Bilim ve felsefe notları – II

Yusuf Akdağ

III. BÖLÜM

DÜNYA GÖRÜŞÜ OLARAK FELSEFE; İDEALİZM VE MATERYALİST DİYALEKTİK

Doğa görüngüleri tarihsel-süreçsel maddi varlıklar, nesneler olup, düşünceler ve düşünce sistemleri bunlarla birlikte, “insanların maddi etkinliğine ve karşılıklı maddi ilişkilerine, gerçek yaşamın diline bağlıdırlar. Başka biçimde söylenirse, insanların düşünceleri, karşılıklı zihinsel ilişkileri onların maddi yaşamın üretimi tarzına bağlı ve maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkarlar. Bir halkın siyasal dilinde, yasalarının, ahlakının, dininin, metafiziğinin vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları anlayışları, fikirleri, vb. üretenler insanların kendileridir.”¹

Düşünce sistemleri –genel olarak söylenirse– dünyanın ve insanın durumundan hareketle belli durum, tutum ve görüşleri sistematik olarak temellendirmeye çalışırlar. Sınıflı toplumların tarih sahnesine çıkışıyla, ya da başka biçimde söylenirse insanın maddi yaşamını üretimi sürecinde toprağın, alet-araç ve ürünün belirli kişi ve grupların elinde toplanmasına bağlı olarak onların diğerleri üzerinde ayrıcalıklı bir yaşama geçişleriyle birlikte, bu durumun düşünsel ifadesi de toplumsal sınıfların, onların her biri için karakteristik özellik gösteren iktisadi-sosyal konum ve bu konumdan doğan veya ona “itkiler”e bağlanır.²

ı-) Düşüncenin varlığa ilişkinliği üzerinden ayrışan idealizm ve materyalizm

İnsanın, yaşamı için gereksindiği maddeleri edinmek üzere doğayla giriştiği mücadelenin bir yönü olarak, çağlarının en yetenekli ve gelişkin beyinlerinin uğraşılarında anlamını bulan sorulara yanıt aradığı; günümüze dek süren bu arayış ve uğraşı dolayımında dünya ve evren gerçekliği ve insanın kendisi dışındaki bu nesnel gerçeklikle –kendisi olmazdan önce, varlığı insanın varlığına bağlı olmaksızın var olan doğa– ilişkisinin ne ve nasıllığına; kendi dışındaki varlığı, doğayı ve evreni bilebilip-bilemeyeceği sorularına; ve bununla bağlı olarak varlığın düşünceyle ilişkisi sorununa, bilimsel ve felsefi alanda yanıtlar verdiği biliniyor.³

Bu soru ve yanıtların en başında da düşüncenin varlıkla; ‘ruh’un bedenle ilişkisi gelmiştir. Engels, bunu, “Her felsefenin ve özellikle modern felsefenin büyük temel sorunu, düşüncenin varlık ile ilişkisi sorunu”⁴ olarak ifade ederek, felsefenin bu en önemli ve temel sorununa yanıtlarına göre filozofların “iki büyük kampa” ayrıldıklarını belirtir. Bu ayrıma göre, düşüncenin, ‘Tin’in doğaya göre “önce gelme özelliği”ne sahip olduğunu düşünenler –ve sonuçta da yaratılışçı teoriyi kabullenenler– idealizm kampında; maddeyi, varlığı birincil öge ve düşünce kaynağı olarak alan ve ruh-beden ilişkisini insanın somut varlığından hareketle açıklayanlar ise “materyalizmin değişik okullarında” yer alıyorlardı.⁵

Materyalist ile idealist felsefe yanlısı arasındaki temel ayrım noktasını belirtirken, Lenin, materyalistin “duyumu, algıyı, düşünceyi ve genellikle insanın bilincini nesnel gerçekliğin imgesi gibi” algıladığı ya da tuttuğunu; Evrenin, “bilincimiz tarafından yansıtılan bu nesnel gerçekliğin hareketi” olduğunu; “Fikirlerin, algıların vb. hareketine, dış maddenin hareketi”ne uygun düştüğünü; madde kavramının, “bize, duyum içinde verilen nesnel gerçekten başka bir şey ifade etme”diğini; “hareketi maddeden ayırma isteği”nin düşünceyi nesnel gerçeklikten ayırmaya; duyumları dış dünyadan ayırmaya eşdeğer ve idealizme varmak olacağını söylüyordu.⁶

Materyalizm, varlığın düşünceden bağımsızlığı, düşünceye önceliği ve düşüncenin varlığın yansısı olduğu görüşünü; idealizm ise, düşüncenin varlığı oluşturucu olduğu görüşünü ifade eder. İlki, bilincimizin, duyularımızın ve algılarımızın dış dünyanın ve nesnel varlıkların yansıması olduğunu; düşüncenin, bilginin nesnelerin ve nesnelerle ilişkinin bilgisi olarak şekillendiğini; ikincisi, düşünceden hareketle varlığın bilinebileceğini; onları varlık olarak kuranın düşünce, İdee olduğunu ileri sürer. Lenin, felsefi idealizmi, “bilginin özelliklerinden, yönlerinden, yanlarından birinin, maddeden, doğadan ayrı tutulmuş, ilâhlaştırılmış bir mutlak haline, tek yanlı, abartılmış, überschwengliches (Dietzgen) bir biçimde geliştirilmesini (şişirilmesi, gevşetilmesi)”; “papazca bilmesinlercilik” olarak niteler.

Metafizik dünya görüşü en net haliyle dini ideolojide dile gelir. “Gerçeği” donmuş-değişmez ve çelişkisiz gösteren Metafizik, toplumsal kategori ve formasyonları da sabitleştirir ve birbirleriyle ilişkisinden soyutlayarak tekil “şey”ler olarak alır. Onda, A=A’dır; ve ak ile kara çok net hatlarıyla birbirlerinden ayrışmıştır; geçişlere ve ara tonlara yer yoktur. Toplum, karşıt sınıfların özdeşliği ve mücadelesi –bir aradalığı ve mücadelesi– yerine, birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmış formasyonların toplamından oluşur vb.

“Şeyleri kesin biçimleriyle meydana gelmiş şeyler olarak ele alan eski metafizik” ve şeyleri Mutlak Fikir –Tin–in görüngüleri olarak alan idealizme karşı diyalektik materyalizm, doğadaki ve ‘şeyler’deki değişimi irdeleyerek bunların düşüncedeki yansılarını nesnel gerçeklikle temellendirir. Materyalist ve diyalektik felsefi görüş doğa bilimlerindeki gelişmelerden güç alır ve olgusal bilgi birikiminden yararlanarak gerçekliği daha tam –aslında yaklaşık– anlamlandırmaya çalışır. Engels ve Lenin, materyalist diyalektiğin doğa bilimleri alanındaki yeni buluşlardan yararlanarak zenginleştirilmesi gereksinimine dikkat çektiler.⁷ Lenin, sağlam felsefi bir temel oluşturularak militan materyalizmin pratiğe geçirilmesinde ısrarlıydı.

Lenin, Bogdanov ile tartışmasında, “Nesnel bir gerçek var mıdır; yani, insan tasavvurunda özneden bağımsız olan, ne insana ne de insanlığa bağımlı olan bir içerik var mıdır? Var ise, o halde nesnel gerçeği ifade eden insan tasavvurları, bu gerçeği, hepsini birden, eksiksiz, mutlak ya da sadece yaklaşık olarak göreli bir biçimde ifade edebilirler mi?” diye sorar ve “Nesnel gerçekliğin varlığı reddedilmeden, mutlak gerçeklik reddedilemez.” diye yanıtlar.

İnsan “mutlak gerçek”i bilme yeteneğindedir, ancak koşulları nedeniyle tüm nesnel gerçekliği, dünyadaki tüm olguları bilme gücü gösteremez. Bu düşünce tarzı ve düşüncenin gerçek yaşamda karşılığı bulunmaz. Doğada ve toplumsal yaşamda niceliğin niteliğe –ve tersinden niteliğin yeniden evrimiyle yeni niceliğe– dönüşümü; karşıtların –zıtlar– birliği ve mücadelesi ve yadsımanın yadsınması kesiksiz olarak devam eder; devinim ve gelişme bu “sarmal hareket” sürecinde gerçekleşir.

Felsefenin evren, dünya ve insana dair sorulara yanıtı, canlı yaşamla ve doğa bilimlerindeki gelişmelerle bağı, toplumsal sınıfların mücadelesine yaklaşımı, idealist ya da materyalist felsefi “ekol”e aitliğini açıklayıcı özellik gösterir. Diyalektik materyalist felsefenin gücü, nesnel gerçeklikle ve doğa bilimlerindeki gelişmelerle, bilimsel buluşlarla ilişkisinde; onlardan yararlanarak sorunlara ussal-bilimsel yanıtlar getirmesindedir.

Materyalist felsefe, bilimsel gelişmelerin verilerinden hareketle toplumsal gerçekliğe ilişkin soru ve sorunlara ussal yanıtlar getirmiştir. Materyalizm dünyayı, maddeyi, bilincin dışında, bilinçten bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak görür. Madde birincil, bilinç ikincildir; idealist felsefe ile temel ayrışma noktası burasıdır. Diyalektik materyalist dünya görüşü, varlık-düşünce bağlamından hareketle olguları kavramların ürünü olarak değil, ama kavramları olgulardan hareketle üretilen düşünüş ürünleri olarak alır. Dış dünya, nesnel varlıklar, kendilerinden hareket edilen öncellerdir ve düşünce, onların beyindeki yansılarının ürünüdür.

Diyalektiği, “iç bağıntıların bilimi” olarak da ifade eden Lenin, “Duyum içinde bize verilen nesnel gerçekliği yadsıdığınız anda, inancılığa karşı her türlü silahınızı yitirirsiniz ve bilinemezciliğe ya da öznelciliğe düşersiniz, ve inancılık da zaten sizden daha fazlasını istemez. Eğer algısal dünya nesnel bir gerçeklik ise, o zaman kapı öteki her türlü ‘gerçekliğe’ ya da sözde gerçekliğe kapalı demektir” diyordu.⁸

Materyalizm, idealizmden varlığın bilinçten bağımsızlığı ve bilince önceliği; bilincin, duyuların ve algıların dış dünyanın ve nesnel varlıkların yansıması olduğu görüşüyle ayrılır. Bu görüş, Marx ve Engels’in “Alman İdeolojisi”nde yürüttükleri polemiklerde; “Felsefenin Sefaleti” ve “Anti Dühring”de serimlenen bilimsel-felsefi görüşlerde; Grundrisse ve Kapital’in kuramsal örgüsünde, yetkin şekilde savunulmuş ve geliştirilmiştir. Marksizm-Leninizmin dünya görüşü materyalist ve diyalektiktir.

Marx, Engels ve Lenin’de felsefe, maddi gerçeklikten, insan ve toplumdan, toplumsal gelişme süreçleri ve bu süreçlerdeki insanın etkinliğinden ve bütün bunlarla bağlı gerçekliğin düşünsel yeniden kuruluşundan kopuk olarak alınmaz. Materyalist felsefe bilimlerin verileriyle desteklidir ve Marx’ın kuramında, materyalizm, diyalektik ve tarihsel bağlamıyla teorinin bilimsel yöntemini oluşturur.⁹

ıı-) Eski materyalizmin ve Hegel idealizminin aşılması; diyalektik materyalizm

Eski materyalizm, “evreni bir süreç olarak, kesintisiz tarihsel gelişme yolunda bir madde olarak kavramadaki yetersizliği”yle belirgindi. Oysa, evren, kesintisiz tarihsel bir maddi oluş-değişmişlik-yeniden oluş hareketi ve onun süreci olarak kavranmalıydı. Eski materyalizmin –mekanik materyalizm– bu yetersizliğinin bir nedeni de antidiyalektik –idealist-metafizik– anlayışın doğa bilimleri üzerinde hâlâ devam eden etkisi ve doğa bilimlerindeki gelişmenin geri düzeyi idi.¹⁰

Eski materyalizmin devrimci eleştiriyle aşılması, düşüncenin varlıkla ilişkisinin diyalektik materyalist görüş uyarınca kurulmasıydı. Marx ve Engels, klasik felsefenin eleştirisine girişerek ve Hegel’in zirvesine çıkardığı idealist felsefeyi mistik kabuğundan soyarak ve devrimci içeriğine uygun şekilde “ayakları üstüne” kaldırarak, felsefi düşüncenin, dünyayı “değiştirme” eylemi, fikri ve hedefiyle bağlı tarihsel ve diyalektik düşünce olarak toplumsal gerçeklikle bağını, devrimci tarzda kurdular.

Felsefenin, dünyanın –ve toplumun– yalnızca “anlamlandırılması”-anlaşılmasıyla değil, değişiminin olgusal, akli ve bilimsel yöntem ve “araçları”nın ortaya konmasıyla belirgin bu devrimci gelişimi, insanı “kaderine rıza gösterme”ye mahkûm “yaratılmış” olarak gösteren gericiliğin ideolojik-siyasal çöküşünü hazırlayıcı işleve sahipti.¹¹

Engels, L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu adlı eserinin 21 Şubat 1888 tarihli önsözünde, Marx ile birlikte gerçekleştirdikleri Hegel sonrası felsefe eleştirisini, kendilerinin “geçmişteki” felsefi bilinçleriyle bir hesaplaşma olarak ele aldıklarını yazdı.¹² Bu hesaplaşma, Hegel diyalektiğinin –ki o güne dek olan felsefi gelişmelerin en üst ve yetkin örneğini oluşturuyordu– idealist içeriğine karşın diyalektik yönteminin miras edinilmesi üzerinden materyalist diyalektik felsefi ‘sistem’in oluşturulmasını sağladı. “Hegel felsefesinden kopuş”, gerçek dünya –doğa ve tarih– üzerine “önceden düşünülmüş” idealistçe bütün heveslerin “acımasızca kurban edilmesi” demekti.

Hegel’in diyalektik yöntemi alınmış, ondan yola çıkılmıştı; ancak, diyalektiğin Hegelci biçiminde, değişen ve gelişen, “bütün sonsuzluk boyunca –bilinmez bir yerde– var olmakla” kalmayan, tüm dünyanın “yaşayan gerçek ruhu” da olan “Mutlak Fikir”di. Hegel’de diye yazıyor Engels; “doğada ve tarihte kendini gösteren diyalektik gelişme, yani zikzak halindeki bütün hareketler ve bütün ani geri çekilmeler boyunca kendini ortaya çıkaran aşağıdan yukarıya doğru ilerlemenin nedensel zincirlenişi, demek ki, Fikrin, bütün sonsuzluk boyunca nerede olduğu bilinmeyen, ama herhalde, düşünen her insanın beyninden bağımsız olarak süregiden özerk hareketinin kopyasıdır [Abklatsch] ancak. İşte çıkarılıp atılması söz konusu olan bu ideolojik ters-yüz olma durumuydu. Biz yeniden beynimizin fikirlerini, onları mutlak Fikrin şu ya da bu derecede yansıları [Abbilder] olarak, gerçek nesneler sayacağımız yerde, onları materyalist açıdan nesnelerin yansıları olarak kavradık.”¹³

Marx ve Engels, Hegelci “Fikrin kendisinin diyalektiği”nin, “gerçek dünyanın diyalektik hareketinin yalnızca basit bir bilinçli yansısı” olduğunu göstererek, Hegel’in diyalektiğini, “başı yukarıda olmak üzere doğrult”tular. “Benim diyalektik yöntemim temelde Hegel’inkinden yalnızca farklı olmakla kalmıyor, aksine onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için düşünce süreci, ki onu ide adı altında, bağımsız bir özneye bile dönüştürür, yalnızca onun dış görünümünü oluşturan gerçeğin demiurgosudur. Bende tersine, düşünsel olan, insan kafasındaki dönüştürülmüş ve tercüme edilmiş maddi olandan başka bir şey değildir” derken, Marx, Hegel diyalektiğiyle kendi diyalektiğinin karşıtlığını; düşünsel olanla-maddi olanın ilişkisi üzerinden açıklıyordu. Hegel, maddi gerçekliği “düşünce süreci”nin ürünü görür ve gösterirken, Marx’ta düşünsel olan, maddi gerçekliğin dönüştürülmüş-tercüme edilmiş ifadesiydi.

Engels, Hegel’in bir idealist olduğunu belirterek, “Ona göre, beynindeki düşünceler, gerçek şeylerin ve süreçlerin az çok soyut resimleri değildi, tam tersine, şeyler ve onların evrimi, yalnız, âlem var olmadan, öncesizlikten beri ve herhangi bir yerde var olan ‘Fikr’in (İdea)nın gerçekleşmiş resimleriydi.¹⁴ Bu düşünme yolu her şeyi baş aşağı ediyor ve âlemdeki şeylerin gerçek bağlantısını tümüyle tersine çeviriyordu.”¹⁵ “Diyalektiğin Hegel’in elinden uğradığı mistikleştirme, genel hareket biçimlerinin ilk kez onun tarafından kapsamlı ve bilinçli bir biçimde açıklanmış olmasını hiçbir biçimde engellemez. Diyalektik Hegel’de baş aşağı durur. Mistik kaplamanın ortasındaki rasyonel özü keşfetmek için onu ters yüz etmek gerekir.” diyordu.

Hegel’de “Mutlak Bilgi”ye ulaşıldığı ve bilimin olası her biçim ve içeriğinin, tüm zenginliğiyle ve “bütünsellik içinde” ortaya konduğu; böylece mutlak hakikate –ya da bilgisine– ulaşıldığı ileri sürülür. Her şeyin ancak kendisinde anlam bulduğu bu “mutlak bilgi”, eksiksiz ve kesin “ebedi geçerliliğe” sahiptir! Hegel’de bütünsellik, “mutlak idea” ya da “Tin”dir. Hegelci diyalektiğin ‘diyalektiği’, bu mutlaklığı ve peşin hükümlü önsel kabullenilmiş yöntemi nedeniyle değil, gerçeğin hareketini içermesi nedeniyle diyalektiktir.

Hegel, “Gerçek olan her şey ussaldır, ussal (rationnel) olan her şey gerçektir” savıyla devlet ve kurumları dahil verili olan(lar)ı, rasyonelliği bağlamında onaylanabilir gösteriyordu. Hegelci diyalektiğin bu idealist biçimi, onu, ‘değişimin kaçınılmazlığı’nı içeren ‘devrimci içeriği’nin üzerini örterek “ussal ve gerçek” resmi kurumsal otoritenin onayına dönüştürüyordu. Ondaki diyalektik böylece düşünce alanıyla sınırlı ve kendi üstüne kapanan bir çember halinde devinirken, verili olan da kalıcı hal alıyordu.

Engels’in deyişiyle Hegel, özellikle Mantık’ta, “bu öncesiz ve sonrasız gerçeğin, mantıksal ya da tarihsel, sürecin kendisinden başka bir şey olmadığını ne kadar kuvvetle ifade ederse etsin, gene de kesinlikle bir yerde sisteminin sonuna varması gerektiği için, kendisini, bu sürece bir son vermek zorunda görüyor”du. Hegel’de bu “sonuncu nokta”, Mutlak Fikir/İdea/Tin’dir. Onun sistemine göre, Tin, önce doğaya dönüşerek kendiyle “yabancılaşır”, ardından da, “düşüncede ve tarihte” kendine geri döner. Bu, “tarihin ereğinin, insanlığın kesinlikle bu mutlak Fikrin bilgisine varmasında yattığını” varsaymaktır.

Hegel, “mutlak Fikir” bilgisi ve onun kendiyle ifade olunan düzeyine, kendi felsefesinde “ulaşılmış olduğunu” düşünür. Hegel’in, yani “mutlak bilme” konumuna yükselmiş filozofun “tümleşmiş tutumu”nda şekillenen insan, “kendisini tümüyle ve yetkin olarak kavramış” insandır; yani “Tarihin sonu”nda yaşayan “mutlak Bilge” ve filozof olarak Hegel’in kendisidir! Bilim, doğal dünyada yaşayan insanın tarihsel değişip-‘oluşması’yla yarattığı-açığa vurduğu –insan bunu nesnel olandan hareketle ve dil aracıyla, düşünceyle ve söylemle gerçekleştirir– üretici güç, bilgi ve tekniktir. Hegel açısından bunun en yüksek biçimi, kendisinin felsefesinde, “mutlak olarak” açıklanmış, açığa vurulmuş bütünsel bilgiden başka bir şey değildir.

Hegel felsefesinde Töz, özne; Mutlak ise Tin’dir. “Varlığın ve gerçekliğin bütünselliğini eksiksiz ve upuygun bir şekilde açığa-vuran bir söylem” bu felsefenin iddiasıdır. “İnsanın hakiki varlığı, eylemidir” diyen Hegel, insanın, “Bir Devletin vatandaşı olarak” gerçekleştirdiği eylemiyle ve eyleminde, kendini “özgür ve tarihsel birey” olarak gerçekleştirmesiyle(!) varlığının “tamlığına ve yetkinliğine tanıklık eden” doyuma ulaşacağını söylüyordu. Hegel’in ideal devleti, ilkin Napoléon’un İmparatorluğu, ardından Prusya Krallığı’ydı ve öyleyse, “en tam doyum” bu ideal devlete itaatle gerçekleşirdi!¹⁶

İnsanın “hakiki varlığı eylemidir” düşüncesi, tamamlanmış ideal insanın ideal devlete itaatinde böylece donduruluyor, toplumsal dünyanın, bireyin “içkin doyumu”nun gerçeklik kazanacağı bir başka dünyaya dönüştürülmesi için gerekli olan ‘olumsuzlayıcı’ eylem de gereksizleşiyordu. Hegel’de, değişim, salt düşünce yoluyla ve düşüncede gerçekleşirdi. Onda, bireyselliğini gerçekleştiren insan, tarihsel evrimini tamamlar ve sonuna ulaşırdı: bu “mutlak Ben”di! Hegel’in diyalektiği burada doğmaya varır: felsefe “genel olarak” sona erer; yapılacak olanı Hegel yapmıştır! Felsefesinin tutucu “yapısı” ile devrimci –diyalektik– yöntemi karşı karşıya gelir.

Hegel sisteminde doğa, “mutlak fikrin yabancılaşmasından, denebilir ki Fikrin bir alçalmasından başka bir şey değildir…”; Bu “sistem”de düşünme ve düşünce “önde gelen başat öğe, doğa ise, kısaca, ancak Fikrin alçakgönüllüğü sayesinde var olan, ondan türemiş bir öğedir.”¹⁷ “Başaşağı” duran doğa-düşünce; varlık-Tin ilişkisidir: düşünceden doğa ve nesneye gidilmektedir. Oysa, her tür düşünceden ve felsefi sistemden bağımsız olarak doğa, insanın üzerinde var olduğu, geliştiği, düşündüğü ve eylediği nesnel gerçek olarak, insan imgeleminin ürünü her şeyin de asıl kaynağı ve üzerinde varlık bulduğu gerçek temeldir.

Engels, Hegel’in felsefesinin derin ve zengin içeriğinin, “bir sistem zorunluluğu”yla oluşturulan bu tutucu “yapısı”na kurban edilmemesini ister. Hegel’in bu tutucu yapıyla kendi sisteminin bütün dogmatik içeriğini “mutlak gerçek olarak ilan” ettiğini belirten Engels, ancak, der, “bu dogmatik içerik Hegel’in dogmatik olan ne varsa hepsini geçersizleştiren diyalektik yöntemi ile çelişki halindedir, bu yüzden Hegel’in öğretisinin devrimci yanı, onun tutucu yanının ağırlığı altında ezilip boğulmuştur. Ve felsefi bilişe uygulanabilir olan, tarihsel pratiğe de uygulanabilirdir…”¹⁸

Hegel’in felsefi sisteminin, “ancak bütün insanlığın ileriye doğru gelişmesi içinde yapabileceği” tarihin ve düşüncenin bütün sorunlarını tek başına çözme iddiasıyla “Mutlak Tin”nin “zirvesi”nde şekillenmiş olarak ortaya çıktığına işaret eden Engels, ama der, “bütün bu çelişkiler kesin olarak ortadan kaldırıldı mı sözde mutlak gerçeğe varırız: dünya tarihi sonuna varmış bitmiştir, bununla birlikte her ne kadar yapacak bir şey kalmamışsa da, gene de devam etmesi gerekir; dolayısıyla çözümlenmesi olanaksız yeni bir çelişki ortaya çıkar.”¹⁹

Tarihin sonuna gelinmemiştir; çelişkili yaşam devam eder; doğada da toplum yaşamında da. Hegel’in sistemi, yapılacak bir şey bırakmamış gösterse de, çözümlenecek sorunlar yumağı var olmayı sürdürür. Marx ve Engels, değişimin kaçınılmaz olduğunu; gelişmesi sırasında daha önce gerçek olan bir şeyin –ve her şeyin– zorunluluğunu ve var olma hakkının ussallığını yitirmesiyle “gerçek dışına düşeceği”ni/değişebileceğini; can çekişen eski gerçekliğin yerini, yeni ve yaşayabilir gerçekliğin alacağını gösterdiler.

Toplumlar tarihi, ussal ve gerçek olan burjuva toplumu ve devletinin de, eninde sonunda yok olmaya mahkûm olduğunu gösteriyordu. Hegel’in savının, “Hegelci diyalektiğin oyunuyla kendi karşıtına” döndüğünü belirten Engels, insan tarihi alanındaki her şeyin zamanla usa aykırı düşerek yerini başka ussal gerçekliğe bırakmak zorunda kalacağını, yine toplumsal tarihten hareketle gösterdi. “Her gerçek olanın ussallığı savı hegelci düşünme yönteminin tüm kuralları ile uyum içinde şu başka sava dönüşür: Var olan her şey, yok olmayı hak eder.”²⁰

Diyalektik ve materyalist dünya ve toplum görüşü, “gelişkin zekâ ürünü” olarak doğaya ve toplum hayatına dayatılan bir ‘şey’ değil; toplum ve doğanın kendi gerçekliğinden hareketle ve oradaki değişimin yasalarının açığa çıkarılmasıyla oluşturuldu. Artık, gerçek olarak kabul edilen, hegelci dogmatik “ilkeler dermesi” değil, “bizzat biliş sürecinin içinde, sözde bir mutlak gerçeğin bulunuşu ile artık daha öteye gidilemeyen, ulaşılan mutlak gerçek karşısında kolları kavuşturup ağzı açık seyretmekten başka yapacak bir şey bulunmayan bir noktaya hiçbir zaman varmaksızın bilginin alt basamaklarından gittikçe daha üst basamaklarına yükselen bilimin uzun tarihsel gelişmesinde yatıyordu. Ve felsefi bilgi alanında böyle olan bütün öteki bilgi ve pratik eylem alanlarında da böyleydi.”²¹

Felsefedeki değişmezlik ve kesinlik “ilkeleri”nin yıkımıydı bu. Artık, Kantçı bilinemezliklere sığınılamaz; verili olan karşısında yapılacak bir şey kalmadığı umarsızlığına düşülemezdi. Dünyanın düşünce yoluyla bilinemezliğini savunan Hume’cu görüş, “Gerçek dünyaya değin tasarımlarımızda ve kavramlarımızda gerçekliğin doğru bir yansısını verebilir miyiz? Bu soru, felsefe dilinde düşünce ile varlığın özdeşliği sorunu diye adlandırılır ve filozofların büyük çoğunluğu bu soruya olumlu biçimde yanıt verirler.”²² diye belirterek, Engels, Feuerbach’ın bu soruya “materyalist açıdan” getirdiği yanıtın derin olmaktan çok zekice olduğunu söyler.

Kant ve Hume’un “felsefi saplantı”larının çürütülmesinin pratik örneğinin Feuerbach’ın savunusunda yer aldığını belirtir ve şöyle yazar:

“Eğer biz, doğal bir süreç hakkındaki anlayışımızın doğruluğunu, bu süreci biz kendimiz yaratarak, onu koşullarından çıkarıp varlık haline getirerek ve onu kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek tanıtlayabiliyorsak, Kant’ın bilinemez ‘kendinde-şey’inin işi biter. Bitkisel ve hayvansal organizmalarda üretilen kimyasal tözler, organik kimya birbiri ardından onları birer birer yapmaya koyuluncaya kadar, böyle ‘kendinde-şeyler’ olarak kaldılar; ama kimya onları yaptı mı, ‘kendinde-şey’, ‘bizim için şey’ haline gelir, tıpkı örneğin, artık kızılkök halinde tarlalarda yetiştirmeyip çok daha kolaylıkla daha ucuza taş kömürü katranından çıkardığımız alizarin gibi. Kopernik’in güneş sistemi, üç yüz yıl boyunca, bir varsayım oldu; bunun üzerinde bire karşı yüz, bin, on binle de bahse girişilse, gene de varsayımdı; ama… bu sistemden çıkarılan veriler yardımıyla, yalnız bilinmeyen yeni bir gezegenin varlığının zorunlu olduğunu değil, ama aynı zamanda da bu gezegenin gökyüzünde bulunması gereken yeri hesaplayınca ve daha sonra Galile onu gerçekten bulunca, Kopernik’in sistemi tanıtlanmış oldu.”

Bilinmeyen, ya da henüz bilinmeyen böylece bilinir hale gelmektedir. Bilinir olmayı sağlayan ise “saf aklın gücü” değildir. “Saf bilim” çünkü yoktur: doğa bilimlerindeki ve sanayideki ilerleme, sonuçta, insanın maddi yaşamın üretimi sürecinde, gereksinmelerin karşılanması ihtiyacıyla bağlı olarak gerçekleşir. Bilinmeyenin bilinir olmasını sağlayan bilgi düzeyi, onun araç ve gereçleri, bilip-tanıma merakı-istemiyle birlikte bu gereksinmeyle dolaysız bağlıdır.

Doğa bilimleri alanındaki gelişmelerle desteklenip kanıtlanan bilginin “alt basamaklarından gittikçe daha üst basamaklarına yükselen bilimin uzun tarihi gelişmesi”nden güç alarak, tüm toplumsal biçimler ile bunlara dair gerçekliklerin değişime zorunlu oldukları ve değişmekte oldukları, toplumsal üretim koşullarından ve tarihsel gelişmeden ussal olarak da çıkarılabilirdi.

Hegel’in başaşağı duran-başüstü konulmuş olan diyalektik sistemi, Marx ve Engels tarafından ayakları üstü doğrultulurken, “Duyularla algılanabilir maddi dünyanın, bizim de bir parçasını oluşturduğumuz bu maddi dünyanın tek gerçeklik olduğu; ve bize ne kadar yüce görünürlerse görünsünler bilincimizin ve düşüncemizin, maddi bedensel bir organın, beynin ürünlerinden başka bir şey olmadıkları kavrayışı” geliştirildi. Buna göre; madde, tinin bir ürünü olmayıp tin maddenin en üstün ürünü olup, hareket ettirici ilk öğe düşünce değil, onun oluşumuna neden olan varlık ya da nesneydi. Dış dünyanın insan üzerindeki etkileri insan beyninde “duygular, düşünceler, içgüdüler, istemeler, kısacası ‘düşünsel (İdeale) eğilimler’ olarak yansırlar ve bu biçimde ‘düşünsel güçler’ haline gelirler”di vb.²³

Varlığı bilince öncel alan materyalist dünya görüşü, üretici güçleri toplumların değişiminin başlıca devindirici gücü olarak alır. Bir toplumsal sistemden ötekine geçiş salt eleştirel düşünce ile değil, onu da maddi gerçekliğe dönüştürecek insan etkinliğiyle ve siyasal-toplumsal devrim ile gerçekleşebilir. Değişimin hareket ettirici etkeni, iktisadi temelde üretim ilişkileri ile üretici güçler; toplumsal bazda sömüren ve sömürülen sınıflar arasındaki çelişkidir.

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın 1859 tarihli basımına yazdığı Önsöz’de Marx, bunu en özlü biçimiyle özetler: İnsan(lar) yaşamları için ihtiyaç duydukları araçları-ürünleri sağlama faaliyetleriyle kendi yaşam koşullarını da üretirler. Bu üretimin tarzı, onları, iradeleriyle belirlenmeyen, içine girmek zorunda oldukları üretim ilişkilerine sürer; bu üretim ilişkileri belirli bir yaşam tarzına temel oluştururlar. Farklı üretim tarzları farklı üretim ilişkilerini; bunlar da farklı mülkiyet biçimlerini şekillendirir ve sınıfların mücadelesi bu temel üzerinde gelişerek sınıflı toplum tarihinde “motor” işlevini yerine getirir. Kapitalist özel mülkiyete son verilmesi ile yeni bir toplumsal yaşam biçimi ve ilişkiler düzeyine varılır ve insan, maddi yaşamının üretimiyle ulaştığı yeni koşullarda tarihini yeni biçimler altında yapmaya devam eder.

Marx’ın toplum analizinin yöntemi materyalist, tarihsel ve diyalektiktir. Olgucu ve ampirist değil, olguların ve gelişmelerin birbirleriyle ilişkilerinin tüm yönlerini tarihsel gelişme sürecine bağlı olarak ve değişim gerçekliğini dikkate alarak irdeler. Nesnel gerçek, öznenin dışında ve ondan bağımsız olarak var olandır; bilgi onun –nesnel olanın– bilgisidir. Algı, tasavvur ve yargı nesnel gerçekliğe ilişkin olup ona karşılık gelir. Ancak, bilimsel bilginin tamamlanmışlığı ileri sürülemez. Bilgi, bilimsel buluşların gösterdiği üzere sonraki gelişimi içinde gerçekliğe daha yaklaşık bilgi haline gelir.

Lenin, nesnenin tüm yönleri ve somut nesnel gerçekliğin tam bir bilgisinin ancak nesnenin tüm yönlerinin birbirleriyle bağı ve etkileşimleri dolayımında ve süreç içinde daha tam bilgiye doğru yaklaşabileceğini belirtir. Marksizm öncesi materyalizmde, gerçek, verili ve tamamlanmış olana denk geliyordu. Diyalektik materyalizmde hakikat bir nesnenin dolaysız, nihai ve değişmez yansıması olarak değil sürecin birbiriyle ilişkili unsurlarının sonucu olarak bilinebilir olarak görülür.

Diyalektik ve tarihsel materyalist dünya görüşü, felsefe ve bilimlerin bileşimi ve etkileşiminin bir ifadesidir; eski türden felsefeden ayrışmış, dünya ve topluma yeni bir bakış açısı getirmiştir.²⁴ Toplumsal alanda bu, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzına bağlı olarak toplumun ve toplumsal sistemin niteliği, işleyişi ve üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişki ve uyumsuzluk üzerinden bir toplumsal sistemden diğerine geçişin tarihsel zorunluluk olarak ve maddi ilişkiler temelinde gerçekleşmesi anlamına gelir.

Diyalektik ve tarihsel materyalizm bu bakımdan, toplumsal-tarihsel gelişmenin yasalarının bilimi olarak da tanımlanabilir.²⁵ Diyalektik materyalizm bilimle “çelişki” ya da “çatışma” içinde olmayıp onda kendi kuramsal örgüsünün maddi güçlerine kavuşur. Çelişki, ancak felsefenin metafizik öğelerle bulaşık olması durumunda ve idealist felsefi görüş yönünden söz konusu edilebilir. İdealist metafizik felsefi görüşler aşılıp felsefe, bilimin öğeleriyle kendini yenileyip geliştirdiğinde, felsefe ve doğa bilimleri birbirini “tamamlama” ilişkisi içinde olacak, düşünsel eylem nesnel gerçeklikle bağlı olarak daha da serpilip-gelişecektir.

Marx ve Engels, insanın maddi varlık koşullarından, gerçek insan-bireylerden –ve sınıflardan– hareket ederek tarihi bir bilim düzeyine yükselttiler ve onun insanların kendileri tarafından, içinde bulundukları koşulların etkisi hesaba katılarak yapıldığını; dogmatik görüşleri mahkûm ederek gösterdiler.²⁶ İnsan soyunun varlığı söz konusu olduğu sürece, onun doğa ile karşılıklı etkileşimi de var olacak, dünyanın yaşam için denetimi yönündeki insan eylemi sürecek, buna karşılık olarak o, üzerinde ve içinde yaşadığı doğa ve onun evrensel yasalarının etkisi altında olacaktır.

Bu felsefi görüş, insanın bilgisini, varlığın, dış dünya ve doğanın insan beynindeki yansıması olarak görür ve tarih boyunca görülmüştür ki, insanın “toplumsal bilgisi” –yani sahip olduğu felsefi, dinsel, siyasal görüşler– de, toplumun iktisadi sistemini yansıtırlar ve bu üstyapı öğeleri, iktisadi temel üzerinde yükselirler.

Materyalist diyalektikte tümdengelim ile tümevarım birbirlerini tamamlayacak bütünlük gösterirler. Bütünden parçaya –somuttan soyuta– ve parçadan bütüne –soyuttan somuta– sürecin iki yönelişli bileşeni olarak birbirlerini tamamlarlar. Toplumdan sınıflara, sınıflardan bireylere –kapitalizm; işçi sınıfı ve burjuvazi ve onların bireyleri– ve tersinden bireylerin ve sınıfların durumundan genel toplumsal manzaraya bir yöntem izlendiğinde “bütünün bilgisi”ne yaklaşık olarak –kesin ya da mutlak olarak mümkün olmayan görece bilgi– varılabilir.

Diyalektik materyalizm Marksizmin felsefesidir. Marx’ın felsefesinin materyalizm olduğunu belirten Lenin, materyalizmi, “doğal bilimlerin öğretilerine bağlı” tek tutarlı felsefe olarak tanımlar. Marx’ın kuramı, “felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin, dolaysız ve doğrudan bir devamı olarak” doğmuştur.

“Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Unsuru” başlıklı kısa makalesinde Lenin, “Marx, 19. yüzyılın insanlığın en ileri üç ülkesindeki üç düşünsel ana akımının sürdürücüsü ve dahiyane tamamlayıcısıydı: Klasik Alman felsefesi, klasik İngiliz politik ekonomisi ve genel olarak Fransız devrimci öğretileriyle bağlantılı olarak Fransız sosyalizmi.” diye yazar.²⁷

Engels, kendisinin ve Marx’ın kuramından söz ederken, kökenlerinin Saint Simon, R. Owen, Fourier, Kant, Fichte ve Hegel’e uzandığını söylemekten kaçınmaz. Bunlar tarihsel gelişme sürecinde, bilim, felsefe ve tarih alanında geride bırakılarak reddedilen ve devralınarak geliştirilip ilerletilen materyalist görüşlerin “tarihsel serüveni” kapsamındaki gerçeklikler arasındadır. Marksizm, kendi dönemi ve öncesinin bütün büyük beyinlerinin –A. Smith, D. Ricardo, W. F. Hegel ve Feuerbach bunlar arasında yer alırlar– ortaya koydukları ve her birinin insanlık tarihinde izleri olan ürünlerinin eleştirel irdelenmesi üzerinden ve bu görüşlerin devrimci, diyalektik ve materyalist düzeyde aşılmasıyla oluşturuldu.

Marx ve Engels, doğa bilimleri alanındaki gelişmeleri etraflıca irdelediler, Adam Smith ve David Ricardo’nun ekonomi politiğini didik didik ettiler, Hegel’de zirvesine çıkan idealist diyalektik ve Fransız materyalizmi üzerine kapsamlı bilgi sahibiydiler. Basit el birliğinden manifaktüre ve sanayi üretimine kapitalist gelişmenin tarihini, gelişme dinamiklerini ve çelişkilerini; bu çelişkilerin yol açtığı kaçınılmaz değişimi ve yeni bir toplumun tarihsel zorunluluğunu, maddi üretim sürecinin bu tarzını tüm yönleriyle irdeleyerek açığa çıkardılar.

Doğa bilimleri alanındaki her gerçek ilerleme; kimya, fizik, biyoloji alanındaki yeni buluşlar, canlıların evrimi üzerine Darwin’de en somut ve ileri düzeyine çıkan doğa bilimi, materyalist dünya görüşünün ve tarihsel-diyalektik gelişmenin daha çok kanıtını ortaya çıkarırken, bu kanıtlar Marx ve Engels’in ellerinde, geliştirdikleri kuramın dayanaklarına eklendiler.

Engels, diyalektik tarihsel materyalizmi, klasik Alman felsefesinin ve ütopik sosyalizmin aşılması olarak ifade ederken gerçekleştirilen ilerlemeyi de dile getirir. “Ekonomik koşulların politik kurumların temeli olduğu bilgisi” öncellerde “ancak embriyon halinde” beliriyordu. Marx onu ‘bütünsel’ bir açıklığa kavuşturdu; artıdeğer teorisini geliştirdi ve kapitalist kârın kaynağı olduğunu gösterdi. “Eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları, eksik teorilerle karşı”lanmıştı; Marx ve Engels, kapitalizmin en ileri düzeyde geliştiği İngiliz ekonomisini inceleyerek Adam Smith ve David Ricardo’nun kendilerinden önce yaptıkları analiz ve açıklamaların eleştirel irdelenmesiyle kendi kuramlarının başlıca en önemli-en temel köşe taşlarını döşediler.

Marx’ın kuramı, insanlık tarihinde yeni bir dönemin koşullarında oluşturuldu. Tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak tanımı, yeni bir tarih görüşünü ifade ediyordu. Marksist kuramının özgünlüğü ve gücü, yüzeydeki olguların gösterdikleriyle yetinmeyerek olgusal gerçeklerin içinde ve gerisinde bulunan ilişkisel “bütün”ü irdelemesinde; olabilir tüm ayrıntılarında açıklığa kavuşturmasında; gelişme sürecini maddi koşulların ve toplumsal ilişkilerin evrimiyle bağlı olarak almasındaydı.²⁸

Engels, diyalektik tarihsel materyalizmi, klasik Alman felsefesinin ve ütopik sosyalizmin aşılması olarak ifade ederken gerçekleştirilen ilerlemeyi de dile getirir: “Ekonomik koşulların politik kurumların temeli olduğu bilgisi” öncellerde “ancak embriyon halinde” beliriyordu; Marx onu ‘bütünsel’ bir açıklığa kavuşturdu; artıdeğer teorisini geliştirdi ve kapitalist kârın kaynağı olduğunu gösterdi.

Marx’ın kendisi, burjuva iktisatçılarının ekonomik gelişmenin tahliline girişerek kapitalist toplumun çelişkilerini gösterdiklerini, sınıf mücadelesinin de kendisinden önceki bazı kuramcılar tarafından dile getirildiğini belirttikten sonra, “Benim yeni olarak yaptığım ise” diye başlayarak sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya iktidarına ve sınıfsız komünist topluma götüreceğini bulgulamasından söz ediyordu.²⁹

Marx ve Engels, materyalist felsefeyi Alman Klasik felsefesinin Hegel ve Feuerbach’ta temsil olunan en ileri biçimlerinin “başarılarıyla” zenginleştirip felsefi materyalizmi geliştirerek insan toplumunun kavranması yönünde derinleştirdiler. Lenin, onların, çok uzun bir dönem boyunca, “kendilerini materyalizmi geliştirmeye, felsefenin temel bir eğilimini ilerletmeye” verdiklerini; bütün tumturaklı ve yüksekten atan zevzeklikleri, “felsefede ‘yeni’ bir çizgi bulma, ‘yeni’ bir eğilim uydurma, vb. gibi sayısız girişimleri, acımasızca bir yana iterek”, bu aynı materyalizmi tutarlı bir biçimde toplumsal bilimler alanına uyguladıklarını söyler.³⁰

Marx, yine Lenin’in belirttiği üzere, materyalizmin daha önceki biçimlerinden daha zengin ve daha tutarlı “modern materyalizmin kurucusu”dur. O, “Feuerbach’tan geçerek idealizme karşı olan materyalist yolu doğrudan tutma”yı başarmış ve kendi materyalizmini, “Hegel’in idealizminin, yani en gelişmiş, en tutarlı idealizmin karşısına” koymuştur.

“Benim diyalektik yöntemim temelde Hegel’inkinden yalnızca farklı olmakla kalmıyor, aksine onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için düşünce süreci, ki onu ide adı altında, bağımsız bir özneye bile dönüştürür, yalnızca onun dış görünümünü oluşturan gerçeğin demiurgosudur. Bende tersine, düşünsel olan, insan kafasındaki dönüştürülmüş ve tercüme edilmiş maddi olandan başka bir şey değildir” derken, Marx, Hegel diyalektiğiyle kendi diyalektiğinin karşıtlığını; düşünsel olanla-maddi olanın ilişkisi üzerinden açıklıyordu.³¹ Hegel, maddi gerçekliği “düşünce süreci”nin ürünü görür ve gösterirken, Marx’ta düşünsel olan, maddi gerçekliğin dönüştürülmüş-tercüme edilmiş ifadesiydi.

Descartesçi felsefe, insanda maddeye dışsal olarak gördüğü Tin’in asıl etkinliğini, “arı düşünce”de gösteriyordu. Buna göre, dış dünyanın duyu örgenleri aracıyla algılanmasına dayanan ‘deneyimler’ bilgi kaynağı olarak alınamazlar; onlar, tinsel yasanın “belirsiz temelleri”dirler. Tecrit edilmiş “kendindeki Ben” kendi kendi üzerinde “düşünseme”yle tanrı ve dünya üzerine “ebedi geçerli” ilkeleri keşfeder! Gerçekliklerle ilişkin “hakikatler” böylece tüm bireylerde önsel olarak var olurlar. Bundan sonrası için gerekli olan, akıl sahibi her bireyin, bu verili “bütünsel bilgi”lerden yararlanarak gerçekliğin bilgisine ulaşmasıdır.

Bu demek oluyor ki, insan “içsel nitelikleri”yle dünyanın gerçekliğine ulaşabilir ve oradan da kendi eyleminin normlarını edinebilir! Bu görüş açısı, doğa ve toplumsal tarihsel süreci, kendi aralarında ve doğayla mücadele içindeki insanın eylemiyle bağlı olarak değil, ondan koparılmış ve bir üst “kendindeki Ben”in kendi düşüncesi üstüne “düşünseme”sinin sonuçlarıyla açıklar. Ondaki “gerçek”, özü ve görünüşü itibariyle değişmez “tamamlanmışlık”tır. Onu –yani tüm bu gerçeği– insana bildirecek olan birikmiş “içsel nitelik”, dünyanın, evrenin ve insanın “gerçekliği”ne hâkim olan asal “Varlık”tır. Gerçekliğin bilgisinin –önceki kuşaklardan devralınanlarla birlikte içinde bulunulan koşullarda ne kadar sağlanabilmişse onunla sınırlı– tarihsel varlık olarak insanın maddi yaşamı üretimiyle bağı bu felsefi görüş açısından önem taşımaz.³²

Hegel idealizmi ile Descartesçi “arı düşünce” görüşü arasında yıkılmaz duvarlar yoktu. Engels, Hegel’in bir idealist olduğunu belirterek, “Ona göre, beynindeki düşünceler, gerçek şeylerin ve süreçlerin az çok soyut resimleri değildi, tam tersine, şeyler ve onların evrimi, yalnız, âlem var olmadan, öncesizlikten beri ve herhangi bir yerde var olan ‘Fikr’in (İdea)nın gerçekleşmiş resimleriydi. Bu düşünme yolu her şeyi baş aşağı ediyor ve âlemdeki şeylerin gerçek bağlantısını tümüyle tersine çeviriyordu.”³³

Hegel, klasik Alman felsefesinin zirvesinde duruyordu, geliştirdiği bilginin kapsamı oldukça genişti ve fakat idealist bir bakış açısıyla tüm nesnel gerçekliği “Tin”in, “İdea”nın ürünü görüyordu. Marx ve Engels, onun diyalektiğini mistik kabuğundan soyarak ve evet onun “Tin” tanrısını yeryüzüne indirerek, gelişme ve değişimin yasalarının maddi gerçek temelini açığa çıkararak, diyalektiği ayakları üzerine diktiler.

Diyalektiği, “genel olarak bütün insan bilgisinin bir özelliği”; “(Hegel’in ve) Marksizmin bilgi teorisi” olarak da tanımlayan Lenin, Marx’ın, Hegel diyalektiğini, “gelişmiş biçimiyle” politik ekonomiye uyguladığını belirtir. “Gerçekliğe her yaklaşımın ve yaklaşıklığın sayısız eğilimleriyle –her eğilimden bir bütüne doğru büyüyen bir felsefi sistem ile– yaşayan, –sürekli olarak artan yanlarıyla– çok yanlı bilgi olarak diyalektik”, bilginin gelişim sürecinde de geçerlilik gösterir.³⁴

Buna rağmen, Marx ve Engels, Hegel’in hakkını teslim etmekten sakınmadılar. Hadbilmez bir şarlatanlıkla Hegel’i aşağılamaya çalışanlara karşı, genel hareket yasalarının onun tarafından yetkinlikle tespit edildiğini ve mistikleştirmesine karşın diyalektiğin onun tarafından geliştirildiğini belirterek, “Diyalektiğin Hegel’in elinden uğradığı mistikleştirme, genel hareket biçimlerinin ilk kez onun tarafından kapsamlı ve bilinçli bir biçimde açıklanmış olmasını hiçbir biçimde engellemez. Diyalektik Hegel’de baş aşağı durur. Mistik kaplamanın ortasındaki rasyonel özü keşfetmek için onu ters yüz etmek gerekir.” diye yazdılar.

Engels, Hegel diyalektiğinde içerili bulunulan, ancak onun tarafından bunların doğa ve toplum yaşamından çıkarılmayıp düşünce yaratıları olarak gösterilen “diyalektiğin yasaları”nın doğa ve insan toplumunun tarihinden çıkarılması gerektiğini belirterek “Çünkü onlar, düşüncenin kendisinin olduğu gibi, tarihsel gelişmenin bu iki yönünün de en genel yasalarından başka bir şey değildir”ler diye yazıyordu.

Engels bu yasaları; “Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümü yasası”; “Karşıtların iç içe geçmesi yasası”; ve “Yadsımanın yadsınması yasası” olarak belirterek, her üç yasanın da Hegel tarafından “onun idealist tarzıyla salt düşünce yasaları olarak geliştirilmiş” olduğunu söyler ve Hegel’i, bu yasaları doğa ve tarihten çıkarma yerine, onları “düşünce yasaları olarak” “doğa ve tarihe yamaması” anlayışı nedeniyle eleştirir. Hegel’in diyalektiğinde, “Evren, ister istemez, kendisi de yalnızca insan düşüncesinin evrimindeki belirli bir aşamanın ürünü olan bir düşünce sistemine uygun olarak sunulur”du.

El Yazmaları’ndan başlayarak, Marx, kapitalizm analiziyle, bir yanda zenginliğin, öte yanda yoksulluk ve yoksunluğun biriktiğine işaret etmiş; insan ilişkilerinin artıdeğer üretimine dayanan sermayenin genişleyen yeniden üretimi dolayımında nesneler ilişkisine dönüştüğünü; insanın kendi ürününün esiri haline geldiğini; ve fakat kapitalizmin bizzat kendisinin, kendini yok edecek çelişkilerle malul ve yaratıp büyütmekten kaçınamayacağı işçi sınıfı tarafından yıkılmaya mahkûm bulunduğunu, iktisadi-sosyal olgular ve karşıt sınıfların mücadelesi bağlamında ortaya koydu.

Feuerbach’ın “ahlakçı”-idealist felsefesine sert eleştiriler yönelterek, Feuerbach idealizmini mahkûm etti. Toplumlar tarihinin, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzı –üretim tarzı–, üretim ve mülkiyet ilişkileri temelinde materyalist diyalektik irdelenmesi, toplumsal gelişme ve ‘dönüşüm’ün tarihsel kaçınılmazlığının ortaya konmuş olması, işçi sınıfının sömürüden kurtuluşu aracılığıyla tüm toplumun komünist kurtuluşunun gerçekleştirilebilir olduğuna açıklık kazandırdı.

Marx’ın belirttiği üzere, sorun özel mülkiyet kavramını düşünce dünyasından kaldırmak olsaydı, bunun için komünizm kavramını benimsemek yeterli olurdu; ancak, sorun gerçek bir kurtuluş için, özel mülkiyetin –ve onun sisteminin– varlığının son bulmasıdır, ki bunun için “gerçek bir komünist eylem” şarttır. Bunu gerçekleştirecek olan ise, üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun sınıf olması nedeniyle proletaryadır. O, bu devrimci eylemi gerçekleştirmeye en yatkın; üretim süreci içindeki yeri ve konumuyla kazandığı disiplini ve örgüt alışkanlığıyla da buna en yetenekli sınıftır.

Düşüncesi ve eserini ekonominin yasalarının bilimiyle sınırlı bir burjuva reformizmi düzeyine indirgemek isteyenlerin dayanaksız spekülasyonlarını öngörmüş olacak ki, Marx, dünyanın yorumlanmasıyla yetinilemeyeceğini ve asıl olanın onu değiştirmek olduğunu belirtir; ve politik pratik ile onun üzerinde şekilleneceği toplumsal-ekonomik ilişkiler sistemi arasındaki diyalektik ilişkiye işaret ederek doğa ve toplum tarihine spekülatif yorumları boşa çıkaracak biçimde, açıklık getirir. Tarihin materyalist ve diyalektik kavranışının yolu böylece, ilk kez Marx ve Engels tarafından açılır.

Marx ve Engels, kurulu sistem ve düzenlerin yıkılmazlığı ve kurumsal sabitliği üzerine burjuva idealist ve metafizik kurguları darmadağın ettiler. Ekonomik kategoriler ve değişimlerinin toplumsal üretim ilişkileriyle bağlı oluşunun gösterilmesi, ölümsüz kategorilerin olmadığı, doğanın da, toplumun da süreklilik gösteren bir devinim içinde olduğu; karşıtlar mücadelesinin değişimin esas ögesini oluşturduğu, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi süreçleri açısından da gösterilmiş oldu.³⁵

Ekonomik-toplumsal eşitsizliklere “ahlaksal” analiz ve çözümler öneren metafizik anlayışlar büyük darbe yediler. Marx’ın felsefesi üzerine, çarpıtmalara dayanan spekülatif söylenceleri yalanlayacak şekilde, El Yazmaları, Kutsal Aile, Felsefenin Sefaleti ve Alman İdeolojisi, Marx ve Engels’in materyalist tarihsel ve diyalektik felsefesinin, doğa bilimlerindeki muazzam ilerlemeden de yararlanarak ve toplumlar tarihinin analiziyle; özellikle de kapitalizmin getirdiği değişikliklerin geniş bir serimlenmesiyle açıklandığı eserleri oldular.

Marx, insanı ve toplumu/toplumları, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi etkinliğine bağlı somut gerçek insan ve toplumlar ve onların ilişkileri olarak ele alıp irdeleyerek, idealist soyut insan görüşleri etrafındaki ütopik toplum anlayışlarına öldürücü darbeler indirdi. Maddi üretim koşullarıyla somut gerçek insan arasındaki ilişkiye işaretle, ortam ve koşulların insanları oluşturmasında olduğu gibi, insanların da ortam ve koşulları oluşturduğunu; insanların, verili ve önceki kuşaklardan devralınan koşullar içinde kendi tarihlerini kendilerinin yaptıklarını; her kuşağın içine doğduğu koşullarda varlığını sürdüren üretici güçler ve üretim ilişkilerinin gelişme düzeyi, onların kendi tarihleriyle bu ilişkisinde nesnel-somut temeli; üzerinde hareket ettikleri/edecekleri toplumsal zemini oluşturduğunu, maddi olgulara dayanarak ortaya koydu.

Toplumlar tarihinin üretim ilişkileri, üretici güçler, toplumsal ilişkiler gibi, tümü de insan kavramı ve somut-gerçek insan ilişkileri etrafında şekillenen materyalist-diyalektik irdelenmesi ve kavranmasına dayanan devrimci yöntem, toplumsal üretim sistemlerinin tarihin uğrakları olarak görülmesini; değişime ve yerlerini yenilerine terk etmeye mahkûm bulunmalarını; bu değişimin, yıkımın ve yeninin kurulmasının –yadsınmanın yadsınması– dayanaklarını kendi içlerinde üretme kaçınılmazlığıyla kanıtlı ve bağlı olarak ortaya koyuyordu. Alman İdeolojisi, Kapital(ler), Komünist Manifesto, Grundrisse, bu dünya ve toplum görüşünün en yetkin biçimde açımlandıkları eserler oldular.

Marx’ın materyalist tarih ve toplum görüşünden söz ederken, Engels, bu dünya görüşünün getirdiği yeniliği şöyle açıklıyordu:

“Burjuvazi pratikte büyük ölçekli sanayi, rekabet ve dünya pazarı ile bütün sağlam, köklü kurumları nasıl yerle bir ederse, bu diyalektik felsefe de, aynı şekilde bütün ‘mutlak nihai gerçek’ ve buna karşılık gelen ‘insanlığın mutlak nihai durumları’ kavramlarını yerle bir eder. Diyalektik felsefe açısından hiçbir şey nihai, mutlak, kutsal değildir. O, her şeyin geçici niteliğini ve her şeyin içindeki geçici niteliği gözler önüne serer; kesintisiz bir varoluş ve yok oluş, alçaktan yükseğe sonsuz yükseliş dışında hiçbir şey onun önünde duramaz. Diyalektik felsefenin kendisi de, bu sürecin düşünen beyindeki yansımasından başka bir şey değildir. Kuşkusuz onun tutucu bir yanı da vardır: Bilginin ve toplumun belirli evrelerinin yalnızca kendi dönemleri ve koşulları içinde geçerli olduğunu kabul eder, ama ancak o kadar. Bu genel bakış tarzının tutuculuğu görelidir, devrimci niteliği ise mutlaktır –kabul ettiği tek mutlak budur…”

Marx ve Engels’in Hegelci felsefenin devrimci içeriği olarak gördükleri şey, onun diyalektik özelliğiydi. Hegel’de diyalektik mistik örtüyle, mistik kabukla örtülmüştü ve Marx o kabuğu yırtıp atarak ve başaşağı duran ilişkiyi ayakları üstüne dikerek, mutlaklık, kesinlik, ölümsüzlük ve tamamlanmışlık “zirve”sindeki idealizmi, “Mutlak Tin” ya da “İdea”yı tahtından indirdi; onun yerine somut gerçek insanın maddi yaşamın üretimiyle bağlı gerçekliğini oturttu.

ııı-) Materyalizm ve Marx’ın ‘Feuerbach Üzerine Tezler’i

Engels 1889’da yayımlanan Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı eserinde Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’ine de yer verdi. Marx’ın sonradan üzerinde çalışmak üzere not ettiği bu tezler birbirleriyle ilişkili ve birbirlerini tamamlayıcı özellik taşımalarına karşın, genellikle –ve ezberlenmiş şekilde– XI. tez öne çıkarılır.

Bu Tezler’in ilkinde, örneğin Materyalizmin o güne kadar duyular aracıyla kavranan nesneyi, gerçekliği, duyusal insan etkinliği, “yani pratik olarak, özneye ait olarak değil”, “yalnızca nesne ya da düşünce biçiminde” kavradığı belirtilerek, bu anlayış eleştirilir ve insan düşüncesinin gerçekliğinin, doğruluğu ya da gücünün “pratikte kanıtlanması”yla bağlı oluşuna işaret edilir.

I. tez’in başında şöyle denir:

“I. Şimdiye kadarki her türlü materyalizmin –Feuerbach’ınki de içinde olmak üzere– başlıca kusuru, duyularımız aracılığıyla kavradığımız nesnenin, gerçekliğin, duyusal insan etkinliği, yani pratik olarak, özneye ait olarak değil, yalnızca nesne ya da düşünce [kavrayış] biçiminde anlaşılmasıdır. Bu nedenle etkin yön, materyalizmin tersine idealizm tarafından geliştirilmişti –kuşkusuz idealizm gerçek pratik etkinliği bu biçimiyle tanımaz. Feuerbach düşünce nesnelerinden gerçekte farklı duyusal nesneler ister, fakat insan etkinliğinin kendisini nesnel bir etkinlik olarak anlamaz. …Bu nedenle o, ‘pratik-eleştirel etkinliğin’ devrimci önemini kavramaz.”

Bilimsel kuramlar kuşku yok ki soyutturlar, ama düşünen beynin üzerinde düşündüğü ya da kendisinden hareketle varsaydığı bağlantılı “gerçeklikler”in bilgisi olarak soyutturlar. Nesnel gerçekliğin bilgisi, gerçekliğin kendisinden hareket edilmeksizin oluşturulamaz. Matematik ve Mantık kurgusal ve fakat genel doğruların ifadesi olarak kabullenilmişlerdir. Sanat eserlerinin kurgul bir özelliği vardır. Ancak, doğa bilimleriyle tarih bilimi “pratiğin sınavı”ndan geçmek durumundadır.

İkinci tez’de bu dile getirilir:

“Nesnel gerçekliğin insan düşüncesine ait bir özellik olup olmadığı sorunu teorik değil, pratik bir sorundur, insan, düşüncesinin gerçekliğini, yani doğruluğunu ve gücünü, ‘bu dünyaya aitliğini’ pratikte kanıtlamalıdır. Düşüncenin gerçekliği ya da gerçek dışılığı üzerine pratikten yalıtık olarak yürütülen tartışma tamamen skolastik bir sorundur.”

Üçüncü Tez, insan ve koşulları arasındaki ilişkinin materyalist kuruluşuna işaret eder. Buna göre; “koşulların değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist öğreti”nin, “koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini” unutmaması gerekir. Toplum ve koşulları arasındaki ilişki karşılıklı etkiye sahiptir. “Koşulların değiştirilmesi ile insan etkinliğinin ya da insanın kendisinin değiştirilmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal olarak anlaşılabilir.”

Sekizinci Tez’de, toplumsal yaşamın “özünde pratik” olduğu belirtilerek, teoriyi gizemcilikten kurtarmanın ussal çözümünün “insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında” olduğu belirtilir. Toplumsal pratik, düşünce doğruluğunun sınandığı yerdir; değiştirici devrimci işleve sahiptir ve sorunların ussal çözümünün alanıdır. Ve son tez yine, değiştirici insan etkinliğine işaret etmektedir:

“Filozoflar dünyayı değişik biçimde yorumladılar, [oysa] sorun onu değiştirmektir.”

Marksizmin dünya ve toplum görüşü materyalist ve diyalektiktir. Gelişmeler tarihsellikleri içinde irdelenir ve kuram dünyanın değişimi; toplumsal yaşamın gerçek anlamda insanileştirilmesi ve sömürüden kurtuluş sağlanarak özgürleşmesi hedefiyle bağlıdır. Marksizm, insan toplumunun tarihini, insanın kendisi yönünden “ereksiz” olarak görmez. Toplumsal değişimi, iktisadi kategorilerin kendiliğinden evriminin ürünü sayan sağ oportünist görüşlerden ayrışır.

Marx’ın kuramında “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” şeklinde, toplumsal ve iktisadi koşullarla ilişkilendirilerek işaret edilen insan etkinliği –‘praksis’–, insanın; insan toplulukları ve sınıflarının, koşulların esiri olmayıp koşulları da etkileyen ve yeniden oluşumunda rol oynayan bir etkinliğidir.

Marksizmi ekonomizm ile karıştıran, hatta ekonomi bilimi olarak değerlendirenler olmuştur. Marksizmin bu biçimdeki sağ bir yorumu onu tarih ve toplum bilimi alanındaki kapsamlı irdelemelerinden ve tarihsel-toplumsal gelişmenin zorunluluk bağlamlı yasalarının açığa çıkarılması çabasından soyutlayarak darlaştırır.³⁶

Marx, 1866’da Proudhon’a yanıt niteliğindeki Felsefenin Sefaleti’nde, burjuva doktrinerlerinin tutumlarını eleştirerek, felsefi düşüncelerin ve bilimsel “sistem”lerin tarihsel süreç ve toplumsal hareket içinden ve onların somut gerçekliği gözetilerek ancak devrimci ve geliştirici tarzda oluşturulabileceğine işaret ediyor ve şöyle yazıyordu:

“…Fakat tarih ilerledikçe ve onunla birlikte proletaryanın mücadelesinin çizgileri daha da belirginleştikçe, artık bilimi kafalarının içinde aramalarına gerek kalmaz; gözlerinin önünde olup bitenleri görmeleri ve bunların sözcüsü olmaları yeterlidir. Bilimi aramaya ve sistemler kurmaya devam ettikleri, mücadelenin başlangıcında kaldıkları sürece, sefaletin içinde sefaletten başka bir şey bulamaz ve onun için de eski toplumu alaşağı edecek devrimci, yıkıcı yanı göremezler. Bu andan itibaren, tarihsel hareketin bir ürünü olan ve amacını tam olarak kavrayarak onunla birleşen bilim, doktriner olmaktan çıkar ve devrimci olur.”

Marx’ın felsefi tartışmalarının ve felsefeye yaklaşımının tüm önemi, felsefenin canlı yaşamla kurulan bağındadır: bu felsefi yaklaşım, politik ekonomi irdelemelerinin neredeyse her bölümünde; üretim ilişkileriyle üretici güçler ilişkisinin sergilenmesinde, artıdeğerin gerçekleşmesi sürecinde sermaye-emek ilişkilerinin açıklığa kavuşturulmasında, sınıfsal konumları üretim araçlarının mülkiyetiyle bağlı olarak belirlenen kapitalistlerle işçi sınıfının karşıt sınıf durumlarının ortaya konmasında, tüm açıklığıyla görülür.

Toplumsal gelişmenin diyalektiğini ve tarihselliğini gözetmeyen felsefi bir görüşün gerçeklikle bağı kopar ve spekülatif söz yığınına dönüşür. İşçi sınıfı, tarihsel materyalist felsefede kendi sınıfsal niteliğinin ve kurtuluş olanaklarının bilgisini bulur. Bundandır ki Marx şöyle yazar:

“Felsefe nasıl maddi silahlarını proletaryada buluyorsa, proletarya da kendi düşünsel silahlarını felsefede bulur…”

Felsefeyi, dünyanın “sadece yorumlanması” olarak değil, ama asıl olarak değiştirilmesi için gerekli pratik ile ilişkilendirerek ‘söz yığını’ olmaktan çıkaran Marx’a göre felsefenin bu pratik gerçekleştirilmesi, sömürünün ortadan kaldırılmasıyla sınıfların varlığının son bulmasına bağlanarak gelişmenin yeni durumlara evrilmesine hizmet eder.

IV. BÖLÜM

“KOZMİK BİLİMLER” METAFİZİĞİN ZAFERİNİ Mİ MÜJDELİYOR?

Günümüzde, özellikle de Kuantum Fiziği ve Rolativite –Görelilik– Teorisi dolayımıyla teorik fizik ve doğa bilimleri alanındaki –haliyle de felsefe alanındaki– önemli tartışma konularından birini de, Klasik fizik ya da Newton fiziği ile Einstein’in adıyla anılan teorinin birbirini kesin şekilde reddedip etmediği sorusu oluşturmaktadır.

Özellikle son bir yüzyılda, başta Albert Einstein ve Werner Heisenberg olmak üzere, bazı bilim insanlarının ışık ve ısı yayılımını; atom ve elektron hareketini konu edinen buluşlarını –buna son proton çarpıştırılması (Higgs Bozonu) deneyini de ekleyebiliriz– hareket noktası alan modern fizik “ekolü”nün bazı sözcüleri, Newton Fiziğinin “ışık hızı”na yaklaşık hızlar ve “atomaltı parçacıklar”ın hareketi sorununa yanıt oluşturmadığını da gerekçe göstererek klasik fizik yasalarının ve onlarla birlikte materyalist dünya görüşünün ömrünü doldurduğunu ileri sürüyorlar.³⁷

Bunun bütünüyle yeni bir durum olmadığı doğrudur: “Görelilik Kuramı” ve “Kuantum Fiziği”nin bulgularından ve Newton fiziğinin geçerliliğini yitiren kimi kurallarından hareketle, materyalist diyalektik doğa görüşü konusunda kuşkuya düşen çok sayıda bilim insanı olmuş, bunların bir kısmı, Albert Einstein gibi büyük bir bilginin, kuram-gerçeklik ilişkisi üzerine söylediklerine sığınmıştır.

Einstein, teorinin nesnel gerçeklikle ilişkisi üzerine yazarken, “Salt düşünce ile gerçekliği kavrayabileceğimizi sanıyorum” demişti. Ona göre, bilimsel bir teorinin kaynağı olgular değil, “insan kafasının yaratıcı gücü”dür. Teori insan zekâsının serbestçe yarattığı kavramlardan oluşur ve “ortaya çıkışı olgulardan bağımsızdır.” Teori, “soyutlama yoluyla olgulardan çıkarılamaz”³⁸; çünkü, “olgulardan teorik kavramlara bizi götüren bir yol yoktur. Tam tersine olgu dünyası ile kavram dünyası arasında mantıksal olarak bağlanması olanaksız bir aralık vardır. Örneğin sayı sistemi gibi teorik kavramları insan zekâsının serbestçe ve olgulardan bağımsız biçimde yarattığı simgeler olarak kabul etmek gerekir. Teori bir tür icattır….”³⁹

Einstein bu düşüncesiyle, varlık-düşünce ilişkisi üzerine tarihsel ve felsefi tartışmanın idealist tarafında kalıyordu. Hareket noktası matematik ve mantık teoremleriyle –tezleri– Rolativite teorisiydi. Nihayetinde, evren ve madde üzerine kuramını bu alanlar üzerinden geliştiren bir büyük bilgindi ve materyalist olarak başladığı “deneyi”nden idealist sonuçlar çıkarması, yalnızca ona has olan bir durum da değildi.

Onun, kuram-madde ilişkisi üzerine söylediklerinden çok, geliştirdiği teoriyi sadece klasik fiziğe karşı değil, onun neden-sonuç ilişkisi bağlamında materyalist dünya görüşüne karşı kullanan teolog ve metafizikçi kuramcılar ise, bilimsel bilginin doğa bilimlerindeki gelişmenin düzeyi vb. gibi nedenlerle mutlak olmayıp göreceli olmasını ve doğa biliminde kimi küçük etkenlerin ihmal edilebilir görülmesini, görüşlerini sözümona doğrulamak için açıkça istismar ediyorlardı.

Bunların sığındığı “doğrulayıcı”(!) sadece Einstein’in teorisi değildi. Werner Heisenberg’in “belirlenimsizlik” kuramı en çok başvurulan “kurtarıcı” oldu. Newton fiziğinin “ilk fiske” görüşü; termodinamiğin ikinci yasası ve görelilik kuramı bu görüş doğrultusunda kullanılmaya çalışıldı. Buna göre, “doğada diyalektik hareket” yoktu; ilişkinlik genelleştirilemez ve hiçbir şey “tam olarak belirlenemez”di!

Bilinemezci görüş, bilinmeyen madde ve evren varlığının gerçekte olup olmadığını tartışma konusu yapıyor ve bunu bilecek bir yanıt verilemeyeceğini söylüyordu. Heisenbergci belirlenimsizlik ise, dünyanın, evrenin ve maddenin belirsizliğe doğru eğilim gösterdiğini, bunun bir yasa olduğunu ileri sürerek, belirlenimci fiziğe karşı çıkıyordu.⁴⁰

W. Heisenberg’in⁴¹ atom ve elektron hareketini söz konusu ederek, maddenin bu en küçük parçacıklarının –günümüzde ‘atom altı parçacıklar’ olarak adlandırılan nötron, proton, pozitron vb. gibi daha alt-küçük, diyelim en küçük parçacıkları(nın)– hareketini kesin şekilde ölçme olanaksızlığını ileri sürerek geliştirdiği ve klasik fizik “ilkeleri”nin reddini öngören “modern” teori, “kesinlik” gerekçeli olarak “belirlenemezlik” sonucuna bağlanmaktadır.⁴²

Heisenberg’e göre, bu durumun bilgi ve araç-alet yetersizliğiyle izahı mümkün değildir. Hareket halindeki parçacığın –diyelim elektronun– “tam yerinin bulunması” durumunda dahi onun hızının “kesin saptanması” mümkün olmamakta; bu da durumun “yetersizlik” nedenli olmayıp deney araçlarının; “örneğin dalgaların, elektronun kendisi ile aynı boy ölçüsünde olması, bu yüzden bu deneyi bozması”yla bağlı olduğunu ve “kesinlik noksanının ortadan kaldırılamaması” nedeniyle de değişmeyeceğini göstermektedir!

Heisenberg, “Atomlar, elektronlar, protonlar dünyasında da deney için kullanılan ışık dalgaları vb.” ile, “bu atomlar, elektronlar” ilişkisinin, elektron hızının “kesinsizlikte” kaldığını; söz konusu elektronun ikinci bir elektrona çarpması durumunda “birincideki kesinlik noksanı”nın ikinciye de geçeceğini, dolayısıyla da “birincisi ile ikincisinin davranışları”nın ancak “olasılık derecesi ile dile getirilebilece”ğini ileri sürer.⁴³

Heisenberg’in yorumuna göre, buradan çıkan en önemli sonuç, olayların birbirleriyle “sıkı nedensellik bağı ile değil, olasılık bağı ile bağlı” olduklarıdır.⁴⁴ Bu demek oluyor ki, olgu ve olaylar üzerine, ya da hatta nesneler üzerine ancak olasılık ölçüsünde fikir sahibi olunabilir ve bağlamlar kurulabilir; onların belirsizliği ise önlenemez.

Klasik fizik, doğadaki olayların birbirlerine neden-sonuç ilişkisiyle bağlandığını; her olayın bir ya da birden fazla nedeni ve etkeni olduğunu; olayların ve nesnelerin birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmış soyutluklar olarak görülemeyeceğini ileri sürer. Buna göre, doğada –evrende– meydana gelen herhangi olayın neden ve etkenlerinin; ya da varlığını öngörsek dahi özelliklerini henüz yeterince bilip gösteremediğimiz oluşumların gerçekliğinin mutlak olarak reddedilmesi için gerçekte inandırıcı bir kanıt yoktur.

Henüz bilinemeyenler, bilinemez oldukları için değil, bilgimiz henüz onları bilecek verilere sahip olmadığı, o aşamaya ulaşmadığı için bilinmemişlerdir. Belirsizlik “ilkesi”, fizik kuralları çerçevesinde kanıtlanamamış, bir varsayım olarak kalmıştır. Bu bakımdan belirsizlik, Heisenberg’in “ilkesel olanaksızlık” olarak gösterdiği türden ilkesel olmayıp kendinde şeyin bizim için şeye dönüşmesi için gerekliliklerle; yani Engels ve Lenin tarafından işaret edildiği üzere bilgi, gözlem ve deney araçlarının gelişmesiyle bağlı bir henüz bilinemeyen maddenin varlığı durumuyla uygunluk gösterir.

Bu da, Kuantum kuramıyla materyalist diyalektik dünya görüşünü; yani özneden bağımsız dış dünya ve nesnel gerçekliğin varlığı ve insan tarafından bilinebilir olduğu düşüncesini geçersizleştiği görüşünün dayanaksızlığını gösterir. Yeni olguların mevcut kuram(lar)ın “ilkeleri”yle açıklanmasının mümkün olmadığı durumlarda, onların neliği ve niteliği, hangi etken ve sonuçlarla bağlı göründükleri ya da oldukları göz önünde tutularak, doğruya olabildiğince yaklaşıklıkla varılmaya çalışılır. Bilimdeki ilerlemelerin özellikle bazı bilim dallarında kuramsal ifadeleriyle mantıksal olması ve kimi durumlarda matematiksel yöntemlerin yardımıyla oluşturulmaları, doğruluklarını gölgelemez.⁴⁵

Maddenin en küçük parçacıkları –yapı taşları– olarak görülen atomun parçalanabilirliğini bulgulayarak enerjinin maddeye; maddenin enerjiye dönüşümü görüşünü bilimsel gelişmenin tarihine yazdıran Einstein’in ünlü denklemine göre; [E=m.c² (enerji=kütle.ışık hızının karesi)]⁴⁶, kütle miktarı içerdiği enerjiye bağlı olup, tanecik hızının artması durumunda kütlesi de büyümekteydi. Einstein öncesi fizik, kütlenin hıza bağlı değişimini öngörememişti.

Einstein, ışık hızına yaklaşık hızlarda enerjinin maddeye dönüştüğünü ve cismin kütlesinin de buna bağlı olarak arttığını gösterdi.⁴⁷ Cismin hızı ışık hızına yaklaşık olduğunda, kütlesi sonsuzca büyüyebilecek; küçük bir madde parçacığının ya da bir atomun parçalanmasıyla çok büyük miktarda enerji açığa çıkabilecekti.⁴⁸ “Örneğin, 1 gram maddenin içinde 2 bin ton petrol yakıldığında ortaya çıkan enerjiye eşit enerji bulunur”du.⁴⁹

Albert Einstein, uzaydaki güneş ve yıldızların –güneş ve yıldız sistemlerinin– birbirleriyle ilişkisini ise “Birleşik Alan Kuramı” olarak adlandırdığı bir teoriyle izah etti.⁵⁰ Buna göre, uzay, “zaman koordinatı içinde” katı cisimlerle ışık ışınlarının birbirleriyle de ilişkili şekilde hareket halinde bulundukları “sonlu ama sınırsız” bir “alan”dı.

Metafizikçiler ve teologlar, teorileri için yeni dayanaklar buldukları savıyla bu iki önemli buluş üzerinden, hemen harekete geçtiler. Maddenin varlığı ve doğanın temel taşı olduğu görüşünü reddeden yeni metafizik teoriler gündeme getirildi. Relativite –Rolativite– teorisinden hareketle, onu materyalist-diyalektik dünya görüşünün ‘panzehiri’ olarak gösterenler, “doğrulanma”yı değil “olasılıklı olma”yı esas alıyorlardı.

Rolativite kuramı, ışığın dünyaya göre hızının ölçülmesi probleminin “çözümü”nden kaynaklanıyordu. Einstein öncesi tanımında, “gerçeklenme-doğrulanma”nın kesin olarak yapılamamış olması, yeni teorinin hareket noktasını oluşturdu. Bu teoriye göre; uzay ve zaman “saltık özelliğe sahip değildir. Bunlar karşılaştırma, oranlama, ölçüştürme (referans) sistemine bağlıdır. Hatta katı bir çubuğun bile saltık bir uzunluğu yoktur. Yani saltık anlama sahip gördüğümüz bazı şeyler artık bu özelliklerini kaybetmiş bulunuyor. Buna karşılık, bu gibi ölçüler arasındaki bağıntının sabit kaldığı görülür. Böylece şey kavramı yerine bağıntı (relation) ya da fonksiyon kavramı girmiş olur; başka bir deyişle, kavram gittikçe matematiksel bir nitelik almış olur… Görülüyor ki fizikte ilerlendikçe yasalar, niceliksel (Kantitativ) bir özelliğe yani matematiksel bir ifadeye sahip oluyorlar; bununla da kalmıyor, yasa diye önerilen formülün referans sistemlerine göre kovaryant olması da isteniyor.

(Kovaryant, eşdönüşür; belirli bir öbeğe göre koordinat dizgesi değiştirildikçe görünümünü değiştirmeyen tensör denklemleri ya da birlikte değişen tensör bileşenleri). Bu da bilimde ilerlendikçe matematikten daha çok yararlanıldığını, hatta fiziksel gerçekliğin ancak matematik yardımıyla ifade olunabileceğini gösterir; bağımsız, saltık bir özelliğe sahip sanılan şeylerin ortadan kalktığını ve onların yerine matematik bağıntıların girdiği görülür.”⁵¹

“İlk fiske” görüşü yeni değildi: duran bir cismin harekete geçmesi için fiziksel kuvvet gerekliliğinden hareketle yaratıcılık anlayışı savunulmuş; atomun parçalanması ve maddenin enerjiye dönüşmesinin atom bombasının yapılması gibi bir sonucunun ortaya çıkması, evrenin “çok küçük yoğunlaşmış madde”nin tanrısal emirle ve bir büyük “ilk patlama”yla oluştuğu tezine dayanak gösterilmiş; sonsuz-sınırsız evren “sonlu ve öncesinde hiçbir şeyin olmadığı” hiçlikten “on beş milyar yıl önce”ki bir ilk değnek vuruş ya da üflemeyle oluşturulma söylencesine bağlanmıştı.

Fizik ve astronomi bilim insanlarının birbiri ardına gerçekleştirdikleri yeni buluşları ve evrende, binlerce-on binlerce ışık yılı uzaklıklarda 80-100 milyar yıl önce oluştukları açıklanan milyonlarca yıldız ve galaksi kümesinin varlığı⁵² ise, görmezden geliniyordu.

“Görelilik” –İzafiyet– kuramı uzay-zaman bağlantıları üzerinden “Kozmik bilim”ler hanesine yazılarak materyalizme karşı metafiziğin zaferi olarak gösterilmeye çalışıldı. Atom ve altı parçacıkları üzerine kuramsal kabullerin deneysel ortamda kanıtlanması bunun için yeni bir gösterge sayılarak ‘Kütlenin korunumu yasası’nın “genel olarak güvenilir olmaktan çıktığı” savı öne çıkarılarak kütle-enerji bağı buna uyduruldu. Buna göre, klasik fiziğin “ilke”leriyle birlikte Newton kuramı da Kuantum teorisince “rafa kaldırılmış”tı(!).

Sığınılan son yer, “Tanrı Parçacığı” söylencesiyle “Higgs Bozonu” oldu. Parçacık fizikçilerinin bu yeni deneyle “maddenin kütle sorunu”na dair büyük bir adım daha atılırken, “yaratılışçı”-“Akıllı tasarım”cılar, bu maddi gerçekliği; insan eli ve beyninin ürünü bu fizik-kimya-elektromanyetik işlemi ve sonucunu dinsel dogmaların yeni bir “doğrulanması” olarak gösterip, “Tanrı Parçacığı” yaygarasıyla çarpıtmaya giriştiler.

Keşfedilen “kuantumun atom altı dünyasında, maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşürken etkileşimde bulunarak kütle kazandığı ya da kaybettiği çok küçük bir parçacık”⁵³ ve gerçekleştiricileri insanların kendileri olmalarına karşın deneyin sonuçları, materyalizmin doğa bilimleri alanındaki dayanaklarının “ortadan kalktığı”nın yeni bir göstergesi olarak reklam edildi ve doğanın, evrenin, tüm canlı-cansız varlıkların tanrı tarafından yoktan var edildiği inancı yönünde kullanılmaya çalışıldı.

Oysa gerçekleşen mistik-yaratılışçı tezlerin yerle bir olmasını sağlayan maddi gerçekliğin yeni bir deneyle kanıtlanmasıydı. Evrendeki “enerji alanları”nda bulunan atom altı parçacıkların –Higgs’in adıyla anılan Bozonlar– etkileşime girmesiyle, maddenin kütle kazandığı tezi CERN deneyi sonuçlarıyla kanıtlanırken darbe yiyen gerçekte metafizik ve mistik yaratılışçı tezlerdi.⁵⁴

Maddenin partiküllerine dek bölünmesi ve en küçük parçacıklarından biri olarak protonların insan eli ve zihninin ürünü bir ortamda –Büyük Hadron Çarpıştırıcısı– ve çok büyük bir hızla çarpıştırılmasıyla elde edilen kütle, enerjinin maddeye, maddenin enerjiye dönüşümünün yeni bir göstereniydi. Fizik biliminin maddeye ilişkin öngörüleri yeni bir kanıtla desteklenmiş oldu.⁵⁵

Kimyasal bir deneyin “yapay radyoaktif elementler”in ortaya çıkışına yol açmış olması, dönüşen-dönüştürülen, atomları parçalanarak “elde edilen” maddenin, enerji aracıyla dönüşümünün; farklı elementlere “bölünmesi”nin ve yenilerinin ortaya çıkmasının kaynağı olarak rol oynadığını gösterdi.

“Gözlenebilir evreni oluşturan” ve enerji ile birlikte bütün nesnel doğanın temel gerçeği olarak algılanan maddenin, atomlardan, moleküllerden; bunların karışımından oluştuğu; atomların ise daha alt parçacıklardan birleştikleri bir kez daha açıklık kazandı. Evrendeki ve dünyadaki fiziksel varlıklar arasında bir çekim –ve itim– kuvveti ilişkisinin ve her maddenin bir ‘iç hareketi’nin bulunduğu; sabit durumundaki maddenin harekete geçmesi; hareket durumunda iken hızının değişmesi için gereken dış kuvvete-itkiye, kendindeki tepki kuvvetiyle karşı koyduğu açığa çıkarıldı.⁵⁶

Bilimler alanındaki bu muazzam gelişmeler, evrende “bir düzenlilik olduğu” ve onun bu “düzenlilik içinde” ve “başı-sonu belli bir zaman”a bağlı olarak hareket ettiği; insana düşenin ise bu “düzenlilik içinde” kalarak uyum göstermek olduğu vaazının kof bir söylenceden ibaret olduğunu gösterdi.

ı-) “Olasılık” kuramı ve nedenselliğin mekanist kavranışı

“Olasılık” teorisi, cismin sadece hareketini değil durumunu da kararsız ve belirsiz gösterir. Nesne belirgin özellikleriyle “belirlenemez”dir; onun belirgin özelliklerinden söz edilemez! Buna göre ışığın diyelim dalga ya da cisimcik özelliği hem var hem yoktur! Doğa biliminde, evrene dair öne sürülmüş ve fakat henüz kesin olarak doğrulanamamış bazı önermeleri veri göstererek materyalist doğa görüşünün “hiçbir zaman ve hiçbir biçimde doğrulanamayacağı”nı ileri sürer; daha önce bilinmeyen, ya da hatta bilinmesi imkânsız sayılan maddi gerçek varlık ve durumların bilimsel gelişmeler sonucu ve yeni buluşlarla bilinir olması ya görmezden gelinir ya da Heisenberg’de olduğu üzere, bilim “bardağın altındaki Tanrı”ya bağlanırlar.

Önermelerin “doğru ve yanlış” olarak sınırlanamayacağı; çeşitli doğrulanma ya da doğruluk derecelerine sahip oldukları ileri sürülür. “Her varlık, her durum, her kavram ve her düşünce” “iki çelişik, karşıt yan”a sahip olmasına karşın, çelişik-karşıt yanlar “birbirleriyle çatışmaz”dırlar! Gerekçe, birisiyle uğraşıldığı zaman ötekinin “yok olması”yla gelişme ve değişimin dumura uğramasıdır! Bu durumun “karşıtların birliği” ilkesine uygun düştüğü düşünülür. Bundandır ki kimi teologlar, Kuantum teorisinin bu özelliğini maddenin olgusal gerçekliğine ve hareketinin yasalarına karşı kullanır; dinsel teorilerin doğrulanması sayarlar.

Olasılık ve “belirlenemezlik” teorisinin önceki bir biçimi, David Hume’un adıyla anılan Hume’cu itiraz olarak bilinir. Hume, “bir olgu bin kez meydana gelmiş olsa bile, bunun bin birinci kez meydana geleceğini nereden biliyoruz?” diye soruyordu. Ona göre, bin kez doğrulanıp bin birinci kez denendiğinde “yanlışlanma olasılığı” varsayılan bir deney tümevarım yoluyla, yani bin kez doğrulanmasından hareketle genelleştirilemez ve doğrulanamazdı! Bu “mantık yürütme”ye, sosyal bilimler alanında Karl Popper, sosyalizmin olanaksızlığını sözümona kanıtlamak üzere başvurdu.

“Olasılık” teorisyenlerinin, klasik fiziğin “nedensellik ilkesi”ne karşı çıkışlarında başvurdukları –ya da kullandıkları– araçlardan biri de Termodinamiğin “ikinci yasası” –ikinci teoremi– olarak adlandırılan fizik-kimya yasasıdır.⁵⁷ Enerjinin korunumu –sakınımı– ve entropinin büyümesiyle ilişkin termodinamik yasalarının, nedensellik yasasını ancak olasılık dahilinde geçerli olabilir duruma düşürdüğü ileri sürülür. İddia, nedenselliğin her zaman ve her ilişkide geçerli olmadığıdır.

Prof. Dr. Nejat Bozkurt, William James’e⁵⁸ atıfta bulunarak hiçbir kuramın “gerçekliği saltık biçimde” dile getirmeyeceğini belirtir ve bütün kuramların, “kendimizi gerçekliğe uyarlamamızı sağlayan zihinsel formlar” olduğunu söyler ve şöyle devam eder:

“Görelilik (Rolativite), Newtoncu mutlak uzay ve zaman yanılsamasını; kuantum kuramı ise kontrol edilebilir ölçme düşünü ve kaos kuramı da Laplace’cı belirlenimci öndeyilenebilirlik fantazisini eledi. Günlük deneyim ve dünyanın gerçek resimleri araştırma için yasal hedefler oldular. Bu üçünden kaos kuramındaki devrim gördüğümüz ve dokunduğumuz evrenden insanın ölçebileceği nesnelere değin uygulanmakta.”⁵⁹

Nedensellik ilişkisinin eski –kaba– materyalist anlayışta “yazgı”sal özellik yüklü olduğu ve belirli sonuçları ortaya çıkaran-belirleyen etkenlerin önceden belirlenmiş bir amacı doğrulamak için kullanılan basit araçlar olarak görüldüğü doğrudur. Oysa, karşıtların çatışması, “doğanın her yerinde” yaşanır ve karşıtlar ya dönüşürler ya da “daha yüksek biçimlere” geçerler. Bu hareketin gerçekliği ve yok edilemezliğinin bir sonucudur. Evrende her çekim hareketi eşit değerde itim hareketiyle, her itim hareketi eşit değerde çekim hareketiyle tamamlanır ve bu böyle sürüp gider.

Mekanik ve kaba materyalist kavrayışın yerine belirlenemezlik ve doğrulanamazlık bağlamlı “olasılık” teorisi ikame edilerek nedenselliğin yadsınması ise, bilinemezliğe ve metafiziğe davetiye çıkarıyor. Buna göre, kontrol edilebilirlik ve ölçülebilirlik dahil fizik kurallarının doğruluğu ve geçerliliği kuşku götürür; bu konuda net bir şey söylenemez! Neden-sonuç ilişkisi belirsiz olup, ilişkinlik genellik göstermez, vb.

Neden-sonuç ilişkisi oysa, diyalektiktir: bir durumda neden olan bir başka durumda sonuç; bir durumda sonuç olan farklı bir durum ve ilişki içinde neden işlevi görebilir. Ayrıca her şey birbiriyle ilişkili olduğundan, neden-sonuç ilişkisi, bu tüm öteki ‘şeyler’in ilişkisince de etkilenir. Toplum yaşamında karşıtlar birbirleriyle ilişkilerinde ve bu ilişkilerin gelişimi ve değişiminde etken, neden ve hatta sonuç olarak işlevlidirler.

Gözlem ve deney aracıyla ve somuttan hareketle tümevarım ve soyut tümelden somuta yeniden varma –tümdengelim– birbirini tamamlar. Evrende her yeni durum hazır durumdakilerle bağlı olarak gelişir ve gerçekleşir. Önceki durumların sonucu, gelecekteki durumların nedenidir; büyük ve küçük nesneler maddesel ya da enerjiye dönüşmüş halleriyle hareketli ve bir aradadırlar.

Atomlar elektron, proton ve nötronlardan bileşir; proton çarpıştırılmasıyla kütleye dönüşürler; biri neden, öteki sonuçtur. Işığın maddi varlığı da, enerjinin maddeye –ve tersi– dönüşümü de aynı türden ilişkiye işaret eder. İnsan ve diğer canlı organizmaların belirli bazı kimyasal elementlerin belli oranlardaki bileşiminden oluştukları ve bunun da canlılığı sağladığı bilimsel olarak kanıtlandı.

Gen değişimi, kök hücre tedavisi ve klonlama biyolojide ve genetik biliminde büyük ilerlemelerin habercisi oldular. Bilimsel öncüllerden hareketle ve nedensellik bağlamı içinde insan bedeni ve beyninin milyarlarca atomun hareketiyle bağlı olduğu; bu hareketin incelenmesiyle gelecekteki sağlık durumunu öngörmek üzere yapılan deneylerde büyük ve önemli ilerlemeler kaydedildi. Elektrik enerjisi ısıya ve ışığa dönüşebiliyor; lambada ve ısıtma cihazında aydınlanmanın ve ısınmanın –bir tür hava değişimi– nedeni olarak işlev görüyor.

Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: belirlenemezlik geçici bazı durumlar için söz konusu olmakla birlikte genel geçerlik göstermez. Olgusal-nesnel gerçekliklerin reddine varan bir belirlenemezlik, kendisi de başka nedenselliklerle bağlı bir durumu ilkin tüm’ün yerine ikame eder, sonra onu da yok sayarak “yokluk”a varır.

Oysa daha fazla etkenin hesaba katılmasıyla gerçekliğin daha tam bir bilgisine ulaşılabilir; gelişmenin etkenleri ve koşulları daha derin ve etraflıca irdelendiğinde olası gelişmeler hakkında daha kapsamlı ön bilgi edinilebilir. Bilimsel yöntemde, hemen her zaman “kesinlik” derecesi daha yüksek bir düzeye yükseltmek istenir; nedensellikler bunun için dayanak gösterilir.

Bu ama, araştırma ve deneyde olasılıkların tümüyle dışlanması anlamına da gelmez. Fizik, kimya ve mekanikte hata payı “oran”sal olarak kabul edilir. Toplum bilimde olasılıkların payı, nesnel etkenler arasındaki ilişkinin göstereceği değişkenlikle bağlı olarak artar ya da azalır.

Engels, 140 yıl önce şöyle yazmıştı:

“Doğa görüşünde bütün ayrımların ara basamaklarda bir araya geldiği, bütün karşıtların ara halkalar yoluyla birbirlerine geçtiği böyle bir aşama için, eski metafizik düşünce yöntemi artık yetersizdir… Kayıtsız-şartsız evrensel gerçeklikte ‘ya bu, ya o’ diye bir şey tanımayan, değişmez metafizik farklılıklar arasında köprüler kuran ‘ya bu, ya o’ yanında ‘hem bu, hem o’ kuralını da yerine koymasını bilen ve karşıtlıkları uzlaştıran diyalektik, bu aşamaya en yüksek ölçüde uygun düşen tek düşünce yöntemidir. Kuşkusuz günlük kullanımda, bilimdeki küçük bilim alışverişlerinde metafizik kategoriler geçerliliğini korur.”⁶⁰

Bu demektir ki, nedensellik ve olasılık yasaları birbirini tamamlayan yasalardır.

ıı-) Doğa bilimleri materyalist diyalektiği doğrulamaya devam ediyor

  1. Yüzyılın ilk yarısında doğabilim hâlâ “tanrıbilimin ağı içinde” idi. Canlı varlıkların basitten karmaşığa doğru evrim gösteren bir gelişmenin sonucu olarak şekillendikleri bilinmiyordu. Bu da tarihsel olmayan bir doğa görüşüne; doğanın yaratılışçı anlayışına götürüyordu.⁶¹

Sonal nedeni, açıklanamayan ve açıklanması olanaksız bir “dış itiş”te arayan doğabilim anlayışına göre, doğa, “belli bir amaca göre” ve bu “ilk dış itişi” sağlayan tanrısal gücün “ereklediği” bir “yaratı”ydı. “İlk itiş”e atfedilen bulanık ve körleştirici görüş; her şeyin ilk oluşması ya da yaratılmasında ne idiyse öyle kalmaya devam ettiği yönündeki metafizik saplantılı anlayış bilimsel alandaki devasa gelişmelere karşın, günümüzde de devam ediyor. Buna göre, doğa, başlangıçta nasıl idiyse, sonsuza dek öylece, değişmeden devam edecektir.

Materyalist doğa görüşüne göre ise: doğa, “öncesiz ve sonrasız yaşama geliş ve gidişte, kesintisiz bir akımda, bitmek bilmez bir hareket ve değişim içinde varlığa sahip”tir⁶² ve maddenin hareket biçimleri, mekanik hareketten düşünceye dek bir çeşitlilik gösterirler. İlki basit yer değiştirmedir; diğeri insan bedeni, sinir sistemi, eli ve beyninin gelişmesiyle bağlıdır. Mekanik yer değişimi hareketin en basit biçimi iken, düşünce en yüksek biçimini oluşturur.

Hareketin herhangi biçimi bir diğer biçimine dönüşebilir, ancak yok edilemez. Deneyle pekiştirilmiş kesin bilimsel araştırmalar bu görüşü kanıtlamış bulunuyor. Daha da önemlisi, doğa bilimleri alanındaki gelişmeler bugün çok daha ileri düzeydedir ve yeni verilerle birlikte materyalist dünya görüşüne güç vermeye devam ediyorlar.

Fizik-kimya-biyoloji-genetik ve astronomi bilimleri alanındaki gelişmeler, birbirini izleyerek dünya ve evren gerçekliğinin daha “bütünlüklü bilgisi” yönünde ilerliyor.⁶³

Newton’un mekanik evren anlayışı, “ilk fiske” bağlamıyla metafizik “öge”ye bağlanıyordu ve evren ve zamanın maddeyle ilişkinliği noktasında sorunluydu. “Mutlak” olan uzay ve zamanda, aslında değişen bir şey yoktu. Newton fiziği belli hız ve büyüklüklerin ölçümünde geçerliydi, ama, hızın ışık hızına yaklaştığı durumlarda ve atomaltı parçacıkların ölçümünde çözümsüzdü. Uzay ve zaman mutlak olmayıp maddenin hareket halindeki biçimleriydi. İdealizm ve materyalizm –eski materyalizm– onda bir aradaydı.

Görelilik Kuramı, ileri sürüldüğü üzere, klasik fizikteki hareket yasalarını tümüyle ortadan kaldırmadı. Aksine, Einstein’in teorisinde “bütünlüğü”ne ulaştı. Einstein, “Evrenin niteliği üstüne kuramsal düşüncelerimi Newton’un büyük düşünceleri üstüne kurdum. Doğal olaylar üstündeki gelişmem, Newton’un düşüncesinin organik bir biçimde gelişmesinden başka bir şey değildir” diyerek, ona hakkını teslim etti.

Enerjinin dönüşümü ve Kuantum teorisi, materyalist diyalektiğe yeni kanıtlar sundu. Genetik bilimindeki gelişmeler canlı organizmaların yapısının daha fazla bilinir hale gelmesini sağladı. Kök hücrenin laboratuvar ortamında çoğaltılması, yaşamın inorganik doğada milyonlarca yıl içindeki evrim sonucu ve kimyasal molekül hareketinin ürünü olarak doğaya geldiği görüşünü güçlendirdi.

Darwin’in Evrim Teorisi’ni doğrulayan çok sayıda yeni bulgu ve gelişme, canlı organizmaların gelişimi, değişimi ve yeni türlerin ortaya çıkması görüşünü doğruladı.⁶⁴ İnsan ve canlı genomuna ilişkin pek çok yeni bulgu gerçekleştirildi. Gen yapısı insan, fare, maymun, solucan ve bitki sineği gibi birçok canlı açısından bilinir duruma geldi. Canlıların evrimi, hücre yapısı, protein ve aminoasitler üzerine daha fazla bilgiye ulaşıldı.

Birçok hastalığın tedavisinde, genlerin ve hücrelerin “tamiri”nde, moleküler biyoloji alanında kaydedilen yeni gelişmelerden yararlanılıyor. Genetik yapının “yaratıldığı” ve asla değiştirilemez olduğu yönündeki metafizik kabul, genetiği değiştirilmiş ürünlerin dünyayı sarmasıyla yerle bir oldu.

Canlı organizmalarla içinde bulundukları koşullar arasındaki ilişkinin karşılıklı bir ilişki olduğu; farklı koşullarda farklı tepkilerin görülmesiyle değil sadece, genetik dizilimdeki değişikliklerle de bağlı olarak gerçekleştiği görüldü. Doğal ortamında yapılan değişikliklerin ürün üzerindeki verim artırıcı ve organizmalara dış müdahaleyle yeni türlerin elde edilmesi yönündeki etkisi, Micurin okulu ve Lisenko’nun pratik uygulamalarıyla açığa çıkarıldı.

Fizik ve mekanik yasalarından yararlanılarak uzaya istasyon kuruldu; aya gidildi, Mars “kontrole alındı”, her türden bilginin binlerce kilometre uzaklara anında nakli gerçekleştirildi, vb.

“Bugün artık insanlık, hiçbir şeyin yoktan var olamayacağını; maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşmesinin gizemini açıklayabilir durumdadır. Kalan bazı boşluklar da yeni bulgularla doldurulacaktır. Bu döngü, evreni anlama konusundaki tüm idealist yorumları çürütüyor. Bu da dinin standart modeli ‘ol’u bütünüyle geçersiz kılıyor. Bilim kendi yoluna devam edip yeni bulgular ortaya koydukça, bilimin, fiziğin alanı büyüyüp genişledikçe, mümkünü yok, metafiziğin ve idealizmin alanı giderek daralacaktır.”⁶⁵


Dipnotlar

¹ Alman İdeolojisi, Feuerbach’tan aktaran Felsefe Metinleri, s. 67.

² Bu durum, sosyal bilimler alanında herhangi kuramın “değer”i; doğruluğu-yanlışlığı yönünden de belirleyici önem kazanmış; ve teorinin “savaşan insan dünyası”ndan uzaklığı onun soyutluğu ve “güvenilmezliği”nin göstergesi sayılmıştır.

³ Felsefe de, diğer tüm toplumsal kategoriler gibi tarihseldir. O çünkü, insan bireyi ve beyninin, maddi dünya-evren ve toplumsal yaşamın gerçekliğini; ne olup-olmadığını; nereden gelip nereye doğru ve nasıl gitmekte olduğunun sorgulanmasının ürünüdür. Felsefenin doğa, evren ve insana dair sorunlara açıklama getirmeye çalışan bir uğraşı olarak insan yaşamına girmesi, zihni ve fiziki çalışmanın birbirinden ayrılması sürecini izlemiş; sınıfların ilkel halleriyle oluşumuna denk düşen işbölümüyle birlikte “düşünen beyin”-bireylerin “felsefeci” olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Felsefi düşüncenin doğuşu ile felsefenin tarih boyunca gördüğü işlev birbiriyle ilişkili olmakla birlikte farklılık gösterir. İdealist-metafizik felsefenin materyalist ve diyalektik aşılması bilimlerin ilerlemesi ve bilimsel gelişmeyle koşutluk göstermiştir. Felsefe idealist ya da materyalist biçimleriyle olsun toplum üstü-tarafsız ve toplumsal sınıfların ilişkilerinden bağışık olmamıştır. Sınıfların ortadan kalmasıyla felsefenin de ortadan kalkacağı yönündeki görüşler her şeyden önce felsefenin bu tarihsel sürecini ve felsefe-bilim ilişkisini –diyalektik tarihsel materyalizm– göz ardı ederler. Oysa, ne insan(lık) tarihi sınıfların ortadan kalkmasıyla sona erer, ne de evrenin, dünyanın ve yaşamın sorunlarının diyalektik materyalist düşünce bağlamında gerçekliğine daha yaklaşık bilinmesi çabası tarih dışına düşer. Sınıfların ortadan kalkması, aksine, bilimsel bilgi birikiminin bilginin üretici güç olmasından da güç alarak daha da zenginleşmesinin; insanın tarihsel gelişimi ve uğraşısının daha özgür ve genişlemiş olanaklara sahip olarak, daha gelişkin yaratıları gerçekleştirmesinin koşullarını sağlar.

Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 20.

⁵ Engels burada, insanın kendi bedeni üzerine bilgisizliğinden kaynaklanan ve düşünceleriyle duyumlarının “kendi bedenlerinin bir eylemi” olduğu bilgisizliğinden kaynaklanan ve “ölüm anında bedenden ayrılan” ve “ölümsüz olduğu”na inanılan “ruh” anlayışına değinir ve şöyle devam eder: “Düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi sorununun, bütün felsefenin bu en yüksek sorununun kökleri, tıpkı her dinde olduğu gibi, yabanıllık çağının kısıtlı ve bilgisiz kavrayışlarındadır.”

Ampiryokritisizm, s. 296-297.

⁷ Lenin, “hedefe ulaşmak için ‘Marksizmin Bayrağı Altında’ dergisi çalışanları Hegel’in diyalektiğinin materyalist bakış açısıyla sistematik olarak incelenmesini örgütlemelidirler. (…) Dergi yazar ve çalışanları grubu, görüşüme göre bir tür ‘Hegel diyalektiğinin materyalist dostları topluluğu’ olmalıdır. (…) Böyle bir hedef konulmaz ve bu hedefin yerine getirilmesi için sistematik bir çalışma yürütülmezse, materyalizm, militan bir materyalizm olamaz.” demişti.

Ampiryokritisizm, s. 385.

⁹ Burjuva yönetimlerin idealizmi etkin tarzda kullanmasından ve materyalist dünya görüşünün özellikle Marksist tarihsel ve diyalektik yöntemini bilinmezliğin karanlıklarına itme amaçlı olarak yürüttüğü sistematik propaganda ve eğitim en fazla zararı, sömürülen ve ezilen kesimlere verir.

¹⁰ Engels, devamında materyalist dünya görüşünün, doğa bilimleri alanındaki her önemli buluş ile “biçimini değiştirmek”, yani zenginleştirilip derinleştirilmek zorunda olduğuna işaret eder. Sonraki süreçte jeoloji, astronomi, fizik ve mekanikteki gelişmelerle farklı sonuçlara ulaşıldı.

¹¹ 18. yüzyılda Fransa’da ve 19. yüzyılda Almanya’da “felsefedeki devrim”in siyasal çöküşü hazırladığına işaret eden Engels, ilkinde Fransızların “bütün resmi bilime”, “Kiliseye”, “hatta sık sık devlete karşı açık savaşım halinde” olmalarına dikkat çekerek, onların eserlerinin ülkeleri dışında da etkili olduğunu, basılıp dağıtıldığını ve kendilerinin de “Bastil’de hapsedilme tehdidi altında” bulunduklarını belirtir. Almanlarda ise, “tersine gençliğin hocaları, devlet tarafından atanan profesörlerdi, yapıtları öğretim el kitapları olarak tanınıyordu, ve bütün gelişmeyi taçlandıran sistem, Hegel’in sistemi, şu ya da bu biçimde Prusya krallığının devlet felsefesi katına yükselmişti!” İlkinde devrimci ve “özgür” gelişim için potansiyel kaynaklar söz konusu iken, ikinci durumda devlet ile iç içelik, ona yararlı bir yaklaşıklık görüşünü doğuruyordu.

