Sınıf-iktidar-ideoloji ilişkisi ve “indirgemecilik” üzerine liberal söylem

Ferdan Ergut, Birikim’in 271. Sayısında “Tanınma Siyaseti ve Sol” başlıklı makalesinde, “yeni bir sol siyaset” için, “geleneğin takip edilmesi”nin değil, ama “dikkate alınması”nın gereğine işaret ederek, sınıf sorununu “sınıf çıkarı olarak sunma”nın “Kaba Marksistler”in işi olduğunu; onların, “sınıf kapasitesi” sorununu önemsiz gördüklerini yazdı. Ergut, bu “sorun”un aşılması için, “tanınma kavramı”nı kilit bir kavram olarak gösteriyor ve hem bir ara başlık altında, hem de uzunca bir dipnotunda, “Tanınma”nın, esas olarak “emeğin kendini gerçekleştirmesi sorunu” olduğuna dikkat çekerek,  “üretim sürecindeki birey, bir yandan kendini gerçekleştirirken bir yandan da yanı başındakilerin o ürettiğine muhtaç olduğunu ve o ihtiyacı karşılamanın verdiği kendini olumlama hissini yaşar” diye yazıyor. Bu “ihtiyacı karşılama hissi”nin vereceği mutluluğa işaret eden Ergut’a göre, Marx, sonraki çalışmalarında, “iç çelişkileri barındıran bu bakış”ı terkedip, sınıf mücadelesini “tanınma için verilen mücadele”den sınıf çıkarları için mücadeleye çektiği için, “özneler arası alan”ın kaybına neden olmuştur. Ergut, ayrıca, Marksist teorinin “bolluk toplumu” üzerinden kurgulandığını, oysa artık “doğanın” insanın “hizmetine girmeyi reddettiği”ni, bunun da, geleceği bolluk varsayımı üzerinden değil, kıtlık hakikati üzerinden” kurmayı gerektirdiğini söylüyor. Bu önemli çarpıtmasıyla birlikte Ergut, “onurlu ve saygın bir yaşam”ın, bireylerin yaşam tarzı, hedefleri, istek ve eyleminin “yakınımızdakiler tarafından meşru görülmesi”ne bağlı olduğunu ileri sürerek, “tanınma”-”meşru görülme”nin önemine değinir ve mücadelenin de bunun üzerine kurulmasını savunur. ODTÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi yazar, “toplumsal hareketler ve kolektif eylemler alanında”ki iki farklı yaklaşımı, “i) bu hareketleri ve eylemleri grup/sınıf çıkarlarının bir yansıması olarak alanlar ve ii) onurlu ve saygın bir yaşam sürebilmenin arayışı olarak alanlar” şeklinde ayırarak, ikincisinden yana tutum açıklıyor ve “nesnelci’ ya da ‘bilimsel’ Marksizmin ‘sınıf siyaseti’ adı altında yaptığı bütün indirgemeci analizler”in birinci eğilimden kaynaklandığını belirterek, “buradan bakıldığında -diyor- emekçi sınıfların tarih boyunca verdikleri bütün mücadeleler sanki sadece maddi hayatlarındaki sorunları merkeze almıştır, sanki bütün bu mücadeleler sadece aş ve iş meselesidir.” Ona göre, işçi sınıfının mücadelesinde esas olan “bireysel saygınlığı elde edebilme adına özneler arası koşulların dönüştürülmesi”dir ve “yeni bir sol tahayyül, bütün bu sömürü biçimlerinin (cinsel, etnik, ulusal, çevresel, kültürel vb.,) ‘son tahlilde’ tek bir sömürü biçimi (sınıf) tarafından belirlendiği varsayımı altında kurgulanamaz.”([1])

Ferdan Ergut’un, Marksizm “eleştirisi” adına, ciddi çarpıtmaları da içeren liberal iddialarıyla benzer görüşleri, bir başka yazar -Çağhan Kızıl-, ekonomi-politika; sınıf ve iktidar ilişkilerini ele aldığı ve Birikim Dergisi’nin Mart 2008 sayısında yer alan “Siyaset mi Değişiyor Yoksa Kavramlar mı?” başlıklı makalesinde daha geniş şekilde dile getiriyor.

Aşırı güdülenme eğer Marksist öğreti içinde yıkıcı etkilerini bu güne kadar getirebilmişse -diye yazıyor Çağhan Kızıl-, “bunun nedenlerinden biri en başından beri son kertede ekonominin belirleyiciliğinin mekanik bir şekilde verili kabul edilmesidir. Eğer bu ereksel determinizm her tür toplum için geçerli olsaydı, böylesi bir belirlenimle onu oluşturan koşullar tarihsel süreç içinde gün ışığına çıkmazdı. Aksine, bu koşullar her tür toplumda en başından beri var olan ‘verili gereklilikler’ olurdu. Görüşünü güçlendirmek için Laclau’ya baş vuran Kızıl, onun, eğer ekonomi son kertede her toplum tipi için salt belirleyici ise, ekonomi, herhangi bir toplum tipinden bağımsız değerlendirilmeli ve ekonominin varoluş koşulları herhangi bir somut toplumsal ilişkinin dışında tanımlanmalı sözlerini aktararak devam ediyor: “.. .yalnızca somut bir toplumsal ilişkiler ağı içinde geçerliliği olan ‘üretim’ kavramının soyutlanarak bir dogma haline getirilmesinden kaçınılmalıdır. Çağhan Kızıl’a göre, Günümüz koşullarında üretim ilişkileri, toplumsal yaşamı etkilemeye devam ediyor, ancak bunun yanında kültür gibi başka faktörler de bu etkileşim ağının içine girmiş durumda… Kızıl ileri sürmektedir ki, Son kertenin belirleyiciliği ve yapısal nedensellik, toplumsal yapının bir düzenleyici öge tarafından denetlendiğini varsayan tezlerin ana itkileridir. Tarihsel materyalizmin ve bilimsel sosyalizmin naif pozitivizminde kendini belli eden açmazlardan biri, tamamen akılcı bir görüyle, kendi çıkarları etrafında mükemmelce kümelenmiş toplumsal etmenlerin karşısına çıkan şeffaf parametrelerdir…”([2]) Yazar, “Bu nedenle sosyal teması sağlarken çizilecek yol; açık, katılımcı, çoğulcu, kapsayıcı ve güleryüzlü bir siyasetten doğacak olan yoldur” diye, çıkardığı sonuçlara uygun bir “çıkış yolu” da gösteriyor!([3]) Bu “sol” yol, F. Ergut’ta “onurlu-saygın” bir “tanınma”ya dönüşüyor.

Marx’ın teorisini “indirgemeci” diye niteleyerek bu diğerleriyle birleşen bir üçüncüsü ise, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümü’nden akademisyen Fulya Karaismailoğlu’dur. O bir akademisyen ve tezi “Sosyal Teoride İktidar Tartışmaları; Marx, Nietzsche, Weber, Foucault” başlığını taşıyor. Kaynakları da, ilk iki yazarla hemen hemen aynı teorisyenler. Fulya Özkaya Karaismailoğlu tarafından kaleme alınan ‘”Yüksek Lisans Tezi”,  -tez yazarının, bu dört teorisyenin görüşlerini Türkiye’de ilk kez kendisinin, “bir kıyaslama yapmaksızın bir arada” ele aldığını belirtmesine karşın, Marksizme karşı ve fakat Foucault-Weber karışımı görüşlerin daha ilk paragraflardan başlanarak sergilendiği bir ‘sosyoloji’ makalesi olarak da alınabilir. Fulya Karaismailoğlu, önce kapitalist devletin ‘aşılması’na dair Marksist görüşü kendince bir yoruma tâbi tutarak, “işçilerin üretim süreci içindeki denetimi yeniden ele geçirmeleri” ile ilişkilendirip, “kalite çemberi” politikasını andırır sistem içi bir ucubeye indirgiyor, ardından da bu kendi tarifini Marx’a mal ederek, “bunun nasıl sağlanacağı”nın “Marx’dan günümüze çözümlenemeyen bir sorun olarak kalmış” olduğunu ileri sürüyor. Anthony Giddens ve Jon Elster‘in Marx’a yönelttikleri eleştirileri Marx’ın görüşlerinin “ikincil kaynakları” olarak gösteren tez yazarı, “günümüz toplumlarında devlet ve iktidar kavramlarını sadece sınıf çıkarları çerçevesinde açıklamak gücün dağılım etkisini gözden kaçıran fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşım olarak durmaktadır”diye yazıyor. Ona göre, “Marx’ın kapitalist devlet anlayışından sınıfsal egemenliğin aracı olduğuna ilişkin bölümü” çıkarıldığında, devlete ilişkin konuda geriye, ancak “‘ekonomik ilişkilerin içinde gerçekleştiği koordine edici bir çerçeve” kalacaktır.([4]) Sınıf kavramının toplum tarihini açıklamada yetersiz kaldığı iddiasındaki yazar,  “Çünkü –diyor- kolektif eylemde belirleyici yegâne baskın etken katılan bireylerin sınıfsal konumu değildir.” Ve şöyle devam ediyor: …Özellikle dikkat çeken nokta ise ‘Marx’ın sınıf ölçütü olarak mülkiyete haddinden fazla önem vermesi, gücü ise olduğundan önemsiz görmeye yönelmesidir.’ Marx’ın üretim araçlarının mülkiyeti dışındaki güç ilişkilerini olduğundan önemsiz görmesi onun analizlerinin kusurlu noktalarından biridir.”([5])

Marx ve teorisine karşı ileri sürülen “sınıf indirgemeciliği” ve “determinizm” ortak temalı bu “eleştiri”leri, yeri geldikçe ele alacağız. Ama önce, bu görüşlerin feyz aldığı “kökleri”ne-kaynağına bakmakta yarar var.

 

BİR ARA NOT YA DA BUGÜNÜ ÖNCELLEYEN SOYKÜTÜKSEL GÖRÜŞLER

Her şeyin bir “evveliyatı” bulunuyor; burada ele alacağımız görüşlerin de soykütüksel bir geçmişleri var: Eleştirel Teori”den Foucault’ya, kapitalizmin ‘vicdani ret’ci kurgusu ve devrim reddiyesi olarak da okunabilir bir geçmiş.

Thedor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse, Marksist teoride kültür-siyaset-ekonomi ve sınıf ilişkisinin doğru şekilde kurulmadığı ve eksik bırakıldığı iddiasındaydılar. Sömürü ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanına etkin sonuçlar doğurması, egemen sınıfın düşüncelerinin egemen düşünceler haline gelmesi, burjuva ideolojisinin ve kültürünün sinema, tiyatro, roman, şiir vb. edebiyat-sanat dalları üzerinden toplum yaşamına girmesi vb. “Frankfurt Okulu”nun teorisyenlerinin yazıp söylediklerini ilgi çekici kılıyordu. Onları Nietzscheci-Freudcu “aşkın” psikanalist teorinin Deleuze, Derida, Guattari, Lacan gibi tilmizleri tamamladılar. Freudcular, Nietzsche’nin ardı sıra yürüyen Foucault gibileri ve “devletin ideolojik aygıtları”na işaret ederek Marx’ı “tamamlama” iddiasıyla Marksizmi tahrif edenler, insanın üretici etkinliğini; bu etkinliğin ürünü toplumsal üretim ile üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti arasındaki bağı, kültürel-ideolojik kategorilerle ilişkisini tersten kurarak, sınıf çelişkisi ve mücadelesini muğlaklaştırmakta birleşiyorlardı. Onlara göre Marksizm, toplumsal sorunları ve toplumlar tarihini “indirgemeci” bir yöntemle irdelemiş, doğru olmayan sübjektif sonuçlara varmıştı! Teorinin “yenilenmesi” adına, toplumsal sorunların ve tarihinin diyalektik materyalist yöntemle irdelenmesi ve kâr amaçlı kapitalist üretimde ekonomi-siyaset-ideoloji ve kültür alanları arasındaki ilişki ile bunların karşılıklı etkileşiminin “son kerte”de nasıl belirlendiğine dair Marksist açıklamaya itiraz edilirken, tarih düşünceye, ahlak ve kültüre ilişkin bir “form” olarak yazılıyor; iktidarın “söylem gücü”ne karşı bireysel muhalefetin teorisi yapılıyor; ideolojik ‘form’ ve “aygıtlar”a, “verili maddesel varlık” etiketi yapıştırılıyordu. Toplumsal sorunların sınıfların çelişkileri merkezli olarak irdelenmesi, özellikle işçi sınıfı söz konusu olduğunda, artık en önemli “ihtiyat” unsuruydu; kapitalizm aşılmasını önleyecek mekanizma ve olanaklara kavuşmuş, işçi sınıfı mücadelenin kolektif öznesi olmaktan “çıkmış”tı vb..

“Okul” teorisyenleri, kapitalist “refah” ile sınıf mücadelesinin üretimi darbelemeden sürdürülmesi arasında kurdukları bağ üzerinden bir toplumsal rasyonalizasyon modeli kurguladılar.  Bu kurgu, kapitalizm tarafından “manipüle edildikleri için” sömürülüp-ezilen kitlelerin yeni ve sömürüsüz bir toplum kavgasından geri durmalarını vazedip, kapitalizmin sınırları içindeki ‘düzenleyici bir karşı çıkış’la kendini avutmayı esas aldığı için, ‘vicdani rahatlama’dan öteye gidemezdi. Frankfurt Okulu teorisyenleri arasında sosyoloji ve politika alanındaki yazılarıyla dikkat çeken Herbert Marcuse, toplumun her türünün, her durumda egemenlik dayattığı ve dayatacağı gerekçesiyle, teorisini, toplumsal kategorilerin işlevini reddeden sonuçlara kadar genişletmişti. “Çağrı”sı “özgürlüğe yabancılaşmış” bireye idi. Kapitalizm, aşılmasına yönelik pratiklerin ortaya çıkmasını kitle manipülasyonuyla engellediği, sağladığı “ileri kazanımları”yla, bütünlüklü değiştirilmesi ve dönüştürülmesinin “rasyonel temelleri”ni yok ettiği için, artık aşılamazdı. Birey-”özne”ye düşen, içinde bulunduğu koşularda “alternatif yaşam tarzları” oluşturmak üzere, bireysel “özgürlüğe yabancılaşma” durumunu ret ederek, “özgür varoluşunu” kurmasıydı. Marcuse şöyle yazıyordu: “…. toplum, özü itibarıyla yeni bir tarihsel özne tarafından örgütlendiği, ayakta tutulduğu ve yeniden üretildiği ölçüde akılcı ve özgür olabilir. İleri sanayi toplumlarının bugünkü gelişim aşamasında, hem maddi, hem de kültürel çıkarlar, bu gereksinimi yadsır. Sistemin gücü ve performansı, ruhun gerçeğe, düşüncenin zorunlu davranışa, arzuların gerçekliğe tamamen uyarlanması, yeni bir öznenin oluşmasının önünde engel teşkil ederler. Aynı zamanda, üretim süreçleri üzerindeki egemen denetimin yerine ‘tabandan bir denetimin’ geçirilebileceği ve böylece nitel bir değişimin habercisi olabileceği düşüncesinin ortaya çıkmasının önünde de bir engeldirler. Bu düşünce, işçilerin var olan toplumun yadsınmasının canlı unsurları oldukları geçmişte de geçerliydi, bu topluma karşı bir itiraz oldukları günümüzde de geçerlidir. Ancak bu sınıfın egemen yaşam tarzının destekçisi haline geldiği durumda, denetimi ele geçirmesi sadece bu denetimin süresinin uzatılması anlamına gelir.”([6])

Üretimin ve tüketimin yaygınlaşmasıyla toplumu “tüketime endeksli bir temelde birleştir”diğini, ve kapitalizme, hakimiyeti altındaki sınıf ve kesimleri “yönlendirilen ve karşılanan ihtiyaçlar temelinde” kendine bağlama olanağı sağladığını vaazeden bu teorinin başlıca sorunu, kapitalizmi çelişkileriyle değil, “olanakları”yla;  sınıf mücadelesini de burjuvazi yararına tek yanlı ele almasıydı. Kapitalizmin ürettiği işsizlik, yoksulluk, açlık, savaş ve tüm bunlarla birlikte temel sorun olarak da sınıf çatışması önemsiz ve karşı hareket ettirici işlevi yok sayılıyordu. Kapitalizmin ve işçi sınıfı tarihinin çarpıtılmış bir görünümü veriliyor, devindirici-dönüştürücü olgusal etkenler yok gösteriliyor, pratiğe şaşı gözle bakılıyordu.  Marcuse’un “manipülasyon” gerekçeli “gerçekleşemezlik” teorisiyle Foucault’nun “söylemin gücü” kurgulaması aynı kökten filizlenen ‘akraba’ tezlerdi. Bütün “özne”ler; bütün “ben”ler, manipüle edilmiş, sistemle uyumlulaştırılmışlardı. Buna göre, bu durum, ancak; ideolojik aygıtların gücü, kitle iletişim araçlarının muazzam gelişmişliği, kapitalizmin evrensel ölçekli ve büyük ilerlemesi, yalnızca ve ancak bu durumun farkında olan ya da farkına varabilme olanaklarına sahip tek tek bireylerin reddedişine, direncine imkan tanıyabilmekteydi!

Marcuse kapitalizmin olanaklarına odaklanarak “aşılamazlığı” teorileştirirken, Foucault’ya göre, güç karşısında direniş ‘olanaklı’ ama her zaman “bozguna uğrayan” olarak ancak söz konusu olabilirdi. Foucaultcu görüşün önemli bir özelliği, “totalite”den uzak durma iddiasıyla, tikel-marijinal ve “anormal” özneden hareket etmesiydi. Ona göre, insanları “şekillendiren”, karşı söylem geliştirildiğinde dahi “aşılamayacak”, ancak “sarsılabilecek” olan “düşünceler, inanışlar, yargılar, değerler, semboller, kelimeler, harfler, kurumlar, normlar ve gelenekler”den oluşan ve “içerisinde birçok güç ilişkilerini bulunduran devasa ve yaşayan bir organizma” vardı! Foucault, “söylem”in gücü karşısındaki düşüncelerin de onun tarafından belirlendikleri iddiasındaydı. “Söylem”in “sırrı”na  ancak, “soybilim” yöntemiyle ve  her düşünce ve “norm” “yapısökümü”ne tabi tutularak, “marijinal” ve “öteki” olanlar dikkat merkezine çekilerek, varılabilirdi! Bundandır ki, o, sistemin “açıkları”nı “marijinal”-”ötekiler”in varlığında aradı. Bilimsel “total” düşünce sistemlerine karşı, “dağınık, aykırı, öznel bilgi”nin peşindeydi. İktidar merkezinden önce, “güce tabi olan özne”ye odaklanarak, “söyleme karşı çıkarken yeni bir söylem oluşturmama”yı salık veriyordu. “Söylemin gücü” önünde o denli eğilmişti ki, onun “ne içinde ne dışında” yer almamayı vaaz etti. Ona göre, insan(lar)ı kuşatan “söylem” bir tür “maddi gerçek” ölçüsünde belirleyicilik kazanmıştı; karşı çıkılamaz ve değiştirilemezdi. Yapılması gereken, çelişkilere dikkat çekmek, onları göstermek ve düzenlenmelerini etkileyebilmekti! Toplumsal gerçeklik maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminde değil, “söyleme göre şekillenmiş” güç ilişkilerini doğalmış gibi gösteren “çok güçlü ve karmaşık semboller”deydi! Ve onlar, ancak  “yapıbozum” yöntemiyle anlaşılır kılınırlardı.

İktidarın, egemen sınıfın, kendi egemenliğini tesis etmek üzere geliştirdiği ve yaşamın tüm alanlarına yayma savaşımı içinde olduğu kurumlar, ilişkiler ve aygıtlar ağı olarak değil; “öznenin üzerinde mutlak hakimiyeti olan, sahiplenici, özneye yazılı emirler veren, onlara uyarsa mutlak iyiye ulaşacağına dair vaatleri olan somut bir görüntü” olarak değil,  “merkezilik ve sahiplenici yoğunlaşma yoluyla da değil; dağılmış yerelleşmiş mikro iktidar ağları yoluyla işlediğini”nin ileri sürülmesi; hasta ile doktoru arasında bir iktidar “tezahürü” keşfi, modern akılcılığın “hayatın tümünü kuşatan iktidar ilişkileri”nden sorumlu tutularak bire bir insan ilişkilerinin iktidar ilişkileri sayılması; “iktidar ile teba arasındaki ilişki”nin kaba güce dayanmayan bilgi ile şekillenen karşılıklı etkilemeye dayalı bir ilişki” olarak kurgulanması ve bunun “başkalarının üzerinde bir eylem”i değil,mümkün eylemler üzerinde işleyen bir eylemler kümesi” olarak ifade edilmesi; burjuva iktidarının meşrulaştırılmasıdır. Bu irdelemede, kapitalist üretim sistemine özgü “özneler arası ilişki”nin, üretim araçları sahipliğiyle ilişkisi ve bununla birlikte bu ilişkinin yarattığı zora ve “rıza”ya dayalı; sosyolojik, psikolojik, etik, hukuksal, inançsal vb. bağlantılı tüm ilişkiler baş aşağı çevrilmiştir. Buna göre, iktidar, tüm yaşam alanı ve pratiklerinin “gerçekleştiği”, “baskı altına almaktan çok”, şekil verilmeye çalışılan “özgür özneler”in karşılıklı “etkileştikleri” bir “alan”; özneleri eğitim vb. yoluyla zenginleştiren ve hatta “bedende” ve insan “ben”inde somutlanan bir “bioiktidar”dır! Bu iktidar, “kapitalizmin gelişmesinin vazgeçilmez bir ögesi”dir, ama “bedenlerin denetimli bir biçimde üretim aygıtına sokulması ve nüfus olaylarının ekonomik süreçlere göre ayarlanmasını, seçimler vb. yollarla içerilmesi”ni “belli gruplar ya da bireylerin tekelinde bir şey olarak düşünülmemesi gereken bir iktidardır! İnsanların bilgi, yetenek, deneyim vb. ile geliştirilmelerini ve böylece “yeniden şekillenmeleri”ni sağlayan, özneyi “canlı ve üretken” kılarak onu da iktidar tesisine katan bir iktidardır.

Bilgi ve normlara” dayanan bu “Bio-iktidar”, “ayrımcılık ve toplumsal hiyerarşi yaratma” gibi bir amaç gütmeyen; “özne”nin daha iyi ve daha fazla üretmek üzere “güçlendirilerek etkin kullanılması, örgütlenmesi ve denetlenmesi”ni kendine görev edinen; ve bunun için, onu hatta bilgi ve yetenekle donatan iktidardır! O baskı uygulamaz, norm yaratır ve normatif olarak işler! Normalizasyon toplumunu oluşturmayı ve negatif olmamayı esas alır! Foucault, işi, devlet iktidarının diğer iktidar biçimlerinden türediğini söylemeye kadar varmasak da, en azından bu iktidarlara dayandığı, devlet iktidarının var olmasını sağlayanın onlar olduğu söylenebilir demeye kadar vardırır ve İki cins arasında, yetişkinlerle çocuklar arasında, ailede, işyerlerinde, hastalarla sağlıklılar arasında, normallerle anormaller arasında var olan iktidar ilişkilerin”den söz ederek, sorunu bir kez daha bulandırmak üzere, tüm toplumsal kesimler ve bireyler arası ilişkilere genişletmeye yönelir. Foucault’nun iktidarı, “hakikatleri şiddet kullanmaksızın, söylem aracılığı ile dayatır, onu inşaa eder!” Foucault “bireyi temel bir çekirdek, ilkel bir atom, iktidarın etkisi altına aldığı ya da cezalandırdığı çoğul ve atıl bir şey olarak iktidarı da bireyleri böylece bastıran ya da parçalayan şey olarak düşünmemek gerekir diye ahkam keser. Sanki “yalnızca öyle olduğunu” söyleyen varmış gibi, iktidarın “yalnızca bastırmak, engel çıkarmak, cezalandırmak işlevlerine sahip olmadığından söz edip, iktidarın “özneler” tarafından nasıl da istenerek ve benimsenerek “içselleştiridiğini” anlatır. İktidar sorununun bu ele alınışında, iktidara karşı “öznelerin direnişi”, bir söz olarak kalmaktan öteye geçmez ve bir aldatmacaya dönüşür. Onun “Panoptik” kavramıyla ifade ederek öne çıkardığı “güç” ise, ‘modern toplum düzeni’(kapitalizm)in “denetim ilişikleri” içindeki güçtür. Bu “güç”ün uygulanışıyla,  toplum, “bir hapishane içi gibi” denetime alındığından, herkes sürekli ve her yönden gözetlendiği düşüncesiyle belirlenen disipline uyacak, işçi kendine dayatılan çalışma koşulları ve sistemine boyun eğecek; kontrol altına alınmış tüm toplum sindirilmiş olmayı kabullenecek, her an her yandan gözetlenme korkusu içselleştirildiğinden herhanği bir değiştirici eylemden uzak duracaktır! “Özne”ye düşen, bu denetim içinde kendini “özne olarak yeniden kurmak”(!); böylece “ahlaki özne” haline gelmektir. ([7])

Bu teori, kapitalizmin değiştirilemezliği teorisiydi. Kaderci-nihilist ve karamsar olması bir yana, teorisyeni, düşüncelerinin “mayın tarlası işlevi görmesi”nden söz etmiş olmasına rağmen, mayın temizleyici, burjuvaziyi ve onun güç ilişkileriyle ideolojik etkisini aşılamaz, hatta gücünün sınırları tasavvur dahi edilemez gösteren gerici bir teoriydi. Foucault ve Marcuse, kapitalizmi aşılamaz göstermekte birleşmişlerdi. Sadece Nietzsche’yi izleyen Foucault değil, Adorno-Horkheimer ve Marcuse’un “eleştirel teori”sinde de, tarihselliği içinde gerçekliğin değişimi düşüncesi, var olan sistemin eleştirisi bu sistemin değiştirilmesi sonucu çıkarılamayacak şekilde; var olanın zemininde kalma yönünde irdelenmiş ve bu yönde sonuçlar çıkarılmıştı. “Eleştirel Teori”nin kuramcıları daha ilk adımda, “gerçekliğin iyileştirilmesi”nden söz ederek, sınırlarını ‘kurulu gerçeklik’ içinde belirlemişlerdi. Faşizme karşı mücadele zaferle sonuçlanmasına, antifaşist mücadelenin ürünü olarak siyasal hakların kullanımı alanında demokratik ilerleme sağlanmasına karşın, faşist saldırganlık ve dünya savaşının yarattığı yıkım ve çöküntü Avrupa ve ABD’yi sarmıştı ve Frankfurt Okulu teorisyenlerinin “düşünce dünyası”nda bunun etkileri, süreç içinde netlik kazanmak üzere, sistem eleştirisinin sistem içi sınırlarda kalacak şekilde yapılmasına yol açtı. Oysa, sınıfların mücadelesini ve “kendini yenileyerek sürdüren” kapitalizmin tüm o değiştirilemez gibi görünen “düzen”inin, gerçekte için için kaynamakta olan ve tüm etkin güçlerinin birbirleriyle savaş halinde oldukları “kaotik” bir sistem olduğunu; aynı nedenle de yerini başka bir topluma-sisteme bırakmaya mahkûm bulunduğunu göremeyen bir teorinin bilimsel olma iddiası havada kalırdı. Marcuse, Adorno ve Foucault ve bunları izleyen diğerlerinin kapitalizmin “aşılamazlığı” üzerine söylemlerinin aksine, kapitalist üretim sistemi ve kapitalist işbölümü, makinenin teknik yetkinleşmesi, bilimsel teknik gelişmeler ve yeni sektörlerin ortaya çıkmasıyla birlikte daha da dallanıp budaklanırken, insanı, olanaklı tüm gelişiminden yoksun kılarak belirli-kısmi ve sınırlı edimlere adapte olmuş duruma getiren koşulların daha da ağırlaşmış olması, ona boyun eğmeye değil, insanın olanaklı her yönlü gelişiminin koşullarını sağlayacak gerçekten rasyonel bir toplumsal düzene duyulan gereksinimin daha da artmış olduğuna işaret ediyordu. Kapitalizmi, “kitlesel tüketim olanağı” ve burjuva ideolojisinin-“devletin ideolojik aygıtlarının” artan toplumsal etkisi nedeniyle aşılamaz gösteren teoriler ise, sadece kapitalizmi tarih dışı bir süregenlik olarak göstermekle kalmıyor, ideolojik kategorileri de, onlar bir kez  oluştuktan ve hakim hale geldikten sonra aşılamaz gösteriyorlardı. Bu, onların, sorunu böyle ifade edip etmemelerinden bağımsız olarak, insanın maddi gerçeği, toplumsal ilişkileri ve eylemini ele alış tarzlarının bir tür sonucuydu. Kitlelere hakim düşüncelerin maddi ilişkilerden bağımsız görünümüyle birlikte işçiyle kapitalist arasındaki ilişkinin ters yüz gösterilmesi bunlar için bir dayanak oluşturuluyordu. İlişkinin bu baş aşağı konuluşunda, işçi, kapitalist olmaksızın iş bulup çalışamazdı. Gerçekte ise buna yol açan, üretim araçlarının kapitalist mülkiyette oluşuydu. Bu ilişkiyi açığa çıkarmayan bir teorinin toplumsal yaşamla ilişkisi, onun çelişkilerinin örtüsü olmaktan ileri gidemezdi. Gerçekte yaşanan, emekgücünü kapitaliste satarak ya da kiralayarak ona, onun başta sahip olmadığı ve bu emek gücü olmaksızın asla sahip olamayacağı bir artı değer sağlayarak, sermaye ve mülk edinmesini sağlayan; onun mülk sahipliğinde kendi mülksüzlüğünü; zenginliğinde kendi yoksulluğunu üreten; böylece kendinin işçi, işsiz, yoksul ve yoksun duruma gelmesini sağlayan, içinde tutulduğu koşullar nedeniyle işçinin kendiydi çünkü. İlişkinin doğru konması halinde, işçinin yaşamı, “çalışırsan kazanırsın” anlayışına, tersten verilmiş bir yanıt oluşturuyordu. İşçi çalıştıkça kendi yoksulluğunu yarattığı gibi, yarattığı-ürettiği metaların karşısında, bu üretici eylemin öznesi olmaktan çıkarak onların baskısı altındaki bir nesneye dönüşür. Bizzat ürettiğini tüketebilmesi için, kendi emeğinin ürününe, “değişim değeri” olarak ödemede bulunması gerekir. İşçiyi, bu durumundan kurtuluş için ayağa kaldıran da bu durumunun bilinciyle birleşmesidir. İşçi ve emekçileri, hakim sınıfın düşünceleri tarafından ‘manüple edilme’ye götüren toplumsal maddi koşulların değiştirilmesi; üretim araçlarının kapitalist mülk karakterine son verilip onları kolektif üretim aracı ve toplumsal mülk haline getirilmesi, “bilincin tersyüz edilmişliği”ni de değiştirecektir. Manipülasyon parçalanacak, hakim düşüncelerin boğucu atmosferi yırtılarak, emekçiler kendilerinin çıkarları yönünde ayağa kalkacaklardır. Bu ise, teoriyle silahlanmış pratiğin işidir. İnsan çünkü, ancak toplum, kendi dışındaki zorunluluklardan üretilmiş dayatmalardan kurtulup kendini özgürce geliştirebileceği koşullara sahip olduğunda, gerçekten özgür olabilecektir. İnsan öznesinin üretken etkinliğinin anlamı, dünyanın ve nesnelerin edilgen kölesi olmasında değil, ona etkin biçimde müdahale ederek değiştirmeye yönelmesindedir. İnsan, sadece kendisini kuşatan nesneler dünyasını gözleyerek, onun gerçekliğinin bilgisine ererek değil, içinde bulunduğu ve bir öğesi olarak hareket ettiği ilişkileri değiştirerek ilerleyebilmiştir. Mevcut ve egemen toplumsal gerçekliğin temel özelliği, emek güçlerini satarak ancak yaşam olanağı bulabilen bir sınıf (işçi sınıfı) ile, onun, belli bir ‘asgari’ karşılığında ve emek harcayarak ürettiği değerin bir bölümüne el koyarak hem yaşamını sürdüren hem de sermaye-ve servet edinen sınıf (burjuvazi) arasındaki uzlaşmaz çelişkiye dayanması, bu çelişkiyi durmaksızın üretmesidir. ‘Gerçek daha iyi bir gelecek’ bu çelişkinin düzenlenmesini değil, onu var eden ilişki tarzının değiştirilmesini, çelişkinin çözümünü gerektirmektedir.

Marx kendi zamanında, felsefecileri dünyayı değiştirmek için değil yorumlamakla sınırlı ele aldıkları için eleştirmişti. Herbert Marcuse, ondan yüzyıldan fazla bir zaman sonra, “Mevcut bir durumun değiştirilmesi felsefenin meselesi değildir” diyebildi ve Horkheimer ve Adorno ile birlikte, var olanın eleştirisiyle yetinmeyi vaz’etti. Foucault, direnişe evet, ama “yeni toplumsal tahayyül”e hayır diye onları hem izledi hem de yinelemiş oldu. Teorilerinin ana karakteri kapitalizmin çelişkilerini ve sınıf çatışmasının “netliği”ni bulanıklaştırıp dikkatleri ikincil, hatta daha da türevsel kategorilere çekerek işçi sınıfının devrimci mücadelesini gözden düşürmekti. Marcuse, Adorno ve Horkheimer’in görüşleri, “Frankfurt Okulu”nun bu ünlü teorisyenlerinin savaşa, doğanın tahrip edilmesine ve kültürel çöküşe karşı çıkışlarıyla tanınmış olmaları sonucu, ikinci büyük savaşın yol açtığı büyük yıkımın sonuçlarının yaşandığı koşullarda değil yalnızca, sonrasında da etkili olabildi. Bu görüşler, 68 sonrası dönemde Avrupa ve ABD’de yayılan bireyci “yaşamını kurma”cı akımının güçlenmesinde rol oynadıkları gibi, “küresel kapitalizmin kendini yenileyerek sürdürme olanaklarına sahip olduğu” üzerine güncel sol liberal ve burjuva görüşlerin “doğumu”na, “devredilmiş deneyim” olarak da hizmet ettiler. Kapitalist direnci ve “Özne”nin kapitalist manipülasyonunu, kapitalizmin tasfiyesinin “mümkünsüzlüğü”ne gerekçe gösteren teori, işçi sınıfının tarihsel rolünün artık olamayacağını ilan ederken, kapitalizmin ve işçi sınıfının “küresel kapitalizm koşulları”nda nitelik değişimine uğrayarak “büyük anlatı”ları geçersizleştirdiği iddiasıyla ortaya çıkan “post yapısalcı”-”postmodern” teorilerin de önceli oldu. Bu teorilerin “sol” versiyonları ise, yine değişimin gerçekliği ve engellenemezliği gibi genel bir olguya sığınarak, toplumsal sorunlara “daha geniş ufuktan bakma gereksinmesi” vaazı eşliğinde günümüz yazar, sosyolog ve iktisatçılarının önemli bir kesiminin sınıf inkârcı tezlerinde, yol gösterici işlev gördüler.([8])

1960’lı yılların Avrupasında, Marksizm kökeninden gelip sisteme bir biçimde entegre olmuş ideologların kaleminden, “artan üretimin, toplumsal refahı kitlelere yaygın şekilde sağlaması, kol işçiliğinin öneminin azalması, ‘çoğulcu‘ bir demokrasinin güçlenmesi ve yerleşikliği” üzerine döşenilen makaleler, bizde 90 sonrasının ‘uygun iklimi’nde “kapitalist değişim ve teorik yenilenme ihtiyacı” gibi masum bir gerekçelendirmeyle furya halinde yayıma konarken, buradan işçi sınıfının, kapitalizmi tasfiyeye yetkin devrimci değiştirici niteliğinin “artık ileri sürülemeyeceği” sonucuna varıldı. Adorno, Horkheimer, Marcuse’nin yanı sıra, Althusser, Foucault, Derida, Lacan ve Deleuze gibileri, özellikle “akademik araştırma”nın konusu olarak Türkiye topraklarına taşındılar. Onların, mevcut düzenin yeniden üretilmesi sınırları içinde kalan teorik birikimi rehber edinilerek, Marx ve teorisinin “eskidiği”, “küresel dünyanın yeni olgularını açıklamada yetersiz kaldığı”; “sınıf perspektifli teorilerin günün gerçekliğini açıklayamayacağı” vb ileri sürüldü; “varoluşçu”-”nihilist”, “bilinemezci”, “postyapısalcı” etiketleri taşıyan ve ortak paydaları Marx eleştirisi olan tezler ortalığı kapladı. Şimdi, şu ya da bu “sol”-liberal ya da “Marksist” etiketli dergide değil sadece, “Akademia”nın “sol” ve liberal, ve muhafazakâar sosyolog ve iktisatçılarının küçümsenemez bir kesiminin kaleminden de bunları yeniden okuyoruz. ([9])

EKONOMİ-POLİTİKA İLİŞKİSİ; “İNDİRGEMECİLİK” ÜZERİNE GÜNCEL LİBERAL SÖYLEM

Maddi üretim ilişkileri ve toplumsal koşullar ile insan eylemi arasındaki ilişkinin idealist, ‘varoluşçu’ ya da Freudçu psikanalizist yorumlarına tekabül eden görüşlerin ‘soy kütüğü’ne yukarıda işaret edildi. Tarihin ve toplumsal yaşamın neden-sonuç ilişkileri dolayımında, zıtların birliği ve mücadelesinin kaçınılmazlaştırdığı değişim ve hareketin dinamiğiyle; sınıfsal kategorilerin ve sınıf mücadelelerinin maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağı içinde açıklanması; tarihsel olayların devindirici gücünün ekonomik gelişme ile bağlantılandırılması, Freudçu-Foucaultcu ve post yapısalcı yazarlar tarafından  “indirgemeci-nedenselci ve nesnelci” bir tür “doğmatizm” ifadesi olarak gösterilmektedir. Ç. Kızıl ve F. Ergut, bu “tehdit”(!)e karşı okuru donanımlı kılmak için “ereksel determinizm” ve “sınıf indirgemeciliği”ne karşı siyasal-kültürel kategorilerin “günümüzdeki önemi”ne işaret ederek, “ sol”a, özellikle de adını “yeni sol” olarak belirledikleri “sol”a, zorunluluk, kaçınılmazlık, nedensellik, sınıfsallık gibi kategorilerin “işlevsiz kalacakları” düşünsel-ideolojik kültürel “iyi”nin eseri “müzakereci”; “açık, katılımcı, çoğulcu, kapsayıcı ve güler yüzlü” bir siyaset öneriyorlar. Toplumsal sorunların üretim ve sınıf ilişkileri merkezli olarak, ve kapitalizmin çelişkilerinin sergilenmesi üzerinden irdelenmesini; bu materyalist tarih diyalektiğinin yöntem edinilmesini Marksizm’in “sınırları” ve “çözümsüzlüğü”ne(!)  sebep gösteren Akademisyen Fulya Karaismailoğlu ise, bu ilk iki yazarı, “tarafsız bölge”den, ama elbette tarafı açık-seçik anlaşılır şekilde tamamlıyor. ([10])

Marksizm’e  “ekonomik indirgemecilik” suçlaması, madde-düşünce; ekonomi-politika; maddi üretim-sınıf ve-ideoloji ilişkisinin idealist-irrasyonel yorumundan kaynaklanır. Marx’ın o hem çok bilinen hem de “indirgemeciliği”nin en önemli kanıtı olarak gösterilip istismar edilen belirlemesi şöyledir: “Gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukukî ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üst yapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddî altüst oluşu ile … hukukî, siyasal, dinî, artistik ya da felsefî biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilemezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözönünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir”(Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya önsöz‘den)

Marx, bu “sonuç”a, ilişkinin bu tarihsel, diyalektik ve materyalist kuruluşuna, insanın yaşam gereçlerini üretmeye başlamasının onu hayvanlar aleminden ayırmasıyla içine girdiği sürecin tüm tarihsel seyrini irdeleyerek varır. Kızıl’ın görüşünü güçlendirmek için Laclau’dan aktardığı, “eğer ekonomi son kertede her toplum tipi için salt belirleyici ise, ekonomi, herhangi bir toplum tipinden bagımsız değerlendirilmeli ve ekonominin varoluş koşulları herhangi bir somut toplumsal ilişkinin dışında tanımlanmalı” şeklindeki ele alış, ekonominin toplumsal ilişkilere “dışsal” bir kategori olarak gösterildiğini ima eden bir çarpıtma ve sözcük oyunundan ibarettir. Bir ilişkilendirmede ‘sonal belirleyici’den söz edilmiş olması o ilişkilendirmeyi yanlışlayıp gereksizleştiren neden değil, aksine, ilişkilendirmenin mantığı açısından gerekli olandır. Laclau’nun, “son kerte” ve “salt” sözcüklerini, iddiasını kuvvetlendirmek amacıyla bir araya getirme hilesine başvururken, unuttuğu(!), insanın yaşam gereçlerini sağlamak üzere giriştiği üretici etkinliği ile bu etkinliğin, üretici güçlerin ve üretim araçlarının gelişme düzeyi ile de bağlı olarak üretimin tarzına göre göstereceği değişikliktir. Bu ikisi bir ve aynı şey degillerdir ve ekonominin “herhangi bir somut toplumsal ilişkinin dışında tanımlanma”sı şeklindeki meydan okuma da, yalnızca toplamı binlerce sayfa tutan Marksist analiz karşısındaki siyasal-ideolojik miyopluğun yanı sıra, ekonominin ‘toplumsal ilişki’ karakterinin anlaşılamadığı/görülemediğini de gösterir. Ekonomi-politika ilişkileri bire bir ve her koşulda belirleyen-belirlenen şeklinde tek yanlı etkileşmezler ve sömürülenlerin sömürenlere karşı mücadelesinde,  üretim sürecindeki konumlarıyla onun dolayımındaki ilişkilerinin şekillendirdiği düşünce, alışkanlık, önyargı ve inançlar, tümü bir arada rol oynarlar. Önceki kuşaklardan “miras” edinilen ve bir bölümü kapitalizm öncesi toplumsal ilişkilerin ürünü olan ideolojik ‘form’lar, hukuki, dinsel, siyasal, felsefi, kültürel etki, oluşum ve kategorilerle içinde yaşanılan toplumsal koşullarda ve üretim ilişkileri içinde oluşturulmuş yenileri, etkinlikleri ve eylemleri üzerinde, çıkarlarına uygun ya da değil, etkili olurlar.  “Herkesin eşit olduğu”; “tüm varlıkların yüce bir gücün eseri olarak, oldukları haliyle yaratıldıkları” anlayışı gibi, ya da sinema, tiyatro, gazete-televizyon gibi iletişim araçlarıyla sanat eserlerinin ‘empoze ettikleri‘ anlayışlar, toplumsal iktisadi ilişkiler içindeki insan eylemi ve tutumunun etkenleri arasına katılırlar. Çünkü insan her ne yaparsa, önce beyninde onun düşüncesini oluşturarak, (ediminin düşüncesi beyninde oluşmuş olarak), yapar. İnsan etkinliğinin, onun üretici eyleminin ve ne türden olursa olsun mücadelesinin buna uygun düşen bir bilinci vardır. Ne ki, tinsel olanları dahil tüm önyargı ve düşünsel yönelişlerin ilk hareket ettirici etkeni, söz uygunsa doğum yeri, maddi yaşamın üretimi alanı; ekonomik ilişkiler alanıdır. Maddi üretim araçlarını ellerinde tutanlar, devlet olarak egemen konumda olanlar, yarattıkları ideolojik formlar ve onları etkin kılma araç ve aygıtlarıyla toplumsal yaşam ve ilişkileri etkileyip yönlendirmeye çalışırlar. Egemen hale getirdikleri/egemen hale gelen onların çıkarlarının ifadesi olan düşüncelerdir. Bürokratik “özerk” aygıtın meslekten politikacıları, kamu hukuku kuramcıları, özel hukukçuları, “gerçekte, ekonomik olaylarla olan bağlantıyı hileyle örtbas ederler.” Buna rağmen, “her özel durumda, ekonomik olgular, yasa biçiminde onaylanmak için hukuksal konular biçimini almak zorunda olduklarından, ve aynı zamanda, daha önceden yürürlükte olan bütün hukuk sistemini hesaba katmak gerektiğinden, hukuksal biçim her şey olmak, ekonomik içerik ise hiçbir şey olmamak durumundadır.” İlişkinin yanıltıcı görünümüdür bu aynı zamanda. Hukuksal belirlemelerde bulunduğunu düşünen yargıç, ekonomik çıkarların yönlendirdiği, bu çıkarların dayandığı sınıf güçleri arasındaki mücadelenin seyri tarafından şekillenişleri etkilenen yasalar çerçevesinde karar vermek-hukuku işletmek- zorundadır. Hukuksal işleyiş ise, ekonomik ilişkileri, aile ve miras hukukunda daha açık görüldüğü üzere, mülkün dağılımındaki rolüyle vb.  etkiler.
Marksizmi “ekonomik indirgemecilik” ile suçlayanların anlayamadıkları, toplumsal gelişmenin ve toplumlar tarihinin diyalektiğidir. Marx, toplumsal üretim sürecini “gizemli bir hale getiren” sermaye-kâr, toprak-rant, emek-ücret ilişkilerini açığa çıkarmakla, ekonomik kategorileri ve onların ilişkisini sergilemekle kalmadı, ideolojik anlam ve işlevlerini de ortaya koydu. Sermayenin kâr, toprağın rant getirdiği, emeğin karşılığını ücrette bulduğu şeklindeki yanıltıcı görünümün temelindeki artı değer gerçeğini; dolaşıma giren ürünün emek ürünü olduğunu; emeğin karşılığının ücrette somutlaşmayıp, karşılığı ödenmemiş bölümünün kapitaliste, onun kullanımı ve sermaye edinmesini sağlayan artıdeğer olarak gittiğini gizleyen örtüyü kaldırdı. İndirgemecilik suçlaması, ekonomi-politika ilişkilerinin tersyüz görünümünü veri almıştır. Bu görünümü esas alan görüşlerin sorunu, politik-ideolojik hukuksal kategorilerin maddi yaşamın üretimi süreçlerinin ürünü olup, ekonomik-maddi temel üzerinde yükseldiklerini gizleyerek bu kategorilere bir tür bağımsız statü atfederken, onların üzerinde yükseldikleri temele etkilerini de abartmalarıdır.

Oysa gerçekte ideolojik kategorilerin oluşumuna “döl yatağı” olan; insanın maddi etkinliği, maddi yaşamın üretimidir. Bu, ideolojik kategorilerin son kertede ekonomik temel tarafından belirlenmelerinin nedeni olup, ideolojik kategoriler de tersinden, maddi temel üzerinde, esası oluşturmamakla birlikte değiştirici-hız katıcı ya da yavaşlatıcı etkide bulunurlar. Maddi hayatın üretimi süreçlerinin ürünü olarak ortaya çıkıp şekillenen ideolojik formlar insanın kendi yaşam koşulları ve pratiği içinde edindikleriyle birlikte önceki kuşaklardan devraldıklarıyla biçimlendirdiği düşünceler ve tasarımlar olduğundan, koşullardaki ve ilişkilerdeki değişim, düşünce ve tasarımların değişimine de yol açar. Usa aykırı metafizik-mistik önyargı ve düşünceler dahil tüm ‘fikirsel kategoriler‘ insanın doğa ve toplum koşullarının ürünleri olup, kaynağını da doğa, ve insanın yaşam koşulları ve deneyiminde bulurlar. Bu,  maddi yaşamın üretiminin araçlarına egemen olanların, ‘düşünce dünyası’na da egemen olmalarını sağlayan temel etkendir. Teorinin kitleleri sarması durumunda “maddi bir güç” haline gelmesini sağlayan, onun insanın kendi somut-maddi gerçekliğiyle uygunluğu durumunda kazandığı etki gücüdür. ([11]) İnsanı harekete geçiren ne varsa zorunlu olarak beyninden geçer, yani insanı eyleme geçiren ya da bir tutuma yönelten düşüncenin beynin ürünü olması, bir iradenin bir istencin ortaya konmasına denk gelmesine rağmen, o ilkin, duyularla algılanan maddi nesnelerin bilgisiyle ve içinde hareket edilen koşulların etkisiyle bağlantılıdır. Belirli bir tarza göre üretici etkinlikte bulunan insan bireyleri, aralarındaki siyasal ve toplumsal ilişkileri, bu belirli üretim tarzlarına bağlı olarak gerçekleştirmektedirler. Böylece, belirli verili koşullar içinde maddi üretimi, öyleyse yaşam tarzlarının üretimini gerçekleştiren somut nesnel bireyler ve onlardan oluşan sınıfların bu yaşam ve üretim süreçlerinin ürünü olarak onların ilişkilerini düzenleyen toplumsal yapı ve devletler oluşmaktadırlar. Yani, insanlar maddi üretimlerini-yaşamlarını sürdürme gereçlerini; ve böylece karşılıklı ilişkilerini oluştururlarken, bununla birlikte ahlaki, düşünsel, siyasal, dini vb tüm ideolojik biçimlenmeleri de oluştururlar. Bundandır ki bilinci belirleyen sonal olarak maddi yaşam pratiği, toplumsal yaşam ve ilişkiler bütünüdür. Birey, dış etkilere açık, onlar tarafından etkilenen bir varlık olup, düşüncesinin oluşmasında ve değişiminde bu oluşum ve ilişkiler rol oynarlar. Bilincinin, “kendinin bilinci” olup, “kendisi için bilinç” olmaması, bu maddi ilişkiler içinde, üretim ilişkilerinin tarzı tarafından belirlenen ve baş aşağı çevrilerek bireyi -burada işçiyi- yanlış bilince sevk eden maddi gerçeğin bu çelişkili durumudur. İdeolojik kategorilerin insan ilişkilerinin ve insanın üretici etkiliğinin sürece bağlı gelişimi ve değişiminin ürünü olmaları, onların, sınıfsal karakterli oluşlarının ve değişimlerinin de temel etkenidir.([12])

Akademisyen Karaismailoğlu, Marx‘ın toplum irdelemesini sınıf indirgemeci bir darlık olarak niteliyor. Ona göre, “sınıf kavramı tarih boyunca farklı üretim ilişkileri içindeki toplumları açıklamakta yetersiz kalmaktadır.” “Çünkü”, diyor yazar, “kollektif eylemde belirleyici yegâne baskın etken katılan bireylerin sınıfsal konumu değildir.” Ve devam ediyor: “…Özellikle dikkat çeken nokta ise ‘Marx’ın sınıf ölçütü olarak mülkiyete haddinden fazla önem vermesi, gücü ise olduğundan önemsiz görmeye yönelmesidir.’ Marx’ın, üretim araçlarının mülkiyeti dışındaki güç ilişkilerini olduğundan önemsiz görmesi onun analizlerinin kusurlu noktalarından biridir.”([13])

Bu iddianın birinci sorunu, toplumsal tarihin sınıf kavramı merkezli, “sınıf ölçütüyle” ve sınıf mücadeleleri temelinde açıklanmasının bir “tercih” işi olmadığını; insanın üretici etkinliğinin tarihsel gelişimi ve şekillenişine bağlı olarak üretim tarzıyla üretici güçlerin ilişkisi tarafından belirlendiğini; bu ilişkiden çıkarıldığını göz ardı etmesidir. Bu iddia diğer yandan, toplumların, mülkiyetle ilişkileri içinde şekillenen sınıf “ölçütü”yle bağlı olmayan hangi tür “baskın etken” merkezli açıklanabileceğine açıklık getirmemektedir. Akademisyen yazar, “yegâne baskın etken”in sınıfsal olmadığını ve Marx’ın, mülkiyete “haddinden fazla önem” verdiğini düşündüğüne göre, mülkiyet dışındaki o baskın etkenin geleneksel ahlaki, dini vs anlayışlar ya da duygu, istenç, erek vs, her ne ise, -sınıfsal aidiyet mutlak koşul olmasa da esas etken olmaktan çıkmaz- bunların, bireylerin içinde bulundukları koşullar ve ilişkilerin dışında, bu ilişkilerin üzerinde şekillendikleri maddi yaşamın üretimi dışındaki bir kaynaktan mı gelip gelmediğini yanıtlamalıydı! Yazar bu soruna doğrudan yanıt vermez, ama biz devam edelim: ilkin, tarihte, tek tek bireylerin, dahili bulundukları sınıfların çıkarlarının zıttına, bu sınıf(lar) tarafından baskılanan, sömürülen sınıf ve kesimler yanında; ya da tersinden kendileri ezilen ve sömürülen sınıfların saflarından doğup gelmiş olmalarına karşın sınıflarının aleyhine ve onların düşmanı durumundakilerin safında yer tutarak onların sistemine eklemlenmeleri mümkündür ve bunun çok sayıda örneği gösterilebilir. Yani sınıf aidiyeti tek tek bireyler bazında mutlak değişmez, geçmişten geleceğe süregen olmayabilmektedir. Ancak böylesi tekil ve “özgül” hallerden yalnızca istisnalar düzeyinde söz edilebilir. Karaismailoğlu, güç ilişkilerinin tarih boyunca oluşumunun koşullarıyla, koşullara bağlı değişiminin tarihini göz önüne getirmediği gibi, insanın üretici etkinliğinin, yaşamının maddi gereçlerininin üretimi olduğu gerçeğini de atlamıştır. “Güç” ile mülkiyet; üretim tarzı ve ilişkileriyle insan eylemi ve düşüncesi arasındaki bağ atlanmış; “özerk” gibi görünen güç kurumsallaşmalarının mülkiyet ilişkilerinin şekillenmesindeki rolleri ve sınıf çatışmaları içindeki konumlarının üzerinde yükseldikleri üretim tarzı ve iktisadi temele bağımlı oluşu, gözardı edilmiştir.

Kapitalist toplumda sınıflar arasındaki ilişkinin “iki yönlü”, “dolaylı” olup “birebir gerçekleşmediği”nden bahisle, ilişkinin bu karakterinin “toplumsal çatışma yaratması önünde engel” olduğunu ileri süren Karaismailoğlu, Marx’ı, onun tarafından asla baş vurulmayan basit bir mantık yürütmeyle yorumlayarak sınıf ilişkilerinin dolaylı-dolaysız ilişkiler tezahürünü; ilişkinin, öyleyse çelişkinin de belirli koşullarda edilgen-tali olan yanının, bir başka durumda etken konuma gelmesi; dolaylı ilişkinin dolaysız-doğrudan hale dönüşmesi olanaksız olmadığı şeklindeki hareket “tezahürü” yasasını görmezden geliyor ve işçi sınıfı ve burjuvazi (emek-sermaye) söz konusu olduğunda, çelişkinin dolaylı unsurları içermekle birlikte esas olarak dolaysız-açık ve uzlaşmaz oluşunu gözardı ediyor. Binlerce sayfalık Kapital ciltlerinde bu ilişkinin, ayrıntılarıyla ve sürecin tüm boyutları, özellikleri ve bağlantılı unsurları irdelenerek açıklanmış olmasını ve Marx’ın büyük teorik hazinesinin aydınlattığı bu ilişkinin teorik konuluşunu bir an için saklı tutarak, pratik bir örnek üzerinden söylersek, işçi ile kapitalist arasındaki “özgür” ilişkinin özelliği, işçinin kendi işgücünü belli bir ücret karşılığı ve belirli bir süre için para sahibi kapitaliste satması, karşılığında da ürettiği metanın değerinden bir kısmını ücret olarak almasıdır. İşçinin ürettiği metada gerçekleşen değerin diğer bölümü ise patronun ‘hanesi’ne; onun geçimi için harcamalarına ve sermaye olarak kullanımı/değerlendirmesi için gitmiştir. Bir yanda birebir-somut ilişki vardır; öte yandan ‘emek-sermaye‘ bazında alındığında soyut bir ilişki. Karaismailoğlu ilişkinin bu ikili özelliğini, ilişkinin “dolaylı”lığını çatışma engeli göstererek,  kapitalizm yararına yorumluyor. Oysa, bu ilişkinin dolaylı yanı, karşıtların uzlaşmazlığını örtme işlevi görse bile, işçi, genelde sömürüldüğünün farkındadır ve kendisini sömürenin kendi patronu kapitalist olduğuna dair-tekil örnekler üzerinden de olsa bilgi sahibidir. Çatışma, bütün engelleyici etkenlere karşın, -”yukarıdakiler aşağıdakilere” karşı, evet güç kullanırlar- önünde sonunda kaçınılmazdır ve işçi, talepleri için hareketinde sermaye sahibiyle karşı karşıya geldiğini, geleceğini, sadece ‘birey’inin öz pratiğinde değil sınıf kardeşlerinin-kendisiyle aynı iktisadi ilişkiler içinde olanların pratiğinde de tecrübe eder.

