalist ülkeler açısından bu süre  sonraki yıllara kadar uzatılabilir– kapitalizmin hızlı gelişme yılları oldu. “Refah” söylemi yaygınlaştırıldı. İşçi mücadelesinin önünü kesmek üzere sosyal ve ekonomik iyileştirmelere gidildi. Almanya ve Japonya onarıldı. Demokrasi için denilerek Kore’ye asker çıkarıldı. NATO’nun sınırları genişletildi. Marshall Planı çerçevisinde Türkiye ve Yunanistan dahil çeşitli ülkeler sermaye ihracıyla ve ikili anlaşmalarla bir tür yeni sömürge haline getirildi vb. vb.. Bütün bunlar, kapitalist gericiliğin tüm güçleri ve olanaklarının sosyalizme ve Sovyetler Birliği’ne karşı seferber edilmesi anlamına da geliyordu. İşçi sınıfı ve devrimci partilerini etkisizletirmek ve sosyalizmin etki alanının genişlemesine set çekmek için seferber olundu.
Stalin’in ölmesi ve Kruşçev ekibinin, önceden hazırlıklarını yaptıkları ve henüz tümüyle ortadan kalkması mümkün olmamış ve olması o günün koşullarında mümkün de olmayan çeşitli çelişkilerin üzerine oturarak, ekonomik reformlarla kapitalizme alan açmaları, Batılı emperyalistlere, “çivi çakmak” amacıyla balyozlarını indirme olanağını da yaratmış oldu. Çekoslovakya ve Macaristan müdahaleleri, Batı’da ve Doğu’da antisosyalizmin bayraktarlığını yapanlara yeni bir pencere açtı. Komünist partileri ve devrimci saflarda karışıklıkların baş göstermesi ve Batı ülkelerinin güçlü kitle partilerinin aynı süreçte reformist-sağ ve uzlaşıcı çizgiye doğru kaymaları, tekelci gericiliğe ve emperyalist şeflere, arayıp da bulamadıkları fırsatları yaratmış oldu.  İşçi ve halk hareketi giderek gerilemeye, sosyalizme güven azalmaya başladı. Eski sosyalist partilerin saflarındaki dağılmalar arttı. Örgütlü işçi-emekçi hareketi güç kaybetmeye başladı. Margret Thatcher ve Ronald Reagan yönetimindeki İngiliz ve Amerikan saldırılarıyla başlayıp bütün kapitalist ülkelerde uygulamaya sokulan ekonomik-sosyal politikalarla işçi ve diğer emekçilerin hareketine büyük darbeler vuruldu. Sovyetler Birliği’nde yaşanan toplumsal çöküş, “Birlik”in dağılması ve emperyalist kapitalist sistemle açıktan birleşme, güvensizlik ve moral deformasyonu etkisiyle birlikte diğer önemli etkendi.
İşçi hareketinin uluslararası alanda geriye düşüşü ve sosyalizmin, inşa edilmekte olduğu/edildiği ülke(ler)de kapitalizmin uluslararası saldırılarıyla yenilgiye uğratılmış olması, Marksist sınıf teorisi ve materyalist tarih görüşüne itirazcı-retçi teorilerin yeniden piyasa yapmasının sosyal koşullarını ve siyasal ortamını hazırlamış oldular. Post modernist teorilerden ilhamla “kimlikçi” yazar ve akademisyenler, ekonominin uluslararasılaşması ve “küreselleşme”den, çıkarılması gereken sonuçları değil, çıkarılmaması gereken sonuçları çıkardılar. Üretim daha fazla toplumsallaşırken, üretim araçları, pazarlar, hammadde kaynakları ve ürün stokları giderek daha az sayıdaki büyük tekel ve mali sermaye kodamanlarının denetimi ve mülkiyetine girerken, yoksul ile zengin arasındaki uçurum bütün kapitalist ülkelerde daha fazla büyür ve örneğin kapitalizmin jandarması ABD’de toplam servetin %60’na nüfusun yüzde biri sahip iken, nüfusun geri kalan %99’u, ancak servetin yüzde kırkına sahip iken, kapitalizm tüm dünyada hakim hale gelmiş ve yüz milyonlarca emekçi üretim araçlarından ve topraktan arındırılarak Çin-Hindistan-Pakistan-Bangladeş-Endonezya-Türkiye-İran gibi ülkelerde işçi sınıfının saflarına katılmış iken, işçi sınıfının “tarihsel özne sıfatını kaybettiği” iddiasıyla, sözüm ona tamamlayıcı teoriler ve alternatif politikaların inşaasına girişildi. Cesaret aldıkları şey, işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketin konjonktürel zayıflığıydı.  Ama, “ilgi çekici” olmalı, Marx ve Marksizm-Leninizm günümüzde yeniden daha fazla ilgi konusu olmaya başlamıştır ve burjuva liberalleri dahi “Marx geri mi geliyor?” tartışması yürütüyorlar.

ELEŞTİRİCİLERİN YANITLAMAKTAN KAÇINDIKLARI TEMEL SORU
“Maduniyet”çi akademisyen ve yazarların, Marx’ın sınıf teorisi ve tarih anlayışının, hem Avrupa merkezli, “Batı dışı halkların tarihine yabancı” olduğu; hem de “ötekiler”i; “alt kimlikleri”, ezilen ulusları, kadın cinsini ve çevre sorunlarını “dışladığı” iddiası, ancak kapitalist gelişmenin tarihsel seyri ve iktisadi-toplumsal gelişme sürecine dair Marksist belirlemeler göz önüne  getirilerek, doğru yere oturtulabilir ve dayanaksızlığı görülebilir.
Marx ve Engels, kapitalizmi özel bir irdelemeye tabi tutar(lar)ken, onun,  değişmez görünen ne varsa değişime sürüklediğini, ulusal sınırları aşarak uluslararasılaşmaya doğru evrildiğini, bilim ve teknik gelişmelerin ve makinenin muazzam yetkinleştirilmesinin kapitalist kâr için –ve rekabette ileri gitmek– kaçınılmazlık gösterdiğini, kapitalistlerin kadın ve çocuk emeğini giderek artan ölçüde üretime çektiklerini, büyük şirketlerin eve iş verme dahil her yola baş vurduğunu, bütün bunların ama ancak emekgücü sömürüsüyle mümkün olduğunu ortaya koydular.  Marx, kapitalist ilişkinin her biçimini ve yol açtığı sonuçları ortaya koyarken, bu sürecin bir taraftan makinenin gelişmesiyle işin daha az sayıdaki işçiyle yapılmasının mümkün hale gelmesi sonucu daha fazla işçinin işsizliğe (yedek ve ucuz işgücü ordusu) itilmesine, diğer yandan yeni ürün ihtiyaçlarının, üretim sektörlerinin kaçınılmazlığıyla işsizlerin bir bölümünün  bu alanlarda istihdamını mümkün hale getireceğini belirtiyor; büro işçilerinin, hizmet işkolunda çalışanların, ulaşım ve ticari işlerde çalışanların durumunu tek tek irdeleyerek artıdeğer üretimini açıklığa kavuşturyor ve emekçilerin sermaye ve tek tek kapitalistler ile ilişkilerinin niteliğini açıklıyordu. Bu kapsamlı çalışmanın sonuçlarıyla ilişkin konuşurken, Josep Weydemeyer’e 5 Mart 1852 tarihli mektubunda, Marx’ın, “benim yeni olarak tanıtladığım şey” diye, gönül zenginliğiyle özetlediği şuydu: “1) sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihi aşamalar ile sıkı ilişki içerisinde bulunduğu, 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağı, 3)bu diktatörlüğün kendisinin de sadece, bütün sınıfların ortadan kalkmasını ve sınıfsız topluma geçişten ibaret bulunduğu gerçeğidir.”
Bu tanıtlama, kapitalist üretim sisteminin temel karakteri ve çelişkisinin emek-sermaye ilişkisi tarafından belirlendiğinin, –ciltler dolusu örneklerin teorik genel soyutlamasıyla– ortaya konmasını da içeriyordu. Kapitalist gelişme, bir yanda emekgücünü satarak yaşamını sürdürme durumundaki işçi(ler)i, diğer yanında, emekgücünü, ona “karşılık” olarak ödediği ücretten daha fazla bir değer yaratması için burjuvaları zorunlu, kaçınılamaz bir ilişki içinde karşı karşıya getiriyor; diğer kesimleri, ellerindeki üretim araçlarını ya da küçük işletmelerini kaybederek, büyük kesimleri açısından işçi sınıfının saflarına doğru iterken, emek gücüne duyulan ihtiyaç, proletaryanın saflarının büyümesini sağlıyor, bu da, bu uzlaşmaz karşıt sınıfları çatışmaya sürüklüyordu. Marx, bu mücadelenin zorunlu olarak işçi sınıfı diktatörlüğüne –artık eski tür devlet olmayacak olan devletine– ve bütün sınıfların ortadan kalkmasına varacağını söylerken, bunun iktisadi-toplumsal ön koşullarının neler olabileceğini de ortaya koymuştu.
“Kimlik” teorisyenleri ve yazarlarının genel olarak üzerinden atlamayı işe yarar saydıkları soru, Marx ve Engels’in ve Marksist-Leninist teorinin, kapitalizmin, kapitalist üretim içindeki bu iki temel sınıfı arasındaki ilişkinin nasıl değiştiği ve onu “diğer kimlik grupları”yla aynı konuma getirdiğidir. Buradaki “Nasıl?” sorusu temel önemdedir. Çünkü, ilişkinin muhtevası-içeriği yönünden, “hizmet iş kolu büyüdü, sanayi işçilerinin sayısı azaldı, esnek çalışma yaygınlaştı, Marx’ın sınıf teorisi bunları açıklamakta artık yetersiz kalır” yönündeki ya da benzer iddiaların spekülasyondan öte bir değeri bulunmuyor. Kanıtlanacaksa eğer, artıdeğer üretiminin kapitalizmin temel kaynağı-varlık koşulu olmadığı kanıtlanmalıdır. Örneğin işçisiz kapitalizm var mıdır? Veya, sadece “söylemin gücü”yle, “ideolojik-politik-kültürel inşa” ile kapitalist ya da başka iktisadi temeli var kılmak mümkün müdür? Bu birbiriyle bağlantılı soruya/sorulara, bir bölümü Marksizme açıktan karşı, diğerleri sözüm ona katkı yapıp teoriyi geliştirme ve eksiklerini tamamlama iddiasındaki teorisyenlerin verdiği yanıt(lar)ın içerikten ziyade biçime ilişkin olduğu biliniyor. Kanıt olarak ileri sürülenler, en genelde, kapitalist gelişmenin işin ve üretimin sınırlarının uluslararasılaşması, bilim ve teknikteki gelişmeler, iletişim ve ulaşım tekniğindeki ilerlemeler, yeni üretim araçları, sahaları ve kollarının ortaya çıkması, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, hizmet işkolunun büyümesi, işçinin işin yürütülmesine ortak edilmesi vb.’dir. Bütün bu gelişmelerin gerçeğe tekabül ettiği ve fakat işçi ile kapitalist; emek ile sermaye arasındaki ilişkinin karakterini değiştirmediğini biz söylüyoruz, eleştiriciler reddediyorlar. Bu iddialar, Birikim dergisi yazarları ve Foucaultçu akademisyenlerle tartışmalarımızı içeren daha önceki birkaç makalede ele alınmıştı.

KAPİTALİZMİN ‘ÖZEL ÜRÜNÜ’ OLARAK İŞÇİ SINIFI, FARK NEREDE?
Kapitalizm, “genel olarak topraktan ve bütün üretim araçlarından arınmış”, “varlığını ancak emek gücünü satarak koruyabilen” emekçi olarak işçinin, kapitalist tarafından artıdeğer üretimi yoluyla sömürüldüğü bir sistemdir.
Kapitalist gelişme sürecini ele alırken Marx, Kapital’in Birinci Cildi’nde, “…Emek sürecinin, gitgide daima büyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulanması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kulllanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarları ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından  mülksüzleştirilmesi ile el ele gider” diye yazıyor ve devamında şunları söylüyordu. “Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.”
Ekonomik toplumsal hareketin gelişim süreci Marx’ı doğruladı. Kapitalizm, İngiltere’de en gelişmiş biçimi görülmek üzere önce Batı Avrupa ülkelerinde gelişti. Ancak, Marx’ın işaret ettiği üzere uluslararası bir sisteme doğru, bir dünya pazarına doğru, bütün geri halkları-ulusları da içine çekerek, genişledi. Kapitalist üretimin doğası gereği, hem daha fazla kâr için, hem de rekabette üstün gelmek üzere, kapitalistler bilim ve tekniği üretime uygularlarken, en gelişkin olanları, yani kapitalist pazarda ve piyasada en büyük pay sahibi olanları başta olmak üzere, aralarında kıyasıya bir rekabete giriştiler. Kapitalizm üretim araçlarında ve yöntemlerinde “devrim yapmadan” gelişimini ve varlığını sürdüremezdi. Bu, yeni ürünlerin, üretim sektörlerinin ve üretim araçlarının geliştirilmesi ihtiyacını doğuruyordu. Üretimin ve üretim araçlarının geliştirilmesi ihtiyacı, üretici güçlerin gelişmesini de kaçınılmaz kılıyordu. Ancak, daha fazla artıdeğer üretmek için makinenin geliştirilmesinin sonuçlarından biri de işçilerin işsizliğe itilmesiydi. Makinenin artan yetkinleşmesi ve kullanım sahasının genişlemesi “yedek emek ordusu”nu büyütürken, “sermayenin son derece büyük bir hızla üretimi genişletmesine” de yol açıyordu. (Lenin) Üretimin ve verimliliğin artırılması hedefi sömürüyü daha katmerli hale getirdi. Meta ve sermaye hareketinin gelişmesi, toplumun başlıcaları proletarya ve burjuvazi olmak üzere çeşitli sınıf ve tabakalara ayırmaktaydı. Köylülük çözülüyor, küçük üreticiler üretim araçlarından kopuyor, önemli bir bölümü ücretli emekçilerin safına katılırken, bir bölümü işsizliğe itiliyordu. Ucuz emek ihtiyacı, kadın ve çocuk emeğinin artan oranda üretime çekilmesini sağladı. Birçok kapitalist birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştiriliyor, giderek sayıları azalan büyük kapitalistlerin gücü ve etkinlik alanı artıyordu. Meta ve sermaye hareketinin bu gelişimi ve ulusal sınırları aşarak, eski köylü ülkeleri ve toplumları kapitalist pazara dahil etmesiyle, yüz milyonlarca yeni emekçi ücretli emek gücü durumuna dönüşüyordu.
Üretim ve sermaye artışı, pazar arayışını ve pazarlar için kıyasıya rekabeti kaçınılmaz kılıyordu. İçeride halk kitlelerine, dışarıda başka halklara baskı yoğunlaştı. Burjuvazinin kendi pazarına hakim olma mücadelesi, ulusal devletlerin ortaya çıkışına yol açtı. Batı Avrupa çok sayıda ulusal devlet şekillenirken, bunların diğer halklara baskısı arttı. Birden fazla ulusun ve ulusal toplulukların yaşadığı, ve kapitalist gelişme bakımından daha geride bulunan merkezi feodal imparatorluklar ise, kapitalizmin tekelci kapitalist aşamaya evrildiği bir dönemde baş gösteren ulusal başkaldırılarla parçalanmaya başladılar. Üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesiyle tekellere doğru gelişme ve mali sermaye egemenliğine geçildi. Mali sermayenin asalak karakteri  belirginleşti; kupon kesme, hisse senedi işlemleri, kredi ve borçlandırma oyunları, borsa manevralarıyla rant geliri arttı ve giderek devasa boyutlara ulaştı. Bu durum, üretimin riskleri ve zorluklarıyla uğraşmaktansa, rantiyeciliğe yönelişi kışkırttı. Tekelci kapitalizm, başka özelliklerinin yanı sıra, doğrudan işgallerle ya da sermaye ihracı aracıyla ulusların ve ülkelerin bağımlı hale getirilmesi, bu halkların kaynaklarının yağmalanması, vesayet altına alınmaları ve işbirlikçi sınıfların yönetiminde denetlenmeleri demekti. Az sayıdaki emperyalist büyük gücün dünyanın diğer topraklarını ve halklarını mali, iktisadi ve politik denetiminin bu gerici karakteri, uluslararası mali sermaye ve tekellerin baskısı, ezilen bağımlı ulusların emperyalistlere karşı mücadelesi ve direnişine yol açmazlık edemezdi. 20.yüzyıl, özellikle ikinci yarısına kadar olan dönemde daha yoğun olmak üzere, antiemperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerine sahne oldu.
İşçi sınıfının safları uluslararası alanda ve tek tek ülkelerde giderek genişledi. Kapitalizm, toprak, işletme, arazi, para, makine, fabrika sahibi, ya da emeğiyle geçinen kent ve kır emekçisi ve yoksullarının saflarında farklılaşmaları, “dağılma”yı kaçınılmaz kılıyordu. İşçi sınıfı ise, bölge, üretim sektörü, etnik köken, dinsel-mezhepsel inanç farklılıklarına, vasıflı vasıfsız oluşuna; kadrolu ya da taşeron ‘statüsü’ne karşın, büyüklü küçüklü işyerlerinde biraraya gelmekteydi. Üretim toplumsallaşırken, üretimin kapitalist biçimi ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti, proletarya-burjuvazi çelişkisini belirginleştirip keskinleştiriyordu. Sosyalizmin maddi ön koşulları olgunlaştı; düşüşler ve yükselişler, bunalımlar ve zaferlerle iç içe bu gelişme seyri içinde işçi sınıfının mücadele deneyimi ve örgütlenme pratiği zenginleşti. Artık temel sorun, iktisadi-toplumsal ve tarihi gelişmenin, insan soyunun gerçekten insanca yaşaması yönünde nasıl ileri gidebileceğiydi.
Kapitalizm bunun nasıl olabileceğini, hangi güçlerle kime karşı nasıl başarılabileceğinin koşullarına ve olanaklarına işaret ettiği gibi, kendi tasfiyesinin kaçınılmazlığını da aslında bizzat kendisi ortaya koydu. Artıdeğer sömürüsünün kaynaklık ettiği mülkiyet biçimleri ve ilişkileri tasfiye edilmeli; onun üzerinde yükselen aygıt yıkılmalı ve sömürünün, sömürüye dayanan sınıf farklılıklarının olmadığı bir yeni toplumsal sistem kurulmalıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin üretimin toplumsal karakteriyle bağdaşmayan özel mülkiyetçi karakterine son verilmeli; üretim araçlarının kolektif toplumsal mülkiyete dönüştürülerek toplumsal üretime uyumlu kılınmasının yolu bir toplumsal devrim ile açılmalıdır. Özel mülkiyet biçimlerinin üretici güçlerin uyumlu ve özgürce gelişmesini engelleyici işlevi de böylece son bulacaktır. Bunu gerçekleştirebilecek olan ise, ancak kendisi de üretim araçları mülkiyetinden arındırılmış olan, ve üretim içinde biraraya gelişiyle dolaysız bağlı olarak örgütlenmeye yatkınlığı, aynı talepler ile kolektif  davranış göstermesi vb. özellikleri ve avantajlarıyla proletaryadır. Toplumsal üretimi gerçekleştirirken safları büyüyen ve bir araya gelerek birleşen bir sınıf olarak o, üretim araçlarını toplumsallaştırarak gelişmenin önünü de açacaktır. Bu devrimci değişim, baskı ve ezmenin sömürüye ve sınıfsal farklılıklara ve çelişkilere dayanan tüm biçimlerinin ortadan kaldırılmasının/kalkmasının toplumsal iktisadi ve siyasal koşullarını var edecektir.

PROLETER SINIF MÜCADELESİ; BASKI VE SÖMÜRÜNÜN HER TÜRÜYLE MÜCADELE
Proleter sınıf mücadelesinin esas hedefi, sömürü sistemi ve sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasıdır. Ücretli emek sömürüsünün tüm biçimlerinin ve onu var eden ilişkilerin son bulmasının koşuludur bu. Proyetaryanın bu mücadelesi, sadece kendi sınıfının kurtuluşunu değil, tüm baskı altındakilerin, tüm ezilenlerin, kadınların, ezilen halkların toplumsal kurtuluşunu, doğanın kapitalist tahribinin son bulmasını ve tüm zenginliklerin ve olanakların insanın zihni ve fiziki gelişimi ve yaşam koşullarının daha fazla iyileştirilmesi için kullanılmasını içerir ve hedefler. Sınıf bilinci, tüm bu kesimlerin kendi aralarındaki ve devletle olan ilişkileriyle birlikte, kendiyle kapitalist sistem ve burjuvazi arasındaki ilişkilerin karakterinin, pratik mücadelenin deneyimi içinde kavranmasını ifade eder. Bu mücadele pratiğinde toplumsal hareketin yasalarının bilgisini de edinecektir. Dünyada ve ülkemizde, şovenizmin etkisi dışına çıkmayı başaran ve burjuva uzlaşmacılığını reddeden işçilerin tutumu, buna uygun olagelmiştir. “Sosyalist” etiketli bazı parti ve örgütlerin saflarındaki işçilerin farklı tutumları ise, bu parti ve örgütlerin uzlaşıcı-reformist, sol ya da sosyal şoven politikalarıyla bağlıdır. İşçi sınıfının iktidar olduğu sosyalizm koşullarında ise, kadın sorunu ve ezilen uluslar sorunu, kadın-erkek eşitliğinin toplumsal iktisadi koşulları ve temelinin var edilerek baskı ve ayrımı ortaya çıkaran etkenlerin yok edilmesi yönünde büyük mesafe kaydedilmiş, ezilen ulus ve azınlıklara kendi iradeleriyle belirledikleri yaşam biçiminin sağlanması için yardım edilmiş, ulusal ayrımcı uygulamalara son verilmiş; sınıf farklılıkları ve sömürü ilişkilerinin tümüyle son bulması için can bedeli mücadele yürütülmüştür. Bu gelişmelerin temel dayanağını, üretim araçlarının kolektif toplumsal mülkiyete alınarak üretim biçimi ve ilişkileriyle üretici güçler arasındaki ilişkinin uyumlu hale getirilmesi oluşturmuştur.
Emek-sermaye çelişkisinin, etnik ve ulusal özellikler ile sınıfsal özelliklerin bire bir örtüşmemesini de koşullaması; ulusun, işçi sınıfını, emekçi köylülüğü ve kent ve kır yoksullarının yanı sıra burjuvazi ve toprak sahiplerini de kapsaması; tersinden işçi sınıfının bu ötekileri kapsamaması, işçi sınıfının diğer emekçilerin sermayeye karşı mücadelesini sahiplenip desteklerken, burjuva-büyük toprak sahibi kesimlere karşı uzlaşmaz mücadele yürürtmesinin ya da yürütme zorunluluğunun maddi temelini oluşturur. O ayrıca, kendi sınıfının ulusal ve uluslararası ölçekteki taleplerinin savunusuyla sınırlı bir mücadeleyle yetinmemeli, kendini “salt kendici” sınırlara kapatmamalıdır. Onun mücadelesi, ezilen ve sömürülen, baskıya tabi tutulan ve zorla boyun eğdirilmek istenen tüm emekçilerin, tüm halkların, tüm ezilenlerin, “ötekileştirilen-dışlanan” diye tarif edilen her kesimin yanında olmakla, daha geniş kapsamlı bir mücadele olarak gelişmelidir. Marksist devrimcilik, eğer karşıtlık kavramıyla bağı açısından tanımlanırsa, baskı ve sömürü karşıtlığıdır. Ancak bu karşıtlık, amaçsız, hedefsiz, herhangi ezilen ve baskı gören kesimin hareketinin neyi hedeflediği ve hangi sınıf ve güçlere hizmet ettiği, toplumsal bakımdan geriye çekişi mi, ileri doğru gidişi mi önüne aldığı gibi çok çeşitli unsurları dikkate almayan bir karşıtlık değildir, olamaz. İşçi sınıfı ve devrimci partileri örneğin Ortaçağ gericiliğine meyl eden bir hareketi destekleyemez, emperyalizmin kuklalığını yapacak, onu güçlendirecek bir hareketin yanında safa giremezler. Bu tür hareketlerin sürüklediği halk kesimlerini uyarmaya, dost ve düşmanlarını doğru belirlemelerine yardımcı olmaya çalışır; sermaye ve gericiliğin her tür saldırısına ise, cepheden karşı çıkarlar. Marksizm’i ve devrimci sınıf partilerini, burjuva şovenizminin etki alanına giren çeşitli küçük burjuva, liberal-sol ara akımlar ve sosyal şöven partilerin kendilerini “sosyalist” ya da “işçi partisi”-“örgütü”nden ayrıştıran önemli bir özelliktir bu.
Uluslar sorununu esas alarak söylersek, Marksizm, örneğin her bir ulusal hareketi ve ulusal kurtuluş mücadelesini, bu hareket ve mücadelesinin ‘kendi özgünlüğü’yle ele almış;  gericiliği zayıflatan, demokratik devrimci gelişmeye katkı sağlayan ve sağlayacak olan hareketleri desteklerken, gericiliğin bir tür karakolu ve dayanağı görevi görecek olan ve emekçi kitlelerin talep ve çıkarlarına darbe vuracak gelişmelerin karşısında ise, işçi ve emekçi kitleleri uyarma sorumluluğuyla hareket etmiştir. Marks ve Engels, örneğin Çarlığın ileri karakolu işlevi yüklenmiş olan Çek ve Güney Slavları hareketine karşı çıkarlarken, Polonyalıların hareketini, bu hareket gericiliği zayıflatacağı için desteklemişlerdir. Engels, 1882 tarihli, Kautsky’e mektubunda, Avrupalı nüfusun yerleştiği Kanada, Avusturalya gibi ülkelerin bağımsız hale geleceğinden söz ederken, Portekiz, İspanya gibi ülkeler tarafından boyun eğdirilmiş Hindistan, Cezayir gibi ülkelerin “hızla bağımsızlığa ulaştırılmaları” için proletaryanın mücadelesinin önemine işaret etmişti. Lenin, Stalin, Enver Hoca ve öteki gerçek Marksistler, ezilen uluslar sorununu aynı “ilkesel tutum”la ele almışlardır. Bu ilke, “hiçbir ulusal ayrıcalık ve hiçbir ulusal eşitsizliği tanımamak, bunlara göz yummamak” (Lenin) olarak ifade edilebilir.(abç)
Sınıf bilincine ulaşmış işçiler, “ulusçuluk” politikasının ezen ve ezilen uluslar açısından farklı özelliklerini dikkate alırlar ve ezilen ulus hareketininin baskıdan kurtuluşu hedeflemesiyle hakim ulus burjuvazisinin, ulusal boyunduruk altında tutulan ulusların hareketini bastırmaya yönelik şovenist ve ayrımcı politikaları karşısında farklı tutum geliştirirler. Bilinçli proletarya, herhangi ezilen ulusun, zorla içinde tutulduğu bir “birlik”ten ayrılıp kendi siyasal devletini kurması dahil, geleceğini istediği gibi belirlemesini, onun hakkı sayar. Bu hakkın somut kullanımının işçi sınıfı ve emekçi halkların mücadelesine karşıt olmaması ve emperyalist gericiliği güçlendirilmemesi için, ideolojik mücadele yürütür  ve ezilen ulusun işçi ve emekçi kesimlerinin sınıf uyanıklığıyla tutum almaları için çaba gösterir. Güncel bir durum açısından söylenirse, örneğin Irak Kürt hareketi ile Türkiye Kürt hareketinin farklı gelişim seyrini ve yönlendirici politikalarını dikkate almayan bir tutum doğru olmayacaktır. İlki, ABD ile işbirliğine giren bir yönetici kesimin liderliğinde şekillenirken, ikincisi, emperyalist sömürgeciliğe ve Amerikan dayatmalarına karşı uyanık, ülkenin, devrimci-demokratik ve sosyalist  hareketle –kimi sorunlara rağmen– esas olarak bir biçimde ilişkili olan bir siyasal yönetim tarafından sürdürülmektedir. Türkiye Kürt ulusal mücadelesinin en önemli özelliklerinden biri de, ezen ulus burjuva gericiliğine karşı mücadele hattında ilerlerken, emperyalizmin ‘amiral gemisi’ ABD gericiliğine de güç vermemesidir.
İşçi sınıfının, üretim araçları mülkiyetinden yoksunluğu ve yaşamını ancak emek gücünü satarak sürdürebilmesi, ayrıca irili-ufaklı kapitalist işletmelerde bir araya gelmiş olması, bunun, günümüzde çok sayıdaki kapitalist ülkede gerçekleştiği üzere farklı uluslardan ve ulusal topluluklardan emekçilerin biraradalığı olarak da yaşanıyor olması, baskı ve sömürünün her çeşidine karşı mücadelesinin dayanağını oluşturan bir durumdur. Sınıf pratiğinin genel olarak buna uygunluk gösterip göstermemesinden bağımsız olarak, ulusal ayrımcı politikaların, ulusal baskının ve kadın-erkek eşitsizliğinin  olmaması için mücadele, proletaryanın sorunu ve sorumluluğudur. En geri düzeydeki ilişkileri içinde dahi işçiler, hakları için ‘kendi kapitalistleri’ne karşı mücadeleye yönelebiliyorlar. Bu ‘kendi kapitalistleri’ de, “bunlar benim ulusumun ögeleridir, bunlara saldırmayayım, haklarını vereyim, ücretlerini artırıp sendikalı yapayım, hatta istedikleri siyasi örgütlenmede yer almalarına engel olmayayım” diye “ulusçu” değil, polis ve asker gücüyle, yasa ve yasadışı zor yöntemleriyle karşılarına dikilip, onlara tümüyle sınıfçı bir tutum alıyorlar. Basit gibi görünen bu gerçek, milliyetçi ideolojiler ile sınıf politikası arasındaki nitelik farkını açıklayıcıdır. Kürt sorunu karşısında ya yeterince duyarlı olmayan ya da burjuva ideolojik etki sonucu Kürtlerin ulusal hakları için mücadelesini “bölücü” gören Türk ulusundan ve diğer milliyetlerden işçilerin, sorun kendileriyle patronları-kapitalistler-ve hükümet arasındaki, iktisadi-sosyal ve kimi politik sorunlar olduğunda, mücadeleye yönelmekten geri kalmamaları, bir diğer örnek olarak gösterilebilir. Ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin ulusal bağımsızlık ve kendi kaderini tayin için mücadelesinin, kendi sınıflarının örgütlenme  özgürlüğü ve kendi çıkarları için mücadele serbestisinden soyut olarak alınamayacağı, sorunun önemli diğer yanıdır. Sınıf hareketi ve mücadelesine buradan bakarak, onun “ulus bünyesinde bölücü rol oynadığını, bundan ötürü de ret edilmesi gerektiğini” ileri süren anlayışlar olmuştur. Bu anlayışlar, ilk bakışta doğru gibi görünseler bile, tarihsel olarak ve politik-ideolojik karakteriyle gerici özellik gösterirler. Ezilen ulusun işçi ve emekçileri, uluslarının baskıdan kurtuluşları için doğrudan mücadelenin içinde yer alarak, bu mücadelenin tutarlı demokratik doğrultuda ilerlemesi ve başarıya ulaşması için çaba göstermekle, ezen ulusların sınıf bilinçli işçileri ise, ezilen ulusun siyasal devletini kurması da dahil ulusal kaderini tayin hakkını savunarak, onun baskıyla boyunduruk altına alınmasına karşı çıkarak, sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Ezen ulus(lar) işçi sınıfı ve emekçi kitlelerinin, burjuva gericiliği tarafından ideolojik-politik-kültürel etkiyle, ezilen ulusun baskıdan kurtuluş ve özgür ve eşit haklara sahip olarak yaşama taleplerine ilgisiz tutulmaları ya da şoven etki sonucu bir bölümüyle karşı tutum almaları, hiç kuşkusuz kendileri aleyhine ve burjuvazi yararına sonuçlara  yol açmıştır ve açacaktır. Diğer yandan, ezilen ulus emekçileri, özellikle de onların ileri kesimleri, uluslarının diğerleriyle eşitlik hakkı için mücadele ederlerken, ulusal baskı ve ayrıcalıklar politikasının kapitalist temelini açık ve yeterince göremezler ise eğer, sınıf hareketine katılmaları sorunlu, tereddütlü olabilir. Bu tür zaaflı ve yanlış tutumlar ancak sınıf mücadelesi pratiği içinde, baskı ve sömürünün kapitalist kaynağı ile ortadan kaldırılmasının yolu açıklıkla kavrandığı ölçüde değişecektir.

HAREKETİN DİYALEKTİĞİ ve GÜNCEL SINIF MÜCADELESİNİN GÖSTERDİĞİ
Toplumsal kategorilere ilişkin sözü edilebilir tek kesinlik, herşeyin hareket ve değişim halinde olduğudur. Hiçbir iktisadi toplumsal sistem ve hiçbir toplumsal sınıf, tabaka, kategori mutlak sabit ve değişmez değildir. Önemli olan ise, bu değişimin kapsamı, niteliği, yani insanın insan gibi yaşamasına olanak sağlayacak; kimsenin kimseyi sömürmediği ve ayrıcalıklı ekonomik durumlardan yararlanarak baskı altında tutmadığı bir tarihsel evreye doğru olmasıdır.
Kapitalizm, yukarıda değinildiği üzere, bunun maddi koşullarını yaratmıştır. Kapitalizm, yalnızca serbest rekabetçi döneminde değil, tekelci döneminde de, halkların kaynaklarının talanı ve üretici güçlerin belirli tahribine yol açmakla birlikte gelişmesini sürdürmüş, emperyalist ‘klasik’ kapitalist ülkelerde, bu ülkelerin dışarıya sermaye ihracı kendi ülkelerindeki gelişmeyi bir miktar yavaşlatsa dahi, genel olarak gelişme devam etmiş ve sömürgelerle bağımlı ülkelerin kapitalist çarka dahil edilmesiyle uluslararası sistem özelliği daha fazla belirginleşmiştir. Bunun bir diğer anlamı, sosyalizmin maddi teknik temeli ve sosyal sınıf dayanağının daha ileri düzeyde olgunlaşmış olmasıdır. Yüz milyonlarca Avrupalı ve Amerikalı işçiye, kapitalizmin esas olarak emperyalizm koşullarında geliştiği Hindistan, Çin, Türkiye, Brezilya gibi ülkelerin yüz milyonlarca işçi ve emekçisi eklenmiş ve bu durum, kapitalistler ile işçi sınıfının uluslararası alandaki mücadelesinin nesnel olarak daha da yaygınlaşmasını sağlamıştır. Açlık, yoksulluk ve sefaletin arttığı ve savaş tehlikesinin büyüdüğü günümüz koşullarında, işçiler ve işsiz yığınlarıyla, kent ve kırların sömürülen ve baskı altındaki diğer ezilen kesimlerinin uluslararası sermayeye, emperyalist gericiliğe ve onun işbirlikçiliğini de yapan kapitalist ülkelerin yönetici sınıf ve güçlerine karşı mücadelesi, şu ya da bu biçimde, ama kaçınılmazlıkla yeni bir yükselişe doğru evrilecektir.
Somut durumda ise, işçi-ve emekçilerin tekelci gericilik ve burjuvaziye karşı mücadelesi, ülkeden ülkeye değişmekle, arada bir genel eylemler olmakla birlikte, henüz esas olarak düşük bir düzeyde seyretmektedir. İşçi ve emekçiler, bir dönemler etkili mücadelelerinin sonucu olarak elde ettikleri haklarını büyük oranda kaybetmişlerdir. Bu elbette, “sınıfın ölümü”nü vaaz edenlerin ileri sürdükleri üzere, kaçınılmaz bir durum değildir. Hareketin bugünkü dağınıklığı ve geriliğinin nedeni, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkilerin yumuşaması ya da ortadan kalkması ve dolayısıyla mücadelesizlik  koşullarının ortaya çıkması değil; hareketin dağınıklığı, güçlü sınıf örgütlerine sahip olmaması ve sermaye işbirlikçisi sendikal bürokrasi tarafından mücadeleden geri tutulması ya da engellenmesi ve burjuva ideolojik etkinin işçi ve diğer ezilenlerin saflarındaki etkinliğidir. Konjönktürel etkenler nedeniyle örgütlenme düzeyi ve birleşmiş bir sınıf halinde hareket etmesi ciddi olarak sorunludur.  Ancak, bu durumu, burjuvazi ve hükümetleriyle işgünü, iş koşulları, sosyal haklar, örgütlenme, politik uygulamaların emekçilerin durumunu dikkate alması vb. istemler etrafında mücadeleye girişmediğinin göstergesi olarak alınamaz. Herhangi kapitalist ülkede, kapitalistler ile hükümetlerinin, işçilerin durumunu, tutumunu, politik girişkenliklerini ya da yanılmışlıklarını dikkate almaksızın ekonomi politikalar belirleyip uyguladıklarını söylemek, gerçeğe aykırı düşer. Ücretli emekgücü ile kapitalistler arasındaki “gelir farkı” uçurumu; kâr ile ücretler arasındaki devasa açık, daha ucuza maletmenin esas olarak daha ucuz işgücüyle sağlanması, bunun için de daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretimi esas alan; makinenin daha fazla mükemmeleştirilmesiyle nisbi artıdeğer, işgünün uzatılmasıyla mutlak artıdeğer üretiminin artırılmasını esas alan uygulamalar, sosyal hak yoksunluğu ve siyasal baskı – bütün bunlar işçileri, şu ya da bu ülkede, şu ya da bu işletme bazında ya da Yunanistan, İspanya, Portekiz, İngiltere, İtalya gibi ülkelerde birçok kez görüldüğü üzere, genel direniş ve grevlere yöneltmektedir. 14 Kasım 2012’de bu ülkelerde gerçekleştirilen genel grev ve eylemler,  Belçika, Almanya gibi ülkelerin işçileri tarafından dayanışma eylemleriyle desteklendi. Yunan emekçileri 27 kez genel greve gittiler. Fransa’da birkaç yıl önce öğrencilerle işçilerin eylem birliği gerçekleşti. Türkiye’de, özelleştirme  ve esnek çalışmanın dayatılmasına, ücretler, işgünü, sendikal örgütlenme, iş “kazaları” gibi sorunlar etrafında, küçük ve orta boy işletmelerde olanları daha fazla sayıda olmak üzere birçok eylem yapılıyor. Bu mücadeleler içinde, farklı uluslardan ve çeşitli din ve mezhepleri benimseyen işçi ve emekçiler, kapitalistler ile hükümetlerine karşı birlikte mücadele ediyorlar. Buna, henüz çok ileri örnekleri ortaya çıkmamış olmasına karşın, uluslararası dayanışma örnekleri de ekleniyor. TEKEL işçilerinin 78 günlük, Çemen Tekstil işçilerinin 74 günlük direnişlerinde farklı ulusal-etnik kökenli işçilerin birlikte hareketi en yakın örnekler arasındadır. Buna, Opel işyerlerinden bazılarının kapatılmasına karşı, çeşitli ülkelerdeki işçilerin dayanışmasını ve yine Türkiye’de taşıma işçilerine yönelik saldırılara karşı başlatılan direnişe verilen uluslararası destek eklenebilir. Bu direniş ortaklığı ve destekler, “ulusal özgünlük” merkezli değil, asıl olarak sınıfsal kimlik ve ‘özgünlük’ merkezlidir. Hareketin bu ‘gerçeği’, mücadelenin bugünkü geri düzeyinden ya da yukarıda belirtildiği üzere işin ve üretimin, bilim ve teknikteki gelişmelerden yararlanılarak daha geniş alanlara/ülkelere ‘dağıtılmış’ olması, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, hizmet işkolunun büyümesi ve genişlemesi gibi nedenlerden hareketle, sınıfın devrimci rolünü inkara yönelen ya da önemsiz gösteren teorisyenler ile teorilerini de, esasen mahkum etmektedir.
Buna rağmen, işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesinin merkezinde yer aldığı sınıf mücüadelesi teorisine her türden saldırının; işçi sınıfının “öldüğü”; mücadelesinin “bir kez daha geri gelmemek üzere tarihe karıştığı” yönlü savların ya da kültürel-ekolojik-cinsiyetçi sözde yeniden inşa teorileriyle girişilen reddin esas olarak tüm ezilenlere zarar verdiği, saflarındaki dağınıklık ve “inançsızlık”a güç kattığı, sonuçlarıyla burjuva sağ gerici-muhafazakar ve liberal teori ve politikaları güçlendirdiği, somut bir gerçektir. Bu inkar ve saldırı teorileri, ‘klasik kapitalist ülkeler’ başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde “yeni sağ”ın gelişimini tetiklemiş, ırkçılık ve milliyetçilik politikalarına güç vermiştir. Sınıf mücadelesini “merkezsizleştiren”; işçi sınıfının konumu ve eylemini (”failliği” de deniyor) bu çok sayıdaki parçalı “kimlikler”den biriyle aynılaştıran görüşlerin, zenginlik-yoksulluk uçurumunun büyüdüğü bir döneme denk gelmesi, bir tür paradoks oluşturmakla birlikte, uluslararası sermayenin yoğun saldırıları altındaki işçi mücadelesinin geriye düşüşü, buna eşlik eden sağ liberal ve muhafazakar politikaların güç kazanması, toplumsal tarihi ve sınıf mücadelesini salt konjönktürel değişim ve gelişmelerle “ölçüye vuran”lara, sığınacak bir liman oluşturmuş; ret ve inkar teorileri, “yapısökümcülük” ve “postmodernizm” adına ileri sürülen bulamaç yığını, genç kuşakları, mücadeleye kuşkuyla yaklaşmaya yöneltirken, işçi ve emekçilerin ileri kesimlerinin saflarında daınıklığa yol açmış ve bu da şovenist, milliyetçi, ve diğer burjuva teori ve akımların güç kazanmasına yardımcı olmuştur. Sermaye devletleri, özellikle de devlet sınırları içinde birden fazla ulusun ve çeşitli ulusal toplulukların bulunduğu ülkelerin hakim gericiliği, “toplumsal panik” ortamı yaratarak, ülkenin ve “ulusun” bölünmesi tehlikesini öne çıkararak, her türden emekçi mücadelesini, bu sözde ortak tehditle savuşturmaya yönelir, böylece ezilen ulus ve azınlıkların baskıyla susturulmasına “halk desteği”ni sağlamaya çalışırlarken; sınıf karşıtı ve sınıfın saflarında kargaşa yaratma işlevi gören teorilerden güç almıştır. Bu gerici rol, ezilen ulus işçi ve emekçilerinin, birleşik sınıf hareketine katılmaları açısından da, tereddüt etkeni olmuştur. Yine, ulusal baskıya hedef olan ezilen ulus ve azınlıklardan işçilerin, bu baskıya ve ulusal ayrıcalıklara duydukları öfke nedeniyle, işçi sınıfının burjuvaziye ve mali sermayeye karşı mücadelesine “düşük düzeydeki ilgisi”nden söz edilebilir. Özellikle ezen ulus işçi ve emekçilerinin, ezilen ulusun kurtuluş isteği ve eşitlik talepleri karşısında, kendi burjuva devletinin politikalarına karşı mücadeleden uzak duruşu ya da hayırhah bir tutum alması, ezilen ulus emekçilerinin saflarında bu tür bir tutuma neden olabilmektedir.
Hareketin bugünkü durumu, açık olmalıdır ki, işçi ve emekçilerin mücadele deneyimlerini bir sınıf kültürü oluşturmak da dahil, içinde bulundukları koşulları değiştirmenin dayanaklarından biri olarak kullanabilme yetenekleriyle doğrudan bağlıdır. İşçiler, bütün toplum kesimlerinin, tüm sınıfların birbirleriyle şöyle ya da böyle ilişki içinde olmakla kalmadıkları, bu ilişkinin, burjuvazinin iktisadi, kültürel, ideolojik ve politik hakimiyeti altında şekillendiği koşullarda mücadele ediyorlar. Bu koşullarda, işçi sınıfı kültürü, ancak “ulusal” toplumsal koşullar içinde, bizattihi kendi sınıfının ve diğer emekçilerin geçmişten o güne mücadelelerinden devralınan ile uluslararası alanda süren sınıf mücadelesi deneyimlerinden çıkarılan sonuşlar üzerinden oluştururulabilir. Sınıf mücadelesinin şu ya da bu ülkedeki gelişme süreci; yükseliş ve geriye düşüşü ile sınıf deneyimi, yalnızca sınıfın örgütlenme düzeyine değil, ulusal-kültürel-dinsel ve ‘ananevi’ etkenlere de bağlı olarak şekillenir. Bundandır ki, burjuva ideolojisinin etkisi kırıldığı ölçüde, kapitalistlere karşı iktisadi-sosyal talepler için mücadeleyle sınırlı kalmayan ve siyasal demokrasinin talepleri mücadelesiyle birleşen, örneğin ulusal baskıya karşı çıkışı içeren bir tutum, ancak mümkün olabilmektedir.