¹² Günümüzde felsefe-bilim, ekonomi-politika ilişkilerine, insanın ve toplumların tarihine, varlık-bilinç bağlamına dair süregitmekte olan tartışmaları hem önceleyen, hem de akli ve bilimsel yöntemlerden vazgeçilmediği sürece geçerliliğini koruyacak bilimsel açıklıkla yol gösteren bu eserde sergilenmiş olan felsefi anlayışın daha bütünsel bir kavranması için, Doğa’nın Diyalektiği, Anti Dühring, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Komünist Manifesto, Gotha Programı Eleştirisi gibi eserlerin bir arada irdelenmesi gerekir. Buna rağmen, Engels’in söz konusu kitabındaki görüşlerinin bilimsel gücü ve derinliği, burada ele alacağımız konu(lar) ya da aynı anlama gelmek üzere yürüteceğimiz tartışma(lar) açısından oldukça sağlam bir dayanak oluşturuyor.

¹³ L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, s. 42.

¹⁴ Engels’te, kavramlar, soyutlamalar “şeylerin resimleri”ni verirler. Kavramlar, nesnel varlıkların, doğanın ve dünyanın görüngülerinin kavramları olarak onların resmini verirler; şeyler arası bağıntıların ve karşılıklı etkileşimin durumunu yansıtırlar. Kavramların diyalektiği, nesnel dünyanın, nesnel varlıkların ve şeylerin diyalektiğinin ifadesidir.

¹⁵ Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, Öner Ünalan çevirisi, s. 87.

¹⁶ Alexandre Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş adlı kitabında, Hegel’in Diyalektiği’nden hareketle, “Efendi-Köle Diyalektiği”ni ve “Mücadele ve Çalışma”yı merkeze koyarak kendi felsefi görüşünü açıklıyor. O, bunu, bu mücadelenin en sonunda, “tümel (evrensel) ve türdeş (homojen) bir devlette” –Hegel bunu ilkin Napolyon’un Fransız Devleti’nde, ardından Prusya Krallığı şahsında tanımlamıştı– bilinçlerin birbirlerini bilip-tanıması ve böylece gerçek anlamda bireyin, yani vatandaşın ortaya çıkması ve bu olgunun temelinde ‘isteği isteme’nin, yani başkasının isteğini ve onun tarafından kabullenmeyi istemenin bulunması ve bunun, insansal olumsuzluğun kaynağı olan insan oluşturucu, yani insanı insan haline getiren diyalektik bir isteme olması; insanlığın, ‘Tarihin sonuna’ girişini başlatan siyasal-felsefi kişiliğin ‘Napoleon-Hegel’ olduğunun ileri sürülmesi ve Hegel’in, Batı felsefesinin yirmi beş yılını tamamlayarak sona erdiren son filozof ve gerçek anlamda ‘ilk Bilge’ olarak görülmesi” gibi, bir platform üzerinde ve yorucu düşünsel uğraşla, bazen ayrıntının da ayrıntısına dek, deyiş yerindeyse didikleyerek yapıyor. Buna göre, köle, çalışmasıyla –emek– hem “dışındaki doğa”yı hem de “içindeki doğa”yı –kendini– dönüşüme uğratarak, özgürlüğe ve bireyselliğe yönelir. Bu da onu, devrimci çabasıyla, sonuçta efendi(ler)in olmadığı bir dünyaya; o dünyada, hem başkalarını bilip-tanıyan, hem de başkaları tarafından bilinip-tanınan vatandaş haline getirir. Hegel bunu, bilinen tarihin “sonu” olarak gördüğü Napoléon İmparatorluğu olarak, bunun düşünsel açıklanmasını da kendinin “mutlak düşüncesi”-felsefesinde-en üst bilgi olarak görür.

¹⁷ L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 18.

¹⁸ Aynı eser, s. 14.

¹⁹ Aynı eser, s. 16.

²⁰ Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu, s. 12.

²¹ Engels, aynı eser, “Hegel’den Feuerbach’a”, s. 12.

²² Aynı eser, s. 22.

²³ Aynı eser, s. 29.

²⁴ Lenin, “Tek bir bütünün parçalanması ve onun çelişkili parçalarının kavranması”nı diyalektiğin “özü” olarak niteler. Karşıtların özdeşliği ve mücadelesi diyalektiğin üç temel yasasından –diğerleri, yadsımanın yadsınması ve niceliğin niteliğe; niteliğin niceliğe dönüşümü– biridir. Buna göre, doğanın tüm görüngülerindeki ve süreçlerindeki karşıt eğilimler, “birbirlerini karşılıklı dışlayan” çelişik unsurların bu ilişkisinde, özdeşlik geçici, “mücadele” esas olup, gelişmeyi sağlayan mücadeledir. Eskinin yıkımı ve yeninin doğuşu mücadelenin ürünüdür.

²⁵ Marx ve Engels’in görüşleri arasında çelişkiler olduğunu ileri sürerek, Engels’in özellikle diyalektik üzerine açıklamalarını, Doğanın Diyalektiği ve Anti Dühring gibi eserlerini örnek göstererek olumsuzlamaya çalışanlar, bu iki büyük dehanın Marksist kuramın oluşturucuları olarak tam bir görüş birliği içinde oldukları gerçeğini; ve fakat her birinin belli alanlarda daha yetkin ve detaylı çalışmalar yaptığını; buna karşın, Engels’in, fırsat bulduğu her yerde, kuramın Marx’ın adıyla anılmasının hakkıyla yerinde olduğunu, temel önemdeki tezlerin geliştirilmesinde onun engin düşünmesinin ana rolü oynadığını belirtmesini, görmezden-duymazdan gelmişlerdir.

²⁶ Biz burada doğa tarihiyle, evrenin ve dünyanın zamandaki oluşumunun ve değişiminin tarihiyle ilgili değiliz. Bu kapsamlı ve devasa konu Arkeoloji, Jeoloji ve Uzay Bilimleri başta olmak üzere doğa bilimleri alanının konusudur ve doğa bilimleri alanındaki her yeni ve büyük ilerleme, konunun daha ileriden ve kapsamlı açıklanmasına katkıda bulunarak, bilgimizin genişlemesine hizmet ediyor.

²⁷ Lenin, Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Ögesi, Marx, Engels, Marksizm, Sol Yayınları, s. 83.

²⁸ İşçi ile kapitalistin bireysel ilişkisinde görülür olan para-sermaye sahibi ile emek gücü sahibinin belirli bir anlaşma dahilinde bir “alış-veriş” içinde olmalarıdır. Taraflar “özgür iradeleri”yle bu alış-verişin koşulları üzerinde anlaşmışlar; sonuç olarak da herkes “kendine düşeni almış”tır! İlişkinin içerdiği çelişki, burada görünen biçim tarafından açık edilmekten uzaktır. Görünür olan veri alındığında, ilişkinin “adil olduğu” dahi söylenebilir. Ama görünür olanın içinde ve gerisindeki ilişkinin aleni hale getirilmesiyle görülecektir ki, ne anlaşan taraflar özgür iradeleriyle bir anlaşmanın koşullarını belirlemişlerdir, ne de işçinin çalışmasıyla ürettiği değerin, ücretine karşılık gelen kısmının kendisine ödenmiş olması, “adil bir ilişki”ye işaret eder. Aksine emek gücü ile para-sermayenin bu karşılaşması ve işçi ile kapitalistin bu “anlaşması”, bireysel iradeleriyle belirlemekten uzak oldukları ve fakat içinde hareket etmeye de zorunlu bulundukları belirli iktisadi-toplumsal ilişkiler dolayımında şekillenmekte oluşuyla “özgürlük”lerini sınırlamakta, hatta yok etmekte; toplumsal kapsamına genişlemiş emek gücü sömürüsü temelinde şekillenmektedir.

²⁹ Lenin, “Marx’ın öğretisindeki asıl şey” diyordu, “proletaryanın tarihsel rolünün açığa çıkarılmasıdır.”

³⁰ Ampiryokritisizm, s. 376.

³¹ Kapital, Cilt 1, Almanca İkinci Baskıya Sonsöz, 24 Ocak 1873, Sol Yayınları, s. 28.

³² Burada felsefe tarihinin ve felsefi görüşlerin bütünlüklü bir irdelenmesi gibi kapsamlı ve çok büyük bir sorun değil, makalenin sınırlı kapsamı içinde kalınarak belirli felsefi “ekol”lerden söz etmekle yetiniliyor.

³³ Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, Öner Ünalan çevirisi, s. 87.

³⁴ “Diyalektik Sorunu Üzerine”, Marx-Engels-Marksizm, Sol Yayınları.

³⁵ Diyalektik, hareketin yasalarının bilimi olarak da tanımlanabilir. Diyalektik düşünceye göre her şey, tüm evren, toplumsal sistemler ve tek tek varlıklar devinim içindedirler ve değişmeye mahkûmdurlar. Bu hareket yasası, canlı –organik– varlıklar açısından da geçerli olup, örnek olsun, insan bünyesinde atomların hareketi halinde ölüm-doğum; eskime ve yenilenme olarak süreklilik gösterir.

³⁶ Marx’ta tarih, bir bilim düzeyine çıkarılmıştır. Tarihsel materyalizmin toplumsal yaşama ilişkin anlamı bu bakımdan, insanî gerçekliğin tarihsel gelişiminin bir açıklaması olarak da okunabilir.

³⁷ Prof. Dr. Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve Felsefesi adlı kitabında bu görüşleri irdeler.

³⁸ Bozkurt, teoriyi, “Belli bir olguyu, olgu kümesini ya da durumu bağıntı ve ilişkileriyle açıklamaya çalışan kavramsal sistem”; ya da “Mantıksal bir düzene konulmuş doğa olgularına ilişkin genellemeler olarak tanımlayabileceğimiz kuram, yalnız düşünce yoluyla ve kavramsal olarak gerçekliğin belli bir alanını açıklamak üzere ileri sürülen genel ve soyut bir öngörü” olarak tanımlar.

³⁹ Aktaran Prof. Dr. Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve Felsefesi, s. 154.

⁴⁰ Teori ve Politika yazarı Yılmaz Sezer, Engels’i, felsefi tezlerin doğruluğu ya da yanlışlığını “ontolojik düzeyde kanıtlama”ya çalışmakla suçlayarak, “bilinemezci ampirizm” ile ilişkilendirmeye çalışır. Sezer bu görüşüyle, felsefeyi gerçeklik dışı salt spekülatif düşünceye indirger.

⁴¹ Werner Karl Heisenberg, teorik fizik ve kuantum mekaniğinin en önemli teorisyenlerinden biri olup, Max Born ve Pascual Jordan ile birlikte “Belirsizlik ilkesi”ni esas alan bir fizik teorisi geliştirmiş; atom çekirdeği, kozmik ışın ve atomaltı parçacıklar üzerine çalışmıştır. Parçacık fiziği ve “birleşik alan kuramı” ile birlikte kozmik ışın yağmurları üzerine çalışmaları, uranyumun parçalanması, nükleer bomba vb. silahların geliştirilmesinde kullanılmıştır.

⁴² “Klasik fizikçiler”, modern fiziği, ortaya attığı varsayımların doğruluklarını tam olarak kanıtlamış olmamakla; “yeni dalga imajı, parçacıklar, tanecikler için (particule) ne belirli bir yer gösterebiliyor ne de belirli bir andaki hızları hakkında kesin bilgi verilebiliyor” olmakla eleştiriyorlar.

⁴³ Aktaran Prof. Dr. Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve Felsefesi.

⁴⁴ Aktaran Nusret Hızır, aynı eser, s. 84-85.

⁴⁵ Matematiksel bilgiler, tümevarım yöntemiyle kanıtlanan, mantıksal ve genel-geçer bilgilerdir. Deneye dayalı olmayan ancak aksi de kanıtlanamayan evrensel ölçekte bilgiler.

⁴⁶ Einstein, ışığın saniyedeki hızını 300.000 km olarak hesaplamıştır.

⁴⁷ Fizik yasalarına göre her cisim bir kütleye, dolayısıyla da bir ağırlığa sahiptir. Kütle, maddi cisimlerin kendilerine uygulanan kuvvete direnci olarak da tanımlanmaktadır. Bulunduğu yerden bağımsız bir varlığa sahiptir ve fakat yerçekimi nedeniyle bulunduğu yere göre ağırlığı değişebilmektedir. Cismin kütlesiyle hareketi arasında oransal bir bağ bulunduğu ve hızın artmasıyla kütlesinin de büyüdüğü tespit edilmiştir. Maddenin yok edilemez bir özelliğidir. Higgs Bozonu deneyiyle elde edildiği belirtilen proton kütlesinin kendisi de yüksek miktarda enerji aracıyla gerçekleştirilen dönüşümden ibarettir. Bir proton kütlesi 10 üzeri eksi yirmi beş kg olarak hesaplanmıştır. Newton fiziğine göre; cismin kütlesiyle ivmesinin çarpımı, harekete geçirilmesi için uygulanacak kuvveti verir. Mekanikte bir cismin “ivme kazanması”ndan söz edildiğinde, o cismin hız kazandığı anlaşılır. Herhangi sabit yükseklikten düşen bir cismin hızı başlangıçtaki sıfır değerinden saniyede 9,8 metre artarak düşme anına dek artışını sürdürür. Aradaki tek yavaşlatıcı engel havanın direnci-etkisidir.

⁴⁸ Buradan hareketle güneşin sürekli enerji kaybıyla kütlesinin de giderek azalmakta olduğu söylenmektedir. Nitekim bazı bilim insanları güneşin 4,5 milyar yıl sonra yok olacağı ya da başka bir yıldıza dönüşeceğini iddia ederken; diğer bazılarıysa dağılan enerjinin uzayda gaz ve bulutsu kütleleri halinde yeni güneşlerin meydana gelmesine yol açtığını ileri sürmektedirler. Ancak, güneş başta olmak üzere gezegen veya yıldızların kaybolan kütlesinin “ne olduğu?”; “kaybın nasıl gerçekleştiği” ya da dönüşümün nelere yol açtığı sorusuna yanıt arayışı devam ediyor.

⁴⁹ Dr. Kenan Ateş, adı geçen makale.

⁵⁰ Buna göre evrensel çekim gücü ile dağılmaya neden olan güç birbirleriyle kuvvetli ve zayıf çekim gücü –elektromanyetik güç– ilişkisi içindedirler. Bu ilişki bir atomun çekirdeğindeki atom altı parçacıkların dağılmasını önleyen çekim gücüyle onların “aşınması”na neden olan itici güç arasındakine benzer bir bağ içindedir.

⁵¹ Aktaran Prof. Dr. Nejat Bozkurt, aynı eser, s. 99.

⁵² ESO’ya göre, Samanyolu galaksisinde 12 sarı hiper dev kategorisinde yıldız bulunuyor. Bu kategorideki yıldızlar hızla değişikliğe uğramaları ve üzerlerindeki materyalleri etraflarında geniş bir atmosfer yaratacak şekilde fırlatmaları nedeniyle son derece kararsız yapıda yıldızlar olarak tanımlanıyor. Avrupa Uzay Ajansı’na –ESO– ait Şili’deki Çok Büyük Teleskop yardımıyla tespit edilen HR 5171 A’nın, Dünya’dan 12 bin ışık yılı uzaklıkta ve Güneş’in çapından 1300 kat daha büyük çapta olup, evrende şimdiye kadar gözlenen en büyük yıldız olduğu açıklandı. ESO’ya bağlı Avrupa Güney Gözlemevi yetkilileri, Güneş’ten 1 milyon kat daha parlak, “sarı hiper dev” kategorisindeki yıldızın büyüklüğünün, daha önce yapılan gözlemlerde hesaplanandan daha fazla olduğunun ortaya çıkarıldığını ileri sürüyorlar. 5.000 ışık yılı uzaklıktaki KY Cygni ise, 1.420 Güneş çapında olup Güneş’ten 300.000 kez daha parlaktır. 7.000.000.000.000.000 dünya büyüklüğünde olduğu iddia ediliyor. Dünyadan 12.000 ışık yılı uzaklıkta olan AH Scorpii, 1.411 Güneş çapındadır. UY Scuti ise, 1.708 güneş çapında 9.500 ışık yılı uzaklıktadır. Güneş’ten 340.000 kat daha parlaktır.

⁵³ Dr. Kenan Ateş, Mikrobiyoloji ve Genom bilimci, Özgürlük Dünyası, sayı 233.

⁵⁴ Higgs Bozonu İngiliz bilim insanı Peter Higgs’in varlığını ileri sürdüğü ve 22 Haziran 2012’de İsviçre CERN’de başlatılarak sonuçlarının 2013 Mart’ında açıklandığı deneye göre, yerin 100 metre derinliğinde kurulmuş 27 km’lik bir ortam içinde gerçekleştirilen proton çarpıştırılmasıyla elde edildiği belirtilen kütle.

⁵⁵ Prof. Dr. Nejat Bozkurt, atom çekirdeklerinin parçalanmasını –Radyoaktivite– şöyle açıklamaktadır: “Bu patlamalar bütünüyle düzenli bir biçimde ve dışarı koşullara hiç bağlı olmaksızın kurulmuş bir saat gibi gerçekleşirler. Örneğin 1 milyar radyum çekirdeği arasında saniyede her zaman 13 tane patlama olur. Her böyle patlamada radyum çekirdeğinden bir helyum çekirdeği atılır ve geriye başka bir çekirdek, yani başka bir element kalır. Bu element soy gazlardan biri olup adı Emanation’dur. Bu Emanation’un kendisi şiddetli radyoaktif bir cisimdir, yani çekirdeklerinden saniyede oldukça daha büyük kısım patlar ve gene bir element ortaya çıkar ve bu böyle sürer. Bu şekilde uranyumdan, uzun bir element sırası üzerinden giderek –radyum ve emanation buna dahildir– en sonunda kurşun oluşur. Demek ki radyoaktivite bize şunu göstermektedir: elementlerin atomları 19. yüzyılda sanıldığı gibi basit birimler, birlikler olmayıp çekirdekleri bile birbirlerine dönüşebilen bileşik şeylerdir. ….. Radyumun görünüşte değişmeksizin hiç durmadan enerji verebilmesi, atomlarının çok az bir kısmının bile patlamasıyla oldukça pek büyük enerji ortaya çıkmasından ileri gelir…… Birkaç milyon voltluk bir gerilim aracılığıyla hidrojen çekirdeklerine o denli büyük bir hız verilebilir ki, bunlar başka element çekirdeklerine isabet ederken bu çekirdekleri yıkıp başka çekirdeklere dönüştürebilirler.” (Bilimler Tarihi ve Felsefesi, s. 57.)

⁵⁶ Madde, duyumlarla algılanabilen, nesnel-gerçek varlıkların ortak adıdır; yaratılmaz ve yok edilemez. Işık ve hava da nesnel olarak vardırlar; ışığın varlığı ışın dalgalarıyla diyelim gözlenebilir; hava ağırlık olarak ölçülebilir. Işık saniyede üç yüz bin kilometre hızla yayılır. Sıvılaştırılmış hava örneğin su değil, gazdır. Bu durumdaki havanın –örneğin oksijen– maddi varlığı buzda ve su buharında “saklı” durur. Su kaynadığında buhar halinde oksijen ve Hidrojen’e ayrışır; buhar uygun ortamda suya veya donarak buza –katı maddeye– dönüşür. Mum yandığında karbondioksit (CO₂) ve su buharına dönüşür, bunlar gaz halinde havaya karışırlar, vb. vb. gibi.

⁵⁷ İki yasadan ilki, ısının tüm değişmelerine karşın sabit kalan miktarıyla; ikincisi ise, değişmenin hangi yönde olması gerektiğiyle ilgilidir.

⁵⁸ Pragmatizm ve psikoloji alanında eserleri olan, işlevselliği ve belirlenimsizliği savunan ABD’li bilim adamı.

⁵⁹ Bozkurt, aynı eser, s. 153.

⁶⁰ Doğanın Diyalektiği, s. 233.

⁶¹ Engels, bu yalın ama yoğun iki paragrafta, evrenin maddi ve tarihsel hareketini ve bu hareketin bir ürünü olarak doğup tarihsel kesintisiz gelişme yönünü ortaya koyar. Buna göre, doğa tarihi, zamana bağlı ve zaman içinde; varlıkların kesintisiz hareketinin zorunlu ve kaçınılmaz hale getirdiği değişimlerden geçerek ilerleyen bir süreç izler ve bu tarihi, zikzaklı ilerleyişi gibi nedenlerle kendi başlangıcına dönen bir ‘fasit’ çembersel hareket olarak görmek, evren hareketini anlamamak olacaktır.

⁶² Doğanın Diyalektiği, s. 42.

⁶³ Engels, daha 1880’li yıllarda, “atomları, hiçbir zaman basit ya da genellikle bilinen en küçük madde parçacıkları olarak kabul etmek doğru değildir” diye yazmıştı.

⁶⁴ Darwin’in, canlı organizmaların evriminde; gelişim, değişim ve çeşitlilikte koşullara uyum göstermenin önemi üzerine görüşünü, “sosyal Darwincilik” olarak da bilinen ırkçı tezlerine ve politikalarına alet etmek isteyenlerin de olduğu doğrudur. Ancak, tıpkı Einstein’in atomun parçalanması ve madde-enerji dönüşümü üzerine büyük buluşunun insanlığa karşı ve atom bombası şeklinde kullanılmasında olduğu üzere, “doğal seçilim” ve “uyum gösterenin yaşaması” görüşünü, “aşağı ırkların yaşam hakkı bulunmadığı” ırkçı-faşist tezlerine malzeme edenlerin tutumu da, doğanın ve canlı organizmaların evrimi görüşüne gölge düşüremedi. Maddenin “en son parçacığına dek” parçalanması durumunda da yok edilemediği ve fakat başka biçim ve hallerine dönüştüğü gerçeği daha net olarak açıklık kazandı.

⁶⁵ K. Ateş, Özgürlük Dünyası.

Bilim ve felsefe notları

Yusuf Akdağ

  1. yüzyıl Alman materyalist ve diyalektik felsefesinin en önemli isimlerinden biri olan H. Heinz Holz’un “Lenin’in Felsefi Anlayışı” başlıklı makalesinin girişindeki sözleri, Marksizm-Leninizmin materyalist diyalektik tarih ve toplum görüşüne karşı son on yıllarda sürdürülen kampanyanın harekete geçirici etkenlerinden denebilir ki en önemlisi hakkında, dikkate değer bir fikir verir. Holz, Özgürlük Dünyası’nda da yayımlanan makalesinin “Pozitivizmle tartışma” arabaşlığının hemen başında şöyle yazar:

“Tarihsel yenilgileri, ideolojik kafa karışıklığı izler. Kazananlar, yalnızca politik iktidar pozisyonlarını işgal etmekle kalmazlar, yanı sıra iktidarlarını kalıcı kılmak için yenilenlerin bilinçlerine de sızma yaparlar. Mücadele sürdürülecekse, teslimiyetle ve ayak uydurmayla da mücadele edilmelidir; yani, kendi devrimci amaçlarına dair kuşkuların ortadan kaldırılması, kendi eyleminin teorik temelinin kararlı bir biçimde geliştirilmesi ve uzlaşmalarla bozulmalara karşı savunulması gerekmektedir. Özellikle bir yenilgiden sonra, doğru dünya görüşsel bilgiler için yürütülecek ideolojik tartışmalar, güçlerin yeniden örgütlenmesi için merkezi bir işlev kazanır.”¹

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden başlayarak, sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde tasfiyesiyle 1960’lı yıllardan itibaren hız kazanan “Marksist kuramın yanlışlarından arındırılarak yeniden kurulması”na ya da “yeni bir bilimsel teori inşası”na ihtiyaç gerekçeli tartışmaların ideolojik içeriği ve boyutları, Holz tarafından dile getirilen, “kazananlar-yenilenler” diyalektiğini akla getiriyor. Burjuvazinin “organik” ve teslim alınmış ideologlarının dolaysız karşı saldırıları saklı tutulduğunda, yeni tarihsel koşullarda “devrimci teori oluşturma”ya soyunan çok sayıda “Marksist”(!) teorisyen, “kendi devrimci amaçlarına dair kuşkuların ortadan kaldırılması, kendi eyleminin teorik temelinin kararlı bir biçimde geliştirilmesi ve uzlaşmalarla bozulmalara karşı savunulması” yerine, Marksist-Leninist teorinin ya doğrudan reddine girişti ya da kendileri tarafından bozuşturulmuş “Marksizm” versiyonlarını veri alarak Marx’ın kuramını “yanlışlama ve etkisizleştirme”ye yöneldi. Ernesto Laclau, Chantel Mouffee, Etienne Balibar, M. Foucault ya da Louis Althusser ve Antonio Negri gibilerinin yürüttükleri “düzeltici eleştiri” ve “çağın gerçeklerine yanıt veren daha bilimsel bir teori oluşturma” kampanyası, onların iddia ve “çözümleme”lerini paylaşan ve sürdüren öğretililerinin “katkıları”yla birlikte, Marksizmin işçi sınıfının devrimci sınıf “nosyonu” ve devrim fikrine karşı güvensizleştirici ve reddedici işlevle yüklüydüler. Althusser, Foucault ve Balibar ile birlikte Laclau ve Mouffee —bunlara Derida, Heidigger ve daha birçokları eklenebilir— diyalektik materyalizmin hemen tüm temel kavramlarını devrimci içeriklerinden soyutlayarak, devlet ve iktidar gibi temel önemdeki devrim sorunlarını sınıf temelinden koparan yorumları ve ideoloji, tarih, bilim ve felsefe üzerine görüşleriyle Marx, Engels ve Lenin’in kuramını bozuşturmaya giriştiler.

1968 devrimci kalkışmasının rüzgârını arkasına alarak Marx’ın kuramını, sözüm ona aşma söylemiyle deforme eden Althusser, Jon Lewis ile giriştiği polemiğinde;

“Marksist teoriyi bir ‘insan felsefesi’, Marksizmi teorik hümanizm olarak gösteren sağ-idealistlere karşı; Marksist bilim ve felsefenin alttan alta, pozitivist (olgucu) ya da subjektivist (öznelci) bir anlam karışıklığına sürüklenmesine karşı; maddeci diyalektiğin evrimci bir indirgemeyle ‘Hegelci’ diyalektiğe kaydırılmasına karşı; ve genel olarak burjuva ve küçük burjuva konumlarına karşı her şeyi, patavatsızlıklara, yanlışlıklara düşmeyi bile göze alarak, ne olursa olsun deyip birkaç can alıcı fikri savunmaya kalkıştım, kalkıştık ki, bu fikirlerin tümü bir tek fikirde özetlenebilir. Bu, Marx’ın burjuva ve küçük burjuva ideolojisi karşısındaki radikal özgüllüğü ve aynı zamanda hem politik, hem de teorik nitelikte olan devrimci yeniliğidir; o komünist olmak zorunda idi, bugün bizler de Marksist olmak, Marksist kalmak ve yeniden Marksist olmak için bu ideoloji ile bağlarımızı koparmak zorundayız.”

diyordu.² Althusser’in burjuva-küçük burjuva ideoloji ile “bağları koparmak” adına Marx’ın kuramında giriştiği deformasyona ve idealist-mekanik görüşlerini daha sonraki bir bölümde irdelerken göreceğiz. Onun giriştiği “düzeltme”den(!) esinle Laclau ve Mouffee, Marx ve Marksizme karşı ideolojik saldırıyı “tam bir kopuş”a, tam karşıya geçişe dek ilerlettiler. Hegemonya ve Sosyalist Strateji başlıklı kitaplarına, “Sol düşünce günümüzde bir yol ayrımında duruyor. Geçmişin apaçık ‘doğru’ları —klasik analiz ve politik muhasebe biçimleri, çatışan güçlerin doğası, Solun mücadele ve hedeflerinin anlamı— bu doğruların üzerine kurulduğu zemini parçalayıp geçen bir tarihsel değişimler çağının ciddi bir meydan okuyuşuyla karşı karşıya…” diye başlayan ikili, “yeni” yollarında Marksizme yer olmayacağını ilan ettiler.

“Şimdi kriz içinde olan —diye yazıyorlardı onlar—, işçi sınıfının ontolojik merkeziliğine, bir toplum tipinden diğerine geçişte kurucu moment olarak büyük ‘D’ ile yazılan Devrimin rolüne, ve politika momentini anlamsız hale getirecek şekilde, tamamen bütünleşmiş ve homojen bir kollektif irade gibi yanıltıcı bir beklentiye dayanan bütün bir sosyalizm anlayışıdır. Çağdaş toplumsal mücadelelerin çoğul ve çok çeşitli karakteri, bu politik tasavvurun dayandığı son temeli de nihayet ortadan kaldırmıştır. Bu tasavvur, ‘evrensel’ öznelerle doldurduğu ve kavramsal olarak tekil haldeki Tarih çevresinde inşa ettiği ‘toplum’u, belli sınıf konumları temeli üzerinde zihinsel olarak egemen olunabilecek ve politik karakterde bir kurucu eylem yoluyla rasyonel, saydam bir düzen olarak yeniden oluşturulabilecek, anlaşılabilir bir yapı olarak postule etmiştir. Bugün Sol bu Jakoben tasavvurun ortadan kalkmasının son perdesine tanıklık etmektedir. Böylece teorik krize yol açan şey, bizzat çağdaş toplumsal mücadelelerin çoğulluğu ve bu mücadelelerin içerdiği zenginlikler olmuştur. Biz kendi söylemimizi, teorik ile politik arasındaki bu iki yönlü hareketin orta noktasına yerleştirdik.”³

“Batı Marksizmi” olarak da adlandırılan ve Fransız felsefe çevreleriyle Latin Amerika kökenli bazı teorisyenlerin başını çektikleri bu akımın, proletarya ve emekçi mücadelesinin konjonktürel geri düzeyi ve sosyalist hareketin güçsüzlüğünden de cesaret alarak sürdürdüğü bu kapsamlı ideolojik saldırının bir özelliği de, bilim, felsefe, ideoloji, tarih gibi temel kavramların gerçek-nesnel varlık, insan ve doğa ile toplumsal yaşama ilişkinlikleri üzerinden değil ama tümüyle kurgusal-kavramsal yaratı alanında gösterilerek, Marksizm-Leninizme karşı ideolojik konumlanmanın malzemesi olarak kullanılmasıydı. “Ontolojist” ve “özcü” materyalizmin aşılması iddiasıyla yeniden tartışma malzemesine dönüştürülen bu kavramların insanın tarihsel gelişimi ve maddi yaşamın üretilmesi ve evreleriyle tarihsel bağı koparılırken, içine düşülen idealizm, gerçek ve bilgibilimsel materyalizm olarak gösteriliyordu. Laclau ve Mouffee gibi bazıları, bunun, Marksizm ile tüm bağlarını kesme anlamına geldiğini açıkça ilan ederlerken, Althusser ve onu örnek alarak çeşitli ülkelerdeki Althusserciler, girişimlerini “yeni bir bilimsel teori oluşturma” iddiasıyla sürdürdüler.

Bu çizgi, Türkiye’de de, Birikim Dergisi’yle Teori ve Politika dergisi başta olmak üzere çeşitli dergilerin etrafında bir araya gelen yazarlar ile Belge ve İletişim Yayınları tarafından yaygınlaştırıldı. Althusser, Laclau, Mouffee ve Foucault tarafından geliştirilen Marksizmin bu Marksist olmayan yorumları referans alınarak, diyalektik materyalizmin başlıca kavram ve kategorileri dahil olmak üzere Marksizm-Leninizmin bilim, felsefe, ideoloji ve politika üzerine temel belirlemeleri, kendilerinin anladıkları gibi bir Marksizm ya da gerçekte Marksizm olmayan bir Marksizm anlayışının eleştirisi üzerinden hedefe kondu. Onlara göre de “Marksizm krizde” idi ve “kriz” ancak, Louis Althusser’in giriştiği “epistemolojik eleştiri” esas alınarak “aşılabilirdi”. Althusser’in kitaplarının çevirisini de üstlenen Belge ve İletişim yayınları, Fransız ideologu yeni bir “klasik” olarak reklam ettiler. Murat Belge, Althusser çevirisine yazdığı önsözde, Althusserci eklektizm ve mekanik idealizmi “yol açıcı” olarak gösterdi.

“Sol’un ve Marksizmin krizi” tümünü birleştiren argümandı. Teori ve Politika dergisi bu alanda özel bir “görev” üstlenmişti: Dergi yazarları ittifak halinde “Marksizmin krizi”nin ve daha doğru deyişle ondan nasıl kurtulunacağının teorisini yaptılar. Gerekçe, Marksizmin işçi sınıfı ve kitlelerle tarihsel bağının “erimiş durumda” olduğuydu! Onlara göre, karşı karşıya olunan sorun, “ideolojik-politik bir kriz”le sınırlı değildi. Sorun daha kapsamlıydı ve bunun için “ideolojik sorun ve politik krizin yani görüntünün içine girmek şart”tı!⁴ Dergi yazarlarından M. Kayaoğlu, Marksizmin “ayrıcalıklarını tarihsel teorik düzlemde yitirmekle karşı karşıya” kaldığını ileri sürüyor ve kendi rollerini de “Marksizmin sınırlarını zorlamak ve bu arada gerekirse yeniden belirlemek” olarak açıklıyordu.

Marksist-Leninist kurama karşı girişilen bu uluslararası ideolojik kampanyanın birbirini besleyen, birbirinden güç alan “kuramsal” gerekçe, eleştiri ve “yeniden inşa önerileri”ni irdeleyeceğiz. Ancak ondan önce bu “düzeltici ve yenileyici” kampanyada başvurulan yöntem sorununa bakmak gerekiyor.


Althusser’le birlikte, “ontolojik materyalizm”e ve bilimsel görüşlerin pratikte, toplumsal pratik tarafından doğrulanması gerekliliği görüşüne kılıç kuşananların “kopuş”çu epistemolojisi, teori-pratik ilişkisini koparmanın ara departmanı olmuştur. Onlara göre, teori ya da bilimsel bilgi, çalışma odası ve masasında “gerçeklikle ilişkisiz” ve oluşturucusunun “belirleyici” olduğu kurgusal bir etkinlikten ibarettir. Marx ve Lenin’in “Kantçılığı” ve “Fichteciliği”ni kanıtlamak için çırpınanlar, bilginin, varolan gerçek şeylerin, dış dünya ve doğanın, nesnel gerçeklerin ve gerçekliğin duyu örgenleri aracıyla beyindeki yansımasıyla bağını örten “ilişkinsizlik” söylemiyle, idealizme bağlanırlar. Marx ve Engels, ve kuşkusuz Lenin, altyapı, üstyapıyı “son tahlilde belirler” dedikleri; ve “son tahlilde” ya da Althusser’in söylediği türden “son kertede” bağlamı kurdukları için, eleştiricilerin mensup oldukları “ekol”e göre ya idealizm ya da determinizmle suçlanırlar. Marx, ünlü önsözde, insanların “iradelerinden bağımsız olarak girdikleri ilişkiler”den söz ettiği için “aşırı determinist”; Fransa’da Sınıf Savaşımları, Komünist Manifesto ve Gotha Programı’nın Eleştirisi başta olmak üzere birçok eserinde, ilkel komünal dönemi dışındaki tüm tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak yaşandığından söz ettiği için “sınıf indirgemeci-idealist” olmakla itham edilir. Marksist tarih görüşü ve insanların kendi tarihlerini kendilerinin yaptığına dair materyalist bilimsel düşüncesi, önsöze “rağmen söylenmiş” gösterilerek, Marx’ın görüşleri birbirleriyle çelişkili gösterilir ve “yorumcular”ın siyasal mezhebine bağlı nüans farklarıyla, Althusser ve öğretililerinde olduğu üzere ya yok hükmünde gösterilir ya da iradi-idealist sapmaların “doğrulayıcı” dayanağına çevrilir. Marksizm-Leninizmden alınan kimi tümceler, bağlamlarından koparılarak “Marksizmin bilimsel geliştirilmesi” demagojik söyleminin malzemesine dönüştürülür. Marx’ın kuramında maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi ve onun tarzı, iktisadi üretim ilişkileri ve toplumsal koşullar; sınıf mücadelesi ve gelişme doğrultusu, tarihsel gerçekle bağlı başlıca toplumsal formasyon, kavram ve kategoriler olarak yer alırlar. Adı geçen teorisyenler, proletaryanın üretim sürecindeki işlevinin ve eski devrimci niteliğinin ya sona erdiği ya da sona ermekte olduğunu, aktüel “tarihsel gerçek” olarak gösterir ve günümüz toplum tablosunun göze en çok çarpan “gerçekliği” olarak sunarlar.


İleri sürülen iddiaların ya hemen tümünün ya da önemlice bölümünün Özgürlük Dünyası’nın daha önce yayımlanmış çeşitli makalelerinde, farklı unsurlarıyla irdelendikleri, okurun bilgisi dahilindedir. Buna karşın, proletaryanın toplumsal konumu ve rolü, devrim, devlet ve demokrasi üzerine belirli farklılıklarıyla aynı “çoğulcu” spekülasyon devam etmektedir. Ayrı bir bölüm olarak irdelenmeyi gerektiren Laclau-Mouffee’in iddiaları ve “Radikal Demokrasi” teorisi bunlardan biridir. Althusserci teori, bıraktığı olumsuz etkileriyle özel olarak irdelenmeli; onun Türkiyeli “öğrencileri”nin giriştikleri kampanyanın gerici karakteri sergilenmelidir. Bunun için ama, burada, ilkin, bu yazar ve teorisyenlerin, Marx, Engels ve Lenin tarafından geliştirilen materyalist diyalektik dünya görüşünün başlıca tarih, bilim, felsefe ve ideoloji kavramları üzerinden; bu kavramların ifadesi oldukları maddi olguların, insan pratiği ve ilişkilerinin ve bunların tarihsel süreç içindeki gelişimi ve değişimini, kendilerinin idealist-metafizik görüşleri doğrultusunda nasıl bozuşturup “yeni bilimsel teori kurma” kampanyasının malzemesi haline getirdikleri üzerinde durmak gerekiyor.

Birkaç bölümden oluşan bu makale, yukarıda belirtilen temel kavramların içeriğinin boşaltılması da içinde olmak üzere, Marx, Engels ve Lenin’in geliştirdiği; Stalin, Enver Hoca ve Dimitrov başta olmak üzere kararlı Marksist-Leninistlerin sonraki süreçte ısrarla savunmaya çalıştıkları; ancak sermayenin saldırıları karşısında önemli oranda püskürtülmüş ve hatta unutturulmuş diyalektik materyalizmin tarihsel anlamı ve toplumsal yaşamdaki işlevini bir kez daha gündeme getirme ve savunma amacı taşıyor. Bunu yapmaya çalışırken, tümü de insanın toplumsal gerçekliğiyle ilişkili ve insan soyunun tarihsel gelişim sürecinde, maddi yaşamının üretimiyle bağlı olarak geliştirdiği felsefi, bilimsel ve tarihi kategorilere dair birkaç önemli noktaya da yeniden değineceğiz.

I. BÖLÜM

TARİHSEL VARLIK OLARAK İNSANIN DOĞA VE KENDİYLE SINAVI = TOPLUMSAL TARİH

I-) Tarihsel varlık olarak insanın doğadaki yeri ve etkinliği

Varlık yalnızca doğa halinde değil, insan olarak da oluşur. İnsanın “Doğa”dan farklılığı, yaratıcı eylemin sahibi olması, varlığı akıl, düşünce ve söylem aracıyla açığa vurmasındadır. İnsan, bir amaca bağlı olarak ve gelecek uyarınca —gelecek kaygısıyla— eylemde bulunur. Eylemle dönüştürür ve kendi de eylemiyle ve eylem içinde değişir. “Bu açığa-vurucu değişip-oluşma, bütünselliğin, kendisiyle ezeli ve ebedi olarak özdeş bir verilmiş olmayan, ama zaman içinde adım adım ilerleyen bir kendini yaratma edimi olan insansal gerçekliği” de içerir.⁵ İnsanın dünyada —doğal haliyle dünya— varolmasının anlamı, kendini doğal dünyanın “karşısına koyma”sında, doğal dünyayı eylemi ve mücadelesiyle dönüştürür ve kendi yaşam koşullarının insansallaştırılması yoluyla insansallaştırırken —toplumsal dönüşüm bunun ürünüdür— kendini de değiştirmeyi gerçekleştirmesindedir. Salt “verilmiş-var olmuş varlık” olmaktan farklı olarak, o, “ete-kemiğe bürünmüş” olumsuzlayıcı bir güç, duyu örgenleri ve duyusal algı gücüyle düşünce oluşturan, içinde bulunduğu zamansal ve mekânsal gerçekliği anlayıp kavrayan ve bununla da kalmayarak onu değiştirmeye girişen, böylece bir yeni dünya oluşturan-yaratan bir varlıktır. İnsanın yaşadığı dünya, bundandır ki tarihsel-toplumsal bir dünya; ve insan da, doğayı ve kendisini betimleyen ve açığa-vuran söylemiyle zamansal-mekânsal varlık olarak insandır.

Gerçek o ki, “insanı ortaya çıkaran, doğa olarak varoluşan gerçek varlıktır ve doğadan söz ederek doğayı ve kendini açığa vuran da yine insandır.” Üzerine konuşulan gerçeklikten söz ettiğimize göre, “bizim için ancak, hakkında-konuşulan bir gerçeklik söz konusu olabilir.” Kendi varoluşundan bağımsız olarak varolan gerçekliği, dış dünya ve varlığı bilecek olan, onun üstüne bilgi oluşturan ise yalnızca insandır.

İnsan, sınırsız-sonsuz evrenle kıyaslandığında küçük bir “nokta” büyüklüğünde bile olmayan bizim dünyamızda ve zaman içinde doğan, yaşayan ve ölen ve üreten; kökensel atalarından sadece el ve beyin emeğiyle, zihni ve bedeni üretkenliğiyle değil ama, alet kullanarak alet yapmasıyla da ayrışarak, doğa ve kendi üzerindeki bilinçli-yaratıcı etkinliğiyle kendini ve doğayı değiştiren varlıktır. O, bu evrimini zaman içinde; yani zamana bağlı ve zamanda gerçekleştirir. Emeğinin, “ona, zenginliğe çevirdiği materyali sağlayan doğayla birlikte” bütün zenginliklerin kaynağı olduğuna işaret eden Engels, “en ilkel vahşinin eli, hiçbir maymunun elinin taklit edemeyeceği yüzlerce iş yapar. Hiçbir maymun eli, en kaba taş bıçağını bile asla imal etmemiştir” diye devamla, insan elinin, emek ürünlerinin üretilmesinde ve bizatihi insanın kendi gelişimindeki rolü üstünde durur. “O halde —der Engels—, el, yalnızca emeğin organı değildir, emeğin ürünüdür de.”⁶ Doğayla ilişkisinde, doğa koşullarınca belirlenmiş olan insanın “insansal ve tarihsel varlık” haline gelmesi, olumsuzlayıcı eyleminin, çalışması ve mücadelesinin ürünüdür. Emek harcayan, çalışan-emekçi insan, dünyayı dönüşüme uğratmış; etkinliğinin tekrarıyla ilkinden farklı koşullarda gerçekleşen etkinliği, daha ileri düzeye ilerlemesinin etkeni olmuştur. Üretim, üretim aracıyla ve üretim araçlarını dönüşüme uğratarak ilkel olandan “mükemmel”e doğru modern gelişmesinin koşullarını yaratırken, daha gelişkin araçlarla üretim olanaklı hale gelmiş; değişim ve ilerleme gerçekleşmiştir. İnsanın tarihsel değişip-dönüşmesi ve böylece evrimsel yeniden varlığı, üreten insanın kendi eseridir.⁷ İçinde hareket etmek zorunda olduğu/kaldığı doğal koşullara —varolmasının koşulları— bağlı olarak o, çalışması ve mücadelesiyle koşullarda değiştirici etken olur ve onların aşılmasının unsurları arasına girer. Üretici etkinlik bir yandan, dünyanın insan için daha uygun yaşanabilir hale getirilmesini, dönüştürülmesini, dönüşüme uğratılmasını, insansallaştırılmasını sağlar; diğer yandan, insanı dönüşüme uğratarak yeniden “oluşturur”, eğitir, yetilerinin açığa çıkmasını ve geliştirilmesini olanaklı kılar ve bunlarla birlikte kendinin bilinciyle insansallaştırır.⁸ İnsan toplumsal bir varlıktır ve toplumsal varlık olarak insan, hayvan “kökeni”nden ayrışarak yaşamaya başlamasından itibaren, doğayı etkileyip değiştirirken kendini de değiştirerek, doğa, evren ve kendi üzerine bilgi edinmeye ve geliştirmeye yönelmiştir. Doğal dünyanın nesneleri, insanın çalışması, emek aracıyla yeniden şekillenir ve yeni özellik kazanırlar. Başka biçimde söylenirse, insansal doğada yapılan çalışma, nesneleri insansal nesneler haline getirir. İnsan, sadece düşünen, varlığı-nesneleri-dünyayı, anlamı olan —her birinin diğerleriyle özsel bağıntıları dahil— sözcüklerden oluşan söylemle açığa vuran bir varlık olarak kalmaz. O, kendisinin varlığını açığa vurduğu diğer varlıkların “karşısına çıkaran”; “açığa vurucu varlığı da açığa-vuran” bir varlıktır.

“İnsan, verilmiş varlığı dönüşüme uğratan ve onu değişime uğratırken kendini de değişime uğratan olumsuzlayıcı eylemdir. İnsan, değişip-oluşmuş-olduğu şey ölçüsünde ne ise o şeydir ancak; insanın hakiki varlığı (Sein), değişme-ve-oluşmadır (Werden) ve zamandır, tarihtir ve insan ancak, verilmişe yönelen olumsuzlayıcı eylemle ve eylemde değişip-oluşur ve tarihtir; ve bu mücadelenin ve çalışmanın (emeğin) eylemidir…”⁹

İnsanlar, hayvanlardan uzaklaştıkça, “onların doğa üzerindeki etkisi giderek daha çok düşünülmüş, planlanmış, belirgin ve önceden bilinen hedeflere yönelmiş bir eylem niteliği” kazanır. İnsan, doğayla ilişkisinde yalnızca cansız doğa üzerinde değişikliklere yol açmamış; bitki ve hayvanların yaşamını da önemli oranda etkilemiş; onların bir bölümünü evcilleştirmiş, yaşam alanlarını değiştirmiş, türleriyle oynamış, yapay üreme ile kökenlerinin değişiminde rol oynamıştır. “Tarih”in ne olduğu ve nasıl geliştiği sorununun anahtarını somut gerçek insanın “ne olduğu” ve nasıl yaptığı sorusunda aramak gerekir. Çünkü, tarihi gerçekleştiren insandır.¹⁰

İnsan, insansal yaşamı ve onun gereksinmelerini üreten ve beyinsel olarak en gelişkin canlı varlıktır. İnsanı, hayvan türünden ayıran, emeğiyle-çalışmasıyla alet kullanarak alet yapmasıyla birlikte, bilinçli varlık olmasıdır. İnsanı, “tümel tarih”in etkin bir unsuru haline getiren, “tarihsel yapı”nın sadece “yapı malzemesi”, ustası ve mimarı olması değil; o yapının “kendisi için yapılmış kişi” olmasıdır.¹¹ İnsan, toplumsal varlık olarak kendi tarihini yapmakla kalmaz, tarihte yaşar ve toplumsal değişimde eylemi ve fikriyle yer alır. Ne var ki, insanın tarihteki bu rolü, hem kendisinden önceki kuşakların bıraktıkları tarafından koşullanır, hem de her bir insanın, tarihin “yapılması”na eşit etkinlikle katılması anlamına gelmez.¹²

İnsan, yalnızca doğada yaşamaz, doğada ve doğayla ilişkisinde toplumsallaşan bir yaşam da kurar. Bu da, onun, doğa tarihinden ayrı “kendi gelişme tarihi ve kendi bilimi”nin olmasını sağlar. Doğa için geçerli yasaların, “bütün dalları içinde toplum tarihi ve insansal ve tanrısal şeyleri işleyen bilimlerin tümü için de” doğru olduğunu belirten Engels:

“Ne var ki —diye devam ederek—, toplumun gelişme tarihi, bir noktada, doğanın gelişme tarihinden temelde değişik olarak kendini ortaya koyar. Doğada —insanların doğa üzerinde yaptığı karşı etkiyi bir yana bıraktığımız ölçüde— birbirleri üzerinde etki meydana getirenler, yalnızca bilinçsiz ve kör etmenlerdir ve genel yasa bu etmenlerin değişken oyunları içinde belirir.

“Buna karşılık, toplum tarihinde, etkin olanlar, yalnız, bilince sahip, düşünüp taşınarak ya da tutku ile hareket eden ve belirli erekleri izleyen insanlardır; hiçbir şey bilinçli bir maksat olmadan, istenen bir erek bulunmadan meydana gelmez. Ama bu ayrım, tarihsel araştırma bakımından, özellikle çağlar ve olaylar tek başlarına ele alındıklarında ne kadar önemli olursa olsun, tarihin akışının genel iç yasaların hükmü altında olduğu gerçeğinde hiçbir değişiklik yapmaz. Çünkü, burada da, bütün bireyler tarafından bilinçli olarak izlenen ereklere karşın, genel bir biçimde, yüzeyde, görünüşte hüküm süren rastlantıdır. Ancak istenen erek çok seyrek olarak gerçekleşir; çoğunlukla, izlenen ereklerin çoğu birbirleriyle çaprazlaşır ve birbirlerine karşı dururlar, ya kendileri önsel gerçekleşemez ereklerdir, ya da onları gerçekleştirecek araçlar henüz yetersizdir. Böyle olduğu içindir ki, sayısız bireysel irade ve eylemlerin çatışmaları tarihsel alanda, bilinçsiz doğa alanında hüküm sürmekte olana tıpatıp benzer bir durum yaratır. Eylemlerin erekleri istenmiş ereklerdir, ama bu eylemleri gerçekten izleyen sonuçlar istenen sonuçlar değillerdir, ya da başlangıçta gene de güdülen amaca uyar gibi görünseler de, sonunda istenmiş olanlardan bambaşka sonuçlara varırlar. Böylece tarihsel olaylar da, aynı şekilde, büyük çapta rastlantıların hükmü altında görünürler. Ama rastlantı, yüzeyde oynar göründüğü her yerde, daima gizli iç yasaların emri altındadır ve iş, yalnızca bu yasaları bulup ortaya koymaktır.”¹³

Toplumsal tarih, demek ki, ancak “bilinçli organizmaların evrimsel süreci olarak doğa tarihinden ayrılır.” İnsan, eylemi ve mücadelesiyle doğal-insansız-dünya üzerinde önemli değişiklikler yaratarak farklı ve tarihsel bir dünya şekillendirmiştir. Yerleşim alanlarının oluşturulmasını, kentleşmeyi, sanayileşmeyi, ulaşım hatları ve araçlarını, barajları, elektrik kullanımını ve daha da sayılabilecek değişiklikleri gerçekleştirerek, kendi türünden olanlarla ve doğayla ilişkisinde değişime yol açmıştır. Üretilen araçlar ve ilişkiler, her önceki nesil tarafından sonraki nesillere bırakılmış; onların içinde hareket ettikleri nesnel koşulların oluşumunda da böylece etkin rol oynanmıştır.¹⁴ Bu uğraşısında aldığı yol, onu, “toplumun bilimini, yani tarihsel ve felsefi denilen bilimlerin tümünü, materyalist temel ile uyumlaştırmak ve bu temele dayanarak onları yeniden kurma”ya yöneltmiştir.¹⁵ Engels, insanın doğa ve doğal süreçlere ilişkin bilgisinin ilerlemesinde, canlı organizmaların ortaya çıkışı ve farklılaşmalarının “yapı taşı” olarak hücrenin bulunuşuyla “bütün üst organizmaların gelişmesi ve büyümesinin tek bir tümel yasaya göre meydana geldiği”nin tanıtlandığını; enerjinin dönüşümünün bulunuşuyla, “başta inorganik doğada etkin olan bütün sözde güçlerin, mekanik kuvvetin ve tamamlayıcısı potansiyel denilen enerjinin, ısının, ışınımın, elektriğin, manyetizmin, kimyasal enerjinin hepsinin birtakım belli nicel oranlara göre birinden ötekine geçen evrensel bir hareketin değişik gösterileri oldukları(nın)” gösterildiğini; enerjinin yok edilemezliği ve dönüşümünün, doğanın tüm hareketinin kesintisizlik içinde ve bir biçimden ötekine geçerek sürdüğünü anlaşılır kıldığını; ve Darwin’in “Evrim Kuramı”yla tüm canlı organizmanın tek hücreliden en gelişmişine uzun bir tarihsel gelişme sürecinin ürünleri olarak oluşup farklılaştığının açıklığa kavuşturulduğunu, o döneme dek doğa bilimleri alanındaki en önemli buluşlar içinde başta gelenleri sayarak, bir doğa felsefesinin “yeniden diriltilmesi”ni gereksizlik olarak niteler.

II-) İnsanlar, kendi tarihlerini kendileri yaparlar

“İnsan ile birlikte tarihe gireriz” der Engels. Doğa tarihi dışında hayvanların da bir tarihi vardır. Onlar ama bu tarihe iradeleri dışında ve doğa koşulları üzerinden katılırlar.

“Buna karşılık insanlar, dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde, kendi tarihlerini, bizzat, bilinçle yaparlar, umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü insan tarihine, günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada, hâlâ daha tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenemeyen kuvvetlerin planlı olarak harekete getirilmiş kuvvetlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. İnsanların en önemli tarihsel etkinliği, onları hayvanlıktan insanlığa yükselten, bütün öteki etkinliklerinin maddi temelini oluşturan etkinlik —yaşam gereksinmelerinin üretimi, yani bugünkü toplumsal üretim—, denetlenemeyen güçlerin tasarlanmamış etkilerinin karşılıklı hareketine bağlı bulunduğu, tasarlanmış amaca pek seyrek ulaşıldığı, çoğunlukla bunun tam tersi gerçekleştiği sürece başka türlüsü olamaz. En gelişmiş sanayi ülkelerinde, doğa kuvvetlerini irademiz altına aldık ve insanın hizmetine verdik; böylece üretimi sınırsız olarak artırdık, öyle ki bir çocuk, şimdi, eskiden yüz yetişkinin ürettiğinden fazla üretiyor. Sonuç ne oldu? Daima artan aşırı çalışma ve yığınların gitgide daha fazla yoksulluğu ile her on yılda bir, büyük bir çöküntü… Ancak üretimin ve dağıtımın planlı olduğu bilinçli bir toplumsal üretim düzeni, bizzat üretimin insanları yükselttiği gibi, onları, toplumsal açıdan, hayvanlar dünyasının üstüne yükseltebilir. Tarihsel evrim böyle bir düzeni, her gün biraz daha zorunlu, biraz daha da olanaklı hale getiriyor. İnsanlığın ve onunla birlikte bütün etkinlik kollarının, özellikle de doğa biliminin, daha önceki her şeyi koyu gölgeler içinde bırakacak bir gelişme göstereceği yeni bir tarihsel çağ onunla başlayacak.”¹⁶

Marksizm, insanın toplumsal tarihini, yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı; toplumu tarihsel ve toplumsal değişimi kaçınılmaz görür. Değişim, iktisadi kategorilerin kendi kendine evriminin ürünü olarak gerçekleşmez. Marx’ın kuramında “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.” Yaşamını sürdürmek için insan, her şeyden önce, bunun gerekli kıldığı ürünleri sağlamak zorundadır. Bu gereksinim, insanlar arası ilişkileri kaçınılmaz ve zorunlu hale getirir. Doğa güçleri karşısındaki yalnızlığı ve arayışı, onu, kendisi dışındaki insanlarla ilişkiye zorlar. Gereksinmelerinin üretiminde girdiği ilişkilerin süreç içinde aldığı biçimler ise değişkenlik gösterir. Tarihsel gelişim, insanların maddi etkinliklerinin tarzıyla bağlı olarak gerçekleşir ve farklı üretim tarzları farklı toplumsal ilişkilerin ortaya çıkmasını ve hâkim olmasını sağlarlar. İnsan, canlı bir doğa varlığı olarak yaşam gereksinimleri üzerinden doğayla ve doğa yasalarıyla koşulludur. Doğal dünya karşısındaki bağımlılığı, faaliyetinin doğa yasalarınca belirlenir olmasını nedenler. İnsan etkinliği toplumsal etkinlik olarak geliştikçe, iktisadi-toplumsal koşullar, etkinliğinin koşulları olarak, üretici faaliyetinin belirleyici etkeni olurlar. Ne var ki, insanın hayvandan farklı olarak bilinçli etkinliği, onu, doğaya köle olmamaya; yaşamını doğanın insafına terk etmemeye; doğayı kendi yararına etkilemeye; toplumsal iktisadi koşullarını değiştirmeye ve yeniden oluşturmaya yöneltir.

Marx ve Engels’e göre, “tüm bir tarihin ilk öncülü” —burada insanlık tarihi—, “insanların ‘tarih yapabilmeleri’ için yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları”dır:

“Bizim hareket noktamızı oluşturan öncüller, keyfi temeller, dogmalar değillerdir, bunlar, onlara ilişkin soyutlamaların ancak imgelemde yapılabileceği gerçek öncüllerdir. Bunlar gerçek bireylerdir, bu bireylerin eylemleri ve —hem hazır buldukları hem de kendi eylemleriyle yarattıkları— maddi yaşam koşullarıdır. Bu öncüller, demek ki ancak empirik olarak oluşturulabilirler.

“Tüm insan tarihinin ilk öncülü, doğal olarak, canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir.”¹⁷

Bir insanlık tarihinden, insanın tarih yapmasından söz etmek için, maddi yaşamın üretimi ilk koşuldur. Bu ise:

“Başka her şeyden önce yemeyi, içmeyi, barınmayı, giyinmeyi ve daha pek çok şeyi gerektirir. Bu nedenle ilk tarihsel eylem, bu gereksinmeleri karşılayacak araçların, yani maddi yaşamın kendisinin üretilmesidir. Ve bu, gerçekten de, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de, salt insan yaşamını sürdürebilmek için günü gününe, saati saatine yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, tüm bir tarihin temel koşuludur.”¹⁸

Materyalist ve diyalektik tarih görüşü, “gerçek öncüllerden yola çıkar ve onları bir an için bile olsa terk etmez. Bu öncüller insanlardır, ama herhangi bir düşlemsel yalıtılmışlık ve değişmezlik içindeki değil, belirli koşullar altındaki gerçek, empirik olarak gözlemlenebilir gelişme süreci içindeki insanlardır. Bu etkin yaşam süreci bir kez ortaya kondu mu, tarih, kendileri daha da soyut olan empiristlerinki gibi bir cansız olgular derlemesi olmaktan, ya da idealistlerinki gibi hayali öznelerin hayali eylemi olmaktan çıkar.

“Demek ki, gerçek yaşamda, kurguculuğun bittiği yerde pozitif bilim; insanların pratik etkinliğinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin ortaya konuşu başlar. Bilinç konusundaki boş sözler biter, onların yerini gerçek bilgi almalıdır. Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda özerk felsefe varlık ortamını yitirir. Onun yerini, olsa olsa insanların gösterdikleri tarihsel gelişmenin gözlemlenmesinden çıkartılabilecek en genel sonuçların bir sentezi alabilir.”¹⁹

İnsanlık tarihi demek ki, insanların yaşamlarını sürdürmek için doğayla girdikleri ilişkileri ve doğadan aldıklarını kullanarak ürettikleriyle ve onun deneyimi üzerinden kattıklarıyla birlikte gerçekleştirdikleri üretim, üretimin tarzı üzerinden şekillenir. Bu tarih görüşü, somut-gerçek ilişkiler içindeki insanların varlığını öncül olarak alır. Tarih onların tarihi olarak gerçekleşir.²⁰

Marx ve Engels, kurguculuk ile insanın pratik etkinliği arasındaki ayrımın bilimsel dünya görüşü açısından önemine bu vurgularıyla her türden idealist spekülasyona kapıyı kapatırlar. Gerçek insanların gerçek maddi etkinliği ve gösterdikleri gelişme süreçleri, bilimin konusu olduğu üzere, tarih biliminin de hareket noktasını oluşturur. Tarih böylece, “cansız olgular derlemesi”, ya da olmayan öznelerin “hayali eylemi” olmaktan çıkar ve insanın tarihsel eylemiyle bağlı pozitif bir bilim haline gelir. Tarihin bilimsel irdelenmesi de bu insanların pratik etkinliğinin gelişme süreçlerini temel alarak, toplumsal yaşam gerçekliğiyle bağlı nesnel bir dayanağa kavuşur.

Bilimin ve tarihin yaratıcısı insanı ve onun maddi yaşamı üretimini “öncül” almayan bir tarih görüşü spekülasyondan ibaret kalır. Tarih, çünkü:

“Her biri kendinden önce gelen kuşakların kendisine aktardığı malzemeyi, sermaye biçimlerini, üretici güçleri kullanan ve böylece bir taraftan geleneksel etkinliğini bütünüyle değişen koşullar içinde sürdürürken, diğer taraftan bütünüyle değişen bir etkinlikle birlikte eski koşulları da bir ölçüde değiştiren kuşakların art arda birbirini izlemesinden başka bir şey değildir…”²¹

Alman İdeolojisi’nde ve Feuerbach üzerine yazarlarken Marx ve Engels:

“Tüm insan tarihinin ilk öncülü, doğal olarak canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir. Burada, doğaldır ki, ne bizzat insanın fiziki yapısını, ne de insanların tamamen hazır buldukları doğal koşulları, jeolojik, orografik, hidrografik, klimatik ve öteki koşulları derinliğine inceleyebiliriz. Her tarih yazımı, bu doğal temellerden ve tarih boyunca insanın eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişikliklerden hareket etmek zorundadır.”

derler.²²

Marx’ın mezarı başında yaptığı konuşmada Engels, Darwin’in organik doğada evrim yasasını bulması gibi, Marx’ın da insan tarihinde evrim yasasını bulduğuna dikkat çekerek şöyle diyordu:

“İnsanoğlunun politika, bilim, din, sanat vb. ile ilgilenebilmesi için her şeyden önce yemesi, içmesi, barınması ve giyinmesi gerekir; bu nedenle öncelikle gerekli olan maddi geçim araçlarının üretimi ve bunun sonucu olarak verili bir toplum tarafından ya da verili bir dönem boyunca ulaşılan ekonomik gelişme düzeyi, devlet kurumlarının, hukuk anlayışının, sanatın ve hatta söz konusu halkın dini görüşlerinin üzerinde yükseldiği temeli oluşturur. Bundan dolayı, şimdiye kadar olanın tersine, tüm bu şeylerin bu temel ışığında açıklanması gereklidir.”²³

Marx ve Engels, insanın maddi varlık koşullarından, gerçek insan-bireylerden ve sınıflardan hareket ederek tarihi bir bilim düzeyine yükselttiler ve onun insanların kendileri tarafından, içinde bulundukları koşulların etkisi hesaba katılarak yapıldığını²⁴, dogmatik görüşleri mahkûm ederek gösterdiler.²⁵ İnsanlar, içinde bulundukları tarihsel evre ve koşullarda, sahip bulundukları üretim araçlarını kullanarak, yaşamları için gerekli ürünleri üretirler. Bu üretimin tarzı, onların ilişkilerini şekillendirir ve onları önceki kuşaklar tarafından geliştirilmiş; yenilerinin devraldığı ve tek tek bireyler olarak belirleme olanağına sahip olmadıkları bu ilişkilerin içine sürer. Bu üretim ilişkileri içinde onlar, üretimlerini artık tek tek ve birbirlerinden yalıtılmış bireyler olarak değil, belirli gelişkinlik düzeyine denk düşen elbirliği ile gerçekleştirirler. Bu üretim ilişkileri belirli bir yaşam tarzına temel oluşturur ve elbirliği üretici güçlerini daha da geliştirir. Üretim araçlarının mülkiyeti ile üretici etkinlik birbirinden ayrıştıkça, toplumda bir bölümün diğerlerini sömürme koşulları daha fazla belirginleşir. Kapitalist üretim tarzı ve üretim ilişkileri bu koşulların ileri düzeyde oluşması ve olgunlaşmasını sağlayarak proletarya-burjuvazi mücadelesini; sömürü ilişkilerine ve özel mülkiyete son verilmesi ile yeni bir toplumsal yaşam biçimi ve ilişkiler düzeyine varacağı tarihsel zorunluluk ilişkisi içinde gündeme getirir. Sömürünün, sınıfların, etnik-ulusal ve cinsiyetçi ayrım ve baskıların son bulması, üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin sağlanması, yabancılaşmanın son bulmasının toplumsal temelini yaratır ve gerçek insani özgürlük için koşulların oluşmasını sağlar. Böylece, özgürlük ve eşitlik bir ideal olmaktan çıkarak nesnel dayanakları üzerindeki gerçeklik haline gelir.

Materyalist tarih görüşü, insanları, üzerinde hiçbir etkide bulunmadıkları koşulların esiri ve ürünü olarak değil, tersine koşulların değişimine katılan, değişimin unsuru olarak rol oynayan ve bu değişimde kendisini de değiştiren aktif-fail olarak görür. Toplumsal yaşam insan pratiği dolayımında, insanın maddi yaşamı üretimi ve onun tarzıyla bağlı olarak şekillenir. Bundandır ki, toplumsal sorunların çözümüne gizemci kurgularla değil, bu maddi öncüllerin; insanların ve onların yaşamı üretim tarzları ve ilişkilerinin ussal irdelenmesiyle varılabilir. Marx, yeni materyalizmin, diyalektik materyalizmin bakış açısında insan toplumunun ya da “toplumsal insanlık”ın başta geldiğine dikkat çeker. Filozofların “dünyayı farklı biçimde yorumlamakla” yetindiklerini ve fakat asıl olanın “onu değiştirmek” olduğunu söylerken işaret ettiği, dünya üzerine ve hakkında yorumun gereksizliği ya da filozoflara dünyayı değiştirme sorumluluğu yüklemek olmayıp, toplumsal gerçekliği düşünce aracıyla açıklamakla kalmayıp, onun insanlık yararına değiştirilmesi eylemiyle birleştirme gerekliliğiydi.

Toplumsal değişimin maddi gücü devrimci üretici güçleri ve bunun sosyal alandaki ifadesi olarak her tarihi dönemin eski üretim ilişkileri ve onların temsilcisi hâkim sınıflarıyla çelişki içindeki sömürülen sınıflardır. Tarih bilimi bu gerçekliği esas almalı; felsefe değişimin güçlerini, koşullarını, gereklerini ve kaçınılmazlığını açıklayıcı olmalıdır. Tarih görüşü ve felsefenin toplum gerçekliğiyle bağı ancak bu durumda gizemcilikten kurtulabilir.

“İnsanlar, her biri bilinçli olarak istedikleri kendi amaçlarını izleyerek, bu tarih nasıl bir biçim alırsa alsın, kendi tarihlerini yaparlar, ve işte bu başka başka doğrultularda etki yapan sayısız iradenin ve bunların dış dünya üzerindeki çeşitli yankılarının bileşkesi, tarihi oluşturur. Öyleyse burada da önemli olan sayısız bireyin ne istediğidir. İrade, tutku ile ya da düşünme ile belirlenir. Ama, kendileri de doğrudan tutkuyu ya da düşünmeyi belirleyen araçlar çok değişik niteliktedir. Bunlar, gerek dış nesneler, gerek ülküsel nitelikte güdüler, yani hırs, ‘gerçek ve adalet düşkünlüğü’, kişisel kin ya da her çeşitten salt kişisel hevesler olabilirler. Ama bir yandan, tarih üzerinde etkili olan çok sayıda, bireysel iradenin, çoğunlukla, niyetlenilen sonuçlardan büsbütün başka sonuçlara —sık sık doğrudan karşıt sonuçlara— götürdüklerini, ve dolayısıyla, bunların güdülerinin, varılan sonal sonuç bakımından ancak ikincil bir önemleri olduğunu gördük. Öte yandan, bu güdülerin de arkasında gizli olan devindirici güçlerin neler olduğunu ve etkin insanların beyinlerinde hangi tarihsel nedenlerin bu güdülere dönüştüğünü kendi kendine sorabilir insan. Bu soruyu, eski materyalizm hiçbir zaman ortaya koymadı. Bunun içindir ki, onun tarih anlayışı, bir tarih anlayışı olduğu ölçüde, özünde kılgıcıdır (pragmatique); her şeyi eylemin güdülerine göre yargılar, tarihsel bir etki meydana getiren insanları soylu olan ve soylu-olmayan ruhlar olarak ayırır, ve sonra da düzenli olarak soyluların hep aldandıklarını, soylu olmayanların da galip geldiklerini saptar, eski materyalizme göre tarihin incelenmesinden hiçbir ders alınamayacağı düşüncesi de bundan ileri gelir, ve bize göre ise, tarih alanında, eski materyalizm kendi kendisiyle uyumlu değildir, çünkü devindirici güçlerin ardında ne olduğunu, devindirici güçlerin kendi devindiricilerinin de neler olduklarını inceleyeceğine, tarihte etkin ülküsel (idéales) devindirici güçleri son nedenler olarak alır. Tutarsızlık, ülküsel devindirici güçleri tanımakta değildir, ama onların belirleyici nedenlerine kadar daha ilerilere gitmemektedir. Buna karşılık, tarih felsefesi, özellikle Hegel tarafından sunulduğu biçimiyle, görünürdeki güdülerin ve ayrıca tarihte insanların eylemlerini gerçekten belirleyen güdülerin tarihsel olayların hiç de son nedenleri olmadıklarını ve bu güdülerin gerisinde başka belirleyici güçlerin bulunduğunu ve asıl bunların araştırılmasının söz konusu olduğunu kabul eder, ama o, bunları, tarihin kendisinde araştırmaz, onları daha çok dışarıdan, felsefi ideolojiden alır, tarihe sokar.”²⁶

“İnsanları harekete geçiren ne varsa, hepsi zorunlu olarak onların beyninden geçer, ama bunun beyinde alacağı biçim, koşullara çok bağlıdır.” Demek ki:

I-) İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar.

II-) Bireyleri eyleme geçiren “güdüler”in, “tarihin en son devindirici güçlerini meydana getiren devindirici güçleri”yle bağını göz ardı eden bir tarih tartışması gerçekçi olmaz.

III-) İnsanların kendi tarihlerini yapmaları bireyselden toplumsala yol aldığında, bireyleri harekete geçiren güdülerin “büyük yığınları, tümüyle halkları ve her halk içinde de bütün kitlesiyle sınıfları harekete geçiren güdüler kadar ve gene bu geniş yığınları geçici bir kaynaşmaya, çabucak sönen saman alevi gibi parlamaya değil de, kalıcı, sürekli, büyük bir tarihsel dönüşümle sonuçlanan” eylemlere yönelten güdüler denli güçlü ve kalıcı etkiler bırakamayacağını unutmamak gerekir.

IV-) Tarihin gerçek devindirici güçleri maddi yaşamın üretimi tarzı, ekonomik koşullar ve bunların “dönüşümü” materyalist temelde irdelenerek bulunabilirler.

Kapitalizm ve büyük sanayi örneğin bir yandan halkın büyük çoğunluğunun artan proleterleşmesine ve yoksullaşmasına, diğer yandan aşırı üretime yol açarak kendi üretici güçleriyle çelişkiye düşer ve bu devindirici güçlerinin mücadelesiyle aşılmasının maddi koşullarını yaratır.

Engels, aynı yerde, Marksist tarih anlayışının “tarih alanında felsefeye son ver”diğini belirterek, “tıpkı diyalektik doğa anlayışının da her çeşit doğa felsefesini gereksiz olduğu kadar olanaksız kılması gibi”, gerekli olanın, artık, “kafasında birtakım zincirlenişler kurup tasarlamak değil, ama onları olayların içinde bulup çıkarmak” olduğunu; bu yapıldığında ise, “doğadan ve tarihten sürüp atılan felsefeye”, yalnızca “salt düşünce alanı”nın, “düşünme sürecinin kendi yasalarının öğretisi”nin kalacağını söyler. Buna, “Felsefe de dahil, tarihsel bilimler alanında, eski uzlaşmaz teorik zihniyet, klasik felsefe ile birlikte, boş bir seçmeciliğe” dönüşerek, “gerçekten tamamıyla yok oldu” diye eklemede bulunur.²⁷ Doğadan ve tarihten “kovulan felsefe” anti-diyalektik metafizik idealist felsefedir. Doğa bilimlerindeki gelişmeler, doğanın metafizik yorumunu gereksiz hale getirdi. Metafizikte, şeylerin iç çelişkilerinin varlığı tanınmaz; onlar baştan öyle var edilmiş ve değişmez olarak kabul edilirdi. Bu görüş açısından ak ile kara dışında ara ton yoktur; A=A; B=B’dir; şeyler, olgular, kategoriler arası ilişkiler, ara geçiş olanakları, karşıtların birliği ve mücadelesi reddedilir; yaşamın canlı, değişken ve hareketli gerçeği yerine statik-donmuş kalıplarla uyumlu “kesinlik” konmuştur. Neden-sonuç ilişkisi ya yoktur ya da değişmezlik koşuluyla, doğanın yaratıcı tarafından oluşturulması şeklinde kurulmuştur. Olgular ve gelişmeler, olasılıklar reddedilerek mutlak kesinlikler halinde gösterilirler. Metafizik soyutlamada gerçekliğin bilgisine erişmenin yolu, canlı-gerçek yaşamdan değil, onun dışındaki bir alandan, aklın ürünü olup, kutsal değişmezler durumuna yüceltilmiş kavramlar alanından geçer. Doğanın ve toplum yaşamının statik ve kalıcı sayılması; neden-sonuç ilişkisinin kesin karşıtlık olarak alınması; şeylerin iç çelişkisinin ve gelişme dinamiklerinin reddi, metafizik görüş tarzının özellikleri arasındadır.

Oysa, doğa ve toplumda, oluşum, yıkım, yeniden oluşum, ölüm ve yaşam, her türlü varoluş, karşıtların birliği ve mücadelesine sahne olan bir hareketlilik içinde olup birbiriyle de ilişki içinde deviminden geçer. Doğada ve toplumsal yaşamda soyutlanmış ve herhangi diğerinden etkilenmezlik gösteren sabit durum ve oluşumlar yoktur. Niceliğin niteliğe, niteliğin niceliğe dönüşümü ve yadsımanın yadsınması; çelişki ve çatışma; oluş ve yok oluş; gelişme ve dönüşüm karşıtların birliği ve mücadelesi yasasınca gerçekleşirler. Bu da, olguların ve gelişme süreçlerinin çelişkileri ve dış etkenlerle bağı gözetilerek irdelenmesini gerektirir. Tarih bilimi ise, insanın maddi yaşamını üretiminden, onun tarzından, geçirdiği değişikliklerden hareket etmekle tümüyle nesnel gerçeklikler, olgular ve ilişkiler alanındadır. Olgulardan değil, “kafada kurulan zincirlenişler”den hareket eden bir düşünce tarzına bağlı kalamaz, bu tür bir felsefi “sistemi”; “uzlaşmaz eski zihniyeti” sürdüremez. Sürdürülmeyen ve son verilen, ya da kapıdan kovulan bu “eski zihniyet”; bu metafizik-idealist kurgudur. Nasıl sonlandırıldığını, Alman işçi hareketinin, “klasik Alman felsefesinin mirasçısı” da olduğunu belirten Engels, yukarıda uzunca alıntılanan sayfalarda, etraflıca anlatır. Materyalizmi devralarak diyalektik olarak geliştirmek ve ilerletmek; her türden düşünsel yaratının hareket ettirici gerçek kaynağını nesnel gerçeklikte, doğada ve maddi yaşamın üretiminde aramak ve göstermek; dönüşümün kaçınılmazlığını oradan hareketle bulgulamak, vb. vb…

İdealist felsefi yaklaşımda, diyalektik hareket, “insansal düşüncenin ve söylemin bir hareketidir; ama, düşünülen ve hakkında söz edilen gerçeklikte, diyalektik olan hiçbir şey yoktur. Platon’da olduğu üzere, tez, antitez, sentez olarak ilerleyen ve her defasında, doğruyu, hakikati bulmaya yönelen diyalektik ‘tartışmadan doğan felsefe’de, bir yandan bunlar, içindeki yanlışların ‘ayıklanması’ anlamında ‘yok sayılır’ —ortadan kaldırılırlar (aufhoben); diğer yandan ama, içerdikleri doğru yanların ya da bilgilerin korunup-saklanması; tek yanlı, sınırlı parçalarının birbirini tamamlar şekilde geliştirilmesi ile bilginin daha üst düzeyine taşınırlar. Yani burada, diyalektik, felsefi bir araştırma ve açıklama yöntemidir sadece. Ve şunu da söyleyelim ki, yöntem ancak, olumsuz ya da olumsuzlayıcı bir öge içerdiği için; yani bir kanıyı çürütmeden pek de farklı olmayan bir kanıtlama çabası gerektiren sözsel bir mücadelede teze karşı çıkan bir antitezi içermesi bakımından diyalektiktir. Gerçek anlamda hakikat, yani bilimsel ya da felsefi ve hatta diyalektik ya da sentezsel hakikat, tartışmanın ya da diyaloğun olduğu yerde, yani bir tezi olumsuzlayan antitezin bulunduğu yerde vardır ancak…”²⁸

III-) Toplumsal tarihin diyalektiği

Engels:

“Bilgi kadar tarih de, insanlığın ülküsel olarak eksiksiz bir durumu içinde son ve kesin tamamlanışa varamaz; eksiksiz bir toplum, eksiksiz bir ‘devlet’, ancak imgelemde (muhayyilede) var olan şeylerdir; tam tersine, tarih içinde ardarda birbirini izleyen durumlar, insan toplumunun aşağıdan yukarıya doğru giden sonsuz gelişmesi içinde ancak geçici birer aşamadırlar. Her aşama zorunludur ve bu yüzden de çağına göre ve kökenini borçlu olduğu koşullara göre meşrudur; ama bu aşamanın kendi bağrında yavaş yavaş gelişen daha üst düzeydeki yeni koşulların karşısında hükümsüz kalır ve haksız olur; daha üst düzeyde bir aşamaya yer vermesi gerekir, ki bu yeni aşama da sırası gelince gerileme devresine girer. Nasıl burjuvazi, geniş ölçekli sanayi, rekabet ve dünya pazarı aracılığıyla, pratik içinde, bütün eski dayanıklı ve saygın kurumları bozup yok ederse, aynı şekilde bu diyalektik felsefe de, bütün sonal, mutlak gerçek kavramlarını ve bu gerçeğe uygun düşen insanlığın mutlak durumları kavramlarını geçersizleştirir. Bu diyalektik felsefe karşısında hiçbir şey sonal, mutlak, kutsal değildir; bu felsefe her şeyin geçici karakterini, ve her şeydeki geçici karakteri ortaya çıkarır, ve onun karşısında, kesintisiz oluş ve yok oluş sürecinden, daha aşağıdakinden daha yukarıdakine sonsuz çıkış sürecinden başka hiçbir şey yürürlükte kalamaz, o kendisi de bu sürecin düşünen beyindeki yansısından başka bir şey değildir. Şurası da doğrudur ki, onun bir de tutucu yanı vardır; o, bilginin ve toplumun gelişmesinin belli aşamalarının kendi çağlarına ve kendi koşullarına göre meşruluğunu kabul eder, ama daha ileri gitmez, bu görüş tarzının tutuculuğu görelidir, onun devrimci niteliği ise mutlaktır —zaten hüküm sürmesine izin verdiği tek mutlak olan da budur.”²⁹

Hiçbir şey, hiçbir toplumsal form ve üretim tarzı, hiçbir toplum ve devlet değişmezlik zırhına sahip değildir. Değişken ve değişmeye zorunlu; geçici, sonal olmayan, daha aşağı biçimlerden daha yukarı biçimlere doğru gelişerek kendi değişiminin hem koşullarını hem de güçlerini yaratan toplumlardan söz edilebilir ancak. Kesin, ya da denilecekse mutlak olan tek şey değişim zorunluluğudur. Bir oluş ve yok oluş süreci içinde, meşruluğu geçiciliği ile koşullu “insanlığın durumları”na dair her şey, değişime mahkûmdur. “Bin yıllık” Ortaçağ’a dair ne varsa esas olarak yıkıma uğramış ve burjuvazi, onun “meşru ve saygın” kurumlarını ya tümüyle tarihe gömmüş ya da kendine tabi kılmıştır. Kapitalizmi, yaklaşık iki yüz-iki yüz elli yıllık tarihine bakarak ve olanaklarının “gücü” ölçüsüne de vurarak “kalıcı” ve “sonal” gösterenler tarihin bu “mutlak yasası”nın önünde duramamışlardır. Kapitalizm, yıkımının koşullarını olgunlaştırmaksızın varlığını sürdüremez. Bağrında doğan yeni koşullar ve yeni üretici güçler, onun “zorunlu” ama geçici koşullarının; daha üst düzeydeki koşulların zorunluluğu ve meşru gelişi karşısında meşruluğunu yitirmesini ve tarihin daha üst bir aşamasına doğru gelişiminin önünden çekilmesini sağlarlar. Marx, bu kaçınılmaz gelişmeyi, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ünlü Önsöz’ünde şöyle özetler:

“Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar, vazgeçilmez ve iradelerinden bağımsız olan belirli ilişkilere, maddi üretken güçlerin gelişiminin belirli bir evresine karşılık gelen üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin toplamı toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasal üst yapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelen gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullar. İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, aksine bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir evresinde toplumun maddi üretken güçleri mevcut üretim ilişkileriyle, ya da —aynı şeyin hukuksal ifadesinden başka bir şey olmayan— o zamana kadar içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışma içine girerler. Bu ilişkiler, üretken güçlerin gelişme biçimlerinden onların engelleri haline gelirler. O zaman bir ‘toplumsal devrim çağı’ başlar. Ekonomik temelin değişmesiyle birlikte, bütün muazzam üstyapı da az çok hızlı bir şekilde dönüşür. Bu tür dönüşümleri değerlendirirken, doğal bilim kesinliğiyle belirlenebilen üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşümü ile insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve savaşarak çözmeye çalıştıkları hukuksal, siyasal, dini, estetik ya da felsefi —kısaca ideolojik— biçimleri daima ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kişiyle ilgili fikrimiz o kişinin kendisiyle ilgili ne düşündüğüne dayanmıyorsa, aynı şekilde, böyle bir dönüşüm dönemini de o dönemin kendi bilinciyle yargılayamayız; aksine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkilerinden, toplumsal üretken güçler ile üretim ilişkileri arasındaki mevcut çatışmadan hareketle açıklanmalıdır. İçerebileceği bütün üretken güçler gelişmeden hiçbir toplumsal oluşum yok olmaz; ve varlığının maddi koşulları bizzat eski toplumun rahminde olgunlaşmadan, yeni, daha yüksek üretim ilişkileri asla ortaya çıkmaz. Bu nedenle insanoğlu önüne her zaman sadece çözebileceği görevleri koyar; zira soruna daha yakından bakıldığında, sadece çözümünün maddi koşulları zaten var olduğunda, ya da en azından oluşma sürecinde olduğunda görevin ortaya çıktığı görülür. Geniş ana çizgileriyle Asyatik, antik, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumun ekonomik oluşumunda ileriye doğru gelişen çağlar olarak tasarlanabilir. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin son antagonistik biçimidir —bireysel antagonizm anlamında değil, bireylerin toplumsal yaşam koşullarından kaynaklanan bir antagonizm anlamında antagonistik; aynı zamanda, burjuva toplumun rahminde gelişen üretken güçler, bu antagonizmin çözümünün maddi koşullarını da yaratır. Bu nedenle, bu toplumsal oluşum, insan toplumunun tarih öncesini sona erdirir.”³⁰

II. BÖLÜM

YAŞAMIN ÜRETİMİ, BİLGİ SÜRECİ VE MADDİ GERÇEKLİĞİN SİSTEMATİK BİLGİSİ

Marx’ın kuramının “epistemolojik” eleştiricileri, felsefenin idealist-metafizik ve materyalist diyalektik olarak birbiriyle temel farklılığa sahip iki ayrı “ekol”e ayrışmasını atlayarak veya görmezden gelerek, ve felsefeye dair genellemeler üzerinden bilimin felsefeyi “tarihten kovduğu”nu söyler, Engels’in yukarıdaki sözlerini de kanıt olarak gösterirler. Bu iddia, yüzeysel bir bakış açısından ve tarih bilimi tanıklığında yerli yerinde görünür. Bu genelleme oysa, diyalektik materyalizmin, materyalist felsefenin Marx-Engels ve Lenin tarafından geliştirilmiş ve zenginleştirilmiş hali olduğu gerçekliğini örter. Bu genellemeyle her biri ayrı yer ve öneme sahip özellik gösteren ve tümü de toplumsal yaşam, toplumsal ilişkiler alanıyla bağlı bilim-felsefe, tarih ve ideoloji kategorileri, farklılıklarının üstü örtülerek, ve hem tarihsel süreçle hem de birbirleriyle ilişkisi mekanik ve tek yanlı yorumlara tabi tutularak, anlamları kadar işlevleri de muğlaklaştırılır. Söz konusu olan, bilim-felsefe ve tarih kategorilerinin hem ayrı kategoriler olarak kendi anlamlarının hem de toplumsal pratikle ve birbirleriyle ilişkisinin muğlaklaştırılıp belirsizleştirilmesi olduğundan, bilim-tarih ve felsefe kategorilerinin insanın maddi yaşamı üretimi ve yeniden üretimiyle bağı dolayımında irdelenmeleri önem gösterir. Bunu göstermek üzere, ilkin bilgi-bilim sürecine; insanın basit gereksinmeleriyle bağlı bilgiden bilimsel bilgiye; bilgi sürecine bakmak yararlı olacaktır.

I-) Yaşam gereksinmelerinin ve doğal çevrenin bilgisi olarak “basit” bilgi

İnsan, eski çağlardan bugüne doğada ve doğa üzerindeki eylemi ve mücadelesiyle, doğada ve kendinde değişimin faili olur ve değişimi sağlarken, bu gelişme süreçlerinin “yansıması” olarak düşünsel-zihinsel ilerlemenin olanaklarını da yarattı. Dış doğa, insanın kendisinden daha güçlüydü. Yerleşik hayat ve ürün ihtiyacı toprağın işlenmesini zorunlu kılınca, toprağı işleyen insan için havanın, güneşin, yağmurun, suyun ve rüzgârın durumunu gözlemek ve değişiklikleri izlemek zorunluluk gösterdi. Yaşamını sürdürmek üzere doğada, değişiklik yaratıcı işlev de gören eylemde bulunurken o, kendi kendini de üreterek, kendi dışındaki ilkel doğanın karşısına “insansal bir doğa” koymak durumundaydı.³¹ Doğayla ilişkisi içinde zihni ve fiziki gelişmesinin ilk adımlarını atan insanın gereksinmeleri, istekleri, ilgileri, ilgisizlikleri, tutkuları ya da boş vermişlikleri, içinde bulunduğu koşulların etkisi altında ve toplumsal sürece katılış biçimiyle bağlı olarak değişim gösterdi.³² Maddi yaşamının üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı bu ilerlemesi içinde doğa, toplum ve evren üzerine “bilinemez”leri giderek daha fazla bilinir duruma geldi ve böylece kendi etkinliğinin “bilincine varma” olanağına da kavuştu.³³ Yaşamını üretiminin sürecine bağlı olarak ve onun etkenlerinden biri işlevi de görerek bilgisi gelişip ilerledi. Doğaya yönelik merakı ve doğayı anlama çabası, onu araştırmaya ve öğrenmeye; olaylar ve gelişmeler arasındaki ilişkileri tanımlamaya yöneltiyor, sistematik düşünme ve nedensel ilişkileri ortaya koyma yöntemini geliştirmeye teşvik ediyordu. Ürün değiş-tokuşu ve mevsimlerin durumuyla ekin zamanları arasındaki ilişkileri saptama ihtiyacı matematik hesaplama yöntemlerini gerektiriyor; güvenli yolculuk ve kervanların “belirli zamanlarda” konaklama yerlerine varmaları için gökyüzü olaylarının, yıldızların hareketleri, ay ve güneşin durumu, gözlem ve ölçüm gereksinimini doğuruyor, bu da ilkel hesaplama araç ve yöntemlerinin geliştirilmesini sağlıyordu.

II-) Basitten “bütünsel”e; ilkelden bilimsele bilgi süreci

İnsanın bilgisi, dünyadaki yerinin, koşullarının ve çevresinin bilgisi olarak başlayıp varlıkların, nesnelerin ve onların ilişkisinin bilgisi olarak gelişti. Yaşadığı yerlerde ne yapacağı/yapabileceği sorunuyla bağlı ilk hareket “noktası”ndan kalkarak, daha kapsamlı ve karmaşık ilişkilerin bilgisine doğru yol aldı. Bilgisi, pratiği ve ihtiyaçlarıyla bağlı bir gelişme sürecinden geçerek ilerledi. Herhangi ihtiyacını karşılamak üzere uygun bir alet icat etmesi-yapması-üretmesi, düşünmeyi ve “planlama”yı gereksinir kıldığından, alet yapımıyla o, gözleme dayalı düşüncesini, yapma eylemi ve yaptığı üründe pratikleştirdi. İhtiyaçların artması ve mevcut aletlerle karşılanmasının mümkünsüz ya da zor olması durumunda, daha ileri ve gelişkin alet yapımı ihtiyaç haline geldiğinde, daha yetkin araçların geliştirilmesi için yol açıldı ve süreç içinde, insanın fizik gücüyle yapabileceğinden yüzlerce kat daha fazlasını daha kısa zamanda gerçekleştirecek araç ve aygıtların ortaya çıkması mümkün hale geldi. İnsanı, bir “doğal öğesi olduğu hayvanlar âlemi”nden ayırıp insan kılan, onun, ilkel halde düşünen ve basit aletler yapan canlı olarak kalmayıp bunları geliştirmesi ve uygarlıklar yaratması; yani tarihsel bir varlık olarak ayrışmasıydı. O, “bir uygarlık ve kültür varlığı”ydı.

İnsan soyu, büyük beyinlerinin yardımı ve fedakârca çalışmalarıyla basit türdeki yaşam ve doğa bilgisinden bilimsel bilgiye ulaşmak için çok uzun yol katedip büyük bedeller ödedi. “Dünyanın gerçekliğine ulaşma”, insanın tarih boyunca başlıca uğraş konularının denebilir ki başında yer aldı. Gözlemleyen, düşünen ve üreten insan, bu etkinliği içinde nesnelerin; doğanın, “hakikat”in bilgisine ulaşmaya çalıştı ve süreç içinde bu bilgisini ilerletti. Bilgisi, bilgi nesnelerinin daha tam bir tanınmasını sağladığı ölçüde yolunu aydınlattı; olanaklarına, değiştirici gücüne, zorunluluklarına ışık tuttu! Dünya ve evren gerçekliğine ilişkin bilgisi, gereksinmeleriyle bağlı olarak ilerledi. Bilim ve teknik gelişme, insanın karşılaştığı sorunlarının çözüm ihtiyacıyla bağlı olarak, bunun için gereken araçların üretilmesiyle ilerledi. Basit bilgiden bilimsel bilgiye bilgi sürecinin ilerlemesi böylece diyalektik bir gelişme gösterirken; makinenin ve makineler kombinasyonu olarak fabrika sisteminin kuruluşu, uçak, gemi gibi ulaşım ve taşıma araçlarının icadı, telefon, telsiz ve internet sistemlerinin ortaya çıkışı, somut gereksinmelerinin yol açtığı arayışların ürünü ve soyut bilimin uygulamalı bilim halinde somutluk kazanmasının ifadesi olarak gerçekleştirildiler. İnsanı ve bilgisini küçüklü-büyüklü varlıkların ve maddi gerçekliklerin bilimsel bilgisine dek ilerleten etkenler içinde, doğa bilimlerindeki gelişmeler önemli rol oynadı. Anlama yetisini geliştirirken kavram dünyasını da genişleterek nesneler ve olgular arası ilişkinin kavranması ve açıklanmasının mantıksal ve dilsel zenginliğini artırdılar.

III-) Bilmenin olanakları ve sınırı; bilginin göreceliği

Bilgi, içinde edinildiği koşullara bağımlılık gösterir. Bu da, bilginin kesin ve mutlak değil, sınırlı olmasını sağlar. Engels, “kendinde şey”den söz ederken, “Tarihsel bakımdan alınırsa, bu şeyin, belirli bir anlamı olabilir. Bizler, ancak kendi çağımızın koşulları altında ve bu koşulların elverdiği ölçüde bilgi sahibi oluruz” der.³⁴

Bilgi, bilgi edinme sürecinde, nesnelerin düşünce aracıyla ve düşüncede soyut kavramlar aracıyla kurulması olarak yeniden “nesnelliğe dönüşür” ve Lenin’in deyişiyle; yine süreç içinde her şeyin bütün öteki şeyler üzerindeki karşılıklı etkisi nedeniyle değişerek “tamamlanma”ya evrilir. İnsanın bilinci, dış dünyanın ve nesnelerin beyindeki yansılarının ifadesidir ve düşüncenin gerçeğe uygunluğu, gerçeğin ya da nesnenin kesin ve değişmez yansıması olarak değil, çok yönlü etkenlerle bağlı değişimi dolayımında, ancak yaklaşıklık ölçütünde mümkündür. Bilimsel görüşlerin “göreli” özelliği, içinde bulunulan koşullarda, önceki kuşaklardan devralınanların onlardan daha yüksek-daha ileri bir düzeydeki kavrayışın ifadesi olarak gelişmeye açık olmaları, yeni buluşlar desteğinde daha ileri düşünceler düzeyine yükselmeleri; bütün bunların doğruluğu ve gücü, pratikte kanıtlanmalıdır. Nesnel gerçeklik düşünme aracıyla insan düşüncesinde ifadesini bulurken, beyin aracıyla üretilmiş bu gerçeklik ifadesinin doğruluğu pratik tarafından kanıtlanmalıdır! Bilginin insanın, doğanın, nesnelerin, ilişkilerin ve değişimin bilgisi olması gerçekliği, değişebilirliğinin de etkeni ve nedenidir. İnsanın tarihsel eyleminin değiştirici işleviyle birleşerek ve onun bir işlevi olarak bilgi, yeni olgusal ve deneysel bilgilerle ilerler ve insan etkinliğinin etkeni olarak işlev görür. Lenin, maddenin yapısı ve özellikleri hakkındaki “her bilimsel tezin yalnızca yaklaşık, göreli bir geçerliliğe sahip olduğunu” söylüyordu. Uzay ve zamana dair bilgimiz diyelim, yeni bilgilerle ilerleyecek ve uzay ve zaman gerçekliğine daha da yakınlaşacak, o gerçekliği yaklaşıklığı içinde yansıtacaktır. Lenin’e göre, bilginin nesnel-mutlak gerçeğe “yaklaşmasının sınırları tarihsel olarak göreli”dir. Machçılarla tartışmasında:

“Tek tek her insandaki bilincin gelişmesi ve bütün insanlığın kolektif bilgisinin gelişmesi, her adımda, bize, bilinmeyen ‘kendinde şey’in, bilinen ‘bizim için şey’e dönüşmesinin, kör, bilinmeyen zorunluluğun, ‘kendinde zorunluluğun’, bilinen ‘bizim için zorunluluğa’ dönüşmesinin örneklerini”

sunacağını; “bilgibilimsel bakımdan bu iki biçim dönüşüm arasında hiçbir ayrım” olmadığını; “her iki durumda da temel görüş açısı”nın aynı olduğunu; “dış dünyanın nesnel gerçekliğinin ve dış doğanın yasalarının, hem bu dünyanın, hem de bu yasaların tümüyle insanca bilinebilir oldukları, ama onun tarafından kesenkes hiçbir zaman bilinemeyeceği”ni söyler.³⁵

Bilgi, bilgi nesnelerinin bilgisi olarak düşüncede, düşünce aracıyla ve kavramların diliyle oluştuğunda, varlığın düşüncedeki yansıması, gerçeğin aksi olarak somutlanır ve bilgibilim sorunu, genel olarak “bütün insan bilgisinin kaynakları ve değeri” sorunudur. İnsan soyu, diyelim doğada ve toplum yaşamında değişimin kaçınılmazlığının engellenemez yasalarla bağlı olduğunu ve belirli ereklerini gerçekleştirmek üzere bu yasalardan yöntemli biçimde yararlanmasının olanaklarını yine bu nesnel gerçekliğin içinden; olgu ve güçlerinin analizinden çıkararak ilerlemiştir.

Gelişmeye açık olma, tamamlanmış olmama; bitmiş olmamadır. Bilgi içeriği dışımızdaki nesnelere dair duyumsal tasavvurlarla ilişkindir; ancak bununla sınırlı görülemez. Duyu örgenleri aracıyla algılanan gerçeklik, düşünme aracıyla ve bilgi nesnesi ya da gerçekliği olarak yeniden “oluşturulur.” Bilgi, duyumların ve tasavvurların öznedeki yansısıyla sınırlı görülürse, bilinçten ve bilgi düzeyinden bağımsız olarak dış dünya ve nesnelerin gerçekliği yaklaşık olarak da olsa bilinemez kalır. Bilgi, algılanan “şeyler”in nesnel gerçekliğiyle uygun olmalı ve deneyle doğrulanmalıdır. Bilim, gerçeğin insan açısından daha tam bilinebilir hale gelmesi ve insanın, gerçeğin bilgisine daha eksiksiz sahip olması için gerekli araç ve yöntemleri sağlar. Bilimsel yöntem, olguların tarihsel ve toplumsal bağlamlarından koparılmadan irdelenmesini esas alır ve bir düşüncenin doğrulanması için “bağımsız gerçeklikler” katına yükseltilmesini yadsır.³⁶ Bilimsel bir kuramın en önemli özelliği dinamikliği ve gelişmeye açık oluşudur.³⁷

Deney ve araştırma bilinmeyenin bilinir duruma gelmesinde büyük öneme sahiptir. Henüz “doğrudan algılanamayan gerçekliklerin varlığı” onların varolmadıklarına ya da bilinemezliklerine değil, bilginin yetersizliği ve koşulların sınırlılığına işaret eder. İnsan, ilerleyen bilgisiyle birlikte çevresindeki nesnelerin ilişkisinde bazı yasaların rol oynadığını, dünyanın, evren denen sonsuzluk içinde küçük bir “nokta” ölçüsünde yer tuttuğunu öğrendikçe, “soyut kavramların dünyası”yla daha fazla yüz yüze gelir ve bu yöndeki yolculuğu uzar gider. Başka bir söyleyişle “gide gide” daha uzak, daha küçük ve daha büyük atomların ve yıldızların dünyasına; mikroorganizmaların ve büyük canlıların “yapı taşları”nın ne olduğundan canlı hayat ile inorganik maddeler dünyasının ilişkilerine; doğa yasalarının bilgisine varır. Bu alanların tanımlanması ve sistematik bir çözümlenmesiyle anlaşılır kılınması, bilimsel bilgiyi verir. Bilimsel düşünce, varlığın ve nesnel gerçekliğinin bütünselliği içinde ve sistematik-akılcı bir biçimde ortaya konmasını içerir; bundan oluşur. Bilimsel “yöntem”, düşüncenin varlığa, nesneye, nesnel gerçeğe ilişkinliğinde mümkün en yaklaşık uygunluğunu esas alır. Bu demektir ki, düşüncenin içeriği varlık ya da nesne tarafından belirlenir. Nesne bilindiği ve kavrandığı ölçüde, bilgi onun gerçekliğinin bilgisi olarak somut bilgi haline gelir. Varlıktan, düşüncenin gerçek nesnesinden bağımsız, “özerk” öğelerle oluşturulan bilimsel bilgiden söz edilemez. Doğada, kendi yaşamı için yararlı değişimi gerçekleştirmek üzere; bilgisini ve bilgi araçlarını geliştiren insanın bu bilgisi, doğadaki, evrendeki ve toplumdaki değişim nedeniyle salt gözlemci ve edilgin bilgiden farklı olarak, nesnel olanın değişiminde işlevlidir. Bilimsel deneyim ve bilgi, nesnenin kavranması için, ona dışarıdan uygulanan bir etkinin de ifadesidir. Demek ki bütünselliği içindeki varlık ve organik varlık olarak insan, hem kendinde varlıktır hem de kendisi için varlık. Buna “kendinde ve kendi için varlık” da denebilir.

Bilgi, nesnelerin, soyut kavramlar aracıyla düşüncede yeniden kurulması, bilgi edinme sürecindeki nesneler, kavramlar aracıyla yeniden “nesnelliğe dönüşür” ve Lenin’in deyişiyle; yine süreç içinde her şeyin bütün öteki şeyler üzerindeki karşılıklı etkisi nedeniyle değişerek “tamamlanma”ya evrilir.³⁸ Başka biçimde söylenirse, bilgi, bilgi nesnelerinin bilgisi olarak düşüncede, düşünce aracıyla ve kavramların diliyle oluştuğunda, varlığın düşüncedeki yansıması, gerçeğin aksi olarak somutlaşır.

Bilginin dünyasal gerçekle ilişkin sınırlılığı, yeni bilgilerin, yeni bilimsel buluşların sağladığı olanakların sonucu olarak “eklemeli” gelişmesini sağlar ve gerçekliğe daha yaklaşık hale gelir. Bilgi yenilenmesi ve yenileriyle birlikte ilerlemesi, bilginin, dış dünya ve varlıkla ilişkisinde göreli özelliğine işaret eder. Engels, kesinleşmiş mutlak ve tam bilgiden söz edilemeyeceğini belirtir. Engels:

“Demek ki, insanlar şu çelişkiyle karşı karşıya bulunuyor: Bir yandan tüm ilişkileri içinde evren sistemi üzerine eksiksiz bilgi edinmek ve öte yandan hem kendi öz nitelikleri ve hem de evren sisteminin niteliği nedeniyle, bu sonucu tamamen çözmeye hiçbir zaman yetenekli olmamak. Ama bu çelişki… bütün entelektüel gelişmenin başlıca kaldıracıdır da… ve insanlığın sonsuz ilerleyici evrimi içinde çözümlenir”

diye yazıyordu.³⁹

Bilim ve ilerleme kategorileri, gelişme kategorisiyle ucu açık ilişki içindedirler. Bilginin göreliliği ve değişmeye açık oluşu, ya da daha ileri düzeyde bilgi durumuna gelmeye elverişli olması, doğruluğuna kuşku düşürmez. Eksikleri, zayıflıkları giderilebilir, derinleştirilip değiştirilebilir, tamamlanabilir ve geliştirilip zenginleştirilebilir. Doğru ve yanlışın ölçüsü gelişme zinciriyle bağlı olarak katedilen yolda değişkenlik gösterir. Bir kuramın doğruluğu, belirli olguların açıklanmasına yeterince yanıt oluşturmasıyla bağlıdır. Bilgi yetersizliği bilinemezci görüşleri doğrulamaz; aksine insanlığın ilerlemesi sürecinde alması gereken yolun uzunluğunu işaret eder. Bu yolda ileri adımlar atıldıkça, öncesinde bilinmeyen birçok şey bilinir hale gelir.⁴⁰

İnsanın evren içindeki “serüveni”nin bir unsuru olmak üzere doğanın ve evrenin yapısı ve “bileşimi” üzerine düşünüş yolculuğu devam ediyor. İnsan soyunun bu arayışı doğrultusunda henüz bilinemeyenlerin bilinir hale getirilmesi için bilimsel uğraşı —tekelci gericiliğin onu avuçları içinde tutma politikasına karşın— sürdürülüyor. Günümüzde doğa bilimleri alanındaki ilerleme önceki “sınırlılığı”nı büyük ölçüde aşmış; doğa ve toplum gerçekliklerinin eskisi türden bilinmezliklerin perdesi ardına itilmesi daha da zorlaşmıştır. Eski Mısırlılardan ve Kepler’in bulgularından bu yana evrendeki varlıkların maddiliği görüşü güç kazanmış; teknik buluşlarla birlikte bulutsu ve gazlardan oluşan gezegenlerin ve yıldız gruplarının madde kimliği ve bir bölümünde sahip oldukları “yapı”ya dair somut ve deneysel bilgiler elde edilmiştir. Sesin ve rüzgârın şiddeti ve hava basıncı ölçülebilmekte; herhangi gaz kütlesi basınç uygulanarak, molekülleri arasındaki boşlukların sıkıştırılmasıyla belirli bir dereceye kadar küçültülmüş hacim içine alınabilmektedir. Suyun buhara dönüşmesinde olduğu üzere, daha fazla basınç uygulanmasıyla molekül yapısı değiştirilebilmekte; madde başka biçimlerine dönüşebilmektedir. Olağan durumunda gaz halindeki maddenin, belirli bir sıcaklıkta ve belirli basınç altında sıvıya dönüştüğü; çok sayıda atoma sahip organik maddelerin olağan durumlarında katı ya da sıvı olarak bulundukları; çekim kuvvetiyle bir arada tutuldukları biliniyor. Aynı şeyin hava tanecikleri için de geçerli olduğu; hareket hızlarının büyüklüğü sayesinde bir arada bulundukları; hızın artışıyla ısı düzeylerinin de arttığı kanıtlandı. Atom içi “pozitif çekirdek ile negatif elektronlar arasında”ki çekim kuvvetinin muazzam büyüklüğüyle bir arada durmalarını sağladığı, artık muamma değil. Doğa bilimlerinin bilim dalları üzerinden bölümlere ayrılmasıyla her bir dalda daha derinlemesine araştırmaların yapılması, bilimsel bilgi birikimini artırmış ve zenginleştirmiştir. Bugün, devasa gözlem teleskopları yardımı ve uzaya kurulan gözetleme-araştırma aygıtları aracıyla dünyamızdan on binlerce yıldız yılı uzaklıklarda milyonlarca yıldızın olduğu bilgisine sahip bulunuyoruz.⁴¹ Bunların büyüklükleri ve jeolojik yaşlarıyla kimyasal yapıları üzerine araştırmalar sürüyor.⁴²

IV-) Bilim ve toplum; bilimin toplumsallığı

İnsanın toplumsal gelişiminin temel itici gücü soyut düşüncelerde, gerçekliklerin kavramsal ifadesinde değil maddi yaşamı üretim sürecinde; bu süreçte girilen ilişkilerde ve bunların koşullarında aranmalıdır. Bilimin insana; insanın kendiyle ve doğa ve evrenle ilişkinliği, “toplumsal niteliği”ni işaret eder; bilim toplum içindir.