Çağhan Kızıl, Karaismailoğlu’nun gerekçelendirmelerinin gerekçesi olarak da alınabilecek nitelemeleri yan yana getirerek ve benzer noktalardan hareketle Marksizm’i, “ereksel determinizm”-”nedensellik”-”belirlemecilik” ve dogmatizm vb. gibi, “bütünsel” suçlamaların hedefine koyuyor. Bu suçlamaları ele almadan önce, suçlamanın düzeysizliğini de göstermek üzere,  konu üzerine Engels’in söylediklerinden kısa bir aktarma yapalım. “Bütün önemli tarihsel olayların büyük devindirici gücünü ve ilk nedenini toplumun ekonomik gelişmesinde, üretim ve değişim tarzlarının dönüşümünde, bunun sonucu olarak toplumun sınıflara bölünmesinde, ve bu sınıfların birbirleriyle savaşımlarında arayan tarih anlayışını adlandırmak için, tarihsel materyalizm sözünü, başka birçok dilde yaptığım gibi, İngilizcede de kullanırsam, Britanyalı ‘saygınlığını’ incitmeyeceğimi umarım.” diye yazmıştı Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Giriş, 1892 İngilizce Baskıya Önsöz’de. Joseph Bloch’a yazdığı 21 Eylül 1890 tarihli mektubunda ise Engels; “Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de bundan daha çoğunu hiçbir zaman ileri sürmedik: Bundan ötürü, herhangi bir kimse ekonomik etken biricik belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. Ekonomik durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri -sınıf savaşımının politik biçimleri ve sonuçları- savaş bir kez kazanıldıktan sonra kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb- hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların onlara katılanların beyinlerindeki yansımaları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve daha sonra bunların dogmatik sistemlere gelişmeleri -hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yapar ve birçok durumda özellikle onların biçimini belirlerler. Bütün bu ögeler arasında bir etkileşim vardır; bu etkileşimde bütün sonsuz ilinekler(accidents)(yani aralarındaki iç bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar olanaksız olduğundan var-değil sayıp gözardı edebileceğimiz şeyler ve olaylar) çokluğu ortasında, ekonomik devinim, sonunda kendisini olurlamak zorundadır. Yoksa teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması birinci dereceden basit bir denklemin çözümünden daha kolay olurdu” diye yazıyordu. Conrad Schmidt’e yazdığı mektubunda Engels, bir kez daha bu konuya dönerek şunları yazmıştı: “Genelde ekonomik hareket egemendir, ama bizzat kurduğu ve bir yandan devlet gücünün hareketinden, öte yandan aynı anda yaratılan muhalefetin hareketinden bir ölçüde bağımsızlıkla donattığı siyasal hareketin tepkilerine de katlanmak zorundadır. Sınai piyasa hareketinin esas itibarıyla ve belirtilen kayıtlar altında, para piyasasına yansıması ve kuşkusuz tersyüz edilmiş biçimde yansıması gibi, çoktan ortaya çıkmış olan ve birbirleriyle çatışan sınıflar arasındaki savaşım da hükümetle muhalefet arasındaki savaşıma yansır; ama yukarıdaki gibi, bu yansıma da tersyüz edilmiş bir yansımadır; yani artık doğrudan ya da dolaylı bir sınıf savaşımı olarak değil, ama siyasal ilkeler için çatışma gibidir; üstelik öylesine çarpıtılmıştır ki, sorunun özüne ulaşabilmek, binlerce yılımızı almış bulunuyor.”([14])

Doğaya ve toplumsal yaşama bilimsel-ussal bir yaklaşım ve bunun ifadesi olarak bilimsel teori toplum ve sorunları karşısında sorumludur. Bilimsel bilgi ve onun teknik uygulanması, -teknik buluşların üretim sürecinde uygulanmasına benzer biçimde- teori ile pratik, birbirleriyle kopmaz şekilde bağlı olmak durumundadır. Öyleyse, bilimsel irdeleme ya da güncel toplumun ‘teorisi’ olma iddiasındaki herhangi teori ve tezin ‘güncel toplum’un iktisadi-sosyal-siyasal-ideolojik tüm yanlarıyla “bütünsel” bir irdelenmesini içermesi fazlalık değil, gerekli olandır. Dünyanın ve toplumun gerçekliğinden hareketle, dünyayı ve toplumu; dünyasal ve değişen-hareket halindeki toplumu, ona içkin çelişkilerinin çözümü üzerinden ‘insanal hale getirme’yi amaç edinen bir teorinin gücü, “nesnesi”yle ilişkisinin rasyonalliğinde, ve onu değişime zorunlu kılan olgusal iç kuvvetlerinin bilincinde olmasındadır. Pratik politik hedeflerle ilişkilenmeden, yalnızca “toplumsal iyi” ,”insanal mutluluk” ve “kültürel yücelik” gibi “aşkın” kategorilerin kurgulanmasına ya da “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” üzerine hümanist ideallerin seslendirilmesine dayanan bir “soyut” teoricilik, “pozitivist akılcılığın eleştirisi” hedeflenmesine rağmen, içinden çıktığı toplumsal sistemin eleştirisinden öteye geçemez. Böyledir, çünkü toplum tarihini anlamaya gerçekten olanak sağlayan şey, “emeğin gelişmesinin tarihidir.” “Farklı toplumsal oluşumların varoluş koşullarından, bunlara tekabül eden siyasal, hukuksal, estetik, felsefi, dinsel vb. görüşler çıkarsama”dan önce, bu koşulların ayrıntılı irdelenmesi bilimsel bir analizin, bilimsel görüş oluşturmanın asgari gereğidir. Marx’a ve Marksist teoriye yöneltilen suçlamaların materyalist tarih anlayışını ve sosyalist teoriyi nasıl çarpıttığını, Engels’in bu bir iki paragrafta dile getirdikleri, hiçbir ikircikli hileye pabuç bırakmayacak açıklıkta ortaya koyuyor. Ekonominin ve çeşitli “üst yapı öğeleri”nin “karşılıklı etki”si üzerine, başka vurgulara da işaret edilebilir. Bu bir yana, Kapital’de işçinin yaşam ve çalışma koşullarının; iş günü yasaları ve bunların emekgücü ile sermaye arasındaki ilişkide oynadıkları role dair, hacimli bir bölüm ayrılmıştır. Siyasal, hukuki, dinsel ve insan tarafından üretilmiş tüm diğer ilişki biçimleri ve kategorilerin “büyük devindirici gücü” ve “ilk nedeni”nin toplumun ekonomik gelişmesinde olduğu; üretim tarzının tarih boyunca gösterdiği değişimle birlikte bu kategorilerin gösterdiği değişim tarafından da kanıtlanır. Üretimin kapitalist tarzında, maddi yaşamın üretim koşullarının siyasal-hukuksal yapı üzerinde son tahlilde belirleyici etkiye sahip oldukları, tek tek ülkelerin bir dünya pazarı içinde, bir zincirin halkaları halinde “eklemlenmesi”ni sağlayan gelişmeye bakılarak da görülebilir. Kapitalist gelişme, iletişim ve ulaşım araçlarındaki büyük ilerleme ve teknik uygulamalar üretimin kalitesini, kapasitesini, verimlilik düzeyini çalışma ve iş koşullarını; siyasal iktidarın uygulamalarını, kararlarını, yasalarını, hatta başka ülkelerin iktidarlarıyla ilişkilerini ve uluslararası özellikleri olan kurumsal organizasyonların rollerini koşullamaktadırlar. Günümüzde siyasal iktidarlar ve “ulusal devlet”lerin; ekonomideki gelişmenin uluslararası niteliğini; meta ve para hareketinin uluslararasılaşmasını gözetmeyen herhangi ciddi siyasal kararlar alamamalarını sağlayan, bu politikaların, üzerinde uygulanabilir olduğu ekonomik temelin, uluslararası alanda bir dünya pazarı şeklindeki varlığıdır. Öyleyse, üretim kavramının “dogma haline getirilmesi” üzerine spekülatif-totolojik bağırmaların haklı hiçbir dayanağı yoktur. Kültürün, “günümüz”e ilişkin, ve toplumsal yaşamın üretim ilişkileriyle “özdeş” etken bir kategori olarak gösterilmesi, “engin” bir bilinç eksikliği kaynaklı değilse eğer, onu üretim ilişkilerine tümüyle dışsal bir kategori olarak almak, onu dışarıdan toplum yaşamına dahil olup ilişkiler ağının “içine girmiş” göstermek,  “günümüz” olmayan zamanlarda, örneğin kölecilik ve feodal düzende, onların kendi koşullarının ürettiği ve ‘teslim aldığı’ kültürü bir tür yok saymak vb, üzerinde ayrıca durmayı gerektirmeyen bilinçli bir saptırmadır.

 

SINIF TEORİSİ KARŞITLIĞINDAN KAPİTALİZM SAVUNUSUNA BAĞLANAN “İNCE YOL!”

Fulya Karaismailoğlu, Ç. Kızıl ve Ferdan Ergut’un Marksizme yönelik ortak suçlamalarının en önemlilerinden biri, onun, “sınıf indirgemeciliği” yaptığı iddiası üzerinden kurgulanmıştır. İşçi sınıfının kapitalist üretim sisteminde tuttuğu yerin, onu, sömürüye dayanan bu sistemin yıkıcı kuvvetlerinin başına yerleştirmesine dair belirleme,  bu yazarlar tarafından “sınıf kültü”ve “sınıfsal indirgemecilik” olarak suçlanmaktadır. Üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkinin sınıf çatışması ve devrimci değişimin temellerini oluşturduğu ve kapitalizmin çelişkilerinin onu, kendisi tarafından üretilen güçler eliyle tasfiyeye mahkum ettiği yönündeki materyalist görüş, Marx karşıtı liberal teorisyenlerden ilhamla, ve güya dogmatizme karşı çıkış adına, “aynı objeye referans, önermelerin üretimindeki ortak jargon, kavramların sabitliği ve ortak tema referansı” diye sıralanarak suçlanmakta; emek, emekgücü, sınıf, sınıf mücadelesi, üretici güçler ve üretim araçları, devrimin nesnel maddi koşulları ve güçleri gibi kavram kategorilerinin kullanımı, Marksizmin sınıf “indirgemeciliği” ve iktisadi “determinizm”inin kanıtı olarak gösterilmektedir. “İşçilerin siyasi ve iktisadi mücadelesinin işçi sınıfının bünyesinde cisimleştiğini düşünmek, mücadele zemininin meşruiyetini daraltır” diye kestirimde bulunan ve bunu bir “yanılsama” olarak değerlendiren Çağhan Kızıl, “Çünkü buradaki asıl yanılsama, üretim ilişkilerinin o dönemki özgül koşulları içindeki özgül bir özneyi tanımlamak yerine, o özgül özneye o dönemde karşılık gelen toplumsal grubu adlandırmadadır” diye Foucault’yu yineliyor, ve “Kapitalist sömürünün sınırlarına karşı çıkan toplumsal grupların çeşitlenmesi ve farklılaşması karşısında sınıf kültünün mücadeleyi okumasının zor olduğu ortadadır…”([15]) sonucuna ulaşıyor. Kızıl, sınıf mücadelesinde “emekçi pozisyonu ‘kendinde iyi’ ve doğruya ulaşmanın garantisi olarak gördüğü sürece” darlıktan, sınıf “totolojisi”nden, çözümsüzlükten kurtulmanın olanaksızlığı üzerine kendi totolojik söylemini böylece sürdürüp gidiyor.

İşçi sınıfı siyaseti her şeyden önce sınıfın siyasetidir! Sınıfın, kapitalizm koşullarındaki sömürü ilişkilerinden kaynaklanan talepleri ve bu sömürüden kurtuluşu amacı tarafından belirlenen bir siyasettir bu. Ama bunun için bu siyasetin, kendini kendi sınıfıyla sınırlı bir darlaştırması gerekmez, o tüm ezilenlerin sermaye ve baskı sistemine karşı taleplerinin savunusuyla, sınıf baskısının her biçimine karşı siyasal demokrasinin talepleri için mücadele ederek burjuva egemen sınıfa karşı sınıfının siyasetini ve siyasal bilincini geliştirir. İşçi sınıfının burjuvazi ve kapitalizme karşı mücadelesi doğal olarak ve kaçınılmazlıkla, önce “işçi sınıfının bünyesi”nde ‘cisimleşir.’ Böyle olmasının nedeni “düşünmek”ten, öyle olmasını istemekten önce, sınıfın nesnel konumundan gelme kendi durumudur. Kızıl’ın, “mücadele zemininin meşruiyetini” daraltmamak için, kapitalizmin ezip baskıladığı diğer emekçi kesimleri de “özne” saymak gereğine dikkat çekmek istediği düşünülüp, geçilebilir. Ne var ki, o burada kalmaz, sorunu işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki temel çelişkiyi bulandıracak bir ilişkilendirmeye girişir. Yol gösterici teorisyenlerinin ardı sıra yürürken, onların daha derinlikli bir kavramanın üslupsal kıvraklığı eşliğinde vaz’ettiklerini, “buradaki asıl yanılsama, üretim ilişkilerinin o dönemki özgül koşulları içindeki özgül bir özneyi tanımlamak yerine, o özgül özneye o dönemde karşılık gelen toplumsal grubu adlandırmadadır. Kapitalist sömürünün sınırlarına karşı çıkan toplumsal grupların çeşitlenmesi ve farklılaşması karşısında sınıf kültünün mücadeleyi okumasının zor olduğu ortadadır” şeklinde yineleyerek, bunu açığa vurur. Göz ardı ettiği kapitalizme karşı çıkma ile onun “sınırları”na karşı olma arasında fark olması kaçınılmazlığıdır. Tekellerin dayatmaları karşısında örneğin işçi sınıfı ve emekçi kesimler dışındaki sınıf ve kesimlerden de bu dayatmaların sınırlanması ya da başka türlü şekillenmesi için karşı çıkış mümkündür ve olmaktadır. Ancak bu karşı olmanın emek gücü ile kapitalist arasındaki uzlaşmaz çelişkinin çözümünü esas alan kapitalizm karşıtlığından farklı içeriği de oldukça açıktır. “Sınıf kültü”ne karşı çıkış, tüm antiMarksistlerin ortak paydasıdır; “kapitalizmin sınırlarına karşı çıkış”larının sınırları kapitalizmin kendi sınırlarıdır. Buradan da reformizm ve çelişkilerin uzlaştırılır kılınması çıkar.

Çağhan Kızıl, Herbert Marcuse’un, Foucault ve “kapitalizmin ikinci savaş sonrası sahip olduğu yeni güç ve olanaklar” üzerine kalem oynatan dönemin diğer teorisyenlerinin yazdıklarını kopyalayıp förmülleştirirken, onları olduklarından da fazla yüzeyselleştiriyor.([16]) “Nerede güç varsa orada direnç de vardır” diye güya aradaki nedensel bağlantıya işaret eden yazarın yerine, Foucault ve Herbert Marcuse konuşur gibidirler. Aynı gerekçelere dayanan “çıkarımlar” farklı ifadelerle dile getirilir: “örgütlü bir biçimde yaşanan tahakküm sistemine karşı gelmesi ve bu rejime bir son vermesine” ancak “ çok ender” rastlanabilir; genellikle de sonuca ulaşamaz bir durumdur bu! “Sistem içi sübap ayarları; sistemin “manipülasyon” ve “söylem gücü” direnç “soğurulur.” Yazara göre, bu umutsuz vakıa ancak, “demokrasi, bireysel özgürlükler, siyasetin toplumsallaşması ve toplumun siyasallaşması için bütünlüklü bir proje” ile aşılabilir! Sıralanan nedenler karışımı Marcuse-Arendt-Laclau ağırlıklıdır; neredeyse sonu gelmezdir ve “olamaz”ı gerekçelendirmektedir. “İkinci dünya savaşından sonra yeni toplumsal ilişkilerin tahsis edildiği bir sürece girildi. Emek hareketleri, devlet biçimleri, ve kültürel değişimin baskın biçimlerine geçiş bu sürecin göstergelerinden bazıları. İktisadi anlamda dışsal bir birikim rejiminden içsel bir birikim rejimine geçilmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin tüm toplumsal ilişkiler bütününü karakterize etmesini ve daha fazla kâr üretim mantığının tüm sosyal alanı kuşatmasını doğurdu (esnek üretim, tüketim toplumu, özel mülkiyet vs). Talep artışı ve meta üretim dengesi, sosyal ilişkilerin metalaşmasını da beraberinde getirdi. Bu süreçte kapitalist birikim mantığı, özel ve kamusal alanın her noktasına nüfuz etti. Bugün kapitalizmin ilişkilerinin esiri olan yalnızca işgücü değil, aynı zamanda kültür, eğitim, cinsiyet, çevre gibi diğer toplumsal ilişkiler ve kavramlardır…”([17])
“Olamaz”ı gerekçelendirmek üzere sıralanan gelişmelerin gösterdiği, kapitalist ilişkilerin yaşamın tüm alanlarını “evrensel ölçekte” sardığıdır. İşçi ve emekçi karşıtı iş ve yaşam koşulları ağırlaştırılmış, iş örgütlenmesi daha yaygın ve fakat parçalı hale getirilmiş, özel ve kamusal alanın her yanı sömürü ağı içine alınmış, kapitalist sömürü ilişkileri, “kültür, eğitim, cinsiyet, çevre gibi diğer toplumsal” alanları da sarmıştır. Ancak makale yazarı, bu gelişmeleri, kapitalist üretim sistemine ilişkin kimi özellikleri ikinci dünya savaşı sonrası koşullara ‘yazması’ bir “zamanlama hatası” sayılsa bile, saydığı tüm nedenleri işçi sınıfının belirginleşen rolüne, büyüyen-genişleyen gücüne, “bağlaşıkları”nın artışına işaret etmek için değil, sınıfa ve devrimci öncü eylemine karşı yeni engeller olarak sıralar. Kızıl, “süreçte değişim”in “imgeler ve kavramlar”ı değiştirmesi nedeniyle “imgelerin yapısı” ve “objelerin maddesel özellikleri”nin de değiştiğini; bunun da, “klasik öğreti”yi “demirbaş” alan siyaset(ler)i inandırıcı olmaktan çıkardığını; öyleyse toplumsal yaşama, üretim süreçlerine, üretici etkinlik içinde şekillenen insan ve toplumun sınıflar olarak bölünmesine, sınıf mücadelesine ve sömürüden kurtuluşa dair temel önemdeki “kavramsal” anlamların, “öz nitelikleri” yönünden bu değişime uydurulması gerektiğini söylemektedir. Önerdiği, yukarıdan beri özetlenen, ve başta işçi sınıfının devrimci sınıf niteliği ve kapitalizmin temel çelişkisi olmak üzere, tüm temel toplumsal ilişki biçimleriyle bunların çözümüne dair Marksist önerme ve politikaların “revizyonu”; liberal reformist ve postyapısalcı görüşler ve onların ifadesi kavramlarla değiştirilmesidir. Buradan devamla yazar, “dogmatizme, toplumsal öznenin yanlış tanımlanması yanlışlığına, salt sınıfsalcılık ya da ekonomizme veya stakükoculuğa düşmemek” gerektiği sonucuna ulaşmakta ve büyük sözler ettiğini düşünerek, işçi sınıfının devrimci sınıf karakteri ve rolüne vurguyu “toplumsal öznenin yanlış tanımlanması” ve “salt sınıfsalcılık”; kapitalist üretim tarzının işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin kaynağını oluşturduğu yönündeki tarihsel belirlemeyi “ekonomizm ve indirgemecilik”; üretim ilişkileriyle üretici güçler, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkinin devrimi kaçınılmazlaştıran uzlaşmaz karakterine vurguyu “doğmatizm” olarak tanımlamaktadır. “Klasik anlayış”a; Marksist temel teorik ‘çıkarımlar’a itiraz eden yazar, “Geleceğin taşıyıcısı özne olarak referans verdiğimiz toplum kesimlerinin politik tercihleri uzun zamandır sol şablondakine pek benzemiyor” diye de, güya somut sınıfsal durum tespiti yapmaktadır.

Bir kez daha anımsa(t)makta yarar var, işçi sınıfının, tarihi ileriye ‘taşıma’; insanın içinde tutulduğu zincirlerinden kurtulma mücadelesine öncülük etme “özne”si olma özelliği, politik tercihleriyle değil, üretim süreci-ilişkileri içindeki konumuyla, emeğine el konulan ve emekgücü bir tür(canlı) üretim aleti durumuna gelmiş olmasıyla; emekgücünden gayrı üretim aracına sahip olmamasıyla ilişkilidir. Ancak bu en önemli “mülk”ünü; fiziki-zihni enerjisini; yaşam gereksinmelerini temin etmek için sermaye sahibine -paranın, makinelerin, toprağın sahibi- satmadan; onunla ücretli işçi-kapitalist(emek-sermaye) ilişkisine girmeden, sahip olduğu bu kendi ‘metası’nın bir getirisi olamayacaktır. Bu ilişki zorunluluğu ve tarzı ama, ilişkinin sömüren-sömürülen karakterini örten bir işleve de sahiptir. Bu örtü ‘yırtıldığı’ oranda, çatışma, işin ve çalışmanın düzenlenmesi koşulları üzerine kapışmanın düzeyine göre şekillenir ve taraflar, üretim sürecindeki konumlarına uygun düşen politikalara yönelirler. Sancılı bir süreçtir bu: inişli-çıkışlı; çatışma ve uzlaşı unsurlarını bir arada barındıran; alışkanlık, deneyim, gelenek, inanç vb’nin rol oynadığı; ve işçi açısından ancak mücadele pratiği içinde düşe-kalka; tarihinden ve başka halkların pratiğinden çıkarılan derslerle edinilebilen sınıfının bilinci geliştiği oranda, işçinin kendisi için politik tutumla hareketini ayrıştırdığı ve burjuva politikası-partisine (onun tüm biçimlerine) karşı “tercih”e yöneldiği bir süreç. Sınıfın nesnel durumuyla politik “tercihleri” arasındaki çelişkiyi, onun kapitalizmin ‘değişen koşulları’nda “sahip olduğu yeni iktisadi olanaklar” ve “tüketime yöneltilmesi”yle izah eden “Eleştirel Teori” kaynaklı tezlerin günümüzde revaçta olduğu düşünüldüğünde, Kızıl’ın bu ilişkinin karakterini anlayamamış olması, hatta “masum” bile sayılabilir! O, ve “üçüncü el” çok sayıdaki “itirazcı”, kapitalizmin olanakları bahsinde, gelişmeleri sıralayarak bir türden tezlerin savunuculuğuna soyunurlarken, işçi sınıfının büyüyen niceliği, genişleyen safları ve doğaya ve toplumsal yaşama dair bilgilenmesinde kaçınılmazlıkla gerçekleşen ilerlemeyi görmezden gelirler.([18]) Bu görememe ya da görmezden gelme hali, “ezilenlerin kurtuluşu sosyalizmde bulması için önlerinde ikna edici somut bir örnek bulunmamaktadır” şeklindeki kendi gerekçesine sarınıp, “çıkış yolu” olarak “tüm toplumsal kesimlerin ortak emek örgütlenmesi” türünden formüllere bürünür. Tüm toplumsal kesimlerin “ortak emek örgütlenmesi”! Bu formüle ediş emekçi kesimlerin birliği “niyetiyle” yapılmış olsa bile, “tüm toplumsal kesimler”in işçi-emekçi kesimlerden farklılığı açıktır. Yazar, küçük üreticiyi, küçük esnafı, meslek sahibi bazı orta kesimleri göz önünde tutarak bunu söylüyor ise, o durumda da “tüm toplumsal kesimler” ile, bu ikinci gruptakiler yine aynı anlamı vermezler. Bu formülasyonun emekçi dışı “toplumsal kesimler”i de kapsadığı; bunun ise, “sınıf kültü”nü aşan ‘gönül enginliği’ içinde dahi sorunlu olduğu açıktır.

 

“HER İLİŞKİDE HİYERARŞİK, HER KESE DAĞINIK HER KESİMİNİN İKTİDARI” SAFSATASI!

Fulya Karaismailoğlu,  daha tezinin ilk satırlarında, “…İktidar her ilişkide ortaya çıkan katmanlı, çift yönlü, hiyerarşik bir yapıdır” şeklinde, iktidar sorununun sorunlu bir tanımını yapıyor.

İktidarın, “her ilişkide ortaya çıkan katmanlı, çift yönlü, hiyerarşik bir yapı” olarak bu tanımı, onu belli bir sınıfın, gücün, çıkar kesiminin diğerlerine yönelik hakimiyeti boyun eğdirme aracı olmaktan çıkarıp farklı ve “çift yönlü, hiyerarşik”, her bir bireysel ve toplumsal ilişkide temsil edilir ve tersinden hiyerarşik gösterir. Tüm ‘bağlamları‘ içinde sorunlu bir tariftir bu. İktidarın, “toplumların ve bireylerin birlikte hareket edebilme aracı” olmasından, ancak koşullu olarak, toplumsal kesimlerin ve bireylerin belirli yaptırımlar düzeninde birbirleriyle ilişkilendirilmiş olmaları anlamında söz edilebilir. İktidar bağlantılı zor, baskı, rıza, gönüllülük, ret ve kabul; direniş ya da boyun eğme türünden ancak çok çeşitli türden bireysel, grupsal, sınıfsal ilişki ve çelişkiler ile yaşam olanaklarını üretme-var etme eylemleri tarafından belirlenen “birlikte”(!) hareket alanını tarif etmek üzere. Ancak bu yine de, iktidarın işlevini ve niteliğini gizlemeye açık bir tarif olmaktan çıkmaz. İktidar kavramını, sınıf ilişkileri yerine birey ilişkilerini ikame ederek, bireyi ‘iç dünyası’na; kendiyle ve başkalarıyla ilişkilerindeki edilgenliği ya da direngenliğine, hatta cinselliğine kadar indirgemek, toplumsal yaşam ve hareketin dönüşümünü ve yerini başka tür hareket ve yaşam alanına terk etmeye zorunlu kalışını belirleyen çelişkileri örter.

Fulya Karaismailoğlu, toplum, birey -“insan”-  ve iktidar ilişkilerinden söz ederek şöyle yazıyor: “İktidar üzerinde düşünmeye başlamak, insanın doğa ile, diğer insanlarla ve kendisi ile olan ilişkileri hakkında düşünmeye başlamak demektir; çünkü iktidar her ilişkide var olan bir kavramdır. İnsanın ilişkileri doğada, toplumda, kendi benliğinde tezahür eder. İlişkilerin toplum içindeki görünümleri, insanların farklılıklarının görünümleridir, eşitsizliklerinin görünümleridir. Toplumu toplum yapan temel özellik eşitsizliktir. İnsanlar eşit olmadıkları için bir aradadır. Eşitlik bir değer, eşitsizlik bir realitedir. ‘Toplum dediğimiz dünya bir hiyerarşiler, bir eşitsizlikler ve dolayısıyla bir eşitsizlik ilkeleri, bir güç şebekesidir. Sosyolojik açıdan bakıldığında iktidarın dayanağı eşitsizliktir. Toplumda iktidarı, gücü olmayan kurum, grup yoktur. İktidar herkesin sahip olduğu bir şeydir fakat hiyerarşik düzenleme vardır, herkesin iktidarının sınırları vardır.”([19])

Bu akademik irdeleme, iktidar sorununu sosyo politik karakteriyle değil, psiko sosyolojik “semptomları”yla ele alır. Konu Freudcu-Nietzscheci “ben”in problemleri olsaydı, “ben”in hallerine odaklanarak, onun ilişkisel dünyasının kapsamını irdelemek gerekli olabilirdi. Ama buradaki sorun sınıf iktidarı sorunu; devlet sorunudur! Böyleyse, insanın doğa ve kendiyle ilişkilerini değil, egemen sınıf ve onun iktidar aygıtlarıyla ilişkilerinin muhtevasını tartışmak gerekir. İktidar sorunundan, toplumsal sınıflar ve onların kendi çıkarlarına bağlı kurumsallaşmış organları-örgütleri sözkonusu edilmeden, birey insanın doğaya, başka insanlara, kendiyle ilişkilerine “bakması”; insan ilişkilerinin “doğada, toplumda, kendi benliğinde tezahür” etmesi; ya da insan ilişkilerinin toplumsal görünümlerinin “farklılıklarının, eşitsizliklerinin görünümleri” olması çerçevesinde söz etmek “mümkün olsa” bile, bu, siyasal iktidar gibi sınıf mücadelesinin önemli temel bir alanıyla ilgili soruna bir açıklama getirmiş olmaz. İnsan ilişkilerinin toplum içindeki görünümlerinin farklılıkların, eşitsizliklerin görünümleri olması; bu farklılık ve eşitsizlikleri doğuran nedenlere işaret edilmeksizin; ve onların ‘toplumsal anlamı‘ ortaya konmaksızın anlaşılır kılınamaz. Sorun insanların farklı farklı fiziki-biyolojik özelliklerinden, dar bireysel küçük olanak-araç, vs’den kaynaklı ya da onunla sınırlı görülmüyor ve gösterilmek istenmiyorsa eğer, farklılıkların ve eşitsizliklerin daha belirleyici etken ve nedenleri ortaya konmalıdır! İktidarı “her ilişkide var” saymak, “sürekliliği”ni kaçınılamaz göstermek; bireyden bireye ve bireyle doğa ilişkisinden hareketle sınıf iktidarı sorununun hep var olacağına hükmetmek,  “toplumu toplum yapan temel özellik eşitsizlik”tir diyerek, eşitliği “peşinde koşulan bir hayal”den ibaret saymak, var alana bağlı ve bağımlı kalmanın teorisini yapmaktır. Kavramları, ilişkilerin belirli yönlerini ve hatta içeriklerini örtecek şekilde kullanmak bilimsel olmayıp, bilimsel etiğe de sığmaz. Öyle toplumlar olmuştur ve olacaktır ki, eşitsizlik bireyler bakımından fiziki güç, yeme-içme; “ekmek-tereyağı” ihtiyacı farkı ve yetenek farklılıklarından ibaret kalabilecektir. Ama öyle diğer toplumlar vardır ki -’en parlak örneği kapitalizm’dir- eşitsizlik, sahip oldukları iktisadi-sosyal ayrıcalık ve güçlerini politik güç olarak da kullanma olanağına sahip belirli bir kesim ya da sınıf(lar)ın diğer kesimler üzerindeki tahakkümünün ifadesi olarak anlamlıdır. İlkinde eşitsizlik ‘doğal‘ bir eşitsizlik olup, bütünüyle ortadan kaldırılması olanaklı olmaz iken, ikincisi, bir azınlığın toplumun diğer kesimlerini sömürmesine bağlı olarak şekillenen eşitsizliktir ve ezilenlerin, sömürülenlerin bu durumdan kurtulmak için verecekleri uğraşla, farklı ölçülerde ve içerikte olmak üzere değişmeye, ortadan kaldırılmaya mahkûmdur. Eşitsizlik, “her eşitlikte bir eşitsizlik vardır” döngüsel ilişkisi içinde tarif edilerek, eşitsizliği toplumsal varoluşun temeli olarak almak, onu örten bir işleve büründürmek demektir. Diğer yandan, her iktidarın dayanağı evet, eşitsizliktir. Karaismailoğlu’na göre, Marx, kapitalizmin tasfiyesi ve sosyalizmin kolektif üretim ve iktidar anlayışını geliştirirken,toplumun yapıtaşı olan bireylerin çıkar edimlerini eşitleme sevdası içinde bireylere kaldırabileceklerinden daha fazla sorumluluk, bilinç yükleyerek eşitlikçi toplumu konfigüre etmeye” çalıştığından, aynı zamanda ütopiktir! Şaşırtıcı olmamakla birlikte, yazarın, Marx’ın etkisi ne yazık ki tarihsel süreçte olumlu yönde gerçekleşmemiştir” diyerek, tarih ve bilim dışından konuşması, yine de ilginçtir. Karaismailoğlu, bireylerin farklı “çıkar edimleri”nde “edimlerini eşitleme” olanaksızlığı görmektedir. Kapitalizmin çıkarlara ve çıkar eşitsizliğine dayanan gerçeğini değişmez ölçü alarak, birbirleriyle eşitsiz tekil kişilerin üretim süreci içinde ve üretim araçlarından ‘arındırılıp’ mülksüzleştirilerek “eşitlenmeleri”, ve onların doğrudan doğruya bu konumları tarafından aynı sınıfın mensupları olarak ortak eylemde ve çıkar birliğinde bir araya gelmelerini, olasılık olarak dahi reddediyor ve “eşitlikçi bir toplum”un oluşturulamayacağını ileri sürüyor. “Eşitçilik” fikrini kabaca -ve mutlaklaştırarak- ele aldığından, gerçek eşitlikten, ancak, herkesin tüm gereksinmelerini karşılama olanağına sahip olmaları anlamında söz edilebileceği; bunun da farklı bireylerin ihtiyaç farklılıklarından gelen eşitsizlik ile çelişmeyeceği, yazar için doğal olarak anlaşılamaz oluyor. Tez yazarı, insanın yaşam gereçlerini üretiminin tarihsel serüveni içinde, bu gereçleri üretim tarzına bağlı olarak, -bu durum üretim araçlarının gelişmesiyle dolaysız bağlıdır- yarattığı toplumsal sistemlerin her birinin birer uğrak ‘noktaları’ olup değişime zorunlu olduklarına dair tarih ve toplum yasasını işlevsiz görüyor. Kendinin üretim içindeki yeri ve çıkarlarının farkındalığıyla sınıf bilinçli kolektif öznenin, -işçi sınıfı- sömürülmekten kurtulmak ve kendi kurtuluşunda tüm bir toplumun kurtuluşunun koşullarını yaratmak üzere, yeni bir toplumsal sistem-sosyalizm- inşasına kalkışması, bundandır ki yazar için gerçekleşemezdir. “Marx bilinçli öznenin, toplumun zorunluluk olmasından kaynaklanan akılcılıkla sosyalizmi iktidar olarak benimseyeceğini düşünür” diyerek, zorunluluğun bilincini üslubunca küçümsemesinin nedeni buradadır. “Toplumda iktidarı, gücü olmayan kurum, grup yoktur. İktidar herkesin sahip olduğu bir şeydir fakat hiyerarşik düzenleme vardır, herkesin iktidarının sınırları vardır”([20]) görüşüyle ise, günümüz eşitsizlikler toplumunun hâkim anlayışı onanmış- kabul edilmiş olmaktadır. Sorunu bu tarzda koymak, iktidar sorununu bulandırmak, onu ‘bir şey yapabilme gücü‘ ya da iradesine indirgemek, siyasi iktidarın sınıfsal anlamının yerine “herkesin iktidarı” gibi, bireysel irade gücünü çağrıştırır herkese dağıtılmış bir “iktidar”ı geçirmek; böylece de onu, kendilerine karşı iktidar olduğu kesimlerin direnişinin hedefinden çıkarmaya çalışmak olacaktır. Karaismailoğlu’nun öyle bir hedefi açıktan güdüp gütmediği ayrı bir sorun olmakla birlikte, siyasal iktidar sorununu konu edinen bir ‘tez’in, “herkesin iktidarı”ndan söz etmesi ve sorunu sözüm ona bu boyutlu olarak genişletmesi aslında, onu amaçlamış olup olmamasından bağımsız olarak, egemen sınıf iktidarını mücadele hedefinden çıkarma girişimidir. Tez yazarı, toplumun “iktidar çatışmaları alanı” olmasını, “çatışmacı ekolün mirası”yla ilişkilendirirken ise, sorunu “istenç”lerin çatışması sorununa indirgiyor, kaos koşullarında bireylerin “iktidar arayışı”ndan ve “düzenin iktidar tarafından sağlanması”ndan söz ederek, farklılığı, “güç dereceleri” farklılığı olarak açıklıyor. Yazar, “Birey iktidara maruz kaldığında iktidarın farkına varır; çünkü düzeni yalnızca iktidar sağlayabilir, yani en güçlü olan, gücü diğerlerinden fazla olan. İlişkileri birbirinden farklılaştıran onların iktidar biçimleri, güç dereceleridir. Toplumda gücü diğerlerinden fazla olan iktidar yoksa güç ilişkileri karmaşık ve polarize olmuş demektir…” diye geniş ve genel bağlantılar içinde, toplumda çatışmaların bir “kaos durumu”nda bireylerin farklı arayışlarına dikkat çekerken, kaostan çıkış ve “düzen sağlayıcı” güce ihtiyaç duyulması, bu ihtiyacın iktidar ya da “en güçlü olan”ca karşılanması, güç ilişkilerinin iktidar oluşumuna ve biçimlerine yansıması gibi pekala olası durumlardan hareket ediyor, ve yine örneğin “Kavram olarak ‘iktidar’ın ‘toplumda hükmetme yetisini elinde bulunduranları’ işaret ettiği”nden söz ederken, ya da “Toplumu yönetmek adına iktidar talebi, tahakküm etmek, hüküm sürmek, egemen olmak ile bireyin kendi yaşamı üzerinde iktidar talebi”ni birbirinden farklı görürken, gerçeğe uygun bir duruma işaret ediyor. Buna rağmen ama, yazarın iktidara bakışı, “iktidar her ilişkide, herkesin sahip olduğu bir şey” olarak tarif edişinde olduğu üzere, yine de Foucaultcu muğlaklıkla maluldür.([21]) Karaismailoğlu, “ Günümüz toplumlarında devlet ve iktidar kavramlarını sadece sınıf çıkarları çerçevesinde açıklamak gücün dağılım etkisini gözden kaçıran fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşım olarak durmaktadır” diyor ve “Marx’ın kapitalist devlet anlayışından sınıfsal egemenliğin aracı olduğuna ilişkin bölümü” çıkarıldığında, devlete ilişkin geriye, ancak “‘ekonomik ilişkilerin içinde gerçekleştiği koordine edici bir çerçeve’kaldığını ileri sürüyor. Bu iddia, farklı şekilde ifade edilmekle birlikte öteki iki yazar tarafından da sahipleniliyor; yanı sıra O, Marksizme yönelik “sınıfsal” ve “sınıfçı olmayan”(!) tüm eleştirilerin ortak noktalarından biridir.([22])

“Gücün dağılım etkisi” çıkışsız bir labirenti ifade etmiyorsa,  gücün birey-”özne”ye “dağılımı”yla, bireyin “sınıf dışı” ve “özerk”-tekil  haliyle örneğin parlamenter seçimlere “genel oy” ile katılmasıyla “iktidar kavramı içinde” olduğunu ya da “gücün örgütlenmesi”nin dini, ahlaki, hukuksal vs, alanları da kapsayarak daha geniş şekilde yayılan iktidarını varsaydığı açık olmalıdır. Böylece, Foucaultcu literatürü kopyalayarak entelektüel zenginlik gösterisi yapılacağına, toplumsal sorunların siyasal iktidar gibi, işlevi ve ‘eylemi‘ çıplak gözle bile, ve hak talebindeki emekçinin bedenine uzanan zorbalıkta somutlaşarak görülebilir bir sorun böyle “müphem”leştirilmemiş olur. Ve yine böylece, bu muğlaklığı içindeki “gücün dağılım etkisi”yle burjuvazi ve kapitalizmin “iktidarı”nı gizleme çabaları, “akademik bilimsel çalışma” adına haklı gösterilemez.

“Özetle-diye devam ediyor Karaosmanoğlu, “Marx’ın iktidar olarak burjuva sınıfının aracı olan kapitalizmi anlaması, Marx’ın iktidar anlayışının ve eleştirisinin sınırlarını çizer. Kapitalizmin sorunlarını iktidarın sorunları olarak değerlendirmesine sebep olarak peşinde koştuğu eşitlik ideali uğruna teorisini çözümsüzlüğe iter. Marx’ın kapitalist iktidar yerine bir başka iktidarı koyması ise toplumun iktidar ilişkilerine mahkûm olduğunun Marx tarafından kabul edildiğinin göstergesidir.” Bilimsel akademik bir araştırma adına bu cümlelerin, hele de Marx gibi, görüşlerini maddi dünyanın gerçekleri, toplumsal yaşamın olguları ve bilimsel verilerle tanıtlama titizliğiyle bilinen bir büyük kuramcının “eleştirisi” amaçlı olarak dile getirilmiş olmaları, en hoşgörülü ifadeyle dahi, bir saptırma üzerinden anlam karmaşası ve bozukluğunu Marx’a mal etme girişimine işaret eder. “İktidar olarak burjuva sınıfının aracı olan kapitalizm” ifadesi, örneğin bulanıklığı-muğlaklığı ve karışıklığıyla hemen dikkat çekicidir. Marx’ın iktidar görüşüne atfen yazılmasına rağmen, onun görüşünün netliğini deforme etmiştir. Bu bir yana bırakılsa bile, kapitalizmin sorunlarının burjuva “iktidarın sorunları olarak değerlendirilmesi”nin, ya da düzelterek söylersek, iktidar sorununun Marx tarafından kapitalizm ve burjuvazinin sınıf iktidarı dolayımında irdelenmiş olmasının “çözümsüzlük” etkeni olması-öyle sayılması için yazarın elinde, mevcut sistemin savunusu dışında bir gerekçesinin olup olmadığı burada yine açık değildir. Buna rağmen, toplum tarihini konu edinen ve insanın maddi yaşamını üretiminin gelişme süreçlerini irdeleyen bir teorinin gücü, toplumların gelişme tarihinin gerçeğine; varoluş ve değişim sürecinin yasalarının mantığına uygunluğundadır. Diğer yandan Karaismailoğlu, tarih boyunca sadece ezilen ve sömürülenlerin değil, baskı ve eşitsizliklerden rahatsızlık duyan çeşitli hümanist birey ve kesimlerin de peşinde koştuğu “eşitlik ideali”ni sahiplenmeyi, bir teori ve eylemin “çözümsüzlük” nedeni sayarken, eşitlik istemi ve düşüncesini “gerçekleşemez” ve “afaki” saymaktadır.

İnsanların, bireysel özne olarak yaşamsal gereksinmeleri ve çıkarlarıyla; onların, kendi iradeleri dışında oluşmuş ilişkiler içinde, sürdürmek zorunda kaldıkları ya da bırakıldıkları yaşam tarzı arasındaki çelişki, bir yandan her bireyi ötekiyle ve ötekinin çıkarlarıyla karşı karşıya getirirken, diğer yandan, var olan ilişki biçimlerinin içinde hareket etmeye zorlar. Bireylerin egemen sınıf tarafından birbirlerine karşı rekabete sokulmalarını ancak, onların ortak çıkarları tarafından harekete geçirilen istem ve eylemlerinin birliği engelleyebilir. Bu “birlik”in temeli, onların maddi yaşam koşullarında, yaşam gereçlerinin üretimi süreçlerinde tuttukları yerlerine bağlı olarak, içine girdikleri maddi-manevi ilişkiler “tümü” tarafından oluşturulur. Eşitsizlik, maddi hayatın üretimi sürecinde, üretim araçları sahipliği tarafından koşullanmış olarak vardır ve bu koşulların değişimi/değiştirilmesiyle dayanakların kaldırılmış olmasına bağlı o da kaldırılabilirdir. Öyleyse toplumsal eşitsizliğin yok edilebilir olmasının öngörülmüş olması bir teorinin olumsuzlanması için kullanılamaz.

Devletin “zora başvuran, baskıcı rolü”nün “diğer rollerini göz ardı” edecek şekilde öne çıkardığı şeklindeki eleştiri, devleti ortaya çıkaran ihtiyacın “toplum düzeni”ni belli-egemen sınıfın çıkarları temelinde sağlama olduğunu göz ardı eden ve yanı sıra, devletin tüm rollerini birbirleriyle aynı özellikte gösteren bir anlayışa işaret eder. Bu görüş açısı, devletin polis, ordu, zindanlar ve mahkemeler gibi ilk akla gelen baskı kurumlarıyla eğitim, sağlık, iletişim, kültür ve sanat kurumlarının işlevi arasında “aynı”lık ilişkisi kurma çarpıklığıyla ayrışır.([23]) Oysa devlet söz konusu olduğunda, hangi biçimi altında olursa olsun, her şeyden önce bir zor örgütlenmesi ve başlıca özelliğinin de sınıf çıkarlarının savunulması olduğu reddedilemez. Zoru salt polis şiddeti, devletin işlevini de “özerk” görünümünün yanıltıcı algısına indirgeyen görüşler, burjuvazinin sınıf devletinin “herkesin şemsiyesi olduğu” yalanına güç verirler. Devletin “toplum üstü, özerk” görünümü; ve sosyal yaşamın ihtiyaçlarıyla, örneğin “kamusal hizmet”lerle bağı, onun zor örgütü olmasının ne engeli ne de alternatifidirler. Devlet, kendini insan üzerindeki ilk ideolojik güç olarak sunar bize” diye yazmıştı Engels. O, toplum tarafından, “ortak çıkarlarını savunmak üzere” oluşturulmuş bir organizmadır. Ortaya çıkar çıkmaz, belirli egemen sınıfın diğerleri üzerindeki iktidarının aygıtı olmasına karşın, “toplumdan bağımsız”, “toplum üstü” bir görünüme bürünür. Bu görünüm, o burjuvazinin sınıf egemenliğini kesin şekilde temsil ettiği oranda daha da belirginleşir. Bir kez oluştuktan sonra, “toplumun üstünde”-”özerk” bir konumda görünen devlet, her şeyden önce bir zor örgütü/örgütlenmesi olmakla; bu zor gücünü bir sınıf yararına kullanmakla işlevlidir. “Diğer roller” vurgusu, sosyal hayata katılımını vaz’eder, ama bu, onun zor örgütü işlevli olarak ortaya çıkışını da, zorun teknolojik takviyesini de esas olmaktan çıkarmaz. Devlet, “burjuvazinin ortak işlerini gören bir komite” olarak iktisadi-sosyal ve diğer tüm yaşam alanlarına, onlar arasındaki ilişkileri düzenleme “erki”ni ele geçirmeyi de ihmal etmeksizin, sağlık, yol, su kanalizasyon, konut vb alanlardaki düzenlemeleri gerçekleştirir. Egemen sınıfın iktidarını sürdürebilmesi için bunlar, halk ile ilişkiler alanındaki gerekliliklerdir. Görünürdeki “özerk”lik, sınıf egemenliğinin örtüsüdür. Egemenliğin korunması ve sürdürülmesi için okullar, dini ideoloji, kurum ve örgütlenmeler, polis ve ordu kurumları, hapishaneler ile tüm öteki “güvenlik zinciri”, burjuvazinin uluslararası hakimiyeti koşullarında ve bilimsel ve teknolojik gelişmelerin yardımıyla “mükemmelleştirilerek” çok daha ileriden takviye edilmiştir. Burjuvazinin zor kullanımı; kapitalistler ile işçi ve öteki emekçi kesimler arasındaki ilişkilerin her günkü ‘görünümleri’nde; hükümetlerin iş ve grev yasalarında, ücret ilişkilerine müdahalelerinde, işçi taleplerine ve eylemlerine karşı uygulamalarında, grevlere saldırılar ve yasaklarda karşımıza çıkar. Devlet, “burjuva sınıfının ortak işlerini yürüten bir komite” olarak, burjuvazinin çıkarlarını işçi sınıfına ve diğer emekçilere karşı savunma gücü olmakla kalmaz, bu sınıf çıkarları savunusu ve işlerin yürütülüşünü, burjuvazinin iç kapışması ve rekabetinden zarar görmemesi için ‘düzenlenmesi’ni de üstlenir. Devleti, “üretim araçlarının mülkiyetini ve denetimini elinde tutması nedeniyle egemen sınıfın aracı olarak” gören Marksist “görüş”([24]), insan ilişkilerinin üretim, ürün dolaşımı ve bölüşümü ilişkilerinin üzerinden şekillendiği, toplumların farklı çıkar gruplarına ayrılmalarının ya da ortak çıkarlar etrafında birlikte kolektif yaşamına yönelmelerini belirleyen toplumsal ilişkileri temel hareket noktası edinir. İnsan çünkü, bu toplumsal ilişkiler bütünü içinde, toplumsal insan olabilmiştir. Tarihin, tüm bir ‘insanlık tarihi’nin akışı içinde gösterdiği, üretim araçları mülkiyetinin tüm öteki ilişki alanlarını koşulladığıdır.

Düşünce sistematiğini Foucault, Laclau, Baudriallard gibilerinden kopyalamayla oluşturan Kızıl, “İktidar -diyor- çok geniş olarak devletin tekelindeki bir güç olarak görülür. Ancak iktidarın esnek ve kapsayıcı yapısı, onu toplumun her kesiminin eline geçebilecek bir biyolojik-politik (biyopolitik) olgu haline getirmektedir.” Hayli “enteresan” bir görüş! İktidar a) devletin tekelindeki bir güç değil; b) esnek ve kapsayıcıdır; ve c)bu esneklik ve kapsayıcılığı “toplumun her kesiminin eline geçebilecek” olmasını sağlıyor. Sorun bu kadar “naif” olunca da, işçi sınıfı açısından iktidar mücadelesini politik iktidarın alınması gibi bir sorun olarak görmesinin nedenleri ortadan kalkmış oluyor! Sorun o denli netleşmiştir ki, “toplumsal tüketim ve teknolojk gelişme”ye bağlanan güç ilişkisi “salt devlet bağlamının dışına” çıkmış, burjuva politikasınca da ileri sürüldüğü üzere kapitalist demokrasi ve burjuva parlamenter sistem içinde, “genel oy” hakkı üzerinden gerçekleşen “esneklik ve kapsayıcılık”la herkese açık iktidar olma; ya da kendini iktidar içinde ifade etme mümkün hale gelmiştir. Bundandır ki Çağhan Kızıl, “erk”, “iktidar”, “otorite” ve “devlet” kavramlarını iktidar sorununu örtecek şekilde birbirleriyle dolanık bir bulamaç içinde görünmez kılan Foucaultcu “argümantasyon”u sahiplenmiş, “iktidarın gücü-gücün iktidarı” ikiliği üzerinden totolojiyi, iktidar sorununun güç ilişkilerine bağlı, sınıf mücadelesinin gelişme düzeyi tarafından etkilenen bir sorun olmasıyla, onun herkese “dağınık” “esnek-kapsayıcı” olamamasını bulanıklaştırarak, aynılaştırma üzerinden sürdürmeye soyunuyor. Foucault’nun “egemenlikten ayrı”, “yaşam üstünde etkili ve üretken”, “baskıya indirgenemez” ve aksine “pozitif bir üretkenliği de olan” güç iktidarı formülasyonunu sahipleniyor. Hal böyle olunca da, “asıl sorun iktidarı `ele geçirmek` değil içinde uygulandığı sistemi değiştirebilme”ye indirgenmiş oluyor. Yani iş kolaylaşıyor!  Kolaylaşıyor, çünkü iktidar, “grup/sınıf çıkarlarının bir yansıması”(!) olmayıp, “iktidarın kimde ve nerede olduğu değil, çokluk üzerindeki hegemonyanın kimde ve nasıl olduğu daha önemli” hale geliyor! Sorun bu denli “yalın” konulunca da, adı geçen yazarlar bu iktidarın “toplumun üstünde özerk” görünümüne sığınarak, “özne”lere dek tüm güçlere “dağınık” gösterip onun sınıf karakterini karanlığa itip “görünmez” kılmayı başarmış oluyorlar!([25]) İktidar böyle hiç kimsenin “dışarılmadığı” herkesin iktidarı; haliyle de “her kesimin eline geçebilir” özellikte olunca da; zordan gayrı özellikleriyle daha yapıcı, devletin kimin elinde olduğu önemsizleşmiş olur. Ve bu durum, örneğin Ç. Kızıl’a, içinde bulunulan “çözümsüzlük”lerden “çıkış”ın “sol yol”unu kurgulama kolaylığı sağlar. Şöyle: “Bu aşamada özgürlükçü, demokratik, sivil, paylaşımcı, çoğulcu ve sol bir siyaset anlayışının gerekliliği ayan beyan karşımızda duruyor. Ancak burada şu prensip sorunu karşımıza çıkıyor: demokrasinin içinde kalarak bir sistem değişikliği için yapılması gereken şey ideolojik bir hegemonya kurmaktır, yani bilinç biriktirmektir.” Sistem içi bir anlayışın açık ifadesidir bu satırlar. “Bilinç biriktirme” adına mevcut burjuva gericiliğinin sınırları içinde kalmaya mahkum bir “prensip” tarafından belirlenmiş bir liberal reformist sol siyaset anlayışı! Boyun eğmeye uyarlanmış, uyumlu-uzlaşıcı ve aşılamazlığı anlamış bir siyasettir bu. Herbert Marcuse’un uyumluluğu öneren, F. Ergut’un “müzakereci” siyaseti! İşçi sınıfına, burjuva koşullarıyla yetinmeyi salık veren “devrimci” siyaset! Aşılması, etkisinin yok edilmesi zorunlu olan liberal sol siyaset.

 

*     *     *

Kapitalizm ve burjuva toplumun hâkim düşüncelerine karşı ideolojik mücadelenin işçi sınıfının burjuvaziye karşı politik mücadelesiyle dolaysız bağı, işçi ile kapitalist arasında, emekgücünün değeri ve iş koşulları üzerine ekonomik mücadele ile bunun siyasal alandaki biçimlenişleri üzerinde de etkide bulunur. İşçi sınıfı -ve emekçiler- üretimin kapitalist biçimi içinde kendilerine biçilen rolü reddedip değiştirmek üzere, emeklerinin ürünü üzerinde, onun hangi gereksinmeleri karşılamak için ve nasıl kullanılacağı üzerinde; haliyle kendilerinin kaderleri üzerinde belirleyici söz sahibi olmak üzere, bilinçle değiştirici eyleme başvurarak, yeni bir toplumu var edeceklerdir. Bunun maddi güçleri mevcut toplumun içinde, onun tarafından kaçınılmazlıkla oluşturulmaktadır. Bundan olmalı, “geleceği var edecek maddi güçleri bugünün toplumu içinde görmek”, “kapitalizmin sosyalizme yerini bırakmak zorunda olduğunu, tarihsel süreci belirleyen toplumsal yasaların gereği saymak”,  “İndirgemecilik” suçlamasının bayat bir bağırtıyla yinelenmesinden başka anlama gelmez. Marksizme “ekonomik indirgemecilik” suçlaması, metafizikçi muhafazakârlarla, liberal solcuların ve postyapısalcı “Marksistler”in birleştikleri bileşke idealist “kurgu”dur.

Egemen sınıfın; iktidarını korumak ve sürdürmek amacıyla sadece baskı araçlarını, baskı politikalarını uygulamadığı; bununla birlikte ve “gerektiğinde” bunların da uygulanmasını haklı gösterecek propaganda eşliğinde kitlelerin, içinde tutuldukları üretim koşulları ve yönetim biçimi altında yaşamanın kaçınılmazlığına inanmalarını sağlamak üzere ideolojik-kültürel, dinsel, hukuksal, ahlaki kategorileri kullandığı; bu araç ve yöntemlerle kitleler üzerinde yarattığı etkiyle onları kendi talepleri ve çıkarları için mücadeleden alıkoymayı belirli koşullar altında ve belirli sınırlar içinde başardığı doğrudur. Reklam ve eğlence sektörünün, yeni ihtiyaçlar ve alışkanlıklar yaratma işleviyle birlikte bireylerin birbirleriyle ve nesnelerle ilişkilerine kuşatıcı bir yaygınlığı ve propagandanın gücü kitleleri, düşünüşleri ve hareketlerini etkileyerek kuşatan bir ağ oluşturmuştur. Bu güçlü -karmaşık ve çekici kılınmış formlar içinde empoze edilen “değer” ve anlayışlar, bireyler ve kitlelerin onları bizzat kendi talepleri ve özlemlerinin “nesneleri” olarak, kendi yararlarına oluşturulmuş “form”lar olarak algılamalarına yol açabilmektedir. Dahası bu durum, ve genel oy yoluyla partiler politikasında “rol oynama” -”güç”e katılma- eklemlenme hali, iktidar “oyunu”nda(!) “yer alma”; onun tarafından “içerilme” görünümü yaratmaktadır. Foucault gibi ideologların teorilerine “öznenin iktidarı” olarak yerleştirdikleri bu görüngü, oysa egemen sınıf tarafından dayatılan sınıf boyunduruğu ve zorbalığının, zehirli çekirdeğini gizlemek üzere tatlandırılmış halidir. Ancak bu durum; bu etki mutlaklaştırılarak, kitlelerin kendi çıkarları için burjuva manipülasyonunu aşamayacakları ve kendileri için mücadele bilincine ulaşamayacakları şeklinde teorileştirilemez. “Özne”nin nesnel gerçeğiyle “görüngüsel öznellikler” arasında kurulmuş bu ilüzyon, kırılmaya mahkûm ve koşullara bağlı olarak değişkendir. Kapitalizm, kitleleleri, sömürü ve baskıyı üreten ilişkiler sistemiyle kendilerinin yeri ve geleceklerine dair düşünmeye; durumlarını değiştirici eyleme girişmeye sürüklemekten kaçınamaz. Yıkıcı çelişkilerinden azade olmayıp, bunları sürekli yeniden üretir. “Söylemin gücü”nün, “öznenin kuşatılmışlığı”nın ve manipüle edici etkinin kırılmasının başta gelen etkeni bu çelişkili ‘yapısal’lığın kendisidir. Üretimin bolluğu, tüketime yöneltme araçlarının gelişmişliği ve refah düzeyinin yüksekliği; bunların tümü bir arada olmaları durumunda da kapitalizmin temel çelişkisi hükmünü icra eder. Öngörüsel bir tahayyül değil, ‘sürekli pratik‘ halinde toplumsal ilişkiler alanında etkin olan olgusal gerçektir bu.([26]) Aşırı üretim ve ürün bolluğuyla kitlelerin yoksulluğu ve temel gereksinmelerini karşılayamaz koşullarda yaşamaya mahkûm edilmelerinin bir aradalığı, kapitalist kâr için üretimin sonucudur. Dünyayı kaynakları ve doğasıyla, üzerindeki canlılar ve en fazla da insan soyunu sömürü nesnesi görüp, yıkım ve tahribatın malzemesi yapan kapitalizm, kapitalist emperyalizmdir. İşçi sınıfı ve insan soyu bu sistem içinde kaldığı; liberal, sol-liberal ya da sağ muhafazakâr önermelerde olduğu üzere kapitalizm içi iyileştirmelerle yetindiği, burjuvaziyle “müzakere”yle “mutluluk hissi”ne kapılıp, kendini sömürü nesnesi yapan sermayenin dünyasını yıkmaya yönelmediği sürece, tüm bu köleleştirici ve yıkıcı ilişkiler varlığını sürdürecektir. Sorun, görüşlerinin bir bölümüne burada değinilen, Marcuse-Foucault takipçilerinin, postyapısalcı politikacı ve ideologların göstermek istedikleri gibi, kapitalizmin aşılamaz güçlere sahip olması değildir. O, kendini yıkıma götürecek çelişkileri ve güçleri sürekli var etmeye mahkûm olmakla, aşılabilirliğinin koşullarını da olgunlaştırıyor. Olgusal gerçekleri ve uzlaşır olmayan yıkıcı çelişkileri, sistem sınırları içinde kalarak burjuvaziye boyun eğmeyi vaz’eden tüm teorilerin panzehiri olmaya devam ediyor.

 


([1]) Ferdan Ergut, Birikim 271, sf. 70-81

([2] )Çağhan Kızıl, Siyaset mi değişiyor, kavramlar mı?, Birikim, Mart 2008

([3])Çağhan Kızıl, Birikim, Mart 2008

([4])Devlet ve iktidar kavramları”nın günümüz toplumlarındaki anlamını, “sınıf çıkarları çerçevesi”ne sıkıştırılamayan “güç dağılımı etkisi”ni formülleştiren Foucault‘nun  görüşleri etrafında şekillenen “akademik sosyoloji” türünü Özgürlük Dünyası’nın Şubat 2012 sayısında yayımlanan makalede ele almıştık.

[5] Fulya Özkaya Karaismailoğlu, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  ‘Sosyal Teoride İktidar Tartışmaları; Marx, Nietzsche, Weber, Foucault ’, internette yayımlanmış Yüksek Lisans tezi

[6] Aktaran Hans Heinz Holz, Frankfurt Okulu- “‘Eleştirel teorinin‘ politik güncelleştirilmesi” başlıklı makale

 

([7] )Ferdan Ergut, “onurlu-saygın” ve “müzakereci” öznesini buradan esinlenerek oluşturmuş olmalı.

([8]) Frankfurt Okulu teorisyenleriyle Foucault’nun kapitalizme atfettiği özellikler ile, kapitalizmin değişimini ileri sürerek onun “kendi değiştirilemez dinamiklerini de durmadan ve yenileyerek ürettiği” sonucuna varan günümüz liberal sol aydınlarının görüşleri, alelade sistem savunucusu burjuva muhafazakar politikacı, iktisatçı ve sosyologların her fırsatta ve neredeyse her gün tekrarlayarak ileri sürdükleri argüman’larla benzerlik gösteriyor. “Kitle mistifikasyonu” üzerine “Okul” kaynaklı söylemin, ve “söylemin gücü” ya da “ideolojik uyumluluk” üzerine Foucaultcu-Althusserci tezlerin, Marx’ın teorisini “sınıf indirgemeci” ve “determinist” olmakla suçlayan sol ya da sağ, liberal ya da devrimci yazar ve politikacıların söyledikleriyle, bu ikincilere teorik temel oluşturma gibi bir önceleme‘ ilişkisi bulunuyor. Foucaultculuğun “akademi alemi”nde “derin düşünür” ve sol politik çevrelerde, “kapsamlı düşünceler geliştiren filozof” olarak rağbet görmesinde, teorisinin önemli oranda toplumsal pratikten uzak oluşunun ve son zamanlarda burjuvazi tarafından yeniden keşfedilen “teolojik etki alanı”na yakınlığının payı olmalıdır! O’nun bir diğer özelliği de çünkü, Schopenhaeurcu karamsarlık ve Marx’ın teorisine karşı düşmanca kinidir.

 

([9] )Bunlardan birkaçına, dergimizin Şubat 2012 sayısında değinildi.

 

 

([10])”Bilimsel yöntem” iddiasıyla, farklı felsefi, iktisadi ve sosyal sistematik görüşler ortaya koyan düşünürlerin fikirleri üzerine yapılan bir akademik çalışmada beklenen, bu çalışmayı yapan akademisyen(ler)in, onlar, baştan “bilimsel tarafsızlık”(!) bunun olup olamayacağı ayrı bir tartışma konusudur-iddiasında bulunmuşlarsa eğer, belirli fikirlere karşı cephe alarak diğer bazılarını savunmaya koyulmamalarıdır. Pratikte görülen ise, uluslararası alanda olduğu gibi Türkiye üniversitelerinde de, bu bilimsel-etik anlayışın büyük oranda ihlal edildiğidir. Genel olarak burjuva kapitalist sistemin ‘ruhu’na uygun düşen, yürürlükteki siyasal yönetme yöntemlerinin belirli sivriliklerine karşı, esas olarak öze ilişkin olmayan eleştiriler getirmekle birlikte, kapitalist sömürü ilişkilerine “zeval” vermeyen bir “bilimsel yaklaşım” söz konusudur.

 

([11])İdeolojik formların bu karakterinden hareketle ideolojiyi “maddenin ayrılmazı”, “madde ile birlikte var olan” olarak gösteren anlayışlar -örneğin Louis Althusser- ideolojik kategorilere, maddi güç‘ işlevinden daha çok bir şey; insan ve üretici etkinliği olmadan da var olan, değişen ve yok olmayan karakteriyle; insan etkinliğinin doğal koşullarını da oluşturan maddesel bir varlık özelliği atfedetmiştir. Althusser, ideolojiyi, “varoluşu maddi varlığa sahip”, “tarihsiz” ve her koşulda varlığını sürdürerek “bireyi çağırır” gösterirken, onun toplumsal pratikle, maddi yaşamın üretimi süreçleriyle ilişkisi içinde ve değişen koşullarda, o koşulların egemen gücünün varlığı-yokluğuyla bağlı değişimini atlayarak, ona bir tür altyapısal unsur vasfı biçmiştir. Onun, ideoloji ile birey-”özne” arasında kurduğu “çağırıcı” ilişki, ideolojinin sınıf karakterini, sınıf ideolojisi olma özelliğini örtme işlevi görür.  Althusser’e göre, ideoloji, bir sınıfın diğerlerine empoze ettiği, kabul ettirdiği ya da kabul ettirmek için çabasını yürüttüğü bir ‘şey‘ olmayıp, hep var olan ve tüm sınıfların birlikte katıldıkları “pratikler toplamı” olarak bireyleri-“özne”leri otomatik olarak “kavrayan” anlayış-düşünüş bütünüdür. Althusser, bu görüşüyle, Foucault’nun “söylemin gücü” anlayışına yakın düşer.

