Sermayeye karşı mücadele ve yerel yönetimler

20-25 yıldan beri Türkiye’yi yönetenler, ne zaman sıkışsalar; ekonomide, siyasette ne zaman bir bunalıma sürüklenseler “Şu Yerel Yönetim Yasası çıksın da bu sorunlar çözülsün” propagandasına sarılmaktadırlar.
Kürt sorunu mu sıkıştırdı, “Bu sorunun çözümü yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesiyle mümkündür. Bunun için de Yerel Yönetimler Yasası’nın çıkarılması gerekir” diyen aklı evvellerin sayısı derhal artmakta, pek çok kişi ve çevre de bu “cımbızla çekilip alınmış”, mühendislik eseri çözümlemelere gerçekte “olur”muş gibi inanmaktadır. Şimdi buna “türban”, “dini eğitim” gibi talepleri olanlar da katılmakta; “Yerel Yönetimler Yasası” ile bu sorunların çözüleceği propaganda edilmektedir. Ya da belediyelerle ilgili sorunlarda; ücretini aylardır alamayan işçiye, gecekondusu yıkılan emekçiye, akmayan sulara, açıktan akan lağım sularına, salgın hastalıklara, eğitim ve sağlığın emekçiler için ulaşılamaz hale gelmesine çare olarak “Yerel Yönetim Yasası” gösterilerek, “bu yasa çıkmadan bunlar olur” denilmekte ve halkın öfkesi savuşturulmaktadır.
Bu yüzden de, bugüne kadar hazırlanıp “piyasaya sürülmüş, beş ayrı “Yerel Yönetim Yasa Tasarısı”nda; sözü edilen ve daha burada sözü edilemeyen pek çok sorun ile ilgili herhangi bir şey olmamasına karşın; bu propaganda bugün de, belki daha da artarak sürmektedir.
Hükümetler ve egemen propaganda odakları, bu durumdan yararlanarak kendi amaçlarına göre yerel yönetimleri yeniden düzenlemek için, bu yanlış anlamayı derinleştirip kullanmakta, halkın desteğini arkalarına almaya çalışmaktadırlar. Bu yaygın yanlış inanç dolayısıyla; “devletin tüm kurumlarıyla yeniden yapılandırılması” planı olarak ilerleyen “Kamu Yönetimi Reformu”na; salt kendine has sorunların çözüleceği varsayımıyla (“Yerel Yönetim Reformu”, “Kamu Yönetimi Reformu”nun bir ayağı olarak ele alınmıştır), pek çok ilerici, demokrat kesim, sosyal demokratlar, Kürt siyasi çevrelerinin en azından bazı kesimleri, İslamcı siyasi eğilime sahip çevreler destek vermektedirler. Daha da önemlisi; “Yerel Yönetim Reformu” kavramı üstünden öyle bir hava estirilmektedir ki, demokratikleşmenin, emekçilerin çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesinin, sağlık, eğitim, hatta kültür ve sanata dair kimin ne talebi varsa; bunların tümünün “Yerel Yönetim Yasası” üstünden gerçekleşeceği inancı yaygınlaştırılmaktadır. Tıpkı bir zamanlar; “özelleştirme” denilince, Türkiye’ye para yağacağı, sanayiinin modernleşeceği, her köşede bir işyeri açılıp işsizliğin biteceği, işçi ve memur emeklilerinin tatillerini Kanarya Adaları’nda geçireceği, ekonomideki bu liberalizasyonun siyasete de, herkesin demokrasinin nimetlerinden tam yararlanması olarak yansıyacağı, dolayısıyla Kürt sorunundan Şeriat sorununa, eğitimden sağlığa, iş güvencesinden işsizliğe tüm sorunların çözüleceği masalının gerçek olacağına inanılması gibi.
Son yıllarda; AB, Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye güçlerinin de doğrudan devreye girerek zorladıkları Kamu Yönetimi Reformu ve ona bağlı olarak dayatılan “Yerel Yönetimler Reformu”, şimdi daha sık gündeme gelmektedir. Nitekim AKP Hükümeti de, bir tasarı hazırlayarak ortalığa atmıştır. Ancak; yıllardır sürdürülen, herkesin kendi hayalindeki “Yerel Yönetimler Yasası” tartışması, ortaya atılmış tasarıya rağmen yukarıda belirtilen çerçeve içinde “her derde deva bir tasarı”ymış gibi tartışılmaya devam etmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, yasa Meclis’ten geçinceye kadar da bu tartışmalar sürecektir.
Dünya Bankası başta olmak üzere uluslararası sermaye güçleri, başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de, üretim ve hizmetleri tümüyle liberalleştirerek, kamu hizmetlerini ve bu hizmetlerin gereği olan üretim faaliyetini piyasalaştırmayı, uluslararası tekellerin faaliyetine açık hale getirmeyi amaçlamaktadır. Yerel yönetimlerde yapılmak istenen düzenlemeler de, bu genel amaca hizmet edecek biçime sokulmak istenmektedir. Bu çerçevede; İller Bankası’nın kapatılması, yerel yönetimlerin kendi yatırımlarını yapabilecek kaynaklara sahip olması (öyle görünmesi demek daha doğru) ve uluslararası sermaye ile serbestçe ilişki kurmalarını sağlayan düzenlemelerle, uluslararası tekellerle, uluslararası sermaye merkezleriyle yerel yönetimler arasında doğrudan bağ kurmayı amaçlamaktadırlar.
Bu yüzden de, yerel yönetimler sorununu tartışırken, uluslararası sermaye güçlerinin ve onların yerli işbirlikçilerinin bu amaçlarını göz önünde tutarak değerlendirmek gerekmektedir. Dolayısıyla Yerel Yönetimler Yasası’nın nasıl olacağı da; uluslararası sermaye güçleri ve yerli işbirlikçilerinin Türkiye’yi “yeniden yapılandırma” planlarına karşı emek güçlerinin, ilericilerin, demokrat ve devrimci güçlerin kendi Türkiye’lerini kurma mücadelesi arasındaki mücadele tarafından belirlenecektir. Başka bir söyleyişle, bütün diğer yasalar gibi, yasaya girecek maddelerin hangi sözcük gruplarından oluştuğundan çok; hangi güçlerin kurmak istediği Türkiye’nin gerçekleştirilmesine dayanak olacağı önemlidir.
Şimdi hükümet ve sermayenin öteki güçleri, uluslararası sermaye merkezlerinin de desteğini arkalarına alarak, “merkezi yönetimi” olduğu kadar yerel yönetimleri de; sermaye güçlerinin isteklerine göre biçimlendirmeyi amaçlamaktadırlar. 
Aslında bütün düzenleme çabalarının, “reform” yaygaralarının temelinde bu amaç vardır. Bu yazı boyunca söylenenlerin de, bu amaç gözetilerek yapılan değerlendirmeler olarak görülmesi gerekir.
Yazının bundan sonrası için bir temel olmak üzere, bu tartışmaya katılan kesimlerin başlıcalarını ve bunların iddialarını şöyle sıralayabiliriz:

Liberaller: Bu kesimler, “Yerel Yönetimler Yasası” eğer yerel yönetimlere yeterince yetki tanırsa, seçimle işbaşına gelecek yerel yöneticilerin, demokratik davranmak zorunda kalarak, halkın siyasetten dışlanmışlığına son vereceğini, yerel yönetimlere katılacak “sivil toplumun” Türkiye’nin demokratikleşmesinde önemli rol oynayacağını, eğitim ve kültürün yerel ihtiyaçlar düşünülerek düzenlenmesiyle, Kürt sorununun (Kürtlerin çoğunlukta olduğu illerde yerel yönetimlerin Kürtçe okullar açıp, Kürt kültürünün gelişmesine yardımcı olacak faaliyetleri destekleyeceğini) ve din-laiklik uzlaşmazlığının (örneğin yerel yöneticilerin türban, dini eğitim filan gibi sorunları merkezi hükümetlerden daha yumuşak yöntemlerle çözüp, laiklikle Şeriatçı eğilimleri uzlaştıracağını) çözüleceğini iddia etmektedirler. En büyük sermaye kesimlerinin de “piyasa serbestliği, kaçınılmaz olarak siyasette de serbestliği, demokrasiyi zorunlu kılar” mantığına (çarpık mantığına demek daha doğru) “demokrasi çözümü” olan bu tez; sermaye basını ve öteki propaganda kanallarından yayılmakta, dolayısıyla, hem “sol sivil toplumcu” kesimler, hem Kürt çevreleri hem de İslamcılar arasında hayallerin yayılmasına neden olmaktadır.
Liberal sol ve sosyal demokratlar: Bunlara göre yerel yönetimler, demokrasinin dolaysız olarak gerçekleştiği alanlardır. Dolayısıyla “sivil toplum kurumları”, meslek örgütleri gibi kurumlar, yerel yönetimlerde “katılımcı” olmalı; sorunların tanımı ve çözümü için seferber edilmelidir. Böylece halkın siyasete ve ülke yönetimine katılımı da gerçekleşmiş olur. “Yerel Yönetim Meclisleri”, bu katılımın bir dayanağı olarak yasallaştırılmalıdır. Bu kesimler, liberallerin hemen bütün varsayımlarını ve bu varsayımlardan çıkardıkları sonuçları benimsemekte, onların tezlerini “katılımcılık”, “meclis” vb. gibi kavramlarla “zenginleştirip” “sol” bir cila ile yutulur hale getirmektedirler. Bu çevrelerin bazıları ise, daha da ileri giderek, merkezi yönetimi “kirli siyaset” ama “yerel yönetimleri temiz siyaset alanı” olarak tanımlamakta ve yerel yönetimleri halkın ilgi göstermesi gereken tek siyaset alanı olarak tarif etmektedirler.
Kemalist çevreler: Bunlara göre; Yerel Yönetimler Yasası ile, yerel yönetimlere tanınacak serbestliklerle ülkenin üniter yapısı bozulacak, “federal sistem”e geçilecektir. Bu da, ülkenin bölünmeyle karşı karşıya kalması demektir. Çünkü, “Yerel Yönetim Yasası” yabancı güçler, Kürtçüler, Şeriatçılar ve liberaller tarafından Türkiye’nin bölünmesi amacıyla kullanılmak istenmektedir. Kemalizmden feyz alan bu siyasi çevreler, Dünya Bankası ve AB’den gelen yerel yönetimlerin “yeniden yapılandırılması baskısını”, ülkenin “federatif” hale getirilme çabası olarak yorumlamaktadırlar. “Federal yapı”nın ise demokratiklik görüntüsü arkasında Türkiye’nin bölünmesi demek olduğunu iddia etmektedirler. Bu gerekçeye dayanarak da mevcut sistemin korunmasını savunmaktadırlar.
Kürt siyasi çevreleri: Bu çevrelerin en azından bir bölümü, “Yerel Yönetimler Yasası” ile illerin, ilçelerin belirli bir özerkliğe kavuşacağını, eğitim, sağlık, kültürel hizmetler gibi sosyal yaşamı doğrudan ilgilendiren pek çok konunun merkezi yönetimin faaliyeti olmaktan çıkacağını ummaktadırlar. Böyle olunca da, en azından Kürtlerin yerel yönetimlerde ağırlıkta olduğu il ve ilçelerde, Kürt dili ve Kürt kültürü üstündeki baskıların ortadan kalkacağını düşünmektedirler. Bu yüzden de, aslında piyasanın tam egemenliğinden başka bir amacı olmayan “Yerel Yönetim Yasası”na, “demokrasiyi geliştirme misyonu” yüklemektedirler. Burada liberal yalanlara inanma geleneğinin rolü olduğu gibi, devlet katlarından da Kürtleri oyalamak, bu tür hayalleri uyandırarak günü kurtarmak isteyen işaretler verilmektedir. Ama, ortaya çıkan yasaların böyle bir özellik taşıdığını gösteren bir belirti yoktur.
İslamcı siyasi kesimler: Bunlara göre, yerel yönetimlere tanınacak serbesti, türban sorunu, “tekke”, “tarikat”, okullarda din eğitimi ve din eğitimi veren “kurslar” gibi sorunları önemli ölçüde çözecektir. Özellikle dini eğilimlerin güçlü olduğu il ve ilçelerde, yerel yöneticilerin bu sorunları çözmek için daha özenli olacağı ve üstlerindeki “radikal laiklik” baskısının azalacağını ummaktadırlar.

YERELYÖNETİMİN TARİHSEL DAYANAKLARI
“Yerel yönetimler”den söz edildiğinde, akla, “Batı Avrupa’nın özerk yönetimlere sahip kentleri” gelir. Ortaçağın sonlarında klasik feodalitenin yaşandığı, Adriyatik’ten Baltık Denizi’ne çizilen çizginin batısındaki Avrupa coğrafyasında ortaya çıkan bu kentlerdeki yönetime “komün” adı veriliyordu. Sonradan, pek çok kentte belediyeler, “komün” olarak adlandırılmaya devam etti.
Derebeylik sisteminin çöküşüne paralel olarak, ticaretle az çok zenginleşen kentler; derebeylerinden kentlerin yönetimini satın alarak, az çok “özerk kent yönetimleri” oluşturmuşlardı. Bu oluşumlar, kenti; güvenlik, sağlık, dini hizmetler, artan nüfusun ihtiyaçlarına yanıt verecek bir altyapı gibi hizmetler bakımından olduğu kadar, siyasi bakımdan da yönetiyordu. Sonraki yüzyıllarda; merkezi krallıkların güçlenmesine bağlı olarak kentlerin yönetimi, görevleri, bugünkü belediyelerin görevlerine indirgenen yönetimlere dönüştüler. Ama; modern yerel yönetimler de, birçok bakımdan, bu eski “özerk kent yönetimleri”nin kalıntısı olan kurum ve gelenekleri sürdürdüler.
Ama bugünkü anlamda yerel yönetimlerin oluşumu, ancak kapitalizmin gelişmesi, ticaret ve sanayiinin merkezi durumuna gelen kentlerin hızla büyümesi, bu büyümenin ihtiyaçlarına yanıt verecek yerel hizmetlerin toparlandığı yerel yönetimlerin, kendi tarihsel koşulları içinde şekillenmesiyle gerçekleşti.
Paris, Londra, Tokyo, Berlin gibi büyük merkezler; birbirinden farklı görünen yerel yönetim tarzlarına karşın; son tahlilde kent kavramının ifade ettiği ihtiyaçlar ve hizmetleri karşılamayı esas alan, bu bakımdan da birbirleriyle öz ve şekil bakımından da uyuşan yapıda yönetimlere sahip oldular.
Bir bütün olarak bakıldığında; ortaçağ kentlerindeki yönetimlerle, kapitalizm çağının yerel yönetimlerini ayıran şey; yerel yönetimin, sadece bir kentin kendi ihtiyaçlarından öte, merkezi yönetimin ihtiyacına göre de biçimlenmiş olmasıdır. Elbette ortaçağ kentlerinde bir “özerklik berati veren derebeyi” vardı, ama derebeyin, imtiyazına itiraz edilmediği sürece, özerklik tanıdığı kentlerin yönetiminde bir etkinliği yoktu. Kapitalizm çağında ise; yerel yönetimler, özerk oldukları kadar, merkezi yönetimi elinde tutan siyasi güçlerin müdahalelerine açık da oldular. En özerk “kent yönetimlerinde”, merkezi yönetimler, bir müdahale imkânını hep ellerinde tutmuşlardır. Sosyal demokratların ve liberallerin iddialarının aksine, burjuva demokrasisinde de “yerel yönetimlerin özerkliği” değil; asıl olarak “merkezi yönetimlere bağlılığı” vardır. Dolayısıyla, yerel yönetimlerin oluşmasında; seçilmiş yönetimlerin mi merkezi atamayla oluşan mekanizmaların mı etkin olduğu da, tamamen, “demokrasinin gelişkinliğine”, işçi sınıfının ve emekçilerin siyasete müdahalesinin boyutlarına ve ’17 Ekim sonrasında SB’nde sosyalizmin inşasında yapılan hamlelerin başarılarına bağlı kaldı.
Örneğin 20. yüzyılın ilk yarısında ve nispeten de ikinci yarısında; Avrupa’nın başlıca büyük kentlerinde yerel yönetimlerin belirli bir inisiyatif kazanması; pek çok sosyal hizmet görevi üstlenmesi, kent planlaması, konut sorununun çözümü, tüm halkın sosyal aktivitelerden yararlanacağı mekânlar ve mekanizmaların geliştirilmesi, kent içi kitle ulaşım sorunlarına çözüm getirilmesi, yüzyıla işçi sınıfının vurduğu damgayla yakından ilgiliydi. Bugün bile, Avrupa’nın pek çok ülkesinde; kentlerde ve kırsal alanda rastlanılan ve “bunları kim ne zaman, nasıl yapmış” diye hayret etmekten insanın kendisini alamadığı, pek çok konaklama, dinlenme merkezi, gençlik merkezleri, kadın evleri, kültür sanat faaliyetleri kompleksleri, spor tesisleri, konut kiralarını düzenleyecek etkinlikte bir sosyal konut yapımı (bu eserlerin çoğu bugün artık özel kişilere devredilmiş, ticari işletmelere dönüştürülmüş olsa da, hâlâ sosyal bir yanları vardır. Ama süreç, bunların da tümüyle piyasa malı haline getirilmesi doğrultusunda ilerletilmektedir) gibi yerel yönetim hizmetlerinin tümü, aslında; 20. yüzyılın ilk 50-60 yılındaki sosyalizm ve işçi mücadelelerinin, bu mücadelelerin bir ifadesi olarak yerel yönetimlere değen işçi elinin (elbette merkezi yönetimlere de) eserleridir.Yani; işçi sınıfı ve emekçi sınıflar; ekonomik ve sosyal bakımdan ne kadar hak talebinde bulunmuş ve siyasete müdahale edebilmişlerse; yerel yönetimlerin hizmetlerinin genişliği, bu hizmetlerin kent hayatına yansıyışı da, o ölçüde kapsayıcı; demokrasinin, halkın yönetime aktif olarak katılımının gelişmesine yardım edici olmuştur.
Dahası, en demokratik geçinen burjuva ülkelerde bile (üniter ya da federatif ülkelerde) “yerel yönetimler”in yetkileri, merkezi yönetimler lehine sınırlanırken, “yerel yönetimler”in “sınırsız yetkiler”le donatıldığı tek yerel yönetim sistemi, yerel sovyetler üstünde yükselen, tüm görevlilerin seçimle işbaşına geldiği Sovyetler Birliği’nde gerçekleşmiştir.
Yukarıda belirtilenler göz önüne alındığında şunlar söylenebilir: Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, gelişmiş kapitalist ülkelerde yerel yönetim yasaları çok fazla değişikliğe uğramamıştır. Ama hizmetlerin kapsamı ve veriliş tarzı; halkın yerel yönetimlere katılışına, işçi sınıfı ve halkın kent yönetimine müdahalelerinin gelişkinliğine, daha da önemlisi, emekçi sınıf partilerinin merkezi siyasete ve yerel yönetimlere katılmada gösterdikleri aktiviteye göre değişmiştir. Dahası, Moskova Metrosu, başlıca Sovyet kentlerindeki sosyal hizmetler, kentin tarihine, sanat ve kültür birikimine gösterilen saygı, hizmetlerin bütün bir kent halkına ayrımsız-imtiyazsız bir biçimde ulaştırılması, konut sorununun çözülmesi, kültür ve sanat faaliyetlerine yerel yönetimlerin önemli boyutta bütçe ayırıp organizasyonlar yapması, gençlik kampları, kitlelerin yararlanacağı spor tesislerinin kurulması, eğitim ve sağlık alanlarındaki sorunların kapitalist ülkelerde görülmemiş bir çabuklukla ve köklü biçimde çözülmesi, halkın yerel yönetimlere katılımı ve kent sorunlarının çözümündeki ilerleme, bütün bunlar Batı’da bilinebildiği ölçüde, yerel yönetimler daha işlevsel hale gelmiş, burjuva ülkelerin orta sınıfları bakımından bile, sosyalistlerin, komünistlerin yerel yönetimleri ele geçirmelerine kötü gözle bakılmamıştır. Dahası, büyük kentlerin kronik yerel yönetim sorunlarının çözülmesi için, işçilerin desteğini alan partilerin, en azından köken olarak komünist ve sosyalist olan (öyle bilinen) partilerin yerel yönetimlere gelmesi tercih edilir (bu, aynı zamanda, merkezi burjuva yönetimlere karşı bir denge unsuru olarak da algılanmıştır) hale gelmiştir. Ve bu eğilim, 1970’lere kadar sürmüştür.
Paris, Londra, Berlin gibi büyük metropol kentler ve öteki pek çok sanayi kentinde, işçi sınıfı partilerinin üyelerinin yerel yönetimlerde önemli görevlere seçilmeleri, birkaç dönem arka arkaya işçi kökenli belediye başkanlarının bu kentleri yönetmesi; gelişmiş kapitalist ülkelerde, kentlerin çevresini, konut sorununu, çevre sorununu, imar sorununu, sosyal hizmetler, kitle ulaşımı ve diğer altyapı hizmetleri bakımından, bu ülkelerin rengini değiştirecek kadar etkilemiştir.
Sözü çok uzatmadan ifade edecek olursak; gelişmiş ülkelerin merkezi yapısının “üniter” (Fransa gibi) ya da “federatif” (Almanya gibi) olması, yerel yönetimlerin işlevleri, yetkileri bakımından esasa ilişkin bir farklılık yaratmamaktadır. Ama bu yönetimlerde, işçi sınıfı mücadelesinin, emekçilerin talepleri bu yönetimleri ne ölçüde etkilemişse (yani emekçi sınıf partileri, işçi partileri yerel yönetimlerde ne ölçüde etkili olmuşsa); o kentlerdeki yerel yönetimlere halk katılımı artmış, halkın taleplerinin dikkate alınma oranı yükselmiş, sorunların çözümünde halkın ihtiyaçlarının gözetilmesi önem kazanmıştır. Dahası, yerel yönetimlerin yetkilerinin azlığı, ülkeleri daha bağımsız, dış etkilere karşı daha dirençli yapmadığı gibi, yerel yönetimlerin yetkilerinin fazlalığından, hatta yerel yönetimlerin “özerk”, federatif bir sitemin kurumu olmalarından dolayı da hiç bir ülke bölünmemiştir. Ya da tersine demokratik olmayan bir ülke; yerel yönetimlerinin daha “özerk” olmasından dolayı demokratik olmamıştır. Belki ortaçağın kendine has özelliklerinden dolayı, ortaçağ kentleri bakımından kent yönetiminin despotik ya da daha serbest olması önemlidir. Ama günümüz modern devletlerinde yerel yönetimlerin daha özerk ya da daha merkezi olması ile ülke yapısının demokratikliği arasında en azından doğrudan bir ilgi kurulamaz.

TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİMLER SORUNU
Ancak son yarım yüzyılda, ülke genelinde siyasi mücadelede geriye düşen ve burjuva düzen partileriyle iktidar mücadelesine girmek yerine, uzlaşmayı, uyumu savunan eski Marksist, sosyalist ve sosyal demokrat partilerin, yerel yönetimlerin demokrasi ve ülke yönetimindeki rolünü her şeyin önüne çıkarmaları; yerel yönetimlerin demokratikleşmesinin, bütün ülkenin demokratikleşmesinde “belirleyici” olacağı fikrini yaygınlaştırmıştır. Ama kendisi demokrat olmadığı halde, yerel yönetimleri demokrat olan ya da yerel yönetimlerdeki demokrasinin gelişimiyle kendisi de demokratlaşan bir ülke örneği henüz görülmemiştir.
Örneğin, Türkiye’de, merkezi bakımdan Kürt dilinin, Kürt kültürünün üstündeki baskılar sürerken; merkezi hükümetin, Diyarbakır ya da öteki yerel yönetimlere, Kürtçe üzerinde baskı yokmuş gibi, okullar açılması, kültürel girişimler yapılması, anadilde eğitim verilmesi izni vermesi elbette beklenemez. Çünkü yerel yönetimle ilgili yasaları da son tahlilde merkezi hükümet yapmaktadır.
Aslına bakılırsa, yerel yönetimlerin demokratikleşmede böylesine önemli bir rol oynayacağı iddiası, bu iddia sahiplerinin, burjuva devletin farklı fraksiyonlardan oluşmasını, bu fraksiyonların bazılarının bazı konularda farklı tutum almak istemesini aşırı abartmalarından gelmektedir. Yani bu çevreler, iddialarını, AKP Hükümeti’nin; Kürt sorununu ve İslam ile Cumhuriyet rejimi arasındaki sorunu çözmek için; yerel yönetimlere “eğitimin ve din işlerinin yöre halkının isteklerine göre düzenlenmesine imkân tanıyacağı” varsayımına dayandırmaktadırlar. Kemalistler de, buradan kalkarak, ülkenin bölüneceği, şeriatın hortlayacağı tezini savunmaktadırlar. Çünkü bu çevrelere göre; ülkenin demokratikleşmesini asıl olarak burjuva siyasi partiler ve onların düzeni değil de, askeri ve sivil bürokrasi sağlamaktadır. Elbette ki bütün bu görüşler; ilk bakışta doğruymuş gibi görünseler de, tümüyle yanılsamaya dayanan, abesle iştigal eden görüşlerdir.
Sadece dünyada değil Türkiye’de de, nispeten kısa Cumhuriyet tarihi içinde, yerel yönetimler; merkezi iktidarın bir uzantısı, onun amaçlarının yerel düzeyde gerçekleştirilmesinin aracı olmuşlardır. Yerel yönetim yasalarına renk veren de; merkezi olarak yönetimi elinde bulunduran sınıfın çıkarları; onun, yerel olarak şekillendirmek istediği ne ise, onunla uyumlu olmuştur.
Yasalar açısından; genel olarak yasa, o andaki sınıf güçlerinin pozisyonunun ifadesiyse, yerel yönetimler sorununda da, çok farklı değildir. Son 20 yılda beş kez “Yerel Yönetim Yasa Taslağı” çıkarılıp bunların yasalaştırılamamasının nedeni, hem sermaye güçleri arasındaki fikir birliğinin sağlanamamış olması hem de emekçilerle sermaye güçleri arasındaki güç ilişkisinin sermaye güçleri lehine yeterince bozulmamış olmasıydı. Şimdi bu ilişkinin yeterince bozulduğunu (kendi içlerinde de birliği sağladıklarını) düşündükleri içindir ki; yasayı çıkarmak için kolları sıvadıklarını ifade etmektedirler.
Şimdi AKP Hükümeti ve arkasındaki uluslararası sermaye güçleri ve yerli işbirlikçilerinin yasalaştırmak üzere harekete geçtikleri “Yerel Yönetimler Yasası”, bütün üretim ve hizmet kurumları piyasalaştırılmış, yabancı sermaye için cennet haline getirilmiş, yeraltı ve yerüstü kaynakları yağmaya açılmış bir Türkiye’nin “Yerel Yönetimler Yasası”dır. Mevcut koşullar göz önüne alındığında (emek mücadelesinin, demokrasi mücadelesinin düzeyi ve sermaye güçlerinin Meclis’te kazandığı güç vb.), başka bir şey beklenemez. Çünkü; işçi sınıfı başta olmak üzere halk kesimlerinin, hükümetler ve sermaye güçleri karşısında bu ölçüde geriletildiği bir dönemde, yasaya; emeğin çıkarlarının, halkın çıkarlarının, ülkenin bağımsızlığının, halkların kardeşliğinin, emperyalizme karşı mücadelenin taleplerinin ve demokrasinin temel ilkelerinin yansıması beklenemezdi. Bu yüzden de, yasa, daha amaç maddesinden başlayarak, terminolojisi ve içeriği ile tamamen piyasanın, Dünya Bankası’nın, IMF’nin, GATS’ın ve öteki uluslararası sermaye güçleri ve yerli işbirlikçilerinin isteklerini yansıtan bir taslak olarak biçimlendirilmiştir.
Yerel Yönetim Yasası’nın “temel yasası” olarak hazırlanan “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı”nda yerel ve merkezi yönetimin amacı şöyle tarif edilmektedir:
“Amaç:
Madde 1- Bu kanunun amacı, katılımcı, şeffaf ve etkin bir kamu yönetiminin kurulması, kamu hizmetlerinin kaliteli, süratli, etkili, adil ve ekonomik bir şekilde sunulması, rekabetçi piyasa şartlarının oluşturulması, devletin düzenleyici fonksiyonunun güçlendirilmesi, bakanlıkların ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının teşkili, kaldırılması, mevcutların bölünmesi veya birleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması, merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin teşkilat, görev, yetki ve kaynak dağılımı ile bunlar arasındaki ilişkilerin esas ve usullerini düzenlemektir. “
Elbette ki hizmetlerin katılımcı, şeffaf, etkin olmasına aklı başında kimse karşı çıkmaz. Ama, piyasacıların dilinde “katılımcılık”, “şeffaflık”, “etkinlik” bizlerin anladığından çok farklıdır ve tümüyle sermaye sınıfının çeşitli kesimleri arasındaki kontrole dayalıdır. Bu yüzden de, “katılımcılık” derken, “sivil toplum kuruluşu” dedikleri ve aslında merkezi idarede etkin olmayan burjuva kesimlerin yerel yönetimlere katılma aracı olan “vakıf”ların, tuzu kuru orta sınıf örgütlerinin (güzelleştirme dernekleri, yardım dernekleri vs.) katılımını; “şeffaflık” derken, halka hesap verirliği değil, burjuva firmaların piyasa koşullarında eşitleştirilmesini, “etkinlik”ten de; borçların ödenmesi ve piyasa kurallarının dayatılması için yerel yönetimlerin halka karşı popülizmden kaçınmasını, tavizsizliği (kuşkusuz ki, bu kavramların ideolojik anlamları çok daha derindir ve ayrı bir yazı konusu olacak kadar kapsamlıdır) anlamak gerekir. Ama, bu kavramlar “kulağa hoş geldiğinden”, halkı aldatmak için böyle bir kalıp içinde kullanılmaktadır. Ancak burada başka bir yenilik vardır, ve asıl amaç da, burada ifade edilmek zorunda kalınmıştır: Bu, daha amaç maddesinden başlayarak metinde yer alan “rekabetçi piyasa şartlarının oluşturulması” ve “devletin düzenleyici fonksiyonunun güçlendirilmesi” ifadesidir. Ve aslına bakılırsa, maddenin pratik amacı da bundan ibarettir. Yani, devlet, bütün hizmetlerini ve ürettiği malları piyasa koşullarında vermeyi amaçlamaktadır. (Bunun vatandaş için anlamı, “piyasa koşulları üstünden parasını öde, malı ve hizmeti al”dır.) Dahası devlet, hizmetlerin verilmesinde bir rol oynamayacaksa, sadece “düzenleyici” olacaktır. Yani hizmeti üreten, veren başkası, ama düzenleyen devlet olacak.
“Yok, o kadar da değil, burada biraz yorum zorlanmış” denebilir. Bu durumda, aynı “amaç” bölümünün “3. maddesi”nin “h” bendine bakılabilir. Bu bölümde kamu hizmeti üretilmesinin koşulları; “Kamu kurum ve kuruluşları, piyasada rekabet şartları içinde üretilen mal ve hizmetleri haksız rekabet oluşturacak şekilde üretemez. Bu ilkeye aykırılık teşkil eden bütün birimler tasfiye edilir ve yenileri kurulamaz” biçiminde açıkça belirtilmiştir.
Yasa taslağının bu maddesinden şunu anlamalıyız: Eğer bir hizmeti bazı firmalar üretiyor ve bunu belirli bir fiyattan satıyorlarsa; devlet ya da yerel yönetimler, bu hizmeti daha ucuza üreterek halka veremeyecektir; bunu yapmak “haksız rekabet” sayılacaktır. Dahası, eğer bir mal ve hizmet özel sektör tarafından üretilmeye başlanmışsa; bu mal ve hizmet, eskiden beri merkezi ya da yerel yönetimler tarafından üretiliyor olsa da bu birimler kapatılacaktır. Bu alanda, merkezi ya da yerel yönetimler, yeni hizmet ya da üretim birimleri de kuramayacaktır!
Örneğin eğitim, sağlık hizmeti ya da bir asfalt üretimi, bazı özel firmalar tarafından yapılıyorsa, devlet, bu firmaların piyasa koşullarında üretimi sürdürmelerini önleyecek bir fiyatla, bu hizmetleri veremeyecektir. Eğer bu firmalar bu hizmetleri verebiliyor ise, devlet kendi ünitesini kapatacaktır. Örneğin bir özel okuldan, bir özel hastaneden daha ucuza eğitim ve sağlık hizmeti verilemeyecektir. Ya da piyasadan daha ucuza asfalt üretip, yol bakımı yapılamayacaktır. Tersine, bu hizmetleri özel firmalar yapıyorsa, devlet üretime son verip; piyasanın ürettiği hizmet ve malların kalitesini denetleyecek bir “düzenleyici” pozisyonuna çekilecektir.
Tabii ki, işin bu aşamasında, uluslararası tekellerin talepleri ile bütün hizmetlerin piyasaya açılmasını şart koşan GATS’ın koşullarını da göz önüne alırsak; yerel yönetim; bugün yaptığı (kanalizasyondan elektrik dağıtımına, şehir içi ulaşımdan asfaltlamaya, sosyal hizmetten çevre koruma faaliyetine, imardan kültürel ve sosyal etkinliklere ve halk sağlığının korunmasına…. kadar bütün faaliyetlerini) tüm faaliyetlerden çekilmek ve sadece “düzenleyici” olarak rol oynamak durumundadır. Bunun Türkçesi ise, yerel yönetime düşenin; hizmetleri “şeffaf” bir biçimde ihaleye çıkarmak, ihalenin koşullarının titizlikle uygulanmasını denetlemek, hizmetlerin etkinliğini kontrol etmek ve bu hizmetlerin karşılığının piyasa fiyatları üstünden ödenmesi için, yerel yönetim vergilerini, gaz, elektrik, su fiyatlarını yükselterek, halkın boğazını sıkmaktan ibaret olacağıdır.
Aslında, bu somut durum karşısında, tüm öteki görevleri, mekanizmaları tartışmak yersizleşmektedir. Ama tartışılan “Yerel Yönetim Yasa Taslağı” gibi görünse de, aslında mücadelenin bütün alanları tartışılmaktadır ve bu tartışma üstünden halk saflarında kafa karışıklığı yaratılması amaçlanmaktadır. Bu yüzden de, “Yerel Yönetimler Yasa Taslağı”nın diğer bazı yönlerini daha ele alıp; taslağı hazırlayanların amaçlarını teşhir etmek gerekmektedir.