Ancak, bilimsel bilgi birikimi olarak ve günümüzde çok çeşitli alt dallara ayrışarak daha da gelişen bilimin toplum yaşamındaki kullanımı, içinde bulunulan toplumsal ilişkiler ve koşullarla bağlı değişkenlik gösterir. Bilim, içinde yapıldığı koşullardan bağımsız değildir ve bilim insanlarının “özgür bilimsel faaliyeti” ya da “saf bilim” söylemi dayanaktan yoksundur.

Teorik ve uygulamalı bilimlerin birleştirilmesiyle bilimsel buluşların toplum yaşamındaki rolü daha da artmış; biyoloji, fizik, kimya, jeoloji, astronomi ve antropoloji başta olmak üzere doğa bilimleri alanındaki ilerlemelerle üretim, dolaşım, iletişim, barınma, beslenme ve sağlığa dek hemen tüm yaşam unsurlarının pratik ve düşünsel “gerçekleştirilmesi” arasındaki bağ, daha açık hale gelmiştir. Fizik-kimya, elektrik-elektronik bilimleri alanındaki kuramsal bileşmiş bilgi temel sanayi dalları ve büyük üretim komplekslerinin oluşturulmasında kullanılmakta; otomasyonda olduğu üzere fizik-mekanik, elektronik-elektrik ve kimya gibi doğa bilimleri alanındaki kuramlar, modern üretim araçlarında “cisimleş”mektedir. Uçak, gemi ve “daha basit ulaşım araçları” olarak kara taşıtlarından dijital iletişim araçlarına “her türlü bilgiyi her yere” anında ileten teknolojik gelişmeyle insanın günlük yaşamına giren, yaşam biçimini etkileyen ve değiştiren “nesneler”, bilimsel düşüncenin “maddileşmiş biçimleri” olarak bilimin diyalektik gelişimini göstermekle kalmıyor; üretici güç olarak bilimin toplum yaşamındaki yerini de işaret ediyorlar.⁴³

Bilimsel etkinlik doğa ve evren gerçekliğinin ve insanın evren ve dünya gerçekliğiyle ilişkisinin ne ve nasıllığı sorununun yanı sıra toplumsal “baz”da belirli gereksinmelerin karşılanması ihtiyacıyla da bağlı olagelmiş; aynı nedenle de tarihsel-toplumsal koşullara bağlı bir gelişme seyri izlemiştir. Soylu ve aristokratların ve daha sonra burjuvazinin hâkimiyeti altında, bazen onların temsil ettikleri çıkar ve görüşlerle çatışma içinde ve fakat bazen de onların ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere, daha fazla kazanç için ve askerî teknolojiler dahil daha modern aygıtların geliştirilmesiyle somutlanmıştır. Kapitalizm koşullarında bilimsel etkinlik esas olarak burjuvazinin çıkarlarıyla bağlı olarak sermaye devletlerinin politikalarına yedeklenmiş; burjuvazi ve emperyalistler bilimsel buluşları ve ileri teknolojiyi çıkarları doğrultusunda ve büyük yıkımlara yol açacak şekilde kullanmaktan kaçınmamışlardır.⁴⁴

Günümüzde bilim alanı sömürücü sınıfların, tekellerin ve onların çıkarlarının savunucusu olan hükümetlerle devlet yöneticilerinin denetiminde ve baskısı altındadır; bilimsel buluşlar kapitalistlerin çıkarlarıyla bağlı yıkıcı ilişkilerin girdabına alınmıştır.⁴⁵ Burjuvazi hammaddelerin, üretim araçlarının ve toplumsal zenginliğin muazzam büyüklüğüne karşın, işsizlik, sefalet ve savaş üreten kapitalizmi yüceltirken, ileri teknolojiyi insan soyunun büyük çoğunluğunun yaşamının iyileştirilmesi istemine karşı vahşi saldırganlığın aracı olarak kullanıyor. Onun, insan özgürlüğü ve eşitliği ideallerinin gerçekleştirilmesine karşı tutumu, boğucu baskı mekanizmasını işletmek; bu istemleri burjuva çıkarlara bağlı olarak istismar etmektir. İleri teknik buluşların üretimdeki uygulanması işçiler için daha iyi koşullarda daha güvenli ve daha az çalışmayı değil, üretimin hızlanmasıyla daha çok yıpranmaya ve işsizliğe yol açmaktadır. Kimya, fizik ve elektronik bilimlerindeki ilerlemeler, askerî stratejilerin yıkıcı araçlarına dönüştürülmüştür.

Bilimin bütünüyle toplumsal yarar için ve doğanın denetimi yönünde başarıyla kullanılması, sömürü ve sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasına bağlıdır. Başka biçimde söylenirse, sömürüsüz bir dünya bilimsel ilerlemeler için gerekli maddi ve toplumsal koşulları yaratarak geliştirici işlev görecek; bu da insanın evrene, dünyaya ve topluma bakış açısının bilimsel-ussal şekillenmesinde etkili olacaktır. Bilimsel düşüncenin toplum yaşamına yol göstermesi, özgürce düşünen ve dile getiren; eleştirel anlayışa sahip, dogmalara saplanmamış kuşakların yetişmesine böylece daha fazla ve dolaysızca hizmet edecek, yardımcı olacaktır.

V-) Bilim ve tarih; bilimin tarihselliği

İnsanlık tarihi, insanın kuşaklar boyu maddi üretimi ve ilişkileri üzerinde şekillenir. İnsanın ilk tarihsel eylemi her şeyden önce, yaşamını sürdürebilecek araçlara sahip olmasını; yeme, içme, barınma, giyinme gibi doğal gereksinmelerini karşılamaya yönelik olarak gerçekleşir. Maddi yaşamın üretimi ilk tarihsel eylem olmakla kalmaz, onun temelini de oluşturur. Doğa bilimleri alanında kaydedilen gelişmeler insanın maddi yaşamını üretiminin tarihsel sürecinde işlevli olurlarken, insanların pratik etkinliğinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin nesnel gerçekliklerle bağının ussal açıklanması ve anlaşılır kılınması daha da kolaylaşır. Tersinden söylenirse, insanın maddi yaşamını üretiminin tarihsel “serüveni”nden hareketle doğa ve evrenle ilişkilerinin bilinir kılınması, bilgi ve bilim, gerçekliğin bilgisi olarak ilerlemeyi sürdürür. Engels, bilimin, birbirlerini takip eden kuşaklardan her birinin sonrakine miras bıraktığı “toplam bilgi miktarına oranla” ilerlediğini belirtir.

İnsan, alet yapan, yaptığı aletlerle yenilerini üreten, bunların nesilden nesile izler bırakması ve değişime uğrayarak da olsa devredilmesini sağlayan, önceki kuşaklardan devraldıklarını da kullanarak kültür, sanat ve felsefe eserleri yaratan düşünce sahibi varlık olarak kendi tarihinin öznesidir. Onu, doğa üzerindeki eylemiyle türünün en etkin unsuru haline getiren bu özellikleridir. Bundandır ki doğa tarihi dışındaki tarih, ancak insanla birlikte tarih olmuştur.⁴⁶

Belirli tarihsel insanın bilgi ve yetileri, belirli tarihsel devindirici güçlerle ilişkisi içinde anlam kazanırlar. İnsan, kendinden önceki kuşakların “kalıtları”nın etkisinde olarak üretir, tüketir, mülk edinir ve bölüşür! Durumu, içinde yer aldığı toplumsal ilişkilerin; üretimini gerçekleştirdiği koşulların etkisi-kuşatması altında olmasıyla bağlıdır. Sürece katılması ve süreçte etkin rol oynaması düşünüp-taşınarak gerçekleştirdiği eyleminden geçer; kendiyle birlikte eylemi de tarihsellik gösterir; kendinin ve kendine ait olanın kaygısı içinde, çalışmasıyla başkalarının sefaletinin ya da mutluluğunun “üretimi”ne katılır.

Bilimin tarihsel süreç içindeki gelişmesi zincirin halkalarını andırır. İnsan etkinliğinin ürünü olarak bilim, insanın tarihsel gelişimiyle bağlı bir gelişme gösterirken, maddi yaşamı üretimi ve onun tarzıyla bağlı ilişkilerinin bir süreci olarak tarih, bilime ve bilimsel gelişmeye temel oluşturur. Tarih insanlık tarihi, ve bilim de onun ürünü olduğu ölçüde tarih ve bilim maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin unsurları ve sonuçları olma ortak paydasında birleşirler.

VI-) Bilim ve felsefe; farklılık, ilişkinlik ve “tamlama”

Evren-dünya-insan ve tüm diğer varlıkların oluşumu sorununun “bilimsel” merak ve araştırının yanı sıra felsefenin de başlıca konusunu oluşturması, bilim-felsefe ilişkisi üzerine kuramsal tartışmanın başlıca nedeni olmuştur. Doğa bilimi alanında, nesnelerden ve belirli algılanabilir-duyumsanabilir-deneylenebilir gelişmelerden hareketle genel hareket yasalarına ulaşılması, bilim ve felsefe ilişkisi için bir tür “veri tabanı” oluşturmuş; deneysel bilim ve kurgusal düşünce birbirleriyle kesişen ve ayrışan yönleriyle ayrı “ekol”ler olarak şekillenmiş; her biri uzun süre “kendi yolu”nda ilerlemiş; ancak diyalektik materyalist dünya görüşü tarafından doğa bilimi/bilimleriyle felsefe birbiriyle tamamlayıcı bir ilişki içine girebilmiştir. Bu ilişki üzerine kuramsal tartışmaları da işaret eden başlıca iki görüşten söz edilebilir. Bunlardan ilki, bilimin deney ve algı malzemelerinden hareketle gerçeğin bilgisine ulaşmayı esas aldığını; felsefenin ise, bilimin malzemesi ve vargılarından da yararlanarak dünya-evren-insan gerçekliğiyle varlık-düşünce ilişkisini ve insanın dünyadaki ve evrendeki yeri sorununu konu edindiğini, dolayısıyla da iki alanın birbirleriyle ilişkili olduğunu; ikincisi ise felsefe ve bilimin birbirlerinden tamamen bağımsız iki alan olduklarını ileri sürer. Doğa bilimleri-“insan bilimleri” şeklindeki ayrıma bağlı olarak felsefeyi bilimin dışında ve hatta onunla karşıt gösteren, doğa bilimlerinin nesneleri ancak dış görünüşleriyle bilebileceğini; onların “özü”nün açığa çıkarılmasının felsefenin konusu olduğunu ileri süren metafizik; ya da hatta evren ve varlık üzerine gerçekte hiçbir şeyin bilinemeyeceğini iddia eden bilinemezci görüşler ortaya çıkmış; evrenin bir başlangıcı ve bir sonunun olup olmadığı; onun bir yaratıcı tarafından ve bir seferde mi yaratıldığı, yoksa zaman denen “sonsuzluk”ta oluş-yok oluş ve yeniden oluş hareketinin sonucu olarak mı oluştuğu sorusuna yanıt için çağlar boyunca uğraş verilmiş, nesnel varlık ve gerçeğin “varlığı”-“yokluğu”; bilinebilirliği-bilinemezliği üzerine metafizik ve bilinemezci görüşler uzun süre etkili olmuş; felsefe, çağlar boyunca, karşılaşılan sorunlara çözüm bulan değil ortaya sorun getiren bir “uğraşı” olarak bilimsel uğraşın karşısına çıkarılmış, bilimsel gelişme böylece dinsel, idealist-metafizik çok çeşitli engellerle “boğuşarak” ve bu engelleri aşarak ilerlemiştir.⁴⁷

Buna karşın, felsefenin, deneyle doğrulanabilir; yeni bilgi ve buluşlarla geliştirilip değiştirilebilir ampirik, deneysel bilimlerden, nesneler, olgular ve gelişmelerin genel bağıntılarının sistematik tasarımlanması ve onların genel ilke ve yöntemlerini konu edinmesiyle ayrıştığı söylenebilir. Lenin, Marx’ın, diyalektiği hem Kapital’inde hem de tarihsel ve politik yazılarında uyguladığını belirterek, materyalist diyalektiğin bilimsel bilginin ilerlemesiyle birlikte ve doğa bilimleri alanındaki yeni buluşlardan yararlanarak zenginleştirilmesi gereksinmesine dikkat çekiyordu. Bilim-felsefe, diyalektik materyalizm ilişkisinin bu dile getirilişinde, felsefenin bilimsel gelişmelerle bağı içinde zenginleştirilmesinden söz edilir.

Felsefe, şeylerin bağıntılarının ve durumlarının genel-soyut “tasviri”ni yapar ve felsefi kavramlar, nesnel varlıkların, doğanın ve dünyanın görüngülerinin kavramları olarak şeyler arası bağıntıların ve karşılıklı etkileşimin durumunu yansıtırlar. Kavramların diyalektiği, nesnel dünyanın, nesnel varlıkların ve şeylerin diyalektiğinin ifadesidir. Engels, felsefi sistemlerin varlık-düşünce ilişkisine yaklaşımlarına göre ayrıştığını belirterek kavramların, soyutlamaların, “şeylerin resimleri” olduğunu söyler. H. Heinz Holz’a göre, “Felsefe, bilimlerin kendilerine yaptıkları yansımadır; özne ve nesne diyalektiğini, gerçeklik ve tarih diyalektiğini aydınlatır.”; “Felsefenin konusu, dünyanın bir bütün olarak sonsuz çeşitliliğidir;…” Bu çeşitlilik ve onun bütünlüğü, deneyimde verili değildir. Düşünce edimiyle, “bilincin bir çabasıyla” oluşturulur. Holz, “Felsefe, sonsuz ampirik olgular arasındaki bağıntıyı, gerçekliğin bir tablosu olarak görünen bir modelin bünyesinde üretir.” diye yazar. Felsefe, dünya-evren gerçekliğiyle ilişkindir; belirli bir sistematiği olan ilişkilendirme ve açıklama yöntemidir. Nesnelerin düşüncedeki yansımaları üzerinden ve düşünsel-kavramsal söylemle yapılan bir ilişkilendirme ve bağıntıların bütünlüğünü gösterme çabasıdır. Eleştirel düşünüş biçimidir ve yöntemseldir.

Felsefi görüşünün “monist” olduğunu söyleyen Prof. Nusret Hızır⁴⁸, bilim ve felsefeyi “konu dili” ve “üst dil” olarak birbirleriyle ilişkilendirir. “Felsefenin içindeki mistik eleman”a işaret eden Hızır, felsefenin bu mistik elemanının etkisi altında kalanların, ona, felsefeye “bir çeşit dokunulmazlık, bir çeşit yücelik” atfettiklerini belirterek, “ne idüğü belirsiz” bu “mistik eleman”ın felsefeye “derinlik” ve “yücelik” misyonu “katmak”la işlevli olduğunu; felsefenin böylece bütün bilimlerin ve “diğer insan etkinliklerinin” üstünde görülmeyi hak ettiğinin yaygın ve etkin bir görüş haline geldiğini; ancak bunun doğru bir yaklaşım olmadığını söyler.⁴⁹ Profesör Hızır, felsefenin diğer bilimlerden ayrı bir yeri olmakla birlikte, onu ayrıcalıklı bir yere yerleştirmeye gerek olmadığını belirterek, doğrudan doğruya “gerçeklikleri ele alan, onlar üstüne söz söyleyen birer konu dili” olan bilimlerden farklı olarak felsefeyi, bütün bu “konu dilleri üzerinde kurulan, bunları çözümleyen, eleştiren bir üst dil” olarak tarif ediyor ve ancak bu durumu nedeniyle felsefenin bilimlerin “üstünde” bir konumundan söz edilebileceğini dile getiriyor. Hızır’a göre, felsefe, “insanın her tür entelektüel etkinliğiyle… sıkı sıkıya ilişkili” bir dildir. Bu “dil” felsefi eleştiridir ve onunla, daha önce “farkında olunmadan” kabul edilmiş “ilkeler”in ve hakikat olarak kabul edilen çok sayıdaki önermenin yanlışlığı; bu önermelerin “düşünülmeden, irdelenmeden kabul edilmiş” olduğu ortaya çıkabilmektedir.⁵⁰

“Benim felsefe ve bilim görüşüm monist bir görüştür” diyen N. Hızır’a göre “Bütün bilgi dizgeleri birlikte bir bütün oluştururlar.”⁵¹ Profesör Hızır, bilim ve felsefenin birbirlerinden soyutlanamaz ve ayrı tutulamaz “iki konu dili” olduğunda ısrar ederek felsefe-bilim “çelişkisi”nin felsefenin metafizik öğeleri barındırmasından kaynaklandığını; bu öğelerden arındırıldığında onların birbirini “tamlama” işlevi göreceğini; felsefe ve bilimin birliği esas alınmaksızın sorunların çözümüne varılamayacağını belirtir. Hızır “konu dili” olan bilimin, “üst dil” —felsefe— olmaksızın “bilim olamayacağı”nı ileri sürerek “bilimi canlı, verimli kılan, ona atılımlar yaptıran, yani onu gerçek bilim kılan, ondaki üst-dil payıdır.” diye yazar. Ona göre, “Doğrunun aranması ancak üst-dilin yardımı ile olanaklı”dır. Bilginin eninde sonunda toplumsal bilgi olduğuna dikkat çeken Nejdet Hızır, bunun da “düşüncelerin alış-verişini, toplanmasını ve işlenmesini” zorunlu kıldığını; bunun için “toplumsal olan bir uyarlanma süreci içinde” çeşitli araçlar —yani felsefe ve bilimsel disiplinler— geliştirildiğini; felsefenin bu alanda ilki oluşturduğunu ve onunla birlikte düşüncenin bilimle bağlandığını söylüyor ve “evreni düzenlemek, gerektiğinde dönüştürmekte etken olmanın en uygun aracı” olan bilimin “bu niteliğini etkin öğesi olan üst-dile borçlu” olduğunu belirtiyor.⁵²

Felsefe, olguların ve ilişkilerin bağıntıları ve genel sonuçları üzerinden ve teorik olarak üretilir. Felsefenin bu özelliği, onu bilimle, doğa bilimleriyle buluşturur; ondan güç alır ve ona genel ilkelerinin yorumunda yön gösterir.⁵³ Felsefe ve bilim farklılık gösteren iki alan oluşturmalarına karşın, birindeki gelişmenin diğerini etkilemezlik edemeyeceği karşılıklı ilişki içindedirler.⁵⁴ Doğa bilimleri örneğin deneysel bilimler olarak evren ve dünyanın maddi-nesnel gerçekliğini ortaya koymalarıyla felsefe için —burada diyalektik materyalist felsefe— zengin dayanak oluştururlar. Materyalist felsefe ise, doğa bilimlerine bulgularının genel teorisini oluşturma ve geliştirmede doğru yöntemi sağlar. Felsefe, doğa bilimlerinden yararlanarak dayanaklarını zenginleştirirken, doğa bilimleri felsefi-“bütünsel” yorum ve analizlerden yararlanarak tezlerinin daha genel ve yöntemli bir açıklamasını gerçekleştirmeye çalışırlar. Bilimsel düşüncelerin gözlem ve deney kaynaklı ve fakat somutun “bilgi somutu” olarak yeniden kurulmasıyla, nesnenin bilgi nesnesi olarak soyutlanmasıyla, kuramsal akıl yürütmeyle oluşturulması gerçekliği, yani düşünen beynin ürünü olmaları, onların nesne, olgu ve ilişkilerin duyu örgenleri aracıyla beyinde yansımalarının ifadesi oldukları gerçeğini değiştirmez. Bilimde hareket noktası her şeyden önce, göz önünde olan, olup biten; olmakta olan ve olacağı, öncellerinden hareketle varsayılan “şeyler” ile onların karşılıklı etkileşimi ve bağlamıdır! Marx, “Eğer şeylerin dış görünümleri ile özleri doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu” diye yazmıştı. “Şeylerin” özleri ile dış görünümleri arasındaki örtüşmezlik, bilimsel arayışın ve analizin ivme kazandırıcı konusudur; arayış ve analizi gerekli kılar; ve bu da gerçekliğin öze ilişkin eksikliklerinin tespiti ve giderilmesinin yolunu açar. Görgücülük olarak da nitelenen gözleme dair dış görünüm kaynaklı gerçeklik tanımı, gerçekliğin öze ilişkin farklı boyut ve özelliklerinin örtük kalmasını; gözlenenin, gerçeğin kendisi yerine ikame edilmesini ifade eder.⁵⁵ Doğa bilimleri alanında da, felsefi kuramların oluşturulmasında da görülebilir, gözlenebilir olgular, ancak doğrudan gözetlenemeyen ilişkisel ve süreçsel bağıntıların serimlenmesi için hareket noktasını oluştururlar. Bilgi ve kuram, insanın gerçek ile en uyumlu bir zihinsel-düşünsel bağını ifade eden kategoriler olarak gelişmeye; yani gerçekliğin daha yaklaşık bilgisini vermek üzere geliştirilmeye açıktırlar. Bir olgunun, olgular “kümesi”nin, bir durumun bilimsel olarak ortaya konması bu bakımdan, bütün bağıntıları ve ilişkileriyle irdelenmesini gereksinir. Salt olguculuk ile, gerçekliğin tüm bağıntılarının bilimi olan diyalektik arasındaki fark buradan gelir. Doğa bilimlerindeki gelişmeleri gözetmeyen ve onlardan yararlanmayan felsefi görüş idealizme saplanır.

Bilim-felsefe ilişkisi üzerine yazarken Engels, doğa bilimi alanında çalışan bilim insanlarının felsefeyi “önemsemeyerek veya felsefeye söverek ondan kurtulacaklarına” inandıklarını; oysa düşünce olmaksızın ilerlemelerinin mümkün olmadığını; “düşünce için ise düşünce belirlenimlerine gereksinim” olacağını söyler. Bilim de, felsefe de, sanayi üretimi ve dünyayı değiştirme çabası da sonuçta insana dairdir ve insanlar tarafından gerçekleştirilir. Bundandır ki, doğa bilimlerindeki gelişme, “insanal güçlerin açığa vuruluşu”dur. Doğa bilimlerindeki gelişmelerin ürünlerinden biri olarak makineli üretimin, sanayinin insan yaşamında yol açtığı değişim, insanın doğayla olduğu gibi bilimle de ilişkilerinin daha ileriden kurulmasını sağlarken, felsefe, bu gelişmelerin doğa ve toplum yönünden anlamını pratik üzerinden açıklama olanağı bulmuştur. Sanayi, insanın doğa ve bilimle tarihsel ilişkisinin bir ifadesi; doğa bilimlerinin insan eylemi ve deneyiminin dayanağı ve gücü haline gelmesinin somutlandığı durumlardan biridir. Marx, “insanın doğayla birliği”nin sanayide gerçekleştiğini; sanayi ve ticaretin, yaşamsal gereksinmelerin üretimi, değişimi ve hem dağıtımı üzerinden farklı toplumsal sınıfların yapısını belirlediklerini —“daha sonra kendileri de sürdürüldükleri tarza göre onlar tarafından belirlenirler;…” — ve “şimdi varolduğu biçimiyle duyusal dünyanın temeli”nin bu kesintisiz etkinlik ve üretim olduğunu belirtir.⁵⁶ Engels, hidrostatik ve elektriğin bulunuşunu örnek göstererek toplum yaşamında gereksinmelere bağlı olarak gündeme gelen teknik buluşların bilimin gelişmesine ivme kazandırdığına dikkat çeker. İnsanlık tarihi boyunca —Marx buna “insan toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte” eklemesinde bulunur— kaydedilen gelişme, doğa tarihi dışında, insanın üretici etkinliği aracıyla gerçekleştirilen gelişmedir ve bilim de bu gelişmenin ifadesini oluşturur. Bilimi felsefeden, felsefeyi bilimden izole eden bir anlayış idealizme saplanır. Marksizm-Leninizmin dünya görüşü bilimsel materyalist ve diyalektiktir.

Lenin, maddenin felsefi materyalizm için kabul edilir “tek özelliği”nin, bilinç dışındaki nesnel gerçekliği olduğunu söyler. Bilimsel bilginin “kurmacalığı”nı veri alarak bilginin bilgi kaynağıyla “ilişkisiz” olduğu üzerine sözde bilimsel ve fakat yine sözde felsefi olmayan görüşler ileri sürenler, “Herhangi bir toplumdan önce, insandan önce, organik maddeden önce yeryüzünün varolduğu ve öteki gezegenlerle ilişkili olarak belirli bir zamanda ve belirli bir uzayda varolduğu”⁵⁷ yönündeki bilimsel-materyalist görüşü de; ekonomik altyapının, politik üst yapıya üzerinde yükseldiği temeli oluşturduğu yönündeki Marksist görüşü de, “epistemolojik materyalizm” söylemiyle ve fakat idealist bir bağlam kurarak çarpıtmışlardır.

DEVAM EDECEK

Dipnotlar

1. Hans Heinz Holz, Topos, sayı 22’den Olcay Geridönmez çevirisi.

2. A.g.e., sf. 60.

3. Hegemonya ve Sosyalist Strateji, giriş bölümü.

4. http://www.teorivepolitika.net/index.php/okunabilir-yazilar/item/18-butunsel-marksist-olusum-yolunda-ftn3

5. Alexandre Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, sf. 113.

6. Doğanın Diyalektiği, sf. 186.

7. İlk ve doğal halinde, hayvansal bir dünya söz konusudur ve bu dünyanın insansal değişimini gerçekleştirirken, insanın kendisinin de “hayvansal varlığı”nı aşarak “gerçek insan”a dönüşmesi, kendi eyleminin, çalışması ve mücadelesinin ürünü olarak gerçekleşir.

8. Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Üretim ilişkilerinin “özgür” efendi ve köle olarak; kapitalist ve proleter olarak birbirleriyle ve birbirlerinin varlığıyla koşullayıp, ikincileri birincilerin boyunduruğu altına girmek ve boyun eğmek zorunda bırakması değişmez değildir. Emekçinin çalışması ve mücadelesiyle sağladığı dönüşüm, bu ilişkilerin ve gerçekleştikleri dünyanın değişip “bir başka dünya”; sömüren-sömürülenin olmadığı bir dünya haline gelmesi mümkündür.

9. Alexandır Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, sf. 42.

10. Burada ve yazının tümünde tarihten söz edildiğinde toplumsal tarihten, insanın kendi tarihinden söz ediyoruz.

11. İnsan, yapılacak olan binaysa eğer, duvarcı ve projeci olarak mimardır, malzemenin oranlamasını ve yapının elverişli bir biçimde, bir bütünlük halinde gerçekleştirilmesini sağlayan mühendistir, vb. Bu türden bir yapı, tarihe benzer biçimde, adım adım inşa edilmektedir.

12. Biz burada, “Varlığı, eksiksiz bütünlüğü içinde açığa-vuran bir mutlak bilme”ye erişen “Mutlak filozof”un kimliğindeki “insan” ile değil, “kesin hakikati açıklayabilen”, “tümel ve ebediyen geçerli bir Bilme”ye ulaşmış bir üstün filozofla değil, tikelliğini toplumsal eylemi içinde “tümel”e genişleten/yükselten “normal insan”la ilgiliyiz.

13. F. Engels, L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 46-47.

14. İnsanın maddi etkinliği, köleliğini, ezilmişliği ve sömürülmüşlüğünü olumsuzlamasının koşullarını yaratır; verili gerçeğin dönüşüme uğratılmasını, yani “olumsuzlanması”nı sağlar ve yenilenmiş dönüştürücü eylemiyle bu koşulları ortadan kaldırarak insansal dünyanın eski haliyle sürüp gitmesinin son bulmasını sağlar. İnsanı, içinde bulunduğu zamanda verili olanla yetinmeye, varolana bağlı kalmaya çağıran bir düşünce, özgürleştirici işlev görmez. Çünkü bu, değiştirmeyi ve değişimi öngerektirmeksizin bağlı kalmayı salık veren, salt söylemsel alanda ve söylemle sınırlı bir durumu ifade eder.

15. Feuerbach —der Engels—, “hareket noktası olarak insanı alır: ama bu insanın içinde yaşadığı dünya kesinlikle söz konusu değildir, onun için de bu insan, din felsefesinde uzun, tumturaklı sözler söyleyecek o hep aynı soyut insan olarak kalır. Çünkü bu insan anasının karnından doğmamıştır, tek tanrılı dinlerin tanrısından meydana çıkmıştır, demek ki, tarihsel olarak oluşmuş, belirlenmiş gerçek bir dünyada da yaşamaz; öteki insanlarla pekâlâ ilişki içindedir, ama bu öteki insanların her biri onun kadar soyuttur…”

16. Doğanın Diyalektiği, sf. 230-231.

17. Alman İdeolojisi, Feuerbach’tan aktaran Felsefe Metinleri, Sol Yayınları, Kasım 1999, sf. 65.

18. Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, sf. 16.

19. Alman İdeolojisi, Feuerbach, Felsefe Metinleri derlemesi içinde, sf. 68.

20. Marx’ın kuramı, insanlık tarihinde yeni bir dönemin koşullarında oluşturuldu. Tarihin “sınıf mücadeleleri tarihi” olarak tanımı, yeni bir tarih görüşünü ifade ediyordu.

21. Alman İdeolojisi’nden aktaran John Detmund Bernal, Marksizm ve Bilim, sf. 13.

22. Felsefe Metinleri, sf. 65.

23. Engels’in konuşmasından aktaran J. Bernal, Marksizm ve Bilim, sf. 59.

24. İnsan, hayvan türünden, kendi yaşam araçlarını alet kullanarak üretmesiyle ayrışmıştır. İnsan soyunun varlığı söz konusu olduğu sürece, onun doğa ile karşılıklı etkileşimi de var olacak, dünyanın yaşam için denetimi yönündeki insan eylemi sürecek, buna karşılık olarak o, üzerinde ve içinde yaşadığı doğa ve onun evrensel yasalarının etkisi altında olacaktır.

25. Biz burada doğa tarihiyle, evrenin ve dünyanın zamandaki oluşumunun ve değişiminin tarihiyle ilgili değiliz. Bu kapsamlı ve devasa konu Arkeoloji, Jeoloji ve Uzay Bilimleri başta olmak üzere doğa bilimleri alanının konusudur ve doğa bilimleri alanındaki her yeni ve büyük ilerleme, konunun daha ileriden ve kapsamlı açıklanmasına katkıda bulunarak, bilgimizin genişlemesine hizmet ediyor.

26. F. Engels, a.g.e., sf. 47-48.

27. A.g.e., sf. 40-58.

28. Kojeve, a.g.e., sf. 183-184.

29. L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 13.

30. Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı – Önsöz.

31. Prof. Dr. Nusret Hızır, bu durumu şöyle özetler: “İnsan eylemsel gücüyle (aksiyon) doğayı değiştirebilen tek varlıktır. İnsan doğayı üreterek kendi kültürünü meydana getirmiştir. İnsan yaşamak için zorunlu görevlerini doğadan ürettiği sayısız aletlere yükleyerek, içinde rahatça yaşayarak düşüncesini geliştireceği yepyeni bir doğa kurmuştur. Organlarının eksikliğini gidermiş, kanatları olmadığından uçak yapmıştır. Organlarının görevini aşmış, göremediği uzaklıkları dürbünle görmüştür. Böylelikle insan, eylemsel yapısıyla ilkel doğadan sıyrılarak insansal bir doğa üretmiştir…” (a.g.e., sf. 261)

32. F. Engels, Doğanın Diyalektiği’nde şöyle yazar: “Doğa üzerindeki egemenlik elin gelişmesiyle, emek ile başladı ve her yeni ilerlemede insanın ufkunu genişletti, insan sürekli olarak doğal nesnelerin yeni, o güne dek bilinmeyen özelliklerini keşfediyordu. Diğer taraftan emeğin gelişmesi karşılıklı dayanışmayı ve ortaklaşa etkinliği çoğaltarak, bu ortak etkinliğin her bireye sağladığı yararı açıklığa kavuşturarak toplum üyelerinin birbirlerine giderek yaklaşmalarına zorunlu olarak yardımcı olmaktaydı.”

33. Francis Bacon, daha 1800’lü yıllarda insanın doğa üstündeki üstünlüğünün bilgiye dayandığını söylemiş; bilgiyi de insan zihni ile şeylerin doğası arasındaki “hayırlı birleşme” olarak ifade etmişti.

34. Doğanın Diyalektiği, sf. 264.

35. Ampiryokritisizm, sf. 205-206.

36. Kapitalistler, soyut ile somut arasında kurdukları bağ nedeniyle değil, bilimsel teknik gelişmeleri kâr amacıyla ve emekçilere karşı kullandıkları için suçlanmalıdırlar.

37. İnsanın kendi tarihini yaparak ve tarihi içindeki etken rolüyle “gözle görülür ilerlemesi”nin maddi koşullarının oluşturulmasında yaptığı keşiflerinin ve bunun daha tam bir ifadesi olarak bilimin oynadığı rol daha çok bir ilerleme etkeni olmasına rağmen, insanlık tarihinde, insan öznelliğinin, tutku ve istencinin oynadığı özel rol nedeniyle ilerleme ve gerileme bir aradadır.

38. Hegel sisteminde, bilgi yetersizliği bilginin kendi “konusuyla çakışmaması”ndan kaynaklanmayıp kendiyle kıyaslanmasının bir sonucudur. Düşünce düşünceyle kıyaslanarak eksiklik ve yetersizliği belirlenecek ve geliştirilerek mutlak kesin bilgiye ulaşılarak; madde ile onun bilgisi arasında ortadan kalktığı değişmez kesin sonuca ulaşılacaktır!

39. Anti-Dühring, sf. 87.

40. Bilimsel araştırmaların hareket ettirici sorularından biri de “doğrunun ve hakikatin nerede ve ne olduğu?”dur. Madde ve evrene dair bilginin gelişmesinde, deneysel bilginin ilerlemesi ve bunun tümevarım yoluyla sentezlenmesi hareket noktasını oluşturur. Henüz bilinemeyen durumdaki gerçekliklerin bilinir olması yolunda ilerlemeyi sağlayacak tek bilimsel yöntem budur. Bu düşünce olgulardan hareket eder, ancak sonuç için olguların basit gözlemini yeterli görmez. Doğa “laboratuvarı”nda deney, toplumsal yaşamda çok yönlü analiz kuram için gereklilik gösterir. Bu durumda, varlık kavramının pozitivist bir yorumla salt algılara ve onlarla bağlı fizik yasalarına indirgenmemesinin yanı sıra, maddi varlıkların aslında varolmayıp düşünsel olarak oluşturuldukları ya da düşünce görüngülerden ibaret oldukları yönündeki metafizik kurguların reddedilmesi gerekir.

41. Bir yıldız yılı = 365 kere 24 kere 3600 kere 300.000² km.

42. Bilimsel bilgi doğrudan gözlem ve algıyla sınırlı olmayıp, algı yanılgılarının deney yoluyla düzeltilmesini ve deneysel kanıtlanmayı da içerir.

43. Büyük bilim insanlarının “büyüklüğü”, sadece insanlık tarihinde büyük önem göstermiş buluşlara ve düşünce gelişimine katkılarında değildir. Onlar, ne denli büyük ilerlemeler ve başarılar kaydedilmiş olunursa olunsun daha katedilecek çok ama çok uzun yollar ve başarılması gereken devasa işler olduğunun bilinciyle hareket ettikleri için de büyük beyinler olarak anılmışlardır. Sokrates, “bir tek bildiğim vardır, o da bir şey bilmediğim” dediğinde, bilinen ile bilinmeyenin büyüklüğü arasındaki uçurumun farkında olmanın rahatlığıyla mı konuşmuştu, bilinmez ama; günümüzde diyelim evren hakkında geçmiş zamanlara göre çok daha ileri düzeyde ve zengin bilgilere sahip olmamıza karşın, evren üzerine bilinenlerden daha çok bilinmeyenin olduğunu; bunun da daha çok araştırmayı gerektirdiğini biliyoruz.

44. Hemen akla gelebilen çarpıcı örneklerden biri atomun parçalanmasının atom bombası olarak kitlesel imha için kullanılması —İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermekte olduğu bir dönemde ABD’nin Japonya’yı atom bombasıyla vurması, vb.—; ve nükleer enerjinin insan soyu ve doğanın korunumu gözetilmeden daha çok yağma ve yıkım pahasına kullanılmasıdır.

45. Dini-feodal despotluklar bilimsel düşünceye sınırlar çekip gelişmeyi engelleyici olurlarken, diyelim sosyalist Sovyetler Birliği döneminde, olanaklar bilim insanlarının kullanımı için seferber edilmiş ve günümüzde büyük ilerleme kaydedip yaygınlaşan bilgisayar teknolojisi ve doğal koşulları değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğinde ilkleri oluşturan ileri adımlar atılmıştır.

46. İnsan, diğer canlılardan yalnızca alet kullanmakla değil —çünkü basit araç kullanan bazı hayvan türleri vardır; karga, kunduz, arı, karınca gibi; kunduz ağaç dallarını kırıyor, yuvasını çamura buladığı ağaç dallarıyla yapıp bir giriş kapısı da dahil olmak üzere “evini” yapıyor— alet yapmayı başarmak-bilmekle ayrılabilmiştir. Düşünen hayvanlar olduğu gibi, bazılarının basit aletler yaptığı da biliniyor. Karga, kunduz, bazı maymun ve şempanze cinsleri alet kullanırlar; arılar bir mimar yeteneğinde altıgenlerden oluşan peteği inşa ederler. At ve köpek en duygulu hayvanlardır. Tilki kurnazlığıyla, kaplan “plan kurma”sıyla dikkat çeker, vb. Ancak, kendisini ve çevresini tarih içinde gerçekten dönüştürebilir olan sadece insandır. İnsan, deyiş yerinde ise bitmek-tükenmek bilmez soru ve ihtiyaçlarına yanıt oluşturma uğraşı içinde bilimsel gelişmeleri gerçekleştirmiş; yaşam koşullarının kaçınılmaz olarak önüne çıkardığı soru ve sorunlarına yanıt verebildiği oranda ilerleme göstermiş, bilinmezliklerini giderebildiği oranda kendi tarihinin de ilerletici gücü olmuştur.

47. Bilimsel uğraşı hemen her dönemde dini dogmalar ve ön kabullerle çatışma içinde olmuştur. Dini bilgi de sonuçta nesnel dünyada karşılaşıp çözümünde yetersiz kaldığı ya da tümüyle çaresiz düştüğü durumları, insan ve dünya dışı “güç”lere havale edip izaha yöneliktir. İslam’da bilgi ya da “ilim”, İslam’ın kuruluş yıllarına dek uzanır. “İlim”den kasıt teolojik bilgi edinimidir ve bunun da esasını “Allah’ın birliği ve tekliğine iman” oluşturur. Bilgiyi “ilim” olarak algılayan İslam’da, ağırlıklı olarak nakli ilimler öne çıkarılmıştır: Başlıca temsilcileri “Kelam”cılar olan “El ulum el akliyye” —vahyi ilimler—, bunların kaynağı “Kur’an”la birlikte “peygamberler”in yaşamından “esinlenilen” “Sünnet”tir, değişmez-değiştirilemez kurallar bütünü olarak alınmış ve akli ölçüt ve eleştiriden geçirilmeleri kabul edilemez gösterilerek benimsenmişler; ikincileri ise, “el ulum el akliyye”, ilimler olup gözlem, akıl ve düşünce yardımıyla gelişmeyi kabul etmekle birlikte, aklı ve deneyi spekülatif kuramlarla sınırlamışlardır. İslam, diğer tek tanrılı dinlere kıyasla daha fazla soyuttur. Soyutlamalar yaparak ve nesnellikten alabildiğine uzak durarak inanmayı önerir; daha doğru deyişle emreder! Buna göre, “Allah’ın varlığı”nı “görmek için”(!), doğal dünyanın, evrendeki her şeyin “onun yaratısı olduğu”na inanmak yeterlidir. Evren ve dünyanın “algılanması”, “Tanrı”nın tanınmasının zorunlu ilk basamağı sayılır. Bilmenin önemi inanmaya bağlı ve koşulludur; bilmek bunun için gereklidir. Bilme ve ilim üzerine hayli zengin ve denebilir ki derinlikli söylem de oluşturulmuştur: “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum”; “bilenle bilmeyen bir olmaz”; “İlim Çin’de de olsa gidip öğrenin” gibi özdeyişler bunu işaret ederler. İbni Sina, El Razi, İbni Rüşt vb. gibi bazı İslam “âlimleri”nin bilginin “insan doğasına bağımlı” ve “insanın yapısına göre biçimlenerek ortaya çıktığı”nı söylemişler ve “bilginin bütünü”ne ulaşmanın onun araçlarına ulaşmakla bağına işaret etmişler; böylece diyelim tıp bilimindeki gelişmeleri olumlu etkilemişler; pozitif bilimleri yadsıyan Gazali ise, gelişmelere barikat kuranların başında yer almıştır.

48. “Bilim Işığında Felsefe” adlı çalışması —Kırmızı Yayınları, Nisan 2007— da bulunan Nusret Hızır, felsefe, mantık ve bilim alanında makaleleri bulunan Türkiye’nin önemli bilim insanlarından biri olup, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde ilgili bölüm derslerini okutmuştur.

49. Bilge Karasu ve Füsun Akadlı ile 1979’da yapılan ve Mart 1980’de Milliyet-Sanat Dergisi’nde yayımlanan röportaj.

50. Nusret Hızır, Bilim Işığında Felsefe, Kırmızı Yayınları, Nisan 2007, sf. 18.

51. A.g.e., sf. 25.

52. A.g.e., sf. 37-38.

53. J. Politzer, felsefeyi, bilimlere dayanması ve bilime bağlı olması dolayımında bilimlerin bir uzantısı olarak görür.

54. Burada doğa bilimleriyle karşılıklı ilişkisinden söz edilen diyalektik materyalizmdir.

55. Gerçek, sözcüğün geniş anlamında somuttur: “Bu masa”dan, “şu köpek”ten, “o insan”dan söz edildiğinde, belirli, şu-bu-o olarak gösterip betimlenen bir varlık söz konusudur. “Bu masa”, bir çalışmanın, işin ürünü olarak tanımlanan şekli ve kimliğiyle belirli-bilinen bir masadır. Varlıksal gerçekliğin bir özelliği de emek sonucu oluşması-oluşturulmasıdır. Masa örneğinde “bütünsel gerçek”, bir masanın —bu masa—, kendisinden yapılmış olduğu malzemenin —kereste— doğada ve ağaç halindeki varlığıyla birlikte onun bu masa haline gelmesini sağlayan insan çalışmasından —emek-iş— da söz edilir; bunları içerir.

56. Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, 2015, sf. 36.

57. Lenin, Ampiryokritisizm, Sol Yayınları, S. Belli çevirisi, sf. 203.

“kaynayan ortadoğu”; bomba ve top sesleri ve kürdistan’daki durum üzerine

Yusuf Akdağ

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki gerginlik, çatışma ve savaş(lar) üzerine dergimizde çok sayıda makale yayımlandı ve her seferinde mevcut koşullarla birlikte olay ve gelişmelerin sunduğu veriler üzerinden durum irdelenmeye çalışıldı. Ancak, Türkiye’nin de dahil edilebileceği daha geniş bölgedeki gelişmeler o denli hızlı akışkanlık içindedirler ki, aktüel olanlarla sınırlı değerlendirmeler kısa sürede “eskimekte”; gelişmeler yeniden irdelenmeyi ihtiyaç haline getirmektedir.

Bu gereklidir; çünkü Suriye ve Irak’ta savaş devam ediyor ve buna bağlı olarak savaş sürecine askeri, diplomatik ve diğer biçimlerde dahil olan veya müdahalede bulunan güçlerin her birinin kendi çıkarları doğrultusunda izledikleri politikalara bağlı geliştirdikleri taktiklerin askeri güç kullanımıyla “test edildiği” bu geniş “saha”da halklar açısından durum giderek ağırlaşmaktadır. Son olarak Almanya’nın Münih kentindeki toplantıda alınan “karar”ın da işaret ettiği üzere, ABD ve Rusya’nın başını çektiği “şiddetin sonlandırılması” açıklamaları belirli bir beklenti oluşturmasına rağmen, çatışmaların büyüyen ve yayılan ateşi ya da diyelim Türkiye yöneticileriyle Suudi Krallığının provokasyon politikası, aksi yöndeki gelişme olasılığının göz ardı edilmemesi için yeterince tehdit edici birikimin var olmaya devam ettiğini göstermektedir. Savaşın sona erdirilmesi olasılığı tümüyle yok sayılamasa da, kısa sürede sonlandırılmasının zor, orta vadede ise çeşitli etkenlere bağlı ve bölge koşullarının ateşin yayılmasını nedenleyecek provokasyonlara açık olduğu söylenebilir.

Bu durumda ve bölgedeki gelişmelerden hareketle belirtirsek, bütün ötekilerden daha fazla öne çıkan ve bu özellikleriyle tartışmaların en fazla etrafında yoğunlaştığı başlıca üç önemli unsurdan söz edilebilir: Bunlar a-) Bölgedeki fiili savaş durumuyla birlikte savaşçı politikaların hangi yön ya da yönlerde evrileceği; b-) bununla da bağlı olarak emperyalistlerin bölge stratejileri ve bölgedeki fiili varlıklarının bölgenin “yeniden şekillendirilmesi” açısından potansiyeli ve anlamı; ve c-) Bölgenin çözümsüzlüğü devam eden; aynı nedenle de bugünün ve ne kadar süreceği şimdiden belirlenemeyecek önümüzdeki dönemin en önemli gerginlik ve çatışma nedeni olarak kalmaya devam eden, bu özelliğiyle de emperyalist büyük güçlerin bölge politikalarında istismara açık duran başlıca olarak Kürdistan ve Filistin sorununun çözümü –veya çözümsüzlüğü– açısından durumun ne ve nasıl olduğudur.

Bu kısa makalede, –önceki irdelemeler de gözetilerek– bu üç sorun ya unsur son gelişmeler bağlamında yeniden ele alınmaya çalışılacak.

YOĞUNLAŞAN ASKERİ HAREKETLİLİK, BÜYÜYEN SAVAŞ TEHDİDİ

Akdeniz’in büyük güçlerin savaş gemileriyle; Türkiye, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölge ülkeleri toprakları ve ‘sema’larının süpersonik savaş uçaklarıyla ‘dolup-taştığı’ bir dönemden geçiliyor. ABD ve Rusya başta olmak üzere hegemonya ve etkinlik alanları için rekabette iddia sahibi olan veya bu potansiyele sahip görünen hemen tüm güçler askeri, diplomatik ve mali güçleri ve araçlarıyla bölgede güç gösterisindeler. Karşılıklı tehditlerin bini bir para. Suudi gericiliği ve Katar gibi monarşist uşak yönetimler dahi, emperyalistlerle işbirlikçi burjuvazinin son on yıllarda politik alana daha etkin şekilde ikame ederek kullandığı dini-mezhebi politikalardan da güç alarak, Yemen’de doğrudan, Suriye ve Irak’ta dolaylı olarak savaş sahasında bulunuyorlar.

ABD askeri gücüyle Irak ve Suriye’de; Rusya Suriye’dedir. Rusya, Suriye yönetiminin yanında ve IŞİD ve öteki terörist çetelere karşı savaş halindedir. Etkili savaş silahlarını devreye koymuş, savunma ve saldırı savaş uçaklarıyla bombalamaları sürdürmekte; Türkiye-Suudi gericiliği ve Katar “cephesi”ne karşı İran’la birlikte hareket etmektedir. ABD ile hem belirli bir işbirliği içindedir, hem de her birinin kendi çıkarları ve öncelikleri dolayısıyla rakip güç konumundadır.

ABD ise, Rusya’nın en büyük rakibi ve bölgenin hâlâ en etkili gücüdür. Esat yönetimine ve onun geleceğine Rusya ile farklılaşan yaklaşımı bir yana bırakılırsa, İran ile yaptığı anlaşmayı da kullanarak, Irak ve Suriye’deki varlığından güç alarak bölgedeki etkisini genişletmeye; bunun için işbirlikçi yönetimleri mümkün olduğunca çoğaltmaya çalışmakta; mali, askeri ve diplomatik gücünü bunun için kullanmaktadır. Obama’nın son “Birliğin Durumu” konuşmasına da konu olduğu üzere, bölge ile sınırlı kalmayıp dünya ölçeğinde genişleyecek bir savaşın başlatıcısı olmayı, bugünkü aşamada çıkarlarına uygun görmemektedir.

AB’nin Alman, Fransız, İngiliz ve Hollandalı emperyalistleri ise, Rusya ve İran ile dolaysız çatışmaya girmeksizin ABD’nin yanında durmakta, ancak ikiyüzlü bir yararlanma politikasını da sürdürmektedirler. Türkiye yöneticileriyle Suudi Krallığının monarşisit burjuva çetesi tarafından kışkırtılan çatışmaların ve Suriye’deki iç savaşının neden olduğu bölgesel göçle yüz binlerin Avrupa topraklarına gelişini önlemek üzere Erdoğan yönetimiyle zindan bekçiliği pazarlığı yapmakta; Suriye’de “toplama kampı kurulması” yönündeki Türk politikasına güç vermekte; Türk devletinin Kürdistan’da sürdürdüğü katliamlara ve ülkenin işçi ve emekçileriyle ilerici aydınlarına yönelik saldırılarına sessiz kalarak destek olmaktadırlar.

İsrail ise, Arap milliyetçiliğinin düşmanlığını körüklemeyecek bir taktikle ABD’nin başını çektiği güçlerin yanında durarak bölgedeki etkin rolünü güçlendirmeye yönelmiştir. IŞİD türü Ortaçağ fanatizminin Arap halkları içinde güç kazanması onun aleyhinedir ve aynı nedenle o, kendisi için kuşatma anlamına gelecek bir bölgesel şekillenmeyi engellemek üzere çok yönlü faaliyet içindedir. İran’ın bölgede güç kazanmasını istememekte; Filistin halkının özgürlük mücadelesinde mevzi kazanmasına olanak sağlayacak ya da bu mevzileri genişletecek gelişmeleri engellemeye çalışmaktadır.

Bölgenin diğer önemli gücü olarak İran, ABD ve “Batı”nın koyduğu ambargoyu yarma olanağından da yararlanarak, Şiilik aracılığıyla ve askeri desteklerle etkisini genişletmeye çalışmaktadır. Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de önemli bir etkiye sahiptir.

Erdoğan yönetimindeki politik-askeri kast tarafından (mali oligarşik gücün en vurucu kesimi) Ortadoğu “bataklığı”na çekilen Türk devleti ise, IŞİD-Nusra çetelerine askeri, politik, mali ve diğer türden desteklerinin dünya ve bölge kamuoyunda teşhir olmasıyla bölgede en fazla yalnızlaşan güç durumundadır. “Kırmızı çizgi” ilanlarının; “yıkarım, vururum, kimse engel olamaz!” yönündeki söylem ve tehditlerinin ve askeri eylemlerinin savaş kışkırtıcı provokatif karakterine karşın, Suudi Krallığıyla Katar Emirliği dışındaki bölge ülkeleriyle de ciddi sorunlar yaşamaktadır. Suriye’yi yıkma, Irak’ta söz sahibi olma, Musul-Kerkük bölgesi üzerine “tarihsel” emellerini gerçekleştirme; Mısır’da “İhvan” (Müslüman Kardeşler) ve Kuzey Afrika’da aynı çizgide faaliyet yürüten partileri kullanarak bir tür yeni-Osmanlıcı yayılmayı gerçekleştirme politikasının Rusya ve ABD gibi büyük güçlerin barikatıyla ve İran gibi bir bölge gücünün karşı hamleleriyle –bunlara ortaya çıkması kaçınılmazlık gösteren Arap milliyetçiliği de eklenebilir– hemen hemen boşa çıkarılmış olması, provokatif ve savaş kışkırtıcı politikada yoğunlaşmasının etkenleri arasındadır.¹

TÜRKİYE YÖNETİMİNİN PROVOKATİF “ÖZGÜN” POLİTİKASI

Erdoğan yönetiminin izlediği bölge ve Suriye politikası, bölgedeki gelişmeler açısından ayrıca irdelenmeyi gerektiren özellikler göstermektedir. Türkiye yönetimi, bölgede çatışmaları körükleyen ve savaş kışkırtıcılığı yapan bölge güçlerinin ilk sırasında yer alıyor. Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye, Suriye’ye girme ve Kürt özerk bölgesini dağıtarak Kürtlerin ulusal haklarına sahip olarak yaşamak için yürüttükleri mücadeleyi kana boğma öncelikli politikasını, Rojova’yı top atışına tutarak, savaş körükleyiciliğini daha üst düzeye çıkardı. Uluslararası ve bölgesel düzeyde provakasyon ve şantajı da içeren bu politika, Suriye’den ve Rojova Kürtlerinden karşılık verilmesini kışkırtarak, Suriye’ye bir askeri saldırıyı “haklı gösterme” ve –“Ey NATO, saldırıya uğradım, Haydi Yardıma!”– çığlıklarıyla ABD’nin patronajında NATO güçlerinin Rusya’yı vurmasını sağlamayı; Suriye’ye yönelik emellerini gerçekleştirme olanaklarını böylece daha geniş şekilde elde etmeye kurguludur.

Provokatif olduğu ölçüde yüzeysel de olan bu kumarbaz politikası, daha önce H. Fidan, A. Davutoğlu ve F. Sinirlioğlu tarafından “Suriye’den Türkiye tarafına füze fırlatarak Suriye’ye saldırı gerekçesi yaratmak” şeklinde yazılan senaryo ile de uyumludur. Rojova vurulurken, Azez’e Gurka birlikleri sokuldu ve Ankara’da Genelkurmay önünde onlarca kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırı gerekçe edinilerek “fail” ilan edilen YPG-PYD’ne (yani Suriye Kürtlerine) saldırı yoğunlaştırıldı. Ellerinde herhangi kanıt olmaması ya da bombalı eylemi “TAK adlı bir başka örgüt”ün üstlenerek bombacının resimli bilgilerini yayımlaması, utanmazlığı ve yalanı yönetim politikasının unsuru olarak kullanmada ustalaşmış olanlar için önem taşımıyor. A. Davutoğlu ile T. Erdoğan için gerçek durumun ne olduğu önemsizdir; ve gerçeklere değil yalana gereksinim vardır.

Erdoğan yönetimindeki işbirlikçi gericilik, Kürt halkının ulusal haklarının gaspı politikasını sürdürmek üzere Kürdistan’ın kana boğulması ve Ortadoğu’da parsa toplamak için yanıp-tutuşmakta; ABD ve öteki Batılı emperyalistlerin Rusya, İran ve Suriye yönetimi ile açık ve topyekûn bir savaşa tutuşmasını provoke etme politikasını sürdürmektedir.² Bundandır ki, bugün bölgedeki gelişmelerin nereye doğru evrileceği sorusu, başka birçok etkenin yanı sıra karşı karşıya bulunulan bu provokasyon politikasının pratiğe geçirilip geçirilmemesiyle; içeride siyasal-sosyal hakları tümüyle gasp etmeye hazırlanan ve faşist baskıyla kitlesel sessizliği sağlamayı planlayan Erdoğan yönetiminin Türk ordusunu Suudi Kral mangaları ve Katar silahlı güçleriyle birlikte Suriye’ye saldırıya yöneltip yöneltmemesiyle de bağlı hale gelmiştir.

Ancak iki büyük emperyalist gücün Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’nun “paylaşılması”nı kesin sonuçlarına ulaştırabilecek kapsamlı ve büyük bir savaşa henüz “mecbur olmamaları”; bölgedeki gelişmeler bunun için birikim yapmaya devam etmesine karşın henüz bunun zorunluluk hali almamış olması, Türk gericiliğinin plan ve amaçlarını da açmaza düşürüyor. Bölgeye üşüşen büyük güçlerin çıkarları, işbirlikçi de olsa “kendi hesabına ve aykırı politikaları gerçekleştirmek isteyen” Türk yayılmacı politikasını “had bilme” sorunuyla yüz yüze getiriyor. Bölgedeki güç ilişkileri, Rusya’nın “saha”daki fiili varlığı, özellikle de “stratejik baş efendi” ABD’nin kendi çıkarlarına bağlanan “olmaz”ı, başka birçok etkenle birlikte, Türk devletinin Suriye politikasının güncel engellerini oluşturuyor. Buna karşın, onun Suriye’ye girmesi savaş alanının genişlemesine yol açacak, Türkiye’yi Rusya ve Suriye ile birlikte İran askeri gücüyle karşı karşıya getirecektir. Herhangi saldırıya uğramamasına karşın bir başka ülkeye yönelik askeri harekatı NATO’nun üye ülkelere saldırıyla ilgili 5. Maddesini geçersiz kılmasına yol açacak ve John Steltenberg gibi azgın bir ırkçı saldırganın tehditlerine rağmen, ABD patronajındaki NATO, Rusya ile savaşa girmeyebilecektir. Nitekim, Lüxemburg Dışişleri Bakanı bu “ihtimal”e işaret etmiştir. T. Erdoğan bundandır ki, ikide bir “Eyy ABD!” diye sözüm ona kabadayılık taslayarak “El zaten iplemiyor, bari tebaam tatmin olsun!” çabasındadır.

“Suriye’de siyasal çözüm” için Rusya ile işbirliği içinde olduğunu ve Türkiye yöneticilerinin “terörist” çığırtkanlığını hiçe sayarak “IŞİD’e karşı PYD ile işbirliği yapmaya devam edeceğini” açıklayan bir ABD’nin, Kral ve “nevzuhur” Türk Sultan tarafından tuzağa düşürülmesine gözü kapalı durmayacağı söylenebilir. “Kürt koridoru”nu vurma isteğiyle yanıp tutuşan Erdoğan yönetimi, ABD açısından da provokatif özellik gösterecek böylesi bir adımı kolayca atamayacaktır. Öyleyse, ABD ve NATO desteği almamış Suudi-Türkiye “cephesi”nin Suriye, Rusya ve İran’la savaşı göze alması, ancak bile isteye bir provokasyon girişimi olabilir. Ama bu durumda bile, onlar, ummadıkları karşı kuvvetlerle yüz yüze gelecek; bölgenin ve dünyanın kana bulanması provokasyonunun başlıca sorumluları olarak lanetlenecek ve herhangi mevzi kazanmaları bir yana, her biri kendi içlerinde de büyük kayıplara uğramaktan kurtulamayacaklardır.

NE OLACAK SORUSU VE GELİŞMELERİN YÖNÜ

Emperyalist büyük güçlerin farklı araç ve yöntemlerle dahil oldukları “savaş konsepti”, fiili savaş hali ve onun daha da genişlemesini tahrik eden gelişmeler, bölgenin “yeni paylaşıma tabi tutularak yeniden oluşturulacağı” propagandasını güçlendiren yeni olayların desteğinde giderek karmaşık hale gelirken, aynı durum, önümüzdeki dönemde nelerin yaşanabileceği üzerine kesin belirlemelerin bugünden yapılmasını da olanaksız kılmaktadır.

Buna karşın, askeri çatışmaları da içeren çok yönlü, çok bileşenli ve karmaşık gelişmelerin çelişkileri keskinleştirecek yeni unsurlar kazanarak “ilerlediği” söylenebilir. İstikrarsızlık derinleşmiş, çatışma unsurlarına yenileri eklenmiştir. Gelişmeler, ‘sahaya inen’ ve çeşitli “bağlaşıklıklar oluşturarak” mevzi kazanmaya çalışan büyük güçlerden herhangi birinin tek başına ve tüm diğerlerini etkisiz kılarak tam bir denetim ve hakimiyet sağlamasını olanaksız kılacak yöndedir. Her biri diğerinin güç kaybetmesi için çeşitli araç ve yöntemlere başvurarak kendi etki alanını genişletmeye çalışmakta; bu da, onları karşı karşıya getirerek hedeflerine varmalarını zorlaştırarak, ilişkilerin daha fazla gerilmesine yol açmaktadır.

Buna rağmen, bölgede daha geniş sahaya yayılacak ve yeni bir dünya savaşına genişleyecek savaş politikasının, ABD ve Rusya gibi, şu anda bölgedeki en etkili güçler açısından henüz bir ivedilik göstermediği; rakip emperyalistler olarak güç dalaşı içinde olmalarına; bölgedeki işbirlikçilerini de kullanarak etkinliklerini artırmak üzere askeri güç kullanmalarına karşın henüz kaçınılmaz hale gelmediği söylenebilir. Ne var ki, bölge provokasyonlara oldukça açıktır ve provokatörce politikalar izleyen güçler az değildir. Bu bakımdan savaşın büyüyerek yayılması tehdidi ve tehlikesi devam etmektedir. Bütün öteki etkenler bir yana, emperyalist büyük güçlerin bölgedeki varlığı; onların dolaysız olarak ve işbirlikçileri aracıyla sürdürdükleri politikalar, ulusların özgürlüğü, halkların demokratik ve eşit haklara dayalı kardeşliği; ya da bölgenin huzur ve güveniyle değil, kendi çıkarlarıyla bağlıdır. Emperyalistler, istikrarın değil istikrarsızlığın etkeni ve gücüdürler. Diğer yandan İran, Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’ın aşırı silahlanmaları ve askeri politikaları öne çıkarmaları başlı başına bir tehdit oluşturuyor. Bölgenin etkin gücü olma ve etkisini daha geniş alana yaymak için İran, Türkiye ve Suudi gericiliğinin gerginlik ve çatışmaları körükleyen ve askeri eylemlere başvurmaktan geri kalmayan politikaları çelişkileri keskinleştirici ve yeni çatışmaları kışkırtıcı işleve sahiptir. İsrail yöneticileri ise, bölgenin en önemli nükleer gücünü ellerinde tutmalarına güvenerek ve Araplar başta olmak üzere bölge ülkeleri yönetimlerinin kendi aralarındaki çelişkiler nedeniyle halkların Siyonist barbarlığa karşı birleşik mücadelesinin örgütlenememesinden güç alarak, sinsice beklemektedir.

ABD ve Rusya’nın “çözüm planı”nı bozma anlamına gelen Türk saldırısının ABD onayı olmaksızın gerçekleşmesi olanaksız değil, ancak zordur.³ Amerikan yönetimi, “Tampon Bölge”, “Güvenlikli Bölge” adı altında Suriye topraklarında işgal edilmiş bir alan oluşturulmasını savunan Erdoğan yönetimini reddetti. ABD, kendi çıkarlarına öncelik vereceğini, günümüze dek, denebilir ki, yüzlerce kez göstermiştir. Obama’nın son “Birliğin Durumu” konuşmasında ileri sürdüğü üzere Vietnam ve Irak işgallerinden “çıkardığı ders”, yeni işgal ve saldırıları tümüyle dışlamamakla birlikte o, hakimiyetini askeri savaşa girmeksizin de sağlamak için yeterince güce ve olanaklara sahiptir. IŞİD’e karşı askeri operasyonları önemli oranda Rusya’ya ihale etmiş görünmesinin nedeni, Rusya’nın zayıflaması ve ambargonun da etkisi altında rekabette güç kaybetmesi taktiğiyle bağlıdır. Ancak, Rusya’nın bu bölgede etki alanını genişletmesi, ilan edildiği üzere, ABD’nin çıkarlarıyla karşıtlık gösterir ve bu durum iki büyük güç arası rekabetin en önemli unsurlarından biridir. ABD’nin “Rus yayılması”na boyun eğmesi beklenemez. Arap milliyetçiliğini kışkırtıcı “Türk hırsı”, Şiiliğin güçlenmesini körükleyecek Suudi çılgınlığı ve özellikle de İsrail’e karşı tehdit oluşturacak dini-etnik hareketlerin güç kazanmasının –onlar kullanılma olanağı yaratmalarına rağmen– çok ciddi tehdit içerdiği ortaya çıkmıştır. Irak’ta işgal sonrası gelişmelerin yol açtığı derin istikrarsızlık ve mezhep çatışması dünya halkları tarafından Amerikan “özgürlükçü” ikiyüzlülüğüne ayna tutan bir özellik göstermiştir. Kendi aleyhine artan hoşnutsuzlukların ve güven yitiminin farkında olan Amerikan emperyalizmi, bu nedenle “barışçıl çözümler” üzerine ikiyüzlü açıklamalara daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

O, Türk milliyetçiliği ve İslami politikalardan yararlanma deneyimine sahiptir ve Türk devletinin bölgeye yönelik yayılmacı emellerini yakından bilmektedir. Bunun içerdiği tehlikelerin farkında olarak, ve asıl kendi emperyalist çıkarlarının ihtiyaçları nedeniyle, yeni Osmanlıcı yayılmacılık çizgisi izleyen Erdoğan’ın kendi hesabına maceracı eylemlerine teşne olmamakta; onun Suriye’ye “birlikte girme” ısrarına rağmen “oyuna gelmemekte”dir! Irak’ta ve Suriye’de “birlikte olma” isteminin ABD’cesi, “benim komutam altında bana tabi olarak ve benim çıkarlarıma bağlılık göstererek hareket edersen seni gölgeme alabilirim” şeklindedir! Türkiye gericiliğinin İsrail ile ilişkilerinde Amerikan rotası ve etkisi ile yöneldiği politika düzeltmesi ve son olarak Mısır yönetimiyle yaşanan gerginli ve Müslüman Kardeşler’le ilişkilerin seyrinde aldığı tutumda görünen değişiklikler, örnekler arasındadır. ABD temsilcilerinin Rojava’yı ziyaret ederek Kürt siyasi-askeri yöneticileriyle aynı fotoğraf karesinde görünmeleri; Türkiye’nin politik-askeri üst yönetimi için yolların engellerle dolu olduğunun diğer bir göstergesidir.⁴

Bütün bunlara rağmen, olgular ve gelişmeler, bölgenin ezilen ulus ve halkları açısından savaş tehdidi başta olmak üzere sermaye ve devlet saldırılarının giderek yoğunluk kazanacağı bir sürece girildiğine işaret etmektedir. Savaşın şiddetlenerek ve daha geniş alana yayılarak büyüyüp büyümeyeceğinden bağımsız olarak, saldırı ve şiddet politikalarının öne çıkması başlı başına bir tehlikedir. İçeride hakların gaspı, biçimsel demokratik görünümlere son verilmesi, milliyetçilik ve mezhepçiliğin artan istismarı; dışarıda diğer ülkelere karşı düşmanlık, provokasyon ve çatışmalarda artış beklenebilir gelişmeler arasındadır.

Diğer yandan, bölge barışı ve ülkelerin toprak bütünlüğü üzerine lafazanlıklara karşın eylemleri farklı olan emperyalist (ve işbirlikçi gerici) lafazanların tümü yıpranmaya ve inandırıcılıklarını yitirmeye mahkûmdurlar. Sahip oldukları etkiyi artırarak denetim ve kaynaklara erişim olanaklarını genişletmek isteyen büyük emperyalist güçler dahil olmak üzere, bölgeye dışarıdan müdahale edenlerin hemen tümü, bölge halkları önünde ve nezdinde güven kaybına uğrayalı uzun zaman oluyor.

Rusya’nın, başarabilirse eğer, etki alanını genişleterek elde edeceği kazanç, ekonomik, mali, siyasi ve askeri güç kaybı pahasına olacaktır. Ancak o, savaş “sahası”nın en etkili –ve eğer “Cenevre III” türü “barış” ve “siyasal çözüm” üzerinden bir sonuç sağlanabilirse– bölgedeki konumunu güçlendirecek güçlerinden biri durumundadır.

En az yıpranmayla en etkili güç olmayı hesaplayan ve Rusya’nın yıpranması ve güç kaybına uğramasından yararlanmayı da içeren politikasıyla ABD’nin, IŞİD ile “gerçek bir savaşa tutuşmadığı” görüşü yaygındır. AB ülkelerinin “insan hakları” söylemi dahil her konuda ikiyüzlü ve alçakça bir izleme ve yararlanma politikası izledikleri, giderek daha fazla açıklık kazanıyor. Avrupalı yöneticiler için savaştan kaçıp ölümü göze alarak yollara düşen yüz binlerce “yeni göçmen” istismar ve pazarlık nesnesi durumundadır.

Türkiye ise, yöneticilerinin izledikleri savaş kışkırtıcı provokatif ve saldırgan politikasıyla en güvenilmez; en fazla tecride mahkum ülke –ve devlet– durumuna düşmüştür. Rusya ve İran’a karşı ve Suriye’yi “fethe hazır!”; Kürt özerk bölgesini yıkmak için “can atan” ve ABD’nin stratejik-taktik çizgisiyle uyumsuzluk sancıları yaşayan provokasyon gücü konumundadır. Türkçü şoven ve ayrımcı politika izlemekte; Kürt ulusal direnişini ve demokratik siyasal-sosyal haklar için mücadeleyi “düşman icadı ve girişimi” göstererek ezmeye çalışmakta; gericiliğin tahkimi ve kitlelerin yedeklenmesiyle güç toplayarak yayılmacı emellerini gerçekleştirmek istemektedir.

“YENİ SYKES PİCOT” MU?

Bölgedeki gelişmelerden hareketle ve özellikle de Suriye Kürtlerinin Rojova’da özerk-otonom bir oluşum gerçekleştirerek kendi kaderleri üzerinde etkin olmaya başlamalarını örnek göstererek, Türk şoven politikacılarla ırkçı-faşist propagandacılar, “Yeni Bir Sykes Picot Anlaşması”nın⁵ gündeme getirildiğini ileri sürerek, Türk burjuvazisiyle birlikte Türk halk kitlelerini Kürt karşıtlığında birleşmeye çağırıyorlar. Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin emperyalist politikalar dolayımına alınarak haksız gösterilmesi ve Kürtlere karşı inkarcı imha savaşının haklı ve meşru sayılmasının entrikalarla dolu bir yöntemidir, bu.

Mevcut durum ve gelişmeler bu demagojik söylem ve kara propagandayı inandırıcı kılacak unsurlara sahiptir. ABD’nin IŞİD karşıtı “koalisyon” kapsamında Suriye Kürt hareketi (PYD) ile birlikte hareket etmesi ve Rojova’daki oluşumu yıkma yönündeki Türk devlet politikasına destek vermemesi, Rusya’nın “Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin kendi haklarına sahip olarak yer alacakları” yönündeki açıklamaları ve PYD’nin özelikle de iki büyük güçten gördüğü destek, bu propagandanın en önemli ve güçlü argümanını oluşturuyor. Erdoğan ve onu izleyerek Davutoğlu-Çavuşoğlu, “Ey ABD, sen kimin müttefikisin?” diye bağırdıkça, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan, sözcü John Kirby aracıyla, Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin “terörist grup olarak görülmediği ve desteklenmeye devam edileceği” açıklamalarının gelmesi, milliyetçi-şoven propagandaya güç vermekte; “ülkemizi bölecekler, birlik-bütünlük halinde devletimizin ve hükümetimizin etrafında kenetlenelim” söylemini etkili kılmaktadır.⁶

Emperyalistler kuşku yoktur ki, ezilen ulusların koruyucuları değillerdir. Çıkarları gereği ulusal sorunları kullanmaktan, ulusal hareketlerin kendilerine bağlı bir çizgide şekillenmelerini sağlamaya çalışmaktan geri durmazlar. Onların yeraltı-yerüstü kaynaklarını sömürmek ve yaşadıkları toprakları, stratejik konumuna bağlı olarak ve geçiş yolları çerçevesinde denetim altında tutmaya çalışırlar. Emperyalist devletlerin bu politikası, Kürtler açısından da somut bir tehdit ve tehlike oluşturur. Öncesi bir yana; Irak Kürdistanı Federe Devleti’nin ABD ile ilişkiler çerçevesinde geçirdiği “evrim” ve Barzani yönetiminin izlediği çizgi bu bakımdan bir tecrübe olmuştur. Türkiye Kürt ulusal hareketi, gerek bu olumsuz tecrübenin tanığı olarak, gerekse sosyal dayanağının ana kitlesinin kent ve kır yoksulları, başta yoksul köylüler olmak üzere Kürt emekçileri ve küçük burjuva kesimler olması gibi özellikleriyle ve uzun mücadele sürecinin kazanımlarını heba etmeyecek bir tutuma sahip olmasıyla emperyalist ve işbirlikçi tuzaklara karşı daha donanımlıdır.

Bölgeye üşüşen emperyalistler için asıl hedef, bölge üzerinde, bölge ülkelerini ve kaynaklarını denetleyecek bir etkinlik kurmaktır. Bunun için bölge ülkeleri ve devletleri arasındaki çelişkilerden olduğu kadar, ulusal, dini ve mezhebi anlaşmazlıklardan da yararlanmaktan geri durmayacaklardır. Bölgesel etki gücüne sahip ya da emperyalistlere sorun çıkaran devletlerin –ki onların işbirlikçi olmaları sorunsuz bir uyum gösterildiğini kanıtlamaz ve bunun örnekleri Türkiye açısından da gösterilebilir– hizaya getirilmeleri ve o da olmazsa, daha yıkıcı politikaların deneme tahtasına dönüştürülmeleri mümkündür. Türkiye ise, özellikle devletin Kürt politikası bağlamında, Kürtlerin ulusal kendi kaderlerini tayin hakkının reddi politikasıyla bölgenin bölünmeye aday ülkelerinden biri durumundadır. “Aynı ortak vatanda ve fakat ulusal haklara tam sahip olarak yaşama”, “anadilde eğitim ve özerk yönetim” taleplerini silah gücüyle etkisiz kılarak Kürtleri teslim almakta direnen Türk devlet politikası, bölünmeye götürecek asli faili de işaret ediyor. Bu fail, Kürtler değil, inkarcı-şoven hakim güçler; onların askeri-politik temsilcileridir ya da bölünme bir gün söz konusu olacaksa eğer, faili onlar olacaklardır.

Buna rağmen ve bugünden bakılarak söylenirse, Türkiye’nin Amerikan emperyalizmi açısından hali hazırdaki önemi, bölünmesini değil “bütünlüklü peyk olarak tutulması”nı; taşeron güç olarak kullanılmasını gerekli kılıyor. Rusya’nın politikası ise, denebilir ki, daha özgün olmuştur. Çarlık-Osmanlı savaşları dönemi bir yana bırakıldığında, Rusya’nın Türkiye’nin bölünmesine götürecek bir politikası günümüze dek somut olarak söz konusu olmamıştır. Sosyalist Sovyetler Birliği, Türkiye’nin Batılı emperyalistlerin hegemonyasına girmemesi için çaba göstermiş; ulusal kurtuluş savaşını desteklemiştir. Günümüz Rusya’sı ise, Türkiye’nin Kafkas halklarını Rus düşmanlığı çizgisinde ayrılmaya kışkırtıcı eylemleri nedeniyle Türkiye yönetimine diş bilemesine ve Rojova Kürtlerine desteğine karşın, “Türkiye’yi bölme”ye yönelik bir politik-askeri pratiğe henüz girişmiş değildir. Türkiye Kürt hareketine karşı kitlesel katliamları da içeren saldırılara ve Kürt kentlerinin yıkılmasına verilen emperyalist destekle birlikte Türkiye toprakları ve askeri üslerinin Amerikan emperyalizmine açılması ve yine AB üyesi ülke yöneticilerinin Kürtlerin direnişinin ve işçi ve emekçilerle ilerici aydınların istemlerinin tank ve top atışlarıyla ve polis-jandarma zulmüyle ezilmek istenmesine destekleri, başka şeylerin yanı sıra, Kürt ulusal direnişinin demokratik karakteriyle de bağlıdır. Emperyalistler, Kürt ulusunun Türk hakim sınıflarına bağlı ve ezilen ulus konumunda tutulması politikasını desteklemekte, ancak bunun oluşturduğu potansiyel tehlikenin farkında olarak, Türk devlet ve hükümetinden daha esnek ve –tabii ki görünüşte– “demokratik” bir politika izlemesini istemektedirler.

“Sykes Picot”a gelinirse, o, devrimci Rusya (SSCB) tarafından deşifre edilmesiyle önemli oranda akamete uğratılan ve tam olarak uygulanamayan bir anlaşma olarak tarihe geçti. Üzerinden yüz yıla yakın zaman geçti. O zamandan bu yana uluslararası koşullar ve güç ilişkileri çok yönlü ve kapsamlı değişimler gösterdi. Bugün, aynı türden bir paylaşımdan değil, güç ilişkilerindeki ve sömürge politikasındaki değişime bağlı yeni türden etki alanları ve kaynakların denetimde tutulması stratejisinden söz edilmelidir. Ortadoğu kaynamaya devam etmektedir ve dış emperyalist müdahalelere açık olmakla kalmamakta, fiili müdahalelere sahne olmaktadır. Irak, Suriye ve Libya eskisi türden olmayacak düşmanlaştırıcı fiili bölünmelere tabi tutulmuş; halklar arasına “nifak ekilmiş”tir! Ancak bölge ülkeleri için sınırların emperyalistler eliyle yeniden çizilmesi, yüz yıl öncesi olduğu üzere, kolay değildir. Uluslaşmanın düzeyi, antiemperyalist pratikler, sınıfların ortaya çıkması ve farklı çıkarları üzerinden mücadeleleri, koşullara bağlı ve koşulları da değiştiren önemli etkenlerdir. “Şu ülke şu emperyalistin payına, bu ülke ötekinisin” dayatması artık daha zordur. Emperyalist büyük güçler açısından da, ülkeleri ve kaynaklarını sömürmek için paylaşımın farklı biçim ve yöntemleri söz konusudur.

Tüm bunlar, “Yeni Sykes Picot” propagandasının asıl hedefinin emperyalist paylaşım karşıtlığı olmayıp halkların sömürücü egemen sınıflara ve onların siyasi-askeri yönetici kastına bağlı ve sessiz kalmaları olduğunu göstermektedir. Bölge ülkeleri halkları bu gerici propagandanın tuzağına düşmemeli, emperyalist gericiliğe ve işbirlikçi hakim sınıfların devletlerine karşı mücadeleyi birleştirmelidirler.

KÜRT DİRENİŞİNİ EZME GAFLETİ VE TÜRKİYE EMEKÇİLERİNİ FELAKETE ÇEKME PROVOKASYONU

Tayyip Erdoğan, Amerikan “Neocon”larının 2000’li yıllara girerken Türkiye’deki yeni “yıldızı” olarak parlatıldı. “Ecdat” ve “İslam” armalı “yeni halife sultan”, kaftanını sarınmış olarak AKP’nin başında ve ekibiyle birlikte zaten içinde şekillenip güç topladığı devlet kurumlarını bir süreç içinde ele geçirip yeniden şekillendirirken, Sünni kitlelerin kendisini destekleyen kesimlerini en geri değer yargıları ve hurafelerin etkisinden yararlanarak yedeklemeyi de başardı; ve içerde ve dışarıda gerginlik, çatışma ve savaş politikasını yönetim tarzı olarak benimsedi. Bu politika, şimdi Kürdistan’da yıkım ve katliamlarla, ülkenin batıdaki büyük kentlerinde hak talebinde bulunan işçi ve emekçileri, gençleri ve ilerici aydınları baskıyla dize getirmek üzere dizginsiz bir barbarlıkla sürdürülmektedir. Ezilen ulusun tam hak eşitliği istemine karşı ezen burjuva tiranlığı ve gericiliğinin ırkçı-şoven militarizmini tank-top ve bombardıman uçakları desteğinde tırmandıran ve bunu da “Türk yurtseverliği” olarak reklam ederek Türk halk kitlelerini yedeklemeye çalışan bu şiddet, provokasyon ve yalan yönetimi, ülkeyi giderek artan şekilde savaş ortamına sürüklemektedir.

Peki, Cizre, Sur, Slopi, Nusaybin, Yüksekova, İdil ve Kürt ulusal başkaldırısının ileri düzeyde güç toplamaya devam ederek sürdüğü kent ve kır bölgelerinin hava ve kara bombardımanlarıyla “düşürülmesi” ya da Erdoğan-Davutoğlu ve Hulisi Akar’ın söylemiyle “terör”ün ezilmesi (!) durumunda, Erdoğan yönetimindeki devletin Kürt politikası başarı mı kazanmış olacaktır? Hayır, Erdoğancı “tek ulus”çu politikanın başarılı olması olanaklı değildir! Kürt direnişi geçici olarak geriletilebilse dahi, önceki on yıllarda olduğu türden bir geriye atma mümkün olmaktan çıkmıştır.⁷ Artık feodal-aşiretçi ve lokal düzeydeki başkaldırılar değil, kapitalist gelişmenin olanaklı hale getirdiği ve önceki başkaldırıların zayıflık ve başarısızlıklarını nedenleyen koşulların değişimiyle aktüel Kürt uyanışını ulus çapında ve modern bir hareket düzeyinde gerçeklik olarak ortaya çıkaran koşullardan ve bunun sosyal dayanaklarından/güçlerinden söz edilmelidir.

Bölgedeki genel gelişmelerin yarattığı yeni duruma yukarıda işaret edildi. Bu gelişmelerle bağı içinde Kürt ulusal mücadelesinin Irak Kürt Federe Devleti, Suriye’deki özerk yönetim ve Türkiye Kürdistanı’ndaki ulusal uyanış ve direnişin bölgesel ve uluslararası ‘arena’da kazandığı ya da sahip olduğu yeni mevzi ve olanaklar, onun eskisi türden yöntemlerle bastırılmasını mümkün olmaktan çıkarmıştır.

Kürt sorunu bölgesel ve uluslararası karaktere sahip bir sorundur. Kürdistan, kuşkusuz kökleri tarihin geçmişine uzanan bölünmüşlüğü nedeniyle bir tek yurt/ülke ve devlet durumunda değildir ve henüz bundan uzaktır. Farklı ülkelerde ve farklı devletlerin yönetimi altında uzun yılar kalmış olmaları nedeniyle Kürtlerin bu farklı ülkelerde yaşayan ve belirli bazı farklı şekillenmelere yol açan toplumsal gerçekliği, birleşme ya da her birinin olduğu topraklarda kendi kaderini belirlemiş olarak yaşamasının başlıca tayin edici etkenleri arasındadır. “Tek ülkede birleşmiş ulus” olarak yaşamının gerçekleşip gerçekleşmemesi çok bileşenli, çok yönlü gelişmelerle, büyük güçlerin ve bölge ülkeleri yönetimlerinin ilişkileri ve politikalarıyla bağlı olduğu kadar, her bir ülke ya da “parça”daki Kürtlerin ilişkilerinin önümüzdeki orta-uzun vadeli süreçteki gelişimiyle de yakından bağlıdır. Kürt özgürlük mücadelesi bölgenin stratejik önemi ve konumu nedeniyle de birbiriyle ilişkili çok sayıdaki gücün müdahalesine, bölge ülkelerinin etnik/dini ve mezhebi farklılıklarının istismarı üzerinden şekillenen milliyetçiliklerin baskısına ve daha farklı biçimde değerlendirilebilir olan kendi iç yapısına bağlı zorluklara açık durumdadır.

Bütün bunlara rağmen o artık yeni ve gelişkin farklı olanaklara da sahiptir. Irak’ta Kürt Federe Devleti’nin varlığı, Rojova’da şekillenen özyönetim ve Türkiye Kürdistan’ında ulusal demokratik bir başkaldırının kitlesel boyutlarda devam ediyor olması, ulusal hak eşitliği için yürüttüğü mücadelenin başarısı için büyük ve önemli bir dayanak oluşturmuştur. Türkiye Kürtlerinin kendi kaderlerini kendilerinin belirlemeleri için yürüttükleri özgürlük mücadelesinin barbarca yöntemlerle ve eski zamanlarda yapıldığı üzere bastırılarak ezilmesi, –geçici yenilgiler alsa dahi– artık mümkün olmayacaktır. Erdoğan yönetiminin Rojova’daki Kürt özerk şekillenmesini yıkmaya bunca soyunuk olmasının nedeni, Rojova’nın Türkiye Kürdistanı ve Türkiye Kürdistan’ındaki direnişin de tersinden Rojova için oluşturduğu dayanaktır.

Bu nesnel durum ve gelişmeler Kürt direnişinin tümüyle bastırılmasının ve ulusal taleplerin bir kez daha gündeme gelmeyecek şekilde “tarihe gömülmesi”nin engelidir. Barbarlık ve vahşet ile bir ulusun teslim alınması devri geçmiştir. Kürt yoksul yığınları mücadelenin en önemli ve başlıca gününü oluşturuyorlar ve milyonlarcadırlar. Birkaç bininin katledilmesi –ki tarihe düşülmüş leke olarak bu barbarlık her zaman lanetlenecektir– mücadelenin devamını engelleyemez.

Diğer yandan Kürt mücadelesi ve direniş hareketi ciddi tehditlerle karşı karşıyadır. Bölgedeki gelişmeler ve emperyalistlerin bölgedeki fiili varlıkları, aralarındaki çelişkilerden yararlanma olanağı doğurmakla birlikte, tüm bölge halkları için olduğu kadar ezilen Kürt ulusu açısından da tehlikelerle doludur. Bağımsızlıkçı çizgideki özgürlük mücadelesi emperyalist çıkarlarla karşıtlık gösterir ve şüphesiz emperyalistler, hareketi etki altına almak için bin türden manevradan kaçınmayacaklardır. Özgürlükçü çizgide ısrar ve devrimci uyanıklık günümüzde çok daha büyük önem kazanmıştır.

SAVAŞA KARŞI BARIŞ, İÇİŞLERİNE KARIŞMAMA, HAK EŞİTLİĞİ VE ÖZGÜRLÜK İÇİN MÜCADELE

Askeri-politik diplomasi ve fiili eylemlerin son birkaç haftada kazandığı yoğunluk dahi, bölge ülkeleri halkları aleyhine tehdit ve tehlikenin giderek büyüdüğünü göstermektedir. Halklara karşı saldırganlığın ivme kazanması ve savaş kurbanları olarak büyük bedeller vermelerini tetikleyen düşmanlaştırıcı ve güvensizleştiri politik-askeri gelişmeler milliyetçiliğin ve dini-mezhebi fanatizmin güç kazanması için verimli ve geniş alan oluşturmuş; halkların kendi hakları için ülkelerinin egemen güçlerine karşı mücadele yerine diğer ulus ve haklara karşı tepki biriktirmeleri için uygun ortam yaratmıştır. Sermaye iktidarları bu durumdan azami ölçüde yararlanmakta; ve Tayyip Erdoğan yönetiminin yaptığı türden “milli öfkeyi dalgalandırma” sinsi taktiğiyle emekçileri tuzağa düşürmeye çalışmaktadırlar. Bölge halklarının ve her bir ülkedeki emekçilerin aleyhine olan bu durum şoven-ırkçı ve mezhepçi girişimlerin güç kazanmasına olanak sağlamakta, bölge halklarını büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır. Ancak bu durum, işçi ve emekçileri, kendi burjuva egemenlerinin hain ve halk düşmanı şoven politikalarına yedeklenmeksizin, barış, ulusların hak eşitliği, halkların kardeşliği ve özgürlüklerin kazanımı için mücadeleden alıkoymamalıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin; kent ve kır yoksullarının uyanıklığı bu bakımdan özel bir önem kazanmıştır.

Emperyalistler ve işbirlikçilerinin çıkarlarıyla bağlı ve politikalarının ürünü olan çatışma ve savaşların daha da büyümesi, başından itibaren görüldüğü üzere, en büyük zararı halklara verecek; onlar savaşın başta gelen kurbanları olacaklardır. Bunun içindir ki, tüm bölge ülkeleri halklarının anti emperyalist, işbirlikçi yönetimlerin provokatif ve mezhepçi kışkırtmalarını boşa çıkaran mücadelede birleşmeleri ve bölge düzeyinde dayanışma içinde hareket etmeleri yaşamsal önemdedir. Etnik-ulusal ve dini-mezhepsel çelişkilerin burjuva yönetimlerle Ortaçağcıl gerici kesimler tarafından kullanılmasına on yıllardır tanık olan bölge halkları, kendi gerici hükümet ve devletlerinin yanında değil, özgürlük ve demokrasinin kazanılması ve bu temelde halkların kardeşçe yaşamasının olanaklı hale gelmesi için, işbirlikçi burjuva yönetimlere; burjuva monarşist uşaklara ve emperyalist güçlere karşı mücadeleye atılmalıdırlar. Savaş karşıtı ve barış için mücadeleyi yükseltmek tek doğru yoldur.

Dipnotlar

1. Erdoğan yönetimi Irak’ın Musul-Beşika bölgesine asker çıkardı. Irak devlet yöneticilerinin protestolarını ve bu durumu Irak topraklarının işgali olarak gördüklerini ve derhal çekilmelerini istemelerine ve bu yönde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘ne şikayet etti. ABD’nin “askerinizi geri çekin!“ tepkisi üzerine bir bölümü geri çekilirken diğerlerinin yerleri değiştirildi. Irak askeri harekat haklarının doğduğunu açıklayarak protestosunu sürdürdü. Erdoğan-Davutoğlu yönetimi bununla da kalmadı; Suudi Arabistan sözcüleri, Suriye’ye asker göndermeye hazır olduklarını açıklayınca, A. Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı da yanına alarak Suudi Arabistan’a gitti ve Türk heyeti Kral’ın önünde eğilerek onunla birlikte Suriye’de destekledikleri terörist çetelere yardımın yeni biçimlerini; Cenevre III görüşmelerini akamete uğratmak üzere baş vuracakları taktikleri görüştüler. Çavuşoğlu, Suudi savaş uçaklarının İncirlik’e konuşlanacağını ve Suudilerin ortak askeri harekat için asker de göndereceklerini, “bu şimdilik bir temenni“! eklemesiyle açıkladı. Ardından, Erdoğan, Katar Emiri’ni Türk-Sünni Sultanlık Sarayı’nda (M. Kemal’in “Anıtkabir“i karşısına kondurulmuş intikam ve ihtişam kompleksi) ağırladı. Buna, bölgenin Ortaçağcıl yönetimleriyle bu “birlikte hareket“in bir sonucu olarak “askeri stratejik işbirliği“ ve Suriye’ye karşı ortak savaş cephesi açma yönündeki açıklamalar eklendi.

2. Türkiye gericiliğini temsilen burjuva devlet-hükümet yönetimleri bölgeye yönelik yayılmacı emellerini “yeniden şekillenen Ortadoğu masasına oturma fırsatı” yla izaha çalıştılar. Ne var ki, emperyalist pazar ve etki alanı için mücadele ve rekabetten yararlanarak “kemik kapma“ çabası her seferinde akamete uğradı ve uğramaya devam ediyor. Suudi Krallığı ve Katar Emirliği’nin eteklerine yapışmış düşkünlük bu durumdan bağımsız değildir. Açmazları büyüdü, ruh halleri daha fazla bozuldu ve daha fazla saldırganlaştılar.

3. Türkiye ile birlikte, ve askeri işbirliği anlaşması da imzaladıklarını açıklayarak Suriye’ye kara operasyonu yapacaklarını ilan eden Suudilerin “Biz sadece koalisyon güçleriyle birlikte ve IŞİD’e karşı olmak üzere Suriye’ye girebiliriz“ açıklaması, bir geri adım göstergesi olarak bu zorluğu da ifade eder.

4. Bağımlı devletleri ve vasalları çıkarları için kullanmak üzere emperyalist büyük güçler, onların zayıflıklarını, iç toplumsal çelişkilerini kullanmaktan kaçınmaz; ve hegemonya politikaları çerçevesinde hareket etme koşuluyla belirli “serbesti“ler tanırlar! Türkiye gericiliğinin “PKK Terörüne karşı mücadele“ adına Kürt Ulusal direnişine ve Kürt halk kitlelerine karşı giriştiği yıkım ve kitlesel katliamın, Batılı emperyalistler tarafından Türkiye toprakları, üsleri, kaynaklarıyla birlikte Türk ordusunu çıkarları doğrultusunda kullanma karşılığında desteklenmesi yakın örneklerden biridir.

5. Emperyalist büyük güçlerin bölgedeki askeri hareketliliği ve bölge ülkelerinin hem kendi iç durumları ham de birbirleriyle ilişkilerinin kullanılması üzerinden konumlarını güçlendirmesinden hareketle bölgenin Birinci Dünya Savaşı koşullarında olduğu türden “yeni bir Sykes Picot” paylaşımına hedef tutulduğu yönündeki görüşler bu makalemizin konusunu oluşturmuyor. Ancak şu kadarını belirtmeliyiz ki, özellikle toprakları bölünmüş şekilde farklı devletlerin idaresinde ve ezilen ulus olarak bırakılmış ya da tutulmuş Kürtlerin “gecikmiş” görünen ve fakat tarihsel-toplumsal koşullar ve güç ilişkileriyle dolaysız bağlı günümüzdeki ulusal özgürlük mücadelesi söz konusu edilerek ileri sürülen bu iddia, mevcut koşullarda ve gerçeklikle bağı açısından dayanaksızdır. Etnik-ulusal ve mezhepsel farklılık ve çelişikler üzerinden bölünme ve çatışma yeni şekillenmeler için potansiyel oluşturmakla; ve büyük güçler açısından küçük-küçük devletleri/devletçikleri hakimiyet altında tutmak daha kolay olmakla birlikte Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın ve Türkiye’nin iki-üç ve daha fazla parçaya(yeni devlete) bölünmesi günümüzdeki güç ilişkileri yönünden, bütün bölgeyi kan deryasına boğacak ve tarifi zor yıkıma sürükleyecek büyük savaşlar olmaksızın gerçekleşir olmaktan uzaktır. “Toprak bütünlüğü” üzerine söylemler emperalist-burjuva ikiyüzlülüğe işaret etse dahi, bağımlı ülkelerin “bütünlük içinde bağlı tutulması”, emperyalist politika dışına hala tümüyle düşmüş değildir ABD’nin, Erdoğan iktidarının tüm provokatif tahriklerine rağmen “Türkiye’nin üniter bütünlüğü”nden yana politikasını sürdürmeye devam etmesi yalnızca Kürt hareketinin ulusal demokratik karakteri ve potansiyeli nedeniyle olmayıp çıkarlarının günümüzdeki öncelikleriyle de bağlıdır. Değilse, Rusya ve ABD’nin yanısıra Batılı büyük güçlerin de bölgeye “konuşlandıkları” ve mali-iktisadi ve askeri olarak koşulların Türk devletinden yana olmadığının politika acemisi kesimler bakımından dahi oldukça görünür olduğu ve Kürtlerin ulusal haklarını özgürce kullanma isteminin kanla boğularak teslim alınmak istendikleri bir dönemde, bölünmenin ve “bölme”nin koşullarının olgun olmadığını düşünmek için, kişinin hayli avanak olması gerekir.

6. Tayyip Erdoğan, Barack Obama’nın “IŞİD’le mücadele özel temsilcisi“ Brett McGurk’un Kobani ziyaretini eleştirerek “ABD, Türkiye ile mi yoksa teröristlerle mi iş birliği yapacağına karar vermeli“ dedi. Bunun üzerine Kirby, Amerikan tutumunun değişmediğini ve Kürt savaşçılarla birlikte IŞİD’e karşı savaştıklarını yineleyerek, “Türkiye’nin NATO ülkesi ve IŞİD ile mücadelede kilit öneme sahip bir ülke olduğunu; PYD hakkındaki kaygılarını ilk kez dile getirmediğini“; “Türkiye ile mümkün olduğunca yakın çalışmaya devam edeceklerini“ söyledi. ABD bakanlık sözcüsü,“Kürt savaşçılar Suriye’de IŞİD’in üzerine giden en başarılı gruplardan. Kendilerine çoğunluğu havadan olmak üzere destek verdik ve bu destek sürecek” diyerek, tutumlarının net olduğunu bir kez daha belirtti.

7. Cizre, Sur ve Slopi’de kent yıkımlarını ve toplu katliamları gerçekleştiren tanklı-toplu saldırganın kendi zulmünü örtmek için bir başka gücün eylemlerini öne çıkarması, AKP yönetimi ve Erdoğan trollerinin kitle ileşitişim yöntemleriyle bağlı kara propaganda kapsamındadır. Suriye’de bir iç savaş çıkarmak için özel bir rol üstlenerek IŞİD’e cephe gerisi olan ve ona her türden silah ve cephane vererek Esat yönetimini devirmeye çalışan bir yönetimin, kendi suçlarını örtmek için dönüp, “Suriye‘yi kan gölüne çevirenler bu yaptıklarının hesabını elbet bir gün vereceklerdir“ diye ahkam kesmesi tam da bu türden bir riyakarlık örneğidir. Genel Kurmay Başkanlığı, herhanği dış “düşman devlet“e karşı girişilmiş savaşta kazanılmış zafer örneği gösteriler tertipliyor; Kürdistan’ın düşürülmüş kentlerini Türk bayraklarıyla donatıyor ve binin üzerinde olduğunu açıkladığı Kürt çocukları, gençleri ve kadınlarının ulusal haklarına sahip olmak istedikleri için katledildiği gerçeğini tanklarının paletleri altında bırakmak için, yıkım ve katliamları “Birlik, huzur ve demokrasi“ için yapılmış göstermeye çalışıyor.

“Konfederal Komünalizm”in ekonomi-politikası; “liberter belediyecilik”, halk meclisleri ve özyönetim sorunu!

Yusuf Akdağ

Murray Bookchin’in teorik görüşlerinin incelenmesini içeren makalemizin bu üçüncü ve son bölümünde, onun “özerk belediye konfederalizmi”ni; “yeni toplumu inşa kuramı”nın bu en popüler ve denebilir ki daha aktüel olan bölümünü irdeleyeceğiz. Bookchin’in “Toplumsal Ekoloji Projesi”ne göre; sınıf mücadelesi yoluyla bir devrimin artık mümkün görülemeyeceği “bugünkü kapitalizm” koşullarında, oluşturulacak “liberter belediye” alternatif toplum örgütleri aracıyla merkezi devlet iktidarı ve sermaye egemenliği “geriletilecek”; belediyelerin yönetiminde ve elindeki işletmeler ile mağazaların sübvanse edilmesi üzerinden ve milyonlarca insanın “halk meclisleri” ve diğer “özgür toplum örgütleri” aracıyla harekete geçirilmesiyle yeni ve özgür bir “ekolojik komünal toplum” inşa edilecektir! Bookchin’in bu konudaki görüşlerine daha yakından bakalım.

“KONFEDERAL-KOMÜNALİZM” VE “LİBERTER BELEDİYECİLİK”

“Halk meclisleri tarafından demokratik yöntemle formüle edilen düzenlemeler”i, “planlama ve yönetim anlayışı”nı, toplumsal ekoloji kuramının başlıca niteliksel özelliklerinden biri olarak gösteren Bookchin, “ekolojik komünal toplum”un; komünal “özerk toplum örgütleri” aracıyla ve onların ademi merkeziyetçi konfederal ağı üzerinden inşa edileceğini söyler. Komünalizm terimini, “Yirmi birinci yüzyıl sosyalizminin felsefi, tarihsel, politik ve örgütsel bileşenlerini kucaklamak üzere” kullandığını belirterek, “Komünalizm –der–, benim görüşüme göre, liberter belediyecilik ve diyalektik doğacılık da dahil olmak üzere, toplumsal ekolojiye ilişkin olarak enine boyuna düşünülmüş ve sistematik hale getirilmiş görüşleri her yönüyle kucaklamaya en elverişli olan politik kategoridir.”¹

Bu, “enine boyuna düşünülmüş ve sistematik hale getirilmiş görüşler”in cisimlendirilmiş hali olarak “Komünalist Proje”nin, “Felsefe, tarih, iktisat ve politikayı bütünleştiren ussal/sistematik ve tutarlı bir sosyalizmi formüle etme yönündeki temel projeyi Marksizmden” aldığını; diyalektik yöntemi benimsediğini ve “Devletçilik karşıtlığı ile konfederalizme olan bağlılığını” ise anarşizmden devraldığını belirten Bookchin, kendi teorisini “liberter sosyalist toplum” kuramı olarak da niteler. “Komünalizm” kavramını “rastgele” değil, 1871 Paris Komünü’nü; “o tarihte Fransa başkentinde silahlanmış halk”ın, “sadece Paris’in kent konseyini ve onun idari alt birimlerini savunmak üzere değil, aynı zamanda ülke çapında bir kentler ve kasabalar konfederasyonu yaratmak ve onu cumhuriyetçi ulus-devletin yerine geçirmek üzere” de barikatlar kurup savaşmasından hareketle kullandığını ima eden Bookchin’in komünalizmi, üstüne üstlük ve iddiasına göre; “Marksizmin, Bolşevizm’de cisimleştiği haliyle, otoriteryanizminin yarattığı o tarihsel yükü de taşımamaktadır.” Onun komünalizmi, kendi ifadesiyle “temel toplumsal arena olarak fabrikaya ya da başlıca tarihsel özne olarak sanayi proletaryasına odaklanmaz; geleceğin özgür toplumunu hayal ürünü bir ortaçağ köyüne indirgemez.” O, “âdeta özerk yerel toplulukların bir federasyon içerisinde birbirine gevşek bir biçimde bağlanmasını öngören kuram ya da yönetim sistemi”dir.²

“Komünalizm –der Bookchin–, politikayı en geniş, en özgürlükçü anlamda, beledî örgütlenmeyi düşünce ve sözün gelişim arenası olarak taşıdığı tarihsel potansiyeli ifa etmek üzere yeniden kavramayı amaçlar. Belediyeyi, en azından potansiyel olarak, organik evrimin ötesinde, toplumsal evrim alanına doğru bir dönüşümcü gelişme olarak kavramsallaştırır”; ve bunun en önemli gerçekleştirilme mekanı olarak kenti alır. Ona göre, kentler; “ortak insani değerlere dayalı özgür bir toplumun geçirilebileceği alanlar haline gelmiştir” ve bireylerin yurttaş olarak “topluluğa bütünüyle soğurulabileceği yer olma özelliğini korumaktadır”lar(!)

“Belediyenin, fikirlerin özgürce mübadele edilmesine ve bilinç kapasitelerinin özgürlüğün hizmetine koşulması için harcanan yaratıcı çabaya dayalı bir birliğin biricik alanını oluşturduğu”nu ileri süren Bookchin, kendi öngördüğü belediye ve yönetimini, “Maddi sömürüden ve tahakkümden azade olan –gerçekte yaşamın bütün alanlarında beşeri yaratıcılığın ussal arenası olarak yeniden yaratılan– belediye, iyi yaşamın etik mekânı” olarak tarif eder. Kente ve belediyeye atfettiği bu “tarihsel, mekansal ve idari” önem ve konumdan hareketle, komünalizmin, “kentin gelişimini, onun en büyük potansiyelleri ve tarihsel gelenekleriyle uyum içerisinde iyileştirmeyi ve ilerletmeyi” amaçladığını; “belediyeciliği bugün uygulandığı haliyle kabul” etmediğini; ancak, “devletçi pek çok özellikle kaynaşmış” ve “çoğunlukla da burjuva ulus-devletinin bir faili olarak” işlev gören bugünkü modern belediyelerin buna rağmen, “sahip olduğu haklar” nedeniyle “bir kenara atılamaz” olduklarını ileri sürer. Bu “bir kenara atılamaz”lığı ise, belediyelerin “çok büyük ölçüde, ayaktakımının, tarihsel süreç içerisinde egemen sınıfların ve hatta bizatihi burjuvazinin saldırılarına karşı kendisini savunurken büyük bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımlar” olduğunu ileri sürerek, gerekçelendirir.³

Burjuva devletiyle “gerilim içinde” bir “alternatif” oluşturacak komünal “toplum örgütleri” aracıyla “halkın erke sahip olduğu bir hükümet” (yani beledi özerk örgütlenmeler) kurulmasını öneren Murray Bookchin, “Yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz” şehir, kasaba ve köylerde oluşturulacak “Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek [erki elde edebilirsek]; bütün meclisleri konfedere hale getirilebilir, ve sonra da bu kasaba ve şehirleri halk hükümetine konfedere hale getirebiliriz – (sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan) devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet.” diye yazar. Bunun için, ama ona göre, öncelikle, insanların “asla kendiliklerinden başaramayacakları” bu “yüz yüze demokratik toplum”un kurulması için mücadele edecek “ciddi ve dirayetli bir hareket gereklidir”; ve böylesi bir hareketi, ancak, “radikal solcular” geliştirebilir. Bu “ciddi ve dirayetli hareket”in “Bolşevik Parti türünden yeni bir parti” olmaması gerekir! “Yerel temelde ağır ağır biçimlendiril(erek) konfederal şekilde” örgütlenecek olan bu örgüt, “halk meclisleri ile beraber mevcut güce, [yani] devlet ve sınıf yönetimine karşı bir muhalefet” oluşturacaktır. Bookchin “ben bu yaklaşımı liberter belediyecilik [ing. libertarian municipalism] olarak adlandırıyorum.” diye belirtir.⁴

“Komünalist proje” ve onun “somut politik boyutu” olarak “liberter belediyecilik”, “büyük bir kararlılıkla devletçi beledi yapıları bertaraf etmeyi ve onların yerine liberter politika uygulayan kurumları geçirmeyi” esas alacak; “Kent yönetimiyle ilgili kurumları mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı demokratik halk meclislerine dönüştürecek şekilde yeniden yapılandırmayı” amaç edinecek; yurttaşlar bu halk meclislerinde “topluluk meselelerini yüz yüze bir temelde ele alacak, doğrudan demokrasi içinde politik kararlar verecek ve hümanist/ussal bir toplum idealine” böylece “gerçeklik kazandıracak”tır!