ETNİSİST-FEMİNİST “MADUNİYET”Çİ  İTİRAZIN AÇMAZI
Marksizm’i “sınıf indirgemeci”- “çizgisel ilerlemeci” ya da “determinist” olmakla suçlayan teorisyenler ile “Maduniyet” tezlerini geliştiren akademisyen ve yazarlarının gündeme getirdikleri eleştiriler, modern burjuva toplumu ve kapitalist üretim sisteminin materyalist tahliline, örtülü ya da açık bir itirazı içeriyor. “Farklı toplumsal kimliklerin durumu”nun; onların karşıkarşıya oldukları baskı ve buna karşı direnişlerinin “göz ardı edildiği” vaazı, kapitalist üretim sisteminin olgusal gerçekleri ve iktisadi ilişkilerinin önemli oranda gözardı edilmesinden kaynaklanıyor.
Bu yazar ve akademisyenler, kuşkusuz maddi üretim koşullarından, ekonomik ilişkilerden söz ediyorlar. Bunu yaparlarken ama, değişen koşullar gerekçesine sığınarak, ezme-ezilme ilişkisinin, üzerinde gerçekleştiği ekonomik temel çok da önemli değilmiş ya da önemli olmaktan çıkmış gibi, daha çok politik-kültürel ve ideolojik inşanın “belirleyici”liğinden söz ederek, ilkini koşullayıcı etken olmaktan çıkarıyorlar. Sermaye-emek ilişkisinin gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkeler ile kapitalist gelişme yönünden daha geride bulunan ülkeler açısından farklı özellikte olduğunu ileri sürenleri ise, işçi sınıfının üretim araçlarıyla ilişkisinin bu ikinci tip ülkelerde, emek gücünü satarak yaşamını sürdürme durumunu değiştirerek onu ezilen ve baskı gören diğer “madun gruplar”la aynı konuma getirdiğini kanıtlayacak bir “keramet” göstermiş değiller. Emperyalistlerin, bağımlı ve sömürge  ülkeleri mali yükümlülüklerle, kredi ve borç faizleriyle, mali sermaye çıkarına ikili ve çok yönlü anlaşmalarla, doğrudan yatırımlar durumunda vergi indirimi ve diğer çeşitli alanlarda kolaylıklardan yararlanarak, işbirlikçi sınıflar aracıyla ya da doğrudan yağmalamaları, sermaye-emek ilişkisinin içeriğini değiştirmez. Ranajit Guha, Hindistan’daki kapitalist gelişme ile İngiliz sömürgeciliği arasındaki ilişkiden hareketle, biri ‘dış kapitalist’, diğeri Hindu kapitalist olmak üzere, “sömürünün iki farklı biçimi”nden söz ederken, örneğin işçi ile kapitalist arasındaki ilişkinin niteliğinin bu iki farklı ülke ‘tipi’nde farklı olup olmadığını belirsiz bırıkmaktadır. Bağımlılık ilişkilerinin, sömürülen ve baskı altındaki sınıf ve kesimlerin mücadele taktikleri ve somut hedefleri yönünden farklılık gösteren itifaklara olanak sağlayacağı doğrudur. Ancak, emperyalist ülkelerin ve uluslararası tekellerin bağımlı-geri ülkelere yönelik iktisadi-sosyal ve politik baskısının hedefindeki  sınıf ve kesimlerde, farklı karakterde tepkilere yol açması ve onları mücadeleye yöneltmesi ile, emperyalist ülkelerdeki işçi ve emekçilere yönelik baskı ve sömürünün harekete geçirdiği ya da geçireceği kesimler arasında farklılıklar olmakla birlikte, kapitalist ilişki söz konusu olduğunda, onun özü, emek sermaye ilişkisi tarafından belirlenir ve bu da “iç” ya “dış” kapitalist olmasına bağlı olarak değişmez.
Kimlik”çi eleştiricilerin bir kısmı, işçi sınıfının saflarındaki bölünmeleri; etnik, bölgesel, sektörel ayrımları işaret ederek ve sanayi işçilerinin klasik kapitalist ülkelerde (Batı Avrupa ve ABD) azaldığı ve hizmet işkolunun büyümesiyle kapitalizme karşı mücadelenin odağında yer almaktan çıktıklarını ileri sürerek, proletaryanın sınıf mücadelesinin kolektif öznesi olma özelliğinin değiştiğini vaaz ederken, “yapısökümcü”, sözde postmodernist teorisyenlerin spekülasyonlarını tekrarlamış oluyorlar.  Kapitalist toplumsallaşma, evet, aynı zamanda bir parçalanmışlıktır. Farklı sınıflara bölünmenin yanı sıra, her bir sınıf, nedenleri ve etkenleri farklı olmala birlikte bir iç bölünmeye de uğramaktadır. Ancak kapitalizmin en önemli özelliği, üretim araçlarıyla ilişkinin karakteri tarafından belirlenir. Üretim araçları mülkiyetinden arındırılmış olan ve yaşamlarını ancak emek gücünü satarak sürdürebilecek olan işçilerin bir sınıf olarak oluşmalarının maddi koşulları ve zemini, her şeyden önce üretim sürecindeki bu konumlarıyla ilişkilidir. Bu işçileri, toplumun öteki ezilen ve diğer kesimlerinden ayırıcı özelliğidir. Üretim araçlarına sahip olanlar, işçileri sevdikleri, acıdıkları için ya da “insaniyetleri” nedeniyle değil, kâr elde etmek için, artıdeğer üretemi için çalıştırıyorlar. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyle. Ne işçinin ürettiği ürüne, ancak ona bir ödemede bulunarak sahip olabilmesi ya da satın alacak gelire sahip değilse eğer, ihtiyaçlarını karşılayamaması durumu, ne de kapitalizmin binlerce, on binlerce, milyonlarca, bugün dünya ölçeğinde milyarlarca (yaklaşık 3,5 milyar) işçiyi üretim sürecine çekip sömürmeden varlığını sürdüremezliği koşulları ortadan kalkmıştır. İşsizlerin sayısı çalışan işçi sayısından fazla değil. Robot teknolojisi, insansız üretim vb. üzerine söylenenler de, kapitalizmin emekgücü sömürüsüne dayanan bir sistem olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İnsan emek gücünü, aklı ve bedenini tümüyle gereksiz kılan bir üretim ve ekonomik-toplumsal sistem olası değil ya da en azından bilimin ve insan aklı ve yaratısının bugünkü ve yakın gelecekteki  düzeyi açısından böyle bir iddia temelsiz ve saçma kalır.
Kapitalizm, bugün de, bundan sonra da ancak emek gücü sömürüsünü gerçekleştirerek varlığını sürdürebilir. İçsel çelişkileri ise bugün daha da olgunlaşmış bulunuyor. Bu, ama aynı zamanda, toplumsal değişim ve yeni toplumsal sistemi kurmanın sosyal dayanağının da oluşmasıdır. Bu özellik diğer kimlik gruplarının hiçbiri için söz konusu edilemez. Kuşkusuz bütün ‘tikel’likler birbirleriyle ilişkilidirler. Aralarında geçişler mümkündür. İşçi sınıfı, yazının bundan önceki bölümlerinde ele alındığı üzere, salt kendi sınıf sorunlarıyla değil, ama toplumun tüm öteki ezilen ve baskı altında tutulan kesimlerinin, “kimlik grupları”nın da baskı ve sömürüden kurtulmaları için mücadelesinde bu ilişkili olma durumunu gözetir, dikkate alır ve mümkün en geniş emekçi kesimlerininin birliğini sağlamak için çaba gösterir. Sınıf bilinci ve sınıf mücadelesi bunları hem gereksinir hem de kapsar. Bütünü-‘total olan’ı görerek parçaya-tikele yaklaşır ve irdeler, oradan yeniden bütüne doğru evrilir. Bunu gözardı eden postmodernist-yapıbozumcu, etnisist-kültürcü ve feminist teorilerin, her bir tikel alanı savunma adına, kapitalist sistemin tümel sorgulanmasından uzak kalışı ya da duruşu kaçınılmazdır.
“Ezilen toplumsal grup, ulus, cins” vb.’nin sorunlarının Marksizm’in “ilgi alanı dışında kaldığı” iddiası bu bakımdan herhangi geçerliliğe sahip değildir ve gerçek dışıdır. Bu iddia, Marksist “anlatı”yı tahrif etme pahasına, doğrulanmak istenmiştir. İşçi sınıfının kapitalist üretim içindeki rolüne, antikapitalist mücadelede, onu diğerlerinden ayırt eden temel özelliği olarak işaret edilmiş olması ve kapitalizmin “Batı Avrupa” esas alınarak tahlil edilmesi gerekçesine dayandırılmasıyla, bu iddia, daha baştan sorunlu ve tutarsızdır. Feminizm, ulusçuluk, çevrecilik sorunlarından birini öne çıkaranlar, iddialarının aksine, tüm “ezilenlerin sorunları”ndan değil, bir kesimin; ezilen ulusun ya da cinsin sorunlarıyla sınırlı bir görüşten hareket ederken, ‘kısımcı’-‘tikelci’dirler. Bu yazar, akademisyenler, çoğunluğu yönünden, toplumsal gelişmenin tarihsel sürecini; kapitalist emperyalist sistemi, toplumsal sınıfların iktisadi varlık koşullarını;  sermaye, toprak sahipliği, ücretli emek, devlet, dış ticaret ve dünya pazarı ilişkilerini mekanik ve idealist yöntemle analiz ederlerken, dikkatten kaçırdıkları önemli noktalardan biri, işçi sınıfının kapitalist üretim içindeki özel konumu ve önemidir. Bu durumu, onu tüm diğer ezilen grup ve kesimlerden farklı kılmaktadır. Orta ve küçük köylü, küçük esnaf, küçük işletme sahibi vb. başta olmak üzere çeşitli kesimler tekelci ve emperyalist baskı altında olmaları nedeniyle ezilen durumdadırlar. Ama hiçbiri işçilerin konumunda değildir. “Madunlar”ın köylülüğü örneğin sürekli parçalanmaktadır. Saflarından proletaryaya ve kent yoksullarına doğru nüfus sirkulasyonu geçerlidir, üstelik buna mahkumdur. Küçük burjuvazi, küçük işletmeci, küçük üretici için istikrarlı bir iktisadi-sosyal konum mümkün olamamaktadır. Burjuvazinin bir kesimi, daha güçlü olanların baskısı ve rekabeti karşısında dayanamayarak iflasa sürüklenmektedir. Baskı altındaki uluslar tüm bu kesimleri içermeleriyle birden fazla sınıf arasında eninde sonunda kaçınılmaz hale gelen çelişkilerle maluldür.
Kapitalist iktisadi-toplumsal ilişkilerin –19.yüzyılın ilk yarısında– “Avrupa merkezli” irdelenmesine getirilen itirazın da tutarlı bir dayanağı yoktur. Yoktur, çünkü  Marx’ın ekonomi politik teorisi, burjuva toplumunun teorik tahlilini esas alır. Bunun için, Marx’ın kapitalizmi tahlil etmeyi, İngiltere ve öteki Batı Avrupa ülkelerini esas alarak yapması, kapitalizmi en gelişmiş biçimleriyle ele alması, bu üretim sisteminin özelliklerinin ortaya konması açısından salt gerekli değil, toplumsal gelişmenin diyalektiğinin ‘serimlenmesi’ açısından zorunluydu da. Holanda, İngiltere ve Fransa, dünya ticaretinde başı çekiyorlardı ve İngiltere, modern burjuva toplumun o dönemdeki gelişmesinin en yüksek düzeyine çıkmıştı. 17. Yüzyıl İngiliz Burjuva Devrimi ve kapitalist gelişme sürecinin, 18. Yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşen büyük Fransız Burjuva Devrimi’nin ve 19. Yüzyıl Alman toplumsal değişiminin “anavatanı” Avrupa; özellikle de Batı Avrupa idi. Feodalizmden kapitalizme evrilen toplumsal süreci ve kapitalist toplumun gerçeğini irdelemeyi esas alan bir teorinin bu gelişmeleri, bu tarihsel gelişme sürecini; İngiliz kapitalizmi başta olmak üzere Avrupa ülkeleri kapitalizminin somut olgularını; toplumsal sınıfların ilişkilerini; Avrupa uluslarının birbirleriyle ve dünyanın öteki bölgelerindeki/kıtalarındaki uluslarla ilişkilerini ‘dikkat merkezine alması’ doğal, gerekli ve kaçınılmaması gereken bir durumdu.  Marksizm’i, “Avrupa merkezli” ve “Batı dışı toplumların tarihine ilgisiz” sayanların göz kapadıkları, bu tarihsel-toplumsal ve iktisadi gerçeklerdir. Kapitalizm ve burjuva toplumunun temel özellikleri, o zaman hala esas olarak birer köylü ülkesi durumundaki ülkeler hareket noktası alınarak ortaya konamazdı.
Kapitalizm, Avrupa merkezli  ortaya çıkmıştır, ama dünya kapitalist sistemine doğru gelişmiş ve genişlemiştir.  Serbest rekabetçi döneminde, burjuvazinin kendi pazarına hakim olması amacıyla başını çektiği ulusal hareketlerin ulusal devletlerin kurulmasıyla sonuçlanırken, tekelci kapitalizm koşullarında, o ulusal baskı ve ayrımcılığın ve her tür antidemokratizlin esas kaynağı haline gelmiştir. Emperyalist sömürgecilik ve ulusal ezme politikasına karşı mücadele artık esas olarak işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş sorununa bağlanmıştır. Emperyalizm çünkü, başka niteliksel özelliklerinin yanı sıra, az sayıdaki gelişmiş büyük kapitalist ülkenin dünyanın diğer uluslarını ezmesi sistemidir. Bu ilişki, ezilen ve sömürge bağımlılığı koşullarında tutulan ulusların kaynaklarının ezen ulus mali sermayesi ve egemen sınıfı yararına yağmalanması; ve bu yağmadan bir pay ile işçi aristokrasisinin satın alınmasıyla, ezilen ulusların kurtuluş savaşları karşısında sosyal şovenizme kitle tabanı oluşturma gibi gerici bir diğer sonuç da doğurmuştur. Marksizm-Leninizm ve Marksistler, Avrupa dışı halkların ve tüm ezilenlerin bu sömürü ve baskı sisteminden kurtuluşlarının yol ve yöntemlerini ortaya koymakla kalmamış, “baskı altındaki gruplar”ın hareketinin somut durumunu göz önünde tutarak, bunun mücadelesini de yürütmüştür. Etnisist, feminist ve ekolojist eleştiriler, sınıf bilinçli işçilerin ezilen “diğer kimlik grupları” ve kesimler ile onların sorunlarına yaklaşımını ve devrimci Marksist tutumu çarpıtmışlardır.
Sınıfların ve çeşitli diğer toplulukların yaşam biçimi ve iktisadi-sosyal-ve siyasal konumlarının farklılığı, aralarındaki çelişki, çatışma ve savaşların da kaynağını oluşturur. Kuşkusuz, ezilmenin her türüne karşı mücadele, baskıya tabi tutulan kesimlerin baskıdan kurtulmaları ve ulusal hak eşitliği, kadın-erkek eşitliği, dini-mezhepsel farklılıkların insanlar arasında baskı nedeni olmaması için mücadele zorunludur. Bu bakımdan “azınlıklar”ın, “farklı kimlik grupları”nın, ezilen cins ve ulusların, ya da örneğin farklı ülkelere iktisadi ve siyasi nedenlerle göç etmiş olan emekçilerin, ayrımcı politikalara karşı mücadelesi, salt bu kesimler açısından değil, işçi sınıfı ve politik-sendikal örgütleri için de gerekli ve görevleri içindedir. Ancak bu mücadele, şu ya da bu kesimin çektiği acılar, siyasal, hukuksal baskı ve eşitsizlikler, kaynaklandıkları iktisadi ilişkiler ve üretim sisteminden koparılarak  temelli çözüme ulaştırılamaz.
İşçi sınıfı ile burjuvazi; üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetiyle toplumsal üretici güçler arasındaki çelişme, kapitalist toplumun temel çelişkisidir. Baskı ve sömürü ilişkilerinden kurtuluşun “anahtarı” bu çelişkinin çözüme kavuş(turul)masındadır. Kapitalizm onu yıkıma götüren maddi temel ile yıkıcı sınıfsal güçlerini bizzat kendisi oluşturur. Bu güç, üretim içindeki varlığının özel konumu ve kolektif örgütlenme ve hareket kabiliyetiyle işçi sınıfından başkası değildir. İşçi sınıfının kapitalist üretim sistemi içindeki konumu; kapitalizm tarafından diğer sınıf ve kesimler sürekli bölünür-parçalanır ve farklı sınıflara doğru; esas olarak da işçi sınıfı ve burjuvaziye doğru itilirken, emek gücü sömürüsüne ihtiyacından ötürü işçilerin işletmelerde, fabrika ve atölyelerde, günümüzde daha da açıklık kazandığı üzere evlerin duvarları içine dek uzanan bir sömürü ağı içinde bir araya getirilmesiyle dolaysızca bağlıdır. Ulus örneğin, farklı sınıf ve tabakalarıyla kapitalizmin ürünü olmakla kalmaz, kapitalist ilişkilerle de bağdaşır. Burjuvazi, hem ulusunun bir sınıfı-hakim gücü hem de üretim araçlarının sahibidir. Buna rağmen, sınıf bilincine ulaşmış işçi ve emekçiler ile devrimci sınıf partileri, Marksizmin, “somut koşulların somut tahlili” yöntemini izleyerek ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmak, bunun için baskının her türüne karşı savaşmaktan geri durmamışlardır.
Kadın, ezilen cins olarak ulusun unsurları arasındadır, ezilen cins olarak mülk sahibi kesimlerin çeşitli tabakalarından kadınları da kapsar. Ancak, toplumsal üretim içindeki durumuyla birlikte daha çok sömürülüp ezilen esas olarak işçi-emekçi kadındır. Bundandır ki, kadın sorunu esas olarak emekçi kadın sorunudur ve proletarya, bu cins sadece “insanlığın yarısını oluşturduğu”ndan değil, ezilen, emekçi ve proleter olması nedeniyle de kadının kurtuluşunu, mücadele hedef ve amaçlarıyla birleştirmiştir. Feminist hareketler, “erkek özne”yi(!), siyah ırkın ideologları “beyazlığı” sorun edinirken, aksini iddia etmelerine karşın, aslında yerelliğin-parçalı varlığın ötesine geçmiyorlar. Sistem ve iktidar ilişikleri merkeze alınmadan, iktidar oluşunu sömürücü sınıf olmasına borçlu ezen gücün sınıfsal konumu ve özelliği gözetilmeden, tarihsel toplumsal eşitsizliklerin esas kaynağı açığa çıkarılmadan, cinslerden birini sorumlu tutmak ve sanki kimse daha önce kadın-erkek eşitsizliği ve kadın üzerindeki baskıdan ya da ırkçı-ulusal ezme politikalarıyla buna karşı mücadelenin gerekliliği-zorunluluğundan söz etmemiş gibi, bunları “sosyal bilimlerde çığır açıcı yeni perspektifler” olarak ilan etmek, başka şeylerin yanı sıra, bu alandaki mücadelenin inkarını da içermektedir.
Sınıf hareketinin geri düzeyde bulunduğu, örgütlenmesi ve mücadelesinin sınıf bilinçli tutumuyla uygunluk göstermediği bugünkü koşullarda, baskın olan burjuvazi ve  ideolojisidir. Kitlelerin büyük çoğunluğu, burjuva ideolojisinin etkisinden kurtulmuş, zaaflı ve yanlış “sınıf tutumu”nu terk etmiş olmaktan henüz uzaktır. İşçi sınıfının sömürülen ve ezilen bir sınıf olarak baskı ve sömürünün her türüne karşı mücadele sorumluluğuyla buna aykırı tutumları arasındaki bu çelişkinin giderilmesi, hem bir pratik deneyim sorunudur hem de sınıf bilincinin gelişmesi için daha fazla çabayı gereksinmektedir. Daha aile ortamından başlanarak okulda, sistemin toplumsal kurumları ve ekonomik olanakları kullanılarak, edebiyat-sanat yapılarıyla, basın-yayın organları ve sinema ve televizyon aracıyla gerçekleştirilen burjuva ideolojik-kültürel ve politik “angaje ediş”in etkisizleştirilmesi için, ideolojik ve kültürel, politik ve iktisadi ve yaşamın tüm alanlarında kesintisiz ve kararlı bir mücadele yürütülmelidir.
Sınıfın ‘dağınıklığı’-parçalılığı, bölünmüşlüğünden söz eden ya da “sanayi işçileri” dışındaki emekçi-ücretli kesimlerin Marksist teoride “önemsiz görüldüğü” ezberini yinelemekte sakınca görmeyen “kimlik”çi-kültürcü akademisyenler, etnik-ulusal ‘topluluklar’ın sınıfsal ve “cinsel” bölünmüşlüğü, kadın ve erkek yoksulların ve sömürülenlerin farklı cinslere mensubiyetinin aynı sınıf içinde biraraya gelmelerine engel olamazlığı; ulusal kültürlerin ortak öğelerin yanısıra farklı sınıf kültürlerinin ortaya çıkıp gelişmesine engel teşkil etmeyeceği gerçeğini, bulutlu havada, sislerin ardına üflemeye çalışmışlardır. Ama gerçek, özellikle de maddi ise, hem sisleri dağıtıcı işleve sahiptir, hem de sisler dağıldığında, olan çıplaklığı-gerçekliğiyle ortaya çıkma gücüne. Bu yazar ve akademisyenlerin görüşlerinin bir özelliği de, konjönktürel gelişmeleri ve anın olgularını esas alıp, tikel olanı genel yerine ikameye çalışması, bunun teorisini yapmaya yönelmesidir.

Din ve Kapitalizm, Kapitalizm ve İslam

Egemen sınıfların dini kullanmaları ya da din üzerinden yürüttükleri politika, feodal gericilik ve köleci toplum dönemlerinin tüm ilişkilerine nüfuz eden bir rol oynayarak tüm sınıflı toplumlar tarihi boyunca süregeldi.

Feodalizmin çözülmesi, ticaretin ve kapitalist üretimin boy vermesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin hakim hale gelmesi; burjuvazinin feodal gericiliğe ve onun üst yapı kurumlarına karşı mücadelesi, burjuva aydınlanması ve bilim, sanat ve edebiyat alanındaki ilerleme, feodal değer yargılarıyla dini dogma ve hurafelere karşı da bir gelişmeydi. Doğa bilimleri alanındaki gelişmeleri dayanak alan bilimsel-akılcı ve materyalist görüşlerin güç kazanması, idealist felsefeye, dinsel dogmalara ve onlara dayanan düşünce sistemine darbe vuruyordu.

Kapitalizm, insanın varlığını ve yaşamını sürdürme mücadelesinde doğa güçleriyle ilişkisinin ve toplumsal koşullarının ürünü olarak ortaya çıkan ve koşulların değişmesiyle birlikte çeşitli biçim ve düzeylerde değişime uğrayan ilkel-putperest ve tek tanrılı dinlerin gelişme ve değişme “süreci”nde, bir “yol ayrımı”nı gündeme getirdi. Küçük üretimin, ticaretin ve sanayinin gelişmesi, feodal kapalı sistemin parçalanması, kır ilişkilerinin çözülüp kentlere nüfus akışının gerçekleşmesi toplumsal yaşam ve ilişkileri değişime sürüklerken, inanç ve düşüncelerin, eski değer yargılarıyla anlayışların yeniden yorumlanmasını veya büsbütün reddedilmesini de bir sonuç olarak ortaya çıkardı. Burjuva aydınlanması ve Rönesans kapsamında bilim ve aklın yol göstericiliğine verilen öncelik, feodal kurumlara ve feodal değer yargılarına dinin kurumsal etkisine karşı mücadele olarak şekillendi. Kral, hükümdar ve sultanların iktidarlarını dini temsil makamı olarak göstermeleri, dini kurumların devlet düzeyinde etkili olmasını sağlarken, “devrimci çağı”ndaki burjuvazi, “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” düşüncesiyle feodal despotik baskının yanı sıra toplum ve doğa olaylarının dini yorumlarına karşıtlık ve saldırıyı da gündeme getirdi. Burjuva aydınlanması ve burjuva devrimi, başka şeylerin yanı sıra, Sokrates’in Bruno’nun ve Galileo’nun “melun ve kafir”ler olarak cezalandırılmalarına “cevaz veren” dini kurallar ve yargılara darbe vuruyor, bilimsel düşüncenin gelişmesi ve toplumsal yaşam ve doğa olaylarının aklın yol göstericiliğiyle irdelenmesi çabalarına engel ve yaptırım getiren; her şeyin ve tüm yaşamın “önceden kurgulanıp kurulduğu ve değişmeden kalacağı”nı vaz eden “yaratılış”çı teoriye karşı çıkıyordu. Kapitalizm emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan yoksulları kentlere çeker ve atölye ve fabrikalarda biraraya getirirken ve artı değer sömürüsünü gerçekleştirmek için makinelerin geliştirilmesini, yeni atılımları ve bilimsel-teknik icatları zorunlu kılarken, “değişmezlik” vaaz eden düşüncelere darbe vurarak varsayımsal dogmalar bütününü değişmeye zorluyordu.

Ancak burjuvazi, işçilerle sınıf kavgasına girdiğinde, dinin kurumsal güçlenmesine karşı tutumunu değiştirdi ve dinin ve idealist felsefenin kitleler üzerindeki etkisini sınıf egemenliği ve sömürü sistemi yararına kullanmaya yöneldi. Yönetimi altındaki “topluluğun” itaatini sağlamak için baskının yanı sıra, tüm toplumun ve haklarının savunucusu olma iddiasıyla bir “kader ortaklığı” fikri etrafında birleşmeyi dayatıyordu. Geliştirmek istediği sisteminin serpilip yayılması, tüm tutucu kurum ve anlayışların aşılmasını gerektirmesine karşın, otoritesini topluma kabullendirmesi için kaderci, “kutsi” anlayışlarla uzlaşmaya ihtiyaç duyuyordu. Burjuvazi de, bir “bilinç biçimi” olarak din de, “toplumun karşılıklı güveni ve dayanışması”nı istiyordu.

Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden tekelci evresine geçiş, “siyasal demokrasi”den siyasal gericiliğe geçiş de demekti. Tekelci burjuvazi, feodal gericiliğin tüm ilkel ve Ortaçağcı güçlerini yedeğe alarak işçi sınıfı ve ezilen halklara karşı mevzilerini güçlendirmeye yöneldi. Artık din ve dini örgütlenme, tekelci burjuva egemenliği ve burjuva-emperyalist ideolojinin bir bileşeniydi. Tekelci burjuvazi her tür gericiliğe kucak açtı; dinsel gericiliği yedekledi ve onu hegemonya mücadelesi ve sömürgeci politikalarının aracı olarak kullandı. Tarihsel gelişmeye karşıt olarak Ortaçağın dini ve idealist felsefi yargılarını ideolojik cephaneliğine aldı. Bilim ve aklın yol göstericiliğine dayanan ileri atılımlara karşı dinin ve metafiziğin zincirlerine sarılan gericilik, proletarya ve ezilenlerin metafizik düşünce ve inançların etkisinden kurtulmasını önlemek istiyor, materyalizme ve sosyalizme karşı mücadelesinde, modern ya da Ortaçağcı bütün gerici akımları yedeğine almaya ihtiyaç duyuyordu.

Bu, çürüyen ve tarihsel açıdan da “can çekişen” sistemin “doğası”na uygundu. Burjuvazinin politik-askeri temsilcileriyle iddialı ideologları, tekelci sermaye ve kapitalizmin yol açtığı umutsuzluk ve güvensizliklere karşı bir önlem olmak üzere ezilenleri sisteme yedeklemenin araç ve yöntemlerinden birini, teskin edici “ruhçuluk”ta bulmaktaydılar.

Herhangi bir üretim sisteminin siyasal üst yapıdaki temsilcilerinin yenilgiye uğratılmış olmaları ve üst yapı kurumlarının dağıtılması veya tasfiye edilmesinin, o sisteme ait düşünce, ideoloji ve kültürün kısa sürede ve tamamen etkisiz kalmasını sağlayamayacağı gerçeği bir yana, tekelci burjuvazinin feodal değer yargıları ve feodalizmin üst yapıda ve bilinç biçimlerinde bıraktığı etkiyi ortadan kaldırma hedefi de yoktu. Toplumsal ilerlemeye ayakbağı oluşturan bu değerlerle ilişkiler yedeğe alınarak sömürgeciliğin silahları haline getirildi. Sadece işçi sınıfı ve halk devrimlerinin kazanımlarını değil, sınıf mücadelesinin ürünü ve aralarında burjuvazinin ‘devrimci dönemi’nden kalma olanlarının da bulunduğu ve bugün ancak proletarya ve emekçiler tarafından insanlığı ileriye götürme mücadelesinde kullanılabilecek tüm kazanımlar hedefe kondu.

DİNİ SÖYLEMİN YENİDEN AĞIRLIK KAZANDIĞI BİR DÖNEM

“İslam”ın kapitalizm ve ABD başta olmak üzere ‘Batı emperyalizmi’ ile ilişkileri üzerine tartışmalar günceldir ve emekçi kitleler bakımından da ilgi çekici ve etkileyicidir. Amerikan askeri-politik şefleri ve onlarla işbirliği içindeki yazar ve kimi tarihçiler “medeniyetler savaşı”, “dinler savaşı”, “İslam ile Hıristiyanlığın uzlaşmazlığı”; Hıristiyanlığın “reforma açık ve ilerici” ve fakat Müslümanlığın “her tür reformcu girişime kapalı ve gerici olduğu” üzerine propagandayı sürdürüyorlar. Uluslararası özelliği bulunan terör “İslam” ile birlikte anılıyor. Feodal Ortaçağın kurum ve düşünceleri tarihsel olarak geride kalmış ve emperyalist burjuvazi onları yedeklemiş olmasına karşın, bugünün toplumsal olayları “feodalizm ile kapitalizm”; tekelci burjuvaziyle feodal aristokrasi; “ilerici Hıristiyan Batı” ile “dogmatik-tutucu Doğu” arasındaki çelişkilerle ve bunlar tarafından şekillenen “medeniyetler çatışması”yla izaha çalışılıyor. Emperyalist kapitalizmin temel çelişki ve açmazlarıyla sömürgeci politika ve saldırılar bu tezler üzerinden gizleniyor; saldırı ve işgaller “modern ve özgürleştirici” girişimler olarak gösteriliyor.

“İslam” ve “İslami terörizm” sözcükleri uluslararası alanda bu anlayışla yaygın ve çok sık kullanılıyor. Filistin direnişi içindeki gruplardan bazıları, özellikle de son seçimleri kazanarak hükümet kuran fakat İsrail’in saldırı ve gözaltılarıyla karşılaşan Hamas’ın ve yine Lübnan’da kitle desteğine sahip, hükümetin ortağı olan ve İsrail saldırı ve işgaline karşı gösterdiği direnişle dikkat çeken Hizbullah gibi örgütlerin İslami kesimlerle ve İran-Suriye ve Türkiye ile ilişkileri örnek gösterilerek ABD ve İngiliz emperyalistleriyle İsrail’in saldırı ve işgallerine direnen ülkelerin halkları -ve hatta bu ülkelerin yönetimleri- “terör destekçisi” ve Batı uygarlığının “düşmanları” ilan edildiler.

Batı kaynaklı burjuva propagandası, Irak ve Afganistan’daki gelişmeleri ve bu ülkelerin ABD-İngiliz emperyalistleri tarafından işgal edilmelerini bir biçimde İslam dini ve “İslami terörizm” ile ilişkilendiriyor; Doğu-Batı ilişkilerini uygarlığın ve kapitalizmin gelişme farklılığıyla bağlantılandırarak Batı uygarlığının ve kapitalizmin Batıdaki gelişmesini “Hıristiyanlığın gelişmeye ve reformlara açık olması”yla, Doğu halklarının geri kalışı ya da kapitalizmin Doğudaki gelişme düzeyinin geriliğini ise “İslam’ın reformlar ve kapitalizme kapalılığı”yla izaha çalışıyor. Böylece bu tartışma, bazı Batılı ideologların öteden beri sürdürdükleri “uygar Batı”, “barbar Doğu” propagandasının sınırlarını da aşarak “uygar ve reformist Hıristiyanlık” ile “barbar ve dogmatik İslam” tartışmasına vardırılıyor.

Tekelci gericilik ve özellikle Amerikan yöneticilerinin dinin toplumsal etkisini güçlendiren faaliyetlere yeniden ağırlık verdikleri, dini önyargı ve söylencelerin etkisini güçlendiren açıklamalar yaptıkları, dini etkinlik ve kurumlara ilgiyi artırdıkları; Batı Avrupa ülkelerindeki en gerici sermaye partileri ve temsilcilerinin ‘Hıristiyan değerleri’ne atıfta bulundukları, İslam’ı ise “suç doğurucu bir inanç sistemi” olarak gösterdikleri ve bu tutumlarına da bir tepkiyi ifade eden “politik İslam”ın güç kazandığı bir dönemden geçiliyor. Burjuvazi ve temsilcileri , kapitalizm öncesi çağların metafizik dogmalarıyla dini önyargılarını yeniden güncel politikanın aracı haline getirdiler. Doğa ve toplum olaylarına bilimsel aklın yol göstericiliğinde yaklaşma düşüncesine karşı burjuva-emperyalist ideolojik bombardımanın en önemli ögelerinden birini dinsel olanı oluşturuyor.

“Yaratılışçılık” yeniden piyasa malı haline getirilip uluslararası sürüme kondu. Evrim kuramına karşı uluslararası kampanya yeniden yoğunlaştırıldı. Bush gibi bir emperyalist şarlatan kendini “Tanrı’nın iradesi”yle ilişkili “seçilmiş görevli” ilan etti.

Tekelci gericilik ve uluslararası sermaye, işçi hareketi ve sosyalizmin geçici de olsa geriye atılmış olmasının kitleler içinde yarattığı umutsuzluk ve çözümsüzlüğü ve onun yol açtığı “yeni arayışlar”ı, dini istismar ve kullanma olanağı olarak değerlendiriyor.

Amerikan ve Batılı emperyalist yönetimlerin dine ve dinin politik amaçlı kullanımına verdikleri ağırlık ve gösterdikleri aşırı ilgi ile “İslami terörizm tehdidi”ne yaptıkları vurgu bağımlı-geri ülkelerde misyoner faaliyetlerinin hızlanmasına, dine yöneliş eğiliminin güçlenmesine, farklı dini inançlara sahip kitleler arasındaki ilişkilerin sabote edilmesine yol açmakla kalmadı; ‘barış’, demokrasi ve uygarlık düşmanı faaliyetlerle işgal ve yayılma politikalarının sözde gerici bir dini anlayışa karşı ve sözde daha uygar ve ilerlemeye açık bir dini anlayışa güç vermek adına uygulaması olanaklarını da genişletti.

Burjuvazinin ve özellikle de ABD başta olmak üzere emperyalist büyük güçlerin politik-askeri sözcüleriyle önde gelen yazar, sanatçı ve ideologlarının dine ve dini hurafe ve dogmalara bu aşırı yeniden sarılmaları, bilim ve akla aykırı idealist-metafizik görüş ve inançların yüz milyonlarca insan üzerindeki etkisinin hala sürüyor olmasını bilmeleriyle kuşkusuz ilişkilidir ve dünya gericiliğinin emrindeki politikacı, yazar, din görevlisi ve bunların hemen hepsine yol gösterici fikirler üretmekle pirim yapan burjuva ideologları kuşkusuz bunun farkında olarak hareket ediyorlar. Ama pazar ve etki alanı mücadelesinin yedeklediği dine bu yeniden ve devletler düzeyinde sarılışın, dini dogmalara dayanarak ezilenleri burjuva-emperyalist egemenliğe itaat etmeye çağırmaya duyulan bu yoğunlaşmış ihtiyacın, işçi sınıfı ve emekçi hareketiyle sosyalizmin aldığı yenilginin yol açtığı umutsuzluktan yararlanma; kitlelerin umutsuzluk kaynaklı arayışına sözüm ona cevap verme gibi önemli bir özelliği daha vardı. İşçi sınıfı ve emekçi hareketinin uluslararası düzeyde geriye düşüşü, onun özellikle yirminci yüzyılın 70’li yıllarına kadar süren inişli-çıkışlı ama ağırlıklı olarak ilerleyen durumuna dayanan iktisadi-politik, kültürel-sosyal vs kazanımlarının sermayenin uluslararası saldırılarıyla geriye atılması, dinsel ideolojinin etki alanını genişletmişti ve burjuva emperyalist politikacılarla ideologlar bunu ekonomik-sosyal, kültürel ve askeri amaçlarla kullanmak istiyorlardı. Burjuvazi ve emperyalist gericiliğin ideologlarıyla politik-askeri temsilcileri, ulaşım ve iletişim araçlarının katettiği muazzam gelişmeden yararlanarak dinin halk kitleleri üzerindeki etkisini sömürmekle kalmıyor, onu, farklı inançlardan emekçileri birbirlerine karşı kışkırtıp bölmek; Irak’ta ya da daha önce Ruanda’da görüldüğü üzere farklı mezheplerden insanların kitlesel kırımına göz yumarak ve teşvik ederek, bu ülkelerin yıkıntıları üzerinden hakimiyetlerini sürdürmenin olanağı olarak da değerlendiriyorlar.

Burjuvazi, yaşamın ve toplumsal ilişkilerin “tanrısal irade ile belirlendiği” ve “bunun değiştirilemez kader olduğu” yönündeki dinsel önyargı ve dogmaları kullanmakta; özellikle Doğu insanının, “yaşamının dinin emirleriyle belirlendiği” yönündeki ve “ahretçi” (öte dünya için çalışmaya verilen önem) anlayışları sömürmekte; işsizlik, açlık, yoksulluk ve savaşların bugünkü sistem ve onun egemen sınıflarıyla ilişkilerini dini önyargı ve dogmatik anlayışlarla örtmeye çalışmaktadır. Nitekim İslam’a ilişkin tartışmaların İslam ile “uygarlık” arasında olumsuz bağlantılar kurularak yürütülmesi ve ‘uluslararası terör’ ile İslam’ın bağlantılandırlması, dinsel öfke patlamalarına da yol açacak tarzda, din üzerine tartışmaları halkların gündemine daha yoğun olarak getirdi. “Din Savaşları”nın yeniden gündeme geldiğini ileri süren ve “medeniyetler çatışması” gerici tezinden destek alan burjuva propagandası, Amerikan yöneticilerinin Siyonistlerle birlikte sürdürdükleri “İslami terör” söylemiyle daha da ilgi çekici hale geldi. Bu açıklama ve tartışmalar, “İslam Dünyası”ndaki ve Batı’daki dini radikal akımlarla ırkçı ve şovenist çevrelerin güçlenmesine de hizmet etti.

“DOĞU-BATI” ÜZERINE İRRASYONALİST TEZLER VE DİNİN “BİLİMSEL” İSTİSMARI

1990’da “Müslüman Öfkesinin Kökleri” başlıklı makalesinde “medeniyetler çatışması”ndan söz eden Princeton Üniversitesi profesörü Bernard Lewis, “Müslüman Toplumlar”ın modernizme ve laikliğe kapalı ve hazırlıksız olmalarından söz ederek, “Batının gücü” karşısında ve “Allah’ın yolunda” şiddeti kaçınılmaz gören “azınlık zihniyeti” üzerinde duruyor; “Müslüman dünyası”nda Batılı “değer” olarak “yalnızca diktatörlüklerin tutunabildiği”ni ileri sürerek İslam’ın ve Arapların “zamana karşı sabitlenmişlik”leri iddiasında bulunuyordu. Lewis, Ortadoğu ve Asya’da Batı emperyalizminin saldırgan politikalarına karşı gelişen tepkileri bu çerçevede değerlendirmeye çalışıyor, “Doğu’nun Batı’yı taklit etmekteki başarısızlığı” ve “haseti”nin, “Batı düşmanlığını körüklediğini” ileri sürüyordu. O, modern ve ‘laik’ gelişme ve “değerler”i, “bizim ve sadece bizim” diyerek “Batı”ya mal ediyor, “İslam fanatizmi”nin bu değerlere karşı “kin ve nefretle savaştığı”nı ileri sürüyor; “Ortadoğu ve İslam tarihi araştırmacısı” etiketiyle ve Batı hayranı sosyologların “büyük tarihçi” övgülerine mahzar olarak dini inanç farklılıklarını “uygarlık ve kültür farkı”na genişletiyor, İslam’ı Batı ve modernizm düşmanı “karanlık çağ ideolojisi” olarak gösteriyordu.

“Batı-Doğu” ilişkilerini farklı uygarlıklar ve onların dini inanç farklılıklarıyla bağı üzerinden izaha çalışan bir diğer “ünlü” teorisyen, yine “Batı orijinli” profesör S. Huntington’du. Lewis’in izinde yürüyerek Huntington da, “medeniyetler çatışması” tezinde, “Soğuk Savaş Dönemi”nde siyasi ve ideolojik çatışmaların “iki sistem arasındaki mücadele”ye bağlı olarak gerçekleştiğini, ancak Sovyetler Birliği ve “Doğu Bloku’nun çökmesi”yle doğan yeni çatışma alanlarının farklı kültürel değerler ve medeniyetler arasındaki çatışmayı gündeme getirdiğini ileri sürerek dini farklılıkları çatışmanın en önemli dayanağı olarak ele alıyordu. Huntington, dayanaklarını ise, “Medeniyet farklılıklarının siyasi ideolojik ve rejim farklılıklarından daha köklü olması”; “küreselleşme süreci ile birlikte aynı medeniyet aidiyetine sahip topluluklar arasında etkileşimin artmasıyla ‘ortak medeniyet bilinci’nin gelişmesi ve ‘medeniyetler arasındaki farklılıkların bilincine’ daha fazla varılması; iktisadi modernleşme ve sosyal değişmeye göre ‘kültürel özelliklerin daha yavaş değişmesi ve uzlaşmaya daha az açık olması…” vb şeklinde sıralıyordu.

Sorunu bu tarzda ortaya koyan Lewis ve Huntington -ve onların vargılarını benimseyenler- iktisadi-sosyal ve siyasal sistemleri çelişkileri ve olgularıyla değil, din ve farklı dini inanç sistemleriyle ilişkileri üzerinden değerlendirerek irrasyonalist yöntemleri bilimsel analizlerin yerine geçiriyorlardı.

Huntington “ İslam dünyasında demokrasinin gelişmemesinin ana nedeni” olarak İslam kültürünü gösteriyor, iktisadi-sosyal olgu ve gelişmelerle burjuva demokrasisi arasındaki ilişkileri ve demokratik hakların sınıf mücadelesinin ürünü olmaları gerçeğini göz ardı ediyor; Hıristiyanlık ile demokrasi arasında doğrusal olumlayıcı ilişkiler kurarak bazı diğer ‘Batı’lı ya da ‘Doğu’lu yazar ve ideologlarla birlikte burjuva demokrasisinin Batı’da Hıristiyan Ortaçağına ve onun karanlık görüşlerine karşı uzun ve can bedelli mücadeleyle kazanıldığı ve ancak işçi ve emekçilerin desteğindeki mücadele ile ilerleyebildiği gerçeğini örtbas ediyordu.

Huntingtoncu “medeniyetler çatışması” tezi, sınıf mücadelesinin değil, emperyalizm ile bağımlı halklar çelişkisinin de değil, “ileri Hıristiyan-Yahudi uygarlığı” ile “geri medeniyetler” (örneğin İslam) arasındaki çatışmanın “geleceği belirleyeceği” iddiasındaydı. Samuel Huntington, 2004 Yılında yayımlanan “Biz Kimiz?- Amerika’nın Ulusal Kimlik Arayışı” adlı eserinde şöyle diyordu: “21. yüzyıl bir din çağı olarak yükseliyor. Kuzey Avrupa dışında her yerde halk rahatlık, teselli ve kimlik için yüzünü dine dönüyor. Gilles Keppel’in deyimiyle, Tanrının intikamı en hareketli zamanını yaşıyor. Din grupları arasındaki şiddet tüm dünyada artıyor. İnsanlar coğrafi olarak uzağında bulundukları dindaşlarının yazgısıyla giderek daha fazla ilgileniyor. Bir çok ülkede ulusal kimliğin dinsel çerçevede yeniden tanımlanmasını hedefleyen güçlü hareketler ortaya çıktı. Çok farklı biçimde ABD’deki hareketler, Amerikan dinsel köklerini, Amerikan halkının dine olan sıra dışı bağlılığını anımsatıyor. İncil öğretisine dayalı Hıristiyanlık, önemli bir güç haline geldi ve Amerikalılar kendi imajları konusunda, büyük oranda, Hıristiyan bir halk oldukları gerçeğine geri dönüyor.” (aktaran Bilim ve Düşünce, s.2)

Huntington’cu tez, tüm Hıristiyanlar ve Hıristiyan kültürüyle yetişmiş olanların, dindar-laik-dinsiz vs, Hıristiyanlık tarafından da “içerilen” Batı uygarlığını korumak için birleşmelerine ‘cevaz veriyor’du.

Ülkeler, devletler ve sınıflar arası ilişkileri “medeniyetler çatışması” ve “dinler savaşı” gibi “olgular”la izaha çalışan burjuva teorisyen ve politikacılar, bu tezi kanıtlamak üzere değişik ulus ve halkların iktisadi-sosyal, politik, dini, kültürel farklı “biçimlenmeleri”ni ve kültürel alandaki değişimin nispeten yavaş oluşunu hareket noktası olarak alıyor; emperyalistler arası rekabeti pazarların ve kaynakların yeniden paylaşımı mücadelesini ve bu mücadele kapsamında ABD başta olmak üzere emperyalist büyük güçlerin bağımlı-sömürge ve ezilen halklara dayattıkları politikaları gizliyorlardı. Emperyalist saldırganlığa karşı tepki ve öfkenin dini görüntüler altında da ortaya çıkabileceğini görmezden geliyor ve El Kaide-Taliban gibi örgütlerin terörist eylemlerini iddialarının belirleyici kanıtları olarak öne çıkarıyorlardı. Toplumsal gelişme ve değişim ile “Doğulu” (Ortadoğu-Asya) toplumlar arasındaki ilişki “sabitlenmiş” statik haliyle ele alınıyor; “İslam Ülkeleri” halkları sadece aşağılanmıyor, “Araplar”ın şahsında “zamandışı” da sayılıyorlardı. Lewis bu sabit mantığını “bilimsel analiz” olarak pazarlayabilmişti.

“Medeniyetler çatışması” tezi ise, sermaye hareketinin ‘ulusal sınırlar’ı “ilga” etmesi ve kapitalist uluslararasılaşmanın ‘farklı medeniyetlerden insanları’ı bu hareket içinde birbirlerine yakınlaştırmasını görmezden geliyor ya da reddediyordu. Bu tez, kapitalist-tekelci rekabet ve emperyalistler arası paylaşım mücadelesiyle bağımlı ülkelerin halklarına yönelik emperyalist baskı ve talan politikasını aklıyor ve atlıyor; ‘ulusal’ eğilim ve mücadelenin bu politikaya duyulan öfkenin ifadesi olduğu gerçeğini görmezden geliyordu. Sorunu “Batı ve Batılı olmayan toplumlar arasındaki mücadele” şeklinde ortaya koymakla; toplumları “Batılı” ya da “Batılı olmayan”lar olarak sınıflardan ve sınıf çıkarlarının yol açtığı bölünme ve çatışmalardan bağımsız gösteriyor; “ Batılı olmayan toplumlar”ın, esas olarak da onların ezilen kesimlerinin modern-aydınlanmacı ve ilerici demokratik değerler için gösterdikleri çaba ve yürüttükleri mücadeleyle bu yöndeki ilerlemelerini görmezden geliyordu. “Medeniyetler ilişkisi”nden “medeniyetler çatışması”nı çıkaran Huntington ve izleyenleri, farklı kültürler arası ilişkileri tek yanlı ele alarak bu ilişkinin ilerici unsur ve yanlarının üzerini örtüyorlardı. Lewis, “Batılı değer” olarak sadece ‘Batı’ işbirlikçisi diktatörlükleri alıyor; Huntington ise, burjuva demokrasisinin, Hindistan dışta tutulmak üzere “Müslüman toplumlar”da ya hiç yerleşmemiş ya da zayıf olmasını veri alarak tüm “Müslüman ülkeler”i, özgün durumlarını göz ardı ederek bir kalıba sokuyor ve burjuva aydınlanması ve modernleşmesinin burjuva sınıf temsilcilerinin yukarıdan dayatmalarıyla gerçekleştirilmeye çalışılması ve halka ve mücadelesine dayanmayan bu “gerçekleştirme”nin ikiyüzlülük sınırlarını aşamadığı gerçeğinden hareketle, “Doğu”nun geriliğini; geri kalışı ya da bıraktırılmışlığını salt İslami bir özellik olarak sunuyordu.

Lewis ve Huntington etiketli bu tezler, iktisadi-sosyal sistemlerle dinsel, siyasal-hukuksal ve ahlaki düşünceler arasındaki ilişkileri alt-üst ediyor; sorunu “kompleksler”le ve “ilerici” ve “gerici” dinler ayrımı gibi spekülatif biçimlerle izaha çalışıyordu. “İslami terörizm”i, İslam’ın “etik” ya da “yapısal” özelliklerinden biri olarak gösteren bu tezler, teröristliği sonradan keşfedilen El Kaide ve Taliban’ın Batı emperyalizmi, özellikle de ABD’li gericiler tarafından S. Rusya’ya karşı örgütlendirilmiş olduğunu da örtbas ediyorlardı.

Burjuva emperyalist ideologlarla gerici politikacıların “medeniyetler çatışması”, “dinler savaşı” ya da başka bazılarının birleştiricilik adına “dinler arası diyalog”dan söz etmeleri, özellikle de Bush gibi ‘yeni faşist’ politikacıların İran’daki ‘mollalar rejimi’yle Hamas ve Hizbullah gibi “İslami Örgütler”i örnek göstererek, İslam’ı “Batı uygarlığı”na karşı “terörle sonuç almaya çalışan din” olarak göstermeleri; bununla da kalmayarak, Hıristiyanlığı kapitalizm ve burjuva uygarlığıyla bağdaşır ve fakat İslam’ı karşıtlık içinde göstermeleri, genel olarak dinlerin, özel olarak İslam dininin kapitalizm ve kapitalist emperyalizm ile ilişkisini ters yüz eden bir yaklaşımın açığa vurulmasıydı.

Bu yaklaşım, din ile sömürüye dayalı iktisadi-toplumsal sistemlerin birbirini dışlamadığı gerçeğini Hıristiyanlık lehine yorumlarken çarpıtıyor, dinin genel olarak bilimsel gelişme ve toplumbilim önünde engel oluşturan dogmalarıyla genel olarak toplumsal gelişme ve özel olarak kapitalist gelişmenin ihtiyaçları arasındaki çatışmayı İslam’a ilişkin bir özellik olarak gösteriyor ve daraltıyor; toplumsal değişimin ihtiyaçlarının dinsel yargı ve yorumları kendine uydurmayı başarmasını İslam için geçersiz sayıyordu. Oysa Hıristiyanlık, Musevilik, İslam ya da Budizm, gördükleri işlev açısından uygarlıkla, demokrasi ve özgürlükler düşüncesiyle ilişkilerinde özsel bir farklılık göstermemekteydiler. Bu ortak içerik herşeyden önce dinlerin doğuş koşulları ve onları “ihtiyaç” haline getiren nedenlerle ilişkilidir. Ekonomik toplumsal sistemlerin sürdürülmesi için dinin egemen sınıflar tarafından kullanılması bakımından da farklı dinler esasa ilişkin bir ayrıcalık oluşturmaz ve içermezler. Ezilen sınıfların baskıcı yönetimlerle ilişkilerde içinde bulundukları ya da zorla tutuldukları durumdan çıkış için ve onların temsilciliğini yapan bazı düşünürler ve din adamlarının öncülüğünde, dini ideolojiyi baskı ve zulme karşı mücadele yönünde yorumlamaları veya onun içinden yararlanılabilir öğeler bulmaları da, dinin toplumsal işlevini değiştirmemiştir.

Hıristiyanlığı kapitalizme, gelişmeye ve modernleşmeye açık gösteren bu tez, dini geleneklerin modernleşmeye oluşturduğu engelin tarih boyu süren mücadeleyi getirdiğini; Batı Aydınlanmasının hurafe ve dogmalara karşı mücadelenin ürünü olarak gerçekleştiğini; feodalizme karşı mücadelesinde burjuvazinin bu mücadelenin ürünlerinden yararlandığını ve hakimiyet için kullandığını gözardı etmektedir. Irkçılık kokan bu “oryantalist” tez, “Doğu-İslam” toplumlarındaki gelişmeleri görmezden gelmekte; feodal gericiliğe ve değer yargılarına karşı mücadelenin “Doğu toplumları”nda ve Türkiye gibi bir “İslam ülkesi”nde de sürdüğü ve ‘modernleşme’ kapsamındaki gelişme ve ilerlemelerin bu mücadelenin ürünü ve sonucu olarak ortaya çıktığını bir yana itmektedir.

Lewis ve Huntington’un tez(ler)ini destekleyen açıklamalar, Avrupa’nın başlıca ülkeleriyle ABD’de birbirini güçlendirecek tarzda sürdürüldü. Gazete ve televizyon mensuplarının karşısına çıkan bu ülkelerin kimi yöneticileriyle yazar ve teorisyenleri “İslam”ı doğrudan hedef gösteren açıklamalar yaptılar. 11 Eylül 2001’deki terör eylemleri sonrasında Bush, “ABD, İslamcı faşistlerle savaş halinde” açıklamasını yaptı. Bush, bir diger konuşmasında da terörle mücadeleyi “Haçlı Seferleri”ne benzetmişti.

AB’ye Türkiye’nin “alınıp alınmaması” tartışmalarında, Avrupalı “Hıristiyan-demokrat partiler”, Türkiye’nin “topluluğa alınmaması” yönündeki düşüncelerini, “Batı medeniyeti ve değerlerinin Türkiyeliler tarafından özümsenememesi”yle gerekçelendirirlerken, bu özümseyememeyi İslam kültürüyle ilişkilendiriyorlardı.

Bush, “Hıristiyan yeni uyanışı”ndan söz ederken, yeni Papa Ratzinger (16. Benedicticus), Ortaçağın tartışmalarına atıfta bulunarak, “İslam dininin şiddete dayalı olduğu” yönündeki görüşleri yeniden gündeme getirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Fransa’nın 200 büyükelçisi önünde yaptığı konuşmada, “Ufukta çok büyük bir tehlike belirmeye başladı. Doğu-Batı, İslam-Hiristiyan dünyaları çatışması tehlikesi bu” diyordu. Alman Hıristiyan Demokrat Partisi’nin (CDU) Genel Sekreteri Ronald Pofalla ise, siyasi nitelikli şiddeti, “günümüzde tamamen İslamın sorunu” olarak gördüklerini açıkladı. İslam’ın modernizme uyum sağlamaktan “aciz olduğu”nu söyleyenlerden biri de İtalya’nın eski Başbakanı Silvio Berlusconi idi.

Bu sav ve açıklamalar, Samuel Huntington ile Bernard Lewis’in ellerini ovuşturacakları türdendi ve bu yöndeki politikanın sonucu da dini gericiliğin etki sahasının daha da genişlemesiydi.

“KURTARICILIK” KÜLTÜ VE SÖMÜRGECİLİĞE DİNİ ÖRTÜ

İngiliz-Amerikan işgalcileri, Kuzey Amerika yerlilerini toplu katliama tabi tuttukları yıllardan başlayarak eylemlerini “Tanrının isteği”yle ilişkilendiler ve “kutsal kitap”ın “kadın ve çocukların ebeveynleriyle birlikte öldürülmesi”ne ‘cevaz verdiği’ni propaganda ettiler.[1] Kızılderilileri “vahşi ve cezalandırılması gereken yaratıklar” şeklinde tanımlayarak onları ateş ve barutla, kurşun ve zehirli maddelerle yok edip arazilerine ve madenlerine el koymayı haklı göstermeye çalıştılar. Sonraki dönemlerde izledikleri yayılma stratejileriyle sömürgeci politikaları da benzer biçimde gerekçelendirdiler. Topraklarına ve zenginlik kaynaklarına göz diktikleri halkları ilkel, “uygarlık düşmanı ve fanatik gerici”; işbirliğinde problem yaşadıkları ülkelerin yöneticilerini “diktatör ve özgürlük düşmanı” göstererek, bu ülkelere “uygarlık, özgürlük ve refah götüreceklerini” ilan ederek vahşi ve yıkıcı saldırı ve işgallere giriştiler. Amerikan uygarlığının ve “yaşam tarzı”nın götürülmesi adı altında ülkelerin ve ulusların kaynakları yağmalandı ve halklar sistemli olarak yoksulluk ve yoksunluğa itildiler. Amerikan çıkarı için her yol ve her aracı mübah gösteren Amerikan propagandası, Amerikan ulusunu, dünya üzerindeki “nizamı” sürdürme ve “insanlığı kurtarma”yla görevli, “seçilmiş” bir ulus olarak gösteriyor ve Amerikan yöneticilerini, eylemlerine “Tanrının yön verdiği” seçilmiş görevliler olarak ilan ediyordu.

Daha Ocak 1900’de Senatör Albert Beverindge, Amerikan Senatosu’nda yaptığı konuşmada, “Tanrı bin yıldır, İngilizce konuşan ve Germen ırkları, önemsiz ve sıkıcı uğraşlar peşinde koşmaları ve kendilerine hayran olmaları için hazırlamadı. O, Amerikan halkını dünyanın manevi yenilenme ve yönlendirmesini gerçekleştirmek üzere, seçilmiş ulus olarak belirledi. İşte Amerika’nın ilahi misyonu budur” diyordu. (Bilim ve Düşünce,s.2, birinci makale)

Bu propaganda, değişik figürlerle zenginleştirilerek yirminci yüzyıl boyunca sürdürüldü. ABD’nin “en açık sözlü” temsilcileri “Barış’ ve ‘uluslararası hukuk’ konusundaki, ‘dostluk’ ve ‘işbirliği’ konusundaki saçma hayallerin belirsizliklerine sığınmak hiçbir şeye hizmet etmez” diyerek bunların ezilip geçilmesini istiyorlardı. Amerikan kapitalizminin çıkarları, “komployla, bozgunculuk yoluyla, rüşvetle, bölgesel savaşlarla ve sonunda; bu gerekli olursa genelleşmiş savaş yoluyla” dünya hakimiyeti için onu saldırıya yöneltmekteydi. Ancak Amerikan propagandası, bu politikayı belirleyenin Amerikan çıkarları değil “Tanrı iradesi olduğu”nu vaaz ediyordu.

G. Walter Bush, 2004 Kasım’ında yeniden başkan seçildikten sonra, Amerikalıların kendilerine atfettikleri “kurtarıcı seçilmişlik misyonu”nu dünyaya “yeni bir düzen vermek” ya da “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”ya özgürlük, demokrasi ve refah “götürmek” için kullanmanın “artık çok daha farz olduğu” vaazı daha fazla yoğunluk kazandı. Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya, Kafkasya; Afganistan’dan Hindistan ve Çine uzanan bütün Güneydoğu ve Ön Asya’nın “kurtarılması” şimdi daha çok aciliyet kazanmıştı! Saldırı, işgal ve katliamlar eski ve yeni “Ahit”teki vaazlarla; “önceki” ve “kötü” şeylerin “anılmayacak biçimde” ortadan kaldırılması ve “yeni gökler ve yeni”ler “yaratılması” bildirimleriyle ilişkilendiriliyor ve Ortaçağ gericiliğinin etkileri yedeğe alınıyordu. Amerikan “ulusu”nun, dünyanın “kurtarılmaya muhtaç” ülkeleri ve insanlarını “kurtarması”, ABD yönetimlerinin “önceden belirlenmiş kaderi”ydi ve Bush yönetiminin yürüttüğü savaş, bu “önceden belirlenmiş ve değişmez kader”e uygun düşüyordu. “Seçilmiş başkan” bu görevi, -onun, “Tanrı El Kaideyi vurmamı istedi ben de vurdum. Sonra Saddam’ı vurmamı istedi onu da vurdum” sözlerinde içerildiği üzere- “Tanrının isteği”ne uygun olarak yerine getirmekteydi!

Bush, 1697’de Cotton Mather’in “Tanrı’nın ruhu’nun kendisine dokunduğu” ve “böylece O’nun yaklaşımlarına daha açık hale geldiği”ni belirttiği gibi kendisini “Tanrı’yla ilişkili” göstererek; Abraham Lincoln’un 4 Mart 1865’teki konuşmasında Amerikan köleciliğini ve Kuzey’de ve Güney’de yaşanan “korkunç savaşı” Tanrı’nın “hem doğru hem de adil hükümleri”nin göstergesi ve onun “verdiği bir dert” olarak göstermesi gibi gerekçeler uydurarak, Franklin D. Roosevelt’in 6 Ocak 1941’de yaptığı “Özgürlük” konuşmasında “Amerikan milletinin inancının Tanrı’nın rehberliğinde özgürlüğe bağlandığını” vazettiği gibi; Amerikalıların “seçilmiş millet” oldukları ve “insanlığın kurtuluşunu gerçekleştirme sorumluluklarının bulunduğu” inaçlarına sesleniyordu. Bush, ilk başkanlık konuşmasında da insanlık tarihinin “Tanrı tarafından yazıldığı”nı ve “O’nun amacı”nın kendi eylemleriyle “gerçekleşiyor” olduğunu ileri sürmüştü.( bakınız ‘Amerikan Apokaliptik’inin Dünü Bugünü- C.Akça-Bahar Gürsel, D.Batı.32)

Amerikan şefleri, sömürgeci politikalarını, ABD’nin “Tanrı tarafından da istenen” sorumlulukları ve “dünyayı kötülüklerden kurtarma” gibi “önceden belirlenmiş kader” çerçevesinde gösterirlerken, tümüyle maddi, mali, ekonomik, politik ve askeri amaçlı eylemlerini; bu elle tutulur-gözle görülür amaç ve hedefleri dinsel-metafizik zorunluluklar örtüsüne büründürerek bilim ve aklın kazanımlarına karşı savaş açıyorlardı. ABD “imparatorluğunun ebedi olduğuna” dair Amerikan propagandası ekonomik-askeri ve mali dayanakların yanı sıra ve dinsel ön yargıları da kullanarak yalnızca aldatılmış ‘sıradan’ Amerikalıyı değil, saldırı ve işgallerin hedefindeki ülkelerin halklarını da “Tanrı adına” boyun eğmeye çağırmayı içeriyordu. Hurafelere dayalı, bilim düşmanı ve ırkçı olan bu propagandaya göre, “Amerika, diğer uluslardan farklı olarak, kendi karakterinin beşeri ve geçici değil, ilahi ve sonsuz olduğunu kavramıştır.” Eski Adalet Bakanı John Ashcroft, 8 Mayıs 1999’da, “Kaynağımızın sonsuz olduğunu anladığımız için biz farklıyız. Bizim kralımız İsa’dır” diyerek bu saçma anlayışı bir kez daha ilan ediyordu.