YEREL YÖNETİMLERE ÖZERKLİK GELİYOR MU?
Türkiye’de yerel yönetimin iki bileşeni vardır. Bunlardan birisi “belediyeler”, ötekisi ise “il özel idareleri”dir.
Belediyeler; etkin ve aktif kent hizmeti veren kurumlar olarak rol oynarken, il özel idareleri, sadece seçimlerde bazı kişilerin seçildiği, başında da il valisinin bulunduğu, varlığı yokluğu belirsiz bir kurum olarak, daha çok, kent dışındaki kimi madenler, tarım ve hayvancılık gibi işlerle ilgilenen kurumlar olmuşlardır.
Şimdi getirilen yasa taslağında da, bu iki kurum “yerel yönetim” olarak tanımlanıp, bunların “görev” ve “yetkileri” tartışılmaktadır.
Önceki yasayla kıyaslandığında; yerel yönetimleri güçlendiriyor gibi görünen tek önemli gelişme, il valilerinin, yerel yönetimler üstündeki tasarruflarının azaltılmasıdır. Valilerin yerel yönetimler üstündeki etkisinin azaltılması, daha önce il valilerinin denetiminde yürütülen köy hizmetlerinden yol bakımına, trafikten il içindeki madenlere, tarım ve hayvancılığa kadar pek çok faaliyetin (bütün bu alanların piyasaya açılmasından sonra, artık bunlara ne kadar faaliyet denecekse!) yerel yönetimlere devredilmesidir. Ama, burada da; aslında bütün bu faaliyetlerin piyasaya devredildiği düşünüldüğünde, il valisinin yetkilerinin sınırlanmasını, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması olarak değil, ama il valisinin sorumluluklarının önemli bir kısmının “piyasa”nın somut ifadesi olan ticari şirketlere devredilmesi olarak anlamak, daha doğru olur. Çünkü yasa; hizmet ve mal üretimini piyasaya açarak; valilerin olduğu kadar, belediyeler ve özel idarenin yetkilerini de kısıtlayarak, onları, aktif hizmet ve mal üretim kurumları olmaktan çıkarıp “düzenleyici” konumuna indirgemektedir. Üreten ve aktif olan ise; bu hizmetleri devralan firmalar olacaktır.
Ancak, bütün bu yetki devrine karşın, yasa taslağında, “Belediye bütçelerinin onaylanması yetkisi” valiye bırakılarak, “ipin ucunu tutmak” da ihmal edilmemiştir.
Ortada, tüm yerel yönetim faaliyetlerini piyasa koşullarına bağlayan bir yasa varken; liberaller, liberal sol çevreler, Kürt siyasi çevreleri ve İslamcı siyasi kesimlerden gelen; “Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı”nın demokratikleşmeyi teşvik edeceği söylemleri, bu nedenle, bu taslağa hoşgörülü bakmaları; bu taslağın “yerel yönetimlere özerklik tanıyacağı”, böylece Türkiye’nin üniter yapısının bozulacağı, bölücülerin , Sevrci’lerin amacına hizmet edeceği iddiaları kadar dayanaksızdır.
Bu yasa taslağından “demokrasi” bekleyenlerin düşünceleri; yasanın, başlıca hizmetlerin biçimlendirilmesi ve uygulanmasında “yerel yönetimlere inisiyatif tanıması” gibi nasıl ve nereden çıkarıldığı bilinmeyen bir varsayıma dayanmaktadır. Örneğin milli eğitim, din gibi kimi konularda yerel yönetimlere özerklik tanınsa bile, buradan bir demokratikleşme çıkmayacağı, çok açıktır. Ama varsayalım ki öyledir; “eğer yerel yönetimler bazı konularda özerkleşirse; memlekette demokrasi gelişir” denilebilse bile, yasa taslağının, bu bakımdan, tamamen “üniter uygulamalardan yana” olduğu pek açıktır. Nitekim Başbakan Tayyip Erdoğan da; “üniter devlet elden gidiyor” diyenlere, “Hayır, üniter devlete zarar verecek en küçük bir açık yoktur” diye yanıt vermiştir. Nitekim, yasa taslağında, önce merkezi yönetimin yetki ve görevleri sayılmış, “geriye kalan” ise, “yerel yönetimlere” bırakılmıştır.
Yasa taslağında “Merkezi ve Yerel Yönetimlerin Yetki, Görev ve Sorumlulukları” başlığı altında, “merkezi yönetim”in görevleri şöyle belirleniyor:
“Madde 4- Merkezi yönetimin kamu hizmetlerinin yürütülmesinde temel yetkileri
şunlardır:
“a) Adalet, savunma, güvenlik, istihbarat, dış ilişkiler ve dış politika hizmetleri.
b) Maliye, Hazine, dış ticaret, gümrük hizmetleri ile piyasalara ilişkin düzenleme ve denetleme hizmetleri.
c) Ulusal düzeyde haberleşme ve ulaşım hizmetleri.
d) Milli eğitimde eğitim ve öğretim birliğini sağlama, müfredatı belirleme ve geliştirme hizmetleri ile yüksek öğretim, ulusal düzeyde bilim ve teknolojinin geliştirilmesi, ulusal ve uluslararası düzeydeki gençlik ve spor organizasyonu hizmetleri.
e) Ulusal düzeyde koruyucu sağlık, üreme sağlığı ve ana çocuk sağlığı hizmetleri.
f) Ulusal ve bölgesel düzeyde çevrenin, ekolojik dengenin ve gıda güvenliğinin korunması ve geliştirilmesi hizmetleri.
g) Din hizmetleri.
h) Sosyal güvenlik hizmetleri.
ı) Tapu ve kadastro, nüfus ve vatandaşlık hizmetleri.
i) Acil durum yönetimi ve sivil savunma ile ilgili ulusal düzeyde yapılması gereken hizmetler.
j) Ulusal ve bölgesel düzeyde olmak üzere ormanların korunması, geliştirilmesi ve yönetimi hizmetleri.
k) Ulusal ve bölgesel düzeyde yürütülmesi gereken enerji ve madenlerle ilgili hizmetler.
1) Ulusal ve bölgesel kalkınma planlarının hazırlanması ve uygulanmasına ilişkin hizmetler ile bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıklarını gidermeye yönelik kalkınma program ve projelerinin uygulanmasına dair hizmetler.
m) Ulusal ve bölgesel düzeyde bilgi toplama, araştırma yapma, istatistik ve standardizasyon hizmetleri.
n) Vakıflarla ilgili olarak ulusal düzeyde yapılması gereken yönetim ve denetime ilişkin hizmetler.
o) Yerel yönetimlere teknik ve mali yardımda bulunma, rehberlik yapma ve eğitim desteği sağlama hizmetleri.”
Merkezi yönetimin görevleri böylesi ayrıntılı bir biçimde belirlendikten sonra sıra, yerel yönetimlerin yetki, görev ve sorumluluklarına gelmektedir. Onlar da, yasada 5. madde olarak düzenlenmiştir:
“Madde 5- 4. maddede sayılan ve merkezi yönetim tarafından yürütülmesi öngörülenlerin dışındaki görev ve hizmetler ile kanunlarda öngörülen ve açıkça başka bir kuruluşa verilmeyen her türlü mahalli ve müşterek mahiyetteki görev ve hizmetler yerel yönetimler tarafından yerine getirilir.
“Yerel yönetimler, görev, yetki ve sorumluluk alanlarına giren hizmetleri, idarenin bütünlüğüne, mevzuata, kalkınma planlarının ve yıllık programların ilke ve hedeflerine ve merkezi yönetim tarafından belirlenen esas ve usuller ile standartlara uygun olarak yürütür.”
Yasanın maddelerinde açıkça belirtildiği gibi; eğitimden sağlığa, kültürden sosyal hizmetlere, emniyetten sosyal güvenliğe kadar, akla gelebilecek tüm başlıca hizmetler, merkezi yönetime bağlanırken; sadece teferruata ait ve muhtemelen de devletin yıllardır “yük” gördüğü, “lağvetmeye hazırlandığı” köy hizmetleri, karayolu bakım hizmetleri, trafik düzenlemesi, şehir içi ulaşım gibi, bir yandan yasadaki “piyasayla ilgili” madde, öte yandan GATTS üstünden, zaten piyasaya açılacak olan hizmetler, “yerel yönetimlere” bırakılmaktadır. Üstelik, bütün bu hizmetlerin stardardı ve yerine getirilişi de yine merkezi hükümet tarafından belirlenerek, yerel yönetim ikinci kez dışlanmaktadır. Bu da yetmemiş olmalı ki; halk tarafından seçilecek yerel yönetime görevden el çektirmek için taslağa maddeler eklenmiştir:
“Madde 36- Merkezi yönetim tarafından belirlenen standartların karşılanması hususundaki yetersizlikler, yerel yönetimlerce yürütülen hizmetlerin aksatılması, kayıt ve işlemlerin mevzuata uygun olarak yerine getirilmemesi durumunda İçişleri Bakanlığı’nca sırasıyla şu uygulamalar yapılır:
“… hizmetin yerine getirilmesi, kayıt ve işlemlerin düzeltilmesi veya tamamlanması istenir… ilgili yerel yönetim hizmetlerinde ciddi şekilde aksamanın ve yetersizliğin devam ettiğinin tespit edilmesi durumunda İçişleri Bakanlığı’nın müdahalede bulunma yetkisi vardır. …”
Son yasa tasarısı, eski Yerel Yönetimler Yasası’na göre, yerel yönetimlere, mali bakımdan daha çok yetki tanımakta; merkezi bütçeden de paylarını yükseltmektedir, ama bu, yerel yönetimlerin mali bakımdan özerkleştiği anlamına da gelmemektedir.
Bu durum taslakta şöyle ifade edilmektedir:
“Madde 59- Yerel yönetimlere görev ve sorumluluklarıyla orantılı gelir kaynakları sağlanır. Kanunun belirleyeceği alt ve üst sınırlar içinde kalmak kaydıyla, yerel yönetimler tarafından toplanacak vergi, resim ve harçların oran ve miktarlarını belirlemeye, yerel yönetimlerin genel karar organları yetkilidir.
Madde 60- Yerel yönetimlere genel bütçe vergi gelirleri tahsilatından pay ayrılır.
Payların ayrılmasına, dağıtımına ve bu paylardan yapılacak kesintilere ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.
Merkezi yönetim, yerel yönetimlere uygulayacakları projeler için yardım yapabilir. Bu yardımlar, tahsis amacı dışında kullanılamaz.”
Kısacası yasa taslağında, bırakalım “özerklik”, “federatif yapı”, “merkez karşısında demokrasi odağı” olarak gelişmeyi; yerel yönetimlerin; kendi fonksiyonunu serbestçe, yerel yönetimleri seçen halkın istekleri doğrultusunda yapmak için, kendisine tanınmış yetkiler bile yoktur. Tersine, yerel yönetimler, merkezi yönetimin belirlediği sınırlar içinde kalırken, şimdi, buna, bir de, yeni tasarı ile, piyasanın, tekellerin baskısı eklenecektir. Bunun, öyle basit bir baskı olmaktan öte; belediyelerin imkânlarının yağmalanmasını, kapıya haciz dayanmasını, “Tahkim”e, uluslararası mahkemelere sürüklenmeyi, belediyelerin hizmetlerinin durdurulmasını, pek çok yerel yönetimin elindeki doğal kaynakların, arsa ve öteki malların yağmalanmasını da içeren bir baskı olacağını söylemek için, kahin olmaya gerek yok. Deyim yerindeyse, eskiden, sadece merkezi yönetimlerin baskısı altındaki yerel yönetimler, şimdi, merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin imkânlarını yağmalamak için saldıran kapitalist firmaların, uluslararası tekeller ve yerli işbirlikçilerinin kıskacına da alınmış olacaklar.
Burada; hizmetlerin piyasaya açılmasıyla ve merkezi yönetimin vazgeçtiği hizmetlerin de yerel yönetimlere devriyle ortaya çıkacak olan; işçi tasfiyeleri, kamu emekçilerinin sözleşmeli hale gerilmeleri ve işten çıkarılmalarıyla oluşacak “iç kaos”a hiç değinmiyoruz.

YEREL YÖNETİMLER VE MÜCADELE
Yerel yönetimler, sonuçta sistemin kurumları olarak işlerler. Ama, emekçilerin uzun mücadeleleri sonucunda, yerel yönetimlerin de hem yapısında hem de görevlerinde önemli sayılması gereken değişiklikler olmuştur. Dahası, yerel yönetimler, merkezi  yönetime göre, halkla daha “doğrudan” ilişki içindedirler ve kendilerine has özellikleri nedeniyle de, emekçi sınıfların, halkın mücadelesi sonucu nispeten daha kolay bir dönüşüm imkânına sahiptirler.
Yukarıda da belirtildiği gibi, egemenler, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de, yerel yönetimlere emekçi sınıfların mücadelesi sonucu olarak yüklenmiş olan görevleri (hizmetlerin yerine getirilmesinde halkın çıkarlarını göz önünde tutma, hizmetlerde yoksul-zengin ayrımı yapmama, gençlerin, kadınların, yoksulların korunması, ana çocuk sağlığı vb.) bırakarak; tüm hizmetleri “parasını verene” vermeye, bu hizmetlerin, piyasa koşullarında ve kapitalist firmalar tarafından yerine getirilmesi doğrultusunda bir yönelişe girilmiştir. Aslında bu; “yerel yönetime” son yüzyılda yüklenmiş olan bütün olumlu sıfatların reddedilmesi anlamına da gelmektedir.
Ama; sonuçta, bu, bir mücadeledir; halk, emekçiler, emekten yana partiler yerel yönetimleri kendi ihtiyaçlarının, kendi taleplerinin yerine getirilmesinin aracı olarak değerlendirirken, egemenler de, yerel yönetim hizmetlerini kârlarını artırmanın, kentleri kendi isteklerine uygun yerleşim yerleri haline getirmenin dayanağı olarak kullanmak isteyecektir. Bu yüzden, yerel yönetimlerin halka hizmet veren kurumlar olarak işlevlerini yerine getirmesi mücadelesi; sınıf mücadelesinin, halkın pek çok günlük talebini elde etmesinin ya da elde edememesinin görüldüğü alandır. Bu nedenle, yerel yönetimler alanı; şu yasa ya da bu yasa doğrultusunda yönetime gelinip gidilen bir alan değil, öteki mücadele alanları gibi; egemen sınıflarla halkın, hizmetlerin nasıl olacağı, kaynakların kimden sağlanacağı ve bu hizmetlerin nasıl ve kimin yararına verileceği mücadelesinin alanı olarak ele alınmak durumundadır.
Bu çerçeveden bakıldığında, yerel yönetimlerin düzenlenmesinin, onun kuruluş yasasının mantığının piyasa olmaktan çıkıp, halka hizmet veren kurumlar haline getirilmesine izin veren bir yasa olarak biçimlenmesi için mücadele edilmesi, bu alandaki temel tutumlardan birisi olmak durumundadır. Bu yüzden de, “yasasın çıkıp çıkmayacağı”, “hükümetin niyeti” vb. konularında uzun tartışmalar yerine; “halka hizmetin önünü kapatmayacak bir yasa” için mücadele öne çıkarılmak durumundadır. Bu da, yukarıda belirtildiği gibi; sadece yerel yönetimlerle ilgili bir sorun olmayıp, tüm kamu yönetiminin ve hizmetlerinin piyasalaşmasına karşı mücadelenin bir parçası olmak durumundadır. Dolayısıyla, bu alanda sürdürülecek mücadele; illerin, ilçelerin kendi koşullarıyla da birleşen, ama sermayenin kamu yönetimini yeniden biçimlendirmesine, IMF-Dünya Bankası-WTO … baskısıyla kurulmak istenen idari sisteme karşı, halktan yana, ona hizmet eden bir sistem için; Türkiye’nin demokratikleşmesi, bağımsızlaşması mücadelesinin parçası olmak durumundadır.
Türkiye’nin egemenleri ve hükümeti, ilgili yasal değişiklikleri parlamentoda onaylattıktan sonra, belediyelerin sorumluluk ve çalışma alanının genişleyeceği açık. Bu yasayı çıkarmak isteyenlerin; belediyeleri birer şirkete dönüştürüp, belediyelerin sorumluluk alanındaki üretim ve hizmet kurumlarını uluslararası sermayenin ve işbirlikçilerinin müdahale ve kontrol alanı haline getirmek istedikleri de açık.
Bu çerçeveden bakıldığında, emek hareketi için yerel yönetimler; demokrasi mücadelesinin geliştirildiği, halkın dolaysız bir biçimde yerel yönetim işlerine müdahale etmeyi öğrendiği alanlardır. Bu yüzden de; yerel yönetimler üzerinde, merkezi yönetimin mümkün olduğu kadar az etkisi olmasını savunmak önemlidir. Bu yüzden, yerel yönetimlerde, yetkinin, atanmışlardan seçilmiş yöneticilere geçmesi (tüm idari görevlilerin seçimle gelmesi), seçilmiş yöneticilerin sadece halk tarafından görevden alınabilmesi ve yerel yönetimlerin, sadece halka hesap veren  kurumlar olması önem taşır.
Bu açıdan yaklaşıldığında:
1-) Yerel yönetimler, kentin hükümeti gibi oldukları ölçüde özel bir işleve sahip olabilirler. Sadece şehircilik hizmetleri değil, halka yaşamın her alanında hizmet götürme, demokratikleşme, eğitim, sağlık, işsizlik, beslenme, hayat pahalılığı, üretici ve tüketiciyi koruma, kültür, sanat ve spor etkinlikleri gibi alanlar da yerel yönetimlerin doğrudan ilgi alanına girmelidir.
Kendi görevlerini ve çalışma programını halkın ihtiyaçlarından çıkaran bir yerel yönetim anlayışı, esas olmalıdır. Bunu başarabilmek için; halka karşı açık olmak, bütün kararları halkla tartışabilen ve uygulama aşamasında da halkın denetimine açık olan yönetimler oluşturmak gerekir. Halkın üretkenliği ve yaratıcılığının, kentin sorunlarını çözmede katılımcılığın kuru söz olmaktan çıkarılıp mutlaka uygulamaya sokulması gerekir. Sadece belirli bir kesime hizmet  veren kurumlar yerine, sendikalar, kitle örgütleri gibi doğrudan halk ve emekçi sınıf örgütlerini de yerel yönetimlere katan, ama, halk tarafından seçilmiş bir “Halk Meclisi”ne dayanan bir yerel yönetim anlayışı, yerel yönetimlerin temel dayanağı olmak durumundadır. Başka ülkelerde yerel yönetimlerin gelişkin olduğu dönemlerde, halkın katılımı, kent parlamentoları, “halk meclisleri” gibi kurumlar aracılığı ile olmuştur. “Referandum”un da, yerel yönetimlerin halka danıştıkları, halkın bir konuda tutum oluşturmasının vesilesi yaptıkları, yerel yönetime katılımın bir aracı olarak düşünülmesi gerekir. Türkiye’de, yerel yönetim mekanizmasının bu yöne evrilebilmesi için olumlu bir birikim vardır, üstelik ihtiyaçlar da dayatmış bulunmaktadır. Burada, kişi ve kurumların çıkarlarına göre yönetilen değil ama değil, halkın genel çıkarlarını gözeten, uygulamalarına ona göre yön veren bir yerel yönetimcilik anlayışı esas alınmalıdır.
2-) Merkezi otorite nasıl değerlendirirse değerlendirsin, belediyeler, halkın seçtiği ve halka hizmet etmesi gereken kurumlar oldukları ölçüde bir işleve sahip olabilirler. Aksi halde, olup olmamalarının anlamı yoktur. Bugün, yerel yönetimlerin bir işleve sahip olmasının önündeki en büyük tehlike ise; yerel yönetimlerin, birer şirket gibi, kâr amaçlı olarak yönetilmesi isteği, dayatmasıdır. Üstelik, bu görüşün sahipleri, isteği de aşarak, yukarıda belirtildiği gibi, yasa tasarısı olarak görüşlerini ortaya koymuşlardır. Oysa yerel yönetimler, halkla doğrudan ilişki içinde olan, olması gereken kurumlar olarak, sadece hizmet götüren değil, bünyesinde çalışan işçilerin, kamu emekçilerinin insanca yaşayacağı koşulları sağlayan, onlara köle muamelesi yapmayan kurumlar olarak da rol oynamak durumundadır. Bunun için de; şirketleşme, taşeronlaştırma, özelleştirme gibi işçiyi perişan eden, hizmetleri kapitalist firmaların kâr alanı haline getiren uygulamalara ilkesel bakımdan karşı olmak zorundadır. Bunun önkoşulu da, mümkün olan tüm hizmetlerin yerel yönetimlerin kendi bünyesinde üretilip, kendi işçileri, kamu emekçileri aracılığı ile dağıtılmasıdır. Bu çerçevede, yerel yönetimlerde birçok hizmet biriminde gerçekleştirilen özelleştirmeler iptal edilmeli; taşeronlaştırmalara, belediye hizmetlerinin piyasalaşmasına, esnek çalışmanın yaygınlaşmasına, uluslararası tekellerin “piyasa”ya girmesinin aracı olarak kullanılan “kalite çemberleri” oluşturulmasına ve ISO teşviklerine son verilmesi için mücadele edilmelidir.
3-) Özellikle temiz su kaynakları, önümüzdeki yıllarda, sermayenin iştahını kabartan insanlığın temel ihtiyaçlarından birincisi olacaktır. Yerel yönetimlerin su kaynaklarına sahip çıkıp koruması, onu, halkın ihtiyaçlarına göre değerlendirip, aynı zamanda da, bir gelir kaynağı olarak kullanması, her şeyden önce, bu değerli kaynağın, kâr için kaynakları yağmalayıp tahrip eden özel firmaların malı olmasının engellenmesi gerekir. Özellikle uluslararası tekellerin temiz su kaynaklarına el atmanın yanı sıra, atık suları da bir kâr alanına dönüştürmesi; “temiz su-atık su” alanını, bütün uluslararası anlaşmalarda ayrıca önem verilmesine yol açacak kadar büyütmüştür. Bu, yerel yönetimler bakımından da uyarıcı olmalıdır. Temizlik hizmetleri ve “çöp sorunu” da; hem hizmetin yerine getirilmesi hem de çöplerden ekonomik fayda sağlanması bakımından özel firmaların el attığı alanlardır. Bu kaynaklar; halkın lehine kullanılması kadar, belediye işçilerinin iş garantisi, insanca çalışma koşulları ve çöplerin bir gelir kaynağı olarak değerlendirilmesi bakımından da önemlidir. Bütün bunların da ötesinde, “çöplük”lerin kent sağlığını tehdidinin önlenmesi, çevreyi tahrip etmesinin önüne geçilmesi de, belediye hizmetleri, bir bütün olarak ve kâr amacı gütmeyen bir anlayışla ele alındığı ölçüde mümkün olacaktır. Büyük kent belediyelerinin kente yakın köyleri ve arazileri (meraları) çöplük haline getirerek sorunu çözmesi ya da özel firmaların çöpü oradan alıp kentin yoksul mahallerinin arsalarına dökmeleri, bir belediye hizmeti olarak görülemez.
4-) Kimsesiz çocuklar için çocuk yuvaları, yaşlılar için huzurevi, gençlik ve kadın kültür merkezleri, emekçi mahallelerine ücretsiz sağlık hizmeti götürecek belediye sağlık merkezleri, yoksullara sağlık ve eğitim yardımı, çalışanların çocukları için kreş gibi sosyal amaçlı yatırım ve çalışmalar, yerel yönetimlerin dikkat noktalarından olmak durumundadır.
5-) Kültür sanat etkinlikleri mutlaka desteklenmeli; bu konuda halkın dışarıda bırakıldığı, belirli aydın çevrelerle sınırlı kalan kültür sanat festival ve etkinlikleri yerine, halkın içinde ve önünde olduğu, en geniş kesimi kucaklayan, onlarla birlikte üreten, halkın değerlerini yaşatan ve sahip çıkan, dayanışma, ortak üretme duygu ve bilincini geliştiren etkinlikleri teşvik etmek, bu alanlar için fonlar oluşturmak, yerel yönetimlerin asli işlerindendir. Spor etkinliklerine ve gençliğin bu alandaki taleplerine belediyeler ilgisiz kalmamalıdır. Ancak bu, bazı belediyelerin yaptığı gibi, profesyonel futbol takımlarına gösterilen ilgi ile sınırlı kalan bir anlayışın reddi şeklinde olmalıdır. Semtleri, okulları, üretim alanlarını esas alan spor tesislerinin yapılması, amatör ve kitleleri kucaklayan etkinlikleri esas alan bir anlayış ve uygulama ile programlanmalı ve pratiğe geçirilmelidir. Çevre konusuna gereken önem verilmeli, çevreyi kirleten ve tahrip eden, insan sağlığını tehdit eden, yeraltı su kaynaklarını zehirleyen, bitki ve hayvan zenginliğini yok eden her türlü girişime ve bu olumsuz durumdan sorumlu kişi, şirket, kurum ve kuruluşlara karşı halkla birlikte mücadele edilmelidir. Meşru ve hukuki yollar kullanılarak çevre sağlığı açısından insanın geleceğini karartan her türlü girişimin boşa çıkartılması mücadelesinde, yerel yönetimler en önde olmalıdır.
6-) İmar sorunu ve çarpık kentleşme ülkenin temel sorunlarından birisidir. Bu alanda, genelde günü kurtarma, kısa dönemli çıkarlar ve rantiye ekonomisi esas alınmaktadır. Bu anlayışlara karşı mücadele, halktan yana bir belediyeciğin temel tutumu olmak durumundadır. Halkın ihtiyaçlarını karşılayabilen, insan ihtiyaçlarını, çevreyi, kültürü, tarihi dokuyu, ekonominin geleceğini düşünen, sadece günü değil geleceği de gözeten, bilim ve teknolojiden sonuna kadar yaralanan bir imar politikası, her ciddi yerel yönetimin temel kriteridir. Tarım arazileri üzerinde sanayi kuruluşlarına izin verilmemesi, yine emekten, halktan yana bir belediyeciliğin yaklaşımıdır. Bu araziler imara açılmamalıdır. Konut sorunu, bu kriterler ışığında düzenlenip, odalarla, akademik çevrelerle, üniversitelerle ortak çalışmalar yürütülerek “yaşanılır kentler” yaratılması, halkçı bir belediyeciliğin amacı olmak durumundadır.
2004’de yerel yönetim seçimleri vardır. Ve yukarıdaki yaklaşımda ifade edilen belediyecilik anlayışı doğrultusunda taleplerden oluşan bir “programla” bu seçimlere hazırlanmak için vakit geçirilmemesi gerekir.

II. iş süresini kısaltma mücadelesi ve “esnek çalışma”

İşgününün kısaltılması mücadelesi, genellikle ilerleme ve gerilemenin iç içe geçtiği çelişik bir süreç olarak cereyan eder. Vardiya sisteminin ortaya çıkış sürecine bakıldığında, bunun, yasal işgünü sınırlamasını geçersiz kılma ya da delme aracı olarak kullanıldığı görülür. “İlerleme”nin kapitalistlerce bir “gerileme”yle yanıtlanması, yani iş süresinde sağlanan kısaltmaların, tam da tersi amacı taşıyan kapitalist uygulamaların vesilesi haline getirilmesi olgusu, yeni bir şey değildir. Aksine, bu olgu, işçi sınıfının iş süresini kısaltma mücadelesi sonucunda geri adım atmaya zorlanan kapitalist sınıfın, her zaman başvurduğu bir yöntem ve sermaye olarak, doğasında yatan bir eğilimdir. 
İleri kapitalist ülke işçilerinin iş süresini kısaltma uğruna yaklaşık son 20 yılda verdikleri mücadeleler ve bu mücadelelerinin sonuçları da, bu genel tarihsel gerçeği doğrular mahiyettedir.
İşkolları ve ülkelere göre farklılıklar olmakla birlikte, ileri kapitalist ülkelerde, iş süreleri bakımından, bugün şöyle bir genel durumla karşı karşıyayız: Yasa üzerinde (ve ayrıca toplu sözleşmelerde) belirlenen iş saatleriyle, fiili durum, yani işçilerin tek tek işyerlerinde gerçekte çalıştıkları çalışma süreleri arasındaki fark, giderek büyümektedir. Hatta, resmi ve fiili durum arasında bir uçurumdan söz etmek daha doğru olacaktır.  Ve görünen o ki, bu uçurum, fiili durumun resmi durumla örtüşmesi yönünde değil, tersine, resmi iş süresinin fiili duruma uydurulması, yani 48 ve daha yüksek haftalık çalışma saatlerinin yasallaşması yönünde ilerlemektedir.
Kapitalizmin tarihine bakıldığında, yasa ve toplusözleşme ile işyeri pratiği arasında beliren bu tür ayrışma ve farklılaşmanın da yeni olmadığı kolaylıkla görülebilir. Ancak, özellikle 80’li yılların başlarından itibaren, yani; 70’li yılların sonlarında ileri kapitalist ülkelerdeki kitlesel işsizliğin hızlanarak artmaya başlaması üzerine, iş sürelerinin kısaltılması talebinin yeniden işçi ve sendikal hareketin gündemine gelmesi ve bunun uğruna kitlesel mücadelelere yönelinmesiyle birlikte, sermaye sınıfı, ilkin rasyonalleşme tedbirlerini yoğun ve hızlı bir şekilde artırma ve 90’lı yılların başında da, özellikle “esnek çalışma modelleri”ni  yaygınlaştırma suretiyle, bu farkı bir uçuruma dönüştürmüştür.
Bu uçurumun ana nedenlerinin başında; bir yandan sendika bürokrasisinin ve işyeri işçi temsilciliklerinin sermayenin “rekabet gücünü artırma” zorunluluğunu, yani sermayenin kendi mantığını kabullenmeleri gerçeği dururken; diğer yandan yenilmiş ve özgüveni sarsılmış işçi sınıfının saflarına, sermayeye fedakarlıklarda bulunarak, işin ve işyerinin, tarihsel kazanım ve hakların muhafaza edilebileceği düşüncesinin (sermayenin şantaj politikasının etkilerinin) küçümsenmeyecek boyutlarda sirayet etmesi olgusu gelmektedir.
Sermayenin bu alandaki pervasýzlýðý bugün öyle boyutlar kazanmýþtýr ki, iþ süresinin kýsaltýlmasýna dönük her istek ve giriþim, “esnek çalýþma”nýn yaygýnlaþtýrýlmasýnýn bir aracýna dönüþtürülmüþ bulunmaktadýr. (Alman Sendikalar Birliði’nin verdiði bilgilere göre, Almanya’da, bugün çalýþanlarýn yaklaþýk % 85’i þu veya bu þekilde “esnek” çalýþmaktadýr.) Sermaye bunu yaparken de; “uluslararasý rekabet ile bilimsel-teknik devrimin üretimin teknik temelinde yol açtýðý deðiþiklikler”in kaçýnýlmaz bir gereði olarak yansýttýðý “esnek çalýþma”yý, “modern toplumun modern insanlarýnýn” önemli bir talebinin (daha kýsa çalýþma talebinin) karþýlanmasýnýn tek “rasyonel” yolu olarak propaganda etmektedir. “Esnek çalýþma”, böylelikle, sermaye tarafýndan; kendisini, nesnel olarak giderek daha fazla dayatan iþ süresini kýsaltma ihtiyacý karþýsýnda, etkin bir “dalgakýran” olarak kullanýlmaktadýr.
Oysa; “esnek çalışma” uygulamaları, yasal iş süresi ile fiilen çalışılan süre arasındaki uçurumu; işyerindeki geçerli iş süresi ile bireysel iş süresi arasındaki farkı büyütmesi itibarıyla daha da derinleştirdiğinden, iş sürelerinin de, azaltmak şöyle dursun, daha da uzatılmasının birer araçlarıdırlar. Ayrıca, somut verilerin de kanıtladığı gibi, hafta sonu çalışma ile gece vardiyalarını artırmaktadır. (Aynı şekilde; “esnek çalışma”nın, “yeni işyerleri”nin açılmasını olanaklı kıldığı iddiası da, adi bir yalandır. Gerçekte, “en iyi durumda”, bu tür uygulamalarla düşük ücretli işler yaygınlaştırılmaktadır.)   
Tarihsel bakımdan, “esnek çalışma” saldırısı, işçi sınıfının ilk tarihsel kazanımlarından birisinin, “normal bir işgünü” kazanımının ortadan kaldırılmasını öngören bir saldırıdır. Böylelikle, Marx’ın normal bir işgününün belirlenmesiyle ilgili olarak sözünü ettiği “güçlü bir toplumsal engel”in altının demagojik söylemler eşliğinde oyulduğuna tanık olmaktayız. (Normal işgününün tasfiyesi madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzü ise, “normal iş ilişkileri”nin tasfiyesidir; yani süreli çalışma, part-time çalışma, taşeron işçilik, kiralık işçilik ve bütün bu anormal ilişkilere tekabül eden bir ucuz emek piyasası.)
“Esnek çalışma” yöntemlerinin özünde yatan amaç bellidir: kâr oranını artırmak, öncelikle değişen sermayede tasarruf, ulusal ve uluslararası pazardaki rekabet anarşisinin etkilerine karşı korunmak vb. vb.. Ancak, bütün bu hedeflere ulaşmanın önkoşulu, çalışmanın; “normal işgünü”nü yok sayan (nispi) azami ve asgari zaman sınırları içersinde emek-gücünün en ekonomik kullanımını sağlayacak bir esneklikte düzenlenebilinmesidir. Demek oluyor ki, “esnek çalışma”; canlı emeğin bir yandan tasarruf edilmesini mümkün kılarken, diğer yandan tasarrufsuz (bu durumda en ekonomik!) kullanımını olanaklı kılmaktadır.
“Esnek çalışma” yöntemlerinin bütün “felsefesi”, işgününün moral sınırlamalarının tanınmamasına dayanır. Bu “felsefe”; üretici güçler ve genel toplumsal koşullarda kaydedilen gelişmeler sonucunda, işçilerin artmış ve çeşitlenmiş bulunan (fiziki ve entelektüel) yaşam gereçlerini karşılamak için zamana ihtiyaç duyması olgusunu, baştan kabullenmez; asıl moral sınırlama olarak, kapitalist rekabeti ve deyim yerindeyse, “pazarın kaprisleri”ni esas alır. İşgünü süresinin sınırlarının kalkmasıyla birlikte, sermayenin işçinin emek-gücü üzerindeki “tasarruf yetkisi”ne getirilmiş olan toplumsal ve ahlaki sınırlar da giderek kaybolmaya başlar.
İşçilerin, ancak ekonomik kaybı kabullenmek pahasına “kazandıkları” zamanın, kelimenin tam anlamıyla boş zaman olduğu son derece açıktır. “Esnek çalışma”, işçinin “kendisine ait olan zamanın ne zaman başlayacağı”na dair belirginliğe vurulan bir darbedir. Yani; “esnek çalışma”, belirli bir şeyi, belirsizleştirmekte, ya da başka bir deyişle, belirsizliği belirginleştirmektedir. Nitekim “esnek çalışan” işçiler, çalışmadıkları zamanı, sosyal-entelektüel-kültürel ihtiyaç ve etkinlikleri için büyük oranda kullanamamaktadırlar, çünkü, hem zamanlarının planlaması genel olarak onlara ait olmaktan çıkmış, hem de “boş olan zaman” herhangi planlamaya müsait bir özellik ve istikrardan yoksunlaştırılmıştır.  Bu ilişkide, işçi açısından, zaman mefhumu, kendi özüyle çelişkiye düşürülmüştür (zaman mefhumu, her şeyden önce bir belirlemeyi ifade eder). Öyle ki, işçi için, “her şeyin bir zamanı vardır” sözünün bile pratik bir anlamı kalmamaktadır.
“Esnek çalışma”da işçinin bütün zamanı (çalışma ve özel yaşamı) sermayenin kendi kârını artırmasının emrine sokulmuştur. “Emeğin sermayeye gerçek bağımlılığı”, kelimenin tam anlamıyla katmerleşmiştir.
Açıktır ki, “esnek çalışma” uygulaması, toplumsal gelişme ve tarihsel kazanımlar bakımından, işçi ve emekçiler için büyük bir gerilemeyi ifade etmektedir. Başka gerçekler ve gerekçeler bir yana, tek başına bu olgular bile, dünya işçi sınıfının, uluslararası sermayenin “esnek çalışma” saldırısına, 6 saatlik işgünü – tam ücret karşılığı 30 saatlik iş haftası talebiyle karşı koymasının önemi ve yakıcılığını ortaya koymaktadır. 