 

([12]) burjuva politikacılarının, kapitalizm savunucusu sosyolog, yazar ve iktisatçıların, mevcut düzen ve iktidara karşı düşünceleri ve eylemleri olumsuzlamak amaçlı olarak başvurdukları “ideolojik tutum” söylemi, ideolojinin olumsuzlanması görünümü ardında kendi ideolojik politik görüşlerinin hegemonyasını sürdürme amaçlı ideolojik bir savunu ve saldırıyı ifade eder. Kuşku yok ki burjuva ideolojisinden söz edildiği gibi proletarya ideolojisinden de söz edilebilir.

 

([13])Fulya Özkaya Karaismailoğlu, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  ‘Sosyal Teoride İktidar Tartışmaları; Marx, Nietzsche, Weber, Foucault ’, internette yayımlanmış Yüksek Lisans tezi

 

 

([14]) F. Engels, Carl Schmidt’e mektup, Felsefe Metinleri derlemesi içinde, sol yayınları.

([15]) Çağhan Kızıl, Siyaset mi Değişiyor Yoksa Kavramlar mı?, Birikim, 2008

 

([16]) Merak eden okur, Kızıl’ın hemen tüm kaynaklarının postyapısalcı-yapıbozumcu olduklarını, onun toparlama makalesinin “kaynakça”sından da görebilir.

[17] Tüm alıntılar Kızıl’ın aynı makalesinden alınmıştır

([18]) Kızıl’ın “toplumsal demokrasi”yi kapitalist emperyalizmde araması ve “toplumun tüm kesimlerini kapsayan demokratik bir emek siyasettüründen ‘ucube’ önermelerini ise, burada söz konusu etmeye bile değmez.

([19]) Karaismailoğlu, aynı adlı yüksek lisans tezi, 2006

([20]) Karaismailoğlu, aynı makale

([21]), Makalesinin girişinde “… Bu tezin dile getirilebilecek biricik özgün yanı Türkiye’de ilk kez bu dört düşünürün bir arada ele alınmış olmasıdır” diye not düşen Karaismailoğlu, “iktidar kavramını sosyal bilimlerin alanına giren bir kavram olarak” değerlendirdiğini; ‘tez’inde “sosyalbilimcileri birbirleriyle kıyaslamak, fikirlerini birbirleriyle kıyaslayıp bir sonuca bağlamak” gibi bir amaç gütmediğini; Marx, Nietzsche, Foucault ve Weber’in görüşlerini “hem disiplin farklılıklarını, hem de tarihsel farklılıklarını” dikkate alarak hareket ettiğini belirtmektedir. Ne var ki, bu satırların yer aldığı bölümde ve aynı paragraf içinde, “‘iktidar’ kavramını bir disiplinin bakış açısı ile tartışan çalışmaların yaptığı çözümlemeler deterministik nedensellik ilkeleri üretir; kavramı daraltır; zaman ve mekân faktörünü göz ardı ederek toplumların değişim sürecine ilişkin bilgi vermez.” tespitiyle de o, hemen tarafını belirleyerek materyalist Marksist görüşleri “deterministik nedensellik”le suçlamaya yönelmektedir. Marx’ın görüşlerini aktarır ve irdelerken, “ikincil kaynaklar” olarak Anthony Giddens ve Jon Elster’e baş vurmuş olması ise, Gidens ve Elster‘in, Marx ve Marksizme “eleştirel” teorisyenler olmaları ve yazarın da onlardan -ve yanısıra Foucault gibi antiMarksist teorisyenlerden- yararlanarak Marksizmi değerlendirmeye çalışması nedeniyle, bu taraflı ve objektif olmayan değerlendirmenin, başlangıçtaki iddiasıyla çelişir diğer yanıdır.

(*)Bu sorun Ö.D.nın Şubat 2012 sayısında yayımlanan makalenin konusu olmuştu. Ancak burada, Kızıl, Karaismailoğlu ve Ergut’un “savları” bağlamında ve bazı yönleriyle yeniden değinmemiz gerekiyor.

 

 

([22]) Devlet ve iktidar kavramları”nın günümüz toplumlarındaki anlamını, “sınıf çıkarları çerçevesi”ne sıkıştırılamayan “güç dağılımı etkisi”ni formülleştiren Foucault‘nun görüşleri etrafında şekillenen “akademik sosyoloji” türünü Özgürlük Dünyası’nın Şubat 2012 sayısında yayımlanan makalede ele almıştık.

 

([23]) Tarihin belirli geçiş dönemlerinde, sınıflar arası güç ilişkilerinin “pata durum”uyla bağlı bir “eskisi gibi işleyememe”den söz edilebilir. Ama böylesi bir durumda dahi güçlerden birinin ötekisini yenilgiye uğratmasıyla devlet yenen sınıfın devleti olarak “tarihsel rolü”nü yerine getirmeye devam eder. Devletin sınıf devleti olarak rolünden, ancak sınıfsız ve sömürüsüz (komünist) toplumda, böylesi bir zor aygıtına gereksinim kalmaması nedeniyle artık söz etmeye gerek kalmaz.

([24]) Marx, kapitalist gelişmeyi, kapitalizm öncesi toplumun koşullarında ortaya çıkan “nüve”lerden hareketle ve tekelci gelişmenin sağlayabileceği değişimleri haber vererek irdelerken, sınıf sömürüsünün bu en modern sisteminin toplumsal-iktisadi ilişkilerinin sergilenmesine özel bir önem vermiş ve iktidar ilişkilerinin bu temel üzerindeki şekillenmesine dikkat çekmiş, göndermelerde bulunmuştur. Ancak iktidar ve devlet sorununun Marksist teorideki yerinin, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni‘nden Manifesto’ya; Fransa’da Sınıf Savaşları’ndan Gotha Programı Eleştirisi’ne; Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm’den Anti-Duhring’e bir dizi eserde ortaya konan görüşlerin bütünlüklü bir analiziyle ancak daha net ve doğru şekilde görülebileceği de diğer bir gerçektir. Marksist teoride iktidar sorunu salt üretim sistemleri ve üretim sürecindeki değişimlere bağlı olarak değil, tarih boyunca ve ilkel komünal dönem dışta tutularak tüm bir sınıflı toplum tarihi irdelenerek ortaya konmuştur.

 

([25])”Hannah Arendt’a başvurarak görüşlerini güçlendirmeyi deneyen yazar, Arendt’ın toplumun “sınıflar arası çatışma zemininde” tanımlanmasına, “bu çatışmanın dışında kalan ya da kendini bunun dışında konumlandıran bireylerin” varlığı gerekçeli itirazını gündeme getiriyor. Tekil ağaçların varlığını gerekçe gösterip ormanı görmeyi yadsımak, ağacı sadece birkaç küçük dalıyla izaha kalkışmak gibi bir şeydir.

 

([26]) Güncel toplumun hangi ‘birimi’ne bakılırsa bakılsın; işçilerin kapitalistlere karşı, yaşam koşulları üzerine kavgalarının, ilerleyen-geriye düşen bir çizgide de olsa sürüp gittiği görülür. İhtiyaçların karşılanması bir yana, işsizliğin, yoksulluğun, açlığın, savaş ve rekabetin bağırtısı duyuluyor; 260 milyon işsiz, 900 milyon aç, hemen tüm önemli kapitalist ülkelerde nüfusun yüzde 80’inin üretimden aldığı payın, en üst gelir grubu olan yüzde 20’den çok daha az olması vb. Refahın tüm nüfusa yayıldığı, koca bir yalan.

Demokratik Bir Ülke İçin Emekçlerin Demokrasi Cephesi

Ankara’da düzenlenen ve çok sayıda kitle örgütü, siyasal parti, sendika temsilcileriyle bilim insanı, aydın, yazar ve sanatçıların (yaklaşık 400 kişi) katılımıyla düzenlenenTürkiye Barışını Arıyor Konferansı*, çeşitli “barış inisiyatifleri” tarafından daha önce “barışçıl çözüm”, “operasyonların sona erdirilmesi ve silahların susması” talebiyle sürdürülen “barış toplantıları”nın daha ileriden ve daha geniş katılımlı bir “üst birleşimi” olarak gerçekleşti. Bu durum, konferansın, Kürt sorunu, “barış” ya da “barışçıl çözüm” üzerine geliştirilmiş öneri ve düşüncelerin tartışma platformu olarak kalmayıp, tüm emekçi ve ezilenlerin bağımsızlık ve demokrasi; sosyal, iktisadi ve politik haklarda iyileştirme mücadelesine bağlanan bir “eylem kılavuzu” olarak da değerlendirilebilecek bir “sonuç bildirgesi”nin ortaya çıkmasını da sağladı.

Kısa sayılamayacak bir süreden beri devam eden ve özellikle de son aylarda –ülke gündemine sermaye güçleri tarafından provokatif biçimlerle sokulan hedef saptırıcı tartışmalar saklı tutulursa– giderek yoğunluk kazanan “barış” çabalarının ve Türkiye’nin demokratik hak ve özgürlüklerin kazanıldığı ve kullanıldığı bir ülkeye dönüştürülmesi için yürütülen mücadelelerin ürünü olarak gerçekleşen Ankara Konferansı, uzun süredir Kürtler ve Türk kökenli ileri emekçilerle aydınlar tarafından gündemde tutulan “barış”, “barışçıl çözüm” taleplerinin daha geniş kesimler tarafından da kabul edildiğini ortaya koydu. Gerek ele aldığı konuların tüm milliyetlerden Türkiye işçi ve emekçilerinin sosyal-iktisadi, politik ve kültürel ilgi alanı içinde ve bugünkü ve gelecekteki durumlarıyla dolaysız bağlantılı olması; gerekse Türkiye’nin ilerici demokrat güçlerinin bağımsız-demokratik bir Türkiye; “demokratikleşme ve Kürt sorununun demokratik çözümü” talebiyle bugüne kadar yürüttükleri mücadelenin bir “unsuru” olarak Konferans platformu, işbirlikçi gericilik ve politik-askeri temsilcisi çeşitli kurum ve partilerin sermaye “medya”sıyla birlikte yürüttükleri “bölücülük ve terörizm” propagandasına ve bu propaganda eşliğinde ve onun da hazırlayıcılığında sürdürülen saldırılara yanıt olma özelliği de taşımaktadır. Bu özelliği, konferansın çeşitli “belagatlı konuşmaların yapıldığı” ve bitimiyle de sonuçlanan bir platform olarak kalmamasını sağlamış; katılımcılarının ve temsil ettikleri kesimlerin büyük çoğunluğunun, Kürt sorununun çözümüne hizmet edecek; Türk-Kürt ve öteki tüm milliyetlerden işçi, emekçi, genç ve aydınların düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, bağımsızlık, sosyal haklar ve insanca yaşanabilir gelir, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi vb. taleplerinin savunulması hedefiyle etrafında birleşebilecekleri bir “acil mücadele programı”na bağlanabilecek bir sonuç bildirgesinin yayınlanmasını olanaklı kılmıştır.

Bu “metin” ya da “Sonuç Bildirgesi”ne göre; Kürt sorununun “şiddet ve terörizm sorunu” olarak adlandırılmasından “vazgeçilmeli”; tüm Türkiye’nin sorunu olduğu “görülmeli”; “silahlı çatışmaların karşılıklı olarak acilen durdurulması”yla “Ateşkes’in kalıcılaşması, şiddetsizlik ortamının sürekli hale getirilmesi” için “barış çalışmalarının başarı kazanması”na olanak tanınmalıydı. Bunun için “ötekileştirici, yabancılaştırıcı ve düşmanlaştırıcı tüm söylemler terk edilmeli”; siyaset “şiddete yol açan ayrımcılıktan ve milliyetçilikten arınmalı”; “Kürtlerin siyasal alanın aktif özneleri olabilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmalı”; “siyasi partilerin faaliyetlerini kısıtlayıcı ve yasaklayıcı tüm yasal engeller kaldırılmalı”; “yüksek seçim barajı, adil temsilin önünde bir engel olmaktan çıkarılmalı” ve yeni bir siyasal partiler yasası çıkarılmalıydı.

Konferans katılımcılarının üzerinde “genellikle” birleştikleri bu bildirgede, Kürtlerin siyasal temsilci ve partilerinin “meşru ve gerçek muhataplar olarak” alınmaları; “yerinden yönetim” yolunun açılması; “toplumun tüm unsurları”nın “müzakerelere” katılabilmeleri için “özgürlükçü ve barışçıl siyasal iklimin” oluşturulması; “yurttaşların hukuksal eşitliği ve özgürlüğünü güvence altına alan ve onları eşit haklar ve sorumluluklar ile donatan” yeni bir Anayasa hazırlanması; kadınların “her düzeyde sivil, resmi ve siyasi kurum ve kurullarda yer almaları” önündeki engellerin kaldırılması; “bir siyasi af veya demokratik katılım programı”nın yürürlüğe konması istenmekte; Olağanüstü hal rejiminin “tüm izlerinin silinmesi” için “faili meçhul cinayetler”in aydınlatılması ve suçlu resmi görevlilerin yargılanıp cezalandırılmaları, koruculuk sisteminin kaldırılması, “zorunlu göç”ün yol açtığı yıkımların etkilerini giderecek önlemlerin alınması ve “bölge”nin mayınlardan temizlenmesi acil talepler olarak öne çıkarılmaktadır.

Konferans katılımcılarının üzerinde “genellikle birleştikleri”ni açıkladıkları ekonomik, sosyal, kültürel alanlara ilişkin talepler arasında, “bölge”de öncelikleri olan “kalkınma plan ve projeleri”nin gerçekleştirilmesi; “doğal kaynaklardan ve enerji işletmelerinden sağlanan üretim değerlerinin bir bölümü”nün bölge kalkınması ve yoksullukla mücadeleye ayrılması; tarım arazilerinin verimli hale getirilmesi için acil yatırımlar yapılması; “inkarın ve yasakların yol açtığı kültür yıkımına son verilmesi”; Kürtçe’nin “kamusal alanda serbestçe kullanılabilmesi için” yasal-hukuki düzenlemelere gidilmesi, “Kürt dili ve edebiyatının araştırılması, geliştirilmesi ve eğitimi önündeki engeller”in kaldırılması ve “çok dilli resmi hizmet ve siyasi faaliyet”in serbest hale getirilmesi vb. yer almaktadır.

Bu “ortak platform” üzerinden hareketle, halka, halk gençliğine ve halkın çıkarlarına bağlı aydınlara yönelik saldırıları gerçekleştiren suç örgütlerinin –özellikle Kontrgerilla, Jitem, korucular– dağıtılması, sorumlularının halka açık biçimde sorgulanmaları ve cezalandırılmaları; işsizlik, yoksulluk ve açlığa karşı önlemlerin alınması, istihdamın artırılması, işçi ücretleri ve “memur” maaşlarının yükseltilmesi, tarımsal alanda yol açılan tahribatın giderilmesi için üreticiye faizsiz ve düşük faizli krediler verilmesi, küçük üreticinin bankalara borcunun silinmesi vb. talepler için mücadelenin yükseltilmesi, artık daha fazla olanaklı hale gelmiştir. “Türkiye Barışını Arıyor Konferansı”nın öncelikli ve ana konu olarak ele aldığı Kürt sorununun çözümüne ilişkin taleplerin sonuç bildirgesinin ‘ruhu’nu oluşturması; bu taleplerin bağımsız-demokratik bir Türkiye için mücadele eden kitle örgütü, sendika, parti, örgüt ve çevrelerin üzerinde birleşecekleri bir demokrasi ve bağımsızlık için dönemsel mücadele programına genişletilmesini olanaklı kılmaktadır. Kürt sorununun sadece Kürtlerin özgürleşmesi sorunu olmayıp, Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu olarak da görülmesi gereği, sosyal-siyasal gelişmeler sonucu, artık daha geniş kesimler tarafından kabul edilmektedir.

Bu Konferans’ın değişik kesimlerden ve farklı politik görüşlere sahip parti, örgüt ve kişilerden meydana gelen “bileşimi”, sonuç bildirgesinde “genellikle” üzerinde birleşilen görüş ve önerilerin yer almasını kaçınılmaz kılmış; Bildirge metninin içeriğinden kolayca anlaşılabileceği gibi, talep ve önerilerin kapsam ve içerik bakımından önemli eksiklikleri buradan kaynaklanmıştır. Ancak bu anlaşılır bir durumdur. “İslamcı olanı”ndan ‘liberal-solcu’ olarak adlandırılanlara; hümanist aydınlardan Marksist devrimcilere kadar geniş bir kesimin görüşlerinin bir tür “uzlaşı belgesi” olarak, bu metin, dönemsel bir mücadele platformuna yine de dönüştürülebilecek özelliktedir ve bunun yapılması, mücadelenin ve hareketin geliştirilmesi için zorunludur. Bu ‘belge’de yer alan taleplerin gerçekleştirilmesi için yürütülecek mücadelenin başarıyla sonuçlanması, bugün hâlâ emekçilerin önemli bir kesiminin endişeyle yaklaştığı sorunların daha açık, daha doğrudan ele alınmalarını sağlayabilecek; sonuç bildirgesinde dile getirilen talepler için mücadelenin siyasal demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık, ulusal tam hak eşitliği, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve insanca yaşanabilir ekonomik-sosyal koşulların hazırlanması için mücadeleyle birleştirilmesiyle, sermaye ve gericiliğe karşı önemli mevziler kazanılabilecektir.

KONFERANSI VE TALEPLERİ ‘İLERİYE TAŞIMAK’

“Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı, onlarca yıldır ağır baskı ve saldırı koşullarında tutulan emekçilerin ileri kesimleriyle şoven milliyetçi-ırkçı faşist politikalardan rahatsızlık duyan aydın sanatçı, bilim insanı ve politik kesimlerin mevcut antidemokratik siyasal sistem ve çözümsüzlük durumuna, değiştirilmesi isteğiyle müdahalelerinin biçimlerinden biriydi. Bu konferansı gerçekleştirenler, Türkiye’nin demokratik bir ülke haline getirilmesiyle Kürt sorununun çözümü arasındaki bağa, bir kez daha ve daha ileriden işaret ettiler. “Barış”ı Kürt sorunun çözümü ile bağlantısı içinde ele alırken, bu konferans, katılımcılarının daha geniş ve farklı kesimlerden gelmeleri, katılımın sayısal artışı, tartışmaların kapsam ve içeriği, gördüğü ilgi ve yarattığı beklentiyle, ele aldığı sorun üzerine daha önce düzenlenmiş toplantılarla çeşitli girişimlerden önemli farklılıklara sahipti.

Konferans’ın gerçekleştiği sürecin bölgesel-uluslararası gelişmelerle bağlantılı olarak en önemli özelliklerinden biri, ülkede şoven milliyetçiliğin ve demokratik haklar karşıtlığının yoğunluk kazanmasıydı. ABD’nin bölgede sürdürdüğü saldırı, işgal ve yayılmacı politikası kapsamında Türkiye yöneticilerinin üstlendikleri taşeroncu rol, Irak Kürdistanı’ndaki “devletleşme”nin Kürtlerin ulusal kendi kaderlerini tayin mücadelesinde “sınır aşan teşvik edici tehdit” olarak algılanmasıyla Kerkük-Musul üzerinde (toprak, enerji ve su kaynakları kavgası) hak iddialarıyla izlenen politikanın ve “bölünme” üzerine kesintisiz propagandanın şovenizme güç vermesi ve seçim yılına girilmesiyle birlikte burjuva kurum ve partilerinin geliştirdikleri “milliyetçilik” yarışının neden olduğu gerginlik artışı, kontra bağlantılı saldırıların açık provokasyonlarla birlikte artış göstermesi, bu özelliklerden biriydi.

Buna karşılık olarak ise, henüz içine itildiği/çekildiği dağınıklık, örgütsüzlük ve geri düşüş durumunu aşamasa da, hakim sınıf ve hükümetinin uluslararası sermaye yedeğinde sürdürdüğü iktisadi-sosyal ve politik saldırılara karşı ezilenlerin tepkisindeki artış; bunun çeşitli biçimlerde dışa vuruluşu ve bunun da bir yanı olarak ülkenin içine çekildiği tehlikeleri fark eden ilerici aydınlarla bilim insanları ve sanatçı-yazar kesimlerinin demokrasi ve bağımsızlık mücadelesiyle bağını kurarak, Kürt sorununun çözümü için “barış” talebini daha fazla seslendirmeleri söz konusuydu.

Ankara’daki “Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı, bu politik-sosyal “ortam”da ve öncesindeki gelişmeler üzerinden toplandı. Bu konferans; Mersin, Bozüyük provokasyonları üzerinden geliştirilmek istenen şovenist linçci politikaya karşı aydınlar ve emekçilerin ileri kesimleri içinde geliştiren tepkilerin bir aydın bildirgesinin ortaya çıkmasını sağlaması, 324 aydının bunu bir deklarasyon olarak açıklamaları ve çeşitli yerel platformlarda sorunun ele alınması gibi girişim ve gelişmelerin ardından gerçekleşti. Konferans’a katılımın değişik politik kesimlerle yazar, aydın, sanatçı ve bilim çevreleri bakımından önceki toplantılara göre daha yoğun olması; tartışmalara ilginin artması ve konferans sonrası çeşitli çevrelerden yapılan açıklamaların bu ilgi artışını ortaya koymasında, ülkede son yirmi-otuz yıldır yaşanan gelişmelerde Kürt sorununun tuttuğu yer ya da çözümsüzlüğüyle yol açtığı sonuçların daha geniş emekçi ve aydın çevreleri tarafından görülmesinin rolü vardı. Uzun süredir her tür demokratik talebin “bölücülük” gerekçeli reddedişle karşılandığını gören ileri emekçilerle aydın-bilim insanı çevreleri, demokratik bir ülkenin kuruluşu ile Kürt sorununun çözümü arasındaki ilişkiyi daha iyi görüyor ve şoven-ırkçılığın yükseltilmesine, CHP-MHP başta olmak üzere, sermaye partileri yönetimlerinin şoven milliyetçi yarışa girişerek sorunu istismarı sürdürmelerine, sermayenin emrindeki yazar-bilimci ve sosyologların işbirlikçi gericiliğe daha güçlü bağlarla bağlanarak ırkçı-şoven propagandayı yoğunlaştırmaları ve bütün bunların kaynağı ve nedeni olarak Kürt sorununu –“terör ve bölücülük sorunu” söylemi sürdürülüyor– göstermelerine ve özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinin ihanetle eş sayıldığı bir anlayışın egemen kılınmasına karşı mücadele ihtiyacı duyuyorlardı. Bu konferans, ısrarla sürdürülen şoven milliyetçiliğin ve inkarcı baskı politikasının emperyalist istismarla birlikte taşlarını döşediği bir Kürt-Türk çatışması tehlikesine; halkların birbirlerine kırdırılması olasılığına karşı, hak eşitliği ve demokratik bir siyasal sistem isteğiyle verilmiş “halkçı” bir yanıt özelliği de taşımaktadır. “Türkiye Barışını Arıyor” Konferansı’na, öncesinde ve değişik illerde yapılan toplantı, panel vb. etkinliklere göre daha büyük bir ilginin gösterilmesi; bu konferansın ve sonuç bildirgesinin daha geniş kesimler tarafından önemsenmesi, bu gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır.

Konferans katılımcılarının gerçekleşmeleri için mücadele etmek üzere anlaştıkları talepler, açıktır ki, daha da geliştirilebilir/genişletilebilir özelliktedirler. Eksiklik ve zayıflıklarından hareketle böyle bir ihtiyaçtan da söz edilmelidir. Ama yapılması gereken, öncelikle bu taleplerin sahiplenilmesi üzerinden bir demokratik mücadele platformu etrafında tüm işçi, emekçi örgütleriyle ilerici-halktan yana aydın bilim insanı, yazar ve politik çevrelerin mücadele ve eylem birliğini sağlamak; bu birliği, bağımsızlık ve demokrasi cephesi olarak örgütlenmeye genişletmeyi başarmaktır. Bu özellikteki bir mücadele cephesinin fabrika, işyeri, okul ve birim, kurum ve yerleşim alanı, semt, mahalle ve kentlerde en geniş katılımla örgütlenmesi emekçi hareketini ileriye götürecektir.

Böylesine bir mücadele platformu, Türkiye’nin cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler yılına girmiş olmasıyla bağlantılı olarak bir “seçim ittifakı”na indirgenemez ve onunla sınırlı tutulamaz. Seçimlerde işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenlerin talep ve tutumlarının en ileriden ve gerçek temsiline hizmet edecek, Kürtlerin siyasal iradesine ambargo konmasını önlemeyi hedeflerinden biri olarak alacak bir güç birliğine gereksinim olduğu kuşkusuzdur. Ankara “Barış Konferansı”nda bir araya gelen kitle örgütü, parti temsilcileriyle aydın-bilim insanı çevrelerini ve bunların temsil ettikleri kesimleri de kapsayan daha geniş bir “seçim bloğu”nun oluşturulması dahil, emekçilerin ve ilerici güçlerin demokratik-bağımsız bir ülkenin kuruluşuna hizmet eden daha ileri birliğine ihtiyaç elbette artmıştır. İşçilerin, emekçilerin, Kürtlerin, kent ve kır yoksullarının, işsizlerin, gençlerin ve aydınların ilerici-demokratik, anti-emperyalist hareketinin bir toplumsal devrimci değişim yönünde geliştirilmesi, önümüzdeki zorunlu görevdir. Mevcut siyasal-sosyal ve iktisadi sistemde, işçi ve emekçiler başta olmak üzere ezilenlerin yararına hak kazanımı, haklarda iyileştirme ve durum değişikliği, çünkü, ancak güçlü birlikler aracıyla sağlanabilecektir. Demokratik bir platform üzerinde ve dönemsel taktik bir mücadele programı etrafında bir araya gelme başarılamazsa eğer, “güç, zaman ve maddiyat”ın “çar çur edilmesi” kaçınılmazlaşacak; “ayrı ayrı kulvarlarda” yürüyenlerin eylem ve mücadelelerinin “toplamı”, sermaye ve hükümetiyle öteki kurumları üzerinde, onları geri püskürtecek etkiyi sağlayamayacaktır. Sınıflı ve çok uluslu toplumlarda “ayrı ayrı kulvarlarda” yürüyen parti, örgüt, kuruluş, çevre ve kişilerin varlığı “işin doğası gereği” olmakla birlikte, “ayrı ayrılar”ın her birinin önemsediği ve kazanılması için mücadele ettiği talep ve hakların önemli bir kesiminin aynı oluşu, birlikte hareket etmeyi hem zorunlu hem de olanaklı kılmaktadır.

Türkiye Barışını Arıyor Konferansı”nda bir araya gelenlerin çok büyük çoğunluğunun “ortak iradesi”nin, bir “çekim merkezi” arayışındaki emekçilerin isteklerine uygun olarak yararlı sonuçlar doğurması da, ancak ezilenlerin bu güçlü cephe birliğine hizmet edecek bir çalışmanın örgütlenmesiyle mümkün olacaktır. Halk kitleleri, sermaye partileri ve kurumları, güçleri karşısında, “umut olarak görebilecekleri” ilerici-demokrat-devrimci parti, örgüt, sendika ve öteki kitle örgütleriyle gençlik ve aydın kesimlerinin oluşturacağı “gözle görülür-elle tutulur” bir “güç merkezi”ni önemseyecekler; bu “merkez”i, etrafında bir araya gelmeye değer göreceklerdir. Halkın ve ülkenin çıkarlarına karşı sorumluluk, bir mücadele cephesinde bir araya gelme “fikri”nin ötesine geçip, bunu gerçekleştirme eylem ve çalışmasını öne almayı gerektirmektedir. Ülkenin durumu ve emekçi hareketinin ihtiyaçları bunu zorunlu kılmaktadır. İleri işçi ve emekçilerin, ilerici aydınların, bilim insanlarının ve emekçi örgütlerinin daha aktif bir rol üstlenmeleri zorunludur. Kürt sorununun aslında bir Türk sorunu, Türkiye sorunu olduğu gerçeğini tüm ezilenlerin daha iyi kavramalarına yardım edecek aydınlatma faaliyeti genişletilmeli, bu amaçla düzenlenecek panel, toplantı, sempozyum vb. gibi çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır.

İzlenen politikalarla “kangrenleşmiş bir sorun” haline getirilmiş Kürt sorununun, bir konferans platformundaki tartışmalar üzerinden belirlenen talepler listesinin ilanıyla çözülmesinin beklenemeyeceği açık olmakla birlikte, bu talepler için mücadelenin başarıyla sonuçlanması, sorunun çözümü için yolu da açacaktır. Şoven milliyetçilik, bugün özellikle Türk kökenli emekçilerin sermayenin halk düşmanı politikalarına yedeklenmelerini sağlamak için kışkırtılmakta ve esas olarak “Kürtlerin ve ulusal haklarının yok sayılması” düşüncesi üzerinden geliştirilmektedir. Bu politik akım ve hareket, emekçilerin dil, din, milliyet kökeni ayrımı üstünden parçalanıp bölünmesine hizmet etmekte; işçi-emekçi mücadelesinin etkisizleşmesine yol açmaktadır. Şoven milliyetçiliğin güç kazanmasıyla Kürt sorununun çözümüne dair girişimler baskı altına alınmakta; demokratik siyasal hakların kazanılması ve kullanılması için yürütülen mücadele “bölücülük” suçlamasıyla zayıf düşürülmektedir. Bu etkiyi kırmak ve emekçiler yararına demokratik bir değişimin yolunu açmak için her olanağı değerlendirmek zorunludur. Sadece şoven gericilik güç kazanmıyor. Onunla karşıtlık içinde, emekçilerin yurtsever, anti-emperyalist ve demokratik mücadelesi de gelişme ve güçlenme eğilimi gösteriyordu. Büyük sermayenin çeşitli politik-askeri kurumlarıyla tekelci ve burjuva basın-yayın organ ve aygıtlarının sürdürdükleri şovenist Kürt ve Ermeni düşmanı politika ve propagandanın ürünü olan ve “milliyetçi duygularla işlendiği” söylenen cinayetler”in –Hırant Dink’in kontra organizasyonuyla katli– yüz binlerce emekçi, genç ve aydının katılmasıyla protesto edilmesi, bunun göstergelerinden biridir. Bu, daha da ilerletilebilir.

Sonuç bildirgesinde yer alan ve diğer demokratik taleplerin yasal-Anayasal güvenceye bağlanması ve emekçilerin koruyucu-geliştirici gücünün teminatına alınması; bunun bir yanı olarak, işçi ve emekçilerin ve Kürtlerin iradelerini serbestçe ortaya koymalarını sağlayacak yeni bir Anayasa ve seçim-siyasi partiler yasasının çıkarılması için mücadele zorunludur.

“Türkiye Barışı Arıyor” Konferansı sonuç bildirgesiyle açıklanan taleplerin, çeşitli platformlarda, semtlerde ve yerleşim alanlarında, fabrika ve işyerlerinde, okullarda ve kurumlarda geniş emekçi, aydın ve gençlik çevrelerinde tartışılması ve bir mücadele programının talepleri kapsamında değerlendirilmesi, bugün, öncesine göre daha fazla önem kazanmıştır. Sonuç Bildirgesi’nde yer alan taleplerin daha geniş aydın kesimleri, ilerici demokrat çevreler, emekçi örgütleri ve sendikalar içinde daha büyük bir destekle savunulması ve böylece ilerici, demokrat yurtsever aydınlarla bilim insanlarının, yazar ve sanatçıların, yerel düzeydeki sendikacılarla emekçi örgütleri yöneticilerinin “demokrasi mücadelesinin yerel güçlerini oluşturmak” üzere mücadeleye çekilmeleri ve işçilerin, emekçilerin, halk yığınlarının en geniş kesimlerinin bu taleplerin savunulmasıyla birlikte demokrasi ve bağımsızlık programı etrafında birleştirilmesi için yürütülecek çalışma belirleyici öneme sahiptir. İleri işçi ve emekçilerle sınıf partisi ve öteki tüm demokratik güçler, bu taleplerin savunulması için “kürsü”yü doğrudan fabrikalara, hizmet kurumlarına, semtlere, mahallelere, sendikalar ve öteki emekçi örgütlerine kurarak, ezilenlerin yerel ve merkezi düzeylerde birliği için mücadele etmelidirler. Emekçi kitlelerinin birleştirilmesi ve ortak talepler etrafında harekete geçirilmesi için yeni ve uygun örgüt biçimlerinin geliştirilmesine ihtiyaç artmıştır.

————

(*) “Barış” olarak tarif edilen, Kürt sorunu kaynaklı askeri-polisiye baskı ve saldırılarla operasyonların; bunların neden olduğu çatışmaların durdurulması; asker-polis ve PKK’lı çatışmasının yol açtığı moral-manevi ve maddi tahribatların giderilmesi için gereken koşulların sağlanmasıdır. Bunun halkın talebi olarak şekillenmesi  ve öne çıkmasında, son 20-30 yılın ağır baskı ve saldırı koşularının; sermayenin ve onun yönetici kurumları olarak çalışan politik-askeri vb. güçlerin “bölücü terör” gerekçeli olarak yürüttükleri baskı politikasının yol açtığı “moral-manevi yorgunluk” önemli rol oynamıştır.

Sermaye Medyası ve Emekçi Basını

Günlük tirajı yaklaşık 4.5 milyon olan sermaye gazetelerinin ve on milyonları “izleyici” olarak ekran karşısına çeken televizyon kanallarının yaşamımızdaki yeri nedir? Bu sorunun cevabı, sermaye medyasının burjuvazinin bilinç oluşturma, etkileme ve yönlendirme faaliyetindeki yeriyle doğrudan bağlıdır ve bir süre önce açıklanan bir araştırmanın sonuçları bu bakımdan çarpıcı veriler sunmaktadır.

Ankara Üniversitesi (AÜ) İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mine Gencel Bek tarafından hazırlanan “Medya ve Toplumsal Katılım Araştırması İçerik Analizi Sonuçları” başlıklı bu araştırma, “Ocak-Ekim 2005 tarihinde Hürriyet, Sabah, Akşam ve Vatan gazetelerinde konuyla ilgili yayımlanan 16 bin 60 haberin analiz sonuçları”nı irdelemekte ve yapılan haberler içinde ilk sırayı üst sosyoekonomik durumdakiler”e ait olanların aldığını, “en alt katmandakiler”in söz konusu edildiği haberlerin oldukça az yer tuttuğunu ve “kadınların teşhir edildiği haber sayısının 1620 kadar olduğunu ortaya koymaktadır. Bu araştırma, sermaye medyasının başka ülkelerde Türklere karşı gösterilen farklılıklar konusundaki duyarlılığı, kendi ülkesindeki farklı etnik kökenlerden, mezheplerden ve dini inanç gruplarından insanlara karşı taşımadığını; Türkiye’deki Kürtler, Ermeniler, Romanlar ve farklı mezheplere dair haberlerinin reddedici, saptırıcı, suçlayıcı ve aşağılayıcı içerikte olduğunu göstermektedir.[1] Söz konusu araştırma sonuçlarını destekleyen çok çeşitli veri yığınını sıralamak mümkündür ve bunların ortak noktası, sermaye medyasının, “gazetecilik ilkeleri” üzerine lafazanlığının ikiyüzlülükten ibaret olduğu ve onun emek-sermaye ilişkilerine; “ulusal” olan ile uluslararası arasındaki ilişkilere ve farklı ulus, kültür ve diller arasındaki ilişkilere yaklaşımının burjuvazi, tekeller ve emperyalizmin çıkarlarına sıkıca bağlandığıdır. Olay ve gelişmelere yaklaşımının “tipik” özelliklerini görmek için yakın dönem gelişmelerinden bazılarını veri alarak, bu medyaya kısaca bakalım:

• Sermayenin hizmetindeki yazar ve aydınların büyük çoğunluğu, paylaşılan ve “yeniden şekillendirilen” Ortadoğu’da “pay sahibi olmak için masaya oturma zorunluluğu”ndan söz ederek, sömürgeci bir politika yürüttüler ve 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmesi için koro halinde Amerikan savaş marşı söylemeye giriştiler. Siyonist gericilik Filistin Arap halkına karşı kıyım ve işgali sürdürürken, İsrail, “stratejik işbirliği yapılması gereken demokratik-laik bir ülke” olarak övgüye boğuldu. ABD başta olmak üzere Batı’nın büyük emperyalistlerinin mali-askeri, ekonomik ve politik çıkarlarının savunuculuğuyla “Türk Ulusalcılığı”nı bağdaştırabildiler.

• “Milliyetçilik”ten anladıkları Kürt düşmanlığı oldu. Şovenizmi körüklemek için her yol ve yöntemi denediler. “Şehit cenazeleri”, son on yılların en önemli istismar konularından biriydi. Sermaye medyası, halk çocuklarının çatışmalarda kırımını şovenist propaganda malzemesi olarak kullandı. “Şehitlerin emaneti” söylemi “savaş politikaları”nı beslemek amacıyla sürdürüldü ve “terörizme karşı mücadele” adına halktan ek vergi ve “katkı payları” alındı.

• Cinayet, sabotaj, spekülasyon, kadın ticareti ve tefessüh etmiş sözde sanatçı topluluğunun birbirleriyle çevirdikleri entrika ve “aldatma” serüvenleriyle çocuk ve kadın pornosu bu “medya”nın başlıca malzemesini oluşturdu. İşçi ve emekçilerin yaşamıyla ve sorunlarıyla ilgili haber ve araştırmalar ya hiç yansıtılmadı ya da ancak hükümet ve kapitalistlerin çıkarları ve politikalarına yarar sağlayacak biçimde ve daha çok da polisiye olaylar kapsamındaki  haberler şeklinde yansıtıldı. “Düşünce özgürlüğü” ve “farklı seslere açık olma”yı burjuva demokrasisinin “ölümsüz kanıtı” gösteren burjuva basın yayın organları, sistem muhalifi aydınlarla işçi ve emekçilerin ve farklı ulus ve milliyetlerin taleplerini görmezden geliyor; işçi direnişlerine, emekçilerin hak arayışına, öğrenciler başta olmak üzere gençlik kesimlerinin baskı ve haksızlıklara karşı mücadelesine, Kürtlerin hak eşitliği taleplerine ve bu yöndeki mücadeleye ya hiç yer vermiyor ya da ancak “anarşi”, “bölücülük” ve “polisle çatışma” kapsamında yer veriyorlardı.[2] Emekçilerin kitle örgütlerine ve onların yöneticileriyle ilerici aydınlara yönelik saldırı ve cinayetler, saldırgan ve tetikçilerin “genetik yapıları” ve “psikolojik sorunları”yla ilişkilendirilerek, hakim sınıflar ve politik-askeri mekanizma ile ilişkileri örtbas edildi. Cinayet yönlendiriciliğinin sermaye medyasındaki adı “vatan-millet savunuculuğu” oldu. Burjuva demokrasisinin başlıca göstergesi sayılan ‘seçme ve seçilme hakkı’ halk açısından tamamen biçimsel bir özellik göstermesine karşın, sermaye basın-yayın araçları ve burjuvazinin bu alanındaki sözcüleri, burjuva politik sistemi “halkın sistemi”(!) olarak sundular. Sermaye medyası burjuva yönetimleri, halk tarafından görevlendirilmedikleri, görevden almaların da halk tarafından değil yönetici kastın farklı klikleri ve devletin başlıca kurumlarının yönetim çevreleri arasındaki güç ve iktidar kavgaları kapsamında gerçekleştiği burjuva siyasal sistemi “demokrasi” olarak kutsadılar. Bürokratik baskıcı burjuva aygıtın halkın neyi yapacağı ya da yapamayacağını belirlemesinin kararlı ve bağnaz savunuculuğunu yaptılar.

• Susurluk olayı bağlantılı yaygın kontra örgütlenmesi ve kabarık suç dosyasını bu “medya”, olayın “sıcaklığı”, somutluğu ve yarattığı “infial” karşısında zorunlu kaldığı için gündemine almıştı. Ancak “üzerine gitme” tutumunu süreç içinde “makul düzeye çekerek” geçiştirdi; başlangıçtaki “olayın üzerine giden” tutumunu zamanla “yumuşatarak” bir süre içinde “kahraman subay”lar, “fedakar polis şefleri” ve “devlete sadık aşiret ağaları geleneği” üzerine tefrikacılık yönünde yayın faaliyetini istenene uygun olarak yeniden ayarladı.

• Hürriyet başta olmak üzere sermaye basını, Şemdinli provokasyonuyla ilgili haberleri provokatif ve şovenist bir anlayışla düzenlendi. Bombalamayı gerçekleştiren Jitemli astsubayların kimliği açık olmasına, bunlara suçüstü yapılmasına karşın,”Telefondaki linç talimatı” manşet haberiyle işyeri bombalanan kişi ve bombacılara suçüstü yapan Şemdinli halkı zan altında bırakılıyor, sözde “inandırıcı” ‘malzemeler’le süslenmiş ve ilgi çekici hale getirilmiş haberlerle olay saptırılmaya çalışılıyor ve mahkeme tarafından daha sonra 39 yıl ağır hapse mahkum edilen istihbaratçı astsubaylar “bir PKK yöneticisi ve olay yerinde bulunan örgüt üyesi arasında geçen telefon görüşmesinin bant kaydı” iddiasıyla korumaya alınıyordu.

• Newroz öncesinde “büyük olayların çıkmasından korkuluyor”; “PKK Newroz’da vuracak!”, “bölücü örgütün provokasyonlarına dikkat” türünden haberler yapıp Genelkurmay ve İçişleri Bakanlığı’yla emniyet ve valiliklerin bildirilerini yayımlayan sermaye basın-yayın organları, “işinde-gücünde” emekçileri “olaylar çıkacağı” endişesine sürüklemeye ve Kürtlerin salt folklorik bir bayram olarak almayıp kurtuluş mücadelesinde siyasal bir karakter de kazandırdıkları Newroz’u büyük kitlesel katılımlarla kutlamalarına karşı tepkileri örgütlemeye çalıştılar. Newroz kutlamalarını şoven, kışkırtıcı, hedef gösterici, aşağılayıcı haber ve yorumlarla vermede birbirleriyle de yarışan gazetelerin başını Hürriyet çekti ve sansasyonel haber-analizlerle “büyük olayların çıkacağı” beklentisi yaratılmak istendi. 22 Mart tarihli gazete(ler) ilk sayfalarında “Genelkurmay’ın Nevruz kutlama mesajı” ile “peşmerge kıyafeti giydirilmiş çocuk” haberini yan yana verirlerken, sayfalarını Kürtleri aşağılayıcı yorum ve “analiz”lerle doldurmuşlardı. Holding gazeteleri yöneticileri, Bölgede, özellikle de bayramlarda görülen rengarenk giysileri “terörist” ya da “peşmerge kıyafeti” olarak gösteriyorlardı. Aralarından bazıları (örnek Mehmet Yakup Yılmaz) bir adım daha atıyor, Genelkurmay’ın afişinde “militarizmin m’sinin” olmadığını ama, “ağzından ‘barış’ sözcüğünü düşürmeyenler”in çocukları “paramiliter kılıklara sokmak”tan kaçınmadıklarını iddia ederek, militarizmi Kürtlere fatura ediyordu.

Generallerin “Nevruz” kutlamaları güleç yüzlü, düzgün giysili, sevimli kız çocuğu “figür”üyle verilirken, “peşmerge kıyafetli” Kürt çocuğu karşı figür olarak kullanılıyor;  devlet “Nevruz”larına “coşku ve sağduyunun hakim olduğu” belirtiliyor;[3] İstanbul’dakiler başta olmak üzere Kürtlerin ve tüm milliyetlerden emekçilerin ileri kesimlerinin kutlamaları “çocuk ve kadınların ileri sürüldüğü yasadışı bölücü kutlamalar” olarak gösteriliyordu.[4]

• Hürriyet, Milliyet ve Sabah gibi tekel gazeteleri ve aynı şirketlere ait televizyon kanalları, uluslararası “internet arama motoru” Google’ın coğrafya programı Google Earth’te Diyarbakır için “Kürdistan’ın başkenti” diye yazılmış olmasından hareketle, “PKK Google’ı işgal etti” başlıklı haberler (Hürriyet) yaptılar ve fakat Google yetkililerinin “Biz bir arama motoruyuz, yani internette ne varsa ona ulaşma imkanı veriyoruz” açıklamalarını da bilinçli tarzda “atladılar”. Hürriyet yöneticileri Diyarbakır Kayapınar Belediyesi tarafından yaptırılan bir havuzu “Kürdistan Havuzu” olarak gösteren haberler yaparak, DTP’li belediye başkanının saldırı hedefine alınmasına ve “zehirli mektuplar”la yok edilmeye çalışılmasına ortam hazırladılar. “Kürdistan havuzu” ve “Kürdistan başkenti” haberleri türünden provokatif haberciliğin hedefi, “ülkenin bölücü tehdit altında olduğu” düşüncesi ve önyargısı üzerinden Kürtlerin ulusal hak eşitliği için yürüttükleri mücadeleye karşı sermaye cephesini güçlendirmekti.

Sermaye basın-yayın organları (tekelleri) ve onların sorumlu yayın yönetmenleriyle başlıca yazar ve yorumcuları, Kürtlerin hak eşitliği istemi ve mücadelesini “devletin üniter yapısını bozmaya matuf bölücü eylem ve girişimi” olarak gösterirlerken, Kürtleri kalkışmaya iten nedenler üzerinde durma gereğini görmemekte ve katliamlar eşliğinde gerçekleştirilen bastırma eylemlerinin yanında yer almaktaydılar. Kürtçe’nin iki başlıca anadilden biri olarak öğrenilmesi ve öğretilmesine karşı yasakları “Anayasanın amir maddeleri”ne gönderme yaparak savunmakta; ama çeşitli ülkelerdeki Türk toplulukları için “anadilde eğitim hakkı” istemekten de geri durmamaktaydılar. Avrupa ülkelerinde “Türklerin anadil sorunu” üzerinden bu ülkelerin yöneticilerine karşı, sorunu istismara dayalı bir kavga sürdüren ve “dilini unutanın kişiliği bozulur” diye “uzman görüşü” yayımlayan sermaye gazeteleri, Kürtlerin kendi dil ve kültürlerini kullanma ve geliştirme istem ve çabalarını “tek dil, tek ulus, tek devlet” anlayışına karşı ihanetçi bir yaklaşım ve girişim olarak göstermektedirler. Jitem-MİT-Özel Harp Dairesi bağlantılı cinayet ve suikastlarının Susurluk- Şemdinli gibi yerlerde açığa çıkarıldığı, tetikçilerle V. Küçük gibi üst düzey eski generaller arasındaki ilişkilerin deşifre edildiği; Atabeyler, Sauna gibi çetelerin subay ve polis şeflerince teşkilatlandırıldıklarının açıklık kazandığı dönemlerde, Doğan Holding gazetelerinin “amiral gemisi”nin yayın yönetmeni, “derin devlet” savunuculuğu yapmaktan bir an olsun geri durmadı.

• ABD’li “eski Pentagon görevlisi M. Rubin’in açıklamaları”nı “kaynak” göstererek, Hürriyet, kışkırtıcı manşetlerle “Kürtler K. Irak’ta Türk Ordusunu Yenermiş!” haberleri yaptı.[5] Kerkük’e yönelik Türk devlet politikasını eleştiren Barzani’nin “Türkiye Kerkük’e karışırsa, biz de Diyarbakır’a karışırız” sözleri gerekçe gösterilerek, Irak Kürdistanı’na saldırı çağrıları çıkarıldı.[6]

• Amerikan sermaye medyasının yanı sıra çok sayıdaki diğer ülkenin basını ve bu arada Türkiye burjuva basın-yayın organları, Irak ve Afganistan’daki emperyalist haydutluğu -ABD yönetimiyle aynı söylem üzerinden- “özgürlük ve demokrasi götürme” girişimi olarak gösterdiler. Afganistan ve Irak’taki işgalcilere yönelik eylemler ise, bu medyanın en etkili “kalemleri” tarafından “terör” kategorisinde gösterildi.

• Hrant Dink’in katledilmesi sonrasında, holding basınının yetkili yöneticileriyle yayın yönetmenleri, örgütlü kontra güçlerin tetikçi militanlarını, onlar kendilerini ülkücü Türk milliyetçisi olarak adlandırmalarına karşın, “kahve köşelerinde zaman geçiren, mutsuz okey psikopatları” olarak gösterdiler ve şoven ırkçı propaganda desteğindeki faşist-kontra örgütlerin cinayetlerini “varoş psikopatlığı”yla izaha çalıştılar. Sermaye medyası sınıf tutumuyla hareket ediyordu ve aykırı tutumları olan yazar ve gazeteciler, bu sınıf tutumuyla araya çizdikleri sınır ölçüsünde dürüst davranabilmekteydiler.

• Sermaye medyasının faaliyeti açısından en çarpıcı örneklerden birini, sosyalizme karşı hala sürdürmekte olduğu saldırı oluşturuyor. Sosyalizmin Sovyetler Birliği pratiğinde yenilgiye uğratılması ve tek tek ülkelerde işçi sınıfı ve emekçilerin iktidar mücadelesini püskürtmek amacıyla tüm “Batılı” ve işbirlikçiliğe soyunan “Doğulu ülkeler”de seçme yazar, gazeteci ve entelektüellerin “soğuk savaş” söylemi etrafında birleştirilerek yıkıcı savaşa sürülmeleri ve edebiyat, sanat ve bilimin en etkili ve popüler temsilcileri içinden satın alınabilenlerin anti sosyalist kampanyanın öncü birlikleri olarak örgütlendirilmeleriyle elde edilen başarı üzerinden, bu saldırı, bugün de, sosyalizm henüz yeniden somut bir alternatif oluşturmamasına karşın sürdürülüyor.

Emperyalist burjuvazinin başını çektiği bu saldırı, ideolojik planda, bugün bu “ilk” büyük başarı üzerinden sürdürülmekle kalmıyor, ondan alınan güçle, Amerikan barbarlığının “Ortadoğu’da daha demokratik bir düzen kurmaya çalıştığı” üzerine güçlü bir propaganda yürütülüyor, birçok yazar-gazeteci bu yönde misyoner faaliyeti sürdürüyor; “yerel gericilikler ve diktatör yöneticilerin kötülüğü” kanıt gösterilerek, emperyalist sömürgeci saldırı ve işgaller aklanmaya çalışılıyor. Aynı temel üzerinde ve aynı gerici anlayış temelinde Taliban kuvvetlerinin revizyonist  S. B’ne karşı eylemleri “özgürlük savaşı” olarak onurlandırılırken; ABD-NATO kuvvetlerine karşı savaşları “ezilmesi gereken terör” olarak gösteriliyor. Sermaye medyasına göre, Amerikan uşağı cunta yönetimleri “demokratik”; Saddam gibi  Beyaz Saray-Pentagon karargahlarıyla çelişkiye düşen yöneticiler ise “yıkılması gereken zalim diktatörler”dir!

• ABD dünyadaki tüm nükleer, biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarının yarıdan fazlasını elinde tuttuğu halde, “İran’ın kitle imha silahları üretmek üzere olduğu” propagandasıyla Amerikan emperyalizminin suçları unutturulmaya ve aklanmaya çalışıldı. ABD’nin Nikaragua’ya; Guantanamo’ya, Irak ve Afganistan’a askeri zor yoluyla müdahale etmesi “demokratik ve barışçı bir harekat” olarak gösterildi.

MEDYANIN TEKELCİ KARAKTERİ

Sermaye basın-yayın faaliyeti Türkiye’de de tekelci karakter kazanmıştır.[7] “Medya” şirketleri, basın-yayınla sınırlı olmayan; enerji üretimi ve dağıtımından bankacılık işlemlerine kadar genişleyen bir faaliyet yürütmektedirler. Az sayıdaki tekelci “medya grupları” çok sayıda gazeteye, radyo ve televizyon kanalına sahiptirler ve bu gruplar, üretimden dağıtıma tüm aşamalarında “ürün”ü ellerinde tutmaktadırlar. Tekel, maliyet ve fiyat düşürme olanağıyla rekabet gücünü artırmakta, ideolojik-politik yönlendirme olanağını daha da genişletmekte; medya tekeli ve ekonominin farklı sektörlerindeki faaliyet, ona öteki gruplar ve hükümetle ilişkilerinde önemli avantajlar sağlamaktadır.[8] Başlıca dört gurup; Doğan grubu, Çukurova grubu, Ciner-Bilgin grubu (TMSF eliyle hükümet denetimine girdi) ve “İslami basın”, basın-yayın tekelini ellerinde tutuyorlar. Tekelleşme, pazar kavgalarını ve buna bağlanan politik manevraları daha da sertleştirmiştir. Kısa bir süre önce TMSF tarafından “borçlarına karşılık” denilerek, Bilgin-Ciner medya grubuna el konması, bu kavga kapsamında gündeme geldi. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Yönetim Kurulu, bu durumu, “medya sahiplerinin medya dışı ticari alanlarla, siyaset ve finans sektörüyle ilişkilerinin” sonucu olarak değerlendirirken; Sabah’ın yetkili yazar ve yöneticileri, Bilgin (ve Ciner) grubu “medya”ya el konmasının sektördeki ve bugün artık ekonominin öteki birçok sektöründe faaliyet yürüten basın-yayın tekelleri arasındaki pazar kavgasının sonuçlarından biri olduğunu itiraf ettiler.[9] Sabah Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı, “Sabah’a el konulmasını şampanya ile kutlayan rakipler”den söz ederken, gazetenin başyazarı Mehmet Barlas “Eğer Sabah’ın bu dönemde rekabet ortamından çekildiğini düşünenler varsa yanılıyorlar” diyordu. Doğan Holding gazeteleri adına E. Özkök de “Medya şantajları”na işaret eden makalesinde, Sabah-ATV grubuna el konmasını “çok haklı” gördüğünü yazdı.[10] Devlet tekeli durumundaki TRT ile hükümeti destekleyen ve hükümetçe de kontrol edilen “İslami basın” (Kanal 7, Samanyolu TV, Zaman gazetesi, Feza Yayıncılık, Albayraklar ve diğerleri) hükümet politikalarını desteklemektedirler. Sabah-ATV’ye TMSF tarafından el konulmasıyla, daha önce yine aynı kurum tarafından hükümetin emrine alınan Uzan grubuna ait gazete ve televizyonlarla birlikte, AKP ve hükümeti tarafından kontrol altına alınan medyanın etki gücü ve alanı daha da genişlemiştir. Doğan grubu ise, hükümetle şirket alış verişi, vergi indirimi ve ihale kolaylığı karşılığı destek ilişkilerine sahiptir.

Sermaye medyasının tekelci karakteri, özellikle son 10-15 yılda daha da belirginleşmiştir. Tekelci yapı, Murdoch gibi uluslararası bir basın patronunun TGRT’yi satın alması ve Hürriyet’in yurt dışına 360 milyon dolar değerinde yatırım yapmasıyla daha geniş bir alanda pazarı kontrol gücüne ulaşmıştır. Bunun sonucu olarak pazar payı üzerine kavga kızışmış; hükümetlerle ve Genelkurmay başta olmak üzere devletin başlıca diğer  kurumlarıyla ilişkilerin geliştirilmesi yönünde daha fazla adım atılmış,[11] “medyanın yeri”nin “dördüncü kuvvet”ten “birinci kuvvet”e doğru yukarıya çekilmesi için daha iddialı hale gelinmiştir.

Sermaye medyası, özellikle tekelci konumda olanıyla büyük etki ve olanak genişliğine ulaşmış; tekelci karakteri etki sahasını genişletmiş ve ideolojik-politik etkisini artırmıştır. Tekelleşmesi, kapitalist piyasadan beslenme olanaklarını artırmış; gerici karakteri yoğunluk kazanmış; emekçilerin ve tüm ezilenlerin karşısındaki mevzilenmesi daha keskin biçimler almış ve netleşmiştir. Holdinglerle iç içe ve çoğu kez onlardan birinin dolaysız faaliyet alanlarından biri olarak bu medya, sahip olduğu güç ve olanakları halk kitlelerine karşı; halkın sisteme bağlı tutulması amacıyla kullanmaktadır. Pazar ilişkileri ve reklamın rolünden yararlanarak, yurttaş eğilimlerini yönlendirmeye çalışmakta ve bunun için devlet ve hükümet kurulları yanında emekçilere karşı savaşmaktadır. Kitlelere “verileni alma, sunulanı tüketme” dışında olanak tanımamakta; “vatandaş”ı tüketici, müşteri konumuna itmekte; emekçilerin kültürel-ideolojik ‘şekillenmeleri’ için sistemin baskı aygıtı ve araçlarıyla beraber ‘düşünce yönlendirici’ öteki mekanizmalarının da katılımıyla, kesintisiz bir çalışma yürütmektedir.

SERMAYE MEDYASININ İŞLEVİ

Sermaye medyası, egemen sınıfın çıkarlarının ifadesi olan politika, program ve anlayışların topluma hakim düşünce haline gelmesi ve öyle kalmasını temel işlev olarak üstlenmiştir. O, hakim ideolojinin yeniden ve yeniden üretilmesinin günün her saatinde faal, en önemli araçlarından biridir. Olgu ve gelişmeleri bu amaca bağlayarak haberleştirmekte ve irdelemektedir. Burjuva basın-yayın tekelleri muazzam sermaye gücüne, matbaalar ve telekomünikasyon tekeline dayanarak satın aldıkları yazar ve sanatçılarla bilim insanlarının büyük kesimlerinin yeteneklerini halka ve taleplerine karşı seferber ederek, işçi-emekçi basını ve iletişim teknolojisinin halk yararına kullanılmasının önüne güçlü barikatlar örmüşlerdir. İktidar-holding-banka-medya-siyaset ilişkilerindeki tekelleşme, “kurtlar sofrasındaki kapışma”yı daha da sertleştirirken, “Halkın haber alma ve bilgi edinme hakkı” üzerine burjuva söylemi ikiyüzlülüğün ötesine geçmemekte; medyanın mevzileri üzerinden işçi sınıfı ve emekçilere karşı çok yönlü “savaş” yürütülmektedir.

Büyük basımevleri ve teknolojik yeniliklerle donatılmış matbaa olanaklarına sahip olan sermaye “medyası”, burjuvazinin halkla ilişkiler ağının en etkin ve sürekli faal aygıtlarından birini oluşturur ve sistemin en etkin kurumlarından biri olarak, kitlelerin bilinç biçimlerinin şekillendirilmesinde devletin dolaysız eğitim kurumlarının faaliyetiyle birleşir. Burjuva basın-yayın organları egemen sınıfın ideolojik-politik ve kültürel hakimiyetinin ifadesi olan egemen düşüncenin yeniden üretimine güncel-kesintisiz faaliyet üzerinden katılırlar. Sağlıktan eğitime; iş ve çalışma olanağından enerji tüketimine; çalışma koşullarından söz, basın ve örgütlenme hakkına kadar her şeyi denetimde tutan burjuva yönetici kast, ‘düşünce dünyası’nın sınırlarını belirleme olanağını da elinde tutmaktadır. Burjuva basın-yayın organları ve şirketleri, bu güç, olanak ve mevzilerden yararlanarak, egemen düşünce ve kültürün hakimiyetini politik-askeri üst tabaka ile birlikte sağlamaya çalışırlar. Üretimin ve tüketimin “anahtarı”nı elinde tutan kapitalist-tekelci azınlık, “düşünsel faaliyet ve değişim”in kriterlerini belirleme hakkını kendisinde görür ve oluşturduğu ve süreklilik göstermesi için iletişim aygıtları aracıyla kesintisiz yeniden ürettiği kültürel değerler ve düşünsel yargılar “sistemi” dışındaki her davranışı, ezilmesi gereken aykırılık olarak gösterirken, sermaye basın-yayın aygıtı egemen politik yapının savunusunu yapar, özel teşvikler ve reklam desteğiyle güçlenir, ayrıcalıklardan yararlanır ve “sahibinin sesi” olarak davranır. Maddi-manevi tüm alanların burjuva sınıf egemenliği için değerlendirilmesini öngörmekle kalmaz, kendisi de dolaysız sermaye faaliyeti olarak gerçekleşir ve üretim sürecinde sermayenin genişleyen yeniden hareketi olarak, kendini her gün yeniden üretirken, hedef kitlelerin etki altına alınmasının tüm yöntemlerini kullanır. Bu medyada politik yorum ve analizler sermaye çıkarları gözetilerek yapılır; iktisadi yapı, “işverenlerin büyük fedakarlıklar pahasına çalışma olanakları yaratmaları” ve “şirket güvenliği” üzerinden tahlil edilir ve emekçilerin “sadakatinin mutlak gerekliliği”nin “iş olanağı” için kaçınılmaz olduğu propaganda edilir. İşçi ve emekçilerin kendi emeklerinin ürününden daha iyi bir yaşam için yararlanma istekleri, aykırı-zararlı istemler olarak gösterilir; taleplerinde direttiklerinde ise, kapitalistlerin yanında saf tutularak, açıktan saldırıya girişilir; “aldatılmışlıklar”, “ülke çıkarlarına zarar”, “halkın yoksulluğu ve  yüksek işsizlik oranını dikkate almama vb.” propagandasıyla emekçi mücadelesi etkisizleştirilip dağıtılmaya çalışılır.