“Liberter belediyeci hareket”, “demokratik bir biçimde formüle edilmiş ve onaylanmış kurumsal bir çerçeve”de hareket eden ve “hareketin fikirleri, işleyiş biçimleri ve etkinlikleri içerisinde pişmiş insanlarla” geliştirilip ilerletilecek; komünalistler “toplumsal açıdan dönüştürücü bir rol oynayabilecek, uzun ömürlü örgütler ve kurumlar inşa” ederek belediye seçimlerine aday olacak ve seçildiklerinde de “makamlarının kendilerine verdiği yetkiyi halk meclisleri oluşturmak” için kullanarak ilerleyeceklerdir.

Bu hedefleri “birbiriyle tutarlı hale getirmek için yeni bir programa sahip olan bir örgütün dünyayı değiştirme yönündeki çabalarına” dayanılarak kurulacak olan “ussal komünalist toplum”, “kitlelerin karar almasının biricik haktanır yolu olarak çoğunluğun verdiği kararın benimsenmesinde” ısrar ederek ve azınlık görüşlerini önemseyerek otoritarizm illetini defedecek ve “geleneksel sosyalizmin tikelci sınıfsal varlığının ve ‘yeni insanın’ formasyonunun (Rus devrimcilerinin nihayetinde ulaşmayı ümit ettikleri şey buydu) aşılması” böylece sağlanacaktır!

Öngördüğü Komünalizm’in, “Toplumun salt politik yaşamını değil iktisadi yaşamını da değiştirmeyi” hedeflediğini belirten Bookchin, bu hedefe, “ekonomiyi millileştirmek ya da üretim araçlarının özel mülkiyette olmasını sürdürmek” yoluyla değil, ekonominin beledîleştirilmesiyle; “her üretken girişimin yerel meclisin yetki dairesine düşecek şekilde …. belediyenin varoluşsal yaşamına entegre” edilmesiyle varılacağını söyler. Özyönetim ‘kolektifleri’nin “cemaatçilik anlayışı” ve “mülk sahipliği arzusundan” uzak durmaları gereğine ve “piyasa egemenliği konusunda birbiriyle rekabet etmeye varacak derecede kolektif kapitalizm biçimlerine doğru sürüklenme” tehlikesine karşı öngördüğü çözüm, herkesin sınıf kimliğinden soyunmasıdır. Ona göre, bu tehlikeyi savuşturmak için, “Beledî yaşam yurttaşlara formasyon kazandıran bir okul olmalı”; “Yurttaşlar birer işçi, uzman ve birey olarak kendi tikelci kimliklerinden uzaklaşmalı, esas olarak kendi tikelci çıkarlarıyla ilgilenen insanlar olmaktan kurtulmalı”; “farklı uğraş alanlarındaki işçiler Komünalist politik yaşamda halk meclisleri içerisinde birer işçi olarak –özel mesleki uğraşlara sahip matbaacı, sıhhi tesisatçı, döküm işçisi vb. olarak– değil, fakat içinde yaşadıkları toplumun genel çıkarlarını gözeten birer yurttaş olarak” yerlerini almalı; “insanlar yeni yurttaşlar olarak topluma soğurulurken, meclisler de sadece kalıcı kararların verildiği kurumlar olarak değil, fakat aynı zamanda karmaşık civic ve bölgesel işlerin çekip çevrilmesinde insanları eğiten arenalar olmalıdır”lar!

Komünalizmin, “iktidar problemiyle ilgili” olduğunu belirten Bookchin, “Komünalizm yanlıları”nın bunun için “önemli bir iktidar merkezine -belediye meclisi- seçim yoluyla angaje” olmalarını; ve onu “yasama gücünü haiz semt meclisleri oluşturmaya” zorlamalarını ister. “Bu meclisler kendi köylerini, kasabalarını ve kentlerini halihazırda denetim altında tutan devlet organlarının meşruiyetini tartışmak ve geçersiz hale getirmek, sonrasında da iktidarın gerçek icra organı olarak faaliyette bulunmak için elinden gelen her şeyi yapacak”; “bir dizi belediye Komünalist temelde demokratikleştikten sonra konfederasyon çatısı altında beledî birlikler oluşturacak”; tekil belediyelerin karşılaşacağı problemler konfederalizm aracıyla aşılacak ve “ulus-devletin rolüne meydan okuya”rak, “halk meclisleri ve konfederal konseyler marifetiyle de iktisadi ve politik yaşam üzerinde denetim kurmaya çalışacaktır.”⁵

Bu kurguyu güçlendirmek üzere belediyenin tarihsel doğuş hikayesini yazmaya girişen Bookchin, belediyenin “kentsel bir mekanın mukimlerini kan hısımlığı ve biyolojik olgulardan bağımsız olarak giderek daha fazla kucaklayan büyük toplumsal ve ussal kurumları, hakları ve ödevleri geçiren büyük ve kapsamlı bir sürecin ayrılmaz parçası” olarak doğduğunu; insanların “herhangi bir hasmane duyguya ya da şüpheye kapılmaksızın kendi aralarında yaratıcı bir biçimde fikir alışverişinde bulunabilmeleri ve tartışabilmeleri”ne mekan olduğunu ve bu özellikleriyle “büyük bir tarihsel başarı”yı ifade ettiğini belirterek, belediyeleri ve belediyeciliği ululamak üzere, tarihe göndermelerde bulunur!⁶

Ona göre kent, “insanlığın bütünüyle insani, akıla ve kolektivist olma yönündeki potansiyelinin hayata geçirilmesinin ve böylelikle kan temelindeki yakınlıklara ve farklılıklara, anlamsız göreneklere, korku uyandıran hayal ürünü şeylere ve akıldışı, çoğunlukla da sezgisel bir haklar ve ödevler nosyonuna dayalı ayrışmaları ortadan kaldırmanın zorunlu koşulu”; belediye ise, insanları gerçek anlamda “evrensel insanlara … dönüştürme hedefini gerçekleştirmenin potansiyel arenası”dır! “İçerisinde bütün insanların (etnik kökeni ve ideolojik eğilimi ne olursa olsun) birer yurttaş olduğu belediye, liberter bir komünist toplumun hakiki arenasını oluşturur.”⁷ Çıkardığı sonuç şudur: Kent ile belediyenin bu özelliği, “ussal bir toplumun varlığı” için, beledi mekan ve kuruluşların ele geçirilerek “sınıfsal, ırksal, dinsel çatışmalar ile diğer usdışı çatışmaları” ortadan kaldıracak dayanak olarak kullanılmalarını sadece olanaklı değil gerekli de kılar! (abç)

Kente ve belediyeye atfettiği bu özelliklerden hareketle Bookchin, “liberter belediye”ciliğe yüklediği işlevi, “kentin devlete göre tarihsel açıdan ön alıcı rolüne ve her şeyden önce de civic kurumların” “hâlâ varolduğu olgusuna” dayandırır. Ona göre, “bunlar, ne denli tahrif edilmiş olursa olsun ya da devletin elinde ne denli tutsak hale gelmiş olursa olsun, büyütülmesi, radikalleştirilmesi ve sonunda devletin elimine edilmesi doğrultusunda kullanılması mümkün olan kurumlardır”! “Kent konseyleri”nin Fransız örneğini işaret ederek kendi liberter beledi projesinin gerçekleştirilebilir olduğuna kanıt gösterir.⁸

Belediye’yi, “Birlikte iş görmenin yeri”; “insanlığın telos’u, insanların tarih boyunca akıl, öz-bilinç ve yaratıcılık yönündeki potansiyelini hayata geçirebildiği par excellence arena” olarak tarif eden Bookchin, İsa öncesi beşinci yüzyıl “klasik Atina demokrasisi halk meclisleri ile bu beledî meclislerin oluşturduğu konfederasyonlarda yüz yüze müzakereler”i; sınıf farklılaşmalarının henüz devletin ortaya çıkmasına yol açmadığı eski zamanların ilk yerleşimlerini, “yerel demokrasinin en eski kurumsal yapıları” ve “Beledî demokrasi”nin örnekleri ve “halkın iktidar merkezleri” olarak gösterir.

“Biz de –der Bookchin–, biçim ve yetki bakımından ne denli küçülmüş de olsa hâlâ varolan civic demokratik kurumları yeniden yapılandırma ve büyütme, onları eski ya da yeni halk meclislerine dayandırmayı deneme ve, oldukça kategorik olmak gerekirse, civic demokrasinin kalıntılarının mevcut olmadığı yerlerde yeni yasal ya da yasallık-dışı demokratik halk kurumlarını yaratma göreviyle karşı karşıyayız.” (sf. 88)

Bookchin, projesinin uygulanırlığı konusunda yöneltilmiş eleştirileri de yanıtlamak üzere şöyle devam eder: “Liberter belediyeciler, profesyonelleşmiş iktidarın yerine halkın iktidarını geçirme yönündeki girişimlerine devletin ılımlı bir tepki vereceğini düşünerek kendilerini aldatmazlar. Onlar, egemen sınıfların kayıtsız bir tutumla, Komünalist hareketin devletin kent ve kasabalar üzerindeki egemenliğini bozan haklar talep etmesine izin vereceği yolunda bir yanılsama içerisinde değildirler. (…) Komünalistlerin kent ve kasabaların yetkilerini restore etme ve onları konfederasyonlar halinde bir araya getirme yönündeki girişimlerinin ulusal kurumların giderek artan direnciyle karşılaşması beklenir bir şeydir. Yeni –halk meclislerine dayanan– beledî konfederasyonların, giderek şiddetlenen bir politik gerginlik kaynağı olacak şekilde, devlet karşısında ikili bir iktidar odağını cisimleştireceği aşikârdır. Bu durumda ya Komünalist hareket radikalleşecek ve ortaya çıkan bütün sonuçları büyük bir kararlılıkla göğüsleyecek, ya da bir uzlaşma batağına saplanarak bir zamanlar değiştirmeyi amaçladığı toplumsal düzenin içinde eriyecektir.”⁹ (abç)

Bunun için, “eğitimsel kaynakları, seferberlik araçlarını ve liberter komünist ve beledî hedeflerimize ulaşmada can alıcı önem taşıyan fikirler sağlayabilen bir harekete; sorumlu, iyi yapılanmış ve programatik açıdan tutarlı bir örgüte” ihtiyaç vardır.

“Âdemi-merkeziyetçiliğin, yerelciliğin, kendi kendine yeterliğin ve hatta konfederasyonun, her biri ayrı ayrı ele alındığında, ussal/ekolojik bir topluma ulaşma”yı garanti etmeyeceğinin ve “kendi başına zorunlu olarak demokratik nitelik taşımadığı”nın; dış koşullarla kültürlerin baskısı altında katı hiyerarşik ilişkilere açık olduğunun ve ekolojik toplum yönünde dolaysız güvence oluşturmayacağının farkında olan Murray Bookchin, yerelci sorunların “liberter konfederalizm biçimleri”yle aşılacağını umut eder; bu açığı, “liberter belediyeler”in konfederal dayanışmasıyla aşmaya çalışır. Konfederalizm için “can alıcı öge” toplulukların “ortak kaynaklara, ortak üretime ve ortak karar almaya dayanan otantik bir karşılıklılık yolunda birbirlerine bağımlı olmalarıdır.” Bookchin’in öngördüğü şekliyle konfederalizm ya da “konfederal ekolojik toplum” paylaşıma açıktır, “kooperatif, kapitalist değil, kaynakların toplulukların ihtiyaçlarına göre üleştirilmesiyle yaşanan hazza dayanan bir toplum”dur; ve “ekonomi, yerel çiftliklerin, fabrikaların ve gerekli diğer girişimlerin yerel beledî ellere teslim edilmesi sonucu konfederalize edildiği zaman, yani ister büyük ister küçük olsun bir topluluk, kendi iktisadi kaynaklarını diğer topluluklarla bağlantılı bir ağ içerisinde yönetmeye başladığı zaman kendi eksiksiz gelişimine ulaşmış” olacaktır! “Topluluk”lar, önemli maddi ihtiyaçların karşılanması ve “bütün’le bağlantılı olacak şekilde ortak politik hedeflere ulaşma konusunda” birbirlerine güvenecek; darkafalılık ve tikelcilik böylece aşılarak, “birliğin büyük yapılarını oluşturan topluluklar”ın insanlığın ortak alanlarının aleyhine davranmalarını engelleyebilmesinin olanağı, konfederasyon ve konfederal ağlar üzerinden ve onlar aracıyla yaratılmış olacaktır!

Bookchin, “iktisadi ve politik yaşamın dünya ölçeğinde birbirine tümden kenetlenmesini koyultan küreselleşmenin”, bütüncül kültürel ve politik değişimlerin olmadığı koşullarda, “yerelci izolasyon”a yol açabileceğinin; “kendi kendine yeterliliği vurgulayan âdemi-merkeziyetçilik nosyonları”nın, kültürel darkafalılığa ve yerelci şovenizme yol açabileceğinin; “kendi kendini sürdürebilen topluluklar”ın gereksindikleri her şeyi üretemeyeceklerinin; ulusal ve uluslararası burjuva iktisadi-kültürel ve sosyal koşullarla çevrelenmiş olunduğunun kendi teorisini sorunlu hale getirdiğini ve açmaza aldığını bir ölçüde de olsa görmüş olmasına rağmen, aslında siyasal yaşamında birçok kez yaptığı üzere yabancısı olmadığı çizgi değiştirmeye –son kez olsun– yanaşmaz! “Dünyayı diğer insanlarla ve beşerdışı yaşam biçimleriyle paylaşmanın bir yolunu bulmamız gerektiğini ne denli tekrar etsek azdır” diye söylenmekle ve “Ekoloji hareketindeki kimi insanlar” çoğunlukla dönüp dolaşıp en sonunda “kooperatif kapitalizmini savunma noktasına gelmekteler”¹⁰ şeklinde yakınmakla yetinir.


Buraya kadar olan bölümde, Bookchin’in, “yeni toplum” teorisinin, denebilir ki, tüm önemli belirlemelerini aktarmış olduk. Bunları başlıca üç ara başlık altında toplayabiliriz: ı-) konfederal komünalizmin ekonomisi; ıı-) konfederal komünalizmin politikası ve ııı-) toplumsal ekoloji. Aşağıda, bu Bookchinist belirlemeleri irdelemeye çalışacağız.

I-) KONFEDERAL KOMÜNALİZMİN EKONOMİSİ

Bookchin’in de kabul ettiği üzere, “toplumun ekonomik ve toplumsal değişime maruz kalış oranı” bugün hız kazanmıştır; kapitalist tekeller, “sadece rakiplerini ortadan kaldırmak ya da kendi bünyelerine katmak suretiyle sürekli genişleyen bir yolda gitmekle kalmıyor, aynı zamanda ürettikleri metalar ve silip süpürdükleri kaynaklar da gezegenin her köşesini etkiliyor”; burjuvazi, “yüzyıllardır dışarıya kapalı ve kendine has görünen kültürlere nüfuz etmekte ve doğrudan ya da dolaylı biçimde onları dönüştürmektedir. Günümüz küreselleşmesi açısından alışılmadık olan şey, onun bir zamanlar modern meta üretimi ve ticaretinden ve de ulus-devlet egemenliğinden yalıtık gibi görünen kültürlere yapıp ettiklerinin ölçeği ve meydana getirdiği kapsamlı etkidir.” Ve, evet rahatlıkla eklenebilir ki, kapitalizm bugün “hayatın bütün yönlerine nüfuz etmiş durumdadır.”

Peki, bu durum, sömürülen ve ezilen sınıf ve kesimler açısından neyi ya da ne yapmayı gerektirir? Yanıt, hiç tereddütsüz, kapitalizme karşı tutarlı bir mücadeledir! Sömürülenlerle sömürenler arasındaki mücadelenin sömürülenler yararına kalıcı sonuçlar vermesi için, sömürenlere karşı uzlaşmaz ve hedefi onların iktidarına son vermek olan mücadele önkoşuldur. Kapitalizm sınır kabul edilerek sömürüsüz bir topluma varmak bir yana, “ussal ekolojik bir toplum” da oluşturulamaz.

Bookchin’in sömürüye dayanmayan bir toplum istediğini hareket noktası alarak söylersek, bunun gerçekleşmesi için ilk koşul, işçi sınıfı öncülüğündeki ve tüm ezilenlerin talepleri etrafında sürdürülecek mücadeledir. Oysa, Bookchin, bunu (işçi sınıfı öncülüğündeki mücadeleyi) hem olanaklı görmez, hem de yanlış sayar. Öngördüğü toplum örgütlenmesinin sınıf mücadelesinden ve merkezi devletin baskılarından azade olamayacağını belirtmesine rağmen, bu mücadelenin sınıf karşıtlıkları temelinde yürütülmesini ve proletaryanın devrimci iktidarına doğru gelişmesini reddederek, sınıf mücadelesini esas olarak yadsır. İşçilerin ve öteki toplum kesimlerinden olanların işçi ya da diyelim belediye “çalışanları”, marangoz, terzi, berber vb. olarak değil, sınıfsal kimliklerinden soyunmuş “insan halleri”yle; ve yerel-beledi ve diğer “toplum” örgütleriyle onların konfederal “bütün”ünün “ortak çıkarları” temelinde örgütlenmesi ve mücadelesini savunur. “Sınıf mücadelesi ve iktisadi sömürü hâlâ varlığını sürdürüyor; Marksist sınıf analizi de tolere edilmesi imkânsız olan mevcut toplumsal düzenle ilgili eşitsizlikleri açığa çıkarıyor” olmasına işaretle¹¹, Marx’ın toplumsal gerçekliklerle bağlı ve oradan güç alan kuramı önünde eğilmiş görünmekle birlikte, kapitalizmin tarihsel işlevine; geleneksel toplumu çözme ve proletaryayı geliştirme potansiyeli ve zorunluluğuna; ve yanı sıra teknolojik ilerlemelerin insan soyunun gerçek özgürlüğü için koşulların olgun hale gelmesindeki rolüne açıklık getirmesini çarpıtıp gerekçe edinerek, Marksizm’i, “boş bir lakırdı” olmakla itham etmekten de kaçınmaz.

“Liberter belediye”ciliğin, ekonominin beledîleştirilmesini ve toplulukların maddi çıkarları birbiriyle örtüştüğünde, “ekonominin konfederalizasyonunu” öngördüğünü söyleyen Bookchin, emperyalizm ve tekellerin hakim oldukları “yerel ekonomi”nin nasıl ve hangi tür araçlarla belediyeleştirileceği ve konfederal hale getirileceği sorununu, ‘ucu açık’ bırakır ve toplulukların “maddi çıkarları”nın “birbiriyle örtüşmesi”ni sağlayacak “kerameti” ya da “gizil güç”ü de atlar! Oysa, beledi sınırlar içinde yaşayanlar, “zenginler ve yoksullar” olarak kabaca kategorileştirildiklerinde bile, çıkarları birbirleriyle farklılık gösteren bu kesimlerin farklı çıkarlarının örtüşebilmesi için ya üretim araçlarına sahip olanların bu sahipliği gönüllü terk etmeleri ya da buna zor yoluyla, ellerindeki olanakları alınarak “ikna edilmeleri” gerekir.

Bookchin, yerel düzeyde de olsa, sermayenin; özel mülkiyette olan üretim araçlarının, büyük toprakların “toplumun ortak malı”na nasıl dönüştürüleceği sorusu ve sorunundan özenle geri durur.

Mali sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında ve kapitalist uluslararasılaşmanın ileri düzeyinde “yerellikler”in, “kendi özgün ihtiyaçlarını gözeterek gelişme” olanağı bulmaları ve kendilerinin “üretken kaynaklarını korumaları”nın zorluklarından söz edilmiş olmasına, Bookchin’in yanıtı; “toplumun ve ekonominin eksiksiz bir yerinden inşası” üzerine genel-geçer sözler etmekten öteye geçmez. Mekanik formülasyonunu yineleyerek “ancak ve ancak liberter bir belediyeci gündeme ve harekete dayanan bir taban politikasının, küreselleşmenin önünü kesebilme yetisine sahip bir politikanın esaslı bir alternatif sunabileceğini” söyler. Çünkü der, “Küresel sermaye, tam da eriştiği devasa büyüklükten dolayı, ancak ve ancak köklerinden başlanarak kemirilip yok edilebilir, özellikle de toplumun temelinden başlayacak liberter bir beledî direniş vasıtasıyla.” Küresel sermaye, “belediyelerin kontrolündeki endüstrileri ve perakende mağazaları sübvanse etmeyi ve sermayenin kârlı bulmadığı bölgesel kaynakları kullanmayı içerecek bir beledi direniş” aracılığıyla ve “bir taban hareketi tarafından seferber edilen milyonlarca insanın küresel sermayenin kendi yaşamları üzerindeki egemenliğine meydan okuması ve onun endüstriyel operasyonlarına karşı yerel ve bölgesel iktisadi alternatifler geliştirmeyi denemesi sonucu aşındırılacak”; “esas olarak kendi ürünlerinin kalitesini ve üretimin mümkün olan en az maliyetle kotarılmasını gözeten” liberter beledîyeler, pazar ve rekabet ilişkileri içinde adım adım ilerleyecek; ve sermayenin merkezi egemenliğini bir süreç içinde kemirip aşındırarak, “nihayetinde yıkmayı ümit edecek”lerdir!¹²

Bu yanıt her şeyden önce muğlaktır; sermaye hakimiyetinin “nihayetinde” yıkılmasının değil, ama daha çok ufak-tefek yerel tavizlerle sonu gelmez bir sözüm ona aşındırma reformizmini içerir. Kapitalizmin toplumu başlıca iki büyük sınıfa böldüğü; bu bölünmenin en çarpıcı biçimleriyle yaşandığı bir alanda, “her üretken girişimin yerel meclisin yetki dairesine düşecek şekilde … belediyenin varoluşsal yaşamına entegre edilmesi”ne herkesten önce kapitalistlerle merkezi burjuva iktidarı karşı çıkacak, şiddetle bastırmak isteyecektir. Bu ise, “gerilim”/“aşındırma”nın ötesine geçen devrimci bir yoketme mücadelesini gerektirir. Milyonlarca insanın “küresel sermayenin kendi yaşamları üzerindeki egemenliğine meydan okuması”; –bu eğer devrimci tarzda olacaksa– ona karşı mücadeleye girişmesi, hiç kuşkusuz devrimci bir girişkenlik olacaktır. Ancak, şu ya da bu ülkede veya birden fazla ülkede, “küresel sermayenin endüstriyel operasyonlarına karşı yerel ve bölgesel iktisadi alternatifler” geliştirmek için, “deneme”nin ötesine geçen; ürünlerin kalitesi ve fiyatının düşüklüğüyle kapitalist tekellerle rekabet etme hayali yerine; meta-pazar ilişkileriyle ufku kararmamış, sermaye karşıtı bir mücadele gerekir. Toplumsal yaşama egemen durumdaki sermaye ile rekabete girişecek “bölgesel iktisadi alternatifler” oluşturarak varılacak yer ise, ancak kapitalizmin belediyeler eliyle daha dar küçük ya da orta boy işletmeler halinde yeniden üretilmesi olacaktır. Bookchin’in formülasyonunda sermaye egemenliğinin sonlandırılmasına yönelik mücadele gerekliliği, zorunluluk ilişkisinden çıkarılıp “ümit etme”ye bağlanmıştır. O, diyelim, sermaye egemenliğinin sonlandırılmasından değil, “aşındırılması” ve “kemirilmesi”nden daha fazla söz eder. “Liberter belediyecilik” aracıyla kurulacak “komünler Komünü”nün (konfedere edilmiş belediyeler birliği) “toplumsal açıdan önemli mülklerin kolektif kontrolünü” gerçekleştirmesini ya da “sahipliğini üzerine alması”nı ve “doğrudan demokratik halk meclisleri biçiminde konfederasyon çatısı altında birleşmesini” çözüm olarak gösterir. Mevcut “piyasa ekonomisi koşullarında minimal düzeyde bile olsa ekolojik bir bakış açısıyla mal üretmeye çalışan bir şirket ya da girişimci”nin, rakipleri tarafından yutulup yok edileceğini, Bookchin, bilmesine bilir; ve “toplumun gerçek anlamda nefes alması”nın “köklü yapısal değişiklikler” gerektiğini de söyler; ancak bunun gereği olan mücadelenin sınıf karakterini reddederek içinde her türden “toplumcu”nun yer alacağı “liberter” örgütler aracıyla “rekabetin yerine işbirliği, kâr güdüsüyle hareket etmenin yerine ortak ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler”in geçirilmesiyle beledi komünalizme dayalı ekolojik toplumun var edilebileceğini vazetmekten yine de geri durmaz.

Oysa, kapitalizm ya da Bookchin’in çoğunlukla tercih ettiği üzere “piyasa ekonomisi” koşulları, “bütünüyle akıldışı bir toplumsal sistemle karşı karşıya” bulunulduğuna işaret ediyorsa, bireylerin tüketim alışkanlıklarının değişimi ya da “ürünleri yeniden işleyip kullanışlı hale getirmek”le, “azgın anti-ekolojik toplumun” neden olduğu devasa güçlüklerin üstesinden gelmek mümkün olmaz. Güçlükleri aşmak için, “örgütlü, bilinçli ve ileriye dönük bir politik hareket oluşturarak” yürütülecek mücadeleye ihtiyaç vardır; evet, ama en az onun kadar önemli olan bu mücadelenin içeriği, kapsamı ve sınıfsal karakteridir. Bookchin’in komünalizm, konfederalizm ve liberter belediyecilik üzerine kurgusu, bütün öteki sorunlu bağlamları bir yana; kapitalizmin ancak proletaryanın başında bulunduğu bir sınıf mücadelesiyle ve burjuvazinin merkezi iktidarına son verilerek aşılabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. Bu “liberter” ve sözüm ona “radikal sosyalist” kurguda “halkçılık” ve demokratizm söylemi ne denli öne çıkarılmış olursa olsun, sınıf karşıtlığı flulaştırılarak, proletarya ile emekçilerin kendi çıkarları, hak ve talepleri için mücadelesi “ortak çıkarlar” adına önemsiz ve gereksiz gösterilmiştir. Beledi yönetimlere, burjuvazinin verimli saymayarak yatırım yapmadığı yerlere yatırım yaptırarak, satış mağazalarını sübvanse etmesini sağlayarak ve belediyelerin birbirleriyle ihtiyaçları üzerinden yardımlaşmasını örgütleyerek ne kapitalizmin sınırları dışına çıkılabilir ne de gerçek bir özgürlük ve eşitlik toplumuna varılabilir. Kapitalizm, Bookchinci görüş doğrultusunda, beledi yatırımlarla ve sübvansiyonlarla ne denli zorlanırsa zorlansın, sermaye ve merkezi devlet iktidarıyla “gergin bir ilişki içinde olma” ötesine geçilemez; bu “gergin ilişki”, burjuva devletini yıkmayı hedefleyen bir toplumsal güç ve mücadele olmaksızın halk yararına kurulamaz ve sürdürülemez.

“Komünal” köy ve kent ortak işletmeciliğinin, Bookchin reddetse de, kooperatif kapitalizmi ötesine geçmeyeceği başından bellidir. Onu, “ahlaki-etik” tutumlarla önlemek; “birbirleriyle rekabet etmeye varacak derecede kolektif kapitalizm biçimlerine doğru sürüklenme”sini engellemek mümkün olmaz. Bu tür beledi ekonomiler, en ileri gittiklerinde dahi, ancak o örgütlenme içindekilerin “ortak grup işletmeleri” olurlar. Kapitalizmi aşındırma bir yana onun bileşenine dönüşmeleri, en yakın ve en güçlü olasılığı oluşturur. Kapitalizm ve burjuva iktidarı koşullarında belediyelerin elindeki ekonominin konfedere belediyeler inisiyatifinde kolektive edilmesi de mümkün olmaz. Temel önemdeki bu sorunlar bir yana; toplumsal gelişmenin tarihsel seyri içinde kullanıma girmiş ve bazıları, onlara sahip olunmaksızın yapılamayacak olan çeşitli ulaşım, iletişim araçlarının böylesi bir “yerel”-“liberter beledi” yönetimler aracıyla sağlanması, en azından “komünlerin komünü” için yeni bir ekonomik-sosyal temel gerçekleştirilene dek mümkün değildir. Bu araçların kullanılmaları ise, ancak eski çağlara; neolitik döneme geri dönülürse mümkündür. Bilgisayarsız, telefonsuz, uçaksız, hatta biçer-döver ve traktörsüz yaşanmaz mı, yaşanır, yaşanmıştır. Ancak, burjuvazinin merkezi devlet iktidarı ve sermaye egemenliğine “karşı”, ve ona sözüm ona alternatif olmakla kalmayıp onu “köklerinden kemirerek” bir süreç içinde aşan bir toplumu var etme iddiasında bulunuluyorsa, insan soyunun kat ettiği gelişmenin; bunun sağladığı kültürel düzey ve bununla bağlantılı gereksinmelerin de hesaba katılması gerekir. Burjuvazi, özerk ya da özgür halkçı yönetimler oluşsun diye beklemez ve kendi varoluş ve hakimiyetiyle karşıtlık içinde gördüğü oluşumları ezmeye çalışır.

Burada, tarihe dönerek, geçmiş zamanlarda yapılmış bir tartışmaya işaret etmenin yeridir. Murray Bookchin’in “beledi komünalizm” üzerine görüşlerine benzer görüşler yirminci yüzyıl başlarında, Menşevikler tarafından da ileri sürülmüş; ve Lenin, bu görüşleri, “Toprağın Belediyeleştirilmesi ve Belediye Sosyalizmi” başlıklı makalesinde, Kostrov ve Larin adında iki “önde gelen Menşevik”in söylemleri üzerinden mahkum etmişti. Tartışma kısaca şöyleydi: Menşevik Kostrov, “kentsel ve kırsal özyönetimlerin mülkiyetlerinin genişlemesinden ibaret” olan bir eğilimi över ve “Birçok belediyenin gayrimenkulleri var ve bu durum bizim programımızla çelişmiyor. Şimdi belediyelerimiz için parasız (!!) gayrimenkul servet edinme (!) olanağımız var ve bu olanaktan yararlanmalıyız. Elbette el konulmuş toprağı belediyeleştirmek zorunludur.” diye konuşur. Lenin, Engels’in Sorge’ye mektubuna atıfta bulunarak bu görüşü, “son derece oportünist bir eğilim” olarak suçlar. Ardından, menşevik Larin’in, “Belki halkın yerel özyönetimleri, bazı bölgelerde bu büyük işletmeleri, örneğin bugün belediyelerin tramvayları ya da mezbahaları idaresinde tutması gibi, kendi idaresine alabilecektir ve o zaman onların bütün (!!) safi hasılatı tüm (!) halkın hizmetinde olacaktır.” şeklinde ifade ettiği görüşlerini de aktararak, “Yerel burjuvazinin hizmetinde olmayacak yani, öyle mi Bay Larin?” diye, alaysı bir üslupla sorar ve şöyle devam eder: “Batı Avrupa belediye sosyalizminin küçük-burjuva kahramlarının küçük-burjuva hayalleri gün ışığına çıkmaya başlıyor artık. Burjuvazinin egemenliği unutuluyor, sadece yüksek oranda proleter nüfusun bulunduğu kentlerde, belediye idarelerinden emekçiler için üç-beş kuruş koparılabildiği olgusu da unutuluyor.”¹³

Lenin, toprağın belediyeleştirilmesi görüşüne de işaret eder ve bu görüşün, İngiliz Fabianları’nın, sosyal barış, sınıflar arası uzlaşma düşüyle, “kamuoyunun dikkatini iktisat ve tüm devlet düzeninin temel sorunlarından, yerel özyönetimlerin küçük sorunlarına çekmeye” çalışmalarıyla benzerliğine dikkat çekerek, “Birinci tür sorunlar alanında sınıf çelişkileri en keskin durumdadır, tam da bu alan, daha önce de söylendiği gibi, burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinin temellerine dokunmaktadır. O nedenle, tam da bu alanda sosyalizmin kısmen gerçekleştirilmesi küçük-burjuva ütopyasının özellikle hiç şansı yoktur. Dikkatler yerel nitelikli küçük sorunlara –burjuvazinin sınıf olarak egemenliği sorununa değil, bu egemenliğin temel araçları sorununa değil, bilakis burjuvazinin ‘halkın gereksinimleri için’ ayrılmasına izin verdiği üç-beş zavallı kırıntının harcanması sorununa çekilir.” diye, söz konusu liberal reformist görüşü mahkum eder.

Burjuvazi –diye devam eder Lenin–, “sınıf olarak egemenliğini sürdürdükçe, egemenliğinin gerçek temellerine sadece ‘beledi’ açıdan da olsa” dokundurtmaz. Buna rağmen eğer o, “belediye sosyalizmi”ne izin veriyorsa, ona göz yumuyorsa, bunu tam da, o bu temellere dokunmadığı, zenginliğinin ciddi kaynaklarına saldırmadığı ve burjuvazinin kendi isteğiyle ‘halk’a bıraktığı sınırlı yerel harcamalarla yetindiği için” yapar. Bu türden beledi uygulamaların “alışılmış olanın, yani küçük, en küçük olanla yetinen, işçilere önemli kolaylıklar getirmeyen idare-i maslahatın biraz dışına çıkma”sı durumunda, burjuva devlet iktidarı, bu yöndeki her türlü girişimi; “sermayeye birazcık saldıran her girişimi”, daima, kesin bir vetoyla karşılar. Lenin’e göre, “Yerel çıkarlar sınırını aşan, devletin idari işlevlerinin sınırının ötesine geçen her şey, yani egemen sınıfların en önemli gelir kaynaklarını, egemenliğini güvence altına almanın temel araçlarını ilgilendiren, devlet idaresine değil, devlet düzenine dokunan her şey”, “belediye sosyalizmi”nin çerçevesi dışındadır.¹⁴

Bookchin’in “beledi iktisat” ve “Liberter belediyeler”in yatırımları ve satış mağazalarını sübvanse etmeleri üzerine söylemiyle Menşevik Kostrov ve Larin’in görüşleri neredeyse birebir çakışıyor! Buradaki tartışma kapsamında şu eklenebilir. “Liberter belediyecilik” ya da “özyönetim”sel “toplum” örgütlerine Bookchin’in atfettiği işlev, “belediye sosyalizmi” anlayışıyla kıyaslanamayacak denli daha oportünist, reformist-liberal bir sistem içi düzenlemeden ibarettir. “Beledi iktidar”lar aracıyla ve çeşitli kesimlerden insanların sınıf aidiyetlerinden soyunup içinde yer alacakları varsayılan “toplum örgütleri” üzerinden konfedere olmuş bir komünal toplum kurgusu sadece proletaryanın önünü kesmenin değil, sınıf mücadelesinin reddi aracıyla burjuvazinin merkezi diktatörlüğünü ve onun sermaye temelini hedef olmaktan çıkarmaya açık olmasıyla da burjuvazi ile uzlaşmacılığın ifadesidir. Bookchin’in projesinde, kentin günümüzdeki kapitalist niteliği; insan ilişkilerinin sınıfsal çıkarlar üzerinden kuruluşu göz ardı edildiği gibi, kent belediyelerinin uluslararası sermaye ile, sanayi, inşaat ve ticari kurum ve kuruluşlarla ilişkilerinin nasıl koparılacağına dair somut bir veri de yoktur. Oysa günümüzde belediye yönetimleri, sadece yerel burjuvaziyle değil tekelci burjuvaziyle de ileri düzeyde ilişkilidirler. Beledi kurumlar, sermaye egemenliği alanında, yerel-ulusal ve uluslararası burjuvaziyle çeşitli türden bağlantıları olan, ihale veren, taşeron işçi çalıştıran, danışmanlar bulunduran belediyelerdir. Bu demektir ki, Bookchinist kurgu çerçevesinde dahi beledi iktidarlar, ancak merkezi bürokratik mekanizma etkisiz kılınarak ve sermaye bağlantıları kesilerek, mümkün olabilir(ler). Yineleme pahasına söylersek, “liberter belediyecilik” projesiyle sosyalizm bir yana, halkçı-demokratik bir toplum dahi inşa edilemez.

Bookchinist “proje”, her şeyden önce kapitalist ekonomi yasalarınca geçersiz kılınır. Küresel olanı bir yana, herhangi ülkede sermaye sistemi varlığını sürdürdükçe “liberter beledi” yönetimlerin kontrolünde kapitalist olmayacak; kapitalist ekonomiye bağlanmayacak alternatif ekonomi adacıkları yaratılıp geliştirilemez. Bookchin çelişkinin farkındadır; “Küçük üreticilerin oluşturduğu birliklerin –hakiki anlamda sosyalist ya da liberter komünist girişimlerin aksine– kapitalizmi yavaş yavaş yiyip tüketeceği beklentisinde olan o Proudhoncu mit”in bir kenara atılması gerektiğini söyler; ancak, “yurttaş birliklerinin kontrolündeki beledîleştirilmiş girişimler”in “ekonomiyi ele geçirme denemesi”nden söz ederek, aynı mitsel hayallere saplanmaktan kurtulamaz.

Kapitalist “piyasa” kurallarının geçerliliğini sürdürdüğü sermayenin genişleyen yeniden üretimi koşullarında, küçük üretici ve işletmecinin iflasa sürüklenerek mülksüzleştirilmesini de içeren bir gelişmenin yaşandığı bilinir. Bu gerçeğe rağmen ve eğer beledi işletmelerin tekelleri pazardan silebilecekleri hayal edilmeyecekse, beledi girişimlerin sermaye egemenliğini “köklerinden kemirmesi” ve “aşındırması” bir yana; ona eklemlenmesi ya da daraltılmış alandaki bileşeni haline gelmesi, daha güçlü bir olasılıktır. Nitekim Bookchin’in kendisi de, “Liberter belediyecilik günümüzde ancak sınırlı bir başarıya sahip olan, bunu da ancak büyük bir ölçekte benimsendiği takdirde sunacağı olasılıklara ilişkin örnekleri belli alanlarda gösterebilecek bir süreç, bir pratik olarak algılanmalıdır” diye belirterek, başarılardan çok başarısızlıklara katlanmaya hazırlıklı olmaktan söz ederken, bu daha güçlü ve kuramı açısından da bir açmaza işaret eden olumsuzluk olasılığına işaret etmek zorunda kalmıştır.

Hakkı kalmasın; Bookchin, burjuva devletiyle “dosdoğru devrimci bir hesaplaşma”dan söz eder, ancak bu hesaplaşmayı sınıf bağlamı ve temelinden soyutlayarak kalıcı bir devrimci sonuca ulaşmasının önüne engeller çıkarır; kendisinin kimi yerel politika yanlılarından farklı olarak, “devlet ile burjuvazinin açık bir mücadele olmaksızın böylesi bir kesiksizliğin gerçekleşmesine izin verecekleri yanılsamasına” kapılmadığını belirterek, “esnek” olunmasını; “eğer belli bazı önlemler belli ölçüde bir merkezileşmeyi içeriyorsa” onların gerekli olduğunca benimsenmesini ister. Çözüm için dönüp-dolaşıp aynı siyasal önlem ya da tutumu; “her zaman doğrudan/yüz yüze demokrasiye, çok iyi koordine edilen, konfederal ama merkezsizleştirilmiş bir topluma bağlı” kalmayı gösterir. Liberter belediyeciliğin, beledi konfederasyonu “ulus-devletin”; “liberter komünizmi ise mevcut özel ve millileştirilmiş mülkiyet sistemlerinin karşısına” koymasını önerir. Siyasal tutum ve kararlarla ekonomik yasaların işleyişinin tümüyle geçersiz kılınabileceği varsayımıyla hareket eder.

II-) KONFEDERAL KOMÜNALİZMİN POLİTİKASI

Bookchin’in, “Konfederal Komünal Toplum Projesi”nin en önemli politik argümanlarından biri, sınıf temeline oturan örgütlenme ve mücadele anlayışının reddidir. Ona göre, kurulacak “toplum” örgütleri günümüz kapitalizmi koşullarında sınıf esasına dayandırılamaz; hem işçi sınıfı devrimci potansiyelini yitirmiştir, hem de “sınıfsallık” ekolojik “ortak çıkar”lar etrafında bir araya gelebilecek geniş kesimlerin önüne engel çıkaracağından sınıf temelli mücadele aşılmalı, terk edilmeli ve geride bırakılmalıdır! Bu görüşüyle uyumlu olmak üzere, Bookchin, burjuvazinin, merkezi devlet aygıtı aracıyla hakimiyetini sürdürdüğü koşullarda ve onun engelleyici eylemine rağmen, “yüz yüze demokrasi yaratma fırsatının olduğu şehir, kasaba, köy yerel hükümetlerinin dönüştürülmesi ve bunların konfedere hale getirilmesi”yle oluşturulacak “alternatif yerel yönetim organları” aracıyla devlete karşı yürütülecek “gerilim” ve “aşındırma” politikasıyla onun bir süreç “elimine” edilmesini savunur. Devletin “sınıfsal baskı ve kontrolü sağlayan kuvvet”; “baskıcı ve sömürücü sınıfın, sömürülen sınıfın davranışlarını düzenleme ve zor kullanarak kontrol etme aracı” olarak asıl işlevine hemen hemen uygun düşecek bir tanımını yapmasına rağmen, burjuva diktatörlüğünün proletarya önderliğindeki bir mücadele ile yıkılmasını ve yerine proletaryanın devrimci iktidarının kurulmasını, “otoritarizm ve bürokrasi” karşıtlığı gerekçesiyle reddeder. Mali sermaye ve tekellerin hakimiyeti koşullarında anti-demokratik baskıcı ve despotik karakteri daha da belirginlik kazanmış olan burjuva diktatörlüğüne karşı tutumu, “muhalefet” gibi anlamı muğlaklaştırıcı bir kavram aracıyla ve esas olarak da sistem içi sınırlarda ifade ederken, burjuva diktatörlüğünün paramparça edilmesi ve yerine sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumu inşa için devletten devletsizliğe geçişin bir biçimi olarak da adlandırılabilecek; artık devletin eski anlamında devlet olmayacak olan proletaryanın diktatörlüğünün (bu, toplumun çoğunluğunun, devrilmiş olan, ancak eski “cenneti”ni geri getirmek için direnci daha da artacak olan burjuva azınlık üzerindeki diktatörlüğü olacaktır) kurulmasını, devlet anlayışının devamı olarak görür. Marksist devlet anlayışının devletsizlik hedefine bağlandığını; sömürü ve sınıfların tümüyle ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de gereksizleşerek sönümleneceğini öngördüğünü bilmesine rağmen, anarşist gelenekten gelen otorite-devlet karşıtlığıyla, Marx’ın kuramını çarpıtarak devlet savunusu alanında kalmakla suçlar.¹⁵

Bookchinist “yeni toplum” kurgusunda “Liberter belediye”ler özel bir işleve ve konuma sahiptirler. Halkın “erke sahip olduğu” bir “hükümet” gibi hareket edecek, ekonomiyi belediyeleştirecek, “özgür yaşam alanları”nın yaratılmasında yönlendirici olacaklardır!

Bu varsayım, belediye ve kent gerçeğinin günümüzde artık mümkün olmaktan çıkmış, toplumsal tarihe ilk geliş dönemlerinin “ölçütleri”yle bağdaşır olmayan “ideal” halleriyle var gösterilmelerine; kent ve belediyelerin somut gerçekliğinin, kapitalizm ile girift bağlarının göz ardı edilmesine dayandırılmıştır.

Kentin kapitalizmin en rafine alanı, belediyelerin de sermaye “ağı” ve burjuvaziyle çok yönlü ilişkilerin mekanlarından biri olması gerçekliğinin bu gözardı edilmesi, “ekonomiyi belediyeleştirecek” yerel yönetim organlarının –Bookchin yer yer onları “hükümet” olarak da adlandırır– “Parlamentarizmle, kapitalizmi ‘daha iyi hale getirme’ yönündeki reformist girişimlerle ya da özel mülkiyetin daimi kılınmasıyla uzlaşmaya” hiçbir biçimde yanaşmayacakları hayalini besler. Ne “ulusal yönetimler ile ulus-üstü yönetimler”i ne de “eyalet ve devlet yönetimleri”ni örnek almayacak ve siyasal etkinlik odağını da “belediyeyle sınırlı” tutacak olan “liberter belediye”ciler, “belediye ile devlet arasında alttan alta süren ve genellikle de gerçek bir nitelik taşıyan gerilimi şiddetlendirmek ve komünün hâlâ varlığını sürdüren demokratik kurumlarını devletçi kurumların aleyhine büyütmek” için, devletle gerilim içinde onu elimine edeceklerdir!

Bu görüş açısı sadece söz konusu girift ya da kuşatıcı ilişkileri görmeyecek denli siyasi körlükle değil, kapitalizm henüz varlığını sürdürüyor iken steril bir yerel yönetim düşleyecek denli de somut gerçeklik körüdür! Bundan olmalı, Bookchin, “alternatif yeni toplum” inşasının o denli büyütülecek bir sorun olmadığını söyler. Kıyaslamayı, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra harabeye dönmüş bir Almanya’yı yeniden inşa etmek” için dahi “topu topu beş yıl” gerekmiştir, ve bu süre, “insanların bugün mal ve kaynakların küresel paylaşımını yönetmek üzere devletçi ve bürokratik aygıtı kaldırmayı düşünmeleri için gerekli olan süreden çok daha uzun bir zaman dilimidir” diyerek, kapitalist Almanya üzerinden yapan ekolojist teorisyen, sorunu, “küresel üretim ve paylaşım sistemi” içinde, ve “herkese iyi bir yaşam standardı sağlama” şeklinde, kapitalist tarzda “çözüm” üzerinden reformist platforma çeker. Savaşta yıkıma uğrasa bile güçlü bir sanayi temeline sahip olan Almanya’nın bu kapitalist temel üzerinde yeniden inşa edilmesi ile sömürüsüz olacağını ileri sürdüğü yeni “komünal ekolojik toplum” arasında paralellikler kuracak bir olmazlığa da imza atar.

Konfedere edilmiş komün örgütlenmesi tasarımına Antik Yunan ve Roma dönemi “kent demokrasisi”ni; halk meclislerinde bir araya gelmiş yurttaşların tartışarak kararlar almasını ve uygulanmalarında böylece doğrudan söz sahibi olmalarını örnek gösteren Bookchin, ayrıca Paris Komünü’nün yanı sıra Ekim Devrimi’nde sovyetlerin ve İspanya’da 1930’lu yıllarda ortaya çıkan devrimci işçi konseylerinin gördükleri işlevi hareket noktası olarak aldığını ileri sürmesine karşın, yukarıda da belirtildiği üzere, örnek olarak öne çıkardığı asıl olarak Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi değil, Antik Yunan-klasik Atina kent demokrasisi; sonrasında ise farklı özellikleriyle de olsa Ortaçağ İtalya’sı ve Fransa’sında görülen türden “komün”lerdir.

Bookchin’in örneklediğini ya da örnek olarak alıp kuramını oluştururken yararlandığını/dikkate aldığını ileri sürdüğü bu tarihsel deneyimler arasında, sadece farklı toplumsal koşulların farklı tarihsel bağlamlarına denk düşmeleri yönünden değil, onunla da bağlı olmakla birlikte ama esas olarak demokratik ortak yönlerine karşın, farklı nitelikleriyle birbirlerinden ayrı özellikler göstermeleridir. Bunun bilincinde olarak Bookchin, ilk örnekleri öne çıkarır ve ikincileri belirgin temel karakteristik özelikleriyle geriye atar. Oysa, günümüzde, yararlanılacak ve ders alınacaksa eğer, 2 bin 500 yıl önceki Atina demokrasisi pratiğinden önce, Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi olmalıdır.

Bu örneklere gelmek üzere, 2 bin 500 yıl öncesine geri bakarak kısaca belirtilirse, şunlar söylenebilir: Engels’in deyişiyle, “Henüz halktan ayrı ve ona karşıt olabilecek bir kamu gücü”nün olmadığı eski Atina’da, açık tiyatro ve Agora’da (bunu çınarların altı olarak ifade edenler de var) bir araya gelerek sorunlarını tartışan ve kararlar alan Atinalı özgür yurttaşların –köleler ve yabancılar bu hakka sahip değillerdi– demokrasisi, sonrasındaki dönem(ler)e kalıt bırakan bilenen ilk örnektir. Bu durum, –olağan durumlarda– kendi işlerini kendileri yapan ve kararlarını da kendileri alan kabilelerin¹⁶ kent devletinin “hiç değilse birinci evresi”nde, halk meclisi, halk konseyi türü örgütlenmeler yaratmalarını sağlar. Sonrasında, daha önce “özerk” bir biçimde sürdürülen işlerin en azından bir bölümü Atina’daki “ortak konseye” devredilmesi gündeme gelir. Ardından da; gens, kabile ve aşiret yapısını aşacak şekilde, “kamu görevi hakkı”nın yalnızca soyluların elinde olacağı bir döneme (bunun maddi temeli toprakların özel mülkiyete geçirilmiş olması, ticaretin belirli bir ayrıcalık ve kaynak yaratma olanağı sağlaması, vb. idi) geçilir. Benzer duruma, Roma’nın özellikle ilk döneminde, “kralınkinden başlamak üzere bütün resmi görevler(in) seçim ya da onaylamayla” verilmiş olması; kabilenin rahipleri bile aynı şekilde seçilmesi örneğinde de rastlanır.

Şimdi, ama, 21. yüzyılda soru şudur: “Yüz yüze doğrudan demokrasi”; halkın söz ve karar sahibi olması; her kademedeki görevlileri seçme ve görevden alma hakkı, köy, semt, mahalle, kasaba ve kentlerde komün, konsey ve halk meclisi türü örgüt biçimleri aracıyla ekonomi ve politikada dolaysız son söz sahibi olması için mücadele edilirken, bu tür örgütlenmelerin “liberter belediyeler” tarafından konfedere edilmiş olmalarıyla, kapitalizmi “aşındırıp”- devletle “gerilim içinde” yeni ve sömürüsüz bir toplum var edilebilir mi?

Bu soruya, Bookchin’in yanıtını yukarıda gördük ki, olumludur! O, kent ve belediyeye, kapitalist iktisadi ilişkiler ve merkezi burjuva iktidarı koşullarında sahip olmadıkları özellikler atfederek, kenti, bireylerin “yurttaşlar olarak topluluğa soğurulabileceği yer olma özelliğini koruyan” alanlar; belediyeleri de, “fikirlerin özgürce mübadele edilmesine” uygun mekanlar olarak ulular. Kent ve belediyeye atfedilen bu özgünlük ve özellikler oysa kapitalizm ve burjuvazi yararına ve onun tarafından yurttaşların sisteme bağlanmaları ve boyun eğdirilmelerinin alan, mekan ve kurumları olarak kullanılmaktadır. Bu ise, burjuva devleti ve sermaye egemenliğine karşı doğrudan mücadele etmeksizin onun yerel düzeyde ve yerel “iktidar organları” aracıyla aşılması projesini geçersiz kılar.

Oysa, Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi, devrimci yanıtın bu olmadığını en net şekliyle ortaya koymuşlardı. Yanıt, en net ve kesin tanımıyla; sömürünün olmayacağı bir yeni topluma varmak için burjuva bürokratik askeri devlet mekanizmasının parçalanması, “her gerçek halk devriminin önkoşulu” olduğu idi! Bu önkoşul günümüzde, artık tüm ülkeler devrimi için olmaz ise olmaz özellik kazanmıştır. Sömürülen ve baskı altında tutulan kitlelerin “devrimin tüm seyrine”, “yeni bir toplum kurma yönünde kendi girişimlerinin damgasını vurma”ları için (Lenin); “bu mekanizmayı parçalamak, paramparça etmek” (Marx) zorunludur. Burjuva devleti, burjuvazinin düzenli ve sürekli ordu, polis, bürokrasi, yargıç ve zindan kurulları ve dini bürokrasi aracıyla işçi sınıfı ve kent ve kırın tüm emekçileri ve ezilenleri üzerinde kurduğu egemenliğe son verilmelidir! Baskıcı karakteri tüm önceki zamanlardan da fazla olarak, mali sermaye ve tekeller çağında daha fazla güç kazanan burjuvazinin bu egemenlik mekanizmasını paramparça etmeyi, iktidarının ve yeni bir toplumu inşa hedefinin ön koşulu olarak belirlemeyen işçi sınıfı ve emekçiler, devrimi başarıyla sürdüremezler. Halkın, işçi ve emekçilerin gerçek çıkarı bunu gerektirir, ve bu yapılmaksızın sömürünün son bulacağı, eşitliğin gerçekten sağlanabileceği bir yeni toplum inşası olanaksızdır.

Paris Komünü bu devrim koşulunu en net haliyle açıklığa kavuşturdu. Komün, Marx’ın deyişiyle, “sınıf egemenliğini ortadan kaldıracak olan bir cumhuriyetin” “özgül biçimi…”; “işçi sınıfı hükümeti”ydi. “O zamana dek hükümetin aleti olan polis, tüm politik niteliklerinden arındırıldı ve Komün’ün sorumlu ve her an görevden alınabilir aletine dönüştürüldü. Bütün diğer yönetim dallarının memurları da öyle. Komün üyelerinden başlayarak aşağıya doğru kamu hizmeti işçi ücretiyle yapılmak zorundaydı. Devletin yüksek makam sahiplerinin kazanılmış hakları ve temsil ödenekleri bu makam sahiplerinin kendileriyle birlikte ortadan kalktı … Eski hükümetin maddi gücünün araçları daimi ordu ve polis bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, Komün derhal manevi baskı aracını, papazların gücünü kırmaya koyuldu… Adalet görevlileri o sahte bağımsızlığı yitirdiler… bundan böyle seçilecekler, sorumlu olacaklar ve görevden alınabileceklerdi.”¹⁷

Komün’ün –Bookchin tarafından da başvurulduğu üzere– Ortaçağın İtalyan ve Fransız “komünleri”yle benzeştirilmesini, Marx, “Yeni tarihsel oluşumların, bir ölçüde benzerlik gösterdikleri daha eski ve hatta ölü biçimlerin eşi olarak görülmeleri”nde olduğu üzere, bir tür “yazgı” olarak niteler ve Komünün bu eski biçimlerden ayırt edici niteliğini şöyle belirtir:

“… Komün, Paris’in çeşitli semtlerinde genel oy hakkıyla seçilmiş belediye meclislerinden oluşuyordu. Bunlar sorumluydu ve her an görevden alınabilirlerdi. Çoğunluğu doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının herkesçe tanınan temsilcilerinden oluşuyordu …” “Komün parlamenter değil, aksine aynı zamanda yürütme ve yasama gücüne sahip bir çalışma organı olacaktı.” “Komün daha ta başından, işçi sınıfı bir kez iktidara geldiğinde, eski devlet mekanizmasıyla idareimaslahata devam edemeyeceğini; bu işçi sınıfının, daha yeni elde ettiği kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için, bir yandan şimdiye dek kendisine karşı kullanılmış olan tüm eski baskı mekanizmalarını ortadan kaldırmak, öte yandan ise kendi milletvekillerini ve memurlarını istisnasız ve her zaman için görevden alınabilir ilan ederek kendisini onlara karşı güvenceye almak zorunda olduğunu kabul etmek zorundaydı…”

Komün, eski türden bir devlet değil; devletten devletsizliğe geçişin bir ara biçimi; devletten “aslında devlet olmayan”a geçişin ifadesiydi. Lenin’in deyişiyle, “Burjuva demokrasisinden proleter demokrasiye, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir sınıfı baskı altında tutmak için ‘özel baskı erki’ olarak devletten, ezenlerin halkın çoğunluğunun, işçilerin ve köylülerin genel erki tarafından baskı altında tutulmasına dönüşüm tam da burada en açık ifadesini bulur.”¹⁸

Burjuvaziyi –ve eskiyi geri getirme amaçlı direnişini– bastırmak için bir geçiş devletine; kapitalizmden sosyalizme geçiş için, başta üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek olmak üzere gerekli tüm önlemleri alıp uygulamaya geçiren proletarya iktidarına ihtiyaç vardır. Bu, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşası tarafından bir kez daha ve fakat daha ileriden kanıtlanan tarih dersidir! Kapitalizmin yeniden boy verme olanağı bulabileceği herhangi tavizin, proleter ve yoksul kitlelerini burjuva barbarlığı altına soktuğu ya da sürüklediği; emsalsiz bir büyük kayıp ve yenilgi tarafından yeniden açıklığa kavuşturuldu! Komün, işçi sınıfının tarihteki ilk iktidarıydı. 72 günlük proletarya iktidarı yenilgiyle sonuçlandı. Engels’in deyişiyle, “kendisini ikiye bölen iki parti arasındaki, her ikisi de yapılacak işin ne olduğunu bilmeyen Blankiciler (çoğunluk) ile Prudoncular (azınlık) arasındaki kısır çekişmelerle tükenip gitti.”

Ancak, proletarya “1871’deki zafer armağanı”ndan yararlanmayı unutmadı. Avrupa ülkelerindeki ayaklanmalarına ve iktidara geldiği ülkelerde yapması gerekenlere bu deneyimin tecrübesiyle yaklaştı. Sovyetlerin ortaya çıkışı ve ayaklanma ve iktidar organları olarak oynadıkları rol bu tarihi tecrübe ile de bağlıydı. İlk biçimleri 1905 devrimi döneminde Rusya’da, Petrograd ayaklanmasıyla görülen Sovyetler, 1917 Şubat Devrimi’nde ve Şubat-Ekim arası dönemde ikili iktidar organları; ve Ekim Devrimi’nin başarısıyla birlikte iktidar organları olarak işçi yönetiminin araçları oldular. Şubat-Ekim arası dönemin Bolşevikler tarafından aktüelleştirilen en belirgin sloganı “Bütün iktidar sovyetlere!” idi. İşçi ve kent-kır emekçileri tarafından doğrudan seçilen ve her an görevden geri alınabilen temsilcilerinden oluşan işçi, asker ve köylü sovyetleri doğrudan iktidar organları olarak yönetici görev ve sorumlulukla yükümlüydüler. Proletaryanın devrimci diktatörlüğü, onun sovyetler ve konseyler halinde örgütlenmiş dolaysız iktidarı idi.

1918 Anayasası, “Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi”ni en üst otorite olarak ilan ederken, “Emekçi ve Sömürülen Halkların Hakları Bildirgesi”nde de Lenin, Rusya’yı, işçi, köylü ve asker temsilcileri Sovyetlerinin bir Cumhuriyeti olarak tarif etti. 1918 Anayasası’nın önemli bir diğer özelliği, sovyetlerde yer alacak ve seçime katılacak olanlara ilişkin olarak getirdiği kurallardı. Ücretli işçi çalıştıranlar, rantiyeler, kendi hesaplarına ticaretle uğraşanlar, eski ajanlar, keşiş-papaz ve bürokratlar bu hakka sahip olamazlardı. Devrimin ikinci yılında (1919), ekonomi ve politika alanında atılan adımlardan söz ederken Lenin, büyük toprak sahipleri mülkiyetindeki toprağın, tazminat ödenmeksizin özel mülk olmaktan çıkarılmasını, “hemen bütün büyük kapitalistler”in fabrika, anonim şirket, banka, demiryolu vb. gibi büyük mülklerine tazminatsız el konmasını; büyük sanayi üretiminin devlet tarafından gerçekleştirilmesi ve fabrika ve demiryolu işletmelerinin işçilerce “denetimi” ve sonra onların sovyet “yönetimi”ne verilmesini, sovyetlerin varlığıyla bağlı gelişmeler olarak açıkladı.

Lenin’in deyişiyle Rusya’da bürokratik aygıt tamamen yıkılmış; burjuva parlamento dağıtılmış; “ve özellikle işçiler ve köylülere çok daha erişilebilir bir temsil hakkı” verilmişti. “Memurların yerine onların sovyetleri” geçirilmiş; yargıçların “onların sovyetleri tarafından seçildikleri” bir düzenlemeye gidilmişti. Sovyetler iktidarı, “yani proletarya diktatörlüğünün bu biçimi”, burjuva cumhuriyetlerinin “en demokratiğinden bir milyon kez daha demokratik” idi.¹⁹

Bookchin’in “Konfederal Komünalizm”i, açık olmalıdır ki, Komün ve Sovyet örnekleriyle niteliği ve kapsamı yönünden bağdaşır değildir. “Liberter beledi” özyönetim projesi, halkın burjuva egemenliği ve kapitalist sömürüden “özerk”, ondan bağımsız ve ona karşı devrimci militan mücadelesini değil bir çeşit “denge arayışı” içinde, burjuva devletinin sözüm ona gerilim ilişkisi içinde elimine edilmesini öngören, ancak gerçekte onun içinde erimeye götüren bir projedir. Bu proje, kapitalizme içkinliği nedeniyle ve burjuva devletin tekelci oligarşik yapısına son verilmeksizin gerçekleşemezliğiyle “ekolojik-demokratik konfederal bir toplum”u ancak, yukarıdan beri gösterildiği üzere hayal edebilir. Hayali olan ile somut gerçeklik arasında ise “dağlar kadar fark” vardır!

Modern kapitalizm ve onun bugünkü gelişme aşamasında, iki büyük temel sınıf arasındaki mücadelenin yadsınmasıyla kapitalizme aşkın bir topluma varılamaz. Bu, aynı nedenle ve istense dahi, “kendi kendine yeten” köy yaşamına geri dönüş şeklinde de gerçekleştirilemez. Kapitalizm ve onun devlet gücünün “aşındırma” ve “kemirip” zayıflatma yoluyla aşılacağı hayali gibi, büyük “metropol kentlerin en küçük birimlerine dek bölünmesi” ve bunların komünal konfederal hale getirilmesiyle sağlanacağı ileri sürülen demokrasi de burjuva demokrasisini aşan bir demokrasi olmaz.

Bookchin’in projesi, karmaşık bir düşünme eksersizleri toplamı olarak alınabilir, ama sömürüsüz yeni bir toplum kurmanın kuramı olarak asla! Bu projesel kuramın ekonomi-politikasıyla kapitalist sömürüye son verilemez.

Bütün bunlara rağmen, onun “toplum projesi”nde siyasal-sosyal örgütlenme ve yönetim organları olarak özel bir yer tutmakla kalmayıp, projesinin yaşam bulmasının da başlıca unsurlarını oluşturan “alternatif yerel yönetim organları”; komünler ve halk meclisleri ile birlikte bu organların ademi-merkezi konfederalizmi, ideologun onları içine aldığı bağlama da işaret etmek üzere daha ayrıntılı bir irdelenmeyi gerektirirler. Bunun için bir alt ara başlığa ihtiyaç var.

a) Özyönetim organları; komünler, halk meclisleri ve ademi-merkeziyetçilik

Murray Bookchin’in teorisinde “toplum organları” ya da örgütlerinin “sınıf aşırı” olmaları “gereğine” özel bir vurgu yapılır. Bu formülasyon en net şekliyle “Liberter belediyeler”ce konfedere edilecek “alternatif yerel yönetim organları”na uygulanır. Köy komünleri, mahalle-semt ve kent meclisleri “sınıf aşırı” olarak ve ademi-merkezi şekilde örgütlenecek, ayrı ayrı çalışacak ve fakat “Liberter belediyeciler” tarafından konfedere edilerek birbirleriyle dayanışmaları sağlanacaktır. “Mega kent”lerin büyük belediyeleri küçük bölümlere ayrılarak merkezsizleştirilecek; semt-mahalle, köy ve kasaba meclislerinin belirleyecekleri politika, “Liberter Belediyeciler” tarafından toplumun “ortak çıkarları” esas alınarak pratiğe geçirilecektir.

Bookchin, “Büyük metropoliten alanların yapısal olarak yerinden yönetilen yerler haline getirilmesi” için, New York, Londra ve Paris büyüklüğündeki kentlerin; Meksiko City-Bombay gibi büyük merkezlerin “küçük kentler halinde” parsellenmesini “ve devasa/anlaşılması imkânsız kentsel kuşaklar olmaktan çıkarılıp, bir kere daha, insani ölçekteki topluluklar noktasına gelecek şekilde merkezsizleştirilme”sini önerir.

“Büyük metropolitan kentler”in merkezsizleştirilmesi ve “halk meclislerince yeniden ve küçük parçalara bölünmüş halleriyle yeniden organize edilmeleri” önermesinde, ekolojist teorisyenin anarşist gelenekten beslenen görüşleri yeni ve net bir ifadeye kavuşur. Devrimler için halkın büyük çoğunluğunun seferber edilmesinin şart olmadığını; genellikle küçük bir kesimin başlattığı ayaklanmalara süreç içinde yeni katılımların olduğundan hareketle Bookchin’e göre, halk demokrasisi, “herkesin halk meclislerine katılabileceği, katılacağı ve hatta katılmak isteyeceği fikrini kendine öncül olarak” almayacağından, bölünmüş büyük kentlerin yeni küçük belediyeleri ve belediyecileri de, az sayıdaki görevlilerden oluşan belli sayıdaki konseylerle parça parça bölünmüş eski büyük kentleri sorunsuzca yönetebileceklerdir!

“Yerellikler” der Bookchin, “büyük kentlerde oturulan ya da meslek icra edilen semtlerdir, irili ufaklı köylerdir, hatta bir kentin ya da bölgenin merkezinden belli bir uzaklıkta bulunan çok dağınık yerleşimlerdir”, ve onları, “kapısının katılmak isteyen herkese açık” olduğu mahalle meclisi türünden oluşumlarla yönetmek zor olmayacaktır! Saptırıcı-farklı eğilimlerin gelişmesi ise, “hakikati amaçlayan, akılcı hareket eden ve kamusal bir sorumluluk etiğini ortaya koyan örgütlü bir devrimci yapının, hatta bir fraksiyonun varlığı” tarafından engellenecektir.

Bookchin’e göre, bu türden “koruyucu” bir örgüte, sadece devrimden önce ve devrim sırasında değil, aynı zamanda devrimden sonra da, “yani istikrarlı, dayanıklı ve eğitsel demokratik kurumlar yaratma probleminin en yakıcı problem olduğu dönemde de ihtiyaç” vardır. Bütün bu süreci yönlendirecek bir örgüt olmalı; ancak proletaryanın partisi ve iktidarı olmamalıdır! Bookchin ilkini halk demokrasisi, komün ve konsey yönetimi için gereklilik sayar; ikincisi ise ussa ve demokrasiye aykırı! Proletarya “devleti”nin –bu artık eskisi türden olmayıp büyük çoğunluğun sömürücü küçük bir azınlığın eski düzeni geri getirmesine karşı bastırma işleviyle yükümlü ‘kamusal gücü’dür– yerine, “liberter belediyeler”in konfedere edilmesini de sağlayacak “sağlam, ahlaklı bir örgüt”ü geçirir!

Bookchin’in liberal reformist bir anlayışla da olsa öne çıkardığı halk iradesi, doğrudan demokrasi ya da “yüz yüze demokrasi problemi”, kuşku yok ki önemli bir sorundur; ve fakat en azından onun kadar önemli olan bir diğer yanı da bunun nasıl ele alınması gerektiğidir. Bookchin’in klişeleştirdiği yanıt, “sınıf aşırı toplum örgütleri”nin (komünler, halk meclisleri) ademi-merkezi dayanışmasıyla yürütülecek bir mücadele aracıyla burjuva devletinin süreç içinde “elimine edilmesi”dir! Bunun doğru bir yanıt olmadığını yukarıdan beri göstermeye çalıştık. Burada ama, bir kez daha ve önemi nedeniyle yeniden belirtmemiz gereken birkaç önemli nokta var:

1-) “Yüz yüze demokrasi”ye; her düzeyde halk meclislerine; bütün kamu görevlerini üstleneceklerin halkın iradesiyle dolaysız seçilip gerektiğinde görevden geri alınabilen bir demokratik işlerliğe, evet gereksinim vardır. Bu gerekli ve doğru olandır! Ancak bunun için, burjuva merkezi devlet iktidarına ve sermaye egemenliğine karşı ve onlara son vermeyi açık ve net bir mücadele hattı olarak belirleyen bir görüş açısı ve tutum olmalıdır. Bookchin, “yeni toplum projesi”nde bu zorunlu gerekliliği bulanıklaştırmıştır. O, burjuva devlet(ler)ini, amiyane deyişle yer ile yeksan edecek bir mücadele yerine, diyelim halk meclisleri, komünler, konseyler türü örgütlenmeler bu yönde seferber edileceğine; burjuva devletinin “özgürlükçü belediyeler” aracıyla bir süreç içinde “elimine” edilebileceği ve beledi-konfederal halk yönetimlerinin gerçekleştirileceği üzerine hayalci görüşler yayar. Burjuva devletinin, “özgür belediye”ciliğe ve “özerk yönetimler”e tahammül göstermeyip baskılayacağını söylemesine rağmen, “aşındırma”-“elimine etme” anlayışıyla tersine gelişmeye kapı aralar.

Bu yaklaşımı, ademi-merkeziyetçilik sorununu ele alışı açısından da geçerlidir; sorunu ekonomik toplumsal bağlamlarından kopararak tartışır. Bu belirleyici bağlamdan koparıldığında ise, merkezi yönetimin mi, yerel ya da yerinden yönetimin mi “daha demokratik olduğu?” sorusuna doğru yanıt verilemez. Ademi-merkezi ya da merkezi yönetimlerin siyasal niteliği, yurttaşların hak, talep ve çıkarları karşısındaki politik-sosyal ve iktisadi siyaset tarafından belirlenir. Kapitalizm koşullarında ve burjuva iktidarları pratiğinde, kağıt üzerinde ne yazılırsa yazılsın, yurttaş olarak işçi ve emekçiler –bunlara baskı altındaki her türden azınlıklar eklenmeli– özgür değildirler. Merkezi idarenin yereller lehine güçsüzleştirilmesi ve merkezi kamusal işlerin şu ya da bu kadarının “yerel yönetimlere devredilmesi” belki daha demokratik bir görünüm oluşturacaktır; ama, beledi idareler, –ki Bookchin onları iktidar olarak da alıyor– isterse sosyalist kimlikli olsunlar, kapitalizm bir sistem olarak varlığını sürdürdükçe ve burjuvazinin merkezi iktidarı devam ettikçe, işçi ve emekçiler için demokratik hakları garanti edemeyecekleri gibi, iktisadi sömürü koşullarını da ortadan kaldıramazlar.²⁰

2-) Komün, halk meclisi, “özyönetim organları” ve “ademi-merkeziyetçilik” işçi sınıfının demokrasi ve sosyalizm mücadelesine yabancı ve dışsal değillerdir. Tersine olarak, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in işçi sınıfının mücadelesi ile ezilen ulusların özgürlüğü; siyasal kaderlerini ellerine almaları üzerine görüşleri arasında diyalektik ve tarihsel bir bağlam bulunur. Marx ve Engels gibi, Lenin ve Stalin de, “gerici küçük devlet ayrılıkçılığını ve bu gericiliğin belirli somut durumlarda milliyetler sorunuyla örtbas edilmesini” eleştirirler, ve fakat bunun uluslar sorununa “yan çizme” olarak anlaşılmasıyla da mücadele ederler. Lenin, “Gerek coğrafi koşulların gerekse de dil birliğinin ve yüzlerce yıllık tarihin tek tek küçük parçalarda milliyetler sorununu ‘halletmiş’ olması gerekir diye düşünülebilecek İngiltere’de bile, burada bile Engels, milliyetler sorununun henüz aşılmadığı açık gerçeğini hesaba katıyor ve bu nedenle federatif cumhuriyette bir ‘ilerleme’ görüyor” diye yazar, ve “Elbette burada da federatif cumhuriyetin eksikliklerinin eleştirisinden ve yekpare, merkeziyetçi-demokratik bir cumhuriyet için en kararlı propaganda ve mücadeleden vazgeçmenin izi bile yoktur.” diye ekler.²¹ (abç)

Engels, “demokratik cumhuriyetçiliği, bir ve bölünmez cumhuriyeti” savunur. Federatif cumhuriyeti ise genelde gelişmenin engeli, ancak “belirli özel koşullar altında” (Lenin, age, sf. 80) istisnai durumlar için, özel olarak da uluslar sorunu bağlantısıyla bir “ilerleme” sayar. Lenin, Engels’in, “Erfurt Program Taslağının Eleştirisi”ne başvurur ve onun, merkeziyetçiliği, “komünler ve bölgeler tarafından devletin birliğinin gönüllü olarak savunulduğu, her türlü bürokratizmin ve her türlü yukarıdan ‘buyurma’nın kesinlikle ortadan kaldırıldığı geniş kapsamlı yerel özyönetimi” dışlamayacak şekilde ele aldığına işaret eder (abç). Söz konusu program taslağında, özyönetim üzerine maddeye ilişkin olarak Engels’in formülasyon önerisi şöyledir: “İllerde” (eyalet ya da bölge), “kazalarda ve komünlerde, genel oy hakkıyla seçilmiş memurlar aracılığıyla tam özyönetim, devlet tarafından atanmış yerel ve taşra makamlarının ortadan kaldırılması.” (…) “(komiserler, kaza polis şefleri, valiler, genel olarak yukarıdan atanmış tüm memurlar) gibi bunları da kararlılıkla men etmeliyiz.”

3-) Proletarya evet, merkezi demokratik cumhuriyetten yanadır. Ancak, proletaryanın devrimci merkeziyetçiliği, özyönetimi, özerklik ya da bölgesel özerkliği reddetmez. Ezilen ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi, bunun biçimlerinin onun kendisi tarafından belirlenmesini de içerir. Siyasal bağımsızlık gibi, bölgesel özerklik, öz yönetim, hatta “otonomi” türünden biçimler ezilen ulus hareketinin siyasal-ulusal örgütlenme biçimleri olarak ortaya çıkmışlardır. Proletarya, sınıf örgütlenmesini ve mücadelenin sınıfsal karakterini asla unutmaksızın ve bir an için olsun ihmal etmeksizin, ezilen ulus ve halkların örnek olsun komünal-özgürlükçü örgütlenmesi ve mücadelesini destekler. Bu örgütlenme ve mücadelenin sermaye egemenliği ve burjuva devlet iktidarını devrimci tarzda aşacak bir hat üzerinden gelişmesi için çaba gösterir. Proletarya ve kent-kır yoksulları için bu durumda önemli olan, kendi bağımsız örgütlenme ve mücadelesine ezilen ulus hareketince engel çıkarılmamasıdır.

4-) Özyönetim, komünler, halk meclisleri sorunu, biri ezilen ulusun siyasal kaderini tayin hakkı kapsamında; diğeri, sermaye egemenliği ve burjuva sınıf iktidarına karşı mücadelenin niteliği ve kapsamına dair olmak üzere iki farklı –birbirleriyle tümüyle kopuk değil– siyasal-sosyal olgu ve gerçekliklerle bağlı olarak irdelenebilir özellik gösterirler. İlki, bizim ülkemizde ve bölgemizde özellikle Kürt ulusal mücadelesi bağlamında gündeme gelen kendi kendini yönetim hakkı ve onun farklı siyasal şekillenişi olarak “öz yönetim”/“özerk yönetim” ve bağlantılı olarak “köy komünleri”, “kent ve mahalle meclisleri” türünden ulusal-siyasal örgütlenmelerdir. Bu makalede ele alınan Bookchin’in görüşleriyle bağlı bir yanı da olmakla birlikte, burada tartışılan ya da eleştiri konusu edilen, ulusların kaderlerini kendilerinin tayin hakkı ve bunun farklı siyasal biçimler alması değildir. Güncel olan gelişmeler yönünden Rojava gibi Kürt bölgelerinde, ya da Türkiye Kürdistanı’nda olduğu üzere kendi kendini yönetmek için mücadele eden bir halkın pratiğinde belirli özgünlükleriyle ve fakat emperyalist-kapitalist sermaye ve burjuva gericiliği tarafından kuşatılmış olarak “öz yönetim” organlarının oluşturulması yönünde sürdürülen çabalar, bu halkın hakkı olarak desteklenmeyi hak ederler. Kürt ulusu, –daha önce yayımlanmış çeşitli makalelerimizin de konusu olduğu üzere– ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere, siyasal kaderini tayin biçimlerine kendisi karar verecektir. Ezilen ulus hareketinin tarihte gündeme getirdiği bağımsız ayrı devlet kuruluşları olduğu gibi, aynı devlet içinde bölgesel özerklik, özerklik ve federasyon türü biçimlenmeler de söz konusu olmuşlardır. Ulusal sorunun kapitalizm koşullarındaki çözülme olanağı ve olasılığı, bu biçimleri mümkün kılar, ve ezilen ulusun, –burada somut olarak Kürtlerin– ulusal haklarını kullanmaları için mutlaka kapitalizmi aşmış olmaları gerekmez. Diğer yandan, ulusal hareket “doğal olarak” tüm sınıf ve kesimlerden “toplum güçlerini” kapsaması nedeniyle “sınıf aşırı” özellik de gösterir. Bu özgünlük ama, ezilen ulusun işçi ve kent-kır yoksullarının hareketin başında bulunmak için özel çaba göstermelerinin, hareketin tutarlı-demokratik ve emekçi karakterde gelişmesi açısından taşıdığı önemi azaltmaz; aksine günümüzde çok daha fazla gerekli kılar.

5-) Burada özel olarak tartıştığımız, ulusal sorun ve bağlantılı oluşumların niteliği ve biçimi olmayıp, Bookchin “Projesi”nde, “sınıf aşırı” olmaları ve sınıf temelli mücadeleden de uzak durmaları istenen “alternatif yerel yönetim organları”; “Halk meclisleri” ve “Komün”lerin, “Liberter belediyeler”in özel işlevle yükümlendirildikleri “konfederal” bir örgütlenmesiyle sermaye egemenliğinin pazar ilişkileri içinde “kemirilip”-“aşındırılması”yla sömürüsüz bir yeni toplumun kurulabileceği varsayımı ya da iddiasıdır.

Yineleyerek söylersek, bu iddia ve varsayım, emekçilerin köy, mahalle, semt, ilçe ve kentlerde halk meclisleri halinde örgütlenmesi, kendilerini kendilerinin yönetmesi talebiyle ortaya çıkmaları; oluşturdukları meclisleri mücadelede dayanışmanın; yığınların içinde örgütlü olmayı yaygınlaştırma ve ‘niteliksel olarak derinleştirme’nin aracı olarak kullanmaları ve burjuvazinin merkezi ve yerel saldırılarına direnişin organları olarak işlevli kılmaları yönünden belirli bir doğruluk göstermesine karşın, a-) fabrika-işyeri örgütlenmesini olduğu gibi, sınıf temelli örgütlenmeyi ve mücadeleyi reddetmesiyle; b-) işçi sınıfına, kendi adına mücadele ve örgütlenmeyi “yasaklaması”yla; c-) “Liberter belediye”(ler)ce konfedere edilmiş “yerel yönetim organları”nın burjuva devletini ve sermaye egemenliğini, “elimine” edebileceği varsayımıyla, iktisadi-sosyal ve siyasal gerçekliklerle bağdaşmaz ve onlara aykırıdır.

6-) Bookchin’in “ademi-merkeziyetçi”liği, her türden otorite ve merkezi örgütlenmeye karşıtlık olarak şekillenen anarşist teoriden ve kendisinin anarşist geçmişinden esinli olup, merkeziyetçiliği bürokratizm ve demokrasi karşıtlığı olarak alan saplantıdan güç almaktadır.

III-) TOPLUMSAL EKOLOJİ

M. Bookchin’in projesinin bağlandığı hedef “Komünal Ekolojik Toplum” idi! Projesinin sınıf mücadelesi gerçekliği karşısında açmaza düştüğünü; geçersizleştiğini görmüş olmalı, Bookchin, sınıf mücadelesi ve sınıflar arası “modern çatışmalar”ın fabrika ve işyerleriyle sınırlı kalmayıp mahalle ve semtlere dek yaşandığını, halk meclis(ler)inin de “birbiriyle çekişen sınıfsal çıkarların istilasına uğrayaca”ğını işaret ederek “Liberter belediyeciler”i, “topluluktaki herkesi” etkileyen ‘çevresel’, toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerle ilgili problemleri esas almak gerektiği konusunda uyarır. Ona göre, bu ancak, “liberter komünist hareket”, belediyeyi “sınıf-aşırı problemlerin odak noktası olarak” öne çıkarırsa, başarılabilecektir. Bu sözüm ona birleştirici genelleme içinde, toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerin sınıf aşırı olmayıp aksine sınıfsal oldukları gerçeğinin üzeri böylece çizilir; sağlık ve eğitimle ilgili sorunların toplumsal-iktisadi sorunlardan ve oradan kaynaklanan eşitsizliklerden bağışık olmadığı göz ardı edilir (abç).

Çernobil “kazası” türünden felaketlerin “sadece işçileri ve köylüleri değil, santralden yayılan radyasyona maruz kalan herkesi paniğe sevk etmiş” olmasından hareketle, “kirlilik gibi topluluğun tümünü ilgilendiren konular hangi sınıfa ait olursa olsun bu insanları etkilemektedir” diye yazan Bookchin, bunu, Marksist sınıf teorisine karşı bir argüman olarak kullanır ve kapitalist barbarlıktan, emperyalist yağma ve yıkımdan, pazarlar ve mal sürümü için savaşlara dahi yol açabilen rekabetten, havanın, suyun ve toprağın kirletilip yaşam kaynaklarının tahribinden neredeyse Marx’ın kuramını ve Marksistleri sorumlu tutar! Nedeni, kapitalizmin pre-kapitalist toplumlardan tarihsel ve toplumsal bakımdan daha ileride bir sistem olduğu ve teknolojinin kapitalist gelişme içindeki işlevine dair Marx’ın analizidir.²²

Bookchin’in ekoloji sorununa yaklaşımı, ekolojik problemlerin üretim sistemiyle bağını perdeleyici-muğlaklaştırıcıdır. Beşeri yaşam ile beşer dışı doğa ilişkisinin canlı yaşamına zararlı olmayacak bir kuruluşu için, kapitalizm koşullarında da yürütülebilir bir mücadele ve bu mücadeleye katılabilir farklı toplumsal kesimlerden insanlar elbette vardır ve olacaktır. Ancak, doğanın ve canlı yaşamın zararına ve tahrip olması pahasına kâr için yağma faaliyetinin son bulması; ve bunun için de esas olarak “bütün bir toplum”un, evet yeniden yapılandırılması için, “Çevrenin yanı sıra insanları da bozan sınıfsal ilişkiler ile iktisadi sömürünün yanı sıra köklü hiyerarşik ilişkilere ve tahakküm sistemlerine ilişkin olarak da tutarlı bir analiz geliştirme(k)” yetmez; insan ve canlı yaşamı zehirleyen neden ve kaynakların doğru olarak belirlenmesi de –ona karşı tutarlı bir mücadele için– gerekir. Bu yapıldığında ise, görülür ki, günümüzde doğal dünyaya da büyük zararlar vererek canlı yaşamı tehdit eden, tekeller başta olmak üzere kapitalizmdir. Zararlı atıklarla, zehirli gazlarla, tahrip edici ve uzun süreli etkiler bırakan bombardımanlarla çevre felaketlerine yol açan emperyalist güçler ve tekellerdir. O halde mücadelenin buna yöneltilmesi gerekir. Karşı çıkılacak olan teknoloji değil onun insana; canlı yaşam ve doğaya zarar verecek şekilde kullanılmasıdır.

On milyonlarca insanın kentlere yığılması, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşması dolayımında emperyalist devletlerin ve uluslararası şirketlerin bağımlı ülkelerin kaynaklarını yağmalamaları; rekabet tarafından körüklenerek teknolojinin insan ve doğaya zarar verecek şekilde kullanımı, açık olmalıdır ki, engellenebilir. Bu durum insan soyu ve insan dışı canlılar için yaşam olanakları ve doğasının korunumu yönünde değişmeli/değiştirilmelidir. Bürokratik burjuva hakimiyetine son vermek üzere yürütülen mücadele kesin başarı sağlayana dek, sömürülüp ezilenlerin sömürücü hakim sınıfa ve onun uluslararası saldırı, yağma ve yaşamı tehdit üzerine kurulu “düzeni”ne karşı, yaşam koşullarının iyileştirilmesi için, birleşilebilir tüm güçlerin birleştirilmesi, evet gereklidir. Ne var ki, bütün bunlar, ve ekolojik sorunların, proletarya dışındaki belirli toplumsal sınıf ve kesimler yönünden de “birleştirici ortak özellik” göstermelerinden hareketle, bu sorunların başlıca kaynağı olarak kapitalizm ve emperyalist tekelci burjuvaziye karşı sınıfsal temelde mücadele edilemeyeceği kuruntusunu –evet kuruntusu– haklı çıkarmaz. “Çevre duyarlılığı” sömüren-sömürülen ilişkisinden bağımsız olmadığı gibi, “çevreye duyarlı pek çok insan”ın sınıfsal konum ve tutumundan da tümüyle kopuk değildir.


Tarihsel deneyimler, proletarya ve ezilen halkların kurtuluş mücadelesine evet zengin ve göz ardı edilemeyecek tecrübeler aktarırlar. İçinde bulunulan koşullarla bağlı yeni biçim ve yöntemler geliştirilirken onlardan da yararlanılabilir. Binlerce yıllık tarihte şurada burada, şu ya da bu zamanda komünal dayanışma ve mücadele örgütlerinin oluşturulduğu; insanların köy kasaba, mahalle ve kentlerde kendilerinin çıkarlarına politikaların gerçekleştirilmesi için değişik zaman ve yerlerde, –adına ne dediklerinden bağımsız olarak– çeşitli birlikler meydana getirdikleri doğrudur. Bu bakımdan, “yurttaşların gruplar halinde toplanıp görüş alışverişinde bulundukları ve kendi politikalarına kamusal ifade kazandırdıkları yer”ler olarak bu alan ve biçimlerden; –yazarın da atıfta bulunduğu– “Klasik Atina”, “Ortaçağ dünyasının özgür kentleri”, “Amerikan Devrimi’nin kent konseyleri” ve devletin “neredeyse tamamen çökmüş” olduğu koşullarda ortaya çıkan “Fransız Devrimi’nin seksiyonları” türünden oluşumlardan söz edilebilir. Sorun, yazarın bunlardan söz etmesi ya da onların en iyi bazı özelliklerinin –o “kurumlarını” diyor– dikkate alınmasını önermesi değildir. Sorun, onun “liberter belediyeci vizyonu” kapitalizm ve burjuva devletiyle bir arada, ama onları sözüm ona aşındıra aşındıra elimine ederek yeni bir toplumu yaratabilir görmesi ve göstermesindedir. İşçiler başta olmak üzere halkın kendi kendini yönetmek için önce burjuva barbarlığından kurtulmak ve sonra kendi iktidarının organları olarak işletmek üzere oluşturduğu örgütler/örgütlenmelerden söz edildiğinde, göz önüne getirilmeden ve deneyimlerinden öğrenilmeden ilerlenemeyecek olan Komün ve Sovyet deneyiminin kanıtladığı üzere, proletaryanın ve kent-kır yoksullarının iktidar organları, yeni bir sosyalist toplum için evet “ilham” verirler! Ne var ki, bu tarihsel yaşanmışlıklardan çıkarılacak en önemli sonuçlardan biri de, egemen güçlerin devlet başta olmak üzere sistem kurumlarını seferber ederek onları yok etmeye soyunduklarıdır. Bu ise, “liberter beledi yönetimler”in burjuva devleti ve sermaye ile bir tür “yarış” halinde yeni-özgür bir toplum yaratabileceği görüşünü geçersiz kılar.

Bookchin’in projesinin çok yönlü açmazı bir yana, tarif ettiği türden beledi bir kurumsal gerçeklik, bugün söz konusu değildir. Kapitalist kente ve belediyesine biçtiği “tarihsel misyon” ve konum, geçmişe dair belirli sınırlar içindeki bazı oluşumları işaret etme ötesinde, bugün açısından herhangi geçerlik göstermez. Beledi “toplumsallaşma”nın tarihe geliş koşullarıyla günümüz kapitalist emperyalist dünyası arasındaki tarihsel-toplumsal ve iktisadi devasa farklılıklar –Bookchin onlardan bazen söz eder–, kentlerin ve belediyelerin bugün onun ileri sürdüğü türden işlevlerle yüklü olmadıklarını ve kılınamayacaklarını da gösterirler.

Bookchin’in teorisi, gerçekleşme olanaksızlığıyla en iyimser deyişle bir iyi niyet teorisidir! Çelişik unsurları ve tutarsızlığı bir yana bırakıldığında, çözüm olarak gösterdiği yerelci-ekolojik ve konfedere edilmiş beledi yönetimlerin her biri için ayrı ayrı geçerlilik göstermek üzere, burjuva merkezi devlet iktidarı ve kapitalist kuşatma ile dolaysız bir savaşa tutuşmaya vardırılmayan bir “aşındırma” ve “gerilimi tırmandırma” yöntemiyle kurulacak/oluşturulacak “eşitçi ve sömürüsüz” bir topluluk ekonomisi ve demokratizminin olanaksızlığı nedeniyle de dayanaksız kalmaya mahkumdur. Kapitalist -ve uluslararası kuşatma altında ve merkezi burjuva devleti yıkılmaksızın, ekonominin yurttaşların denetimine girmesi ve “İş, işyeri, statü ve mülkiyet ilişkileriyle ilgili geleneksel özel çıkarları aşmak ve topluluk problemlerinin paylaşımına dayalı genel bir çıkar yaratmak” istemi, maddi koşulları ve dayanaklarından önemli oranda yoksun bir niyet olarak kalır. Bu iyi niyete, “topluluk çıkarları”nı önemseyen “ahlaki eğitim ile karakter inşası” çabasının eklenmesi, açmazın aşılmasını sağlamaz.

Burjuvazinin hakim sınıf konumuna, onun devlet olarak örgütlenmiş ve toplum üzerinde bir tür özerklik kazanmış egemenliğine son verilmeden ve üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti devam ettiği sürece, sanayi ve nüfusun “belli yerlerde aşırı derecede yoğunlaşmasının doğurduğu kirliliği önleme ve yerel ya da bölgesel hammaddelerin akılcı kullanımı” için, olsa olsa bazı reformist önlemler alınabilir, hepsi o kadar!

Dipnotlar

1. Komünalist Proje, sf. 44.

2. Agy, sf. 44-45.

3. Komünalist Proje, sf. 47.

4. M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com

5. Agm, s. 56.

6. Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Bir Politika, derleme içinde s. 80-81.

7. Agm, derleme içinde s. 81.

8. Tarihinde çok sayıda devrimci kalkışma yaşanmış Fransız halkının neredeyse “gelenekselleşmiş” mücadele pratiği bir haslete de işaret eder. Ancak, bu tür gelişmeler genel-geçer özellik taşımazlar ve her bir ülke halkı açısından somut durum ve koşullarla olduğu kadar, mücadele deneyimi ve tecrübesiyle de bağlı olarak söz konusu olabilirler.

9. Agy, sf. 49.

10. Özyönetim kapitalizmi ya da “yerelci kapitalizm” örnekleri sadece Tito Yugoslavyasında değil, kooperatif işletmeciliği şeklinde diyelim Barcelona işçilerinin denetimi altına alınan (Temmuz 1936’da) işletmelerin kapitalist tarzda işletilmeleri şeklinde de görüldü.

11. Bookchin’in bir yerde söylediğini bir başka bağlam içinde reddeden eklektik görüşleri ve mekanik mantığıyla ilişkin olarak önceki iki bölümde bir hayli örnek verildiğinden, bu türden çelişkiler üzerine burada bir kez daha durmak gerekmez.

12. Yirmi Birinci Yüzyıl İçin Bir Politika, Geleceğin Devrimi içinde, sf. 97.

13. “Köylü Sorunu ve Sosyal-Demokrasi”, sf. 66.

14. Seçme Eserler, C. 3, İnter Yayınları, sf. 252-256.

15. “İktisadi sömürünün olmadığı sınıfsız bir topluma” ulaşılsa dahi, kadınların, gençlerin, engellilerin, yaşlıların, derisinin rengi farklı insanların, baskı altındaki çeşitli etnik grupların tahakkümden kurtulamayacağını ileri süren Bookchin, tahakküm ve hiyerarşiyi iktisadi temelleri ve maddi koşullarından soyutlayıp genç-yaşlı; erkek-kadın ilişkilerindeki baskı ve eşitsizliklere indirgemekle kalmaz; baskı ve eşitsizliğin kapitalist kaynağını da gözardı eder.

16. Engels, işbölümünün ve sınıfların söz konusu olmadığı; toprakların birlikte ekilip biçilerek ürünün bölüşüldüğü ve üretim araçlarıyla ürünün mal edinilmesinin özel mülk olarak şekillenmediği dönemde; veya ilkel gens ve aşiret dönemi yaşamında, genslerin temsil edildiği konsey (sonradan senato olarak şekillenecekti), insanların bütün önemli konularda (“kamusal işler”) karar sahibi olduklarını; İrakualar’da kadın ve erkeklerin halk meclislerinde biraraya gelip kararların alınmasına katıldıklarını yazar.

17. Fransa’da Sınıf Savaşımları’ndan aktaran Lenin, Seçme Eserler, C. 7, sf. 52.

18. Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları, sf. 53.

19. Sovyetlerin dolaysız yönetimi çeşitli zorluklarla başa çıkmayı gerekli kılıyordu. Rusya gibi, ekonomik gelişme düzeyi bakımdan geri ve esas olarak bir küçük-burjuvalar ülkesinde, ekonominin ve sosyal hayatın bu yeni örgütlenmesi büyük zorlukların üstesinden gelmeye bağlıydı. Sosyalizmin bu ilk ülkesinde yeni sosyalist inşa, üstelik uluslararası sermaye ve emperyalist devletlerin –içeriyi de karıştırmayı ihmal etmeksizin– sürdürdükleri kuşatma altında gerçekleştirilecekti. Kapitalizmden komünizme geçiş döneminin eskiyle yeninin amansız bir çatışmasına sahne olması kaçınılmazdı. Sovyetler, proleter niteliklerine rağmen içinde doğup geliştikleri toplumun tüm etkilerine açıktılar. Küçük üretim varlığını sürdürüyordu; nesnel zorlukların üstesinden gelmek üzere NEP uygulamasına geçilmişti; ve özel mülkiyetçi eğilimler ile eski saltanatlarını geri getirmeye yönelik burjuva saldırı ve entrikalar devam ediyordu. Bürokratik alışkanlıkları tetikleyen olgusal ilişkiler henüz tümüyle tasfiye edilememişti vb.

20. Belediye seçimlerine katılmak, belediye meclislerinde yer almak, belediyeleri halk yararına hizmetlerde bulunmaya zorlamak ve hatta mümkün ise yönetimini ve meclislerini ele geçirerek işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele mevzilerine dönüştürmek kuşkusuz gereklidir. Belediyeler, günümüzde, Bookchin’in ileri sürdüğü üzere “kapı eşiği” mekanlar olmamakla birlikte, ve beledi sorunlara yakın-uzak mekan bağlamında yaklaşılamayacağı gerçekliğine karşın, beledi hizmetlerin daha iyi yapılmasının sağlanmasında, sosyal-kültürel faaliyetlerin emekçilerin yararlanabilecekleri şekilde gerçekleştirilmesi gibi bazı konularda kısmi iyileştirmelerin gerçekleştirilmesinde de etkili olabilirler. Ancak, bu gereklilik ve mümkünlük, mevcut burjuva merkezi iktidarı ve kapitalizm varlığını sürdürdüğü halde, onlar aracıyla yeni bir toplum inşasının mümkünlüğü olarak anlaşılmamak gerekir.

21. Seçme Eserler, Cilt 7, sf. 80-81.

22. Bookchin’in yaklaşımı, “modernizm” eleştirisi adına, bilimsel buluşları, dünya kaynaklarına ve pazarlarına hakimiyet için istismar ederek insan soyuna karşı kullanmaktan kaçınmayan emperyalist gerici politikalardan hareketle, bilim insanlarını –örnek olsun Einstein– suçlayan anarşist, yarı-anarşist küçük-burjuva solculuğunun yaklaşımından farksızdır.

murray bookchin’in “toplum projesi” üzerine notlar – 3

Yusuf Akdağ

II. BÖLÜM – II. KISIM

İşçi sınıfına bakış sorunu; Bookchin’in itirazları; ondan önce ya da onunla birlikte

“Ekoloji ve Devrimci Düşünce” gibi “manifesto tipi” makalelerine getirilen eleştirilere yanıtında, “sınıf savaşımı” anlayışının yazdığı “her şeyde içkin” olduğunu belirten Murray Bookchin, “Marx ve Marksizm işçi sınıfına odaklandığında, hatta sanayi işçileri sayıca açıkça azalırken maaşlı beyaz yakalı çalışanların da proletaryaya dahil edilmesi gibi net biçimde küçük-burjuva olan unsurları yücelterek kendi toplumsal ağırlığını arttırdığında bizi yanıltmaktadır” diye yazar.¹ Ona göre, Marksistler, “sayıca aslında giderek azalan” ve hatta “küçük burjuvalaşan” proletaryanın “durumunu kurtarmak”; ve onu “ulusal nüfusun çoğunluğu” göstermek için yanıltıcı bir çaba içine girerek proletaryayı, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil kalsa da hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını yaratmak” üzere, “yeniden tanımlama”ya girişmişler; ancak bu çabaları, işçilerin “küçük burjuva bir tabaka haline gelmeleri” dolayımında “bütün inandırıcılığını yitirmiş”tir!

Bir önceki bölümde, Bookchin’in, işçi ve emekçileri “kamuoyu” gibi, sınıf ayrımlarını belirsizleştirici bir kavramda “bileşmiş” göstererek, onların, baskı ve sömürüyü, “toplumsal düzene içkin özellikler olarak” görmedikleri ve düşünmediklerini ileri sürerek algı ve bilinç alanındaki çarpık görüşlerini sınıf teorisine karşı kullanmaya çalıştığını gördük. Bookchin, bu görüş açısını sosyal dayanaklar üzerinden güçlendirmek üzere işçilerin “küçük burjuva tabaka haline” geldiklerini ileri sürer.

BOOKCHİN’İ ESİNLEYEN OPORTÜNİZM

Murray Bookchin’in daha geliştirdiği “küçük burjuvalaşma” ve “ortak çıkarlara sahip topluluklar” teorisinin kökleri, Eduard Bernstein’e kadar uzanmakla kalmaz; bu görüşlerde Andre Gorz’un kötü mirasının yanı sıra, Frankfurt Okulu teorisyenleri ile Althusser’in kültürcü-ideolojist saptırmaları da temsil olunur ve Bookchin, özellikle hiyerarşi-statü kategorileri aracılığıyla Max Weber’e bağlanır.

Ekonomik gelişme düzeyine bağlı olarak refahın artması ve işçi sınıfının daha iyi yaşam standartlarına kavuşması durumunda Marx’ın sınıf teorisinin “iflas edeceği” yönünde görüşlere sahip olan Bernstein, işçiyi, “ulusun ortak mülkiyetinin sahibi” gösteriyor ve bu “ortaklık” üzerinden ulusal burjuvaziyle “çıkar uyumu”nu teorize ediyordu.

Marx’ın kuramına liberal, sol liberal eleştirinin denebilir ki tüm temsilcilerinin referans aldıkları isim olarak Max Weber için, “Piyasadaki fırsat türü, bireyin kaderi için ortak bir koşul sunan belirleyici uğrak”tı ve sınıf konumu “nihayetinde piyasa konumu” idi! Sınıflar, ekonomik ilişkiler tarafından üretilmiş olsalar da, etkin topluluklar değillerdi ve ancak temsil edilebilirlerdi. “Piyasa konumu” ve “piyasa fırsatları” üzerinden koyduğu ölçütten hareketle Weber, işçi sınıfı, küçük burjuva, beyaz yakalı işçiler ile iyi eğitim almış ve ayrıcalıklı-varlıklı sınıf şeklinde belirlediği sınıf ‘tablosu’nun sabit olmadığını; sınıfsal “yapı”nın giderek çeşitlenmeye, dağılmaya eğilimli olduğunu; “beyaz yakalı”ların da “farklı çıkarlara sahip ayrı bir sınıf” statüsü dolayımında farklı gelir gruplarına ayrılacağını ileri sürüyordu. Toplumsal “statü” ve “statü farkları”nı, sınıfsal ayrımlardan daha önemli gören Weber, “Tamamen ekonomik olarak belirlenebilen, ‘sınıf konumu’nun aksine, statü durumu olarak adlandırmak istediğimiz şey” diyordu, “insan yaşamının her bilindik ögesi gibi, belirli bir -olumlu ya da olumsuz- onurun toplumsal itibarı tarafından belirlenir.”² Teorisinin önemli bir başlığı olarak kurguladığı sınıf ve “statü” bağlamının asıl özelliği, sınıf farklılıklarını nedenleyen ilişkilerin ve bununla bağlı olarak sınıf karşıtlıklarının muğlaklaştırılmasıydı.

Frankfurt Okulu teorisyenlerinin (Thedor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse) geliştirdikleri kurguda ise, kültürel hegemonya üzerinden kapitalist “refah” ile sınıf mücadelesinin “üretimi darbelemeden sürdürülmesi” arasında bir toplumsal rasyonalizasyon modeli öngörülerek işçi sınıfına, kapitalizm sınırları içinde ‘düzenleyici rol’ veriliyordu. Hardt ve Negri, tüm toplumsal yaşamın üretim sürecine dönüştüğü ve dünya çapında sanayisizleşme sürecinin yaşandığını, sanayisizleşmeyle üretken emeğin kapitalist üretim içindeki etkin rolünün belirsizleşip önemsizleştiğini; teknik gelişmelere bağlı olarak hizmetler sektörünün ekonominin tümünde yaygın ve etkin hale gelerek üretken emekçinin toplumsal etkinliğinin nesnel dayanağını kaybetmesine yol açtığını, en başta sanayiden kopardıkları “üretken emeği” artık “çokluk”un temsil ettiğini ileri sürdüler.

Louis Althusser’in “üst belirlenim”cilik görüşünü mantıki sonucuna dek genişleten Poulantzas (Nicos), “beyaz yakalı” emekçileri de kapsayan “yeni bir küçük burjuvazi” tanımı yaparak, üretken olmayan tüm emekçileri bu tanımın kapsamına aldı. İşçi sınıfını “endüstriyel işçi”lerle sınırlı bir kapsama daraltırken, katı bir “sınıfçı” görünüyordu, ancak, tam da Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere, üretken sektördeki “statü”lerinden hareketle üretken emekçileri küçük burjuva kategorisinde görüyordu.

Andre Gorz, “açık sözlü”ydü; 1980’li yıllarda şöyle yazıyordu: “Bildiğimiz kadarıyla kesin olan tek şey var ki, o da bu insanların artık kendisini işçi sınıfına ya da herhangi başka bir sınıfa ait hissetmediğidir. Kendilerini ‘işçi’ (worker) terimiyle ya da onun simetrik zıddı olan ‘işsiz’ (unemployed) ile tanımlamıyorlar. İster bir bankada ister devlet memuriyetinde ister bir temizlik firmasında ya da fabrikada çalışsınlar, yeni-proletarya temelde geçici olarak onlar için hiçbir şey ifade etmeyen bir şey yapan çalışmayanlardır [non-workers].”³

Gorz’a göre, yeni teknolojiler geleneksel istihdam yapısını dönüşüme uğratarak ayrıcalıklı bir elit kesim ile daha alt gruplarda yer alanların oluşturduğu bir “yeni sınıf” ortaya çıkarmış; yerleşik emek hareketi “çöküşe” yönelmiş, ve işçi sınıfı deneyimi, artık dayanışma ve kolektif bilinç ya da mücadele için bir dayanak oluşturmaktan çıkmıştı!

Bookchin bu teorik manipülasyon fırtınasından habersiz değildi. İleri sürdüğü görüşler, içerik olarak, yukarda adları anılan ideologların görüşlerinden farksızdır. Şimdi onun bu görüşlerine daha yakından bakalım.

BOOKCHIN GERÇEĞİ Mİ GÖRDÜ?