Irkçı ve bilim karşıtı bu propaganda ve politika Amerikan kültürünü tüm kültürlerden “üstün” gösteriyor, bunu da Amerikalıların dininin “Hıristiyanlık” olmasına bağlıyordu. Buna göre, ABD ve Bush yönetiminin, buyruğu yerine getirmekten başka seçeneği yoktur. “Bunun sebebi tarihin kaçınılmazlıkların çemberinde ilerlemesi değil, olayları harekete geçirenin insanın tercihleri olmamasıdır. Tanrı, kendi istediği gibi hareket eder ve tercih eder.” Bunun içindir ki, modern çağların engizisyon çağırıcısı “Tanrı ile bir ilişkiye sahip olmadan nasıl başkan olunabileceğini aklım almıyor” demekte,”Tanrı’nın, benim başkan adayı olmamı istediğini hissediyorum. Bunu açıklayamam, ama ülkemin bana ihtiyacı olacağını hissediyorum. Bir şeyler olacak. Kolay olmayacak, ama Tanrı bunu yapmamı istiyor” diye, Gayya kuyusundan seslenmekte; rahiplerin “Kilise ve devletin ayrılığı bir masaldır. Ülke, Tanrı’nın krallığıdır” söylemiyle birleşebilmektedir.

Bugün de, insan aklı ve bilincine karşı Ortaçağ gericiliğine ve Hıristiyanlık “değerleri”ne sarılarak, “Geniş” Ortadoğu ve Asya’da yürüttükleri sömürgeci stratejiye “kutsal dayanaklar” oluşturmaya çalışıyorlar. ABD ve bugünkü yöneticileri, bir yandan dünya hakimiyeti için yürüttükleri mücadelede, “ileri Batı uygarlığıyla geri Doğu arasındaki savaş” fikrini işler ve buna hizmet eden politik-askeri saflaşmalar dayatırlarken öte yandan “İslamcı akımlar arasında”, “radikal ve ılımlı oluşlarına göre ayrım yapma” taktiğiyle Ortadoğu’nun işbirlikçi yönetimleriyle şeriatçı-ılımlı parti-grup ve çevrelerini yedeklemeye çalışıyorlar. ABD planlarına şu ya da bu biçimde direnç gösterenlerin “şer güçler” ilan edilerek saldırı hedefine konmaları ise şeriatçılığın ve “İslam”ın hedef alınmadığını; bu tutumun onun/onların mevcut koşullarda emperyalizm yararına kullanılabilir olmasıyla ilişkili bir tutum olduğunu gösteriyor. “Ilımlı İslam”- “Radikal İslam” ayrımıyla Taliban, Usame Bin Ladin, Saddam Hüseyin yönetiminin düşman; Mısır’daki sözde “demokrasi”, Suudi petrol kralları ve güya “uygar Ürdün” krallığının ‘dost’ sayılmalarının belirleyici kıstasını, Amerikan çıkarları açısından taşıdıkları önem ve gördükleri işlev oluşturuyor.

ABD’nin ve Amerikan başkanlarının; son olarak da Bush’un “dünyaya yeni bir düzen verilmesi” için “seçilmiş” oldukları vaazı, en kıyıcı ve vahşi etkisini dünya emekçilerinin emperyalist yıkıcılığı hem “kader” hem de “zorunluluk” olarak algılamaları ve toplumsal sistemin sömürüden arındırılmış insani bir yeniden kuruluşu için mücadeleyi “Tanrı’nın iradesine karşı gelme” şeklinde değerlendirerek bundan geri durmalarında oynadığı rol ile yerine getiriyordu.[2]

Amerikan yönetiminin ortaya attığı “Büyük Ortadoğu Projesi”nin temel ‘sav’larından biri de İslam ve demokrasinin uyuşmaması nedeniyle Ortadoğu ülkelerinde “teokratik-fundamentalist” rejimlerin ayakta durduğu ve bunların uygarlığa zarar veren düşmanca bir ideolojiyle “terörist örgütlenmeyi beslediği” biçimindedir. Ortadoğu-Kuzey Afrika ülkelerine müdahalenin “kaçınılmaz ve gerekli” olduğu iddiası böylece inandırıcı kılınmak istenmektedir. ABD’nin İran’a boyun eğdirme ve Kafkasya’da hakimiyet alanları oluşturma olanağına kavuşma stratejisi, “ilerici Batı uygarlığı”nın “gerici-fundamentalist İran”a karşı haklı savaşı; Afganistan’daki işgal, “şeriatçı Taliban barbarlığına karşı uygar dünyanın savaşı” olarak gösteriliyor. Irak işgali, “despotik-antidemokratik diktatörlüğe karşı özgürlük ve demokrasinin zafer kazanma savaşı” ve Suriye’ye karşı aynı iddialı komplo ve kuşatmalarla Siyonist İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki vahşetleri “şeriatçı Hamas ve Hizbullah terör örgütleri”nin varlığı ve faaliyetleriyle gerekçelendirip haklı gösterilmek isteniyor. Sömürgeciliğe hizmet eden ve gerçeği çarpıtan bu tezler tamamıyla gerici karakterdedir. Buna rağmen, “Müslüman toplumlar”da gelişmiş bir burjuva demokrasisinin olmadığı; aralarındaki “ortak payda”ya rağmen bu ülkelerin herbirinde durumun farklı olduğu; Türkiye’de ve nüfusunun belli bir kesimi (%14 civarında) Müslüman olan Hindistan’da kapitalizmin daha ileri düzeyde geliştiği ve burjuva demokratik haklar mücadelesinin daha ileri olduğu; Azarbeycan gibi bir dönemler sosyalizmin inşası alanında yer almış ülekelerde siyasal rejimin karakterinin Ortadoğu ülkeleriyle Pakistan, Bangladeş, Malezya, Mali gibi ülkelerdekinden farklı olduğu; tüm bu ülkelerdeki siyasal sistemin karakterinin emperyalist hegemonya altında olmalarıyla dolaysız ilişkili olduğu; siyasal gericiliğin ve anti demokratizmin dinsel gericiliğe “cevaz verdiği” yine de söylenebilir.

Ancak İslam-demokrasi ilişkisi ne herhangi diğer dinlerle burjuva demokrasisi ve kapitalizm ilişkisinden özü itibariyle farklıdır ne de bir farklılık olsa dahi, bu emperyalist saldırı ve müdahalelerin gerekçesi yapılabilir. “Demokrasiye açık” ya da demokrasiyle “bağdaşır” olmamak salt İslam’a ilişkin olmayıp tüm dinlere ait bir özelliktir ve dinler genel olarak tutuculuğu ve itaatı telkin etmelerine karşın, herbir dini inanca dair “demokratik argümanlar”dan da söz edilebilir. Siyasal üst yapının karakterini belirleyenin son tahlilde iktisadi-sosyal sistem olduğu gerçeği gözardı edilmediği sürece, İslam dininin ya da başka bir dinin “halkın yönetime katılımı” ve hakları bakımından ötekine göre daha müsamahakar olduğu ileri sürülemez. Siyasal rejimin karakteri ve demokrasinin gelişme düzeyi bakımından başlıca etken kapitalist gelişmenin ve demokratik haklar için mücadelenin düzeyi ve gücüdür. İslam dininin otoriteye itaat vazeden hükümlerinden söz edilse bile, monarşist-despotik yönetimlerden sözde demokratik cumhuriyetlere kadar bir dizi ülkedeki antidemokratik siyasal yapılar, bu ülkelerde halkın da katılımı ya da doğrudan emekçilerin mücadelesiyle demokratik politik sistemin inşa edilememiş olması; işbirlikçilerle emperyalistlerin dayattıkları siyasal gericiliğin dağıtılamamasıyla ilişkilidir. Bu toplumlarda dinin işlevinin güçlü ya da zayıf olmasında da bu temel unsur ve etken doğrudan rol oynamaktadır.

Müslüman dünyada demokrasinin yerleşmemesi”nin nedenleri içinde İslam dinini başa alan Batılı teorisyenler ise, emperyalist sömürge politikalarının bu ülkelerin gelişme süreci üzerindeki etkisini ya göz ardı etmekte ya da Ortadoğu’da girişilen işgale atfettikleri türden “özgürleştirici” bir rol olarak aklamaktadır. Bu demagojik ve ilizyonist tezlerin sahipleri, Amerikan emperyalizminin İran’a saldırılarının sözde dinsel gerekçelerini onaylamak ve bu saldırganlığın ortağı durumuna düşmekten de kurtulamamışlardır.[3]

ABD yönetimi başta olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin dini inanç ve önyargıları politikalarının yedeğine almak üzere yönlendirici bir propaganda ve pratik tutum geliştirmeleri, dine bu yeniden ve ikiyüzlü sarılışları, yoksulluk, açlık ve işsizliğin artmasının yol açtığı bunalım ve umutsuzluk koşullarında dinin geniş emekçi kitleleri üzerindeki etkisini güçlendirici bir işlev gördü. Terörist hareket ve eylemlerin İslam diniyle, “onun doğal sonucu”ymuş gibi ‘türevsel’ ilişkilendirilmesi de farklı dini inançlardan halklar arasındaki güven ilişkilerini olumsuz etkiledi.

EMPERYALİST POLİTİKA, SB’NİN DAĞILMASI VE YÜKSELEN İSLAM

İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin Osmanlı İmparatorluğu, Türk ve Arap devletleriyle ilişkileri feodal ve kapitalist sömürgeci (emperyalist) politikalar üzerine oturmasına rağmen, dini inançların ve İslam’ın istismarı bu politikalarda özel bir yer tutuyordu. İngiliz ve Alman devletleri Çarlık Rusyas’na ve S. Birliği’ne karşı politikalarında Kafkas halklarının dini inançlarını istismar etmekten geri durmadılar. Amerikan emperyalist şeflerinin İngiliz sömürgeci politikasının “tarihsel deneyimi”ni de sahiplenerek sosyalist Sovyetler Birliği’ni yıkmak için uygulamaya geçirdikleri “yeşil kuşak” politikası, ‘Doğu-İslam ülkeleri’nin en gerici çevreleriyle din üzerinden kurulan ittifakı esas alıyordu. ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistler İran şahlığı, Pakistan gericiliği ve ‘Türk-İslamcı’ çevrelerini kullandılar. Müslüman Kardeşler gibi dini-”mücahit” güçleri örgütleyip finanse ettiler ve bunları Asya ve Afrika’nın bağımlı-sömürge ve ezilen halklarını sömürmek üzere harekete geçirdiler. ABD’nin başını çektiği “anti-komünizm” kampanyası çerçevesinde emperyalistlerce desteklenen İslamcı hareketler, “Yeşil Kuşak” projesiyle güç kazandıkça, egemen sınıfların iktidar çekişmelerinde de yer aldılar ve bazı ülkelerde hükümet kurar hale geldiler.

ABD, CIA ve Pentagon, İngiliz istihbaratı ve Alman tekelleri, sosyalist S. Birliği’ni yıkmak için yüz milyarlarca dolar harcamışlardı. SB’de sosyalizmin 50’li yılların ikinci yarısından itibaren tasfiye sürecine girdiği ve bu ülkeler topluluğunun yeni burjuvazi eliyle hegemonya mücadelesine çekildiği, dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin henüz çok küçük bir kesimi için açıklık kazanmıştı. SB, dünya halklarının büyük çoğunluğu tarafından “sosyalist” olarak görülmeye devam ediyordu. Sovyet revizyonist burjuvazisinin tüm suçlarını sosyalizme fatura eden burjuva propagandası da bu yöndeydi.

Böylesi bir dönemde Rus burjuvazisinin Afganistan işgali gerçekleşti. Bu, dünya işçi ve emekçileriyle ezilen halklar için büyük bir yıkım demekti. İran Devrimi’nin Ortadoğu’da yarattığı sarsıntı ve ortaya çıkardığı anti-Amerikan dalga, Avrupa ülkeleri ve Japonya’nın kapitalist pazarda giderek artan mevziler edinmeleri; ABD ve İngiliz ittifakını, SSCB’yi bir an önce çöküşe zorlayarak, diğer emperyalist ülkelerin kendisine “kafa tutar” hale gelmesini önleyecek yeni saldırı politikalarını gündeme getirmesine yolaçtı. Gorbaçov ve Yeltsin yönetiminde SSCB’nin kapitalist entegrasyonunun tamamlanması, ABD ve İngiltere’nin ekonomik, siyasi ve askeri stratejilerini açık saldırganlık çizgisinde yenilemelerini getirirken, dünyanın yeni gerginlik, çatışma ve savaşlara sürüklenmesi süreci hızlandı. Buna, uluslararası alanda ve her ülkede işçi sınıfı ve emekçilerin mücadeleyle kazandıkları ne varsa hepsinin saldırı hedefine konması ve emekçilerin kaderci boyun eğişlerini sağlamak amaçlı burjuva-emperyalist ideolojik bombardıman eşlik etti. Ekim Devrimi ve ikinci dünya savaşı sonrasında bağımsızlığını kazanan, kimisi halen “stratejik” hammadde kaynaklarını elde tutan ve genellikle nüfusun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu geri ülkelerin emperyalist egemenliğe şu ya da bu biçimde engel çıkarmaya kalkışmalarını önlemek amacıyla politik-mali-ekonomik ve askeri yöntemlerin yanı sıra, “kafirlerle müminler arasındaki savaş”ın gereği denilerek dini çağrılara yeniden ağırlık verildi. ABD, ezilen halkların emperyalizmden kurtuluş mücadelesinde ve sosyalizme karşı savaşında yeni bir olanak yakalamıştı. Hemen harekete geçti. Daha doğrusu yürütmekte olduğu kuşatma ve etkisizleştirme harekatını daha da ileriye götürmek üzere ve yanına Batılı diğer emperyalist güçleri de alarak Afgan “mücahitleri”nin savaşına silah ve para akıttı. Taliban ve El Kaide örgütlenmeleri bu koşullarda ortaya çıkıp büyüdüler.

Gorbaçovculuğun zaferi ABD başta olmak üzere Batı emperyalizminin zaferi demekti. Ortadoğu ve Ön Asya’nın ‘Müslüman Halkları’ içinde sosyalizme duyulan güven ve umut büyük darbe alırken, Amerikan emperyalizminin jandarmalığını altmış yıldır sürdürdüğü kapitalist emperyalizme yeni pazarların kapısı açıldı. ABD ve Batılı emperyalistlerle emirlerindeki ideologlar, yeni bir dünya düzeninin kurulduğunu ve bunun tüm halklara ve herkese mutluluk ve refah getireceğini ilan ettiler. Ama henüz bu propaganda tüm hızıyla sürerken, kapitalist “yeni dünya düzeni” illüzyonu gizlerini önemli oranda yitirdi. Sosyalizm yenilmiş, işçi hareketi geriye atılmış ancak ne savaşlar, ne mücadele, ne işgaller ne de devasa işsizlik, artan yoksulluk ve açlık ortadan kalkmıştı. Burjuvazinin vaat ettiği “refah ve mutluluk”tan eser olmadığı gibi, “ufukta bir ışık” da görünmüyordu. Tam aksine, dünya semalarını da karartan mikrop salgını etrafa daha fazla yayılmaya başlamıştı.

ABD, S. Rusya’nın Afganistan’dan çekilmesiyle, onu kuşatma ve etki alanını sınırlama çabalarında bir hamle üstünlüğü sağladı. Ortadoğu’dan G. Doğu Asya’ya geniş bir bölgede, pazarlar ve hammadde kaynakları üzerinde daha kesin bir denetim kurmak için bu ‘yeni durum’dan yararlanmak istiyordu.

Ancak yeni bir sorunla da karşı karşıyaydı: Afganistan’da koordine ettiği “cihad” içinde örgütlenen “İslam şeriatçılığı”yla kanlı-bıçaklı hale gelmişti. Şeriatçıların en azından bir bölümünün ABD ile çelişkileri keskinleşmişti. Arap-İslam halkları içinde İslam şeriatçılığı ve tarikatçı örgütlenmelere destek giderek artıyordu. Suudi-Arap ve Afgan şeriatçı güçleri, “İslam için cihad”ın saldırı oklarını, daha önce kendilerine yılda 600 milyon dolar akıtanlara çevirdiler.

Amerikancı Şah diktatörlüğünün 1979’da yıkılması, İran devrimi içinde Şiilerin oynadığı rol ve ardından mollaların iktidarı ele geçirmeleriyle hız kazanan İslami tırmanışın bölgede yarattığı etkiyle birlikte, ABD’nin İngiliz emperyalistleri ve İsrail’le birlikte yürüttüğü ve “Yahudi-İslam” çelişkisini de körükleyen sömürgeci-ırkçı politika, “İslami tepki”nin kitlesel tabanını genişletti. İran Devriminin etkileri, ABD’nin İran-Irak savaşındaki kışkırtıcı ve çatıştırıcı rolünün açıklık kazanması, Irak’a emperyalist saldırı, ABD’nin desteği ve korumasını görerek İsrail’in Filistin işgalini sürdürmesi ve 11 Eylül olayları sonrasında, bu olaylar gerekçe gösterilerek sürdürülen “İslam karşıtı” Batı propagandası, Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri halkları içinde İslamcı hareketin güç bulmasının ve Amerikan karşıtlığının yükselmesinin başlıca etkenleri oldular. “İslami Hareket” ya da onun şeriatçı versiyonları anti-emperyalist gözükerek ya da bir kısmı emperyalist işgal ve dayatmalara karşı çıkarak yoksul ve ezilen kitlelerin desteğini aldılar. Önemli oranda Amerikan karşıtlığıyla sınırlı bu ‘anti-emperyalizm’, emekçi kitlelerin desteğini kaybetmemeyi ve işçi ve emekçilerin işgal, çatışma ve savaşlara olan öfkesinden yararlanmayı esas aldı.

New York ve Washington’a yapılan saldırılar ABD’nin hakim çakallar sürüsüne, hazırlanmakta oldukları yeni saldırılar için “kalk borusu”nu çalma fırsatı yarattı. Sosyalizme ve işçi-emekçi hareketine karşı kullandıkları şeriatçı güçleri, kendilerine sorun çıkardıkları oranda karşıya almaktan ve saldırı hedefleri arasına yerleştirmekten kaçınmadılar. ABD ve Batılı emperyalistler için esas olan, çıkarlarına bağlılık gösterecek ve pazar ve etki alanı mücadelesinde kendilerine sadakatle hizmet edecek olanların varlığıydı. Bunların şeriatçı mı, ‘laik’ burjuva mı oldukları ikincil bir sorundu. Amerikan Doğu politikası ve stratejisi, Bush tarafından ifade edildiği üzere, yeni “Haçlı seferleri” çağrışımıyla hızla uygulamaya geçirildi. ABD, Suudi gericiliğiyle, Ürdün Krallığı’yla, Afgan Karzai ile ve Irak’taki Şii ve Kürt yöneticileriyle işbirliğine giderek hegemonya alanını genişletmeye yöneldi.

ABD yöneticileriyle Amerikan tarihi ve felsefesinin gerici yazarları “Amerika’nın Hıristiyan ulus kimliği”ne işaret ederek, topraklar ve hammadde kaynaklarıyla dünya pazarlarına ulaşım yollarının tam denetimi için sürdürülen Amerikan savaşına dinsel bir kutsama sağlamaya çalıştılar.

EMPERYALİST SALDIRGANLIK VE İSLAM’IN GÜÇ KAZANMASI

ABD emperyalizmi ve Batı Avrupalı burjuva yöneticilerin işçi sınıfı ve sosyalizm düşmanı işbirlikçi muhafazakar sağ İslam’a itirazları yoktu. Aksine ona ihtiyaçları büyüktü. Suudi Arabistan gibi “İslamcı kamp”ın “en köktenci” kesimleri Batılı emperyalistlerin en sadık bendeleriydi.

1979’da gerçekleşen ve Amerikan işbirlikçisi faşist İran Şahlığı’nın yıkılmasıyla sonuçlanan İran “İslam Devrimi”, bölge düzeyinde etkide bulunan ve uluslararası ilişkiler yönünden de dikkate alınması gereken yeni bir durum yarattı. Petrol işçileri başta olmak üzere baskı altındaki İran emekçilerinin ayaklanmasıyla gerçekleşen devrim Mollaların iktidarı ele geçirmeyleriyle sonuçlandı. Emekçi kitlelerin yaşamlarında dikkate alınır iyileşme bir yana, işçi sınıfına, gençliğin ileri kitlesine, “komünistlere” ve devrimcilere karşı saldırılar yeni bir evreye girdi. Buna karşın, Şah rejiminin yıkılması ve ABD’nin aldığı darbe “İslam Dünyası”nda İran devrimine büyük bir sempati doğurdu. İslamcı hareket, kapitalizmin yükselişiyle gelişen işçi sınıfı hareketine ve “sol”a karşı mücadele etmek amacıyla burjuva iktidarın yeniden örgütlenmesinde sağ alternatiflerden biri olarak öne çıktı. İran’daki gelişmeler, “politik İslam”ın güç kazanmasının ve Ortadoğu ülkeleriyle Türkiye’de, egemen sınıfın “yeniden yapılanma” politikasında rol üstlenerek uluslararası sermaye ile ilişkilerini “yenilemesi”nin önemli etkeni oldular. “Politik İslam”ı karakterize eden en temel özellik, “zorunlu” herhangi “verili veya tanımlanmış” içeriğe bağlı kalmak zorunda olmadan her renge bürünme yeteneği göstermesiydi; işbirlikçi de olabilirdi muhafazakar retçi de!

“İran İslam Devrimi”nin sonuçlarından biri de şeriatçı-dinci akım ve güçlerin halk içindeki desteklerini artırmasıydı. ABD emperyalizminin dayatmacı-yayılmacı politikaları bu eğilime güç verdi. Irak’a karşı girişilen ve “Birinci Körfez Savaşı” olarak bilinen 1991 saldırısı, Türkiye ve Ortadoğu halklarının özel olarak Amerikan emperyalizmine ve genel olarak Batılı büyük güçlerin politikalarına karşı öfkesinin büyümesine neden oldu. Bu duygu ve tutumun gelişmesinin son altmış yıllık en önemli diğer etkeni ise, Batı emperyalizmi ve ABD desteğindeki İsrail Siyonizmi’nin Filistin halkına karşı sürdürdüğü ve genel olarak da Arap karşıtı olan düşmanca politika ve işgaldi.

Amerikancı “cephe” Arap ülkelerinde Baascılık olarak şekillenen ve Batı emperyalizmiyle araya mesafe koyan, bazı temel sektörlerde millileştirme politikaları uygulayan, ekonomide kimi “halkçı” reformlar gerçekleştirerek köylülerin ve işçiler başta olmak üzere kent emekçilerinin desteğini alan İslamcı “sol”, “sol milliyetçi” parti akım ve güçleri etkisizleştirmek istiyordu.

1942 yılında milliyetçi kalkınmacı subaylardan oluşan “Hür Subaylar” adında dar bir örgüt kuran Cemal Abdülnâsır, “ Müslüman Kardeşler”le ve Komünist Parti’yle de ilişki halindeydi. “Hür Subaylar Birliği”, 1948-49 Arap-İsrail Savaşı döneminde güç ve itibarını artırdı. İngiliz emperyalizminin baskısına karşı yükselen dalganın üzerine oturan “Hür Subaylar”, 1952 Temmuzunda bir darbe gerçekleştirerek, başbakanlığa general Necip’i getirdiler. Başlatılan ‘reform kampanyası’yla ekilebilir toprakların yüzde onu topraksız köylülere dağıtıldı. Asıl gücü elinde tutan ve 1954-56 yılları arasında başbakan olan Nâsır yönetiminde Mısır, “Bağlantısızlar Grubu”na dahil oldu.

1956’da, Nasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıkladı. Fransa, İngiltere ve İsrail hemen karşı harekete geçtiler. Ancak o günün uluslararası güç ilişkileri önemli bir etkendi ve Kanal Mısır’ın egemenliğine girdi. Nâsır “Arap âlemi”nde bir kahraman olarak görülüyordu. 1956’da cumhurbaşkanı seçilince, “tüm Arapların tek bir devlet altında birleşmesi”ni gündeme getirdi. 1958 yılında Suriye ile Mısır’ın “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adı altında birleşmesine öncülük etti. Ancak “birlik” 1961’de sona erdi. 1961’de toprak mülkiyetine yönelik sınırlama getirilerek toprakların önemli bir bölümü tarım kooperatiflerine dönüştürüldü ve bir bölümü de az topraklı köylülere dağıtıldı. Sosyalizm söylemi ağırlık kazandı. SSCB’nin desteğinde bir kalkınma hamlesi başlatıldı. Banka ve sigorta şirketleriyle bazı sanayi dallarında millileştirme ve devletleştirme gündeme getirildi. “Milli Birlik Partisi”, “Arap Sosyalist Birliği” adını aldı. Nâsır, Arap mücadelesinin amacını “Sosyalizm, Birlik ve Özgürlük” olarak ortaya koyuyor, bu anlayış Baas partileri tarafından da sahipleniliyordu. Nasırcılığın temel şiarı “birleşik, bağımsız, sosyalist tek bir Arap devleti” idi. “Arap sosyalizmi”nin “kurucu”sunun özel mülkiyete ve burjuvaziye karşı olmayan ve işçi sınıfının önderliğine dayanmayan dini ve milliyetçi “sosyalizm”i, Arap halkları içinde büyük bir sempatiyle karışlık buldu ve ABD emperyalizminin saldırı oklarını üzerine çekti.

Ancak Nasır’ın “Arapların birliği” ‘özlemi’, emperyalist baskıya tepkinin ve Arap milliyetçiliğinin ifadesi olmakla kaldı.[4] Irak-Suriye ve Mısır yöneticilerinin girişimlerine rağmen, Araplar bir türlü “birlik” sağlayamadılar. “Birlik”, Arap devletleri tarafından sahiplenilen ortak bir söylem olmasına ve birkaç girişimde bulunulmasına rağmen, bu girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak Arap milliyetçi “sol”unun gelişmesi öteki Arap ülkelerinde de destek buldu.

Suriye’nin bağımsızlığına kavuştuğu 1945 yılında Şam’da kurulan Arap Sosyalist Baas (“Yeniden Doğuş” ya da “Diriliş”) Partisi’nin temel amacı, tüm Arapların tek devlet altında birliğinin sağlanmasıydı. Nâsır’ın Arap sosyalizminde olduğu gibi Baas sosyalizminin de temel sloganı “sosyalizm, birlik ve özgürlük”tü.

1958 yılında Mısır’la birlikte kurulan “Birleşik Arap Cumhuriyeti” (BAC) döneminde toprakların %60’ı devletleştirilip kooperatifler haline getirildi. Suriye ve Mısır’da banka ve sigorta şirketlerinin yanı sıra bazı sanayi işletmeleri devletleştirildi. Savunma eski Bakanı Hafız Esad 1971’de cumhurbaşkanı oldu ve 2000 yılında ölümüne dek iktidarda kaldı. Hafız Esat döneminde Suriye Sovyetler Birliği’yle yakın ilişki içindeydi ve askeri ve ekonomik alanda ciddi yardımlar alıyordu. Dış ticaret üzerinde devlet tekeli kurulmuştu; devlet işletmeleri ağırlıkta idi ve yönetim halkla ilişkilerinde özellikle tarım, sağlık ve eğitim alanlarında bu tekeli “sosyal hizmet dayanağı” olarak kullanıyordu.

Irak’ta da, Abdülkerim Kasım öncülüğünde kurulan Hür Subaylar hareketi 1958 yılında monarşiyi devirerek cumhuriyet ilan etmişti. 1963’te, Irak Baas Partisiyle işbirliği yapan ordu içindeki bir grup, Kasım iktidarını devirdi ve devlet başkanlığına general Abdüsselam Arif getirildi. 1968 yılında yeni bir askeri darbeyle Baas Partisi, iktidarı yeniden ele geçirdi. Devletleştirme politikasına hız vererek 3 milyon hektarlık toprak dağıtımı gerçekleştirdi ve tarımda kooperatifleşmeyi geliştirdi. 1972’de Irak Petrol Şirketi devletleştirildi. Petrol geliri devlet yatırımları ve özel sektör için önemli bir kaynak oluşturuyordu. Eğitim ve sağlık ücretsiz devlet hizmetleri içine alındı.

1979’da Saddam Hüseyin iktidardaki liderliğini resmileştirdi.[5]

Nâsır’ın, yükselmesinde rol oynadığı Arap milliyetçiliği ve “Arap sosyalizmi”, Libya’da da “Hür Subaylar” adı altında bir genç subaylar örgütünün kurulmasını gündeme getirmişti. Libyalı “Hür Subaylar”, 1967’deki Arap-İsrail savaşının ardından, 1969 Eylülünde bir darbeyle iktidarı ele geçirdiler ve “Devrim Komuta Konseyi” başkanı sıfatıyla Albay Muammer Kaddafi’yi başa geçirdiler.

Kaddafi, ülkedeki İngiliz ve Amerikan üslerini kapattı ve petrol sanayini millileştirerek devletin sektördeki payını %60’lara çıkardı. 1971’den itibaren, Kaddafi’nin “Arap Sosyalist Birliği” partisi iktidardaydı ve Kaddafi bir de “Yeşil Kitap” yazdı. Libya’nın ve Kaddafi’nin “sosyalizm”i de kapitalizmle komünizm “arasında”, başka bir ‘şey’di, ama İslam’ı esas alıyordu. 1973’te ilan edilen Libya “Kültür Devrimi”nin hedeflerinden biri de “şeriatın tam olarak uygulanması”ydı.

Libya, ABD emperyalizminin önemli bir hedefi haline gelmişti ve Kaddafi de “Çölün kartalı” olarak anti Amerikan, “anti-emperyalist” söylemiyle dikkat çekiyordu. Kendisini “sosyalist” ve yazdığı “yeşil Kitap” ı yeni bir “manifesto” ilan eden Kaddafi’nin “eksantrik çıkışları”nı Amerikan emperyalizmi Libya’yı bombalayarak karşıladı. Kaddafi, ABD’nin tehditleri karşısında hizaya girmesini bildi ve sesini kesti.

1967 Arap-İsrail Savaşı, Nasır’ın başını çektiği Arap “cephesi”nin yenilgisiyle sonuçlandı. Ardından Arap milliyetçiliğinin önderi Nasır öldü. Mısır devlet başkanlığına getirilen Enver Sedat, ABD ve Batılı emperyalistlerle işbirliği politikası izledi. Bu yenilgi Sovyetler’e duyulan güveni sarstı. Savaş , bu yönüyle Sovyet yanlılarına ve Arap milliyetçiliğine önemli bir darbe vurulmasıyla sonuçlandı. ABD ve Batılı Emperyalistler Ortadoğu’ya yönelik yayılmacı stratejilerinde yeni olanaklar buldular. Mısır, ABD emperyalizmiyle “İsrail’in tanınması” için anlaştı. Ancak, buna karşı Arap tepkisi arttı ve Irak, Suriye ve Libya başta olmak üzere Güney Yemen ve Sudan’ın da aralarında bulunduğu “Arap-İslam ülkeleri” bir “red cephesi” oluşturdular. Suudi Arabistan ve Ürdün Krallığı ise, Mısırla birlikte ABD-İsrail ve Batılı öteki emperyalistlerin oluşturdukları “cephe”de yer alıyorlardı. İzledikleri politika Filistin davasına karşı bir kılıç kuşanmayı da ifade ediyordu.

Bütün bu gelişmelerin en önemli “aktörleri”nden biri de İsrail Siyonizmi idi. İsrail, Lübnan’daki Filistinli göçmenlere saldırı olanağı bulmuştu. Arafat başkanlığındaki Filistinliler, başta FKÖ birlikleri olmak üzere Tunus’a sürgün edildiler.

ABD emperyalizmi, Sovyet yönetiminin Afganistan işgalini bölge stratejisinin dayanaklarından biri haline getirmek için özel bir politika izledi. Suudi gericiliğiyle birlikte ve Rus yönetimine karşı savaşmak üzere, aralarında Bin Ladin’in de bulunduğu “İslam mücahitleri”yle Afganlıları örgütledi. Sovyetlerin Afganistan’daki yenilgisi ABD’nin yeni ve önemli bir hamle üstünlüğü anlamına da geliyordu. Ancak çok geçmedi Taliban yönetimi ABD’yi “büyük şeytan” ilan ederek bu kez ona karşı “cihad” ilan etti. Amerikan emperyalistlerinin 11 Eylül saldırıları bahanesiyle Afganistan’ı işgale girişmeleri ise hemen tüm “İslam Ülkeleri”nde, bu ülkelerin halkları arasında anti Amerikan duygu ve düşüncelerin yükselmesi ve tepkilerin artmasına yol açtı. Hamas ve Hizbullah örgütleri bu ortamda ve bu tepkileri kullanarak güçlü kitle desteğine sahip hale geldiler.

ABD ve Batılı emperyalistler revizyonist SB’ni iyice köşeye sıkıştırmak, bölüp zayıflatmak ve bölgedeki etkisini sınırlayıp sonra tamamen yok etmek için onun etkilediği Arap milliyetçi “sosyalizmi”ni tasfiye politikası izlediler. Bölge ülkeleri arasındaki çelişkilerden ve Filistin ve Kürt sorununun çözümsüz bırakılmış olmasından yararlanma çabalarını artırdılar.

80’li yılların başından itibaren İslamcı hareketler, Cezayir’den Filipinlere kadar oldukça geniş bir bölgede güç kazanarak yoksul işçi-emekçi kitlelerin de dahil olduğu milyonlarca insanı peşinden sürükleyebilen partiler olarak şekillendiler. Bu hareketler uzak geçmişteki “dinsel kökler” den güç almalarına rağmen, kitlesel güç kazanmaları ve birçok ülkede iktidar mücadelesine yeniden girişmeleri son 25 yıllık dönemin yeni bir olgusuydu.

İSLAM VE ANTİ EMPERYALİZM

ABD-İngiliz emperyalistlerinin başını çektiği ‘koalisyon güçleri’nin Irak’a ilk saldırılarıyla Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesine karşı Ortadoğu’nun bazı Arap-İslam ülkeleriyle Türkiye, İran, Endonezya, Nijerya gibi ülkelerde ortaya çıkan protestocu hareketler, Irak’taki direniş ve Lübnan’a İsrail saldırısına karşı Hizbullah’ın yürüttüğü savaş, emperyalist işgal politikalarına direnenlerin bir bölümünün ‘İslami kimlik’lerini öne çıkarmaları, İran devrimi sonrasındaki gelişmeler ve 60’lı-70’li yıllarda başlıca Arap ülkelerinde ortaya çıkarak, hükümetler düzeyinde temsil olan ve sosyal-iktisadi kimi reformlarla anti Amerikan uygulamaları “sosyalizm” olarak nitelemekten kaçınmayan Arap milliyetçiliği akımı, bazı sol-liberal parti ve gruplarla “İslamcı” yazar ve çevreler tarafından İslam dininin “anti emperyalist karakteri”ne kanıt olarak sunuldu. “Uzak” örnekler olarak 1979 İran Devrimi ve 1960’larda başını Cemal Abdül Nasır’ın çektiği “Arap sosyalizmi” akımıyla Baasçılık olarak Irak ve Suriye’de şekillenen partilerin iktidardaki uygulamalarını alan ve güncel örneklerin en belirgin olanlarını da Hizbullah direnişiyle Hamas’ın Filistin’deki seçim başarısında gösteren ve işgale karşı devam eden Irak direnişiyle Afganistan’daki çatışmaları bu görüşü desteklemek üzere öne çıkaran İslamcı yazarlarla sol, sol-liberal parti ve grupların sözcülerine göre, bu gelişmeler, emperyalizme karşı mücadelede “sol’un alternatif olmaktan çıktığı”nı ve ancak İslam’ı esas alan bir mücadelenin başarıya ulaşabileceğini “kanıtlamış”tı!

İslam dini ve anti emperyalist mücadele arasında böylesine bir ‘doğrusal karşıtlık’ kurulabilir mi?

Burada andığımız örnekler bu iddianın ileri sürülmesi için bazı veriler sunsa da, herhangi dini inanç veya bağlı akımların kapitalizm ve kapitalist emperyalizm ile ‘doğal bir karşıtlık içinde olduğu’nu gösterir zorunlu-ilkesel veriler göstermek mümkün değildir. Gelişmelere bağlı, koşullu-geçici veya dönemsel gelişmelerin zorlamasıyla dini inanç grupları mensuplarının bir kısmının emperyalizm ya da emperyalist bir ülkeyle karşıtlık içinde politikalar izlemesi olanaklı olmasına rağmen, onların eylemi, ‘mensubu oldukları’ dini inancın genel karakterini belirlemiyor ve bu dinin özelliğinden kaynaklanmıyor. İslam dini çeşitli dönemlerde, gelişmelere ve bölgesel ve uluslararası ‘konjönktür’e göre, Batı emperyalizminin saldırı ve istilasına karşı “yerel kültürel değerleri koruma” ve sömürgeciliğe karşı mücadelede “birleştirici ortak değer” olarak kullanılmak istenmiştir. Bugün de, El Kaide gibi terörist İslami grupların halk kitlelerinin duygu, inanç ve değerlerini istismara dayanan ve emperyalizme karşı mücadeleye zarar veren eylemleri bir yana bırakılırsa, milyonlarca emekçinin desteğine sahip Hizbullah gibi örgütlerin, İslami söylemi öne çıkararak yürüttükleri işgal karşıtı mücadele, Ortadoğu halklarının sempatisini kazanabilmiş; bu halkların saflarında ABD haydutluğuna karşı mücadele eğilimine güç vermiştir. Bu örgütler, ya da “İslam”ı sözüm ona “ortak kültür ve değerler”in merkezine koyan muhafazakar parti ve gruplar, onu “aşağı sınıflar”ı politik-sosyal ve ekonomik yaşamın ve mücadelenin içine çekmenin araçlarından biri olarak ele almakta; böylece aynı zamanda toplumsal değişim sürecine yeniden adapte ederek dini-geleneksel yapıların etkisini canlı tutmayı başarmaktadırlar.

Ancak buradan hareketle İslam’ın emperyalist kapitalizm ile uzlaşmaz karşıtlığı ileri sürülemez. Kralların, hükümdarların, sultan, şah ve emirlerin de aralarında bulundukları egemen sınıflarla temsilcileri, çıkarlarını her şeyin -kuşkusuz dinin de- üstünde tutarak ilişkilerini ve önceliklerini buna göre belirliyorlardı. Çıkarları gerektirdiğinde “Müslüman halk”a “cihat” çağrıları çıkarıyor fakat dindar görünmelerine karşın, emperyalistlere yedeklenmekten ve bölge halklarının emperyalistler tarafından kırılmalarına hizmet eden politikalar izlemekten de kaçınmıyorlardı.[6]

Osmanlı-Türk yöneticileri, Fransız ve İngiliz hakim sınıflarının çıkarları gereği ve toprak ve etki için Rusya’ya karşı izledikleri taktiğe yedeklemelerini, onları “İslam’ın kurtarıcıları” göstererek haklı çıkarmaya çalıştılar. 1856 “Islahat Fermanı, Fransız ve İngilizlerin “Hıristiyan tebaa” için imtiyaz isteklerinin “bir reform” halinde gerçekleştirilmesiydi. “Duyun-u Umumiye” olarak adlandırılan mali-ekonomik bağımlılık ve vesayetin ‘taşları’ böyle döşendi. İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusya ile mücadelelerinin bir gücü olarak kullanma çabalarında “hilafet”i bir silah olarak değerlendirirlerken, dini Batı sömürgeciliğine karşı, mücadelenin dayanağı olarak kullanan “milliyetçi” burjuvazinin politikasını “İslam gericiliği” olarak suçlamaktan kaçınmadılar.

Suudi gericiliğinin Amerikan emperyalizminin hizmetinde Ortadoğu’da üstlendiği uşakça rol ve petro-dolarları Amerikan çıkarlarının hizmetine sunması, Şiiliğin “büyük Ayetullah’ı” ilan edilen Ali Sistani’nin işgal ordularına karşı direnişin yükselmemesi için ABD’ne hizmeti, “muhafazakar Müslüman” olarak tanımlanan Amerikancı parti ve hükümetlerin İncirlik üssü başta olmak üzere Türkiye topraklarını Amerikan ve ‘Batı emperyalizmi’nin hizmetine sunmakta birbirleriyle yarışmaları, Ürdün Krallığı’yla Mısır’daki gerici Arap yönetiminin Filistin, Irak ve Lübnan’daki emperyalist-Siyonist saldırganlık ve işgalleri desteklemeleri ve bu ülkelerin “din uleması”nın devlet ve hükümetlerinin politikasını onaylamaları, İslam dini ile emperyalist çıkarlar arasında “doğal, kaçınılamaz” veya “zorunlu” karşıtlık olmadığını gösteren pratik-güncel örneklerdir. “İslam birliği”, “İslam din kardeşliği” üzerine sürdürülen hakim propagandaya rağmen, Haçlı Ordularının Ortaçağ’da Doğu İslam ülkelerini işgal yılları da dahil, böyle bir birliğin hemen hiçbir zaman oluşturulamamasının başlıca nedeni de iktisadi-sosyal ve politik koşullarla onların belirlediği çıkar farklılıklarıdır.

Bugün de İsrail’in Filistin işgalini sürdürmesi ve Lübnan’ı işgale girişmesi, “Müslüman İran ve Suriye”nin ABD-İngiliz işgal tehdidi altında tutulması vb karşısında, “İslam’ın birliği” üzerine propaganda sürmekte, ancak Arap-Türk vs “İslam ülkeleri” yönetici sınıfları birbirlerine karşı entrikaları ve emperyalistlerle işbirliğini devam ettirmektedirler. Dikkat çekici ve çarpıcı örneklerden biri Irak-İran savaşıdır. ABD, İran devrimini boğmak için her yolu denedi. Irak yönetimini İran’a saldırı için kışkırttı. İki ülke yöneticilerini silahlandırıp birbirlerine karşı savaşa sürdü; iki tarafa da silah satarak büyük karlar elde etti; bu ülkelerin tahribini ve güç kaybına uğramasını Ortadoğu’daki varlığını güçlendirme olanağı olarak değerlendirdi ve Irak’ı işgal eder ve hala sürdürürken bazı sözde itirazlardan öte, “İslam ülkeleri” yönetimlerinden tepki görmedi. ABD emperyalizmine bağlı ve Batı emperyalizmiyle işbirliği içindeki “Arap devletleri!”, Filistin ve Lübnan’daki Siyonist saldırı ve işgali sessizlikle karşıladılar. İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarına ve Gazze ve Batı Şaria’nın sürekli bombalanmasına; Türkiye’deki İslamcı parti ve gruplarla Nakşi-Nurcu tarikatların ciddi bir tepkisinin olmamasında Türk devlet politikası önemli rol oynamakla birlikte, bu tutum, esas olarak bu grup, parti ve güçlerin emperyalizm ve Siyonizm ile kesin bir uzlaşmazlık içinde olmamalarından kaynaklanmıştır. Şu ya da bu bölge ülkesinde faaliyet yürüten İslam “şeriatçıları”yla onların çeşitli grupları “İslam’ın hakimiyeti” gibi genel bir amaçtan söz etmelerine karşın, aralarındaki yorum farkları onları birbirleriyle de sorunlu kılmakta, Hizbullah ya da Hamas gibi örgütlere yaklaşımlarında da bu farklılık rol oynamaktadır. “300 milyon Müslüman”ın 5 milyonluk İsrail karşısındaki yenilmişliği, burjuva egemen sınıflar için esas olan ve esas alınanın din değil, ekonomik, sosyal ve politik çıkarlar olduğunu gösterdi. “Halkının %99’u Müslüman olan ülke, Türkiye” propagandası yürüten Türk devlet yöneticileri ve hükümetleri Amerikan uydusu olmayı sürdürme kararlılıkları nedeniyle “Hıristiyan Batı”nın Asya’daki taşeronluğunu, kendi deyişleriyle “İslam din kardeşliği”ne tercih ettiler.

ABD ya da başka bir emperyalist güç, herhangi bağımlı-geri bir ülke ile ilişkilerinde, bu ülkenin halkının ya da yöneticilerinin “dini inancı”na ve “şeriatçı mı laik mi” olduğuna değil, kendisinin ekonomik-mali ve politik çıkarlarına öncelik vermektedir. İran’ı kuşatma ve çeşitli biçim ve araçlarla cezalandırma politikası izleyen ABD, Suudi Krallığı’nı bölgedeki dayanaklarından biri olarak kullanmaktadır.

Bugün “İslami terörist” olarak adlandırılan ya da “radikal İslam” görülenler, dün emperyalistlerle işbirliği içinde işçi sınıfı hareketine, devrimci uyanışa ve sosyalizme karşı savaşın güçleri arasında yer alıyorlar; “özgürlük için savaşan mücahitler” olarak tekelci gericilik ve Batılı büyük güçlerin askeri politik şefleri tarafından kucaklanıyorlardı. Ancak sosyalizmin ve işçi sınıfı hareketinin yenilgiye uğratılıp geriye atılmasıyla kullanılmalarının koşulları farklılaşınca, ABD gibi işgalci emperyalistlerin tam teslimiyeti dayatmaları üzerine, Afganistan’da ya da başka ülkelerde ABD-İngiliz emperyalistleriyle çatışmaları gündeme geldi. “İslam”ın ya da “İslami mücahitler”in “terörist” ve “faşist” olarak ilan edilmelerinin nedeni, Batılı emperyalistlerin ilişki biçimi ve koşullarını tümüyle kendilerine göre yeniden düzenlemelerine gösterdikleri direnmeydi. Bu direniş, ulusal, kültürel öteki unsurlarla birleşerek anti emperyalizme evrilebileceği gibi, tekelci gericiliğe ve emperyalist sömürgeciliğe yedeklenme potansiyeline de sahiptir. İslam dininin iktisadi-toplumsal gelişmelere bağlı değişiminin kaçınılamazlığına karşın, “ılımlı İslam” ve “radikal İslam” ayrımınının gündeme getirilişi, ABD’nin başını çektiği emperyalist burjuvazinin ihtiyaçlarına bağlıdır. Sömürgeci politikalara bağlanan dinsel “ılımlılık”, dinde reformu değil tekelci gericiliğe payanda olmayı ifade etmekte, Arap, Türk, Kürt, Pers halkları başta olmak üzere bölgenin “İslam inançlı” emekçilerinin burjuvazi ve emperyalizm ile ilişkilerini mezhep ve din ayrımları ve dinin ılımlı ya da radikal savunusu üzerinden oluşturulmasına hizmet etmekte; kapitalizme ve onun ekonomik-sosyal-politik ve ideolojik olgu ve yansımalarına karşı mücadelede; sömürülenler ve ezilenler olarak birleşmelerine set oluşturmaktadır. Yöneticilerinin “İslam şeriatçılığı”nı da politik bir unsur olarak kullandıkları İran gibi Ortadoğu ülkelerine yönelik emperyalist politika, emperyalist burjuvazinin “dini ideolojiye savaş açması”nı değil, saldırı ve işgal için dini araç olarak kullandıklarını göstermektedir. Amerikan emperyalistlerinin revizyonist SB ile rekabette ve onun etki alanlarına sızmak üzere finanse edip örgütlediği El Kaide ve Taliban gibi “şeriatçı” örgütlerin durumu bir yana, Suudi Arabistan, Emirlikler gibi gerici rejimlerle işbirliği, karşıtlığın, gösterilmek istendiği gibi dinsel kaynaklı ya da “medeniyetler farkı”na dayalı olmadığını kanıtlar.

Anti emperyalizm, İslam şeriatının emperyalizm ve Batılı emperyalistlerle ya da onun en saldırgan gücü olan ABD ile ilişkilerinde belirleyici özellik değildir. Emperyalistlerin dayattıkları işgal ve saldırı politikaları anti emperyalizm ve ABD karşıtlığını doğurmakta; işgal ve saldırı hedefinde olanların aynı zamanda “İslam ülkeleri olmaları”, işgal karşıtı mücadelenin yükselmesinde İslam dininin kavgaya çağırıcı bir ileti olarak rol oynamasını olanaklı kılmaktadır.[7] ABD’nin bugün Ortadoğu’da sürdürdüğü savaş ve bu savaşı “radikal ya da terörist İslam’ı etkisizleştirme” gerekçesine bağlaması kitlesel etki alanı genişleyen İslam dininin, saldırı hedefindeki halkların direnişinde “birleştirici bir öge” olarak kullanılmak istenmesindendir. İslami ideoloji ya da onun herhangi versiyonu, kapitalizm ile uyumlu olmasına ve iktidara gelen muhafazakar ya da daha radikal “İslami partiler” halk kitlelerine uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda politikalar dayatmalarına karşın, İslam’ın kapitalizm ve kapitalist emperyalizm ile “karşıtlık” içinde olduğu propagandası emekçiler üzerinde etkili olabilmektedir.

‘Politik İslam’ın anti-emperyalist gösterilmesinin nedeni, emperyalist saldırı ve tehdit altında olan Ortadoğu-Kuzey Afrika halklarının İslami inanca sahip olmaları ve emperyalizme karşı bu ülkelerde ortaya çıkan protesto ve direnişlerin dini sembol ve sloganlarla hareket etmeleridir. Gerçekte yaşanan ve dinin de kullanılmasını sağlayan ise ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerle saldırı ve işgal tehdidi altındaki ülkeler (Irak, Afganistan, Filistin, Lübnan, Suriye, İran vs) arasındaki mücadeledir. Bu mücadelede bugün çoğu işbirlikçi olan yerli egemen sınıfların tuttuğu yer, çelişkinin asıl karakterini de gizleyici bir işlev görmektedir. Ancak ezen ve ezilen uluslar, sömürgeci ve sömürge ülkeler ilişkisi dünya kapitalist sisteminin temel olgularından biri olmaya devam ediyor. Ezilen ulusların bağımsızlık mücadelesinin ve emperyalizmden kurtuluşun temelleri buradadır. Bu nesnel durum, ezilen ulusların kurtuluş mücadelesinin proletarya ve ezilen sınıfların mücadelesine bağlanmasının da başlıca etkenidir.

Bu gelişme, başka sonuçlarının yanı sıra, proletarya ve kent-kır emekçilerinin ittifak yapacakları güçlerin daralması veya “genişlemesi”nin koşullarını da oluşturur. Tekelci baskı ve emperyalist hegemonya küçük ve orta burjuva kesimlerin iflasa sürüklenmelerinin koşullarını oluşturmakla onları bu baskıya karşı mücadelenin tutarsız güçleri arasına sokar. Bu ise emperyalist saldırganlık ve baskıya karşı mücadelede bu kesimlerin -koşullu ve sınırlı olabileceği unutulmadan- mücadeleye çekilmeleri için çabayı gerekli kılar. Bu kesimler ya da onların daha azınlık bölümü, “ulusal kapitalizm”lerini savunmak ve özel mülkiyetlerini korumak için emperyalist işgal, baskı ve dayatmalara karşı ikircikli-sallantılı ve tutarsız da olsa tutum alabildikleri görmezden gelinemez.

İşçi sınıfının anti emperyalist mücadelenin başına henüz geçemediği ya da mücadele içinde yer almakla birlikte, sermayenin çıkarlarını ifade eden bilinç biçimlerinin etkisinde hareket etmekten esas olarak henüz kurtulamadığı koşullarda anti emperyalist mücadele küçük ya da orta burjuva kesimler tarafından kontrol edilebilir. Bu durumda da işçi sınıfına düşen, mücadelenin dışında kalmak, anti kapitalist muhtevaya sahip değil ya da bu muhteva zayıf diye onu küçümseyip önemsememek değil, ülke ve halk çıkarını öne alarak mücadelenin ilerlemesi için çaba göstermek ve bağımsız tutumuyla mücadelenin başına geçmeye çalışmak olmak zorundadır.

Emperyalizm, tekelci kapitalizm olmasıyla anti emperyalizmin bu “sınırlar içinde” anti kapitalizm olmasını da koşullar. Anti emperyalizmin anti kapitalizm olarak da alınabilmesi ancak en genel anlamında ve üretim ilişkilerinin kapitalist ‘ortak’ karakteri nedeniyle söz edilebilir. Anti emperyalizmi anti kapitalizm koşuluna bağlamak veya bu sınırlara çekmek, nesnel çelişkilerin belirlediği sınıf saflaşmalarını iradi zorlamalarla daraltmak, mücadele güçlerinin bir bölümünü dışarıda bırakan taktiklerle işçi sınıfını yalnızlaştırmak, ezilen ulusların bağımsızlık sorununu yok saymak, emperyalizm ile ezilen-bağımlı halklar çelişkisini görmezden gelmek olacaktır. (devam edecek)

 


[1] Doğu-Batı dergisi 32. sayısının girişinde, ünlü sinema oyuncusu Marlon Brando’nun şu sözlerini aktarıyordu: “Hükümetimiz, Kızılderililerle neredeyse dört yüz anlaşma yapmıştı ve her birini teker teker çiğnemişti. Yapılan bu anlaşmaların hemen her metninde şu ifadeler yer alıyordu: ‘Irmaklar aktıkça, güneş tepede parladıkça ve çimenler yeşerdikçe bu topraklar sizindir ve sizin izniniz olmadıkça da ne elinizden alınabilir ne de satılabilir.’ Evet, bütün bu anlaşmalar, yüce mahkemelerimizin takdis ve takdiriyle birer birer çiğnenmişti.”

Kızılderililerin ‘bilge’ sözcülerinden biri olarak “Kırmızı Bulut”, Amerikan burjuvazisinin sömürgeci zorbalığını ve Kızılderililerin yaşadıkları dramı, şu sözlerle özetliyordu: “Bize birçok söz verdiler/hatırlayamadığım kadar çok/bir teki dışında/ hiçbirini tutmadılar/ topraklarımızı alacaklarını söylediler/ ve aldılar.”