Burjuva basın-yayınında temel sorun ve hedef, işçi ve emekçilerin burjuva sınıf egemenliği altında tutulmasının sağlanmasına nasıl katılacağıdır. Olay, olgu ve gelişmeler bu amaçla olduklarından farklı gösterilir; emekçilerin sisteme ve güçlerine yedeklenmeleri için promosyondan ikiyüzlülüğe; açık saldırıdan hileye kadar her yol ve yöntem denenir. Sorunların kaynağının mevcut sistem ve üretim ilişkilerinde olduğunun üzerini örterek, bunları “kaçınılamaz kader” gösteren ‘ortak’ yayıncılık çizgisiyle “tek ses, tek kanal” durumuna gelmiş olan ve büyük oranda merkezi “protokol haberciliği” yapan bu medyada, işçi sorunları, ancak “işletme çıkarı ve rekabet gücüne sahip olma” kapsamında; öğrenciler başta olmak üzere gençlik sorunları, polisiye olaylar, kapkaç eylemleri, hırsızlık ve uyuşturucu kullanımı çerçevesinde; kadın sorunu, geleneksel-”töre”sel baskı ve yasaklar çemberinde yaşanan “namus cinayetleri”; ‘fuhuş’ haberleri ve ‘kadın skandalları’ kapsamında yer alabilir. Sermaye basın-yayın organları ve aygıtının görevlileri, sosyal hakların gaspını “halkın daha iyi olanaklara sahip olması” gerekçesine; askeri harcamaların savunma hedefini aşan devasa artışını “ülke güvenliği” ihtiyacına; din kurumlarına devlet bütçesinden ayrılan büyük payları “vatandaşların dini vazifelerini layıkıyla yerine getirme zorunluluğu”na bağlarlar. Sermaye basını, gençliğin kapitalist çıkarlar için yedeklenmesine özel gayret gösterir ve bireycilik, yozlaşma ve yabancılaşma “kültürü”nün gelişmesi ve dayanışma ve “toplumsal sorumluluk” yerine bireyci-egoist tutumun; umutsuzluk ve güvensizliğin hakim olması için çaba gösterir. İşgalcileri “mazlum”; ülkelerini savunanları “terörist” gösteren sermaye medyası, iktisadi-mali bağlar üzerinden uluslararası sermayeye ve emperyalizme bağlanmıştır.

Burjuva basın-yayın aracılığıyla sürdürülen sermaye propagandası, “geleneksel fikir ve anlayış”ları, güncel gelişmelere bağlı yeniden şekillendirerek bugüne taşımaktadır. Toplumun yönetilmesi ve yönlendirilmesi için gelişmelerin “geleneğe uygun” izahı “yenilik” olarak sunulmakta, bilginin oluşmasında kullanılan olgu ve gelişmeler, burjuva çıkarlara uydurularak yorumlanmaktadır. “Astroloji ve falcılık uzmanları”nın yalanlarıyla dini önyargıların sürdürülmesine hizmet eden tefrikalar, büyük sermaye gazetelerinin vazgeçilmezleri arasındadır.[12]

Egemen medya, emperyalist burjuva kültürün hakimiyetini güçlendirmeye hizmet eden bir yayıncılık yapmakta, ancak ülke içindeki farklı kültürler söz konusu olduğunda, “çağdaşlık” ya da “üniter devlet ve ulusal bütünlük” adına bu kültürlerin baskılanıp engellenmesini istemekte; engelleyici “düşünsel-politik” ortamın güçlenmesi için  çaba göstermekte, emperyalist kültürün yeniden üretilmesine aracılık yaparken, ezilen ulus ve farklı milliyetlerden halkların kültürlerine karşı kılıç kuşanmaktadır. O, sermaye düzenine “tehdit” ya da “potansiyel tehlike” olarak görülen hedefleri belirlemeyi; bu hedeflere yönelik faşist-gerici ve kontra merkezli saldırıları kışkırtan bir yayın çizgisi izlemeyi; saldırıların gerçekleşmesi durumunda da, ‘kurban ve mağdur’ları ve onları sahiplenenleri suçlama ve “provokasyon” haberlerini öne çıkarmayı tipik yayıncılık taktiği edinmiştir.

Burjuvazinin ayrıcalıklarla ödüllendirilmiş sözcüleri arasında olan sermaye medyasının yönetici görevlileri, ayrıcalıklı burjuva konum ve toplumsal etkiden yararlanmak için, toplumsal ilişki ve gelişmeleri egemen sınıfın “değerleri” süzgecinden geçirirler, yayıncılık çizgilerini buna uyarlar; hazırlanan ‘belgesel’leri, düzenlenen açık oturum’ları, yapılan programların içeriğini, haberlerin seçilişi ve sunuluş sırasını buna göre ayarlarlar. İşletme menajerleri olarak on binlerce dolar karşılığı çalışan asalak üst tabaka, halkın ve emekçilerin yaşamıyla araya kalın bir duvar örmüştür ve tekelci gericiliğin çıkarlarının savunucusu olarak medyayı şekillendirmeye ve kullanmaya çalışmaktadır. Sermaye medyasının tutumu ve yayın çizgisi, egemen sınıfın elindeki güç ve sınıf savaşı aracı olmasından ayrı tutulamaz.[13]

Burjuva gazeteci ve yazarları, emekçileri kuşatan burjuva kültürel etkiyi “makul çoğunluğun aklı selim tutumu” ve “geleneklere bağlılığı” olarak kutsamakta; emekçilerin kendi hakları için ve özellikle de sermayeden bağımsız politik mücadelesini ise “felaket” olarak göstermektedirler.

Sermaye medyası, burjuva partileriyle sistemin sürdürülmesi ortak paydası üzerinden  çıkar ilişkilerine sahiptir ve seçim dönemleri dahil, parti ve hükümetlerle ilişkiler bu çıkarlar temelinde kurulmaktadır. Sermaye gazeteleri ve televizyon kanalları için öncelikli olan “ilke”, pazarda daha fazla pay kapmaya olanak sağlayacak, uluslararası sermayeyle ilişkileri geliştirecek, yeni teşvik olanakları sağlayacak parti ve hükümetlerin yanında olmaktır.[14]

Sermaye medyası, kiminde kendini bütün öteki siyasal-kültürel vb. kurumların yerine koyarak, kiminde de onların üzerindeki bir güç gibi her alanda ve her konuda müdahaleci-yönlendirici işleve soyunarak, kurumlar ve kesimlerle ilişkilerini, haber-haber yorum düzeyini aşan “kurumsal ilişkiler” haline getirmiş, güç ve etkisini artırmıştır. Pazar payının büyütülmesi, vergi indirimi-teşvik primi, ihale kolaylığı, resmi reklam ‘havuzu’ndan yararlanma ve resmi haber kaynaklarına ulaşma kolaylığı gibi çok çeşitli avantajlar için devlet ve hükümetlerle ilişkiler iyi tutulmakta, “devlet medyası olma” bir gururlanma, üstünlük ve ayrıcalık sayılmaktadır. “Karşılık” ise, baskı ve zorbalığın kaçınılmaz ve gerekli gösterilmesi, halkın yaşamının olduğundan başka tanıtılması, emekçilerin örgütlenmesi ve mücadelesinin “ülke çıkarlarına olmadığı” yönünde planlı bir faaliyet yürütülmesiyle verilmektedir.[15] En önemli özelliklerinden biri, hükümet ve devletin politikaları ve uygulamalarını gerekçelendirerek desteklemesi ve bu politikalara karşı tepkinin büyümesini önlemek üzere, emekçi kitleleri iknaya çalışmasıdır. Burjuvazinin örgütlü öteki ideolojik aygıtlarıyla birlikte, ancak daha faal ve etkili olarak, işçi sınıfı ve emekçilerin hak arayışlarına, Kürtlerin ulusal hak eşitliği mücadelesine, gençlik kitlelerinin daha iyi bir gelecek için gösterdikleri çabaya karşı, “anarşizm”, “terörizm”, “bölücülük”, “ülke çıkarlarının gözetilmemesi”, “ihanet” vb. üzerine söylemi, karalama ve etkisiz kılma amaçlı propagandayı esas almıştır.

Medya-hükümet ilişkilerinin seyri, sermaye gruplarıyla hükümetin ve farklı tekel gruplarının birbirleriyle ilişkilerine göre değişkenlik gösterir. Kapitalistler arası pazar ve kaynak kapma ve daha fazla kâr için kavgaların alan ve araçlarından biri de, sermaye medyasıdır. “Halkın haber ve bilgi edinme hakkı, kamu yararı, yurttaş hakları, dayanışma vb. değerler”in yerine “değişim”, “iş bitiricilik, özelleştirme, köşe dönme” gibi sözüm ona postmodern değerlerin yerleşmesi/yerleştirilmesinde, sermaye medyası önemli bir rol oynamış, karşılığında da medya patronlarıyla şirket menajerleri büyük paralar kazanmışlardır.[16] Çoğu “eski” ve dönme “solcu” olan 25-75 bin dolar maaşlı profesyonel çakallar takımı yönetiminde, “düşünce ve kol emekçileri”nin omuzları üzerinden ve onların da emek güçlerini sömürerek, işçi sınıfı ve kent ve kırın yoksullarıyla tüm ezilenleri kendi durumlarının gerçek bilgisi ve bu durumdan kurtuluşun mücadelesinden uzak tutmak amaçlı bir yabancılaştırma savaşı yürütülmektedir. TV kanallarının en popüler ve kesintisiz yayın programlarını büyük çoğunluğu, halkın yaşamına yabancı ve halk kitlelerini aşağılayan bir asalak tabakanın mensubu olan “magazin dünyasının ünlüleri”nin tefessüh etmiş yaşamları ve onların dedikodu tefrikaları oluşturuyor. Her biri ötekini değişik biçimlerde tekrarlayan “yerli” diziler, ‘kadın skandalları’ üzerine programlar, bunlara eşlik etmektedir. Emperyalist büyük güçlerle uluslararası tekellerin bağımlı ülkelere dayattıkları iktisadi, siyasi, mali ve askeri politikaları “küreselleşme gereği” göstererek, kitlelere yoksullaşma, açlık ve işsizlik getiren bu uygulamaların benimsenmesi doğrultusunda faaliyet yürütmektedir.

Tekelci basın, grubunun çıkarlarını her şeyin başına alarak, devlet ve hükümetle ve kapitalist parti fraksiyonlarıyla ilişkilerini bu çıkarlar üzerinden düzenlemekte; ancak varlığının kapitalist sömürüye ve burjuva sınıf egemenliğine bağlı olduğunun bilinciyle, burjuvazinin “ortak sınıf çıkarı”nı savunmayı da ihmal etmemektedir. Sermaye basını, ideolojik-politik mücadele alanında burjuvazinin en önemli araçlarından biridir ve işçi sınıfı ve emekçilerin burjuva dünya görüşü doğrultusunda sorunlara ve gelişmelere bakmalarını sağlamak ve böylece burjuva sınıf hakimiyeti ve kapitalist çıkarlar tarafından belirlenen sınırların aşılmasını engellemek, bu basının asli görevleri arasındadır. Bu amaçla en geri-ilkel önyargıları “diriltmek” ten kaçınmaz; emekçilerin bilincinin bu düzeyde kalması için çaba gösterir; “bilinç çarpıklığı” sağlayarak kitlelerin kendilerine ve kendi güç ve örgütlerine güvensizliğini sağlamaya çalışır. Sermaye basınının laiklik-şeriatçılık ‘çelişkisi’ne; milliyet-mezhep ilişkilerindeki sorunlu duruma yaklaşımı; işçilerle kapitalistler arasındaki çıkar karşıtlığına dayalıdır; dönemsel gelişmelere ve iktidar kavgalarına bağlanan tutum değişiklikleri, burjuvazinin sınıf egemenliği ve sınıfsal çıkarları söz konusu olduğunda, geri plana itilmekte ve sınıf çıkarlarının savunusu esas alınmaktadır.

Burjuva basın-yayın kurum ve kuruluşlarının olay ve gelişmeler karşısındaki tutumları, “derin” ilişkilerin; siyasi-iktisadi-mali ve askeri bağlantıların çerçevesi içinde belirlenmekte ve gelişmektedir. Gazete yöneticilerinin büyük çoğunluğu, patronlarının çıkarları gereği, sermayenin politik askeri ve mali kurumlarıyla gönüllü-adanmış ilişki içindedirler ve bu ilişkiden olası en fazla çıkarı sağlamaya çalışmaktadırlar. Gazete ve TV kanallarının iktidara yakın olmaları, hükümet politikaları yönünde kullanılmaları ve devlet ve hükümet politikalarının eleştirilmesinden geri tutulmaları, politik-askeri kasta önemli avantajlar sağladığı gibi, basın-yayın tekellerine de çok yönlü avantajlar sağlamaktadır. Onlar arasında kimi zaman yaşanan sorunlar ise, karşılıklı bağımlılık ilişkileri çerçevesinde, güç ilişkileri ve dönemsel önceliklere ilişkin farklı tutumlardan kaynaklanmaktadır. Siyasetten sanata, spordan ticarete birçok alanda faaliyet yürüten burjuva medyası, elinde tuttuğu gücü halka karşı kullanmakta; “gazetecilik meslek ilkeleri” söylemi burjuva çıkarların için örtüsü olmakta; birey olarak dürüst, objektif haber yapmaya ve olaylara nesnel olarak bakmaya çalışan, halktan yana tutum belirleyen gazeteci, muhabir ve öteki emekçilerin tutumu ise, ancak bir aykırılık olarak ortaya çıkmaktadır.

SERMAYE MEDYASININ ANTİ DEMOKRATİK KARAKTERİ

Kitle iletişim araçlarındaki gelişmenin demokrasinin topluma yaygınlaştırılmasının göstergesi olduğu iddiası, bu araçların kimin elinde, hangi sınıf, grup veya kesimin çıkarları yönünde ve kime karşı kullanıldığı sorusu ve sorununu göz ardı etmektedir. Demokrasiyi burjuva anlamıyla dahi emekçi kitlelerin dışında ve onlar adına sözüm ona seçilmiş kişi ve kurumlar eliyle; görece “toplumun üzerinde” şekillenmiş devlet kurumları eliyle gerçekleştirilir gösteren bu anlayış anti demokratiktir ve burjuva gazeteciliği, televizyonculuğu ve genel olarak burjuva yayıncılığı, bu anti demokratik siyasal, sosyal sistemin savunusunu üstlenmiştir. Bu basının önde gelen yazar ve gazetecilerinin; aydın ve sanatçıların büyük çoğunluğu, sermaye sisteminin eklentisi durumundadırlar ve burjuva bürokratik yönetim aygıtına adapte olmuşlardır. Halkla aralarında kalın duvarlar vardır; kitleleri, yönlendirilmesi gereken “cahil topluluklar” olarak görürler. Burjuva ayrıcalıklarının korunması için, işsizlik, açlık, yoksulluk, sosyal ve politik hak yoksunluğu ve savaşları, pazar kavgaları ve kapitalist üretim sisteminin ürünü ve sonuçları olmaktan çıkararak, kişi ve grupların tutumları ya da “ülkenin zor durumu” ile ilişkilendirirler.

“Demokrasi ve insan hakları” sermaye medyasının en önemli istismar konusu olmakla birlikte, onun tekelci konumu, antidemokratik oluşunu belirleyen temel olgudur.  Sermaye medyası denetlediği pazar payı, yapısı ve uluslararası bağlantılarıyla tekelci ve anti demokratiktir. Ekonominin çok sayıda sektöründe faaliyet yürüten; sınai, ticari, mali, enformal işletme halinde çalışan basın-yayın iletişim kurumlarının “demokrasi ve insan hakları” anlayışı, tekelci burjuvazi yönetimindeki kapitalist aygıtın anti demokratizmine denk düşmektedir. Burjuva (esas olarak tekelci) azınlığı için demokrasi, burjuvazinin işçi ve emekçi kitleleri üzerindeki baskıcı diktasının devamı anlamına gelmekte; iletişim araçları tekeline sahip olma; bu ve “kendine yandaş medya” aracıyla emekçilerin düşünce ve kültür dünyasını denetleme ve yönetme, hükmedenlerin ve onların medyasının önemli hedeflerinden birini oluşturmaktadır. Pazar ve etki alanı mücadelesi “medya” alanını da kapsamakta; “el koyma”,el değiştirme” ve yutma operasyonları, bu kavganın ürünü olarak yaşanmaktadır. Sadece kitleleri etki altına alma ve yönlendirme aracı olarak değil, reklam pastasından büyük pay kapma; ticari, sınai ve mali piyasaya uygun ürünlerle girerek rakipleri püskürtme amacıyla da, medya, kapışma aracı ve alanı olmaktadır. Medya patronları, çıkarları gereği sermaye partileri ve hükümetleriyle işbirliğine giderken, yine çıkarları gerektirdiğinde, bunlardan bazılarıyla daha fazla yakın durarak, ötekilere karşı “çamur atma” da dahil kavga yürütmekten kaçınmamaktadır. İktidar kavgasında medya tekeli, ya doğrudan elde tutularak ya da çıkarlar üzerinden “ittifaklar”a gidilerek, etkin biçimde kullanılmaktadır.[17]

Sermaye medyası, sisteme muhalif gazete, televizyon kanalı ve radyoların engellenmesi, sansür duvarı ve polis baskısıyla kuşatılması karşısında da susarak, baskıyı görmezden gelmekle kalmıyor, suçlayıcı, teşhir edici yayınlarıyla, saldırı cephesinde yer alıp güç veriyor. Bu medya ve onun sorumlu yöneticileri, hükümet sözcüleriyle askeri üst yöneticilerin, “ülke yararı”nı ileri sürerek gelişmelerin haberleştirilmesinde “dikkatli ve özenli davranılması” istemlerinde somutlaşan doğrudan müdahale ve oto sansürü kabullenmişler; yayın durdurma-toplatma ve polis tehdidi ve saldırılarıyla ülke ve dünya gerçeklerinin ortaya konmasına yönelik oluşturulan idari-polisiye barikatın yanında yer almışlar; bazen Kıbrıs, bazen Kürt ve Ermeni sorunu, bazen Ege-Yunan ya da Ortadoğu ve Kafkasya ile ilgili hassasiyetler gerekçesiyle olay ve gelişmeleri saptırarak, egemenler yararına haberleştirmişler, ‘baş yazar’lar Başbakan yanağı okşamaktan, genel yayın yönetmenleri hükümet yalakalığı yapmaktan kaçınmamışlardır. “Kamu yararı” adına ve “ahlakî, dinsel vb. değerlerin korunması” iddiasıyla, basın, edebiyat, sanat ve bilim alanında söz, yazı veya resim gösteriminin ve dağıtımının egemenler ve hükümetleri tarafından izne bağlanması, denetlenmesi veya tümden yasaklanmasına ya susarak destek vermişler ya da doğrudan savunarak ortak olmuşlardır.

Baskı sadece emekçilerden yana sesleri kısmak için yapılan düzenlemelerle değil, politik-askeri üst bürokrasiyle sermaye grupları arasındaki ilişkiler temelinde gündeme gelen tehdit, şantaj ve olanak kısıtlayıcı uygulama ve tutumlar olarak da gerçekleşmekte; muhalif basına yönelik saldırı ve engelleme olarak şekillenmektedir.[18] Basın tekellerinin varlığı, yerel-küçük basın-yayın organlarının üzerinde reklam olanağını sınırlama, haber kaynakları üzerinde baskı oluşturma vb. biçiminde baskı oluşmasına yol açmaktadır.[19] Maddi temeli medya sermayesinin siyasi iktidar ile kredi ve ihale ilişkilerinde yatan sansür, yazılacak ve gösterilecek olanın sınırlarını belirlemekte; buna oto sansürün “perdeleme ve karartma”sı eklenmektedir. Sermaye medyasının “amiral gemisi” olarak gösterilen Doğan grubu gazeteleri ve gazetecilerinin Gündem gazetesinin kapatılmasını, Güncel’in yayınının ve Kürtçe yayın yapan Azadiya Welat gazetesinin dağıtımının durdurulmasını “anti demokratik” bir uygulama olarak dahi görmemeleri ve suskun kalarak geçiştirmeleri, medya-iktidar ortaklığındaki sansürün göstergesiydi.[20] Baskı ve engelleme, Anayasa ve basın kanununa aykırıydı; “ticaret serbestisi”ne uygun düşmüyordu, ama “demokrasi” ve “girişim özgürlüğü” üzerine papağanca lakırdıyı eksik etmeyen ve “piyasa” önünde secdeye kapanan tekel beslemeleri, yine de seslerini çıkarmadılar ve işaret fişeği generaller tarafından atılan saldırı akınına katılmakta gecikmediler.

Sermaye medyasının emekçilere ve haklarına karşı tutumun kapitalist çıkarlar ve sermayenin yönetici kurumlarının politikaları doğrultusunda belirlenmesinin bir biçimi de, sermayenin gazete ve televizyon “sektörü”nde çalışan emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi çabalarına karşı gösterilen reddedici tutumdur. Sermaye ‘medyası’nda muhabir, matbaa çalışanı, fotoğrafçı, ‘sekreter’ vb. olarak çalışan emekçilerle işletme patronları ve yöneticileri arasında sömüren-sömürülen; ezen-ezilen ilişkisi en keskin biçimiyle yaşanmakta ve bu durumun basın emekçileri tarafından “içselleştirilmesi” için çok yönlü baskı uygulanmaktadır. “İletişim sektörü”nde çalışanların çok büyük kesimi sosyal güvencelerden yoksundur ve örgütlenme çabaları baskı ve işten atma tehdidiyle engellenmektedir. Sendikalaşma çalışmaları nedeniyle veya yaptığı haberin, çektiği fotoğrafın çarpıtılmadan kullanılmasını istediği; kendi ‘ürünü’nün patronlarla hükümetin ya da “güvenlik güçleri”yle savcıların istekleri yönünde istismar edilmesine karşı düşünce özgürlüğü mücadelesine giriştiği için çok sayıda gazete çalışanı işten atılmıştır.

SERMAYE MEDYASINA KARŞI EMEKÇİ BASINI: AYDINLANMA, ÖRGÜTLENME VE MÜCADELE ARACI OLARAK YAZILI-GÖRSEL BASININ ÖNEMİ

Kitle iletişim araçları, toplumsal ilişkilerin hangi yönde nasıl ve hangi sınıf ya da sınıfların çıkarları doğrultusunda şekilleneceği bakımından önemli bir işleve sahiptirler. Toplumsal alana ya da doğaya ilişkin bilginin, -ki o olay ve gelişmelerin, insanın birey ve topluluk halindeki ilişkilerinin; kavgaları ve barışlarının; çelişki ve uzlaşmalarının; kültürleri, dilleri ve alışkanlıklarının ’bütünü’nden oluşur- “paylaşılması” ya da bazı sınıf ve kesimler tarafından diğer bazılarına karşı kullanılmasında, iletişim araçları çok büyük role sahiptirler.

Tarih boyunca ezen ve ezilen sınıflar arasındaki mücadele ekonomik alanda olanla kalmamış, ideolojik-politik tüm alanlara yayılarak, yeni ve devrimci sınıfın kendi iktidarını kurması için hayatın tüm alanlarına ilişkin söylenecek sözü ve yapacak işi olması zorunluluğuna bağlı olarak, çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Kapitalizmin ve emperyalist aşamasının, işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki mücadelede, ideolojik-politik olanı en temel alanlardan biri durumuna getirmesi, bunun gereği olarak propaganda, ajitasyon ve siyasal teşhirin önemini artırmış; sömürülüp ezilenler, ancak bunun gereğini yerine getirdikleri oranda bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm yolunda ilerleyebilmişlerdir.

İletişim teknolojisindeki gelişmeleri tekelinde bulunduran egemen sınıf ve temsilcileri, elleri altındaki araçlara ve sahip oldukları olanaklara rağmen, işçi sınıfı ve emekçilerin teknolojik ilerleme ve iletişim tekniğindeki gelişmelerden yararlanmalarını, bunları insanlığı kurtuluşa götürecek mücadelenin yol ve yöntemlerinin ortak tutum haline getirilmesi için kullanmalarını engelleyemezler. İşçi sınıfı ve emekçiler, iletişim ve haberleşme araçlarından kapitalist üretim sürecinde tuttukları üretici konum nedeniyle yararlanma olanağı yaratabildikleri gibi, güç ve olanaklarını birleştirip seferber ettiklerinde, bu araçları burjuvaziyle savaşlarında etkili tarzda kullanabilmekte; kendi basın-yayın araçlarını oluşturabilmektedirler. Burjuva ideolojisi, politikası ve kültürel etkisini aşabilecek bir fikri zenginlik ve bilgi edinilmesi olanağını yaratabilmek için, işçi ve emekçilerin kendi propaganda araçlarını geliştirip güçlendirmeye ve çeşitlendirmeye ihtiyaçları bugün daha da artmıştır. Burjuvazi, başlıca basımevlerini, büyük matbaa komplekslerini, radyo, tv şebekelerini, uydu kanallarını, İnternet ağını, sinema ve sanat-edebiyat “kurumları”nı, kağıt fabrikalarıyla iletişim ve ulaşım araçlarını elinde tutarken, işçi ve emekçilerin, yazılı ve görsel basın-yayın araçlarına sahip olmakla kalmayan, ama onları, toplumsal yaşamın gerçek yansısının araçları olarak kullanmasını da bilen, burjuva ve polis baskısının her türünü ve emperyalist tahakkümü sergileyerek, ona karşı halkın öfkesini büyüten, halkın kültürel-zihinsel açıdan gelişmesine ve bilimsel gelişmelerden yararlanmasına yardımcı olan bir yayıncılığa duyulan ihtiyaç artmıştır.

En genel tanımıyla işçi basını (yazılı- görsel), içeriğini, yayın çizgisini ve günlük faaliyetlerini (eylemini) işçi ve emekçilerin sınıf bilinciyle donanmaları ve birleşmiş kitle gücüyle sermaye karşısında yer almaları ihtiyacı üzerinden belirlenmek zorundadır. İşçi-emekçi basın-yayın organları, işçi sınıfı ve ezilenlere kurtuluşun yolunu gösteren, gücün kendi örgütlü birliğinde olduğunu görmesine yardımcı olan araçlarıdır. Bu kapsamdaki işlevin yerine getirilmesi için ise, başlıca olarak sınıfın uluslar arası (ve ulusal) mücadele deneyimi ve tecrübesi “miras” edinilmeli; kendi tarihinden öğrenilmeli, bilim ve teknikteki gelişmelerden olabilir en ileri düzeyde yararlanılmalıdır. İşçi sınıfının bağımsız politik bilince ulaşması için burjuvaziyle cepheden kapışmayı esas alan mücadelesinde, yazılı-görsel; çok çeşitlenmiş düşünce ve bilinç oluşturma araçlarını etkin biçimde kullanmayı başarması; araçlarını çeşitlendirip geliştirmesi büyük bir önem taşımaktadır. Basın-yayın araçlarımız, işçi sınıfının toplumsal kurtuluş mücadelesindeki öncü ve temel rolünü layıkıyla yerine getirmesine hizmet eden aydınlatıcı, örgütleyici ve seferber edici işlevlerini mümkün en ileri düzeyde ve en iyi tarzda yerine getirmek için, yayın çizgisi ve içeriğini toplumun tüm ezilen kesimlerinin hak ve çıkarlarının savunusunu esas alarak belirlemişlerdir ve bunun gereği olarak da, emekçilerin kitle gücü, olanakları ve yaşamlarından güç alma-beslenme; haberciliğinden propaganda kapsamı ve içeriğine, konuların tespitinde hareketin gereksinmelerini ve hareketi ileriye taşıyacak bakış açısını esas almayı daha ileriden başarmak zorundadırlar. Basın-yayınımızın can damarı, kitlelerin yaşamının tüm alanlarında atmaktadır. Fabrika, işyeri, semt, kent ve kır; çalışma ve yaşam alanları haber ve belge kaynağımızdır.

Sisteme karşı mücadele, günlük ya da süreli; yazılı ve görsel; sınıf mücadelesinin tüm sorunlarına ilişkin tutum belirleyen; sorunları irdeleyen, nedenleri, kaynakları ve sonuçlarını  sergileyen ve çözüm yolları gösteren propaganda, ajitasyon ve siyasal teşhir araçlarını daha da güçlendirmemizi ve zenginleştirmemizi zorunlu kılıyor. Burjuvazinin işçi ve emekçilerin bu mücadele araçlarına karşı sabırsızlığı ve saldırganlığı dahi, tek başına, onları daha etkili tarzda, daha ustaca kullanmamızın önemine işaret ediyor. İşçi sınıfının, kent ve kır emekçilerinin, ezilen ulus ve milliyetlerin, kadın ve gençlerin taleplerine sahip çıkarak, onların demokratik, anti emperyalist mücadelesinin, bu mücadelenin güçlendirilmesini ve ilerletilmesini amaçlayan örgütlenmesinin ve kültürel alandaki ilerlemelerinin gerçekleşmesi için, bugün var olanı aşan iletişim araçlarına gerek doğmuştur ve emekçilerin doğrudan kendilerine ait televizyon yayıncılığı, bu gereklilik kapsamında gündeme gelmiştir. Bu yenisiyle birlikte, emekçilerin tüm basın-yayın-iletişim araçlarının yetkinlikle kullanılması, en başta işçi sınıfı, kent ve kır emekçileri olmak üzere tüm ezilenlerin yaşamıyla birleşmeyi gerektirmektedir ve burada görev ve sorumluluk, özellikle işçi ve emekçilerin ileri kesimleriyle ilerici-halktan yana aydınlara düşmektedir. İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşamının tüm alanlarının; kentlerin sosyal-kültürel dokusunun; kültürel-sanatsal tarihi birikim ve gelişmenin bu yayıncılığın konularını oluşturması; işçi sınıfının uluslararası mücadele deneyiminin tecrübesine sahip olmayı içeren yayın faaliyetinin amacına ulaşmasına yardımcı olacaktır. Toplumsal sorunları gündeme getirme; emekçilerin doğa ve yaşamın bilgisine ulaşmalarına yardım ve demokratik ilişkilerin tesisine hizmet etme vb. emekçi basınının sorumluluğudur.



[1] Evrensel 27.03.07

[2]Büyük kentlerin çok katlı-yüksek binalarına ya da boğaz köprüsünün koruganlarına tırmanarak kendilerini aşağı atmakla “dikkat çekmeye çalışan”ların dramına ilişkin çok örnek verilebilir. Bunun gibi bir örnek de Filipinler’de yaşandı. Filipinlerde bir okul müdürü, ilgili ‘merciler’e defalarca baş vurmasına karşın okullarının sorunlarıyla ilgilenmeyen ve bu sorunlara yer vermeyen ‘medya’nın tutumunu protesto amacıyla okul öğrencilerini bir otobüse doldurarak onları “rehin tutma eylemi” düzenleyince, haberlere konu olabildi.

[3]Yurtta Nevruz coşkusu” (Bugün), “Nevruz ateşi dostluk için yandı” (Gözcü), “Nazım’lı Nevruz kutlaması” (Hürriyet), “Bir nevruz böyle geçti…” (Milliyet), “Başbakan yaktı, Bakan Koç atladı” (Posta), “Nevruz neşesi” (Star), “Nevruz’da sağduyu galip geldi” (Zaman)

[4]Vatan: “Olaysız Nevruz’a Apo gölgesi”; Cumhuriyet: “Zana yine geriyor”; Güneş: “Zana zırvası”; Tercüman: “İyice azdılar.”

[5] Washington mahreçli haber, CIA ajanı olduğu çeşitli çevrelerce ileri sürülen K. Cindemir imzalıydı.

[6] 10-11-12 Nisan 07 tarihli ve sonraki gazeteler

[7] Tekel dışı yerel ve yaygın ve bölgesel bazı basın-yayın organlarının olduğu elbette bir gerçektir.

[8] ABD’de Murdok, İtalya’da Berlusconi, Türkiye’de Aydın Doğan, Almanya’da Axel Springer vb.

[9] ATV-Sabah’a fon tarafından el konduğu günlerde, Hürriyet, “Türk basınında küresel devrim” diye sunduğu yeni bir yatırıma imza atarak Rusya ve Doğu Avrupa’da basılı ve internet üzerinden seri ilancılık yapan en büyük kuruluş TME’nin yüzde 67.3’ünü 336 milyon dolar karşılığı satın aldı. Bu yatırım, aynı zamanda “Türklerin bugüne kadar yurtdışında gerçekleştirdiği en büyük satın alma” olarak duyuruldu.

[10] Hürriyet, 04.04.07

[11] Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Özkök, “adım ‘Genelkurmay’a yakın gazeteci’ olarak lanse edildiği için herhangi bir kompleksim yok. Tıpkı Hürriyet için ‘devletin gazetesi’ diyenlerin sözlerinden hiçbir rahatsızlık duymadığım gibi…” diye yazmakta sakınca görmüyor. (30 Mart 2007)

[12] Bir süre önce, Rusya’dan İzmir Hayvanat Bahçesi’ne hediye edilmiş Golyat adlı aslanın “Allah diye naralar attığı” haberleri en etkili sermaye gazetelerinde ve televizyon kanallarında günün “flaş haberi” olarak yer alabildi.

[13] Prof Emre Kongar’ın, “Kuvayı Medya” dergisinin 12 Ekim 1998 tarihli 122’nci sayısını kaynak göstererek, 22 Ekim 1998 tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan makalesinde açıkladığına göre, o günün “rayiç bedelleri” üzerinden Güneri Cıvaoğlu, (Milliyet- Kanal D) 50.000 dolar; Fatih Çekirge (Uzan Ailesi) 40.000 dolar ; Ali Kırca (atv) 40.000 dolar; Mehmet Ali Birand, (EKO tv) 30.000 dolar; Gülgûn Feyman (İnterstar) 30.000 dolar; Aydın Özdalga (Kanal E) 30.000 dolar; Ufuk Güldemir (İnterstar) 25.000 dolar; Mehmet Barlas (Zaman) 25.000 dolar; Reha Muhtar (Show tv) 25.000 dolar; Savaş Ay (Yeni Yüzyıl, atv) 20.000 dolar ve Rauf Tamer (Sabah) 15.000 dolar maaş almaktaydılar. Ek avantalar bir yana, bu yüksek maaşlar, bugün çok daha yukarıya çekilmiştir.

[14] TRT Genel Müdürlüğü’nün, Milli Eğitim bakanlığı ve bağlı kurumlarla ‘sektör’lerin, üniversite yönetimlerinin  “kamu hizmeti” adına yürüttükleri faaliyetin önemli bir kesimi de buna eklenebilir.

[15] Doğan grubu, hükümetle ilişkilerini iyi tutmak için eleştirel makaleler yayınlayan “Gözcü” gazetesini kapattı.

[16] Holding gazeteleri ve tv’lerinde sorumlu düzeyde görev alanların maaşları.

[17] Doğan ve Ciner grubu gazeteleri arasındaki rekabette, bu gruplara bağlı çalışan gazeteci yazarların büyük bir kesiminin patronlarının emrinde pazar kapma kavgasına katılmaları, gazete sayfalarıyla makalelerin içeriğini buna göre düzenlemeleri, sermaye basınının karakteri, yapısı ve işlevi açısından çarpıcı bir gösterge oldu.

[18] T. Erdoğan’ın 2003 yılının son saatlerinde, Başbakan sıfatıyla Karabük’teki yaşlılar ve çocuk yurdunu ziyareti sırasında, Vatan gazetesi muhabiri Nuri Sefa Erdem’in “Sayın Başbakan, iki yurtta da bazı çocuk ve yaşlılar uyandırılarak sizin için ikinci kez yılbaşı kutladılar. Biliyor muydunuz?” sorusuna karşı,  parmağını gazetecinin yüzüne doğru sallayarak, “İyi niyetli değilsin, edepsizlik ediyorsun” diye karşılık vermesi, Erdem’in “Sayın Başbakan, edebimle soru soruyorum; iyi niyetliyim, bu insanlara üzüldüğüm için bu soruyu soruyorum” diye sorusunu yinelemesi üzerine, geri dönerek “Edepsizlik ediyorsun. Sus, konuşma. Edepsiz, hadi oradan!” diye bağırması ve koruma görevlilerinin “Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun, Başbakan’la ne biçim konuşuyorsun?” diye bağırıp, Nuri Sefa Erdem’i tartaklayarak çocuk yuvasının giriş holüne götürmeleri, bu baskının örneklerinden biridir.

[19] 545 günlük yayın süresi içinde ‘Yeniden ÖZGÜR GÜNDEM’ gazetesi aleyhine Türk Ceza Yasası’nın 159 ve 169’uncu maddeleri ile Terörle Mücadele Yasası’nın 7/2’nci maddesinden 315 dava açıldı; sonuçlandırılan 174 davada 293 gün kapatma ve 478 milyar lira para cezası verildi.

[20] RTÜK’ün radyo-tv yayınlarını durdurma; kitap-gazete ve dergi toplatma; film gösterimi yasaklama kararları, İHD bültenlerinin ‘demirbaş’ haberleri arasında yer almaya devam ediyor.

Kriz, Güç Politikaları, AB’nin Durumu ve Sermaye Devleti

İngiliz Sunday Times gazetesinin yıllık periyotlarla yayımladığı “İngiltere’nin en zengin bin kişisi” listesinin sonuncusu (2009 yılı ilk çeyreği) hayli ilginçti. Listede yer alan en zenginlerin en zenginlerinin servetinde, son 21 yıllık süreçteki en büyük kayıp/düşüş görülüyordu. İlk sıradaki Çelik kralı Lakshimi Mittal’in bir önceki yıl 19.88 milyar sterlin olan serveti, 16.9 milyar sterline; ikinci sıradaki Roman Abromoviçh’in serveti ise, 4.7 milyar kayıpla, 7 milyar sterlin’e gerilemişti. Üçüncü sıradaki (Kraliçe’nin kuzeni) Westminister Dükü’nün serveti de, 6.5 milyar sterlin’e gerilemişti. İlk bin zenginin 2008’deki 413 milyar sterlinlik toplam servetinin 258 milyar sterline gerilediği belirtiliyordu. Sterlin milyarderlerinin sayısında da düşme (75’ten 43’e) vardı. Forbes dergisi, dünyada dolar milyardarleri sayısının üçte bir azalma gösterdiğini; toplam servetlerinin, %50 düşüşle, 2.4 trilyon dolara gerilediğini; Rusya’nın ‘yeni yetme’ oligarklarının sayısı ve servetinin de düştüğünü yazdı. Kapitalist rekabetin kriz koşullarında daha sert yaşanması, servet düşüşlerinin yanında servet artışını da kaçınılmaz kılmaktaydı.

ABD ve Avrupa’nın en önemli ve büyük otomotiv işletmeleri büyük zorluklarla yüz yüze gelmişlerdi. “Dev dünya işletmeleri” olarak değerlendirilen General Motors, Chrysler ve bağlı otomotiv şirketleri, devlet yardımı olmaksızın üretimi sürdüremeyeceklerini ilan ederek, “ya iflas ya da devletin daha fazla yardımı” diye dayatıyorlardı. GM 17, Chrysler 21 milyar dolarlık devlet yardımına rağmen, işçi atmaya ve “zorunlu izin” uygulamalarına baş vurdular. Ortalama olarak öngörülen yıllık 70 milyon otomobil tüketiminin en fazla 50 milyon olarak gerçekleşebileceği ortaya çıkmıştı ve 20-25 milyon fazlalık, ‘uçsuz-bucaksız otomobil sıraları’nın oluşmasına yol açmıştı. Pontiac üretimini durduran GM tekeli,  21 bin işçisini mecburi izne çıkardı. Bu da yetmedi, tekel yönetimi iflas için başvuruda bulunacağını, devletin şirketi almasını isteyeceğini açıkladı. On binlerce otomotiv sektörü işçisi (toplamı yüz binleri bulabilirdi) işten atılma tehdidiyle karşı karşıya idi. Merkezi bütçelerden ve merkez bankalarının kaynaklarından aktarılan toplam yüz milyar dolar civarındaki ‘yardım’ bu şirketlerin “kurtarılması”na yetmedi! General Motors’un Almanya ve birkaç öteki Avrupa ülkesinde üretim yapan bağlı şirketi Opel’in “akıbeti” üzerine, ABD, Alman, İtalyan ve Avusturya hükümetlerinin de devrede oldukları pazarlıklar bitmek bilmiyor; Alman Hükümeti, tekel yönetiminin yardım talebini, paranın ve kârın Almanya’da tutulması şartıyla cevaplıyor ve “ucuza kapatma” politikası izliyordu. İtalyan otomobil tekeli Fiat’ın Opel’i satın almasına ise, Opel’in kendi durumunun da “kritik olduğu” gerekçesiyle karşı çıkılıyordu. Şirketin geleceğinin belirlenmesinde esas söz sahibi ABD olmakla birlikte, Alman Hükümeti Opel’i kurtarma ya da iflasa gitmesine seyirci kalma konusunda, oyalamacı bir “kararsızlık” gösterdi. Otomotiv yan sanayisinde, araç üretimi ve satışının gerilemesiyle birlikte (Almanya’da 2009’un ilk çeyreğinde bu sektördeki satışlar %35 geriledi) iflasların artacağı açıklandı. Alman Otomobil Üreticileri Birliği (VDA) yetkililerine göre, Amerikan otomotiv yan sektöründe faaliyet gösteren en büyük otuz şirketten yarısı iflasın eşiğine gelmişti ve yaklaşık dört bin toplam işletmeden 500 kadarı iflasla yüz yüze idi.

Peki, sorun neydi, milyarderlerin sayısının azalmasının ya da artmasının, servetlerinin büyümesi ya da küçülmesinin nedeni, örneğin işçi sınıfının –ve emekçi kitlelerin– üretimden daha fazla pay almaları, işçi ücreti ve emek değerinin artışı, sosyal haklardaki genişlemenin kapitalistlere getirdiği “yük”ün artışı mıydı?

Böyle olmadığını, kapitalistler ve temsilcileri de, işçi ve emekçiler de biliyorlar. Emek-sermaye ilişkilerinin son on yıllardaki seyri çok belirgin ve çarpıcı biçimde işçi-emekçi haklarının budanması, kapitalist sınıf yararına ve kâr artışını sağlayacak uygulamalar, politik ekonomiye damgasını vurdu. 1980 sonrası 27 yıllık sürecin en önemli özelliklerinden biri, özelleştirme, çalışma koşullarının esnekleştirilmesi, sosyal hakların kısıtlanması ve giderek ortadan kaldırılması, sendikal ve politik emekçi örgütlenmesinin zayıflatılarak etkisizleştirilmesini getirecek taşeronlaştırma vb. ekonomi politikaların yoğunluk kazanmasıydı. Bu ekonomi politika, “küreselleşme” gerekçeli ve bağımlı ülkeler ekonomilerinin emperyalist devlet ve uluslararası tekellere tümüyle açılmasını getiren uygulamalarla beslendi/takviye edildi. Bağımlı ülkelerde ortaya çıkan ve önemli oranda emperyalist ekonomilerin baskısıyla belirlenen krizler gerekçe gösterilerek öne çıkarılan “ihracata yönelik sanayileşme” politikasıyla, içerde halk kitlelerinin satın alma güçlerinin düşürülerek ve çalışma koşulları ağırlaştırılarak, ucuz maliyetli meta üretiminin artırılmasını ve iç tüketimin kısılmasıyla dışarıya mal satışını büyüterek döviz getirisini artırma, bunu da sözüm ona yatırıma yöneltme iddiasıyla hareket edildi. Buna, bu ülkelere uluslararası tekellerin ve mali sermaye girişinin özendirilmesi iddiasına dayandırılan ‘yabancı sermayeyi teşvik tedbirleri’ adı altında, bağımlı ülkeler ekonomisinin emperyalist tekellere tümüyle açılması eşlik etti. Bağımlı “sanayileşme”, uluslararası alanda ve “küreselleşme koşulları”nda kaçınılmaz gösteriliyor, “karşılıklı bağımlılık”ın zorunlu sonucu olduğu ileri sürülerek, “ulusal karakterdeki her şeyin imkansızlaştığı” savıyla, bu ‘yeni durum’un kabullenilmesi isteniyordu.

İşsizlik, yoksullaşma ve açlık arttı. Açların sayısının 1 milyarın üzerine çıktığı BM tarafından açıklandı. 2.8 milyar insanın yoksulluk koşullarında yaşam mücadelesi verdiği, yine uluslararası araştırma kuruluşları tarafından ortaya kondu. 200 milyon işçinin işsiz olduğunu açıklayanlar da, burjuva hükümetlerinin kendileriydi. İşçi ücretleri düşürüldü, sosyal haklar kısıtlandı, emekçi örgütlülüğü dağıtılıp güçsüzleştirildi. Kâr kütlesini artırıcı yöntemler hızla ve yoğun olarak uygulamaya geçirildi.

Ancak “bahar” kısa sürdü: ABD gibi dünya kapitalizminin ‘merkezi’nde duran bir ülkede ve konut-inşaat alanı gibi metal-demir çelik ve diğer önemli sanayi dallarıyla dolaysız ilişkili bir sektörde patlak verip, oradan, banka-kredi kurumları ve mali sisteme ve kısa süre içinde de tüm ekonomi dallarını kapsayarak, uluslararası alana yayılma gösteren kriz, kapitalizmin tüm temel çözümsüzlüklerini bir kez daha ortaya koydu. Bunu, burjuvazinin uluslararası vaveylası izledi: “Önlem alın, batıyoruz!” Burjuvazi yararına yoğunlaştırılmış bu iktisadi politikalara rağmen neden krize girildiği sorusunun cevabı, kapitalizmin niteliksel özellikleriyle dolaysız olarak bağlı bulunuyor.

KAPİTALİST META ÜRETİMİ KRİZ ÜRETİR; KAPİTALİZM KRİZLERLE MALUL BİR SİSTEMDİR

Ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişki “kapitalist üretim biçiminin tüm karakterini” belirler. Kapitalist üretimin kâr için üretim olması, artı-değer sömürüsünün emek-gücünün ucuza getirilmesi yoluyla artırılmasını, kapitalistin başlıca hedefi haline getirir. Kapitalist, yatırdığı paradan daha fazlasını ancak iş-gücünü belli bir ücret karşılığı satın alarak ve ondan, ona ödediğinden daha fazla bir değer sağlayarak elde edebilir. Emek-gücünü mümkün olabildiğince ucuza getirmek ve üretim maliyetini düşürmek için artı-emek zamanını ve artı-emeği büyütmek, toplumsal bakımdan gerekli emek zamanını ve buna bağlı olarak işçiye yapılan ödemeyi kısmak, kapitalist üretimin de, kapitalist rekabetin de en temel “gerekliliği”dir. Emek-gücü ne kadar ucuza getirilirse, kâr o kadar artacaktır. Kapitalist rekabet, daha ucuza daha fazla üretmeyi ve pazarda rakipleri geri bırakarak üstünlük sağlamayı gerektirir. Kapitalist “sermaye birikimi”, daha büyük kâr kütlesini zorunlu kılar. İş ve üretim örgütlenmesiyle bilim ve tekniğin kullanımı, bu amaçla bağlanmıştır.

Artı-değer üretmeyen emek yararsızdır ve yararsız emeğin kapitalist için bir değeri yoktur. Başka bir deyişle, kapitalist üretimin dolaysız hedefi, artı-değer üretimidir. Kapitalist üretimin bu niteliği, sistemi yıkıma götüren çelişkileri ve güçleri üretir ve kapitalizmi aşırı üretim krizlerine mahkum kılar. Birbirleriyle kıyasıya rekabet içindeki tekeller, emperyalist ülkeler ve kapitalist işletmeler, daha fazla kâr için daha ucuza ve daha fazla üretmeyi hedeflerler ve bu durum, aşırı meta üretimiyle, yığınların satın alma gücü sınırlılıklarını kaçınılmazlıklar olarak doğurur. Kapitalizm, çünkü üretimin bireysel ihtiyaç ve tüketim gözetilerek değil, daha çok kâr için daha ucuza ve daha fazla meta üreterek pazarda en fazla paya sahip olma ve servetini artırmayı esas alan bir üretim sistemidir. Kapitalistlerin azami kâr için üretimi genişletmeleri ve sermayenin genişleyen yeniden üretimi, tekniğin mükemmelleştirilmesi ve makinelerin teknik yenilenmesinin yardımıyla üretimin ve üretim verimliliğinin artırılması, çalışma süresinin uzatılması (daha fazla artı-değer üretme) ve toplumsal bakımdan gerekli emek zamanının kısılması, kapitalist krizlerin ortaya çıkmasına doğru gelişir. Her bir fabrikadaki üretim, kapitalist işletmecinin iradesi altında planlanmış ve örgütlenmiş olmakla birlikte, üretimin sonuçlarının (üretilmiş metaların) ve üretim araçlarının özel kapitalist mal edinilmesi, üretimin dengesiz, plansız ve anarşik karakterde gerçekleştirilmesine ve aşırı üretime neden olur ve ekonomi krize saplanır.

Pazar olanaklarının sınırlanması ve ürünlerin satılamaması, ticaretin sınırlanmasına, işletmelerin nakit sıkıntısına girmesine, kredi-borç ilişkilerinin bozulmasına, “devlet kağıtları” ve hisse senetleri fiyatlarının düşmesine, borsa ve banka sisteminin “çökmesi”ne ve sanayi işletmelerinin durgunluğa ve iflasa sürüklenmesine yol açar. Üretim araçları ve ürün fazlalığı bir yanda, en temel gereksinmelerini karşılayamayacak durumdaki işgücü “fazlalığı” öte yandadır. Kriz dönemleri, işçi ve emekçilerin en temel gereksinmelerini karşılamada daha fazla sıkıntıya düştükleri dönemlerdir. On milyonlarca insan “çok fazla” gıda maddesi üretildiğinden aç kalır, “çok fazla” kömür, petrol, gaz üretildiğinden soğuktan donar. “Çok fazla” otomobil üretilmiş olması, emekçilerin otomobil sahibi olmalarını kolaylaştırmaz; demir ve çeliğin, çimento, kiremit ve dayanıklı tuğlanın “fazla” üretimi, emekçileri ev sahibi yapmaz; aksine geçim araçlarının bolca üretilmiş olması, bollukta yoksulluk çekilmesinin; işçinin kendi üretimine ve ürettiği nesnelere, onlar aracıyla kendine yabancılaşmasının da nedeni olur. Kitlesel işsizlik, yoksulluk, umutsuzluk, tembellik, bunalım ve yıkımın sosyal psikolojik karakteriyle de derinleşmesine; toplumsal çözülme, dağılma ve “ahlaki” çürüme ve çöküşün artmasına yol açar. Umutsuzluk ve gelecek güvencesizlik duygu ve düşüncesi bireysel yıkımların hızla büyümesine, intiharlara, sokakta yaşayanların artışına; lümpen yaşamın ve çeteleşmenin, yağma ve talanın artmasına neden olur. İşçi ve emekçiler, kapitalizmin, insanca yaşam olanaklarını sağlayamayacağını, bu sistem koşullarında baskı ve sömürü olmadan yaşanamayacağını daha bariz şekilde görebilecekleri toplumsal iktisadi ve sosyal koşullar tarafından yıpratıcı ve kahredici şekilde çevrilirler. Sömürü ve baskıdan kurtuluşun yolunun kapitalizmi yıkmaktan geçtiği, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin ve sömürüsüz bir toplumsal sistemin inşasının gerekliliği ve kaçınamazlığı düşüncesinin işçi kitleleri içinde giderek artan oranda taraftar bulması için koşullar daha fazla olgunlaşır ve sınıf mücadelesi daha da keskinleşir.

Krizin temel nedeninin aşırı üretim olması, büyüyen açlık, yoksulluk ve işsizliğe karşın, muazzam meta stoklarının bir kesiminin hurdaya çıkarılmasını, makinelerin, fabrika bölümlerinin ve teknik aksamın bir bölümünün kapatılması ya da tahrip edilmesini, sonuçlardan biri olarak doğurur. Metaların değeri düşer, makinelerin ve işletmelerin bir kesimi kapanır/kapatılır, toplumsal üretici güçler; makineler ve fabrika donatımlarının bir kısmı tahrip olurlar. Kapitalistler yeni bir “atılım” için emek-gücü sömürüsünü artıran yöntemleri geliştirir, ücretleri düşürür, daha az işçiyle üretimi sürdürmeye koyulur, sosyal giderleri kısıtlar, değişmeyen sermayenin (fabrika-makine teçhizatı vb.) yenilenmesi ve üretimin yeniden artırılması için teknik yenilenme ve kâr getirici savaş sanayisi araçları üretimine yönelirler. Bu ise, emperyalistler arası paylaşım kavgalarının sertleşmesi ve çatışmaya doğru keskinleşmesi politikalarını besleyip güçlendirir ve bir süreç içinde yeni ve daha tahrip edici krizlerin koşullarını olgunlaştırır.

KRİZ VE “BÜTÜNLEŞME” MASALINDAN GERÇEĞİN DUVARINA

1929 büyük bunalımı, kapitalistlerin sömürü ilişkilerini “yenileyerek” sürdürme kavgasında yeni fikirlerin geliştirilmesi ve teknolojik yenilenmeyle “kârı maksimize etme” arayışlarına ivme kazandırmanın yanı sıra, çelişkilerin sertleşmesine bağlı olarak, “ortak zirve kararları” ve “önlem paketleri”nin de akim (geçersiz-sonuçsuz) kalmasına yol açmış, büyük güçler arasındaki rekabeti keskinleştirmişti. 2007-2008 krizi benzer bir ‘manzara’yı; güçler ilişkisinde değişimleri ve uygulanacak iktisadi politikalarla sağlanacak “yenilenme”yi, bir ihtiyaç ve zorunluluk olarak ortaya çıkardı. “Krizden daha az kayıpla çıkış” amaçlı “ortak kararlar” için düzenlenen birçok uluslararası “zirve”den, işçi sınıfı, emekçi kitleler ve bağımlı ülkelerin halkları aleyhine ortak saldırı kararlarıyla birlikte rekabetin sertleşmesi politikası çıktı. Emperyalist büyük güçlerle işbirlikçileri, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nü bağımlı ülkelerin ekonomilerini daha sıkı denetime almaya; bu amaçla IMF bütçesini 750 milyar dolara çıkarmaya karar verdiler. “Korumacılık yapılmayacak”, ekonomiler tekellere daha fazla açılacaktı.

2007-2008 krizi, emperyalist güçler arası ilişkilerin eskisi gibi yürütülemeyeceğini ve ABD’nin dünya kapitalizminin jandarmalığı işlevinin yara alacağını ortaya koydu. Bunu en açık ve kesin şekilde, Alman sermaye temsilcileriyle politikacılarının, krizin henüz ‘başları’ sayılabilecek dönemde yaptıkları, “Hiç kimse hayalci olmasın: dünya yeniden kriz öncesinde olduğu gibi olmayacak” açıklaması ortaya koydu. Steinbrück, “Kriz dünya finans sistemini kapsamlı bir şekilde alt üst edecek. Hiç kimse şaşırmasın: Dünya yeniden kriz öncesinde olduğu gibi olmayacak. Önümüzdeki dönem daha küçük büyüme vadelerine ve -zamansal olarak biraz ertelenmiş olarak- iş piyasalarında daha olumsuz gelişmelere hazırlanmalıyız” diyordu. Alman sermaye temsilcileri, ABD’nin, dünya finans piyasalarının “süper gücü olma konumunu kaybedeceği” ve “çok kutupluluk”un ortaya çıkacağı gerçeğine uygun olarak, kendi konumlarını güçlendirme ve etkinlik kavgasını buradan sürdürme hazırlığını yoğunlaştıracaklarının işaretini veriyorlardı. “Yeni dünya finans piyasalarında Asya ve Ortadoğu menşeli devlet fonları ve ticaret bankaları”yla birlikte “evrensel banka modeliyle, Avrupalı bankalar da” olacaklardı ve paylaşım kavgasında etkin güçler olarak rol alacaklardı!

Alman politikacı ve sermayedarlarına göre, “sorunların kaynağı ve ağırlıklı noktası ABD’de yatıyor”du ve Amerikan hükümetinin başlattığı acil yardım planı da rekabeti kızıştıracaktı. Alman Maliye Bakanı, bu rekabetin Alman sermayesinin aleyhine olmasından duydukları endişeyi dışa vuruyor, Amerikan Hükümeti’nin desteğiyle Amerikan şirketlerinin krizden güçlenmiş olarak çıkabilme ihtimaline karşı, Alman Hükümeti’nin de elinden geleni ardına koymayacağını belirtiyordu.

Alman yönetiminin politikası, krizin ağırlaşması, tüm iktisadi dallara yayılarak genişlemesiyle birlikte giderek sertleşti. Rekabet keskin, çelişkiler sertti. “Krizin merkezinin aynı zamanda krizin nedenlerinin de merkezi olduğu” yönündeki Alman görüşü, keskin rekabete işaret etmenin yanı sıra krizin kapitalist temelini örtme kurnazlığını da içeriyordu. Kriz, evet, ABD gibi dünya kapitalizminin “merkezi” konumundaki bir büyük ve etkin ekonomide patlak vermişti, ama onun tüm kapitalist sistemin krizi olmasının netlik kazanması, başkalarıyla birlikte Alman sermaye sözcülerinin de işine gelmiyordu. Ancak onları, yine de gerçekçi saymalıydık: “Finans krizi” lafazanlığındaki ısrarlarına karşın, bunun on yıllar sonrasının en büyük krizi olduğunu kabulleniyor ve Maliye Bakanlarının ağzından, “Bu dünyanın hiçbir iktisatçısı, hiçbir maliye bakanı ve hiçbir merkez bankanın şefi kesin olarak bu krizin ne kadar devam edeceğini veya sarsıntının etkileriyle daha ne kadar yaşamak zorunda kalacağımız söyleyemez” diyerek bu gerçeği itiraf ediyorlardı.

Kriz, emperyalist büyük güçler ve tekeller arası rekabet ve çelişkileri sertleştirip kızıştırırken, oluşumu hakkında ve üzerine çok uzun zamandır tartışılan AB’nin “ulusal ekonomileri ve nedenledikleri rekabeti aşmış” olduğu yönündeki rivayetleri de, “Birlik”in iç ilişkilerini gün yüzüne getirerek geçersizleştirdi. ‘Avrupa Birliği’ne atfedilen özellikler ile kapitalizmin “evrensel refah sistemi olduğu” iddiası, birbirini güçlendirmek üzere sürekli gündemde tutulmaktaydı. ‘AB’, refahın ve barışın, kapitalizm koşullarında ve burjuvazi tarafından, ulusal sınırlar aşılarak ve her türlü darlaştırıcı özelliğinin ‘geçersizleştirilerek’  uluslararası alanda ve birlikte gerçekleştirilebileceğinin somut göstergesiydi, ve bu “birlik”in kapitalist karakteri de, kapitalizmin barış, refah, mutluluk, bolluk ve güven içinde yaşama olanağını ortaya koyuyordu! Kapitalist emperyalizmin başlıca ve temel çelişmeleri bu sistem içinde ve bu “birlik” izlenerek geliştirilebilecek yoldan çözüm bulabilirdi ve bu da başka arayışları geçersiz kılardı! “Ulusal devlet”ler önemsizleşiyor; AB ve onun ‘üst parlamento’, ortak para birimi, iç nüfus hareketi kolaylığı vb. ile kat ettiği yol, “ulusüstü birleşik devlet” koşullarında çelişkisiz bir toplumsal düzenin olanaklı olabildiğini gösteriyordu! Daha uygar, daha varlıklı ve mutlu yaşamak için buradan ilerlenebilirdi vb.! İddia, içerdiği ‘rüyasal öz’ ile  böyleydi. Gerçeğin ne olduğunu ise, kapitalist gelişme ve emperyalist güçlerin krizle birlikte sürdürdükleri politikalar bir kez daha ortaya koydu. Kapitalizm koşullarında, devletler, tekel işletmeleri ve kapitalistler arası ilişkilerin “çelişkisizlik” karakteri kazanmasının olanaksızlığı görüldü. Rekabet kızıştı, çelişkiler keskinleşti, ‘AB’nin en etkin ülkeleri “birlik”i değil, kendilerini güçlendirecek araç, yol ve yöntemleri öne çıkardılar. Her tekel ya da tekel birliği, her emperyalist büyük güç, tüm kapitalist işletmeler, pazarda esas söz sahibi olmak için rakiplerine üstün gelecek yol, yöntem ve araç arayışına girdiler. AB üyesi ülkelerin hükümet ve sermaye grupları, “birliğin ortak çıkarları” üzerine propagandayı elden bırakmadılar, ama pratiklerine her birinin kendi çıkarlarını esas alması yön verdi.