Kapitalizmin “ancak yakın zamanlarda, özellikle yirminci yüzyılın ortasından itibaren meta toplumuna dönüş”tüğünü ileri süren Bookchin’in çizdiği toplum manzarasına göre “emek-sermaye çatışması” her ne kadar ortadan kalkmamış ise de, “proletaryanın yaşam koşullarını iyileştirmeye dönük yasal sendikaların mücadelelerine bağlı olarak”, “önemli ölçüde yumuşa”mıştır. İşçiler, çocuklarının “kendilerinden daha iyi bir eğitimle donanarak hayatta daha üst basamaklara adım atması için yeterli kazanımları” sağlamakta ve artık “kendilerini ‘orta sınıf’ ya da emeğin itibarını yükselten bir nüans olarak, ‘çalışan aileler’ şeklinde” adlandırmaktadırlar. Orta sınıf “proleterleşmek ya da nüfus içinde azınlık haline gelmek şöyle dursun, hep daha yüksek statü umudunda olan insanların psikolojisini ve bilincini sürdür”mektedir. “Gerçekte mülksüz olan ve çoğu gerçek burjuvazi tarafından sindirilen küçük burjuvazi piyasa ekonomisinde ayrıcalıklı bir yere sahip olduğuna ikna olmuş” ve “kapitalist sistemin toplumsal merdiveninde yukarılara tırmanabileceği beklentisine kapıl”mıştır. (abç)

Vardığı sonuç şudur: “Hiçbir işçi, ne kadar sömürülüyor olursa olsun, toplumsal yaşamı burjuva temelde kavrıyorsa şayet, sınıfsal bir varlık değildir. Burjuvazi bu olguyu oldukça erken, bir bütün olarak proletarya dahilindeki etnik, dinsel, toplumsal cinsiyete dayalı ve zanaata ilişkin ayrımları istismar ettiğinde öğrenmişti. Bu anlamda, mavi yakalı ya da beyaz yakalı işçi, kendisi hakkında ne düşünüyorsa, patronuyla nasıl ilişki kuruyorsa ve hayattan nasıl bir beklentiye sahipse, ona göre sınıfsal bir varlık olacaktır. Mücadeleci bir sınıf bilinci olmaksızın bir işçi, nereden bakılırsa bakılsın, sıradan bir çalışan olması hasebiyle bir polisten daha fazla sömürülüyor değildir. Radikal entelektüellerin işçiyi mistikleştirmesi bu kişilerin ‘önce bilinç, sonra varoluş gelir’ yönündeki ısrarlarından, yani işçinin, sömürüldüğünün ve kapitalizmin onun toplumsal düşmanı olduğunun farkına vardığında bilinçli hale geleceği düşüncesinden kaynaklanır.”⁴ (abç)

Bu “tablo”dan hareketle, “kabaca zenginler, varlıklılar, müreffehler ve yoksullar diye adlandırılacak tabakalara sahip bir yapı olarak betimle”nebilir gördüğü bugünkü kapitalizmin “mesleki fırsatların, yaşam kalitesinin ve daha tatminkar bir çevrenin genişlemesine ve yaygınlaşmasına odaklanan popülist bir siyasetin”; -o bunun “radikal ve nihayet devrimci bir siyaset” olacağını umut ediyor- “kişisel özgürlüklerini, genel olarak çevrelerini ve gıda, hava ve su tedarikinin bütünlüğü gibi meseleler üzerinden daha kolayca radikalleştirebileceği beklentisiyle ‘halk’a uzanan bir popülist siyaset” yaratarak, basit bir biçimde söylenecek olursa, zenginlere karşı-yoksulların mücadelesinin geliştirilmesini önerir.

Bookchin’in toplum tablosunda, işçi sınıfının, toplumun devrimci yeniden kuruluşunun temel ve öncü gücü olamayacağı görüşü sözüm ona sosyal dayanaklarına kavuşur. Bu tabloda işsizlere yer yoktur ve öteki toplum kesimlerine, “nasıl düşünürlerse öyle” görülmek üzere yer verilir. “Mücadeleci bir sınıf bilinci olmaksızın bir işçi, nereden bakılırsa bakılsın, sıradan bir çalışan olması hesabiyle bir polisten daha fazla sömürülüyor değildir” ifadesi bunu, tartışma götürmez netlikte ortaya koyar, ve bilinç varlığı belirler yaklaşımı her bir bağlamda yeniden dirilir! O, “mesleki fırsatlar” ve “yaşam kalitesi” sınırlarına çekilmiş bir mücadele platformu sunar ama, işçilerin dünyanın hemen her ülkesinde durumlarını iyileştirmek için canhıraş feveran etmeleri, ve fakat aralarından bir kısmının gerici parti ve politikaları destekliyor olmaları, onu, işçilerin ideolojik-siyasal düşüncelerini onların nesnel gerçekliğinin reddi için dayanak olarak kullanmaktan alıkoymaz! İşçiler, “işçi sınıfının bakış açısından ve sol toplumsal görüşlere sahip olma eğiliminden çok uzak” durdukları sürece, onun fetvasınca, “sınıfsal bir varlık olamaz”lar!

“Küçük burjuvalaşma” ve orta burjuvanın daha yukarı çıkma çabalarına işaretle Bookchin, nesnel gelişmeleri sözüm ona hesaba katar göründüğü durumlarda dahi, bu etken ve koşulları işçi sınıfı aleyhine bağlamlar içine alarak kullanmaktan kaçınmaz. Proletaryanın-özellikle de sanayi proletaryasının azaldığı ve azalmaya devam ettiği, buna bağlı olarak sınıf mücadelesinin, proletaryanın toplumsal konumu-dinamik üretici güç olması dolayımında bir tarifinin mümkün ve geçerli olmaktan çıktığı iddiası, Bookchin’in “yeni kuram”ının önemli bir başlığını oluşturur. O, modern sanayi proletaryasının konumu ve rolüne ilişkin Marksist belirlemelerin “tersini gösterir gelişmeler” olarak, sanayi işçilerinin azalmasını ve genel olarak işçi sınıfı açısından gerçekleştiğini ileri sürdüğü “sosyal konum farklılaşması”na bağlı “küçük burjuva zihniyet”i – “küçük burjuva düşünsel değişim”i gösterir.⁵ Bookchin’in işçi sınıfı üzerine bu görüşleri iki ara başlık altında irdelenebilir: a-) “bilinçten varlığa – zihniyetten işçiye” bakış açısı yönünden; ve b-) proletaryanın temel bir sosyal formasyon olarak varlığının “başkalaşımı” iddiası üzerinden. Önce ilk gerekçesine bakalım.

a-) “Bilinçten varlığa; zihniyetten işçiye” Bookchinist görüş!

Bookchin’e göre, “yüksek oranda vasıflı ve çeşitlendirilmiş üretim sistemleri” ve fabrikalarda çalışanların “yeni tabakalardan” gelen kesimlerinin “endüstriyel anlamda işçi sayılmamaları”, “zevklerinde tüketim yönelimli” olmaları, patronlarıyla ilişkilerinde “işçi sınıfının bakış açısından ve sol toplumsal görüşlere sahip olma eğiliminden çok uzak” durmaları vb. gibi gelişmeler; işçi hareketinin ve işçilerin birey olarak kendilerinin özellikle son altmış yıllık süreçteki asıl özelliği olmuştur ve bu da onların “sınıfsal varlık olmaları”yla aykırılığı bir yana, “sınıfsal varlık olmak”tan çıktıklarının göstergesidir. Bu süreçte diyor, o, işçilerin patronlarıyla ilişkilerine, kendileri için düşüncelerine, tüketim zevkleri ve eğilimine ve mal-mülkle ilişkilerine bakıldığında karşımıza işçi değil, küçük burjuva çıkmaktadır! Vardığı sonuç şudur: bu türden insanların “işçi sınıfı”nın çoğunluğunu oluşturduğu ve sanayi proletaryasının “nüfusun giderek daha küçük bir azınlığı haline” geldiği günümüzde, proletaryanın “devrimci fail” sayılması görüşü “artık” geçerli olamaz; “sanayi işçilerine dayanan sınıf eksenli siyaset geri plana düşmüştür vb. vb.”

Ona bakılırsa, “gerçek durum” bu iken, Marksistler, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil kalsa da hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını yaratmaya çalışarak”, proletaryanın durumunu abartıyor ve onu sınıf mücadelesinin öznesi “yapmak için” özel ve abartılı bir çaba gösteriyorlar!

“Marksizm, -diyor Bookchin-, işçinin çok yönlü bir insan olarak uygun bir portresini oluşturmakta başarısız oldu ve aslında onu saçmalık derecesinde fetişleştirdi. İşçileri genelde iktisadi varlıklar olarak gördü; onları, kendi çıkarlarını fark etmeye dair gizil güçlere ve mevcut toplum dahilindeki radikal olasılıklara dönük eşsiz bir hassasiyete sahip devrimci failler olarak yarı-mistik niteliklerle donattı. Rosa Luxemburg’u, Karl Liebknecht’i, Leon Trotskiy’yi, sendikalist propagandacıları ve hatta sıradan Sosyal Demokratları okuyanlar, bu kişilerin işçilere dair dehşetli sosyalist yargılara sahip olduklarını ve onlara kayda değer devrimci bir güç atfettiklerini görecektir. İşçilerin aynı zamanda faşist ya da gerici olabileceği ise onların nazarında anlaşılamaz bir şeydir.”⁶

Bookchin, olgular ve gelişmeleri ve onlar arasındaki ilişkileri ele alış tarzıyla, toplumsal hareketin diyalektiğini rafa kaldırmıştır. Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı değişim ve gelişmeler ile bunların zihindeki yansısı onun tarafından baş aşağı konarak yansıtılan değil yansıması öne çıkarılmıştır. “Kitlesel tüketim olanağı”, ücretlerin konjonktürel yükselmesi üzerinden abartılmış, burjuva ideolojisinin “devletin ideolojik aygıtları” aracılığıyla yol açtığı tahribatın işçinin bilincindeki etkisi ve işçilerin bir bölümünün kendi sınıf çıkarlarıyla zıtlık içindeki görüş ve tutumlara eğilim göstermeleri, onların sınıfsal varlık olma gerçekliğini muğlaklaştırmanın gerekçesi yapılmıştır.

Tartışılan konu bağlamında belirleyici soru şudur: İşçilerin “devrimciliği” nereden gelir ya da işçi sınıfının öteki toplumsal sınıf ve kesimlerden ayırdedici sınıfsal özelliği başlıca hangi kaynaktan güç alır? İşçi sınıfını toplumun en devrimci sınıfı “kılan” ya da böylesi bir karakteristik sınıfsal tutumla ortaya çıkmasını sağlayan nedir? Buna, işçiler niçin faşist-gerici parti ve politikaları destekleyebiliyorlar sorusu da eklenebilir.

Marksizm’i “özümlediği”ne bizi “temin eden” Bookchin, Marx’ın kuramında ve Marksizm-Leninizmin başlıca kaynaklarında bu soruların verilmiş yanıtlarını bilmiyor olamaz. Ancak, görünen o ki, kendi çarpıtmaları üzerinden değerlendirdiği yanıtlar onu ikna etmemiş; ya da o ikna olmak istememiştir.

Toplumsal ilişkileri “ne düşünürsen osun!” bakış açısından irdeleyen ve düşünceden-varlığa bir yöntem izleyen Bookchin, yanıtlarını düşünsel-ideolojik alandan dini, hukuki, siyasal kategorilerden devşirir ve işçiyi, sahip olduğu düşüncesiyle “belir”leyip-tanımlamaya girişerek ilişkiyi tersine çevirir. Gerçek yaşamda ise gelişmeler farklı şekilde gerçekleşir: işçi, kapitalist üretimin canlı üretici gücüdür; o; yani canlı emek gücü olmaksızın kapitalizm-kapitalist üretim de olmaz. İşçinin (işçilerin) üretim içindeki sosyal varlığı; iktisadi failliği-üretici kimliği dolayımında bir araya gelmesi; aynı veya benzeri koşullarda hemen hemen aynı iktisadi-sosyal ve evet insani sorunlarla yüz yüze kalması; diğer toplumsal kesimlerden farklı bir konumda bulunmalarıyla dolaysızca bağlıdır. Farklı kent ve bölgelerden gelen, farklı etnik kimliklere mensup ve çeşitli inanç türlerinden etkilenen işçileri ücret, çalışma koşulları ve sosyal haklar gibi ilk anda akla gelen sorunlar ortaklığı temelinde şu ya da bu oranda, şu ya da bu süre içinde ve kalabalıkta bir araya gelmeye yönelten, üretici etkinliklerinin bu muhtevasıdır. İşçiler, kapitalistler ile ilişkilerinde, sermayenin genişleyen yeniden üretiminin olmaz ise olmaz koşulu olarak “iktisadi nesne” konumuna itilen kanlı-canlı insan varlıklarıdırlar. Onları, kendi çıkarlarını “farketmeye” iten ya da zorlayan her şeyden önce bu maddi-sosyal ilişki(leri)dir. Proletarya, emek gücünü satarak ya da kiralayarak kapitaliste, sermaye ve servet sahipliği olanağı yarattığını; bunu yaparken kendi mülksüzlüğü ve yoksulluğunu ürettiğini, bu ilişki içindeki gözlem ve algı aracıyla tecrübe eder. Bu tecrübe ve gereksinimlerinin karşılanması talebinin baskıyla yanıt bulması karşısında, kendiyle kapitalisti arasındaki farklılık bilinciyle; bu henüz “nüve” halindeki, “tohum” halindeki bilinciyle “kendi için” mücadeleye atılır. Kapitalistlerle ilişkilerinde, çıkarlarının onlardan farklı olduğunu hissetmeye, görmeye başlayan işçiler; onlara karşı çıkarlarını savunmak üzere birleşmeleri gereğini öğrenirler. Her bir sınıf öteki(ler) ile -ve devletle ilişkileri içerisinde “kendi olma”ya daha fazla yönelme ihtiyacı duyar ve “kendisi için olarak” şekillenir. Bookchin, “sınıfsal varlık oluş”un bu sürecini, “mücadeleci sınıf bilinci eksikliği” ve burjuva ideolojisinin etkisi altında olmanın yol açtığı tutumlar bağlamında nesnel varlık oluşun yadsınmasına gerekçe edinerek, işçilerin belirli bir dönem ve durumdaki belirli tutum ve bilinç geriliğini mutlaklaştırır ve toplumların ve toplumsal hareketin tarihselliğini yüzeysel bir bakış açısıyla göz ardı eder.

İşçiler, kapitalizmin ‘kendine özgü ürünü’ bir sınıfın bireyleri olarak, burjuvazinin üretim araçlarına sahip olduğu toplumsal ilişkiler alanına “geldikleri”nde, belirli zorunlulukların, ilişki biçimlerinin, önyargı, anlayış ve düşüncelerin hakim olduğu bir alana girmiş olurlar. Kapitalistleriyle ilişkilerinde, önceki kuşakların “mirası” üzerinden hareket eder; bu ilişkiler içinde, geçmişin birikiminin olumlu-olumsuz etkileri altında ürettikleri metanın, ve onu üretim araçlarının sahibi olmadıklarını; ürettiklerine pazarda, ancak satın alacak bir gelire sahip iseler satın alarak sahip olabileceklerini yaşayarak görürler. İşçi, kendisi ve ailesinin yaşamını sürdürmek için ücretinin artırılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine tüm bu etkenler altında girişir ve bu mücadele içinde kapitalistleriyle karşıtlığını bizzat yaşayarak da görür. Bu da yetmez; devletin başlıca zor kuvvetlerini oluşturan polis ve ordunun; yanı sıra bürokrasi ve hukuk sisteminin kendisinden yana olmadığını tecrübe eder. Bütün bunların diyelim toplamında, birlikte çalıştığı, aynı ilişkiler içinde yer aldığı diğer işçilerle “aynı kadere sahip olduğu” bilinci kabaca, ya da önceki kuşakların deneyiminden öğrenebilmiş ise eğer, denebilir ki belirli ölçüde daha ileriden oluşur. Bu, “tohum halinde”ki “sınıf bilinci” de, işçilerin çeşitli grev, gösteri, protestolarda kanıtladıkları üzere, çoğunca politik-ideolojik etkilenmeleri, dini-mezhebi inanç ve etnik köken farklılıklarına takılmaksızın birlikte eylemini mümkün kılar. Üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde tutan kapitalistlere belirli bir ücret karşılığı çalışarak varlıklarını sürdürebilen bu “kalabalık insan grupları” bu aynı nedenledir ki, ortak özellikleri üzerinden sömürülen bir sınıfı, proletaryayı oluştururlar.

İşçilerin, emek güçlerini kapitaliste belirli bir ücret karşılığında satan insanlar olarak sermaye ile ilişkileri dolayımında var olan bir sınıfın; proletaryanın bireyleri/mensupları olmaları gerçekliğiyle -bu nesnel varlık gerçekliğidir- dünyaya ve topluma kendi konumlarının farkındalığı ve onu değiştirme bilinciyle yaklaşmaları, burjuva egemenliği gibi somut bir etken dolayımıyla, her zaman uyumlu olmamıştır/olmayabilmektedir. Lenin, ve henüz Marksist olduğu döneminde Kautsky, bunu açıklıkla ortaya koymuşlardı. Bookchin tam da bunu; son altmış yıllık süreçte belirgin bir hal alan bu ikinci yönün, çok çeşitli etken ve nedenler dolayımında silikleşmesini, proletarya ve mücadelesinin reddi teorisi için referans almış; bu etkenleri, işçi sınıfının “sınıfsal varlık olma”sının “mümkünsüzlüğü” yönünde değerlendirmiştir!

Bookchin, yukarıda gördük ki, proletaryayı “düşünceden varlığa” bağlamında irdeler, ve kendi çıkarlarıyla bağlı bir sınıf gibi düşünüp davranmadığından hareketle ontolojik kimlik kaybı yaşayan bir formasyon olarak alır ve üretim içindeki konumunu da yadsır. İşçileri, üretim araçları sahipliği dolayımında burjuvaziyle karşıtlığı içinde değil, üretimdeki konumu ne olursa olsun esas olarak sosyalist, devrimci, gerici ya da faşist görüşlere sahip olup-olmamaları üzerinden “sınıf”lar; gerici düşüncelerin etkisi altında olmalarını işçi olmalarıyla bağdaştırmaz, hatta onun engeli sayar.

Bu görüş açısı, iktisadi kategoriler ile sosyal varlıklar arasına set çekerek iktisadi olanın kendi kendine işleyebileceği gibi bir açmazla malûldür. İşçinin işçi olmasıyla etkisi altında olduğu ya da etkisine girmesinin koşullarının fazlasıyla var olduğu toplumsal ilişkiler içinde etkilendiği düşünsel kategoriler arasında dogmatik-tek düze ve irrasyonal bir ilişki kurar ve “işçi işçiyse eğer, işçilerin yararını düşünmelidir!” koşulunu koyar.

Evet ama, toplumsal ilişkiler ve sosyal sınıflar arası mücadele bu denli düz bir rota izleyerek gerçekleşmez/gerçekleşememektedir! İşçi, kuşkusuz kendi sınıfının yararına politikalara sahip olmalı; kendine karşıt konumdaki sınıfın çıkarlarına yarayan politikaları reddetmelidir. Ne var ki, bunun böyle olmayabildiği/olmayabileceği de toplumsal yaşamın dersidir. Üretim sürecinde kapitalistlerle girdiği maddi ilişkileri bağlamında farklı bir sınıfın unsuru olan işçi, sınıfının -ve hatta ezilen tüm emekçi kesimlerinin- talep ve çıkarları için mücadele bilincine ancak bir süreç içinde, bütün sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin bilgisine; gözlem ve algıya dayanan ve olay ve olguların genelleştirilmiş derslerinin deneyimi yardımıyla ve pratik içinde ulaşabilmektedir. Sınıf mücadelesinin iktisadi-siyasal ve ideolojik boyutlu olmasını gerekli kılan da budur!

Engels, 120-130 yıl önce şöyle yazmıştı: “İnsanlar, ahlaki, dini, politik ve toplumsal söylemlerin, deklarasyonların, verilmiş sözlerin arkasında bazı sınıfların çıkarları olduğunu göremediklerinden politikada budalaca aldatılmışlar ve aldanmışlardır; bu gerçeği görmeyi öğreninceye kadar da aldatılmaya ve aldanmaya devam edeceklerdir. Gelişimin ve reformların destekçileri eski düzenin savunucuları tarafından daima aldatılacaklardır, ta ki ne kadar barbar ve kokuşmuş olursa olsun tüm eski kurumların, hakim sınıfların güçleri tarafından yaşatıldığını fark edesiye kadar. Bu sınıfların direnişini kırmanın yalnızca bir tek yolu var. O da bizi kuşatan bu toplumda, eskiyi silip atacak ve yeniyi yaratacak bir iktidar kurmaya muktedir ve toplumsal konumu gereği bunu yapmaya mecbur güçleri bulmak ve bu güçleri mücadele için aydınlatmak ve örgütlemektir.”⁷

Bu mücadele salt iradi etkenlere bağlı değildir ve salt iradi etkenlere bağlı olarak hep ileriye yol alan; toplumsal koşullar ve ilişkilerden kopuk, işçiler arasındaki rekabet ve bölünmelere takılmayan, çeşitli düzen partileriyle ilişkilenmeyen ve onların gerici ve kapitalist politikalarından etkilenmeyen saf “sınıfsal tutarlılık” göstergesi bir mücadele olarak gelişmez.

Sosyal sınıf ilişkileri karşıtların birliği ve mücadelesinin en kesin biçimleriyle yaşandığı bir alanı oluşturur. İşçi, tüm öteki sınıf ve tabakalardan insanlar gibi kapitalist üretim sisteminde ve burjuva sınıf egemenliği koşullarında, tüm öteki sınıflar ve devlet ile ilişkileri içindeki bir insan olarak politik-ideolojik, dini, ahlaki, felsefi görüşlere açıktır. Kendi sınıfının çıkarına olan görüşlere, içinde bulunduğu yaşam koşulları nedeniyle belli bir “yatkınlık” göstermekle birlikte çevresel ve toplumsal tüm etkenler tarafından kuşatılmış olarak faşist, gerici, reformist, revizyonist görüşlerle de arasında duvar örülü değildir. Toplumda, toplumsal tüm formasyonlar birbirleriyle ilişki içerisindedirler ve egemen sınıf üretim araçlarına sahip olduğu; aynı zamanda devlet gibi bir zor ve baskı aygıtını elinde tuttuğu için onun görüşleri -ki sınıfsal çıkarlarını ifade ederler- bütün toplum üzerinde egemenlik kurma olanağına sahiptir. Bu durum, işçiler de içinde olmak üzere ezilen ve sömürülenlerin bir bölümünün burjuva ideolojik-politik etki altında kalarak ve burjuva propagandasına aldanarak -bu propaganda kapitalist parti fraksiyonlarıyla burjuva devletini herkesin çıkarlarının savunucusu gösterir- kendi sınıflarının aleyhine politikalara yedeklenmelerini olanaklı kılar. İşçiler işçi olmaktan çıkmazlar; ancak kendi sınıflarının çıkarları için dövüşmekten geri durmuş olurlar. Ne var ki, bu durum değişkendir: burjuva parti fraksiyonlarının politikalarını ve onların kendi talep ve yararlarıyla karşıtlığını tecrübe ettikleri oranda işçiler, onlardan uzaklaşarak kendileri ve kendi sınıfları için mücadeleye yönelirler. Burjuva görüşlerden etkilenmesi işçiyi, işçi sınıfının unsuru olmaktan çıkarmaz. İşçileri öteki toplumsal sınıflardan ayıran çünkü, asıl olarak sahip oldukları ideolojik-politik-dini-felsefi görüşleri değil; üretim araçlarıyla ilişkileri – üretim araçlarının mülkiyeti karşısındaki konumları; “emeğin toplumsal örgütlenişindeki rolleri”, “ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutları”yla “bunu elde etme tarz”larıdır.

İşçi sınıfı, bu ayırdedici koşulları nedeniyle belirli bir “hassasiyete sahip devrimci fail” olarak diğer kesimlerden farklılık gösterir. Sınıf çıkarlarına aykırı tutum ve davranışlar, -ki bu sınıfın tümünü kapsamaz- nesnel sınıf konumunu ortadan kaldırmaz. Marx ve Marksistlerin işçi sınıfına atfettikleri fazladan, abartılmış ya da Bookchin’in ileri sürdüğü üzere fetişleştirici mistik değer yoktur. Bundan ötesi, işçi sınıfının, sömürülmesini olanaklı kılan toplumsal koşulları ve üretim ilişkilerini ortadan kaldırma bilincine ulaşarak siyasal partiler aracıyla yürütülen sınıf mücadelesinde kendi partisinin saflarında birleşmesiyle bağlıdır.

İşçilerin saflarında mülkiyetçi düşünüş tarzının ve mülk sahibi olma isteminin etkili olması; ya da aynı anlama gelmek üzere burjuva politikası ve ideolojisinin işçileri etki altına alması; bu ideolojik etkilenme ve ‘sınıf atlama’ hayalinin onları gerici parti ve örgütlere yaklaştırması, hatta bir bölümünün bu partilere yedeklenmesi; iş bölümünden, farklı ulus ve etnik kökenden gelme vb. gibi etkenlerle birlikte işçiler arası rekabetten güç alarak işçileri yanlışa sürüklemesi, sömürülen sınıfın unsurları olmaktan çıkarmaz. İşçilerin kendi sınıfları -ve emekçilerin çıkarları- için doğru düşüncelere, ya da karşıt sınıfların yararını ifade eden egemen düşüncelere sahip olmaları, sermaye ile ilişkilerinin niteliğini değiştirmez; olsa olsa kendileri için mücadeleyi geciktirir, saptırır ve güçten düşürür, ki bu da kapitalizm koşullarında esas olarak geçici bir durumdur.

Yukarıda, -Engels’ten aktararak- gördük ki, burjuva ideolojisinin etkisi ancak sınıf mücadelesi içinde, deneyim ve tecrübe birikimiyle, kapitalist parti fraksiyonlarının sınanması ve onların burjuva düzeninin savunusunu üstlendiklerinin tecrübe edilmesiyle kırılır. İdeolojik-teorik mücadelenin, devrimci propaganda, siyasal teşhir ve ajitasyonun sınıf mücadelesindeki büyük önemi buradan gelir.

Proletarya-burjuvazi karşıtlığı, bu iki toplumsal formasyonun üretim sürecindeki konumlarıyla bağlıdır; ve proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesinin nesnel dayanakları üretim sürecinde; üretim araçlarının sahipleriyle emek gücünün sahipleri arasındaki çelişkide içerilmiştir. Sınıf mücadelesi, denebilirse en alt biçimlerden en üst biçimlere -bu öncelik-sonralık sorunu değildir- ve çok çeşitli araç ve yöntemlerle gelişir; işçiler, ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinden geçerek ve baskının her türüne karşı tutarlı bir demokratizm için savaşarak iktidar için kavgaya hazırlanır.

Toplumlar ve toplumsal formasyonlar hareket ve değişim halindedir. Bu demektir ki, hiçbir iktisadi-toplumsal sistem ve hiçbir toplumsal sınıf, kesim, mutlak sabit ve değişmez değildir. Kapitalist toplumun iktisadi-sosyal gerçekliği ise, sadece onun farklı sınıflara bölünmesine işaret etmez; her bir sınıfın, nedenleri ve etkenleri farklı olmakla birlikte bir iç bölünmeye sahne olduğunu da gösterir. Hemen tüm kapitalist ülkelerde, şu ya da bu büyüklükte ve etkiye sahip bir işçi aristokrasisi tabakasının oluşması, kapitalist gelişmenin olguları arasındadır. Bu tabaka, burjuvazinin işçi sınıfı saflarındaki bölümü olarak işçi hareketine karşı savaşır. İşçileri bölme, mücadelelerini güçten düşürme ve etkisizleştirme işleviyle yüklüdür ve işçilerden farklı olarak maddi-sosyal ayrıcalıklara sahiptir. Sendikal bürokrasi ve işçi aristokrasisinin faaliyetiyle daha da güç kazanan rekabetin işçiler içindeki varlığı, onların kendi aralarındaki parçalanmalarının etkenlerinden biri olarak rol oynar.

Bookchinist varsayımda ileri sürüldüğü üzere, proletaryanın toplumsal etkinliği ve değişimin unsuru olarak rolüyle ilişkin gelişme, herhangi birilerinin -burada Marksistler- işçilerin toplumsal ağırlığını artırma istekleriyle değil, kapitalist üretimin içsel yasalarıyla bağlıdır. Bookchin, işçiyi; işçi sınıfını sermaye ile ilişkisinin maddi içeriğini bir yana bırakarak, üretim araçlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğunu gözardı ederek tanımlamaya çalışır. Bu ilişki göz ardı edildiğinde ya da esas alınmadığında ise varılacak sonuç, sınıf karşıtlıklarının örtülmesi; yok sayılması ya da “sınıfsızlık”tır! O, sadece “beyaz yakalı” ücretlilerin işçi olmadıkları ve olamayacaklarını vazetmez; işçileri, “bir işçi gibi hareket edip etmemesi” kıstası üzerinden, ve statü farklılıklarını, kafa ve kol emeği çelişkisini ya da ideolojik-politik görüşlerini baz alarak “sınıf”landırır. Bunu yaptığında gördükleri ise, “hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören büro çalışanları, yöneticiler, satış görevlileri ile bir hizmet, mühendislik, pazarlama, medya ve kamu çalışanı ordusu”ndan oluşan “muazzam bir ‘ücretliler’ yığını”dır. Bu yığın da, ona göre, “zaten işçi değil”dir! Sorun böylece kolayca çözülmüş olur! Sermaye ile ilişkilerinin karakteri gözardı edilir ve hizmet işkolundakilerle birlikte inşaat, turizm, ulaşım, taşımacılık vb. gibi birçok sektör emekçileri toplam olarak işçi sınıfı dışına atılır, işçiler içinde azınlığın azınlığı bile olmayacak denli dar bir grubun ya da tekil bireylerin hisse senedi-bono, emlak alımı vb. gibi işlere eğilim göstermeleri, aralarında bazılarının bu alanda maddi olanaklar edinip sınıf atlaması ya da daha genel bir etken olarak sınıf üzerindeki burjuva ideolojik etki ve işçinin dini, siyasi, kültürel aktiviteleri, “orta sınıf haline gelmesi”nin; “sınıf değiştirmesi”nin, “işçi olmaktan çıkması”nın göstergesi olarak alınır.

Bookchin, proletaryanın üretim sürecindeki konumu ve rolü ile bağlı çelişkileri ya önemsiz sayar veya göz ardı eder; işçilerin burjuva, küçük burjuva ideolojik-politik etkiye açık olmaları ya da burjuva partilerin politikalarına yedeklenmelerini, ayrı bir sınıf olmaları olgusuna karşı, bu olgusal nesnel gerçekliği ortadan kaldıran bir etken olarak alır. İşçilerin olaylara ve gelişmelere dair, bugün ve geçmiş üzerine algı ve düşüncelerinin değişmezliğini vazeder. Toplumsal görüngüleri, tarihsel uğraklar olarak değil; belli bir bütünlüğün unsurları olarak da değil kendi başlarına; bağlantılarından arındırılmış şekilde ele alarak parça-bütün ilişkisini koparır, ve olgu ve görüngüleri işçi sınıfına karşı konumlandırarak onun tarihsel eyleminin “olmazlığı”-“olamazlığı” sonucuna varır.

İşçi sınıfının, burjuvaziyle sınıf karşıtlığını salt ideolojik-siyasal karşıtlığa daraltan bu bakış açısında proletarya burjuvazi farklılığı ve çelişkisinin asıl olarak maddi ilişkiler temelinde ve üretim sürecinde ortaya çıktığı göz ardı edilir. Nitekim Bookchin, Birinci Dünya Savaşı arefesinde ve sürecinde ortaya çıkan sosyal şovenist “anavatan savunması” politikasını; savaş kredilerine ve politikalarına İkinci Enternasyonal oportünistlerinin desteklerini ve günümüzde işçi-emekçilerin bir kısmının Fransız ırkçı Le Pen’e ya da başka ülkelerde başka faşist-gerici partilere desteğini veri alarak bunu, “işçilerin giderek güç kazanan bir yönelişle küçük burjuva bir tabaka haline gelmeleri”nin kanıtlarından biri olarak sunar; ve sosyal sınıf formasyonlarını böylece esas olarak izledikleri ya da destekledikleri politikalar üzerinden tanımlar.

Bookchin’in, sınıf mücadelesini “hala” varsaydığı veri alınırsa, bu mücadelenin kesintisiz ve düz bir hat üzerinden ve hep ileriye doğru yürütüldüğünü sandığını ya da böyle olması gerektiğini düşündüğü için, bununla aykırılık gösteren düşünüş ve davranışları, işçilerin “kendileri olmaktan çıkış”larıyla özdeşleştirdiği söylenebilir. Bu böyleyse, ama, bu demektir ki, Bookchin, sınıf karşıtlığını ve başlıca toplumsal sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerini maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle bağlı işlevleri üzerinden değil, bu işlevi yerine getirdiklerinde kurdukları ilişkiler temelinde de değil, yalnızca siyasal-ideolojik düzlemdeki “konumları” üzerinden düşünür.

İşçi sınıfının ‘kendiliğindenliği’ ve ‘kendi için’liği; hareketinin iktisadi sınırlarda kalan ekonomik taleplerle sınırlılığı ya da ekonomik talepli olmakla birlikte çalışma süresi ve sosyal haklar gibi hükümetle karşı karşıya gelmeksizin hak düzeyinde elde edilemeyecek genel istekleri bağlamındaki siyasal eylemi ile dolaysız olarak siyasal iktidar için sosyalist eylemi arasında tek düze ve hemen gerçekleşir bağ kuran sol sekter bakış açısı, -Bookchin’de olduğu üzere- ekonomizme sınır çekmez. Marksist-Leninist yazında açıkça dile getirildiği üzere, sermaye ile ilişkisi içinde nesnel bir varlık olarak sınıf ile sınıf konumunun farkına varmış; sınıf bilincine ulaşmış sınıfın, sınıflar mücadelesinde tuttuğu/tutacağı mevzi, aldığı/alacağı tutum ve bunun sosyal kurtuluş için anlamı farklılık gösterir. Sınıf, üretim sürecinde emek-sermaye dolayımında çıkar karşıtlığı üzerinden oluşur ve fakat bir süreç içinde ve deneyimle kendini yeniden ve kendisi için oluşturur. O, öznel ve nesnel durumunun kopmaz bağı içinde sınıftır, evet ama, deyiş yerinde ise kökleri maddi yaşamın üretimindedir.

b-) Proletaryanın “küçük burjuvalaşması” spekülasyonu

Murray Bookchin, proletaryanın “kapitalizmin yıkılışının temel motoru olarak ayrı bir yere konulmasını” mümkün kılan koşulların günümüzde ortadan kalktığını ileri sürer ve “Her ne kadar pek çok geleneksel fabrika, özellikle Üçüncü Dünya’da, Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da halen mevcutsa da, bunlar yüksek oranda vasıflı ve çeşitlendirilmiş üretim sistemleri seçmiş durumdadır. Yeni tabakalardan, bant sisteminde çalışanlar hariç, pek çoğu artık endüstriyel anlamda ‘işçi’ sayılmamaktadır. Sanayi proletaryası (Marx’ın beklentilerinin aksine) nüfusun giderek daha küçük bir azınlığı haline gelirken, bu türden insanlar ise ‘işçi sınıfı’nın çoğunluğunu oluşturmaya başlamıştır.” diye yazar.⁸

Bookchin’e göre, “Marx’ın beklentilerinin aksine işçi sınıfı sayısal olarak giderek azalıyor ve bir sınıf olarak kendi geleneksel kimliğinden uzaklaşıyor;..” “Bugünün kültürü, -diyor Bookchin- toplumsal ilişkileri, kent manzaraları, üretim tarzları, tarımı ve ulaşımı, geleneksel proleterleri, ‘tüketim için tüketim’ ütopyacılığının damgasını vurduğu bir zihniyete sahip olan (büyük ölçüde) küçük burjuva bir tabaka haline getirmiştir.”; ve öngörü adına, “Gelecekte -diyor-, yakasının rengi ya da montaj bandındaki yeri ne olursa olsun, bütün proleterlerin yerini, birkaç beyaz önlüklü makine kullanıcısı ve bilgisayar tarafından işletilen (otomatikleştirilmiş ve hatta minyatürleştirilmiş) üretim araçlarının alacağını şimdiden öngörebiliriz.”⁹

Kendi varsayımından hareketle, Bookchin, “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şiarının “eski tarihsel manası”nın “giderek daha anlamsız hale” geldiğini; ve “Bir bütün olarak bakıldığında, bugün kapitalizmin doğurduğu toplumsal durum” ile Marx’ın kuramının “tersleştiği”nin giderek daha fazla açıklık kazandığını ileri sürer.¹⁰ Ona bakılırsa; “Bugün, sosyalizmin doğduğu yer olan Batı’da en ümit verici mücadeleler ücret ve çalışma koşulları konusundan çok, nükleer enerji, kirlilik, ormanların yok edilmesi, kentlerin çöküşü, eğitim, sağlık hizmeti, topluluk yaşamı ve gelişmemiş ülkelerdeki halkların ezilmesi konusunda verilmektedir, dağınık da olsa kabaran anti-küreselleşme hareketlerinde gözlendiği üzere mavi ve beyaz yakalı ‘işçiler’ orta sınıf hümanitaryenlerle aynı saflarda yer almakta ve ortak toplumsal kaygılarla hareket etmektedirler. Proleter savaşçılar orta sınıf savaşçılardan ayırt edilemez hale gelmiştir…” (abç)

Proletaryanın toplumsal konumunun 20. ve 21. yüzyılda tümüyle değişime uğradığını ileri süren ve Bookchin tarafından da savunulan teori, makinenin yetkinleştirilmesi ve bilim ve teknikteki ilerlemelerin emek gücünü “artan şekilde gereksizleştirmesi”ni başlıca dayanak gösterir. Makalemizin bir önceki bölümünde bu “tez” irdelenmişti. Burada, belirli bir yineleme pahasına şunlar eklenebilir: I-) Kapitalizm bir dünya sistemidir ve proletaryanın sınıfsal konumu ve sayısal durumunun (azalması ya da çoğalması anlamında) az-çok doğru bir belirlemesi ancak uluslararası boyutlarıyla yapılabilir. Şu ya da bu ülkedeki durum, tekilliği içinde önem göstermekle birlikte; işçi sınıfının uluslararası toplumsal konumu bir ya da birkaç ülke veri alınarak, bu ülkelerdeki sektörel ve konjonktürel değişim üzerinden belirlenemez. Başka birçok etkeni bir yana, kapitalizmin eşitsiz ve özellikle tekelci dönemde belirginlik kazanan sıçramalı gelişmesi uluslararası boyutta bir irdelemeyi gerekli kılar. Bir ya da birkaç ülkedeki düşüşe, başka ülkelerdeki yükseliş karşılık düşer; sanayinin gelişmesi ülkelerden biri veya birkaçında durgunluk gösterir ya da hatta düşerken diğer bazılarında büyümeye devam eder ya da edebilir; yeni sanayi dalları ortaya çıkabilir ve eski sektörlerin genişlemesiyle proletaryanın safları daha fazla büyür vb. ve II-) ileri teknoloji, emek verimliliğini, evet, artırır; bu da canlı emek kullanımını nispi olarak azaltır. Düşüş ya da azalma mutlak değildir, çünkü sermayenin genişleyen yeniden üretiminin koşulu artıdeğer üretimidir ve bu da daha fazla canlı emek kullanımına ihtiyaç gösterir. Konuyu bu iki noktadan hareketle biraz daha açalım: Buradaki tartışma konumuz açısından, proletaryanın sosyal sınıf konumu ancak bu iki başlık altında doğru olarak irdelenebilir.

I- “Birbirine karşıt iki büyük sınıf”tan biri olarak proletarya

Kapitalist toplumun proletarya ve burjuvazi olarak iki temel ve büyük sınıf etrafında odaklanması, kapitalizmin başlıca olgusal gerçekliğidir. Bu gerçekliği, onun, başlıca proletarya ve burjuvazi olmak üzere iki büyük sınıf dışında, başkaca herhangi sınıf ve tabaka barındırmadığı anlamına gelmez. Ancak, kapitalizmin başlıca temel özelliği, kâr için artıdeğer üretimine dayanan bir üretim tarzı -ve sistemi- olmasıdır; ve gelişmesiyle, toplumu giderek belirgin biçimde bu iki büyük sınıfa doğru böler. Bu kaçınılmazdır, çünkü, artıdeğer üretimi için emek gücüne gereksinimini ancak kendisiyle birlikte ve kendisiyle karşıtlık içinde proletaryanın varlığıyla karşılayabilecektir. Kapitalist gelişmeyle birlikte köylülük başta olmak üzere küçük ve orta kesimlerden, küçük sanayiciler, küçük tüccar ve zanaatçıların saflarından işçi sınıfının saflarına doğru geçişler yaşanır. Sadece artan nüfusa bağlı parçalanan toprağın yetmezliği nedeniyle ya da ellerindeki üretim araçlarını kaybederek mülksüzleşmeleri sonucu kırdan kente ve işçilerin safına nüfus akışı olmaz; bununla birlikte büyük sermayenin baskısı altında üretimi sürdüremez duruma gelen küçük ve orta burjuva kesimlerden de proletaryanın saflarına doğru ‘sınıf değişimi’ görülür. Kapitalizm aynı zamanda kaçınmasının olanaksız olduğu bir rekabet sistemidir. Ürettiklerini satarak sermayesini realize edemeyen ve genişleyen yeniden üretimi sürdüremeyen pazardan silinecektir. Devasa üretim için oysa sürekli genişleyen ve devasa bir pazar her bir kapitalist hesabına hazır beklemez. Aynı pazara yönelen kapitalistler arası amansız rekabet, büyükler yararına sonuçlar doğurur. Pazardan silinenler, -istisnalar dışında- mülksüzleştirilmiş olanların safına katılırlar. Üretim araçlarının mülkiyetinden yoksunlaştırılan “doğal üretici”ler (örneğin köylüler) ile bireysel üretimlerini sürdüremeyen tekil küçük üreticinin akıbeti de aynıdır. Bu durum, Bookchin’in deyişiyle “daha yüksek statü umudunda olan insanların psikolojisi ve bilincini” sürdüren orta sınıf için de geçerlidir. Ne var ki, sorun bu psikoloji ve bilinç tarafından çözüme ulaştırılacak türden değildir. Sermayenin genişleyen yeniden üretimini bu psikoloji ve bilinç değil iktisadi yasalar yönlendirir ve “yüksek statü”ye geçenler olabileceği gibi, bulunduğu sınıfsal konum ve “statü”yü kaybederek mülksüzlerin saflarına doğru itilenler de olacaktır. Esas olan ise bu ikincisidir. Yaşam ve düşünüş tarzı ve beklentileriyle “orta sınıf”a ait olma çabasındaki “beyaz yakalı”ların çoğunluğu açısından bu süreç, kapitalist gelişmenin düzeyi ile bağlı olarak, rekabet ve kriz koşulları tarafından hızlandırılır. Yaşam düzeyleri kötüleşen, yoksullaşan ve işsizlerin saflarına doğru itilen diğerleri gibi, sermayenin genişleyen yeniden üretimine katılan “beyaz yakalı” emekçiler de işçilerin safına katılırlar.¹¹

Proletaryanın safları böylece büyürken, kendi saflarından başka sınıf konumuna geçişler ancak tekil, istisnai örnekleriyle mümkün olur. Öteki sınıflar “büyük sanayinin gelişimiyle” çözülürken, proletarya “büyük sanayinin en kendine özgü ürünü” olarak, ve “çeşitli gelişim basamaklarından” geçerek büyür. “Burjuvaziye karşı mücadelesi, var oluşuyla başlamıştır.” Bu mücadele, bu iki sınıf varlığını sürdürdükçe -ki kapitalizm var olduğu sürece bu kaçınılmazdır- devam eder.

Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin “devasa boyutları” üzerine liberal-sol söyleme eşlik eden “işçi sınıfının çoğalmadığı” vaazı, sermayenin emek gücü sömürüsü ve artıdeğer üretimi olmaksızın büyüme ve kendini sürdürme olanağını varsayar. Bu kurgu için yeni teknolojilerin kullanımı ve makinenin yetkinleştirilmesi dışında herhangi dayanak gösterilmez. Teknolojinin işlevi aşırı abartılır ve kapitalizm için canlı emek sömürüsünün yaşamsal önem ve zorunluluğu göz ardı edilir. Kapitalizmi, “tarihin gördüğü en dinamik toplum” olarak tarif eden, “büyüme” ve sürekli değişimi “kapitalist varoluşa can veren yasalar” olarak gören ve kapitalizmin asla bir formda kalmayıp “kendi temel toplumsal ilişkilerinden kaynaklanan kurumları dönüştürmek zorunda” olduğunu söyleyen Bookchin, bu dinamizm, gelişme ve “kurumsal” değiştirmelerin, proletarya olmaksızın nasıl gerçekleştirildiğini; bunun kaynağının ne olup nasıl sağlandığını açıklamaz. O yalnızca, “gelecekte” makinelerin başında yakasının renginden bağımsız birkaç teknisyen dışında işçi kalmayacağı kehanetinde bulunur.

Bu kehanet, gerçekleşip gerçekleşmemesinden bağımsız olarak, sermayenin oluşumunu üretim araçlarının işleviyle bağlı ve sınırlı; canlı emek gücünü gereksinmeyen bir otomasyon çıktısı olarak alır. Teknolojisizm olarak da adlandırılan bu görüş, sermayeyi, emek bağlamının; emek gücü gereksinmesinin dışına çıkararak gerçeklerden kopar.

Kapitalist üretimin özsel temel özelliği oysa, artıdeğer üretimine dayanmasıdır. Kapitalizm başka türlü var olamaz. Kapitalist, eğer salt kullanım değeri değil de değişim değeri yaratacak ve makinenin ürüne katılan kısmının -yıpranma payı- yerine konması da dahil yeniden üretimi sürdürecek ise, emekgücüne onun ürettiğinden daha az ödemede bulunarak bir artı gerçekleştirmek zorundadır. Daha fazla kâr için daha çok artıdeğer üretilmelidir. Bunun akla gelebilecek en basit yöntemi daha fazla sayıda işçinin artı emeğine el koymadır. Bu ise, daha büyük miktarda değişen sermaye demektir. Oysa kapitalist için asıl olan daha fazla artı değer elde etmektir. Başvuracağı en etkili yöntem, emek üretkenliğini artırmaktır. Emek üretkenliğinde artış sağlamak üzere ileri teknolojiden yararlanma ve onu daha yaygın ve etkin tarzda uygulamaya sokma, -makalemizin ilk bölümünde ayrıntılı olarak işaret edildiği üzere- çalıştırılan işçi sayısında nispi bir azalışa yol açar. Makine aracıyla çalışma süresi mutlak şekilde ya da emek üretkenliğinin artırılmasıyla uzatılırken, çalışan işçinin durumu giderek istikrarsızlaşır. Makineleşmenin “artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir.” İşçilerin kapitalistler açısından “yaşa ve cinsiyete göre maliyeti değişen iş araçları” olma dışında bir önemi kalmaz.

Marx, “Bir ülkede kapitalist üretim tarzı ne denli gelişmiş ise, nispi aşırı-nüfus da o denli gözle görülür hale gelir.” diye belirterek, bundan, “bir yandan, birçok üretim kollarında, emeğin sermayenin boyunduruğu altına alınmasının eksik bir biçimde sürüp gitmesinin ve ilk bakışta, genel gelişme düzeyine uygun görülen süreden daha uzun devam etmesinin bir nedeni” olarak söz eder ve bu durumun, “kullanıma hazır ya da işsiz ücretli-emekçilerin ucuzluğu ve bolluğunun ve bazı üretim kollarının, nitelikleri gereği, el işini makine üretimine dönüştürmede gösterdikleri direncin bir sonucu” olduğunu söyler. “Öte yandan” diye devam eder Marx, “özellikle, lüks eşya üretimi için yeni üretim kolları açılır, ve çoğu kez öteki üretim kollarında değişmeyen sermayedeki artış nedeniyle serbest kalan bu nispî aşırı-nüfusu kendilerine temel olarak işte bu yeni açılan kollar alırlar. Bu yeni üretim kollarında başlangıçta canlı emek egemendir ve bunlar da yavaş yavaş öteki üretim kollarının geçtikleri aynı evrimlerden geçerler.”¹²

Makine kullanımı, ağır sanayi başta olmak üzere ve başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerde sanayi işçisi sayısında nispi bir düşüşe neden olmasına; bunun koşullarını yaratmasına karşın, yeni üretim kollarının, hammadde ve ara ürünlerin işlenmesiyle ilgili işlerin doğması, üretim araçlarının ve tüketim nesnelerinin artışı, vb. nedenlerle emek gücü gereksinmesi artar. Kadın ve çocuk emeği daha fazla ve daha yoğun olarak üretime çekilir; bunun araç ve yöntemleri geliştirilir. Büyük şirketler, hatta orta büyüklüktekiler, eve iş vermeyi yaygınlaştırırlar. Evde üretim yapan çoğunluğu kadın olmak üzere-ücretli işçilerin, bu firmalara bağlı olarak yapılan iş üzerinden kapitaliste artı değer sağladığı durum giderek yaygınlaşır. İşçi artık sadece fabrika ve atölyede çalışmaz; temel sosyal haklarından yoksun olarak tekellere ve büyük-orta şirketlere bağlı “kız ve torun şirketlerde”, onlar aracıyla ve yaygınlaştırılan taşeron işçilik dolayımında evlere kadar genişleyen yeni işyerlerinde sermaye için artıdeğer üretimini yaygınlaştırır.

Makinenin çok amaçlı yetkinleştirilmesi ve teknolojik yeniliklerin iş sürecine girmesine bağlı olarak, yeni işkolları, iş türleri ortaya çıkar; uygarlığın gelişmesi, yeni sektörler ve meslek kategorilerinin ortaya çıkmasına; hizmet sektörünün gelişmesine ve bu sektörde çalışanların bazı kesimlerinin sanayi emekçilerine dönüşmesine yol açar. Makineler mükemmelleştikçe, işçinin görevi giderek artan bir biçimde, işleyen mekanizmaya “göz kulak olma”ya “geriler” ya da dönüşür. Bir yandan “kapitalistlerin emrine amade işçi sayısını artırmak üzere” emek pazarına sürülen işsiz kitleleri büyürken, diğer yandan, yeni sanayi dallarında işçi gereksinmesi; canlı emek gücüne duyulan ihtiyaç artarak devam eder.¹³ Toplumsal ve kültürel gelişmeye bağlı olarak çeşitli yeni ihtiyaçların gündeme gelmesi/getirilmesi ve bunu karşılamak üzere yeni üretim dallarının ortaya çıkması, eskinin köylü ülkelerinin kapitalist gelişmenin girdabına girmesiyle pazarın genişlemesi gibi değişkenler, mutlak düşüşe karşı engelleyici zıt kuvvetlerdir. Daha çok kâr için değişen sermaye miktarını düşürerek değişmeyen sermaye miktarını artırmak kapitalist girişimin hedefidir, ancak, kapitalist üretim için canlı emek gücünün artırılması da mutlak bir gereksinmedir. Emek üretkenliğini artıran uygulamalar, işçilerin bir bölümünü “fazlalık” haline getirip yedek işgücü ordusuna katar ve işçilerin çalışmakta olan kısmının aşırı sömürülmesini sağlarken, nispi artı nüfus bir bölümüyle, yeni açılan iş kollarında ve eski işletmelerin büyüyen eklentilerinde istihdam edilir.

Meta ve sermaye hareketinin uluslararası özellik kazanması, sanayi ürünlerinin çeşitlenmesine yol açmakla kalmaz, eski kapitalist ülkelerde yeni sanayi dallarının ortaya çıkmasının yanı sıra kapitalist dünya pazarına “gecikerek” dahil olmuş ülkelerde de sanayi sektörünün büyümesini getirir. Klasik kapitalist ülkelerin en büyükleri, kendi ülkelerindeki üretimin bir bölümünü bu diğer ülkelerde, ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarını yerinde kullanma olanağı üzerinden gerçekleştirirler ve kendi ülkelerinde nispeten daha gelişmiş sosyal haklara sahip işçilerin nispi fazla nüfus oluşturmaları pahasına bu diğer ülkelerde yeni işçi yığınlarını sömürü mekanizması içine alırlar. Bazı gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sektörel işçi sirkülasyonlarını baz alan, ve emperyalist ülkelerin üretimleri ve pazar ilişkilerinin uluslararası özelliğini göz ardı eden “sanayi işçileri sayısı azaldı” iddiası, ekonomik toplumsal hareketin ampirik olarak da gösterilebilir gelişimi ve milyarlara çoğalan işçi varlığı tarafından geçersiz kılınır.¹⁴

Kapitalist gelişme ile birlikte sadece “sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü” alabildiğine artmakla kalmaz; “bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır.” Bu birlik(ler) farklı etnik kökenlerden ve farklı uluslardan işçilerin şirketler ve ülkeler düzeyinde fiili bir araya gelmeleri ile de daha güçlü bir zemine kavuşur. İşçilerin kapitalist üretim koşullarındaki durumunda görülen değişim ve gelişmeleri işaretle Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da şöyle yazıyorlardı: “Ne var ki sanayinin gelişmesiyle proletarya yalnızca çoğalmakla kalmaz; giderek daha büyük kitleler halinde yoğunlaşır, gücü artar ve gücünü daha fazla duyumsamaya başlar. ….; makineleşmenin artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir; tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar giderek daha çok iki sınıf arasındaki çatışma niteliğine varır. İşçiler, burjuvalara karşı koalisyonlar [İngilizcesinde: Birlikler (sendikalar) –çev.] oluşturmaya başlarlar; ücret mücadelesini birlikte verirler. Ara ara yükselen isyanları beslemek için kendi içlerinde sürekli birlikler oluştururlar. Yer yer mücadele ayaklanma boyutuna varır…..Zaman zaman işçilerin kazandığı olur, ama bu zafer geçicidir. İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir….”¹⁵

Kapitalist dünya ekonomisinin gerçekliğe yakın “tablosu”, Marx’ın tespitini ampirik olarak da doğruladı. Sanayi gelişti; uluslararası özellik kazandı ve sadece sanayi işçileri değil genel olarak işçi kitlesi büyüdü. Başlıca gelişmiş kapitalist ülkelerin ihracat ürünleri içinde sanayi ürünleri hala ilk sırada yer alıyor. Sanayi işçi istihdamında, özellikle başlıca sanayi ülkelerinde geçici ya da kısmen daha uzun süre bir düşüş görülmekle birlikte, imalat sanayinde, üretken emek gücü ve genel olarak işçi sayısında uluslararası ölçekte mutlak bir artış var. İstatistiklerde hizmet sektörü kapsamında gösterilen üretim dallarının önemlice bir kesimi üretken faaliyet gösteriyor ve işçilerin çok büyük bir kesimi artıdeğer üretiyor., vb.

Bütün bunlar, Bookchin’in görüşlerinin nesnel gerçekliklerle çatışma halinde olduğunu gösterir. Onun savları, birkaç gelişmiş kapitalist ülkede sanayi değil ama ağır sanayi alanında faaliyet gösteren işletmelerin “ana merkezleri”ndeki işçi sayısında görülen nispi azalmanın tüm sanayiye ve tüm ülkelere has bir olgu olarak gösterilmesi nedeniyle de dayanaksızdır.

Yukarıda belirtildi; ideolog yazar proletaryanın kapitalizme karşı mücadelenin temel ve öncü gücü olmaktan çıktığı iddiasını sadece teknolojik gelişme bağlantılı “azalma”ya dayandırmaz; bu iddiasını da kanıtlamak üzere sözüm ona daha güçlü, daha somut bir başka “kanıt” sunar! Buna göre; işçiler üretilen toplam toplumsal zenginlikten daha fazla pay alarak mülk sahibi küçük burjuvalar haline gelmişler; ve bu konumlarından hareketle de küçük burjuva “zihniyet”iyle davranmakta, sınıflarının hakları için mücadeleden uzak durmaktadırlar. Marx -diyor Bookchin-, onların “kâr amaçlı ve artı değer sömürüsüne dayanan üretim nedeniyle yoksullaşıp sefalete sürükleniyor” olmalarından sözederek, devrimcilikleri üzerinden hareket etmişti; oysa onlar ev, araba sahibi olma, borsa oyunlarına katılma, döviz-bono gibi “değerli kağıtlar”a ilgi duyma, çocuklarını daha iyi koşullarda okutma vb. gibi birçok yoldan sınıf değişimi geçiriyorlar!

Proletaryanın proletarya olmaktan “çıktığı”nı göstermek üzere Bookchin, “İlaveten” -diyor- “geleneksel proletaryanın yaşam standartları ve maddi beklentileri (sosyal bilincin oluşumunda hiç de küçük bir faktör değil!) muazzam şekilde değişti, bir ya da iki nesil önce yoksulluk seviyesinden göreceli olarak yüksek derece maddi bolluğa yükseldi. Eskinin çelik ve otomobil işçilerinin ve kömür madencilerinin hiçbir proleter sınıf kimliği taşımayan çocukları ve torunları lise diplomasını yeni sınıf statülerinin bir simgesi olan üniversite diploması ile değiştirdiler. ABD’de bir zamanlar çelişki içindeki sınıf çıkarları öyle bir noktaya geldi ki neredeyse Amerikan ailelerinin yüzde 50’si hisse ve bonoya sahip, öte yandan çok geniş bir kesim ise ev, bahçe ve kırda yazlık sahibi; kısacası o ya bu ya da şu şekilde bir mülk sahibidir.”

Mülkiyeti ve mülkiyet ilişkilerini üretim araçlarının özel mülkiyeti gibi temel bir belirleyen ile bağlı olmaktan çıkararak ev, araba sahipliği ve okuma olanakları-diploma düzey ve statüleriyle ölçen; ve bunu da kapitalizmi belirleyen temel toplumsal ilişkilerin örtüsü olarak kullanan Bookchin’e göre, işçilerin “tüketim için tüketme” anlayışlarıyla hareket etmelerini sağlayan da, onların ekonomik koşullarının iyileşmesi, tüketim olanaklarının genişlemesi, hatta sınıf değiştirecek denli yüksek ücret almaları, vb.’dir.

Bireyin sosyal konumu ve üretimden aldığı pay ile düşünme ve hareket tarzı arasındaki ilişki, tüm toplumsal kesimler için olduğu gibi işçiler açısından da geçerlilik gösterir. Bu doğrudur; ancak, Bookchin bu ilişkiyi sadece baş aşağı çevirmez; işçi gibi düşünmeyen işçinin işçi oluşunu da reddeder, ve tahvil ve hisse senedi alım-satımıyla uğraşmayan, buna olanağı da bulunmayan; dahası ev, bahçe, arsa, araba almaya da gücü olmayan işçileri de sınıftan saymaz.

Bookchin, proletarya ile küçük ve orta burjuva katmanlar arasında, ev-araba-bono-tahvil alım satımı, çocuklarını yüksek okullarda okutma vb. üzerinden paralellik kurar ve işçilerin kitlesel olarak sınıf değiştirecek ya da kendileri olmaktan çıkacak denli özel mülkiyet sahibi haline geldiklerini ileri sürerken, kapitalizmin temel sosyal-iktisadi gerçekliklerini -günümüz açısından da- tersyüz ediyor ve istisnai ya da kısmi olgu ve olayları sınıfın bütünü için geçerli olacak şekilde genelleştiriyor. İşçinin oysa çoğunca kredi borcuyla edindiği araba ya da ev sahipliği yaşamında belirli bir kolaylık sağlamakla birlikte onu sömürülen ve ezilen konumundan çıkarıp bir üst sınıfa geçişini sağlamaz. Bu değişim olsa olsa, egemen propagandanın etkisi altında ve toplumsal-kültürel ilişkilerin belirlediği düşünüş tarzına bağlı olarak işçinin dayanaksız hayallere kapılmasına yol açar. Bu ise, iktisadi-sosyal gelişmelere bağlı bir “ömür”e sahiptir ve çoğunluk açısından kalıcılık göstermez. İşçilerin “mülkiyeti”nin ölçüsü olarak gösterilen ya da onların öyle gördüğü; ve çoğunca borçlanılarak gerçekleştirilen ev, arsa, araba sahipliğinin gerçekte ne tür bir “mülk” olduğu, kriz koşullarında açıklık kazanır. İşçiler “mülklerini” yitirerek yoksulluğun girdabına sürüklenirler; kapitalizm koşullarında bu türden “aparatif” mülkçülüğün bir geleceğinin olmadığını; ve kendileri için emek gücünü satarak yaşam olanağı edinme zorunluluğunun devam ettiğini somut olarak görmüş olurlar. İşçilerin bir bölümünün, Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere, ev, arsa, bahçe ve otomobil gibi “mülk”lere sahip olmaları ve bu durumlarını koruma güdüsüyle ve “küçük-burjuva zihniyetle hareket etmeleri”, sermaye üretimi ve genişleyen yeniden üretim(i)n emek gücü sömürüsüyle koşullu olduğu reddedilmediği sürece, sınıfın rolünün sona erdiğine değil olsa olsa hareketinin geriliğine ve burjuva ideolojik etki altında kalışına işaret eder.¹⁶

İddialarını sıralarken, işini kolaylaştıracağını sandığı yerde, Marx’ı indirgemecilikle suçlayan ideolog, sınıf değişimi vb. gibi gerekçelerle mücadelenin kapsamını ve taleplerini işçi açısından “ücret ve çalışma koşulları”na daraltır. Bookchin, eğitim, sağlık, toplumsal yaşam ve halkların ezilmesiyle ücret ve çalışma koşulları bağıntısını birbirleriyle kıyas içinde ve karşı karşıya getirerek kurar; işçilerin toplumsal konumu ve üretim içindeki yeri ve işlevini onların mücadele düzeyleri ve mücadelelerinin siyasal-sosyal kapsamıyla ölçüye vurur ve belirli bazı öznel durumları ya da konjonktürel olarak ortaya çıkan özellikleriyle hareketin geriliğini, ve ya çeşitli ezilen kesimlerden insanların ortak talepler doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ortaklığını, “orta sınıf”tan insanların bazı kaygıları nedeniyle “mavi ve beyaz yakalı” işçilerle bir araya geldikleri ya da haydi diyelim gelebilecekleri durumları, işçilerle orta sınıf insanların artık ayırt edilemez olmalarının gerekçesi yapar.

Bu görüş açısı sakattır: Sınıf aidiyeti; sınıfsal formasyon(lar) öncelikle sınıfların maddi ilişkileriyle, maddi yaşamın üretimi içindeki rolleriyle; üretim araçları karşısındaki durumlarıyla belirlenir. Farklı sınıflardan insanların sahip oldukları ya da geçici olarak savundukları düşünceler; dini-kültürel ideolojik görüşleri onların öz çıkarlarıyla bağdaşmayabilir. Aralarından bazıları belirli koşullarla bağlı olarak sınıf değiştirme olanağı da elde edebilirler. Örnek olsun, Bookchin’in de teorisini sözüm ona doğrulamak üzere bir tür sığınak olarak kullandığı 1945-65 dönemi kapitalizm koşullarında sosyal haklarda ve ücretlerde görülen nispi iyileşmeler, kalifiye işgücü arasından kimilerinin daha iyi yaşam koşulları, barınma ve ulaşım araçlarına sahip olmaları vb. gibi durumlardan hareketle, işçilerin bir azınlığının bir tür ayrıcalıklı bir tabaka oluşturduklarından söz edilebilir. Bunların büyük çoğunluğunun sonraki süreçte ellerindekini kaybetmeleri gerçeği bir yana, ama bu durum ne işçilerin tümel durumuna ne de onların küçük burjuva, hatta orta sınıf konumuna yükselmelerine işaret eder. Bookchin, ilkin Marx’ın kuramını kendi çarpık kavrayışı doğrultusunda indirger, sonra bu indirgenmiş çarpık anlayışın bakış açısından gerçekte öyle olmayan Marksizme saldırıya geçer. Marksizme karşı oportünist eleştirinin genel bir karakteristiğidir bu.

Bookchin, teorisini doğrulamak üzere, işçi hareketinin özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren içine girdiği durgunluk, geriye düşüş ve istikrarsızlığı kullanır. Kentsel sorunlar, iklimi de etkileyen doğa kirliliği, enerji, kadın ve ezilen ulus sorunlarının daha fazla ve daha yaygın olarak gündeme girmesini baş vurur, ve bunları işçi hareketine alternatif yeni oluşumlar olarak gösterir.

Bir nesnel durumun başka nesnellikler bağlamında yok sayılması, oportünizmin bir özelliğidir. Bookchin, uluslararası koşulların ve sınıf mücadelesinin uluslararası durumunun yirminci yüzyıl başıyla ya da 19. yüzyıl koşullarıyla büyük farklılıklar göstermesinden hareketle, ve sosyalizmin 1950’li yıllardaki yıkılış süreciyle birlikte gelişmiş kapitalist ülkeler başta olmak üzere uluslararası alanda, işçi hareketi ve emekçi mücadelelerinin geriye atılmasını ve proletaryanın evrensel ölçekli birliği ve örgütlenmesinin büyük darbeler almasını, Marksizme karşı ideolojik istismar malzemesi olarak kullanır. Bu bakış açısında başka birçok unsuruyla birlikte devrim(ler) ve devrimci dönemde proletarya ve emekçilerin mücadelesinin ayaklanmalar ve devrimlerle başarıya yürüdüğü koşullarda elde edilen kazanımların sonraki süreçte ve esas olarak yenilgi koşullarında kaybedilmeye başlanması ve geriye düşüş süreci veri alınarak, kapitalizm burjuvazinin olanakları esası üzerinden tek yanlı değerlendirilmekle kalınmaz; işçi sınıfının toplumsal yaşam ve üretim içindeki konumunun bir daha geri gelmemek üzere tümüyle değiştiği; onun üretimin ve mücadelenin öznesi olmaktan çıktığı teminatı da verilir.¹⁷

Murray Bookchin’in iddiası ve istemi, gelecekte özgür bir yaşamın kuruluşu olabilir. Ne var ki, bu amaçla onun ortaya koyduğu teorik görüşlerin böylesi bir gelecek için yolu açmaları olanaklı görünmüyor. Bunun en önemli ve bir o kadar da temel olan engeli, teorisinin, sınıf mücadelesinin toplumun devrimci değişiminin “motoru olduğu” görüşüne getirdiği reddiyedir.


Bookchin, “Geleceğin Solu”na yön göstermek üzere şu soruları sorar: “Kapitalist toplumun gelecek yüzyılda yönelmesi muhtemel doğrultular ve insanlık açısından doğurduğu en temel sorunlar nelerdir? Toplumda, devrimci bir hareket yaratmaya soyunduğumuzda başvurmamız gereken herhangi bir özel kesim, sınıf ya da grup var mıdır? Toplumsal değişimde öncü bir rol oynamak üzere ne türden hareketler ve kurumlar yaratmak zorundayız…?”

Kapitalizmin gelecek yüzyılda da varlığını çeşitli yeni doğrultulara yönelerek sürdüreceği yönündeki sorunlu inancı ya da düşüncesi bir yana bırakılırsa, onun, “Toplumsal değişimde öncü bir rol oynamak üzere” yaratılacak “hareketler ve kurumlar” için, işçi sınıfına ayırt edici bir yer vermediğini; “Konfederal-komünal” bir toplum için ve “özgür -ya da özerk- belediye”leri, halk meclisleri ve köy komünleri, şeklindeki “toplum örgütleri”ni önerdiğini biliyoruz. Bu konu makalemizin bir sonraki bölümünde ele alınacak.


EK

Murray Bookchin’in başvurduğu ya da devralıp sürdürdüğü diğer bir çarpıtma, sınıf sorunuyla ezilen ulus, ezilen cins ve doğanın tahribi gibi sorunlar arasındaki ilişki üzerinden geliştirilmiştir. Bu sorun, Özgürlük Dünyası’nın 237. sayısında özel olarak ele alındığından, burada yeniden etraflıca irdelenmeyecek. Marksist-Leninist görüş açısından bu sorunlar arasındaki ilişkiye işaret etmekle yetineceğiz. Şöyle ki, sınıf sorunuyla ezilen ulus ve cinsiyet sorunları arasındaki ilişkiyi, sınıf karşıtlıklarının geriye atılması ya da önemli görülmemesi üzerinden kuran ve sömürüden kurtuluş ile doğanın ve yaşam alanlarının kapitalist yıkımına karşı tutumu birbirleriyle kopuk gösteren liberal burjuva çarpıtması, kadının ezilen cins olarak ev köleliğine mahkumiyetiyle sınıf ayrımları, sınıf sömürüsü ve bir sınıfın diğerlerine hakimiyeti arasındaki ilişkiye işaretle kadının erkekle hak eşitliğiyle sınırlı kalmayan ve kadın cinsinin kurtuluşuyla emek gücü sömürüsüne son verecek sosyal kurtuluş arasında ilişki kuran Marksist-Leninist kuramı, “sınıf sorununa odaklanması” nedeniyle “etnik-ulusal, toplumsal cinsiyet ve çevre sorunlarına ilgisiz kalmak”la suçlar. “Kimlikler” ya da “Madunlar” politikası olarak da adlandırılan bu sağ teorinin “mucitleri”, Marx ve Engels’i, -onlar Çek ve Polonya sorunundan İrlanda sorununa sömürge ve ezilen ulusların baskıdan kurtuluşu ve Yahudi milliyetçiliğinin içerdiği sorunları özel olarak irdeleyerek bu sorunların toplumsal ilerleme ve proletarya ve emekçilerin kurtuluşuyla bağını ve bu hareketlerin toplumsal gelişme açısından işlevini somut koşulları gözeterek açıklığa kavuşturmalarına karşın-, ezen ulus gericiliğine ve gerici milliyetçiliğe taviz vermediler diye hedefe koyarlar. Lenin ve Stalin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için özel bir mücadele vermelerine; ezen ulus işçi ve emekçilerinin şovenizme karşı ve ezilen ulusların kendi kaderlerini, siyasal bakımdan bağımsız devlet kurma hakkı da dahil savunmalarına; ve uluslar hapishanesi Çarlık Rusyası’ndakilerle sınırlı kalmamak üzere ezilen ulusların emperyalizmden kurtuluşu için mücadele etmelerine karşın, yine iki yönlü bir saldırının; şovenizm ve burjuva milliyetçiliğinin saldırılarına hedef olmaktan kurtulamaz. Bookchin, bu oportünist mirası devralır ve ulusal-etnik ve ezilen cins sorunuyla doğanın tahribi gibi “çevresel” sorunları, görünürde “herkesi birleştiren ortak yönler”i üzerinden sınıf mücadelesini geriye atan ya da gereksiz kılan potansiyel yüklü devrimci güç ve ‘çözücü’ düzeyine çıkarır; sadece bir sınıfı ya da onun bir kesimini değil, birden fazla sınıf ve kesimi etkileyen ve aralarında geçici ya da nispeten daha kalıcı talep ortaklığı sağlayan ezilen ulus(lar) ve ezilen cinsi(yet) sorunlarıyla yaşam alanlarının tahribi politikalarını, bu “çoğul bileşenli” toplumsal hareketleri, sınıf hareketinin alternatifi ya da onun yerine ikame edilebilir gösterir, ve yukarıda gördük ki, Marx “ve ardılları”nı onları önemsememekle eleştirir.

Bu eleştirinin ana özelliği rasyonel olmayışıdır. Marksist-Leninist bakış açısından, bu hareketlere katılan farklı sınıflardan insanların ortak eylemlere girişmeleri için kendi sınıf aidiyetlerinden soyunmaları gerekmez. Diyelim, ulusal-etnik ya da ezilen cinsiyet sorunu farklı sınıf ve toplumsal tabakalardan insanları bir araya getirir ve onlar baskı ve eşitsizliğe karşı ortak talepler üzerinden (ulusal hak eşitliği, kadın-erkek eşitliği vb. gibi) çeşitli mücadelelere girişirler. Bu mücadelelere işçilerin de katılması ya da zaten katılmakta oluşları kendi sınıfsal taleplerinden vazgeçişlerinin ve ayrı bir sınıfın unsurları olmaları gerçekliğinin yadsınmasının göstergesi olarak alınamaz. İşçilerin ezilen ulus hareketinin içinde yer almaları bu hareketlerin hatta yönetiminde etkili olabilmeleri, hareketin proletarya ve emekçilerin çıkarları üzerinden tutarlı demokratizm çizgisinde gelişmesi için dayanak oluşturacak; ezen ulus işçi ve emekçilerinin mücadelesiyle birleşme zemini değil sadece olanakları da artmış olacaktır. İşçilerin ulusların kurtuluş mücadelesinde, ve yine kadın işçi ve emekçilerin kadın hareketi içinde; çeşitli kesimlerden işçi ve emekçilerin küçük burjuva kesimlerle veya orta burjuva kesimlerden unsurlarla doğanın ve yaşam alanlarının barbarca tahribine karşı tutum almaları, sınıf farklılıklarının üstünü kapatan ya da Bookchin tarafından ileri sürüldüğü üzere sınıf aidiyetlerinden kopmanın göstergesi değil, somut ve aktüel bir sorun etrafında, o sorunun çözümünde yararları olan kesimlerin, tarihsel olarak geçicilik gösteren güç ve eylem birliğini ifade eder. Bütün bunlar; işçi sınıfı açısından, mücadelesinin sorunları kapsamında yer alırlar ve işçi sınıfı, baskının her türüne; ulusların ezilmesine, kadın cinsinin baskı altında tutulmasına, doğanın kapitalistçe yağmalanması ve tahribine, bilim ve teknolojinin insan soyunun ve insan dışı canlıların olduğu kadar, canlı yaşamı için zorunluluk gösteren doğal dünyanın barbarca tahribi yönünde kullanılmasına karşı mücadele eder ve bu mücadele içinde yer alabilecek olanların en geniş kesimiyle amaç ve hedefi belli eylem birliği yapar.

Dipnotlar

1. Aynı yerde, sf. 223.

2. Aktaran D. Dworkin, Sınıf Mücadeleleri, sf. 70.

3. Aktaran Dworkin, sf. 135.

4. Solun Geleceği, Geleceğin Devrimi içinde, sf. 246-247.

5. Sanayi üretiminin ve sanayi proletaryasının eski önemini yitirdiği ya da yitirmekte olduğuna dair spekülatif söylem artıdeğer üretimini sermayenin genişleyen yeniden üretiminin asıl işlevi saymayarak kâr artışının kaynağını faiz ve rant gibi artıdeğer “türevleri”nde gören burjuva liberal ve reformist iktisatçılar tarafından da desteklenir. Sanayi sektöründeki dalgalanmalara bağlı olarak sanayi proletaryasının sirkülasyonu buna kanıt gösterilir. Bu söylemde varsayılan türden bir kapitalizm yoktur ve hiç var olmamıştır. Üretim olmaksızın üretimin ‘meyveleri’ni bölüşmek mümkün olmaz. Borsa ve “şans” oyunlarının, hisse senedi ve tahvil alım-satımıyla gerçekleştirilen kârlı manevraların kaynağında da artı değerden sızdırılan paylar vardır. Marx, “üretim araçlarını satın alacak ve bunlardan yararlanacak kimseler olmaksızın, bütün sermayeyi para-sermayeye çevirme fikri”nin, düpedüz saçmalık olacağını yazmıştı. Artı-değer üretimi olmaksızın para sermaye oyunlarıyla sistemin kendini sürdürebileceğini düşünmek, kapitalist üretim olmaksızın kapitalizmin var olabileceğine iman etmek olur.

Sanayi üretimi olmaksızın ne faiz ve rant için kaynak sağlanabilir ne de sermaye sistemi sürdürülebilir. Tekellerin ve mali sermayenin kazandığı hakimiyet; büyük uluslararası bankalarla sigorta şirketlerinin devasa miktarda para sermayeyi çekip-çevirmeleri, sanayi yatırımları gibi getirisi daha geç ‘realize olan’ riskli işler yerine hisse senedi, devlet tahvili, bono işlemlerinden para kırmanın yaygınlaşması, kapitalist ‘devasa makine’nin işleyişini mümkün kılan “motor gücü”nü üretim dışı alanlarda aramayı doğrulamaz. Toplumsal koşullardaki değişim ve ileri teknoloji sadece burjuvazinin kâr için daha az işçi çalıştırarak daha fazla üretme eğilimini değil, kültürel değişim ve toplumsal yaşam koşullarının ihtiyaç haline getirdiği yeni ürün üretimini de tetikler. Yeni sektörler ortaya çıkar ve yeni işgücü ihtiyacı doğar. Proletaryası olmayan kapitalizm; ve artıdeğer üretimi olmaksızın yaratılabilir bir faiz ve rant geliri yoktur.

6. Solun Geleceği, sf. 242.

7. F. Engels, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Evrensel Basım Yayın, sf. 92.

8. Solun Geleceği, sf. 243.

9. Komünalist Proje, sf. 31-32.

10. Murray Bookchin, Komünalist Proje, Dipnot Yayınları, sf. 31-35.

11. “Beyaz yakalı” olarak nitelenen emekçi kesimleri açısından bu ‘işçileşme’, yaşam tarzı ve alışkanlıkları yönünden bir “proleterleşme süreci”ni gereksinir.

12. Kapital III. Cilt, sf. 210.

13. Marx’ın kuramını oluşturduğu zamanlarda henüz birkaç on milyonla ancak ifade edilebilir olan işçi sayısının günümüzde milyarlar dolayına yükselmiş olması, güçlü bir veridir.

14. İşçi sınıfına, ve toplumsal işlevine ilişkin ret teorilerinin ısrarla görmezden geldikleri olgu şudur: kapitalist gelişmeye bağlı olarak hizmet işkoluna dahil edilen işyerlerinin ve sektörlerin önemli bir bölümünde artı değer üretimi gerçekleştirilir. Örnek olsun tekstil ve inşaat işkollarında yüz milyonlar çalışıyor. Buna, kapitalist gelişme düzeyinin daha önce ya çok geri ya da hemen hemen söz konusu olmadığı ülkelerin kapitalistleşmesi ve emperyalist dünya zincirine dahil olmaları eklendiğinde durum daha da berraklık kazanır. Örneğin Çin, Hindistan, Pakistan, Brezilya, Arjantin, İran, Türkiye, Mısır, Bangladeş, Tayland, Malezya, Endonezya, Şili, Meksika gibi ülkelerde sanayi proletaryası ve genel olarak da işçi sınıfının büyümesi olgusal bir gerçektir.

15. Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, Yılmaz Onay Çevirisi, sf. 50-58.

16. Ev-araba türünden ihtiyaç maddeleri sahipliğinin işçileri “bir proleter gibi değil ama küçük mülk sahibi küçük burjuva gibi düşünme ve davranma” yönünde etkilemesi; onların “zihniyeti”nde tahrip edici işlev görmesi ve hatta “mülk sahibi” duygusuyla hareket etmesine yol açması, tekil örnekleri üzerinden belki ileri sürülebilir, ancak ne sınıfın tümüne geçerli bir özellik gösterir ne de sınıf değiştirme etkeni ve sosyal konum farklılaştırıcı dayanak oluşturur. Bu “olanak”, işçilerin özellikle kalifiye kesimleri açısından otuz-kırk yıl önceki ücret ve sosyal hak durumları desteğinde ve esas olarak da bankalara veya aracı kurumlara borçlanarak kullanılabildi. Ancak, kriz dönemleri bu “olanak”ı yok etmekle kalmadı; özellikle 1980 sonrası dönemde yoğunluk kazanan sermaye saldırıları altında işçilerin ev sahibi olması ve “hatta borsada oynaması” bir yana, çoğu temel ihtiyaç maddelerini karşılamaları dahi zorlaştı; yoksullaşma ve yoksunlukları giderek arttı.

17. Biliniyor ki, Ekim Devrimi ile birlikte kapitalist “dünya”nın efendileri sadece sosyalizmi kuşatma ve onu boğmak üzere güçlerini uluslararası alanda seferber etmekle kalmadılar. Yanı sıra kendi ülkelerindeki proleter ve emekçi hareketinin emperyalist zinciri yeni halkalarda yarma olasılığına karşı çeşitli önlemler geliştirdiler. Bunlardan biri de işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik adımların atılmasıydı. “Sosyal refah devleti” söylemi böyle doğdu ve özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında sosyalizmin etkisinin Doğu Avrupa ve Asya’da gerçekleşen halk devrimleriyle birlikte genişlemesine karşı; bu “akış”ı da durdurmanın bir yolu olarak taviz politikası izlenerek sosyal haklarda iyileştirme taleplerine boyun eğildi. 2. Büyük Savaş’ın yol açtığı olağanüstü yıkım sonrasında kapitalist yeniden inşa için ihtiyaç duyulan büyük işgücü kitlesi sadece proletaryanın kitlesel büyümesi ve genişlemesini değil emek-sermaye ilişkilerinde burjuvaziyi tavize zorlayan koşullarla birlikte emekçiler lehine sosyal ekonomik ve politik gelişmelerin yaşanmasına da olanak sağladı. Bu durumdan hareketle çoğu burjuva iktisatçısı, 1945-1965 arası yirmi yıllık dönemi kapitalizmin refah ve yeniden büyüme dönemi olarak değerlendirir. Ancak yukarıda işaret edildiği üzere 1950’li yılların ikinci yarısından başlayarak Krusçevcilerin sosyalizmi tasfiye harekâtını açıktan başlatmalarıyla birlikte uluslararası sermaye ve emperyalist büyük güçlerin işçi sınıfı ve halk hareketlerine karşı politikası da giderek hız kazanacak şekilde sertleşmeye başladı. 1980’lerde M. Thatcher ve Ronald Reagan, Türkiye’de 12 Eylül askeri cuntası desteğinde Turgut Özal tarafından başlatılan saldırı dalgasıyla birlikte emek-sermaye ilişkilerinin yeni bir tür örgütlenmesine ve düzenlenmesine geçildi. Bu yeni durumun belirgin özelliği, sosyal hakların gaspı ve üretimin hem daha yüksek bir teknikle gerçekleştirilmesi, hem de uluslararası yeni örgütlenmesiyle bağlı olarak işsizlik ve düşük ücret politikasının uluslararası yürürlüğe konmasıydı.

İşçi sınıfı, uluslararası özellik gösteren bu yeni saldırı dalgasına, İkinci Savaş öncesi ve sonrası koşullardaki örgütlülüğünden uzak ve aynı nedenle de denebilir ki daha güçsüz yakalandı. Batı Avrupa’nın büyük ve kitlesel işçi partileri burjuvaziyle uzlaşma çizgisine kaymış; reformist-revizyonist bir politik-ideolojik hat üzerinde sosyal reform ve taviz politikalarıyla işi idare etmeye yönelmişlerdi. Aynı durum, önemli oranda bu partilerin etkisinde olan işçi sendikaları açısından da geçerliydi. Özelleştirme, işten atma, ücret ve maaşlarda düşüş, ağır çalışma koşulları karşısında burjuvaziye geri adım attıracak ve saldırıları püskürtecek bir mücadele yerine hükümetlerle-boyun eğmeye baştan eğilimli ve denebilir ki hazır vaziyetle-pazarlık etme siyaseti izlediler ve işçileri oyalayarak etkisiz kıldılar. Bunu başarmalarının önemli bir diğer etkeni, özellikle Batı Avrupa ve ABD’de, günümüzde sınırları daralmış olmasına rağmen, gücü ve etkisi artmış olan işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasinin işçi hareketi içindeki “ajan faaliyeti”; kapitalistler yararına yürüttükleri uzlaşıcı-teslimiyetçi çalışmaydı. İşçi hareketindeki geçici bir durumun genelleştirilerek teori haline getirilmesi bu bakımdan çürük bir girişim olarak kalmaya mahkumdur.

murray bookchin’in “toplum projesi” üzerine notlar

Yusuf Akdağ

II. Bölüm

BOOKCHİN’İN TEORİSİNDE İŞÇİ SINIFININ “YERİ” SORUNU!

Makalemizin ilk bölümünde, kriz(ler)i ve çelişkileriyle artık baş edecek derecede –devasa gelişmiş bir kapitalizmin “yeni bir çağı”nı işaret eden Bookchin’in kapitalizm analizini belirli boyutlarıyla irdeledik. Makalenin bu ikinci bölümünün esas konusuna geçmek üzere kaldığımız yerden devam ediyoruz.

II. Bölüm – I. Kısım

YÖNTEM SORUNU VE BOOKCHİNİST ÇARPITMALAR

Murray Bookchin’in, Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak iki Büyük Savaş arası ve İkinci Savaş sonrası dönem ile 1960’lı yıllardan itibaren son yarım yüzyıllık sürece ilişkin değerlendirmesi, bazı nesnel olguların üstün körü sıralanmasının yanısıra esas olarak öznel etkenlerin öne çıkarılması üzerinden kurgulanmıştır. Kapitalist üretim sistemini, artı değer üretimini atlayarak analiz etmeye girişen ideolog-yazar, tek yanlı bir değerlendirmelerle, sermayenin genişleyen olanakları ve devasa büyümesini öne çıkarır, ve tüm sınıf ve kesimlerden insanların “ortak çıkarları” etrafında birleşerek kuracakları “komünal toplum örgütleri”¹ aracıyla “bugünkü kapitalizm”in bir süreç içinde aşılabileceğini ileri sürer. Marx’tan 160-170 yıl sonra, kapitalizmin bazı dinamiklerini diğerlerine karşı abartılı bir öne çıkarmayla “Bir bütün olarak bakıldığında, bugün kapitalizmin doğurduğu toplumsal durumun, Marx’ın ve devrimci Fransız sendikalistlerinin ileri sürdükleri (sınıfla ilgili basit) öndeyilerle büyük ölçüde tersleştiği”ni yazar. Ona göre, kapitalizm özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında muazzam bir gelişme göstermiş; “olağanüstü bir hızla ortaya çıkan yeni toplumsal meseleler yaratarak muazzam bir dönüşüm geçir”miş, ve Marx’ın kuramını “boşluğa düşürmüş”tür!

Bu tespit(ler)in sahibi aynı makalelerinde, “Sol düşünceler ve hareketler”in, Birinci Dünya Savaşı arifesinde, “kapitalizmin ve aslında sınıflı toplumun varlığına karşı ciddi biçimde başkaldıran bir pozisyon almış gibi görünecek denli fazlasıyla gelişkin hale gelmiş” olmasından da söz eder. Bununla yetinmez, “Enternasyonal”in “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık” sözlerinin o dönemde “yeni bir somutluk ve aciliyet kazanmış” olduğunu da söyler. “Kapitalizm” –der Bookchin–, “dünyanın sömürülen sınıflarının, özellikle de sanayi proletaryasının başlattığı bir ayaklanmayla karşı karşıyaymış gibi görünüyordu. Aslında, Batı’da İkinci Enternasyonal’in kapsamı ve devrimci hareketlerin yükselişi dikkate alındığında, kapitalizmin, eşi benzeri görülmemiş, uluslararası ölçekte bir toplumsal çalkantıyla karşı karşıya olduğu ortadaydı.” “Pek çok devrimci, politik olarak olgun ve iyi örgütlenmiş bir proletaryanın, nihayet, mülk sahibi azınlıktaki sınıfın tikel elitist çıkarlarını değil, çoğunluğun genel çıkarlarını gözetmek üzere toplumsal yaşam ve toplumsal evrim üzerinde bilinçli bir denetim kurabileceğine ikna olmuştu.”² (abc)

Bookchin, “Büyük Savaş”ın [Birinci Dünya Savaşı], “sosyalist devrimler ortasında” sona erdiğini; Rusya’nın, “görünürde devrimci Marksist ilkelere dayanan bir ‘proletarya diktatörlüğü’ kurdu”ğunu; Avrupa’daki en büyük ve ideolojik olarak en gelişkin sanayi proletaryasına sahip Almanya’da “Marksizmden esinlenmiş üç yıllık bir devrimci ayaklanma dönemi” yaşandığını; Bavyera, Macaristan ve diğer pek çok ülkede kısa süreli ayaklanmaların gerçekleştiğini; İtalya ve İspanya’da, muazzam grev hareketleri ve ayaklanma benzeri olayların patlak verdiğini; Fransa’da bile, “devrimin eşiğindeymiş gibi” bir görünümün olduğunu belirterek özetlemeyi sürdürür, ve 1930’lu yıllarda bu türden ayaklanmaların tekrarlandığını da ekleyerek, gelişmelerin, “Lenin’in, ‘can çekişen’ kapitalizmin nihayet öngörülebilir gelecekte ancak sosyalist ya da komünist bir toplumun kurulmasıyla sonuçlanabilecek olan bir savaş ve devrim dönemine girdiği yönündeki görüşünü destekliyor gibi” olduğunu söyler. Kullandığı kavramların bazılarının –“kaçınılmaz biçimde”, “can çekişen”, “çürüyen” ve “genel çıkarlar”– “yirminci yüzyılın başındaki solcu kuramcıların ve hareketlerin literatüründen devşirildiğini” belirten Bookchin, onların bu coşkulu dilinin salt slogancılığın ürünü olmayıp “Büyük Savaş’ın arifesinde ortaya çıkan bütünleşik ve tutarlı bir bakış açısından ve kültürden” devşirildiğini; geçen süre içinde bu düşünceler bütününün “deneyim yoluyla durmadan çoğaltı”larak “milyonlarca insanı, beşeri özgürleşmeye ve toplumsal yeniden inşaya dönük uluslararası hareketler dahilinde seferber etmeyi” başarır hale geldiğini belirtir. (abc)

“Gibi” sözcüğünün bu özet değerlendirmedeki kuşku oluşturucu işlevi bir yana bırakılırsa, Bookchin, yirminci yüzyılın başında bir savaşlar ve devrimler dönemine girildiği yönündeki Leninist belirlemelere “katılır” görünmektedir. Ne de olsa, milyonlarca insan bu düşünceler doğrultusunda “toplumsal yeniden inşaya dönük uluslararası hareketler dahilinde seferber” hale gelmiştir!

Bookchin bu tespitleri, nesnel gelişmelerle uygunlukları dolayımında gerçekleşen mücadele ve devrimleri olumlamak için yapmaz. Amacı, “yeni yüzyılda geçmişi bugünden bakarak değerlendirme şansına sahip” olanların dikkatine getirmek üzere Marx, Engels ve Lenin’in tespitlerinin yirminci yüzyıl için “açıklayıcı olmaktan çıktığı” yönündeki kendi varsayımı ya da vargısı için sözüm ona yolu dikenlerden temizlemektir. “Açıkça görülüyor ki –diye söze girer Bookchin–, Aydınlanma’nın hedefleri ile Lenin’in tahminleri, sosyalist devrimler vaadiyle birlikte, yirminci yüzyılda gerçekleşmedi. Aslında, yirminci yüzyılın ortasından itibaren gerçekleşen şey, çok farklı bir gelişmeydi: Devrimci düşünce ve hareketlerin ilişkili olduğu bir kültürel ve kuramsal gerileme dönemi. Gerçekten de, Aydınlanma’nın üretmiş olduğu neredeyse bütün felsefi, kültürel, etik ve toplumsal ölçütleri tuzla buz eden bir dağılma dönemi. 1960’lar ve 1970’lerde radikal bir bakış açısını sürdürmekte inançlı pek çok genç insan açısından sol kuram, sosyal kuramın 1930’lar sosyalizminin canlı tartışmalı forumlarından üniversitelerin seminer salonlarına geri çekilmesiyle, genellikle kararsız eleştirmen Walter Benjamin, post-modemist Jacques Derrida ya da düşünce kabızı yapısalcı Louis Althusser gibi kişilerin dağınık çalışmalarına odaklanarak, kapsam ve içerik açısından bir tür pasif izleyici estetiği seviyesine inmişti.”³

Yukarıdaki özetinde “Büyük Savaş’ın arifesinde ortaya çıkan bütünleşik ve tutarlı bir bakış açısından ve kültürden” devşirildiğini belirttiği devrimci tespit ve kuramını nesnel gelişme(ler) ile bağlı gördüğü izlenimi veren Bookchin, yeniden geriye döner; “aslına rücu” etmiş biri olarak –ve fakat kendi ifadesiyle kırk yıllık anarşist uğraşa sahip olmasını da unutarak–, “modern sanayi bile, büyük ulus-devletlerin yirminci yüzyılın başlarındaki gelişimi açısından merkezi hale gelirken, halen toplumsal bir zanaatçı-köylü karışımına bağlıydı” diye, geri düzeyli “nesnel” duruma göndermede bulunur; Marx ve Marksizmi subjektif olmakla, toplumsal gelişmenin düzeyini abartmakla suçlar. Marx’ın, kapitalizmin Batı Avrupa’nın bir-iki ülkesinde ve ABD’de kaydettiği, ancak Fransa gibi ülkelerde dahi hala feodal ilişki ve güçlerin etkin bulundukları bir dönemde onun kendi yıkımını ürettiğini ve yıkıma zorunlu olduğunu ileri sürerek hem kendini hem de ardıllarını “kandırdığı”nı ileri sürer.

Kapitalist gelişme ve onun tarihsel doğrultusu veya yöneliminden sınıfların ilişkisine ve politik güçlerin durumuna değil, tersinden politika ve mücadelenin düzeyi ya da mücadele içindeki güçlerin –özellikle proletaryanın– bilinç ve örgüt düzeyinden iktisadi gelişmenin niteliği ve boyutlarına bakan Bookchin, bir yandan geri bir kapitalist düzeye; olgun dönemine dahi girmemiş kapitalizme vurgu yapar ve “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan şey” olarak kapitalist gelişmenin bu düzeyini ima eder, ayaklanan işçi ve emekçilerin devrimi gerçekleştirememelerinin nedenlerini onların sınıfsal özelliklerinde aramaya girişerek sözüm ona usçu sonuçlar çıkarır; ve diğer yandan “ahlaki, etik ve düşünsel” davranış ve hareketi ve “zihniyet”i başarının en önemli etkeni göstererek gelişmelerin yüzeysel ve eklektik bir yorumuyla düşünsel süreçleri, düşünsel-kuramsal ve kültürel alandaki “gerileme”yi öne çıkarır, ve onların sosyal hareket ve sınıf ilişkileriyle bağını ya dolayımlamalar yoluyla kurarak ya da esasen arka plana atarak süreci irdeler! 20. ve 21. yüzyılı, “Devrimci düşünce ve hareketlerin ilişkili olduğu bir kültürel ve kuramsal gerileme dönemi” olarak niteler. “Aydınlanma’nın üretmiş olduğu neredeyse bütün felsefi, kültürel, etik ve toplumsal ölçütleri tuzla buz eden” bir “dağılma dönemi”nin yaşandığını; bu dönemin “sosyal kuramın 1930’lar sosyalizminin canlı tartışmalı forumlarından üniversitelerin seminer salonlarına geri çekilmesiyle” belirginleştiğini söyler. Makalesini yazdığı 2002’den geriye doğru bakarak, “yirminci yüzyılın sonu itibariyle, insanlığın özgürleşmesinin gerçekleşmekte neden başarısız olduğunu sorma hakkı”nı kullanır ve “Özellikle, proletarya neden öngörülen devrimi yapmakta başarısız oldu?” diye sorar. Soruları ardışık diziler gibidir: “Sosyal Demokratlar neden Almanya gibi merkezlerde, çoğunluğun oyunu almak gibi ilk varlık nedenlerini yerine getirmekte başarısız oldu? Neden 1933’te Hitler’e kuzu kuzu boyun eğdiler? …neden bir başka doğrultuya yöneldiler…” şeklinde, sıralamayı sürdürür.

Ona göre, kapitalizmin “neden bir ikinci dünya savaşından, geçmişte olduğundan çok daha istikrarlı ve toplumsal olarak daha yerleşik bir düzen olarak çıkabildi”ği de dahil olmak üzere gelişmelerin bu yön değişikliği ve “bu olayların hiçbiri, temelde ve tarihsel olarak” devrimci marksistler tarafından “yeterince açıklanmamıştır.” Marksistler aksine, “Marksizm’in neden ihanete uğramaya bu kadar müsait olduğunu sorgulamaksızın” birbirlerini ihanetle suçlayarak zaman geçirmişler ve ardından da “sendikalizm, anarşizm, ekoloji, feminizm ve komüniteryanizm gibi bir zamanlar ütopik diye yaftalayıp hakir gördükleri ideolojileri”, “sınırlı bakışlarını cilalamak üzere zimmetine geçirmeye” çalışmışlardır!

Murray Bookchin, Avrupa’da proletaryanın ve ezilenlerin “üç yıl süren” ayaklanmalarını mümkün kılan temel belirleyici etkenleri; Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesinin dayanaklarını, nedenlerini ve uluslararası etken ve etkilerini irdeleme gereği görmez; devrim ve ayaklanmaların olumlu deneyimlerinin onun “deneyimi”nde yeri yoktur. O, Lenin’in yerinde kullanmasıyla “yenilgi öğretmen”de sadece yenilginin “musibetleri”ni görür. Geçmişin örgütlü mücadeleleri, öğretici ve ilerletici başarıları onun literatüründe ve kazanım hanesinde yer almazlar. Bu gibi durumları, “gibi” ve “görünürde” ekleriyle kuşkulu hale getirir; öyle değillermiş zanı uyandırır. Gelişmelere bakışı, yinelenerek söylenirse tekyanlı, idealist ve mekaniktir. Aykırı oluşu “ilke” edinmiş bir anarşist edasıyla “devrimci düşünce ve pratikteki uyum ve birlik ile göze çarpan klasik dönem, nasıl oldu da özellikle kaotik nihilizmle özgürlüğü, kendini ifadeyi ve yaratıcılığı eşitleyen bir postmodernizm adına, –bizzat piyasanın yarattığı kaostan farksız olan– uyumsuzluğu öven, tamamen çürümüş bir çağa yol açtı?” diye sorar.

“Toplayıcı” bir ideolog konumundan Bookchin’in, sınıf mücadelesi teorisine karşı ve bu teoriyi sözümona yanlışlamak üzere sıraladığı “neden?” ve “niçin?”ler, diyalektik dışı bir mantığa işaret eder(ler). O, –örnek olsun– kapitalizmin proletaryanın ‘doğumu’nu sağlayarak ve proletarya-burjuva uzlaşmaz karşıtlığı bağlamıyla kendi yıkımının sosyal dayanaklarını ve sosyalizmin maddi koşullarını var etmekten kaçınamayacağı yönündeki marksist belirlemeyi, çarpıtılmış bir tarih (“aşamalı tarih”) anlayışını Marx’a mal etmeye çalışarak, yenilgi ve başarısızlıkların nedeni göstermeye çalışır. Kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını yaratma ve kendine karşı mücadeleye sürükleme kaçınılmazlığına işaret eden Marx’ı, bu görüşü bağlamında kendiliğindencilikle suçlar ve “Marx’ın kapitalizme atfettiği ilerici rol” görüşünün 1917-21 Alman ve Rus Devrimlerinden 1936-37 İspanyol Devrimi’ne dek olayların gelişiminde “olumsuz” işlev gördüğünü ileri sürer.

Sorulara yanıt oluşturmak ya da vermek için “artık yarım yüzyıldan fazla süren bir tecrübeye sahibiz” diyen Bookchin’in bu “tecrübe”den çıkardığı sonuç, “1917 ile 1939 yılları arasındaki kendine has isyan döneminin, Lenin’in tahmin ettiği gibi, kapitalizmin hastalığının ve düşüşünün kanıtı olmadığı”dır. Dönemi, “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan” ve onların devrimci umutlarını bağladıkları “can çekişen” kapitalizmi işaret etmeyen, aksine “olgun bir kapitalizm dönemi dahi” olmayan “bir toplumsal geçiş dönemi” olarak niteler. Ona göre Marksist külliyat, “kapitalizmin Büyük Savaş’ın patlak vermesinden önce ve hatta iki savaş arası dönem boyunca karşı karşıya kaldığı çeşitli gelişmelerin –yirminci yüzyılın başlarının çalkantılı yüzeyinin altında yatan alternatif gelişmelerin– olduğu”nu hesaba katmamış; “kapitalizmin izleyebileceği –ve er ya da geç izlediği– diğer mümkün toplumsal yörüngelerin, onun istikrarlı hale gelmesine de imkân verebileceğini göz önünde bulundurma”mıştı!⁴ “Klasik Sol sadece bu yeni toplumsal yörüngeleri anlamakta başarısız olmakla” kalmamış, “işçi eksenli analizinin büyük ölçüde ötesine uzanan yeni meselelerin ortaya çıkacağını” da öngörememişti! (abc)

Bookchinist akıl yürütmede, “dünya kapitalizmi bir yana Avrupa kapitalizmini bile alaşağı etmeksizin” sona eren “Büyük Savaş”, diyelim kapitalizmin alt edilebilir olduğunu; savaşların da devrimlere neden olabilecekleri ya da devrimler için koşulların oluşmasında etken olarak işlev görebileceklerini değil ama, sadece ve sadece “klasik sosyalizm geleneğinin çokça sınırlı olduğunu ve birçok yönden onarıma ihtiyaç duyduğunu ortaya çıkar”mış; “iki savaş arası yıllar, halihazırda tükenmiş fakat görülmemiş bir düşüşte olan yarı-feodal bir dünya ile muazzam iktisadi gücüne karşın halen toplumun bütün gözeneklerine sızmamış ve yüzyılın temel değerlerini tanımlamayı (yeni yeni palazlanan) burjuva dünyası arasındaki fırtınalı geçiş dönemi” olmasına rağmen, Lenin –Bookchin Trotsky’yi de ekliyor– “tarihsel gelişmeyi hızlandırmayı ve sosyalizm olasılığını kendi ömürleri sona ermeden önce hayata geçirmeyi” denemeye girişmişti! Ona göre Marksistler, kapitalist dünyanın o durumunda, “burjuvazinin bir yılda, on yıl içinde ya da hatta bir nesilde devrileceği beklentisine girmemeliydi”ler!

Bir yılda, on yılda kapitalizmin “yok edileceğini” bekleyenler olmuş mudur, tam olarak bilinemez ama, devrimci bir döneme girildiğini, gelişmelerin devrimci ayaklanmaların koşullarını sağladığını, olanın salt “coşkulu devrimci şiarlar”da yansıyan bir “iyimserlik” ve beklenti olmadığını Bookchin de daha bir kaç sayfa önce kabul etmişti. Ondaki atlamaların ve yön değiştirmelerin bir nedeni de hareketin ve gelişmenin yasalarını anarşizan yadsımasıdır. Aynı dönemin aynı olaylarını farklı farklı yorumlamakla kalmaz; Avrupa’daki gelişmelerin “yön değiştirmesi” ya da başka türlü söylenirse güç ilişkilerindeki değişim ve özellikle işçi sınıfı ve emekçilerin hareketindeki geriye düşüş karşısında, kendi deyişiyle “nefessiz kalır”. Bookchin “Üç yıllık sürekli katliamın, sakatlamaların ve muazzam gündelik korkunun ardından, keskin bir devrim kokusu yayan Ocak 1918’deki Alman grevlerinin sönüp yatıştığını ve Alman işçilerin, General Luderdorff’un o yıl gerçekleştirdiği bahar ve yaz saldırılarıyla imparatorluğun ‘büyük zaferi’ne doğru Batı’da Fransız ve Britanya birliklerine karşı önemli ilerlemeler sağlarken sabırlı bir uyuşukluğa gömüldüğünü düşünmek bile insanı soluksuz bırakmaya yetiyor” diye yazar. Hiç olanaklı değilmiş ve olduğu koşullarda ise artık kendilerinden umutlu olmaya gerek kalmamasının kanıtı olabilirmiş gördüğü diyelim, emekçilerin geri tutumu karşısında, emekçi hareketinin inişli-çıkışlı özelliğine yabancı bir gözlemcinin tutumuyla “Büyük Savaşın bütün dehşetine karşın kitleler, maddi olarak tamamen katlanılmaz hale gelene dek, savaşa karşı seslerini yükseltmediler” diye yakınır.⁵

Ardından yeniden geriye doğru birkaç adım atar ve daha önce Birinci Dünya Savaşı öncesinde yükselen kitle hareketinin savaş sonrasında geriye düştüğü yönündeki kendi tespitiyle çelişir şekilde “Büyük Buhran”ın (1929 Dünya ekonomik krizi) dünyanın büyük kısmını, özellikle de Amerika Birleşik devletlerini “şiddetli grevlerin, büyük gösterilerin ve ‘Kızıl’ ajitasyonun” alanına dönüştürdüğünü belirterek şöyle devam eder: “Egemen sınıfların ve tahakküm altındaki kitlelerin birbirlerine derin bir nefret besleyerek yaşadıkları bu (toplumsal açıdan) hiperaktif ama kararsız gerilimler çağında, tarih, devrimci kalkışmalara kapı araladı. Gerilimle yüklü bir dünyanın belirsizliğinin ortasında, Marx’ın rüyasının-demokratik bir işçi yönetim sisteminin- gerçekleşmesi de muhtemel görünüyordu. İki savaş arası dönemde var olan çatışmanın sonucunda, kapitalizmin iktisadi olarak çöktüğü ve demokratik, muhtemelen liberter sosyalist bir topluma dönük dünya çapında bir hareketin mümkün olduğu ortaya çıktı. Fakat bu türden bir toplumu yaratmak, yetkin bir liderlik ve net bir amaçla birlikte, yüksek oranda bilinçli bir hareketi gerektiriyordu.”⁶ (abc)

Bizim altını çizdiğimiz sözleri sarfeden kişi, Marx’ın kuramının 20. yüzyılda geçerliliğini yitirdiğini söyleyen aynı kişidir. Bookchin daha önce, Marx’ın, “tam gelişmiş bir kapitalizm formu” olmaksızın, kapitalizm henüz olgunlaşmamışken; –ona göre Fransa dahil Batı’nın birçok ülkesi o dönemde henüz “yarıfeodal toplum” durumundaydı ve Marx bunu gözetmemişti– kapitalizmden sosyalizme geçişin sosyal koşullarının oluşmasından söz ederek kendisiyle birlikte Lenin gibi ardıllarını da kandırdığını söylemişti. Ona bakılırsa, kapitalizm “on dokuzuncu yüzyılın başlarında sadece tek bir ülkede, İngiltere’de hakim bir ekonomi haline” gelmişti ve bu da ancak “üst-yapısal’ (özellikle ahlaki, dini ve politik) faktörler” aracıyla açıklanabilirdi. Şimdi ise, iki savaş arası dönemin kapitalizminin “iktisadi olarak çöktüğü” ve demokratik ve sosyalist bir hareketin dünya “çapında” mümkün hale geldiği koşulların oluşmasından söz ediyor. Bu durumda diyor Bookchin, yetkin bir liderlik ve “yüksek oranda bilinçli bir hareket”in eksikliği olmasaydı, dünya, evet, değişebilirdi! Kapitalist sistemin çelişkilerinin onu “çöküş”e doğru sürüklediğini belirtmeleri nedeniyle Marksistleri, “gerçeğin farkında olmamak”la suçlayan aynı kişiydi ve o şimdi dönüp aynı dönemi, aynı koşuları söz konusu ederek “kapitalizmin iktisadi olarak çöktüğü” bir durumun mümkün olabilirliği üzerine yazıyor. Ona bakılırsa, kapitalizm, “yetkin liderlik ve yüksek oranda bilinçli bir hareket”in ortaya çıkması –varlığı– durumunda, ve “trajik” olmayan biçimde “kendi mezarını kazan” sosyal bir “tehdit” ile karşı karşıya gelecekken, “bu türden bir hareket ortaya çıkmadı”ğı için, 1914 ile 1945 yılları arasında, örnek olsun Lenin’in öngördüğü üzere kendi mezarını kazmamış/kazamamış; aksine “kitlesel üretim ve yeni sanayilerle kendi temellerini genişle”terek “hakim bir dünya ekonomisi ve toplumu olarak” statüsünü geliştirmiş ve dünyayı, tam da küreselleşme kavramının anlamına uygun şekilde “hem tarımsal hem kentsel olarak sanayileştir”miştir.