[2]ABD tarihi, sadece Amerikan yerlilerinin topraklarını kaybedişlerinin tarihi olmamıştır. Bu tarih, kıyıcılığın, katliamların, sömürgeci talanın ve insanın gerçekten insanca yaşayabileceği bir dünyayı kurma umudu ve çabasına karşı “kıyamcı” politikaların tüm yeryüzüne yaygınlaştırılması için kıyasıya ve çok yönlü saldırganlığın da tarihi olmuş; sömürgeciler, kendi ülkelerinde, halkları sömürüp elde ettikleri zenginlikle birlikte ve denebilir ki ondan fazlasını kolonilerden sağlayarak, ihtiyaç duydukları kaynak ve dayanaklara sahip olabilmişlerdir.

[3] Bu tezlerin sahipleri, “dini ideoolji”ye değil, onun “İslami” biçimine karşı bir tutum içindedirler ve bu nedenle de tutarlı değildirler. Bunlar, Hıristiyanlığın da “evrensel hakikati bildiren” bir din olarak ortaya çıktığını; İsa’nın ‘Eski Ahit’i tamamlayan peygamber olduğu” ve “insanlığı kurtuluşa götüreceği”ni vaaz ettiğini; böylece sonraki din ya da dinlerin gereksizliğinin de, “Tanrının oğlu İsa Mesih”in “kutsal mesajı ile” ilan edildiğini bildirdiğini görmezden geliyorlar.

[4] Nasır’ın “sömürüye yönelmeyen”, özel mülkiyeti kutsayan “dini sosyalizm” anlayışıyla bugünün “modern muhafazakar” kapitalistlerinin emek gücü sömürüsünü hak bilip, faiz ile “kâr payı” arasında sözcük oyununa baş vurarak rant getirilerini “İslam’a uydurma”ları arasındaki fark, ikincilerin kapitalizm savunucusu ve sosyalizmin açık karşıtları olmaları, Nasırcı “sosyalistler”in ise, özel mülkiyeti dinin yanı sıra sosyalizm ile de bağdaşır görmeleridir.

 

[5] 1980’lerin ikinci yarısından itibaren, uluslararası alanda başlatılan ve öncülüğünü Margret Thatcher ile Ronald Reagan’ın yaptıkları özelleştirme saldırısı Irak’ta da gündeme getirildi. Sözde sosyalist Baas rejimi, komünistlere ve Kürtlere karşı baskı ve katliam politikası izlemekteydi.

 

[6] Dinin merkezi yönetimlerde temsilinin en güçlü olduğu dönemlerde yaşanan bir örnek oldukça çarpıcıdır: Rusya’ya karşı İngilizlerin desteğiyle Kırım’da savaşan Osmanlı yönetimi, Hindistan’da Müslüman nüfusun İngiliz sömürgeciliğine karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinin durdurulması için bir “hilafet bildirisi” yayınlayabilmiştir. Bunu, Halife Sultan’ın İngiliz sömürgecilerinin müttefiki olmasından hareketle “Hint Müslümanları” arasında yürütülen “gayri Müslim bir yönetim altında yaşanıp yaşanamayacağı” tartışmalarında, “Hint uleması”nın ülkelerini “dar ül İslam” ilan ederek “cihad”ı gereksiz sayması izlemiştir. (K. Karpat, İslam’ın Siyasallaşması)

 

[7] İşgal altındaki ya da işgalle karşı karşıya bulunan bir ülkede, egemenlerle ezilenlerin; burjuvazi ve işçi sınıfının tutumları ve izleyecekleri politikalar temel önemde farklılıklar gösterir. Egemen sınıflar ve temsilcileri için sorun ekonomik siyasal konumlarını korumaktır. Bunun için teslimiyet ve işbirliğine yönelme başlıca ve belirgin tutumlarıdır. Ara kesimler ikircikli ve tutarsızdır. İşçi sınıfı ve emekçiler ise ülkenin tam bağımsızlığı için mücadele ederler ve bu mücadelenin –elbette olanaklar ölçüsünde ve güç ilişkileri dikkate alınarak- anti emperyalizm sınırlarını aşması için çaba gösterirler. Bu durum mücadeleye katılabilecek ve fakat çeşitli dini-politik vs bakımlardan sistem karşıtı olmayan güçlerin dışlanmasına neden olacak politikalardan kaçınmayı ve küçük burjuvaziyle çıkarlarını “ulusal olanın savunusunda gören” ara güçlerin tutarsız ve sallantılı da olsa bu mücadelede yer alması için çaba göstermeyi gerekli kılar. İşçi sınıfı, bağımsız tutumu ve örgütlenmesini gözeterek emperyalizme karşı mücadele çizgisinde birleşebilecek tüm güçlerin birliği için çabayı öne çıkarır.

 

2007’ye Girerken

 

2006’da yaşanan sosyal-politik ve iktisadi olay ve gelişmeler, kuşkusuz yalnızca son bir yılın olgu ve olaylarıyla açıklanamaz. Bu, kapitalist emperyalizmin ürünü gelişme, çelişki ve çatışmaların temel etken ve nedenlerinin “belli bir zaman dilimi” içindeki gelişmelerin sınırlılığı içine çekilmesi ve kapsam ve içerikleriyle sonraki sürece etkilerinin daraltılması olurdu. Son bir yılın gelişmelerinin, bu zaman süresinde ortaya çıkma, çelişki ve ilişkilere yeni unsurlar katma, çelişki, çatışma ve gerici güçlerin açmazını daha belirgin biçimde açığa çıkarma gibi bir özelliği kuşkusuz vardır ve burada yapılacak olan da bir bakıma “olay ve gelişmelerin dökümü” üzerinden bunların neye işaret ettiklerini ortaya koymak olacaktır.

Ancak, Latin Amerika’dan Avrupa, Ortadoğu, Orta ve Güney Asya’ya; dünyanın hemen her bölge ve ülkesindeki gelişmelerin emek-sermaye ilişkilerinin; emperyalist-kapitalist rekabet ve pazar ve etki alanı mücadelesinin ürünü olarak ortaya çıkma özelliği göz önünde tutulmadan da, bu “döküm” ve anlamı yerli yerine oturtulamaz. 2006’nın gelişmeleri 2005 ve son yılların sahne olduğu gerginlik ve çatışmaların basit bir devamı değildirler ama onların daha karmaşık ve keskin biçimlerle sürmesi ve yeni unsurlarla zenginleşmesi dışında da ele alınamazlar. 2005’te Batı Avrupa’nın başlıca ülkelerinde, tekelci burjuvazi ve partilerinin uyguladıkları sosyal-politik ve iktisadi saldırılara karşı ortaya çıkan kitle eylemlerinin etkisi 2006’ya da uzanmıştır. İşçi sınıfı ve emekçilerin işsizlik, yoksulluk, açlık ve siyasal baskıyla “terbiye edilmesi” politikalarına duyulan tepki ve sermaye partileriyle hükümetlerine duyulan güvensizlik başlıca İspanya, İtalya, Almanya, Yunanistan, Fransa, İngiltere, Hollanda olmak üzere bu ülkelerin hemen hepsinde emekçileri yeni arayışlara yöneltirken, sermayenin “geleneksel” büyük partilerinden uzaklaşma eğilimi 2005’in en önemli olgularından biriydi. Bu eğilim 2006’da da devam etti ve örneğin Hollanda’da “Sosyalist Parti”ye güçlü bir yöneliş oldu. 2006, emperyalist sömürgecilerin halklara karşı saldırılarının artarak ve Irak-Afganistan gibi bazı ülkelerde yoğunlaşarak devam ettiği bir yıl oldu. Tekelci burjuvazi askeri politikaları sürdürdü. Ekonominin askerileştirilmesi devam etti, vb.

KESKİNLEŞEN ÇELİŞKİLER, ARTAN SALDIRILAR

2006’ya girerken, dünyamız önceki yıllara göre, çatışma ve savaş koşullarıyla daha fazla yüklüydü. Olgular ve gelişmeler, 2006’nın zor bir yıl olarak yaşanacağına işaret ediyor; kapitalizmin büyük güçlerinin izledikleri politika bu yöndeki gelişmelerin ivme kazanarak devam edeceğini gösteriyordu. Bunun en önemli etkeni, ABD başta olmak üzere emperyalist büyük güçlerin pazar ve etki alanı mücadelesinin kızışması ve ona bağlı olarak izledikleri saldırgan yayılmacı politikalardı. Emperyalist rekabet ve çıkar gerginlik ve çatışmaları doğuruyor, bu da halklara artan sömürü, baskı ve saldırı olarak yansıyordu. Irak, Afganistan, Ortadoğu-Kafkasya’daki gelişmeler, ABD-AB üyesi ülkelerin ve ABD-Rusya; ABD-Çin ilişkilerinin seyri dünyanın daha fazla güvensiz hale geldiğini ve geleceğini gösteriyordu.

Gelişmeler bu yönde oldu ve bugün emekçilerle ezilen halklar açısından tehlike büyümeye devam ediyor. İktisadi-sosyal ve politik gelişmelerin son bir yıla ait kesiti, burjuvazi ve emperyalist büyük güçlerin dünyayı sürükledikleri gerginlik ve çatışma ortamının yeni çatışma, saldırı ve işgalleri kışkırtıcı işlev gördüğünü ve yoksulluk, işsizlik ve hak yoksunluklarını artırdığını gösterdi. Emperyalistlerle işbirlikçileri halkları birbirine karşı kışkırtma, milliyetçiliği ve şovenizmi yükselterek halkların kurtuluş mücadelesini sabote etme çabalarını yoğunlaştırdılar.

ABD’nin saldırgan yayılmacı politikaları, rakip emperyalistlerin silahlanmaya daha fazla sarılmalarının, işbirlikçi rejimlerin, halkın yoksulluğu ve daha fazla baskı altına alınması pahasına kaynakları silahlanmaya ve militarist örgütlenmeyi sağlamlaştırmaya ayırmalarının en önemli etkenlerinden biri oldu. Bush çetesi, insan ve canlı yaşamını tehdit eden ve doğayı kirleterek yaşanmaz hale getirme tehlikesi taşıyan zehirli atıkların etkisiz kılınmasıyla biyolojik-kimyasal-nükleer kitle imha silahlarının sınırlandırılması yönündeki uluslararası anlaşmalara karşı çıkmayı sürdürdü. Kitle imha silahlarını ve buna hizmet eden teknolojiyi geliştirme programları yenilendi. Uzayın silahlandırılması ve yeryüzündeki hakimiyet kavgası için kullanılması amaçlı “uydu yarışı” devam etti.

Uluslararası terörizme karşı mücadele” adına hemen tüm ülkelerde halk kitlelerine yönelik baskı yoğunlaştırıldı. ABD’nin Irak işgalini sürdürmek üzere harcadığı para 400 milyar dolara yükseldi.[1] Almanya, 2007 bütçesinde, orduya 30 milyar Euro ayrılmasını ve bunun‚ tedricen artırılmasını kararlaştırdı. Emekçilerin yaşamı ve ilişkilerinin burjuvazi ve militarist aygıtının denetimi altına alınması yönündeki çalışmalar hız kazandı. Tüm ülkelerde siyasal şiddet ve gericiliğin yoğunlaştırılması yönünde yasal düzenlemeler devam etti. İstihbarat örgütleri, ordular ve polis teşkilatları emekçilere ve sistem muhalifi güçlere karşı savaş koşulları yasalarıyla hareket ettiler. Orduların “iç güvenlik gücü olarak kullanılması” yönünde yasal düzenlemeler sürdürüldü. İletişim, ulaşım, yerleşim ve çalışma alanları ve araçlarının istihbari ve polisiye denetimi yönünde yeni adımlar atıldı. Kameralı denetim sokaklardan ve işyerlerinden evlerin içine kadar genişletildi. CIA’nın uluslararası operasyon ve işkencelerinde AB ülkeleriyle Türkiye gibi taşeron ülkelerin yönetimleri ve gizli servisleri aktif rol oynayarak işkenceli cezaevlerine sahiplik yaptılar ve göz yumdular.[2] Batı Avrupa ve ABD’de “göçmenler”e yönelik baskılar arttırıldı. Burjuva emperyalist politikalar şoven milliyetçiliğe güç verdi. Bağımlı ülkelerde faşist, gerici ve ırkçı parti ve akımlar emperyalist baskı ve dayatmaları da istismar ederek güç topladılar. Avrupa ülkeleri yöneticileri ve ABD‘deki en gerici, şoven ve faşist kesimler, yabancı düşmanı, ırkçı ve inanç farklılıklarını istismara dayanan politikalarıyla emekçiler arasında güvensizlik yaymaya ve onları “yerli-yabancı” “Müslüman-Hıristiyan” olarak birbirlerinden ayrı durarak sermayeye karşı mücadelede birliği gerçekleştirmekten alıkoymaya çalıştılar.

Dünyaya barış ve demokrasi getirme” iddiasındaki Amerikan emperyalizmi ve işbaşındaki yönetiminin izlediği politikanın dünyayı ateşe verme politikası olduğu daha da belirginlik kazandı. Amerikan haydut yönetimi, “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi”ne yönelik saldırı ve entrikalarını ve Orta Asya-Kafkasya’da etki alanını genişletme çabalarını sürdürdü. ABD, emperyalizmin en keskin kılıcı olarak Ortadoğu‘da, Orta Asya‘da ve Latin Amerika’da askeri müdahalelere girişerek, sabotajlara başvurarak ve iç karışıklıklar çıkararak yayılma ve yerleşme çabalarını sürdürürken, Rusya başta olmak üzere rakip emperyalistlerle ilişkileri daha da gerginleşti. Bu politikanın bölgemiz halkları açısından en önemli sonucu baskının ağırlaşmasıydı. Amerikan yönetiminin izlediği politika, işgal ve savaşların bölge düzeyinde daha geniş bir alana yayılmasına hizmet ediyordu. Girişim ve hazırlıkları da bu yöndeydi. Irak’ta sürdürülen katliama, İran, Suriye, Lübnan ve Filistin’e yönelik tehdit, baskı, kuşatma ve saldırılar eşlik etti. Gürcistan ve Ukrayna’da örgütlenen “turuncu”, “kadife”(!) vb darbelerden esinlenen işbirlikçiler Londra, Washington, Paris gibi emperyalist merkezlerde üslenerek Suriye, Lübnan gibi ülkelerde benzer girişimler için hazırlıklarını artırdılar. Lübnan‘da üst üste meydana gelen sabotaj ve suikastlar ABD-İsrail politikasının unsurları olarak kullanıldılar. ABD ve Fransa; her biri kendi çıkarları yönünde Suriye‘yi Lübnan üzerinden köşeye sıkıştırmaya çalıştılar. Lübnan, artan biçimde, İsrail, ABD ve Fransa tarafından karışıklıklara sürüklendi. İsrail’in Lübnan’ı işgali, ABD-İsrail politikalarının sömürgeci politikalar olduğunu bir kez daha kanıtladı. Casusluk örgütleri, Lübnanlı yandaş üst düzey politikacılara düzenledikleri suikastlarla direnişçi güçleri zor duruma düşürme ve anti Amerikan güç birliğini yıkma politikasını yoğunlaştırdılar. İran’a yönelik kuşatma sürdü. Irak’ta batağa saplanmış ve ilan ettiği hedeflerine ulaşamamış -bu olanaklı da görünmüyor- Amerikan emperyalistleri mezhep çatışmalarını kışkırtan provokasyon ve sabotajlara daha fazla sarıldılar. İsrail, Filistin topraklarını işgali sürdürürken, Lübnan ve Suriye‘ye karşı provokasyonlarını artırdı ve İran’a karşı savaş kışkırtıcılığını sürdürdü. Amerikan emperyalistleri, Kürt ve Filistin sorunlarını istismarı devam ettirdiler. ABD, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Emirlikler ve Mısır’ı daha sağlamca yedeklemek; Irak’taki direniş karşısında içine düştüğü açmazdan çıkmak, İran ve Suriye’yi tecrit ederek darbelere açık duruma getirmek, “PKK’ya karşı mücadelede işbirliği” adına, Türkiye’yi Kürt sorunu üzerinden işbirlikçiliğe daha fazla mahkum etmek vb. için diplomatik -istihbari- ekonomik ve politik trafiği yoğunlaştırdı; Türkiye ve bölge ülkelerinin daha büyük kargaşayla yüz yüze gelmesi için her yolu denedi. Hammadde kaynakları ve onların Batı pazarlarına iletim yol ve hatlarının denetimi kavgası Ortadoğu’yu daha fazla istikrarsızlaştırdı. Bölge ülkelerinin ilişkileri daha fazla gerildi.

İşleyen, emperyalist kapitalizmin yasalarıydı. Pazarlar ve hammadde kaynakları üzerine rekabet kızışırken, silahlanmaya ve şiddet mekanizmasının güçlendirilmesine daha fazla kaynak ayrıldı; üretimdeki artışa ve ekonomik büyümeye rağmen işçi ve emekçilerin yaşamı ve çalışma koşulları daha fazla kötüleşti, işsizlik yoksulluk ve açlık arttı.

ABD’NİN VE EMPERYALİSTLERİN AÇMAZI

ABD’nin içine düştüğü açmaz ve NATO’nun Afganistan’da “düzen tutturamaması”, emperyalistlerin, muazzam şiddet makineleri ve saldırı güçlerinin üstünlüğüne karşın, yenilebilir olduklarının da kanıtıdır. Irak‘ta süren direnişin, onca katliamlara ve mezhep-milliyet çatışmalarını körükleyen emperyalist provokasyonlara karşın giderek güç kazanmasını sağlayan halk desteği ve Filistin ve Lübnan’daki anti Amerikan -anti Siyonist direnişin gösterdiği yükseliş emperyalistlerin ve en başta da ABD emperyalizminin er geç yenilgiye uğratılacağının somut dayanak ve göstergeleri oldular.

Somut göstergelerinin başlıca Irak, Ortadoğu, Afganistan ve Latin Amerika’da görüldüğü üzere emperyalist büyük güçlerin sınıflar, devletler ve ülkeler arası ilişkileri değişmez-değiştirilemez biçimde belirleme gücüne sahip oldukları yönündeki burjuva propagandanın dayanaksızlığı yeniden kanıtladı. Çelişkilerin keskinleşmesi ve halkların antiemperyalist anti Amerikan öfkesinin kabarmasının da etkisi altında, Amerikan suç makinesi geri düğmesine basma zorunluluğuyla karşı karşıya geldi. Suriye ve İran’ın suçlanması için imal edilen “terörist eylemler” üzerinden sürdürülen propaganda inandırıcılığını daha fazla yitirdi: Lübnan’da üst üste düzenlenen bombalı suikastların CIA-MOSSAD imalatı olduğu yönündeki kuşkular güçlendi; Suriye’yi köşeye sıkıştırmak, İran’dan “eski ve ‘yarım kalmış’ kapışma”nın hesabını sormak, İsrail’in bölgedeki korsanlığı için ortam oluşturmak ve halklara karşı hainlikte sınır tanımayan işbirlikçileri işbaşına getirmek için başvurulan yol, yöntem ve araçlar ABD haydutluğunun hedeflerini deşifre ederken, onun açmazlarını daha da belirgin biçimde ortaya çıkarıyordu.

ABD ve NATO üyesi güçler bağımsızlık isteyen halkların eylemleri karşısında “geri basmak” zorunda kaldılar. Amerikan emperyalistleri, üç yıllık işgal ve sekiz yüz bine yaklaşan kitlesel kırıma karşın kazanamayacaklarını görmüş olmanın “şoku”nu yaşıyorlar. Bush ve çetesi, “Irak‘ta işlerin iyi gitmediğini, hatalı değerlendirmeler yaptıklarını” açıklayarak “Irak politikasının değişimi”ni gündeme getirmek zorunda kaldılar. Bush yönetiminin Ortadoğu ve Irak politikasını sorgulayan ABD halkı, Senato ve Temsilciler Meclisi seçimlerinde “Cumhuriyetçiler”e hayır diyerek bu politikanın değiştirilmesini istedi. İzlediği saldırgan-yayılmacı politikanın içerde halk kitlelerine getirdiği külfetlere duyulan tepkilerin açık sonuçlarıyla karşı karşıya gelen ve Senato ve Temsilciler Meclisi seçimlerde açık biçimde yenilgiye uğrayan Bush yönetimi, D. Rumsfield gibi, işgal ve yayılmacı politikanın bağnaz savunucusu bir bakanı görevden almak zorunda kaldı. Amerikan saldırganlığının pervasız temsilcilerinden R. Perle, Irak‘ı işgal etmenin “yanlış olduğunu” açıkladı; bir diğeri –“beton kafa” J. Bolton- BM Amerikan Temsilciliği görevinden istifa etti. Bush çetesinin suç ortağı ve İngiliz sömürgeciliğinin günümüzdeki temsilcisi Blair, Irak‘a müdahaleninbir felakete yol açtığı”kabul etti. Irak’taki durumu ve izlenecek politika değişikliğini görüşen “Irak Çalışma Grubu”na destek olduğu belirtilen eski Dışişleri Bakanı ve ABD’nin uluslararası politikalarının inşasında önemli sorumluluğu olan Henry Kissinger, ABD’nin bugünkü durumda Irak‘ta bir askeri zaferinin “imkansız olduğunu”” belirterek uluslararası konferans önerisinde bulundu. Amerikan yönetimi, “terörist politikanın ve terör örgütlerinin destekçisi” göstererek saldırı hedefine koyduğu Suriye ve İran ile “işbirliği yapılması”nı gündeme getirdi. ABD ve İran yönetimlerinin karışlıklı tehditlerini Talabani-Ahmedinejad- Esad görüşmelerinin planlanması izledi. Ahmedinejad ve Talabani, “işbirliğinden duyacakları memnuniyeti” dile getirdiler ve “eski dostlukları”nı yad ederek, “bölge istikrarı” üzerine “yeni politikalara olan ihtiyaç”tan söz ettiler. BM Genel Sekreteri Kofi Annan, ABD’nin “bir şekilde Irak’ta kapana kısıldığı”nı; “ne kalabiliyor, ne gidebiliyor” duruma düştüğünü belirtti.[3]

Talabani Irakta güvenliğin sağlanması için İran yönetiminden açık yardım talebinde bulunurken, Ahmedinejad ile -karşılıklı olarak- “her türlü işbirliğine hazır olduklarını” açıklamasıyla da Amerikan politikasına güven yitimi içinde olduklarını göstermiş oldu. Bunu, Barzani ve öteki Kürt yöneticilerin ABD’nin “Irak politikasını yenileme taktiği”ne itirazları izledi.[4] ABD, İran ile ilişkilerin geliştirilmesini bir tek koşulla; Irak’taki direnişin kırılmasına İran’ın yardımcı olması koşuluyla kabul edebilirdi, ama Talabani’nin Ahmedinejad ile görüşmesi ardından yapılan açıklamalar ise bu kalıba sığmıyordu! İran ile “ilişki”nin bu tarzı ABD politikalarını zaafa uğratan ve İran lehine bir gelişmeye işaret ediyordu.

“Yeni Ortadoğu’nun oluşturulması zamanının geldiği” ve bunun askeri-politik, sosyal ve ekonomik-kültürel her yol ve araç kullanılarak ABD tarafından oluşturulacağı yönündeki ABD dayatmasının Amerikan-İngiliz ve İsrail açmazını derinleştirdiği bu son gelişmeler üzerinden daha açık biçimde belirginleşti. ABD yönetiminin önündeki en önemli sorunlardan biri, bugün Irak’ta içine düştüğü açmazı nasıl aşacağı ya da bataklıktan nasıl çıkacağıdır. Irak’taki işgal kuvvetlerini takviye etmesi ya da belirli bölgelere güç yığması, bataklıktan çıkış yolunu açar görünmemektedir. İran ve Suriye’yi kuşatma, “hatta vurma”dan geriye basarak onlarla işbirliği içinde Irak’taki açmazdan kurtulmaya çalışması, adı nasıl konursa konsun Ortadoğu ve uluslararası politikalarının ciddi bir darbe yediğinin göstergesidir ve “ricat”ı, sabotajlar ve yalan üzerine kurulu saldırgan politikasının kesin yenilgisini önlemek için yeni manevralara zorunlu kaldığını göstermektedir

Irak‘tan asker çekmenin ya da Irak dışında veya K. Irakta yoğunlaştırmanın tartışılması, Rumsfield‘in istifa zorunda kalması ve yerine İran ile işbirliğini savunan eski CIA şefi Bob Gates‘in getirilmesi, İran ve Suriye ile “masaya oturulması” ve “uluslararası bir konferans toplanması” önerisinin Bush tarafından da kabul edilebilir görülmesi, başarısızlığın açık itirafı vb, sadece açmazın kabullenilmesi bakımından değil, bölgede istikrar ve refahın sağlanması amacıyla değil, ama kaynakların zaptı, ulaşım yolları ve hatlarıyla pazarların denetimi için ve istikrarsızlık ve çatışma gücü olarak bulunulduğunun da kabullenilmesi demektir. Amerikan emperyalist şefleri “uluslararası camia” önünde bunu itiraf etmek zorunda kalmışlardır.

Bu gelişmeler, emperyalist rekabeti kışkırtıcı; emperyalistler arası güvensizliği ve kamplaşmayı geliştirici bir işlev de görmektedirler. Almanya ve Fransa, AB ordusu oluşturma politikası doğrultusunda ve “tehdit alanlarına müdahale” adı altında çeşitli ülkelere askeri operasyonlar düzenleyebilmektedirler. Başlıca emperyalist güçlerin her biri İran ile ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda yenilemeye çalışmaktadır. ABD-Rusya ‘mesafesi’ daha fazla açıldı. Emperyalist güçler önümüzdeki süreçte daha büyük sorunlarla karşı karşıya gelmeleri için yeterince ‘stok’ birikmiş durumdadır.

 

2007; İSTİKRARSIZLIK, GERGİNLİK VE ÇATIŞMALAR YILI

Uluslararası ve bölgesel gelişmeler, pazar ve etki alanları mücadelesinin daha sert çatışmaları gündeme getirecek biçimde keskinleşmeye yol aldığını gösteriyor. ABD, Latin Amerika’yı -orada önemli darbeler yemesine karşın-, “arka bahçe” olarak kullanma politikasından vazgeçmiş değil. Küba, Venezüella, Bolivya halklarının antiemperyalist mücadelesinin, Chavez ve Morales’in halkçı-ulusal politikalarının önünü kesmek için darbeci-sabotajcı çizgisini sürdürüyor. Meksika, Brezilya, Arjantin, Şili ve Uruguay halklarının aynı doğrultudaki muhalefeti, ABD’nin en önemli handikaplarından birini oluşturuyor ve O’nun “kıta”daki hegemonyasını zaafa uğratacak gelişmeleri engellemek için önümüzdeki dönemde daha fazla saldırganlaşması sürpriz olmayacaktır.

Bugün kapitalist dünyanın zenginlik sıralamasında başı çeken tüm ülkelerinde milyonlarca insan yoksulluk koşullarında yaşıyor; işsizler ve barınaksızlar on milyonları buluyor. Emperyalist ülkeler başta olmak üzere kapitalist dünyada “zengin-yoksul ayrımı” tekelci işletmelerin ve devlet gelirlerinin artışına karşın derinleşmeye devam ediyor. Düşük ücret ve maaş dayatması, burjuvazinin “dünya politikası”nın ana başlıklarından birini oluşturuyor. İşçi ve emekçilerin zorlu mücadelelerle elde ettikleri hakların yok edilmesi yönündeki iktisadi/sosyal uygulamaların ağırlaştırılarak sürdürüleceğini burjuvazi ve hükümetleri ilan etmekte sakınca görmüyor, aksine bunu, “rekabette geri kalmamak” adına zorunluluk olarak gösteriyorlar. “İşçilik maliyetinin yüksekliği”, saldırıları maskeleyen burjuva yalanlarının başında geliyor. Tekelci şirketlere vergi indirimi ve devlet eliyle teşvikler yapılırken, ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi en ileri kapitalist ülkelerde dahi emekçilerin vergi yükü artırılıyor; emeklilik yaşının yükseltilmesi, ikramiyelerin ve fazla mesai ücretlerinin düşürülmesi veya tümüyle iptali, çalışma süresinin uzatılması, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkının yasalardan çıkarılması yönündeki sermaye baskısı ve hükümet uygulamaları yoğunlaşarak sürüyor. Bütün bunlar, dünya ekonomisinin “ortalama %2 civarında büyüdüğü” açıklamalarının yapıldığı bir dönemin uygulamaları. IMF sözcüleri dünya ekonomisinin 2004’te %5 büyüme gösterdiğini, bu oranın 2005 ve 2006 için de beklendiğini açıkladılar.[5] IMF Başkanı Rodrigo de Rato, ‘Dünya Ekonomi Forumu İstanbul Zirvesi’nde “küresel ekonomik büyümenin hem 2006’da hem de 2007’de yüzde beş civarında olmasının beklendiği”ni açıkladı. Rato, Çin ve Hindistan’ın ekonomik büyüme için “önemli motorlar haline geldikleri”nden söz ediyor, “yaşadığımız an”ın, “tüm uluslar için büyük bir fırsat anı olduğunu” belirtiyor ve “küresel ekonomik ve mali piyasa koşullarından yararlanma”nın önemini vurguluyordu.[6] Bu gelişme ve açıklamalar, açlık, yoksulluk ve işsizliğin; düşük ücret ve sosyal hak gaspının ekonomik küçülme, kaynak azlığı ya da yokluğu nedenli olmayıp daha fazla kar sağlama ve artı değer sömürüsünü artırma amacıyla ilişkili olduğunu gösteriyor.

Aksine, bunlar, tekellerin karlarını daha da artırdıkları, büyük tekellerin küçükleri yuttukları ve tekel dışı kesimler üzerindeki baskıların arttığı, bağımlı ülkelerden kaynak akışının büyüdüğü bir dönemdeki kapitalist işleyiş ve ilişkilerin sonuçları olarak ortaya çıkıyorlar. Ve zaten daha az işçiyle daha fazla kazanmak için işçileri kapı dışarı etmeyi sürdüren kapitalistler, daha fazlasını işten atmayı “rasyonel planlama” adına gündemlerinin ön sıralarına aldılar. Uluslararası faaliyet yürüten otomotiv, iletişim, ulaşım, demir çelik ve kimya tekelleri gelecek yıl ve yıllarda da binlerce işçiyi işten atmayı sürdüreceklerini ilan ettiler.[7] Sosyal hak yoksunluğu dayatması; sosyal giderlerin emekçilerin kendilerine yüklenmesi politikası hemen tüm kapitalist ülkelerde, önemli ölçüde ve denebilir ki “başarıyla” uygulamaya geçirildi. Ekonomik büyüme başlıca kapitalist ülkelerde ve bağımlı kapitalist ülkelerin en önemlileri arasında olan Arjantin, Brezilya, Türkiye, İspanya, Yunanistan, Meksika, G. Kore vs ülkelerde devam etmesine rağmen, işçi ve emekçilerin gelirlerinde ve yaşam koşullarında bir iyileşme esas olarak gerçekleşmedi. 1.1 milyar dünyalının günde ancak bir dolar ve 2,7 milyar kişinin ancak iki dolar (Ayda 60, yılda 720) harcama yapacak gelire sahip olması durumu değişmedi. Ücretler, maaşlar ve küçük-orta kesimlerin gelirleri ya geriledi ya da yerinde saydı, issizlik büyüdü.

ABD’de kırk milyon kişi yoksulluk sınırları altında yaşıyor. Buna karşın silahlanmaya harcanan kaynak 2005 yılı itibariyle 850 milyar dolardı ve Irak işgali savaş sanayi ve iletişim-ulaşım sektörlerinde üretim artışına yol açan etkisine karşın, işgal güçlerinin yıkım için harcadıkları kaynağın muazzam büyüklüğü karşısında (yaklaşık 400 milyar dolar) bu artış “devede kulak” kalıyor ve savaşın yükü de emekçilere yıkılıyor.[8] Ekonomik büyüklük bakımından dünyanın ilk üç ülkesinden biri olan Almanya’da halkın %13’ü yoksulluk koşullarında yaşıyor. 1998’de %12 olan yoksulluk oranının 2005’te % 13’e çıktığı açıklandı. Ücretler ise, ekonomideki iyileşmeye, üretimde ve dış ticaret fazlalığındaki artışa rağmen 1991 yılı seviyesinde bulunuyor.[9] Fransa, İngiltere ve Japonya’da zengin-yoksul uçurumu giderek büyüyor ve çalışabilir nüfusun %5 ile 8’i işsiz durumda.

Pazarlar üzerindeki rekabetin kızışmasına bağlı olarak büyük güçler arasındaki “ticaret savaşları” hız kazandı. ABD, parasının değerini düşük tutarak rakiplerin pazar paylarını daraltma politikası izlerken, Çin ve Japonya ihracat pazarlarını koruyabilmek amacıyla ve ABD’nin ‘dolar oyunu’na karşı kendi paralarının değerlenmesini önlemeye çalışıyorlar. Asya merkez bankalarının, 3 trilyon dolara yaklaşan döviz rezervlerinin yüzde 80-90’ını ABD tahvil piyasasına yatırdıkları tahmin ediliyor. Bu, 646 milyar doları bulmuş olan ABD ödemeler dengesi açığı ve federal bütçe açığının finanse edilmesi anlamına geliyor. Ancak bu “işleyiş”, ABD için “patlamaya hazır bir bomba” tehdidi de oluşturuyor. Yabancı fonların geri çekilmesi, ABD için en azından büyük bir mali krize yol açabilecektir. ABD ekonomisinin (dünya ekonomisinde yüzde 30’dan fazla bir paya sahip), büyümeye devam eden cari açıklar, dış ticaret açığı ve artan borç miktarıyla, daha ne kadar “kazaya uğramadan ilerleyeceği” sorusu artık daha fazla sorulmaktadır. Amerikan ekonomisinde ortaya çıkacak bir kriz ise dünya ekonomisinde yeni bir kriz ve çalkantının nedeni olabilecektir.

Uluslararası tekellerle emperyalist ülkelerin bağımlı ülkelerin kaynaklarını yağmalamaları ‘devasa boyutlar’a ulaşmıştır. “Gelişmekte olan ülkeler” olarak adlandırılanları da içinde olmak üzere, bağımlı ülkelerin borç yığınağı, büyük meblağlı faiz ve borç geri ödemelerine karşın giderek büyüyor. Bağımlı ülkelerin halkları daha ağır sömürü koşullarına çekiliyor ve bu ülkelerin kaynakları daha fazla yağmalanıyor.

2007’nin ‘kapısı aralanırken’, eşikte görünen, işçi ve emekçilere yönelik sömürüyle halklarının daha fazla yoksulluğa sürüklenmesi pahasına, bağımlı ülkelerin yağmalanmasının artış göstereceğidir. Ekonomik-sosyal olgularla politik-askeri gelişmeler, Pentagon ve Beyaz Saray propagandacılarıyla CIA tezgahından geçmiş her türden Amerikan misyonerinin göstermek istediğinin aksine, ABD veya diğer herhangi emperyalist ülkelerle bağımlı kapitalist ülkelerin egemen sınıfları ve devletlerinin halkların refahı ve mutluluğuyla ilgili olmadıklarını; kapitalist emperyalizmin işsizlik, yoksulluk, hak yoksunluğu, militarist baskı, işkence, açlık, savaş ve cinayetleri ortadan kaldırma işlevi ve hedefinin bulunmadığını yeniden ve yeniden kanıtlıyor. Olay, olgu ve gelişmeler, her yönüyle daha çetin bir döneme doğru yol alındığını gösteriyor ve yaşananlar, ne kadar güçlü aygıtlara sahip olurlarsa olsunlar emperyalist şeflerin gelişmeleri iradi kararlarla yönlendirme olanağına sahip olmadıklarını ve olamayacaklarını; ezilenlerin antiemperyalist, antikapitalist mücadelesini engelleme olanaklarının giderek daraldığını göstermektedir.

HALKLARIN MÜCADELESİ

2006’da işçi sınıfı, emekçiler ve halklar uluslararası tekellerle emperyalist büyük güçlerin ve işbirlikçi tekelci gericiliklerin ekonomik-sosyal ve politik saldırılarına tepkisiz kalmadılar; yer yer ve bazı ülkelerde (Fransa, Almanya, Hollanda, ABD, Yunanistan, İtalya ve Türkiye gibi) çeşitli kitlesel protesto, direniş ve eylemleri gerçekleştirdiler. Ancak, uluslararası tekellere, hükümetlere ve kapitalistlere geri adım attıracak, izledikleri politikaları terke zorlayacak büyük, etkili ve yaygın işçi-emekçi eylemleri gerçekleştirilemedi. Bunun çok çeşitli etkenleri olmakla birlikte, hareketin örgütlenme ve mücadele alanındaki önemli zayıflıklarını aşamaması, dağınıklığın hala sürüyor olması, sermaye partilerine güvensizliğin artmasına ve devam etmesine ve bunun sonucu olarak emekçiler içinde yeni bir arayışın güçlü göstergelerinin ortaya çıkmasına karşın, bu arayışa uygun toparlayıcı ve birleştirici örgütlenmenin gerçekleştirilememesi, burjuva sendikal bürokrasisi barikatının yıkılamaması vb, önemli nedenler arasındaydı.

Buna karşın, işçi ve emekçiler hemen tüm ülkelerde saldırılara çeşitli biçimlerde karşı koymaya çalıştılar ve sessiz kalmadılar. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve Hollanda gibi ülkelerde emekçi kitlelerin, hükümetlerin izledikleri iktisadi sosyal ve askeri politikalara gösterdikleri güvensizlik bu ülkelerdeki yerel ve ulusal ölçekli seçimlere yansıdı. Halkın asgari yaşam standartlarında gerilemeye, ücretlerin düşük tutulmasına, işsizlik yardımı, Noel ikramiyesi, fazla mesai karşılığı gelirlerin kaldırılması ya da kısıtlanmasına yol açan politikalarda ısrar eden hükümet ve partilere artan tepkisi, kitlelerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için mücadele edeceğini söyleyen “sol” ya da “sosyalist” partilerin seçim başarılarının en önemli etkeniydi. Kitlelerin taleplerini sahiplenenler destek görürlerken, sermayenin büyük partileri önemli oranda oy kaybına uğradılar. Fransa’da CPE yasasını (gençlerin kapitalistler yararına ve “deneme süresi” adı altında iki yıl çalıştırılıp işten atılmasına olanak sağlayan tasarı) protesto eden yüz binlerce gencin kent yoksulları ve işçiler desteğindeki büyük protestosu Sarkozy hükümetine geri adım attırdı. Irkçı söylemlerle gençleri aşağılayan hükümetin polis-jandarma gücüyle protestoları bastırma tutumu sonuçsuz kaldı. Yunanistan’da birkaç kez büyük gösteriler ve genel grev düzenlendi. İngiltere‘de ulaşım ve temizlik emekçileri hükümet politikalarını protesto ettiler. İsveç’te işçi, memur ve öğrenciler işsizlik kasasında yapılmak istenen değişiklikleri protesto gösterileri düzenlediler ve bunları “pazartesi ayaklanması” olarak adlandırdılar. Almanya’da sosyal politikalara ve işten atmalara karşı çeşitli protesto eylemleri yapıldı.

Amerikan ve öteki emperyalist ülkelerin dayattıkları politikalara karşı ezilen halkların direnişi ve protestoları, Latin Amerika‘da, Afrika ve Asya‘da yeni biçimler alarak sürdü ve bazı ülkelerde yükseliş gösterdi. Venezüella, Ekvador, Bolivya ve Meksika dikkat çeken eylemlere sahne oldular ve Amerikan yönlendirmesindeki darbelerle gerici sabotaj politikalarının yenilgiye uğratıldıkları ülkeler oldular. Chavez, ABD’nin tüm provokasyon ve darbeyle işbaşından uzaklaştırma girişimlerini boşa çıkararak ve onun Venezüella halkını baskıyla yönettiğine dair kara propagandayı etkisizleştirerek %61 halkoyu desteğiyle bir kez daha devlet başkanlığı görevine getirildi. Bu, uluslararası suç örgütü olarak örgütlenmiş Amerikan devlet gücü ve politikasına indirilmiş bir darbe işlevi gördü ve uluslararası alanda ezilen-bağımlı halklarla işçi ve emekçilere moral-manevi destek sağladı.[10] Hugo Chavez’e ya da Evo Morales‘e verilen halk desteği, onların toprakları topraksız ve az topraklı köylülerin yararına yeniden düzenlemeleri, petrol üretimini ülke ve halk çıkarları yönünde kullanma çabaları ve ulusallaştırma politikalarıyla Amerikan dayatmalarına karşı açık ve kararlı direnç göstermeleri dolaysız olarak rol oynadı. Venezüellalı, Bolivyalı, Ekvatorlu, Meksikalı, Brezilyalı ve Uruguaylı işçi ve emekçiler, emperyalist dayatmalara ve sömürgeci politikalara kararlılıkla karşı çıkan ve halkın talepleriyle birleşip o doğrultuda uygulamalar gerçekleştiren halkçı-demokratik yönetimleri ve politikacıları yalnız bırakmayacaklarını ortaya koydular.

Lübnan, Suriye, İran, Irak ve Filistin‘de ABD-İngiliz emperyalizminin sömürge politikalarına halkların direnişi yükseliş gösterdi. Kiminde yüz binler, kiminde milyonlar sokaklarda ve silahlı eylemlere girişerek emperyalist-Siyonist saldırganlığa direndiler.

Amerikan emperyalizmi ve korumasındaki İsrail Siyonizm’inin Lübnan‘a karşı giriştiği işgal, Arap-İsrail Savaşları tarihinde ilk kez Lübnan halkının Hizbullah ve öteki Lübnanlı örgütlerin birleşik direnişi ve yurtsever savaşıyla püskürtüldü. İsrail-Amerikan politik-askeri stratejisi önemli bir darbe yedi. Hizbullah yöneticileri ve öteki direniş güçleri, İsrail saldırılarıyla Amerikan planları arasındaki ilişkiye işaret ederekBush politikalarının defedilmesizorunluluğunu vurguladılar ve mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladılar. İsrail yönetimi, Lübnan’da halkın direnişi sonucu püskürtülmesi ve Suriye ve İran’a yönelik provokatif politikalarının başarısızlığa uğraması sonucuhatalarını irdeleme gereksinimi duyduğunuaçıkladı ve askeri üst bürokraside tasfiyeleri gündeme getirdi. İsrail’de yüz bin kişi, Siyonist politik yayılmacılığı ve Amerikan piyonluğunu protesto ederekArap-Filistin İsrail çelişkilerinin dostane çözümüisteklerini yineledi.

TÜRKİYE; BOYUTLANAN İŞBİRLİKÇİLİK, SALDIRI VE AÇMAZ

Türkiye, işbirlikçi gericilik tarafından emperyalistlerin, özellikle de Amerikan emperyalizminin Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya stratejilerinin içine çekilmesinin; bölgede komşularına karşı gerginlik politikaları izlemesinin ve içeride halk kitlelerine karşı saldırı ve baskıyı yoğunlaştırmasının sorunlarını 2006’da daha da ağırlaşmış biçimde yaşadı.

AKP hükümeti, uluslararası sermaye ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarının ifadesi olan politik ve iktisadi-sosyal uygulamaları sürdürdü. Sosyal iktisadi hemen tüm alanlarda burjuvazi yararına düzenlemeler gerçekleştirildi. Özelleştirmeler hızlandı. En büyük “kamusal” işletmelerin satışa çıkarılması hükümetin “övünç kaynağı” oldu. Sosyal harcamalar kısıtlandı, tarımsal üretim için sübvansiyonlar, küçük ve orta boy işletmelere sağlanan destek, tekellerin çıkarları yönünde kaldırıldı. Düşük ücret dayatması, işten atmaların kolaylaştırılması, zenginlere vergi indirimi, özelleştirmede son darbeleri vurma vb, hükümetin gündemini oluşturdu. Eğitim ve sağlık kapitalist işletme kurallarına daha fazla bağlandı. Emekçilerin eğitim ve sağlık “hizmeti”nden yararlanmalarının yolunu kapatan yasa tasarıları hazırlandı ve bunların 2007 başında yürürlüğe girmeleri için hazırlıklar tamamlandı. Ekonomide, 2001’deki krizin ardından ve halkın gereksinmelerini karşılama olanaklarının daha fazla kısıtlanması pahasına sağlanan ortalama %5-6 civarındaki büyüme ve enflasyonun %10 civarlarına düşürülmesi, kitleler içinde ekonominin iyiye doğru gittiği görüşünün güç bulmasını sağlarken, tekelci sermaye ve kapitalistler artı değer sömürüsünü yoğunlaştırdılar, kaynakların yağması pervasız biçimde sürdürüldü.[11] İzlenen faiz ve döviz politikalarıyla ve vergi indirimi ve teşviklerle karlarını artırdılar ve küçük ve orta boy işletmelerdeki kapanma ve iflas artışı pahasına ve onları da yutarak faaliyet sahalarını genişlettiler.[12] Kapasite kullanımı ve verimlilik artışını sürdürdüler ama daha fazla sayıda işçiyi de kapı dışarı ettiler.[13] Düşük ücret dayattılar ve asgari ücretin düşük tutulması için hükümeti baskı altına almayı sürdürdüler. TÜSİAD ve TOBB yöneticileri, IMF-Dünya Bankası sözcülerinin açıklamaları doğrultusunda “asgari ücretin yüksekliği” demagojisini sürdürerek “bölgesel asgari ücret uygulamasına geçmenin yararları” üzerine demagojik açıklamaları yoğunlaştırdılar. TÜRK-İŞ araştırmaları 652 YTL’yi açlık sınırı ve 1971 YTL’yi yoksulluk sınırı olarak belirlerken, 260 dolara denk gelen 380 YTL’lik asgari ücretin yüksekliği tartışmalarını yürütebildiler. İzlenen iktisadi politikalar ve tarım ve sanayinin uluslararası tekellere açılması ya da onların “serbestçe faaliyeti” için yeniden düzenlenmesi sonucu tarımsal üretim bir yılda, önceki 25 yıllık dönemin toplamından da fazla olarak geriledi. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan’ın, “satın alma gücünüz düştüyse partime sakın oy vermeyin” meydan okumasına karşın, Türkiye’nin, açlık sınırı koşullarında yaşam mücadelesi veren en yoksul 14 milyon kişinin günlük ortalama bir dolar ancak harcayabildiği bir ülke olması durumu değişmedi. Bu yoksullaştırma politikaları pahasına tekellerin karları büyüdü: Doğan Holding, yılın ilk 9 ayı itibarıyla net karını 874 milyon YTL (690 milyon dolar)’a; Sabancı Holding ise aynı dönem için net karını 419 milyon YTL’ ye çıkardı. Tarımsal nüfus, büyük sosyal ve ekonomik problemlerle yüz yüze geldi.[14]

Siyasal baskı yoğunlaştırıldı. Demokratik haklar için mücadele eden yurttaşlara, ulusal hak eşitliği isteyen Kürtlere, devlet ve hükümet politikalarını eleştiren yazar ve politikacılara, ekonomik-sosyal haklar için mücadeleden yana sendika ve diğer kitle örgütlerine yönelik saldırılar arttı. ABD’nin Ortadoğu politikasına karşı tepkinin yükselişine yaslanan ve Kürt sorununda çözümü geleneksel inkarcı politikanın sürdürülmesinde ve şiddet ve Türk milliyetçiliğinin güçlendirilmesinde arayan şoven gerici kesimler birbirleriyle “kim daha fazla milliyetçi” yarışına da girerek demokratik haklar mücadelesine karşı saldırıları yoğunlaştırdılar. “Özgürlüklerin sınırlarını genişletme” adına ceza yasaları ağırlaştırılarak kapsam ve etki alanları genişletildi. Generallerin, “teröre karşı etkin mücadelede eli kolu bağlı kalmamak” iddiasıyla olağanüstü hal yasalarına geçiş istekleri doğrultusunda TCK, Adalet Bakanı’nın açıklamasıyla “Askeri kanat, polis ve MİT’in terörle mücadele konusundaki istek ve talepleri” doğrultusunda değiştirildi. “Türklüğe hakaret”i ceza konusu edinen ve “dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık” olarak ve “Türk milleti kavramından geniş… Türkiye dışında ve aynı kültürün iştirakçileri olan toplumları da kapsamak” üzere, ırkçı bir tarifle gerekçelendirilen 301. madde Demokles’in Kılıcı gibi, emekçilerin ve aydınların başı üzerinde hazır bekler duruma getirildi.

Türkiye’nin işbirlikçi egemen güçleri, ABD’nin Irak‘ta başarı sağlaması için toprakları, üsleri ve limanları Pentagon’un hizmetine vermekle kalmadılar, Irak’taki direniş güçlerinin etkisizleştirilmesi ve işbirlikçiliğin güç kazanması için de yoğun çaba içinde oldular. AKP hükümetinin yöneticileri, en başta Başbakan olmak üzere Irak’taki “Sünni aşiretleri”ni direnişten vazgeçirmek, İran ve Suriye‘yi de ABD planlarına razı etmek için mekik dokudular. Bush yönetimi adına bu ülkelerde ve genel olarak Arap ülkeleri yönetici çevreleri içinde diplomatik faaliyet yürüttüler, tehditler savurup Amerikan emir erliğine soyundular. ABD’nin Irak‘ı işgaline “çanak tutup” toprak ve üsleri ABD saldırı güçlerine açanlar, Kürt sorununu onun “koordinatörlüğü”ne vermeyi kabullendiler. Amerikan planı ve politikasının “milli politika”larıyla tüm aykırı yönlerine karşın, ona yedeklendiler.

Sermayenin işbirlikçi-gerici, şoven milliyetçi ve sosyal demokrat temsilcileri (partiler, kurumlar, basın vs) arasındaki “it dalaşı”nın en önemli konularını, Türkiye’nin Amerikan emperyalizminin Irak- Ortadoğu ve Orta Asya politikaları “içindeki” yeri ve üstleneceği rol, Kürt sorunu ve “laiklik-şeriatçılık çelişkisi” oluşturuyordu. AB ile ilişkiler, Kıbrıs ve Ege sorunu, Ermeni katliamı üzerine süren-sürdürülen tartışma, ABD’nin stratejik çıkarlarıyla “uyum”un “sınırları” ve “koşulları”, ilişkileri gerginleştiren sorunlar arasındaydı. Kürtlerin kendi kaderlerini ellerine alma, Türk ulusuyla ulusal tam hak eşitliğine sahip olma; kaynakları üzerinde söz sahibi olma ve nasıl kullanılacağına karar verme; kültürel gelişmeleri önündeki engellerin kaldırılması ve uğradıkları büyük mağduriyetlerin tazmin edilmesi istemlerine karşı şovenist saldırgan ve ayrılıkçı politika devam etti. Hükümet adına yapılan “iyileştirme ve çözme” vaatleri doğrultusunda sözü edilebilir bir adım atılmazken, generaller ve aşırı şoven kesimlerin temsil ettikleri “askeri çözüm”cü politika sürdürüldü. Ancak bu politikanın açmazları da daha fazla belirginlik kazandı. Askeri saldırılar ve tehditler sürerken, inkar ve imhanın çözüm olamadığı ve olamayacağı daha fazla açıklık kazandı; “ya bölünecek ya çözülecek” kavşağına gelindi! Diyarbakır’daki, Hakkari’deki askeri-polisiye saldırılara ve Fantomlu tehditlere rağmen kitlesel protestoların ortaya çıkışı, “kitlesel siyasal mücadelenin yükselmesi”nin önemli göstergelerinden biriydi.

Bölgedeki gelişmeler, Irak Kürtlerinin “Federe Devlet” oluşumu, ABD ve AB’nin sorunu kendi çıkarları yönünde kullanma politikalarının oluşturduğu baskı ve Türkiye Kürtlerinin ulusal hak eşitliği taleplerini ısrarla sürdürmeleri, “klasik” inkarcı ve saldırgan politikaların eski tarz sürdürülmesini zorlaştırırken, sorunun “tek ulus, tek devlet, tek dil” anlayışı çerçevesinde ele alınması ve “çözümü”nü olanaksız kılan gelişmeler (nesnel ve öznel) işbirlikçi gericiliği; devlet ve hükümetin açmazını derinleştiriyor. Türk şoveni en gerici kesimler hala “Kürt sorunu”ndan söz edilmesini “bölücülük” ve “ihanet” saymaya devam etseler ve “son terörist ortadan kaldırılıncaya kadar” askeri harekatın sürdürülmesini savunsalar da, “Kürt siyasallaşmasının kitlesel boyutu” ve çözümsüzlüğün “pahalı” sonuçlarını görmektedirler. Kürt dili ve kültürü alanındaki küçük iyileşmelerin kabullenilmesi ve “ekonomik-sosyal önlemler” demagojisi, sorunu‚ en az zararla çözme çabalarından bağımsız değildir ve Türk burjuvazisi, Kürt toprağındaki politik-iktisadi, kültürel ve askeri hakimiyetini kaybettirmeyecek bir “çözüm” arayışındadır. Aralarındaki gerginlik ve bölünmenin nedenlerinden biri de bu soruna yaklaşımdaki farklılıklarıdır.