“ESNEK ÇALIŞMA” SALDIRISI VE İŞBİRLİKÇİ SENDİKACILIĞIN İZLEDİĞİ ÇİZGİ
Almanya’da IG Metal sendikası başkanı Klaus Zwickel, iş süresi politikalarıyla ilgili olarak, sendikasının geçtiğimiz yıl düzenlediği konferansta ilginç bir “itiraf”ta bulundu. Dedi ki, 35 saatlik iş haftasına tedrici geçişi düzenleyen uzlaşma anlaşması, “bir bakıma esnek çalışma zamanının da doğuş anıydı”!
Alman Metal İşverenleri Örgütü Başkanı Stumpfe de, bundan iki yıl önce görevinden ayrılırken, iş sürelerinin kısaltılması konusunda “saati durdurabildiklerini” büyük bir memnunlukla belirtmekteydi.
Bu iki açıklamada, Alman işçi sınıfının (özellikle metal ve matbaa işçilerinin) 1980’li yılların ortalarında büyük bir kararlılıkla sürdürdüğü 35 saatlik iş haftası mücadelesinin kısa bir özetini görebiliyoruz: Sermaye, iş süresini kısaltmaya dönük adımları, “esnek çalışmayı” yaygınlaştırmanın aracı haline getirmiş; böylelikle, iş sürelerini kısaltma alanındaki kazanımların da canına okumuştur! İşçinin buradan çıkarması beklenilen sonuç da, “iş süresinin kısaltılması mı? Hayır, istemez!” olmuştur. “Saati” bu anlamda “durdurabilen” sermaye, şimdi kendisinin anladığı anlamda yeniden çalıştırmaktadır: Çalışma zamanın kısaltılmasına karşı kullanılan araç (“esnek çalışma”), şimdi uzatılmasının aracı olmuştur!
Kuşkusuz ki, burada neden ve sonuçları birbirine karıştırmamak gerekir. Yanlış olan (ya da “esnek çalışma”yı olanaklı kılan) 35 saatlik iş haftası mücadelesinin kendisi değildi. Tersine; 35 saatlik iş haftasının sermayeye telafi olanakları sunmayan bir şekilde, tam ve tavizsiz uygulanmasında diretilmediği için, işçiler açısından, beklenilen iyileşmeler sınırlı kalmıştır. Ve bu böyle ele alındığı için; yani, sendika bürokrasisi, bu noktada da büyük oranda sermayenin mantığını ve savurduğu tehditleri esas alan bir “35 saatlik iş haftası uzlaşma anlaşması”nı imzaladığı için; işçiler arasında “hayır, istemez!” anlayışı, belirli düzeyde de olsa, yayılma olanağını bulmuştur. Denilebilir ki, sermayeye verilen çok ciddi tavizler  nedeniyle, 35 saatlik iş haftasına tedrici geçiş, işçiler açısından; “8 saatlik işgünü”, “40 saatlik iş haftası” veya “hafta sonlarının serbest bırakılması” kazanımlarında olduğu gibi, “kültürel ve sosyal bir ilerleme” olarak algılanıp yaşanmadı. Aksine; 35 saatlik iş haftası, genel olarak iş süresinin kısaltılması olumluluğu yanında, işçiler için, pratikte aynı zamanda; daha yoğun çalışma, daha çok mesai ile hafta sonu çalışma ve daha çok vardiya anlamına geldi. (Fransa’da, belirtilen tavizlerden yoksun olmayan 35 saatlik iş haftası yasası çıktığında, haftalık iş saatini 38’den 35’e indirmek zorunda kalan EDF/GDF enerji tekelinin personel şefi şu açıklamayı yapmıştı: “Sorun değil, biz bu zararı telafi ederiz. Hatta bu süreçten, rekabet gücümüzü artırmış olarak çıkarız.” )
Bugün, iş sürelerini kısaltma talebine yönelik olarak, özellikle ileri kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının saflarında görülen ihtiyatlı tutumun gerisinde, sendika bürokrasisinin belirtilen “anlayışı”nın önünü açtığı bu acı deneyimin yattığı, su götürmez bir gerçektir. Şüphesiz, bu ihtiyatın ve mesafeli duruşun bir diğer nedeni de; -işgününün kısaltılması talebinin, sınıfın entelektüel gelişmeye, sosyal ve kültürel yaşantıya zaman bulması açısından taşıdığı anlam dikkate alındığında- sınıfın aldığı politik yenilgidir. İşçi sınıfının özgüveninin sarsıldığı ve iktidar iddiasının zayıfladığı koşullarda, bu talebe ilginin azalması, dahası; bu taleple birlikte karşılanacak fiziki ve entelektüel ihtiyaçların, çeşitli bireysel çalışma saatlerinin tercih edilmesi yoluyla karşılanabileceği yanılsamasının güçlenmesi (esnek çalışma modelleriyle, işgününün; iş saatleri dışındaki günlük yaşamın ritmine uyumlu hale getirildiği demagojisinin etkileri vb.. Kuşkusuz ki, tersi doğrudur: “esnek çalışma”yla, iş saatleri dışındaki günlük yaşam, “işgünü”nün ritmine uyumlu hale getirilmektedir.), bu bakımdan bir raslantı değildir.
İşçi sınıfının yenilgisinin çalışma alanındaki yansıması; böylelikle, toplumsal çözüm yolları bulma hedefiyle politik mücadele yerine, sermayece teşvik edilen bireysel çözüm eğilimlerinin  uç vermesi şeklinde olmuş; bu arada sınıfın faal ordusunun, işsizler ordusuyla ortak hareket etme düşüncesi de zayıflamıştır. İşçi sınıfı içersinde yenilgi yıllarında ortaya çıkma olanağı bulmuş bu eğilimin, geçici bir eğilim olduğuna şüphe yoktur.
Sendika bürokrasisi, bugün, neden olarak gösterdiği bu sonucu, iş saatleri konusunda genel mücadeleden çark etmenin gerekçesi haline getirmektedir. Çeşitli sendikal platformlarda, iş sürelerinin kısaltılması doğrultusunda özellikle ileri işçiler tarafından somut talepler gündeme getirildiğinde, “işyerlerinden böyle bir talep yok!” demagojisiyle, bunlar reddedilmektedir.
Bu tür demagojilere sarýlan iþbirlikçi sendikacýlýðýn gündeminde (bu salt Almanya’ya özgü deðil), bugün iþ sürelerini kýsaltma mücadelesi yok; onun yerine mevcut iþ sürelerinin “düzenlenmesi”ne katkýda bulunma var. “Düzenleme”den anlaþýlan ise, “esnek çalýþmayý sivilleþtirme”dir! Türkçesi: Bükemediðin eli öpeceksin!
Hemen belirtelim ki, buradaki “el bükememe” sonucuna, güç noktasýndan bakýlýp varýlmamakta. Bu sonuç, bir anlayýþýn; “esnek çalýþma” olayýný “döndürülemez bir süreç” olarak gören bir anlayýþýn ürünüdür. Zaten bu nedenle de, iþbirlikçi sendikacýlar tarafýndan, “modern bir toplu sözleþme”nin temel unsurlarý arasýnda “iþverenlerin esneklik talebini dikkate alma” hususu da sýralanmaktadýr. Böylelikle, “esnek çalýþma”nýn “nesnel” ve “kaçýnýlmaz” özelliðiyle ilgili burjuva liberal teoriler; sosyal demokrasi, çeþitli reformist akýmlar ve iþbirlikçi sendikacýlýk aracýlýðýyla iþçi sýnýfý saflarýnda yayýlmaya çalýþýlmaktadýr.
Soruna salt teknik bir açıdan bakıldığında, şu ileri sürülebilir kuşkusuz: sermaye açısından, (duruma göre, mutlak ve/veya nispi artı-değer üretiminin özel bir yöntemi olarak) “esnek çalışma”yı uygulama olanaklarını genişleten; üretim teknolojisinde sağlanan değişiklikler, bilimsel-teknik devrim ile derinleşip genişleyen uluslararası işbölümünün sunduğu olanaklar ve benzeridir. Fakat bu gerçek, “esnek çalışma”nın; bu teknik olanakların kendiliğinden kaçınılmaz ve döndürülemez kıldığı sürecin ürünü bir uygulama ve yöntem olduğu anlamına gelmez. Zira bu açıdan bakılacak olursa, kapitalist üretim tarzı koşullarında, üretim ve emek-sürecinde uygulanan her yöntem ve sistemin; teknik temeli, dolayısıyla teknik “zorunluluğu” olduğu söylenebilir. Fakat kapitalizmde, teknik temeli olan her iş örgütlenmesi ve yöntemi de uygulanmamaktadır! Demek oluyor ki, somut sınıfsal çıkarlar ve bu çıkarlar ekseninde verilen sınıfsal mücadeleler, dolayısıyla, bu mücadelede karşı karşıya gelenlerin arasındaki somut güç dengesi vb. faktörler, şu veya bu yöntemin uygulanıp uygulanmamasında tayin edici rolü oynamaktadırlar.
“Esnek çalışma”nın bu denli yaygınlaşıp uygulanabilmesinin asıl nedeni, işçi sınıfının dünya ölçeğinde aldığı politik yenilgi ve bu yenilginin; sınıflararası mücadeledeki güç dengesi, sınıf içindeki moral ve maneviyat bakımından beraberinde getirdiği çok yönlü sonuçlardır.
“Esnek çalışmayı” sivilleştirmek mümkün değildir. Bunu başarmanın ön koşulu, çalışmadaki “esnek”liğin; sermayenin kâr hırsına ve rekabetin zorunluluklarına göre değil, işçilerin insani ve toplumsal ihtiyaçlarına göre düzenlenmesidir. Ki, “sivilleşme” adına anlaşılması gereken budur. Fakat bu durumda da, “esnek çalışma”, sermaye için asıl esprisini yitirecektir! Kaldı ki, öngörülen sınırlar içerisinde, o sınırlar dahilinde olanaklı olmayan bir şey olanaklı görülüyorsa; bu sınırları baştan kabul etmeyen ve işçilerin kendi insani ve toplumsal ihtiyaçları tarafından belirlenen genel bir sınırlama (6 saatlik işgünü gibi) neden daha gerçekçi olmuyor?!
Açıktır ki, 35 saatlik iş haftası mücadelesinden çıkarılması gereken ders, iş sürelerinin kısaltılmasının “yarardan çok ziyana” neden olan bir çözüm yolu olduğu değildir. Sermaye bu alanda mevziler kazanmışsa, bu, 35 saatlik iş haftasının işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda uygulanmamış olmasından kaynaklanmıştır. Zira, işçi sınıfının bu alandaki mücadelesinin bütün tarihinin ortaya koyduğu gerçek şudur ki, ancak artı-emek zamanında nispi ve mutlak olarak (dolaylı/dolaysız) bir azalmayı öngören bir sınırlama, emek süresinde nispi ve mutlak anlamda gerçek bir azalmayı ifade etmektedir. Başka bir deyişle, ne iş süreleri kısalan işçilerin ücretlerinde bir azalmaya, ne de emek yoğunluğunda bir artışa olanak tanınmalıdır. Tam ücret karşılığında kısalan iş süresinde yerine getirilmesi gereken işin de, yeni işçilerin işe alınması suretiyle yeniden paylaşılması gerekmektedir. Bu, güvence altına alınmadığında, yani; işçi sınıfı bu taleple ilgili mücadelesinde, sermaye sınıfının dayattığı “ekonomik bakımdan yapılabilirliği”ne dair çekince ve tartışmaları bir tarafa iterek, kendi sınıfsal çıkarlarından hareket etmediği koşullarda; “zaman”dan elde edilen kazanımın teorik düzeyde kalması, pratik toplumsal yararının asgariye inmesi ve “ilerleme”nin işçiler açısından bir “gerileme” olarak yaşanması kaçınılmazdır.  
Belirtilen nedenlerden ötürü, işçi sınıfı; iş süresini kısaltma talebinden vazgeçmemeli; verilen tavizlerle etkisi sınırlanmasına rağmen, bir ilerlemeyi ifade eden 35 saatlik iş haftasını, doğru ve zorunlu bir yönelim olarak savunmalı; dahası, bu mücadelesinden doğru dersleri çıkarmış olarak, 6 saatlik işgünü – tam ücret karşılığı 30 saatlik iş haftası talebiyle ileriye atılmalıdır.

Gençlik üzerine

Kapitalist emperyalist sistemin sözcülerinin 90’ların başında ortaya attığı tek kutuplu küreselleşmiş dünya ve bu dünyaya barış, özgürlük, mutluluk ve bolluğun hakim olacağı iddialarının üzerinden tam on üç yıl geçti. Tüm yıllar boyunca görüldü ki, burjuvazinin sözcülerinin iddialarının tam tersine açlık, yoksulluk, işsizlik hızla artarak dünya ölçüsünde yayılmaya devam etti.
Bırakalım barışın dünyaya hakim olmasını, Balkanlar’dan Kafkasya’ya Ortadoğu’dan Avrupa ve Amerika’ya kadar, dönem, gerek iç çatışmalar gerekse de ülkeler arası savaşların dünyanın hemen her yerine yayıldığı bir dönem olarak hâlâ devam ediyor. Son olarak Irak’a yönelik ABD işgali ve öncesindeki Afganistan işgali gösterdi ki, 11 Eylül sonrası sözde barışçıl “Yeni Dünya Düzeni” yalanlarının yerini terörizmle mücadele yalanı aldı. ABD dünyayı terörizmden kurtarma bahanesiyle işgal ve katliamlarını meşrulaştırmaya çalışıyor ve kendi lehine Ortadoğu’yu  yeniden şekillendirme operasyonu olarak devreye sokulan  plan  uygulanmaya devam ediyor. ABD emperyalizminin dünyadaki hakimiyetini arttırma çabaları, emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin artmasına yol açtı. Öte yandan daha da önemlisi, işgalin yarattığı öfke ve tepki sonucu dünyanın tüm bölgelerinde emperyalizme karşı milyonların katıldığı sokak gösterileri ve grevlerin örgütlenmesiydi.
Gençlik ise, cesaretle ve militanca öne atılarak bütün gösterilerde emekçilerle kol kola emperyalizme öfkesini haykırdı; ders boykotlarıyla kendi alanından emekçilerin grevlerini destekledi. Diğer yandan 2003 1 Mayıs’ı da işgal ve katliamlara karşı alanlara çıkan, mücadeleye yeni katılan gençlerin, 1 Mayıs mitinglerinin yapıldığı tüm illerde kortejlerin havasını, coşkusu ve kitleselliğiyle değiştirdiği bir yıl olarak hafızalara kazındı. Kortejlerde bu yıl her zamankinden fazla atılan “Gençlik Gelecek, Gelecek Sosyalizm” sloganları ise, gençliğin geleceğini nerede gördüğünü ve burjuvazinin ideolojik, kültürel kuşatmasına rağmen bu düzenden her zamankinden  daha hızlı ve daha kitlesel şekilde kopmaya dair sinyaller verdiğini kanıtladı.
Irak’a yönelik işgalin başladığı bir dönemde gençliğin anti-emperyalist mücadeleye kazanılması şiarıyla konferanslarını başlatan Emek Gençliği, 3 Mayıs’ta İstanbul’da 51 ilden  260 delegeyle yaptığı merkezi konferansıyla, konferanslar sürecini tamamladı. Gençlik kesimlerinin çeşitli alanlarından katılan delegelerin kendi alanlarındaki mücadelenin sorunları, ihtiyaçları ve gelişen yönlerini çeşitli yönleriyle irdelediği konferans; kısa bir süre önce yaşanan  21 Mart ders boykotları, eylemler ve 1 Mayıs’ın arkasından gerçekleşmesi nedeniyle,   gelişkin tartışmaların, çalışmanın çıkardığı zengin örneklerin sunulduğu ve mücadeleye dair somut kararlarların alındığı bir konferans olarak son buldu ve Emek Gençliği örgütlerinin önüne önemli görevler koydu.

YÜKSEK ÖĞRENİM  GENÇLİĞİ İÇİNDEKİ ÇALIŞMA
’80 sonrası YÖK karşıtlığı ve formasyon sorununa karşı yürütülen çalışmalar kimi üniversitelerde kitlesel eylemliliklere doğru genişlemiş, ancak hareket, hem lokalliğin aşılamaması ve “tek fakülte ya da tek üniversiteyle” sınırlı eylemlerin yaşanması, hem de  eylemlilikler sürecinde hak almaya yönelik olmaktan çok protestocu bir tarzın hakim olması ve üniversite sınırlarını aşarak emek hareketiyle birleşmeye yönelmemesi sonucu uzun bir dönemdir istikrarsızlık ve durgunluğunu aşamamıştır. ABD emperyalizminin Irak’a yönelik işgali, üniversitelerde uzun yıllar sonra anti-emperyalist mücadeleyi fişeklerken, içinde bulunduğumuz dönem, akademik demokratik mücadeleyle sınırlı ve protestocu tarzı aşamayan gençlik mücadelesinin ülkedeki işçi ve emekçilerin işgale karşı sürdürdüğü mücadeleyle birleşerek kendi sınırlarını aştığı bir dönem oldu. 21 Mart’ta yaşanan boykotlar, hem eylem biçimi olarak hem de talepleri itibariyle üniversite gençlik hareketinin yeni bir döneme girdiğinin göstergesi olarak kabul edilebilir. 21 Mart süreci, yukarıda ortaya konulan yönlerinin dışında üniversitelerde mücadele yürütenler açısında,n çalışma tarzı, akademik demokratik örgütlerin ele alınışı, ajitasyonun içeriği ve kitlelerle kurulan bağ açısından bir yenilenmeyi de zorunlu kılmaktadır.
Mücadelenin geliştiği, gençlik yığınlarının mücadeleye seferber edilmesinin nesnel zemininin çok daha uygun olduğu, 21 Mart gibi gençliğin yığınsal olarak mücadeleye katıldığı, ders boykotlarının % 80-90 katılımla başarıya ulaştığı bu süreçte, akademik demokratik örgütleri ele alış ve kullanışta dikkat edilmesi gereken noktalar daha net bir şekilde açığa çıkmıştır.
Bu örgütlenmeleri, alanlarına yönelik araştırma yapan, tartışma platformları açan araçlardan çok, ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan, yalnızca bu dönemlerde ele alınan, ancak daha sonra unutulan ve sonrasında tekrar ihtiyaç duyulana kadar bir kenara atılan örgütler olarak görmekten vazgeçildiği oranda,  görüldü ki, 21 Mart döneminde olduğu gibi, bu örgütlenmeler, gençliğin hem kitlesel hem de hızla harekete geçmesine olanak tanıdı. 21 Mart sürecinde en apolitik topluluklar bile sürece dahil olmuş ve savaşa karşı gençlik yığınlarının harekete geçirilmesinde bir çaba içerisine girmişlerdir. Bunda nesnel zeminin uygunluğunun yanı sıra gençliğin ileri unsurlarının özel bir çaba içerisine girmesi de önemli bir etken oldu. 21 Mart süreci, aynı zamanda göstermiştir ki, toplulukların küçük burjuva örgütlerin hayattan kopuk tartışmalar yarattığı merkezler olmaktan çıkması, bu merkezlerin içinde daha aktif görevler alınarak, alanlarına yönelik gençliğin ihtiyaçlarına uygun etkinlikler düzenlemeleri ve daha fazla öğrencinin görev aldığı tarzda örgütlenmeleri sağlanarak gerçekleştirilecektir. Bu başarıldığı oranda, topluluklardaki tartışmalar sınırlı insanla yapılmaktan çıkacak ve gerçek kimliğine kavuşarak üniversitenin entellüktüel yaşamında daha aktif rol oynayacaktır.
Bu örgütlenmelerde bugünden -yukarıda ortaya konulduğu biçimiyle- önemli adımlar atılmış ve alınan sonuçlar itibariyle, buradaki ısrarımızın sonuç verdiği, konferanslarımızda söz alan arkadaşların aktarımlarıyla bir kere daha görülmüştür. Örgütlerimizin çabası sonucu bir çok topluluk, kol ve kulüp, savaş sürecinde bir araya gelmiş ve savaşa karşı öğrenci gençliğin harekete çekilmesi noktasında önemli rol oynamış ve 21 Mart boykotlarını örgütlemişlerdir. Bu çalışmaya en iyi örnek olarak ODTÜ gösterilebilir. Öte yandan birlikteliklerin kalıcı hale getirilmesi yönünde de bir eğilim oluşmuş ve bazı üniversitelerde kol, kulüp ve topluluklar, 1Mayıs’ı birlikte örgütlemişlerdir.
Savaş karşıtı süreçte mücadeleye katılan yüzlerce gençle beraber çalışan örgütlerimizin, gençlerin önüne görev koymada ve onlarla parti politikalarını tartışıp Emek Gençliği’ne davet etmede geçmişe göre önemli adımlar attıkları da, konferansların sonucunda açığa çıkmıştır. Bu dönemde onlarca genç saflarımıza katılmıştır. Bu gençlerin bir kısmı, şimdiden çalışmamıza en ileriden katılmaya başlamıştır. Bunun önde gelen nedeni olarak, Emek Gençliği’ne bu dönem katılan gençlerin hareketin içinde ileri çıkan gençler olmaları gösterilebilir. Ancak hâlâ gençlerle aramıza gereksiz aşamalar koyan, gençleri görevlendirmede ve işe katmada ürkek davranan örgütlerimiz olduğu da görülmüştür. Bu yaklaşımlar, gençlerin mücadeleye katılmalarında önemli bir engel oluştururken, katılanların da enerji ve yeteneklerini mücadeleye seferber etmelerini ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Önümüzdeki dönem, gençliğin kitlesel örgütü olmanın önüne engel olarak dikilecek bu yaklaşımlardan vazgeçmek, gençlik hareketinin ilerletilmesi açısından çözülmesi gereken olmazsa olmaz sorun olarak durmaktadır.
Diğer yandan, sosyalizmin teorik kültürel birikimini öğrenme noktasındaki zayıflıklarımızı aşamamış olmamız, gençlik örgütümüzün, kitlesel örgütler kurmasında önemli bir sorun olarak durmaktadır. Bu sorunun çözümü, gençliğimizin sosyalizmin tarihsel birikimlerine sahip çıkmasından ve bu birikimi edinme noktasında özel bir çabaya girmesinden, buna yönelik eğitim programlarının/çalışmalarının tüm birimlerde planlanması ve gerçekleştirilmesinden geçmektedir. Bugün üniversitelerde gençlik kesimleri içinde yaratılacak tartışmalarda burjuvazinin her türlü ideolojik safsatalarına karşı amansız bir ideolojik mücadele yürütecek birikime sahip kadrolara ihtiyacımız var. Üniversitelerde çekim merkezi olabilmek için, bu birikime sahip olma çabasındaki gençlerin oluşturduğu örgütlere sahip olmamız zorunluluğu konferanslarımızda bir kere daha vurgulandı. 
Bu alanda yürüttüğümüz çalışmada kitleselleşmemizin ve istikrarlı bir çalışmayı yaşama geçirmemizin diğer bir gereği, birimlere dayanan -burada kastedilen 10-15 kişiden oluşan, genel planlar yapan gruplar değildir; alanın en ücra köşesine ulaşabilecek tarzda bölünen, daha derinlikli ve günlük planlarla, her günkü mücadeleyi, onun ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda örgütleyecek bir organlaşmadan bahsediyoruz- bir çalışmadır. Tarif edilen bu günlük çalışmanın gazete merkezli yürütülmesi, merkezi Konferans tarafından da karar altına alınmıştır. Yine, Bilim Dergisi başta olmak üzere kültür ve teorik yayın organı, günlük çalışmayı besleyen araçlar durumundadır. Tüm bu araçların, ideolojik politik tartışmalara müdahale etmek ve politik bir günlük çalışma yürütmek için olduğu ve bunun için kullanılacağı ortadadır. Öte yandan, Marksizmin her konuya dair ortaya koyduğu temellerin savunularak, gençlik kesimleri içerisinde Marksist dünya görüşünün yayılması için bu yayınların düzenli şekilde okunması ve okutulmasının örgütlemesi, hem gençliğin fikri olarak birleştirilmesi hem de gençlik mücadelesinin genişleyerek gelişmesi açısından temel bir zorunluluktur. Yalnızca okunması ve okutulması ile sınırlı olmayan, ancak, bunun bir sonucu olarak, tartışmalar yaratan ve bu tartışmaların merkezinde yer almayı da beraberinde getiren bir çalışma tarzı ile hareket edildiğinde, bu olanak değerlendirilmiş olacaktır. Ajitasyonumuza hakim olan, genel geçer, sloganvari ve sistemin teşhirine ve iktidar perspektifine dayanmayan anlayışın da, ancak bu şekilde aşılacağı aşikardır. Üniversite örgütlerimiz, konferanslar sürecindeki gelişimini, araçları ele alıştaki yeteneğini istikrarlı ve sürekli hale getirebilirse, önümüzdeki dönem, gençlik hareketini yönetmede ve daha kitlesel örgütler kurmada çok daha ciddi adımlar atacaktır. Böylesi bir gelişme sonucu saflarımıza katılacak gençler de, enerji, cesaret ve atılganlıklarıyla parti çalışmasını güçlendirecek ve partimizin genç aydın kuşağın birikimlerinden yararlanma olanağı bulmasını sağlayacaklardır.

İŞÇİ GENÇLİK İÇİNDEKİ ÇALIŞMAMIZ
Her kriz döneminde ilk olarak kapı önüne konulup ücretlerinde kısıtlamalara gidilen, günde  on dört-on beş saat, sigortasız, sendikasız kölelik koşullarında çalıştırılan gençler, bir de bunların üzerinden, sosyal- kültürel etkinliklerden mahrum olmanın ve kendilerini ifade edememenin ezikliği içerisinde yaşam mücadelesini sürdürmeye çalışıyorlar. Tüm bu ideolojik ekonomik kıstırılmışlık içindeki gençler, sıkıntılarının aşılması için arayış içerisine girerken,  son dönemlerde, sendikalaşma çalışmasını bir çok ilde başlatıp, haklarını aramada daha ciddi adımlar atıyorlar. Bu gelişmeler içerisinde sanayi sitelerinde örgütlenme çalışması yürüten örgütlerimiz, konferanslar sürecinde yürüttüğü faaliyeti derinlemesine irdelemiş ve çalışmasını yeniden planlamıştır. Buradan hareketle, işçi gençlik yığınları içersinde, onları sosyalizme kazanıcı, daha istikrarlı ve sistemli bir ajitasyon-propaganda çalışmasının örgütlenmesi, dönem dönem yükselen ancak  zamanla rutinleşip eski halini alan tarzın yıkılması, gençlik örgütlerimizin atması gereken ilk adım olarak örgütlerimizin önünde duruyor. Bu tarzın oturtulması yönünde Antep Ünaldı’da yürütülen çalışma çeşitli yönleriyle incelenmeye değer: Israrlı ve istikrarlı  bir çalışmaya girişen örgütümüz, gazetenin günlük dağıtımını düzene oturturken, sadece dağıtmakla yetinmeyip, aynı zamanda, gençlerle gazeteyi beraber okuyup tartışarak, gençlerin gelişimini yakından takip etmekte, bir yandan günlük mücadelenin gereği görevlendirmeler yaparken bir yandan da sosyalizmin eğitimini, örneğin emekçilerin yaşamına ve mücadelesine dair çeşitli romanların okunmasını yaygınlaştırmaktadır. Öte yandan gençlerin sosyal kültürel ihtiyaçlarının giderilmesi noktasında da çalışmalarına hız veren gençlik örgütümüz, düzenlediği film gösterimleri, tiyatro çalışmaları ve çeşitli konulardaki seminerlerle, gençlik yığınları içinde bir çekim merkezi olmaya başlamış ve bir işçi kültür merkezi kurma aşamasına gelmiştir. Buradaki çalışmamızın olumluluklarının tüm örgütlerimizce örnek alınıp çalışmamıza hakim olması noktasında konferanslarda yürüyen tartışma, konferansın bileşiminin bu konudaki kararlılığı, konferansımıza damgasını vurmuştur. Çalışmanın yürüdüğü illerde, önümüzdeki dönemde, işçi kültür merkezlerinin yaygınlaştırılmasının olanaklarının olduğu, ve cesaretli davranılıp bu tür örgütlerin kurulması noktasında somut adımlar atılması, konferansımızda karar altına alındı. Bu alandaki çalışmamızdaki diğer önemli nokta, Ünaldılı genç işçinin, üniversiteli genç aydınları kastederek “Sizler pırlanta gibi gençlersiniz ve sizlerin birikimine ihtiyacımız var” şeklinde ifade ettiği, genç aydın kuşağının sosyalist fikirleri emekçi gençlik yığınlarına taşıma, onların eğitimine birikimlerini katma çabası ve zamanını bu alanlardaki çalışmaya ayırma olarak ortaya koyulabilir.
Buradan hareketle, yaz döneminde sanayi sitelerinde görev alacak gençlerin, yukarıda tarif edilen çalışma tarzına uygun bir çalışmayı örgütlemede şimdiden hazırlık içine girdiği, konferansta söz alan arkadaşlarca ortaya konuldu. Yaz bitiminde bu alandaki çalışmayı devam ettirecek gençlerin de şimdiden belirlenmesinin, çalışmanın sürekli ve istikrarlı hale getirilmesinin garantisi olduğu, çalışmanın irdelenmesi sonucu ortaya çıkmış oldu. Bu planlamaların uzun vadeli yapılarak, yürütülecek faaaliyetin sonuçlarının kalıcılaştırılması, bu alanda faaliyete katılan gençlerimizin, çalışmadaki istikrarıyla orantılı oranda yaşam bulacak.
Konferanslarımız, aynı zamanda, genç aydın kuşağının işçi hareketine ilgisinin arttığını ve işçi çalışmasında yer alan arkadaşlardan öğrenme eğilimine girildiğini gösteriyor. Yaz dönemi,  bu eğilim, pratik çalışma içerisinde genç aydın kuşağımızın eğitimine katkı sunacaktır. Bu eğitime ve deneyime sahip gençler, kazandıkları birikimi başka çalışma alanlarına da yansıtacak ve önümüzdeki dönemlerde çalışmanın temel dayanağı olacaklardır.