Bu gelişme ama diğer yandan –Marx ve Engels’in işaret ettikleri üzere– “insanları milliyetçilik, din ve etnisite temelinde bölen ilkellikleri de aşındırmaya devam etmektedir.” Günümüz dünyasında “patlama yapan” ‘fundamentalizmler’ ve ‘kimlik politikaları’nın büyük kısmının, “aslında, son derece dindar, milliyetçi ve etnik bir mirası yavaş yavaş aşındıran sekülerliğe ve sermaye eksenli, giderek tektipleştiren bir kapitalist uygarlığın evrenselciliğine karşı gelişen tepkiler” olduğunu söyleyen Bookchin, “İnsan ilişkilerini mantığın ve aklın yönetmediği yerde”, “iyi”nin “her daim kötü eliyle kirletil”mesi tehlikesine işaret ederek, iyi-kötü ilişkisinin ussal ayrıştırılmasını “ciddi devrimci düşünürlerin işi” olarak belirler! Milliyetçilik, din ve etnisite türünden “kapitalist uygarlığın evrenselciliğine karşı gelişen tepkiler”in sermaye ile ilişkisini sekülerlik karşıtlığı bağlamı dışında irdelemeyi gereksinmeyen ekolojist ideolog, bize daha önce, bunları “kapitalizm tarafından ortaya çıkarılan yeni meseleler” olarak tanıtmış; Marx’ın kuramının bu meselelere yanıtının olmadığını vazetmişti. Marx ve Engels’i, kapitalizmin ilerici rolünden sözettikleri için “sertçe eleştiren” aynı Bookchin idi ve bu “aynı kişi” şimdi burada, kapitalizmin “insanları bölen tikellikleri” aşındırmasını onun tarihsel olarak “ilerici” rolü ile ilişkilendirmektedir.

Bookchin, kendine has “diyalektik” labirentinin girintilerinden birinden çıkar ve ötekine yol alırken sözüm ona “önünü görecek” bir adım daha atar ve Marksizmin “yirminci yüzyılın geçişken doğasıyla baş etmedeki başarısızlığını değerlendirme”yi görev edinir. Bu “görev”i yerine getirmek üzere daha önce, Marksizm “eleştirmeni” olarak ortaya çıkmış ne kadar idealist, kaba materyalist, mekanist-teknolojist ve fakat hepsi de işçi sınıfının tarihsel devrimci rolünün “sona erdiği”ne iman etmiş oportünist varsa, onların binlerce kez söylediklerini bir daha yineleyerek “ilerlemeye” çalışır.

Frankfurt Okulu teorisyenleriyle Karl Korsch gibi yazarların ortaya koyduğu eleştirileri hareket noktası olarak alan Bookchin’e göre; Marx’ın tarih görüşü, tarihin “ekonomik faktörlere indirgemesi”ne dayandırılmıştır; “sınıf mücadelesi, kapitalist gelişme ve politik faaliyet” bu “tarih şemasındaki en zayıf unsurlar”dır ve “Marx’ın temel görüşleri, taraftarlarına toplumsal gelişmenin zorunlu ya da önkoşulsal nedenlerini –kuşkusuz maddi ya da iktisadi nedenlerini– sağlamış” olmakla birlikte, “bu görüşler, etkin nedenleri, (Marx’ın ‘üst-yapısal’ olarak belirttiği) toplumsal değişimi üretmeye dönük kültür, politika, ahlak, hukuki pratikler ve diğerleri gibi dolaysız nedenleri açıklamakta başarısız” olmuşlardır!

Bookchin’e göre, özellikle “yirminci yüzyılın başlarında”ki gelişmeler karşısında ve “kitle üretimi gibi büyük teknik yenilikler, otomobil gibi yeni ulaşım biçimleri, elektrikli ve elektronik makinelerle ürünlerdeki ilerlemeler ve yeni kimyasal inovasyonların doğrudan Büyük Savaş’ı izleyen on yıl içinde ortaya çıktığı bir zamanda, kapitalizmin çöküşte olduğunda” ısrar, Marksistlerin şaşkınlığa düştüklerinin göstergesi olmuştur! Kapitalizmin çöküşe doğru gittiği tespitinin Marx’ın, “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” şeklindeki(!) belirlemesiyle de çelişir olduğunu belirten yazar, bütün bu soruları, “insanlığın büyük kısmının kapitalizme karşı durmasına yol açabilecek sorunların illaki iktisadi sorunlar olmayabileceğini ya da sınıfsal meselelerden kaynaklanmayabileceğini göstermek” için gündeme getirdiğini; derdinin bu olduğunu söyler. (abç)

Bookchin’in çarpıtma ve açmazına da işaret etmek üzere bu iddia ve görüşlerin anlamı üzerinde biraz daha ayrıntılı durmamız gerekiyor. Bilindiği üzere, materyalist tarih görüşüne göre toplumsal gelişmeler tekdüze olmayıp ileri ve gerinin biraradanlığını; karşılıklı etkileşimini, geri olanın bazen ileri olanın ayaklarına dolanmasını ve onu hatta geçici bir süreliğine de olsa püskürtmesini ve daha birçok unsuru içerirler. Ancak tüm bunlara rağmen tarihsel gelişmenin doğrultusu, pratikte toplumsal yaşamın ve toplumsal insanın gelişimi tarafından kanıtlandığı üzere daha ilkel ve geri olandan daha ileri olana doğrudur.

Murray Bookchin’nin yukarıdan beri işaret ettiğimiz görüşlerinin başlıca özelliklerinden biri, hareketin diyalektiğine aykırılıklarıdır. Bookchin Marx’ın tarih ve sınıf mücadelesi görüşüne ve toplumsal gelişmenin diyalektiğine dair belirlemelerine kaba materyalist, hatta esas olarak metafizik bir yorum üzerinden karşı çıkarken, Marksist görüşleri de önemli oranda tahrif edip çarpıtır. Örneklerine teorisinin hemen tüm temel belirleyenleri bağlamında rastlanabilir. Kapitalizmin, Marx tarafından açıklığa kavuşturulan temel karakteristik özelliklerini “çürütme” olanaksızlığı, Bookchin’i, o bilindik ve yinelene yinelene tutulacak bir yanı kalmamış olan “ekonomik indirgeme” nakaratına yöneltir ve o, aynı nakaratı bir kez daha yineleyerek durumun “ekonomik faktörlere indirgenemez” olmasından söz eder.

Toplumsal gelişmeyi “ekonomik faktörlere indirgeme” suçlaması ya da ekonomik faktörün “üst yapısal” faktörlerle ilişkisi sorunu, Marx’ın kuramına yönelik burjuva liberal ve sol küçük burjuva oportünist saldırının özel bir argümanıdır. Marx’ın gelişim teorisinde toplumların gelişme diyalektiği başlıca olarak “maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla” açıklanır. Oportünist teori ve –teorisyenler– bunu, önce topluma dair her şeyin ve tüm olgusal gerçekliklerin “ekonomik” olanın sınırlarına çekilmesine dönüştürür, ardından da bu kendi çarpık ilişkilendirme teorisini Marx’a mal ederek “indirgemecilik” suçlamasına tabi tutar(lar). Anımsanacağı üzere, Marx, toplumun maddi üretici güçlerinin, gelişmelerinin belli bir aşamasında, “o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine” ters düşmeye başladığını; mevcut üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişmenin bu uzlaşmazlığı durumunda, bir toplumsal devrimin gündeme geldiğini ve iktisadi temeldeki değişmenin, “üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst ede”ceğini belirtir; bu gibi altüst oluşlar irdelenirken, “daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile –ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir–, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek” gerektiğine vurgu yapar.

Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimini; ve bunun tarzını, toplumsal gelişmenin –ve öyleyse toplumsal sınıfların ilişkilerinin üzerinde yükseldikleri temel olarak almak; bu üretim koşullarıyla hukuki, siyasal, dini, felsefi vb. gibi “ideolojik şekilleri” birbirinden ayırmak –Marx’ın kuramında altı çizilen budur. Oportünist eleştiri ise, bu “ayırma” gerekliliğini, herşeyin ekonomik faktörlere indirgenmesi olarak algılamaya ve göstermeye ayarlıdır; saat kadranı üzerindeki göstergeler gibi dönüp aynı noktalarda aynı sesi çıkarıp aynı işareti verir.

Çarpıtmaya dayalı bu suçlamalara yanıt Engels’in kendisi tarafından verilir. Joseph Bloch’a 21 Eylül 1890 tarihli mektubunda, Engels şöyle yazar: “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını iddia etmedik. Eğer, sonradan herhangi biri, çıkıp da ekonomik etken tek belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. İktisadi durum temeldir, ama çeşitli üstyapı ögeleri –sınıf savaşımının siyasal biçimleri ve sonuçları– savaş bir kez kazanıldıktan sonra, kazanan sınıf tarafından hazırlanan anayasalar vb. hukuksal biçimler, hatta bütün bu gerçek savaşımların, savaşıma katılanların beynindeki yansıları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, din anlayışları ve bunların daha sonraki dogmatik sistemler halindeki gelişmeleri, hepsi de tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirlerler. Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki, ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz bir rastlantılar (yani aralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabileceğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar. Yoksa, teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, kanımca, birinci dereceden basit bir denklemi çözmekten daha kolay olurdu.”

Bu yanıt bilinir, ancak nakarat devam eder. Bookchin, aynı hileyi sürdürür, nakaratı yineler ve “üst-yapısal’ (özellikle ahlaki, dini ve politik) faktörler”in “belirleyici rolü”nün Marksistler tarafından dikkate alınmadığı iddiasıyla “Ya da devrimler neden ancak topyekûn bir toplumsal çöküş, yani (kendi dönemlerinde genellikle ebedi gerçeklikler olarak görülen) kitlesel, etkili üst-yapısal inanç sistemlerinin bütünüyle parçalanması sonrasında meydana gelir?” diye sorar. Oysa diye düşünür o, “topyekûn toplumsal çöküş” ve devrimler ancak kitleler tarafından ebedi gerçeklikler olarak görülen “etkili üst-yapısal inanç sistemlerinin bütünüyle parçalanması sonrasında” mümkün olurlar.

Bu soru ve yanıtı çarpıtılmış ve çarpık bir görüşü ifade eder: Kitle hareketi ile onu etkileyen inanç sistemleri arasındaki bağ, Marx gibi dehalar bir yana, orta zeka düzeyinde politikacılar tarafından dahi reddedilmez. Kitlelerin pratiğinde, gerçeklikler ile aldanmışlıklar ilişkisi tecrübe edilir; kendileri için “ebedi gerçeklikler” olarak görülen yargı, değer ve ilişkilerin görünür gösterildikleri gibi olmadıklarını; sınıf çıkarları ekseninde karşı karşıya geldiklerinde, sömürücü sınıfların ve onların politik-askeri temsilcilerinin politikalarına bakarak da öğrenmeye başlarlar. Bundandır ki, hukuki, siyasal, dini ve felsefi görüşlerin; bunların ifadesi olan ideolojik biçimlerin ya da Bookchin’in ifade tarzıyla söylenirse “etkili üst-yapısal inanç sistemleri”nin toplumsal değişim ve gelişme açısından önem taşımadığına dair herhangi bir öneri ya da vurguya Marksist külliyatta rastlanmaz. Orada ortaya konan şudur: Maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimi, kendiyle bağlı düşünsel-felsefi, ahlaki, siyasal, hukuki ve dinsel “inanç” şekillenmelerine zemin oluşturur. Bu düşünsel süreçler, toplumsal üretim ilişkilerinden, onun tarzından, mülkiyet ilişkilerinden etkilenir, onlardaki değişimle birlikte kendileri de şu ya bu düzeyde değişim geçirirler. “Üst yapısal inanç sistemleri”, tıpkı her üretim tarzının bir öncekinin bağrında ortaya çıkarak boy veren üretici güçlerin kendi “öz ilişkileri ve değerleri”ni geliştirirlerken öncekilerden etkilenmesi ve onların kalıtlarını bir biçimde ve bir süre de olsa barındırmasının kaçınılmaz oluşu gibi, hatta denebilir ki, onlardan da daha güçlü olarak, yeni toplumu nispeten daha uzun bir süre etkilemeyi sürdürürler. Marksizm bunları atlamaz, aksine temeli oluşturan ile o temel üzerinde yükselip ama temelini de etkileyen ideolojik biçimlerin karşılıklı etkileşimini olduğu kadar, aralarındaki farklılıkları da işaret eder. Marx, kapitalist üretim koşullarının çelişkilerine işaretle bu çelişkileri çözecek güçlerin bu üretim sistemi ve burjuva toplumu içinde ortaya çıktığını açıklar. Burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, “toplumsal üretim sürecinin” bu “en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimi”nin içerdiği karşıtlığı çözüme bağlayacak güçler için “maddi koşulları yaratırlar.”

Bookchin şöyle yazar: “Marx’ın toplumsal gelişmeyle ve onun geleceğiyle ilgili prodüktivist yorumu tartışılır olabilmekle birlikte, bu açıklama, düşüncelerin diyalektiğiyle, yani politik ve toplumsal ideolojiyle, ahlak ve etikle, hukukla, hukuksal ölçütlerle ve benzerleriyle büyük ölçüde geliştirilmediği takdirde fazlasıyla zorlama ve yapay, hatta çarpık bir tarih açıklaması haline gelecektir. Marksizm henüz yaşamın bu farklı alanlarının kendi diyalektiklerine sahip olduğunu, kendine has içsel güçler tarafından açımlanabileceğini ve sadece ‘tarihin materyalist yorumu’ denen prodüktivist bir diyalektikten kaynaklanmadığını samimi biçimde kabullenmiş değildir. Dahası, Marksizm henüz bir etik ya da din diyalektiğinin üretici güçler ile üretim ilişkileri diyalektiğini ciddi biçimde etkileyebileceğini de benimsememiştir.”⁷

Bookchin, Marx’ın materyalist tarih görüşünü; maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzıyla kurduğu bağ ve üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki ilişkiyi toplumsal gelişmenin son tahlildeki belirleyici unsuru alması dolayımında “çok kuvvetli bir biçimde prodüktivist hatlardan devşirilmiş” sayarken, kapitalist gelişmenin ve burjuvazinin varlığını ve gelişmesini borçlu olduğu üretici güçlerin gelişiminin, belirli bir aşamada içinde geliştiği üretim ilişkileriyle çelişkisi temelinde onun yıkımının gücü olarak işlev görmesinden hareketle; ve bu belirleyici temel çelişkinin ancak yeni bir üretim sistemi ve toplumsal sistemin kurulmasıyla gerçek anlamda çözüme kavuşabileceğini açıklayan Marksizmi, Marx’ın kendisi ve ardılları açısından bir “kandırmaca” olarak görecek denli, toplumsal gelişme yasalarına yabancıdır! Toplumsal gelişme yasalarına bu yabancılık sınıf hareketinin nesnel karakteriyle öznel gelişmişliği arasındaki bağı da mekanikleştirir ve indirgemeci bir mantıkla ele alır.

Buna göre, sosyalizmin maddi ön koşulları kapitalizm koşullarında ortaya çıkamayacakları ve kapitalizm istisnasız büyümesini sürdüreceği için sosyalizmin kurulması görüşü bir ütopyadan ileri gidemeyecek; gerçeklik boyutlarına varamayacaktır! Bookchin, kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin özgürce gelişmesine engel oluşturmasını; proletarya ve burjuvazinin iki karşıt sınıf olarak mücadelesini ekonomik gelişme bağlamından soyutlayarak, Marx, Engels ve Lenin’in görüşünü, “burjuvazinin eninde sonunda sosyalizmin bütün iktisadi önkoşullarını hazırladığını ve böylece kapitalizmin yerini sosyalizme bırakmaya hazır olduğunu düşünme ve kapitalizmin ölüm döşeğinde olduğunu” söyleme şeklinde bir deformasyona tabi tutarken, sakınmasızdır. Marksist-Leninist teoride, “kapitalizmin yerini sosyalizme bırakmaya hazır olduğunu düşünme” diye bir şeyin olmadığını aklına bile getirmez. Üretici güçleri teknolojiyle sınırlı gösterir ve proletaryanın varlığı ve mücadelesini yadsıyarak kendiliğindencilik oportünizmini Marksizme yamamaya çalışır. Ona göre, Marx, aslında feodalizme dair sorun ve çelişkileri kapitalizme mal etmeye kalkışmış; pre-kapitalist toplumlardan kalma sorun, çelişki ve uzlaşmaz çelişkilerin “pek çoğunu”nun çözümünü böylece yanlış yerde ve zamanda aramıştır!

Bookchin’de çarpıtılan diğer bir Marksist belirleme, ünlü “Önsöz”deki şu cümledir: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.”

Marx’ın bu sözleri Bookchin’de “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” haline gelmiştir. Dikkatli her okur, farkı anında görecektir; “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar” cümlesi, ne denli zorlansa, bir çarpıtmaya girişilmediği sürece, “hiçbir toplumsal düzen, geliştirebileceği bütün üretici güçleri [teknoloji] hayata geçirmeden ortadan kalkmaz” haline dönüşmez. İlkin “gelişmeden önce” ile “hayata geçirmeden” deyişleri arasındaki farklılık; ve sonra üretici güçlerin parantez içine alınmış teknoloji ile eşitlenmesi nedeniyle.

Bookchin’in, Marx’ın sözlerini, teknolojik gelişmeye sahne olmayı sürdüren kapitalizmin, aynı nedenle çöküşe gitmesinin mümkünsüzlüğünü kanıtlamak için çarpıtarak anar! Yukarıda belirttik, o, özellikle İkinci Büyük Savaş sonrasında “devasa gelişmesi”yle kapitalizmin olanaklarına işaret eder ve teknolojik gelişmeyi kapitalizmin en önemli dinamiği olarak görür. Bookchin, üretim ve ulaşımdaki, bilim ve teknikteki büyük gelişmeyi; elektronik ve elektriğin üretimde kullanılmasındaki ilerlemeyi “devasa gelişme” ve değişimin “yeni” kanıtı göstererek, kapitalizmin “çöküş”e mahkumiyetinden söz edilemezliğini sözüm ona kanıtlamış olur. Bookchin açısından, teknoloji sadece ilerlemenin değil, proletaryanın süreklilik gösteren azalmasının ve üretimdeki belirleyici işleviyle birlikte devrimci özne olma konumunu yitirmesinin de başlıca dinamiğidir.

Marx’ı, henüz ortaya yeni olarak çıkan ve fakat olgunlaşmamış bir kapitalizm gerçekliğinden ve sadece İngiliz örneğinden kalkarak daha çok feodal aristokratik düşünüş ve hareket tarzlarıyla bunları esinleyen dini, ahlaki, siyasal görüş ve oluşumların hakim olduğu bir dünyada, “o eski yarı-feodal bağımsız köylüler ve zanaatkârlar dünyasının” emekçilerini proleter olarak göstermekle; ardılı Marksistleri ise, “her ne kadar büyük burjuvaziyle karşılaştırıldığında ikincil” konumda bulunsa da, “hisse senetleri, bonolar, emlak, emekli aylıkları ve benzerleri vasıtasıyla burjuva mülkiyetine her anlamda yatırım yaparak kendilerini yeni bir orta sınıf olarak gören” kesimleri işçi sayarak ya da göstererek işçilerin konumunu güçlendirmeye çalışmakla suçlayan Bookchin’e göre; günümüzde artık “fazlasıyla dinamik kapitalist çağa, gelişmekte olan tamamen mülksüzleştirilmiş proleter kitleler nüfusuyla Sanayi Devrimi’nin tekstil-metal-buhar motoru dünyasını büyük ölçüde ıskartaya çıkarmış olan bir yeni çağa” girilmiştir, ve bu “fazlasıyla dinamik kapitalist çağ”ın işçilerinin belirleyici özelliği, “küçük burjuvalaşmaları”nı sağlayan maddi koşullara ve mülkiyete sahip olmalarıdır! “Marx’ın yazdıklarında yüz elli yıldan sonra bile fazlasıyla güncel kalan şey”in, “kapitalist gelişmenin doğasına dair geliştirilen öngörü” olduğunu söyleyen de Bookchin’dir; Marx’ı, henüz ortaya çıkan ve fakat olgunlaşmamış bir kapitalizmi sadece İngiliz örneğinden kalkarak abartmakla eleştiren de!

Bookchin, teknolojiyi, “emeği neredeyse bütün çalışma alanlarına kaydırabilen ve on dokuzuncu yüzyıl ütopyacılarının hayal gücü en yüksek olanlarının bile öngöremeyeceği yaşam araçlarında belli derecede bolluk” sunarak sanayi devriminin, proletarya dahil en belirgin “ürünleri”ni ortadan kaldırma kudretiyle donatır. Emek gücü onun tarafından hem bütün çalışma alanlarında faal üretken bir “faktör” olarak, hem de bu yayılma bağlamında, işçilerin, özellikle de sanayi proletaryasının “tükenişte olması”nın göstergesi olarak alınır. Onun bakış açısıyla, geçmişte işçi sınıfı henüz Marx’ta gösterildiği üzere bir toplumsal konum ve role sahip değilken, günümüzde de, mülkiyet varlığı dolayımında küçükburjuva bir tabaka haline gelmesi nedeniyle sınıfsal varlığı ve toplumsal rolü yönünden değiştirici devrimci sınıf ve güç olmaktan çıkmıştır!

Marx ve Engels’in, daha Komünist Parti Manifestosu’nda işaret ettikleri, “Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları,…” vb. gibi olgusal gelişmeler, Bookchin açısından –o kuşkusuz yenilerinden de söz eder–, yeni bir toplumsal sistemin (sosyalizm) maddi koşulları yönünden değil, sadece ve sadece kapitalizmin olanakları ve dinamikleri yönünden; kapitalizmin “sınırsız büyümesi”nin göstergeleri olarak önem taşırlar.

Bookchin, kapitalizmi, “her yere nüfus eden hırsı”, “zenginliğe dönük iştahı”; “sonuca odaklı ahlaki hesapçılığı”, ve “yoksul, yaşlı ve engellilerin çaresizliğini önemsemeyen kalpsizliği” nedeniyle “geleneksel dayanışma ve topluluk bağlarını” çözen bir tür onursuz kötülük; “toplumsal yaşamın altını oyabilecek, canavarca bir potansiyele sahip” bir “küresel” sistem olarak nitelerken, kuşkusuz onu eleştirir ve kötüler. Ancak, bu kötülemeyi kapitalizmin temel karakteristik nitelikleri üzerinden değil, esas olarak, “hırs, hesapçılık, kalpsizlik, kötülük, iştah” gibi bir tür ahlakçılık üzerinden yapar. Bookchin’in, halk kitlelerinin bu “canavar”a; bu “onursuz kötülük”e doğru olmayan bakışıyla ilişkin olarak çizdiği tabloya bakıldığında görülen ise şudur: İşçiler dahil olmak üzere, halk kitleleri, bu “onursuz kötülük” kaynağının ürünlerine sahip olma duygusuyla hareket eder; mülksüzler, “zengin ve güzel” olana “saygı” duyar; “yoksul ve orta sınıf halk”, burjuvaziye “imrenmeyle” bakar; “para kazanabilmeyi ve servet biriktirmeyi, giderek birkaç nesil önce olduğu gibi, yağmacı bir niyet ve ahlaki sorgulamaların yok oluşu olarak değil, doğuştan gelen yetenekler ve zekanın kanıtı olarak” görür; gazete bayileri ve kitapçılar, “yeni zenginleri alkışlayan muazzam bir literatürle” dolup taşar. Bütün bunlardan, o, milyonlarca insanın “kapitalizme gıpta etmesi ve imrenmesi”; artık kendilerini “bir ‘sınıf’ın parçası olarak görmemeleri” sonucunu çıkarır. Bookchin’i, kendi mantık yürütmesi dolayımında bu sonuca vardıran “malzeme” bu kadarla da kalmaz. Çizdiği mevcut durum “panoraması”na bakarak, şunları da ekler: “Orta sınıf ve işçi sınıfı bundan böyle mevcut toplumun sınıflar temelinde yapılandırıldığını düşünmüyor”; “halihazırdaki düşünce, muazzam sayıda insanın zengin ile yoksul kategorileri arasında salınırken, zenginlerin her şeyi hak ettiği, yoksulların ise hiçbir şeyi hak etmediği yönünde”dir; “Batı dünyasındaki kamuoyunun çok geniş bir kısmı baskı ve sömürüyü, belirli bir toplumsal düzene içkin özellikler olarak değil, kısmi ihlaller olarak” görmekte; toplumsal sorunlar “dengesiz bireysel davranışlardan kaynaklanıyormuşçasına toplum, ölçülü bir biçimde psikanalize tabi tutulmuş ve nazikçe ikna edilmiş” bulunmakta ve bazı tepkisel patlamalara rağmen, “artan bir kibarlık, solcu görüşlere sahip insanlar arasında bile toplumsal anlaşmazlıkların ve uzlaşmaz çelişkilerin şiddetlenmesini önlemekte”dir, vb. vb.⁸

Bookchin, halk kitlelerinin sisteme “bakışı”nı, sistemin iktisadi-sosyal sorun ve çelişkilerini “geçersiz kılan etken”ler olarak gösterir. Siyasal, sosyal ve psikolojik algılardan hareketle ve halkın bir bölümünün baskı ve sömürüyü kapitalizme içkin sorunlar ve özellikler olarak değil ama şu ya da bu politika ve hükümet bağlantılı ihlaller olarak algılamasını veri alarak, bu yanlış bilinç ya da yanılgılı bakış açısını, diyelim işçi sınıfı açısından, sınıf mücadelesini sürdürme “olanaksızlığı”nın göstergesi olarak alır ve sosyal devrim “olanaksızlığı” yönünde yorumlar. Sömürü ve baskı sistemine ilişkin algı ve düşüncelerin burjuva sınıf egemenliği koşullarında ve burjuva siyasal ve ideolojik etki altında şekillenmiş olması, onu, başlıca sorunları toplumsal temelinden koparıp aralarındaki ilişkiyi “düşünsel olan” ile sınırlamaya yöneltir. Bookchin, sorunların asıl kaynağını örtecek şekilde “özgürlüğe, ussallığa ve öz-bilince dönük potansiyeller”e ağırlık verir. “Çeşitli toplumsal patolojileri onların altında yatan etkenlere bağlamaya ve bunları etik bir çaba dahilinde kendi bütünlükleri içinde çözmeye gayret etme”den sözederken Bookchin, temel toplumsal-iktisadi etkenlere işaret eder gibidir, ancak dönüp dolaştığı asıl merkezi halka “ahlak, ussallık, öz-bilinç, norm” vb.dir. Sosyal-iktisadi sorunların ve onlarla bağlantılı olarak siyasal, hukuki olanların çözümü için yürütülecek mücadelenin toplumun “maddi ve kültürel sınırları dahilinde” şekillenmesi; ya da tersinden söylenirse, siyasal-ideolojik bilinç ve geleneksel önyargı ve alışkanlıkların etkisinden kurtulma düzeyinin sosyal-iktisadi problemlerin çözümü için alınacak tutumu etkilemesi; bu ikisi arasındaki ilişki, Bookchin tarafından tersten ve baş aşağı gelecek şekilde konur.

Kapitalizmi, toplumu ve doğayı değiştiren bir sistem olarak gören Bookchin, bu değişim ya da değiştirmeyi işçi sınıfı söz konusu olduğunda, onun ontolojik (varlıksal) konumuna karşı olmak üzere tek yanlı olarak; ve işçilerin burjuvalaştıklarını ya da burjuvalaşmakta olduklarını sözüm ona kanıtlamak üzere kullanır. Sığınağı, sınıfın bilinç ve örgütlenme geriliğidir ve üstelik bu durumu değişmezlik olarak gösterir. Sorunlara bakışı, sorunları analiz yöntemi diyalektik değil mekanik metafiziktir. Karşıt sınıfların ilişkilerinin zikzaklı bir yoldan geçerek ilerlediğini; istisnai örnekler dışta tutulursa işçilerin eninde sonunda kendi yararlarına mücadeleye zorunlu kalacaklarını; bunun ise her şeyden önce onların nesnel konumlarıyla zıtlık gösteren öznel durumlarının da değişimiyle gerçekleşeceğini; bu iki yan ya da yön arasındaki ilişkinin, onlar bilincinde olmasalar da, sermaye ile ilişkileri üzerinden belirlenmiş olmasının eninde sonunda bu çelişkinin ortadan kalkışını; öznel ve nesnel durum ve konumlarının uyumunu; nesnel durumlarıyla uygun bir bilinç ve örgütlenme üzerinden burjuvazi ve kapitalizme karşı sınıf mücadelesine yönelmelerini sağlayacağını, göz ardı eder.

Bookchin’e göre, Marksistler, işçiyi (işçi sınıfını) “yücelttiler” ama, onu “her şeyden önce bir insan” olarak ele almadılar! Ona bakılırsa, insan olan işçi, buna rağmen, Marksistler tarafından “katı sınıfsal bazda tanımlandığı üzere sadece ‘toplumsal emeğin’ cisimleşmiş hali” olarak görüldü. Yazar bu iddiasıyla, “toplumsal emeğin cisimlenmiş hali” olma durumundaki insanın (işçi) kapitalizm koşullarındaki “insan dışı” halini görüp anlayamadığını açıklamış olur! İşçi, her şeyden önce insandır; evet, ama, onun insan olarak var oluşu ve kendini sürdürmesinin kapitalizm koşullarındaki koşulunun toplumsal emek içindeki varlığıyla bağlı oluşu; “sınıfsal bir varlıktan fazlası” olmasını olanaksızlaştırır, hareketi ve düşüncesi sermaye ile ilişkisi içinde şekillenir; gezmesi, okuması ve çocuklarını okutması, sinemaya-tiyatroya-konsere gidişi, bir yerden bir yere seyahati, izin yapması, “gönlünce eğlenmesi”, toplumsal emeğiyle koşulludur. Bütün bunların bir olasılıktan daha fazlası olması için mücadeleyi “reformizm” olarak damgalamak ve proletaryanın “kendi acil çıkarlarıyla ilgili kaygıya dayanan bir dünyaya” hapsolmasının delili saymak ve fakat öte yandan “Klasik sosyalizmin işçiye dönük insani ve yurttaşlık temelinde bir çağrıda bulunmakta –hatta onu ciddi biçimde sınıfsal bir varlıktan fazlası olarak ele almakta– başarısız olması” iddiasında bulunmak; bu, Bookchinist eklektizmin pekçok örneğinden bir diğeridir.

Bookchin, iddialarını sıralar ve gerekçelendirirken özel bir ihtiyaç mı duyar bilinmez ama, dikkatli bir okuma ile hemen görülebilir çarpıtmalara başvurmakta “eli çabuk”-“gönlü zengin” davranır. Sol’a derslerinde, “salt iktisadi sömürüye ve ücret meselelerine odaklanmayarak, kendi topluluklarını, kişisel özgürlüklerini, genel olarak çevrelerini ve gıda, hava ve su tedarikinin bütünlüğü gibi meseleler üzerinden daha kolayca radikalleştirebileceği beklentisiyle ‘halk’a uzanan bir popülist siyaset yaratma zorunluluğuyla karşı karşıya” olduğunu anımsatır ve “geleceğin Solu”nu, kamuya, bir sınıf olarak değil, bir “halk”, “en az ekonomik krizlere ve maddi güvencesizliğe ilişkin olduğu kadar özgürlüklere, yaşam kalitesine ve gelecek refaha ilişkin de kaygı duyan bir nüfus olarak hitap ettiği” oranda başarılı olacağı uyarısında(!) bulunurken, öğütlerini çarpıtmalar üzerinden geliştirir.

Burjuva liberalizmini “işçi savunusu ya da solculuk” gösteren ekonomizm bir yana, “salt iktisadi sömürüye ve ücret meselelerine” odaklanan bir “Sol”, örneğin, yoktur! “Kamu”, yine aynı şekilde ciddi bir sol örgüt ya da parti tarafından “bir sınıf” olarak gösterilmez. Anarşist ya da küçük burjuva sol-sapkınlık bir yana bırakılırsa, başlıca olarak işçi ve emekçilerden oluşan halkın talep ve çıkarlarının savunusunda da devrimci ve sosyalist örgüt ve partiler neredeyse “hem fikir”dirler! Bookchin, boşluğa konuşur gibidir!

(DEVAM EDECEK)

Dipnotlar

1. Bir sonraki bölümün konusunu oluşturan bu örgütlenmeler kabaca reddedilerek ya da Bookchin’de olduğu üzere kapitalizme “içerilmiş” olarak ele alınmazlar.

2. Solun Geleceği, agd. içinde, sf. 208

3. Solun Geleceği, s. 210

4. Agm, sf. 212

5. Agm, sf. 215

6. Agm, sf. 217

7. Solun Geleceği, sf. 221

8. Adı geçen makale, s. 235

murray bookchin’in“ekolojik-konfederal toplum projesi”üzerine notlar

Yusuf Akdağ

murray bookchin’in “ekolojik-konfederal toplum projesi” üzerine notlar

Yusuf Akdağ

I. BÖLÜM

Murray Bookchin’in ideolojik-siyasal görüşlerinin evrimini de gösteren makalelerinin geniş bir derlemesi, “Geleceğin Devrimi” üst başlığı altında “Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi” adıyla bir süre önce yayımlandı¹. Bu derleme içindeki makalelerinde Bookchin, geleceğin “akılcı” toplumu olarak tasarladığı “Ekolojik Konfederal Toplum”a ilişkin görüşlerini açıklıyor. Başka birçok sol-liberal ve reformist ideologdan farklı olarak Bookchin, “Toplumsal Ekoloji”-“Komünalizm” ve “Konfederalizm” üzerine ideolojik-politik ‘serüven’ini bağlantılandırdığı etkenleriyle birlikte açıklarken, görüşlerinin özellikle İkinci Büyük Savaş dönemi ve sonrasının uluslararası gelişmeleriyle dolaysız bağlı bir etkilenme altında ve Marksist teori ve sosyalist pratikten “ümit kesme”si ile ilişkisini gizleme ihtiyacı duymuyor.²

Bookchin, “proletarya sosyalizminin en önemli krizini 1950 yılı öncesinde yaşadığı”nı; İkinci Dünya Savaşı’nın kendilerini “ideolojik çöküntü”ye sürükleyen sonuçlar doğurarak “bağlı oldukları proleter sosyalist düşünce ve idaeller” konusunda kuşkuya düşürdüğünü; Lenin’den Franz Mehrig’e, Troçki’den R. Luxemburg’a, “kapitalizmin ‘ölüm çarpıntısı’na[death throe] kapıldığına tamamiyle inanmış” teorisyenlerin tamamının “yanılgısı”nın gelişmeler tarafından açıklığa kavuşturulduğunu ileri sürüyor ve bütün bunların, Marksizmin toplum analizi ile onun üstünden şekillenen görüşlerin artık savunulamaz hale geldiklerini gösterdiğini iddia ediyor.

Bu iddia ve tezleri makalemizin ilerleyen bölümlerinde irdeleyeceğiz. Ancak, daha önce Bookchin’in tezlerine yön veren mekanist mantığı üzerinde kısaca da olsa durmalıyız.

BİR İDEALİST KURGU OLARAK BOOKCHİNİST PROJE’YE YÖN VEREN MANTIK

2002 yılında kaleme aldığı “Komünalist Proje” başlıklı makalesine Bookchin, yirmibirinci yüzyılın “insanlığın en radikal çağı mı yoksa en reaksiyoner-gerici çağı mı olacağı, yoksa gri bir kasvetli vasatlık dönemine doğru mu kayacağı (–ya da sadece zavallı bir sıradanlığın griliğine doğru mu sürükleneceği–)”nin “büyük ölçüde toplumsal (sosyal) radikallerin son iki yüz yıl boyunca biriken kuramsal, örgütsel ve siyasal zenginlikten ne tür bir toplumsal hareket ile program yaratacaklarına bağlı olaca”ğını belirterek başlıyor.³ Bunu, “Beşeri gelişimin birbirleriyle keşişen yolları arasından kendimize seçtiğimiz doğrultu, gelecek yüzyıllarda türümüzü nasıl bir geleceğin beklediğini belirleyebilir” olacağından, ve “bu akıldışı toplum” –yani kapitalizm/kapitalist emperyalizm “bizi nükleer ve biyolojik silahlarla tehlikeye attığı” için– ve attığı “sürece”, “bütün insani teşebbüslerin yıkıcı bir sonla karşılaşabileceği olasılığı” karşısında bir uyarı olarak görmek mümkün.

Ancak, “çağımız”a ilişkin tehditlerin iradi unsur üzerinden bu ele alış tarzı yine de sorunludur. Nitekim, insanın ve insani girişimlerin “yıkıcı bir sonla karşılaşma” olasılığına dikkat çekerken çizdiği devasa yok edici tehditin büyüklüğü karşısındaki ürküntüyle olacak Bookchin, bir an için geriye döner ve içinde bulunulan çağın sadece büyük tehditler içermesiyle değil özgürlük için mücadele potansiyeli bakımından da irdelenmesi gereğine ihtiyaç duyar. Saint Simon’dan Marx’a insanlık tarihinin en büyük dehalarından bazılarının “öngördüğü en dramatik ve en özgürlükçü vizyonları çok çok aşacak ölçüde bir özgürlüğe imkan veren toplumlar bahşetme yeterliğine sahip olduğu bir çağda yaşadığımızı da vurgulamam gerekiyor.” diye⁴ eklemede bulunarak, “insanlığın kurtuluşu”nun mümkün ve kazanılabilir olduğuna dair toplumsal dayanakların da bu çağ tarafından olgunlaşmış halleriyle içerildiğini işaret etmeye çalışır.

Ne var ki, “Ekolojik Toplum” teorisyeni için bu toplumsal dayanak(lar) artık Marx ve Marksizm’de olduğu üzere proletaryanın sınıf “kimliği”nde temsili mümkün olmaktan çıkmış, ve her kesimden toplum öğelerinin kapitalizm koşullarındaki “komünal” toplulukları olarak belirmişlerdir. Onların “özne”liği kapitalizm ile doğa arasındaki çelişki tarafından belirlenmiştir; ve “ekolojik kriz”in bu özneleri “sosyal radikal” ve “toplumsal ekolojist” devrimciler olarak, geçmiş kuşakların bıraktıkları “kuramsal, örgütsel ve siyasal zenginlik”ten yeni bir toplumsal hareket “yaratma” yoluyla geleceğin toplumunu inşa edeceklerdir. Sosyal hareket ile bilinç ve örgüt sorunu böylece, Boockhin’de idealist bir tarzda birbiriyle ilişkilendirilir ve bu idealist-metafizik felsefi anlayış onun kapitalizm koşulları ve burjuva devlet sistemi içinde “komünalizm inşaası” projesinde daha belirgin biçimiyle dile gelir.

Boockhin, toplumsal gelişmenin tarihsel anlamı ve gelişme yasalarını tek yanlı ya da esas olarak iradi-idealist bir yoruma tabi tutar. Kapitalist dünyanın günümüzdeki “panoroması”nı çizip-irdelediği ve “geleceğin devrimi”ne dair yapılması gerekenlerden söz ettiği makalesinin daha ilk paragraflarından başlayarak bu görüş açısı dikkat çekici şekilde öne çıkar. İdeolog, kapitalizmin sadece insan soyu için değil doğal dünya açısından da barbarca ve yıkıcı sonuçlarını, insanın, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi temeli üzerinde kendi tarihini kendinin yapması gerçekliğini ağırlıklı olarak olumsuz yönde yorumlamak üzere dayanak edinmiştir.

“Dolayısıyla” diyor Bookchin, “önümüzde iki yol var: ya ‘tarihin sonu’ denen ve ardışık bir dizi banal/anlamsız olayın hakiki ilerlemenin yerini aldığı bir yolu takip edeceğiz, ya da bizi gerçek anlamda tarih yapmaya götüren, insanlığın ussal bir dünya doğrultusunda hakiki bir ilerleme kaydettiği bir yolu tutacağız. Tarihin kadastrofik bir nükleer silinişe maruz kalması olasılığı da dahil olmak üzere rezilce bir son ile tarihin ince estetik beğeniyle işlenmiş bir çerçevede özgürce, maddi bolluk içerisinde yaşayan bir toplumun ussal gerçekleştirimi arasında bir tercih yapmak durumundayız.”⁵

“Ya”-“ya da” ikilemleriyle tehlikelere dikkat çekerken Boockhin’in tercih ettiğinin, “tarihin gerçek ve doğru bir şekilde vuku bulacağı bir yolda insanlığın gerçek anlamda akılcı bir dünyaya doğru ilerlediği bir patikadan” geçilmesi olduğu açıktır. Buna rağmen, tarihin “gerçek ve doğru bir şekilde vuku bulması”, ya da “insanlığın ussal bir dünya doğrultusunda hakiki bir ilerleme kaydettiği bir yolu” tutması ile insan eylemi ve tercihi arasındaki bağın, tercih merkezli bir yorumu yine de sorunludur.

Toplumsal hareketin ilerlediği ve ilerleyeceği yol ile, bununla da bağlı olmak üzere “akılcı bir dünyaya doğru” ve insan türü-soyu ile birlikte doğanın canlı yaşam için daha yaşanılır olması için gerekli fail olarak insan ve eylemi ne salt “tercih” ile koşullu ne de günümüz toplumundan söz edildiğinde kapitalizmin temel çelişkisi (emek-sermaye) tarafından belirlenen sınıf mücadelelerinden bağımsızdır. Toplumsal ve doğasal gelişmelere olduğu kadar insan-doğa ilişkisine de bilim ve aklın ışığında bakabilen tekil insanların “tarihin nükleer olarak yok edildiği bir felaketi içeren alçakça bir son ile tarihin akılcı olarak yerine getirileceği estetik güdülerle inşa edilmiş özgür ve bereketli toplum arasında” bir tercih yapma konumundan ve sorumluluğundan söz edilebilse dahi, toplumsal “gidişat”ın yönünün yalnızca bu türden tercih edişlere bağlı olmayacağı açıktır.

Toplumsal tarihin evrimi ve yeni bir toplumun kuruluşunu asıl belirleyici unsurundan, sınıf mücadelesinden onun önemini yitirmekte olduğu varsayımıyla soyut gösteren Bookchin ise, hangi yolun ve neyin tercih edileceğine, yani bilinç sorununa öndelik atfetmektedir. Bu görüş açısının sorunu “ülküsel”; etik ve yazarın deyişiyle “içsel” etkenlerden sözetmesi değil, bunları toplumsal etkenlerinden soyutmuş gibi öne çıkarmış olmasıdır.

Bookchin’in bu tehdit algı ve uyarısı, karşı karşıya bulunulan sorunların farkında olan bir aydının duyarlığı çerçevesinde değerlendirildiğinde onun, tutum ve eylemiyle toplumsal harekette belli bir rol oynayan örgütlü siyasal güçlerin bu tutum, eylem ve politikalarının hangi türden olurlarsa, insan(lık) için daha yararlı bir işlev görebileceğine dair yön gösterici sorumlulukla hareket ettiğine yorumlanabilir.

Şu kadarı açık ve anlaşılırdır: toplumsal insan, mevcut burjuva koşullarının ve buna kaynak oluşturan emek gücü sömürüsünün devamı yönünde ya da ona karşı bir mücadele içinde yer alma kararı için bir yol ayrımına gelmiş ve bunun farkında ise, onun farkındalığı etkinliğinin yönü açısından belirli bir işlev gösterecek; bu bilinçli insan etkinliği, nesnel gelişmelerin yönüyle uyumlu ya da zıt bir role sahip olacak; bu da, kuşku yoktur ki, sonraki gelişmeler üzerinde belirli etkide bulunacaktır.

Maddi yaşamı üretimi ve yeniden üretiminin kuşaktan kuşağa devredilen birikimi-zenginliğiyle birlikte insanın içinde bulunduğu koşulların ve ilişkilerin (toplumsal üretim ilişkileri) etkisinden azade olmaksızın kendi tarihini kendisinin yapmasında, eyleminde ve gidilecek yolun belirlenmesinde, bilinç, evet, önemli bir işleve sahiptir. Kör karanlıkta ışıksız yürümek, istenecek bir durum değildir. İnsan bireyi, topluluğu ve sınıflarının kendi durumu-konumu ve kurtuluşunun bilinciyle hareketi açıktır ki, yarattığı ve yaratacağı toplumsal dünyasının “nasıl”lığına yanıt için önem gösterir.

Bu, sadece tercih etme-etmeme sorunu olarak alınamaz. İnsanı, “şu yolda yürümeliyim” düşüncesine yönelten ve bir “yol tercihi”/ayrımına zorlayan neden ve etkenlerden soyutlanmış bir karar anı ya da ikilemler arası tercih durumundan, ancak düşünsel süreçleri maddi olgulardan koparanlar söz edebilir.

Diğer yandan, şu ya da bu insanın –veya insan topluluklarının– çoğu kez birbiriyle zıt ve çelişkiye düşüren kuşatılmışlıklar içinde, bazen tercih edemeyecekleri yollara girdikleri de bilinen bir durumdur. Edimlerinin düşünüp-taşınarak gerçekleştirildiği; eylemlerinin beyinlerinde şekillenen düşünceyle bağlı olduğu doğru olmakla birlikte, örnek olsun işçilerin kapitalist sömürü düzenine karşı mücadelelerini ya da burjuvazinin ideolojik-politik etkisi altında kendi sınıfının çıkarlarına aykırı tutum ve düşünceler içinde oluşlarını sadece bir “tercih” durumuna, seçiciliğe bağlamak, bu tercihin etkenlerini gözetmemek olur.

Sömüren-sömürülen ilişkisinin –Bookchin bu ilişkiyi reddetmez– belirlediği kapitalist toplumun yerine yeni ve sömürüsüz-sınıfsız bir toplumun kuruluşu her şeyden önce sömürülüp ezilen sınıf ve kesimlerle sömürücü azınlık sınıf arasında, üretim sürecinde, değişim değeri üretimiyle bağlı olarak ücret-kâr kavgası üzerinden gelişen bir mücadele içinde, proletaryanın içinde tutulduğu ya da bulunduğu durumun kapitalizmden bağımsız olmadığını hissetmesi –tohum halindeki bilinç, sınıf iç güdüsü vb.– ve onu değiştirme gerekliliği ve zorunluluğunun bilinciyle hareketine bağlıdır.

Bookchin, toplumsal hareketi değil de tercih etmeyi, yani bilinç unsurunu öne çıkarırken, toplumsal hareketin evrimi ve karşıtların mücadelesi içinde çelişkilerin farkına varan insanların, kendilerinden yana tutum geliştirmelerini, bilinç ağırlıklı bir tercih durumuyla koşulluyor. Bu bakış açısı yapılacak iş ve seçilecek yolun “tercihi”ni “içten gelme” gibi bir tür ahlaki-duygusal kategoriyle bağlamakla da dikkat çekiyor.

Şurası açıktır; insanların herbiri, “bilinçli olarak istedikleri kendi amaçlarını izleyerek” kendi tarihlerinin şekillenmesinde rol oynarlar. İradeleri –ki toplumsal bakımdan alındığında söz konusu olan sayısız bireyin iradesidir ve bunlar her zaman aynı doğrultuda etkinlik göstermez, bireyler ve sınıflar bazında karşıt çıkarlara bağlı olarak farklı yönlere yönelebilir– kuşku yoktur ki, dış dünyadan, toplumsal ilişki ve koşullardan algılamalarının ürünü olarak düşünmeleriyle bağlıdır.

Ama işte tam da burada, algıyı, düşünmeyi ve hareketi; istek, heves ve “tercih”i, bunun etkeni tüm dış araç, nesne ve ilişkilerle birlikte değerlendirmek gerekir. Bookchin ise, insanın-insan soyunun varolan dünyadan hareketle daha iyi bir dünya yaratma ya da daha iyi bir dünyada yaşama çabasını bir “karar verme” sorununa indirgiyor ve, “bunu nasıl yapacağımıza dair tercih”in “bizim içimizden gelme”si istemiyle bağlayarak, insanın içinde hareket ettiği-edeceği maddi koşullar ile karar ve tercihleri arasındaki ilişkiyi salt ahlaki öğeler üzerinden kurgulamaya yöneliyor.

Yineleyerek söylersek, mücadele isteği ve kararlılığı, mücadelenin ya da yapılacak herhangi işin yetenekle yürütülmesi birey veya daha çoğul kesimler açısından istenen bir davranış olmakla birlikte mücadeleye yönelten istek, duygu ve düşünüş yaşamın üretimi için yürütülen çalışma içinde tutulan yerle; toplumsal koşullar ve ilişkilerle bağlıdır ve esas olarak bunlar tarafından şekillendirilir. “İçimizden gelme” bir tür duygu belirtimi olarak belli anlam ifade eder, ancak Bookchin’de olduğu üzere “daha iyi bir toplumu yaratma kararımız ve bunu nasıl yapacağımıza dair tercihimiz”in toplumsal ilişkilerle bağını anlamsızlaştırmaz ve örtmez. Bookchin, dünyamızı “salt kendi türümüze ait akıl, düşünüm ve söylem’in kanunlarına göre –bilinçle– yaratmak zorundayız” derken de aynı şekilde subjektif idealizmin sınırları içindedir.⁶

GELİŞMELERİN TEK YANLI-İDEALİST YORUMU VE BOOKCHİN’İN DÜŞ KIRIKLIĞI

Michael Caplan’a yazdığı uzunca mektubunda Boockhin, “…Benim toplumsal ekolojiyi geliştirmemde asli olan şey bizzat sosyalist kuramın kendisinde gelişen krizdir (katı sıradan Marksist veya anarşist çerçevede-veya en kapsayıcı deyişi kullanırsak: proletarya sosyalizmi-çözülemez olduğuna inandığım bir kriz)” diye, içine girdiği yola dair gerekçe açıklamasında bulunur.

Kapitalizmin “can çekişmekte” olduğuna dair belirleme ve beklentilerin “dayanaksızlığı ve geçersizliği”nin İkinci Dünya Savaşı sonrasının gelişmeleri ve kapitalizmin istikrarlı devasa büyümesi tarafından açığa çıkarılarak kanıtlandığını ileri süren Boockhin‘e göre, “O zaman hiçbir şey, faşizmin Avrupa genelinde tırmanmakta olduğu, proleter sosyalist ideolojinin zayıfladığı ve bir bozgunla karşı karşıya olduğu olgularına bakmaksızın, burjuva toplumunun ‘son günleri‘ne tanıklık ettiğimiz vahiysel inancından daha açık gözükmüyor” olmasına; ve “İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, çatışmanın sosyalist devrimlerle biteceği konusunda” hiçbir şüphe bırakmamasına karşın, iktisadi-sosyal gelişmeler bu öngörü ve beklentileri boşa çıkaracak yönde gerçekleşmiştir!

“Bize göre” diyor Boockhin, “sosyalizmin zaferi kesindi, çünkü başarılı proletarya devrimleri üretmeksizin özellikle Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’na damgasını vuran kitlesel bir boğazlanmadan geçeceği anlaşılamaz bir şeydi. İşçi sınıfının başarısız olmasının tek alternatifi barbarlıktı….Troçki gibi bir adama göre, eğer dünyada barbarlık kurulursa, bizlerin Marksizmin sunduğu tüm beklentileri gözden geçirmemiz ve tarihsel olarak yeni bir ideolojik perspektif kabul etmemiz gerekecekti.”

Savaş sonrası gelişmeler karşısındaki hayal kırıklığını da belirtmek üzere Bookchin, ama diyor; “Savaştan ne sosyalizm ne de faşizm ortaya çıktı, bizi hayrete düşürerek –Batı Avrupa’nın çoğunda ve Birleşik Devletler’deki refah devleti ve ‘burjuva demokrasisi‘ uzantısıyla birlikte– liberal kapitalizm ortaya çıktı. Aslında, ‘soğuk savaş’ın toplumsal sorunların düşünülmesi için bir çerçeve sağlaması –kitlelerin elli yıl boyunca sıkı sıkıya tutunduğu bir çerçeve– tarihsel anlamında, kapitalizm kendisini istikrara kavuşturdu. Kapitalizm, kısacası, bırakın herhangi bir toplumsal krizi bir yana, herhangi büyük bir ekonomik krizden kaçınacak ölçüde kendisini istikrarlaştırmayı başardı”⁷

Gençliğinde “iyi bir marksist eğitim”den geçtiğini ve Sovyet Devrimi başta olmak üzere Avrupa’daki devrimci mücadeleler pratiğinin deneyimlerine sahip olduğunu belirterek teorik birikim ve pratik deneyimine dair bir tür güvenilir-bilge kişi resmi de vermek isteyen Murray Bookchin’in, Marx, Engels ve Lenin başta olmak üzere Marksist teorisyenlerin toplum analizine ve sınıf mücadelesine dayalı devrim anlayışına getirdiği itirazın başlıca bir diğer gerekçesi, proletaryanın günümüz kapitalizmi koşullarındaki nesnel sınıf olarak varlığı ve kendisi için mücadelesi üzerinden, ancak durumu ve mücadelesinin olumsuzlanmasıyla oluşturulmuştur.⁸

Bookchin’den okuyalım: “Son olarak, proletarya, yalnızca sayısal olarak değil, aynı zamanda bilinç olarak da önemini büyük ölçüde kaybetti (Marx’ın tüm beklentilerinin aksine). İşçiler sınıf kimliği anlayışını kaybetmeye, hatta kendilerini mülk sahibi olarak görmeye başladılar, ve [bu] onların toplumsal beklentilerini önemli ölçüde değiştirdi. Ev sahipliği, arazi, araba satın almak ve en önemlisi de hisse senedi sahibi olmak artık olağan hale gelmişti. İşçi çocuklarının kolejlere ve üniversitelere gitmesi, veya en azından [diploma gerektiren] mesleklere girmesi veyahut da kendi işletmelerini kurması bekleniyordu. Sınıf dayanışması o kadar zayıflamıştı ki, bir zamanların azimli proletaryası muhafazakar partilere oy vermeye başlamış, çevresel koruma, toplumsal cinsiyet eşitliği, yoksullaştırılmış ülkelerden dış göç, etik eşitlik ve benzeri konulara karşı çıkmakta gericilerle işbirliği yapıyordu. Oylarını, Rus Devrimi’nin Batı Avrupa’daki somut ifadesi olarak görülen Fransız Komünistlerine veren Paris’in ünlü savaş öncesi 1940’ının ‘kızıl kuşağı’, kendisini çoğunlukla çoşkuyla Fransız gericiliğinin neo-faşizmi olan Jean Marie Le Pen için oy verirken bulacaktı.”

Bu doğrultudaki iddiaların birbiri ardına sıralanmasıyla devam edip giden söz konusu mektuptaki görüşlerini Bookchin, “Geleceğin Devrimi” derlemesi içindeki makalelerinde daha ayrıntılı şekilde yineleyerek sürdürüyor. M. Bookchin’in, bu makalelerinde “Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine” diyerek sıraladığı gerekçelerin hemen tümü, kapitalizmin, büyümesini sınırsızca sürdüren ve sürdürecek olan “çöküşsüz”-“çürümesiz” bir sistem olarak gösterilmesi üzerinden oluşturulmuşlardır.

Bu iddiaların başlıca özelliği ve ortak noktası, kapitalizme içkin kimi gelişmelerin neredeyse tümüyle yeni ortaya çıkmış olgular olarak gösterilmesine dayandırılmış olmalarıdır. Bookchin’in kapitalizm irdelemesi nicel büyüklüklere denk düşen kimi gelişmeler üzerine oturtulmuş ve bu da toplumsal yasaların bulanıklaştırılıp hatta esasları bakımından reddi için kullanılmıştır.⁹

Bookchin, evet, bütün bir toplumu “yeniden yapılandırma”dan yanadır; toplumun “gerçek anlamda nefes alması”nın “köklü yapısal değişiklikler”den geçtiğini düşünmektedir; “rekabetin yerine işbirliği, kâr güdüsüyle hareket etmenin yerine ortak ve karşılıklı çıkara dayalı ilişkiler”in geçirilmesini savunmaktadır.¹⁰ Ancak bütün bunların gerçekleşmesi ya da gerçekleştirilmesi için yapılması gerekenler ya da izlenecek yol onun projesinde sınıf mücadelesi aracıyla değil ekolojik sorunların toplumsal ortak uğraşı haline getirilmesi üzerinden programlanmıştır.

“Sınıf mücadeleleri”nin “hala varlığını sürdürdüğünü” ve Marksist sınıf analizinin de “tolere edilmesi imkansız olan mevcut toplumsal düzenle ilgili eşitsizlikleri açığa çıkar”dığını söyleyen Bookchin’e göre, bu mücadeleler “sınıf savaşımı eşiğinin çok çok ötesinde gerçekleşiyor” oldukları ve “ekonomizme aşırı biçimde odaklanıp” ekolojik meselelere ve “vizyonlar”a yeterli duyarlılığı göstermedikleri için ya da bu sonuncusunun eklentisi haline geldiklerinden buradan “ilerlenemez”!

Bookchin‘in, Marksizm eleştirmeni sol liberal-liberal demokrat teorisyenlerin vargılarını da yineleyerek, ve fakat o sınırları da “aşmak” üzere, oluşturduğunu belirttiği “yeni ideolojik perspektif” ve “yeni toplumsal proje”sinin en çarpıcı özeliği kapitalizmi temel ve sınır alması; burjuva sistemini “ekolojik demokratik devrimle aşma” iddiasının –o, yeni bir aşma kuramı oluşturduğu iddiasındadır– kapitalizm sınırlarına hapsolmasıdır.

Bookchin, 20.yüzyıl başındaki gelişmeleri olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeleri de tek yanlı ve kaba materyalist bir irdelemeye tabi tutarak bir tür “düz mantık yürütme” yöntemiyle “Ekolojik Devrim Kuramı” oluşturmaya girişmiştir. Geçmiş kuşakların mücadele deneyiminin dersleri onun kuramında,“bizden öncekilerin yaptığı korkunç hatalardan kaçınmak ve insanlığı geçmişteki başarısız devrimlerin korkunç musibetlerinden uzak tutmak” adına tek yanlı bir olumsuzlamayla, gerçekleşmiş devrimlerin ve mücadelelerin, –onlar kapitalizmin toptan yıkımına ve çöküp gitmesine yol açamadılar diye– asıl olarak reddine malzeme oluşturacak şekilde kullanıma sürülmüştür.

Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği dünya koşullarının, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere çok sayıdaki ülkenin proletarya ve ezilen ulus ve halkların başkaldırılarına sahne olmasının yol açtığı devrimci çoşkunluğu; ve bu somut sosyal-siyasal gelişmelerin işaret ettiği devrimci durumu gözardı eden bir anlayışın ürünü olarak, kapitalizm devasa gelişme gösterdi, “çöküş gerçekleşmedi”; –“çürüyen emperyalizm tespiti yanlıştı” sonucuna ulaşan Bookchin, işçi sınıfının Avrupa ve Amerika kıtalarında giriştiği mücadeleleri ve bu mücadelelerin bir devrimle sonuçlanmasını önlemek üzere kapitalist devletlerin kaçınamadıkları sosyal-reformist uygulamaları; İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya koşullarını ve sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde tasfiye ediliş sürecini aynı tek yanlı bakış açısıyla yorumluyor; ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı düzeyi, Çin ve Arnavutluk gibi ülkelerde kazanılan zaferleri, faşizmin dünyayı kana bulamasına son verilmesinin evrensel değerini azımsıyor; “liberal kapitalizm”in büyüklüğü karşısında ümitsizliğe kapılarak, proleter devrimler başta olmak üzere toplumsal değişimin Marksist yorumunun “geçersizleştiğine” hükmediyor!

Birinci Dünya Savaşı’nın “sosyalist devrimler ortasında sona erdi”ğini söylemesine; Rusya’da –“görünürde” diye aslında öyle olmadığını ima etse de–, proletarya iktidarının farkında olmasına; Almanya’da üç yıllık devrimci ayaklanma döneminin ve yine Macaristan’da ve diğer çeşitli ülkelerde birçok ayaklanmanın yaşandığını bilmesine; ve bütün bunlarla birlikte diğer çeşitli gelişmelerin Lenin tarafından işaret edildiği üzere kapitalizmi/kapitalist emperyalizmi “can çekişen” bir duruma sürüklemekte olduğu yönündeki görüşünü desteklediği konusunda, en azından sürecin başlarında umudunu koruyan Bookchin, sonraki süreçte yaşananları abartılı ve tek yanlı bir asıl kıstas haline getirerek “Lenin’in tahminleri, sosyalist devrimler vaadiyle birlikte, yirminci yüzyılda gerçekleşmedi. Aslında yirminci yüzyılın ortasından itibaren gerçekleşen şey çok farklı bir gelişmeydi”¹¹ tespitiyle “proletarya neden öngörülen devrimi yapmakta başarısız oldu?” sorusu eşliğinde, gelişmeleri ve mücadeleyi zikzaksız bir ilerleme yönünde mutlaklaştıran görüş açısıyla ve uluslararası alandaki güç ilişkilerinin proletarya ve emekçiler aleyhine bir rotaya girmesinden hareketle Marx’ın görüş ve öngörülerinin “tuzla buz olduğu” saplantısına kapılabilmiştir.

Bookchin’in savaş sonrası dönemi sosyalizmsiz ve faşizmsiz göstermesi dünya gerçekliğiyle bağdaşmıyor. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist kuruluşun 1950’lerin ortalarına dek süren gerçekliğine çıkardığı inkar bir yana, Doğu Avrupa’daki halk cumhuriyetlerinin varlığıyla Çin ve Arnavutluk’ta gerçekleştirilen devrimler de onun için kapitalizme vurulmuş darbeler kapsamına girmiyor!

Kapitalizmin “toplum üzerindeki hakimiyeti”nin derinleşmesinden söz ederken de o, egemen üretim biçiminin, çelişkilerine ve gelişmesinin karşıt etkenlerine tek yanlı bir yaklaşım içindedir. Boockhin’in bu yaklaşımı onu, NATO’nun oluşturulması, Kore’ye saldırı, Vietnam’ın işgali, Cezayir’de sömürgeci hakimiyetin sürdürülmesi için baş vurulan katliamlar, S. Birliği’ni kuşatmaya yönelik emperyalist ittifak ve CENTO türü uluslararası örgütlenmeler, İspanya, Filipinler, İran, Arjantin, Yunanistan, Şili askeri faşist yönetimleri altındaki vahşetler, Endonezya’da bir ay içinde 500 bin kişinin katledilmesi vb. gibi çok sayıdaki burjuva barbarlık göstergelerini, kapitalist istikrar bağlamında nereye koyacağından geri tutmuştur.

Bu tek yanlı bakış açısından hareketle Bookchin, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı düzeyi, Çin ve Arnavutluk gibi ülkelerde kazanılan zaferleri, faşizmin dünyayı kana bulamasına son verilmesinin evrensel değerini görmezden gelebilmiş, ve “liberal kapitalizm”in büyüklüğü karşısında ümitsizliğe kapılmıştır.

Bookchin’de olgular, bütünsellikleri içinde değil, birbirleriyle zıtlıkları veya uyumlu oluşlarından bağımsız olarak farklılıkları gözetilerek de değil, bir bölümüyle sınırlı tutularak, tek yanlı kaba –materyalist– bir mantıkla irdelenme konusu olmuşlar; aralarından seçilmişleri Marksizm’e reddiyenin dayanağı olarak gösterilmiş; deyiş uygunsa ideolojik istismarın malzemesi olarak kullanılmışlardır.

Bookchin, dünyanın çeşitli ülkelerinde (İran, Endonezya, Şili, Arjantin, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Filipinler, vd.) savaş sonrası on yıllarda hüküm süren ve başlıca destekçisi ve koruyucusu ABD emperyalizmi olan barbar faşist yönetimleri “faşizm ile ilgisiz” göstermekle kalmıyor, liberal kapitalizm olarak nitelediği Avrupa ve ABD kapitalizmini (emperyalist kapitalizm), giriştiği yağma savaşları, işgaller, kaynakların zor yoluyla gaspı gibi “kötülükler”den azade gösteren bir görüş açısından ve büyüme başarılarını öne çıkararak, –bunların nasıl sağlandığını atlayarak– gelişmenin tümü yerine ikame ediyor.

Avrupa ve Amerikan kapitalizminde görüp-gördüğü onun “istikrarı”; “istikrarlı büyümesi”dir. Boockhin tarafından tarif edilen kapitalizmin dünya gerçekliğinde, kapitalist istikrara, büyümeye ve burjuvazinin artan olanaklarına bir hayli geniş yer verilmişken, uluslararası sermaye ve emperyalist gericiliğin dünya halklarına saldırılarıyla buna karşı mücadelelerin yer bulmamış olması ya da esas olarak “ekolojik sorun” bağlantılı saldırı ve eylemlerle sınırlı gösterilmesi dikkat çeken noktalardan biridir.

Sınıf mücadelesinin proletarya ve emekçiler aleyhine sonuçlarından hareketle o, karşıt sınıflar arasındaki mücadelenin örnek olsun 1980’li yıllarda üretimin ve işin “yeniden yapılandırılması” uygulamalarının işçi sınıfı hareketinin geriye püskürtülmüş olmasında oynadığı rolü dahi kapitalizm lehine yoruma tabi tutabilmiştir.

Bookchin’in kapitalist krizleri irdeleme tarzı da, bütün öteki sorunları ele alışında olduğu gibi, kaba materyalist bir bakış açısıyla maluldur. Kapitalizmin hala yıkılmamış olması ya da kapitalist iktisadi büyümeyi o, bu üretim tarzı ve sisteminin istikrarlı ve krizsiz olmasının göstergesi saymış; istikrar ve istikrarsızlığı; büyüme ve durgunluğu –ya da düşüşü–; savaş ve barışı (kapitalizm koşullarında bir tür “mola dönemi”) kapitalist üretim sisteminin ‘olgusal özellikleri’ olarak alan bütünlüklü bir irdelemesini başaramamış ya da bundan uzak durmuştur.

Bookchin, kapitalizmin Marx tarafından ortaya konan temel-niteliklerinin değişime uğrayıp Marksist dünya görüşünün “geçersizleştiğini gösterdiğini” iddia ederken sıraladığı gerekçeleriyle, ayrıca kötü ünlü bir çarpıtıcı da olmuştur. Caplan’a mektup’ta dile gelen ve “Komünalizm Projesi”nde ya da diğer makalelerde “açımlanan” ‘akıl yürütme’lerin gösterdiği, sorunları ele alış ve düşünüş tarzıyla, sınıfsal-toplumsal hareketin diyalektiğine dair materyalist ve bilimsel yaklaşım ve yönelişi ciddi şekilde sorunlu bir ideoloğun gelişmeleri tek yanlı, kaba materyalist bir görüş açısından yorumlarıyla hayal kırıklıklarının teorik dayanağa dönüşümüdür!

Bookchin, kapitalist “bütün”e niteliğini veren olgusal gerçekliği, emek-sermaye çelişkisini ve başlıca sınıfların ilişkilerini, –onları etkileyen çok çeşitli faktörleri önemsiz göstererek–, tek yanlı ele alıyor, buradan da kapitalizm ve burjuvazinin sınırsız olanakları ve gücü sonucuna varıyor. Bookchin’in tarif ettiği kapitalizm krizsiz ve giderek işçisizdir! İşçiler küçükburjuvalaşmakta ve artık kendileri için sınıf olma güdüsü ve bilinciyle hareketten uzaklaşmaktadırlar.

Bookchin, “geleneksel sosyalizmin ekonomizme aşırı biçimde odaklanması” iddiasını ileri sürerek işçilerin kendilerini “makinelerin bir parçası ya da fabrika mukimleri, hatta ‘tarihin birer gereci’ olarak görme”yip, “yaşayan insanlar olarak gördüklerini”, onların da diğer insanlar gibi anne-baba olarak, “rüyaları ve hülyaları olan insanlar olarak, sadece sendikaların değil toplulukların da üyeleri olarak görmekte”¹² olduklarını söz konusu ediyor; kaba ve yüzeysel bir görüş açısıyla Marksistlerin düşüncesinde işçilerin neredeyse “insan olmaktan çıktığı” izlenimi yaratmak istiyor.

Onun teorisinde, emek gücü sömürüsüne ne olduğu ya da bu alanda ne gibi değişimlerin gerçekleştiği, –bu konu ideolog için özel bir irdelemeyi gerektirmeyecek ve üstü çizilebilecek denli önemsizleşmiş olmalı– bugünün kapitalizmi için de bu temel belirleyen olmasına rağmen, analiz dışı tutulmuş, konjönktürel gelişmeler, ya da zaten varolması ve etkilemesi kaçınılmazlık gösteren ve fakat ancak mücadele içinde değiştirilebilir/değişebilir olan bazı gelişme ve davranış türleri öne alınarak proletaryanın devrimci sınıf misyonu ve eylemine olmazlık çıkarılmıştır. Bu düşünce tarzı Boockhin’de sistematiktir! Böyle olduğu, bugünün kapitalist dünyasını resmederek bu durumda yapılması gerektiğine inandığını belirttiği mücadele tarzı ve örgüt biçimi dahil olmak üzere programatik belirlemelerine yön veren görüş açısı tarafından da teyid edilir.

Bookchin, önemli bir tarihsel dönemin uluslararası gelişmelerinin tek yanlı bir kaba yorumu üzerinden işçi sınıfının kapitalist üretim sistemi içindeki nesnel konumu ve rolünü, son on yılların burjuvazi yararına gelişmelerinin mekanik yorumuyla azımsayarak önemsiz bir ayrıntı derekesine düşürmeye girişmiş; “yeni kuram”ını bu “var ama belirleyici bir yere sahip değil” tezine dayandırmıştır. Proleter sınıf mücadelesine “olmazlık” etiketi yazarken, öznel etkenleri öne çıkarmış; sınıf mücadelesinin düşük düzeyinden ve işçi sınıfı ile siyasal partilerinin politikalarındaki hatalardan hareketle, sınıfın sınıf olarak varolmasının bir tür reddine ulaşmıştır!

Oysa, toplumsal gelişmenin ortaya çıkardığı farklı ve yeni durumların güçler arası ilişkilerde yol açtığı değişikliklerin, sınıf mücadelesinin seyrinde görülen kırılganlık ve zikzakların, herhangi mücadele biçim ve örgütü açısından göz önünde tutulması gereği ile, bu değişimlerin kişi, grup ya da siyasal partilerin “beklentileri”yle uygunluk göstermeyen bir yönde gerçekleşmesinin toplumsal hareket ve sınıf mücadelesi yasalarının reddi için dayanak edinilmesi büyük farklılıklar gösterir. Bookchin’in materyalizmi mekanik; düşünce tarzı idealisttir.

KAPİTALİZMİ TARİHSELLİK DIŞINA ATAN BİR KAPİTALİZM ANLAYIŞI

“Hükmünü sürdüren kapitalist düzenin gelişiminde nerede durduğumuzu tam bir açıklıkla anlamamız, ortadaki toplumsal sorunları kavramamız ve onları yeni bir hareketin programı içerisinde çözüme kavuşturmamız gerekiyor” diye, nesnel durum bağlantılı politika zorunluluğuna işaret ederken, kapitalizmi, “tarihin gördüğü en dinamik toplum” olarak tarif eder ve onun “tanımı gereği, satılmak ve kâr elde edilmek üzere üretilen nesnelerin her yere yayıldığı ve beşeri ilişkilerin büyük bir bölümünü dolaşımladığı bir meta mübadelesi sistemi olarak kalaca”ğını söylerken, ya da kapitalizmin “aynı zamanda bir hayli değişken bir sistem” olarak “rakiplerinin aleyhine olacak şekilde” “büyüme” ve “sürekli değişim” zorunluluğuyla malul olduğuna dikkat çekerken Murray Bookchin, kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim ilişkilerinin bazı önemli ve temel özelliklerine işaret etmiş olur.

O hatta, Komünist Manifesto’ya atıfta bulunarak orada Marx ve Engels’in, “kapitalizmin başardığı büyük işler”den söz ettiklerini belirtmekten de kaçınmaz. Bu değinilerinin sonucu olarak onun öne çıkardığı ise, “Marx ve Engels’in kapitalizm ‘olgunlaştığında‘ egemen hale geleceği yönünde tahmin yürüttükleri o bir hayli basitleştirilmiş iki sınıflı yapı”nın –“burjuvazi ve proletarya”nın– “bir yeniden dizilim süreci içerisinde” olduklarıdır. Ona göre, bu “yeniden dizilim” nedeniyle “emek ile sermaye arasındaki çatışma asla ortadan kalkmış olmasa da geçmişte taşıdığı o kuşatıcı önemi yitirmiş durumdadır.”¹³ Bookchin, bu durumu, bugünkü kapitalizmin “en çarpıcı özelliklerinden biri” olarak görür.

Murray Bookchin, evet iktisadi sömürünün ve sınıf mücadelesinin “varlığını sürdürmesi”nden de söz etmektedir. Bu söz edişler görünürde ve yüzeysel bir bakış açısından aynı zamanda ‘yerli yerinde’dirler! Kapitalizm durağan değil değişkendir. Büyüme ve değişim onun özellikleri arasındadır. Onun “sadece tek bir biçimde devamlı olarak kalmayacağı, her zaman temel sosyal ilişkilerden doğan kurumları dönüştürmek zorunda olacağı” doğrudur.

Sermaye ve meta hareketinin uluslararası boyutları yüzelli yıl öncesiyle, hatta elli yıl öncesiyle kıyaslandığında çok daha yüksek düzeye ulaşmıştır. Kapitalizm “sadece yeni teknolojiler değil, aynı zamanda küçük dükkanlar, fabrikalar, büyük atölyeler ile sınai ve ticari kompleksler gibi çeşitli iktisadi ve toplumsal yapılar da” yaratmıştır. Kapitalizm, “gerçekten de özellikle gezegenin çehresini değiştirebilecek iklim değişikliklerine” yol açmış, “küresel boyutta oligarşik kurumlar yaratarak” merkezi tahakküm gücünü artırmıştır!

Bookchin geçiştirse de, bunlara eklenecek hayli fazla miktarda başka gelişme belirtileri ya da olgusal gerçekliklerden de sözedilebilir. Makinenin yetkinleştirilmesi, ileri teknoloji uygulanmasıyla üretim ve emek verimliliğinin artırılmasına bağlı olarak sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi; sermayenin daha az kişinin elinde birikmesi bugün çok daha fazla belirginlik kazanmıştır. Dünyanın en zengin ilk üç “iş adamı”nın sermayesi, en yoksul 48 ülkenin toplam gayrı safi milli hasılasından daha fazladır. İlk 8 en gelişmiş ülke 50 trilyon dolar civarında milli gelir toplamına sahip olacak kadar dünyayı yağmalayacak konum kazanmışlardır.

Bono, hisse senedi, devlet tahvili alım-satımı üzerinden onlarca trilyon dolarlık rant elde edilmektedir. Ülkeler ve bölgeler düzeyinde krizler daha kısa sürelerde patlak verir olmuşlardır. Mali sermaye ve tekellerin egemenliği koşullarında daha da acımasız hale gelen rekabete bağlı olarak tekel dışı küçük ve orta-alt burjuva kesimler üzerindeki baskı artmıştır. İşçi sınıfı, kent kır yoksulları daha yoğun baskı altındadırlar. 250 milyon civarında işçi issizdir. Buna rağmen, sınıf mücadelesindeki tutumuyla proletarya, geçmişin devrimci dönemleri ve yollarıyla kıyaslanırsa, daha geri bir tutum almaktadır.

Tüm bunlar güncel kapitalizmin gerçekliğine şu ya da bu yönüyle işaret ederler. Peki, gelişmenin bu yönüne Manifesto’dan Kapital’e Marx’ın kuramında işaret edilmemiş miydi? 1900’lerin başında Lenin, mali sermaye ve tekeller döneminin niteliksel özelliklerini ortaya koyarak “hızlı, dinamik-ve değişken” kapitalizmi teşhir etmemiş miydi?

Boockhin, değişim göstergeleri olarak sıraladıklarından hareketle eski devrimlerin ve devrimci teorilerin, kapitalizmin bu özelliklerini “dikkate almamış”-“görmemiş” ya da “önemsememiş” oldukları sonucuna vardığına göre, bu iddiasını doğrulayan, ve fakat Marx ve marksistler tarafından görülmeyen/görülemeyen ya da görülmek istenmeyen olgusal gerçekler var mıdır? Gerçek durumun ne olduğunu görmek için, Marx’ın kuramı ya da Marksizm yeterince uyarıcı ve yol göstericidir.

Murray Bookchin, Foucault, Negri, Althusser, Derida, Laclau gibi Marksizm eleştiricilerinin “değişti, değişiyor, görün!” vaveylasıyla işaret ettikleri “yeni kapitalizm gerçeği”ne ya da “gelişen-büyüyen kapitalizm”e ilişkin olarak tamı tamına 168 yıl önce Marx ve Engels şöyle diyorlardı:

“Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi var olamaz. … Üretimde sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliğidir. Tüm yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa daha kemikleşemeden eskimektedir. Kalıcı ve duran ne varsa buharlaşıyor, kutsal diye ne varsa kutsallıktan düşüyor ve insanlar nihayet yaşam tavırlarına, karşılıklı ilişkilerine, ayılmış gözlerle bakmak zorunda kalıyorlar.

“Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.

“Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.

“Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. … Burjuvazi, tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine…”¹⁴

Kapitalizmin “dinamikliği”, gelişimi ve değişimi üzerine söylemiyle Bookchin, Manifesto’da işaret edilen iktisadi-sosyal gelişme doğrultusu, değişimin evet içsel dinamikleri, içerdiği çelişkiler ve uluslararası alanda neden olduğu “eskinin yıkımı” üzerinden yol açtığı sonuçlar hakkında “daha kapsamlı bir analiz” mi yapmıştır? Hayır, bunun olumlu bir yanıtı yoktur.

Burjuvazinin, kırı kent egemenliği altına soktuğunu, koskoca kentler yarattığını, üretim araçlarının, mülkiyetin ve nüfusun parçalılığını adım adım ortadan kaldırarak üretim araçlarını merkezleştirdiğini ve mülkiyeti giderek daha az sayıdaki kişinin ellerinde yoğunlaştırdığını; bununla bağlı olarak siyasal merkezleşmenin gerçekleştiğini belirten Marx ve Engels, nispeten kısa sayılabilecek bir zamanda, önceki kuşakların toplamından daha kitlesel ve daha muazzam üretici güçlerin kapitalizm koşullarında oluşturulduğuna dikkat çekerek şöyle devam ediyorlardı: “Doğa güçlerinin dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları —daha önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını sezmiştir!”

Üretim ve işin teknik yeniden örgütlenmesinin katettiği ileri düzey, üretim ve ticaretin uluslararasılaşması; makineleşmenin artırdığı emek gücü sirkülasyonu vb. üzerine Manifesto’daki ‘özet’, ve Kapital Ciltleri’nde, Grundrisse’de ve diğer temel eserlerde yapılmış olunan kapsamlı ve ayrıntılı irdelemeler dikkate alınmayarak ya da onların çarpıtılmasıyla oluşturulan oportünist kurgu ve söylemlerin aralarındaki nüansal farklılıklara karşın- hemen tümünün belirgin bir özelliği, işçi sınıfının, kendi tarihini yapma güç ve niteliğini yitirmiş olduğuna dair vurgu üzerinden şekillenmiş olmalarıdır.

Bookchin ya da onun düşüncesini-“projesini” öğreti olarak benimseyenlerin, kapitalizm gerçekliğine dair, onun değişim ve gelişme yönü ve olanaklarına dair, Manifesto’da işaret edilenlerin bugün daha ileriden gerçekleşmiş olması dışında, nesnel herhangi bir dayanakları esas olarak yoktur. Marksizm tarafından “gözetilmediği” ileri sürülen “ekolojik tahribat” ve proletarya ile burjuvazinin “yeni bir dizilimi” iddiası ise, kapitalist gelişmenin Marx ve Engels –daha sonra Lenin– tarafından işaret edilen yöndeki düzey farklılıkları ötesinde herhangi dayanak bulamaz.

Kâr için üretim olan kapitalist üretimde, doğanın fiziki-kimyasal ve biyolojik değişimi de, emek gücü sömürüsünü artıran yöntemlerin geliştirilmesi de değişim ve gelişmenin dinamikleri arasında görülür. Bookchin’in gözetmediği şudur: İşçi sınıfını mutlak olarak ne azaltmış ne de sanayi üretimi Avrupa ve ABD ile sınırlı kalmıştır. Aksini düşünmek kapitalizmin temel karakteristik özelliklerine aykırı düşer.

Diğer yandan makine ve bilimsel gelişmeler kendi başına ‘kötülük’ nedeni ya da etkeni değildir; bunların kapitalist kullanımı işçileri işsizliğe sürükleyip çalışan kesimleri üzerindeki yükün artmasına sebep olur. Gerekli emek zamanının azalması işçiye daha fazla dinlenme, insani-kültürel gereksinmelerinin karşılanması için zaman ayırma olanağı sağlamak için değil, artı emek zamanının-artı değerin artırılması için kullanılır. Daha fazla kâr için daha çok üreten kapitalistler bunun için doğa kaynaklarını, insan ve diğer canlı yaşamına zarar verecek şekilde yağmalamaktan kaçınmazlar. İleri teknik onlara daha kolay üreterek kazanma olanağı sağlamasına rağmen bununla yetinmez daha fazla kâr için önlem almaksızın havayı, suyu, toprağı, bitkisel ve hayvansal gıda kaynaklarını zehirlemekten ve tahrip etmekten kaçınmazlar.

Kapitalizmin insan türünün tarihsel gelişmesinde yeni bir dönem-yeni bir “tarihsel uğrak” olduğundan ve bütün eski ayakbağlarının sökülüp atılmasının koşulları ve güçlerini yaratmasından sözettiği için Marksizm’i “ekonomizme aşırı odalanma” ile suçlayan Bookchin, “çöküşsüz-çürümesiz” kapitalizm tahliliyle, ve bundan çıkardığı bir sonuç olarak “yeni dizilim”li sınıf mücadelesinin “savaşımın eşiği”nde çakılıp kalması tespitiyle kapitalizme değiştirilemezlik atfedip onu “tarih dışı”na atmış oluyor.

Murray Bookchin’in, teorisine dayanak olarak aldığı tüm unsurlar, nicel büyüklükler, konjönktürel değişiklikler ve bunların işçi ve emekçilerin pratikleriyle düşüncelerinde neden oldukları, çoğunca olumsuz yönde değerlendirdiği farklılıklardır. Boockhin’in yukarıda uzunca alıntılanan makalelerine göre, onu kuşkuya, ümitsizliğe, hayal kırıklığına uğratan şey, esas olarak proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinin işçi sınıfı aleyhine bir sürece girmiş olması, yanı sıra da, kapitalizmin iç çelişkilerinin onu yıkıma sürükleme potansiyeli ilişkin olarak Marx’ın kuramında işaret edilen nihai sonuçların henüz gerçekleşmemiş olmasıdır.

KAPİTALİST DEĞİŞİMİN DİNAMİKLERİ VE KAPİTALİZMİN YIKIMA MAHKUMİYETİ

Bookchin’e göre, “ekonomik zorunluluklara bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu tamamen savunulamaz bir hale gelmiş”tir! Ona bakılırsa, Marx’ın, kapitalizmi yıkıma götürecek çelişkilere dayandırdığı ve tüm sınıflı toplumların tarihini tanık göstererek olgular aracıyla ve desteğinde güçlü şekilde kanıtladığı “tarih ve toplum kuramı” başlıca olgusal ve maddi dayanaklarıyla “geçersizleşmiş”; kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmenin belli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin engeline dönüşerek çatışmaya girmeleri ve bunlarla birlikte proletaryanın devrimci girişkenliği ve eylemiyle tarih sahnesinden silinerek yerine sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumsal düzenin (komünizm) kurulması mümkün olmaktan çıkmıştır!

Bookchin bunun için başlıca “geçersizleştirici etken” olarak kapitalizmin gelişme seyrini ve düzeyini gösterir. Şöyle yazıyor: “Kapitalizm, endüstri ve teknolojideki karmaşık [gelişmişliğin] ilerletici kuvveti olarak, inanılmaz bir canlılık sergilemektedir -Marks’ın kısa zamanda teknik icat ve değişimi yapamaz hale geleceği tahminine rağmen. Aslında, ‘can çekişen’ bir ekonomiye işaret eden tüm özellikler şimdi başaşağı gözükmektedir: sonu gelmeyen teknolojik ilerlemeler, kapitalist gelişmenin klasik alanlarında (İngiltere, Fransa, genel olarak Batı Avrupa, ve Birleşik Devletler) işçi sınıfının ilan edilmiş olan “sefalete düşmesi”nin [pauperization] yokluğu, kronik ekonomik krizlerin ortadan kaybolması, ve sınıf bilincinin zayıflaması.”

Ona göre, sanayi proletaryasının sayısal azalması ve mülk sahipliği üzerinden “küçük burjuvalaşması”, kapitalizmi “çüküşe” ve “çürümeye” sürükleyen çelişkileri ve kâr oranının düşme eğilimi yasasıyla kriz arasında kurulan ilişki türünden belirlemelerin işaret ettikleri “yıkım ve devrim” gerçekleşmemiş; aksine kapitalizmin “inanılmaz bir canlılık göstermesi” temelli gelişmeler Marx’ın kuramını “savunulamaz hale getirmiştir!”

Marx kapitalizmin “inanılmaz” değil ama diyelim ki doğal gelişmesinin olgu, çelişki, güç ve ilişki bağlamlarına işaret etmekle kalmamış, kapitalist üretim sisteminin bütünlüklü bir analizini yapmıştı. Marx’ın ve kuramının “ekonomik zorunluluk yasası” bağlamında ve “ekonomik indirgemecilik” ile suçlanmasının başlıca nedeni, toplumlar tarihinin basitten karmaşığa şekillenişinde, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkiye “atfettiği rol”; ve bu çelişkinin maddi yaşamın üretimi tarzıyla bağlı oluşundan hareketle yeni üretim tarzının –ki o üretici güçlerin özgürce gelişmesinin koşuludur– tarihsel zorunluluk gösterdiğini ortaya koymuş olmasıdır.

Mekanist kaba materyalistler buradan hareketle determinist kendiliğindenciliğe varırlarken, anarşist teorisyenler üretici güçlerin en etkin ögesi olan canlı emeğin –emek gücü– işçi sınıfının siyasal eylemini bile değil, dar grupların iradi-volontarist faaliyetine belirleyicilik atfetmişlerdir. Bookchin ise, kendinden önceki Marksizm retçilerini bir miktar yinelemekle birlikte, onlardan farklı olarak ve hatta çok sayıdaki liberal burjuva iktisatçısının dahi reddetmeye cesaret edemediği kapitalizmin en önemli ve temel olgusal gerçeklerini görmezden gelerek Marx’ın temel toplumsal-sınıfsal ve tarihsel kavramlarının reddi üzerinden “yeni bir kuram oluşturma”ya girişmiştir.¹⁵

Marksizme yönelttiği eleştirilerini başlıca olarak “ekonomik zorunluluk”; “proletaryanın tarihsel rolü” ve “kapitalist kriz” kavramlaştırmaları etrafında yoğunlaştıran ideologa göre, kapitalizmin çöküşe gitmesini ve yerini sosyalist/komünist topluma bırakmasını toplumsal haraketin tarihsel gelişmesinin zorunlu ve fakat geçici bir uğrağı olmasıyla ilişkilendiren devrimci teori, “ekonomizme aşırı saplanmış” bir teoridir ve aynı nedenle de kapitalizmin gelişmesi tarafından yanlışlanmıştır!

“Gelgelelim” diyor Bookchin, “daha önce de gördüğümüz gibi, Marksizmin iktisadi içgörüleri on dokuzuncu yüzyıla, fabrika kapitalizminin ortaya çıktığı bir döneme aitti büyük ölçüde. Sosyalizmin maddi önkoşullarına ilişkin bir kuram olarak parlak bir görüntü sergileyen Marksizm, insanlığı devrimci toplumsal değişimi hedefleyen bir harekete zorlayabilecek davalara ya da ekolojik, civic ve öznel güçlere hitap edemedi. Tersine, yaklaşık bir yüzyıl boyunca kuramsal bir durgunluk yaşadı. Marksist kuramcılar Marksizmi geride bırakan gelişmeler karşısında çoğun şaşkınlığa düştü ve 1960’lardan bu yana da çevreci ve feminist düşünceleri kendi işçici bakış açılarına mekanik bir biçimde eklemlediler.”¹⁶

“İnsanlığı devrimci toplumsal değişimi hedefleyen bir harekete zorlayabilecek davalara ya da ekolojik, civic ve öznel güçlere hitap edemedi” iddiası Bookchin’in anarşist gelenekten biriktirdiği bir zorlama anlayışına işaret ediyor. Marksizm, “insanlığı” belli bir sınıfın; emek gücü değerinin bir bölümüne karşılıksız el konan –bu kapitalist birikimin koşuludur– proletaryanın devrimci eylemi ve öncülüğünde ‘devrimci toplumsal değişimi’ sadece öngörmemiş, –Bookchin’in de “ekonomik zorunluluk” diye indirgemekten geri durmadığı– maddi üretici güçlerinin hareketiyle bağlı bir “kaçınılmazlık” olarak da görmüştür.

Bookchin sınıfı atlayarak devrimci toplumsal değişimi “ekolojik hareket”te ve onun her sınıf ve kesimden gelme kalabalıklarında aradığından ve proletaryanın toplumsal devrimci değişimin asıl gücü olduğu gerçeğini mümkünsüz görüp reddettiğinden olacak, Marksizmi, “öznel güçler”e kayıtsız kalmakla suçlayabilmiştir.

Onun “öznel güçler” kavramlaştırmasıyla kimleri tarif ettiği bulanıktır ama, buradaki bileşimi içinde onların “ekolojik-feminist ve etnik güçler” olduklarını tahmin edebiliriz. Marksizmi kadının ikinci cins olarak ezilmesine, herhangi ulusal-etnik toplulukların bir başka ulusun burjuvazisi tarafından ulusal haklarından baskı yoluyla mahrum tutulmasına ve doğanın kapitalist yağmasına kayıtsız kalmakla suçlaması için kişinin ya etik duyarlıktan yoksun ya da Marksizmden bihaber olması gerekir. Bu sorunların Marx ve Marksistler tarafından sınıf sorununa alternatif ve yerine ikame edilebilir görülmedikleri açıktır. Ancak ilgisizlik iddiasının iller-tutar bir yanı yoktur.

İşçi sınıfına, tüm bu sorunların çözümünü baskı ve sömürüye karşı mücadelenin en tutarlı gücü olarak sorumluluk alanında görmesi gerekliliğini açıklayan Marksistler olmuşlardır. Marksist külliyattan haberli ortalama bir okur dahi ulusal sorunun, kadın sorununun Marx ve Engels tarafından etraflıca ele alındığını ve kapitalist kâr güdüsüyle doğanın kaynak olarak tahribi arasında ilişki kurulduğunu bilir.

Bookchin de pekala bilir ki, 150 yıl önceki kapitalist gelişme ile bugünkü arasında özellikle nicel büyüklükler bakımından ‘dağlar kadar’dan da fazla farklılıklar olmuştur ve doğanın “yaşanmaz kılınması” tehdidi emperyalist güçlerin ve uluslararası tekellerin sınır tanımaz yağmacı ekonomik-askeri politikalarıyla daha çok büyümüştür. Bu büyüklüğün düzeyini o zamanlardan “göremedi!” diye, Marx’ı ve kuramını suçlamak için, suçlayıcı, inkarcılığı dışında bir malzemeden yoksundur!

Marksist –Leninist– kuramda, kapitalizm ve kapitalist toplum ‘tarihsel bir uğrak‘ olarak ele alınır ve yeni bir toplumun –sosyalizm/komünizm– tarih sahnesine zorunlu gelişiyle kapitalizmin çelişkileri arasındaki ilişki, ayrıntılı ve kapsamlı şekilde ortaya konup açıklanır. Buna rağmen, tarihin kendiliğindenci determinist ya da salt iradi-volontarist yazımını sürdüren sol liberal ve küçükburjuva anarşist-anarkosendikalist ideologların, Marksizm-Leninizmin temel belirleme ve kavramlaştırmaları üzerine spekülatif çarpıtmaları aralıksız olarak sürer-gider.

Üzerine en fazla spekülasyon yapılan Marksist belirlemelerden biri de, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın Marx tarafından yazılan ünlü Önsözü’nde söylenenlerdir. Kapitalizmin ayrıntılı tahlilini içeren Kapital ciltleri gibi binlerce sayfalık eserlerde bütün bağlamlarıyla ortaya konan bu özlü sözlerin, Marksizm eleştirmeni çeşitli burjuva, sol liberal ve küçükburjuva anarşist teorisyen tarafından istismarında merkezi halka, hemen hemen aynı olmak üzere, bir üretim tarzından ötekine geçişin, her yeni toplumun üretici güçlerinin bir öncekinin bağrında ortaya çıkıp gelişmeye başlaması ve bu eski üretim ilişkileri tarafından gelişmesinin engellendiği belli bir aşamada onunla çatışmaya girerek, özgürce gelişeceği yeni toplumsal ilişkilerin maddi koşullarını yarattığı yönündeki toplumsal gelişme yasasına işaret etmiş olmasıdır.

Bu belirlemelerin “geçersizliği”ne dair söylem, Murray Bookchin’in makalelerinde de önemli bir yer tutuyor. Bu durumda yapılacak olan, bu çarpıtmaların ‘çapı’nı da göstermek üzere, ilkin Marx’ın kendisine baş vurmak olmalıdır.¹⁷

Marx tarafından, yıllarını alan ekonomik-toplumsal araştırmalarının vargılarını özetleyen ve Marx-Engels’in “ekonomik determinist” ve “indirgemeci” olarak suçlamanmalarının gerekçesi olarak kullanılan ‘Önsöz’ün ilgili bölümünde, “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri”nin, “o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine” ters düştükleri; “Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler”in, onların engelleri haline geldikleri; ve bu çelişkinin sonucu olarak “O zaman bir toplumsal devrim çağı”nın başladığı, “iktisadi temeldeki değişme”nin, “kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst” ettiği belirtilir.

Bu, Marx’ın, toplumlar tarihini irdelemesiyle somutluk kazanan bir vargıdır. Marx buna, bu gibi alt üst oluş dönemlerinin “maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla” açıklanması gerektiğini; “içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum”un asla yok olmayacağını; “yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri”nin “bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini” alamayacağını ekleyerek “burjuva üretim ilişkileri”nin “toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimi” olduğuna dikkat çeker.

Maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimini ya da farklı şekilde söylersek insanın maddi etkinliğini, gelişmesi ve türünü-soyunu sürdürmesinin zorunlu koşulu sayan tarihsel materyalist görüş, bu üretimin tarzı ile toplumsal oluşum ve onun farklı netelikteki biçimlenmeleri arasında ilişki kurar.

İnsanın tarihsel gelişme sürecinin gösterdiği şudur: üretim, tekil insanın kendi bireysel ihtiyaçları için doğa ile kavgasının ve doğadan ilkel yararlanmasının sınırlarını aşıp türün “toplumsal üretimi”ni sürdürmesinin koşulu olduğunda, insanlar birbirleriyle zorunluluk gösteren ilişkilere girerler. “İstemeseler kaçınabilecekleri” türden olmayan ve birbirlerine ihtiyaçları tarafından belirlenen bu zorunlu ilişkiler, maddi üretici güçlerinin “belirli bir gelişme derecesine tekabül eder.” Toplumun hangi türden bir iktisadi yapıya sahip olduğu bu üretim ilişkileri –onların tümü– tarafından belirlenir. Bu demektir ki, bir toplumun, maddi yaşamını üretimi ve yeniden üretiminin tarzı, hukuki ve siyasal üstyapısı için, “üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur”; ve bu üretim tarzı, “genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır.”

Bu eski üretim tarzı içerdiği çelişkileri nedeniyle sürdürülemez duruma geldiğinde; yani mevcut üretim ilişkileri, belirli bir gelişme gösteren ve daha fazla gelişmesini ancak mevcut üretim tarzının ve üretim ilişkilerinin sonlandırılmasıyla sağlayabilecek olan üretici güçlerin engeli haline geldiğinde, bu engellerin ortadan kaldırılması tarihsel olarak zorunluluk gösterir. Engellerin aşılması, çelişkinin giderilmesi şarttır. Gerekli olan bir toplumsal devrimdir!

Marx’ın toplum analizini ve tarihsel materyalist görüşünü, kapitalizmin “olgunlaşma”sı ya da feodal eski ilişkilerin sürmesi türünden toplumsal gelişme düzeyi ve bunun tarihsel seyriyle bağlı bazı sözüm ona “analitik gerekçeler” dolayımında subjektif olmakla da suçlayan Boockhin, yukarıdaki alıntıda içerik olarak ortaya konan bağlamıyla gelişmenin bu yasasını “ekonomik zorunluluk“ ve “içsel çöküş” argümanları etrafında geliştirdiği ‘yaşayan ve büyüyen kapitalizm gerçekliği’nin tanıklığında reddetmekte; üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyeti; ya da sosyal sınıf planında burjuvazi-proletarya arasındaki kapitalizmin ölümcül çelişkisini belirleyici olmaktan çıkmış (on dokuzuncu yüzyıla ait) göstererek, iyice ezberlenmiş bir nakaratla Marx’ın kuramının “geçersizliği”ni ilan etmektedir!

Onun “Yeni ve kapsamlı” ekolojist görüşünün en belirleyici özelliği kapitalizmin bu ölümcül çelişkisini atlaması ya da yerine “ekolojik çelişki”yi ikame etmeye çalışmasıdır. Bu belirlemelerinde Marx’ın kuramını bazı temel ve önemli noktalarda çarpıtmaktan da kaçınmayan Bookchin, diyelim ki, “Kapitalizmin kendi kendini tahrip etmesi” şeklindeki bir ifadeyi Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi yasası üzerine görüşleriyle bir araya getirerek, “içsel çöküş” ya da “ekonomik zorunluluklara bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu” olarak ifade ettiği ve her yanıyla kendiliğindenlik “kokan” çarpıcı bir çarpıtma eşliğinde Marx’a ve kuramına etiketlemekten de kaçınmamıştır.

Bookchin dahil Marksizmin eleştirmenleri, Marx’ın yukarıda sözü edilen “Önsöz”de ortaya koyduğu ve üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişik ilişkinin, gelişmesinin belirli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önüne artık engel oluşturan eski üretim ilişkilerinin değiştirilmesini kaçınılmaz şekilde gündeme getirdiği şeklindeki vargısından hareketle bunu, “kendiliğinden gerçekleşir”lik savunusuna eşitleyip, saldırı hedefine yerleştiriyorlar.

Oysa, söz konusu önsözde dile getirilen olgusal ilişkilerin tarihsel gelişimiyle ilişkin düşüncelerin özenli bir irdelenmesiyle, sosyal-sınıfların ilişkileri ve bunun tarihsel bakımdan belirleyici ve ilerletici bir yönü olarak mücadelesinden bağımsız bir kendiliğinden iktisadi gerçekleşirliğin ileri sürülmediği pekâla görülebilir. Buna, ilkel komünal dönemi dışındaki insanlık tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi şeklinde geliştiği yönündeki Marksist düşünce de işaret eder.

Engels daha sağlığında, bu oportünist ve tek yanlı saptırma girişimlerine karşı, Marx’la birlikte ekonomik ilişkilerin siyasal-hukuki yapıların üstünde yükseldiği temeli oluşturduklarından sözettiklerinde, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin insan ilişkilerinin ve onlar eliyle inşa edilen kurumlaşmalarının üzerinde yükseldikleri asıl temeli oluşturduklarını belirtme dışında bir iddiada bulunmadıklarını; ancak bu görüşlerinin kimileri tarafından asıl bağlamından kopartılarak oportünist yoruma tabi tutulduğunu; bundan dolayı kendilerinin suçlanamayacaklarını söylemişti.

Yukarıda özetlenen sözlerinde Marx’ın kendisi de, kapitalizmin çelişkilerinin, üretici güçleri tarafından yaratılan maddi koşullar üzerinden çözüme kavuşturulacağını belirtmektedir. Çelişkiyi, üretici güçlerin en etkin unsuru olan işçi sınıfı, kendi öncülüğündeki bir “toplumsal devrim” ile çözecektir!¹⁸

Kapitalizm, evet iç çelişkileri tarafından çöküşe zorlanır, tarihsel olarak yıkımının koşulları ve bunu gerçekleştirecek sosyal sınıf gücü onun tarafından nesnel bir kaçınılmazlıkla oluşturulur/yaratılır. Ancak, kapitalist “çöküş” sosyal sınıf bağlamından soyutlanarak kendiliğinden gerçekleşen insan(lar) ve sınıflar dışı bir “oluş hali”ne indirgenemez. Marksist kuramda, bu tür bir ütopist beklenticiliğe yer olmamıştır.

Kapitalizmin bir yandan kâr için daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretmek üzere çeşitli ve yeni teknik araç ve yöntemlere gereksinim duyarken diğer yandan yığınsal yoksunluk ve yoksulluk yarattığını; ve fakat ücretli emek gücüne ihtiyacının onu çoğalan sayıda emekçiyi proletere dönüştürmeye zorunlu kıldığını; ve bu gelişmenin uzlaşmaz karşıtlık içinde ve belli bir aşamada onun, “mezar kazıcısı” proletaryanın devrimci girişkenliğiyle tasfiyeye götürdüğünü, Marksist ‘külliyat’tan haberli herkes, bilinçli bir inkarcı ya da burjuvazinin “organik aydını” safından bir yalancı değilse, inkar edemez.

Kapitalizmin krizlerden “bağımsız” olduğunu söylemesi için ise kişinin, Bookchin gibi, kapitalizmin hala ‘ayakta duruyor’ olmasına bakarak, onun temel çelişkilerinin yıkıcılığını görmezden gelen biri olması gerekir. Bookchin, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmelerin tek yanlı ve kapitalizm-kapitalist emperyalizm lehine bir yorumu üzerinden, kapitalizmin “savaştan benzeri görülmemiş bir esneklikle güç kazanarak” çıktığını ve “toplum üzerindeki denetimini benzeri görülmemiş bir şekilde” sıkılaştırdığını söyler, ve buradan da “Marx’ın bütün kuramsal külliyatının doğruluğunu ortadan kaldırma” durumunun doğduğu sonucuna varırken; bunu, “yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratarak” (ekolojik çıkar); “uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak” (üretim ilişkileriyle üretici güçlerin uyumlu devamı ve giderek proletaryasızlaşma); ve krizlerle başa çıkma güç ve olanaklarının geçmiş 150 yıldan daha fazla olmasıyla “içsel çöküş iliizyonunu boşa çıkaracak” bir düzeye yükselen kapitalizmin başarılı gerçekliği hanesine yazıyor.

Kapitalizme dair Bookchin’in gördüğü en önemli, temel ve belirleyici sorun, onun “ekolojik krize yol açması”dır.¹⁹

Bu analiz, tespit ve öngörü kolaylıkla görülebileceği gibi sınıf formasyonlarını yok sayar ve tüm toplum kesimlerinin “ortak çıkarları”nı esas alır. Sınıflı toplumlarda herkes için ortak çıkardan sözedilmesi artık neredeyse hava, güneş ve su gibi doğal kaynaklardan yararlanma üzerinden dahi mümkün değilken, hepimizin nefes alıyor, su içiyor ve kullanıyor ve gün ışığından yararlanıyor olmasından hareketle “ekolojik çıkar ortaklığı” rüyası görmemizi salık veren Bookchinist teori, doğal yaşam kaynaklarından yararlanmanın “doğal koşulları”nın kapitalist uluslararası tekeller tarafından yağmalanması, mülk edinilmesi ve tahrip edilmesinden en fazla mağdur olanların işçi ve emekçiler olduğunu dahi görmezden geliyor.

Gerçek o ki, bu doğal kaynaklardan yararlanma olanağı artık giderek artan şekilde paranın gücüne bağlanmıştır. Bookchinist teorinin ileri sürdüğü üzere “ekolojik temelli çıkar ortaklığı”nın “radikal bir toplumsal değişimi”, bu sorunun çözümünü sağlamak üzere gerçekleştirebileceği görüşü ya da beklentisi, ideoloğun, insanın insana tahakkümü ile insanın doğaya ilişkisinin tahakkümcü olması yönündeki görüşü açısından da sorunludur.

Buraya kadar işaret edilen bağlamları üzerinden, ve Bookchinist mekanik mantık yürütmeye göre söylenirse; rekabet ve krizlerin kapitalizme içkin oldukları reddedilirse, bunların kapitalizmin kendisi için tahrip güçleri oldukları da görmezden gelinir. Proletarya ve emekçilerin yaşamında yol açtığı tahribat ve yıkım bir yana, büyüklerin küçükleri piyasadan silme, yok etme ve yutmaları şeklindeki tahribat da görmezden gelinir.