Kriz derinleşip başlıca kapitalist ülkelerde durgunluk ve düşüş eğilimi belirginlik kazandıkça ve aralarında çok sayıda banka ve kredi kurumuyla ABD merkezli General Motors, Ford, Chrysler; Alman BMW, Audi, Fransız Citroen-Peugout gibi otomotiv “devleri”nin de bulunduğu ağır sanayi şirketlerinin Hazine ve Merkez Bankası kaynakları aktarılmazsa iflas ve kapanma tehlikesi yaşayacaklarını açıklamaları birbirini izledikçe, bu ülkelerin yöneticilerinin “milliyetçi” iktisadi politikalarla rekabette öne geçme ve krizden en az kayıpla, hatta olanaklı olduğunca kazançlı çıkma çabaları yoğunluk kazandı.

Alınacak önlemler konusunda Batılı emperyalist hükümet ve devlet şeflerinin anlaşmazlıklarının kaynağında kendi çıkarlarını önde tutma ve krizden güçlenerek çıkma politikası duruyordu. Sistemin çıkarlarını ve sürdürülmesini ortak kaygı ve hareket noktası olarak alan kapitalistlerle temsilcileri, kendi çıkarlarını öne çıkararak, birbirleriyle didişmekten de kaçınmıyorlardı. Birçok uluslararası platformda bir araya gelen emperyalist ülke yöneticilerinin “ortak bir proje üzerinde anlaşma”yı “başaramamaları”; Almanya’da faaliyet yürüten Opel’in yardım talebinin, Alman Başbakanı’nın “vereceğimiz paranın ana şirkete aktarılmayacağından emin olmamız gerekir” açıklaması, Fransız devlet başkanının “bizim istediğimiz kapitalizm bu değil” diye açıklamalarda bulunması ve onun Alman yöneticiler tarafından eleştirilmesi, bu çelişik durumun sonuçları olarak ortaya çıktı.

Kriz, tüm kapitalist ülkeleri ve pazarları vurarak, kapitalizmin dünya krizi özelliği kazandığında, önce “bizi etkilemez”, “bizim ekonomimiz güçlüdür” türünden söylemlerle ‘yetinen’ Alman-Fransız yöneticiler, ardından, başkalarının “göz yaşlarına bakmadan”, krizden güçlenerek çıkmaya hizmet edecek politikaları, “her koyun kendi bacağından asılır” gerekçesine sığınarak, uygulamaya koydular. ‘Kendi’ tekellerinin konumunu güçlendirmek ve iflastan kurtarmak için, “Birlik” ülkelerinin en güçlüleri, yüzlerce milyar Euro ve Sterlin ayırdılar. Almanya’nın kriz “yönetimi” politikalarına, ‘başkalarının çökertilmesi üzerinden güçlenme’ ve krizden çıkış koşullarına rakiplerinden daha güçlü ve hazırlıklı ulaşma anlayışı yön verdi. Almanya, “ortak çıkarlar” adına kimseye yardım etme ‘niyeti’nde değildi. Krizden kârlı çıkmak için her yola baş vuruyor, krizi kendi çıkarları yönünde değerlendirmeye çalışıyordu. Alman politikası, en güçlü rakiplerinin kaybını sağlamanın yanı sıra, Doğu Avrupalıların ekonomik olarak daha fazla bağımlı olmalarını sağlama üzerine kuruluydu. Alman hükümeti, Alman tekellerinin ve finans kuruluşlarının yabancı sermaye tarafından yutulmasını engellemek için özel yasa çıkarmayı gündeme getirdi. Başbakan Angela Merkel, “CDU yönetim kurulu, sonbahara kadar yabancı yatırımcıların Alman şirketleriyle olan ilişkilerini düzenlemek için yasa taslağı hazırlayacak” diyordu. Alman sermaye sözcülerine göre, özellikle Çin ve Rusya menşeli yatırım fonları Alman tekellerini uluslararası borsalardaki hisse senetleri üzerinden “rahatlıkla yutabilecekler”di ve buna karşı önlem almak zorunluydu. Çin ve Rusya’da yatırım yapmanın zorlaştırıldığını ileri süren Alman Maliye Bakanı Peer Steinbrück, kendilerinin de, bu ülkelerin yatırım fonlarına ve tekellerine sınırlama getireceklerini açıkladı. Bunlara göre, Çin ve Rusya menşeli yatırım fonları devlet tarafından yönlendiriliyorlardı ve bu da, onlara karşı benzer bir önlemi zorunlu hale getiriyordu. Bunun için söz konusu yabancı fonun veya tekelin merkezinin bulunduğu ülkenin yatırım amacının ticaretle sınırlı olup olmadığına bakılacak ve “hileli yöntemler”e karşı önlem alınacaktı! Alman politikasına göre, bu, “Alman iç pazarını dış yatırımcılara kapatma” anlamına gelmiyordu, ama kendileri de dünyayı pembe gözlüklerle izleyecek kadar naif değillerdi ve kimi devletlerin politik amaçlarla yatırım fonları kurmaları karşısında hareketsiz kalmayacaklardı. Merkel, Almanya’nın, AB içinde de, dünyada da, uluslararası gelişmelere uygun hareket edeceğini söylüyordu. Almanya’nın, özellikle AB içinde büyük tekellerin kurulmasından ve geliştirilmesinden yana olduğunu söyleyen Merkel, “AB içinden değişik alanlarda dünya şampiyonları çıkabilir” diyordu. Ona göre, “Küresel ölçekte rol oynayabilmek için Avrupa’nın işin içinde olması” kaçınılmazdı ve “bundan başka şans yok”tu! Almanya silah ve buna bağlı endüstrisini özel olarak korumaya aldı ve Almanya’da askeri alanda üretim yapan firmalara yabancı şirketlerin katılma payının yüzde 25’i aşmasını özel izne bağladı. Krize karşı alınacak önlemler ve bankalara yapılacak yardımlar konusunda devletlerin önceden bilgi vermesi istendi vb.

Alman Toptancılar ve Dış Ticaret Birliği (BGA) Başkanı Anton Börner, alınan önlemleri desteklediklerini belirtirken, “Ama gerçekten bu konuda çok dikkatli olmamız gerekiyor. Önlem almaya çalışırken yatırımcıları ürkütmemek gerekiyor, Almanya’da yatırımcı düşmanı yasalar olduğu izlenimi çıkmamalı” diyordu. Alman Endüstri ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) Başkanı Ludwig Georg Braun, “Hassas endüstri birimleri gözden geçirilerek önlem alınmasını akılcı bir girişim olarak değerlendiriyoruz. Ancak bu konuda devletin de özel mülkiyet konusunda hassasiyetini korumasını bekliyoruz. Ulusal çıkarlar ileri sürülerek özgürlükçü ekonomik düzen ve özel mülkiyet hakları sorgulanmamalı” açıklamasıyla, kapitalist devletin bir başka hassasiyetine dikkat çekiyordu. Alman tekellerinin ‘yabancı sermayeye karşı korunması’ tartışmalarına Alman Sendikalar Birliği DGB adına katılan DGB Yürütme Kurulu üyesi Claus Matecki, “Yabancı yatırım fonlarının ve tekellerinin Almanya’ya yönelik yatırımlarının denetlenmesi için federal düzeyde bir ‘denetleme dairesi’ kurulması” ve “bu dairede hükümet ve işveren temsilcilerinin yanı sıra işçilerin temsilcileri olarak sendikaların da yer alması”nı önerdi.

AB üyesi üç ülkenin ekonomik iflasa gitmek üzere olduklarını açıklayarak yardım talebinde bulunmaları, Almanya, Fransa ve İngiltere’yi “alakadar etmedi”!  Krizin rekabeti keskinleştirme ve “kendi çıkarları için başkalarının batışını sağlama” işlevine uygun olarak, kötü duruma düşen ve “ülkedeki bütün ulusal bankaları devlet denetimine alma” kararı alan başbakanı Haarde’nin ağzından, ülkenin iflasla karşı karşıya olduğu ilan edilen İzlanda’ya karşı, AB’nin başlıca ülkelerinin tutumu, “kendi paralarını kurtarmak” oldu. İzlanda Hükümeti’nin, “ülkemiz iflasın eşiğinde” açıklaması üzerine, Hollanda, ülkesindeki İzlanda bankalarının mal varlığına el koydu. İngiltere Hükümeti ise, “İngiliz vatandaşlarının İzlanda bankalarındaki paralarının güvenceye alınması” gerekçesiyle İzlanda’ya karşı mahkeme tehditlerine başvurdu. Avrupa’nın büyük güçlerinin İzlanda’yı iflasla yüz yüze bırakmaları üzerine Rusya devreye girdi ve “İzlanda’nın yok olmasına göz yumamazdık. Kredi talebine derhal olumlu yanıt verildi” diyerek, ilk etapta dört yıl vadeli dört milyar Euro krediyi İzlanda Ulusal Bankası’na havale etti.

Oysa, 2000 yılında imzalanan “Lizbon Stratejileri” anlaşmasının gerekleri de, önceki anlaşmaların iddialarından biri de, “Birlik”i, dünyanın rekabet gücü en yüksek bölgesi haline getirmekti. AB’ne üye büyük güçler (Almanya, Fransa, İngiltere), kendi bankalarıyla büyük sermaye şirketlerinin emrine yüz milyarlarca Euro-Sterlin verirlerken (Almanya 500, Fransa 400, Avusturya 200, İspanya 100 milyar Euro, İngiltere 200 milyar Sterlin’i finans ve sanayi şirketlerini kurtarmak için piyasaya sürdüler), AB’nin daha geriden gelen, daha az güçlü ya da ekonomileri daha zayıf ülkelerinin ortak paket önerilerini “gereksiz” görüyorlardı. İrlanda hükümetinin 400 milyar Euro’luk bir “teminat paketi” açıklaması ve İrlanda merkezli ve hisseleri İrlandalılara ait olan en büyük altı bankadaki her türlü mevduat ve tasarrufa, iki yıl süreyle yüzde yüz devlet güvencesi verdiğini” açıklaması, büyük tepkiyle karşılandı. İngiltere Maliye Bakanı ve İngiliz Bankacılar Birliği Başkanı, İrlanda hükümetini “haksız rekabet ortamı yaratmak” konusunda uyardılar! İrlandalı yöneticiler ise, buna, İngiliz yönetiminin, Northern Rock ve Bradford and Bingley bankalarını kamulaştırma ve HBOS’u büyük bir bankaya devretmesine dikkat çekerek ve “bankacılık piyasasında rekabet kurallarını çiğneme”ye daha önce İngiltere’nin başladığını belirterek karşılık verdiler. “Krizin olası etkilerine karşı önlemler paketi” açıklayan bir diğer hükümet, Yunanistan hükümetiydi. Maliye Bakanı Georgios Alogoskoufis, “Ülkemizdeki bütün bankalar ve bankacılık sistemi güvence altındadır. Hiçbir vatandaşımızın parasını kaybedecek diye bir korkusu olmamalı” diyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, İrlanda ve Yunanistan’ın ulusal girişimleri kimseye örnek olmamalı diyerek, bu durumu eleştiriyordu. İngiliz gazeteleri, “ulusal girişimlerin kimseye faydası olmayacağı” yönünde yayını yoğunlaştırdılar.

Krizin derinleşmesi ve yıkıcı etkilerinin daha fazla açıklık kazanması, AB ülkeleri yöneticilerini “zirve” üzerine “zirve” toplamaya zorladı. Ancak, emperyalist çıkar farklılıkları ve çatışması, tümünün üzerinde anlaşabilecekleri “ortak bir plan”ın ortaya çıkmasını her seferinde engelledi. Krizin yükünü halk kitlelerine ve bağımlı-geri ülkelere yıkmakta karar ortaklığı içindeydiler, ancak kendi aralarında da, her birinin kendi çıkarlarını öne çıkardığı bir dalaşı sürdürüyorlardı. 2009 Nisan başlarında 20 devlet yöneticisinin katıldığı Londra zirvesi, emperyalistler arası çıkar kavgasının, “her koyun kendi bacağından asılır” mantığıyla daha keskin biçimde sürdürüldüğünü gösterdi. İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda, İtalya, Lüxembourg ve Çek Cumhuriyeti devlet ve hükümet başkanlarının “krize karşı daha etkili mücadele” adına ve “AB’nin ortak paketi” olarak sunmayı planladıkları “önlemler bütünü”, “birlik içi çelişkileri giderme” yerine, farklı çıkarların daha net olarak ortaya konmasının zirvesi oldu. Çelişkiler yumuşamıyor, aksine sertleşiyordu. Büyük güçlerden her birinin “çözümün uluslararası önemi” üzerine söylemleri, başkalarının zararı üzerinden kendi yararını öne çıkarmayı esas alıyordu.

Paris’te düzenlenen “zirve”den ortak karar çıkmadı. Fransa’nın, AB sınırları içinde zora giren sermaye kuruluşlarını kurtarmak üzere 300 milyar Euro’luk bir ortak fon oluşturulması önerisinin Almanya tarafından tepkiyle karşılanması ve ardından Hollanda’nın 380 milyar Euro’luk fon teklifiyle ortaya çıkması üzerine gerginlik daha da arttı. İtalya ise, öneriyi “çok olumlu bir teklif” olarak görüyor ve miktarın 700 milyar Euro’ya çıkartılabileceğini söylüyordu. Ancak Almanya’nın “ortak fon”a karşı kesin tutumu ve İngiltere’nin de benzer bir tutum alması, bu öneriyi boşa çıkardı. Alman, Fransız, İngiliz ve İtalyan yöneticiler, “kriz zirvesi”nden anlaşamadan ayrıldılar.

Paris’te düzenlenen “AB Avro Bölgesi ülkeleri” zirvesinde tartışılan “ortak eylem planı”nın Almanya’nın politikası nedeniyle akamete uğraması, diğer AB ülkeleri yöneticilerinin tepkisini artırdı. Almanya’nın ısrarı, “komşuların aleyhine” idi! Avusturya, Hollanda ve Britanya Hükümetleri, Almanya’nın ulusal bankalarına verdiği güvenceler nedeniyle birçok AB ülkesinin “istemeden benzeri kararlar almak zorunda kaldığı”nı ileri sürüyorlardı. Almanya’nın mevduat hesaplarına devlet güvencesi vermesinin ardından Almanya’ya para akışının artışı, özellikle Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin yöneticilerini rahatsız etti. Brown, “Hükümetimiz ülkedeki mevduat hesapları için 500 milyar Pound’luk paket hazırlıyor” açıklaması yaptı.

Fransa’nın “AB kurtarma fonu” oluşturma önerisinin Almanya tarafından reddedilmesi iki ülke ilişkilerini gerginleştirirken, Sarkozy, Almanya’nın “krizde herkesin kendi başının çaresine bakması” önerisini, “Ne kadar Avrupalı oldukları ortaya çıktı” diyerek, Alman yöneticileri “Avrupa konusunda İngilizlerden de beter” davranmakla suçladı. Sarkozy’e göre, kendi çağrısıyla Paris’te düzenlenen “AB üyesi G-8 Ülkeleri Zirvesi”nin başarısız sonuçlanmasının sorumluluğu da, Almanya’ya (ve Merkel’e) aitti. Çıkar dalaşı gerildikçe, tartışma söylemi de sertleşti. Sarkozy, Alman Hükümeti’nin Hypo Real Estate bankasını kurtarmak için devlet kaynaklarını harekete geçirmesi üzerine (130 milyar Euro ayrıldı), “herkesin kendi pisliğini temizlemesi” şeklinde ifade edilebilecek Alman politikasını anımsatarak, Merkel’i bir kez daha suçladı.

Fransa’nın, AB’ne üye ülkelerin “ulusal çözümler” yerine, “ortak plan ve strateji izlemeleri” ısrarı uzun sürmedi. O da, kendisinden zayıfların durumundan yararlanma olasılığını hesaplayarak, “batan batsın” politikası izlemeye koyuldu. Bütçe açığı ve devlet borçlanması kriterlerinin “değişmez kurallar olmadığını” belirten Sarkozy, “Eli kolu bağlı bekleyemeyiz, bir şeyler yapmak zorundayız” diyor ve AB’nin bazı temel ilkelerinin “gözden geçirilmesi”ni istiyordu.

Sarkozy, “yeni bir kapitalizm” söylemi ve sözüm ona “ortak politika” adına, Alman yöneticilerini, kendi çıkarlarını fazlaca öne aldıkları için eleştiriyor, ama kendi tekellerinin emrine yüzlerce milyar Euro’luk kaynaklar vermekten de geri durmuyordu. AB üyesi “geri Doğu ülkeleri” ise, “dayanışma eksikliği”nden ve kendilerine “AB’nin zenginlerinin yeterli destek vermemeleri”nden yakınıp durdular. AB üyesi ülkelerin Londra’da yaptıkları zirve öncesinde Polonya’nın girişimiyle Brüksel’de bir araya gelen 9 Doğu Avrupa ülkesinin yöneticileri, AB “kasası”ndan daha fazla yardım alma taleplerini dile getirdiler. Macar yöneticiler, 190 milyar Euro hacminde “Doğu Avrupa Yardım Fonu” oluşturulmasını istediler. Gerekçeleri de hayli “dramatik” idi: “Avrupa, sosyalizmin yıkılmasından 20 yıl sonra en zor dönemden geçmektedir. Avrupa’yı ikiye bölecek yeni bir demir perdeye izin vermemeliyiz” diyorlardı. Buna karşın, Alman ve Fransız yöneticiler, Macar Başbakan Ferenc Gyurcsany’i ileri gittiği için eleştirdiler! Macaristan, önce, IMF’den aldığı parayı doğru kullanmasını bilmeliydi! Alman Başbakanı Merkel, AB üyelerinin “ev ödevlerini” yapmaları gerektiğini söyledi ve “isteyenin kullanımına sunulacak ortak bir fon olamayacağını belirterek, “önlerini kesme” tutumunu ortaya koydu. Krizden daha fazla etkilenen Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya’nın benzer talepleri karşısındaki tutumu da aynı oldu. “Ortak fon”, “yardım” gibi önerilere karşı, iki büyük AB üyesinin yaptığı, öğüt vermekti: Gereksiz kamu harcamaları gözden geçirilmeli, bütçe açıklarının kapatılması için önlem  alınmalıydı… vb.. vb.

Krizin yıkıcı etkilerinin daha kapsamlı, daha geniş; “kıtasal” ve dünyasal özellikler kazanması, emperyalist şefleri, “ortak hareket etme”, “ortak kurtarma paketleri hazırlama”; “Euro bölgesi ülkelerinin aldığı önlemlerin Avrupa Birliği kararı haline gelmesi”, dünya çapında geçerli” yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi, G-8 ülkeleri ile Hindistan, Çin, Brezilya gibi “yeni sanayileşmekte olan ülkeler”in sorunu en kısa zamanda birlikte ele almaları söylemini yoğunlaştırmaya; birbiri ardına yeni zirve toplantıları düzenlemeye yöneltmesine karşın, kendi çıkarları politikasını başlıca hareket noktası almaları ve bu temelde birbirleriyle çıkar kavgasını sürdürmeleri şeklindeki temel yaklaşımlarını değiştirmedi. Avrupa Birliği (AB) maliye bakanlarının “acil önlemler” için Lüksemburg toplantısından çıkan sonuç, “Avrupa’nın finans sistemi açısından önemli olan hiçbir kurumun batmasına izin vermeme konusunda mutabakat” idi. Ama, kimin ne kadar kaynak ayıracağı üzerinden ve menşei kendilerine ait tekel gruplarının diğerlerine karşı güçlenmesini sağlayacak politikalar onları karşı karşıya getiriyordu. Lüksemburglu bakan Juncker, “devlet müdahalesini gerektiren bir durum olduğunda bunun zamanında ve geçici olarak yapılması konusunda görüş birliğine vardık”larını ve “olumsuz gelişmelere karşı hazır olmak için sürekli irtibat halinde” olacaklarını söylüyordu.

KRİZ POLİTİKALARI VE BURJUVA DEVLETİN İKTİSADİ-POLİTİK SINIF KİMLİĞİ

Eylül 2008’de, ABD’nin en büyük iki yatırım bankasından biri olan Lehman Brothers iflas başvurusunda bulundu ve rakibi Merrill Lynch, Bank of America tarafından yutuldu. 19 Eylül’de, ABD hükümeti, “merkezi ABD’de bulunan” bütün mali sermaye kuruluşlarının yararlanacakları iddiasıyla 700 milyar dolarlık (toplam 850 milyar dolar) “kurtarma paketi” ilan etti. Bu, devletin, “kapitalistlerin kolektif örgütü” olarak, sermayenin çıkarlarını korumak üzere merkezi araç ve birikimleri, hazine ve merkez bankası kaynaklarını harekete geçirmesinin başlangıç gongu idi. ABD yönetimi, önce toplam olarak 850 milyar dolar ve ardından Obama yönetiminde 1 trilyon dolarlık “kurtarma paketleri”ni uygulamaya koydu. ABD’nin inşaat-konut piyasasında başlayıp tüm kapitalist dünya ekonomisine yayılan krizi tetikleyici işlev gören 3 trilyon 200 milyar dolarlık ipotek kredisinin önemli bir kesiminden vazgeçildi. FED’in (Amerikan Merkez Bankası’nın) raporuna göre, inşaat ve emlak sektöründe ödenmesi gereken kredi hacmi 8 trilyon 200 milyar doları aşmıştı! ABD Hazine Bakanlığı, Chrysler’ın 6,9 milyar dolar tutarındaki borcunun silinmesi için, alacaklı şirketlere 2.250 milyar dolar ödemeyi teklif etmiş ve Chrysler ile General Motors’un yardım taleplerini onlarca milyar dolar ile karşılamışlardı.

Avrupa’nın büyük güçlerini yönetenler, önce mızmızlanıp, bunun doğru bir yol olmadığını söylediler. Ancak, bu mızmızlanma kısa sürdü, bir süre sonra “etekleri tutuşmaya” başlayıp, alevler başa doğru yükselmeye başlayınca, aynı yolun yolcuları olduklarını göstermekte gecikmediler. Amerikan Merkez Bankası FED’in, “dünya finans sisteminde büyük bir çöküşün önünü almak” gerekçesiyle yatırım bankası Bear Stearns’i kurtarma ve Citigroup gibi Amerikan piyasasının en önemli gruplarından birini korumaya alma gibi ‘devletçi uygulamaları’nı sözüm ona yadırgayanların hemen tümü, bir süre sonra “acil yardım paketleri”ni birbiri ardına ilan edip, devlet kaynaklarını tekeller için harekete geçirdiler. “Ekonomiyi canlandırma” programları (konjonktür paketleri), devlet kaynaklarının sermayenin emrine verilmesini esas aldı. Devlet ve hükümetlerin desteğindeki General Motors, Chrysler, Daimler (Mercedes), Opel, BMW, Audi, VW,  on milyarlarca dolar “devlet yardımı”na karşın, işçi çıkarma, çalışma sürelerini-ücretleri düşürerek azaltma, sosyal yardımları kaldırma vb. “önlemler”le saldırıları yoğunlaştırdılar. Otomotiv yan sanayisi, çelik fabrikaları, kimya sektörü, inşaat ve tekstil gibi en önemli sektörlerde, toplamı on milyonları bulacak işten atmalar, sermayenin “önlem paketleri” kapsamında yürürlüğe girdi. Alman Hükümeti, bankaların ve tekellerin emrine vermek üzere 480 milyar Euro’luk bir fon (SoFin) oluşturdu, “sistem için çok önemli” dediği “Hypo Real Estate”yi kurtarmak için devlet kasalarını seferber etti ve 130 milyar Euro’yu bankanın hizmetine verdi. Commerzbank’a 18 milyar Euro verildi. ‘Hurda ikramiyesi’ne ayrılan paranın 1.5 milyar Euro’dan 5 milyara çıkarılması gündeme getirildi. Kapitalistlerin “sosyal ödenti”den kurtarılmaları için yeni yasal düzenleme hazırlıklarına girişildi. Alman sermaye kuruluşlarının sözcülerine göre, ekonomiyi zordan kurtarmak için 430 ila 600 milyar dolar arasında bir miktar ‘gözden çıkarılabilir’di!  Çalışma Bakanı, “kısa çalışma süresi”nin 18 aydan 24 aya uzatılması ve sosyal sigorta primlerinin işveren payının işletmelere geri verilmesi için çalışmalar başlattığını açıkladı.

Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank’ın şefi Josef Ackermann’ın, Alman Hükümeti’nin piyasalara acil müdahale etmesi talebi ve devlet merkezli “yoğunlaştırılmış eylem” planları hazırlanması önerisi üzerine, Alman Maliye Bakanı Steinbrück, bankanın batmasına seyirci kalmayacaklarını açıklayarak, banka ‘zararları’nın kitlelere bölüştürüleceğini ilan etti. “Normal koşullarda” piyasaların kendi sorunlarını kendilerinin çözdüğünü iddia eden Ackermann’a göre, bu kez durum farklıydı ve “bu krizde piyasa kendini iyileştirecek konumda değil”di! Devlet adına konuşan ve “Krizin Alman ekonomisini etkilemesinin önüne geçilemeyeceğini” belirten Alman Maliye Bakanı Steinbrück, “son on yılların en büyük mali krizi”yle karşı karşıya geldiklerini belirterek, “Piyasaları sakinleştirmek ve krizi aşmak için bütün aktörlerin, Hükümet, Merkez Bankası ve bankaların omuz omuza vermesi” gerekir diyordu.

Mesele, benim liberal olup olmamam, Keynes’i keşfetmem ve Friedman’ı terketmem meselesi değildir. Şimdi hiç karşılaşmadığımız ekonomik bir bunalım karşısında pragmatik olma zamanıdır” diyen Sarkozy, Fransa’nın sanayi ülkesi olarak kalabilmesi için, krizden en çok zarar görenlerin yardımına koşmanın zorunlu olduğunu söylüyordu. Fransız Hükümeti, tekellerin hizmetine 360 milyar Euro sundu, sermaye artırımına gitmeleri için birkaç bankaya 40 milyar Euro aktardı.

Gordon Brown Hükümeti, Hazine ve Merkez Bankası kasalarını banka ve sanayi şirketlerinin emrine açtı. Ülkenin önemli emlak bankalarından Bradford & Bingley (B&B)’nin “çürük kredileri” devralınarak, ‘ilk etap’ta 50 milyar Pound (63 milyar Euro – 91 milyar dolar) aktarıldı. Brown Hükümeti, daha önce de, Northern Rock bankasını kurtarmak üzere 34 milyar Pound’luk fonu harekete geçirmişti. Gerekçe, öteki tüm emperyalist-kapitalist hükümetlerin öne sürdükleriyle aynı idi: Bu politika ile “ülke ekonomisinin istikrarını korumuş” olacaklardı![1]

Belçika, Hollanda ve Lüksemburg (Benelüks ülkeleri), Avrupa’nın 20 önemli bankası arasında yer alan Fortis’i kurtarmak üzere 11 milyar Euro aktarılmasını karar altına aldılar ve Fortis Bank’ı devletleştirdiler.

Devletinçürük kredileri üstlenip krizin büyümesini engellemesi gerektiği”ni ve piyasaların daha iyi denetlenmesi için özel önlemlerin alınmasını söyleyenlerin büyük çoğunluğu, “küreselleşme”nin ekonomiye devlet müdahalesini gereksiz ve zararlı hale getirdiği üzerine on yıllarca sürdürdükleri propagandayı “bir anda” geri almaktan kaçınmadılar.

Kapitalist piyasaya devlet müdahalesi açıktan ilan ediliyordu. Oysa, özellikle son yirmi-otuz yılın kapitalist propagandası, “devletin ekonomiden elini çektiği müdahalesiz serbest piyasa ekonomisi” vaazını esas alıyordu. Sermaye devletinin burjuva sınıf muhtevasını ve devletin egemen burjuvazi adına ekonomiye, üretim dolaşım ve “bölüşüm” sürecine ve sınıf ilişkilerine açık-gizli müdahalesini gizlemeyi esas alan “serbest piyasa ekonomisi” ve “kuralları” üzerine propagandanın kofluğu, böylece, krizdeki burjuvaziyle temsilcileri tarafından ilan ediliyordu. “Devletin ekonomik alana müdahalesi kabullenilemez, devlet ellerini ekonomiden çeksin, piyasa kendi serbest kurallarıyla işlesin” propagandasının silahşörleri, devlet müdahale etmezse ekonominin tümüyle batma tehlikesi göstereceğini söylüyorlardı. “Yeniden Keynesyen önlemlere baş vurulmalı”; zordaki banka ve şirketlerin borçları devlet tarafından üstlenilmeli, şirketlerin rekabet gücü ve pazar payları arttırılmalı; sosyal kesintiler ve vergiler azaltılmalı ve kaldırılmalı; büyük ve orta büyüklükteki şirketlere özel destek verilmeli, vergi affı getirilmeliydi.. vb. Burjuva devletinin “kapitalistlerin ortak komitesi” karakterine bir vurgu, işlevini en kesin biçimde yerine getirmesine çağrıydı, bu. Kapitalist örgütlerin sözcüleriyle burjuva ideologları, hükümetleri geç davranmakla suçluyor, daha fazla kaynak aktarılmasını ve şirketlerin batmasını önlemek için devletleştirilmelerini istiyorlardı. Burjuva devletinin “sınıflar üstü”lüğü iddiası bir yana atılmıştı! “Küreselleşmenin refah toplumunu yaratarak sorunları çözdüğü” safsatası duyulmaz oluyordu. Burjuvazi adına konuşanlar, “daha kötü günlerin gelmekte olduğu” söylemiyle, daha kapsamlı önlemler alınmazsa, kimi devlet ve ülkelerin batacağını ‘haber veriyorlar’dı! Tekellerin egemenliği ve hakimiyet dayatması gerçeğine göz yumarak, sözüm ona serbest rekabet vaazıyla ekonomiye devlet müdahalesine “karşı çıkan” burjuva liberal ideolog ve politikacılar, artık, devletin ve hükümetlerin ekonominin batmasına seyirci kalamayacağını belirterek, şirketlerin, bankaların ve genel olarak kapitalist “piyasa”nın iflastan kurtarılması için merkezi müdahalenin en etkin tarzda yapılmasını istiyorlardı. Burjuva sınıfın bir aygıtı olarak devletin, sermaye sistemini ve burjuvazinin sınıf çıkarlarını teminat altına almak, korumak ve sürdürmek için “olağan koşullar”da da ekonominin içinde olup ekonomik ilişkilere müdahale ettiği gerçeği, böylece burjuvazinin kendi ideologlarınca itiraf ediliyordu.

Kriz, burjuva egemenlik aygıtı olarak devletin iktisadi ilişkilere ve “ekonomik gidişe” müdahalesinin örtüsünü kaldırdı, müdahalenin en belirgin ve kesin biçimlerle gerçekleşmesini sağlayarak, onun sınıf  karakterini ve işlevini açığa çıkardı. Devletin işlevini ve politikalarındaki değişimi belirleyen burjuva sınıf çıkarı ve tekelci sermayenin ihtiyaçlarıydı. Kapitalistler ve hükümetleri, krizden çıkış ve sermayenin genişleyen yeniden hareketinin kapitalist kâr artırımıyla sürdürülmesi için, emek-gücü değerini daha fazla düşürme, daha az işçiyle üretimi sürdürme, sosyal hakları tümüyle budama, stokları eritmek için üretimi durdurma, meta fiyatlarını ucuzlatma ya da ürünlerle üretim araçlarının bir bölümünü tahrip etme gibi yöntemleri devreye koydular. Burjuvazinin kapitalizm çerçevesi içinde bunalımlara sözüm ona bulduğu bu çare, oysa bunalımların ortaya çıkmasının da nedeniydi.



[1] Bu yazıda kullanılan veriler Evrensel Avrupa ve dünya sayfalarından ve arkadaşımız S. Derventli’nin makalelerinden yararlanılarak derlendi.

Toprak ve Tarım Politikası ve Toprak Talebi

Toprak sorunu, kimi aktüel gelişmelerle bağlantılı olarak aralıklı şekilde gündeme gelmekle birlikte, ihtiyacı olan köylülerin toprak gereksinimini karşılayacak bir toprak reformunun yapılamamış ya da yapılmak istenmemiş olması nedeniyle, iktisadi-sosyal ve politik bir ‘sorun’ olarak kalmaya devam etti. Sermaye partileri ve işbaşına gelen çeşitli hükümetler, hükümet ve seçim programlarında “toprak reformu”na yer vermelerine rağmen, etkili-örgütlü bir köylü hareketi/mücadelesinin olmayışından da yararlanarak, “reform” lafzıyla yetindiler ve toprak sorununu esas olarak Kürt bölgesindeki ağa-aşiret reisleri- şeyhlerinin ellerindeki topraklar üzerinden ele aldılar. Devletin ve hükümetlerin “toprak politikası”na, Kürt toprak sahiplerinin de aralarında bulundukları Kürt nüfusunun “iskân yasaları”yla dağıtılması ve “ağa topraklarına el konması”(!) damgasını vurdu. “Toprak reformu” adına gündeme getirilenler, hiçbir zaman “ağa topraklarına köylüler yararına el koyma” ya da ihtiyaca bağlı bir toprak dağıtımına genişlemedi. Diyarbakır Sinan köylülerinin ağalara karşı yürüttükleri mücadelede, jandarma ve polis kuvvetiyle karşı karşıya kalmaları ve mahkemelerin ağalardan yana kararları, toprak sorununun da sınıfsal ve “ulusal” politikalarla ele alındığını; sömürülenlere karşı sömürücülerin hakimiyetini güçlendirme, takviye etme ve sürdürme hedefine bağlandığını gösterdi. AKP hükümetinin Suriye-Türkiye sınırındaki 260 bin dönüm toprağın mayınlardan temizlenerek üretime açılması kararı üzerine, bu toprakların kimler tarafından ve nasıl işletileceği sorusu etrafında yoğunlaşan tartışmalar, toprak sorunu ve talebini aktüel gündemin konularından biri haline yeniden getirdi.

Toprak sorunu bugün başlıca iki yönüyle önemli olmaya devam ediyor: a) toprakların topraksız ve az topraklı “küçük köylü”nün aleyhine ve büyük toprak sahipleri yararına “adaletsiz” dağılımı; ve b) izlenen politikaların tarıma ve toprak kullanımına etkisi. Bu durum ve mayınlanmış toprakların temizlenerek işletilmesinin “biçimi” tartışmasıyla birlikte yoksul-topraksız, az topraklı köylünün toprak ihtiyacı, toprakların durumu ve tarımsal üretimin sorunlarını yeniden ele almayı ve mücadele sorunu olarak gündemleştirmeyi gerekli kılıyor. Bu ihtiyaçtan hareketle, sorunu, başlıca iki yanıyla; ı) toprakların dağılımı ve ‘toprak reformu’ ihtiyacı; ve ıı) tarım politikalarının bağımlılığı derinleştiren ve yoksullaşmayı ağırlaştıran ve artıran özellikleriyle ele alacağız.

CUMHURİYETİN KURULUŞ SÜRECİNDEN GÜNÜMÜZE TOPRAK POLİTİKASI

Osmanlı toprak sistemi, toprakların “miri düzen” içinde, tımar, has, zeamet şeklinde kategorilendirilerek, şahısların tasarrufuna verilmesini içeriyordu. Toprakların bu tarz tasarruf hakkı, sonraki dönemde, özel mülke geçirilmelerini kolaylaştırdı. Toprağın özel mülk edinilmesinin yolu, 1858 “Arazi Kanunnamesi” ile açıldı. “Batı”daki ve “Doğu”daki komşu ülkelerde, özellikle de Avrupa’da koşullar değişmiş; İmparatorluk yönetimi, yeni iktisadi-sosyal ve politik sorunlarla karşı karşıya gelmişti. “Padişah ve Halife Sultan”ların mülkiyetindeki toprakların bir bölümünün, “on yıllık vergisi baştan ödenmek” üzere “tımar sahipleri”ne verilmesinin kararlaştırmasıyla, toprağın özel mülk edinilmesinin önü daha fazla açıldı. On yıllık verginin “baştan ödenmesi” zorunluluğu, belli varlık sahibi olmayı gerektiriyordu. Bu uygulamalardan en fazla yararlananlar, beyler, mirler, şeyhler; köylüyü kendilerine bağlı ve angarya çalıştıranlar oldu.

1908 Jön Türk Devrimi döneminden başlayarak, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen ve fakat esas olarak sadece söylemde kalan “toprak reformu” propagandası, günümüze kadar devam etti.

Cumhuriyet, köylü kitlelerinin desteği alınmadan inşa edilemezdi. Kuruluş döneminde, M. Kemal ve kurucu kadro, söylem ve açıklamalarında “köylünün milletin efendisi olduğu”nu belirtmeye özel bir önem verdiler. Kemalist yönetim ve bizzat M. Kemal, bu söylemine karşın, “bizde hiç kimse büyük araziye malik değildir” diyerek, toprak mülkiyeti uçurumunun üzerini örttüler ve büyük toprak sahibi ve zengin köylüleri himaye politikasını sürdürdüler. Gerekçe, “arazinin geniş, nüfusun az”, ve toprakların “dağıtımına değil, işletilmesine ihtiyaç olduğu”ydu! Toprak politikası başlıca iki özellik taşıyordu: a) büyük mülklerin korunması/savunulması; b) Kürt toprak ağalarının işbirliği yapıp yapmamaya göre “tasnifi” ve uygulamaya tabi tutulmaları. Bu anlayış, çıkarılan yasaların ‘ruhu’na ve adlarına yön verdi. “Aşar”ın kaldırılması ötesinde, köylü kitleleri yararına gerçekleştirilen somut ve iyileştirici bir şey yoktu.

1923’lerde “büyük arazilerin bulunmadığı”na hükmedenler, 1925 Şeyh Sait Ayaklanması ve 1927 Ağrı-Zilan başkaldırıları üzerine, feodal gericiliğin sözüm ona tasfiyesine giriştiler. Aşiret şeyhleri-toprak ağalarının “gerici-bölücü faaliyetlerin başını çektikleri” söyleniyor, onların “köy ve köylünün sahibi gibi davrandıkları” ileri sürülerek, köylünün desteği alınmaya çalışılıyordu. Hedef, Kürt başkaldırılarında yer alan Kürt aşiret ve toprak ağalarının etkisiz kılınmasıydı. Devletle işbirliği içinde olanların bu durumdan da yararlanarak ekonomik gücünü büyütmelerinin önü açılacak, gericiliğin Kürt ayağı olarak palazlandırılıp örgütlendirileceklerdi.

1927 yılında çıkarılan 1097 Sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nın gerekçesinde, “Doğu’nun” ihmal edildiği ve “feodal ağaların eline teslim edildiği” iddiası yer alıyordu. 1925 Şeyh Sait İsyanı bastırıldıktan sonra, “kapsamlı bir iskân yasası”nı gündeme getiren hükümet, “güvenliği” ve “toprak dağıtımı”nı sağlayacağı iddiasındaydı. “Ağalığın tasfiye edileceği”; “toprakların fakir halka dağıtılacağı” söylenerek, Kürt yoksullarının desteği alınmak isteniyordu. İ. İnönü “toprak ağalarının köklerini kazıyacağını”; İçişleri Bakanı Ş. Kaya, “toprakların ağaların ellerinden alınacağını söylüyorlardı. 1927 ve 1929 yıllarında çıkarılan “Şark Menakısı Dahilinde Muhtaç Züraa Tevziye Edilecek Araziye Dair Kanun” ve “Şark Vilayeti ile Beyazıt, Erzurum ve Çoruh Vilayetlerinin Bazı Parçalarında Muhacir ve Sığıntıların Yerleştirilmesi ve Yerli Çiftçilerin Topraklandırılması Hakkında Kanun” ile, Kürt toprak ağalarının bir bölümünün “Batı”ya sürülmesi, göç hareketleriyle gelen “muhacirler”e toprak verilmesi hedeflendi. Ancak bu kanunlar, büyük toprak sahiplerinin itirazıyla karşılandı ve Şura-ı Devlet’in yapılan itirazları “yerinde” görmesi sonucu, geçersiz hale geldiler. “Feodal ağaların elindeki büyük toprak birikimlerinin dağıtılması” iddiasıyla gündeme getirilen 1927 tarih ve 1097 Sayılı Yasa’yla, esas olarak Şeyh Sait isyanına katılan ve isyan sonrası kaçanlarla “Ağrı’daki isyan olasılığı”na karşı önlemler çerçevesinde gerçekleştirilmek istenen saldırılara yasal dayanak sağlanıyordu. Bu yasaya dayanılarak 1400 kişinin Batı illerine nakledilmesi ve onların terk ettikleri toprakların “devlet tarafından satın alınarak muhtaçlara dağıtılması” kararlaştırıldı. Ancak gelişmeler bu yasayı uygulanamaz duruma düşürdü.

1929 yılında “muhtaç kişilere toprak vermek için bazı arazilerin kamulaştırılması” iddiasıyla çıkarılan 1505 Sayılı Yasa da, herhangi kamulaştırma yapılmadan ve hiç kimseye toprak verilmeden kağıt üzerinde kaldı. Büyük toprak sahipleri, büyük toprak birikimlerinin dağıtılmasına yol açacak yasaların çıkarılmasını engellemek için güçbirliği içinde direnişe geçtiler.

Kürtleri baskıyla sindirme politikası devlete tepkiyi artırmış, bizzat İnönü’nün ifadesi ile, “kuvvetle idare etme” politikası halkı devlet ve hükümetten uzaklaştırmıştı. İnönü, 1930’lu yılların ortalarında hazırladığı “Kürt Raporu”nda, Muş ovasında, Ağrı ve Iğdır’da Ermeni topraklarına yerleşerek, bu toprakları işleten Kürtlere “dokunulmaması”nı; ancak “Dersim Kürtlerinin silahsızlandırılmasını” istiyordu. Aynı dönemde, M. Kemal’in direktifiyle bir başka rapor hazırlayan C. Bayar da, “Doğu’nun kesin hakimiyet altına alınması” için “ordu ve jandarma”nın daha etkili kullanılması ve isyanların şiddetle cezalandırılması politikasının halkla ilişkilerin geliştirilmesi için “toprak dağıtımı”yla desteklenmesini istiyor; böylece “hükümetin toprak ağalarının yerini alması”nın mümkün olabileceğini ileri sürüyordu. Kürt isyanlarını bastırma ve “nüfuz sahibi kişileri” dağıtıp-etkisizleştirme politikasına bağlanan “İskan Kanunu” (14 Haziran 1934 tarih, 2519 Sayı) bu anlayışla gündeme getirildi. “Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği ve bunların herhangi bir belgeye veya görgü ve geleneğe dayanan her türlü teşkilat ve organları” dağıtılacaktı. Bu yasaya dayanılarak, 1936-44 döneminde (sekiz yıllık süre içinde) 4.5 milyon dönüm toprağın dağıtılması sağlandı. 5 Haziran 1935 tarihli “Vakıflar Kanunu” ile de, azınlıklara ait vakıf topraklarına el konarak, özel kişilere satılması gündeme getirildi.

1945 yılında, 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkarıldı. İddia, topraksız ve az topraklı köylü ile tarım alanında öğrenim görmüş gençlerin topraklandırılması ve bunların tarımsal yapı ve üretimlerinin desteklenmesiyle tarımsal üretimde gelişme sağlamaktı. “Memlekette topraksız çiftçi bırakılmayacağı” iddia ediliyordu. Sorun, “devlet kudretinin gösterilmesi”yle çözümlenecekti! İnönü, “toprak ağalarının kökünün kazınması”ndan söz ediyordu. Yasa baştan güdük olmasına ve “tapulu büyük arazileri” kapsamamasına rağmen, büyük toprak sahiplerinin sert direnciyle karşılaştı. Celal Bayar’ın, Koraltan’ın, Emin Sazak’ın, Menderes’in başını çektikleri büyük toprak sahibi ‘blok’, “Batı”daki büyük toprak sahiplerine de “dokunma olasılığı”nı düşünerek direniyorlardı. Bu yasanın meclis görüşmeleri (tartışmaları), toprak ağaları-beylerinin toprakları ele geçirmek için, Ermeni-Rum azınlığın kovulmasını destekledikleri ve onlardan kalan araziye el koyduklarını ortaya koydu. O günün araştırmalarına göre, 1 milyon 747 bin dönüm toprak “özel kişilerce” ele geçirilmişti. Kanunun uygulanmasından sorumlu Bakanlığı, kendisi de toprak ağası olan Cavit Oral’ın temsil etmesi, uygulamayı daha baştan sekteye uğratıyordu.

Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği”nin “memleket bölgelerinin nüfus kesafetine (yoğunluk) ve toprak verim derecesine göre” belirlenmek istenmesi ise, toprak ağaları yararına bir sonuç doğurdu.   34.887 köyden yalnızca 5.157’sinde, 16 yıllık süreçte sözü edilmeye değmeyecek bir dağıtım yapıldı ve genel bir uygulama yerine, çoğu hazineye ve vakıflara ait 1.5 milyon dönüm toprağın dağıtılmasıyla sınırlı kalındı. “Ağalara dokunma” iddiası taşıyan yasanın uygulanması, sürüncemeye bırakılarak, süreç içinde etkisizleştirildi. C. Bayar, F. Köprülü, A. Menderes ve R. Koraltan’ın başını çektikleri Demokrat Parti, işbaşına geldiği günden başlayarak, büyük toprak mülkiyeti lehine politikaları ısrarla uygulamaya geçirdi ve kendileri de büyük toprak sahibi olan ‘Aydın Beyleri’nin el koydukları azınlık topraklarının mülk edinilmesini kolaylaştırıcı önlemler aldı.

Büyük toprak sahipleri, 14. 06. 1934 tarih ve 2510 Sayılı İskan Yasası’nın gündeme getirilmesi üzerine, bir kez daha karşı cephe oluşturmaya yöneldiler. Meclis’teki temsilcileri,  TBMM’de yapılan tartışmalar sırasında, “tapusuz boş toprakların dağıtılmasını” öngören yasa maddelerine direndiler. Büyük toprak sahiplerinin avukatlığını üstlenen ve kendileri de büyük topraklara sahip olan milletvekilleri, toprak dağıtımını “yağmacılık” olarak gösteriyor, “tapu kaydı olmayan sahipsiz boş yerler”in kendileri tarafından gaspedilmiş olması gerçeğinin üzerini örterek, topraksız köylünün toprak edinmesine karşı çıkıyorlardı. “Tapuda veya vergide kayıtlı arazi ve yapılar”ın bu yasaya tabi tutulamayacağı; ve “tapusu olan ya da vergisi ödenmiş olan arazinin dağıtılamayacağı” garanti edilmesine rağmen, Eskişehir’in en zengin toprak ağalarından biri olan Emin (Sazak), “Mülk sahibi olmanın kötü karşılanmasının sakıncaları”ndan söz ederek, “ağa topraklarının güvencede olmamasının buhranlı dönemde tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini” belirtiyor; “… 500 yıllık ecdadından kalma arazi”lere dokunulamayacağından dem vuruyordu.

Hükümet adına İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, ağa ve beylerin itirazlarına karşı, devletin bu kanunla, “terk edilmiş boş araziyi dağıtacağını, dağıtıldıktan sonra birisinin çıkıp tapu göstererek toprak sahibini dışarı atmasının uygun olmadığını, eğer böyle bir hak iddiası ortaya çıkarsa köylünün elinden toprak alınmayıp, hak sahibine devletin bedelini ödeyeceğini” söylüyordu. Bakan, “… Trabzon’da 200 dönüm toprağı olan ve bu toprağı nasıl kazandığı belli olmayan birisinin, tapu göstererek toprak üzerindeki köylüleri çıkarıp attığını”; muhacirlere dağıtılan sınır boyu topraklarının tapusunu gösterenlerin, “bu tapuyu nasıl ve ne zaman ele geçirdiğinin belli olmadığını” açıklıyordu. Hükümet çabasına yön veren amaç, gerçek bir toprak reformu olmaktan çok, hedefe konan kimi ağa ve büyük arazi sahiplerini denetime almaktı.

1923-1950 döneminde dağıtılan toplam işlenebilir toprak, –hemen hemen tamamı hazine toprağı olmak üzere– 1,5 milyon hektar olup, bunun yarısı 192 bin göçmen aileye; geriye kalanı 240 bin köylüye verildi.

1961 Anayasası, toprak reformuna 38/3. maddesiyle yer verdi. Ancak uygulama, Kürt hareketine katılan ya da destek verdiği düşünülen Kürt ağalarının “Milli Birlik hükümeti” tarafından Batı kentlerine sürülmeleriyle sınırlı kaldı. Bu politika sonraki yılarda da devam etti. 18 Ekim 1960 tarihinde, “mülk ve nüfuzunu kullanarak zararlı faaliyetleri tespit edilen kişilerin Bakanlar Kurulu kararıyla bulundukları illerden başka illere nakledilip, topraklarının kamulaştırılması” kararlaştırıldı. Milli Birlik Komitesi emriyle, 1 Haziran 1960 tarihinde, aralarında Şeyh Sait’in oğlu ve torununun da bulunduğu 485 kişi Sivas’ta, 3. Ordu denetimindeki kampta “gözetim altına” alındılar. Cumhuriyet Gazetesi, bunu, “Şeyh Sait’in oğlu etrafında toplanan ve şeriatı getirmek için çalışan nüfuzlu bazı ağaların etkisizleştirilmesi” olarak duyurdu. 430’u ilk altı ay içinde serbest bırakılırken, 55’i, Batı illerine nakledildi ve 1963 yılında çıkarılan af yasasıyla sürgünden dönerek topraklarını yeniden kavuştular.  “Toprak Reformu”, on yılı aşkın bir süre sonra (1973), Ecevit hükümeti tarafından yeniden gündeme getirildi. “Toprak işleyenin Su kullananın!” sloganıyla destek toplayan Ecevit, “Tarım ve Toprak Reformu Kararı” çıkardı. Ne var ki, bu yasa da, Urfa bölgesindeki ‘kısmi’ uygulama dışında –sonradan, bu da geçersiz sayıldı– kağıt üzerinde kalmaktan öteye geçmedi. Demirel yönetimindeki Adalet Partisi’nin Danıştay’a yaptığı başvuru sonucunda  ve iki yıl sonra, toprak ağaları desteğindeki itirazın Danıştay ve Anayasa Mahkemesi tarafından yerinde görülmesiyle iptal edildi. Yeni bir yasa çıkarılmadığı için, sözüm ona kamulaştırılmış topraklar eski sahiplerinin eline yeniden geçti. Buna karşın, toprak ağaları, yalnızca Urfa bölgesinde 8.5 milyon dönüm toprağı “zilyetlik” iddiasıyla mülkiyetlerine geçirebildiler.

1974’te çıkarılan ve kısmen uygulamaya konan “reform yasası”yla Urfa bölgesinde “cüzi” bir dağılım gerçekleştirildiyse de, sonradan çıkarılan başka yasalarla bu uygulamadan vaz geçildi.

BÜYÜK TOPRAK SAHİPLİĞİNİN GÜÇ KAZANMASI VE “TOPRAK REFORMU” ZORUNLULUĞU

Toprak mülkiyetinin büyük toprak sahibi “ağa”, “şeyh” ve “bey”lerin lehine değişimi, kapitalizmin gelişmesi ve kır iktisadının çözülmesinin kaçınılamaz sonuçlarından biri olmakla sınırlı bir sorundan ibaret değildi. İzlenen iktisadi politikalar ve özellikle Kürt sorunu bağlantılı olarak işbirlikçi toprak sahiplerinin korunup kollanması sonucu, küçük işletme sahiplerinin ellerindeki toprakların büyük bölümü büyük toprak sahiplerinin eline geçerken, diğer bir bölümünde, yıkıcı-tahrip edici politikalar ve üretimin pahalanması sonucu üretim yapılamaz duruma geldi. Büyük toprak ve mülk sahipleriyle politik temsilcileri, “mülkiyet hakkının kutsallığı” vaazıyla “tapu kaydı olan arazi dağıtılamaz hattında barikat örerlerken, devlet ve hükümetlerin politikası da buna uygun platformda yürüdü. Geniş topraklar, hazine ‘mülkü’, “ağa toprağı” ya da Ege bölgesinde “bey çiftliği” olarak tutulur veya işletilirken, yoksul, topraksız ve az topraklı köylüler açlık durumundan farksız bir yaşama mahkum tutularak, devlet ve hükümetlerin yanı sıra büyük toprak sahipleri tarafından da baskı altına alınarak sömürüldüler. Küçük toprakların el değiştirmesi ve toprak “adaletsizliği”, “Batı”da ve “Doğu”da büyük toprak sahipleri ve toprak ağaları lehine devam etti. Büyük toprak sahibi ağa ve beyler, savaş koşullarından, “tehcir” ve “mübadele” karar ve uygulamalarından yararlanarak, mülklerini genişlettiler ve Hazine topraklarını, “tehcir” yoluyla yerlerinden edilen “azınlıklar”ın ve yoksul köylülerin topraklarını ele geçirdiler. Prof. Dr. Ümit Doğanay’ın derlediği verilere göre, 1934-1967 döneminde 200 milyon dönüm toprak, büyük toprak sahipleri tarafından özel mülkiyete geçirildi.[1]

Devletin, Kürt ulusal mücadelesinde ya doğrudan yer alarak ya da yardım ederek rol oynayan ağa ve şeyhlerin topraklarına el koyarak onları etkisizleştirme politikası, sonuçta diğer ağa ve beylerin palazlanmalarına yaradı.  Kürt hareketinin en önemli sosyal dayanağını oluşturan yoksul, az topraklı-topraksız köylünün yaşam alanlarını terk etmesini dayatarak, köylülerin toprağına bu işbirlikçi güçlerin el koyup mülk edinmelerini sağladı. “Toprak reformu” vaadi devam etmesine rağmen, gerek işbirlikçi Kürt büyük toprak sahiplerinin devletin Kürt politikasına payanda olmaları ve Türkiye gericiliğinin buna duydukları gereksinme, gerekse Türkiye’nin batı bölgelerinde büyük ve modern tarıma uygun geniş topraklara sahip ailelerin kurdukları barikat, bu vaadin sözde kalmasını sağladı.

Bugün yüz binlerce köylü ailesi topraktan kopmuştur ve yüz binlercesi geçimlerine yetmeyecek bir toprak parçasına sahiptir. Buna karşın, toprakların çok büyük bir miktarı, büyük toprak sahibi bey ve ağalar tarafından ve zengin köylülerce işletilmektedir.

1927 yılı verilerine göre, 1,7 milyon tarımsal işletme bulunuyordu. 1950 yılında bu sayının 2,5 milyona; 1980 yılında 3,5 ve 1991 yılında 4,1 milyona çıktığı açıklandı. 2001 Tarım Sayımı sonuçlarına göre, işletme sayısı 3 milyona gerilemişti. “Geri sayım”ın mantıklı görülebilir tek açıklaması, izlenen politikaların toprakların terk edilmesine ve başkaları tarafından mülk edinilmesine yol açması olabilirdi.

DİE, TÜİK, Ziraat Odaları gibi kurumların verilerine göre, bugün Türkiye’de 4 milyon 100 bin tarımsal işletme bulunmakta, nüfusun yüzde 35’i, sayıları 80 bini bulan köy ve “mezra”lar ile küçük kasabalarda yaşamaktadır. 1000 dekardan fazla toprağa sahip 12.637 aile 25.184.130 dekar ile toplam arazinin yüzde 12’sini elinde tutarken, 54.321 ailenin hiç toprağı bulunmamaktadır. “Çiftçi nüfus”un %83’ü 100 dekarın altında; %16’sı 10 dekarın altında toprağa sahiptir.[2] İşlenebilir toprağın %42’sine, köylü nüfusun %85’ini oluşturan yoksul, küçük ve orta kesim; %58’ine, %15’lik azınlık zengin köylü ve büyük toprak sahibi kesim sahiptir. Bu ikinci kesim de, kendi içinde, en zengin ve büyük toprak sahibi %5,3 ile geri kalanlar şeklinde bölünmektedir. İşlenebilir toprakların %37’si, bu %5,3’lük en büyük toprak sahiplerinin elindedir. 1991 Genel Tarım Sayımı sonuçlarına göre, bu büyüklükteki işletme sayısı 210.612 idi. Buna karşın, ortalama büyüklüğü 30 dönüm olan işletmelerin sayısı 3.372.887’dir. [3] Üretici köylünün büyük kesimi ya topraksızdır ya da küçük ölçekli toprağa sahiptir. Bu kesimde toprak sahibi sayılanlar açısından ortalama işletme büyüklüğü, 6 hektar ve altındadır. Geçimini sağlayabilecek kadar toprağı olmayan ya da tümüyle topraksız köylü nüfusun bir bölümü büyük toprak sahiplerinin topraklarında işçilik-ortakçılık yaparken, diğer bir bölümü kentlerin kenar semtlerine göçmüştür. 22,4 milyon sivil istihdamın 5,9 milyonu tarımsal alanda istihdam edilmektedir. Kürt bölgesinde en büyük topraklara sahip 6 aile, yoksul ve az topraklı 50 000 ailenin sahip olduğundan daha fazla toprağa sahiptir. Halkın yüzde 59’unun hiç toprağı yoktur. Toprak sahibi sayılanların yüzde 67’si 50 dönümden az toprağa sahiptir ve bölgedeki 248 bin tarım işletmesinin üçte biri, tüm işletmelerin yüzde 1’ini oluşturan küçük bir azınlığın elindedir.

Devlet ve hükümet politikalarının iflasa sürüklediği ya da baskı sonucu köylerini terke zorladığı köylünün topraklarına el koyan büyük toprak sahipleri, varlıklarını daha da büyütmüşlerdir. On binlerce dönüm toprak ve köy meraları, köy boşaltma ve üretim yasağı nedeniyle ya boş kalmış ya da korucu ve aşiret ağaları tarafından gasp edilerek mülkiyete geçirilmiştir.[4]

Sağlayacağı ekonomik-sosyal gelişme ile “Kürt sorununun çözümü” ve bölge halkının kalkınmasına hizmet edeceği ileri sürülen GAP kapsamındaki ve modern tarım işletmeciliğine uygun 1 milyon 700 bin hektar toprak, ABD, İsrail, Japon tekelleriyle işbirlikçi büyük sermayenin ve büyük toprak sahiplerinin çıkarları doğrultusunda kullanıma açılmıştır.[5] GAP alanında yer alan su kaynakları ve bunların hidroelektrik santraller için taşıdıkları potansiyel, su ve enerjinin yaşamsal önemi nedeniyle bölgeyi rekabet alanlarından biri durumuna getirmiştir. Kerkük-Yumurtalık, Bakü-Ceyhan petrol boru hatları ‘güzergahı’ olarak bu bölge, Orta Asya-Kafkasya petrolleri ve doğal gazlarının Batı pazarlarına taşınmasında oynayacağı rolle büyük güçlerin ilgi alanındadır! Buradaki ve mayınlardan temizlenecek sınır boylarındaki geniş ve verimli toprakların kimin yararına ve kim tarafından kullanılacağı hakimiyet kavgalarının konularından biri haline gelmiştir.

YIKIMA YOL AÇAN TARIM VE TOPRAK POLİTİKASI

Sermaye ve hükümetlerin toprak ve tarım politikaları, ülke tarımı (ve hayvancılığı)nın uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin açık pazarı haline getirilerek tahribata ve yıkıma sürüklenmesi ile toprakların, meraların ve su kaynaklarının büyük sermaye ve büyük toprak sahipleri tarafından mülk edinilmesine olanak tanımayı esas alıyor. Bu politika toprak mülkiyetinin büyük toprak sahipleri yararına genişlemesine hizmet etmiş, özellikle son yirmi-otuz yıllık süreçte bağımlılığı daha da derinleştirip ağırlaştırmıştır.

Türkiye tarımının –tüm ekonomiyle birlikte– uluslararası sermayenin denetimine girmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte hız kazandı. 1951’de GATT anlaşmasını imzalayan Türkiye hükümetleri, tarımı 1970’li yıllardan itibaren uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin talanına daha fazla açtılar. IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları doğrultusunda hazırlanan hükümet programları ve “5 yıllık kalkınma planları”yla ve özellikle 1980 sonrası süreçte uygulamaya geçirilen tarımsal ürün destekleme ve ürün taban fiyatları politikalarıyla tarım yıkıma uğratıldı. GATT, MAI, MİGA anlaşmalarıyla tarımsal üretim, özellikle de sanayiye yönelik tarım ürünleri üretimi, yabancı tekeller ve yerli ortaklarının kontrolüne geçti.