ORTAÖĞRENİM VE SEMT GENÇLİĞİ
Örgütlerimizin ciddi şekilde planlamalar yapıp yoğunlaştığı her dönem ciddi bağlar kurduğu ortaöğrenim gençliği içindeki çalışması, savaşa karşı yürütülen mücadele döneminde ciddi gelişmeler gösterdi ve yeni örgütler kurmamıza olanaklar sağladı. Bu alandan çalışmaya katılan gençlerin de niteliğinde bu dönemde ciddi bir gelişme gerçekleşti. Ortaöğrenim gençliğinin politikaya ilgisi ise, 1 Mayıs alanlarında ciddi şekilde hissedildi. Bu doğrultuda örgütlerimizin çalışmasını daha yakından takip etme ve çalışmanın planlanmasında yardımcı olma rolümüzü layıkıyla oynadığımızda, bu alandaki gelişmenin kalıcılaşacağı ve bu alandan yetişmiş gençlerin de üniversite örgütlerimizin önümüzdeki dönem güçlenmesine katkı sunacağı, geçmiş çalışmanın deneyimlerinden ortaya çıkmaktadır. Yine bu alandaki çalışmamızda lise gençliğinin zamanlarının büyük kısmını geçirdiği semtlerle bağını kurup, bu alandaki çalışmanın öznesi olmasını sağladığımız her alanda, semt gençliği içindeki çalışmamızda da önemli aşamalar kat ettiğimiz bir gerçektir. Bu alandaki örgütlerimizin, semtlerde gençliğin eğitimi ve çeşitli etkinliklerle bir araya getirilmesi noktasında yürüttüğü çalışmaları gençler olumlu karşılamış ve görev alma isteklerini örgütlerimizle paylaşmışlardır. Gençliğin bu ilgisini çalışmamıza dayanak yapıp, gençlik kültür merkezlerinin kurulması noktasında gençliğin istemlerini karşılamalıyız. Konferansımız, bu alanda da, yüksek öğrenim gençliğinin birikimlerinden yararlanmasına ve partimizin politikalarının emekçi gençlik yığınları içinde yaygınlaşmasını sağlayacak çalışmanın örgütlemesine işaret etmiştir.

KÜRT GENÇLİĞİ İÇERİSİNDEKİ ÇALIŞMAMIZ
Kürt gençliği içindeki çalışmamızda geçmiş yıllara oranla olanaklarımızın çok daha genişlediği bir süreçte, bölge komitemizin denetiminde bölge örgülerimiz, konferanslarını topladılar. Bölgenin özgünlüklerine uygun olarak yürütülmesi gereken çalışmanın derinlemesine tartışıldığı konferanslarımız, çalışmaya katılan gençlerin niteliklerinden ajitasyonun içeriğine, kullanılacak araçların ele alınışına kadar, çalışmaya dair bir çok sorunda netleşmenin sağlandığı konferanslar oldu. Bu süreçte yayın hayatına başlayan Tiroj’un Kürt edebiyatı ve kültürünün tanıtımında oynayacağı rolden başlayarak, bölgedeki kültür merkezlerinden yararlanma, üniversitelerdeki kol, kulüp ve toplulukların üniversitelerde etkinlikler örgütlemesine kadar bir çok çalışmayı  planlandığımız konferanslarımızda,  Cigerxwin’un 100. doğum yılı etkinliklerini örgütleme, tarihi-kültürel mekanlara geziler düzenleme ve Batı’daki kol, kulüp ve topluluklarla karşılıklı ziyaretlerde bulunulup ortak etkinlikler örgütleme kararları alındı.
Bu çalışmada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta, Batı bölgelerindeki örgütlerimizin Türk gençliği içindeki ajitasyon-propaganda faaliyetini hızlandırıp, yer yer görünen Kürt sorununu utangaçça savunmaktan vazgeçmesidir. Blok gençliğiyle ortak işler örgütlemede ısrarcı olmak, yasak savuşturur biçimde bir-iki iş yapıp işin ucunu bırakmaktan vazgeçmek, aşacağımız ve geliştireceğimiz bir diğer yönümüz.
Diğer yandan, Bingöl’de yaşanan deprem ve ardından çadır, yiyecek, güvenlik gibi doğal ihtiyaçlarını istedikleri için halkın kurşunlanması, Türkiye’de Kürt sorununun Tayyip Erdoğan’ın iddia ettiği gibi “sorun var dersen sorun olur, sorun yok dersen sorun olmaz” deyince ortadan kalkmayacağını gösterdi. Sanki depremin sorumlusuymuş gibi, Belediye Başkanı’nı deprem sonrasında dışlayan ve bölge halkını provokatör ilan edenler, “Bölgeye gereken yardım gitti” diyedursun, somut durum, Türklerle Kürtler arasındaki bağların daha fazla geliştirilmesi ve ortak mücadele zemininin kavranması ve sahiplenilmesi gerektiğine işaret ediyor. Bu anlamda, bölge halkının deprem vesilesiyle daha çok belirginleşen sorun ve sıkıntılarını anlaşılması, acılarının paylaşılması ve bir halk dayanışmasını yaygınlaştırmak önemli bir görevdir. Bölgede ve Batı illerinde buna uygun destek ve yardım kampanyalarının düzenlenmesi, depremin altında yatan ayrımcılık, çifte standart ve kapitalizmin insanı değersiz saymasının teşhirinin yapılması için somut adımlar atılmalıdır. 
Bugün Emek Gençliği’nin önündeki görev, Denizlerin bıraktığı yerden, onların sahip olmadığı partiyle birlikte, mücadeleyi militanca, cesaret, kararlılık ve inatla yükseltmektir. Sosyalizme olan inanç, mücadeleye olan bağlılık ve halkına olan sonsuz güvenle mücadeleye sımsıkı sarılmak, savaşa karşı harekete geçen gençleri emperyalizme karşı mücadeleye ve sosyalizme kazanma çabasında dün olduğundan daha girişken ve daha çalışkanca işe katılmak, elimizdeki zengin olanakları kullanmakta yetkinleşmek… Bunlar, Konferanslarımızın ortak iradesi olarak, Konferans Sonuç Bildirgemize yansıdı.
Gençliğin kitlesel örgütü olmanın, gazeteyi ve parti yayınlarını gençliğe ulaştırmadaki istikrarlılıkla paralel gelişeceğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Konferanslarımızdan gençlik yığınlarına seslenme noktasında yeni bir olanakla çıktık. Kısa bir süre sonra yayın hayatına başlayacak olan gençlik dergimiz, örgütlerimiz sahiplendiği, dağıtımını yaygınlaştırdığı,  gençlik kitlelerine ulaştırdığı oranda anlam kazanacak ve çalışmamızı ilerletecektir. Bugün mücadeleyi örgütleme olanaklarına hiçbir dönem olmadığı kadar sahibiz.

III. İş süresini kısaltma mücadelesinin tarihi üzerine

Kapitalizmde iş süresi; onu, artı-değer oranını yükseltmek amacıyla, emek-gücünün fiziki sınırına doğru genişletmeye çabalayan kapitalistler sınıfıyla, bu süreyi -yalnızca fiziki varlığı ve ihtiyaçları için değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve toplumsal bakımdan gelişme zamanını kendisine yaratabilmek için (“işgününün sınırlandırılması, iyileştirme ve kurtuluş doğrultusundaki bütün öteki girişimleri kendisi olmaksızın yetersiz bırakacak bir önkoşuldur” diye vurgular Marx) – kısaltmaya çalışan işçi sınıfı arasındaki mücadele tarafından belirlenmektedir.
İş süresinin kısaltılması uğruna mücadele, görünürde “zaman” uğruna mücadeledir. Fakat, toplumsal üretim sürecinde sahip oldukları farklı konumlarından ötürü, kazanılan ya da kaybedilen bu “zaman”ın anlamı da, her iki sınıf açısından oldukça farklıdır: Sermaye açısından kaybedilen “zaman”, kaybedilen artı-emek zamanı, yani karşılığını ödemeden el koyacağı emek zamanıdır. İşçi açısından ise, kazanılan “zaman”, her şeyden önce insan olarak gelişme mekanının büyümesi demektir.  Bu durumda, kapitalizmdeki iş süresinin; emeğin toplumsal üretkenliği ve işçinin maddi ve entelektüel-sosyal gereksinmelerinin esas alınarak belirlenmediği kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Her iki sınıfın bu ilişkinin karşısındaki konumu birbirine taban tabana zıttır. İşçi sınıfının buradaki konumu ve çıkarları, emeğin toplumsal üretkenliğinin artması sayesinde kazanılan zamanın, doğrudan toplumun hizmetine sunulmasını gerektirirken; burjuvazinin konumu ve çıkarları, tam tersini gerekli kılmaktadır: Burjuvazi için toplumun daha üretken olması; daha fazla çalışmasını, dolayısıyla iş süresinin kısaltılmamasını gerektirir.
Demek oluyor ki, iş süresinin kısaltılmasıyla ilgili mücadele; işçi sınıfı açısından; iktidar mücadelesinden sonra, sermayenin egemenliğine darbe vuran ve bu yönüyle sınıfın politik mücadelesinde ayırdedici yeri olan bir mücadeledir. Toplumsal üretimin ve onun gelişme doğrultusunun, hangi sınıfın çıkarları temelinde denetim altına alınacağı ve yönlendirileceğini etkileyen ve bu özelliğiyle doğrudan politik bir karakter taşıyan bir mücadeledir.   Kapitalistler sınıfının karşısına çıkan işçiler, böylelikle; bir yandan toplumun tüm emekçi kitlelerinin üretici güçlerin gelişme derecesinin sunduğu olanaklardan faydalanmasını sağlamaya çalışırlar, diğer yandan işçi sınıfının faal ordusuyla işsizler ordusunun pratik dayanışmasını ve bir sınıf olarak ortak hareket etmesini gerçekleştirirler.

*
Proletaryanın işgününün kısaltılması uğruna mücadelesi, ilk dönemde, bilinçli bir mücadeleden ziyade, kendi soyunu koruma ve fiziki bakımdan tükenişi engelleme ekseninde gelişti. İş süresinin kısaltılmasının ilk ifadesi, “normal bir işgününün” yaratılması idi. Ya da başka bir deyişle; iş süresinin belirli saatlere kısaltılması, işçi sınıfıyla kapitalist sınıf arasında ilkin normal bir işgününün belirlenmesi mücadelesi olarak gerçekleşti. Normal bir işgününün belirlenmesiyle, işçiler; kendilerini ve ailelerini “köleliğe ve ölüme satmalarını engelleyecek bir yasanın, güçlü bir toplumsal engelin yaratılmasını” sağlamış oldular.
19. yüzyılda işgününün yasal olarak 14-16 saatten 10-12 saate düşürülmesi, burjuva devletinin gönüllü bir eylemi değildi; aksine işçi sınıfının kapitalistler sınıfına karşı verdiği uzun süreli mücadelenin ürünüydü. İşgününün 12 saate indirilmesi, İngiltere’de 1832 tarihinde gerçekleşir. 15 yıllık bir aradan sonra da, 1847 yılında, On-Saat Yasası yürürlüğe girer. Sermaye, On-Saat Yasası’nın ücretli emek sömürüsüne belirli ölçülerde getirdiği sınırlamaları, ücretleri düşürmek başta olmak üzere, çeşitli yöntemlerle aşmaya çalışır. Bununla yetinmeyen sermaye, On-Saat Yasası’na rağmen, fiili çalışma sürelerini, yeniden 10 saatin üstüne çıkartır. Bu gelişmeler, süreç içinde, işçi sınıfının 8 saatlik işgünü mücadelesini gündeme getirir.
6 Ağustos 1866‘da ABD’nin Baltimore kentinde yapılan Genel İş Kongresi şu bildiriyi yayınlar: “Bugünün ilk ve en büyük zorunluluğu, bütün ABD’nde, sekiz saatlik çalışmayı, normal işgünü kabul eden bir yasayı yürürlüğe koyarak, bu ülkenin emeğini kapitalist kölelikten kurtarmaktır.” Aynı sıralarda, Uluslararası İşçi Birliği’nin Cenevre’de yapılan Kongresi’nde, Genel Konsey delegeleri tarafından sunulan ve Karl Marx’ın kaleme aldığı şu öneri kabul edilir: “İşgününün yasal sınırı olarak 8 saatlik çalışma öneriyoruz. Bu sınırlandırma genel olarak ABD’nin işçileri tarafından isteniyor. Kongrenin oyları, bu istemi, dünyanın her yerinde, işçi sınıflarının ortak platformu düzeyine çıkartacaktır.”
8 saatlik işgünü mücadelesinin öncülüğünü ABD işçi sınıfı yapar. 1 Mayıs 1886’da, ABD çapında 8 saatlik işgünü talebiyle birkaç gün sürecek olan bir genel grev başlar. Yaklaşık 350 bin işçinin katıldığı bu genel grev, öncesinde sürmekte olan 8 saatlik işgünü hareketinin zirvesidir. Bu mücadeleler sonucunda, yaklaşık 200 bin işçi, 8 saatlik işgünü hakkını elde eder. Ayrıca 200 bini aşkın işçi için de, işgünü, 12 saatten 9 ila 10 saate düşürülür. (Bilindiği gibi, 3 Mayıs günü grevdeki Şikago işçilerine polis saldırır; ertesi günkü protesto gösterisinde ise, 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalı bir provokasyon olayı yaşanır. Açılan davalarda yargılanan sekiz işçiden dördü 11. Kasım 1887’de idam edilir. 1889 yılında ise, Paris’te toplanan ve aynı zamanda II. Enternasyonal’in de kuruluş kongresi olan Uluslararası İşçi Kongresi, Şikago işçilerinin 8 saatlik işgünü mücadelesi anısına 1 Mayıs’ı uluslararası mücadele günü olarak ilan eder.)
1 Mayıs’ın, işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü haline gelmesinin önünü açan bu karar, ertesi yıl, 1890 yılında birçok ülkede hayata geçirilir. Başta 8 saatlik işgünü olmak üzere, başka sosyal hak ve taleplerin de haykırıldığı ilk 1 Mayıs kutlamaları, gösterileri ve grevleri şu ülkelerde gerçekleşir: Arjantin, Belçika, Bohemya, Danimarka, Almanya, Finlandiya, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, Avusturya-Macaristan, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, İsveç, İsviçre ve ABD. İngiltere ve İspanya’da ise, 4 Mayıs günü kutlanır. (İspanya’da, ilk 1 Mayıs’ın ardından, 40 bin işçi iş süresinin kısaltılması talebiyle genel greve gider; ordunun devreye sokulmasına rağmen, grev başarıyla sonuçlanır ve işgünü burada 10 saate düşürülür.)
Belirtmek gerekir ki, 8 saatlik işgününün, belli başlı kapitalist ülkelerde, bazı işkollarıyla sınırlı da olsa, yasal işgünü haline gelmesi, işçiler tarafından ilk defa talep edilmesinden yaklaşık 60 yıl sonra gerçekleşir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı (1914) arifesinde, ileri kapitalist ülkelerin çoğunda, hâlâ 10 ile 12 saatlik işgünü yürürlüktedir. Bu arada, bütün kapitalist ülkeleri kapsayan ortalama iş haftası saatleri (“dünya çapındaki ortalama iş haftası”), J. Kuczynski’nin sunduğu bir hesaplamaya göre şöyledir: 1900-1909 arası 61 saat; 1910-1919 arası 58 saat; 1920-1929 arası 52 saat ve 1930-1939 arası 49 saat. İngiltere’deki en kısa iş haftası, 1914’de 52,5 saattir. 30’lu yıllarda ise, birçok sınai kolundaki “normal” iş haftası ancak 48 saate düşer. Fransa’da, bu, 45 saattir (30’lu yılların ilk yarısında). İş haftası konusunda nispeten ileri bir gelişme, ABD’de kaydedilir. Burada, imalat sanayiindeki iş haftası, 1924’de 44,2 saat iken, 1936’da 39,2 saate kadar düşer.
8 saatlik işgünü uygulamalarına, ileri kapitalist ülkelerde, genellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası ve 1920’li yılların birinci yarısında geçilir. Bunda, Rusya’da Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesi, bir dizi ülkede devrimci ayaklanmaların ve işçi konseylerinin (sovyetlerin) kurulmasının önemli bir rolü olmuştur. Kuşkusuz, ileri kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının bu alanda verdiği mücadelesinin bir nevi zirvesi olan bu aşamaya, sayısız çetin mücadelelerden geçilerek varılabilmiştir. Bu mücadelelerin bazılarını şöyle özetleyebiliriz:
– 8 Kasım – 14 Ocak 1892 tarihlerinde, Almanya’da yaklaşık 10 bin matbaa işçisi, ücret artışı ve 9 saatlik işgünü talebiyle greve çıkar. Bütün ileri kapitalist ülke işçilerinin katıldığı uluslararası bir dayanışma kampanyası örgütlenir. Bu çerçevede grevdeki işçiler için yaklaşık 2,5 milyon mark dayanışma parası toplanır; ancak grev buna rağmen başarısızlıkla sonuçlanır.
– Haziran 1897 – Ocak 1898 tarihleri arasında, İngiltere’de, 80 bin makina sanayisi işçisi, 8 saatlik işgünü için grev yapar. İşveren birliği lokavt uygular. İngiliz ve uluslararası işçi hareketinin dayanışma eylemlerine rağmen, grev yenilgiyle sonuçlanır.
– Eylül-Ekim 1902’de, Fransa’da, 108 bin maden işçisinin katıldığı genel grev olur. Grevciler; 8 saatlik işgününü, asgari bir ücretin belirlenmesini ve maden işçilerini kapsayan bir emeklilik yasasını talep ederler. Grev, devletin baskıları ve maden sendikasının oportünist yönetiminin yetersiz desteği nedeniyle, 55. gününde başarısızlıkla sona erer.
– 22 Ağustos 1903 – Ocak 1904 tarihleri arasında, Almanya’nın Crimmitschauer kasabasında, tekstil işçileri, ücretlerinin artırılması ve işgününün 10 saate düşürülmesi taleplerinin işverenlerce reddedilmesi üzerine, greve çıkarlar. Greve ilkin 600 tekstil işçisi çıkar. İşverenlerin işçileri lokavt ile tehdit etmesi üzerine, kasabanın diğer tekstil işçileri de greve katılırlar. Grevci işçi sayısı 600’den 9 bine çıkar. İşçilerin sınıf bilincinin gelişmesinde önemli bir rol oynayan ve ülke içinde ve dışında çok sayıda işçinin desteğini kazanan (Alman işçileri grevcilerle dayanışmak için 1 milyon 250 bin mark toplarlar) grev, işçilerin itirazlarına rağmen, 1904’ün Ocak ayında, işbirlikçi sendikacılar tarafından sona erdirilir. 
– 7 Ocak – 19 Şubat 1905 tarihlerinde, Almanya’nın Ruhr havzasında, 215 bin maden işçisi greve çıkar. Alman işçi hareketinin o tarihe kadarki en büyük grevini gerçekleştiren işçiler; 8 saatlik işgününü, ücretlerin yükseltilmesini, madenlerde güvenliğin artırılmasını ve politik faaliyetten ötürü işçiler üzerindeki baskıların son bulmasını talep ederler. Diğer işkollarından sendikalı ve sendikasız işçiler ve Ruhr bölgesinde çalışan Polonyalı ve İtalyan işçiler ile madenciler arasında eylem birliği gelişir. Rusya’da 1905 Devrimi’nin patlak verdiği haberi, işçilerin mücadele kararlılığını kamçılar. Grev, Almanya’nın başka bölgelerinden işçiler başta olmak üzere, Fransız, İngiliz ve Belçikalı işçilerin de desteklemesine rağmen, reformist sendika yöneticilerinin yardımıyla boğulur ve sonuçsuz kalır.
– 27 Ocak – 12. Şubat 1919 tarihleri arasında, İskoçya’nın Clyde sınai bölgesinde, 100 bin liman işçisinin, gemi yapımı, metal ve inşaat işçisinin katıldığı bir genel grev gerçekleşir. İşçiler; ücret artışları ve madenlerin millileştirilmesinin yanı sıra, 40 saatlik iş haftasını talep ederler. Grev, devreye sokulan askeri birliklerin baskısı ve sağcı sendika yöneticilerinin uzlaşmacı tutumu nedeniyle başarısızlıkla sona erer.
– 1919’da Almanya’da -Kasım 1918 ayaklanmasının sonrası Almanyası’nda- madenciler 6 saatlik işgünü için mücadele eder ve taleplerini kabul ettirirler. Ancak bu, kapitalistler tarafından hemen emeğin yoğunlaşmasıyla yanıtlanır. İşçiler 8 saatte çıkarttıkları işi, 6 saatte çıkartmaya zorlanırlar. Sonradan geri 8 saate dönülür.
– Almanya’da tam ücret karşılığı 8 saatlik işgünü Kasım Devrimi ile birlikte gerçekleşir. Ancak burjuvazi ilk krizle birlikte -1923/24 krizi-, çeşitli yol ve yöntemlerle, devrimin bu kazanımını da bozuşturmayı ve ardından ortadan kaldırmayı başarır. Nitekim kriz sonrası bağıtlanan toplu sözleşmelerin birçoğunda, 54 yada 59 saatlik iş haftası süresi belirlenir.
– 4 – 12 Mayıs 1926 tarihlerinde İngiltere’de, Avrupa işçi sınıfının 1920’li yılların en büyük eylemi niteliğini kazanan, bir genel grev gerçekleşir. Grevin çıkış noktası, 1 Mayıs’ta başlayıp Kasım’ın sonuna kadar süren madenciler grevidir. İngiliz Komünist Partisi ile sendikalardaki “azınlık hareketi”nin aktif bir rol üstlendiği genel greve yaklaşık 4 milyon emekçi katılır. Genel grevin taleplerinin başında; ücretlerde öngörülen kısıtlamalar ile iş sürelerinin yeniden uzatılması girişimlerinin iptal edilmesi ve maden kapitalistlerinin madencilere karşı uyguladığı lokavtın kaldırılmasıdır. Grev komiteleri, eylem konseyleri ve işçilerin kendilerini korumak için kurdukları “savunma birimleri”, birçok yerde, fiilen yerel iktidar organları olarak hareket etmeye başlarlar. Grevin kazandığı boyutlardan ürken oportünist sendika yöneticileri; işveren ve hükümet karşısında geri adım atar ve grevi, İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin yasadışı ilan etmesi üzerine de, 12 Mayıs’ta kırarlar. Madenciler, ücretlerinde düşüşü ve iş gününün de yediden sekiz saate yeniden artırılmasını kabullenmek zorunda bırakılırlar. (Oportünist sendika yöneticileri, Sovyet işçilerinin madencilerle dayanışmak için kendi aralarında topladıkları 16 milyon rubleyi de almayı reddederler.)
Genel olarak şu söylenebilir ki, 1917 ile başlayan devrimci ayaklanma dalgasının belirli bir süre sonra kırılması ve bunun ardından toparlanan sermayenin, işçi sınıfına karşı başlattığı yeni saldırılar sonucunda, işgünü, 1920’li yılların ortalarından sonra, yeniden uzatılmaya başlanır. 1920’li yıllar, birçok ileri kapitalist ülke sanayiinde, büyük rasyonalleşme dalgasının yaşandığı yıllar olur. Bu arada, 8 saatlik işgünü gibi, kazanılan önemli tarihsel mevziler de, yitirilmeye başlanır. Almanya’da, örneğin 1923 yılından sonra, bir dizi sanayi kolunda, işgünü 10 saate kadar uzatılır. 1930 yılında ise, sanayi işçilerinin iş haftası, ortalama olarak 45-60 saati, tarım işçilerinin iş haftası ise, 60-70 saati bulur.
1930’da ve onu izleyen yıllarda; rasyonalleşme tedbirleriyle daha gelişkin makinaların devreye sokulmuş olması ve bununla birlikte bir yandan emek yoğunluğunun artması, diğer yandan ise (özellikle 1929’da dünya ekonomisinde patlak veren krizle birlikte) işsiz sayısının hızla yükselmesi gibi gelişmeler, fiilen uzatılmış olan işgününün kısaltılması uğruna mücadeleyi yeniden kamçılar. Bazı ülkelerde işçiler, bu saldırılara karşı mücadelelerinde başarı kaydederler. Örneğin 8 – 28 Eylül 1931 tarihleri arasında Kanada’da ücretlerin düşürülmesine karşı madenciler greve çıkarlar. Madenciler, ayrıca sendikalarının tanınmasını ve 8 saatlik işgününü talep ederler. Polisin, madencilerin aileleriyle birlikte yaptığı yürüyüşe saldırması sonucunda, 3 işçi katledilir. Ülke çapında protesto eylemleri yayılır ve madencilerin grevi, 8 saatlik işgününün tanınması ve grev yapan işçilere yönelik yaptırımların yasaklanması gibi kazanımlarla sona erer. 1935 Eylül’ünde ise, ABD’de 400 bin madencinin grevi gerçekleşir. Burada da, işçiler, ücret artışıyla işgününün kısaltılmasını talep ederler; grev başarıyla sonuçlanır. 1936 yılında ise, Fransa’da, Halk Cephesi hükümetinin kurulmuş olmasının da etkisiyle, Mayıs-Haziran ayları arasında, ülke çapında grevler gerçekleşir. Grevlerin zirvesinde, grevlere katılan işçi sayısı 2 milyon işçiyi bulur. Fabrika işgalleri yaşanır. Grevler, işçilerin bir dizi kazanımıyla sona erer (ücretlerde yüzde 7 ila 15 oranında artış; 40 saatlik iş haftası; toplu sözleşme hakkının genişletilmesi; sendikal hakların artırılması; paralı izin vb. İşçiler, grevleriyle, Halk Cephesi’nin programında öngörülen sosyal yasalar ile faşist örgütlerin yasaklanması gibi maddelerin parlamentoda onaylanmasını sağlarlar.).
1930’lu yıllarda ayrıca, Avrupa’nın özellikle ağır sanayi işçileri arasında, giderek 7 saatlik işgünü talebi yükselmeye başlar. Fakat; faşizmin bazı ülkelerde iktidara gelmesi (Nazi Almanya’sında, işgünü, ilkin 10 saat, ardından da 12 saat olarak belirlenir), artan baskılar ve alınan darbeler ve ardından İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi gibi gelişmeler, uluslararası işçi hareketinin bu talep uğruna mücadelesini baltalar ve giderek geri plana atar.
Savaş sonrası yıllarda (1945 sonrası) ise, ileri kapitalist ülke işçi sınıfları, yeniden 8 saatlik işgününü elde etmek için mücadeleler vermek zorunda kalır. Kuşkusuz, savaş sonrasının dünya işçi sınıfının lehine sonuçlanan uluslararası koşulları, bu mücadeleyi olumlu etkiler. Özellikle güçlü komünist partilerin var olduğu ve faşizme karşı büyük mücadelelerin verildiği ülkelerde (Fransa ve İtalya başta olmak üzere), savaş sonrasında işçi ve emekçiler birçok yeni sosyal ve demokratik haklar elde ederler.
1940’lı yılların sonları ile 1950’li yılların ortalarına kadar, iş süresinin kısaltılması talebini de kapsayan mücadeleler sonucunda, haftalık iş saatleri de kısaltılmaya başlanır. (Finlandiya ve Japonya’da, 1947 yılında, 8 saatlik işgünü yasası çıkarılır.) Batı Avrupa ülkelerinde, haftalık iş saatleri, 1955’e gelindiğinde ortalama olarak 43 saat, ABD’de ise 40 saat olur. Bununla birlikte, bu ülkelerin işçilerinin önemli bir kısmının haftalık çalışma süresi, hâlâ 45 ila 48 saat arasında seyreder. Örneğin 1956’da, Alman Sendikalar Birliği (DGB), “Cumartesileri babam bana ait” şiarıyla 40 saatlik iş haftası kampanyasını başlatır. Aynı yılda, ancak 45 saatlik iş haftası, metal işkolunda uygulanır. Almanya’da 40 saatlik iş haftası uygulaması ise, sektörler bazında bakılacak olursa, 1965’ten (matbaa işkolu) 1983’e kadar (tarım işçileri) bir süreyi kapsayarak, geçerlilik kazanır.
– İtalya’da ise, 1969 sonbaharında metal ve makina yapımı işçileri, üç aylık bir mücadeleden sonra (haftada ortalama olarak 12 saat greve çıkararak), 40 saatlik iş haftasına tedrici geçiş hakkını elde ederler. Başka işkolları açısından örnek teşkil eden bir toplu sözleşmeyi bağıtlayan işçiler, ayrıca ücretlerinde de -1962/63 grevlerinden sonra aldıkları ücrete göre- iki misli bir artış kaydederler.
– 1984 toplu sözleşmeleri talepleri arasında yer alan ve savaş sonrası Almanya’nın en çetin iş mücadelelerine sahne olan 35 saatlik iş haftası mücadelesi çerçevesinde; metal işkolunda 7 hafta, matbaa işkolunda 13 hafta greve gidilir. Grevde bulunan 58 bin metal ve 45 bin matbaa işçisinin yanı sıra, yarım milyondan fazla işçi, lokavt uygulamasına maruz bırakılır. İşçi sınıfı ve sendikalara, hükümetinden basınına kadar büyük bir baskı uygulanır. Federal İşbulma Dairesi Başkanı, dolaylı olarak grevden etkilenen işçilere o zamana kadar ödenen kısa çalışma parasını ödememe kararını çıkartır. Grev ve mücadeleler, 35 saatlik iş haftasına söz konusu işkollarında tedrici geçişi öngören bir uzlaşma anlaşmasıyla sona erer. 
– Fransa’da, 90’lı yılların başından beri talep edilen ve 1995 genel grev ve direnişlerinin de temel talepleri arasında yer alan 35 saatlik iş haftası, ancak Ocak 2000’de, Jospin hükümetince yapılan yasa değişikliğiyle yürürlüğe girer. Çıkan yasa, işsizliğin düşürülmesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacıyla, haftalık çalışma süresinin 39’dan 35’e düşürülmesini talep eden işçilerin beklentilerini tam karşılamasa da, ileriye doğru atılmış bir adımı ifade eder. Geçen yılın Mayıs ayında iktidara gelen Raffarin hükümeti, ilk iş olarak 35 saatlik iş haftası yasasını işlevsiz kılacak değişiklikleri yapar. Haftalık iş saatlerini yeniden 39’a çıkarmaya cesaret edemeyen hükümet, bunun yerine, yasada, patronların yıllardır talep ettikleri değişiklikleri gerçekleştirir (35 saatin yıllık hesaplanması, zorunlu mesailerin 180 saate çıkarılması, 35 saat yasasındaki “bütün sektörlerde uygulanır” ibaresinin kaldırılması vb.). Böylelikle, yasanın nasıl uygulanacağı, tek tek sektörlerdeki işçiler ile kapitalistler arasındaki güç dengesine bağlı kalır.
İşgününün kısaltılması mücadelesinin burada özetlenen tarihinin de gösterdiği gibi, işçi sınıfının bu talep uğruna mücadelesi; emeğin üretkenliği ve yoğunluğundaki artış gibi genel zorunlulukların yanı sıra, her defasında, hareketin somut ekonomik-politik talep ve hedefleriyle şu veya bu düzeyde iç içe geçerek, zaman zaman bunları bizzat kapsayıp daha da genişleterek, gelişmiştir. Bu bakımdan, devrim ile devrimci ayaklanma dönemlerinin (1917 Ekim Devrimi ve onun özellikle Avrupa’da devrimci ayaklanmalar biçiminde beliren yankıları; uluslararası komünist ve işçi hareketinin faşizme karşı mücadelesi ve sosyalizmin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kazandığı zaferler gibi, tarihi olay ve gelişmeler) iş sürelerinin kısaltılmasında adeta bir lokomotif görevi görmüş olması bir raslantı değildir.
Şüphesiz ki, kapitalizmde, işçi sınıfının mücadeleler sonucu kazandığı hiçbir hak ve özgürlüğün bir güvencesi yoktur. Bu hak ve özgürlüklerin gerek kaynağı, gerek kalıcılığı ve gerekse yenileri ve daha ilerilerinin kazanılmasının yegane güvencesi, işçi sınıfının kararlı mücadelesidir. Bu temel gerçek, iş süresi alanındaki kazanımlar için bir o kadar geçerlidir.