“Kendi kendini tahrip etme” ile kendiliğinden “yıkıma-ölüme gitme” arasında mekanik bir bağ kurulur ve hala yaşayan bir “gerçeklik olması”ndan hareketle onun tarihsel olarak ve içerdiği çelişkileri tarafından çöküşe ve yerini bir başka toplumsal sisteme bırakmaya mahkum kılınması gerçeği yadsınarak Marx’ın kuramının “sonu geldi!” diye sayıklamaya başlanır. Murray Bookchin’in teorisi bunun parlak bir örneğini oluşturuyor!

Bookchin tarafından “içsel çöküş” şeklinde kavramlaştırılan ve kapitalizmin hala sürüyor olması gibi sözüm ona çok güçlü bir kanıt eşliğinde Marx’ın kuramına karşı kullanılan argüman ilkin yukarıda andığımız ünlü Önsöz’deki iktisadi-tarihsel bağlamı ve ikinci olarak kapitalizmin krizlere mahkum olduğu yönündeki tespitleri dayanak ediniyor. “İçsel çöküş” argümanı etrafında geliştirilen Bookchinist söylem herşeyden önce, Marksizmin kendiliğindenciliğine dair uydurma bir yakıştırmadan ibarettir, ve Marksist-Leninist kuramın deformasyona tabi tutulması üzerinden geliştirilmiştir.

“KRİZSİZ KAPİTALİZM” RİVAYETİ VE KAPİTALİZM GERÇEKLİĞİ

“Marksizmin inandığının aksine kapitalizm çökmüyor”²⁰ diyor Bookchin, ve devam ediyor: “Kapitalizm yaklaşık yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsızdır. Ne de gelecekte Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler vardır. Kapitalizm, muhtemelen yeni bir toplum için genel bir çıkar yaratacak, uzun dönemli bir ekonomik çöküşün içsel kaynaklarından uzak, krizlerle başa çıkma konusunda geçmiş elli yıldan ve ‘tarihsel egemenlik’ dönemi olarak anılan geçmiş yüz yıldan çok daha başarılıdır.(…) Kapitalizmin gelişiminin kendi var oluşu ile çelişmesinden dolayı ‘içsel’ bir çöküşe uğrayacağı umuduyla yaşamak, günümüz koşullarında bir illüzyondur. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, kapitalizmin radikal bir toplumsal değişim yolunda genel bir insani çıkar oluşturacak bir krizin –ekolojik bir krizin– dışsal koşullarını yarattığına dair dramatik işaretler vardır.”²¹

“Marks’ın göçüp gitmiş ekonomik zorunluluğunun yerine geçerli bir ikame, yani ekolojik bir zorunluluk sunmaya” çalıştığını belirten Bookchin’e göre; “kapitalizm son elli yıl içerisinde tüm tarihi boyunca olduğundan çok daha kuvvetli ve sağlam olduğunu ispatlamış”; “(En çarpıcı özelliği olan) metalaşma yalnızca tüm dünyaya yayılmakla kalmamış, aynı zamanda dünyaya piyasa ekonomisinin doğası itibariyle istikrarsız olduğunu hatırlatan, adı çıkmış ‘periyodik krizler’inin ve ‘iş çevrimleri’nin yeniden ortaya çıkmasını da engellemiştir.”

O bir kez daha ve bıkmaksızın yineleyerek “Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine, kapitalizmin teknolojinin gelişimi önünde bir engel haline geleceği varsayımının –Marks’ın ‘can çekişen’ toplumunun bir başka göze çarpan özelliği– saçma olduğu ispatlanmıştır.” kehanetinde bulunur!²²

Boockhin’e göre, Marx’ın kapitalizm analizlerine bağlı olarak geliştirdiği devrimci teori, kapitalizmin üretim ilişkileri-üretici güçler; burjuvazi-proletarya çelişkisi temelinde ve krizlerden kaçınamazlığı nedeniyle çöküşe mahkum olması varsayımına dayanıyordu; ancak, kapitalist gelişmenin seyri bunun böyle olmadığını açıklığa kavuşturarak (!) Marx ve Marksizm-Leninizmin “yanılgısını” gösterdi ve Marksist kuramın “geçersizliğini kanıtlamış” oldu!

Kapitalizmin “hala büyüyerek yoluna devam edebiliyor olması”nı Marx’ın toplum ve kapitalizm analizlerinin “geçersizliği”ne kanıt göstermek Bookchin “çapı”nda biri için, onun toplumlar tarihinin kaba ve yüzeysel bir görüş açısından irdelenmesinin ve kapitalist toplumsal sistemin olgusal gerçekliklerini mekanist bir tek yanlı yoruma tabi tutmasının göstergesi sayılır.

Bookchin’in görüşü teorik derinlikten yoksun, pratik kanıtlarıyla da inandırıcılıktan uzaktır. 2007-2008 Krizi’ni görme olanağı olmayan Bookchin, iki büyük dünya savaşı arası dönemi değerlendirirken ikinci büyük savaşın uluslararası alandaki iktisadi gelişmeler ile ilişkisini, kapitalizmin kriziyle bağlantısını ya kopararak ya da önemli saymayarak ele alır ve 70’li-90’lı yıllarda çeşitli ülkelerde ortaya çıkan krizleri “kriz” saymamasıyla dikkat çeker!²³

Konjönktürel gelişmelerin bazı olgularını öne çıkararak “krizsiz kapitalizm” spekülasyonu için malzeme oluştururken, kapitalizmi, iktisadi sistem olarak “tarihteki en istikrarsız ekonomilerden biri” sayar ve aynı nedenle de “her daim tahmin edilemez bir hali” olabileceğini söylemekten kaçınmaz ve fakat buna rağmen o, kapitalizmin “yarım yüzyıldır ‘kronik krizler’den bağımsız” olduğu iddiasını sürdürerek bu görüşünü geleceğe de geçerli gösteren bir kahin örneği verir ve “Büyük Bunalım ile karşılaştırılabilecek önceden tahmin edilebilir bir krize dair işaretler”in olmadığını söylemekten kaçınmaz.

Bookchin’in iddiası dayanaksızlığı bir yana, geleceğe ilişkin kahince varsayımıyla da toplumsal iktisadi gelişme yasalarıyla aykırılık gösterir ve teorileştirilecek bir “öngörü” olarak savunulması mümkün degildir. “Önceden tahmin edilebilir bir kriz”in büyük bunalım ile karşılaştırılabilecek özellikler gösterip gösteremeyeceği, görüşlerinin tutarlılığı ve isabeti üzerine duyarlı herhangi bir yazar, iktisatçı ya da ideolog tarafından ileri sürülebilir, “akla uygun” bir iddia olamaz.

2007-2008 Krizi örneğin, neredeyse tüm ciddi burjuva iktisatçıları tarafından 1929 Büyük Bunalımıyla kıyaslandı; hatta ondan daha fazla etkili olduğunu söyleyenler çıktı. Bookchin o krizi görme olanağı bulamadı (2006’da öldü), ama yukarıdaki satırları yazdığı tarihin Aralık 2002 olduğu düşünüldüğünde, ileri sürdüğü üzere güçlü ve tutarlı bir öngörüye sahip olmadığını da göstermiş oldu. İdeoloğa bir konuda hak verilebilir, evet kapitalizmin “her daim tahmin edilemez bir hali” vardır; ve o sadece krizlere mahkum değil, yıkılmaya da zorunludur!

Murray Bookchin’in kriz “tahlili” ya da görüşü, krizlerin sosyal sınıf hareketleri ve sınıf mücadeleleri ile ilişkisini gözardı eden bir anlayışın ürünü ve göstergesi olmakla kalmaz; kapitalist emperyalist sistemin tasfiyesi/yıkılmasına yönelik proleter ve emekçi mücadelesinin gelişmesinin belli bir düzeyinde, eskisi gibi yönetilmek istemeyen ve burjuvazi tarafından da eskisi gibi yönetilemez olan sömürülen ve ezilen kitlelerin baskısıyla karşılaşmasının yıkıcı bir kriz etkeni ve delili olmasını da gözardı eder, ya da “tahlil” dışı tutar.

Bookchin bu anlayışının sonucu olarak devrimci mücadelenin uluslararası alanda yüksek bir düzeyde sürdüğü; Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde devrimci durumun oluştuğu ve devrimlerin beklendiği bir dönemde “emperyalist kapitalizmin çürümesi ve çöküşe gitmesi” söyleminin “dayanaksız bir söylem” olmadığını ya anlayamamış ya da anlamak istememiştir!

O, Ekim Devrimi’nin yarattığı yeni uluslararası durumun farkında; ve Almanya, Macaristan ve Avusturya’daki devrimci ayaklanmaların, Doğu Avrupa’daki halk devrimlerinin, Amerika kıtasındaki gelişmelerin bilgisine sahip olmasına rağmen; bu gelişmelerin sonucunda ve devamında dünya kapıtalizminin hemen ve çok kısa zamanda çöküp yıkılacağı beklentisinde olduğu ve bunu da göremediği için; tüm bu gelişmelerin devrimci anlamını tek yanlı bir azımsamayla yorumlama yolunu seçmiştir.

Onun itirazlarının başlıca açmazı, kapitalizm-kapitalist emperyalizm gerçekliğinden kopukluğudur. Başlı başına ayrı bir tartışma konusu olmak üzere Bookchin’in bu gerekçe ve itirazı, onun söylemine bakılırsa, savaş öncesi ve iki savaş arası zamanda “klasik devrimci öngörülerin büyük kısmını paradoksal kılan şey” bırakalım gelişmiş ve “can çekişen” bir kapitalizm olması, kapitalizmin henüz “olgun” bir dönemine dahi girmemiş olmasıdır!

Tekellerin ortaya çıktığı on dokuzuncu yüzyıl sonları ve yirminci yüzyılın ilk döneminin somut gelişmelerinin ve Engels’in işaret edip Lenin’in özel bir irdelemeyle ele aldığı emperyalizm dönemi olgularının bu sözüm ona henüz olgunlaşmamış hallerinden hareketle Boockhin, toplumsal gelişmenin uluslararası yönelişinin göstergelerini “geriye çekme”ye çalışırken, “çöküş” ve “can çekişme” kavramlarının kullanımına yol açan nesnel gelişmelerden kopararak bu kavramlaştırmaları da çarpıtmaktadır.

Şöyle ki; Marksist-Leninist kuramda ve başlıca Marksist teorisyenlerin makalelerinde, kapitalizmin bir kriz sonucu –o isterse en ağır olanlarından olsun– kendiliğinden yıkılacağını ve yerini yeni bir toplumsal sisteme terkedeceğini ileri süren ya da çağrıştıran her hangi belirleme ve ya öndeyiş yoktur. Kapitalizmin tarih sahnesinden tasfiyesini sınıf mücadelesi ile ilişkilendirmeyen görüş veya teoriler, reformist-liberal bir ‘düzlem’de kalmaya mahkumdurlar.

Proletarya öncülüğünde ve kapitalizm tarafından çeşitli biçimlerde baskılanıp sömürülen emekçi kitlelerinin devrimci mücadelesi olmaksızın kapitalizmin krizlerinin onu kendiliğinden yıkıma götürmesi olanaklı olmayacağı gibi, yeni bir toplumsal sistemin kuruluşu da söz konusu olmayacaktır. Atlatılmış her krizin daha ağır olanlarını davet eder şekilde atlatılmış olması, krizin yıkıcı etkisini ortadan kaldırmaz. Ancak, bu yıkıcı-tahrip edici etki, burjuvazi tarafından krizin tüm ağır yükleri halkın sırtına yıkılarak, atlatılabilir.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da ve konuyu irdeledikleri diğer eserlerinde krizin aşılabilirliğinin mümkün ve çeşitli etkenlere bağlı olarak gerçekleştiğini işaret etmişlerdi. Buna, pratikte görülen bir çok örnek gösterilebilir.

Bookchin, kapitalist gelişmenin boyutlarına bakarak onun yıkılamazlığına iman etmiş gibidir, ve kapitalist “büyüme” ile krizler arasındaki ilişkiyi büyüme yönünde ve krizlerle “başa çıkma” ya da hatta krizsizlik iddiasını desteklemek üzere mutlaklaştırmıştır. Onun kapitalizme ilişkin görüşü kendi mantığı çerçevesinde ileriye götürüldüğünde söylenecek olan şudur: kapitalizm muazzam bir gelişme gösterdiğine; dünyanın her tarafına dal budak saldığına göre, onun iç çelişkileri tarafından ve bu çelişkilerin harekete geçirdiği kuvvetler eliyle yıkıma mahkumiyeti olanaksızlaşmış; krize saplanmasına neden olan iktisadi olgular da burjuvazi yararına bir yönelişe girerek etkisizleşmiştir!

Bookchinist mantığa göre, yığınsal yoksulluk ve ihtiyaçlarını karşılayamama ile kapitalist aşırı üretim arasındaki çelişkinin bir kriz etkeni olması mümkün olmaktan çıkmıştır. Çıkmıştır, çünkü işçiler dahil neredeyse herkes “mülk sahibi” olmuş, ve bu yeni durumda geriye yalnızca ekolojik, etnik ve cinsiyet sorunları kalmıştır. Ancak bunların tümünün çözümü de artık bütün sınıf ve kesimlerin “ortak çıkarı”nı ifade eden “ekolojik sorunun çözümü”ne tabi hale gelmiştir.

Gerçek durumun böyle olmadığı, kapitalizmin bırakalım Bookchin’in ileri sürdüğü üzere elli yıl gibi nispeten uzun bir sürede, daha sık aralıklarla krizlere saplandığını, yukarıdaki örneklerden de biliyoruz. Peki kapitalizm neden krizlere mahkum ya da krizlerle maluldür? Tek cümleyle söylenecek olursa; üretim yığınların gereksinmelerinin karşılanmasını esas almadığı ve kâr için üretim olarak gerçekleştirildiği için; daha fazla kâr için daha çok artıdeğer üretmek zorundaki kapitalistlerin rekabet koşullarında kaçınmaları olanaksız olan aşırı üretim ve meta yığılmasıyla yığınların yoksunluk ve yoksulluğunu bir arada üretmekten kaçınamadığı çelişkisi nedeniyle!

Marksist kriz teorisine Bookchinist itirazın bir diğer önemli noktası, “kâr oranındaki düşüş eğilimi yasası”yla kriz arasında kurulan ilişki üzerinedir. Kâr onarındaki düşüş eğilimi üzerine ciddiye alınır bir irdelemeye girişmemesine rağmen Bookchin, bu yasanın kriz etmeni olarak işlevinden söz edilmesini yadsımaktan da kaçınmaz.

Marx, kâr oranının düşme eğilimi yasasını ele aldığı Kapital’in Üçüncü Cildi’nin ilgili bölümünde, “Üretimin Genişlemesi İle Artı-Değer Üretimi Arasındaki Çatışma” arabaşlığı altında şunları belirtir:

“Emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişme, kendisini iki şekilde ortaya koyar: birincisi, üretilmiş bulunan üretici güçlerin büyüklüğü ile, yeni üretimin yürütüldüğü üretim koşullarının değeri ve kitlesi ile, birikmiş bulunan üretken sermayenin mutlak büyüklüğü ile; ikincisi toplam sermayenin ücretlere yatırılan kısmının nispi küçüklüğü ile, yani belli büyüklükte bir sermayenin yeniden üretim ve kendisini genişletmesi, kitle üretimi için gerekli canlı emeğin nispi küçüklüğü ile. Bu aynı zamanda sermayenin yoğunlaşması demektir.

“Kullanılan emek-gücü bakımından, üretkenlikteki gelişme, kendisini gene iki şekilde ortaya koyar: birincisi, artı-emeğin artması ile, yani emek gücünün yeniden üretimi için gereken, gerekli emek-zamanındaki azalma ile. İkincisi, belli büyüklükte bir sermayeyi harekete geçirmek üzere, genellikle kullanılan emek gücü miktarında (işçi sayısında) azalma ile.

“Bu iki hareket yalnız elele gitmekle kalmaz, karşılıklı olarak birbirlerini etkiler ve aynı yasanın kendisini ifade ettiği görüngülerdir. Ne var ki bunlar, kâr oranını zıt yollarda etkilerler…”²⁴

Bookchinist reddediş toptancıdır; sermayenin genişleyen yeniden üretiminin sorunlarına eğilim göstermez, kestirmeden “sonuç” bildirir; kriz çöküş nedeni olamaz, aşılır ve hatta yoktur! Daha da önemlisi “görülebilir bir uzun gelecek açısından da görünmez”dir!

Böyle midir, bakalım: Sermaye için, karşılığı ödenmeyen emeğe el koyarak artı-değer kitlesini çoğaltmak asıl faaliyet nedenidir. Bunu gerçekleştirmesi ama somutta, ancak üretilen artıdeğerin içinde nesneleştiği metaların pazarda tüketilmesi aracıyla mümkün olur. Bu, genişleyen yeniden üretimin koşuludur. “Çevrim”sel hareketin “sırrı”, artıdeğerin kapitalistin şahsi harcamalarına ayrılan ve değişmeyen sermayeye eklenen kesimi dahil olmak üzere değişmeyen ve değişen sermayenin “değerini yerine koyması” ve ürünün satılması ile sürecin yinelenmesindedir.

İleri teknoloji kullanımı ve makinenin yetkinleştirilmesi aracıyla emek üretkenliğinin artması, aynı emek gücünün birim zamanda üreteceği meta miktarının, öyleyse değişmeyen sermaye miktarının artmasını sağlar. Sermayenin organik bileşimi yükselirken, değişen sermayenin azalması uzun vadede kâr oranını düşürücü bir etki yaratır. Ne ki, kapitalist üretimde kârlılık oranı büyük önem taşır ve bunun düşme eğilimi, sürecin bir krize doğru evrilmesini tetikler.

Kâr oranının düşme eğilimi yasası, “çalıştırılan canlı emek kitlesi”nin, “harekete geçirdiği maddeleşmiş emek kitlesine, yani üretken biçimde tüketilen üretim araçları kitlesine kıyasla sürekli bir azalma göstermesi”yle bağlıdır. Kâr oranı çünkü, artıdeğerin/artıdeğer kitlesinin toplam sermaye değerine oranıyla eşit ve bağlıdır. Bundandır ki, sermayenin harekete geçirdiği canlı emekçi sayısı, yani emeğin mutlak kitlesi, öyleyse sermaye tarafından emilen artı-emeğin (artı emek zamanı-artı değer) mutlak kitlesi, “ve dolayısıyla ürettiği kârın mutlak kitlesi”nin artmasına rağmen, kâr oranındaki düşme eğilimi devam edebilir.

Ne var ki, bu yasanın işlerliği, yani kâr oranındaki düşüş eğilimi bir eğilimi ifade eder. Marx’ı, bu yasaya işaret ettiği için sözüm ona yanlışlayanların açmazlarından biri de bu eğilimi “her an’a şamil” mutlaklaştırmalarıdır. Oysa Marx, yasanın yalnızca bir eğilimi ifade ettiğini ve belirli gelişmelere bağlı olarak uzun vadede etkili olduğunu analizine ekleme ihtiyacı duymuş; “zıt yönde etkiler” (üçüncü cilt on dördüncü bölüm) başlığı altında yasanın bu belirli engellerinin yavaşlatıcı rolünü irdelemiştir.

Buna göre, kâr oranın düşme eğilimi yasası, zıt yönde etkide bulunan gelişmelerin baskısı altındadır, ve buna bağlı olarak ancak bir süreç içinde etkili olur. Bunlar, Marx tarafından, emek gücünün sömürü yoğunluğu, ücretlerin emek-gücünün kendi değerinin altına düşmesi, makine türünden değişmeyen sermaye bileşenlerinin ucuzlaması, nispî aşırı-nüfus ve dış ticaretin sağladığı olanaklar olarak belirtilmiştir. Buradan hareketle Marx, yasanın “yalnızca bir eğilim olarak” işlediğini belirterek, “ancak, bazı koşullar altında ve uzun süren dönemlerden sonra etkileri göze çarpar hale gelmektedir” diye yazar.²⁵

Kâr oranının düşme eğilimi, toplam emek kitlesinde mutlak bir büyümeyi, dolayısıyla artı değer kitlesinde mutlak bir büyümeyi dışlamaz. Genel kâr oranındaki düşme diğer yandan, kârın mutlak kitlesindeki büyümeyle karşıtlık oluşturmaz. Kapitalist üretim koşullarında geçici dalgalanmalar bir yana bırakılırsa, bu durum genellik gösterir.

Kapitalist ‘girişimci’nin emek üretkenliğinde artış sağlayan ileri teknoloji uygulanması ve üretim ve işin daha verimli yeni örgütlenmesiyle hedeflediği, canlı emek sömürüsünü artırmaktır. Kapitalistler ya canlı emek kitlesini düşürecek ve birim zamandaki üretkenliği artıracak yeni tekniklerin uygulanmasına girişecek ya da emekyoğun işlere yönelerek canlı emek kitlesini artıracaklardır. Sermaye eğer piyasada kalacaksa, başka seçeneği yoktur. Daha büyük yatırım gereksinimi, rekabetin yol açtığı pazardan silinme riski ve iflaslar bu sürecin sonuçları arasındadır.

Ne var ki, emek üretkenliğindeki artış, değişen sermayenin, yani işgücünün yeniden üretimi için gerekli emek zamanın azaltılması; buna karşı değişmeyen sermaye miktarının büyütülmesi için olanakları genişletir ve bunu sağlarken, bağlı olarak daha az işçinin çalıştırılması sonucunda işçilerin bir bölümünün “fazlalık” haline gelmesine; nispi artı nüfus olarak açığa çıkmasına da yol açar.

Bu demek oluyor ki, özellikle ileri düzeyde gelişmiş kapitalist ülkelerde ve bazı sanayi kollarında emek verimliliğini yükselten ileri teknoloji destekli yatırımlarla birlikte, daha az sayıdaki işçiyle daha fazla üretim ve artı değer üretiminin gerçekleştirilmesi olanağı, Marx’ın 1850’lerde işaret ettiği üzere kapitalizmin bir olanağıdır ama, bu yola giren kapitalizm, onu iflah etmeyen krizlerle ve toplumsal-siyasal koşullarının olgunlaşması durumunda da devrimlerle alt üst olmaktan kurtulamaz.

Ancak, sürecin ilerlemesi düz çizgisel değildir. “Bir yandan emek süresinin minimuma indirgenmesi için bastıran, öte yandan emek süresini zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeden sermaye, süregiden çelişkinin ta kendisidir. Sermaye zorunlu emeğe harcanan süreyi azaltır, ama sadece fazlalık emeğe harcanan süreyi artırabilmek üzere azaltır; dolayısıyla fazlalık emeği, giderek artan bir ölçüde, zorunlu emeğin koşulu -ölüm kalım meselesi-haline getirir.” (Grundrisse)

Kâr oranı, emek üretkenliğinin düşmesi ile değil daha çok yükselmesiyle bağlı olarak düşmektedir. “Artı değer oranındaki yükselme de, kâr oranındaki düşme de emeğin büyüyen üretkenliğinin kapitalizm altında ifadesini bulan özgül biçimlerden başka bir şey değildir.”²⁶

Kâr oranı düşme eğilimine girmesine rağmen, “sermayenin harekete geçirdiği emeğin mutlak kitlesi ve bu nedenle emmiş olduğu artı-emeğin mutlak kitlesi ve dolayısıyla ürettiği kârın mutlak kitlesi sonuçta artabilir.” Marx, bu durumun yalnızca “olabilir”lik olarak görülmeyip “kapitalist üretim esasına göre, geçici dalgalanmalar dışında, böyle olmak zorunda” olduğunu belirtir.

Değişmeyen sermayenin büyümesi-artırılması şeklindeki “üretim hedefi” ya da diyelim “ilkesi” bütün kapitalistleri bağlar. Rekabet, üretilen malın pazarda satılması olmaksızın sermayesini artıramayacak ve genişleyen yeniden üretim sürecini başlatamayacak olan kapitalistleri, onlar yenilgiyi kabullenerek pazardan silinmeyi göze almayacaklarsa eğer, yeni üretim teknikleri geliştirmeye; makinenin yetkinleşmesi için ek harcamalar yapmaya mecbur bırakır. Ancak bu “önlemler” kapitalist açmazı ortadan kaldırmaz.

Rekabet daha da keskinleşir. Daha ileri teknikle üretenler pazarda daha avantajlı bir duruma gelmelerine, toplumsal artıdeğerin dağılımında ilk anda avantaj sağlamalarına rağmen, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, bu avantajı sürdürülemez hale getirir. Yeniden öne çıkmak ve pazarda daha büyük pay sahibi olmak için ya yeni teknik uygulamalar ve araçlar geliştirilecek ya da rakiplerin gerisine düşürülerek sermaye ve servet kaybına boyun eğilecektir.

İleri teknoloji kullanımı diğer yandan, belirli koşullarda onu kullananı da vurma potansiyeli gösteren bir “silah”tır. İleri teknoloji kullanan kapitalist(ler), ürünlerini toplumsal gerekli emek zamanının altında üreterek elde ettikleri avantajı kaybetmemek için bunu sürdürmek zorunluluğuyla yüz yüze gelirlerken, diğerleri de ileri teknoloji kullanımına yönelerek rekabette geri kalmamaya çalışırlar.

İleri teknolojiyle üretilen belli bir meta ile kıyaslandığında geri ya da görece geri teknolojiyle üretilen aynı ürünün değeri, o daha fazla emek değer içerdiği için pazarda daha yüksek olarak gerçekleşmelidir; ancak bu böyle olmaz; tersine piyasadan silinmek istemiyorsa eğer, daha geri tekniklerle üretilen ve aynı nedenle daha fazlaya mal olan ürün, yüksek teknolojili üretimin ucuz ürünleri karşısında, onun ortalama toplumsal değerin altında gerçekleşen fiyatından satılmak gibi bir açmazla yüz yüze kalır.

Ürününü, yüksek teknolojili üretim yapan kapitalistin fiyatından satması durumunda dahi, kendisi daha pahalıya malettiği için, elde edeceği artıdeğerin bir bölümünü ileri teknoloji ile üretim yapanlara kaptırır. Sonuç bazılarının iflasıdır. “Ölmemek” için, evet “büyümek” şarttır; değişmeyen sermaye büyümeli, bunun koşulu olarak emek sömürüsü artmalıdır.

Kapitalist kriz olgusuna karşı ve krizsizlik iddiası için kullanılan argümanlardan biri de tekellerin hakimiyeti koşullarında bankaların ve banka sermayesinin kazandığı muazzam etki alanıyla birlikte büyüyen ve genişleyen finansal olanaklar üzerinedir. Bu argüman etrafında sürdürülen söylem, sermayenin her tür ve biçiminin emek gücü sömürüsüyle ilişkisini gözden kaçırır.

Oysa, sermayenin genişleyen yeniden üretiminin tüm “sırrı” artıdeğer üretimindedir ve artı değerin üretildiği yer üretim sektörüdür. Üretilen toplam toplumsal artıdeğer kâr, faiz ve rant şeklinde bölüşülerek kapitalist ekonominin tümünü finanse etmekte ve beslemektedir. Bankalar ve sigorta şirketleri dahil üretim dışı tüm sektörlerin ‘çekip çevirdikleri’ sermayenin kaynağı, toplumsal üretken emeğin sömürülmesinden sağlanan toplam toplumsal artıdeğerdir.

Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin içiçe geçtiği tekeller döneminde bu para sermayenin devasa büyüklüğe ulaştığı ve spekülatif işlemler üzerinden büyük rant geliri sağlayabildiği doğrudur. Sayısal olarak her zaman belirlenebilir birkaç büyük bankanın ve uluslararası işlem hacmi büyük sigorta şirketlerinin ellerinde çok büyük miktarda para sermaye biriktiği de doğrudur. Bunlar belirli miktarda sermaye üstünden küçük sermayelerin kullanımını gerçekleştirerek devasa büyüklükte parayı çekip-çevirerek yüksek tutarda faiz geliri sağlayabilmektedirler.

Ne ki bu gelir gerçekte sanayici kapitaliste verilen kredi, borç karşılığı ve yine küçük üretici, küçük işletmeci, işçi ve diğer emekçi kesimler krediler (örnek konut kredisi) aracılığıyla borçlandırılarak edinilen bir gelir olup kaynağı yaratılmış olan toplam artı değerdir.

Buradan şu çıkar: ‘finansal sermayenin büyümesi’ ve banka sermayesiyle sanayi sermayesinin birleşmesi demek olan mali sermayenin hakimiyetinin güç kazanmış olması, bu sektörde patlak veren bir krizin bazı diğer etkenlerle birleşerek tüm ekonomiyi krize sokması; onun devasa büyüklüğüne rağmen mümkün olabilmektedir. Bu hatta, krizlerin etkisini artıran bir işlev de görebilir.

Bazı dönemlerde uygulanan ekonomi politikalara da bağlı olarak, üretim sektörünün kârlılığının finans kârının gerisinde kalması;²⁷ ve finansal faaliyetlerde artış ve yoğunlaşma görülmesine karşın, bu durumun mutlak şekilde ve hep böyle devamı, artı değer sömürüsünün gerçekleştiği asıl alanın üretim alanı olması nedenli olarak mümkün olmaz.

Kapitalist iktisadi sistemin kağıt oyunları, bono-hisse senedi-tahvil alım satımıyla yürüyebileceği yönündeki saplantılı görüşlerin açmazı, bütün bu işlemlerin toplumsal artı değerin elde edilmesi üzerinden bir bölüşmeye ilişkin olduklarının görülmemesi ya da görülmek istenmemesidir.

Gerçekte olan ise şudur: hemen tüm büyük uluslararası tekel grupları ya sanayi ve bankacılığı bir arada yürütmekte ya da bankalar topladıkları ve küçük bir yüzde payı üstünden çekip-çevirdikleri muazzam para sermayeyi sanayicilere borç, kredi vb. karşılığı vererek üretime yönelik kullanılmasında rol oynamaktadırlar. Böylece, “spekülatif sermaye” diye tanımlanan sermayenin –onu ellerinde tutanların lüks yaşamları için kullandıkları faiz ve rantın da kaynağını yinelemek üzere– eninde sonunda sanayi yatırımlarıyla ilişkili olması kaçınılmaz olmaktadır.²⁸

Buraya kadar söylenenlerden şöyle bir sonuç çıkarılabilir: daha fazla kâr için daha ileri teknoloji kullanımı ve emek üretkenliğinin artırılması ile kâr oranının düşme eğilimi arasındaki tersine ilişki, kapitalist üretimin bir ‘kısır döngü’süne işaret ediyor.

Bu ‘tersine’ ilişkinin bir sonucu olarak emek sömürüsünü artırmanın araçları “daha yüksek bir üretim tarzının maddi gerekleri”nin yaratılmasının araçlarına dönüşürler. Bilimsel-teknik ilerleme, sermaye için yarattığı olanaklara rağmen, sermaye birikiminin asıl temelini giderek artan şekilde tehdit ederek onun yükü haline gelir. Aynı nedenle, bir çok teknolojik bilgi ve yeni buluş tekelci patent hakkı örtüsü altında yıllarca elde tutulduğu halde, üretimde uygulanması ancak rekabete bağlı olarak gerçekleşir.

Marks’ın deyişiyle bu, sermayenin “hareket halindeki çelişki” oluş haliyle ilişkilidir. O, “Çünkü bir yandan, emek zamanını en aza indirmek için bastırırken, öte yandan emek zamanını zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeder.” Artı emek zamanını büyütmek üzere gerekli emek zamanını küçülterek “giderek büyüyen ölçekte, gerekli emeğin bir koşulu (bir ölüm-kalım meselesi) haline getirir.” (Grundrisse)

Kapitalizm bu yapısal/bünyesel çelişkileri nedeniyle krizlere saplanmaktan kurtulamaz. Esas ve temel özelliğinin kâr amaçlı üretim olması, onu daha çok kâr için canlı emek gücünün daha yoğun ve daha fazla sömürülmesini sağlayacak yöntemlere ve daha fazla üretime zorunlu kılarken, bunun sonucu aşırı üretim ve yığınların yoksulluğu olmakta; –ücretlerin (değişen sermaye) düşmesinin sonuçlarından biri de budur– bu da krizlere yol açmaktadır.

Bilimsel teknik gelişme kapitalistlere, belirli bir planlama, rezerv ve talep tespiti yapma olanağı sağlasa dahi, kâr için durmaksızın üretim zorunluluğu ve rekabet nedeniyle kapitalist pazar ilişkilerinin merkezi planlanmasının olanaksızlığı üretim anarşişini; aşırı üretimi ve buna dayalı krizleri önleyememektedir.

Kapitalizm, onu krizsiz, çöküşsüz, sınırsız bir sistem olarak görmek ve göstermek isteyenlerin aksine, “ancak, üretimin maddi gereksinmelerinin gelişmesinde, belirli bir sınırlı döneme tekabül eden tarihsel bir üretim tarzı” olarak varlık gösterir. Sermaye, Marx’ın deyişiyle “toplumun üretici güçlerinin gelişiminde zorunlu bir ilişki”dir. Ne var ki, o, bu özelliğini, gelişmesinin belli bir aşamasında üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önünde engel haline gelmesiyle kaybetmeye de mahkumdur.

Bu demektir ki, sermaye birikimi için zorunlu koşullar, onun tarih sahnesinden silinmesi için gerekli maddi koşul ve güçlerin oluşumunun faili olma işlevini de görürler. “Toplumsal emeğin üretici güçlerindeki gelişme, sermayenin tarihsel işlevi ve varoluş nedenidir. İşte bu şekildedir ki, o, farkında olmadan, daha yüksek bir üretim tarzının maddi gereksinmelerini yaratır.”²⁹

Bookchin, kapitalist kirizlerin sistemi mutlak çöküşe götüreceği ve krizlerin aşılamaz oldukları şeklindeki bir yorumun Marksist kriz analiziyle herhangi ortak bir yanının bulunmadığını biliyor olmalıdır. Yakın tarihin de tanıklık ettiği üzere kapitalist krizler, onların ağır yüklerinin aktarıldığı işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin yetersiz kaldığı koşullarda ve devletlerin geliştirdikleri çeşitli önlemler (batıkları kurtarmaya yönelik kaynak aktarmalar, yükün emekçilere aktarılmasını sağlayan ek fiyat artırmalar ya da meta fiyatlarının bir süreliğine düşürülmesi vb. gibi) aracıyla ve üretici güçlerin bir bölümünün tahribi pahasına aşılabilmektedir.

1945-60 döneminin savaş sonrası koşullarında yıkılan ve çok büyük oranda tahrip edilen ülkelerin “yeniden inşaası”yla sağlanan büyümenin yanısıra, Sovyetler Birliği’nin, sosyalizmin tasfiyesi sonucu kapitalist dünya pazarına yeniden dahil olmasıyla birlikte genişleyen pazar olanağının bir süreliğine de olsa kapitalistlerin “önünü açtığı” da doğrudur. Ancak buradan hareketle, Bookchin’i ve onun “krizsiz kapitalizm” tezini doğrulayacak sonuçlar çıkarmak mümkün değildir.

Eşitsiz gelişme ve bağımlılık ilişkilerine bağlı olarak krizler kimi zaman herhangi ülke ya da bölge ile sınırlı kalırlarken (1994 Meksika, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 1994-1998-2001 Türkiye krizleri, 2001-2002 Arjantin’deki kriz bu örnekler arasındadır) bazen de uluslararası ölçekte etkili olabilen daha kapsamlı ve büyük kriz halinde ortaya çıkabilmektedirler.

2007-2008’deki “global büyük kriz” ikincisine somut örnekler arasındadır. Kapitalist aşırı üretim ve yığınların yoksullukları arasındaki çelişkinin başlıca unsurlarını oluşturduğu ve üretimin emek verimliliğini artırarak yükseltilmesiyle bağlı olarak kâr oranlarında düşme eğilimi yasasının işlemesiyle birlikte yeni krizler gündeme gelmekte; kapitalist kriz, sistemin kronik hastalığı olarak tehdit edici varlığını sürdürmektedir.

Kriz dönemleri, ağırlaşan yükün işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin sırtına yıkılması sonucunda, tekelci sermaye için yeni olanakların ele geçirilmesinin dayanağı olarak da kullanılmasına; krizden çıkışta ve yeniden büyüme atağına geçildiğinde, belirli sanayi dalları başta olmak üzere genel olarak bir yeni “yükseliş” dönemine girilmesine rağmen, kapitalizmin krize saplanma döngüsü devam eder.

Bookchin, “ekolojik kriz”in işaretlerini, kapitalizmin iktisadi-bünyesel-yapısal sorunlarından ve üretim tarzından kaynaklanan çelişkilerinden kopararak, ve fakat öte yandan da ekolojik krizin temelinde yatan şeyi, insanın insan üzerindeki sömürüsünün doğaya ‘teşmil edilişi’ olarak niteleyerek, eklektik bir bakış açısı sergiliyor.

Bir yandan, kapitalist üretimin kaçınılmaz hale getirdiği aşırı üretim krizlerini yok-ve artık olanaksız sayarken, diğer yandan onu “ekolojik kriz” kaynağı ve nedeni olarak gösteriyor. Kapitalizmin temel sorunlarının bu ele alınış tarzı, çelişkilerin çözümünü artıdeğer üretimi temelinde ortaya çıkan problemlerin tümüyle ortadan kaldırılmasında değil ama, bu üretimin yan sonuçları olarak ortaya çıkan kirlilik, yıkım ve tahribatın önlenmesi gibi nispeten daha kolay çözülebilir unsurlarında arar. Sömürü ve sömürülen sınıf olarak proletarya ise bu bahiste, artık küçük burjuva bir tabakadan ibarettir ve “zaten” orta kesimlerden insanlarla birlikte kadın sorunu, etnik-ulusal eşitsizlikler, “çevre”nin korunması vb. gibi sorunların çözümü için mücadele sürecinde onlarla karışık hale gelip tanınmaz olmaktadır!

Makalemizin ikinci bölümünde bu durumu; bu gelişmenin sosyal sınıf dayanaklarının reddine dair Bookchinist teorinin irdelenmesi üzerinden ele almaya çalışacağız.

Dipnotlar

1. Dipnot yayınları, İbrahim Yıldız-Soner Torlak çevirisi.

2. Bu konudaki tutumunu açıklarken, Michael Caplan’a mektubunda şöyle yazıyordu Boockhin: “Bu benim açımdan başa çıkmanın acılı olduğu bir sorundu, çünkü ben proletarya sosyalizmine çay fincanı içerisinde kopan akademik bir fırtınanın sonucunda inanmamıştım. Özellikle de 1930’larda Komünist gençlik hareketinin bir üyesi olarak, Marksizm ve Bolşevizm’i öğrenmemin sonucunda, devrimci emek hareketi olduğunu düşündüğüm hareketin fazlasıyla tutkulu bir taraftarıydım. 1933 gibi erken bir tarihte Genç Komünistler Birliği saflarının[rank-and-file] lideri olmuştum ve onun aşırı-sol programına (1928’de Komünist Enternasyonal tarafından ilan edilen -veya ‘Üçüncü Dönem’ çizgisi olarak bilinen- gözü kara isyancılığa) militanca bağlıydım.”

3. Bilgesu Sumer çevirisi ile İbrahim Yıldız çevirisi önemli farklılıklar gösteriyor. Bu alıntılama her iki çeviriden yararlanılarak yapıldı.

4. A.g.e. sf. 28

5. Komünalist Proje, sf. 28-29

6. Tarih ve toplum karşısında sorumluluk duyan insan bireyleri ve hatta grup ve çevrelerinin, ya da hatta ilerici-demokrat-sosyalist partide birleşmiş şekilde “insanlığın gerçek anlamda akılcı bir dünyaya doğru ilerlediği bir patikadan geç”mesini tercih etmekle kalmayan, bunun için dövüşmeye karar vermiş olanlar hemen her tarihsel dönemde var olmuşlardır.

7. Michael Caplan’a mektup, çeviri ‘Anarşist Bakış’ dergisi

8. Bookchin’in bu konu üzerine görüşlerini makalemizin ikinci bölümünde irdeleyeceğiz.

9. Murray Bookchin’in söz konusu mektupta özetlediği gelişmelerin herhangi devrimci bireyin duygu ve düşüncelerinde kırılganlığa yol açması veya beklentileriyle olayların gelişimi arasındaki çelişki nedenli olarak hayal kırıklığına neden olması mümkündür ve bu sosyopisikolojik durum “insanlık halleri”yle bağlı görülüp bir yana bırakılabilir. Ne var ki, burada sorun bireysel hayal kırıklıkları değil toplumsal hareket(ler)in ve gelişmelerin tek yanlı teorize edilmesidir.

10. Ekolojik Kriz ve Toplumu Yeniden Yaratma Zorunluluğu, sf. 69

11. Solun Geleceği makalesi, a.g. derleme içinde sf. 210

12. Ekolojik Kriz ve Toplumu Yeniden Yaratma Zorunluluğu, sf. 71

13. Komünalist Proje, sf. 30-32

14. Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, sf. 50-51

15. Hayat hikayesinde, küçük yaşlardan başlayarak ciddi bir Marksizm eğitimi “aldığını” anlatırken, gelişmelerin seyri içinde ve özellikle 1950’lerden itibaren yaşananlarla birlikte Marksizm-Leninizm’e “inancının kalmamış” ya da “analitik sonuçlar”la destekli olarak sarsılmış, ve “ümitsizliğe kapılmış” olduğunu anlatan Boockhin, bu ‘acılı sarsıntılar’la birlikte anarşizm ve anarko sendikalizmden “Komünalist-Konfederalist Ekolojik Toplum” diye tarif ettiği, ve burjuva devleti koşullarında, kapitalizmi sözüm ona adım adım aşarak oluşturulacak bir “yeni toplum projesi”ni kurgulamaya dek geniş bir alanda uğraşı vermiştir.

16. Komünalist Proje, sf. 35-42

17. Bizce bu gereklidir; çünkü, hayli uzun bir süredir, ‘devrimci-sosyalist-sol cenah’ta dahi, klasiklerden “alıntılama”nın “fazlalık” ya da “bilinenin tekrarı” gerekçesiyle azımsandığı bir anlayış egemen olmuştur. Oysa elli-altmış yıldır marksizm-leninizme karşı kılıç sallayan her türden eleştirmen ve çarpıtıcının görünmez kılmaya çalıştığı tam da bu teorinin özü-yaşayan canlı ruhudur. Bu tutuma karşı olarak, biz burada, Bookchin’in çarpıtmalarını da daha ayrıntılı göstermek üzere, -ve yeri geldikçe-, tartışma konularıyla ilişkin Marksist klasiklere baş vuracağız.

18. “Toplumsal devrim” sorunu, Bookchin’den Althusser ve Foucault’ya dek çok sayıdaki Marksizm eleştirmeni teorisyenin sınıf ve iktidar-devlet sorunu etrafında giriştikleri çarpıtmaların ve oportünist teorilerinin hareket noktalarından biri olmuştur.

Hemen hepsi, proletaryanın Marx’ın tanımını yaptığı ya da olduğunu-olacağını söylediği türden proletarya “olmaktan çıktığını” ileri süerler. Buradan hareketle, “proleter devrimi beklentisinin dayanaksızlığı” kanıtlanmaya çalışırlar. Bookchin’de olduğu üzere, işçi sınıfının burjuva kültürün etkisindeki sınıfsal ve “ahlaki” deformasyonu ile birlikte mülkiyet sahipliğine de işaretle “küçük burjuvalaştığı” ileri sürer; bugünün kapitalizmi üzerine sözüm ona somut durum manzaralarına işaret edilerek 19.yüzyılda olmadığımız ve Marksist-Leninist kuramın 21.yüzyılın toplum ve sorunlarının çözümüne “klavuzluk edemeyeceği”, kibirli bir böbürlenmeyle ilan edilir.

Bu kibirli, ve sözüm ona aşkın teorilerin ortak özelliği, toplumsal gelişmenin tarihsel seyri, sınıf ilişkileri ve savaşları, sosyal ve politik devrim, burjuva devletinin sınıf karakteri vb. gibi sorunlara ilişkin bulanık ve belirsiz bir söylem kalabalığı oluşturmuş olmalarıdır. Buna rağmen biz burada, konuyu bu oldukça geniş kapsamı içinde değil nispeten daha dar sınırlar içinde ve Bookchin’in ileri sürdüğü teorik ve politik-sosyal görüşleri çerçevesinde kalarak tartışmak durumundayız.

19. “Krizsiz” kapitalizmin “ekolojik krizi” Bookchinist teorinin eklektik “incelikleri”nden sadece biridir!

20. D. Danek, M. Bookchin ile Söyleşi (kaynak: Anarşist Bakış Dergisi)

21. M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com.

22. “Ekolojik Toplum” kuramcısının görüş ve iddialarının görülmesi için bu uzunlukta ve çok sayıda alıntıya gerek var mıdır sorusu haklı olabilir. Onun her bir temel sorunu tartışırken, dönüp aynı argümanları yinelemekten kaçınmadığının farkındayız. Ne ki, gerek savunusunun gerekse suçlamalarının içeriği ve kapsamının tüm netliğiyle görülmesi için bu yöntem gerekliydi. Gerekliydi, çünkü, onun Marksizm ve devrimci proleter sınıfın toplumsal kurtuluş mücadelesinden umut kesmesinin temellendirdiği “yeni kuramı” ve onun pratiğe geçirilmesinin “projeleri”ne yön veren mantığının ana çizgilerini bütünlüğü içinde almak, kuramının açmazlarının daha iyi görülmesine de hizmet ediyor.

23. Kapitalist üretim sisteminin krizlerle malul olması olgusu, Marksistler bir yana, Ricardo’dan Paul Baran ve Swezy’e, John Maynard Keynes’ten Dünya Bankası uzmanlarına dek çok sayıdaki burjuva, burjuva liberal iktisatcı ve teorisyen tarafından da kabul edilir. John Maynard Keynes’in ünlü devlet müdahaleciliği savunusunun gündeme gelmesinin nedeni kapitalizmin kriz koşullarıydı.

24. Kapital III. Cilt, Sol Yayınları, Allattin Bilgi çevirisi, sf. 219

25. Kapital III. Cilt, sf. 212

26. Age, sf. 213

27. Kârlılığın 1948-80 arası dönemde % 30.8 oranında düştüğü; neo-liberal politikaların uygulandığı 1980-89 döneminde % 8.3 arttığı E. A. Tonak ve Shaikh tarafından hesaplanmıştır. Mohun ise, 1965-82 dönemi için kâr haddinde % 7.81’lik bir düşüşün, 1982-99 döneminde ise % 8.01’lik bir artışın olduğunu belirtmiştir.

28. 2000’li yıllarda özellikle emlak sektöründeki aşırı üretimin sonucu-“balonlaşmanın patlaması”yla görülen ve tüm sektörlere yayılan krizin finansal büyümeye rağmen gerçekleşmesinin de gösterdiği üzere krizin kapitalizme içkin, kapitalizmin yapısal bir sorunu olduğu gerçeğini de değiştirmemektedir. 2008 krizi banka iflaslarıyla patlamış, ancak devletlerin müdahalesi ve yüzlerce milyar dolarlık kaynak aktarmalarıyla etkisi azaltılabilmişti.

29. Kapital III. Cilt, Sol Yayınları, Allattin Bilgi çevirisi, sf. 229

işçi hareketi ve “neoliberal islamcı” kıskaç

Yusuf Akdağ

Yakın dönemdekilerle birlikte aktüelliğini sürdüren işçi direnişleri, grev ve protestolarını gündeme getiren ekonomik-sosyal ve politik ge- lişme ve etkenler ile bunların karşılıklı etkileşimi, işçilerin az çok büyük çaplı eylemlerinin, isterse ücret vb. gibi ekonomik taleplerle sınırlı olsun- lar, tüm toplumsal sınıf ilişkilerini ve toplumsal gelişmelerin seyrini etkileme gücüne sahip oldu- ğunu yeniden gösterdi. Bu direnişler, otomotiv sektörü başta olmak üzere, metal patronlarının, işbaşındaki hükümet ile onun yönlendirmesin- deki polis teşkilatının, metal sektöründe faaliyet

yürüten ve işçilerin önemlice kesimlerini üyesi olarak tutmayı günümüze dek başarmış olan “milliyetçi-ülkücü sendika”(lar)ın işçi karşıtı iş- levine de bir kez daha ve çok net olarak yenidan “ayna tuttu”!

AKP Hükümet(ler)inin “neoliberal iktisat po- litikaları”nı “içselleştirerek” uygulamada, ken- dilerinden önceki hükümet ve hükümet partile- rinden sadece çok daha fazla iştahlı olmadığı, fakat uygulama başarısında da onları fersah fer- sah geride bıraktığı üzerine değerlendirmelere, Özgürlük Dünyası’nın önceki çeşitli sayılarında

yer verilmişti. Burada ise, “siyasal İslam”cılığın “muhafazakâr demokrat” form içinde sunulan iktidar pratiğinin iktisadi-sosyal, kültürel-politik “kimliği” ya da anlamını, işçi sınıfı hareketi ve sınıfın kendi talepleri ve hakları için mücadelesi karşısındaki konum ve tutumu üzerinden ve bazı felsefi-ideolojik özellikleri yönünden irdelemeye çalışacağız. Bunun için başlıca iki unsur önemli görünüyor: ilkin, “Neoliberal İslam”cılığın iktidar aygıtını da kullanarak gücünü takviye etmesi ve anti demokratik politikaları uygulamada kapita- lizmin vahşi çıkarlarına bağlılığı esas almaktan bir an olsun geri durmaması; ve ikinci olarak, bu iktidar pratiği tanıklığında İslami ideolojinin Türkçü milliyetçilikle (şovenizm) “bütünlük için- de”, işçi ve emekçilere “çağrısı”nın, onları ka- pitalist emperyalizmin “yeni” saldırılarına “rıza gösterme”ye zorlaması, ve bu durumun, bu ide- olojik-politik baskı, kuşatma ve yönlendirmenin emekçilerin yaşam koşullarıyla teşkil ettiği çeliş- kinin onları içine sürdüğü arayış ve direnişlerle karşı karşıya gelişi kaçınılmaz hale getirmesi.

  1. NEOLİBERALİZMİN İSLAMİ VERSİYONU VE MÜSLÜMAN HALK(LAR)IN ÇİLESİ!

Kapitalist dünya ekonomisinin sözüm ona istikrarının sağlanması ve “refah ve gelişme” bağlantılı “mutluluk, adalet ve demokrasi”nin “herkes için” sağlanması iddiasını da taşıyan emperyalist devletler ve uluslararası tekeller yönetimindeki uluslararasılaşmanın ulaştığı günümüzdeki daha ileri düzeyin “küreselleş- me” adıyla övgüye boğulmasının dünya işçileri, emekçileri ve bütün ezilenlerin saflarında etki yaratmaması ve farklı içerikte beklentilere yol açmaması olanaklı değildi. Çeşitli dini inançlara ve etnik kökenlere sahip dünya halkları, emek- çileri ve proleterleri için “yükselecek refah”tan sözüm ona daha fazla pay almak; “daha adaletli ve daha demokratik bir dünya”da yaşamak ve “mutlu olmak”, reddedilemez aktüel ve ivedi ih- tiyaçlar kategorisindeydi, bugün de öyledir. Sos- yalizmin Sovyetler Birliği’nde yenilgiye uğratıl- ması ve işçi hareketinin “Halk Demokrasili Ülke- ler” ile birlikte uluslararası en önemli dayanağı- nın böylece ortadan kaldırılmasıyla işçi hareke- tinin geriye püskürtülmesi olanaklarının daha da

genişlediği bir dünya gerçekliğinde, emperyalist büyük güçlerin ve uluslararası tekellerin kendi çıkarlarına olan ekonomi politikaları uygulama- ya geçirmeleri için “fırsat”lar haylice genişlemiş ve artmıştı. 1980’li yıllardan başlayarak, 1990’lı yıllarda daha da azgın bir biçime bürünerek de- vam eden ve günümüze dek süren sözüm ona yeni liberal ekonomi politika(lar)ın, tüm kapita- list ülkelerde olduğu üzere, Türkiye’nin de arala- rında bulunduğu ve gelişme düzeyi bakımından söylenirse başında yer aldığı “İslam ülkeleri”nde yürürlüğe konması böylece daha kolaylaşırken, halk kitleleri açısından içerdiği hak gaspcı-yıkı- ma sürükleyici etkileri de, denebilir ki, daha ağır biçimlere bürünebildi.

Uluslararası tekellerin ve emperyalist dev-

letlerin –özellikle büyüklerinin– pazarlar, ham- madde kaynakları ve ucuz işgücü rezervleri üze- rinde denetim kurma; sermaye ihracı aracıyla hakimiyetleri altındaki ülkelerin kaynaklarını daha etkin tarzda yağmalama politikası olarak da tanımlanabilecek olan bu yoğunlaştırılmış saldırıya, bağımlı kapitalist ülkeler hakim sınıf- ları ve siyasal-askerî temsilcilerinin tutumu, bu propaganda ve söylem eşliğinde uyum göster- mek olurken; bunun işçi sınıfı ve emekçiler için anlamı, gelirlerinin düşmesi, özelleştirme ve iş- ten atmalarla birlikte işsizlik, yoksulluk ve açlık oranlarının yükselmesi, esnek çalışma ve taşe- ron sistemi uygulamalarıyla çalışma koşullarının ağırlaştırılması vb. vb.. oldu.

Bu “yeni” etiketli ekonomi politikanın uygu- layıcılarının, bölgedeki ve ülkedeki referansların- dan biri de –ki geleneksel etkisiyle büyük işlev görüyordu– “İslam dini” ve “Müslüman halkla- rın dine bağlılığının ileri düzeyi” idi! İran “İslam Devrimi”nin korkuttuğu ve hegemonya politika-

larıyla planlarına bölge ölçeğinde darbe vurduğu ABD emperyalizminin askerî ve politik şefleri, bu durumu değiştirmeyi de içermek üzere, “Ilımlı İslam Projesi” adıyla yeni bir stratejik hat üzerin- den bölgeye yönelik emellerini gerçekleştirmeye giriştiler. “İslam Alemi” de denilen bölgenin “ne- oliberal ekonomi politikalar”ın uygulanma alanı haline getirilmesi bu bakımdan stratejik önem gösteriyordu. Batılı emperyalistler ile belirli iliş- kilerine rağmen hâlâ neoliberal iktisadi sosyal politika ve programların dolaysız parçası olmak- ta çeşitli zorlukları bulunan ve petrol rezervlerine sahip olmalarını avantaj bilip her denilene “baş üstüne paşam” mantığıyla boyun eğmeyen Irak, Libya, Suriye gibi ülkelerin ve 1979 “İslam Dev- rimi”yle girilen süreçte açıkça meydan okuyan ve bölge gücü konumundan karşı politikalar ge- liştiren İran’ı “neoliberal ekonomi politika” ala- nına dahil etmek önemliydi. Bu “yeni politika” ile kapsama alanına alma stratejisinde, Türkiye, “oluşturduğu model” üzerinden atlama tahtası olacak; bölge ülkeleri halklarıyla tarihsel-dinsel çeşitli “ortak noktalar” ise neoliberalizmin böl- geyi tümüyle boğazlaması için kolaylaştırıcı işlev görecek; emperyalistlerin işini kolaylaştıracaktı.

“Neoliberal iktisadi politika”ların belirgin bir özelliği de, dünyanın en ücra köşeleri dahil tüm geri ülkelerin kapitalist pazara dahil edilmişliğini ve böylece sömürü alanı olarak “değerlenmesi”- ni, dini, kültürel, etnik “kimlik”lere “özgürlük” vaadiyle kuşatan bir politik-inançsal ve kültürel manipülasyon eşliğinde yürütülmesiydi. Tüm bu ülkelerin ve toplumsal formasyonların pazara dahil edilmesi, “serbest piyasa ekonomisine ka- tılarak ilerleme ve refaha ulaşma” olanağı olarak propaganda edilirken, bu politikanın sonuçları “piyasa kuralları gereği” gösterilip, yıkıma uğra- yan toplumsal kesimler, en başta da işçi sınıfı ve kent-kır emekçileri mücadeleden alıkonul- maya çalışıldı. İşbirlikçi uşak yönetimler, “İslam Ülkeleri” hakim sınıflarının çıkarlarını içerecek şekilde kalkınma, refah, huzur, ilerleme, sana- yileşme, ve “ağır sanayi hamleleri” üzerine söy- lemleri yoğunlaştırdılar.

“Neoliberalizm”in Türkiye’deki uygulanma- sında, uzun on yıllar “millilik” ve “sömürücü dış güçler” söylemiyle kitlelerin “geleneksel

hassasiyetleri”ni istismar edip desteğini almaya soyunan “Siyasal İslamcı” politikacılar, Müslü- man kapitalistler”in bu iktisadi ve sosyal sistem içinde etkinlikleri giderek artan failler olarak yer almalarında, hükümet politikaları aracıyla önemli bir rol oynadılar. Kapitalizm ve ulusla- rarası sermaye kurumları Müslüman kitleleri kuşatırken, “Müslüman” kapitalistler ve poli- tikacıları, kapitalizmi bütün ilişki biçimleri ve sistemik karakteriyle kucakladılar! Onlar için önemli olan “politik özgürlük alanlarını genişlet- mek”ten de önde gelecek şekilde, iktisadi güç sahibi olmak ve kapitalizmin bu yeni ekonomi politikalarından alabildiğince yararlanmaktı. Si- yasal baskı ve yasaklar sistemi altında inim inim inleyen kitlelerin siyasal koşulların iyileştirilmesi ve kişi hak ve özgürlükleri yönünde adım atılma- sı talebini karşılar görüntüsü verilerek, adına da askerî vesayetten kurtuluşdenilerek başlatılan merkez”e ve “merkezi idari alan”a yerleşme harekâtı kapsamında, ilkin daha temkinli, ardın- dan zincirlerinden boşanmış halde, ekonomik güce sahip olma, kendi sermayesini oluşturma ve onun desteğinde politik iktidara yerleşikliği ve devlet olarak halka hükmetmeyi kalıcılaştır- mak amaçlı olarak sürdürüldü.

Türkiye, “neoliberal ekonomi politikalar”ın uygulanmasında diğer birçok ülkeden farklı ola- rak, askerî darbe aracıyla daha uygun hale geti- rilmiş olmak gibi bir özgünlük de gösteriyordu. İşçi ve emekçi hareketi etkisizleştirilmiş; kitle örgütleri ve kitlelerin ileri kesimlerinin politik örgütlenmeleri dağıtılmıştı. Bu durum özelleş- tirme, esnek çalışma sisteminin devreye konma- sı, işten atma, düşük ücret ve maaş dayatması, fazla çalıştırma, sosyal hakların törpülenmesi ve süreç içinde ortadan kaldırılması, sendikal ör- gütlenmelerin önüne yüksek oranlı baraj duva- rının çekilmesi vb. gibi “neolibelar” uygulamalar için ortamı hazır hale getirmiş, kapitalistlerin emek gücünü daha ucuza malederek daha fazla kâr sağlamalarının olanakları genişletilmişti.

Türkiye’nin işbirlikçi yöneticileri ve yönetim- leri neoliberal kapitalist-emperyalist politikaları muhafazakâr-İslamist ve sözde demokrat kim- likleriyle birleştirmekte tereddüt etmezlerken, bu açgöz-işbirlikçi ve ivecen tutumlarıyla Orta-

doğu-Afrika bölgesi “Müslümanları”na “model oluşturma”ya girişmekten; Türkiye’yi bölgenin lider ülkesi” ilan ederek, Amerikan emperyalist yöneticilerinin “Ilımlı İslam projesi”ni pratiğe geçirmede “koçbaşı” görevini üstlenmekten de geri durmadılar.

Dünya Bankası’nın eski bürokratlarından Turgut Özal, Evren cuntasının koruyucu kanat- ları altında bu uluslararası emperyalist programı pratiğe geçirmek üzere kolları sıvadı ve uluslara- rası ve işbirlikçi tekelci burjuvaziye kaynak akta- ran programı “acımasızca” uygulamaya koydu. Bu programın uygulanmasıyla birlikte, bir yan- da Müslüman zenginler”, öte yanda yoksul ve hakları daha fazla kısıtlanmış, yaşam ve çalışma koşulları daha çok kötüleştirilmiş “Müslüman halkkitleleri olmak üzere; burjuva-proleter; zengin-yoksul uçurumu daha da büyüdü. Devlet ve hükümet yönetimindekilerin “Müslüman kim- liği”, bu uygulamalardan zarar gören “Müslüman

işçi ve emekçi”leri beklentilere sürüklüyor ve uy- gulamalar karşısında genel olarak sessiz kalma- larına neden oluyordu. Diğer yandan, “Siyasal İslam” hareketinin çeşitli versiyonları, bu duru- mu da kullanarak, RP hükümetleri döneminden başlayarak ve giderek güçlenen şekilde halk kit- leleri üzerindeki etkilerini artırdılar. “İslami” ya da “seküler” olsun, burjuvazi, bu durumdan faz- lasıyla yararlandı. Dini siyasal-ideolojik etki ve inançlar ‘dizgesi’, Özal sonrası “İslamcı politika- cı”ların ve “Siyasal İslam”cı parti ve hükümetle- rin “neoliberal ekonomi politikalar”ı benimseyip sürdürmelerinde de kitle bağının korunması ve geliştirilmesi için kullanıldı. Özal gibi bir Dünya Bankası “teknokratı”nın Theatcher ve Reagen ile neredeyse birebir aynılık gösteren ekonomi programları uygulamaya geçirmesi, ona, neoli- beral iktisadi politikaların Türkiye’deki ilk ve baş temsilcisi sıfatı kazandırırken, “muhafazakâr dindar” ve Amerikancı kimliği, kendinden son- ra işbaşına gelen ve hemen tümü de kendilerini “Müslüman” ve “Muhafazakâr” olarak tanımla- yan “İslamist politikacı”ların siyasal-kültürel ve politik “kimliği”ni de işaret eden bir “anahtar”dı! İlki de, izleyen sonrakiler de, ama aynı zaman- da “demokrat” olduklarını; ülkeyi “demokratik- leştireceklerini” ileri sürerek kitlelerin karşısına çıktılar. Bu söylemleriyle, sadece baskılardan yılmış emekçi kesimlerinde değil liberal aydın çevreleri üzerinde de önemli bir etki yarattılar. Liberal ‘sol’ aydınlardan devşirilmiş propagan- dacı güruhlar, neoliberal ekonomi politikalarla birlikte hükümet ve partisinin “demokratikleştir- me” ve “refah” propagandasının borazanlığına soyundular. “Neoliberalizm”i, emperyalist ka- pitalizmin “olağandışı” bir hamlesi; “kapitalist- leşememiş, modern kapitalist gelişme sürecini tamamlayamamış çevre ülkelerin sisteme dahil edilmesi”; ve kapitalist gelişmenin ürünü ola- rak ortaya çıkan “düşmanlıkların giderilmesi” girişimi olarak göstermek, “zamanın ruhuile uyumlu “demokrat aydın” tutumu olarak reklam edildi. Başını liberal-neoliberal aydınların çektiği “küreselleşme” reklamcılarına göre, üretimin ve meta dolaşımının uluslararası hareketine engel oluşturacak her türden “ulusal korumacı ön- lem”in kaldırılmasıyla refahın uluslararası dü-

zeyi yükselecek”; gelenek ve geri kültürden bes- lenen bağımlı ülkelerin diktatör yönetimlerinin “demokratlaşmaları”, sermayenin uluslararası bu sözüm ona yeni tür genişleyip-büyümesiyle zorunluluk ilişkisi sonucu” sağlanacaktı! “Ülke- nin demokratikleştirilmesi” ve “refah düzeyinin yükseltilmesi yoluyla halkın yaşam koşullarının iyileştirileceğipropagandası kitle manüpülas- yonu için etkin biçimde geliştirildi. Özal başta olmak üzere, “Siyasal İslamcı” akımın çeşitli ver- siyonlarına yakın duran ve fakat ortak paydaları “İslamcılık” ile –ihtiyaç duyulduğunda– şoven milliyetçilik olan politik yöneticiler, “küresel- leşmeci” uygulamaların Türkiye temsilciliğini üstlenirlerken, tarikat, cemaat kuruluşlarına ve Laik cumhuriyet altında zulme uğramış Müslü- manlar”ın kapitalistleşme, uluslararası sermaye kuruluşları ve dış ülkelerin sermaye çevreleriy- le ilişki kurma; banka ve şirket kurma vb. gibi piyasa işlerinde yer alarak mali-ekonomik güç kazanmalarının yolunu da denebilir ki gerçek anlamda açmış oldular. “Neoliberalizm”in İslam ile daha ileriden buluşmasıydı bu.

Uluslararası mali sermaye kuruluşları ve onların “sivil toplum örgütleri” etiketli siyasal organizasyonlarının başını çektiği “neoliberal demokratikleşme” propagandası; “türban” türü “İslami” politik semboller etrafında yürütülen “Siyasal İslam”cı kampanyaların maddi-mane- vi dayanağı olurken,”neoliberal İslamcılık” son otuz beş yıllık süreçte yaşamın tüm alanlarında güç ve etkisini artırarak hakim ekonomik-sos- yal ve politik-kültürel konum kazandı. Türkiye, Pakistan, Mısır gibi ülkelerde yaşanan askerî darbeler, işçi-emekçi kitleleriyle onların ileri ke- simlerinin örgütleri üzerinde terörist bir etkisiz- leştirme sağlarken; “Siyasal İslam”ın güç ve ola- naklarını artırmak üzere yürüttüğü ikiyüzlü ve sahte “özgürlük mücadelesi”, baskı altına alınan ve hakları yok sayılarak teslim alınmak istenen kitlelerin yanı sıra siyasal zor ve şiddetin hedefi olan ilerici, demokrat, sosyalist kesimlerin yü- rüttükleri hak ve özgürlük mücadelesinden de yararlanarak güç kazanabildi.

“Neoliberalizm”, neoliberal iktisadi politi- kalarla sınırlı ekonomik bir “dönüştürme” ya da daha geniş alanda hakim olma politikası ve

programını aşan uluslararası çok boyutlu bir saldırganlıktı. Onun uluslararası alandaki başa- rısında, “refah düzeyinin yükselmesi ve tabana yayılması” propagandasının önemli bir rol oyna- dığı kuşkusuzdur. Ancak, özellikle hak ve özgür- lük düşmanı yönetimlerin işbaşında olduğu ba- ğımlı ülkelerde neoliberal özgürlükçü siyasal ar- gümanlar”ın gördüğü işlev dikkate alınmaksızın, bu başarının neden ve etkenleri eksik bırakılmış olur. Soroscu “Açık Toplum Vakfı”nın son on yıl- larda dünyanın birçok ülkesinde ve esas olarak da Ortadoğu, Ortaasya, Kafkasya, Balkanlar ve Türkiye’de giriştiği “siyasal özgürlük”çü kam- panyalar; neolibaral teorisyen ve yazarların “özgürlükçü hareketler”e desteği, etnik-ulusal hareketlerin baskıdan özgürleşme mücadelesine “verilen destek” ve dini cemaat ve tarikatların “serbestleşmesi” kampanyalarının bölgesel-u- luslararası yürütülmesi, tekelci burjuvazi ve em- peryalist gericiliğin baskı ve hegemonyası altın- da olan halkların “neoliberal” ekonomik-sosyal saldırılara karşı mücadeleyi kararlı bir biçimde yürütmelerinde tereddüt nedeni olabilmiş; “ra- dikal” ve “ılımlı” “Siyasal İslamcı” parti-grup ve örgütlerin ikiyizlü özgürlükçü propagandayla kitleler içinde desteklerini artırmalarının etken- lerinden biri olmuştur.

  1. AKP İKTİDARI İLE HIZ KAZANAN SÜREÇ

Türkiye pratiği, “neoliberalizm”in en barbar biçim ve yöntemlerle uygulanmasının çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. İktidar gücü olmaya yükselen “Müslüman Demokrat” par- ti(ler)in sağladıkları devlet olanaklarından da yararlanarak şirketler kurup holdingleşen ve bunu yaparken de neoliberal ekonomi politika- lardan sonuna dek yararlanmaktan kaçınmayan Müslüman İşadamları”, –erkekçi argümanı bu- rada bir yana bırakıyoruz– ekonomik ve sosyal örgütlenmeleriyle politik iktidarın maddi daya- nağını oluşturdular; ve onlardan da güç alarak, siyasal iktidar, halk kitlelerine saldırılarını daha cesaretle yürütebildi. “On yılda yapılandan daha fazla özelleştirmeyi bir yılda yapmak” ile övü- nen Erdoğan’ın en ateşli söylevleri, neoliberalist yağmacılığın örtülmesi riyakârlığını içerir. Onun “Müslüman” ve “milliyetçi” olması ve gerici-şo-

ven bir söylemi sürdürmesi, uluslararası serma- ye kurumlarıyla tekellerin çıkarlarını esas alma- sını ve buna uygun ekonomi politikaları pratiğe geçirmesine engel olmadı. Özelleştirme, esnek

çalıştırma, taşeronlaştırma, ücret ve maaşların düşük tutulması, sağlık sigortası ve sendikal hakların budanması; politik ve sendikal örgüt- lenmeye baskı ve zor; hak arayışındaki emekçi kesimlerin, gençliğin ve kadınların suçlanarak aşağılanmaları vb. gibi biçimler altında gerçek- leşen bu uygulamaların hak ettikleri ölçüde pro- testo ve karşı mücadeleyle yanıtlanmaları ise, Müslüman ve milliyetçi “kimlik ortaklığı” nede- niyle yeterince gerçekleşemedi. Belediyelerden merkezi iktidara dek ülke yönetiminin “İslamcı” olduklarını gizleme gereksinimi duymaksızın dinin ve dini ideolojinin toplum yaşamının tüm alanlarında daha etkin bir unsur olması için poli- tik-sosyal ve kültürel düzenlemelere girişenlerin eline geçmesi, neoliberal ekonomi politikaların daha etkin uygulanmasını kolaylaştırıcı bir işlev görürken, kent yağması, yapı-yol ve inşaat ‹fur- yası‹yla sağlanan rantın yukarıdan aşağıya; an- cak yandaşlık kriteri üzerinden dağıtımıyla, olası tepkilerin önüne geçildi ya da bu tepkiler nötr hale getirildi. “Neoliberal ekonomi politika”nın “ruhu”na aykırı olmayan bu sözüm ona refahı tabana yayma politikası ya da taktiği, “Siyasal İslam”cı ideolojik etki ile birlikte, kitle mücade- lesinin hem yangın söndürücüsü hem de dalga kıranı işlevi gördü.

İktidar olmanın güç ve olanaklarını kullana- rak finansal ve ticari imkânlarını genişleten; ula- şım ve iletişim, yapı-inşaat ve teknoloji alanları ilk sıralarda olmak üzere hemen tüm üretim ve dolaşım alanlarında “kendinden olmayanlar”la rekabet eden ve iktidar sahibi olmanın avantaj- larından bunun için yararlanan “neoliberal İs- lam”cılar için ABD ve AB ülkeleri, “Batı Kulübü” söylemiyle dışlanacak güç değil, artık işbirliği yapılacak; güç ve olanaklarından yararlanılacak ve böylece kâr olanaklarını genişletecek bir “ka- der ortağı”-”dost ve müttefik” idiler! Amerikan ve NATO birliklerine tanınan ek imtiyazlar, Kü- recik’e füze rampalarının yerleştirilmesi, İran’ın tehditle dize getirilmesi için yürütülen ikiyüzlü diplomasi ve işbirlikçilik, Afganistan’a asker gönderilmesi, Irak’ın işgalinin desteklenmesi, Libya’nın vurulmasına ortaklık ve Suriye’nin “Müslüman halkı”nın birbirine düşmanlaştırı- larak ülke ve yönetiminin çökertilmesi yoluyla

yayılma olanağı yakalama politikalarında açıklık kazandığı üzere, kapitalist İslamcılık –ister “radi- kal” isterse “Ilımlı” etiketli olsun–, söylemindeki tüm ikiyüzlülüğe karşın, kapitalist ve “neolibe- ral” kimlikli bir burjuva ideolojisi, ekonomisi ve politikasının “markası” idi. Bunun böyle ol- duğunu, “Siyasal İslam” olarak adlandırılan ve dini ideolojiyi kullanarak etkinlik kurmaya ça- lışan –önemli oranda da kuran– “Muhafazakâr demokrat” etiketli parti ve örgütlerin kapitalist sömürü ve emperyalist yağmanın aracı ve uygu- layıcısı olmalarıyla da açıklık kazandı. “Neolibe- ralizm”in Türkiye acenteliğinde baş ‘aktör’lüğe oynayan Erdoğan’ın, aynı zamanda “Müslüman Dünya’nın lideri” havalarında dolanıyor oluşu, emperyalizm tarafından “masedilmiş İslam”ın işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar açısından anlamı ve işlevini de işaret ediyordu.

Tayyip Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarı, “neoliberal” emperyalist-kapitalist politikaların uygulamasında ittifak eden bütün “İslami” poli- tik parti ve grupların daha fazla “serpilip yeşer- me” dönemi olma özelliği de gösteriyordu. AKP, Gülen Cemaati ve öteki tüm Sünni-Hanefi tarikat- ları başta olmak üzere “İslamcılar”ın hemen tüm tarikat, cemaat, örgüt, vakıf ve diğer kuruluşla- rının “birleşme platformu” idi. Dolaysız şekilde iktidardaydılar ve devlet organlarını/kurumlarını ele geçirip “dönüştürmek”; devlet olanakları- nı kullanarak toplumsal etkinliklerini artırmak, zenginleşmek ve “kamu yaşamı”nda düzenleyici güç olarak günlük hayata yön vermek, başlıca iş- leri oldu. “Müslüman demokrat” örtüsü altında iktidar “nimetleri”nden yararlanarak ve iktidar gücünü kullanarak Anadolu’da “yeşermeye baş- lamış” ve dini ideoloji ile ilişkileri üzerinden ki- mileri tarafından yeşil sermaye olarak adlandı- rılan “kendi” sermaye dayanaklarını büyütmek ve “Cumhuriyet tarihiyle yaşıt klasik kapitalist işletme sahiplerinin devlet olanaklarından yarar- lanarak büyümesi-holdingleşmesi”ne benzer şe- kilde güçlendirmek üzere kolları sıvadılar. “Müs- lümanlık” artık “İslamcı kapitalistler”in daha da büyümesinin; bunun için işçi ve emekçilere karşı baskı ve sömürü politikalarının pervasızca uy- gulanmasının kolaylaştırıcı bir ritüeli olmak gibi bir işlevle yüklüydü. Kapitalist olmadan, hem de

büyük kapitalist olmadan –küçük ve orta işletme ve ticarette zaten önemli pay sahibiydiler– “öz- lemlerine kavuşamayacakları”na iman ederek, sömürü ve yağmanın, banka faizi ve arazi-inşaat rantının ilk sıradan vurguncusu oldular.

MÜSİAD ve TUSKON gibi iri olanları baş- ta olmak üzere, patron örgütlerinde bir araya gelerek yaptırım güçlerini artıran “Müslüman İşadamları” için, asgari ücretle ya da kayıt dışı ve hiçbir sosyal güvencesi olmayan işçi çalış- tırmak; işçiyi işten atmak, esnek çalıştırmaya tabi tutmak, haklarının baskılanması ve sömü- rü ağının ağırlaştırılması anlamına da gelen taşeron sistemini işletmek “İslam kardeşliği”ne aykırı olmayıp, “serbest piyasa ekonomisi”nin kaçınılmazlıkları kapsamındaydı ve kazanmak için işçiyi sömürüp ezmek dışında bir yol yoktu. Bu o denli “iman edilmiş” bir gerçektir ki, 2015 genel seçimlerinde asgari ücretin yükseltilmesi, emeklilere ikramiye, çalışma koşullarının iyileş- tirilmesi, sağlık sigortası gibi acil ve zorunlu bazı

işçi-emekçi taleplerinin gündeme getirilmesi ve bazı partilerin bu konuda vaadlerde bulunması Tayyip Erdoğan’ı nefrete boğmuş, ve o, kürsü- lerden kapitalist patronlara seslenerek, niçin itiraz etmiyorsunuz?” diye paylamıştı! İşçinin ve yoksulun “hakkı” “Hak getire”ydi! Değil miydi ki, zenginlik-yoksulluk, sahi olup olmama, ya da tok oluş, zulme uğramak ya da zulmet- mek “İlahi İrade”nin kararı ve reva görmesine bağlıydı. Öyleyse “İman edenler kaderlerine rıza göstermeli ve Ahiret›te iyi bir yaşam için dua etmeliydiler”!

“Müslüman” ya da “İslami kimlik”, halk kit- leleriyle ilişkilerin sürdürülmesi açısından bir tutamaç; illüzyonist-gözbağcı işlev görüyordu. Bu “kimlik” bağlantısı üzerinden işsiz-yoksul ve hak yoksunu yığınların çok önemli bir ke- simi; “devleti de ülkeyi de bizimkiler yönetiyor; bizimkiler kazanıyor, bu bizim hakkımız!” man- tığıyla, emek güçlerini sömüren ya da kent yağ- malarıyla, devlet ihaleleri aracıyla zenginleşen ve uluslararası alanda “piyasalara girerek” zen- ginleşip- “Karunlaşan” Müslüman kapitalistle- rin ve “neoliberal İslamist” politikacı ve rantçı yanaşmaların destekçisi olabildiler. Hakları ve özgürlükleri için mücadeleye yönelen halk ke- simlerini desteklemedikleri gibi, yer yer onların karşısında da yer alarak mücadelenin güçten düşürülmesinde rol oynadılar. Recep Erdoğan bu durumdan güç alarak siyasal baskıyı yo- ğunlaştırdı ve bunun da ötesine geçerek yüz- de 50’yi zor tutuyorum” tehditleri savurabildi. Birden fazla seçimde de görüldüğü üzere, bu destek, kendi aleyhlerine politik-ekonomik uy- gulamaların “millet desteği” adına ve riyakarca sürdürülmesinde etkili oldu. İşbirlikçi güçler (büyük sermaye sahipleri ve onların devlet-hü- kümet yöneticileri), işçi ve emekçilerin aldan- maya dayalı “inanç” ve “güveni”ni böylece sağlarken, kır ekonomisinin hızlanan çözülmesi

–ya da yıkımı da denebilir– sonucu kentlerin ke- nar semtlerine yığılan ve çeşitli sosyal-iktisadi ve kültürel sorunlarla (iş, eğitim, barınma ve geçinme vb. gibi) yüz yüze gelen kesimlerin beklentilerini sömürüp istismar ederek onların “sisteme girişleri”ni (neoliberal yağmacı ekono- mi politikaların çarkına alınmalarını) sağlaya-

rak bu desteği artırdılar. Sadece dini figürleri kullanıp dini kurumlaşmayı güçlendirerek (tür- ban serbestisi, yeni camiler inşaası, İmam Ha- tip okullarının yaygınlaştırılarak çoğaltılması, zorunlu din dersleri vb. gibi) değil; büyümekte olan ekonomiden ve “artan refah düzeyi”nden “pay alacakları” propagandasını da inandırıcı kılmak üzere “aile yardımı”, “öğrenci bursu”; “istenilen sağlık kuruluşunda tedavi” türünden uygulamalarla ve belediye ve merkezi yöneti- min olanaklarını kullanarak kendilerini destek- leyenlerin istihdamını artırarak, kitle desteğini genişletmeye çalıştılar.

“Neoliberal İslamcılığın hem ekonomide hem de politik alandaki yükselişi ve yaygın etkiye ulaşmasının, “küreselleşme” adı verilen emperyalist kapitalist dünya sistemiyle göster- diği uyum ve adaptasyona bağlı oluşu; ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin ba- ğımlı ülkeler pazarlarını daha kolay yağmalama politikasıyla uyum anlamına da geliyordu. Bu uyumdan güç alan Özal, Çiller ve Erdoğan Hü- kümetleri, ABD‹nin Genişletilmiş Ortadoğu ve

Kuzey Afrika Projesi”-politikasına aktif destek vererek paylaşım masasına “oturma” ve “üç koyup beş alma” tutumu içinde oldular. Recep

T. Erdoğan’ın yönetiminde en saldırgan biçim- leri alan bu uşaklık ve yayılma politikası en açık ifadesini Suriye’nin düşürülerek Osmanlı yayılmacılığında olduğu türden Şam ve Halep’e sahip olma tutumunda buldu. Arada, ikiyüzlü bir biçimde İsrail ve Amerikan yönetimleriyle “söz düellosu”na girişme gösterileri düzenle- yip, “Arap İslam Alemi”nin desteğini alma ya da Arap halklarını “Müslümanların hakları için savaşan lider ülke Türkiye” safsatasına inandı- rarak petrol ve doğal gaz kaynaklarının yağma- cıları arasında yer almaya çalıştılar. Bölge ül- keleriyle ilişkileri geren, saldırgan ve yayılmacı bu dış politikanın içeriye yansıyan yanı, hak ve özgürlük arayışı ve mücadelesine polis devleti uygulamalarıyla yanıt verme, halkı ve talep- lerini bastırma; ekonomik sosyal alanda hak yoksunluğu ve ağır çalışma ve yaşam koşulla- rını dayatma vb. idi. Siyasal-sosyal ve iktisadi zor ve baskının bu yoğunlaştırılması, “refahın, kalkınmanın, ilerlemenin, büyümenin ve de- mokratik özgürlüklerin genişletilmesinin mille- tin hakkı olduğu” neoliberal propagandasıyla uyumsuzdu. Söylemin pratikle bu uyumsuzluğu ve zıtlığı sonucu olarak bu program inandırıcılı- ğını yitirmeye başladıkça, “neoliberal İslam”ın yükseliş rüzgarı hız kaybetmeye başladı. Son parlamento seçimlerinde ortaya çıkan sonuçla- rın işaret ettiği bu durum, popülist propaganda ve politikaya karşın, özellikle işçi-emekçi hare- ketinde sermaye ve gericilik karşıtı mücadele eğiliminin güçlenmeye başlamasıyla birlikte bu hareketi ve mücadelesini bastırmak ve gelişme- sini önlemek için Recep Erdoğan başta olmak üzere büyük sermayenin “İslamist” renkli siya- sal temsilcileri tarafından “Müslüman Kardeşli- ği; Hepimizin Müslümanlığı” üzerine söylem yeniden yoğunlaştırılarak dini ideolojik etkinlik aracıyla mücadelenin gelişmesinin önü alın- maya; önüne sermayenin çıkarlarının ifadesi olan –ve neoliberalizmin ekonomi politikalarını içeren– gerici siyasal kültürel duvar örülmeye girişildi.

  1. İŞÇİ DİRENİŞLERİ, MUHAFAZAKÂR MİLLİYETÇİLİK, İSLAMİ İDEOLOJİ VE “SİYASAL İSLAMCILAR”

Metal işçilerinin kendilerini “mufafazakar milliyetçi” olarak tanıtmaları ya da bu “kimlikle- ri”yle övünç duyarlarken aynı zamanda “muha- fazakâr ve milliyetçi” sendika patronlarına karşı çıkmaları ve yine otomotiv tekellerinin yerli or- taklarının en azından “Müslüman” olduklarını bile bile onlar ile karşı karşıya gelmeleri, işçi ve emekçilerin etkisinde oldukları/kaldıkları ideo- lojik politik düşüncelerin sınıfın nesnel çıkarları ve somut talepleriyle karşıtlık gösterdiği koşul- larda, sosyal sınıf kaynaklı etken ve istemlerin önünde sonunda baskın çıktığını gösteren aktüel örneklerden biri oldu.

Devlet/hükümet yöneticileri ve üst bürokrasi, patronlar ile işbirlikçi sendika yönetimi, hemen her işçi eylemi karşısında olduğu üzere dini ve milliyetçi ideolojik etki ve önyargılar dahil işçi ve emekçiler için mücadeleden caydırıcı, tereddü- de düşürücü ne kadar gözbağcı ideolojik unsur varsa, tümünü devreye koyarak, işçilerin “mu- hafazakâr milliyetçi kimlikleri”ni, onların eylem- lerinin ve burjuva çıkarlarıyla karşıtlık içindeki taleplerinin karşısına çıkardılar. MAKO Genel Müdürü’nün Ramazan-oruç-namaz birliği” mealindeki çağrıyla işçileri, kendi talepleri için başlattıkları eylemi sonlandırmaya ikna etme girişimi ve ardından, farklı sınıfların farklı çıkar- larına bağlı eylemlerine uygun düşen bir tutum- la direnişçi işçilerin işten atılmasının gündeme gelmesi, örneklerden sadece biri idi. Müslüman kardeşliği” üzerine patron temsilcilerinin yü- rüttükleri propagandanın tekil örneklerle sınırlı olmadığını; tekelci burjuvazinin çıkarlarını tem- sil eden sermaye partileri sözcü ve yöneticileri tarafından devlet/hükümet kademelerinde ve “sivil yaşam alanları”nda sürdürüldüğü; dini söylem ve ritüellerin halk kitleleriyle ilişkilerde bu kesimler tarafından kullanıldığı bilinen bir gerçekliktir. Grevleri yasaklayan hükümetler ve onların partilerinin; işçi eylemleri ve halk di- renişlerine saldıran silahlı devlet güçlerinin ve onların sözüm ona sivil yardımcılarının; eylem- lere girişmemeleri ya da giriştikleri durumlarda da bir an önce sona erdirmeleri çağrısı çıkaran

patronların büyük çoğunluğunun –bunların bir bölümünün yabancı sermaye ve uluslararası te- keller bağlantılı olmaları buradaki tartışmamız yönünden sorunun esasını değiştirmiyor– ve ka- pitalistlerin işçi sınıfı içindeki işbirlikçiliğini sen- dikacılık olarak yapan patron sendikacılarının hemen tümünün, işçiler başta olmak üzere halk kitleleriyle ilişkilerini “Müslüman olma” söylemi eşliğinde kurmaya çalıştıkları, gizli-saklı değildir. Bu ‘karakteristik’ özellik, “Siyasal İslam”ın ka- pitalizm ve kapitalist emperyalizm ile ‘hemhal oluşu’nun markası haline gelmiştir. İşçi ve emek- çilere biat etmeleri, yönetenlerin; devlet ve hü- kümetin ve “işverenler”in sözünden çıkmamala- rı, sadece “dini vecibe” olarak telkin edilmez; bu yönlendirici ideolojik zehrin yeterince uyuşukluk sağlamadığı durumlarda, polis, jandarma, yasa, idari yetki vb. gibi susturucu zor unsurlarıyla takviye edilir.

“Siyasal İslam”ın –ki siyasal karakter taşı- mayan bir dini ve İslami ideolojiden söz etmek mümkün değildir– ve aslında dini ideolojinin tüm biçim ve türlerinin evren-dünya-toplum ve insan üzerine ya da hakkındaki söylemi, suskunluğu ve boyun eğmeyi salık verir. İnsanın –ve top- lumların– “var”lığa “gelişi”ni ve yaşamını onun kendi iradesinden bağımsız ve iradesine rağmen Ol!”denilerek oluşturulmuş değişmezlik olarak gösterir. “Varlıkların Öz Varlığı” tarafından belir- lenmiş bu “oluş”ta, insanın; dünyasal varlıkların ve evrendeki her şeyin kendi(leri)ne emrolunan dışında herhangi ilişkilere girmeleri, düşünsel-fi- ziksel etkinlikte bulunmaları yaratıcıya şirk koş- ma türünden küfür” ve “bidat” nitelemesiyle reddedilir.

İslami düşünüş ya da daha doğru deyiş- le inanç sistemi, kul”u, “kader”e ve “kaza”ya inanma yükümlülüğüyle zorunlu gösterir ve aklın da bunu onaylamasını ister. Her şey, tüm gelişme(ler); olanlar ve olacak olanların tümüAllah’ın iradesi”nin ürünü ve “istemi”nin so- nuçlarıdır! Buradan çıkarılan ya da varılan so- nuç odur ki, “verilen” ile “yetinmeli”; içinde bulunduğu durum ve koşullara hoşnutsuzluk gösterilmemeli, hayır ile şer’in”; var ile “yok”un varoluşunun nedenlerini araştırarak sapkınlığa düşülmemeli; aksine verili ya da gelmekte olan

eksiksiz bir iman ile karşılanmalıdır! İnsanı-”- kul”u ve eylemlerini yaratanın iradesiyle bağlı tutan bu düşünüş/iman ediş tarzında, insanın kendi iradesiyle hiçbir şeyi yapamayacağı; ak- sine onun “cuz-i iradesi” dahil her şeye “İlahi İrade”nin karar verip hükmettiği görüşü esası oluşturur ve insani iradenin “kötü” kullanışı üzerine “sure”lere işaretle, onların kalplerinin Allah tarafından arıtılmadığı” ileri sürülür ve bunun cezasının da “ahiret”te çekileceği söy- lenir. Bu iman ediş/düşünüş tarzına göre, önce Birleşik Metal İş üyesi metal işçilerinin, ardın- dan Renault başta olmak üzere, Ford, Tofaş, Mako, Türk Traktör vb. gibi işletmelerde işçile- rin, ücretlerinin artırılması ve sosyal haklarının iyileştirilmesi vb. talepleriyle başlattıkları direni- şi, ya “her şeye karar verici ve hükmedici İlahi İrade”nin istemleri doğrultusundaki bir gelişme saymak ya da işçilerin bu eylemleriyle mutlak hakim ve belirleyici iradeye karşı da bir isyana kalkıştıklarını düşünmek gerekir. Bu durumda da üç şey akla gelir: a-) işçilerin ve sadece onla- rın da değil patronlarıyla sendika yöneticileri ve devlet-hükümet güçlerinin birbirleriyle karşıtlık gösteren eylemlerinin İlahi iradenin kararı ve uygun görmesi”yle gerçekleştirildiğine inanmak ve bununla bağlı olarak eylemlerin her türlü so- nucunu “kader böyleymişdenilerek kabullen- mek; b-) iyiden, güzelden, haktan, adeletten yana olduğu”na inanılan bu “irade”yi, “varlığı ve eylemleri” nedeniyle kuşkuyla karşılamak; c-) ve ya işçilerin durup dururken ve göksel bir sesi işiterek” ya da görüp bilmedikleri herhangi bir kaynaktan emrolunan “yapın!” çağrısı ol- maksızın, bizzat kendilerinin, içinde bulundukla- rı koşullarda yaşamlarının giderek kötüleşmekte olduğunu görerek durumlarını değiştirme iste- ğiyle; patronlarıyla iktisadi-sosyal ilişkilerinde kendilerinden yana bir kazanım sağlayarak ça- lışma ve yaşam koşullarını biraz olsun iyileştir- mek üzere; ve en ileri olanlarının önde yürüme- leriyle “sınıfsal” bir tutum içine girdikleri kabul edilecektir. Kuşku götürmeyecek ölçüde gerçek- likle örtüşen odur ki, işçiler, taleplerinin reddi üzerine harekete geçmiş, kendilerine dayatılanı reddederek durumlarını iyileştirme amaçlı bir eyleme girişmişler; içinde bulundukları durumu

görerek, bu durumun bilinciyle ve düşünüp taşı- narak hareket etmişlerdir. Tümüyle insanal bu tutum ve eylemi işçilerin iradeleri dışı saymak; bu durumda, onların kendi eylemlerinin özneleri olmaları gerçekliğine göz kapamak olacaktır ki, bunun inandırıcı olması için hiçbir neden yok- tur. Kendilerini çoğunluk olarak “Müslüman” ve “milliyetçi” olarak adlandırmalarına ve kendileri gibi “milliyetçi-ülkücüve “İslamcı” kapitalist iş- letme sahipleriyle bu aynı ideolojik-teolojik for- masyonlar aracıyla ifade etmelerine karşın; pat- ronlarıyla kavgaya tutuşan işçilerin, söz konusu eylemlere “İlahi İrade” tarafından sürüklendikle- rine dair bir inançları da, en azından bu somut örnek açısından söz konusu değildir.

Bu böyle ise ama, ortaya çıkan işçi direniş- leri, protestoları ve grevleri bağlamında Müslü- man ortak paydası”nın işçi sınıfı ve emekçiler ile, onlara hükmeden burjuva iktidarları ve ka- pitalistlerin “birleştirici formasyonu” olması, en hafifinden söylenirse, kuşku götürür demektir. Hepimizin Müslüman”lığı; hepimizin “birliği”- ni sağlamak bir yana, onu simgelemekte dahi yetersiz ve geçersiz kalmıştır ve kalmaktadır. “Müslüman” patronlarla (Renault-Ford-Tofaş vb. gibi işletmelerin uluslararası sermaye bağlantılı ve Hıristiyan patronlarının olması saklı kalmak üzere) onların “Müslüman” politik temsilcileri ve silahlı devlet korucuları, düşük ücret, kötü çalış- ma ve yaşam koşulları ve sosyal hak yoksunluğu gibi tümü de daha fazla kâr sağlamaya hizmet eden uygulamalara mahkum tutmak istedikleri “Müslüman işçileri”ne karşı siyasal zor ve po- lisiye güç kullanmak dahil her türlü saldırı yön- temini devreye koymaktan kaçınmamaktadırlar. Ortada “Müslüman ortak değerler” söylemiyle bağdaşmayan farklı sınıfsal çıkarlar sorunu var- dır. İşçiler ile kapitalistleri karşı karşıya getirerek birbirleriyle mücadeleye sürükleyen, tam da bu farklı ve uzlaştırılamaz (sömüren-sömürülen) sı- nıfsal çıkarlardır. Bu somut durum ve toplumsal gerçeklik demek ki, “Müslüman evren telakki- si”ni ve onun “bütünsel nizam sağlama” (Murat Erol, Notlar dergisi s. 2, sf. 102) iddiasını bizzat kendi İslam Dünyası”(!) özgülünde ve pratiğin-

de de geçersiz kılmaktadır. Böylesi bir bütün- lük” yoktur ya da ondan ancak tahayyülen söz edilebilir.

GERÇEKLERİN HÜKMÜ; DEĞİŞEN KOŞULLAR VE ‘NEOLİBERAL İSLAMCI’LIĞIN AKŞAM VAKTİ!

Son otuz beş yılın son on üç yılında gerçek- leştirilen ve uygulayıcılarının ifadesiyle “on yılla- ra bedel” saldırıların tümünde, Erdoğan’ın baş temsilcisi olduğu muhafazakâr milliyetçi (Türk şovenisti) ve Müslüman “kimlik” sahibi yönetici kastın imzasının bulunması, “Siyasal İslam”ın onun “radikal-teröristya da “Ilımlı” oluşu bu noktada sorunun esasını değiştirmez– işlevini açık hale getirmiştir. “Neoliberal ekonomi po- litika”yı bütün “acımasızlığı”yla uygulamaya geçirenler “Müslüman kapitalistler” ile onların siyasal temsilcileri; devlet/hükümet yöneticileri olmuşlardır. Kapitalist sömürüyle; kapitalizmin “adaletsizliği”, özgürlüksüzlük ve eşitsizlik üre- ten sistem olmasıyla sorunları yoktur. İktidarları süresince emperyalist ekonomi politikalara ara- cılık ve işbirliği üzerinden özel servet ve serma- yelerini büyütmek, kapitalist vurgundan daha fazla pay kapmak, arazi-arsa-inşaat vurgunu yapmak, devlet ihaleleri aracıyla ve vergi-kredi kolaylıkları üzerinden kendi sermayedarlarını güçlendirmek asıl işleri oldu. Bu ise, ancak işçi sınıfı ve emekçilerin sisteme bağlı ve yedeklen- miş olmaları durumunda gerçekleştirilebilirdi ve bunu gerçekleştirmek üzere, ideolojik mani- pülasyonların yanı sıra fiziki saldırı ve baskıyı eksik etmediler. En yakın örneğine Metal di- renişlerinde tanık olunduğu üzere de, polis ve Çevik Kuvvetler işçi direnişlerini bastırmak için fabrikalara sokuldu; işçiler “der-dest edilerek” dize getirilmeye çalışıldılar. Direnişçi işçilerin ço- ğunluğunun kendilerini “muhafazakâr milliyetçi ve Müslüman” olarak adlandırmaları, bu saldırı- ların engeli olmadı/değildi ve olmayacak.

Bir kez daha kanıtlanan odur ki, belirleyici olan ideolojik yakınlıklar, aynı etnik kökenden ya da siyasal görüşten olup olmamak değil, mülkiyet ilişkileri; üretim araçları karşısındaki konum ve sınıfsal farklılıklarla bunlara denk dü-

şen çıkarlardır. Kapitalist “piyasa ekonomi(si)”, burjuvazinin tüm öteki temsilcileri için olduğu gibi, “Muhafazakâr demokratİslamcıların da sığındıkları bir “itikat mağarası”dır. Bu “mağa- ra”nın işçi ve emekçiler için, onlar hangi din ve mezhebe “bağlı” olurlarsa olsunlar ya da dini ideolojiyle bağlarının zayıflığı/güçlülüğünden bağımsız olarak ve yine etnik-ulusal kimliklerin- den “azade olarak” kabus yüklü bir alan olduğu; ekonomi ile politika ve ideoloji arasındaki ilişki- ler tarafından tüm kapitalizm tarihi boyunca ta- nıtlanmıştır. “Siyasal İslamcılar”ın “adalet, hak, hukuk, kalkınma, refah ve paylaşım” üzerine söylemle kitleleri yanlarına almaya çalıştıkları; bunu da önemli oranda başarabildikleri doğru- dur, ancak bunun, onların kapitalist piyasa eko- nomisi olarak da ifade edilen kapitalist ekono- mi sistemiyle “karşıtlık”larıyla değil, onu “ihya edip” sürdürmek üzere kolları sıvamalarıyla ilişkisi vardır. “Siyasal İslam”cı pratiğin yeniden kanıtladığı, herhangi toplumsal sınıf ve kesimle- rin birbirleriyle ilişkilerinde bağlayıcı unsur, dini inanç ve etnik köken olmaktan önce ve esas ola- rak hangi sınıftan olunduğu ya da hangi sınıfın yanında durulduğudur. Bundandır ki, emek güç- lerinden başka üretim araçları mülkiyetine sahip olmayan işçiler, emek güçlerinin “karşılığı” ola- rak ödenen ücretlerinin artırılması ve kendilerini

patronlarla hükümete peşkeş çeken sendika pat- ronlarını defetmek üzere direnişe geçtiklerinde, karşılarında hükümet/devlet gücünü, patronları ve sendika ağalarını “birleşik gerici güç” ola- rak görmüşlerdir. Erdoğan ve AKP’sinin başını çektiği “Siyasal İslam”cı politika ve güçler için bağlayıcı olan esas hareket ettiricinin kapitaliz- min “nimetleri” olduğu, böylece bir kez daha kanıtlanmıştır. İşbirlikçi güçler (büyük sermaye sahipleri ve onların devlet/hükümet yöneticile- ri), “İslamist hükümet” yönetiminde devlet gücü (polis, özel besleme güvenlikçiler, MİT’çiler, ajan provokatörler) ve patronlar (yerli-yabancı) aynı safta yer almış, işçilerin karşısında “sınıf tutu- mu” almış; “sınıf birliği” oluşturmuşlardır.

Öte yandan bütün bu yaşanmışlıklar ve ya- şanmakta olanlar işçi sınıfının saflarında –ve yaşam alanlarını korumaya çalışan halk kesim- leriyle özgürlük ve demokrasiden yana olanların eylemleriyle açığa çıktığı üzere– giderek daha yaygın halk muhalefetine doğru genişleyen bir mücadele istemi ve “birikimi” de yeniden be- lirginlik kazanmaya başlamıştır. Bu birikim ve mücadele isteği, gerici barikatların aşılması için sadece olanakların değil güçlerin de artan şekil- de büyümekte olduğunu gösteriyor.

‘KAPAN’DAN ÇIKARAK KUŞATMAYI YARMAK MÜMKÜNDÜR!

“Neoliberal” salgın, şimdi, denebilir ki, yeni- den bir “kalkışma zamanına hazırlanma” eğili- mine giren işçi hareketi tarafından yumruklan- maya başlanmıştır. Metal direnişleriyle birlikte yeniden görülen, “neoliberal” saldırganlığın uzun on yıllarda yarattığı yıkıma ve onun etki- lerine karşı savunma ve hak alımı girişimlerinin, bu saldırganlığın kumanda merkezinde yer alan “Siyasal İslam”cı iktidar ve güçlere doğru da genişleme potansiyeline sahip olduğudur. “Ha- run idiler Karun oldular! öz sözünde ifadesini bulan bir gelişme ve tepki birikimi nedenli ola- rak onun da darbe yemesi önlenemez hale ge- lecektir. Bu kez direniş seslerinin geldiği yer(ler) in, makineli üretimin teknolojik gelişmelerden en ileri düzeyde yararlanılarak yapıldığı fabrika ve işletmeler olmaları, “muhafazakâr milliyetçi”

ideolojik etki altında olan ya da kendilerini öyle addeden metal işçileri çoğunluğunun, patronla- rına, Türk Metal’in sendika ağalarına ve hükü- met gücünün temsilcilerine (siyasi ve polisiye) karşı hemen her yerde komiteler de kurarak direndikleri eylemler ‘zinciri’nin başka şeylerle birlikte sınıf “kimliği”nin “neye kadir olduğu”- nu dost-düşman herkese yeniden anımsatmış olması, böylesi bir gelişme eğilimini de işaret etmektedir. İşçi hareketindeki gelişmeler, bütün kuşatılmışlığına karşın burjuva “kapanı”ndan çıkaracak; burjuva ideolojik-politik ve kültürel kuşatmayı yaracak sosyal güç açısından, bunun yolunu açacak araç ve yöntemlerin geliştirilmek- te olduğunu gösteriyor.

Modern ve hızlandırılmış üretim biçimleri- nin en yoğun ve sistematik olarak uygulandığı otomotiv, demir-çelik vb. işletme işçilerinin et- kisinde oldukları politik-ideolojik görüşlerin engelleyici karakterine karşın, hakları için –ki bunu doğuran, işçilerin kapitalistlerle doğrudan

üretim sürecindeki ilişkileridir– birlikte direnişe geçmeleri, bu yolun açık olduğu veya açılmakta olduğunu gösteriyor. Fabrika ve işyeri komitele- rinin kurulması ve işletilmesi, işçi inisiyatifinin mücadele içindeki gelişmesinin örnekleri ara- sındadır. Patron sendikasının temsilcilerine ve yöneticilerine çıkarılan reddiye ve bu “mafya sendikası”ndan toplu istifalar, işçilerin hakları için mücadeleye karar verdiklerinde, bunun için eyleme giriştiklerinde, kendi pratikleriyle dost ve düşmanlarını daha iyi görme ve tanıma gibi bir “deneyim”den de geçerek, sınıf düşmanlarına karşı kendi sınıf birliklerini örme yönünde daha kararlı davrandıklarının göstergelerinden biri- dir. Bu mücadelelerden geçerek işçiler –ve işçi sınıfı–, sınıf bilinçli sınıf; kendisiyle birlikte tüm ezilenlerin kurtuluşu için mücadele eden sınıf; sömürü ve baskının her türüne karşı mücadele ederek toplumun tüm ezilenlerinin kurtuluş mü- cadelesine öncülük yapan sınıf konumuna yük- selecektir. İleri, sınıf bilinçli unsurlarının bu mü- cadeledeki kararlılıkları, inisiyatifli çalışmaları;

ileri kesimler ile daha geriden gelenler arasında sağlayacakları –ve mutlaka sağlanması gereken– mücadele birliğini geliştirme tutumları, böylesi durumlarda daha da önemli hale gelmiştir. Kı- sacası, tekelci burjuvazinin, emperyalistlerin ve onların dolaysız/dolaylı sözcüleriyle birlikte yedeklenmiş liberal ve sınıf inkârcısı ideolog- larının daha karamsar olmaları için koşulların daha da olgunlaşmakta olduğu; ve özgürlük, de- mokrasi ve sosyalizm mücadelesinin güç, mevzi ve dayanaklarını artırmasının olanaklarının ise genişlemekte olduğu söylenebilir. Metal direnişi olarak da ifade edilen son işçi eylemlerinin gös- terdiği budur ve bu gelişmeler “neoliberal İslam- cı” parti ve iktidarların kapitalizmi savunma ve emperyalist gericiliğe uşaklık etme politikaları nedenli olarak, işçi ve emekçilerin sadece mü- cadelesine değil, hak ve istemlerine de ördükleri “Müslüman, muhafazakâr milliyetçi” barikatının aşılması için de aynı şekilde olgunlaşan bir deği- şime işaret ediyor.

49

işçilere kapitalistleşmeyi öneren bir “demokratik sosyalizm” anlayışı ve marksizmi “aşma” tasavvuru!

Özgür Gündem gazetesinde, 2015 1 Mayıs’ı konu edilerek yayımlanan Adil Bayram imzalı bir makalede, işçi sınıfı ve emekçilerin sendikal örgütlenmesinden sosyalizmin teori ve pratiğine; Marksist-Leninist devlet teorisinden burjuva ve proleter demokrasi –halk demokrasisi dahil– an­layışlarına dek, birbirleriyle ilişkili ve fakat her biri spesifik-belirgin özellikleriyle özel bir irde­lenmeyi gerektiren temel öneme sahip konular üzerinden, Marksist kuram ve sosyalizm pratiği saldırı hedefine kondu; sermaye düzeni ve bur­juva sınıf egemenliğini tehdit etmeyen kapita­lizm içi bir “demokrasi” ve “sosyalizm” anlayışı, mutlak doğru olarak bir kez daha ilan edildi.