İşbirlikçi gericiliğin çeşitli kesimleri arasındaki güç ve iktidar kavgasında, AKP yönetimi, ABD ve AB’nin desteğini arkasına alarak ve halkın dini inançlarıyla geleneksel önyargılarını istismarı elden bırakmayarak ve “sivil temsil ve irade” üzerine demagojik istismarcı propagandayla generaller “cephesi”ni püskürtmeye ve devlet bürokrasisindeki “kadrolaşma girişimlerini sürdürerek” mevzilerini güçlendirmeye çalışıyor. Başını Genelkurmay, Cumhurbaşkanı ve CHP’nin çektiği kesim ise, AKP ve hükümetini “ülke çıkarlarını ve cumhuriyetin değerlerini ihlal etmek”le suçlayarak onu zayıf düşürme çabasında. Bu iki başlıca kesim arasındaki gerginlik ve mevzi kazanma mücadelesinin daha da sertleştiği bir döneme girilmesi, halk kitlelerine yönelik sermaye baskılarıyla entrikalarının artması anlamına da geliyor. Genelkurmay ve generallerin, CHP ve “Kemalist aydınlar”ın yürüttükleri propagandanın, İslami gericiliğin gelişmesi ve ülkenin ortaçağ karanlığına çekilmesinden çekinen ve esas gövdesini geniş küçük burjuva kesimlerin oluşturduğu kitleler içinde küçümsenemez bir etki yaratması ve politik alana “asker müdahalesi”nin, bazı tepkilere karşın kabullenebilir görülmesi, bu yöndeki tehditlerden birini oluşturuyor. Halk kitleleri karşısındaki konumlanışlarıyla burjuva partileri arasındaki farklar giderek silikleşti. ANAP ve DSP ‘tabela partisi’ne dönüşürken, DYP, MHP ve CHP milliyetçilik ve şovenizm üzerinden; CHP ve MHP laiklik istismarıyla güç toplamaya çalıştılar. CHP yönetimi “sağa açılma”yı sürdürdü ve MHP’ye daha fazla yaklaştı. İki partinin üst yönetimi karşılıklı övgü dolu açıklamalarla birbirlerinin “ulusalcı özellikleri”ne atıfta bulundular ve “bir koalisyon hükümetinde bir araya gelmelerinin mümkün olabileceği”ni açıkladılar.[15]

Son seçimlerde parlamentoya giremeyen MHP geleneksel çizgisini sürdürmesine; Bahçeli’nin “sorumlu politikacı” ve “meşru hat” taktiğine karşın, “ülkücüler” yeniden “işbaşı yapma”larına ve sokaklarda ve okullarda provokatif saldırıları yeniden yoğunlaştırmalarına rağmen, bu “yakınlaşma”, CHP’nin geldiği yeri göstermesi bakımından özellikle dikkat çekicidir.

CHP’nin yöneticileri, şovenizm ve gericilik savunusunda MHP’yi geride bıraktıracak kadar, demokratik özgürlüklere ve halkın taleplerine karşıt bir mevziiye yerleştiler. DYP ve bir ölçüde MHP dışındaki sermaye partileri ciddi bir varlık gösteremediler. DYP, ötekilerden farklı olarak Mehmet Ağar’ın “devlet için yaptıkları”nı “rüşt ispatı”nın kanıtı sayarak Kürt sorununa ilişkin olarak yaptığı “çıkışları”yla beklenti yaratan bir diğer burjuva partisi durumuna geldi. Ağar, ABD’nin Kürt politikasıyla önemli oranda “çakışan” “çözüm planı” ve demokratikleşme üzerine söylemiyle Kürt burjuva, küçük burjuva çevreler dahil çeşitli kesimler içinde partisi lehine beklentiyi güçlendirdi. DYP’nin ve diğer sermaye partilerinin yöneticileri AKP hükümetinin kitleler içinde yol açtığı umutsuzluk ve güvensizliği, taleplerin karşılanacağı beklentisi yaratarak desteğe dönüştürmeye çalışıyorlar. Tüm bu sorunlar önümüzdeki yıl ve yılların gelişmelerini etkileme özelliği taşıyorlar. 2007 baharında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ve aynı yıl içinde yapılması beklenen “genel seçimler”, burjuva laisizminin sözde savunucuları gericiler cephesiyle takkiyeci şeriatçılar arasındaki en önemli gerginlik konularından birini oluşturuyor. Bu sorun üzerinden darbe tartışmaları yeniden yoğunlaştırıldı. Amerikan Newsweek Dergisi’nde, Türkiye’nin üst düzey generalleri kaynak gösterilerek 2007’de darbe olasılıkları tartışması açıldı ve “bu ihtimalin %50 olduğu” ileri sürüldü.

TALEPLER ÜZERİNDEN MÜCADELENİN ÖNEMİ

Uluslararası güçlerin ve ezen-ezilen sınıfların ilişki ve çelişkilerinin önümüzdeki dönemde nasıl bir gelişme göstereceği bugünden ve “birebir” belirlenemez. Ancak önümüzde “suların durulduğu” bir dönem bulunmuyor. Emperyalistlerle işbirlikçileri şiddet politikalarını sürdüreceklerdir. Amerikan emperyalistlerinin bölgede bir istikrarsızlık ve işgal gücü olarak bulunması ve bölge ülkelerine yönelik askeri politikasında esaslı bir değişikliğe gitmemesi, baskı ve gerici şiddetin başlıca etkenlerinden biri olacaktır. Amerikancı hükümetin uygulamakta ısrarlı olduğu politikalar gerginlik ve çatışma üretici ve artırıcı özelliktedir. Bölgedeki ve Irak’taki gelişmelerin de etkisiyle Kürt sorununda eski politika sürdürülemez duruma gelmesine karşın, “Asker mührü basılmış” geleneksel gerici-şoven politikada ısrar devam etmektedir.

Olgular ve gelişmeler, işbirlikçi gerici kesimler içindeki güç ve iktidar kavgasının önümüzdeki dönemlerde daha da derinleşerek süreceğini gösteriyor. Bunu, halk kitlelerine yönelik baskı ve saldırıların yoğunlaşması; kitlelerin çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaştırılması izleyecektir. Uluslararası sorunların “uzlaşmayla çözülmesi” ve ezen ve ezilenlerin “ülke ve ulus çıkarları için işbirliği yapması” propagandasına karşın, önümüzdeki dönem gerginlik, çatışma ve çelişkiler daha sert biçimler alacak bir mücadeleye gebedir!

Sermaye ve hükümetinin izlediği iktisadi-sosyal politikalar toplumsal çöküntü ve kargaşayı büyütmesine ve işsizlik, yoksulluk ve açlığı artırmasına karşın, egemen sınıf ve partilerinin bu politikayı sürdürme dışında bir programları yoktur. AKP hükümetinin hazırladığı yeni bütçe, halk kitlelerine saldırı ve soygun bütçesidir. Bütçenin en önemli kalemi 50 milyar YTL ile borç faizlerine ayrılmıştır. Daha baştan 16 milyar YTL açık bulunmaktadır. Cari açığın 2006’da 32-35 milyar dolara yükselmiş olması, sermaye partileri ve ekonomistleri için dahi “yeni bir krizi tetikleyici etken” sayılmaktadır. Sermaye partilerinden hiçbiri uygulanmakta olan dışında bir ekonomik programa sahip değildir ve hiçbirinin IMF-Dünya Bankası ve uluslararası tekellerin dayatmalarına itirazları yoktur. Yük ise yine emekçilerin sırtına yıkılacaktır.

Halk kitlelerine yönelik baskı ve saldırıların artmasına yol açabilecek bir diğer gelişme, başlıca taraflarını AKP’nin ve genelkurmay, CHP, “laik aydınlar” ve MHP, SHP gibi bazı diğer sistem partilerinin oluşturduğu iki gerici kesim arasındaki güç ve iktidar kavgasının “laisizm-şeriatçılık”; cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler çerçevesinde gelişmesinin önümüzdeki süreçte daha gergin ve keskin biçimler alma olasılığının hayli güçlü olmasıdır. Bu çekişmenin emekçilerin çeşitli kesimlerini etkilememesi düşünülemez.

AKP hükümeti halkın taleplerine karşı baskıcı politikalarına ve Amerikan çıkarlarına bağlanan en pervasız güçlerden biri olmasına rağmen, “ianeci” uygulamaları ve “bir şeyler yapıp durumu düzeltebileceği” yönünde yarattığı beklenti nedeniyle hala küçümsenemeyecek bir desteğe sahiptir. Sözde millici güçleri oluşturdukları iddiasındaki işbirlikçi politik-askeri kesimlerin şovenizm ve “devlet dini” çizgisindeki politikaları ilerici aydınlar, geniş küçük burjuva kesimler ve ortaçağ karanlığına sürüklenmekten ürken emekçiler içinde etkili olabilmektedir. Kitlelerin sermaye partilerinden beklentilerinin henüz sona ermemesi, kitle hareketinin diğer zayıflıklarıyla birlikte etkili birleşik bir emekçi mücadelesinin ortaya henüz çıkmaması, bu etkiyi ve gerici kesimlere yedeklenme tehlikesini büyütmektedir. İşçi hareketiyle sosyalizm mücadelesinin uluslararası alanda içine düştüğü/düşürüldüğü gerilemenin henüz aşılamamış olması, sermaye ve güçlerinin emekçi kitleler üzerindeki etkilerini sürdürmelerini kolaylaştırmaktadır. Kitleler, burjuva partilerine ya da onların bir bölümüne duydukları güvensizlik sonucu çeşitli arayışlara girmişler, bu arayış içinde aralarından bir kesimi kapitalist parti fraksiyonlarından uzaklaşmışlar; ancak kendi kurtuluşları doğrultusunda ve sermayeye karşı kitlesel bir örgütlenmeyi gerçekleştirmeyi henüz esas olarak başaramamışlardır.

Ancak, işçilerin, emekçilerin, Kürt kitlelerinin, gençliğin küçümsenemez kesiminin, küçük üreticilerin ve orta kesimlerin bir bölümünün işbirlikçi tekelci baskı ve uygulamalara tepkisi devam etmekte; kitleler içindeki arayış eğilimi güç kazanmaktadır. Ekonomideki iyileşmeye[16] rağmen emekçilerin yaşam koşullarının kötüleşmeye devam etmesi, IMF-DB, DTÖ’ nün istekleri ve TÜSİAD-TOBB gibi sermaye örgütlerinin düşük ücret ve maaş dayatması, işten atmaların kolaylaştırılması, kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesi, sağlık ve eğitimin kapitalist işletmelere dönüştürülmesi vb, sermaye ve hükümetinin gündeminde olacaktır. Bu ise, antiemperyalist demokratik taleplerle iktisadi-sosyal taleplerin birleştirilmesi üzerinden sürdürülecek politik teşhir ve ajitasyonun önemini artırmaktadır. Dönemin bugünkü en önemli görev ve sorumluluğu, halkın taleplerinin karşılanmasını esas alan bir mücadele hattında emekçilerin politik örgütlenmesini gerçekleştirme ve geliştirme, bağımsızlık ve demokrasiyi savunan ve Kürtlerin ulusal hak eşitliği için yasal-Anayasal, politik-askeri engellerin ortadan kaldırılmasını esas alan demokratik bir düzenlemeden yana olan tüm güçlerin birliğini gerçekleştirerek halkın birleşik kitlesel hareketini geliştirmeye çalışmaktır. Somut gelişmelerin, olgu ve olayların, aralarındaki ilişkileri açığa çıkaracak ve hakim sınıflarla ezilenlerin çelişkilerini, baskının her türünün teşhirini öne çıkaran siyasal teşhir, ajitasyon ve propaganda daha fazla önem kazanmıştır. İşçi ve emekçilerin taleplerinin savunulması temelinde ve halkın sermaye partileri ve güçlerinin (“laik” ya da şeriatçı) etkisinden kurtularak siyasal özgürlükler ve bağımsızlık mücadelesi etrafında birleşmesi için devrimci politik çalışmanın önemi artmıştır. Kitlelerin acil talepleri üzerinden günlük mücadeleyi örgütleme, bu mücadele içinde ve koşullardaki değişmeyi gözeterek tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri devletinin, burjuvazinin bu egemenlik aygıtının işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen ulus üzerinde baskı ve ezme gücü olarak işlev gördüğü gerçeğinin en geniş kesimler içinde açıklık kazanmasını sağlayacak kesintisiz aydınlatma, siyasal teşhir ve ajitasyon daha fazla önem kazanmıştır. Sınıf örgütleri ve partisinin günlük faaliyetinin koşullardaki ve güç ilişkilerindeki değişimlerin dikkate alınmasıyla kesintisiz-canlı ve çeşitlenen araç ve yöntemlerle genişletilip güçlendirilmesi, hareketin merkezi ve birleşik örgütlenmesine güç verecek ve sermaye ve hükümetlerinin saldırılarına ve emperyalist dayatmalara karşı halk eyleminin güçlenmesine devrimci örgütün sağlamlaştırılması ve kitleler içindeki etkisinin güçlendirilmesi faaliyetinin stratejik amaç ve hedeflere bağlanan dönemsel politik-ekonomik talepler etrafında daha yaygın biçimde ve kesintisiz sürdürülmesi; ülkedeki ve uluslararası alandaki gelişmelerin her durumda somut olarak irdelenmesi ve sonuçlar çıkarılarak faaliyetin düzeyinin yükseltilmesi için çalışma tarz ve anlayışının devrimci yenilenmesi, egemen sınıflara, sermaye partileri ve hükümet(ler)ine karşı mücadelenin başarıya ulaşma olanağını genişletecektir. Bu mücadele üzerinden elde edilecek başarılar işçi ve emekçilerin öz güvenlerinin artmasına; onların partili mücadelenin önemini kavramalarına, sınıf bilinciyle kendi partilerinde örgütlenmelerine ve partinin kitlesel güç ve yaygınlığının güç kazanmasına hizmet edecektir.

İşçi sınıfı partisi, tüm bu gelişmeleri ve toplumsal güçler arasındaki ilişkilerin seyrini gözeterek kitleler içindeki faaliyetini yenilemeyi ve yeniden düzenlemeyi; koşullardaki değişmelere bağlanan güncel talepleri yeniden formüle ederek sürece en ileriden müdahale etmeyi başardığı oranda önümüzdeki sürecin getireceği yeni sorunları çözme gücü gösterecek ve artmış bir güvenle mücadelenin önünde yürüyebilecektir.

 

 



[1] Riga‘da toplanan NATO 19. Zirvesi, NATO güçlerinin uluslararası müdahale gücü olarak kullanılmasını ABD’nin çıkar ve istekleri -bu, Rusya ve Çin dışındaki öteki büyük güçlerin taleplerine de uygun düşmektedir- doğrultusunda daha fazla esnekleştirme/kolaylaştırmayı içeren bir “sonuç bildirgesi”yle sona erdi. Buna göre, NATO Acil Mukabele Gücü (NRF) “tam operasyonel” hale getirilerek askeri, iktisadi ve “insani” müdahalelerin yolu bir miktar daha açıldı. 25 bin asker olarak belirlenen bu “acil mukabele gücü”nün dünyanın, büyük güçler tarafından uygun görülen bölge ve ülkelerine müdahale için daha etkin biçimde kullanılması, böylece yeni NATO üyelerinin de katılımıyla daha geniş alanda uygulama olanağına kavuşturuldu. NATO’nun dünyanın her tarafına ve “uzun süreler için” daha büyük kuvvet göndermesinin yolunu açmak için “terör ve kitle imha silahlarının yayılması tehlikesi”ne dikkat çekildi ve “NATO “savunma sisteminin buna göre yeniden düzenlenmesi” kararlaştırıldı.

[2] ABD ve CIA’nın, Almanya’daki Komuta Merkezi’nden (Eucom) Türkiye ve İncirlik üssünü kullanarak Guantanamo’ya esir insanları taşıdığı, bizzat ABD gizli belgelerine dayanılarak açığa çıkarıldı. ABD’nin bu amaçlı 336 sefer düzenlediği ve bunlardan Almanya başta olmak üzere 11 AB üyesi ülke ile Türkiye’nin yöneticilerinin haberdar oldukları, aynı belgeler kaynak gösterilerek gazete ve televizyon kanalları tarafından ortaya kondu (30 Kasım tarihli gazete ve ajans haberleri).

[3] 22 Kasım 2006, Milliyet-Hürriyet ve öteki gazeteler.

 

[4] Bu gelişme, emperyalistlere güvenerek yol alınmayacağının tarihi bir ders olarak yeniden ortaya çıkması anlamına da pekala gelebilir.

[5] Başlıca büyük emperyalist ülkelerle Türkiye gibi ülkelerde, son yıllarda görülen ekonomik büyüme hızı ve oranında yeni bir yavaşlama eğiliminin görüldüğü; bunun önümüzdeki dönemde yeni bir durgunluğun göstergesi sayılabileceği yönündeki yorumlar 2006 sonlarına doğru bir hayli artış gösterdi.

[6] 24 Kasım 2006 tarihli gazeteler

[7] Büyük ve uluslararası tekellerin yalnızca işçilere karşı politikaları başarıyla uygulamak için işyeri temsilcilikleri görevindekileri ve hükümetleri satın almaya değil, devlet ve hükümet yetkililerini satın alarak çeşitli ülkelerde pazar payını artırmak için de rüşvet ve satın alma amaçlı büyük kaynaklar ayırdığı örneğin Siemens’in bu amaçlı olarak 400 milyon Euro ayırdığı açıklandı. (25 Kasım-16 Aralık tarihli Evrensel)

[8] ABD ekonomisinde 2005’te %3,5, 2006’da %3,4 büyüme öngörülüyordu. Bu ülkede ekonomi 2006’nın “üçüncü çeyreği”nde (Temmuz-Eylül) %2,2 büyüme gösterdi. Bazı burjuva iktisat yazarları bunu yeni bir küçülme ve durgunluğun işareti sayıyorlar.

[9] 28 Kasım 2006 – Evrensel

[10] Chavez, seçim sonuçları üzerine yaptığı konuşmada, “Yeni dönem başlamıştır. Yeni dönemin temel fikri, Bolivarcı devrim üzerinden genişleyip derinleşerek sosyalizme ulaşmaktır. Yaşasın Venezüella, Yaşasın Venezüella halkı. Yaşasın sosyalist devrim” diyordu. – 5 Aralık tarihli gazeteler.

[11] Erdoğan, milli gelirin 400 milyar dolar, ihracatın 84 milyar dolar, dış sermaye yatırımının 20 milyar dolara ulaştığını ileri sürerek, “ekonomik atılım içinde olunduğunu” iddia etmektedir.

[12] Tekellere vergi indiriminin yanı sıra ödenen vergilerin geri iadesi için yollar açıldı. Sadece AKBANK bu yolla 485 milyon YTL kazanç sağladı.

[13] Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre işsizlik resmi açıklamalara göre %9,1’e, gerçekte ise %18,9’a (5,2 milyon) yükseldi. TÜİK, işsiz olduğu halde umutsuzlukla iş aramaktan vazgeçen, bir işte kısa süreli çalışan ve fakat işsiz olan, mevsimlik işçi ve “aile işçisi” durumundaki milyonlarca kişiyi “işsiz” saymıyor ve böylece oranı düşük tutabiliyor.

[14] Örneğin şekerpancarı üreticisi 2002 yılında 12,6 kg şekerpancarı satarak 1 kg ekmek alabiliyorken 2006 Kasım’ında bir ekmek için 14,2 kg şekerpancarı satmak zorunda. 12 kg’lık tüp gaz için 2002 de 235 kg şekerpancarına ihtiyaç varken bugün 365 kg şekerpancarı gerekiyor.

[15] MHP MYK’sına seçilen eski İçişleri Bakanı Meral Akşener; “Eski gerginlikler kalmadı. Cumhuriyet’e yönelik tehditlere karşı ortak paydalar artıyor“ ve Genel Başkan Yardımcısı M. Şandır, “Baykal’ın takdirlerine saygı duyuyoruz, AKP’nin milli yapıyı tahrip eden siyasetine itirazda CHP gibi partilerle aynı noktada buluşuyoruz” diyerek bu yönde mesajlar verdiler.

[16] 2001 krizinden sonra içine girilen krizden çıkış ve üretimde ve “milli hasıla”da büyüme son iki-üç yıl bakımından ortalama %5-5,5 civarında olmak üzere devam etti. Tarımsal üretimdeki çöküntüye karşın, sanayi ve hizmet üretimi arttı.

Doğu Batı’nın “Türk Sosyalizminin Eleştirisi” Dosyası Üzerine Eleştirel Notlar

Doğu Batı Dergisi, 59. Sayısında (Kasım-Aralık 2011-Ocak 2012), “Türk Sosyalizminin Eleştirisi” başlıklı, kapsamlı denilebilecek bir dosya yayımladı.[1] Derginin söz konusu dosyasında makaleleri yayımlanan yazarların önemli bir kısmı üniversitelerin çeşitli bölümlerinde profesör, doçent ya da ‘araştırma görevlisi’ olarak çalışan kişilerden oluşuyor.[2] Ortak teması “sol ve sosyalizm eleştirisi” olan bu dosyada yer alan makaleler irdelendiğinde, hemen görülebilir olan ilk şey, eleştiri adına ileri sürülen görüşlerin, denebilir ki bütünün, “sosyalist ve devrimci çevreler”de, neredeyse yüz yıla yakın süredir şu ya da bu sorun etrafında bir vesilesiyle tartışılıp, deyiş yerindeyse, zaman aşımına uğramış türden olduklarıdır. Ekim Devrimi’ni “tarihten bir sapma” sayan, Bolşevik tipte parti örgütlenmesini, “Tek Ülkede Sosyalizm”i ve ulusların kaderlerini tayin hakkı savunusunu reddeden anlayışlar, Lenin’in sağlığında ve Lenin ve Stalin döneminde de gündeme getirilmiş, ancak, sınıf mücadelesi pratiği içinde mahkum edilmişlerdi. Ne ki, uluslararası alanda proletarya-burjuvazi; sosyalizm-kapitalizm mücadelesinin tarihsel seyri içinde, değişen koşullar ve güçler ilişkisinden hareketle ve sosyalizmin aldığı yenilginin sonuçları üzerinden, Lenin-Stalin karşıtı olmakla kalmayıp, Marksist teorik temel belirlemelere dek inkarcı suçlamalar, ana hatlarıyla neredeyse birebir ve onları sözüm ona inandırıcı kılmak üzere, aktüel kimi gelişmeler de kullanılarak, son birkaç on yıldır yeniden gündemdedir.

Burada bir kez daha tanık olduğumuz, Doğu Batı’nın “Türk Sosyalizminin Eleştirisi” başlıklı dosyasında görüşleri yayımlanan yazarların da, bu “geleneği sürdürdükleri”dir. Leninist parti ve devlet “modeli”nin “anti demokratik-bürokratik ve totaliter” anlayışların nedeni olarak gösterilmesi, devrimin koşulları, Ekim Devrimi ve ‘tek ülkede sosyalizm’ anlayışı ile sosyalist kuruluşun başarısı için yürütülen mücadeleye yönelik eleştiriler, emperyalizm tahlili ve antiemperyalizm üzerine devrimci teori ve politikanın “milliyetçi sosyalizm” olarak nitelenmesi vb. üzerine ileri sürülen iddia ve görüşler, buna işaret ediyor.

Çoğu üniversitelerde çalışan ve bir ikisi dışındakileri akademisyen olan yazarlar tarafından yeniden gündeme getirilen ve yazarların toplumsal sınıfların ilişki, çelişki ve çatışmalarına; bu ilişki, çelişki ve çatışmaların değişen koşullara bağlı olarak herhangi kapitalist ülke(ler)de gündeme gelebilecek/gelen toplumsal alt üst oluş ve yeninin kuruluşu gibi çok somut-pratik sorunlara yaklaşımlarına da ‘ışık tutan’ bu makalelerin bir özelliği de, yazarlarının tüm bu sorunlar karşısındaki özensizliğini açığa vurmalarıdır. Dosya’da örneğin Marx’ın sınıf mücadelesi ve bu mücadele içinde işçi sınıfının tarihsel devrimci rolüne vurgusu, bir toplumsal ilişki biçimi olarak işçiyle kapitalist, emek ile sermaye arasındaki ilişki üzerinden değil, ama işçilerin sayısal çoğunluk ya da azınlık oluşturmaları üzerinden tartışılarak, sorun çok bariz bir biçimde çarpıtılmaktadır. Baydar başta olmak üzere, yazarların Ekim sosyalist devrimine ve sosyalizmin kuruluşu sürecinin sorunlarına yaklaşımları mekanik ve kaba materyalist tarih anlayışlarının ürünüdür. Enternasyonalizm sorununa bakış açısı, “sol” görünüm altındaki bir sağcılığın ifadesidir vb. vb.. Bu durum, dosyada yer alan bu her bir konunun bir kez daha ve ayrı konu başlıkları halinde tartışılması ihtiyacı doğurmaktadır. Burada ise, bu konular burada ancak birbirleriyle ilişkileri bağlamında ve sınırlı bir genellik içinde ele alınmaktadır. Şimdi bu dosyada Baydar, Mutman, Cangızbay, Başkaya ve E. Doğan tarafından ileri sürülen iddialar ile bu iddialara yön veren anlayış(lar)a daha yakından bakalım.

 

A) MARX’IN TEORİSİ VE “TOPLUMSAL KUTUPLAŞMA” ÜZERİNE PROFESÖR MUTMAN’IN TEZİ

Uzaklaşan ve Yaklaşan Sol Üzerine Düşünceler” ana başlıklı makalesinin girişinde, Prof. Dr. Mahmut Mutman, esinlendiği ve yararlandığını belirttiği Gayatri Chakravoty Spivak’ın sözlerine yer veriyor. Orada Spivak, başka şeylerle birlikte, “Marx’ın en narin kısmını, öngörülebilir Avrupa-merkezci senaryoyu, yerkürenin tarihsel olarak Avrupa’da merkezlenmeyen geniş bölgeleri üzerine empoze etmenin acımasız sonuçları hakkında bize bir şeyler öğretebilir” demektedir. Spivak’ı başlıca kaynak göstererek, Prof. Mahmut Mutman’ın da paylaştığı, Marx’ın emek-değer teorisi üzerine; “kullanımdeğeri-değişimdeğeri birlikteliği” ve “farklılaştırılması”nın süreç içinde “bir akıl kayması”na yol açtığı; “yabancılaşma olarak anlaşılan değişim değeri ile rasyonalite olarak anlaşılan kullanım değeri”nin birbirinden ayrı nesnelere “dönüştürüldü”ğü; “değerin iki yüzü arasındaki farkın” yitirilmesiyle Marx’ın “projesi”nin “gözle görülmez bir dönüşüme” uğradığı; “aklın çalışan kitle lehine kullanımı bilimsel ideoloji tarafından yönetilen bir toplum pratiğine doğru kaydı”ğı şeklindeki iktisadi teoriye ilişkin görüşünü, –başka bir makalenin konusu olmak üzere– burada tartışma dışı tutuyoruz. Mutman’ın, “Marx’ın Avrupa merkezli senaryosu”ndan söz ederek, “Peki Marx’ın düşüncesi başka türlü gelişebilir miydi? Doğru bir uygulama sözkonusu olabilir mi(ydi)?”; “20.yüzyılın hemen başında ardarda İtalyan ve Alman işçi ayaklanmalarının yenilgiye uğraması, işçilerin sadece Rusya’da zafer kazanması, en önemlisi Avrupa’da beklenen toplumsal kutuplaşmanın hiçbir biçimde gerçekleşmemesi, tersine giderek orta sınıfın büyümesi tarihsel vakaları Marx’ın yanıldığını göstermiyor mu?” şeklinde, birbirlerini izleyen soruları ise; devrimin koşulları, tarihsel gelişme süreci ve sınıfının durumuyla ilişkili bir itirazı da içeriyor olmalarıyla, bu makalenin konu kapsamı içindedirler.

Prof. Mutman, Marx’ın teorisinin/varsayımının Avrupa’da “doğrulanmadığı”nı ileri sürüyor ve “sömürgecilik ve daha sonra emperyalizm sayesinde Avrupa ve Kuzey Amerika’ya dünyanın ‘geri kalanından’ gerçekleştirilen muazzam değer transferi bu ülkelerde orta sınıfın büyümesini sağlayarak kapitalist merkezleri zenginleştirdi ve buralarda toplumsal kutuplaştırmayı durdurdu.[3] diye yazıyor. Gelişmelerin evrensel ölçekte oluşuna işaret ederek, “Marx’ın Avrupa’da kutuplaşma öngörüsü görünürde gerçekleşmemişti, çünkü aslında toplumsal kutuplaşma küresel düzeyde gerçekleşmişti” diye yazan ve ulusal kurtuluş ve antisömürgecilik hareketleriyle sosyalizm mücadelesi arasındaki  “ittifak”ın nesnel tarihsel gelişmelerle bağına dikkat çekerek derginin öteki yazarlarından bir ölçüde ayrışır ve gerçeğe daha yakın durur görünen prof. Mutman, diğer yandan, sosyalizmin “pratik öyküsü”nden söz eder ve onun “kendi projesine içkin bir zaaf dolayısıyla”, “korkutucu sonuçlar” doğurduğunu ileri sürerken, Cangızbay, Doğan ve Baydar gibi derginin öteki yazarlarıyla ‘aynı nokta’da buluşuyor!

Mutman’ın, “Avrupa’da beklenen toplumsal kutuplaşmanın hiçbir biçimde gerçekleşmedi”ği iddiasıyla, “Avrupa’da kutuplaşma öngörüsü görünürde gerçekleşmemişti, çünkü aslında toplumsal kutuplaşma küresel düzeyde gerçekleşmişti” belirlemesi arasındaki açık çelişkiyi izah gibi bir sorunu bulunmasına rağmen, meta ve sermaye ihracı sonucu dünya pazarının oluşması ve mali sermaye hakimiyetinde, emperyalist ülkelere, sömürge ve bağımlı ülkelerden kaynak akmasına ilişkin söyledikleri doğrudur. Ancak Mutman, bu doğrudan, “Avrupa’da beklenen toplumsal kutuplaşma gerçekleşmedi” gibi bir önemli yanlışı da çıkarabilmiştir! Dünyanın diğer bölgelerinden Avrupa’nın klasik kapitalist merkez ülkelerine ve Amerika’ya “değer transferi”, evet, bu ülkelerde “toplumsal kutuplaşma”nın devrimci patlamalara yol açmasını olumsuz yönde etkilemiş; sermaye ihracı üzerinden ve bazen de fiili yağmayla sağlanan kaynaklardan bu ülkelerin işçi aristokrasisi tabakasına verilen payın “pey”i, aristokrat tabakanın ve sendika bürokrasisinin, hareketi geriye çekmesi ve uzlaşıcılığı olarak alınmıştır. Ancak açıktır ki, bu “olgu”, emek-sermaye çelişkisi ve toplumsal kutuplaşmanın alternatifi değil, etkenlerinden sadece biridir. Görüşlerini bilimsel kriterlere bağlamaya özen gösterdiği anlaşılan prof. Mutman’ın, toplumsal kutuplaşmanın, kapitalist üretim tarzının ürünü ve toplumsal ilişki biçimi olarak kaçınılamazlığı sorununa bu yüzeysel yaklaşımı ilginçtir ve Avrupa “merkez”de, 19. yüzyılın Marx sonrası döneminde yaşanan “kutuplaşma” ürünü çatışmalar bir yana; 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki Alman, İtalyan, Avusturya, Fransız işçi ayaklanmalarını, sonraki yıllar itibarıyla da çeşitli biçimlerde devam eden mücadeleler “sınıf dışı” sayılıp görmezden gelinmeyecekse eğer, “hiçbir biçimde kutuplaşma gerçekleşmedi” kestirmesinin bilimsel herhangi inandırıcılığı olamaz.

Marx’ın teorisinin bu biçimdeki yorumu, her şeyden önce Marx’ın kendisinin Komünist Manifesto’dan Kapital Ciltleri’ne, tüm temel eserlerinde kapitalist üretim sistemini irdelemeleriyle aykırılık oluşturur. Bu irdelemelerde, işçi sınıfının, kapitalist sömürü sistemini tasfiye ve yeni sosyalist (sömürüsüz) toplumu kurmaya yetenekli tek sınıf olma niteliği; devrimci özne olma özelliği, esas olarak sayısal-niceliksel durumu üzerinden değil, ama, emekgücünü, kendisine ödenenden daha fazla bir değer yaratarak kapitaliste satarken,  kapitalizmi var eden bir sınıf olmasıyla bağlı şekilde ortaya konmuştur. Bu şu demektir ki, emekgücü sömürüsü olmaksızın, işçi sınıfı olmaksızın bir kapitalizm düşünülemez. İşçilerin azalıp-çoğalmalarına ilişkin durumun da, yine Marx tarafından irdelendiği görülmelidir. Marx ve Engels, teorinin kurucuları olarak, kapitalizmi, tüm olgularıyla ve tarihsel gelişme eğilimini de göz önünde tutarak, irdelemişlerdi. Kapitalizmin uluslararası bir sistem olduğunu; gelişmesi içinde tüm ulusal çitleri parçalayarak bir dünya sistemine genişlediğini belirledikleri gibi, makinenin bulunuşu, bilim ve teknikteki ilerlemelerle birlikte, daha fazla işçinin işini kaybedip “yedek ordu”ya katılacağını da ortaya koymuşlardı. Makinenin teknik yetkinleştirilmesi ve bilim ve teknikteki ilerlemeler, en ileri düzeyde ve büyük çaplı üretim yapan kapitalistler başta olmak üzere, kapitalistlere, ağır sanayi dalları başta olmak üzere, verimlilik artışı olanağı sağlayarak –bant sistemi ve diğer yöntemler buna bağlı olarak gündeme gelmiştir– bu sanayi dallarında işçi sayısını azaltma nedeni olmuştur. Böylece, demir-çelik, otomotiv, petro-kimya gibi sanayi dallarında ve maden üretiminde, eskiden on işçinin yaptığı işi iki-üç işçinin yapması; ve daha önce sekiz saatte-on saatte yapılan işin dört, hatta iki saatte yapılması olanaklı hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak işsiz sayısı da artmıştır. İşsizleşen işçilerin bir bölümü yeni ve diğer sektörlerde iş bulurken, diğerleri yedek ve ucuz işgücü ordusunun saflarına katılmışlardır.[4]

Ancak bu, gelişmenin yalnızca bir yanıdır. Kapitalist gelişme sürecinde sadece bunlar yaşanmadı. Kapitalizm bir dünya sistemine genişlerken, bir yandan eski köylü ülkelerin kapitalistleşmesi hız kazanıp ilerledi; oralarda yüz milyonlarca yeni işçi ortaya çıktı. En çok gelişmiş eski ‘klasik’ kapitalist ülkelerin sermaye ihracı bu gelişmeyi, kaynak transferi pahasına hızlandırdı. Uluslararası yapıya kavuşan büyük şirketler, üretimlerinin bir bölümünü bu ülkelere kaydırırlarken de, yüz binlerce emekçiyi ucuz ücretli işçi olarak kapitalist çarkın dişlileri arasına aldılar. Bir diğer önemli gelişme, bu ‘en eski ve en fazla gelişmiş’ kapitalist ülkelerde yeni sanayi dallarının, yeni üretim alanlarının ortaya çıkması, bunun da işçi sınıfının saflarını genişletmesiydi. Bütün bunlar, Marksist teorinin işaret ettiği toplumsal gelişme dinamiğiyle, kapitalist gelişmenin yönü ve güçlerinin oluşumuna dair belirlemelerle uygunluk göstermekteydi/göstermektedir.

Marx, kapitalizmin, bir yanda sermaye sahibi olarak burjuvaziyi; diğer yanda, emekgücünü kapitaliste satarak/kiralayarak sermayenin oluşmasını da sağlayan işçileri/işçi sınıfını (büyüyen ve genişleyen sınıf) yaratarak gelişmekte olduğuna dikkat çekmiş; bu gelişmenin toplumun diğer kesimlerinden mülksüzleştirilenleri proleterlerin saflarına doğru sürüklediğine işaret etmişti. Topraktan ayrılan/mülksüzleştirilen emekçilerin yanı sıra, kapitalist rekabete bağlı ve rekabetin keskin hale gelmesiyle elindekini kaybeden küçük kapitalistler de bunlara eklenmekteydi. Bu tarihsel toplumsal bir olguydu. Ve yüz altmış yıldan fazla bir zamandır, bunu yanlışlayan herhangi dikkate değer bir olgu yoktur. Aksine, toplumsal gelişmenin tanıklık ettiği ve doğruladığı, Marx’ın kapitalizmi tahlil ederek ortaya koyduklarıdır. İşçi sınıfı hem her bir ülkede, hem de tüm dünyada artmaya devam etmiş, büyümüştür. Bu büyümeyle birlikte, ve büyümenin kendi ‘iç evrimi’ koşullarında, şu ya da bu ülkede, şu ya da bu sektörde işçi ‘sirkülasyonu’nun, sektörler arası dengesiz gelişme kaynaklı farklılıkların yaşanmasından hareketle, ve bu ülkelerde önceleri olmadığı halde sonradan ortaya çıkan yeni üretim sektörlerindeki işçiler dikkate alınmadan ileri sürülen, “öznenin sonu”(!) ya da “kutuplaşmazlık” iddiaları bilimsel bir geçerliğe sahip değildirler. Marx’ın teorisinin, “özellikle de Avrupa’da orta sınıfın çoğunluğu oluşturması”ıyla yanlışlandığını(!); çünkü onun, işçi sınıfının büyüyeceğini varsaydığını belirten Mutman, teoride ileri sürülen/öngörülen tarihsel gelişme eğilimini doğru okumamaktadır.

Emek-sermaye çelişkisi; burjuvazi ve proletaryanın iki uzlaşmaz karşıt sınıf olarak oluşmaları, kuşkusuz sömürüden kurtuluş ve sosyalist devrim için mücadelenin toplumsal zeminini oluşturur. Marx, Komünist Manifesto’da, Engels ile birlikte, “Bugün, burjuvaziye karşı olan bütün sınıflardan, yalnızca proletarya, gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar büyük sanayi ile yıkıma doğru gitmekte ve mahvolmaktadırlar; proletarya, tersine, onun en öz ürünüdür. diye yazarken, hem somut bir durumdan söz ediyor, hem de tarihsel-toplumsal gelişmenin yönüne işaret ediyordu. Bir varsayım değil, kapitalizmin gelişmesiyle açığa çıkan ve belirli temel sınıflar arasındaki ilişkilerin tanıtladığı bir duruma işaretti. Sonrası tüm tarihsel dönemde, bu ‘durum ve eğilim belirlemesi’, salt proletarya kitlelerinin büyüyüp milyarlarla ifade edilir hale gelmesiyle değil, düşüş ve yükselişi içinde, işçi hareketinin burjuvaziye karşı, tüm öteki ‘muhalif’ sınıf ve kesimlerden daha tutarlı, daha dirençli, daha istikrarlı bir mücadelesine de tanık olundu. Marx’ın teorisinin devrimci özü, işçi sınıfının, kapitalizmi tasfiye ve yeni sosyalist toplum kurma olanağını, başka bir yerde değil, kapitalizmin kendi bağrında şekillenip, burjuva sınıfın hakimiyetine karşı savaşa atılmasında görmesinde, bunun kaçınılmazlığını ortaya koymasındadır. Marx, işçilerin matematiksel sayılarıyla değil, kapitalist üretimin -ve toplumun- varlığını borçlu olduğu sınıf olmasıyla, üretimi ellerinin ‘içinde’ ve altında tutmalarıyla; öyleyse onun can damarlarını sıkarak boğma ve kendinin sömürülmediği gibi, hiç kimsenin de sömürülmesine olanak olmayacak yeni bir toplum kurma güç ve olanağına sahip olmasıyla ilgiliydi. İşçi sınıfının sayısıyla ilişkin teori ise, matematiksel çoğunluklarla ilgili ve ilişkilidir.

Marksist teori işçinin sayısı yerine, üretimi gerçekleştiren özne olması ve bununla bağlı sorunları esas almasına karşın, işçiler, nicelik olarak da, süreç içinde artmışlardır. Marx ve Engels’in döneminde henüz yüz milyonu dahi bulamayan işçiler, bugün sanayi, tarım ve hizmetler olarak bölünen sektörlerde değil sadece, çeşitli meslek gruplarının sermaye ilişkisi içinde artıdeğer üreten emekçiler olarak giderek çoğalarak dünya nüfusunun yarısına yaklaşmışlardır.[5] 1914 yılı itibarıyla, dünya toplam nüfusu 1 milyar 667 milyon iken, işçi sayısı yüz milyon bile değildi. Bugün dünya toplam nüfusu 6.5 milyar olarak tahmin ediliyor ve bu nüfusun üç milyara yaklaşan kısmını ücretli emekçiler, işçi sınıfı ve yaşam tarzı açısından da giderek işçileşmekte olanlar oluşturuyorlar. ILO 2004 Küresel Raporu’na göre, dünyada, 246 milyon çocuk işçi bulunuyor olması bile, durumun idrak edilmesi (anlaşılması-dikkate alınması) için yeterince çarpıcıdır. Sermaye ve meta üretimi ve dolaşımının uluslararasılaşması, bilim ve teknik gelişmelerin, ulaşım-iletişim olanaklarının genişletmesi, makinelerin teknik yetkinliğinin muazzam ilerlemesiyle üretkenlikte sağlanan artış ve çeşitli diğer etkenler altında daha fazla işçi işsizliğe sürüklenmesine rağmen, bu gelişmeler, diğer yandan, yukarıda da işaret edildiği üzere, hem gelişmiş kapitalist ülkelerde, hem de kapitalizmin dünya ‘çarkı’na sonradan girmiş eski köylü ülkelerde sınıfın nicel büyümesine yol açmıştır. Ve bu devam etmektedir. Kapitalist gelişmeyi ve bilimsel teknik ilerlemeleri,  yalnızca işçi sınıfının aleyhine olanlarıyla yorumlayanlar ve örneğin “orta sınıfın büyümesi”; “hizmet sektörünün genişlemesi” gerekçesiyle sınıf kutuplaşması ve çatışmasının “durduğu”nu ileri süren yazarlar, ‘orta sınıf’ içinde sayılan hizmet işkolundan çok geniş kesimlerin bugün artık artı değer üreten emekçiler haline geldiklerini gözardı etmekte; işçilerin çok geniş işsiz kesimleriyle birlikte bu ‘yeni işçileşmekte olan ve işçileşen’ kesimleri de kutuplaşma dışı görmektedirler. Oysa, hizmet sektörünün büyüyüp genişlemiş olmasının, bu “sektör”deki emekçilerin çok önemli bir kesiminin sermaye ilişkisi içinde; artıdeğer üreten emekçi olarak işçi sınıfının saflarına katılmasını engellemediği; sağlık ve eğitim, belediye hizmetleri vb. alanlardaki genişleyen özelleştirmelerin uluslararası alanda emek gücü sömürüsünü bu alanlarda da genişlettiği; emekçilerin toplam toplumsal gelirden pay alanlar statüsünden çıkıp doğrudan doğruya bir patrona, kapitalist işletmeye artıdeğer üreten işçiye doğru bir evrimin yaşadıkları, kurgu değil, gerçektir. 19. ve 20. yüzyıllarda olduğu gibi, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin (kapitalizm varolduğu sürece devam edecek olan) toplumsal gerçeği, Avrupa’nın “merkez” ülkelerinde de, dünyanın eski köylü ve bugünün kapitalistleşen ülkelerinde de işçi sınıfının içinde tutulduğu koşullar daha da ağırlaşmış, buna bağlı olarak da çatışma unsurları sadece güç kazanmamış, aynı zamanda çeşitlenmiştir.

İşçiler sadece çoğalmıyorlar; sermayeye karşı sınıf olarak ve hakları için dünyanın çeşitli ülkelerinde değişen düzeyde mücadele de sürdürüyorlar. Daha yakın dönemde, Almanya’da yüz binlerce metal işçisi ve kamu emekçisi onlarca kez grev, uyarı grevi yaptı. Yunanistan’da son on yıldır neredeyse her sene birkaç genel grev ve direniş yaşanıyor. Portekiz’de 2010 ve 2011 Kasım’ında genel grev gerçekleştirildi. İtalya’da 2002’de 11 milyon kişinin katıldığı bir genel grev ve Roma’ya yürüyen 3 milyon emekçinin eylemiyle Berlusconi Hükümeti’nin iş yasalarında yapmak istediği değişiklik engellenmişti. İspanya’da, İngiltere ve İrlanda’da keza birçok kez grev ve genel grevlere gidildi. Fransa’da birkaç kez yüz binlerce işçi ve emekçinin yanı sıra, küçük üreticilerin eylemleri ve Paris’e yürüyüşleri oldu. Bunların tümünde de ana gövdeyi oluşturanlar, işçiler ile kamu işlerinde çalışan emekçilerdi. Böyle olmasında, işçi sınıfının tüm öteki sınıf ve kesimlerden farklı olarak aynı iş yerlerinde, aynı çalışma koşullarında, aynı sorunlarla yüz yüze gelen binlerce-on binlerce ve milyonlarcasının ortak-birleşik sınıf eylemine, bu koşulların da etken olmasıyla daha yatkın ve denebilir ki hazır olmasının dolaysız rolü vardı/vardır. İşçi sınıfının toplumsal devrimci rolüne itirazlarını sürdüren ideolog ve yazarlar, geçmiş tarihin tüm sınıf mücadeleleri pratiğine göz yummaları bir yana, günümüzün somut sınıf çatışmalarını da, bu çatışmalar henüz bir işçi devrimini gündemleştiremediklerinden olmalı, görmezden geliyorlar.

Toplumsal kutuplaşmanın “durması” ‘tezi’, kapitalizm koşullarında zenginliğin topluma dağınık olmayıp belli kapitalist azınlığın mülkiyetinde birikmesi olgusu yönünden de tutarsızdır. Kapitalist-emperyalist ülkelere gerçekleştirilen kaynak transferi, “orta sınıf”ın da dahil edildiği bir “eşit paylaşım”ı değil; bu kesime “artık”tan pay verilmekle birlikte, tekelci sermayenin ‘aslan payı’nı esas alır. Durum, kapitalist ve tekelci rekabet ‘kural’sızlığıyla da bağlıdır. Kapitalist burjuvazi bir “bütün” olmayıp, birbiriyle de çatışan, büyüğün küçüğü “yediği” bir “acımasızlık” ve “aç gözlük” sisteminin unsurudur ve tekellerin baskısı altındaki küçük-alt orta kesimlerin iflasa sürüklenmeleri ya da yutulup yok edilmeleri esas eğilimdir.  “Kutuplaşmazlık”(!) bu yönüyle de geçersiz bir ‘vargı’dır.

Kapitalist üretim tarzının, nüfusun “büyük çoğunluğunu gittikçe daha tam proleterleştirmesi”, kapitalist gelişmenin ‘tarihi’nden, onun gelişme süreci, yönü ve pratiğinden soyutlanamaz. Bu tarihsel gelişme süreci, işçi sınıfının şu ya da bu ülkedeki azalıp-çoğalmasından önce, onun dünya kapitalizmi koşullarındaki gelişmesine işaret eder. Burjuvazi ve işçi sınıfının uzlaşmaz iki karşıt kutupta oluşmaları ve birbirleriyle; emek gücünün yarattığı değerin kapitalist için artıdeğer ve işçi için ücret olarak bölünen “pay” üzerinden başlayarak, sosyal-iktisadi ve siyasal alanda sürdürdükleri mücadele, düşüş ve yükseliş gösterir, ama kapitalizmden söz edildiği sürece varlığını sürdürür; durmaz ve bitmez. Kır ilişkilerinin çözülmesi, kırdan kente nüfus akışı, köylü ülkelerin sanayiye açılması ve artan işçileşme, yeni kapitalist sektörlerin ortaya çıkması ve bunların iş gücü gereksinmesi, üç yüz yıla yakındır devam ediyor. Ve bugün, Avrupa ve Amerika’da da işçi hareketinin “önemini yitirmesi”nden değil, bu en gelişmiş ülkelerdeki hareketin, yeni kapitalist merkezlerdeki yüz milyonlarca işçinin uluslararası katılımıyla güçlenmesinden söz edilmelidir. Hareketin istikrarsızlığı, mücadelesinin geriliği ve geçici dağınıklığı “olamazlığa kanıt” gösterilemez. Aksi, aktüel, ancak geçici olan üzerinden tarihsel olanın reddetmek olur.

 

B ) “ZORLAMA ERKEN DEVRİM” İDDİASI VE EKİM DEVRİMİ’NİN TARİHSEL KOŞULLARI

Doğu Batı’da makaleleri yayımlanmış olan yazarların 1917 Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kurulması pratiğine getirdikleri yorum ve ortaya koydukları tutum, sadece genel olarak Marksizm’e; özel olarak Marksist devrim teorisine yaklaşımlarını değil, tarih ve toplumsal gelişmenin yasalarına ilişkin anlayışlarını da ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım ve bakış açısına göre, Ekim Devrimi, a-) “devrimin maddi toplumsal koşullarının olgun ve uygun olmadığı bir yerde; merkezi Avrupa’da değil de “geri Rusya”da gerçekleşti(rildi)ği; b-) bununla da bağlı olarak, ‘Tek Ülkede Sosyalizm’de ısrar edildiği için, diğer ülkelerde devrimci mücadele zaafa uğratılmış, milliyetçi sosyalizm anlayışının enternasyonalizme galebe çalmasına neden olunmuş ve Lenin tarafından geliştirilen devlet ve parti modeli üzerinden “otokratik” bir baskı sistemi tesis edilmiştir; c-) Yenilginin nedeni olan bu devrim-devlet-parti anlayışları terkedilmeli ve sınıf odaklı olmayan, çoğulcu-özgürlükçü bir sosyalizm projesi geliştirilmelidir! Sınıf, örgüt, mücadele, devrim ve sosyalizm sorunlarına bu bakış açısı “ortaklığı”nın neler içerdiğine daha yakından bakalım.

Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin tasfiye edilmiş olmasının nedenlerini, Ekim Devrimi’nin, koşullarının oluşmamasına rağmen, “erken” bir devrim olarak gerçekleştirilmiş olmasında arayan Oya Baydar, örneğin, “Lenin’in Batı ülkelerinde devrimden umudu kesip dünya devriminin merkezinin emperyalist ülkelerden Doğu’ya, sömürge ülkelere kaydığı tespitini yaptığını ileri sürerek, Sovyet Devrimi’ni, “kapitalist formasyonun ve modernitenin kendi sınırlarına gelip kendini içten tüketmeye başlamasından çok önce girişilmiş aceleci, sabırsız bir adım” olarak nitelemektedir.

Baydar’ın tarih ve devrim anlayışı, toplumsal koşullar gibi kapsayıcı etken(ler)i gözetmeme gibi temel bir açmazla malul olmakla kalmıyor, anti Marksist, mekanik ve kaba materyalist bir anlayışa denk düşüyor. Ekim Devrimi’ni “aceleci, sabırsız bir adım” olarak nitelerken Baydar, Rusya’nın geriliğinden gayrı neye dayanıyor? Bütün söyleyeceği –ki bunlara da girmiyor– sosyalist devrimin maddi toplumsal koşullarının kapitalist gelişmeyle bağı ve devrimci öznenin ileri düzeyde gelişmiş ülkelerdeki gelişkin durumudur. Rusya’nın geriliği üzerine vaaz vererek, devrimin oradaki gerçekleşmesi/gerçekleştirilmesinin “tarihten bir sapmaya denk düştüğü”ne ya da “sabırsız bir girişim”in sonuçlarını yaşadığına hükmedilemez. Gerilik, aşağıda, bizzat Lenin’in kendisinden de öğrenileceği üzere, günün Rusyası’nın önemli/belirgin bir özelliğidir. Ama tek özelliği değildir. Rusya, kapitalist emperyalizmin dünya koşullarında, “kapitalist dünya zincirinin en zayıf halkası”nı teşkil etmektedir ve çelişkilerin en keskin olduğu ülkesi/bölgesidir. Ekim Devrimi’ni bu koşullardan ve emperyalist dünya sistemi içindeki yerinden soyutlayarak yapılacak her tartışma, ayakları havada kalmaya mahkumdur. Kapitalizmin ileri düzeyde geliştiği ülke ve alanların, proletaryanın gelişimi ve sosyalizmin maddi temelleri yönünden, daha elverişli ve olgun olması doğaldır. Bu ama, sosyalist devrimin, mutlak anlamda öncelikle bu ülkelerde olması gerektiği ya da olacağı kestirimini doğrulamaz. Kapitalizmin rekabete dayalı ve eşitsiz gelişmesi, devrimin, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin yükselişine ve deneyimine bağlı olarak çelişkilerin en keskin olduğu yerde, eski sömürücü sınıflar ile sömürülen ve baskı altındaki işçi ve emekçilerin ilişkilerinin eski tarz yürütülmesinin artık olanaklı olmadığı halka(lar)da patlamasını, olanaklı hale getirir/getirmektedir; ve Ekim Devrimi bu koşulların ürünü olmuştur. Bu, tarihin akışına da uygun düşmektedir. Burjuva devrimleri yönünden de en gelişmiş ülkelerin tuttukları yer ile, burjuva devriminin en ileriden gerçekleştirildiği Fransa’nın durumu farklılıklar gösterir. Burjuva devrimi en kapsamlı haliyle Fransa’da gerçekleşirken, Fransa “en gelişmiş kapitalist ülke” değildi. İngiltere’de 17. yüzyılın ortalarında gerçekleşen devrimin “titrekliği”ne karşın, Avrupa’nın o dönem koşulları ve sınıf çelişkilerinin seyri büyük Fransız burjuva devriminin uluslararası alanda etkilerinin sonraki süreçte de devamını sağladı.