24 Ocak Kararları olarak bilinen ve 12 Eylül faşist cuntası eliyle uygulama olanağı bularak, sonraki yıllarda da yürürlükte kalan ekonomi politikalarla, küçük üretici köylü yıkıma sürüklendi ve ülke tarımı üzerindeki tekelci denetim güçlendirildi. 30 yıla yakın süredir uygulanan IMF-Dünya Bankası programlarının sonucu olarak zengin-yoksul köylü uçurumu derinleşti; küçük üretici ve topraksız ve az topraklı köylü daha fazla yoksulluğa sürüklendi; köylü kitleleri topraksızlığa itildiler. Girdi (mazot, gübre, ilaç, tohumluk ve makine) fiyatları yükseldi, sübvansiyonlar kaldırıldı ya da büyük oranda düşürüldü, taban fiyatları düşük tutuldu. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler üretim yapamaz duruma düştü, topraktan kopan köylüler kitleler halinde işsizler ordusunun saflarına katıldılar. Tarımsal ürün ihtiyacının karşılanmasında “kendine yeter” denilen Türkiye, bu politikalar sonucu, en zorunlu gıda maddelerini dışarıdan ithal eder duruma geldi. Tarımsal üretim sektörünün GSMH içindeki payı giderek geriledi, IMF-Dünya Bankası dayatmaları ve GATT anlaşmasının yükümlülükleri çerçevesinde tarım sübvansiyonlarının GSMH’nın %0,5’ine düşürülmesi, tarımsal üretimi geriletirken, kredi ve borçla üretimlerini sürdürmek isteyen üreticiler bunu yapamaz duruma geldiler (1990’lı yıllarda 24,2 milyon hektar civarında olduğu belirtilen işlenen toprak miktarı, bu yıkıcı politikalar sonucu, 2005’te 22.8 milyon hektara geriledi), ürünleri, düşük taban fiyatları nedeniyle ya ellerinde kaldı ya da yok pahasına gasp edildi.[6] Borçlarını ödeyemediler ve üretimden kopmak zorunda kaldılar. Tarımsal nüfusun saflarındaki yoksullaşma hızla artarak, 2002’de %36.8’e; 2004’te %42,3’e çıktı. AKP hükümeti, yaptığı yasal düzenlemelerle toprakların tarım dışı amaçlarla kullanımını ve hazineye kaydedilmesini kolaylaştırdı ve büyük toprak sahibi ve aşiret ağalarının küçük köylülerin topraklarını gasp etmelerine yasal dayanak sağladı. AB’nin “tarım nüfusunuzu azaltın, işletmelerinizi büyütün” talimatına uygun olarak, AKP hükümeti, küçük üretici köylünün topraktan kopmasına yol açan uygulamaları yoğunlaştırdı. AKP, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı adını da değiştirerek, “Köyişleri” sözcüğünü attı. 2000-2005 arası, topraktan ve tarımsal üretimden kopanların sayısı 1.3 milyona yükseldi. Üreticilerin yıllık zararları 4-5 milyar dolardı. Doğrudan Gelir Desteği adı altında uygulamaya geçirilen politikadan küçük üretici yararlanamazken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın verileri, bu desteğin %51’den fazlasının arazi büyüklüğü 100 dekar ve üstünde olanlara (çiftçi nüfusun %17’si) gittiğini ortaya koyuyordu. ‘Toplam üreticilerin %58’ini oluşturan küçük üreticilerin aldıkları destek %7.2’de kalırken, %7’yi oluşturan en büyük toprak sahipleri %45 oranında destek görmekteydiler.

Devlet ve hükümet politikaları sonucu, ekonomi tümüyle dışa (emperyalist güç ve tekellere) bağlı hale gelirken, tarım sektörü (tarım ve hayvancılık) yıkımla yüz yüze gelmiştir. Uluslararası tekellerin baskı ve denetimi altında, üretici, ekecek tohumu dahi, tekellerin kotası ve patent koşullarına uyabildiği ölçüde sağlayabilmektedir. Tekellerin hakim oldukları ve belirledikleri keskin rekabet üreticilerin büyük kitlesini üretim yapamaz duruma düşürmeye devam etmektedir. Bu, çöküşe gidiş durumudur ve değiştirilmesi acil zorunluluk oluşturmaktadır.

BAĞIMLILIK VE YIKIM POLİTİKALARINA KARŞI VE BİR TOPRAK REFORMU İÇİN

Ülke ekonomisi ve tarımını uluslararası sermaye ve emperyalist güçlerin denetimi ve sömürüsünden çıkarmak, emperyalizme ve kapitalist sömürüye karşı devrimin en önemli sorun ve hedeflerinden biridir. Ne var ki, işçi sınıfı ve emekçilerin başkaldırılarının ürünü olacak politik devrimin başarısı ve sömürü ve bağımlılık ilişkilerine son vermesi, bir hamlede ve hemen gerçekleş(e)meyecektir. Nesnel (ve öznel) nedenlere bağlı bu gerçek, önümüze; emperyalist devletlere, uluslararası sermaye kuruluşlarının dayatmalarıyla tekellerin baskısına karşı; onlarla imzalanmış bağımlılık anlaşmalarının geçersizleştirilmesi, sanayi ve tarım emekçileri üzerindeki baskının sona erdirilmesi hedefine bağlanmış bir haklar ve talepler mücadelesini yükseltmeyi zorunluluk olarak çıkarmaktadır. Topraksız, az topraklı, yoksul köylüyü açlığa, küçük üreticiyi iflasa sürükleyen politikaları püskürtecek bir halk birleşmesi ve mücadelesi acil gerekliliktir. Sermaye devleti ve hükümetlerinin emekçiler yararına politika izlemeleri beklenemez. Aksine uyguladıkları politikalarla yüz binlerce köylü ailesini topraksızlığa ve yoksulluğa; kapitalistler için ucuz işgücüne dönüşmeye zorlamışlar-itmişlerdir. Onları zorlayıcı bir mücadele olmaksızın, bir toprak reformu yönünde adım atmayacaklardır. Anayasa’nın 44. maddesinde “Devlet,…. topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır…” denilmektedir. Ancak bu ‘anayasal hüküm’ sadece kağıt üzerindedir. Topraksız, az topraklı köylüyü “topraklandırma”; bunun için “gerekli tedbirleri alma” iddiası riyakarlıktan öteye geçmemektedir. Bu propaganda ve yasalarda ya da hükümetlerin programlarında öne sürülen benzer iddialar, köylü kitlelerinin aldatılmasını hedeflemektedir.

‘Tarım Reformu Genel Müdürlüğü’ adıyla bir “müdürlük” dahi oluşturulmuştur. Bu kurum, 2006’da “Hazine arazilerinin topraksız ya da az topraklı çiftçilere dağıtımı esnasında, toplulaştırılan toprakların çiftçilik konusunda bilgi birikimi, deneyimi bulunmayan, hatta tarlayı sürecek, tohum, ilaç ve gübre alacak, atacak maddi imkanı, yeterli alet ve ekipmanı olmayan kişilere çiftçilik yapmak üzere dağıtılmak zorunda kalındığını, işletme büyüklüğü azaltıldığı gibi çiftçi sayısının artırıldığını; bu durumun da arazi parçalanmasını artırarak, Avrupa Birliği Müzakereleri kapsamında karşımıza en önemli olumsuzluklardan biri olarak çıkacağını” ileri sürerek, büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını savunma ve koruma kararlılığını hükümet adına ortaya koymuştur.

Yukarıdan beri ortaya konanlar ve Cumhuriyet tarihi boyunca giderek derinleşen ‘toprak dağılımı adaletsizliği’, yoksul, topraksız ve az topraklı köylünün gereksinmelerini merkezine alan bir politikayı zorunlu kılmaktadır.

MAİ-MİGA-GATT anlaşmaları yükümlülükleri geçersiz ilan edilmeli, ekonomi ve tarım üzerinde tekelci-emperyalist denetime olanak tanıyan tüm anlaşmalar iptal edilmelidir. Üreticiyi üretim yapamaz duruma düşüren yüksek girdi fiyatları düşürülmeli; küçük üreticinin banka ve kredi borçları durdurulmalı, işletilmeyen araziler devlet tarafından tarım arazisi haline dönüştürülerek, köylülerin üretimine verilmelidir. Toprak dağılımındaki büyük eşitsizliğin giderilerek, büyük toprak sahipleri ve aşiret ağalarının köylü üzerindeki baskısına son verilmelidir. Yeterli toprağı bulunmayan ve topraksız çiftçilerin tarımsal aile işletmeleri kurabilmeleri için devlet tarafından topraklandırılmaları, üretime olanak vermeyecek ölçüde parçalanan tarım topraklarının birleştirilerek, çiftçi ailesinin geçimini sağlamaya elverişli hale getirilmeleri ve üretim için gerekli araç-gereçlerin sağlanması gerekmektedir.

Koruculuğun tasfiyesi, köye geri dönüş yasaklarının kaldırılması ve köylünün zararlarının tazmini, tarım ve hayvancılığın desteklenmesi, ürün taban fiyatlarının üreticilerin ihtiyacı göz önünde tutularak belirlenmesi; gübre, ilaç, mazot, tohumluk fiyatlarının düşürülmesi ve alamayacak durumda olanlara devlet tarafından karşılıksız sağlanması, GAP’ın halkın çıkarlarını gözeten bir proje haline getirilmesi ve toprak reformu, Kürt yoksul köylüsünün acil ihtiyaçları arasındadır. GAP sahasındaki geniş topraklar ile mayınlardan temizleneceği ilan edilen Suriye sınırındaki 260 bin dönüm verimli toprak, yüz binlerce köylü ailesinin “mağdur” ve yoksun durumu dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Korucu başlarının, aşiret şeyhleri ve büyük toprak ağalarının el koydukları topraklarla mayınlardan temizlenecek topraklar, yoksul, topraksız ve az topraklı köylülere dağıtılmalıdır.

Çukurova’daki, Ege ve Akdeniz bölgesindeki büyük çiftlik ve toprak sahiplerinin tarım işçileri üzerindeki yoğun sömürüsüne karşı, işgünü, ücret, grev ve sendika hakkını teminat altına alan düzenlemeler acildir.

Geniş toprakların çok küçük sayıda büyük toprak sahipleri, toprak ağa ve beylerinin elinde olması ve bunun yanında on binlerce, yüz binlerce ailenin topraksız, yoksul, kendine yetecek bir topraktan yoksunlukları; ve bu durumun uluslararası sermaye ve emperyalist güçlere ekonomik bağımlılık koşulları tarafından daha da ağırlaştırılması; başka sonuçları ve etkileriyle birlikte bunun da tarımsal üretimi yıkıma sürüklemesi ve bu doğrultudaki egemen sınıf ve hükümet politikaları, kır emekçilerinin taleplerini de öne alan bir mücadeleyi; buna hizmet eden ya da bunun aracı olan örgütlenmeleri gerektirmektedir. Bunun için çabayı yoğunlaştırma sorumluluğu, bugün herkesten önce, ileri işçi ve emekçilerle sınıf partisine düşüyor.



[1] Prof. Doğanay, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dekan yardımcısı, ilerici, yurtsever ve demokrat bir bilim insanıydı. 20 Kasım 1979’da, ders verdiği okula gitmek üzere bindiği araçta, kontra çeteleri tarafından katledildi.

[2] Bir dekar 1000 metrekare olup, bir dönüme; bir hektar 10.000metre kare; on dönüm ya da on dekara denk gelmektedir.

[3] On dönüm bir hektar alana denk gelmektedir ve modern tarım araçlarıyla verimli sayılan üretim için 70 hektar gerekmektedir.

[4] Hasat mevsiminde sayıları 2 milyona yaklaşan mevsimlik tarım işçilerinin büyük çoğunluğunu, ’90’lı yıllarda köylerini boşaltmak zorunda kalarak Bölge kentlerinin kenar mahallelerine yerleşen Kürt yoksulları ve topraksız köylüler oluşturuyor.

[5] GAP, 17 hidroelektrik santrali ve 22 milyar KW saat elektrik üretimi kapasitesi ve su kaynaklarıyla da emperyalist rekabet kapsamında ilgi alanlarından biri durumundadır.

[6] GATT anlaşması çerçevesinde ve IMF’nin istekleri doğrultusunda fiyat ve girdi desteklerinin oransal olarak düşürüleceği ve sübvansiyon uygulamasının 2001’den itibaren terk edileceği taahhüt edildi.

93. Yılında Ekim Devrimi ve İşçi Sınıfı

1917 Ekim Devrimi’nin üzerinden 93 yıl geçti. Devrimin ve sosyalizmin burjuva-emperyalist gericilik ve yedeklediği güçler tarafından yenilgiye uğratılmasının üzerinden de onlarca yıl. Ama burjuvazinin uluslararası güçleri, o büyük toplumsal değişim ve sömürünün ortadan kaldırılması eylemi ve pratiğine karşı savaşı sürdürmeye hâlâ ihtiyaç duyuyor. İşçi sınıfının tarihsel devrimci rolünün ve devrim olasılıklarının tarihe karıştığını ve kapitalizmin kendini ebediyen sürdürecek dinamiklere sahip olduğunu ileri süren burjuvazinin, devrim ve sosyalizm karşıtı kara propagandayı sürdürmeye ihtiyaç duyması, onun gizlemeyi başaramadığı açmazı ve çelişkisidir. Burjuvazi ve hempalarının devrim ve işçi sınıfının devrimi gerçekleştirme ve yeni bir toplumsal sistem kurma; sosyalizm yoluyla sömürüyü ortadan kaldırarak, insanın gerçekten özgürce yaşayacağı koşulları oluşturma yeteneği ve sınıfsal özelliği ortadan kalkmış ise, bu karalamaya neden ihtiyaç duydukları sorusuna verecekleri bilimsel ve akla uygun bir yanıt olmamasına karşın, bu saldırının yaşamsal önemde nedenleri olduğu kesindir.

Ekim Devrimi ve sosyalizm, proletarya ve ezilenlere sömürüden nasıl kurtulacaklarının yolunu göstermiş; işçi sınıfının, yeni proleter devrimlerle kapitalist sistemin ve sömürünün çanına ot tıkamayı başaracak bir sınıf olduğunu kanıtlamıştır. Burjuvaziyi bu savaşı sürdürmeye mecbur bırakan, bu somut ve “elle tutulur” gerçeklerdir. Rusya işçi sınıfının, sınıfın en ileri, en bilinçli ve emekçilerin çıkarlarını savunmada en kararlı unsurlarının oluşturduğu devrimci partinin önderliğinde iktidarı almak üzere ayaklanmış olması ve bunu başarması, burjuvaziyi, aynı tehditle bir kez daha yüz yüze gelmemek için her yol ve araçla savaşmaya yöneltmiş ve o bunu “demokrasiyi koruma mücadelesi”(!) olarak göstermeye ‘dört elle’ sarılma ihtiyacı duymuştur.

“DÖNÜM NOKTASI” VE YENİ BİR TARİHSEL DÖNEM OLARAK EKİM DEVRİMİ

Bugüne kadar, toplumlar tarihinde tuttukları yer ve yol açtıkları değişim ve sonuçlarla 1789 Fransız Burjuva Devrimi ve 1917 Büyük Ekim Devrimi, tarihin en büyük iki devrimi oldu. 1789 Burjuva Devrimi, modern toplumsal gelişmeye katkılarını ve başka sonuçlarını burada saklı tutarsak, proletarya devrimi için toprağı ekecek güçlerin oluşmasına doğru gelişmeye mahkûmdu. Feodal sistemin bağrında doğan kapitalizmin, onun üst yapısını da parçalayarak yıkması ve hâkim hale gelmesi, kapitalizmin mezarını kazacak ve sınıf mücadelesi yoluyla yeni bir toplumu kuracak güçlerin ortaya çıkmasını da sağladı. 1848 devrimleri ve 1871 Paris Komünü bu zeminde gerçekleşti.

1917 Ekim Devrimi’nin ayırt edici özelliği, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, tüm halkalarının bir zincir halinde birbirine bağlandığı kapitalizmin tekelci döneminde gerçekleşmiş olmasıydı. ‘Avrupa kapitalizminin üzerinde dolaşan hayalet’, devrimle birlikte, tüm maddi gerçekliğiyle toplumun yaşamına girdi. Kapitalizmin “özel ürünü” ve onun “mezar kazıcısı” proletarya, devrimci eyleminde, yeni sosyalist toplumu kuracak yeni devrimci özne olarak tarih sahnesine çıkmakla kalmamış, kapitalizmin gelişmesiyle genişleyip güç kazanmış ve bir devrimle burjuva iktidarına son vermeyi bilmişti. Kapitalizm, ‘tarihsel sınırları’na ulaşmıştı ve artık o, ölümüne doğru yol alıyordu.

Ekim Devrimi, dünya işçi sınıfı ve halklarının insanca yaşama savaşımı tarihinde yeni bir dönemi; yeni bir çağı açtı. Devrimle iktidarı alan işçi sınıfı, sömürüsüz yeni bir toplum (sosyalizm) inşasına girişti ve proletarya devleti, 1871 Paris Komünü’nden farklı olarak, onlarca yıl ayakta kaldı. Devrim, o zamana kadar süren dünya tarihini belirleyen tüm ilişkilerde değişime yol açarak, toplumsal ölçekli sorunların eski tarz “çözümü”nü geçersiz hale getirdi ve onların çözümü için yeni devrimci yollar açtı. 1789’da henüz kendi özgül/sınıfsal çıkarlarının bilincini edinememiş ve aynı nedenle burjuvazi tarafından yedeklenmiş işçi sınıfı, burjuva sınıf hakimiyeti sistemine karşı “aşağı sınıf(lar)ın zafer kazanabileceğini ve temel nitelikleriyle farklı ve yeni bir toplum inşa edebileceklerini kanıtladı.  Rusya işçileriyle kent ve kır emekçileri, sadece iktidarı ele geçirip proletarya devletini kurmadılar; aynı zamanda, önceki hiçbir toplumsal devrimin başaramadığı ve başarma olanağına sahip olmadığı insanın insan tarafından sömürülmesine bir ya da birden fazla ülkeden başlanarak son verilebileceğini ortaya koydular. SB işçileri ve emekçileri, kurdukları yeni uygarlıkla, Batı’nın emekçilerine ve Doğu’nun ezilen-sömürge halklarına umut kaynağı oldular.

Bu büyük proleter devrimi, Batının proleterlerine, kendi sermaye sınıflarına karşı cesaretle ileri atılmaları ve ‘Doğu’nun ezilen-sömürge ve bağımlı halklarına da özgürlük için ayağa kalkmaları çağrısı çıkarıyordu. Devrim ve onu gerçekleştiren Sovyet proleter ve emekçileri, bu mücadelelerinde onların güçlü destek ve moral kaynağı olacak, diğer yandan gelişmiş ülkeler proletaryasının yeni devrimci girişim ve zaferleriyle Sovyet devriminin boğulması engellenmiş olacaktı. O, yeni proleter devrimler çağını açan ilk büyük girişimdi ve ardı sıra ortaya çıkan gelişmeler, bu öngörüyü doğrular nitelikteydi. 1918’de patlak veren –ve fakat üzerinde ayrıntıyla durmanın bu yazının konusu olmadığı– çok çeşitli nedenlerle başarıya ulaşamayan Alman-Macar devrimleriyle ‘Doğu’da ezilen halkların anti sömürgeci savaşları birbirini izledi. Birçok ülkede devrimci ayaklanmalar gerçekleşti. Dünyayı kana boğan faşizm yenilgiye uğratıldı, Çin gibi büyük bir ülkede ve Doğu Avrupa’da yeni halk demokrasileri kuruldu ve böylece emperyalist sömürge sisteminde büyük gedikler açıldı.

Ekim Devrimi ve sosyalizmin inşası, barış, siyasal özgürlük, toprak sorununun çözümü ve sömürgelerin kurtuluşunun kapitalizme karşı mücadeleyle bağına açıklık kazandırdı. Üretim araçlarının kolektif mülkiyete geçirilmesiyle birlikte, tüm bu sorunların gerçek ve tam çözümü için koşullar, başka hiçbir zaman olmadığı ölçüde olgunlaştı. Açlığın, yoksulluğun ve işsizliğin olmayacağı, barış, toprak ve özgürlük sorununun işçi-emekçi devleti eliyle çözüme kavuşturulduğu ve sömürünün onu olanaklı kılan ilişki biçimleriyle birlikte tasfiyeye girişildiği sosyalizm koşulları, bu sorunların olabilir en tam çözümünü olanaklı hale getirdi.

Her kapitalistin diğerlerinin yok oluşu pahasına büyümeyi ve pazar alanını genişletmeyi esas aldığı ve işçi ve emekçileri birbirleriyle rekabete sürüklediği, özel çıkarların yönlendirdiği entrika, ‘ayak oyunu’, satın alma-rüşvet, soygun ve mafya düzeninden tüm emekçilerin insanca ve somut olarak sözü edilebilir bir refah düzeyinde yaşamasını esas alan kolektif üretim sistemine geçilmesi, insan soyu için bir yücelme/gerçek insan olma durum ve olanağıydı. “Maddi sefalet”in besleyip büyüttüğü “manevi sefalet”e son verilerek, insanın yaratıcı gelişmesinin önündeki barikatlar kaldırıldı, cehaletin girdabındaki yüz milyonlarca insanın önüne, onu bağlayan zincirleri parçalayıp özgürleşeceği koskoca bir dünya açıldı. Ekim Devrimi ve sosyalist inşa, ‘birey’in önüne kapitalist özel mülkiyetin ve onun acımasız-kıyıcı rekabet dünyasının, insanı insanın kurdu yapan çıkarcı-bireyci kültürünün karşısına, birlikte üreten ve önce emeğine, daha sonra ihtiyacına göre paylaşmasını bilen, dayanışmacı ve paylaşımcı; hurafelerin gözbağcı etkisinden kurtulmuş ve bilim ve aklın aydınlığında yeteneklerini çok yönlü olarak geliştirme olanaklarına sahip yeni-etkin toplumsal bireyi çıkardı.

Devrim, burjuvazinin 200 yılı aşkın süredir hâkim konumda olmasına karşın yedekleyerek koruduğu her tür ortaçağcıl feodal ve diğer kalıntılara ve onların siyasal anlayış ve kültürdeki yansımalarına karşı büyük bir başarı kaydetti. İlhaksız barışı sağladı, ezilen ulusların tam hak eşitliği için tüm koşulları yerine getirdi, kadınlar üzerindeki baskıya son verdi, toprak ve özgürlük sorununu çözdü; cehaletin son bulması ve büyük bir kültürel gelişme için olanakları seferber ederek, uygarlığın ilerlemesinde köşe taşı önemine sahip olan birçok yeni buluşun yolunu açtı.

Dünyanın beşte biri büyüklüğünde bir alan kapitalist sömürü cehenneminin dışına çıkarılmış; kapitalizmin iktisadi yasaları geçersiz ilan edilmiş; antidemokratik burjuva politik yönetim biçimlerine son verilmiş, kültürel-ideolojik gerici ‘değerler’le savaşa girilmişti.

Tüm bunların gerçekleştirilmesini olanaklı kılan, toplumsal üretim araçlarının özel kapitalist niteliğine son verilmesi ve kolektif mülkiyeti sağlanarak çalışabilir insan gücünün ülkenin onarımı ve yeni toplumsal yaşam tarzının kurulması ve geliştirilmesinin hizmetine verilmiş olmasıydı. Üretimin planlı gerçekleştirilmesi, hızlı bir ilerlemenin maddi-sosyal zeminini güçlendirdi. Bu temel üzerinde, işçi sınıfı ve emekçilerin toplumun tüm kademelerinde yönetime katılması; yönetimi belirleme ve görevlendirdiklerini geri çağırması gerçekleştirildi; iş, eğitim, barınma ve sağlık, herkesin hakkı olmak üzere, anayasal teminat altına alındı.

Kapitalist ülkelerin burjuvazisi ve siyasal yönetimleri, bu yeni durumun baskısı altında; hem sosyalizme ve devrimci girişimlere karşı savaşı şiddetlendirdiler, hem de taviz politikasıyla ‘ateşi söndürme’ye çalıştılar. Burjuvazi, sosyalizmin varlığını, kapitalist pazarın daralmasını, sömürü düzeninin yanında, halklara kurtuluş yolunu gösteren sömürüsüz bir yeni ‘dünya’nın da var olduğunu göz önünde tutmadan yapamazdı. Toplumsal yaşam ve sorunlar, artık Ekim Devrimi’nin etkileyip ortaya çıkmasında önemli bir faktör olarak rol oynadığı gelişmeler yok sayılarak ele alınamaz; kapitalist-emperyalist dünyanın uluslar cehennemi eskisi gibi sürdürülemezdi. İşçi sınıfı ve halkın tüm öteki kesimlerinin sosyal-iktisadi ve diğer alanlarda burjuvaziyle ilişkileri, bu devrim ve etkileri hesaba katılmadan, eski tarz ele alınamaz ve ayakta tutulamazdı. İşçi sınıfı ve emekçilerle ilişkilerinde, onların taleplerini şöyle ya da böyle dikkate alma zorunluluğu duyarak değişikliklere başvurmak, siyasal temsil ve hakları reformist tavizlerle ‘demokratikleştirmek’, ezilen-sömürge uluslarla ilişkilerini yenileyecek yeni sömürgeci politikalara başvurmak zorunda kaldı. Burjuvazi, uluslararası gerici tüm güçlerle birlikte ve onlara kumanda ederek, Ekim Devrimi’ne ve onun başarıyla gerçekleştirilmesi mücadelesinin başını çeken devrimci parti ve liderlerine karşı yoğun saldırı ve karalamaların yetmediği/yetmeyeceğinin farkındaydı.

Ekim Devrimi, Sovyetler Birliği’nde demokratik siyasal özgürlüklerin, halk tarafından sadece kullanılmasını değil, bizzat halkın kendi yönetimi tarafından uygulanır hale gelmesini sağlamakla, kapitalist ülkeler emekçilerinin burjuva demokratik haklardan yararlanması olanakları ve olasılığını da artırdı. İşçi ve emekçilerin “genel oy hakkı”ndan yararlanmaları, sendikal örgütlenme olanaklarının genişlemesi, sağlık-eğitim ve sosyal güvenlik alanında yasal iyileştirmeler, “modern-uygar ve demokratik olma”nın koşulları sayılmaya başlandı.

Halk üzerindeki diktatörlüğünü “demokrasi” olarak gösteren burjuvazi, hâkimiyetini teminat altına alan siyasal-hukuksal düzenlemelerle sermayenin gücü ve kurumsal örgütlenmesinden aldığı güçle, sınıf egemenliğinin çeşitli biçimler altında ve farklı partiler eliyle sürdürülmesini halka onaylatmayı amaçlayan “genel oy hakkı”nı demokrasisinin başlıca kanıtı ve üstünlüğü olarak gösterdi ve propagandaya girişti. Bireyin “hakkı”nı toplumsal haklardan daha “kutsal”(!) sayan liberal aydınların desteğinde, işçi sınıfına, partisi ve devletine saldırılarını “demokrasi mücadelesi” olarak propaganda, proletaryanın iktidarı aldığı ülke(ler)deki yönetim biçimlerini “antidemokratik sınıf diktatörlüğü” olarak suçlamaya girişti. Halkın devlet ve hükümet yönetimlerinde en küçük bir yeri; devlet politikalarının belirlenmesinde bir rolü olmamasına ya da burjuvazi tarafından bu rol ve etkiye olanak tanınmamasına karşın, kendi devlet sistemini “halkın halk tarafından yönetilmesi” – “halk iradesinin yönetimde temsili”(!) olarak göstermeye çalıştı. Daha Fransız Burjuva Devrimi’nden itibaren ‘ahali’yi –‘kalabalıkları’– ‘aşağı tabaka’yı “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik!” şiarıyla yedeklemesini başaran burjuvazi, iktidarı aldığı her yerde, bu kavramların ifade ettiği her şeyi, sınıf egemenliğini güçlendirmek ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetini koruma altında tutmak üzere kullandı. Buna rağmen, o, fabrikaların, makinaların, bankaların ve toprakların sahibi olmak ile kapitalistlere satacağı ya da kiralayacağı emek-gücünden başka bir yaşam aracı olmayan işçiyi “eşit”(!) gösterme yalanını sürdürebildi.*

EKİM DEVRİMİ VE PROLETARYANIN TARİHE YÖN VERMESİ

Kapitalizmi “ebedi düzen” olarak gösterenler, öyle olması için kuvvet ve vaazı eksik etmeksizin, sosyalizmin rol ve etkisinin kapitalist düzenin duvarlarında gedikler açmaması ve onu yıkmaması için yok sayıp sona erdiğini ileri sürüyorlar.

Bu iddia, insan soyunun eski çağlardan bu yana, doğa koşullarını ve ‘toplum halinde yaşamaya başlaması’yla birlikte toplumsal ilişkilerini daha iyi yaşamak isteğiyle değiştirme eyleminden geri durmamış olması gerçeğine çarparak boşluğa düşüyor. Kapitalizmin “ebediyeti”ne dair bu çürük ve dayanaksız söylem, son iki yüz yılın “emekçi hareketi” tarafından da, çok sayıdaki kalkışmayla geçersiz kılınmıştır.

Bugüne kadar eşitlik, adalet, kardeşlik ve mutluluktan söz eden her akıllı erkek ve kadın, –düşünür ya da ‘sıradan insan’ olarak–, yoksulluğun, açlığın, eşitsizliğin ortadan kaldırılması arzusunu dile getirmiştir. Bu istem ve “ileti”, toplumsal koşulların farklı ülkelerin insanlarını evrensel iktisadi-sosyal bağlarla birbirine bağlaması ve onları birbirinin durumundan haberdar olma olanaklarına kavuşturması nedeniyle, bir tek yer/ülke veya kıtada sınırlı kalma ya da sadece eski kuşaklar arasında yankı bulmakla kalamazdı.

Maddi-toplumsal koşullar, ezilen ve sömürülen sınıfların tarihi etkileme, tarihi değiştirme ve tarihe yön verme güç ve akıllarının da biçimlendiricisi oldular. Bazılarının “küçük insanlar” ya da “aşağı tabakalar”(!) olarak adlandırdığı kadın ve erkekler, işçi ve emekçiler, başka bir bilinemez dünyadan gelerek değil, kendi yaşamlarının “doğal ortamı”nda yüz yüze geldikleri ya da bırakıldıkları sınıf gerçekliğinin ve toplumsal deneyiminin eğiticiliğinde, dövüşmeyi ve kazanmak için birleşmeyi öğrendiler; dünyanın hemen her tarafındaki gelişmelere damgalarını vurdular. Geleceği fethedeceklerine dair umut ve inançları, mücadelenin ateşi içinde güç kazandı.

Üretim ilişkileri değiştikçe, kavgalarının şekil ve amaçları da farklılıklar gösterdi, zenginleşti ve değişti. Süreç içinde, yaşadıklarından ve deneylerinden çıkarılmış genel sonuçlardan öğrenerek, sömürüyü olanaklı kılan ilişkiler ve koşullar içinde kalarak bu ideallerini gerçekleştiremeyeceklerini daha iyi anladılar. Aletler, makineler, araçlar değil, üretim araçlarını ve onlar aracıyla üretilen ürünleri mülkiyetlerine geçirerek sermayeye ve servete dönüştüren egemen sınıf(lar) – burada suçlu olandı!

İşçi sınıfı,19. ve yirminci yüzyılda tarihe iz bırakmakla kalmayıp, tarihe yön de verdi. Ekim Devrimi, işçi sınıfının bu tarih tecrübesine, öncesiyle kıyaslanamayacak yeni deneyim ve dersler kattı.

Lenin, Ekim Devrimi’nin mümkünlüğü ve başarısını, emperyalist kapitalizmin, burjuva sınıfın iradi çabalarıyla engellenemez rekabet ve çatışmalarla içine yuvarlanmaktan kaçınamadığı krizlerle; birbirleriyle savaşan emperyalistlerin devrimi boğma olanağı bulamamalarından yararlanmayı bilen devrimci taktik ustalıkla ve Rus işçi ve köylülerinin despotik-burjuva saldırı ve baskılara karşı yükselen nefret ve öfkesinin birbirini izleyen patlamalarla genel bir ayaklanmaya dönüşmesi gibi, birbirleriyle de ilişkili etken ve gelişmelerin sonucu gerçekleşebildiğine dikkat çekerek, uluslararası işçi sınıfının anti kapitalist mücadelesinin önemine işaret etmişti. Büyük emperyalist devletlerin dünyayı paylaşma savaşı içinde birbirine düşmüş olmaları ve savaş nedeniyle müdahale güçlerinin zayıflamış olması, çok büyük çoğunluğu yoksulluk ve açlık çeken ve üst üste patlak veren savaşlar nedeniyle durumları daha da kötüleşen on milyonlarca köylü ve işçinin Çarlık otokrasisine ve Rus burjuvazisine karşı nefretinin büyümesi, ardı ardına yenilgiler alan Çarlık gericiliği ve Rus burjuvazinin devrimi kana boğma gücünün zayıflamış olması gibi faktörlerin yanı sıra, Rusya’nın 1870’lerden itibaren giderek yoğunluk kazanan ve yaygınlaşan halk hareketlerine sahne olması; köylülerin toprak-ekmek ve barış talebinin yaygınlaşması, işçi hareketinin giderek siyasallaşması ve güçlü bir geleneğe sahip Rus aydınlamacı hareketinin halk hareketiyle bağının güçlenmesi gibi birçok faktör, bu nispeten geri kapitalist (aynı zamanda çokuluslu feodal emperyalist) ülkede, belli başlı sanayi bölgelerindeki işçi hareketi içinde örgütlenmiş ve sınıfın mücadelesi içinde yetkinlik kazanmış Bolşevik Partisi’nin yönlendiriciliğinde işçi sınıfı ve kent-kır yoksullarının ayaklanmasının başarıyla sonuçlanmasında rol oynadı.

Tarihi deneyim, işçi sınıfının –bugün dünya nüfusunun yarısını oluşturuyor–, ezilen tüm halk kesimlerinin taleplerini sahiplenerek onları kapitalist gericiliğe karşı mücadelede birleştirebilecek güç ve yetenekte olduğuna işaret ediyor. O, bir buçuk asra yakın süredir burjuvazi ve hükümetlerine karşı hak savaşı vermeyi sürdürüyor. Kent ve kır emekçileriyle birlikte burjuvaziyi yıkmayı bildi, devlet yönetme yeteneğini kanıtladı, farklı ulusların tam hak eşitliği için büyük bedeller ödedi, gerici-haksız, ilhakçı ve yayılmacı savaşların son bulması için emperyalizme ve onun en kanlı diktatörlük biçimi olan faşizme karşı, on milyonlarca kayıp pahasına, kahramanca savaşmaktan geri durmadı. Dünyanın, o günkü koşullarda en geri ülkelerinden birinde, nüfusunun neredeyse yüzde doksanının cehaletin kucağında olduğu ve genç nüfusunun savaşlarda kırıldığı bir ülkede, sömürünün tümüyle tasfiye olacağı koşulları yaratarak, yeni toplumu kurmayı başardı. Tarihte yaşanmış her büyük toplumsal olay ve gelişme toplumların hayatında iz bırakmıştır. Sovyet Devrimi ise, tarihte en büyük alt-üst oluşlardan birini gerçekleştirmiş, yeni bir toplum yaratacak boyutlarda farklılıklar getirmiştir. Bu devrimin tecrübesi ve kazanımları, yeni devrimlerin gündeme gelmesinde, harekete geçirici tarihsel birikimin unsurları arasında yer alarak rol oynayacaktır. Kapitalizm varlığını sürdürdüğü, işçi ve emekçilerin sömürüden kurtuluş mücadelesi devam ettiği sürece, 1917 Devrimi ve yaklaşık kırk yıla yakın varlığını sürdüren sosyalizm, bu sınıf ve kesimler tarafından anımsanacak, deneyimleri bir biçimde gündeme getirilecektir.

YENİ PROLETARYA DEVRİMLERİ KAÇINILMAZDIR

Sosyalist bir toplum düzeninin proletaryanın öncülüğünde ve onun tarafından gerçekleştirilmesinin ve sömürünün ortadan kaldırılmasının tarihsel maddi koşulları modern kapitalist gelişme tarafından oluşturulur. Toplumun meta üretimi örgütlenmesinin kapitalist örgütlenmeye dönüşmesi; karşıt (“üretim ilişkileri sınırları içinde karşıt”) sınıflar olarak burjuvazi ile proletaryanın ortaya çıkması ve böylece “kapitalist düzenin temelleriyle bağdaşmaz bir çelişki öğesi” meydana getirerek, kapitalizmin yıkılmasını kaçınılmazlaştırır. Buradan, devrimin salt iktisadi alanda, eski üretim ilişkilerinin yeni üretici güçlerin gelişmesi önünde engel oluşturmasının yol açtığı çelişkinin uzantısında; hareketin “doğal” sonucu olarak ve kendiliğinden gerçekleşeceği sonucu çıkmaz. Tüm devrimlerin deneyimi, devrimin devrimci sınıfların eylemi ve mücadelesinin sömürülen sınıfın zaferiyle sonuçlanmasının ürünü olduğuna/olabileceğine tanıklık eder. (İşçiler, ancak burjuvaziye karşı ortak mücadelelerinde politik bir sınıf haline gelebilirler.)

Proletarya devrimi ve sosyalizmi kaçınılmaz kılan başlıca maddi temel, “çeşitli biçimler altında her gün biraz daha hızlı gelişen ve (…) özellikle büyük sanayinin, kartellerin, sendikaların ve kapitalist tröstlerin genişlemesi ve aynı zamanda mali sermayenin boyutlarının ve gücünün görülmemiş ölçüde artmasıyla kendini gösteren emeğin sosyalleşmesi; burjuvaziye karşı, günden güne daha zengin, içerikli, çeşitli biçimler alan savaşımı”nın politik iktidarı ele geçirmeye yönelen politik savaşıma dönüşmesidir.

Sınıf savaşımı toplumsal gelişmenin, toplumsal evrimin temeli ve itici gücüdür… İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve sosyal demeçlerin, bildirilerin ve vaatlerin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını görmeyi öğrenmedikçe, politikada oldum olası başkalarının ve kendilerinin aldatılmış safdil kurbanları olmuşlar ve olacaklardır. Reform ve iyileştirme taraftarları eski rejimin savunucularınca aldatılacaklardır; ta ki, her eski kurumun, ne kadar barbar ve çürümüş görünürse görünsün, şu ya da bu egemen sınıfın güçlerince desteklendiğini anlayıncaya dek. Ve bu sınıfların direncini kırmak için tek bir yol vardır; eskiyi silip süpürme ve yeniyi yaratma gücünde ve sosyal durumları bakımından buna zorunlu güçleri çevremizdeki toplumun içinde bulmak ve sonra da bunları savaşım için eğitmek ve örgütlemek.”(Lenin, ‘Marksizmin üç kaynağı ve üç oluşturucu ögesi’ adlı makale, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm derlemesi içinde, İletişim yayınları, sf. 89)

Kapitalist üretim rekabeti kaçınılmaz kılar ve her kapitalist, büyüyerek diğerlerini geride bırakmak ve daha geniş bir pazarı denetiminde tutmak ister. Küçük patronun isteği, kendisinin de ücretli işçinin sırtından geçinmesini garanti eden koşulların sürüp gitmesi, bu koşullarda kendisinin de zenginliğini artırması ve daha fazla büyümesidir. Ancak, kapitalist gelişme, küçük üreticinin ve işletmecinin önemli bir kesiminin pazardan silinerek, mülksüzlerin ve proletaryanın saflarına doğru itilmesine yol açar ve azınlığı oluşturan büyük sermaye kesiminin tekelci hakimiyetine doğru gelişirken, işçi sınıfının safları da giderek büyür. Burjuva-proleter çatışması bu nesnel zemin üzerinde şekillenerek şiddetlenir.

Burjuva teorisi bu nesnel durumu yok sayarak, işçi-emekçileri mücadeleden geri tutmaya çalışmasına karşın, bunu hiçbir zaman tümüyle gerçekleştirme olanağı bulamaz. Maddi üretimin yeniden ve yeniden yinelenmesi, burjuvazinin yok sayma ve son verme baskısını boşa çıkarır!

Burjuvazinin iradesine karşın, kapitalizm işçileri hareketsizlik, uyuşukluk ve cehalet içinde tutamaz. Bazen “mezar sessizliği” görünümü veren durumlara bakarak, kapitalizmin komünizme galebe çaldığı ve artık bir daha yenilgiye uğratılamayacak güç ve araçları edindiği yanılgısına kapılanlar az değildir. Ancak kapitalizmin yüz milyonlarca insanı açlığa ve yoksulluğa mahkum hale getirdiği, emperyalist kırımların devam ettiği, yoksulluğun arttığı, yüz milyonlarca işsize yenilerinin katıldığı bir toplumda, yanılgıya sürükleyici bu durumun değişmesi ve yeni devrimci fırtınaların gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

Tekelci kapitalizm sınıfsal bölümlenmenin çok daha ileriden ve daha kesin hatlarıyla gerçekleşmesine yol açtı. Tekelci burjuvazi dünyanın hemen tüm kapitalist ülkelerinde yönetimi elinde tutuyor, prekapitalist toplumsal koşulların artığı ne kadar gerici ilişki, düşünme biçimi ve “ideoloji”si varsa tümünü yedeğine alarak işçi ve emekçilere karşı savaşa sürüyor ya da savaş malzemesi olarak kullanıyor. Sosyalizmin yenilgiye uğratılması, dünya işçi ve emekçileriyle bağımlılık koşulları dayatılan ve sömürülen ülkelerin halklarının yaşamında büyük ve ağır tahribatlara yol açtı. Üretim ve çalışma koşulları, işçi ve emekçilerin yaşamını çekilemez kılacak tarzda yeniden düzenlendi. Eğitim-sağlık-sosyal güvenlik alanlarında ağır saldırılara girişildi. İşsizlik arttı, sosyal haklar budandı ya da tümüyle ortadan kaldırıldı. Ücretler kâr lehine daha fazla baskılandı, sendikal örgütlenme ve hakların önüne yeni barikatlar örüldü.  Üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişki üzerinden şekillenen sınıf bölünmesi, kimi zaman geri düşmesine ya da öyle görünmesine; bazen durulmasına ve hatta sona ermiş gibi görünmesine karşın, politik mücadeleyi kaçınılmaz kılmaktadır. Üretim araçları mülkiyetini elinde tutan sınıf ile, yaşama olanağını, emek gücünü kapitaliste belirli bir ücret karşılığı satarak bulabilen sınıf arasındaki çelişki, politik mücadeleyi ve bu mücadelenin sınıfın daha geniş kesimleri tarafından yürütülmesini zorunlu hale getirmektedir.

Mali sermayenin egemenliğine, emperyalist burjuvazi ve kapitalistlere karşı proletaryanın önderliğinde yeni devrimler er ya da geç gündeme gelecektir.

Ekim Devrimi’nin ve uluslararası proletaryanın deneyimleri, burjuvazi işçi hareketine ve örgütlerine büyük darbeler vurmasına, sermayenin ajanlığını temsil eden sendika bürokrasisinin sabotajlarına rağmen, devrimci proletarya, bugün ve gelecekte de yeni proleter devrimleri gerçekleştirebilecek güç ve yeteneğe sahip olmaya devam ediyor. Kapitalist rekabet ve daha fazla kâr hedefinin yönlendirdiği yeni üretim teknikleri ve üretimin örgütlenmesinde gündeme getirilen yeni yöntem ve araçlar, kapitalist sömürüye karşı mücadelenin olanak ve araçlarını da zenginleştirmiştir. Ekim Devrimi’nin ve sosyalist inşanın, burjuvazinin uluslararası saldırısı ve sosyalist ülkede eski toplum ilişkilerini geri getirmek için savaşan sömürücü sınıf kalıntılarıyla bürokrat yeni tabakanın işbirliği sonucu yenilgiye uğratılmış olmasının en önemli derslerinden biri de şudur: proletarya, sermaye ideolojisi ve politikasının her türüyle mücadele içinde bir parti olarak örgütlendiği; ekonomizm, sendikalizm ve kendiliğindenciliği aştığı, sömürücü sınıfın içine düştüğü bunalımlardan devrimci tarzda ve devrimi gerçekleştirmek üzere yararlanmasını bildiği ve başardığı zaman, kapitalist/emperyalist zinciri, çelişkilerin en keskin olduğu ‘zincirin zayıf halkası/halkalarında kırmayı başarabilecek konum, güç ve yetenektedir. O, Ekim’in deneyimlerinin de yardımıyla yeni toplum kuruluşunda daha başarılı olacaktır.

EKİM DEVRİMİ VE PROLETARYANIN “BOLŞEVİK TİPTE” PARTİ OLARAK ÖRGÜTLENME DENEYİMİ

Üzerinden 93 yıl geçmiş ve “artık yenilgiye uğratılarak” sözüm ona geçersizliği kanıtlanmış, insanlığın bu büyük tarihsel dönemi ve yol açtığı değişimlerin burjuvazi ve ideologları tarafından sınıf savaşı alanında hâlâ tutuluyor olması, devrimin sağladığı yeni yaşam tarzı ve olanağının işçi sınıfının kolektif sınıf aklı ve bilincinde yer almayı sürdürmesi, tarihte yer almaya ve iz bırakmaya devam etmesindendir!

Burjuvazi için, işçi sınıfının çıkarlarını ve sömürüden kurtuluşunu esas alan bir politikanın sınıf politikasına dönüşmesini engelleme her şeyin önünde gelir. İşçilerin sınıf olarak kurtuluşlarının kendi mücadelelerine bağlı olduğunu anlamaları ve bunu gerçekleştirmek üzere harekete geçmeleri, burjuva düzenin ölüm çanlarının vurmaya başlaması demektir.

Ekim Devrimi, işçi sınıfı mücadelesi ve sosyalizm pratiği; proletarya partilerine, proletaryanın sendikal ve diğer kitle örgütlerine, dünya emekçilerine, gençlik ve kadın emekçi kitlelerine, sermaye hakimiyetine karşı, sosyal-iktisadi haklar, siyasal özgürlük  ve sosyalizm için mücadelelerinde yararlanacakları yığınlarca deney, örgüt biçimi, propaganda-ajitasyon yöntem ve aracını miras bıraktı. Bu büyük devrimin işçi sınıfına ve mücadelesine bıraktığı en önemli tarihi derslerden biri de, onun burjuvaziyi alaşağı etmesi ve yeni sosyalist toplumu kurabilmesi için sermaye düzenine karşı her koşul altında varlığını sürdürebilecek yetenek, esneklik ve kararlılıkta bir parti olarak örgütlenmesi gerekliliğidir. İşçi sınıfı ve kır ve kentin emekçilerinin başarısı için militan devrimci bir partinin varlığı ve bu partinin geniş emekçi kitlelerini sermayeye karşı mücadele içinde birleştirmesi, büyük önem taşımaktadır. Ekim Devrimi, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadeledeki başarısının, kitlelerin kendi istemleri etrafında seferberliğini ve burjuva sınıf baskısının her türüne karşı mücadele içinde devrimci eğitimden geçmesi gerektirdiğini itiraz götürmez şekilde ortaya koydu. Bu ihtiyacı karşılayacak olan, ancak proletaryanın en ileri, en mücadeleci, en kararlı unsurlarının oluşturduğu ve tüm proleter ve emekçi kitlelerini etrafında birleştirme yeteneğine sahip bir parti olabilir.

Lenin kitlelerin kendiliğinden hareketinin gözetilmesi ve önemsemesi gereğine işaret ederken, devrimci bir örgüt/partinin, ‘kitle içinde parti çalışması’yla; kitlelerin en geniş kesimlerinin bu örgüt etrafında birleştirilmesi ve seferber edilmesiyle, burjuvaziye karşı savaşın ancak kazanılabileceğini belirtmişti. Devrimci bir partinin görevi, proletaryanın sınıf savaşımını örgütlemek, proletaryanın mücadelesini iktidarın alınmasına dek yükseltmek ve bu iktidar aracılığıyla sosyalist toplumu inşa etmektir. İşçi sınıfı partisine, savaşım yöntemlerinde ve eylem biçimlerinde, tarih ve toplum biliminin temellerini oluşturduğu devrimci teorinin genel ilkeleri yol gösterir. Lenin, “…işçi sınıfının ekonomik savaşımını örgütlemenin, bu temele dayanarak işçiler arasında ajitasyonu sürdürmenin, yani onlara işverenlere karşı günlük savaşımlarında yardım etmenin, her türlü baskıya dikkatlerini çekmenin ve böylelikle bir araya gelmelerinin zorunluluğunu kendilerine açıkça göstermenin…” devrimci partinin görevi olduğuna işaret etmişti.  (bkz. aynı derleme- Programımız başlıklı makale, sf.21)

Böylesi bir parti” diyordu Lenin, “…bir yandan politik durgunluk dönemlerinden, ‘sakin’ gelişmelerden yararlanarak ve kaplumbağa adımıyla ilerleyerek öncü sınıfın bilincini, gücünü ve savaşkanlığını artırmaya çalışmalı; öte yandan, bütün bu çalışmalarını bu sınıfın ‘nihahi amacına’ yöneltmeli ve onu pratik bakımdan‚ ‘yirmi yıla bedel olan’ büyük günlerin büyük görevlerini yerine getirmeye yetkin hale getirmelidir…

Toplumun gelişme yasalarını irdeleyen ve kapitalist toplumun en derin ve ayrıntılı araştırılması üzerinden kapitalizmin, onun özel ürünü proletaryanın sınıf mücadelesi yoluyla komünizme doğru değişiminin kaçınılmazlığını ortaya koyan Marx’ın öğrettiği gibi, insanlığın yarattığı bilgi birikimini eleştirel temelde edinerek; sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir şekilde ortaya konmasıyla burjuvaziye karşı kitlesel nefreti uyandırmak, sınıf bilincini geliştirmek ve proleter-emekçi güçleri birleştirmek; bu gelişmeye hız katarak önünü açacaktır.

* * *

Ekim Devrimi, 93. yılında da, sömürünün olmadığı yeni sosyalist bir dünya mücadelesine yol göstermeye devam ediyor.



* Burada, seçim hileleri, baraj engelleri, tehlikeli addedilen partilerin önüne çeşitli engellerin konmasını, kadın erkek ayrımı gibi olguları bir yana bırakıyoruz.

Burjuva İdeolojik Kuşatma ve Devrimci Aydın Sorumluluğu

Halkın talepleri üzerinden sürdürülen mücadeleye karşı, burjuvazi cephesinden, hükümet yöneticileriyle sermaye basın-yayın organlarında kürsü ve köşe edinmiş sermaye sözcüleri, eğitim kurumları ve dini kurumsal aygıtın görevlilerinin çok büyük kesimi tarafından, hemen her fırsatta ve denebilir ki en fazla kullanılan “argüman”lardan biri de, emekçilerin mücadelesini ifade eden politikaları “ideolojik tutum” olarak adlandırıp, gereksiz göstermek ve suçlamaktır. Bu söylem ve suçlama, işçi grevlerinin, gençlik eylemlerinin ya da kimi “sol” parti ve örgütlerin açıklama ve faaliyetinin söz konusu olduğu her dönemde olduğu gibi, son zamanlarda, özellikle Başbakan ve hükümetinin çeşitli sözcüleriyle sermaye basınındaki kimi yazar/gazeteciler tarafından yeniden yoğunlaştırıldı.*

Hükümet temsilcileri açısından herhangi bir “ilke” aramamak gerekir. Riyakarlığı amaç için araç olarak değerlendiriyorlar. Kendilerini burjuvazinin ideolojik savaş görevlileri sayan yazar ve gazeteciler ise, bu iddialarını kanıtlamak üzere “ideolojisizlik”(!) vaazında bulunan uluslararası üne sahip burjuva teorisyenlerin tezlerinden alıntılar yaparak, görüşlerinin etkisini artırmaya ve yürüttükleri sınıf savaşını burjuvazinin çıkarlarından, bu çıkarların ifadesi olan burjuva ideolojisinden bağımsız göstermeye çalışıyorlar.

Bu tutum, burjuva ideolojik savaş mantığı ve taktiğine uygundur. Burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçilere karşı aralıksız sürdürdüğü sınıf savaşının ideolojik cephesinde, bu savaşın “ideolojik olmadığı” söyleminin kendisi, çünkü, baştan aşağı ideolojiktir. Burjuvazi ve temsilcileri, işçilerin üretim sürecindeki kendi rol ve yerini algılamaları ve kapitalist toplumsal üretim ile onun belirlediği sömürüye dayalı ilişkilere karşı mücadeleye atılmalarını önlemek üzere, bu söyleme ve ideolojik savaşa başvururlar.

BURJUVAZİ BUNA NEDEN İHTİYAÇ DUYAR?

Burjuvazi, egemen güç olarak, ideolojik savaşa neden gereksinim duyar? Sistemini kurmuştur; onu savunma araç ve kuvvetlerine sahiptir. Topluma egemen görüşler burjuva görüşlerdir. Buna rağmen, bu ihtiyaç nereden kaynaklanmaktadır?

Sermaye egemenliği, tüm toplumsal ilişkileri belirleyen başlıca kaynak olmasına ve burjuvazinin sınıf aygıtı, baskı aracı olan devlet makinesiyle korunmasına karşın, burjuvaziyi, işçi ve emekçilere karşı ideolojik-politik ve iktisadi mücadeleyi sürdürmeye yönelten, buna zorunlu tutan temel neden, bu sistemin kendisidir. Kapitalizmin sömürü sistemi olması, onu, sömürülenler ile sömürenler arasındaki, ancak kapitalizmi tasfiye edecek bir devrim ile ortadan kaldırılabilir olan çatışmaya mahkum eder. Kapitalizm tarihi, bu mücadelenin de tarihidir. Sömürülenlerin uyanışı ve sömürü koşullarını ortadan kaldırmaya yönelmesi, kapitalizm ve egemen sınıfı burjuvaziyi, –onun asalaklarını– yok oluşa götürecektir. Burjuvazinin yürüttüğü ve yürütmeye mahkum olduğu sınıf savaşı, onu yok oluşa götüren bu çelişkiden doğar. Kapitalizm koşullarında bu çelişkinin varlığı engellenemeyeceğinden, burjuvazi, onun sonuçlarını engellemeye, en azından geriye atmaya koyulur. Basın-yayın, radyo-televizyon-eğitim kurumları, dini aygıt ve görevlileri, devletin siyasi-askeri ve adli kurumları ve sermaye partileri, genç kuşakların ve tüm emekçi topluluklarının burjuvazinin çıkarları yönünde “bilinçlendirilmeleri” için aralıksız bir sınıf savaşı yürütürler. Böylece, bu “insan yığını”, hangi role uygun olması isteniyorsa, o yönde ve ona uygun şekillendirilmeye çalışılır. Onlardan, devlet otoritesine itaat, egemen sınıfça uygun görülenlerle yetinme ve tüm toplumsal olumsuzlukları “takdir-i ilahi” gören bir anlayışla hareket etmeleri istenir ve beklenir. Egemen sınıfın egemen düşüncelerinin ifadesi olarak burjuva ideolojisinin yığınların beynine ve davranışlarına hakim hale gelmesi için sürdürülen bu aralıksız sınıf mücadelesi, ona karşı başkaldırıyı engelleyici-zorlaştırıcı işlev görür ve aykırı seslerin zor yoluyla bastırılması politikasıyla birlikte boyun eğme/tabi olma anlayışını besler.

Kapitalist sınıf, toplum üzerindeki hakimiyetini, üretim araçları mülkiyetine, bu mülkiyeti elinde tutmaya borçlu olmasına karşın, burjuva propagandası, onu, tüm toplumun toplumsal varlığını sürdürmesinin koşulu olarak gösterir. Burjuvazi bununla da kalmaz; özel mülkiyeti korumak ve sürdürmek üzere oluşturduğu sınıf devletini, “tüm toplumu düzenleyen bir mekanizma” olarak gösterir. Bu sınıf egemenliği aygıtı, “toplumun üzerinde” yer alıyor görünmekle birlikte, burjuvazinin, günümüzde esas olarak tekelci burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı ‘makinesi’ olarak işlev görür. Buradan şu sonuç çıkar: Burjuvazi ve onun devlet yönetenlerinin varlıklarını sürdürmeleri, emek-gücü sömürüsüne bağlı/bağımlı ve koşulludur! Emek-gücü sömürüsü olmadan, yönetici ve hakim konumlarını sürdüremezler; bu bir yana, var bile olamazlardı. Kapitalizmin belirleyici temel özelliği, kâr için üretim olmasıdır. Emek-gücünü belirli bir ücret karşılığı satın alan/kiralayan kapitalist, onu, ödediğinden daha fazla bir değer üretmek –artı-değer ve kuşkusuz daha fazla kâr elde etmek– için satın almak ya da kiralamakla, bu kullanım süresi içindeki tüm hareketini kontrol ve yönlendirme olanağını ele geçirir. Kapitalistin varlığı ve yaşamı işçinin çalışmasına ve üretimine bağlı olmasına karşın, üretim araçlarının kapitalistin özel mülkiyetinde olması, toplumsal bünyede ve işçinin zihninde, burjuva propagandacıları tarafından “işverenler olmadan işçiler çalışacak iş bulamaz, açlıktan ölürler!” şeklinde ifade edilen bir yanılgı oluşturulmasına, üstü örtülü kapitalist çıkar savunuculuğuna neden olur. İşçi ile kapitalist arasındaki ilişkinin baş-aşağı çevrildiği burjuva kurgusu; kapitalistin yaşam gereçlerini ve kapitalist olmasını sağlayan artı-değer üretimini gerçekleştiren işçi gerçeğinin üzerini örter. Oysa artı-değer olmaksızın, kapitalistin, üretilen metaları paraya çevirip bir kısmını kişisel gereksinmelerine harcaması, diğer bir kısmını sermaye olarak değişim sürecine koyması; hammadde, fabrika arazisi, binası ve makine teçhizatını alması/yaptırması ya da yenilemesi mümkün olmayacaktır.

Burjuvaziyi ideolojik mücadeleye zorunlu tutan ve emekçilerin aldatılması ihtiyacını belirleyen başlıca neden ve etkenler, işçi ile kapitalist arasındaki bu uzlaşmaz çelişkide  “gizli”dir! Halk kitlelerinin, burjuvazi ve onun devleti; partileri, hükümetleri ve öteki kurumları ve yönetimi olmaksızın toplumsal yaşamlarını sürdüremeyeceklerine inandırılmaları –bunun ne kadar süreyle sürdürülebileceği ayrı bir konudur–, azınlık bir kesimin, tüm emekçilerin omuzları üzerinden sömürüye dayanan hakim durumunu sürdürmesini olanaklı kılacak, en azından kolaylaştıracaktır. Emekçi kitlelerinin karşı karşıya oldukları sorunların çok pratik ve açık halleriyle onların kendi çıkarlarına “sırt çevirir duruma getirilmesi” için yürütülen propaganda ve bu propagandayı besleyen kırıntı kabilinden ekonomik-sosyal ve –bazen de– politik reform biçimindeki uygulamalar arasındaki açık çelişkiye rağmen, egemen sınıf ve ideologları, bu mücadelelerinde, haksızlıklarına ve tarihsel olarak geçiciliğine karşın başarılı olabilirler.

Burjuva propagandası, burjuva ideolojisi –ve onun tüm biçimleri­–, sistemi ölümcül kılan emek-sermaye çelişkisinin üstünü örtmeyi esas alır. Amaç, emek-gücünü sömürerek sistemini oluşturan ve sürdüren sınıfın ve onun politik-askeri ve diğer kurumlarının tüm toplumun ve tüm halkın refahı/huzuru ve daha eksiksiz haklara sahip olması için çalıştığı ve var olduğu anlayışını hakim ve sürekli kılmaktır. İşçi sınıfı ve emekçilerin örgütlü mücadelesinin zayıf ve geri düzeyde seyrettiği hemen tüm dönemlerde, bu saldırı yoğunluk kazanır. Hedefi emekçilerin kendi güçlerine güvensizleşmelerini, kazanabileceklerine dair güvenlerini yitirmelerini sağlamaktır.

BU NASIL GERÇEKLEŞTİRİLİYOR?

Topluma egemen düşüncelerin egemen sınıfın düşünceleri olması, burjuvazinin ideolojik mücadelede etkili ve başarılı olmasının başlıca etkenlerinden biridir. Kitleler, kökleri binlerce yıl öncesine giden, geleneksellik kazandırılmış ve sömürü toplumlarının egemenlerince yaygınlaştırılmış hurafe ve doğmaların etkisi altındadırlar. Doğa bilimlerindeki gelişme ve Ortaçağ karanlığına karşı girişilen modernist Aydınlanmanın sağladığı ilerleme ve kırılmaya rağmen, dini ideolojinin ve dogmaların kitleleri kuşatan etkisi, olgularla ilişki biçimlerini “aklın süzgecinden geçirme”lerini engellemeye devam etmektedir. Burjuvazinin sınıf çıkarları, bu etkinin, Kilise, Cami ve Havralar kullanılarak, dini-mezhebi ayrımcılık ve baskılar aracıyla çeşitli inanç kesimlerinin birbiriyle ilişkilerinin sabote edilmesini de içeren devlet politikalarıyla canlı tutulması ve takviye edilip yedeklenmesini sağlar. Kilise, Hıristiyanlığın; Cami ve Diyanet İşleri gibi devlet kurumları, İslamiyet’in bekçileridir. Kapitalistler ve burjuva devletiyle iç içe, karşılıklı olarak birbirlerini besler ve korurlar. Kitlelere, “ortak inanç ve ideolojiye sahip oldukları” bilincini ve otoriteye itaati empoze etmekle görevlidirler. Dogmaları kuşaktan kuşağa aktarır; bilimsel düşünmenin yolunu kesmek için çaba gösterirler.