Söz konusu makalede, HDP’nin “çizgisini ge­liştirmesi” ve “işçi-emekçi vurgusunu daha çok ve güçlü yapması” gerekliliğine dikkat çekilmiş olması, açıktır ki, yerinde bir uyarı olmuştur. Ne var ki, bu olumluluk, ardı sıra gelen ve makalenin esas konusunu oluşturan, ancak herhangi nesnel dayanağı gösterilemeyen spekülatif varsayımlar tarafından sadece gölgelenmiyor; Marksist kura­ma ve sosyalizm pratiğine yöneltilen eleştirilerin mekanik-metafizik karakteri tarafından da boşa çıkarılıyor. HDP’nin seçim bildirgesine yöneltilen eleştiri açısından söylenirse, sorun, eğer çizginin işçi sınıfı ve kent-kır emekçileri/yoksulları ve ezi­lenleri yararına, onların iktisadi sosyal ve politik talepleri ve bu taleplerin bağlandığı acil ve nihai hedefler doğrultusunda netleştirilmesi ise, bu­nun gereği her şeyden önce, sömürü ve baskının kapitalist kaynağına ve onun hem ürünü hem de koruyucu gücü olan burjuva devletine karşı net ve tutarlı bir mücadele hattının izlenmesi; uluslararası sermayeye, emperyalist ve işbirlikçi gericiliğe karşı mücadelede bulanıklığa yer veril­memesidir. Oysa, söz konusu makale yazarının, bu konudaki önermelerinin içerik ve kapsamı, böylesi bir çizginin izlenmesine barikat örecek türdendir.

Yazarın demokrasi ve sosyalizm anlayışını, ayrıntılarına girmeksizin ana özellikleriyle ele alacağız. Ancak, bundan önce belirtmemiz gere­kir ki, A. Bayram’ın makalesinde öne sürdüğü “demokratik”(!) ön takılı anlayış ve eleştirilerin herhangi özgün bir yanı veya özelliği bulunmu­yor. Patenti, Türkiye ve Ortadoğu’daki izleyici­lerinden önce Batı Avrupalı ve Amerikalı (ABD ve Latin Amerika) “postmodern-postmarksist” teorisyenlere ait olan bu görüşlerin, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin tasfiyesi ve bununla da bağlantılı olarak uluslararası işçi hareketinin geriye püskürtülmüş olmasından esinlenip güç aldığı ve son on yıllarda işçi sınıfı ve kent-kır emekçilerinin sermayeye karşı mücadelesinin bölünüp parçalanmasında işlev gördüğü bilini­yor. Özgürlük Dünyası’nın daha önceki birden fazla sayısında sosyalizm dışı bu görüşler irde­lenmiş, kapitalizm içi içerikleri sergilenmişti. Ka­pitalist dünya gerçekliği tarafından geçersizlikle­ri açıklığa çıkarılmış bu görüşleri, bundandır ki, burada sadece, işçi sınıfı ve bütün ezilen halk kitlelerinin mücadelesi ve hareketinin ihtiyaçları bağlamıyla sınırlı bir kapsamda ele almakla ye­tineceğiz. (Umarız ki, bu dostane uyarılar doğru şekilde değerlendirilir.)

“AŞMA”(!) İDDİASINA DAİR BİR ARA NOT

Kurucu teorisyenleri Marx ve Engels olup Lenin’in 20. Yüzyıl dünya kapitalizmi üzerine irdelemeleriyle katkıda bulunarak geliştirdiği Marksist-Leninist kuramın “aşıldığı” yönündeki kurgul iddiaların bizim ülkemiz ve bölgemiz top­raklarında seslendirilmesinden önce, ABD, Latin Amerika, Batı Avrupa gibi ülke ve bölgelerde, Max Weber gibi burjuva liberalleri bir yana bıra­kılırsa, aralarında “Marksist olduğunu” ileri sü­ren kimi sol-liberal teorisyenlerin de bulunduğu “post modern” vaizler tarafından seslendirildiği, hiç değilse, “sol cenahta yer alan”ların büyük çoğunluğu tarafından biliniyor. Marx, Engels ve Lenin’i, tarihsel materyalist ve diyalektik dünya görüşünü; toplumlar tarihi ve üretim sistemleri bağlamında “determinist tarihselci”; “sınıf in­dirgemeci” ve hatta “iradeci ve otoriter” olarak tanımlayıp, aşılması gerektiğini ileri sürerek, kül­türel-çevreci, etnisist ve cinsiyet kimlikçi sözüm ona aşkın yeni tezlerle ortaya çıkanlar içinde, “hakları”nı teslim etmek gerekirse, Frankfurt Okulu teorisyenleri ilk sırada yer alırlar. Ardıl­ları, farklı “ekol” ve isimlerle iki düzine kadar sıralanabilirler. “Batı Marksizmi” teorisyenleri; Nietzsche ve Saussere’den ilham almış Althus­ser, Foucault, Derida, Lacan, Negri, Laclau ve Witgenstein bunlardan bazılarıdır.

Burada ve şimdilik söylenecek olan, “aşma” fikri ve iddiasının, “altı doldurulmak” üzere ortaya konmuş görüşlerin doğruluğu-yanlışlığı saklı tutularak ele alındığında, bilimsel görüş açısından ve bilimsel gelişme yönünden, veri ve kanıtları ortaya konmuş şekilde, önceki görüş ve buluşların ya yanlışlanarak ya da eksiklikleri gösterilerek, daha ileri bir çözüm yöntemi ve gö­rüşünü dile getirdiğidir. Fizik, kimya, biyoloji gibi pozitif bilimler alanında sözü edilebilecek birçok “aşma” sıralanabilir. Newton fiziği ile Enerjinin Korunumu Kanunu ya da Kuantum fiziği arasın­daki devamlılık ve aşma göz önüne getirilebilir, vb. gibi.

Buradaki tartışma alanıyla sınırlı tutularak alındığında, Marx’ın adıyla bilinen kuramın, sa­dece Marx öncesi burjuva iktisatçıları ve burjuva tarihçileriyle sosyologlarının değil ütopik sosya­listlerin ve Hegel gibi bir felsefe “zirvesi”nin gö­rüşlerinin de eleştiriden geçirilerek aşılmasıyla oluşturulduğunu belirtmekle yetinebiliriz. Unut­mamak gerekir ki, doğa ve toplumun bilimsel analizi söz konusu ise eğer, durağanlık, değiş mezlik, mutlak kesinlik kavram ve kategorileri bilimselliğe değil metafizik-mekanik dogmalara işaret ederler. Ve yine bilinir ki, Marksizm dog­malara değil bilimselliğe dayanır; bilimsel bir te­ori olarak, dünyanın değiştirilmesinin yöntemsel bilimi olarak bir eylem kılavuzudur.

Marx’ın kuramının –Engels ve Lenin ile birlik­te– kendinden önceki teorisyenlerin ortaya koy­duklarından ayrışan başlıca özelliği, onların top­lum tarihine ve iktisadi sistemlere ilişkin görüş­lerinin eksiklikleri ve yetersizliklerini karşısında yalnızca daha yetkin, daha bilimsel, daha bütün­lüklü bir teori oluşu değil, toplumsal gelişme ve değişmenin özgün yasalarını, maddi nesnel ka­nıtlarıyla göstermiş olması ve kendinden önce­kilerin kaba materyalist, metafizik dogmalarını mahkum etmesiyle birlikte, onların yakınından bile geçemedikleri artı-değer yasasını bulması ve sınıf mücadelesini sınıfların ortadan kalkma­sına dek süren, sömürüsüz topluma varmaksızın sınıf karşıtlıklarının ortadan kaldırılamayacağını ve üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip bir bölüm insanın (egemen sınıf) diğerleri üzerin­deki hakimiyetine son verilemeyeceğini bilimsel olarak ortaya koymuş olmasıydı.

Buradan çıkarılabilir olan ve çıkarılan en önemli sonuç şuydu: Sosyalizmin maddi top­lumsal temeli ve onu gerçekleştirecek güçler başka bir yerde değil kapitalizmin bağrında doğmakta, onun tarafından kaçınılmaz olarak hazır hale getirilmektedir. Sanayi üretimi ve pro­letaryanın doğup büyümesiyle birlikte, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişki temeli üze­rinde şekillenen proletarya-burjuvazi çelişkisi, proletaryayı, üretim sürecindeki işleviyle bağlı biçimde örgütlü mücadeleye yönelterek sınıf bilinçli ileri kesimlerinin yönetiminde iktidar sa­vaşına sürüyor; ilkel komünal dönemi dışındaki tüm insan(lık) tarihinin gelişme sürecini belirle­diği gibi, sınıf mücadelesi yoluyla, kapitalizmin tasfiyesi, proletaryanın devrimci eylemi ve mü­cadelesiyle gerçekleştiriliyordu. Tüm insanlık tarihi bu mücadelenin basitten karmaşığa iler­lediğini kanıtlamıştır.

Bu durumda, Marksizmi sözüm ona aştığını ileri süren herhangi birine düşen, öncelikli ola­rak Marx’ın bu görüşlerinin; her şeyden önce de artı-değer teorisi ve sınıf mücadelesi yasalarının yanlışlaşmasını kanıtlarıyla göstermesi olmak durumundadır. “Aşma” iddiasıyla ortaya çıkan­lardan hiçbiri bugüne dek böylesine bir “yete­nek” ve başarı göstermiş değiller. Bunun yerine, Marx’ın kuramını ya tek yanlı ve kaba materya­list bir anlayışla ele alarak bütünlüğü ve iç tutar­lılığını bozmaya kalktılar ya da toplumsal-tarih­sel gelişmenin diyalektiğini görmezden gelerek, insanlık tarihinin gelişme sürecinde Marx sonra­sı dönemde gündeme gelen bazı kültürel-ekolo­jist sorunları söz konusu ederek, “Marx bunları görmemişti” (!) türünden uyduruk ve absürt suç­lamalarla sözüm ona aşkın teoriler oluşturmaya koyuldular. A. Bayram’ın makalesinde yer alan kesinlemelerin bu türden bir “aşma” iddiası ve mantığının ürünü olduğu görülüyor.

BİR AŞKIN TEZ OLARAK “DEMOKRATİK SOSYALİZM” NEDİR NE DEĞİLDİR?

Kapitalizm ile sosyalizmin temel önemde­ki farklılıklarının her şeyden önce iktisadi-sosyal temeldeki farklılıklar olması anlaşılır bir durumdur. Kapitalizmi antidemokratik, sosyalizmi demokratik yapan, siyasal alan­daki eşitlik-eşitsizlik, özgürlük-özgürsüzlük­ten önce ve esas olarak toplumsal sınıfların üretim araçlarıyla –bu araçların mülkiyetiy­le– ilişkisi; bu ilişkinin niteliğidir. “Demokra­tik sosyalizm” tezinin bir orijinalitesi, bir öz­günlüğü var mıdır sorusuna yanıt vermeden önce, şu iki temel önemdeki noktaya dikkat çekmekte yarar olacaktır: Kapitalizm ile sos­yalizmin birbirleriyle uzlaşma kabul etmez ni­teliksel farklılığı, ilkinin artı değer üretimine ve emek gücünün kapitalist sömürülmesine dayanan bir ekonomik sistem olmasına karşı­lık, sosyalizmin sömürüyle birlikte sınıf farklı­lıklarının ortadan kaldırılması amacıyla bağlı oluşudur. “Demokrasi” kavramı sosyalizm ile ilişkilendirilerek kullanıldığında, sosyaliz­min bu temel niteliksel özelliği ve özgünlüğü göz ardı edilirse, varılacak yer, liberal burju­va vaizlerin anti sosyalist mevzii olacaktır.

Sosyalizmin demokratik niteliğini belirleyen temel bağlayıcı “ilke”, üretim araçlarının ko­lektif mülkiyete geçirilmesi ile sömürünün tasfiyesidir. Siyasal demokrasiyi ekonomik-sosyal temelinden soyutlayanlar, emek gücü ile sermaye arasındaki ilişkide “özgürlük” ve demokrasi görenlerdir. Kapitalizm, siya­sal alandaki baskı, ayrıcalık ve saldırılardan önce, iktisadi alandaki sömüren-sömürülen ilişkisi tarafından belirlenen antidemokratizm ile maluldür. O, bir azınlık-ayrıcalıklı sınıfın toplumun çoğunluğu üzerindeki hegemonik sistemi olmasıyla antidemokratiktir.

Reel sosyalizm” olarak adlandırdıkları Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist inşanın “çö­zülmesi” ve “tasfiyesi”nden hareketle Mark­sist sosyalizmi anti demokratik ilan ederek “demokratik sosyalizm”e ihtiyaçtan söz eden­ler, sosyalizmin temel niteliksel özelliklerini; toplumun sömürü ve baskıdan kurtuluşunun ve kolektif çıkarlarının ifadesi olarak sosya­lizmin demokratik karakterde olduğunu göz ardı ediyorlar. Bu sığ görüş, diğer yandan, 1990’ların dünya-bölge ve ülke koşulların­da, işçi sınıfı ve ezilen halkların uluslararası alanda kapsamlı saldırılarla geriye püskür­tüldükleri bir dönemde yaygınlaştırılmış ol­masına karşın, “demokratik”-”özgürlükçü”-”güler yüzlü”-”insancıl” ön takılarıyla çok daha önceden gündeme getirilmiş ve fakat inandırıcılık göstermemiştir. Bu sözüm ona teori ve tezlerin, sosyalizmin yenilgiye uğra­tılması ve sömürülüp-ezilen halkların kurtu­luş mücadelelerinin emperyalist ve işbirlikçi gericilikler tarafından bastırılması koşulları­nın ürünü olması; Marksist sosyalizm anla­yışına karşı suçlamaların bu yenilgiden güç alarak şekillenmesi, “gerçekleşen sosyalizmin eksiklikleri”nin sosyalist teorinin “yanlışları” olarak gösterilmesi, eksikliklerin eleştirisi ye­rine kuramın suçlanması; ve yerine de kapita­lizm içi olmakla malul alternatifleri içermesi, liberal burjuva sınırları aşmayan karakterde olduklarını göstermektedir.

A. Bayram’ın “devletsiz demokrasi” ve “dev­letsiz sosyalizm” kurgularına gelecek olursak, bu kurguların neyi içerdiği ya da herhangi geçerliğe sahip olup olmadıkları, buraya kadar söylenen­ler tarafından aslında gösterilmiş bulunuyor. Demokrasi ve sosyalizmin devlet ile ilişkisi, açık olmalıdır ki, iktisadi-sosyal sistem ve koşullar­dan soyutlanarak irdelenemez. Başka biçimde söylenirse, ekonomik-toplumsal sistemler ile onların siyasal üst yapı kurumları birbirleriyle bağlı olmak durumundadırlar. A. Bayram bir ez­beri yineleyerek, “Artık devlet ile sosyalizmin bir arada olabileceğine hiç kimse inanmıyor. Yani devletçi sosyalizm anlayışı tarihe karıştı. Sos­yalizmin özgürlük, farklılıklara dayalı eşitlik ve paylaşım ilkelerinin devlet gibi bir baskı ve zor aracıyla gerçekleşemeyeceği herkesçe anlaşılır oldu.” diye yazıyor.

Bu iddiaların mutlakçı karakteri bir yana, sosyalizm ile bağdaşırlığı yoktur. Kesinlemele­rin metafizik karakteri “herkes” tarafından de­ğilse de, materyalist diyalektik dünya görüşüne sahip olan ve toplumsal yaşam ve sistemlerin tarihsel karakterine ilişkin bilimsel analiz gücü gösterenlerin büyük çoğunluğu tarafından gö­rülebilir. “Artık devlet ile sosyalizmin bir ara­da olabileceğine hiç kimse inanmıyor” iddiası sadece aşırı bir abartıyı ifade etmiyor, bilimsel düşünceye de aykırı düşüyor. “Devletçi sosya­lizm anlayışının tarihe karıştığı” kesinlemesi de, aynı şekilde gerçek dışıdır. Dünyanın bir­çok ülkesinde mücadele eden proleterler ile emekçilerin ileri kesimlerinin ve onların parti ve örgütlerinin teori ve pratiğinin yok sayılması bir yana, bu iddia, proletaryaya, kendi iktidarı altında ve iktidar olarak sosyalizmi inşa etme olanağını, bile isteye, eskinin kapitalistlerine terk etme çağrısı dışında bir şey ifade etmez.

Sosyalizm-devlet ilişkisi ya da sosyalizmde devletin işlevi ve niteliği sorunu, açık olmalıdır ki, sosyalizm öncesi tüm sınıflı ve devletli top­lumsal sistemlerden temel önemde niteliksel farklılıklar gösterir. Proletaryanın devleti, burju­vazinin eski cennetini geri getirmesini bastırmak için zorunlu, ama devletten devletsizliğe geçiş sürecinin geçici bir örgütlenmesi olarak sönüm­lenip yok olmaya mahkûm bir araçtır. Buna aykırı düşen her düşünce, tarihsel gelişmenin günümüze dek ortaya çıkardığı yönetim biçimle­ri ve devlet örgütlenmesi/örgütlenmelerinin an­ lamını flulaştırarak, anarşizan devlet anlayışına varır ki, bunun toplumsal gerçeklikler karşısında herhangi geçerliği yoktur.

Devletin olduğu yerde, evet, baskı vardır ve olacaktır. Marksistler, Marx, Engels, Lenin ve Sta­lin başta olmak üzere, hiçbir yerde, devletin sos­yalizm koşullarında ve sosyalizmi inşa pratiğin­deki işlevini başka biçimde göstermemişlerdir. Bu, ama, kapitalist devlet ile sosyalist devletin niteliksel farklılıklarının göz ardı edilerek, tıpkı burjuva diktatörlüğünün proletarya ve emekçi­ler üzerindeki sömürüyü korucu diktatörlüğün­de olduğu üzere, sosyalist devleti –proletaryanın kendi devletini– halkın üzerindeki bir baskı aracı olarak göstermeye yönelik her türden çarpıtma ve inkâra da set çeker. Yazar, sosyalist devleti, kapitalistlerin zor aygıtıyla benzer biçimde –hal­kın üzerinde– halka karşı baskı ve zor aygıtı ola­rak göstermekte; devletsiz sosyalizm=komünizm aşamasıyla, bu aşamaya varış sürecinde, o aşamaya varabilmek için, Engels’in ve Lenin’in deyişleriyle artık “devlet olmayan devlet”in ge­rekliliğini reddederek, köy-mahalle-semt vb. gibi “özyönetim” modelleriyle sosyalizmin kurulabi­leceği hayali yaymaktadır. Sosyalizmin –önceki pratiğin kanıtladığı üzere– herhangi bir ülkede ya da birden fazla ülkelerde kurulması koşul­larında dahi, ancak merkezi bir örgütlenme ve planlama dahilinde inşa edilebileceği gerçeği, “aşma”cı teorisyenlerin çoğunda olduğu üzere, onların izleyicisi yazarlarda da önemsiz göste­rilmekle kalmamakta; siyasal alandaki eşitlik ve özgürlük gerekçe gösterilerek, atlanmaktadır. Kapitalist devlet ile sosyalist devletin sınıf niteliği atlanarak, bu iki farklı devletin uyguladığı baskı ve zorun hedefindeki kesimlerin kimliği göz ardı edilerek, soyut bir devlet karşıtlığı vazetmek, anarşizan bir anlayışa işaret etmekle kalmaz; işçi sınıfı ve emekçilerin burjuva despotik dik­tatörlüğe karşı mücadelesini de zaafa uğratır ve darbeler.

Sosyalist aşamada, devletin varlığına duyu­lan ihtiyaç, bir ideal değil, zorunluluktur. Sosya­lizmin kendisini silahlandırılmış halk güçlerine dayanarak ve onları devletin her kademesinde örgütlü bir güç halinde koordine ederek kapi­talizmin saldırılarına karşı koruması ihtiyacı tarafından belirlenen geçici bir durumdur. Bu­rada önemli olan, bu yeni devlet örgütlenme­sinin silahlandırılmış halkın her düzeydeki yö­netime doğrudan katılması, görevlendirilenlerin görevlerinden geri alınmaları hakkının dolaysız olarak emekçilerin kendilerinde olması, küçük üretim temeli üzerinde kapitalizmin yeniden üreyip hakim olmasına olanak tanınmaması ve her kademede görevlilerle diğer emekçilerin ya­şam standartları arasında ayrıcalıklara olanak tanınmamasıdır.

Devlet sonal olarak ortadan kalkacak; prole­tarya iktidarı aracıyla komünizme geçilmesi ko­şullarında işlevi son bularak tarihe karışacaktır. Bu zor ve baskı aygıtının kapitalizm koşullarında işçi sınıfı ve emekçilere karşı uygulanması ile devrilmiş ve fakat direnci bin kat artmış eski­nin sömürücü azınlık sınıfına karşı işçi sınıfının devrimci iktidarı olarak uygulanması arasında fark görmeyip, sosyalizmi devletle bağdaşmaz göstermek, proletarya ve emekçileri daha baş­tan silahsız bırakmak olacaktır. Paris Komünü ile bağlantılandırarak, proletarya ve emekçilere “öz savunma” ile yetinmelerini salık veren ya­zar, Komün’ün yenilgiye uğramasında başlıca olarak Merkez Komitesi’nin yetkilerini erken devri, Fransız Ulusal Bankası’na el koymaması ve Versay’ı alt etmek üzere zamanında harekete geçmemesi gibi zaafların rol oynadığını atlamak­tadır. “Demokratik sosyalizm” adına, işçi sınıfı devletinin reddedilmesi ve yerine “parti-toplum” projesinin ikame edilmek istenmesi, oysa, parti yönetimine daraltılmış bir tür devlet anlayışına işaret eder.

Demokratik sosyalizmin tanımlanması en önemli düşünsel devrimlerden birini ifade eder” diye yazabilmek için ise, kişinin ya insan soyu­nun tarihsel ilerleyişinde, doğa ve toplum yasa­larının bilgisiyle düşünsel alanda yol gösterici olmuş büyük deha sahibi bilim insanlarının var­lığından bihaber olması ya da bu tanımlamanın hiçbir orijinalitesi olmamakla birlikte, ona abar­tılı bir önem atfetmek için özel bir çaba göster­meye kendini zorunlu sayması gerekir.

Sosyalizm, evet, devrilmiş ve fakat eski ka­pitalist cennetini geri getirmek için caniyane bir saldırganlıkla ve uluslararası gericiliğin des­teğindeki eski egemen sınıfa karşı amansız bir baskı uygulamak zorundadır. Ne var ki, bundan hareketle, sosyalizmi anti demokratik ilan etmek akla ve bilime ziyan bir sözüm ona demokrasici­lik tasavvur etmektir ki, bunun için, en azından gerçeğe aykırılığı bile isteyerek ya da farkında olmaksızın savunmuş olmak gerekir.

Yazar devam ediyor ve “Demokrasiyi bir devlet biçimi olarak gören anlayışın ne kadar yanlış olduğu artık netçe açığa çıkmıştır. De­mokrasinin devletten kopartılarak esas yeri olan toplumla birleştirilmesi tarihi önemdedir. Böylece sosyalizmin demokrasi aracıyla bir­leştirilmesi ve demokratik sosyalizm tanımlan­ması en önemli düşünsel devrimlerden birini ifade eder” diye yazıyor.

Demokrasi sorununun bu ele alınışında, “hangi demokrasi, kim için kimin demokrasi­si?” sorusu yanıtsızdır. İnsan soyunun tarihsel “serüveni”, ilkel komünal dönemi dışındaki tüm sürecin sınıf farklılıkları ve çıkar çatış­maları üzerinden belirlendiğini; ortaya çıkan siyasal biçimlenmelerin/devlet şekillerinin bu çıkarlara bağlı olarak gerçekleştiğini göster­miştir. Eğer “netçe açığa çıkmıştır” denilecek şeylerden söz edilecekse, bunlardan biri de işte budur. A. Bayram, “herkes için demokra­si” anlayışını günümüze kadar olan toplumsal süreç açısından genel geçerliliğe sahipmiş gibi gösteriyor ve “biz söyledikse doğrudur” mantı­ğıyla, örnek olsun burjuva demokrasisinin bir devlet biçimi olamayacağını vazediyor. İleri sü­rülen bu görüşe göre, demokrasi herkes için eksiksiz bir eşitlik ve özgürlük ifade ettiğinden ve devletin hangi biçimi olursa olsun baskı ve zoru içerdiğinden, bu ikisi bir arada olamazlar! Toplumsal gerçekte ise, herkes için eksiksiz, eşitlik ve özgürlük ifadesi olarak bir demokra­siden ancak sömürü sistemine ve sınıf farklı­lıklarına son verildiği koşullarda söz edilebilir. Sınıflı toplumların tümünde ise, “demokratik devlet” ancak egemen sınıf için demokrasiyi tanımlar. Yazarın başlıca açmazı, bu farklılıkla­rı görmezden gelmesi ya da atlamasıdır.

nite­liği, demokratik olup olmamasını belirler ve “demokratik toplum” kavramlaştırması bu ba­kımdan sorunu bulanıklaştırıcı işlev görür. A. Bayram’ın ikide bir baş vurduğu “toplum”un örneğin tüm sınıfları kucaklayan-kapsayan bir anlamı da olduğuna göre, yazarın bu kavrama baş vururken, belirli bir kesimi mi, yoksa tüm sınıflardan tüm kesimleri mi işaret ettiği belir­sizleşmektedir. “Demokratik toplum” formü­lasyonu bundandır ki, liberal burjuva söyle­miyle karışmakta; burjuva ideolojik argüman­lara bağlanmaktadır. Devletsiz demokrasi –ki “topluluk demokrasisi” olarak tarif ediliyor–, otonom toplulukların komünal yaşam biçim­leri halinde oluşması/oluşabilmesinin maddi toplumsal temeli, kapitalizm koşullarında ka­lındığı sürece yaratılamaz. İşçi ve emekçilere “kendi işletmelerini kurma” yoluyla “kendi­lerini yönetme”yi öneren anlayışın herhangi pratik gerçekliği ve gerçekleşirliği yoktur. Ya kapitalizm tasfiye edilerek toplumsal yaşa­mın bütün alanlarında işçi-emekçi yönetimi gerçekleştirilir ya da rekabet ve sömürü top­lumu olan kapitalizm sınırları içinde, işçi ve emekçiler yönünden ancak istisnai olarak gö­rülebilecek sınıf atlamalarıyla sınırlı; ve sınırlı sayıda birey emekçinin “girişimci”-”işletmeci” olmasından öteye geçmez. Kapitalizm ve bur­juva devletinin karşıya alınmaması durumun­da yaşanacak olan, işçilerle birlikte kent-kır emekçilerinin de giderek artan şekilde mülk­süzleştirilmeleridir çünkü.

iŞLETME KURUN” VE “ÖZ SAVUNMADA KALIN” ÇAĞRISI YA DA HAK ALMA MÜCADELESİNE REDDİYE

Adil Bayram, sosyalizm ve demokrasiye ilişkin “demokratik” ön takılı bu düşüncelerin “eskinin devlet ve iktidara bağlı olan şiddet anlayışı”nın aşılmasını da sağladığını ve bu­nun yerine “öz savunma direnişi”nin geçtiğini belirterek, bunu “Paris Komünü Barikatları” ile ilişkilendiriyor. Devamında da “iktidar ve devlet güçlerinin saldırıları karşışında meşru savunma”dan söz ederek, bu savunmanın “ta­mamen öz savunma kapsamında olması ve o kapsamı aşmaması esastır” vurgusuyla, burju­va devleti ve iktidarının hep yerinde ve hakim konumda kalacağı öngörüyor ve onun saldırıları karşısında savunmayla yetinen ve bunu aşma­mayı önüne koyan bir “mücadele” hattı belir­liyor, işçi sınıfı ve emekçiler adına! Bu tür bir “mücadele”nin iktidar ve devlet “olmamak” ile; “demokratik toplum” konumunda bulunmak ile gerekçelendirildiğini, yukarıdan beri söylenenler üzerinden görmüş olduk. Ancak, açıklama ge­rektirmez biçimde açıktır ki, bu durumdaki bir mücadele ile kapitalizm sınırları dışına çıkan bir “aşma” söz konusu bile olamayacaktır.

Yazar, makalesinde baştan sona iktidar sorununu ötelemeye; önemsiz ve gereksiz gös­termeye odaklıdır. “Toplum” kavramını, anlam belirsizliği bağlamında öne çıkarmış, “toplum odaklı olma”yı demokrasi ve sosyalizm anlayı­şının odağına yerleştirirken, “toplum”u bütün sınıfları kucaklayan bir “bütün” olarak tasav­vur etmekte; işçi ve emekçileri, devlete karşı mücadele ederek, direnerek hak alma yerine, “öz savunma”da kalarak ve “işletmeler kurup yöneterek” hakim sınıfa ve iktidarına tabi kal­makla yetinmeye çağırmaktadır. Başka türlü söylenirse, yazarın işçi sınıfı ve emekçilere “önerdiği”, “öz savunma”yı “aşmayacak” hak isteme yöntemlerini benimsemesi; örnek ol­sun herhangi saldırı mevziinde olmamasıdır. Kendini kapitalizm ve burjuva devlet tarafın­dan belirlenen sınırlara kapatan bu ideolojik-siyasal düşünceye “önemli düşünsel devrim” elbisesi giydirilmesi ise, en hafifinden boş bir böbürlenmeye işaret eder.

İşçi ve emekçilere önerilenin ne olduğunu, yazarın kendisi şöyle ifade ediyor: “Peki bu ifa­deler ne anlama gelmektedir? Yani demokratik sosyalizm partileri ve onun kadroları devlet kur­mayı ve iktidar olmayı hedefleyen değil, toplu­mu eğitip örgütleyerek demokratik toplumu ge­liştirmeyi hedefleyen parti ve kadrolar olmalıdır. Reel sosyalizmin parti-devlet birliği yerini parti-toplum birliği almalıdır.

Çok açıktır; iktidar hedeflenmeyecektir! Bu böyleyse eğer, yıkılacak bir iktidar da yok de­mektir ya da olmayacaktır. Oysa, uluslararası sermaye ve işbirlikçi burjuvazinin toplumsal yaşama hakim olduğu günümüz koşullarında, en küçük demokratik-ekonomik ve politik ta­lebin elde edilmesi için dahi egemen burju­va iktidarına ve kapitalist burjuvaziye karşı, burjuva sınırlarını aşmayı önüne koyan bir mücadele şarttır. Bu olmaksızın bir hak savu­nusu dahi mümkün olmamaktadır. Parti-top­lum “birliği”nin sağlanması için dahi siyasal partinin yönlendirmesindeki mücadelenin bir iktidar mücadelesi olarak yürütülmesi gerekir.

A. Bayram’ın formülünde, işçi sınıfı ve emekçilere ve onların sendikal-politik örgütle­rine, burjuva iktidarına karşı mücadeleye sınır çekilirken, bu sınır çizme ve “devlet ve iktidar olmama” adına, mevcut sermaye iktidarı ve burjuva gericiliğine tabi olma salık verilmek­tedir. Yazar, işçi ve emekçilerin değişik örgüt­lerine ihtiyaçtan söz ederek, “Peki yeni işçi ve emekçi örgütleri nasıl olacaktır?” sorusunu sormakta ve bu soruya, “Her şeyden önce, grev ve gösteri yaparak devletten hak isteyen değil, kendi işyerini kuran ya da çalıştığı yerin sahibi olan, böylece üretim ve yaşamda kendi kendini yöneten topluluk örgütlenmeleri ger­çekleşecektir. Yani işçi ve emekçilerin kitlesel örgütlenmeleri de devlet ve iktidar odaklı de­ğil, tamamen demokratik toplum odaklı örgüt­lenmeler olacaktır” yanıtı vermektedir.

Olağan durumunda dahi işçi ve emekçile­rin devlet ve iktidarın varlığı ve işleviyle bağlı olmayan herhangi toplumsal sorun ve talebi­nin bulunmadığını düşünmek için insanın sı­nıfların tarihi ve ilişkileri üzerine az-çok bir bilgiye sahip olması yeterlidir. Burjuva devleti, bütün organları-örgütleriyle birlikte, örnek ol­sun Bursa’da Metal işçilerinin giriştikleri hak alma mücadelesinin karşısında yer almışlar­ken, burjuva iktidar ve devletine karşı, hakla­rını koparıp almaları için mücadelenin kaçınıl­mazlığı açık iken; sadece sendika patronlarını ve kapitalistleri değil hükümet ve devlet gü­cünü de karşı alarak direnmeleri zorunluluk gösteriyor iken, onlara, grev ve direniş yap­mayı değil, işyerlerini kurmalarını söylemek, havanda su dövmek gibi bir şey olur! Yazar, kapitalizm koşullarında emek güçlerini sata­rak yaşamlarını ancak sürdürebilir olanlara, istisnaî durumlardaki tekil örnekleri bir yana asla mümkün olmayacak bir şeyi; sınıf değiş­tirmeyi önerirken, gerçeğe ilgisiz ve dışsaldır. Yazarın günümüz kapitalizmi koşullarında, milyonlarca işçinin işsizliğe, on milyonların yoksulluğa mahkum edildiği ve öyle kalmaları için zor ve baskının bin bir türünün dayatıl­dığı toplum gerçekliğinde, ütopistlerin –ör­nek olsun Robert Owen’in– safiyane görüşleri ve girişimleriyle en küçük bir benzerlik bile gösteremeyecek olan bir durumu; bir “kade­rine rıza gösterme” ve hayallerle oyalanmayı önermekte, dahası uygun görmektedir. İşçi ve emekçiler ile örgütlerinin böylesi türden bir “öz savunma” mevziini tutmaları ve “kendi işletmelerini kurarak yönetme” hayaliyle oya­lanmaları, oysa, onların mevcut ilişkilere ve sömürü koşullarına mahkum edilmelerinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Yazar, burjuva devlet ve kapitalist sömürüye karşı mücadele sorununu ve bunun sendikal ve politik örgütlerinin kapsam ve niteliğini, kapita­lizm içi ve kapitalizmin sınırları aşmayacak bir anlayışla ele alıyor; sınıf ilişkileri ve çelişkilerine, devlet olarak örgütlenmiş egemen sınıfın bu iliş­ki ve çelişkiler bağlamında tuttuğu yere; üretim araçlarının kolektif mülkiyeti ile onların kapita­list özel mülkiyeti arasındaki uzlaşmazlığı gözar­dı ederek, burjuva devletinin denetimi altında, “komünal topluluk ekonomileri” inşaası vaazıyla Marksizme ve sosyalizmin inşası pratiğine saldı­rılar yöneltiyor.

Bu görüşler, sosyalizm bir yana, tutarlı bir de­mokrasi mücadelesi açısından dahi ciddi olarak sorunludurlar. Bu görüşlerin işçi ve emekçilerin saflarında ve onların örgütlerinde göreceği işlev, olsa olsa, hak alma ve sömürü ve baskıya son verme mücadelesini zaafa uğratma olacaktır. Proletarya ve emekçiler, oysa, sömürü ve baskı koşullarında yaşamak istemiyorlarsa eğer, yaza­rın ortaya koyduğu görüşlerin aksine, devlet ve iktidar odaklı bir mücadeleye girişmek; burjuva iktidarına son vererek, kendilerinin sınıf iktida­rını kurmak zorundadırlar. Sermayenin baskı ve sömürüsüne son vermeleri başka türlü mümkün olmayacaktır, çünkü.

 

145. doğum yıldönümü vesilesiyle Lenin ve Leninist­Bolşevik parti görüşü

22 Nisan 1870’te Rusya’nın Simbirsk bölgesinde doğan Lenin (Vladimir İlyiç Ulyanov), – (ölümü

21 Ocak 1924­Moskova) –, RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi); daha sonra SBKP(B)‘nin

(Sovyetler Birliği Komünist Partisi­Bolşevik) öncülüğünde gerçekleşen Ekim Devrimi ve Sosyalist

inşanın lideri olarak ortaya koyduğu mücadele ve örgüt anlayışı ve marksist teorik­felsefi birikime

katkılarıyla, yüz yılı aşkın süredir dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının, sermaye diktatörlüğünden

kurtuluş mücadelesine yol göstermeye devam ediyor.[1] Lenin’in anısına ve büyük eserine işaret

etmek üzere yazılan bu makale, O‘nun, Marx ve Engels’in devrimci çizgisinde, işçi sınıfı

hareketiyle sosyalizmin birliği için yorulmak bilmez ve kararlı çalışmasının en önemli ürünlerinden

biri olan, ve işçi sınıfı ve kent­kır yoksullarının siyasal demokrasi mücadelesinde gördükleri eğitim

ve kazandıkları deneyimle sosyalist siyasal mücadeleyi zafere ulaştırmaları için “olmaz ise olmaz“

koşul, araç ve silah olarak görülebilecek devrimci parti fikri ve parti çalışmasının içeriği gibi,

Lenin’in katkılarının belirli bir alanıyla kendini sınırlıyor.[2]

LENİN VE İŞÇİ SINIFININ LENİNİST DEVRİMCİ PARTİSİ

Toplumsal sorunların ve çözümlerinin tarihsel karekterine işaret eden Marx ve Engels’in devrimci

teorisini, onun, mekanist kaba formülasyonlar ve “ölü kalıplar” olarak değil canlı­devrimci ruhu

özümsenerek irdelenmesini ve somut koşulların gerçekçi somut tahliliyle uygulanmasını savunan

ve devrimci teori ile pratiğin birliğinde ısrar eden Lenin, materyalist diyalektik yöntemi parti

sorununa da uyguladı. Lenin, işçi sınıfının devrimci partisinin inşası, üye bileşimi ve faaliyetinin

içeriğine ilişkin düşünce, öneri ve planlarını ayrıntılı ve sistematik olarak, “Bir Yoldaşa Örgütsel

Görevlerimiz Üzerine Mektup“ (Ekonomizm Savunucularıyla Bir Konuşma), “Ne Yapmalı?“

(1902), “Bir Adım İleri, İki Adım Geri” (1904) adlı kitap ve makalelerinde, Parti Kongrelerine

sunduğu rapor taslaklarında, broşür ve mektuplarında açıkladı. Makaleleri ve mektuplarında,

1900’lü yılların başındaki Rusya’nın yerel dağınık, dar çevre örgütlerinin güç ve enerji kaybına

işaret ederek, ileri işçileri ve komünistlerinin gündemine Marksist militan bir merkezi partinin

kuruluşuna olan ihtiyacı ve bunun planını getiriyor; partinin programı, siyasal teşhir ve

ajitasyonunun içeriğine dair önerilerini açıklıyor ve merkezi bir gazetenin örgütlenmesi için

yapılması gerekenler üzerinde duruyordu. Örgüt sorununda Lenin’in üzerinde durduğu öncelikli

konu, Rusya’nın o günkü koşullarında dağınık­çok sayıdaki yerel devrimci grup ve çevrenin belirli

bir devrimci (demokratik ve sosyalist) programı olan merkezi bir partide birleştirilmesi ve bunun

için bütün ülke düzeyinde hareketin örgütlenmesinin, devrimci ajitasyon ve siyasal teşhirin aracı

olarak işlev görecek merkezi bir siyasal gazetenin yayımlanması idi.[3] İşçi kitle hareketi ile

sınıfın bilinçli öncü örgütü olarak proletarya partisi arasındaki ilişki ancak bu iki başlıca

merkezi görev başarıldığı ve mücadele ve örgütlenmenin bu iki temel aracı sağlamca

örgütlendiği ölçüde geliştirilip güçlendirilebilir ve devrimci hedefe bağlı olarak

ilerletilebilirdi. Çarlık otokrasisine ve burjuvaziye karşı giderek daha sert biçimler alan, grev ve

gösteriler şeklinde yaygınlaşan ya da sınıf güç ilişkilerine bağlı olarak saldırılar sonucu geriye

düşen, ardından yeniden yükselişe geçen kitle hareketini ve ihtiyaçlarını gözeten Lenin, her bir

durumda, ona uygun düşen, ancak her defasında mücadelenin örgütlü şekilde sürdürülmesi ve

ilerletilmesine hizmet eden araçların ve taktiklerin geliştirilmesine önem veriyordu. Mücadele,

siyasal bilince ulaşmış proleterlerin örgütlü gücü tarafından yönetilmedikçe zafere

ulaşamazdı. Bu ise partiyi, tüm organları ve üyeleriyle proletarya kitleleri içinde aydınlatma ve

örgütleme çalışması yürütme sorumluluğuyla yükümlü kılıyordu. Parti, işçi sınıfının en ileri

kesimlerinin –sınıf bilincine ulaşmış işçilerin ve sınıfın kurtuluşuna bağlanmış devrimci aydınların–

örgütü olarak her koşulda ve fakat koşulların ve hareketin durumuna göre araçlar ve biçimler

geliştirmede ustalaşarak, yığınların içindeki çalışmasıyla, yığınların en geniş desteğiyle kuşanmış

olarak, onlar içinde dal­budak salarak sağlamca örgütlenmeli; Çarlık gericiliğine ve burjuvaziye

karşı her türlü zorluğa dirençli ve gücünü dolaysız olarak işçi sınıfı ve emekçilerin geniş

kitlelerinden alan bir parti olarak inşa edilmeliydi. Çarlık despotizmi ve polisin yoğun saldırıları

altında illegal temelde örgütlenmenin zorunlu olduğu koşullarda Lenin, parti çalışmasının en

önemli ve başlıca aracı olarak tüm Rusya’yı kapsayan ve yine koşulların zorunlu kılması

nedeniyle o dönemde illegal olarak basılıp­dağıtılacak merkezi bir gazeteyi görüyordu. “Sadece

gazete için materyal temin edilmesi ve dağıtımın iyi yapılması gibi teknik bir görev bile” diye

yazıyordu Lenin, partinin tüm yerel birimlerinden birbirleriyle “canlı ilişki içinde bulunan,

meselelerin genel durumundan haberdar olan, tüm Rusya’yı kapsayan çalışmanın kısmi

fonksiyonlarını düzenli biçimde yerine getirmeye alışan, güçlerini şu ya da bu devrimci eylemin

örgütlenmesinde sınayan güvenilir insanlardan oluşan bir ağ kurulmasını zorunlu kılar.”[4] Bütün

ülke düzeyinde dağıtımı yapılacak, işçi ve halk yaşamının tüm sorunlarının yansıtıldığı, siyasal

teşhir ve ajitasyonu en canlı ve verimli tarzda yürütecek, bütün “işçi mahfilleri”ne girecek, işçilerin

okuyup­yazdıkları ve dağıtımının örgütlenmesinde sorumluluk üstlendikleri, örgütlenmenin ve

siyasal eğitimin aracı olarak işlev görecek “bütün Rusya’yı kapsayan bir gazete”, teşhir ve

ajitasyonun sistematik ve istikrar kazanmış şekilde yürütülmesini sağlayacak, işçilerin –ve halkın

öteki kesimlerinin– siyasal bilincinin gelişmesine yardımcı olacak, hizmet edecekti. Bütün ülke

düzeyinde yayımlanacak bu merkezi gazete yalnızca kolektif ajitatör olarak değil kolektif bir

örgütleyici olarak da rol oynayacak, amatörlüğün aşılması, güçlerin toparlanması ve eğitiminin

aracı olacak; parti örgütü için “iskele” işlevi görecek; kitlelere yönelik propaganda­ajitasyonun

merkezileştirilmesini sağlayacaktı. Nitekim, önceleri “Iskra”, sonraları (1912) ise Pravda,

Bolşeviklerin kitle çalışmasının ve işçi­emekçi kitlelerinin parti etrafında birleştirilmesinin aracı

olarak çok büyük ve önemli işlev gördüler. “Bir Yoldaşa Mektup“ta esasları ortaya konan bu

görüşlerini Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı eserinde daha etraflıca ve sistematik şekilde geliştirerek,

proletaryanın devrimci partisinin örgütlenme esasları, kitleler içindeki çalışması; siyasal teşhir,

propaganda ve ajitasyon gibi sorunlarına açıklık getirdi.

Bu eserinde Lenin, işçi sınıfı partisinin örgütlenme ilkelerini, proletaryanın tüm diğer kitle

örgütleriyle ilişkilerini; siyasal bilincin ve sosyalizm görüşünün kitleler içinde güç kazanmasının

yaşamsal önemi ve bunun araçlarını ele alıyor; parti çalışmasının içeriğine açıklık getiriyor; bu

çalışmanın ve örgütlenmesinin biçimleri ile kitle hareketinin olanakları ve ihtiyaçları arasındaki

diyalektik ilişkiye işaret ederek partinin kitleler içinde en yaygın ve açık çalışma olanaklarını ve

araçlarını genişletmeyi gözeten bir tutumla güç kazanması için gerekli olanları ortaya koyuyordu.

Partinin kitleler içinde böylesine güçlü­yaygın ve sağlamca yerleşmesi ve örgütlenebilmesi ve

böylece hareketin “bir bütün olarak istikrarlılığını sağlayabil”mesi için “güçlü bir devrimciler

örgütünün sağlam temellerinden işe başla”mak büyük önem gösteriyordu. O, diğer yandan,

ekonomizmin ve oportünizmin işçi hareketi içinde yol açtığı tahribatı somut örneklemeler eşliğinde

sergileyerek, işçi sınıfının tarihsel devrimci görev ve sorumluluğunu başarıyla yerine

getirebilmesinin siyasal sınıf bilincine ulaşması ile bağlı oluşuna dikkat çekiyor; bunu da,

proletarya partisinin en önemli görevi olarak saptıyordu. “En geniş siyasal ajitasyon”un ve “her

yönlü siyasal teşhirin yürütülmesinin” parti çalışması ve eyleminin “mutlak olarak zorunlu ve

başlıca görevi olduğu”na dikkat çeken Lenin‘in kendi ifadesiyle, “Ne Yapmalı?“, “… Grev

hareketiyle, ekonomik mücadelelerle iç içe geçme“nin, “sonunda ‘Ekonomizm’ olarak bilinen garip

bir soysal­demokrat oportünizmine“ yol açması karşısında, “o zaman egemen akım olan

ekonomizm“in örgütsel faaliyetlerinin “doğasıyla görüş farklılıklarının sistematik bir muhasebesi“;

ve “mücadele için kendiliğinden ayağa kalkan gerçek devrimci sınıftan kopuk olarak hiçbir anlamı

olamayacağı“ bilinciyle kurulacak ve inşa edilecek devrimci örgütün ‘ilkeleri’nin altını çizmek üzere

kaleme alınmıştı. Parti, işçi sınıfı hareketiyle sosyalizmin(sosyalizm bilinci/bilimi) birleşmesinin

ifadesi; bunun örgütü­aracı­olmalıydı! Lenin, örgütsel dağınıklık, çevrecilik, kendiliğindenliğe

tapınç, ekonomizm, subjektivizm ve sağ­sol oportünizme karşı mücadeleyi partinin Marksist-
devrimci ideolojik sağlamlığı için zorunlu sayıyor; her türden zorluğa, devlet baskısı ve polis

terörüne karşı mücadelenin başarısını, işçi sınıfı ve kent ­kır yoksullarının siyasal özgürlük ve

sosyalizm için mücadelesinde görüyor; onların, sınıfın kurtulu için sermaye düzenine ve

hakimiyetine karşı savaşım kararlılığı gösteren ileri ve sınıf bilinçli unsurlarından oluşmuş bir parti

örgütünün yaratılmasını savunuyordu.

1902’de kaleme aldığı ve 1907’de bizzat kendisinin “belirli bir tarihsel durumla”, partinin gelişim

sürecinde geride bırakılmış­aşılmış “belirli bir dönemiyle bağıntısından koparılmaması”nı istediği

“Ne Yapmalı?”da Lenin, Bolşevik parti öğretisinin temel kıstaslarını ortaya koyarken,

demokratik merkeziyetçi bir sınıf partisi, parti üyeliği­ve kadroları, vb. gibi sorunlar etrafındaki

tartışmalarda, partiyi “devrimci teoriyle silahlanmış işçi sınıfının öncü örgütü” olarak

tanımlayarak, temel bir parti kriterinin altını ısrarla çiziyordu. Bu eser, tüm Rusya işçi sınıfının

devrimci partisi için verilen mücadelenin başarıyla yürütülmesi ve sonuçlanmasında yol ve yön

gösterici işlev gördü. Lenin’in “Ne Yapmalı?”da –ve örgüt sorunuyla ilgili diğer çeşitli

makelelerinde– partili mücadele ve parti üyeliğinin kıstasları olarak ortaya koyduğu “üyelik

koşulları“, 1903 Kongresi’nden itibaren, “Bolşevik”­“Menşevik” ayrımı ve bölünmesinde, ayırdedici

rol oynadılar. Lenin‘in, uyglanmasında ısrarlı olduğu bu “kıstas(lar)“a göre; işçi sınıfının

devrimci­Marksist partisinin her üyesi, parti proğramını kabul etmek, partinin bir organı­

örgütünde fiili olarak görev almak ve partiye üyelik aidatı ödemekle yükümlü idi. Lenin

tarafından savunulan üyelik normları, Menşevik lider Martov’un en sadık ve kararlı savunucusu

olduğu “partiye yardım eden herkesin, her grevci işçinin parti üyesi sayılması“; hatta onlara

“kendini parti üyesi ilan etme hakkının tanınması” görüşünün karşısında, partinin demokratik

merkeziyetçi; alt organların üst organlara, tüm partinin merkez komitesine ve parti kongreleri

kararlarına tabi olduğu, devrimci­proleter disiplin içinde örgütlenmesi ve çevrecilikten

kurtulmasında, bağlayıcı kurumsal güvence oluşturdu(lar). 1898’deki ilk kongresinden başlayarak,

dağınık ve iç mücadelelerle geçen grup ve çevre örgütlenmelerinin yerine demokratik

merkeziyetçi işlerliğe sahip tek partinin inşa edilmesi için verilen mücadele içinde kurulan parti,

1902’ den 1912 yılına dek, kitle hareketinin yükselişi­düşüşü; durgunluğu ve kabarması, otokrasi

ve halk arasındaki mücadelenin düzeyi ve seyri tarafından etkilenen fraksiyonel –burada aslında

iki ayrı parti söz konusuydu–, ve oldukça çetin geçen yıpratıcı­bunaltıcı iç mücadeleler

sonucunda, 1912’deki Bolşevik­Menşevik resmi ve kesin ayrılmasıyla yeni bir sürece girerek

Lenin’in Bolşevik çizgisinde yoluna devam etti. İşçilerin ve kent­kır yoksullarının içinde giderek

güçlenen örgütlenmesiyle önderlik yeteneğini daha da geliştirdi. Lenin tüm bu süre boyunca

partide ortaya çıkan ya da partinin önüne çıkan sorunları, ortaya çıkış nedenleri, etkenleri ve

çözüm yollarıyla ele aldı; partiye, çalışmasında ve örgütlenmesinde yol gösterdi. Bu sorunların

çözümü için yol gösterici fikirler geliştirirken işçi hareketinin durumu, mücadelesinin gelişme

düzeyi, sınıflar arası ilişkilerin seyri, hareket noktasını oluşturuyordu. Onun görüşlerinin işçi

kitleleri ve sınıfın mücadelesine bağlanmış aydınlar içinde giderek artan şekilde etkili olmasıyla

birlikte, parti örgütünün Bolşevik sağlamlaştırılması gerçekleştirildi; “işçi sınıfının kendiliğinden

ekonomik mücadelesi içinde sosyalist siyasal karakter kazanacağı; kendiliğinden hareketin bu

kendiliğindenliği içinde ve kendiliğinden olarak sosyalizme ulaşacağı” şeklinde ifade

edebileceğimiz ekonomist akım etkisiz kılındı ve Menşevizm yenilgiye uğratıldı.

PARTİ ÜYELİĞİ SORUNUNDA LENİN

Parti örgütlenmesinin esaslarına ilişkin görüşlerini ana noktalarıyla “BirYoldaşa Mektup”ta açıklayan

Lenin, bu yaklaşımını “Ne Yapmalı?“ ve “Bir Adım İleri İki Adım Geri“ adlı eserlerinde geliştirdi.

“Bir Yoldaşa Mektup”ta, “Genel olarak örgütlenme derecesine ve özel olarak da örgütün gizliliğine

ilişkin olarak ana çizgileriyle şu kategoriler düşünülebilir” diyerek, yaklaşımını şöyle özetliyordu:

“1) devrimcilerin örgütleri; 2) olabildiği ölçüde yaygın ve çeşitli işçi örgütleri (belli koşullarda, öteki

sınıfların belli öğelerini de kapsamına alacağını düşünerek, kendimi işçi sınıfıyla sınırlıyorum).

Partiyi bu iki kategori meydana getirir.“ Sonraki ayrıntılandırmalarında; sözünü ettiği işçileri

“parti program ve tüzügünü kabul eden ve partiye katılmak isteyen işçiler“ olarak tanımladı. Bu

örgütlere, “Ayrıca ­diye ayırarak­ şunları ekliyordu: 3) partiyle ilişiği olan işçi örgütleri; 4) partiyle

ilişiği olmayan ama fiilen onun denetim ve yönetiminde bulunan işçi örgütleri; 5) işçi sınıfının,

sınıf savaşımının büyük ölçüde kendini gösterdiği olaylarda, belli bir oranda sosyal­demokrat

partinin kısmen yönetimi altına giren örgütlenmemiş öğeleri.“

Lenin, II. ve III.Parti Kongreleri’ndeki Tüzük tartışmaları bağlamında, “Bu, aşağı­yukarı, benim

sorunu nasıl ele aldığımı gösterir.”[5]diyerek, “Bir Yoldaşa Mektup“ta açıklanan görüşlerine

yeniden atıfta bulunur. Buna göre, geniş yığınlara yönelik “ve bu yüzden de olabildiğince gevşek

ve gizlilikten uzak bulunan işçi birlikleri gibi, işçilerin kendi kendilerini eğitme çevreleri ve illegal

yazını okuma çevreleri gibi, sosyalist ve demokratik çevreler, nüfusun bütün öteki kesimleri

arasında sosyalist ve demokratik çevreler, vb., vb. gibi .. çevreleri, sendikaları ve örgütleri her

yerde kurma“ ihtiyacı ve bunların “olabildiğince çok sayıda“ olmaları ve olabildiğince farklı

işlevleri yerine getirmeleri gerekliliği; “bunları devrimciler örgütüyle birbirine karıştırmak, aralarındaki

sınır çizgisini silmek“ için neden olamazdı. Bu, “saçma ve zararlı olur”du. Parti, işçi hareketiyle

kopmazcasına bağlı olacak, işçi­emekçi kitleleri içinde; onların taleplerini savunarak kesintisiz bir

ajitasyon sürdürecek, kendiliğinden hareketin daha ileriden ve etkili tarzda gelişmesine destek

olacak, sermaye ve gericilik karşısında ortaya çıkmış “işçi birlikleri”ni etkisi altına almaya

çalışacak; ancak, “işçi birliklerindeki sosyal­demokrat öğelerle (sosyal­demokrat partiye mensup

olanlarla) sınıf bilincine tam ulaşmamış, siyasal yönden etkin olmayan kişileri” birbirine

karıştırmamayı da bilecekti. “Herhangi bir parti örgütüne mensup olmayan parti üyelerinin

denetim altında tutulmasının yalnızca bir kurgu (fiction) olduğu”nun yadsınamayacağına dikkat

çeken Lenin, o günün ağır illegalite koşullarında, henüz “bir örgütün üyesi olamayan ama

yayınları dağıtan” işçilerin bir örgüte girmelerinden yana olduğunu söylüyor, ve “hatta bu

örgütlerden çoğunun partiye ait olabileceğini ve olması gerektiğini” belirtiyordu.[6]

Parti­sınıf ilişkisine, ve bunun partiye üyelik sorunuyla bağına dikkat çeken Lenin, Martov’un

“görünüşte geniş proleter kitlelerinin çıkarlarını” savunmak üzere önerdiği, “partiye yardım eden

her işçinin parti üyesi olması” düşüncesini reddederek, parti üyesinin parti program ve tüzüğünü

kabul etmesi ile birlikte “parti örgütlerinden birinin üyesi” olmasında ısrar etti; partiye katılmak

isteyen işçilerin partiye kazanılmasını parti görevi olarak niteleyen Lenin, “partinin sınır çizgisi”nin

belirsiz kalmasına karşı çıkarak, partiye girmek istemeyen ve fakat bir biçimde yardım eden

öğrenci, sempatizan­taraftar ya da başka­ kişilerin partiye doldurulmasının, partinin yıkımı ve

yenilgisine yol açacağı uyarısında bulundu. Martov ve Akselrod’u, “Belirsiz, sıkıca birleşmemiş bir

parti örgütünü savunmaları“; “her profesöre, her lise öğrencisine, ‘bir greve katılmış herkese‘

kendisini parti üyesi olarak adlandırma hakkı verme“ye çalışmaları ve parti üyesinden, “partinin

tanıdığı örgütlerden birinde çalışması“ isteminde bulunan parti tutumuna karşı “düşmanca

tavırları“[7] nedeniyle; Akselrod’u, “ilkesel örgüt sorunlarını bir oportünist gibi“ değerlendirdiği

için[8] eleştiriyor; bu anlayışın,“her parti üyesinin partiden sorumlu olduğu ve partinin her parti

üyesi için sorumluluk taşıdığı”anlayışına zarar verdiğine dikkat çekiyor; L.Troçki’yi, “partinin,

tamamen (ya da neredeyse tamamen) parti “denetimi ve önderliği altında” çalışan, fakat bütün

olarak “partiye dahil olmayan ve zaten dahil olmaması gereken işçi sınıfının muazzam kitlesinin

sadece öncü müfrezesi, önderi olduğunu” unutmakla suçluyordu. “Proletaryanın sınıf

savaşımının her görüntüsü​nü yönlendirme”k parti üyeleri için tartışma götürmez bir

görevdi. Parti, işçi sınıfının kapitalistlere karşı ücret, işgünü, çalışma koşulları gibi taleplerle

yürüttükleri mücadele içinde yer almaksızın, onun mücadelesinin “her görüntüsünü

yönlendirme“yi başaramazdı. Ancak buradan hareketle ne parti ile sınıf “özdeş“ sayılabilirdi ne

de “öncüyle, ona eğilimli yığınlar arasındaki fark“ unutulabilirdi. “İşbirliği yapanlarla mensup

olanlar arasındaki, bilinçli ve faal olanlarla yalnızca yardım edenler arasındaki fark“ silinip

atılamazdı. “Örgütsel gevşekliği haklı göstermek için, örgütü örgütsüzlükle karıştırmayı haklı

göstermek için, bizim bir sınıf partisi olduğumuzu öne sürmek, hareketin ‘derinliği’, ‘kökleri’ sorunu

gibi felsefî ve toplumsal­tarihsel olan sorunu,… teknik ve örgütsel bir sorunla” karıştırmak

olacaktı, vb.

III. Parti Kongresi’ni değerlendirmelerinde tartışmayı sürdüren Lenin, “Martov’un belirsiz

formülasyonunun ilkesel savunusunun yanlışlığı“ üzerinde yeniden durarak, “İnsanın kendisini

‘parti örgütlerinden birinin denetimi altında‘ parti üyesi olarak ataması için çalışmaya gerek

yoktur, çünkü bu formül kuru gürültüdür,…” diye, bu tutumu birkez daha aşağılıyor; parti yerel

komitelerini, bu “kuru gürültü“yle uğraşma yerine, “işçiler arasında daima ve sürekli olarak“,

partiye katılacak “mümkün olduğunca çok sayıda işçi örgütü kurmanın gerekliliği düşüncesinin

propagandasını“ yapmaya; sosyal demokrat işçilerin bu örgütlerini “parti örgütü olarak

onaylama“ya ve bu arada “her türlü gereksiz gecikme ve mızmızlanmalar“dan kaçınmaya

çağırıyordu.[9]

Bu çok çeşitli grup, topluluk, altkomiteler vb. den, “bazıları Rus Sosyal­ Demokrat İşçi Partisine

katılma isteğini açıkça öne sürecekler ve yönetim kurulu tarafından onaylanırsa, partiye katılacak“,

“Böylece (ya yönetim kurulunun buyrultuları çerçevesinde ya da onunla anlaşmaya vararak)

belirli ödevler yüklenecekler, parti organlarının buyruğuna uymayı kabul edecekler, bütün parti

üyelerinin sahip olduğu aynı haklara sahip olacaklar, ve kurul üyeliği için aday olabileceklerdir vb…

Bazıları RSDİP’ne katılmayacaklar, parti üyelerince kurulan grupların ya da şu veya bu parti

grubuyla ilişkisi olan toplulukların statüsüne sahip olacaklardır vb..”diyerek, detaya ilişkin

açıklamalarla sorunu netleştiriyordu.

Lenin için parti sorunu, sermayeye karşı mücadelesinin her biçimi ve görüntüsünde işçi sınıfının

hareketini yönlendirebilir, yönetebilir bir devrimci sınıf örgütü; sınıf bilinçli ileri işçilerin örgütü

olmayı başarması sorunuydu. Tartışmanın merkezi önemdeki sorunu buydu.

Tüzük üzerine ayrılığın, başlangıçta, “parti için bir ölüm­kalım sorunu” olacak kadar hayati

sayılmayabileceğini; partinin, “Tüzükteki yetersiz bir madde yüzünden” yok olmayacağını; ne var

ki, Martov ve destekçilerinin ısrarlı çabalarıyla ve Akselrod’un, Martov’un tüzüğün birinci

maddesine dair temel yanılgısını “oportünist bir teori haline” getirmesiyle ve demokratik

merkeziyetçi örgüt disiplininden kaçan tutumuyla, “göreceli ufak bir ayrılık”ın, “çok büyük önem

kazanmış” hale geldiğini belirten Lenin, Akselrod’un uzlaşma­“pazarlık” teklifini, “genel olarak

pazarlığa karşı olmadığı”nı belirterek yanıtlıyor ve verebileceği ödünü şöyle açıklıyordu: “işçi

örgütleri konusunda, eğer kuşku varsa (yukarda kanıtladığım gibi, her ne kadar böyle bir

kuşkuya, yer yoksa da) kendi birinci madde metnime şöyle bir not eklemeyi kabul ederdim: ‘Rus

Sosyal­Demokrat İşçi Partisinin program ve tüzüğünü kabul eden işçi örgütleri, parti örgütleri

içinde olabildiği ölçüde çok sayıda yer alırlar.’ İşin aslını konuşmak gerekirse, böyle bir

tavsiyenin yeri kuşkusuz, tüzel tanımlamaları kapsaması gereken tüzükte değil, açıklayıcı

yorumlar ve broşürlerdedir (ve tüzük hazırlanmadan çok önce broşürlerimde böyle açıklamalar

yaptığımı esasen belirtmiştim); ama böyle bir not, en azından, yoldaş Martov’un metninde var

olduğuna kuşku bulunmayan şeyleri, [örneğin­ç.] dağınıklığa yol açabilecek yanlış fikirlerin

zerresini, oportünist savların zerresini ve ‘anarşist kavramlar’ı içermezdi.”[10]

“Parti’ye girenlerden sınıf bilinci talep ettik, Parti’nin gelişmesinde sürekliliğin muazzam öneminde

ısrar ettik, disiplini öğrettik ve tüm parti üyelerinin parti örgütlerinden birinde eğitilmesini talep

ettik” diye ısrarla vurgulayan Lenin, işçi hareketinin canlandığı, gericiliğe karşı ileriye atıldığı

devrimci dönemde, “tüm sosyal­demokrat işçileri yanınıza çağırın, onları yüzler ve binler

halinde Parti örgütü saflarına sokun. Onların delegeleri merkezi mercilerimizin saflarını yeniden

canlandırsınlar, genç devrimci Rusya’nın yeni ruhu bu delegeler sayesinde buralara aksın”[11]

diye, çağrıda bulunuyordu.(abç)

Lenin’in, bu tartışmalar bağlamında ortaya koyduğu görüşlere, “görünürde işçi sınıfından yana“

Martovcu itiraz, parti­sınıf ilişkisinin oportünist yorumuna dayanıyordu. Lenin’in eleştiri ve

uyarıları, “sosyal­demokrat işçilerin” partiye katılmasının ve parti örgütlerinden birinde yer

almasının önüne engel çıkarmanın dayanağı yapılamazdı. O‘nun, parti program ve tüzüğünü

kabul eden ve partiye katılmak isteyen ileri işçilerin “parti denetimi ve disiplini altında eğitimi” için

teşvik edilmelerini, parti ve üyesinin görev ve sorumluluğu olarak belirleyen vurgusu, ve bu görev

ve sorumluluğun, asla savsaklanmaması gereğine ilişkin dikkat çekici uyarısı oldukça açıktı ve

aksi bir tutuma yolu kapatıyordu. Parti, eğer sınıfın “en sağlam üyelerinden” oluşmuşsa, devrimci

teoriyle donanmış ve sınıf mücadelesi yasalarının bilgisine ve “devrimci hareketin tecrübesi”ne

sahip ise, işçi ve emekçilerin bütün öteki örgütlerine yol gösterebilir; onların eylemini belirli bir

hedef doğrultusunda birleştirmeyi başarabilirdi. Eğer “bütün koşullar ve dönemlerde politik

mücadele içinde sınanmış sıkı bir örgüt mevcut değilse” amaca ulaşmak üzere proletaryanın

güçlerini aydınlatıp birleştirmek ve düşmanın palanlarını bozarak saldırılarını püskürtmek olanaklı

olamazdı. Devrimci sınıf partisinde, alt organlar üst organlara, bütün parti merkezi organa ve

kongre kararlarına; azınlık çoğunluğa, parça bütüne tabi olmaksızın örgüt birliği sağlanamazdı.

Örgüt içi demokrasi “otorite yokluğu” anlamına gelmezdi. Parti üyesinin sorumluluğu ve görevleri

ile hakları arasındaki ilişkinin ele alınmasında en önemli “ölçü“, partinin kitleler içindeki

çalışmasında gösterilen başarı, üstlenilen görevin yerine getirilmesinde sahip olunan yaratıcı

inisiyatif ve kararlı tutum olmalıydı. Görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyenin “haklar”

üzerine tiradı, lafazanlık olurdu. Parti görevleri ve disiplini açısından bütün parti üyeleri eşit olmak

durumundaydılar. Demokratik­merkeziyetci örgütlenme “ilkesi”nin gereklerinden biri olan “seçim“

yoluyla görevlendirme, ülke koşullarından soyutlanarak, demokratik kuralların uygulanabilir olup

olmaması gözetilmeksizin mutlaklaştırılamazdı. Çarlık Otokrasisi altındaki Rusya koşulları

nedeniyle, “demokrasinin ikinci özelliği olan seçim konusunda“ kendilerinin iyi durumda

bulunmadıklarına işaret eden Lenin, “politik özgürlüğün olduğu ülkelerde“ bu koşulun son derece

doğal olduğunu; burjuva siyasal özgürlüklerin olmadığı koşularda ise polis­jandarma baskısı

nedeniyle bunun uygulanmasının zorluk gösterdiğini belirtiyordu.[12]

Parti üyeliği ve sorumluluğu kişinin “durumuna göre“ uyarlanacak ya da “yapabildiği kadarıyla“

katkısına daraltılacak gevşek bir ilişki biçimine indirgenemezdi. Bu türden bir ‘esneklik‘, parti

görev ve sorumluluklarının savsaklanmasına; merkezi disipline sahip ve her koşulda mücadele

edebilir örgüt inşaasının darbe yemesine yol açarak, işçi sınıfının mücadele potansiyeli, enerjisi

ve yeteneğinin devrimci sınıf örgütünde somutlanması olanağını baltalardı. İşçi sınıfının parti

olarak örgütlenmesi ya da işçilerin en sağlam, en fedekar, en bilinçli öğelerinin parti olarak

örgütlenerek işçi kitleleri ve emekçilerin parti etrafında birleştirilmesini başarıyla

gerçekleştirmeleri, parti sorumluluğu ve bilincinin kitlelerin geri düzeyine düşürülmesini değil,

aksine proleter ve emekçi kitlelerin partinin mücadele ve örgüt çizgisi düzeyine çıkarılmasını

(yükseltilmesi) gerektirirdi. Bu anlayışın bulanıklaştırılması, işçilerin sınıf düşmanlarına karşı

savaş kapasitelerini zedeleyerek örgütlerini zayıf düşürecek; onları burjuva ideolojisinin etkisine

açık tutacaktır. Oysa, işçi sınıfı, ancak siyasal sınıf bilincine sahip olursa ve sınıf partisi bunun

için işçi­emekçi kitleler içinde kesintisiz bir çalışma sürdürür ise sömürüden kurtuluş mücadelesini

zafere ulaştırabilir. İşçi sınıfının sömürüden kurtuluş mücadelesine ancak böyle bir parti önderlik

yeteneği gösterebilir ve sınıf örgütlerinin “her biçimini yönetmeye yetenekli önderlerin

yetiştirilmesi” için, “en iyi okul” görevini yerine getirebilir. Parti, “proleterlerin sınıf birliğinin en

yüksek biçimi” olup, proleter sınıfın bağrında yer alan ve bu sınıfın örgütleri arasında asıl

yönetim gücünü oluşturan örgütü; proleter sınıf mücadelesinin tüm yönlerinin

merkezileştirilmesiyle sınıfın “partisiz bütün örgütleri”ni ve onları yöneten öğelerini sömürüden

kurtuluş hedefinde birleştirmeye yetenekli tek örgütüdür. Ne var ki “öncü ile ona eğilim gösteren

kitleler arasındaki farkı gözden kaçırmamak” gerekliliği, partinin, “işçi sınıfının öncüsünün

milyonlarca işçiyle olan birliğinin bir ifadesi” olması gerçekliğini karartmamalıdır. Bu özelliği,

parti için hayati önem taşır. Partili olmayan işçi­emekçi kitleleriyle güçlü ve geniş bağlara sahip

olmayan bir partinin varlığını sürdürmesi, sınıfın parti olarak örgütlenmesinin ifadesi ve

cisimleşmesi olması ve mücadelenin yönlendirici kurmayı görevini başarıyla yerine getirmesi

mümkün olmaz. Sınıfın partisine güveni ve desteği, sınıf partisi olmanın/olabilmenin tayin edici

koşuludur ve bu da ancak sınıf hareketiyle dolaysız ve süreklilik gösteren bir ilişki içinde olmayı

başararak, sınıfın taleylerinin savunusunda kararlılık göstererek sağlanabilir. “Proletarya ­diyordu

Lenin­ ancak, Marksizmin ilkelerine dayanan ideolojik birlik, ezilen milyonları, işçi sınıfı ordusuna

dönüştürecek olan bir örgütün maddi birliğiyle sağlamlaştırıldığı zaman, yenilmez bir güç

olabilir…” Bu, Partinin “çelikten birliği” ve sağlamlığının da başlıca koşuludur. Parti, eğer işçi sınıfı

ve emekçiler içinde “dal­budak salmış” bir örgütlenmeye sahip ise ve demokratik merkeziyetçi

örgüt ilkesini tutarlılıkla uygulayabiliyorsa, kitle gücüyle donanmış güçlü bir mücadele örgütü

olacaktır.

PARTİ –KİTLE İLİŞKİSİ VE PARTİ ÇALIŞMASININ İÇERİĞİ

Lenin’in, işçi sınıfının örgütlenmesi­kitlesel örgütleri ve partisi üzerine görüşlerinin asıl hareket

noktası ya da irdelemelerinin temelinde yatan asıl sorun, işçi sınıfının sömürülen bir sınıf olma

durumunun son bulması için nasıl bir örgüte ve mücadeleye ihtiyaç olduğuydu. Daha 1900’ün

başında, “Hareketimizin en acil görevleri“ başlıklı makalesinde şöyle yazıyordu: “Sosyal-
demokrasi, işçi hareketinin sosyalizmle birliğidir, onun görevi, işçi hareketine tek tek bütün

aşamalarda pasif bir şekilde hizmet etmek değil, hareketin tümünün çıkarlarını temsil etmek, bu

harekete onun nihai hedefini ve politik görevlerini göstermek, hareketin politik ve ideolojik

bağımsızlığını korumaktır. Sosyal­demokrasiden kopuk işçi hareketi parçalanmak ve kaçınılmaz

olarak burjuvalaşmak zorundadır; eğer işçi sınıfı sadece ekonomik mücadele yürütürse politik

bağımsızlığını kaybeder, öteki partilerin bir uzantısı haline gelir ve şu büyük vasiyete ihanet

eder: ‘İşçi sınıfının kurtuluşu ancak işçi sınıfının kendi eseri olabilir.‘”

Partinin eylemi ve örgütsel­politik (ve ideolojik) çizgisi; işçi sınıfının, halkın tüm diğer ezilen

kesimlerinin karşı karşıya olduğu siyasal baskının her türüne karşı mücadele içinde eğitim görerek

siyasal sınıf bilincine ulaşması ve sosyalizm mücadelesini zafere ulaştırması için tayin edici

öneme sahiptir. Lenin’in parti ve çalışmasının niteliği üzerine ekonomistlerle tartışmalarının

bağlandığı yer de burasıydı. İşçilerin bilinçli ileri kesimlerinin örgütü olarak partiyi, sendikal

mesleki örgütlerinden daha farklı işlevle yükümlü gören Lenin bundandır ki, işçi sınıfının siyasal

sınıf bilincine ulaşmasını asıl görev edinen bir parti çalışmasında ısrar ediyor; sınıfa siyasal

bilincin “verilmesi” ya da “taşınması”nın ise, ancak işçi hareketiyle kesintisiz bağ içinde, işçi-
emekçi kitleleri içinde yürütülecek çok yönlü siyasal teşhir, ajitasyon ve propaganda aracıyla

mümkün olacağını ve bunun da bilimsel bilgiye sahip partili işçi ve aydınlar tarafından yerine

geterilmesi gerektiğini belirtiyordu.

Lenin, Rus sosyal­demokrat hareketinde –ki bu hareket o günün Rusyasında (1900’lerin

başı)parçalı, dağınık çevreler halindedir, ve ileri işçilerin de içinde yer aldığı bu grup ve çevrelerin

liderliğini yapanların örgüt ve mücadele sorunlarına bakış açıları arasında önemli farklılıklar

bulunmaktadır– ortaya çıkan ekonomist akıma karşı yürüttüğü mücadele bağlamında,

“kendiliğindenlik unsuru”nun “aslında bilinçliliğin tohum halinden başka bir şey olmadığını”

belirterek, ilkel işçi isyanlarının da “belli bir bilinç uyanışını” ifade ettiğini; bu tür isyanların,

işçilerin, “kendilerini ezen rejimin yıkılmazlığına olan eski inançlarını” yitirmelerinin ve birlikte

karşı koyma gereğini hisetmelerinin göstergesi olduğunu belirtiyordu. “Sistemli grevler”i, “sınıf

mücadelesinin tohumlarını, ancak sadece tohumlarını” içeren; işçilerle “işverenler“ arasındaki

çıkar karşıtlığına uyanışını gösteren gelişmeler olarak gören Lenin, bu durumun, işçilerin “sosyal-
demokrat bilinçten yoksun” oldukları gerçeğini ortadan kaldırmadığına; “işçi sınıfının kendi

gücüyle ancak ve yalnız trade­unionist bilince, yani sendikalarda birleşme, işverenlere karşı

mücadele etme, hükümetten işçiler için gerekli şu ya da bu yasayı çıkarmasını talep etme vs.

gerekliliği inancına ulaşabileceğini“ [13] gösterdiğine dikkat çekiyor; bunun da sınıf bilincinin

sınıfa dışarıdan götürülmesini zorunlu kıldığını belirtiyor ve ekonomist akımın temsilcileri

–Martinov ve diğerleri– ile tartışmaları kapsamında şöyle yazıyordu: “Siyasal sınıf bilinci, işçilere,

ancak dışarıdan verilebilir, yani, ancak iktisadi mücadelenin dışından, işçilerle işverenler

arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilgiyi elde etmenin mümkün olduğu biricik alan,

bütün sınıf ve tabakaların devletle ve hükümetle ilişkisi alanıdır. Onun için, işçilere siyasal bilgi

vermek için ne yapmalı sorusuna yanıt, pratik içindeki işçilerin ve özellikle ekonomizme eğilim

gösterenlerin çoğunlukla yeterli buldukları, ‘işçiler arasına gidilmelidir’ yanıtı olamaz. İşçilere

siyasal bilgiyi verebilmek için, sosyal­demokratlar nüfusun bütün sınıfları arasına gitmek

zorundadırlar; onlar askeri birliklerini bütün yönlere sevketmek zorundadırlar.”[14] Lenin bu

açıklamasını, bilinçli olarak yapılmış bir basitleştirme ve ‘kaba formül’leştirme olarak niteleyerek,

nüfusun bütün kesimleri içinde propaganda ve ajitasyonun devrimci önemi ve anlamı üzerinde

duruyor, bunun, ihmal edilemezliğine işaret ediyordu. “Biz­diyordu Lenin ­teorisyenler olarak,

propagandacılar olarak, ajitatörler olarak ‘nüfusun bütün sınıfları arasına gitmeliyiz.”

O’na göre, bunun gerçekleşebilmesi için parti önüne “işçilere, onların çıkarlarıyla kapitalistlerin

çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı göstermek; proletaryaya, gerçekleştireceği sosyal

devrimin tarihsel önemini, niteliğini ve koşullarını açıklamak; bütün tezahürleriyle proletaryanın

mücadelesini yönetebilecek” bir düzeye gelmek­yükselmek görevini koymalıdır.[15] ”Eğer

işçiler, hangi sınıfı hedef alıyor olursa olsun, her türlü zorbalık ve baskı, zor ve suiistimal

olayına tepki göstermeyi, hem de herhangi bir açıdan değil de sosyal­demokrat açıdan tepki

göstermeyi öğrenmemişlerse, işçi sınıfının bilinci gerçek bir politik bilinç olamaz. Eğer işçiler,

somut ve ayrıca mutlaka güncel politik olaylar ve olgular temelinde diğer toplumsal sınıfların

her birini entelektüel, moral ve politik yaşamlarının bütün tezahürleri içinde gözlemlemeyi

öğrenemezlerse; nüfusun bütün sınıf, katman ve gruplarının yaşam ve faaliyetlerinin bütün

yönlerinin materyalist değerlendirmesini pratikte uygulamayı öğrenemezlerse, işçi kitlelerinin

bilinci gerçek sınıf bilinci olamaz. İşçi sınıfının dikkatini, gözlem yeteneğini ve bilincini yalnızca

ya da hatta esas itibariyle işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştıranlar sosyal­demokrat değildir, çünkü

işçi sınıfının kendisini tanıması, onun modern toplumun bütün sınıfları arasındaki karşılıklı

ilişkilere dair yalnızca teorik düşüncelerle değil­daha doğrusu, teorik olmaktan çok, politik

yaşamın deneyimleri temelinde edinilmiş düşüncelerle kopmaz biçimde bağlıdır.”[16] Sınıf

bilinçli işçi, “…proletaryanın öteki kitleleri önünde, proleter hareketin koşullarını, gidişini ve

genel sonuçlarını gören bir öncüllüğe sahip”[17] olan işçidir. Sosyalist siyaset, başlıca olarak

bütün işçilerin –ve onların şahsında tüm sömürülen ve baskı altında tutulanların– sermayeye

bağımlılıktan kurtulmasını; emeğin sermayeye bağımlılığının son bulmasını içeren siyasettir ve

bu özelliğiyle sendikalist­ekonomist politikalardan ayrışır. Siyasal özgürlükler için mücadele ve

sosyalist dünya görüşü işçi kitleleri içinde ve emekçilerin saflarında yaygınlaşıp, proleter ve

emekçi yığınların en bilinçli ve dövüşmeye kararlı unsurları parti örgütünde biraraya

gelmedikçe, ‘ücretli kölelik sistemi’ne son verme mücadelesi başarıya ulaştırılamaz. Bundandır

ki, Lenin başta olmak üzere Marksistler, “işçi sınıfı hareketinin kendiliğindenliğinin her türlü

putlaştırılmasının,’bilinçli unsurun’sosyal­demokrasinin rolünün her türlü küçümsenmesinin,

bunu küçümseyenin onu isteyerek yapıp yapmamasından bağımsız olarak, işçiler üzerinde

burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmek anlamını taşıdığını”[18] vurgulaya gelmişlerdir. Bu,

kuşku duyulmaması gerekir ki, işçi­emekçi kitlelerinin ‘kendiliğinden‘ hareketinin dışında

durmak­kalmak anlamına gelmez. Aksine, yığın hareketinin içinde olmaksızın ve parti, kitlelerin

her türlü mücadelesinin tüm görüngülerinin yönlendirilmesinde başarı sağlamaksızın, işçilerin,

güncel politik olaylar ve olgular temelinde diğer toplumsal sınıfların entelektüel, moral ve politik

yaşamlarının “b ü t ü n yönlerini gözlemlemeleri”ne; “nüfusun b ü t ü n sınıfları ve gruplarının

yaşam ve faaliyetlerinin bütün yönlerinin materyalist tahlili ve materyalist değerlendirmesini

pratikte uygulamayı” öğrenmelerine katkıda bulunulamaz, yardım edilemez ve öncülük

edilemez. İşçi sınıfının kendi durumunun bilincine varması, çünkü, ancak kendisi dahil tüm

toplumsal sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkileri alanında yaşanan tüm siyasal­iktisadi ve

sosyal olay ve gelişmelerin anlamı ve boyutlarının, onun nezdinde hem düşünsel yönden hem

de pratik deneyimleriyle açıklık kazanmasına bağlıdır.

Parti bunun içindir ki, işçi sınıfının bu sınıf bilinciyle hareket edecek bir düzeye yükselmesini

tüm çalışmasının merkezi sorunu ve görevi olarak belirler. Bu ise, marksizmin, sosyalist dünya

görüşünün işçi kitleleri içinde yaygınlaştırılmasıyla mümkündür. “Devrimci teori olmadan

devrimci hareket de olamaz“ diye vurguluyordu Lenin. Parti, halkın mücadelesindeki “öncü

savaşçı rolü“nü, ancak devrimci teoriyle donanmış; bu teorinin yol göstericiliğinde hareket eden

devrimci bir sınıf partisi ise, yerine getirilebilir. Sosyalizm bilimini bir bilim olarak ele almak ve

işçi kitleleri içinde yaygınlaşmasını sağlamak partinin görevidir. İşçi sınıfının sömürüden

kurtuluşu için mücadele ekonomik­politik cephelerde olduğu gibi teorik­ideolojik cephedede

verilmeli; her türden burjuva ideolojisinin işçi hareketi içindeki ve üzerindeki etkisinin kırılması

sağlanarak, sınıfın kendi devrimci partisinde birleşmesi başarılmalıdır. Engels, “Alman

hareketinin gücü“nün, sermayeye karşı bu üç tür mücadelenin “ortak merkezli saldırı“ şeklinde

sürdürülmesinde olduğunu söylemişti.[19] “Proletarya kitleleri içinde sosyalist düşünceleri ve

politik öz bilinci sağlamlaştırmak” ve “işçi hareketiyle kopmaz şekilde bağlı” devrimci bir parti

örgütlemek; işte en temel partisel ve devrimci görev budur. “İşçi sınıfının politik gelişiminin ve

politik örgütlenmesinin ilerletilmesi” için, halkın tüm kesimleri içinde siyasal teşhir, ajitasyon ve

propagandanın yoğunlaştırılmasına ve bunun için de artan sayıda devrimci militanın

görevlendirilmesine ihtiyaç vardır. Politik propaganda, ajitasyon ve örgütlenmenin içerik ve

kapsamını daraltan; işçilerin dikkatini yalnızca onların kendi kısmi ya da daha genel sorunlarına

çekmekle yetinen tutum ve anlayışlardan uzak durmak büyük öneme sahiptir.

LENİNİST PARTİ VE OPORTÜNİZM­ DEVRİMCİ MARKSİZM

MÜCADELESİ

Lenin’in devrimci parti ve mücadele anlayışı 1900’lerin başından bu yana, işçi sınıfının

mücadelesini asıl hedeflerinden saptıran oportünist akım ve partilerle devrimci Marksizm arasında

uluslararası alanda süren mücadelenin ayrım noktalarının belirginleştirilmesinde “köşe taşı“ işlevi

gördü. İşçi sınıfı ve komünist partileri bu anlayışla hareket ettikleri ülkelerde proleter kitlelerin ve

halkın öteki kesimlerinin desteğini sağladılar; siyasal özgürlük ve sosyalizm mücadelesini

ilerletmek yönünde önemli başarılar kazandılar. Lenin’in, parti ­ve devlet­ görüşü, Marx­Engels’in

kuramından, onların doğrudan katılmalarıyla gerçekleşen I. Enternasyonal’in deneyimiyle birlikte

Komün derslerinden esinleniyor, ondan güç alıyordu. Lenin II. Enternasyonal partilerinin en

önemlilerinin sosyal­şoven çizgiye kaymalarına karşı, devrimci Marksist çizginin hakim olması ve

uluslararası işçi hareketinde egemen olması için büyük bir çaba gösterirken, Birinci Enternasyonal

ve Komün’ün mirasıyla birlikte, II. Enternasyonal’in devrimci döneminin deneyiminden de

yararlandı. III. Enternasyonal’in kuruluşu bu deneyimlerin sonuçları üzerinden gerçekleştirildi.

O’nun bu büyük çabası ve mücadelesi, III. Enternasyonal’in teorik­örgütsel çizgisinin

belirlenmesinde de yönlendirici işlev gördü.

Devrimci­Marksist çizgi ile reformist sosyal­şoven çizginin mücadelesi Alman partisi başta olmak

üzere Avrupa partileri içinde de ciddi bölünmelere yol açtı. Bununla birlikte, bu partilerin devrimci

döneminde ve bölündükleri koşullarda da devrimci çizgide ısrar edenlerin öncülüğündeki işçi ve

emekçiler, Büyük Ekim Devrimi’nin zafere ulaştığı dönemde çeşitli ayaklanmalara girişmiş, ancak

tekelci gericiliğin ağır darbeleri altında yenilgiye uğratılarak geriye atılmışlardı. Buna rağmen hem

kendi mücadelelerinin kazanımlarına dayanarak hem de sosyalizmin Sovyetler Birliği’ndeki

inşasından güç alarak kapitalizme ve tekelci gericiliğe karşı mücadele içinde kitlelerin

küçümsenemez bir kesiminin desteğine sahip kitle partileri haline gelmişlerdi. Alman Komünist

Partisi’nin 1930’lu yıllarda altı milyon civarında oy desteğine sahip olması bunun göstergelerinden

sadece biriydi. İkinci Dünya Savaşı ve Hitler Faşizminin ’dünyayı kana bulaması’, halkın çıkarlarını

esas alan devrimci çizgideki kararlılıklarını sürdüren partilerin, onlar, –militanlarının önemli bir

kesimini antifaşist savaşta kaybetmelerine rağmen–, Fransa gibi bazı ülkelerde iktidar “ortağı”

olacak düzeyde­ güçlü kitle desteğine sahip olmalarına engel olamadı.[20] Fransız, İspanyol ve

İtalyan partileri, Hitler, Musolini ve Franko faşizminin darbeleri altında büyük güç yitimine

uğradıkları savaş koşulları sonrasında da, savaşın yol açtığı yıkımın umutsuzluğa, açlık ve

işsizliğe ittiği işçi­emekçi kitlelerinin sosyal­ekonomik hakları için mücadele içinde yeniden güç

toplayabildiler. Sovyetler Birliği’nin, faşizmin yenilgiye uğratılarak dünya halklarının faşist­militarist

barbarlıktan kurtuluşunda oynadığı belirleyici rol ve bunun sağladığı prestij, bu ülkelerde ve bütün

ötekilerde işçi sınıfı ve partilerinin moral güç kaynaklarının en önemlileri arasındaydı.

Buna rağmen savaş koşullarının yarattığı tahribat, işçi hareketinin kapitalizm koşullarında

ekonomist­sendikalist, sağ­sol oportünist, Troçkist eğilimleri temsil eden çeşitli fraksiyonların

faaliyetine ve etkisine açık olması, işçi aristokrasisi ve oradan da güç alan bürokratik anlayışların

bu partilerin saflarında güç kazanmasıyla birlikte, işçi ve emekçilerin geniş kesimlerinin desteğine

sahip olan bu partiler, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’nde, Stalin’in ölümünü de

fırsat bilerek ilan edilen “yeni yol”un kapitalizme açılan bir yol olmasından da “esinlenip-
etkilenerek”, devrimci hedeflerden uzaklaşma ve burjuvaziyle uzlaşma yoluna girdiler. Faşizmin

yenilgiye uğratılmasının ardından içine girilen dönemin sosyopolitik ortamından ve sosyalist

Sovyetler Birliği’nin sosyalizmin inşası ve antifaşist savaşa öncülüğüyle uluslararası alanda sahip

olduğu devrimci prestijinden güç alarak yığınlarla ilişkilerini geliştiren söz konusu partilerin, sistem

içi reformist kazanımlarla yetinen bir çizgiye kaymalarıyla birlikte, Marksist ­Leninist parti

anlayışından uzaklaşıldı ve liberal parlamentarist “sosyalist” ve “komünist” partilere dönüşmelerin

yolu hızla açıldı. Bu yönelimi ve sonuçlarını Enver Hoca “Kruşçevciler” ve “Eurokomünizm-
Antikomünizmdir” adlı eserlerinde irdeleyerek, işçi sınıfı ve ezilen halk kitlelerini ve onların sınıf

bilincine ulaşmış ileri kesimlerini devrimci uyanıklığa çağırdı. Ancak ne devrimci­sosyalist eleştiri

ve uyarılar ne de kitlelerin geniş kesimlerinin desteği, bu partileri (İtalyan, İspanyol ve Fransız)

girdikleri revizyonist­reformist ve burjuvaziyle uzlaşma çizgisinde ilerlemekten; düzen sınırları

içinde reformist taleplerle sınırlı bir mücadele proğramının ötesine geçmeyen çizgiye

savrulmaktan; sosyal reformizm, parlamentarizm ve revizyonizm hattına yerleşmekten

alıkoyamadı.

İşçi ve halk hareketine ve uluslararası komünist örgütlenmeye bu büyük darbelere rağmen,

aralarında bizim ülkemiz işçi ve emekçilerinin kurtuluş davasına adanmış Marksist­Leninistlerin de

bulunduğu işçi sınıfı devrimcileri ise, emperyalist ve işbirlikçi gericiliklere, burjuva sınıf hakimiyeti

ve kapitalist sömürüye karşı mücadelenin devrimci örgütlerini oluşturmak –bazı ülkelerde yeniden

yaratmak– için yürüttükleri mücadeleyi kararlılıkla sürdürerek, bir süre önce 20. Kuruluş

yıldönümü nedeniyle ülkemizde bir araya gelen Marksist­Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’nı

oluşturarak yola devam ettiler. Bugün proletaryanın devrimci mücadelesi ve parti sorununu bütün

bu süreçlerden geçerek günümüze gelen uluslararası hareketin deneyimleri üzerinden

değerlendirmek gerekir.

Bu değerlendirme, kaçınılmaz olarak, iktisadi­sosyal ve siyasal koşullardaki değişimi; burjuvazinin

ulusal ve uluslararası güçleriyle işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar “bloku” arasındaki ilişki ve

çelişkileri ve bunlar tarafından şekillenen mücadelenin düzeyi dikkate alınarak yapılacaktır.

LENİNİST PARTİ GÖRÜŞÜNDE ISRAR EDİLMEDEN SINIF PARTİSİ

BAŞARIYLA İNŞA EDİLEMEZ

Parti fikri ve teorisi, işçi sınıfının sömürüden kurtuluş mücadelesi tarafından yönlendirilir

ve içeriğini bu mücadelenin ihtiyaçları ve gereklerinden alır. Partinin, sosyalizm ile işçi

hareketinin birliğinin ifadesi olarak şekillenmesi, mücadelenin bu gerekleri ve bağlandığı

hedef tarafından belirlenir. Partinin niteliğini belirleyen, gizli ya da açık; legal veya illegal;

yasal­yasadışı olması değil, programının içeriği, politik eylemi ve bağlandığı hedeftir.

Örgütün biçimi siyasal koşullar ve sınıf güç ilişkilerine bağlı olarak değişkenlik gösterirken,

programatik hattı ve mücadelesinin niteliği, hangi sınıfın ve politikanın temsilcisi olduğuna

açıklık getirir.

İşçi sınıfının iktisadi, politik­ideolojik mücadelesinin içsel bağı ve ‘bütünlüğü’, farklı tipte ve

bileşimdeki örgütlerinin hem gerekliliğini hem de zorunlu ilişkisini açıklar. Farklı nitelikteki

mücadeleler farklı örgütleri gereksinir(ler). Sendikalar kapitalistlere ve hükümetlerine karşı

mücadelenin gerekliliği bilinciyle hareket eden işçilerin mümkün en geniş kitleselliğe sahip yığın

örgütleri olmak durumunda iken, siyasal örgüt olarak parti, işçi sınıfının sosyalizm bilincine

ulaşmış ileri kesimlerinin demokratik merkeziyetçi bir işlerliğe ve disipline sahip daha dar, daha

sağlam bir örgütü olmalıdır. “İşverenler”e ve hükümete karşı mücadelenin ve mücadelede

birleşmenin gereğini anlayan her işçinin sendikal örgüte katılması bu örgütleri güçlü kılar. Parti

örgütü ise, sendikal örgüt gibi “lose” (gevşek) olamaz. Lenin’in, sorunu tartıştığı dönemin

Rusya’sında Çarlık otokrasisi, sendikaların en geniş işçi kesimlerinin örgütleri olarak

şekillenmesinin önüne dahi bin bir türlü engel çıkarmış, işçileri gizli işçi birlikleri kurmak zorunda

bırakmış, partiyi de illegal temelde örgütlenmek; “gizli” ve “dar” örgütler şeklinde faaliyet yürütmek

durumunda bırakmıştı. Ancak, sendikal ve siyasal örgütler arasındaki bu örgütlenme ve üye

bileşimi farklılığını yalnızca Çarlık despotizmi altındaki Rusya koşullarına özgü gerekliliklerin

ürünü saymak doğru olmaz. Siyasal özgürlüklerin var olduğu ülkelerde sendikal ve siyasal

örgütlenme olanaklarının daha geniş olmasına ve bu durum, faşist vb. gibi ülkelerde olduğundan

daha farklı örgüt biçimleri ve çalışma tarzlarını kaçınılmaz kılmasına rağmen sendikal örgütler ile

partinin, ‘örgütlenme kriterleri’, çalışmasının içeriği ve kapsamı yönünden farklılıklar göstermesi

gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Bu farklı tür örgütlerin darlığı­genişliği ya da üye bileşimleri,

ülkelerin koşullarıyla bağlı bazı özgünlüklerine karşın, “evrensel” özellik gösteren “öncü

örgüt”­“kitle örgütü” bağlamına sahiptirler. Bu ayrımlar gözardı edilemez ya da önemsiz

görülemez. Çünkü; “Sosyal­demokrasinin siyasal mücadelesi, işçilerin işverenlere ve hükümete

karşı iktisadi mücadelesinden çok daha geniş ve karmaşık bir mücadele”[21]dir. Parti,

“proletaryanın kurtuluş mücadelesinin tümünü yönetebilecek bir devrimciler örgütü” olmayı

başarmalıdır. Kitleler içindeki çalışması, sendikalar dahil sınıfın tüm öteki örgütleri içindeki

çalışmayı da kapsayacak; işçi ve halk hareketinin yükseliş içinde olduğu, partiye doğru

yönelişlerin ivme kazandığı durumlarda ve yığın hareketinin geriye çekiliş durumunda, farklılık

gösteren araç, biçim, yöntem ve taktikleri geliştirecek; emekçi kitlelerin sermaye ve gericiliğe karşı

seferber edilmesi ve mücadelede en ileri olanlarının parti örgütünde birleşmeleri için daha fazla

çaba gösterecektir. Böylece daha geniş emekçi kesimler bir araya getirilecek, sınıf düşmanına

karşı donanım artırılarak mevziler güçlendirilmiş olacaktır. Halkın girişkenliğinin yükseldiği

koşullarda işçilerin enerjisini partiye “akıtmak”, işçileri partide birleştirmeye yoğunlaşmak, devrimci

gelişme ve pratik çalışmanın deneyimini eğitimin dayanağı yapmak gerekir. Hareketin geriye

çekilişi ve işçilerin en acil, en “dar”, gündelik iktisadi taleplerle mücadelesinin dahi ya lokal­yerel

bazı örnekleriyle sınırlı kaldığı ya da işkolları düzeyini aşmadığı koşullarda, olabildiği kadarıyla bu

mücadelenin geliştirilmesi ve birleştirilmesi için ajitasyon –ekonomik talepler için olduğu gibi,

siyasal talepler için de– büyük önem gösterir. İşçilerin partisi, kendisiyle sınıfın ana kitlesini

birbirinden uzaklaştıracak belirlemelerden ve taktiklerden uzak duracak; işçilerin eğitimi ve

devrimci örgütünün sağlamlaştırılması için çaba gösterecek; faaliyetin iktisadi mücadelenin

eklentisine indirgenmesine; siyasal ajitasyon ve propagandanın içeriğinin ekonomizm ve işçi

sınıfının ekonomik talepleri ­bu talepler bağlantılı siyasal taleplerle sınırlı tutulmasına karşı

devrimci uyanıklığı diri tutacak, kitle kuyrukçusu beklentici tutumları reddedecektir. İşçi ve

emekçilerin mücadele sonucu hakim sınıflar cephesinde açtıkları gedikler ile elde edilen

mevzilerin durumu, sadece siyasal teşhir ve ajitasyonun yürütülüşü ve hangi taleplerin öne

çıkarılacağı üzerinde değil, açık­gizli; legal­illegal örgütlenme ve çalışmanın biçim, araç ve

yöntemleri açısından da önem taşır. Hareketteki ve koşullardaki değişim; hareketin geriye çekildiği

ve devrimci kalkışmalara giriştiği dönemlerde, savaş koşullarında, barışçıl dönemlerde ya da

proletaryanın iktidarı koşullarında farklı biçim, araç ve yöntemler kaçınılmazlık gösterir. Örgüt

biçimleriyle çalışma araç ve yöntemleri çünkü, isteme bağlı değişkenlik gösteren tercih sorunları

olmayıp sınıf­güç ilişkileri ve siyasal­sosyal koşullarla bağlıdırlar. Buna karşın, koşullardaki

değişim ve işçi­emekçi hareketindeki yükselişler ve düşüşler, partinin niteliğinin değiştirilmesinin

nedeni olamaz; “partiye katılanların sınıf bilinçli olmaları”, “her parti üyesinin parti örgütlerinden

birinde yer alarak” parti disiplini ve eğitiminden geçmesi gerekliliğini ortadan kaldırmaz.

Enternasyonal proleter örgütlenmenin uluslararası deneyim ve birikimi üzerinden kurulan ve

inşasını sürdüren parti ve örgütlerin önündeki en önemli sorun, günümüzde de, işçilerin partide

örgütlenmesini daha ileri bir düzeyde gerçekleştirmek için daha yoğun çaba göstermek ve

çalışmada “ustalaşmak”; proletarya ve emekçilerin mücadelelerini birleştirmek ve yükseltmek; işçi

sınıfının siyasal sınıf bilincine ulaşması için halkın tüm kesimleri içinde siyasal teşhir, ajitasyon ve

propagandayı yaygınlaştırmak; bunu başarmak üzere kitle iletişim araçlarını yetenek ve yetkinlikle

kullanmak vb.gibi olmaya devam ediyor.

Lenin, “hareketin temel gücü”nün büyük işletmelerdeki işçilerin örgütlenmesinde yattığını özellikle

vurgulamıştı. Bu vurgu ve “her işletmenin kalemiz olması” şiarında ifadesini bulan devrimci

sorumluluk, fabrika ve komplekslerinde, sanayi havzaları ve bölgelerinin irili­ufaklı birimlerinde

çalışmada yoğunlaşmayı; sınıfın çıkarları ve mücadelesinin ihtiyaçlarına uygun araç ve yöntemleri

geliştirmede ‘ustalaşma’yı; işçi ve emekçilerin arasında olup­giden her şeyin bilgisine sahip olmak

için onların en geniş kesimlerinin içinde yer alarak, mümkün en çok sayıdaki işçi ve emekçiyi

olabilir tüm özellikleriyle tanımayı olanaklı kılacak; ve böylece hangisinin hangi işi ne denli

başarıyla yapabileceğine dair isabetli kararlar verebilecek verilere sahip olarak, verimli ve istikrarlı

bir çalışmayı sürdürmeyi zorunlu kılıyor. Yaşamlarını ve ‘neslin devamı’nı sağlamaları,

emekgüçlerini kapitaliste belirli bir ücret karşılığı satmalarına bağlı olan ve üretim araçlarının

mülkiyetinden yoksun bırakılmış işçilerin bu nesnel durumu, onları hakim sınıf ve hükümetlerine

karşı mücadeleye en yatkın toplumsal özne ve sınıfın bireyi haline getiriyor. Kapitalistlere ve

hükümetlere karşı iktisadi mücadele içinde dost ve düşmanlarını gözlem ve pratik deneyim

aracılığıyla tanıyan işçilerin bu durumu, devrimci siyasal teşhir, ajitasyon ve propaganda ile

siyasal bilincin ve sosyalizm biliminin onların saflarında yaygınlaştırılması için uygun zemin

oluşturur. Makalenin ilk bölümlerinde, Lenin’in üzerinde önemle durduğu üzere işçinin sömürüden

kurtuluş isteği duyması ve sosyalizme içgüdüsel yatkınlığı, onun, kendiliğinden hareketi içinde ve

iktisadi mücadelesinin sınırları dahilinde siyasal sınıf bilinci edinmesini sağlayamamaktadır.

Hareketin ve mücadelenin bu kendiliğinden hali içinde işçiler felsefi­iktisadi ve tarihsel­sosyal

bilimlerin bilgisini edinemezler. Bunun önemli bir nedeni de, burjuva ideolojik kuşatma altında ve

eski çağlardan devralınmış önyargı ve düşüncelerin etkisinde –dini ideoloji burada özel bir yer

tutar– olması; bu etkinin kırılması için politik­ideolojik mücadelenin zorunluluk göstermesidir.

Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi; daha iyi ücret ve sosyal haklar, daha kısa süreli

işgünü ve siyasal özgürlükler için mücadele, onun siyasal mücadele yerine ikame edilmesini ya da

“önce işçileri ekonomik mücadele içinde kazanırız sonra yavaş yavaş onları sosyalizme çekeriz!”

anlayışını doğrulamaz. İşçi sınıfının devrimci dünya görüşünün kitleler içinde yaygınlık kazanması

ve işçi­emekçi hareketini kuşatan burjuva emperyalist ideolojinin –ki o hakim ideolojidir ve kendini

bin türlü araç ve yöntemlerle her an her gün yeniden üretmektedir– etkisiz kılınması için, onun

kendiliğinden hareketi içinde yer alarak ve ilişkinin kesintisizliğini sağlayacak yöntemler ve araçlar

geliştirerek yazınsal ve görsel yayıncılık olanaklarının (işçi­emekçi gazetesi, politik ve kültürel

dergiler ve diğer yayın olanakları) daha yetkin, etkili ve yaygın kullanılması şarttır. İşçilerin politik

bilinç edinmeleri ve onların sınıf bilincine ulaşmış olanlarının parti örgüt ve organlarında yer alarak

parti çalışmasının şu ya da bu yönüne ilişkin sorumluluk üstlenmeleri ancak, böylesine kapsamlı

ve ısrarlı bir çalışma aracıyla gerçekleştirilebilir. Bu çalışma içinde, işçi kitleleriyle en fazla bağa ve

saygınlığa sahip ileri­öncü işçileri tanıyacak, ve parti ve işçi örgütlerinde görev almalarına

yardımcı olmak için somut verilere sahip olacak; fabrika, işyeri ve semt bağlantılarının kurulması

ve geliştirilmesinin çok çeşitli yolları ve araçlarını bulmuş olacağız.

İşçi ve emekçilerin bilinçli ileri kesiminin bir parti olarak örgütlenmiş olduğu koşullarda,

mücadelenin ve hareketin ihtiyaçları ile parti çalışmasının verdiği yanıt arasındaki açı ne denli

daralır ise, parti çalışmasının devrimci­sosyalist bir çalışma olarak zayıflık ve zaaflarından

arınması ve yığınlar içinde giderek genişleyen ve ‘derinlemesine niteliksel özellikleri güç kazanan’

bağlar oluşturması o denli kolaylaşır. Uluslararası deneyim, Leninist parti görüşünü doğru olarak

anlamış ve özümsemiş; bu anlayışta sebat etmiş ve ısrarlı olmuş proletarya partilerinin, işçi

kitleleri ve emekçilerin mücadelesini geliştirme ve yönetme yeteneği kazandıklarını göstermiştir.

Bir tekrar olması pahasına, yeniden Lenin’e başvurursak; Lenin proletaryanın sınıf partisinin

dağınık, gevşek ve çevreci bir şekilsizlikle etkisiz kılınması anlayışlarına karşı mücadele

ederken, parti “ilkesi”ni en açık, en net şekilde ortaya koymuştu. Bu netlik Bolşevik Partisi’nin

proleter ve emekçi kitlelerinin mücadelesini iktidar mücadelesi olarak yönlendirip­yönetmesinde ve

devrimin başarıya ulaştırılmasının “yönetici kurmay”ı olmasında dolaysızca rol oynadı. Leninist

Parti fikri ve teorisine yön veren, işçi sınıfının sömürüden kurtuluşu; emekgücü sömürüsünün

ortadan kaldırılması ve sömürüsüz toplumun kurulması­inşası hedefiydi. Lenin, bu kapsamdaki bir

mücadelenin ancak, sınıf bilincine ulaşmış proleterlerin –ve sınıfın davasına adanmış aydınlar–

bir parti olarak örgütlenmesi tarafından yönlendirilebileceğini ve başarıya götürülebileceğini

açıklığa kavuşturdu. Onun öğretisi, işçi sınıfı ve emekçilerin sömürüden kurtuluş mücadelesine ve

bu mücadelenin devrimci parti ve örgütlerine ışık tutmaya devam ediyor. Lenin’in eserinden

öğrenmek onun teori ve pratiğinden öğrenmektir; bu ise onu pratiğe ve teoriye uygulamakla

mümkündür.

Özgürlük Dünyası 2022

Yukarı ↑