Ekim Devrimi’nin Rusya gibi bir ülkede, İngiltere, Fransa, Almanya gibi kapitalist bakımdan daha gelişkin olan ülkelerden önce gerçekleşmesi/gerçekleştirilmesini tarihsel-toplumsal koşullardan ve mücadelenin düzeyinden soyutlayarak yapılan değerlendirmelerin basit bir mekanizme düşmesi, toplumsal yasalara dogmatik; kaba materyalist yaklaşımı kaçınılmazdır. Rusya’da devrim, deyiş yerindeyse gelip kapıya dayanmıştı. Emperyalist savaşın yıkıma sürüklediği milyonlarca aç-yoksul köylü ve işçi kitleleriyle onların asker unsurlarının barış, ekmek ve özgürlük talepleriyle kitlesel ayaklanmaları, devrimci partiyi, ya iktidarı burjuvaziye terkedip boyun eğme ve tıpkı yukarıda adları zikredilen yazarların tekrarladıkları türden gerekçelerle devrimden geri durma; ya da ayaklanmış ve daha önceki (1905-907)-1917 Şubat-Mart devrimlerinin mücadelesi içinde, İşçi ve Asker Sovyetleri şeklinde örgütlenerek (yeni sosyalist devletin nüvelerini oluşturan halkın, mücadelesini bir yeni sosyalist topluma doğru ilerletmek üzere, gerekli inisiyatif, etkinlik, ve cesaret gösterme tutumuyla yüz yüze getirmişti. Lenin ve Bolşevikler’in bu ikinci yolu seçmiş olmalarını; tarihin ve toplumsal gelişmenin kendileri önüne bir sorumluluk ve görev olarak çıkardığı tutumdan kaçınmamalarını, “Avrupa merkezli teorinin doğrulanmaması” ya da “Alman devriminden umut kesme” ile izah etmeye çalışan yazarlar, sözüm ona karşı çıktıkları kaba indirgemeci bir yöntemle, devrimin illa ki, örneğin önce Avrupa’nın klasik kapitalist ülkelerinde olması gerektiğine hükmediyorlar. Bu mantık yürütmenin sonucu olarak, Sovyet Devrimi’ni, “kendi sırasını beklemedi”ği için; “erken bir devrim olduğu” için, yıkılmaya “mahkum” gören anlayış, devrimin bir sıralama sorunu/işi olmayıp, somut koşullarla, mücadelenin düzeyi ile bağlı olmasını, en hafif deyişle anlamamakla sorunludur. Alman devriminin “gelmekte olduğu” gerekçesine sığınarak, Bolşevikleri ve Lenin’i, kendi ülkelerinde, “ya şimdi ya da sonra çok geç olur” dedirtecek kadar ‘yakınlaşmış’ devrimin gerçekleştirilmesi için üzerlerine düşeni yaparak, Alman ve Avrupa’nın öteki ülkelerinin işçi sınıfına ve devrimci mücadelesine, yardımı en ileriden gerçekleştirdikleri için “suçlu” gösterenler, o gün de eksik olmamışlardı. Baydar, tarihsel-toplumsal koşullara göz yummakla kalmıyor, yaşanmış gerçekleri de inkardan geliyor. O günün koşullarında, devrimin, kapitalizmin en gelişmiş olduğu Kıta Avrupası’nda (Almanya başta olmak üzere) gerçekleşmesi, Alman işçi hareketinin düzeyi ve ülke koşullarında güçlü bir olasılık olmasına rağmen, bu, devrimin mutlak olarak öncelikle orada olacağı anlamına da gelmiyordu. Birçok etken bir aradaydı ve süreç içinde gelişmelerin yönü, güçler ilişkisi değişmeye başlamıştı. Devrim, salt iktisadi koşulların elverişli olmasının sonucu değil, bununla birlikte öznel etkenlerin de bir devrimin gerçekleştirilmesine elverişli olmasına bağlıydı. Bir devrim olanağı ve olasılığının örneğin en ileri kapitalist ülke İngiltere’de değil, proletaryanın kendi adına ve sınıfsal örgütlenme ve mücadele düzeyinin daha gelişkin olması nedeniyle Almanya’da gündemde oluşu, bunun göstergelerinden biri idiyse de, diğeri, Rusya’da koşulların bir devrimi hızla gündeme getirmesiydi.

Sermaye ve meta ihracı, sanayi ve banka sermayesinin birliği ve tekellerin dünya ekonomisine hakim olmaları, her bir ülke ekonomisinin, mali sermaye egemenliğinde, bir dünya ekonomisi zinciri içinde birleşmesi, kapitalist rekabete bağlı olarak ve pazar için tekeller arası mücadele alanının genişlemesi –yani emperyalizm koşulları– emperyalist zincirin, çelişkilerin en keskin ve bir devrim için koşulların en uygun olduğu yerde, bir devrim ile ‘kırılması’nı olanaklı kılıyordu. Devrimin Rusya gibi kapitalist gelişme düzeyi bakımından geri bir ülkede gerçekleşmesini olanaklı kılan bu uluslararası koşullar ile birlikte, Rusya’da 1860’lardan başlayarak, uzun süren mücadeleler içinde yer alan ve 1905 devriminin sonuçlarından da öğrenmesini bilen Rusya işçi ve emekçilerinin neredeyse kesintisizleşen mücadelesi, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı büyük toplumsal çöküntü ve bununla da bağlı olarak Çarlık ve Rus burjuvazisinin devrimi ezme gücü gösterememesi gibi etkenlerin bir araya gelmesiydi. Ne emperyalizm “olgusu” Lenin tarafından “uydurulmuş” bir teorinin ürünüydü, ne de devrimin tüm nesnel ve öznel etkenlerinin bir devrim için uygun olduğu koşullarda, başka ülkelerde –özellikle Almanya’da– beklenen devrim olmadı diye, iktidarın alınmasından geri durmak devrimci ve enternasyonalist bir tutum olurdu.

1905’in “canlı gelenekleri sayesinde”, proletaryanın “en devrimci olduğu” Çarlık Rusyası’nda, savaş ve yenilgi koşullarında, devrimci “kriz”in ve devrim için ayaklanmanın başka yerlerden daha önce gerçekleşmesi, “doğal”dı! Proletaryanın ve “kent ve kır nüfusunun yoksul kesimlerinin tümünün çıkarlarını dile getiren”, Petersburg İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’nin, “barış, ekmek ve özgürlük” için mücadelenin ön cephesindeki varlığı, gerçek bir olguydu. “Emperyalist savaşın objektif kaçınılmazlıkla yol açtığı” devrimci durumda, devrimi başarıyla gerçekleştirmekten kaçarak, Marksist olunamazdı. “Özel nitelikler değil diyordu Lenin yalnızca özel tarihsel koşullar Rusya proletaryasını belli, belki de çok kısa bir süre için, tüm dünyanın devrimci proletaryasının öncüsü yaptı.[6] Rusya proletaryası devrimi zafere ulaştırarak, diğer –en gelişmiş– ülkelerin işçi sınıfına, kapitalist sınıf düşmanına karşı mücadelesinde uluslararası büyük bir destek ve dayanak oluşturmuş oldu. Rusya işçi sınıfı ve kent-kır yoksullarının attıkları bu ilk adım, takip edecek Alman, Fransız, İtalyan, Avusturya vb. ülkelerin proletaryasınca tamamlanacaktı.

Gelişmelerin bu yönde ilerlediği biliniyor. Devrimin Almanya’da da başladığı; Alman proletaryasının 1918 Kasım Devrimi’yle iktidarı bazı bölgelerde geçici olmak üzere ele geçirdiği, ancak karşı saldırıyla yenilgiye uğratıldığı da tarihi gerçekler arasındadır. Dünya kapitalizminin ve emperyalist sömürge sisteminin aldığı peşpeşe yenilgiler, emperyalist zincirin parçalanması, ulusal kurtuluş savaşlarıyla sömürgelerin kurtuluşu yolunda kaydedilen başarılar, Doğu Avrupa’da ve Çin’de halk devrimlerinin gerçekleşmesi vb. bu yöndeki gelişmelerdi. Tüm ülkeler işçilerinin ve ezilen halkların dayanışması ilerleyip genişledi.  Uluslararası sermaye ve emperyalist gericilik, en gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi hareketini, sosyal-iktisadi taleplerinin bir bölümünü karşılayarak devrimden alı koyma politikasına yönelmek zorunda kaldı vb. vb.. Bugünden bakarak ve sosyalizm ve güçlerinin geriye düşmüş olması “sonucu”ndan hareketle, devrimin nedensel nesnel dayanaklarını ve onu hazırlayan tarihsel koşulları dogmatik bir yoruma tabi tutanlar, kapitalist üretim tarzı ve içerdiği çelişkilerin onu, kendi yıkımını hazırlayacak koşul ve güçleri üretmeye zorunlu bırakan nesnel gelişme sürecine işaret eden Marksist devrim teorisi ve pratiğiyle çatışma içindedirler. “Kapitalist formasyon ve modernizmin kendi sınırlarına gelip kendini içten tüketmeye başlaması”na kadar bekleme formülasyonu, kapitalizmin çelişkilerini örtük olarak dahi ifade etmezken, sınıf mücadelesi yerine liberal reformist kendiliğindenciliği ikame etmektedir. Ekim Devrimi’ni ve devrim ile siyasal iktidarın alınmasını, “sosyalizmi bir anlık bir siyasal devrim sorunu ve salt siyasal olarak” anlama politikasıyla ilişkilendiren Baydar ya da herhangi diğer yazar, burjuvazinin sınıf hakimiyetinin “demokratik bir sistem içinde” sürdürülmesine teşne değilse eğer, “iktidar siyaseti”ni (işçi sınıfının devrimci sınıf iktidarının kurulması sorunu) “gündelik yaşam”dan uzaklaştırıcı gören tescilli bir oportünisttir! Böyledir, çünkü iktidar hedefi; iktidar sorunu her siyasal devrimin; iktisadi-sosyal ve politik programını pratiğe geçirmek isteyen her sınıf ve partinin en başta gelen sorunları arasında yer alır. Marx’ın, başlıca Komünist Manifesto ve Gotha ve Erfurt Programı’nın Eleştirisi’nde olmak üzere, sınıf siyaseti, iktidarın alınması ve proletaryanın devrimci diktatörlüğü üzerine görüşlerinin yanı sıra, Kapital ciltlerinde yüzlerce örneği sergilenen sınıf ilişkileri üzerine söyledikleri de “salt iktisadi” bağıntılar içinde değerlendirilemez. Ekim Devrimi ile girilen yolda, devrimin salt siyasal gerçekleştirilmesine indirgendiği suçlaması, 1950’lerin ikinci yarısına dek büyük çalkantılar içinde, keskin sınıf mücadeleleri pahasına ve emperyalist kuşatma altında girişilen sosyalizmin kurulması ve ilerletilmesi pratiği; ekonomide, kültürel ve bilimsel alanda, halkın doğrudan kendi yönetimini gerçekleştirilmesi yönünde kaydedilen gelişmeler; sosyalizm yenilgiye uğratıldı diye inkardan gelinemez. Savaşın kazanılmasının ardından otuz, kırk, elli yıl sonra alınmış yenilgi, o savaşın verildiğini, kazanıldığını tarihten silemez, kazanımlarının oluşturduğu tecrübeleri unutturamaz. Baydar gibilerinin yaptıkları ise, silme, unutturma, yok sayma, geçersiz ilan etmekten ibarettir. Tüm bu tarihi gelişmeleri bir yana iterek, Ekim Devrimi’nden 95 yıl sonra, onu “sabırsız erken bir devrim” olarak nitelemek, olay ve gelişmelere sınıf mücadelesinin yasalarını izleyerek değil, etiket-paket formülasyonlarla bakmaktır. Bu kadar zaman sonra ve sosyalizmin yenilgiye uğratılmış olması dayanak edinilerek geliştirilen bu tutum, daha o zamanlardan söylendiği üzere, “düpedüz gülünçtür!” Bu “gülünçlük”, devrimin “siyasal iktidarın alınması”na indirgendiği şeklindeki spekülatif söylem yönünden de geçerlidir. Bu sözde eleştiri, sosyalist ekonominin örgütlenmesi, bilimsel-teknik ilerleme vb. çok çeşitli alanlarda kaydedilen büyük mesafenin, yenilgiye rağmen inkar edilemeyecek kadar gerçek olması karşısında dahi, onu “kapitalist ülkeleri aşmaya yönelik kalkınmacı modernist ekonomipolitika” olarak , sözüm ona lekeleyecek kadar sapkınlıkla maluldür. “Biz başlangıcı yaptık diyordu LeninNe kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna kadar vardırırlar, bunun önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun açılmış ve gösterilmiş olmasıdır.[7]

 

C ) “TEK ÜLKEDE SOSYALİZM”İ RET YA DA DEVRİMDEN GERİ DURUŞ VE KAPİTALİZME BİAT TEORİSİ

Tek ülkede sosyalizm” tartışmalarının Lenin’in sağlığında başladığı, Troçkist çizginin bir dünya devrimi olmaksızın sosyalizmin başarıya ulaştırılamayacağını ileri sürüp, buna karşı çıktığı biliniyor. Bu konu üzerine bir tartışma külliyatı da bulunuyor. Doğu Batı dosyasında makaleleri yayımlanan yazarlar, bu tartışmada Lenin ve Stalin karşıtı bir mevzide duruyor ve oradan konuşuyorlar. “Tek ülkede sosyalizm”in “olamazlığı”(!) teorisini sürdürüp, sözüm ona geliştiren yazarlar, bu görüşleriyle, yalnızca 20. yüzyıl Rusyası gibi “geri” bir ülkede değil, devrim için koşulları olgunlaşmış herhangi kapitalist ülkede de; bir devrimden geri durmayı, Marx’ın devrimci teorisine “uydurma”ya çalışıyorlar.

Sosyalizmin dünya düzeyindeki en büyük talihsizliği –diye yazıyor prof. Cangızbay– ‘tek ülkede sosyalizm’ tezinin galebe çalması” olmuştur ve bu durum, Türkiye sol hareketi açısından “çifte bir talihsizlik” etkeni olarak rol oynamıştır!

“Tek ülkede sosyalizm” pratiğinin, devrimin öteki ülkelerde örgütlenmesini olumsuz etkilediği görüşünde olan Cangızbay, Fransız komünistlerinin “ülkeleri Alman işgali altında” iken “kıllarını bile kıpırdat”madıkları şeklinde, tarihsel gerçeklerle bağdaşmayan ve çarpıtmadan ibaret olan iddiasını da ‘tek ülkede sosyalizm’ anlayışının sonuçlarından biri olarak gösteriyor.[8] Cangızbay’a göre, “insanlığın ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ idealini gerçeğe dönüştürme yollarını arama ve kat etme cehd ve pratiğinden başka bir şey olmayan sosyalizm “bir devlet modeli olarak algılanıp tasarımlan”mış  ve “kaynağındaki idealler”den uzaklaşmıştır! Prof. Cangızbay, yapılması gerekeni de, “doğrudan doğruya siyasal iktidarı ele geçirmeyi hedeflemek değil, tam tersine, siyasal müdahale ve düzenlemeleri işlevsiz, dolayısıyla da gereksiz ve değersiz kılacak ilişki biçimleri ve örgütlenme modelleri yaratmanın peşine düşmek ve siyasi etki ve gücü, yegane işlevselliği böylesi bir sürecin önünü açmaktan ibaret olan araçsal bir değer konumuna indirgemektir.”[9] şeklinde tarif ediyor.

Cangızbay’ın sosyalizm tanımında, sömürünün ve sınıf ayrıcalıklarıyla farklılıklarının ortadan kaldırılması diye ‘bir şey’ bulunmuyor. Yazar, burjuva içerikli kavramları tekrarlıyor ve sosyalizmi bir tür hümanizme indirgemeye yöneliyor. “İnsanlığın ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ ideali”nin 1789 Fransız burjuva devrimi dolayımındaki anlamının, işçi sınıfı ve emekçiler için burjuva boyunduruğu altında yaşama mahkumiyeti olarak gerçekleştiği; insani özgürlük ve eşitliğin ise gerçekte ancak işçi sınıfının devrimci girişkenliğiyle ve sosyalizmin kurulmasıyla, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumda olabileceğini, prof. Cangızbay, kuşkusuz biliyordur. Ama onun sorunu, sosyalizmin anarko sendikalist-anarşist bir içerikte olması gerektiğine iman etmiş olmasındadır. “Doğrudan doğruya siyasal iktidarı ele geçirmeyi hedefleme”den, “siyasal müdahale ve düzenlemeleri işlevsiz kılacak” ilişki biçimlerinin var edilebileceğini hayal ediyor, oradan da ‘Tek Ülkede Sosyalizm’in nasıl da büyük bir “şansızlık” olduğu sonucuna ulaşıyor!

Reçetesinde, iktidar ele geçirilmeden, siyasal müdahale ve düzenlemelerin hemen nasıl “işlevsiz”kılınabileceği/kılınabilirliğine dair bir bilgi de bulunmuyor. İçeride, devrilmiş ve fakat varlığını sürdüren sömürücü sınıfların, dışarıda dünya kapitalizminin kuşatmasını gözardı eden ve izlendiğinde teslimiyete götürecek olan bu kurguda, sınıfsız-sömürüsüz toplum koşullarını ima eden “siyasal müdahale ve düzenlemeleri işlevsiz, dolayısıyla da gereksiz ve değersiz kılacak ilişki biçimleri ve örgütlenme modelleri”nden söz edilmiş olmasının, sosyalizm gibi yeni bir toplum düzeninin kurulması ve sürdürülmesinin sorunlarına uzaklığın ötesinde bir anlamı ve somut karşılığı yoktur. Sosyalizmin “bir devlet modeli olarak algılanıp tasarımlandığı iddiası ise sözcüğün gerçek anlamında dayanaksızdır ve sosyalist toplumun, toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir kuruluşuyla ilerlemesi ve sömürü ve sınıfların tüm biçim ve etkileriyle tarihten silinmesi için yürütülen zorlu çalışmaları görmezden gelen ya da bilerek inkar eden bir tutumun ifadesidir. Bu o denli böyledir ki, Cangızbay’ın kendi “tezi” içindeki ve sosyalizm koşullarında üretim-dağıtım sorununa yüzeysel, tek yanlı ve toplumsal gereksinmelerin zorunlu kıldığı ‘artı fon kaynakları’ türü sorunları gözetmeden, üretim-dağıtım ve dış ticaret sorununa dair bir başka iddiası tarafından da yanlışlanmaktadır. Sosyalist olup olmaması bir yana ve aktarmaktan kaçınmadığı “dialog” türü anlayışların kimin/hangi çevrenin “moral dopingi ihtiyacı”na karşılık düştüğü açık olmamakla birlikte, eski dönem Bulgaristan’ının Türkiye’ye elektrik ihracı üzerine spekülasyonları malzeme edinen Cangızbay, “ihraç etmek üzere ihtiyacı olmadığı kadar elektrik üretmek, ya da sırf bir bölümünü ihraç edebilmek için ürettiğin elektriği ihtiyacı kadar tüketmemek, Marx’ın kubul edebileceği en son şey” diye ahkam kesip, “Elekrifikasyon merkezli sosyalizm formülü Lenin’in ise, zorunlu çalışma koşulları içinde milyonlarca insanın sefaleti ve telefatı pahasına elektrik üretmek üzere devasa barajlar inşa ettirme şerefi de Stalin’e aittir” diye, sözüm ona bu politikanın yanlışlığına göndermede bulunuyor.

“Tek ülkede sosyalizm”i, “sosyalizmin dünya üzerindeki en büyük talihsizliği” olarak görmekle, K. Cangızbay, zafere ulaşan devrimin, eski yönetici sınıf ve güçlere teslim olmasını savunuyor değilse eğer, Ekim sosyalist devrimiyle birlikte, Avrupa-Asya ve öteki ülkelerde ve genel olarak dünya ölçüsünde halkların ve işçi sınıfının, bu devrimden de güç alarak burjuva gerici –ve faşist– iktidarlara karşı girişkenliklerinin yükselişe geçmesini, Alman-Avusturya devrimlerinin patlak vermesini, ezilen ulusların emperyalist sömürgecilere karşı ayaklanmalarını da “şansızlık” olarak görüyor olmalı! Bir yazarın hem bütün dünyada “anti kolonyalist/emperyalist/kapitalist silahlı hareketlerin üstelik birçoğu da başarılı olmak üzere ortaya çıktığı, sömürge imparatorluklarının dağıldığı, bütün bu hareketlerin baş destekçisi Sovyetler Birliği’nin ise olimpiyatlardan uzay yarışına hemen her alanda altın çağını yaşadığı” gibi, sosyalizmin kuruluşuyla ilişkili önemli olgulara dikkat çekmesi, hem de ardından dönüp, sosyalizmin “tek ülke”deki kuruluşunun –ki aslında sadece Sovyetler Birliği “sınırları”nda dahi dünyanın neredeyse beşte biri kadar topraklar üzerinde şu ya da bu düzeyde etkili olmuş/etkide bulunmuş bir sistem söz konusudur– “dünya üzerindeki en büyük talihsizliği” olduğunda karar kılması, ne yazık ki salt kendisinin çelişkisi olmaktan daha fazla bir şeydir!

Bu “minval” üzerinde “ilerleyen”lerden biri de, Yar. Doç. Erkan Doğan’dır. “1920’lerin ikinci yarısından itibaren, özellikle 1930’larda, dünya devrimi fikri” yerine “tek ülkede sosyalizm” anlayışının geçirildiğini ileri süren Doğan, “Stalinizm’in kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmeye” başlamasıyla sosyalizmin “devlet mülkiyeti artı planlamaya, yani merkezi bir devlet aygıtının gözetimi altında sürdürülecek olan milli ve hızlı bir kalkınma ve sanayileşme stratejisine indirgenmiş” olduğunu; “teknik bir projeye dönüştürüldüğü”nü söylemektedir.[10] Yazar, bunun, aynı zamanda “klasik Marksizm’in tezlerinin terk edilmesine, mesela sınıf, millet, halk gibi kavramlar arasındaki sınırların bulanıklaşmasına, işçi sınıfının devrimci dönüşümün biricik öznesi olduğu konusundaki yaklaşımın tartışmalı hale gelmesine” neden olduğu iddiasındadır.

Bu görüşün/görüşlerin yanlışlığı-doğruluğundan önce, en önemli sorunu, on yıllara yayılmış bir tarihsel dönemin olguları ve gelişmelerini birbirleriyle etkileşimlerini de gözetmeksizin, masa başı ezberi esas alan yorumlara tabi tutmalarıdır. Sosyalist toplumun devletsiz ve tüm ülke düzeyinde sanayi başta olmak üzere ekonominin tüm alanlarında ilerlemeyi toplumsal yaşamın gerçekten insanileştirilmesi için bir planlamayla sağlama çabasını, bu yapılmaksızın da sosyalizmin kurulabileceği kurgusuyla, bu kurguya aykırı işler yapıldığı için saldırı hedefine koymak, bu çabaları dünya devriminin “yerine” ya da “alternatifi” olarak göstermek, ancak böylesi bir ezberin ürünü olabilir!

Dünya devrimi amaç ve hedefi, açık ki ne Lenin, ne de Stalin tarafından gözardı edilmiş değildi. Sorun, bu hedefe nasıl, hangi yoldan; bir “hamle” ile ve bir seferde mi, yoksa , emperyalist zincirin en zayıf halkası/halkalarından parçalanıp ilerlenerek mi gidileceğiydi. Belirleyici olan ise, tarihsel toplumsal koşullardı. Bugün de öyledir. Doğan’ın, Cangızbay’ın, Baydar ve diğer yazarların gözardı ettikleri, tam da bu en önemli etkenlerdir. Oya Baydar gibi, Yar. Doç. Doğan da, devrimci durumdan bir devrim için yararlanma; uygun iç ve dış etken ve gelişmelerin egemenleri eskisi gibi yönetemez ve ezilen emekçileri eski tarz yaşayamaz duruma getirdiği koşullarda, isyan halindeki örgütlü işçi-yoksul ve emekçi köylü ve asker kitlelerinin iktidarı almasına karşı bir tutum içindedir. Marksizmin temel kavramlarının bulandırılmasının failleri de liberal reformcu çevrelerdir. Sınıfsal kavramların “bulandırılmaması” adına –ki bu elbette yapılmamalıdır– ezilen ulus ve halkların sorunlarının, işçi sınıfının devrim, demokrasi ve özgürlük sorunlarını mücadele platformunun içine almasını gereksiz ya da yanlış göstermenin, Marksist olma bir yana, tutarlı devrimci-demokrat bir tutumla dahi bağdaşmaz olduğu açık olmalıdır. Doğan’ın önemsiz saydığı bu durum, kapitalizme ve emperyalist gericiliğe karşı mücadelenin güçleri ve seyri yönünden de büyük önem taşımaktadır.

“Tek Ülkede Sosyalizm” teori ve pratiğine yönelik suçlamalardan biri de, “kapitalizme göre vaziyet almak; kendini kapitalist ileri ülkelerin gelişme düzeyi üzerinden tarif etmek şeklindedir! Sosyalizmin kaydettiği ekonomik-sosyal, kültürel ve bilimsel ilerlemeleri, dünya işçi ve emekçilerinin mücadelesini güçlendirmek ve kapitalizme karşı ideolojik savaşı yükseltmenin dayanaklarından biri olarak ortaya koyma tutumunu; ancak, bu gibi konularda, ezber ötesinde herhangi sorumluluk taşımayanlar, böylesine bir önemsemezlikle karşılayabilir ve “yanlış” addederler. Bu iddia, herhangi somut ve gündemleşmiş konuda, onun gerektirdiği sorumluluğu üstlenmeden azade bir rahatlığın ürünü, salt “fikir jimnastiği” babında ileri sürülmediyse eğer, kapitalizmin özgürlükçü, refaha ve üretilenin paylaşılmasının “adaleti”ne en ehil ve onu hedefleyen sistem olarak sunulması üzerinden kitlelerin antikapitalist mücadeleden geri tutulmaya çalışıldığı bir dünyada, ona alternatif bir toplumsal sistemin, üstelik de geri toplumsal koşullara sahip bir ülkede ve kısa sürede, doğrudan işçi ve emekçilerin kendi çalışmaları ve büyük fedakarlıkları pahasına kaydettiği toplumsal iktisadi-sosyal ve kültürel gelişmenin taşıdığı büyük önemin, yok sayıldığını gösterir. Rusya’da devrimin gerçekleşmesi ve Sovyet halklarının bir “sosyalist cumhuriyetler birliği” içinde devrimi ilerletmek, eski toplumsal düzenin tüm iktisadi-sosyal-siyasal-ve diğer-etkilerine ve eskiyi geri getirmeye yönelik çabalarını dış emperyalist güçler desteğinde sürdürmekten vazgeçmeyen güçlere karşı savaşa girişmeleri, açık ki büyük fedakarlıkları da gereksinmekteydi. Devrim, toplumsal gelişme düzeyi ‘geri’ bir ülkede gerçekleştirilmişti ve sanayi ve tarımın geliştirilmesi, elektrifikasyon, tarımsal üretimin makineleştirilmesi, toplumsal ihtiyaçların en ileri düzeyden sağlanmasına yönelik üretim ve inşa seferberliği, “herkesten yeteneğine-herkese emeğine” göre ilkesi çerçevesinde, hasta ve bakıma muhtaç olanlar dışındaki herkesin çalışmaya dahil edilmesi, sabotörlerin ve iç ve dış saldırı güçlerinin etkisizleştirilmesi için emekçilerin “ayakta oluşu”nu diri tutmak zorunluydu. Türkiye’nin üniversite kürsülerinden, Lenin ve Stalin yönetimindeki sosyalist girişim ve inşayı yargılamak, elektrifikasyon-kalkınma, daha fazla ürün, makine-tarım istasyonları ve fabrikasyon çalışması ve bunun için kitle seferberliğini küçümseyip, bu çabayı güya insancıllık adına mahkum etmeye çalışmak, daha modern, daha ileri, gerçekten insanileşmiş ve herkesin ihtiyaçlarına yanıt verecek düzeyde gelişmiş bir ülke ve dünyanın, işçi ve emekçilerin büyük fedakarlıkları pahasına ancak mümkün ve gerçekleştirilebilir olduğunu, en hafif deyişle, gözardı etmektir. Sanayisi Batı’nın ileri kapitalist ülkelerinden çok geride, büyük köylü ve tarımsal nüfusu Çarlık otokrasisi koşullarında neredeyse ilkel bir yaşama mahkum edilmiş, ulusların boyunduruk altında tutulduğu bir ülkede, tüm bu geriliklere karşı açılan savaşın hem toplumsal üretimin düzeyini ve kalitesini, ürünlerin çeşitliliği ve bolluğu da içinde olmak üzere artırdığı, hem de kültürel gelişkinlik sağladığı inkardan gelinerek, ya da bunlar gerekli değilmiş gibi, sözüm ona zahmetsiz-sıkıntısız, çalkantısız bir sosyalizm kurgusunun yaşamın gerçekleriyle alakası yoktur. On milyonlarca emekçinin yaşam koşullarının iyileştirilerek ‘insanileştirilmesi’ için gerekli olan tüm ürün ve gereçlerin ‘planlı üretim ve dağıtımı’nın örgütlenmesi, yeni sosyalist dönemin en önemli gereklerinden biriydi. Emek üretkenliğinin artırılması, tüm emekçilerin sosyal-kültürel gelişmesinin en ileri düzeyine ulaşılması, üretimin “gerçekten toplumsallaştırılması” gerekiyordu ve bunun için toplumsal seferberlik kaçınılamazdı.

Siyasal iktidarın bir devrimle alınması ve proletaryanın sınıf diktatörlüğü/proleter devleti yönetimi altında sosyalizmin inşaası/kurulmasına girişilmesini, Rusya’nın ‘tescil edilmiş’ geriliği gerekçesiyle, ve Avrupa, ya da dünya devrimi “projesi”yle “uyumsuzluğu” iddiasıyla “olamazlık” hanesine yazan görüş, yüz yüze geldiği devrimci görevler karşısında yüz geri ederek, devrimden kaçışın teorisidir. Sovyet Devrimi’nin, bir ya da birkaç başka ülkede (o dönemde Almanya-İtalya-Avusturya bir devrim için diğer ülkelere göre daha olgun denebilecek koşullara sahiptiler) patlak verinceye, ya da bir ‘dünya devrimi’ oluncaya kadar, dünya kapitalizmine ve onun emperyalist büyük güçlerine karşı direnişini sürdürmesini, ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması/kolektivizasyonu ile sanayi ve tarımda sağlanacak yüksek gelişme düzeyi ile “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesinin gerçekleşeceği bir aşamaya doğru yürümede ısrarı, reddedip-olumsuzlayan bu teori, Marksizm’in devrimci özüyle açıkça çatışmıştır. Bu teorinin mirasçıları, bugün de, yenilginin gerçekleşmesinden hareketle; işçi sınıfının bir ülkede sosyalist devrimi gerçekleştirip burjuvaziyi yıkmasından sonra, direnci artmış iç burjuvazinin eskiyi getirme çabasının uluslararası burjuva dayanağı ve desteği başta olmak üzere, bu ilk devrimin ve sosyalist deneyiminin karşılaştığı sorunları anlayamayacak kadar da ezbercidirler.

 

C ) PARTİ VE DEVLET ÜZERİNE AYDIN FANTAZİSİ; PARTİSİZ DEVRİM, DEVLETSİZ SOSYALİZM KURGUSU

İşçi sınıfının –ve tüm ezilenlerin– sermaye ve gericiliğe karşı mücadeledeki gücü, salt kalabalıklar olmasında değil, disiplinli-birleşik hareketinde yatan; kendi sınıfının durumunu ve içinde tutulduğu/bulunduğu durumdan kurtuluşun yol ve yöntemleri üzerine bilinç edinmiş, bunun bilincine ulaşmış ileri kesimlerinin yönetiminde, hedefe ancak ulaştığı/ulaşabileceği tarihin dersi olmasına rağmen, devrimci parti ve örgüt fikri, “birey özgürlüğü” üzerine sözüm ona titrer görünen kimi yazar-aydın çevreleri tarafından, “özgürsüzlük” ve “hak ihlali” gerekçesi sayılmış; “despotik”-“otokratik”-“totaliter” addedilegelmiştir.

Doğu Batı’nın adı geçen dosya başlığı altında yer alan makalelerin yazarları, denebilir ki, en fazla bu konu üzerine görüşleriyle hemfikirdirler! Leninist parti modelinin “örnek alınması”nı, antidemokratik-bürokratik ve totaliter anlayışların harekette etkin olmasının nedeni sayan –zamanında, Leninist partiye hiç benzemeyen ve gerçekten bir iç demokrasiye sahip olmayan, modern revizyonizmin iyice bozuşturduğu, kendisini lağveden bürokratik partinin savunucu/yöneticiliğini yapmış– Oya Baydar’a göre, örneğin bu tür bir parti ve devlet örgütlenmesi, “Adı demokratik merkeziyetçilik de olsa parti içi demokrasinin işlemediği; parti disiplini adı altında özgür ifade ve tartışmanın yok edildiği parti anlayışı”nın ifadesidir ve bu da, özgür, bağımsız, yaratıcı sosyalist insanın yetişmesinin önünde engel olmuştur.”[11] Proletarya diktatörlüğü adına “demokrasinin reddedildiği”ni ileri süren Baydar, pratikte “parti ve kadroların diktatörlüğü”nün gerçekleştirildiği; partinin (örgütün) “hem toplum hem de partililer üzerindeki, özgür düşünce ve eleştiriyi kısıtlayan, giderek yok eden” rol oynadığını; bu durumun Türkiye’deki örgüt ve partiler açısından da “partiyi bireye üstün kılan anlayış”la  hesaplaşmasını önlediği iddiasındadır. Yazar buna, değişimin ve yeni dünyanın tohumlarının “siyasal devrimden çok önce, mevcut yapının içinde filizlendiği”nin unutulduğu, “sosyalizmin insani-vicdani yanı”nın ihmal edilerek, “güç ve iktidar amaçlı siyasi yanının abartıldığı”, “devrim fetişizmine kapılıp gerçek devrimin gözden kaçırıldığı iddiasını da ekliyor.

Leninist parti ve örgütlenme modeliyle “demokratik merkeziyetcilik’ felaketi”ni(!)[12], Lenin’in “yaptığı pek çok hata”ın “en başında geleni” sayan Prof.Dr. Mahmut Mutman’a göre de, “Solun hükümranlığa sürüklenmesinin gerekçesi hep ‘kolektivite’ olagelmiştir. Mutman, Özgürlük ve eşitlik mücadeleleri –diyor toplumsal hareketler oldukları için, ifade ettikleri toplumsal sorunların çoğu kez aynı zamanda öznellik düzeyinde tecrübe edilen bireysel yaralar olduğu”nu unutagelmişlerdir! “Hiç kimsenin yarası aynı biçimde acımaz, kimse kimsenin yerine ölmez, aşk tekil kalır, ortaklık aynılık değildir diye sıralayarak, görüşüne felsefi-edebi bir ton da katıyor. Toplumsal hareketin sorumluluğun karşılıklı aktığı bir ilişki kurmaya muktedir olmadığını belirten Mutman, “herşeyi kolektiviteye indirgeme”nin totalitaryanizme yol açtığını ileri sürüyor. Aynı doğrultudaki iddiaların bir diğer savunucusu prof. Kadir Cangızbay’dır. Leninist parti modelini, “okumuş-yazmış takımı”nın kendisine “toplumsal bir rol biçmesi”yle ilişkilendiren Cangızbay, buradan kaynaklanan parti anlayışının Türkiye’de de, “Sol”a “sirayet ettiği” iddiasındadır. Ona göre, Bolşeviklerin ‘profesyonel devrimci’lere ve Leninist parti modeline verdikleri önem ve “aparatçiklerin varlığı” nedeniyle,  “Rus İmparatorluğu’nun toprakları üzerinde kurulan devlet”, ancak “resmi sıfatı itibariyle sosyalist” olabilmiştir! “Stalinist, merkeziyetçi, bürokratik sosyalizm” sıfatlarının vurgusuyla kavramların etkisini artırmaya çalışan prof Hasan Bülent Kahraman da, “19.yüzyıl pozitivizminin materyalizminden etkilenmiş, onu Marksizmin sınıfsallığı ile birleştirmiş” rejimin “somut-materyalist bir modernleşme anlayışıyla” hareket ettiği ve “pozitivizmin elit hegemonyasına dayalı bir yapıyı tercih ettiği[13] iddiasındadır. Kapitalizmin liberal savunucularının tekrarlayageldikleri üzere, faşizm ile sosyalizm arasında paralellikler kuran H. Bülent Kahraman, bu, birbirine tümüyle karşıt ve düşman; biri, kapitalist emperyalizmin en gaddar, en gerici temsilcilerinin olan sistemle, ötekisi sömürünün ortadan kaldırılması hedefine bağlanmış işçi ve emekçi on milyonların enerjisi ve kararlılığıyla inşaya çalışılan sistemi, “devletçi, merkeziyetçi uygulamalar” bağıntısında, tepeden-tırnağa “benzeş”tiriyor.

Parti ve devlet gibi, kapitalizme karşı ve sosyalizm için mücadelede, işçi sınıfı ve emekçilerin birbirleriyle ilişkili olması kaçınılamaz iki “örgüt” biçimi etrafında ileri sürülen eleştirilerin başlıca gerekçesi; bu tür bir örgütlenmenin ya da parti/örgüt şekillenmesi ve işleyişinin; ve sosyalizm koşullarında da partinin devlet örgütlenmesi içindeki konumunun, demokratik merkeziyetçilik uygulaması, liderlerin ve merkezi kadroların rolü vb. gibi nedenlerle antidemokratik, baskıcı ve totaliter anlayışlara kaynaklık ettiğidir. Bu tür ve Lenin’den esinli bir örgütlenme modeli, diğer yandan Rusya’nın geri koşullarıyla ilişkili yönleri üzerinden başka ülkelerde örnek alınamaz gösterilmektedir. Baydar ve Cangızbay’ın özellikle öne çıkardıkları bu ikisidir. Prof Mutman, buna, kolektif hareket ve örgüt anlayışının olamazlığını da tanıtlamak üzere, bu tür bir parti ve devlet örgütlenmesini totaliter yönetim anlayışları ve politikalarının merkezi etkenlerinden biri göstererek, “karşılıklı sorumluluk akışının hiçbir zaman” olamayacağını; bu “model”in bu bakımdan da geçersiz olduğu iddiasını ekliyor. İtiraz ve iddiaların başta gelen özelliği, işçi sınıfının antikapitalist ve sosyalizm için mücadelesinde parti şeklinde örgütlenmesinin, bu mücadelenin başarıya ulaştırılmasının koşulu olduğunu söz konusu dahi etmeden, burjuvazinin ‘dişinden tırnağına’ silahlı bürokratik aygıtına karşı mücadelede zafere ulaşması için işçi sınıfının bir parti olarak örgütlenmesinin zorunluluğu sorununu, örgütün biçimi ve işleyişinin, bunun taşıdığı ya da taşıyabileceği eksiklikler ve zaaflar sorununun gerisine itmesidir. Yazarlar böylece, bu tartışmada, burjuvazi tarafından yalnızca iktisadi-sosyal ve siyasal alandaki baskı ve sömürü aracıyla değil, ideolojik-kültürel etkiyle de kendi sınıfının çıkarları için mücadeleden alıkoymaya çalıştığı işçi sınıfının, sömürü ve baskıya ve gerici ideolojik etkiye karşı ancak bir parti halinde örgütlenerek ve partisinin yön göstericiliği, sınıf bilincine ulaşması için çalışmasıyla savaşabilecekleri gibi temel bir sorunu bulanıklaştırmaktadırlar. Sorun ilkin, böylesi bir örgütlenmeye, parti şekillenmesine, sınıfın partileşmesine ihtiyaç sorunudur; ve ikinci olarak, bu partinin tüm çalışmasında işçi sınıfının gerçekten örgütü, bizatihi onun kendisinin parti/örgüt olarak birleşmesi ve böylece sınıf bilinçli proletarya olarak burjuvazinin karşısına dikilmesidir. Leninist parti “modeli”, bunu gerçekleştirmek için, kapitalizme karşı mücadelesinde işçi sınıfını birleştirmek ve sınıf bilinçli sınıf olarak savaşa girmesinin; yönetimi aldığında da, her kademede ve tüm toplum yaşamında kır ve kent yoksullarıyla birlikte yeni toplumun inşaasına girişmesinin tüm kanallarını yaratmaya adanmış bir parti modelidir ve tüm tarihinde güttüğü esas amaç bu olmuştur. Ne ki, kültürel olarak geri, toplumsal örgütlenme düzeyi nispeten zayıf, burjuva demokratik geleneği ya hiç olmayan ya da önemli oranda yüzeysel ve çok yeni olan bir ülkedeki örgütlenmede aksaklıkların, zaafların, sadece parti gibi örgütler içinde ve aracıyla değil, toplum yaşamında, eskiden miras toplumsal ilişkiler dolayımıyla ve yeni kurulmakta olan toplumda da henüz yeterince ilerleyememiş kolektif yaşam koşullarında, bireysel ya da grupsal sorunların çıkması, yaşanması daha fazla mümkündür. Baydar gibilerinin istismara kalkıştıkları tam da bu gibi sorunların, iç ve dış eski sistem güçlerinin baskısı altındaki ülkede “zuhur etmiş” olmasıdır! Aynı neden, örneğin prof. Mutman tarafından, kolektivite fikri ve uygulamalarının “özgürlüğün” engeli olduğuna gerekçe gösterilmiştir. “Total olan”ın bireye, bireyin kolektife sorumluluğunun tek yanlılığına dayandırılan bu görüş, böylece, kapitalizm koşullarında ve sınıflararası mücadelede, örgütsüz-tekil bireylerin, onlar ne denli yetenekli ve “özgürlüklerini sever” olurlarsa olsunlar, ortak çıkarları etrafında ve belirli bir örgütlenme içinde yer almaksızın, egemen sınıfa karşı mücadelelerinde başarılı olamayacakları fikriyle karşıtlık halindedir ve sosyalizm için bir siyasal devrimin ve siyasal iktidarın alınmasının ön ve ilk adım olması zorunluluğunu da yadsımaktadır. Toplumsal koşulların ve burjuva egemenliği altında olmanın kaçınılamaz kıldığı örgüt biçimlerini; bu örgütlerin burjuva demokrasisinin az çok işlerlik gösterdiği ülkelerdeki biçiminden hareketle dahi olmayan, ya da böyle ise, bunu da ortaya koymaksızın reddetmek, “merkezi” ve “disipliner” olmayan “örgütlenmeler” tarifiyle proletaryayı örgüt/parti ‘silahı’ndan yoksun kılmaya götürecek anlayışların güç kazanmasına hizmet edilmektedir. Oysa, hem sınıf mücadelesi politik partiler aracıyla yürütülmek zorundadır, hem de parti, işçi sınıfı için, önce kapitalizme karşı mücadelesinde ve siyasal iktidarın alınması için sendikalar, dernekler, işçi birlikleri ve komiteleri vb.nin yanı sıra en önemli aracıdır. İktidar alındıktan sonra da parti örgütlenmesi, parti-devlet ilişkisi içinde farklılaşarak, toplumsal örgütlenmelerin/örgütlenmenin birbirleriyle uzlaşmaz olmayan, aynı amaç için çalışan, tüm organlarıyla işçi ve emekçilerin elindeki bu örgütlenmelerden biri haline gelecek, ve devletin sönümlenip yok olmasına bağlı olarak, onunla birlikte, yerini o günün ihtiyaçlarınca belirlenen anlayışların sağladığı toplumsal uyuma terk edecek bir geçici örgüt olarak işlev görecektir.

Baydar’ın ve profesör yazarların devlet sorununa yaklaşımları da benzerdir. “Türkiye sosyalist hareketi”ne, devlet anlayışı, ve devlet sorununa yaklaşımı üzerinden yöneltilen eleştirilerin en belirgin özelliği, liberal “demokrasi” hayallerinden esinli ve devletin sınıf karakterini bulandırıp-örten bir anlayışın ürünü olmalarıdır. Baydar, örneğin, “Leninist devlet teorisinden hareketle” burjuva devlet eleştirisini, “Türkiye sosyalizmi”nin yanlışlar hanesine yazarken, bu zemindedir. “Türk devletinin burjuvaziden ve sınıflardan mutlak değilse de görece bağımsızlığı, devlete bürokratik oligarşinin egemen olduğu, yani klasik bir burjuva devletiyle karşı karşıya bulunulmadığı” iddiasındaki yazara göre, sosyalist mücadele, “burjuvaziye ve sermaye sınıflarına, yani burjuva devletine karşı mücadele olarak” kavranmamalıdır! Leninist devlet görüşü temelinde devlete karşı mücadele anlayışını, sol “şematizm” olarak niteleyen Baydar, “Türkiye sosyalizmi”ni, 1980 darbesi sonrasında, “devletle hesaplaşma kendini dayattığında da”, devleti “ağırlıklı olarak emperyalizmin güdümündeki işbirlikçi burjuvazinin devleti” olarak tanımlayarak, “asker-sivil bürokratik oligarşinin burjuvaziyle işbirliği içinde ama burjuvazininin de üstündeki ağırlığını” görememiş olmakla eleştirmektedir.[14] (tüm alt çizmeler bana ait)

Leninist devlet teorisini “totalitaryanizm”in kaynağı gösteren yazar(lar), bu devlet teorisinin emperyalizm koşullarının olguları ve sınıf ilişkileri üzerinden oluşturulduğunu ve Marx-Engels’in devlet ve sınıf mücadelesi teorisini dayanak aldığını, elbette biliyorlar. Baydar, devletin, belli bir sınıfın diğerleri üzerindeki sınıf hakimiyetinin aracı ve aygıtı olarak bir kez oluştuktan sonra, toplum ve sınıflar karşısında “bağımsızlık” görünümünü, devletin niteliği sorununun yerine ikame etmekle, kapitalizmin liberal savunucularının platformunda bulunuyor. Türk devleti özgülünde ileri sürdükleri de, burjuva devletinin oluşum safhasındaki durumuyla 85 yıllık gelişme-şekillenme-değişme ‘serüveni’nin gözardı edilmesidir. Baydar, “asker-sivil bürokratik oligarşi”ye karşı mücadeleyi, burjuvazinin tekelci, en gerici ve antidemokratik temsilcisine karşı mücadeleden koparan zamane liberalleriyle aynı kulvardadır. “Asker-sivil bürokratik oligarşi”yi, burjuvazi dışında, işbirliğine karşın onu da baskı altına alan bir tür “üst tabaka” olarak, sınıflar dışı ve üstü gösteren Baydar; böylece, bu “üst tabaka”ya karşı burjuvaziyle uzlaşı ve işbirliğinin teorisini de yapmış oluyor. “Özgürlükçü 21. yüzyıl sosyalizmi” adına önerdikleriyle de bunu teyit ediyor. “Türkiye sosyalizminin çeşitli çizgilerinin, sol partilerin, devrimci hareket ve örgütlerin… siyasal iktidara odaklanmış olmaları”nı, devrimi, “kapitalist düzenin topyekûn değişmesi süreci olarak değil ama, “iktidarın alınması anı olarak kavramaları ve ekonomik temellerin(alt yapının) ve mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesiyle sınırlamaları”nın; devrimci dönüşüm için gerekli olan onlarca çelişkinin çözümünü emek-sermaye çelişkisine indirgemeleri”nin kanıtı sayan yazara göre, tüm bunlar, “Marksizmin tümüyle siyasallaştırılmış, siyasal devrime indirgenmiş yorumu”na işaret etmektedir! Oysa, siyasal devrimi; yani burjuvazinin siyasal iktidarına son verip, iktidarın proletarya tarafından alınması ‘eylemi’ni, sosyalizmi inşa yolunda olmazsa olmaz ilk adım olarak almayan-görmeyen bir anlayışın, sosyalizm söylemi, lafazanlıktan öte bir anlam taşımaz. Siyasal iktidar alınmadan, “kapitalist düzenin topyekun değişmesi”nden söz edebilmek için, kişinin örneğin Baydar gibi, bu değişimin/değiştirmenin, “ekonomik temellerin(alt yapının) ve mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi”yle de olamayacağını “bilmesi”(!) gerekir. Ama bu durumda da, kapitalizm içinde, kapitalizmin daha iyi işleyişi çerçevesindeki reformlarla yetinmekten öteye geçilemeyecektir.

“Alman İşçi Partisi Programının Kenar Notları” başlığıyla yazılan ve “Gotha Programının Eleştirisi” olarak bilinen yazılarında Marx’ın dile getirdiği görüşler, o dönemde olduğu kadar, bugün de, işçi sınıfının siyasal örgütlenmesine ve proletarya devriminin sorunlarına dair devrimci ve liberal anlayışların birbirinden ayırt edilmesinde “turnosol” işlevi görüyor. Marx, “sınıf savaşımının, zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü”; “bu diktatörlüğün kendisinin de, ancak bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten başka bir şey olmadığını” belirtir ve sosyalizmin ekonomipolitikası üzerinde dururken, “Burada karşılaştığımız şey, kendine özgü olan temeller üzerinde gelişmiş olan bir komünist toplum değildir, tersine kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hala taşıyan bir toplumdur.” diye yazmıştı.[15]

Doğu Batı yazarlarının totalitaryanizm ve “Stalinist otokrasi” üzerine söylemiyle, Leninist parti ve devlet “modeli”yle ilişkilendirerek temellendirme çabalarına bakıldığında, görülen ise, bunun bir yanında, “adalet, eşitlik ve özgürlük” savunusu adına, burjuva demokrasisine methiyenin, öte yanında, “özgür birey”lerin, merkezi ve disipliner olmayan bir kalabalığının, “yöneticisiz-lidersiz”, “lider kültü”de tanımayan “birlikte hareketi” üzerinden bir yeni toplum ‘tahayyül’üdür. Bir yandan demokrasi için mücadelenin “azımsanıp” yeterince “ciddiye alınmadığı”ndan söz edip, öte yandan “merkezi disipliner” örgütlenmeleri antidemokratik ve “totaliter” gören bu anlayışın vardığı yer, sözde özgür “çoğul” bireylerin, dişinden tırnağına örgütlü bir sınıf (burjuvazi) ve onun toplumu, onun aracıyla dikte edip yönettiği devletinin varlığı koşullarında, örgütsüz mücadelesidir! Buradan, ama, kapitalizmi tasfiye gücü gösterecek örgütlü bir mücadele çıkmayacağı gibi, herhangi gerçek bir toplumsal değişim ve yeni toplumun kuruluşu da gerçekleştirilemez. İnsanın kölelikten kurtuluşu için mücadeleye girişmesinden bu yana, örgütlü mücadeleye; belirli bir disipline, kolektif hareket etmeye dayanmayan hiçbir hareketin amacına başarıyla ulaştığına tarih tanıklığı yoktur. Toplumsal yaşamda ve sınıf mücadeleleri alanında özgürlükten, ancak siyasal-iktisadi ve sosyal bağıntıları içinde söz edilebilir. Özgürlük ve eşitlik, en belirgin gerçekleşebilirlik haliyle ancak sömürünün ve sınıfların yanı sıra, devletin de tümüyle sönümlenip tarihin gerisinde kaldığı bir gelişme düzeyinde mümkün olabilecektir. Ne ki bu böyle diye, kapitalist “demokrasi” koşullarında demokrasi ve özgürlükler mücadelesi önemsizleşmez. Liberal sol “entelenjisiya”nın demokrasi anlayışında, burjuva demokrasisinin –ki ancak işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesiyle tekelci gericilik geriletildiği oranda “demokratik özgürlükler”den sözedilebilir– parlamento, seçim sistemi-partiler çokluğu ve sözüm ona kuvvetler ayrılığına dayanan biçimlenmesi, büyük bir payeye sahiptir. “İnsan hakçı”-hukuksal “demokrasi” ile iktisadi-sosyal sistem arasındaki bağ koparılmıştır ve bu tür bir demokrasi anlatısı, “sosyalist totalitaryanizm” üzerine söylev veren ilerici-‘sol’ ve “sosyalist” yazar-bilim insanları arasında da ne yazık ki, güçlü bir referans etkenidir. Ne ki, bu referansta, ne Lenin’in, ne de Marx ve Engels’in görüşlerine yer yoktur.

Bu durum, açıktır, “uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle komünist toplumun bu birinci aşaması”yla, bu koşullardaki iktisadi-sosyal durum ve etkenlerle ilişkilidir. Ve bu koşulların devleti, hem bir devlet ve ama aynı zamanda da kapitalizmin devletinden farklı olarak işçi ve emekçiler çoğunluğuna dayanan, onların iradelerinin temsilini gerçekleştiren, emekçilerin toplumsal sorumlulukla görevlendirip bu görevden alma hakkına sahip oldukları devlet olma anlamında, artık eski tipte devlet sayılamayacak bir devlettir. “Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireylerin işbölümüne ve onunla birlikte kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman; emek, yalnızca bir geçim aracı değil, ama kendisi birincil yaşamsal gereksinim haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmeleriyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynakları….” artıp çoğaldığı zaman, hem bu, “emeğine göre” ilkesinden kaynaklanan hukuksal durum son bulacak, hem “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesi uygulanabilir hale gelecek, hem de devlet gibi bir araca ihtiyaç kalmayacaktır. “Devlet, savaşımda, devrimde devrim düşmanlarını bastırmak için yararlanmak zorunda olduğumuz geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre –diyordu Engels–, ‘özgür-halkçı bir devlet’ten söz etmek bir saçmalıktan öteye geçmez. Proletaryanın devlete gereksinimi olduğu sürece, o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını alt etmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten sözedilmesi olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır.[16]

Leninist devlet teorisine yöneltilen suçlamaların asıl hedefinin Marx ve Engels’in teorisi olduğu açıktır. Bu suçlama, bununla birlikte, Marx’ın, “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrim yoluyla geçiş dönemi yer alır. Buna bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz” şeklinde ifade ettiği sosyalist devlet teorisini ve bu teorinin pratiğe uygulanmasını da hedefe koyar. Toplumsal sorunları  “demokrasi”, “birey özgürlüğü” türü, burjuva hak ölçeğindeki siyasal-hukuksal “eşitlik”ler sorununa indirgeyen liberal anlayışlar, iktisadi-sosyal sorun ve taleplerin çözümü ve gerekleri yönünden, herhangi sorumluluk taşımama kolaylığı ile belirlidir! “Birey” öncelikli özgürlük anlayışlarında, bireysel yaşam kaygısı ve kavgasının ihtiyaç olmaktan çıktığı bir toplum aşamasının ‘tasavvuru’, kuşkusuz zordur. Ama, insanı kuşatan ve onu tüm gereksinmelerini karşılama olanaksızlığıyla “terbiye”yi dayatan kapitalist yaşam koşullarının tümüyle ortadan kaldırılması ve insanın, toplumsal yaşamını bilinçli iradesiyle, dayatılmış zorunluluklardın bağlarından kurtulmuş olarak kurması, özgürlüğün gerçekten gerçekleşmesini de olanaklı kılacaktır.