Tüm yeni kuşaklar, aile ortamında ve ilkokuldan (şimdilerde çocuk bakımevleri-kreşler-anaokulları aracıyla daha erken yaşa alınmıştır) başlayan ve 22-24 yaşlarına dek süren eğitim süresince, egemen sınıfların çıkarlarının ifadesi olan egemen ideolojiyle, deyiş yerindeyse, doldurulurlar. Genç nesillere bu ideoloji benimsetilir ve onların, bu çıkarları esas alarak düşünmeleri ve hareket etmeleri sağlanmaya çalışılır. Kapitalizmin çarkını çevirecek kuvvetlerin bu çarkın işleyiş amaç ve kurallarına uyum göstermesi, burjuva eğitim sisteminin temel işlevini oluşturur. Kapitalist çarkın çalışanlarının ve yöneticilerinin önüne konan, çarkın falso yapmadan çevrilmesi için uyumlu; eğitimli ve vasıflı kuşakların yetiştirilmesidir. Bu görevliler ordusu, burjuva ortama “doğmuşlar” ve bu ortamın kültürüyle eğitilmişlerdir. Burjuva gelenek-görenek ve alışkanlıkların gücüyle donanmışlar; onun düşünüş tarzıyla yoğrulmuşlardır. Kendilerini, burjuva ideolojisini yayma ve geleceğe taşımakla sorumlu görmektedirler. Başka bir ifade ile, burjuvazi, onları, egemenlik sistemine uyum göstermekle kalmayıp onu güçlendirebilecek bir ideolojik eğitimden geçirmiş ve bu ideolojiyi kitlelere götürmeleri ya da daha yerinde bir deyişle, kitleleri bu ideolojiyle eğitip yönlendirmeleri için görevlendirmiştir. Bir bölümü, üst yapı kurumlarının çeşitli kademelerinde görevlendirilmiştir ve diğer bazıları ise, “medya”da, okul ve sağlık kurumlarında, araştırma-inceleme gruplarında, üniversite kürsülerinde yer almış olarak, sermayeye hizmet eden değer yargılarının aktarılması ve sömürülen sınıfların eleştirilerine karşı savunulması görevini üstlenmişlerdir. Burjuvazinin elindeki ve denetimindeki kitle iletişim araçları emekçilere yönelik faaliyetinde, sermayenin hakimiyetini ve çıkarlarını ve onun ürünü düşünce biçimlerini esas alırlar. “Beşikten-mezara” eğitim anlayışının burjuva içerik ve amacı gibi, burjuvazinin iletişim araçlarına biçtiği işlev de, kitlelerin, olay ve gelişmeleri, onun beklenti ve çıkarları yönünde değerlendirecek bir ‘manipülasyon’dan geçirilmeleridir.

Kültürel birikimi temsil, kültürün geliştirilmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasıyla “görevli” olan burjuva aydınları/eğitimcileri, sömürüyü kaçınılmaz gösteren anlayış ve ilişki biçimlerini, korunup aktarılması gereken “kültür” olarak gösterirler. Eğitim görmüş ve çoğunlukla toplum bünyesinde ve orta katmanlarda yer edinmiş burjuva sınıfın “organik aydın temsilcileri”yle kapitalizme iman etmiş liberal “bilim insanları”, yazar ve sanatçılar, uygulamalı bilim dallarının yetkili temsilcileri, görüşlerini şekillendirecekleri ve yayacakları araç ve olanaklara sahip olarak, egemen sınıfın kültürünü; onun aktarılmasında ve geliştirilerek etkin kılınmasını istediği anlayış ve düşünüş tarzını yineleyerek ve yenileyerek sürdürür, yaygınlaştırılması için çalışırlar. Daha ilk okul sıralarından başlayarak, çocuk ve genç yaştaki on milyonlarca insanın burjuva devletine bağlı, hakim sınıfın çıkarlarını gözeten kural/kaide-değer yargılarını benimseyecek tarzda eğitilmiş olması, milliyetçi-militarist görüşleri kesin doğrular olarak gören bu yazar-sanatçı-edebiyatçı-bilim insanı, sosyal araştırmacı ve tarihçilere, burjuva özgürlüğünü “herkesin özgürlüğü” olarak gösterme; polis baskısı ve terörünü, iktisadi- sosyal ayrıcalıkları yasalara bağlayan egemen görüşü “demokrasi” olarak parlatma olanağı sunar.

Bu eğitimci, kültür-edebiyat insanı, tarihçi vb. burjuva ideolojik cephenin gönüllü savaşçıları, insan hakları ve “eşitlik” üzerine söylemden geri durmamalarına rağmen, şu ya da bu büyük kapitalist/emperyalist gücün herhangi bir diğer ülke ve halka yönelik silahlı şiddetini, işgal ve yağmasını “teröre karşı savaş”(!) adına hak sayar, üstün silah gücüne ve ekonomik kaynaklarına dayanarak yayılma politikası izlemeyi değil, ama bu yayılmacılığa karşı şiddet araçlarını da içeren direnmeyi “terör” olarak gösterir ve ezilmesini isterler. ABD’nin, İngiltere ve İsrail’in nükleer, kimyasal ve biyolojik bombalara, atom bombalarına sahip olmalarına itirazları yoktur, ama örneğin İran’ın aynı silaha sahip olma yönündeki girişimlerini “dünyayı tehdit eden tehlike”; Kuzey Kore’nin durumunu “dünya barışını sabote eden korsan devlet” olarak gösterirler. En liberalleri ve sözde en demokratları, Amerikan-NATO bombardımanlarıyla buna karşı ortaya çıkan “terör eylemleri”ni(! bir ve aynı görürler. Filistin gruplarının şiddete başvurmalarıyla İsrail’in Filistin Arap topraklarında giriştiği 60 yıllık yağma ve imhayı “her türlü şiddete karşı olma”(!) vaazıyla özdeş gösterirler. Ulusal kimliği, dili, kültürü ve yaşamı sürekli yok edilmeye çalışılan, asimile edilmeleri amacıyla bin türlü yöntem ve aracın kullanıldığı Kürtlerin ulusal kaderini eline alma istemini, onu boyunduruk altında tutmak ve kendi “ulusal bünyesinde eritmek” için yapmadık zulüm bırakmayan devletin ve egemen sınıfın politikalarıyla çeliştiği için “bölücülük” olarak suçlayıp “itidal”e ve “makul çözüm”e çağırırlar. Onlara göre, burjuvazi “hümanist”/ insan hakçıdır ve uygar dünyanın temsilcisi ‘Batı’, “özgür/hür dünya”yı temsil etmektedir!

“Bütün insanların eşit ve aynı haklara sahip oldukları” üzerine propagandaları, burjuvazinin ayrıcalıklı sınıf konumunu savunma ve kitleler açısından saklı tutma amaçlıdır. Üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetini ve kapitalist sınıfın, işçiyi, ancak soyunu sürdürmesine yetecek asgari gereksinmelerini karşılayabileceği bir ücret ödeyerek, kendi belirlediği koşullarda çalıştırmasını, kaçınılamaz bir ilişki tarzı olarak gösterirler. Emek-gücünün harcanmasıyla yaratılan değerden emek gücüne ayrılan payı (ücret) düşük tutarak kârını artırmayı hedefleyen kapitalistlerin politikasını, “maliyetleri düşürme” propagandasıyla haklı gösterir; burjuva çıkarlarıyla “memleket çıkarları”nı özdeş gösterme pahasına, kapitalist iktisadi politikayı, “memleket çıkarları”yla açıklamaya girişirler. Sermaye basın-yayın organları haber verir ve yorum yaparken bunu gözetirler.

İletişim ve ulaşım araçlarının, basım-yayım evlerinin, kağıt fabrikalarıyla antrepo ve depoların, büyük arazilerle boş bina ‘stokları’nın denetimini ellerinde tutanlarla, makine teçhizatı/fabrika komplekslerini özel mülk edinmiş olanların durumunu, herhangi işi, sosyal güvencesi olmayan ya da emek-gücünü sattığı halde geçimini dahi sağlamakta güçlük çeken milyonların durumuyla “eşit” göstererek, bunu demokrasinin yürürlükte olmasına kanıt sayarlar.

Sermaye hakimiyeti ve sınıf sömürüsüne karşı tutum alarak emekçilerden yana çıkan aydınları, burjuvazi ve burada sözü edilen bilinçli uşakları, “hainlik”, “vatansızlık”, “anarşistlik” vb. ile damgalayarak, onların savundukları düşüncelerin toplumu “dinamitleyeceği” korkusunu yaygınlaştırmaya çalışırlar.

Bu “kültür”; bu düşünüş tarzı ve ideolojik bakış, ‘ulusal sınırlar’a özgü olmak gibi kimi özelliklerine karşın, burjuva emperyalist anlayış ve politikaya da bağlanmıştır. Uluslararası gericiliğin ve tekellerin çıkarlarının ifadesi olan düşüncelerle bir biçimde birleşmiş, sermayenin uluslararası çıkarlarına bağlanmıştır. Bu özelliğiyle de, tıpkı burjuvazinin uluslararası bir sınıf olması gibi, bu düşünce tarzı da, uluslararası sermayenin dünya hakimiyeti ideolojisinden beslenir ve ona güç verir hale gelmiştir. Gelişmiş kapitalizm, çünkü, hemen tümünün ticari ilişkiler içine çekilmesi uzun on yılları bulan milletleri artan oranda yakınlaştırmış; sermaye ve emek ‘ihracı’yla, nüfus ve işçi göçüyle çeşitli milletlerden işçilerin bir arada bulunmalarını sağlayarak da, onları, burjuvazinin uluslararası bir sınıf olmasına benzer şekilde, uluslararası proletaryanın fiziki güçlerine dönüştürmüştür.

EMEKÇİ MÜCADELESİNE BAĞLANAN AYDININ SORUMLULUĞU

İşçilerin, işsizlerin, kent ve kır yoksullarının varlığı ve farklı yaşam koşulları, toplumun sınıflara bölündüğünün göstergesidir. İçinde yaşadığımız toplumu tanımak isteyen herhangi bir aydın, ezilenlerin yaşamını göz önünde tutmadan, az çok bilimsel ve gerçekçi bir sonuca ulaşamaz. Sömürülen kitleler, egemen sınıfın ve ideologlarının onlara empoze ettiği “değerler” nedeniyle, boyun eğme, bekleme ya da küçük kırıntılarla teselli bulma gibi tutumlar almakla birlikte, yaşadıkları/içinde tutuldukları koşulların değişmesi/değiştirilmesi istemine de sahiptirler. Sömürü ilişkilerinin ve ağır yaşam koşullarının değiştirilmesi için çeşitli biçimlerde eylemlere girişir ve bu eylemler içinde ortak yanlarını daha fazla görerek, sömürülen ve ezilen sınıf tavrını geliştirirler. Onların kendi deneylerinden edindikleri bu tecrübe ve “bilinç kırıntıları”nın sosyal-iktisadi ve tarihsel süreç ve olguların bilimsel irdelenmesinden çıkarılmış sonuçlarla birleşmesi, bu sınıf tavrı ve politikasının, sömürüden kurtulma mücadelesine doğru gelişmesine hizmet eder. Devrimci aydın sorumluluğu, emekçilerin mücadelesine katılarak, bu sürecin daha az sancılı şekilde yaşanması için çaba göstermeyi gerektirir. İşçi sınıfı ve emekçilerin sömürülmesini olanaklı kılan üretim ilişkileri ve toplumsal koşulların temelden değişmesi, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine son verilmesine bağlıdır. Devrimci-Marksist aydın, sanatçı ve bilim insanı, doğa ve toplum yasalarının bilimsel akli analizini yaparak, ve kapitalizmin artı-değer sömürüsüne dayandığını göz önünde tutarak, bu sonuca ulaşan aydındır. Bu durumu, ona, halkın tüm sınıf ve tabakalarının burjuva ideolojisiyle kuşatılmış olmasını gözeterek, toplumsal sorunları bulanıklığa meydan vermeyen bir açık görüşlülükle irdeleme ve açıklama sorumluluğu yükler. Bu, tutarlı bir demokrasiden yana ilerici aydın açısından da gereklidir.

Emekçilerden yana aydın sorumluluğu, ayrıcalıklı-sömüren sınıfın baskı ve şiddetinin tüm biçimlerini tüm çıplaklığıyla göstermeyi gerektirir. Artı-değerden aldığı pay ve hükümetlerin özel kayırmalarıyla “bekçi köpekliği”ni üstlenmiş burjuva propagandacının “ülkenin çıkarları işçinin de fedakarlık yapmasını gerektiriyor. Hepimiz aynı gemideyiz. Gemi batarsa hepimiz batarız. İşçiler de sendikalar da makul olmalıdırlar!” şeklinde ifade ettikleri, görünürde pozitif ve “genelin çıkarları”nı gözetir gözüken söyleminin; sermaye kârını esas aldığını, onu örtmeye yönelik biçim kurnazlıklarını da göstererek teşhir etmek, devrimci aydının kaçınamayacağı/kaçınmaması gereken bir sorumluluğudur. Polis rejimi altında kıstırılmış toplumlarda ortaya çıkacak kitlesel öfke ve direnişlerin şiddet boyutuna varması ile burjuva gerici şiddet politikaları ‘aynı’ ve ‘benzer’ görülemez. Baskı altında inletilenlerin durumunu gözetmeyen “şiddet kimden gelirse gelsin karşısındayım!” söylemiyle, “barışçıl” bir söylem belki geliştirilebilir, ama, sistemin ürünü baskıyı, ona karşı doğan öfkeli dirençle karıştırmak gibi ciddi bir yanılgıya da düşülmüş olunur. Kapitalizm koşullarında eşit olma olanaksızlığını gözetmeyen bir “eşitler” tasavvuruyla, liberal aydının sürdürdüğü demagojik vaazlara karşı etkili bir mücadele sürdürülemez.

Demokrasi, işçinin kapitalist ile iktisadi-sosyal ilişkilerinden kopuk, ‘salt siyasal’ bir sorun olarak darlaştırılamaz. İşçiye dayatılan çalışma koşulları ve düşük ücret uygulamaları, işten atma, sosyal hak gaspları, hükümet-devlet politikaları dışında; kurumsal ve burjuva temsilcilerin müdahalesi olmaksızın gerçekleşen işler değildirler. Burjuva devleti, kapitalistlerin artı-değer sömürüsünü güvenceye alan/koruyan bir sınıf hakimiyeti aygıtı/baskı aracı-‘makinesi’dir. Devrimci ve Marksist aydın, Kürt sorununda, “barışçıl bir çözüm!” talebini gündeme getirmeyi dahi “bölücü ve komünistlerin işi” sayan Türk şoveni anlayış ve propaganda karşısında, ‘sinik’ bir ruh hali ve tutumu reddeder. Kürt sorunuyla bağlantılı olarak, bugüne kadar yaşanmış olaylar ve sonuçları, ulusal tam hak eşitliğini tanıma dışında gerçek bir çözümden söz edilmesine olanak kalmadığını göstermektedir. Sorunun çözümü, Kürtlerin ulusal iradesi tarafından belirlenecek bir kabulden geçmektedir. Türk burjuva devletinin on yıllar boyu uyguladığı şiddet, kan dökme, asimilasyon ve askeri harekatlarla yok etmeye çalışma; kimliklerini ifade ve dillerini kullanma olanaksızlığı ve sosyal-siyasal-psikolojik imha politikalarına rağmen, Kürtlerin Türk halkıyla birlikte yaşamayı sürdürmekten yana tutum almalarını dahi doğru değerlendiremeyecek kadar bağnaz gerici ve ırkçı olan burjuva politikası ve propagandasına karşı, ulusal tam hak eşitliği savunusunda kararlılık göstermek, özellikle Türk halk kitlelerinin sorunun çözümü için daha aktif bir tutum alması açısından büyük öneme sahiptir.

Ücret sorunu, bazı küçük burjuva politik çevrelerin aşağılamayla belirttikleri gibi, “mide doldurma sorunu” değil, dolaysız biçimde sınıf mücadelesi sorunudur. Kapitalistlerle hükümetlerinin ücretleri düşük tutarak kârı artırma politikalarına karşı, işçiler, ücretlerini yükseltme savaşı vererek, ortak sınıf tutumunda birleşirler. Kapitalist, işgününü uzatarak (mutlak artı-değeri) ve teknik buluşları, artan oranda, daha fazla üretimi gerçekleştirmek üzere sürecin unsurları haline dönüştürerek, makinenin teknik yenilenmesi ve daha az işçiyle aynı ya da daha fazla üretimi gerçekleştirmeye (nispi artı-değer sömürüsü) çalışarak, kârını artırmak ister. Burjuvazinin işçilerden istediği verimlilik artışı ve üretim kitlesinin büyütülmesidir. Bunu, tüm toplumun daha rahat yaşamı için bir zorunluluk olarak gösterir ve liberal çanak yalayıcılarının desteğiyle yürüttüğü propagandayla, işçilerden, buna inanmalarını ister. Burjuvazi, kapitalizmin hemen tüm tarihi boyunca, üretkenliği artırmak için teknolojik yenilikleri devreye koymaya çalışmıştır. Aynı, hatta daha fazla ürünün birkaç, belki de onlarca kat daha az bir süre içinde üretimini hedefleyen bu yenilikçilik, işçi açısından, daha fazla sömürünün olanaklarının genişletilmesi anlamı taşımaktadır. İşçilerin buna karşı, ücretlerini yükseltme, işgününü kısaltma ve işsizliğe karşı mücadele ederek verdikleri, sınıf kavgasıdır. Buradan da, işçi sınıfının, artı-değer sömürüsünü olanaklı kılan üretim tarzına ve ilişkilerine son verecek bir mücadeleye yönelmesinin zorunluluğu çıkar.

Bu durum, devrimci-ilerici aydını, burjuva ‘kitle iletişimi’ yöntem ve biçimlerinin sömürü ve sınıf baskısıyla ilişkisini açığa çıkararak, halk kitlelerinin olayları gerçek niteliğiyle; bağlantıları ve gerisindeki güç ve dayanaklarıyla görmelerine yardımcı olacak bir çalışma içinde olma sorumluluğuyla yüz yüze bırakır.

İşçi sınıfının uluslararası eyleminden ve tarihsel geçmişinden çıkarılmış deneysel genel sonuçların bilgisine sahip olunduğunda, engel teşkil eden sorunların giderilmesi ve hareketin bir sınıf hareketi olma bilinciyle ileriye atılmasına yardımcı olunacaktır.

Burjuva propagandası ve burjuvazinin ideolojik savaşı, işçi ve emekçilerin sömürü sistemini sorgulamalarını, sömürülme ve baskı altında oluşlarını “belirlenmiş değiştirilemezlik” olarak algılayarak, boyun eğmelerini sağlama amaçlıdır. İşçi ve emekçiler ise, burjuvazinin önlerine çıkardığı engellere rağmen, kendi nesnel durumlarının bilgisini edinerek, insanca yaşam için gerekli koşulları yaratma mücadelesine yönelirler. Yanılgılarından kurtulmaları, mücadelelerinin hız kazanması ve başarıya ulaşmasına hizmet eder. Marksist devrimci aydın sorumluluğu, burada devreye girer ve önem kazanır. Onun eylemi ve aydınlatma çalışmasının başarılı olmasının koşulları, sanıldığının aksine, kapitalist gelişme ve bilim ve teknikteki ilerlemeler tarafından daha fazla olanaklı hale getirilmiştir.

Bugünün dünyası, işçi ve emekçilerin onu ‘tanımaları’ için daha uygun koşullara sahiptir. Bilim ve teknikteki ilerleme; iletişim araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşması, burjuva tekeline ve onun bin tülü engellerine karşın, emekçilerin de bu gelişmelerden yararlanma olanaklarını genişletmiştir. Okur-yazarlık düzeyi daha yüksektir. Teknik-mesleki eğitimden geçerek kalifiye işgücü haline gelen kesimler daha geniştir. İşçi ve emekçilerin, farklı sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini ve sömürülmelerini sağlayan üretim tarzıyla ve bundan kurtulmanın yol ve yöntemlerini görüp anlamalarının olanakları daha da genişlemiştir. İletişim araçlarındaki gelişmeyi; bilgisayar ağını ve cep telefonunu emek-gücünün rolü ve işçi sınıfının mücadelesinin aleyhine bir durum olarak gösterenler, işçilerin bir cep telefonu mesajıyla direniş başlatıp ayaklanmaya çevirmelerinin, şartel indirme ve direniş içinde ne tür taktiklerin izlenebileceğini anında birbirlerine iletmelerinin, bir yerde başlamış eylemi, öncesinde gerekli hazırlık yapılmış ve bilinç ve örgütlenmenin durumu uygun ise, anında her yere yaygınlaştırmanın olanağı olarak değerlendirebileceklerini, bilgisayar ortamından aynı şekilde yararlanabileceklerini ya akıllarına getirmek istemiyorlar ya da bilerek gizlemeye çalışıyorlar. İşin esasına bakılırsa, bu gelişmeler, devrimci militanın ve işçi sınıfının mücadelesine bağlanmış aydının işini de kolaylaştıran gelişmelerdir. Kapitalizm, kendisini yıkıma götürecek maddi güçleri durmadan yaratmaya devam ettiği gibi, bu güçlerin mücadele araç-gereç, olanak ve biçimlerini de zenginleştirmeye devam ediyor.

Bilgi birikimi ve kaynaklarının esas olarak egemen sınıf ve onun çıkarlarına bağlanmış, bu çıkarları savunmayı mesleki kariyer ve rahat yaşamının koşulu olarak gören iktidar propagandacılarının elinde olduğu doğrudur. Okul ve eğitim sistemi, aynı doğrultuda çalışır. Ancak burjuvazi, emekçi çocuklarının bilgiye ulaşmalarını, ilerici-Marksist-materyalist aydınların, bilgi birikiminden emekçi sınıflar yararına kullanılabilecek olanlarını alıp geliştirmelerini bütünüyle önleme olanaklarına sahip değildir. Toplum, tornadan çıkmış pürüzsüz demirden farklı olarak, canlı, sürekli değişim ve gelişim içindeki bir ilişkiler bütünü, çok çeşitlilikler gösteren canlı bir organizmadır.

Bu da, sınıf sömürüsünü gizlemek için burjuva ideolojisinin başvurduğu hile, entrika, çarpıtma ve belirsizleştirmelerin emekçi kitleler içindeki ve üzerindeki etkisini zayıflatıcı ve dayanaksızlığını açığa çıkarıcı faaliyetin toplumun ezilen kitleleri içinde karşılık bulmasını sağlar. İşçiler, tüm bu körleştirme ideolojisinin barikatlarını, her gün yaşadıkları sömürü gerçeğini görerek yıkacaklardır. Onlar, sömürüyü görmemezlik edemezler; çünkü günlük yaşamlarında sürekli yüz yüze geldikleri somut bir şeydir, o. Bunu nasıl yapacaklarına dair genelleştirilmiş bilgiye ve yöntem zenginliğine ise, ihtiyaçları vardır.

Kürt Sorunu ve Bölgesel Özerklik

Kürtlerin ulusal tam hak eşitliği sorunu Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Kürtlerin Türk ulusundan farklı bir ulus olmaları gerçeğinin inkar edilmesi, baskı ve zor yoluyla temel ulusal haklarından yoksun tutulmaları; Kürt sorununu, hemen her gün üzerine konuşulan, sert tartışmalara konu olan en önemli sorunlarından biri haline getirmiştir. Sorun üzerine toplumun hemen tüm örgütlü kesimlerinin katılımıyla süren tartışmalar ile bu tartışmaları kaçınılmaz kılan sosyal-politik gelişmeler böyle bir “sorun”un “yok”luğu(!) üzerine inkarcı şoven görüşü dayanaksız kılmasına rağmen, Kürt sorununun “olmadığı” yönünde açıklamalar yapılabiliyor.

Ancak, artık Kürt ulusunun haklarını inkarda ısrar, Türk egemen sınıfı ve devletini Kürt politikasında iflasın eşiğine getirme işlevi görmektedir. İnkar, isyanı daha fazla körüklerken, Özgürlük mücadelesi “Özerk bir Kürdistan”ı fiilen var etmeyi gündemine almış; 2010’un sonundan başlayarak “Özerklik” tartışmaları Türkiye’nin gündemine yoğun şekilde girmiştir.

Bu makale, özerklik tartışmalarıyla birlikte, özerklik talebi ve tartışmalarını gündeme getiren gelişmeleri ve bu gelişmelerin başlıca etkeni olan Türk milliyetçiliğinin tekelindeki Türk burjuva-devlet politikasını konu edinecek.

inkar, zoraki birlik ya da ‘Cumhuriyetin Kürt politikası

Türk devleti, Kürtler başta olmak üzere farklı ulusların ve ulusal toplulukların yaşadığı bir ülkede, bir tek ulusun(Türk ulusu) ulusal devleti olarak kuruldu. Kürt aydınları, Avrupa’da başlayıp doğuya doğru gecikmiş olarak genişleyen ulusal hareketlerden ve burjuva demokratik düşüncelerden haberdar olmalarına; Osmanlı İmparatorluğu döneminde ortayla çıkan çeşitli Kürt hareketleri-isyanları şiddetle bastırılmış olmasına karşın, Kürtler Türkiye’nin emperyalist işgalden kurtarılması mücadelesine katıldılar. Türk kurtuluş savaşının başını çeken ulusal Türk ticaret burjuvazisinin üst tabakası, Kürt ulusunun-emekçilerinin ve üst sınıflarının- desteğini almak için Kürtlere, haklarının tanınacağı, hatta “özerk olacakları” sözü verdiler. Kürtlerin yaşadıkları toprakların emperyalist birinci büyük savaş ve sonrası dönemde yeniden bölünmesi sonrasında, her bir parçada farklı zamanlarda ve farklı boyutlarda devam eden ulusal Kürt mücadelesi, özellikle Irak ve Türkiye sınırları içindeki topraklarda aralıklarla isyanlar halini aldı. Bu isyanlar her defasında kanlı şekilde ve büyük kırımlar gerçekleştirilerek bastırıldı.

Türk burjuva ulusçuluğu, siyasal bağımsızlığın elde edilmesi ve “devlet Birliği“nin sağlanması sonrasında, Türk milliyetçiliğini öne çıkararak, Kürtlerin bu “ulusal bütünlük içinde eritilmesi” politikasına yöneldi. Kürtler bu politikaya birçok isyanla karşı çıktılar. Kürt isyanları(Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı-Zilan ve Dersim) -bilindiği üzere-büyük katliamlar ve nüfus kaydırmalarıyla bastırıldı. Başkaldırılarda yer alan Kürt toprak sahipleri ve aşiret yöneticileri halk kitleleriyle birlikte katliam ve sürgün politikalarının hedefi olurlarken, işbirliğine giren büyük toprak ağalarıyla aşiret şeyhleri ödüllendirildiler. “Kendi” halkına-ulusuna ihanet eden bu toprak ve aşiret ağa-şeyhlerinin Kürt emekçileri üzerindeki baskısıyla devlet baskısı birleşti. Türk burjuvazisi, Kürt toplum yapısının gösterdiği parçalılık ve aşiret bölünmesinden yararlanarak, isyanları bastırmada başarılı oldu ve asimilasyon politikasını da başarıyla uygulamak için sosyal-iktisadi; politik -askeri yeni düzenlemelere girişti. Yasal-Anayasal ‘Mevzuatı’nı Türk ve Türkçe’den başka ulus ve dillerin inkarı ve yasaklanması esasına göre yeniledi, ‘Kışla Politikası’nı yoğunlaştırdı. Türk ulusu dışındaki ulus ve milliyetlerin ulusal varlığını dışlayan asker-sivil Türk burjuva yönetim, devlet desteğinde Türk sermayesini güçlendirmeye girişirken, azınlık milliyetlere ve işçiler başta olmak üzere emekçilere karşı baskıyı yoğunlaştırdı.

Kürt başkaldırıları ezildi. Bu başkaldırılar gerekçe gösterilerek çıkarılan “Takrir-i Sükun Kanunu” gibi olağanüstü yönetim yasalarıyla işçi ve emekçilere karşı yasak ve baskı artırıldı. ‘Amasya Tamimi’ ve 1921 Anayasası’nda Kürtlerin sahip olacakları haklar üzerine yer verilmiş tüm vaatler bir yana bırakılarak hazırlanan 1924 Anayasası’yla “Tek ulus-tek devlet-tek bayrak-tek dil” dayatması, “cumhuriyet”in en önemli “ilke”lerinden biri haline getirildi ve bu politika, içeriği korunarak sonraki yıllarda da sürdürüldü. Nazilerden kopya edilmiş ideolojik savaş yöntemleriyle ve Mussolini yasalarından alınmış hukuk sistemiyle tahkim edilen devlet, Kürt istemlerini “cumhuriyet rejimine karşı ihanet” sayarak asimilasyon ve imha politikasını “devletin kendini koruma meşruiyeti” ve “hakkı” olarak gösterdi.

Devlet ve hükümetlerin Kürt politikası, sermayenin gelişme seyrine bağlı olarak şekillendi. Ulusal Türk ticaret burjuvazisi, emperyalizme karşı mücadele sürecinde ve Sovyet devrimi başta olmak üzere uluslararası ve bölgesel gelişmelerin yarattığı koşullarda, siyasal devletini kurmakla, imparatorluktan miras sınırlar içinde kalan tüm toprakların ve hangi etnik kökenden olursa olsun tüm nüfusun ‘mutlak hakimi olma hakkı’nı da elde etmişti! Devlet destekli sermayeyi geliştirme ile politik -ve ulusal hakimiyet politikası birbirini besledi, tamamladı.

Kürtlerin Osmanlı merkezi idaresi altında, önceleri Kürt Mirleri(beyleri); ardından aşiret ve din Şeyhleri yönetimindeki-vergi ve asker verme yükümlülüğüne bağlanan özerk-otonom yaşamlarına, Cumhuriyet devleti ve hükümetleri tarafından böylece son verilmiş oldu. Bu, Kürtlerin, daha önceki bölünmelerden farklı olarak emperyalizm koşullarında; yani kapitalizmin uluslararası gelişmesinin daha ileri bir aşamasında, feodal imparatorlukların yıkılıp ulusal devletlerin kurulduğu bir dönemde, temeli kendi toplumsal koşullarında yatan etkenlerle birlikte, bölgesel güç ilişkileri ve emperyalist politikalar sonucu, bir tür ilhak edilmesiydi. Türk burjuva şovenizmi şu ya da bu burjuva fraksiyonu tarafından yapıldığından daha fazla olarak devleti oluşturan kurumlar aracıyla güçlendirildi. Türk burjuvazisinin çıkarlarını esas alan bu politikaya göre, “Herkes Türk”tü ya da Türk olmayı kabullenmek zorundaydı! Devlet sınırları içinde başka bir milli iddia kabul edilmeyecek ve yaşamasına olanak tanınmayacaktı. “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” gibi, sözde tarihsel-sosyolojik dayanaklarla desteklenmiş ideolojik savaş geliştirilerek asimilasyonu gerçekleştirmek üzere tüm “milli güç” ve olanaklar seferber edildi.

Türkiye Kürt hareketi, 1920-1938 arası isyanların bastırılması sonrasında, bazı devlet yöneticilerinin “29. isyan” olarak gösterdikleri son 25 yıllk direnişe gelinceye kadar, aradaki zamanda örgütlenme çabası gösteren kimi küçük Kürt grupları ve derneklerinin kapatılması ve üyelerinin cezalandırılması ya da kimi etkili Kürt aydınları ve aşiret liderleri ailelerinin sürgüne gönderilmeleri dışta tutulursa, katliamlar sonrasının nispeten durgun geçen dönemini yaşadı. Feodal-yarı feodal önderlikli Kürt isyanları dönemi kapanmış, kapitalist gelişmenin Kürt toplum yapısında sağladığı değişimle bağlı olarak yeni bir süreç başlamıştı.

1960’ların ortalarından itibaren hız kazanan iktisadi sosyal değişim, demokratik özgürlükler mücadelesinin yükselişi, antiemperyalist hareketin kazandığı ivme, Kürt sorununun Türkiye ilerici-‘sol’ ve “sosyalist” hareketi içinde önemli tartışma konularından biri haline gelmesi, Kürt gençleri ve aydınlarının DDKO(Devrimci Doğu Kültür Ocakları) gibi çeşitli derneklerde bir araya gelmeleri vb. Kürt sorununa ilgiyi artırdı. Başta Vietnam ulusal kurtuluş savaşı olmak üzere Asya ve Latin Amerika halklarının emperyalizme karşı mücadelesinden de esinlenen ve Irak Kürtlerinin 1970’lerde devam etmekte olan ve bir dönem “Otonomi” biçiminde bir tür özerk yönetim biçimini de alan-sonradan bu durum değişti- mücadelesinin etkenleri arasında sayılabilecekleri bu ‘ilgi artışı’nın güç kazanması ve köylülük, gençlik ve aydınlar içinde etki bulması bu direnişin dayanaklarını oluşturuyordu.

Türkiye’nin NATO’ya üye olması ve ABD emperyalistlerinin İkinci dünya savaşı sonrasında dünya kapitalizminin ‘koçbaşı’ olarak kazandığı uluslararası güç ve bu güce dayanarak girdiği ikili ve çok yönlü devletler arası ilişkiler, Kürt özgürlük mücadelesini  emperyalizm olgusu-gerçeğiyle daha dolaysız yüz yüze getirdi. ABD ve Batılı emperyalistler, Kürt sorununu bölge ülkeleri egemen sınıflarıyla ilişkilerinde, tehdit ve teslim alma amaçlı olarak istismara yönelmenin yanı sıra, Kürtlerin boyunduruk altında tutulması politikasının sırt dayadığı güç olma işlevi de gördüler. ABD, Kürt sorununu bölge ülkeleri hakim sınıflarını işbirlikçiliğe zorlamak ve Sovyetler Birliği’nin bir dönemler bu ülkelerle girdiği ilişkileri bozmak için istismar ederken, bölge ülkeleri gerici yönetimlerinin en önemli dayanağı ve destekçisi oldu. 1980 sonrasında, kitlesel boyutları süreç içinde giderek güç kazanan yeni Kürt direnişi ve özgürlük mücadelesi bu ‘öncül’lere sahipti. Bazı Kürt çevrelerinin emperyalistlerden beklentisi dışta tutulduğunda, Türkiye Kürt hareketi, özellikle 1960 sonrasında anti emperyalist bir özelliğe sahip oldu.

Türkiye gericiliğinin bu Kürt politikası, Türk burjuvazisinin ve devlet yönetenlerinin devletin kuruluş aşamasındaki ve sonraki on yıllardaki sınıfsal karakteriulusal Türk ticaret burjuvazisi yönetiminde de, işbirlikçi tekelci burjuvazinin diktatörlüğü koşullarında da bir “milli politika” olarak ve ana özellikleriyle devamlılık gösterdi. Baskı, inkar ve sindirmeye yönelik şiddet tekelci gericiliğin hakimiyeti ve emperyalizme uşaklık politikalarıyla birleşerek genişledi. Boyun eğdirme amaçlı devlet terörü eksik olmadı. Sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal dönemleri, bu terörist politikanın yoğunlaştığı dönemler oldu. Köyler boşaltıldı, milyonlarca insan topraklarından ve yaşam alanlarından darmadağın edilerek sürüldü. 30 bin civarında Kürt katledildi vb.

Türk gericiliği, Türk emekçilerini “devletin ve milletin bekaası ve bölünmez birliği”(!) üzerine riyakar söylemle Kürt ve diğer ulus ve ulusal topluluklara karşı politikalarına yedeklemeye çalıştı. Türk milliyetçiliği ve şovenizmi(MHP-CHP’nin gelenekçi kanadı-ulusal sol, Perinçekçiler vb) ve AKP-Fethullah Gülen cephesinin Türk-İslam sentezcisi-şoven milliyetçi ve sinsi politikaları orta ve küçük burjuva kesimlerin yanı sıra Türk emekçileri içinde de milliyetçiliği körükleyici bir rol oynadı. Türk işçi ve emekçileri, “milletin huzur ve refahı” söylemiyle yatıştırılmaya çalışılırken, Kürt özgürlük isteminin bastırılması için harcanan yüz milyarlarca liralık yükü omuzlamak zorunda da bırakıldılar.

80 yılı aşkın süredir devlet ve sermaye hükümetleri Kürtlerin Türk olduğu iddiasının ardına mevzilenerek, Kürtleri Türk milliyetçiliği içinde biçimlendirmeye çalışıyorlar. Türk burjuva politikası emperyalist kapitalizmin demokrasiyi dışlayan tekelci gericiliğiyle birleşmiştir ve Türk ulusundan emekçileri Kürt hareketi karşısında “ulusal görevler üstlenme”ye çağırırken, kapitalist -ve emperyalist- çıkarları esas almaktadır.

Devlet ve sermaye hükümetleri, burjuva ve büyük toprak sahipleri ideolojisinin güçlendirilmesini esas alan propagandayla Türk emekçileri içinde Kürt halkına karşı ulusal önyargıları geliştirmek ve Kürtleri Türkleştirmek için her yıl yüz milyonlarca liralık harcamalar yapıyorlar. Parlamento da, okullarda, camilerde, kışlalarda ve karakollarda, sermayenin borazanı televizyon ve gazeteler aracıyla “bölücülük yaptıkları” gerekçesiyle; yani kendi ulusal haklarını elde etmek istedikleri için, Kürtlere baskı uygulanmasının zorunlu olduğuna dair propagandayla Türk burjuva milliyetçiliği diri tutulmaya ve güçlendirilmeye çalışılıyor. Bu politika, Kürtlere karşı bazı küçük beldelerde ve yerleşim alanlarında görülen türden şiddet hareketlerinin de kaynağını/dayanağını oluşturuyor.

ulusal kimlik ve anadilin kolektif karakterini ret ve Kürt uyanışı

Burjuva araştırma kurumlarının verilerine göre, Türkiye’de 15 milyon civarında Kürt nüfus yaşıyor. Üyeleri ve destekçileri “bölücülük” suçlamasıyla polis saldırısı ve askeri operasyonlara hedef olan, binlercesi hak mücadelesine katıldığı ve saldırılara direndiği için “bölücülük” suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklanan bir siyasal parti(BDP), bu baskı ve engellere rağmen iki milyondan fazla Kürt seçmenin desteğini alıyor. Kürt aile yapısı, bu desteğin asgari düzeyde dahi 7-8 milyon olduğunu gösterir. Ulusal tam hak eşitliği, anadilde eğitim, ezen ulus için ayrıcalıkların ortadan kaldırılması, Kürtlerin bu partiyi desteklemeyen diğer kesimlerinin de isteğidir. Kürtler, ulusal haklarının tanınmasını; anadillerinde eğitim yapılmasına olanak tanınması ve “özerklik” içinde kendi kendilerini yönetmek istiyorlar. Bu istemler Kürt ulusal hareketinin, sorunun çözümü için oluşturduğu öneriler olarak da ifade edilebilir-görülebilirler.

2011 Nisan’ında, meydanlara kurulan kürsülerden başbakanın yaptığı “Bu ülkede Kürt sorunu yoktur”(!) açıklaması, Kürt ulus gerçeğinin inkarını esas alırken, güncel gelişmeleri de görmezden gelmektedir. Bu inkarcı politika, hak ettiği yanıtı, başlıca Kürt kentlerinde-Kürt nüfus yoğunluklu topraklarda devam eden, kitlesel boyutları giderek büyüyen ve Türkiye’nin hemen tüm önemli sanayi kentlerine de yansıyan, buralarda küçümsenemez destek eylemleriyle güç bulan halk eylemleriyle almaktadır. Kürt mücadelesi Türk devletiyle bir yol ayrımına gelmiştir.

Başbakan ve bakanları, bu gelişmeleri görmekte ve “Kürt vatandaşların sorunları” üzerine ikiyüzlü söylemle Kürtlerin ulusal tam hak eşitliği mücadelesini güçten düşürmeye çalışmaktadırlar. Kürt “vatandaşlar”ın politik, sosyal, kültürel, iktisadi her alanda bireyler ve aileler olarak işsizlik, yoksulluk, açlık, barınaksızlık, sağlıksızlık vb, tüm emekçi ve ezilenlerle ortak veya benzer sorunlarının olması doğaldır. Bu sosyal-iktisadi ve politik sorunlar bile Kürtler söz konusu olduklarında daha ağırlaşmış ve daha yıpratıcı olarak yaşanmaktadır. TÜİK’e ait son iktisadi veriler Kürtlerin % 68’inin yoksulluk sınırları altında yaşadığını gösteriyor. Ne var ki, başbakan ve bakanları bu tür açıklamalarla Kürt vatandaşların ‘tekil bireyler’ olarak sorunlarının çözümünü değil, Kürt ulusunun ulusal haklarının reddini savunmaktadırlar. Erdoğan ve hükümeti, Türk egemen sınıfının 87 yıllık Kürt politikasını sürdürmeye çalışırken, ‘birey olarak vatandaş”ların sorunlarını çözümden yana bir görünüm vererek Kürtlerin ulusal haklarını-ki bunlar kolektif karakterli haklardır- ret etmektedir.. Kürtlerin nasıl yaşacaklarına kendilerinin karar vermeleri, yani eğer istiyorlarsa kendi siyasal devletlerini kurma hakkı tek tek bireylerin sorunlarını aşan toplumsal bir sorundur. Anadilde eğitim ve dilin tüm “kamusal alanlar”da kullanılıp kullanılmaması toplumsal bir sorundur. “Bireysel haklarda iyileştirme ve siyasal özgürlüklerin sağlanması” ihtiyacıyla Kürtlerin ulusal kaderlerini kendilerinin tayin hakkının tanınmasını birbirinin alternatifi gösteren yaklaşım, demokrasinin inkarını esas almaktadır; tekelci ve gericidir. (1)

Başbakan ya da devlet adına açıklamalarda bulunanlar, Kürtlerin Kürtçe konuşabilmelerini, izledikleri “demokratikleşme politikası”nın ürünü göstererek gerçekleri ters yüz ediyor ve sorunu örtmeye çalışıyorlar. Kürtler dillerini konuşabiliyorlarsa, bu şu ya da bu sermaye hükümeti ve kurumunun “izin vermesi”nin değil, kendi mücadelelerinin ürünüdür. Kürt halk kitlelerinin siyasal-ulusal ve sosyal kültürel taleplerle gerçekleştirdikleri eylemleri, amaçsız göstermek ya da “terör” ile bağlantılandırmak, egemen ulus burjuvazisinin çıkarları için hileye baş vurmak, egemenliği kaybetme korkusuyla toplumsal gerçekleri görmezden gelmektir. Kürtler, öncesi bir yana, 87 yıldır, yasak ve baskılara rağmen ve devlet terörünü göğüsleyerek, Kürtçe’yi konuştular. Konuşmakla kalmayıp geliştirdiler. 87 yıllık baskı ve yasak politikası ve asimilasyon amaçlı eğitim ve yeniden şekillendirme çabaları, Kürtçe’nin şu ya da bu birey kimliğinde unutulmasına yol açmakla birlikte ‘kolektif kimlik’ olarak Kürtler dillerini unutmadılar. Kürt aydınları,-ki kapitalist gelişmeyle birlikte sayısal olarak artış da gösterdiler-zindanları göze alarak Kürtçe’nin öğrenilmesini ve yazılı olarak kullanılmasını sağlamak için çaba gösterdiler. Kürtçe konuşup yazdıkları ya da mahkemelerde savunmalarını anadillerinde yapmak istedikleri için, yüzlerce-binlerce Kürt hala cezaevlerindedir. Kürtçe yayın yapan gazetelerin sorumlu yazarları yüzlerce yıllık hapis istemiyle yargılanıyorlar.

Türk devleti bugün de, tek ulusçuluğu esas alan ve dayatan, ulusal inkarcı, anti demokratik, tekelci -bürokratiktir. Türk şoven milliyetçiliği, ulusal bağımsızlığı, ulusal kaderini tayin etme; siyasal devletini kurmayı, Türk’e ait ve değiştirilemez hak saymakta, ve başkaları-örneğin Kürtler için yasaklamaktadır.

Ancak bu politikanın eskisi gibi sürdürülemezliği Türk hakim burjuvazisi ve siyasal-askeri temsilcileri açısından da artık görülür hale gelmiştir. Kürt direnişinin ulaştığı düzey ile birlikte bölgesel-ulusal ve uluslararası koşullardaki değişim, sorunun çözümünü dayatmakta; hakim burjuvazi bunun kendisi için en az kayba yol açacak biçim(ler)ini aramaktadır.

inkarın açmazı ve büyüyen direniş

Kürtlerden ve Kürtçe’den söz edilmesini dahi “bölücülük” ve “vatana ihanet” ile özdeş gören politikanın açmazı kaçınılmazdı. 15 milyonluk bir ulusun hakları baskı ve inkarla ortadan kaldırılamazdı. Baskı ve asimilasyon politikası toplumsal yıkıma ve büyük tahribatlara yol açtı, ancak başarıya ulaşamadı. Ne çok sayıda isyan önlenebildi ne de büyük kitle katliamlarına ve nüfus kaydırmalara/sürgünlere rağmen asimilasyon tam olarak  gerçekleştirilebildi. Kürtler, ulusal kimliklerinin reddini ret ettiler.

Kapitalist gelişme, Kürt ulusal güçlerinin harekete geçmesinin koşullarını daha da uygun hale getirdi. Ulusal tam hak eşitliği mücadelesi sosyal tabanıyla daha güçlü şekilde buluşarak direnişin kitlesel boyutları büyüdü.

Kapitalizmin ve kapitalist üretim ilişkilerinin Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda-yüzyılın başındaki ya da 40’lı yıllardaki durumdan farklı olarak hakim hale gelmesi, Kürt kırı ve kapalı iktisadi birimlerin kapitalist pazar ilişkileri içine çekilmesi ve feodal-yarı feodal kalıntıların bu gelişme tarafından yedeklenmesi koşullarında Kürt ulusal mücadelesinin daha güçlü bir ulusal kimlikle ortaya çıkması kaçınılmazdı. Kürt hareketi, aşiret-klan toplumunun, parçalı iktisadi ve kültürel yapısının iç çatışmalı engellerini büyük oranda geride bıraktı; feodal bölünmüşlük ve aşiret yapısının baskı ve inkar için sağladığı olanaklar giderek daraldı ve ulusal birlik ve uyanış güç kazandı. Bu iktisadi-sosyal gelişme ve değişim, Kürt siyasal örgütlenmesinin, ulusal özlem ve taleplerle hareket eden milyonlarca Kürt emekçisini harekete geçirecek bir düzeyi yakalamasının nesnel temelini yarattı ve Kürt direnişi, zemin üzerinde daha önce hiçbir zaman ulaşamadığı kitlesel boyutlara genişledi.

TÜSİAD raporları, AKP eliyle gündeme getirilen ve Kürt mücadelesini beklentiler ve oyalamalar üzerinden etkisizleştirmeyi esas alan “açılım projesi” ve “Kürt kardeşlerimiz” demagojik söylemi bu gelişmenin sonuçları olarak gündeme geldi. Sorunun nedenleri, etkenleri ve nasıl çözüleceği/ çözülmesi gerektiği tartışmalarına ilgi arttı. Düzen kurumları ve partilerinin yöneticileri dahil, toplumun çeşitli sınıf ve kesimleri, sorunun “nasıl çözülebileceği?” tartışmasına katılmak zorunda kaldılar. “Bölücü terör” üzerine propaganda etkisini sürdürmekle birlikte, Türkiye’nin bir Kürt sorunu olduğu ve bu sorunun bir biçimde çözülmesi gerektiği düşüncesi daha geniş kesimler tarafından kabul görür hale geldi. “Kürt kimliğini tanıma“(!)-Demirel; “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer“(!)-M. Yılmaz; “Kürt sorunu benim sorunum, hep birlikte çözeceğiz“(!)-T. Erdoğan- açıklamaları, giderek derinleşen hakim burjuva açmazına bir “çare bulmak” ve Kürt hareketini beklentilere boğarak, burjuva-toprak sahibi kesimlerin bir kesimini yedekleyerek harekete karşı devlet ve hükümetin konumunu güçlendirmek ve direnişi zayıflatıp püskürtmek amaçlı olarak “açılım projesi” bu gelişmelerin sonucunda gündeme getirildi. Hükümet, “bireysel kültürel haklar” düzeyinde ve dilin kullanımı alanıyla sınırlı bazı “iyileştirmeler“i çözüm göstererek, bu çerçeve sınırına sığmayan anadilde eğitim, özerklik ulusal tam hak eşitliği, siyasal genel af gibi taleplerini görmezden gelen baskı politikasını sürdürmeye çalıştı.

Egemen ulus burjuvazisi, inkar politikasının bu başarısızlığı karşısında ve sorunun daha da ağırlaşmasının önüne geçmek üzere sorunu anadilin “kendi aralarında” konuşulması ve bir devlet televizyonu kanalının, Kürt dilinde devlet politikalarına aracılık yapmasına indirgeyerek, çözüm görünümü vermeye yöneldi. “Demokratikleşme Projesi” adı altında beklenti yaratma taktikleriyle sorunu “soğumaya” bırakmaya çalıştı. Bu ‘taktik’ ile, Kürtler içinde yaratılmak istenen beklenticilik kısa zamanda etkisini yitirdi ve bazı Kürt kapitalistleri devlet politikalarıyla birleşen açıklamalar yapmalarına karşın, Kürt ulusal protestosunun sokaklara ve alanlara yayılması giderek genişledi. Devlet ve hükümetin Diyanet İşleri Başkanlığını, Camileri ve dini ideolojiyi ulusal Kürt direnişini zayıflatıp etkisizleştirmek amaçlı olarak kullanma politikası, dini ideoloji ve çeşitli dini örgütlenmelerin Kürt toplumundaki güçlü etkisine karşın, camilerden meydanlara çıkan kitlesel protestolarla karşılandı ve imamların devlet politikasının misyonerliğiyle yükümlendirilmeleri reddedildi ve Kürt imamları eşliğinde kadın-erkek kalabalıklar halinde ‘Cuma namazları’ devlet politikasının protestosuyla birleştirildi. Binlerce gözaltlıya rağmen, “Demokratik Çözüm Çadırları” kuruldu. Burjuva demokrasisinin “en kritik kıstası” ya da temel göstergesi olarak reklam edilen parlamenter seçimlere katılımın önüne dikilen baraj oranı ve siyasal partiler yasasının ek barikatlar ve sabotajlarla takviyesi yönündeki Yüksek Seçim Kurulu(YSK) kararı-adayları veto- kitlesel direnişle geçersiz hale getirildi. “Sivil itaatsizlik eylemleri” büyüyerek yayıldı.

Kürt sorununda bir “yol ayrımı” öncesi yaşanıyor: ya inkarcı-asimilasyoncu ve zorla dayatılan politika sürdürülerek Kürtler ayrı devlet kurmaya  zorlanacaklar ya da ulusal tam hak eşitliği kabul edilerek gerekleri yerine getirilecek; yasal-anayasal ve diğer tüm alanlarda düzenlemeler yapılarak Bölgesel Özerklik temelinde gönüllü bir arada yaşamanın olanakları yaratılacaktır.

Kürtler, Türkiye’nin bölünmesinden yana olmadıklarını, “aynı vatan”da ve fakat tüm ulusal haklarına sahip olarak, Türk ulusuyla eşitlik temelinde birlikte yaşamak istediklerini her vesileyle dile getiriyorlar. Kürtlerin Türklerle tam hak eşitliği talebinin reddi politikası artık eskisi gibi sürdürülemez. “Tek devlet, tek ulus, tek dil” anlayışı ve propagandası iflas etmiştir. Ezen ulus burjuvazisi ve onun siyasal-askeri temsilcilerinin-kurumlarının yöneticilerinin bu politikanın sürdürülmesi ya da nasıl sürdürüleceği üzerine “tek ses olma” durumu son bulmuş; çatırdamalar başlamıştır. Kürt ulusunun Türkler içinde asimilasyona uğraması için yapılanlar yetmediğinden değil, zorla dayatılan asimilasyon özgürlük ve hak eşitliği eğilimini kaçınılmazlıkla güçlendirdiği için, ulusal özgürlük istemi etrafında gelişen kitlesel Kürt direnişi, ‘özerk yönetim’i, uygulanabilir bir siyasal biçim olarak gündeme getirmiştir. Kitlesel Kürt direnişinin yükselişi, ve bunun Türk emekçilerinin ileri kitlesi ve ilerici aydın kesimlerinin yanı sıra giderek genişleyen Türk emekçi çevrelerinin desteğini görmesi, Türk devlet ve hükümet politikalarının eskisi gibi sürdürülmesi olanaklarını giderek artan şekilde sınırlamaktadır. İnkar ve oyalama; sorunu “bireysel kültürel haklar” düzeyine çekme ya da baskıyla boyun eğdirmeye çalışma, artık yalnızca daha ağır sonuçlara yol açacaktır ve baskı politikasında ısrar ayrı devlet kurma eğilimini güçlendirecektir.

Türkiye-Türkiye Kürdistanı topraklarıyla ‘komşu’ ülkelerde; Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde, halkların insanca yaşam ve demokratik özgürlükler, ulusların bağımsızlık mücadelesi yeni bir yükseliş sürecindedir. Türkiye Kürtleri, emperyalist çıkarlar ve sömürgeci politikalar temelinde bölünmüş topraklar üzerinde ve farklı devletlerin sınırları içinde yaşayan Kürtlerden bir bölümünün “federe devlet” statüsünde örgütlendikleri bölgenin hemen yanı başında bulunuyorlar.(2)  “Sınır”ın hemen bu yanında yaşayan ve ulusal hakları için mücadele eden Türkiye Kürtleri, Irak Kürdistanı’nda Federe Kürt Bölgesel Yönetimi’nin oluşmasıyla, önceki dönemlerden farklı olarak Türkiye’de bir “Kürt devleti” olgusuyla yüzyüze gelmişlerdir. Bu “olgu”nun Kürtlerin ulusal hak mücadelesini çeşitli şekillerde etkilemesi kaçınılmazdır. (3) Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde, halkların gerici burjuva ve burjuva feodal güçlere karşı başkaldırıları, önemli oranda örgütlü ve mücadele içindeki Türkiye Kürtleri için, moral güç desteği buldukları bir diğer gelişmedir. Bir diğer etken Kürt sorununun kapsamını ve içeriğini, çatışmalı ve sert tartışmalara sahne olan bir ortamda giderek daha iyi anlamaya başlayan Türk işçi ve emekçilerinin giderek artan kesiminin, Kürt sorununa yaklaşımda devlet, hükümet ve sermaye partilerinin politikalarından ayrışmaya başlamalarıdır. Türk kökenli işçi ve emekçilerin küçümsenemez bir bölümü, Türk milliyetçiliği propagandası ve politikasının etkisi sonucu, ulusların ve dillerin tam eşitliği mücadelesini “bölücülük” ya da “bölücü terör” olarak görmeye devam etmelerine rağmen; sınıf mücadelesi pratiği içinde siyasal bilinç düzeyi yükselen kesimleri başta olmak üzere önemlice diğer bölümü “bir Kürt sorunu var ve bu sorunun çözülmesi tüm emekçilerin yararına olacaktır” düşüncesiyle hareket etmekte, baskı politikalarına karşı çıkmaktadırlar.

Kürt özgürlük mücadelesi ‘yeni’ bir dönemin öngünlerindedir. Bu ‘yol ayrımı’ Türk burjuva devleti ve hükümeti açısından da geçerlidir. “Demokratik Özerklik” talebi ve tartışması bu gelişmelerin de ürünü olarak gündemimize girmiştir.

özerklik tartışmaları ve bir çözüm şekli olarak özerklik

18-19 Aralık 2010’da,  “Demokratik Özerklik Çalıştayı” adıyla bir toplantı düzenleyen Demokratik Toplum Kongresi (DTK)’nin, Kürt sorunu ve “demokratik özerklik taslağı” üzerine tartışmaları bir “sonuç bildirgesi”yle kamuoyuna açıklaması, Kürt direnişinin “yeni bir evre”ye yol aldığına işaret  ediyordu.

DTK’nin Taslak metninde, Özerklik,”.. ulus-devletin var olan katı zihniyetini değiştirme ve halkların siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmesi önünde engel olmaktan çıkarma temelinde cumhuriyetin demokratikleşmesi” hedefiyle ilişkilendiriliyor; “Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, Demokratik Türkiye Cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dâhil olur. Demokratik Özerk Kürdistan, kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir. Ayrıca demokratik özerklik alanında farklı kimlikler de kendi sembollerini kullanır.” deniliyordu. DTK’nin 4 Mayıs 2011 Diyarbakır Olağanüstü Genelkurulu’nda konuşan ‘Eş genelbaşkan’ Aysel Tuğluk benzer noktalara işaret ederek, içinde bulunulan süreci, Kürtlerin “demokratik özerklik çözümünü kendi öz iradesi ve öz örgütlülüğüyle inşa etme süreci” olarak tanımladı ve “Kürtler hükmünü vermiştir; çözüm AKP’ye rağmen gelişecektir. Kürtler’in bu anlamda sabrı da, tahammüle de bitmiştir. Devletle olmuyorsa, halkımız kendi demokrasisini kuracak ve kurduğu bu sistem içinde yaşamasını bilecek kadar örgütlüdür. Bu statüsüzlük durumu daha fazla devam edemez. Mısır gibi olur, Suriye gibi mi bilinmez. Ancak, bir statü kazanılacak ve ne pahasına olursa olsun savunulacaktır….”  şeklinde, Kürt hareketinin yönüne işaret etti. Kürt özgürlük mücadelesinin “tarihin dönülmez, döndürülemez noktasında” olduğunu belirten Tuğluk,  “Özgür bir gelecek ve eşit-insanca onurluca bir yaşam için var olma ve direnme hakkımızı sonuna kadar kullanacağız. Egemenler yasakladıkça biz özgürlük uğruna isyanımızı büyüteceğiz. Devletliler baskıladıkça, biz kendimize yeni yaşam alanları açacağız. İktidar zulmettikçe, biz onurumuza, kimliğimize daha fazla sahip çıkarak direnme gücümüzü büyüteceğiz. Yoksa geride ne yaşam kalır ne de hayallerimiz” diyordu. DTK’nin bu olağanüstü toplantısının ‘Sonuç Bildirgesi’ de aynı doğrultuda görüşleri içeriyordu.

BDP Genel Başkanı S. Demirtaş ise, özerklik “projesi”ni; “Birlikte yaşamanın formüllerini, çözüm önerilerini hep birlikte konuşup tartışalım” düşüncesiyle gündeme getirdiklerini belirterek, “coğrafi olarak büyük bir ülke, nüfus olarak kalabalık bir ülke” olan Türkiye’nin, “bütünü için”  ve “ülkenin yerinden yönetim modeliyle, bütün bölgelerde oluşacak yerel yönetimlerle” yeni bir yönetim tarzına geçmesini istediklerini açıkladı. Buna göre, “Böyle bir model içerisinde işçiler, kadınlar, öğrenciler, Kürtler, Aleviler, başörtülüler kendini çok daha rahat yönetime katabilir, taleplerini yönetime daha rahat iletebilir ve daha rahat denetleyebilir. Türkiye’de herkes yönetime katıldığı için demokrasi daha iyi işleyebilir ve herkes kendini daha özgür yurttaş hisseder.” Demirtaş, buna, “Türkiye’nin bayrağı hepimizin bayrağı, ülkeyi sembolize eder. ‘Kürt’ü de ‘Türk’ü de temsil eder” eklemesinde bulunuyor ve Türkiye’nin her tarafında kurulacak bölge meclisleri o bölgeyle kültür, sosyal, eğitim, trafik, sağlık, çevre, denizcilik, hayvancılık ve diğer tüm konularla ilgili karar alma yetkisine sahip olsun. Sorunları çözme yetkisine sahip olsun ve her meclisin o bölgeyi temsil eden bayrağı ve flaması da olsun.” diye devam ediyordu.

Selahattin Demirtaş’ın açıklamasındaki şu ibareler de dikkat çekiciydi: “BDP’nin de DTK’nın da gizli ajandasında da açık ajandasında da bölünme yoktur. Herkesin net olarak bilmesi lazım ki Kürt halkı kararını çoktan vermiştir, Türkiye’de hep birlikte özgür ve eşit yaşamdır. Ortak vatanda birlikte kendi yönetimimizi, idari modelimizi nasıl geliştirebiliriz, bunu tartışıyoruz. Bunun ötesindeki yaklaşımların tamamı spekülatiftir. Asıl buna karşı açıklama yapan devlet yetkilileri, oluşturdukları otoriter zemin ayaklarının altından kayacak diye korktukları için habire bunu bölücü girişimler olarak gösteriyorlar.”