Yükseköğretim gençliğine sesleniş ve 21 Mart Deneyimi

Dünyada yeni bir mücadele dalgası yaşanıyor.. ABD’nin Irak saldırısı ile ardından gelen işgal ve bunun altında yatan tüm Ortadoğu’yu hedefleyen egemenlik planlarının karşısına milyonların katıldığı –ve hatta örgütlediği- eylemlerle çıkan işçi ve emekçiler, bu günlerde grevler ve kitlesel eylemlerle mücadeleyi büyütüyorlar. Savaşa karşı ayağa kalkan dünya emekçileri ve halkları hak gasplarına karşı daha büyük adımlarla ilerliyorlar. Hükümetlerin hak gasplarına karşı örgütlenen eylem ve grevler bütün Avrupa’yı sarmış durumda. Henüz Türkiye’de iş yasasına, kamu personel rejimi reformuna karşı yapılan eylemler istenilen düzeye gelmiş ya da örneğin Avrupa düzeyine ulaşmış durumda değil. Ancak görünen o ki, mücadelenin ilerleme olanakları var ve bu olanaklar değerlendirildiğinde kapsayıcılığı da artarak ilerleyebilir.
Kapitalizmin olmazsa olmazları, krizler, sömürü çarkı, hak gaspları, özelleştirmeler ve daha birçok saldırı, tıpkı savaş gibi, dünya emekçilerinin öfkesini çoğaltıyor, biriktiriyor ve düzene karşı ciddi hareketler doğuruyor.
Bu yeni mücadele dalgasının, kitlesellik, sahiplenilen talepler ve eylem biçimleri bakımından önemli bir parçası olan gençlik kesimleri de, bu mücadeleden her gün yeni bir şeyler öğrenerek, mücadelenin içindeki yerini ve üsteleneceği rolü daha yakından görüyorlar. İngiltere, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde savaş karşıtı süreçte hemen her gün sokaklarda olan üniversiteli-liseli gençlerin defalarca örgütlediği boykotlar, Türkiye’de de 20 yılı aşkın bir sürecin genel karakteri olarak istikrarsızlığını koruyan üniversite hareketinde, kitleselliği ve ilk olması bakımından oldukça öğretici deneyimler oldu.
Son 10 yıldır akademik-demokratik ve mesleki talepler çerçevesinde biçimlenen ve çoğu kez de lokallikten kurtulamayan görece düşük düzeyli ve istikrarsız yükseköğrenim gençliği hareketi, 21 Mart boykotlarıyla yeni bir ivme kazandı. Gerek somut nesnel koşulların uygunluğu, gerekse de kararlılık, güven ve dünya emekçileriyle birleşen bir çizgide yer alması nedeniyle, savaş karşıtı mücadele ve 21 Mart boykotu, artık üniversiteleri ve yükseköğrenim gençliğini yeni bir yerden tartışma olanağını yaratıyor, bunu bir zorunluluk olarak dayatıyor.
Sistemin, kendi belkemiğini oluşturmayı umduğu ve bu nedenle ideolojisini yeniden ürettiği alanlar olan/olması beklenen üniversitelerde, yeni bir fikrin ve bu fikre uygun bir gençlik profilinin zemini hızla oluşuyor. Yükseköğrenim gençliğinin halktan ve halkın taleplerinden kopuk, dahası kendi sorun ve taleplerinin dahi farkında olmayan, enerjisini çoğu kez bilinçsizce sistemin devamı için tüketen ve nihayet tükenen bir gençlik kesimi olması için “her şeyiyle” ideolojik bir saldırı da yürüten tekelci burjuvazi artık üniversitelerde eskisi kadar sağlam değil.
90’lı yıllardan itibaren yükseköğrenim gençliğinin kendi talepleri etrafında örülen ve çoğunlukla dar alanlara sıkışan mücadelesi, emekçi sınıfların mücadelesiyle birleşememiş ve bu nedenle bir sonraki adımı bilinmeyen, bir süre sonra sönümlenen ve “bir dönemin anısı” olarak kalan nitelikteydi. Yükseköğrenim gençliğini kültürel, sosyal, ideolojik, akademik vs. yönlerden kıskaca almaya çalışan burjuvazi de, hak gasplarını da kapsayarak politik saldırılarını olduğu kadar ideolojik saldırılarını yoğunlaştırmıştı. Hızla devam eden zamların, özelleştirmelerin yanı sıra, öğrenci derneklerinin, kol, kulüp ve toplulukların sosyal-kültürel ihtiyaçlara cevap vermekten uzak hale gelmesi, üniversitelerin bilimsel üretim merkezleri, toplumun gelişimine katkıda bulunan sosyal yaşam alanları olmak yerine, boş, yararsız ve iş hayatına atılmakta aşılması zorunlu birer basamak olarak görülmesine neden oldu. Bu kapsamda kampüslerde düzenlenen kariyer günleri, şirket tanıtımları, “kendini pazarlama” dersleri gibi zamanla alışılan uygulamalar, yükseköğrenim gençliğinin çekilmek istendiği fikrin, dayatılan yaşam anlayışı ve dünyaya bakışın canlı birer örneğiydi. Az sayıda öğrencinin içinde yer aldığı topluluk ve kulüplerin çoğunun, öğrencilerin paylaşım ve ortak üretim alanları olmaktan çok, öğrenci ve üniversite gündeminden uzak, sınırlı bir kesime hitap eden ve burjuva popüler kültürüne bulanmış etkinlikler örgütleyen organizasyon gruplarına dönüşmesi; üniversitelerin sosyal-kültürel hayatına vurulan en büyük darbeydi. Öğrenci temsilciliklerinin -az sayıdaki olumlu örnekler dışında tutulduğunda- birkaç kişilik grupların ve onlar kanalıyla dekanlık ve rektörlüklerin tekelinde biçimlenmesi, çok sayıda öğrencinin ÖTK’ları bir prosedür gereği olarak tanımasına ve temsilciliklerin gerçek anlam ve işlevinin boşaltılmasına neden oldu.
Bunların yanı sıra üniversite hareketini eylem takvimlerine bağlayan dar küçük burjuva grup ve anlayışların harekete üstten yön verme, öğrencileri küçümseme, kitle hareketinden kopma eğilimleri de yaygınlaşmış ve geriletici bir etkiye sahip olmuşlardı.
Sayılabilecek pek çok örnekle birlikte üniversitelerde yaşanan bu tıkanıklıklar, yükseköğrenim gençliğini, kendisini yeniden üretme ve geliştirme, toplumsal gelişimin etkin bir parçası olabilmede çözümsüz bir noktaya getirmişti. Bu çözümsüzlüğün neden olduğu yabancılaşma, toplumdan uzaklaşma ve bireycilik, yükseköğrenim gençliği içinde yaygınlaşmıştı.

Elbette bu kasvetli tablo kısa bir zaman içinde oluşmadı, bunca tıkanıklık kısa bir dönemin ürünü olarak birdenbire ortaya çıkmadı. Sermayenin üniversitelerde görmek istediği tabloya çok yaklaşmış olan bu görüntü, doğal olarak, onun uzun vadeli planlarına uygun bir tarzda hayat buldu. Düşük miktarda harçlarla başlayan paralı üniversite eğitimi, % 150’leri bulan harç zamları, kayıt masrafları, laboratuar kayıt “bağışları”, vakıf üniversiteleri ve YÖK Yasa Tasarısı’nın kimi maddelerinin gayrı resmi uygulanması ile devam etti/ediyor. Üniversiteleri özelleştirme planları adım adım hayata geçilirken, yükseköğrenim gençliğini hedef alan fikri saldırılar da özerklik, özgürlük, “birey olma”, “hayatı tanıma” gibi parlak ama aslında içi boş isimler altında yürümüş, kapsamlı bir planın, çok yönlü bir kuşatmanın parçası olmuştu.
Uzun bir dönemin ürünü olan bu gerçekler, birkaç ayı kapsayan savaş karşıtı çalışma ya da tek başına 21 Mart Boykotu ve çalışması ile birdenbire tersine dönmedi elbette.
Üniversitelerde yapılan eylemlere en fazla birkaç yüz kişi katılırken ne oldu da boykot sürecinde binlerce öğrenci sınıfların, anfilerin boşaltılmasında aktif rol oynadılar? Formasyon, YÖK, harçlar üzerine değil, dünya çapında yürüyen savaş karşıtı mücadelenin bir parçası olarak, anti-emperyalist taleplerle ve savaşsız bir dünya fikrinin daha fazla tartışıldığı bir dönemde yapılan boykotların örgütlenmesine neden bu kadar çok öğrenci katıldı? Bu süreçte savaş karşıtı hareketin kapsayıcılığı, gelişimi ve uyandırdığı yankı bir etki yaratmış, üniversite öğrencilerini, neredeyse herkesin müdahale ettiği, harekete geçtiği bir konuda geleceğini ve kendi sorumluluklarını hatırlamaya, bir şeyler yapmaya, hiç değilse hareketin bir parçası olmaya zorlamıştır. Kendi geleceği konusundaki kaygılarını bireysel çözümlere ya da çözümsüzlüklere havale etmenin yerine, ülkenin ve dünyanın geleceğine dair ortak bir eylemin içinde bulunma tutumunun geçmesinde bu etmenler önemli bir rol oynamıştır. Zira meselenin bu yanına daha önce de benzer değerlendirmeler yoluyla değinildi.
Ancak, bunlarla birlikte etkili olan ve antiemperyalist hareketin geleceği açısından daha dikkatle incelenmesi gereken bir nokta daha var; süreci örgütleyenlerin kitlelere sesleniş biçimi. Daha önce de belki defalarca yazılan, dağıtılan bildirilerden, kimi fakültelerde duvarda boş yer bırakmamacasına asılan afişlerden farklı ne yapılmıştı da, yüzlerce genç daha önce verdiği tepkiden farklı bir tepki vermişti?

Bir fikrin hayat bulması, ancak onun kitleler tarafından sahiplenilmesine, dolayısıyla onlar tarafından bilinmesine ve doğru biçimde anlaşılmasına bağlıdır. Bu nedenle, fikrin kendisini ortaya atmak ne kadar önemliyse, bu fikri kitlelere doğru biçimde taşımak da bir o kadar hayatidir. Tüm dünyayı etkisi altına alan savaş karşıtı sürecin birçok deneyimi gibi, boykotlar da, bir fikrin kitleler içindeki yansımasıydı.
Üniversitelerde toplulukların, kulüplerin savaş karşıtı etkinliklere yönelmesi, savaş karşıtı platformların kurulmasında kimilerinin bir özne gibi davranmasında, bu alanlardaki birikim ve sabırlı çalışma kadar, boykot sürecinde kampüslerde yaratılan genel etki ve bu alanları da kapsayan ajitasyon çalışması da etkili oldu. Yine onlarca öğrencinin savaş karşıtı platformlarda yer almak istemesi, dağıtılan bildirilere, yapılan sınıf konuşmalarına ilgisi dikkate değer noktalardı.
Çünkü bu defa, her zaman yazılan, söylenen gerçeklerden bambaşka gerçekler yazılıp söylenmiyor olsa da, “başka” bir gerçek, “başka” bir durum vardı. Savaş gibi dünya halklarının tamamını tehdit eden ve neredeyse tamamının karşısında harekete geçtiği bir olay karşısında, üniversite öğrencilerinin de “kendi köşelerinde” sessiz kalamayacakları gerçeği daha yüksek sesle dile getirilmeliydi ve getirildi de. Savaşa karşı bir şey yapılamayacağını ya da savaş karşıtı eylem ve etkinliklere şu veya bu nedenle katılmayacağını düşünenlere verilecek cevap, –hareketin düşüklüğü ve istikrarsızlığının yol açtığı “marjinallik”in beslediği güvensizliğin yerleştirmekte olduğu alışkanlıkla- sessiz sedasız ve alttan alarak değil, inanç ve güvenle, en sağır kulakların bile duyabileceği bir biçimde verildi. Savaş karşıtlarının sınıfları boykota çağırmak için yaptıkları konuşmalara “Ben de savaşa karşıyım, ama bu iş böyle olmaz, bir yere varamazsınız” diyen öğretim üyeleri, fikren mahkum edildi. Kısacası “savaşa hayır” demenin yetmediği, bu savaşı durdurmak için eyleme geçenlerin içinde olunması gerektiği her yerde, en basit gerçeği anlatmanın ve en olağan olanı önermenin verdiği güvenle ve herkesin duyabileceği şekilde anlatıldı.
Üstelik 21 Mart’ın öncesinde de referandumlar yapılmış -ki bu referandumlarda öğrencilerin % 80-90’ı boykotları destekleyeceğini belirtmişti-, savaş tezkeresinin Meclis’te görüşüleceği günden önce sınıflarda, yemekhanelerde bildiriler dağıtılmış, konuşmalar yapılmış, öğrenciler “derse değil Meclis’e” çağrılmıştı. 1 Mart’ta Ankara’da yapılan eyleme çok sayıda üniversite öğrencisi katılmış, ODTÜ topluluklarının ve ÖTK’nın oluşturduğu pankart arkasında 2000 öğrenci yürümüştü. Kısacası, boykot birdenbire ortaya atılmış, hiçbir maddi dayanağı olmaksızın birdenbire ve kitleden kopuk “dayatılarak” yaşanmış değil, tersine hemen hemen tüm üniversite kampüslerinde öğrencilerin tamamına yakınının duyduğu, haberdar olduğu, desteklemeye karar verdiği ve katıldığı bir eylem biçimi olarak hayat buldu.  Birçok kampüste, fakültede, bölümde boykot komiteleri kuruldu, 21 Mart boykotu savaşa karşı derslere girilmeyecek bir gün olarak kanıksandı ve benimsendi. Tek başına bunlar bile, artık, emperyalizmin, tekellerin ve düzenlerinin ve saldırılarının kanıksanmasının sonuna gelindiğini,önümüze bambaşka ufukların açılmakta olduğunu gösterir.
21 Mart günü de ODTÜ, Hacettepe, Ege, Dokuz Eylül, İstanbul, Ankara üniversiteleri ve daha birçok üniversitede dersliklere, anfilere ya sessizlik ya da sloganlar hakim oldu. Kimi fakültelerde boykota katılım oranı %100’ü bulurken, birçok öğretim üyesi dersine gelmeyerek ya da sabah saatlerinde derse gelen öğrencileriyle sınıfları boşaltarak boykota destek verdi. Kalabalık öğrenci grupları, fakülteleri, eğitim binalarını tek tek gezerek, sınıflarda konuşmalar yaparak, okulun tamamını boykota çağırdı. Boykota katılmayan birçok öğretim üyesi, sınıf içlerinde boykota katılan öğrencilerle yaptıkları tartışmalarda ikna edildi ya da fazla dayanamayarak vazgeçti. Hatta kimi yerlerde derse ısrarla devam etmek istedikleri ya da konuşmaya gelen öğrencileri kovdukları için, bazı öğretim üyeleri, yüzlerce öğrencinin tepkisini üzerlerine çektiler. Derse girmeyerek boykota katılan öğretim üyeleri okulu dolaşan öğrenci gruplarıyla birlikte yürüdüler, kimi yerlerde, boykotu destekleyeceklerini önceden açıklayan öğretim elemanları dernekleri, boykota pankartlarıyla katıldılar.
Daha birçok yanıyla tarif edilebilecek bu çalışmaların en belirgin ve en önemli özelliklerinin altını çizmek, yeni bir dönemin işaretlerini veren anti-emperyalist gençlik hareketinin geleceği bakımından önemlidir. Çünkü bu özellikler, kendiliğinden ortaya çıkan olmaktan çok, mücadelenin ana karakterini belirleyen ve ona asıl niteliğini veren unsurlardan biri olacaksa -ki olacağı bugünden görülüyor-, herkesçe bilinmeli ve anlaşılmalıdır.
Bir fikrin/olayın/nesnenin varlığına/gerçekliğine/doğruluğuna inanmak, onun somut nesnel koşullarının da var olduğunu bilmekten geçer. Savaşın engellenebileceğine inanmak da, işçi sınıfının ve emekçilerin örgütlü ve üretime dayanan gücünün farkında olmaktan geçer. Dünya işçi ve emekçilerinin savaşa karşı bir günlük genel grev kararının, savaşı durdurmaya bir adım yaklaşmak olduğunu bilenler, elbette bunu başarmak için inançla çalışacaklardır. Genel grev kararının üniversitelerde boykotlarla desteklenmesi için de aynı inanç ve kararlılıkla çalışılmış, inanılan gerçeğin somut temellerine duyulan güven çalışmanın tamamına yansımıştır. Savaşa karşı “bir şeyler yapma” fikri somutlaşmış ve ne yapılacağı belirginleşmiş, “bu işin böyle olacağı, bir yere varılacağı” çok net bir gerçek olarak her fırsatta ifade edilmiştir. Öğrencilerden, öğretim üyelerinden, emekçilerden alınan desteğin her gün arttığının herkesçe bilinmesi sağlanmış, bilimin ve insanlığın mücadele tarafında olduğu, üniversitelerin de bu safta yer alması gerektiği üzerinde ısrarla durulmuştur. Öğretim elemanları dernekleri ya da tek tek öğretim üyeleri, savaşı ancak genel grevin durduracağını, bunun için üniversitelerin yapması gerekenin eğitimi durdurmak olduğunu açıklamış ve bu açıklamalar tüm üniversitelere duyurulmuştur. (Hacettepe Üniversitesi Senatosu’nun savaş karşıtı açıklaması kadar, İstanbul’dan öğretim üyelerinin ve ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği’nin bu konudaki açıklamaları, günlük işçi basını da kullanılarak, birçok kampüse taşındı ve örnek oldu.) Söylenilmesi gerekenler cesaretle söylenmiş, üniversitelilerin mücadelenin bir parçası olması zorunluluğu, kabaca, üstten ve bilgiç bir tavırla değil ama, kesin ve somut bir gerçek olduğu, bu sorumluluğu üstlenmekten kaçınılamayacağı vurgusuyla belirtilmiştir. Öyle ki, savaş karşısında kayıtsız kalmayı seçenler, bir defa daha düşünmek zorunda kalmışlardır.

Dünya ve ülkede yaşanan gerçekleri nedenleri ve sonuçları ile birlikte ortaya koymak önemlidir. Ancak bir o kadar daha önemli olan; bu yaşananlar karşısında üniversite gençliğinin pozisyonunu bütün açıklığıyla gözler önüne seren bir aydınlatma çalışmasıdır. Üniversite öğrencilerinin yaşanan olaylar karşısındaki konumunu sorgulayan-sorgulatan, boş vermiş, bana neci, dışardan izleyen, sorumsuz yaklaşımlarla mücadele eden bir propaganda-ajitasyonun sarsıcılığı, üniversite hareketinin ilerlemesi açısından hayati önemdedir. Bunun gereği yerine getirilmiştir. Dahası, egemen kılınan anlayış ve ruh hali ile, insanlığın ve bilimin itildiği çürüme ve yok oluşun bir parçası konumuna sürüklenmenin vicdani ve politik sorumluluğunu reddetmeye çağıran bir anlayışla aydınlatma çalışmasının sürdürülmesi, bunun üniversite gençliğinin ileri, bilinçli kuşaklarında bir tarz haline gelmesi zorunludur. Toplumun genç aydın kuşağının “aynada kendisini görmesini sağlayacak” sesleniş, açıktır ki, üniversite gençliğinin kendi rolünü kavramasına hizmet edecektir.
21 Mart boykotu ile en belirgin halini alan bu sesleniş tarzı, tüm diğer neden ve etkenlerle birlikte, cesaretin, kararlılığın ve ısrarın somut sonuçlarını gösterdi. Söylenilen hiçbir şey havada kalmadığında, söyleyen tarafından gerçekliği ve doğruluğu bilindiğinde -ve dolayısıyla buna inanıldığında-, yankısını bulacaktır. Cesaretsizce, söyleyenin bile inanmadığının belli olduğu bir biçimde söylenenler, iddia edilenler, boş bir iddia olmaktan öteye geçemez. Bunun en tipik örneği, halka vaat veren burjuva politikacı ya da hükümete tehdit savuran bürokrat sendikacıdır ki, bunların yaptıklarına da yasak savma, “görev icabı” laf etme ya da demagoji denir. Demagojinin yalnızca kısa süreli bir etki yarattığı düşünüldüğünde, cesaret ve inancın sadece içeriğe değil, biçime de yansıması gerektiği görülür. Bu biçim, söylenmek isteneni en doğru ve anlaşılır veren, dili ve üslubu da buna uygun olan, ama klasikleşmiş bilgin ya da “doğrucu” havasından da sıyrılmış bir biçim olmalı. Seslenilen kitlenin bildiklerinin ve gördüklerinin ona bir kez daha anlatılması, istenilen amaçtan uzaklaşmak anlamına gelir. Bunun için, kitlelerle kurulan bağların, sağlam ve yanılgıya düşürmeyecek biçimde geliştirilmesi gerekir. Dışardan, geriden ya da üstten bir tutum takınmak, dile de sesleniş biçimine de yansıyacak, en başta, güven vermeyecektir. Rotasını bilmeyen gemiye hiçbir rüzgar fayda etmez misali, neyin nerede olduğunu ve nerede olması gerektiğini, bir adım sonra nerede olacağını iyi hesap edebilmek, gemiyi ulaşacağı yere götürebilmenin ilk adımıdır.
21 Mart boykotuyla birlikte ileri atılan anti-emperyalist gençlik hareketi, içinde çok ve büyük olanaklar barındırarak devam ediyor. Bu devamlılık, bir yönüyle de, bu mücadele için seferber olanların ısrarlı ve inatçı çabalarına bağlı. Kokuşmuş emperyalizm ve tekelci burjuvazi, dayandığı temeller çürümeye çoktan başladığı halde, her an yeni manevralarla saldırmaya hazırlanıyor. Bu manevraları alt etmenin yolu, anti-emperyalist mücadele ve sosyalizm fikrini her gün daha çok gence ulaştırmak ve bu gençleri mücadeleye seferber etmekten geçiyor. Geleceğin aydın kuşakları olan yükseköğrenim gençliğinin bu seferberlikte hem öğrenen hem de öğreten bir rolü olduğu, deneyimlerle ispat olmuş bir gerçek olarak duruyor. Yüzlerce genç, bu role aday olduğunu boykotlarla gösterdi. Boykotlara rengini veren cesaret ve kararlılık, inanç ve ısrar her adımda daha gür bir seste birleştiğinde, bu başarı, anlık, dönemlik, gelip geçici olmayacak, emperyalizme karşı verilen mücadelenin ana karakteri haline gelecektir.
Burjuvazi, her gün yalanlarını propaganda ederken inandırıcı olmak için türlü hurafelere, bilim adı altında şarlatanlıklara, kiralık kalemlere, inanç ve duygu sömürüsüne dayanıyor. Yalanın karşısına dikilecek gerçek ise, yalnızca gerçekliğine ve onu bilenlere dayanabilir. Onlar tarafından ne kadar sahipleniliyor ve ne kadar inançla savunuluyorsa, yalanın karşısına o kadar güçlü dikilebilir.
Emperyalizm yıkılmadan savaşsız, sömürüsüz bir dünya kurulamayacağını bilmek ve sosyalizm için mücadeleye girişmek, bu gerçeği, bilmesi gerekenlere daha yüksek ve cesur bir sesle duyurma sorumluluğunu da beraberinde getirir. Rüzgar bu yönden esmeye başladı, şimdi rotayı herkese gösterme zamanı.

Gençliğin anti-emperyalist mücadeleye kazanılması ve yeni dönem

İçerisinde bulunduğumuz süreç, bundan önce de sıkça yazılıp çizildiği üzere, toplumun tüm kesimlerinde olduğu gibi onun en dinamik unsuru olan gençlik cephesinde de yeni bir dönemin işaretlerini vermiştir. 11 Eylül’den bu yana gelişen zaman zarfında, Irak işgali ile bardağı taşıran emperyalizm; daha öncesinde sürekli öne çıkardığı, desteklediği ve merkezinde yer aldığı kurum ve kuruluşları bir kenara iterek (bilindiği üzere emperyalizm ayak bağlarını hiç sevmez) pervasızca saldırıya geçmiş, gerçek yüzünü bir kez daha tüm somutluğuyla göstermiş, kendisini teşhir etmiştir. 90’ların başında refah, barış, demokrasi iddialarıyla “Yeni Dünya Düzeni”ni ve onun ebediliğini ilan edip sosyalizme öldü diyenler, kendi köleci uygarlık ve ideolojilerinin çürümüşlüğünü ve ölüme mahkumluğunu yaşamaya başladıkları ve  tüm dünya kamuoyunun bunu hissettiği bir sürece girmişlerdir. Burada uzun uzadıya tarımda, sanayide, enerjide, sağlıkta, eğitimde uygulanan politikaları ve bu politikaların dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarına dayattıklarını açıklama gereği yoktur. Bu yazıda amaçlanan, bugüne kadar uygulanan politikalara ve yaratılan köleleştirici koşullara karşı sistematik ve sürekli bir çalışmanın az çok yürütülmüş olmasına rağmen, neden daha öncesinde değil de savaş sürecinde binlerin, milyonların sokağa döküldüğünü, grevlerin ve kitlesel eylemliliklerin örgütlenebildiğini ve asıl olarak yüksek öğrenim gençliği cephesinde 80’lerden bu yana süregelen durgunluğun, sessizliğin kırılma noktasına geldiğini incelemek; gençliğin anti-emperyalist mücadeleye kazanılmasında yeni dönemle kastedilenin ne olduğunu açabilmektir.
Gençlik, hiçbir zaman egemenlerin vazgeçemeyeceği, sıkça kullanılan “gençliği kazanan geleceği kazanır” söylemine uygun davranmaya özen gösterdiği ve buna uygun politikalar uyguladığı, uygulamaya da devam etmekte olduğu bir kesim olmuştur. Ancak bütün şirin gözükme çabalarına rağmen, işbirlikçi egemenlerin gençliğe sunabildiği tek şey; belirsiz, kaygı dolu bir gelecek, üniversite sonrasında saflarını kabartacakları bir işsizler ordusu, bilimden ve fırsat eşitliğinden oldukça uzak bir eğitim olagelmiştir. Bütün bunlar, elbette, sisteme karşı bir tepkiyi alttan alta örmüş, fakat 80’lerden bu yana gel-geç yükselişlere karşın süregelen durgunluğu, sessizliği ve sistemin dayatmış olduğu bana neciliği ve bireyciliği kırmaya yetmemiştir. Yemekhane zamlarına, üniversiteleri bilimden, halktan ve özgürlükten mahrum kılan YÖK’e ve bilimi sermayenin hizmetine sunan yasa tasarılarına karşı yapılan eylemlerin katılımcıları, sayıları 100’ü geçmeyen ve hep aynı yüzlerden oluşan öğrencilerin ötesine geçememiştir. Elbette bu noktada, yürütülen faaliyet, bu faaliyette kullanılan araçlar ve onların kullanılış biçimi ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu güne kadar gelinen süreçte hiç kimse en azından az-çok sistematik ve sürekli bir propaganda ve ajitasyon faaliyetinin yürütülmediğini iddia edemez. Öyleyse, bugün oluşup olgunlaşmakta olan nesnel koşulların gençlik cephesinde yaratmış olduğu yeni durumu iyi görebilmek, bu yeni duruma uygun çalışma tarzını net bir şekilde değerlendirebilmek ve buna uygun adımlar atabilmek bir zorunluluktur.
Yukarıda çizilmeye çalışılan tabloyu en güzel somutlayacak örnek, herkesin tahmin edebileceği gibi, ’79-80’lerden bu yana gerçekleşmemiş olan ders boykotları ve bu ders boykotlarının örgütlenmesi sürecidir. Yüzde 80, 90’lara varan katılımlarla ve sadece birkaç üniversitede değil bir çok üniversitede gerçekleşen ders boykotları, ve bu süreçte kol, kulüp ve toplulukların, öğretim üyelerinin, ÖTK’ların takınmış olduğu tutum, yeni dönemle kastedilenin ne olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

“21 MART BOYKOTU”NUN ÖĞRETTİKLERİ
21 Mart boykotunun öncesinde de bir çok konuda kitlesel eylemler örülmeye ve bunun için üniversite bileşenleri bir araya getirilmeye çalışılmış, kol kulüp ve ÖTK’larla beraber çalışmalar yapabilmek için uğraşılmıştır; fakat hiçbirisinde binlerle ifade edilen sonuçlar alınamamış, kitlesel ders boykotları gerçekleştirilememiştir. Boykotlar örülmeye çalışılırken yapılan sınıf konuşmalarında, öğretim elemanlarının verdikleri destek, desteklemese dahi karşı çıkmama tutumu, öğrencilerin burun kıvırarak değil dikkatle dinlemesi, konuşmaların ardından gelen alkışlar, daha öncesinde çok da alışılmış şeyler değildi. Belki bütün bunlardan daha önemlisi, boykot çalışmasını yürüten arkadaşların kendilerine ve yürüttükleri çalışmaya duydukları güven, sonuç alınacağına dair hissettikleri inanç ve kararlılık, boykot ve savaşa ve emperyalizme karşı mücadele çağrısını açıkça ve rahatlıkla, hiçbir şekilde çekinmeden yapabilmeleri, nasıl bir dönemin içinden geçildiğini göstermektedir.
Buraya kadar anlatılanlar akıllara özlü bir Temel fıkrasını getirmektedir. Temel, ünlü bir matematik hocasından matematik dersleri almaktadır ve hocası Temel’den gayet memnundur. Artık son final sınavının yaklaşmasıyla hocası Temel’e ve vermiş olduğu eğitime duyduğu güvenle final sınavını stadyumda herkesin gözü önünde yapmayı önerir; Temel de kabul eder. Sınav stadyumda başladığında hocası Temel’e “iki kere iki kaç eder” diye sorar ve Temel “dört” diye cevap verdiğinde stadyumu dolduran kalabalıktan “Hoca bir şans daha ver!” sesleri yükselir. Bugüne kadar egemenlerin dayattıkları politikalara karşı söylenenler, toplumun tüm kesimlerinde olduğu gibi, gençlik tarafında da  “Bir şans daha ver!” söylemleriyle karşılandı diyebiliriz. Ancak Irak işgaliyle birlikte, ABD’nin başını çektiği emperyalizmin gerçekliğini bir kez daha görenler, artık yaşananlara ve yaşananlara karşı söylenenlere yüz çevirip “bir şans daha” diyemeyecek duruma gelmişti; ve yaşananlar, gerçekleşen eylemler, ders boykotları, genel grevler, binlerle milyonlarla sokağa dökülmeler bunun somut kanıtıdır. Artık içerisine girilen dönem, yıllardır ortaya konulan gerçeklerin ve karşıt tutumlar geliştirmenin sırt çevrilemeyecek hal aldığını ve incelenmeye, araştırılmaya ve ilgi duyulmaya başladığını göstermektedir. Bugüne kadar hiçbir basın açıklamasına gelmemiş, hiçbir eylemlilik içerisinde yer almamış gençlerin 1 Mart’ta, 21 Mart’ta ve hatta 1 Mayıs’ta yer alması, yer almakla kalmayıp bunun için çalışması, buradan bakıldığında daha iyi kavranacaktır. Bütün bunlar, aslında savaş sürecinde emperyalizmin sadece Irak halkına reva gördükleriyle de değil, bununla beraber, gençlik cephesinin, işgalle birlikte, emperyalizmin bugüne kadar eğitim ve bilimde olsun, çalışma hayatında olsun kendilerine dayattıklarını hatırlaması ve kendi talepleriyle toplumsal olanı bu noktada bağdaştırması ile açıklanabilir olgulardır.
Daha öncesinde yürütülen çalışmalara nazaran savaş sürecinde ve sonrasında yürütülen çalışmadaki kararlılık ve inanç, bütün bu söylenenlerin bir nebze kavrandığının göstergesidir, ancak bu, yeterli değildir. Yürütülen çalışmalar, ancak gençliğin anti-emperyalist mücadeleye kazanılmasında girilen yeni dönemin işareti olarak kavranmaz, bütünün bir parçası ve nihai hedefe (gençliğin geleceğini sahiplenmesi ve kazanması) giden yolda atılan bir adım olarak görülmezse, bundan sonra yürütülecek faaliyet yerine oturmayacak ve olması gerektiği gibi olmadığı için harekete bir şey katmayacak, katmayacağı gibi, anti-emperyalist  mücadelede önemli bir adım atmış olan gençlik yığınlarının (ve hareketinin) durumuna yanıt olmayacağı için geliştirici olmayacak, geriletecektir. Her ne kadar bir kararlılıktan, 21 Mart boykot çalışmasında duyulan güvenden bahsedilse de, bu çalışma içerisinde yaşanan eksiklikler, bundan sonraki süreç için önaçıcılığı gözönüne alındığında üzerinde muhakkak durulması gereken bir noktadır.
Gençlik konferanslarımızda sıkça üzerinde durulduğu üzere, 21 Mart boykot çalışmasında yaşanan sıkıntı ve eksiklik, 22 Mart sabahı kendisini göstermiştir. Gençliğin anti-emperyalist mücadelesi noktasında girilen yeni dönem yeterince kavranamadığı için,  21 Mart çalışması 21 Mart’a endekslenmiş, bütünün bir parçası olarak teoride kabul görse bile, pratiğe hakkıyla yansıyamamıştır. Çalışma içerisinde ders boykotlarının neye hizmet ettiği, bundan sonra nelerin yapılması gerekliliği, gençliğin anti-emperyalist mücadeledeki yerinin ne olması gerektiği ve en önemlisi, yaşanan somut durumdan hareketle, emperyalizmin ve pervasız saldırılarının alternatifinin, yani sosyalizmin tartışılması noktasında kısır kalınmıştır. Hal böyle olunca, çalışma, kendi kendisini ister istemez 21 Mart’a kilitlemiş ve 22 Mart sabahı “şimdi ne olacak” sorusu kafalarda uyanıvermiştir. 
Bu noktada toparlamak gerekirse; dönemin gerektirdiği herhangi bir çalışmanın içerisindeyken ya da  günlük bir çalışmayı yürütürken akıllardan çıkartılmaması gereken, ne yaparsak yapalım, bütün içerisinde bir anlam ifade edebildiği oranda ya da bizler bütün içerisindeki yerimizi hissedebildiğimiz oranda yaptıklarımızın anlam kazanacağıdır. Bu, bir otomobil fabrikasında çalışan işçinin yaptığı işe yabancılaşması gibidir. Her gün sadece arabaların belirli bölümlerinin cıvatalarını sıkan bir işçi, bir yerden sonra, arabanın bütünlüğünü, aslında bir araba yapımında çalıştığını görememeye ve yaptığı işe yabancılaşmaya başlar. Burada verilen örnek abartıya kaçmış olabilir, ancak bütünlükçü bir bakış açısından yoksun, sadece varolduğu alan içerisine sıkışmış, sınırlı kalmış bir günlük çalışma, bizleri kendimize, yürüttüğümüz çalışmaya, sosyalizm fikrine yabancılaştırmaktan öteye geçemez. Bu anlamda gençliğin anti-emperyalist mücadeleye kazanılması, ancak sürekli ileriye bakan, her gün yeniden daha ilerisini hedefine koyan, bir bütünün parçası olarak varolan ve bütün içerisinde kendi özgünlüğü ortaya koyan günlük, sistematik bir faaliyetin ürünü olacaktır.
21 Mart ders boykotlarının bize kattığı bir diğer önemli konu ise; kol, kulüp ve ÖTK’lar konusudur. Kol, kulüp, topluluklar ve ÖTK’ların yeri ve önemi, bu yapılanmalara bakış açımızın doğruluğu, bu süreç içerisinde kendisini bir kez daha dayatmıştır. Araçlar doğru kullanıldığında nasıl sonuçlar alınacağı, ODTÜ’de, Ege Üniversitesi’nde ve daha birçok üniversitede bir kez daha görülmüştür. Dolayısıyla öğrenci öz örgütlenmelerine bakışımız, onları kavrayışımız noktasında bir tartışma yürütmek oldukça anlamsızdır. Ancak bir nokta var ki, eksikliğine kısaca değinmekte fayda görüyoruz. 1 Mart’tan bu yana gelişen süreç içerisinde, topluluklar, kendi alanlarıyla sınırlı etkinlikler düzenleyen değil dünya ve ülke sorunlarıyla bağlantılı eylemler örgütleyen bir hal almaya başlamış ve bu durum, zaman içerisinde toplantılara katılan topluluk sayısının düşmesine neden olmuştur. Bundan sonraki dönem içerisinde, bu durum, dikkate alınması gereken bir nokta olarak önümüzde durmaktadır.Bu durum, yukarıda çizilen tablodan çok da bağımsız değildir. Topluluklar, kol, kulüp ve ÖTK’larla birlikte yürütülen çalışmalar da, 21 Mart’la sınırlı kalma noktasına gelmiştir. Boykot çalışması içerisinde yakalanan sıkı ilişkiler, bu ilişkilerin daha sonraki sürece yayılması anlamında eksik bırakılmıştır. “Öküz ölmüş ortaklık bitmiştir” havası esmeye başlamıştır ki, dikkat edilmezse, elde edilmiş olan kazanımlar, büyük kayıplar olarak geri dönebilir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE SOSYALİST GENÇLERİN TUTUMU NE OLACAKTIR
Gençliğin anti-emperyalist mücadeleye kazanılması açısından içine girilen süreç, bütün olanakları ve olumluluklarıyla önümüzde durmaktadır. Yürütülen faaliyete dair yukarıda belirtilen eksiklikler ise, bizleri kara kara düşündürücü değil önümüzü aydınlatıcı; buralardan daha güçlenerek çıkmamızı sağlayıcı olduğu oranda bir anlam ifade edecektir. Üniversitelerin hemen hemen bütün bölgelerine nüfuz eden bir çalışmanın (nesnel koşullar el verdiği oranda ki, yeni dönemden kasıt tamda budur) inanç, kararlılık ve kendine güvenle, bunlara dayalı politik müdahalecilikle bütünleşebildiği oranda nasıl sonuçların alınabileceği, 1 Mart, 21 Mart çalışmalarıyla gün gibi ortadadır. Bu noktadan sonra böyle bir deneyim, kazanım yokmuşçasına hareket etmek, hiçbir şekilde kabul edilebilir değildir. Bu noktayı biraz daha açmak gerekirse, bundan sonra çalışmayı yürüten gençliğin ileri unsurları olan arkadaşlarımız, yazının başlarında da belirtildiği üzere, 1 Mart’ı ve 21 Mart’ı hiç yaşamamış kimseler değil,  tersine, bu deneyimlerin yaratıcıları olarak, daha da güçlenmiş, eksiklerini üzerinden atmış, kararlı, inançlı, kendilerine güvenen kimseler olacaktır. Gelişen süreci çok iyi takip etmiş, bütün dünya ile aynı anda Türkiye’nin birçok üniversitesinde yüzde seksen, doksan katılımlı ders boykotları, sayıları binlerle ifade edilen eylemler örmüş gençliğin ileri unsurları, şimdi bütün bunlar olmamış gibi, kendilerini yenilemeyen, eskisi gibi, eskiden tartıştıklarını bugün hâlâ tartışan kimseler olamazlar. İstanbul Üniversitesi’nde formasyon eylemleri örgütlenmiş, kazanımlar elde edilmiş, ancak bir ay sonra bu çalışmayı yürüten arkadaşların, sanki formasyon eylemleri hiç olmamış gibi bir hava içerisine girmeleri mümkün olabilmiştir. Bugün savaşa karşı ders boykotları örgütlenmiştir, ki bu, öğrencilerin kendi taleplerinden de öte tamamen toplumsal taleplere dayanarak gerçekleşmiştir, boykot örülürken bir çok insanla öğrenci olsun, öğretim görevlisi olsun yüz yüze gelinmiş, boykot anlatılmış, en önemlisi, bütün bunlar, kimseye –sadece emperyalizm yanlısı değil, umursamaz, bana neci, sorumsuzluk dayatan- karşıt görüşler öne sürmesine izin veren bir tarzda değil kendine güvenen kararlı bir şekilde yapılmıştır. Yeri gelmiş öğrencilerle, yeri gelmiş hocalarla hiç çekinmeden tartışılmış; tartışmalar çoğunlukla ikna ile noktalanmıştır. Şimdi böylesi bir inançla çalışma yürütmüş arkadaşlardan, bundan sonra, başa dönen, bütün bunları göz ardı eden bir çalışma yürütmesi beklenebilir mi? Buna müsaade edilebilir mi? Elbette hayır. Bundan sonra, gençliğin anti-emperyalist bir mücadeleye kazanılması için yürütülen çalışma, 21 Mart boykotundaki çalışmadan daha kararlı, daha heyecanlı, daha şevkli yürütülen bir çalışma olduğunda başarıya ulaşabilecektir. Artık gençliğin ileri unsurları olan devrimci, sosyalist gençlerin, Emek Gençliği’nin kendine, yaptığı işe güvensiz olması düşünülemez.
Burada bir diğer önemli nokta ise, gençliğin ileri unsurlarının, sosyalist gençlerin bundan sonra gençliğe nasıl bakacağı, onu nasıl değerlendireceğidir. Gençliğe seslenirken, hâlâ cılız bir ses tonu ve “acaba gelir mi”, “acaba yapar mı”, “şunu söylesem nasıl karşılar” gibi kendi kendisine yaratmış olduğu duvarlarla mı yaklaşacak, yoksa savaşa karşı on binlerle ses çıkartan ve bundan sonra işlerin nasıl yürüyeceğinin sinyallerini veren bir gençlikle karşı karşıya olduğunun bilincinde mi olacaktır? İşte bu sorunun cevabı, önümüzdeki günlerin, yürütülecek çalışmanın niteliğini belirleyecektir.

ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELEDE GENÇLİĞİN GELMİŞ OLDUĞU NOKTA
Son olarak, yüzünü ileriye dönmekte ve geleceğini arayışa yönelmekte olan, anti-emperyalist mücadeleye “kazanılmayı bekleyen” gençliğin bugün gelmiş olduğu noktaya, bundan sonraki çalışmaya ışık tutacağı için, 21 Mart boykotunun gerçekleşmesini sağlayan şeyin ne olduğuna ilişkin somut örneklerle değinmekte fayda var. Gençliğin anti-emperyalist mücadeleye kazanılmasında yeni dönemden kasıt, yazının başlarında açılmış, anlatılmak istenen vurgulanmıştır. Burada, üniversite gençliğinin bugün içerisinde bulunduğu durum üzerinden söylenecekler, daha önce söylenenlerin tekrarından öteye geçmeyecek gibi gözüküyor. 21 Mart boykotuna kadar, üniversite gençliğinin azınlıkta kalan bir bölümü,  yemekhane zamlarına, harç zamlarına, YÖK’e ve daha birçok dayatmaya karşı eylemler örgütlemeye çalışırken, büyük bir bölümü dışarıdan izleyen ve sessizce destek veren, hatta bir bölümü, bırakalım destek vermeyi, bir takım konular üzerinde söz söylemeyi, politika yapmayı küçümser tutumları benimsemekteydi. Ancak daha önce de söylenildiği gibi, emperyalizmin kendisini bir kez daha teşhir edip kimliğini ortaya koymasıyla, “bir takım şeyler” değişmeye, gençlik cephesinde 80’lerden bu yana “kıpırdamayan dallar” kıpırdamaya başlamıştır. Örneğin ODTÜ’de, bundan önce “etliye sütlüye karışmamış” ve karışmamak için de özel bir çaba sarf etmiş bir çok genç, basın açıklamalarına, kitlesel eylemliklere katılmış, 1 Mart’ta 2500 öğrenciyle “ODTÜ korteji” oluşturmuş, hatta ders boykotları örerek savaşa karşı çıkarttığı sesi zirveye taşımıştır. Bugüne kadar kendi talepleri için dahi kılını kıpırdatmamış, “suya sabuna dokunmayan” etkinlikler düzenlemekle yetinen topluluklar; savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlerin kitleselliği için canla başla uğraşmıştır. (Bu noktada, ODTÜ’den Uluslararası Gençlik Topluluğu, Dağcılık Topluluğu çarpıcı birer örnektir.)
Kısaca toparlamak gerekirse, bugün gençlik yığınları, milyonlarla grevler ören işçi sınıfı gibi, eskiden bulunduğu yerden oldukça uzaktadır, bir önceki dönemdeki tutumlarını ve konumlanışını değiştirmektedir. Bunda, elbette, nesnel koşulların temel bir rolü olduğu gibi, 1 Mart, 21 Mart deneyiminin önemi büyüktür. Gençlik yığınları, emperyalizmin Ortadoğu’da yapmaya çalıştıkları ile bugün kadar kendisine sundukları arasındaki kopmaz bağı görmüş, en azından hissetmiş ve artık kendisini mücadeleden nereye kadar geri tutacağını sorgular bir hal almış, gençler sorumluluklarını hatırlayıp üstlenmeye yönelmeden edememişlerdir.
Gençlik yığınları, 1 Mart’a, 21 Mart boykotuna ve 1 Mayıs’a dair söylenenleri dinlemeye, tartışmaya, bunlar için çalışma yürütmeye yatkın olduğunu gösterdiği gibi, bu, bundan sonraki süreçte anti-emperyalist mücadeleyi ve sorunlarını konuşmaya, zorunluluğunu kavrayıp katılmaya, sosyalizm fikrini tartışmaya ve bu uğurda mücadele etmeye yatkın olduğu anlamına da gelmektedir. Yeter ki, bu dönem yürütülen faaliyet eksiklikleri ve olumluluklarıyla iyi değerlendirilebilsin ve döneme uygun bir çalışma aynı, hatta ondan daha öte bir inanç, azim, kararlılık ve güvenle ortaya konabilsin. Hangi adımın atılmasıyla, hangi çalışmanın üzerinden gerçekleşecek olursa olsun, bir gün alanların dolup taşacağını bilmek, bu heyecanı ve gücü hissetmek, kendi kendini kandırmak değil, sosyalizme gönül vermiş, onu bilimsel bir temel üzerine inşa ederek öğrenmişler için zorunluluktur.

Bağımsız Türkiye için

ABD’nin Irak’a saldırısı birçok gerçeği yeniden ve daha net bir şekilde gösterdi. Gelişmeler, Türkiye’nin konumu ve geleceği ile ilgili birçok yoruma da yol açtı. Geneli itibariyle, Bağdat’ın düşmesi ve ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra, ABD’ye gerekli desteği sağlayamadığı için ‘dış politikada yalnızlaşan’ bir Türkiye modeli çizildi. Şimdi ‘sorun’; ABD ile ilişkileri bozulan, Avrupa Biriliği (AB)’ne girme hayalleri ertelenen bir Türkiye’nin ne yapacağı. Burjuva medyasında her gün hükümeti sıkıştıran veya akıl veren yazılar çıkıyor. Koç Üniversitesi’nde doçent olan Fuat Keyman Radikal Gazetesi’nde “Türkiye’nin tercihleri” başlığı ile Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili yazdığı yazıda üç yaklaşımdan söz ediyor.
* İlki, Türkiye’nin çıkarlarının ABD ve AB’nin dışında olduğunu söyleyen, Türkiye’nin Avrasya denilen oluşuma eğilmesini, Rusya ve Çin gibi ülkelerle de ikili ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini öngören yaklaşım.
* İkincisi, Türkiye’nin ABD ile ‘stratejik ortak’ konumunu yok ettiğini ve değişen dünya içinde çok zayıf bir konuma düştüğünü ifade eden yaklaşım. Bu yaklaşım da, ABD ile bozulan ilişkilerin düzeltilmesini ve onun yanında yer almak için gerekli olan ne ise tartışmasız olarak yapılmasını öneriyor.
Doç. Fuat Keyman, ilk iki yaklaşımı, tek bir doğru peşinde koşan monist yaklaşımlar olduğu için eleştiriyor. Savunduğu yaklaşım ise, üçüncüsü. Yani olaylara çok boyutlu bakabilen, Türkiye’nin alacağı önemli dersleri hesaba katarak, Türkiye’nin tercihlerine bakılması gerektiğini söyleyen yaklaşım. Türkiye’nin konumu üzerinden, AB ve ABD ile ilişkilerden bahseden üçüncü yaklaşımda yazımız için önemli olan nokta, Türkiye’nin ‘güçlü’ bir ülke olması kavramı. “Türkiye hızla değişen dünya içinde sadece jeopolitik konumuna ve güvenliğine endekslenerek güçlü olamaz. Aksine demokratikleşme, ekonomik kalkınma ve güvenlik ilişkisini beraber düşünerek kendi sorunlarına eğilen Türkiye; hem Kuzey Irak, hem Irak, hem de Ortadoğu’nun geleceğine katkıda bulunacak güçlü bir aktör olur.” Üçüncü yaklaşım, kısaca, Türkiye’nin AB ve ABD ilişkilerinde belirleyici yönün ‘güçlü’ bir ülke olmasından geçtiğini, ama tercihin uzun vadede AB ilişkilerin geliştirilmesinde olması gerektiğini söylüyor.
Bunun gibi birçok yaklaşım daha ortada dolaştırılmaktadır ve ayırt edici yanları, Türkiye’nin Irak ve Ortadoğu’da söz sahibi olmasının akılcı politikalarla ve daha ‘güçlü’ bir Türkiye ile mümkün olacağına ilişkindir. ‘Çünkü ancak o zaman, Türkiye dünyada hak ettiği yeri alır ve emperyalist ülkelere bağımlı olmaktan kurtulabilir’ söylemleri, bağımsızlık düşüncesiyle buradan birleştirilmeye çalışılmaktadır. Burjuvazinin ve onların sözcülerinin “bağımsızlık” sorunu ve mücadelesine baktıkları ve bakış açılarını yaymaya çalıştıkları noktalardan başlıcası bu. Daha net söylersek; güçlü bir Türkiye, dünya pazarında emperyalistler kadar söz hakkı olan bir Türkiye, bağımsızlığını eline alabilir! Daha da ileri götürürsek, Türkiye’de bilim denilince ilk akla gelen kurum olan TÜBİTAK’ın da bilim politikaları bu fikirlerle örtüşüyor.

‘GÜÇLÜ’ BİR TÜRKİYE İÇİN ‘BİLİM’ POLİTİKALARI
2000 yılında TÜBİTAK tarafından hazırlanan ‘Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası’ bülteninde, “Türkiye’nin kalkınması”na dönük öneriler geniş yer tutuyor: “Bilim ve teknolojiyi süratle ekonomik ve toplumsal faydaya (pazarlanabilir yeni ürün, yeni sistem, yeni üretim yöntemleri ve yeni toplumsal hizmetlere) dönüştürebilme becerisi, genel olarak, inovasyon (yenilik/yenile(n)me) becerisi olarak anılmaktadır. Çağımızda bir ulus, bilim ve teknoloji alanında gösterdiği yetkinliği inovasyonda da gösterebiliyorsa, böylesi bütünsel bir beceriye sahipse, ancak o zaman, dünya pazarlarında rekabet üstünlüğü sağlayabilmekte; küresel süreçlerde söz ve karar sahibi olabilmektedir.” Irak saldırısından önce hazırlanan bu rapor, Türkiye’nin ‘bilim çevrelerinin’ “bağımsızlık” sorunu ve mücadelesine bakışlarının da bir göstergesi.
Yazının devamında, bilim politikası, “teknoloji, ulusların rekabet üstünlüğünün tek anahtarı haline gelmiştir. Dolayısıyla da dünya nimetlerinin yeniden paylaşılmasında ve toplumsal refahın yükseltilmesinde bilim ve teknoloji alanındaki üstünlük belirleyici olmaktadır” denilerek tarif ediliyor.
ABD ve Avrupa gibi ‘gelişmiş’ devletlerle rekabet edebilmek için, ulusal bilim ve teknolojiye gerekli önemin verilmesini buyuran TÜBİTAK, Türkiye’nin ancak bu koşulda dünya pazarlarında rekabet üstünlüğü sağlayabileceğini ve küresel süreçte söz hakkına sahip olabileceğini söylüyor. Bilim ve teknolojide gelişen, kalkınan bir Türkiye’nin dünyada nasıl bir söz hakkına sahip olacağı çok net çizgilerle belirtilmemiş, ama “dünya pazarında rekabet üstünlüğü” sözü, bu politikanın özünü ele veriyor.
Emperyalist ilişkiler içinde geriye düşmek, kalkınamamak, diğer ülkelere bağımlı olmanın ön koşulu olarak sunuluyor.
Eğer Türkiye örneğin Almanya veya ABD kadar güçlü bir devlet olursa, ancak o zaman, bugünkü bağımlılık ilişkileri en aza inecek ve Türkiye ‘uygar ülkeler’ içinde hak ettiği konuma gelecek! İşte TÜBİTAK’ın bilim politikası, özü itibariyle bu. Kalkınmayı ve bağımlılık ilişkilerinden kurtulmayı emperyalist kamplaşma içinde tanımlayan bir bilim politikası, onlar kadar ‘uygar’ olmaktan daha ileri tanımlayamaz. Bu bakış açısı, akademik kadrolarda ve öğrencilerde de etkisini gösteriyor.

21 MART BOYKOTU VE BAĞIMSIZLIK
ABD’nin Irak’a saldırısı tüm dünyada eylemlere ve grevlere neden oldu. 21 Mart’ta İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde yapılan boykotta, öğretim görevlileri ve öğrenciler içinde; savaşa karşı çözümün boykot biçiminde olamayacağına dönük tartışmalar yaşandı. Öğretim görevlileri, bu boykotun çözüm getirmeyeceğini, tam tersine derslere girerek, bilim yaparak, ülkemizin kalkınacağını ve ancak o zaman ABD ile baş edebileceğimizi, boykot fikrinin karşısına koydular. Derslere yoklama korkusu ile giren öğrencilerin yanı sıra öğretim görevlileri ile bu fikri paylaşan birçok öğrenci de, boykotun bir çözüm olamayacağını, aksine ülkenin gelişmesinin ve bilim yapılmasının önünde bir engel oluşturduğunu söylediler. ‘Boykot mu yapılmalı? Yoksa derse mi girilmeli?’ tartışmasının, ideolojik ve sistemli bir politikanın üniversitelere yansıması olduğu, TÜBİTAK’ın bilim politikalarında ve medya haberlerinde de kendini gösteriyor.
11 Eylül’den sonraki gelişmeler; ABD ve işbirlikçilerine karşı verilecek antiemperyalist mücadeleyi; fikirsel ve bir o kadar da pratik bir mücadele hattına soktu. Fabrikalarının, işletmelerin, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının özelleştirilerek emperyalistlere satıldığı, işsizlik oranının özellikle gençlik içinde her geçen gün arttığı, her gün kölelik yasalarının çıktığı bir ülkede bağımsızlık mücadelesinin aciliyeti, bugün düne göre daha net bir şekilde görünüyor.

SADECE YÖNTEM FARKLILIĞI DEĞİL
Emperyalistler tarafından paylaşılan dünya, bugün ABD’nin kontrolünde yeniden paylaşılıyor. Bu süreç; Almanya ve Fransa gibi, ABD ile çıkarları örtüşmeyen emperyalist güç odaklarının, tutumlarını daha net ortaya koymalarına neden oldu. Artık dünyadaki emperyalist kamplaşmayı daha net görebiliyoruz. Dünyadaki bu gelişmelerin Türkiye’ye yansıması ve Türkiye burjuvazisi içinde yarattığı dalgalanmada hangi akımı güçlendirdiği, başka bir yazının konusu. Ancak gençliğin antiemperyalist mücadelesinde; gençliği pasifleştiren, sisteme yedekleyen tezlerden biri de, bağımsızlığın koşulu olarak, ‘güçlü’ bir Türkiye için daha fazla çalışmak gerektiği. Bu çarpık ideolojik saptamadan yola çıkarak, bağımsızlık mücadelesini; işçi ve emekçilerin daha çok çalışmasına, bilim ve teknolojide daha güçlü bir ülkeye, kısacası daha ‘güçlü’ bir Türkiye modeline vardıran fikri akım, mücadele edilmesi gereken bir ideolojik safsata oluşturuyor.
Paralı eğitime, bilimin sermayenin hizmetine sunulmasına (TÜBİTAK’ın da yaygınlaştırmaya çalıştığı AR-GE çalışmaları bunun bir parçası), eğitimin özelleştirilmesine karşı takınılacak tutum, pratik olduğu kadar, aynı zamanda, her türlü teslimiyetçi ideolojik yaklaşım ve tutuma karşı verilecek fikirsel bir mücadeledir. Buradan bakıldığında, “ülkenin bağımsızlığı için” varolan işbirlikçi yapıyı güçlendirmeye dönük bu politika ve bu akımdan etkilenen gençliğin tutumu, bağımsızlık mücadelesinde bir yöntem farklılığı olarak açıklanamaz. Bu nedenle, gençliğin antiemperyalist mücadeleyi hangi fikir ve pratikler üzerinden yükselteceği sorunu, her türlü burjuva akıma karşı verilecek mücadele ile de bağlantılı.

BAĞIMSIZ TÜRKİYE, GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE’NİN ÖNKOŞULUDUR
Burjuvazinin nüfus ettiği her alan yalanla besleniyor. Bu sistemin ayakta kalabilmesinin en büyük dayanaklarından biri, bu. Bu yazıda bir örnek olarak verilen “ancak ‘güçlü’ bir Türkiye bağımsızlığını kazanabilir” propagandasının tarihi çok eskilere dayanıyor. Ancak bugün bu yalan propagandanın ideolojik olarak mahkum etmenin olanakları her zamankinden çok. Savaşın ortaya çıkarttığı çelişkiler, artık birçok ideoloji gibi bu yalanın da sonunu hazırlıyor. Ancak gençlik ve akademik çevreler üzerinde hala etkisini gösteren bu yalan propagandaya karşı verilecek her mücadele, antiemperyalist mücadeleyi güçlendirecektir.
Sınıflar mücadelesinin pratiği, “Güçlü bir Türkiye’nin bağımsız bir Türkiye’nin koşulu” değil, tersine, “bağımsız bir Türkiye’nin güçlü bir Türkiye’nin koşulu” olduğunu gösteriyor. “Güçlü Türkiye”nin önündeki başlıca engel, IMF’si, DB’si, DTÖ’sü ile ülkeyi borç çıkmazına sıkıştıran, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını talan eden emperyalizmin köleleştirici bağımlılık ilişkileri ve emperyalizmle birleşmiş işbirlikçi egemenlerin iktidarıdır. Bu bağımlılık ilişkilerine ve varlığını bu ilişkilerin varlığına bağlamış işbirlikçilerin iktidarına son verilmeden, emperyalist tahakkümü kırmaya yönelik iktidar mücadelesi başarıya ulaşmadan, ülkenin “makus talihini” yenmesi ve kurtuluşu olanaksızdır. Kalkınmak ve güçlenmek için, ülkenin öncelikle, onu olanaklı kılan işbirlikçilerin egemenliğiyle birlikte, emperyalizmin talan ve baskısından kurtuluşu zorunludur. Bunu anlamı ise, gençlik için, antiemperyalist mücadele ve gençliğin kendi geleceğini de eline almaya başlayabileceği bağımsız Türkiye’nin kazanılmasının “en acil görev” olduğudur.

İşçi gençlik çalışmasının artan önemi ve konferans’ın öğrettikleri

Geçtiğimiz günlerde 3. Gençlik Konferansı’nı tamamlayan Emek Gençliği, bu sürede ülke genelinde binlerce gençle yüz yüze gelmiş, çeşitli alanlardaki gençlik kesimleriyle birçok konuda tartışmalar yürütmüş ve ‘gençliğin geleceğini kazanma’ mücadelesinde çok daha somut çalışmalar sürdürmüştür. Birçok konunun yanında ‘gençlik hareketinin sorunları’nın tartışıldığı Konferans sürecinde, illerde yaşanan olumlu deneyimler, Emek Gençliği’nin çalışma tarzının tekrar gözden geçirilmesini sağlamış, bugüne ve geleceğe dönük, gençlik hareketinin devrimci sorumluluk ve görevlerinin nasıl en ileri düzeyde yerine getirebileceğine dair doğru yolu göstermiştir.
Merkezi Konferans ve gençlik şöleniyle tamamlanan bu süreç, genel anlamda öğretici ve başarılı olurken, halen gençlik içerisindeki çalışmalarda ‘amatörlük’ ve ‘doğru olan tarzda ısrar’ konularında birçok eksikleri, zaafları da gözler önüne sermiştir. Bunlarla birlikte Konferans’ın ortaya çıkarmış olduğu olumlu ve olumsuz mücadele deneyimleri, başta konferans delegeleri olmak üzere, tüm Emek Gençlerinin çalışmalarını tekrar değerlendirme ve gözden geçirme olanağını yaratmıştır.
Önümüzdeki döneme ilişkin gençlik yığınları içerisindeki temel çalışma ve örgütlenme platformunun, dünyadaki ve ülkedeki yeni gelişmelerle birlikte değerlendirildiği bu süreç, aynı zamanda yeni bir dönemi işaret ediyor. Bu yeni dönemde, bir yanda emperyalist haydutlar, kan emici sermayedarlar, diğer yanda da dünya halkları ve emekçileri mevzilerini yeniden şekillendirirken, Konferans’la birlikte, emek ve sermaye arasındaki mücadelede gençlik, iradesini, örgütlülüğünü ve inisiyatifini daha da hissettirecek bir iddiayla emeğin saflarında sıklaştıracağının sözünü de vermiş oldu.

Bu yazının asıl konusunu oluşturacak mesele, işçi sınıfının genç kuşağını ‘emeğin iktidar mücadelesi’ne kazanmada nasıl bir çalışma tarzında ısrar edilmesi gereğine, yaşanan somut gelişmeler ve yürütülen tartışmalar üzerinden dikkat çekmek ve bugün kölelik koşullarında yaşamaya mahkum edilmek istenen milyonlarca genç işçiyi sermayenin boyunduruğundan kurtararak, kendi sınıfının kurtuluşu için, yaşamın akışı içerisinde olması gereken yeri almasını sağlayacak çalışmaların hızla örgütlenmesi için genel bir fikir oluşturmak olacaktır.

SERMAYENİN ARTAN SALDIRILARI VE İŞÇİ GENÇLİK ÇALIŞMASININ ÖNEMİ
Yıllardır ülke yönetimini ellerinde bulunduran sermaye partilerinin, emekçi kesimlerin kazanılmış tüm haklarına dönük saldırılarını en pervasız bir şekilde yoğunlaştırdığı bir dönemden geçiyoruz. IMF-DB programından hiç taviz vermeden hareket eden egemenler, işçilerin uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda kazanmış olduğu birçok hakkı gasp ederek, kölelik düzeni kurmak için gece gündüz yasa çıkartıyor. Düşük ücret, özelleştirme, esnek çalışma, işsizlik vb. türünden yıkıcı sonuçları olan bu politikalar, şimdi de yasal düzenlemelerle güvenceye alınıyor. Son olarak 1475 Sayılı İş Yasası’nda yapılmak istenen değişiklikler ve hükümetin gece gündüz Meclis’ten çıkması için çalıştığı yeni iş yasa tasarısı ile son darbe de vurulmuş olunacak.
Daha bunun gibi onlarca örnek vermek mümkün. Çok açıktır ki, egemenler ve siyasi iktidarlarının saldırılarının asıl hedefi işçi sınıfı ve emekçi kesimlerdir. Ancak en fazla tahribatın olacağı alan ise, yine bu kesimlerin genç kuşakları olacaktır. Bu durum ise, ‘gelecek’ gibi önemli bir kaygısı olan, başta işçi gençlik olmak üzere gençlik yığınlarını iki seçenekle karşı karşıya getirecektir. Ya tüm bu kölelik ve yoksulluk koşullarına “kader” deyip geleceksizliği kabul eden uysal gençlik olunacak ya da kendisi ve geleceği üzerinde bu sonuçlara yol açan ‘nedenleri’ (kapitalizm) ortadan kaldırmak için mücadele içerisinde yerini alan gençlik olunacaktır. Kurtuluş açısından elbette tek yol, ikincisidir. Ancak bugün için örgütsüz ve dağınık olan milyonlarca gencin tercihini belirlemesinde yardımcı olacak ve onları ait oldukları sınıfın bilinçli bir kesimi haline getirecek olan Emek Gençliği’nin, daha güçlü bir çalışmasına ihtiyaç vardır.
Konferans sürecinde, özellikle temel bir çalışma alanı olarak ele alınan sanayi siteleri ve bölgelerinde genç işçi yığınları içerisindeki çalışmaların sonuçları öğreticidir. Dahası, bu alandaki çalışmaların nasıl olması gerektiğine dönük ön açıcı tartışma ve değerlendirmeler yapılmış, kararlar alınmıştır.

SANAYİ CEHENNEMLERİ VE SERMAYE DÜZENİ
Ülkedeki yaşam şartlarından dolayı eğitim haklarından mahrum kalan yüz binlerce çocuk-genç iş yaşamına atılmak zorunda kalmıştır. Enerjik ve ucuz emek gücü olarak patronların öncelikli tercihleri arasında yer alan bu kesim, başlıca büyük işletmeler ve fabrikaların yanı sıra küçük ve orta ölçekli işletmelerde, sanayi siteleri ve atölyelerde çalıştırılıyorlar. Sendikal örgütlenme hakkı başta olmak üzere sigorta, insanca yaşanılabilecek bir ücret, izin, eğitim ve iş sağlığı vb. gibi en temel insani haklardan yoksun bir halde, ‘kölelik düzeninde kölece’ çalıştırılıyorlar. Uzun çalışma süreleri, düşük ücret ve sosyal haklardan yoksun çalıştırılmak bu kesimin adeta ortak kaderi olmuştur. Ve bunlardan dolayıdır ki, “3 S” biçiminde simgeleşen sendika, sigorta, sekiz saatlik işgünü talebi, kölelik koşullarında çalışmaya zorlanan işçi gençliğin ortak, acil ve temel talepleri durumundadır.
Bütün bunlara ek olarak her geçen gün ağırlaşan yaşam koşulları ve sermayenin ekonomik, politik, sosyal vb. saldırıları, yaşamı, bu kesim için tam bir cehenneme, işkenceye ve belirsizliğe dönüştürüyor. Emek Gençliği, çalışma yürüttüğü her alanda sonuç almak istiyorsa, öncelikle çalışma yürüteceği alanı iyi tanımalı, çok yönlü bilgisine sahip olmalıdır. Ancak somut durumun somut tahlili ile faaliyet alanlarında yapılacak planlamalar üzerinden politik ve örgütsel çalışmalar amacına ulaşabilir ve Emek Gençliği de politik işlevini yerine getirebilir ve partinin önderlik rolünün taşıyıcılığını gerçekleştirebilir.

Somut bir inceleme ve deneyim: ÜNALDI
Ünaldı Dokuma Sanayii, yukarıda kısaca ifade edilip anlatılanları, eksiksiz, ama ekleyebileceğimiz bir çok yönüyle göreceğimiz, yüzlerce küçük ve orta büyüklükteki atölyelerden oluşan bir sanayi sitesidir. Bundan yaklaşık 10 yıl öncesine kadar, Türkiye halı üretiminin % 60’ını karşılayan, bunun yanında, dış ülkelere de ihracat yapan ve yan sanayisi de düşünüldüğünde, 20 bine yakın dokuma işçisiyle Antep’in en büyük sanayi sitesi durumunda olan halı dokuma sitesi, bugün gelinen noktada, hem teknolojik gelişmeler bakımından hem de başka nedenlerden dolayı halı üretim miktarında bir gerileme yaşamasa da, şu an faaliyette olan işyeri ve çalışan işçi sayısı açısından büyük düşüşler yaşamıştır. Yakın dönemde patronlar bakımından daha kârlı olan bilgisayarlı dokuma makinalarının yaygın olarak kullanılmaya başlanması, hem üretimi arttırmış hem de yaklaşık normal tezgahta 20 işçinin yaptığı işi 5 işçinin yapmasını sağlamıştır. Bu da, patron için ek artı değer sağlamıştır. Her geçen gün servetlerini katlayan Ünaldı patronları, bununla da yetinmemiş, küçük atölye sistemini terk etmeyi tercih ederek, yerleşim alanının dışında büyük fabrikalar açmaya başlamışlardır. Ünaldı patronları içerisinde belini biraz doğrultan, fabrika ve bilgisayarlı üretim sistemine geçen, “büyük patron” olarak bu pazarda rekabet gücünü de ele geçirmiş olmaktadır. Bugün eski tarzda üretime devam eden küçük atölye patronları, bu büyük pazardan kalan artıklardan besleniyorlar. Ve en ufak bir ekonomik krizde kapılarına kilit vurmak zorunda kalabiliyorlar.
Bugün Ünaldı da çalışan işçi sayısının 3000’e kadar gerilemesinin en büyük nedenlerinden biri bu gelişmedir demek, çok abartı olmayacaktır. Görüldüğü üzere, kapitalizmin genel yasaları Ünaldı’da da sonuçlarını veriyor. Bu gelişmeler, bir yandan işsizliği artırırken ( patronlar için yedek iş gücü), patronlar da, bu durumu çalıştırdıkları işçilere karşı koz olarak kullanıyor. Böylece çalışma şartlarını rahatça işçisine kabul ettirebiliyor. Halen eski üretim tarzının hakim olduğu Ünaldı’da, ilkel çalışmanın ve yoğunlaştırılmış sömürünün en ileri örnekleri yaşanıyor.
Ünaldı’da çalışan işçilerin sosyal yapısında, genellikle çevre illerden çeşitli nedenlerle (Kürtler üzerindeki baskılar, geçim kaygısı) Antep’e göç etmiş Kürt emekçileri ağırlığı oluşturuyor. Yerleşim alanı içerisine kurulu bulunan sanayi sitesi, 5 ile 100 arasında işçinin çalıştığı atölyelerden oluşuyor. Bugün açısından toplam sigortalı işçi sayısının 500’ü bulmayacağı sitede, işçiler günde 12-16 saat çalışıyor. Üretilen halı miktarı kadar ücret ödenen sanayide, bir işçinin haftalığı ortalama 50 milyonu bulmayabiliyor. Aynı anda 2 halıyı birden çıkartan dokuma tezgahı, patron tarafından tek halı olarak hesaplanıyor ve ödeme bunun üzerinden oluyor. Parça başı ücret sistemi ise, işçinin kafasında daha çok çalışması gerektiği fikrini oluşturuyor. Hiçbir sosyal ve yasal hakkının bilincinde olmayan işçiye 8 saatlik çalışma talebi ve hakkı, doğru olarak anlatılmazsa, tepkiyle bile karşılanabiliyor. Çünkü işçi, bilinç olarak öyle bir hale getirilmiş durumda ki, “ben günde 16 saat çalışıyorum, halen açım, 8 saat çalışırsam açlıktan ölürüm” diye düşünebiliyor.
Ayrıca Ünaldı patronları tarafından şöyle bir sistem de geliştirilmiş durumda: Patron tarafından işe alınan kalfa (usta) yanında çalışacak çağcıyı (çırağı) kendisi işe alıyor. İşe alınan çağcı, iş ilişkisini ve maaş gibi sorunlarını, iş yeri sahibi ile değil ustasıyla çözüyor. Örneğin işyeri sahibinden sigorta isterse, patron “bana ne, seni ben işe almadım, git ustandan iste” diyebiliyor. Yani çırağın patronu sanki işyeri sahibi değil ustası oluyor. Parça başı ücret sistemi uygulaması ve üretim sürecindeki bu tür “yatay ilişkiler”, genç işçilerin kafasında yanılsamaların nedeni ve modern anlamda işçi-işveren ilişkisinin görülüp kavranmasını zorlaştıran faktörler oluyor.
İş kazalarının da çok yoğun olarak yaşandığı sanayide, işçinin can güvenliği tamamen “Allaha havale” edilmiş durumda. Atölyeler sadece tezgahların sığabileceği genişlikte, dar, havasız, sıvasız olduğu gibi, işçilerin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri tuvalet dahi yok denilebilecek kadar az. Bazı iş yerleri abartısız yerin 2 kat dibinde. Yazın sıcak kışın soğuk işçilerin en büyük düşmanı. Dokuma tezgahlarının çalışırken çıkarttıkları ses adeta kulakları sağır edecek düzeyde. İş güvenliği ile ilgili hiçbir tedbirin olmadığı atölyelerde çalışırken parmağını tezgaha kaptırmış işçi sayısı bilinip hesaplanamayacak kadar çok. Göz bozukluğu ve ağır işitme, mesleğin en yaygın diğer hastalıkları. İşten atmaların çok sık ve yoğun yaşandığı bu alanda, işçinin bir işyerinde çalışma süresi çok uzun sürmeyebiliyor. Herhangi bir nedenden dolayı işine son verilen bir işçinin tazminat hakkı patronun insafına kalıyor, bu da genellikle ‘insafsızlıkla’ sonuçlanıyor. İşten atılan bir işçi, hakkını yasal yollardan aramaya kalktığında önüne birçok yasal engeller çıkıyor. Sigortası olmadığı için hiçbir hak talebinde bulunamıyor. Vardiya sistemi ile çalışan sitede üretim neredeyse 24 saat aralıksız sürüyor. Yemek ve yol parası gibi hakların da olmadığı sitede işçiler, yemeklerini işyerleri önlerinde kurulu seyyar ve sağlıksız satıcılardan temin ettikleri yiyeceklerle geçiştiriyorlar. Okuma yazma oranının oldukça düşük olduğu sanayide, anayasadaki temel eğitim ve yasadaki sigortalı çalışma zorunlulukları, Ünaldı işçileri için bir anlam ifade etmiyor. Çünkü burada geçerli olan, kağıt üzerinde yazılı olanlar değil, kapitalizmin gerçek ve işleyen yasalarıdır. Bu açıdan, hükümetin çıkarmaya çalıştığı yeni iş yasası, Ünaldı’da, kaybedilecek haklar üzerinden değil “kazanılacak haklar” üzerinden bir ajitasyon ve propaganda çalışmasını zorunlu kılıyor. Özetle, Ünaldı işçisinin patronun gözünde halı tezgahı kadar bile değeri yok.