 

D-) “ENTERNASYONALİZM” UKKTH’NI İÇERMEYEN “SOSYALİZM” MİDİR?

“Türkiye Solu Üzerine (Öz)eleştirel Notlar” başlıklı makalesinde, Oya Baydar, “Türk solunda emperyalizme karşı mücadelenin ve ulusal bağımsızlıkçı hareketlerin sosyalizme eşitlenmesi; ve ulusalcılık atfedilen güçlerle (ordu) ittifak anlayışı”nın, gerekçesini, “Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nda, ulusal güçlerin öncülüğündeki ulusal kurtuluşçu hareketlerin devrimin kaldıracı olacağının Komintern stratejisi olarak benimsenmesi ve Komintern’e bağlı komünist partilerin Doğu’nun antiemperyalist ulusal güçleriyle ortak mücadele etmesi kararı”nda bulduğunu ileri sürerek, bunu da, “Lenin’in Batı ülkelerinde devrimden umudu kesip dünya devriminin merkezinin emperyalist ülkelerden Doğu’ya, sömürge ülkelere kaydığı tespiti(!) ile ilişkilendiriyor.[17] Baydara göre,  “Ulusal kurtuluşçuluk,  antiemperyalizm, modernist kalkınmacılık, devletçilik, aydınlanmacılık, devrimci adımların halk için, halk adına(çoğu zaman halka rağmen) iktidarı ve devleti ele geçirmiş elitler tarafından gerçekleştirilmesi, parti-devlet birliği, tek partili otoriter yönetim, vb. Ekim Devrimi sonrası Sovyet Rusya ile Kemalist Cumhuriyet’in hem teorik hem de pratikte, örtüşen yanları olmuştur, ve bu her iki tarihsel deneyim hem “modernleşme-kalkınma” modelinde, hem de bunun “devrimci kadroların otoriter devleti eliyle gerçekleştirilmesi zorunluluğu” anlayışı dolayımıyla benzeşmişlerdir! Yazar, “Türkiyeli komünistler”in, İstiklal Mahkemeleri, Kürt isyanları, Dersim olayları sırasında devlete desteğinin; bu gelişmeleri feodal güçlerin, ağa ve şeyhlerin karşı devrimci kalkışmaları sayıp,  karşı tutum almalarının kaynağında, Komintern’in “bu stratejisi”yle birlikte, ulusların kaderlerini tayin hakkı üzerine Leninist-Stalinist teori ve pratiği görüyor.

Sosyalizmi “ulusçuluk” ile suçlayan bir diğer yazar, Fikret Başkaya’dır. O da, Baydar ve Cangızbay gibi, TKP’nin, ve diğer “sol milliyetçi” anlayışların “kaynağı”nda ezilen ulusların kurtuluş mücadelesine Lenin-Stalin ve Sovyetler Birliği ile birlikte Komintern’in desteğini görüyor! Komintern’i Sovyetler Birliği’nin “diplomatik manipülasyon aracı”, “milli demokratik devrim” anlayışını “Sovyetler Birliği  tarafından üretilip, Türkiye ve benzer durumdaki ülkelere ihraç edilmiş taktik amaçlı bir uydurma”; “Stalinist solun sosyalizm anlayışı”nı “sol”un her tür yanlışının kaynağı sayan Başkaya’ya göre, Türkiye’ye, “feodal”-“yarıfeodal” nitelemesi Avrupalıların; “yarı sömürge” nitelemesiyse “Stalinist sol”un “bir uydurmasından ibaret”tir. Türk ulusal kurtuluş savaşı diye bir “olay”ın söz konusu dahi olmadığını ileri süren Başkaya, tüm sol fraksiyonları, Türkiye’nin anti-emperyalist ulusal bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna dair resmi tarih/resmi ideoloji efsanesinin büyüsüne kapılmış” olmakla suçluyor. Ona göre, “Stalinizm’in iktidar olmasıyla da” artık “Marksizm-Leninizm adı altında dünyanın her yerine ihraç edilen bir ‘resmi ideoloji söz konusudur ve bu ideolojiyi benimseyen herkes, devrim perspektifine “yabancılaşmış”tır!

Doğu Batı’nın bir diğer yazarı, Yardımcı Doçent Dr. Erkan Doğan ise, “Sosyalizmin milliyetçilikle olan entelektüel ve pratik/politik temasının tarihi klasik Marksist figürlerin çalışmalarına kadar geri götürülebilir” olduğu iddiasındadır. Doğan, “Türkiye sosyalizminin 1960’lardaki” milliyetçilik vurgularının ve “sosyalizmle milliyetçiliği birbirine eklemleme çabaları”nın, ve hatta, “milli ekonomi, milli kalkınma, milli dış politika” gibi kavramlaştırmaların kaynağında, “1930’larda Stalinizmin yükselişi ve sonrasında da Üçüncü Dünyacılıkın bulunduğunu ileri sürerken, Başkaya ve Baydar’la birleşmektedir. Türkiye’deki “sol milliyetçilik”in bu uluslararası etki ve “kaynak”tan esinlendiğini ileri süren Doğan, “Türkiye’nin dünyadaki yeri ve emperyalizm ile ilişkileri”nden hareketle ülkenin emperyalizme bağımlılığına son verme; antiemperyalizm, ekonomik ve siyasi bağımsızlık şeklindeki politik belirlemeleri, sosyalizmden uzaklaşmaya “kanıt” gösterirken, Baydar, Başkaya ve Cancızbay gibi, Avcıoğlu, Belli, Atilla İlhan gibi Türk “ulusçuluk” politikasını “sosyalizm” söylemiyle sarmalayıp Türk “sol milliyetçiliği”ne yedeklemeye çalışanların eteğine yapışıyor.

Solun ulusçuluğunu, Türkiye “sol”unun asıl problemi sayan, bu “ulusçu” politika ve çizgiyi Stalin’in görüşleri; ve sosyalizmin bu görüşlere bağlı “ulusal kodlanışı”yla ilişkilendiren bir diğer yazar, Prof. Dr. Mahmut Mutman’dır. Prof. Mutman’a göre, Kürt “solu”nun “eski tarz silahlı mücadele”yi sürdürme politikası da, “Stalinci” anlayışa bağlanan bu politikanın ürünüdür ve “pasifist, barışçı ve ayrımcılık karşıtı bir demokratik kitle politikasına geçiş”i engellemektedir.[18]

Doğu Batı’nın yazarları söz birliği içinde, aynı konularda aynı tür suçlamaları tekrarlayarak, birbirleriyle dayanışma içinde görüşlerini inanılır kılmaya çalışıyor gibidirler! Bu dayanışmada dikkat çekici olan, ulusal kurtuluş hareketlerini “ulusal yapıyı bölen, gerici-feodal vb.” gösteren ve böylece biri burjuva devletine yedeklenen; öteki, anti emperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerinin desteklenmesini ifade eden, iki farklı politikanın birbirleriyle karıştırılması üzerinden sosyalist teori ve pratiğin saldırı hedefine konmuş olmasıdır. Mustafa Kemal’in başını çektiği Türk ulusal kurtuluş mücadelesine, antiemperyalist karakterinden hareketle verilen destek ile, TKP’nin, ve 1960’lara kadar gelen süreçte, “sol” ve “sosyalist” etiketli yazar ve çevrelerin Türk burjuva devletiyle uzlaşı çizgisi ve hatta 70 cuntasının, “Ordu kılıcını attı” nakaratıyla desteklenmesi farksız gösterilirken, Kürt ulusal kalkışmalarının feodal-gerici güçlerin başkaldırıları sayılarak Türk devleti tarafından ezilmesi karşısında izlenen şoven politika, sosyalizme mal edilmeye çalışılmıştır. TKP’nin, Avcıoğlu ve YÖN dergisinin, M.Belli ve Perinçek gurubunun “millilik”-“halkçılık”-“devletçi ekonomi” adına devlet destekçiliği, sosyalizmin suçlanmasının ve ezilen ulusların kurtuluş hareketlerinin yalnızlaştırılmasının gerekçesi haline getirilmiştir. Baydar örneğin, Sovyet Sosyalist Devrimi’ni, Türk ulusal burjuva devrimiyle, “modernleşme-kalkınma” hedefi ve bunun “devrimci kadrolar eliyle gerçekleştirilmesi” gibi tiradlar eşliğinde, ülkesini emperyalist işgal olmaksızın kapitalizm koşullarında ve kapitalist olarak yönetmek isteyen burjuva kurtuluşçu kadrolar ile, anti kapitalist, sömürüyü tasfiyeyi devrimci amaç edinen komünist kadroları “benzeştirmek” için hayli çaba göstermiştir. Bunun için, bu iki sistemi; iki sistemin yöneticileri ve amaçlarını “farksız” görmek gerekir ki, Baydar bunu başarmıştır! Başardığı diğer şey, burjuva uzlaşıcı “Türk solu” çizgisinden Lenin’in devrimci, enternasyonalist çizgisini sorumlu göstermektir!

Bu tutum ve iddialar, gerçeklerin hilafınadır: çünkü, “ulusçuluk” politikası ile ulusların kaderlerini tayin hakkı savunusu; ezilen ulusların kurtuluş savaşının desteklenmesi ile ezen bir ulusun milliyetçiliği çizgisi, birbirlerinden farklı siyasal ve programatik tutumlara işaret ederler. İşçi sınıfı, ezilen ulusların kurtuluşunu ve kaderlerini kendilerinin belirlemesini desteklerken, işçi ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesinin koşullarının olgunlaşmasını ve onların sermayeden kurtuluşunu hedefler. Bu politika ve tutum, sınıfların ve sınırların olmadığı; emekçilerin birbirlerinden ulusal ayrım ve çitlerle ayılmadıkları, baskı ve sömürünün her türüne son verildiği bir sosyalist dünyada, deyiş yerinde ise bir “dünya ulusu”nun oluşmasına doğru gelişmeye hizmet edecektir. Proleter enternasyonalizmi evet, tüm ülkeler emekçilerinin birliğini ve dayanışmasını; onların ulusal devlet ve çitlerle birbirlerinden ayrı kalmalarının son bulmasını amaçlar. Ancak, oraya varana kadar, geçici şekillenmeler ve ayrı sosyalist devletlerin olması, devrimin tüm dünyada aynı anda mümkün olamayışı gibi nedenlerle bir tür kaçınılmazlık gösterirler. Ezilen ulusların kurtuluş hareketine desteği ve UKKTH için mücadeleyi sosyalizm ile bağdaşmaz gösteren bu sözüm ona aşırı devrimci teori, Marxizm’i “savunur” ve fakat “düzeltir”(!) görünümü ardında,  Marx ve Engels dahil, sosyalist teori ve pratiğe saldırmaktan geri kalmaz. Bu teorinin, daha kendi dönemlerinde İrlanda’nın İngiliz sömürgeci imparatorluğundan kurtuluşunu savunan ve Polonya sorununda, ezen-ezilen ulus ilişkisinden hareketle tutum belirlerlerken, “başka bir ulusu ezen bir ulusun kendisinin de özgür olamayacağı” vurgusunu yapan ‘teori kurucuları’nı da hedefe koyduğu giz değildir. Sosyalist Sovyetler Birliği’nin ve Lenin-Stalin dönemi Sovyetlerinin ulusal kurtuluş mücadelelerine verdikleri desteği ve bu politika kapsamında Türk ulusal kurtuluş savaşına diplomatik, parasal ve silah yardımını, Kemalist yönetimin milliyetçi, Kürt karşıtı ve işçi ve emekçilerin kendi talepleri için mücadelesine yönelik gerici politikalarından hareketle “enternasyonalizmden ve sosyalist hedeften uzaklaştırıcı” sayan bu anlayış, emek-sermaye çelişkisini gerekçe edinip, bütün diğer olgu, etken, gelişme ve baskı-eşitsizlik türleri karşısında hayırhah bile denilemeyecek; onları görmezden gelen bir tutumun ifadesidir. Lenin’i ve Leninist devrim teorisini, ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması ve ezilen sömürge ve bağımlı ulusların ulusal kurtuluş mücadelelerinin desteklenmesi kararı nedeniyle, sosyalizmden uzaklaşmanın ve “milliyetçi sosyalizm” anlayışlarının dayanağı gösteren bu “eleştiri”, liberal ve hatta şoven denebilecek bir tutumun ürünüdür.

Bir yandan “demokrasi mücadelesi”nin gereklerinden söz edip bunun Türkiye “solu” ve “sosyalistleri” tarafından yeterince önemsenmediğini ileri sürerken, diğer yandan, demokrasi taleplerinin en önemlilerinden birinin savunulması ve desteklenmesini enternasyonalizmin “ihlali” saymak; içsel tutarsızlığı ve çelişkisi bir yana, emperyalist ve sömürgeci gericilikler tarafından girişilen işgal, ilhak ve baskıyla boyun eğdirme karşısında kabullenici bir tutuma da işaret eder.[19] Antiemperyalizmi ve yurtseverliği enternasyonalizm ve proleter devrimiyle “bağdaşmaz” sayan anlayışın sosyalist teori içinde herhangi bir yeri yoktur. Bu anlayış, proletarya ve burjuvazinin iki karşıt uzlaşmaz sınıf olarak uluslararası alanda gelişmelerine; ulusal çitlerin ve sınırların aşılmasının kaçınılmazlığına, bu iki uluslararası sınıfın mücadelesinin de, sınıfsal karakterde uluslararası ve tekil ülkelerin sınırları içine sıkışıp kalmayacak içerikte olduğuna işaret etmek üzere ifade edilmiş olan “proletaryanın vatanı yoktur” vurgusuyla da bağdaştırılamaz. İşçi sınıfının mücadelesi, evet içeriği yönünden uluslararası özelliktedir, ve fakat bu mücadele, öncelikle şu ya da ülkede, şu ya da bu ulusun hakim sınıfına ve onun burjuva devletine karşı örgütlenerek yürütülmek zorunluluğuyla da, biçimsel olarak “ulusal”dır. Kapitalizm meta ve sermaye hareketini uluslararasılaştırırken, işçi sınıfının mücadelesini de evrenselleştirir; ama, diğer yandan rekabet ve pazar hakimiyeti için birbiriyle dalaşan farklı kapitalist grupların, tekellerin ve devletlerin sistemi olması, ona karşı mücadelenin de her bir “ulusal” devlet sınırlarında; içeride yürütülmesini kaçınılmaz kılar.

Ezilen ulusların ulusal kurtuluş mücadelelerinin ve kendi kaderlerini tayin hakkının desteklenmesi, demokrasi mücadelesinin olmazsa olmaz gereklerinden olduğu kadar, bu ulusların emekçi yığınlarıyla proleter sosyalizminin uluslararası sermayeye karşı dayanışmasının da gereğidir. Şu ya da bu ülkenin partisinin “ulusalcılık” çizgisine gerilemesi, sermaye iktidarıyla uzlaşması, sermaye ve iktidarına karşı bağımsız devrimci konumunu korumaması, emperyalizme karşı mücadelenin gereksizliğine değil, ama bu parti(ler)in sosyalizm davasına bağlılıktaki kararsızlığı ve oportünist politikasına işaret eder. Antiemperyalizmi “milliyetçilik” ve emek-sermaye çelişkisinin “örtülmesi”nin etkeni veya nedeni sayan görüş(ler), ‘dünya gerçekliği’nden uzaktır.

Yirminci yüzyıl sosyal şovenleri, “serbest rekabet” ve “demokrasi” üzerine propagandayla işçi ve emekçileri aldatmaya çalışırlarken; kapitalizmin, gelişmesinin “en yüksek aşaması”na; emperyalizme evrilmesiyle dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun “bir avuç ‘ileri’ ülke” tarafından mali boyunduruk altına alındığını görmezden geliyorlardı. Bugün de, bir yandan kapitalist demokrasiye methiye yazarken, öte yandan “küreselleşme”nin, tüm ulusların “karşılıklı bağımlılık” temelinde, her tür ulusçuluğu tümüyle “tarihe gömdüğü”nü vazeden liberal sağ ve “sol” bir teori vardır. Buna göre, emperyalizm’den kavramsal olarak söz etmek dahi “milliyetçilik”le maluldur! Bağımlılık, ezen-ezilen ulus farklılığı ya yoktur ya da sözü edilmeye değmezdir vb. Bu tutum ve anlayışların, enternasyonalizm bir yana, tutarlı bir devrimcilikle de bağı yoktur. Sözde arı ve aşırı “sosyalizm” savunusu adına, emperyalist hegemonyaya karış halkların silahsızlandırılması teorisidir bu!

**     * *     *  *

Doğu Batı’da Marksist teoriye, Lenin ve Stalin’in başında bulundukları Sovyetler Birliği’nde devrimci ve sosyalist inşa pratiğine ve ona yol gösteren  politikalara getirilen bu eleştirilerin ana özelliği, bunların bir yandan Marksist teorinin çarpıtılmasını, diğer yandan sosyalizmin tarihinin gerçekte yaşandığından farklı gösterilmesini içermeleridir.  İleri sürülen görüşlerin ‘tarihsel gerçeğe uygunluk’ ve bilimsellik yönünden taşıdıkları aykırılık bir yana;  burada, içerik ve anlamlarını bozmadan aktarmaya özen gösterdiğimiz ve neredeyse tümü de üniversitelerde görevli/görev almış yazarların sosyalizm, enternasyonalizm, ulusal kurtuluş savaşları, devrim ve parti üzerine görüş ve söylemleri, aralarından bazılarının arada sözünü ettikleri üzere “vicdan” ve “etik” yönünden de sorunludur. Bu yazarlar örneğin sosyalizmin “çöküşü” üzerine kestirimlerinde, kendi deyişleriyle de geri bir ülkede, kapitalizmin nispeten daha az geliştiği koşullarda, nicel olarak daha ‘küçük’ bir işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilen bir devrim ile içine girilen süreçte, bu koşulların ve “geriliğin” yol açtığı “iç”sorunlarla birlikte, dünya kapitalizminin kuşatmasına karşı mücadele zorunluluğunun nasıl kapsamlı sorunlarla boğuşmayı kaçınılmaz kıldığını, gerçeklere bağlılık ya da neden-sonuç ilişkileri yönünden dahi  ‘hesaba katma’ ihtiyacı  duymamışlardır. “Çöküş” olarak nitelikledikleri sosyalizmin yenilgisinden çıkardıkları sonuç, kimileri yönünden “tek ülkede sosyalizmin imkansızlığı” üzerine “tezlerinin doğrulanması”nın(!); diğer birileri için değişim değeri üretimini (kapitalist pazar ekonomisi) esas almayan bir sistemin –sosyalizm– yaşayamazlığının “kanıtı”; bazısı için ise burjuvaziye karşı sınıf savaşını ‘yönetme’nin ve üretim araçlarının kolektif mülkiyetine dayanan bir sistemi inşanın araçları olarak parti ve devletin “totalitaryanizm” olarak suçlanmasının gerekçesidir! Akademisyen yazarlar, örneğin, iki büyük dünya savaşı yaşayan, birincisinde yenilen ve tüm iktisadi-sosyal yapısı paramparça olan ve ikincisinde 27 milyon yurttaşını kaybetme pahasına yeni toplumsal sistemini (sosyalizm) yaşatmaya çalışan; aç-yoksul ve eğitimsiz bir “küçük köylüler ülkesi”nde; dünya kapitalizminin dıştan, onun desteğindeki eski sınıflar ile destekçilerinin içten çökertme politikaları izledikleri koşullarda, emperyalistler arası çelişkilerden yararlanarak ve yıkım içindeki on milyonlarca emekçinin talepleriyle giriştikleri eylem(ler)i birleştirmeyi başararak devrimi zafere ulaştıran bir partiyi, salt bu nedenle dahi “komploculuk”la suçlayabilmekte, en gelişmiş kapitalist ‘Batı’ ülkelerinde devrimi beklemediği için Lenin’i eleştirmekte, ya da sanayi ve tarımdaki “kolektivizm”e dayanarak ve emekçilerin gönüllü seferberliğiyle gelişmiş kapitalist ülkeleri, 20-30 yıl gibi kısa bir sürede geride bırakan ya da onların seviyesinde bir ekonomik-sosyal gelişmeyi gerçekleştiren sosyalist bir devleti, “modernist pozitivist kalkınmacılık” politikası izlemekle suçlayabilmektedirler. “Görüştür, düşüncedir, analiz etme çabasıdır” vb. denebilir; ancak, eğer amaç, ilerletici fikirler üzerinde birleşme, doğruyu bulma ve başarıya götürecek hattın ne olduğunun görülüp gösterilmesi ise, iki yüz-üç yüz yıllık kapitalist gelişmenin tarihiyle 35-40 yıllık bir sosyalist inşa savaşının kıyaslanmasında daha özenli, daha “vicdanlı” olmak da zorunludur. Kişi, eğer sosyalizm gibi ‘somut bir sorun’ dolayımında ve bugünün dünyasında, “mutlak ve eksiksiz iyi” kurgusuyla yetinmiyor ve herhangi pratik sorumluluktan azade olmanın kolaylaştırıcı olanaklarını bir silah gibi kullanmıyorsa, “tek ülkede sosyalizm milliyetçiliği”, “Stalinist otokrasi”, “Leninist-Stalinist ulusçuluk”; “1920-30’larda sosyalizmden ve enternasyonalizmden uzaklaşma”, “Leninist parti ve devlet modeli felaketi” vb. üzerine, her biri ayrı ayrı ve bir arada çok sayıdaki liberal-anti Marksist teorisyen ve yazar tarafından yüzlerce-binlerce kez ‘tezgaha sürülmüş’ düşünceleri, “yeni” ve sözüm ona düzeltici tezler olarak gündeme getirirken, daha özenli olmaya çalışır. Bu özen, hiç değilse en azından sosyalizmin inşası sürecinde, o “tek ülke”de –ki on altı cumhuriyetin birliğidir– iktisadi-sosyal-kültürel ve bilimsel alanda kapsamlı ve aslında süreklilik gösteren mücadelelerle birlikte kaydedilen gelişmenin de dikkatle izlenmesini, komünizmin bu daha ilk aşamasında, “herkesten yeteneğine-herkese emeğine” ilkesinin yürürlükte olduğu; küçük üretimin devam ettiği ve “her gün yeniden” eski ilişkileri doğurma tehdidinin tümüyle ortadan kalkmadığı koşullarda, başka ülkelerdeki –özellikle de Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri– yeni devrimlerle desteklenemeyen bir devrim ve inşa çalışmasının uğradığı yenilgiyi, tezlerinin “doğrulanması”(!) saymadan önce, daha ayrıntılı ve  dikkatli irdelemeyi gereksinir. Ama gördüğümüz, buna gereksinim bile duyulmayıp, ezberin tekrarıdır! Buna rağmen, bu kötü ezberin bozulması için de, ideolojik mücadele ihtiyacı devam etmektedir.

 

 

 


[1] “Eleştiri” makalelerinin üst başlığının “Türk sosyalizmi”(!) olarak belirlenmiş olması dikkat çekicidir. Bu belirleme en azından bugün için artık gerçeğe aykırıdır. Gerçek o ki, Türkiye “toprağı” üzerinde –buna Osmanlı’nın son dönemleri de eklenebilir– “sol” ve “sosyalizm” adına ortaya  çıkan hareket ya da örgütlenmeler, bazı Türkçü “sol” ve “sosyalist”(!)ler tarafından milliyetçi bir anlayışla, ve yine 70’lerin sonu-80’lerle birlikte bazı Kürt çevreleri  tarafından da ısrarla “Türk” olarak nitelenmesine; bunların TKP, Yön Hareketi başta olmak üzere bir bölümünün Kürt ulus sorunu karşısında ya da örneğin Kıbrıs konusunda şoven-Türkçü politikalar izlemelerine karşın, ülkede yaşayan hemen tüm ulus ve ulusal azınlıklardan, din ve mezheplerden işçi-emekçi-genç ve ilerici aydınlardan “bileşik” olagelmiştir. Bu durumda, “Türk” ön takılı “sosyalizm” ifadesinin, dergi yönetiminin bir tercihi ve anlayışının ürünü değilse eğer, özellikle “eski TKP”, Doğan Avcıoğlu-Mihri Belli-M. Ali Aybar gibi adları “ulusçu sosyalizm” tasavvuruyla bir arada anılan anlayışlar üzerinden kullanıldığı varsayılabilir. Ama, bu durumda da, bu nitelemenin genele ‘teşmili’ haklılık kazanıyor. Bu ‘üst seçiş’, derginin eleştiri dosyasına makale veren yazarların “Türk sosyalizmi”(!)ni eleştirilerinde kolaylaştırıcı bir rol oynamış olmalıdır, ama burada konumuz bu değil.

[2] Derginin bu sayısının yazarlar kadrosu hayli ‘renkli’ simalardan oluşuyor. Aralarında, Hasan Bülent Kahraman gibi liberal “sol”aydınlar da bulunuyor,  Mahmut Mutman gibi, görüş ve eleştirilerini ortaya koyarken bilimsel “dürüstlük” açısından daha “nesnel” olmaya gayret gösteren bilim insanları da. Oya Baydar, Kadir Cangızbay, Erkan Doğan, Fikret Başkaya gibi diğer yazarlar da, “Türk sosyalizminin Eleştirisi” dosyasına makale vermişler.

[3] M. Mutman, “Uzaklaşan ve Yaklaşan Sol Üzerine Düşünceler” Doğu Batı 59, sf. 82-83

[4] Binde, on binde, milyonda bilmem şu kadar işçinin ticari işlere yönelmesi, kendi küçük dükkanında çalışması vb. den hareketle, işçinin sınıf atladığı üzerine geliştirilen tezlerin, sorunu istismar dışında bir önemi yoktur.

[5] Lenin, emperyalizm üzerine broşüründe, 1909 yılı itibarıyla ABD’de toplam işçi nüfusunu 6.6 milyon; 1907 yılı itibarıyla Almanya’da toplam işçi nüfusunu  14.4 milyon olarak belirleyen verilere yer vermişti.  1914 yılı itibarıyla, dünya toplam nüfusunun 1 milyar 667 milyon iken, işçi sayısı yüz milyon bile değildi. ABD’de işçi sayısı 1950’de 20.698.000 iken, 1971’de 26 milyona; 1998’de 31.milyona çıkmıştır.  ileri kapitailst ülkeler olarak adlandırılan en gelişmiş ülkelerde 1951’de 87 milyon olan sanayi işçisi sayısı 1998’de 112 milyon olarak belirlenmiştir. Almanya ve ABD gibi ülkelerde bugün yalnızca ağır sanayi kollarında 11-13 milyon olmak üzere, toplamda diğer işkollarındakilerile birlikte on milyonlarca işçi bulunuyor. Japonya’da  1950-71 arasında sanayi işçilerinin sayısı iki katına çıkmış, ardından 2000’li yılların hemen öncesinde( 1998) yüzde 13 oranında daha da fazlalaşmıştır. vb.

[6] Lenin, Seçme Eserler Cilt 6, içinde, İsviçreli İşçilere Veda Mektubu, sf.31

[7] Ekim Devrimi’nin 4. Yıldönümü Üzerine, Seçme Eserler Cilt 6, sf. 522

[8] Fransız Komünist Partisi MK Sekreteri M. Thorez’in, 18 Kasım 1947’de Moskova’da Stalin ile yüz yüzü görüşmesinde yaptığı, tutanaklara geçirilip Marksist-Leninist Araştırmalar Enstitüsü tarafından yayınlanan metne göre, Thorez, “Komünist Partisi’nin henüz daha 1939’da Alman işgaline karşı yurdunu savunarak mücadeleye başlayan ilk parti olduğunu” anlatıyor. “İşgal altında, Fransız Komünist Partisi’nin Almanlara karşı silahlı mücadelenin başında olduğunu” söylüyor. Komünist Partisi’nin açıktan düşmanı olan de Gaulle bile, işgal sırasında Komünist Partisi’nin Almanlara karşı direnişi örgütleyen tek kuvvet olduğu gerçeğini inkâr edemiyor. Ağustos 1944’te Fransa’nın kurtuluşunun ardından Fransız Komünist Partisi’nin iktidara el koyamayışı, uluslararası karakter taşıyan birçok sebeple açıklanabilir. O tarihte, Fransız Komünist Partisi bütün çabalarını ikinci bir cephenin bir an önce açılmasına, savaşma gücünün artırılmasına ve Almanya’ya karşı zafer elde edilmesine yönlendiriyordu.” Thorez, FKP’nin bu savaşta 350 bin mensubunu kaybettiğini de ekliyor.

[9] Pro. Dr. Kadir Cangızbay, Doğu Batı, sayı 59, sf. 171-173

[10] Yar. Doç. Erkan Doğan, Türk Solunun Kısa Tarihi: Sosaylizmi Milliyetçilikle Eklemlemek, Doğu Batı 59, sf.138 ve devamı

[11] Baydar, Türkiye Solu üzerine (öz)eleştirel notlar, Doğu Batı 59, sf. 25

[12] Mutman, agd, sf. 84

[13] B. Kahraman, Doğu Batı, s. 59, sf. 38-39

[14] Doğu Batı, sayı 59, sf. 20

[15] G. Proğram Eleştirisi, sol yayınları sf.29-30 ve sonrası

[16] G. Proğram Eleştirisi, sf 57.

[17] Baydar, “çerçevesi daha dar ve belirli bir alana eğilmekle kendini sınırlamamak için Türkiye sosyalizmi terimi yerine  “Türkiye Solu’ Başlığı”nı seçtiğini belirterek, ‘sol’ kavramının, “sosyal demokrasiden sosyalizme, komünizmden anarşizme, sendikalizme kadar, düzene emek odaklı eleştiri getiren çeşitli akımları içermekle birlikte, ideolojik içerikten çok siyasal örgütlerin, partilerin politik yelpazedeki yerlerini belirlemek için kullanılmakta olduğundan söz ederek, bunu “(Sol partiler, sağ partiler gibi.) diye örnekliyor. Bu da elbette, bir izah tarzıdır. Ama sorunlu bir izah tarzı! Sosyal demokrasiden anarşizme kadar geniş cephedeki “sol”un her türünün, “düzene emek odaklı eleştiri” getirdiği söylenemez. Günümüzde sosyal demokrasi olarak tanımlanabilecek siyasal partilerin “emek odaklı” bir eleştiri üzerinden sisteme-düzene muhalefeti artık söz konusu değildir. Bu bir yana “sosyal demokrat” patentli partiler düzen partileri olarak düzenin daha iyi işlemesi için emekçilere yönelik saldırıları “sosyal iktisadi ve siyasal gereklilikler” olarak  dayatmakta sağ düzen partileriyle yarış halindedirler. Söylem düzeyinde kullandıkları “sosyal devlet”(!) ise, tekellerin hegemonik politikasını icra eden bir mekanizma-aygıt olarak işlemektedir.( abç)

 

[18] Mutman, aynı yerde sf. 92

[19] Görüşlerinin irdelenmesi bu makalenin konusu içine girmeyen M. Belge, A. İnsel gibilerinin AKP gericiliğine verdikleri “demokratikleştirici” desteğin ve örneğin İnsel’in NATO’dan çıkışı içermeyen bir siyasal proğramdan yana oluşunu belirtmesi, antiemperyalizmi “milliyetçilik”; ulusal kurtuluş mücadelesinin desteklenmesini ve yurtseverliği “enternasyonalizmden uzaklaşma” sayan görüşün durduğu, ya da götürdüğü yeri göstermesi yönünden, ilgi çekici olmalıdır.

İktidarın güç politikası ve kitle hareketinin mevcut durumu üzerine

AKP Hükümeti’nin “değişimci” muhafazakarlık; Amerikancı İslamcılık; Türkçü Osmanlıcılık politikasının içeride ve dışarıda daha fazla belirginleştiği, içerdiği şiddet unsurlarının yoğunluk kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Olgulara ve bunlar arasındaki ilişkilerin seyrine bakarak, birçok bilim insanı, yazar, sosyolog ve iktisatçı da, bu yönde görüşler açıklıyorlar. Memleket manzaralarından, sözcükler aracıyla bir araya getirilecek/getirilebilecek birkaç ya da onlarca/yüzlerce “enstantane”, içinde yaşadığımız ‘manzarayı umumiye”nin, elbette ancak yaklaşık bir görünümünü verebilir. Bunlar, matematiksel büyüklükler, oranlamalar, rakamlar aracılığıyla ortaya konan iktisadi verilerin; içinde yaşadığı iktisadi-toplumsal koşullar ve geçmişten devralınanları da dahil olmak üzere, çevrelendiği ve etkisi altında olduğu maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin belirlediği düşünüş tarzına bağlanan ve yorumcusunun bakış açısına göre değişen ‘dili’ aracıyla, farklı anlamları ve sonuçları verecek şekilde ifade ediliyorlar.

“Büyük resmin” belirli kesitlerinde örneğin, biraz geçmişten alınarak belirtilirse, şunlar var: AKP milletvekillerinin, bugün, devlet aygıtındaki yerleşiklikleri ve etkinliklerinden hareketle, kürsülerden ‘bangır-bangır’ haykırmakta oldukları çeşitli “dini” –ve muhafazakar– görüşleri, on yıldır, “ekibi”/örgütüyle Türkiye’yi yöneten Tayyip Erdoğan, bir zamanlar, “Camiler kışlamız, minareler süngü, kubbeler miğfer, mü’minler asker… diye, anımsanacaktır, meydan meydan dolaşıp, “İslami düzen” yanlısı şiirler söyleyerek, İslam ile bağdaşmaz saydığı, sözde laik burjuva kurumlaşmasına meydan okuyarak, dile getiriyordu. AKP “troykası” olarak yine aynı dönemde adlandırılan Erdoğan-Gül-Arınç’ın, “Müslüman laik olamaz!” şeklinde dile gelmiş “veciz” sözleri ve “Müslüman’a eziyet” üzerine söylemleri, oldukça yaygın bir dinleyici kitlesini coşkulu gösterilere çekiyordu. Diğer yandan, çelişir gibi görünmesine rağmen, kışlaların “cami”; askerin “mü’min” işleviyle yükümlü olması ve öyle kalması için, “laik devlet”in, gelenek-görenek tüccarı yüksek yönetici kastı, elinden gelen her şeyi yapmaktan geri kalmıyordu. Cumhuriyet’in kuruluş yasalarıyla Hilafet’e son verilip, zaviye ve tarikatlar kapatılmış; devletin “laik, sosyal hukuk devleti” özelliğine vurgu yapılmış olmakla birlikte, daha 1924 Anayasa’sından başlayarak, devlet, dinin yönetimi ve örgütlenmesini; yurttaşların “dini görevlerini yerine getirme” yerlerini ve ritüellerini belirleme ve yönetme gibi, dini “merkezden yönetme” erkini de eline almıştı. Yani aslında, Erdoğan gibilerinin, Necip Fazıl’ı takiben, feryat ile ilan ettikleri “cami-kışla; mü’min askeramacı ve siyasal-askeri hattını, devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak, onu finanse edip, süreç içinde tüm ülkeyi bir ağ gibi sararak örgütlenmesini sağlayarak, bizzat “kendisi”, bu “dinci ekalite”nin yolunu açmıştı. 12 Eylül faşizminin, dini ideolojiyi kitlelerin sisteme bağlı tutulmasının araçlarından biri olarak kullanması, cunta şeflerinin ayetli, rabıta bağlantılı propaganda ve yatırımları, Erbakan’a ve örgütüne özel bir misyon biçmeleri gibi açık biçimlerle destek verip gelişmesine katkıda bulunduğu, “sol”a, komünizme ve gerçekte halkın kendisine karşı sosyal-kültürel ve siyasal ortamda, dinin toplumsal etkinliği güç kazandı.

İslami ritüelleri ve dini ideolojiyi kapitalist politikanın misyonlarından birine dönüştüren Türk milliyetçisi ve Sünni İslamcı hakim sınıf temsilcileri, sömürüye dayalı özel mülkiyet sisteminin savunusunu esas alan ideolojik tutuma, politik yaşamlarının başından beri sahip olageldiler ve bugün, birkaç on yıl öncesiyle kıyaslandığında daha güçlü kurumsal olanaklara kavuşmuş olup, devlet aygıtının hemen tüm organlarını ve ‘iktidar ipi’ni ellerinde bulunduruyorlar. Uygulamaya geçirdikleri eğitim programı, özelleştirme, emperyalist strateji ve taktiklere taşeronluk, tekelci sermayenin çıkarlarına uygun sosyal kısıtlamalar, Osmanlı İmparatorluğu zamanlarına öykünme vb. –tümü bu “yol”un, aslında onlar için çok da engebeli olmayan uğraklarında benimseyip hayalini kurdukları “dünya düzeni” felsefesiyle uyumludur. “Milli Görüş” gömleği üzerinden eski hocaları Erbakan ve taraftarlarıyla giriştikleri polemiklerinde, onun “milli sanayi-milli politika” vb. söylemlerinin uluslararası sermaye ve emperyalist büyük güçler ile ‘sorunlu’ yanlarını tümüyle bir yana bırakarak, emperyalist taşeronluğu ‘kalben-ruhen ve bedenen’ benimsediler ve tekelciliğin kazandığı güç ve merkezileşmesiyle sağladığı hakimiyetin “ruhu”na uygun bir platforma kapılandılar. Yürüttükleri bu sermaye politikasına itiraz etkenini zayıflatmak için de, dini ideolojinin etkisindeki halk kitlelerinin duygu ve iradesiyle oynayarak, Ortaçağcıl duyuş ve düşünüş tarzlarıyla tekelci kapitalizmin çürümüş her tür sözde değer yargısının bir karmasının temsilini üstlendiler. Devlet politikasından da güç alınarak, camiler “akıncı” kışlaları olarak kullanıldı, minarelerden “din düşmanı” olarak ilan edilenlere karşı “cihad” çağrıları çıkarıldı, “Tanrı”yla ilişkilendirilen bu mekanların “mü’minler”in hakkını arayan; ezilmeleri ve baskı altında tutulmalarına itiraz eden, insani yaşam koşulları isteyen gençlere, işçi ve emekçilere karşı bastırma gücü olarak kullanılmaları için, her tür entrika çevrildi. Şiirdeki içeriğiyle, ortaya çıkışında, yabancı işgal güçlerine karşı dinsel siyasetin, bir tür dünyevi siyaset özelliğiyle başkaldırısı gibi bir özelliği de bulunan yukarıdaki ‘söz’ler, artık, uluslararası sermaye ve içerdeki işbirlikçilerinin çıkarlarını savunanların dilleri ve ellerinde, “hak’ka karşı batıl”ın süngüsü; yoksula karşı zenginin sopası-copu-tankı-tüfeği haline getirildi. Dini ideolojinin ve dinsel kurumların toplumsal yaşamdaki konumu güçlendirildi. Eğitim programı, dini ideolojinin etkinliği artırılacak şekilde, 4+4+4 sistemiyle sekiz yıllık zorunlu eğitim süresi, dört yıl sonunda çocuk yaştakilerin din okullarına akışını sağlamak üzere, yeniden düzenlendi. Kuran ve Peygamber Hayatı’nın ders olarak okutulması müfredata yerleştirildi. İmam Hatip okullarının sayısı artırıldı, normal ortaöğretim okullarının bir bölümü İmam Hatip okullarına çevrildi. İllerde müftüler, öğretim müfredatına müdahaleye başladılar. Kürtaj yasağı için kampanya başlatıldı. Taksim Meydanı’na cami “projesi” yeniden hortlatıldı. Çamlıca tepelerine “ecdat yadigarı”ve AKP iktidarının “nişanesi” olacak olan “en büyük cami”nin yapılması gündeme getirildi. Kadınlara “en azından üç doğurun!” çağrıları, hükümetin başındaki kişi tarafından, her vesileyle çıkarıldı. Dinin resmi, devlet düzeyinde ve kurumsal olarak temsili, örgütlü bir aygıt ağıyla (Diyanet İşleri Başkanlığı) güçlendirilirken, okullara, işyerlerine, fabrikalara, toplu konut alanlarına, sanat kurumlarının mahallerine cami-mescit yapılması kararı alındı. Aleviler aşağılandı, Sünni Diyaneti’nin din yorumu esas alınarak politik kararlar verildi.[1] Başbakan “ulemadan sorulacak” diye meydan okudu, “badem bıyıklılar hükümeti”nin sözcüleri, söylemde “en dindar” görünmeyi ihmal etmeksizin, sermayenin dini ve kurumlarını yedekleyerek semirmesinin kapılarını ardına dek açtılar ve kendileri de, “kitle tevekkülü”nün üzerinden ve iktidar sopasının sağladığı tüm olanakları, olanaklı en sınırsız şekilde kullanarak ‘karunlaştılar’. Din ve kurumları daha fazla kapitalistleştirilir ve devletleştirilirken, tersinden kapitalizme de, devlet eliyle dini örtü daha fazla giydirildi. Kapitalizmin ‘muhafazakar’ bekçileri, kapitalist sermaye gruplarının ihtiyaçlarına uygun bir politik-ideolojik şekillenmeden geçip, şimdilerde Erdoğan’ın, ihtiyaç duyduğunda yinelemekten kaçınmadığı paranın dini imanı yok! sözüne uygun bir değişimi yaşayıp, “karunlaşırlarken, dini ideolojiyi ve kendi dinsel örgütlenmelerini, bu dünyanın yoksunluklarının ve baskısının umutsuzluğa sürüklediği milyonlarca insanın, tevatürdeki “öbür dünya”da “bir çare bulma” umudu üzerinden “mala-mülke” çevirme kurnazlığından da bir an olsun geri durmadılar. Bu bakımdan, AKP ve hükümetinin “Yeni Osmanlıcı”, “Siyasal İslamcı İktidar” olarak tanımlanması ya da öyle görülmesi, Türkiye’nin günümüzdeki ‘umumi manzarası’nda,”zamanın ruhu”na çok da aykırı düşmeyen bir değişimin bir türden ifadelendirilmesi olarak alınabilir. AKP gibi kapitalist ve kapitalistlerin parti ve hükümeti, evet, hem bir tür yeni Osmanlıcıdır, hem de “zamanın”; daha doğru deyişle, kapitalist iktisadi-toplumsal sistemin “ruhu”yla uyumlu ve onun tarafından yedeklenmiş İslami politikaların partisi ve hükümetidir. Recep T. Erdoğan ve hükümetinin diğer yetkilileri, kapitalizmin yoksulluk ve yoksunluğa, işsizlik ve açlığa mahkum ettiği on milyonları, iktidar sopasıyla ve onların içinde bulundukları durumu “kaderleri-alın yazılarının sonucu” gören geleneksel etkiyi egemen ideoloji ve söylemin gücüne dönüştürerek ve padişah ulufeleriyle yedeklemeyi sürdürüyorlar. Bunu belirli şekilde başardıkları ise, ayrıca kanıt gerektirmeyecek denli açıktır ve bu başarı, sermaye ve geleneksel gericiliğin başarısıdır. Araştırma kurumlarının sık sık açıkladıkları üzere, tüm saldırılara rağmen, kitle desteğinde ciddi bir erime-gerileme de henüz esas olarak görünmemektedir.[2]

Güç ilişkilerinin bu seyri ve kitle hareketinin güncel durumu, yalnızca alt sınıflarla orta-alt kesimlerin, halkın en ileri, hakları için mücadelede daha deneyimli kesimlerinin içinde değil, ilerici aydınlar arasında da ve bazıları yönünden söylenecek olursa, belli-belirsiz bir umutsuzluk durumuna da işaret etmek üzere, “bunca saldırganlığına, Amerikan politikaları savunuculuğuna, emperyalist çıkarların taşeronluğunu yapmasına, tekellerin yağması için halkın tüm kesimlerini zapturapt altına almasına ve giderek baskıyı yoğunlaştırmasına, Kürtlere, Alevilere saldırıyı ve hakareti sürdürmesine, en düşük düzeyli muhalefeti bile hainlikle suçlayıp, ezmekle tehdit edecek kadar pervasız davranmasına karşın, AKP ve hükümetinin nasıl oluyor da güçlü bir destek bulmaya devam ediyor?”şeklinde özetlenebilecek bir kaygının dile getirilmesine yol açmış bulunuyor.[3]

Burada, ‘mealen’ özetlenerek dile getirilen soru ve sorunun, hakları için uyanmış, kendi durumlarının bilincine ulaşmış ileri işçi ve emekçiyle ilerici aydın çevrelerinde de belirli bir endişeyle birlikte dile getiriliyor olması, bugünkü durumun, sosyo ekonomik, sosyo-psikolojik, kültürel, siyasal ve diğer çeşitli etkenler söz konusu edilerek, iktisadi sosyal gelişmeler, sınıf mücadelesinin kapsam ve düzeyi; bunun iç ve uluslararası etkenleri ve somut durumu gibi çok geniş bir nedenler ve etkenler ‘bileşimi’yle bağıntılı olarak, nedenler ve sonuçlar bağlamında irdelenmesini, elbette gerekli kılmaktadır. Ancak burada biz, gerek dergimizin çeşitli önceki makalelerindeki konunun şu ya da bu kapsam ve içerikte irdelenmiş olması, gerekse bütün bu yanlarıyla ele almanın bir dergi makalesinin sınırlarını zorlaması nedeniyle, daha dar bir alanla sınırlı kalmak durumundayız.

Kuşkusuz, aşağıda çok özet olarak dikkat çekilecek olan devlet-hükümet politikaları ve uygulamaları ve bunların da ürünü ve ifadesi oldukları sömürü ve baskı koşullarının daha kapsamlı ve etkili bir karşı hareketi ‘kışkırtması’ beklentisi ve kaçınılmazlığı düşüncesi, bir beklenti olarak, hareketin devinimi, gelişme ve değişim diyalektiği; sınıf mücadelesinin kaçınılmazlıkları yönünden, “olamaz” ya da “olmaması gereken!” diye kestirilip atılacak türden değildir. Aksine, bu tür bir kaygı, olsa- olsa, bir bölümüyle bu tür beklentilere aykırılık gösteren gelişmelerin, sınıf mücadelesinin yasaları ve karmaşık gelişme seyrinin yeteri açıklıkla anlaşılamamasına, yeteri doğrulukla kavranmamasına yorumlanabilir ki, bu da, bu sorun üzerinde bir kez daha durmayı gerekli kılar.

SERMAYE VE HÜKÜMETİNİN POLİTİKALARI VE KİTLELERİN DAVRANIŞI

Söz konusu soru(n)a bir yanıt için, her şeyden önce, iktidar politikalarının karakterine; bu politikaların kapitalistler için ve işçi sınıfı ve emekçilere karşıt olarak yarattığı sonuçlara bakmak gerekiyor. Ülkenin siyasal-sosyal ‘manzarası’nda hemen göze çarpan en çıplak olgu ve gelişmelere, çok özet olarak da olsa baktığımızda ise, şunları görüyoruz: İşsizlik resmi rakamlarla %11-14 arasında değişmektedir. 12 milyon civarındaki işçinin 4.5 milyonu sosyal güvenlikten yoksun, kayıtsız işlerde, 5 milyonu asgari ücretin altındaki bir ücretle çalışmakta; ülke nüfusunun 13,5 milyonu yoksulluk sınırlarında bulunmaktadır. Sendikalaşma dahil işçi ve emekçilerin örgütlenme çabaları devlet ve hükümetin yasal ve fiili zor uygulamaları ve yasaklarıyla karşılaşmakta; polis ve jandarma, kapitalistlerin kolluk kuvveti işleviyle, işçilerin ve hakları için mücadeleye yönelen halk kitlelerinin karşısına çıkmaktadır. Eğitim ve sağlık neredeyse tümüyle paralı hale getirilmiş, büyük oranda özelleştirilmiş, tekellerin kâr amacıyla işlevli hale getirilmiştir. Sosyal haklar geriye çekilmiş, kısıtlanmıştır. Sosyal-ekonomik yoksunluk, yoksullaşma, pazarda bolluk gösteren metalar yığınından ihtiyaçlarını karşılayacak kadarına sahip olamama; eğitim ve sağlık, barınma ve iletişim alanındaki büyüyen bunaltıcı baskı ve kötüleşme, bu ‘manzara’da hemen görülebilir olanlar arasındadır.

2008 Krizi’nin yükünü işçi ve emekçilerin sırtına yıkmak için, Erdoğan Hükümeti, işçilerin kitleler halinde sokağa atılmasını, esnek çalışmanın yaygınlaştırılmasını, ücretlerin düşürülmesini içeren ekonomi politikayı uygulamaktan kaçınmadı. Sendika patronlarının tutumundan da güç alan hükümet ve patronlar, metal işkolu işçilerinin ücretlerini, işçilerin direnişine rağmen, % 35 oranında düşürebildiler. Ücret ve maaşların düşürülmesi ve düşük tutulması tüm ücretli-maaşlı iş alanlarında pratiğe geçirildi. Çalışma süreleri uzatıldı, özelleştirmeler hızlandırıldı, işçi ücretlerinden kesintilerle biriktirilen fon parasının ve Hazine ve Merkez Bankası kaynaklarının büyük sermayeye peşkeş çekilmesine hız verildi. Sendikasız ve sigortasız; sosyal güvenlikten yoksun ve düşük ücretle çalıştırılan işçilerin özellikle genç kesimleri, çok geniş şekilde işten atmayla karşı karşıya kaldılar. İş için sözde güvence, düşük ücret koşuluna bağlandı. Sefalet, yoksullaşma bir yanda, artan milyarder sayısı ve büyük sermayenin büyüyen servet ve sermayesi diğer yandaydı ve AKP, ikincilerin “sesi” ve sopasıydı.

Kürtlerin ulusal hak eşitliği isteminin polis-asker gücüyle ve “silah üstünlüğü”nün yanı sıra devlet aygıtını elde tutmanın rahatlığıyla reddedildiği; binlerce Kürt aktivisti ve politikacısının zindanlara kapatıldığı; Kürtçe anadilde eğitim talebinin yasa ve zor engeliyle geri çevrildiği; Alevi mezhebinden insanların, asgari ifadesini “devletin dinden-dinin devletten elini çekmesi”nde bulan burjuva laisizmine uygun bir “dine yaklaşım”ı hükümet ve devletten beklediği ve fakat bu beklentisine karşılık olarak aşağılanma ve “Müslümansanız camilere gelin!” çalımı ve dayatmasıyla karşılaştıkları; parasız-demokratik ve bilimsel eğitim talebinde bulundukları için yüzlerce gencin, eğitim hakkı gaspedilerek cezaevlerine kapatıldıkları, işten atılan, ücreti düşürülen, sendikal örgütlenmesi engellenen işçinin en küçük itirazı ve direnişinin polis zorbalığıyla karşılaştığı; yasal gösteri-miting-basın açıklaması haklarını kullanmaya çalışan işçi-memur-genç-aydın herkesin “Hocaefendi”(!) ile yeni sultan padişah’ın polis birlikleri tarafından anında derdest edildikleri; valilerin sıkıyönetim komutanı yetkisi kullanıp, üç kişilik mahkeme heyeti ve özel yetkili kılınmış bir tür olağanüstü hal savcılarının, kendilerini herkesin “kaderini belirleme” yetkisinde görüp, kitlesel tutuklamalara giriştiği ve hükümete muhalif kim varsa susturmayı esas aldıkları bir yönetme politikası uygulanıyor. 2 Temmuz Madımak katliamının 19. yılı anma etkinliğini düzenleyenler hakkında soruşturma açılır, milletvekillerinin tertip komitesini oluşturdukları miting izni BDP’ne verilmez ve bu parti ile emekçilerin hakları için mücadele eden parti ve örgütler saldırı hedefine konurken, Hizbullah’ın cinayetleri kanıtlanmış militanları dışarı salınarak, Diyarbakır’da kitlesel gövde gösterisi yapmalarına olanak tanındı. Devlet güçlerinin yanı sıra kurşun atan faşist militanlar, özel yasal düzenlemelerle dışarı çıkarıldılar ve onlar, basın aracıyla “başbakana bu kıyağı için teşekkürlerini” sundular. Anayasa ve yasalarda, “herkes, şiddet kullanmaksızın, gösteri ve miting yapma hakkına sahiptir” diye yazılı olmasına rağmen, tam da burjuva demokrasisinin, günümüzde, büyük burjuvazi yararına bir azınlık diktasına denk geldiğini; bir tekel “demokrasisi” olduğunu doğrulayacak şekilde, insani hakları ayakaltına alınıp çiğnendiği için direnenler, “terörist” ilan edilerek zindanlara kapatılmaktadırlar.[4] AKP’nin ‘Anayasa Komisyonu’na getirdiği sözüm ona basın özgürlüğü maddesinde: “Basın hürriyeti”nin, “milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlakın korunması, suçların önlenmesi…” üzerinden tarif edilmesi, basın hürriyeti sıralamasında 148. sıradaki Türkiye’de, devlet-hükümet politikasının ana ilkesinin, sermaye tahakkümüne karşı her türden fikrin yasak sayılması geleneğinde ısrar olduğunu gösteriyor. “Genel ahlak”, “kamu düzeni”, “milli güvenlik”, “suçların önlenmesi”, geçmişten bugüne, malum olduğu üzere, baskı ve yasaklamaların, cezalandırma ve zindana tıkmaların gerekçesini oluşturmuştur.