Özerklik istemi-önerisi, Kürt ulusal sorunu etrafında süren tartışmalara ilgiyi kaçınılmaz bir biçimde daha da artırdı. Çok sayıdaki “demokratik platform”da “demokratik özerklik”, Kürt sorununun “en makul çözüm formülü” olarak tanımlandı. Kürt milletvekilleri bu doğrultuda açıklamalar yaptılar. PKK adına yapılan açıklamada, bunun, “hem Türkiye’nin birliği-bütünlüğü için hem de Kürt halkının demokratik Türkiye ortamında özgürce yaşayabilmesi için en makul çözüm formülü” olduğu belirtildi. Uluslar sorununun çözüm biçimlerinden biri olarak işlevli olabilecek bu örgütlenme biçimini, “Türkiye’nin tüm bölgeleri-illeri için” önerenler oldu.

Kürtlerin hakları için yürüttükleri mücadelenin her adımını “üniter devletin bölünmesine yönelik menfur girişimler” olarak gösteren Türk devlet ve hükümet sözcüleriyle sermayenin ideolojik savaş görevlileri ise, bu açıklamaları tehdit dozajı yüksek açıklamalarla yanıtladılar. MGK, Genelkurmay, Hükümet sözcüleri ve sermaye partileri yöneticileri, “anadilde eğitim, demokratik özerklik, siyasal genel af ve siyasi tutukluların serbest bırakılması, askeri operasyonların son bulması” taleplerine, Türk dilini ve “üniter devlet”i “kırmızı çizgi” alan yanıtlar verdiler. Başbakan “Kürt sorunu bitmiştir!” açıklaması yaptı. Kürtlerin, ulusların ve dillerin tam eşitliği sağlanana dek mücadele edeceklerini ve özerklik temelinde bir arada yaşamaktan yana olduklarını açıklamalarına, devlet adına, en üst askeri-politik organ(MGK)ın yanıtı, baskı ve terör politikasında ısrarın ilanı oldu. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) yayımladığı bildiride, “Terör örgütü ve yandaşlarının halkımızın demokratik tercihlerini serbestçe ortaya koyabilmelerini engellemeyi amaçlayan teşebbüslerin, güvenlik güçlerimizce alınacak tedbirler ile ülkesine ve demokrasiye içtenlikle bağlı halkımızın sağduyulu yaklaşımı sayesinde başarıya ulaşamayacağına olan inanç“tan söz edilerek, “terör örgütünün ve yandaşlarının insan hakları kisvesi altında gerçekleştirmeye çalıştıkları ve esasen halkımızın birliğini, bütünlüğünü, güvenliğini, huzurunu ve refahını hedef alan her türlü eylem ve girişimiyle mücadele edileceği ve bu kararlı yaklaşımın terör tehdidi bertaraf edilene kadar sürdürüleceği..” ilan ediliyordu. Genelkurmay, İnternet sitesinden(17 Aralık 2010) “TSK, ..Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında ” taraf olmaya devam edeceğini ilan ediyor ve  yine MGK, “ ‘Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve önde gelen ortak paydalarımızdan birini teşkil eden Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmeye yönelik hiçbir girişimin kabul edilmeyeceğinin bilinmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir” bildirisiyle devlet politikasını bir kez daha ilan ediyorlardı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, “soruşturma” açıyor; TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin,  “Türkiye  Cumhuriyeti sınırları içerisinde tüm vatandaşlarımızı ilgilendiren kararların” ancak TBMM’de alınabileceğini belirterek, “Başka  bir kongre, başka bir meclisi tanımıyoruz. Bu sevda peşinde koşan arkadaşlarımız  durumlarını lütfen değerlendirsinler. Sonuçlarına katlanmak zorunda kalırlar” şeklinde tehdit savuruyordu. AKP sözcülerine göre, “devletin üniter yapısına” pervasızca yönelmiş bir saldırı söz konusuydu. Erdoğan, yapılanları “tehlikeli bir oyun”; “Özerklik tartışması”nı “demokratikleşmeyi, Türkiye’nin ileri demokratik standartlara kavuşmasını hazmedemeyenlerin çirkin bir tezgâhı” niteliyor; AKP Grup Başkan vekili Suat Kılıç, “Biz tek vatan tek devletiz, tek bayrak tek milletiz’.  Biz bu vurgularımız terk etmiş değiliz. Türkiye’nin bir tek meclisi var o da Türkiye Büyük Millet Meclisi… Resmi dilimiz Türkçe’dir” diye nakaratı yineliyor; Türkçe’nin eğitim dili olduğunu, “bir başka dili eğitim dili olarak” kabul edemeyleceklerini söylüyordu. İçişleri Bakanı Atalay’a göre de Kürtler, “Kendi ana dilini günlük hayatında istediği kadar” kullanabilirlerdi; “Ama üniter yapı”yı, devleti, bayrağı, resmi dili ” irdelemek, bunu tartışmaya açmak sadece sıkıntıları artırır” dı! Atalay, anadilde eğitim ve Özerklik istemlerini “demokratikleşme sürecini provoke” eden girişimler olarak suçlayarak BDP’li belediyelere karşı soruşturma ve gözaltı politikasının sertleştirileceğini ilan ediyordu. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik ise, devletin ret politikasına sözüm ona daha bilimsel ve akademik açıklamalar getirmeye soyunurken, “Son özerklik tartışmalarının, resmi dilin iki dilli olması tartışmalarını, ben Türkiye’deki gerçek demokratikleşme sürecine, gerçek açık toplum arayışlarına suikast teşebbüsü olarak görüyorum.” diye suç ve düşman imalatından da kaçınmıyordu.

MHP’li politikacılar, “bölücü tehdit”e karşı, hükümeti “göreve” çağırdılar.  CHP Genelbaşkanı Kılıçdaroğlu, siyasal özerkliğin “üniter yapıya aykırı olduğunu” açıkladı.

açıklamalar ne ifade ediyor?

Yukarıda uzunca sayılacak alıntılarla Özerklik talebi ve buna karşı açıklamaları aktardık. Olguların, olay ve gelişmelerin bilgisine sahip herhangi bir okur, Kürt politikacıları ile hükümet ve sermaye partileri adına yapılan açıklamalara bakarak, aktardığımız görüşlerden, iki ulusun ve ulusal azınlıkların bir arada yaşaması için demokratik koşulların oluşturulması istemini içerenler ile; zor dayatmasıyla sağlanan “birlik”in sürdürülmesi ısrarını esas alanları birbirinden ayırt edebilir. İlki, ulusal sorunun siyasal çözüm yöntemleri-biçimleriyle ilgiliyken ikincisi “bölünme” korkuluğunu sallayarak çözümsüzlükte ısrarı esas alıyor.

Bunları, ‘sıra’sıyla irdelersek; devlet, hükümet ve düzen partileri adına yapılan  açıklamalarda, “klasik devlet politikası”nı sürdürme ısrarı dışında herhangi bir yenilik bulunamaz. Devlet üst bürokrasisi ve düzen partilerinin Kürt politikası sadece ulusal hak eşitsizliğini esas almıyor, genel demokratik hak ve özgürlüklere karşı baskı ve zorda ısrarı da içeriyor. MGK ve hükümetin “birlik sağlama” propagandası dayanaktan yoksundur. “Birlik”in zor ve inkar dayatmasıyla sağlanması ya da sağlanmak istenmesi politikası “birlik” söylemi ve “birlikte yaşam” ile karşıtlık içindedir. 87 yıllık siyasal pratik bunun için çürütülemez kanıtlar sunuyor.  İki ulusun birlikte yaşamı ancak gönüllülük ve serbest iradenin ürünü olarak gerçekleşebilir ve bunun için önkoşul inkar, baskı ve ayrımcılığın son bulması; dillerin ve ulusların eşitliğinin kabul edilmesidir. “Bölünmeye karşı” propaganda ve sözüm ona birlik için burjuva propagandası, orta ve küçük burjuva kesimlerin yanı sıra, Türk işçileri ve kent-kır yoksulları ana kitlesini de etkilemekte; Kürt ulusal özgürlük mücadelesi karşısında önyargıyla hareket etmelerine ve zor ile sağlanan “birlik”in devamı için sürdürülen burjuva savaşı karşısında, devrimci sınıf tutumuyla yer almalarını engellemektedir. Oysa, zora dayalı “birlik”in sürdürülmesi için uygulanan politika, siyasal özgürlükler için ve kapitalist sömürüye karşı mücadelenin ilerletilmesine ket vurarak mücadeleyi güçten düşürüyor; emekçi sınıf güçleri arasında güvensizliklere ve bölünmelere yol açıyor ve burjuvazinin diktasını sürdürmesinde, kolaylaştırıcı işlev görüyor. Devlet ve hükümet adına açıklamaların “bölücü terör ile sonuna dek savaş!” nakaratı etrafında odaklanmasının nedenlerinden biri de budur. Bu politika diğer yandan, Kürtleri ezilen ulus konumunda ve ulusal haklarından yoksun tutarak sahip olunan iktisadi-politik ve askeri avantaj, ayrıcalık ve çıkarları korumayı ve elden çıkarmamayı esas alıyor. Türk burjuvazisi toprakları, kara sularını, enerji kaynakları ve onlara erişim yollarını kaybetme korkusu içindedir.

Kürtler ise, temsilcilerinin sözleriyle kararlarını vermişlerdir: özgürce, ulusal haklarına sahip olarak kendilerini yöneteceklerdir. ‘Demokratik Toplum Kongresi’, Kongre oluşturucuları ve sözcüleri tarafından, “Kürt halkının en geniş kesimlerinin, demokratik- yasal kurumlarının bir araya geldiği bir platform” olarak tanımlandı. Basın-yayın organlarında, DTK’nı “Kürtlerin bir tür meclisi” olarak tanımlayan yorumlar yapıldı. DTK sözcüleri, “Özerklik uygulaması için çalışmalar yapacaklarını” açıkladılar. DTK’nın bazı temsilcileri tarafından “bir proje” olarak da ifade edilen örgütlenme biçimleri doğrultusunda, “köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent Meclisleri“nin oluşturulacağı açıklandı. Bazı il ve ilçelerde “demokratik özerklik projesi”nde sözü edilen “yerel meclisler”in kurulması çalışmaları başlatıldı. Tabelalar iki dilde yazılarak “iki dilli yaşama fiili geçiş” yönünde adımlar atıldı, vb.

Bu açıklamalar ve yorumlar ile, DTK’nın çeşitli toplumsal gelişmeler karşısındaki refleksleri, bu “kurum”un, kendini “Kürt Yerel Meclisi” olarak örgütlemekte olduğunu gösteriyor.

Kürtlerin kendilerini bölgesel düzeyde yönetmek istemeleri ve buna hazırlanmaları, ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkının bir biçimi olarak bölgesel özerklik yönünde atılan adımlar, Kürt ulusal mücadelenin geldiği yere ve bugünkü durumuna işaret ediyor. Bu yeni durumun başlıca özelliği, Kürtlerin kendi yönetimlerini, “idari model”lerini kendi güçleriyle inşa etmeye hazırlanmalarıdır. Kürt siyasal temsilcileri, Özerklik ile “ortak vatanda, birlikte”, ancak “kendi kendilerini yönetme” ve yaşamlarını böylece tesis etme amacında olduklarını söylüyor, bunun zor yoluyla bastırılmak ve engellenmek istenmesine asla boyun eğmeyeceklerini belirtiyorlar.

Kürtler adına yapılan açıklamalar esas alındığında, bölgesel özerkliğin bir “bölünme projesi” olarak görülmesi mümkün değildir. Ayrılma, ayrı devlet kurma her ezilen ulusun hakkı olmasına ve bu hak hak olarak kalmasına rağmen, Özerk bir Kürdistan, ulusal hak eşitliğinin pratik uygulanması biçimlerinden biri olarak gerçekleştiğinde, ayrı devlet kurma ihtiyacı doğmayabilir. Kürtler isterlerse, kendi devletlerini kurma hakkına sahiptirler. Bu hak şu ya da bu gerekçeyle kısıtlanamaz, reddedilemezdir. Ancak, Özerkliği “bölünme-parçalanma projesi” olarak göstermek, ezen ulus burjuvazisinin egemenliği için baş vurulan bir hileden ibarettir. Kürt hareketinin Özerklik önerisi ve istemiyle ortaya çıkması; Türk ulusuyla; Türk işçi ve emekçileriyle eşit ulusal haklar temelinde bir arada yaşama yönündeki isteğini ortaya koyması, bu yöndeki kuvvetli vurgu, istek ve tutum bu hileyi boşa çıkarmıştır.

Kürtlerin ulusal tam hak eşitliğini “Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi”, “yönetimin halka yayılması” gibi “belediye sosyalizmi” anlayışını çağrıştıran anlayışlarla ilişkilendiren ya da  “Avrupa Yerel Yönetimler Anlaşması”nın kriterlerine indirgemeye çalışan görüşlerin eleştirisi bu makalenin konusunu oluşturmuyor. Ancak, konunun bir biçimde, ve ” ülkenin yerinden yönetim” modeliyle bağlantılı gösterilmiş olması, bu bağlantı sınırları içinde de olsa, bir iki noktaya değinmemizi kaçınılmaz kılıyor.

‘Bölgesel Özerklik’ ile bazı Batı Avrupa ülkeleri ve ABD de uygulanan Eyaletler sistemi bir birlerinden temel önemde özellikleriyle farklılık gösterirler. Türkiye’nin “büyüklüğü”nden hareketle önerilen ya da önerilecek “yerel yönetimler” ile Kürt sorununun çözümü için “üniter devlet” dayatmasını reddeden ve Kürtlerin kendilerini Özerk bir yapı içinde yönetmelerine dayanan Bölgesel Özerklik arasında ‘ortak özellikler’ bağı kurulamaz. Ezilen ulusların-burada Kürtler- özgürce yaşamaları için siyasal kaderini tayin şekilleriyle burjuvazinin merkezi iktidarı altında, idari işlerin yerel yönetimlere “paylaştırılması”; böylece işçi ve emekçilerin sömüren sınıfın iktidarına karşı mücadelesinin “yerel idareler”e yöneltilip dağıtılarak etkisizleştirilmesi politikası arasında benzerlikler kurulması, Özerkliği, yani ezilen ulusun siyasal kaderini tayin hakkının gerçekleşme biçimlerinden birini daraltmak ve bir tür geçersizleştirmek olur. “Yerel iktidar olma”, “halkın iktidarlaşması” gibi kulağa hoş gelen argümanlarına karşın, halkın belediye ve diğer yerel kurumların politikalarını etkilemek ve kendi çıkarları ve talepleri için örgütlenmeler-çeşitli komiteler-meclisler halinde-gerçekleştirerek kapitalizm koşullarında daha iyi bir yaşam mücadelesi yürütmesi, ulusal eşitliği sağlama amaçlı Bölgesel Özerk devlet örgütlenmesinden farklı özelliklere sahiptir.

“Yönetimin halka yayılması” ile Kürt ulusal özgürlüğünün “Bölgesel Özerklik” biçimi altında gerçekleştirilmesi arasında doğrudan bir bağ yoktur. “Yerinden yönetim”i, Özerklik ile özdeş alarak bu yönetimde halkın daha doğrudan yönetime katılacağını ileri süren görüşler, daha demokratik bir niyet ve hedef taşımakla birlikte; bunun gerçekleşmesi koşullara bağlıdır ve her durumda mümkün olmayabilecektir. Burjuva iktidarı altında, bunu ne “yerinden yönetim” garanti eder ne de Özerk devlet koşulları altında halkın yönetime katılması kendiliğinden ve bunun için mücadele edilmeksizin, yani sınıf mücadelesi verilmeksizin gerçekleşebilir. Herhangi bir ‘yerel bölge’de, “hizmetler”den daha fazla yararlanmak, merkezi ve belediye gelirlerinin daha fazla kesiminin emekçilerin ihtiyaçları; yaşam ve barınma koşullarının iyileştirilmesi yönünde harcanmasını sağlamak için halkın “yerel meclisler” halindeki örgütleriyle devreye girmesi ve yerel yönetimler üzerinde baskı kurması ile “yerel iktidarlaşma” özdeşleştirilemeyecek farklı durumlardır. Burjuvazi, toplumsal yaşamın tüm temel yönlerini düzenleme gücünü elinde tuttuğu koşullarda; burjuva bürokratik merkezi devlet aygıtı ve sermaye egemenliği altında, bu merkezi yönetime bağlı “halkın yerel özyönetimi”ni, emekçi muhalefetini etkisizleştirecek bir olanak olarak değerlendirmek ve emekçilerin dikkatlerini iktisadi-sosyal ilişkilerin temel sorunlarından daha dar sorunlara çekme yoluyla iktidarına yönelik mücadeleyi zayıflatmak için kullanmaya çalışacaktır. “Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” yoluyla “yönetimin halka yayılması” projesi ya da düşüncesi, kapitalist iktisadi-sosyal ilişkiler temeli üzerinde ve burjuvazinin merkezi iktidarı altında “halk yönetimleri” kurgususuyla devlet hakkında hayaller yayma ve halk yönetimlerinin kapitalist egemenlik koşullarında olanaksızlığını gizleme riskiyle yüklüdür. Bu görüş, burjuva sınıf egemenliğinin merkezi araçlarını ilgilendiren her konuda; devlet aygıtı üzerine, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dair, burjuvazinin sınıf konumunu ve çıkarlarını koruma hassasiyetini; bunlar için “belediye hizmeti” ve “yetki”sine dair sınırlama; “veto etme”; görevden alma, cezalandırma dahil her yola baş vurması yöntemlerini dikkatten kaçırıyor; sınıf mücadelesinin temel sorunlarını yerel-küçük sorunlar derekesine indirgeyerek, işçi sınıfı ve emekçilerin dikkatini iktidar mücadelesinin ana sorunlarından uzaklaştırma riski taşıyor. Ezilen ulusun kendi kendini yönetimi anlamında Özerklik ise, işçi ve emekçilerin “yönetime katılması”nı her şart altında ve kendiliğinden sağlamaz. Halkın ‘komünler’ ve ‘meclisler’ halinde örgütlenerek yönetime katılmak istemesi ya da bunu fiilen gerçekleştirmesi durumunda ise, daha demokratik bir gelişmenin yolu açılabilecek, burjuva milliyetçiliğine ve ulusal çatışmalara karşı farklı uluslardan emekçilerin birliği ve dayanışmasının olanaklarını genişleyecek; Kürt emekçilerinin yönetimde etkili olmaları, hareketin demokratik gelişmesinin dayanağı olacaktır.

Kürt hareketinin bugünkü beleşimi içinde bunun ne denli mümkün olabileceği bir yana, Kongrede, halkın ” aşağıdan yukarıya örgütlenmesi”nden; “yerel meclisler“den söz edilmesi, AKP hükümetinin eteklerine tutunmuş, ancak demokrasi ve halk iradesi üzerine ‘mangalda kül bırakmayan’ liberallerin öfkesiyle karşılaşmıştır. Onlara göre, halk yalnızca burjuvazinin çıkarlarını esas alan bir iradenin temsilinde, sorun çıkarmadan uyum gösterdiği oranda, söz sahibi olabilmelidir! AKP liberallerinden olan ve Diyarbakır’daki “çalıştay”a da katılan Ali Bayramoğlu örneğin, “Doğrudan demokrasi, komünden yukarı çıkan bir siyasi karar mekanizması inşa etmek bu koşullarda insanı değil, modeli öne çıkarır, doğrudan demokrasi yukarı doğru dikey bir örgütlenme modeliyle karışır, alttan yukarı çıkan bir korporatist sistem doğar” demektedir.

Bu “eleştiri”, emekçilerin, yaşam alanlarında en alt birimden başlayarak, sermaye sistemi ve burjuva egemenliğine karşı-DTK metni, bazı atıflarına karşın bunu hedef olarak belirlemiyor-örgütlenmelerini ve doğrudan temsilcileri aracıyla-ki onları geri çağırma haklarına da sahip olacaklardır-kendi kendilerinin yönetimini gerçekleştirmelerine itiraz üzerinden şekilleniyor. Bayramoğlu, “komünden yukarı çıkan bir siyasi karar mekanizması”nın insanı merkezine alamayacağını ileri sürerken, DTK’inde alınan kararlardan ya da orada üzerine tartışılan örgütlenme biçimlerinden hareketle, aslında halk demokrasisi ve sosyalist toplumsal örgütlenme biçimlerine saldırıyordu. Ona göre, böylesi bir örgütlenme “totaliter bir anlayış”ın örgütlenmesi olacaktır(!) Kendi başına bir özgünlüğü olmayan ‘sol milliyetçi’ görüş ise, zora dayalı birliği “ulusal birlik” olarak kutsarken, ‘Özerk Kürdistan’ın Kürt kapitalistlerini sorunun çözümsüz olarak kalmasının gerekçesi olarak kullanma çabasındadır. “Tüm öteki koşullar eşit olmak kaydıyla” Leninist kaydı bir kalem darbesiyle ortadan kaldıran bu tür solculuk, proletarya ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesinin, büyük bir devletin geniş toprakları ve yaşam alanlarının bir tek iktisadi ‘bütünlük’ oluşturduğu koşullarında, daha yaygın ve güçlü yürütülmesi olanağına sığınır görünmesine karşın, eşitsizlik ve baskı koşullarını dayanak alma gibi bir “şansızlık”(!) ile yüz yüzedir. Bu “eleştiri” ve yaklaşım, Türkiye Kürt hareketinin ABD’nin politikalarına karşı gösterdiği direnç ve Türk işçi ve emekçileriyle birlikte mücadele ve yaşam yönündeki güçlü eğilimi ise görmezden gelip dikkate almamaktadır.

Özerkliği, “toplumsal parçalanmayı derinleştirir” gören “ulusal solcu”lar ve “sosyalistler”(!) de oldu. TKP gibi,-ki “sosyalizm için mücadele etme” iddiasındadır- daha önceki bir dönemde(2009), Özerklik istemiyle ilgili bazı açıklamalardan hareketle yayınladığı “Barış, Kardeşlik ve Birlik Bildirisi”nde, özerkliği reddediyor; “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi ve bölgesel özerkliğin geliştirilmesi, toplumsal parçalanmayı derinleştirir” diye, sözüm ona uyarıda bulunuyordu. Eski genel başkanı Aydemir Güler, Özerklik önerisini “sol milliyetçi” bir tepkiyle karşılayarak  “Ülkeyi birbirleriyle cehennemlik bir yarışa girişen bölgelere ayrıştırdıktan sonra ulusal birliğin ne anlamı kalacağını bilemiyorum. Bu emek cehennemini yönetenler bizzat Kürt olunca Kürt sorununun çözülmüş olacağını sananlarınsa, en azından derin bir yanılgı içinde olduklarını söyleyebilirim” şeklinde, sözüm ona akıl veriyordu! Ö.Dünyası’nda yayımlanmış bazı yazıları eleştirdiği sonraki açıklamalarında da Güler, emperyalistlerin ulusal kurtuluş mücadelelerine sızma, bu hareketleri istismar ederek kendi politikaları doğrultusunda etkileme ve hatta yedeklemeye çalışma politikalarından hareketle, ulusal kurtuluş mücadelelerinin antiemperyalist özellikler gösterebilmelerini ve ezilen ulusların bu mücadelelerinin desteklenmesinin sosyalist ve tutarlı demokrat olmanın koşulu olduğunu reddetmeye çalışıyor. Güler, Lenin’in ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını “dönemsel bir devrimci taktik olarak formüle ettiği” iddia etmektedir ve bunu “görmek için” hiç de derinlik gerektirmeyen bir “baştan sona okuma”nın yeterli olacağını söylemektedir. Güler, başkalarını cehaletle suçlar ve sözüm ona akıl vermeye çalışırken, çok bariz, açık ve yeni başlayanların dahi hemen fark edebilecekleri şekilde Lenin’in, en azından ulusal kendi kaderini tayin hakkı üzerine görüşlerini inkar etmekte, çarpıtmaya çalışmaktadır. Bu anlayışa göre, ulusal hak eşitliği mücadelesi gibi “dönemsel taktik bir sorun” kapsamındaki bir sorun günümüzde artık söz konusu bile edilemez. Güler, “emperyalizm maniple ediyor” diyerek, Leninist ulusal kaderlerini tayin hakkını inkar ederken, kendi görüşlerinin aykırılığını, Lenin’in düşünceleri üzerine demagojilerle örtme çabasındadır.

siyasal örgütlenme modeli olarak Bölgesel Özerklik

Birbirleriyle zıtlık gösteren yukarıdaki yaklaşımların muhtevasına da işaret etmek üzere, özerklik ya da daha yerinde bir deyişle bölgesel özerklik üzerinde durmak gerekiyor. Bölgesel özerklik neyi içerir, nasıl uygulanır?

Ulusların kaderlerini tayin hakkı, ezilen ulusun iradesini serbestçe belirlemesi, gönüllü birlik ve bir arada yaşamanın koşuludur. Bölgesel Özerklik, ezen-ezilen ulus ilişkisinin demokratik siyasal çözüm biçimlerinden biridir. Bölgesel özerklik ile zora dayalı birliğin yol açtığı ulusal baskı, çatışma, savaş ve yıkımlardan -kapitalizm koşullarında kurtulmak ne kadar mümkünse o kadarıyla- kurtulmanın yolu açılacak; devlet sınırları içerisinde yaşayan farklı ulus ve milliyetlerin ilişkilerinin demokratik esaslara dayalı olarak geliştirilmesinin ve gönüllü birliğinin koşulları yaratılacaktır. Bölgesel Özerklik “üniter devlet” anlayışı ve dayatmasının reddiyle Türk ve Kürt uluslarının tam hak eşitliği ve diğer ulusal toplulukların üzerindeki baskının sona ermesini içerir.

Ulusal baskı politikasına karşı, ulusların tam hak eşitliğini gerçekleştirmenin uygulanabilir bir biçimi olarak Bölgesel Özerklik, iktisadi-sosyal yaşam birliği ve ulusal nüfus yoğunluklu coğrafi bölgeler esası üzerinden uygulanacak olan bu siyasal örgütlenme biçimidir. “Özerk bölgeler”, bugün ancak Kürtler, Zazalar ve belli birkaç yerleşim alanındaki Araplar için, ulusal bileşim, yaşam biçimi ve iktisadi ilişkiler göz önünde tutularak oluşturulabilir. Farklı milliyetlerden emekçilerin içiçe ve dağınık biçimde yaşadıkları ve özel bir nüfus yoğunluğunun bulunmadığı, bir arada yaşamın doğallığı içinde belli bir uyumun gerçekleştiği bölgelerde, dillerin özgürlüğü esas alınır ve ulusal ayrıcalıkların ortadan kaldırılması politikası izlenir. Nüfus bileşimi ve coğrafi yerleşimin bir geçiş sürecini gerektirdiği ve geçici biçim olarak söz konusu olabilecek özerk yapılar dışında, özel ulusal adacıkların oluşturulması hedeflenmez.

Ekonomik-sosyal koşulları, yaşayış biçimleri, ulusal bileşimleri bakımından farklı özellikler taşıyan ulusal toplulukların yaşadıkları bölgelerin “özerkliği”, bugünkü ve temsilcileri tarafından “üniter devlet” olarak tanımlanan gerici-tek ulusçu devlet ile herhanği ortak özelliği bulunmayan ‘büyük  merkezi devlet’in demokratik merkeziyetçi “birliği”yle karşıtlık göstermez. Ulusal sorunun demokrasi temelinde çözümü ve hak eşitliğinin ifadesi olarak Özerklik mevcut “üniter devlet”i reddeder. Bu  “demokratizm” , baskı ve ayrımcılığın engelidir ve “yalnızca yarım milyon değil, 50.000 nüfuslu olsa bile özerk ulusal bucaklar”ın ve “eğer durum gerektiriyorsa ve eğer iktisadi ilişkiler bakımından zorunluysa”, bu tür “bucaklar”ın ayrı ayrı komşu bucaklarla birleştirilerek bir tek “özerk bölge” haline getirilmelerini dışlamaz.

Kürt burjuvazisi ve büyük toprak sahiplerinin özerk yönetimde hakim konuma gelme olasılığı, buna karşı bastırma politikalarıyla savaşma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ezilen ulusun burjuva-burjuva feodal güçlerinin ulusal harekette hakim konumda olmaları ya da ulusal devletin bu kesimlerin önderliğinde kurulması, Kürt işçi ve emekçilerine, sınıf mücadelesi yoluyla örgütlenmelerini geliştirerek devlet sınırları içindeki tüm uluslar ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin sınıf birliğinin gerçekleşmesi için devrimci ve enternasyonalist çalışmayı sürdürme sorumluluğu yükler. Özerklik koşullarında sınıf mücadelesinin hangi biçimler altında gelişeceği, sorunun bugünden belirlenemez başka bir yanıdır ve özerklik için önkoşul özelliği taşımaz. Güçlü olasılık, sermayeye karşı kendi sınıfsal iktisadi-sosyal hakları için çeşitli direnişler örgütleyen ve başlıca Kürt kentlerinde önemli bir kesimi işsizlik ve yoksullukla boğuşan geniş Kürt emekçi kitlelerinin, ulusal baskı politikasının “ertelettiği” ya da bir biçimde örtülmesine yol açarak geciktirdiği sınıf mücadelesini özerk yönetim koşullarında daha kesin ve kararlıca yürütmelerinin olanaklı hale gelmesidir.

Kürtlerin ulusal baskı altında oluşu, ‘ortak ulusal mücadele’ içinde farklı sınıf ve kesimlerden toplulukları bir araya getirmesine rağmen, Türkiye Kürt bölgesinin iktisadi-sosyal gelişim düzeyi, sınıf mücadelesinin koşullarını olgunlaştırmıştır. Kapitalist gelişme Kürt emekçilerinin çok büyük kesimini Türkiye’nin büyük kentlerine çekmekle birlikte, önemli Kürt kentlerinin hemen hepsinde, yaşam biçimi ve ilişkileriyle ayrı bir sınıf oluşturan işçilerle bu sınıfın geniş işsiz kitlesi ve kent ve kır yoksulu olarak kalabalık emekçi kesimler; Kürt zenginleri, büyük toprak sahipleri ve “işadamları” çevreleriyle farklı çıkarlara ve yaşam koşullarına sahip olmak üzere ayrışmışlardır. Bu ayrışmaya uygun olarak Antep, Adıyaman, Batman, Diyarbakır kent merkezlerinde işçi direnişleri, yoksul köylü hareketleri ortaya çıktı. Sınıf ayrımlarının üzerini örten ve emekçi ile onu ezeni “aynı ulus”tan olma nedenli olarak birbirlerine yakın tutan bağın, ulusların ve dillerin eşitliği sonucu, sihrini yitirmesi, bu mücadelenin daha ileriden, daha güçlü ve yaygın gerçekleşmesinin koşullarını da sağlayacaktır. Kürt işçi ve emekçilerinin sınıf bilinçli kesimi, kendi sınıfının çıkarlarıyla uluslararası emekçilerin çıkarları arasındaki bağı daha açık görecek ve Türk ve öteki milliyetlerden emekçilerle aynı sınıf örgütlerinde, aynı sendikalarda ve çeşitli kitle örgütlerindeki örgütlenmesinin ilerletilmesi için daha aktif şekilde değerlendirecektir. Ulusların kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri hakkının bölgesel özerklik şeklinde uygulanması, ulusal ayrımcı politikanın ve şovenizmin neden olduğu güvensizlikleri bir süreç içinde gidererek ve ulusal baskının sınıf çelişkilerinin üzerini örten perdesini yırtarak, burjuvazi-proletarya çelişkisinin tüm çıplaklığıyla görülmesine de hizmet eder.

Kürt sorununu “demokratik olmayan yoldan çözüme bağlama” olanaksızlığı, zor ve inkar yoluyla “birlik sağlama” olanaksızlığı, zora dayalı birliğin sürdürülmesini değil; mevcut devletin sınırları içinde zorla tutmayı sağlayan “demokrasi”yi değil; buna son veren ve birlikte ya da ayrı yaşama kararını Kürtlerin verecekleri tümüyle serbest irade beyanına dayalı bir demokrasiyi zorunlu kılar. Sorunun çözüm ihtiyacı ve oluşan ‘toplumsal baskı’yı “geçiştirmek” ve özerklik talebiyle yükselen mücadeleyi püskürtmek amacıyla ve sözüm ona “demokrasiye bağlılık -halkın iradesine saygı” adına “sorunu Türk halkına sorma” şeklindeki açıklamalar, ezen ulus milliyetçiliğini güçlendirmeye hizmet etmektedir. Kürtlerin nasıl yaşamaları gerektiğine merkezi Türk parlamentosunda alınacak kararlarla yön veren politikanın sonuçlarını önceden görmek için uzağa itmeye gerek yoktur. 87 yıllık egemen politika çözümsüzlüğü derinleştirmiş, daha ağır sonuçlar doğurmuştur.Ulusların kaderlerini serbestçe tayin, yani siyasal bakımdan ayrılma hakkı, ezen ulusun-ve emekçilerinin ‘referandumunu değil, baskı altındaki ve hakları inkar edilen ulusun ‘referandumu’nu gerektirir. Bir referandum için gereklilik gösteren demokratik siyasal koşullarda, nasıl yaşayacaklarını belirlemek üzere, Kürtler karar vereceklerdir. Hiçbir dış baskı ve tehdit olmaksızın, tümüyle kendi özgür iradeleriyle Türk ulusuyla birlikte mi, ondan ayrılarak mı yaşadıklarını beyan edecek olanlar Kürtlerdir. Özerklik talebi ve bu yöndeki örgütlenmeler,  bu irade beyanının ifadesi ve şekillenmesi olarak gündeme gelmiştir..

ulusal eşitlik ve anadilde eğitim hakkı

“Anadil eğitimi”  -“anadilde eğitim” hakkı Kürt sorununun en önemli ve öne çıkan taleplerinden birini oluşturuyor. ‘Ana okulları’nda  ve ilköğretimden başlanarak “yabancı diller” olarak tarif edilen İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca vb diler öğrenilmesine, öğretilmesine karşın, Kürtçe’nin eğitim dili olarak ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında kullanılması hala yasaktır.

Türk şoven milliyetliliğinin(ırkçılık) temsilcisi MHP; anadilde eğitimi “üniter bütünlüğe karşı sabotaj” sayıyor. CHP yönetimi, “Anadil eğitimi-anadilde eğitim ile anadil öğretimi farklıdır; biz anadil öğretimini kabul ediyoruz, isteyen yurttaş Kürtçe öğrenebilir, ancak resmi dil tektir, anadilde eğitim isteğiyle Türkçe’nin karşısına ikinci bir dil çıkarılmak isteniyor” iddiasını ileri sürdü. AKP ve hükümetinin sözcüleri, “tek dil, tek millet” söylemini sürdürüyorlar. Başbakan, “Kürt vatandaşlar”ın kendi aralarında Kürtçe “konuşabilmelerini”, hükümetinin “ileri demokrasi poliitkası”yla ilişkilendirmeye çalışıyor. Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ, Kürtçe’nin “bireysel kültürel haklar” çerçevesinde öğrenilebileceğini, ancak “kolektif topluluk” hakkı düzeyinde “kolektif talep” olarak kabul edilmesinin “olanaksız olduğu”nu belirterek, bunu “kırmızı çizgi”leri olarak açıklamıştı. Kendilerini ‘muhafazakar liberal’ olarak tanımlayan sağ gerici yazar ve sosyologlara göre de, Kürtlerin “kendi aralarında” Kürtçe konuşmaları, “anayasal eşitlik” için yeterlidir.(4)

Türk burjuva milliyetçiliği, Kürtçe’nin ‘kamusal alan’da kullanılmasını ve anadilde eğitimi bölünme nedeni sayıyor. Böylece Kürtlerin en temel demokratik haklarının ayaklar altına alınması haklı çıkarılmaya çalışılıyor. Bir ulusun ulusal haklarının inkarının “bölünme korkusu” üzerinden gerekçelendirilmesi kabul edilemez gerici bir politikadır. Bu bir yana, İsviçre’de üç resmi dilin (gerçekte üç buçuk resmi dil ve bir de Greko-Romence var) konuşulmasına ve İsviçre burjuva demokrasisine örnek ülke olarak gösterilmeye hala devam edilmesine rağmen, salt bu nedenle   bölünmediği bilinmektedir. Kürtçe’nin Türkçe gibi öğretilmesi-öğrenilmesi ve kullanılması bir haktır ve bu hak “ülke ve millet birliği”(!)ni parçalayıcı rol oynayabileceği gerekçesiyle reddedilemez. Uygulamalar, hiçbir ulusa diğerleri aleyhine ayrıcalık tanınmadığında, tüm ulusal topluluklardan işçi ve emekçiler arası birlik ve dayanışma duygularının güçlenmekte olduğunu; ayrımcılığın ortadan kalkmasının birlikte yaşam isteğini güçlendirdiğini göstermektedir. Ulusal baskının ortadan kalkması koşullarında, iktisadi-sosyal bağlar üzerinden ve kapitalist gelişmeyle birbirlerine doğru “itilmekte” olan işçi sınıfı ve emekçiler, sınıf mücadelesini daha güçlü şekilde yürütme olanağını elde etmişlerdir ve edeceklerdir.

Türk ve Kürt uluslarının ilişkilerindeki özgünlüklerden biri de, iktisadi nedenlerle olanın yanısıra, politik-askeri zoru içeren devlet politikası sonucu, Kürt nüfusun önemli bir kesiminin Türk nüfus yoğunluklu bölgelerde dağınık şekilde yerleşmiş olmasıdır. Kapitalist gelişme Kürt kırını çözerek nüfus göçüne yol açarken, buna, devletin Kürt mücadelesini bastırmak ve etkisizleştirmek için dayattığı ve milyonlarca insanın göç etmesine yol açan baskı eklenmiştir.(5)

İşçi sınıfı ve ezilenlerin yararına olan, sermayeye; onun yaşamın her alanını kapsayan çıkarlarının ideolojik-kültürel ifadesine karşı mücadeledir. Bu mücadele en iyi, en etkili şekilde, ancak her ulusun kendi dilinde yürütülebilir. Eğitimin demokratikleştirilmesi ve anadilde eğitim önündeki engellerin kaldırılması, “okulun milliyetlere göre ayrılması” burjuva milliyetçi anlayışını dışlar. Türkiye’nin büyük kentlerinde yaşayan Kürt çocuklarının eğitimi için Kürt okulları değil; tüm uluslardan eğitim yaşındaki genç ve çocukların birlikte ve fakat Kürtçe eğitimin de yapıldığı okullarda birlikte okumalarının koşulları yaratılmalıdır. Eğitim ve anadilde eğitim demokratik içerikte olmalı, şovenizm ve milliyetçiliği ve ulusal özelliklerin her bir ulus yararına güçlendirilmesini dışlamalı, tüm kademelerinde giderleri devletçe karşılanmalı, tüm milliyetlerden emekçilerin birbirlerine yaklaşmalarına yardımcı olacak tarzda örgütlenmeli ve gerçekleştirilmelidir.

‘Anadilde eğitim talebi ve hakkı, okulların ulusal kökene göre bölünmesini gerektirmez. Okulun iktisadi-sosyal alandan ayrı tutulması ve milliyetlere göre bölünmesi, burjuva ideolojisini ve şovenizmi güçlendirir. Bunu engelleyecek olan dillerin eşitliği ve Kürtçe eğitim önündeki yasak ve engellerin kaldırılmasıdır. Eğitim, bir dönem ABD’de olduğu gibi(beyazlar ve siyahlar için ayrı okullar vardı) Kürt ve Türkler’e göre bölünemez. Türkçe’nin kullanıldığı gibi, Kürtçe’nin de eğitimde ve toplumsal yaşamın her alanında engelsiz kullanılması ve gelişmesi, Türkçe’nin engeli olmayacağı gibi, herhangi bir dilin resmi dil olarak ilanı da mutlak bir gereklilik değildir. Devlet dili diye tek dilin ezilen ulusa dayatılması antidemokratizmin göstergelerinden biridir. Almanya, Meksika, Avustralya, Hollanda gibi ülkelerde dilin, resmi devlet dili olarak ilan edilmesine ihtiyaç bile duyulmamıştır. Kürtçe’nin Kürtler için resmi dil olmaması ve fakat Türkçe’nin resmi dil olarak dayatılması eşitlik bir yana, mantıklı düşünceye dahi aykırıdır.

Dillerin özgürlüğü; Kürtçe başta olmak üzere ‘azınlık dilleri’ önündeki engellerin kaldırılmasını gerektirir. Bütün ulusal topluluklardan Türkiye işçi ve emekçilerinin çıkarı, “anadilin özgürlüğü, demokratik ve laik okul” politikasının güç kazanmasındadır. Bu istemler, ancak yığınların demokrasi mücadelesinde seferberliğiyle, her bir siyasal özgürlük talebi için-ulusların kaderlerini serbestçe tayin hakkı bunlardan biridir- küçük ve lokal protestoları aşan yaygınlaştırılmış mücadele ve birleşik emekçi eylemleriyle elde edilebilirler. “Eğer bütün ayrıcalıklar yokedilirse, eğer dillerden birinin zorla kabul ettirilmesine son verilirse“, parlamentoda ya da başka kurumlarda Kürtçe konuşmak kimseyi ürkütmez; “bölücü tehdit” üzerine şovenist ummacı tüm etkisini kaybeder. Ulusların ve dillerin eşitliği, bir “ortak dil” ile anlaşmanın ya da eğer ezilen ulusun iradesi gönüllülük temelinde birlikte yaşam yönünde belirlenmişse, iki dilin de -yine gönüllük esasına bağlı- öğrenilmesi ve kullanılmasıyla emekçilerin anlaşmaları için koşulları uygun hale getirecektir.

Sorunun çözülmesi işçi sınıfının ve tüm emekçilerin yararınadır

Türkiye, yüzyılın başında, kapitalist gelişmenin henüz zayıf ve nispeten geri bir düzeyinde iken ulusal Türk ticaret burjuvazisinin, emperyalist işgale karşı mücadelenin başına geçerek, henüz gelişmesinin başında ve zayıf durumda bulunan işçileri ve geniş köylü kitleleri başta olmak üzere halk kitlelerini yedeklediği koşullar ile bugünkü koşullar arasında çok büyük farklılıklar bulunuyor. Ülkelerin emperyalist zincirin halkalarına dönüştüğü ve sermaye ihracının başlıca olgu haline geldiği o günün koşullarında, liman kentlerinde ve özellikle yabancı firmaların elindeki çeşitli işletmelerde görülen zayıf işçi topluluklarının ve onların devrimci örgütlerinin burjuvazi ve politikaları karşısındaki tutumundan farklı olarak bugün, işçi sınıfı milyonlarla ifade edilen güce ulaşmıştır ve toplumsal sorunların çözümünde, kendi adına ve sermayeden bağımsız politikalar izlemesi için, sadece güçlü sosyal dayanağa değil, dünya işçilerinin mücadele deneyimleri içinde şekillenen kendi sınıf ideolojisine de sahiptir. Kapitalist gelişme yüz binlerce, milyonlarca emekçiyi kırdan kente çekmiş, ortak özelliği emek güçlerini satarak yaşam araçları edinmeye çalışırken, kapitalistlere, onların emek gücü olmaksızın asla sahip olamayacakları artı değer sömürüsünü gerçekleştirme olanağı sağlayan bir sınıfın ‘bireyleri’ olarak bir araya getirmiştir. Bu, işçi sınıfı ve onun tarafından öncülük edilecek yoksulların, henüz güçlü ve engelleyici bir müdahale olanağına sahip olamadıkları koşullarda, “yeni bir ulus oluşturma”yı önüne hedef olarak koyan Türk burjuva sınıfının Kürtlere ve diğer milliyetlerden emekçilere karşı izlediği yok sayma, asimilasyona tabi tutarak kendi ulus birliği içinde ‘eritme’ ve bunu siyasi-askeri zor ile destekleme politikasına, bugün daha farklı, daha etkin ve somut biçimlerle müdahale etme olanağı var demektir. Türk işçi sınıfı ve emekçilerinin bugünkü sorunu, bu müdahaleyi devrimci tarzda ve tüm emekçilerin sermayeye karşı mücadelede birliği için yapmaktan geri durup durmayacaklarıdır.

Kürt ulus sorununun çözümsüzlüğü, ulusal baskının sınıf sömürüsü ve baskısını örtme işlevi nedeniyle Kürt işçi ve emekçisinin kendi burjuva ve büyük toprak sahipleri gericiliğine karşı mücadeleye atılmasını geciktirici ya da saptırıcı bir işlev gördüğü gibi, Türk ulusundan işçi ve emekçiler açısından da, burjuva-şovenist politika ve propagandanın yarattığı etki sonucu, sınıf çıkarları ve tüm milliyetlerden emekçilerin aynı ve tek sınıf örgütlerinde birleşmeleri için yürütmesi gereken mücadeleyi, gereksindiği kapsam ve düzeyde sürdürememe etkeni olmaktadır. Kürt, Türk ve diğer milliyetlerden emekçiler kapitalizm ve ülkenin iktisadi sosyal koşulları tarafından “birbirlerine doğru itilme”lerine karşın, ulusal baskı politikası buna karşıt bir eğilime güç vermekte; güvensizlik yaratmakta ve işçi-emekçi birliğini zaafa uğratmaktadır.

Emekçileri sermaye ve onun milliyetçi politikaları karşısında zayıf düşüren bu durumun devrimci tarzda değişmesi işçilerin tutumuna; özellikle de Türk ulusundan işçi ve emekçilerin tutumuna bağlıdır.

Ezen ulusun sınıf bilinçli işçileri, Kürtlerin Türk ulusuyla tam hak eşitliğini; yani bağımsız devlet kurma hakkını savunmalı, “kendi” burjuvazisine ve onun baskı ve zora dayalı bir arada tutma politikasına karşı mücadele etmelidirler. Kürt özgürlük mücadelesinin ulaştığı düzey ve bölgesel ve uluslararası gelişmeler, Türk proletaryası ve kent-kır yoksullarını, -eğer onlar tüm uluslardan emekçilerin sınıf birliğini sağlamayı sermayeye karşı sınıf çıkarları gereği sayıyorlarsa-, Kürt dilinin önündeki tüm engellerin kaldırılması, Kürtlere, siyasal bakımdan nasıl yaşayacaklarına kendi serbest iradeleriyle karar verme hakkının tanınması için mücadele sorumluluğuyla, ertelenemez şekilde yüz yüze getirmiştir. Sınıf bilinçli işçiler, kendileriyle burjuva milliyetçileri arasına kalın bir hat çizmeksizin işçi ve emekçilerin kapitalizme karşı birliğini örgütleyemezler. Onlar, burjuva milliyetçilerinin “ilkin ulusal görevler, sonra proletaryanın görevleri” formülasyonuna karşı, proletarya ve emekçilerin, “emeğin ve insanlığın sürekli ve hayati çıkarları“nı öne çıkarmalı ve ulusal özgürlük ile demokrasi mücadelesini birbirlerine bağlamalıdırlar. Kürtlere “Türk birliği içinde kalma”yı dayatan politika ve kültür, büyük burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin politikası ve kültürüdür. O,  şovenizmi ve hakim ulus burjuva milliyetçiliğini temsil eder. Bu politika ve kültüre karşı çıkmak, Türk işçisinin sınıf sorumluluğu, sınıfına olan borcudur ve ayrıca sınıfın kendi çıkarınadır.

Ulusal kaderlerini tayin hakkının kayıtsız şartsız tanınması, ne burjuva milliyetçiliğine karşı mücadeleyi ne de uluslararası işçi sınıfının yararına olmayan durumlarda, “ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyonu” gereksiz hale getirir. Hakkın kullanımının hangi biçiminin işçi sınıfının uluslararası çıkarlarına daha uygun düştüğünü gözetecek olan proletarya, ezilen ulusun ayrılma ve bağımsız devletini kurma hakkını savunurken, uluslararası gericiliğe karşı mücadeleyi güçlendiren bir çizgi ve politikayı propaganda eder. Ayrılmadan yana ya da ayrılmaya karşı propagandasını işçi sınıfı ve emekçi hareketinin uluslararası çıkarları belirler. Ancak o, en olumsuz koşullarda dahi, ezilen ulusun hareketinin ezen ulus burjuvazisi tarafından zor kullanılarak bastırılmasına karşı savaşmayı öncelikli görevi sayar. Sınıf bilinçli işçiler, “tüm öteki koşullar eşit olduğu” şartlarda; yani hiçbir ayrım, zor ve şiddet söz konusu değilse, “birlikte yaşama“dan yana tutum alır; propagandayı bu yönde sürdürürler ve ayrılma hakkının reddi ve bu yöndeki istemin şiddetle bastırılması politikasına tüm güçleriyle karşı koyarlar. Bu, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin de ihtiyaçlarından biridir.

Türk burjuvazisinin ulusal ayrıcalık politikası ve dayatması, Türk işçilerinin ve tüm ezilenlerin çıkarlarıyla tam bir zıtlık içindedir. Bu politika inkarı, eşitsizliği, ayrıcalığı içermektedir ve işçilerin sınıf birliğinin düşmanıdır. Türk işçi ve emekçileri, Türk burjuvazisinin Kürtleri zorla “birlik içinde” tutma politikasına karşı mücadele etmeli, ayrılma hakkını tanımalı ve bu hakkın zor kullanılarak engellenmesini reddetmelidirler.

Türkiye Kürtleri, ulusal eşitlik temelinde Türk ulusundan emekçilerle birlikte yaşamak istediklerini her vesileyle beyan ettiler. Kürt emekçi köylüsünün ve halk gençliğinin Kürt mücadelesinin en önemli kitle dayanağını oluşturması, bu tutumun maddi -sosyal temelini oluşturuyor ve böyle olması, tüm uluslardan Türkiye işçi ve emekçilerinin sermayeye karşı mücadelesinde, birleşmeyi kolaylaştırıcı işlev görecektir. Kürtlere karşı inkar ve Kürt direnişini kuvvet kullanarak bastırma politikası, Kürtleri ayrılmaya doğru zorlamasına; polisiye ve askeri saldırılar Kürt yaşamını katlanılamayacak şekilde ağırlaştırmasına ve şovenizm Kürtleri tahkir etmeyi sürdürmesine karşın; Kürt halk kitlelerinin ayrılmayı pratik bir politika olarak hala önlerine almamış olmaları, gönüllü birlikte yaşamın olanaklarına; bu olanakların henüz tükenmediğine işaret eder.

Kürtler, Türklerle birlikte yaşamaya karşı değil; buna zor yoluyla mecbur tutulmalarına karşı çıkıyorlar. Polis zorbalığına, jandarma zulmüne, köy boşaltmalara, özgürce yaşama hakkına sahip bir ulus olarak kabul edilmemelerine karşı çıkıyorlar. Anadilde eğitim; Kürtçe’nin serbestçe kullanılması önündeki tüm engellerin kaldırılmasını istiyorlar. Bu istemler demokratik siyasal özgürlükler ve sermayeden kurtuluş mücadelesinin yararınadır. Türk işçi ve emekçileri, Kürt ve diğer milliyetlerden işçi ve emekçilerle mücadele birliğini gerçekleştirmek için, bu elverişli durumu dikkatle değerlendirme; Kürt emekçilerinin birlikte yaşam yönündeki eğilimine hak ettiği önem ve değeri verme;  ulusal tam hak eşitliğinin tanınması ve anadilde eğitimin gerçekleştirilmesi için mücadele etme sorumluluğu taşıyorlar. Ulusal ayrımcı ve baskıya dayalı “birlik”(!) yerine, siyasal kaderini serbestçe belirlemeyi esas alan gönüllü birliğin sınıf mücadelesi açısından taşıdığı önemin farkında olarak sınıf bilinçli işçiler, Kürt-Türk ulusal tam hak eşitliği yönünde propagandayla ve zorla boyunduruk altında tutmaya karşı savaşarak, Türkiye’nin tüm milliyetlerden emekçilerinin birliğini güçlendirebilir ve ilerletebilirler. Sınıf bilinçli işçiler, Kürtlerin, Türk ulusuyla birlikte mi ondan ayrılarak mı yaşamak istediklerine kendilerinin özgürce karar vermeleri için mücadele ederek, tüm milliyetlerden işçi ve emekçilerin birliğini güçlendirecek; demokratik ve sosyalist bilinç düzeyinin yükseltilmesi önündeki dikenleri temizlemiş olacaklardır.

Bu, kapitalizme karşı ücret, sosyal haklar, çalışma-yaşam koşullarının iyileştirilmesi genel sağlık güvencesi vb aktüel-acil ve asgari gereklilikler için zorunlu olduğu gibi, proletaryanın uluslararası mücadelesine destek işlevi de görecektir.

Diğer yandan, Kürt işçi ve emekçileri, Türk ve diğer işçi ve emekçileriyle birleşmek için mücadelenin kendi görevleri olduğunu bir an olsun unutamazlar. Zira, “bir ulusun işçileriyle bir başka ulusun işçileri arasında her türlü ayırma girişimi, (….), ulusal bir kültürü, sözde tek ve bölünmez olduğu iddia edilen bir başka ulusal kültürle karşı karşıya getirme vb., burjuva milliyetçiliğinden esinlenen davranışlardır ..” (Lenin, UKKTH, sf 30-31)

“Ezilen ulus”un sınıf bilinçli işçileri, uluslarına yönelik baskı ve zorun her çeşidine karşı, ulusal tam hak eşitliği için mücadele ederlerken, işçi ve emekçilerin demokratik-sosyalist; ilerici ve anti emperyalist kültürünü geliştirmeyi esas alırlar. “Kim proletaryaya hizmet etmek istiyorsa” diyordu Lenin, “bütün ulusların işçilerini birleştirmeli ve ‘kendisinin’ olsun,başkalarının olsun, milliyetçiliğe karşı kesin savaşıma girişmelidir. Kim ulusal kültür sloganını savunuyorsa, onun yeri küçük burjuva milliyetçilerinin arasındadır, Marksistlerin arasında değil.”(UKTH, sf.22, sol yayınları-1998)

Kürt ve Türk ulusal hak eşitliği ve Kürtlerin zor yoluyla Türkleştirilmeleri politikasına son verilmesi, “bütün ulusal topluluklardan gelme işçilerin, bütün işçi sendika, kooperatif ve tüketim örgütlerinde mutlak birliği ve tam kaynaşması ile,..” demokratik siyasal özgürlüklerin kazanılması ve sömürüye ve ayrımcılığa karşı mücadelenin geliştirilmesi için koşullar daha ileri düzeyde oluşacaktır.

bir sonuç çıkarırsak

Proletaryanın uluslar sorununa yaklaşımının temel özelliği, ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması ve her ulusun ayrılma hakkının işçilerin sınıf mücadelesi açısından değerlendirilmesidir. Ezen ulus burjuvazisine karşı ezilen ulusun mücadelesi, baskıya karşı demokratik bir mücadeledir. İşçi sınıfı ve emekçilerin sınıf birliğinin çıkarları ve gerekleri, Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin şiddetle ezilmesine karşı çıkmayı zorunlu kılar. Kürtlerin ulusal boyunduruk altında tutulmaları, işçi sınıfı ve emekçilerin kapitalist sömürüsü ve sınıf egemenliği altında tutulmalarını kolaylaştıran, bu baskı ve sömürüyü gizleme işlevi gören dayanaklardan biridir. Bu tekelci gerici politikayla cepheden savaş, emperyalizmin ezilen ulus hareketini, onun burjuva-toprak sahibi sınıfıyla bağlar kurarak yedekleme taktiğini de boşa çıkaracaktır. Ulusal kaderini tayin hakkının, yani siyasal devletini kurma hakkının tanınması, ezen ve ezilen ulus işçi ve emekçilerinin sınıf birliği önündeki ulusal ayrımcılık kaynaklı engelleri kaldırır ve proletaryanın sınıf birliği bu hakkın savunulması mücadelesi içinde gelişip- güçlenir. Bölgesel özerklik, farklı uluslardan emekçilerin “aynı devlet sınırları içinde” birlikte yaşamaları için demokratik koşulları yaratır. “Ulusun egemenliği uğruna her türlü ulusal baskıya karşı savaşım” ve uluslardan ve dillerden biri için her türlü ayrıcalığa karşı mücadele, “ulusal kavgalarla karartılan ve geciktirilen proleter sınıf savaşımının mutlak çıkarına”dır ve bunu en kararlı biçimde sürdürmek işçi sınıfının görevidir. İşçi sınıfı, zorla dayatılan “özümleme”ye karşı mücadele ederken, iktisadi-sosyal gelişmenin “doğal seyri” içindeki kaynaşma ve birleşmeyi savunur, sınıf bilincinin burjuva ideolojisi tarafından karartılmaması için milliyetçiliği dışlar ve ulusal ayrıcalıkların ortadan kalkması, ulusal baskının tüm biçimlerinin tarihten silinmesi, ulusal çitlerin kalkması ve ulusların birbirleriyle kaynaşması için mücadele eder.

Hiçbir ulus ve hiçbir dil için ayrıcalık kabul edilemez. Ulusların ve dillerin tam eşitliği;   serbest iradeleriyle ayrılma ve kendi devletlerini kurma hakkı dahil ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması, tüm ulus ve milliyetlerden işçi sınıfı ve ezilenlerin yararınadır. Tam hak eşitliğini güvenceye alan siyasi, hukuksal, sosyal, kültürel vb. tüm alanlarda her türlü ulusal ayrıcalığı ve Kürt ulusuyla ulusal azınlıkların haklarının her türlü ihlalini ortadan kaldıran ve yasaklayan yasal-anayasal düzenlemeler, okulun ve eğitimin demokratikleştirilmesinin de koşuludurlar.

Tekel direnişinde, Çemen direnişinde, Tuğla işçilerinin eylemlerinde, ve Türkiye’nin büyük sanayi kentlerinin hemen tüm işletme ve fabrikalarında Kürt işçilerinin sermayeye karşı mücadelede Türk işçi kardeşleriyle gerçekleştirdikleri ya da gerçekleşmesi için çaba gösterdikleri dayanışma ve sınıf birliği, Marksistlerin ilerletmek için sahiplenecekleri ve savunacakları kültürün ilerici öğelerini oluştururlar.

___________________________________________________

 

DİPNOTLAR

Dipnot 1 : Demokratik siyasal sistemin yürürlükte olduğunu” propaganda eden burjuva sözcüleri, hukuksal-anayasal haklar ve eşitlik üzerine bol vazlarına karşın, işçi sınıfına, emekçilere, Kürtlere ve diğer “azınlıklar”a karşı baskı ve yıkım politikası izleyerek, siyasal gericiliği tahkim etmeyi sürdürüyorlar. Burjuva demokrasisinin başlıca göstergesi olarak sunulan “genel oy” ve “serbest seçimler”, sermaye fraksiyonlarının kurdukları hükümetler aracıyla emekçi kitleler üzerindeki boyunduruğu sürdürmeleri için baş vurulan biçimsel manevralardan öteye geçmiyor. Siyasal partiler yasası, seçim barajları, seçim kurullarının uygulamaları, mahkemelerin işleyişi ve diğer düzen kurumlarının baskısı, antidemokratik siyasal sistemi sürdürmeye uyarlanmıştır. İşçi sınıfının, emekçilerin ve Kürtlerin iradesinin seçimlere yansıması bin türlü baskı ve hileyle engellenmektedir.

Dipnot 2: Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde ortaya çıkan halk başkaldırılarından, ABD yönetimiyle birlikte, emperyalist ve gerici çıkarlar için yararlanma politikası izleyen devlet ve hükümet üst bürokrasisi, bu ülkelerin yönetimlerinin karşısına, “halklarının taleplerini dikkate alma” ikiyüzlülüğüyle çıktı. Arap halklarının “kaderleri”ne duyulan bu ilgiyi belirleyen, petrol başta olmak üzere enerji kaynaklarıyla pazarlara iletim yollarının denetimi ve İsrail gericiliğinin emperyalist jandarmalık için koruyucu kollara alınmasıdır. Bombardımanlar, kara askeri harekatları, işgaller ve işgal edilen ya da yönetimlerinin sınıfsal olarak değişmediği ülkelerle yapılan yeni anlaşmaların bağlandığı hedeftir bu.

Dipnot 3: Emperyalist işgalin yarattığı koşulları, halkların bağımsızlığı ve özgürlüğü için yol açıcı gören anlayışlar Türkiye Kürt hareketi içinde de ortaya çıktı. Ancak, emperyalizm yanlısı bu görüşler fazla yandaş bulamadı ve Kürt özgürlük mücadelesinin ABD emperyalizmine karşı aldığı demokratik ilerici tutum sayesinde boşa çıkarıldı.

Dipnot 4: Kürtçe’nin on yıllarca yasaklanmasının ve anadilde eğitimin hala yasak olmasının “yarattığı travma” -söz konusu olan travmadan daha kapsamlı toplumsal bir sorun olmasına karşın-üzerine sermaye basınında liberal burjuva yazarlarının kaleminden makaleler artık daha sık yer buluyor.

Dipnot 5: Bir meclis araştırma komisyonu raporunda 3600 civarında köy ve mezranın boşaltıldığı, 3 milyon civarında kişinin göç etmek zorunda bırakıldığı belirtilmiştir.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