ÜNALDI İŞÇİSİ
Ünaldı işçisinin sosyal-kültürel yaşamı, çalışma saatleri arasında buldukları ilk fırsatta kahvede oyun oynamanın ötesine geçmemektedir. Her sokakta birkaç kahvehane bulunuyor ve bir çoğunda porno filmler izletiliyor. Bu da işçilerin yozlaştırılmasına hizmet ediyor.
Önlerinde daha uzun bir yaşam süresi ve işçilik hayatı bulunan genç işçilerin, bu şartlar altında içerisinde bulundukları ruh hallerini anlamak, herhalde çok zor olmayacaktır. İnsan yaşamının sosyal ihtiyaçlarının ancak ve ancak futbol takımı tutma, maç izleme, kahve, arabesk ve porno filmle karşılanabildiği, kuşatılmış, egemen kültür yozlaşmasından en ileri düzeyde nasibini almış ve önemli ölçüde kaderine boyun eğmiş ve “öteki dünya” için yaşamaya razı edilmiş (dini tarikatların etkisinde kalmış), sayıları on binlerle –ülke çapında milyonlarla- ifade edilebilecek gençlik yığınlarının, tüm bu burjuva kuşatmaları yarıp bu dünyanın sorunlarını bu dünyada çözmelerini sağlama görevi ile karşı karşıyayız.

ÜNALDI ÇALIŞMASININ İŞARET ETTİKLERİ
Ünaldı’da tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak sürdürülen faaliyet, özellikle konferans süreciyle birlikte önemli bir yol kat etmiştir. Antep Emek Gençliği’nin öncelikli alan olarak belirlenen sitede, yıllardır çalışmaları devam ediyor. Çalışmaların belli bir istikrar kazandığı bu alanda, genç işçilerle önemli bağlar kurulmuş ve önemli işler gerçekleştirilmiştir. İşçiler arasında sürdürülen propaganda ve ajitasyon çalışması, kendisini ekonomik taleplerle, kendi patronuna karşı mücadele etme ile sınırlamamış; dünyada ve ülkede dönemsel olarak en öne çıkan, konuşulup tartışılan, kafa karıştıran konu ve gelişmelerle işçilerin günlük yaşantısındaki en ufak bir sorunun bağlantısı kurulmuş ve teşhir çalışması bu tarzda ele alınmaya çalışılmıştır. Önemli bir nokta da, yazılı ve sözlü olarak sürdürülen propaganda ve ajitasyon çalışmasında konunun zamanında ve konunun sıcaklığı ile ele alınışına özen gösterme olmuştur. Örneğin savaş karşıtı çalışma, Newroz, 1 Mayıs vb. çalışmalarının hepsi kendilerinin ve alanın özgünlükleri ile ele alınmış, belirli bir çalışma, mutlaka bir önceki çalışma gündemimizin devamı olmuştur. Ve önemli olan bir başka şey ise, bütün bu çalışmalar, bir şekilde sitedeki bütün işçilere ulaşma tutumu ve iddiasıyla ele alınmış ve bu, önemli ölçüde sağlanmıştır.
Propaganda ve ajitasyon çalışmasında dikkat edilmesi gereken bir husus da , işçilere seslenirken, bütün söylediklerimizin ve yazdıklarımızın, seslendiğimiz işçilerin günlük yaşantısıyla bağ kurabilmesini sağlamayı amaçlamak ve anlatmak istediklerimizi somut ve basit örneklerle desteklemeyi önemsemek. Böylece, hem derdimiz daha iyi anlatılabilecek hem de işçinin güven ve dikkatinin daha çok gelişmesi sağlanabilecektir. Bir başka konu ise, çalışmalarımızda istenilen sonuca ulaşmak için bir işçi disiplini ile çalışmak, açık olmak, cesaretli, tutarlı bir tavır ve öğreten ama sürekli işçilerden öğrenmesini bilen bir çalışma bütünlüğünü yakalayabilmektir.

GAZETENİN ÇALIŞMADAKİ YERİ
Gazetenin girmediği yere partinin de girmediğini düşünürsek, günlük işçi basınının önemini bir kez daha ifade etmeliyiz. Evrensel gazetesi bu alandaki çalışmalarımızda, hem yeni ilişkilerin gazete üzerinden yakalanmasının hem de bu süreçte ileri çıkan genç işçilerle bağların daha da güçlenmesinin temel aracı olmuştur. Gazetenin işçiler içerisindeki çalışmalarımızda ele alışının sadece dağıtım ile sınırlı kalmasının çok bir anlamının olmayacağı biliniyor. Önemli olan, gazetenin başta ileri işçi kuşağının günlük eğitiminin en önemli aracı haline dönüştürülmesidir. Diğer bir yön ise, işçilerin gazeteye yazı yazmasını teşvik etmek, onların gazeteyi kendi gazeteleri olarak görmelerinin iyice perçinlenmesini sağlayacaktır. O zaman görülecektir ki, gazete hareketin bilincidir, coşkusudur, disiplinidir, sürekliliğidir. Ünaldı’da gazete verdiğimiz gençlerin, bugün çalışmalarımızın temel güçleri olması, bu gerçeğin somut ifadesidir.
Yine bu dönemde gerçekleştirdiğimiz ev toplantıları, hafta sonu maçları, film gösterimleri, tiyatro etkinlikleri vb., hem Ünaldı işçilerinin hayata bakışlarında önemli değişikliklere yol açmış hem de kendi aralarında dostluk ve dayanışma duygularının gelişmesine yol açmıştır.

HEDEFLER BÜYÜYOR
Emek Gençliği’nin bu alandaki çalışmaları çok yönlü geliştikçe, süreç, başka örgüt ve mücadele biçimlerini de tartıştırmaya başlatmıştır. Bu süreçte özellikle kültürel ve sportif çalışmaların önemi, etkisi ve gücü net bir şekilde görülmüştür. Bir önemli sonuç, yapılan işlerde ve çalışmalarda yeni gençlere görev vermede cesaretle adımlar atılmasının olumlu sonuçlarının alınmış olmasıdır.
Ve bugün Ünaldı işçileri, Konferans sürecinde yaptıkları değerlendirmeler ışığında vardıkları sonuçlara uygun olarak, bir “İşçi Gençlik Merkezi” kurmayı amaçlıyorlar. Halen çalışmaları süren Ünaldı İşçi Gençlik Merkezi’nin temel amacını şöyle özetleyebiliriz: “Bir yandan bütün Ünaldı işçilerini kendi sorun ve talepleri etrafında bir araya getirmek, sosyal hakların kazanılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için örgütlenmek, bir yandan da işçiler arasında eğitici faaliyetler, kültürel ve sportif etkinliklere hız vererek işçiler arasındaki dostluk ve dayanışma fikrini güçlendirmek. İşçiler arasındaki parçalanmışlığı, bireyciliği ve güvensizliği yok etmek ve ‘kendileri için sınıf olma’ bilincini geliştirmek.” Hiç kuşkusuz bu çalışmanın amacına ulaşmasının tek garantisi ise, daha önce belirtildiği gibi, gazete ve Emek Gençliği örgütlenmesi olacaktır.

İŞÇİ GENÇLİĞİN SOSYALİZME VE PARTİ SAFLARINA KAZANILMASININ ARTAN ÖNEMİ
İlkokulu dahi tamamlama imkanı olmadan ve günde 12-16 saat çalışan işçi gençlik içerisindeki çalışma kuşkusuz zordur. Çok sabırlı emek isteyen bir çalışmayı gerektirir.
Şuna hiç şüphe yok, Ünaldı işçilerinin mücadelelerinin daha da ilerlemesi ve emeğin iktidar mücadelesinin somut dayanaklarından biri haline gelmesi, kısa bir süreçte kolayca olabilecek bir iş değildir. Zaten kimse de işimizin kolay olduğu iddiasında değildir. Ancak en az bu kadar şüphe götürmez olan bir başka gerçek de, bunun başarılmasının imkansız olmadığıdır.
Yasalar ve güç sermayeden yana olsa da, işçilerin talepleri son derece meşrudur ve insani taleplerdir. İşte Emek Gençliği bunun sigortası ve örgütleyicisi olmak zorundadır. Bu da, işçi gençlik çalışmasında İmran Aydın disiplini, özverisi, sabrı, cesareti, öğrenme arzusu ve davaya bağlılığı gerektirir. Bugün düne oranla olanaklarımız çok daha fazladır. Ve bundan dolayı işimiz düne oranla çok daha kolaydır.
İşçi gençliğin sınıf mücadelesine daha güçlü ve örgütlü katılmasının temel yolu, onların sosyalizm bilincine kazanılmasından geçmektedir. İşte bu görev, Emek Gençliği’nin omuzlarındadır. Kapitalizmin her türlü boyunduruğu altındaki milyonlarca genci sosyalizme kazanmak geleceği kazanmak demektir.
Gençliğin sosyalizme kazanılması çok yönlü ve zengin bir planlamayı zorunlu kılar. Gazete başta olmak üzere çeşitli alanlarda çıkmakta olan yayınların amacına uygun kullanılması, bizi hedeflerimize daha yakınlaştıracaktır. Tek tek bu yayınların hepsi sosyalizmin birikimlerinin ürünleridir. Ve fazla okumak ne kadar fazla pratikle birleşirse, doğru, o kadar daha güçlenecektir.
Eğitim çalışmalarının bir yönü, mutlaka özellikle yeni genç kuşakların parti değerleriyle, teori ve pratiğiyle yoğrulması olarak anlaşılmalıdır. Ve bütün bunlar mücadele içerisindeki gençliğin kendi deney ve tecrübelerinden öğrenmesiyle de birleşebilmeli, eğitim, günlük çalışmanın bir parçası kılınabilmelidir. Özellikle bu yönlü eğitim çalışmalarına işçi gençliğin çok daha hissedilir bir şekilde ihtiyacı olduğunu Konferans sürecinde bir kez daha gördük.
Sonuç olarak, bütün bunlarla birlikte, tarihin omuzlarımıza yüklediği görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmek, tek tek Emek Gençleri’nin bu süreçte gösterecekleri bireysel yetenek, çaba, fedakarlık, sebatkar ve militan tutum, öğrenme azmi ile de doğrudan bağlantılı olacaktır. Hareket, her dönemden daha fazla, emeğin genç militanlarına, örgütçülerine, ajitatörlerine, halkına ve ülkesine duydukları sorumluluklarıyla cesaretle öne çıkacak gençlik önderlerine ihtiyaç duyuyor.
Bu ihtiyacı karşılamak üzere, Konferans sürecinin sonuçları, yeni bir atılım sürecinin başlangıcı olarak ilan edilmiştir.

Emek Gençliği

Tekelci sermayedarlar arası çelişkilerin keskinleştiği, çıkar kavgalarının sertleştiği dönemler emperyalist-kapitalist sistemin çıkmazlarının daha da belirginleştiği dönemlerdir. Tekellerin birbirleriyle giriştikleri dalaştan emekçilerin payına düşen ise daha fazla sömürü, yoksulluk ve savaşlardır. Ancak böylesi dönemler, aynı zamanda, sisteme ve onun yarattığı değerlere olan inancın gitgide zayıfladığı ve emekçilerin bilinçli bilinçsiz sistemden kopmaya başladığı bir süreci de içinde barındırır. Emeklerinin karşılığını almak için, adalet, eşitlik ve insanca bir yaşam için sistemin karşısına çıkanlar sermayenin saldırganlığı ile yüz yüze gelir. Bu saldırganlığın türü dönem dönem değişse de kirli oyunlar, kanlı saldırılar ve ideolojik kuşatma sermayenin her daim kullandığı silahlardır. Bu silahları kullanırken amaç öncelikle başkaldırıyı durdurmaktır. Ancak esas belirleyici olan, sermayedarların geleceklerini garanti altına alacak tedbirleri alma hesabıdır. Toplumsal bir düzenin ayakta kalabilmesi için toplumun asıl ağırlığını oluşturan halkın büyük bir çoğunluğunun, düzene dair beklentilerinin, umutlarının ve inançlarının olması gerekir. İşte bu nedenle darbelerle, katliamlarla, baskılarla, gidişata karşı duranlara saldıran sermaye, bununla yetinemez ve ideolojik olarak başkaldırının temellerini ortadan kaldırmaya, sistemi halka zorla özümsetmeye çabalar.
Ancak tüm bu çabalar dönem dönem yaşanan kriz ve bunalımları engelleyemez.
Böylesi dönemlerde toplumun umutlarını tazelemek ve halkı yeni vaatlerle sisteme yeniden kazanmak gerekir. Her sefer sermaye kapitalist sistemi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirir, kavram ve değerleri yeniden tarif eder ve özünde aynı sistemi ‘yeni’ diye sunar. Bu, çok yönlü bir kuşatmadır. İktidar aygıtından başlar; eğitim anlayışıyla, medyayla ve yaşamın tüm alanlarında “yeni tarif”in ihtiyaçları üzerinden çok yönlü bir propaganda yürütülür.
Bu propagandanın merkez üssünü ise bilim adamları, üniversiteler oluşturur. Ülkenin en aydın kesimini barındıran, toplumun özelliklerinde belirleyici ve değiştirici etkisi olan üniversitelerde, geleceğin aydın kuşakları sermayenin ihtiyacı olan fikir ve yaşam anlayışıyla donatılır.
Tüm bunlarla birlikte, “4. güç” diye de adlandırılan ve sermayenin dayattığı fikirleri halklara empoze etmek, kimi zaman yapay gündemler yaratarak, kimi zaman görmezden gelerek ya da çarpıtarak gerçekleri ters yüz etmek yahut unutturmak görevini üstlenen medya tekelci sermayedarların en önemli silahlarından biridir.
Bu yazının konusu da, en önemli ideolojik saldırı üssü diye tarif ettiğimiz üniversitelerde, en güçlü saldırı silahı olan medyanın yeri, işlevi ve bu saldırıyı, kuşatmayı kıracak bir güç olarak emekçi basının nasıl kullanılacağı sorunudur.

Öncelikle üniversite gençliğinin içerisinde bulunduğu durum ve üniversitelerdeki ideolojik tahakkümün boyutlarını ve sonuçlarını incelemek gerekecektir.
’68 ve ’80 yılları arası ülkemiz açısından, üniversite gençliğinin, toplumsal sorunlara müdahale eder bir güç olarak emperyalistlerin karşısına dikildiği bir dönem olması özelliğiyle dikkat çekicidir. Geniş bir kesimin hareketin içinde olduğu bu dönemde en belirleyici nokta, gençliğin toplumsal sorunlara duyarlılığı ve politikaya yakın oluşudur. Bu dönem, gençliğin tekelci egemenler açısından ne kadar ciddi bir tehdit oluşturabileceğini de göstermiştir. ’80 12 Eylül darbesi ve arkasından uygulamaya konulan neo-liberal politikalarla, bir yandan emperyalistlerin çıkarlarına göre ülke yapılandırılırken, bir yandan da gençliği sistemin karşısına çıkaracak tüm özelliklerinden arındırmayı hedefleyen bir kültürel-ideolojik kuşatma başlatılmıştır. Eğitim müfredatı değiştirilmiş, tek yanlı, skolastik ve sistem savunucusu bir bilim anlayışı yerleştirilmiştir. Üniversitenin idaresi ve yönetim anlayışı da buna uygun düzenlenmiştir. Bir yandan da, bireyci, bencil, toplumsal sorunlarla ilgilenmeyen, gelişmelere müdahale edecek gücü kendisinde görmeyen apolitik gençler yaratmanın ince hesapları yapılmış ve hayata geçirilmiştir.
Üniversitelerde bu saldırının başarı kazandığı ve birkaç örnek dışında ciddi bir hareketlenmenin olmadığını söyleyebiliriz. Fakat neo-liberal politikaların vaatlerinin ve yarattığı pembe tablonun kısa sürede çökmesi, sıkışan emperyalizmin çirkin yüzünü gizleyemez bir halde azgın bir saldırıya girişmesi (Avrupa’da emekçilerin tüm kazanımları bir bir geri alınıyor, dünyanın dört bir yanı çatışmalar ve açlıkla yüz yüze, üçüncü bir dünya savaşına doğru hızla ilerleniyor…), gençliğin geleceğe dair tüm umutlarının bu çöküntünün altında kalması, Irak Savaşı döneminde patlayan emperyalizme karşı öfkenin dayanakları olmuştur. Grevlerde, eylemlerde, boykotlarda gençliğin dikkat çekici katılımı, aynı zamanda içine girdikleri arayışın, yüzünü emperyalizm karşıtlığına dönüşün ve sistemden kopuşmanın da işaretidir.
Elbette ki bu gelişmeler, tekelci sermaye ve burjuva devlet tarafından da gözlenmekte ve sisteme dair beklentisi kalmayan kesimleri yeniden kazanmada emperyalistler, eski “tarafsız habercilik” düsturunu bir yana atan günlük bir propaganda aracına ihtiyaç duymaktadır. İşte bunun adı medyadır. Medya araçları içerisinde ise asli olanı, TV kanallarının yanı sıra gazetedir. (Neden özellikle gazete sorusunun cevabı gazetenin yeniden örgütlenmesi broşüründe yer alıyor olması nedeniyle açıklanmadan geçilmektedir.)
Tekelci burjuvazinin politikalarının halka benimsetilmesinde bir şırınga görevi gören TV kanalları ve farklı adlarıyla burjuva gerici gazete, düşünceleri, duygu ve özlemleri dahi yönlendiren bir güç olarak kullanılmaktadır.
IMF anlaşmalarını kurtuluş olarak sunma işini medya ve en başta TV ve gazete yapmıştır. IMF programı çöküp halkın öfkesi IMF’ye yönelince, yeni umut diye AB’yi cilalama işini de burjuva TV ve gazete yapmıştır. Derviş’i önce kahraman yapıp tekelci sermayedarların şimdilik ihtiyacı kalmadığında ise yerin dibine sokan yine medyadır. Yahut Tayyip Erdoğan’a önce açık bir saldırı başlatan, seçim döneminde ise iktidara götüren de medyadır, gazetedir. Elbette ki bu işi özünde sermaye takımı yapmaktadır, ancak 24 saat yayın yapan TV kanalları ve burjuva günlük gazete politikaların halka ulaştığı araçtır. Ve halka dayatılan gerici iradeyi örgütleme, bir fikri birlik yaratma işini tekelci medya, gerici gazete üstlenir.
Bu işe üniversitelerde daha fazla önem verilmektedir. En güçlü burjuva gazeteleri “üniversite özel” ibaresiyle, ucuza, üniversite gençliğine pazarlanmaktadır. Özellikle de aydın ve demokrat kesime “özel” çıkarılan Radikal, Cumhuriyet gibi gazeteler üniversitelere yönelik özel bir yayın politikası da izlemektedir. Çıkardıkları ekler, muhalif hareketlere dar da olsa yer verilerek demokrat gençlerin bu gazeteleri tercih etmelerini sağlamayı ve bu şekilde gençliğin muhalefetini “emme”yi hedeflemektedir.
Savaş döneminde emperyalizm karşıtı bir çizgideymiş izlenimi veren Cumhuriyet, emperyalizmin ülkemizdeki saldırganlığının simgelerinden biri olmuş Normandy’nin tam sayfa reklamlarını yayınlayacak kadar uluslararası tekellerin ve kuşkusuz emperyalizmin çıkarlarını savunan halka karşı bir yayın çizgisindedir. Hatta Radikal, liberal ve sözde solcu köşe yazarlarıyla utangaç, ama belirgin bir savaş savunusu yapmaktan da geri durmamıştır. Milliyet, Hürriyet, Sabah gibi azılı emperyalizm yanlısı holding basını ise, tekelci sermayenin açık gözcülüğünü yapmaktadır. “Yeşil sermaye”ye dayanan ve dini istismar üzerinden tekellerin politikasını yapan Zaman, Vakit, Yeni Şafak gibi gazetelerin maskesi savaş döneminde bir kez daha düşmüştür.
İşte her gün zehir kusan TV kanallarının yanı sıra bu gazeteler aracılığıyla, gençlik, tekrar ve tekrar sermayenin ihtiyaçları üzerinden biçimlendirilmekte, düşünceleri kuşatılmaktadır.

Üzerinden bu kadar hesap yapılan üniversiteler ülkenin aydın kesimini, dahası geleceğini ifade ediyor olmasıyla tekelci sermayedarların vazgeçemeyeceği bir “kale”dir. Ancak belki de aynı sebeplerden dolayı, bağımsız bir ülke, demokrasi ve sosyalizm açısından olduğu kadar bizzat gençliğin kendisinin de geleceği açısından üniversiteler çok önemli bir yer tutmaktadır.
Üniversite gençliği, işçi sınıfının mücadelesinin ileri militan güçlerinin ve ideolojik silahla en iyi donanmış devrimcilerin yaratılabildiği/yaratılabileceği kesimlerdir. Üniversite gençliği, mücadelenin yükseldiği dönemlerde en hızlı harekete geçen gençlik kesimidir aynı zamanda. Genç işçi-işsiz kuşaklara sosyalizm fikrinin taşıyıcısı da olacak üniversite gençliğinin sınıfın partisinde örgütlenmesi, gençliğin geleceğini kazanması mücadelesi açısından olduğu kadar, işçi sınıfı ve halkın kurtuluş mücadelesi açısından da önemli ve vazgeçilmezdir. Türkiye işçi-emekçilerinin sosyalizm mücadelesinin örgütü olan sınıf partisinin gençlik örgütü Emek Gençliği’nin üniversitedeki rolünü buradan tarif etmek gerekecektir. Örgütlenmesinin temeli olan günlük emekçi basının işlevi ise, bu gerçekten hareketle, sermayenin gençlik üzerinde kurduğu fikri baskıyı kırıp, onu, anti-emperyalizmi de temel bir dayanak edinen sosyalizm fikri etrafında örgütleyebilmek olacaktır.
Emek Gençliği, öğrencilerin kültürel, sportif, akademik ortak üretimlerde bulunabilme, kendini ilgi alanlarında geliştirme ihtiyaçları üzerinden bir araya geldikleri yalnızlaşma ve bireycileşmeyi dayatan liberal kültürün etkilerinin kırılabilmesi için önemli olanaklar sağlayan kol, klüp, toplulukların işlevini yerine getirebilmesi için çalışmalar yürütmektedir.
Öğrencilerde demokrasi kültürünü geliştirecek, üniversitenin yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlayacak öğrencilerin öz örgütlülüğü diye nitelendirebileceğimiz ÖTK’lara özel bir önem vermektedir. Ayrıca örgütlü siyasal mücadele vermek eğilimi taşıyan gençleri kucaklamak ve gençliği ve mücadelesini siyasallaştırmak için de siyasal bir örgüt olarak üniversitelerde yer almaktadır. Sınıflardan yükselen günlük bir çalışma yürütmeye çalışmakta, propaganda-ajitasyon faaliyetiyle bir yandan yerel talepler ve sorunlardan tutarak, bir yandan da ülke ve dünya emekçilerinin gündemiyle üniversite gençliğinin gündemlerini birleştirerek çalışmalar yürütmektedir.
Gençlik kitlelerinin düşünce, duygu ve eğilimlerini hiçe sayan sekter bir anlayışa sahip olmayışı, öğrenci gençliğe üstten-dışardan seslenir bir duruşu olmayışı, sınıfın partisinin politikalarının doğru ve devrimci bir karakter taşıyor ve bunun gençlik içindeki çalışmanın tarzına yansıyor olması; üniversite gençliği içerisinde sosyalist mücadeleyi ve yükselen gençlik hareketini kucaklama potansiyeline sahip tek örgütün Emek Gençliği olduğunu gösteriyor. Nitekim formasyon hakkının gaspına karşı yurdun dört bir yanında eylemleri örgütleyen, on binlerce genci alanlara çıkaran Emek Gençliği olmuştur. YÖK Yasa Tasarısı’na karşı mücadeleyi Emek Gençliği başlatmıştır. Yıllar sonra üniversitelerde ilk defa kitlesel, dolayısıyla ciddi bir ders boykotu örgütleyen, Irak savaşı karşısında emperyalizmin hizmetinde bilim yapmayı onuruna yediremeyen bilim adamlarının isyanını üniversitenin gündemine taşıyan yine Emek Gençliği’dir. Emek Gençliği’ne burada örneklediğimiz öncelikleri ve ayrıcalıkları veren hayati derecede önemli bir silah, sınıfın partisinin en başta gençliğe (yukarıda bahsedilenlere ek olarak) sunduğu yaşamsal bir olanak daha var. O da, günlük bir gazeteye sahip oluşumuzdur. Günlük emekçi basınına sahip olan bir örgüt olarak, ülkedeki gelişmeleri sıcağı sıcağına emekçiler cephesinden öğreniyor, gelişmelerin altında yatan hesapları gazetemizden edinebiliyor ve günlük çalışmamızda her gün propagandamızın içeriğini ve yönünü, sınıf partisinin önümüze koyduğu görevleri anında öğrenebiliyoruz. Hem de Türkiye’nin dört bir yanında Emek Gençleri, yüzlerce ve yüzlerce elden aynı işi yapabilecek ve tüm yapılanları merkezi bir yerde toparlayabilecek bir araca sahip.
Bunca olanağı ayaklarımıza seren gazetemiz acaba ne kadar işlevini yerine getirebiliyor? Gazetemizi ne kadar çalışmamızın temeli, örgütlenmemizin bir aracı olarak kullanıyoruz?
Başarılı sonuçlar alınsa da eylem ve etkinliklerin sonrasında Emek Gençliği örgütlerinin en çok tartıştığı konulardan birisi, eylem ve etkinliklerimize kattığımız gençleri örgütlü bir güç haline getiremiyor olmamız. (Ya da çok düşük oranda bunu başarmamız.) Çalışma üzerinden bir araya getirdiğimiz gençleri bir fikir etrafında bir araya getirmekteki tutukluğumuz (ve
örgütlenme konusundaki zaaflarımız) aslında gazeteyi ne kadar kullandığımız ve nasıl algıladığımız sorusunun da bir cevabı ve göstergesi.
Bir düşünün; her sabah koltuğumuzun altında, ülkemizde ve dünyada gelişen tüm belli başlı olaylar, bunları emekçilerin ve gençliğin mücadelesinde nasıl yorumlayacağımız ve kullanacağımızın bilgisi, sınıfın partisinin günlük politikası ve bizlere yüklediği görevler ile, yola çıkıyoruz. Her gün bu şekilde yeniden ve yeniden kuşanıyoruz. Ülkenin dört bir yanında yapılan çalışmalar birer deneyim ve yön gösterici olarak elimizin altında. Marksizm-Leninizmi kuru kitabi dille ezberlemek değil, onu somut durumun somut gerekleri olarak hayata uygulayabilmek, mücadelenin belirlenmiş stratejisini ve taktiğini bu kavrayışla hayata geçirebilmek devrimci olmanın gereğidir. İşte gelişmeleri Marksist-Leninist bir bakış açısıyla mücadelenin bir unsuru olarak her gün elimizin altına getiren gazetemizdir. Dünyada her gün tekrar tekrar bu şekilde silahlanabilen başka bir Marksist örgüt yoktur. Peki, bu ayrıcalığımızı yeterince değerlendirebiliyor muyuz? Günlük ve uzun dönemli çalışmalarımızın yönünü, içeriğini ve araçlarını belirlemede gazetemizi gerektiği gibi kullandığımızı pek söyleyemiyoruz.
Üniversitede, günlük gelişmelerin, Marksist bakış açısından bilgisiyle donanan bir örgüt olarak Emek Gençliği, gençliğe gazeteyi ulaştırdığı oranda da bir fikir –ve kuşkusuz gençliğin örgütlenme- merkezi haline gelecektir. Ancak örgütümüzün gazete satışına bakışı da ciddi zaaflarla doludur. Gazetemiz yenilenmeden önce, gazete satışlarının düşük olması sorununu, bir çok yerde örgütlerimizin gazetenin fiyatının yüksekliğine bağladığını bilmekteyiz. Ancak o zaman da partimizin bize söylediği bir şey vardı. “Gazeteyi örgütlenmenin en temel aracı olarak görmez, buna uygun bir örgütlenme anlayışını oturtamazsak, fiyat düşse de tirajda çok ciddi bir değişim olmayacaktır.” Son birkaç aylık döneme baktığımızda bunun bir gerçek olduğunu bir kez daha gördük.
Gazetemizin üniversitede satışını değerlendirirken iki noktaya dikkat çekmek gerekecektir. Birincisi gazeteyi satış şeklimiz, ikincisi ise gazeteyi gençliğin ilgisini ve dikkatini çekecek bir hale getirebilmede üzerimize düşen görevlerimiz. Burjuva ideolojinin ve yarattığı yoz kültürün karşısına alternatifini, sosyalizmi koymak ve bu fikir etrafında gençleri birleştirmek istiyorsak, bu çekim merkezinin aracı gazete olacaktır. Bunun için, üniversite gençliğinin burjuva basının sermaye yanlısı yayın politikasına mahkum olmasını engellememiz ve Evrensel’i, gerçeğin ve emeğin yanında ve kendi geleceğinin peşinde olan gençlerin tereddütsüz tercih edeceği bir gazete olarak, gençliğe sahiplendirmemiz gereklidir. Burada, gazetenin, içerik ve tarz olarak gençliğe hitap etmesi, önem vermemiz gereken bir nokta. Bir fakülte ya da bölümdeki sosyalist gençlerin ve örgüt birimlerinin, oradaki gençlerin dikkatini gazeteye yönlendirmede kullanabileceği yöntemlerin başında gazeteyi oranın sesi haline getirebilmesi gelir. Bu, şarttır.
Van’da yıllar sonra tekrar faaliyete başlayan öğrenci derneğinin haberi, bir bölümde kapatılan öğrenci topluluğunun haberi, gerçekleşen bir panel, okulda öğrencileri güldüren, kızdıran, sevindiren, tartışma yaratan gelişmeler vs…, bunların hepsi, gazeteye, öğrencilerle, öğretim elemanlarıyla yapılan röportajlarla beslenip yansıtılmalıdır. Öğrencilerin dikkatini çeken, onları yakından ilgilendiren konu tartışmaya açılarak, gazete, bu tartışmanın platformu haline getirilebilir.
Gazeteye yazı yazan, röportaj veren, gazetede kendi sınıfında geçen bir olayı gören, yaptığı tartışmayı gazete üzerinden takip edebilen bir genç için, gazetemiz, ilgi duyacağı, kulak kabartacağı bir platform olacaktır. Örneğin bir fakültede, hoca, derste öğrencilere savaşı tartıştırmak istiyor, birkaç kişi bir şeyler söylüyor, ancak hoca, her gün çocukların öldürülüyor ve bir halkın katlediliyor olması karşısında öfkeli öğrencilere patlıyor. Öğrencilere savaş karşıtı kaç mitinge katıldıklarını yahut küçücük de olsa ne yaptıklarını soruyor ve çok sinirli bir şekilde sorumsuzluklarını, duyarsızlıklarını yüzlerine vuruyor. Ders sonrası arada, bu olayı öğrenciler kendi aralarında konuşurken duydum. Bir grup öğrenci, hocanın söyledikleri karşısında ne kadar utandıklarını, kendilerini ne kadar kötü hissettiklerini anlatıyorlardı. Sadece bu olay bile, o gençlerden ve öğretim görevlisinden alacağımız röportajlar ile savaşa karşı aydın kesimin sorumluluğunu tartışmaya açabileceğimiz bir haberin konusu yapılabilirdi. Bu, hem orada bir anda ortaya çıkan tartışmanın birkaç günde unutulup gitmesini önler, hem de savaşa karşı o fakültede bir fikri bölünme yaratabilirdik.
Öğrencilerin gündemine düşen, etki yaratan yahut tartışma ortamı yaratabilecek gelişmeleri doğru şekilde kullanmayı iyi hesaplayabilen, buradan bir bölünme yaratıp gazeteyi bu fikrin merkezi olarak sunabilen bir örgüt, gazete üzerinden örgütlenmenin en önemli şartlarından birini yerine getirmiş demektir.
Gazeteye her gelişmeye dair düzenli bir haber akışının sağlanması, örgüt ve çalışmamızın merkezi organı diye tarif ettiğimiz gazetemizin, Türkiye’nin dört bir yanındaki en küçük gelişmeden dahi haberdar; Türkiye emekçilerinin, halklarının, gençlerinin ne yaptığı, ne düşündüğü ve ne istediğinin bilgisiyle donanmış bir gazete olması, gençlik örgütümüzün Türkiye emekçilerinin soluduğu havayı aynen soluyabilmesini ve çalışmalarını da bu avantajla sürdürebilmesini sağlayacaktır.
Gazeteye haber akışının sağlanması görevini, örgütümüzün, yalnızca eylem ve etkinliklerin haberini, o etkinliğe katılanların ilgisini dahi çekmeyecek kuru bir dille gazeteye göndermek olarak algılaması; gazetemizin, Türkiye’nin, özelde ise üniversitenin havasını soluyan bir nitelikte olmasının önüne geçmektedir. Ayrıca gazetemiz gençliğin tartışma platformu,
fikir merkezi olacaksa, gazeteye öğrencilerin doğrudan katkılarının ve katılımlarının sağlanması gözden kaçırmamamız gereken bir husus olmalıdır. Mektuplar, karikatürler, denemeler, izlenimler, sanat-edebiyat eleştirileri, araştırma dosyaları, inceleme yazıları vs… Çevremizdeki tüm gençlerden gazeteye katkı sunmalarını istemeliyiz.
Gazetenin satışı meselesi ise, gazeteye haber akışı sorununu bu şekilde kavrayabilmiş bir örgüt için büyük ölçüde çözümlenmiş olacaktır. Ancak yukarıda tarif edilen çalışmaların planlı, programlı ve birimler temelinde yürütülmesi ve gazeteye verdiği röportajla, gönderdiği yazıyla ya da tanık olduğu bir olayın haberiyle gazetemizle ucundan kenarından bile olsa ilişkilenmiş her gence gazetenin götürülmesi çok önemlidir. Ya da gazetede haberi çıkan bölüm/fakülte/kampüs/topluluk vs. herhangi bir alanda, haber üzerinden yaygın bir gazete satışının özel bir planlamayla gerçekleştirilmesi, herhangi bir günkü satıştan daha fazla etki yaratacaktır. Tüm bunların yanında, haftanın bir gününe sıkıştırılmış rasgele yapılan satışlar yerine, günlük takip edilebilir ilişkiler ağı çıkaracak bir günlük satış şekli oluşturmamız şarttır. Elbette ki bu yaygın satışın alternatifi yahut önünde bir engel değildir. Bazı yerlerde uygulanmaya başlanan ve hızla tüm örgütlerimizin oturtması gereken tarz, bu olmalıdır. Her arkadaşımız, her gün kendi gazetesini alırken yanında 2-3 gazete de (bu sayının artırılması hedefiyle) çevresindekilere satmak üzere almalıdır. Bu sayede bir günde satılan gazete sayısı neredeyse haftada bir satılan gazete sayısına ulaşmaktadır. (Gazeteye sağlanan haber akışı, gazeteyle gençler arasında kurduğumuz bağ, yani gazetemizi üniversitelilerin fikri merkezi haline getirecek çalışmalar, bu tarz satışı kolaylaştıracak ve hızla ilerletecek zorunluluklardır.) Ve gazete sattığımız her bir gencin örgütlü mücadeleye kazanılması hedefini gözden kaçırmamamız, ileri gençleri hızla bünyesinde toplayan ve genişleyen bir gençlik örgütü olmamızın önünü de açacaktır. Bu sayede, “onlarca gazete satıyoruz, ama yine aynı kişilerle birlikteyiz” gibi söylenmeler ortadan kalkacaktır.