İşçiler ve kamu emekçileri, hükümetin ve sermayenin saldırılarına karşı açık ki çeşitli direnişler örgütlediler; işsizlik, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, düşük ücret ve sosyal hak yoksunluğu dayatmasına çeşitli biçimlerde karşı çıktılar. Tekel işçilerinin 78 gün süren eylemleri, kamu emekçilerinin –özellikle eğitim ve sağlık alanında– değişik zamanlarda giriştikleri ve yüz binleri kapsayan grev, miting ve çeşitli türden diğer gösterileri bunlardan bazılarıydı. Metal, tekstil, petro-kimya, gıda, işçileri; eğitim, sağlık ve diğer bazı kamu emekçileri, işten atmaların önlenmesi, ücretlerin artırılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için; özelleştirmelerin durdurulması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesine son verilmesi, iş cinayetlerinin önlenmesi gibi taleplerle çeşitli eylemler düzenlediler. Ancak, işçi sınıfı ve emekçiler, işkolları, bölge, milliyet kökeni ve ‘inanç farklılıkları’ nedeniyle içinde bulundukları ve henüz aşılamayan bölünmüşlükleri; sermaye partilerinin emekçiler üzerindeki ve içindeki ideolojik-siyasal ve kültürel etkisinin devam ediyor olması ve de sendikal merkezlerin uzlaşmacı politikasının ve hareketin dağınıklığı-örgütsüzlüğü ve düşük düzeyinin de rol oynadığı nedenlerle bu saldırıları püskürtecek bir başarı sağlayamadılar. İleri işçi kitlesinin, sermayeye karşı etkili bir kitle mücadelesini örgütlemesi mümkün olamadığı gibi, işçi ve emekçilerin kendiliğinden hareketinin büyük patlamalar halinde sermaye ve hükümetlerinin karşısına çıkışı da gerçekleşemedi. Sermaye hükümetini, pervasızca saldırıya cesaretlendiren en önemli etkenlerden biriydi bu. Bu pervasızca saldırılara karşı, daha kitlesel direnç hareketlerinin ortaya çıkması beklentisine aykırı düşecek şekilde, kitle hareketi ve direnişinin zayıflığı ve düşük düzeydeki seyri, başkaca sonuçlarının yanı sıra; yukarıdaki türden kaygı ve soruların gündeme gelmesinde rol oynamaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi hareketinin bu zayıflığında rol oynayan bu çok çeşitli etkenlerden bazıları, diğerleriyle kıyaslandıklarında, daha öne çıkmakta; denebilir ki etkileri daha fazla olmaktadır. Nedir bunlar?

SERMAYENİN, KURULU “DÜZENİ”NE DAYANAN GÜCÜ, ENTRİKALARI VE EMEKÇİLERİN SINIF DÜŞMANINI TANI(YAMA)MA SORUNU

Kapitalizm, emek gücü sömürüsü temeli üzerinde, burjuvazinin kendi saflarındaki rekabetin, sermaye ve servetin giderek daralan-az sayıdaki kişinin elinde toplanmasına doğru; büyük çoğunluğun üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun kılınarak, proletaryanın saflarına itilmesine doğru bir tarihsel eğilim gösterir. Toplumsal gelişmenin yeni ürün ihtiyacını doğurması, yeni kapitalist sektörlerin ortaya çıkışı ve bununla birlikte yeni işçi kesimlerinin doğuşu ile birlikte, bu tarihsel eğilimin sonuçlarından biri olarak, işçi sınıfının safları geçmişle kıyas kabul etmez şekilde büyürken, işçi ve emekçilerin; yoksullar ve ezilenlerin, sümürücü sınıf(lar)a ve onların çıkarlarının savunuculuğunu yapan iktidar güçlerine karşı tepki ve başkaldırılarının nesnel koşulları daha da olgunlaşır ve emekçi mücadelesinin güçleri için, sermayeye karşı mücadele olanakları genişler. Hareketin ve tarihsel gelişmenin yönü bu doğrultuda olmakla birlikte, günümüzde görüldüğü türden geriye düşüşler, zikzaklı ilerlemeler, yükseliş ve alçalışlarla ilerleyen bir mücadelenin yanı sıra, kitlelerin, küçümsenemez bölümleriyle sınıf düşmanlarının politikalarına yedeklendikleri ya da aldatılarak kendi çıkarlarının aleyhine olacak şekilde tutum ve eyleme çekildikleri durumlar da söz konusu olabilmektedir.

Emekçi kitleler, içinde bulundukları iktisadi-toplumsal koşullarda, egemen burjuva ve geleneksel düşünüş tarzlarının etkisi altında, sınıf birliğini sağlamaktan uzak oldukları; sömürülen sınıf ve kitleler olarak kendi hakları için ve sömürüden kurtuluş hedefinde birliği sağlayamadıkları durumlarda, çıkarlarına olmayan politikalara yedeklenebiliyor, sınıf düşmanının başarılı olmasına güç verebiliyorlar. Polis-patron ve hükümet baskısının yanı sıra, işsizlik ve işten atılma tehdidi; işçi hareketinin örgütlü kesimlerini kontrol altında tutan sermaye çizgisindeki sendikal merkezlerin politikası vb. nedenlerle ya gerçekleşmemekte ya da kısmen mümkün olabilmektedir. Hareketin bu durumu ise, tersinden, sermaye ve hükümetinin işini kolaylaştırıcı etkenlerin denebilir ki en önemlilerinden biri olmaktadır.

Bu gibi durumlar, kuşku yok ki, bir çelişkili durumdur ve gerçek o ki, değişmeye; yerini sömürülen ve ezilenlerin, sermaye ve güçleri-kurumlarına karşı uzlaşmaz mücadelesine bırakmaya zorunlu bir durumdur. Bununla birlikte, yukarıda işaret edildiği üzere, hareketin bugünkü durumunu içten bir kaygıyla, ancak mücadelenin daha ileriden örülmesi için duyulan istenç ve eğilimi de ifade etmek üzere, gündeme getiren düşünceler ya da itirazlar ile bugünkü durumu, düzenin kalıcılığı ve değişmezliğine; bunun da bir etkeni olarak sınıf mücüdelesinin “olamazlığı”na yorumlayan kimi “eski sosyalist” yeni liberal, sağ muhafazakar ve milliyetçi yazar ve ideologların tutumunu birbirinden ayırt etmek zorunludur. Bu ikincilerin, mevcut –ve fakat değişmeye mahkum durumu, “sınıflar mücadelesi”ni toplumsal tarihin başlıca en önemli ve maddi-nesnel gerçeği kabul eden ‘dünya görüşü’nü, sözüm ona mahkum etmek veya en azından kuşkulu göstermek üzere kullanmak istedikleri kesindir. Bu sağ-”sol” liberal-gerici yazar, politikacı ve ideologlar, kapitalist toplumsal sistemin yok edilemezliğini sözüm ona kanıtlamak üzere, olan ve olmakta olanı değişim ile bağlantılandırmakta, bu değişimi de özellikle işçi ve emekçilerin kendi kurtuluşları için mücadelesinin “artık olamazlığı”na sebep gösterecek şekilde yorumlayarak, iddialarını, en yakın örnek, yani AKP’ne kitle desteğiyle de kanıtlamaya çalışmaktadırlar. “İşte diyorlar onlar tüm sınıflardan insanlar bu partinin saflarında bir aradadırlar!

“Bir aradalık” ve “aynı gemide olma”(!) propagandası, kapitalizme karşı işçi-ve emekçi mücadelesinin karşısına çıkarılan en bildik nakarattır. Sınıf çelişkilerinin üstünü örtmek, kapitalist işletme ve üretim araçları sahipliği ile emek gücünü satarak yaşam mücadelesi içinde olma hali arasında herhangi fark olmadığı yalanına inandırıcılık kazandırmak, sermaye adına iktisadi-sosyal politika ve uygulamaları, kısacası kapitalist tarzda üretim ilişkilerini sürdürmek üzere, sınıf işbirliğine çıkarılan davetiyedir. Etkili olduğu ve kitlelerin kendi çıkarları için mücadelesinde dalga kırıcı olmakla kalmayıp, onların sermaye politikalarına güç veren çeşitli kabullenmelere yönelmelerinde etken olarak rol oynadığı, somut bir durumdur.

Sermaye politikası ve partilerinin başarısının da en önemli etkenlerinden biri olan bu durum, her şeyden önce, kapitalist üretim sisteminin, emekçileri içinde tuttuğu ilişki tarzıyla bağlı olup, iç-dış çeşitli etkenler tarafından koşullanmıştır. Bunların öne çıkan en önemli ikisi, işçi ve emekçilerin bölünmüşlüğü ve burjuva ideolojik etkinin henüz kırılamamış olan hakimiyetidir.

A-) EMEKÇİLERİN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ; SERMAYENİN GÜCÜ VE SALDIRISI

Kapitalizmin bir özelliği de, pazarların denetimi için amansız kapitalist rekabetin yanı sıra, işçileri de birbirlerine karşı rekabete sürüklemesi/zorlamasıdır. İşsizlik, kâr için üretim nedeniyle, kapitalizmin kaçınamayacağı ürünüdür. Daha fazla kâr ve pazarda daha fazla pay kapmak, hatta tüm pazarı kendi denetimine almak için tekelci-kapitalist rekabet, sadece küçük kapitalistlerin-küçük ve orta tarımsal ve kapitalist işletmelerin büyükler yararına yok olmasına, onlar tarafından yutulmasına; bu kesimlerin iflasa sürüklenmiş nüfusunun proletaryanın saflarına doğru itilmesine değil, makinenin durmaksızın yetkinleştirilmesiyle artan sayıdaki işçinin işsiz kitlelerine katılmasına da yol açar. Sektörel, bölgesel, etnik, dinsel farklılıkların yol açtığı ‘bölünme’yle birlikte bu durum, işçiler arasındaki dayanışmayı zayıflatır, sınıf bilinciyle mücadeleye darbe vurur. İşçiler kapitalist şoven milliyetçi görüşler, dini inançlar ve mezhepler aracıyla; burjuva sendikal akımlar ve çeşitli sermaye partilerinin görüşlerine kapılmış olarak da bölünmüşlerdir.

Son yirmi yılda, işçi-emekçi hareketinin en önemli özelliği, bu parçalılık gösteren durumun dolaysız rol oynadığı, sermaye ve hükümetlerinin saldırıları karşısında, istikrarlı kitlesel bir karşı koyuşu gerçekleştirmeyi başaramamış olmasıdır. 1980 sonrası süreçte ve uluslararası alanda yürürlüğe konan özelleştirme, esnek çalışma yöntemleri, taşeronlaştırmanın yaygın uygulanışı ve bununla birlikte emekgücünün çok büyük bir kesiminin sosyal haklardan yoksun, ‘güvencesiz işler’de istihdam edilmesi, bu bölünmüşlüğün, hareketin birleşik-kitlesel bir sınıf davranışı göstermesini daha fazla zorlaştıran bir işlev görmesine yol açmıştır. Neo-liberalizm olarak ifade edilen mali sermaye ve tekellerin uluslararası saldırısı, ideolojik, kültürel ve ekonomik, sosyal-siyasal tüm alanları kapsayan boyutlarıyla emekçileri kuşatırken, en önemli hedefi, işçi hareketini geriye atmak, etkisizleştirmek üzere daha ciddi boyutlarda tahakküm altına almak olmuştur.

Bu saldırı, Türkiye’de 24 Ocak kararları ve 12 Eylül faşist diktatörlüğünde siyasal iktisadi ifadesini bulurken, işçilerin ve diğer emekçi kesimlerin örgütlü kesimlerinin dağıtılması, sendikaların tümüyle sermayenin çıkarlarıyla uyumlu kılınması için yeni yasal düzenlemelerin yapılması, grev, gösteri, dayanışma grevinin yasaklanması, özelleştirmenin yaygınlaştırılması gibi uygulamaların, işçi-emekçi hareketine etkileri bugün de sürmekte olan kapsamlı darbeler vuruldu. Sonuç, sözcüğün gerçek anlamında hareketin, mücadele içinde kazanılmış mevzilerinden sökülmesi ve sınıfsal tutuma ilişkin deneyimlerinden uzaklaştırılarak, geriye atılması oldu. Kendi sınıfının çıkarları için ortak sınıf tutumuyla hareket etme anlayışının en büyük darbeyi yediği bu süreçte, işçiler kuşkusuz, işten atılmaya, ücretlerinin düşürülmesine, çalışma süresinin mutlak ve nispi olarak uzatılmasına ve iş koşullarının ağırlaştırılmasına karşı, en küçük fırsatı değerlendirerek ya da hatta açlık ve işşizliğe karşı her türden saldırıyı göze alarak çeşitli direniş biçimleri geliştirdiler. Ama bu direnişin genel karakteri, lokal, sektörel ve hatta tek tek işyerleriyle sınırlı kalmaları; haliyle de etkisinin zayıflığıydı. Ara sıra daha geniş katılımlı, kitlesel büyük gösteriler ve bir günlük ‘genel eylem’-genel grev türü direnişler olmakla birlikte, hareketin birleşik bir sınıf hareketi olarak gelişmesi mümkün olmadı/olamadı.

B-) İNANÇLAR VE GELENEKLERİN ARTAN İSTİSMARI, BURJUVA İDEOLOJİK ETKİNİN GÜÇ KAZANMASI

İşçi-emekçi hareketinin içinde bulunduğu bugünkü durumun bir diğer etkeni, burjuvazinin yürüttüğü ve uluslararası alanda neoliberal ideolojik kuşatmayla da bağlı olarak yoğunluk kazanan şovenist-milliyetçi, etnik ve dinsel-mezhepsel anlayışların sınıf hareketi içindeki ve üzerindeki etkisinin güç kazanmış olmasıdır. Bu etki, sınıf bileşiminin ve tarihsel gelişmesinin içerdiği, hareketi zayıflatıcı işlev gören parçalı, kır ilişkileriyle tümüyle kopuşmamış, küçük işletme ağırlıklı bileşimi; bilinç ve örgütlenme düzeyinin geriliği gibi etkenlerle birlikte, sınıf bilincinin büyük darbe yemesinde ve yerine etnik-dinsel “kimlik” bilincinin ikame olmasında işlev gördü. Kapitalist parti fraksiyonlarının, bu, denebilir ki “alt kimlikler” üzerinden yürüttükleri propaganda ile birlikte, sendikal merkezlerin bürokrat yöneticilerinin sermaye ile uzlaşma içinde ve aynı yöndeki tutumları, işçilerin sermaye ve sermaye parti ve hükümetleri karşısında kendi sınıf çıkarları için etkili mücadelesini önlemekle kalmadı, bu sınıf düşmanı politika ve güçler tarafından yığınsal olarak etki altına alınmalarını sağladı.

Bu dönemin bir özelliği de, kapitalizmin; emperyalist gericilik ve tüm ülkelerin egemenlerinin, Ortaçağ’ın bütün karanlık anlayış ve düşünüş tarzlarını, ‘inanç’ ve geleneklerin en geri biçimlerini, bir kez daha sarılmak ve kullanmak üzere “yardıma çağırması”dır. En çürümüş biçimiyle Amerikan emperyalizmi ve Bush’un Evangelist çığırtkanlığında ifadesini bulan ve uluslararası alanda, ilişkileri ve gelişmeleri etkilemenin aracı olarak kullanılan dinsel ideoloji, çeşitli biçimleriyle ülkeler, uluslar ve sınıflar arası ilişkilerin mali oligarşi ve tekeller yararına düzenlenmesi için kullanılan dine bu iki yüzlü, çıkarcı sarılma, özellikle “İslam Dünyası” olarak adlandırılan bölge ve ülkelere yönelik emperyalist politikaların son yirmi-otuz yıllık süreçte öne çıkarılan bir özelliği olarak rol oynadı. Başlıca, Huntington’un “Medeniyetler Savaşı” tezinde içerilen geri İslam-İleri Hıristiyan “milletler ve medeniyetler çatışması” kurgusunda ve ABD’nin “Ilımlı İslam-radikal İslam” ayrımında[5] ifadesini bulan, dinsel ideolojinin bu uluslararası kullanılışı, sonuçları yönünden, en önemli darbeyi, işçi sınıfı ve emekçilerin kendi sınıf talepleri/hakları için mücadelesine vurdu. Bu mücadelenin güçlerini “inanç ve etnik köken farkları” üzerinden bir kez daha bölme işlevini, denebilir ki başarıyla yerine getirdi. Batılı emperyalistlerin, özellikle de ABD’nin “İslam”ı bölerek yedekleme politikasının kışkırttığı; önceki süreçte bizzat onlar tarafından organize edilerek kullanılan El Kaide-Taliban gibi örgütlerin güç kazandığı bu sürecin bir yerinde; 2001-2003 Irak ve Afganistan işgalleriyle birlikte, bu “eski dostlar” birbirleriyle çatışır duruma düştüler. “Ilımlı İslam”a emperyalist gerici referansın öne çıkması böyle bir gelişmeye denk düştü. Ama bu da gerçekte bir görüntüden ibaretti. Ayırt edici kriter, emperyalist çıkarlara hizmet; bu çıkarların ifadesi politikalara yedeklenmek; uluslararası tekellerin yağmasına aracı olmayı kabullenmekti. Bunu kabullenen, isterse “Müslüman Kardeşler” gibi, en gericisinden şeriatçı örgütler olsunlar, ABD ve Batılı emperyalist çakalların desteğinden mahrum olmayacaktı, olmadılar da. Bir dönemler, özellikle Arap ulusalcısı Nasır’ın ve Sovyetler Birliği’yle ittifak halindeki Baas Partileri’nin politikalarında dışa vuran laik ya da İslami özellikler de taşıyan çizgi ve yönetimlerin (özellikle Irak ve Suriye) düşman ilan edilerek çökertilme stratejisine hedef alınmaları, ve fakat Suudi Vahabileri gibi, şeriatçılıkta başı çekenlerle her türlü işbirliğinden geri durulmamış olması, açık bir göstergeydi. Bu emperyalist politikaya karşı çıkanları bertaraf etmek için ise, din-mezhep ayrımcılığından, milliyet farklarına kadar her şey istismar ediliyor; ‘modern kapitalizm’in sözüm ona geride bıraktığı, örneğin Sünni-Alevi ayrımcılığı üzerinden gelişen/gelişecek çatışmalar körükleniyordu.

Kapitalist uluslararası güçlerin bu politikası (dini araç olarak kullanma), özellikle Arap “İslam” ülkelerinde ve Türkiye’de din üzerinden politika yapan sermaye güçleri ve partilerinin kitle dayanaklarını güçlendirmelerinde etkenlerden biri olarak rol oynadı. Bu partilerden bir kısmı, sahte bir antiemperyalist söylemle ve ama dini referans alan politikalarla güç toplamaya çalışırlarken (Refah Partisi), diğer bazıları da, emperyalizm ve özellikle de ABD ile işbirliğini ilerleterek, onun “ılımlılık” söyleminin eşlik ettiği yedekleme ve kullanma politikasına olumlu yanıtlarının karşılığını, “güvenilir stratejik müttefik” söyleminde ve sermaye akış hızını kesmek için özel bir bariyerle karşılaşmama şeklinde gördüler. Bir dönemlerin kesintisiz anti komünist propagandasının din-gelenek-görenek-millilik üzerinden sürdürülmesinin ve ABD müttefikliği-NATO üyeliği sürecinin bu sözde millici-ananeci konumun “garantisi” olarak gösterilmiş olması, kitlelerin hiç de küçümsenemeyecek bir bölümünde, bu işbirliği ve “güvenilir ilişki”nin sürdürülmesi anlayışının etkili olmasını sağlarken, AKP’nin işbirlikçi hattı, Irak ve Afganistan işgalleriyle artan antiemperyalist tepkinin süreç içinde, geriye düşmesinde, etkenlerden biri olarak rol oynadı. AKP’nin işbirlikçi politikalarından rahatsız olan ve emperyalist saldırganlık ve işgallere öfke duyan “Müslüman anti kapitalistler” benzeri gruplar ortaya çıkmasına rağmen, iki binli ilk yıllarda % 70-80’lere yükselen anti Amerikan öfke, AKP’nin yatıştırmacı, uzlaşmacı politikalarıyla yarı yarıya geriye düştü.[6]

Tayyip Erdoğan ve hükümeti, bu ayrımcılığı bölgenin öteki “İslam ülkeleri”yle, bu ülkelerin devlet yöneticileriyle ilişkilere dek genişletip, İran, Suriye ve Irak’taki gelişmelere, Sünni Arap yönetimleriyle birlikte müdahaleye yönelirken; Suriye yönetimini yıkmak üzere paralı gurkaların örgütlenmesine yardım etmek ve büyük çaplı sabotajlarla Esat yönetimini “saf dışı bırakmak” üzere, yoğun bir çaba içine girmiştir. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” söylemini, kendi ülkesinde izlediği politikaları örtmek ve dikkatleri dışarıya çekmek üzere sürdüren bu yönetim, Kürtlere bombalarla saldırmaktan, Alevilere zulüm etmekten, gençleri ve kadın emekçileri polis zorbalığıyla susturmaya çalışmaktan geri durmazken, özellikle Sünni İslam kesimleri yedeklemek üzere, dinsel ideoloji ağırlıklı propagandaya ağırlık verdi. Kürt ulusal direnişi ve politik Kürt hareketini “Müslüman olmamak”la vurmaya çalıştı, “Alevilik Ali’yi sevmekse, en çok ben Aleviyim” demagojisi ve “Alevi Çalıştayları” manevralarıyla Alevilerin bir kesimini yedeklemeye girişti. Hükümet-devlet olanaklarıyla güçlendirilerek sürdürülen bu propaganda, kitlelerin, sermaye çıkarları için, sermayeye karşı kitle mücadelesini güçten düşürmek amaçlı olarak bölünmüş halde tutulması hedefiyle birlikte, “Müslüman-Müslüman olmayan”; “inançlı-inançsız” ayrımı üzerinden ‘derinleştirilip’ yaygınlaştırıldı.[7]

Bu politika, kitleler üzerindeki etkisiyle, işçi ve emekçilerin kendi talepleri için mücadelesine büyük darbeler vurdu; hareketin gücünü önemli oranda kırdı ve bunun da sonuçlarından biri olarak, hükümet-devlet gücünün hakim konumunu güçlendirdi. Ancak bu olgunun yalnızca bir yanını oluşturuyor. Diğer yandan bu saldırganlık, burjuvazi ve onun güncel olarak en saldırgan partisi ve hükümetinin şahsında sermayenin halk düşmanı “kimliği”nin daha net tanınması için çok zengin bir malzeme sağlıyor.

Gerek sınıf mücadelesi tarihinin bugüne gelen deneyim(ler)i, gerekse güncel olarak yaşananlar, gerçeğin ayırdına varmak üzere bakmasını bilen her emekçi için “inançlar” üzerinden politika yapan sermaye temsilcilerinin, “paranın dini imanı yoktur! demagojik söylemine rağmen, –ki sermaye için tanrı da, iman da, din de, para ve daha fazla kârdır ve bu anlamıyla paranın dini imanı olmadığı doğrudur– nasıl da zenginleştiklerini, ‘karunlaştıkları’nı, görmeleri için, aslında oldukça çarpıcıdır. Dini, politikanın aracı olarak kullanan ve egemen politik söylemle “yüzde doksan dokuzu Müslüman” halkın aldanmışlıkları üzerinden palazlanan sağ-gerici; Kürtlere ve komşu ülkeler halklarına karşı Türkçü-yeni Osmanlıcı; emperyalistler karşısında uşak ve işbirlikçi politikacı ve yöneticilerin, aileleri-yakınları ve çevreleriyle kısa sürede zenginleşip milyarder-trilyonerler arasına katılmaları, Özal-Çiller-Erdoğan hükümetleri döneminin yalın gerçeklikleri arasındadır. Son otuz yılın yönetiminde yer alan ve “İslam-Müslüman-inanç, din” söylemini elden bırakmayan Özal-Erbakan-Türkeş, Çiller, Erdoğan ailelerinin mali durumlarındaki değişim, onların başında bulundukları hükümetlerde görev almış çok sayıda insanın, Kemal Unakıtan’ın “nadir temsilci”si olduğu üzere, karunlaştıkları biliniyor. Özal, “ben zenginleri severim” diyordu ve ailesinin fertlerinin karışmadıkları skandal nerdeyse kalmadı. Çiller’in ne yaman bir Amerikancı ve kapitalist soyguncu olduğu, mahkeme davalarına dahi konu oldu. Erbakan’ın varlığı ve altınları çocuklarının birbirine düşmelerine yol açtı ve benzer bir durum Türkeş açısından da yaşandı. Erdoğan’ın trilyonları konuşulmaya devam ediyor, vb. vb.. Liste uzatılabilir. Ama, din istismarcılığının, dinin politik araç olarak ve kapitalist sömürüyü kolaylaştırmak üzere kitle aldanmışlığının silahı olarak kullanılması üzerinden nasıl zengin kapitalistler ve para babaları haline geldiğini; “Müslüman-Milliyetçi lider politikacı” denilenlerin bu politikaları izleyerek nasıl da palazlandıklarını görmek için, bu kadarı bile yeterlidir. “Yola devam!” şiarlarıyla meydanlara çıkanların ve izinde olmakla övünülenlerin, iç ve dış sermaye çevrelerinin çıkarlarını savunmak için gösterdikleri onca gayretin sırrı demek ki, sermaye önündeki bu secdeye varıştadır. Onların demagojilerine aldananlar ise, bu aldanmışlık durumundan çıkışın yolunu, onların kapitalizm ‘dininde’ olduklarını görerek, anlayarak bulacaklardır. Sancılı olmakla birlikte bu değişim gerçekleşecek, “Yoksul sofraları”na konukluğun, sosyal haklar yerine inayet yardımlarının ikamesinin, vicdani görünümlü AKP yaklaşımının politik rantiyeci karakterinin açıklık kazanması önlenemeyecektir.

HAREKETİN DİYALEKTİĞİ, DEĞİŞİMİN ANA DOĞRULTUSU VE SERMAYE HÜKÜMETİ- DEVLETİNİN “KADERİ”!

Kapitalist üretim tarzının ayakta kalışı-tutulması, açık ki esas olarak emekgücü sömürüsüne dayanan bu sistemin, çıkarları sistemin devamı ve korunmasından yana güçlerin (sınıf(lar)ın yönetim gücünü, devlet aygıtını ve zor uygulamasını ezip geçecek bir kitle pratiği ve işçi sınıfı hareketinin henüz tek tek ülkelerde ve evrensel ölçekte gerçekleşmemiş olmasıdır. Buna, tarihsel süreç içinde şekillenmiş olan ve kapitalizm öncesi toplumsal biçimlerden devralınanlarıyla birlikte burjuvazi tarafından hakim kılınmak için her tür yöntem ve aracın devreye sokularak gerçekleşmesinde rol oynanan ruhi şekillenme, düşünüş tarzı ve inanç biçimleri de katkıda bulunmaktadır. Kitleler açısından dünyayı ve içinde yaşadıkları koşulları algılayış, “basit” ve sürekli yinelenen iş-eylem tarzı içinde gerçekleşen; süreç içinde o olmaksızın ve öyle hareket edilmeksizin devam edilemeyeceği anlayışına dönüşmüştür. Kitlelerin, çıkarlarıyla karşıtlık gösteren bir iktisadi-toplumsal sistemi, çıkarlarıyla uyumlu bir sisteme dönüştürmeye hemen ya da toptan yönelmemelerinin önemli bir etkenidir bu. Belirli tarihsel koşullarda, belirli dönemlerin belirli insanlarının, insan gruplarının/sınıfların, kendilerini kuşatan koşullar içinde oluşturdukları bu görece sabit düşünüş/inanış tarzları ve alışkanlıkların değişime uğraması, yine içinde yer aldıkları üretim ilişkileri ve üretim sürecinde, onun tarafından farklı ve uzlaşmaz çıkarları temelinde birbirleriyle çatışmaya sürüklenmeleri, böylece pratik eylem içine girmeleriyle gerçekleşir. Sömürülen sınıf ve kesimlerin, üretim sürecindeki kendi durumlarının farkına varmaları ve bu durumdan kurtuluş bilinciyle, kendilerini ezen ve sömüren güçlere karşı eyleme girmeleriyle, o eski ve mevcut anlayış, düşünüş tarzı ve inançlar da değişmeye, nispeten daha uzun sürecek bir zaman içinde yerini yeni düşüncelere bırakmaya başlar. Belirli dönemlerin belirli ezilen ve sömürülen sınıflarının mensuplarında, kendilerini kuşatan iktisadi ilişkiler ve maddi koşulların kaynağını oluşturdukları görece sabit bu düşünüş tarzları, alışkanlık ve mevcut duruma uyum gösterme halleri; bu ‘rıza gösterme’ ve “statüko”(!) böylece, yine ekonomik ve onun tarafından harekete geçirilen öteki dinamiklerin sarsıcı etkisi altında değişime sürüklenir. Mevcut sisteme ve kurulu ‘düzen’e bilinçli ya da bilinçsizce bağımlılık, kapitalist-burjuva otorite tarafından korunmak ve sürdürülmek istenmesine; burjuva kurumları ve hükümetleri bu yönde eylemde bulunmalarına rağmen, böylece bizzat kapitalizmin kendi içsel güçlerinin hareketiyle yıkıma doğru sürüklenir ve yıkılır. Bugüne dek olan tarihin –ilkel komünal dönemi dışında– sömürenlerin sömürülenler üzerindeki tahakkümü tarafından biçimlendirilmiş ve sınıflar mücadelesi tarihi olarak yaşandığını gözönünde tutmayan her anlayış ve düşünüş tarzı, egemen ve ezilen sınıf(lar)ın bugün içinde bulundukları ilişkiyi ve sömürülen kitlelerin kapitalizm tarafından bölünmüşlükleri üzerinden kapitalist parti fraksiyonlarına ve mevcut sömürü sistemine bağlı tutulmalarını doğru olarak değerlendiremez. Emek gücünün kapitalist sömürüsüne ve kitlelerin büyük çoğunluğunun sermayenin, tekelci burjuvazi ve gericiliğin baskısı altında tutuluyor olmasıyla biçimlenen bu ilişki tarzı, aynı nedenle ezilen ve sömürülenlerin itiraz ve başkaldırılarını mayalayıp doğurmaya mahkumdur; ama aynı zamanda, egemen sınıfın her tür düşüncesi ve kültürel ‘birikimi’nin; burjuva ideolojisi ve düşünce tarzının, egemenlik altında tutulanların maddi ve manevi yaşamlarında; ruhsal, düşünsel ve davranışsal edimlerinin şekillen(diril)mesinde rol oynamakta, işlevli olmaktadır. Burjuva otoritesine itaati vazeden sermaye çıkarlarının ifadesi görüşleri, hakim düzen ve aygıtın tüm kurumlarınca sürekli yinelenen ve yenilenen ürünü olarak, insanların “iç dünyası”nda; duyuş, düşünüş ve eyleminde etkili kılmak üzere kullanan güçler, yoksulluk ve açlık içindeki, işsizlikle ve yoksunlukla ‘hizaya getirilme’ye çalışılan, fedakarlık çağrılarıyla ve başka uluslara düşmanlıkla aldatılmak istenen, savaşlarda kırılan kitlelerin yaşamında, bütün bunlara karşın, bir değişmezlik ve kalıcılık göstermekten uzaktır ve yıkıma uğramaktan kurtulamayacaktır.

İnsanın, kendi tarihsel gelişme sürecinde, gerçekte hiçbir zaman tümüyle engellenememiş olan ilerleyişi, insan ve toplum dışı “kurtarıcı güç” tasarımı ya da tasavvurunun eninde sonunda son bulmasını kaçınılmaz kılar. İnsanlık, “ebedi kurtarıcı”ya ihtiyacının olmadığını öğrenecek, kendi ‘kaderi’ni, doğayla, onu denetimine alma mücadelesi içinde kendisi belirleyecektir. Böylece, zaman ve “mekan” dışı “ebedi güç” ile donanmış belirleyici varlık inancı yok olup gidecektir. İnsanın, tarihsel-toplumsal sürece kolektif ‘özne’ olarak katılımı, kendini tarihsel eylemi aracıyla ‘gerçekleştirmesi’, bu sürece hakim olabilmesinin koşuludur. Kitleler, içinde bulundukları koşullar ile ilişki biçimlerinin etkisi altında, kendi tarihlerini kendileri yaparlar. Sömürü ilişkilerinin, koşullarının ve onların ürünü haksızlıkların, salt düşünce yoluyla ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bunun için kitle pratiğine; siyasal mücadeleye, sınıfların eylemine ihtiyaç vardır. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti ve üretimin kolektif toplumsal çıkara göre örgütlenmesi yoluyla emek-sermaye çelişkisinin çözümü, açık ki kendiliğinden, salt iktisadi alandaki devinimle, otomatik bir şekilde gerçekleşemez. Toplumun ve üretim tarzının yeni sosyalist örgütlenmesi, bireylerin tekil hedeflerinin “örtüşmesi”ne doğru; onların toplumsal çoğunluğun gerçek ve özgür unsurları olmalarının koşullarını oluşturur.

Tüm toplumsal kategoriler, kendi başlarına, bağımsız değil, ama insan ilişkileri; insanın doğa ve birbirleriyle ilişki –ve çelişki içinde– geliştirdikleri kategorilerdir. Ulus, aile, birey, sınıf gibi kategoriler, metalararası değişim, değer ve fiyat vb., her biri nedensellik ve zorunluluk ilişkisi içinde varlık ve değişim gösterirler. Çelişkilerin çözümü ve buna uygun düşen düşüncelerin kitle pratiği içinde sonuçlarıyla kanıtlanmış olması, bir sonal-değişmezlik ve çelişkisizlik durumuna değil, tarihin dinamiğinin işlevini sürdürmesine; yeni ve daha ileriye doğru devinimin kaçınılmazlığına işaret eder. Tarihsel süreç, sınırları kesinkes belirlenmiş bir bütünlük tarafından değil; kendi aralarında ve doğayla mücadeleleri içinde ilişkileri değişim gösteren, ilişki ve eylemleri içinde kendileri de değişen insanlar tarafından gerçekleştirilir. Sorunların bir seferde ve “sonsuzca açıklayıcı”lığı tasavvuru, insanın ve nesnesinin değişmesini; tarihsel bir kategori olarak insanın bilgisinin devingenliğini dikkate almayan idealist bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı, tarih üstü-tarihe aşkın bir ‘hakikat’ arayışını içerir. Bu görüş, diğer yandan, insanlığın kurtuluşu davasının “yakında gelecek bir zafer umudu” beklentisine aykırı olarak, çeşitli yenilgilerle karşılaşmasından hareketle, bu mücadelenin haklılığı ve sömürülen-ezilen sınıf(lar)ın koşullarla bağlı zaferlerinin kaçınılmazlığı düşüncesine karşıttır. Gerçek olan odur ki, tarihsel hareket, sınıfların ilişkileri ve mücadeleleri, bilim ve teknikteki ilerleme vb. hemen tüm kategoriler koşullara bağlı olarak ve karşılıklı bir etkileşim içinde değişime uğrarlarken, işlevleri de aynı ve değişmez olarak kalmaz. Bugünün toplumu dünün toplumundan farklıdır. Günümüzde kaydedilen bilimsel gelişme ile birkaç yüzyıl önceki gelişmeler arasında devasa farklar vardır.

Toplumsal sınıf ve kesimlerin farklılık göstermesi kaçınılmaz olan kültür düzeyleri, eğitim durumları ve geleneksel etkiler, toplumsal sorunlara ilişkin tutumu etkilerler. Toplumsal biçimler, içerdikleri dinamikleriyle varlık gösterirler. Bu dinamiklerin mevcut yaşam tarzını koruma-sürdürme eğilimi ile, bu mevcut biçim tarafından çıkar zıtlığı temelinde birbirleriyle çatışmaya; böylece bu mevcut biçimlerin yıkımına götürecek eyleme itilmeleri, bir arada var olur. Bu gelişme ve değişim sürecinin yönü ve ‘temposu’, son kertede, toplumun ekonomik yapısı ve onun içsel yasaları tarafından belirlenir. Ancak, insanların-sınıf ve grupların bu belirli tarihsel süreç içindeki davranış-eyleyiş tarzı, iktisadi üretim tarzı ve üretim ilişkileri temeli üzerinde gelişmekle ve son kertede bunlar tarafından belirlenmekle birlikte, yalnızca ve yalnızca o andaki ekonomik olaylardan hareketle sınırlı olarak gerçekleşmemektedir. Bireyler ve gruplar, sınıflar ve kitlelerin çeşitli kesimleri, içinde bulundukları koşullarda, kendilerinden önceki kuşakların aktardıklarından da etkilenerek, geçmiş ve şimdiki toplumsal gelişme ile ilişki içinde şekillenmiş insanlar olarak davranırlar. Mevcut üretim sistemi ve toplumsal biçim –bugün kapitalizm, kapitalist emperyalizm– insanları sadece, dolaysız olarak değil; aile, okul, dini kurumlar, sanat kurumları gibi, görece ‘sabit’ ve daha yavaş değişen kurumlar aracıyla sürdürülen ‘eğitim’ ve yönlendiriş aracıyla da etkiler. Tümü de ekonomik sistemin yapısıyla ilişki içindeki bütün bu kurumlar, insan davranışı ve tutumu; eğilim ve yönelişleri üzerinde etkide bulunurlar. Öyleyse kitlelerin günümüzde içinde bulundukları durum, tüm bu başlıca ve bağlantılı diğer neden ve etkenler gözönünde tutularak, ancak doğru biçimde değerlendirilebilir ve anlaşılabilir.

İŞÇİ SINIFININ, KENDİ VE DİĞER EMEKÇİLERİN HAKLARI İÇİN MÜCADELESİ KAÇINILMAZDIR

Değişim, evet, ‘değişmeyen tek gerçek’tir! Zıtların birliği ve mücadelesinin doğadaki ve toplumsal yaşamdaki hareket yasası olarak da anabiliriz onu. Sınıf mücadelesinin en belirgin, en keskin, en yalın haliyle kapitalizm koşullarında yaşandığı ise, bir diğer gerçektir. Kendi tarihlerini kendileri yapan insan(lar), sınıflar halinde farklılaştıklarından beri, farklı ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları üzerinden, kendi çıkarlarının kavgası içindedirler. İktisadi-sosyal, siyasal ve ideolojik, kültürel her alanda; barışçıl ve şiddete dayalı çeşitli biçimler alarak yürütülegelen; ve tüm bu özellikleri, yöntem ve araçlarıyla insan(lar)ın toplumsal iktisadi koşullarının izini taşıyan; daha doğrusu son kertede bu koşullar tarafından belirlenir olagelen bu kavga, bugün de devam ediyor. Sınıflar arasındaki bu mücadele, geçmiş kuşaklardan devralınıp içinde bulunulan koşullarda üretilenlerle birlikte siyasal-hukuki-kültürel ve diğer anlayış, düşünce, gelenek ve ruhi şekillenmeleri tarafından da etkilenmiş olarak; bu ikincilerin, mücadelenin düzeyi ve kapsamı, aldığı biçim ve yürütüldüğü araç ve yöntemler üzerinde etkileriyle birlikte, uluslararası deney ve dayanışmadan güç alarak, düşüşler ve yükselişler; gerilemeler ve ilerlemeler halinde; ama tarihi eğilime uygun düşecek şekilde, ileriye doğru devam ediyor. Zıtların birliği ve mücadelesinin kapitalist sistemdeki gelişme süreci ve seyri, yukarıda da sözü edilen, işçi ve emekçilerin kendi durumlarıyla çelişik politik-pratik tutumlarının anlaşılması yönünden olduğu kadar, mücadelenin, işçi sınıfının kesin başarısına doğru ilerleyişinin kaçınılmazlığı yönünden de açıklayıcıdır ve bunun nesnel dayanağı, dolaysız olarak, işçi-emekçi hareketinin kendisidir.

Bugün işçilerin %98’i küçük-orta boy işletmelerde ve bunların da %99’u on ve daha az sayıda işçi çalıştıran işyerlerinde; ancak irili ufaklı bu işletmelerin büyük çoğunluğunun organize sanayi siteleri içinde bir arada bulundukları ‘mekanlar’da çalışıyorlar. Çok sayıda yeni işçi havzası, organize sanayi bölgesi oluşmuştur. Parçalanmışlık ve bir aradalık birlikte bulunuyor. Büyük işletmelerin oransal küçüklüğü, ekonomideki etkinliklerinin önünde engel değil ve bu kapitalist tekelleşmenin ortaya çıkardığı nesnel bir durum. Başlıca otomotiv, demir-çelik, petro-kimya gibi nispeten büyük sanayi işletmelerinin bulunduğu sektörlerle birlikte, inşaat ve tekstil-dokuma sektörleri yoğun işçi alanlarını oluşturuyorlar. Metal sektörü gibi, hem daha büyük kapasiteli hem de ekonomi içindeki işlevi nedeniyle önemli yer tutan işletme ve sektörler, ağır çalışma koşulları ve disiplini, mücadele deneyimi gibi nedenlerle, Türk Metal üyesi işçilerin eylemlerinde görüldüğü üzere, hızla “radikalleşebilmekte”dirler. Diğer yandan eğitimli sınıf gücü giderek büyümektedir. Genç işçi ve işsiz kitlelerinin çok büyük kesimi geçmiş yıllarla kıyas kabul etmez oranda eğitimlidir. “Beyaz yakalı” denilen, nispeten yüksek eğitim düzeyinde öğrenim görmüş ve denebilir ki daha güvenceli işlerde çalışanların büyük kesimi; sağlık, eğitim ve belediye hizmetlerinin özelleştirilmesiyle birlikte işçileşme sürecine girmişlerdir. Yaşam tarzları ve alışkanlıklarıyla henüz proleterleşmeseler de, bu süreç, işçi sınıfının hem kitlesel büyümesine, hem de örgütlenme dayanaklarının genişlemesine doğru gelişmektedir. Sınıfın kolektif-sınıf davranışının gerçekleşmesi/gerçekleştirilmesi için nesnel dayanaklar güç kazanmaktadır. En küçük direnişte bile işçiler, birleştiklerinde haklarını elde etme, durumlarını değiştirme, patronlarının ve hükümetin baskısına boyun eğmeme konusunda daha olumlu bir noktada durabildiklerini görüyor ve bunun deneyimlerini biriktiriyorlar. Bu birikim, “kendisi için sınıf olma” bilincinin gelişmesinde, etkenlerden en önemlisi olarak rol oynuyor. İşçiler ve tüm ezilen emekçiler, ancak birleşirlerse ve birlikte mücadele ederlerse kazanabileceklerini, irili-ufaklı eylemleri içinde ve uluslararası mücadelelerin tecrübeleriyle öğrenmektedirler. İşçinin, burjuvaziyi, deyiş yerindeyse “şah damarı”ndan vuracak silahı da budur. İşçilerin üçte ikisinin 35 ve altı yaş gruplarında olmaları ve işsiz kitlelerinin en önemli kuşağının gençlerden oluşması, çok sayıdaki yerel işçi direnişinin özellikle düşük ücretli işlerde ve sendikasız-sigortasız çalıştırılan bu genç işçiler tarafından gerçekleştiriliyor oluşu, işçiler içindeki politik kitle çalışmasının önemine de işaret ediyor.

Modern kapitalist toplum tarafından cehalete ve itaate mahkum edilen kitlelerin, itaat vazeden dinsel köleleştirici ideolojinin karanlığından kurtulmaları için salt propagandanın yetmezliği bilinir. Kitlelerin kendi durumlarının bilgisine ve kurtuluşlarının bilincine ulaşmaları için kitle pratiği; sınıf mücadelesinin deneyimleri içindeki kendi tecrübelerine; bu tecrübeye dayanarak kitleleri karanlığa iten ve karanlıkta tutmaya hizmet eden ideolojilerin burjuvazinin iktisadi çıkarları temeli üzerinde şekillendiklerini kavramalarına ihtiyaç vardır.

Karşıtların bir aradalığı-birliği ve mücadelesi; proletarya ve burjuvazinin kapitalist üretim içinde, kapitalistlerin daha çok kâr için emekgücünü daha ucuza kapatmayı ve artıdeğer sömürüsünü sürdürmeyi; işçi sınıfının ise sadece ücret artışı, sosyal haklar vb. üzerinden çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme değil, sömürüden kurtuluş için uyanışı içinde kendi çıkarları yönündeki mücadelesi; birbirlerini dışlayan bu karşıtlığın yükseliş ve alçalış halindeki düz olmayan mücadele ve gelişme hattında, yeni toplumun maddi güçlerinin olgunlaşması ve eski toplumun kendi çelişkilerinin deyiş yerinde ise kurbanı olarak, yıkıma sürüklenmesini getirmektedir. Bu, değişimin ve toplumsal değişimin diyalektiğidir. Karşıtların birliği (“çakışması, özdeşliği eşit hareketi”-Lenin) koşullara bağlı, geçici, göreli ve süreksiz; çatışması ise kaçınılmaz ve kesindir.

Demek oluyor ki, içinde bulunduğumuz-içinden geçtiğimiz ve nispeten uzun süren, proletaryanın sınıf savaşımındaki mevzi kaybı ve geriye püskürtülmüş olması dönemi, bütün öteki toplumsal kategorilerle ilişkisi içinde geçici bir durumdur. Değişim kaçınılmazdır; hareket ve değişim, ‘canlı varlık’ olarak en çok ve en fazla, toplumsal yaşam için geçerlidir. Kapitalizm, bizzat kendisi tarafından yaratılan işçi sınıfının devrimci eylemiyle –kapitalizm tarafından ve sömürülmeye karşı olarak bu eyleme sürüklenmektedir– yıkılmaya mahkumdur ve bunun nesnel koşulları, bugün her zamankinden daha fazla olgunlaşmış bulunmaktadır. Her bir ülkedeki çeşitli sınıf eylemleri, işçi ve halk direnişleri birer göstergedir. Sömüren-sömürülen sınıf ilişkisinin –zorunlu olarak karşıtların çatışmasını içerir–değişmez gibi görünen ya da öyle gösterilen durumu, değişime mahkum olup, gerçekte sürekli değişmektedir. Değişim, hem işçi sınıfının büyüyen safları, eğitimli güçlerinin artışı, bilim ve teknik buluşlardan yararlanma olanağının geçmiş zamanlara göre daha ileride oluşu yönünden, hem de kapitalistlerle giriştiği mücadelesinde bizzat kendi gözlemleri ve yaşadıklarıyla öğrendikleri üzerinden gerçekleşmektedir.

AKP ve hükümetinin, onca zalimane baskı ve kapitalistlerin çıkarları için uygulamayı sürdürdüğü iktisadi-sosyal politikaların halk kitlelerinde yol açtığı yıkıma rağmen “gücünü koruyor olması”nın(!) bu ‘kaynakları’ ya da dayanakları, eşyanın tabiatı gereği, değişimin “değirmeni”nden geçecektir/geçmektedir. Toplumsal sınıflar arası ilişkilerin deviniminde “alternatifsizlik”, gerçekte yoktur. Günümüzde, kitlelerin talepleri ve çıkarlarıyla çatışma içindeki hakim sınıf güçlerinin itibar yitimine, güç kaybına, ve giderek tecridine doğru gelişme gösteren bir süreç yaşanmaktadır. Öncekiler gibi, bu sermaye ve emperyalizm temsilcisi/işbirlikçisi parti ve hükümeti de, sahneden çekileceği günlere doğru yürümektedir. Ve sorun, işçi sınıfı ve emekçilerin kendi sınıf partileri aracıyla toplum yaşamında tutacakları yerin nasıl bir yer olacağı, gelişme sürecini nasıl ve hangi düzeyde etkileyebileceğidir.


[1] Bülent Arınç, Bekir Bozdağ, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Diyanet İşleri Başkanı.., aynı içerikli açıklamalar yaptılar. Yargıtay ve Danıştay yetkilileri, kurumları adına alınan aynı doğrultudaki Alevilere camileri dayatan kararları açıklamakta sakınca görmediler. Başbakan Yardımcısı Bozdağ şöyle diyordu: “Müslümanların mabedi her zaman tektir. Müslümanların ortak mabedi camidir. Kendini Müslüman olarak hisseden herkes için geçerlidir bu. Bugüne kadar hiç kimse Alevi geleneğinden gelenler de dahil olmak üzere, camiden başka bir mabet söylememiştir.

[2] AKP Hükümeti’ne yakın ANAR tarafından, Haziran ayı (2012) sonlarına doğru açıklanan verilere göre, AKP’nin oy desteği %51’e ulaşmış görünmekteydi. Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün araştırmasına göre de, AKP’ye oy verenlerin yüzde 27’si kendilerini “sosyal demokrat”, yüzde 15’i “sosyalist” diye isimlendiriyorlardı. İlki üzerine, buradaki makalede etkenleri konu edilmektedir. İkincisi açısından söylenecek ise şudur: Bu, bir handikap değildir. AKP destekçisi liberal ve sözde solcuların, kendilerini “sosyalist” olarak adlandırmaları, öyle oldukları anlamına gelmez. ABD’nin potasında Türkiye ve komşu ülkeler halklarına karşı, uluslararası tekellerin saldırı silahı işlevini yerine getiren bir partiye destekleri, bir çıkar karşılığı olmalı. AKP ve hükümetini “iş olsun diye” değil, bir amaç-hedef ve anlayış gereği destekliyorlardır. Bu desteklerinin halk için olmadığının da bilincindedirler. Dönemin en büyük rantiyeci ve rant dağıtıcısı gücünün eteğine yapışmalarında, gelir ve mevki neması doğrudan rol oynamaktadır; ancak her halükarda AKP’yi “sosyalistim” diye desteklemeye yöneltmek üzere peşlerine taktıkları belirli bir kesimi etkiledikleri görülmektedir ki sosyalizmden de en azından haberdar olan bu kesimlerin, koşulları oluştuğu ve gereği yapıldığında AKP’den öncelikle kopacak kesimler olduğu öngörülebilir.

[3] Belirtilmelidir ki, bu yönde yazılı belge gösterme durumda değiliz. Ne var ki, dar “sol” gruplar içinde dahi okunurluğu oldukça sınırlı etkisiz yayınlardan ziyade, sözlü spekülasyonlar halinde, “fısıltı gazeteciliği” aracıyla yayılan söylenti ve iddiaların daha hızlı yayılıp, daha geniş kesimleri etkilediği de bilinen bir durumdur. Yukarıdaki türden “soru”lar aracıyla olumsuz işlevine yaygınlık kazandırılan spekülasyonların duymazdan gelinmesi ise, verdikleri zararı ortadan kaldırmadığı gibi, etkisini daha da artırmaktadır.

[4] Hükümetin politikalarına destek veren liberallerin bir kısmının, saldırgan politikaların iyice pervasızlaşması karşısında “yapmayın artık!” diye feveran etmeleri, hükümet ve partisinin güç kaybetmesinni bir göstergesi olarak da alınabilir. C. Çandar, 14 Temmuz Diyarbakır saldırısı üzerine yazdığı makalesini, “Yetti artık. Anlamak için daha ne kadar kan dökülecek? Kürtler pes etmedi, etmeyecek. Silahla, yasakla olmuyor. Ya çözün ya çözüleceğiz!“ diye bitiriyordu.

[5] İlki uzlaşılır ve kullanılabilir, ikincisi terörist ve yok edilmesi gereken olarak formüle ediliyordu ve bu ‘ayrım’da belirleyici olanın çıkarlar olması, karşıya alınan ile yandaş olanın zamana ve gelişmelere göre değişebileceğini, El Kaide ve Taliban ile ilişkilerin ABD yanlılığı üzerinden belirlendiğini yakın tarih ortaya koydu.

[6] Buna rağmen, özellikle Kürt direnişinin Amerikan emperyalizmiyle araya mesafe koyarak, onun işbirlikçiliği dayatan politikalarını reddiyle birlikte, anti emperyalizmin ilerici, devrimci demokrat kitle dayanağının daha fazla erimesi, kaybedilenlerin yerine yeni güçlerin eklenmesiyle, denebilir ki engellenmiş oldu.

[7] Erdoğan’ın çeşitli zamanlarda ve değişik vesilelerle yaptığı konuşmalarındaki çeşitli sözleri, kapitalist emperyalizmin savunusunu dini ideoloji savunuculuğuyla birleştirdiğini açıklıkla gösterir özelliktedir. O, şöyle demektedir: Elhamdülillah şeriatçıyız. Yılbaşına Karşıyım. *Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok. *Her 10 Kasım’da yaygara kopartılıyor. *İçki Yasaklansın. *İstanbul’u Medine yapacağız. *Sadece imamlar resmi nikah kıysın.*Ben Millet Meclisi’nin de dua ile açılmasından yanayım. °Ben İstanbul’un imamıyım. *Mayo reklamı şehvet sömürüsüdür. *Taksim’deki caminin temelini inşallah atacağız. *Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır. *Camiler kışla, minareler süngü, kubbeler miğfer, müminler askerimizdir. *Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız. *Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz. *1.5 milyarlık İslam alemi, Müslüman milletimizin ayağa kalkmasını sabırsızlıkla bekliyor. Kalkacağız, bu ayaklanma başlayacak.. Işıkları göründü, *Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koskoca bir yalan, Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. *Bir tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabii ki gidecek be. *Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?.. Bu ne menem şey *Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allah’ın izniyle!.. Bu çalışmalarımız senaryoyu değiştirme çalışmalarıdır. Biz onun için geliyoruz. Biz Kemalist düzenin koruyucusu olamayız, bu mümkün değil. *Cumhuriyetmiş, Laiklikmiş, bunlar karın doyurmaz. *Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek, bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne) *Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir! (Danıştay’ın türban kararı konusunda). *Biz hukuka aykırı bir şey yapmıyoruz. Mecelle’de (şeriat hukuku) böyle bir kaide var. (Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayan yüzlerce atamanın vekaletlerle yürütülmesi konusunda). *Türkiye’yi pazarlıyorum. Bizim için verilecek para önemlidir. Herşeyi pazarlar satarız, parayı veren düdüğü çalar. *Yahu, bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak. (Erzurum’da çiftçilere sesleniyor) *Ulan terbiyesizlik yapma! Artistlik yapma ulan! Hadi ananı da al git burdan” (Mersin’de bir vatandaşa) *Burası (kafasını göstererek) basmıyor. Hayatında iki koyun gütmediği için bunu kavrayamıyor. (YÖK eski Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’e) *Sanki maçta gibi bağırıp çağırıyorlar, Türkiye laiktir, laik kalacak) diye, bunlar hoş şeyler değil. (AKP Genel Kongresinde) *Kes ulan sesini *Otur ulan oturduğun yerde, her şeye burnunu sokma

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