Emek Gençliği, 21 Mart boykotunda üniversitedeki çalışma tarzı, politik platformu ve mevzilenişi ile üniversite gençlik hareketini kucaklayacak, yeri geldiğinde de tetikleyecek tek örgüt, tek güç durumunda olduğunu bir kez daha göstermiştir. Ancak bazı yerlerde örgütümüz diğer sözde solcu örgütlerle kendini kıyaslamakta ve başarısını dahi buradan belirlemektedir.
Yok ÖDP’den fazlaymışız, yok TKP’ye nasıl boykot örgütleneceğini göstermişiz…. Bunlar doğru olabilir; ancak, işçi sınıfının mücadelesine zarar verdiğini, üniversite gençlik hareketini yozlaştırdığını, içini boşalttığını bildiğimiz bu örgütleri gençliğin fikri merkezi dediğimiz gazetemizde teşhir etmemiz, onların üniversitelerdeki konumlanışlarını, öğrenci gençlik içerisinde yaptıkları tahribatı gazetemiz aracılığıyla doğrudan gözler önüne sermemiz, bu tartışmaları -kıyastan öte- bir yere bağlayacaktır. Örneğin, Eskişehir’de TKP’lileri, yaptıkları ve dayattıklarından bıktıkları için kovan öğrenci topluluğunun haberini yapmamız, bu grubun, üniversitelerde kendisinden etkilenen gençlerin gözünde teşhir olmasının en etkili şekli olacaktır. Ya da öğrencilerden habersiz kendi kendilerine boykot örgütlemeyi komünistlik sayanların, ODTÜ’de nasıl bizlerin öncülük ettiği boykota “müdahil” değil ama dahil olmak zorunda olduklarını anlatmamız, TKP’nin içi boş bir komünist lafından başka bir şeyi ifade etmediğini gösterecektir. Gazetemiz, nasıl ki fikri merkezimiz ise, bu yaklaşımın benimsenmesiyle, aynı zamanda, küçük burjuva-sekter anlayışlarla ideolojik olarak hesaplaştığımız bir “er meydanı” da olacaktır. Bu, onun dört başı mamur bir fikri ve politik merkez olarak değerlendirilmesi anlamına gelecektir.
Üniversitede başardıkları, yaptıkları ve söyledikleri ile bir odak haline gelmiş bir Emek Gençliği için, yükselen anti-emperyalist gençlik hareketini kucaklayabilir bir gençlik örgütü yaratabilmek için, elbette aşmamız gereken ciddi zaaflarımız da var. Sorunları en çok dillendirilenleri ile sıralarsak; gençlerimizin politik geriliği, çevremizdeki ilişkileri partiye kazanma ve örgütlü güçler haline getirmedeki eksiklerimiz, inişli-çıkışlı bir çalışma, dahası yalnızca kampanyavari çalışmalar bekleyen bir örgüt görünümünde olma vs. -tüm bunların, gazetenin üniversite çalışmamızdaki yerini yazımızda bahsedilen şeyler üzerinden bir kez daha gözden geçirdiğimizde, gazete sorununu çözdüğümüzde, büyük ölçüde kendiliğinden ortadan kalkacağını görebiliriz. Politikleşme sorununun çözümünde günübirlik başvuracağımız aracın gazete olduğunda hemfikirizdir. Gazetenin gençlerimizce düzenli takibinde yaşanan sorunlar ise, gazeteyi çalışmasının merkezine alan bir tarz hayat bulduğunda, ortadan kalkacaktır. Gazeteyi bir ihtiyaç haline getirdiğimizde gençlere okutabileceğimizi unutmayalım.
Ayrıca dönem dönem çalışmasını hızlandıran bir örgüt değil, günlük çalışan, günlük olarak önüne iş koyan bir örgüt olmanın en önemli aracı, yine gazete olacaktır. Gazete üzerinden günlük bir örgütlenme çalışması yürüten Emek Gençliği’nin, günlük çalışma diye önüne koyacağı, belki de yetiştirmekte dahi zorlanacağı kadar çok iş vardır. Gazeteyi günlük satmak, sattığı kişilerle görüşmek, tartışmak, gazeteye katkı sunmasını istemek, çalışma alanındaki gençleri gazetedeki fikir –ve kuşkusuz somut politikalar- üzerinden birleştireceği konular yaratıp bunu gazeteye aktarmak ve tekrar bu gazeteyi satmak, tekrar tartışmak, tartıştırmak vs.vs. . Bunlara, bir de, faaliyet alanına özel çalışmalar, partimizin önümüze koyduğu görevler, topluluklardaki çalışmalar, ÖTK çalışması ve daha sayabileceğimiz pek çok şey eklendiğinde, bir gün içinde yapacağımız ne kadar çok şey olduğunu görüyoruz. Bunların hepsinin odağı gazete olduğuna göre, gazete sorununu çözmeden yaşadığımız sorunları tam anlamıyla ortadan kaldıramayacağız demektir.

İşçi sınıfının partisi için gazete kolektif ajitatör, kolektif örgütleyicidir diyoruz. Ülkenin dört bir yanını ortak irade ve eylem halinde birleştiren bir güç olan günlük emekçi basınına sahip dünya üzerindeki birkaç devrimci örgütten birisi bizim örgütümüz. Bunun değerini bilip gazeteyi devrimci özelliğiyle kullandığımızda, yapabileceklerimizin özgüveniyle üniversitede cesur ve militan bir çalışma sergilediğimizde, yükselen gençlik hareketinin öncüsü ve sosyalizm mücadelesinin odağı olacağız. Bu mücadelede her an yanımızda taşıyacağımız silah gazetemizdir.
Elinde Evrensel gazetesiyle boykotu örgütleyen Evrenselciler, Mehmet Ağar’ı Eskişehir’de yerin dibine sokan Evrenselciler, emperyalizme karşı mücadelenin simgesi Evrenselcilerdir. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde boykot şenliğine katılan bir grup öğrencinin söylediği gibi, “Bu işi yapan, hem de iyi yapan, Evrenselciler”dir.
Geniş gençlik kesimlerini hangi oranda emperyalizmin karşısına çıkarır ve onları emperyalizmin can düşmanı sosyalizm fikrinde birleştirebilirsek, tekeller ve emperyalizmin ideolojik silahları da o oranda etkisiz kalacaktır. Çünkü karşısında da ideolojik olarak silahlanmış, politik olarak birleşmiş bir gençlik kitlesi bulunacaktır.
Bu iş yapmak da, Emek Gençliği’ne düşüyor, Evrenselcilere düşüyor. Emek Gençliği, elinde Evrensel olanlardır, Evrensel satan gençlerdir, Evrensel’e haber yapan; haber, röportaj, yazı, mektup isteyendir. Emek Gençliği, sınıfa, elinde Evrenselle girip, bilim adamlarının nasıl ve neden ABD’yi boykot ettiğini anlatan gençlerdir. Emek Gençliği, durmadan Evrensel’deki haberler üzerinden ne düşündüğünü gençlere soran, tartışan, tartıştıran gençlerdir. Emek Gençliği, Evrenselcilerdir.
Evrensel, Emek Gençliği’nin ayrıcalığıdır, “forsu”dur. Bu ayrıcalıkla, onu gençlik yığınlarının “forsu” kılmak, bizim işimizdir.

Bilim dergisinin pratik faaliyette kullanılması üzerine…

İdeolojik bir akımın, onun dayanağı olarak bir fikrin örgütlenmesinde temel koşul, o fikrin bilimsel bir zemin üzerine oturtulmasıdır. Bilimsel temellere oturmayan bir fikri akım, er ya da geç yok olmaya mahkumdur. Bu nedenle, sosyalizm fikrinin gençlik kesimleri ve akademisyenler arasında yayılmasında da, sosyalizmin temelini oluşturan bilimsel veriler özenle seçilerek kullanılmalı ve sosyalizmin bir bütün olarak bilim dallarına bakışı ve onlardan besleniyor oluşu eksiksiz bir şekilde yansıtılmalıdır. Bu görüşlerin yayılmasında dayanak noktası ise, kuşkusuz diyalektik materyalizm olacaktır. Biliyoruz ki, ne diyalektik materyalizm salt felsefi bir akım, ne de Marksizm sadece iktisadi bir teoridir. Tam tersine, her ikisi de dünyayı anlama ve değiştirme noktasında başvurabileceğimiz temel kaynaklardır ve zaten düşüncenin gelişimi yasalarına ilişkinliğiyle diyalektik materyalizm, Marksizmin başlıca dayanaklarındandır. Bu iki kaynağın gençlik içinde yürütülen çalışmada kullanımı noktasında ise, teorik zeminin kuvvetlendirilmesi ve yayın organlarının doğru ve etkin bir şekilde değerlendirilmesi son derece önemlidir.
Bu açıdan baktığımızda, günlük işçi basınında ve diğer yayın organlarında bir süredir bilim dünyasından kapitalist sisteme karşı yükselen seslerin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyalist bilim insanlarının kaleme aldığı makalelerin çevirilerinin ve bilimin toplumun, halkın yararına kullanılması gerektiğine dair yazıların yer almasının bir tesadüf olmadığı açıktır.
Sınıfın partisi de, bilim insanlarının durdukları safları belirlemeleri ve ürünlerinin kullanımı üzerinde söz sahibi olabilmeleri konusunda gerçekleştirilebilecek tartışmalara büyük önem verdiğini sürekli vurgulamaktadır.
Bu noktada, başta üniversite ve liselerde çalışma yürüten devrimci ve sosyalist gençlere, Emek Gençliği’ne büyük görev düşmektedir. Emek Gençliği’nin son yıllarda yaratmaya çalıştığı (ya da en azından hedeflediği) fikir hareketi örgütleme mücadelesi ile, 3. Konferansı’yla birlikte gündeme gelen anti-emperyalist gençlik hareketini örme mücadelesi, sosyalizmin bilime bakışı ve bilim insanlarının ve gençlik yığınlarının sosyalizm fikrine kazanılması noktasında kesişmelidir.
Üniversite ve liselerde örülmeye çalışılan anti-emperyalist gençlik hareketi; sosyalist düşünce ve bu düşüncenin başta bilim, sanat, spor gibi değişik alanlardaki bakış açısı ve değerlendirmeleriyle desteklenmediği sürece, bir ayağı hep boşlukta kalacak, er ya da geç tökezlemeye mahkum olacaktır. Bu nedenle de; gençlik kesimleri içinde yürütülen çalışmalarda, teorik ve pratik mücadele omuz omuza yürütülmeli, bunlardan herhangi biri geride bırakılmamalıdır.

BİLİMİN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUM
Emperyalist saldırganlığın doruk noktasına ulaştığı 20. yy’da bilim de bu saldırganlıktan payını almış, bu, 21. yy’a da taşınmıştır. Bilim ve bilim insanları üzerinde tekellerin ve egemenlerin baskıları artmış; bilimsel çalışmaların yerini teknolojik araştırmalar almaya başlamıştır.
Bilimin, ortaya çıkışından günümüze kadar olan gelişmesine baktığımızda, ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçları gidermeye yönelik pratik uygulamalar doğrultusunda doğup geliştiğini görüyoruz. Fakat bilimin ilgi alanını oluşturan bu ihtiyaçların belirlenmesinde bilim insanının içinde yaşadığı sistemin etkisi büyüktür. Örneğin; insanlığın ilk dönemlerinde bu ihtiyaçlar, hastalıkların tedavisi, su yollarının yapılması, evlerin inşa edilmesi, hayvanların yakalanması ve bitkilerin yetiştirilmesi için maddelerin, hayvan davranışlarının, insan bedeninin ve bitkilerin araştırılması gibi konulardan meydana gelirken, 19. yy’da bu ihtiyaçları, büyüyen Amerikan iş hayatının haberleşme gereksinimlerini karşılamak için telgrafın geliştirilmesi, genişleyen kentlerin daha kolay ışıklandırılması ya da Alman bira endüstrisinin rekabeti karşısında Fransız biracıların ürünlerini geliştirme çabaları oluşturuyordu.
Kapitalist sistemin gelişmesi ve toplumun büyük kısmını oluşturan kesimle, azınlıkta kalan egemen sınıfın birbirinden gittikçe uzaklaşmasıyla birlikte, bilim de toplumdan uzaklaşmaya, egemen güçlere ve tekellere hizmet etmeye başlamıştır.
Kimyacılar ve fizikçiler artık, toplum için değil, ilaç ya da silah şirketleri için çalışmaya; üniversiteler, biyolojik silah ve kitle yıkımı için diğer araçlar üzerine çalışan özel şirketlerin veya hükümet kuruluşlarının para yatırdığı projelerin merkezinde yer almaya başlamışlardır.
İşçiler üretim araçlarına sahip olmadığı gibi, bilim insanları da günümüzde, çalışmalarında kullandıkları araçlara sahip değillerdir. Bu araç ve gereçler, tamamen kâr amacıyla kurulmuş olan büyük şirketler tarafından bilim insanlarının kullanımına sunulmakta ve bunun karşılığında da şirketlerin ihtiyaçlarını karşılamaya, bilimsel çalışmalardan çok teknolojik uygulamalara zaman ayırmaları istenmektedir. Ekonomik getirisi olmayan çalışmalar maddi açıdan destek bulamamakta ve karanlıkta kalan birçok konu, şirketlere para kazandırmayacağı için aydınlatılamamaktadır.
Bilim insanları, deterjan ya da diş macunu reklamlarında oynar, siyanürün zararsız bir madde oluşundan bahseder veya silah teknolojisinin gelişimine katkı sunar hale gelmişlerdir. Bilim dünyasına hakim kılınan bu bilim dışı anlayışın izlerini, üniversitelerde okutulan ders kitaplarındaki saçmalıklarda ve şarlatanlıklarda da görmek mümkündür. İktisat, kapitalistlerin sömürü ve talanını haklı göstermek için okutulmakta ve özelleştirmeler, yabancı sermaye, aşırı kâr hırsı ve tekelcilik övülüp kutsanırken, kapitalizmin ekonomik krizlerini, güneş lekelerine ya da “azalan marjinal fayda”ya bağlayarak açıklamak, iktisadi doktrinler olarak öğretilmektedir. Matematik, fizik ve kimya, ezberlenmesi gereken karmaşık formüller ve şekillerden ibaret, sadece kârlı yatırımların ölçüm ve proje araçları olarak var olabilmektedir.
Bilim ve bilim insanları üzerindeki bir diğer baskı aracı olarak da milliyetçi çıkar hesaplarını görüyoruz. 1936’da Alman İmparatorluk Günü’nde Göttingen Üniversitesi’nden bir profesör, “Uluslararası bilimi yadsıyoruz. Uluslararası öğrenim dünyasını yadsıyoruz. Araştırma uğruna araştırma yapılmasını yadsıyoruz. Soyut yasaları keşfetmek için değil, diğer halklarla olan rekabetinde Alman halkının araçlarını kuvvetlendirmek için bilimleri öğreniyor ve öğretiyoruz” diyordu.
Bilim üzerinde bu baskılar bulunurken, bilim insanlarını bekleyen bir diğer tehlike de aşırı uzmanlaşmadır. Aşırı uzmanlaşma, bilim insanını bir teknisyene dönüştürebilir ki, bu da, bilime tehlikeli bir nitelik kazandırır. Kendi dar araştırma konusuyla bu alanın dışında kalan toplumsal sorunlar arasında bağlantı kuramayan ve bu sorunlar hakkında görüş sahibi olmayan bir bilim insanının, buluşları ne kadar önemli olursa olsun; üzerine düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirdiğini söyleyemeyiz. Çünkü, toplumdan uzak kalan ve halkın ihtiyaçlarını göz önüne almayan bir bilim insanı, bilerek ya da bilmeyerek, egemen güçlerin çıkarlarına hizmet edecektir.
Büyük bir inatla, hiçbir felsefelerinin olmadığını ve bilimin tarafsız olması gerektiğini söyleyen bilim insanları tam bir yanılgı içindedirler. Doğa boşluk tanımaz ve bu yüzden de, tutarlı ve bilinçli bir dünya görüşüne sahip olamayan bilim insanları, ister istemez, içinde bulundukları egemen sistemin düşünce ve ön yargılarından etkileneceklerdir.
Bütün bu olumsuz koşullar altında, bilim insanlarına çok büyük sorumluk düşmektedir. Bilim insanları, bilimi halka indirme, halk için anlamlı kılma yolunda özel bir çaba göstermek durumundadırlar. Elde ettikleri sonuçları ve o sonuçlara ulaşmada kullandıkları metodu, sadece kendilerinin anlayacağı dil ve biçimde ortaya koymakla yetinmeyerek, bunları aynı zamanda, genel ilgiye de hitap edecek biçimde, bilimsel düşünmenin yaratıcı ve entelektüel niteliklerini özellikle belirterek, halka sunma yoluna da gitmelidirler.
Örneğin; George Politzer, yaşamını işçilerin felsefeyi anlamaları çabasına adamıştır. J. Bernal gibi, İngiltere Bilimler Akademisi üyesi bir profesör, işçilerin ve konunun uzmanı olmayan emekçilerin de bilim dünyasında olup bitenleri anlaması için bir “bilimler tarihi” yazmak adına 6 yılını vermiştir.
Bu tür çalışmaların bilim insanları arasında yayılması durumunda, halk açısından bilim, gazetelerden ya da “popüler bilim dergileri”nden takip ettikleri teknolojik gelişmelerin ötesine geçecek ve bilim insanları da büründükleri kutsal elbiselerini çıkararak halkla bütünleşeceklerdir.
Bağımsız Sosyal Bilimciler-İktisat Grubu’nun 2001 krizinde IMF Programı’na alternatif olarak Emek Programı’nı hazırlaması ve bunu katıldıkları panellerle, konferanslarla ve hazırladıkları metinlerle halka tanıtması, bilimin halkın yararına kullanılması ve bilim insanı ile halkın bütünleşmesi konusunda son yıllarda verebileceğimiz nadir örneklerden birisidir. Yine son dönemde, bu grubun, AKP hükümetinin uyguladığı ekonomi politikalarına ilişkin görüşlerini de günlük işçi basınından takip etmekteyiz.
Benzer bir tepki dalgası da, Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra Roma Üniversitesi’nden Dr. Daniel Amit’in Amerikan Fizik Topluluğu’ndan istifa etmesiyle başladı. Amit’in istifasından sonra, bilim dünyasında bilimin “taraflılığı” ve “namusu” üzerine tartışmalar başladı. Kendi alanlarında söz sahibi olan birçok bilim insanı, bilim insanlarının saflarını belirlemeleri ve bilimin namusuna sahip çıkmaları gerektiği yönünde açıklamalarda bulundular. Daha sonra bir grup bilim insanı da, bilim çevrelerine “silah araştırmalarında yer almıyorum” deme çağrısında bulundular.

BİLİM ALANINDA SÜREN TARTIŞMALARIN YAYILMASINDA BİLİM DERGİSİ’NİN KULLANIMI
Bilim dünyasında bu gelişmeler yaşanırken, Emek Gençliği, bu tartışmaları uzaktan izlemek ya da kendi arasında tartışmakla yetinemez. Bu tartışmaları, bulundukları bütün üniversitelerde (ve hatta liselerde) gündem edinmeli, oralarda tartıştırmalı ve namuslu bilim insanlarının bu konularda netlik kazanmalarına dayanaklar sağlamalıdırlar.
Üniversite – lise gençliği içinde bu tartışmaların başlatılması ve namuslu bilim insanlarına ulaşılması noktasında ise, günlük işçi basınından ve Bilim Dergisi’nden, eskiden olduğundan daha fazla yararlanılmalıdır.
Yayına başladığı günden bu yana, safını işçi sınıfının yanında belirlemiş ve bilimin halkın yararına kullanılması şiarını benimsemiş bilim insanlarının makalelerinin yer aldığı Bilim Dergisi, özellikle üniversitelerde örgütlenecek Fikir Hareketi ve buralardaki bilim insanları arasında oluşturulacak kutuplaşmalarda dayanak noktası olarak kullanılmalı; Bilim Dergisi etrafında bir örgütlenme ve örgütleme çalışması başlatılmalıdır.
Emek Gençliği, son yıllarda bir Fikir Hareketi örgütlemekten bahsetmekte, fakat bu hareketin nasıl başlatılacağı ve araçlarının neler olacağı gibi konularda şu ana kadar çok da net bir tutum sergileyememektedir. İşte burada, Bilim Dergisi, bütün Emek Gençliği birimlerinin imdadına yetişecektir. Fakat derginin Fikir Hareketi’ni başlatma ve yayma konusunda bir araç olarak kullanılabilmesi için birkaç noktaya dikkat edilmesi gerekmektedir.

1-    Bilim Dergisi’nin Gençlik İçinde Tanıtılması ve Tartıştırılması

Üniversite gençliği içinde yürütülecek çalışmayı diğer kesimler içinde yürütülen çalışmalardan ayıran en önemli özellik; üniversite gençliğinin dünyada olup biteni izleme ve değerlendirme şansına sahip olmasıdır. Bu özellik sayesinde, üniversite gençliği, ülkenin entelektüel geleceğini belirleyen bir konumda bulunmaktadır. Bu özellik aynı zamanda, egemen sınıf tarafından da bilinmekte ve ya köreltilmeye ya da çarpıtılmaya çalışılmaktadır. Bu saldırılar karşısında ayakta kalabilmek için de, üniversitelerde örgütlenmeye çalışılan fikir hareketi, soyut bir kavram olmaktan çıkarılarak sağlam temeller üzerine oturtulmalı ve somut çalışmalarla desteklenmelidir.
Bu somutlamaların yapılmasında başvurulacak araçlardan birisi olan Bilim Dergisi’nin çıkış amacı ve hedefleri, öncelikle Emek Gençliği birimlerinde tartışılıp anlaşılmalı; daha sonra da bu tartışmanın geniş gençlik kesimleri ve akademisyenler arasında yaygınlaştırılması sağlanmalıdır. Derginin sadece dağıtımının yapılması yeterli görülmemeli (ki bu noktada bile yeterli çalışmanın yapıldığından söz edemeyiz); dergiyi alanlarla, dergideki yazılar hakkında mutlaka tartışılmalıdır. Hatta, mümkünse, dergi okurları, bir süre sonunda dergiye katkı sunabilen (en azından derginin diğer insanlara ulaşması konusunda görev alabilen) kişiler konumuna getirilmelidir.
Bunları yapabilmek için de, öncelikle, Emek Gençleri’nin Bilim Dergisi’ni mecburen aldıkları ve okumaya çalıştıkları bir yükümlülük olarak değil, mutlaka okumaları-okutmaları, tartışmaları–tartıştırmaları ve bir örgütlenme ve örgütleme aracı olarak görmeleri gerekmektedir.
Bilim Dergisi’nin kullanımında ortaya çıkan sorunlar karşısında en sık başvurulan bahanelerden birisi olan “Yazılar çok ağır, hiçbir şey anlamıyoruz!” bahanesini ortadan kaldırmaya yönelik olarak bilim felsefesi, bilim tarihi, diyalektik materyalizm gibi temel konular üzerine eğitim çalışmaları düzenlemek, derginin kullanımı noktasında atılacak ilk adım olmalıdır.
Bundan sonraki adım ise, eğitim çalışmalarında tartışılan konuların ileri gençlik kesimlerinden başlayarak gençlik içinde tartışılır hale gelmesi için gerekli koşulların sağlanmasına yönelik çabalar olacaktır. Bu aşamada, üniversite ve liselerde düzenlenen paneller, konferanslar ve öğrenci kongreleri kullanılmalı ve buralarda gerçekleşen tartışmalara Marksist bakış açısıyla müdahale edilerek tartışmanın yönü değiştirilmelidir. Bu tür etkinliklerin kullanılmasında temel hedef, kuşkusuz, bu etkinlikleri düzenleyen ya da sunum yapan konumunda olmaktır, fakat bu koşulların gerçekleşmediği durumlarda da, etkinlikler mutlaka takip edilmeli ve biraz önce de belirtildiği gibi, tartışmaların istediğimiz yöne kayması için müdahale edilmelidir.
Özellikle sosyoloji, psikoloji, felsefe, iktisat ya da biyoloji gibi kapitalist sistemin dolaysızca kendi çıkarları doğrultusunda kullanma çabasında olduğu alanlara yönelik etkinliklere müdahale edilmeli ve sosyalizmin, bu alanlardaki çalışmaların halkın çıkarları doğrultusunda kullanılabilmesi için tek yol olduğu vurgulanmalıdır. Unutulmamalıdır ki; emeğin özgürlüğü sağlanmadan, bilimin özgürlüğü sağlanamaz!

2-    Bilim Dergisi’nin Akademisyenlere ve Akademisyenlerin de Bilim Dergisi’ne Taşınması
Bilim Dergisi’nin akademisyenlere ulaştırılması noktasında gençliğin bir ileri unsurunun rolü “dergi dağıtan (ya da satan)” bir figüran olmak olmamalıdır. Akademisyenler arasında Bilim Dergisi temelinde yürütülecek çalışma, çok yönlü olmak durumundadır. Bu çalışmadaki temel hedefler; dergide çıkan yazılar ekseninde akademisyenler arasında bir tartışmanın başlatılması, kendi alanlarında söz sahibi olan ve bilimi sahiplenen akademisyenlerin dergiye yazı yazar konuma getirilmesi ve daha da önemlisi, bilimin taraflılığı noktasında bir kutuplaşmanın yaratılmasıdır.
Akademisyenlere ulaşırken, namuslu bilim adamlarının bilimin taraflılığı konusunda yaptığı açıklamaların yer aldığı günlük işçi basını da mutlaka kullanılmalıdır. 
Bilim çevrelerindeki bölünmenin belirtilerinin güçlenmesi ve bu çevrelerin Marksist teoriye olan ilgi ve ondan yararlanma eğilimlerinin artması noktasında Bilim Dergisi, mutlaka kullanılması gereken bir araçtır.
Üniversite gençliğinin ve akademisyenlerin örgütlenmesinde, akademik taleplerin yanında onları düşünsel olarak kazanmak ve ikna edici olmak da önemlidir. Namuslu bilim insanları ve bilimin özgürlüğü mücadelesinde yer alabilecek akademisyenlerle ilişkiler geliştirmek, onlarla birlikte bilimin özgürlüğü, sermayenin bilim üzerindeki baskılarının son bulması ve bunun için üniversite bileşenlerinin ortak mücadelesinin örülmesi görevi, üniversite gençliğinin çalışmalarının merkezinde yer almalıdır. Bu görev yerine getirildiği taktirde, sadece üniversite gençliği değil bu tartışmanın temel öznesi olan akademisyenler de tartışmaya katılacak, demokratik, özerk, bilimsel üniversite mücadelesinin en önemli ayağını oluşturan öğretim üyeleri ve yardımcıları da bilimin özgürlüğü tartışmasının içine çekilmiş olacaktır.

SONUÇ
Amerikan ve İngiliz emperyalizminin Irak’ı işgali ile birlikte bilim insanları üzerindeki baskılar da artmış ve bunun sonucunda bir grup bilim insanının da çağrısıyla bilim dünyasında bir kutuplaşma başlamıştır. Bu kutuplaşma, üniversite ve liselerde çalışma yürüten örgütlerimiz tarafından en iyi şekilde değerlendirilmeli ve bulundukları alanlardaki akademisyenler arasında da bu tür kutuplaşmaların ortaya çıkartılması noktasında cesur davranılmalıdır.
Marksizm’in, bilimsel süreçte kullanılabilecek gerçek bir alternatif ve üniversite mücadelesi açısından çıkış noktası olabilecek öneme sahip olduğu fikrinden hareketle, bu konudaki temel kaynak konumunda olan Bilim Dergisi etrafında bir örgütlenme çalışması acilen başlatılmalıdır.
Bütün bu çalışmaların düzenli ve verimli bir şekilde devam edebilmesi için, üniversite hareketinin olgunlaştığı illerde, Bilim Dergisi Çalışma Grupları oluşturulmalı ve bu grupların birbirleriyle de temasa geçerek, değişik üniversitelerde düzenlenecek olan panel, konferans ve kongrelere katılım sağlanmalı ve buralarda tartışılan konulara sosyalist bakış açısı yansıtılmalıdır.
Sonuç olarak; Fikir Hareketi örgütleme mücadelesi ile anti-emperyalist gençlik hareketi örgütleme mücadelesi, gençliğin sosyalizmle tanışması ve sosyalizme kazanılması potasında birleştirilmeli ve bu konuda başta Bilim Dergisi olmak üzere diğer yayın organlarının kullanımı sistemli bir şekilde planlanmalıdır.

Kaynaklar:
1-    Bilim Felsefesi, Cemal Yıldırım
2-    Din, Bilim ve Felsefe, Howard Selsam
3-    Aklın İsyanı, Alan Woods, Ted Grant
4-    Üniversite Gerçeği, Bilim ve Mücadele, Özgürlük Dünyası, Sayı 105
5-    Üniversite Gençliği ve Gençlik Mücadelesi, Özgürlük Dünyası, Sayı 116
6-    Üniversiteler, Fikri Akım Olma ve Yenilenmiş Genç-Aydın Hareketi, Özgürlük Dünyası, Sayı 117

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